a product message image
{' '} {' '}
Limited time offer
SAVE % on your upgrade

Page 1

sayı

327 ISSN-1307-6973

7,5

• EKİM 2015

BAŞYAZI- Nureddin Soyak • Rabbimizin İstediği Namaz

HİZMET ADABI- Nureddin Soyak • “Bağları Koparmayalım”

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

KAPAK DOSYASI • Kulu Arındıran Namaz / Yrd. Doç. Dr. Adem Çatak • Namazımız Miracımız Olsun / Metin Başbuğ • Mü’min, Cami, Medeniyet / Salim Çelik • Namazda Huşu, Devam ve Muhafaza / Selim Armağan • Namazı Emretme, Aile ve Model / Doç. Dr. Sefa Bardakcı • Namazların Şahı Cuma / İbrahim Çiftçi • Ezan Okunduğunda Evde miyiz, Camide mi? / Abdulkadir Yılmaz


ilkadım BİR MEKTEPTİR

Aylık İLKADIM dergisi; üç aylık kadın-aile dergisi BACİYAN ve gençlik dergisi GENÇ ADAM ilaveli... BİLGİ İÇİN: Tel:(0384) 213 65 43 - 0505 808 35 87- 0535 251 41 07- 0506 674 44 14

Okuyun, Okutun, Abone olun...


ilkadım

EKİM 2015/327

İLKADIM’DAN/2 BAŞYAZI/Nureddin Soyak Rabbimizin İstediği Namaz / 4 KAPAK Yrd. Doç. Dr. Adem Çatak - Kulu Arındıran Namaz / 6 Metin Başbuğ - Namazımız Miracımız Olsun / 9 Salim Çelik - Mü’min, Cami, Medeniyet / 14 Selim Armağan - Namazda Huşu, Devam ve Muhafaza / 17 Doç. Dr. Sefa Bardakcı - Namazı Emretme, Aile ve Model / 20

6

İbrahim Çiftçi - Namazların Şahı Cuma / 26 Abdulkadir Yılmaz - Ezan Okunduğunda Evde miyiz, Camide mi? / 29 HİZMET ADABI/Nureddin Soyak “Bağları Koparmayalım”/24 KUR’AN İKLİMİ/Selim Armağan Elhamdülillah/32 HADİS İKLİMİ/Mahmut Aveder

14

Ezanı İşitenlerin Namaz Yeri Camidir/34 FIKIH/Mehmet Şentürk Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Fazileti ve Kadınların Cemaate Katılması/36 TASAVVUF/Cemil Usta Hıfzul-Lisan Selametül-İnsan /39 SÖZ MEYDANI/İbrahim Çiftçi Tekerrür Eden Tarih Değil Hatalardır /40

20

EĞİTİM/Doç. Dr. Rüştü Yeşil Eğitimde İçerik Sorunu “Değer Eğitimi I” /42 İLKADIM KİTAPLIĞI/M.Selçuk Özdoğan Siyasetname & Nizamülmülk /45 İMBİK/Nuri Ercan Mesajların Dili /46 DÜŞÜNCE UFKUMUZ/Atilla Değirmenci Müslüman’ın Heyecan Merkezi: Namaz /48

26


ilkadım’dan... editor@ilkadimdergisi.net

Kıymetli Okuyucu, Devlet Başkanı, Müslümanların Halifesi Hz. Ömer radiyallahu anh’dan valilerine yazdığı bir resmi yazışma örneği: “Nazarımda işlerinizin en ehemmiyetlisi namazdır. Kim onu korur ve devam ederse dinini korumuş olur. Kim de onu zayi ederse, onun dışındakileri daha çok zayi eder.” Mescitler ve namaz Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’den bugüne Müslümanlar için hep hayatın merkezinde olmuştur. Müslümanlar şehirlerini camilerin çevresine kurmuşlar, her türlü günlük meşguliyetlerini de namaza ve namaz vakitlerine göre ayarlamışlardır.

ilkadım

İslam nerede neşvü nema bulmuşsa bunun ilk işareti oraya yapılan bir mescit ve cami olmuştur. Peygamberimizin Medine’ye vardığında ilk yaptığı işin Mescid-i Nebevi olması veya Kuba Mescidi’nin inşası bunun en güzel örneğidir. İslam orduları, Müslüman olup olmadıkları belli olmayan beldelere girmeden önce ezan okunup okunmadığını kontrol etmişlerdir.

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

YIL: 24 SAYI: 327 Fiyatı: 7,5 TL KDV D

EKİM 2015

Zilhicce 1436- Muharrem 1437

sayı

327 ISSN-1307-6973

7,5

• EKİM 2015

Aylık Düşünce ve Kültür Dergisi

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

Müslümanların bedenlerinin, kalplerinin ve ruhlarının camilerden ve namazdan uzaklaşması ile beraber hem rableri ile hem de birbirleri ile ilişkileri zayıflamış, parçalanmışlar, birbirlerine düşmüşler ve izzetlerini kaybetmişlerdir. “Sabır ve namaz ile Rab’den yardım isteme” unutulunca ümmete ilahi yardım da inkıtaa uğramıştır. Camilerimizde okunan ezanlar, hoparlörler ve teknik imkânlar vasıtasıyla her köşeye ulaştırılmakta hamd olsun ama evlerinde, işyerlerinde kahve köşelerinde bulunan insanlarımız bu ilahi davete sanki sağırlar. Okunan her ezan, Allah’ı hatırlatan, Allah’ın namaz emrini hatırlatan, bizi Onun huzuruna çağıran ilâhî bir davettir. Her ezan, Rabbimizden bize ulaştırılan ruhumuzun derinliklerine kadar bizi sarsması, heyecanlandırması gereken Rabbani bir çağrıdır.

BAŞYAZI- Nureddin Soyak • Rabbimizin İstediği Namaz

HİZMET ADABI- Nureddin Soyak • “Bağları Koparmayalım”

KAPAK DOSYASI • Kulu Arındıran Namaz / Yrd. Doç. Dr. Adem Çatak • Namazımız Miracımız Olsun / Metin Başbuğ • Mü’min, Cami, Medeniyet / Salim Çelik • Namazda Huşu, Devam ve Muhafaza / Selim Armağan • Namazı Emretme, Aile ve Model / Doç. Dr. Sefa Bardakcı • Namazların Şahı Cuma / İbrahim Çiftçi • Ezan Okunduğunda Evde miyiz, Camide mi? / Abdulkadir Yılmaz

/ilkadimdergisi

/ilkadimdergisi

Kendisini ilgilendirebileceğini düşündüğü her telefon çağrısına kulak kesilen, hele tanıdıklarından gelen aramaları cevapsız bırakırsa onların kırılacağını düşünerek hassasiyet gösteren Müslümanlar, günde beş defa kendilerine ulaşan ilahi çağrıyı kulaklarında ve kalplerinde cevapsız arama klasörüne atmaya bir beis görmemekte, çoğu zaman da bu çağrıya sonradan tekrar dönme ihtiyacı duymamaktadır. Günümüzde maalesef ümmetin mescitlere ve cemaatle namaza olan ilgisi sadece kemiyet olarak değil keyfiyet olarak


da zayıflamıştır. Evlerde, apartmanlarda insanların komşularıyla olan bağlantılarını kopardığı gibi camilere devam eden az sayıda cemaatin de birbirleriyle olan gönül bağlarının zayıfladığına şahitlik etmekteyiz. Yıllarca aynı mahalle camisine gidip birbirini tanımayan Müslümanlarda kardeşlik ve sevgi kırıntıları aramak beyhudedir. Namazı ifade eden “salât” kelimesi köken olarak farklı da olsa “sıla” kelimesiyle aynı harflerden oluşmaktadır. Sıla; kavuşmak, ulaşmak, vuslat demektir. Salât da Rab ile buluşmayı, kavuşmayı, irtibat halinde olmayı ifade eden bir kelimedir. Namaz mü’min için kulu Rabbe kavuşturan, Rabbe ulaştıran bir yükseltici, bir asansör, bir “mirac”, bir vesiledir. Günlük meşguliyetlerimizi ve ailemiz ile olan ilişkilerimizi “rızık kazanma” çabasına, dünyalık endişe, zevk ve hazlara göre değil namaza göre ayarlamamız bize Rabbimizin bir emridir. Taha Suresi 20. ayet bütün Müslümanlar tarafından yataklarının karşısına, odaların duvarlarına, işyerlerinde görülebilir yerlere, arabalara çerçeveletilip asılmalıdır: “Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel akıbet takva sahiplerinindir.” Müslüman ayrıca bilmelidir ki namaz kılmak, salât ehli olmak aynı zamanda diğer bütün mahlûkatın hukukunu gözetmek demektir. Bu anlamda Maûn Suresi de Müslümanların bilinçaltına kazınmalıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca her yıl Ekim ayının ilk haftası Camiler ve Din Görevlileri Haftası olarak değerlendirilmektedir. 2011 yılından itibaren de Camiler ve Din Görevlileri Haftası münasebetiyle toplumun ihtiyacı olan bir konu belirlenmeye başlanmış, belirlenen bu tema ekseninde hafta boyunca çeşitli etkinlikler gerçekleştirilmiştir. 2014 yılında “cami ve gençlik” temasını ön plana çıkaran Diyanet İşleri Başkanlığı bu yıl temayı “cami ve namaz” olarak belirlemiş, cami ve namaz konusunda duyarlı olan Müslümanların ellerindeki imkânlarla katkıda bulunmalarını arzu ettiklerini de açıklamışlardır. Bu durumda İlkadım ailesi olarak bizim de durumdan vazife çıkarmamız kaçınılmazdı. Bu nedenle Ekim sayımızın kapak dosyasını, cami, cemaat ve namaz konularına ayırdık. İstifade edilmesi temennisiyle. “Sizi cehenneme sevk eden nedir? Derler ki: Namaz kılanlardan değildik!” (Müddessir, 42-43) Bu sayımızda kapak dosyası yazılarındaki görsellerin bir kısmının çekimlerini yapan Mustafa Erden ve Fatih Toprak kardeşlerimize İlkadım ailesi olarak teşekkür ederiz. Selam ve dua ile.

Sahibi İhya Yayıncılık Tic. ve San. A.Ş. Adına İsmail Varır ismail.varir@ilkadimdergisi.net Genel Yayın Yönetmeni Metin Başbuğ editor@ilkadimdergisi.net Sorumlu Yazı İşleri Müd. İsmail Varır Yayın Kurulu Nureddin Soyak A.Baki Öncel Atilla Değirmenci İbrahim Çiftçi İsmail Varır Mehmet Erturan Metin Başbuğ M. Selçuk Özdoğan Murat Ünal Rauf Denizler Süleyman Konak Kapak ve Sayfa Düzeni İlkadım Grafik Reklam ve Abone Sorumlusu Cep:0535 251 41 07 - 0505 808 35 87 abone@ilkadimdergisi.net Baskı Cihan Ofset (0352) 322 02 00 Merkez Kasaplar Çarşısı No: 2 Nevşehir Tel:0384 213 65 43 • Gsm:0506 674 44 14 Gsm:0505 808 35 87 Şube Kayseri: 0535 251 41 07 Konya: 0506 681 23 27 www.ilkadimdergisi.net e-mail: ilkadim@ilkadimdergisi.net Abone Şartları Yurtiçi Yıllık : 90 TL Yurtdışı Yıllık : 50 Euro Abonelik İçin: 0505 808 35 87 Yurtiçinden: Posta Çeki: İhya Yayıncılık 693721 Banka Hesap No: KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Kayseri Yeni Sanayi Şb. IBAN:TR420020500000785462200001 Yurtdışından: SWIFT KODU:KTEFTRIS TR580020500000785462200101 Bu dergi Basın Meslek İlkeleri’ne uymayı taahhüt eder. Yazıların ve ilanların sorumluluğu yazı ve ilan sahiplerine aittir. Gönderilen yazı, resim veya karikatür yayınlansın ya da yayınlanmasın iade edilmez. Dergide olabilecek hataların bildirilmesi rica olunur. Cevap hakkı doğurabilecek yayın için cevap hakkı saklıdır. Yazılar, isim belirtilerek iktibas edilebilir.


BAŞYAZI Nureddin SOYAK

Rabbimizin İstediği Namaz “Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)

R

ren ve ahirete de kesin olarak inana mü’minler için bir hidayet rehberi ve bir müjdedir.” (Neml, 2-3)

abbine ibadet etmek zorundasın.

“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Ta-ha, 14)

Namaz kılarak Rabbinden yardım dile. “Namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin.” (Bakara, 153)

Namazını ve tüm ibadetlerini sırf Rabbinin rızası için yap.

Namazınızı saygılı bir şekilde kılın.

“Ey Muhammed! De ki: “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)

“Allah’a gönülden boyun eğerek namaza durun.” (Bakara, 238) “Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler.” (Mü’minun, 2)

Namazını dosdoğru kıl ki, ilahi müjdeye nail olasın.

Münafıklar gibi üşenerek namaz kılma.

“Namazı dosdoğru kılın.”(Bakara, 110)

“Münafıklar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.” (Nisa, 142)

“Namazı dosdoğru kılan mü’minleri müjdele.” (Yunus, 87)

Şeytana tabi olanlar, namaz kılamazlar.

Namazını dosdoğru kıl ki, Kur’an senin için hidayet rehberi olsun.

“Şeytan, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister.” (Maide, 91)

“Kur’an, namazı dosdoğru kılan, zekâtı ve-

Namazlarını vaktinde kıl. 4


vaktinde

kılarlar.”

dinlerini darmadağınık edip gurup gurup olan kimselerden olmayın.”(Rum, 31-32)

Namazlarını takva üzere kurulan mescitlerde

Namazınızı koruyun.

kıl.

“Onlar, namazlarını titizlikle koruyan kimselerdir.” (Mearic, 34)

“Onun içinde asla namaz kılma. İlk günde temeli takva üzerine kurulan mescid içinde namaz kılmana elbette daha layıktır.” (Tevbe, 108)

Kurtuluşa ermek için namazla arının. “Arınan ve Rabbinin adını anıp, namazı kılan kimse mutlaka kurtuluşa erer.” (A’la, 14-15)

Namaz kılan günahlardan arınır.

Dosdoğru kılınan namaz, her türlü kötülüklerden alıkor.

“Namazı kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri giderir.” (Hud, 114)

“Namazı dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.” (Ankebut, 45)

Beş vakit namazını kıl. “Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı kıl. Bir de sabah namazını kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir. (İsra, 78)

Namazı ciddiye almayanlara yazıklar olsun.

Namaz da sesini iyi ayarla.

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar.” (Ma’un, 4-5)

“Namazda sesini pek yükseltme, çok da kısma. İkisi ortası bir yol tut.” (İsra, 110)

Rabbinin kesin emirlerini yerine getir.

Namazını zayi etme azaba çarptırılırsın.

“Yavrum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” (Lokman, 17)

“Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevi tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” (Meryem, 59)

Namaz kılmazsanız cehenneme gidersiniz.

Namazı hem kendin kıl. Hem de ailene emret.

“Sizi sekar’a (cehenneme) ne soktu? Onlar şöyle derler: biz namaz kılanlardan değildik.” (Müddessir, 42-43)

“Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanındır.” (Ta-ha, 132)

Namazı devamlı kılmak, neslinin de namaz ehli olması için Rabbinden yardım iste. “Rabbim! Beni namaza devam eden bir kimse eyle. Soyumdan da böyle kimseler yarat. Rabbimiz! Duamı kabul eyle.” (İbrahim, 40)

Namazını devamlı kıl. “Onlar ki namazlarını kılmağa devam ederler.” (Mü’minun, 9)

Rasulullah sallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki:

Namazı kıldığınız halde, müşrikler gibi guruplara ayrılmayın.

“Allahu Teâlâ, namaz sayesinde günahları siler.” (Buhari, Müslim)

“Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; 5

EKİM 2015 / 327

“Onlar namazlarını (En’am, 92)


KAPAK

Yrd. Doç. Dr. Adem Çatak* kapak@ilkadimdergisi.net

Kulu Arındıran

NAMAZ

N

amazın en büyük hususiyeti Allah’tan korkmayı ve günahlardan sakınmayı sağlamasıdır. Hem ayetlerde Rabbimiz hem de hadislerde Peygamberimiz bizleri namaza teşvik etmişler ve namazın büyük küçük günahlardan alıkoyacağını ve eğer işlenmiş ise günahlara kefaret olacağını beyan etmişlerdir.

R

abbimizin mü’min kullarından yerine getirmelerini istediği ibadetlerin başında namaz gelir. Namaz ibadetinin farz kılınmasında maddi ve manevi birçok hikmetler bulunmaktadır. Bu hikmetlerinden biri de namazın mü’minleri arındırmasıdır. Namazın arındırıcı niteliği hakkında Yüce Rabbimiz, “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.”1 buyurmuştur.

reyre radiyallahu anh, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söyledi: “Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?”Sahâbîler: “O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûl-i Ekrem: “Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.”buyurdular.2 Mevzubahis ettiğimiz hadis-i şerifte abdest ve namazın kulu, işlemiş olduğu günahlarından arındıracağı müjdesi verilmiştir. Namazın arındırıcılığı o derecedir ki kulu şirk ve küfür bataklığından bile kurtarır, sahil-i selamete çıkarır.

Ayet-i kerimeden de anlaşılacağı üzere namaz kılmak kulu, her türlü çirkin işlerden ve kötülüklerden uzaklaştırır. Konu ile alakalı olarak kaynaklarımızda yer alan bir rivayette, Ebû Hu6


Bu konuda varit olan bir rivayette, Hz. Câbir radiyallahu anh, “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i, “Gerçekten kişi ile şirk ve küfür arasında namazı terketmek vardır.” buyururken işittim.3 demektedir. Bu hadis-i şerifte kulun namaz kılarak küfür ve şirkten arınacağı müjdesi vardır. Başka bir rivayette ise kulun kıldığı namaz iyilik olarak nitelenir ve onun günahlarını izale edeceği açıklanır. Rivayet şöyledir: İbni Mes’ûd radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, bir adam bir günah işledi. Sonra (yaptığından pişman olarak) Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e gelip durumu haber verdi. Bunun üzerine: “Gündüzün iki yanında ve gecenin gündüze yakın saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler kötülükleri giderir.”4 anlamındaki ayet nazil oldu. Adam: “Bu sadece bana mı mahsus ya Rasûlullah?” dedi. Rasûl-i Ekrem:

alben başka şeylerle meşgul olmaksızın huzur ve huşu içerisinde kılınan namaz önceden işlenmiş günahların silinmesine vesile olur. Kalp huşu içerisinde olursa vücut ve azalar da huşu içinde olacağından öncelikle namaza başlamadan kalbi huzursuzluklardan temizlemek, meşguliyetlerinden arındırmak gerekir ki namazımız gerçekten namaz olsun.

Konu ile ilgili bazı hadis-i şerifler ise şöyledir: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemşöyle buyurur: “Sizden kim abdest suyunu hazırlar, ağzına ve burnuna su çeker ve bunları temizlerse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra, Allah’ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, yüzü ile işlediği günahlar, sakalının uçlarından su ile birlikte dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günahları su ile birlikte parmaklarından dökülür gider. Ardından başını mesh edince, başının günahları saçlarının ucundan su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günahları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Daha sonra kalkıp namaz kılar, Allah’a hamd ve senada bulunur, O’na lâyık-ı veçhile tazimini gösterir ve kalbinden Allah’tan başkasını(n kor7

EKİM 2015 / 327

K

“Ümmetimin tamamı içindir.”buyurdular.5


ku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu günkü gibi bütün günahlarından arınır.”6

lar, Kılınıp kılınmadığına aldırmazlar,

Ebû Hureyre radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre, Rasûlullahsallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Vaktine dikkat etmezler, vaktin geçip geçmediğine aldırmayıp namazı geciktirirler,

“Büyük günahlardan kaçınıldığı müddetçe, beş vakit namaz ile iki cuma, aralarında işlenen küçük günahlara kefarettir.”7

Kıldıkları vakit de, Allah için hâlis niyetle kılmayıp dünyevî birtakım maksatlar için kılarlar,

Namazın terkinden müteessir olmazlar,

Açıkta, insanlar yanında kıldıkları halde, gizlide kılmazlar; kıldıklarında da Hakk’ın huzurundabir huşu ve tazim içinde değil de “İki yatış bir kınteş bakış”tan ibaret bir gösterişle kılarlar.”11

Osman İbni Affân radiyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken işittiğini söyledi: “Bir Müslüman, farz namazın vakti geldiğinde güzelce abdest alır, huşu içinde ve rükûnu da tam yaparak namazını kılarsa, büyük günah işlemedikçe, bu namaz önceki günahlarına kefaret olur. Bu her zaman böyledir.”8

Kalben başka şeylerle meşgul olmaksızın huzur ve huşu içerisinde kılınan namaz önceden işlenmiş günahların silinmesine vesile olur. Kalp huşu içerisinde olursa vücut ve azalar da huşu içinde olacağından öncelikle namaza başlamadan kalbi huzursuzluklardan temizlemek, meşguliyetlerinden arındırmak gerekir ki namazımız gerçekten namaz olsun.

Nitekim ensardan bir gencin gece namazı kıldığı ve buna rağmen birtakım kötülükler işlediği anlatılınca Allah Rasûlü buyurdu ki: “Namazı onu kötülüklerden alıkoyacaktır.” Çok geçmeden bu genç tövbe etti, hâli düzeldi ve sahabenin seçkinlerinden oldu.9

Rabbim bizleri, namazı kendisini arındıran kullarından eylesin. Amin.

Aslında namazın en büyük hususiyeti Allah’tan korkmayı ve günahlardan sakınmayı sağlamasıdır. Hem ayetlerde Rabbimiz hem de hadislerde Peygamberimiz bizleri namaza teşvik etmişler ve namazın büyük küçük günahlardan alıkoyacağını ve eğer işlenmiş ise günahlara kefaret olacağını beyan etmişlerdir.

Dipnotlar: * Gümüşhane Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi 1- Ankebût Suresi, 45. ayet. 2- Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283. Ayrıca bk. Tirmizî, Emsâl 5; Nesâî, Salât 7; İbni Mâce, İkâmet 193. 3- Müslim, Îmân 134. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünnet 15; Tirmizî, Îmân 9; İbni Mâce, İkâmet 17. 4- Hûd Suresi, 114. ayet. 5- Buhârî, Mevâkît 4, Tefsîru sûre (11) 6; Müslim, Tevbe 39. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (11). 6- Müslim, Müsâfirîn, 294. 7- Müslim, Tahâret 14. Ayrıca bk. Tirmizî, Mevâkît 46; İbni Mâce, İkâmet 79. 8- Müslim, Tahâret 7. 9- Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 447. 10- Mâûn Suresi, 4-5. ayetler. 11- Yazır, ElmalılıMuhammed Hamdi, Hak Dîni Kur’ân Dili, c. IX, s. 6168.

Namazın izah edilen arındırıcı vasfını yerine getirebilmesi için huşu içinde ve tadil-i erkâna riayet edilerek ifa edilmesi gerekir. Son dönem müfessirlerinden merhum Elmalılı, huşu ve tadil-i erkâna riayet etmeden namaz kılanların niteliklerini, Mâûn Suresi’nde yer alan, “Vay o namaz kılanların hâline ki onlar namazlarından gaflettedirler.”10 ayetinin tefsirinde şöyle anlatır: “Onlar namazın ehemmiyetinden gaflet edip, onu gereği gibi ciddî bir vazife olarak yapmaz8


KAPAK

Metin Başbuğ kapak@ilkadimdergisi.net

Namazımız Miracımız Olsun S

alât hali belli zamanlarda değil, kulun her gününün her anında taşıması ve muhafaza etmesi gereken bir “hal”dir. Ayetin ilk bölümünde korunması istenen salâtlar böyle anlaşılmaktadır. “Kul her an Rabbi ile irtibat halinde olmalıdır.” demektir. İkinci olarak zikredilen “salâtül vüsta” ise Hz Ömer radiyallahu anh’ın da yukarıda saydığı beş vakit namazdır. En doğrusunu elbette Allah bilir.

Bir seferde Rasulullah aleyhisselam’la beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük. “Ey Allah’ın Rasulü, beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle!” dedim. “Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır; Allah’a ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hacc yaparsın!” buyurdular ve devamla “Sana hayır kapılarını göstereyim mi?” dediler.

“Bu işin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Rasulü!” dedim. “Dinle öyleyse” buyurdu ve açıkladı: “Bu dinin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi 9

EKİM 2015 / 327

T

“Evet, ey Allah’ın Rasulü.” dedim. “Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiarıdır.” buyurdular ve şu ayeti okudular. (Mealen): “Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rabblerinin azabından korkarak ve rahmetini ümid ederek O’na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar.” (Secde Suresi, 16). Sonra sordu:

irmizî’nin hasen kaydı ile rivayet ettiği meşhur Hadis-i Şerif ’i Muaz bin Cebel radıyallahu anh rivayet ediyor:


K

ul her bir rekâtta Rabbine “Alemlerin Rabbi olarak sadece seni tanıyorum. Melik/Malik olarak sadece seni biliyorum. Allah’ım ben hiçbir kimseye, hiçbir şeye değil sadece sana itaat ve kulluk ediyorum; hiçbir kimseden değil, hiçbir şeyden değil sadece senden yardım istiyorum.” der ve bu halini hayatının her anına taşır. cihaddır!” Sonra şöyle devam buyurdu: “Sana bütün bunları tamamlayan baş amili haber vereyim mi?” “Evet, ey Allah’ın Rasulü!” dedim. “Şuna sahip ol!” dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: “Ey Allah’ın Rasulü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız?” “Anasız kalasıca Muaz! İnsanları yüzlerinin üstüne ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?” buyurdular. (Tirmizi)

devam etti: “Öğleyi gölge bir ziralıktan birinizin gölgesi misli oluncaya kadar kılınız. İkindiyi, güneş yüksekte, beyaz, parlak iken, hayvan binicisinin, güneş batmazdan önce iki veya üç fersahlık yol alacağı müddet içerisinde; akşamı güneş batınca; yatsıyı ufuktaki aydınlık battı mı gecenin üçte birine kadar kılınız. Kim (kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin, kim (kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin, kim (kılmadan) uyursa gözüne uyku düşmesin. Sabahı da yıldızlar parlak ve cıvıldarken kılınız.” (Muvatta, Mevâkît: 6, (1, 6-7)

İmam Mâlik’in anlattığına göre, Hz. Ömer radiyallahu anh valilerine şöyle yazdı: “Nazarımda işlerinizin en ehemmiyetlisi namazdır. Kim onu korur ve devam ederse dinini korumuş olur. Kim de onu zayi ederse, onun dışındakileri daha çok zayi eder.” Hz. Ömer radiyallahu anh yazısına şöyle

Görülüyor ki Hz. Ömer radıyallahu anh’ın nazarında namaz, ferdlerin dini hayatını ilgilen10


namazı da terk etti mi, işte o zaman küfürle arasında hiçbir perde kalmamış demektir.” buyurmaktadır. (Müslim; Ebu Davud; Tirmizî; İbni Mace)

diren bir mesele olarak kalmıyor, devletin meselesi oluyor ve en mühim meselesi addediliyor. Daha doğru bir ifade ile O’na göre “din” devletin en önemli meselesidir. Biliyoruz ki selefi Hz. Ebu Bekir radıyallahu anh da “namazla zekâtın arasını açanlara”, “namaz kılarız ama zekât vermeyiz” diyenlere savaş ilan etmişti.

“Mü’min, 24 saatinin her anını salât halinde geçirmelidir” demek, kişinin hayatının her anını salât/namaza göre planlamalıdır anlamına da gelmektedir. Hayatı maddi anlamda, “mescitlere bağlı bir şekilde” sürekli “vakti” gözlemekle geçmeli, manevi anlamda ise kendisini sürekli “ilahi huzur”da hissetmelidir. Namaz her anlamda hayatın merkezine alınmalıdır.

Rabbimiz biz mü’minlere “Salâtları, özellikle salâtül vüstâyı dikkatle muhafaza edin ve gönülden boyun eğerek Allah’ın divanında durun.” (Bakara Suresi, 238) buyurmaktadır. Salât, Kur’an-ı Kerim’de en çok zikredilen ve önemi en çok vurgulanan terimlerden birisidir. Genel olarak “kulun rabbi ile her türlü irtibatı”nı içeren bir ibadet/kulluk tezahürüdür. Salât hali belli zamanlarda değil, kulun her gününün her anında taşıması ve muhafaza etmesi gereken bir “hal”dir. Ayetin ilk bölümünde korunması istenen salâtlar böyle anlaşılmaktadır. “Kul her an Rabbi ile irtibat halinde olmalıdır.” demektir. İkinci olarak zikredilen “salâtül vüsta” ise Hz Ömer radiyallahu anh’ın da yukarıda saydığı beş vakit namazdır. En doğrusunu elbette Allah bilir.

Kul kendisini Rabbinin huzuruna yükseltecek/ taşıyacak olan namaza durabilmek için önce temizlenmeli, arınmalıdır. Daha sonra bedenini ve ruhunu “Beytullah”a yönlendirmelidir. Hayatının her anında sadece Allah’ın evini kıble edinmesi gereken kul, namaz anında temsili olarak da oraya yönelmelidir. Kâbe’ye ulaşmak için sadece Hacc ve Umre beklenmemeli her vakit namazda o şuurda olunmalıdır.

Beş vakit namaz ümmete mirac gecesi farz kılınmıştır. Bu irtibattan dolayı olsa gerektir ki o günden beri namaz mü’minin miracı olarak da anılmıştır. Mirac yükseltici/asansör demektir ki bu anlamda namaz “kulu, kul katından Rab katına/Rabbin huzuruna” yükselten bir miractır. Rabbiyle irtibatın gerekli olmadığına, dünya hayatını Rabbinden bağımsız ve bağlantısız yaşayabileceğine inanan kişiler İslam ve iman dairesinden çıkmışlardır. Âlimlerin çoğunluğu namazı kılmayanların da bu çerçevede olduğunu kabul etmişlerdir. Rabbimiz cehennemliklere “Sizi cehenneme sevk eden nedir?” diye sorulacağını, onların da “Biz namaz kılanlardan değildik.” diyeceklerini haber vermektedir. (Müddesir Suresi, 42-43) Efendimiz aleyhisselam ise “Kul

Kul her bir rekâtta Rabbine “Alemlerin Rabbi olarak sadece seni tanıyorum. Melik/Malik olarak sadece seni biliyorum. Allah’ım ben hiçbir kimseye, hiçbir şeye değil sadece sana itaat ve kulluk ediyorum; hiçbir kimseden değil, hiçbir şeyden değil sadece senden yardım istiyorum.” der ve bu halini hayatının her anına taşır. Kul, Allah’a en yaklaştığı anın başının ayakları hizasına kadar, toprağa kadar eğildiği secde anı 11

EKİM 2015 / 327

“Allah’ım ben kesinlikle inanıyorum ki en büyük sensin” diyerek dünya hayatındaki her türlü bedenî ve ruhî meşguliyetten sıyrılan kul, Rabbin “Secde et ve yaklaş” çağrısıyla ilahi huzura kabul edildiğini bilmelidir. Bu şuurdaki bir kul, tertemiz bir kalp, tertemiz bir beden ve elbise ile Allah’ın huzuruna çıkacağını da bilir. Kalbini ve düşüncelerini sadece Rabb’e odaklar. Derin bir huşû içerisinde Rabbi ile konuşur.


olduğunun farkında olmalı, bu fırsatı heba etmemeli, ana hedef olan Allah’ın rızasını kazanmadan dünyaya geri dönülmesinin ne büyük bir ziyan olacağını iyi düşünmelidir.

böyle müjdeler vardır.

Namaz anında kulun hem bedeni hem de ruhu Rabbi için kıyam, kıraat, rükû, secde halinde olmalıdır. Ruh da bedenle beraber kıyamda, rükûda, secdede değilse namaz insanda bir bütün olarak kemâlât zuhura getirmez. Kişiyi münkerden ve fuhşiyyattan alıkoyması gereken namazdan istenen fayda hâsıl olmaz. Abdullah bin Mesud radiyallahu anh’ın “Bizimle beraber namaz kıldıkları halde günahları terk etmeyenleri biz namaz kılanlardan saymazdık.” sözü iyi teemmül edilmelidir.

1-Kalp huzuru: Kalp dünya işlerinden tamamen ayrılıp namazına, okuduğu Kur’an’a bağlanır. Yaptığı işten gaflet etmez, yaptığı işin farkındadır. İşte o zaman musallide huzur-ı kalp zuhur eder. Kalpler zaten Allah’ı anmakla huzur bulur.

İmam-ı Gazali manevi miracın gerçekleşmesine vesile olacak bir namazla kişide şu manevi hallerin tecelli olacağını nakleder:

2-Tefehhüm: Okuduğunu anlamaktır. Çok kere ağız okur fakat kalp manasını düşünmez. İşte böyle kılınan namaz, kişiyi her çeşit kötülükten alıkoyamaz. 3-Tazim: Saygı. Bir âmir, emri altındakine bir şey emreder, o da, kalbi huzur içinde emredileni anlayıp yapar ancak; emri verene bir saygısı olmayabilir. Onun için saygı tefehhümden sonra gelir. Yani Allah Teâlâ’nın emrini saygı duyarak yapmak gerekir.

Kul, namazını tamamlayıp ilahi huzurdan ayrıldığı zaman imtihan dünyasına tekrar döner. Belli bir zaman tamamen koptuğu, ayrı kaldığı dünya hayatına “ey sağımdakiler ve solumdakiler, ben geri döndüm, Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.” diye selamlayarak, namaz esnasında Rabbinden aldığı manevi füyûzâtı kalbinde taşır halde tekrar başlar. Özlemle Rabbin bir sonraki davetini ve randevusunu bekler.

4-Heybet: Bu tazimden üstündür. Saygı ile korkmak, tazimden sonra meydana gelen bir korkudur. Bu korku, süfli korku değildir. Yılandan, çıyandan korkmaktan farklı bir korkudur. Bu korku, Allah Teâlâ’nın sevgisini kaybetmekten meydana gelen ulvî bir korkudur.

Namaza böyle bakarsak; herkesin gözdesi olan bahçesinde namaz kılarken gözü bir kuşa takıldığında koşarak Efendimize gelen ve “Ya Rasulullah! Beni namazımda meşgul eden, namazımı unutturan bu bahçeyi istemiyorum.” diyerek olduğu gibi tasadduk eden Ebu Talha’yı anlayabiliriz. Bir savaş sırasında ayağına saplanan demir parçası şiddetli ağrı nedeniyle çıkarılamayınca “Bari namaz sırasında çıkarın” diyen Hz Ali’yi anlayabiliriz.

5-Reca: Ümitli olmaktır. Sevap beklemek demektir. Allah Teâlâ’nın nimetlerini, rahmetinin bolluğunu, namaz kılanlara cenneti söz verdiğini ve verdiği sözde durduğunu bilmektir. İnsan padişaha saygı gösterip korksa da bir mükâfat beklemez. Hâlbuki Allah’ın azabından korktuğu halde, kıldığı namazdan sevap umar. 6-Hayâ: Utanmak. Kusurunu bilip, Allah’tan utanarak, namazı kusursuz kılmaya çalışmaktır. Namazda Allah Teâlâ’ya karşı saygılı olabilmek için, O’nun azamet ve celalini bilmek, kendisinin de, hakir, zelil ve Allah Teâlâ’nın emrine boyun eğen bir kul olduğu bilincinde olmaktır. O’nun azametini bilmeyen veya inanmayan kimse O’na

Hakkı verilerek ikame edilecek bir namaz eda edildiğinde bizatihi o namazla kazanılacak ecrin dışında geçmişteki günahların affına da vesile olacağını müjdeleyen hadisi şerifler vardır. Esasen hakkı verilerek yapılacak hacc ve umreler, tutulacak oruçlar ve bazı diğer ibadetler için de 12


gerekli saygıyı gösteremez. Allah’a imanı daha parlak, daha kuvvetli olanın huşusu da kuvvetli olur. Hazret-i Âişe validemiz, “Rasulullah bizimle konuşur, gülerdi. Ama namaz vakti gelince adeta bizi tanımazdı.” buyurmuştur.

anlayamayanlara “veyl olsun o salât ehline ki” buyuran Rabbimiz salât halinden gafil olan bu kişilerin özelliklerini şöyle sayar: “Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip kakan odur.

Namaz kılarken eğer kalp namazda değilse, boş durmuyor; mutlaka dünyalık bir şey düşünüyordur. İnsan sevdiği şeyi çok düşünür, kalbi o şeylerle ilgilenir, meşgul olur. Bunun için Allah’tan başkasını seven kimse, namazda sevdiklerini düşünür, Allah’ı hatırlaması zor olur, namazda bile gaflet içinde olur.

Yoksulu doyurmaya teşvik etmez Yaptıklarını gösteriş/riya içinde yapar. Yardım etmekten de sakındırır.” (Maun Suresi)

Ashab-ı kiram; “İnsanlar kıyamette dünyadaki namazlarında gösterdikleri huzur, sükûn ve namazdan aldıkları lezzet ölçüsünde haşir olurlar.” buyurmuşlardır. ” (İhya) Efendimiz aleyhisselam “İslam beş temel esas, beş önemli direk üzerinde durmaktadır.” buyurur. Bu beş ana direkten birisi de salât/namazdır. Bu direklerden hangisi çekilse bina çöker.

İbrahim aleyhisselam şöyle demişti: “Rabbim, beni ve zürriyetimi namazı ikame edenlerden kıl. Rabbimiz, duamı kabul buyur.” (İbrahim Suresi, 40)

Namaz kıldıkları halde salât halinin önemini 13

EKİM 2015 / 327

Rabbimiz ümmetin yetimlerinin, yoksullarının çoğaldığı, kendi cellâtlarına sığınmak için çocuklarını dalgaların kucağına salmayı bile göze aldığı şu günlerde bizi salâtından gafil olanlardan, Rabbi ile irtibatını kesenlerden eylemesin. Bizi bir an bile nefsimize bırakmasın. Bizi ve zürriyetimizi salât ehli eylesin.


KAPAK Salim Çelik kapak@ilkadimdergisi.net

Mü’min-CamiMedeniyet Ç

evremizdeki insanlara, farklı inanç ve kültürlerdeki kişilere ya da kendimize İslam’ı ve Müslümanlığı kelimelere dökmeden anlatan motifler çizmenizi istiyoruz diye bir teklifte bulunsak çizilecek motiflerin başında cami ve minareler gelir. Zaten başka türlü anlatımlarda yetersiz kalır. Çünkü İslam inancının temel sembol ve motiflerinin başında cami ve minarelerimiz gelir.

C.

güzel örneğidir. İslam orduları, Müslüman olup olmadıkları belli olmayan beldelere girmeden önce camilere bakmışlar ve ezan okunup okunmadığını kontrol etmişlerdir.

evremizdeki insanlara, farklı inanç ve kültürlerdeki kişilere ya da kendimize İslam’ı ve Müslümanlığı kelimelere dökmeden anlatan motifler çizmenizi istiyoruz diye bir teklifte bulunsak çizilecek motiflerin başında cami ve minareler gelir. Zaten başka türlü anlatımlarda yetersiz kalır. Çünkü İslam inancının temel sembol ve motiflerinin başında cami ve minarelerimiz gelir.

Her ne kadar yeryüzünün her yeri mü’min için mescit kılınmışsa da,Peygamber efendimizin koyun ağılında bile namaz kıldığına dair rivayetler hadis kitaplarımızda mevcut ise de, ibadethane olmanın çok ötesinde anlamlara sahip olduğu için Müslümanlar gittikleri yerlere İslam’ın bu şiarını nakşetmişler, yeryüzüne yıldız serper gibi cami ve mescitleri sermişlerdir.

Onun içindir ki İslam nerede neşvü nema bulmuşsa bunun ilk işareti oraya yapılan bir mescit ve cami olmuştur. Peygamberimizin Medine’ye vardığında ilk yaptığı işin Mescid-i Nebevi olması veya Kuba Mescidi’nin inşası bunun en

Kâbe merkezli olarak dünyaya dalga dalga yayılan bu tevhid ve kulluk ağı büyük metropol 14


şehirlerden tutun, balta girmemiş ormanlara, sahra çöllerinin derinliklerine kadar yayılmıştır. Müslümanlar bugün dünyanın her yerinde hiç kesintisiz ezan okunduğunu söyleyip bununla gurur duyuyorlar ve gurur duymakta da haklılar. İslam’ın bu sembollerinin içini ne kadar doldurduğumuz, özünü ne kadar koruduğumuz ise ayrıca bir değerlendirme konusu. Allah’ın evi Kâbe’nin konumu,Mescidi Nebevi’nin tarihte gördüğü işlev, Osmanlı camilerinin ihtişamı ve siyasi misyonu, günümüzde sayısı çok ama cemaati fakir ibadethanelerimizin durumu üzerine iyice düşünmeliyiz. Cami ve mescitlerimizin genel misyonu bir yana, İslam tarihinde hepsi bir okul olmuştur. Medeniyet merkezi haline gelen camilerimizin isimlerini bile sayamayışımız; Fransa’da eyfel kulesi ABD’de özgürlük anıtı veya tuttuğumuz takımın ilk onbiri kadar cami bilmeyişimiz medeniyetimizin gittiği yönü ortaya koyan işaretlerdir.

le ve münazarada söyleyecek bir sözü bulunan, günümüzde ise zalimlerin elinde Müslüman öldürmeye memur edilmiş bir kılıç gibi kullanılan el Ezher Cami ve üniversitesi;

Osmanlılarda hükümdarların ve ailelerin yaptırdığı Selatin Camileri (Fatih, Süleymaniye, Eyüp, Bursa Ulu Cami,Selimiye);

İspanya’daki yitik medeniyetimizin kalbi, Hristiyanlar tarafından tarumar edilen, Muhyiddin Arabî, Kadı Ebubekir, Nureddin Batruci, Muhammed Kurtubi, Abbas bin Firnaz ve Ebu Mervan gibi din ve fen âlimlerinin ilham kaynağı Kurtuba Cami ve daha niceleri ümmetin gönlünün nerelerine gömüldü bilinmez.

Duvarlarını Hud aleyhisselam’ın yaptırdığı rivayet edilen, Yahya aleyhisselam’ın kabri ve Hz Hüseyin efendimizin başının bulunduğu söylenen, dört mezhep imamının ayrı ayrı kürsüleri bulunan ilim yuvası Şam’daki Emeviye Cami;

Ünlü sosyoloji ve tarih bilgini İbni Haldun’a ev sahipliği yapan Samarra Ulu Cami; Tolunoğlu Ahmed Cami;

-Halifelerin halka imamlık yaptığı, devlet işlerinin yürütüldüğü merkezlerdi desem!

Mısır’da Fatımiler tarafından Şia propagandası yapmak için kurulan daha sonra ehli sünnetin kalesi haline gelen, her türlü İslami mese-

-Camilerin minberlerinin devlet başkanlarının koltuğuna benzer olduğunu, devlet politikalarının buradan ilan edildiğini yazsam, gün15

EKİM 2015 / 327

Mimarisi ve coğrafyasını bile tanımakta zorlandığımız camilerimizin ruhunu da tanıyamaz olduk. Sadece namazmekânı boyutuna indirgediğimiz ve bu boyutunun bile hakkını veremediğimiz camilerimiz;

Kuzey Afrika fatihi Ukbe bin Nafi’nin bu diyarda ilk ezanı okuttuğu rivayet edilen Kayravan Cami;


delik siyasete dokunur mu acep?

me, Kâbe’de yan yana namaz kılanları göstersem vahdeti anlatır mıyım sizce?

-Orduların seferlere camilerden dualarla uğurlandığını, bazı camilerin namaz kılan ordular için yapılan ordugâh camileri olduğunu söylesem, Samarra Ulu Cami’nde aynı anda 150 bin askerin namaz kıldığını söylesem orduyu siyasete mi alet etmiş olurum?

-Zenginlerden, soylulardan, etiketlilerden, makam sahiplerinden camide olsun eşitlik ve adalet beklesem hatta haddimi aşıp bu eşitlik ve adaleti günlük hayata taşımalarını istesem yanlış mı yapmış olurum acaba? Tüm bu soruların ve düşüncelerin cevabını aramaya yazının bittiği vakitten sonraki ilk namazımı camide kılarak başlasam mı, ne dersiniz?

-Mahkemelerin camilerde kurulan yerlerde görüşüldüğünü ve kararların burada alındığını söylemek yargıyı siyasallaştırır mı bilmem. -“Tüm fenni bilim üreten medreselerin ortasında bir cami bulunur. Buraların kapıları camiye açılır.” desemetiketi bol, aklı ve bilimi kendine önder edinmiş, dogmalara/vahye inanmayan akademisyenlerimizi orta çağ karanlıklarına mı salarım… Ne dersiniz?

Ayetsiz bidayet ve nihayet olmaz. Ayeti kerime ile bitirelim. Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan,zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder.”(Tevbe, 18)

Tüm bunların ötesinde; -Boş camilerden kulluk huzuru beklersem,

Kaynakça

-Yıllarca aynı mahalle camisine gidip birbirini tanımayan Müslümanlarda kardeşlik ve sevgi kırıntıları ararsam,

Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali İslam Peygamberi, M. Hamidullah İslam Tarihi, İ. Hasan

-Namaz çıkışı cami avlusunda: ‘ümmet ümmet deyip duruyorsunuz’ diye çıkışan kardeşi-

Fıkhüs Sîre, R. El Buti 16


KAPAK

Selim Armağan kapak@ilkadimdergisi.net

Namazda; Huşu, Devam ve Muhafaza N

N

de “Beni hatırlamak ve anmak için dosdoğru namaz kıl” (Taha, 14) ayeti ile bizden sevgimizi namaz kılarak göstermemizi istemektedir. Bu namaz neyle, kimle birlikte olduğunu bilmeden bir beraberlik değildir. Bu namaz davetçilerin aracılığı ile belirli mekânlarda belirli saatte randevulaşmış âşık ve maşukun buluşmasıdır. Bu namaz bir aşığın tam zamanında buluşma yerine gidişinin heyecanını, coşkusunu, kelimelerindeki seçiciliğinive araya kimseyi katmadan gönülden hem hal oluşunu içindetaşır. Böyle namaz kılana hâşi, bu hale de huşu denir. Yüce Rabbimiz Mü’minûn Suresi’nin girişinde sevdiği ve

amaz ibadeti, mü’minin amelleri ve niyetleri ile yüzleşmesi ve arınmasından, Rab kul ilişkisine, madde ve ruh ilişkisinden, insanî ilişkilere kadar İslam’ın en önemli şiarıdır. Buradan hareketle namazı iman tanımları arasına katan, şu ya da bu şekilde namazı terk eden, kılmayan ya da tembellik gösterenin, şehadet sözlerini söylediği halde ısrarla kılmamaya devam edenlerin inanç noktasından da tehlikede olduğunu değerlendiren birçok fetva vardır. İnsan fıtratı gereği sevdiğini gönlünden ve dilinden düşürmez. Her fırsatta anar. Rabbimiz 17

EKİM 2015 / 327

amazda huşu halinin kemal derecesinde oluşması için bıkmadan usanmadan namaza devam etmek gerekir. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de;“Onlar, namazlarına devam ederler.”(Mearic, 34) şeklinde ifade edilir.


“E

y Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!” (İbrahim,40) duğu tanımını yapanlar da var.

kurtuluşa erdireceği kişilerin özelliklerini sayarken önce imanı ve hemen peşi sıra namazlarını huşu içerisinde kılanları sıralamıştır.

Namazda huşu içinde olan mü’minin hali, Rabbimizin azamet ve celâlinin tecellileri karşısında kendi küçüklüğünü görenaşığın hali gibidir. Nefsini Hakk’ın emrine baş eğdirip bu coşkuyu; “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir…” (Enfal, 2) ayetinde olduğu gibi tüm hücrelerinde Allah’ın azametini hissetmiştir. “…Sonra derileri de, kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar.” (Zümer, 23) ayetinde ifadesini bulduğu gibi dış görünüşle de kıbleye dönmüş, vücut organlarında sakinlik ve sükûnet meydana gelmiş, gözleri secde yerine odaklanmış, sağa sola, şuna buna bakmayı bırakmıştır. Huzur-ı ilahide olduğunun farkında olan bu aşıkmü’min artık hissettikleri karşısında lâl olmuş ve kemal-i huşuya boyanmıştır.

“Şüphesiz mü’minler kurtuluşa ermiştir ki; onlar namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 1-2) Huşu, tam olarak Allah’a yönelmek demekken namazda huşu; namazı peygamber aleyhisselam’ın bildirdiği şekilde farz, vacip, sünnet ve adabına uyarak kemal-i edep, huzur-ı kalp ve ihlâs ile kılmaktır. Huşu’nun tanımları yapılırkenkorku, çekingenlik gibi kalbin fiillerindendir diye tanımlayanlar olduğu gibi; sakin olmak, gözünü ve boynunu eğmek, sesini kısmak, tevazu göstermek, saygılı, itaatkâr vesükûnet içinde olmak, sallanmayı terk etmek gibi organlara ait fiillerden ol18


Huşû namazın kemalindendir. Yani makbul ve olgun bir namazın mutlaka huşû ile kılınması lâzımdır. Bütün namazı gaflet ile geçen bir insan, namazda Allah’ı nasıl hatırlamış olabilir? Allah Teâlâ “Gafillerden olma” (Araf, 205) buyurarak namazda gafleti yasaklamıştır.

maya ve gösterişten sakınmaya çalışmak gerekir. Namaz kılarken de Allah’ın huzuruna yükselten bir miracın içinde olduğunun bilincinde olmak gerektiği gibi namazdan sonra boş söz, iş ve günahtan Allah’a sığınmak gerekir. Namazın muhafızları Tevbe Suresi 18. ayette şu özellikleri ile övülürler;

Beden, ruhi olayların aynasıdır. Mesela; ruhunda üzüntü veya sevinç olan kişinin bu ruh hali mimiklerindenve davranışlarından anlaşılır. Bundan dolayı âlimler: “Namazda huşû; namazın dışındaki her şeyden yüz çevirmek, gözlerini secde yerinden ayırmamak, sağa sola bakmamak, elbisesiyle oynamamak ve parmaklarını çıtlatmamaktır.”diye tanımlamışlardır. Zira bu hal kişinin konsantresinin zayıflığının işaretidir.

Mescit inşa ederler,

• Kendileri de namazı kılar, zekâtlarını verirler. • Bu ibadetlerin korunması ve devamının sağlanmasında Allah’tan başkasından da korkmazlar. • Hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.

Namazda huşu halinin kemal derecesinde oluşması için bıkmadan usanmadan namaza devam etmek gerekir. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de; “Onlar, namazlarına devam ederler.” (Mearic, 34) şeklinde ifade edilir. Yani onlarsadecenamazın farz olduğuna inandım demekle kalmayıp Allah’ın emrettiği ve Peygamberin öğrettiği şekilde namazı terk etmeksizin devamlı kılmayı da huy edinmişlerdir. Tanımlanan Kamil huşuyu sağlayamıyorum diye namazı terk de etmezler. “Ve onlar ki, namazlarını muhafaza ederler.”(Mü’minûn, 9) ayetinin gereğini yaparlar, namazlarını kılmaya devam etmekle kalmaz onun korunması içinde özel gayret gösterirler. Namazın muhafızı olmak, onun devamlı kılınmasını sağlamak ve huşusunun temini için namazdan önce, namaz kılarken ve namazdan sonra yapılacak işlere özen göstermek gerekir.

“İman eden kullarıma söyle: “Namazı dosdoğru kılsınlar, alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerine verdiğimiz rızıktan açık ve gizli (Allah için) harcasınlar.”(İbrahim, 31) “Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazını dosdoğru kılanlardan eyle! Ey Rabbimiz! Duamı kabul et!” (İbrahim,40)

Namazdan önce; abdest ve temizliğe hassasiyet, avret yerlerini örtmek, kıbleye yönelmek, temiz elbise ve temiz yer ile mükemmel bir namaz için cemaat ve cami gibi hususlara dikkat etmek icap eder. Vakitlerin girişine kalben ilgi göstererek dikkat etmek, kalbi vesveseden ve Allah’tan başka şeylerden arındırıp huzur bul19

EKİM 2015 / 327

Namazın muhafızları ve daimlerinin namazda huşuyu sağlamak için dikkat etmeleri ve mutlaka korumaları gereken en önemli şey; esenlik içinde bir vatan ve bir İslam yurdudur. Zira bir dış düşman saldırısı düşünülmesi ya namaz kılmaya engel olur ya da namazın “korku namazı” halinde kalmasına neden olur. Bu esenlik yurdunda iyiliği emir, kötülükten nehiy, huzur ve sükûnu gözetecek bir toplumbulunur. Gerektiğinde bu güzide toplum namazın devamını sağlamak için karakol ve cihad görevine hazır bulunur. İslam’da toplum bütün kurumlarıyla Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmamayı venamazı korumayı görev edinmelidir. Yoksa namazda huşuyu geçelim, namaza devam ihtimali de kalmaz.


KAPAK

Doç. Dr. Sefa Bardakcı* kapak@ilkadimdergisi.net

Namazı Emretme

Aile ve Model N

amaz kötülüklerden alıkoyar. İbrahim Peygamber, Kâbe etrafında saf olmuş bir ehil isterken bunu kastetmiştir. Kâbe’si olan bir ehil Kâbe’sine sahip çıkan bir hane sahibinin işidir. Müslümanlar aile içinde bir namaz ehli oluşturmakla beraber dünya evinde de bir Kâbe etrafında safa durmuş ehil olmak zorundadır.

“E

imkanlara karşı uyarılmıştır. Para pul da amaç olmayıp araç olarak anlatılmıştır. En büyük ekonomi Allah inancına sahip olarak yaşanılan hayatın ekonomisidir.

hline namazı emret ve kendin de ona devam et. Senden rızık istemiyoruz. Sana da biz rızık veriyoruz. Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanındır.”1

Bunu sağlayan temel ise Peygamberimizin halkıdır. Peygamberimizin halkı ise Mekke’deki müşrikler değildir. Bilakis kendisinin çağrısına kulak veren kimseler Peygamberimizin halkıdır. Bu halk da onun ehli olarak anlatılmıştır. Şüphesiz Peygamberimiz çocuklarını yetiştirmiştir. Ailesi ve çocukları onun ehlidir. Ama onlardan Hz. Fatıma hariç hepsi rahmeti rahmana kavuşmuştur. Hz. Fatıma radiyallahu anha ve mü’minlerin

Girişte zikredilen ayet-i kerimeyi anlamak için Taha Suresi’nde ‘sakın dünya metaına gözünü dikme! Kafirlerden birkaç çiftini dünya ile imtihan etmek için dünya cicisiyle zevklendirdik. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve ebedidir’2 denilen anlam ilişkisini dikkate alarak konunun anlaşılmasına katkıda bulunulacaktır. Bu ayetteki anlamla mü’minler, kafirlerin ellerindeki 20


birçok açılardan işlevi uhdesinde barındırmaktaydı. Bugünün Müslüman gençleri namazla doyuma ulaşmadıkça ne kadar ‘namaz kılın’ denilse de namaz ibadetinin sahiciliğinin olmadığına inanılacaktır.

anneleri hükmünde olan eşleri için Hz. Peygamber namazı emretmekle beraber kendisi namaz konusunda sabır üstüne sabretmek suretiyle en güzel örnek olmuştur. Allah ve peygamber desteği olmayan bir ekonomiyi kendisi de istememiştir. Ehli yoluyla da böyle bir seçimde bulunmamıştır. Peygamberlerin kavimleri peygamberin ailesi hükmündedir3 anlayışıyla da peygamberimiz Müslüman olan ehli yoluyla sadece parayı temsil eden ekonomik bir güç olmayı istememiştir. Allah tarafından böyle bir stratejiyi takip etmesi de istenmemiştir. Ama namazını kılan İslam toplumu ekonomisi güçlü bir ümmet olmuştur.

Namaz kılma oranının çokluğu veya devamlılığı konusunda ‘Kıyamet toplumunda namaz zayıf olacak’ diye bir kanaat yaygındır. Bu anlayış halk arasında yanlış olarak yaygınlaştırılmıştır. Şüphesiz her türlü yeni kazanılan davranışların istendik hale gelebilmesi için zorluk ve meşakkatlerin olması kaçınılmazdır. Bu zorluktan naşi

Namaz konusunda Allah Teâlâ tarafından verilen ilk emretme görevi peygamberimizin. O bu görevi bihakkın yerine getirmiştir. Hz. Peygamberin döneminin namaz şuuru ve oluşumu günümüzde siyasi, itikadi, sosyolojik ve psikolojik açılardan yeniden dizayn edilmelidir. Çünkü Allah’a imanın gereği ifa edilen namaz 21

EKİM 2015 / 327

Aslında namaza yüksek zevat denilen insanlar devam etmelidir. Alimler, idareciler, sanayiciler, işadamları, amirler ve diğerleri ki Müslümanların her türlü işi namazla destek bulmalıdır. Namaz kıldığını ifade eden kimse, kimseye destek olmadan çekip gidiyor mescitten. Ne yapsın yeni yetme genç desteksiz destekçiyi? Bu genç nereye kadar gidecek onunla dünya ve ahirette?


‘eh işte ahir zaman, bu işler gitgide azalacak’ gibi ifadeler ‘zorlukla beraber kolaylık vardır’ ayetinden hareket etmemenin sonucudur. Aksine kıyamete kadar iman edenler bulunacaktır. Ümmeti Muhammed bu zamanlarda nüfusça da çoğunlukta olacaktır. Bu yanlış yorumlamanın üzerine çıkılması gerekir.

Salat Olarak Namaz Stratejik ibadet ne yazık ki bugün ferdi bir ibadet ritüeli telakki edilerek çok anlamlı anlayıştan teberri edilmiştir. Hâlbuki salat kelime anlamı bakımından bir duadır. Bu anlamdan hareketle dua Allah’ın o kula rahmetidir, desteğidir. Kavramsal anlamda ifa edildiğinde bu desteği Allah kullarına kendine namazla yaklaştığında sağlamaktadır. Bu kişisel ritüel anlayışı şüphesiz zamanla oluşmuştur. Sadece bilgi temelli olarak kalmıştır. Bu haliyle Hz. Peygamber dönemi namaz anlayışını yerleştirmek imkânsız olur.

Ehlin iyalin namaz emrine karşılık tepki durumu farklıdır. Çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve kişisel farklılık dönemi diye. Gençlik döneminin ise ergenlik sorunlarını unutmamak gerek. Bu dönemlere göre ebeveynin işi gerçekten zor. Peygamberimiz yukarıda ifade edildiği gibi hane-i saadetinin içinde namaza devam ettiği gibi mescitte de namazında devamlılıkta sabretmiştir. Hane-i saadet içinde eşlerine ve Hz. Fatıma’ya örnek olduğu gibi mescitte de milletinden oluşan ehline namazda sabr-ü sebat içinde olduğunu göstermiştir. ‘Namaz dinin direğidir anlayışı’ namazın stratejik bir ibadet olduğunun ifadelerinden biridir.

Bir an önce Müslümanlar namazın altyapısına dönüşü sağlamalıdırlar. Ailede başlamalı, dünya İslam ailesinde tekemmül etmelidir. Bu tekemmül sağlanmadığında sorumluluk uygulamadaki hassasiyetlere dikkat etmeyenlerdedir. Asla İslam’ın karakterinde değil. Namazla inanç sağlanmaktadır. Namaz fuhşiyat ve münkerattan uzak tutmaktadır.4 Kişiyi fuhşiyat ve 22


Peygamberlerde sizler için örneklik vardır anlayışından hareketle İbrahim peygamberi örnek alabiliriz. Namaz kötülüklerden alıkoyar. İbrahim Peygamber, Kâbe etrafında saf olmuş bir ehil isterken bunu kastetmiştir. Kâbe’si olan bir ehil Kâbe’sine sahip çıkan bir hane sahibinin işidir. Müslümanlar aile içinde bir namaz ehli oluşturmakla beraber dünya evinde de bir Kâbe etrafında safa durmuş ehil olmak zorundadır. Bu anlamda dünya, Müslümanların kucağına düşmüştür. Bugün bir takım ağrı ve sıkıntılar varsa doğru bir gidiştir. Namazda sabır üstüne sabır göstererek dinin yıkılmaz bir direk olduğunu alimler ehillerine göstermek durumundadırlar. Akıbet ise ekonomik rant değil de İslami sonuç isteyen Müslümanların oluşturduğu dünyanın olacaktır. Bunda kuşku yoktur. Münafıklarla bizler arasını ayıran namazdır. Namazı terk eden kafir olur. ‘Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyiniz.’ ayeti sebebiyle yardım namaz şartına bağlanarak isteniyorsa yardımların arkaplanı namazdır.

münkerattan uzak tutmuyorsa namaz yoluyla sabrü sebat yok demektir. Namaz kılanlar namazı ifanın ardından mescide gelip zekat veriyor, namazdaki kimseler yetimlerin malını heba etmiyor, mescitteki kimseler birbirlerini faizle yıpratmıyorlar, namaz için mescitte bulunanlar haksız yere canlarına kastetmiyorlar, namaz için mescitte bulunanlar birbirlerine zarar vermeye kastedenlere karşı ülkelerini muhafaza edecek taarruza buradan başlıyorlar... İbrahim peygamber de neslinin namaz kılanlardan olmasını talep etmektedir. Alimler enbiyanın varisi olduğuna göre hem hanelerinin çocuk, genç ve yetişkinlerine namazı emredecek hem de devraldıkları davete muhatap ehli namaza çağıracaklar. Bu konuda direnecekler. Sabırdan feragat etmeyecekler. Dinin direğini gözetecekler. Kendileri namaz ehli olduğu gibi edasıyla her türlü fuhşiyat ve münkerattan uzak olacaklar. Ehillerini de böylece fuhşiyattan ve münkerattan hali nesil haline getirmede sonuna kadar devam edecekler. İllaki bunda başarılı olacaklar. Yıkılmayan bir ehil sahibi bulunduğunu ehl-i ıyal bilmiş olacaktır. Yıkılmayan bir namaz çınarının bulunduğuna kanaat etmiş olacaklar. Demek ki ebeveynler namazlı nesil isteyecektir.

Yukarıdaki ayetle namazda devamlı olmak ebeveynin görevlerinden olarak sıralanmıştır. Bu anlamda ehl-i iyale namaz emretmek esas olursa namazlı kimsenin namazı emretmede sabrı da gözden uzak tutulmamalıdır. Ekonomik refah sonra Allah Teâlâ’dan gelecektir. Hala namazı emretmeyip namazda ısrar edenlerden olmayalım mı?

‘İman edenler! Sabır ve namaz yoluyla yardımda bulununuz.’5 ayetinden hareketle Peygamberimiz ehlini mescide çağırmıştır. Ehlin başı konumundaki Peygamber namaz ve sabır yoluyla Allah’tan yardım dileyince ehli de onun gibi yardım ve sabır ile yardım talebinde bulunmuşlardır. Bu durum aynı safta bir ehil doğurmuştur. Namaz, eğer ehilleri temsil eden Müslümanlar ekonomik, sosyal, itikadi ve siyasi anlamda yamuk halde iseler tedavi yollarına imkân tanımıştır. Örneğin münafıklar namaza tembelce sallana sallana gelmişlerdir. Bu da onların kişiliklerinin analizine yetmiştir.

Dipnotlar * Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi 2- Taha Suresi, 20/131. 3- Tevilatü’l-Kur’an, VII, 323. 4- Ankebut Suresi, 45. 5- Bakara Suresi, 153. 23

EKİM 2015 / 327

1- Taha Suresi, 20/132.


HİZMET ADABI Nureddin Soyak

nureddin.soyak@ilkadimdergisi.net

“Bağları Koparmayalım”

İ

nsanlar her geçen gün bir bir bağlarını koparıyor. Bazı insanlar bağlardan hoşlanmıyor. Başına buyruk hareket etmeyi seviyor. Bu da başına olmadık felaketler getiriyor. Aslında başına buyruk hareket ettiğini zannedenler, nefislerinin, şeytanlarının ve insan şeytanlarının tahakkümüne girmiş acizlerdir. İnsanlar yalnızlaşıyor. Rabbisiyle bağlarını koparan insanlığın diğer bağları da zayıflıyor ve kopuyor. Rabbine vefasız olan kimse kime vefalı olabilir ki? Anasına mı? Babasına mı? Eşine, çocuklarına mı? Akrabalarına mı? Eş dost arkadaşlarına mı? Kime vefalı olabilir? Tüm bağları iğreti olur, en ufak darbede hemen kopuverir. Mü’minin tüm bağları imandan İslam’dan kaynaklanır ve bu bağlarını muhafazaya gerekli ihtimamı gösterir. Bu kulluğun gereklerindendir.

olarak ilan etmiştir. Rabbimizin koparılmamasını istediği bağlar insanlığın ve İslamlığın şiarı olan kutsal bağlardır. Bunları koparanların insanlıktan ve İslamlıktan nasibi kalmaz. Dünya ve ahirette perişan olurlar. Rabbimiz buyurdu ki: “Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin tutturma!” (Haşr, 10) İman bağı bağların en kıymetlisidir. Akrabalık bağı da çok kıymetli olmasına rağmen iman bağı yoksa akrabalık bağı da biter tüm bağlar da biter. Rabbimiz buyurdu ki: “O, ‘Ben kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.’ dedi. Nuh, ‘Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, onun azabından korunacak hiç kimse yoktur.’ dedi. Derken aralarına dalga giriverdi de oğlu boğulanlardan oldu.” (Hud, 43)

Rabbimiz buyurdu ki: “Onlar, Allah’a verdikleri sözü pekiştirilmesinden sonra bozan, Allah’ın korumasını emrettiği bağları (iman, akrabalık, beşeri ve ahlaki bütün ilişkileri) koparan ve yeryüzünde bozgunculuk yapan kimselerdir. İşte onlar ziyana uğrayan kimselerdir.” (Bakara, 27)

“Nuh Rabbine seslenip şöyle dedi: ‘Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin va’din elbette gerçektir. Sende hükmedenlerin en iyi hükmedenisin.’” (Hud, 45)

Rabbimiz korunmasını istediği bağları koparanları bozguncu ve ziyana uğrayan kimseler 24


“Allah, ‘Ey Nuh! O, asla senin ailenden değildir. Onun yaptığı, iyi olmayan bir iştir. O halde, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi benden isteme. Ben sana cahillerden olmamanı öğütlerim’ dedi.” (Hud, 46)

Allah’ın dinine hizmet iddiasında olan hizmet erleri bu bağları en güçlü kişiler olmalıdır. Dini gayretinden değil de nefsi gayretinden dolayı, anası babası ile eş ve çocukları ile, kardeşleri ile, amca ve dayıları ile, hala ve teyzeleri ile, onların çocukları ile, yakın ve uzak akrabaları ile, yakın ve uzak komşuları ile, kısacası müslüman toplumun her bir ferdi ile problemli olan, bağlarını koparan kişiler, nasıl Allah davasının hadimi olabilirler. Olsa olsa bu bağları koparanlar, Allah davasının haramisi olurlar. Yol keseni olurlar.

Peygamber bir baba, babalık şefkati ile iman bağını koparan oğlunun bağışlanmasını diliyor da Rabbimiz; “Cahilerden olma” diye uyarıyor. Aman yarabbi imanımızı muhafaza eyle. Emrettiğin bağları koparmamamızı bizlere nasib eyle. Rabbimiz buyurdu ki:

Rabbimiz buyurdu ki:

“Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.” (Nisa, 1)

“Demek, yüz çevirdiğinizde yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak ve akrabalık bağlarını koparacaksınız, öyle mi?” (Muhammed, 22) “Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)

Rabbimiz kendisine itaatten hemen sonra, akrabalık bağlarını koparmaktan men ediyor. Akrabalık bağları ne kadar sağlam olursa, toplum da o kadar sağlam ve güçlü olur. İslam sağlam bir müslüman toplum oluşturmayı hedefler. Akrabalık bağları ne kadar sağlam olursa insanların mutlu olması, hayatın zorluklarına göğüs germesi o kadar kolay olur.

Bu kutsal bağları koparan bozguncular olmuş ve olacaktır. Bunlara karşı çok dikkatli ve tedbirli olmak gerekir. Rabbimiz buyurdu ki; “Tehdit ederek Allah’ın yolundan ona iman edenleri çevirmek, Allah’ın yolunu eğri ve çelişkili göstermek üzere her yol üstüne oturmayın. Hatırlayın ki, siz az idiniz de o sizi çoğalttı. Bakın bozguncuların sonu nasıl oldu.” (A’raf, 86)

Rabbimiz buyurdu ki: “Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve size hizmet eden kimselere iyilik edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.” (Nisa, 36)

İman ve ahlak kurallarına riayet insanlara dünya ve ukba saadeti kazandırırken, bu kuralları ihlal ederek din ve dünya düzenini bozanların akıbeti hatırlatılarak, aynı yanlışların yapılmaması konusunda uyarılmıştır.

Rasulullah sallalahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden misafirine ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden, akrabasını görüp gözetsin.” (Riyazussalihin)

İnsanlık tarihi boyunca bozguncular hep aynı şeyi yaptı. Önce kulların Rableri ile bağlarını kopardı daha sonra da tüm iyi işlerle olan bağlarını kopardılar. Bunu şeytan ve insan şeytanları çok güzel bir şekilde başardı. En büyük nimetlerden olan akıl nimetini kullanamayan insanlarda bu aldatmacalara kanarak yoldan çıktılar. Allah davasının samimi erleri bu ilahi ve nebevi hakikatleri her yerde haykırmak zorundadırlar.

Bu ve benzeri ilahi ve nebevi emirler yerine getirilmiş olsa, bağlar zayıflar mı, kopar mı? Tarih şahittir ki bu bağların kuvvetli olduğu toplumlar, en güçlü, en uzun ömürlü ve en huzurlu toplumlar olmuşlardır. 25


KAPAK

İbrahim Çiftçi kapak@ilkadimdergisi.net

Namazların Şahı

CUMA

C

uma bunun için devlet namazı olarak kabul edilmiştir. Hem cemaat hem yetkilendirilen imam şartı Cuma namazını siyasi anlamda da önemli hale getirmiştir. Eğer Müslümanların bir devleti veya imamı yoksa Cuma namazı için kendilerinin yetkili kılacağı birisi bu işi üstlenir.

A

ylardan Ramazan, gecelerden Kadir Gecesi ne kadar önemli ise günlerden Cuma da öyle.O gün de Müslümanların en önemli görevi haftalık ibadet olan cuma namazını kılmalarıdır. Allah mü’minlere “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrılınca, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma Suresi, 9) diyeseslenmektedir. Ayette geçen “koşmak”tan maksat, meşgul olduğu işi hemen bırakıp hutbeye yetişmeye çalışmaktır. Yoksa telâş ile koşarak gitmek demek değildir. Buna göre “Allah’ın zikrine koşmak”, işi ve alışverişi bırakıp cuma namazı kılmaya ve hutbeyi dinlemeye gitmek demektir.

Ayette ezana, cuma gününe, cuma namazının farz oluşuna, cuma hutbesine(zikir), cuma saatinde alışveriş yapılmaması gerektiğine işaretler vardır. Peygamberimizin hadisleri:“Cuma namazına gitmek, ergenlik çağına ulaşmış her Müslüman’a farzdır.”“Kim tembellik ederek üç cuma namazını terk ederse Allah o kimsenin kalbini mühürler.” “Bir kimse güzelce abdest alır sonra mescide gelir, susup okunacak hutbeyi dinlerse, gelecek cumaya kadar ve ondan sonraki üç gün içinde işleyeceği (küçük) günahları affedilir.” Cuma, Müslümanların haftalık bayramıdır. Bu itibarla Müslümanlar cumaya hazırlık için boy 26


abdesti alır, temiz elbise giyer, güzel koku sürünürler.Çünkü Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem,“Cumaya gelmek isteyen kimse boy abdesti alsın.” “Ergen olan her kişinin cuma günü gusletmesi, ağız ve diş temizliği yapması ve yeteri kadar güzel koku sürünmesi gerekir.” buyurmuştur.

gelip cuma namazı kılabilirler. Cuma namazının kadınlara farz kılınmamış olması, onlar hakkında bir mahrumiyet değil bir muafiyettir. Ancak günümüzde kadınların cuma günü camiye gitmeleri, yapılan vaazı ve okunan hutbeyi dinlemeleri ve cuma namazı kılmaları daha isabetli olur. Nitekim Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem,“Camiye gitmek istediklerinde kadınlarınıza engel olmayın.” (Müslim, Mesâcid, 135-36) buyurmuştur. Peygamberimiz ve sahabe zamanında hanımlar, cuma namazına ve günlük namazlara katılıyorlardı.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemise, ilk cuma namazını Mekke’den Medine’ye hicret esnasında Kuba-Medine arasındaRânûna vadisinde kıldırmıştır. Peygamberimiz ile Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında cuma günü tek ezan okunuyordu. Hz. Osman devri gelince, insanlar çoğaldı, Medine büyüdü ve evlerin mesafesi uzaklaştı. Bunun üzerine Hz. Osman ezanın sayısını ikiye çıkardı. Cuma vaktinde bir ezan, imam-hatip hutbeye çıkınca bir ezan okuttu.

Cuma namazı cemaatle kılınır, tek başına kılınmaz. Cuma,camilerde veya namazgâhlarda kılınır. Peygamberimizin zamanında Medine’de birden fazla mescit bulunduğu halde cuma namazı sadece Mescid-i Nebevî’de kılınmıştır. Zamanımızda bir şehirde yaşayan Müslümanlar bir camiye sığmadığı için cuma namazı birden fazla camide ve namazgâhlarda kılınabilir.Cumanın

Müslümanlar, cuma namazının erkeklere farz olup kadınlara farz olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. Bununla birlikte kadınlar, camiye 27

EKİM 2015 / 327

Cemaat Olayı


ceği için, onun toplum düzeni ile yakından ilgisi vardır. Devletten izin alma şartı aranmazsa fitne çıkabilir. Cuma kıldırmak ve hutbe okumak bir şeref vesilesi sayılarak rekabet doğabilir. Camide bulunan her grubun namaz kıldırmak istemesi, cumadan beklenen faydayı yok eder.Nitekim 1980 öncesi Erzurum Üniversite camiinde iki güçlü gruptan hangisi mihrabı kaparsa o namazı kıldırırdı. Tabii hutbelerde grup hutbesi olurdu. Kısaca hikmet ve toplum psikolojisi bakımından da cumanın İslâm devletinin kontrolünde kılınması gereklidir.

cemaatle kılınması ve mecburi namaz olmasının hikmeti bir olmanın, birlik olmanın, cemaat olmanın, güçlü olmanın amaçlanmasıdır.Cuma kılınan camide Müslümanların ve o beldeyi ilgilendiren konuların,meselelerin hutbede dile getirilmesi içindir. Mümkün olduğunca büyük camilerde (Cuma camisi) kılınmasının istenmesi o belde Müslümanlarının gündem birliğine ulaşması, devletten ve ümmetten haberdar olması içindir. Bu şekilde o belde Müslümanlarının haftalık istişare ve değerlendirmeleri de yapılmış olacaktır. Müslümanların gücünü, birliğini, dayanışmasını göstermesi açısından da önem ifade eder.Müslümanların dayan yana saf bağladıkları kişilerin gücünü, sayısını görüp özgüvenleri gelişir.Sorunları çözme, yardımlaşma, muhtaçları öğrenip sadakayı değerlendirme gibi sosyaliteler de cumanın amaçlarındandır.

Ancak yöneticiler cumaya ilgisiz kalır ve önemli bir sebep olmaksızın Müslümanları namaz kılmaktan alıkoymak isterse, onların bir imamın arkasında toplanarak cuma namazı kılmaları mümkündür. Cuma bunun için devlet namazı olarak kabul edilmiştir. Hem cemaat hem yetkilendirilen imam şartı Cuma namazını siyasi anlamda da önemli hale getirmiştir. Eğer Müslümanların bir devleti veya imamı yoksa Cuma namazı için kendilerinin yetkili kılacağı birisi bu işi üstlenir.

İzin Olayı Hanefîler, cuma namazını devlet başkanı veya temsilcisinin ya da bunlar tarafından yetkili kılınan bir kişinin kıldırması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Hanefîlerin dışındaki diğer mezhepler cuma namazının geçerliliği için bu şartı aramazlar. Bir camide cuma namazı kıldırması için kendisine yetki verilen kimse, o camide cuma namazını kendisi kıldırabileceği gibi bir başkasına da kıldırtabilir.

Bu konuda İbn Nüceym der ki: “Şayet hiç bir şekilde kadı veya ölmüş olan halifenin (yerine geçmiş) halifesi yoksa, âmme de bir kişinin (cuma namazını kıldırmak üzere) öne geçirilmesi üzerinde ictimâ edecek olsalar, zaruret dolayısıyla caizdir.” (İbn Nuceym, el-Bahrü’r-Râik, II, I55)

Dayandıkları şu hadistir:“Kim cuma namazını ben hayatta iken veya benden sonra, adaletli ve câir (zâlim) bir imamı (önderi) varken, onu küçümseyerek veya inkâr ederek terkederse, Allah iki yakasını bir araya getirmesin ve işini bitirmesin.” (İbn Mâce, İkâme, 78)

Ayrıca bu şart, yalnızca Hanefî mezhebinde öngörülmüş bir şarttır. Bir şüphe hâsıl olursa diğer mezhep imamlarının görüşlerine uyularak kılınması gerekir.Veliyyü’l-Emr ve izn-i sultânîdiye belirtilen hususun gerçekleşebilmesi için, Müslümanların başında zâlim de olsa bir yöneticinin bulunması zorunlu görülmüştür. Başa geçmiş bulunan yöneticinin Müslüman olması ise onun, Müslümanlarca veliyyü’l-emr olarak görülmesinin asgarî şartıdır.

Bu hadiste, cuma namazının farziyeti için, adil veya zalim bir yöneticinin bulunması öngörülmüştür. Çünkü cuma namazı büyük bir cemaatle kılınacağı ve hutbede topluma hitap edile28


KAPAK Abdulkadir Yılmaz kapak@ilkadimdergisi.net

Ezan Okunduğunda

Evde miyiz, Camide mi? N

amaz kılanların büyük çoğunluğu namazlarını evlerinde kılıp camilere gitmemektedir. Bunu, kimileri tembellikten veya cemaat şuuru olmadığından yaparken, kimileri takvasından, kimileri çok iyi mücahid olduğundan, hatta kimileri de dini dizayn etmekten dolayı camiye vakit bulamadığından yapıyor.

2

008 yılında yine Terör Devleti İsrail’in Gazze üzerine bomba yağdırdı bir dönemde Türkiye’de İsrail’i tel’in mitingleri düzenleniyordu. İstanbul’da yapılan bir mitingi televizyondan izlerken oradaki “Amerikan Müslüman Teşkilatları Başkanı” olarak takdim edilen konuşmacının söyledikleri çok dikkatimi çekmişti. Bu konuşmacı İsrailli bir yetkilinin şöyle dediğini aktarıyordu: “Şu andaki Müslümanlardan hiç çekinmeyin, korkmayın, biz bunları her platformda ezer geçeriz, ne zaman Müslümanlar cuma namazında olduğu gibi sabah namazlarında da camileri doldururlarsa o zaman onlardan korkun.”

Nevşehir’imiz belki namaz kılmada, camiye gitme de Türkiye ortalamasının üstünde bir şehir ama Allah aşkına camilerimize bir bakalım, sabah namazında hatta diğer vakitlerde kaç cemaat var. Koskocaman binaların arasındaki en merkezi camilerde-bırakın her daireden bir iki cemaatin olmasını- apartman adedince bile cemaat yok. Bu mahallelerin yüzde yüzü Müslüman, sanki cami mahalleye, mahalle de camiye küsmüş. Bu halden de ne “Sabah ve yatsı namazlarına camiye gelmeyenlerin evlerini yıkasım gelir” diyen Peygamberin makamında namaz kıldıran Hoca Efendi, ne de o Peygamberin üm-

Bu konuşmadan sonra camii cemaati daha çok dikkatimi çekti. Özellikle sabah namazları çalışan çalışmayan herkes için camiye gidilme29

EKİM 2015 / 327

si en müsait olan vakittir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in cemaatle ilgili özellikle de sabah namazıyla ilgili tavsiyeleri bilindiği halde bu hafife almayı anlamak mümkün değil.


devleti kurma planları yapmaktan, kimileri facebook’tan, twitter’dan tebliğ yaptığı için camiye gitmek gibi basit, sıradan, hacı emmilerin yaptığı şeye vakti bulamıyor. Hepsi peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den daha şuurlu ve daha önemli işler yapıyorlar ya… Bir de -imam olmayan- müftülük personeli var ya onların camiden cemaatten uzak durmasını anlamak mümkün değil. Rabbimiz diyanet gibi, camiler gibi ülkenin hemen hemen her mahallesine, köyüne, kasabasına, yaylalarına, bütün kılcal damarlarına kadar uzanan bir teşkilatı bizlere nasip etmiş. Bu büyük bir nimet, çok büyük bir fırsattır. Böyle bir teşkilat başka hiçbir cemaate, tarikata nasip olmamıştır. Her köyde, her mahallede diyanet var, diyanetin temsilcileri var. Bu mahallelerde din adına,İslam adına olumlu olumsuz her halden şüphesiz en çok bu teşkilat sorumludur. Allah bizi bu alanda istihdam ettiyse en çok buna şükretmeliyiz. Bu millet yol yapana yol yaptığı için, sağlıkçıya sağlığı için maaş ve değer veriyorsa bize de dinini, imanını, ahlâkını canlı tutmamız için değer veriyor.

meti olan cemaat başta olmak üzere hiç kimse rahatsız değil. Cemaatle namaz kılmak, namazı bir eylem haline getirmektir. Cemaatle namaz kılmak, bir tebliğdir. Cemaatle namaz kılmak, ümmet olma bilincine ermektir. Cemaatle namaz kılmak mahallemizin, köyümüzün, kasabamızın İslam beldesi olduğunu ilan etmektir. Sokaklarda, caddelerde İslami simgelerin yok olduğu, emri bil marufun yapılamadığı günümüzde vakarlı bir emr-i maruftur; camiye gitmek, cemaatle namaz kılmak.

Camileri canlandıralım, bu konuda plan proje geliştirelim, bu necip milletin evlatlarını televizyon ve internet gibi, hatta terör gibi düşmanın silahlarına teslim etmeyelim. Bütün ümmetin -cemaatlerin, tarikatların, Müslümanım diyen herkesin- ortak buluşma yeri olan camilerde birleşelim, birleşmeye çalışalım, aksi halde bu vurdumduymazlığın ve tembelliğin bedeli çok ağır olabilir. (Bunları kendimi diyanetinbir ferdi olarak gördüğümden -özeleştiri-mahiyetinde yazdım. Hiç kimseyi suçlamak için değil.)

Namaz kılanların büyük çoğunluğu namazlarını evlerinde kılıp camilere gitmemektedir. Bunu, kimileri tembellikten veya cemaat şuuru olmadığından yaparken, kimileri takvasından, kimileri çok iyi mücahid olduğundan, hatta kimileri de dini dizayn etmekten dolayı camiye vakit bulamadığından yapıyor. Kimileri İslam

Konumuzun Önemini Anlatan Ayet-iKerime ve Hadis-i Şeriflerden Bazıları “Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber sizde rükû edin(namazıcemaatle kılın).”(Bakara, 43) 30


mazda gibi sevap kazanır.(Buhari)

Peygamberimiz aleyhisselam namazları cemaatle kılmaya teşvik etmiş ve sevabını şöyle bildirmiştir: “Kişinin cemaat ile kıldığı namaz, evinde veya çarşıda kıldığı namazdan 27 derece daha faziletlidir. Bu fazilet şu şekilde gerçekleşir: Biriniz güzelce abdest alır sırf namaz kılmak için camiye gelirse camiye varıncaya kadar attığı her adım için bir sevap verilir ve bir günahı silinir. Camiye girdiği zaman namaz için beklediği sürece namaz kılıyormuş gibi sevap kazanır. Melekler bu kimseye dua ederler. Kimseye eziyet etmediği ve abdesti bozulmadığı sürece; ‘Allah’ım! Bu kulunu bağışla, ona merhamet et ve tövbesini kabul et’ diye dua ederler.” (Ebu Dâvûd, Salât, 49, I, 378)

Evi mescide uzak olanın-her adımına sevap verileceği için- sevabı daha fazladır.(Buhari) İmam, namazı tamamlayıp cemaate yüzünü döndürünceye kadar onunla bulunan, gece ibadet etmiş gibi sevaba kavuşurlar. (Tirmizi) Yatsıyı cemaatle kılan Kadir gecesinden hisse almış olur.(Taberani) Cemaatle Namazın Fıkhî Yönü İslam âlimleri beş vakit namazı camilerde cemaatle kılmanın hükmü konusunda ihtilâf etmekle birlikte camilerin cemaatsiz bırakılmasının asla caiz olmadığı, namazların cemaatle kılınmasının daha sevap olduğu, mazeretsiz cemaatin terk edilmesinin doğru olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. (Kurtubî, I, 348) İslam âlimleri bir Müslümanın cemaatle namaza katılmamasına mazeret olabilecek hususları şöyle açıklanmıştır;

“Kişinin bir başka kişi ile birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan, iki kişi ile birlikte kıldığı namaz bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha sevaptır. Cemaat ne kadar çok olursa bu namaz Allah’a o nispette sevimlidir.”(Ebu Dâvûd, Salât, 47) Camiye gitme imkânı bulamayan iki veya daha fazla Müslüman, beş vakit namazı, evde, iş yerinde, temiz olan her mekânda cemaat olarak kılabilir. Evde de olsa cemaatle kılınan namazlar, tek başına kılınan namazlardan daha sevaptır. Evlerimizde cemaat olmaya, namazı aile cemaatiyle kılmaya, camilerde cemaate yetişemeyenler kendi aralarında cemaat olup kılmaya azami gayret göstermeli, tek başına namaz kılmak en son seçenek olmalıdır.

Hastalık: Özellikle grip, nezle ve benzeri bulaşıcı hastalığa yakalananlar cemaate gelmezler. Hasta bakıcılar ile engelliler ve ileri derecede yaşlılar da cemaate katılmayabilirler. Kokulu bir şey yiyip içmek: Peygamberimiz aleyhisselam; “Soğan veya sarımsak yiyen kimse bizden (veya mescidimizden) uzak dursun ve evinde otursun.” (Müslim, Mesâcid, 73; Buhârî, Ezân, 160) buyurmuştur.

Olumsuz hava şartları: İnsanı sıkıntıya sokacak derecede yağmur, çamur, şiddetli soğuk, kar, ayaz, şiddetli sıcak, zifiri karanlık ve geceleyin şiddetli rüzgâr gibi hava şartları, vakit namazlarına olduğu gibi cuma namazına katılmamak için de birer mazerettir.

Yatsı namazını cemaatle kılan gecenin yarısını, sabah namazını cemaatle kılan ise gecenin tamamını ibadetle geçirmiş olur.(Müslim) Hastalar, çocuklar ve kadınlar olmasaydı, sabah namazı için, mazeretsiz cemaate gelmeyenlerin evlerini yakardım.(İ.Ahmed, İbni Mace)

Yoğun meşguliyet: İşinin başından ayrılamayacak derecede yoğun bir işte çalışan ve görev yapan kimseler cemaate katılmayabilirler.

Cemaatle namaz kılmak için bekleyen, hep na31

EKİM 2015 / 327

Korku: Mescide gittiği takdirde malına, canına veya namusuna bir zarar gelmesinden korkan kimse cemaate gitmeyebilir.

Yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmak, münafıklara çok ağır gelir. Eğer bundaki ecri bilselerdi, sürünerek de olsa, cemaate gelirlerdi. Namaza gelmeyenlerin evlerini yakmak istedim. (Buhari)


KUR’AN İKLİMİ Selim Armağan

selim.armagan@ilkadimdergisi.net

Elhamdülillah H

er gün beş vakit namaz kılıp “ihdinessıratel müstekim” “bizi doğru yoluna ilet, orada sabit kıl” dediği halde namaz bitince sanki bu ayetleri hiç okumamış, hiç duymamış gibi davranır. Oysa belkide onlarca kez tefsirini okumuştur. Fatiha’nın hayatımızda o kadar geniş bir yeri vardır ki ölülerimize ve dirilerimize okuruz.

B

edildiği gibi hemen yanımızda, yakınımızda hatta bize bizden daha yakın olduğunu, dostluğunun ve yardımının isteyene açık olduğunu ilan etmesi bize en büyük nimettir.

Rehberden layığı ile yararlanmamanın sonucunda söz ve davranışlarda ölçüsüzlükler ortaya çıkar ki bu durum kalpteki hastalıkların tezahürüdür. Kalbin bir türlü kıvama gelemediğinin ve dengeyi tutturamadığının işaretleridir. Oysa hiçbir şeyi boş yere oyun ve eğlence olsun diye yaratmayan yüce Rabbimiz evrendeki her şeyi insan ve onun olumlu hayatına hizmet için yaratmıştır.

Elhamdülillah ki, Rabbimiz bize kulum diye hitap etmiş, bizi Kur’an’ında zikretmiş ve bizim problemlerimize çare olacağını beyan etmiştir. Bu bilene en büyük yakınlık vesilesi ve rahmet tecellisidir.

izi yaratan, yaşatan ve Müslümanlardan kılan Allah’a binlerce hamdolsun. Allah’a hamdetmek için sayısız sebebimiz ve minnetimiz var. Ama belki de bu sebeplerin en önemlisi Rabbimizin bize rehber olması ve rehberler göndermesidir.

Şimdi cümlelerimizin girişindeki “Elhamdülillah”ın perdesini Bakara 186. ayete göre biraz açalım.

Elhamdülillah ki, Rabbimiz kendine dileklerimizi aracısız iletebilme hakkı vermiş, sevgi ve muhabbetimizin tevhit kaynaklı olmasını istemiştir. Tabi ki bu sevgiyi kıskanan şeytan ve onun avaneleri tarafından yetkisini Allah’tan ve kitabından almayan sayısız varlık Allah ile kulunun arasına girdirilmeye çalışılmıştır. Zaman zaman da başarılı olmuşlardır. Bu nedenle olmalıdır ki Kur’an, Allah’ın yolunu ve sevgisini yanlış kullananları

Akıl, fikir, vicdan ve en önemlisi Kur’an vererek hidayet kaynaklarını çeşitlendirmiştir. Bütün bu hidayet kaynaklarından başka; “Şayet kullarım, sana benden sorarsa, gerçekten ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara:186) ayetinde ifade 32


“De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.

tenkit ve bunu yapanları tehditle doludur. “İnsanlardan kimi de Allah’tan başka şeyleri O’na eş tutuyorlar da onları, Allah’ı sever gibi seviyorlar. Oysa iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. O zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli bulunduğunu keşke anlasalardı.”(Bakara, 165)

Yetimin malına yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde (yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz). Ölçü ve tartıyı tam, adaletle yapın. Biz kimseye gücünün yettiğinden fazlasını teklif etmeyiz. Söylediğiniz zaman da yakınınız da olsa âdil olun ve Allah’a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye Allah bunları size emretmiştir.

Ayetlerinde de görüldüğü gibi direkt Allah’a yönelebilme bilinci ve inancı insanı özgürleştirirken sevgisini ve iradesini Allah’ın koyduğu sınırlarda frenleyemeyenler başıboş kalırlar. Ve artık onların başını bağlayan sayısız bağ vardır. En azından kendi içindeki egosu azgınlaşır, hatta ilahlaşır da kendinde güç vehmettirerek onu firavunlaştırır. Allah’a ve yasalarına kafa tutar. Allah’ın kullarına karşı kibirlenir onlara tepeden bakar ve onlar üzerinde hak sahibi olduğu vehmine kapılır.

İşte benim doğru yolum budur; ona uyun. Sizi O’nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın. (Azabından) korunmanız için Allah size böyle tavsiye etmiştir.” (Enam, 151-153)

İnsan bu hali aldıktan sonra kimliğinde Müslüman, gayrimüslim, ateist vs. yazması hiç önemli değildir. Zira kişilik farklılaşmıştır. Her gün beş vakit namaz kılıp “ihdinessıratel müstekim” “bizi doğru yoluna ilet, orada sabit kıl” dediği halde namaz bitince sanki bu ayetleri hiç okumamış, hiç duymamış gibi davranır. Oysa belkide onlarca kez tefsirini okumuştur. Fatiha’nın hayatımızda o kadar geniş bir yeri vardır ki ölülerimize ve dirilerimize okuruz. Dualarımıza katarız hatta sadece bu mübarek ayetleri dua ediniriz ancak duyduğumuz bu sureyi kabul edecek bir kulak ve gönülle ne kadar okuduk ve dinledik? Sorusunu cevaplamamız gerekir.

Bu ayetlerde sevgisini Allah’ın yoluna kanalize etmiş, Rıza-ı Bari için yola çıkmışların kurmak istediği medeniyetin temelleri sayılmıştır. Bu temelleri inşa etmek, inşa edene yardım etmek ve bu uğurda can vermek Allah’ın yüce elçileri, resuller, nebiler ve muttakilere nasip olmuştur. Bu nedenle yeryüzündeki iktidar kavgalarının iki tarafı vardır.

Ayeti celilenin son bölümündeki “…O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” şeklindeki Allah’ın davetine icabet çağrısı da bir rahmet tecellisi ve hamd etmeye değer bir yüceliktir. Tabi ki çağrıya kulak verip sıratı müstakimin Kur’an’daki izlerini takip edebilene; öyleyse Rabbimiz tarafından razı olunmuş, övülmüş ve insanlığa nur olarak hidayet edilmiş nimetleri anlatan Enam Suresi’ndeki sıratı müstakimin izlerini takip edelim.

2- Allah yolunun, sıratı müstakimin şu ya da bu şekilde manüpile edilerek örselenmesi ve mümkünse yok edilmesi için çalışanlarki onlar “İş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, ekilen her şeyi, kültürü ve nesli helak etmek için koşar. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara, 205) Unutmamalı ki; Hayırlı son muttakilerin olacaktır. Rabbimiz bizi onlardan etsin. 33

EKİM 2015 / 327

1- Allah yolunda sıratı müstakimden gitmek isteyenler; “Onlar (o mü’minlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah’a aittir.”(Hac, 41)


HADİS İKLİMİ Mahmut Aveder

mahmut.aveder@ilkadimdergisi.net

Ezanı İşitenlerin Namaz Yeri Camidir A

bdullah İbni Ömer radiyallahu anh’dan rivayetle Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurmuştur; Cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan namazdan yirmi yedi derece (daha) faziletlidir.(Buhârî-Müslim)

P

namaz kılmayı şiddetle emreden başka hadisi şeriflerden ve ayeti kerimelerden hareketle; namazı cemaatle kılmak, özürsüz olan hür erkeklere; farz-ı aynile sünnet-i müekkedearasında görüşler beyan etmişlerdir.

eygamber Efendimiz aleyhisselamnamazın cemaatle kılınmasına çok ehemmiyet vermiş ve her vesile ile bunu teşvik etmiştir. Diğer bazı rivayetlerde 27 derece yerine 25 derece daha faziletli olduğu ifadeleri de mevcuttur. Mühim olan derecelerin sayısı değil, cemaatle namaz kılmanın yalnız başına namaz kılmaktan faziletli olduğunun beyan edilmesidir.

Hanefîlerden bir kısım ulema, cemaatle namaza devam etmek vacip; Hanbeliler, farz-ı ayn; Şafiiler farz-ı kifaye, Malikiler ile Hanefilerin ekserisine göre ise sünnet-i müekkede hükmünü vermişlerdir. Âmâ ile kötürüm kişiler kendilerini mescide götürecek kimse bulamadıklarında hüküm hafifletilmiştir.

Peygamber aleyhisselam’a âmâ bir sahabi (Ümmü Mektûm) gelip: –Ya Rasulullah! Beni mescide götürecek bir kimsem yok, diyerek namazı evinde kılabilmek için Rasulullah aleyhisselam’dan kendisine müsaade etmesini istedi. Peygamber Efendimiz de müsaade etti. Dönüp giderken Resul-i Ekrem onu çağırarak:

Cemaate Devam Etmemeyi Mubah Kılan Özürler  Şiddetli hastalık.  Yürüyemeyecek kadar yaşlı olmak.

–“Sen namaz için ezan okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. Ümmü Mektûm:

 Kör olmak.  Kötürüm olmak.

–Evet, cevabını verdi. Peygamber Efendimiz aleyhisselam:

 Hizmet etmeye mecbur olduğu ve ayrıldığı zaman zarar görecek bir hastası bulunmak.

–“O halde davete icâbet et, cemaate gel” buyurdular. (Müslim)

 Haksız yere bir saldırıya uğramaktan korkmak.

Fıkıh âlimleri bu ve bunlardan başka cemaatle

 Şiddetli yağmur ve çamur bulunmak. 34


Her kim yatsıyı cemaatle kılarsa gecenin yarısını namazla geçirmiş olur. Ve kim sabah namazını cemaatle kılarsa bütün gece namaz kılmış gibi olur. (Müslim)

 Zarar verecek kadar şiddetli soğuk bulunmak.  Fıkıh, tefsir ve hadis ilimlerini öğrenmek veya öğretmekle meşgul olmak.

Allah Teâlâ “Sabah namazı şahittir.” (İsra, 78) buyurmaktadır. Çünkü gece melekleri ile gündüz melekleri sabah namazında buluşur. Hep birlikte sabah namazının kılındığına şahit olduktan sonra gündüz melekleri kalır. Gece melekleri ise semaya yükselirler.

 Esir ve köle olmak gibi meşru sebeplerdir. Cemaate devam etmek istediği hâlde yukarıda sayılan veya benzeri mâkul sebeplerden dolayı cemaate devam etmeyen bir kimse niyetine göre cemaat sevabına kavuşur. Gelişen/değişen yaşam şartlarının cemaate devam etmeyi daha da güçleştirmiş olması, cemaate devam etmemeyi mubah kılmayıp, belki cemaat sevabını daha da artırır.

“Kişinin cemaatle kıldığı namaz, evinde ve iş yerinde kıldığı namazından yirmi küsur derece ziyade olur. Bu da şunlardır: Cemaatten biri abdest alır da onu tertemiz yapar, sonra mescide gider, kendisini namazdan başka hiçbir şey harekete geçirmez, namazdan başka hiçbir niyeti de olmazsa mescide girinceye kadar attığı her adıma mukabil ona bir derece yükseltilir ve yine attığı her adıma mukabil bir günahı bağışlanır. Mescide girdiği zaman dahi kendisini orada namaz hapsettiği müddetçe namazda sayılır. Böylesi namaz kıldığı mecliste bulunduğu müddetçe melekler kendisine salat eyler ve “Ya Rabbi! Buna rahmet buyur. Ya Rab! Buna mağfiret eyle. Ya Rab! Burada eziyet vermedikçe, abdestini bozmadıkça bunun tevbesini kabul et.” derler.” (Müslim)

Rasulullah aleyhisselam: “Kadınların namazlarının en faziletlisi evlerinin içinde kıldıkları namazlardır.” buyurmaktadır. Bugün, kadınların camiye gidipgitmemesini mi yoksa çarşı-pazara gidip gitmemesini mi daha öncelikli konuşmalıyız? Rasulullah aleyhisselam’ın; en şerli yerler dediği çarşı ve pazarlar, kadınlarla dolup taşıyorsa, en hayırlı yerler dediği camilere, kadınların gitmesinin önüne engeller konulmayıp, oralarda kadınlara ayrılan yerlerde namaz kılmaları ve camiye giriş ve çıkışlarına da azami derecede dikkat etmeleri sağlanmalıdır.

“Bir köy veya kırda üç kişi birlikte bulunur da namazı aralarında cemaatle kılmazlarsa, şeytan onları kuşatıp yener. Şu halde cemaate devam ediniz. Muhakkak ki sürüden ayrılan koyunu kurt yer”. (Ebû Dâvûd)

Cemaatle namaz kılmak İslam’ın şiarından ve alâmetlerindendir. Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğe, sevgi ve muhabbete, karşılıklı yardımlaşmaya, tâlim ve terbiyeye vesile ve vasıtadır. Sâlih ve muttakî kimselerle beraber yapılan ibadet ve duaların Allah katında kabul olunacağı daha çok ümit edilir. Maalesef birçok sünnetin ve hatta farzın terk edildiği zamanımızda, Müslümanlar bir İslam şiarı olan cemaatle namaz kılmayı da büyük ölçüde terk etmiş durumdalar. Buradaki sözümüz namaz kılmayanlar için değildir, çok tabii olarak öncelikle onların namaz kılmaları için nasihat etmek, emr-i bi’l ma’ruf yapmak gerekir. Burada namaz kılan Müslümanları kastediyoruz. Birçok namaz kılan Müslümanın, cemaate devam etmediğini, bilhassa sabah ve yatsı namazlarında cami ve mescidlerimizin adeta boşaldığını büyük bir üzüntü ile müşahede etmekteyiz.

“İnsanlar yatsı namazı ile sabah namazındaki fazilet ve sevabı bilselerdi, emekleyerek bile olsa mutlaka camiye, cemaate gelirlerdi.”(BuhârîMüslim)

Yegâne gayemiz; bize takdir edilen bu ömrümüzde Rabbimizin rızasını kazanmak olduğuna göre, her fırsatı en güzel şekilde değerlendirmek, namazlarımızı cemaatle, huzur ve huşu ile ihlâs ile kılmak duasıyla…

Peygamberimiz aleyhisselam buyurmuştur ki; 35

EKİM 2015 / 327

İslâm cemaat dini olup, namaz başta olmak üzere cemaat halinde bulunmaya büyük bir önem verir. Aslolan farz namazları cemaatle kılmaktır. Cemaatle kılınan namazın fazileti tek başına kılınan namazdan kat kat fazladır.


FIKIH Mehmet Şentürk mehmet.senturk@ilkadimdergisi.net

Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü, Fazileti ve Kadınların Cemaate Katılması

İ

Medine’ye hicret edince ilk iş olarak bir mescit bina etmiştir. Mescidin yapımı tamamlandıktan sonra Müslümanlar namazlarını camide cemaatle kılmışlardır. İmamlığı Peygamberimiz bizzat kendisi yapmıştır. Peygamberimizin zamanında Mescid-i Nebevi’nin dışında mahallelere mescitler yapılmış ve Peygamberimiz bu mescitlere namaz kıldıracak imamlar görevlendirmiştir. Bu mescitlerde vakit namazları kılınmış ancak cuma namazları hep Mescid-i Nebevi’de kılınmıştır.

slam dini birlik ve beraberliğe büyük önem vermiştir. Günde beş vakit namazın bir arada eda edilmesinin teşvik edilmesi, haftada bir cuma namazının ve senede iki kez olan bayram namazlarının topluca kılınmasının gerekli görülmesi, mü’minlerin görüşüp halleşmelerine, birbirleriyle yardımlaşmalarına vesile olmak gibi bir anlam taşımaktadır. Bu bakımdan cemaatle namaz olgusu, oluşturulmak istenen birlik ruhunun hem bir göstergesi ve hem de o birlik ruhunun sağlamlaşmasını ve devam etmesini sağlayan bir unsurdur.

Cemaatle Namaz Kılmanın Hükmü

“Ve sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracak olursan, onlardan bir bölümü seninle birlikte namaza dursun, silahlarını da yanlarına alsınlar.” (Nisa Suresi, 102) ayetinde Allah Teâlâ cihad sırasında korkulu anlarda bile cemaatle namaz kılmayı söz konusu etmektedir.Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem

Cemaatle namaz kılmaya, “Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” (Bakara Suresi, 43) anlamındaki ayet ile işaret edilmektedir. Ayetin başında “namazın kılınması” sonunda ise “rükû edenlerle birlikte rükû edilmesi” emredilmektedir. “Rükû 36


lanlara ve kıldıkları namaza göre artacağı kanaatindedirler. Namazı bütün âdâb ve erkânını yerine getirerek ve cemaatle kılanla, bunlara dikkat etmeyerek tek başına kılan arasında derece farkı olacağı rivayetlerden çıkarılan sonuçlardan biridir. Bunun gibi, sabah namazıyla ikindi namazının veya sabah namazıyla yatsı namazının derece yönünden diğer vakit namazlarından daha üstün olduğu kanaati de bu konudaki rivayetlerin bir sonucudur. Az sayıdaki cemaatle çok sayıdaki cemaatin kıldıkları namazların dereceleri de eşit değildir.

edenler” ile maksat Müslümanlardır. Dolayısıyla “Müslümanlarla birlikte rükû edin demek cemaatle namaz kılın” demektir. Ayette hem Müslümanların namazlarının rükûlu olduğuna hem de cemaatle namazın varlığına işaret vardır. İslam alimleri ayetteki emrin zorunluluk ifade edip etmediği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Hanbelî alimler cemaatle namaz kılmanın erkekler için “farz-ı ayn”, Şafiî alimler “farz-ı kifâye”, Hanefî ve Malikî alimler ise “sünnet-i müekkede” olduğu ictihadında bulunmuşlardır. Şu hadis, namazı camilerde cemaatle kılmanın sünnet olduğuna delâlet eder: “Ezan okunan camilerde namaz kılmak sünen-i hüdâdandır.” (Müslim, Mesâcid, 256, I, 453)İslâm alimleri beş vakit namazı camilerde cemaatle kılmanın hükmü konusunda ihtilâf etmekle birlikte camilerin cemaatsiz bırakılmasının asla caiz olmadığı, namazların cemaatle kılınmasının daha sevap olduğu, mazeretsiz cemaatin terk edilmesinin doğru olmadığı konusunda ittifak etmişlerdir. (Kurtubî, I, 348)

Peygamberimiz“Üç kişi bir köyde veya sahrada bulunur ve cemaatle namaz kılınmazsa, şeytan onlara hâkim olur. Öyleyse cemaatten ayrılma. Çünkü kurt ancak sürüden ayrılan koyunu yer.”Buyurmaktadır. (EbûDâvûd, “Salât”, 47) “Kişinin bir başka kişi ile birlikte kıldığı namaz, tek başına kıldığı namazdan, iki kişi ile

Bazı alimler, namaz derecelerinin namaz kı37

EKİM 2015 / 327

Cemaatle Namaz Kılmanın Fazileti


birlikte kıldığı namaz bir kişi ile birlikte kıldığı namazdan daha sevaptır. Cemaat ne kadar çok olursa bu namaz Allah’a o nispette sevimlidir.” (Ebu Dâvûd, Salât, 47)

sabah namazını peygamberle beraber (camide) kılarlar, sonra evlerine dönerler, Rasulullah, namazı alacakaranlıkta kıldığı için tanınmazlardı.” demiştir. (Müslim, Mesâcid, 230–232)

“Kim yatsı namazını cemaatle kılarsa, gece yarısına kadar namaz kılmış gibi sevap alır. Sabah namazını da cemaatle kılarsa, bütün geceyi namaz kılarak geçirmiş gibi sevap alır.”(Buharî, Ezan, 34; Müslim, Mesacid, 260)

Camilerde Saf Düzeni “Saflarınızı düz tutunuz. Zira safların düz olması namazın tamam olmasını sağlayan hususlardan biridir.”(Buhârî, Ezân 74; Müslim, Salât 124)“Saflarınızı düzeltiniz, yoksa Allah Teâlâ’nın aranıza düşmanlık sokacağını iyi biliniz.”(Buhârî, Ezân 71; Müslim, Salât 127)

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ateş yakılması için odun toplanmasını emretmeyi, sonra da namaz için ezan okunmasını, daha sonra da bir kimseye emredip imam olmasını, sonra da cemaatle namaza gelmeyenlere gidip evlerini yakmayı düşündüm.” (Buharî, Ezan, 29; Müslim, Mesacid, 251)

İmama uyacak kişi sadece bir erkek kişi ise imamın sağına durur. Soluna ve arkasına durmak sünnete aykırı olduğu için mekruhtur. İmama uyanlar birden çok iseler imamın arkasına dururlar. İmama uyacak kişi tek kadın ise imamın arkasına durur. Peygamberimiz aleyhisselam hem cemaatin faziletini hem de erkekler açısından ilk safın sevabını şöyle açıklamıştır:“İnsanlar ezan okumanın ve ilk safta yer almanın sevabını bilselerdi, ön safta durabilmek için kura çekmekten başka yol bulamazlardı. Namazı ilk vaktinde kılmanın sevabını bilselerdi bunun için yarışırlardı. Yatsı namazı ile sabah namazının faziletini bilselerdi, emekleyerek de olsa bu namazları cemaatle kılmaya gelirlerdi.” (Müslim, Salât, 129; Buhârî, Ezan, 9, 32)

Kadınların Cemaate Katılmaları Kadınlar da namazlarını cemaatle kılarlarsa sevap kazanırlar. Cemaatle namaz kılmanın fazileti bölümünde zikrettiğimiz hadislerde kadın erkek arasında bir ayırım yapılmamıştır. Nitekim Peygamberimizin zamanında kadınlar da cuma, bayram ve vakit namazları için camiye gitmişlerdir. Peygamberimizin eşi Hz. Aişe: “Mü’min kadınlar, giysilerine bürünüp başlarını örterek

Cemaatin imama uyabilmesi için imam ile cemaatin hakikaten ya da hükmen aynı mekânda olmaları gerekir. İmamın namazdaki hareketlerinin cemaat tarafından hissedilmesini engelleyecek duvar ve benzeri bir engel bulunmamalıdır. Cemaat imamın sesini işiterek veya kendisini görerek namazdaki hareketlerini takip edebilirse imama uymak geçerli olur.İmam olacak kimsenin Müslüman, akıllı, ergen, erkek olması ve namaz geçerli olacak kadar ezbere Kur’an okumayı bilmesi şarttır. 38


TASAVVUF Cemil Usta

cemil.usta@ilkadimdergisi.net

Hıfzul-Lisan, Selametül-İnsan

D

bana: “Sana bedene hafif fakat terazide ağır gelen bir amel öğreteyim mi?” buyurdu. “Evet, ya Rasulullah” dedim. “O sükût etmek, güzel ahlak sahibi olmak ve lüzumsuz şeyleri terk etmektir.” buyurdular.

ilin kendisi küçük olmakla beraber gerek taat ve gerekse isyanı büyüktür. Cirmi küçük ve fakat cürmü büyüktür. Zira kulun küfür ve şehadeti ancak dilindeki ifadesinden anlaşılır. Küfür, isyanın; iman, taatin son haddidir.

Lokman Hekim’e “Hikmetin nedir?” diye soranlara “Benden gizlenen şeyi araştırmadım, üzerime gerekli olmayan şeyin üzerinde durmadım.” diye cevap vermiştir.

Lokman aleyhisselam oğluna “Eğer söz gümüşse sükût altındır.” demiştir. Allah’a itaat yolunda bir söz söylemek gümüş ise masiyetten sakınmak için sükût etmek altındır.

Mü’mine gereken o ki; söze başlayacağı zaman her şeyden evvel besmele çekmeli ve Allah’a hamdü senada bulunmalıdır. Peygamberimiz aleyhisselam böyle başlanmayan söz ve işlerin bereketsiz kalacağını haber vermiştir. (İbni Mace)

Rasul-i Ekrem aleyhisselam “Sükût eden kurtulmuştur.” “Sükût nimettir. Fakat susanlar azdır.” buyurmuştur. Süfyan, Rasul-i Ekrem’e ‘En çok neyimi sakınayım?’ diye sordu. Rasul-i Ekrem de eli ile dilini göstererek ‘Buna sahip ol.’ buyurdu.” Muaz radiyallahu anh Rasul-i Ekreme “Konuştuklarımızdan muaheze olur muyuz?” diye sordu. Rasul-i Ekrem “Anası ölesi, insanları yüzleri üzerine ateşe düşürecek olan dillerinin hatalarıdır.” buyurdular. Ebu Bekir radiyallahu anh lüzumsuz konuşmamak için ağzında çakıl taşı saklardı. Eli ile dilini gösterir, “Başıma gelen bütün felaketler hep bunun yüzünden gelmiştir.” derdi.

Akıllı kişi dilini Kur’an’la, salavatla, Allah’ı çok çok zikirle ıslatmalı, Allah’ı zikretmeksizin dünyevi ve boş sözler sarf etmekten şiddetle kaçınmalıdır. Zira böyle davranmak kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanlar ise Allah’tan en uzak kimselerdir. Diğer taraftan çok konuşmak insanı hatalara sürükler. Şair bu hakikati ne güzel ifade eder:

Kişinin en değerli sermayesi vakittir. Vaktini boş yere harcar ve ahiret için bir sevap hazırlamazsa ana sermayeyi iflas ettirmiş olur. Bunun için Rasul-i Ekrem aleyhisselam “Boş ve faydasız işleri terk etmek kişinin İslam’ının güzelliğindendir.” buyurmuşlardır. (Tirmizî) Ebu Zer radiyallahu anh diyor ki: “Rasulullah

Ehl-i dîllerde bu mesel anılır. 39

Kim ki çok söyler ise çok yanılır.

EKİM 2015 / 327

Mü’min-i kâmile gereken o ki; ya hayır söylemeli ya susmalı. Çünkü mü’min bilir ki ağzından çıkan her söz kiramen kâtibin melekleri tarafından yazılır ve mahkeme-i kübrâda “Oku kitabını!” denilince kişi “Ya Rab! Bu öyle bir kitap ki büyük küçük her şey defterimde yazılı, bunun hesabını nasıl vereyim?” diye mahzun olacak. Allah hesap görücü olarak kuluna kâfidir.


SÖZ MEYDANI İbrahim Çiftçi

ibrahim.ciftci@ilkadimdergisi.net

Tekerrür Eden Tarih Değil Hatalardır

S

ultan Abdülmecid’in oğluyum. Şehzadeliğim döneminde Devlet-i Ali Osman’ın düştüğü durumu, vezirleri,diğer bürokratları gözlemledim, düşündüm, değerlendirdim, iç ve dış dünyayı anlamaya çalıştım. Bilgi ile tecrübenin beraber yürümesini, eski yenietiketlerine bakmadan iyi olanın kabul edilmesi gerektiğini öğrendim. Avrupa’yı, Jön Türkleri, asli unsur Türkleri, tali unsurlar olan diğer Müslümanları, gayrimüslimleri yani Osmanlı teb’asını okumaya, anlamaya uğraştım ve başardım. Kimin neyin peşinde olduğunu, kimin samimi olduğunu tespite çalıştım.

lis 19 Mart 1877’de açıldı. Ancak “idari sürgün yetkisi”ni kullanarak, daha meclis toplanmadan Mithat Paşa’yı sürgüne yolladım. Bu, dışarı ve içeri için “Ben farklı bir sultanım.” mesajı idi. Yönetimi ele aldığımda umumi manzara şöyleydi: Balkanlar, Kafkaslar. Arabistan ve Afrika’da kışkırtmalar, ayaklanmalar devam ediyor ve biz bunlarla uğraşıyorduk. Bu sırada İngiltere, Osmanlı karşıtı bir siyasi tutum içine girmiş, özellikle Bulgar İsyanları’nın bastırılması sırasında Osmanlı Devleti’nin katliamlar yaptığı iddialarını gündeme taşıdığı gibi, Avrupa kamuoyunu da iyice Osmanlı Devleti aleyhine döndürmüştü.

Bir gün devletin bana emanet edileceğini hesaplayarak planlamalar yaptım. Siyaset, ekonomi, din, eğitim, kültür, idarealanlarında neler yapılması gerektiğini beynimde projelendirdim. Nihayet amcamı katlettiler. Ağabeyim V. Murad’ı tahta geçirdiler.

Pes etmedim. Devlet-i Ali Osman’ı ayakta tutmak için her türlü direnişi, diplomasiyi gösterdim. Hem içeri de hem dışarıda oluşturulan muhalefetle mücadele etmek kolay değildi. Bizzat kendime bağlı haber alma teşkilatını kurdum. Batıcı aydınlar, yazar ve şairler (N. Kemal, Z. Paşa, S. Nazif, R. Tevfik, M. Akif, T. Fikret…), düşünce adamları (Said Halim Paşa, Babanzade Ahmed Naim), bazı din âlimleri (Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said Nursi, Elmalılı Hamdi Yazır…), bazı siyasetçiler (Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Resneli Niyazi Bey, Enver Paşa, Rıza Nur…), gibi daha ismini yazamadığım farklı renkteki kişiler muhalif olarak ona en ağır ifadeleri kullanmış, hakaret etmiş hatta sövmüşlerdir. Neler demediler ki… Diktatör, tek adam, müstebit, katil, korkak,vehimli, Yıldız Sarayı’ndan çıkamaz, hain, Kızıl Sultan… Peki, bunları diyenler kim? Beni tahttan indirmeye azmetmiş Masonlar,

Ağabeyim sağlık sebebiyle tahttan indirildi. Bana görev düşmüştü. Buna hazırdım ama benim görevi devralmama razı olanlar da hazırlıklıydı. Tahta geçince, her iki saltanat değişiminin (Abdülhamid ve V.Murat) mimarı olan Mithat Paşa’yı sadrazam yaptım.Onu çok iyi tanıyordum ama işin başında onu karşıma alamazdım. Çünkü bürokraside çok güçlüydü. Akıllı, uyanık ve gözü karaydı. Tahta çıktığımda devletbüyük bir bunalım içindeydi. Tahta geçmeden Mithat Paşa’ya verdiğim taahhüt uyarınca 1876’da, ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasî’yi ilan ettim. İlk mec40


Sultan Hamid kendi bürokratını yetiştirir; Cumhurbaşkanı Erdoğan her alanda donanımlı Müslüman bürokratları.

Yahudiler, suikast düzenleyen Ermeniler, Balkan komitacıları, İngilizler, Fransızlar, Ruslar. Bunlar tamam, çıkarlarının gereği bunu yapıyorlar. Ama bunların yanında İttihat Terakkiciler, Jön Türkler, yukarda isimlerini andığım yazar, çizer, aydın diye nitelendirilen insanlar güya, bizim insanlarımızın işi ne?

Geçiş Dönemi: Sultan Hamit bu dönemde asker, bürokrat, aydınlarla iyi geçinir; Cumhurbaşkanı Erdoğan 2002-2007 arası yaşanılan uyum. Siyaseti Güçlendirilmesi: Sultan Hamid; hilafetin gücü bütün dünyada hissedildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan; milli irade, millet vurgusu.

Şimdi okurlarımdan istediğim şu: Abdülhamid ismi yerine Cumhurbaşkanı R.Tayyip Erdoğan’ın ismini koyup okuyunuz. Değişen ne? Peki, bu iki insan neler yapmıştı devlet, millet, ümmet için?

DinîAyrılıkların Yok Edilmesi: Sultan Hamid; Mızraklı İlmihal’in bedava dağıtılması, ibadet ve itikad kargaşasının engellenmesi. Devlet, dinî hizmetlere maddi ve manevi destek yapar. Cumhurbaşkanı Erdoğan; İmam Hatiplerin çoğaltılması, Kur’an ve ahlak eğitiminin yaygınlaştırılması…

Eğitim: Sultan Hamid; hem içerik hem fiziki anlamda eğitimde en büyük hamleler yüzlerce okul yaptırdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan; yüzlerce okul, derslik, teknik ürünler, akıllı tahta, tablet. Kur’an, Peygamberin hayatı, temel dini bilgiler gibi dersleri getirdi.

Sosyal Yardımlar: Sultan Hamit; Şişli Etfal Hastanesi, Darülaceze’nin açılması, kız mekteplerinin çoğaltılması; Cumhurbaşkanı Erdoğan; Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın aileye, engellilere, yoksullara, kimsesizlere yaşlılara... yardımları.

İslam Birliğine Yönelik Hilafet Hamleleri: Sultan Hamid; Çin’e, Japonya’ya kadar uzanan tebliğ grupları ve Hamidiye külliyelerini; Cumhurbaşkanı Erdoğan; Afrika, Asya ve Balkanlara yönelik TİKA faaliyetlerini oluşturdu.

Daha fazlası; çağın şartlarına göre ulaşım, iletişim, dini özgürlükler, kişi hakları, düşünce, vicdan, kanaat belirtme serbestliği…

Ekonomi: Sultan Hamit; dış borçların düzenlenmesini, bütçenin düzene girmesini; Cumhurbaşkanı Erdoğan ise IMF’ye borcun sıfırlanması, ihracat patlaması, büyümenin süreklilik kazanması, hayat standardının artması…gibi gelişmelere sebep oldu.

Bosna Hersek ve Yenipazar, Avusturya; Kıbrıs, Mısır, Somali, İngiltere; Tunus, Fransa; Habeşistan, İtalya tarafından işgal edilmişti. Borçların ödenemez hale gelmesi ve Borçlar İdaresi’nin (Düyun-ı Umumiye) kurulması, Teselya’nın Yunanistan; Doğu Rumeli’nin Bulgaristan tarafından ilhakı, Makedonya’da tedhiş hareketleri, Ermeni isyanları (1891-1895), Yunanistan ile savaş, Girit’e özerklik verilmesi, Kuveyt’in özerklik kazanması, Suudi Arabistan’ın kurulması, Yemen İsyanı, İkinci Meşrutiyet...gibi olaylar da gerçekleşiyordu.

Büyük Yatırımlar: Sultan Hamid, Hicaz Demiryolu’nun hizmete girmesi; Cumhurbaşkanı Erdoğan; üçüncü köprü, hava alanı, tüp geçit gibi…yatırımlarıyla dikkat çeker. Projeler: Sultan Hamid; Haliç ve Boğaziçi Köprüsü, Yemen Demiryolu; Cumhurbaşkanı Erdoğan; her tarafa hızlı tren, çılgın proje, yeni kanal… Askerin Güçlendirilmesi: Sultan Hamid; yeni silahlar, Alman Usulü eğitim; Cumhurbaşkanı Erdoğan; yerli tank, helikopter, füze, bomba üretimini, askerin siyasetten arındırılması ve icranın emrine girmesini, darbe düşünmeyen güvenlik düşünen askeri.

Şiir dâhil her türlü çalışmanızı “Kültür ve Sanat Sayfası” olan “SÖZ MEYDANI” na elektronik veya klasik posta yoluyla gönderebilirsiniz. 41

EKİM 2015 / 327

Her iki liderin ortak hedefi: Tam bağımsız bağlantısız, kendi kararlarını kendisi veren bir devlet.


EĞİTİM Doç. Dr. Rüştü Yeşil egitim@ilkadimdergisi.net

Eğitimde İçerik Sorunu

“DEĞER EĞİTİMİ-I” D

eğerlerin işlevinden ve insanların bu değerleri eğitim yoluyla edinebildikleri gerçeğinden yola çıkarak, tüm insanlığın “değer eğitiminin değeri”nin farkında olmaları gerektiği özel olarak vurgulanmalıdır.

İ

maddede toplamak mümkündür. Bunlar;

nsanoğlu, değer üreten tek varlıktır. İnsanı, biyolojik bir varlık olmanın ötesine taşıyan ve ona ayrıcalık yükleyen temel yönlerinden biri de “değerler” yönüdür. Başka bir ifade ile insanı insan kılan ve onun üstün varlık olarak nitelenmesini beraberinde getiren yönü, onun “değer” kavramı çerçevesindeki karşılığıdır.O halde öncelikle “değer” kavramının ne olduğu ya da neleri kapsadığı ile ilgili birkaç tespitte bulunmak yararlı olacaktır.

1. Ölçüt olma 2. Tanımlama ya da tanımlanma 3. Birleştirme ve 4. Ayrıştırma Bu dört işlevin her biri, birey ve toplum yaşamı açısından önemlidir ve üzerinde durulmalıdır. Bu işlevleri doğru anlamadıkça, insan ve toplum yaşamı açısından değerlerin önemi de anlaşılamaz. Dolayısıyla da niçin üzerinde durulması ve yeni nesle aktarılması gerektiği ile ilgili sorulara tatmin edici cevaplar bulunamaz.

Değerler, insanın üretebildiği; onun tutum ve davranışlarına yön ve güç veren duyuşsal/ duygusal özelliklerdir. Gerçekte, insanın karar verme sürecinde kullandığı kalabalık bir ölçütler listesini barındırır. Bu yönüyle de insanın iradesini biçimlendirmesi üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir.İnsan ya da toplum yaşamı açısından değerlerin işlevini özellikle dört

Değerlerin birinci işlevi olan ölçüt olma ya da ölçütlük işlevi, yaşamın tercih etme ya da seçim âlemi olması ile ilişkilidir. Bilindiği üzere 42


bu evrede ortaya çıkmaktadır. İnsana tercih yaptıran özelliği, onun değer dünyası ve bu değer dünyasının sağladığı ölçütler listesidir. Bu listede yer alan değerlerin insanın zihin ve kalbindeki ağırlığı, sergileyeceği tutum ya da davranışın kapsamını, yönünü ve gücünü belirler. Her tercih, birçok değerin etkileşimi sonunda şekillenir.

Örneğin bir elbise alacak kişi, mağazaya girdiğinde renk, şekil, desen vb. özellikleri ile ilgili birçok tercih şansı bulacaktır. Bunun yanı sıra, bu özellikler açısından beğendiği bir elbiseyi almadan önce kendi konumunu, cebindeki parayı, toplumsal bakış açısını vb. kararını vermeden önce dikkate alacaktır. Bu kadar ölçüt/ değer arasında kendince baskın, önemli ya da güçlü olanların etkisi ile elbiseyi alacaktır ya da başka bir elbise aramaya karar verecektir. Bu kişi için en önemli ölçüt güzel görünmesi ise, ücreti geriplanda kalacak; eğer maliyet en önemli değer/etken ise ilk olarak fiyatlarına bakacak, fiyatı uygun olanlar arasından seçim yapmaya çalışacaktır.

D

iğer taraftan değer, bir bağdır. İnsanlar ve toplumların hem kendileri arasında hem de diğer varlık ve olaylarlakendi aralarında kurdukları bağ, değerler bağıdır. Birey ve toplumlar arasındaki bağın niteliği ya da gücü, değerler ortaklığı ile ilişkilidir. İnsanlardan oluşan gruplara, topluluklara, daha geniş çerçevede toplum ya da milletlere o vasfı kazandıran etkenlerin başında değer ortaklığı gelmektedir.

insan, tercihler dünyasında yaşamaktadır. Bir olay ya da duruma ilişkin çok sayıda alternatifin içerisinde kendince uygun olanı belirleme ve karar verme yetkisi ile yaratılmıştır. Bu tercih zenginliği ve tercih edebilme yeteneği de onu, sorumluluk alma ya da sorumlu tutulma durumu ile yüzleştirmektedir. Dini literatürde bu dünya hayatı için “imtihan dünyası” adlandırması yapılmasının ardında da bu tercihler âlemi ve tercihte bulunma yetkisinin insana bırakılması gerçeği yatmaktadır.

Diğer taraftan değer, bir bağdır. İnsanlar ve toplumların hem kendileri arasında hem de diğer varlık ve olaylarlakendi aralarında kurdukları bağ, değerler bağıdır. Birey ve toplumlar

Değerlerin, tercihler âlemi ve tercihte bulunma imkânı/yeteneği ile ilişkisi de işte tam 43

EKİM 2015 / 327

Eğer biraz düşünülecek olunursa, insan yaşamı sürekli bir tercihte bulunma/seçim yapma ve karar alma sürecinden ibaret olduğu kolaylıkla fark edilecektir. İş, eş, arkadaş, okul, grup, eğlenme türü, süresi vb. yaşam boyunca insanı tercihlerde bulunma ile yüzleştirmektedir. Herbir seçim ve kararla ilintili onlarca değer dikkate alınmak ve bir uzlaşıda buluşmak durumu söz konusudur. Başka bir ifade ile değerler ve insan üzerindeki etkisi, insan ömrünün birebir kendisidir. Bu nedenle değerin insan hayatı açısından önemini anlamak ya da anlatmak, hayatın bizzat önemini anlamak ya da anlatmak demektir.


bürokratına kadar eğitim üzerine çalışma yapan tüm insanların, değer eğitiminin farkında olmaları, ona gereken değeri/önemi vermeleri gerekmektedir.

arasındaki bağın niteliği ya da gücü, değerler ortaklığı ile ilişkilidir. İnsanlardan oluşan gruplara, topluluklara, daha geniş çerçevede toplum ya da milletlere o vasfı kazandıran etkenlerin başında değer ortaklığı gelmektedir. “Grup”, “toplum” ya da “millet” kavramlarını, amaç ve değer ortaklığı bulunan insanlardan oluşan küçük ya da büyük topluluklar olarak tanımlamak da mümkündür. Buna göre değerlerin, toplulukları birbirine bağlayan bir bağ olma işlevinin de olduğu belirtilmelidir. Bu bağ toplumlar açısından o kadar önemli ve gereklidir ki insanlar onların vesilesi ile bir arada bulunur ve ortak bir yapı oluştururlar.

Nitekim özellikle son çeyrek asırda değer eğitimi, eğitim literatüründe özel bir yer edinmeye başlamıştır. Bunun temel nedeni, insanın, arzulanan değerler çerçevesinde yetiştirilmesi konusundaki eğitimsel ya da sistemsel başarısızlıklardır. Başka bir ifade ile başarısız kalınan bir değerler eğitimi nedeniyle ortaya çıkan ve “değer yozlaşması”, “değer bunalımı”, “değerler karmaşası”, “değer buhranı” gibi adlarla anılan sorun, insanlığın önündeki temel tehlike alanlarından biri olarak karşımızda durmaktadır.

Değerlerin bir bağ ve bağlantı noktası olmasının yanısıra ayrıştırıcılık gibi bir işlevi de bulunmaktadır. İnsan ya da toplumları ortaklık yoluyla birbirine bağlayan değerler, onları diğerlerinden ayırmada da etkin bir işlev görür. Müslümanı gayrimüslimlerden ayıran şey, İslami değerlerdir. Aynı şekilde, Türk’ü Alman’dan, Doğulu’yu Batılı’dan ayıran etkenlerin başında da değerlerindeki farklılaşmalar gelmektedir.

Medyada okunan haberler, yaşamda yüzleşilen olaylar, bu durumun ne düzeyde önemli bir sorun haline geldiğini gözler önüne sermektedir. Türkiye’de ve dünyada yaşanan savaşlar, açlık, işsizlik ya da çevre sorunları, insan olarak adlandırdığımız varlığın, değer dünyasındaki sorunu ile çok yakın bir ilişki içerisindedir. Değerler sorunu, kimi zaman insanın insan olmaktan çıkması şeklinde adlandırılırken kimi zaman da gayri insanilik tanımlamasına başvurulmaktadır.

Bu dört işleve bakıldığında, daha fazla bir şey söylenmese de birey, toplum, millet ya da devlet, hatta insanlık açısından değerlerin ne denli önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte insanın dünyaya, değerleri ile birlikte gelmediği belirtilmelidir. İnsan dünyaya, ancak değer üretebilme kapasitesi ile birlikte gelir. Sahip olacağı değerleri ise yaşam sürecinde eğitim yoluyla edinir. Buna göre insanların değer üretmeleri ya da değerleri olan bir birey haline gelmelerinin, başlı başına bir eğitim sorunu olduğu söylenebilir. Buna genel olarak “değerler eğitimi” adı verilmektedir.

Bu sorunların çözümü, değerler eğitiminin tekrar temel gündem maddesi edilmesi ve eğitim adına yapılan her işlem ya da süreçlerde değer boyutunun önemsenerek gözönünde tutulması ile mümkündür. Bu çerçevede gerek resmi eğitim kurumları gerekse sivil ya da informal eğitim kurumları, eğitim çalışmalarını planlarken ya da yürütürken, önemli bir içerik alanı olarak da değerler eğitimi ele alınmalıdır.

Yukarıda kısaca özetlenen değerlerin işlevinden ve insanların bu değerleri eğitim yoluyla edinebildikleri gerçeğinden yola çıkarak, tüm insanlığın “değer eğitiminin değeri”nin farkında olmaları gerektiği özel olarak vurgulanmalıdır. Siyaset insanları, eğitim politikacıları, programcılar ve öğretmeninden en üst 44

Bu aşamada değer eğitiminin kapsamı ve nasıllığı üzerinde tespitler yapılması; bu kapsama uygun ilkelerin belirlenmesi ve yöntemlerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bir sonraki yazımızda bu ilkeler üzerinde durulacaktır. Selam ve dua ile…


İLKADIM KİTAPLIĞI M. Selçuk Özdoğan selcuk.ozdogan@ilkadimdergisi.net

Siyasetname & Nizamülmülk

K

ıymetli İlkadım Kitaplığı okuyucularımız! Bu ay sizlerle güzel bir kitap daha inceleceğiz. Büyük devlet adamlarımızın başında gelen Nizamülmülk’ün Dergah Yayınları’ndan çıkan Siyasetname isimli eserini inceleyeceğiz.

Nizamülmülk bu eserinde, yalnız nasihat vermekle yetinmemiş, olaylar nakletmiş, Selçuklu Devleti’nin işleyişi, aksayan tarafları, alınması gereken tedbirler, müesseselere işlerlik kazandırmak için yapılması gereken düzenlemeler… gibi konularda bilgi vermiş, Selçuklu Devleti içinde yaygınlık kazanan, hatta devleti tehdit eden Bâtınî-Rafizî kaynaklı hareketler hakkında değerli bilgiler aktarmıştır. Eserde sultanların ve büyüklerin hayatlarına dair az bilinen hikâye ve haberler

Siyasetname, devrin padişahlarına ve devlet ileri gelenlerine, dolayısıyla daha sonra bu görevleri üstleneceklere yol göstermek, tavsiyelerde bulunmak gayesiyle kaleme alınan eserlerin genel adıdır.

de mevcuttur.

Nizamülmülk, Alparslan ve Celaleddin Melikşah’ın vezirliğini yapmış, kurduğu idari teşkilat ile devletin sağlam temeller üzerine oturmasını sağlamıştır. Savaş alanlarında da Malazgirt hariç, sultanların yanında yer alarak Selçukluların bütün fütuhatında payı olmuştur.

Kitabımız elli bir fasıl ve 262 sayfadan oluşuyor. Her bir fasılda bir tavsiye yer alıyor. Bu tavsiyeler yer yer çok güzel hikâyelerle destekleniyor. Dördüncü fasılda yer alan Amiller, vezir ve kölelerin devamlı soruşturulması (kontrolü) bölümünde anlatılan Behram Gur’un hikâyesi dikkat çekici ve günümüz devlet adamlarına maiyetindeki görevlilere karşı uyanık olmaları ile ilgili de ders verici nitelikte bir hikâye.

İslam’da birliği sağlamak için eğitime önem veren Nizamülmülk, Bağdat’ta adıyla anılan Nizamiye medreselerini kurarak Ehlisünnet akidesinin tedrisini sağlamış ve devrin ileri gelenlerini İslam’ın birliğini sağlamak için bu medreseye memur etmiştir.

Nizamülmülk’ün bazı tavsiyeleri:

Selçuklu devletinin meşhur veziri Nizamülmük’ün Siyasetname’si yaygınlığı, etkinliği ve muhtevası bakımından diğer siyasetnamelerin önüne geçmiş ve siyasetname denilince akla gelen ilk eser olma özelliğini kazanmıştır.

“Padişah Allah’ın nimetini tanırsa Allah kendisinden razı olur.”

45

“Melik, inkâr ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz.”

EKİM 2015 / 327

“Memleket düzeni ve siyaset usulleri iyi ve mazbut konulduğunda Müslümanlık ve adalet doğru dürüst yürür.”


İMBİK Nuri Ercan

nuri.ercan@ilkadimdergisi.net

Mesajların Dili

İ

letişim araçlarının kullanımının yaygınlaşması neticesinde insanların birbirleri ile haberleşmesi oldukça kolaylaşmıştır. Haberleşmenin önemi arttıkça araçları da süratle değişti ve çeşitlendi. İşin içerisinde sadece “satmak için üret” felsefesi olunca da iletişim teknolojisinin üretim hızına hiçbir kategori yetişemedi. Hele hele dijital vasıtalar hızın yanında hazzı da beraberinde getirdiğinden telgraf gibi, mektup gibi, hatta hatta sesli telefon gibi geleneksel haber araçlarının pabucu dama atıldı.

karşılanıyor. Kaldı ki haberleşme ve iletişim araçları konusunda birazcık çekimser davranmak bile günümüzde kalakalmış biricik “gericilik” alametiolarak addedilir oldu. Bir dönemlerin “teknoloji alınmalı mı alınmamalı mı?” tartışmaları iseİsmet Özel’in “Üç Mesele”sine rağmen teknolojinin lehine kapanmış gözüküyor. Neredeyse annesinden doğar doğmaz yavrumuzun eline sıkıştırdığımız akıllı telefonlar da hayatımızda yeni bir takım tarzlar elde etmemize sebep olmuştur. Umumiyetle tebrikleşme geleneğimizden kaynaklanan mesajlaşma onlardan birisidir. Sizlerin de sıkça şahit olduğunuz mesajlaşma muamelesinin de faydalı yönleri yanında getirdiği bir takım sıkıntılar vardır. Yaygın olarak, İslam’ı tebliğ etme, haber verme, tebrik etme, kutlama gibi vesilelerle gerçekleşen mesajlaşmalar oldukça önemli ve faydalıdır. Bu tür mesajlaşmalardaki sıkıntı ancak içeriğin yetersiz ya da kopyalama olmasından kaynaklanmaktadır. Son dönemlerde moda halini almış uygulamalardan birsi de temenni babındaki mesajlardır. Bunlar, “hayırlı cumalar, hayırlı bayramlar, hayırlı kandiller, iyi günler, iyi haftalar” gibi temenni ifade den türlerdir.

Daha çeyrek asır öncesinde ülke dışında vuku bulmuş genel ya da özel bir vakıadan üç beş gün sonra haberdar olurken, şimdilerde bir savaşı, bir sel felaketini ya da dünyanın diğer ucunda gerçekleşen bir düğün törenini aynel yakin ekranlarınızdan canlı canlı seyredebiliyorsunuz. Dünyanın küçük bir köy olması kelimenin tam anlamı ile gerçekleşmiş durumdadır. Son dönemlerde iletişimdeki hız olgusuna ve teknolojik aletlerin olumlu taraflarına tav olurken, olumsuz yönlerini geri plana itmek gibi bir hastalığa duçar olduğumuzu söylemek yanlış olmasa gerek. İletişim araçlarının faydalarını anlatmaya gerek var mı! Büyük küçük kime sorarsanız teknolojinin yararlarını birkaç saniyede sayıp dökeceklerdir sizlere… Hem de en bilimselinden! Lakin zararlarında bahsetmek istersek, çoğumuzun yüzü buruşur hemen! Çünkü sonuna kadar teknolojinin içine batmışız. (Mesela bu kadar hızlı iletişim sağlayan cihazlar kullandığımız halde neden birbirimizden hızla uzaklaştığımız sorusunu sormak aklımıza pek gelmez.) Artık her alanda teknolojinin kullanımı değil kullanılmaması abes

Gerek temenni gerek kutlama olsun mesajlarınyetersiz ve zararlı olmasına neden olan nitelikleri ise dini metinler kullanılarak yazılmış olanlarında daha çok gözükmektedir. Bu tip mesajlarda sergiyi yani mesajın sunum şeklini dikkate almazsak; iki problem göze çarpmaktadır. Birincisi, herkesin dini metin aktarmaya çalışması(tabi ki kendileri böyle bir çaba içerisinde değiller, kopyalama yapılıyor), ikincisi de dini metinlerin sıhhat derecesinin bilinmiyor olması. Dini bilme46


den aktarma yapanlar zaman zaman kendileri de böyle inanmaya başlıyorlar. Üstelik aktaracakları metinleri seçerken maddi anlamda oldukça yararcıdavrandıkları dikkat çekiyor. Böylece toplumda cahilliğe ve yanlış İslam algısına neden olunmuş olunmaktadır.

Kimlere tebrik kartı gönderilecek belirlendikten sonra, tek tek kitapçılar dolaşılırdı. En güzel kartlar hangi kitapçıda ise dost ve akraba sayısınca kart seçilip satın alınırdı. Seçme işi orada bitmez; gönderilecek kişilerin vasıflarına göre evde kartlar ayrı tasnif edilirdi. Anne babaya, umumiyetle İslamî motifli, ayetli, hadisli ama mutlaka manzaralı tebrik kartları tercih edilirdi. Kartların üzerinde vefa ile ilgili, hayırlı ömür temennisi ifade eden veya şükürle ilgili atasözleri bulunabilirdi. Üstelik yazanın kendi ürettiği cümleler kartın beyaz tarafına özenerek döktürülürdü. (Mesajı verilirdi.)

Kamuoyu oluşturmak ve topluma hareket ivmesi kazandırmak maksadı ile kullanılan mesaj türleri varki onların içerikleri, zaten mesajın sahibi mihraklar tarafından üretileceği için incelemeye gerek yoktur. Ancak bu tür mesajların da tesirleri inkar edilemez. Yaşadığımız hayattaki samimiyet yoksunluğu birbirimize sunduğumuz mesajlarla birebir ilgilidir. Çocuğunu sadece bakışları ile terbiye edebilen babalar yok artık. Kızına göz işareti ile ders veren annelerimiz de aramızda değil. Gülümsemelerimiz, sadaka olarak kabul edilmeyen bir mesaj olmuş. Kimi zaman laflarımız da anlaşılmıyor yarenlerimiz tarafından. Dargınlıklar uyarı mesajı değil, düşmanlık kabul edilebiliyor. Kullandığımız mesajlarımızın tesiri yok sanki. Ruh halimiz başka bir halin mesajını veriyor gibi. Oysa yirmi otuz sene öncesini yaşayanların birbirlerine olan samimiyetleri oldukça farklı idi. Bunu o dönemin mesajlaşma biçimi ve mesajların muhtevasından rahatça anlayabiliyoruz. Bunlardan sadece tebrikleşme(posta ile mesaj) olayına bakmamız yeterlidir.

Okuma yazma bilmeyen köylülerimiz bile çil keklik, güzel keklik, tavşan resimli kartlar satın alıp okuma bilen yeğenlerine “Bayramınızı tebrik ederim, kestane kebap, acele cevap” ifadesini yazdırıp yakınlarına bayram mesajı göndermekten geri durmazlardı. Askerde olanların tebrik kartları ile verdikleri mesajlar da hakikaten çok renkli olurdu. Erimiz ya da onbaşımız sağlık ve sıhhatte olduğu mesajı vermek istediğinden, mutlaka dimdik, sert bir bakışla, sağ elinde G-1 silahını yine sağa doğru açarak çektirdiği fotoğraf kartının arkasına bayram tebriğini yazardı. Öğrenciler öğretmenlerine tebrik kartı seçerken dikkatli davranırlardı. Ön yüzünde saygı ve ihtiram ifade eden şiirlerin mısralandığı bazen de kendi yazdıkları amatörce beyitlerin arkasında yer aldığı manzara resimli kartpostallar ile bayrammesajlarını iletmiş olurlardı.Tebrik kartları ve tebrik için kullanılmış fotoğraflar uzun yıllar saklanırdı.

Örneğin, güzel manzaralı tebrik kartlarına “Ramazan bayramınızı tebrik eder, iki cihan saadetleri temenni ederim” biçiminde yazdığımız bayram mesajımızı dostlarımıza, akrabalarımıza gönderirdik. Ama ne zor bir işti. (Bugün yaptığımız gibi kolayca, piyasada dolaşan kalıp mesajı kopyala yapıştır yapıp isimlerini, suretlerini, beraberliklerimizi, dostluklarımızı, bağlarımızı hiç hatırlamadığımız isimlere rastgele-toplu mesajlabir dakikada gerçekleştirmiyorduk). Gerçekten zordu. Önce niyet gerekirdi. (Niyeti çok unuttuk çook!) Tebrik mesajı yollamaya bayramlardan onbeş gün önce niyet etmek gerekirdi. Kimlere tebrik kartı gönderilecek, kişiler bir bir zihinden geçirilir, acı tatlı hatıralar zihinde yeniden canlanırdı. Hatta “Vay bee! Ne günlerdi o günler...” cinsinden hayıflanmalar gerçekleştirilirdi. 47

EKİM 2015 / 327

Meslekten ya da okumuş arkadaş ve dostlarımıza siyah beyaz renkli, özgürlüğü ifade eden bir güvercin resmi bulunan veya Filistin bayrağı ve Mescid-i Aksa motifi bulunan kartlar ya da ülkenin tarihi ve turistik yerlerinin resmedildiği renkli kartpostallar tercih edilirdi. Yine kartın beyaz kısmına en içten duygularla yazılan tebrik mesajları okunurken kart elimizden halberi düşmezdi. Hanımlar kendi aralarında erkeklerin gönderdikleri kartları kesinlikle tebrik kartı olarak göndermezler; genellikle hanımefendilik hassasiyetine uygun, sepet içerisinde gül demeti resmi, tek başına zambak resimleri, ırmak ve etrafında orman, arkasında sıra dağların oluşturduğu tabiat manzaralarından müteşekkil kart postallar göndermeyi tercih ederlerdi.


DÜŞÜNCE UFKUMUZ Atilla Değirmenci atilla.degirmenci@ilkadimdergisi.net

Müslüman’ın Heyecan Merkezi: NAMAZ

H

eğitimidir. Gençlikte de yaşlılıkta da, evimizdeyken de yolculukta da, geniş zamanlarımızda da meşguliyetlerimizde de, zenginlikte de fakirlikte de hatta savaşta bile devam edeceğimiz namaz insanı azimli, sebat ehli, sabırlı, iradeli ve fedakâr yapacaktır. Geçmişten günümüze mü’minlerin karakterli yapısını merak edenler için müthiş bir inceliktir.

ayatımızı düzene koymak ve disipline etmek, hayat serüvenimiz devam ettiği müddetçe mutlu olmak, kendimizle çatışmalardan kurtulmak için prensipler belirleriz. Belirlediğimiz prensipler hayatımızın temel mantığını da gidişatını da etkileyen, belirleyen ve yönlendiren maddelerdir. Neyi ön plana alacağımızı, neye ne kadar önem vereceğimizi, nelerin olmazsa olmazlarımız olacağı prensiplerimize bağlıdır. Allah Teâlâ’yı rab, İslam’ı din kabul edenlerin prensipleri arasında namaz, olmazsa olmazlar listesinin başında yer alır.

Namaz; hayatın akışını günde beş defa durdurup Allah’a yönelerek hayata yeniden başlamaktır. Dünyanın alayişine kapılan akıllarımız, davranışlarımız, gönüllerimiz, hedeflerimiz ve ufkumuz ancak bu şekilde ıslah olabilir. Günlerimizi bu şekilde bölümlere ayırmak prensiplerimizin kaynağını da belli edecektir. Böylece hayatımızdan kimi razı etmek istediğimizi, kimin peşinden gittiğimizi ve kime yöneldiğimizi ortaya koymuş olacağız.

Namaz; maddi ve manevi temizlikle hazırlık yaptığımız, Allah’ın yönelin dediği tarafa yöneldiğimiz, iftitah tekbiriyle başladığımız, kıyam, kıraat, rükû, secde, kuûd ve selamla tamamlanan gözlerimizin nurudur. Kur’an-ı Kerim’de yüz yerde geçen “salat-namaz” kavramı hep fiil cümlelerinde ya da fiil halinde yer almaktadır. Bu manidar anlatım hayatımızın hareket merkezinin namaz olması gerektiğini gösterir. O halde hareketi azalanlar namaza yaklaşsın ve namazlarına dikkat etsinler.

Tembelliğe, yorgunluğa, heyecansızlığa, rızık endişelerine, boş beklentilere, biriktirme anlayışlarına ve ahlaksızlıklara namazla haykırırız. Hiç saydınız mı, bilmiyorum amanamaz kılan bir insan günde en az dört yüz defa “Allahu Ekber” diyor. Allah gizli örgütlerden de, bozmaya çalışanlardan da, fitneyi yaymaya çalışanlardan da daha büyük, güçlü ve kudretlidir. Yani namazımız tevhidi tekbirlerle gündeme getirir.

Namazın kıyam, rükû, secde, kuûd gibi şeklî özelliklerinin yanı sıra ta’zim, tezekkür, tahmid, tazarru, tevbe, istiğfar, kunut, huşû, kibirden arındırma, bencilliği tedavi etme, fahşa ve münkerden alıkoyma gibi ruhî özellikleri de vardır. Namazı sadece ruhî planda algılamak İslam’ın bir bölümünü tamamı saymak gibi boş ve bozuk bir iştir. Şeklî özelliklerin kıvamı –ta’dil-i erkân– ruhî özellikleri etkiler. Namaz; ömrümüz boyunca hiç ara vermeksizin devam edecek bir ibadettir ki bu yönüyle insan karakterinin gelişimini etkileyen irade ve sabır

48

Namaz ve sonrasındaki zaman dilimi bütünlük oluşturmak zorundadır. Namazı sadece görüntü ve imaj olarak algılayanlara Rabbimiz “yazıklar olsun…(Maun Suresi, 4)” derken, namazı beden, akıl ve kalp bütünlüğünde algılayanları Rabbimiz cehenneme girmeyeceklerin ilk sırasına koyuyor ve “Namaz kılanlar hariç. (Mearic Suresi, 22)” buyuruyor.Mearic Suresi’nin yirmi ikinci ayetinde geçen “‫إال‬-İlla”lardan olabilmek niyazıyla.


İlkadım Dergisinden Okuyucularına Hediye...

İ N E Y • Büyük boy • 320 sayfa Emekli Müftü Bekir Şengün’ün Türkçeye çevirisini yaptığı İMAM NESÂÎ’nin bu değerli eseri, İlkadım Dergisi abonelerine hediye...

• Hz. Peygamber’in -sallallahu aleyhi ve sellemgünlük dua ve zikirleri ile bu konudaki tavsiyelerini ihtiva eden İmam Nesâî’nin aynı isimli kitabının muhtasarı bir hadis kitabı. BİLGİ ve İRTİBAT İÇİN: Tel:(0384) 213 65 43- 0 505 808 35 87

Okuyun, Okutun, Abone olun...

Profile for İlkadım Dergisi

İlkadım Dergisi Sayı: 327  

Ekim 2015 www.ilkadimdergisi.net

İlkadım Dergisi Sayı: 327  

Ekim 2015 www.ilkadimdergisi.net

Advertisement