Issuu on Google+

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ ANKARA ÖĞRENCİ KOMİSYONU FANZİNİ

MART 2014 SAYI:5

ETHEM SARISÜLÜK DAVASI......sf.2-3 GIDA VE ENDÜSTRİ......sf.4-5 SU HAKKI.......sf.6-7 EMPERYALİZM, İŞÇİ SINIFI VE DEVRİMCİ AVUKATLIK.......sf.8-10 HUKUK ÖTESİ-ATÖLYE ÇALIŞMASI......sf.11 İLETİŞİM: https://www.facebook.com/groups/235570673180089/


Kara Kaşlı Kardeşim, Sana Ninniler Söyleyeceğim Seninle hiç tanışmadık biz. Aynı sokaklarda yürümedik. Aynı dönemlerin çocuğu olup, aynı mahalle bakkalına gidemedik. Ucunu koparamadık seninle hiçbir sıcak ekmeğin. Sokakları birbirine değen apartmanların kenarında oturmadık ve bir direk dibinde fakirliğin sohbetini etmedik. Biz seninle tanışamadık güzel kardeşim, biz seninle gülüşemedik… İnsan yaşadığından utanır bazı zamanlar. Avuç içlerimde, tane tane utanç kırıkları. Cesur çocukların şarkılarını dinlemekten başka bir şey gelmiyor elden… Biz seninle tanışamadık kardeşim, tanışamadık belki ama, birbirine değmeyen sokakların birbirine değmeyen köşelerinde tattık seninle, acıyı, fakirliği ve başıboş gülümsemeyi… Bölüştük işte bak, ekmeğimizi, suyumuzu ve düşümüzü… Buralarda adettir, güzel çocukları hep öldürürler… Hem de bir çırpıda, sorgusuz… Buralarda adettir kardeşim, buralarda zulüm eski bir aile geleneğidir… Bak işte oradalar kardeşim, Ali, Ethem, Hasan, Medeni, Abdullah, Mehmet ve Ahmet! Oradalar işte; abilerin, kardeşlerim… Buralarda adettir kardeşim, tarih kitapları yalancıdır çoğunlukla ve yazmazlar hiç bir kağıda, hiç bir genç ölümünü… Biz biliriz kardeşim, Ceylan‘ı hatırla, Uğur‘u, Erdal Eren‘i… Bombaların açtığı o derin çukurları, yarım kalmış çocukluk anılarını, düşleri ve hiç gelmeyecek yaz günlerini… Ama bekle kardeşim! Ama bekle mutlak, senin için de türküler yakacak, acını dinç tutacağız kardeşim… Ama bekle kardeşim! Seninle umuttan dem vurup, fakirliğin onurunu mirasın bilerek, seninle koşacağız yarına… Bekle kardeşim! Sen, ben, o, biz, siz, onlar… Kardeşlerin yeşerecek buralarda bir yerde… Hesabını soracağız, sonra sana ninniler söyleyeceğiz kardeşim… Hıdır Murat Doğan http://fraksiyon.org/


ETHEM SARISÜLÜK DAVASI “Çalmadan, çırpmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi” der Sabahattin Ali, evet Türkiye'de onurlu ve namuslu yaşam iradesi gösteriyorsanız belli bedelleri göğüslenmeniz gerekir. Mesela gözünüz çıkabilir, sakat kalabilirsiniz ya da ölebilirsiniz ve size bunları yapanlar korunur-kollanır, hatta bir süre sonra gösterdikleri

“üstün

performans” gerekçesiyle terfi almaları bile sağlanır bu eli kanlı katillerin!.. 1 Haziran günü Gezi Ayaklanmasında Ethem'in polis kurşunuyla başından vurulmasıyla da yine aynı süreçle karşı karşıya kaldık.İlk günden,geldiğimiz şu güne kadar nasıl bir hukuk katliamı yaşanıyor bundan bahsedeceğiz. Bundan sonra yaşanacaklar açısından da,nereden nasıl bir beklenti içine girebileceğimizi göstermesi açısından da önemli bu teşhir. Bu göstermelik bile olmayan yargılamada: -Savcının olaydan günler sonra harekete geçmesi,hukuka aykırı şekilde yargılamanın durdurulması kararları verilmesi,içinde katil Ahmet Şahbazın da yer aldığı 40 polisin imzaladıkları olay tutanağına rağmen savcının emniyete kimlik belirlemesi için müzekkere yazıp haftalarca cevap beklemesi,yine sanık belli olmasına rağmen önce tanıkların dinlenmesi gibi yargılamayı yavaşlatmak adına pek çok şey yapıldı. -Niyetleri daha en başından ortaya serecek şekilde,beraat gibi bir iddianame hazırlandı.Herkesin gözleri önünde yaşanan kasten öldürme “meşru savunma sınırının kasıt olmadan aşılması nedeniyle taksirli yaralama”olarak geçti iddianameye. -Sorgulamalar deliller üzerinden yapılmadı,soru sorulmadı.Sadece “olayı anlat” denildi,ezberlenmiş metin aynen aktarıldı. -Teknik bir inceleme (durdurma,yavaşlatma,netleştirme gibi) olmaksızın hazırlanan bilirkişi raporlarıyla “meşru savunma olabilir”sonucuna varıldı.Almanya'dan alınan rapor ise iddianameyi tümüyle çürütecek şekildeydi;görüntüler kastın varlığını ortaya koyuyordu.Bu rapor tutuklama gerekçesi olarak sunuldu fakat kabul edilmedi. -Şahbaz birbiriyle çelişkili pek çok sahte rapor aldı. -Geldiği ilk duruşmada peruk,sahte kaş ve bıyık takarak yüzünü gizlemeye çalıştılar.(gizli sanık!) -Ahmet Şahbaz Ağustos ayında Urfa'ya tayin edildi ancak belgeleri Eylül'de dosyaya girdiğinden o zaman öğrenildi.Tensip zaptında duruşmaya gelinmediği takdirde yakalama kararı çıkartılacağı ihtaratı vardı ancak Ahmet Şahbaz duruşmaya gelmemesine rağmen bu da uygulanmadı. -Daha sonra duruşmaya gelmeyen Ahmet Şahbazın talimatla Urfa ağır ceza mahkemesinde dinlenmesine karar verildi.Bu ise tam bir faciadır.Çünkü ağır cezalık suçlarda talimatla dinleme yapılamaz.Bu karara rağmen,müdahil avukatların dinleme esnasında orada bulunma ve doğrudan sorgu yapabilme yetkileri vardır(yani vardı) fakat mahkeme bunu da gerekçesiz bir şekilde reddetti.Duruşma esnasında sanığın hazır bulunmaması demek delil karartmadır.Çünkü sanığın gerçekten o sanık olup olmadığını teşhis edemiyorsunuz,sanığa delil gösterip delil tartışmasında bulunamıyorsunuz, cevap


verirken sergilediği hal ve hareketlerini jest ve mimiklerini görüp değerlendiremiyorsunuz… Bu arada sanığın kim olduğunu bilebilmek adına resmi onaylı fotoğrafları istendi,fotoğraflar geldi fakat mahkemenin kasasında kilitli tutluyor ve avukatlara gösterilmiyor. -Uyuyan mahkeme heyetinin hiçbir yasal gerekçe göstermeyip adeta “yaa bunlar bana tarafsız değilsin dedi,küstüm”diyerek çekilme talep etmesi;bunun reddi üzerine hakimin çekilme talep etmesi;bunun da reddi üzerine mahkeme kararı ile yapılması gereken ve şartları oluşmayan kanun yararına bozma talebinin mahkeme başkanının 15 sayfalık “rica mektubu” ile yapılması ve ardından yine red kararı. -Mahkeme salonunda yaşanan olaylar ise apayrı bir rezaletti.Duruşma başlamadan önce salona gelen müdahil avukatlar ve Sarısülük ailesi,salondaki bütün sandalyelerin sivil giydirilmiş çevik kuvvet polisleriyle kaplanmış olduğu bir manzarayla karşılaştı.Üstelik çoğu silahlıydı.Sokaktaki teröre mahkeme salonunda da devam etmek isteniyordu anlaşılan.Daha sonra müdahil avukatlar sayesinde bunlar salondan çıkarıldı fakat darbe dönemi mahkemelerinde bile görülmemiş bir şey yaşandı; mahkeme,silahlı oldukları söylenmesine rağmen bazı kişileri salondan çıkartmadı… Bütün bunlar açıkça ceza usul ilkelerinin tamamına, anayasaya ve herşeyden önce “insanlığa” aykırıdır.Gelin görün ki yaşandı ve yaşanmaya devam edeceği de ortada.Fakat biz çoktandır kendi koyduğu yasaları öncelikle kendisi çiğneyen bu devlete şaşırmamayı öğrendik.Onlardan adalet beklemiyoruz ama en azından kendi koydukları kurallara uymaya davet ediyoruz.Yoksa siz hala şaşırabiliyor musunuz? Öyleyse, Kızılay'ın orta yerinde Ethem'i vurup “Vallahi, çektim sıktım 3 tane….” diyen polisin dilini; Ali'yi sokak ortasında döve döve öldüren zalimliğin ellerini ; Uğur'lar, Ceylan'lar ve daha binlerce yaşıtları gibi Berkin'i kendinden ağır bir tabutta bize taşıtırken,anaların çığlıkları yerine para sayma makinelerinin sesini duyan kulakları; Roboski'nin üzerine basıp geçen korkunç ayakları; tersanelerden,madenlerden gelen işçi ölümü haberlerine kendini kapatan gözleri; kadınları öldüren-döven-sömüren-aşağılayan “adam gibi”sevgilerin hükmettiği bir kalbi; bütün bir çevreyidoğayı yutup sindiren bir mideyi ve arkadan toki ve gökdelen şeklinde irin çıkartan boşaltım sistemini kafanızda bir birleştirin bakalım. Ortaya çıkan bu korkunç yaratığa hukukta ne diyoruz? Sonra da oturup ondan adalet mi bekliyoruz?


GIDA ve ENDÜSTRİ Bir acemi hukukçunun üzerinde söz söyleyeceği bir alan gibi durmuyor şüphesiz ne gıda ne de endüstri. Ne cede ikisi de mühendislik alanlarının tahakküm e ği dolayısıyla tek otorite olduğu alanlar. Haya uzmanlık alanlarına parçaladığımızdan beri canlılığı ve beşeriye çözmeye başladığımızı iddia ediyoruz bin yıllardır. Biyoloji, kimya, sosyoloji, hukuk, felsefe, p… Aslında bütünü anlamamız, doğru hükme varabilmemiz için bunları harmanlamak gerek ğine yirmi dakikada bir pilicin nasıl piş ğini anlamlandırmaya çalışırken farkına varmak ise hiç yakışıklı bir düşünsel ak vite gibi durmasa da ben şimdilik o pilice müteşekkirim. Yazıyı yazmaya çalışırken bir hukukçu meseleye nasıl yaklaşırı değil beslenen alelade bir canlı nasıl yorumlamalı gözüyle bak m o yüzden. Öncelikle filmi biraz geri saralım. On iki bin yıl önce insan toprağa ilk tohumu a ve o tek tohum dünyanın bütün çehresini değiş rdi. Avcı-toplayıcılıktan tarım toplumuna geçiş yepyeni kavramları ka sosyal haya mıza: devlet, aile, semavi dinler, mülkiyet… O güne değin yaklaşık beş milyon yıl et sebze ağırlıklı beslenirken ar k birden tahıl ağırlıklı beslenmeye başladık ve milyonlarca yılda evrimleşen gene k yapımıza aykırı bir beslenme şekli kalp rahatsızlıklarından eklem rahatsızlıklarına kadar çok geniş bir yelpazede biyolojik sorunlar yumağına sürükledi bizleri. Toplumsal haya mızın yaşadığı radikal değişikliği devlet kurumunun üzerine birkaç dakika düşünmekle bile anlayabiliriz. Son yüzyılda ise endüstrinin dinamosu olduğu çok daha radikal bir değişikliği televizyon reklamlarının gölgesinde yaşıyoruz. Radikal olanı belir rken ölçütüm canlılığımızın şifrelerini ne kadar tahrip e ğimiz. UHT' li süt bunun için iyi bir başlangıç olabilir. Pek kıymetli uzmanlarımızdan doktorlar on yıl önce reklamlarda boy gösterdi ve sokaklardan süt almamamız gerek ğini, sütü kaynatsak bile mikropların süt içerisinde var olmaya devam edeceklerini, hazır sütlerin modern tesislerde nasıl hijyenik şartlarda bizler için steril edildiğini anla lar ve hazır sütleri almamız gerek ğini buyurdular. Böylece UHT' li süt haya mıza girdi. UHT' yi anladığım kadarıyla ve dilim döndüğünce anlatmam gerekirse: endüstrinin Bursa' da üre ği sütü Artvin' de satabilmesi için öncelikle süt Artvin' e kadar taşınmalı ve sonrasında süpermarke eki yerini almalıdır. Fakat sorun şu ki süt bu kadar dayanıklı bir besin maddesi değildir. Sütün raf ömrünü uzatmak isteyen endüstri UHT' yi yani Ultra High Tempreture sistemini devreye sokar. Sütü büyük kazanlarda 135 C ye kadar ısıtarak sütün içindeki kısa sürede bozulmaya neden olabilecek ve aynı zamanda bizim için de faydalı olan organik maddeleri yok eder. Bunu da sütün içindeki mikropları etkin bir şekilde yok etme perdesi al nda yaparlar. Doğru, mikroplar ölür ama onunla birlikte sütün organik yapısını da bozarlar. Süt içindeki canlılığı o kadar kaybeder ki aylarca raflarda bozulmadan kalabilir. Paketlemediği sütleri de yoğurda devşirir endüstri ayrıca. Ancak normal şartlarda canlılığın bir gereği olarak yoğurdun kabı açılınca havadan düşen mikroorganizmalarla birlikte ekşimesi gereken yoğurt endüstri imala olunca ekşimez. UHT teknolojisi basit bir fiziksel işlem değildir. Canlılığın organik yapısında öyle tahribatlar yara r ki bu basit mikroorganizmalar dahi yoğurdun içinde yaşayamaz ve dolayısıyla yoğurt ekşimez.


Tüke cilere de bu gıdaymış gibi yiyip şifa beklemek kalır.( Yoğurt zamanında İshak Karasu adlı bir Osmanlı vatandaşı tara ndan İspanya' ya götürülmüş ve eczanelerde ilaç olarak sa lmış r. Doğru eğer içinde hala probiyo kler varsa ilaç r ama gelin görün ki Karasu' nun çocukları daha sonra Danone isimli ünlü markayı yaratmış ve yoğurdu endüstriyel imalat haline ge rip eczane raflarından market raflarına düşürmüştür.) Mesele beslenmek değil mideyi doldurmak olunca yediğimiz tavuklar da bundan nasibini alır, piliç demeliydim belki de. Marketlerde hâlihazırda sa lan beyaz et küçücük bir civcivken 45 günde iki buçuk k i l o l u k b i r p i l i ç o l u r, canlılığın tüm sınırlarına meydan okuyarak. Medeni dünyamızın medeni yöntemleriyle tabii ki. Günde 23 saat ışıklı bir ortamda beslenirler ve günde sadece 1 saat ışıklar söndürülür ve uyumalarına müsaade edilir. Beslenirken de özel yemlerle beslenirler, aynı tavuk cinsini farklı yemlerle beslerseniz aynı hızla büyümezler yani. Kullandığımız yemin ağırlıklı bir bölümü de Frankestein bir üründür: GDO' lu soya. Kırk beş gün sonra kesime hazır hale gelen bu civcivler et kalitesi açısından çok zayı ır, mesela vücudumuz için çok gerekli olan kallojen veya GAG açısından fakirdirler. E saman gibidir ve pişmesi sadece yirmi dakika alır. Pazar man ğının yanılgısı da bu -mış gibi olana verdiği değerden gelir zaten. Endüstriyel piliçle aynı büyüklüğe iki yılda gelen köy tavuğu, ki et kaliteleri çok farklıdır, süpermarket raflarında kilosu aynı fiya an sa lırlar. Köylü mağlup olur ve şehrin gecekonduları onu beklemektedir ar k. İşte o anlı şanlı on milyar dolarlık pazarı olan gıda endüstrimizin müthiş zaferi. Bu durum milyar dolarlık ciroları olan ilaç sektörünün de şifrelerini verir aslında. Şöyle ki bir ilaç firması olan Bayer' in bünyesinde ayrıca bir tarım bölümü de vardır: Aven s CropScience. Şirket hem gene ği değiş rilmiş tohum hem tarım ilacı hem de insanlar için ilaç üretmektedir. İh maldir ki yasama ve yargıda da çalışanları vardır. Başka türlü devle n düzenleyici rolünü neden insan sağlığını gözetmede kullanmadığını açıklayamıyoruz. Sonuç olarak aslında bu endüstriyel üre m tarzıyla mücadele etmek, onu ortadan kaldırmak mümkün. Bu konuda kısa vadede ilk akla gelen koopera fler oluyor. Ancak karşısında milyar dolarları ve çok geniş ilişki ağları olan gıda şirketlerine karşı hangi poli k yönelimin nasıl örgütleyeceği tam bir muamma. Gezi hareke neoliberalizmin yeni kent inşasına kaşı sessiz kalmayan insanların olduğunu gösterdi. Bu enerjinin yeni bir poli k hat açabilmesi neoliberalizmin kendini var e ği tüm alanları topyekûn bir değerlendirmeye tabi tutmasını gerek riyor; Gezi parkında kesilmek üzere olan ağaçlarla 45 gün sonra kesilen civcivin arasında bir mücadele kardeşliği var çünkü. O zaman kadar herkese iyi dersler, finallerde başarılar….


SU HAKKI Hukuken doğal haklardan bahsedilecekse en doğal hakkın su hakkı olduğunu belirtmek gerekir. Su hakkını yalnız insanların suyun üzerindeki hakkı olarak değil, tüm canlılar için ele almalıyız. Su yaşamsal temelde tüm canlılar için önemli bir kaynak r; ancak insanlar için bazen kaynak olmanın ötesinde kültürdür. Suyun temel işlevi haya a kalma ve temizlikken, günümüzde bu işlevler bir kenara bırakılarak su carileş rilmiş r. O yüzden su hakkından değil yaşam alanlarımızda meydana gelen su gaspından söz etmek daha doğru olacak r. Öncelikle su hakkını pozi f hukuk açısından ele alacak olursak üç temel hak kategorisine de sokabiliriz. Su hakkı yaşam hakkıdır ve birinci kuşak hak olarak değerlendirebiliriz. Sosyal bir güvence anlamında ikinci kuşak ve çevresel bir madde olmasından dolayı da üçüncü kuşak haklara sokulabilir. O yüzden su hakkının mevcut anayasamızda ayrıca korunmamış olması su hakkının savunulmasında engel değildir. Suyun sosyal bir hak olarak ele alınışı BM bünyesinde üre len Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ekseninde gerçekleşmiş r; 'Su hakkı herkesin kişisel ve ev içi kullanımları için yeterli, güvenli, kabul edilebilir, erişilebilir ve bedeli ödenebilir suya sahip olma hakkını öngörmektedir. [4]' Yine Uruguay'da güvenli suya ve temizliğe erişim insan hakkı olarak kabul edildiği gibi başka bir ülkenin su kaynaklarından mahrum kalması durumunda kabul edilecek yasa ile dayanışma içerisine girebilecekleri anayasalarında kabul edilmiş r. Keza Ekvador Anayasası ve Bolivya Anayasası da suyun kamusallığına dikkat çekmiş ve özelleş rme olamayacağını belirtmiş r. Bu çerçevede bak ğımızda su hakkının dünyada önemli bir mesele haline geldiğini söyleyebiliriz; ancak bununla birlikte ne yazık ki neoliberal poli kalar eşliğinde suyun

carileş rilmesi de hız

kazanmış r.1992 Dublin'de yapılan 'Su ve Sürdürülebilir Kalkınma' konferansında su ekonomik bir meta olarak ele alınmış ve ücretlendirme poli kaları ileri sürülmüştür. Bugün ülkemizdeki durum da farklı değildir. İnsanların ev içindeki ih yaçları için kullandıkları su ücretlendirildiği gibi canlıların yaşam kaynağı olan ve kültür haline gelmiş dereler sermayeye peşkeş çekmektedir. Neoliberal poli kalarla birlikte sudan elektrik üretme, suyu ücretlendirme gibi düşünceler yerini bulmuştur. Ülkemizde su hakkı konusunda bir ilerleme olduğunu söylemek mümkün değildir. Son yıllarda hızla artan HES projeleri ülkeyi beton yığını haline ge rdiği gibi tüm canlıların yaşam alanını yok etmiş r. 5 megava an daha az enerji üreten derelerde bile HES projelerini faaliyete geçirme telaşını ülkenin elektrik açığını kapatmak için uğraş kları yolunda, safdilli bir anlayışla değerlendirmemiz mümkün değildir. Kaldı ki elektrik üreterek açık kapatmaya çalışan devlet tasarruf yapmayı aklına bile ge rmemektedir. Çünkü bu elektrik bizim için değil fabrikalar içindir. Silah üreten şirketler içindir. Günlük yaşamımızda ih yaç duyduğumuz elektrik miktarı belli ve tasarruf edilebilirken, fabrikaların bir saat bile elektrik tasarrufuna gitmesi demek kar marjının düşmesi demek r.Bu durumda da o hiç kapanmayan enerji açığı bize HES'lerin yapılması için haklı bir gerekçe gibi sunulmaktadır.Kaldı ki HES'lerle Türkiye'nin enerji açığının yalnız yüzde üçü karşılanabilmektedir. Bu projelerin usulsüz olarak kabul edildiğinden, ÇED raporlarının projeyi yapacak şirketlerin kendi şirketlerinden alındığından, mahkeme kararlarına uyulmadığından söz etmeyeceğim. Ev içinde kullandığımız suyun ücretlendirilmesi ne kadar usulsüz ve insan haklarına aykırı ise tüm canlıların su kaynağı olan derelerin de HES yığını haline ge rilmesi o kadar hukuka aykırıdır. 49 Yıllık kullanım anlaşması demek; ben size burayı verdim çak rmayın demek r, bir neslin adına karar vermek demek r. Bu anlaşmalarla sa lan su için ar k sa n alan şirket söz sahibi olacak. Prof. Beyza Üstün'ün ifade e ği gibi “Su mu is yorsunuz? Önce sayacınıza önden paranızı ödeyeceksiniz, kontörünüz kadar harcayabileceksiniz. Unu ukları bir şey var ki su sadece


bize ait değil. Para ödeyemeyen, alamayanların yaşam şansları olmayacak. Onlar ne yapacak. Giderek daha az su kullanmaya, sağlığından, yaşamından ödün vermeye başlayacak. Suya erişememekten en çok güvencesiz olanlar, yaşlılar, bebekler, hastalar etkilenecek. Ekosistemde suya erişemediği için hassas olanlar yok olmaya başlayacak. Şirketler suya sahip olduklarında tüm canlıların yaşamı şirketlere mahkûm olacak r. Böylece giderek sağlıklı koşullarda yaşamaktan ve sağlığınızdan vazgeçmeye başlarsınız. Kirli kaynaktan suyu edinmeye, yanı başınızda var olan 'size ait olmayan' suyu almaya 'çalmaya' kalkarsınız. Bu ça şma ya da savaş nasıl isimlendirirseniz isimlendirin, suya erişemeyenler ile suya sahip olanlar arasında sürecek r…” HES'ler tarım alanlarını, ormanları, endemik bitkileri, hayvanları da yok etmektedir. Vaşak ölüleri kurumuş dere kenarlarında bulunmaktadır. Tek yaşam kaynağı dereler olan canlıların yaşam kaynağını kurutmaktadır tüm bu projeler. Doğal denge de bununla birlikte bozulmakta, yeşil alanlar azalmakta ve barınakları olan orman alanları azalan hayvanlar şehirlere inmektedir. Ayrıca kuruyan dereler temizleme işlevini de yerine ge rmediği için birçok kuruyan derenin çevresi kokmaya başlamaktadır. Yıllardır tüm canlıların hayat kaynağı olan dereler kurutulmakta ve bundan sermayedarlar zengin olmaktadır. HES projeleri faaliyete geçirildiği yerlerde bitkiler, hayvanlar ve ender bulunan canlılara yapılan soykırımdır. Tüm bunlar yasalara ve canlıların yaşam hakkının elinden alınması anlamına geldiği için anayasaya aykırıdır; ancak bu kişilerin anayasayı, mahkeme kararlarını dikkate alarak hareket etmediğini bilmekteyiz. Örneğin Rize Andon İçme Suyu Tesisleri'nde yapılması planlanan HES projesine karşı Yur aş Kazım ineğini satarak önce dava açmış; ancak bu süreç işlerken ağaç kesimine devam eden şirketlere karşı tüm köylü nöbet beklemiş r. Bu sadece burada görülen bir örnek değildir, keza Dersim Peri Suyu mücadelesinde de HES şirke halkın mücadelesinden korkmuş ve geri adım atmış r.O yüzden bu mücadele salt hukuki mücadeleyle başarıya ulaşamaz bunun bilincindeyiz. İş makinelerinin çalışmasını engelleyecek köylü yoksa elinde sopasıyla şirket sahiplerini koruyan jandarmaları sopalayan nine yoksa “gelecekleri varsa görecekleri de var” diyen köylü kadınlar yoksa bu mücadele başarıya ulaşmaz. Solaklı'da, Hopa'da, Dersim'de ve Türkiye'nin dört bir yanında yaşam alanları yok edilen bu insanlar sokağa çıkmaz ise bu soykırım, bu rant usulü işlemeye devam eder ve bize kalan ağaçsız, hayvansız, kurak, verimsiz topraklar olur. Su hakkının gaspı aynı zamanda bir kültürün de gaspıdır. Karadeniz'de şarkılarda, türkülerde dereler en belirgin kültürel örnek r. Suyun sesi, doğanın yeşilinin kaynağı o derelerdir ve bu durum sadece bir alanı değil bir kültürü yok etmektedir. HES projeleri adı al nda suyun carileş rilmesi ve sermaye kaynağı olarak görülmesi dere çevresindeki insanları kırsal alandan koparmanın da bir parçasıdır. Modernleşmenin ayağı olarak da görülen bu durum bir kültürün yok oluşudur. İnsanlar bulundukları yerlerden göç etmeye başlamış r. Böylece belleksiz toplumlar oluşacak r. Doğduğu toprakları, kimliğini oluşturan doğayı, dili, yaşan yı terk eden insanlar belleksizleşeceklerdir.

Su hakkının değil su gaspının mevcut olduğu ülkemizde 'canımuzi veriruz ama suyumizi vermeyuz' diyen ninemizin yanında yer almak düşer bizlere…


EMPERYALİZM, İŞÇİ SINIFI VE DEVRİMCİ AVUKATLIK İnsanlık tarihin en kanlı yüzyılı olarak kayda geçti yirminci yüzyıl; savaşlar, soykırımlar, kitlesel katliamlar, çatışmalar, toplu göçler… Ancak bütün bunlara karşın, dünyayı değiştirmek iddiasıyla ortaya çıkan sosyalizm karşısında, emperyalizmin büyük ölçüde savunmada kaldığı bir yüzyıl oldu; devrimler, ayaklanmalar, ulusal kurtuluş savaşları, direnişler, boykotlar, hak mücadeleleri… Yüzyılın güzel insanları amansız mücadeleler verdiler pek çok cephede! 90'lı yılların başında sosyalist blokta yaşanan çöküşle birlikte ise, altın çağını yaşamaya başladı emperyalizm. Küreselleşmenin hız kazandığı, artan çokuluslu şirketler ve kontrolden çıkmış bir serbest piyasa mekanizmasının insanların yaşamlarına neredeyse tümüyle hâkim olduğu bir sürece girildi ve bu dönemin egemenlerince sosyalizmin ve sınıf mücadelesinin tarihe karıştığı ilân edildi. Bu süreçte yaşananları doğrudan gözlemlemek için yaşım bütünüyle müsait değildi ancak bugünkü kimi tartışmaların kökenini araştırınca, liberal bir sivil toplumculuk adına sınıf mücadelesinin ölümünü ilan edenleri, daha da kötüsü, anlatılan hikâyeye sol içinden de inananları ya da bütünüyle inanmamakla beraber “işçi sınıfı ama” diyenleri görüyorum. Üzülüyorum ve Küçük'e aynen katılıyorum: “Marksizmin temel ve hiçbir biçimde vazgeçilmez rengi, işçi sınıfının düzen değiştirici ve devrimci rolüne güvendir; burası düğüm noktası oluyor. Marks'tan ve Marksizmden kalanı tartışmak, bu determinizmden kaynaklanan güveni kabul etmek veya yok saymaktan ibarettir; turnusol kâğıdı buraya düşüyor.” Peki, neydi sınıf mücadelesi? Her durum için geçerli bir sınıf tanımlamasını hiçbir zaman yapmayan ve üretim ilişkilerinin dinamik yapısına vurgu yaparak, bir grubun mutlak bir biçimde her zaman sınıf olarak tanımlanamayacağını belirten Marks, sınıfı şu sözlerle ifade etmeye çalışmıştı: “Milyonlarca aile hayat tarzlarını, çıkarlarını ve kültürlerini diğer sınıflardan ayıran ve onları diğer sınıflarla karşıtlık içine koyan şartlarda yaşadığı sürece bir sınıf oluştururlar” Sömürü üzerinden şekillenen, bir karşıtlık ve karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde bulunan farklı sınıflar arasındaki çekişmeyi, sınıf mücadelesi olarak anıyor ve tarihin motor gücünün bu uzlaşmaz karşıtlık olduğunu belirtiyordu. Ve Marks ve Engels, Komünist Manifesto'un başında şöyle diyorlardı: “Bugüne kadarki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir.” Buradan bakıldığında ise, bütün dünyada işgücünün sanayi sektöründen hizmet sektörüne doğru kayması, işçi sınıfı mücadelesinde yaşanan düşüş, sosyalist partilerin eskisi gibi büyük kitleleri tutamaması ve salt dinsel olmamakla birlikte tüm dünyada ortaya çıkan cemaatleşme olgusu, sosyalizmin ve sınıf mücadelesinin ölümünü ilân etmek için hiçbir biçimde yeterli değildir; çünkü sömürü üzerinden şekillenen temel diyalektik varlığını sürdürmektedir. Sınıflı toplumlarda ise, herhangi bir kavramı sınıf mücadelesi gerçeğinden soyutlayarak ele almak olanaklı değildir. Hukuk da bu kavramlardan bir tanesidir.


Burjuva toplumun temel unsuru olan ve toplumsal yaşamı bütünüyle düzenleme iddiasında bulunan, bu yönüyle de, yaşamın her alanında bir biçimde insanların karşısına çıkan hukukun işlevini yine sınıflı toplum yapısını göz önünde tutarak açıklamak gerekir. Kaynağını devletten alan ve bugünkü içeriğine kapitalistleşme/sınıflaşma süreciyle birlikte kavuşan hukukun genel işlevi ise, üretim ilişkilerini, yani mülkiyet ilişkilerini düzenlemek ve bu ilişkileri korumaktır. Ne var ki bu düzenleme toplum yaşamında, ekonomik ve siyasal iktidarı elinde tutan sınıfların çıkarı doğrultusunda olur. Hukukun oluşum sürecine kabaca bakacak olursak, ulus-devletin oluşum aşamasına rastlayan ilk süreçte, burjuvazinin kapitalizmin talebi doğrultusunda, ekonomik olan ile toplumsal olanı ayırdığını ve doğal hukuk akımının da katkısıyla egemenlik kavramını ulus-devlet lehine inşa ederek yeni bir ayrıma, devlet-toplum ayrımına giriştiğini görüyoruz. Ulus-devletin şekillenmeye başladığı ikinci süreçte ise, ancak ilk süreçte elde ettiklerini koruyarak kapitalizmi geliştirebileceğini düşünen burjuvazinin, hukukî pozitivizmi devreye soktuğunu ve devlet ile hukuku özdeşleştirdiğini görüyoruz. İnsan hakları, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı… gibi kavramlar ise, bu tarih okumasında, burjuvazinin ve onun bir yansıması olan devletin meşruiyet kaynağı olmak ve düzenin yeniden üretilmesini sağlamaktan öte bir anlam taşımaz. Nitekim Karakaş'ın sözleriyle, “Hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti, aslında doğal hukukun devletten dışladığı, hukukî pozitivizmin ise hiç görmediği topluma karşı bir bağımsızlıktır.” Avukatlık mesleği ile devrimci avukatlık arasındaki fark da, kanımca yine bu tarih okuması sonucunda netleştirilebilir. Temele sınıf mücadelesini koyan Marksizm açısından hukuk, aşılması gereken bir yabancılaşma alanıdır ve esas olan hukuksal mücadele değil, toplumsal mücadeledir. Hukuk, tarihsel misyonu gereği burjuvazinin çıkarlarını korumakla yükümlüdür. Bu yönüyle salt hukuksal alanda kalan bir mücadelenin devrimci olma ihtimali bir yana, gerici olduğu bile söylenebilir. Yine toplumsal mücadele sonucunda elde edilen hakları hukuksal alanda sonuna kadar savunmak da, devrimci olmak açısından gerekli ancak tek başına yeterli olmayan bir tavırdır. Avukatı devrimci yapan ise, toplumsal mücadelede tuttuğu taraf, adliye koridorlarının dışına taşan ve hukuk da dâhil olmak üzere, bütünüyle düzenin meşruiyetini sorgulayan ve onu teşhir eden aydın tavrıdır. Bu tavır, avukatlığı teknik bir meslek olmaktan çıkaran ve toplumsal mücadelenin bir parçası haline getiren bir yaklaşımdır. Hukukun siyasal alanı ele geçirmesinin, devrimci mücadeleyi suç ve ceza kavramlarıyla sınırlamasının tek panzehiri, avukatla birlikte alana müdahale edebilecek herkesin siyasal bilinçle davranmasıdır. Devrimci avukatlık pratiği, devrimci siyasetin hukuk alanı üzerindeki etkinliğini ve belirleyiciliğini artıran değerli bir imkândır. Emek sömürüsüne, işten atmalara, kentsel dönüşüme, kadın sorunlarına, doğanın talanına, cezaevlerindeki tecrite, eğitimin ve bilimin piyasalaştırılmasına, piyasanın zorlamasıyla devletin insanlar üzerinde kurduğu her türlü baskıya karşı ezilenlerin yanında toplumsal m ü c a d e l e ye k a t ı l m ay ı ş i a r e d i n e n d e v r i m c i av u k a t l ı k , h u k u k s a l a l a n ı n siyasallaştırılmasında ve düzenin meşruiyetin sorgulanmasında önemli görevler üstlenmektedir. Yaşanılan neo-liberal krizle birlikte toplumsal mücadelede bir ivme artışı gözlemlenmektedir.. Henüz yakın zamanda ülkemizde yaşanan Haziran Direnişi de bu kriz sonucunda ortaya çıkan toplumsal hareketlerden biridir. Haziran Direnişi, AKP'ye karşı, toplumun farklı kesimlerinde biriken tepkilerin bir patlamasıydı. Halkın tepkisine


yol açansa, tek başına ne AKP ne de başbakanın saldırgan tavrıydı; asıl sebep, AKP'li yıllarda neo-liberal politikaların insanların yaşamları üzerinde kurduğu tahakkümdü. Haziran Direnişi; gelir dağılımında artan eşitsizlik, iktidarın savaş çığırtkanlığı, toplumu dinselleştirme çabası, doğanın talanı, rant kavgası, yaşam tarzlarına ve kişi haklarına yönelik müdahaleler gibi sınıfsal temellere dayalı birçok neo-liberal politikaya yönelik bir karşı çıkıştı. Halk bu tahakkümün baş sorumlusu olarak hedefine başbakanı koyup sokağa çıktı ve tarihimizin en güzel direnişlerinden birini hep birlikte yaşadık. Yine son günlerde ortaya çıkan hükûmet üyeleri ile kimi iş çevreleri ve medya patronları arasında yapılan telefon konuşmaları ise, sadece bu kişilerin ahlakî zafiyetlerini değil, neo-liberal düzenin Türkiye'de nereye düştüğünü de göstermektedir. Bu “kirli çamaşırlar” yalnızca AKP'nin değil, onu da içine alacak şekilde neoliberalizmin pisliğidir. Liberal parlâmenter sistemi ve bütünüyle düzeni sorgulamak ve sorgulatmak için ise, sol adına tarihsel bir fırsattır. Bu noktada da, devrimci avukatlara büyük görevler düşüyor Kısacası, emperyalizmin altın çağında, insanlar dört bir taraftan baskı ve sömürü çemberine alınırken ve buna bağlı olarak onlarca yaşamsal sorunla boğuşmak zorunda bırakılırken sınıf mücadelesinden kaçmak kabul edilebilir değildir. Emeksermaye çelişkisi ve sömürü ilişkileri, yaşamın her alanında bütünüyle günceldir. Yine Küçük'ten şu uzun alıntıyı yapmak ihtiyacı duyuyorum:“Emek-sermaye çelişkisi, yoksul köylülüğün çözülmeyen sorunları, halk sorununun toplumu etkileyen bir çelişki düzeyine yükselmesi, mezheplerin politik çatışmalar haline getirilmesi, işsizliğin müzminleşmesi, üniversitelerin işsiz ordusu fabrikalarına dönüşmesi, kültürel ve bilimsel yaratıcılığın durması, emperyalizmin yaşamın en kılcal damarlarına kadar girmesi ve işgal etmesi, tekellerin bütün yurttaşları insanlıklarından çıkararak bir sürüye dönüştürmeyi temel politika saymaları, bugün Türkiye'nin gerçekleridir. Tü r k i ye ' d e e m e k- s e r m aye çe l i ş k i s i derinleşerek bütün çelişkileri yutamamaktadır; çelişki kütlesi giderek büyüyor. Böyle bir durum, tekellerin ideolojik sis bombalarını etkisizleştirmeyi son derece kolay bir hale getiriyor ve yığınları düzene yabancılaştırıyor.” Çelişki kütlesinin giderek büyüdüğü bu neo-liberal süreç ise, devrimci avukatlık pratiğinin önemini ve değerini gün geçtikçe daha da artırıyor. Hukuk da dâhil olmak ü ze re , d ü ze n i n ü ze r i n d e k i re n k l e r silinirken, sınıfsal bakış açısından taviz vermeden düzeni teşhir etmede devrimci avukatlara da büyük görevler düşüyor. Bence sınıf mücadelesinde ve devrimci avukatlıkta hâlâ ısrarcı olmak gerek!


HUKUK ÖTESİ-ATÖLYE ÇALIŞMASI 2911 Sayılı Toplan ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun, teknik olarak 8.10.1983'te kabul edilmiş olan ve her yıl tekrar tekrar düzenlenen müstesna bir kanundur.41 maddeden oluşan bu kanunun ilk olarak temel bir hakkı neden bu kadar ayrın lı düzenlendiği sorusu aklımıza geliyor. Kanunun bir diğer özelliği de her yıl düzenli aralıklarla değişikliğe uğraması. Değişikliğe uğrama tarihleri de toplumsal hareketliliğin yükselip alçaldığı tarihlerle paraleldir. Böylesine temel bir hakkın kullanımında siyasi aktörlerin etken olduğunu görmek bile zaten onu ne kadar kullanabileceğimizi tek başına göstermeye ye yor. Kanunun ayrın larına gelecek olursak; uygulamada sık karşılaş ğımız iki temel madde var. Bunlar; 23. ve 28. maddeler.23 maddede nelerin ne kadar yasak olduğu, eğer bu yasaklara uyarsak bu hakka sahip olma şansı kazanabileceğimizi anlatan uzun bir maddecik. Maddeyi okurken “ya aslında benim böyle bir hakkım yok ya da hakkımı kullanmam suç(!)” çıkarımı arasında gidip geliyorsunuz. 28.madde ise temel hakkımızı kullanma şartlarını dikkate almadan kullanırsak Yüce Devlet'in cebriyle ne kadar karşılaşabileceğimizi anla yor. Bu düzenlemenin en can alıcı noktası 32.madde, ki kanun başlığı “direnme”dir. Düzenlemeyi okuyunca aslında direnmemenin bir hak olduğunu ve meşru şiddet karşısında direnmemeyi tavsiye e ğini, direnilirse TCK 265'e (görevi yap rmamak için direnme) maruz kalacağımızı işaret eder. Direnmeme hakkına daha ayrın lı yer verecek olursak, madde 23'te sayılan şekilde hakkını kullanmazsan meşru şiddete boyun eğmen gerekliliğine ilişkin bir maddedir. Devle n kolluğu sana tazyikli ve ilaçlı su, biber gazı, son dönemlerde meşhur olan plas k mermi vs. kullandığında tepkisiz kalmanı istemekte ve olduğun yerde gözal na alınmayı beklemeni ya da kolluğun tabiriyle dağılmanı emretmektedir. Kolluğun ya da devle n sana izin verdiği kadarıyla, onun emir ve talimatları üzerine yaşamanı bekleyen, beklemekle kalmayıp gözüne gözüne sokan, sayın hakim ve savcılarımızın da sık sık başvurmaktan çekinmediği temel hak ve özgürlüğü düzenleyen(kısıtlayan) bir maddecik bu da. 2911'i genel i bariyle inceleyecek olursak AY 11,26,34. maddelerine ayrı ayrı aykırı olarak düzenlenmiş ayrıca ;AY 90 milletlerarası sözleşmelerin üstünlüğü maddesine göre AİHS kararlarına da aykırı bir düzenlemedir.Tabi her önermede olduğu gibi bu önermelerin de temellendirmeleri 2911 sayılı kanun üzerinden açılmış davalarda açıkça görülmekte. TC'nin AİHM başvuruları ne cesinde bol miktarda cezayı ödemek zorunda kalmasıyla da ispat yoluna gitmiş oluyoruz.(Örneğin Oya Ataman/5 Aralık 2006 kararı) 2911'e ilişkin davalarda AİHM kararları ve yukarda bahse ğim AY maddelerine a flarla yapılan ve uluslararası hukuktan bihaber hakim ve savcılara da ders niteliği taşıyan savunmalarla etkisiz kılınıp takipsizlik kararı, beraat şeklinde kazanılan bol sayıda dava örneği mevcu ur.2911 çerçevesinde yaşanılan olaylarda kolluğu kolluk olmaktan çıkıp birer ka le dönüştüren, insan olmaktan uzak müdahalelerin olduğunu hepimiz Gezi Direnişinde gördük. Dağıtma emri ile harekete geçen kolluğun öldürmelere varan hukuk ötesi ha a insanlık ötesi muamelelerine maruz kaldık. Böyle bir muamelede meşru müdafaa zeminin oluştuğunu hepimiz biliriz. Bu müdahalelerde insani refleksler çerçevesinde direnme hakkı en meşru şekilde kullanılmış r ki o dönemi takip eden günlerde gaz maskesi ve deniz gözlüğü birer cüzdan, ayna gibi çantalarımızın içine yerleşmiş r. Polis Salahiyetler ve Yetki Kanunu birçok olayda açıkça çiğnenerek dağılma alanı bırakılmadan(çembere alıp gözal yapmak gibi.) dağılma ihtarı yapılmadan, ihtar yapıldıktan sonra uygun dağılma süresi verilmeden vb. birçok durumda çiğnenmiş ve gösteri ve yürüyüşleri hakkımız resmi güçlerle ihlal edilmiş r. İhlal edilen hakkımız üzerine bahse ğimiz kanun dolayısıyla davalar açılmış r. Kendi AY. Sına bile aykırı oluşturulmuş böyle bir kanun karşısında hakim ve savcıların acizliği de açık r. Kaldı ki hakimler de kanunun kendi iç sistema ğinin yanlışlığı karşısında ceza vermekten çekinir hale gelmişlerdir. Böylesi cümlelerle anla ğımız kanunun ne insan haklarında ne de hukukta yeri vardır. Toplumda sık karşılaşılan ama toplumun gerçek arzusunu yansıtmaması, bir çok hukuk doktrinince yanlışlanması, bunların bilincine varan hakimlerin de karar vermekten çekinmeSİ 2911'i ölü norm olarak tanımlamak zorunda bırakmış r. Bu kanun, toplumun “Kanununda sayılan şartlara uymadan da gösteri ve yürüyüş yapılabileceği” düşüncesine uygun olarak kaldırılmalı ve yerine daha az maddeli, temel hak kullanımının önünü kesmeyen, kendi iç hukukuna ve uluslararası antlaşmalara uyan bir hale ge rilmelidir. Bu şartlarla oluşacak kanun düşüncelerin rahatça açıklanıp yayılabilmesine, propaganda yapabilme hürriye nin gerçek anlamda kullanılabilmesine olanak sağlayacak ve yanında TC'yi de AİHM'e borç ödemekten kurtaracak r.


DAVA TARiH n - Eth LERi em Sarısül ük - An  12 kara Mayıs A l i is Korkm az - Ka mail  21 y seri Mayı Ayvalıt s - Mehmet as - i  18 Nisan stanbul istanbu - Hrant Din kl  13 Mayıs Reyh davası - Hatay anlı  3H azira istisma n - Cinsel r davas ı - Bing öl  7N isa

TAHLİYELER Son zamanlarda arda arda yaşanan tahliyeler mevcut.Bunların kimi sevindiriciyken,kimi “dışarısı çok pis içeri mi girsek!” dedirtecek cinsten.Bu tahliyeler içinde birçok Ergenekon davası sanığı,Zirve Katliamı sanıkları,Hrant Dink davası sanığı Erhan Tuncel gibi isimler olduğu gibi KCK davası sanıklarının bir kısmı ile ÇHD'li avukatlar ve KCK avukatlar davasında sanık olan avukatlar bulunmakta. Bu saydığımız sanık prolleri arasında büyük çelişki olduğunun farkındayız. Bir taraftan Veli Küçük gibi faili meçhullerin esas sorumluları arasında olan katiller dışarı salınırken,bir taraftan Füsun Erdoğan gibi 7 yıldır tutuklu bulunan gazeteciler o düzenlemeden her ne 'hikmetse' yararlanamıyor. Bir taraftan “polis beni sattı” diyen Erhan Tuncel serbest kalırken, demokratik yollardan siyaset yapmayı seçen KCK davası sanıklarının bir kısmının tahliyeleri 'dağa çıkma' ihtimalleri dolayısıyla (!) reddediliyor. Bu tahliyelerle adalet yerini bulmuş değil. Bizler kafa kesen Zirve Katliamı sanıklarının sokaklarda istedikleri gibi dolaşabilmesinin ne kadar tehlikeli olduğunun farkındayız ve çok iyi biliyoruz ki Veli küçüktür ama mide bulandırır.


Can pazarı ve kahır yok Her şey yaşanan şu gün gibi gerçek Adımız halk olduğu günden beri Bir direnç olmuştur bizde sevinçler Şimdi acının her kuraklığında Onlar Yüreğimizin ovalarına çiselenirler Adnan Yücel

Yok bundan böyle ter yarası Zincir tutsaklığı ve sabır Kırbaç yalvartması sessizliğin


çhdfanzin