Page 1

SÖZ DERGİSİ

KADIN BÜLTENİ SAYI:1

ÖZGÜR KADIN ÖZGÜR TOLUM

bağışladığın özgürlüğe,yeğdir biçtiğin zından

sonsuz güzelleşecek dünya birlikte kurduğumuz zaman

1


Kadın bülteni fikriyatımız uzun süredir verdiğimiz çaba sonucunda bugün somut bir şekilde elimizde. Yıllardır, kadına dair verilen mücadelenin eksikliğini de kabul ederek çıkıyoruz yola, bu yolun çok taşlı olduğunu bilerek daha da sert vuruyoruz adımlarımızı zemine. Mücadelede şehit düşen ve direnen tüm kadınları selamlıyor ve onların mücadelesini devralıyoruz. İstiyoruz ki bizim de bir katkımız olsun yeni yolların açılmasına ve kadınların özgürleşmesine. Bir de diyoruz ki bu sayımız, mücadeleye bizimle başlayan ve özgür yarınlarda buluşacağımız kadın yoldaşlarımızı anarak başlasın.

İÇİNDEKİLER BAŞLARKEN.................................3-4 FARKLI KADINLAR, AYNI ÖFKE....5-6 DOĞA SAVUNUSUNDA KADIN........7 KADIN VE YEREL YÖNETİMLER...................................8 PORTAKAL AĞACINDA OTURAN KADIN............................................9 YILDIRIM BÖLGE KADINLAR KOĞUŞU........................................10

NEYDİ KADIN OLMAK? Herşeyi kabullenip susmak mı? Başkalarının bize verdiklerini kabullenip fazlasını istememek mi insanlardan ve hayat Canımız her yandığında bu da geçer diyerek sineye çekmek mi kadın olmak bütün aşağılamalara rağmen susmak mı? BUNLARIN HEPSİNE KARŞI ATTIĞIMIZ KOCAMAN ÇIĞLIKTI KADIN OLMAK S.A-DTCF Su Yayıncılık Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Erman Can İletişim: İstiklal Caddesi Rumeli İş Hanı No: 88/18 Beyoğlu/İstanbul (0212)2524490 Baskı: Hermes Ofset Büyük Sanayi 1.cadde No:105 İskitler/Ankara (0312)3823432 e-posta: sozumuzvar@yahoo.com , facebook.com/soz Fiyat: 1TL’dir Hesap Numarası: İş Bankası Mithatpaşa Şubesi- Erman Can 4228 0918632

2


BAŞLARKEN…

seçilme hakkını “lütfedebiliyor”. Cumhuriyet kendi kadın tarifini hayata geçirmek için kadınlar da pilot olabilir deyip, Sabiha Gökçen' den, Dersim'de katliamına ortak ederek kadından katil yaratıyor. Özgürleştirmediği açık olan “inkılâplarıyla” batılı olmayı övüp, kadınların tek sıkıntısı modern kıyafetler giymekmiş gibi güzellik yarışmalarıyla cinsiyeti ön plana çıkartıyor. Bütün bu yaptıklarıyla kendisini güzelliyor, övüyor ve erkek iktidarını güçlendiriyor. Ve hepsinin ortak özelliği yarattıkları tarihte kadını silmeleri, resmi tarihi erkek tarihi de yapmaları. Kimi zaman erkek iktidar politikalarını direk kadın üzerinden biçimlendiriyor. Örneğin nüfus politikalarını oluştururken emrediyor Saddam gibi veya Tayyip gibi en az şu kadar çocuk doğuracaksın, bakacaksın, büyüteceksin. Bu yüzden bu büyük adamlar kendi cinayetlerine bakmadan kürtajı cinayet olarak adlandırabiliyor, nasıl doğum yapılacağına karar verebiliyor. Özgür Kadın Özgür Toplum İsyan ettiği için şeytan ilan edilen ilk kadın Lilith ile başlayan bir kadın mücadelesi ve m.ö. 2000-3000'lere dayanan erkek egemen devletin tarihidir bu. Kaç çocuk doğuracağından, hamileyken sokağa çıkıp çıkmayacağına, kürtajdan, sezaryene, tecavüze, tacize uğramanın meşrulaştırıcı sebeplerine, faşizmi tüm boyutlarıyla yaşayıp ilk saldırdığı cinsiyet olarak, yaşamış, o ilk, üreten, ortak yaşamı var eden kadın ve yaşayacak olan kadınlarla ortak yaşamımızdır bizi bugün konuşturan. Erkek dünyasına göre şimdiye kadar hiçbir şey üretmedik, icat etmedik, haklarımız için mücadele etmedik, tarihte, bilimde, sanatta, erkek dünyasında yerimiz yok. Aksine diyoruz hayatın kendisidir kadın. Yarattığı ve halen taşıdığı değerlerle, gizlenen tarihini, tanrıçalıktan köleliğe giden yolda kadın dilsizleştirilirken ellerinin, kollarının, bütün kaslarının nasıl sözcük kesilip direniş, isyan olduğu ortadadır. Ve her yerdedir kadın savaş içinde barışın savunucusudur, HES'lerle talan edilirken yine ilk taşı atandır kepçelere, doğanın savunucusudur, özgür yaşamın üreticilerinden ve koruyucularındandır, bunlar için savaşacak olandır, özgürleşirse özgürleştirecek olandır. Bu yüzden inatla ne vuruyorsun deyip polisin peşine düşüyor ve ardı ardına tekmelerini savuruyor kadınlar. Gezi direnişi boyunca kadınları gördük en önde, hatta direnişin simgesi oldu. Biber gazının, TOMA'nın önünde durdu, yeri geldi gaz kapsüllerini, eline eldiven diye öfkesini geçirip geri attı. Yaşı yoktu kadınların, eline sapanını aldı en büyük acısını çekti fırlattı sorumlularına. Çemberler oluşturdu etrafımızda annelerimiz, pankartlarını alıp geldiler yanımıza. Gözaltında polisin tacizine karşı yılmadı her gün tekrar tekrar çıktı sokağa kadınlar ve yine en önde durdu kadınlığına saldıranlara karşı. En büyük kayıplarını yüreklerinde taşıdılar, şimdi onlar her gün alanlarda yanımızda yine, çocuğunun canını alanlardan, katillerden hesap

Kadınların bedenine, zihnine gelen en küçük bir fiske darbesine, düşman düzene tahammülü kalmadı artık. Yaşanmaz hale getirilen dünyaya bir umut işareti koyan isyanlarla dalgalanıyor her yan. Bunun bir parçası olan yaşadığımız topraklarda da saldırgan bir tutumla her günümüzü mahveden, savaş tanrılığında katilliklerine ortak ettirmeye çalışan, yoksullaştıran, çalan-çırpan bir iktidarla karşı karşıyayken, kadınların tahammülsüzlüğü de isyan oluyor tüm bunlara karşı.

Kadın ve Erkek İktidar Eril sistemin olağan tepkisidir; kriz, bunalım arttıkça baskısı da artar ve bunun ilk yöneleceği cinsiyettir kadın. Mikro iktidar aile üzerinden veya devletin diğer araçları ile işçi, ezilen bir halktan veya salt cinsiyetinden dolayı kölenin kölesi kadınlar ilk saldırı alanları olur. Nasıl oluyorsa bundan dolayı ekonomik bunalıma girip kendini kaybeden koca ilk karısını öldürür, şiddeti ona yönelir. İlk saldırı alanı olmaktan da öte bir sömürü ve yok etme aracı olarak kadın cinsiyeti ön plana çıkarılır. Örneğin Hitler'in “Halklar kadınlar gibidir.” sözü bir güzelleme değil ezilmesi doğal görülen ve cinsiyetinin özelliklerinden uzaklaştırılmış, özgünlüğünü taşıyamayan kadınların köleliği ile halkları, ezilenleri tabi tuttukları kölelik arasındaki benzeştirmeden gelir. Bir yanıyla politik bir hamledir kadınla ilgili meseleler. Seçme seçilme hakkı için mücadele eden Nezihe Muhiddin'ler kadınlar halk fırkasını kurduklarında, daha mühim işler var veya siz yardım derneği kurun siyasete bulaşmayın diyen iktidar, dokuz yıl sonra biz verdik ne kadar da özgürlükçüyüz demek için seçme

3


tutumla geliştirilecek bilincin oluşturduğu irade kadının mücadele içinde varoluşunu sağlayacaktır. Bu varoluş da yine geçmişten günümüze bu topraklarda mücadele etmiş, şehit olmuş kadınların, yoldaşlarımızın iradesinden, duruşundan örnek alarak, gerektiği yerde onları aşarak gerçekleşecektir. Bu yüzden biz Söz Dergisi Kadınları, devrimci mücadelenin bir parçası olarak gördüğümüz kadın mücadelesine dair, her yerelin kendi özgünlüğünün de verdiği çeşitlilik ile şehirlerarası ve bulunduğumuz yerlerdeki tartışmalarımızın yer aldığı bu bülten aracılığıyla kendimizle, tarihimizle yüzleşecek, eksikliklerimizi tamamlayacak ve amaçlarımızı gerçekleştirmeye yönelik birkaç adım atmış olacağız. Kadın mücadelesi için bir virgül atabilmek adına çıkartıyoruz bu bülteni, açık bir tartışma platformu olacak. Bu açıklık buraya katılan kadınların da potansiyellerini görebilmelerinin, birlikte üretmenin yolunu açan, karşılıklı bir öğrenme içinde gelişen ve bu yüzden kendilerini buranın parçası hissettiren ve sahiplendiren bir yapı ile yoldaşlaşmadır. Bu adım sadece tartışmalar boyutunda kalmayacak. Özel olanın politik olduğunun farkındalığı ile günlük hayatta cinsiyetçi her tutuma müdahale etmenin yollarını izleyeceğiz. Hazım konuşmalarında kadın olarak yaşadıklarımızı sindirmek değil amacımız, aksine kadınlığımızı yeniden elimize almak, bütünlenmek ve bilincimizi oluşturmak. Çünkü bilinç halkalar geliştirir, kadınlığımızı güçlendirir ve acılar mücadele içinde, özgür günlerle eritilir. Çeyiz sandıklarında sararmış, oradan çıkan bezlere sarılı bedenlerle gömülmeyeceğiz artık. Kokuşmuşluğunu naftalinleyip örtemez artık bu düzen. Kadınlığımızı kendi elimize geçiriyoruz, ölümden başka bir şey yaratmayanlara karşı, yaşama tembellerine karşı, yaşamı kapsayan, üreten varlığımızla özgürleşmemizin yolunu açıyoruz. Düzen kendini iki katı büyüklüğünde göstereceği bir ayna işlevinde görüyor kadını. Bunun için kadını yok sayıyor, aşağılıyor, öldürüyor tüm şiddete dayalı eylemlerini, sömürü düzenini kadın üzerinde tekrar tekrar gerçekleştiriyor. Ama kadınlar gerçekleri söylemeye başladı, bununla erkek egemen sömürü düzeninin aynadaki görüntüsü de küçülmeye başladı. Baş eğdiren ayna işlevi yere çalındı, paramparça şimdi, bu düzenin yok oluşudur. Nehir oldu aktı usul usul, birikti bir göl oldu öfkemiz. Bugün biz bu gölde artık akmıyor hırçınca dalgalanıyoruz.

soruyor. Ve bugün artık erkek adaletinden bir beklentisi olmadığından tecavüzcüsünden kendisi alıyor intikamını kadınlar. Kendisine şiddet uygulayan kocasına gereken karşılığı veriyor. Erkekler yaparken normal olan şiddetin artık başını eğen bir kadınla karşılaşmayacağını gösteriyor. Tacizcisini kendisi cezalandırıyor artık, ben bitti demeden bitmez diyenleri bitti demediğine pişman ediyor. Bunlar olurken biraz ötemizde bir kadın devrimi gerçekleşiyor Rojava'da. Kadınların öncülüğünde gerçekleşiyor kan gölünün ortasında yeni kurulan özgür yaşam. Savaş ortamında düşman devletin toprağı olarak görülen kadın üzerinden en vahşice saldırıların gerçekleştiği bir yerde, inatla topraklarını terk etmeyip, savunanların, özgürleşen kadınların yeri oluyor Rojava. Ve geçtiğimiz yılların en kalabalık 8 Mart Dünya Kadınlar gününü yaşadık 2014 yılında. Dokuma işçisi kadınlardan, hayatın olduğu her yerde savaşmak istiyorum diyen Clara Zetkin'lerden, 8 Martları yaratan ve bugünlere taşıyan kadınların inancıyla her inançtan, etnik gruptan, sınıftan kadınlarla doldurduk alanları. Düzenin cinsiyetimize karşı açtığı savaşa karşılık verdik, veriyoruz ve vereceğiz salt varlığımızla bulunduğumuz alanlarda, sokaklarda, barikatlarda duruşumuzla Gezi'de, savaş içinde yaşamı yeniden yaratarak, devrim yaparak Rojava'da.

Niye Söz Dergisi Kadın Bülteni çıkarıyoruz? Tüm bunları görürken ve erkek iktidarın yaptıklarına maruz kalırken her gün, bugün de şu kadar kişi öldü diyerek rapor tutmak, yerimizde durmak istemiyoruz. Geçmişten alarak geleceğe ulaşmak, cinsiyetimizin tutsaklığını kendimizden başlayarak yok etmek isteğimiz. Çünkü tutsaklığımızı yok etmek çabası dönemin de getirdiklerine baktığımızda, egemenlerin kulaklarında çınlayan sonunuz geldi fısıltıları ile devrimsel bir sürecin ayaklarından biridir. Tüm bunların yanında kadınların sorunlarını sistem içi bir anlayışla izleyen, sistemden koptuğunu hatta sistemle bağdaşmadığını görmeyen, bu topraklara yabancı kadın kuruluşları ile bunun gerçekleşmeyeceği ve bu tür inkârcı bir anlayışla süreçteki kadın hareketliliğinin, öfkesinin karşılanamayacağı ve karşılanamadığı da ortadadır. Bu nedenle devrimci bir tutumla bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekmektedir. Ve bu tutumla geliştirilecek yerden kadınların öncüleşmesi de ortaya çıkacaktır. Sistem her gün kadının iradesine, özgüvenine saldırırken devrimci bir

4


FARKLI KADINLAR, AYNI ÖFKE "Bizi bir araya getiren şey, acı çekmemizdir, sevgi değil. Sevgi, akla boyun eğmez; zorlandığında da nefrete dönüşür. Bizi birleştiren bağ, seçilebilir bir şey değil. Biz kardeşiz. Paylaştığımız şeylerde kardeşiz. Hepimizin tek başına çekmek zorunda olduğu acıda, açlıkta, yoksullukta, umutta biliyoruz kardeşliğimizi. Biliyoruz, çünkü onu öğrenmek zorunda kaldık. Bize birbirimizden başka kimsenin yardım etmeyeceğini, eğer elimizi uzatmazsak hiçbir elin bizi kurtaramayacağını biliyoruz.” Ursula K.Le Guin BİR kadın bugün, kendisine topyekûn savaş açmış ve üstüne üstüne gelen bu düzene karşı ne yapar? BİR kadın bugün; durmadan hor görüldüğü, aşağılandığı, şiddete, tecavüze uğradığı, köleleştirildiği “evinin” içinde ne yapar? BİR kadın bugün; sokağa çıktığında kendisine et parçasından ibaretmiş gibi bakan gözlerle karşılaştığında, tecavüze uğradığında ne yapar? BİR kadın bugün; kadın olduğu için daha ucuza çalıştırılıp hem işyerinde hem evde psikolojik veya fiziksel tacize uğradığında, iki kat ezildiğinde ne yapar? BİR kadın bugün; evdeki yetmiyormuş gibi televizyonlardan bas bas bağıran bir adam ona kaç çocuk yapması gerektiğini söylediğinde, kürtaj hakkını engellediğinde ne yapar? Bu soruların devamı daha sayfalarca gelebilir ve bir kadın sorar kendi kendine; bunlar böyle bir çırpıda kolayca sıralanabilen kelimeler midir? Ama işte her gün 5 kadının öldürüldüğü haberlerini bir çırpıda yazıverir gazeteler “aşk cinayeti” kıvamında; kanunlar dökülüverir bir çırpıda erkek kalemlerden; “tahrik sebebi”, “rızası vardı” diye bir çırpıda aklayıverir kendi cinsiyetini mahkemeler; “en fazla ölürsün”diye bir çırpıda söyleyiverir kol kırıp yen içinde bırakmaya kendileri de alışık polisler. İşte bu BİR BİR kadınlara sesleniyor uzak bir coğrafyadan Haydutlar Kraliçesi Phoolan Devi, Gülabi Çetesi, Kızıl Zora, Kadınların Ateş Tugayı, Özgür Kadınlar ve daha niceleri… Aslında acılarımız hiç de uzak değil.

Kendi kurtuluşumuzu kendi ellerimizle sağlayacağız biz kadınlar, bunu bize başka kimse vermeyecek. Zar zor kazanılmış ve kullanılması için de her gün tekrar tekrar mücadele etmeyi gerektiren yasalar da vermeyecek. Çünkü onlar da temelde bizim aleyhimizedir, yasayı koyan da uygula(ma)yan da her gün beynimizde ve

bedenimizde tahakküm kuran aynı erkek düzendir. A l m a nya ' d a D ev r i m c i Hücreler'den 1977'de ayrılan kadınlar kendi bağımsız örgütlenmelerini kurma yoluna gitti. Politikalarını belirlerken Devrimci Hücreler deneyimlerine başvurmaya devam eden, ataerkinin kurumlarına karşı silahlı mücadele göstermeye başlayan bu kadın direniş örgütü Kızıl Zora; porno tüccarlarına, sex shop'lara, uluslarası kadın tüccarlarına, zorla kısırlaştırma ameliyatları yapan doktorlara, Güney Kore ve Sri Lanka gibi ülkelerde kadınları sömüren şirketlere saldırdı. İspanyol anarkosendikalist hareketi içinde yer alan ve kadınların “hem kalplerde hem de fabrikalarda sömürülmesi”ne k a r ş ı k oya n Ö zg ü r K a d ı n l a r (Mujeres Libres) da dünyadaki birçok kadın hareketine ilham kaynağı oldu. İspanya'da yaşanan anarşist devrim sırasında onlar da kendi içsel devrimlerinin peşinden, kadının özgürleşmesine adanmış bir mücadelenin peşinden gittiler. Hindistan'dan da Pembe Giymiş Kadınlar: Gülabi Çetesi sesleniyor bizlere. Onlar Hindistan'ın en yoksul bölgesinde yaşayan, kastın en altında olmaları sebebiyle ezilen, kadın olmaları sebebiyle de iki kez ezilen kadınlar. Çoğu okuma yazma bilmiyor, çocuk yaşta evlendiriliyor, dayak yiyor… Fakat tüm bu olup bitenlere karşı sessiz kalmak yerine isyan etmeyi, bir araya gelip örgütlenmeyi seçmişler. Sayıları bugün neredeyse 100.000'e ulaşmış durumda ve her türden adaletsizliğe karşı doğrudan eylemle müdahale ediyorlar, birlikteliklerinden aldıkları güçle hayatlarını dönüştürüyorlar.

5

Mısır'daki protestolar sırasında kadınlara yönelik toplu taciz ve tecavüz girişimlerini önlemek, bu girişimlere maruz kalan kadınların güvenliğini ve rehabilitasyonunu sağlamak için kurulan Cinsel Taciz ve Saldırı Karşıtı Eylem İnisiyatifi (OpAntiSH) kadınların sokağa, eylem alanlarına çıkması için mücadele ediyor. Devrimden sonra kadınların


statüleri değişmedi ama onlar sayesinde kadınlar değişti ve artık yüksek sesle itiraz ediyorlar.”Biliyorlar ki eğer bir gün eylemlere gitmelerini engellerlerse yarın sokağa çıkmalarını engelleyecekler, bir sonraki gün çalışmalarını. Ama bu olmayacak. Son nefesimize kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.” Rojava'da, yanı başımızda ise bir devrim oluyor. Bu devrim aynı zamanda ve onun önkoşulu olarak bir kadın devrimi haline geliyor.2005 yılından bu yana Rojavalı kadınlar Yekitiya Star çatısı altında dünyadaki kadın mücadelelerinin mirasını da arkasına alıp örgütleniyorlar. Savaşın içindeki kadının ihtiyaçlarına yanıt olmak amacıyla kadın öz savunma eğitimleri alıp silahlanıyorlar. Savaş ya da savaşmak yerine “öz savunma” kavramını kullanıyorlar; yaptıklarının savaşmak değil kendilerini savunmak olduğunu vurguluyorlar. Savaşın kendilerine neler yapacağını biliyorlardı. Erkekler kaçıp giderken onlar kendilerini, topraklarını korudular kaçmak yerine. Şuan hâlihazırda 5 kadın taburu var. Çetelere ve rejime karşı olduğu gibi, Rojava içindeki erkeklere karşı da öz savunma uyguluyorlar kadın asayiş birlikleri eliyle. Kendilerini çocuk yaşta evlendirenlerden, “namus” diye öldürenlerden, hayatlarını mahkûm edenlerden hesap soruyorlar. Çünkü hem Kürt kimlikleri için hem de kadın kimlikleri için mücadele etmek zorundalar. Onlar da omuzlarına yüklenmiş yüzlerce yıllık esareti çekip atıyorlar üzerlerinden. Bir yandan sürdürülen eğitimlerle cinsiyet bilinçlerini kazanıyor, kendi güçlerinin farkına varıyorlar. Geçmiş kadın mücadelelerinden ve yanıbaşımızdaki Rojava deneyiminden ilham alan Kuzey Kürdistan'daki kadınlar da bir araya gelerek, her türlü erkek şiddetine karşı öz savunma kararı aldı. “Kadın düşmanı politikalarıyla kadına yönelik şiddeti meşrulaştıran sistemin bütün kurumlarına karşı bir başkaldırı” diye adlandırdıkları “öz savunma”yı hayata geçireceklerini belirten kadınlar yayınladıkları bildiri ile “artık yas alardan bir şey beklemiyoruz, her türlü yönelime, cezalandırma ile karşılık vereceğiz” diyor. Bizi tüm bu kadınlarla birleştiren bağ sayesinde bugün çağrılarını açık bir şekilde duyuyoruz ve onların bu çağrısına beraber cevap olmayı hayal ediyoruz. Neden hala tamamıyla erk(ek)ten ibaret olan bu sistem içerisinde onlardan adalet beklemek yerine, kendi adaletimizi sağlayıp kendimizi savunmuyoruz? Unutmayacağımız tek şey var ki dünyayı yeniden yaratacak olan bizleriz. Bu süreçte ortaya çıkarmamız gereken bizzat kendi iradelerimiz, kadınlığımız ve

cüretimizdir. Burada bahsettiğimiz veya edemediğimiz pek çok örgütlenme veya direniş biçimlerinde başarıyı sağlayan şey; kadınların içlerinde bulundukları kendi gerçekliklerini iyi tanımaları ve buna uygun faaliyet biçimleri göstermeleri idi. Öyleyse eğer bu topraklarda kadınlar olarak kendimizi var edebilme, direnme ve kurtuluşumuzu sağlama hedefinde isek örnek gösterdiğimiz örgütlenmelerin nüvelerini oluşturabilecek çıkışlara, dünyadaki diğer kadınlarla aynı acı ve öfke bağını kurabilecek deneyimlere sahibiz: Tecavüzcüsünün kafasını kesip köy meydanında sallandıran, kendisinden boşanan kocasını işyerine gidip bıçaklayan veya “erkekler yaparken normal” olan şiddeti kocasına uygulayan kadın örneklerinde bu öfkenin nerelere kadar vardığını görebiliyoruz.

Asıl ihtiyacımız olansa bireysel olan bu tepki ve öfkeleri toplumsal bilince çıkarıp kendi gerçekliği ile buluşturan, uzun soluklu bir mücadele biçimi ve yapılanmalarını inşa etmektir. Böylece bireysel sıkışmışlığın içerisinde kendini salt şiddet olarak gösterebilen bu isyan, sistemli bir şekilde özelde günlük hayatın erkeklik algısına müdahale etmekle başlayan, genelde ise bin yılların yarattığı erkek devlet hegemonyasına gedik açan bir hale bürünecektir. “Umudumuz o ki her yerde, her şehirde ufak ufak kadın 'çete'leri olsun ve bir tecavüzcü, kadın tüccarı, şiddet uygulayan koca, kadın düşmanı yayıncı, porno tüccarı, domuz bir kadın doğumcu, bir kadın 'çete'sinin saldırmak için kendilerini bulacağını ve rezil edeceğini bilsin. Örneğin evinin, arabasının, iş yerinin üstüne kim olduğu ve ne yaptığı yazılsın. Kadınların gücü her yerde! Neden bir herifin bir kadını satmasının korkutucu bir etkisi yok da o herifin arabasını yakmanın var? Bunun nedeni geleneksel toplumsal şiddet kabul görürken, ona karşı misillemelerin 'korkutup kaçırması'. Eğer gündelik gerçeklik sorgulanırsa onun çok daha korkutucu olduğu görülebilir.” (Kızıl Zora) ANKARA

6


DOĞA SAVUNUSUNDA KADIN kültürüne, kimliğine sahip çıkmaktır. Kadınlarında bu mücadeledeki şekillenişi bunlardan kopuk değildir. Sadece Hes'le kalmayan bu talan termik santral, nükleer santral ve fabrika olarak da yaşam alanlarını sömürmektedir.

Bütün bilgi alma kaynaklarımızı ve şu ana kadar bildiklerimizi unuttuğumuz bir zaman dilimi olsun; benim bu yazıyı yazma sürem ve sizin okuma süreniz. Bunu yazarken hakkında önceden öğrenilmiş bir şeylere ihtiyacımızın olduğunu düşünmüyorum. Sadece kendimize ve yaşadığımız ortama bakarak, kadının içindeki denizi, ovayı ve dağları; doğadaki var etmeyi, analığı, bereketi ve bu iki olgunun birbirine benzerliğini görebiliriz. Ve etimolojik olarak nereye dayandığını bilmediğim “ Tabiat ana” diye süregelmiş doğayı tanımlayan bu sözcüğün bize büyük bir ipucu verdiğini de göz önüne koyalım başlangıç olarak. İlkel insanlardaki doğaya karşı korku, şüphe ve kıskançlık… Kadın, ona karşı olan korkunun üstüne ilk yürüyen, onun sırlarına ilk vakıf olan... Doğanın ilk hasmı, ilk akrabası ya da 'kız kardeşi' demek en doğrusu sanırım. Doğaya imrenme durumu; onu en yüce, en kutsal saymayı, ona yakarmayı ve ona benzeyen kadını tanrıçalaştırmayı beraberinde getirdi. Yani doğa ve kadın benzerliği çok önceden fark edilmiş bir durum. İnsan doğaya ve kadına baktı; ikisine de 'ana' dedi. Bütün canlılar biyolojik bir döngü içerisinde devinirler. Ancak kadının ve doğanın biyolojik döngüleri daha yaşamsal etkilere sahip olduğu için daha göz önünde ve ayırt edicidir. Kadın ve doğa sürekli farklı zaman dilimlerinde biyolojik bir döngü yaşıyorlar. Doğanın kendine özgü döngüsü bir yıllık bir zaman dilimine denk düşüyor, kadınınki ise bir aylık. Kendilerini sürekli yeniden var etme, yaratma sancısı... Biyolojik benzerlikleri olan bu iki olgunun karakteristik olarak da benzerlikleri fazlaca; merhamet, koruyuculuk ve etrafı sarıp sarmalayan barış… Herhalde doğada birbirine düşmanlık etmekte olan insan dışında başka bir varlıkla hiç birimiz karşılaşmamışızdır. Kadın toplumsal ve ekonomik sebeplerden dolayı zayıflayan barış durumunu içinde diri tutmuştur. Bana öyle geliyor ki bunun en büyük sebeplerinden biri var etme yani doğurma özelliğidir. Çünkü insanlar doğum sonucunda var oluşun ilk adımını atıyor ve bu durum kadına; bu yaratma sancısının ne kadar güç olduğunu öğretmiş oluyor ve yaratılan her canlıya karşı histerik bir bağ oluşturtuyor. Yani kadın bütün insanlarla bir bağ kuruyor.

Trabzon'un Tonya ilçesine yapılmak istenen çimento fabrikasına bilhassa kadınlar tarafından sahiplenilen direniş Ankara sokaklarında bile yankısını buldu.“Ne Fabrika, Ne taş Ocağı Yaşasın Tonya'nın Tereyağı!”. Bu slogan eylemliklerine kadın kimliğini yansıtan Tonyalı kadınların direnişteki duruşlarını göz önüne sermektedir. Bir başka direniş de Rize Fındıklı'da son 5-6 yıldır hala daha sürmektedir. Hes'çileri hiçbir şekilde köylerine sokmayan ve yabancı bir plaka gördüklerinde arabanın etrafını çevreleyen direnişçiler Hes'çilere geçit vermiyor. Başrolde ise gece-gündüz araba yolu gözleyip nöbet tutan kadınlar var. Fındıklı kadınlarından 70'ini aşkın Melahat teyze tam da bizim doğa ve kadın ilişkisinde söylemek istediklerimizi şöyle cümlelere döküyor:“Ben dere kenarında dünyaya geldim. Annem orada doğum yaptı, beni ilk orada, o güzel derede yıkadı... Ben beyime sevdalanmadım da dereye sevdalandım evladım”. Çok değil bundan 2 yıl önce Erzurum Tortum'da HES yapımına karşı direnenlerin en önlerinde de yine kadınlar geliyordu. Ama buradaki kadınlar direniş saflarında pek hayal dahi edemediğimiz kara çarşaflı kadınlardı. Bu dil onları ötekileştirmek değil, aksine onları ötekileştirenlere karşı, doğa mücadelesindeki varlıklarını ve direnişleri vurgulamaktır. Bu kadınlar kara çarşaflarının altında yumruklarında sıktıkları taşları tıpkı ''Biz deremizi vermeyiz asla teslim olmayız asla. Bizim kadınlarımız açlığa gelir yorgunluğa gelir nöbet tutar silah taşır'' diyen Karadenizli kadınlar gibi isyanla, inatla HES' çilere fırlatmışlardı. Bunun gibi daha nice örnekler verebiliriz Anadolu'daki kadınların doğa talanına karşı verdikleri mücadelelerinden. Gezi'de henüz yaprak kıpırdamamışken doğa mücadeleleri bu topraklarda mevcuttu zaten. Bu yüzdendir ki bizler Gezi'yi dağ başlarında coplanan analarımızın isyanı olarak okuduk, doğa mücadelesinin simgesi bu kadınlardır dedik. Trabzon sokaklarında 'Dokunma dereme, söylerim neneme' söylemini tercih ettik duvarlara yazmak için. Çünkü biliyoruz ki doğanın rahmine doğrultulan her silah, doğa savunusunda bir kadını yeniden doğuracaktır; öfkeye, aşka, direnişe… TRABZON

Kadının doğayı talan edenlere karşı mücadeleyi sahiplenişinde doğa ve kadının biyolojik ve karakteristik özelliklerinin benzeşmesinin elbette büyük bir önemi vardır. Diğer yandan kültürel ve ekonomik sebeplerde direnişinin ana nedenlerindendir. HES'lerin doğa üzerinde geri dönüşümü olmayan zararlar meydana getirmesi insanları yaşam alanlarından kopartıp şehirlere sürükleyecektir. Şehir yaşamı kadın kimliği açısından daha büyük güçlükler barındırır. Kültürel miraslar şehirlerde özellikle metropollerde yitirilir. Doğa mücadelesi salt yaşam alanını korumak değil aynı zamanda

7


KADIN VE YEREL YÖNETİMLER yönetiminde, yerel politikalarda ender olarak yönlendirici olur. Yerel yönetimler ve hizmetler kadınların gündelik yaşamlarıyla doğrudan alakalıdır. Kadınlarla erkeklerin aynı yerlerde ama farklı biçimlerde yaşadığı, farklı koşullarla çevrelenmiş oldukları için farklı sorun, gereksinim ve beklentilere sahip oldukları, bu bilgiyi, yani kadınların bilgisini yine ancak kadınların yerel yönetimler gündemine taşıyabileceği açıktır. Yerel yönetimlere ve yerel politikaya talip olmak aynı zamanda farklı bir politika tarzı yaratmaya da talip olmaktır. Bizler tam da bunları tartışırken çok da şaşırmadığımız bir olay oldu geçtiğimiz günlerde Bingöl'de. Akp'li belediye başkanı Yücel Barakazi başkan vekilliği ve yardımcılığı için kadınlara görev vermeyeceğini söyledi ve bunun üzerine meclis üyesi Nurten Ertuğrul istifa etti. Evet, daha haberi okurken bile sonunu tahmin edebiliyoruz. Çünkü bunlar yabancı olduğumuz söylemler değil, aksine her yerde başka hiçbir işi gücü olmayan erkekler, kendilerini kadınların ne yapması gerektiği sorusuna adayıp cevap bulmaya çalışırlar. Ve her zaman sonuç aynı olur: kadınlar evlerinden çıkmamalı. İşte bu haber de bir kez daha gözümüze sokuyor bu anlayışı. Tam da bunlara artık yeter deyip kadınların kentlerdeki varlığını hissettirmesi son derece gereklidir. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki amaçladığımız şey kadın adayları desteklemekten ibaret değildir. Düzen partilerinin içinde eriyerek onlardan biri haline gelmek değil istediğimiz. Tansu Çiller, Fatma Şahin, Margaret Thatcher gibi siyasetin içine girip düzenin bir parçası olmak değil, siyaseti dönüştürebilmektir yapılması gereken. Pek çok siyasi partinin de yaptığı gibi sembolik birkaç kadın aday çıkararak 'çok da göze batmayalım' mantığıyla erki benimsemiş kadınların adaylığı değil meselemiz. Tam tersine daha çok Berivan Kılıçlar daha çok Gültan Kışanaklar olmalı bu topraklarda. Bütün 'erkek işleri'ne el atıp orayı dönüştürebilmek, cinsiyetçiliği yıkabilmek gerekir. Asıl önemli olan bulunduğun yeri ne kadar biçimlendirebildiğindir. İşte ancak bu şekilde kentlerde kadının görünürleşmesi, yaşamı değiştirebilmesi mümkün olur. Bu çerçevede; kadınlar dünyanın birçok yerinde başkaldırarak siyasette de söz sahibi olduklarını kanıtlamak için savaş vermektedir. Çocukken evlendirilmiş, tacize, tecavüze, şiddete maruz kalmış kadınlar bunları 'kaderi' olarak görmemiş, tüm baskılardan sıyrılıp ben de buradayım demişlerdir. Tüm zulümlere ah-vah demekle yetinmeyip bu erkek egemen düzene başkaldırmak gerektiğini hatırlattılar bize. Verilen her mücadeleyle birlikte aslında yalnız olmadığımızı yaşamı kuranın bizler olduğumuzu hatırlamak gerekir. Bunların başlangıç olduğunu, her alanda erkeklerin egemenliğini yıkmanın, mücadeleye devam etmenin gerekliliğini unutmamak gerekir. ANKARA

Yerel yönetimler ve kadın başlığı altında tartışılması gereken birçok konunun var olduğunu biliyoruz. Bu yazı bir giriş niteliğinde olup tartışılmaya açılmıştır. Bunlar üzerine düşünebilmek , alternatifini koyabilmek , yenilikler üretebilmek, kendimizi ve birbirimizi geliştirebilmek amacındayız. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1934 yılında verildi diyor erkek egemen zihniyet uzun zaman boyunca seçme ve seçilme hakkı için mücadele vermiş olan Nezihe Muhiddin ve daha nicelerini yok sayarak, en temel haklarımızı onların lütfuyla kazanmış olduğumuzu iddia ederek. Her şeyi kendileri yapmış gibi davranmalarının, kadını pasifleştirmelerinin örneğini burada da görüyoruz. Oysaki kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmedi, onlar savaşarak bu hakkı kazandı olması gerektiği gibi. Kadınların seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 84. yılında bir yerel seçimi daha geride bıraktık. Kadın başkanların sayısı yeterli olmasa da pek çok kadın siyaseti 'erkek işi' olarak görenlere inat kendilerine biçilmiş rolden sıyrılıp adaylıklarını koydu. Diyarbakır'ın Kocaköy ilçesinde çocukken evlendirilmiş Berivan Elif Kılıç ve Şırnak'ın Cizre ilçesinde 27 yaşında en genç belediye başkanı olan Leyla İmret örneklerden bazıları. Seçilen kadın adayların sayısına bakacak olursak: -30 Büyükşehir'de seçim yapıldı, 3 kadın Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. (2009'da yok) -51 ilde belediye başkanı seçimi yapıldı, 1 ilde kadın belediye başkanı seçildi (2009'da 2 il belediye başkanı) -919 ilçede belediye başkanı seçildi. Kadınlar, 33 ilçe belediye başkanı oldu. (2009'da 17 ilçe, 7 belde belediye başkanı) -BDP- 23 belediye başkanı (resmi başkan) (+54 eşbaşkan) -CHP- 7 belediye başkanı -AKP - 6 belediye başkanı -DP- 1 belediye başkanı

Bu tablo da bize gösteriyor ki yerel yönetimlerde kadının rolü oldukça düşük. Türkiye'de yerel yönetimlerde kadınların temsiline ilişkin rakamlar sadece kadınların siyasal alandaki yokluğunu göstermez; yerel yönetimlerin kadınların ihtiyaçlarına duyarsızlıklarının nedenini de açıklar. Kadınların, kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarınıngörünürleştirilmesi ve kent yaşamında söz hakkı olduğunun anlaşılması için yerel yönetimlerde kadınların aktifleşmesi gerekmektedir. Ancak erkek egemen yapı her yerde olduğu gibi siyasette de kadını ikincileştirmeye devam etmektedir. 'Bayanlara uygun değil', 'elalem ne der?', 'onlar beceremezler' gibi birbirinden sinir bozucu argümanlarını sunar. Neresinden tutsan elinde kalan bir şey haline getirir. Kadınların yerel yönetimlerde aktifleşmesi birçok nedenden ötürü gereklidir. Kadınlar kentsel çevreyi toplumsal cinsiyet rolleriyle bağlantılı bir biçimde tecrübe ederler. Bu durumda kadınların yerel politika ve hizmet alanlarına ilişkin özgül gereksinimleri olacağı açıktır. Ne var ki bu gereksinimler kentin türlü açılardan düzenlenişinde,

8


Kitap Tanıtımı:

PORTAKAL AĞACINDA OTURAN KADIN* Bir yumurtayı kırıyorum kadın ve erkek doğuyor. Birlikte yaşayacak ve ölecekler. Ama yemden doğacaklar. Ve yeniden doğduktan sonra yeniden ölecekler ve böylece yeniden doğmuş olacaklar. Tekrar tekrar yeniden doğacaklar, çünkü ölüm bir yalandır. Eduardo Galeano Kızıldereli mitosu “Ateşin Anısına” Yer, bir Latin Amerika ülkesi. Cuntayla yönetilmektedir. Baskının şiddetin kol gezdiği, kanın oluk oluk aktığı ülkede Ulusal Özgürlük Hareketi, insanlık onurunu ayakta tutmak için, cuntanın vahşetine karşı mücadele yürütmektedir. Lavinia, aristokrat bir aileye mensup başarılı bir mimardır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olan Lavinia huzurlu bir yaşam özlemi içerisindedir. Kökeni kızılderili olan Lavinia, bağımsızlığına düşkün, geleneksel kalıplara sığmayan, soruları olan, sorgulayan bir kadındır. Ailesiyle manevi bağları zayıf olan Lavinia bağımsızlığına olan tutkusunu kişiliğinin oluşumunda büyük katkısı olan İnes Halasından almıştır. Felipe, Ulusal Özgürlük Hareketi'nin üyesidir. Cesur, kararlı, adanmış bir devrimcidir. Yaşam, her ikisi bakımından da normal akışında sürer. Ta ki Felipe, aynı işyerinde çalışmaya başlayan Lavinia'yla karşılaşıncaya dek… Felipe'yle Lavinia'nın arasındaki duygusal ilişki, hareketin yürüttüğü güç savaş ortamında geliştikçe Lavinia'nın özgürleşme adımları da sıklaşır.

Portakal Ağacında Oturan Kadın, tarihsel kökleri aynı olan iki ayrı kuşaktan kadının ataerkil geleneklere karşı başkaldırısıdır. Kızılderili yerlilerin İspanyol sömürgecilerine karşı verdiği savaştaki kadın imgelemiyle özdeşlik kuran Lavinia'nın mücadele kökleri aynıdır. İç içe geçen iki romandan oluşan kitapta iki kuşaktan kadının aşkı, kavgası ve özgürleşme mücadelesi anlatılmaktadır. Her kadının kişisel tarihi, aynı zamanda kadınların da tarihidir. Daha doğuştan başlar eşitsizlik, ikincilik. Lavinia, tam da bu ikinciliğe, eşitsizliğe karşı isyanını kuşanarak özgürleşen bir kadındır. Kendi yaşamından, kişisel tarihinden yola çıkarak bağımsızlığını elinden almaya çalışan geleneksel role, erkek egemen sisteme, cinsiyetçiliğe karşıdır öfkesi. Yaşamın her alanında kadını ikincil gören tutum ve davranışlarla karşılaşır. Erkek egemen değer yargıları aşk, iş, sosyal yaşam üçgeninde attığı her adımda, döndüğü her virajda karşısına çıkıp onu geriye çekerek geleneksel rolünü oynamasını ister. Erkek egemenliğinin gerici yasaları-kurallarıyla kuşatılmıştır yaşamı. Dostlarıyla ilişkilerinde, işyerindeki işçilerin yaklaşımında hep ikincil gören cinsiyetçi bakış vardır. Başarılı bir mimar olmasına rağmen, bölüm şefi, aldığı projenin denetçiliğine bir erkek mimarı getirir örneğin. Lavinia'nın itirazlarına, karşı çıkışlarına yanıt veren bölüm şefi, gerekçesini, çevresinin geri yaklaşımlarıyla açıklar. Bağımsızlığına, özgürlüğüne düşkün olan Lavinia, bir yandan yaşamın her alanında erkek egemenliğine karşı dövüşürken, diğer yandan Özgürlük Hareketi ile yakınlaşır. Hareketin önder kadrolarıyla görüşen Lavinia, hareketi tanımaya, sempati duymaya başlar. Arkadaşlarıyla, dostlarıyla, sevgilisiyle kurduğu ilişkide; daima sorular soran, itiraz eden, sorgulayan bir kadındır. Ve bu sorgulama süreci, kadının ikincil liginin esas nedenlerini kavratarak toplumsal mücadeleyle buluşturur onu. *Kitabın Özgün Adı: The Inhabited Woman Yazarı: Gioconda Belli

9


YILDIRIM BÖLGE KADINLAR KOĞUŞU Hülya ile Emine TÖS davasından tutuklular. Hülya ufak tefek. Emine ise uzun, değişik bir kız. Hem taşları boyar, hem de hikayeler anlatır. Çocuk hikayeleri. Her hikayenin sonunda da sorar: Bundan çıkan sonuç? ”Çizmeli kedi prensin hizmetinde.” Bundan çıkan sonuç? ”Kedilerde sınıf bilinci yok.” Askeri darbe üzerine yazılan eserlerin en çarpıcıları şüphesiz ki hapishane anılarıdır. Bu eserler, sadece yazıldığı dönemin içinden konuşabildikleri için tarihi bir önem arz etmez. Aynı zamanda, yazarlık deneyimlerini benzersiz kıldıkları ve yazara ve okuyucuya edebiyatın sınır tanımaz dilini sundukları için de farklılaşır. 12 Mart 1971'de Sevgi Soysal'ın sekiz ay boyunca tutuklu kaldığı Yıldırım Bölge hapishanesindeki anılarından oluşan Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu da bu nitelikte bir eser. Bu kitabı benzerlerinden ayıran en önemli özelliği ise Sevgi Soysal'ın dilinin samimiyeti ve açık yürekliliği. Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu, hüznü mizahın dilinden anlatan bir kitap. Bunun için olsa gerek, 12 Mart'ın simge kitabından, üstelik bir de cezaevi anılarının, işkencelerin, türlü türlü eziyetlerin anlatıldığı bir kitaptan demir parmaklıklara teslim olmayan güçlü bir umudun sesi yükseliyor. Bu umudu, otoriteye karşı her türlü baskıyı reddeden kolektif bir varoluş hikâyesi besliyor. Bu kitapta, Yıldırım Bölge Hapishanesinde yaşadığı iki ayrı tutukluluk dönemini kaleme alıyor Sevgi Soysal. İlkini, 12 Mart rejimin tam anlamıyla inşa edilmediği, hapishane koşullarının görece daha iyi olduğu bir “sosyalizm dönemi” olarak tanımlıyor. İkinci tutuklanışında ise, giderek daha da “sertleşen” 12 Mart rejimini yaşıyor. Yine aynı hapishaneye getiriliyor ama eski koğuş arkadaşları ya çoktan tahliye olmuş ya da birbirleriyle görüşmelerine izin verilmiyor. (Bu durum, hapishane yönetiminin, koğuş içindeki bütünlüğü bozmak için birbirine yakın olan kişileri ayrı ayrı koğuşlara koyma politikasından kaynaklanmaktadır.)

Bir yandan, Kızıldere, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idamlarının hapishanede yarattığı yankılar, bir yandan da eski hapishane kadrolarının değiştiği, tutukluların er kişi ilan edildiği kısacası şiddetin başkalaştığı bir dönem aslında. Sevgi Soysal bu dönemi anlatırken, hem hapishanenin askeri yönetim tarafından “hizaya getirilme” süreçlerine kendi ince ayarını ustalıkla yapıyor, hem de bu başkalaşıma karşı kadın mahkûmların mücadele yöntemlerinden sık sık bahsediyor. Sevgi Soysal'ın yazarlık hayatında 12 Mart önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Çeşitli dergilerde yayınlanan öyküleriyle başladığı yazarlığa, askeri rejim tarafından tutuklanma gerekçesi olarak gösterilen ve “hayvanlarla cinsi münasebeti övücü nitelikte bulunduğu için” toplatılan ilk romanı, Yürümek son noktayı koyar. Bu tarihten sonra yazdığı eserlerinde, 12 Mart'a karşı geliştirdiği eleştirel tutumu ve bu dönemin kendi hayatı üzerinde yarattığı izleri açıkça görebiliriz. Bunun en güzel örneklerinden birisi de Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'dur.

10


Meryem Güler hayatını devrime adayan kadınlardan ne ilki idi ne de sonuncusu. O baharı örgütleyenlerden biriydi ve bir bahar günü şehit oldu. Biz diyoruz ki, çiçeklerimizi koparsanız da baharın gelişine engel olamayacaksınız; onun yerini bizler alacağız. Üzgün değil, öfkeli olacağız. Ve kış sonu fırtınalarından beraber çıkacağız baharlara.. “(…) Bu yüzden, uykularımdan çalarak yazdığım şiirler, parfüm kokmaz, bu yüzden kısadır o çatık kaşlı sözler. Çektiklerimiz için, yok ödül filan beklediğimiz ne de o koca ciltlerinde resmimiz olsun isteriz Yalnız yalın anlat öykümüzü geleceğin insanlarına yerimizi alacaklara anlat nasıl cesurduk kavgada.”

11


KADIN SAVAŞI BALADI İçimizden kırılgan düşlerin geçtiği masallarınız bitti, çiçekli böcekli bir elişi kitabına boyadığınız ya da kırık bir iğneyle kelebek gibi bir fon perdesine iliştirdiğiniz ömrümüz, cehennem kaçkını bir ruhla birleşip öldü ve yeniden dirildi ve acı çektirdiğiniz bütün kız kardeşlerimiz için hesap sormak için döndü. Kutsal analığın besleyici sütü lanetimizle zehirlendi, sokaklarda, işyerlerinde ve evlerde hayatı bize zindan eden herkes için öfkemiz hançere dönüştü. Bedenlerimize yüzyıllardır uyguladığınız eziyet için, yaşamaya bırakmadığınız her bir kadın için, incittiğiniz, yaraladığınız, sakatladığınız, öldürdüğünüz tüm kadınlar için ant olsun ki size ve düzeninize boyun eğmeyeceğiz! Salonlarınız, yatak odalarınız, mutfaklarınız, kadınları anneliğe hapsettiğiniz bütün kafesleriniz ölmüş kardeşlerimizin fırtınasıyla uçup gitti, isyan, sokaklara serildi en çok oralarda ölmemiz bundan. Bizleri bir hayat bilgisi kitabına çizen kalemler bitti, kadınların itiraz ettiği için öldüğünü haykırıyor şimdi duvarlar, kadınları kendi hayat imgenize hapsettiğiniz mevsim bitti, direndiği için öldüğünü haykırıyor kadınların şimdi bıçaklar. Eşit bir yoldaşlık kuramadığınız bütün yollar bitti, ötekileştirdiğiniz bedenlerin sabrı bitti, esaslı bir hayır çektiği için ölüyor kadınlar, evetlerin vakti bitti! Bir melodrama oturttuğunuz karakterler öldü, gözyaşları ve mendiller, derin içlenmeler, kırılgan düşler; kanlı bir ormana benzettiğiniz dünyada eli hançerle dolaşacak kadınlar diyor ağaçlar, ölmeleri bundan. Korkmadıkları için ölüyor kadınlar, çaresizliğinizin şiddete dönüşmesi bundan, ölü kadınların lanetiyle yıkılacak düzeniniz, hiddetiniz bundan! Süreyya Karacabey fraksiyon.org’dan alıntıdır

12


kadinbülteni  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you