Page 1

TEMMUZ 2013 • SAYI 300 • 7 TL (KDVD)

• İster misin Temizlenesin?- Nureddin Soyak • Sahur, İmsak, İftar-Muammer Turan • Her Zorluğu Yenecek Olan SABIR Prof. Dr. Ahmet Coşkun • Ah Nerde O Eski Ramazanlar-Mahmut Aveder • Allah İçin Vermek-Erkan Özdemir

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

HİZMET ADABI/Nureddin Soyak • Bela ve Musibet Gömleği • Ramazan ve Çocuk-Rauf Denizler • Muayene-Mükremin Çelik • Rabbim! Kavmim, Bu Kur’an’ı Büsbütün Terk Ettiler!-Muhammed Tarık • Ramazanla Söyleşi-İbrahim Çiftçi


ilkadım

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

TEMMUZ 2013

ilkadım’dan...

TEMMUZ 2013 • SAYI 300 • 7 TL (KDVD)

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu,

YIL 22 SAYI 300 Fiyatı: 7 TL KDV D

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Yard.Doç.Dr. İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu A.Baki Öncel Ahmet Belada Erkan Özdemir İbrahim Çiftçi İsmail Varır Metin Başbuğ Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep: 0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel :0384 213 65 43 • Gsm:0505 808 35 87 PK. 75 Nevşehir İrtibat Kayseri:0352 221 38 35 • 0535 251 41 07 Konya :0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net

Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 80 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:TEBUTRIS170 TR720003200017000000045693 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

300. sayımızla birlikte karşınızdayız. 300 sayıdır ilkelerimizden ve gayemizden taviz vermeden yayın mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu imkân ve nimet için yüce Rabbimize hamd ediyoruz. Bu vesile ile dergimizin kuruluşunda ve yayımında en önde önder olarak hayırlı bir çığır açan merhum Zeki Soyak Hocamızı tekrar rahmet temennisiyle hatırlıyor, başlangıçtan bugüne emeği geçen tüm kardeşlerimize ve siz değerli okuyucularımıza minnet ve şükranlarımızı ifade ediyoruz. Rabbimiz bizleri nice yüz sayılarda buluştursun inşallah. • İster misin Temizlenesin?- Nureddin Soyak

• Sahur, İmsak, İftar-Muammer Turan • Her Zorluğu Yenecek Olan SABIR Prof. Dr. Ahmet Coşkun • Ah Nerde O Eski Ramazanlar-Mahmut Aveder • Allah İçin Vermek-Erkan Özdemir

HİZMET ADABI/Nureddin Soyak • Bela ve Musibet Gömleği

• Ramazan ve Çocuk-Rauf Denizler • Muayene-Mükremin Çelik

• Rabbim! Kavmim, Bu Kur’an’ı Büsbütün Terk Ettiler!-Muhammed Tarık • Ramazanla Söyleşi-İbrahim Çiftçi

300. sayımızın kapak konusu her yıl âdetimiz olduğu üzere Ramazan. Bizleri bir kez daha Receb, Şaban ve ardından Ramazan ayına ulaştıran Rabbimize hamd olsun. Ramazan, Kur’an ayıdır. Kur’an bu ay içerisindeki, bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi’nde bir rahmet-i ilahî olarak indirildi. Kur’an indiği ayı böylesine mübarek kılıyor. İndiği geceyi bin aydan (83 yıl) daha hayırlı kılıyor. Biz de bu ramazan vesilesi ile Kur’an’ı gönlümüze, hayatımıza, evimize, şehrimize ve ülkemize indirerek Rabbimiz katında değerimizi katlayalım inşallah. Ramazan sabır, ayıdır. “Oruç sabrın yarısıdır.” “Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine söver ya da çatarsa: ‘Ben oruçluyum’ desin”. Biliyoruz ki “Rabbimiz sabredenlerle beraberdir.” Ramazan infak, ayıdır. İkramlarımız, ihsanlarımız, sadaka, fitre ve zekâtlarımızla bu ramazan ayını fırsata çevirebiliriz inşallah. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bu ay içerisinde infak noktasında “esen bereketli bir rüzgârdan daha hızlı olur”, sahip olduğu imkânlardan, ihtiyaç içerisinde bulunanlara bol bol dağıtırdı. Ramazan, şükür ve ibadet ayıdır. Hamd ve şükrümüzün göstergesi olarak ibadetlerimizi, kulluğumuzu ramazan ayında ziyadeleştirmeliyiz. Ramazan, takva ayıdır. Büyük günahları işlememe, küçüklerden kaçınma ve farzları yerine getirme çabasında insan oruçla kendini tutmayı öğrenmekte, kendini korumakta, sorumluluk bilincine ulaşmakta, müteyakkız olmakta, tüm bunların neticesinde sakınan, müttaki bir kul olma özelliği kazanmaktadır. Ramazan, bağışlanma ayıdır. “Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.” Ramazan, fırsatlar ayıdır. “Bu sayılı günleri iyi değerlendirin” denilen bir aydır. Mü’minler için bire bin verilen kârlı bir ticaret mevsimi, âhiret azığı edinmenin en kazançlı günleridir. “Ramazan ayı geldiğinde cehennem kapıları kapatılmakta, cennet kapıları sonuna kadar açılmakta, şeytanlar da zincire vurulmaktadır.” Rabbimiz bu mübarek gün ve geceleri fırsata çevirenlerden eylesin. Selam ve dua ile…


6 Sahur, İmsak, İftar

İçindekiler İLKADIM’DAN /1 BAŞYAZI/Nureddin Soyak İster misin Temizlenesin?/3 KAPAK Sahur, İmsak, İftar/6 Muammer Turan Her Zorluğu Yenecek Olan SABIR/8 Prof. Dr. Ahmet Coşkun

10 Ah Nerde O Eski Ramazanlar

Ah Nerde O Eski Ramazanlar/10 Mustafa Aveder Allah İçin Vermek/12 Erkan Özdemir Ramazan ve Çocuk/15 Rauf Denizler Muayene/17 Mükremin Çelik Rabbim! Kavmim, Bu Kur’an’ı Büsbütün Terk Ettiler!/19 Muhammed Tarık

12 Allah İçin Vermek

Ramazanla Söyleşi/21 İbrahim Çiftçi ZEKİ SOYAK HOCAMIZDAN Ramazan Bayramı/24 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak Bela ve Musibet Gömleği/26 KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Yeniden “BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM”/28 HADİS İKLİMİ/Ahmet Ağmanvermez Geçmiş Kavimlerin Helaki ve Helak Sebepleri/30

15 Ramazan ve Çocuk

FIKIH/Mehmet Şentürk Altın ve İpek Kullanmak; Dövme Yaptırmak, Kaş Aldırmak/32 TASAVVUF/Cemil Usta Kibir/33 EĞİTİM/Yrd. Doç. Dr. İlhami Nalçacıoğlu İnsan, Modelsiz Eğitilemez/34 TARİHE YÖN VERENLER/Ahmet Belada Ebu Hanife (İmam-ı Azam)/36 GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ/Fatih Yılmaz Teslimiyet/38

19 Rabbim! Kavmim, Bu Kur’an’ı Büsbütün Terk Ettiler!

LA HAVLE/Abdullah Gülcemal Siyonistler, Piyonistler/40 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Bitmeyen Heyecan ve Coşku/42 GENÇ BAKIŞ/Mehmet Erturan Komedi Dizilerinin/Filmlerinin Asıl Amacı/44 İMBİK/Nuri Ercan Başarının Başarısı/46 KİTAPLIK/M.Seçuk Özdoğan Sır Küpü & Aynadaki Ses/48

2

DERGiSi


Başyazı nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

İster misin Temizlenesin?

T

emizlik, insanların özüne yerleştirilmiş fıtrî bir duygudur. Özü bozulmamış insan, maddî ve manevî pis şeylerden hoşlanmaz, hatta nefret eder, tiksinir. İnsanın özüne, ruhuna günah bulaştı mı, bu fıtrî özellik kaybolur maddî ve manevî hiç bir pislik onu rahatsız etmez. Koku almayan burun pis kokulardan rahatsız olur mu? Pis kokuların bulunduğu ortama giren önce onlardan rahatsız olur. O ortamda fazla kalırsa pis kokuları hissetmez olur. Haramların işlendiği ortamlar da böyledir. Oralarda fazlaca bulundukça artık haramlardan rahatsız olunmaz. Rabbimiz kullarına salihlerle sadıklarla beraber olmasını emreder ki kokuşmasın, bozulmasın. Kire, pasa, toza, toprağa bulaşan insan bunlardan rahatsız olur da hemen temizlenir. Fıtratı bozulmamış kişiler de haramlara bulaşınca hemen onlardan temizlenmek ister. Maddî kirlerden temizlenmek için suyu yaratan

Rabbimiz, manevî kirlerden temizlenmek için de ibadetleri ve tevbeyi emretmiştir. Rabbimiz: “De ki: Söyleyin bakalım: Suyunuz çekiliverse, size kim temiz bir akarsu getirir?” (Mülk, 30) “Bunlar, tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, oruç tutanlar, rükû ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele” (Tevbe, 112) buyurmaktdır. Maddî pislikler, bedenleri kirletirken, manevî pislikler kalpleri ve ruhları kirletmektedir. Mü’minler bedenlerini maddî pisliklerden kalplerini ve ruhlarını da manevî pisliklerden korumak zorundadırlar. Maddî ve manevî temizliğe dikkat edilmeyince beden ve ruhlar hastalanmakta ve toplumu ifsat etmektedir. Rabbimiz kullarını

en iyi bilen olduğu için, madden ve manen kirlenen kullarına temizlenme imkân ve fırsatları bahşetmiştir: “Allah, çok tevbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.” (Bakara, 222) “Allah tevbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı, haliniz nice olurdu?” (Nur, 10) Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz: “Bir günahtan tevbe eden, o günahı işlememiş gibidir.” buyurmaktadır. Suyu maddî kirlerden temizlenme aracı kılan Rabbimiz, tevbe ve ibadetleri de manevî kirlerden temizlenme aracı kılmıştır. İmam Gazali, tevbenin önemi ile ilgili şöyle der: “Herkesin her zaman tevbe etmesi vaciptir. Avam halkın tevbesi, kötü fiillerden dolayıdır. Salih kimselerin tevbesi, kötü TEMMUZ 2013 / 300

3


huylardan dolayıdır. Takva sahiplerinin tevbesi şüpheli şeylerden dolayıdır. Allah Tealayı sevenlerin tevbesi, O’nu unutmak ve gaflete düşmekten dolayıdır. Ariflerin tevbesi de iki anda aynı seviyede kalmaktan dolayıdır. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, ariflerin seyyidi, önderi ve en büyüğü olduğu için, kendisini iki anda aynı seviyede gördüğü zaman, bundan dolayı tevbe ederdi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Bazen kalbimde bir durgunluk oluşur. Bu olduğu zaman yetmiş kere istiğfar ederim.”

tevbeye ne kadar ihtiyacımız var.

Şu mübarek Ramazan ayını, bu ayda gönderilen Rabbimizin Kelamını, Kadir Gecesini, Orucu, Teravih Namazını, Zekâtı, Sadakayı Fıtrı, İftarı, Sahuru, İtikâfı ve Bayramı af ve mağfiretimize vesile kılmalıyız.

Bil ki, şartlarına uygun olarak yapıldığı takdirde tevbe kabul edilir. Bu husus, Kur’an-ı Kerim’de ve Hadisi Şeriflerde kesin bir dille bildirilmiştir. Tevbe kabul edilince de, bir yandan günahlar affedilir, bir yandan da kalpte marifet nurları parlamaya başlar. Çünkü kalp ayna gibidir. Şehvet, rağbet ve bunların sebep oldukları günahlar ise kalp aynasının üzerine çöken sis ve bulut gibidirler. Tevbe ile bu sis ve bulutları sıyrılınca, kalp aynasının üzerine hakikat güneşinin ışıkları düşmeye başlar. Taat ve ibadetler de kalbi cila gibi parlatırlar.’’

Günahların ve isyanların, insanları kuşattığı günümüzde, kötü fiillerden, kötü huylardan, şüpheli şeylerden, Rabbimizi unutup gaflete düşmekten, günü gününe eşit olmaktan dolayı tevbeye ne kadar da ihtiyacımız var. Ellerimizin günahlarından tevbeye ne kadar ihtiyacımız var. “Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Maide, 28) Dillerimizin günahlarından

4

DERGiSi

Gözlerimizin günahlarından tevbeye ne kadar ihtiyacımız var. “Allah, gözlerin hain bakışlarını ve kalplerin gizlediğini bilir.” (Mü’min, 19) Kulaklarımızın günahlarından tevbeye ne kadar ihtiyacımız var. “Kendilerine kuaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri kendilerine bir yarar sağlamadı.” (Ahkaf , 26)

“Bir günahtan sonra bir taat işleyin ki, onun izini silsin.” “Her günah için tevbe edin.”

“İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azab vardır.” (Nur ,24)

Kalplerimizin günahlarından tevbeye ne kadar ihtiyacımız var. “Kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen bir çoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (Araf, 179) Ve diğer azalarımızın günahlarından tevbeye ne kadar ihtiyacımız var. “Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, Allah’a karşı gelmekten sakınanları en iyi bilendir.” (Necm, 32)


Günahlardan arınıp, temizlenerek sana kavuşabilirsek bize ne var ya Rabbi? “İçinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları Adn cennetleri vardır. İşte bu günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.” (Ta-Ha, 76) Bütün günahlar fânî hayatın nimetlerini elde etmek için işlenmiyor mu? Ebedî hayatı elde etmek istiyorsak günah işlememeye gayret etmek, işlenen günahları derhal terk etmek, işlenmiş günahlara da tevbe etmek gerekir. Günahlarla nasıl yaşayabiliyoruz? Günahlarla nasıl gezip dolaşabiliyoruz? Günahlarla nasıl yatıp kalkabiliyoruz? Bir nefes yaşamaya garantisi olmayan insan bir ömür günahlarla nasıl yaşayabilir? Nasıl mutlu olabilir? “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hala akıllanmayacak mısınız?” (En’am, 32) İmam Gazalî, tevbe etmenin önündeki engelleri de şöyle haber verir: “Bil ki, tevbe etmenin önündeki engel, gaflet ve şehvettir. Bu sebeple, bunlar olunca tevbe edilmez. Gaflet ve şehvet ayrıca, kalbin hastalıklarıdır. Kalbin hastalıkları üç sebepten dolayı vücudun hastalıklarından daha tehlikelidirler. Bu sebepler şunlardır: Vücut hastalığının aksine, kalp hastalığı bulunan bir kimse,

bunu bilmez. Başkası söylediği zaman da, genellikle inanmaz ve kabul etmez. Böyle olunca da onun tedavisi ile uğraşmaz. Hastalık tedavi edilmeyince de, gittikçe artar ve ağırlaşır. Sonunda da ölüme yol açar. Ancak, vücudun ölümü ruhun çekilmesiyle olurken, kalbin ölümü iman ve marifetin çekilmesiyle olur. İnsan, genellikle kalp hastalığının önemini ve doğurduğu kötü sonuçları idrak etmez. Onun için, vücut hastalığını önemseyip tedavisine çalıştığı halde, kalp hastalığı konusunda Allah Tealanın af mağfiretine güvenir. Kalp hastalığını tedavi eden doktorlar azdır. Bu alanda doktor ve uzman oldukları zannedilen çoğu kimseler ise, bu işin ehil ve erbabı değildirler. Bu yüzden, bunların müdahalesi hastalığı gidermez, aksine, çoğu zaman onu arttırır ve daha da ağırlaştırır. Kalp hastalığını ancak âlim ve amil olan kimseler tedavi edebilir. Tedaviye kalkışanlar ise genelde ya âlim değildirler, ya da ilimleriyle amel etmezler. Bu sebeple, mesela, tedavi edilmesi gereken ilk ve en büyük hastalık dünya sevgisi iken, bunlar bunun üzerinde durmazlar. Çünkü bunların bir kısmı bunun hatalık olduğunu bilmeler, bir kısmı da bu hatalığa kendileri de yakalanmışlardır. Bu hastalık, onları da helak etmiş ve bir sürü ahlakî ve amelî zaaflara sürüklemişken, onların başka kimseleri tedavi edip bu hastalıktan kurtarmaları mümkün değildir.

Tevbe etmemenin sebepleri ise şunlardır: Cezanın hazır olmaması. Lezzet ve şehvetlerin baskısı. Daha uygun bir zamanda tevbe edeceğini düşünmek. Allah tealanın mağfiret ve rahmetine ümit bağlamak. Ahiretin varlığından şüphe etmek.” Aklını kullanabilen mü’min, haramlara dalmamaya gayret eder. Haram işleyince de derhal tevbe eder. Ecel gelmeden tevbesini tamamlar. Rabbimiz: “Ancak onları ele geçirmemizden önce tevbe edenler bunun dışındadırlar.” (Maide, 34) buyurmaktadır. Şu mübarek Ramazan ayını, bu ayda gönderilen Rabbimizin Kelamını, Kadir Gecesini, Orucu, Teravih Namazını, Zekâtı, Sadakayı Fıtrı, İftarı, Sahuru, İtikâfı ve Bayramı af ve mağfiretimize vesile kılmalıyız. Rabbimiz: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yakınlaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 35) “Ona de ki: İster misin temizlenesin?” (Nazi’at, 18) buyurmaktadır. TEMMUZ 2013 / 300

5


Kapak

Muammer Turan

Sahur, İmsak, İftar

A

şağıda yazacağımız konular pek çoğumuzun bildiği mevzulardır, ancak eski âlimlerimizin ifadesiyle; “Her Müslüman, farzı ayın ilimlerle ilgili, özellikle kendini ilgilendiren konuları her yıl tekrar etmelidir. Biz de bu kural gereği iftar ve sahur konularında sizlerle bilgi tazelemesi yapacağız inşaallah.

Oruç: Arapçadaki SAVM kelimesinin Türkçe karşılığıdır. İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek, içmek ve cinsî münasebetten uzak durmak demektir. İmsak: Ramazan ayında sahur yemeğini bitirip oruç tutmaya başlamaya İMSAK denir İmsak vakti, başka bir deyişle oruç yasaklarının başlama vakti, fecr-i sâdık, yani tan yerinin ağarmaya başlamasıdır. Bununla yatsı namazının vakti çıkmış, sabah namazının vakti girmiş olur. Bu vakit ayni zamanda sahurun sona erip, orucun başladığı vakittir. 6

DERGiSi

İftar: Oruç tutma zamanının tamamlanıp, yemeğe başlama zamanına İFTAR denilir İftar vakti; oruç yasaklarının sona erdiği, güneşin batma vaktidir. Bu vakitle birlikte aksam namazının vakti girmiş olur. Sahur: Geceleyin Oruç tutmak niyetiyle kalkmaya SAHUR denilir. Erginlik çağına gelen her Müslüman’ın oruç tutması farzdır. Yani Müslüman bu bir ay boyunca oruç tutmaya mecburdur. Ancak oruç tutamayacak kadar hasta olanlar ile yolculukta bulunanlar oruç tutmayabilirler. Hastalar iyileştiklerinde, yolcular da memleketlerine döndükten sonra tutamadıkları oruçları kaza ederler. Hasta olan kişinin iyileşme ihtimali yoksa tutamadığı her oruç için bir fidye (bir fitre) verir; yani bir fakiri bir gün doyurur. Hayız ve nifas halindeki kadınlar, bu günlerinde oruç tutmayıp daha sonra gününe gün kaza ederler. Ramazan orucunu kasten ve isteyerek bozan kişi, bozdu-

ğu oruca karşılık 60 fakiri bir alt birde üst kıyafet olmak üzere giydirir, yani keffaret öder veya bir öğün sabah, bir öğün akşam olmak üzere 60 fakiri doyurur. Buna gücü yetmezse iki ay üst üste oruç tutar, bu da olmazsa Allahtan af dileyip tövbe eder. Günümüz Müslümanları Müslümanlığı atadan devraldıkları için kıymetini bilmediklerinden, özellikle sıcak mevsimlerde orucu çeşitli bahanelerle tutmamaktadırlar. Geçen günlerde bir mühtedi ile yapılan röportajda “90 yaşında Müslüman oldum, 91 ve 92. yaşlarımda çok şükür iki yıl orucumu tuttum.” diyordu. Arzumuz Müslümanların ellerindeki İslam hazinesinin kıymetini bilmeleridir. Sahur Yemeği Sahur yemeği zevk ve neşe içinde yenir. Sahur, oruca dayanma gücü verdiğinden, sahura kalkmak müstehabtır. Böylece oruç ibadetinin daha kolay yerine getirilmesine katkı sağlar. Oruç tutmak için niyet şarttır. Niyet, akşam ya da sahurda


yemek yedikten sonra “Allah rızası için ramazan orucunu tutmaya niyet ettim” diyerek edilir. Hz. Peygamber sahur yemeğini özellikle teşvik ederek, “Yahudilerden sahur yemeği ile ayrılacağımızı” beyan etmiş; mutlaka yenmesini tavsiye ile bunda bereket olduğunu söylemiştir. Böylece sahur yemeği oruç tutan Müslümanların önem verdikleri bir yemek olmuştur. Hz. Peygamber, “Sahur yiyiniz; çünkü sahurda bereket vardır.” buyurmuştur. İftarda acele etmek, sahuru geciktirmek sünnettir. Ayrıca sahur vakti, duaların makbul olduğu vakitlerden biridir. İftar Peygamberimizin iftar yaptığı dualardan biri şöyledir: “Allah’ım, senin için oruç tuttum. Sana inandım. Sana güvendim. Senin verdiğini yiyeceklerle orucumu açıyorum. Verdiğin nimetlere şükürler olsun.” İftar duasını bu şekilde yapmak şart değildir. İsteyenler içinden geldiği gibi istedikleri şekilde dua edebilirler. Orucumuzu açtığımız zaman olan iftar vakti, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için bütün gün aç ve susuz geçiren oruçlunun en duygulu olduğu andır. Kendisi için akşama kadar oruç tutarak ibadet eden kimsenin duygularını en iyi bilen ve duyan Allah’tır. İftar vaktinde içten yapılan duaları kabul eder. Dinî bir kavram olarak iftar, orucu açmak, oruçluya orucunu açtırmak, başlanmış orucu bozmak veya hiç oruç tutmamak

anlamlarına gelmektedir. Genel olarak iftar, oruca aykırı davranışta bulunma manasına gelmekle birlikte, yaygın olarak, oruçlu kimsenin vakti gelince usulüne uygun biçimde orucunu açması için kullanılmaktadır. İslâm’ın beş esasından birisi olan oruç; imsak vaktinden iftar vaktine kadar yemek, içmek ve karı-koca ilişkilerinden uzak durmaktır. İftar vakti ise, “Sonra akşama kadar orucu tamamlayın.” ayetinde de (Bakara, 2/187) belirtildiği gibi akşamdır. Herhangi meşru bir mazeret bulunmaksızın, iftar vaktinden önce orucun bozulması helâl değildir; bozan kişi günah işlemiş olur. Ancak hastalık, düşkünlük, ihtiyarlık, zorlama, yolculuk gibi durumlarda orucun bozulmasına izin verilmiştir. Hz. Peygamber, iftar vakti girdikten sonra, oruçlunun iftarda acele etmesini ve oruçlarını hurma veya tatlı bir şeyle, ya da su ile açmalarını tavsiye etmiştir. Oruç açılırken dua etmek sünnettir. Hz. Peygamber, iftar esnasında yapılan duaların kabul edileceğini müjdelemiş ve kendisi de, “Allâh’ım! Senin rızân için oruç tuttuk, Senin verdiğin rızıkla orucumuzu açtık, bizden kabul buyur; çünkü Sen her şeyi işiten ve bilensin” şeklinde dua etmişlerdir. İftar konusunda Hz. Peygamberimizin sünnetinden hareketle, İslâm toplumlarının kültürel birikim ve farklılıklarından kaynaklanan çeşitli âdet ve gelenekler oluşmuştur. Rasûlullah’ın “Oruçluya iftar ettiren kimse, onun alacağı kadar sevap ka-

zanır; oruçlunun sevabında da bir eksilme olmaz” hadisinden hareketle, halkımız arasında iftar konusunda çok güzel gelenekler gelişmiştir. İmam-ı Gazali insanları tarif ederken Bilgi yönünden insanlar dört gruba ayrılır der: 1- Bildiğini bilen, (Bunlardan istifade edin) 2- Bildiğini (Bunları uyandırın)

bilmeyen,

3- Bilmediğini bilen, (Bunlara öğretin) 4- Bilmediğini bilmeyen (Bunlardan uzak durun) Bu sıralama gereği ben de bilenleri ikiye ayırıyorum a)Âlimler b)Televizyon âlimleri. Tavsiyem bazı TV âlimlerinden uzak durulmasıdır. Ramazan geldiğinde TV âlimleri TV lere arzı endam ederek sahur ve İmsak zamanı, teravih gibi pek çok konularda yalan yanlış fikirler beyan ederek kafalarınızı karıştıracaklardır. Geçen yıl en çok kafa karıştıran konulardan birisi de vakit konusu idi. Bu konularla ilgili zayıf ve kuvvetli pek çok bilgi olup, selef âlimlerimiz hepsini taramışlar ve bugün uyguladığımız fikirleri ortaya koymuşlardır. Meşhur olmak için TV leri kullanan zavallılar ise (Yani bilmediklerini bilmeyenler) zayıf görüşleri ele alarak kafalarımızı karıştırmaya çalışıyorlar. Onları dinlemeyelim, dinlersek de bir değil iki defa düşünelim. Rabbımız oruçlarımızı kabul eylesin. TEMMUZ 2013 / 300

7


Kapak Prof. Dr. Ahmet Coşkun*

Her Zorluğu Yenecek Olan

SABIR K

ur’an-ı Kerim, insanı yetiştirmeyi hedef edinmiştir. İnsana verilen melekeler, kabiliyetler onun yerinde sayamayacağını, onun günden güne kendisini geliştirip olgunlaştırması gerektiğini göstermektedir. İnsanın kâinatı okuyacak, sırlarını keşfedecek bir donanıma sahip olması “halifeyi arz” oluşunun da gereğidir. Biz, Kur’a-ı Kerim’de hangi konuyu ele alsak ve işleyecek olsak, sanki Kur’an-ı Kerim o konu ile ilgili olarak nazil olmuş gibidir. Sabır konusu da böyledir. Kur’an-ı Kerim’de en çok geçen kelimeler, kavramlardan birisi “sabır”dır. İnsanı, takdir olunan kemal noktasına ulaştıracak, onu hedefine çekecek, onu amacına ulaştıracak vesilelerin başında sabır ve o manadaki kavramlar gelir. Sabır, Efendimize doğrudan defalarca emredilmektedir. “Sen, Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma” (Kalem, 48).

Eyyub Peygamberin çekilmez hastalığına sabretmesi hatırlatılarak: 8

DERGiSi

“Eyyub’u da hatırla ki, Rabbine, ‘Bana zarar dokundu; Sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye dua etmişti” (Enbiya, 83). Enbiya Suresinin 85. ayetinde Hz. İsmail, Hz. İdris ve Zülkifl’den bahisle: “Onların her biri sabredenlerdendi” buyurulmaktadır. Dikkat çeken bir husus da sabrın namazdan önce gelmesidir. Şöyle buyuruluyor: “Ey iman edenler sabırla ve namazla Allah’tan yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah, sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 153). Çünkü namaza devam etmek de sabra bağlıdır. Allah’ın nimetlerine, özellikle nimetlerin bir anahtarı mahiyetinde ki iman ve İslam’ı ihsan derecesinde yaşayabilmek için pek çok imtihanlardan geçeceğiz. Hele önümüzde biri dâhili, biri de harici iki imtihan vardır ki bunlara karşı hazırlıklı olmamız gerekir. Aksi halde en ufak bir sıkıntı, bir acı karşısında korkmaya, sızlanmaya başlarız. Sabrın, cahiliye dönemin-

de kabilenin şan ve şerefini korumada çok önemli bir fazilet olduğu bilinmektedir. İslam’ın doğuşu ile birlikte artık sabır, Allah yolunda gösterilen bir fazilet ve fedakârlık anlamında kullanılmıştır. (Kâdî Îyaz, Şifa-i Şerif’den) Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, “İmandan sonra yolun başı sabır, ahlakın başı sabırdır. İlmin başı sabır, amelin başı sabır, hâsılı hikmetin başı sabırdır. Sabırsızlık, ivmek bir anda her şey istemektir. Her şeyi bir anda istemek hiç bir şey istememektir. Hâlbuki mahlûkat zamânîdir ve terbiye kanununa tabidir.” (Hak Dini Kur’an Dili, 1. Cilt s.544) Bir kuzunun alelacele büyüyüp kurban olabilmesi için yiyebileceğinin birkaç misli fazla yedirilirse her halde kuzu öldürülmüş olur. Bu ayeti kerimenin tefsiri münasebetiyle Fahri Râzî, “Bu ayetin muhatabı sabır ve salata iman eden müminlerdir.” der. Âyetteki sabır, oruç manasında da yorumlanmıştır. Çünkü oruç nefsin şehvetini kırdığı için sabrı kolaylaştırır. İnsanın sabrı “Fedayı Hayatı” gerektirebilir. Sabırla, cihat ve oruç murat edildiği de


belirtilmiştir. Efendimiz: “Kim Ramazan ayını Allah’a inanarak, imanla ve sevabını Allah’tan bekleyerek ihyâ eder, Ramazan orucunu güzelce tutarsa, o güne kadar işlemiş olduğu geçmiş günahları afv ü mağfiret olunur, Allah affeder.” buyuruyor. (Tirmizî, Savm: 1) Efendimiz, nefisleri azgın olanlara orucun büyük bir müspet tesiri vardır, buyurmuştur. Oruç tutmayan sabretmesini bilemez. Hele refah içinde yaşayanlar, oruç da tutmazlarsa bütün hürriyetlerini şehvetlerine kaptırırlar. Böyleleri şunun bunun ırzına, malına tecavüzden kendilerini alamaz, helal, harama dikkat etmezler. Her kim de sabır varsa, onda bir “Şemme-i Tecelli” vardır. Burada cihat, sabır ve oruç karşımıza çıkmaktadır. Bu üç ahlaki vasıf Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde geçseler bile birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Bir uzun günde oruçlu insan kuvvetli bir dayanma gücüne sahip olmalıdır. Şeytan her oruçluya sürekli rahatsızlık vermektedir. Asır Suresi 3. ayeti kerimede “birbirlerine sabrı tavsiye edenler” hüsrandan kurtulacak olanlar olarak belirtilmiştir. Orucun büyük faydalarından biri de oruçluya açlık tadını tattırmasıdır. Çok zaman açlıkla geçen fakirlerin sıkıntılarını düşünme kalp yufkalığına, çok sadaka vermeye sebep olmaktadır. Hz. Yusuf, Mısır’ın bütün ambarları elinde olduğu halde üç günde bir yemek yermiş, sebebini soranlara “kendim tok olsam,

rucun büyük faydalarından biri de oruçluya açlık tadını tattırmasıdır. Çok zaman açlıkla geçen fakirlerin sıkıntılarını düşünme kalp yufkalığına, çok sadaka vermeye sebep olmaktadır.

O

açların durumunu düşünebilir miydim?” demiş. Sabır, insanda dayanma gücünü arttırır. İnsan açlıkla mücadele ederken de, taşkın cinsel duygularını bastırırken de, sabır gücüne dayanmasını öne çıkarmaktadır. Bir Erzurum hikâyesiyle yazımızı noktalayalım: Erzurum’un meşhur âlimlerinden Maksut Efendi, gençliğinde bir medresede kalmaktadır. Kendisi takvasıyla, faziletiyle tanınmıştır. Onun üstünlüğünü çekemeyen bazı kimseler ona bir tuzak kurarlar. Gece yarısı sivil polisler nezaretinde bir hanımı içeri sokarlar. Hanım, anlatıldığı şekilde kapının arkasında durur, “Efendim, ben bir misafirim. Yolumu, adresimi kaybettim. Sizin pencerenizden ışığınızı gördüm de buraya geldim. Sabaha kadar burada kalabilir miyim?” Maksut Efendi, “Peki, oradaki tahtanın üzerine otur, şafak atınca gidersin.” der. Kadının vazifesi onu imtihandan geçirmekti. He-

men harekete geçti, yavaş yavaş kollarını açarak hocanın önüne oturur. Tabii, sivil polisler dışarıdan durumu kontrol ediyorlardı. Maksut Efendi önündeki kolları açık kadına dikkatlice baktı, hormonları kendini zorlamaya başladı. Kadının kollarını bir anda tutacak gibi oldu. Zeliha karşısında kalan Hz. Yusuf gibi geriye çekildi. Ama derin bir ah çekti. Zina yasağı ile ilgili ayetler ve cehennem gözünün önünde belirir gibi oldu. Hemen yanındaki mumu tutuşturdu, parmağını ateşe tuttu, canı yandı. Biraz sakinleşir gibi oldu. Arkasından tekrar mumu yaktı. Hülasa sabaha kadar elinin tüm parmakları yandı. Ama imtihan tamamlanmış oldu. Son cümlesi: “Ey nefsim! Bakıyorum da dünya ateşine dayanamıyorsun. Cehennem ateşine nasıl dayanacaksın.” oldu.

* Bozok Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi. TEMMUZ 2013 / 300

9


Kapak

Mahmut Aveder

Ah Nerde O Eski RAMAZANLAR

B

üyüklerimizden “nerde o eski …” diye başlayan özlem dolu konuşmaları çok duymuşuzdur. Eski neden özlenir ki? Eskiden hayat bir başka güzel, insanî ilişkiler bir başka değerli, değerler bir başka önemliymiş. Aileler çekirdek değil, geniş aileydi. Küçücük evlere çocuklar, torunlar sığarken şimdilerde koca koca apartman dairelerine kimse sığmıyor. Mahalleler/köyler genellikle bir cami etrafında oluşurdu. Ortak değerler o kadar çoktu ki; mahalle camisi, mahalle bakkalı, mahalle arkadaşı, mahallenin imamı gibi. Bütün mahalle ya 10

DERGiSi

da bütün köy birbirini tanırdı. Ramazan ayında kaynaşma had safhaya ulaşırdı. Köylerde bir iftar yemeğine kimse ayırt edilmeden bütün köylü davet edilir, komşular yemeklerini karşılıklı paylaşırdı. Büyükler sadece kendi çocuk ve torunlarından değil, adeta bütün mahallenin, bütün köyün çocuklarının sorumluluğu içerisindeydi. Dedeler herkesin dedesi, nineler herkesin ninesiydi. Genellikle sokağa hâkim yerlerde otururlardı. Her tarafa göz kulak olan, çocukları kollayan fahri bekçilerdi. Bir yabancı gördüklerinde “bana ne” demez, ilgilenmeden edemezdi. Bugün bu asayiş güvenlik kameralarıy-

la sağlanamıyor. Misafirlikler çok önemsenirdi ve yaygındı. Evde yoksa komşudan isteyerek misafiri ağırlamak gayet normaldi. Misafirlikte uyuyan çocuk uyandırılmaz, o evde yatıya bırakılırdı. Şimdi ne ev sahibi buna razı ne de çocuk sahibi. Zamanımızda aileler de küçüldü, mahalleler de. Yana doğru uzayan evler artık yukarı doğru uzuyor. Aslında evler ve insanlar fiziken, bedenen birbirlerine çok yaklaştı ama ruhen çok uzaklar. İletişim araçları çoğalmasına rağmen iletişim o derece azaldı. İnsanlarımız, bırakın başkalarının çocuklarını, kendi çocuğuyla ilgilenmez oldu.


Aynı binada oturanlar dahi birbirini tanımıyor. Ancak asansörde, merdivende karşılaşan insanlar belki selam dahi vermeden geçip gidiyorlar. Birbirini tanımayan insanlar birbirlerinden emin değiller. Hâlbuki Allah Rasulü (s.a.v) “Müslüman, elinden ve dilinden herkesin emin olduğu kimsedir” (Buhari, İman 4; Müslim, İman 64) “Komşusu, zararlarından emin olmayan kimse cennete giremez.” (Buhari, Edeb 29; Müslim, İman 73) buyurmamış mıdır? Bu gün artık her tarafa takılan güvenlik kameraları da insanlara istenilen güveni vermiyor. Belki insanların refah seviyesinin yükselmesi, belki maneviyatımızın zayıflaması veya başka başka sebepler bizi bu hale getirdi. “Neden böyle olduk?” demek yerine “Ben ne yapabilirim?” demek lazım diye düşünüyorum. “Rabbim benden komşuluk ilişkileri namına ne yapmamı emrediyor, Allah Rasulü (s.a.v) ne buyuruyor?”. Ona yoğunlaşalım inşallah. “Allah’a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya, elinizin altındakilere iyilik edin. Şüphesiz, Allah kibirlenen ve övünen kimseleri sevmez.” (Nisa 36) Efendimiz, “Allah ancak

omşum Müslüman değilse bile bende bir komşuluk hakkı, Müslüman ise hem komşuluk hem din kardeşliği hakkı olduğunu, bir de akrabam ise akrabalık hakkıyla beraber üç hakkı olacağını bilelim.

K

merhametli kullarına merhamet eder” buyurduğuna, Yahudi komşusunu dahi ihmal etmediğine göre; biz de “Ben kime ne kadar merhametliyim, komşularımdan ne kadar haberdarım, ben tok gezerken komşum aç mıdır acaba?” diyebilmeliyiz. Rasulullah (sav) buyurdular ki: “Hz. Cebrail aleyhisselam bana komşu hakkında o kadar aralıksız tavsiyede bulundu ki, komşuyu varis kılacağını zannettim.” (Buhari, Edeb 28; Müslim, Birr 140) Komşum Müslüman değilse bile bende bir komşuluk hakkı, Müslüman ise hem komşuluk hem din kardeşliği hakkı olduğunu, bir de akrabam ise akra-

balık hakkıyla beraber üç hakkı olacağını bilelim. Herkes cennette Efendimize komşu olmayı ister de, bunun kendisinin de iyi komşuluğuna bağlı olacağını düşünmez. Allah rızası için bu Ramazanda her zamankinden daha hayırlı bir komşu olalım. Komşumuzu/komşularımızı iftara davet edelim, davetine gidelim. Az görüştüğümüz, ihmal ettiğimiz akrabalarımızla iftarlarda birlikte olalım. Hiç değilse bayramda sıla-i rahim yapalım ve komşuluk ilişkilerimizi gözden geçirelim, canlandıralım inşallah. “Allah’ım, Recep ve Şaban ayını bize mübarek kıl ve bizi Ramazan ayına eriştir.” TEMMUZ 2013 / 300

11


Kapak

Erkan Özdemir

Allah İçin Vermek

G

üneş tam tepedeydi. Hava aşırı sıcaktı. Çok yorulmuş ve bitkin düşmüştü. Gölgelik bir yer bulup dinlenmek istiyordu. Daha bir günlük yolu vardı. Az ileride ağaçlık bir yer gördü. Oraya gidip ağacın gölgesine uzandı. Tam uykuya dalmıştı ki, “Yusuf’un bahçesini sula!” diye duyduğu bir sesle irkilip uyandı. Herhalde rüya görüyorum, deyip tekrar uykuya dalmaya hazırlanırken aynı sesi duydu. Sesin geldiği yöne bakındı. Ses yukarıdan geliyordu. Kafasını kaldırdı, yağmur yüklü bulutu gördü. Bu güneşli havada bu bulut da neyin nesiydi? Ses kime aitti? Yusuf kimdi? Merakını gidermek amacıyla hayret ve korku içinde bulutu takip etti. Esrarengiz bir ses, buluttan Yusuf’un bahçesini sulamasını istiyordu. Bulut önündeki tepenin arkasındaki yere taşıdığı yağmuru boşaltıyordu. Tepeyi aştığında bahçede bir adam gördü. Adama yaklaşıp selam verdi ve adamla konuşmaya başladı. Adamın adı Yusuf’tu. Bu adam ne yapmıştı da Allah Teâlâ’nın hususi bir yardımına hak kazanmıştı. Adam, başından geçenleri tek tek Yusuf’a anlattı. Yusuf:

12

DERGiSi

- Sen hele gel, önce karnını doyur. Susamışsındır, su iç. Sonra ben sana her şeyi anlatırım, dedi. Adam karnını doyururken Yusuf da anlatmaya başladı: - Ben yıllardır bahçe işiyle uğraşan biriyim. Şu gördüğün bahçeyi eker, biçer, maişetimi onunla kazanırım. Bir konuda aşırı hassasımdır. Bahçemden elde ettiğim ürünü üçe bölerim. Birini fakir ve sizin gibi yolu buraya düşen yolculara ayırırım. İkinci kısmından ailemle beraber istifade ederim. Geri kalan kısmı ise bahçeye tekrar tohumluk yapmak üzere saklarım. Adam işin sırrını şimdi kavramıştı. Demek ki Yusuf’un bu taksiminden Allah Teâlâ razı olmuştu. Özellikle malın üçte birinin Allah yolunda infak edilmesi Allah Teâlâ’nın bu yardımına sebep oluyordu. Var olan her şeyin gerçek sahibi Allah Teâlâ’dır. Rabbimiz, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkları, yüce katından bir lütuf ve bağışlama olarak, insanın hizmetine vermiştir. Allah Teâlâ, bunu, kullarından dilediğine verip dilediğinden alacağını da Kur’an ayetlerinde bize

haber verir. Kendilerine mal ve mülk verdiği insanları başıboş bırakmadığını, onlara malları ile ilgili sorumluluk yüklediğini ve görev verdiğini beyan buyurur. Görev ve sorumluluğun, Allah Teâlâ tarafından bir emanet olarak verilen mallardan bir kısmının başkalarına verilmesi olduğu Kur’an ayetlerinden anlaşılmaktadır. “O kimseler ki, gayba inanırlar, namazı gereği gibi kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler (başkalarına verir ve yedirirler) …İşte böyle kimseler, Rablerinden olan doğru yol ve hidayet üzeredirler ve bunlar azabdan kurtulup sevaba erenlerdir.” (Bakara, 35 ) Ayet-i kerimede iman ve namazdan hemen sonra “infak” emredilmiştir. Bunun kime, nasıl ve ne ölçüde verileceği Kur’an-ı Kerim’de iki yüze yakın ayet-i kerimede izah edilir. İnfak Allah Teâlâ’nın verdiği malın meşru bir şekilde elden çıkarılması, başkalarına verilmesidir. İnfak farz, vacip ve mendup şekilleriyle karşımıza çıkar. Farz olan infak zekât, vacip olan infak fitredir. Bunlar dışında Allah Teâlâ’nın isteği


doğrultusunda yapılan her türlü hayır hasenat ve güzel işler mendup olan infak cinsinden sadakadır. İman dinin temeli, namaz dinin direği, zekât ise dünyadan ahirete kurulan bir köprüdür. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: “Üç şey ölünün arkasından mezara kadar gider: Ailesi, malı ve ameli. Bunlardan ikisi geri döner, birisi kalır. Dönenler ailesi ile malı, kalan da amelidir.” (Riyazü’s-Salihin, 1, 139) Dünyada kalacak malımızı Allah Teâlâ’nın emrine göre kullanır ve harcarsak ahirete uzanan geçide sağlam bir köprü kurmuş oluruz. Zekât, mal ile yapılan mecburi yardımdır, dini bir vecibedir. Fakat mal ile yapılacak yardım zekâttan ibaret değildir. Ayet ve hadislerde zekâtın dışında, sadaka olarak başkalarına yardım etmemiz söylenmektedir. “Hayır ve iyilik yapmak hususunda birbirinizle yarışınız.” (Bakara, 148 ) Allah Teâlâ için yapılan bütün iyiliklerin adı sadakadır. “Takva, yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirme değildir. Lakin takva Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, sevdiği malını Allah’ı hoşnut etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında bulunup hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerin-

de duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hallerinde, savaşın şiddetleri esnasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır imanlarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takvalılar!” (Bakara, 277 ) “Ey Rasulüm, neyi nafaka olarak vereceklerini sana soruyorlar. De ki: Maldan vereceğiniz şey, ana-babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların, yolcunundur. Hayır olarak daha her ne yaparsanız Allah Teâlâ onu bilir ve mükafatını verir.” (Bakara, 215) “Yarım hurma bile olsa ( sadaka vererek ) kendinizi cehennem ateşinden koruyunuz.” Malda fedakârlığın dereceleri vardır. Birinci derece Hz. Ebubekir radıyallahu anh gibi malının tamamını Allah yoluna vermektir. Tebük seferinde Müslümanlar mallarını Allah yolunda harcamak için yarışa

girmişti. İşte o zaman malının tamamını âlemlerin efendisine getiren Hz. Ebubekir, efendimiz tarafından kendisine yöneltilen “Ya Ebubekir! Çocuklarına ne bıraktın?” sualine “Allah ve Rasulünü” cevabını vermişti. Bu seçkinlerin âdetidir. Kim Hz. Ebubekir gibi olabilir? Ama mümin bunu kendisi için hedefleyebilir, kalbini mal, can, dünya sevgisinden arındırarak bir gün o makama yükselebilir. İkinci derece zekâtın dışında, malın fazlasını da Allah yolumda harcamaktır. Hz. Osman, Hz. Abdurrahman bin Avf ve benzerleri gibi. Hz. Ali’nin ağabeyi Cafer bin Ebu Talib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti üç parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini tam yemek üzereyken açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. TEMMUZ 2013 / 300

13


Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği yedi. Köle ekmeğin kalan iki parçasını da köpeğe yedirmişti. Köle kalkıp, yeniden işine döneceği sırada, olup biteni izleyen Abdullah, yaklaşıp sordu: - Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı? Köle: - İşte üç parça ekmek. - O halde neden kendine hiç ayırmadın? - Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim. - Peki, sen ne yiyeceksin şimdi? - Oruç tutacağım. Bunun üzerine, Abdullah bin Cafer, kölenin sahibini bularak bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın alır. Sonra köleyi azat eder ve hurmalığı da kendisine hediye eder. Cömertliğiyle meşhur Abdullah bin Cafer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda bu olayı anlatır. “Ama o, köpeğe sadece üç parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin” denildiğinde şu karşılığı verir: “O, elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını…” Bir mü’min, biçareler, sıkıntı çekenler, fakir ve muhtaçlar karşısında böyle davranmalıdır. Duyarsız ve duygusuz olmamalıdır. Fakirlere, muhtaçlara, kimsesizlere, zayıflara karşı kalbinde merhamet olmayan insan, Allah nazarında makbul insan değildir. 14

DERGiSi

Bugün bakıyoruz ki dünyanın dört bir yanında Müslüman kardeşlerimizin yaralarını saran, onların dertleriyle dertlenen, nerede zalimler karşısında mazlum konumuna düşmüş varsa, Müslüman olsun olmasın, insanlık namına yardım elini uzatan kurum kuruluş ve gönüllülerine dil uzatanların ve insanları Allah yolunda hayırdan uzaklaştıranların vay haline. Bir kısım insanlar da sadece zekâtı ve sadakayı fıtrı vermekle yetinirler, onun dışında hiçbir hayır yapmazlar. Bu mal fedakârlığındaki derecenin en aşağısıdır. Hiç değilse bir mümin, birinci, ikinci dereceye ulaşamasa da, bir üçüncü dereceye ulaşmalı, malının zekâtını verdikten sonra zaman zaman fakir ve muhtaçlara, hayır müesseselerine yardımcı olmalıdır. İnsan malı sever. Hiç bitmeyecek olan gönül zenginliği yerine mal zenginliğini ister. Gözünü hırs bürümüştür. Bu hırs bir şeye sahip olma duygusudur. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, üçüncü vadiyi de ister. Âdemoğlunun iç boşluğunu ( ihtiraslı gönlünü ) topraktan başka bir şey dolduramaz. Şu kadar ki, bu ihtirastan tövbe eden kişinin tövbesini Allah kabul eder.” sözleriyle insanın bu ruh halini ortaya koymuştur. İnsandaki bu mal sevgisinin ömür boyu devam ettiğini peygamberimiz sallallahualeyhi ve sellem bize şöyle haber veriyor: “Yaşlı kimsenin kalbi iki şeyi sevmekte daima gençtir: Uzun hayat isteği ve mal sevgisi.”

“Şeytan sizi, fakir olacaksınız diye korkutur, size cimrilik ve sadaka vermemekle emreder. Allah ise lütfundan bir mağfiret ve fazla üstünlük vaat ediyor.” (Bakara, 167) “Allah’ın fazlından kendilerine verdiği şeye cimrilik edenler, hiçbir zaman onu kendilerine faydalı sanmasınlar. Aksine bu kendileri için bir şerdir. Onların cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Ali İmran, 180) Müslüman mal hırsını yenerek, şeytanın aldatması ve cimrilik duygusunu alt ederek, Allah’ın katından bir ihsan, bir lütuf, bir inayet, bir nimet olarak verdiği maldan Allah ve Rasulü’nün yolunda harcayarak kendisine bahşedilen nimetin kadrini bilmiş, şükrünü eda edebilmiş ve Allah’ın rızasına ulaşmış olur. Allah israfa haram demiş, çalışmayı tavsiye etmiş, sadakayı teşvik etmiş, başkalarını (mü’min kardeşini) kendi nefsine tercih etmeyi övmüş. Malın şükrü, sahibinin istediği doğrultuda harcamak ve israf etmemekle olur. Malda iktisat etmek, ihtiyaç sahiplerine cömertçe vermek Allah’a şükretmektir. Kulluk vazifesinin bir gereği olarak Allah’ın mülkünden bahşettiklerinden yine Allah’ın kullarına verebilmenin huzurunu nasip eyle ya Rabbi…


Kapak

Rauf Denizler

Ramazan ve Çocuk amazan ve çocuk kavramları kadar birbirine yakışan kavramlar galiba çok azdır. Her insanın çocukluk döneminin ramazan hatıraları hep canlı ve heyecan vericidir. İlk sahur, ilk tekne orucu ya da ilk iftar ilk teravih namazı hep hatıralarda canlılığını koruyan kavramlardır. Özelikle de Bayram namazları ve ailece oturulan bayram yemeklerinin hazzı hep özlenir.

R

maz kılanların olduğu ortamda büyüyen bir çocuk namaza karşı sevgi besler. Zaman içerisinde de doğru eğitim ve doğru yönlendirme ile namaz kılan bir fert haline gelir. Ramazan ayı orucu da böyledir. Bütün Müslümanların gün içerisinde aç kalmaları gün sonunda yemeğe aynı anda başlamak için top atılmasını beklemeleri birlikte kılınan teravih namazları çocukta Müslümanlık kavramının somutlaşmasını sağlar.

Çocuk eğitiminde taklit çok önemli bir yere sahiptir. Çocuk, birçok islamî ve insanî değerleri ailesinde öğrenir. Ailesinde na-

Çocuk için oruç tutmak oldukça anlamlıdır. O güne kadar acıktığında açlığını ve susuzluğunu anında gideren çocuk ra-

mazanda ise akşama kadar aç ve susuz kalmayı yani sabretmeyi öğrenir. Bu onda başarabilmenin gururunu yaşatır. Arkadaşları arasında kimin daha çok oruç tutacağı konusunda yarış başlatır. Daha çok oruç tutan daha fazla büyümüştür. Uzun süreli açlığı yaşayan çocuk aç kalan insanların yaşadıkları zorlukları fiilen yaşamış olduğu için duygularında olgunlaşma sağlanır. Merhamet ve birilerine yardımda bulunma duyguları gelişir. Paylaşamadığı oyuncaklarını daha kolay paylaşır. Ramazan ayında çocuk cami ile daha çok yakınlaşır. TEMMUZ 2013 / 300

15


Müslümanların birlikte kıldıkları teravih namazları onda ibadet bilincinin gelişmesine yardımcı olur. Özellikle uzun süren teravih namazları sırasında yapılan yaramazlıklara hoş görü ile bakan bir cemaatin arasında ise cami ve namaz kavramları onda unutulmaz izler bırakır. Yaşları biraz büyük olan çocuklar uzun süren bir namazı bitirmiş olmakla kendilerinin büyüklerine karşı büyüdüklerini ispat etme duygusu yaşarlar. Ayrıca toplu yapılan ibadetler çocuğa Müslümanlığın toplumla ilgili bir kavram olduğunu öğretir. Evlerde annelerin iftar sofrası hazırlığı kız çocukların da ayrı bir duygunun aileyi sahiplenme duygusunun gelişmesini sağlar. Sofrada kaşık, çatal, bıçak, peçetelerin yerleri yemeklerin ve salatanın görünümleri sofrada oturum yerleri özellikle kız çocuklarında estetik anlayışını geliştirir. Sahur yemeklerinde annelerin herkesten önce kalkarak hazırlık yapmaları kız çocuklarına anneliğin fedakârlıkla paralel olduğunu öğretir. Bayram namazları erkek çocuklar üzerinde önemli etkiler oluşturur. Gecenin alaca karanlığında uykudan uyanıp yataktan kalkmak baba ile beraber sabah namazına gitmek camide vaaz dinlemek yaklaşık bir saat bayram namazını beklemek ve çok kalabalık bir insan topluluğu ile namaz kılmak çocukta unutulmaz izler bırakacaktır. 16

DERGiSi

ayram namazları erkek çocuklar üzerinde önemli etkiler oluşturur. Gecenin alaca karanlığında uykudan uyanıp yataktan kalkmak baba ile beraber sabah namazına gitmek camide vaaz dinlemek yaklaşık bir saat bayram namazını beklemek ve çok kalabalık bir insan topluluğu ile namaz kılmak çocukta unutulmaz izler bırakacaktır.

B

Aile olgusunun sonuna kadar yaşandığı Bayram yemekleri ise ayrı bir hazdır. Sofraya birlikte oturmak büyüklerin ve küçüklerin yaşlarına göre sofrada yer almaları herkesin Allah’a(c.c) şükür ve hamd içerisinde ve neşe ile bir birlerine takılarak yemek yemekler çocuğun duygularında önemli etkiler oluşturur. Yemekten sonra yapılan bayramlaşma merasimi ise ayrı eğitim ayrı bir hazdır. Çocuk için hazzın doruk nok-

tası ise bayram hediyesi alma anıdır. Hediye paketini açarken yaşadığı heyecan unutulmazdır. Bayramda akraba ve komşu ziyaretleri çocuğun sosyalleşmesine katkı sağlar. Sonuç olarak çocukların öncesiyle ve sonrasıyla yaşadıkları güzel ramazanlar onun şahsiyet eğitiminde önemli bir yer tutarken iyi bir Müslüman olması içinde çok önemli bir yere sahiptir.


Kapak

Mükremin Çelik

Muayene K

ayınpederimin arabasının muayene zamanı gelmişti. Kendisi il dışında olmasından dolayı araç muayenesini benim yaptırmam gerekiyordu. Muayene zamanı gelince mutat işlemleri yaptırmak üzere istasyonun yolunu tuttum. Bir dizi evrak işleminden sonra muayene başladı. Aracın motor aksamı, gerekli trafik seti kontrolü fren vs. Ben de aracın tekrar bana teslim edileceği yerde beklemeye başladım. Kısa bir süre sonra kalbimde bir heyecan çarpıntısı başladı. Ya muayenede problem çıkarsa! Hâlbuki araç benim değildi. Üstelik bulunabilecek bir kusuru tamircide yaptırma imkânım da mevcuttu. O halde bu çarpıntı niye? Cevabı yine kalpten dinledik. Mahşerde namazlar muayeneden geçerken ya kusurlu çıkarsa! Ya da diğer ibadetler!.. Dört adet hafif kusurla araç muayeneden geçti. Ya bizim namazlar kaç adet hafif ya da ağır kusurla karşılaşacak. Da-

hası mahşerden dönüş de yok. Tamirciye giden araç düzeltilip tamir edilip tekrar muayeneye gidebilir. Ya bizim namazlar! Gideyim de şu namazları düzeltip geleyim deme şansımızın olmadığı da herkesçe malum. Eh hal böyle olunca kalp korkuyla çarpar tabii ki! İşte tam burada Yunus Emre’nin meşhur manzumesi imdada geliyor: “Madem ki can tendedir. / O halde fırsat eldedir.” Fırsatı değerlendirmek lazım. Rahman ve Rahim olan Allah, içinde bulunduğumuz mübarek üç aylarda, özelde ise ramazan gibi bir fırsatlar manzumesini, kendimizi yenileme, af dileme, mağfiret iklimine girme kabilinden veriyor. Ramazan büyük ikram… Ramazanda bir başkadır namaz. Namaz başkasının değil müminin miracıdır. Onunla yaklaşır Rabbına. Secde eder. Şüphesiz ki kulun Rabbına en yakın olduğu yerdir secde. O halde Rabbına yakınlığın mikta-

rını uzatmak için secdesini uzun uzun yaparak ramazanın özel anlarındaki füyuzatından faydalanmak her mü’minin fırsat demleridir. Sahurla birlikte seher ve seherin lahuti havasını teneffüs eden ruhun özel anlarındaki coşkunluğuna hiçbir dünyalık sefa ulaşamaz. Bu değerli vakitleri uykuyla geçiştirmek ne büyük bir gaflet ve ne büyük bir hüsrandır. Teheccüd şüphesiz ki müekked sünnetlerden, yani Aleyhisselatü vesselam Efendimiz hiç terk etmemiş. Ruhanîler defterine isimlerin yazdırırlar teheccüd kılanlar. Defterden isimleri sildirmemeli. Bu vakitlerin kıymetini bilmek lazım. Sahabe efendilerimiz bu vakitleri ihmal etmemişler. Kur’an, zikir ve tefekkür yağmurundan nasiplerine bol bol almış ve güne bu iştiyakla başlamışlar. Sabah namazı camilerde kılınabilse ne güzel olur. Gün ışımadan eller semaya kalkar. Şahitli namazdır. Gece melekleri gündüz meleklerine görevleTEMMUZ 2013 / 300

17


rini sabah namazı vaktinde devreder. Hem gece hem de gündüz melekleri sabah namazında camide hazır bulunanlara şahittir. İşrak, umre ve bütün organların sadaka sevabı var. Duha kılanlar sadıklardan yazılıyor der İmam Gazali, İhyasının birinci cildinde. Öğle namazı için nice sırlardan bahseder, İkindi/Orta namaza dikkat buyruluyor. Akşam ve evvabin… İftardan sonra başlar yatsı, peşine teravih Bir namaz hayatı.. Bir ruhanilik… Biz bu dünyaya namaz kılmak için geldik. Namaz dua değil mi? Duamız olmasa ne değerimiz var ki? (Furkan 77) O halde artıralım değerimizi dualarla. Hiç günah işlememiş ağızlardan olmalı dua değil mi ya? Mü’min kardeşin mü’min kardeşe duası gibi. Teravihler sanki son teravihler gibi ve bütün namazlar son namaz gibi olmalı değil mi? Çünkü bir gün gerçekten de son namazlar ve son teravihler olacak. Allah mü’min kulunun yaptığı işi güzel yapmasından hoşlanır. Yapılacak en güzel iş vaktinde kılınan namazsa o halde en güzel şekilde yapılmalıdır. Defolu bir Namazla huzura çıkmak ne büyük bir hüsran!.. Allah muhafaza buyursun. Ashabın namazı gibi bir namaz kılmak hedefini hedeflemek lazım. Bunun İçin iki şeye dikkat der büyükler; birincisi vücuda giren lokmaya yani helal lokma hassasiyeti. Diğeri de ülfet edilenler! Namazdan keyif alanlarla ülfet 18

DERGiSi

iz bu dünyaya namaz kılmak için geldik. Namaz dua değil mi? Duamız olmasa ne değerimiz var ki? (Furkan 77) O halde artıralım değerimizi dualarla. Hiç günah işlememiş ağızlardan olmalı dua değil mi ya? Mü’min kardeşin mü’min kardeşe duası gibi.

B

etmek lazım. Ehl-i gafletle bir arada durmamız tuvalet ihtiyacı ölçüsüncedir. İhtiyaç bitince hemen terk etmek lazım. Aksi halde sen onları değil, gaflet ehli senin kalbini etkiler. Teravihler ramazana özeldir. Ramazanın bir anlamı da yakıp kavurup yok eden demekmiş. Bizim ramazanımız da yaksın içimizdeki defolu niyetleri, kavursun yok etsin günahları Teravihin lahuti havasını yakalamak için mideyi hafif tutmak da elzem olsa gerek. Sevdiğimiz bir hocaefendinin arkasında fem-i muhsinden sadır olan bir

kıraatle, aceleye getirmeden, tadını çıkara çıkara kılınacak bir namazla Cenab-ı Hakk’ın divanında durmak özel lütuf lahzalarıdır. Her şeyi elinin tersiyle geriye atıp Rabbının huzurunda bir kul, huzurlu bir kalp hali, başka ne istenirdi ki kullukta. Teravihin özel olduğunu bilmek ve özelliğin farkına varmak Kainatın Yaratıcısı’ndan kullarına davetiye geliyor: Haydin kurtuluşa… Fakat sadece seçkinler davete icabet edebiliyor. Seçkinlerden olabilmek duasıyla…


Kapak

Muhammed Tarık

RABBİM! KAVMİM, BU KUR’AN’I BÜSBÜTÜN TERK ETTİLER!

Ş

üphesiz Ramazan ayını mükerrem hale getiren hususiyetlerin en başında mübarek kitabımız Ku’ran-ı Kerim’in bu ayda indirilmeye başlaması gelir. İnananlar arasında Ramazan ayı Oruç ayı olarak nitelendirilse de buna Kur’an ayı tabirini de eklememiz gerekiyor. Ramazan ayına manevî yoğunluğu olan iki aydan (Recep, Şaban) sonra kavuşuyoruz. Bu vuslata kendimizi maddî ve manevî olarak hazırlanmaya çalışıyoruz. Bu hazırlıkların başında da Kur’an-ı Kerim’le olan irtibatımızı artırmamız geliyor. Normal zamanlarda kendimize vird haline getirdiğimiz Kur’an okumalarını artırıyoruz. Her harfine daha çok sevap verildiği aklımıza geliyor ve biraz daha artırıyoruz. Hele hele Ramazan ayı geldiği zaman bu okumalarımız zirveye çıkıyor. Günlük bir cüz, iki cüz okuyoruz. Mukabeleye

katılıyoruz. Yetmedi bilgisayarımızdan, T.V.’mizden güzel sesli hafızlarımızdan Kur’an dinliyoruz. Kur’an-ı Kerim’i en güzel okuyanları birbirimize tavsiye ediyoruz. Hatimle teravih kıldıran camilere gidiyoruz. Yani elimizden geldiğince zamanımızı Kur’an’la doldurmaya çalışıyoruz. Bütün bunları yaparken şu hususlara dikkat etmemiz gerekiyor: “Ey örtünüp bürünen! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce kalk ve ağır ağır Kur’an oku.” (Müzzemmil, 1-9) “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24) Kur’an-ı Kerim’i okumak için zihnimizin en duru ve en sakin, alıcılarımızın en açık olduğu zamanı seçmeliyiz. Bu za-

manlar da mübarek kitabımıza göre gecenin bazı bölümlerine tekabül ediyor. Rabbimizle baş başa kalacağımız bu güzide vakitleri dolu dolu geçirme gayreti içerisinde olalım. Diğer bir husus da okuduğunu anlamak, anlama çabası içerisine girmek, anladıkları üzerinde derin derin tefekkür etmek, tefekkür ettiklerinden ibret alıp onları uygulama sahasına koymak. Mübarek kitabımızla baş başa kaldığımız anlar bizler için çok kıymetli vakitlerdir. Bu kıymetli vakitleri uzatmak bizler için hem dünyamızda hem ahiretimizde faydalı olacaktır. Yine bizler birkaç hatim indirdikten sonra “bu senelik bu bana yeter” anlayışı içerisinde olmamalıyız. Bu kadar ayet okudum, bir ayeti belki üç kez okuyup iki kez dinledim. Bu ayetTEMMUZ 2013 / 300

19


salih amellerle doldurmalıyız. Hele hele zamanımız Ramazan ayı olursa. Müslüman yirmi dört saatini öyle planlayacak ki amel-i salihin dışındaki diğer hallere vakit kalmasın.

endimizi Kur’an testine tabi tutalım. Bu yılki Ramazanımız farklı olsun. Kur’an’ı Kerim dillerimizden iliklerimize, kanımıza, etimize işlesin. Kur’an’la nurlanalım. Şikâyete konu olan Müslümanlardan olmayalım.

K

lerden bende ne kaldı? Mübarek kitabımızda Yüce Yaradan’ımız benden neler istedi?... Suallerini kendimize sormalıyız. Akabinde de şu sözleri zihnimize kazımalıyız. Abdullah İbn Mesud radıyallahu anh diyor ki: “Biz Kur’an’ı on ayet on ayet alırdık ve aldığımız on ayeti hayatımıza aktarmadan diğer on ayeti almaktan kaçınırdık.” Diğer bir büyük sahabi olan Abdullah İbn Ömer’in de yüz yıllar öncesinden yaptığı uyarıya dikkat etmeliyiz: “Biz Kur’an’dan evvel imanı elde etmeye çalıştığımız uzun bir dönem yaşadık. Kur’an sure sure nazil oluyordu. Bu surelerin helal ve haramını, emir ve yasaklarını öğrenirdik. Şimdi ise imandan evvel Kur’an’a yapışan Fatiha suresinden başlayarak sonuna kadar okuyan, fakat Kur’an’ın emri nedir, yasağı nedir ve neyin yanında durmak gerekir, katiyen bilmeyen, okuduğu Kur’an ayetlerini çürük hurmalar gibi sağa sola serpen nice kişiler görüyorum.” 20

DERGiSi

Mübarek kitabımızda Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Rabbim! Kavmim Kur’an’ı terk ettiler!” (Furkan, 30) Kur’an’ı terk etmek bir şikayet konusu. Kur’an’ı terk edenler ise dünya ve ahirette perişanlık içinde oluyor. Elhamdü lillah bu yıl da Ramazan ayına kavuştuk. Kendimizi Kur’an testine tabi tutalım. Bu yılki Ramazanımız farklı olsun. Kur’an’ı Kerim dillerimizden iliklerimize, kanımıza, etimize işlesin. Kur’an’la nurlanalım. Şikâyete konu olan Müslümanlardan olmayalım. Ramazan ve Zikir Müslüman, yaşantısında üç hal üzere bulunur: Ya salih amel işler, ya gayrı salih amel işler, ya da kendisine faydası ve zararı olmayan işler üzere bulunur. Bizler mizanda bizlere faydası olacak ameller peşinde olmalı ve zamanımızı

Müslüman sahura kalkar, aklına işlediği günahlar gelir, oruçla rakikleşen kalbiyle estağfirullah çeker, Ramazan ayı gibi yakar günahlarını. Öyle içten bir elhamdülillah çeker ki, bu hamdini kime yaptığının ve niçin yaptığının farkına varır. Daha sonra tehlil, tesbih ve tekbiri cem edecek ve bütün benliğiyle Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahu allahu ekber.” der. Ramazan ayının evvelinin rahmet olduğu bilinciyle ilk on gün “Ya erhamerrahimin” zikrini; ortası mağfiret şuuruyla ikinci on gününde “Ya gaffarazzünubi” zikrini; sonunun cehennemden azat olma bilgisiyle son on gününde “Ya mu’tigarrikabi” zikrini vird haline getirir. Biraz boşluk olsa kalben öyle bir “Allah” der ki melekler gıpta eder. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemi manen karşısında hissederek salat ve selam eder; Cebrail aleyhisselam bu salat ve selamı Rasulullaha yetiştirmek için en hızlı şekliyle hareket eder. “Allahümme salli ala seyyidina ve nebiyyina Muhammed. Essalatü vesselamü aleyke ya rasulallah! Dillerimizi salavatla ıslatıp, gönüllerimize “Allah” talimini yaptırıp, kuluna şah damarından daha yakın olan rabbimizi gönlümüze “çıkmamak üzere” kazıyalım.


Kapak

Hazırlayan: İbrahim Çiftçi

Ramazanla Söyleşi u ayın çok değerli misafiri Ramazan Efendi’yle bir mülakat yapalım istedik. “Hoş geldin 11 ayın sultanı” dedik ve konuşma isteğimizi belirttik. Ramazan Efendi de buna “hay hay” dedi. Biz de başladık sormaya. Sonuçta aşağıdaki sohbet ortaya çıktı.

B

İlkadım: İlk sorum; size Ramazan bey mi, Ramazan efendi mi diye hitap edeyim? Ramazan Efendi: Bey resmiyet, efendi samimiyet kokuyor. Ona göre hitabını seç. İlkadım: Anladım. Ben seninle hep yakın ve samimi oldum. Öyleyse Ramazan Efendi demeliyim. Ramazan Efendi: Nasıl istersen. İlkadım: Ramazan Efendi hoş geldin aramıza, hoş geldin kapımıza, hoş geldin evimize, hoş geldin şehrimize, ülkemize, dünyamıza. Ramazan Efendi: Hoş bulduk, hoş gördük. Sıcak karşılamanıza müteşekkirim. İlkadım: Oruçla başlayalım. Senin adın anılınca oruç akla gelir. Nedir oruç? Ramazan Efendi: “Oruç tutmak” Türkçenin bir ifadesidir. Tutmak kelimesi o kadar çok yakışır ki orucun yanına. Mideni yiyecek içecekten, dilini kötü sözlerden, gözünü haram bakışlardan, kulağı tecessüsten velhasıl bütün azaları yanlışlardan uzak tutmaktır, ORUÇ TUTMAK.

İlkadım: Sözünü de tutmaktır değil mi? Ramazan Efendi: Evet. Ruhlar âleminde “Evet sen bizim Rabbimizsin” sözünün içini dolduran bir temel ibadettir, oruç. Onun için sözünü de tutmaktır. İlkadım: Sen gelince, Müslümanların sosyal hayatında çok önemli değişiklikler oluyor. Bunun üzerinde durur musunuz? Ramazan Efendi: Evet benim iki yanım var: Bir tarafım ibadet, bir tarafım kültür. İbadet tarafımda oruç var, iftar, sahur, teravih, fıtır sadakası… var. Diğer tarafımda kültür, âdet ve gelenekler var. Ramazan davulu, iftar davetleri, çeşitli etkinlikler de buluşmak, top atışları… İlkadım: Önce ibadet diyelim. Orucun nasıl tutulduğunu söylediniz. İftardan bahseder misiniz? Ramazan Efendi: İftar oruç tutanın ödülüdür. Öyle bir ödül ki; samimiyet ile kazanılır ya da kaybedilir. Herkes iftar sofrasına oturur. Yemekler, sular, tatlılar, sofrada bütün cazibesiyle oturanların gönlünü çeker. Ama hiç kimse de elini TEMMUZ 2013 / 300

21


uzatmaz, iştahla seyreder. Dualarla dolu gönüller, diller. Kulaklar ezana ya da top sesine kilitlenmiş. Gözler saatte, ama kimse o aç halinde 15-16 saatlik açlığa rağmen yemiyor içmiyor. İşte bu manzaraya melekler imrenirmiş. Allahu Teâlâ da bu anın ödülünü ayrı verir. Sonra ezan okundu. Eller, kollar, gözler hep; hareketli. Oruç açıldı. Dua, besmele, hamdele, salvele sonrası iftar sofrasının güzelliği bir ayrıdır. O sofrada iftar topunu, ezanı bekleyen çocukların gözlerindeki mutluluğu bir bilseniz. O anı yaşamak için neler verirdiniz. Oruç tutmayanların en fazla özlediği ama tadamadıkları iftardı biliyor musunuz? Bırakın, Müslüman iftarını doya doya yaşasın. İlkadım: Öyle bir anlattın ki İftarı, oruç tutmayanlar artık tutarlar herhalde. Sahur için ne söyleyeceksiniz? Ramazan Efendi: İlk önce Müslümanlar sahura mutlaka kalksın. Sahurun hem sevabını, hem zevkini tatsın. Sahur, oruç ibadetinin niyetidir. Hem psikolojik hem fizikî anlamda oruca hazırlıktır. Uykuyu bölmek ve Allahu Teâlâ’nın emri içini yeme âdeti olmayan saatte yemek. Mahmur gözlerle imsak saatini gözleyerek yemek. Bir sonraki günün uzunluğunu, meşakkatini düşünerek yemek, su içmek. Bütün ailenin gecenin o saatinde toplanması, evin hanımının daha erken saatlerde kalkıp hazırladığı sofrayı şenlendirmesi ve o günün orucuna niyet edilmesi. Allah’a söz verilmesi. Oruç bozan hiçbir şeyi yapmayacağına söz vermek. Yani demem o ki, benden tat almak için sahura kalkılmalı. İlkadım: Yahu Ramazan Efendi. Sen neler söylüyorsun böyle. Uyku için bu güzellikleri feda eder mi Müslümanlar. Hepsi kalkar herhalde sahura. Özellikle uykuyla dostlukları çok olan gençler. Teravihle aran nasıl? Ramazan Efendi: Ben size sormalıyım bu soruyu. Teravih çok ayrı bir ibadet, sünnet. Oruca başlamadan teravihe başlarız. Teravihin cemaatle ve camide kılınması. Müslümanları kadın erkek, yaşlı, genç, çocuk… bir araya getiren fonksiyonu var. Diğer zamanlarda farz namazları ihmal edenler bile teravihte, camiyi, cemaati, imamı, mihrabı, safı, dayanışmayı, kucaklaşmayı yaşarlar, tanırlar. Kızmayın onlara “ramazan Müslümanları” diye. Onların bir aylık da olsa, aşk sevgi ve coşkuları22

DERGiSi

na engel olmayın. Hele ufaklıklar. İmam, Allahu ekber deyince, fıkır fıkır kaynasalar da, koştursalar da, namazdan kopsalar da camideler ve teravihe namaza cemaate alışıyorlar. Bırakın yaşasınlar, ramazanda teravihte çocukluğu, kopmasınlar camiden, cemaatten. M. Akif’in şiirini hiç mi okumazlar camideki çocuklara kızanlar? Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: “Bu gece, Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence. Giderseniz gelin amma namazda uslu durun, Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!” Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi. Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi, Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde, Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!

İlkadım: Çok haklısınız. Bu konuda mükellef olmayan çocuklara kötülük yapıyoruz. Fıtır sadakası (fitre) için ne diyeceksiniz? Ramazan Efendi: O mu? Yardım etmenin mutluluğunu yaşamak. Miktar önemli mi? Vermenin miktarından öte arzusu, sevinci tadı çok önemli. Fakiri, yetimi, muhtacı sevindirmenin sevinci. Vermesi farz olmayınca da veriyor. Bırakın versinler 10 lira 20 lira ile yardımlaşma duygusunu içlerin de yaşatsınlar. Yani, benim en toplumsal tarafımdan biridir, fıtır sadakası. İlkadım: Kültürel taraflara bakalım mı? Mesela Ramazan davulu. Diğer İslam ülkelerinde yok galiba. Ramazan Efendi: Tabi ki yok. Bu, Türkiye’ye has bir geleneğim. Türkler Müslüman olduktan sonra bulundukları her diyarda sahura davulla kaldırmışlardır Müslümanları. Daha da ötesi davulu çalanlar öyle güzel maniler söylerler ki keyfine doyamazsın. Bekçilerin bahşiş alabilmek için söyledikleri maniler. Bakın birkaçını söyleyeyim. Akşamdan pilavı pişirdim Gene karnımı şişirdim Çok mani diyecektim ama Defteri yolda düşürdüm


Arnavut’musun Tatar’mısın Ekşili çorba yapar mısın Sana davul çalıyorum amma Acaba sen oruç tutar mısın Bu aya sultan ay derler Kaymak ile baldan yerler Ezelden adet kılınmış Bekçiye bahşiş verirler. Hoşafın suyu boldur, Bir kepçe daha doldur, Sahurda köfte varmış, Ne olur erken kaldır Pilavın kokusu var, Mâninin arkası var, Bahşişimi yollayın. Gözümün uykusu var. Yün yatakta yatarız, Yapma çiçek satarız, Biraz bekle davulcu, Şimdi bahşiş atarız.

İlkadım: Çok ilginç. Peki başka neler var adet kültür cinsinden. Ramazan Efendi: İftar topları. Şehirlerin kalelerinden atılan toplar. İftar sofrasında oturan ve dualar eden erkeklerin, sofra telaşındaki hanımların, dışarda kapıda (kale surlarını görüyorsa oraya gözlerini dikerek) ellerinde yiyeceklerle bekleşen çocukların kulakları hep iftar topunun gürleyen sesindedir. Şimdi elinde en sevdiği yiyecekle iftarı bekleyen çocuğun duyguları ile bekleyin iftar topunu. Top bir klasiğimdir, kimse onunla uğraşmasın. İlkadım: Ya iftar davetleri. Çok mu abartılıyor dersiniz? Ramazan Efendi: Yanlış değil de abartıldığı oluyor. Ama o davetler orucun bir şartı olarak yapılmıyor ki. O ayın sevincini, bereketini, feyzini, sevabını kazanmak isteyen varlıklı insanlara niçin kızıyorsunuz ki? Bu bir Osmanlı geleneğidir. Açın kitapları tarihe yolculuk yapın ve bakın sarayın,

vezirlerin, paşaların, âlimlerin, zenginlerin, hatun kişilerin vb iftar davetlerine. Abartı olmasın bir kuş sütü eksik olurdu. Peki, kimler davet edilirdi? Elbette fakirler. Çünkü iftar davetinin sebebi onlardır. Bunun yanında eş dost akraba konu komşu da liste de yer alırdı. Osmanlı köşkleri buna uygundu. Şimdi bu davetler farklı mekânlarda veriliyor. Farklıkları fark etmek gerek. Bırakın hangi amaçla olursa olsun iftar sofraları devam etsin. Onun kültürel bir değer, bir güzel gelenek olduğu unutulmasın. İlkadım: Mekke ve Medine’de de bu davetler var. Ramazan Efendi: Dünyanın her yerinde âdet halinde yaşıyor. Kaldı ki Haremeyn’de zengin hacılara çok güzel iftar sofraları açılır. Herkes kesesine göre serer sofrasını ve parası olduğu için hacca, umreye giden Müslümanları doyurur. Yiyen de yediren de mutlu, başkalarına ne oluyor. İlkadım: Kültür ve gelenekle dinin hükümlerini karıştırıyoruz galiba. Yoksa İbadetleri daha sevimli cazip hale getiren ve yapılmasına sebep olan âdetleri reddetmek yerine aykırılıklar varsa ıslah edilmelidir. Ramazan Efendi: Hay diline sağlık. Olayın esası da bu. İbadeti yapmak bir görev, Allah’ın emri ama onu duygusallaştırmak da ibadet şevkini artırıyor. Kur’an’ı tecvitle güzel seslilerin okuması gibi, Rasulullah’ı yaşamak kadar sevmek gibi bir duygusallıktır ramazan âdetleri. İlkadım: Çok teşekkür ederim. Bana göre harika bir söyleşi oldu. İnşaallah okuyucularımız da beğenir. Ramazan Efendi: Ben de teşekkür ederim. Beni karşılayan, yaşayan, seven, hayatının vazgeçilmezi olarak gören, hem ibadet hem sosyal tarafı hem de gelenek ve kültürel değerleriyle içselleştiren Müslümanları ben de çok mu çok seviyorum. Şeytanî düzenlerin, beşerî sistemlerin etkisiyle harama bulanmış, haramla iştigal eden kimilerinin bile ben gelince o haramları bırakmaları bir ay da olsa günahları terk etmeleri “Ramazan münasebetiyle kapalıyız” yazmaları beni çok memnun eder. Sonraki aylarında da diğer Müslümanlar onları bırakmasın. Hele bu sıcaklarda çalışırken oruç tutanlarla çocukları, gençleri çok seviyorum. Allah’a emanet olun. TEMMUZ 2013 / 300

23


Ramazan Bayramı

M

uhterem müslümanlar!

iyi hislerin gelmesi gibi vazifeler de yapmaktadır.

Bayramlar toplum vicdanında çok büyük heyecanlar meydana getirir. Şöyle bayram öncesi çarşı pazarı bir dolaşınız. Hatta evinizin içindeki gençlerin, çocukların, yaşlıların diğer aile fertlerinin psikolojik durumuna bakınız. Bir farklılık, bir değişim görürsünüz. Yüzlerde tebessüm, gözlerde ışıl ışıl parıltılar görürsünüz. Çünkü bu bir ferdin veya grubun bayramı değildir. Bütünüyle bir milletin hatta bütünüyle bir âlemin, bütün İslâm âleminin bayramıdır. Bu bayramın yansımaları, vicdandan vicdana yansımaları, gönülden gönüle yansımaları hiç farkında olmasak bile olacaktır. Bu bakımdan bayramları çok önemsemeliyiz.

Bayramlar geçmişte çok daha canlıydı. Bilhassa dînî bayramlarımız bir heyecan dalgasıyla geçerdi. Çocuklardan yaşlılara kadar herkes hazırlıklar yapardı. İnsanlar çevresiyle daha yakinen ilgilenirdi. Çünkü toplumda yoksul var, fakir var, yetim var, öksüz var, çeşit çeşit insan var. Bunların hepsinin de beklentileri var. Bayram sabahı diğer arkadaşlarıyla, diğer kardeşleriyle, diğer insanlarla sevincini paylaşması için onun da bir şeylere ihtiyacı var. Onun için aileler önce yakınından, mahallesinden başlayarak bütün müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için adeta seferberlik yapmalıdırlar. Bir kere zekâtlar Ramazan içerisinde verilebilir. Sadaka-yı Fıtır en son bayram gününe kadar verilir. Ailelerin ihtiyaçlarını görmeleri için önce vermek daha güzeldir. Böylece maddî yönden bir yardımlaşmayla kalplerdeki sevgi oluşur.

Bayramlar birlik ve beraberliğimizi sağlar. Küsler barışır, dargınlar bir daha bu hatayı yapmamak için kendi kendilerine söz verirler. Böylece bayramlar toplumda yeniden bir heyecanlanma, yeniden bir gençleşme, kötü duyguların atılması, yerine iyi duyguların, 24

DERGiSi

Değerli mü’minler, bir ay tamamlandı ve bayrama kavuştuk. İnşallah, ümit ediyoruz

ki bütün müslümanlar bu bir ay içinde namazlarını kıldılar, oruçlarını en güzel bir şekilde tuttular, teravih namazlarında daha coşkulu bir şekilde bir arada bulundular ve böylece Ramazan-ı şerifi en iyi şekilde değerlendirmiş oldular. Bayramın ilk gününde de yapmamız gereken birçok vazifelerimiz var. Her şeyden önce aile içerisinde bir kaynaşma, bir bayramlaşma yapılması gerekir. Camiden gelindikten sonra sofralar kurulur, yemekler yenilir, Kur’an’dan bir aşr-ı şerif okunur. Kur’an’dan sonra ailenin büyüğü tarafından bir dua yapılır ve böylece o günün sevinci çocuklarımızın kalbinde bir başka şekilde desteklenmiş olur. Çünkü bu hatıralar büyük hatıralardır. Bayram sabahı namazdan geliyorsunuz. Geldiğinizde sofra kurulmuş ve siz aile reisi olarak çoluğunuzu çocuğunuzu etrafınıza topluyorsunuz, yemeklerinizi yiyorsunuz. Aralarında her zaman pişmeyen yemekler de var; dolayısıyla bir değişiklik daha yaşıyorsunuz. Allah’ın vermiş olduğu bu nimetlere şükrediyorsunuz. Ramazanı tamamlama, bayrama


kavuşma, bir de üstüne bu sofra nimetinden sonra Allah’ın kelamından bir kısım okuyorsunuz, sonra da ailenin reisi veya başkası dua ediyor. Bu dua ailenin fertlerinden başlayarak bütün İslâm âlemi için yapılmalıdır. Yani bütün müslümanları kapsayacak bir dua yapılmalıdır. Çok küçük aileler haline geldik, parçalandık. Kimsenin kimseden haberi olmaz hâle geldik. Aynı binada aylarca, yıllarca beraber oturan insanların birbirlerini tanımadıklarını görüyoruz. Bilhassa büyük şehirlerde, birbirinden habersiz bir toplum hâline gelmişiz. Hiç değilse bu bayramda olsun bu kopukluğu birazcık olsun gidermeye, birleştirip düzeltmeye uğraşalım. Kendisi bir şehirde yaşayan, diğer şehirde de annesi babası yaşayanlar elbette ki büyüklerini ziyarete gideceklerdir. Küçükler gidecek, annesini babasını ziyaret edecek, bayramı onlarla geçirecektir. Çok uzak yerlerde iseler, yanlarına gitmek imkânı yoksa en azından telefonlarla bayramlaşmalıdırlar. Değerli müslümanlar, bayramda demek ki öncelikli vazifemiz aile içinde bayramlaşmak, kucaklaşmak, hediyeleşmektir. Sonra komşularımızı, yakın komşularımızı ziyaret etmeliyiz. Muhakkak bayramlaş-

malıyız. Sakın ola şu veya bu sebeple, ufak meseleleri aklımıza getirerek onun kapısını es geçmeyelim. Bu bayramlaşmalardan sonra eğer imkânımız varsa gerek beldemizde gerek beldemize civar olan beldelerdeki salih, sadık, ilim ehli olan kimseleri ziyaret edip dualarını almak bayramın güzelliklerindendir. Değerli müslümanlar, yolda, sokakta, caddede gezerken çeşitli insanlara rastlıyoruz. Tanıdıklar var, tanımadıklar var. Kenara çekilmiş, yüzü, üzeri perişan bir çocuğa rastlayabiliriz. Bu çocuk belki annesizdir, belki de babasızdır, belki de anne babası tarafından terk edilmiştir. Bayram günü üzgün çocuk görmeyelim, kederli çocukları görmeyelim yani onların kederlerini giderecek işler yapalım. Onların ihtiyaçlarını giderelim, onlarla ilgilenelim, onların başlarını okşayalım. Neden bu sokakta üstü başı perişan kaldığını soralım. Eğer yapabileceğimiz şeyler varsa -ki vardır- onu yapalım. O çocuğun en azından başı okşanabilir. Harçlık verilebilir. Kaldığı adresi varsa ev adresi alınarak bayram sonrasında onunla ilgilenilebilir. Müslüman her tarafı teçhizatlı bir insandır. Sağında solunda, önünde arkasında, sokağında mahallesinde olan ha-

diselere bigâne kalamaz. Orada bir çocuk boynu bükük dururken kendi çocuğunun elinden tutmuş bayram neşesiyle oradan geçemez. O çocuğu hemen çağırır veya kendi gider o çocukla ilgilenir ihtiyaçlarını giderir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem çocuğun elinden tutup haneyi saadete götürdü. Hz Aişe annemiz yıkadılar, temizlediler. Üstünü başını değiştirdiler. Hediyeler verdiler. İşte bayramları bu idrak içerisinde geçirelim. İslâm’ı daha güzel anlamak, daha güzel yaşamak, daha güzel anlatmak şuurunu kazanalım. Birbirimizle bayramlaşmalarımızda güzel nasihatler, güzel sohbetler yaparak, geçmişteki güzel hatıralarımızı anlatarak bir asrısaadet havası, bir asrısaadet mutluluğu yaşamaya çalışalım. Rabbimiz celle celalühu bu mübarek günlerde, bu mutluluk günlerinde dünyanın dört bir yanında kâfirlerin, zâlimlerin tasallut ve tezalümü altında inim inim inleyen kardeşlerimize yar ve yardımcı olsun. Bu düşman istilalarını, bu kâfir istilalarını en kısa zamanda def u ref eylesin. Rabbimiz Ramazan-ı Şerif Bayramı vesilesi ile İslâm âlemine birlik, dirlik, güzellik ihsan eylesin. Yeniden eski izzet ve şerefimizi bize lutfeylesin. Âmin… TEMMUZ 2013 / 300

25


KAPAK

Hizmet Adabı

Nureddin SOYAK

Bela ve Musibet Gömleği

R

yardımcısı olmuş inkârcıları ise helak etmiştir. İlahî yardımlara mazhar olduktan sonra her türlü meşakkate katlanılmaz mı? Rabbimiz, gücümüz üzerinde de hiç bir şey yüklememişken.

abbin yoluna davet uzun ve meşakkatli bir yoldur, kendi nefsinden başlayarak birçok engellerle dolu. Bununla birlikte bir o kadar şerefli, meşakkatli olduğu kadar zevkli, engeller kadar, heyecanlı ilahî bir davet yoludur, Bu yol Âlemlerin Rabbi, Halıkı Yüce Yaratıcıya davettir. Rab Teâlâ seni kendi yoluna davete memur etmiş, sen de bu vazifeyi ihlâs ve samimiyetle yerine getirebiliyorsan sana ne mutlu. Bu yol Rasullerin, nebilerin ve onların varislerinin yoludur. Davetçinin vazifesi, ihlâs ve samimiyetle, ilim ve hikmetle davet etmek, mücahede etmektir. Güzel netice davetçiyi memnun eder, kötü netice memnun etmez. Fakat usule uygun davet, davetçiyi neticeden sorumlu etmez. Kendini helak etmeye gerek yoktur.

“Firavun, ‘Bu size gönderilen peygamberiniz, şüphesiz delidir’ dedi. ” (Şuara, 27)

“Ey Muhammed! Mü’min olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!” (Şuara, 3)

“Bunda şüphesiz bir ibret vardır. Ama pek çokları iman etmiş değillerdi.” (Şuara, 67)

“Rahmân’dan kendilerine gelen her yeni öğütten mutlaka yüz çevirirler.” (Şuara, 5)

Âdem aleyhisselamdan beri Rasullerin ümmetlerinden talepleri, Rabbe ve kendilerine itaat buna karşı da herhangi bir ücret talep etmemek. Fakat çokları bu davete uymamışlardır. İbret almayanların hepsi helak olmuştur.

Rasuller ve davetçiler insanları Allah Tealaya ulaştırabilmek için, adeta kendilerini helak edercesine yormuşlar, fakat maalesef vahye muhatap Rasuller başta olmak üzere tüm davetçilerin ilk karşılaştığı şey yalanlanmak olmuştur. Rabbimiz, inananların 26

DERGiSi

“Mûsâ, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Muhakkak ki ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” (Şuara, 12)

“Firavun, çevresindeki ileri gelenlere, ‘Şüphesiz bu, bilgin bir sihirbazdır’ dedi.” (Şuara, 34) “Mûsâ’yı ve beraberindekilerin hepsini kurtardık.” (Şuara, 65) “Sonra ötekileri suda boğduk.” (Şuara, 66)

“Ey Muhammed! Onlara İbrahim’in haberini de oku.” (Şuara, 69)

“Hani o, babasına ve kavmine, ‘Neye tapıyorsunuz?’ demişti.” (Şuara, 70) “Babamı da bağışla. Çünkü o gerçekten yolunu şaşıranlardandır.” (Şuara, 86) “O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!” (Şuara, 88) “Allah’a arınmış bir kalp ile gelen başka.” (Şuara, 89) Kirlenmemek, kirlenince hemen arınıvermek mü’minin yegâne gayesi olmalıdır. Neden hemen temizlenmek? Yoksa iz kalır, temizlenmek zorlaşır. Kirler katmerleşir. “Nûh’un kavmi de Peygamberleri yalanladı.” (Şuara, 105) “Dediler ki: Sana hep aşağılık kimseler uymuş iken, biz hiç sana inanır mıyız?” (Şuara, 111) “Derken biz onu ve beraberindekileri dolu geminin içinde (taşıyıp) kurtardık.” (Şuara, 119) “Sonra da geride kalanları suda boğduk.” (Şuara, 120) Sapkın ümmetleri ortak özelliklerinden biri de, İnanmak için şartlar ileri sürmeleri, kuralların kediler tarafından belirlenmesi. İnanmama sebeplerine bir bakın, peygambere inananlar aşağılık kimseler kendileriyse üstün kim-


selermiş. Hâlbuki hepsinin akıbetleri helak olmaktır. “Âd kavmi de peygamberleri yalanladı.” (Şuara, 123) “Siz her yüksek yere bir alamet bina yapıp boş şeylerle eğleniyor musunuz?” (Şuara, 128) “İçlerinde ebedî yaşama ümidiyle sağlam yapılar mı ediniyorsunuz?” (Şuara, 129) “Dediler ki: Sen ister öğüt ver, ister öğüt verenlerden olma, bize göre birdir.” (Şuara, 136) Sapkınların diğer bir özelliği de öğüt dinlemeye asla yanaşmamaları ve hiç ölmeyecek gibi dünyayı imara çalışmalarıdır. Bu gün bazı Müslümanların övünç vesilesi olan, sağlam ve yüksek binalar, Rasullerin dilinde, ebedî yaşama ümidiyle, eğlenilen boş şeyler olarak ifade edilmektedir. İnkârcıların Rasullerin öğütlerine kendilerini kapattıkları gibi, Müslümanlar da kendilerini nefsin ve şeytanların vesveselerine kapatabilseler, kurtuluşa ererler. “Böylece onlar Hûd’u yalanladılar. Biz de bu yüzden onları helâk ettik.” (Şuara, 139) “Semûd kavmi de Peygamberleri yalanladı.” (Şuara, 141) “Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.” (Şuara, 151-152)

kaladı. Şüphesiz bunda bir ibret vardır. Onların çoğu ise iman etmiş değillerdir.” (Şuara, 158) Bu kadar yaşanmış örneklerden ibret alınması gerekirken, İnsanlar fitne ve fesada devam etmiş, Rabbimiz de onları azabıyla yakalamıştı. Fitne ve fesatçılar hizmet yolunun en kötü zararlılarıdır, onlara karşı çok uyanık olunması gerekir. “Lût’un kavmi de peygamberleri yalanladı.” (Şuara, 160) “Bunun üzerine biz de onu ve geri kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın hariç bütün ailesini kurtardık. ” (Şuara, 170-171) “Sonra diğerlerini helâk ettik.” (Şuara, 172) “Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık.” (Şuara, 173) İnsanları akıllarını başlarına alması için, başlarına taş mı yağması gerekiyor? Rasuller bile en yakınlarının ihanetlerine uğramışlardır. Bu ihanetler hizmet ehlini asla yıldırmamalıdır. “Eyke halkı da peygamberleri yalanladı.” (Şuara, 176) “Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın. ” (Şuara, 181) “Onlar şöyle dediler: Sen ancak büyülenmişlerdensin.” (Şuara, 185)

“Onlar Şu’ayb’ı yalanladılar. Derken gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.” (Şuara, 189) Çıkar ve menfaat elde edebilmek için, hile ve aldatma, sapkınların vazgeçemeyeceği ortak özelliklerindendir. Her meslek erbabı Müslüman işçi, memur, sanatkâr, tüccar, çiftçi işlerinde yalan, hile ve aldatmaya asla yer vermeyecek. Rabbimizin önceki ümmetleri helak sebebi olarak bahsettiği her şey günümüzde mevcut. Müslüman bu ilahi öğütlere kulak vermezse kurtuluşu mümkün olamaz. “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin Rabbi’nin indirmesidir.” (Şuara, 192) “Biz, hiçbir memleketi uyarıcıları olmadıkça helâk etmedik.” (Şuara, 208) “Bu, bir hatırlatmadır. Biz zalim değiliz.” (Şuara, 209) “O Kur’an’ı şeytanlar indirmemiştir.” (Şuara, 210) “(Önce) en yakın akrabanı uyar.” (Şuara, 214) Allah yolunun samimi hizmetçileri, bela ve musibet gömleğini giyerek, her türlü meşakkate hazır olması gerekir. Meşakkatler madden acı fakat manen çok tatlı şeylerdir. İlaçlar gibi, acısına, pis kokusuna katlanırsanız, şifa bulursunuz. Mü’min, Allah yolunda ayağına batan dikenin bile ecrini alacakken, meşakkatler de neymiş?

“Böylece onları azap yaTEMMUZ 2013 / 300

27


Selim Armağan

Kur’an İklimi

selim.armagan@ilkadimdergisi.net

Yeniden “BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM”

S

özlerin en güzeli, en değerlisi ve en anlamlısı tevhit sözü olan “Lâilahe illallah. Muhammedün Resulullah” cümlesidir. Kur’anı Kerim’de Rabbimiz; “Görmedin mi? Allah nasıl bir örnek verdi. Güzel bir söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyve verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.” (İbrahim:24,25) Sağlam bir ağaca benzetilen tevhid inancı bireyi Allah’a, evrene ve tabiata bağlayarak onu destekler ve güçlendirir. Allah’ın evrene koyduğu kanunları gereği de her şey insana yardım elini uzatır. Allah’a imanın sesi ve görüntüsü vardır. Sözler kalpteki niyetlerin bir yansımasıdır. Kalbin samimiyetinin en kuvvetli ifadesi sözden çok davranışlarda görülür. Kalpte ihlâsı, dilde sesi ve nağmesi olmayan imanın da haksızın karşısında hakkın görüntüsü olmayan amelin de sonu hüsrandır. Bu gerçeği gönlü taş-

28

DERGiSi

lar gibi katılaşmamış ve hala kulağı duyabilen mü’minlere Asır suresi yüzyıllardır haykırmaktadır. “Zamana yemin ederim ki; İnsanlardan iman edip güzel işler yapanlar ve bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışındakiler hüsrana uğramışlardır.” Güzel söz ağacının meyvesi süreklidir. O kadar verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran her fert ve toplum her an onun meyvesinden yararlanır. Çünkü “güzel söz”, düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karakterde güç, ahlakta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, sohbette dolaysız ve doğrudan anlatma, sosyal davranışlarda ölçülü bir tutum, kültürde soyluluk, ekonomide adalet ve eşitlik, politikada onurluluk, savaşta soyluluk, barışta samimiyet ve verilen sözlerde, yapılan anlaşmalarda güven oluşturur. Kısacası o, yerinde kullanılan güzel söz her şeyi altına çeviren bir iksir gibidir. Bu kısa ve veciz sureyi islam âlemi olarak neredeyse Fatiha Suresinden sonra ikinci sırada

bir sıklıkla okuruz. Anlamını da çok sık söyleriz. O zaman sorumuz şu olmalı; iki dünyada da bizi kurtaracak reçetemizi bu kadar sıklıkla tekrar ettiğimiz halde neden başarılı olamıyoruz? Cevabımızı Asır Suresinin mübarek ayetlerinde arayalım. Reçetemizde neler yazıyor bir kez daha okuyalım: 1. “İman Edenler Kurtulmuştur.” Peki, bu nasıl bir iman olmalı? Kalbimize yerleşmiş ve süslenmiş olmalı. Tıpkı Ammar bin Yasir’in imanı gibi; etimize ve kanımıza işlemiş, DNA kodlarımızın maneviyatına sirayet etmiş olmalıdır. Müşrikler yeni Müslüman olanların kimsesizlerini ve fakirlerini bulup, bunlara çeşit çeşit eziyet ve türlü cefalar ederlerdi. Bunların içinde en çok eziyet görenlerden biri de Ammâr bin Yasir’dir. Müşrikler Ammâr’ı yalnız yakaladıkları zaman Ramda mevkiine, Mekke kayalıklarına


götürürler, elbiselerini çıkarıp, demir gömlek giydirirler, günün sıcağında kızmış taşlarla dağlarlar, güneşin altında aç ve susuz bırakıp, - Muhammed’in dininden dön, Lat ve Uzzâya tap kurtul! Derlerdi. Bazen de kuyuya daldırıp boğmak isterlerdi. Onlar, bu dayanılmaz cefalara sabredip, - Rabbim Allah, Peygamberim Muhammed aleyhisselâmdır, diye haykırırdı. Bir gün Ammâr’ı yine yakaladılar. Meymun kuyusunun içine batırdılar. - Sen Muhammed’i inkâr edip, putlarımıza dönünceye kadar seni bırakmayacağız, dediler. Hz. Ammâr da, kâfirlerin dediklerini, kalbiyle kabul etmediği hâlde diliyle söyledi. Rasûl-i Ekreme, “Ammâr kâfir oldu” diye haber verildi. Rasulullah Efendimiz buyurdu ki: - Hâşâ! Ammâr kâfir olmaz. O, Baştan ayağa kadar imandır. Eti ile derisi arası iman ile doludur. Ammâr, müşriklerin elinden kurtulup, Rasûlullah’ın yanına ağlayarak geldi. Efendimiz mübarek elleriyle gözünün yaşını sildi ve onu teselli etti. 2. “Salih Amel İşleyen Kurtuldu.”

Salih amel namaz, oruç, hac, zikir, tespih, tövbe gibi ibadetlerle sınırlı değildir. Hem nefsimizde hem de etrafımızda İmanı görünür yapacak her şey olarak algılamalıyız. Bu kurtulacak mü’minlerin imanları yalnız gönüllerinde ve dillerinde kalmamış, bütün hislerine, akıllarına, varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olmuştur. Kendileri, aile, akraba, kavim ve kabileleri ile insanlık için iyilik, sonu hayır ve menfaat olan işler yapmışlardır. 3. “Hakkı, Sabrı ve Merhameti Tavsiye” Sabrı hep karşımızdakinin söz ve davranışlarına tahammül gibi mi algıladık? Allah’ın emirlerini yerine getirmedeki sebatı da buna ekleyip ibadet ve itaatimizde kararlı olmamız yıkılmadan dimdik durmamız gerekmez miydi? Cevabımız evet ise Rabbimizin “Şeytanın dostları ile savaşın” ayetinin bir nevi izahı olan “Kelime-i habisenin (Kötü sözün) durumu da, yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.” (İbrahim, 26) ayetlerini unutmamalıydık. Ayeti kerimedeki Kelime-i Tayyibe nasıl ki; Kökleri derinlerde olan hurma ağacı ile temsil edilirse. İmanın kökü de Kelime-i tevhitle temsil edilir. Tevhid ağacın meyvesi; söz, görüntü ve davranışlarda asalet ve temizliktir. Ağaçların yetişmesi

biraz emek ister belki de biraz geç olgunlaşır ancak meyve ve gölgelikleri ile etraflarına yararları otlarla asla kıyaslanamaz. Kelime-i Habise (çirkin söz) ise zararlı otlarla temsil edilmiştir. Gönüllere yerleşen bu çirkinliğin izlerini sözde, görüntüde ve davranıştaki ahlaksızlık olarak görürüz. Tarihte sayılamayacak kadar çok “kötü söz” ve “…izm” ortaya çıkmıştır. Ecdadımız bu Ebu Cehil otlarının çoğunun köklerini kısa sürede topraktan sökülüp atmış ve bize isimlerinden başka izlerini bırakmamıştır. Biz de yeniden bir “Euzü billahi mineşşeytanir-racim” diyerek imanımızı tazeleyelim. Allah’ın kitabının yanın da olduğumuzu haykıralım. Taze bir besmele ile küllerin altındaki iman ve gayret közüne nefes verelim. Maddi ve manevi bahçemizi pis kokulu, pis görüntülü, yararsız ve köksüz otlardan sapık ideoloji ve…izmlerden temizleyelim. Ramazan-ı Şerifin manevi atmosferinden, orucun paratonerliğinden ve Kur’an’ın hidayetinden nasiplenerek iman ağacımıza sahip çıkalım. Her yere tevhid ekelim. İnsanlığa tevhit ağacının meyveleri olan sevgi, barış ve anlayışı sunalım. Unutmayalım ki besmelesiz işler tam da olsa eksiktir. Çünkü hareketi ibadete çeviren manevi bağdan yoksundur.

TEMMUZ 2013 / 300

29


Hadis İklimi Ahmet Ağmanvermez

a.agmanvermez@ilkadimdergisi.net

“Ben Allah Rasulünün (sallallahu aleyhi ve sellem) dişlerini göreceğim kadar güldüğünü görmedim. O sadece tebessüm ederdi. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir bulut veya rüzgâr gördüğünde yüzünden bilinirdi. “Ey Allah’ın Rasulü, şüphesiz insanlar bir bulut gördüklerinde, onda yağmur vardır umuduyla sevinirler. Ben seni görüyorum ki, onu gördüğünde yüzünde bir hoşnutsuzluk beliriyor” dedim. Bunun üzerine Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Ey Aişe! Onun içerisinde azabın olmayacağından emin olunmaz. Rüzgâr ile azap edilen kavmin (Ad kavmi) azabı ki, onlar azabı gördüklerinde “işte bize yağmur yağdıran bulut dediler. “(Buharî; Fethu’l Bari 10/199)

Geçmiş Kavimlerin Helaki ve Helak Sebepleri

Y

üce Allah insanı varlıkların en şereflisi olarak yaratmış, ona akıl, irade vermiş ve bazı sorumluluklar da yüklemiştir. Peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle de ona yol göstermiştir. İslam’ın ana kaynağı Kur’an-ı Kerim’in muhatabı, bütün insanlar, gayesi de, onların dünya ve ahiret mutluluklarıdır. Bu gayeye ulaşabilmek için, Kur’an’ı ve kıssalarını iyi okuyup anlamamız, ibret ve ders çıkarmamız, emir ve yasaklarına uymamız gerekmektedir. Nitekim Rasulü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) çok fırtınalı, çok yağışlı gün ve gecelerde endişelenir, “Ya Rabbi! Geçmiş kavimlerin başına gelen felaketlerden ümmetimi koru” diye dua ederdi. Ancak kâfirler, münafıklar, mücrimler, akılsız ve ahmak olduklarından helak olayını önceden anlayamadılar. Felaket anında da son pişmanlıkları kendilerine hiç 30

DERGiSi

bir fayda sağlamadı. Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) yolculuk ve seferlerinde helak edilen eski beldelerin yakınından hızlıca geçilmesini, o bölgenin suyunun kullanılmamasını, bu su ile yapılan hamurun hayvanlara yedirilmesini emrederlerdi. Kur’an-ı Kerim’de helak olduğu bildirilen kavimlerle ilgili olarak, “karye”, ve “ümmet” kelimeleri kullanılmaktadır. Bu kelimeler; memleket halkı, nesil, az veya çok, büyük veya küçük toplum anlamını ifade eder. Nitekim Kur’an’ın gönderiliş amacı olarak, Asr suresinde olduğu gibi insanları, inanmaya, kulluk ve tebliğe, hakkı-sabrı tavsiyeye ve düşünmeye yöneltmek olduğu bildirilir. Ayrıca İbrahim Suresi ve benzeri surelerde bu hedef şöyle vurgulanır: “Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilah olduğunu bilsinler ve

akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir” (İbrahim, 14/52). Kur’an’daki geçmiş kavimlerin haberleri, kıssaları, üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biridir. Bu kavimlerin çoğunluğu, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamışlar ve onlara düşmanlık yapmışlardır. Bu taşkınlıklarından dolayı sonraki insanlara ibret olması için de helak edilmişlerdir. Kur’an’da anlatılan helak olaylarının pek çoğu, hayal ürünü masalla değil, çağımızda yapılan arkeolojik bulgular sayesinde “yeri -yurdu belirli, görülecek ve tanınacak” hale gelmiştir. Her canlı gibi, millet ve toplumların da dünyada belli bir yaşama süreleri vardır. Hayat tarzlarına göre, Cenab-ı Hakk’ın belirlediği ecel çerçevesinde doğar, yaşar ve ölürler. Tarih sahnesinde ebedi olarak yaşayan hiçbir insan ve kavim


yoktur. Tıpkı insanlarda olduğu gibi kavimler de eceli geldiği zaman tarih sahnesinden silinir giderler. Ecel ne bir an ileri geçebilir ne de geri bırakılabilir. Ne uzatılabilir, ne de kısaltılabilir. Bu ecel insanların seçtikleri hayat tarzları ile doğru orantılıdır. Bu eceli ancak Allah bilir. Helak edilen kavimler ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır: “Helâk ettiğimiz her memleketin mutlaka bilinen bir yazısı (belli vakti) vardır. Hiçbir toplum ecelini geçemez ve ondan geri de kalamaz.” (Hicr,15/4-5). “Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır” (Münafıkun, 63/11). Allah insanlara zulmetmez, insanların başlarına gelen felaket ve afetler kendi hataları sebebiyledir. “Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler”(Yunus10/44) “Andolsun, sizden önceki nice nesilleri peygamberleri, kendilerine apaçık deliller getirdikleri halde (yalanlayıp) zulmettikleri vakit helâk ettik. Onlar zaten inanacak değillerdi. İşte biz suçlu toplumu böyle cezalandırırız. (Yunus,10/13) “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler (in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar. Biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayı-

verdik. (Araf,7/96) Kavimlerin helak edilme, hüsrana ve yokluğa sürüklenme sebepleri, küfür, şirk, inkâr, nifak, fesat, anarşi, terör ve başta peygamberlere olmak üzere, yapmış oldukları zulüm ve hatalar yüzündendir. Bir kavim kendisinde bulunan güzel hasletleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Ayette şöyle buyrulmaktadır: “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için, Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Ra’d 13/11) Ayet-i Kerime’ye göre insanlar, iyi hallerini devam ettirdikleri müddetçe, nimet ve huzur içerisinde bulunmaya devam ederler. Bir toplumda ahlaksızlık, haksızlık, zulüm ve kötülükler çoğalır, bu kötülükleri önlenmeye veya kaldırılmaya çalışan da olmazsa cezalandırılır, helâk edilirler. Allah bu toplumun yerine başka bir nesil var eder. Bu husus Kur’an’da şöyle bildirmektedir: “Biz zulmetmekte olan nice memleket halkını kırıp geçirdik ve onlardan sonra başka toplumlar meydana getirdik.” (Enbiya,21/11). Kur’an-ı Kerim’in bizlere bildirdiğine göre, Allah her kavme doğru yolu göstermeleri için peygamber göndermiş, peygamberler onları iman ve itaate çağırmışlar, taşkınlık, zulüm ve isyanı terk etmelerini istemişlerdir. Ancak o kavimlerin pek çoğu bu peygamberlerin davetine uymadığı gibi onları yalan-

lamışlar, eziyet etmişler, hatta bazılarını öldürmüşlerdir. Oysa Peygamberler onları imana, itaate ve doğruluğa davet etmişlerdi. Allah celle, defalarca o kavimleri uyarmış, ancak hallerini düzeltmeyince de helak etmiştir. Konu ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle ifade edilmektedir: “Onlardan (Mekke halkından) önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi? Yeryüzünde size vermediğimiz imkân ve iktidarı onlara vermiştik. Onlara bol-bol yağmur yağdırmıştık. Topraklarından nehirler akıttık. Sonra da günahları sebebiyle onları helak ettik. Ve arkalarından başka bir nesil var ettik” (Enam,6/6) “Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin (bereket) kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar” (Enam 6/44 ) Kur’an-ı Kerimde anlatılan bu kıssalar, insanların okuyup geçmeleri için değil, ibret almaları içindir. Bu kıssalar çok önemli ibret, hikmet ve öğütlerle doludur. Bu itibarla ayetleri dikkatle okumalı ve bunlardan ders almalıyız. Bir sonraki yazımızda helâk edilen kavimlerden bazılarının helak ediliş sebeplerini ve nasıl bir azapla cezalandırıldıklarını, ders çıkarma ve hayatımızı buna göre yönlendirme açısından incelemeye çalışacağız. Cenabı Hak bizleri Kur’an-ı anlayarak okuyan, hayatına hâkim kılanlardan eylesin. Âmin. TEMMUZ 2013 / 300

31


Mehmet Şentürk mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

FIKIH

Altın ve İpek Kullanmak; Dövme Yaptırmak, Kaş Aldırmak Altın ve hâlis ipek : Tamamı veya malzemesinin çoğu ipekten mamul giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak “Bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır.” (Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs, 4, 9, 11; Nesâî, K. ez-Zineh, 40, 43, 45; Ahmed, Müsned, 1/96, 4/392.) buyurmuşlardır.

lanmasına izin veren İslâm’ın erkeklerine bunu haram kılmasının hikmetleri vardır:

Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile âlem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir. (Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümü, nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108.)

c) Üste, başa; ele ayağa; eve-barka serilmiş servetler dikkat, gıpta ve hased celbederek sosyal adâlet duygusunu rencide ederler, fesâda sebep olurlar.

İpeğin cilt hastalığı, savaş gibi sebeplerle giyilmesine de izin verilmiştir. (Buhârinin bir rivâyetine göre Resulullah (s.a.v.) Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm’ın, cilt hastalıkları sebebiyle ipek giymelerine izin vermiştir. K. elCihad, 91; K. el-Libâs, 29. ) Altın ve gümüşü kadının yalnızca ziynet eşyası olarak (Bunları ev eşyası olarak kullanmak kadına da haramdır.) kul32

DERGiSi

a) Altın ve gümüşün zinet ve eşya olarak kullanılması ekonomiyi menfi yönde etkileyecektir. b) Allah’ın erkekler için takdir ve tensîb buyurduğu fıtrat ve karakter altın ve ipekle süslenmeye muhtaç ve uygun değildir.

d) İslâm insanın maddî hayatı ile rûhî ve mânevi hayatı arasında ideal bir dengeyi hedef almıştır. Dışa bu ölçüde ihtimam rûhî hayâtı zedelemekte, tekâmülü engellemektedir. Kadına gelince: Onun fıtratı süse ve zînete daha elverişlidir; diğer vasıflar yanında erkekte yiğitlik, kadında güzellik aranır. Kadını zinetten menetmek onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Şârî’ onlara bu mevzûda ruhsat vermiş, fakat yabancı erkeklerden sakınmalarını emretmiş, zînetlerini yoksullara iyreti vermelerini tavsiye buyurmuştur. Dövme yaptırmak: Hz. Peygamber (s.a.v.) vücuduna

dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir. (Müslim, K. el-Libâs, 119; Buhârî, K. el-Libâs, 8287.) Estetik ameliyat: Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibaret olan estetik ameliyâtın da yukarıda geçen âyet ve hadislerin şümûlüne girdiği anlaşılmaktadır. Ancak insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mahiyetindedir. Kaş aldırmak: Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in lânetine kaş aldıran ve alanlar da dahildir. (Ebû-Dâvûd, K. et-Teraccul, 5; Buhâri, K. el-Libâs, 82, 84; Müslim, K.el-Libâs, 120. ) Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mahiyetindedir. Ancak kadının yüzünde biten kılları aldırması ve kocasının izniyle normal makyaj yapması bir kısım İslâm ulemasınca caiz görülmüştür. Bazı hanbelîler bunu tenzihen mekruh sayarlar.


TASAVVUF

Cemil Usta

cemil.usta@ilkadimdergisi.net

KİBİR

K

işinin kendisini büyük göstermesi, kendisini başkalarından üstün olmadığı halde üstün görme ve tutma hastalığıdır. Büyüklük, kudret ve azamet sahibi her şeyi yaratan Allah’a aittir. Allah Tealanın isimlerinden biri de El Kebirdir. El Kebir: Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen, bütün büyüklükler kendisine mahsus olan anlamındadır. Ayeti celilede Allah Teala şöyle buyuruyor: Bana ibadet etmeye karşı kibirlenenler, hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir. (Mü’min, 60) Peygamberimiz aleyhisselam ise şöyle buyuruyor: “Kendinde zerre kadar kibri olan cennete giremez.” ( Müslim) Kibir üç şeyin birleşmesinden meydana gelir: 1-Kendisini bir mevkide görür veya o mevkiye en layık olarak kendisini görür, öyle zanneder. 2- Başkasını da bir mevkide garz eder. 3- Kendi mevkiini ondan daha üstün görür. İşte bunlar kişiyi kibre sevk eder. Kibir, Allah’ın hiç sevmediği ve şiddetle yasakladığı büyük günahlardan biridir. Cenab-ı Hak şöyle buyurur: “Kibirlenip de insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah kendi-

ni beğenmiş övünüp duran kimseleri sevmez.” (Lokman, 18) “Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.” (İsra, 37) Büyüklük Allah’a mahsus bir vasıftır. İnsanın kibirlenmesi Allah’a ait bir vasfı kendisinde görmeye çalışmasıdır ki bu insanın haddini bilmemesi anlamına gelir. Son derece yanlıştır. Zira insanın inkâr edilemeyecek derecede bariz olan şu vasıfları eksikliğini ortaya koyup durmaktadır. Acizlik, zafiyet, yanılma, unutma, cahillik, zulüm, acelecilik, cimrilik, menfaatine düşkünlük, nankörlük, yaratılış safhaları ve hayatının sonu itibariyle de insanın övünülecek bir tarafı olmadığı açıktır. Dolayısıyla kibirlenmek ona yakışan bir davranış değildir. Allah Teala bir kişiye maddi manevi nimetler lütfetmişse onun gurur ve kibre kapılması değil her şeyi veren Cenab –ı Hakka şükretmesi icab eder. Zira kulluğa yakışan tevazu ve şükürdür. Bir kulun kendisinden daha az lütfa mazhar olmuş kişileri hor ve hakir görmesi her şeyden önce Cenab –ı Hakka saygısızlık olur. Kibrin en kötüsü Allah ve Rasulüne karşı yapılandır. İnsanı bu hale getiren

cehalet ve gaflettir. Nemrut ve Firavun gibi. “Ben sizin en yüce rabbinizim, dedi.” (Naziat, 24) Kibir alametlerinden biri de secdeden uzak kalmak, namazı kılmamaktır. Allah’ a isyan eden iblis, Hz. Adem’e secde etmeyi gururuna yediremeyip kibirlenerek Allah’a isyan etti. Şeytan secde etmeyince Allah Teala “Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık çünkü sen aşağılıklardansın.!” Buyurdu. (Araf, 13) Dindeki kibirlenme; insanların helakta olup yalnız kendilerinin kurtuluşta olduklarını sanmalarıdır. Konu ile ilgili olarak Peygamberimiz aleyhisselam; “İnsanlar helak oldu diyeni duyduğunuz vakit, asıl helakta olan kendisidir.” (Müslim) Çünkü bu adam bu sözü ile insanları hakir görüyor. Kendisi Allah’a mağrur oluyor. Allah’ın mekrinden emin oluyor. Nitekim Resulü Ekrem: “Kula din kardeşini hakir görmesi kötülük olarak yeter.” (Müslim) Allah’ım kibirden, ucubtan, hasetten, kin ve buğzdan sana sığınırız. Bizleri nasıl sevdiğin bir kul olarak görmek istiyorsan öylesi bir kullukla tezyin eyle. Amin. TEMMUZ 2013 / 300

33


Yrd.Doç.Dr.

İlhami Nalçacıoğlu i.nalcacioglu@ilkadimdergisi.net

eğitim

İNSAN, MODELSİZ EĞİTİLEMEZ

Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” şeklindeki peygamberimizin hadisi, çocuk ve önüne konan model arasındaki ilişkiyi ne güzel anlatır. Konuya sadece anne baba olarak değil de aile içerisindeki diğer bireylere, öğretmene, mahallesine, arkadaş grubuna ve hatta şehrine, ülkesine, iletişim araçlarının yaygınlaşması sonucu bütün dünyaya kadar genişletmek gerekir. Çocuk, etkilenebileceği bu çevrelerde, yüksek statü, güç ve saygınlık, sevilme ve takdir edilme, algılanan rol benzerliği gibi soyut gereksinimler duyar. Bu anne ve babadan başlar ve dalga dalga yayılır. Aradığı bu özellikler onunla bütünleşmesinde etken unsur olur. Bu beklentileri kadar örnek modeldeki bu özellikleri alabilmesi için fiziki ihtiyaçları da göz ardı edilemez. Bunlardan yeme, içme, uyuma gibi fizyolojik ihtiyaçları en başta gelir. Bunlar, fiziki gelişmesinde somut bir ihtiyaç olması kadar yukarda geçen soyut yanının da oluşmasında temel olur. Bireyin gelişmesinde etken olan ihtiyaçlarından 34

DERGiSi

bir diğeri de güvenliktir. Kişinin kendisini emniyette hissetmesi; can, mal, namus endişesi taşımaması gerekir. İnsan, aile, akraba konu-komşu, hemşeri, vatan-milleti içerisinde aidiyet duygusu taşımalı. Ona, bunlarla birlikte iç huzuru manevi doyum verecek şey inanç sistemine bağlılık, diğer insanlara yakın olma, sevme-sevilme ihtiyacıdır. İnsan, içinde bulunduğu toplumdan saygınlık ve kendisine değer verilmesini bekler ve birey olarak onaylanmasını ve varlığının hissedilmesini arzu eder. Bir önceki makalemizde ifade ettiğimiz gibi öğrenme tabi ve fizyolojik bir ihtiyaçtır. Onun bu bilme, öğrenme ihtiyacının karşılanmasında çevresi, toplumu ve model aldıklarının açık olması gerekir. Bir de birey çevresinden iyi ve güzel şeyler bekler ve onlara ilgi duyar. Kısaca, insanın bu estetik ihtiyacını karşılayacak olan modelleri de çevresinde bulması gerekir. İnsan doğuştan bu yeteneklerle dünyaya gelir. Her insanda yer alan farklılık gösteren bu özelliklere toplumu ihtiyaç duyar. Bu, toplumunun son derece farklı ihtiyacının karşılanması için Rabbimizin bize bahşettiği lütuflardır. Birey ve model

arasındaki ilişkilerde esneklik olması bireysel potansiyellerin açığa çıkmasında önemlidir. İnsan ancak bu şekilde kendisini gerçekleştirme ihtiyacını karşılayabilir. Bir başka değişle bu, değerler sisteminde karşılık bulma ihtiyacıdır. Bu saymaya çalıştığımız fiziki, yakın olma, sevme ve sevilme, saygınlık ve değer taşıması gibi ihtiyaçlar bireyi hayata bağlamakla kalmaz, varlığını sürdürebilmesinin şartları olur. Bu ihtiyaçları yerine getirilmediği zaman insan davranışlarını etkiler. Yeme içme ihtiyacı biyolojik olarak onu bir şekilde gidermeye, yakın olma, sevme ve sevilme karşılanmadığı takdirde huzursuzluğa, kırgınlığa, hayattan zevk almamaya, saygınlık ve bir değer ifade etmemesi insanlardan uzaklaşmaya götürür. Bu konulara en yakın muhatap, ailesi ve aile bireyleridir. Bu nedenle aile içi modeller, insan hayatının ilk belirleyicisidirler ve hayati öneme sahiptirler. Bilme ve öğrenme, iyiye ve güzele duyduğu ilgi, kendini gerçekleştirme gibi ihtiyaçları bireyin gelişimini etkileyenlerdir. Böylece; bireyin hayatta kalması ve gelişimini sağlama-


sında, yaşamı süresince önüne çıkan modeller onun oluşumunda vazgeçilemeyecek ve tesadüflere bırakılamayacak kadar önemlidir. Bu sebeple aile, yakın çevre, mahalle, arkadaş grupları okulu ve öğretmeni birer model olarak doğru, iyi ve güzel davranışların kazanılmasında, sevgi, kabullenme, koruma ve kollama, bilgiye ulaşma, beceriler kazanma, yasakları ve kuralları öğrenme inanç ve değer yargıları kazanma, görgü kuralları ile sosyalleşmesinde rehberlik görevi yüklenirler. Bu nedenle eğitimde temel ve önemli ilke; örnek/model konusudur. Bu temel ilkenin yanında, modellerin çocuk üzerinde etkinliğini sağlayabilmesi için iletişimin sağlanması ve bunu sağlayacak ortamın oluşturulması ikinci bir ilke olarak belirir. İletişimin açığa çıktığı ortam, bir başka ilkeyi karşımıza çıkarır: o da gelişim özelliklerine göre bireye eğitim vermektir. Dördüncü ilke, dengeli ve disiplin içerisinde gerçekleştirilmesidir. Bütün bunlar gerçekleştirilirken zaman zaman bireyin ödüllendirilmesi, pek istenmemesine rağmen cezalandırılması da gerekir. Bu yanlarıyla ele alındığı zaman model insan; “Değiştiren, dönüştüren, insanları karakter ve davranışlarıyla etkileyen ve çevresine pozitif enerji veren” insan demektir. Bu sebeple eğitimde, model bulmak ve yetişmesini sağlamak esas alınmalıdır. Bu takdirde; güneşin ısısıyla meyveleri olgunlaştırması gibi ham insanlar olgunlaştırılabilir. Modeller gençlerin önünde yatan aslanlar gibidirler. Bu modelleri iki türlü ele almak

mümkündür. Birincisi yaşayan modellerdir. İkincisi tarihi kahramanlardır. Yaşayan modellerin bazı özellikleri vardır. Öncelikle kendisini tanımalıdır. Başkalarına model olmanın yolu buradan geçer. Okuyacak, ama nasıl? “Terbiye eden Rabbinin adıyla oku”. Bu nedenle, ilk bileceği şey Rabbidir ve kendisini tanımaktır. Rabbinin onu terbiye ettiği gibi oda muhatabını terbiye edecek. Bilene Rabbının yüklediği ilk görev budur. Bu nedenle düstur; nefsini bilmektir, Rabbini bilmektir, muhatabını bu pencereden okutmaktır. Yaşayan model için gerekli diğer bir şart da “empati ya da insanlara sevgi ile yaklaşabilmektir.” İnsanın ikinci tanıyacağı, çevresidir, ilişkiler kurmak ve dinlemek ihtiyacıdır. Dinlemek bir dikkat ve ilgi işidir. “Etkin dinleme” sevgi, tahammül ve sabrı gerektirir. Yorucudur. “Dinlemek için kendimizi karşımızdakinin yerine koymak, olaya birazda onun açısından bakmak, empati yaparak, “ben seni anlıyorum” hatta “seni yaşıyorum” mesajı vermektir. Asıl empati budur. Bu açıdan dinleme bir vermedir; zaman vermedir kendini vermektir. Vermek ise sevenin işidir, seven verir. Özetle seven empati ile yaklaşır, o zaman model olabilir. Rabbinin adıyla okunmasını isteyen Allah, model insanın önüne bir de hedef koyar. Nihai hedef Allah ve rızasıdır. Eğiten modelin önünde gerçekleştirilmesi için ulaşılması gereken hedefin ana merkezinde bu yer alır.

Tarihi şahsiyetlere ve kahramanlara gelince onlar milletlerin tarih boyunca tabi oldukları ve yetiştirdikleri abide şahsiyetlerdir. Kur’anda geçen usve (örnek) tabiri Ragıp el-İsfehani’nin beyanına göre; iyi veya kötü, üzüntü veya sevinç veren başkalarına örnek teşkil edecek haslete sahip olan demektir. Teessi ise örnek veya model kişiye uymak, onun ardınca gitmek demektir. “İnsanoğlu, yaratılışı icabı birlik tutkunudur. Birliğe götüren sebeplerin en güçlüsü ise, sevgidir. Nehir ve dere suyundaki birlik tutkusu bu suları denize oradan da okyanusa taşır. Kâinatın her zerresi bu tutkuyla birbirine koşar. Evrendeki çekim kanununun en temel vasfı da sevgi cazibesidir.” Allah Teâlâ’ya duyulan aşk ve sevginin en güzel örneği peygamberimizdir. “De ki: Siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki (her yönüyle) Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın.” Allah Mumtehine Suresi 6.ayette kendisini umanlar için Rasulünde Usve-i Hasene (model şahsiyet) olduğunu beyan etmektedir. Yine “O peygamber, mü’minlere nefislerinden daha yakın ve müşfiktir. O size çok düşkündür. Üstünüze titrer.” (Tevbe, 128) İnsanlar için kuralları öğrenip uygulamaktan çok onları uygulayanlarla bütünleşme daha kolay ve çekicidir. Peygamberimiz tarihi örnek şahsiyetlerin zirve noktasında yer alır. Hülasa insan önce tanır, sonra sever ardından sevdiği gibi olmak ister. Ya Rab bize lütfunla muamele et… TEMMUZ 2013 / 300

35


Ahmet Belada

ahmet.belada@ilkadimdergisi.net

tarihe yön verenler

Ebu Hanife (İmam-ı Azam)

E

hl-i sünnet’in -bir mezheb olarak- itikadî ve amelî görüşlerinin teşekkülünde, şüphe yok ki, ilk ciddi isim Ebu Hanife’dir (Numan bin Sabit). Ebu Hanife, 80/150 yılında Kûfe’de (IRAK) doğup 148/767 yılında Bağdat’ta öldü. Sünnilikte fıkhın lideri kabul edildiği için “İmam-ı Âzam” unvanıyla anılmaktadır. Hanefi Mezhebi’nin kurucusudur. Horasan’ın ileri gelenlerinden bir zatın soyundan olan Numan bin Sabit’in, ırkî olarak Türk olduğu ifade edilmektedir. Dedesi Zuta’nın da İslam dinini kabul ettiği belirtilmektedir. Babası Sabit’in Halife Hz. Ali ile görüşüp, evladı ve zürriyeti için duasını aldığı rivayet edilmektedir. Künyesi olan Ebu Hanife “Hanif Babası” yani (tek Allah inancını benimseyen) anlamına gelir. Ebu Hanife, günlük yaşamında dini çalışmalarının yanı sıra ticaretle de uğraşırdı. EĞİTİMİ Küçük yaşta Kur’an’ı ezberleyen Ebu Hanife, tasnif edilmekte olan Arapçanın sarf, nahiv, 36

DERGiSi

şiir ve edebiyatını da öğrendi. Gençlik yıllarında sahabeden Enes bin Malik’i, Abdullah bin Ebi Evfa’yı, Vasile bin Eska’yı, Sehl bin Saide’yi ve en son hicri 102’de Mekke’de vefat eden Ebu’t Tufeyl Amir bin Vasile’yi görmüş, bunlardan hadis dinlemiş, sohbetlerinde bulunmuştur. Bu yüzden tabiindendir. Ebu Hanife, Kelam, İtikad ve Münazara bilgilerini ünlü bilgin Şabi’den öğrendi. Daha sonra, Hammad bin Ebi Süleyman’ın ders halkasına katılarak, fıkıh öğrenimine başladı. Hammad’ın derslerine on sekiz yıl devam etti. Çok istifade edip sevdiği hocasının ismini oğluna vermiştir. Ebu Hanife sık sık Mekke ve Medine’de çoğu tabiinden olan âlimlerle görüşüp, onlardan hadis öğrendi ve rivayette bulundu. Ayrıca fıkıh müzakereleri yaptı. Ehl-i Beyt’ten Zeyd bin Ali ve Muhammed elBakır’dan ilim öğrendi. Tasavvuf bilgisini ise Muhammed elBakır ile Cafer-i Sadık’tan aldı. Sahabeden İbn-i Abbâs’ın ilmini, Mekke fakihi Atâ bin Ebu Rebah’tan ve İkrime’den, Halife

Ömer ve onun oğlu Abdullah’tan nakledilen ilimleri de Abdullah bin Ömer’in azatlısı Nafi’den öğrendi. İbn-i Mesud ve Ali’den nakledilen ilimleri ise buluşup görüştüğü tabiinden öğrendi. GÖRÜŞLERİ Ebu Hanife fıkhı; ‘kişinin, leh ve aleyhinde olanı bilmesidir’ diye tarif etmiştir. Sorunları çözmede kullandığı kaynaklar; Kitap (Kuran), Sünnet, İcma ve Kıyastır. Ebu Hanife rey ehli olarak bilinir, hadisleri sadece senet ve rivayet açısından değil, anlam açısından da kritiğe tabi tutar. Mana açısından Peygamberimize atfedilemeyeceğine inandığı hadisleri kabul etmez ve bu hadislere aykırı fetvalar vermekten çekinmez. Bu şekilde 200 kadar hadise aykırı fetvası bilinir ve bu yüzden hadisleri dinde “mutlak nass” gören hadisçiler tarafından şiddetle tenkit edilmiştir. Ebu Hanife, kendi zamanında ‘Dehriyyun (1), Cebriyye (2), İbni Sebeciler (3), Mürcie (4) gibi dini fırkalarla mücadele etmiştir. Bu akımlarla yaptığı mücadelelerinden dolayı kendine Müceddit (5) unvanı verilmiştir.


HİZMETLERİ Ebu Hanife, fıkhı kollara ayırıp her branşın bilgilerini ayrı ayrı toplamış, usuller koymuş, Feraiz ve Şurut (şerait) kitaplarını yazmıştır. Ayrıca sahabenin peygamberden naklen bildirdiği iman, itikat bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine bildirmiştir. Ebu Hanife, İslamiyet’i iman, amel ve ahlak esasları olarak tedvin etmiş, sorulara cevaplar vermiştir. Önce inançta birlik ve beraberliği sağlamıştır. İbadetlerde, günlük işlerde fıkhının esaslarını ve şeklini tespit etmiştir. İmam-ı Azam’a ikinci hicrî asrın ‘müceddidi’* denmiştir. Ebu Hanife’nin ictihat ve çalışmalarıyla tedvin ettiği fıkıh bilgileri ile oluşturduğu yola “Hanefî Mezhebi” denildi. ÖĞRETİM METODU Talebelerine verdiği derslerde bir taraftan fıkhın eski hadiselere ait bilinen hükümleri anlatılır ve müzakeresi yapılır, diğer taraftan yeni olaylara ait hükümler kurulurdu. Geçmiş ve yaşanmakta olan hadiselerin hükümleri takrir edilirken, bunlara benzeyen veya aynı cinsten olup da gelecekte vuku bulabilecek hadiselere ait hükümler de araştırılıp bulunurdu. Dolayısıyla İmam’ın derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan meselelerin çözümünden başka geleceğe ait (farazi) meselelere geçilmiş ve fıkhın küllî (genel) kaideleri tespit edilmiştir. Çok ciddi İlm-i Kelâm mütehassısları yetiştirdi. TALEBELERİ Başlıca talebeleri; Ebu Yusuf, Muhammed (İmâmeyn),

İmamı Züfer, Hasan bin Ziyad, Hammad (oğlu), Davud-i Tai, Esad bin Amr, Afiyat bin Yezid el-Advi, Kasım bin Ma’an, Ali bin Müshir, Hibban bin Ali gibi âlimlerdir. Ebu Hanife’nin derslerinde çözülen fiilî ve nazarî meselelerin sayısının altı yüz bini aştığı rivayet edilir. İmam-ı Matüridi, ondan gelen kelam bilgilerini kitaplaştırmıştır. Yetiştirdiği talebelerin sayısı dört bine ulaşmış olup bunlardan yedi yüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden kırk kadarı içtihat derecesine çıkmıştır. Ebu Hanife, bütün zorlamalara rağmen Emevi ve Abbasi saltanat sahiplerine boyun eğmemiş, yönetim anlayışını onaylamadığı Abbasi Devleti’nin ikinci halifesi Ebu Cafer Mansur, Ebu Hanife’yi hapsettirip işkence ettirmiş ve zehirleterek öldürtmüştür. Mezhebi, İslâm âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu sultanı Melik şah’ın vezirlerinden Ebu Sa’d-i Harezmî, Ebu Hanife’nin kabri üzerine mükemmel bir türbe ve çevresine bir medrese yaptırdı. Mezarı Bağdat’a bulunmaktadır. Daha sonra Osmanlı padişahları bu türbeyi defalarca tamir ettirmiştir. İlimde azim, ticarette doğru ve dürüstlük, işkence ve zulüm karşısında sabır ve tahammül gösteren bu büyük insana rahmet diliyorum.

1-DEHRİYYÛN: İslâm felsefesinde maddeciler, dehriyyun diye de adlandırılmaktadır. Dehr, zaman anlamın-

dadır. Hint felsefesiyle Sokrates’ten önceki Yunan felsefesinin etkisi altında oluşan dehr-zaman düşüncesi, sonsuzdan gelip sonsuza gidenin (ebedî, ezelî ve bakî) ve tek kalıcı gerçeğin zaman olduğunu ileri sürer. 2-CEBRİYYE: Allah tarafından önceden tayin edilmiş bir kaderin bulunmadığını, insanın fiil ve tavırlarında tamamen serbest olduğunu savunan görüş. 3-SEBEİYYE: Bunlar, Abdullah İbn-i Sebe’ye tâbi olanlardır. İbn-i Sebe’ Hiyreli bir Yahudi idi. Kendisini Müslüman olarak gösteriyordu. Annesi siyah bir cariye olduğu için İbn-i Sebe’ye «Siyah kadının oğlu» anlamına gelen «îbnüssevda» da denilirdi. İbn-i Sebe’, bozuk düşüncelerini ve fitne zahirini Müslümanlar arasında peyderpey yayıyordu. Görüşlerine esas olarak Ali İbn-i Ebî Talib’i almıştı. İbn-i Sebe, Tevratta her peygamberin bir vekili olduğunu gördüğünü, Hz. Ali’nin de Hz. Muhammed’in vekili olduğunu, Hz. Muhammed, peygamberlerin en üstünü olduğu gibi Hz. Ali’nin de vekillerin en üstünü olduğunu ve Hz. Muhammed’in tekrar dünyaya döneceğini insanlar arasında yaymaya başlamıştı. İbn-i Sebe, bu görüşünden daha da ileri giderek, Hz. Ali’nin “Allah” olduğuna hükmetti. Hz. Ali îbn-i Sebe’yi Medain’e sürgün etti. 4-MÜRCİE: Bu mezhep üçüncü halife Osman zamanındaki kargaşalı dönemde ortaya çıkmıştır. Bu grup zamanla iman etmiş bir kişinin hangi günahı işlerse işlesin ceza çekmeyeceği fikrini kabul etmiştir. 5-MÜCEDDİT: Mutlak müçtehit olmayıp, bir mezhebe ait bilgileri tazeleyen, bilgilerin kaynaklarıyla, nedenleriyle beraber açıklama derecesinde ilim sahibi. Hurafeleri, bidatleri, yanlış inançları düzeltme işini dine bir şey ilave etmeden eski haline döndürerek yapan kimselere verilen isimdir. TEMMUZ 2013 / 300

37


Fatih Yılmaz

fatih.yilmaz@ilkadimdergisi.net

geçmiş zaman olur ki

Teslimiyet

B

ir kalbi iman mamur edecek olursa, o her zaman için huzur ve afiyet içindedir. Şartları idare edene bağlamıştır, çünkü O’nun kudretine güvenir, Rahmetini hisseder ve her zaman sıkıntısını bolluğa, darlığını kolaylığa çevirmesini bekler. Hayır ettiği zaman ona yönelir. Bu hal ahiretteki kazancından, mükâfatından önce büyük bir kazançtır ki, ruha huzur verir, güven verir, dünya hayatı boyunca sakin, sabırlı ve kararlı olmayı sağlar. Mu’âz bin Cebel şöyle anlatıyor: “Bir gün Rasûlullah’ın huzuruna varmıştım. Bana buyurdu ki: -“Ey Mu’âz! Sen, bu akşam nasıl sabahladın?” -Yâ Rasûlallah! Allahü Teâlâ’ya îmân etmiş olarak sabahladım. -“Ey Mu’âz! Senin her sözünün doğruluğuna bir delilin vardır. Bu sözünün doğruluğunun delili nedir?” -Yâ Rasûlallah! Ben, geceden gündüze çıktığım zaman, bir daha akşamı beklemem. Akşam olduğu zaman da, sabaha kadar yaşayacağımı hiç ümit etmem. Bir adım attığım za-

38

DERGiSi

man, ikinci adımımı atacağımı sanmam. Her insanın bir eceli olduğunu bilirim. Ecelinin saati geldiği zaman, o anda ecelinin ona yetişeceğini bilirim. Bütün insanlar mahşerde haşrolunurlar. Kimisi peygamberi ile beraberdir. Kimisi de taptıkları ile beraber olacaktır. Ben ise, kendimi sanki Cehennemdeki insanların azâblarını ve Cennetteki insanların nimetlerini her an görüyorum gibi düşünürüm. Bunun üzerine Rasûlullah efendimiz buyurdu ki: -“Ey Mu’âz! Sen çok iyi yapmışsın. Böyle düşünmeye devam et ve bundan hiç ayrılma!” Bir gün Yavuz, çok sevdiği Hasan Can’a: -“Bre Hasan” dedi, “Arkamda bir diken var, batar canımı acıtır.” Hasan Can padişahın sırtını açtığında henüz kızarmamış sert bir çıban gördü. Durumu padişaha anlattığında padişah sıkmasını istedi. Sıkıla sıkıla çıban kısa bir süre sonra büyüdü ve padişaha sızı vermeye başladı. Doktorlar bir türlü çare bulamıyorlardı. Öleceği gün idi. Vücudu ateşler içinde yanıyordu Başucunda Kur’an okuyan Hasan Can’a:

-“Hasan Can, ne haldeyim, nasılım? ” Hasan Can yaşlı gözlerle: -Devletlim, dedi. Allah’a kavuşmak zamanıdır. Ona teveccüh ediniz. Padişah gülümsedi: -“Ya bunca zamandır sen bizi kiminle sanıyordun? Allah’a teveccühümüzde bir kusur mu gördün?” dedi. İşte teslimiyet budur… Cihan padişahının tarih sayfalarına adını yazdırmasının altında bu teslimiyet yatmaktadır. Onun başarıdan başarıya koşmasının asıl sebebi bu teslimiyetidir. Osmanlı’yı Osmanlı yapan da bu kaliteli ve karakterli numune insanların Hakk’a teslimiyetinden başka bir şey değildir. Bütün bunların yanında kişinin, şüphe duymadan, bu dünyada nasıl doğduysa ahiret de öyle diriltileceğine ve daha sonra dünyada yaptığı bütün işlerin hesabını vermek üzere çağrılacağına samimi bir şekilde inanması gerekir. Bunlar dinin prensipleridir. Samimi bir şekilde inanan insan, sonu olmayan öteki âlemde refaha ve felaha ereceği gibi, geçici olan bu dünyada da seçkin kişilerden olacaktır. Dinin emirlerini harfiyen yerine getiren, yasak-


larından da azami ölçüde sakınan insan, yeryüzünde Allah’ın şahidi olmaya hak kazanacaktır. Bunun dışında yaşayan kişi de ebedî olarak hüsrana uğrayanlardan olacaktır.

bilir… Aksi halde bahşedilmiş sınırlı özgürlüklerle nefis, şeytan ve tuğyandan oluşan bir yaşamla ne Allah’ın kulluğunu ne de insan olduğumuzun şuuruna erebiliriz.

Ahiret yurdu, ahiretteki iyi hayatı bu dünyadaki zevk ve sefaya tercih edip Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Çünkü bu dünyadaki geçici hayatın zevklerini gelecek ebedî dünyanın zevklerine ve huzuruna, ancak Allah’tan korkmayanlar tercih eder. Onlar için yemek, içmek ve eğlenmekten başka bir şey yoktur. Gününü gün edip nefsi emmarenin her istediğine boyun eğip geçici zevklerini devamlı tatminden başka bir şey yoktur. Onlar, bir gün bu fânî âlemden ebedî ve sonu olmayan aleme gideceklerini akıllarının ucundan dahi geçirmezler. Kısaca onlar, Kur’an’ın tabiriyle“bel hüm edal” hayvanlar gibi yaşarlar.

Mademki Allah yegâne yüce varlıktır, yücelikte tektir, o halde insan O’nun kulu ve kölesi olmanın gerektirdiği şekilde davranmalıdır. O’na karşı bağımsız, başına buyruk bir tavrı benimsememeli ve kendisini başka herhangi birinin zihnî ve amelî kölesi haline getirmemelidir. El etek öpen oldukça, el etek öptüren çok olur. Kişi bu tabiatına devam ederse, el öpmenin sonu hiç mi hiç gelmez. Dünyalık için Allah’tan başkasına kul olunmamalıdır. Çünkü insan, insanı kul olarak kabul eden Allah’ın kuludur. Zaten O’ndan başka hiçbir gücün O’nun izni olmadan bir şey yapma gücü ve kudreti yoktur. Güneş ufukta göründüğünde onun ışığını nasıl kimse durduramıyorsa; aynı şekilde batan güneşi de kimse yeniden doğduramaz.

Allah Teâlâ: “…İşte Rabbin budur; öyleyse O’na kulluk edin…” buyuruyor (Yunus, 3) Teslimiyet; insanın kendisini yaratanına teslim olması… Zaten Müslüman’ın kelime manası da teslim olan demektir. Emir ve nehiylerini yaşantısına aynen yansıtması ve şükran vazifesi olarak ibadet etmek, kulluk etmek ve boyun eğmekle olur. Allah’a ibadet, insanoğlunun şartları aşıp O’na yönelmesi ve O’nun kanunları çerçevesinde tavizsiz, engellemelere aldırmadan, yalnız Allah’ın kulluğu şuuruna ererek yapıla-

İnsan, insana uyarak değil, fıtratına ve Allah’a uyarak yaşamalıdır. Dünya, ideolojilere göre değil gerçek ilme göre kurulmalıdır. Aksine bir tutum insanı hakikatten koparacak, dejenere edip yozlaştıracaktır. Sana bir bela isabet edecekse, tüm insanlar bir araya gelse bu afeti gideremez. İsabet etmeyecekse de herkes toplansa en ufak bir zarar veremez. Allah’tan başkasına kul olmamalı, kulluğumuz yalnızca O’na olmalıdır. Bu noktada mü’minin haline gıpta edilir. Eğer bir belaya duçar olursa sabreder sevabı-

nı alır, bir iyi hal başına gelirse de şükreder ecrini alır. Yani her iki halde de o Rabbine kuldur ve O’na teslim olarak rızasını kazanmaya çalışır. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa O, her şeye gücü yeter.” (En’am, 17) Allah’ın kendisini her an sarıp kuşattığını, O’nun Samed olduğunu, nerde olursa olsun kendisiyle beraber olduğunu, kendisine şah damarından daha yakın olduğunu, her şeyi gördüğünü, işittiğini, herkesin gizlediklerini de, açığa vurduklarını da Rabbinin bildiğini idrak eden bir insan, O’na olan kulluğunda asla samimiyetsizlik yapmaya kalkışmaz. Bir bahane öne sürecek olsa bunu, daha kalbinden geçirirken çekimser davranan bir insanın içindeki isteksizlikten Allah’ın haberdar olacağını çok iyi bilir. Dolayısıyla kendini kandırmanın bir kaçış, bir kurtuluş olamayacağının, aksine onu çok büyük kayıplara uğratacağının da bilincindedir. Böyle bir insan hiçbir şartta Allah’ın rızasından taviz veremez. Çünkü Allah’a kesin bir bilgi ile iman ettiği için zaafı yoktur. Kayıtsız şartsız bir samimiyet ve teslimiyet içindedir. İliklerine kadar teslim olup büyük bir tevazu içinde mahviyetini göstererek diğerkâmlığın doruk noktasına erişir. Böyle olması Mabuduna yaklaşmanın vazgeçilemez yoludur. TEMMUZ 2013 / 300

39


Abdullah Gülcemal a.gulcemal@ilkadimdergisi.net

la havle Sosyal medya diyorlar facebook ile msn, Bu alçaklar onlardan on kat alçak desene, İkibinonüç model yeni çıkmış tweetler, Taksimde volta atar çapulcu Piyonistler…

O

kumaya, bilgi edinmeye, tefekküre ihtiyacı olanların, özellikle “tarih şuûrunun” önemini idrâk edenlerin yakından takip etmesi gereken bir dergi “Derin Tarih”… Aylık olarak neşredilen dergi, ayrıca her ay ek olarak okuyucularına bir de ücretsiz kitap hediyesiyle ayrı bir kültür hizmeti sunmaktadır. Haziran 2013’de 15. Sayısıyla birlikte; Mevlânazâde Rıfat Bey’in; “Siyonistler Osmanlı’yı Nasıl Yıktı?” kitabını yayınladı. Yaşadığımız şu güncel Gezi Parkı olaylarının daha net bir şekilde anlaşılmasına vesile olacağı düşüncesiyle bu kitaptan kısa bir alıntıyı dikkatlerinize arz ediyorum: “Malûmdur ki, Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Osmanlı Hükümeti’nin idaresi tam manasıyla Siyon Yahudi Cemiyeti’nin İttihâd ve Terakkî namındaki teşkilâtına tâbi devlet adamlarının eline geçti. 1909 senesi Ekim’inin hatırımda kalmayan bir gününde İttihâd ve Terakkî, Selânik’te bütün mebuslarının

40

DERGiSi

katılımıyla muazzam kongresini yaptı. Bu genel toplantının dışında ileri gelenler ve reislerden oluşan bir heyet ayrıca bir gizli oturum tertip edip Siyon Cemiyetiyle ona bağlı Doğu Yahudi Mason Locası’nın “BUNDAN SONRA TÜRKİYE NASIL İDARE OLUNACAKTIR?” sorusuna aşağıdaki dört maddelik kararla cevap verdiler: 1. Bundan sonra Türkiye’de dinin nüfuz ve kuvvetini kırmak. 2. Türkiye mali ve iktisadi kaynaklarını kardeşler arasında bölüşmek. 3. Hilâfeti saltanattan ayırıp zaafa uğratmak. 4. İmkân bulunca cumhuriyet ilân edip Osmanlı Hanedanı’nı ortadan kaldırmak. Bu kararın ülke içinde hükümlerinin yerine getirilmesi ve dışarıda propagandasının yönetilmesi Siyon Cemiyeti memurlarına havale edildi. Bunlar her şeyden evvel Türk Basını’nı türlü türlü vasıtalarla elde ettiler. Ve gayelerine doğru yönlendirmeye başladılar.

Osmanlı Ordusundan karakterleri zayıf ve fakat hırsları şiddetli bazı komutan ve subayları, mülki idarenin çeşitli şubelerinden bazı memurlar ve önde gelenleri, şehir ve kasabalarında bazı nüfuzlu zorbaları elde edip bir kısmını doğrudan doğruya Doğu Mason Locası’na, bir kısmını da İttihâd ve Terakkî’nin görünür teşkilâtına bağladılar, güvendiklerini hemen yüksek makamlara ve ordunun komutan konumuna yükseltip devletin iç işleri, dış işleri, maliye, askeriye, denizcilik ve mahkemeler ile subaylarına hâkim oldu. Herkese de devlet ekmeğinin ancak bu ocağa, İttihâd ve Terakkî Ocağına girerek tedarik edebileceği kanaatini verdi. Velhâsıl devlet işleri Siyon Cemiyeti’ne bağlı İttihâd ve Terakkî Yöneticilerinin eline bu suretle geçince birkaç ay içinde yağmayla, hırsızlıkla, ihtikarla, öldürme ve sürgünle zengin olmak, milyoner olmak imkânı da bulununca iş bütün bütün çığrından, mecrasından çıktı. Bir eşkiyalık devri başladı.” * Yukarıda, “Türkiye Nasıl İdare Olunacaktır?” sorusuyla


ilgili alınan dört maddelik karar, üzerinde çok ciddi olarak düşünülecek, dünüyle bugünüyle derin muhasebesi yapılacak, dost ve düşmanı tefrik etmede, tanımada çok önemli ipuçları veren ifadelerdir.

ne kadar izm veya doktrin varsa; hiçbirinin kitabında Allah, Peygamber, İman, Ahlâk, Vefa, Ar, Namus, Edep, Hayâ, Günah, Sevap, Helal-Haram, Kul Hakkı, İyilik ve Güzellik ve İnsanlık adına hiçbirşey bulunmaz.

Maalesef o günden bugüne Siyon Cemiyeti’nin direktifleri doğrultusunda yayınına devam eden bu hayâsız ve mayasız yazılı-görsel ve sosyal medya saf halkı ve orduyu iğfale özen göstererek bir takım kulağa hoş gelen kavramların perde arkasında programını tatbik ve icra edip ülkeye büyük acılar yaşattı.

Kitapsızların hayat felsefesi üretmek değil, tüketmektir…

İttihâd ve Terakkî’nin siyaset sahnesindeki tek temsilcisi ise Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Ülkede inanç, iman, ahlâk, milli ve manevi değerler, huzur ve istikrar için kurulan tuzakların daima düzenleyicisi olmuş, teşvik ve destekten geri durmamıştır. Kaide, kural, otorite tanımayan, devlet otoritesinin hürriyetleri ve insan mutluluğunu kısıtladığını ve bu yönden devletlerin tamamen ortadan kalkması gerektiğini öne süren bir doktrindir ANARŞİZM. Bu doktrinin kölelerine, kör hempalarına, otorite tanımayan, karışıklıktan fayda uman, yıkıcı, bölücü, idrâk yollarında enfeksiyon olan anarşist ve teröristlerle hayatın her alanında onlara doğrudan ve dolaylı olarak destek veren teşvik eden, koruyan ve kollayanlar bilerek veya bilmeyerek siyonizmin piyonlarıdırlar. Anarşist, terörist, kapitalist, komünist, materyalist, sosyalist, satanist, sadist, piyanist, Siyonist, PİYONİST… Yani, sonunda “İST” olan

Yaşatmak değil, öldürmektir… Yapmak değil, yıkmaktır… Korumak, kollamak değil, saldırmak, taciz etmektir… İmar değil, tahriptir…Arşa hırlamaktır… Mukaddesata sövmektir… İnanca saygısızlık ve hakarettir… Özellikle inancını yaşamak, düşüncesini dile getirmek isteyen bu ülkenin öz evlatlarına tepeden bakmak, tahkir, tezyif, tahammülsüzlük bu piyonistlerin en bariz özellikleridir. Bu millet adı, etiketi, mezhebi, meşrebi, mesleği ne olursa olsun bu piyonistleri iyi tanımalı tedbirini de ona göre almalıdır. 27 Mayıs 2013 tarihinde (ne tesadüf !) Taksim Gezi Parkı bahanesiyle patlak veren olaylar, hadiselerin cereyan ediş şekli ve sürekliliği, kullanılan argümanlar dış mihrakların ve içerideki piyonlarının ülke üzerinde oynamak istedikleri çok kanlı ve derin bir projenin uygulamaya konduğunu göstermektedir. Bugün içinde yaşadığımız huzur ortamından huzursuz olan aynı soysuzların medya cephesindeki satılık veletleri de görevlerini icra ediyorlar. Bunların insan hakları, barış, demokrasi,

özgürlük sözlerinin hiçbirisine inanmıyoruz, çünkü hepsi yalandır. Bunlar halkı kanlı bir iç savaşa çağıran provokatörlerin taa kendileridir. Bunların isimlerini tek tek saymaya gerek yoktur. Mü’min Allah’ın nuruyla bakar ve onların kimler olduklarını gayet iyi tanır. Bu Piyonistler bazen gazete köşelerinde yazar olarak, haber merkezlerinde muhabir olarak karşınıza çıkar… Bazen tiyatro sahnelerinde sanat adına soytarılık yaparken görürsünüz onları… Bazen politik kulvarlarda kuyruk sallayıp kemik yalarken ayaklarınıza dolaşır bu Piyonistler… Kudüsteki kudurmuş Siyonistlerin Mescid-i Aksa’da yaptıklarını, Taksimdeki Piyonistler Bezm-i alemde yaptı. Devlet ve millete 100 trilyonluk maddi zarar verecek kadar hakkınız (!), ülkenin Başbakanına en galiz küfürleri edecek kadar sınırsız sövme özgürlüğünüz (!), cami duvarına i….cek kadar itleri kıskandıran hünerleriniz (!) var. Halâ ne istiyorsunuz ? Sizleri bir ıslıkla çıkmaz sokağa çağıran cin taifesinin, vade dolunca sizi sokaklarda yüz üstü bırakacaklarını ne zaman anlayacaksınız ey sokak çocukları ?... Yazıklar olsun sizin ham ervahınıza !... Yazıklar olsun !.... Yazıklar olsun !... * Rıfat Bey, M, Siyonistler Osmanlıyı Nasıl Yıktı? ss, 70-72

TEMMUZ 2013 / 300

41


İbrahim Çiftçi

ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

....

soz meydanı

Bitmeyen Heyecan ve Coşku

M

üslüman, zaman ayarlı kimsedir. Sabah namazıyla başlayan günlük serüven işrakla devam eder. Öğle, ikindi, akşam hep birer zaman ayarıdır. Yatsı da gecenin başlangıcıdır, tıpkı gecenin bitişine yakın teheccüd gibi. Fecr-i kazip, fecr-i sadık, seher, işrak, zuhur ikindi, akşam, yatsı, gece… Hep Müslümanın işaret taşları. Müslümanı bir günde doğrudan ilgilendiren işaret taşları, işaret anları. Müslüman işini ayarlarken, buluşma sözü verirken hep bu işaret taşlarını kullanır: Öğleden sonra ikindi yakını akşam sonrası… gibi. Bir gün böyleyse ay da öyledir. Cuma gecesi, cuma vakti, recebin 15. şabanın 27. gecesi, şevvalin ilk altı, zilhiccenin 10. günü gibi ay içerisindeki işaret taşları da Müslüman’ın zamanını ayarlar. Müslüman kendini o gün ve gecelere göre ayarlar. Yıl da öyledir. Üç aylar, ramazan ayı gibi. Muharremi de, şevvali de, recebi de, şabanı da bir yıldaki işaret taşları ve zaman ayarlarıdır. Müslümanlar bu işaret taşlarına dikkat eder zamanını bunlara göre ayarlarsa düzenli bir hayatın insanı olur. Günü de ayı da yılı da bir anlam ve değer kazanır. Belirttiğimiz gibi ramazan da bu işaret taşlarından biri ve kuşkusuz en önemlisidir. Ondandır ki Müslüman ve onun içinde oldu çevre, ramazan gelmeden o ayın heyecanını her yıl bir kere daha yaşar. Bu bitmeyen bir coşku ve heyecandır.

42

DERGiSi

Anne, ramazanın telaşını yaşar. İftarını, sahurunu, düşünerek, herkesin memnun kalacağı sofralar hazırlamanın tatlı telaşı içindedir. Baba, ramazanın telaşını yaşar. Ailenin bu ayda daha iyi yemesini içmesini, onları bu mübarek ayda mutlu olmalarını temin etmenin hesap ve kaygısıyla heyecanlıdır. Çocuk evdeki ramazan hazırlığından heyecanlıdır. Ramazanı yeni fark ediyorsa gelenin niteliği ile ilgili merak ve heyecan içindedir. İlk oruç! Sahura kalkmanın, alışık olunmayan bir saatteki yemeğin yarı uykulu bir halde yenmesi, büyüklerin “hadi yavrum bak yarın zor olur” gibi uyarıları, yalvarış dolu ricaları, nazlanmalar hepsi ayrı bir heyecan. Sonra ilk orucu tutmanın, tamamlamanın heyecanını nerede bulabilirsiniz? Hepiniz hepimiz bu heyecanı yaşamadık mı? Sabır ve tahammül gibi hasletleri o ilk orucumuzda öğrenmedik mi? Yakalanan ve yaşanan heyecanlar güzel hasletler.


NOT: Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “ Kültür ve Sanat Sayfası” olan “ SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. Bekliyorum. ibrahim.ciftci@hotmail.com

Haramın içinde olanlar, bu ayla beraber o haram hayattan kurtularak ve huzuru yakalamanın heyecanını yaşarlar. Günahkârlar, bu ayda o günahları terk ve tövbe ederek Rabbi ile olmanın onun rızasını kazanmanın mutluluğunu tadarlar. Sinirliler, “Ben oruçluyum.” esprisi içinde “öfkesini yenen pehlivan” olmanın keyfini yakalarlar.

TEVHİD ve PRANGA Sanal dünyanın prangası iman ile kırılıyor…

Kullar ile Rabb’i için bir bağ mı gerektir? Şol fâni felek ise tek bir parça yelektir. Hak sandalı sende ya; her hoş laf da kürektir,

Aslında ramazan ve oruç Müslüman’ım diyen herkeste bir büyük ruh devrimi ve değişimin adresidir, ânıdır. Bakınız, bu ayı şu veya bu sebepten yaşayamayanlar neler hissediyor neler kaçırıyorlar: Şiire göz attığınızda bunu yaşayacaksınız. Yahya Kemal bir iftar vakti Eski İstanbul’un bir sokağındadır.

Sohbetteki her dua din rıhlemde direktir. Yıllar boyu bilgisayar tüm ömrü tüketti, Hem yetmedi son defa bir devrimci türetti. Sarhoş ile hak aramak bilmem ne cüretti! Bir fiskecik aklı da yeller aldı demektir.

ATİK-VALDE’DEN İNEN SOKAKTA İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,

Tevhid dini der sana: “Yalnız Allahu ekber!”

Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,

Sorsan şu gezenlere: “Takvâ işte budur der!” der.

Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti

Bayramları, kurbanı bağnazlıktı bilirler.

Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;

Sundukları Rabb’ime zor anlarda dilektir.

Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler, Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;

Nesbel gibi mücrim adam mahşerde belâda,

Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları

İsterdi ki kabri huşû olsun şu rüyâda.

Az çok yakından sezdiriyor top ve iftarı.

Dünyâdaki her kişi yer üstünde kirâda,

Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;

İnsanları özgür eden îmanlı yürektir!

Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün. Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,

NESBEL’den

Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.

müs tef i lü / müft e i lün / müs tef i lü / fa’lün

Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz! GÜLELİM VE DÜŞÜNELİM

Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz. Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı. Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime; Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime: “Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür; Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”

“Nazım Hikmet bir seyahat esnasında Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek Necip Fazıl’a demiş ki: -Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş. Üstad; -Aaa Nazım sen bilmiyor musun hayvanlar oruç tutmaz!” TEMMUZ 2013 / 300

43


genç bakış

Mehmet Erturan

erturanmehmet@hotmail.com

‘Kara Kutu Operasyonu’ Kitabına Göre Komedi Dizilerinin/ Filmlerinin Asıl Amacı

H

izmetkâr Serisi’nin fantastik kurguyla İslamî değerleri harmanlayan kitapları, hayli ilgi çeken bir ahir zaman hikâyesi olarak karşımıza çıkıyor. Hizmetkâr Kim’den sonra serinin ikinci kitabının adı, Kara Kutu Operasyonu! Yedi kitaptan oluşan seri; ‘yaşatmak için yaşama’ misyonunu keşfeden Yağmur’un, hakla batıl, hayır ordularıyla şer orduları arasındaki amansız savaşın iç ve dış âlemlerdeki değişik cephelerinde verdiği mücadeleyi anlatıyor. Yazarımız Cenk Enes Özer’in ifadesiyle, ilk kitapta kendini keşfeden ve iç âlemini fetheden kahramanımız, Kara Kutu’da dış sahadaki mücadelesinin ilk safhasına geçiyor.

44

DERGiSi

Düşman ise her yerde, en tahripkâr silahları kullanmasına rağmen sinsice evlerimize kadar girmiş, biz cephede savaşırken ailelerimizi esir almış, nasıl yaşamamız gerektiğini söylüyor, zihinlerimizi formatlıyor: Televizyon. Bu kitapta hayatımızı ve ailelerimizi ipotek altına alan dumansız alevin, arka planındaki komploları, bunların manevi âlemlere karanlık yansımalarını bulacaksınız. Bir taraftan en son beyin yıkama tekniklerini, devasa bütçeli Hollywood projelerinin arkasında nelerin döndüğünü, diğer taraftansa bu kadim mücadelenin tarihe (hatta tarih ötesine) uzanan köklerini keşfedeceksiniz; kanallar âleminin karanlık sokaklarında dolaşacaksınız. Kara Kutu Operas-

yonu, teknoloji diline tercüme edilerek yayılan kadim virüslerin teşhisi ve tedavisini yapıyor. Bu kitap şeytanın eski silahları yalan, telkin ve propagandanın günümüzdeki renk ve tonlarını, ördüğü hayal âlemine yansıyan ibretlik tablolarla gösteriyor. Bahsi geçen kitaptan yaptığımız alıntı, komedi dizilerinin asıl varlık amacını ve aslında ayıplanması gereken durumlara bizleri nasıl güldürdüğünü çok güzel bir şekilde deşifre ediyor. Hakk cephesinde yer alan kahramanımız Yağmur ve şer ordularının mensuplarından biri olan Dr. Sinan arasında geçen bir diyalog şu şekilde: “- Yapacağımız bu dizi çalışmasının içine biraz komedi


veya dram katmaya ne dersiniz? Hayatın içinde bunlar da var.

lenler çıkacak, sözü, artık Yağmur’a çok ağır gelmişti:

Yağmur’un bu sorusu üzerine Dr. Sinan’ın cevabı şöyle oldu:

- Artık o kadar da değil! Böyle bir şey asla olmayacak!

- Hangi hayattan bahsediyorsun? Artık sadece oynanan ve seyredilen hayatlar var. İnsanlar seyretmekten yaşamaya fırsat bulamamış hale gelmişken, bize düşen sadece bunu devam ettirmek. Tabi komedi dizileri de olmalı, ki zaten var. Ama bu dizilerde tek amaç, insanları her şeye güldürmektir. İnsanların hayatında en etkili kurallar din temellidir. Sevap ve günah anlayışı, onları içten içe yöneten en etkili yaptırımlardır. Komedi dizilerindeki amacımız ise bütün bunlara gülüp geçmelerini sağlayabilmektir. Örneğin her dinde yasaklanmış içkiyi düşün. Önlerine öyle bir sarhoş tiplemesi koyarız ki, içki içen adama herkes güler. Karşı cinsle zina temelli bir ilişki kurmaya çalışan şapşal bir aşığı komik bulmayan yoktur. Kumarda her şeyini kaybedene gülerler, hırsızlık yaparken yakalanana gülerler, türlü yalanlarla eşini kandırana gülerler. Sonra dozu biraz daha artırırız. Doğru söyleyip dokuz köyden kovulana, başkalarından fazla çalışıp iyi iş çıkarana, rüşvet almadığı için işten çıkarılana ‘enayi’ deyip yine gülerler. Hele ki bir Müslüman’ı, imama; bir Hıristiyan’ı papaza; bir Yahudi’yi hahama güldürebildiysen artık komedi konusunda ustasın demektir. Düşünsene; kendilerine iyiyi ve kötüyü öğreten peygamberleriyle otursalar televizyonun karşısına, bunların hangisine gülebilirler ki bu insanlar? Ama göreceksin bir gün gelecek, peygamberlerine bile gü-

Dr. Sinan pişkin bir şekilde devam etti: - Kızma hemen dostum. Âlimler, peygamberlerin varisleri değil mi? Şimdilerde çok medyatik bir âlime teklif götürdük bile. Yeni sezon için düşündüğümüz bir dizide rol alacak. Gerçi onun, insanları güldürmek için senaryoya falan ihtiyacı yok ya… Âdet yerini bulsun. Yağmur, rengini çok fazla belli etme pahasına, - Onun bir âlim olduğunu hiç sanmıyorum, deyince, Dr. Sinan çok mantıklı bir cevap verdi: - Ama herkes öyle sanıyor, önemli olan da bu değil mi? Neticede Kara Kutu Dünyası’nın âlimi işte. Neyse, özetle, komedi dizilerinde amacımız, insanları sahip oldukları toplumsal ve dinsel değerlere güldürebilmektir. Bunun sağlamasını yapmak istiyorsan kalabalık bir ortamda, arkadaşın tam oturacağı sırada sandalyesini çek ve onu düşür. İnsanlar gülüyorsa bu diziler amaçlarına doğru hızla gidiyorlar demektir.” Kara Kutu Operasyonu kitabı tabiri caizse evimizin kapısına kadar gelip ‘Dikkat! Televizyon var!’ uyarı levhasını asıyor. Eğer üşenmez ve okursanız daha fazlasını da söylediğini bizzat göreceksiniz. Bir-iki günde bitirebileceğimiz kadar zevkli bir kitap bizleri bekliyor. Biz neyi bekliyoruz?


imbik

Nuri Ercan

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

Başarının Başarısı

S

on dönemlerde, kendisine “Başarı” denilen, ne ifade ettiği tam olarak anlaşılmayan; herkesin zihninde ayrı ayrı çağrışımları olan bir kelime ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğini inkâr edemeyiz. Bu kelime, inansın inanmasın neredeyse her vatandaşın günlük hayatında salâvat getirircesine tekrar edip durduğu bir vird olma yolundadır. Kocasını işe yollayan kadın, çocuğunu sınava uğurlayan baba, bil umum herhangi birisine temennide bulunacak kişiler “Allah’dan muvaffakiyetler dilemeyi” unutmuş bir haleti ruhiye içerisinde, muhataplarına başarılar dilemeyi yeğlemektedir. Cemiyet ve cemaat ortamından son süratle uzaklaşmamızla birlikte, mal bulmuş mağribi gibi sarıldığımız bireyselliğin ana unsuru olan kişi özgürlüğü, başarının birinci iman esası olmuştur. Bu sebeple her fert doğar doğmaz özgürlüğün temel alındığı bir başarı hikâyesinin kahramanı olacağı bir hayata hazırlanmaktadır. Bu arada hiç46

DERGiSi

bir kimse bu özgürlüğün sınırlarının ne olduğunu bilmemektedir. Bilmek de istememektedir. Toplum içerisinde dikey hareketlilik sonucunda elde edilen kimi dünyevî nimet örnekleri, başarıyı, günümüz gençliğinin tabiri ile “tatlı” bir hale getirmiştir. Başarı bu şekli ile her bilinçte tadından yenmez bir ideal haline dönüşmüştür. Öyle ki bir zamanlar dünya ve ahiret nimetlerini hatırlatan istikbal kavramı bile, başarının tek kanatlı mutluluğu uğruna heba edilmiştir. Bizden öncekilerin bizler için kullandıkları dünya ve ahiret mutluluğunu içerisinde barındıran istikbal kavramı, bırakın ahiret mutluluğunu dünya mutluluğu için bile kullanılmaz olmuştur. Maddî endişelerle günlük hayatlarını idame ettiren ebeveynler, çocuklarına başarı telkin etmeye daha okul öncesi eğitimlerinde başlamaktadır. Çocuk ilkokul bahçesine girer girmez, başarı papazlarının kuşatması ile karşı karşıya kalmaktadır. Neye uğradığını anlayamayan çocuklarımız başa-

rının kırk türlüsünden hangisini alabileceğini şaşırmış bir halde kendini kişisel gelişimcilerin önünde diz çökmüş olarak bulmaktadır! Bu eğitimde her çocuk, başarının ilkelerinden önce görsel ve yazılı araçlarla başarı hayalleri kurmayı öğrenir. İlkeler daha sonra gelse de, bırakın gitsin; o çocuk artık başarının kulu olmuştur. Başarı atına dönüştürülen zavallı evlatlarımız artık önüne gelen bütün sınav engellerini geçmek durumundadır. Kendisi için öngörülen okullardan diploma alsa bile, başarı belasından kaçamaz. Bu öğrenci okulundan mezun olsa da başarı hastalığı onunla beraberdir. İçerisine bırakılmış başarı virüsü onunla yaşamaya devam etmektedir. Başarılı bir iş adamı, başarılı bir esnaf, başarılı bir futbolcu, başarılı bir bürokrat, başarılı bir memur olmak zorundadır. Diyelim, bu kategorilerden hiç birisine dâhil olmadı, o zaman başarılı bir anne, başarılı bir baba olmak durumundadır en azından. Fakat başarı üstadlarından hiç birisi yanılıp da ona başarılı


bir kul olmasını öğütlememiştir. Zaten başarı ile kulluğun da bir bağlantısı olduğu düşünülemez. Kulağa da hoş gelmiyor: “Başarılı bir kul!” Ne demek? Mevcut başarı kriterlerine göre, başarılı olmak için terbiye edilmeniz gerekmez. Çünkü başarıyı yakalamak için kâinatı ve yaratıcıyı anlama cehdine ihtiyaç hissedilmez. Başarılı olmaya çabalarken hayatın sosyal normlarını öğrenmeniz de istenmez sizden. Kabataslak sağdan soldan ne kadar hayat bilgisi edinirseniz o size yetecektir. Önemli olan başarıdır. Başarı için hürmet edilecek yüce değerler yoktur. Başarının kendi maddî değerleri vardır. Başarıyı yüce değerler için kullanmak da zevk vermeyecektir. Haa, biraz inançlı (!) iseniz, yardım isteyeceğiniz, dua edeceğiniz bir varlığın olması başarı için gereklidir. Dua etmeniz için terbiye edilmenize ise hiç gerek yoktur! Sadece hangi konuda başarılı olmak istiyorsunuz onu içinizden geçirin yeter! Zorlanırsanız sizin dua etmenize de lüzum yoktur. O işi anneniz de pek ala yapabilir. İyi bir insan olma hedefi de başarının hedefleri arasında yer almaz. Çünkü evrensel başarı esasları bazen iyi insan olmayı başarılı olmanın düşmanı olarak lanse eder. İyi insanın sahip olduğu ilkeler başarı yolunda ilerlerken sahibini tökezletebilir. İşte o zaman başarı, sahibini terk eder. Başarılı olmanız

için dürüstlük, sadakat, ahde vefa diğerkâmlılık gibi insan-ı kâmilin özellikleri elde etmenize ne hacet! Başarı yollarına revan olmuş aile fertleri başarı için geleneklerden kopmaya başladıklarının farkında olmazlar. Bunda en etkili faktör, modernizmin sunduğu nimetlerin göz kamaştıran cazibesidir. Nimetler elde edildikçe bir diğerini davet eder. Başarılı bir insan nimetler konusunda kanaatkâr olamaz. Her ne zaman yeter artık, bu kadarı kâfi derse o zaman başarısız olmuş kabul edileceğinden, başarı hareketliliğini destekleyecek her bir nimete hayır diyemez. Bu arada, geçmişine bakış açısı da değişmiştir. Başarı hastalığı, geçmişine bağlanıp ondan istifade etmesi yerine sadece ve sadece kuru kuruya geçmişine hamaset beslemesini emreder. Toplumdaki başarı hikâyelerinin tekdüze örneklerden oluşması nedense birçoğumuzun dikkatinden kaçmaktadır. Dünyaya gelir gelmez çocuklarımızı, sadece maddî endişelerle teşvik ettiğimiz başarı örnekleri, aslında tam olarak tahlil edilmemiş örneklerdir. Mesela, birçok kötü örnek nedense “kötü başarı” addedilmez. Bundan şunu anlarız: Başarının kötüsü olmaz; es geçileni olur. Başarı ideologları, nice başarılı şahsiyetlerin sonlarının iyi bitmediğini anlatmaktan kaçınırlar. Topluma pompalanan

başarı örneklerinin ahlaken hiç de başarı kabul edilemeyeceğini de itiraf edemezler. Başarının masal dünyasında hayalen gezinen yavrularımız hiç ummadıkları bir sonuçla karşılaşabilirler. Çünkü kendilerine başarılarını etkilememek için olumsuzluklar anlatılmamıştır. Bu durumda gencimiz, başarısızlığı kendine göre bir başarı ile örtmek ister. Örneğin bu istek; şehirlerin ana arterlerini trafiğe kapatarak başka bir başarıyı doğurur! Başarısız gencimiz bu tavrını başarı sayar ve gururlanır. Başarısızlık ya da başarı gencimize, yan cebinde özgürlüğün var olduğunu telkin edeceğinden, gencimiz hemen özgürlüğünü kullanır. Otobüsleri yakar, kaldırımları söker, dükkânları yağmalar. Bu yolda ne edep, ne görgü kuralı, ne kişilikli olmayı dikkate alır. Üstelik kendisinin başarılı olmasının yolunu açmış olan insana, ülkenin başbakanına ağza alınmayacak küfürler etmeyi başarı kabul eder. Memleketimizde fikri bir türbülansa neden olan, Gezi Parkı Eylemlerini gerçekleştirenlerin sağcı, solcu, İslamcı olmadıklarını, tersine başarının çocukları olduklarını görmüş olduk. Bu ne iktidarın ne muhalefetin başarısıdır! Ancak ve ancak başarının başarısıdır! Başarı uğruna her şeyini feda etmekten çekinmeyen ebeveynlere başarılar dileyelim! TEMMUZ 2013 / 300

47


M.Selçuk Özdoğan

selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

ilkadım kitaplığı

Sır Küpü & Aynadaki Ses

K

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyuları! Bu ay sizlerle İlkadım Kitaplığımızda iki güzel eser daha tanıyacağız. Tanıyacağımız kitaplar: Turgay GÜLER’in Hayat Yayınlarından çıkan Sır Küpü isimli “sıra dışı” romanı ile Bülent GÜNDOĞAN’ın Zambak Yayınlarından çıkan Aynadaki Ses isimli hikaye kitabıdır. Turgay GÜLER’i daha önce bu sayfada Mehdix isimli romanı ile misafir etmiştik. Şimdi de Sır Küpü isimli romanı ile misafir edeceğiz. Kitabın ismi anladığım kadarıyla Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın birkaç yıl önce MİT Müsteşarı için kullandığı “O, benim sır küpümdür.” cümlesinden alınmış. Zira romanımızda Sır Küpü diye adlandırılan kahramanımızın görevi de istihbarat. Romandaki olaylar ile kişileri günlük hayattaki olaylar ve kişilerle örtüştürebiliyoruz. Bu özellik romanın daha da dikkatli okunmasını sağlıyor. Romanı okumaya başlayınca bitirmeden bırakamayacağınızı söyleyebilirim. Birbirinden bağımsız gibi görülen olayları yazarımız çok güzel uyarlamış. Ayrıca bazı olayların sonucun verilmeyip okuyucuya bırakılması zihin jimnastiği açısından güzel oluyor. Romanı okurken ülke yönetmenin ne kadar ciddi bir iş olduğunu tekrar hatırlıyoruz. Hele Türkiye gibi belli bir döneme kadar medyası, ekonomisi, siyaseti, en gizli olması gereken yerleri milli olmayan kişi ve kurumların elinde olan bir ülkeyi. Romanı okurken

48

DERGiSi

başbakanın rüyası ve tabiri bizim bu cümlemizin açıklaması mahiyetinde. Mehdix’te Ayasofya’yı cami yapmıştık. Bu romanda da yine yolumuz Ayasofya’ya uğruyor. Heyecanlanıyoruz. Romanımızdaki Rukofil dikkat çeken isimlerden biri. Tapınakçıların başı. Koyu bir Yahudi. Nesiller öncesinden kendisine bırakılan vasiyeti gerçekleştirmeye çalışan biri. Bunun da kökenlerinin Türkiye ile bağlantısı dikkat çekici. Ayrıca savunma sanayindeki ölümler, gıda üzerine gerçekleştirilmeye çalışılan projeler, mayınlı arazilerin niye mayınlı olduğu ve kimlerin temizlemeye çalıştığı, başbakana yapılan suikast girişimi vb. dikkat çeken konular sizleri bekliyor bu romanda.

Bülent GÜNDOĞAN’ı tanıyanlarımız vardır. Bizim de belli bir süre aynı ilçede görev yapma bahtiyarlığımız var kendisiyle. Sevdiğimiz, şahsına ve kalemine saygı duyduğumuz bir ağabeyimiz. Şair ruhlu, şair sözlü biri. Ama biz onu önce hikâye kitabı olan Kayıp Kelebekler Haritasıyla tanıdık. Şimdi de ikinci hikâye kitabı olan Aynadaki Ses’le tanışıklığımızı pekiştireceğiz. Şiir kitabını da heyecanla bekliyoruz. Aynadaki Ses’te 25 adet hikâye bizleri karşılıyor. Alışageldiğimiz serim, düğüm, çözüm bölümleri net bir şekilde belli değil. Olay net olarak yok da değil, var da değil. Yazarımızın derdi de bu değil zaten. Kaybolmaya yüz tutmuş değil, çoğu kaybolan değerlerimizi hüzünlü bir üslupla bizlere anlatıyor yazarımız.

Günlük hayatımızda dikkat etmediğimiz ayrıntılar, ehlinin (Bülent GÜNDOĞAN) eline düşünce bizlere zevkle okuyacağımız hikâyelere dönüşüyor. Her bir hikâyede bambaşka bir ayrıntı bizleri karşılıyor. “Ben bu olayı bir yerlerde yaşamıştım” duygusuna kaptırıyorsunuz kendinizi. Hikâyelerin hepsini hemen okumaktan ziyade günlük bir iki tane okunması hüzne boğulmamanız açısından faydalıdır diye düşünüyorum. Bülent GÜNDOĞAN’a gönlüne ve kalemine sağlık diyor, sizleri zevkle okuyacağınız iki güzel kitapla baş başa bırakıyorum.


• • • • •

2 Cilt Büyük Boy Lüks Kapak Birinci Hamur 1030 Sayfa

Karton kapak ve enzo kağıt baskısı da çıktı

İsteme Adresi Kasaplar Çarşısı No:2 NEVŞEHİR 0505 808 35 87 - 0535 251 41 07

İlkadım Dergisi Sayı: 300  

Temmuz 2013 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 300  

Temmuz 2013 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement