Issuu on Google+

. MINERVA MAYIS - 2012 YIL: 15 SAYI: 10

İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrenci Bülteni

.

Avrupa: .

Avrupa’da çözülme, millet ,T, mübadele ve kriz

Kafkasya: .

ÇERKESYA-ABHAZYA-GÜRCISTAN

.

YakIn tarihte çatISma, .

~ . .Ortadogu: direniS, . ekonomi .. Asya-Pasifik: . .

.

HINDISTAN


EN

UCUZ HIZLI KALİTELİ

“ önce dost ”

DETAY FOTOKOPİ

Seri çekimlerde %35 İNDİRİMbeyaz) -

ah (siy

Dijital Kopyalama Renkli Fotokopi Dizgi Ciltleme Scanner PDF En Güncel DERS NOTLARI Kırtasiye Web Tasarım

www.detayfotokopi.net

0212 528 38 71 ADRES: Bozdoğan Kemeri Caddesi No: 55 detay@detaycopy.net Vezneciler / FATİH

DETAY FOTOKOPİ


.

Bizden

MINERVA

Sayi 10 Bizden...

Emek ve sorumluluk bilinci… Minerva’yı en iyi anlatan iki kelime. Her şeyin başladığı “hakkaniyet ütopyası”ndan buralara oldukça büyük yol kat eden dergimiz, emeği geçen herkesin sorumluluk bilincini yerine getirmeleri ile 10. sayısına ulaştı. Zoru başarma yolunda bu kadar koşulduktan, bu kadar terlendikten sonra elde kalan yegane şey, böyle bir ödül ve bu ödülün devam ettirilebilirliğidir. Araştırmak, elden olanlarla yetinmemek, ikinci el bilgiler ile farkındalık arasındaki farkı gözler önüne sermek her zaman Minerva’nın ruhunda var olmuştur ve olacaktır da. Unutulmamalıdır ki Minerva sadece bir yazılar bütünü değil, aynı zamanda yapıtlar bütünüdür. “Ruh”u “Vücut”a kavuşturan etmen de budur. Baykuşumuz her zaman olduğu gibi kanatlarının gölgesinde yazarlarının emeklerini ve okurlarının bilgeliğini taşımakta. Yol haritamız “bilinçli hırs” ile nice 10 sayılara!

“Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil.” Samuel Beckett

İyi okumalar…

Teşekkür... Sn. Prof. Dr. Nevin ATEŞ, Sn. Prof. Dr. Toktamış ATEŞ, Sn. Doç. Dr. Levent ÜRER, Sn. Doç. Dr. Namık Sinan TURAN, Sn. Doç. Dr. Burak Samih GÜLBOY, Sn. Doç. Dr. Nuray MERT, Sn. Yrd. Doç. Dr. Leyla SANLI, Sn. Yrd. Doç. Dr. İrfan ÇİFTÇİ, Sn. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kasım HAN, Sn. Yrd. Doç. Dr. Halit KAKINÇ, Sn. Yrd. Doç. Dr. Edip Asaf BEKAROĞLU, Sn. Yrd. Doç. Dr. Ufuk URAS, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü değerli asistanlarına teşekkürü borç biliriz...

Genel Müdür: Ulaş Birkan ÇAKILCI Genel Müdür Yardımcısı: Gizem YILDIRDI Genel Yayın Yönetmeni: Ezgi DEMİR Yazı İşleri Müdürü: M.Cansın SÜSLÜ Haber Merkezi Müdürü: Özgür Can ARAZ Yayın Kurulu: Burak AYÇİL / Büşra KILIÇ / Elmas SOY / Ezgi ŞİMŞEK / Fatma Bahar ÇANDIR / Gizem ÇİFTÇİOĞLU / Gökhan DÖRDÜ / Kadriye AYDIN Mehmet Fahri DANIŞ /Meryem KOYUTÜRK / Resul SEVİMLİ / Seray KARAKAŞ / Uğur Burak URSAVAŞ / Uğur OVACIKLI Sayfa Tasarım - Mizanpaj : Coşkun SAİTOĞLU - Özge ZENGİN coskunsaitoglu@live.com

Baskı: Analiz Basım Yayın 2. Matbaacılar Sitesi 3ND22 Topkapı / İSTANBUL Basım Tarihi: 22.05.2012

İletişim:

minervadergi@gmail.com MİNERVA Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrenci Bülteni’nde yer alan çalışmalarda tüm sorumluluk çalışma sahiplerine aittir. Minerva’nın çalışmalarla ilgili olarak herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

Dergimize olan katkılarından dolayı www.anagazete.net’e teşekkür ederiz.


içindekiler... Almanak Seray KARAKAŞ 3 Yugoslav Birliği Kuruluş ve Dağılış Süreci Ezgi ŞİMŞEK 9 Balkanlarda Bir Medeniyet: Arnavutlar ve Arnavutluk Gizem YILDIRDI 12 Ülke Nüfuslarının Homojenleştirilmesi: 1923 Türk - Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi Uğur OVACIKLI 17 Kriz ve Dünya Ezgi DEMİR 22 Film Yorumlaması - Dedemin İnsanları Uğur OVACIKLI 25 Büyük Çerkez Sürgününün Günümüze Etkileri Kadriye AYDIN 28 SSCB’nin Ardından Gürcistan’ın Siyasi Yapısı Büşra KILIÇ 33 Rus-Gürcü İlişkileri Çerçevesinde Abhazya Sorunu Elmas SOY 37

Ortadoğu Ekonomi Temeline Genel Bir Bakış Ulaş Birkan ÇAKILCI 41 İran Devrimi 1979 Genel Bir Bakış Fatma Bahar ÇANDIR 43 Irak’ta Şii-Sünni Gerginliği Resul SEVİMLİ 46 HAMAS: Filistin’de Direnişi ‘Kardeş’ Kanadı M. Cansın SÜSLÜ 49

Arap Baharı’nın Suriye’ye Yansımaları Gökhan DÖRDÜ 51 Akan Gözyaşlarıyla Akıtılan Kanların Aynı Olduğu Film: PERSEPOLİS Fatma Bahar ÇANDIR 53 Hindistan-Çin İlişkileri Bağlamında Güney Asya’da Değişen Güç Dengeleri Mehmet Fahri DANIŞ 56 “Adil olmayan yasalara uymak suçtur.” Meryem KOYUTÜRK 61 Maltepe Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve AB Bölüm Başkanı

Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün ile Gandhi, Sivil İtaatsizlik ve Bağımsızlık Hareketi Üzerine Özgür Can Araz - M. Fahri DANIŞ - Meryem KOYUTÜRK 63

Dinler Mozaği Gizem ÇİFTÇİOĞLU 70 Keşmir Kavgası Özgür Can ARAZ 72

SOYUTLAMA Sevimli Hayalet ve Sevimsiz Önyargılar Büşra KILIÇ 75 Richie Rich ve Kapitalizm Özgür Can ARAZ 76 Toplumsal Değişim ve Jetgiller Ulaş Birkan ÇAKILCI 77 Sponge Bob ve Saligia Meryem KOYUTÜRK 78


Bizden

Seray KARAKAŞ

ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAKALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAKALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK

ALMANAK

1 MART 2012 Türk Lirası’nın yeni simgesi açıklandı.

vermemesi halinde askeri müdahalede bulunacaklarına dair söz verdi. 7 MART 2012 Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda ‘intibak yasası’ olarak bilinen Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’u onayladı.

2 MART 2012 Eski Genelkurmay Başkanı emekli Org. İlker Başbuğ balyoz davası kapsamında tanık olarak ifade verdi.

Meclis’te kadınlar için tarihi gün; Kadının korunması ve kadına yönelik şiddetin önlenmesine dair kanun tasarısı TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldü. AK Parti’nin önerisiyle tasarının dördüncü maddesi değiştirilerek çalışan kadınlara da 2 ay süreyle kreş yardımından yararlanma imkanı verildi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle hakkındaki fezlekenin TBMM Başkanlığı’na gelmesiyle ilgili olarak yazılı açıklama yaptı. Amacın kendisini konuşturmamak ve susturmak olduğun ifade eden Kılıçdaroğlu TBMM Genel Kurulu’na ve Meclis Başkanı’na, ‘Dokunulmazlığımı kaldırın’ diyerek çağrıda bulundu.

8 MART 2012 Kadına şiddet uygulayan kişilere elektronik kelepçe veya bileklik takılmasına imkan sağlayan Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun Tasarısı, TBMM Genel Kurulunda oy birliği ile kabul edilerek yasalaştı.

4 MART 2012 Kılıçdaroğlu, tutuklu olarak yargılandığı “Odatv” davasında tahliyesine karar verilen gazeteci Doğan Yurdakul’u tedavi gördüğü TOBB ETÜ Hastanesinde ziyaret etti.

Ukraynalı Femen grubu üyesi 4 kadın, Ayasofya meydanında eylem yaptı. 8 Mart Dünya Kadınlar gününde, kadınlara yönelik şiddeti protesto eden gösterici kadınlar, geldikleri araçtan çıplak halde inerek sloganlar atmaya başladı. Eylem yapmak isteyen kadınlara polis müdahele etti ve sürükleyerek polis araçlarına bindirdi. Femen üyeleri bugün sınırdışı edildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la 45 dakika görüşen Google Dünya Başkanı Eric Schmidt, internet alanındaki düzenlemelerin ABD ve AB standartlarına ulaşması durumunda sektördeki yatırımların ciddi oranda artacağını belirterek, “Türkiye’ye çok önem veriyoruz. Türkiye’nin bölge açısından önemli bir ülke olduğunun farkındayız” dedi.

9 MART 2012 Türkiye’de ilk kez Askeri Mahkeme, ‘vicdani ret’ hakkını bir anlamda kabul edip karar altına aldı.

5 MART 2012 Türkiye İstatistik Kurumu Şubat ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Buna göre tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 0.56 artarken, üretici enflasyonu (ÜFE) yüzde 0.09 geriledi. Piyasa beklentileri de şubat enflasyonunun ÜFE’de tam yüzde 0.56 artacağı yönündeydi.

TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’nda AK Parti milletvekilleri ile CHP’li milletvekilleri arasında kavga çıktı. Yaşanan büyük arbedeye rağmen kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen ve zorunlu eğitimi bölünmüş olarak 12 yıl çıkaran kanun teklifi kabul edildi.

Türkiye’nin ilk yüz nakli hastası Uğur Acar’dan kısa bir süre sonra ameliyat olan ikinci hasta Cengiz Gül de uyandı. Hacettepe Üniversitesi’nden yapılan açıklamaya göre yüz nakli yapılan Cengiz Gül’ün uyandırıldığı ve sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.

12 MART 2012 İstanbul 16’ncı Ağır Ceza Mahkemesi, Odatv davası kapsamında tutuklu yargılanan gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Sait Çakır ve Coşkun Musluk’un tahliyesine karar verdi.

6 MART 12 ABD, İran konusunda ilk kez bu kadar net konuştu; ABD Savunma Bakanı Leon Panetta, İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engellemek için diplomatik çabaların sonuç 3


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM 13 MART 2012 İnsanlık zamana yenidi!; Sivas’ta 2 Temmuz 1993’te Madımak Oteli’nin yakılması, ikisi eylemci, biri otel çalışanı 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaylara ilişkin dava zaman aşımından düştü. Davanın zaman aşımına uğramasını istemeyen adliye önündeki gruba polis gaz bombası ile müdahale etti.

19 MART 2012 2007 yılında uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayetinin öncesindeki süreç film oluyor. Dink cinayetinin öncesini işleyecek ‘Hile Yolu’nun yapımcılığını Grup Yorum’un eski üyelerinden Hakan Alak, senaristlik ve yönetmenliğini ise Çarşı grubunu anlatan ‘Asi Ruh’ belgeselinin yönetmeni ve Nesli Çölgeçen imzalı ‘Denizden Gelen’ filminin senaristi Ersin Kana üstlenecek. 20 MART 2012 ABD Uluslararası Dini Özgürlük Komisyonu’nun (USCIRF) 2011 yılı raporu açıklandı. Raporda, Türkiye, en ağır dini özgürlük ihlallerinin yaşandığı ülkeler arasında sayıldı.

15 MART 2012 Orman özelliğini yitirmiş ve kamuoyunda 2-B arazisi olarak bilinen Hazine arazilerinin satışını öngören kanun tasarısı, TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu’nda kabul edildi.

21 MART 2012 Cudi Dağı’nda yaşanan çatışmada 5 polis şehit oldu. 22 MART 2012 Televizyondan izlemek bile suç!; Zimbabwe’de mahkeme, televizyonda Arap Baharı’yla ilgili haberler izlerken tutuklanan altı aktiviste 420’şer saat toplum hizmeti ve 500’er dolar para cezası verdi.

16 MART 2012 İkinci Ergenekon Davası’na bakan mahkeme tutuklu yargılanan özel harekat polisi Mehmet Dalagan’ın tahliyesine karar verdi. Afganistan’ın başkenti Kabil’de Türk askerlerini taşıyan Sikorsky helikopterin düşmesi sonucu 12 Türk askeri şehit oldu.

24 MART 2012 Akdeniz Üniversitesi, Atilla Kavdır’a yaptığı yönergeye aykırı başarısız bacak nakli nedeniyle uyarıldı. Dünyada ilk çift kol ve bacak nakli yapılan hastanın hayatını kaybetmesi üzerine başlatılan soruşturma sonucunda Hacettepe Üniversitesi’nin, “Kompozit (El, kol, bacak gibi uzuvlar) doku nakli ruhsatı” iptal edildi. İlk yüz ve çift kol naklini başarıyla gerçekleştiren Akdeniz Üniversitesi de yönergeye aykırı bacak nakli nedeniyle uyarıldı.

17 MART 2012 Amerikan medyası Usame Bin Ladin’in ABD Başkanı Barack Obama’yı öldürmeyi planlamış olduğunu yazdı. 18 MART 2012 Çanakkale Deniz Zaferi’nin 97’inci yıldönümü kutlandı. Törenler, Cumhuriyet Meydanı’nda, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal Atatürk Anıtı önünde düzenlenen çelenk koyma töreniyle başladı ve binlerce kişinin katılımıyla devam etti.

25 MART 2012 Güney Kore’nin başkenti Seul’de bulunan Grand Hyatt Seoul Otel’de gerçekleştirilen görüşme sonrası yaptığı basın açıklamasında Obama ve Erdoğan, toplantının büyük bölümünü Suriye konusuna ayırdıklarını, Suriye konusunda ortak çalışmaya devam edeceklerini belirtti. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), 16 Mart’ta Afganistan’da düşen helikoptere ilişkin yapılan incelemede, “Elde edilen ilk bulguların, helikopterin teknik bir arıza nedeniyle kazakırıma uğradığı yönünde” olduğunu bildirdi.

İstanbul’daki erken Nevruz kutlamaları olaylı geçti. Polis bazı gruplara müdahale ederken, göstericiler metrobüsleri taşladı, duraklara zarar verdi. Yolcular mahsur kaldı ve seferler bir süreliğine durdu. İstanbul Emniyet Müdürlüğü olaylarda 106 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Öte yandan Diyarbakır’da da binlerce kişinin katılımı ile Nevruz kutlamaları yapıldı.

28 MART 2012 Türkiye’nin çeşitli kentlerinden gelerek eğitimde 4+4+4 düzenlemesini protesto için Ankara’da 2 gün süreyle eylem yapmak isteyen KESK üyelerine polis müdahalede bulundu. 29 MART 2012 Türkiye’de üçüncü yüz nakli yapılan Hatice Nergis’e yeni yüzünün Plastik Cerrahi ve Psikiyatri uzmanları eşliğinde gösterildiğini ve kendisinin yeni yüzünü çok beğendiği bildirildi. 4

ALM


M

ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM 30 MART 2012

9 NİSAN 2012 Asmalı Konak, Yasemince, Bir Bulut Olsam, Muhteşem Yüzyıl gibi televizyonda yayınlandığı dönemlerde her zaman izlenme rekorları kıran ünlü dizilerin senaristi, kanser tedavisi gören Meral Okay hayata gözlerini yumdu.

Fatih Sultan Mehmet’in portresinin bulunduğu “çok nadir” niteliğindeki bronz madalyon, 300 ile 400 bin sterlin (840 bin-1 milyon 120 bin lira) arasındaki tahmini bedelle müzayedeye çıktı. Madalyondaki portrenin Fatih’in en genç hali olduğu ifade edildi.

12 NİSAN 2012 Çeşitli tarihlerde yaptığı 9 ayrı konuşma nedeniyle hakkında dava açılan Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana için mütaala veren savcı, 55 yıl hapis cezası ile cezalandırılması talebinde bulundu.

31 MART 2012 Alevi örgütleri, Ankara 11.Ağır Ceza Mahkemesi’nin Sivas katliamı davasında firari sanıklara ilgili olarak verdiği zamanaşımı kararını protesto etmek için Kadıköy’de geniş katılımlı miting gerçekleştirdi.

Türkiye genelinde 7,2 milyon öğrenciye dağıtılacak “Okul Sütü Programı” için bugün ihale yapıldı. 13 NİSAN 2012 Altın Lale ödülleri açıklandı; En iyi film: Tepenin Ardı En iyi yönetmen: Zeki Demirkubuz (Yeraltı) En iyi erkek oyuncu: Engin Günaydın (Yeraltı) En İyi kadın oyuncu: Sanem Öge (Şimdiki Zaman) En iyi kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı) En iyi senaryo: Tepenin Ardı En iyi görüntü yönetmeni: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı) En iyi müzik: Mustafa Biber (İz-Reç) Onat Kutlar - jüri özel ödülü: Tayfur Aydın (İz-Reç) Altın Lale Uluslarası Film Ödülü: Yalnız Gezegen (Julia Loktev)

1 NİSAN 2012 Yeşilçam’ın usta oyuncusu Ekrem Bora, akciğer ödemi nedeniyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. YGS, Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezince (ÖSYM), Türkiye’de tüm il ve bazı ilçeler ile KKTC’nin başkenti Lefkoşa olmak üzere toplam 160 sınav merkezinde, 98 bin 693 sınav salonunda gerçekleştirildi. Sınavda, 13 bin 353’ü emniyet personeli olmak üzere toplam 251 bin 789 sınav görevlisi görev yaptı.

14 NİSAN 2012 Obama yönetiminin, ABD’deki 41 yerli kabileye, Kızılderililere ait topraklardaki kaynakların yanlış yönetimi gerekçesiyle açılan davalar sonucunda 1 milyar dolar tazminat ödeyeceği bildirildi.

3 NİSAN 2012 Osmanlı İmparatorluğu’nda doğan son hanedan mensubu olan Neslişah Osmanoğlu son yolculuğuna uğurlandı.

15 NİSAN 2012 28 Şubat Soruşturması kapsamında emekli Orgeneral Çevik Bir’in de arasında bulunduğu 12 kişiden 9’u tutuklandı, 3 kişi serbest bırakıldı. Tutuklananlar Sincan Cezaevi’ne konuldu.

İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan dünyanın ilk çiftlik-marketi, gelecekte gıda alışverişinin nasıl olacağını bugünden görmek isteyenlerin akınına uğruyor. Proje, yedikleriyle bağı kopan şehir insanına, doğa hayatını hatırlatmayı amaçlıyor.

MHP İstanbul eski Milletvekili Ahmet Çakar, MHP Genel Başkanlığına adaylığını açıkladı. Böylece Çakar, bu yıl içinde yapılması beklenen kurultay öncesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye karşı adaylığını açıklayan ilk isim oldu. 16 NİSAN 2012 James Bond serisinin 25’incisi olan “Skyfall”un İstanbul’daki çekimleri kazayla başladı. Kapalıçarşı’da gerçekleştirilen çekimler sırasında hızını alamayan motosiklet, 330 yıllık tarihi yapının vitrinine zarar verdi.

4 NİSAN 2012 12 Eylül 1980 tarihinde gerçekleştirilen askeri darbenin sorumluları Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanmalarına başlandı. 6 NİSAN2012 Zonguldak’ın Çaycuma İlçesi girişinde bulunan 970 metre uzunluğundaki Çaycuma Köprüsü’nün yaklaşık 100 metrelik bölümü çöktü. Köprüden düşüp kaybolan kişilerin aramalarına başlandı. 5


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM ALM NASA’nın Hubble Uzay Teleskopu ilk kez, Uranüs gezegeni üzerinde oluşan kutup ışıklarını görüntülemeyi başardı.

TBMM Genel Kurulu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile Meclis’in açılışının 92. yıldönümü dolayısıyla özel gündemle toplandı. 24 NİSAN 2012 İmralı’da ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezasını çeken Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Kuzey Irak’taki Kandil Dağı ile Mahmur Kampı’ndan gelen 7’si tutuklu 3’ü firari PKK’lının yargılandığı davada karar çıktı. Kandil’den gelen Elif Uludağ 16 yıl, Lütfi Taş 14 yıl hapis cezası çarptırılırken, Mahmur’dan gelen 5 kişiye de 9.5’ar yıl hapis cezası verildi.

18 NİSAN 2012 Aniden bastıran lodos fırtınası İstanbul’u vurdu. Şehir toz bulutu altında kaldı. Çatılar uçtu, ağaçlar devrildi, tekne yandı, boğaz köprüleri trafiğe kapatıldı, deniz ulaşımı yapılamadı.

25 NİSAN 2012 Çanakkale Kara Savaşları’nın 97’nci yıldönümü nedeniyle anma törenleri düzenlendi. Gelibolu’daki Anzak Koyu’nda, ‘Şafak Ayini’ yapıldı.

19 NİSAN 2012 Türkiye’nin Atina Büyükelçiliği’ne yumurta ve çeşitli cisimlerle saldıran terör örgütü yandaşı 16 kişi gözaltına alındı.

26 NİSAN 2012 Dünyanın en büyük nükleer faciası olarak nitelendirilen Çernobil kazasının 26’ncı yıldönümünde, olayın yaşandığı Ukrayna’da ve birçok ülkede protesto gösterileri ve törenler yapıldı.

28 Şubat soruşturması kapsamında 7 ilde 12 adreste arama yapıldı. Dördü muvazzaf, sekizi emekli toplam 12 asker gözaltına alındı. Dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak da evinde yapılan aramanın ardından gözaltına alındı. 20 NİSAN 2012 İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan yazılı açıklamaya göre bu göreve Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ne Hilmi Zafer Şahin atandı. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda repertuvarı belirleme yetkisinin genel sanat yönetmeninden alınmasıyla başlayan süreçte, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği görevinden Ayşe Nil Şamlıoğlu istifa etmişti.

28 NİSAN 2012 “Anayasa Vatandaş Toplantıları”nın 13’üncüsü Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) öncülüğünbde gerçekleşti. 29 NİSAN 2012 28 Nisan akşamı saat 18.30 sıralarında Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi önündeki alanda, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatroları Görev ve Çalışma Yönetmeliği’nde yapılan değişiklikler ve repertuar belirleme yetkisinin genel sanat yönetmeninden alınmasını protesto etmek için oturma eylemi başlatan tiyatro sanatçılarının eylemi gün ağarıncaya kadar sürdü.

21 NİSAN 2012 AK Parti Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç’in babası, Adalet Partisi (AP) kurucularından ‘Koca Reis’ lakaplı 92 yaşındaki Sadettin Bilgiç, İstanbul’da tedavi gördüğü hastane dün gece hayatını kaybetti. 22 NİSAN 2012 Hükümetin uzun süreden beri üzerinde çalıştığı ve 13 ilin büyükşehir ilan edilmesine ilişkin tasarı, TBMM gündemine gelecek.İçişleri ve Maliye Bakanlığı’nın ortaklaşa hazırladığı tasarıya göre, daha önce açıklanan Aydın, Denizli, Muğla, Tekirdağ, Trabzon, Şanlıurfa, Kahramanmaraş, Balıkesir, Van, Manisa, Hatay, Malatya ve Mardin büyükşehir ilan edilecek. Böylece 29 il büyükşehir statüsünde olacak.

30 NİSAN 2012 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinin sadece okullarda yapılmasını isteyen genelgeye Danıştay, yürütmeyi durdurma kararı verdi. Okullarda kutlama hazırlıkları sürse de kutlamaların nerede yapılacağı belli değil. 1 MAYIS 2012 İstanbul’da Taksim’e akın eden yüz binlerce işçi ve eme-

23 NİSAN 2012 6


M ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM 2 MAYIS 2012 Okul Sütü Programı kapsamında, ihaleyi kazanan firmalarca, Türkiye genelinde okullara ilk parti süt dağıtımı yapıldı. Ancak çeşitli illerde dağıtılan sütlerden içen bazı öğrenciler rahatsızlanarak hastanelere kaldırıldı. Milli Eğitimi Bakanı Ömer Dinçer, ilk bulgulara göre süt dağıtımından sonra görülen rahatsızlıkların zehirlenme vakası olmadığını söyledi. Dinçer bazı çocuklarda ‘süt ve süt ürünlerine karşı hassasiyet’ olabileceğini ifade etti.

kçi, AKP Hükümetine yönelik sert eleştirilerini döviz ve pankartlara, sloganlarına yansıttı. Yıllardan sonra ilk izinli kutlama; Diyarbakır’da 1 Mayıs mitinginin adresi İstasyon Meydanı’ydı. Mitinge sendikalara bağlı binlerce işçi katılırken, Diyarbakır halkı da mitinge yoğun ilgi gösterdi. İzmir’de Türk-İş’e bağlı sendikalar, DİSK, KESK, TMMOB, TTB ve TEB’in birlikte organize ettiği miting, Gündoğdu Meydanı’nda yapıldı. Kutlamalara 80 binin üzerinde katılım gerçekleşti. Ankara’da alanlar kadın, erkek, genç, yaşlı işçi ve emekçilerle doldu. Türk-İş, DİSK, KESK ve meslek örgütlerinin katıldığı miting Sıhhiye Meydanı’nda gerçekleşti.

3 MAYIS 2012 CHP genel Başkan’ı Kemal Kılıçdaroğlu Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in MYK’dan ayrılma kararının geçerli olduğunu ve istifasının kabul edildiğini söyledi.

Dünya’da 1 Mayıs; Yunanistan’ın 1 Mayıs’ı: Grevdeki işçilerin yanı başında... Tüm İşçilerin Mücadeleci Cephesi (PAME) ve Yunanistan Komünist Partisi (KKE), 1 Mayıs mitinginin bu yıl, yedinci ayına girmeye yaklaşan çelik işçileri grevinin sürdüğü Yunanistan Çelik Sanayii’nde kutlanması kararı aldı.

4 MAYIS 2012 Ulusal bayramların kutlanmasına ilişkin esasların daha önce ayrı ayrı düzenlendiği yönetmelikler, tek bir yönetmelikte toplandı. Buna göre 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamaları Cumhurbaşkanı’nın ev sahipliğinde yapılacak. Cumhurbaşkanı, tebrikleri Çankaya Köşkü’nde kabul edecek, daha önce ordu evlerinde verilen resepsiyonlar da Cumhurbaşkanlığı’na taşınacak. 6 MAYIS 2012 Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, idam edilişlerinin 40. yılında İstanbul’da binlerce kişi tarafından

Almanya’da “demokrasi”: 1 Mayıs’ı Neo-Naziler de “kutluyor” Almanya yüzbinlerce kişinin alanlara aktığı bir diğer Avrupa ülkesiydi. Alman Sendikalar Federasyonu, 1 Mayıs gösterilerinin ülke genelinde 440 merkezde düzenlendiğini ve toplam katılımın 480 bini geçtiğini bildirdi. Rusya’da Putin-Medvedev’in 1 Mayıs’ı Rusya’da, Devlet Başkanı Dimitry Medvedev ile önümüzdeki günlerde koltuğunu devredeceği Vladimir Putin’in de katıldığı bir gösteri gerçekleşti. 100 bin kişinin katıldığı ve Sovyetlerin çöküşünden sonra ilk kez bir devlet başkanının 1 Mayıs günü sokağa çıktığı belirtilen gösteri, iktidardaki Birleşik Rusya Partisi ile yine Kremlin yanlısı sendikalar ve gençlik örgütleri tarafından düzenlendi. Küba’da bu 1 Mayıs’ta da “insan denizi” vardı. Küba yine her yıl olduğu gibi bu yıl da oldukça kitlesel bir 1 Mayıs’a sahne oldu.

anıldı. Anma törenleri Ankara’da da 3 fidanın mezarları başında gerçekleşti.

7


AVRUPA YUGOSLAV BİRLİĞİ KURULUŞ VE DAĞILIŞ SÜRECİ Balkanlarda Bir Medeniyet: ARNAVUTLAR ve ARNAVUTLUK Ülke Nüfuslarının Homojenleştirilmesi: 1923 TÜRK - YUNAN ZORUNLU NÜFUS MÜBADELESİ KRİZ VE DÜNYA

8


AVRUPA

YUGOSLAV BİRLİĞİ KURULUŞ VE DAĞILIŞ SÜRECİ Ezgi ŞİMŞEK

A

ynı ırktan, kim bilir belki de aynı soydan geliyorlardı. Aynı yaşlarda, aynı boylardaydılar. Aynı kadını sevmişlerdi. Ataları aynı tanrıya ayrı yollardan ulaşmak istedikleri için, biri Boşnak diğeri Hırvat’tı. Bunu kendileri seçmemişlerdi, savaşmayı ve kaderlerini de seçmedikleri gibi.1 Bundan 20 yıl önce tüm dünya, Avrupa’nın göbeğinde ve Türkiye’nin yanı başında meydana gelen korkunç bir ‘etnik temizliğe’ şahitlik etti. Ulusçuluk, kurulduğundan bu yana, egemenliği altında 6 farklı milliyet barındıran Yugoslav siyasal yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı. Küreselleşmenin yoğunlaştığı, dünyanın adeta bir köy haline geldiği 20. yüzyıl sonlarında ulusçuluğun bu denli yükselmesi de ayrıca incelenmesi gereken bir konudur. Balkanlarda Yugoslav ayaklanmaları, Osmanlı Devleti’ne karşı baş göstermesiyle 19. Yüzyıla kadar uzanır. 15-16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar Balkanlarda bulunan Slav halkları doğuda Osmanlı Devleti’ne, batıda ise AvusturyaMacaristan İmparatorluğu’na bağlı olarak yaşamışlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Balkanlarda artık yeni bir dönem başlayacaktı.

kapsamaktaydı. Ancak bu denli genişliğe rağmen erken beliren yönetime dair anlaşmazlık genç krallıkta iç çekişmeyi de beraberinde getirdi. Hırvatlar devlet içinde tam özerklik talep etmeye başladılar. Sırbistan ise böyle bir şeye yanaşmıyor, birliğin kendi etrafında oluşmasını istiyordu. Bu anlaşmazlık Hırvatlar ile Sırplar arasında, İkinci Dünya Savaşı’na dek sürekli artan gerginliğin başlangıcını oluşturdu. Hal böyleyken Haziran 1928’de Hırvat lider Radiç’in mecliste Karadağlılar tarafından öldürülmesiyle bütün Hırvat milletvekilleri meclisten çekilme kararı aldı. Bunun üzerine uzlaşma çabalarına giren Kral Aleksandr, Hırvatların Federal bir sistem kurulması talebiyle karşılaştı ve 1929’da meclisi feshetti. Bunun akabinde ülkenin adı Yugoslavya olarak değiştirildi ve Sırpların ağırlıkta olduğu bir yönetim rejimi uygulamaya konuldu. İkinci Dünya Savaşı sürecinde Almanların Yugoslavya’yı işgaline fazla dayanamayan Kral ve hükümet Londra’ya kaçtılar ve ardından da ülke teslim olmak durumunda kaldı. Bunun ardından ülkede Almanlara karşı çeşitli örgütler ortaya çıktı ve çete savaşları başladı. Bunların arasında Mihaloviç ve Tito’nun çeteleri de oldukça etkiliydi. 1944 sonbaharında bu mücadele sonuç verdi ve kuruluş, Yugoslavya’nın kendi çabası sayesinde gerçekleşti. Buna rağmen Sovyet Ordusu Yugoslavya’ya girdi. Ancak Tito bölgede ve uluslararası alanda büyük bir itibara sahip oldu. Savaşın ardından Yugoslavya’da 1945 yılında yapılan seçimler, %90 gibi ezici bir üstünlükle orduyu ve yönetimi fiilen elinde tutan Halk Cephesi’nin zaferiyle sonuçlandı. Bunun ardından Sovyet modelde bir federal anayasa hazırlanarak 6 Federe devletten2 oluşan ‘Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti’ kuruldu. Yugoslavya, İkinci Dünya Savaşı’ndan 1980 yılında ölümüne kadar, Tito’nun yönetimi altında kaldı. 1963 yılına geldiğinde 1963 anayasasıyla ülkenin adı ‘Yugoslavya Federal Sosyalist Cumhuriyeti’ olarak değiştirildi. Bu süreç içerisinde, ülkenin siyasal yaşamında sadece rejimi değil, ülkenin ulus sorununa bakış açısı da değişmişti. Sırp, Hırvat ve Slovenlerin dışında kalan milletlere de devlet yapısında örgütlenme hakkı verilmişti. Yugoslavya’nın birbirini izleyen bütün anayasalarında Yugoslavya uluslarının her birinin, ayrılma hakkı da dahil olmak üzere, kendi kaderlerini tayin etme hakkından söz edildiği görülmektedir. İkinci Yugoslavya, 6 temel esas üzerinde duruyordu. Bunların en başında, ülkede yaşayan uluslara ve azınlıklara eşit mesafede yaklaşımı benimseyen karizmatik lider Tito geliyordu. Diğer esaslar ise şunlardı: sosyalist piyasa eko-

Birinci Dünya Savaşı’ndan önce bağımsız olan Karadağ ile Sırbistan ve daha sonra onlara katılan Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Dalmaçya ve Banat bölgeleri,1918 Aralık ayında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı adı altında yeni bir devlet kurdular. Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı güney Slav halklarının ilk birleşme denemesiydi. 1941’de Alman işgaline kadar sürecek olan bu dönem, Birinci Yugoslavya olarak adlandırılmaktadır. Sosyalist temellere dayanan İkinci Yugoslavya ise İkinci Dünya Savaşı sonunda Josip Broz Tito tarafından kurulacaktır. Krallık 1921 anayasasında resmen yerini aldı ve Sırbistan Kralı Aleksandr’a Sırp-Hırvat Sloven Kralı ünvanı verildi. Krallığın egemenlik alanı oldukça geniş bir alanı 1 2

Ayşe KULİN, Sevdalinka, 37.Basım, İstanbul, Remzi Kitabevi, 2000. Bu devletler; Hırvatistan, Slovenya, Bosna Hersek, Backa, Dalmaçya ve Banat Bölgeleri’dir.

9


nomisi, özyönetim, federalizm, bağlantısız dış politika ve 1941 kulübü. Yugoslavya’da Tito’nun işbaşında kaldığı 1945-1980 dönemi her bakımdan ülkenin altın yıllarıydı. Tito’nun bütün uluslara eşit mesafede davranması ve azınlıkların hakkını koruması hem ülkede etnik gerilimin ortadan kalkmasını sağlıyor, hem de bir tezat olarak cumhuriyetlerde milliyetçi kümelenmeler olmasına neden oluyordu. Buna rağmen bu dönem Yugoslav siyasal yaşamının en iyi dönemi olarak görülüyordu. 35 yıl boyunca ülkede istikrarın devamı ile Tito’nun arasında doğrudan bir ilişki kurulmuştu. 4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümüyle Yugoslavya yeni bir dönemin kapılarını araladı. Uluslar ve cumhuriyetler arasında içten içe süregelen rekabet ve çatışma Tito’nun ölümüyle daha net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Tito’nun yerinde politikalarıyla bir arada yaşama hususunda sorun çıkarmayan uluslar, aslında, ulus kimliğinden sıyrılıp ’Yugoslav’ olma noktasını benimsemede başarı kazanamamışlardır. Bir Yugoslav atasözünde bu güzel bir şekilde ortaya konmaktadır: ‘Yugoslavya altı cumhuriyet, beş ulus, dört dil, üç din, iki alfabe, bir siyasal parti ve sadece bir Yugoslav’dan ( Tito) ibarettir. Yugoslavya’yı oluşturan, cumhuriyetler arasındaki dengenin, Tito’nun ölümünden sonra da devam etmesi için bir kollektif başkanlık konseyi oluşturuldu. Bütün cumhuriyetler ve özerk bölge liderleri birer yıl süre ile başkanlık görevini üstlenecekti; ancak hiç birinin Tito’nun yerini doldurması beklenmiyordu. Zira gelişmeler de bunu doğruladı. 1980’li yılların sonuna gelindiğinde cumhuriyetlerin, federal yasa ile pek çok kez ters düşmesi yürütmenin önünü tıkamaya başlamıştı. Yugoslavya’da dağılımın sinyalleri de böylece görülmeye başlanmıştı. Yugoslavya’nın egemenliği altında pek çok ulus olduğunu söylemiştik. Buna bağlı olarak basit bir azınlık kavramını da düşünürsek Yugoslavya’da yaşayan bütün ulusları azınlık kabul etmek gerekecektir. Uluslar kendi cumhuriyetlerinde yoğun olarak bulunsalar da diğer cumhuriyetlerde kaçınılmaksızın azınlık durumuna gelmektedirler. En kalabalık grup olan Sırpların bile toplam nüfusa oranı %35 düzeyindedir. Yugoslavya Federasyonu’nun çözülmesindeki en önemli nedenlerin başında kuşkusuz milliyetçilik gelmektedir. Sırplar, devletin niteliğiyle çatışma pahasına, diğer cumhuriyetler üzerinde söz sahibi olma çabasına girişmiş ve 1929’dan sonra Sırplaştırma, devlet politikası haline gelmiş, Sloven ve Hırvatların dışında kalan ulusların varlığı dahi kabul edilmemişti. İkinci Yugoslavya’da bir ulusun diğerinin üzerinde baskı kurmasını önlemek için devlet örgütlemesi Federalizm olarak belirlenmişti. Yugoslavya anayasasında 1967 ve 1971 yıllarında yapılan değişiklikler, Federe Cumhuriyetlerin merkezle bağlantısını daha da zayıflattı. Yeni anayasalarda Cumhuriyetlere verilen hakların genişliği, bağımsızlık yolunun önünü açar nitelikteydi. Bu düzenlemelerle federasyonun işlevi adeta sadece Cumhuriyetler arasında bağlantıyı

sağlamak olmuştu. Tito, en kalabalık nüfus olan Sırpların Yugoslavya geneline hakim olmasının önlemek istiyordu. Bu nedenle uluslara geniş yetkiler tanımıştı; ancak bu durum Yugoslavya’da tarihsel bakımdan güçlü temelleri olan milliyetçiliği daha da popüler hale getirdi. Dağılım sürecine kuşkusuz cumhuriyetler arasındaki ekonomik istikrarsızlıkların da katkısı büyüktür. Sosyalist sistem içerisinde piyasa ekonomisinden kaynaklanan enflasyon ve dış borçlar gibi ekonomik sorunlar 1970’li yıllardan itibaren Yugoslav ekonomisini etkilemeye başlamıştı. Ancak federasyonu tehdit eden asıl sorun cumhuriyetler arasındaki eşit olmayan dağılımdı. Ekonominin işleyişinden kaynaklanan sebepler nedeniyle ülkenin kuzey ve güney bölgeleri arasındaki gelişmişlik farklılığı, Tito döneminde de bir türlü ortadan kaldırılamadı. 1980’li yılarda hız kazanan milliyetçilik akımının iktisadi boyutları da cumhuriyetler arasında birbirinden farklıydı. Kosova, Makedonya gibi yerlerde iktisadi sıkıntılar milliyetçiliği beslerken; Slovenya ve Hırvatistan gibi gelişmiş ülkeler ise diğerlerinin yükünü çekmemek için ayrılmayı istiyorlardı. Cumhuriyetler arasında süregelen çekişmeler Yugoslav Komünistler Birliği’nin olağanüstü kongresinde de boy gösterdi ve bu, Komünist Parti için sonun başlangıcı oldu. Kongrede -1974 anayasasına dayanarak- cumhuriyetlerin egemenliklerinin sınırları tartışılmaya başlandı. Uzlaşma sağlanamayınca Sloven Komünist Parti delegelerinin salonu terketmesiyle son bulan kongrenin hemen ardından çoğunluğu milliyetçi olmak üzere çok sayıda siyasal parti kuruldu. Bunun üzerine 1990 yılında yapılan seçimlerde Sırbistan ve Karadağ dışında kalan cumhuriyetlerde milliyetçi partilerin kazanması Sırp liderlerini tedirgin ediyordu. 1991 yılının başlarında Slovenya ve Hırvatistan, Yugoslavya’nın “Egemen Devletler Birliği” adı altında yeniden örgütlenmesini önerdiler. Makedonya ve Bosna Hersek yönetimleri de, egemenlik haklarına saygı göstermek kaydıyla cumhuriyetler arasında yeni bir birlik kurulmasını öne sürdüler. Ancak Sırp yönetimi bundan yana değildi. 1991 yılında da Federal Başkanlığın dağılmasıyla Tito’nun kurduğu Yugoslavya artık ulusları bir arada tutamıyordu. Dağılma süreci artık son aşamaya gelmişti. Batılı hükümetler başta olmak üzere uluslararası toplum, Yugoslavya’da birbiriyle çelişen iki yaklaşım arasında kararsız kaldı. Bunlardan birincisi, önceliği uluslararası sınırların korunmasına veriyordu. Bosna Hersek ve Makedonya Cumhuriyetleri tarafından ortaya atılan konfederal sistem önerilerine Batı sessiz kalmış, arabuluculuk yapmak için devreye girmemişti. İkinci yaklaşım ise, ulusların kendi geleceğini belirleme ilkesine ne şekilde yaklaşılacağıydı. 16 Aralık 1991’de Avrupa Toplulukları (AT), ‘koşulların oluşması halinde, Yugoslavya’dan ayrılan Cumhuriyetlerin 2 Ocak 1992’den itibaren tanınabileceğini ifade ediyordu. Fransız Hukukçu Robert Badinter başkanlığında bir komisyon oluşturuldu. Komisyonun görevi, bağımsızlık ilan eden Cumhuriyetlerin, bağımsızlıklarının tanınması için gerekli kriterlere sahip olup olmadığını incelemekti. 10


Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde dönüm noktalarından biri de Almanya’nın bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya ve Hırvatistan’ı Robert Badinter’in raporunu beklemeden kabul etmesi oldu. Almanya’nın diğer ülkeleri beklemeden harekete geçmesinin altında iki neden yatıyordu. Bunlardan birincisi; Almanya’nın, savaşın yarattığı göçmen dalgasından kurtulmak istemesiydi. İkincisi ise cumhuriyetleri tanımanın Sırp saldırılarını durduracağına inanmasıydı. 15 Ocak 1992’de diğer AT ülkeleri de Hırvatistan ve Sloveya’yı tanıdılar. Tanımanın ardından iki önemli nokta üzerinde yoğunlaştılar. Bu noktalardan birincisi, Bosna Hersek’te alevlenmeye başlayan çatışmaları durdurmak; İkinci olarak ise Yugoslavya’yı konfederal bir çatı altında tutmaya çalışmaktı. Ancak uluslar arası toplumun 1992 yılından itibaren yoğunluk kazanan diplomatik çabaları yeterli olmadı. Uluslararası toplumların bu noktadan sonraki amaçları bölgede barışı sağlamak adına hareket etmek olacaktı. Hırvatistan’da ve Bosna Hersek’te bulunan Sırp güçleriyle, Hırvatlar ve Boşnaklar arasında çatışmalar yerel olaylar halinde başladı; ancak kısa sürede çatışma alanı şiddetlenerek genişledi. Yugoslavya’da cumhuriyetlerin ayrılmasını istemeyen iki güç vardı. Bunlardan ilki Federal Ordu, diğeri ise Sırbistan’dı. Keza Federal Ordu’nun Yugoslav ordusu olarak nitelendirilmesi güçtü. Federal Ordu daha çok Sırp milli ordusuna benziyordu. Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlık kararı almasının ardından yerel düzeydeki çatışmalara ek olarak Federal Ordu da devreye girmişti. Yerel Sırp güçleriyle birlikte hareket eden Federal Ordu, 1991 Temmuz’unda Hırvat güçlerine karşı kapsamlı bir saldırı başlattı. Zaman zaman ilan edilen ateşkeslerle birlikte çatışmalar 1992 yılına kadar devam etti. Slovenya ve Hırvatistan’ın BM örgütüne kabul edilmesinden sonra Bosna Hersek Cumhurbaşkanı İzzetbegoviç, parlamentonun 15 Ekim 1991 yılında aldığı bağımsızlık kararını 29 Şubat 1992’de halkoylamasına sundu. Sırpların boykot ettiği referandumda oy verenlerin ezici çoğunluğu, tercihini Bosna Hersek’in bağımsızlığından yana kullanmıştı. Batılı hükümetlerle yaptığı görüşmelerde kendisine verilen güvencelere itimat eden İzzetbegoviç, 3 Mart 1992’de bağımsızlığını ilan etti3. 1992 yılında, çatışmalar Bosna Hersek’in bağımsızlık kararından çok kısa bir süre sonra Bosna Hersek’e sıçradı. Bosna Hersek içinde Sırplar, Hırvatlar ve Boşnakların heterojen dağılımı, savaşın burada daha kanlı ve uzun olmasına neden oldu. Bosna Hersek’te iç savaş tehlikesi 1990 yılının Temmuz aylarında baş gösterdi. Çeşitli kentlerde Müslümanlar ile Bosna Hersek Sırpları arasında yaşanan çatışmalar, Hırvatlar ve Sırp güçleri arasındaki savaşın seyrine göre yoğunluk kazanıyordu. Belirli bölgelerde ve yerel olaylar şeklinde başlayan çatışmalar, 1992 yılında Bosna Hersek’in bağımsızlık ilan etmesiyle şiddetini arttırmaya başladı. 3

Sırbistan ve Karadağ’da oluşan yeni Yugoslavya yönetimi, Bosna Hersek’teki çatışmaların bilgilerinin dışında olduğunu söyleseler de gerçek tam tersiydi. Büyük Sırbistan hedefine ulaşma peşinde koşan Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna Hersek’teki Sırpları kışkırtıyordu. Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna 1992 Nisan ayında Sırp güçleri tarafından kuşatıldı. 1993 başına kadar geçen bu sürede Saraybosna ve çevresindeki çatışmalarda 8 bin kişi hayatın kaybetti; 50 bin kişi de yaralandı. Bosna Hersek yönetimi, Federal Ordu’nun saldırganlığını durdurmak için uluslararası toplumlardan müdahale etmelerini istedi. Hırvatistan’a 14 bin kişi göndermiş olan BM, Bosna Hersek için adım atmıyordu. Daha sonra Bosna sorunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde ele alındı ve alınan karar Yugoslavya’ya ekonomik yaptırımlar yapılması yönündeydi. Mayıs ayı sonunda Saraybosna havaalanının denetimi BM barış gücüne verildi. Federal Ordu tarafından desteklenen Bosnalı Sırplarla mücadele etmenin hiç adil olmadığını söyleyen İzzetbegoviç Yugoslavya’ya silah ambargosu uygulayan kararın tek taraflı olarak kaldırılmasını istedi; ancak BM Güvenlik Konseyi bu yönde de bir adım atmadı. Kasım ayı sonunda, Bosna Hersek’teki BM kuvvetlerinin sayısı 6000’e yükseltildi. Nisan 1993’te Sırplar, Srebrenica kentini ele geçirmek için bütün güçleriyle saldırdılar. Bunun üzerine Srebrenica kenti BM tarafından güvenli bölge ilan edildi. 5 Şubat 1994’te Saraybosna’da pazar yerine isabet eden top mermisi, 68 kişinin ölümüne sebep oldu. Bunun üzerine ABD çağrısı ile toplanan NATO Savunma Bakanları, Bosnalı Sırplara ültimatom verdi; Saraybosna etrafındaki ağır silahların 10 gün içinde geri çekilmesi isteniyordu. 1995’te bir buçuk yıl aradan sonra Saraybosna pazar yerine düşen bomba, iç savaşın dönüm noktası oldu. Bu olayın akabinde NATO harekete geçti ve 30 Ağustos 1995’te Sırp karargahı ve önemli kentlerdeki askeri tesisler bombalandı. Saldırıların ardından Sırpların geri çekildiği topraklar Boşnak ve Hırvatlar tarafından denetim altına alındı.

İrfan Kaya ÜLGER, Yugoslavya Neden Parçalandı? , 1.Basım, Ankara, Seçkin Yayıncılık, 2003

11

1995 Kasımında Hırvatistan Devlet Başkanı Franjo Tudjman, Bosna Hersek Devlet Başkanı Aliya İzzetbegoviç ve Sırbistan Devlet Başkanı Slobodon Miloseviç, ABD’nin Dayton kentinde bir araya gelerek, uzun müzakerelerin ardından, Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Anlaşmasını imzaladılar. Böylece, kuruluşu 1918 yılına dayanan ve gelinen sürede türlü değişimlere uğrayan devlet, 20. yüzyılın sonunda talihsiz bir biçimde, tarihe karışmış oldu. Tito döneminde bir arada yaşayan halkların, aslında bu durumu hiç benimsemediği de acı bir biçimde anlaşıldı. Farklıydılar belki; ama aslında bir o kadar da benzerdiler ve bu etnik çekişme göz göre birbirlerini öldürmeleri için tek nedenleriydi. KAYNAKÇA KENAR Nesrin, Yugoslavya Sorununun Ulusal ve Uluslararası Boyutu, Palme Yayıncılık, 2005 ÜLGER İrfan Kaya, Yugoslavya Neden Parçalandı?, Seçkin Yayıncılık, 2003


AVRUPA

Balkanlarda Bir Medeniyet: ARNAVUTLAR ve ARNAVUTLUK Gizem YILDIRDI

B

alkanların dini, etnik ve siyasi yapısı onu dünyanın en karmaşık bölgelerinden biri konumuna getirmiştir. Bölgenin karmaşık yapısı hem bölgede bulunan ülkelerce hem de diğer devletler ve uluslararası örgütlerce çıkarları doğrultusunda kullanılmıştır. Balkanlarda yaşanan olaylardan en çok etkilenen ülkelerden biri de Arnavutluk’tur.

politikasının uygulandığı ve nüfusun yarıdan fazlasının Müslüman olduğu bu bölgede, ayaklanmaların sebebi daha çok milliyetçi düşünceler olmuştur. Arnavutluk 1912’de bağımsızlığını ilan etmiş ve bağımsızlığı Avrupalı devletlerce tanınmıştır. Bu bağımsızlık bölgede barış ortamının sağlanması ve korunması için büyük devletlerin güvencesi altına alınmıştır. 1. Dünya Savaşı sırasında İtalya, Yunanistan, Sırbistan tarafından işgale uğramış, savaştan sonra bağımsızlığını ilan etmiş fakat istikrar sağlanamamıştır. Bu dönemlerde Türkiye ile ilişkiler başlasa da Ahmet Zogo’nun 1928 yılında taç giyerek krallığını ilan etmesiyle Türkiye ile ilişkileri bozulmuştur. İtalya’ya bağlı bu krallık döneminde köylülerde liberallerde hoşnutsuzluklar başlamıştır. Krallık dönemindeki baskı İtalya’dan esen faşizm rüzgârı kadar sert olmamıştır. Eğitim için Batıya yollanan öğrenciler sosyalist düşüncelerle dönmüş ve bu düşünceler yaygınlaşmaya başlamıştır. İtalya ile ilişkilerde çıkarı kalmayan kral, İtalya’ya sırtını dönmüş ve Yugoslavya ile ilişkiler başlamıştır. 2. Dünya Savaşı’nda konumu nedeniyle Arnavutluk için işgal yılları tekrar başlamıştır. Mussolini gümrük birliğinin oluşması için bir ültimatom vermiş fakat Arnavutluk bunu reddetmiştir. Bunun ardından ilişkiler gerilmeye başlamış ve İtalya, Almanya’nın desteği ile Arnavutluk’u işgal etmiştir. Arnavutluk’un bağımsızlığını kaybetmesi ile Türkiye ile ilişkiler 1959’a kadar kesintiye uğramıştır. İtalya, Arnavutluk’tan sonra Yunanistan’ın işgaline başlamış fakat başarılı olamayınca Almanya devreye girmiş Yugoslavya, Arnavutluk ve Yunanistan’ı etkisi altına almaya başlamıştır. Kosova’nın yönetimini Arnavutluk’a vermiş, Arnavutların cephesinde ise silahlanma başlamış, çete birlikleri kurulmuş ve işgale karşı durulmuştur. Direnişte başrolü Arnavutluk’taki komünistler oynamış, Yugoslavya’daki komünistlerden de destek alarak 1941’de Arnavutluk Komünist Partisi’ni kurmuşlardır. Komünistler halkı örgütleyerek Ulusal Kurtuluş Ordusu kurmuşlar ve Alman işgalcilerine karşı mücadele vermişlerdir. Ulusal Kurtuluş ordusu bunun dışında ideolojik olarak çatıştıkları diğer Arnavut birlikleriyle de mücadele etmiş, diğerlerini saf dışı bırakarak Arnavutluk’a hakim olmuşlardır. Mayıs 1944’te Enver Hoca başkanlığında geçici hükümet kurulmuş, Kasım 1944’te de bağımsızlık duyurulmuştur. İşgalle mücadele sırasında Yugoslavya’dan aldığı yardımlar 2. Dünya Savaşı sonrası Arnavutluk’un iç ve dış politikasını etkilemiş, Yugoslavya destekli Komünist Parti yönetimi ele geçirmiştir. Savaş sonrası batılı ülkeler

Arnavutluk’tan bahsedebilmemiz için önce Arnavutluk’un tarihine, zaman içerisinde gelişen iç ve dış siyasetine bakmamız gerekmektedir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldıktan sonra Arnavutluk, hızlı ve dolu bir yüzyıl geçirmiştir. Yunanlılarla birlikte Balkanların en eski toplumlarından biri olan Arnavutluk’un kökenleri M.Ö. 600’lü yıllara kadar gitmektedir. Tüm tarihsel bulgular ve kültürel öğeleriyle Arnavutlar, kendilerini bulundukları toprakların asıl sahibi olarak görmektedir. Bu sebeple de komşu ülkelerle sürekli sınır ve azınlık sorunları yaşamışlardır ve yaşamaya da devam etmektedirler. Güneydoğu Avrupa’da eski bir millet olan Arnavutlar, birbirleriyle akraba olan İliryalılar, Makedonyalılar, Epirotlar ile tarihin çeşitli zamanlarında Balkanlarda varlığını sürdürmüşlerdir. İliryalılar uzun yıllar kabile yaşamı sürdürdükten sonra İşkodra merkezli İlirya Devleti kurmuş ve Arnavutluk’un da temelleri atılmıştır. Arnavutluk, stratejik konumu sebebiyle sıklıkla işgale uğramıştır. Roma İmparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle sınır Arnavutluk’tan geçmiş ve stratejik önem daha da artmıştır. Bölgenin hakimiyeti 1517-1912 yılları arasında Osmanlı himayesinde geçmiştir ve genel olarak bu dönem sorunsuz olarak gözükse de ayaklanmalar olmuştur. İslamlaştırma 12


yapılanmaya girmiş, S.S.C.B de Arnavutluk-Yugoslavya yakınlaşmasına Arnavutluk’ta çıkar sağlayacağı bir durum görmediği için ses çıkarmamıştır. Yugoslavya’nın Arnavutluk’u etkisi altına almaya çalışması ile iki ülke arasında ilişkiler bozulmaya başlamış, Yugoslavya ile S.S.C.B’nin arasının bozulmasıyla Rusya’dan Yugoslavya’ya yapılan yardım azalmış, bu da Yugoslavya’dan Arnavutluk’a yapılan yardımları olumsuz etkilemiştir. Tüm bu olumsuz koşullar nedeniyle Enver Hoca yeni arayışlar içerisine girmiştir. Tek ülkeye bağlanma politikasına devam edilmiş, Yugoslavya ile S.S.C.B’nin arasının bozulması ve Enver Hoca’nın görüşlerinin Stalin’e yakın olması nedeniyle S.S.C.B ile ilişki kurmanın yolları aranmıştır. Doğu Bloğu’nun lideri Sovyetler Birliği’nin desteğini almak için Yugoslavya ile tüm ilişkilerinin bittiğini göstermek için Komünist Parti’nin adı İşçi Partisi olarak değişmiş, Tito yanlıları partiden uzaklaştırılmıştır. S.S.C.B verdiği yardım sözlerini yerine getirmiş ve Arnavutluk’un doğu bloğundaki yeri sağlamlaşmıştır. Arnavutluk, Stalin’in ölümünden sonra gelen Kruşçev’i destekler gibi gözükse de Stalin’in görüşlerini benimsemeye devam etmiştir. Stalinci sisteme bağlılığı neticesinde diplomatik ilişkiler çok geçmeden kopmuş ve bunun sonucunda Arnavutluk, Yugoslavya ve S.S.C.B’nin ardından yeni arayışlara başlamıştır ve yeni ittifak Çin olmuştur. Bunda en büyük etken Stalin’den sonra gelen Kruşçev’in Stalinci görüşten kopuşuna verilen ortak tepkidir. Avrupa’da yalnız kalan Arnavutluk, S.S.C.B ve Çin arasındaki çatırdamalardan faydalanarak Çin ile yakınlaşmaya başlamıştır. Çin, Arnavutluk’un kalkınmasına yardım etmiş, dış dünyaya açılmasında önemli bir paya sahip olmuştur. Arnavutluk, Mao’nun ölümünün ardından değişen Çin’e karşı tepki göstermiş giderek azalan ilişkiler kopmuştur. Bu politikadan vazgeçen Enver Hoca, yalnız ve kendine yeter bir Arnavutluk fikrinde yoğunlaşmış daha çok iç politikaya önem vermiş, dış politikada yine diğer devletlerle diyalog halinde olsa da bu ilişkiler sıkı sıkıya bağlılık noktasına gelmemiştir. Dış politikanın asgari düzeyde tutulması, dış dünyadan izole edilmeye çalışılan Arnavutluk’u ekonomik yönde zayıflamaya götürmüş, bu politikanın ve yaşanan ekonomik sorunların ardından gelen yeni uygulama demokratikleşme hareketi olmuştur. Enver Hoca’nın ölümünden sonra gelen Ramiz Alia, ülke siyasetinde değişikliğe gidilmeyip Enver Hoca’ya bağlılığını dile getirse de Enver Hoca’ya göre daha yumuşak bir rejim oluşturmuştur. Türkiye, İtalya ve Yunanistan ile ilişkileri geliştirmeye çalışmıştır. ABD ve S.S.C.B‘ye karşı düşmanca duruş devam etmiştir. 1960’larda ve 1970’lerde bölgesel işbirliğine sıcak bakmamıştır. Doğu Bloğu’nun çökmesiyle rejim değişikliği istekleri artmıştır. Protestolar ve oluşan kaos ortamının ardından sosyalizmin esasına dokunulmadan demokrasiye geçileceği duyurulmuş, reform sözleri verilmiş fakat sözler yerine getirilemeyince ülkede yaşanan olaylar artmaya devam etmiştir ve sonunda 1990’da çok partili sisteme geçilmiştir. Seçimlerde

Demokrat Parti ile İşçi Partisi arasında kazanan taraf Alia’nın İşçi Partisi olmuştur. Seçimlerin dürüst yapılmadığı yönündeki inançla öğrenci gösterileri ve grevler Arnavutluk’u kaos ortamına s ü r ü k l e m i ş t i r. İşçi Partisinin kendini Enver Hoca yenileyememesi ve Demokrat Parti’nin kırsalda etkinliğini arttırması sonucu erken seçimden galip çıkan taraf Demokrat Parti olmuştur. Demokrat Parti, soğuk savaşta uygulanan iç ve dış politikalardan farklı politikalar uygulamıştır. Arnavutluk’un yalnızlığına son vermek, batılı devletlerle entegrasyonunu sağlamak, diğer ülkelerdeki Arnavutlarla iletişimde olmak haklarını korumak, NATO ve AB’ye üye olmak gibi temel hedeflerde yoğunlaşılmıştır. Yugoslavya’nın dağılması sürecinde yaşananlardan sonra güvenlik algısında değişmeler ve edinilen endişeler Arnavutluk dış politikasına yansımıştır. 1997’de ekonomik kriz yaşanmış Berisha hükümeti istifa etmiş, Demokrat Parti yerini Sosyalist Parti’ye bırakmıştır. Sosyalist Parti farklı politikalar uygulamış, Kosova sorununa sessiz kalmış, Yunanistan ile ilişkileri düzeltme yolunda gitmiştir. Arnavutluk’un diğer ülkelerle ilişkilerini daha detaylı inceleyecek olursak, komşu ülkeleriyle ilişkilerinin, İtalya ile ilişkilerinin ve son dönemlerde Türkiye ve ABD ile ilişkilerinin Arnavutluk’un dış siyasetinde önem arz ettiğini görürüz. Yunanistan ile İlişkiler Arnavutluk’un Yunanistan ile ilişkilerine bakacak olursak, 2. Dünya savaşında birbirlerine karşı savaşmışlar, soğuk savaş döneminde aradaki çatışma devam etmiştir. Sosyalist düzenin son bulmasıyla ilişkiler başlamış, ilk yıllarda sorunlar yaşansa da yıllar ilerledikçe iki ülke arasındaki ilişkiler de ilerlemiştir. Yunanistan-Arnavutluk ilişkilerine etki eden en önemli faktörlerden biri azınlıklar olmuştur. Arnavutluk’ta yaşayan Yunanlılar, Yunanistan’da yaşayan Arnavutlar iki ülke arasında önem arz etmektedir. Kuzey Epir, azınlıklardan doğan sorunların yaşandığı bir bölge olarak örnek teşkil etmektedir. Kuzey Epir’in bir bölümü Arnavutluk,’ta, bir bölümü de Yunanistan’dadır. Arnavutluk’ta yaşayan Yunanlılar bu bölgede yaşamaktadır ve bu bölgede sınır sorunu yaşanmaktadır. Bu sorunun kaynağına inecek olursak, Londra Konferansı’nda Yunanistan, Ortodoks Arnavutların Yunan olduğunu ileri sürmüş destek bulamamış ve 13


Yunanlıların çoğunluğu oluşturduğu bölgenin kuzeyi Arnavutlara verilirken, Arnavutların çoğunluğu oluşturduğu bölgenin güneyi ise Yunanistan’a verilmiştir. Bu sonuç iki ülke arasında geçmişten günümüze kadar gelen bir sınır anlaşmazlığına neden olmuştur. Yunanistan, sınır konusunda alınan kararlara uymayıp, ülkesinde yaşayan Arnavutları katliama ve yağmaya başvurarak göçe zorlamıştır. Paris Barış Konseyi’ne başvurmuş, olumlu yanıt alamamış, bölgeyi işgal etmiş fakat 1944’te Almanların eline geçince Yunanlılar ve Arnavutlar ortak direnişle Almanları çıkarmışlar fakat ardından Yunanistan bölgedeki Arnavutların Almanya ile işbirliği yaptığını ileri sürerek bölgedeki Arnavutları sürmüştür. Arnavutluk, Yunanistan iç savaşında Komünistlere üs vermiş, Yunanistan Arnavutluk’un uluslararası arenada yer almasını engellemeye çalışmıştır. Bu sorun sadece iki ülkenin arasındaki bir sorun olmaktan çıkmış bu ülkelerin diğer ülkelerle ilişkilerini de etkilemiştir. Gergin giden ilişkiler 1987’de yumuşamaya başlamıştır. 90’larda Yunanistan’da değişen hükümet bu sorunu yine gündeme getirmiştir. Yunan azınlığın 1991’de Arnavutluk’ta kurduğu OMONİA adındaki siyasi örgütleri seçimlere katılmış ve ayrılık propagandası yapmıştır. Arnavutluk OMONİA’ya üye olan 5 kişiyi tutuklamış, iki ülke arasında gerilim yine artmıştır.

len ikinci etnik azınlık Makedonlardır. 2. Dünya Savaşı sonrası Makedonlara haklar tanınmış, fakat Arnavutluk’un Yugoslavya ile arasının bozulmasıyla Arnavutluk, sınırları içinde bulunan Makedonları asimile etmeye çalışmıştır. Makedon azınlık, Makedonya’daki Arnavut azınlığın aksine, barış içinde yaşamıştır. Makedonya’da yaşayan Arnavutların sorunları ise Arnavutların hükümetin açıkladığı nüfus bilgilerinde Arnavutları daha az gösterdiklerine dair düşünceleri, verilen hakların Arnavut azınlıklarca az bulunması gibi daha çok milliyetçi tepkilerden doğan sorunlardır. Makedonya 1991’de bağımsızlığını ilan etmiş ve anayasasında azınlıkları tanımış ve bu azınlıklara belli bazı haklar tanımıştır. Fakat Makedonya aleyhine faaliyet yürüten Arnavut grupların ortaya çıkması ve bunları destekleyenlerin artmasıyla, Makedonya’nın azınlıklara tutumu sertleşmiştir. Makedonya’daki Arnavut azınlıklar konusunda sessiz kalan Tiran yönetimi, Makedonya’yı tanıyan ilk ülkelerden biri olmuş ve azınlıklarla ilgili hiçbir talepte bulunmamıştır. Arnavutluk şiddet içermediği sürece Makedonya’nın azınlık politikasına karışmamıştır. Makedonya ile işbirliğini geliştirmek istemiştir. Özellikle Sırbistan ve Yunanistan’a karşı Makedonya’yı bir destek olarak görmüştür. Balkanlarda yeni denge arayışları başlamıştır. Bu yüzden Makedonya-Arnavutluk arasında uyuşmazlık Balkanlara yansıyacağı gibi Balkanlarda bunun sonucu oluşan kaostan da tüm Avrupa etkilenecektir. Arnavut azınlığın bulunduğu bir diğer ülkede Karadağ’dır. Arnavutluk Sırbistan’a karşı güvenlik sebebiyle Karadağ ile de işbirliğine gitmiştir. Ekonomik ilişkiler gelişmiş, Belgrad ise bu yakınlaşmayı sınırlamaya çalışmıştır. Kosova ile İlişkiler Arnavutluk’un en yeni komşusu olan Kosova, 2008’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Kosova’nın Arnavutluk için önemi büyüktür. Kosova hem Arnavutlardan oluşan bir ülke olup hem de Arnavutluk’un komşu ülkesidir. Kosova, Avrupa’da dağılan Arnavut nüfusundan kaynaklı bir sorunun en önemli ayağıdır ve bu sebeple tüm bölge bu soruna dahil olmuştur. Sorunun kaynağında yatan SırpArnavut çatışması 1. Dünya Savaşı’ndan önce başlamış, Kosova’daki Sırplar, bu bölgedeki Arnavutları yok etmeye çalışarak katliam yapmışlardır. Ayrıca Kosova’daki Arnavutlara Wilson İlkeleri doğrultusunda kendi kaderini tayin etme hakkı tanınmamıştır. İki dünya savaşı arasında Kosova yönetimi Sırplara verilmiş, Sırplar bölgedeki Arnavutları göçe zorlamış, boşalan yerlere Sırplar yerleştirilmiştir. 1941-1943 yılları arasında İtalyan işgaline uğrayan bölge, İtalyan işgali altında “Büyük Arnavutluk”un bir parçası olmuş ve Kosova’ya Arnavutların geri dönüşü başlamıştır. Arnavutların giderek artan nüfusu Sırplar üzerinde baskı oluşturmuş ve Sırplar bölgeden ayrılmışlardır. Miloseviç’in cumhurbaşkanlık döneminde Arnavutlar yeniden katliama uğramışlardır. Sırpların tüm bu ırkçı tutumları, Arnavutların aynı şekilde ırkçı faaliyetlerine hız kazandırmış, iki etnik grup arasında çatışma artarak devam

Özetleyecek olursak Yunanistan her fırsatta Kuzey Epir’in kendilerine ait olduğunu savunmuş, geçmişten günümüze Arnavutluk’un güneyinde bulunan bu bölgeyi kendilerine bağlama hırsından vazgeçmemiştir ve bu bölge iki ülke arasında çözülemeyen bir sorun olarak kalmıştır. Yunanistan’da yaşayan Arnavutlar da zaman içinde ilişkileri etkilemiş özellikle Yunanistan’ın Çameryalı Müslüman Arnavutlara yaptığı katliamlar, 1995’te Temsil Edilmeyen Milletler ve Haklar Örgütü’nde gündeme gelmiş yurtlarına dönmeleri, mülklerinin geri verilmesi gibi haklar kazanmıştır. Makedonya ile İlişkiler Bir diğer komşu ülke olan Makedonya ile ilişkilere bakacak olursak, burada da azınlık konusu önemli yer tutmaktadır ve Yunanistan’da olduğu gibi hem Makedonya’da yaşayan Arnavutlar, hem de Arnavutluk’ta bulunan Makedonlar ülkelerin birbiriyle ilişkilerinde önem arz etmektedir. Arnavutluk’ta Yunanlılardan sonra ge14


etmiştir. Bu çatışmadan günümüze kalan Kosova sorunu olmuştur.

girişmiştir. Bölgede durumun normale dönmemesi halinde bağımsızlığa sıcak bakmıştır. Türkiye bu konuda ABD ile birlikte hareket etmiştir. Tüm yaşananlardan sonra Kosova uluslararası örgütlerin inşa ettiği bir devlet olarak Balkanlarda yerini almıştır. İtalya ile İlişkiler Arnavutluk’un komşuları dışında sık sık temas kurduğu ve ilişkilerinin mükemmele yakın olduğu ülke ise İtalya’dır. Hem birbirlerine yakın olmaları hem de arada azınlık sorunun olmaması iki ülkenin ilişkilerinin gelişimini iyi yönde etkilemiştir. İtalya, Arnavutluk’un batı dünyasına açılması ve ilişkilerinin gelişmesine yardım etmiş hatta bu düşüncede öncü olmuştur. Batı’ya entegrasyonu hızla ilerleyen Arnavutluk’un günümüzde özellikle dış ticaret konusunda birlikte hareket ettiği en önemli ülkelerden biri İtalya’dır. ABD ile İlişkiler Arnavutluk’un ABD ile ilişkilerini inceleyecek olursak özellikle, Arnavutluk’un 2. Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi tutumunun ABD ile ilişki kurmasına engel olduğunu görürüz. Doğu Bloğu’nun çökmesiyle, Balkanlarda oluşabilecek bir savaşa ya da onu sindirmeye çalışacak bir devlete karşı Arnavutluk, ABD’yi tüm olası tehditlere karşı bir destek olarak görmeye başlamasıyla ilişkiler de başlamıştır. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde tüm ekonomik sıkıntılardan etkilenen Arnavutluk, içe kapanık politikadan vazgeçmiştir. Diplomatik ilişkiler, ekonomik ilişkileri de beraberinde getirmiştir. ABD, Arnavutluk’a özellikle askeri alanda yardım etmiş, Arnavutluk’un silahlı kuvvetlerine eğitim verilmiştir. ABD için Balkan topraklarında gelişen olaylar amacına ulaşmasında iyi bir neden olmuştur. ABD Yugoslavya’nın dağılması ve yaşanan ekonomik sıkıntılardan ve Sırpların ırkçı tutumlarından yararlanmıştır. Bosna Savaşı’na önce karışmayıp sorumluluğu Avrupa’ya bırakmış, sorun çözülemeyip Avrupa bu konuda yetersiz kalınca müdahale ederek gövde gösterisi yapmıştır. Eski Varşova Paktı üyelerini devam eden güvenlik tehditlerine karşı NATO’ya almış ve Balkanlarda hem askeri alanda hem de Balkanların piyasasında genişlemeye, yayılmaya başlamıştır. Buna ek olarak Arnavutları koruyucu rol üstlenmiştir ve etkisini bölgede giderek arttırmıştır. NATO, özellikle Arnavutluk’un dünyaya açılması ve yalnızlık politikasından çıkması için bir araç olarak görülmüştür. Yugoslavya’nın son dönemlerinde yaşananlar Arnavutluk için güvenlik açısından bir tehdit oluşturmuştur. Ayrıca Kosova da artan baskı ve şiddetten rahatsız olmuş, sınırdan gelebilecek tacizlere karşı, NATO’yla işbirliğine gitmiştir. NATO için Arnavutluk’un önemi Adriyatik Denizi’nde güvenliğin sağlanması için bulunduğu konum ve Balkanlarda yaşanacak olası bir kaos ortamı için bir üs

Etnik kimlikleri dolayısıyla zorlamalara maruz kalmaları, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası İslam’a yönelik yasaklar, kültür ve eğitim alanlarında azınlık haklarına sahip olmaları bir yana bu alanlarda baskı ve şiddet görmeleri Kosova’da yaşayan Arnavutları bağımsızlığı çare olarak görme hususunda fikir birliğine götürmüştür. Çalışma hayatında ve yönetimde Arnavutlar ayrımcılığa maruz kalmışlar ve bu yolla göçe zorlanmışlardır. Tito zamanında Kosova özerk bir bölge olmuş ve giderek Arnavutlaşmaya başlamıştır. Yine de federasyondan ayrılma hakkı verilmemiştir. 80li yıllarda işsizlik hızla tırmanmış, bunun ardından toplumsal rahatsızlık giderek artmıştır. Ekonomik sıkıntılardan kaynaklı protestolar hızla bağımsızlık eylemlerine dönüşmüştür. Bu eylemlere Yugoslav ordusu sert tavır takınmış, olaylardan Arnavutluk’u sorumlu tutmuştur. Miloseviç önderliğinde 1988’de Kosova yönetimi tamamen Sırbistan’a kalmıştır. Bunla yetinmeyen Miloseviç Kosova’yı işgal etmiş ve özerkliğini sınırlandırmıştır. 26-30 Eylül 1991’de Kosova Arnavutları bağımsızlık için referandum düzenlemiş ve çıkan sonuçla 19 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Kosova uluslararası tanınma talebinde bulunmuş fakat devlet olmak için gerekli kriterlere sahip olmadığı için talep incelenmeye alınmamıştır. Bosna’da umduğunu bulamayan Miloseviç, Bosna ardından gözünü Kosova’ya dikmiş ve şiddeti arttırmıştır. Arnavutlar Sırpların katliamına maruz kalmışlardır. 90’ların sonlarında soruna ABD de müdahil olmuş ve tüm uyarılarına uymayan Sırbistan’ı havadan bombalamıştır. Olaya NATO ve Birleşmiş Milletler de dahil olmuş ve uluslararası toplum Kosova’yı yeniden inşa etmek için girişimlere başlamıştır. 2004’te Arnavutların Sırp bölgesine saldırı düzenlemesiyle, uluslararası toplumun Sırpları ve Yunanları bir arada yaşatma çabaları boşa çıkmıştır. Artık Kosova için tek seçenek bağımsızlık olmuştur. BM’nin Kosova politikası Rusya’nın engellemeleri dışında temelden değişmiş ve Kosova’nın bağımsızlık çalışmaları başlamıştır. Bu süreç sonunda 17 Nisan 2008’de bağımsızlık ilan edilmiştir. Kosova, ABD için Avrupa’da etkili olma girişimlerinin bir aracı olmuştur. NATO yaptığı müdahalelerle meşruluğunu göstermiştir. Bu bağımsızlık Arnavut azınlığa sahip ülkeleri de etkilemiştir. Makedonya’da Arnavutluk’a yakın bölgelerde yaşayan Arnavutlara karşı daha ılımlı bir politika izlemiştir. Arnavutluk, savaştan kaçanların ekonomiyi zor duruma sokmasının ardından Arnavutlar üzerindeki dengeyi korumak, Balkanlarda oluşabilecek Büyük Arnavut Sorunu’na engel olmak için savaşı sonlandırmaya yönelik politikalara 15


oluşturmasıdır ki bu Yugoslavya krizinde yaşanmış, Arnavutluk Nato’ya limanlarını ve hava sahasını açmıştır.

Sali Berisha’nın da politikasına bakıldığında bu durumdan farklı bir yaklaşıma rastlanılmamaktadır. 2011’in Eylül ayında yaşanan Arnavut öğrencilerin eyleminde Arnavutluk tarafından kayda değer bir destek gelmemiştir. Sırbistan’da yaşayan Arnavutlar, anadilde eğitim talebinde bulunmuşlar, aksi halde Kosova’ya bağlanacaklarını söylemişlerdir. Hem Arnavutluk hem Sırbistan hem de Kosova yönetimi duruma ilgisiz kalmıştır. Sali Berisha yönetimindeki Arnavutluk, Balkanlarda istikrarın sağlanması ve bölgede ABD desteği ile önemli bir güç oluşturmak için çalışmaktadır. Geçtiğimiz yılda bir basın bildirisinde, Sırbistan ve Kosova’nın diyalog halinde olmasını desteklediğini belirtmiş ve Kosova ile Sırbistan’ın bu aşamaya gelmesinde AB’nin ve ABD’nin rolüne vurgu yapılmıştır. Arnavutluk, ABD ve Türkiye ile ilişkilerini son on yılda hızla arttırmıştır. Arnavutluk 2009’da NATO’ya üye olmuştur. Arnavutluk’un NATO serüveni biraz sıkıntılı geçmiştir. Arnavutluk’un N A T O için bölgedeki önemine rağmen Arnavutluk’tan sonra aday olan birçok ülke üyeliğe kabul edilirken(Romanya, Bulgaristan gibi), Arnavutluk birçok reformdan sonra ancak 2009’da üye olabilmiştir. Aynı yıl içerisinde, Arnavutluk AB’ye başvurmuş, başvurunun uzun süre bekletildikten sonra işleme konması tepki çekmiştir. Arnavutluk’un ilerlemesinden memnuniyet duyulsa da Arnavutluk’un birkaç yıl içerisinde müzakerelere başlaması zor gözükmektedir. Şubat 2012’de Avrupa Komisyonu Genişleme Müdürü Stefano Sanino, ülkenin siyasi kriz nedeniyle AB ile bütünleşme sürecinde zaman kaybı yaşadığını belirtmiştir. AB tarafından gelen açıklamalara genel olarak bakacak ve değerlendirecek olursak Arnavutluk’un ilerlemesinin olumlu bir gelişme olduğu dile getirilse de hemen ardından, Arnavutluk’taki sıkıntılara dikkat çekilmiş ve henüz üyeliğin Arnavutluk için erken olduğu, önündeki sürecin uzunluğu sıklıkça vurgulanmıştır. AB ‘ye üyelik süreci aksayarak devam etse de Arnavutluk hızla gelişmekte ve Balkanlarda önemli bir güç olarak büyümeye devam etmektedir.

Daha öncede bahsettiğimiz gibi Türkiye ile ilişkiler 1959 yılına kadar, sorunlu ve kesintili gitmiş, Arnavutluk’un yeniden ilişkileri kurma ve geliştirme arayışıyla iki ülke arası ilişkiler gündeme gelmiştir. Bu dönemde Türkiye, Birleşmiş Milletler teşkilatına kabulü için Arnavutluk’un lehine oy kullanmıştır. Bulgaristan ve Fransa’nın da Türkiye-Arnavutluk ilişkilerinin gelişmesi için çabalarıyla elçilikler açılmış fakat ilişkiler 1960 ihtilali sebebiyle gelişme Sali Berisha gösterememiştir. Kıbrıs sorunu ve Arnavutluk’un yalnızlığı iki ülke için de ilişkileri geliştirmede araç olmuş, Türkiye Arnavutluk’a destek verirken Arnavutluk da BM’de Kıbrıs konusunda Türkiye lehine oy vermiştir. Ayrıca bu kararında Yunanistan ile yaşadığı Kuzey Epir sorunu da etkili olmuştur. Sali Berisha’nın Arnavutluk’ta iktidara gelmesi ve Başbakan Süleyman Demirel’in Arnavutluk gezisinde imzalanan Dostluk ve İşbirliği Antlaşması iki ülke arasındaki yakınlığı arttırmış, Türkiye Arnavutluk’a yardımlarda bulunmuştur. Ayrıca Türkiye, Sırpların Arnavutlara yaptığı etnik temizlik faaliyetlerini kınamış, dünya kamuoyuna, uluslararası örgütlere meseleyi duyurmaya ve çözüm için bir araya getirmeye çalışmış, bu da Arnavutluk cephesinde olumlu izlenim bırakmıştır. Sali Berisha’nın cumhurbaşkanlığının ardından yerine Sosyalist Rexhep Meidani iktidara gelmiş ve dış ilişkilerde Yunanistan’a ağırlık vermiştir. Berisha’nın 2005’ten bu yana başbakanlık döneminde Türkiye ile ilişkiler artarak devam etmiştir. Arnavutluk’un diğer Balkan ülkeleriyle ilişkileri bıçak sırtı gibidir. Bir ülke ile arasındaki ilişkiler diğer ülkelerle ilişkileri etkilemektedir. Tabi bunun nedeni, Balkanların karmaşık yapısında gizlidir. Arnavutluk’ta ortaya çıkabilecek olası bir sınır ya da azınlık sorunu görünmeyen kutuplarca gerginliğe yol açacak ve durulmayan Balkanların tekrar dalgalanmasına sebep olacaktır. Hem Dünya siyasetinde ABD ile ilişkilerini dengede tutması hem diğer Balkan ülkelerinin dış politikalarını sezinleyip dengeleyici unsur oluşturması Arnavutluk için önemlidir. Kaos ortamından uzak bir Balkanlar için Arnavutluk’a düşen bir diğer görev de diğer ülkedeki Arnavutlarla ilişkilerinde ve bu ülkelerin hükümetleriyle azınlık konusundaki diyaloglarında dengeleyici unsur olma görevidir. Hem hükümetlere karşı Arnavut azınlıkları korumak hem de bunu yaparken olası ırkçı faaliyetlere sebep olmamak arasındaki ince çizgiye dikkat edilmelidir.

*AKYOL Gürkan, Balkan Politikasında Arnavutluk (1912 Sonrası) yazısından etkilenilmiştir.

16


AVRUPA

Ülke Nüfuslarının Homojenleştirilmesi: 1923 TÜRK - YUNAN ZORUNLU NÜFUS MÜBADELESİ Uğur OVACIKLI

GİRİŞ

M

odern ulus-devletlerin oluşumu on dokuzuncu ve yirminci yüzyıla damgasını vurmuştu. Özellikle Wilsoncu İdealizm’in getirdiği etkilerle ‘‘her ulusa bir devlet biçiminde ifade edilen ideal ‘‘ulusçuluk’’ anlayışının yarattığı yıkımın, sistemde radikal değişikliklere yol açabilecek bir sistematik istikrarsızlığa yol açması da kaçınılmaz olmuştur.1 Birçok etnik ulusun oluşturduğu devletler imparatorlukların parçalanmasıyla özellikle Balkanlar’da köklü siyasi ve demografik değişimler gerçekleştirdi. Osmanlı Devleti’nde ise bu değişimleri, dağılan devletten toprak koparmaya çalışan Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan gerçekleştirmeye çalışıyordu. Bünyesinde birçok etnik toplumu barındıran devletler bağımsızlıklarını kazandıktan sonra tam anlamıyla ulusdevlet olabilmek için çözümü topraklarındaki dini ve ırki olarak ayrılan insanları(yurttaş olmalarına rağmen) ülke dışına göndermekle gerçekleştirebileceğini sanmıştı. Bu zorunlu göç etme ya da ettirilme durumu o bölgede yirminci yüzyılın başında çıkan kanlı çatışmalardan itibaren gözlenmekteydi. Lozan’da 30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan ‘’Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne İlişkin Sözleşme’’ bu öne sürülen çözümün en önemli halkasıydı. Bu nüfus mübadelesi, İstanbul dışındaki Türkiye topraklarında yerleşmiş Rum-Ortodoks Türk uyruklu insanlar ile Batı Trakya dışındaki Yunanistan topraklarına yerleşmiş Müslüman Yunan uyruklu insanların zorunlu mübadelesini içeriyordu. Bu mübadele ile devletler azınlık nüfuslarının arındırılmasıyla demografik olarak bir homojenleştirme sürecine girmişlerdi. Bu süreç devletlerin ulus-devlet olma çabası içinde siyasi olarak başarılı gösterse de, insanları tanımadıkları bir yere zorla göç ettirmek siyasi başarı kadar olumlu sonuçlar getirmeyecekti. Mübadele Öncesi İki Ülke Arasındaki Genel Durum Yirminci yüzyılın başlarında dünyada var olan kargaşa ortamında Osmanlı(1920 sonrası yeni kurulan Türk Devleti) ve Yunanistan da nasibini almıştı. Aynı dönemde çıkan savaşların neredeyse tümünde karşı karşıya gelen iki devletin ilk çatışması 1912 yılında Birinci Balkan Savaşı’nda olmuştu. Bu çatışmanın nedeni ise ulusçuluk akımının getirdiği etkilerle Osmanlı Devleti’nden bağımsızlıklarını kazanan Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın Osmanlı Devleti’ni balkan topraklarından tamamen atmaktı. Çatalca’ya kadar ilerleyen Balkan Orduları istediğini nispeten gerçekleştirmişti. Osmanlı Devleti kendinden ayrılan devletçiklerle bile baş edemeyecek kadar güçsüzdü. Bir 1 2

diğer çatışma ise 1. Dünya Savaşı’nda meydana gelmişti. Yunan tarafında, savaşın ilk yıllarında Almanları destekleyen kralcılarla, İttifak Kuvvetleri’ni destekleyen başbakan Elefterios Venizelos’un destekçileri arasında gelişmiş olan ve ‘‘ulusal hizip’’ olarak bilinen kutuplaşmaya rağmen Yunan Devleti 1917 yılında İttifak Kuvvetleri’nin yanında savaşa girmişti. Kaybedilen toprakları geri almak ve ‘‘Megalı İdea’’ fikrini gerçekleştirmek, on dokuzuncu yüzyılın Helenizm genişlemesi hayali, Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu Toprakları’ndaki eski yerini en önemlisi ise İstanbul’u geri almaya yönelikti.2 Osmanlı Devleti ise on yedinci yüzyıldan beri gerileme döneminin, son ağır darbesini Balkan Savaşı’nda yemişti. Her yönden çöküntü içerisinde olan ve tamamen dışa bağımlı devlet eski gücüne geri kavuşmak ve elindeki toprakları da kaybetmemek için 1914 yılında müttefik aramaya başlamıştı. Önce İngiltere ve Fransa ile iletişime geçen Osmanlı Devleti İttifak Kuvvetleri’nden istediği cevabı alamadı. Buna karşılık Almanya, Osmanlı Devleti ile ilişkilerini geliştirmek için yoğun çaba harcıyordu. Durum böyleyken Osmanlı da Almanya ile anlaştı ve yapılan görüşmeler sonunda 1914 yılında bir Türk-Alman Müttefik Anlaşması imzalandı. Böylelikle Osmanlı Devleti İtilaf Devletleri yanında savaşa müdahil oldu. Fakat bu anlaşma mağlup olmaya engel olamadı. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış ve toprakları kazanan devletlerce paylaşılmış olan Osmanlı Devleti’nin Anadolu topraklarında, Mustafa Kemal ve silah arkadaşları tarafından yeni bir direniş başlatılıyordu. Türk Devleti’nin Yunanistan ile olan son çatışma Kurtuluş Savaşı Batı Cephesi’nde, bu dönemde gerçekleşecekti. Batı Cephesi(Garp Cephesi) 15 Mayıs 1919 yılında Yunanistan Ordusu’nun İzmir’e çıkmasıyla başlayıp,9 Eylül 1922 yılında aynı kentin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Hükümet Ordusu tarafından geri alınmasıyla biten Kurtuluş Savaşı’nın en önemli cephesidir. Türkler

Levent Ürer, Woodrow Wilson’un ‘’İdeal’’ Dünya Tasarımının, Türkiye Cumhuriye’tinin Kuruluş Felsefesine Etkileri, 2003 Hirschon, Renee, “Ege Bölgesi’ndeki Ayrışan Haklar”, 2005

17


için büyük bir zaferle sonuçlanmış ve Osmanlı Devleti yerine modern bir ulus-devlet inşasını sağlayan bu olay Yunan tarafında daha derin yaralar açmıştır. Helenlerin Küçük Asya(Anadolu)’daki binlerce yıllık varlığına son verdiği için, İstanbul’un 1453’te Osmanlılarca alınmasından bile daha büyük bir felaket olarak kabul edilmektedir.3 Diğer cephelerde de galip taraf olan Türk Devleti artık askeri başarılarını siyasi olarak Lozan Antlaşmasında gerçekleştirmeye çalışacaktı. Giriş kısmında bahsedilen Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi veya Değişimi antlaşmanın en kilit noktalarından bir tanesiydi. Milliyetçilik Akımı ve Etki Ettiği Uluslaşma Çabaları On dokuzuncu yüzyılda başlayan ve süregelen Balkanlarda uluslaşma çabalarına koşut olarak birçok modern ulus-devlet inşa edilmişti. Bu ulus-devletlerdeki milliyetçi hareketin mevcudiyeti, mutlaka ayrılıkçı milliyetçiliğin hâkim düşünce tarzı olduğu anlamına gelmez, çünkü aynı cemaat içinde birbiriyle rekabet eden akımlar hep vardı. Ama ayrılıkçı milliyetçiliğin nihai olarak üstünlük kazanması, bu akımın zaferine olanak sağlayan dışsal koşulların, yani savaş ortamının önemini göstermektedir (Keyder, 1997). Bu üstünlüğün getirdiği etkilerle milliyetçi yöneticilerin, azınlıkların mübadele edilmesinin hukuki ve yasal olarak kabul edilebilir olmasını savunmaları, bu milliyetçi yöneticileri birçok bakımdan rahatlığa itmiştir. Kendi ülkelerindeki azınlıklardan nüfus mübadelesi ile kurtulabileceklerini düşünen milliyetçi seçkinler, ülkelerinde farklı grupların barış içinde bir arada yaşamasını sağlayacak siyasi ve yasal uygulamaların hayata geçirilmesinde hep gönülsüz davranmışlar, bu konuyu sürekli savsaklamışlardı. Türk-Yunan nüfus mübadelesi ile azınlıkların değiş tokuş edilmesini makul bir çözüm olarak çıktığı için, ayrılıkçı milliyetçi yöneticiler azınlıkları ‘‘kriz döneminde takas edilen bir mal’’ olarak görmeye başlamışlardır(Baskın Oran,1991). Bu bağlamda, Anthony D. Smith’in etnik milliyetçilik hakkındaki tezi son derece anlamlıdır. Smith’e göre etnik milliyetçilik anlayışının geçerli olduğu ülkelerde azınlıklar, ya baskılar karşısında yurt dışına sürülmüşler, ya da kendi memleketlerinde hep ‘‘yabancı’’ veya ‘‘ikinci sınıf yurttaş’’ muamelesi görmüşlerdir. Milliyetçi yönetimler açısından, azınlıklara hep ayrı bir politika izleyerek insanların hayatını çekilmez hale getirmek ve onları yurt dışına göçe zorlamak genellikle en tercih edilen bir bakıma da en kolay olan uygulama olmuştur.4 Lozan Antlaşması ve Mübadele Sorunu Lozan Barış Görüşmeleri, Türkiye ile Batılı devletler arasında savaş ortamına son vermek amacıyla Lozan’da toplanmış bir konferanstı. Bu görüşmelerde savaşın boyutları ve siyasal sınırların yeniden belirlenmesinin yanında, ekonomik, siyasal ve hukuksal sorunlarında çözülmesi gerekiyordu. Devam eden uluslaşma hareketler-

inin önemli bir halkası olarak görülen nüfus sorununun, yeni anlayışlara ve ortaya çıkan topografyaya uygun olarak ele alınması umuluyordu. Ama mübadele için resmi girişimler ilk olarak sadece Lozan’da olmadı. Balkan coğrafyasında 1913 Osmanlı-Bulgaristan, 1919 yılında ise Bulgaristan-Yunanistan arasında karşılıklı gönüllü mübadele anlaşmaları imzalanmıştı. Bu süreç Türk-Yunan Savaşı’nın bitiminden sonra da devam etti. Üstelik savaşın koşulları nedeniyle yaşanan yoğun Rum göçü buna benzer bir ortam da hazırlamıştı. Artık uluslar arası hukuka uygun olarak, henüz bitmemiş bu süreci tamamlamak ve yasal bir zemine oturtmak gerekmekteydi. Lozan barış görüşmeleri bu yasal zemini oluşturmada işlevi büyüktü. Sorunların azımsanmayacak nitelikte ve çok taraflı olması uluslar arası zemine oturtmada önemli bir kolaylıkta sağlamıştı.

Milletler Cemiyeti’nin kilit konumundaki üyeleri yerinden etme pratiklerinin uluslar arası askeri müdahaleyle önlenmesini düşünmüyor, faydacı yaklaşım da acıları azaltmanın tek yolunun nüfus mübadelesinden geçeceğini söylüyordu. Ve Milletler Cemiyeti İngiliz heyetinden Lord Curzon’un(gerçek adı George Curzon5) isteği üzerine Norveçli Dr. Nansen’i, nüfus akışı sonucu ortaya çıkan yeni görüntüyü Yüksek Komiser rütbesiyle yerinde incelemek ve rapor hazırlamakla görevlendirdi. Nansen Ankara Hükümet temsilcisi Hamit Bey ile görüşerek mübadele teklifini götürmüş ve aynı zamanda Atatürk ile yazışmıştır.6 Nansen, Atatürk’ün Ekim 1922 yılında mübadeleye sıcak baktığını duyurması ve Venizelos’un kendi topraklarındaki 350.000 Türk’ün derhal naklini istemesi üzerine bir rapor için tetiklere başlamıştı. Nansen,

Hirschon, Renee - ‘‘Lozan Sözleşmesinin Sonuçları: Genel Bir Bakış’’ Yaşandığı dönemde bu yenilgi, önemli bir acil durum sayılmış, uluslar arası kuruluşlar yaşanan olumsuzlukları gidermek için devreye girmiştir. Yunan Devletini bu yenilgi mevcut toplumsal, ekonomik ve siyasi yapıları yıkmış, bunların yeniden inşası kolay olmamıştır. 4 Konuyla alakasız bkz. Hindistan’ın bağımsızlık kazanmasından sonra Pakistan’ın kurulma aşamasında –bir uluslar arası anlaşmaya dayalı olmadan- beklide yüzyılın en büyük nüfus mübadelesi gerçekleşmiştir. 1947 1948 yıllarında neredeyse 10.000.000 insan aksi istikamette göç etmiştir. Ve göç sırasında sayısı tam bilinmemekle birlikte 200.000 kişi hayatını kaybetmiştir.(Khosla,1947) 5 http://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon 6 Tanin, 23 Ekim 1922 18 3


her iki ülkeyi de ziyaret etmiş, o ülkedeki yöneticilerle görüşüp, çözüm yolları için fikir alışverişinde bulunmuştu. Sonunda bu türden nüfus mübadelelerinin ne kadar sorunlu olduğunu savunsa da o dönemde taraflar arasında uzlaşma, tek gerçekçi çözüm olarak nüfus mübadeleleri aracılığıyla sağlanmıştır. Nansen’in ilk önerisi, Yunanistan’daki Müslümanlarla Anadolu’daki Ortodoksların isteğe bağlı olarak değiştirilmesi ve İstanbul’daki Rumların değişim dışı tutulmalarıydı. Türkiye, İstanbul’un değil, Batı Trakya’nın değişim dışı tutulmasını istiyordu; çünkü Türkiye’nin bu bakış açısına göre, Müslümanlar Batı Trakya’da azınlık konumda değil aksine sayıca çoğunluktaydılar. Yunanistan ise Yunanistan’daki göçmen yığılmasına dikkat çekip, ortaya çıkan yer sorununu gündeme getiriyor ve önlem olarak derhal 350.000 Türkün Küçük Asya(Anadolu)’ya, Rumlardan boşalan yerlere gönderilmesini istiyordu.(Arı,1995) Nansen her iki ülkenin de fikrini dikkate alarak, raporunu yeniden şekillendirdi. Rapor 1 Aralık 1922’de, Lozan’daki barış konferansında okundu. Raporda, mübadelenin göçmenler için iyi bir çözüm olacağını belirten Nansen, Yakındoğu’da ekonomik durumun kötü olduğunu vurguluyordu. Yasal çerçeveyle çizilmiş nüfus mübadelesine gelmeden daha bir milyona yakın kişi yer değiştirmiş, yurtlarından kaçıp başka ülkelere gitmişti. Nansen bu duruma çözüm getirilmezse çok büyük sorunların doğacağına, özellikle de ekonominin yerle bir olacağına dikkat çekiyordu. Azınlıkların çabuk ve etkili bir mübadele sürecine girmeleri, sorunları önlemede kolay bir uygulama olacağını savunuyordu.7 Mübadelenin Zorunlu Veya Gönüllü Olması Tartışmaları Yöneticilerin ve diplomatların bir nüfus mübadelesinin barışın sağlanması ve çatışmaların önünün alınması konusunda yararlı olacağı kanısına varıldıktan sonra sıra mübadillerin yer değiştirmesinin zorunlu ya da gönüllü esaslara dayandırılması gündeme gelmişti. Başlangıçta kimse zorunlu bir mübadelenin olmasını istememekteydi. Fakat Nansen’in görüşleri doğrultusunda, nedenleriyle açıkladığı mübadelenin zorunlu olması gerekliliği tüm diplomatlarca uygun görülmeye başlandı.8 Ve Lozan’a katılan müzakereciler, reel politik bakımdan kurtarmaya çalıştıkları dengeden bahsetmişlerdir. Konferans, mübadelenin zorunlu olması kararıyla sonuçlanmıştır, çünkü bu konu üzerine çalışan herkes, yaşanacak büyük acının, iki ülkenin de daha homojen nüfuslara kavuşturulması ve kökü derinde olan çatışmaların sebeplerinin ortadan kalkmasının getireceği faydalarla telafi edileceği konusunda hemfikirdir.9 Zorunlu bir mübadelenin, nüfus takasının bir an evvel tamamlanmasını garanti altına alacağı argümanı Lozan Konferansı’nda da dile getirilmiştir. Hedef, gönüllü bir mübadele ile nüfus değişiminin yaratacağı uzun süreden kaçınmaktı. Nüfus Mübadelesi’nin Lozan’da gündeme

gelmesiyle, iki ülkenin çıkarları doğrultusunda, meydana gelecek mübadelenin kısa olması tercih edilmişti. Mübadelenin kısa olmasının tek seçeneği, zorunlu olmasında yatıyordu. Görüşmecilerin konuyla ilgili olarak dikkate aldığı bir diğer sorun da tarihin, gönüllü mübadele antlaşmalarının da zaman içinde fiilen zorunlu nakiller biçiminde gerçekleşme ihtimalinin olduğuydu. Tarafların gerçekte kabul etmesinin beklenemeyeceği hukuki belgelerin imzalanması, uluslar arası hukukun güvenirliliğini azaltabilir. Savaş hallerinde, insanlığa ilişkin idealist hayallere dayanan önceden denenmiş tutumlar yerine acı gerçeklerin kabul edilmesi ve işe yarayabilecek pratik bir yaklaşımın benimsenmesi daha yerinde olabilir. Nüfus Mübadelelerinin zorunlu yönüne karşı çıkan hukukçular bile ‘‘sözde gönüllülüğe dayalı’’ antlaşmaların, düzenli ve insanca nakilleri destekleyebildikleri sürece bazı insanlık krizlerinin çözülmesinde rol oynayabileceğini ifade etmiştir(de Zayas 1975). Etabli Sorunu Bir mübadele antlaşmasının zorunlu olduğu hallerde mübadeleye dahil olacak insanların(mübadillerin) kimler olacağı hususu önemli bir sorun olarak görülmekteydi ve iki devlet arasında bu konuda bir anlaşmazlık çıkmıştı. Lozan Sözleşmesinin birinci maddesine göre ‘’Türk topraklarındaki Ortodoks Rum dinine mensup kişilerle Yunan topraklarındaki Müslüman Yunan vatandaşları arasında zorunlu bir mübadele olacaktır’’. Bu maddeyi, ikinci maddedeki bir ters durum, istisna takip etmiştir: ‘’Şu kişiler, Madde 1’de belirtilen mübadelenin dışında tutulacaktır10: a) İstanbul doğumlu Rumlar. b) Batı Trakyalı Müslümanlar Madde 3’de ise Lozan Sözleşmesi’nden önce kaçan kişilerin belirsiz durumuyla ilgili şu açıklama yer almıştır: ‘‘18 Ekim 1918 sonrasında Yunanlı ve Türk sakinlerin mübadele edilecek olduğu bölgeleri terk etmiş olan Yunanlılar ve Müslümanlar mübadeleye dahil olmuş sayılacaktır.’’11 Mübadil sayılacak kişilerin belirlenmesinde ortaya çıkan anlaşmazlığın temelinde yatan sorun, antlaşmanın aslının Fransızca olmasından kaynaklanan ve madde metnindeki ‘‘etablis’’(yerleşmiş) sözcüğünün farklı yorumlanmasından kaynaklıydı. Türkiye’ye göre “yerleşmiş” (etabli) deyiminin anlamı Türk yasalarına göre belirlenmeliydi. Çünkü 1912 yılından itibaren birçok Rum İstanbul’a göç etmişti. Bunlar 3. maddeye göre mübadeleye tabi kişilerdi. Bu kişilerin “yerleşmiş” olmalarını kanunen ispat edilmesi gerektiğini, bunun 14 Ağustos 1914 tarihli nüfus kâğıdına göre İstanbul’un nüfus siciline yazılmış olmakla ispat edileceğini ileri sürüyordu. Yunanistan ise 30 Ekim 1918 tarihinden önce her ne şekilde olursa olsun İstanbul’da bulunan Rumlar olarak şeklinde yorumluyor, bu tarihten önce İstanbul’da bulunan bütün Rumların

Rapor için bkz. Lozan Barış Konferansı, s. 116-120,123 Meray,1969 s.333 9 Mıchael Barutcıskı, Lozan’a Yeniden Bir Bakış: Uluslar arası Hukuk ve Siyasette Nüfus Mübadeleleri 10 Hirschon, Renee, “Ege Bölgesi’ndeki Ayrışan Haklar”, Ekler s. 396 - 2005 11 Hirschon, Renee, “Ege Bölgesi’ndeki Ayrışan Haklar’’, Ekler s. 396 - 2005 7 8

19


“yerleşmiş” sayılması gerektiğini ve bu durumun ikamet etmekle karıştırılmaması gerekli olduğunu iddia ediyordu. Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, bu meselede çıkan uyuşmazlık Yunan Hükümetinin İstanbul ve çevresinde yaşayan Rum halkından mümkün olduğu kadar fazlasını mübadele dışında bırakma çabasından kaynaklanmaktadır.12 Lozan Antlaşması’nın ilk maddesinde zıt bir durum ortaya çıkmıştır. Şöyledir ki: bu düşünce diğer ülkenin dinini kabul eden insanların da mübadil olabilmesini olanaklı kıldığı için belirsizdir. Bu nedenden dolayı soruna muhatap iki devlet, mübadeleye yalnızca karşı ülkeye ilişkin milliyetçi duygular beslediği varsayılan kimselerin dahil edilmesini sağlaması gerekmiştir. Örneğin Yunanistan’da yaşayan ve Müslüman olan Arnavutlar mübadeleye dahil edilmemiştir(Mıchael Barutcıskı, Lozan’a Yeniden Bir Bakış). Öte yandan, bazı grupların milliyetçilik duygularının belirlenmesi mümkün olmadığından, bazı karışıklıklarda meydana gelmiştir. Bu karışıklık yüzünden toplantılar sık sık yarıda kesilmiş, uzun tartışmalara yol açmıştır. Anlaşmazlık ancak 1 Aralık 1926 yılında imzalanan Atina Antlaşması’yla ortadan kaldırılabilmiştir.

13

geliyordu. Bu sorunları ele almak ve çözüme kavuşturmak için TBMM’de kabul edilen bir kanun ile ‘’Mübadele, İmar ve İskan Velaketi’’ kurulmuş ve olağanüstü yetkilerle donatılmıştı. Kurulan ‘‘Mübadele, İmar ve İskan Velaketi’’ yurda gelen mübadillerin iskanı sırasında yaşanabilecek sorunların minimuma indirilmesi amaçlanmıştı. Yunanistan tarafında ise durum farklıydı. İzmir’in Eylül 1922 yılında düşmesi ve yenilgiden sonra bir hafta içerisinde yüz binlerce Rum’un Türkiye’yi terk ettiği görülmüştü. Ama Yunanistan’daki Rumeli Müslümanlar göç etme gereksinimi duymamışlar, resmi olarak gerçekleşen mübadeleye kadar Yunan topraklarında kalmışlardır. Geçen 1 sene süre içinde Rumeli Müslümanları ile Anadolu’dan gelen Rumlar aynı köylerde yan yana yaşamaya zorlanmışlardır. Yani toprakları Yunanistan Devleti tarafından istimlak edilen Müslüman ailelerin yanı başında Anadolu Rumları bir mübadele gerçekleşinceye kadar beklemişlerdi. İşin ilginç tarafı, yaklaşık bir yıl birlikte yaşayan iki toplum arasında hiçbir çatışma gerçekleşmemesiydi. Hatta Ayhan Aktar’a göre bazı aileler aynı evi paylaşmışlardı. Ancak 1922 yılında sürekli olan Yunanistan’a gerçekleşen Rum göçü sorunları da beraberinde getirmeye başlamıştı. Artık konut ve yer yetersizliğinden dolayı göç eden Rumların içler acısı durumu, Lozan’da masaya oturan Yunan hükümetini bir mübadelenin mecburi olmasını talep etmeğe zorladı. Böylece Yunan Hükümeti, yapılacak mübadele ile Yunanistan’daki –Batı Trakya dışındaRumeli Müslümanlardan geriye kalan yerleşim yerlerine Anadolu’dan gelen Rumları yerleştirecekti. Lozan Antlaşmasının ve Nüfus Mübadelesinin Sonuçları Bütün gelişmeler ve halledilmeye çalışılan sorunlar dahilinde 1923 Lozan Antlaşması ek protokol gereğince Türkiye ve Yunanistan arasında mübadele gerçekleşmiştir. Mübadele ile 1.200.000 Ortodoks Hıristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 Müslüman Türk de Yunanistan’dan Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Hem doğrudan hem de dolaylı olarak 2.000.000 kişinin mübadil olduğu bu süreçte mevcut toplumsal, ekonomik ve siyasi yapılar yıkılmış, bunların yeniden inşası kolay olmamıştır(Hirschon,2003). Bu deneyimin iki ülke için sonuçlarını değerlendirirken en önemli yanı, asimetrik oluşudur. Bu yönüyle iki taraf açısından da farklı sorunları getirmiştir. Demografik Etkiler Yaşanılan mübadelenin iki aşamadan oluştuğunu unutmamak gerekir. İlk aşama, Yunanistan tarafından Eylül 1922’de İzmir’in düşmesiyle, o bölgede yaşan Anadolu Rumlarının Yunanistan’a göçüdür. Mübadele dönemlerinde mübadil olan kişi sayısının tam olarak belirlenmesi mümkün olmamakla birlikte, Anadolu’dan Yunanistan’a giden Rum sayısı 1.200.000 civarındadır. Ve bunun yarısına yakın kısmı düşmanlıkların başlamış olduğu 1922 yılında gerçekleşmiştir.14 Görüldüğü gibi, asimetrinin ilk boyutu,

Rum mübadiller Selanik sahilinde

Mübadele Dönemi ve İskânın Zorlukları Mübadeleyi araştıran kimselerce ortak kabul gören bir görüş vardır. Bu kanaate göre, mübadele ile Türkiye’ye gelen Rumeli Müslümanlarının yerleştirilmesi daha kolay ve çabuk olmuştur. Mübadele konusunda ilk kapsamlı yayını yapan Ladas’a göre, Türkiye’de mübadillerin iskanı kolaydır: Türkiye ne de olsa Yunanistan’a göre daha büyük bir memlekettir ve gelenlerin iskanı için arazi boldur. Ayrıca mübadil sayılarının farklılığı da önemli bir kolaylık sağlamış, 1.200.000 Anadolu Rum’u karşılığında, yarısından bile daha az olan 500.000 Rumeli Müslüman’ın değiş tokuş edilmesi işi daha da kolaylaştırdığı savunulmuştur. Fakat sanılanın aksine, Türkiye açısında mübadillerin iskanı pek de kolay olmamıştır. Mübadillerin iskanı önünde yapısal ve çevresel engeller bulunmaktaydı. Ülke topraklarının yaşanılan yüzyılda birçok savaş atlatması ve yaşanan tahrip en önemli sorunların başında 12

Mehmet Kiracı,Cumhuriyet Döneminin İlk Göçü, Mayıs 2006 Rum mübadiller Selanik sahilinde. 14 Bierstadt 1925: s. 248 - 250 13

20


dahil olan toplulukların büyüklük ve nitelik farklılıklarıdır (Hirschon,2005). Lozan sözleşmesi kendi içinde büyük bir eşitsizlik ifade eden nüfus mübadelesi tanımlamıştır. Bir diğer demografik faktör de ev sahibi nüfusların dengesizliğidir. 5 milyon civarı nüfusu olan Yunanistan devletine bu göç, nüfusun yalnızca 1 yıl içinde devasa bir büyümeye yol açmıştır. Ve son derece büyük sorunları beraberinde getirmiştir. Türkiye ise Yunanistan’ın aldığı göçün oransızlığının aksine, 1923ten sonra Yunan Devleti’nden Türkiye’ye gönderilen Müslümanların sayısı orana vurulduğunda %4 civarındadır ve bu oran görece olarak çok düşüktür(Tahmini nüfus olan 13,5 milyonun 350 bini). Ekonomiye Etkiler

Özellikle Anadolu’nun Yunan toprağı olmasını savunanlar, yaşadıkları dışlanma ve karşılaştıkları önyargılar karşısında hayrete düşmüşlerdi. İnsanlara takılan aşağılayıcı lakaplar(Türk tohumları, şarklılar) bu dışlamanın en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Bu reddedilme deneyimi, gittikleri yerlerin yerlisi olan Türklerden yarı gavur damgası yemiş olan Müslüman göçmenlerce de paylaşılmıştır. Fakat Kemalist ulus devlet kurma ideolojisi altında, ayırt edici bir kimlik iddiası hoş karşılanmazdı. Ege’nin iki yakasında da insan toplulukları üç veya dört kuşaktır ‘‘kayıp vatan’’ duygusunu yaşıyor. Her yerde evlerinden edilmiş insanlar yersizlik, evsizlik, taşındıkları topluma uyum sağlama süreci gibi birçok toplumsal sorunu birlikte yaşıyor. İnsanlar doğdukları yerlere olan bağlarını hiç unutamamış, hep içlerinde bir nükte kalmış ve bunu yeni gelen kuşaklara da aktarılmıştır. Hirschon, bu meseleyi romantizme atfetmeyerek, insanın özgün sosyokültürel bağlamlar içindeki gelişimiyle ilgili daha geniş kapsamlı bir mesele olarak anlaşılabileceğini savunmuştur. Sonuç On dokuz ve yirminci yüzyıllarda büyük devletlerin, imparatorlukların parçalanması ve yerlerine modern ulusdevletlerin kurulması görülür. Yeni ulus-devletlerin en önemli özellikleri de, ülke nüfuslarının homojenleştirilme çabasına gitmiş olmasıdır. Bu amaç özellikle Balkan Devletleri’nde etkili olmuş, açıklanan nedenlerden dolayı, Türkiye ile Yunanistan arasında bir mübadele yaşanmıştır. İki devlet arasında zorunlu hususlarla belirlenen bu göç 1923 yılında Lozan Konferansı sırasında resmen kabul edilmiştir. Bu antlaşma ile 1.200.000 Rum Anadolu’dan Yunanistan’a, 500.000 bin Müslüman Türk de Anadolu’ya göç etmiştir. Bu göçün olmasını gerektirecek nedenler, mübadele sırasında yaşanılan sorunlar ve mübadele sonunda ortaya çıkan yeni toplumsal evre bu yazıda ortaya konulmuştur. Çalışmamda ele aldığım Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen Türk Yunan Mübadele konusu, zorunlu olması özelliğiyle çarpıcı ve eşi olmayan bir örnektir.

Ekonomi üzerine etkiler iki ülke için de büyüktür, ancak mübadil toplumların farklı karakterleri, yine bir asimetrinin oluşmasına neden olmuştur. Anadolu topraklarında ekonomi, sanayi ve ticaret büyük oranda gayrimüslim nüfusun elinde olduğu için mübadele Türkiye’de ki müteşebbis sınıfını kaybetti. Mübadil olan tüccarlar ve işadamlarının Anadolu’dan göç ettikleri yerler-İstanbul dışında- hep ticaret merkezi olan şehirlerdi. Ayrıca çok önemli bir ticaret merkezi ve liman kenti olan İzmir’in de savaş esnasında yakılması ve tahrip edilmesi uluslar arası ticareti derinden etkilemişti. Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen mübadillerin büyük bir kısmı ise çiftçilikle uğraşan kimselerdi. Bunu sağladığı avantaj ise, tarımın Türkiye ekonomisinin temelini olması nedeniyle devlet için önemli bir sorun yaratmamıştı. Fakat çiftçilerin alışık olmadığı toprak ve iklim koşulları ile karşılaşmaları ekonomik hayat üzerinde gözle görülür bir artış yapmamış, tarım temelli olan ekonomiyi iyice şişirmişlerdi. Bir diğer Yunanistan açısından sorun da mübadillerin yerleştirme sürecinde ki harcanan paralardır. Yunan topraklarından giden Müslüman sayısı ile topraklarına gelen Rum sayısı bir tutarlılık göstermemiş, gelen Rumların sayısı Müslümanların sayısını ikiye katlamıştı. Mübadil olan Rumların konaklaması için girişimlerde bulunan Yunan devleti, konut sıkıntısını ortadan kaldırmak için dış kaynaklardan yoğun bir biçimde borç ve kredi almak zorunda kalmıştır. Türkiye açısından ise bu durum tam tersi olmuş, Türkiye’de sadece dar anlamda iskan meselesi olarak algılanmıştır. Harcanan para bakımından da Türkiye Yunanistan’ın harcadığı paranın onda birini harcayarak hiç borç ve kredi almamıştır. Sonuç olarak Yunan devleti, aldığı borçlarla ülkeyi dış müdahalelere açık bir konuma düşürmüştür. Toplumsal Sorunlar İki milyon gibi devasa bir sayıda mübadil olması ve mübadelenin gerçekleştirilmesi siyasi açıdan bir başarı olarak görülmüştür. Ne var ki bu durum kısa süre sonra değişmiştir. Çok sayıda insanın yerleştirilmesinin ortaya çıkardığı büyük sorunlar, masraflar ve tehlikeler; düşmanlık ve redde yol açtı. Mübadil olan kişilerce yaşanan aynı sıkıntılar artık bir asimetri içermemekteydi.

KAYNAKÇA ARI Kemal, Büyük Mübadele Türkiye’ye Zorunlu Göç, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995 CANATAN Kadir, Göçmenlerin Kimlik Arayışı, Endülüs Yayınları, İstabul 1990 HİRSCHON Renee, Ege’yi Geçerken, 1923 Türk-Yunan Zorunlu Nüfus Mübadelesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2003 KİRACI Mehmet, Türkiye ile Yunanistan Arasındaki Mübadele Meselesi (1923-1925) ÜRER Levent, Azınlıklar ve Lozan Tartışmaları, Derin Yayınları, 2003 YILDIRIM Onur, Diploması ve Göç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006

21


AVRUPA

KRİZ VE DÜNYA Ezgi DEMİR

F

inansal, ekonomik krizlerle ilgili hangi kaynaktan bilgi edinmeye çalışsak karşılaştığımız klasik cümle: ” Kapitalizm(piyasa ekonomisi) doğası gereği kriz çıkarmaya eğilimlidir. ’’ Bu durumda krizi anlamaktan önce kapitalizmi anlamamız,anlamlandırmamız gerekmektedir. Kapitalizm ve Kapitalizmin Gelişim Süreci... Kapitalizmin genel tanımı için şu tanımlamayı verebiliriz; üretim araçları mülkiyetinin özel kişilerin ellerinde olduğu ve kar elde etmek amaçlı kullanıldığı; üretimin, yatırımın, gelirin, bölüşümün, mal ve hizmet fiyatlarının serbest piyasada belirlendiği bir ekonomik sistemdir. İnsanlığın göçebelikten yerleşik hayata geçişi ve toprağı tarım amaçlı kullanması insanlık tarihinde insanın bir üst aşamaya geçişini belirler. İnsanın yerleşik hayata geçmesi, hayvanların evcilleştirilmesi, tarım araçlarının ortaya çıkması gibi gelişmeler kent devletlerin doğmasına ve gelişmesine neden oldu. Kent devletlerin oluşmasıyla kapitalizmin de temelleri atılımış oldu.Bu kent devletlerde topluma egemen olan öğreti din, servetin kaynağı; toprağa dayalı tarım ekonomisi, yapı ise feodalizmdir. Feodal yapı yüzyıllarca sürdü ve feodalizm yıkılma aşamasına girdiğinde toplumda yeni bir sınıf ortaya çıkmaya başladı. Bu sınıf, kasaba ve kentlerde oturuyor, mal sahibi olabiliyor, ticaretle uğraşabiliyor veya bir üretim biriminde işçi çalıştırarak ekonomik etkinlikte bulunuyordu. Bu sınıfa kentsoylusu anlamına gelen ‘’ burjuva’’ deniyordu. Uzak kıtaların keşfedilmesi, oralardaki değerli madenlerin ve doğal zenginliklerin kullanılması, Avrupa dışındaki bilinmeyen kıtaların keşfi ve keşfeden ülkelerin oraları sömürgeleştirmesi kapitalizmin gelişmesi yönünde önemli rol oynadı. 18.yüzyıla gelindiğinde Sanayi Devrimi ile kapitalist gelişmenin odağı, tarım ve ticaretten sanayi sektörüne kaymaya başlamıştı. Sanayi Devrimi ile, toprak eski değerini yitirdi ve sanayi üretimi servet kaynağı oldu. Uluslararası ticaret büyüdü ve yeni bir sanayi burjuvazisi doğdu. Kentler büyüdü, toplumda siyasal, sosyal, kültürel değişimler yaşanmaya başladı. En önemlisi fabrika işçileri yeni beceriler kazandı ve yeni bir işçi sınıfı doğdu. Kapitalizmin Aşamaları... Kapitalizmin ilk aşaması Ticaret Kapitalizmi... Bu aşamada sermaye, ticaret ve parasal işlemlere yöneldiği

için bu ismi almıştır. Sanayi Kapitalizmi dönemi ise, 18. yüzyılın ikinci yarısında teknolojik gelişmeler sonucu odak noktasının ticaretten sanayiye kaydığı aşamadır. 19.yüzyılda ise bu süreç en hızlı dönemini yaşadığı için bazı ekonomistler sanayi kapitalizmi döneminden sonraki aşamayı Yüksek Kapitalizm diye adlandırdı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde kapitalist sistem gelişmesini daha çok finans dünyasında sürdürmüştür bu aşamada Finans Kapitalizmi adını alır. Kriz Nedir Sorusuna Cevaplar Kriz sorusunun yanıtı bir çok ekonomiste göre değişmektedir. Krizin tanımının ne olduğu ile ilgili bir çok yanıt karşımıza çıkmaktadır. Konuyu daha iyi kavrayabilmek için bunlardan bir kaçına örnek vermek faydalı olacaktır. Finansal kriz, verimli yatırım olanaklarına sahip finansal piyasaların ahkaki tehlike ve ter seçim problemlerinin gittikçe kötüleşmesi nedeniyle, fonları etkili biçimde kanalize edememesi sonucu ortaya çıkan doğrusal olmayan bozulmadır. (Miishkin,1996:1-2) Finansal kriz, genellikle bazı finansal kurum veya varlıkların aniden değerlerinin büyük kısmını kaybettiği çeşitli durumlar için kullanılır. (Kindlebergeri,Aliber,200 5:Laeven,Valencia,2008) Finansal krizler, finans piyasalarında fiyat ve/veya miktarların aşırı dalgalanmaları sonucu yaşanan ya da geri dönmeyen banka kredileri sonucu oluşan kriz türüdür. Başka bir tanıma göre de, tüketici talebinde ve firmaların yatırımlarındaki büyük düşüş, yüksek oranlı işsizlik ve dolayısıyla yaşam standarlarının düşmesi şeklinde olabileciği tanımı yapılıyor. Kriz tanımlarına baktığımız zaman ani değer kayıpları ve verilen kredilerin geri dönmemesinden kaynaklı olduğu ortak nitelikler arasında. Peki bu krizler neden olmaktadır? Ön görülebilir mi? Tüm dünyayı nasıl etkisi altına almaktadır? Bu soruların yanıtlarını arayalım. Krizlerin Nedenleri... Her krizin çıkış nedenleri birbirinden farklı olsa da genel olarak kriz yaratabilicek nedenler bellidir. Bir finansal krizin oluşumu, uygulanmakta olan döviz kuru politikası, banka iflasları ve piyasadaki ödeme gücü yeter22


sizlikleri gibi nedenlerden ortaya çıkmaktadır. Bu nedenleri daha özel başlıklar altında inceleyelim: >>Sabit Kur Politikası: Bir ülkede sabit kur politikası uygulanıyorsa, o ülkenin Merkez Bankası’nın görevi kuru sabit tutmaktır. Yani Merkez Bankası riski üstlenmekte ve piyasaya döviz vermektedir. Bunun sonucunda da döviz ucuz, yerli para değerli olmakta ve ihracaat düşüp cari işlemler açık vermektedir. İhracatın düşme nedenine gelince, yerli paranın dövizden daha değerli olması demek ihraç edilen ürünlerin fiyatlarının yükselmesi demektir. Bu ülkeler cari işlemler açığını kapatmak için dış borçlanmaya başvurmakta ve borçlanma yolu olarak da kısa vadeli sermaya akımı şeklinde olmaktadır. Bu da ülkedeki bankaların açık pozisyonlarını arttırmaktadır. Bankaların açık pozisyondan kastı, döviz yükümlülüklerinin döviz varlıklarından fazla olması durumudur. >>Spekülatif Yatırımlar: Kriz öncesi iyimser bir hava ile birlikte yatırımcıların spekülatif yatırımlarının büyük artış göstermesidir. Yani iyimser ortamda fiyatları yükselen malların kredilere teminat olması ve daralma ile birlikte bu malların likit değeri düşerek kredileri geri ödeyememeksidir. >>Sermayenin Reel Üretimde Değerlendirilen Bölümünün Azalması: Reel üretimde giderek daha az karlılıkla yaratılabilen sermayenin artan bölümü, reel üretim alanından uzaklaşmıştır. Banka ve kredi sistemine ödünç verilen sermaye hızla artarken reel üretime yönelen sermaye azalmış ve GSMH’da reel yatırımların payı düşmüştür. >>Uluslararası Sermaye Hareketleri: İktisat politikalarının uluslararası sermaye hareketlerine olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesinin yanı sıra iletişim ve bilgisayar teknolojisindeki gelişimiyle finans piyasaları teknik olarak birbirine bağlanmış ve piyasalar globalleşmiştir.Bu globalleşme sonucu finans piyasaları dünyadaki beklentilerdeki en ufak değişmelere hızla reaksiyon vermektedir. >>Yanlış Ekonomi Politikaları ve Yapısal Bozulma: Kamu açıklarının,cari işlemler açığının ve tasarruf açığının artması ekonomideki yapısal bozulmanın esas nedenleridir.Bu bozulmalara alınacak önlemlerin de politikaları yanlış seçilirse krize davetiye çıkarır. >>Bankacılık Sisteminin Sorunlu Olması: Yüksek faizler ve aşırı açık döviz pozisyonları bankaların aldığı riskleri arttırmakta, bankacılık sisteminin düzenleme ve denetlemesindeki boşlukların ve bankaların yanlış mülkiyet yapıları ve yönetim politikalarının da etkisiyle bu durum spekülatif bir saldırı anında bazı bankaları iflas durumuna getirmektedir. >>Finansal Serbestleşme: Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler mali sistemlerini serbestleştirmek amacıyla bir dizi reformlar yapmışlardır. Bunların en önemlileri, faiz oranlarının serbest bırakılarak kredi tavanlarının kaldırılması, bankaların merkez bankasında tutmak zorunda oldukları mevduat munzam karşılık oranlarının

indirilmesi ya da tamamen kaldırılması, bankacılık sektörünün hem yabancı hem de yerleşiklere açılması sermaye hareketlerinin serbestleşmesidir. Bu politikalara finansal serbestleşme denir. >>Kısa Vadeli Spekülatif Sermaye Hareketleri: Kısa vadeli sermaye hareketlerinin meydana getirdiği büyük fon birikimi ve büyük işlem hacminin gelişmekte olan ülke piyasalarına anlık giriş çıkışlar yapabiliyor olması kriz yaratan sorunlardan biridir. >>Bankacılık Sistemindeki Yetersiz Düzenleme ve Denetim: >>Aşırı Bütçe Açıkları ve Ödemeler Bilançosu Sorunları: Genel olarak devletler topladıkları gelirlerden daha fazla harcama yaptıklarından bütçe açıklarının finanse edilme sorunu ortaya çıkmaktadır. >>Banka Panikleri: Bir bankanın mevduat sahiplerinin paralarını ödeyememesi kamuoyunda diğer bankaların da aynı durumda olduğu veya olacağı kuşkusunu yaratırsa, finansal sistemde bir banka paniği başlayabilir. Yani banka müşterileri bankanın batacağını düşünerek paralarını çekmek üzere bankalara hücum ederler. Krizlerin nedenlerini öğrendikten sonra şimdi de asıl konumuz olan 2008 Finansal Krizi’ne geçiş yapalım. 2008 krizi herkesce bilindiği gibi konut piyasasındaki balonun patlaması sonucu ortaya çıktığımıştır. Fakat bu konuyu biraz daha detaylı incelemekte yarar olacaktır. Balonun ne olduğunu açıklamakta yarar vardır. Tahvil, bono, hisse senetleri ticaret yaşamında finansal araçlardır. Her birinin belirlenmiş bir gerçek ekonomik değeri vardır. Bu finansal varlıkların fiyatının, o kağıdın dayandığı, karşıladığı reel varlığın gelecekteki gelir akımının üstüne çıkması durumuna denir. Emlak piyasasındaki balonların ise tipik olarak son aşamlarında, emlak değerleri, gelir, fiyat/kira oranları ve diğer ekonomik göstergelere göre makul olmaktan çıkana kadar yükselir. Bunun ardından da düşüş başlar ve insanlar ellerindeki mülkleri aldıkları fiyata bile satamayacak hale gelirler ve insanlar paniğe düşüp ellerindekileri yok pahasına yatmaya çalışırlar fakat herkes bu durumda olduğu için ne istenilen fiyata evler satılır ne de krediler geri ödenebilir bu durumda da spekülatif nedenlerle şişirilen balon patlamış olur. Amerika’daki krizin ve daha sonra tüm dünyaya yayılan krizin başlıca nedeni bu olup kriz daha sonra diğer sektörlere sıçramıştır. 1929 Büyük Buhranı’da emlak piyasasında başlamış, giderek gerçek dışı büyümüş, balon haline dönüşmüş ve borsanın çökmesiyle kriz patlak vermiştir. 2008 krizi de aslında konut fiyatlarının ipotek(mortgage) değerlerinin balon şeklinde şişirilmesiyle oluşmuştur. ABD’deki emlak piyasası 2008 yıllarının başlarında yaklaşık 10 trilyon dolarlık bir büyüklüğe ulaşmış ve dünyanın en büyük pazarı olmuştur. Kişiye kredi veren ve taşınmazı ipotek eden banka, bu poliçeyi, başka bir finans kurumuna o da bir başka finans kurumuna vererek riski paylaşıyor gibi görünseler 23


>>İsviçre sıkıntıya giren kuruluşlara yardıma karar verdi. Ayrıca Danimarka’nın da bankalarına yardımda bulundu. >>İzlanda ekonomisi ve bankaları çöktü. >>İspanya hükümeti, mali sektöre destek vermek amacıyla 30 milyar euroluk fon oluşturdu. Bu fonu gerekirse 50 milyar euoroya çıkaracağını açıkladı. >>Almanya hükümeti, başka operasyonlarında kullanılmak üzere ‘’ Mali Piyasa İstikrar Fonu’’ adını taşıyan bir fon oluşturdu. 500 milyar euroluk bu kurtarma paketinin 400 milyar euroluk kısmının bankaların garantilerini karşılamaya, 80 milyarlık bölümünü bankaların sermayelerini güçlendirmek ve 20 milyar euroluk bölümünü yedeklere ayrılması öngörüldü. >>Fransa hükümeti, ilk aşamada, altı bankaya 10.5 milyar euroluk yardım yapmayı kararlaştırdı. >>Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy tüm AB ülkelerinin mali krizle birlikte zor duruma düşen bankalarının, yabancıların eline düşmemesi için, devlet fonlarıyla desteklenmesini önerdi. >>Yunanistan hükümeti, Yunan bankacılık sistemini ve ülke ekonomisini güçlendirmek için 28 milyar euro boyutunda bir paket hazırladığını açıkladı. Ancak 2011 yılı ortalarında Yunan ekonomisinin tam bir çöküntü yaşadığı ortaya çıktı, AB Yunanistan’ı kurtarmak amacıyla 110 milyar euroluk bir paket açıkladı. Küresel kriz sadece ABD ve Avrupa’da değil, Asya ve Latin Amerika’da da etkiler yarattı. Fakat hala bu etkiler tüm dünyada sürüyor ve sonuçlarının ne olacağı da henüz belli değil. Çünkü süreç hala devam etmektedir.

de değeri şişiriyor ve balon büyüyordu. Tüketime dayalı ABD ekonomisinde,emlak fiyatları yükseldikçe ev sahipleri kendilerini zenginleşmiş hissediyor ve daha çok borçlanarak daha çok tüketim yapıyorlardı. Tüketim arttıkça ekonomi canlanıyor bu kez de emlak fiyatları da daha çok artıyordu. Bazıları yatırım amacıyla ileriye dönük daha yüksek fiyata satmak isteğiyle ikinci, üçüncü evleririni kredi yoluyla alıyorlardı. Bu durumda konu kredisine dayalı kağıtlara bağlı olarak finansal kurumlarca yapılan işlemler daha da büyüyordu. Balonu büyüten sorun bu emlak kredilerinin elden ele el değiştirmesinden kaynaklanıyordu. Finans fimalarının demin bahsettiğimiz riski azaltma yöntemi türev ürünler diye alandırılan bir yöntemdi. Türev ürün, şirketllerin işlemlerden doğan risklerini devretmelerini sağlayan sözleşmelerdir.Bu sözleşmeler, emlak kredisini verenin bu krediyi kullanan tarafından geri ödenmemesi riskini üçüncü kişilere, başka banklara fonlarla devremetisine yarar. Yani bir banka verdiği krediyi fona çevirip bir başkasına krediden alacağı daha düşük faize başkasına satar. Bu riski azaltmaya yönelik ürünler giderek riskin kendisi olmaya başlamıştır. Örneğin, konut fiyatlarının en üst düzeye ulaştığı noktada, konutun gerçek ekonomik değerinin iki katı sanal değer oluşmuştu. Bu durumda da ödeme gücü oldukça az olan 2., 3. ve 4.derecedeki türev ürünler patlıyor, konut ipoteğini elinde barındaran kurum risk nedeniyle konutu satmaya kalkıyor, yasal süreç için masraf yapıyor, satılamayınca konuta el konuluyor ve konut fiyatları dalga dalga daha da düşüyordu. Krizin başlıca çıkış nedeni buydu ve bütün ABD’yi kasıp kavurmuştu. Ama ilerleyen zamanlarda görülüyor ki sadece ABD’yi kasıp kavurmakla kalmamış tüm dünyaya yayılan bir küresel finansal kriz olmuştur. Avrupa’ya Etkileri 2008 yılındaki bu krizin etkileri Avrupa’nın da dengesini bozdu ve bankacılık sisteminde dalgalanmalar aynı zamanda da ekonomik daralma yaşandı. Küresel krizin aşılması için euro kullanan ülke liderlerinin katılımıyla 2008 yılı ortalarında Fransa’da bir zirve düzenlendi. Tüm Avrupa’da zor durumda bulunana bankalara finanasman ya da riskli varlıklara karşı devlet tahvili sunmaya karar verildi. Euro kullanan ülkeler, bankalar arasında ödünç alışverişini ve mevduatları 5 yıla kadar devlet güvencesi altına almaya kararlaştırdılar. >>İngiltere hükümeti üç büyük bankasının devletin garantisinde hisse satışı gerçekleştirmesini,hisselerden satılmayan bölümün , ise devlet tarafından satın alınacağını açıkladı. >>Belçika-Hollanda ortak bankası Fortis zor durumda olduğunu açıklamış, Fortis’i kurtarmak amacıyla Belçika 4.5 milyar, Hollanda 4 milyar ve Lüksemburg 2.5 milyar euro koyarak bir fon oluşturdu. >>İngiltere yukarıda belirtildiği gibi %65’lik hisse aldı ayrıca bir bankaya el koydu.

KAYNAKÇA BALİ, Selçıuk Büyükşalvarcı, Ahmet; ’’Finansal Krizler Tarihi’’, Çatı Kitapları BİLGİLİ,Yüksel; ’’Karşılaştırmalı İktisat Okulları’’, İkinci Sayfa Yayınları COŞKUN, Alev; ’’Liberal Ekonominin Çöküşü’’, Cumhuriyet Kitapları EĞİLMEZ, Mahfi: ’’Küresel Finansal Kriz’’, Remzi Kitabevi MIHM Stephen-ROUBINI, Nourıel;’ ’Kriz Ekonomisi Dünya Ekonomisinin Çöküşü ve Geleceği’’, Pegasus Yayınları

24


Oyuncular: Michael Moore, Wallace Shawn Türü: Belgesel Ülke: A.B.D.-2009

KÜNYESİ

KÜNYESİ

FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM

Yönetmen: Michael Moore

FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM

KAPİTALİZM: BİR AŞK HİKAYESİ

BORSA-PARA: ASLA UYUMAZ Yönetmen: Oliver Stone Oyuncular: Michael Douglas, Shia LaBeouf, Josh Brolin Türü: Dram Ülke: A.B.D.-2010 25


.

.

.

.

.

.

MINERVA MINERVA MINERVA MINERVA MINERVA MINERVA

Film Yorumlaması

“DEDEMİN İNSANLARI” Uğur OVACIKLI

O

n yaşındaki Ozan ve ailesi, Ege’de yazın bir bağ evinde, diğer zamanlarda ise küçük bir sahil kasabasında yaşamaktadır. Küçük Ozan’ın dedesi, 1923 Türk Yunan mübadelesi ile Girit’ten mübadil olarak gelmiştir ve Ozan’la sırf bu yüzden arkadaşları ‘‘gavur’’ diye alay etmektedir. Ozan, okulda arkadaşlarının Yunanistan’dan gelen göçmenlerle alay ettiğini görmekte, bunlara katılmakta ancak akşamları yemek sofrasında dedesinin mübadil yıllarını anlatması ve eski evine duyduğu özlemi dile getirmesi Ozan’ı sinirlendirmektedir. Sırf arkadaşlarından kopmamak için Ozan başta dedesi olmak üzere ailesine ‘‘Biz gavur değiliz, biz Türküz.’’ diyerek kafa tutmaktadır. Dedemin İnsanları, on yaşındaki Ozan ile dedesi aracılığıyla mübadelenin sebep olduğunu yıkımları en iyi şekilde göstermektedir. Yurdundan zorla koparılan insanlar sadece mübadele sırasında çile çekmemiş, gittikleri yerde aşağılanma, gittikleri yere ait olamama ve en önemlisi doğdukları topraklara özlem gibi travmaları hep yaşamışlardır. Mehmet Bey bu özlemini anlatabilmek için hep yazdığı mektupları bir şişenin içine koyup, karşıya geçmesi umuduyla Ege’ye bırakmaktadır. Mübadelenin yanında filmde, dönemin Türkiye’si açısından da sorunlar incelikle ele alınmış. 27 Mayıs İhtilali, Kıbrıs Çıkarması, ve 12 Eylül İhtilali ile ‘’Katil Oligarşi’‘ insanların hayatlarını yerle bir etmişti. Mehmet Bey’in doğduğu topraklara gitme hevesi o dönemin kargaşasında hiç mümkün olmamıştı. Çağan Irmak’ın mesajı bağırmadan, ince ince verdiği bir diğer konu ise doğudan batıya olan göç. Mehmet Bey’in doğu göçmeni aileden gelen çırağının arkadaşlarından gördüğü tepki, filmde azınlık hallerinin bir başka yansımasını gösteriyor. Tekrar mübadeleye dönecek olursak, günümüzde de devam eden Yunan, Türk halklarının çatışmasının politik bir suni çatışmadan ibaret olduğu Ozan’ın filmin sonuna doğru, dedesinin doğduğu eve gittiğinde gördüğü mumaleden anlaşılabilir. Çünkü iki toplumun da yaşadığı acılar ortaktır. Resmi rakam 2 milyon olsa da, resmi olmayan rakamlarla 3 milyonu bulan nüfus mübadelesi siyasi bir başarı olarak görülsede, insanlar üzerinde büyük bir yara açmıştır. 26


KAFKASYA

BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜNÜN GÜNÜMÜZE ETKİLERİ SSCB’NİN ARDINDAN GÜRCİSTAN’IN SİYASİ YAPISI RUS-GÜRCÜ İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDE

ABHAZYA SORUNU

27


KAFKASYA

BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜNÜN GÜNÜMÜZE ETKİLERİ Kadriye AYDIN

ÇERKESLER KİMDİR? “…Tarihin sırlarının anahtarlarını arayanlar, bunu bugün Kafkasya ve Pireneler’de yaşayan dağlı halkları araştırarak bulabilirler.

İ

Aleksandre Başmakov

nsanın ilk olarak Kuzeybatı Kafkasya’da 300.000 yıldan daha uzun bir zaman önce ortaya çıktığını savunan “The Kuban’s Ancient Gold” isimli ansiklopedik eserin ileri sürmüş olduğu iddialar derinlemesine araştırıldığı zaman, Kuzeybatı Kafkasya’da türeyen insan soyunun öncelikle; Transkafkasya’ya, doğuya ve kuzeye doğru dağıldığı görülmektedir. Bu savın incelenmesinin ardından ortaya çıkan gerçek, söylenenlerin rastlantısal olarak oluşturulmadığıdır. Bu iddiaya dayanak oluşturabilecek önemli bir nokta, şimdiki Krasnodar topraklarının sınırları içerisinde, Karadeniz kıyıları boyunca ve Kuzey Kafkasya’nın diğer bölgelerinde paleotik yerleşim yerlerinin bulunmuş olmasıdır. Özellikle Adıgey Cumhuriyeti topraklarında taştan yapılmış, çok miktarda ilkel araç gereç bulunmuştur. Bulunan kalıntılar, bilimsel yöntemlerle incelenmiş ve 360.000 yıl öncesine ait olduğu saptanmıştır1. Çerkesya; Kuzey Kafkasya’da, Karadeniz ile Kuban Irmağı ve Kafkas Dağları arasında kalan tarihsel bölgeyi ifade etmektedir. Çerkesya, 5. ve 6. yüzyıllarda Bizans’ın etkisiyle Hıristiyanlaştırılmıştır. Kuzeydoğu Kafkasya’da Dağıstan’ın Müslümanlaşmış olmasına rağmen, Çerkesya bu durumdan uzun süre etkilenmemiştir. Ancak 18. yüzyılda Rus işgali tehdidi altındaki Çerkesya, İslam’ı kabul etmiştir. 17. yüzyıldan itibaren Çerkes sözcüğü bölgedeki diğer etnik unsurları bir araya getiren bir üst kimlik olma görevini üstlenmiştir. Bu etnik unsurlar içinde; Karaçay, Balkar, Dağıstan, Adigey, Kabartey, Abhaz gibi Kafkasya’da yaşayan tüm Müslümanlar sayılabilir. Bugün Rusya Federasyonu’na bağlı olan Çerkesler; Adigeler, KaraçayÇerkes Cumhuriyeti’nde yaşayan Çerkesler, KabardeyBalkar Cumhuriyeti’nde yaşayan Kabardeylerdir. Çerkes üst kimliği etrafında başlamış olan tartışmalar, bugün de devam etmektedir. Buna göre bir kesim sadece Adıgeylerin Çerkes olduğunu öne sürerken diğer kesim bu iddiayı yadsımaktadır ve hala Çerkes üst kimliğini kabul etmekte ve ayrıca “Çerkesya Çerkeslerindir.” söylemini dillendirmektedirler. Etimolojik açıdan baktığımız zaman ise, birçok görüş

ile karşılaşmaktayız. Burada Profesör Ayhan Kaya’nın. “Diaspora’da Çerkes Kimliği’nin Dönüşümü”2 adlı çalışmasından faydalanmakta yarar vardır. Bu çalışmada, sadece iki görüş ele alınmıştır. Bu iki görüşe göre, Çerkes sözcüğü kimilerince Antik Yunanca bir sözcüktür ve Kerket sözcüğünün günümüze ulaşmış şeklidir. Diğer görüşe göre ise; Çerkes sözcüğü köken itibariyle Tatarcadır ve Jarkaz sözcüğünün günümüze ulaşmış şeklidir. Zaman içerisinde Çerkez veya Çerkes haline dönüşmüştür. KAFKAS-RUS SAVAŞLARI KARŞISINDA OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN TUTUMU “Rusya’nın çıkarları için mümkün olabildiği kadar İstanbul’a ve Hindistan’a yaklaşmak lazımdır. Buraları elinde tutan dünyaya hükmeder. Bunun için de ne gerekiyorsa onu yapmalıyız.”

Çar I.Petro, 1722

Kırım’ın, Osmanlı denetimine geçmesi ile, 12. yüzyıldan itibaren İtalyan şehir devletleri tarafından yürütülen Kafkasya köle ticareti 15. yüzyılda Osmanlıların eline geçmiştir. Buna rağmen Osmanlı Devleti için köle ticareti dışında, 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması’na kadar pek fazla ilgi odağı haline gelmeyen Kafkasya bu tarihten sonra Osmanlı nezdinde önem kazanmaya başlamıştır. Çarlık ile Osmanlı arasında yapılan bu anlaşmadan sonra, Çarlık’ın asıl hedefinin Kırım’ı ele geçirmek olduğu anlaşılmış, bunun sonucunda da Kafkasya ile daha yakından ilgilenme ihtiyacı kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Çünkü Kafkasya, Rusya’nın Çar I.Petro’nun vasiyetini yerine getirmek amacıyla sıcak denizlere inmesini sağlayacak önemli bir bölgedir. Kırım’ın kaybedilmesinin ardından, Osmanlı İmparatorluğu tarafından bölgeye gönderilen Canikli Ali

Yeldar Barış Kalkan, Çerkes Halkı Ve Sorunları,İstanbul,2006,s.29 Ayhan Kaya, Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü: Değişen Siyasal Konjoktür Karşısında Yeniden Tanımlanan Etnik Sınırlar,İstanbul.2007,s.4 http://www.cerkesarastirmalari.org/org/diaspora/tuerkiye/100-diasporada-cerkes-kimliinin-doenueuemue-deien-siyasal-konjonktuer-karsnda-yeniden-tanmlanan-etnik-snrlar-prof-dr-ayhan-kaya 1 2

28


Paşa ve Kaptan-ı Derya Gazi Hasan Paşa kısa bir gözlemin ardından bölgeye yönelik ortak bir rapor oluşturmuşlardır3. Bu rapora göre, bölge nüfusunun emir altına alınması ile güçlü bir ordu kurulabilir ve Osmanlı topraklarını, Rus saldırılarından korumak daha kolay olabilirdi. Bu sebeple Osmanlı bu tarihten sonra Rusya ile giriştiği savaşlara Kafkasyalıları da dahil etmek istemiştir. Daha sonraki süreçte ise Ferah Ali Paşa komutasındaki bir donanma Çerkes Limanlarına gönderilmiştir. Ferah Ali Paşa’nın görevi, Çerkesler ve Abhazlar arasında Müslümanlığı yaymak ve Osmanlı Devleti’nin etki alanını genişletmek idi. Ancak Çerkes Kültürü hakkında pek fazla bilgi sahibi olmayan Ferah Ali Paşa ve askerleri, Çerkesler tarafından pek olumlu karşılanmamıştır. Bu durumun oluşmasında elbetteki, Osmanlı İmparatorluğu’nun o zamana değin, bölge ile sıkı bir bağ içine girmemiş olması çok önemli bir etkendir4. 19. yüzyılın başlarından itibaren hareketlenmeye başlayan Rusya ve Kafkasya ilişkileri, özellikle Adıgey’de yaşanan salgın hastalıklar sonucu Rusya lehine gelişmekteydi. Fakat aynı dönemde Napolyon emrindeki Fransız Orduları ile savaşmakta olan Rusya, Adıgey’in bu zor durumuna rağmen herhangi bir saldırı gerçekleştirmedi. Fransız Orduları’nın bozguna uğratılmasının ardından, birkaç yıllık hazırlıktan sonra Rusya, Yermelov komutasında Kafkasya’ya saldırdı. Bu sürecin ardından, 1828 yılında Osmanlı-Rus savaşının yaşanması ve Rusya’nın galip gelmesi sonucunda imzalanan Edirne Antlaşması(1829) ile Osmanlı Devleti, Kuzey Kafkasya’yı Rusya’ya devretti. Ancak Çerkesler bu durumu kabullenmedi ve uzun bir süre Rusya, Kafkasya’yı hakimiyeti altına almayı başaramadı. Bu olayla ilgili kısa bir anektod anlatılmaktadır: Dönemin Karadeniz Kıyı Hattı Komutanı Rayevski, Çerkeslere “Sultan sizi peşkeş çekerek Rus Çarı’na hediye etti.” demiştir. Bunun üzerine ihtiyar bir Adıge ona şu cevabı verir: “Bak, o ağaçtaki kuşu görüyor musun? Onu sana veriyorum, al alabilirsen.”5 1839 yılında Çerkes Halk Meclisi’nin toplanmasına kadar geçen süre boyunca, Rusya Kafkasya üzerindeki baskısını arttırdı. Bu durum karşısında durum değerlendirmesi yapan Çerkes Halk Meclisi, Rus Ordusu’nun tüm Kuzey Kafkasya’dan çıkması koşulu ile barış yanlısı bir siyaset yürütme kararı aldı ve bu kararını Rusya’ya bildirdi. Ancak bu karar Rusya tarafından olumlu karşılanmadı. 1841-1846 yılları arasında sadece Batı Kafkasya’da 88 savaş oldu. 1845 yılında Rus yazar Petrasevski, Çerkeslerin Rusya’ya karşı yürüttükleri savaşı yazıları ile desteklemeye başladı. Ve bu duruma Rus Halkını da ortak etmek için uzun bir uğraş verdi. 1843-1848 yılları arasında Kuzey Kafkasya’da Çeçenistan ve Şeyh Şamil oldukça önem kazandı. Şeyh Şamil’in 1859 yılında esir düşmesinin ardından Şamil’in Adıgey’deki naibi Muhammed Emin de Ruslara teslim

oldu. Fakat Çerkesler bunu bir yenilgi olarak kabul etmediler ve özgürlük mücadelelerine dayanabildikleri ölçüde devam ettiler. Ancak 1864 yılına gelindiğinde Çerkesler, Çar Ordularına daha fazla karşı koyamadılar ve direnişleri son buldu. Bu durumun yaşanmasında ki diğer önemli nokta ise; Kırım Savaşı sonunda, 1856 yılında gerçekleştirilen Paris Anlaşması ile Osmanlı Başdelegesi’nin, Karadeniz ve Kafkasya ile hiçbir siyasi ilişkilerinin olmadığını belirtmesinin ardından Çerkesler’e uygulanan yalnızlaştırma politikalarıdır. Buna ek olarak diğer büyük devletlerin de, Çerkesler’e kulak vermemesi Rusya’yı rahatlatmıştır. Herhangi bir büyük devlet tarafından desteklenmeyen ve Rusya’nın insafına bırakılan Çerkesya, 1864 yılına değin mücadelesini sürdürmüştür. BÜYÜK ÇERKES SÜRGÜNÜ “Ey dünya, Ey insanlık! Hürriyetin anlamını Kafkas dağlılarından öğrenin. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görün. Uluslar onlardan ders alsın!” Karl Marx Yaklaşık 100 yıl süren Rus-Kafkas savaşlarının ardından 1864 yılında silahlarını bırakan Çerkesler, zorunlu bir göçe tabii tutulmuşlardır. Bu göçün yaşanmasının nedenlerine baktığımız zaman ilk olarak Rusya’nın kolonyalist politikaları ile karşılaşmaktayız. Ayrıca Rusya’nın amacının başlangıçtan itibaren sıcak denizlere inmek olduğunu bildiğimizden dolayı, gerçekleştirilmiş olan bu büyük göçün ne anlama geldiğini iyi analiz etmemiz gerekmektedir. Bu analizi yaparken ise yaşanan bu toplu yer değiştirmenin göç mü yoksa sürgün mü olduğuna karar vermemiz önemlidir. Burada şunu söylemek de fayda var ki, rakamlar kesin olarak bilinmese bile neredeyse 1 milyona yakın insanın topraklarından kopmuş olmaları kendi istekleri ile açıklanamayacak derecede önemli bir olgudur. Bu sebeple, bu yer değiştirmenin büyük çaplı bir sürgün olduğu kanaatine varılması gerektiğine düşünmekteyim. Özellikle Çerkesler tarafından iki kere dile getirilmiş olan barış söylemlerinin, Çarlık tarafından her seferinde reddedilmiş olması önemlidir. 1861 yılında Maykop’a gelen Çar 2. Aleksandr, Çerkesler’in barış ümitlerini şu sözleri ile tamamen ortadan kaldırmıştır: “Düşünmeniz için size 1 ay süre veriyorum. Bir ay sonra sizin, Kont Yevdekimov’a Kuban Irmağı boyunda gösterilecek yerlere yerleşme ya da Türkiye’ye göç etme şıklarından birini kabul ettiğinizi bildirmeniz gerekiyor.” Buradan hareketle Çarlık’ın asıl amacının tıpkı Birleşik Krallık’ın Kızılderililere, Avustralya’nın da Aborjinlere yaptığı gibi bir yok etme mücadelesi olduğu açık bir şekilde ortadadır. Buna ek olarak söylenmesi gereken diğer nokta ise, Çerkesler sürüldükten sonra onların topraklarına zaman kaybetmeden Kazaklar’ın yerleştirilmiş ve bölgeyi Ruslaştırmak için verilecek olan mücadelenin hemen devreye

Yeldar Barış Kalkan, Çerkes Halkı Ve Sorunları, İstanbul, 2006, s.59. Ayhan Kaya, Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü: Değişen Siyasal Konjoktür Karşısında Yeniden Tanımlanan Etnik Sınırlar,İstanbul.2007,s.5 http://www.cerkesarastirmalari.org/org/diaspora/tuerkiye/100-diasporada-cerkes-kimliinin-doenueuemue-deien-siyasal-konjonktuer-karsnda-yeniden-tanmlanan-etnik-snrlar-prof-dr-ayhan-kaya 5 Yeldar Barış Kalkan, Çerkes Halkı Ve Sorunları,İstanbul,2006,s.54 3 4

29


sokulmuş olmasıdır. Sürgünün asıl amacının sıcak denizlere inmek için bölgenin yerli halktan arındırılması gerektiğini belirttikten sonra ikinci bir neden olarak da 1862 yılında Rusya’da serfliğin kaldırılmasının ardından özgürleşen köylülere toprak bulma çabası olduğunu söyleyebiliriz, ki zaten sürgünün hemen ardından Çerkes topraklarına, Çarlık tarafından yerleştirmeler başlamıştır. Bu durumu R.A.Fadayev’in şu satırlarından anlamak oldukça basittir: “Kubanötesi dağlılarının toprakları devlete lazımdı, onların kendilerine ise hiç gerek yoktu.” Stephen D. Shienfield ise bu tartışmayı başka bir boyuta taşımıştır. “Çerkesler- Unutulmuş Bir Soykırım Mı?” adlı makalesinde 1864 yılında yaşanan olayları “Sürgün mü yoksa soykırım mı?” tartışmaları ekseninde unutulmaması gereken önemli bir konu haline getirmeyi başarmıştır6. Çerkesler’in bir kısmı yer değiştirmeyi kabul ederken bir kısmı ise bu durumu kabullenmedi ve direnmeye devam ettiler. Fakat 1862 yılı boyunca aralıksız saldırılar ile baş etmek zorunda kalan Çerkesler 1864 yılına gelindiğinde tüm güçlerini yitirmişlerdi. Önlerine iki seçenek konulan Çerkesler ya Kafkasya’da kalıp, Çarlık’ın göstermiş olduğu verimsiz ve bataklık topraklarda yaşamlarını devam ettireceklerdi ya da Osmanlı Devleti’ne göç edeceklerdi. Çerkesler’in bu kararı vermelerinde de iki etken söz konusudur: 1. etken Çerkesya’daki feodal ve prensler, güçlerini kaybetmemek uğruna Osmanlı Devleti’ne gerçekleştirilecek göçü destekliyorlardı. Çünkü Rusya’da serflik kalkmıştı ve bu yüzden Çerkes Feodalleri güçlerini kaybedeceklerdi. Bunu göze alamayan feodaller, topraklarından ayrılmayı tercih ettiler ve peşlerinden birçok Çerkes’i de sürüklediler. 2. etken ise Rusya ile Osmanlı Devleti arasında gerçekleştirilen danışıklı dövüştü. Rusya’nın baskıcı tavırlarına karşılık Osmanlı Devleti de Müslüman din kardeşlerine topraklarını açmıştı. Bundan da öte Osmanlı Devleti’nin 1857 yılında çıkarmış olduğu “Göçmen Kanunu’nun” Çerkesler için oldukça cazip olmasıydı. Bu kanuna göre; -Osmanlı topraklarına göç edecek herkesin can, mal güvenliği ve hürriyeti Halife Sultan’ın güvencesi altına alınıyordu. -Göç edenlere tüm vergilerden muaf olarak arazi dağıtılacaktı. -Rumeli’ye yerleşecekler 6 sene, Anadolu’ya yerleşecekler ise 12 sene askere alınmayacaktı.

gücünden faydalanmak oldukça önemlidir. Rusya için önemli olan iki noktadan yukarıda bahsetmiştim. Ayrıca unutulmaması gereken diğer önemli noktada, bu iki devletin izlemiş olduğu politikaların dışında Çerkes Feodallerinin tutumlarıdır. Bu nokta da oldukça önemlidir. Osmanlı Devleti’ne gerçekleştirilen bu büyük çaplı göç, Profesör T.H.Kumıkov’a göre kendine has özelliklere sahipti. Göçün ilk aşamasını, hacdan dönerken Osmanlı topraklarından geçen Çerkesler’in topraklarına dönmeme kararını alması oluşturuyordu. Sonraki aşamalar ise savaşlarla birlikte meydana gelmişti7. Unutulmaması gereken önemli bir nokta ise, sürgün sırasında Çerkesler’in karşılaşmış oldukları zor şartlardır. Birçok kaynağın üzerinde anlaştığı nokta göçmenlerin, sürgün esnasında açlıktan, hastalıklardan, ihmalden ve göçmenlerin zor şartlarından yararlanılmaya çalışılmasından dolayı yaşanan ölümlerin çok fazla oluşudur. Vsemirnıy Puteşestvennik adlı gazetenin 1871 yılında yazdığı şu satırlar dikkat çekicidir: “Bir yıl içinde göçmenlerin üçte ikisi öldü…” İlk sürgünün etkilerini üzerinden atamayan Çerkesler kısa bir süre sonra ikinci bir sürgünle karşı karşıya kaldılar. 93 Harbi olarak bildiğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı, Çerkesler için oldukça zor günleri beraberinde getirmiştir. Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan 93 Harbi’nin sonunda Ayestefanos ve Berlin Antlaşmaları yapıldı. Bu antlaşmalara Rusya’nın baskısı ile Çerkesler’in Anadolu’ya sürülmesi maddesi eklendi. Ve Çerkesler böylelikle Rumeli’den Anadolu’ya sürülmüş oldular. Bu sürgünde büyük zorluklar içinde gerçekleşti. Ve birçok Çerkes, sürgün sırasında tıpkı ilk sürgündeki gibi hastalık ve açlık sebebi ile oldukça zor bir dönem geçirdiler. Yaşanan iki göçün ardından, Göç Kanunu ile kendilerine vaat edilenlere kavuşamayan Çerkesler ana yurda dönme taleplerini sürgüne sebep olan ülkelerden talep etmişlerdir. Fakat her seferinde olumsuz sonuçlarla karşılaşan Çerkesler’in bir kısmı, bugün hâlâ Kafkasya’ya dönüş için çaba harcamaktadır. TÜRKİYE’DE ÇERKES DİASPORASI Türkler ile Çerkesler arasındaki ilk ilişkilerin 1060 yılında Selçukluların Dağıstan’a yerleşmeleri ile başladığı bilinmektedir8. Ancak bu yerleşme hiçbir zaman, Türkler ve Çerkesler arasında doğrudan temasların oluşmasını sağlamamıştır. Daha sonraki süreçte Fatih Sultan Mehmet tarafından Kırım’ın Osmanlı topraklarına katılması ile yeniden ilişki içine giren Türkler ve Çerkesler bu dönemde de sıkı bir bağ içine girmemişlerdir. Ancak 1774 yılında Osmanlı Devleti ve Rusya arasında gerçekleştirilen Küçük Kaynarca Anlaşması bu iki halkın ilişkilerinin içeriğinin değişmesinde oldukça etkili olmuştur. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti için önemi artan Çerkes

İki devletin de uygulamış olduğu politikalar derinlemesine incelendiği zaman, aslında önemli olan faktörün “çıkar” odaklı olduğu kolay bir şekilde fark edilecektir. Özellikle Osmanlı Devleti açısından baktığımızda Rumeli’deki, Müslüman çoğunluğu sağlamak ve Çerkesler’in askeri

Bknz. Stephen D. Shenfield,Çerkesler Unutulmu Bir Soykırım mı?, s.4 http://www.cerkesarastirmalari.org/org/component/content/article/450-cerkeslerintuerkiyeye-suerguenue-prof-tuan-kumuk 7 Bknz. T.H.Kumıkov, Çerkeslerin Türkiye’ye Sürgünü,s.3 http://www.circassianworld.com/TR/Unutulmus_Bir_Soykirim.pdf 8 Ayhan Kaya, Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü: Değişen Siyasal Konjonktür Karşısında Yeniden Tanımlanan Etnik Sınırlar,İstanbul.2007,s.4 http://www.cerkesarastirmalari.org/org/diaspora/tuerkiye/100-diasporada-cerkes-kimliinin-doenueuemue-deien-siyasal-konjonktuer-karsnda-yeniden-tanmlanan-etnik-snrlar-prof-dr-ayhan-kaya 6

30


Halkı’nın azımsanmayacak bir kısmı, 1864 yılında gerçekleştirilen büyük sürgün ile Osmanlı topraklarına yerleştirilmiştir. Özellikle Rumeli’ye yerleşimleri sağlanan Çerkesler’den, Müslüman nüfus ve askeri gücün arttırılması ile Balkanlar’da Osmanlı etkinliğini arttırma yönünde yararlanma planlanmıştır. Ancak bu plan, 93 Harbi’nin yaşanması ile bozulmuştur. Bu süreçten sonra Anadolu’ya yerleştirilmeye başlanan Çerkes Halkı, devletin iskan siyaseti doğrultusunda ülkenin farklı bölgelerine dağıtılmışlardır. 1908 yılında, 2. Meşrutiyet ile Osmanlı topraklarında doğan özgürlük ortamı Çerkesleri de etkilemiştir. Bu dönemde birçok vakıf ve dernek oluşturulmuş daha da önemlisi bu kurumlar aracılığı ile gazeteler çıkarılmaya başlanmıştır. Osmanlı topraklarındaki bu iyileşme ana yurt Kafkasya için de olumlu sonuçlar doğurmuştur. Fakat bu ılımlı ortam çok uzun sürmemiştir ve Kurtuluş Savaşı ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin Ulus Devlet olma politikaları ile uygulamalar yön değiştirmiştir. Özellikle Lozan Antlaşması ve Azınlık Hakları konusu bu nedenle oldukça önemlidir. Konferans sırasında oldukça uzun tartışmalar neticesinde İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un, Çerkesler’in azınlık olarak kabul edilmesi konusundaki bütün uğraşlarına İsmet İnönü şu şekilde cevap vermiştir: “Çerkesler bizim öz kardeşimiz. Onları Hıristiyan ve Museviler gibi bizden ayrı göremeyiz, ayıramayız.” Böylelikle Çerkesler azınlık statüsüne kavuşamamışlardır. Daha sonraki süreçte ise birçok Çerkes dernek ve vakıfları kapatılmıştır. Bu dönemde yaşanan Aznavur Ayaklanması ve Çerkes Ethem Sorunu, bazı Türk aydınlarının Çerkeslere bakış açılarını oldukça etkilemiştir. 1970’li yıllarda Türkiye’de yaşanan ideolojik kutuplaşma, nihayetinde Çerkesleri de etkilemiştir. Çerkes Aydını “Dönüşçü” ve “Devrimci” olarak iki gruba ayrılmıştır. Aslında her iki grubun da sol görüşlü olması aralarındaki ortak noktadır. Ancak “Devrimciler”, Türkiye’de kalmayı ve Türkiye’de Sosyalist Devrimi gerçekleştirerek birtakım haklar elde etmeyi amaçlarlarken, “Dönüşçüler”, Kuzey Kafkasya’ya dönmeyi amaç edinmişlerdir. 1950’li yıllarda gerçekleştirilen “Vatandaş Türkçe konuş” gibi kampanyalar ile azınlık dilleri önemini yitirmeye başlamıştır. Daha sonraki yıllarda da bu tutumundan vazgeçmeyen Türkiye, 1 Mart 1988’de “Avrupa Bölgesel ya da Azınlık Dileri Sözleşmesi” kapsamında yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan dillerin kurtarılması amacıyla yapılan yasaya imza atmamıştır. Böylesi bir ortamda, kültürel kimliklerini ve dillerini kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Çerkesler uzun bir süre ne yapmaları gerektiğine karar verememişlerdir. Türkiye’de yaşanan 1960 ve 1980 darbeleri ile de, Çerkesler’in bu zorlu süreci daha kötü bir hale gelmiştir. Ancak bu durum yıllar sonra, Türkiye’nin Avrupa 9

Suriye,Ürdün,İsrail,ABD gibi ülkelerde Çerkes Diasporası mevcuttur. Yeldar Barış Kalkan, Çerkes Halkı Ve Sorunları,İstanbul,2006,s.338

10

Birliği’ne uyum sürecinde şekil değiştirmiştir. Uyum Paketi çerçevesinde; “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçeler” başlığı altında bir iyileştirme gerçekleşmiştir. Bu iyileştirmenin altında yatan sebepler, önceki yıllarda Uluslararası kuruluşlar tarafından kabul edilen azınlık haklarını iyileştirme kararlarıdır. Bu şekilde Türkiye’de yaşanan Çerkesler’in ana dilde eğitim almaları hâlâ mümkün olmasa bile, dillerini yaşatabilmeleri açısından oldukça önemli adımlar atılmış ve Çerkes Dili yok olma tehlikesinden kurtulmuştur. Ayrıca Avrupa Birliği’ne Uyum Yasaları çerçevesinde gerçekleştirilen iyileştirmeler çerçevesinde Türkiye’de var olan kültürel çeşitlilik kabul görme aşamasına girmiş ve neredeyse devletin kurulmasından beri varlığını korumuş olan, azınlıkların ulusal güvenliğe tehdit fikri önemini yitirmeye başlamıştır. Özellikle Sovyetler’in dağılmasından sonra gelişen Türkiye-Kuzey Kafkasya ilişkileri ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş çabaları sebebiyle uyulmaya çalışılan Kopenhag Kriterleri etnik azınlığın, kültürel savaşımına çok büyük katkı sağlamıştır. Bu da Çerkes toplumu içinde yeni örgütlenmeler oluşmasını zemin hazırlamıştır. Bu eksende incelediğimiz zaman, ana yurt Kafkasya’ya dönmeyi amaç edinmiş ve “Dönüşçü” olarak adlandırılmış Çerkes aydınlarının söylemleri daha önemli hale gelmiştir. Son olarak tarih boyuca, Türkiye topraklarında danslarıyla, savaşçılıklarıyla, kadınlarıyla konuşulan Çerkes Halkı son zamanlarda gündemi daha fazla meşgul ediyor olsa da, bugün hâlâ Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın sitesinde Kuzey Kafkasya ayrı bir başlık altında incelenmemektedir. SOVYETLER BİRLİĞİ VE DAĞILMASI SÜRECİ EKSENİNDE ÇERKESLER 1917 yılında Çarlık’ın yıkılmasının ardından yaşanan süreç oldukça ilgi çekicidir. Lenin’in, dünyanın neredeyse 40 ülkesine dağılmış olan Çerkes Diasporası’nın9 ana yurda dönüşü için ılımlı bir tutum sergilediği görülmektedir. 1921 yılında temsilcisi Michali Vassilieviç Frounse’yi Anadolu’ya gönderen Lenin, bu topraklara sürgün edilmiş olan Çerkes Halkı’nın ana yurda dönüş taleplerinin olup olmadığını, eğer böyle bir talepleri varsa Sovyet Devleti’nin, geri dönüş için her türlü yardımı yapacağını bildirmiştir. Ancak, sürgünle birlikte başlayan ana yurda dönüş fikri bu dönemde Musa Kundukov ve bazı Çerkes ileri gelenleri tarafından reddedilerek tarihi bir fırsat kaçırılmıştır. Sovyetler Birliği’nin dağılması ise Çerkesler için olumlu ve olumsuz olmak üzere iki sonuç doğurmuştur. Çerkes Halkı’nın sahip olduğu sosyalist anlamdaki anayasal teminatın son bulması, Kuzey Kafkasya’yı emperyalizm tehdidi ile karşı karşıya bırakmıştır. Ancak Sovyetlerin dağılmasının ardından sınırların açılmış olması, ana yurda dönüşü daha kolay hale getirmiş ve diaspora arasındaki iletişimi yeniden sağlamıştır10. Bunun da ötesinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Çerkesya’da Çerkes dili anadil olarak ilan edilmiştir. Ayrıca 1992 yılında topla31


2014 yılında Soçi’de yapılması için başvurmuş olması ise, bölgede Çerkes varlığını kabul etmediğinin önemli bir göstergesidir. Soçi, Çerkesya Meclisi’nin başkenti ve sürgünün en yoğun yaşandığı bölgelerden biridir. Bu nedenle Çerkesler tarafından oldukça önemli olan bu bölgenin 2014 yılında olimpiyatlara ev sahipliği yapacak olması birçok sorunu da beraberinde getirmiştir. Sürgünün 150.yılında, Çerkesler’in sürgün edildiği yerde gerçekleştirilecek olan olimpiyatlar için Çerkesler tarafından birçok eleştiri yapılmaktadır ve bu durumun olimpiyatların gerçekleştirilme amacına uygun olmadığı savunulmaktadır. Özellikle, atalarının sürgün edildiği ve hayatlarını kaybettikleri topraklarda olimpiyatların yapılacak olmasını büyük bir saygısızlık olarak nitelemektedirler. Bir kısım Çerkes tarafından ise Soçi’de yapılacak olimpiyatların aslında olumlu olduğu iddia edilse de, Çerkeslerin büyük çoğunluğu bu fikre karşı çıkmakta ve olimpiyatlara engel olmak adına uğraş vermektedir. Soçi’nin adaylığının kabul edilmesinden önce, Uluslararası Olimpiyat Komitesine defalarca başvuruda bulunulmuş, “Olympc Genocide” adlı bir imza kampanyası başlatılmıştır. Buna rağmen Soçi’nin adaylığı kabul edilmiştir. Adaylığın kabul edilmesinin ardından ise; iptali için uğraşan Çerkesler, “No Sochi 2014” platformunu kurmuşlardır. Bu yılda 21 Mayıs’da Çerkes Diasporası’nın var olduğu ülkelerde gerçekleştirilecek olan “No Sochi” gösterilerinin, özellikle Türkiye’de ne şekilde karşılanacağı Çerkes Halkı açısından büyük önem arz etmektedir.

nan Adıge Halkı’nın 2.Kongresi sonunda cumhuriyetin idari yapısı şekillendi. Başkan ve Parlamento seçildi ve Paritet Yasası kabul edildi. Bu yasaya göre, Adıge Halkı Adıgey’de nüfus olarak azınlıkta olsa bile parlamentoda %50 oranında temsil edilecek ve böylelikle Çerkes Halkının kendi topraklarında söz sahibi olması sağlanacaktı. Çerkes Halkı 1990’lı yıllar boyunca birtakım başarılar kazanmıştır. Bunlardan ilki 1994 yılında dönemin Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin tarafından yayınlanan bildiridir. Bu bildiriye göre 19. yüzyılda yaşanan KafkasRus savaşlarının yaratmış olduğu olumsuz etkilerin giderilmesi gerektiğidir. İkinci bir başarı ise; Temsil Edilmeyen Halklar ve Uluslar Örgütü(UNPO) Genel Kurulu’nun Dünya Çerkes Birliği’nin başvurusunu kabul etmiş olması ve 1997 yılında almış olduğu karardır. Bu karara göre; Rusya Federasyonu ve Uluslararası güçler 19. yüzyılda gerçekleştirilmiş olan Çerkes Soykırımı’nı kabul etmeli ve Çerkes Halkı’na sürgün ulus statüsü verilmesidir. Buna ek olarak örgüt, Rusya Federasyonu’na, Çerkesler’e hem Rusya hem de yaşadıkları ülke vatandaşlığı olmak üzere çifte vatandaşlık verilmesi çağrısıdır. Son olarak ise 1998 yılı Ağustos ayında, Kosova’da yaşanan olaylar sebebi ile Kosova’lı Çerkesler’in ana yurda getirilmelerinin başarılmış olması Çerkesler açısından oldukça önemlidir. Burada Adıgey Cumhurbaşkanı Carım Aslan’ın rolü oldukça önemli olmuştur11. 1994’te Boris Yeltsin tarafından atılan bu olumlu adım, devlet felsefesi haline dönüştürülememiştir. Yeltsin’in ardından gelen Putin yönetimi Kuzey Kafkasya’ya karşı, Çarlık dönemi politikalarını yaşatmaya başlamıştır. Yeltsin, cumhuriyetlerde özerkliğe müsaade etmiş fakat Putin iktidarı ile bu dönem sonlanmış ve merkezi yönetime tekrardan dönülmüştür. Burada önemli olan nokta ise artık, cumhuriyetlerde başkanın seçimle seçilmeyecek olmasıdır. Bunun yerine merkezden atama yapılacak ve kontrol sağlanmış olacaktır12. 2006 yılında Rusya’nın Olimpiyat Oyunları’nın

KAYNAKÇA D. SHENFİELD, Stephen, Çerkesler Unutulmu Bir Soykırım mı? http://www.cerkesarastirmalari.org/org/ component/content/article/450-cerkeslerin-tuerkiyeye-suerguenue-prof-tuan-kumuk KALKAN, Yeldar Barış, Çerkes Halkı Ve Sorunları, İstanbul, Gün Yayıncılık, 2006 KAYA, Ayhan, Diasporada Çerkes Kimliğinin Dönüşümü: Değişen Siyasal Konjoktür Karşısında Yeniden Tanımlanan Etnik Sınırlar, Sivil Toplum ve Dış Politika: Yeni Sorunlar, Yeni Aktörler, İstanbul, 2007 http://www.cerkesarastirmalari.org/org/diaspora/tuerkiye/100-diasporada-cerkes-kimliinin-doenueuemue-deien-siyasal-konjonktuer-karsndayeniden-tanmlanan-etnik-snrlar-prof-dr-ayhan-kaya KUMIKOV, Çerkeslerin Türkiye’ye Sürgünü, http:// www.circassianworld.com/TR/Unutulmus_Bir_Soykirim. pdf http://www.ppd.org.tr/duyurular/61-osmanlinin18yykafkasyapolitikasindarusfaktoru http://bal-kar.org/dosyalar/1864-bildiri-kitapcigi.pdf

Yeldar Barış Kalkan, Çerkes Halkı Ve Sorunları,İstanbul,2006,s.152-153 http://www.kafkasyaforumu.org/index.php?option=com_content&view=article&id=760:putinin-meselesi-cerkesler-ve-k-olimpiyatlar&catid=7:aktuel&Item id=205 11 12

32


KAFKASYA

SSCB’NİN ARDINDAN GÜRCİSTAN’IN SİYASİ YAPISI Büşra KILIÇ

GİRİŞ aş devrinden bu yana yerleşim yeri olduğu bilinen Gürcistan, iki kıta üzerinde Avrupa ve Asya sınırında yer alır. Transkafkasya’da1 açık denizlere çıkışı olan tek ülke olması sebebiyle jeopolitik açıdan diğer Güney Kafkasya ülkelerine göre daha önemlidir. Aynı zamanda Hazar Havzası’nda enerji kaynaklarının geçiş güzergahı olması nedeniyle kilit noktası niteliğindedir. Bu konumu Gürcistan’a yarar sağladığı kadar zarar da vermiştir. Eski çağlarda, Doğu’yu Batı’ya bağlayan ticaret yollarının Gürcistan’dan geçmesi nedeniyle, pek çok ülke Gürcistan’ı ele geçirmek istemiştir.2 İran, Moğollar, Rusya ve Osmanlı Devleti’nin hakimiyetine giren Gürcistan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda tamamen Rusların hakimiyetine geçmiştir. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra Sovyetlere bağlı bir cumhuriyet olan Gürcistan, Sovyetlerin dağılmasının ardından bağımsız bir cumhuriyet kurmasına karşın, Rusya Federasyonu’nun politikaları ve etnik sorunları nedeniyle iç istikrarını sağlayamamıştır. Bu çalışmanın amacı, Gürcistan’ın istikrar arayışını coğrafi konumu ve iç politikaları çerçevesinde değerlendirmektir.

T

GÜRCİSTAN’IN SOVYETLER BİRLİĞİ’NE GİRİŞİ Birinci Dünya Savaşı sonunda başlayan Bolşevik İhtilali döneminde, Gürcistan’da da diğer Kafkas ülkelerinde olduğu gibi toplumsal hareketler başlamıştır. Ulusal hareketin başlangıcı, Pirveli Dasi (Birinci Grup) olarak adlandırılan edebi ve toplumsal hareketin kurucusu sayılan İlia Çavçavadze önderliğinde olmuştur. Noe Jordania ile Karlo Çheidze’nin öncülük ettiği Marksist Sosyal Demokrat Parti de diğer önemli bir harekettir. 26 Mayıs 1918’de yapılan serbest seçimler sonucunda, Gürcistan

bağımsızlığını ilan etmiş ve Almanya’nın korumasına giren ülkede Noe Jordania başkanlığında bir hükümet kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı sonucunda Almanya yenilince İngilizler Gürcistan’ı işgal etmiştir ancak savaş sonrasında yapılan Paris Barış Konferansı’na katılan Gürcistan’ın bağımsızlığı, Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilmiştir. Gürcistan, Mayıs 1920’de Moskova tarafından da tanınmasına rağmen, Stalin ve Orconikidze’nin yönetimindeki Kızıl Ordu tarafından işgal edilmiş ve Mart 1921’de bağımsızlığına son verilmiştir. Transkafkasya Sovyet Federe Cumhuriyeti’ne bağlandığında geniş çaplı bir halk ayaklanması başladıysa da Sovyet yönetimince bastırılmıştır ve 1936 Anayasası uyarınca Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulup,Gürcistan Sovyetler Birliği’nin 15 cumhuriyetinden biri olmuştur. SSCB’nin dağılma sürecine girmesinin ardından, Gürcistan`da da 1990 yılında güçlü bir bağımsızlık hareketi başlamıştır. Bu süreç içerisinde Sovyetler Birliği ile yapılan anlaşmalar geçersiz ilan edilmiş, ülke düzeyinde referanduma gidilerek bağımsızlık yetkisi alınmıştır. 1991 yılı Mayıs ayında Zviad Gamsahurdia %86,5 lik oy oranıyla yeni kurulan cumhuriyetin seçimle gelen ilk başkanı olmuştur. GÜRCİSTAN İÇERİSİNDE ETNİK SORUNLAR Gürcistan’ın kendi içinde bulundurduğu özerk bölgeler ve bu bölgelerle yaşadığı çatışmalar iç ve dış politikalarını belirleyen en önemli unsurdur. Toprak bütünlüğünü savunan üniter devlet vurgusu yapan Gürcistan, kendini sovyetlerin mirasçısı olarak gören ve “Yakın Çevre” politikasıyla Kafkasya ve Orta Asya coğrafyasında hakim olmaya çalışan Rusya yüzünden zorlanmaktadır. Gürcistan’ın seçilmiş ilk Devlet Başkanı olan Zviad Gamsahurdiya BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) üyeliğine karşı çıkmıştır. Bu durum Rusya tarafından kabullenilmemiş ve Rusya Gürcistan yönetimini devirmeye yönelik çabaları desteklemiştir.3 Gamsahurdiya’nın aşırı milliyetçi politikaları da Gürcistan içindeki etnik grupları rahatsız etmiş ve Rusya’nın işini kolaylaştırmıştır. Sonuçta Abhazya, Güney Osetya ve Acaristan’da ortaya çıkan sorunlar Gürcistan’ın dış politikasını ve iç istikrarını etkilemiş ve ülkede çıkan iç çatışmalar Zviad Gamsahurdia’nın ailesi ile birlikte ülkeyi terk etmesiyle son bulmuştur. Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılma çabası, BDT’ye girmek istemeyen Gürcistan’ı cezalandırmak isteyen Rusya

Kafkas Sıradağları’nın güneyinde kalan bölgeye verilen ad. Bölgede Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan bulunur. İran’ın kuzeybatısındaki İran Azerbaycanı’nı da bölgeye dahil eden coğrafyacılar mevcuttur. 2 Figen Tavil Alsırt,Bağımsızlık Sonrası Gürcistan’ın Yeniden Yapılanması ve Bu Süreçte Türkiye ile İlişkileri,Yüksek Lisans Tezi,Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı,Ankara 2009,s.4 3 Kasım,Kamer; Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.46 1

33


tarafından desteklenmiştir4. Gamsahurdia’nın ardından iktidara gelen ve Sovyetler Birliği’nin Dış İşleri Eski Bakanı olan Eduard Şevarnadze döneminde ise; Abhazya savaşında yenilen Gürcistan,Rusya arabulucuğunda bir deklerasyon imzalamak zorunda kalmıştır. Bu anlaşmadan sonra ise Gürcistan BDT’ye üye olmuş ve topraklarında Rus askeri üslerini kabul eden anlaşmayı imzalamıştır. Abhazya sorununun sonucu, etnik sorunların Gürcistan’ın politikalarını nasıl etkilediğinin sadece bir örneğidir. Sonuç olarak Gürcistan’da 2008 yılında5 savaşa dahi yol açmış olan etnik sorunların temel nedeni Rusya Federasyonu’nun tırmandırıcı politikalarıdır. Bu politikaların bu kadar etkili olmasının nedenlerinden biri de etnik azınlıkların, coğrafi olarak sınır bölgelerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Örneğin, Tiflis ile Rusya Federasyonu’nu birleştiren yollar, hala Abhaz ve Osetler’in denetimi altındadır.6 Gürcistan’ın batıyla bütünleşme ve NATO üyesi olma çabalarının Rusya tarafından başarılı bir şekilde engellenmesi, Kafkasya’da hala klasik güç politikalarının geçerli olduğunu göstermektedir. BAĞIMSIZLIKTAN SONRA GÜRCİSTAN’IN SİYASİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ 1990’lara gelindiğinde Gürcistan’ın bağımsızlığı için ulusal hareket ikiye bölünmüştür. Bir tarafta başını Ulusal Demokratik Parti’yi yöneten Şanturia ve Ulusal Bağımsızlık Partisi’nin lideri Tsereteli’nin çektiği “Ulusal Kongre”, diğer tarafta Gamsahurdia’nın liderliğindeki “Yuvarlak Masa – Özgür Gürcistan” yer almıştır. Gamsahurdia, Baltık ülkeleri örneğinde görüldüğü gibi hemen bir bağımsızlık ilanı istemiş, diğer grup ise daha farklı bir yaklaşım sürdürmüş ve bir yeni yapılanmayı tercih ettiğini belirtmiştir. Sonuçta seçime gidilmiş ve 28 Ekim 1990’da Gamsahurdia’nın başkanlığında özgürlük yanlısı partiler bir koalisyon oluşturmuşlardır. Yapılan seçimlerde oyların % 64’ünü bu koalisyon almıştır. 14 Kasım 1990’da teşkil edilen yeni Yüksek Sovyet, Gamsahurdia’yı başkan seçmiştir.7 Mayıs ayında devlet başkanı olarak görev yapmaya başlayan Gamsahurdia’nın iç çatışmalar nedeniyle ülkeyi terketmek zorunda kalmasının ardından bir devlet konseyi kurulmuş başına Eduard Şevarnadze geçmiştir. Yönetime gelir gelmez Şevardnadze başlıca iki büyük sorunla karşı karşıya gelmiştir: Ülkenin sallanan ekonomik yapısı ve yönetimin başarısızlıkları. Şevardnadze, öncelikle halkın desteğini sağlamak ve yaklaşan seçimler sonucunda iktidarını korumak/pekiştirmek için kendi partisini kurmaya karar vermiş ve“Gürcü Halkının Birliği” partisini kurmuştur.8 Seçimler sonucunda yönetimde tek başına söz sahibi olma hakkını kazanmıştır.

Şevardnadze iktidara gelmesinin ardından bir çok açıdan gelişmeler göstermiştir. Bağımsızlık hareketleri ile mücadele etmiş, barışçı çözüm arayışlarına girmiştir. Ülke içindeki kendisine karşı faaliyet gösteren güç odaklarını da birer birer ortadan kaldırmıştır. Ayrıca ülke içinde bile girme umudunun kesildiği Birleşmiş Milletler’e üye olarak halkın desteğini arttırmış ve iktidarını sağlamlaştırmıştır. Şevarnadze her ne kadar iktidarını sağlamlaştırsa da, iktidarının son dönemlerinde, çözemediği ekonomik sorunlar iyice dikkat çekmeye başlamıştır. Gürcistan Avrupa standartlarına göre fakir bir ülke haline gelmiş ve hükümet yolsuzluklarla anılmaya başlanmıştır. Bunun en büyük kanıtlarından biri olarak, Şevarnadze hükümetinde 2000 yılında Adalet Bakanlığı’na getirilen Mihail Saakaşvili, hükümetin içinde olanlardan rahatsızlık duyduğunu belirterek, görevinde bir yılı bile dolmadan istifa etmiştir. Hükümetteki görevinden ayrılan Saakaşvili, ardından Birleşik Ulusal Hareket adlı siyasal oluşumu başlatmış ve Haziran 2002’de yapılan yerel seçimlerden zaferle çıkmıştır. Ardından Tiflis şehir konseyi başkanlığına getirilmiştir. Ekonomik, siyasi ve etnik sorunlar devam ederken 2 Kasım 2003 tarihinde parlamento seçimleri yapılmıştır ve seçimlere hile karıştığı iddiasi siyasi bir krize yol açmıştır. Bunun sonucunda Gül Devrimi ya da Kadife Devrim olarak anılan süreç başlamıştır. GÜL DEVRİMİ 2 Kasım 2003 tarihinde yapılan parlamento seçimlerinden sonra Mihail Saakaşvili seçimlere hile karıştırıldığını ilMihail Saakaşvili eri sürmüş ve bu durum uluslararası bağımsız kuruluşlardan da destek görmüştür. Hile yapıldığının kesinleşmesinin ardından Tiflis’te halk mitingleri düzenlenip, parlamento önünde oturma eylemleri yapılmıştır. Bu eylemlere muhalefet partileri ve STK lar aktif olarak katılmıştır. İstifaya çağrılan Cumhurbaşkanı Eduard Şevardnadze, tüm bu eylemlere rağmen seçimlerin geçerli olacağında ısrar edince ortam daha da gerilmiştir. 22 Kasımda gösteriler doruk noktasına ulaşmış ve yeni parlamentonun açılışı sırasında, Şevardnadze’nin konuşma yaptığı sırada, Saakaşvili’nin önderliğindeki göstericiler ellerinde kırmızı güllerle9 parlamento binasına girmiştir. Bunun sonucunda Şevardnadze, konuşmasını yarıda keserek korumaları eşliğinde parlamento binasını terk etmek zorunda kalmıştır. Şevardnadze muhalefet liderleriyle görüşme yapıp istifa ettiğini duyurunca Tiflis sokaklarında 100.000’den fazla gösterici, havai

Kasım,Kamer; Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.66 Güney Osetya Sorunu 6 Tavil Alsırt, Figen; Bağımsızlık Sonrası Gürcistan’ın Yeniden Yapılanması ve Bu Süreçte Türkiye ile İlişkileri,Yüksek Lisans Tezi,Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı,Ankara 2009,s.50 7 Demir,Ali Faik; Türk Dış Politikası Perspektifinden Güney Kafkasya,Bağlam Yayıncılık,İstanbul 2003,s.120. 8 Taşkı,Metin; Bağımsızlığından Sonra Gürcistan Türkiye İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi,Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü,İzmir 2005,s.36 9 Hareket adını buradan almıştır. 4 5

34


fişeklerle, konserler ve danslarla zaferi kutlamışlardır.10 Devlet Başkanı’nın istifasının ardından yeni seçimlere değin parlamento başkanı Nino Burcanadze, anayasa gereği devlet başkanlığı görevini vekâleten üstlenmiştir. 4 Ocak 2004 tarihinde devlet başkanlığı seçimleri yapılmış ve Saakaşvili, oyların ezici çoğunluğunu alarak devlet başkanı seçilmiştir. Gürcistan’da günümüzde hala devam eden Saakaşvili dönemi başlamıştır. Saakashvili, göreve başlamasının hemen ertesi günü bir kilise ayininde ulusal antlaşma ve uzlaşma üzerine bir deklerasyonu imzalayarak ülkeyi birleştirme yolundaki kararlılığını ortaya koymuştur.11 Aynı dönemde Acaristan sorunu tekrar gündeme gelmiş ve Acaristan Özerk Cumhuriyeti’ni yöneten Aslan Abaşidze, Saakashvili’yi tanımadığını ilan ederek seçimlerin protesto edilmesi gerektiğini savunmuştur. Aslan Abaşidze ve devlet başkanı Miheil Saakaşvili arasındaki gerginliğinin ardından, Acaralı halk Abaşidze’nin diktötörce yönetimini, ayrılıkçığını ve militarizmini portesto etmeye başlamıştır. Abaşidze, güvenlik güçlerini kulanarak gösterileri dağıtsa da, gösterilerin son bulmaması nedeniyle Abaşidze Moskova’ya sığınmak zorunda kalmıştır. Abaşidze’nin ardından Batum’a giden Saakasvili, Acaristan’a özgürlük sözü vermiştir. Karşılaştığı ilk sorunda başarı elde elden ve Acaristan’da hakimiyet sağlayan Saakashvili, Abhazya ve Güney Osetya sorununda da başarılı olacağı kanısına varmıştır. Ancak diğer sorunlar Acaristan’dan daha büyük ve Gürcistan’ın iç dinamiklerinin ötesindedir. GÜNEY OSETYA SORUNU VE SAVAŞA GİRİŞ SÜRECİ Osetlerle Gürcüler arasındaki gerginlik tarihi süreç içerisinde ele alınabilir. Rusya’nın Kafkasya’ya ilerleyişi ile başlayan gelişmeler 1917 Bolşevik devrimi sırasında Osetlerin Bolşevikleri desteklemesi üzerine Gürcü yönetimiyle çatışmalara kadar varmıştır.12 Sovyet iktidarı döneminde suni bir şekilde ikiye bölünmüş olan Osetya’nın kuzey bölümü, Rusya Federasyonu içerisinde özerk bir cumhuriyet, güney bölümü ise,Gürcistan’a bağlı özerk bir bölgedir.Güney Osetya için bulunabilen en yakın tarihi kayıt, 1936 Anayasası’dır. Bu anayasanın 25. maddesine göre “Güney Osetya Özerk Bölgesi, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlıdır”.13 Güney Osetya ile Gürcistan arasındaki gerginlik, Gürcistan’ın 1990 yılında bölgenin özerkliğini kaldırmasıyla artmıştır. Güney Osetya’nın bağımsızlığını ilan etmesi üzer-

ine Gürcü birlikler 1991 yılında Güney Osetya’nın başkenti Şinvali’ye girmişler ve bir iç savaş başlatmışlardır. Pek çok insanın göç etmesine sebep olan savaş, Rusya’nın araya girmesiyle son bulmuştur. Rusya’nın girişimiyle imzalanan anlaşma sonucu barış birlikleri bölgeye yerleştirilmiştir ancak kalıcı çözüm bulunamamış, Osetler bağımsızlık talebinde ısrarcı olmuştur. Gürcistan ise Osetya’nın kendi içinde yaptığı seçimleri kabul etmemiş ve bağımsızlık iddialarını görmezden gelmiştir. Saakaşvili dönemiyle birlikte Acaristan sorunundan sonra ele alınan Güney Osetya Sorununda; Eylül 2004’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşan Saakaşvili, konuşmasında uzun soluklu bir barış için ekonomik gelişmenin temel mekanizma olacağı olacağı, görüşmelere dayalı bir çözüme yöneleceği mesajını vermiştir.14 Temmuz 2005’te Gürcistan Güney Osetya sorununa yönelik bir yol haritası hazırlasa da, Güney Osetya yönetimi bağımsızlık istediği için bu plana sıcak bakmamış, Abhazya ile yakınlaşmıştır. Gürcistan ile Rusya arasındaki gerginliğin 2006 yılından itibaren iyice artması Güney Osetya sorunu için çözüm umutlarını bitirmiştir. Rusya’nın Gürcistan’dan yaptığı ithalata getirdiği kısıtlamalarlar başlayan gerginlik, Gürcistan’ın dört Rus subayını yakalayıp casuslukla suçlamasıyla kapsamlı bir sorun haline gelmiştir. İki sene boyunca devam eden gerginlik, Şubat 2008’de Kosova bağımsızlığını ilan ettiğinde tavan yapmıştır. Kosova’yı tanıyan batının Güney Osetya’yı da tanıması gerektiğini belirtmesi Rusya’nın Batıyla da arasını bozmuştur. Rusya’nın Batı ile ilişkilerinin bozulması Gürcistan’a yaptığı baskıyı arttırmıştır. Rusya’nın 31 Mayıs 2008 tarihinde silahsız olduğunu ifade ettiği demiryolu kuvvetlerini Abhazya’daki demiryolu ve yolların onarılması gerekçesiyle Abhazya’ya sokması Gürcistan’da kaygıya neden olduğu gibi ABD tarafından da eleştirilmiştir. Aynı zamanda AB ülkelerinin Tiflis’teki büyükelçileri de soruna çözüm bulmak için görüşmelere zemin hazırlamak üzere temaslarda bulunmuşlardır. Gürcistan hükümeti ise Rusya’nın kuvvetlerini göndermesinin açık bir askeri müdahale olduğunu belirtmiş ve Abhazya’ya yerleştirilen ek Rus barış gücü kuvvetlerinin derhal çekilmesini istemiştir.15 Rusya ve Gürcistan arasında yapılan görüşmelerde Gürcistan uluslararası barış kuvvetleri talep etse de Rusya ve Abhazya buna karşı çıkmıştır. Bütün bu olanlar Rusya’nın Abhazya’daki kuvvetlerini kullanarak Güney Osetya’yı kışkırtmasına ve savaşa yol açmıştır. Haziran 2008’den itibaren Gürcistan ve Güney Osetya arasında çatışmalar çıkmaya başlamış ve Rus uçaklarının Gürcistan’ın hava sahasını ihlal etmiştir. Bu da ABD ve Gürcistan’ı olaya müdahale etmek zorunda bırakmıştır. Temmuz ayı sonunda Güney Osetya ve Gürcistan birbirlerini saldırıda bulunmakla suçlayıp 1 Ağustos 2008 tarihinde ise

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2004/01/040127_gurcistan_surec.shtml Tavil Alsırt, Figen;Bağımsızlık Sonrası Gürcistan’ın Yeniden Yapılanması ve Bu Süreçte Türkiye ile İlişkileri,Yüksek Lisans Tezi,Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı,Ankara 2009,s.53 12 Kamer Kasım, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.70 13 Okan Mert,Türkiye’nin Kafkasya Politikası ve Gürcistan, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2004,s.61 14 Kamer Kasım, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.71 15 Kamer Kasım, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.211-212 10 11

35


Gürcü ve Oset milisler arasında çatışmalar başlamıştır.

2008 SAVAŞI VE SONRASI Gürcistan ile Güney Osetya güçleri arasındaki çatışmaların ilk gününde her iki taraftan da sivillerin öldüğü açıklanmıştır. Gürcistan bu çatışmalardan Rusya’yı sorumlu tutarak, Rusya’nın sorunun çözümü için artan uluslararası çabaları baltaladığını iddia etmiştir. Güney Osetyalı yetkilililer Gürcistan’ın Toprak Bütünlüğünden Sorumlu devlet bakanı Temur Lakobaşhvili ile görüşmeyi reddetmişlerdir. Rusya ise kuvvetlerinin Güney Osetya’daki Rus barış gücüne yardım amacıyla bölgeye girmeye hazır olduğunu belirtmiştir.16 8 Ağustos 2008’de Gürcistan kuvvetleri Şinvali’de kontrolü ele geçirmiştir. Bunun üzerine Rus kuvvetleri Güney Osetya’ya girip Gürcistan kuvvetleriyle sıcak temas sağlamış ve Güney Osetya’daki Gürcü halk bölgeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Çatışmada zarar gören Oset siviller ise Kuzey Osetya’ya yönelmişlerdir. Abhazya’nın da savaşa dahil olması ve bombalama yapmasıyla iki ateş arasında kalan Gürcistan, 9 Ağustos’ta Rusya’ya ateşekes çağrısında bulunmuş ve Güney Osetya’dan çekileceğini açıklamıştır. Ancak Rusya geri çekilmeyi yalanlamış ve ateşkesi reddetmiştir. Rus uçakları Tiflis Uluslararası Havaalanını bombalamıştır. Savaşın üçüncü gününde Güney Osetya’nın başkenti Şinvali ile Güney Osetya’nın büyük bir kısmı Rus askerleri ile Oset güçlerin kontrolüne geçmiştir. Güney Osetya’da Rus askerleri ve askeri silahları giderek artmıştır. Abhazya, Gürcistan ile barış görüşmelerini kesmiştir. Ayrıca Rusya Gürcistan’ın Karadeniz kıyılarını abluka altına alıp Ukrayna’yı ve batı ülkelerini Gürcistan’a silah yardımı yapmakla suçlamıştır. Savaştan enerji hatları da etkilenmiştir. Bakü-Supsa boru hattı önlem amacıyla kapatılmıştır. Ayrıca Gürcistan’ın batı sahilinde Supsa terminaline yakın yerleşim birimleri de bombalanmıştır. Rusya ile Gürcistan arasındaki çatışmayı durdurmak için Fransa Devlet Başkanı Sarkozy, AB adına devreye girmiş ve Fransa Dışişleri Bakanı tarafından bir ilkeler deklerasyonu sunulmuştur. Deklerasyon; Rusya’nın sınırları içindeki pozisyonuna dönmesi, Güney Osetya’daki barışı koruma güçlerinin Güney Osetya ile sınırlı olmak üzere geçici güvenlik düzenlemeleri yapmalarını ve Güney Osetya ile Abhazya’nın istikrarı ve güvenliği hakkında uluslararası tartışmaların başlamasını içermektedir17. Kamer Kasım, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.213 Kasım,Kamer; Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009,s.215 18 http://www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/yavuzSir.pdf 36 16 17

16 Ağustos 2008’de Gürcistan ile Rusya arasındaki ateşkes görüşmeleri sonuçlanmış ve ateşkes imzalanmıştır. Ancak ateşkesten sonrasında Rusya’nın bağımsızlıklarını tek taraflı ilan eden Güney Osetya ve Abhazya’yı tanıması, deklerasyonu açıkça yok saydığını ve batıya karşı Kosova’nın intikamını aldığını göstermiştir. Bunun üzerine Gürcistan da BDT üyeliğinden ayrılmış ve Rusya ile tüm diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Savaşın çıkışı konusunda Rusya’yı ve Gürcistan’ı suçlayan farklı görüşler vardır. Kimilerine göre, Rusya’nın askeri müdehalede bulunamayacağını düşünen Saakaşvili, Güney Osetya’yı Gürcistan’a bağlamak ve Abhazya’ya göz dağı vermek amacıyla “Rus Ruleti” oynamıştır. Kimilerine göre ise, Rusya kapsamlı bir operasyonla Güney Osetya ve Abhazya’yı Gürcistan’dan koparmak için bu müdahaleyi çok önceden planlamıştır. Bu iki görüşün de doğru yönleri olmakla birlikte; savaşın nedenlerinden çok sonuçları önemlidir. Savaş sonunda, Güney Osetya ve Gürcistan milyonlarca dolar zarara girmiştir ve Güney Osetya’nın başkenti harap olmuştur. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler Gürcistan’a yardımda bulunmuştur. SONUÇ 2007’den bu yana iktidarda olan Mihail Saakaşvili, Gürcistan’da olan mafya ve haraç geleneğinin önüne geçmek için ağır cezalar getirmiştir. Ayrıca altyapı sorunlarını çözmüş ve yüzünü batıya döndüğü için ekonomik kalkınmayı arttırmıştır. Bu politikalarında başarılı olması ona olan güveni daha da arttırsa da 2008 Savaşı ülkedeki dengeleri yine tepe taklak etmiştir. 2008 Savaşı; Gürcistan ve Güney Osetya’daki harabeler, yaralı ve ölü insanlardan çok, Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili’nin kravatını ısırdığı görüntülerle aklımızda kalacaktır18. Bu savaşın faturası çok ağır olmuştur ve neticesinde Saakaşvili iktidarı tehlikeye girmiştir. Gürcistan, enflasyon sebebiyle ekonomik bir krize karşı hazırlıksızdır ve halkın gelir düzeyi düşüktür. Bu sebeple çalışmak için yurtdışına özellikle Türkiye’ye olan göçler artmıştır. Halkın giderek fakirleşmesi ve Saakashvili’nin “Amerika’nın Adamı” olduğu söylentisi gelecek seçimlerde iktidarın değişeceğini düşündürmektedir. KAYNAKÇA -Alsırt, Figen ; Bağımsızlık Sonrası Gürcistan’ın Yeniden Yapılanması ve Bu Süreçte Türkiye ile İlişkileri,Yüksek Lisans Tezi,Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı, Ankara 2009 -www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2004/01/040127_gurcistan_surec.shtml -www.chveneburi.net -Demir, Ali Faik;Türk Dış Politikası Perspektifinden Güney Kafkasya,Bağlam Yayıncılık,İstanbul 2003 -Kasım, Kamer; Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya,Usak Yayınları, Ankara 2009 -Mert, Okan; Türkiye’nin Kafkasya Politikası ve Gürcistan,IQ Kültür Sanat Yayıncılık,İstanbul 2004 -www.orsam.org.tr/tr/trUploads/Yazilar/Dosyalar/yavuzSir.pdf -Taşkın, Metin; Bağımsızlığından Sonra Gürcistan Türkiye İlişkileri, Yüksek Lisans Tezi,Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü,İzmir 2005


KAFKASYA

RUS-GÜRCÜ İLİŞKİLERİ ÇERÇEVESİNDE

ABHAZYA SORUNU

Elmas SOY

S

ovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte çift kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş olmuş, uluslararası sistemde bölgesel güçler, büyük devletlerin politikasına yön vermiştir. Kafkasya bölgesinde ise Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan bağımsızlıklarını kazanırken, Abhazya ve Güney Osetya’da ‘de facto’ devletleri olarak dünya siyasetine dahil olmuşlardır. Beraberinde Osetya-Gürcistan, Abhazya-Gürcistan ve RusyaÇeçenistan sorunlarını getirmiştir. Bağımsızlıklarını kazanan ülkelerden en çok Gürcistan, istikrarı sağlama konusunda sorunlar yaşamış ve toprak bütünlüğünü koruma politikası izlemiştir. Bunun farkında olan Rusya ise Abhazya ve Güney Osetya’yı kullanarak Gürcistan’ı kontrol altında tutmaya çalışmıştır. Güney Osetya ve Abhazya’da başlayan sorunlar Sovyetlerin öncesine dayanmakla birlikte asıl olarak birliğin dağılmasıyla birlikte hız kazanmıştır. Özellikle doğal kaynakları bakımından zengin olmayan ancak gerek Karadeniz’e kıyısı olması gerekse Hazar Bölgesi enerji kaynaklarının geçiş yolunda olması dolayısıyla Kafkasya’da birçok devletin güç mücadelesine konu olan ve bu sebeple ayrı bir öneme sahip olan Abhazya, Gürcistan açısından adeta bir tehdit aracı olarak kullanılmıştır. Gürcistan’ın BDT üyeliğine karşı çıkışı ve izlediği politikalar, Rusya tarafından kabullenilmemiş ve neticede Rusya’nın Gürcistan yönetimini devirmeye yönelik hareketleri desteklemesine neden olmuştur1. Bu anlamda, öncelikle Abhazya’nın, 1917 Bolşevik Devrimi dönemindeki durumu ile Sovyetler Birliği’nin dağılması sıarsındaki ve sonrasındaki durumuna, son olarak 2008 Rusya-Gürcistan Savaşına değinmek faydalı olacaktır. 1917 Rus Devrimi ile Sovyetlerin bir parcası olan Abhazya, Sovyetler Birliğinin içerisinde Abhaz, Gürcü, Rus ve diğer Sovyet Halklarından oluşan bir devlet niteliğindeydi. 1921’ de ‘Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ ni kurulmasıyla, Abhazya’daki Gürcü varlığı sona ermiştir. 1922’de ise iki ayrı devlet olarak, Abhazya ile Gürcistan ‘Anlaşmalı Sosyalist Federal Cumhuriyet’i oluşturmuşlardır. Aynı yıl, her iki devlet Transkafkasya Federasyonu’na girmişler ancak 1931’de, yüksek derecede politik özerkliklere sahip olan Abhazya, Stalin’in SSCB’nin başına geçmesiyle, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetine bağlı Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti konumuna getirilmiş, böylelikle ‘Cumhuriyet’ statusü

‘Özerk Cumhuriyet’ stasüsüne dönüştürülmüş ve netice olarak önemli derecede statü düşüşü yaşamıştır2. 1936’da Transkafkasya Federasyonu Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan olarak üçe bölünürken, Abhazya Gürcistan sınırları içerisinde bırakılmıştır. Bu aşamadan sonra ise, Abhazya’ya yönelik olarak Gürcü ve Rus yerleşimleri devletçe desteklenerek, Abhazca konuşma, okuma, yazma yasaklanarak, Abhaz isimler ve yer adları Gürcüce olanları ile değiştirilerek3, gerçek anlamda Gürcüler tarafından Abhazlar üzerinde asimilasyon ve gürcüleştirme politikası başlatılmıştır. 1953’te Stalin’in ölümünden sonra Abhazlara daha geniş yetkiler tanınmış, kendi ülkelerinde artık kendileri söz sahibi olmaya başlamışlardır4. Ancak tabi ki bu durum yine de Abhazya ile Gürcistan arasındaki gerginliğin giderilmesinde yeterli olamamıştır. 80’li yılların sonuyla birlikte Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinin başlamasıyla, Gürcistan bağımsızlığı için mücadele ederken, Abhazlar ile Gürcüler arasında da çatışmalar ortaya çıkmıştır. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ve Gürcistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle, Gürcistan’daki milliyetçilik düşüncesi daha da yaygın hale gelmiştir. “Gürcistan Gürcülerindir” söylemindeki aşırı milliyetçilik doğrultusunda, Gürcüleştirme politikasının ortaya çıkmasından endişe eden Abhazya, kendisinin de bağımsızlığını ilan etme hakkının olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca bundan farklı olarak bu durum, BM Genel Sekreterinin 7 Ekim 1992’de Güvenlik Konseyi Başkanına hitaben yazdığı mektupta5, “SSCB’nin devredışı kalması ve Gürcistan’ın bağımsızlığı, bağımsızlık yanlısı Abhazları cesaretlendirdi.” şeklinde dile getirilmiştir. Abhazya’nın Gürcistan’dan ayrılma çabası, diğer Kuzey Kafkasya halklarının yanı sıra, BDT’ye girmeyeceğini dile getiren Gürcistan’ı bir anlamda cezalandırmak isteyen Rusya tarafından da desteklenmiştir. Böylece desteklerini de yanına alarak Abhazya Yüksek Sovyeti, 1992’de yeni bir anayasa kabul edilinceye kadar Abhazya’nın özerklik öncesi statüsünü tespit eden 1925 Anayasasına dönüldüğünü açıklayarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu karar üzerine 14 Ağustos 1992’de Abhazya Savaşı başlatılarak, Gürcistan kuvvetleri Abhazya’ya girmişler ve bu şekilde Abhazya’nın baskenti olan Sukhumi’yi ele geçirerek, bölgenin büyük bir bölümünü kontrol altına

Kamer KASIM, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, 2009, s.63. Cahit ASLAN, “Türk-Rus-Gürcü İlişkilerinin Merkezindeki Ülke: Abhazya”, Akademik Bakış, Sayı 16, Nisan, 2009, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler EDergisi, http://www.akademikbakis.org/16/8abhazya.pdf, (E.T. 05.05.2012), s.3; Kasım, s.66. 3 Aslan, s.4; Habip YILDIRIM, “Kafkasya’da Etnik Çatışmalar ve Türkiye Açısından Bölgenin Önemi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, http://www.belgeler.com/blg/164u/kafkasya-da-etnik-catismalar-ve-turkiye-acisindan-bolgenin-onemi-ethnical-conflicts-incaucasia-and-importance-of-the-region-for-turkey, (E.T.05.05.2012), s.36. 4 Kasım, s.66; Abhazya’nın Beyaz Kitabı 1992-1993 Belgeler, Materyaller, Tanıklıklar (Beyaz Kitap), Çev. Billur BEHMAN, Kayhan YÜKSELER, Ankara, 2002, s.54. 5 Beyaz Kitap, s.54. 1 2

37


almışlardır. Ancak Gürcistan lehine ilerleyen savaşın seyri, Rus, Ermeni ve Rumlar gibi etnik grupların da silahlanarak Gürcülere karşı olarak yardıma gelmesiyle değişmiştir. Rusya Devlet Başkanı Yeltsin, “Yakın Çevre” politikasını6 öne sürerek, Gürcistan ile Abhazya arasındaki sorunlar açısından arabuluculuk yapmayı teklif etmiştir. Tabi ki burada Kuzey Kafkasya’nın özerk cumhuriyetlerinin, Abhazya lehine Rusya’ya baskıda bulunmuş olmaları da ayrıca belirtilmelidir. Ancak asıl sebebin, Rusya’nın Abhazlar yanında yer alarak, Gürcistan üzerinde önemli bir baskı aracı olarak bu bağımsızlık savaşını kullanma isteğinin olduğu ve bu şekilde Gürcistan’ı kontrol altında tutma ve BDT’ye dahil etme amacının yerine getirme isteği olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Rusya söz konusu Yakın Çevre politikası çerçevesinde, özellikle Gürcistan’ın, Rusya’nın etki alanı içerisinde olması ve Kafkaslarda stratejik konuma sahip olması sebebiyle, Kafkasya’daki bölgesel sorunları kendisinden başka hiçbir devletin çözemeyeceğini ileri sürmekteydi7. Bu çerçevede, Abhazya ve Gürcistan arasında Yeltsin’in arabuluculuğuyla bir ateşkes imzalanmış ve Eylül 1993’de Abhazlar Gürcüleri tamamen topraklarından atmıştır. Bu ateşkesi sağlayan antlaşma, 4 Nisan 1994’de Moskova’da imzalanmış olan “Gürcistan ve Abhazya Çatışmasında Politik Çözüm İçin Önlemler Deklarasyonu” dur. Bu belgeye göre, Abhazya kendi anayasası, parlamentosu, marşı, amblemi, bayrak gibi devlet sembollerinin yanı sıra iç egemenliğine sahip olacak, dış politika, dış ekonomik ilişkiler, sınır güvenliği, gümrük vb konularda taraflar ortak hareket edeceklerdi8. Ayrıca bu deklarasyon ile taraflar ateşkese uyacaklarını ve birbirlerine karşı kuvvet kullanma tehdidinde bulunmayacaklarını ifade etmiş bulunmaktaydılar9. Rusya’nın Abhazya’ya bağımsızlık savaşı sırasında verdiği desteği gören ve çok zayıf bir konumda olan Gürcistan, kendi toprak bütünlüğünü sağlayabilmek adına, 22 Ekim 1993’te Rusya’nın kendisine dikte ettirdiği şekilde, başlangıçtan beri şiddetle reddettiği Bağımsız Devletler Topluluğu’na (BDT) dahil olmak zorunda kalmış ve BDT’nin Kollektif Güvenlik Anlaşması’nda yer almıştır. Gürcistan’ın düşüncesi, Rusya ile arasındaki ilişkiler olumlu yönde gelişirse, Rusya’nın ayrılıkçı düşüncelere destek vermeyeceği ve bu şekilde kendi toprak bütünlüğünü sağlayacağı noktasında şekillenmiştir. Gürcistan’ın bu tu-

tumunun farkında olan Rusya ise çeşitli yönlerden bu durumu Gürcistan aleyhine kullanmıştır. Böylece Rusya ve Gürcistan arasında çeşitli açılardan önemli nitelikteki anlaşmalar imzalanmış, bu anlaşmalara dayanarak da Rusya, Gürcistan topraklarında Rus askeri üsleri oluşturmak zorunda bırakmıştır. Bütün bu anlaşmalar sonrasında Rusya’ya yönelik tutum yön değiştirmiş yani Rusya vasıtasıyla sorunları çözme politikasından vazgeçilmiş ve Gürcistan yeni politikası dolayısıyla yüzünü Batı’ya çevirmiş ve hatta NATO’ya üye olmayı dahi istemiştir. Gürcistan’ın bu yön değişikliğini gören Rusya ise Gürcü topraklarının Rus askerleri tarafından korunması anlaşmasını yok sayarken, Gürcistan da 1999 yılında, BDT için imzaladığı Kollektif Güvenlik Anlaşması’ndan çekilmiştir. Gürcistan’ın yön değiştirmesinin bir başka nedeni de, Rusya’nın Gürcü vatandaşlarına yönelik olarak vize uygulamasına geçmesidir. Bu şu açıdan dikkat çekicidir; Gürcistan’dan ayrılmak isteyen Abhazya ve Güney Osetya halklarına vizesiz seyahat etme hakkı tanınıp, Rus pasaportu verilirken, Gürcülere bu tür haklar verilmemektedir 10 . Bu durum açıkça Rusya’nın Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne karşı olduğuna işaret etmektedir. Bu şekildeki bir tavır ile Rusya’nın bu bölgeleri Gürcistan’dan ayırmak istediği şeklinde bir düşüncenin de ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bütün bunlar dışında Gürcistan’ı kontrolü altında tutmak isteyen Rusya’nın, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık hareketlerini desteklemesinin yanı sıra Gürcistan üzerinde uyguladığı enerji politikası da zaten gergin olan ilişkileri daha da gerginleştirmiş ve Rusya’nın amaçladığı durumun aksine, Gürcistan’ın daha da Batı’ya yönelmesine neden olmuştur Bütün bu gerilimlerden sonra, 2008 yılında bağımsızlığını ilan etmiş olan Güney Osetya’nın topraklarına, Gürcistan tarafından bir operasyon düzenlenmiştir. Birçok yerleşim birimi yağmalanıp, tahrip edilirken, havaalanları saldırıya uğramış, birçok Rus ve Gürcü ölmüştür11. Gürcistan bu çatışmalardan Rusya’yı sorumlu tutarken, Rus birlikleri Güney Osetya’ya girerek Gürcistan kuvvetlerine karşı harekete geçmesi neticesinde, Gürcüler Güney Osetya’yı terk etmek zorunda kalmışlardır. Bundan sonra ise Rusya Gürcistan’ı bombalamaya devam ederken, Abhazya’dan Gürcistan’a karşı ikinci bir cephe açılmıştır.

Bu politikaya göre, Kafkasya ve Orta Asya coğrafyası, Rusya’nın güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmiş ve Yakın Çevre olarak adlandırılan coğrafyaya yönelik Rusya’nın aktif politika izlemesi gerektiği hususu üzerinde durulmuştur. Ve bu şekilde Rusya, bu alandaki devletlerin politikalarına müdahale eden bir politika izlemeye başlamıştır, Kasım, s.120-121; Ayşe ATAŞ, “Rusya federasyonu ve ABD’nin Güney Kafkasya Politikaları (1990 Sonrası)”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslarası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2006, http://www.belgeler.com/ blg/149d/rusya-federasyonu-ve-abd-nin-guney-kafkasya-politikalari-1990-sonrasi, (E.T.06.05.2012), s.108-109. 7 Oktay F. TANRISEVER, “Rusya-Gürcistan İlişkilerinde Artan Gerilim: Bir Sağırlar Diyaloğu mu?”, aylık strateji ve analiz e-dergisi, Ağustos 2003, Sayı 7, s.2; Kafkas Vakfı Bülteni, “Abhazya, Gürcistan ve Son Çıkan Çatısmalara Dair”, http://www.kafkas.org.tr/hakkinda/bulten/bulten_8_abhazya_gurcistan_ve_son_cikan_catismalara_dair.htm, (E.T.05.05.2012). 8 Kasım, s.67. 9 Araz ASLANLI, “Bölgesel ve Küresel Dengeler Açısından Abhazya Sorunu”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 5, http://www.karam.org.tr/Makaleler/1067115757_ aslanli.pdf , (E.T.06.05.2012), s.125. 10 Ataş, s.132; Tanrısever, s.4. 11 Bu süreçte binlerce sivilin ölmesi ve birçok kişinin evlerinin yağmalanıp tahrip edilmesi dolayısıyla birçok insanın evlerinden olduğunu gerekçe göstererek, Gürcistan, Rusya’nın Abhazya ve Güney Osetya’da etnik temizlik uyguladığını ileri sürmüştür.Ve daha sonra Uluslararası Adalet Divanı’na başvurmuş ancak 2011 yılında Adalet Divanı, davayla ilgili yetkisinin olmadığını, çünkü Rusya ve Gürcistan’ın konuyu mahkemeye taşımadan önce sorunun çözümü için görüşmeler yapma girişiminde bulunmaması gerekçesiyle davayı reddetmiştir, http://dunya.milliyet.com.tr/uluslararasi-adalet-divani-gurcistan-in-davasini reddetti/dunya/ dunyadetay/01.04.2011/1371937/default.htm, (E.T.06.05.2012). 6

38


Bu noktada artan çatışmayı durdurabilmek için, AB adına Fransa Devlet Başkanı Sarkozy devreye girmiş ve altı maddelik bir deklarasyon ortaya koymuştur. Ancak Rusya bu deklarasyonu göz ardı ederek Gürcistan topraklarında ilerlemeye devam etmiş ve saldırılarını sürdürmüştür. Burada özellikle dikkat çeken husus, Rusya’nın bu tavrı zaten deklarasyonun açıkça ihlali iken, Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlıklarını tanıyarak ikinci kez ihlalde bulunmasıdır. Zira söz konusu deklarasyon, Güney Osetya ve Abhazya’nın istikrarı ve güvenliği hakkında uluslararası tartışmaların başlamasını içermekteydi. Rusya’nın bu konunun uluslararası alanda tartışılmasına gerek duyulmaksızın bahsi geçen devletlerin bağımsızlıklarını kabul etmesi Rusya-Batı ilişkilerinde ayrı bir gerilime neden olurken, Gürcistan yetkilileri bu kararın Gürcistan’ın parçası olan söz konusu toprakların açıkça ilhakı olduğunu ifade etmişledir12. Rusya-Gürcistan Savaşından sonra iki devlet arasında bazı hususlar üzerinde anlaşma sağlanabilmesi açısından BM, AGİT ve AB arabuluculuğunda görüşmeler başlamış ancak herhangi bir siyasi sonuç alınamamıştır. Bundan sonra artık Gürcistan özellikle ABD ile stratejik işbirliği yoluna girerek güvenliğini sağlamaya çalışırken, Rusya da Abhazya ve Güney Osetya ile bağlarını arttırmış ve bu devletlerin uluslararası alanda da bağımsız bir devlet olarak tanınmasını sağlamaya yönelik çabalarına hız kazandırmıştır. Hatta Putin, Abhazya’nın güvenliğinin garantisinin Rusya olduğunu ifade eden bir açıklamada bulunmuştur13. Bugün Abhazya’nın bağımsızlığı BM üyesi olan Rusya, Nikaragua, Nauru, Vanuatu ve Tuvalu ile üye olmayan Güney Osetya, Dağlık Karabağ ve Transdinyester devletleri tarafından tanınmaktadır. Diğer BM üyesi devletler ile AB, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Birliği Konseyi gibi uluslararası örgütler ise, Abhazya’yı 12 13

Gürcistan’ın bir parçası olarak kabul etmektedirler. KAYNAKÇA ASLAN, Cahit, “Türk-Rus-Gürcü İlişkilerinin Merkezindeki Ülke: Abhazya”, Akademik Bakış, Sayı 16, Nisan, 2009, Uluslararası Hakemli Sosyal Bilimler E-Dergisi, http://www. akademikbakis.org/16/8abhazya.pdf, (E.T. 05.05.2012). ASLANLI, Araz, “Bölgesel ve Küresel Dengeler Açısından Abhazya Sorunu”, Karadeniz Araştırmaları, Sayı 5, http:// www.karam.org.tr/Makaleler/1067115757_aslanli.pdf, (E.T.06.05.2012) ATAŞ, Ayşe, “Rusya federasyonu ve ABD’nin Güney Kafkasya Politikaları (1990 Sonrası)”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslarası İlişkiler Anabilim Dalı, Ankara, 2006, http://www.belgeler.com/ blg/149d/rusya-federasyonu-ve-abd-nin-guney-kafkasya-politikalari-1990-sonrasi, (E.T.06.05.2012). KASIM, Kamer, Soğuk Savaş Sonrası Kafkasya, Ankara, 2009. YILDIRIM, Habip, “Kafkasya’da Etnik Çatışmalar ve Türkiye Açısından Bölgenin Önemi”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007, http://www.belgeler.com/blg/164u/kafkasya-da-etnikcatismalar-ve-turkiye-acisindan-bolgenin-onemi-ethnicalconflicts-in-caucasia-and-importance-of-the-region-for-turkey, (E.T.05.05.2012). TANRISEVER, Oktay F., “Rusya-Gürcistan İlişkilerinde Artan Gerilim: Bir Sağırlar Diyaloğu mu?”, aylık strateji ve analiz edergisi, Ağustos 2003, Sayı 7; Kafkas Vakfı Bülteni, “Abhazya, Gürcistan ve Son Çıkan Çatısmalara Dair”, http://www.kafkas. org.tr/hakkinda/bulten/bulten_8_abhazya_gurcistan_ve_son_ cikan_catismalara_dair.htm, (E.T.05.05.2012). Abhazya’nın Beyaz Kitabı 1992-1993 Belgeler, Materyaller, Tanıklıklar (Beyaz Kitap), Çev. Billur BEHMAN, Kayhan YÜKSELER, Ankara, 2002. http://dunya.milliyet.com.tr, (E.T.06.05.2012).

http://www.milliyet.com.tr/default.aspx?aType=SonDakika&ArticleID=983014, (E.T.06.05.2012). Kasım, s.221.

39


ORTADOĞU

ORTADOĞU EKONOMİ TEMELİNE GENEL BİR BAKIŞ

İRAN DEVRİMİ 1979 GENEL BİR BAKIŞ IRAK’TA Şİİ-SÜNNİ GERGİNLİĞİ HAMAS: FİLİSTİN’DE DİRENİŞİN ‘KARDEŞ’ KANADI ARAP BAHARI’NIN SURİYE’YE YANSIMALARI

40


ORTADOĞU

T

ORTADOĞU EKONOMİ TEMELİNE GENEL BİR BAKIŞ

Ulaş Birkan ÇAKILCI

arihin sacayaklarından biri olarak kabul edebileceğimiz bir bölge olan Ortadoğu coğrafyası; siyasi, sosyal ve ekonomik etkileriyle de dünya politik sahnesinde sözü olan ve konuşulan en önemli bölgelerden biridir. Ortadoğu’nun eski çağlara dek uzanan tarihine baktığımızda da bahsettiğimiz etki daha net anlaşılacaktır. Ortadoğu’da yaşam süregelen yıllar boyu birçok bölgeye nazaran suya ve su havzasına daha bağlı olarak sürmüştür ve su demek yaşamın sonuna yapılan bir etki niteliği kazanmıştır. Bu anlamda bölgenin tarih sayfalarını biraz karıştırmaya başladıkça en önemli noktanın, tarım ile başlayan ekonomik etki olduğu görülebilmektedir. Başta Fırat, Dicle ve Nil nehri gibi suyolları yapılan etkinin somut anlamlarını taşımaktadır. Tarımın önemli ve nitekim daha verimli alanları daima nehir yolu tarımı olarak hüviyet kazanmıştır. Bir diğer mühim tarımsal çevre ise Suriye, Türkiye, Filistin kıyılarında, daha sık görülen konveksiyonel yağışlara bağlı tarım türüdür. Toprağın büyük bir geçim kaynağı olduğu bölge, ekonomik hareketliliğinin de büyük kısmını aynı yollarla sağlamaya çalışarak gelişimini devam ettirmiştir.

atın sahibi acele etmemelerini, zamanı geldiğinde gerekeni yapacağını söyledi. Ertesi sabah atın ölmediğini gördüklerinde, ateşte pirincin kabuklarını yaktılar. Komutanları “Allah’ın adıyla yiyin.” dedi. Askerler pirinci yediler ve çok lezzetli buldular.” Böylece pirinç bir başka coğrafyaya daha girmiş oldu. Daha sonra ise adı geçen ürün bu yol üzerinden Batı’ya taşındı. Şeker kamışı ve baharatlar da tıpkı pirinç gibi Batı’ya taşınan ürünlerden bazılarıydı. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta Ortadoğu’nun, günümüzde başka bir boyutuyla, tarih sayfalarındaysa önemli bir güzergah üzerinde olması niteliğinden, önemini daima var etmiş olmasıdır. Her dönem hem kültürlerin hem ekonomik ve ticari hayatın hem dini unsurların hem de politik unsurların geçiş noktası olmuştur. Baharat gibi önemli bir ürün ise bu konjonktürün hem ekonomik olması açısından hem de tarih boyunca bir dizi siyasi olaya sebep veren bir ürün olmasından dolayı, anlatmak istediğimizin tam karşılığı olmuştur. Kullanım alanı geniş olmakla beraber küçük bir noktadan dahi bakacak olursak baharatın, soğutucunun olmadığı dönemlerde, Ortadoğu ve Avrupa toplumları açısından birer saklama aracı görevi görmesi bile etkinliğini arttırmıştır ki baharatın kullanım alanından ziyade yarattığı ticari hareket daha önemlidir. Bu canlılık bölgede bu anlamda bir temel oluşturulmasına yardımcı olmuştur. Nitekim Coğrafya’nın ekonomik yapısının büyük bir kısmı da aynı temel üzerinde yükselmiştir. Bu topraklar üzerinde bahsettiğimiz ürünlerin yanında incir, üzüm (daha çok şarap yapımında), pamuk gibi ürünlerin de üretimi yapılırdı ve bu ürünler Coğrafya’ya yabancı değildi. Ancak patates gibi yumru bitkiler ve tütün gibi bitkiler Ortadoğu’ya dışarıdan katılmış ürünlerdendi. Tütünün, verdiği keyifle birlikte ilaç olarak da kullanılmış olması ve yayılım alanının çok geniş olması onu ayrı bir yere koymuştur. Örneğin tütün için: ”İnsanın içini bulandıran dumanı ve kokusuyla tütünü 1009’da kafir İngilizler getirmiş ve birtakım rutubet hastalıklarını iyileştireceğini söyleyerek satmışlardır. Kısa sürede zevk düşkünleri tütüne bağımlı hale gelmişler, zevk düşkünü olmayanlar bile içmeye başlamışlardır. Bu tiryakiliğe kudretlilerin ve büyük ulemanın da çoğu tutulmuştur.” denebilmiştir. Hastalık tedavisinde çok kullanılan tütün, zamanla zevk veren bir araç haline gelmiştir. Yayılım alanı o kadar genişlemiştir ki hatırlanacağı üzere Osmanlı’da da olmak üzere birçok devlette ya yasaklanmış ya da yasağın çare olmadığı anlaşılınca devlet eliyle yönlendirilmesine karar verilmiştir. Dini törenlerde tütsü olarak da kullanılan tütün, günümüz de dahil olmak üzere hayatın günlük akışının da içinde var olmaktadır.

Üretilen en kapsamlı tarım ürününün tahıl olmasıyla beraber buğday, arpa, darı gibi ürünler de bu topraklardaki üretime yabancı değildir. Ancak bölgede elbette zaman içerisinde farklı ürünlerin de yetiştiriciliği başlamıştır. Örneğin; pirince VII. yy da Arap fetihleri esnasında rastlanılarak öğrenilmiştir. Konuyla ilgili bir öykü durumu daha net açıklamaktadır: “Bir Arap birliğinde sazlık bir yerde pusuya düşürülen İranlı askerlerden birinde hurma, ötekinde de daha sonra kabuklu pirinç olduğu öğrenilen iki sepet kalmıştı. Arap komutan askerlerine “hurmaları yiyebilirsiniz ama diğerini yemeyin, o düşmanın bize hazırladığı bir zehir olabilir.” dedi. Askerler hurmaları yiyip diğer sepete dokunmadılar ama bu arada ipini koparmayı başaran bir at pirinci yemeye başladı. Askerler atı zehirlenmeden yiyebilmek için kesmeyi düşünürlerken, 41


Tarımın ilkel yöntemlerinin günümüzde dahi görüldüğü bir alan olan bölgede sabana, öküz, katır gibi hayvanlar sürülürdü. At ise hemen hemen hiç rastlanılmayan bir seçenekti. Zaten günlük hayat üzerinde de kullanılan en önemli hayvan iklim koşullarına uymuş olan deveydi. İlkel yöntemlerin gelenekselleşmesindeki en önemli nedenlerden biri, verimi yüksek olan tarım arazilerinin nehir vadisi olmasından ötürü tarım araç ve gereçlerinin geliştirilmesine gerek görülmemiş olmasıdır. Oysa örneğin; Hollanda örneğine bakacak olursak en geliştirilmiş tarım yöntemlerini görmek mümkündür. Çünkü kısıtlı olan imkanlar bu duruma hız vermiştir. Ortadoğu ise buna gerek görmemiş; ancak nehirin suyunu daha yüksek verimle kullanabilmek için su kanallarını ilerletmiştir. Dağıtım ağını nehir vadisi ve kanalları üzerinden kuran insanlar, tarih içersinde yerleşim ağlarını da bu yola oturtmuş ve merkezi ve yerel yönetim ağları dahil aynı yol ile büyümüştür. Tarımın yanında hayvancılık ise daha çok küçükbaş yetiştiriciliği ile ilerleyen bir ekonomik unsurdur. Büyükbaş hayvancılık, izin vermeyen iklim koşulları sebebiyle, zaten yapılması güç bir hayvancılık türüdür. Elde edilen en önemli ve sık kullanılan ürün ise süt olmuştur. Toplum üzerinde ve yaşamının içerisinde geniş bir yer kaplayan ürünlerden bir diğeri kahvedir. Etiyopya üzerinde çıktığı ve buradan Yemen’e taşındığı belirtilen kahve zaman ilerledikçe Mısır, Osmanlı, Irak, Suriye gibi devletlerin topraklarına girip buralardan sosyal yaşantının birer aracı haline gelebilmiştir. Avrupa’ya da buradan taşınan ürün edindiği yer ile de ayrılamaz bir hal almıştır. Dikkat arttırıcı özelliği keşfedilen ürün, sufi ayinlerinde daha uzun süre ayakta ve dinç kalabilmek için de tüketilmiştir. İstanbul’da açılan ilk kahvehane ise 1544 de Tahtakale yakınlarında olmuştur. Kahvenin özelliğinden ziyade daha çok yaratmış olduğu sosyal yapıya dikkat çekmek daha doğru olacaktır. Kahvehanelerin oluşturulmasıyla birlikte insanlar buralarda toplumsal ilişkilere daha çok girer olmuşlardır. Artık çoğu sohbet, tartışma ve bilumum iletişimin değerli kısmı buralarda geçmeye başlamıştır. Süreç içerisinde, kahvehanelere giden insan, bulunduğu ortamda oynamaya başladığı oyunlarla da aslında önemi büyük bir İslami teolojik tartışmaya yol açan aralık ortaya koymuşlardır. Bu oyunlar hakkında tavla ve satranç özeline bakarak tartışmanın anlamı belirtilebilir. Satrancın doğuşu Hindistan olarak tahmin edilmekle birlikte tavla için net bir şey söz konusu olmamakla beraber elde edilen bilgiler İran’ı işaret etmektedir. Böyle bir durumda bir tarafta oyuna akıl yürütmeyle, düşünceyle müdahale edebileceğin bir oyun; satranç dururken diğer tarafta kazanıp kazanılamayacağı zarların ne geleceğine bağlı olan tavla durur. İşte bu nokta tavla İslami açıdan kaderi temsil etmektedir. Görüldüğü gibi sosyal bağların da bu anlamda etkilendiği Ortadoğu, karmaşık bağları içerisinde barındırmaktadır. Kahvehaneler ise yüzyıllardır bölgeye bu bağlamda hizmet

eden önemli birer merkez halini almıştır. Din, sosyal yaşamda olduğu gibi ekonomik hayat üzerinde de etkiyle görülmektedir. Örneğin hayvancılık açısında domuz etinin İslamiyet’te yasak olduğu kabul edildiğinden, Müslümanlar bu alanla ilgilenmemiş; ancak kümes hayvancılığını ilerletmiş ve yumurtaların yapay olarak kuluçkaya bırakılabilmesi yöntemini bulmuştur. Batıya buradan giden yapay kuluçka yöntemi ihtiyaç doğrultusunda geliştirilen bir araç olmuştur. Öte yandan din, ticari hayatın üzerinde de azımsanamayacak bir etki yaratmıştır. Öncelikle Hz. Muhammed’ in kervancılıkla uğraşmış olması, tüccar bir kökten gelmiş olması Müslümanlar açısından bir alan belirtmiştir. Hz. Muhammed’in bir hadisinde yer alan “Fiyatları yalnızca Allah belirler” ifadesi ise bahsettiğimiz etkinin özet bir anlamı niteliğindedir. Aslında bu nokta, İslami ticaretin sacayaklarından birini oluşturmaktadır. Faiz ve bankacılık sistemleri içinde belirttiği kuralları olan İslamiyet, müdahalesiz serbest ekonomik hayatın önünü açmaya çalışmıştır. Birçok yönüyle Avrupa’dan daha hareketli bir ticari hayata sahip olan bölge Ortaçağ ticareti, bu canlılığı kazandıran birçok dalını zamanla kaybetmesiyle birlikte gerilemeye başlamıştır. Bu durumun sebepleri ve sonuçlarını ayırmadan değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bahsedilen toprakların değerli ticaret yollarını zamanla kaybetmeye başlaması, alternatif yolların bulunması sebeplerden bir tanesidir. Farklı yönlere kayan yollar, Ortadoğu’nun süregelen geçiş özelliğini yok etmiştir. Yüzyıllarca kültürlerin, teknolojinin, gelişimin, ticaretin yoluna ev sahipliği yapılması artık sona ermiştir. Bir başka neden ise değerli taşların, madenlerin Amerika’dan çıkarılmaya başlanmasıyla birlikte, bu zenginliğin Avrupa üzerine akmasıdır. Özellikle altının bu yol ile gerçekleşen ticareti, zenginliğin ve sermaye birikimin Avrupa’da oluşmasına bir neden oluşturmuştur. Ortadoğu ise aynı eksende maddi kayba uğramaya başlamıştır. Artık tersine dönen işler zamanla bu toprakların politik yapısını da değişimine katmıştır. Tek bir politik sistemle uzun yıllar yönetilen bölge topraklarına yapılan istilalar ile birlikte geriye düşüş hızlanmıştır. Avrupa ise aynı dönemde başta, ele aldığı madenler ile yükselişini eline almıştır. Aynı zamanda artık Dünya ve Ortadoğu pazarlarına da yapılan etki ve girişim başlamıştır. Avrupa devletlerinin bu ticari canlılığı sürdürebilmek anlamında kontrolü elden bırakmayıp, Devlet tarafından devamlılığı sağlamaya çalışmasının da etkisi büyüktür. Ortadoğu ekonomik yaşamı, dalgalanmalarla izlense de ortaya koyduğu ekonomik ve ticari kültürünün etkisi, sosyal ve politik hayatı da etkilemiştir. Bölge siyasi tarihinde olduğu kadar dünya siyasi tarihinde de geniş yer alan topraklar ve bu toprakların geçmişte ve günümüzde de olan iktisadi etkisi, bölgenin de bölge dışı devletlerin de coğrafya üzerindeki politikaların da önemini korumuş ve göstermiştir. Yaşam burada sürdükçe de gözüken ve gözükecek olan durum, bu coğrafya için söylenecek sözlerin daima var olacağı düşüncesidir. 42


ORTADOĞU

İRAN DEVRİMİ 1979 GENEL BİR BAKIŞ

Fatma Bahar ÇANDIR GİRİŞ

Devrimi etkileyen unsurlar arasında bireysel, toplumsal, siyasal, bilimsel, ekonomik vs. gibi başlıkların altında yer alan etmenler mevcuttur. Geniş bir yelpazede yer alan bu etmenlerden en önemlisi kuşkusuz “din”dir. İnsanlığın tarihinde din olgusunun önemi her yerde karşımıza çıkmaktadır. En kolay örneklenebilecek ve dinin farklı yollardan etkilediği Coğrafi Keşifler üzerinden gidebilirim. En basit söylemiyle; bilindiği gibi kilise ( kilise, dinin toplum üzerindeki etkisinin farkına varmış ve dini kendi çıkarları uğruna kullanan bir kurumdan öteye gidememiştir o dönemde) hurafeler yayarak halkın aydınlanmasını engellemeye çalışıp, otoritesini bu yolla korumaya çalışmıştır. Açık denizlere giden gemilerin ve gemicilerin kaybolduğunu ve bunlara sebebiyet veren durumun doğaüstü güçler olduğunu söylemişlerdir. Coğrafi Keşiflerin yapılmasındaki en önemli maddelerden “Coğrafya bilgisinin artması ve cesur gemicilerin yetişmesi” açıklaması budur. Diğer bir madde de “Hiristiyanlık dininin ve Avrupa kültürünün yayılmak istenilmesi”dir ki İslamiyet’in yayılması uğruna yapılan seferler Osmanlı tarihinde de mevcuttur. Din unsurunun etkisi elbet bunlarla sınırlı değildir. Devrimin kitaplardaki anlamına değinmeksizin bende yarattığı izlenimleri cümlelere döküp, din olgusunun insanlık tarihi için önemini de vurgulamaya çalıştıktan sonra, “din” olgusunun ana etken olduğu bir devrime doğru yola çıkalım.

O

kuyup araştırdıkça gözümde daha da büyüyen bilgi eksikliğimi süslü cümlelerle kapatmaya çalıştığım bu yazıyı merak ve araştırma duygularını bir nebze de olsa harekete geçirebilmek dileğiyle sizlerle paylaşıyorum. ZAMANI İNCE BİR ATEŞLE ÇAĞLARA AYIRAN: DEVRİM Devrimlerin dünya tarihindeki rolü, benim gözümde bir anne-babanın çocuğunun bebeklik, çocukluk, gençlik, yetişkinlik gibi dönemlerindeki etkileri ile eş değerdir. Dünya için ve bir çocuğun gelişimi için “bir durum” düz giden bir çizgiyi, kalp atışlarını izleyen makinalarda oluşan çapraz çizgi gibi hareketli bir hale getirebilecek etkiye sahip olabilir. Dünya tarihi için bu “bir durum” devrimlerdir. Gidişattan memnun olmayan bir birey bunu değiştirmek için çaba sarf etmeye ve etrafındaki bireyleri de bu çabaya dahil etmeye başlar. “Bireysel” hissettiği bu gereklilik, toplumsal gereklilik haline dönüşür. Gereklilikten kastım ise memnuniyetsizliğin verdiği bir şeyleri değiştirme arzudur. Devrimi ilk aşamada bireysel bir ateş olarak gördüğümden kendimde devrim ile toplumun en küçük ve en önemli yapı birimi olan aileyi bağdaştırma kudretini gördüm. İstekleri anne-babası tarafından karşılanmayan bir çocuğun isyanı ile ait olduğu toplumda memnuniyetsiz olan bireyin isyanın başlangıcı aynıdır. Bu başlangıcın getirileri ve sorumlulukları elbet birbirinden çok farklıdır; fakat bu, her iki durumun da ateşini yakan duygunun aynı olduğunu görmezden gelmeme mani olamaz.

ANAYASA DEVRİMİ (1906) İran anayasacılık ve demokrasiyi, Çin, Meksika, Rusya ve Osmanlı İmparatorluğu’nda baş gösteren benzer gelişmelerle hemen hemen aynı dönemde başlatan bir devrim yaşadı. 1905 yılında milliyetçiler ve ulema, kamu 43


gelirlerini artırmayı amaçlarken bir yandan da ülkenin ekonomisini yabancı ülkeye açan hükümet politikalarına karşı protestolar düzenlediler. Bu protestolar hükümet ve reformcular üzerindeki baskıyı arttığından Muzaffereddin Şah, Ağustos 1906’da Ulusal Danışma Meclisi’nin oluşturulmasına razı olmuştur. Hükümet Eylül 1906’da seçim yasalarını oy hakkını sınırlayıcı yönde değiştirmiştir. Seçim yasaları kadınlara oy kullanma hakkı vermemiş; bu hak ulema ve medrese öğrencileri, eşraf, toprak sahipleri ve küçük çiftçiler ve lonca mensuplarıyla sınırlanmıştır. Aralık 1906 anayasası Danışma Meclisi üyelerine, önemli mali işlemleri onaylama ve dış borçları yasaklama hakkı da dahil olmak üzere kapsamlı bir denetim yetkisi verdi ve aynı zamanda şah ile nazırlarının yetkisini de sınırladı. Muhafazakar ulema ve toprak sahipleri, yeni hükümdar Muhammed Ali Şah’ı (1907-1909) meclise karşı çıkması için teşvik etti ve bunu izleyen mücadelede 1908’de Şah ilk meclisi dağıttı. Devrimci merkez Tebriz’e taşındı ve burada kurulan Mücahidin olarak adlandırılan devrimci ordu 1909’da Tahran’ı ele geçirdi. Muhammed Ali Şah tahttan indirilip yerine oğlu Ahmed Şah(1909-1925) geçirildi. Aralık 1911’de hükümet meclisi feshetmek zorunda kalmıştır, sebebi ise İngiltere ve Rusya’nın İran’ın maliyesinin düzene sokulması için yaptıkları baskıların meydana getirdiği durumlardır. Bu, İran’ın meşruti monarşi deneyiminin sonu oldu. PEHLEVİ HANEDANI İngilizlerin de desteğiyle 1926’da Rıza Han şehinşah olarak tahta çıktı ve kendi hanedanı için Pehlevi adını benimsedi. On yıla aşkın bir süre boyunca Rıza Şah İran’ı modernleştirmekle uğraştı. Şii din adamlarının gücünü azaltarak, halkçı ekonomik reformlar ile milliyetçilik

yanlısı politikaları eş zamanlı yürüterek dengeyi korumaya çalıştı. Rıza Şah’ın tahttan indirilme nedenleri İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin Rıza Şah’a olan güvenin azalması olmuştur. Tahta oğlu Muhammed Rıza geçirilmiştir. 1951’de milliyetçi ittifak olan Ulusal Cephe’nin önderi Muhammed Musaddık başbakan oldu ve ABD ve İngiltere 1953’te şahın mutlak iktidarını geri getirmeyi amaçlayan bir darbe örgütledi. Darbe başarısız oldu ve şah ülkeden kaçtı. Musaddık bu darbeyi izleyen ayaklanmaları bastırmak için orduya emir verdi ve bu durum da General Fazlullah Zahidi’ye düzeni sağlamak adına yeniden darbe yapma fırsatı yarattı. Musaddık yanlısı göstericiler bastırılırken, aralarında anti-komünist din adamları ile şahı destekleyen tüccarların bulunduğu şah yanlısı göstericiler, şah yanlısı askeri birliklerle birleştiler. Darbe İran’da değişikliklere yol açtı, şah çok daha güçlü bir kişiye dönüştü ve ABD İran’daki yabancı güç olarak İngiltere’nin yerini aldı. Sonraki yirmi yıl boyunca Şah, İran’ı reform ve baskının karışımı bir yolla değiştirmeye çalıştı. ABD’nin de desteğiyle SAVAK’ı ( Milli Güvenlik ve İstihbarat Teşkilatı) kurdu. 1960’ların başında Beyaz Devrim’i ilan etti. Ayetullah Ruhullah Musavi Humeyni Beyaz Devrim’i İslam’a karşı yöneltilmiş bir hakaret olarak görmüş bu doğrultuda Şah rejimine karşı muhalefeti başlamıştır. Humeyni’nin 1963’te tutuklanması Haziran Ayaklanması’na neden olmuş ve Humeyni Şah yönetimince sürgün edilmiştir. Şah, İslam içindeki en önemli azınlık mezhebi ve beş yüz yıldır İran devletinin resmi dini olan Şiiliğin öneminin farkındaydı ve Şiilik üzerinde denetim kurmak için Sipah-i Din adını taşıyan örgüt kurdu. Şah parlamenter demokrasiyi görünüşte sürdürerek çeşitli bağımlı partiler kurdu. 44


Şah’a muhalefet eden iki ideolog çok önemlidir. Biri Ali Şeriati, Şiiliği devrimci, bir kurtuluş öğesi olarak ortaya atmıştır. Humeyni’nin Şiilik yorumu ise İslam’ın monarşiye karşı olduğudur. Ona göre ülke, monarşi yerine, İslami bir hükümet aracılığıyla ulema sınıfı tarafından yönetilmeliydi. On yıl sonra bu görüş, İran’daki İslami Devrim’in izleyeceği yolu oluşturmuştur. İSLAMİ DEVRİM

gözü pek bir deneyimin başlangıcını simgeliyordu.Humeyni ve yandaşları teokratik bir düzen kurdular. İslam’a dayalı adil ve özgür bir toplum, devrimin başlangıçtaki hedefiydi. Devrim bu hedefe ulaşmayı başaramadı; ama bunu gelecekte başarma olasılığı tamamen yok olmuşa benzemiyor.

1970’lerin ortasında Şah, petrol fiyatlarındaki düşüşün yarattığı ekonomik sorunlarla boğuştu. Petrol satışına dayalı olan ekonominin canlılığını kaybetmesi, enflasyonu tırmandırıyordu. Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, orta sınıfın çıkarlarıyla çakışıyor ve kamu giderlerinin azaltılması devlet yardımına muhtaç çoğu insanı zor durumda bırakıyordu. Şah gittikçe artan hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmak için siyasal serbestliği arttırma yoluna gitti. Çok geç kalan ve çok sınırlı olan reform girişimleri gitgide büyüyen muhalefet hareketinin önünü açtı. Ulusal Cephe liderleri ve birkaç entelektüel bu özgürlük ortamından yararlanarak Şah rejiminden yakınan açık mektuplar yayımladılar. Yeni meslek ve öğrenci örgütleri kuruldu, eskileri canlandı. Hükümet ise kendi yayın organıyla Humeyni’ye saldırmayı seçti. Bu makaleye karşı tepkiler, protesto hareketini dönüşüme uğratacaktır. Şii medreselerinin merkezi olan Kum kentinde Humeyni yanlısı gösteride polis 12 kişiyi öldürdü ve bu olaydan kırk gün sonra Tebriz’de Kum şehitlerini anmak için toplananlara polis engel olmaya kalktı. Başlangıçta barışçıl ve yerel protestolar olarak başlayan hareket ulusal çapta protesto hareketine dönüştü. Hareketin boyutu ve bariz dinsel niteliği rejimin ona karşı mücadelesini güçleştiriyordu. 1978 Ağustos’ta Abadan’daki bir tiyatroda çıkan esrarengiz yangın yüzlerce kişinin ölümüne sebep olmuş ve gerginliği artırmıştır. Humeyni protestocuları birleştirmek için bağımsızlık, özgürlük ve demokrasi gibi temaları kullanıyordu. Şah’ın ise devrimci hareketle baş etme çabaları sadece onun kararsızlığını gösteriyordu. Şah, ulusal bir kanalda devrimci hareketin meşruiyetini kabul ettiğini beyan eden bir konuşma yaptı ve Ulusal Cephe’den Şahpur Bahtiyar, Şah’ın İran’ı terk etmesi koşuluyla yeni bir hükümet kurmayı kabul etti. Şah 13 Ocak 1979’da İran’dan ayrıldı, Humeyni de 1 Şubat’ta İran’a döndü ve kısa süre sonra Mehdi Bazergan önderliğinde geçici bir devrimci hükümet kurdu. Kısa bir süre içinde ülkede iki hükümet vardı. 1 Nisan 1979’da tek tercihin bir İslam Cumhuriyeti olduğu ulusal bir halk oylaması sonucunda söz konusu cumhuriyet kuruldu. Altı ay sonra bir diğer halk oylaması ile İslami bir anayasanın onaylanmasıyla sonuçlandı. 1979’da iktidarın ele geçirilmesi ve İslami bir anayasanın onaylanması, siyasal ve toplumsal değişimde

NOT: Persepolis, İran Devrimi’nden bahsedilince akla ilk gelen film olmakla beraber, dönemi 9 yaşındaki Marjane gözünden naif bir dille anlatan, izlerken düşündüren ve o dönemin içine izleyicileri dahil eden siyah-beyaz, animasyon bir filmdir. Yönetmen: Vincent Paronnaud, Marjane Satrapi Tür: Animasyon Ülke: Fransa, ABD Süre: 96 dakika Dublaj: Chiara Mastroianni, Catherine Deneuve, Gena Rowlands KAYNAKÇA: D.Richards, Micheal, Dünya Tarihinde Devrimler; Pappe, Ilan, Ortadoğu’yu Anlamak 45


ORTADOĞU

K

IRAK’TA Şİİ-SÜNNİ GERGİNLİĞİ Resul SEVİMLİ

üresel Kraliyetçilerin son zamanlarda özellikle Ortadoğu ve İslâm Dünyası’nda sürdürdüğü oyunlar bir hayli ivme kazanmıştır. Dine ve etnik kimliğe dayalı olarak yapılan siyasetin toplumu nasıl kutuplaştırdığı, nasıl böldüğü ve giderek nasıl çatışmaya sürüklediği Ortadoğu’da en açık örnekleriyle görülmektedir. Irak’ta baş gösteren mezhep çatışmaları yeni bir “İç savaş mı meydana gelecek?” sorusunu da gündeme getirmektedir. Temel Haçlı Felsefesi, küresel boyutunu almıştır ve faaliyetlerini etkin bir şekilde sürdürmeye devam etmektedir. ABD emperyalizmi; küresel ihtiyaçlarına göre temeli etnik bölünmeye, bazen ırk, bazen mezhep temeline dayalı ulus teorileri imal edip ve bunları hedef aldığı ülkelere insan hakları ve demokrasi kavramları perdesi altında dayatmaktadır. ABD bu programı Irak işgal altındayken uygulamakta ama uygulanan rejimin sözde demokratikleşmesi ülkeyi kaosa, kanunsuzluklara iterek kaos ve kanunsuzluğu egemen hale getirmektedir. Bu da ABD silahlı güçlerine karşı direniş hareketlerini ve bunun sonucu olarak da etnik, dinsel ve mezhep çatışmalarını artırmaktadır. Ülke bir iç savaşa ve parçalanmaya karşı hızla koşmaktadır. Kuzeyde Kürt etnikli, güneyde İran yanlısı teokratik Şii devleti oluşturulma olasılığı artmaktadır. İslâm da giderek ılımlaşarak radikalleşmektedir. Özellikle ABD işgalinden sonra Baas rejiminin çökmesi ve Saddam Hüseyin’in tarihe karışmasıyla birlikte Irak toplumunda beliren huzursuzluk ve boşluk ortamı Anglosakson güçlerin bu durumdan istifadesine yol açmıştır. Her bölgeyi özerkleştirip, kendi içinde keskin kimlikler oluşturup, sonra oluşturduğu bu bölgeleri birbirileriyle çatıştırarak, kumandanın kendilerinde olduğu yeni bir

Yeni Şafak, 12 Mayıs 2007

1

düzen oluşturulmaktadır. İçinde bulunduğumuz bölge, sosyal yapısı ve jeopolitik önemiyle adeta bir mozaiği andırır. Tarih boyunca bu bölgede, içinde birçok unsuru bulunduran büyük devletler varlığını sürdürmüştür. En buhranlı zamanlarda bile din, her zaman birleştirici unsur görevi görmüştür. Şöyle bir sorun var ki, eskisi gibi dinin şemsiye görevi görüp farklı kolları altında toplama işlemi geri planda kalmıştır. Batı, uyguladığı stratejik zekâsıyla sonu felakete gidecek çatışmaları planlamada başarı katsayısının ne kadar yüksek olduğunu göstermektedir. Saddam, İran’a saldırıncaya kadar Irak Şiileri “Irak’ın yurttaşları” ve nüfusun yüzde 65’ini teşkil ettikleri halde İran’a karşı sekiz sene savaşmışlardır da. Ama İran ve devrim tehlikesi paranoyasına kapılan Saddam ve onu “Ortadoğu bölgesinin yiğit adamı” ilan edip İran üzerine saldırtan küresel güçlerin kışkırtmaları sonucunda hem Irak harabeye dönmüş, Saddam rejimi yıkılmış, hem de önemli bir Şii nüfusu siyasi özerk bir bilinçle yeni sahnedeki yerini almaya başlamıştır. 2003 Irak İşgali’nde Saddam Hüseyin devrinin sonuna kadar iktidar, Sünni kökenli nüfusun elinde olmuştur. Şiiler Saddam Hüseyin’in sert iç politikalarıyla birçok kez etnik ve mezhepsel ayrımcılığa uğrayarak yaşamını yitirmiştir. Saddam İran-Irak Savaşı’nda, Irak Şii’lerini İran Şiileriyle 8 yıl gibi bir süreyle savaştırarak bir şekilde Şii nüfusun azalmasını bile düşünmüştür. Adeta bir insanlık vahşeti olan ırkçı saldırılarda görünen tablo içler acısıdır. Saddam rejiminin mezhep politikasında, Irak’ta yaşayan halkın mezhebi veya dini törenleri düzenlemelerine izin verilmemiştir. Aileler evleri arasına güvenlik duvarları çekmiş ve önceden yapılan akrabalıklar gittikçe azalmıştır. Bu sert politikalara Sünni çevrelerden hiçbir tepki gelmediği gibi zaman zaman desteklendiği bile görülmüştür. Irak işgali sonrası Sünni egemenliği giderek etkisini kaybetmiş ve Amerika bu durumdan yararlanarak iki grubu birbirine düşürmüştür. Mayıs-2007 yılında konuşan eski bir Iraklı subayın itirafları dudak uçuklatmaktadır. Ajan provokatör : “Bir gün Şiilerin yoğun olduğu Azamiye’de bir Şii, ertesi gün Sadr kentinde bir Sünni’yi öldürüyorduk. Bu iş için Amerikalıların kurduğu bir ‘kirli işler ekibi’ var. Söz konusu ekip özellikle kalabalık pazarlarda bombalı araç patlatma konusunda uzman. Amerikan güçlerinin kullandığı en yaygın bombalı araç planı, Iraklılara ait araçlarda arama yapılırken bomba düzeneği yerleştirme şeklinde oluyor”1 15 Aralık’ta ABD’nin Irak’tan askerlerini resmi olarak çekmesinin üzerinden bir gün geçmeden Başbakan Maliki’nin Sünni politikacıları hedef alan girişimleri ül46


saldırılar kitlesel boyutta süregelmektedir. CIA’nın eski Ortadoğu bölge şefi Robert Baer’in bu konuda söyledikleri açıkçası bir hayli ilginç: “Sünni-Şii savaşını tetikleyelim. Biz Amerikalılar niye ölelim ki! Bırakalım (Sünni-Şii) Müslümanlar birbirlerini öldürsünler”3… İşgalden bu yana Irak’ta yaklaşık 1 milyon insan hayatını kaybetmiş, milyonlarca insan göçmen durumuna düşmüş veya kendi yurtlarında yer değiştirmek zorunda kalmıştır, yüz binlerce çocuk ailesini kaybederek yetim, kadınlar dul kalmıştır. Bugün Irak fiilen üçe bölünmektedir, bölünmeyi tetikleyen

keyi yeniden mezhepsel bir çatışmanın içine sürüklemiştir. Günümüze gelene kadar ABD’nin Irak’tan çekilmesinin akabinde Şii sivilleri hedef alan saldırılarda önemli bir artış olduğu görülmektedir. Irak’ta Şiilere yönelik sert politikalar, Şii lider Maliki’nin hükümetin başına geçmesine kadar devam etmiştir. Şii Başbakan Maliki etnik mezhepsel bir ayrımcılığa devam ederek bir bakıma Saddam Hüseyin’den miras kalmıştır. Saddam’ın aksine Şii yoğunluklu nüfus yapılandırmasına giderek Sünni Araplara ve Kürtlere sert bir politika izleyip, Şii bir ordu kurarak silahlandırmaya çalışmaktadır. Maliki’nin politikalarından rahatsız olan Sünni kesimlerin Maliki’yi diktatörlük kurmakla suçlamanın yanı sıra Sünnilerin çoğunlukta oldukları bölgelerde federe birimler oluşturmak yönünde bazı girişimlere öncelik vermeye başladığı gözlemlenmektedir. 28 Kasım’da doğrudan Başbakan Maliki’yi hedef aldığı ileri sürülen saldırıların arkasında Sünni liderlerin olduğunun Başbakanlık tarafından ileri sürülmesi ve ardından Yüksek Mahkemenin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık el Haşimi’ye yurt dışı yasağı getirmesi ve ardından tutuklama kararı alması krizin tırmanmasına yol açmıştır. El Haşimi’nin Federe Kürt Bölgesine gittiği saatlerde bu kez güvenlik güçlerinin Maliye Bakanı Rafi al-Isawi ve Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak’a yönelik başlattıkları operasyonlar hem Irak içinde hem bölgedeki kaygıların artmasına yol açmıştır. Maliki’nin krizi tırmandırma girişimleri karşısında Iraki Listesine bağlı Bakanlar hükümetten çekilirken hem Sünni vekiller hem de Kürt vekillere Meclis çalışmalarına katılmayacaklarını açıklamışlardır. Böylelikle hem Parlamenterlerin yargılanması için Mecliste yeter oy sayısının sağlanması engellenmiş hem de Şii liderlere ve onları destekleyen bölgesel güçlere Başbakan Maliki’nin otoriter ve mezhepçi politikalarını kabul etmeyecekleri yönünde güçlü bir mesaj verilmiştir. Diğer yandan Bakanlar ve milletvekilleri arasında gerginliğin tırmandığı 21 Aralık günü ise başkent Bağdat’ın Şii bölgelerinde sivilleri hedef alan saldırılar gerçekleştirilmiştir. Saldırılar sırasında 70’den fazla sivilin yaşamını yitirmiş olması Irak’ın yeni bir şiddet sarmalı içine girebileceğine dair tedirginliği artırmıştır.2 Şii ve Sünnilerin karşılıklı olarak birbirilerini öldürmeleri cami, pazar yeri gibi ortak alanlarda yapılan bombalı Veysel Ayhan, Irak’ta Şii-Sünni Gerginliği: Irak’ın Bölünmesi Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet, 14 Nisan 2012 4 Ali Bulaç,Zaman,Mezhep Çatışmaları 19 Nisan 2012

ana unsur mezhep ve etnik kimliklerin sert çekirdekler şeklinde birbirleriyle çatıştırılmalarıdır. Şu veya bu amaçla mezhep ve etnik çatışmaları derinleştirip sürdürenler, bilmeliler ki harap olduktan sonra Basra’yı kim ele geçirirse geçirsin, elinde iktidarını kullanacağı ne toprak kalır ne ahali. 2006’da Sünni ve Şii din adamlarını bir araya getirip “Kur’an-ı Kerim’e, Efendimiz’in hadislerine ve İslam dininin umdelerine dayalı olarak, Irak halkının tüm kesimlerine öldürme, katletme, insanları perişan etme ve insanlık suçlarının zincirleme yapılmasını önleme konusunda ‘namus ve şeref sözü’ vermeleri için” bir teşebbüs başlatan İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, “Olup biten cinnettir ve bu vahim bir durumdur. Bu cinnet ve bu vahamet İslam tarihinde örneği olmayan bir hadisedir. 14 asırdan bu yana ilk defa böyle bir hadise oluyor. Bunu anlamak fevkalade zordur.” diyordu. Evet, bu bir cinnettir, vahim bir durumdur. Aklı başında, dar siyaset penceresinden bakmayan sorumlu insanların bunu anlama, anlamlandırma ve çözüm yollarını gösterme gibi sorumlulukları var.4 SONUÇ ABD’nin 2003 Irak müdahalesinden bu zamana kadar demokrasi, özgürlük ve insan hakları kavramının yerine terör ve mezhep çatışmaları kavramlarının geçtiğini görmekteyiz. Hangi demokrasiden bahsediyoruz, demokrasinin kavramı mı değişti, yoksa biz mi demokrasi kavramını yanlış anlamaktayız? Irak bugün kan gölüne dönmüş du-

2 3

47


rumda ve tüm dünya bunu görmezden geliyor. Neden dünya Irak’taki soykırıma sessiz kalıyor? Dünya küçülüp ABD mi büyüdü? Yoksa tüm dünya ABD’den mi korkuyor? Bunlar birçok Iraklı vatandaşın aklından çıkmayan sorulardır. Irak önceden kardeşçe yaşamayı bilen bir halka sahipti. Bugün ise baktığımızda herkes birbirini yok etmeye çalışmakta. Mezhepsel ve etnik aidiyet duygusu, bugün Irak’ta günlük yaşamın odak noktası olmuş durumda. Artık dükkân, büro tabelaları mezhepsel ve etnik kimlik belirtilerek yazılıyor. Bu da Irak halkının zararına ve küresel aktörlerin yararına meydana gelen bir durumdur. Çünkü ABD, Iraklılar arasında ayrımcılık ve mezhep çatışmalarını tetikleyerek “böl ve yönet” stratejisi çerçevesinde hem kendi güvenliğini hem de etkinliğini sağlamaktadır. Şii ve Sünni liderlerin dış güçlerin oyunlarına kapılmadan ortak mutabakatta bulunması gerekir. Yoksa mezhepsel bölünmelerle ortaya çıkan çatışmalar çok daha ileri boyutlara gelebilir. Belki de Irak olası bir savaş durumunda, ABD işgalinde olduğundan daha çok etkilenecektir. Devleti bir duvar olarak düşünecek olursak, toplum bu duvarın tuğlaları ve toplumda bulunan bireylerin aralarındaki dayanışma duygusu da harcı olarak nitelendirilebilir. Devleti sarsmak ve yıkmak için önce dayanışma duygusunu yok edersiniz sonra da toplumu küçük bir tekmeyle yerle bir edersiniz. Bugün Irak bunu yaşıyor. ABD geldi baltasını indirdi ve şimdi çekildi diye savaş sona ermedi, Irak halkı huzura kavuşmadı; çünkü ABD Irak’a en yıkıcı sistemi kurdu. Bir yandan ABD ile savaşan bir yandan da yer yer kışkırtmalar sonucu iç çatışmalarla uğraşan Irak’ın sonunun ne olacağı tüm dünyada merak konusudur. Acaba Şii ve Sünniler arasındaki mezhepsel çatışmalar sadece Irakla sınırlı mı kalacak, yoksa komşu ülkelere ve

İslâm Dünyası’na da sızacak mı? Bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz. Evet, Ortadoğu bölgesi ciddi bir sorunla karşı karşıya gelmiştir. Ateşin daha da büyümemesi için derhal müdahale edilmeli ve güzel bir sonuca bağlanmalıdır aksi takdirde Batı ve onun büyük hayalleri, gerçekleşme yolunda en büyük adımı atacaktır. KAYNAKÇA Kerküklü, Ali, Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük, Kum Saati Yayınları,2010 R.Polk, William, Irak’ı Anlamak, Ntv Yayınları,2007 Özel, Çeto/İnanç, Zeri, Dünya Basınında Irak 2003- 2005 / Kürtler Şii ve Sünni Araplar,2006 Arı, Tayyar, Geçmişten Günümüze Ortadoğu, Siyaset, Savaş ve Diplomasi, MKM(Marmara Kitap Merkezi Yayınları),2008 http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/ali-bulac/1904-2012-mezhep-catismalari.html http://www.kentselhaber.com/V13/ColID/2113/Irak-taSunni-Sii-gerginligihttp://en.wikipedia.org/wiki/Shi’a%E2%80%93Sunni_relations

48


ORTADOĞU

HAMAS: FİLİSTİN’DE DİRENİŞİN ‘KARDEŞ’1 KANADI M. Cansın SÜSLÜ

GİRİŞ ilistin sorunu, tarihsel süreç içerisinde tüm dünyanın önemli ölçüde dikkatini yönelttiği bir sorun olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılması ile boşalan bölgelere emperyalist ülkülerle yerleşen İngiltere ve Fransa’nın bölgeyi denetim altına alması, bölgenin siyasi ve askeri bakımdan yeniden yapılanmasının kaynağını oluşturur. Filistin topraklarının büyük kısmının idaresinin İngiltere’ye bırakılması, İngiltere’nin bölgedeki mandater yönelimi ile sonuçlanmıştır. Nihayetinde, bağımsızlık beklentisi içerisinde olan Filistinli Arapların umutları da bu şekilde sönmüştür; ancak pes ettikleri söylenemez. Bölgede Siyonist oluşumlar koluyla, - AB, ABD ve özellikle İngiltere’nin faaliyetleri- İsrail devleti kurulmuştur. Yahudilerin bölgeye yerleşmesinin böyle bir oluşumla kökleştirilmesi, karşı pan-Arapçı görüşlerin yükselmesini, bölgede sıcak temasların oluşumunu da beraberinde getirmiştir. Arapların, başkalarına vaat edilen ve hatta verilen kendi topraklarını tekrar ele geçirme amaçları, bölgede pratikte bu amaca yönelik girişimlerde bulunan birçok grubun doğmasına yol açmıştır. İdeolojik yönden farklılıkları bulunsa da bu grupların ortak amacı bellidir: Siyonist yönetime karşı yurtlarını yeniden kazanmak. İşte HAMAS, bu ideolojik yelpaze içerisinde politik İslam kanadında yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı, HAMAS’ın daha çok güncel ve güncele yakın konumunu genel hatlarıyla ele almaktır. DİRENİŞ ÖRGÜTLERİ İÇERİSİNDE BİR AYIRIM: HAMAS Her şeyden önce HAMAS’ın, 1928’de Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler ile oldukça sıkı bir bağı olduğunu belirtmek gerekir. Müslüman Kardeşler, diğer Filistinli örgütlerden farklı olarak silahlı direniş yerine halkın ideolojik bilinçlenmesine yönelik çalışmalar yapmıştır. Bu sayede halkı sosyal ve özellikle dini alanlarda bilgilendirerek onların desteğini kazanmaya çalışmıştır. İdeolojik kökenlerini Müslüman Kardeşlerden alan HAMAS örgütü de, Filistin bağımsızlığının anahtarını İslami öğretilerde görmüş ve bu sebeple seküler yapılanmalara ( özellikle Filistin Kurtuluş Örgütü) karşı durmuştur.

İşte Müslüman Kardeşlere İslami Cihat tarafından getirilen eleştiriler tam da bu noktada olmuştur. İslami Cihat, Müslüman Kardeşleri askeri yapılanmaları olmadığı için pasiflikle suçlamıştır. Onların yaptığının aksine halkı bilinçlendirme çalışmalarından önce askeri örgütlenmeye gidilmesi gerekmektedir. Müslüman Kardeşler bu ve benzeri eleştiri ve hatta suçlamalardan çok etkilenmiş ve bu durumu tetikleyen birkaç olaydan sonra örgüt yapısının değişmesi gerektiğine karar vermiştir. İşte İsrail’e karşı yeni bir İslami devrim hareketinin örgütlenmesi yani HAMAS’ın kurulması bu düzlemde olmuştur. HAMAS, partinin isminin açılımından da anlaşılacağı gibi (Hareket El Mukaveme El İslamiyye/İslami Direniş Hareketi3) Filistin direnişine İslami öğelerle katkıda bulunmuştur. İsrail yönetimine karşı olan ayaklanmaları ve bağımsızlık hareketlerini de bu öğeler doğrultusunda açık/ gizli bir şekilde desteklemiştir. Bu çerçevede parti, Müslüman Kardeşlerin de yolundan giderek rotasını belirlemiştir: Bağımsızlık, İsrail devletinin yok edilmesi ve yerine Filistin İslam Devleti’nin kurulması. Bu rotanın izlenmesinde kullanılacak araçlar ise askeri ve sivil örgütlenmelerle direniş ve İsrail ya da Yahudiler ile hiçbir şekilde uzlaşmaya varılmaması olacaktır. Direnişin Ilımlı ve Radikal Tarafları: HAMAS’ın Ayrışması Filistin’de bağımsızlık adına verilen savaşın en belirgin iki tarafı Filistin Kurtuluş Örgütü(FKÖ) ve HAMAS’tır. Ne var ki bu iki örgüt hem ideolojik olarak hem de askeri ve sivil örgütlenmeleri ile birbirinden ayrılır. En belirgin ayrılma ise yıllar içerisinde FKÖ’nün barışçıl çözümlerle direnişi yönlendirme arayışlarına karşın HAMAS’ın buna tam karşıt bir duruş sergilemesidir. FKÖ’nün uzlaşmacı politikaları, örgütün direnişteki İsrail devletinin yıkılması amacından sapması sonucunu getirmiştir. İsrail ile FKÖ arasında uzlaşma sağlamak amacıyla bir dizi barış görüşmesi yapılmıştır. Bunlardan belki de en önemlisi, Madrid görüşmelerinin sonucu olan 1. Oslo Görüşmeleri’dir. Bu görüşmelerin sonucunda İsrail ile FKÖ arasında uzlaşma sağlanması ve Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nde Fil2

F

Buradaki “Kardeş” kavramı, Filistin’de askeri direnişin yeni dönem anlayışına atıfta bulunarak ele alınmıştır. HAMAS parti logosu. 3 Veysel Ayhan, HAMAS: Filistin Direnişinde Politik İslam, Ortadoğu Etüdleri Cilt 1 Sayı 1, Temmuz 2009, s.111 1 2

49


istin özerkliğinin tanınması4 öngörülmüştür. Ancak bu öngörülerin tam olarak gerçekleşmemesi HAMAS’ın meşruluğunu ve halktan aldığı desteği arttırmıştır. Öyle ki İsrail saldırılarında örgütün kurucu isimlerinden olan Şeyh Ahmed Yasin’in öldürülmesi bile örgütü olumsuz yönde etkilememiştir. Aksine direnişte daha da etkin rol oynamasını sağlamıştır. SONUÇ YERİNE: GÜNCEL KONUM Görüldüğü üzere iki örgüt arasında ideolojik ve direniş yöntemi açısından farklılıklar bulunmaktadır. FKÖ sol milliyetçiliği ön planda tutarken, HAMAS daha çok sağ tarafta İslami kanatta bulunmaktadır. Soğuk Savaş sonrasında direnişin İslami yönde değişmesi de iki örgüt arasındaki dengeleri ve bağlantıları değiştirmiştir. Bununla birlikte HAMAS’ın FKÖ içerisinde temsil edilmesi gibi kavrayıcı çözüm çalışmaları da kısmen başarısız olmuştur; ancak iki örgüt arasındaki anlaşmazlıkların renginin günümüzde değiştiği aşikardır. Tüm bunların yarı sıra İslami Cihat ile HAMAS arasında birleşme yönünde çıkan haberler de, Fetih hareketini sahnenin dışına itmek yönünde her iki taraf açısında önemli bir gelişme gibi görülmektedir. HAMAS siyası liderlerinden Mahmud Zahar’ın yaptığı açıklamalar da bunu gözler önüne sermektedir: “Filistin İslami Cihad örgütüyle Hamas arasında, iki örgütü ortak paydalarda buluşturmak için ciddi ve nitelikli görüşmeler gerçekleştiriliyor. Ortak hedeflerimiz var, öyleyse niçin bir yerde buluşup anlaşmayalım? Ancak şu anda bu konu hakkında fazla ayrıntı vermemizin doğru olacağını düşünmüyorum.5” Bu açıklamalar, İsrail ile ilişkilerde ve örgüt içi görüşmelerde dönüşümlerin habercisi olarak görülebilir. Ayrıca HAMAS’ın AB ile gizli görüşmeler 4 5

gerçekleştirdiği yönünde çıkan haberler, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak görülen örgüte karşı yürütülen politikaların yumuşayacağını göstermektedir. Ancak HAMAS’ın İsrail’e cezaevlerindeki, Filistinlilerin açlık grevlerini hafife alması durumunda sonuçlarına katlanması gerektiği yönünde yaptığı uyarılar, ‘terör örgütü’ politikaların hafiflemesini geciktirecek gibi görünmektedir. HAMAS ve El-Fetih arasında ulusal birlik hükümeti konusunda bir uzlaşma sağlanamaması, Filistin bağımsızlık hareketlerine gölge düşürecek niteliktedir. Sivil bürokrasideki sorunların çözülmesi şu an için her iki tarafın da ortak paydada birleşmesi durumunda gerçekleşecek gibi görülmektedir. KAYNAKÇA ARMAOĞLU, Fahir, Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşı, İşbankası Kültür Yayını, Ankara 1994 AYHAN, Veysel, HAMAS: Filistin Direnişinde Politik İslam, ORSAM Yayınları Ortadoğu Etüdleri, Temmuz 2009 BALCI, Ali, İsrail Sorunu: Ortadoğu’nun Gordion Düğümü, Dünya Çatışmaları, Cilt 1, Ekim 2010 CLEVELAND, William L, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitaplığı, İstanbul 2008 PAPPE, Ilan, Ortadoğu’yu Anlamak, Çev. Gül Atmaca, NTV Yayınları, Ocak 2009 __________, Modern Filistin Tarihi, Çev. Nuri Plümer, Phoenix Yayınevi, 2007 http://dunya.milliyet.com.tr http://hurarsiv.hurriyet.com.tr http://www.washingtonpost.com *Bu çalışma 15.05.2012 tarihinde kaleme alınmıştır.

William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, Birinci Basım(İstanbul: Agora Kitaplığı 2008), s. 549 30.04.2012 tarihli Hürriyet gazetesi haberinden alınmıştır: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=20452944

50


ORTADOĞU

ARAP BAHARI’NIN SURİYE’YE YANSIMALARI Gökhan DÖRDÜ Demokrasiyi tam anlamıyla içselleştirebildiği söylenemeyen Suriye, yıllardır kısıtlı kaynaklarına rağmen bölge politikası hakkında söz sahibi olmayı başarabilmiştir. Gerek PKK ile Türkiye, gerekse Hizbullah ile Lübnan siyasetini etkileyebilmeyi başaran Suriye, Ortadoğu coğrafyasındaki mevcut siyasasıyla belli oranda tepkiyi üzerine çekmiştir. 2011 yılının Ocak ayında Tunus’ta başlayan ve Mart ayında etkisi Suriye’ye uzanan ‘’Arap Uyanışı’’ genel hatlarıyla tüm dünyanın dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. Arap dünyasında oldukça gecikmiş bir dönüşüm sürecinin başlangıcı olarak yansıtılan hareket, Tunus ve Mısır’daki otoriter rejimlerin halk hareketiyle kısa sürede devrilmesiyle gündemin tam anlamıyla zirvesine oturmuş ve genel olarak Arap coğrafyasında radikal değişim süreci beklentisi içine girilmiştir fakat Tunus ve Mısır’ın hemen ardından Yemen’de Salih’in iktidardan tam anlamıyla uzaklaştırılamaması ve Bahreyn’e Suudi Arabistan’ın askeri müdahalesi gibi gelişmeler ile birlikte

dönüm noktası olmuştur. Rejim, isyanı yönetememekle birlikte sert ve uzlaşıdan uzak bir tavır takınmış, bu durum da Suriye muhalefetinde rejimle yalnızca silahlı mücadele yoluyla hesaplaşılabileceği algısını yaratmıştır. Rejimin muhaliflere yönelik orantısız güç kullanımı, ordudan kısmi kopmaları beraberinde getirmiş ve ordudan kopan subayların oluşturduğu ‘’Hür Suriye Ordusu’’ ile muhalif hareketler silahlı mücadele ekseninde evrilmeye başlamıştır. Suriye’de yaşanan gelişmeler, Arap Baharı’nın temel argümanı olan ‘’demokrasi ve özgürlük’’ tezlerinin yanı sıra bünyesinde etnik ve mezhep eksenli düşünceleri barındıran bir hareket haline gelmiştir. ‘’Suriyeli’’ kavramını ön planda tutarak ciddi bir ulus bilincine sahip bir ülke görüntüsü çizen Suriye’de, özellikle son dönemlerde mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın körüklenmesi ciddi boyutlara ulaşmıştır. Bu süreci etkileyen temel faktörler ise; şiddet ile etnik ve mezhepsel ayrımcılıklardır. Bu ayrımcılığın merkezinde her ne kadar ‘’Alevi azınlığın Sünni çoğunluk üzerindeki tahakkümü’’ düşüncesi yer alsa da, Suriye’deki rejimin azınlık rejimi değil, BAAS rejimi olduğu bir gözden kaçırılmamalıdır. Ülkenin kilit noktalarının Alevilerin elinde olduğu bir gerçek olmakla birlikte, Esad’a destek veren, bürokraside kendisine yer edinmiş ciddi bir Sünni elit ve Sünni orta kesim mevcuttur ve bu durum Sünnilerin tamamının muhaliflerin safında olduğu tezini çürütmektedir. Suriye’de gösteriler her ne kadar barışçıl çerçevede başlamış olsa da, hükümetin muhaliflere karşı silah kullanmamaktan kaçınmaması ve buna karşılık muhaliflerin özellikle 6 Haziran’da Cisr Eş Şuğur’da 120 rejim askerini öldürmesiyle sonlanan saldırı ile başlayan süreç, sonrasında yaşanan çatışmalar ve verilen kayıplar, Suriye’deki durumun bir ‘iç savaş’ olduğunun en açık kanıtı olarak önümüzde durmaktadır.

‘’Arap Uyanışı’’ nın niteliği sorgulanır hale gelmiştir. Tunus ve Mısır’ın otoriter rejimlerinin ardından Libya’da Kaddafi iktidarının sona ermesiyle birlikte tüm dikkatler Suriye’ye yönelmiştir. 18 Mart’ta Dera’da başlayan protestolar, rejimin orantısız tepkisiyle karşılaşınca daha da sertleşmekle birlikte, ülkede yaygın bir muhalefet tabanı oluşmasına önayak olarak rejim karşıtı protestoların 51


Rejimin muhaliflere yönelik artan oranlı şiddeti, muhalif kesimlerde karşılığını bulmuş, muhaliflerce gösterilen tepki rejimin saldırıları daha da artırmasının önünü açmıştır. Bu bağlamda her iki kesimin saldırısı da karşıtlarıyla var olmuş ve yaşanan kriz derinleşmiştir. Bu süreç özellikle Müslüman Kardeşler eksenli muhalif tabanın, halk nezdinde meşru zemininin daralmasına yol açmış ve rejim kuvvetlerine muhaliflere karşı silah kullanma fırsatı yaratmıştır. Rejimin bu fırsattan istifade etmesi aynı şekilde halk nezdinde Esad rejiminin de sorgulanmasının önünü açmıştır. BM ve Arap Birliği özel temsilcisi Kofi Annan, meselenin askerileştirilmesinin kaosu artıracağını belirterek, nihai çözümün siyasi çözüm olacağını dile getirmiştir. Bu bağlamda Beşar Esad’a sunulan Barış Planı çerçevesinde ‘’Tarafsız İzleme Mekanizması’’ ve ‘’Dış Müdaha- leye Karşı Çıkılması’’ şartları kabul edilmemiş ve Şam; ‘’Silahlı teröristler etkin olduğu müddetçe siyasi diyalog olmaz’’ diyerek kırmızı çizgisini belirlemiştir. Yapılan müzakereler sonucunda çift taraflı ateşkes hayata geçirilerek iç savaşa yönelik çözüm politikaları arayışına girilse de, bu durum muhalifleri pek tatmin etmemiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin ateşkes ve siyasi diyalog çağrısına ‘’rejime halkı bastırma olanağı verdiği’’ gerekçesiyle tepki gösterilmiştir. BM Güvenlik Konseyi’nin altı maddelik ateşkesi, yaşanan siyasi ve toplumsal krizin niteliği açısından mevcut şartlar altında en uygun çözüm olarak görülse de, iktidarını siyasi gücüne ve bu güçle birlikte gelen siyasal şiddete bağımlı kılan ülkelerde rejimin barışçı evrelerle değişebileceğini düşünmek, realist bakış açısının kabul edebileceği bir durum değildir. Bu nedenle Beşar Esad’ın önce ateşkes uygulaması ardından reform yapması ve son tahlilde çekilmesi ihtimali pek gerçekçi görünmemektedir. Nasıl ki Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi iktidardan vazgeçmediyse aynı şekilde ABD, Batı ve İsrail’i ‘emperyalist’ olarak tanımlayıp yaklaşık kırk yıl sonra yeniden Filistin’in hamiliğine soyunan Suriye’de Beşar Esad da iktidardan vazgeçmeyecektir. Nitekim 9 Mayıs 2012 tarihinde BM gözlemcilerine yönelik saldırının gerçekleşmesi, Suriye’deki gözlemcilerin sayısını artırmak isteyen BM’nin nezdinde Beşar Esad’ın gözlemcileri ülkeden uzak tutma çabası olarak yorumlanmış ve Kofi Annan ateşkese rağmen Suriye’de artan şiddet olaylarının kabul edilemez olduğunu açıklamıştır. BM ve ABD başta olmak üzere, Batının Suriye’deki olaylar karşısında sessizliğini koruması (gerek ABD’nin tek başına müdahale etmek istememesi gerek başkanlık seçimleri gerekse petrol fiyatlarının olası artışlarının ekonomiye ve seçim evresinde ABD siyasasına vereceği zarar nedeniyle…) ve buna paralel olarak Rusya’nın

Suriye meselesinde rejimin yanında yer alması, Beşar Esad’ın hanesine artı olarak yazılmıştır. Libya konusunda NATO’nun oyununa geldiğini düşünen Rusya, aynı hatayı Suriye meselesinde yapmamak için oldukça dikkatli bir siyaset izlemektedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da ‘’Libya’da yaptınız ama Suriye’de benden habersiz bir şey yapamazsınız’’ tavrı nedeniyle Rusya ile arada görüş ayrılıkları bulunduğunu doğrulamış, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da Rusya’yı BM Güvenlik Konseyi’nin yapıcı eylemlerine destek vermeyerek Esad’ı iktidarda tutmakla suçlamıştır. Suriye’de yaşanan çatışmaların

ardından Arap dünyasında muhalefete geniş çaplı mali ve askeri yardım çağrıları yükselse de, böyle bir adım dökülen kanı artıracağı, Rusya’nın duruma fiili anlamda müdahil olmasına yol açacağı ve Esad’ın devrilmesini garanti etmeyeceği için mantıklı bir seçenek olarak görülmemektedir. Bu nedenle çözüm yollarının alternatifi Batı nezdinde başarıya ulaşacağına tam anlamıyla inanılmasa da uluslararası diplomatik baskı olarak öne çıkmaktadır. Fakat gelinen noktada Suriye’deki sorunun reformla ya da diplomatik yollarla çözülemeyeceği çok açıktır. Uzun vadede meydana gelebilecek olası çözüm evreleri de, çatışmadan uzak bir şekilde kendini gösterememekle birlikte, mevcut çatışma ortamında söz konusu evrelerin başarıya ulaşma şansı hayli düşük olacaktır. Bu durum ABD’nin ve Batı’nın çözüm için farklı yöntemler izlemesine neden olabilir. Yabancı güçlerin, askeri muhalefeti doğrudan ya da dolaylı yollardan desteklemediği durumlarda mevcut rejimleri devirmek her zaman mümkün olmayabilmektedir. Bu durumda iki seçenek öne çıkacaktır: Ya muhalefete ciddi oranlarda silah, para ve teçhizat yardımı yapılacak ya da Irak Savaşı’nda olduğu gibi doğrudan müdahale edilecektir. Tabi her iki durumda da Moskova’nın onayını almak şarttır.

52


.

.

.

.

.

.

MINERVA MINERVA MINERVA MINERVA MINERVAMINERVA

AKAN GÖZYAŞLARIYLA AKITILAN KANLARIN AYNI RENK OLDUĞU FİLM:

PERSEPOLIS Fatma Bahar ÇANDIR

Gerçekleri yansıtabileceği birçok naif yola sahip olan sanatın, siyasi yaşam üzerindeki etkisi Maslow Piramidi’nin ilk basamağının canlılar için taşıdığı gerçeklik kadar önemlidir. Nasıl ki biyolojik bir canlı, en basit deyimiyle, karnını doyurmadıktan sonra “yaşam”ına devam edemiyorsa; siyasi ilişkilerde de sanatın duyguları ateşleyip algıları açan yorumu da o denli can alıcı etkiye sahiptir. Bu sayede, “siyasi karakterlerin” halkı için yaptığına inandırıldığı her şeyin halkın üzerindeki etkisini; kimi zaman taraflı kimi zaman empati kuracak kadar cesur “tarafsız” bir dille senaryoya, şarkı sözlerine, sahnelere yansıtılması sayesinde, “siyaset”in siyasi karakterler arasında çıkar silahı olmaktan öte olduğunu, yani gerçekleri bize fark ettirir. Bir nevi uyanış... Belki de bu yüzdendir ki Tunus, aşağıda kendi izlenimlerimi paylaştığım Persepolis filmini Arap Baharı’ndan umutlanarak yayınlayan Nessma kanalı sahibine, filmin “dine hakaret ettiği” iddiası nedeniyle ceza kesmiştir. Bu olayın gerçekleştiği tarih sandığınız gibi milattan önce değil, çok yakın bir zaman: 03.05.2012 Rakamların kendi kendini geliştirdiği, insanlık tarihi için kutsal olan “din” olgusunun hala çıkarlar için kullandığı bir çağ... Modernliğin, aydınlığın “sahici dindar bireylerle” bağdaştırılmasını engelleyen birçok durum... Filmden bir replikle filmle ilgili analizime başlayabilirim: “Gayet normal. Her devrimin geçiş evreleri vardır. Ülkenin yarısının okuma-yazması yok, sadece milliyetçilik ve din insanları canlandırıyor.” Persepolis; İran Devrimi’nden günümüz İran’ı dahil olmak üzere her açıdan İran’ı küçük Marjane’nin gözünden dünyaya sunan siyah beyaz bir çizgi filmdir. Siyah-beyaz çizgi film nerde görülmüş değil mi? Söz konusu kan, savaş, kısıtlanan özgürlükler, saygı duyulmayan yaşamlar, çıkarlara alet edilen kutsal değerler ise renklere ihtiyaç yoktur da ondan. Film daha ikinci dakikasında, kültür çatışmasıyla karşımıza çıkıyor. Ayna karşısında hazırlanan 2 kadının birbirlerine anlamsız olan bakışlarında bunu hissetmek hiç de güç değil. Ardından bir İngiliz’in Şah’ın başına taç fırlatması ayrıntısıyla devam edip İran’a, ABD ve İngiltere’nin desteğiyle petrol için yapılan müdahalelere değinmiştir. Yazımda bahsetmediğim İran-Irak savaşını ve bu savaştaki ABD’nin rolüne değinmeden de geçmemiştir. Hükümetin ve siyasi ilişkilerinin toplum üzerindeki etkisini küçük Marjane’nin genç bir kadın olana kadarki

53


sürecini ve ailesini ele alarak işleyip çok önemli bir konuyu da bünyesine dahil etmiştir: “kadın” olmanın yaşamdaki zorlukları. Tekeri patlak kamyon gibi gaza gelip tüm filmi anlatmak istemem açıkçası. İzlediyseniz bile tekrar izlemenizi teşvik edecek cümleler kurmaktan öteye geçmemektir niyetim. Ben bu filmi ilk izlediğimde 15 yaşımda olduğumu hatırlıyorum. Seçtiğim İran Devrimi içerikli yazım sayesinde tekrar izlemeye teşvik edilmiş ve hayatta bazı şeylerin iki kere yapılması kanaatine de ermiş bulundum. İzlediğim her kareden, duyduğum her sözden ders çıkarmak ve bazen yaşamak için çok kısa olan hayatı bu sayede anlamlandırma fikri de cabası... Aşkı, ergenliği, aileyi, savaşı, sürgünü, göçü, ellerinde çivilerle koşan çocukların öğrenilmiş kinini de içinde barındıran “içimizden” bir filmdir. Hatta bir bakıma tüm yönleriyle İran’ı ve benzer diğer ülkelerin içinde bulunduğu durumu çizgilerle beynimize işlemeyi başaran bir filmdir de diyebilirim kısacası. Filmde eksikliğini hissettiğim tek şey ise: Ekonomik durumu Marjane’nin ailesi gibi iyi olmayan çocukların gözünden İran Devrimi’nin izlenimleridir. En sevdiğim karakteri de söylemeden geçmek istemiyorum: Göğsünde yasemin çiçekleri taşıyan ve nasihatleriyle gülümsetip düşündüren Marjane’nin büyükannesidir kuşkusuz. Sevgiyle kalın...

Not: Persepolis,Marjane Satrapi’nin resimlendirdiği bir çizgi romandır ve bu çizgi romana sadık kalınarak filme uyarlanmıştır. Kitabın adı: Persepolis: The story of an iranian childhood İkinci bölümü de yazılmıştır: The stroy of a return

54


ASYA - PASİFİK

Hindistan – Çin İlişkileri Bağlamında GÜNEY ASYA’DA DEĞİŞEN GÜÇ DENGELERİ ‘ADİL OLMAYAN YASALARA UYMAK SUÇTUR’. MALTEPE ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE AB BÖLÜM BAŞKANI

PROF. DR. SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN RÖPORTAJI

DİNLER MOZAİĞİ KEŞMİR KAVGASI

55


ASYA-PASİFİK

D

Hindistan – Çin İlişkileri Bağlamında GÜNEY ASYA’DA DEĞİŞEN GÜÇ DENGELERİ Mehmet Fahri DANIŞ

ünya’nın en köklü iki uygarlığı olan Hindistan ve Çin medeniyetlerinin günümüzdeki ilişkileri, başta Asya Kıtası olmak üzere tüm dünyanın geleceğinde önemli bir rol oynamaktadır. Aynı tarihlerde bağımsızlıklarını ilan eden ve uluslararası sahneye çıkan bu iki gücün stratejik manevralarını çözümlemek ve çıkarımlarda bulunmak bu nedenle büyük önem arz etmektedir. 1) Hindistan - Çin İlişkilerinin Tarihi Seyri Uzun ve köklü bir geleneğe sahip olan Hint uygarlığı, Cemil Meriç’in ifadesiyle “yüzyıllar boyu hiçbir yeri fethetmek gayretinde bulunmamıştır.”1 Bulunduğu coğrafyanın korunaklı yapısı ve verimli topraklara sahip olması, Hindistan’da hüküm sürmüş güçler için bu sınırların dışına çıkmayı gereksiz hale getirmiştir. Ayrıca Hindistan’da ortaya çıkan dört dinin de(Hinduizm, Budizm, Caynizm, Sihizm) temelinde barışçıl esasların yatması, bu bölgede uzun yıllar büyük çatışmaların görülmesini engellemiştir. Beş bin yıllık yazılı tarihi ve altı bin yıl öncesine kadar giden ideografik çizimlerin bulunduğu kalıntılarıyla Çin uygarlığı ise Asya’nın bir diğer köklü medeniyetini oluşturmaktadır.2 M.Ö 211 yılından M.S 1912 yılına kadar devam eden imparatorluk geçmişiyle Çin, dünyanın süreklilik arz eden en uzun medeniyetlerindendir. Bu iki sağlam geleneğin aynı coğrafyada var olması ise tarih boyunca vuku bulmuş bir çekişmeyi zorunlu hale getirmiştir. İki ülke arasındaki ilişkileri incelerken Hindistan Cumhuriyeti’nin ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihleri olan 1940’ları milat kabul etmek doğru olacaktır. Hindistan’ın 1858 yılında girdiği İngiliz sömürgesinden 1947 yılında bağımsızlığını kazanarak kurtulması ve 1949’da kurulan Çin Halk Cumhuriyetini tanıyan ilk gayri sosyalist ülke olması, o yıllarda iki ülkenin ilişkilerini en iyi özetleyen olaydır. Hindistan Kongre Partisi’nin öne çıkan üyesi ve bağımsız Hindistan’ın ilk başbakanı Nehru, dış politikada salahiyeti Doğu Bloğuna yanaşmakta görmüştü. Bağımsızlık mücadelesinin başladığı ilk yıllardan itibaren Çin’deki sosyalist düşüncelerden etkilenen Nehru için Çin, bölgede barışın ve kalkınmanın sağlanabilmesi için dost kalınması gereken bir ülkeydi. Aynı zamanda ilk büyükelçisini Moskova’ya gönderen Hindistan, Bağımsızlık sonrası tamamıyla Sovyetler Birliği-Çin eksenine yakınlaşmış bir güç olarak gözüküyordu. O yıllarda Nehru’nun Hint dış politikası için belirlediği ana esaslar şunlardı: -Karşılıklı olarak toprak bütünlüğüne saygı -Saldırmazlık -İçişlerine müdahaleden kaçınma -Ortak çıkarlarda eşitlik 1 2

-Barış içinde bir arada var olmak Soğuk Savaş’ın hissedilmeye başlandığı 1950’li yıllardan itibaren Nehru, Doğu Bloğundan koparak Bağlantısızlar Hareketi’nin öncülerinden biri olmuştur. En genel tanımıyla ‘hiçbir bloğa dahil olmamayı ve hiçbir askeri ittifaka katılmamayı’ içeren Bağlantısızlar Hareketi, 1955 yılındaki Bandung Konferansı ile resmen işlerlik kazanmıştır. Yugoslavya Başbakanı Tito, Mısır Başbakanı Nasır ve Hindistan Başbakanı Nehru’nun önderliğinde öne çıkan bu hareket, Soğuk Savaş sırasında mevcut iki kutba da dahil olmayarak yeni bir rota çizmek isteyen ülkeler için alternatif bir birlik konumundaydı. Bu dönemde Çin ile ilişkilerini sorunsuz olarak yürütmeyi hedefleyen Nehru, Çin’in 1950 yılında Tibet’i işgaline tepki göstermedi. İngiliz sömürgeciliği zamanında Hindistan’ın bir parçası durumunda olan ve uzun yıllar boyunca Hindistan’ın doğal bir uzantısı olarak gözüken Tibet, bağımsızlık sonrası yarı özerk bir statüye sahip olmuştu. Bu durumdan yararlanan Çin’in, Tibet topraklarını işgali; eş zamanlı olarak yürütülen, bu toprakların Emperyalist İngiltere’nin kalıntıları olduğu savı ile desteklendi. Böylece kendine meşru bir zemin oluşturan Çin, Tibet’i topraklarına kattı. İzlediği dış politika sebebiyle Çin ile barışçıl temaslar gerçekleştiren ve olası bir sıcak çatışmadan uzak durmayı hedefleyen Nehru ise acı bir şekilde Çin gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştı. Aralarında geleneksel bir bağ bulunan Tibet’in Hindistan’dan ayrılması Nehru’ya iç ve dış politikada büyük itibar kaybettirmişti. 1954 yılında Çin ile Hindistan arasında imzalanan ticaret anlaşmasında, iki ülkenin arasındaki sınır hattına değinilmeyerek sorun yok sayılmaya çalışıldı. 1959 yılında, Tibet’in başkenti Lhasa’da Çin karşıtı gösterilerin doruk noktasına ulaşmasıyla Dalay Lama’nın sarayı topa tutuldu. Hindistan’a kaçan Dalay Lama kuzeydoğudaki Assam eyaletinin başkenti Tezpur’a sığındı. Böylece Çin amacına ulaşmış oldu ve Hindistan’ın da gözden çıkardığı Tibet topraklarında tam hakimiyeti sağlandı. Kısa ömürlü olacağı belli olan Hindistan ve Çin’in emperyalizm karşıtı dostluğu kısa sürede yerini milli çıkarlara bıraktı ve 1962 yılında ilk sınır çatışması patlak verdi. Savaşın asıl sebebi, Orta Asya’daki diğer yer-

Cemil Meriç, Bir Dünyanın Eşiğinde, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1979, s. 12 China” Encyclopædia Britannica. Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2008.

56


lerde olduğu gibi Çin’in tuttuğu bölgelerin takviyesinin zorluğuydu. Tibet’e destek için açılan yolların, Hindistan topraklarından geçen kısımlarında meydana gelen sorunlar kısa sürede bir sınır çatışmasına yol açtı. Askeri alt yapısı yetersiz olan Hindistan ordusu, deneyimli Çin birlikleri karşısında kısa sürede mağlup olunca politik hayatının sonuna yaklaşmakta olan Nehru için zor günler başladı. İç politikada güveni sağlamak amacıyla Çin karşısındaki toprak kayıplarını kabul etmedi. Çin’in ise kazandığı toprakların reklamını yapmak gibi bir amacı yoktu. Sonuç olarak iki ülke arasındaki sınır, 1954 yılında tam olarak belirlenemeyen haliyle kaldı.3 1971 Nixon ziyareti ile Çin’in dünyayla entegre olma süreci başlıyordu. Uyguladığı yayılmacı politikanın etkisiyle uluslararası alanda gittikçe yalnızlaşan Çin’in dış politikasını yumuşatması ve ABD’nin yükselen Sovyet tehdidine karşı müttefik arayışı bu sonucu doğurmuştu. Sovyetler Birliği ise bu olay karşısında, dengeleyici unsur olarak Hindistan ile “dostluk” mahiyetinde bir ittifak anlaşması imzaladı. Gergin bir süreç izleyen Çin-Hint ilişkilerinin düzelmesi için 1976 yılına gelinmesi gerekecekti. 1962 yılındaki sınır savaşından sonra ilk diplomatik ilişki olarak elçiler, karşılıklı olarak görevlerine geri döndüler. Bu tarihten sonra iki ülke arasında Tibet kaynaklı sorunlar çözülmeye çalışılsa da bir sonuç alınamadı. Hindistan’ın Dalay Lama’yı himaye etmeye devam etmesi ve yönetimdekilerin bunu iç politikada bir oy aracı olarak görmesi sonucu sorun çözüme kavuşamadı. 1988 yılında Hindistan başbakanı Rajiv Gandi Çin’e beş günlük bir ziyarette bulundu. Bu, bir Hindistan başbakanının 34 yıl boyunca Çin’e yaptığı ilk ziyaret oldu. Çin başbakanı Li Peng tarafından 1991 yılında gerçekleştirilen iade-i ziyaret ile birlikte Çin-Hindistan ilişkileri düzenli bir boyuta girdi. İki başbakan tarafından sınır sorunlarının çözümü için kurulan ortak çalışma grubu da faaliyetlerine hız verdi. 1996’da Çin devlet başkanı Jiang Zemin’in Hindistan ziyaretiyle birlikte ikili ilişkiler tam anlamıyla sorunsuz bir hal almaya başladı. Bu ziyaret sırasında imzalanan ‘Askeri Alanda Güven Temini” anlaşmasıyla sınır sorunlarının çözümü için somut adımlardan biri atılmış oldu. 1998 Mayıs’ında Hindistan’ın, Çin ile olan güvensizlik atmosferini bahane ederek nükleer denemeler yapması bir huzursuzluk ortamı oluşturdu. Hindistan’ın böyle bir nükleer önlem almasında ABD desteğindeki Pakistan’ın nükleer potansiyelinin güç kazanması ve Çin’in aktif dış siyasetinde nükleer enerjiyi caydırıcı bir biçimde kullanması gösterilebilir. Hindistan’ın yeraltında nükleer denemeler yapmasını endişeyle izlediğini belirten Çin, son yıllarda güç kazanmaya başlayan iki ülke dostluğunun bu gelişmelerle baltalandığını da belirtti. İki ülke arasındaki nükleer krizin üzerine bir de Tibetli lider Karmapa Ugyen’in Çin’den Hindistan’a kaçması ve Yeni Delhi tarafından korunması olayı eklenince ilişkiler

yeniden bozulma yoluna girdi. Çin hükümeti, Nehru tarafından Bağımsızlığın ilk günlerinde belirlenen, ‘Barış İçinde Yaşamanın Beş Temel İlkesi’nin ihlal edildiğini söyleyerek Hindistan’a sert bir nota gönderdi. 2003 yılında Hindistan başbakanı Atal Bihari Vajpayee ikili ilişkileri güçlendirmek için Çin’e bir ziyarette bulundu. Bu ziyaret sırasında Hindistan, Tibet’in bir Çin toprağı olduğunu yineleyerek ayrılıkçı hareketleri desteklemeyeceğini belirtti. Bunun üzerine Çin’de, Hindistan’ın hakimiyetini kabul etmediği Sikkim bölgesini bir Hindistan toprağı olarak görmeye başladığını açıkladı. Bu sayede soğuyan sınır gerilimi Çin başbakanı Wen Jiabao’nun iki yıl sonra gerçekleştirdiği Hindistan ziyaretinde konuşulan stratejik ortaklık konuları arasında ‘Çin-Hint Sınır Sorunlarını Çözme Politikaları’ ortak bildirisinde hemen hemen çözüme kavuşmuştur. 2006 yılında ekonomik işbirliği neticesinde ise iki ülke arasındaki ticaret hacmi 24,86 milyar dolara varmıştır. Bu rakam 2008’de 52 milyar dolara çıkacak ve Çin Hindistan’ın en büyük ticaret ortağı olacaktır.4 İki ülke arasında gelişen ekonomik işbirliği sınır sorunlarının tam anlamıyla çözümünü doğurmamıştır. Çin’in, günümüzde hala Hindistan’ın doğu eyaleti Arunachal Pradesh üzerinde hak iddia etmesi, iki ülkenin de nükleer güçlerini sürekli olarak geliştirmesi ikili ilişkilerdeki en büyük sorunları oluşturmaktadır. Son olarak 2012 yılının Nisan ayında, Hindistan’ın Arunachal Pradesh valisi, emekli general JJ Singh’in iki ülke arasında sınır problemlerinin çözümü için ılımlı açıklamalarda bulunması sorunların halledilmesi için yeni bir umut ışığı doğurmuştur. Bu olumlu gelişmeye rağmen Hindistan’ın Nisan aynının başında gerçekleştirdiği balistik füze denemesi Çin’i tedirgin etmiştir. Beş bin kilometre menzilli Agni – V füzesi, nükleer bir savaş başlığını Çin’in başkenti Pekin’e ulaştırabilecek kapasitededir.5 Hindistan’ın nükleer denemelerine Çin’in cevabı ise Keşmir’den Çin’e gelen göçmenlere ayrı bir sayfada farklı bir vize vererek burayı Hindistan’dan ayrı bir bölge olarak kabul etmek olmuştur. Ayrıca Güney Asya’da Hindistan’ın geleneksel etki alanındaki Nepal, Sri Lanka, Bangladeş gibi ülkelerle yakınlaşan Çin, bu bölgede kendi jeopolitik sınırlarını oluşturma çabasındadır. 2)Tibet Sorunu Tibet sorunu; temelde, Tibetlilerin Çin Halk Cumhuriyetinden ayrılma mücadelelerini içermektedir. Bu soruna Hindistan’ın müdahil olmasıyla problem uluslararası bir nitelik kazanmış ve Çin-Hindistan çekişmesinin yıllardır çözülemeyen en tipik örneğini oluşturmuştur. Tibet, bir krallık olarak ortaya çıktığı 7. yüzyıldan beri bağımsızlığına sahip bir ülkeydi. 1904 yılında Tibet’in başkenti Lhasa’ya zorla giren İngilizler bölgeyi işgal sebeplerini Rusya’nın Tibet’i kontrol altına almaya çabaladığı ve Tibet ordusuna silah sağladığı şeklinde açıklamıştır. 1906 yılında İngilizler, Çin hükümeti ile

Dietmar Rothermund-Hermann Kulke, Hindistan Tarihi, İmge Kitapevi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 481 Newsweekly, 17 Aralık 2005 5 BBC, 20 Nisan 2012 57 3 4


de bir antlaşma yaparak Lhasa Antlaşmasıyla elde etmiş olduğu hakları sağlamlaştırır. Bu antlaşmayla İngilizler Tibet’ in yönetimine karışmayacaklarını ve Çin’in Tibet üzerinde hakkı olduğunu kabul ederler. Tibet 1907 yılında Çin ile olan ilişkilerini, dış politikada merkeze bağımlı özerklik olarak tanımlamıştır. Ancak Çin’ deki imparatorluğun çöküşüyle beraber Tibet, 1913 yılında Dalay Lama’nın yayınladığı bir beyannameyle bağımsızlığını ilan etmiştir.6 1949 yılında Mao’nun önderliğinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti Tibet’e karşı sert bir tutum takınmış ve 1950 Ekim’inde Tibet topraklarına girmiştir. Böylece de facto bağımsızlığının sonu gelen Tibet, Hindistan ve BM’den yardım istemiş fakat Tibet’e hiçbir yardım gelmemiştir. Çin karşısında tutunamayacağını anlayan 14. Dalay Lama Çin’e bir heyet göndermiş ve Tibet tarihinde ilk kez Çin hakimiyetini kabul ettiği “Tibet’in Özgürleştirilmesi İçin 17 Noktalık Anlaşmayı” imzalamıştır. Hindistan’ın Tibet konusunda tepkisiz kalmasına yol açan nedenler ise yeni kurulan cumhuriyetin askeri alt yapısının yetersizliği ve üyesi olduğu Bağlantısızlar Hareketi’nin ABD ya da SSCB’nin desteğinden uzak olmasıydı. Acı bir şekilde Çin gerçeğiyle karşı karşıya kalan Hindistan, Çin’i kışkırtacak her türlü hareketten kaçınmaktaydı. Tibet’in işgalini kabul etmeyen yerli gruplar arasında doğu topraklarında yaşayan Kham halkı, Çin’deki Komünist Hükümeti devirmek isteyen CIA’nın da desteğiyle, 1956 yılında büyük bir isyan hareketine girişmişti. Bu isyanı kanlı bir biçimde bastıran Çin, CIA tarafından cesaretlendirilen isyanın 1958’de yeniden başlamasıyla 100.000 kişilik bir orduyu doğuya çekerek isyancıların tümünü ortadan kaldırmıştır.7 17 Mart 1959’da Hindistan’a 80.000 taraftarı ile kaçmayı başarabilen Dalay Lama’ya Hindistan politik sığınma hakkı tanıdı. Aynı günlerde Tibet’in tamamının işgaliyle birlikte Hindistan’ın Dharamsala kentinde, sürgünde Tibet hükümetinin kurulması Çin-Hindistan ilişkilerinin kötüleşmesine yol açmıştır. Hindistan’ın Dalay Lama’ya sığınma hakkı tanımasını kendi egemenliğine bir hakaret olarak algılayan Çin hükümeti, Tibet bölgesindeki tarım alanlarında ve kırsal alanlarda komünler kurarak özgün feodal yapıyı bozdu. Kültür Devrimi sırasında tüm dini aktiviteler yasaklandı ve ülkedeki güçlü manastır sistemi dağıtıldı. 1960’ların başından itibaren bozulmaya başlayan Sovyetler Birliği ile Çin münasebetleri neticesinde Hindistan ve SSCB arasında bir yakınlık oluşmuştur. Çin’in Aksai Chin bölgesine girmesi ve Hindistan’a savaş açmasıyla

hazırlıksız yakalanan Hindistan ordusu ağır bir yenilgi almıştır. İstediği toprakları ele geçiren ve Tibet’in takviyesi için stratejik mevkilere konuşlanan Çin tek taraflı olarak ateşkes imzalamıştır. Çin’in bu saldırgan tutumuna, başta Hindistan’ın müttefiki SSCB olmak üzere ABD’de sert yanıt vermiştir. Bu iki gücün, Hindistan’ın, farklı rejimdeki Çin etkisinde kalmasına veya çökmesine seyirci kalamayacağı açıktır.8 Çin lideri Mao’nun 1976’da ölümünün ardından Çin’de yeni bir değişim politikası başladı ve bu durum Tibet politikası üzerinde de etkili oldu. Mao’nun ardından başa geçen Deng hükümetinin Tibet sorununu çözmek için gösterdiği çabalar, açılımlar, sürgündeki hükümetin başkanı Dalay Lama ve Çin yönetimi arasındaki diyaloğun gelişmesine katkıda bulundu. Dalay Lama’nın temsilcileri ile Çin hükümeti arasında Pekin’de iki kez gizli görüşme yapıldı. Sonuç vermeyen bu görüşmelerde sürgündeki Tibet hükümeti Çin’in sosyalist sisteminden farklı olarak Tibet’te Batı tarzı demokratik bir yönetim istediklerini belirttiler. Fakat Çin için bu isteğin kabul edilmesi mümkün değildi. Deng hükümetinin başa geçmesiyle başlayan ortak diyalog süreci, Dalay Lama’nın, 1980’lerin başında ABD ve AB’nin desteğiyle başlattığı ‘Uluslararası Kampanya’ sonucunda kesildi. Bu yeni kampanyanın en önemli unsuru, Dalay Lama’nın bu gezilerini, dini bir lider olarak değil, politik bir lider olarak gerçekleştirmesidir. Deng yönetiminin, Dalay Lama’yı Tibet’e geri dönmesi için ikna etmeye çalışması ise Çin’in, sorunun çözülmesi için giriştiği bir yoldur. ‘Bağımsız Tibet’ fikrinden vazgeçmesi şartıyla Dalay Lama’nın Tibet’e dönmesi sonucunda memnuniyetle karşılanacağını yinelemişlerdir. 1987 ABD ziyaretinde Çin’in bu önerisini reddeden Dalay Lama bu ziyaretinde sunduğu ‘Beş Maddelik Barış Planı’ ve 1988’de AB Parlamentosundaki konuşmasında belirttiği ‘Strazburg Teklifi’ öneri paketlerinde kısaca şu konulara değinmiştir:9 - Tibet Çin tarafından uluslararası hukuka aykırı olarak işgal altında tutulmaktadır. Tibet batılı anlamda demokratik hakların korunduğu bir anayasaya sahip olarak kendi kendini yönetmelidir. - Şiddetin olmadığı bir barış bölgesi olarak Tibet silahsızlandırılmalıdır. - Tibet içişlerinde bağımsız olmalıdır. Çin, sadece dış politikada Tibet’e yön verebilir. Ayrıca Tibet kendi dış ilişkiler ofisleri vasıtasıyla ticaret, spor ve eğitim gibi politik olmayan konularda faaliyet gösterebilir. - Tibet’e Çin göçü durdurulmalıdır.

www.bilgesam.org.tr www.tibet.org 8 Zbignev Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2010 9 Kemal İnat, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayın Dağıtım, s.603. 6 7

58


Özetle Dalay Lama, Çin’e Hong Kong’da uygulanan ‘tek ülke, iki sistem’ modelini önermektedir. Bu sistemle birlikte Tibet’in özel statülü otonom bir bölge haline gelmesi umulmaktadır. Fakat Pekin yönetimi Hong Kong modelinin Tibet’e uygulanmasına kesinlikle karşı. Çünkü Çin Komünist Partisi’nin resmi ideolojisine göre feodalizmden kapitalizme, kapitalizmden sosyalizme ve nihayet komünizme varan bir süreç olduğuna inanılmaktadır. Komünist Partinin bu ideolojisine göre eğer ‘tek ülke iki sistem’ modeli sosyalizmi yaşayan Tibet’e uygulanırsa, gelişmiş bir evre olan sosyalizmden kapitalizme hatta feodalizme geri dönüş olacaktır.10 Dalay Lama’nın Tibet’in kurtuluşu için başlatmış olduğu uluslararası kampanyanın en önemli sonucu Aralık 1987’de ortaya çıktı. ABD kongresinde ‘Dış İlişkiler Yürütme Kanunu’na eklenen bir ‘Kongre Duyarlılığı’ maddesine göre ABD’nin Çin ile olan ilişkileri, Çin’in Tibet ile olan ilişkilerine bağlanıyordu. Ayrıca 10 Aralık 1989’da Dalay Lama’nın Nobel Barış Ödülü’nü alması tüm dünyanın Tibet olayına bakışını etkiledi. Artık herkesin gözünde Tibet, işgal edilmiş, özgürlüğü elinden alınmış, mağdur bir bölgeydi. ABD’den gelen bu somut adım ve yaşanan gelişmeler sonucu Tibet’teki isyan hareketi daha da büyüdü. Tibet’te Dalay Lama’dan sonra gelen ikinci ruhani kişilik olan Panchen Lama’nın 1989’da ölmesiyle yeni bir kriz yaşandı. Çin hükümeti Pekin’deki cenaze törenine Dalay Lama’yı da davet etti. Pekin bunun olayların durması ve müzakerelerin yeniden başlaması için iyi bir fırsat olacağı kanısındaydı. Tibet’in sürgündeki liderleri ise daveti geri çevirmesi için Dalay Lama’yı ikna ettiler. Fakat sürgündeki Tibet yönetimi bir daha ellerine geçmeyecek çok önemli bir fırsatı kaçırmış oldu. Çin hükümeti 5 Mart 1989’da Tibet’te olayların kontrolden çıktığını öne sürerek sıkıyönetim ilan etti.11 Yeni Panchen Lama’nın seçimi ise daha büyük bir krize yol açacaktı. Geleneklere göre Panchen Lama’nın seçilmesi Dalay Lama tarafından gerçekleştiriliyordu. Fakat Çin’in 1992 yılında kendi seçtiği 7 yaşındaki bir çocuğu Panchen Lama ilan etmesi sonucu Dalay Lama, ilk seçilenden farklı bir çocuğu 11. Panchen Lama olarak ilan etti. Çin ile Dalay Lama arasındaki ipler tamamen koptu. Çin yönetimi ilan edilen çocuğun ailesini tutukladı ve kendi adayını tahta geçirdi. 2008 yılındaki Pekin Olimpiyatları sırasında yapılan Çin karşıtı gösterilerin büyük bir kısmı Tibet üzerinden gerçekleşmiştir. Tüm dünyada etkin bir şekilde yayılma çabasındaki Tibet diasporası, gösterileri organize ederek Çin’in dış imajına büyük bir zarar vermiştir. Çin başbakanı Wen Cibao ise direkt olarak Dalay Lama’yı suçlayarak onu, olimpiyat oyunlarını sabote etmekle suçlamıştır. Ayrıca Dalay Lama Twitter, Facebook gibi sosyal medya araçlarını faal bir biçimde kullanarak tüm dünyanın, Tibet konusunda bilinçli hale gelmesine çalışmaktadır. Tibet sorununun dünya açısından önemi, bölgenin iki a.g.e s. 602 a.g.e s. 604 12 Ahmet Hacaloğlu, Nepal: Çin’in Renkli Devrimleri

büyük gücünün(Çin ve Hindistan) çatışmaya gitmesi durumunda dengelerin bozulması ve bölge dışından diğer büyük güçlerin soruna müdahil olmaları olasılığıdır. Hindistan, Tibet üzerinde direkt olarak hak iddia etmemekle birlikte Tibet’in otonom bağımsızlığını savunmakta ve müttefiki ABD’nin de çıkarlarına uygun bir biçimde Çin’in Tibet’ten çekilmesini istemektedir. Fakat Çin ile yaptığı görüşmelerde Tibet’i Çin’in bir toprağı olarak sayarak, Güney Asya’daki güç dengelerini korumak düşüncesindedir. Çin ise kendi sınırlarının ayrılmaz bir parçası olarak gördüğü Tibet konusunda hiçbir taviz vermemektedir. 2003 yılında gerçekleşen Hindistan-Çin görüşmelerinde Hindistan’ın Tibet’i bir Çin toprağı olarak tanıması, Çin’in de sorunlu Assam bölgesini Hindistan sınırları içerisinde görmesi iki ülke arasındaki sorunu çözmeye yetmemiştir. 2003 yılındaki bu önemli adıma rağmen Hindistan hala Dalay Lama’yı korumakta ve Çin’de Pakistan’ı destekleyerek Keşmir olaylarını kızıştırmaktadır. 3) Diğer Sorunlar Çin-Hint ilişkilerinin en çok etkilendiği ülkelerden birisi sınırları itibariyle Nepal’dir. Çin ve Hindistan’ın hemen ortasında Himalayalar’la çevrelenmiş bir coğrafyada bulunan Nepal, tarihi boyunca Hindistan’ın etki alanında kalmıştır. 1990’a kadar monarşiyle yönetilen Nepal, bu tarihten sonra anayasal monarşi sistemine geçerek bir parlamento oluşturmuştur. Tibet olaylarının hız kazanması ile birlikte bölgeyle yakından ilgilenmeye başlayan Çin, ülkede Maoist Nepal Komünist Partisi’ni destekleyerek buradaki hakimiyeti kendi tarafına çekmeye çalışmıştır. Hindistan ve ABD’nin krallık ordusunu silahlandırması karşısında Çin (her ne kadar kabul etmese de) NKP’yi desteklemiş ve buradaki Maoist gerillalara her türlü yardımı yapmıştır.12 Monarşiye karşı girişilen uzun soluklu bir isyan hareketinin ardından NKP 2005 yılında tek taraflı olarak ateşkes ilan etmiş ve 2006 yılında krallık ile anlaşma masasına oturmuştur. Geniş bir halk desteği de edinen NKP, 10 Nisan 2008 yılındaki genel seçimlerde ezici bir üstünlükle başarı sağlayarak Nepal yönetiminde söz sahibi olmuştur. İlk iş olarak monarşi dağıtılarak Nepal Federal Demokratik Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu durum, Çin’in Güney Asya’da elde etmeye başladığı stratejik derinliğin çok önemli bir örneğidir. Son on yılda Nepal üzerindeki Hindistan etkisi tamamıyla yok edilmiş ve Çin, bölgede sözü geçen güç konumuna yükselmiştir. Çin-Hint ilişkilerinin Güney Asya’yı en çok etkileyen bölgesi Pakistan’dır. 1947 yılında Hindistan’dan ayrı olarak bağımsızlığını ilan eden Pakistan’ın kuruluşundan itibaren Çin’in doğal bir müttefiki olduğu söylenebilir. Hindistan’ın Pakistan’la yaşadığı Keşmir problemini özellikle Tibet olaylarını dengelemekte çok iyi kullanan Çin, bölgedeki Pakistan güçlerini destekleyerek Hindistan’a karşı çok önemli bir kozu oynamaktadır. Bu yönüyle Pakistan da ABD’nin kendine uyguladığı yaptırımlara ve Hindistan’ın bölgedeki baskıcı tutumuna karşı sırtını Çin’e yaslamakta ve nükleer araştırmalara girişerek bölgede

10 11

59


önemli bir güç olma yolunda ilerlemektedir. 1971 yılında Hindistan desteğiyle Pakistan’dan ayrılan ve Bangladeş adıyla bağımsızlığını elde eden Doğu Pakistan ise Hindistan-ABD ekseninden Çin eksenine doğru kayarak bölge için önemli bir ülke haline gelmiştir. Çin ve Bangladeş 1984 yılında birbirlerini ticarette ayrıcalıklı ülkeler olarak ilan etmişler ve Barakpuria Bölgesinde ortak petrol arama faaliyetlerine girişerek stratejik bir ortaklığa adım atmışlardır. Çin’in Bangladeş’e yaptığı 60 milyon yuan direk yatırım ve bunun yanında alt yapı harcamaları için de 100 milyon yuanlık kredi yardımı, Bangladeş’in bölgede, Çin için önemli bir müttefik olmasına yol açmıştır. Hindistan’ın güneydoğusunda bir ada devleti olan Sri Lanka bağımsızlığını 1948 yılında elde etmiştir. Bu tarihe kadar İngiltere’nin Hindistan sömürgesinin bir parçası durumundaki Sri Lanka’da iki etnik grubun mücadelesi, ülkenin siyasi tarihine yön vermiştir. Bağımsızlığın kazanılmasının ardından önemli bir güce kavuşan Sinhala grubu ülke yönetiminde etkin bir hale gelmiştir. Sinhalaların denetimindeki Sri Lanka’nın Hindistan’a mesafeli bir tutum izlemesi, Hindistan hükümetinin azınlıktaki Tamil halkını desteklemesine yol açmıştır. Ülkede 36 adet silahlandırılmış kampı bulunan Tamil militanları vasıtasıyla iç karışıklık yaratmak ve ülkeyi istikrarsız bir ortama çekmek Hindistan devletinin önemli bir hedefi olmuştur. Hindistan bağlantısı ile ilgili yasal bir bilgi bulunmamakla birlikte Hindistan hükümeti militanlarla olan ilişkisini hiçbir zaman kabul etmemiş ve ülkedeki silahlanmaya destek vermediğini açıklamıştır.13 1983 yılında kurulan ve adanın kuzeybatısında bağımsız bir Tamil ülkesi kurmak isteyen Tamil Kaplanları örgütü ABD ve Hindistan tarafından terörist örgütler listesinde bulunmaktadır. Birçok kanlı eyleme karışan örgüt, Çin’in de Sri Lanka hükümetine verdiği askeri yardımlarla14 Mayıs 2009 yılında yok edilmiştir. Bu olayla birlikte Hindistan’ın Sri Lanka üzerindeki hakimiyet çabaları büyük ölçüde yara almış ve Çin bölgede etkin güç haline gelmiştir. 4)Değerlendirme Sonuç olarak bakıldığında, Hindistan’ın Soğuk Savaş sonrası dış politikası çok yönlü bir iş birliği stratejisi içerisinde değerlendirilebilir. Bağımsızlığını kazandığı ilk yıllarda SSCB ile yakınlaşan ancak daha sonra Bağlantısızlar Hareketi ile birlikte içe dönük bir gelişme izleyen Hindistan, günümüzde ABD’nin Asya’daki bir numaralı müttefiki durumundadır. Princeton Projesi diye de adlandırılan, ABD’nin, Asya’ya kendi düzenini yerleştirmek için kurguladığı Dörtlü İnisiyatif oluşumu 25 Mayıs 2007’den beri faaliyet göstermektedir. ABD, Japonya, Avustralya ve Hindistan’ın bir araya gelerek, Çin’in özellikle Asya’daki yükselişini engellemek için oluşturulan bu inisiyatife daha sonradan Kore, Tayvan, Singapur ve Tayland’ın da katılımı düşünülmektedir. Ana hatlarıyla Dörtlü İnisiyatif olarak adlandırılan bu yapılanmanın asıl amaçları; Çin’in Güney Asya Bölgesi’ndeki etkisini azaltmak, askeri anlamda Hindistan’ı desteklemek, Hindistan’ın

Çin’le rekabeti bırakıp Çin’le pakt oluşturmasını önlemek olarak açıklanabilir. ABD’nin kendi etki alanını oluşturmak için desteklediği Dörtlü İnisiyatif yapılanmasına karşılık, ��in ve Rusya’nın 1996’da oluşturduğu Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD karşıtı Asya düzenini savunmaktadır. Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın da içinde yer aldığın ŞİÖ, günümüzde etkin olarak işlerliğini sürdürmektedir. Dünya petrol üretim ve kullanım pazarının yarısından fazlasını elinde bulunduran ve Hindistan, İran, Moğolistan ve Pakistan’ın gözlemci olarak bulunduğu örgüt, ABD’ye karşı etkili bir kutup oluşturmak amacındadır. Dönemin Rusya Devlet Başkanı Putin, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Ağustos 2007 Bişkek Zirvesi’nde “Tek kutuplu dünya kabul edilemez.” diyerek bir anlamda birliğin misyonunu da belirtmiştir.15 Güney Asya’da son otuz yıldır yaşanan olaylar, artık bu bölgenin de en az Avrupa kıtası kadar dünyanın kaderinde söz sahibi olacağını göstermektedir. Bu bağlamda Hindistan-Çin ilişkileri ve bu eksende gerçekleşen tüm sorunlar büyük önem ifade etmektedir. İki ülkenin de kuruluşundan bu yana mevcut olan sorunlar çözülürse ve Çin-Hindistan-Rusya üçlüsünden oluşan stratejik bir kutup noktası oluşturulursa, bu gücün ABD’ye karşı neler yapabileceği merak konusudur. Keşmir, Tibet, Arunachal Pradesh gibi sınır sorunlarının çözülebilmesi ve mevcut olan ekonomik işbirliğinin daha da arttırılması gibi faktörlere bağlı olarak Çin-Hindistan ilişkileri önümüzdeki yıllarda yakınlaşabilir. Böyle bir durumda ABD’nin nasıl bir strateji izleyeceği, şuanda kıtada, kendisinin en güçlü müttefiki durumunda olan Hindistan’ın yerine hangi gücü destekleyeceği ise meçhuldür. Belki bu noktada, Hindistan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılımcı olarak katılmasından sonra artan ABD-Pakistan ilişkilerini incelemek önemli olabilir. KAYNAKÇA SANDER Oral, Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara, 1989 MERİÇ Cemil, Bir Dünyanın Eşiğinde, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1979 ROTHERMUND Dietmar- KULKE Hermann, Hindistan Tarihi, İmge Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2001 İNAT Kemal – DURAN Burhanettin - ATAMAN Muhittin, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2004 BRZEZINSKI Zbignev, Büyük Satranç Tahtası, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 2010 FERNANDO Sithara N.,”China’s Relations with Sri Lanka and the Maldives : Models of Good Relations among Big and Small Countries”, China Report 2010 HACALOĞLU Ahmet, Nepal: Çin’in Renkli Devrimleri, 2008 China” Encyclopædia Britannica. Ultimate Reference Suite. Chicago: Encyclopædia Britannica, 2008. www.bbc.co.uk - www.tibet.org www.bilgesam.org.tr - www.newsweekly.com.au www.vikipedi.com - www.turksam.org

Kemal İnat, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman, Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayın Dağıtım s. 625 Sithara N. Fernando,”China’s Relations with Sri Lanka and the Maldives : Models of Good Relations among Big and Small Countries”, China Report 2010 15 Vikipedi, Şanghay İşbirliği Örgütü 60 13 14


ASYA-PASİFİK

‘ADİL OLMAYAN YASALARA UYMAK SUÇTUR’. Martin Luther King

Meryem KOYUTÜRK

Genel Hatlarıyla Sivil İtaatsizlik ivil itaatsizlik, sivil yönetim tarafından uygulanan yasaların özüne uyarak yasalara riayet etmeme, karşı koyma anlamına gelmektedir. Yasaların ya da hükümet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen (aleni), şiddete dayanmayan, vicdani ancak yasal olmayan politik bir eylemdir. Bireysel bir tutum şeklinde olabileceği gibi zamanla toplumsal karakter de gösterebilmektedir. Hukuk sisteminin içinde aksayan bir kurala karşı çıkıştır, sistemin bütününe yönelik genel bir kabul söz konusudur. Pasif direnişe atıfla bir başka tanımda ise sivil itaatsizlik; Hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir. Özetle ‘Acil toplumsal hedefler uğruna, yasaların bilinçli ve hedeflenmiş hali.’ diyebiliriz. Sivil itaatsizliğin unsurları çok kesin şekilde belirtilmiştir. Yasadışı olmasına rağmen meşru, kamuya açık, şiddet kullanımını kesinlikle dışlayan, çiğnenen pozitif hukuk normunun yaptırımına katlanma tutumunu gerektiren, hukuk devleti düşüncesine dayalı siyasi ve ahlaki bir eylemdir. Bunlardan herhangi birinin eksikliğinde o eylemin sivil itaatsizlikle ilişkisinden söz edilemez. Başlıca sivil itaatsizlik yöntemleri de; oturma, insandan halı, işgal, genel greve çağrı, imza toplama, yayınla kendini ihbar, sınır geçme, kira boykotu, ölüm orucu, yasaklanmış sempati gösterileri sayılabilir. Sivil itaatsizlik, uzlaşmacılık ve statükoculuk kesinlikle değildir. En basit anlamla, mevcut mecellelerinin reddi ve ihlalidir, yıkıcı-bozuk bir sistemle işbirliğini reddeder. Sivil İtaatsizlik Tarihi ‘En iyi yönetim en az yönetendir.’ Henry David Toreau Sivil itaatsizlik temelleri antik çağa dayanan bir eylemdir. Önce Antigone, Kreon’un buyruğuna karşı gelip kardeşini gömmek istediğinde daha sonra Sokrates, savunmasını yazmasına sebep olan, baldıran zehrini içmeyi istemediğinde görülür. Sivil itaatsizliğin kurucusu teoride Henry David Thoreau görülebilir ama pratikte tek bir peygamberi vardır o da Mahatma Gandhi’dir Henry David Thoreau 14 yıl boyunca ödemediği kafa vergisini artık ödemek zorunda bırakıldığında ilkesel nedenlerle vergiyi ödemeyeceğini bildirerek bulunduğu kasabanın hapishanesine götürülür. O günü ve geceyi orda geçirdikten sonra bilinmeyen bir kimsenin söz konusu meblağı ödemesinden sonra salıverilir. Bu Thoreau’nun tek sivil itaatsizlik üzerine eylemidir ama hapishanede geçirdiği gün onun sivil itaatsizlik makalesini yazmasını sağlar. 1850 den son-

rada kölelik sorununa ilgisi giderek artınca ve köleliğin kaldırılması hareketlerinde aktif yer almaya başlar. Thorue’nun ‘Civil Disobendience’ kavramını doğrudan ve bizzat kullandığı hakkında hiçbir bulgu olmamasına rağmen 1848 yılında yaptığı bir konferansın gazetelerde ‘Resistance To Civil Government’ başlığıyla atılması kavramın doğuşunun bir aşamasıdır ve daha sonra sözü edilen konferans metni ‘Civil Disobendience’ başlığıyla yayımlanır ve bu isimle ünlenir. Tolstoy ve Martin Luther King de eserlerinde bu makaleden etkilenmişlerdir. Mahatma Gandhi’nin İtaatsizliği Daha sonra 19. yüzyılın sonlarına doğru Mohandas Gandhi, Güney Afrika’da Hint azınlığının çıkarlarını savunurken Thoreau’nun yazılarını tanımış, onun görüşlerini eski Hint düşüncesi ahimsa (şiddetsizlik) ile bağdaştırmış, kaba, güçsüz direnme şeklindeki siyasi eylemlerini bu temel üzerinde oluşturmuştu. O kaba güç kullanmaksızın şiddete başvurmaksızın gerçeğe hizmet etmeyi amaçlayan pasif direniş ve sivil itaatsizlik kavramlarından kimi yönleriyle ayrıldığını düşündüğü Satyagraha’sını oluşturmuştur. Hindistan’daki ilk direnişini Gandhi 1917’de Bihar’ın kuzeyinde Çamparan eyaletindeki İndigo üreticilerini desteklemek amacıyla düzenler bu onun siyasal düzlemde tanınmasını sağlayan ilk satyagrahası olmuştur. Nisan 1919’da Rowlat yasalarına karşı başlattığı satyagraha ilede ulusal hareketin lideri konumuna gelir. Kampanyalar sırasında yönetimin kalabalığın üzerine ateş açması yüzlerce kişinin ölümü ile hareketi durdurur ve fiilen milliyetçi partinin başına geçer. Bu sırada da kongreye gelişmiş ülkelerden yardım almamaya yani sömürge kurumlarını ve Avrupa ürünlerini boykot etmeye yönelik bir programı onaylatır. Bunun üzerine ipliklerin elde eğirilmesi ve kumaşların elle dokunması için halka çağrıda bulunur. Şubat 1922’de şiddet eylemlerinin çoğalması üzerine hareketi durdurur ve hapis cezasına çarptırılır. Gandhi ülkenin durumuna bakarak simgesi çıkrık (çarka) olan bir eğitim programı da başlatmıştır. Hindistan’ın Sömürgeleştirilmesi ve Bağımsızlık Hareketi 15. yüzyılın sonlarına doğru, baharatın çekiciliğine kapılan Avrupalı tüccarlar, Afrika’nın güneyinden dolaşarak Hindistan’a vardılar. İlk gelenler Portekizliler ve Hollandalılardı. 17. yüzyılın başlarında Hindistan pazarını kapmak için asıl mücadele ise Fransızlar ile İngilizler arasında oldu. Her iki taraf da Hindistan’daki Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmalardan yararlandı. Hindistan siyasetine etkin biçimde katılan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası sonunda gerek Fransız tüccarlarını, gerek Moğol İmparatorluğu’nu yenilgiye uğratmayı başardı.

S

61


17. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyası Hindistan’da büyük güç kazandı. Kumpanya Hindistan’ı İngiltere’deki fabrikalar için bir hammadde deposu durumuna getirdi. Ayrıca Hindistan, İngiliz mallarının serbestçe satıldığı bir pazara dönüştü. Kumpanya bu yoldan büyük paralar kazandı. Ne var ki, Hintli zanaatkarlar için bu bir yıkım oldu. Çiftçi ve köylülerin ürünü ise hiçbir zaman değerini bulamadı.1857’de Hint askerleri ve mihraceleri (feodal prensler) Hindistan’ın büyük bir bölümüne egemen olan İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyasını devirmek için eyleme geçtiler. Hindistan’da bu başkaldırı Bağımsızlık Savaşı olarak nitelendirilir. Bu başkaldırının Hindistan’ın yoğun bir biçimde sömürülmesinin yanı sıra başka nedenleri de vardı: Hindistan’ı yönetmek üzere İngiltere’den atanan genel valiler halkın dinsel inançlarına saygı göstermiyor ve Hinduların tapınmalarını engelliyorlardı. İngiliz misyonerlerinin Hıristiyanlık‘ı yayma çabaları ise gerek Müslümanları, gerek Hinduları tedirgin ediyordu. Ayrıca genel valilerin halkın geleneklerini değiştirme çabaları da hoşnutsuzluk yaratıyordu. İlk isyan 1857 Nisan’ında Hindistan’ın kuzeyinde, Mirut’ta başladı. Delhi, Kanpur ve Luknov’a yayılarak Avrupalıların yaşadığı yerlerin ateşe verilmesiyle tırmandı. Karşılıklı kıyım aylarca sürdükten sonra, İngilizler’in Nepal’den getirdikleri ordunun yardımıyla başkaldırı 1858 Mart’ında bastırıldı. Bundan sonra egemenlik İngiliz Doğu Hindistan Kumpanyasından İngiliz kralına geçti. Hindistan İngiltere’nin en önemli ve en çok gelir getiren sömürgesiydi. Batı üniversitelerinde okuyan Hintli gençler, sömürü altındaki ülkelerine özgürlük ve demokrasi düşüncelerini getirdiler. Bu aydınlar 1885’te bağımsızlık hareketini başlattı ve Hindistan Ulusal Kongresi’ni kurdular. Bundan sonraki 50 yıl bağımsızlık mücadelesiyle geçti. I. Dünya Savaşı sırasında Hindistan birlikleri İngiltere’ye bağlı olarak çarpıştı. Bu savaşta Hindistan’ın insan gücü, hammadde ve yiyecek kaynakları İngiliz ordusunun gereksinmelerini karşılamak üzere sonuna kadar kullanıldı. Savaş sonrasında kıtlık ve salgın hastalıklar baş gösterdi. Bu sırada bağımsızlık hareketinin önderi olarak ortaya çıkan Gandhi’nin düşünceleri ve yöntemleri Kongre Partisi’nce benimsendi. Gandhi, İngiliz boyunduruğuna karşı sivil itaatsizlik yöntemiyle ülkenin bağımsızlığını kazanabileceğine inanıyordu. Ulusal Kongre’nin tüm Hindistan’da uyguladığı sivil itaatsizlik kampanyası devlet dairelerinin, okulların ve mağazaların kapatılmasını öngörüyordu. Kampanya milyonlarca insanı harekete geçirdi. İngilizler ulusal kurtuluş hareketini benzeri görülmemiş bir acımasızlıkla bastırmaya kalkıştılar ve çok geçmeden direnişin önünü aldılar. Ne var ki, artık Hint halkı bağımsızlığı için savaşmak üzere tümüyle uyanmıştı. Protestolar ve grevler artan bir hızla yayılıyordu. 1930’da Lahor’da toplanan Kongre Partisi Cavaharlal Nehru’yu başkanlığa getirdi. Kongre, amacının tam bağımsızlık olduğunu ilan etti. Gandhi yönetimindeki pasif direniş eylemleriyle bağımsızlığa kavuşulacaktı. 26 Ocak 1930 Bağımsızlık Günü ilan edildi.1935’te İngiltere ekonomi, savunma ve dışişlerini denetiminde tutma koşuluyla bir özerklik önerisi getirdi. Hindistan Ulusal Kongresi bu öneriyi reddetti. II. Dünya Savaşı başladığında Kongre Partisi’nin, Hindu-

lar ve çeşitli dinsel toplulukların temsilcileri de içinde olmak üzere, çok sayıda üyesi vardı. Hindistan II. Dünya Savaşı’na resmen girmemişti. Ne var ki, Müttefikler Hindistan’ı üs olarak kullandı. 2 milyon Hintli asker İngilizlerle birlikte savaştı. İngilizler, 1942’de Hindistan’a, savaş bitinceye kadar Hindistan ordusunun denetimini ellerinde tutmak koşuluyla, dominyon statüsü vermeyi önerdiler. Kongre Partisi bunu da kabul etmedi. Bunun üzerine İngilizler, Kongre Partisi’ni yasadışı ilan ederek önderlerini tutukladılar. 1945’te savaş sona erince tutuklular özgürlüklerine kavuştu. Hindu ve Müslüman önderler bir anayasa hazırlamak için bir araya geldiler. Bu aşamada Müslümanlar ayrı bir devlet konusunda ısrar ederken, Hindu önderler Hindistan’ın parçalanmaması konusunda ısrarlıydılar. Bağımsızlık Sonrasında,15 Ağustos 1947’de iki ayrı devlet ortaya çıktı. Biri Hindistan adını korurken, öbürüne Pakistan dendi. Sınırlar, nüfusun dinsel eğilimine göre çizilmişti. Oluşturulan anayasa 26 Ocak 1950’de yürürlüğe girdi. Hindistan artık bir cumhuriyetti. İngiliz kralı bundan böyle Hindistan’ın kralı sayılmayacaktı. Yeni anayasanın öngördüğü biçimde eşit ve genel oya dayalı genel seçimlerin ilki 1952’de yapıldı. Cavaharlal Nehru 1947’den, 1962’de ölünceye kadar Hindistan başbakanı olarak görev yaptı. Bağımsızlıktan önce Hindistan’ın 500 yerel hükümeti doğrudan doğruya İngiltere tarafından yönetiliyordu. 1947’den sonra Keşmir’in dışındaki bütün eyaletler Hindistan ya da Pakistan’a bağlandı. Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin toplumun çeşitli kesimlerini de kapsayan kitle tabanlı hareketti. Ayrıca sürekli ideolojik evrim süreci uygulandı. Hareketin temel ideolojisi antisömürgeci olmasına rağmen, bağımsız kapitalist ekonomik kalkınma vizyonuyla laik, demokratik, cumhuriyetçi destekli bir siyasi yapıya büründü. Çin’den başka hiçbir ülkenin, Hindistan halkı gibi kesintisiz bir tarih yaşadığı söylenemez. Ne var ki, bu tarih barış içinde değil, dışarıdan gelenlerin sürekli saldırısı altında yaşanmıştır. En eskiden yerleşmiş olanların nasıl geldikleri ise pek aydınlık değildir. Türkiye’de Sivil İtaatsizliğin Yaygın Hale Gelemeyişi Türkiye’de sivil itaatsizliğin yaygın bir hale gelemeyişi ve kitleselleşmemesinin bir dizi ideolojik nedenleri vardır. Osmanlıdan günümüze kadar süren iktidarların yönetim anlayışı, dinsel ve etnik kimlik üzerinden yaratılan anlayışla, ümmetçiliği ve itaatkarlığı aşılamak olmuştur. Devletin baskıcı ve otoriter yanı, tüm ideolojik aygıtları ile birlikte, direnme ve hak arama hakkının karşısında, itaatkarlığı ve ümmetçiliği teşvik etmiştir. Bu itaatkârlık padişaha olan bağlılık ve onun dinsel bir kimlik taşıması da başkaldırının ve sivil itaatsizliğin önüne geçmiştir. Her şeye rağmen ülkemizde de kabul gören sivil itaatsizlik eylemleri olmuştur. TÖS(Türkiye Öğretmenler Sendikası)’ün 1969 yılındaki grevi ilk örnekler arasında gösterilirken bunun yanı sıra düşünceye özgürlük kitabı, Bergama Köylüleri, başörtüsü eylemleri, Susurluk, cumartesi anneleri bunlardan sadece bir kaçı. Türkiye’deki örneklerin çoğu sivil itaatsizliğin bütün unsurlarını taşımadığı gerekçesiyle de halen tartışılmaktadır. 62


ASYA-PASİFİK

.

.

Minerva Özel

RÖPORTAJ Özgür Can ARAZ

Mehmet Fahri DANIŞ

Meryem KOYUTÜRK

MALTEPE ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER VE AB BÖLÜM BAŞKANI

PROF. DR. SÜLEYMAN SEYFİ ÖĞÜN İLE GANDHİ, SİVİL İTAATSİZLİK VE BAĞIMSIZLIK HAREKETİ ÜZERİNE kısmı, bu noktadan hareket ediyorlar: İnsanlığın kurtuluşu 19. yüzyılın meselesidir. Bu, ancak erksizlik ile mümkündür demektedir anarşizm. Onun için onun karartılmış taraflarına yeniden sahip çıkmak lazım. Anarşizm kötü bir şey değildir. Erksizlik durumunu özlemektir, o zaman erkin kaynaklarına bakacaksınız. Nerden geliyor erk, iktidar? İktidarın iki tane çok önemli meselesi vardır. Bir tanesi siyasal iktidardır yani devlettir, diğeri de servet veya sermayedir. Servet daha geri planında, zenginliğin tarihsel karşılığıdır ama 19. yüzyılda bu artık sermayedir. Çünkü sermaye öyle bir oluşum ki onun içinde tanrı yok, din iman yok, ahlak yok.Şimdi anarşistler diyorlar ki; 19. yüzyılda bu iki olgunun, siyaset ve sermaye, kurumsal karşılıklarını yok etmeden, kurutmadan salaha ermek, selamete ermek mümkün değildir. Tabi bu müthiş bir yıkıcılık düşüncesi de getiriyor yani bu iş yıkmadan olmayacak.

“ANARŞİZM KÖTÜ BİR ŞEY DEĞİLDİR.”

Henry David Thoreau’nun “en iyi yönetim hiç yönetmeyen yönetimdir.” sözüne katılıyor musunuz? Gerçekten, en iyi yönetim hiç yönetmeyen yönetim midir?

1

9. yüzyılın düşünce tarihinde karanlık hatta kısmen de karatılmış bazı ideolojik örüntüler var. Mesela bunlardan bir tanesi anarşizmdir. Şimdi ben size sorsam, anarşizm nasıl bir şeydir? İlk olarak aklımıza gelen şeyler muhtemelen patlayan bombalar, soyulan bankalar, parçalanmış insan bedenleri gibi şeyler olacaktır. Bu son derece yanlıştır. Anarşizmden türetilmiş ya da anarşizan düşünceden türetilmiş bir şey olabilir ama anarşizan düşüncenin doğrudan doğruya imlediği bir şey midir, en azından ana gövdesinin imlediği bir şey midir bu tartışılır. Anarchia erksizlik, iktidarsızlık anlamına gelir. Bunu iyi bilmemiz lazım. Gandhi ile veya Thoreau’nun bazı tezleriyle konuşacaksak bence bu geleneği arka plana almamız gerekir. 19. yüzyılda insanlık durumuna vaziyet eden düşünürler arasında bir kısmı, bence çok önemli bir

Karl Marx diyor ki: “Olmadı, anarşistlerin tezleri yanlış.” Çünkü böyle bir yıkıcılık üzerinden bir şey gelişemez. Bizim yapmamız gereken şey bir süreci dönüştürmektir. Aslında onun için de Marx devrimci falan değildir. Çoğu kişi onu devrimci zanneder. Ben devrimci 63


görmem, evrimci de görmem tabi. Eğer o devrimciyse anarşistler devrimci değildir; anarşistler devrimciyse o değildir. Çünkü o kapitalizmi yüksek bir insanlık aşaması olarak görür. O diyor ki: “Evet, Kapitalizm ağır bir maliyet getirdi, insanları mülksüzleştirdi, yoksullaştırdı, insanları yabancılaştırdı.” Bu sorunlara gayet güzel, doğru bir bakış getiriyor ama hemen ardından şu çıkarsamayı yapıyor, diyor ki: “Yüksek uygarlık düzeyinde karşımıza çıkarttığı bir tarihsel imkânı yani devrimi kullanmaktır.” Dolayısıyla o kapitalizme küfretmez. Hatta birçok açıdan kapitalizme hayranlık duyar, över. Mesela Hindistan üzerine çok ilginç şeyler söylüyor, İngiliz sömürgeciliğinin yaptığı işler üzerine “Tabi ki bunlar insanlık dışı şeyler, ama bunlar olmadan da bir şey olmaz ki.” diyor. Bunun Hindistan’ı dönüştüreceğini söylüyor. Ayrıca anarşistlere, Produhon’a, Bakunin’e diyor ki: “Siz yerine neyi koyacağınızı bilmeden yıkma peşindesiniz. Halbuki biz varılan aşamanın birikimleri üzerinden daha akılcı düşünüyoruz. Siz duygusal bir bakış geliştiriyorsunuz.” Mesela Produhon diyor ki: “Mülkiyet hırsızlıktır.” Halbuki Marx’a göre mülkiyet tarihsel bir olgudur. Onun içinde işte bir takım şeyler dönüşecektir, o bu duruma daha farklı bakıyor.

felsefeden etkilenmiştir, Proudhon’dan etkilenmiştir. O, bunu söylüyor; siyaseten kurulacak dünya yok diyor. Sermaye her şeyi kolonize ediyor; yabancılaştırıcı etkisiyle, eşitsizlik doğurucu etkisiyle… 19. yüzyıldaki teze dikkat etmek lazım. Bu benim kişisel düşüncem, sizi ne kadar ikna eder bilemem ama erksizliğin peşinde koşmak lazım. Anarşizm kelimesinin üzerindeki laneti kaldırdıktan sonra ve yol açtığı şeyleri toptan reddederek tabi. Şiddet unsuru bunun içinde olmaz. Erksizlik, bir doğrultu olarak yeniden ayağa kaldırılması gereken düşüncedir. Mahatma Gandhi’nin veya demin söylediğimiz Thoreau’nun sözlerini anlamak istiyorsak buraya bağlayacağız. Bundan sonra söyleyeceklerimin daha iyi anlaşılması için bu uzun cevabı vermek zorundaydım.

“BAŞKALDIRINIZ SİZİ ONLARA DÖNÜŞTÜRECEK BİR ŞEY OLABİLİR. GANDHİ’NİN UYANIKLIĞI BURADADIR. ONUN DIŞINDA HİÇBİR ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKESİ LİDERİNİN BÖYLE BİR HASSASİYETİ YOKTUR.” Sivil itaatsizlik bağlamında Bağımsızlık Hareketinin meşruluğundan söz edebilir miyiz? Şimdi bakınız, bir kere bu sivil itaatsizlik kavramı çok fazla skolastiği yapılan, çok fazla dondurulan bir kavram. Bunu pek kullanmak istemem. Daha doğrusu Gandhi’yi de bu kavrama sıkıştırmak çok yanlış olur. Böyle bir kavramsal özdeşliğe Gandhi’nin mirasını sıkıştırmaya bence hakkımız yok. O bir sonuçtur. Mesela Gandhi ne yapmak istedi? Gandhi’nin amacı acaba Hindistan’ı kurtarmak mıydı? Peki kurtarmaksa neyden kurtarmaktı? Hemen şöyle klişelere oturtuyoruz bunu: “Gandhi bir üçüncü dünya ülkesinin lideridir, ülkesinin bağımsızlığını istemektedir, emperyalizmle ya da sömürgecilikle hesaplaşmaktadır.” hayır, Gandhi’nin böyle bir problemi yok. Çünkü eğer böyle koyarsanız problemi, çatışmaya gidersiniz yani bir çatışmada taraf olursunuz. Oysa Gandhi şunu çok iyi biliyordu ki, bu dünyanın çatışmalarına taraf olmadan bir şey yapılırsa anlamlı olur. Ona ne yapıldığını sordukları zaman, tabi ki İngiltere ile problemi var ama “Hindistan’ı yeniden kuruyorum” diyordu. Hindistan’ı kurmak işi bağımsızlık sonrası yapılacak bir iş değildir. Hemen başlatılması gerekir ve siz onu başlatıyorsanız, üzerinizde hiçbir yabancı unsur zaten barınamaz, kayar düşer giderler. Dolayısıyla ortalama bir Hintli nasıl yaşar? Tarihi, gelenekleri, inancı ile tutarlı olarak. Onlar örselenmiştir. Onları yeniden ayağa kaldırırsanız yani Hindistan’ı yeniden kurarsanız İngiltere de üzerinde tutunamaz, başka bir ülkede. Yani kendiliğinden tarihiniz yıkanır, siz yeter ki yeniden kurmaya çalışın. Burada, “Dur ben şu İngilizleri köşeye sıkıştırayım, onlara dünyayı dar edeyim bir sivil itaatsizlik patlatayım da bak görsünler.” diye bir şey yok. Sivil itaatsizlik o hareketin içinde olan bir şey. Şimdi ben size bir şey anlatayım: İngilizler’in Hindistan’a geldikten sonra ilk yaptıkları şeylerden biri şudur: Geleneksel dokuma ustalarının (65.00’dir sayıları sanırım) ellerini kestiler ki Manchester’daki tekstil ürün-

Şimdi peki ama şu soruyu sormak lazım: Bu hesaplaşmanın 20. yüzyıldaki sonu ne oldu? Kimi haklı çıkarttı 20. yüzyıl? Ben size cevap vereyim, anarşistler apaçık haklı çıktı. Çünkü artık çok iyi biliyoruz ki siyasetin mekanizmaları tarihsel ve modern mekanizmaları içerisinde dünyayı değiştirmek, dönüştürmek mümkün değildir. Ben bunu söylediğim zaman tabi bazı meslektaşlar kızıyor, boşuna ama. Bu siyaset çünkü öyle bir yapı ki onun içerisinde artık değerin içinden doğan bir eşitsizlik yatıyor. Siyaseti var eden şey o. Şimdi önemli olan onun içinde manevra yapmak değildir. Manevra yapmaya kalkarsanız dönüşürsünüz. Benim de çok önemle takip ettiğim Japon düşünür Kojin Karatani ki kendisi Mahatma Gandhi’den etkilenmiştir bir tarafıyla, anarşist 64


lerine pazar çıksın. Ne giyecek insanlar o zaman? İngiliz kumaşları rahat rahat satılabilecek. Hakikaten bunu uyguluyorlar ve Hindistan’da geleneksel tekstil üretimi yok olma noktasına geliyor. Şimdi Gandhi şunu yapıyor; biz nasıl giyinirdik? Bu soru çok önemli: Hintliler nasıl giyinir. Ustalarımız vardı bize kıyafetlerimizi dokuyan. Nerde bunlar? Ellerini kesti İngilizler. Şimdi bizim çok temel bir ihtiyacımız var giyinme gibi ve bunu bize en yakışır şekilde çözmek zorundayız. Oturalım o zaman bunu yeniden ayağa kaldıralım. Hindistan’ı yeniden kuralım. Proje budur: Hindistan’ı yeniden kurmak. İngilizlerle dalaşmak değildir, çarpışmak, savaşmak değildir. Ondan sonra iki üç tane yaşayan usta buluyorlar ve Gandhi, önce kendi yapmayı öğreniyor, kendisi yapmaya başlıyor ve bir anda Manchester’daki fabrikalar iflasa sürükleniyor. Gandhi’nin amacı tamamen Hindu inançlarıyla uyumlu olarak -ki o inançların içinde bütün inançlara saygı duymak da var- Hindistan’da hayatı yeniden kurmaktır. Amacı budur ve bunda da çok ileri adımlar attığı için başarılı olmuştur. Dolayısıyla oradaki amaç çok basit olarak emperyalist sömürgeci ülkelere başkaldırmak olarak gözüküyor. Başkaldırınız sizi onlara dönüştürecek bir şey olabilir. Gandhi’nin uyanıklığı buradadır. Bakın onun dışında hiçbir Üçüncü Dünya Ülkesi liderinin böyle bir hassasiyeti yoktur. Hepsi zannettiler ki bağımsızlıklarını bir kez elde ettikten sonra özgür ve tam bağımsız yaşayabilecekler. Ama hiç biri olmadı.

uyumlulaştırmaya dönüktür. Kendileri öyle istedikleri için veya dinamikleri onu icap ettirdiği için değildir.

“GANDHİ’YE İHANET ETTİLER.” Uluslararası sistemde yer bulmak mıdır hedef? Evet, o zaman da tabi yeniden avcuna düşüyorsunuz merkezdeki kapitalist ülkelerin. Peki Hindistan’da ne oldu? Hindistan bunun farklı olabileceğini gösteren bir şey koydu ortaya, Gandhi aracılığıyla. Yani Nehru Gandhi’nin doğrultusunu saptırmıştır. En yakınındaki insandır ama hemen çarkı çevirmiştir. Hindistan’ı dünyayla uyumlulaştırmaya doğru adımlar atmıştır. Tabi bugün Gandhi’nin Hindistan’da hatırlanması, dünyada hatırlanması tamamen folklorik bir değer gösterir ve gerçek doğrultularını hesap ederseniz Gandhi’ye de ihanettir. Bunu Hintlilere de söyledim ben. Hint kültür bakanlığı mensuplarına da söyledim, onun için şuan size rahatlıkla söylüyorum. Gandhi’ye ihanet ettiler. Hindistan’ı sadece bir turizm, bir folklor ülkesi haline getirdiler. Gandhi’nin istediği bu değildi. Onun istediği Hindistan’ın Hindistan’daki hayatla, onun muhitleriyle, onun bağlamlarıyla yeniden barışmasıydı. Projesi buydu. Bütün bir hayatı buna dönüktü. Nehru’dan itibaren Hindistan Gandhi’nin istediği bir Hindistan değildi o halde?

Sermaye peşlerini bırakmadı diyebilir miyiz?

Değildi tabi ki. Bakınız, Einstein’ın Gandhi’nin ölümünden sonra çok güzel sözleri vardır. Şöyle diyor: “Tabi ki çok üzgünüm bu büyük insanı tanıdım, bir dostumu kaybettim. Onun için üzülüyorum. Ama bundan daha fazla ne için üzüldüğümü sorun. Biz bu adamı tanıdık, tabi bir gün onu tanıyanlar da hayattan çekilecek. Ve yine bir gün birileri ‘böyle bir adam dünyada yaşadı’ deyince yaptıklarına bakıp bütün bunların bir insan tarafından başarılmış olduğuna ikna olamayacak. En çok buna üzülüyorum.” Hakikaten şimdi Gandhi bir fan kulüp nesnesi gibidir dünyada. Hayranları vardır. Ama Gandhi üzerinden bu dünyaya ne söyleniyor ve ne derece etkili oluyor diye sorarsak pek fazla bir şey çıkmıyor maalesef.

Hem sermaye hem de tabi ki kurumlar! Hepsi modernleşmeye doğru adım atıyorlar. Ulus devlet kuruyorlar. Hepsinin önce bir siyasal coğrafyası, tanımlanmış yurtları oluyor. Sonra hepsinin bir başşehri oluyor, bir bayrağı oluyor. Hepsinin siyasi bir rejimi oluyor şöyle veya böyle. Dikkat edin bütün bunlar o ülkeleri mevcut dünyaya

“BU DÜNYADA ANLAMAYA DEĞER ÇOK AZ SAYIDAKİ DEĞERLİ HAYATTAN BİRİDİR BENCE GANDHİ’NİN HAYATI.” İhanete uğrayan, sadece bir folklor unsuru olarak yaklaşılan Gandhi’den bahsettiniz. Peki Gandhi’nin gerçek niteliklerini anlayabilmiş olan kesimler, düşüncesinin karşılık bulduğu durumlar yok mudur? Tabi şimdi Gandhi üzerinde spekülasyonlar yapılıyor. Belki benim de yaptığım odur bilmiyorum. Aslında ben onu hakikaten anlamaya çalışıyorum. Çünkü bu dünyada anlamaya değer çok az sayıdaki değerli hayattan biridir bence Gandhi’nin hayatı. Tabii ki engeller var. Sürekli sorgulamak suretiyle o riski azaltmaya çalışıyorum. Onu yanlış yorumlamamaya çalışıyorum. Gördüğüm şey bu. 65


Dolayısıyla şimdi Gandhi’nin mirası nedir sorusuna getirilen cevap: “Bir hayranlık nesnesidir Gandhi.” Yani hayran olunan bir adamdır. Çünkü anlaşılamayan bir adamdır. Genellikle biz anlamadığımız şeylere karşı hayranlık geliştiririz. Anladığımız nispette belki hayranlığımız da devam edebilir ama anlamanın getirdiği yeni imkânlar çıkar ortaya. Oraya bakmak lazım. Daha önce zikrettiğim, Türkiye’ye de yakın bir zaman da gelen Japon düşünür Kojin Karatani Gandhi’yi en iyi yorumlayanlardan bir tanesidir. Çok az sayıda örnekleri var, paralelinde olanlar var. İslam dünyasında da var paralelinde düşünenler. Sudandaki Mahmud Muhammed Taha, kısmen yakın olarak Ali Şeriati birer örnek. Türkiye’de 30’lu 40’lı yıllarda sanayileşmeyi reddeden adam Nurettin Topçu Gandhi hayranıdır. Böyle insanlar da yok değil, var. Rus düşünce tarihinde çok karşılığı var tabi ki. Latin Amerika’daki Sosyal Hrıstiyanlık’ın ya da Liberal Teoloji Hareketlerinin şu ya da bu derecede Gandhi’den esinlenen tarafları var. Meksika’da yeni haliyle Zapatist hareket bunun bir başka açılımı. Ama tabi bütün bunlar dünyada uyumlulaştırılmış bir olgunluğa erişmedi. Belki zaman içerisinde kapitalizm insanlara daha fazla kaybettirdikçe, artık insanlar gidilecek bir köyün kalmadığını fark ettiğinde ilgi uyandırabilir o miras yeniden.

aracı olarak bakmıyordu. Bir hayat içinden doğan ve ancak o hayat tarzıyla mümkün olan bir şey olarak bakıyordu. Onun dışında da çok açıktı. “Ne kadar da Müslümanım” derken de samimiydi. Bu onu belki beş vakit namazında bir Müslüman yapmıyordu ama Aşram’da sırasıyla her gece bir dinsel metin okunurdu. Bir gece Kur’an okunuyorsa bir gece İncil okunuyordu. Aşram geceleri öyle geçiyordu. Gandhi bu konuya çok geniş bakıyordu. Örneğin bir Hristiyanla karşılaşınca onu içselleştiriyordu. Bir Müslümanla karşılaştığında Müslüman gibi düşünmeye çalışıyordu. Bu çok önemlidir. İnsanlar genelde dinler üzerinden sekteryen bakışlar geliştirirler. Bu bir basitliktir. Bu işin olgunluğu onu sekteryenliği aşma aracı haline getirmektedir. Dünyaya dünya, insana insan olarak bakabilmektedir. Siz en başta biraz açıkladınız ama biraz daha açabilir misiniz sivil itaatsizlik konusunun anarşizmle nasıl bir ilişkisi var? Anarşizmle ilişkisi şu: Modern ekonomi ve devletin kolonize edemeyeceği bir takım alanlarda tutunabilmektir. Ondan sonra orada bir yaşayış peydahlayabilmektir. Buna dönük dışarıdan bir müdahale geldiği zaman ise Gandhi’nin tavrı kayıtsızlık dünyası kurmaktır. Bence kayıtsızlıktır o. Ben ona sivil itaatsizlik demiyorum. Biri zorluyor sen itaat ediyorsun ya da etmiyorsun, bu gerilim değildir olay. Oradaki kayıtsızlık durumudur ve bütün bunları kendi yaşayış kararlılığıyla aşabilmektir. Kayıtsız ve kararlıdır. Mesela Jean Baudrillard bir kitabında bir Latin Amerika kabilesinden bahsediyor. Bunların şöyle bir özelliği var; İspanyol kolonizatörler oraya gidince bunların köylerine de ulaşıyorlar. Önce kabileyi hediyelerle kandırarak temas kurmaya çalışıyorlar. Fakat ilginç şekilde iletişim kurulamıyor o insanlarla. Karşı karşıya kalıyorlar, bakışlarını kaçırıyor yerliler. Dokunuyorlar, işlerine devam ediyorlar. Vurup yere yıkıyorlar, kalkıp işine devam ediyorlar yine. İspanyollar dehşete düşüyorlar. Bir türlü bir şey yapamıyorlar. Sonra tabi işin aslı anlaşılıyor. Bu adamların dilinde yabancı demek aynı zamanda yok demektir. İşte bu kayıtsızlığı açıklıyor. Bence benim rastladığım en güzel açıklayan örnek, antropolojik örnek budur. Gandhi’nin ki de şudur; kayıtsızlığı yoksamak anlamında değil ama kendine dahil etmeden kendini de ona müdahil kılmadan yapabilmektir. Onun için çok daha zarif görünür tabi.

“DİN AYRI YERDE DURUYOR BAŞKA İŞLER AYRI YERDE, BÖYLE BİR ŞEY YOK. HAYATTA BUNLAR AYRI OLAMIYOR. BİR DÖNEM İSTENDİ BELKİ AMA OLMADI.” Hinduizm’den de bahsettiniz. Bağımsızlık hareketi sürecinde dinsel unsurlarının da önemli payı oldu mu? Gandhi’nin bu konudaki tutumu neydi? Olmaz mı! Bu konuda Carl Schmitt’ten bahsetmek istiyorum. O, bu dünyanın her zaman teolojik bir dünya olduğunu söyler bize. Her zaman bir ilahiyatı vardır dünyanın. Dolayısıyla en tanrı tanımaz, en din dışı alanlarda bile düşünüşler bir süre sonra ilahiyat formunu alıyorlar. Mesela Marksist bir ilahiyat da var bugün. Bir dönem daha fazla vardı. Ne alakası var ilahiyatla Marx’ın diyeceksiniz. Ama oradan bir ilahiyat çıkıyor veya Marx’ın bazı düşüncelerinin çok ilahiyat koktuğunu hatta Yahudi ilahiyatıyla bağlantılı olduğunu çok sonradan anlıyoruz. Tevrat’tan izler taşıdığını görüyoruz. Her şey dinselleşiyor dünyada. Mesela ünlü sosyolog Peter L. Berger The Sacred Canopy (kutsal gök kubbe) diye bir kitap yazmıştı. Daima bir dinsellik bu dünyayı örtüyor. Din ayrı yerde duruyor başka işler ayrı yerde, böyle bir şey yok. Hayatta bunlar ayrı olamıyor.Bir dönem istendi belki ama olmadı. Dolayısıyla referans araçlarınızdan biri kaçınılmaz olarak dindir. En din dışı şeyler bile bir süre sonra dinselleşecektir. Bu da tarihin diyalektiğidir. İster beğenelim, ister beğenmeyelim. Gandhi dine tamamen bir yaşayış imkânı olarak bakıyordu. Yani açık söyleyeyim, ona bir dinsel gereklilikleri yerine getirme 66


Yani kendilerinin hiç istemeyecekleri şekilde pazara sunuluyorlar.

İngilizler giderken İngiliz valisine “Gidiyor musunuz?” der. “Alışmıştık size, 300 senedir buradaydınız gene gelin görüşelim” şeklinde konuşur. Bu içindeki düşmanlık, etki tepki tuzağını öldürüyor. Bir anlamda amaç, düşman olduğuna bin pişman etmek. Bu olağanüstü bir durum pek anlaşılır değil.

E tabi onun için de ticarileşmeye karşı en büyük panzehir bir hareketin kendi mahremiyetini inşa edebilmesidir. Mahremiyetinizi inşa edebiliyorsanız dokunulmaz oluyorsunuz. Aleniyet her zaman güzel bir şey değildir. Açık toplum her zaman hoş bir şey değildir.

“HİNDİSTAN BİR TURİZM ÜLKESİDİR BİLDİĞİNİZ GİBİ. DAİMA İNSANLARI ÇEKEN CAZİP BİR ÜLKEDİR. GANDHİ’DE ONUN İÇERİSİNDEKİ TURİSTİK İKONLARDAN BİRİDİR. HİNDİSTAN MÜZİĞİNİ DE SATAR BUGÜN, GANDHİ’SİNİDE SATAR.”

Ama sivil itaatsizlikte bu çok önemli. İşte bakın sivil itaatsizlik kavramı bana çok köşeli geliyor yani süreci çok anlatmıyor. O biraz yapıştırma bir şeye dönüşüyor. Ayrıca üzerine siyaset felsefesi çokta spekülasyon yapıyor. Oysa böyle bir şey yok. Ben daha basit bir terim kullanayım kayıtsızlık ve kararlılık.

Diğer Dünya liderlerine göre Gandhi’nin folklorize bir unsur olarak görünüyor olmasında şiddet unsurundan arındırılmış olması etkili mi? Yok onunla pek bir alakası yok. Bir kere yani; Gandhi’yi marjinal örnek olarak görüyor insanlar genellikle. Yani bir evliya indi gibi ama bunlar olacak işler değil, bir daha bunun tekrarı mümkün değil diye bakılıyor. Mesela Myanmar’da bu denendi tekrar. Pasif direniş oldu ve faciayla sonuçlandı; geldiler çatır çatır adamları öldürdüler, ezdiler. Şimdi bu moral bozuyor ama mesele burada kazanmak kaybetmekle bitmiyor o kadar basit değil bu iş. Burada kararlılık önemli, tekrar aynı şeyi yapabilecek misin? Gandhi ilk Güney Afrika’da bunu deniyor. Bakıyor ki orda zenciler, Hintli işçiler aşağılanıyor. Bir sokağa siyah giremez tabelası koymuşlar. Önce kendisi geçiyor, tekrar dönüyor sokağı sürekli arşınlamaya başlıyor. Tabi şikâyet ediyorlar, polis geliyor barikat kuruyor. Diyor ki ‘ Eğer gelirsen sana şiddet uygulayacağım.’ oda gülümseyerek gidiyor ve ilk darbeyi alıyor, çöküyor yere. Tekrar kalkıyor, ikinci bir darbeyi yiyor kalkamıyor tabi, çekiyorlar ama sıraya giriyor insanlar kuyruk halinde birer birer. Bu durum, bir diğerinin artık şiddetin içinde boğulacağı bir ortamı doğuruyor. Mesela böyle baktığımız için Mahatma Gandhi’nin silahsız, eylemsiz bu işi başarması, her zaman her yerde ne dereceye kadar tutar da orda ne kadar kim kararlılık gösterir, onu ben bilmiyorum. En azından başlangıçta ağır bir maliyeti olacağı çok açık. Ama senin soruna gelirsem… Sen dedin ki acaba nasıl folklorleştirildi? Bugün Gandhi Hint folklorunun bir parçasıdır, Hindistan bir turizm ülkesidir bildiğiniz gibi. Daima insanları çeken cazip bir ülkedir. Gandhi de, onun içerisindeki turistik ikonlardan biridir. Hindistan müziğini de satar bugün, Gandhi’sini de satar. Tabi bu Mahatma Gandhi’nin kapitalizm tarafından nasıl metalaştırıldığıyla ilgili bir meseledir. Ona bakarsanız Che Guavera’da bugün bir t-shirttür. Yani bakın mesela; onun için Zapatistlerin son yürüyüşünde liderleri Markos yüzünü kapattı. Çünkü biliyordu ki onu da çekip yine tshirt yapabilirler ama çok satmaz, iş görmeyecek hale getirdi suratını, çok belirgin değil.

“BURASI ROMA TOPRAĞIDIR, BURADA SERTLİK EGEMENDİR.” Türkiye’de de sivil itaatsizlik eylemleri gerçekleşmiş ama tutunamamış. Hayır, öyle bir şey yok. Bu ülkenin insanları, etnik kökenini özel olarak kastetmiyorum; Laz’sa Laz Arnavut’sa Arnavut Türkmen’se Türkmen Kürt’se Kürt Çerkez’se Çerkez… Hepsi aynı toprağın insanıdır. Burası Roma toprağıdır, burada sertlik egemendir. Bu unsurların hepsi sert yani buranın insanları sertliği esas alan bir kültüre sahiptir. Mesela İran öyle değildir. Çok yumuşak bir kültürleri vardır; yani tabi ki çatışma orada da oluyor ama buradaki gibi trafikte tartıştığın adamı öldürmek gibi bir sonuç orada ortaya çıkmaz. İletişimlerinde daha dil yastıkları kullanarak, Farsçanın o çok geniş imkânlarını kullanarak bir sükûnet sağlayabiliyorlar. Burada her şey çok bire bir ve en keskin ölçülerinde yaşanıyor. Roma toprağıyla Diyar-ı Rum’la, Diyar-ı Farisi’yi birbirinden ayıran sınır budur. Bakın Balkanlar da böyledir, bizim gibi çok sert. Roma toprağıdır oralarda, sertlik egemendir. Onun için böyle Türkiye’de kendi kendine bir takım kavramları alıp üstüne yapıştırmakla filan bu işler hallolmuyor. Sivil itaatsizliğin eylem türlerini belirlemiştir Gandhi, bunlar olursa ancak bu iş olur demeye getirir. Onların bir kere en azından yarısından fazlasında dökülüyorlar Türkiye’dekiler: Sivil itaatsizlik deyip polis memurunu tokatlarsan olur mu bu iş, e bunu yaptılar. Çoğu yazılı metinde kabul edilmiş sivil itaatsizlik örnekleri mevcut ama. Mesela Cumartesi Anneleri. O başka, orada bir karar, bir ana yüreği var. Ben ona bir şey demem, bunun sahtesi olmaz. Onlar evlatlarını kaybetmiş anneler. Bütün bunların senelerce kararlı bir şekilde yaptıkları gidip orda oturmak, evlatlarını aramak! Buna kimse bir şey diyemez ama gidip ondan sonra orada sivil itaatsizlik adı altında, iki tane çadır kurup ondan sonra çıkıp polis tokatlamak… Bununla alakası yok. Şiddeti toptan terk edeceksin bir kere. Gandhi bunu açıkça söylüyor, tamamen toptan terk! 67


Bahsettiğiniz, “Sivil itaatsizlik diyemeyiz” dediğiniz siyasi hareket ya da Kürt siyasal hareketi için aynı zamanda sürekli söylenen, demokratik açılım sürecinde de, sivilleşme, sivil itaatsizlik unsurları kullanıldı. Hep bu söylenildi aslında ama sivilleşmekten öte biraz daha militarist, biraz daha şiddete yatkın bir havaya geçilmiyor mu?

yumuşatıcılarımız vardı bizim, mesela tasavvuf kültürü çok önemliydi. Bunu ortadan kaldırarak acımasız bir biçimde ortadan kaldırarak zaten ortalığı sertliğe bıraktık. Ne bana senin hakkında yumuşak düşünmemi vaaz edecek? E insansın! Bu çok soyut bir laf, insansın ama şöyle derseniz bir karşılığı oluyor “Yaratılanı sev yaratandan ötürü.” Orada insanlar hizaya geliyor çünkü orada bir yaradan var, onun hukuku da giriyor işin içine. Bu çok önemli bir şey. Türk modernleşmesinin en büyük hatası, en büyük zaafı tasavvufi kültürel gelenekten vazgeçmesi olmuştur. Çok yanlıştır ama maalesef oldu. Çünkü unutmayalım Gandhi’yi konuşuyoruz ama Gandhi’nin de en büyük hayranlık beslediği isimlerden biri Mevlana Celaleddin Rumi’dir.

Bu ayrımlar anlamlı ayrımlar değildir. Yani bakın sivil toplum, resmi toplum, devlet, millet bu ayrımlar kolay yapılacak ayrımlar değiller. Yani siz şiddetin pınarlarına, kaynaklarına ulaşmak istiyorsanız sivil topluma gidin görün orada şiddeti. Adam karısını paramparça ediyor, al sana şiddet. Bu ne, nerden geliyor bu? Sivil toplumun ahlakından geliyor. Ne o zaman sivil toplum? Türk Hamamı gibi her şeyi temizleyen kavramsal bir hamam değil ki.

Sanırım biraz kavramları kullanma konusunda donanımsızız.

Sivil itaatsizlik ya da sizin deyiminizle, kayıtsızlık kavramının hukuki dayanaklarından söz edebilir miyiz?

Kayıtsızlığın hukuki dayanakları yoktur. Kayıtsızlık düşüncesini temellendiren şey tamamen bir değer konusudur. Değer duygusunun motivasyonuyla yapılır o iş. Öz saygı gibi hayatın kutsallığına ilişkin bazı değerler önemlidir, bunlarla iş yapılır yoksa hukuk buna cevaz veriyor vermiyor, bunlar çok önemli şeyler değildir bence.

İşte o kavramlara fetiş anlamlar yükleyerek bakılmaz. Kavramlar çok dikkatli kullanılması gereken şeylerdir.

“TÜRK MODERNLEŞMESİNİN EN BÜYÜK HATASI, EN BÜYÜK ZAAFI TASAVVUFİ KÜLTÜREL GELENEKTEN VAZGEÇMESİ OLMUŞTUR.”

“HER ZAMAN BİR ŞEKİLDE REDDETTİĞİNİZ ŞEYE DÖNÜŞÜRSÜNÜZ, BAŞKALDIRDIĞINIZ ŞEY SİZİ BAĞLAR.”

Toplumdaki sertliğin sebebi padişahla yönetilmiş olmamız, padişahı dini bir imge olarak da görmemiz olabilir mi?

Başkaldırının hukuki yaptırımını kabullenmek çok çelişkili değil mi peki?

Şimdi tabi sert bir taraf, Sezar tarafı var. Sezar sert adamdır değil mi? Romanın kayzerleri sert adamlardır, kanun koyucular serttir. Yani bu Diyarı-ı Farisi’de de böyle ama hayatın içerisinde ki kültürel yumuşamalara bakmak lazım. Mesela ben size söyle bir örnek vereyim: Bütün bu topraklar Roma toprağı, çok sertlik içinde giden bir toprak hayatı, çok sertliğin yaşandığı bir alan ama işte Mevlana’yı da çıkarıyor, Hacı Bektaşi Veli’yi de çıkarıyor. Hem de en olmadık zamanda, Moğol istilasının acımasız sonuçların yaşandığı sıralarda Yunus çıkıyor mesela, hepsi yumuşatıyorlardı. Şimdi biz yumuşatıcılarımızı kaybettik. Bir çamaşır tabiri kullanıyorum burada ama tarihsel

Tabi bu, hızla belli bir istikamette yol alan trenin içerisindeki tuhaf ve aykırı bir yön arama çabaları gibi bir şeydir. Yani kuzeye hızla giden bir trenin içinde güneye koşmalar filan bence çok anlamlı değil. Onun için bence başkaldırı, itiraz, kıyam… Bunlar çok anlamlı laflar değil. Çünkü bakın bunun diyalektik düşünüşün imkânları içerisinde ele alındığında insanlığı nereye getireceğini çok iyi biliyoruz. Her zaman bir şekilde reddettiğiniz şeye dönüşürsünüz, başkaldırdığınız şey sizi bağlar.Gandhi bunu aşmak için yapmıştır ne yaptıysa. Eğer isyan ederseniz isyan ettiğiniz şeye dönüşürsünüz. Onun için Hindistan’da şiddeti, size şiddet uygulandığı için düşünürsünüz. O zaman 68


Gandhi de bir bakıma için de bulunduğu hayatın nesnesi değil de öznesi olma yolunda yaşamış diyebilir miyiz?

sizi şiddete ortak etmiş oluyor, dolayısıyla karşı çıktığınız şeye dönüşmüş oluyorsunuz. Mesela isyanlar, devrimler bunlar bence denenmiştir de anlamlı şeyler değildir. Siz yeni bir hayatı kurmak için ne kadar iradi davranabiliyorsunuz ve kavga etmeden onu kendi içinde kurabiliyorsunuz? Ne yapıyorsanız eliniz öpülür.

Evet, çok doğru illa öyle söylemek gerekiyorsa doğru… ‘Dört köşeli bir delikte yuvarlak bir çivi olma serbestisi.’ Nasıl bir tanımlama sizce kayıtsızlık için?

Mesela Gandhi’de de bu var; her tepkide şiddeti biraz daha azaltmak. Yani karşı taraftan da gelen şiddetin azalacağını düşünerek şiddeti azaltmak.

Metaforlar, benzetmeler çok. Bunlar mesela batı aklına da çok aykırıdır. Onlar genellikle çok kesin tanımlar filan kullanırlar; o hep bir takım benzetmeler kullanır ama hakikaten biraz bu topraklarda da karşılığı olan şeyler. Mesela ‘göze göz’ denildiği zaman şöyle cevap vermiştir: “İşte öyle kör ederiz birbirimiz.” Beraber birbirimizi kör ediyoruz işte bu yüzden kör olmuyor muyuz? Hoş metaforları var tabi ki.

Evet ama sonsuza kadar bu mücadele devam etse dahi Gandhi’nin pozisyonu değişmez. Yani sonsuza kadar kaybedeceğini bilse bile aynı şeyi yapar. O bu işe kazanmak ya da kaybetmek açısından bakmıyor ki. Bu dünyaya geldiysem bu dünyada yaşıyorsam bunu sahih yaşamalıyım, otantik yaşamalıyım, onun içinde yaşamalıyım… Eğer onu yaşayamıyorsam yaşadığım başka hayatların bir anlamı yoktur. Onun için sürekli olarak kendini inşa etme dediği şeye bakar o yani Hint halkı Hintli gibi yaşar, bitti! Başka bir tür hayat düşünülmez. Hindistan’ın iklimiyle tutarlı, Hindistan’ın tabiatıyla tutarlı, Hindistan’ın binlerce yıllık kültürel birikimiyle tutarlı… Bunlar yaşanır.

Bizlere bu samimi söyleşi için vakit ayıran Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün’e ve iletişim konusundaki yardımlarından dolayı Doç. Dr. Namık Sinan Turan’a teşekkür ediyoruz... 26.04.2012

69


ASYA-PASİFİK

DİNLER MOZAİĞİ Gizem ÇİFTÇİOĞLU

GİRİŞ

Brahma(yaratıcı), Vişnu(koruyucu) ve Şiva(yok edici) üçlemesidir.

H

indistan’da din bir hayat tarzıdır ,dinin Hint nüfusu ve kültürü üzerindeki etkisi çok büyüktür. Din Hint halkının yaşamının çok büyük bir kısmını kapsar. Hindistan’da din sadece din olmanın ötesine geçmiş günlük işlerden eğitim ve politikaya kadar hayatın her alanına nüfuz etmiştir.Hindistan Hindu,İslam,Hristiyanlı k,Jainizm,Sihizm gibi hem çok tanrılı hem tek tanrılı birçok dine ev sahipliği yapar.Hindular %81.3 ile en yaygın dini grupken bunu %12 ‘yle Müslümanlar izlemektedir.1

Hinduizm’in kutsal metinleri ’Veda’ yani ‘Bilgi’dir. Vedalar peygamberlik derecesine ermiş bazı kimseler tarafından duyulmuş bazen de görülmüş, yüzlerce yıl ağızdan ağza nakledilerek zamanımıza kadar gelmiş olan kutsal metinlerdir.Dört tane Veda vardır. Bunlar; Rig Veda(dua bilgisi), Yajüs Veda (büyü bilgisi), Saman Veda(dini tören bilgisi), Atharvan Veda (tıp ve büyü bilgisi)dır.2

HİNDUİZM

Hinduizm’de insanların toplumsal olarak örgütlenmesi amacıyla ‘’Kast Sistemi’’ ortaya çıkmıştır. Kast sisteminin kökeninin Hinduizm olmasına rağmen bütün Hint toplumunu etkilemiştir. Kast Sistemine göre insanlar doğuştan dört kasta bağlıdır. Brahmanlar(din adamları), Kşatriyalar(rütbeli askerler,zenginler,büyük tüccarlar,büyük toprak sahipleri),Vaysiyalar(orta halli tüccarlar, orta büyüklükte toprak sahipleri),Südralar(köylüler). Bu dört kastın ardından bir de Paryalar sayılmaktadır. Paryalar toplumun en aşağı tabakası olarak görülür. Paryalar toplumdan tamamen dışlanmışlardır ve toplumsal hiçbir hakları yoktur. Bu kastlar arasında geçiş yoktur fakat eğer kişi bağlı olduğu kastta iyi bir insan olursa reenkarnasyon sonucu daha üst sınıfta doğup mükafatını görecektir.

Hindistan nüfusunun büyük bir çoğunluğu Hinduizm inancına sahiptir ve bu inancın belirleyici bir felsefesi, kutsal kitabı, kurucusu yoktur. Günümüzde kutsal kitapları olan dinlerin bile bazı konularda fikir ayrılığına düştüğünü ve uygulamada farklılık gösterdiğini düşünürsek Hinduizm’in içindeki farklılığa şaşırmamak gerekir.

SİHİZM 1500’lü yıllarda ortaya çıkmış moneteistik(tek tanrılı)bir dindir. Sihizm’in iki temel şartı vardır. Birincisi Tanrı’ya inanmak , ikincisi Sihizm’in kutsal metni olan ‘’ Guru Granth Sahib’’da anlatıldığı gibi itaat etmektir. Sihizm’in temel değerleri; eşitlik(Tanrı katında tüm insanlar eşittir),Tanrı’nın ruhu(tüm canlılar Tanrı’nın ruhuna sahiptir,bu yüzden uygun şekilde saygı görmelidirler),kişisel hak,iyi davranışlar, aile hayatı yaşamak(aile hayatı teşvik edilir),paylaşım (kutsal metinlere göre tüm Sihlerin kazançlarının %10 ‘unu ve hayatlarının %10’u ile birlikte başkalarına yardım ederek geçirmeliler), Tanrı’nın takdirini kabullenmek.3 Bir Hindu Şiva, Vişnu ,Rama, Krişna veya diğer tanrı ve tanrıçalara tapabilir.Yani Hinduizm inancı tek bir ilaha tapınmayı gerektirmez. Hinduizm geleneğini zenginleştiren ve adeta bir dinler müzesi haline getiren şey sadece tanrı ve tanrıçalarla ilgili değil güneş, ay,nehirler,hayvanlarla ilgili yapılan törenlerdir. Hindistan’ın tamamında Hinduların taptığı birçok tanrı ve tanrıça vardır.Bunların arasında en önemli olanlar www.ulkeler.net/hindistan.htm Hikmet Bayur , Hindistan Tarihi, Cilt 1 3 http://tr.wikipedia.org/wiki/Sihizm#Temel_De.C4.9Ferler

19.yy ilk yarısından itibaren hüküm süren Hindistan ‘ın Pencap eyaletindeki Sihlerin Devleti 1875 bağımsızlık savaşından önce sona ermiştir. 1947 de Hindistan ‘la Pakistan ‘ın ayrılmasından önce Pencap ‘ta Sihler önemli siyasi mevkileri işgal ederlerken ayrılmadan sonra Sihlerin büyük bölümü Hindistan ‘ın farklı bölgelerine gönderilerek dağıtılmışlar ve Doğu Pencap‘ da ki Sih Devletinin askeri kuvvet ve siyasi gücü dağıtılmıştır. Hindistan ‘da sürme-

1 2

70


kte olan Sihlerin Hindulaştırılması kampanyalarında 1941-1951 yılları arasında yaklaşık 200.000 Sih, Hindu olmuştur. Özellikle Hindu ve Müslümanlar arasında sık sık patlak veren din çatışmalarında birçok insan hayatını kaybetmiştir. Hatta bu çatışmalar 1984 yılında Hindistan Başbakanı İ.Gandi’nin bir Sihli tarafından öldürülmesi sonucunu doğuracak kadar şiddetlenmiştir. Gittikçe küçülme eğilimine giren Sih toplumunun bugün ne bağımsız bir devletleri ne de kendilerine ait bir vilayetleri vardır.17 milyon civarında inananı olan Hindistan ve Pakistan da yayılan Sihlere azda olsa diğer ülkelerde de rastlanmaktadır. JAİNİZM Jainizm yine Hindistan’da doğan bir dindir. Jainizm’e göre kurtuluş ve mutluluğun yolu zararsızlık ve vazgeçiştir. Jainizm’in en önemli yanı hayvanlar ve bitkilerde de insanlardaki gibi ruhların olduğu inancıdır. Buna göre tüm ruhlar eşit değerdedir. İnsanın ruhuna nasıl saygı göstermek gerekirse aynı saygı hayvan ve bitki ruhlarına da gösterilmelidir. Jainlerin çoğu vejeteryandır. Ama bu vejeteryanlık günümüzdekinden farklıdır. Şiddetle ve zulümle elde edilen hiçbir gıda tüketilmez. Jainizm inancına göre insan mükemmeldir ve mükemmel olan insanın daha yüksek bir varlığı ya da Tanrı’yı tanımasına gerek yoktur.

anan” herkes için kullanmıştır Budizm yaklaşık olarak 2500 yıllık bir dindir ve şu anda dünyada 500 milyon Budist olduğu tahmin edilmektedir. Budizm aslında bir dinin ötesinde bir felsefe, bir yaşam tarzıdır. Budizm’in hedefi, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektedir.Budizm Buda’nın yaşadığı dönemde bir din ,Buda da bir peygamber değildi. Budizm’de Buda’nın aydınlanma sonucu bulmuş olduğu gerçekleri birer dogma olarak dayatılmamış , aydınlanma yöntemini öğretmeyi ve böylelikle yöntemi öğrenen kimselerin kendi çabalarıyla bu gerçekleri kendilerinin bulmasını hedeflemiştir.Böylece Budalık yolu herkese açık tutulmuştur. Budizm inancına göre hayat çemberi hiç bitmez ve insanlar her ölümden sonra tekrar dirileceklerine inanırlar. Bu yüzden önlerinde sayısız imkan olduğunu düşünürler. Bir insan herhangi bir kötülük yapmaya kalktığında, “bir sonraki hayatımda daha kötü bir hayatla yaşasam bile, bunu sonraki hayatımda telafi edebilirim” diye düşünebilmektedir. SONUÇ Hindistan Budizm, Hinduizm, Jainzm , Sihizm gibi dinlerin doğduğu yer olup aynı zamanda İslam ve Hristiyanlık gibi dünya dinlerini de içinde barındıran bir dinler mozaiğidir.Bunların dışında daha çok azınlıkların benimsediği çok tanrılı , tek tanrılı ve tanrı tanımaz dinler mevcuttur. Hindu Müslüman çatışmaları ve Sih’lerin Hindistan’ın çeşitli yerlerine dağıtılıp Hindulaştırma çalıştırmaları dışında farklı inançlara oldukça hoşgörüyle ve anlayışla yaklaşıldığını söyleyebiliriz.Zaten Budizm başta olmak üzere diğer dinlerde de hoşgörü esastır. Hindistan’da din bir yaşam tarzı olarak benimsenmiştir. Hindistan’da tüm dinlerce kabul edilen ortak uygulamalar vardır ve her yıl çeşitli müzik ve dans festivalleri tüm topluluklarca kutlanır. Her dinin kendi ibadet yerleri, özel günleri, yasakları hatta kendi mutfakları vardır.Tüm bu dinler Hindistan’ın kültürel zenginliğini oluşturur.

BUDİZM Buda Sanskrit dilinde ‘’uyanmak , idrak etmek , bilinçlenmek ‘’ anlamına gelir. Budizmin kurucusu Siddhartha Gautama tarihte “Buda” sözcüğünü hem kendisi için, hem de ona inanan ve bir yol göstericisi olmadan kendiliğinden “uy-

KAYNAKÇA BAYUR , Hikmet , Hindistan Tarihi , Türk Tarih Kurumu Yayınları , Cilt 1 www.bbc.co.uk/religion/religions/jainism/ www.bbc.co.uk/religion/religions/buddhism/ www.ulkeler.net/hindistan.htm www.bbc.co.uk/religion/religions/jainism/ www.jainism.org/ http://www.dunyadinleri.com/sihizm.html

71


ASYA-PASİFİK

KEŞMİR KAVGASI Özgür Can ARAZ

Hindistan - Pakistan ilişkilerinin her boyutunda gündeme gelen bir sorun Keşmir sorunu. Yapısal olarak farklılıklar olsa da Türkiye – Yunanistan ilişkilerinde sürekli masada duran Kıbrıs sorununu andırıyor.

Ayrıca bu ülkelerin nükleer güçlere dönüşmüş olmaları unutulmamalıdır. Bu iki ülke bağımsız olduklarından bu yana bir uzlaşı sağlayamamış ve anlaşmazlıklar yaşamışlardır. Bu çatışma ortamı 1948-1956 ve 1971 yıllarında iki ülke arasında savaş yaşanmasına neden olmuştur. Anlaşmazlıkların en kilit noktası ise hala devam etmekte olan Keşmir sorunudur.

A

BD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton mayıs ayında yaptığı iki günlük Hindistan ziyaretinde önemli mesajlar verdi. İlk gün, Hindistan’ın ambargo altında bulunan İran’dan daha az petrol almasını istedi.1 İkinci gün ise militanlara karşı daha sıkı önlem alınması konusunda Pakistan’ı uyardı. Pakistan hükümetinin, ülke topraklarının saldırı merkezi olarak kullanılmasına engel olması gerektiğini belirtti.2

Pakistan ve Hindistan arasında en derin husumeti yaratan sorun Keşmir sorunundur. 1947 yılında Hindistan Pakistan adlarıyla iki farklı ülke olmalarından bu yan bu anlaşmazlık devam etmekte ve çatışma nedeni olmaktadır. Keşmir bölgesinin üçte biri Pakistan’ın üçte ikisi de Hindistan’ın kontrolündedir. Hindistan yönetimi, Keşmir’in Hindistan’ın içinde laik bir devlet düzeni içinde gelişerek yaşayacağı fikrine sahip olmuştur. Pakistan Keşmir’de çoğunluğun Müslüman olduğunu savunur ve bu yüzden Keşmir’in Pakistan’a bağlanması gerektiğini savunur. 1941’de İngilizler tarafından bölgede yapılan nüfus sayımında bölge nüfusunun %77’sinin Müslüman %20’sinin Hindu olduğu belirlenmiştir.3 Pakistan konuyu uluslararası platforma taşıyarak halk oylamasıyla Keşmir’i kazanabilme hesapları yapmıştır.

Günümüzde ABD ve Hindistan arasında stratejik bir yakınlık olduğu gerçektir. ABD’nin Hindistan’ı yanında tutma çabası Asya’daki dengeler açısından Hindistan’ın önemini vurgular niteliktedir. Hindistan şuan için Asya’nın stratejik merkezi olmanın çok uzağında olsa da kayda değer bir güçlenme evresindedir. Hindistan’ın yükselişi Pakistan ile yıllardır süregelen güvenlik rekabeti göz önüne alındığında Pakistan açısından kabul edilebilecek bir durum gibi gözükmemektedir. Hindistan ve Pakistan yıllardır harcamalarının çok büyük paylarını askeri alanda yapmaktadır. İki ülke de savunma güçlerini arttırmak için çok çabalamıştır. Bu durum hem bölgesel ve küresel hem de karşılıklı ilişkilerinin bir sonucudur.

Birleşmiş Milletlere bağlı çalışan Hindistan ve Pakistan Komisyonu 13 Ağustos 1948 ve 5 Ocak 1949 tarihlerinde aldığı kararlarla referandum yapılmasına karar vermiştir. Ama bir türlü bu referandum yapılamamıştır. Hindistan, halk oylamasının yapılabilmesi için Pakistan ordusunun işgal ettiği bölgelerden çekilmesi gerektiğini vurgulamıştır. İki ülkeyi Keşmir meselesi dışında birbirinden uzaklaştıran bir başka unsur ise izledikleri dış politikalar olmuştur. Hindistan tarafsızlık politikası izlemesinin yanında o dönem Sovyetlere de yakınlaşmıştır. Pakistan ise o dönemde batı yanlısı bir politika izlemiş, 1954 Şubatından itibaren ABD’den askeri yardım almıştır.4 1955 yılında Pakistan’ın Bağdat Paktı’na dahil olmasıyla Sovyetler başta Keşmir Olmak üzere tüm karşılıklı sorunlarda Hindistan’dan yana tavır almaya başlamıştır.

http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/05/120507_india_iran_oil.shtml http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2012/05/120508_clinton_pakistan_warning.shtml 3 Abbas Karaağaçlı, Pakistan-Hindistan İlişkileri ve Keşmir Meselesi, 2011, www.bilgesam .org 4 Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarih i 1914-1995, Ankara, 1983, s.795 1 2

72


eri tesisleri boşken işgal etmişlerdir. Hindistan ordusu militanları tesislerden çıkarmayı başaramamış uluslararası sistemin baskısını kullanarak militanların tesislerden çekilmesini sağlamıştır. Nükleer potansiyelli bu iki ülkenin yakın dönemde yaşadığı gerilimler dünyada da tedirginlikle karşılamıştır. 2000’li yıllarda da özellikle çeşitli terör saldırılarının yarattığı anlaşmazlıklar yaşanmaktadır. Bunlardan bir tanesi de Kasım 2008’de Hindistan’ın Bombay kentinde yaşanan ve Keşmirli militanlarca yapıldığı iddia edilen bombalı saldırıdır. Bu saldırıda da ülkeler arasındaki ilişkiler ciddi zarar görmüştür. Asya’da gerçek bir barış ortamı sağlanabilmesi adına Çin merkezli kurulan dengeler ve ABD’nin ortaya koyduğu tavır gibi Hindistan ve Pakistan’ın oynamakta oldukları roller de önemlidir. Ciddi askeri potansiyelli bu ülkelerin aralarındaki çatışmayı alevlendirmeleri halinde bölgedeki dengeleri büyük çapta değişebilir. Bölgedeki etnik ve dini unsurların merkeze oturduğu çatışmalar oldukça ve bunlar savaş ekonomisine katkı sağladıkça Pakistan-Hindistan kalıcı barışı zor gözükmektedir. Şu bir gerçek ki: çok çeşitli etnik ve dinsel bir yapıdan oluşan Pakistan geliştiği vurgulanan Hindistan’ı başlıca tehdit unsuru olarak görmeye devam edecektir.

“Keşmir meselesi zaten Keşmir halkı tarafından çözümlenmiştir. Keşmir halkı kendisini Hindistan Cumhuriyeti’nin ayrılamaz bir parçası olarak telakki ediyor… Sovyet hükümeti Keşmir meselesinde Hindistan politikasını desteklemelidir.” Kuruşçev, 1955 1947’den 1980’lerin ikinci yarısına kadar devam eden süreçte Hindistan bölgeye askeri birliklerini yerleştirmiştir. 1989’da Keşmir’de Hindistan tarafından kontrol edilen bölgede dini temelli bir kargaşa başlamıştır Pakistan bu olaylar sırasında wayaklanan Müslümanlara destek vermiştir. Pakistan’ın verdiği bu desteklerle olaylar daha ciddi boyutlara varmıştır. Pakistan’da faaliyet gösteren ve dini kimlikleri öne çıkan Tayyibe Ordusu ve Ceyşi Muhammed (Muhammed’in Ordusu) gibi örgütler müdahil olunca olaylar dini çatışmaya dönüşmüştür.5 Bu olayların dini bir çatışma olarak tırmanmasında Pakistan’da toplumun etno-sosyal yapısıyla ilgili sorunların da önemli etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Keşmir 1990’lı yıllarda da bu dini temelli örgütlerle Hint askerleri arasındaki çatışmalara sahne olmuştur. Bu dönemde de bir çözüm getirmedikleri anlaşmazlıklar bölgedeki nükleer faaliyetler başta olmak üzere çeşitli unsurlarla başka ve tehlikeli boyutlara taşınmıştır.1999 yılında Pakistanlı bir grup Siyaçun buzul bölgesinde Hint askerlerinin yazın kullandıkları ask5

KAYNAKÇA ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1983 KULKE, Hermann , ROTHERMUND Dietmar, Hindistan Tariihi, (çev. Müfit Günay), İstanbul, İmge Kitabevi Yayınları, 2001 SANDER, Oral, Siyasi Tarih 1918-1994, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1989 TELLIS, TANNER, KEOUGH, Yükselen Güçlere Asya’nın Yanıtı: Çin ve Hindistan, Turquie Diplomatique, Aralık 2011 http://www.bbc.co.uk/turkce/ www.bilgesam.org

Abbas Karaağaçlı, Pakistan-Hindistan İlişkileri ve Keşmir Meselesi, 2011, www.bilgesam .org

73


SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAM

SOYUTLAMA

Casper - Jetgiller Sponge Bob - Richie Rich

1

0.sayımızda soyutlama çalışmalarımızda çocukların, zaman zaman da büyüklerin zevkle izlediği çizgi dizilere yer açmaya karar verdik. Her defasında çalışanları düşündüren ancak bir hayli de zevkli olan soyutlama bölümümüzü, çizgi diziler üzerinde yaparak, aslında çizgi dizilerin yalnızca çocukların yaramazlık yapmasını engellemek için kullanılan bir araç değil, içerisindeki unsurlara karşı fikir oluşturarak farklı şeylerde bulabileceğimiz bir nokta haline gelebileceğini göstermek istedik. Biz yaşlarda birçok gencin izlediği Casper, Jetgiller, Richie Rich gibi çizgi dizilerle beraber kimilerimizin hala zevkle seyretmeye devam ettiği ve bu sayede belki de daha etkileyici yönlerini de görebildiği, günümüzün çizgi dizilerinden Sünger Bob bu sayımızda üzerinde düşündüğümüz çalışmalarımızdandır. Özellikle belirli bir yaş aralığına seyrettirildiği ve o yaşın üstüne çıktığına kanaat getirilenlerin izlediğinde ne yazık ki tuhaf karşılandığı çizgi dizilerin, aslında her yaşta insanın değişik özellikler görebileceği ve farklı anlamlar çıkartabileceği birer yapıt olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Bu anlamda bizlerinde farklı yönleri görmeye uğraştığımız çalışmalarımız da bir soluk açmaya çalıştık. Sizlerinde bu çizgi dizileri tekrar izlemenizi tavsiye eder, iyi seyirler ve iyi okumalar dileriz...

74


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLA

SEVİMLİ HAYALET VE SEVİMSİZ ÖNYARGILAR Büşra KILIÇ

H

ayatımızın masum ve tasasız dönemlerinde izlemekten en çok zevk aldığımız çizgifilmlerden biri de Sevimli Hayalet Casper’dı. Vurdulu kırdılı çizgifilmler çıkmamışken, en büyük savaş Pokemonların savaşıyken görsel dünyamıza korku öğelerini katardı Casper. Ancak bunu yaparken bize dostluğun önemini de kavratırdı. Arkadaş bulamamasına o zaman anlam veremezdik ama çocuk aklının ermediği önyargı ve dışlanma Casper’ın “hayat”ının bir parçasıydı. Sevimli Hayalet hemen hemen her bölümde, arkadaş bulmak amacıyla yola çıkar. Ancak onu gören canlılar, daha o bir şey söyleyemeden çığlık atıp kaçarlar. Bu canlıların zihnindeki “hayalet” algısından kaynaklanmaktadır. Bütün hayaletler korkunçtur yargısı, korkunç olmak istemeyen hayaleti toplumdan dışlamıştır. Dışlanmak Casper’ı ne kadar üzse de, tüm zorluklara rağmen hep arkadaş bulmuştur. Örneğin çizgifilmin bir bölümünde kutuplara giden ve gittiği gibi oradaki tüm canlıları kaçıran Casper, tek başına kalan bir fok yavrusuyla arkadaş olur. Fok yavrusu da kendisi gibi sadece oynamak ve arkadaş olmak istiyordur. Birlikte çok iyi vakit geçirirler ancak fok yavrusu yanlışlıkla bir kutup ayısına zarar verir. Ayı yavruyu öldürecekken Casper arkadaşını korumak için mücadele edip arkadaşını kurtarırr. Olanları gören fokun ailesi de Casper’a minnettar olup tüm hayaletlerin korkunç olmadığını anlamış olur. Çizgifilmde mutlu sonla biten algı aslında günlük hayat için düşündüğümüzde çok acıdır. Biz canlılar, başka canlıları mesleğine,dış görünüşüne, ırkına,dinine göre yargılarız yani o canlıları hayaletleştiririz. Bizim gibi olmayanı gördüğümüzde korkunç bir hayalet görmüşçesine çığlık atarız. Toplumsal önyargılar, bizden farklı görünen farklı yaşayan insanları aramıza almamızı güçleştirirr. Aramıza almadığımız insanlar biz göre kötü olan bir şey yaptığında ise yaptığı şeyi sorgularız. O kişiyi buna iten nedenleri sorgulamayız. Kimse kendini eleştirmediği için ve elini taşın altına koymadığı için de hatanın nedenini görmezden gelip önyargılarımızı büyütürüz. Önyargı tanımadığımıza karşı oluşan nefrettir kimi zaman. Dışladığımız insanla hiç konuşmadan onun “kötü” olduğuna karar veririz. Kafamızda oluşturduğumuz etiketler güzel bir dostluğa mal olabilir. Ya da tadını beğeneceğimiz bir yemeği ömür boyu denemememize neden olabilir. Güzel olanın tanıdık olduğuna karar vermek, dünyamızı daraltır. Casper’ın yaşadığı dışlanmaya bir de hayaletler cephesinden bakalım.Üç amcası Stretch, Stinkie ve Fatso ile yaşayan Casper, amcaları ve hayalet arkadaşları tarafından sürekli insanları korkutmaya zorlanır. Ancak kendisi bunu yapmaktan zevk almaz ve başka hayaletlere doğruyu anlatmaya çalışır. Bu sefer de hayaletler ona şüpheyle yaklaşır. Ona önyargı ile bakıp dışlarlar. “Hayaletsem insanları korkutmalıyım” gibi bir düşünce kabul gördüğü ve genel geçerlilik kazandığı için toplumda yanlışı doğru gibi algılatır. Yanlışlığın oturduğu toplumda ise doğruyu savunan onuncu köye mahkum edilir. Hayalet örneğinde olduğu gibi ne yaptığımızı kim olduğumuz belirlediğinde, hayata ve geleceğe karşı belirlenmiş planlarla baktığımızda yanlışa sürüklenebiliriz. Toplumdaki önyargıları içselleştirmek ve onları kendimize karşı uygulamak bizi sürüye uyan bir koyun haline getirir. Kendimize yaptığımız en büyük kötülük de bu olur. Örneğin mesleğimizi toplumdaki önyargılara göre belirlediğimizde ömür boyu mutsuz oluruz. Bu mutsuzluk beraberinde verimsizliği de getirir. Kendimize vurduğumuz zincirler ilerlememizi engellemiş olur. Önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zor olsa da ondan kurtulduğumuz mutlu bir dünya dileğiyle... 75


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLA

RICHIE RICH VE KAPİTALİZM Özgür Can ARAZ

Ç

izgi dizi, çizgi roman ve sinema filmi türleriyle karşımıza çıkmış, Amerikan yapımı bir eğlence ürünü Richie Rich. 1980’lerden bu yana, ABD ürünlerinin ulaşabildiği bir ülkede yaşayan ve evinde televizyon bulunan herhangi bir çocuğun izlememiş olma ihtimalinin çok düşük olduğu bir çizgi dizi. Bizim de küçük yaşlarda sık sık izlediğimiz, hayatımızda klasikleşmiş birçok Amerikan yapımı sinema ve animasyon ürünü arasında yerini almıştır. Tıpkı Jetgiller, Bugs Bunny, Scooby Doo ve benzer diğer animasyon TV dizisi veya sinema filmleri gibi. Çizgi diziye adını veren başkarakter Richie Rich, tükenmek bilmeyen parası, parasının getirdiği sonsuz ve benzersiz teknolojik imkan ve keskin zekasıyla karşılaştığı sorunların ve özellikle ailesinin servetini sürekli tehdit eden olumsuz durumların üstesinden gelebilmektedir. Biraz ukaladır, yer yer sevimli yer yer sevimsizdir. Onlarca para ve altın kasasının şifresini aklında tutan güvenilir bir özel uşağa, dünyanın en akıllı robotu olan Irona adında bir hizmetçiye ve hiç yanından ayrılmayan Dollar adında bir köpeğe sahiptir. Peki tüm bunlar aklınıza neyi ya da kimi getiriyor? Belki ilk başta zenginliği, zenginliğin getirilerini, belki tanıdığınız bir züppeyi. Acaba daha genel ve geniş anlama sonuçlara varılamaz mı? Basitçe düşündüğümüzde bile Richie Rich’i bize sistemi en iyi ve yalın anlatan, klasik hale gelmiş örneklerden olduğunu görebiliriz. Yani bahsettiğim genel sonuçlara varılabilir. Yıllarca varılmıştır da. Richie Rich’i dikkatli izlediğinizde zenginlik, kapitalist sistem ve teknolojiyle ilgili birçok çıkarımda bulunabilirsiniz. Örneğin Richie devasa evinin içine bir McDonalds şubesi açtırıyor. Bu bir yerde reklam olsa da başka durumlara da işaret ediyor. Dünyanın en zengin çocuğu da olsanız sıradan bir ailenin çocuğu da olsanız McDonalds ya da onun gibi ABD’nin kurulu düzenini temsil eden dünya çapında, sembolleşmiş markaları tercih edersiniz, seversiniz. Bu durum biraz da düzenin insanları, toplumları nasıl tek tip olmaya ittiğini, aynı şeylerden zevk alıp aynı şeyler yiyip aynı şeyler giyer hale geldiğini de gösterir. Riche Rich bunun dışında da benzer birçok örnek görebilirsiniz. Richie Rich’in hayatına kapitalist sistemin kendisi şeklinde bakarsak, onun ve ailesinin ABD ya da düzenin önde gelenini; onun için icatlar yapan bilim adamının ve ona yardımcı olan bütün robotların (özellikle de her şekle giren Irona), güçlü olan tarafından kullanılan ve sürekli gelişen ve her şekle dönüşen bilim ve teknolojiyi; her sorundan bir şekilde kurtulmasının paranın gücünü özetlediğini söyleyebiliriz. Richie Rich’in bu bağlamda küçük yaşta insanların binçaltına yerleşen mesajlar veren bir örnek veya salt düzeni anlatan çizgi romandan çıkmış bir eser olduğu söylenebilir. Hatta abartı araçlarını kullanıp bir eleştiri unsuru olarak ortaya çıktığı da doğru olabilir. İnsana eleştirel bir bakışa sahip olduğunu da düşündürebilir ama çizgi filmlerin hayatında önemli yer tuttuğu küçük yaştaki bir çocuğun “Bak işte para böyle bir şey, fazlası insanı yalnızlaştırıyor”, “Kapitalist düzen burada gördüğümüz gibi, Amerikan doları her yanımızı sarmış durumda”, “Kafamıza kazıdınız doları, içimiz dışımız dolar oldu” ya da biraz duygusallaşarak “Elinde o kadar paran yoksa Richie Rich gibi zeki, ön planda ve sevilen bir insan olman zor” gibi çıkarımlar yapması zor hatta imkansız gibi. Zaten normal de olmaz. Bu sadece Richie Rich ile ilgili değil tabi, birçok çizgi dizi için bu yorumu yapabiliriz. Dünyada gücü önemli anlamda da teknonojik gücü elinde bulunduranlar sinema, televizyon gibi iletişim araçlarının da gücünü elinde bulunduruyor. Özellikle televizyonun kontrol dışı büyümesi, çocuklar için yararlı değil; para kasaları için yararlı ürünler ortaya koyulması televizyonun küçük yaştaki insanlar için tehlikeli bir araç, sevimli bir canavar olduğu fikrini kuvvetlendiriyor. Evde televizyon bulundurmayıp okul öncesi dönem boyunca çocukların hayatından televizyonları uzak tutmak pek de mantıksız görünmüyor. Acaba biraz Şirinler izleseler mi? Bir pedagoga danışmak gerek sanırım. Hoşça kalın…

76


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUT-

TOPLUMSAL DEĞİŞİM VE JETGİLLER

Ulaş Birkan ÇAKILCI

K

ültürlerin iyiden iyiye başta kitle iletişim araçları aracılığıyla birbirine geçtiği dünyada çizgi karakterlerde toplumların yaşamlarının, fikirlerinin bazen de görülmek istenen yeni bir düzenin aracı haline zaman zaman gelebilmişlerdir. Jetgiller ise ileri bir zaman düzeni ütopyası için biçilmiş kaftandır. Sergilemiş olduğu görsel sunu geleneksel Anadolu coğrafyasının yaşam tarzına zaman zaman uyan zaman zaman uymayan yapısıyla insanlarda mutlak bir arayışı uyandırmaktadır. Çekici gelen bu durum ise jetgillerde mevcuttur. Örneklendirecek olursak 1.bölüm de aile hep birlikte akşam yemeğine oturduktan sonra evin küçük oğlu Eroy diğer aile üyelerini beklemeden yemeğine başladığı için ayıplanıyor, bu durum bize geleneksel aile yapımızdaki birlik duygusunu hatırlatırken bu yemeğin devamlı satın alınarak hazırlanması bizi geleneksel anne şablonundan uzaklaştırarak tüketim alışkanlığı oluşturan toplumu çağrıştırıyor. Aynı şekilde çizgi dizinin her bölümünün başında gösterilen jetgiller ailesinin sabah yolculuğunda aile üyelerinin günlük harçlık yapmak için babadan para isterken karşılaştığımız durum coğrafyamıza hiç yabancı olmazken ailenin bütün üyelerinin birer araca sahip olmuş olması alımı teşviki hızlandırıyor. Bölüm 2 de rastladığımız bir başka örnekte ise jetgiller uzay aracıyla istedikleri zaman Ay’a gidebiliyorlar, bu durum henüz göremediğimiz bir olay iken Ay yolculuğu esnasında yolda cafe bulunması ve burada mola imkânı aslında her zaman görebildiğimiz bir şey ancak olayın bize seslendiği durum ise esas boyut olarak karşımızda. Bir yanda yaşantımızda olan şeyleri görülebilirken diğer yanda satın almayı teşvik eden ve değişimi dürten olaylar sahne almakta. Çizgi diziler çok basit birkaç örnekle sunduğumuz bu yönleriyle kimi zaman doğu toplumlarının kimi zaman da batı toplumlarının göstermek ve görmek istediklerinin bir aracı haline gelmişlerdir. Bu yönüyle çocuklar ise hem anlaşılırlığı hem öğreticiliği noktasıyla mesajı iletebilecek en işlerli noktadır. Çocuk yaşı itibariyle merak duygusunu köreltmemiş olduğundan verilen ileti çok rahat kavratılabilmektedir. Bahsettiğimiz genel toplum yaşantısı dışında bir bütün olarak baktığımızda ise karşılaştığımız vurgu noktası toplum ve aile düzeni içerisinde jetgillerin teknolojinin en üst seviyesinde olduğu, toplum gelenekselliğinin çoğu izlerinin yok olduğu, makineleşmenin görüldüğü ve tüketime dayalı bir yaşam düzenidir. Bu düşünce zamanla devamlı dış alım mantığını da oturtacak bir temeldir. Jetgiller ailesinin çizdiği serüvende yalnızca baba yorucu olmayan bir işte çalışmakta hatta işinin başındayken oyun oynayabilmektedir. Evin bütün işlerini aile üyeleri değil robotlar yapmakta her şey satın alınmakta ve eğlence en büyük vakti alan şey olarak gözükmektedir. Elbette böyle bir yaşam düzeninin çocuklar tarafından bilinçaltında bulundurulmama ihtimali çok düşüktür ve insanları bu yönde bir arayışa sürükleyerek toplumu değişime götürecektir. Jetgiller bu değişimi yansıtarak gösterdiği hayatın basit yönleri çocuklar için mükemmel bir cezp edici noktadır. Çocuklar eğitimin ve üretimin önemiyle büyüyeceği yerde bilinçaltına yerleşen tüketim alışkanlıklarıyla küçük yaşta yoğrulacaktır. Politik gücü elinde bulunduran devletlerin bu politik gücü kullanabilecekleri birer araç haline gelen çizgi diziler verdiği politik mesajlarla da seslendiği kitleyi değerlendirmektedir. Jetgiller özelinde bakacak olursak çocuklara gösterilen kolay, rahat, daha farklı ve çekici yaşam düzeni ve bunun için yapması gerekenler aslında yalnızca bahsettiğimiz siyasi güce eklemlendirilebilecek insanları oluşturmaktır.

77


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLA

SPONGE BOB VE SALIGIA Meryem KOYUTÜRK

Ç

izgi filmler öyle ya da böyle çocukken hepimizin yaşama sevinciydi. Kimimiz anne tabiriyle vurdulu kırdılı olanlarını, kimimiz bilim kurgu olanlarını, romantik olanlarını, masumiyet içerenlerini severdik; ama çocuk saflığımızla sadece olaylara odaklanır ve birçok defa yalnızca zaman geçirmek için izlerdik… Hiçbirimiz karakterleri sorgulamaz; sorgulasak da kötü anlamlar yüklemeye yeltenmezdik. Oyuna, okula başladıktan sonra ve hatta yaşımız ilerledikçe bile birçoğumuz onları terk etmedi… Belki bizim çocukluğumuzda yoktu ama Sponge Bob’ı da izlemeyenimiz, en azından bilmeyenimiz yoktur. Belki de hala izleyenlerimiz var ama bize o kadar sevimli gelen Sponge Bob’ı, Patric’i, Sandy’i hiç karakterleri açısından oturup bir kere düşünmüş müyüzdür? Hıristiyanlık inançlarına göre insanın hayatı boyunca sakınması gereken, Roma Katolik Kilisesi’nce düzenlenmiş 7 ölümcül günah vardır; temel günahlar. Yeni Ahit’in Galatyalılar bölümünde ‘Yedi Şeytani Hareket’ olarak geçerken Dante’nin İlahi Komedya’sında da sık sık değindiği konulardan birisidir. Bu günahlar; Kibir, açgözlülük, şehvet düşkünlüğü, kıskançlık, oburluk, öfke ve tembellik. Gelelim bunun bizim çizgi dizimizdeki karakterlerle özdeşleştiği noktalara. Açgözlülük: Bay Yengeç. Her şeyi paraya dönüştürmeye çalışan, hep daha fazlasını isteyen, hatta bir bölümde “parayla konuşabilseydim, onlara arkadaşlarınızı da çağırın” diyecek kadar para canlısı karakter. Kıskançlık: Plankton. Bay Yengeç’i serveti ve başarısı için kıskanan, ona bunları kazandıran formülü çalmak için kırk takla atan minik karakter. Tembellik: Patrick. Bir diyalog yeterli: - Merhaba Patrick, bugün ne yapacaksın? - Hiçbir şey. 8 saat boyunca yerinden bir kez bile kıpırdamayan Patrick üzerinde “hiçbir şey” yazan yapılacaklar listesini çıkarır ve tik atar. Hiçbir şey yapmayarak yapılacaklar listesini tamamlar. Gurur: Sandy. Bu Sandy’nin biraz tespiti zor bir özelliği ancak başta karate maçlarında veya diğer güç gösterisi yapabileceği alanlarda kendini ortaya atması fazla gururundan kaynaklanıyor. Ha bir de bikini kasabasında yaşayan tek kara canlısı olduğu için de kendisine tapıyor da diyebiliriz. Öfke: Squidward. Hep şikayet etsin işinden, komşularından filan falan, hep böyle bir sevmesin, beğenmesin hiçbir şeyi, ha birde benim kıymetimi kimse bilmiyor diye kızsın millete. Türkçe seslendirmeni Köksal Engür’ün bağırmaktan sıkıldığına eminim; sinirli ve huysuz bir karakteri seslendirmek zor olsa gerek. Oburluk: Gary. İlk bakışta görünmeyen bir özelliği bu Gary’nin ama Sponge Bob onu beslemeyi unutunca, ya evdeki koltuğu yer ya da evden kaçar. Hatta bir bölümünde Sponge Bob hafızasını yitirmiş ve Gary de bunu fırsat bilip bir yıl yetecek kadar mamayı bir oturuşta yiyip oburluk sınırlarını zorlamıştı. Şehvet: Sponge Bob. “Bir şeye karşı aşırı istek duymak” diye açabiliriz bunu. İşine karşı, dostu Patrick’e karşı, etrafında olan onu seven sevmeyen, onu önemseyen önemsemeyen her şeye karşı aşırı isteği yedinci günahı tamamlıyor.

78


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

Bütün çocukların beğendiği, birçoğunun ilgiyle izlediği çizgi film, gerçektende günlük hayatta herkesin işlediği ama aslında Hıristiyanlıkta ölümcül diye nitelendirilen günahlar üzerinden mi karakterlerini yürütüyor. SALIGIA, Yedi Ölümcül Günah’ın Latince adlarının ilk harflerinden oluşan adıdır. Zaman içerisinde 7 günahtan her biri bir şeytani varlıkla ilişkilendirilmiştir. Superbia(Kibir) Lucifer’e, Avaritia(Açgözlülük) Mammon’a, Luxuria(Şehvet düşkünlüğü) Asmodeus’a, Invidia(Kıskançlık) Leviathan’a, Gula(Oburluk) Beelzebub’a, Ira(Öfke) Behemoth’a, Acedia(Tembellik )Belphegor’a atfedilmiştir. Aslında ilk bakışta göze çarpmasa da incelendiğinde gerçekten de her karakter kendi özelliklerinin en aşırısı. Kimseye ölümcül gelmeyecek olsa da her şeyin aşırısında bir sorun yok mudur? En iyi insan bile bir süre sonra sıkmaya, bunaltmaya başlamaz mı? Bu ölümcül sayılan günahlar, günlük hayatta kimi insanın taşımaktan gurur bile duyabileceği özellikler ki birçoğumuzda da mevcutlar. İlk bakışta ise neden ölümcül olduğunu anlamak hayli zor. Öfkelenmeyen, aç gözlülük etmeyen, şehvetine kapılıp gururuna aldanmayan, kıskanmadığı gibi oburlukta etmeyen, çalışkan insanlar var mı? En önemlisi bunlar genel olarak bedenin kusurları değiller mi? bu biraz da bir bilgisayar yapıp sonrada ‘ fazla elektrik kullanırsan and olsun ki seni yakar kül ederim.’ Demek. Düşünüldüğünde televizyonlar da, Türkiye’de bütün ailenin birlikte izlediği vazgeçilmezi olduğu bir teknolojik aletken yayın akışlarıyla, gösterilen filmlerle, dizilerle, içerikleriyle ne kadar yararlı, ya da kaçımız yararlı bir şekilde kullanıyoruz, tartışılır. Çocukların günlerinin yaklaşık 1/3 ini ayırdıkları çizgi filmlerin altında başka anlamlarında olabileceği işi biraz daha güçleştiriyor olsa gerek. Hangi çocuk hangi çizgi diziyi anlatılmak istenenle izler ve bazı çıkarımlar yapılmış olmasına rağmen gerçekten Stephen Hillenburg acaba bu karakterleri yaratırken bunları düşünmüş müdür bilinmez. O düşünmüşse dahi Sponge Bob çocukların gözünde sadece eğlendiren, sürekli gülümseyen bir çizgi film karakteri… Dünya ne anlatıldığına göre değil, ne anlaşıldığına göre dönmeye devam eder. Anlatan bir kişidir, anlayan yüzlerce kişi…

79


M

SEVGİLİ ÖĞRENCİLERİMİZ,

urat Eğitim Kurumları olarak eğitim hayatına başladığımız 1983 yılından günümüze Açık öğretim, KPSS, SMMM,ALES,DGS,HAKİMLİK gibi sınavlara öğrencileri hazırlamak amacıyla kurs ve yayın hizmeti vermekteyiz. Modern eğitim anlayışı, kurumsal disiplin, profesyonel eğitim kadrosu, farklı branşlarda sürdürdüğümüz eğitim kalitesi ve tecrübesiyle başarıya ulaşmanın mutluluğu ve gururunu yaşıyoruz. KPSS ALANINDA İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana, Kocaeli, Konya, Antalya ve Denizli olmak üzere dokuz ilde yirmi beş kurumumuzla on binlerce öğrencimize destekleyici ve tamamlayıcı kurslar vererek eğitimde fırsat eşitliği yaratmak için çalışıyoruz. On binlerce öğrencimize kurs imkânı sağlarken yüz binlerce öğrencimize de yayınlarımızla başarı yolunda destek veriyoruz. Açık öğretim alanındaki tecrübelerimizle yola çıktığımız eğitim yaşamımızda 1999 yılında bu yana KPSS, SMMM, ALES, DGS, HÂKİMLİK benzeri alanlarda sınavlara hazırlık kursları ve yayınlarımızla her yıl bireysel ve kitlesel başarılara imza atıyoruz. Murat Eğitim Kurumları; disiplinli ve özverili çalışmaları, alanında pek çok ilkleri gerçekleştirmesi ile eğitim sektöründe başarılı ve saygın bir eğitim kurumu olarak yerini aldı. Başarımızda en büyük payı 1983 yılından beri edindiğimiz bilgi ve tecrübeyi özgün eğitim anlayışımızla en iyi şekilde sunmak oluşturuyor. Eğitim sektörünün her köklü kurumları gibi bizler de eğitimde kaliteyi bir bütün olarak algılıyoruz. Deneyimli ve dinamik kadromuz, çağdaş eğitim teknolojilerinin kullanıldığı modern dersliklerimiz, titizlikle hazırlanan yayınlarımız, sosyal sorumluluk girişimlerimiz, eğitimde kalite felsefemizin altını çiziyor. Bütün bu çabalar tek bir amaca hizmet ediyor; öğrencilerin başarılarına ortak olabilmek… Hep birlikte başardık ve birlikte başarmaya devam edeceğiz.


Minerva Dergisi - Sayı:10