Issuu on Google+

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ ANKARA ÖĞRENCİ KOMİSYONU FANZİNİ

MAYIS 2014 SAYI:6

BAYRAM DEĞİL; DİRENİŞ GÜNÜ: 1 MAYIS YENİDEN MERHABA DİYECEĞİZ GÜNEŞE DÜNYAYI KAÇ PARAYA SİGORTA ETTİRECEKSİNİZ? SAĞOL AMA NERDE KALDI TEKMİL PANTOLON! YAKALANMA SIRASI SİZE GELDİĞİNDE…HAKLARINIZI BİLİYOR MUSUNUZ? ÇOCUKLAR DEĞİL CEZAEVLERİ KAPATILSIN İLETİŞİM: https://www.facebook.com/groups/235570673180089/


BAYRAM DEĞİL; DİRENİŞ GÜNÜ: 1 MAYIS 1880'li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocukların karın tokluğuna çalıştırılması ve 14-15 saate kadar varan iş günleri söz konusuydu. Şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçiler, işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi tanımayan bir siyasi ve hukuki sistem ile karşı karşıyaydılar. 1881 yılında yarım milyon işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu, "8 saatlik iş günü" mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti. ABD'nin Chicago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi. Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi. ABD ve Kanada'da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886'da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu. İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Chicago'da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grev kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi. Hükümet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı. Dört yiğit işçi önderi Albert PERSONS, Adolph FISCHER, George ENGEL ve August SPIES, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi. Albert PERSONS isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: "Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım." İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı. ABD'de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. II. Enternasyonal 1889'da Paris'te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890'dan başlamak üzere 1 Mayıs'ı da,"Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü" olarak kabul etti. Türkiye özeline gelince ise konuşulması ve hatırlatılması gereken 1 Mayıs tarihi; Kanlı 1 Mayıs olarak da geçen 1 Mayıs 1977'den başlar. İşçi sınıfının örgütlü mücadelesinin kitleselleşmesi karşısındaki korkusunu kanla bastırmaya çalışan eli kanlı burjuvazinin, kimliği belirsiz tetikçileri Taksim'de halkın üzerine ateş açmaya başladılar. Birkaç kişi kurşun yarasıyla ya da panzer altında kalarak, ama çoğu çıkan panik sırasında ezilerek 37 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. 1989 1 Mayıs'ında Mehmet Akif Dalcı, 1996 1 Mayıs'ında ise 3 yiğit devrimci, adlarını devrimci mücadele tarihine kanla yazdırdılar. Yüzyıllardır devam eden işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki sınıf savaşımının meydanlardaki yansıması olan 1 Mayıs, Türkiye özelinde böyle kanlı katliamlara tanıklık etmiştir. Bu yüzdendir ki Türkiye emekçilerinin Taksim'de diretmesi sadece basit bir inatlaşmayı değil, ideolojik bir savaşımı temsil eder. Taksim, sınıf savaşımının sokak çatışmalarına dönüştürüldüğü, özgürlüğün sokakta olduğunun haykırıldığı sembol bir alandır. İşte bu yüzdendir ki Taksim'de ısrar etmek, devrimde ısrar etmektir. AİHM'in Taksim'i miting alanı olarak tescillemesi ise, egemenlerin kendi hukuklarına dahi uymadıklarının açık bir göstergesidir. İşçi sınıfının burjuva hukukundan medet umması söz konusu olmasa bile bu ihlal AKP'nin “abileriyle” ters düştüğünün net bir kanıtı ve emekçilerin kendi seçeneklerini yaratması gerektiğinin ise somut bir tahlilidir. 1 Mayıs'ı “bayramlaştırma” çabalarının, burjuvazinin sınıf mücadelesini alçaltmak ve mücadeleyi tek bir günle “sloganlaştırmak” olduğunu emekçilerin net bir şekilde ortaya koyması gerekmektedir.1 Mayıs bayram günü değil, direniş günüdür. Elbette gün gelecek 1 Mayıs coşkuyla kutlanan bir bayram günü olacaktır. Ama daha gün o gün değildir. 1 Mayıs, sınıf mücadelesinin sokağa dönük yüzü olmalıdır ve emekçiler kanlarıyla kazandıkları sembol meydanların savaşımını verirken bir yandan da burjuvaziye 1 Mayıs'ın “bayram” değil birlik, mücadele ve dayanışma günü olduğunu en “devrimci” duygularıyla haykırmalıdırlar. 1 Mayıs, bulunduğumuz alanları Gezi ruhuyla direniş alanlarına çevirip, kanlarıyla kavga tarihini yazan arkadaşlarımızın en devrimci sloganlarının zapt ettiğimiz alanlarda yankılanacağını haykırarak devrime koşmanın tam zamanıdır.


YENİDEN MERHABA DİYECEĞİZ GÜNEŞE “Eşini 17 yerinden bıçaklayan adam serbest”, “14 yaşındaki çocuğun rızası varmış”, “haksız tahrik var”, “kendisini boşayan eşini öldürdü”…çok tanıdık manşetler değil mi? 3.sayfanın büyük puntolu, bazense küçük bir başlıkla bir kenara sıkıştırılan haberleri tüm bunlar. Peki kadınlar? Tüm bu eril tahakküme mahkemede, ailede, sokakta, medyada maruz bırakılan kadınlar için de gazetenin üçüncü sayfasında mürekkebin bıraktığı izler kadar uçucu, eskiyen izler mi? Kocası tarafından bıçaklanan kadın için ya da güvenerek bindiği arabada tecavüze uğrayan kadın için büyük puntolardan çok daha büyük izleri var tüm bunların. Burada ataerkiden, patriyarkadan, ev içi şiddet, tecavüz ya da tacizden, trans cinayetlerinden, lgbt bireylere yönelen şiddetten söz etmeyeceğim. Bunlar için sayfalarca makaleler yazıp sosyolojik analizini yapabiliriz ki önemlidir de; ancak bizim bildiğimiz bir şey var ki her gün 5 kadın öldürülüyor. Her gün kadınlar tecavüze uğruyor, kadın olduğu için aşağılanıyor, namus kadın bedeni üzerinden tarifleniyor. Sokak ortasında trans cinayetleri devam ediyor. Yaşam alanları yok edilen biz kadınlara, lgbti bireylere yaşayamadığımız yaşamlarımız dar ediliyor. Peki, yargı tüm bunlara ne diyor? Küçük bir kız çocuğuna her seferinde tekrardan cinsel saldırı anını anlattıran hâkimler, alınan adli tıp raporlarını neden beğenmediğinin gerekçesini bile sunmadan tekrar rapor alınmasını isteyen hâkimler, cinsel saldırı ve taciz suçlarında haksız tahrik olabileceğini düşünerek bunu hukuk lügatına buradan beri yerleştiren hâkimler var bu yargı erkinin içinde. Erkek adalet var o mahkeme salonlarında, gerçek adalet değil. Yani yargı ataerki, eril tahakküm kadını köleleştirir demediği gibi iki erkek arasında gerçekleşen bıçaklama olayından daha az bir ceza ile cezalandırıyor hemcinsini. Yanlış anlaşılmasın bu hâkimlerin hepsi erkek değil ya da tecavüzcülerin avukatlarının da hepsi erkek değil. Kadın avukatlar ve hâkimle de erkek adaletin savunucuları olabiliyor. Erillik, hegomonik erkeklik sadece erkekler için kullanılan kavramlar değiller ve bu yüzden kadınlar da bu erk'ek aklın temsilcisi olabilmektedir. Peki, bizler yüzümüzden geçen ancak içimizden silinmeyen bu yaralarla mı yaşayacağız? Yargının bir gün düzelmesini mi bekleyeceğiz? Yargı-erkek işbirliğinden vazgeçildiği günleri göreceğiz ama bunu bekleyerek değil. Nejla Yıldız davasında müebbet verildiyse, yargı işbirliğinden vazgeçtiği ya da gerçek adaleti tercih ettiği için değil; tercih etmek zorunda kaldığındandır. Elbette arada bu cinsiyetçi akıldan uzaklaşmış hâkimler bulunabilir; ancak tüm bu gelişimleri onların bilinç düzeyiyle ilişkilendirirsek yanlış noktaya varmış oluruz. Nejla Yıldız davasındaki bu başarı ise kadın örgütlerinin, kadın dayanışmasının sonucunda kazanılmıştır. O yüzden ancak sokaklara indikçe, var olduğumuzu ve yüzümüze kazılan yaranın da içimizden silinmeyen izlerin de takipçisi olacağımızı haykırdıkça mahkeme salonlarında gerçek adaleti arayabileceğiz. Bizlerin yaşam alanları yok sayılıyor. O yüzden lgbti mücadelesi ve kadın mücadelesi varoluş mücadelesidir. Otobüslerde bizi taciz eden erkek bacağına çözüm olarak 'pembe otobüs' sunuluyor. LGBTİ hareketinin benimsediği bir slogan vardı 'sadece gettoları değil tüm şehri istiyoruz' diye. Biz kadınlar ise ' p e m b e p a n j u r l u ev l e r i n i ' d e ' p e m b e otobüslerini' de istemiyoruz, biz yaşamın tamamını istiyoruz. Erkekler ne ağzını ne de bacak arasını kapatmadığı için bugün biz kadınlar öldürülüyor, yaşamadan ölüyoruz. Bizlerse hayatımıza son veren bu tahakkümcü zihniyeti pembe otobüs alternatifi ile yok edemeyeceğimizi bildiğimiz gibi bunun başka bir tahakkümü meydana getirdiğini biliyoruz. Mahkeme salonlarında, sokaklarda, otobüslerde, yaşam alanlarımızda mücadele etmeye, sadece mahkeme salonlarında değil tüm yaşamımızda bu gerçek adaleti tesis etmek için var olmaya kendi yaşamımızdan doğru devam edeceğiz. “Sessiz Kalma, Teşhir Et, İsyan Et!”


DÜNYAYI KAÇ PARAYA SİGORTA ETTİRECEKSİNİZ? Çevre mücadelesi ve çevre davalarından söz edilecekse, genelinde dünyadaki ekonomik sistem ve modern hukuk sisteminden; özelinde ise Türkiye'deki durumdan açmak gerekiyor bahsi öncelikle. Ekolojik kriz,aslında kapitalizmin içine girdiği kriz nedeniyle kendine alan açma-yetmeyip daha çok alan açma açlığından kaynaklı.Sömürülecek her şeyi sırasıyla tükettiler ve sıra bir zamanlar hiç tükenmeyeceği düşünülen doğaya geldi. Bütün bunların karşısında, ekonomik sistemin izdüşümü olan modern hukuk sisteminin yetersizlikleri de çok boyutlu. Büyük çoğunlukla sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda hareket eden bu hukukun doğayı ne kadar önemse(me)diğini anlatmaya hacet yok. Fakat durumun vehametinin farkında olan ve kaynaklarının tükendiğini anlayarak panikleyen devletler ve bu eksendeki uluslar arası hukuk birtakım kavram ve önlemleri kabul etmeye başladı. Ancak yine bunlar da yetersiz. Öncelikle çevre konusu, gelecek kuşakların hak öznesi olduğu bir alan ama modern hukuk sisteminde böyle bir hak öznesi bile kabul görmüş değil. Yine 'mülkiyet'in en kutsal değer oluşu, ekolojik sorunlara karşı umursamazlığı beraberinde getiriyor; kendi topraklarımda istediğimi yaparım mantığıyla. Yine genel oy sistemi, örneğin nükleer santraller tartışmaya açıldığında bu tartışmaya kimlerin dahil olacağı sorunuyla başa çıkamıyor. Sanki nükleer sadece santralin çevresi ile sınırlı dar bir alanı etkileyecekmiş gibi bir yaklaşım getirilmeye çalışılıyor. Oysa belki de bütün dünyayı etkilemesi, sadece insanları değil çok büyük bir alanda geri dönüşü olmayacak biçimde, bütün yaşamı, doğayı korkunç şekilde etkilemesi söz konusu. Üstüne üstlük bu şimdiye kadar dünyanın maalesef deneyimlediği ve acı sonuçlarıyla karşılaştığı bir konu. Uluslararası hukukta özetlemeye çalıştığımız bu sorun karşısında, yerellikten bir adım öteye gidilip “yöre yurttaşı” kavramına geçildi. Peki ama “dünya yurttaşı” kavramına geçilebilecek mi mesela? Hindistan mahkemesinin çevre ile ilgili kararını emsal olarak kabul eden Avustralya mahkemesi, termik santrali küresel ısınma ve iklim değişikliğindeki payı nedeniyle mahkum eden Kaliforniya mahkemesi gibi birkaç örnek var. Fakat Çernobil'in Karadeniz'e doğrudan Ukrayna'dan gelenin yanı sıra ta Finlandiya'dan geri dönüp de gelen bir etkisi olduğu gerçeğine karşı, tüm dünyayı kapsayan bütünlüklü bir kavrayışı yok hukukun. Mahkemelerin verdiği tazminat kararları da asla çevreye verilen zararlarla ilgili değil. Çevre hukuku açısından geçerli olan “kirleten öder ilkesi” örneğin komşu tarım arazilerinde çiftçinin hasılatına verdiği zararı karşılıyor; “parasını veren, doğayı istediği kadar kirletir” sonucunu doğuruyor.(Örneğin, Afşin Kararı) Bu ilkeye karşı dünyada yeni kavramlar geliştiriliyor. Örneğin Paris Asliye Ceza Mahkemesi 2008 yılında verdiği bir kararla “ekolojik zarar” kavramını evrensel hukuk literatürüne kazandırdı. Bu kavram esas alınarak İklim değişikliğine sebep olan şirketler yüz milyonlarca dolar tazminata mahkum edildi. Peki kaybedilen toprakların, havanın, suyun, yaşamın bedeli olabilir mi bu tazminatlar? Dünyayı kaç paraya sigorta ettireceksiniz sigorta şirketlerine? Soruna bizce insan merkezliliğin eleştirisi açısından bakmak gerekiyor. “Doğanın hakları olabilir mi?” sorusunu sormak bile içler acısı bir tutum. Christopher D. Stone 1972'de tüm doğal varlıklara ve bir bütün olarak doğaya yasal haklarının verilmesini savunurken, toplumların çeşitli dönemlerde belirli kişileri ve varlıkları hak sahibi olamayacak kadar yetersiz ve değersiz gördüğünü söyleyerek örnek olarak çocukları, köleleri, kadınları, Amerikan yerlilerini, etnik azınlıkları, akıl hastalarını, cenini ve yabancıları örnek göstermişti. Onlar da haklarını kazanana kadar hak sahiplerinin kullanımına tabii olarak değerlendirilmişlerdi. Bu açıdan Bolivya, dünyada doğanın yasal haklarını tanıyan ilk ülke oldu. İklim değişikliğini önlemek, doğal varlıkların sömürülmesini engellemek ve Bolivya halkının yaşam kalitesini yükseltmek adına alınan bu karar doğayı insanla eşit kabul ediyor. 2008'de referandumla kabul edilen Ekvador Anayasası ise 71. maddesinde hayatın gerçekleştiği doğanın ya da Pachamama'nın (Toprak Ana) var olma hakkını tanıyor ve anayasal koruma altına alıyor. Türkiye'de durumun ne olduğu ve sürecin nasıl işlediğinden söz edecek olursak ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) ile başlamak gerek. Türkiye'de bu AB direktifleriyle başladı. ÇED Yönetmeliği hazırlandı, ÇED firması olma koşullarıyla ilgili tebliğ ve komisyon hazırlandı. İşleyiş ise şöyle: Yatırımı yapacak firma, ÇED raporu hazırlayacak firmayı buluyor. Ücreti karşılığı raporunu hazırlatıyor. Enerji yatırımları için Çevre Mühendisleri Odası'nın belirlediği ücret 30 bin liradan başlıyor. Ancak 'problemli' projelerde uydu fotoğrafları ve diğer ölçümlerle bedel 1-2 milyon dolara kadar çıkabiliyor. Ve rapor bakanlığa onaya gönderiliyor. Kabul edildiğinde diğer tüm izinlerin yerine geçiyor. Fakat çevre davaları avukatı Mehmet Horuş'un verdiği bilgiye


göre bakanlığın bugüne kadar 'olur vermediği' ÇED raporu oranı yüzde 1'in de altında, ama verilen ÇED kararları aleyhine açılan davalarda da yüzde 90 oranında yürütmeyi durdurma ve iptal kararları çıkıyor. Fakat bu kararlar şirketleri durdurmaya asla yetmiyor. Bu nedenle yöre halkının etkili bir direnişinin olmadığı yerlerde yürütmeyi durdurma kararı aldırmanın da önemli olmadığını belirtiyor Horuş. ÇED Yönetmeliği'ne göre projelerle ilgili yöre yurttaşlarının görüşüne başvurulmak zorunda. Ancak şimdiye kadar yapılan halkın katılımı toplantılarında, yöre yurttaşlarının olumsuz görüş verdiği projelerin birinden bile vazgeçilmedi. ÇED, şu anda tamamen bürokratik formalitenin tamamlanmasından ibaret. Amaç, projelerin her koşulda gerçekleştirilmesi. Hatta kendi yönetmeliklerinde bile enerji üretmeye yetmeyeceği belirtilen sularda da olsa gerçekleştirilmesi. Örneğin İkizdere-Solaklı Vadisi'nde 17 tane HES'in her biri için ayrı ayrı ve birbirinden habersiz(!) ÇED olumlu raporları verilmesi, kanun veya yönetmeliklerinde “korumaya yönelik”miş gibi görünen istisnasız her kuralın bir şekilde etrafından dolanılması bu sınır tanımaz talanın ne boyutlarda olduğunu göstermeye yetiyor. Fakat bu örnekler ne yazık ki asıl tablonun sadece ufacık bir kesiti. İktidar-sermaye işbirliği neye mal olursa olsun umursamaksızın devam etmekte kararlı. Aç ve vahşi bir hayvan benzetmesi yapmak istiyorum ama onlar en azından karnı doyunca duruyor… Peki, bu HES'ler kuruldukları dereler üzerinde enerji üretemeyeceği bilindiği halde neden inşa ediliyor? Her şeyden önce bunlar inşaat sektörü projeleri ve TOKİ'ler, havalimanı inşaatları, kentsel dönüşüm bahane edilerek girişilen inşaat projeleri ağı içindeki belli başlı inşaat şirketleri tarafından yapılıyor. Doğanın sömürüsü, insanların yaşam alanlarının-evlerinin talanı, özel şirketlere milyar dolarlık ihalelerle çekilen peşkeşler, yolsuzluklar üzerinden yükselen bu sektörde “dünya devleri arasında 2.sırada olmak”la övünüyor Türkiye, yine söz konusu bu şirketlerin olduğu 33 firmayı listeye sokmakla. Öte yandan, alınıp satılan bambaşka şeyler söz konusu: 1)Lisans ticareti ile elektrik üretim lisansı alan “çantacı”lar bunları aldıkları fiyatın onlarca katına büyük şirketlere satıyor. 2)Şirketlere bu santraller üretim yapmasa bile devletten parasını alma garantisi veriliyor. 3)Kyoto Protokolü çerçevesinde kirletme vergilendiriliyor. Bu da başka bir “sektör” oluşturuyor: karbon borsası. Burada yatırımlar az gelişmiş ülkelere kaydırılıyor, böylece tüketemedikleri kirletme hakları satın alınıyor. İşte HES şirketlerinde de aynı mantık söz konusu, kirleten şirketlere kendi kirletme haklarını satıyorlar. Üretilen bir enerji söz konusu olduğunda ise “kimin için enerji?” sorusunu sormak gerekiyor. Örneğin Türkiye'de üretilen enerjinin 5'te 1'i AVM'lere gidiyor. Bitip tükenmek bilmeyen “enerji açığı” söylemi kapitalizmin ideolojik hegemonyası altında yaşamımıza hakim hale geliyor. Sistem karşıtı mücadele yerine sistemin ihtiyacını karşılayan rüzgar, güneş gibi “alternatif çözüm” önerileri üretmeye yöneltiyor. Oysa bunlar da çok farklı ve olumlu sonuçlar yaratmıyor. Enerjinin halk için değil, tekelci şirketlerin birikim süreçleri ve AB için gerekli olduğunu görmek gerekiyor. Avrupa'nın enerji güvenliğini sağlamaya soyunan ve bunu açıkça ifade eden AKP hükümeti, bunu sağlamak adına ülkenin talan edilmesine hizmet ediyor. “Enerji ihtiyacımız var” yalanına ek olarak, “kalkınmaya karşı mısınız?” “sanayileşmenin gereği daha çok enerji, sanayi karşıtı mısınız?” gibi yalana dayalı karşı-saldırı argümanlarının aslında ne anlama geldiği açıkça ortaya çıkmaktadır. AKP'nin bahsettiği “kalkınma” hizmet ettiği uluslararası enerji ve tarım tekel lerinin “kal kınması”; “s anayi” diye bahsedilense, örneğin ülkenin en iyi narenciye üretiminin yapıldığı Erzin'de narenciye bahçelerinin ortasına yapılan 4 termik santral, 1 adet hurda gemi söküm limanı, çimento fabrikası ve kireç ocaklarına ek olarak dünyadan toplanan radyasyonlu hurdaların eritildiği demir çelik fabrikasıdır. Sineğin yağını çıkarıp satan bu sisteme karşı köyünü, deresini, ormanını, toprağını korumaya çalışan köylüler direndi, direniyor. Fakat sayıları gün geçtikçe azalıyor. Bugün Türkiye'de 2000'in üstünde çevreci yargılanıyor. Yürütmeyi durdurma kararları şirketleri durdurmuyor. Bir şehre-yöreye bir kez giren şirketler oranın bütün ekonomisini ele geçiriyor, her


şeyini yutuyor. Sonunda direnemiyor halk, “Açlıktan öleceğime siyanürden ölürüm.” demek zorunda kalıyor. “Suyumuzu elin gavuruna sattılar” diyenlere karşı da artık o yörenin mühendislerini ve şirketlerini kullanıyorlar. Son seçimlerde de görülen manzara ise, çevre mücadelesi olan pek çok yerde AKP'nin yükselişe geçtiği: Hopa, Tonya, Pazarcık, Ulukışla, Uşak-Eşme... gibi. Şirketlerin giremediği yalnızca iki yer var: Sinop-Gerze ve DersimOvacık. Bu nedenle çevre mücadelesine bu gerçekliği ele alarak yaklaşmak gerekiyor. Orta sınıf hobisi tadında gelişen “çevrecilik” hareketinin kalıplarından sıyrılıp emekçilerin sorunlarıyla buluşan ve bu çerçevede çözümler geliştirebilen bir hale bürünebilmesi, doğru bir ittifak kurabilmesi gerekiyor. Örneğin Karadeniz'de HES karşıtı mücadele çay ve fındık meselesiyle buluşmuyor. Bu bağ kurulmadan hareketin aklı da kurulamıyor ve nihayetinde köylüye bir şey önerilemiyor. Bergama Köylüleri ile başlayan direniş sürecinde mahkeme koridorlarını öğrenen, her yargı kararına dikilen yeni kılıflardan yılmayan, kaybederek mücadele etmeyi öğrenen, bu sayede politize olan, suyun her biçimde ticarileştirilmesine itiraz eden, günlerce nöbet tutan, bizzat yargılanan, ceza ödeyen, köyüne, toprağına, suyuna sahip çıktığı için pataklanan, yerlerde sürüklenen, gaz yiyen ve de toplumun geneli nezdinde kriminalize edilen o insanlar olmadan olmayacak, orası kesin. Fakat Eşme, Artvin, Sinop, Fırtına Deresi, İkizdere, Munzur, Hasankeyf, Silopi, Pazarcık, Çaldağı, Akkuyu, Ergene Havzası derken artık bu canilerin gözlerini dikmedikleri küçücük bir alan bile kalmamışken, mücadelenin başarısı felsefi, siyasal, iktisadi, sosyal tüm düzeyleri kapsayan bir bütünlüğe sahip olmasına bağlı.

Sermayenin ve onun emrindeki hükümetlerin eğilimlerine yedeklenmek ve böylece onların da içinde tutmak istediği sistem içi alanda kalmak, mücadeleyi salt dava açmaktan ibaret saymak, çevre mücadelesini politik ve siyasal bağlamından koparmak değil; toprak ve fabrika işgalleri, Tariş direnişi, Köy-Koop, “Boğaza Değil Zap'a Köprü Kampanyası”, Orman Kanunu ile ilgili kampanyalar ve benzeri deneyimler hatırda tutularak emek hareketi ile bütünleştirmek en doğru yol gibi görünüyor.


SAĞOL AMA NERDE KALDI TEKMİL PANTOLON! Bu yazıya bir kaç gazete haberiyle başlamak istiyorum;

'Goldaş işçileri direnişe başladı' 'Senepa Stampa işçisi direnişe başladı' 'Greif işçileri fabrikayı işgal etti' 'Diren! Kazova-DİH Mağaza ve Kültür Merkezi açıldı' Her gün uyandığımız andan yataklarımıza girene kadar onların döktüğü alın teriyle ve emeğiyle hayatlarımızı sürdürdüğümüz işçilerin, emekçilerin derdi nedir ki, direnişe başlar, çalıştıkları fabrikayı işgal ederler? Bugün neredeyse bütün fabrikalarda, işyerlerinde, atölyelerde patronların yaptıklarının büyük kısmı yasal-normal olarak kabul edilir hale gelmiştir. Örneğin mesai saatleri konusunda; yasaya göre haftalık çalışma süresi 45 saattir. Ve bu çalışma süresi hafta içinde eşit olarak dağıtılmak zorundadır. Bu da günlük 8 saat çalışma süresiyle düşünüldüğünde 5 tam gün ve 1 yarım gün yapmaktadır. Oysa patronlar günlük normal çalışma süresinin normal olarak 10 saat olduğunu işçilerine kabul ettirmişlerdir. Kuşkusuz bu sonuçta işçilerini bilinçlendirmeyen sendikacıların büyük sorumluluğu vardır. Egemenlerin bu konuda kullandıkları en etkili araç da meşhur, dokunulmaz, tarafsız adalet tanrıçasıdır. Egemenler mahkeme binalarını saraylara, yargılama faaliyetini de ticarete çevirmişlerdir. Hal böyleyken sendikaların ne yaptığına, ne yapması gerektiğine bir göz atmak gerekir. Sendikaların neden ve hangi gerekçelerle işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri olarak kabul edildiği, işçilerin birleşme ve mücadele merkezleri olarak tarih içinde oynadıkları rolün önemi geçmişten bugüne sürekli olarak tartışılmıştır. İşçi sınıfı, grev ve direnişlerin de etkisiyle 1800'lü yıllardan itibaren örgütlenme özgürlüğü isteyerek harekete geçmeye başlamış, ilk örgütlü işçi hareketleri işçilerin kendilerini yoksulluğa ve sefalete iten kapitalist sömürü koşullarına karşı gösterilen tepkiler şeklinde olmuştur. Luddite hareketi (makine kırıcılığı) işçilerin burjuvaziye karşı yürüttüğü dağınık ve amaçsız mücadeleye yeni boyutlar kazandırmıştır. Modern işçi sınıfı tarihi açısından baktığımızda ilk işçi hareketleri ve buna paralel olarak ortaya çıkan sendikalar, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarından kaynaklı olarak ortak dayanışma duygusunun gelişmesini sağlamış, işçilerin kendi aralarındaki rekabete son vererek patronlara karşı ortak çıkarları çerçevesinde birleşmelerini sağlamıştır. Marx bu durumun etkisini Felsefenin Sefaleti'nde şu cümlelerle açıklar: “Ekonomik koşullar ülkenin halk yığınını ilkin işçi haline getirir. Sermayenin dayanışması, bu yığın için ortak bir durum, ortak çıkarlar yaratmıştır. Bu yığın, böylece, daha şimdiden sermaye karşısında bir sınıftır, ama henüz kendisi için değil. Ancak bir kaç evresini belirtmiş bulunduğumuz bu savaşım içinde bu yığın birleşir ve kendisini kendisi için bir sınıf olarak oluşturur. Savunduğu çıkarlar sınıf çıkarları olur.” İşçiler, burjuvaziden ve onun uzantılarından ayrı ve bağımsız bir sınıf olarak örgütlenmedikçe, burjuvazinin tahakkümü ve etkisinden kurtulmalarının mümkün olmadığını, Fransız Devrimi ile fark etti. Fransız Devrimi ile burjuvazi, seçme-seçilme hakkı başta olmak üzere bazı temel hakları sadece mülk sahibi erkekler ile sınırlı bir ayrıcalık olarak hayata geçirmiş, bu durum devrimin başarısında burjuvaziyle birlikte mücadele eden ve tamamı mülksüz olan işçi sınıfı açısından büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Burjuvaya güven ortadan kalktığında bir sınıf savaşı ortaya çıkmalıdır. İşte; Marx'ın Cenevre'de toplanan I. Enternasyonal Kongresi'ne sunduğu Sendikaların Rolü, Önemi ve Görevleri Hakkında Karar'la ilk defa bir sınıf örgütü olarak sendikalar hakkındaki Marksist görüşün temelleri atılmış, sınıf sendikacılığının en temel ilkesi belirlenmiştir. Bu karara göre, sendikalar işçi sınıfının örgütlenme ve mücadele merkezleri olmalı, görevleri sadece ekonomik mücadele değil, aynı zamanda işçi sınıfının tam kurtuluşu için mücadele etmek olmalıdır. “(Sendikalar) özgün amaçlarının yanı sıra, artık, daha büyük çıkarları olan tam kurtuluş için işçi sınıfını örgütleme merkezleri olarak bilinçle hareket etmeyi öğrenmelidirler. Bu amaca yönelik her toplumsal ve politik harekete yardımcı olmalıdırlar.(Böylece) kendilerini tüm işçi sınıfının temsilcileri ve savunucuları sayarak ve böyle davranacak birliğin dışında kalanları da saflarına katmayı başaracaklardır.” (Marx 1975:79) Sınıf sendikacılığını, tarih içinde ortaya çıkmış tüm sendikacılık yaklaşımlarından ayıran temel nokta, “ekonomik mücadelenin siyasal mücadeleyle kopmaz bir bağ şeklinde sürdürülmesi gerektiği” üzerinedir. İşçi sınıfının temel çıkarları, ancak köklü toplumsal-siyasal değişiklikler ile karşılanabilir. İlk ortaya çıktığı dar biçimleriyle bile sendikalar, kapitalist sınıfın büyük öfkesini çekmiştir. Sendikalar işçi sınıfının kitlesel sınıf örgütleri haline geldikçe, o zamana kadar işçi sınıfını ezme, acımasızca sömürme işini kazanılmış bir hak olarak gören patronlar, işçilerin sendikalarda birleşerek hakları için mücadele etmeye başlamaları ile birlikte başka çözümlere yönelmeye başlamışlardır.


Egemenlerin ortaya koyduğu bu başka yollardan biri de işçi aristokrasisi ve sendikal bürokrasi diye tanımladığımız “Patron Sendikacılık”tır. Bunu önce Bertolt Brecht'in sözleriyle anlatmak istiyorum; “Ne zaman açlıktan feryada başlasak koşa koşa geliyorsun Olmaz böyle şey efendim derhal bütün ihtiyaçlarımız karşılanacak diye Bağıra çağıra koşuyorsun patronların yanına Biz de bekleşiyoruz dışarıda açacına ayakta derken öyle muzaffer, ağzı kulaklarına varmış Bakın ne aldım size, diye elini sallayarak dönüyorsun geriye bir ekmek kabuğuyla Kadrini biliriz ekmek kabuğunun biliriz ama Nerde kaldı tekmil somun” Sermayenin, sendikaları yasal olarak tanıması asla onları kabullendiği anlamına gelmemiştir. Sermaye sınıfı fırsat buldukça ve ihtiyaç haline geldikçe zora başvurmaktan ve sendikaları zayıflatmak için eline geçen fırsatları seferber etmekten geri durmamıştır. Bu politikaların en somut sonucu hiç kuşkusuz işçi sınıfı içinde ayrı bir üst tabakanın (işçi aristokrasisi) oluşturulması ve sermaye ile diyalog ve işbirliğini sağlayacak sendika bürokrasisinin egemen hale gelmesidir. İlk ortaya çıktığı andan itibaren sendikal bürokrasinin temel işlevi, sınıf sendikacılığının 'ekonomik mücadele ile siyasal mücadelenin birleştirilmesi' hedefini bertaraf etmek ve bunun için işçi örgütleri olan sendikaları işçi sınıfının değil, sermayenin doğrultusunda biçimlendirmek ve yönlendirmek olmuştur. Bunun için öncelikle sendikal bürokrasi kullanılmıştır. Kapitalizmin 'altın çağı' olarak adlandırılan 1950 sonrasındaki süreçte sendikalar, sermaye ile emek arasındaki 'diyalog kurumları' haline getirilerek düzen içine çekilmiş ve bürokratik birer işçi kuruluşları haline getirilmiştir. İşçi sınıfının ekonomik mücadelesi ile siyasal mücadelesini birleştirmeyi amaçlayan sınıf sendikacılığı fikrine karşı getirilen 'sınıf ve kitle sendikacılığı', 'sosyal diyalog sendikacılığı', 'çağdaş sendikacılık' ve 'toplumsal hareket sendikacılığı' ve bunun gibi sendikal yaklaşımlar farklı gerekçelerle ortaya çıkmışlar gibi görünse de, hepsinin ortak hedefi işçilerin kitlesel sınıf örgütü olan sendikaların, işçi sınıfının kendi sınıf siyaseti doğrultusunda kuracağı ilişkilerin engellenmesi ya da sınırlandırılması olmuştur. “Ne istediğimizi bak görüyorsun; Ama biz ne istiyoruz Sen bize ne veriyorsun” Sendikalarda egemen olan sendika bürokrasisi sermayenin işçi hareketini gerektiği zaman baskı altına almak ve kontrol dışına çıkmasını engellemek için en etkili aygıt haline gelmiştir. İşçi sınıfının bugüne kadar yaşanmış olan tarihi ve ortaya çıkardığı zengin deneyimler, tek başına ekonomik (sendikal) mücadelenin, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürünün ortadan kalkması için yeterli olmadığını defalarca ispatlamıştır. Marx'ın bu durumla ilgili yorumu şöyledir; “İşçi sendikaları, sermaye saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak görevlerini yaparlar. Kısmen başarısız olmalarının nedeni, güçlerini akılsızca kullanmalarındandır. Sendikalar, mevcut sistemin doğurduğu etkilere karşı küçük küçük çarpışmalardan ibaret bir savaş yürütmekle yetinip, bunları yaparken aynı anda, sistemi değiştirmeye uğraşmadıkları, örgütlü güçlerini emekçi sınıfı, yani ücret sisteminin tümüyle yok edilmesi için bir manivela olarak kullanmadıkları zaman g e n e l l i k l e b a ş a r ı s ı z o l u r l a r. ” S ı n ı f sendikacılığında, sendika ile işçi sınıfı partisi arasında siyasal-ideolojik bir bağın olması zorunludur. Bu olmadığında işçilerin örgütü olan sendikalar, kaçınılmaz olarak işçilerin değil, burjuvazinin siyasetini savunmak, burjuva partilerin etki alanına girmek durumunda kalırlar. Sendikalar ile işçi sınıfı partisinin arasındaki siyasal-ideolojik bağımlılığa dayanan sıkı ilişkinin kurulmasından sonra yapılacak ilk şey, sınıf partisi ile yürütülecek siyasal iktidar mücadelesine destek olmak ve kapitalist sömürü düzeninin kaldırılması için gereken uzun süreli mücadeleye katılmaktır. Bu durum, aynı zamanda işçi sınıfının kısa vadeli çıkarları arasında bir bağ kurulması gerektiğinin, bunun için sınıf sendikalarına büyük görevler düştüğünün en somut ifadesidir.

“Biz sade paçavraya razı değiliz gayrı, tekmil pantolonu da istiyoruz Biz taze ekmek kabuğuna razı değiliz gayrı, tekmil somunu da istiyoruz Biz sade işyerine razı değiliz gayrı, tekmil fabrikayı istiyoruz TEKMİL KÖMÜRÜ, TEKMİL DEMİRİ HEM DE İKTİDARI!”


ÇOCUKLAR DEĞİL CEZAEVLERİ KAPATILSIN Çocuk Cezaevleri Kapatılsın girişimi çocuk tutukluluğuna son verilmesi ve çocuk cezaevlerinin kapatılması talebiyle ocak ayında oluşturulmuş bir girişim. Yakın tarihte Sincan, Pozantı, Şakran Çocuk Ceza ve İnfaz Kurumları'ndaki şiddet hikayelerinin günyüzüne çıkmasının ardından İnsan Hakları Derneği'nin çağrısıyla “Artık Yeter ! ” demek adına birçok kuruluşun da katılmasıyla bu girişime adım atıldı. Başlangıçta yalnızca 5 kurumun bulunduğu bu girişime şu anda 28 kurum katılmış durumda. Başlamadan önce Türkiye'deki çocuğa özgü adalet sisteminden ve kurumlarından bahsetmekte fayda var. Türkiye'de aslında bir çocuk adalet sisteminden söz etmek oldukça zor. Her ne kadar bu konuda yapılmış kanunlar (Çocuk Koruma Kanunu) ve imzalanmış uluslararası sözleşmeler olsa da uygulamada bunların pek bir etkisi görünmüyor. Zira ne hakimler ne savcılar ne de infaz koruma memurları çocuğu tanımıyor, ona nasıl davranılması gerektiğini bilmiyor ve bu konuda da eğitilmiyorlar. Çocuk adalet sisteminin asıl odaklanması gereken nokta, çocuğun o eylemi neden yaptığı ve onun tekrar nasıl ayakta duracağı, toplumla uyumunun nasıl sağlanacağıdır. Ancak pratikte bu noktalara odaklanan kimseyi göremiyoruz. Uygulamada karar mercilerinin çocuğu cezalandırmak, onu toplumdan soyutlamak yönünde kararlar aldıklarını görüyoruz. Çocuk adalet sistemindeki tüm bu eksiklikler ve sorunlar çocuklar açısından pek çok sıkıntı yaratmakta. Öncelikle çocuğun “yargılanma” süreci oldukça problemli. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi m 37/b bendinde “ Bir çocuğun tutuklanması, alıkonulması veya hapsi yasa gereği olacak ve ancak en son baş vurulacak bir önlem olarak düşünüp, uygun olabilecek en kısa süre ile sınırlı tutulacaktır.” hükmü bulunmaktadır. Ancak bu hüküm hakimlerce dikkate alınmıyor ve çocuklar çoğunlukla tutuklu yargılanıyorlar. Tutukluluk sürelerince çocuklar cezaevlerine kapatılıyor ve böylece bir tedbir aracı olan tutuklama yaptırımmış gibi uygulanıyor. Yargılama süresinin olabildiğince kısa tutulması gerektiği halde pratikte buna da dikkat edilmemekte ve çocuklar uzunca bir süre cezaevlerine hapsedilmekteler. Yargılama sürecinin bitmesiyle hükmü kesinleşen çocuklar eğitim evlerine gönderilmekteler. Burada çocuklar çevre okullara gidebilmekte, bir işte çalışabilmekteler. Ayrıca buraların güvenliğini silahlı jandarmalar tarafından değil güvenlik görevlileri tarafından sağlanmaktadır. Ancak yapılacak düzenlemelerle bu kurumlar kapatılarak çocuklar cezaevleri kampüslerine hapsedilmek ve böylece de toplumdan iyice soyutlanmak istenmektedirler. Türkiye'de çocuğa özgü adalet kurumları eğitim evleri ve çocuk tutukevlerinden oluşmakta. Ancak bunların sayıları oldukça az. Bu nedenle kanunla ihtilafa düşen ve bulundukları yerde bu kurumlardan bulunmayan çocuklar ya yetişkin cezaevlerinde çocuklar için oluşturulmuş bölümlerde tutuluyorlar ya da başka bir ildeki cezaevine gönderiliyorlar. Bu da tutuklanan ve hüküm giyen çocukların aileleri ile görüşmelerini imkansız kılıyor. Söz konusu durum çocuğu olumsuz etkilemekte, aynı zamanda da uluslararası anlaşmalara aykırılık teşkil etmektedir. Cezaevlerinin içiyle iletişim kurmak oldukça zor. Bu ancak avukatlar aracılığı ile yapılabilmekte. Onun dışında hiçbir kurum ya da kuruluşun izleme yapmasına cezaevleri yönetimince izin verilmiyor. Her ne kadar İnfaz Denetim Kurulu denetlemeler yapsa da bu denetimler çatkapı yapılamıyor ve kurul oraya gittiğinde cezaevi yönetiminin perdelediği bir tiyatroyla karşılaşıyor. Bütün bu nedenlerle de yaşanan işkence, kötü muamele, taciz ve tecavüzler cezaevinin içinde kalıyor. Bunu önlemek adına da Çocuk Cezaevleri Kapatılsın girişimi, tüm infaz kurumlarının, Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (CPT) standartlarına uygun bir şekilde sivil ve bağımsız inceleme ve denetime açılmasını talep ediyor. Cezaevleri suç oranlarını azaltmak ve çocukları “suç” işlemekten alıkoymak için kurulmuş olsa da görülüyor ki bu amaçları gerçekleştirmekten oldukça uzaklar. Cezaevlerine kapatılan çocuklar orada tanıştıkları diğer insanlardan yeni yeni suçlar öğreniyor, orada gördükleri muamele sonucu öfkeyle doluyorlar ve işte o zaman birer suç makinesi haline geliyorlar. Yani devlet aslında kendi elleriyle bu çocuklardan birer suçlu yaratıyor. Sonuç olarak görülüyor ki çocuk cezaevleri işlevsiz ve yararsızdır. Devlet bu kurumlarla suçlular yaratırken hem çocuklarda hem de toplumda yeni yaralar açar. İşte tam da bu nedenle biz diyoruz ki

ÇOCUK CEZAEVLERİ KAPATILMALIDIR !


YAKALANMA SIRASI SİZE GELDİĞİNDE… HAKLARINIZI BİLİYOR MUSUNUZ? 1 Mayıs hazırlıklarının yapıldığı şu günlerde, karşımızda 39 bin polisiyle ve 50 tomasıyla 1 Mayısa doludizgin hazırlık yapan devlete, devletin polisine karşı neler yapabiliriz onu sokak gösterecektir; ancak ola ki bu polislerden biri bizleri gözaltına alırsa haklarımız neler biliyor muyuz? Çağdaş Hukukçular Derneği Ankara Şubesi olarak, herhangi bir nedenle gözaltına alınmanız, tutuklanmanız ya da işkence/onur kırıcı muameleye uğramanız durumunda, hangi haklara sahip olduğunuzu sizlerle paylaşmak istedik. Bu tür durumlarda temel olarak şu haklara sahipsiniz:

GÖZALTINA ALINDIYSANIZ; Sizi gözaltına almak isteyenlere kimlik sorun. Zorla alınıyorsanız çevrenizdekilere sesinizi duyurabilecek biçimde adınızı, soyadınızı ve telefon numaranızı yüksek sesle duyurun. Gözaltında kimlik bilgileriniz dışında hiçbir bilgiyi vermek zorunda değilsiniz. Yakınlarınıza haber verme hakkınız var. Hangi yakınınıza haber vermek istediğinizi siz belirleme hakkına sahipsiniz. Kolluk, neden gözaltına alındığınızı ve ne ile suçlandığınızı size söylemek zorundadır. Avukat isteme hakkınız var. Avukatınız gelmeden ifade vermeyin. Avukatınız yoksa Barodan ücretsiz avukat isteyebilirsiniz. Hiçbir aşamada ifade vermek zorunda değilsiniz. Susma hakkınızı kullanabilirsiniz. Haklarınızdan yaralanamadığınız durumlarda hiçbir tutanağa imza atmayın. Tutanakta gerçek dışı ya da suçlayıcı ibareler olup olmadığına dikkat edin. Varsa imza atmayın. Doktor muayenesine götürüleceksiniz. Doktor muayenesi sırasında odada doktor ile yalnız kalma hakkınız vardır. Hiçbir şart altında polislerin muayene odasına girmesine izin vermeyin, bunu sağlamazlarsa avukatınıza ulaşmak istediğinizi söyleyin. Doktor sizi muayene ederken vücudunuzdaki izleri gösterin. İz olmasa bile ağrı ve sızı gibi yakınmalarınız varsa mutlaka doktora söyleyin. Fiziksel ya da ruhsal bütünlüğünüze yönelik her türlü fiil işkencedir. Tüm bu şikâyetlerinizin rapora geçmesi konusunda ısrarcı olun. Suçlama ile ilgili lehinize olan tüm delillerin (tanık, fotoğraf ya da herhangi bir belge var ise) toplanmasını isteyebilirsiniz. Bu hususları ifadeniz sırasında mutlaka yazdırın. Savcılığa çıkartıldığınızda, eğer baskı ile kabul ettirilmiş ise emniyet ifadenizi reddetme hakkınız vardır. Gözaltında yaşadığınız hak ihlallerini mutlaka tüm ayrıntıları ile savcıya anlatın ve savcılık ifadenizde yer alması için ısrarcı olun. Savcı ifadeden sonra ya sizi serbest bırakacak ya da tutuklama istemi ile sorgu hâkimliğine sevk edecektir. Eğer sorgu hâkimliğine çıkacaksanız avukat zorunludur. Avukatsız ifade vermeyin. Sorguda yaşadıklarınızı tekrar ayrıntılı bir şekilde anlatın.


12 M İsm ayıs K a a 16 M il Kork yseri 3 m a y Fail ıs A az Da . Ağır C i n eza kaç Meçhu kara vası : Ali 1 ırılı l 3 D . Meh p ka avas Ağı r 21 M met Ağ tledilm ı(Mecit Ceza: e Bas a a s r i y Meh yıs A nad argılan olayı- kın'ın m e 26 M t Ay olu ma Ethe ayıs A valıtaş 8. Ağır ktadır. ) n 7 M m Sarı kara 6 Davası Ceza: sülü ayıs . oldu k Da Ağır C Riz eza 15 M ğu tec e: İHD'n vası : avü i a n y d z Dav ıs B e d tak atm avas ası ipçi ı an: si Özca n Te mel


“Narın morlaştığı yerdeyiz yine Aynı kutsal mavinin yüreğindeyiz Ne tapınaktayız şu anda Ne agorada ne saraydayız, Her yerde birden kutlanan Çığlık çığlığa bir zaferdeyiz Yıllar sonra bütün baskılara inat Yeşeren bir dal Ve kırılan bir zincir sevincindeyiz” ADNAN YÜCEL

“1 Mayıs 2009-Kazancı Yokuşu'nda barikatları aşmanın mutluluğu”


Fanzin mayıs son