Issuu on Google+


.

Bizden

MINERVA

Sayi 9 Bizden...

Minerva bizler için bir dergiden çok daha derin anlamlar ifade ediyor. Emeğin ve azmin birleştiği nokta olarak gördüğümüz Minerva, 9. Sayısıyla tekrar okuyucusuyla buluşuyor. 2009’da uçmayı bir kez daha öğrenen Minerva’nın Baykuşu aradan geçen zaman zarfında, yeniliği kendisine şiar edinen ekibiyle yoluna devam ediyor. Bu sayımızla birlikte içerik konusunda farklı çalışmalarımız meyvesini veriyor. Daha fazla araştırmaya yönelik, günceli takip eden ve ekip çalışmasının daha çok önem kazandığı formatımızla yayın hayatımızı sürdürüyoruz. Bugün Minerva’ya 2009’da can veren ekip tamamen mezun oldu ve bayrağı onlardan alan ikinci kuşak da yerini kendinden sonraki ekip arkadaşlarına bırakıyor. ”Minerva için çalışanlar bunu bir bayrak yarışı olarak algılayıp çaba harcamayı sürdürdüler” demişti 5. sayımızın ön sözünde hocamız Ahmet Kasım Han. Geçen süre zarfında Minerva’nın üyeleri değişse de, çalışma azmimiz ilk günkü kadar taze. Heyecanımızın artarak sürdüğü şu günlerde bizim için en önemli şey, bir şeyler üretebilme hazzının tadını doyasıya yaşamaktır. Aslında sadece yazılarından ibaret değildir Minerva. Bir “Ruh”un ta kendisidir. Ve bu Ruh, bizleri birleştiren harç görevi görmeye devam edecektir. Bize ‘balık vermeyip balık tutmayı öğreten’ herkese selam olsun!

Teşekkür... Sn. Prof. Dr. Nevin Ateş, Sn. Prof. Dr. Toktamış Ateş, Sn. Doç. Dr. Levent Ürer, Sn. Doç. Dr. Namık Sinan Turan, Sn. Doç. Dr. Burak Samih Gülboy, Sn. Doç. Dr. Nuray Mert, Sn. Yrd. Doç. Dr. Leyla Sanlı, Sn. Yrd. Doç. Dr. İrfan Çiftçi, Sn. Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kasım Han, Sn. Yrd. Doç. Dr. Halit Kakınç, Sn. Yrd. Doç. Dr. Edip Asaf Bekaroğlu, Sn. Yrd. Doç. Dr. Ufuk Uras, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü değerli asistanlarına teşekkürü borç biliriz... Genel Müdür: Oğuzhan Altınkoz Genel Müdür Yardımcısı: Gizem Yıldırdı Genel Yayın Yönetmeni: Burak Ayçil Yazı İşleri Müdürü: M. Cansın Süslü Haber Merkezi Müdürü: Ulaş Birkan Çakılcı Yayın Kurulu: Büşra Kılıç, Elmas Soy, Ezgi Demir, Ezgi Şimşek, Fatma Bahar Çandır, Gizem Berberoğlu, Gizem Çiftçioğlu, Gökhan Dördü, Kadriye Aydın, Meryem Koyutürk, Özgür Can Araz, Resul Sevimli, Seray Karakaş, Uğur Burak Ursavaş Kapak Tasarım - Mizanpaj : Coşkun Saitoğlu Özge Zengin facebook.com/csdesignart

Baskı: Ajansrepa Basın Yayın Reklam Paz. San. ve Tic. Ltd. Şti. Galatasaray, Hamalbaşı Cad. No:4/3 Aydoğanlar İşhanı Beyoğlu/İSTANBUL 34437 Tel/Faks: (0212) 292 35 06 www.ajansrepa.com Basım Tarihi: 07.03.2012

İletişim:

minervadergi@gmail.com MİNERVA Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğrenci Bülteni’nde yer alan çalışmalarda tüm sorumluluk çalışma sahiplerine aittir. Minerva’nın çalışmalarla ilgili olarak herhangi bir sorumluluğu bulunmamaktadır.

Dergimize olan katkılarından dolayı TURAN BÜFE’YE ve ULUS KIRTASİYE’YE teşekkür ederiz.


içindekiler... Mısır’ın Türkiye Büyükelçisi Abderahman Salaheldin Mısır’da Devrimin Yansımaları ve Evrim Süreci Röportajı Almanak Büşra KILIÇ - Ezgir DEMİR

Gizem BERBEROĞLU - Meryem KOYUTÜRK - Fatma Bahar ÇANDIR

47

3 1965-1969 Yılları İçerisinde Çin Kültür Devrimine Bir Bakış Ulaş Birkan ÇAKILCI

Filistin Direnişinin İki Yüzü: FKÖ VE HAMAS M. Cansın SÜSLÜ - Resul SEVİMLİ

51

15 Amerika’nın Vietnam Savaşı Özgür Can ARAZ

18 Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları ve Yeni Süper Gücün Doğuşu Gizem ÇİFTÇİOĞLU

21 Çin’in Jeostratejik Hamlesi: Enerji Güvenliği Oğuzhan ALTINKOZ

24 Uyanan Bir Kuşak Ezgi DEMİR

Kuzey Kafkasya’da Direnişin Sembolü: Çeçenistan Kadriye AYDIN

57 Sovyetlerden Günümüze “Nohçiyço” Mücadelesi Büşra KILIÇ

60 Çeçenistan Sorunun Uluslararası Boyutu Burak AYÇİL

63

SOYUTLAMA - Kibar Feyzo

28 Sanayileşme, Bilinç ve Kibar Feyzo Fransa’yı Değiştiren Mayıs Sahnesi Ezgi ŞİMŞEK

30 Mayıs 68’de Türkiye Seray KARAKAŞ

33 Fransa ‘68: Gerçekler ve Yanılgılar Gizem YILDIRDI

Ulaş Birkan ÇAKILCI

69 Feodalite ve Kibar Feyzo Büşra KILIÇ

70 Kibar Feyzo ve Toplumsal Eşitsizlik Oğuzhan ALTINKOZ

71

35 İran’ın Nükleer Programı ve Bölgeye Etkileri Gökhan DÖRDÜ - Uğur Burak URSAVAŞ

41

Kibar Feyzo ve Kadın Meryem KOYUTÜRK

72


Büşra KILIÇ

ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAKALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAKALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK

ALMANAK

1 OCAK 2012 Irak sınırındaki olayda hayatını kaybedenlerin ailelerine taziye ziyaretinde bulunduğu sırada darp edilen Uludere Kaymakamı Naif Yavuz, yoğun ziyaretçi nedeniyle kendi isteğiyle hastaneden taburcu olarak, otele yerleşti.

Ezgi DEMİR

Bizden

Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk’un da olduğu 19 milletvekili, BDP ve komisyon sıralarına oturmayı sürdürdü. Demirtaş, protestolarının TBMM’ye yönelik olmadığını belirterek, Meclisteki parti gruplarına yönelik olduğunu söyledi. TBMM Genel Kurulunda oturma eylemi yapan milletvekilleri geceyi geçirmek için BDP grubuna geçti. Sabahın ilk saatlerine kadar burada bekleyen milletvekilleri daha sonra Meclisten ayrıldı.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ‘’35 yurttaşımızın göz göre göre hayatını kaybetmesi, kolay affedilecek bir olay değildir. Bu olayın TBMM’de ve başka alanlarda da takipçisi olacağız, ta ki olay aydınlatılıncaya kadar’’ dedi. Kılıçdaroğlu, Gülyazı köyüne gelerek, taziye için kurulan çadırda Irak sınırındaki olayda hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı diledi.

4 OCAK 2012 Galatasaray’ın efsane futbolcularından Milletvekili Hakan Şükür’ün yorumcu olarak ekranlara geri dönmesi tartışmalara neden oldu. Hakan Şükür, Maraton’daki ilk programında “Sayın Başbakan ile görüştüm, kendisine durumu anlattım. O da bana ‘Sen futboldan gelme birisin, seni engelleyemem, hayırlı olsun’ dedi” açıklamasını yaptı.

2 OCAK 2012 Başbakanlık Yeni Bina’da yapılan yeni yılın ilk Bakanlar Kurulu toplantısı 6 buçuk saat sürdü. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, 2,5 milyon civarında emekliyi yakından ilgilendiren intibak düzenlemesinin Bakanlar Kurulu’nda kabul edilip imzalandığını açıkladı. Arınç, “İntibak Yasası emeklilerin farklı statülerde farklı pay almaları, gelirlerinin arttırılması hedeflenmektedir. 2000 yılı öncesi bağlanan malüllük, yaşlılık aylığını düzenleyecek.” dedi.

5 OCAK 2012 Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, hükümet aleyhine kara propaganda yapmak amacıyla Genelkurmay tarafından kurulduğu öne sürülen internet sitelerine ilişkin İnternet Andıcı soruşturması kapsamında ‘şüpheli’ sıfatıyla ifade vermek üzere Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne geldi. Yaklaşık 7 saat ifade veren Başbuğ, tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.

İnternet andıcı davasında özel yetkili savcı tarafından, eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ hakkında soruşturma başlatıldı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurulu Yönetim Kurulu üyeliğine atanan yazar Prof.Dr. Mümtazer Türköne istifa etti. Türköne, “Yüksek Kurumun ve Cumhurbaşkanlığı makamının tartışılmasını engellemek için” istifa ettiğini söyledi.

3 OCAK 2012 BDP ve bazı bağımsız milletvekilleri, TBMM Genel Kurulu’nda oturma eylemi başlattı. Meclis Başkanvekili Mehmet Sağlam’ın, çalışma süresinin dolması nedeniyle birleşimi kapatmasının ardından Bdp’li milletvekilleri yerlerinden kalkmadı. Aralarında Diyarbakır bağımsız milletvekili Leyla Zana, Mardin Bağımsız Milletvekili Ahmet Türk ve

3


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM AL 6 OCAK 2012 Şırnak Valiliği, Uludere İlçesi Irak sınırında düzenlenen hava operasyonunda 35 kişinin ölmesiyle sonuçlanan olayın ardından Gülyazı Sınır Alay Komutan Vekili Jandarma Albay Hüseyin Onur Güney’in görevden uzaklaştırılmasını istedi.

hazırlandığı öğrenildi. CHP lider Kılıçdaroğlu’nun milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması için hazırlanan fezleke TBMM’ye gönderilmek üzere Adalet Bakanlığı’na gönderildi. 10 OCAK 2012 CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu grup toplantısında “Dokunulmazlık zırhına ihtiyacım yok. Dokunulmazlığımı kaldırın” dedi ve dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen dilekçeyi Meclis Başkanlığı’na verdi.

7 OCAK 2012 Türkiye’de atanamayan öğretmenlerin sembolü haline gelen ve yakalandığı kemik kanseri hastalığı sonucu 6.5 ay önce yaşamını yitiren 27 yaşındaki Şafak Bay’a öğrencilik yıllarında katıldığı bir basın açıklaması nedeniyle 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, daha önce esasa ilişkin kararını verdiği davada Türkiye’nin Kıbrıslı 13 Rum vatandaşına yaklaşık 20 milyon 830 bin euro ödemesini kararlaştırdı. Kıbrıslı Rum Lordos ve 12 arkadaşının 1990 yılında yaptığı ortak başvuruyla ilgili 2010 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen kararda “Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin mal ve mülkiyetin korunmasıyla aile ve özel yaşam hakkıyla ilgili maddeleri ihlal ettiğine” hükmedilmişti. 11 OCAK 2012 Kuzey Kore Cumhurbaşkanı Kim Jong İl’in ölümüne ağlamayanlar yargılanıyor. 17 Aralık 2011’de 69 yaşında kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Cumhurbaşkanı Kim’in ölümüne ağlamayan Kuzey Korelilerin, yargılanma süreci başladı. Kim’in defin merasiminden sonra, güvenlik birimlerinin 11 günlük matem süresi boyunca Cumhurbaşkanı Kim için ağlamayanların peşine düştüğü belirtildi. Tespit edilen kişilerin yargılanmak üzere Halk Mahkemeleri’nde hakimlerin karşısına çıkartıldığı belirtiliyor. Hakimin Kim’in ölümüne ağlamayan ‘suçlulara’ 6 ay ücretsiz çalışma cezası vermesi bekleniyor.

8 OCAK 2012 Cezayir Başbakanı, Türk yetkililerin Fransa’yla yaşadıkları “soykırım” tartışmalarında Cezayir tarihine gönderme yapmaktan vazgeçmelerini istedi. Cezayir’in güçlü muhalif partilerinden Ennahda Partisi’nin lideri Fatih Rebii, Cezayir Başbakanı’nın Türkiye ile ilgili yaptığı açıklamaya karşılık olarak, “Türkiye’ye karşı bu açıklamada bulunanların neden Fransa’ya karşı bir şey söyleme cüretleri yok” diye sordu. 9 OCAK 2012 Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında adil yargılamayı etkilemeyi teşebbüs iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca resen hazırlanan 4 sayfalık fezlekenin, Kılıçdaroğlu’nun 9 Kasım 2011 tarihinde Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan CHP milletvekilleri Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ı ziyaretinden sonra yaptığı açıklamalardan dolayı

12 OCAK 2012 19 Mayıs Atatürk’ ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Ankara dışındaki illerde sadece okullarda kutlanacak. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, kararla ilgili olarak, ‘’Yeri önemli değil, kutlamak ve anlamak önemlidir. Öze bakmak lazım, şekle takılıp kalırsak Türkiye kaybeder. Kıymetli olan statlar değil, 19 Mayıs’ın kendisidir’’ dedi. Milli Eğitim Bakanlığı Orta Öğretim Genel Müdürlüğü, 81 ilin milli eğitim müdürlüklerine gönderdiği yazı ile 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı törenlerinde, yönetmelikte yer almayan senaryo, değişik renk ve nitelikte gösteri ve fon çalışmaları 4


M ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM gibi etkinliklere yer verilmemesini, kutlamaların sadece okullarda yapılmasını istedi.

soruşturması kapsamında eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasına karar veren nöbetçi hakim, yapılan itiraz üzerine kararının yerinde olduğuna karar verdi. 17 OCAK 2012 Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde azmettirici olduğu iddiasıyla İstanbul 14’ncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan ve bugünkü karar duruşmasında beraat eden Erhan Tuncel, tutuklu bulunduğu Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden tahliye edildi.

13 OCAK 2012 Yakın Doğu Üniversitesi Hastanesi yoğun bakım servisinde tedavi gören KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş hayata gözlerini yumdu. KKTC 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş 24 Mayıs 2011 tarihinde beyin kanaması nedeniyle Yakındoğu Hastanesine yatırılmış ve yoğun bir tedavi sürecinden sonra 29 Ekim 2011’de taburcu edilmişti. Denktaş son olarak 8 Ocak’ta vücudundaki su kaybına bağlı olarak YDÜ Hastanesine kaldırılmış 5 günlük yaşam müdahalesi verdikten sonra hayata gözlerini yumdu.

18 OCAK 2012 12 Eylül davası ile ilgili bugün önemli bir gelişme yaşandı. Davanın ilk duruşmasının 4 Nisan tarihinde yapılmasına karar verilirken Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya yurt dışına çıkışı yasağı geldi. 12 Eylül darbesinin ardından 388 bin kişiye pasaport verilmeyerek yurtdışına çıkışları engellenmişti. Fransa Senatosu Anayasa Komisyonu, “soykırımı inkar yasası”nı dokuza karşı 23 oyla “anayasaya aykırı” buldu. Bağlayıcılığı olmayan bu kararın, yasa teklifinin Genel Kurul’a gitmesi halinde, Senato üyeleri üzerinde psikolojik etki yapması bekleniyor.

14 OCAK 2012 İtalya’da 4 bin 200 kişiyi taşıyan bir cruise gemisinin karaya oturması sonucunda resmi açıklamalara göre üç kişi hayatını kaybetti. Gemideki dokuz Türk vatandaşının sağlık durumunun iyi olduğu belirtildi. Yolcular kaza anını, Titanik faciasına benzetti. 15 OCAK 2012 KKTC Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Hastanesi’nde 13 Ocak akşamı yaşama veda eden Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın Lefkoşa’da TMT Anıtı’nın da bulunduğu Cumhuriyet Parkı’na defnedileceği açıklandı. 16 OCAK 2012 Eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un avukatı aracılığı ile tutukluluğuna yaptığı itiraz reddedildi. İnternet andıcı 5


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM AL 19 OCAK 2012 19 Ocak 2007 tarihinde öldürülen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in arkadaşları, tüm duyarlı kesimleri Dink’in ölümünün 5’inci yıldönümünde sessiz yürüyüşe çağırdı. Saat 13.00’de Taksim Meydanı’nda başlayan yürüyüş, AGOS Gazetesi’nin önünde son buldu.

25 OCAK 2012 Metris Cezaevi’nde tutuklu bulunan Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım, avukatları aracılığı ile UEFA Başkanı Michel Platini’ye bir mektup gönderdi.

21 OCAK 2012 Türkiye’nin ilk rahim naklini gerçekleştiren Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi bugün gerçekleştirdiği yüz nakli ile Türk tıp tarihinde bir ilke daha imza attı. Uşak’ta tren çarpması sonucu beyin ölümü gerçekleşen ve ailesi tarafından organları bağışlanan 38 yaşındaki Ahmet Kaya’nın yüzü gece 03.30’da başlayan ameliyat ile 19 yaşındaki mermer işçisi Uğur Acar’a nakledildi. 12.30 itibariyle sona eren operasyonun ardından yüz nakli yapılan Uğur Acar, hastanenin yoğun bakım ünitesinde kendisi için hazırlanan özel bölüme alındı.

27 OCAK 2012 KCK/TM ana davasının akşamki bölümünde Savcı Levent Kaya, yöneltilen suçun vasıf ve mahiyeti, toplanan deliller ve tüm dosya kapsamı ile tutukluluk sürelerini göz önünde bulundurarak, delil ikamesi yapılan 14 kişiden Seyithan Şen, Veysi Akar, İhsan Sevitek, Abdurrahim Tanrıverdi ve Adnan Bayram için tahliye talebinde bulunarak, diğer sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilmesini istedi.

23 OCAK 2012 Fransa’da kamuoyunda “soykırımı inkar yasası” olarak bilinen kanun tasarısını 127 oyla kabul edildi. Yasa, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin onayına sunulacak. Sarkozy’nin yasayı 15 gün içinde onaylaması gerekiyor. 86’ya karşı 127 oyla kabul edilen yasa teklifinde, “Kanunlar tarafından tanınan soykırımların inkarı yasaklanır” ifadesi yer alıyor.

Oda TV davasının sona eren 10. duruşmasında sanıkların tahliye talepleri oybirliğiyle reddedildi. Mahkeme, tutuklu sanık Doğan Yurdakul’un hastaneye sevk edilmesine karar verdi. Duruşma 12 Mart’ta ertelendi. 6


M ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM

OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012 OCAK 2012

29 OCAK 2012 Mısır halklarına destek vermek amacıyla Taksim’de yaklaşık 100 kişilik grup tarafından bir yürüyüş düzenlendi.

31 OCAK 2012 Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Mehmet Ali Aydınlar, Başkan Vekilleri Göksel Gümüşdağ ve Lutfi Arıboğan görevlerinden istifa etti. Karadeniz sahil yolu, Artvin’in Hopa İlçesi’nde denizde 10 metreyi bulan dalgaların istinat duvarını yıkması sonucu meydana gelen çökme nedeniyle, Sarp Sınır Kapısı’ndan Hopa yönüne kapandı.

7


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM 01 ŞUBAT 2012 Dışişleri Bakanlığı’ndan Suriye’de Artan Şiddete İlişkin Açıklama: Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, “Suriye Yönetimi’nin kendi halkına uyguladığı şiddetin ve bunun yol açtığı can kayıplarının giderek artmasından büyük kaygı duyuyoruz” denildi.

04 ŞUBAT 2012 Dışişleri: İkinci Kez Vetoyu Teessüfle Karşılıyoruz:Dışişleri Bakanlığı, BM Güvenlik Konseyi’nin gündeminde bulunan Suriye konusundaki karar tasarısının, 13 olumluya karşı 2 olumsuz oyla veto edilmesinin ve Suriye konusunda ikinci defa bir kararın veto edilmiş olmasının teessüfle karşılandığını bildirdi.

Ashton, Rusya’daki Seçim Gerginliğini Değerlendirdi:Avrupa Birliği (AB) Dış Politika ve Yüksek Güvenlik Temsilcisi Catherine Ashton, Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı olan Duma seçimleri hakkında değerlendirmeler yaptı.

Suriye Sınırında Top Sesleri:Suriye’nin Türkiye sınırına yakın bir noktasında muhaliflerle ordu birlikleri arasında çatışma çıktı. Terör Saldırısına 3 Gözaltı:Teröristler tarafından zırhlı askeri araca yönelik patlayıcı madde ile yapılan bombalı saldırıyla ilgili 3 kişi gözaltına alındı.

02 ŞUBAT 2012 Ergin: Önce Kendi Çatınız Altında Adaleti Sağlayın: Adalet Bakanı Sadullah Ergin, “Bizden adalet beklerken, siz kendi çatınız altında CHP Genel Merkezi içinde önce şu adaleti sağlayın lütfen” diye konuştu.

Venizelos: Herşey Bıçak Sırtında:Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Evangelos Venizelos, troyka ile ikinci kredi anlaşması çerçevesinde yürütülen müzakerelerin bıçak sırtında olduğunu ve bütün konuların Pazar akşamına kadar sonuçlandırılması gerektiğini belirtti.

Çin Uçaklarının Bakımı Türkiye’de Mytechnıc’e Emanet: Bölgenin en büyük, dünyanın ilk çevreci-Yalın uçak bakım ve onarım tesisi myTECHNIC, Çin’den gelen uçaklara bakım yapmaya başladı.

05 ŞUBAT 2012 Başbakan Erdoğan’dan “Laiklik” Mesajı:Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na girişinin 75.yıl dönümü dolayısıyla mesaj yayımladı.

Darfur’da Kaçırılan Beş Türk Vatandaşı Serbest Bırakıldı: Sudan’ın Darfur bölgesinde beş ay önce kaçırılan beş Türk vatandaşının bugün serbest bırakıldığı bildirildi.

Arınç: Suriye’ye Askeri Müdahale Bizim İçin Seçenek Değil: Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Türkiye için Suriye’ye askeri müdahalenin bir seçenek olmadığını söyledi. Finlandiya’da Seçimi Niinistö Kazandı:Finlandiya’da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini eski Maliye Bakanı Sauli Niinistö’nün kazandığı bildirildi. Demirtaş: Kürtçe Eğitim Dili Olabilir: BDP Genel Başkanı Demirtaş, Başbakan Yardımcısı Arınç’ın Kürtçeye ilişkin açıklamalarına, “Bu kadar yasaklı olmasına rağmen Kürtçe bugün eğitim dili olabilir” sözleriyle karşılık verdi.

Kıbrıs Rum Kesimi ile İsrail ile Arama-Kurtarma Anlaşması:Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile İsrail, arama-kurtarma alanında da işbirliği anlaşması yapıyor.

Suriye’de Bu Gün 43 Kişi Öldü:Suriye’de yönetim karşıtı gösteriler devam ederken ülkedeki şiddette artıyor.

03 ŞUBAT 2012 Mısır’da Göstericiler Polisle Çatışıyor:Mısır’ın başkenti Kahire’de Tahrir Meydanı ve İçişleri Bakanlığı çevresinde göstericilerle polis arasındaki çatışmalar yaşanıyor. Arınç: Başbakanımızın Dindar Kelimesini Kullanması Çok Doğru:Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Sayın Başbakanımızın dindar kelimesini kullanması aslında çok doğru, çok uygun.” Emniyet’ten Büyükanıt’la İlgili Haberlere Dava:Emniyet Genel Müdürlüğü, Emniyet Teşkilatı hakkında Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt’la ilgili iddialar nedeniyle yasal süreç başlattı.

06 ŞUBAT 2012 11 İranlı Türkiye’nin Sayesinde Serbest:Geçen hafta Özgür Suriye Ordusu tarafından gözaltına alınan 11 İranlı Türkiye’nin arabuluculuğu ile serbest bırakıldı. 8


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM AL Savunmaya Daha Fazla Katkı Çağrısı:Clinton, 48.Münih Güvenlik Konferansı’nın ikinci gününde, Avrupa’nın ABD’nin en önemli müttefiki olduğunu vurguladı.

grupları silahlandırmayı düşünmediğini bildirdi. Atina ile AB Arasında “Tel Örgü” Tartışması:Yunanistan Kamu Düzeni Bakanı Hristos Papuçis, Avrupa Birliğinin, yasadışı göçle mücadelede “İki yüzlü ve iki dilli bir tavır içinde olduğunu” iddia etti.

Dünya Gençliğinin En Büyük Kaygısı: Birleşmiş Milletler’in açıkladığı gençlik raporuna göre tüm dünyada gençliğin en büyük ortak endişesi, işsizlik.

Orgeneral Özel, Aliyev ile Görüştü:Azerbaycan’da iki günden bu yana incelemelerde bulunan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Özel, Cumhurbaşkanı Aliyev ile görüşürken, iki ülke arasındaki ilişkilerin askeri alanda da gelişmesini istediklerini söyledi.

ABD’den İran’a Tokat Gibi Karar:ABD yönetimi, İran’ı zora sokacak bir dizi yeni yaptırım kararı aldıklarını duyurdu. Yılda 15 Milyar Lira ‘Duman’ Olup Havaya Gidiyor:Türkiye’de sigara tüketimi dolayısıyla yılda 15 milyar liranın duman olup havaya gittiği bildirildi.

08 ŞUBAT 2012 Kılıçdaroğlu: “Kürsüye Özgürlük Getiren Bir Hareket Bu”:CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li milletvekillerinin TBMM Genel Kurulu’ndaki eylemine ilişkin, “Ortada bir kürsü işgali yok.” Meclis’teki İçtüzük Gerginliği:TBMM Başkanı Cemil Çiçek, kürsü işgali eylemini sürdürerek, “Çiçek istifa” diye slogan atan, milletvekillerine “Kürsünün işgal edildiği nerede bakidir? Bundan sonra kürsü işgal edeceksek, sorunları böyle çözeceksek, bu İçtüzük ne işe yarayacak?”

07 ŞUBAT 2012 Atatürk’ün en net ses kaydı:Atatürk’ün şimdiye kadar duyulan en net ses kaydı Amerikan Ulusal Arşivleri’nde bulundu.1958 yılında ABD tarafından hazırlanan ‘Muhteşem Türk’ isimli belgeselde yer alan kayıtta Atatürk’ün sesinin Nutuk konuşmasındakinden çok daha tok olduğu duyuluyor.

Alman İhracatı Krize Meydan Okuyor:Bu yıl ihracatı bir trilyon Euro’nun üzerine çıkaran Alman şirketleri gözünü dünya piyasasından bir an olsun ayırmıyor.

Oslo için ifade çağrısı:KCK soruşturmasını yürüten özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekilliği, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski Müsteşar Emre Taner ve eski Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş’i telefonla ifadeye çağırdı.

09 ŞUBAT 2012 “Kriz, Avrupa’yı Güçlendirecek”:İtalya Başbakanı Mario Monti, Avrupa’nın ekonomik krizden güçlenerek çıkacağını söyledi.

Beyaz Saray: ABD, Suriyeli Muhalifleri Silahlandırmayı Düşünmüyor:Beyaz Saray, ABD’nin Suriye’deki muhalif

BM’den Suriye’ye Mesaj:BM Genel Sekreteri Ban Ki-mun’un, silahlı çatışma durumlarında çocukların korunmasından sorumlu özel temsilcisi Radhika Coomaraswamy, Suriye’de çocuklara karşı şiddete derhal son verilmesi çağrısında bulundu. 10 ŞUBAT 2012 Başbakan Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile Telefonla Görüştü:Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Türkiye, Yeni Hükümet Kurulan Bosna-Hersek’e Desteğini Teyit Etti:Bosna-Hersek’te bugün kurulan yeni hükümeti tebrik ederek çalışmalarında başarılar dileyen Türkiye, Bosna-Hersek’e her alanda yardım ve destek sağlama yönündeki taahhüdünü bir kez daha yineledi. 9


M ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM 11 ŞUBAT 2012 Çukurca’da Uçak Hareketliliği:Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde yaşanan hava hareketliliğine akşam saatlerinde yoğun top ateşi ve silah sesi de eklendi

stratejik hedeflerinden AB katılım sürecine başından beri destek vermiş,Türkiye’nin yanında yer almıştır” dedi.

Patlamada Ölen Kadının Cenazesi Sessizce Toprağa Verildi:İstanbul Sancaktepe’de önceki gün bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeden 25 yaşındaki Yasemin Çiftçi’nin cenazesi, Adana’da sessizce toprağa verildi. 12 ŞUBAT 2012 Başbakan Erdoğan, Taburcu Oldu Suriye, Arap Birliği Kararını Reddetti:Suriye’nin Arap Ligindeki Daimi Temsilcisi Yusuf Ahmet, Suriye’nin bugün Arap Liginde alınan kararı bütün ayrıntılarıyla kabul etmediğini belirterek, kararı reddettiklerini söyledi. Çukurca’da Askeri Hareketlilik:Hakkari’nin Çukurca İlçesi’nde akşam saatlerinde sınıra doğru yoğun şekilde silah ateşi yapıldı.

15 ŞUBAT 2012 Sarkozy, Adaylığını Resmen Açıkladı:Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, cumhurbaşkanlığı için yeniden aday olacağını açıkladı. 16 ŞUBAT 2012 Suriye Tasarısı 137 Oyla Kabul Edildi:Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, Suriye’de Beşşar Esad rejiminin insan hakları ihlallerini kınayan, bu ülkedeki şiddetin derhal sona ermesini isteyen karar tasarısını 137 oyla kabul etti. Bakan Yıldırım: Artık Kendi Uçağımızı Üretir Duruma Geldik:Ulaştırma, Denizcilik ve Habercilik Bakanı Binali Yıldırım, bir zamanlar Türk Hava Kurumu denince akla kurban derisi geldiğine dikkat çekerek, “Şimdi Allah’a şükür bu algı kalktı.” İnsansız Saldırı: 21 Ölü:ABD, insansız uçaklarıyla yine bombaladı, saldırıda 21 kişi hayatını kaybetti.

13 ŞUBAT 2012 Erzincan’a Şehit Acısı Düştü:Şırnak’ın Uludere İlçesi kırsalında 10 teröristin öldürüldüğü çatışmada şehit olan astsubayın baba evinde yas vardı.

17 ŞUBAT 2012 FBI, Charlie Chaplin’e kafayı takmış:İngiltere Ulusal Arşivi, iç istihbarat teşkilatı MI5’ın (Military Intelligence Section 5) dünyaca ünlü İngiliz sinema yönetmeni, oyuncu ve yazar Charlie Chaplin ile ilgili yaptığı araştırmaların gizli belgelerini açıkladı.

14 ŞUBAT 2012 Obama, Çin Devlet Başkanı Yardımcısı Xı Jınpıng ile Görüştü:ABD Başkanı Barack Obama, Çin Devlet Başkanı Yardımcısı Xi Jinping ile görüştü.

18 ŞUBAT 2012 Çağlayan: “500 Milyar Dolar İhracat Hedefimiz Var”:Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, “Ekonomide milli mücadele yaşıyoruz.500 milyar Dolar ihracat hedefimiz var” dedi.

Cumhurbaşkanı Gül, Çek Cumhurbaşkanı Klaus Onuruna Yemek Verdi:Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yemekte yaptığı konuşmada, “Çek Cumhuriyeti, Türkiye’nin en önemli

19 ŞUBAT 2012 Uaek Heyeti İran’a Gitti:Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu 10


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM AL (Uaek) heyeti, İran’ın nükleer programı konusunda yetkililerle temasta bulunmak üzere Tahran’a gitti. Almanya’da Joachim Gauck Üzerinde Uzlaşma Sağlandı:Almanya’da Cumhurbaşkanı adayı konusunda, eski Doğu Almanya’da (DDR) insan hakları savunucusu olarak faaliyet göstermiş olan Joachim Gauck üzerinde anlaşma sağlandı.

23 ŞUBAT 2012 Irak’ın 2012 Yılı Bütçesi 100,5 Milyar Dolar:Irak Milli Meclisi, 100,5 milyar Dolar tutarındaki 2012 yılı genel bütçesini kabul etti. Davutoğlu: “Somali’de 5 Ayda Destan Yazıldı” Bakan Eker: ‘Türkiye Artık Yardım Alan Değil Eden Bir Ülke Oldu: Roma’da düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) 35.Yönetim Konseyi toplantılarına katılan Bakan Mehdi Eker, açıklamalarda bulundu.

20 ŞUBAT 2012 İspanya’da Ekonomik Krize Protesto:İspanya’da ekonomik krize karşı alınan önlemler kapsamında Valencia’da eğitim sektöründe yapılan kesintileri protesto eden öğrenciler ile polis arasında çıkan olaylarda 14 kişi gözaltına alındı.

24 ŞUBAT 2012 Türkiye’de 2.Yüz Nakli Hacettepe’de: Akdeniz Üniversitesi’nin ardından Türkiye’nin ikinci yüz nakli Hacettepe Hastanesi’nde gerçekleştiriliyor. Baraj İnşaatında Kapak Patladı, İşçiler Sel Sularına Kapıldı:Kozan’a 40 kilometre uzaklıktaki Gökdere Köprü Barajı’nın tünel kapağının patlamasının ardından kayıp olduğu bildirilen 4 kişinin ardından 6 işçinin daha kayıp olduğu iddia edildi.

21 ŞUBAT 2012 Başbakanı Protesto Ettiği İddia Edilen 3 Kişi Gözaltına Alındı:Üsküdar’da konvoyu geçerken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı protesto ettiği iddia edilen 3 kişi gözaltına alındı.3 kişinin ifadelerinin ardından serbest bırakıldığı belirtildi. 22 ŞUBAT 2012 Lübnan’da Çalışma Bakanı Nahhas İstifa Etti:Lübnan Çalışma Bakanı Şerbil Nahhas’ın istifası Başbakan Necip Mikati tarafından kabul edildi. Doğan Yurdakul Tahliye Edildi:”Oda TV” davasında serbest bırakılan Gazeteci Doğan Yurdakul, Silivri Cezaevi’nden tahliye edildi.

25 ŞUBAT 2012 Baykal: CHP’de Çıkış Yolunun Bulunması Hedefimiz:Eski CHP Genel Başkanı ve Antalya Milletvekili Deniz Baykal, yarınki olağanüstü kurultayda tüzükte yapılması gerektiğini savunduğu iki konuyu dile getirdi. Bakan Yılmaz: 12 Yıl Zorunlu Eğitimle Yanlıştan Dönülecek:Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, geçmişte sadece imam hatiplerin orta bölümlerinin kapatılması için bütün meslek liselerinin kurban edildiğini belirtti. 30.000 Yıl Sonra Geri Döndü!:Bugünden tam 30.000 yıl önce yaşayan bu canlı, 2012 yılında tekrar hayata dönmeyi başardı! 11


M ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM

Senegal’de Seçim Heyecanı:Batı Afrika ülkelerinden Senegal’de halk, devlet başkanlığı seçimleri için yarın sandık başına gidecek. 26 ŞUBAT 2012 Hocalı Katliamına Dev Protesto: On binlerce kişi Hocalı katliamını anmak için İstiklal’de yürüdü. Göstericilerin taşıdığı pankartlar dikkat çekti.

Sınırda Uçak Hareketliliği:Hakkari’nin Irak sınırındaki Çukurca ilçesindeki sınır hattında uçak hareketliliği yaşandı. Bakan Çağlayan: Dünyanın 16’ncı Büyük Ekonomisi Olduk: Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, “Türkiye, bugün dünyanın 16’ncı büyük ekonomisi haline geldi.” 27 ŞUBAT 2012 Şevket Çavdar Hayatını Kaybetti:Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, iki kol ve iki bacak nakli yapılan Şevket Çavdar yaşamını yitirdi. Yunanistan’a Yardıma Onay:İflasın eşiğindeki Yunanistan için hazırlanan ikinci yardım paketi, Almanya’da Federal Meclis’in onayından geçti.

Başbakan Erdoğan, Havaalanında Doğumgünü Pastası Kesti: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Esenboğa Havalimanı’nın Büyük Şeref Salonu’nda AKP’li gençler ve kadınlar tarafından 59’uncu doğum günü için hazırlanan pastayı kesti.

28 ŞUBAT 2012 Rasmussen: “İran ve Suriye’ye Askeri Müdahale Düşünülmüyor”:NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, “İran’a askeri bir müdahalenin doğru yol olduğunu sanmıyorum.”

“Libya’da Federal Yapı Düşünmüyoruz”:Libya Ulusal Geçiy Konseyi (UGK) Başkanı Mustafa Abdulcelil, “Tüm insanlık Suriye’de yaşanan drama karşı duyarsız kalmamalı” dedi.

12


ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALMANAK ALM

Dışişleri Bakanlığı, Pakistan’daki Silahlı Saldırıyı Kınadı:Dışişleri Bakanlığı, Pakistan’ın Hayber Paştunkva Eyaleti’nin Kohistan bölgesinde 18 kişinin hayatını kaybettiği, en az 8 kişinin yaralandığı silahlı saldırıyı kınadığını bildirdi.

Sırbistan’ın AB’ye Adaylık Statüsüne Yeşil Işık:Avrupa Birliği dışişleri bakanlarının, Sırbistan’a AB’ye adaylık statüsü verilmesi için Avrupa Konseyine öneride bulunduğu bildirildi.

KAYNAKLAR http://hurarsiv.hurriyet.com.tr http://www.haberler.com/gunun-mansetleri

13

ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012 ŞUBAT 2012


ASYA - PASİFİK > 1965-1969 YILLARI İÇERİSİNDE ÇİN KÜLTÜR DEVRİMİNE BİR BAKIŞ > AMERİKA’NIN VİETNAM SAVAŞI > ÇİN EKONOMİSİNİN BÜYÜME AŞAMALARI ve YENİ SÜPER GÜCÜN DOĞUŞU > ÇİN’İN JEOSTRATEJİK HAMLESİ: ENERJİ GÜVENLİĞİ

14


ASYA-PASİFİK

1965-1969 YILLARI İÇERİSİNDE ÇİN KÜLTÜR DEVRİMİNE BİR BAKIŞ Ulaş Birkan ÇAKILCI

M

ao Zedong’un siyasetiyle başlatılan bir devrim olarak ortaya çıkan büyük kültür devriminin ideolojik-siyasi yönü, etkileri, sonuçları halen tartışılmaya devam ediyor ve’’ Yeni insan ruhunu şekillendirmeyi’’ amaçlayan Devrim, bu yönüyle konuşuluyordu.

amaçlarından biri bu iken en önemli amaçlarından biri de başta kırsalda olmak üzere beraberinde şehirde de rejimin temellerini kuvvetlendirmek ve kapsamlı bir parti içi örgütsel ‘’temizlik’’ idi. Şehirlerde başta üniversitelerde olmak üzere fabrikalarda, okullarda, tarlalarda tartışmalar yaratılarak fikirler ortaya çıkarıldı. Nihai amaç köyde de şehirde de suiistimallerle, çarpıklıklarla yüzleşmek ve halk tarafından mahkûmiyetine bırakmaktı. Böylece Sosyalist Eğitim Hareketi Kültür Devrimi’ne doğru gidiyordu.

Kapitalizmin yıkımını izleyen sosyalizm kuşkusuz komünizme geçişte bir ara rejimdir. Sosyalist rejimdeki rol ise bir nevi hazırlıktır. Bu hazırlık toplumun her aşamasını asıl rejime yani komünizme hazırlamaktır. Geçiş aşaması olarak görebileceğimiz sosyalizmin bu yönü nedeniyle toplumun her aşamasıyla ilgili eski düzenin kalıntılarını, burjuvazinin kendi içindeki çelişkilerini, sosyal adaletsizliği, dönüş ve sapmaları, insanın her hücresine kadar girmiş olan bin yıllık bir eski kültürü bir dönem olarak görmek mümkün olabilmektedir.

Kültür Devrimi başlangıç itibariyle pek belirginleşmiyordu.1966’nın Mayıs ayına kadar ortaya çıkan durum daha çok Komünist Parti’nin hiyerarşik yapısı içerisinde bir mücadele ve yazar Vu Han’a1 doğru yönelen saldırıların ortaya çıkardığı bir tepki olarak kabul görüyordu. Ortaya çıkan mücadele sonucunda önemli birkaç ismin tasfiyesi 1966 Nisan ayına rastladı. İşte bu durum Kültür Devrimi’nin başlangıç tarihini 10 Kasım 1965 olarak belirledi. Bu tarihte günlük olarak çıkan Ven Hui Pao Akşam Haberleri gazetesinde “ Hay Juy daireden kovuldu.2 ” başlıklı oyuna şiddetle saldırı kaleme alan bir yazı yayınlandı. Esasen ortaya çıkarılan bu tartışmanın Mao’nun eseri olduğu en kuvvetli görüştür. Zira böylece Mao harekete kıvılcım çakmıştır. Oyuna en büyük saldırı Peng Çen’den3 gelmiştir. Saldırılarda oyunun siyaset dışı olduğu ve ancak edebi olarak tartışılabilmesinin imkânı olduğunu söyleyerek ortaya çıkan akımı yatıştırmaya çalışıyordu. İşte bu oyun üzerinden tartışmaların başlamasıyla da Kültür Devrimi’nin ilk zilleri çalmaya başlamıştı.

İşte Çin’de Mao’ya göre hedef rejimdeki bu yeni düzeni ‘’yeni insanla’’ sağlayabilmek yani düzeni değiştirdikten sonra toplumu da buna hazırlayıp baki tutabilmektir. Bu nedenle toplum seferber edilerek bireyciliğe karşı, halkın eğitim, edebiyat, sanat alanlarını kapsayan yoz yapılara karşı, devletin yürüttüğü politikalara karşı, fikir yürütmesi, tartışması, eleştirmesi sağlanılacaktı. Kültür Devrimi öncesine baktığımızda Çin 1958 yılında tarımdaki, sanayideki oluşumu değiştirip geliştirmek ve sınırı yalnız bu olgularla çizmemek için Büyük İleri Atılım’a başlamıştı. Getirdiği fayda ve zarar mahiyetinde tartışılabilecekse de Büyük İleri Atılım da Mao maddimanevi değişim ve dönüşümlerle birlikte bu noktalarda devamlılık sağlanmasının gerekliliğini de dile getirmiştir. İşte burada Mao’ya göre maddi ve manevi değişimlerle birlikte insanları da aynı yöne iterek yeni bir kültür oluşturulmalıydı. Revizyonizm’le mücadele devam edecekti ve devrimlerin devamlılığı sağlanacaktı. İleri atılımın etkenleri, beraberinde’’Sosyalist Eğitim Hareketi’ni getirmiştir. 1963’ün Mayıs ayında on maddelik bir bildiriyle Sosyalist Eğitim Hareketi’ne dikkat çeken Mao; mevkii sahibi birkaç ismin yöneliminin kapitalizme döndüğünü söylüyordu. Ayrıca köylük bölgelerde toprak ağalığının yeniden harekete geçtiğini, rüşvetin, adam kayırmanın, kamuya ait malların gasp edildiğini vurgulayarak bahsi geçen grupları ise kapitalist yolcu olarak nitelendirip olanlara göz yumduklarını dile getiriyordu. Mao ortaya çıkan Sosyalist Eğitim Hareketi’ni büyük bir devrimci kampanya olarak nitelendiriyordu.Esasen kültür devrimi itibariyle gelişimi görülen noktaların çözümü;halk kitlelerinin ortaya çıkan net problemlerle yüzleşmeleri ve kendilerini eğiterek mücadele içine katılımlarıydı. Sosyalist Eğitim Hareketi’nin

Kasım 1965’te başlayan Kültür Devrimi Mayıs 1966 yılında Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin on birinci plenumunda çıkarılan genelgeyle somut hale geldi.4

1964 yılına kadar Pekin Belediye Başkanvekili ve yazar. Vu Han tarafından 1961 yılında yazılan eser Suçov köylülerinin topraklarına el koyan Ming hanedanının memurlarından gördükleri sıkıntı ve problemleri anlatıyordu. 3 Pekin Belediye Başkanı, Pekin Parti Komitesi Sekreteri. 4 Bahsi geçen genelge 16 Mayıs Tamimi’dir. 1 2

15


Tamim partiyi tartışmalara katılıma davet ediyordu. Amaç Mao’nun siyasetine engel olmak isteyenlerin çabalarını boşa çıkartmak ve parti dışı güçleri de harekete geçirmekti. Bu yönüyle tamim kitlelere bir çağrı niteliği de taşıyordu. Mao şöyle sesleniyordu;’’Partinin propaganda bölümü cehennem kralının sarayıdır. Kahrolsun cehennem kralı! Bütün kölelere özgürlük. Her eyaleti ayaklanmaya çağırıyorum. Merkeze karşı başkaldıralım… Her yerden milyonlarca bilge maymun başkaldırmalı. Cehennem kralının sarayını paramparça etmelidir.’’Gerçektende çağrı ve tamim işe yarıyordu. Ülkede her yere dazubaolar yayıldı. Halk tartışıyordu, gerekli gördüğü kişiler hakkında dazubaolar5 asıyor, eleştirisini belirtiyordu.

ncak muhafızlar bazı durumlarda gerçekleştirecekleri A amaçlarını aşabiliyorlardı. Elbette bu durum sıkıntılara neden oluyordu. Suçsuz insanlar rejim aleyhtarı olarak görülebiliyor ve olumsuz sonuçlarla karşılaşabiliyorlardı. Devrim ekonomide de kuşkusuz bazı sarsıntılar yaratmıştı. Halk, geçiminde zaman zaman zor duruma düşebiliyordu. Kısacası tam anlamıyla mükemmel bir durum söz konusu değildi. Mao’nun deyimiyle bu esnada revizyonistler de boş durmuyordu. Muhafızlara karşı Kızıl İşçi Ordusu ve sahte Kızıl Muhafız yapıları kuruldu. Mao bu durum üzerine kendi duvar gazetesinde açıklamada bulundu ve Liu Şao Çi ve grubuna karşı açık saldırıya geçerek tasfiyelerinin gerekliliğini vurguladı. Ardından kitleler tarafından gerçekleştirilen türlü tartışmalar sonucu Merkez Komitesi tarafından Liu Şao Çi’nin yetkileri elinden alınarak etkisiz kılındı. Ancak görüşleri zaman zaman savunulmaya devam edecekti.

25 Mayıs 1966 da Pekin Üniversitesi öğrencileri tarafından asılan dazubao büyük ses getirmişti. Pekin il yönetiminde bulunan üniversiteden sorumlu iki üyeye ve üniversite başkanı Lu Ping’e şiddetle saldırılıyordu. Üniversite’de devrime getirilen kısıtlamalar, üç kişinin devrimin siyasal yönünü asgariye indirip, harekete ise akademik bir görünüm kazandırmaya çalıştıkları dazubaoda6 beyan edilmişti. Bu üç kişi ise Peng Çen’in çalışma arkadaşlarıydı.

Devrim esnasında Şanghay’da bazı okullarda ve fabrikalarda çalışma grupları oluşturulmuştu. Bu gruplara kültür devriminin amacını ve içeriğini saptırmaya yönelik çizgi tarafından yön veriliyordu. Kızıl muhafızlarla işçi ve öğrencilerin bağ kurmasını engellemeye çalışıyorlardı. Bu durumda çatışma kaçınılmaz oldu. Şanghay işçileri Devrimci İşçi Karargâh örgütünü kurdu. İki çizgi arasında devam eden mücadele de Merkez Komite Şanghay da ki işçileri destekledi ve muhafızların yanında olduğunu belirtti.’’kapitalist yolcular’’ise ‘’ekonomizm’’9 ile cephe alarak işçilerin amaçlarına sekte vurmaya çalışıyorlardı. Devrimci İşçi Karargâhları ve destek aldığı 11 örgütle birlikte Ven Huy Poa gazetesinde’’Bütün Şanghay Halkına Mesaj’’adlı bir yazı yayınlandı. Yazının amacı ekonomist karşı saldırıyı boşa çıkartmak ve yanlış yola saptığı düşünülen insanlara geri dönebilmeleri için açık bir çağrıydı. İşçilerin Şanghay da ki ortaya koyduğu ayaklanma ‘’Ocak Devrimi’’olarak hız aldı. Kültür devrimi karşıtları bastırıldı ve devlete öncülük eden işçiler oldu.

Bunun yanında öğrencilerin mevkii sahibi yetkilileri de eleştirme isteği, eğitim sistemi, notlar gibi konularda da tepkileri gazetelerde yer aldı. Gençlerin bu beyanları Mao Zedong tarafından duyulup destek gördü. Kıvılcım buradan diğer üniversitelere de yayılmıştı ve devrim hız kazanarak devam ediyordu. Bu hız ile birlikte kültür devrimine sadık, Mao’ya bağlı ‘’kızıl muhafızlar’’ ortaya çıktı. Kızıl muhafızlar üniversite öğrencileri ve hocalarından meydana gelen bir örgüttü. Amaç devrimi yaymak ve halkı devrimin içine çekerek teşvik etmek, tartışma ortamı yaratarak bunu sürdürmek ve eleştirel bir bakışla ‘’kara çete’’yi7 mahkûm ettirmekti.16 maddelik karar8 böylece kitlelere yayılacaktı. Muhafızlar yalnızca öğrenci ve hocalarla sınırlanıp üniversitelere gitmiyor işçilere, fabrikalara da gidiyorlardı. Böylece hareket işçiler arasında da yayılmaya başladı.

Kültür devrimine başlangıç itibariyle baktığımız zaman sol ve sağ düşüncelerin arka arkaya birbirlerinin yerine geçtiklerine rastlamaktayız. Ocak Devrimi’nin ardından iktidarın değişmesiyle ortaya kadrolarla ilgili, gruplaşmalarla ilgili problemler çıktı. Bu durum ise karşı görüşe fırsat veriyordu. Vaziyet şubat ayında karmaşa doğurmuştu. Mao devrimci kadrolara destek veriyordu ve proletarya iktidarının kurulmasında bunun önemli olduğu görüşünü komünist parti önderleriyle de paylaşıyordu. Karşı tarafta Liu Şao Çi çizgisine mensup olan Tan çenlin10 isyancıları ki bunlar Devrimci İşçi Karargâhı Örgütü ve Kızıl Muhafızlardı burjuvalıkla ve çizgilerinin sapmış olmasıyla suçlayıp saldırıda bulunuyordu. Elbette bu durum derhal kızıl muhafızlarda ve işçi karargâhlarında tartışmalara sebep oldu. Süreci sonuna kadar lehine çevirmeye çabalayan muhalifler halkı isyancılara saldırması için teşvik ediyordu. İsyancılar için komünist partinin ve kültür devriminin karşısında olduğunu söylüyordu. Mao ve arkadaşları durumu halka teşhir etmeye çalışıyorlardı.

Geleneksel duvar gazetesi. Pekin Üniversitesine asılan dazubao İlk Marksist-Leninist duvar gazetesidir. Bkz. Peking Review,sayı 37,12 Eylül 1966 7 Muhalif, karşıt çizgi. 8 Onbirinci plenumda yayınlanan ikinci önemli belge ‘’Çin Komünist Partisi Merkez Komitesinin Kültür Devrimi ile ilgili kararı’’başlığı taşıyan, hareketin programını ortaya koyan önemli bir yazı 9 İşçi sınıfını maddi taleplere iterek siyasal amaçlarından vazgeçirmeye teşvik etmek 10 Dönemin Tarım Bakanı. 5 6

16


Liu Şao Çi çizgisinin devrimcilerin içlerine girmeye çabaladıklarını belirtiyorlardı.

gerekliliğini belirtmiş oldu. Çin komünist partisi 12.plenumunda toplanan merkez komitesinin amacı artık devrimin zaferinin ilanıydı.1 Nisan 1969 yılında da 9.parti kongresiyle büyük kültür devriminin tamamlandığı açıklandı.

Şubat karşı akımında köylük yörelerde ortaya çıkan ekonomist dalga Halk Kurtuluş Ordusunun da işe girmesini sağlamıştı. HKO’nun askeri görevi ülkenin başlıca faaliyetlerini garanti altında işler halde tutabilmekti. Ancak artık bir yönü daha vardı ki bu; ekonomist dalganın yarattığı kötü etkiyi bertarafa yönelikti. Mallar ve zahire ambarları korunacaktı. HKO’nun artık siyasi bir görevi de vardı ve bu yönde sol yapıya destek vermek, saldırılardan ötürü tecrit altında tutulan isyancıları korumak ve ezilmekten kurtarmaktı. Aynı zamanda halkı tartışmalara yöneltiyor ve doğruyanlışı ayırabilmesinde itici güç oluyordu. Bununla yapılmak istenen ise ‘’Üçübirlik Devrimci Komiteleri’’ni hazırlayıp oluşturmaktı. Bu komitelerin amacı gerekli olan merkezle çevre arasındaki bağı kuvvetlendirmek, kitlelerin hareketlerini kısıtlamayarak bireyselliği geride bırakacak bir yapı için tecrübeli bir devrimci kadronun inşasını sağlamaktı.

Mao’ya göre kültür devriminin şu üç görevi içermesi gerekliydi; Halk bazı mevkii sahiplerini eleştirecek, değerlendirerek ve devrimci değişime katabilecekti. Değişimin içerisinde elbette sanat, eğitim, edebiyat ve devletin idare mekanizması da vardı. Kültür devriminin hedefine ulaşıp ulaşmaması anlamında yabancı gözlemcilerin bir kısmı dönemle birlikte oluşan ayaklanmaların ülkeye siyasal, toplumsal bir huzursuzluk getirdiğini, ekonominin zedelendiğini ve Çin’in bu hareketten zarar gördüğünü belirtmişlerdir. Görüşler çeşitlenebilse de Kültür Devrimi için değerlendirme, şüphesiz farklı alanlardaki farklı amaçlarını göz önüne alarak yapılmalıdır. Her noktada amaç aynı olmadığı için tüm olgulara aynı sonuçla bakmak yersizdir. Zira bahsedilen toplumsal huzursuzluk yaşanmasına rağmen başka bir yönden bakacak olursak da üst yapıda değişim yaşanmıştır, yaratılmak istenen yeni insanda değişimin yolu açılmıştır, halk bireycilikle mücadele için, kollektivizim için, eleştirebilme ve sorgulayabilme için harekete geçirilmiş ve sistemin oturtulabilmesi için siyasal yönden teşvik edilmiştir.

Artık kültür devrimi de amacına ulaşmaya başlamıştı. Kitleler tartışıyor ve sorguluyordu. Liu Şao Çi ve çizgisi reddedilerek halk tarafından mahkûm edilmişti. Ancak bu çizgiyle mücadele edildiği gibi şimdi de sol burjuvayla mücadele edilecekti. Bu ise devrim karşıtı Lin Biao akımıydı. Lin Biao, Mao’nun yanında gözükerek ona karşı siyaset yapmaya çalışıyor ve Çen Boda ile Çu En Lay’a saldırıda bulunuyordu.16 Mayıs Örgütü11 isminde bir de örgüt kurulmuştu. Amaçları kültür devrimini provoke ederek iktidarı ele geçirebilmekti. Lin Biao’nun askeri işler içerisinde ki taraftarları artıyordu. Arttıkça da başlattığı saldırı kampanyası hız kazanıyordu. Biao ocak devrimiyle iktidarın el değiştirmesi ve parti içi yeniden yapılanma hakkında ordunun önemini vurguluyor ve son sözü ordunun söyleyeceğini dillendiriyordu. Ancak Lin Biao���nun iktidarı alma girişimi başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü beraberindeki taraftarlarla birlikte komünist partinin 1970 yılında gerçekleşen Luşan konferansında eleştirilerek mahkûm edilmişti. Akabinde ekibiyle birlikte Sovyetlere uçarken Moğolistan bölgesinde düşen uçaklarıyla birlikte planlar da alt üst olmuştu. Mao bu olayla ilgili Çu En Lay’ın yanında yer alarak merkeziyetçiliğin 11

516 Örgütü olarak da bilinir.

17

KAYNAKÇA BETTELHEIM, Charles, Çin’de Kültür Devrimi ve Endüstriel Örgütlenme,Yücel Yayınları, Ankara, 1977 DAUBIER, Jean, Çin Kültür Devrimi Tarihi, Komal Yayınları, İstanbul, 1977 EBERHARD, Wolfram, Çin Tarihi, TTK Yayınları, Ankara, 2007 HUANG, Ray, Çin Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul, 2005 KEAY, John, Çin Tarihi, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 2011 http://chairmanmaozedong.org/article/289.html


ASYA-PASİFİK

AMERİKA’NIN VİETNAM SAVAŞI Özgür Can ARAZ

Ç

İN’in gölgesinde yüzyıllar geçirmiş küçük bir ülke Vietnam, 20. Yüzyılda varlığı emperyalizmle mücadeleyle özdeşleşen. Soğuk Savaş’ın galibi ve küreselleşmenin başrol oyuncusu ABD’nin Vietnam hatırası ise büyük kayıp ve hayal kırıklığının fotoğrafıdır.

göstermiştir. Vietnam’daki trajedi bir anlamda Amerikan solunu canlandırmıştır. Amerikan halkı anlamsız olduğunu düşündüğü bu savaş nedeniyle 1861-1865 yılları arasındaki iç savaştan sonra ilk kez hükümete ciddi anlamda başkaldırmıştır. ABD hizaya getirmek için gittiği Vietnam’a istediği değişimi yaşatamamış; ancak bu macera kendi içinde büyük değişimlerin yaşanmasına sebep olmuştur. Savaş 1965-1973 yılları arasında devam etmiş, ABD ve Vietnam için önemli bir dönüm noktası görevi görürken uluslararası sistemdeki ilişkilerin gelişmesinde de bir o kadar etkin rol oynamıştır. Vietnam ABD için tam anlamıyla bir bataklık olmuştur. Ağır doğa şartlarına karşı koymayı bilen hatta onlardan faydalanabilen ve halkın desteğini alan bir gerilla hareketinin, ABD gibi askeri anlamda devasa gösterilen bir gücün ordusunu nasıl zor duruma düşürebileceğini ortaya koymuştur.

1964 yılında Dünya Şampiyonu olan, “Tüm zamanların en iyi boksörü” unvanının sahibi siyahi boksör Muhammad Ali Clay 1967-1970 yılları arasında boks kariyerine ara vermek zorunda kaldı. Çünkü askere alınmayı ve Vietnam’daki savaşa katılmayı reddetmişti. Bunun karşılığında pasaportuna ve lisansına el konuldu. Hapis ve para cezalarıyla yargılandı. Vietnamlılarla bir sorunu olmadığını, kendisinin onlar tarafından, Amerika’da olduğu gibi, aşağılamadığını söyleyerek savaşa katılmama durumunu açıkladı ve ülkesindeki ırkçılığa dikkat çekti. Muhammad Ali’nin tepkisi Vietnam Savaşı sırasında bu konuda gösterilen ne ilk ne de son tepkidir.

Amerikalıların bu savaşı bir bakıma Fransızlardan devraldığını söyleyebiliriz. 1940’tan itibaren azalan Fransız etkisiyle birlikte Vietnam’ın, bir dönem için, Japonya kontrolü altına girdiğini de belirtmek gerekir. Ancak bu kontrolün beraberinde getirdiği Viet Minh ve komünist gerilla gruplarının mücadelesi, Fransızları olduğu gibi Japonları da yıpratmıştır. Ayrıca ABD’nin Japonya’ya atom bombası atmasının ardından bölgedeki Japon hakimiyeti kendiliğinden son bulmuştur. Burada Fransa’nın Vietnam tarihindeki önemi üzerinde durmak gerekir. Güneydoğu Asya’da özgün bir milli kimlik oluşturan Vietnamlılar yüzyıllarca Çin etkisini yaşasalar da kimliklerini kaybetmemişlerdir. Vietnam zaman içinde önemli bir imparatorluk olmuştur. Fakat Avrupa’daki devletlerin diğer kıtalardaki sömürge yarışıyla, Fransa’nın ilgi duyduğu Hindiçin bölgesi de karşı karşıya kalmıştır. 17. Yüzyıldan itibaren Fransızlar Vietnam’da misyonerlik faaliyetlerine başlamışlardır. Misyonerlik faaliyetlerinde başarı sağlayan Fransa Vietnam’ın ciddi kısmını Hristiyanlaştırmayı başarmış, Vietnam’ı sömürge edinme konusunda 19. yüzyılda ciddi mesafe kat etmiş ve 1883’de işgali tamamlamıştır. Fransa’nın o dönem sömürge yarışı içinde olduğu İngiltere ile arasındaki fark önemli. Fransızlar İngilizlerden farklı olarak sömürgeleri direkt kendileri

Vietnam Savaşı’nın yarattığı etkiyle Amerika’da artan halk tepkisine paralel olarak zenci ve kadın hakları başta olmak üzere insan hakları açısından pek çok konuda dönüm noktası yaşanmıştır. ABD’nin yakın geçmişte Irak gibi ülkelerde girdiği savaşlarda ortaya attığı barış, özgürlük, demokrasi gibi kavramları o ülkelere götürme söyleminin samimi olmadığı görülmüştü. Irak savaşından yıllar önceki Vietnam Savaşı’nda aynı söylemi Irak örneğinden daha fazla samimiyetsiz kılan, o dönem ABD’nin kendi içindeki (özellikle de siyahilerin maruz kaldığı) özgürlük ve insan hakları ihlalleridir. ABD kendi vatandaşlarının tamamına aynı temel hakları tanımazken küçük bir Asya ülkesinin insanlarına refah götürmek için o ülkeyle savaşmaya gitmiştir. O dönemlerde görsel medyanın imkanlarının artmasıyla dünya, savaşın iç yüzünü görebilme şansı yakalamıştır. Savaş ilerledikçe Amerikan halkının gösterdiği tepkiler şiddetlenmiştir. Vietnam savaşı ABD’de toplumsal olayları ve değişimi tetiklerken savaş karşıtlığı hızla yayılmıştır. Öğrenci hareketleri yükselmiş ve 68 kuşağı ABD’de kendini 18


yönetmek istemiştir. İngiltere’nin kendi adına başarıyla sömürdüğü büyük nüfuslu Hindistan’ın yanında Fransa’nın Vietnam faaliyetleri pek başarılı sayılamaz. Halkı zor durumda bırakan Fransız sömürgecilerine karşı Vietnam’da emperyalizm karşıtı çözümler üretme gereksinimi milliyetçi direnişi, yıllar içinde milliyetçi komünist bir havaya sokmuş ve sivrilmesini sağlamıştır. Ho Chi Minh liderliğinde gelişen komünist anlayış aktif hale gelmiş, bağımsızlık mücadelesi verilmiş, 1945 yılında yine Ho Chi Minh liderliğinde ilan edilen Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne uzanan süreç başlamıştır.

Amerika’nın Güney Vietnam’a açıkça askeri ve ekonomik yardım yapmaya başlayacağının sinyalini vermiştir. Güney Vietnam’a askeri danışmanlar gönderilmiştir.

1954 yılına gelindiğinde Fransa kuzeyde Dien Bien Phu’da gerilla güçlerine karşı başarızısız olmuş, 1946’da başlayan 1. Çinhindi Savaşı’nı kaybetmiştir. Bu Vietnam için zafere ve aynı zamanda büyük bir insan kaybına giden yaklaşık yirmi yıllık yeni bir sürecin de başlangıcı olmuştur. Bu sefer karşısında gerçek bir süper gücü bulacaktır.

ABD’de 1960 yılının kasım ayında başkanlık koltuğuna John F. Kennedy oturmuştur. O dönem ABD’de ordunun ileri gelenlerine göre Vietnam’a asker gönderilmeliydi. Dışişleri bakanlığı ise bu müdahalenin ABD için tehlikeli olacağını savunmaktaydı. Kennedy askeri müdahale konusunda temkinli olsa da etrafında askeri müdahalenin gerektiği fikrine çok insan vardı. ABD’nin Vietnam macerasına atılmasında ülkedeki egemen sınıfın, yani sistemi yürütenlerin büyük etkisi olmuştur. Nitekim Kennedy’nin kabinesinde de bu egemen sınıftan insanlar ağırlıklı olarak yer bulmuştur. 1961’de Kennedy tarafından Savunma Bakanlığına getirilen Robert Strange McNamara da onlardan birisidir. McNamara bakanlık görevinden önce Ford Motor Şirketi’nin başına getirilmiş, bakanlığından sonra da uzun süre Dünya Bankası başkanlığı yapmıştır. McNamara yedi yıllık bakanlık görevi süresince özellikle Vietnam konusunda etkin rol oynamış ve çok tartışılmıştır.

Temmuz 1954’teki Cenevre anlaşmalarıyla Kuzey ve Güney Vietnam, Laos, Kamboçya bağımsız devletler olarak ortaya çıkmışlardır. Buradaki önemli nokta Kuzey Vietnam’daki komünist rejimin varlığıdır. Ayrıca kuzeyinde komünist bir dev olan Çin’in bulunması söz konusudur. Çin’in de kuzeyinde Sovyet Rusya bulunduğu unutulmamalıdır. Kuzey Vietnam, antikomünizm politikaları izleyen ABD tarafından bu komünist bloğu Hindiçin’de büyütebilme tehlikesi olarak görülmüştür. Vietnam’ın orataya çıkabilecek bir domino etkisinin parçası olacağı düşünülmüştür. Ayrıca ABD Pasifik ve Asya’yı milli çıkarları açısından önemli görmüştür. Bu arada Cenevre görüşmeleri sırasında Viet Minh ülkenin bölünmesinin geçici olmasını ve altı ay içinde ülke genelinde seçime gidilmesi konusunda ısrarcı olmuş fakat karşılık alamamıştır. 1956 yılında, yani iki yıl sonra seçime gidilmesi için karara varılmıştır. Dönemin ABD Başkanı Eisenhower daha sonra şöyle yazacaktır:”Çinhindi sorunları üzerine bilgisi olan kimselerle yaptığım yazışma ve konuşmalarda, eğer çatışmalar tamamen dinmeden seçim yapılırsa nüfusun yüzde 80’inin Ho Chi Minh’e oy vereceğine inanmayan tek bir kişiye rastlamadım.”1

John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Dallas’ta bir suikasta kurban gitmiştir. Bu tarihe kadar Güney Vietnam’a giden askeri danışmanların sayısı 15.000’i aşmıştır. Güney Vietnam için bir büyük tehlike de Diem olduğu söylenebilir. Amerika’nın dünyaya demokrat gösterdiği Diem’in diktatör kimliği Güney Vietnam halkına çok zor günler yaşatmıştır. Bu durumun yarattığı tehlikeyi gören ABD, 1963 Aralığında yapılan darbeyi destekleyerek Diem’in düşürülmesini sağlamıştır. Bir hafta içinde hem Diem hem de Kennedy hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte ABD’nin başına Kennedy’nin yardımcısı Johnson geçmiştir. Johnson başkanlığında Vietnam konusu iyice ısınmış, ABD ordusu dönülmesi zor bir yola bu dönemde girmiştir. Ağustos 1964’te Kuzey Vietnam’ın Amerikan donanmasının Tonkin Körfezi’nde saldırmasının ardından Johnson ABD’de Kongre’den komünizm saldırılarına karşı koyma konusunda tam yetki almış, bu karar Temsilciler Meclisi ve Senato’da da kabul edilmiştir. ”Karar, Senato’da ikiye karşı 88ve Temsilciler Meclisinde de sıfıra karşı 416 oyla kabul edilmişti.2

ABD Kuzey Vietnam’dan çıkan bu hareketin, kontrol edilmemesi durumunda gelecekte bölgedeki Amerikan çıkarlarına zarar verir duruma gelebileceğinden çekinmiştir. Bu gibi nedenlerle Vietnam’ı Fransa’dan devralma yolunu izlemeyi seçmiştir. Önce Güney Vietnam’la ilgilenmeye başlamıştır. 23 Ekim 1955’de Güney Vietnamda bir referandum düzenlenmiş ve imparator düşürülerek yerine Ngo Dinh Diem geçirilmiştir. Diem’in koyu bir antikomünist olması ve sırtını ABD’ye dayaması tesadüf değildir. Vietnam genelinde 1956’da yapılması gereken seçim yapılmamıştır. Diem o dönem seçime yanaşmamıştır çünkü genel tahminler kuzeydeki rejimin seçimi kesin kazanacağı yönünde olmuştur. Bu Diem’in de ABD’nin de işine gelmemiştir. Ho Chi Minh liderliğindeki Kuzey, karşı tarafın seçim anlaşmasına uymaması üzeine 1957 yılında Güney Vietnam’da mücadeleye girişmiştir. Güneyde komünistlerin yaptığı bu baskı üzerine ABD başkanı Eisenhower 1959’a gelindiğinde Kuzey Vietnam tehlikesine dikkat çekerek

Amerika’nın kararlı tutumu karşısında Viet Minh hız kesmeden güneydeki askeri faaliyetlerini arttırmıştır. Şubat 1965’te Johnson Kuzey Vietnam’ı bombalatmaya başlamıştır. Bunun temel amacı gerilla güçlerini bastırıp Kuzey Vietnam’ı anlaşma masasına oturtmak istemesidir. Bu bombardıman üç yıl devam etmiştir. Hava saldırıları sonucu şehirlerde ve köy-

Jonathan NEALE, Amerikan Savaşı Vietnam, (çev. Doğan Tarkan), İstanbul, Metis Yayınları, Yaşadığımız Dünya Dizisi 32, 2004, s.43 Fahir ARMAOĞLU, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1983, s.813

1 2

19


lerde bir gecede binlerce insan öldürülmüştür. Bazı kaynaklara göre ABD’nin kuzeye attığı bomba miktarı 2. Dünya savaşı sonucu tüm Avrupaya atılandan daha fazladır. Yalnız bütün bu çaba beklenen sonucu vermemiştir. Ho Chi Minh liderliğindeki gerilla güçleri havadan yapılan bu saldırılara karadaki etkilerini arttırarak yanıt vermiştir. Vietnam Halk Ordusu’nun kurucularından ve Kuzey Vietnam’ın önderlerinden General Vo Nguyen Giap kendi kitabında hava saldırılarıyla ilgili kullandığı bir ifade şöyle: ”Kuzey Vietnam’da halkımız ve silahlı güçler Amerikan Emperyalistlerinin modern havacılık güçleriyle yürüttükleri imha savaşını, ülkemizde benzeri görülmemiş bir ‘karadan havaya’ halk savaşında bozguna uğrattık…”3

1965 yılında Vietnam’a 80.000 asker gönderilmiştir. Bu sayının savaş süresince yarım milyonu aştığı dönemler olmuştur. Bu sayılar arttıkça Amerikan kamuoyunun tepkisi de gittikçe artmıştır. ABD’nin Vietnam’da sürdürdüğü macera batılı devletler tarafından destek görmemiştir. Kendi de batılı bir figür olan ABD’nin tutumu hoş karşılanmamıştır. Batı Avrupa devletleri soğuk savaş ortamında kendilerinin de Vietnam macerasının içine çekilmesinden çekinmişlerdir. ABD hükümeti için çok sıkıntılı geçen bu süreçte savaş tırmanmaya devam etmiş, Johnson çıkış yolları aramıştır. 1968 Mayısında Kuzey Vietnam ile ABD arasında barış görüşmeleri başlamış ve Johnson ekim ayının sonunda bombardımanı durdurma emrini vermiştir. Kasım ayında yapılan başkanlık seçiminde ise aday olmayarak yerini seçimi kazanan Richard Nixon’a bırakmıştır. Nixon yönetimi Vietnam’daki askerleri yavaş yavaş geri çeken bir politika izlemiştir. Nixon Amerika’yı her gün daha da battığı Vietnam’dan çıkartmakta kararlı bir görüntü vermiştir. 1969 yılında Guam adasında ortaya attığı doktrine göre, Amerika bundan böyle dünyanın neresinde olursa olsun bu tip savaşlara girmeyecek, müttefiklerine Amerikan askerini kullanarak değil, ekonomik olarak destekleyecekti. Barış görüşmelerinden 1973 yılına gelindiğinde Amerika’nın Çin’le olan ilişkilerindeki düzelmenin de etkisiyle bir sonuç alınabilmiştir. Paris’te 27 Ocak 1973’te barış anlaşması imzalandığında Amerika 58.000 kaybına mal olan, yüzbinlerce insanın da ölümüne sebep olduğu Vietnam bataklığından çıkıyordu. Fakat bu çok yönlü trajedini etkileri kolay silinememiştir. Amerika’da başta da belirtildiği gibi toplumsal değişimlerin yaşanmasında büyük rol oynamıştır. Barış Anlaşması Kuzey Vietnam açısından da zorunlu hale gelmiştir. Ülkenin durumu son derece kötü bir hale gelmişti. Anlaşmaya göre ABD Vietnam’dan askerlerini çekmiş, güney ve kuzey arasında tekrar bir sınır olması konusunda anlaşılmış ve halkların kendi kaderlerini tayin edeceği konusunda

anlaşılmıştır. Ancak Vietnam’daki mücadele sona ermemiştir. Barıştan iki yıl sonra Güney Vietnam da komünist rejimin eline geçmiştir.

Türkiye’de “Yüzyılın İtirafları” adıyla piyasaya sürülen “The Fog of War” belgeselinde Vietnam Savaşı döneminin ABD savunma bakanı Robert S. McNamara, Wilson’nun 1. Dünya Savaşı sonrası bir sözünü hatırlatıyor: “Tüm savaşları sona erdirme savaşını kazandık.” Woodrow Wilson bunu o dönem ortaya attığı, dünyada ideal uluslararası sistem düşüncesine olan inancından mı söylemiştir yoksa sadece politik bir söylem midir, tartışılır. Ama gerçek şu ki, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da ideal bir barış düzeni kurulamamıştır. 2. Dünya Savaşı başta olmak üzere çok sayıda savaş ve devletlerarası çatışma yaşanmış, bir gecede kentler imha edilebilmiştir. Büyük çaplı nükleer savaşların eşiğinden dönülmüştür. Dünya hiç ara veremeden savaşları izlemiştir. Vietnam’da yaşanan da bu savaşlardan biridir ve en kanlılarındandır. Aynı zamanda askeri anlamda süper güç olmanın her zaman yeterli olmadığını, savaşın pek çok değişkeni olduğunu gösteren bir örnektir. O dönem uluslararası sistem soğuk savaş etkisiyle gelişmiştir. Neredeyse çeyrek asırdır düzenin içinde Sovyet kanadı yok. Şimdiki büyük savaş küreselleşme. Artık kapalı rejimlerin dahi ekonomik zorunluluklarla küresel sisteme dahil olma eğilimi içinde olduklarını görüyoruz. Bugün gelinen noktada Dünya hala çatışmaların pençesinden kurtulamıyor. Kısa vadede kurtulacak gibi de görünmüyor. Stratejik eylemlerde farklılaşma olsa da zalimler ve zulümler yine ön planda. Hala nefret söylemleriyle ulusları besleyen fazlaca devlet adamı, fazlaca hükümet var. Dünya’da savaşların sona ermesi Dünya’ya hükmetme yönünde gelişme gösteren güçler olduğu sürece zor gözükmektedir. Dünya barışı, özgürlükler ve insan hakları emperyalizme kaldığı sürece insanoğlunun savaşlardan kurtulmasının olanaksız olduğu ortadadır.

KAYNAKÇA ARMAOĞLU, Fahir, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi 1914-1995, Ankara, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1983 SANDER, Oral, Siyasi Tarih 1918-1994, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 1989 NEALE, Jonathan, Amerikan Savaşı Vietnam, (çev. Doğan Tarkan), İstanbul, Metis Yayınları, Yaşadığımız Dünya Dizisi 32, 2004 GİAP, Vo Nguyen, Vietnam Demokratik Halk Devrimi, (çev. Kamil Ünügör), İstanbul, Ekin Yayınları, 1989

General Vo Nguyen GİAP, Vietnam Demokratik Halk Devrimi, (çev. Kamil Ünügör), İstanbul, Ekin Yayınları, 1989, s.22-23

3

20


ASYA-PASİFİK

ÇİN EKONOMİSİNİN BÜYÜME AŞAMALARI ve

YENİ SÜPER GÜCÜN DOĞUŞU Gizem ÇİFTÇİOĞLU

Ç

in zengin tarihi, özgün uygarlık yapısı, kalabalık nüfusu ve hızla gelişen ekonomisiyle dünyada dikkat çeken bir ülkedir.19. yüzyılın başlarına kadar oldukça gelişmiş bir ülke olan Çin, Sanayi Devrimi sonrası Avrupa devletlerinin gelişen teknolojisine ayak uyduramamış, hızlı bir çöküş sürecine girmiştir. Sanayi Devrimi öncesi Çin oldukça gelişmiş üretim yeteneğine sahipti.1700 yılında dünya GSMH’nın %23,1 ‘ini tek basına gerçekleştirirken Avrupa’nın tamamı %23,3 ‘ünü, Rusya %3,2’sini,Japonya %4,5’inin gerçekleştiriyordu.1 İlerleyen yıllarda Çin’in payı hızla düşmeye başladı.Sanayi Devrimi sonrasında Avrupa ve ABD’nin payları artış gösterdi. Fakat Çin sahip olduğu kültürel ve ekonomik imkânları harekete geçirerek kısa zamanda tekrar yükselişe geçti. Gerçekten de dünya tarihinde hiçbir ülke Çin kadar hızlı büyüyemedi.

dönemi(1997-2002) ve büyüme strateji dönemi (2003 sonrası) olarak üç döneme ayrılabilir.

Sosyalist Piyasa Ekonomisine Geçiş(1978-1996): 1976 yılında Mao‘nun ölümünden sonra Kültür Devrimine son verildi; çünkü hem Mao’nun kültür devrimi artık halkın desteğini kaybediyordu hem de Çin’in dünya üretimindeki payı %5’e kadar düşmüştü. Bu dönemdeki reformların odak noktası kırsal kesim, ekonomik büyümenin temel etkeni ise tarımsal verimliliğin arttırılması ve ihracatta başta petrol olmak üzere birincil mallara ağırlık verilmesidir. Bu dönemde çiftçiler kendilerinden istenilen belirli miktardaki ürünü her yıl devlete göndermek zorundaydı, eğer ürün fazlası varsa bunu belirlenen fiyattan piyasada serbestçe satma hakları vardı. Bu uygulama Çin’in ekonomik gelişmesini hızlandırmıştır. Ekim 1984’te Çin Komünist Partisi ekonomik sistemin yeniden yapılandırılması kararını aldı. Ekonomik sistemde kentsel merkezli aşamaya geçildi. Mülkiyet yapısında değişiklik yapıldı. Fiyat reformu uygulandı ve piyasa sistemi geliştirildi.

1949 yılında Komünist Parti ve Mao Zedong liderliğinde kurulan Çin Halk Cumhuriyeti, uzun yıllar kapalı ekonomi politikası sürdürdü.Mao ekonomik kalkınma için örnek ve güvenilir yer olarak Moskova’yı görmüş,Çin’in geleceğini Sovyet Rusya’nınkine bağlamıştır.Çin merkezi ve planlı ekonomi politikasıyla ekonomide istikrarı sağlamayı başarmış, ancak büyüme ve refah artışında önemli sorunlar yaşamıştır. Bu politikaların sürdürülemeyeceğinin anlaşılmasından sonra 1980’lerin başında özel teşebbüse yeniden izin verilmiştir. Mao’nun ölümünden sonra yönetime Deng Xioaping’in gelmesiyle ‘’Dört Modernizasyon’’programı uygulamaya koyuldu. Yaptığı reformlarla Çin ekonomisine damgasını vuran Xiaoping ‘’Bazı kişiler ve bölgeler önce zenginleşsin sonunda toplumun tümü zenginleşecektir ’sözü2 ile potansiyel burjuvaziye, Çin’de yapılması planlanan dönüşümün ilk işaretlerini vermiş ve Çin ‘in 1980 sonrası değişim sürecini kısaca ifade etmiştir.

1985-1991 yılları arasında reformların odağı artık kırsal kesim olmaktan çıkmış, kamu işletmelerinin modernizasyonu olmuştur. Bu dönemdeki büyümenin temelinde, kırsal alandaki işletmeler ve emek yoğun üretilen imalat ürünlerine dayalı yapılanma vardır. Yine bu yıllar arasında üretim faktörleri verimsiz alandan daha verimli alanlara kaydırılmıştır. 1992-1996 yılları arasında ekonomik büyümenin temeli doğrudan yabancı sermaye yatırımları(DYSY) olmuştur.1978-1996 ekonomik reformlarla beraber dışa açılım ve planlı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş başlamıştır. Bu çerçevede Çin Milli Kongresi Şubat 1978’de 1985 yılına kadar geçerli olan ‘’Dört Modernizasyon Programı’’nı kabul etmiştir. Tarım,sanayi, bilim, savunma,teknoloji alanlarının yenilenmesi bu programın ana hatlarını oluşturmuştur. Bu programın en temel özelliklerinden biri de programın uygulanması için aceleci davranılmamasıdır. Temel prensip ‘’bekle ve gör’’politikasıdır. Binlerce Çinli bu hedef için bilim ve teknik alanında eğitim almak üzere batılı ülkelere gönderilmiştir.

Çin Halk Cumhuriyeti’nde 1978 Ekonomik Reformu Sonrası: 1949 yılından itibaren uygulanan planlı ekonomi istikrarı sağlarken,ekonomide canlılığa ve gelişme hızına engel olmuştur. Bu yüzden Çin’in planlı ekonomisini değiştirmeye çalışan reformlar başlamıştır. Çin’in ekonomik büyümesi, sosyalist piyasa ekonomisine geçiş dönemi(1978-1996),durgunluk

Alaattin KIZILTAN, ‘’Tek Kutuplu Bir Dünyada Çin Halk Cumhuriyeti’nin Süper Güç Olabilirliği ‘’ Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Sayı:1 http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/858.pdf 2 Mehmet Ozan SARAY , Levent GÖKDEMİR .“Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları’’, http://joy.yasar.edu.tr/makale/no7_vol2/04_saray_gokdemir 1

21


Faydacı bir yaklaşımın benimsendiği bu dönemde ekonomi politikaları, somut veriler temel alınarak uygulanmış ve bütün ülke için tek bir program yerine her coğrafi bölge ve ekonomik sektör içi kendi koşullarına uygun program hazırlanmıştır. Bu dönemin bir başka özelliğiyse yabancı sermaye girişlerinin ve dış ticaretin önem kazanmaya başlamasıdır. Yine bu dönemde bazı mal ve hizmetlerde piyasa kuralları işlemiş ve ikili bir fiyatlandırma sistemi oluşturulmuştur.1990’ların başından itibaren kısıtlamalar kaldırılmış ve tüm fiyatlar piyasa koşullarına göre serbestçe belirlenmeye başlamıştır. Bu dönemde kamu kökenli şirketleri finanse etmek ve ortaya çıkan artı değeri vergilendirmek amacıyla bankacılık sistemi kurulması arayışı başlamıştır.

Bu ortamda şirketler kar edemedikleri durumlarda bile büyümeye ve işlemlerini ucuz kredilerle finanse etmeye devam etmişlerdir. Çin ekonomisini soğutma çabası batık kredileri önlemek için gündeme geldi.2004 yılında Başbakan Jiabo’nun uyarısı ardından ekonomiyi soğutmak için tedbirler alındı.Banka kredileri sınırlandı ve yatırım projeleri daha sıkı denetlendi. Bu önlemlerden sonra firmalar üretim yapabilmek için daha az borç daha fazla öz sermaye kullanmak zorunda kalmışlardır. Çin bu önlemlerden sonra 1978-1996 yılları arasındaki büyüme oranına yaklaşmayı başarmıştır.

Ekonomik Büyümenin Etkileri: Çin’in ekonomik büyümesinin dünyayı etkileyecek birçok olumlu ve olumsuz sonucu olmuştur. Ekonomik büyüme en büyük etkisini dış ticaret üzerinde göstermiştir. Bugün Çin’in dünya ekonomisindeki yeri dış ticaret temellidir. Çin 1978 devriminden sonra kendine yeterlilik ve dışa kapalı ekonomi modelinden vazgeçmiştir. Çin’in kalkınması bu şekilde gerçekleşmiştir. Çin’in zaman içinde dış ticaret artışının temel nedeni dış ticaret bileşimindeki yapısal değişikliklerdir. Örneğin; imalat sanayinin dış ticaretteki payı 1978’de %50 iken bu oran 2005’de %90’lara çıkmıştır.5 Dış ticaretin etkinliğini belirleyen önemli bir faktör de döviz kurudur. Çin’in döviz kuru konusunda katı bir tutumu vardır. Çin kur politikaları zaman zaman eleştirilse ve değiştirilmesi talep edilse de Çin yürüttüğü kur politikasıyla ekonomiyi döviz kıtlığından döviz bolluğuna taşımıştır.1978-1996 arası dönem ihracatta başarılı bir dönem olmuştur. Bu dönemdeki ihracatta devlet işletmelerinin önemli bir payı vardır ve bu olumlu gidişat 1990’lı yıllardaki yabancı sermaye girişleriyle artarak devam etmiştir.1997-2002 yılları arasındaysa ihracatta azalma meydana gelmiştir. Bunun nedeni ise Çin’in emek yoğun ürünlerden sermaye yoğun ürünlere geçişte yavaş kalmasıdır.2003 yılından sonra Dünya Ticaret Örgütü’ne girilmesiyle beraber ihracat tekrar yükselme eğilimine girmiştir.

Bugün Çin’de uygulanan “Sosyalist Piyasa Ekonomisi’’ olarak adlandırılan sisteme bu dönemde geçilmiştir. Devlet hala tarım kesimi hariç en büyük işletmelerin sahibidir. Ekonomiyi denetlemeye devam etmektedir ve en önemli sanayi dalları öncelikle merkezi planlamayla yönetilmektedir.

Durgunluk Dönemi: Büyümenin Yavaşlaması ve Deflasyon(1997-2002) 1997-2002 yıllarını kapsayan dönemin temel özelliği büyümede mutlak bir düşüşün yaşanması ve buna bağlı olarak fiyatlarda durgunluk yaşanmasıdır 3 .Büyümedeki durgunluğun temel nedeni verimsizlik ve teknolojik başarısızlıktır.Reform ve kalkınma süreci başladığında kamu iktisadi teşekkülleri(KİT) ile özel teşebbüsler arasındaki verimlilik/teknoloji farkı çok fazla değildi. Ancak bir süre sonra KİT ve özel teşebbüsler arasındaki fark açılmış ve sonuçta KİT’ler kaybeden taraf olmuştur. KİT’lerde karlılık oranları 1978 yılında %8 iken 1994’te %2’lere düşmüştür.3 1996 yılında ise KİT’ler ilk defa zarar etmiştir.1996 yılından sonra ‘’büyük olanı tut küçüğü bırak’’ politikasıyla verimsiz olan kamu işletmeleri özelleştirilmiş, büyük olan şirketlerse devletin idaresinde kalmaya devam etmiştir.

Çin’in Dünyadaki İşgücü Piyasaları Üzerindeki Etkisi:

Çin’in üretim teknolojisinin oldukça yetersiz olması nedeniyle yerel yönetimler dış yatırımlara başvurmak zorunda kalmıştır. Bu nedenle yapılan teşviklerse ülkede kapasite fazlasının oluşmasına neden olmuş ve sonuçta büyüme hızları düşmüştür.

Ekonomide Büyüme Stratejisi Dönemi: Aşırı Isınma ve Soğutma Çabaları (2003 sonrası)

DTÖ üyeliğinin ardından birçok üründe ticareti daha serbest hale geldikten sonra Çin ekonomisi gerek emek yoğun gerekse sermaye yoğun üretim yapan ülkelerde işgücü piyasasını etkilemeye başlamış ve ücret düzeylerini dış ticaret sayesinde baskı altına almıştır. Öte yandan Çin’de emek yoğun üretim teknolojisinin sermaye yoğun üretim teknolojisine dönüşmesi giderek daha az işgücü talebine neden olmuştur. Üretim artışı her geçen gün daha az işgücüyle gerçekleşmeye başlamıştır. Küresel istihdamın yarısına sahip olan Çin ekonomisindeki bu gelişmeler tüm dünyadaki çalışma koşullarını ve çalışma standartlarını çoğu zaman olumsuz etkilemektedir.

Ekonomide aşırı ısınma kavramı, talep fazlası olduğu ve bu talebin enflasyonist baskı yarattığı durumda kullanılır. Ancak Çin ekonomisinde büyümeyi yavaşlatan temel sorun yatırımlardaki aşırı artışlardır. Çünkü Çin’de arz ve talep eş zamanlı arttığı için sorun fiyat artışı olmamıştır. Bu dönemde yatırımların aşırı derecede artmasının nedeniyse devlet denetimindeki bankaların verimli kredi dağıtamamasıdır. Bu dönemde batık krediler toplamın yaklaşık %50’sini oluşturuyordu.

Çin’in düşük ticari maliyetleri ve düşük vergi politikalarının sağladığı avantajlar başta ABD ve Avrupa olmak üzere tüm dünya ekonomilerini endişelendirmektedir. Diğer yandan Çin işgücü piyasalarında ILO standartlarını ihlal ederek haksız rekabet yaratmaktadır. Çin mallarıyla rekabet etmek zorunda kalan Latin Amerika, Türkiye ve bazı Avrupa ülkeleri hem küresel piyasada hem de kendi iç piyasalarında ciddi pazar kaybı yaşamıştır. Çin Hindistan ve Rusya’nındış ticaret yoluyla

Kapasite fazlasının bir başka nedeniyse 1991’den beri ülke içi tasarruf oranlarının %5004 artması ve fiyatlar üzerine sürekli düşürücü baskı yapmasıydı. Bunun sonucu olarak da deflasyon sorunu gündeme geldi. Deflasyonist ortam kar oranlarını eriterek yatırımları azalttı ve büyümeyi yavaşlattı.

Mehmet Ozan SARAY,Levent GÖKDEMİR , ‘’Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları’’ , http://joy.yasar.edu.tr/makale/7.sayı/cin.pdf Atilla SANDIKLI ,“Geleceğin Süper Gücü Çin” ,Bilge Strateji, Cilt:1,Güz 2009 5 Mehmet Ozan SARAY,Levent GÖKDEMİR , ‘’Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları’’ 3 4

22


dünya ekonomisine katılmasıyla küresel işgücü 1.46 milyar kişiden, 2.93 milyar kişiye yükselmiştir.Bu büyük artış karşısında ABD ekonomisi 1929 bunalımından sonra yaşanan en büyük işgücü baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Başta ABD ve Avrupa ülkeleri olmak üzere gelişmiş ya da gelişmişlik düzeyine ulaşmak üzere olan ülkeler üretimlerini Çin, Pakistan ya da Hindistan gibi ülkelere kaydırarak perakendeci ithalat yapmayı tercih eder hale gelmiştir. Küresel ekonomiler başta ABD olmak üzere gelişmiş ekonomilerde düşük nitelikli işgücünün istihdam oranını ve gelirini düşürmüştür. Bu durum karşısında gelişmiş ülkeler öncelikle niteliği yüksek işçileri ileri teknolojinin kullanıldığı mallara yönlendirmiştir. ABD ve Çin ticaretinde yüksek donanımlı ABD işçisi düşük donanımlı işçiye göre daha kazançlı çıkarken düşük donanımlı işçi aşırı rekabet yüzünden alım gücünü kaybetmiştir. Yani Çin işçisinin yarattığı haksız rekabet ortamı düşük gelirli işgücünü daha da düşük gelir elde etmeye mahkûm etmektedir. Başta ABD olmak üzere pek çok gelişmiş ülke emek yoğun üretimle başa çıkabilmek için eğitim ve teknoloji konusunda korumacı ve tekelci davranışlar göstermiştir. Ancak 2000’li yılların başından itibaren gelişen iletişim olanakları ve küreselleşme eğilimleri bu tekelci davranışların kırılmasına yol açmıştır. Öte yandan son on yılda Çin küresel ticarette giderek daha ileri teknoloji gerektiren mallar ihraç etmeye başlamıştır. Gelişmiş ülkelerde Çin ve Hindistan gibi ülkelerlerekabetin sonucunda çok düşük yetenekli ve düşük gelirli işgücünün geliri ticaret ve göç yoluyla daha da azalmıştır. Bu baskı karşısında gelişmiş ülkeler eğitimli işgücünü daha fazla arttırmanın yollarını aramaktadır.

büyük bir üretim kapasitesine ulaşan Çin,bunu sürdürebilmek için halkın satın alma gücünü arttırmalıdır. Bunun için de reel ücretlerin artması ve ihraç mallarının pahalılaşması gerekmektedir.Çin’in yürüttüğü ekonomi modelin sonucunda oluşan büyüme zengin yoksul ayrımını derinleştirmektedir. Artık Çin mucizenin devam edebilmesi için büyümenin kalitesi arttırılmalıdır.

KAYNAKÇA: SANDIKLI, Atilla , Geleceğin Süper Gücü Çin, Tasam Yayınları,Mayıs 2005,İstanbul KIZILTAN, Alaattin, Tek Kutuplu Bir Dünyada Çin Halk Cumhuriyeti’nin Süper Güç Olabilirliği,Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi Sayı:1 , http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/ makale/858.pdf SARAY, Mehmet Ozan , Levent GÖKDEMİR , Çin Ekonomisinin Büyüme Aşamaları,Journal of Yasar University,2007 ORHAN,Selma Sevinç, Ahmet Can BAKKALCI , Sosyo Ekonomi,Temmuz-Aralık 2009, http://www.sosyoekonomi.hacettepe.edu.tr/090203.pdf

Çin’in ekonomik başarısı büyük ölçüde istikrarlı hükümete, stratejik planlamaya,yüksek tasarruf ve yatırım oranlarına,dinamik ticarete yatırım ve sanayi politikalarına dayanmaktadır. Çin özellikle son yirmi yıldır herkesi şaşırtan bir hızla büyümektedir. Ancak yabancı sermaye, ihracat gelirleri ve dış teknolojiyle 23


ASYA-PASİFİK

ÇİN’İN JEOSTRATEJİK HAMLESİ: ENERJİ GÜVENLİĞİ Oğuzhan ALTINKOZ

GİRİŞ in Halk Cumhuriyeti, Soğuk Savaş sonrası dönemde ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeni içerisinde, Birleşik Devletler ’in hegemonyasına rakip olarak gösterilen tek ülke konumundadır. Özellikle 1980’lerden sonra giderek kapitalist üretim tarzını benimsemesi sonucunda Çin ekonomisi artı değer üretiminde bir odak haline gelmiştir. Çin’in ekonomik gücünün ucuz ve kolay ulaşılabilir enerji kaynaklarıyla desteklenmesi, Çin’in enerji politikalarının başında gelmektedir. Gittikçe artan üretim seviyesi sonucunda Çin, enerji ihracatçısı bir ülkeden enerji ithalatçısı bir ülke konumuna evrilmiştir. Gittikçe artan enerji ihtiyacı petrol arzının sınırlı kaldığı düşünülürse, Çin’in karbon piyasalarında yarattığı fiyat artışı daha rahat anlaşılabilir. Çin ekonomisi için enerji güvenliği ulusal güvenlik kaygılarının başında gelmektedir. Çalışmada Çin’in enerjiye ulaşma konusunda gerçekleştirdiği politikalar incelenecektir. Çin’in enerji politikaları incelenirken özellikle de, su yolları üzerinden yapılan enerji tedarikine yoğunlaşılacaktır.

Ç

riskini beraberinde getirmektedir. Çin bu sosyal hareketliliğin önüne geçmek için tarımsal üretimi arttırmak istemektedir. Bu da dolaylı olarak enerji ihtiyacını arttırmaktadır. Gıda üretimindeki enerji maliyetleri ilk bakışta çok önemli olarak durmasa da yaşanan kıtlıklar ve Çin nüfusu göz önüne alındığında Çin için tehlike arz etmektedir. Çin’in elindeki büyük bir güç olarak duran demografik etmenler enerji maliyetlerinde oluşacak olası fiyat artışları ile birlikte büyük bir zaafa dönüşebilir. Bu yüzden Çin, dış politika enstrümanlarını, enerjiye sorunsuz bir şekilde ulaşmak için kullanmaktadır.

MALAKKA ÇELİŞKİSİ Stratejik açıdan Malakka Boğazı günümüzde dünyanın en önemli suyollarından biridir. Malezya, Singapur ve Endonezya arasında bulunan bu yol, Hint Okyanusu ve Pasifik Okyanusu arasındaki en kısa geçiş noktasını oluşturur. Bu demektir ki; enerji yatakları, üretim bölgeleri ve pazarları birbirine bağlamaktadır. Özellikle Çin, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Birleşik Devletler ve Arap Ülkeleri için Malakka Boğazı uluslararası ticaretin can damarlarından birisidir. ASEAN raporlarına göre, dünya ticaretinin %21’i Malakka Boğazı’ndan geçmektedir. Asya Devleri için enerji tedarikinde kilit rol oynamaktadır. Çin ekonomisi bu suyoluna hayati şekilde bağımlıdır. Öyle ki; OPEC kaynaklarına göre Çin, petrol ithalatının %51’ini Ortadoğu Ülkelerinden karşılamaktadır. ( Bu oran Japonya için %87’dir.) Kaynakların tedariki Çin ekonomisini sürdürülebilir kalkınması için önemlidir. Çin için bu kadar önem arz eden suyolunun, Çin’in etki alanı içerisinde olduğunu söylemekse imkânsızdır. Bunu kanıtlayan en önemli gösterge ise Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun “Malakka İkilemi” yahut “Malakka Çelişkisi” diye tabir ettiği kavramdır. Malakka Çelişkisi, ekonomisi dışa entegre olan Çin’in, enerji tedarikinde çok önemli bir noktada bulunan Malakka Boğazı’nın işlevsel kontrol mekanizmalarına sahip olmaması anlamına gelir. Malakka Boğazı’nın başlıca denetimcisi Amerika Birleşik Devletleri’dir. Bu durum

Çalışmada yer alan temel görüşlerden biri de Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Teorisi’dir. Bu teori dünya hâkimiyetine giden yolun deniz hâkimiyetinden geçtiğini öne sürmektedir. Günümüzde kıtalar arası ticaretin sürdürülebilir büyüme için ne denli olduğu aşikârdır. Bu da su yolları üzerinden gerçekleşen ticaretin güvenliğinin kontrol altına alınmasının gerekliliğini göstermektedir. Bu durum, Mahan’ın teorisinin hala geçerliliğini koruduğunu göstermektedir. Çin de küresel bir aktör olmak istiyorsa Mahan’ın teorisi çerçevesinde deniz hâkimiyetini güçlendirmeklidir.

Enerji tedarikini sadece sanayi üretimi ile ilintilendirmek büyük bir yanılgıdır. Çin gibi dünya nüfusunun önemli bir kısmını coğrafyasında barındıran bir ülke için iç istikrarın korunması, enerjinin ucuz ve kolay olması ile bağlantılıdır. Çin, küresel ısınma sonucu yaşanan doğal afetlerden tarımsal üretim açısından etkilenmektedir. Tarımda gerçekleşen rekolte düşüklüğü gıda krizlerini tetiklemekte, bu da sosyal patlama 24


Çin için büyük bir huzursuzluk kavramıdır. Çin’in başlıca sorunları olan Tayvan ve Hindistan ile yaşanabilecek bir çatışma durumunda, ABD’nin, yükselişinden rahatsızlık duyduğu Çin’i dizginleyebilmek için Çin’e giden petrol tankerlerini durdurması, Çin’den Avrupa’ya, Ortadoğu’ya ve Afrika’ya yönelen ticaret gemilerini güvenlik nedeniyle boğaz girişinde bekleterek uluslararası ticareti baltalamaları olasılığı Çin için telafisi olmayan sonuçlar doğurabilir.

yaptığı bilgileri Batılı kaynaklarca dile getirilmektedir. Uçak gemileri, çok maliyetli olsalar ve Çin’in donanma gücüne göre çok üst düzey bir konumda dursalar da, psikolojik olarak büyük devlet sayılmanın nişanelerinden biri olarak görülmektedir. Çin askeri deniz gücünün yeteneklerini arttırmaya çalışırken bir yandan da ticari mevkiler elde etme politikasını sürdürmektedir. Tüm bunlar ulusal güvenlik nedenli endişelerden kaynaklanmaktadır. Enerji ithalatı artıkça enerji nakil yollarının güvenliğinin sağlanması da giderek önemli hale gelmektedir. Çin’in bu güzergâhların güvenliğini sağlayabilmek için Hint Okyanusu’na kıyısı bulunan ülkelerde gerçekleştirdiği liman ve havaalanı inşaatları ile diplomatik bağlantılara İnci Dizisi ( String of Pearls ) denmektedir. Çin’in incileri güney kıyılarından başlatarak sıralanabilir. En güneyinde bulunan Hainan Adası’ndaki askeri tesis yenilenmektedir. Oradan güneyde Vietnam ile sorunlara neden olan Paracel Takım Adaları’ndaki havalimanını genişletme ve geliştirme projesi devam etmektedir. Myanmar Sittwe limanının bir kısmının işletilmesi Çinlilere verilmiştir ve burada Çin derin su limanı oluşturmuştur. Bu limanın genişletilmesi amaçlanmaktadır. Böylelikle Malakka Boğazı’nın üzerindeki yük azaltılmaya çalışılmaktadır. Bangladeş Chittagang’da konteynır taşıma tesisi kurmuştur. Pakistan’da Gwadar Limanı’nın işletilmesi Çinliler tarafından alınarak burada doğalgaz sıvılaştırma tesisi kurulmasına başlanılmıştır. İnci Dizileri’nin ekonomik kaygılardan çok, askeri amaçlarla oluşturulmaya çalışıldığı savı Birleşik Devletler tarafından sıkça gündeme getirilmektedir. Bu konuda en çok rahatsız olan devlet de Hindistan’dır. Fakat bu söylem şu an için gerçeklikten çok uzakta durmaktadır. Çünkü Çin’in bu limanları askeri üslere dönüştürebilme kabiliyeti henüz gelişmiş değildir. Bu kabiliyet geliştirilse dahi, söz konusu limanların bulundukları bölgeler istikrardan yoksun olması münasebetiyle güvenilmezdirler. Pakistan’daki Gwadar Limanı Belucistan eyaleti içerisindedir ve burası otorite yoksunu bir bölge olarak tanımlanmaktadır. Olası boru hattı projeleri ile Orta Asya ve İran’dan bölgeye yönlenecek karbon menşeili ürünlerin güvenliği ve Pakistan’ın ve Afganistan’ın istikrarları ile paralellik göstermektedir. Sri Lanka’daki Hambantota Limanı enerji naklinde stratejik bir noktada olsa dahi Tamil bölgesine yakınlığı dolayısıyla pek güven vermemektedir. Her ne kadar, Tamil Kaplanları adlı örgüt Sri Lanka Hükümeti tarafından ağır kayıplara maruz bırakılsa da, bölge her an istikrarsızlaşabilecek bir durumda bulunmaktadır. Bangladeş’teki Chittagang Limanı görece diğer limanlardan daha iyi durumda olsa da, Bangladeş’in yoğun nüfusu ve yetersiz ekonomik kaynaklarıyla sosyal patlamanın her an gerçekleşebileceği fikri gözden kaçırılmamalıdır. Myanmar ile Çin arasındaki tarihsel dostluğun ülkedeki askeri rejimin en önemli destekçisinin Çin olması dolayısıyla pekiştiği söylenebilir. Fakat askeri rejimden sonra kurulacak hükümetin Çin’e bakış açısı gayet muallak görülmektedir. Tüm bunlara rağmen mevki edinme süreci ilerlemektedir. Dikkat çeken bir nokta da, Çin’in tüm bu limanları bir şekilde enerji sevkiyatına uygun şekilde geliştirmesidir. Çin’in bu mevkileri üzerinden askeri amaçlar güdüp gütmediği şu an için belirsiz olsa da bu limanların enerji tedariki için işlevsel oldukları su götürmez bir gerçektir.

Tüm bu olasılıklar Malakka Boğazı’nı, Birleşik Devletler ve Çin arasında gerçekleşen çekişmenin ortasına oturtmaktadır. Çin boğazda daha fazla söz sahibi olabilmek adına, bölge ülkeleri ile ekonomik ve siyasi bağlarını sürekli geliştirme politikası izlemektedir. Özellikle Singapur’daki Çinli grupları kullanmaktadır. Endonezya ve Malezya’da ise, 1997’de patlak veren Doğu Asya ekonomik krizinden sonra ekonomik ilişkiler büyük bir ivme kazanmıştır. Boğazın denetiminin Endonezya ve Malezya arasında ortak olarak paylaştırılması, Batılı güçlerin bu noktada söz sahibi olmaması Çin’in kısa vadede desteklediği politika olarak görülebilir. Böylelikle Çin kontrol edemediği yerleri kontrol edebileceği zamana kadar büyük devletlerin kontrol mekanizmaları dışında tutmayı hedeflemektedir.

İNCİ DİZİLERİ Giriş kısmında açıklanan Mahan’ın Deniz Hâkimiyet Teorisi çerçevesinde, Çin kendisi için hayati önem taşıyan suyollarının kontrolü için çalışmalarını sıklaştırmaktadır. Bu çalışmaları iki temel amaç taşımaktadır. Bunlardan ilki; ABD’nin deniz filolarıyla rekabet gücü elde edebilmektir. İkinci amacı ise; söz konusu suyolları üzerinde, özellikle de Hint Okyanusu üzerinde mevkiler edinebilmektedir. Çin’in bu ilk amacı uzun vadeli bir hedeftir. Bu hedefi gerçekleştirmek için çalışmalar yapmaktadır. Özellikle operasyonel yeteneklerini güçlendirmek için karadan denize gemi savar balistik füzelerin teknolojisini geliştirmeyi amaçlamaktadır. Böylelikle, tam anlamıyla bir rekabetten söz edilemese de, ABD’nin deniz gücüne karşı, caydırıcılık elde etmeye çalışmaktadır. İki ülkenin askeri bütçelerine bakıldığında, Çin’in, ABD’nin yanına yaklaşamadığı görülmektedir. Teknolojik açıdan da Çin, ABD’yi geriden takip etmektedir. Çin’in bu durum için de, çalışmaları devam etmektedir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, Ukrayna’dan eğlence gemisi yapmak için satın alınan Vartag adlı uçak gemisi, uzun zamandır unutulmuştu. Nitekim gizli araştırmalar sonucu, Çin’in bu geminin modernizasyonunu

25


ÇİN’İN BORU HATTI PROJELERİ Yukarıda Çin’in enerji tedarikinde deniz yoluyla taşınan kısmın önemi ve Çin’in bu yolların güvenliğini sağlamak adına yaptıkları anlatılmıştır. Çin, deniz yollarına alternatif olarak boru hatlarını kullanarak enerji tedarikine de önem vermektedir. Boru hattı kullanılan projelerin maliyetleri çok yüksek olmakla birlikte yapılan anlaşmalar uzun dönemli olduğundan birim maliyetlerinde fiyatların düştüğü görülmektedir. Boru hatları kolay sabote edilebilir olduğundan hattın geçtiği rotaların siyasal açıdan istikrarlı bölgeler olması çok önemlidir. Çin’in boru hattı projeleri ile ilgili karşılaştığı sorunlardan biri budur. Enerji kaynakları ile Çin arasında istikrar açısından düzensiz ülkeler bulunmaktadır. Çin’in boru hatları ile taşınan enerjide başlıca tedarikçisi Rusya’dır. Dünyanın bu iki devi Şangay İşbirliği Örgütü içerisinde stratejik ortaklı çizgisinde hareket etmektedir. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden olan Rusya’dan dünyanın ikinci en büyük petrol tüketicisi Çin’e yönelen enerji sevkiyatı da, bu ortaklığı taçlandıran projedir. Doğu Sibirya’dan Çin’in doğusuna doğru yönelen bu boru hattından ayda birkaç milyon tonu bulan ham petrol ihracatının Çin’in ekonomisi için çok büyük bir kaynak oluşturması beklenmektedir. Çin periferisindeki petrol zengini ülkelerden enerji tedariki için, Rusya ile olan hat dışında, iki boru hattı daha yapılması gündemdedir. Bunlardan birincisi İran gazının Çin’e ulaştırılmasıdır. Bu proje Güney Pars arazisinden çıkarılan doğal gazın Pakistan üzerinden döşenecek boru hattıyla Çin’e götürülmesi temelindedir. Bir diğer Proje de Türkmen gazının Afganistan ve Pakistan üzerinden Çin’e taşınmasıdır. Söz konusu iki proje de esas itibariyle bölgenin istikrarı ile bağlantılıdır. AfPak’ın istikrarsız bölge oluşu ve projenin etnik huzursuz riski barındıran Çin’in Doğu Türkistan bölgesi üzerinden geçmesi projelerin yapılabilirliği açısından soru işaretleri doğurmaktadır. En olası proje, İran gazının Pakistan’da bulunan ve Çinliler tarafından işletilen Gwadar limanına getirilmesi, buradan da sıvılaştırılarak deniz yoluyla Çin’e gönderilmesidir. Tüm bu projeler, Türkmen ve İran gazlarının doğuya yönelerek Avrupa piyasasındaki paylarının azaltılmasını isteyen ve söz konusu piyasada etkinliğini arttırmak isteyen Rusya tarafından desteklenmektedir.

Çin’in Afrika’daki Enerji Yatırımları Çin’in Enerji tedariki açısından önem verdiği bir diğer bölge de Afrika Kıtasıdır. Kıta’da Angola başta olmak üzere Sudan, Gana ve Nijerya’da, Çin çok önemli ekonomik yatırımlar yapmaktadır. Çin Afrika’da sempati duyulan bir ülkedir. Her şeyden önce sömürgeci bir geçmişi bulunmamaktadır. Tüm dünyaya Batı tarzı kalınma modelleri dışında da sürdürülebilir bir kalkınmanın başarılabileceğini göstermiştir. Kıta, Çin açısından birçok fırsatı barındırmaktadır. Siyasi istikrarları açısından öngörülemez olmalarına rağmen Afrika büyük bir büyüme kapasitesine sahiptir ve potansiyel olarak Çin’in işletebileceği birçok petrol dışı sektörü barındırmaktadır. Lafzı geçen ülkeler başta olmak üzere tüm kıtada etkisini arttırmaya çalışan Çin, Etiyopya ‘nın başkenti Addis Ababa’ da yaptığı Afrika Birliği Genel Merkezi’nin binasını tüm kıtaya hediye etmiştir. Çin’in enerji yatırımları çoğunlukla teknik ve altyapı hizmetleri karşılığında gerçekleşmektedir. Bunun için özellikle Angola’nın dikkatle incelenmesi gerekmektedir. 26

Ülkedeki çoğu enerji yatağını işleten Çin, ülkenin modernizasyonunda yoğun yatırımlar gerçekleştirmektedir. Başkent Luanda’da Çinli şirketler modern binalar inşa etmekte, ülkenin ulaşım altyapısı geliştirilmekte, eğitim, zirai ve askeri alanlarda Çinli uzmanlar ülkede geliştirme çalışmaları yapmaktadırlar. Çin’in büyüyen ekonomisi için, Afrika’nın önemi yadsınamaz. Bu bölgenin gelişen fırsatlarından Çin daha fazla yararlanmak istemektedir. SONUÇ Çin’in sürdürebilir kalkınmasını devam ettirebilmesi için enerjiye ucuz ve kolay yoldan ulaşabilmesinin önemi yukarıda açıklanmaya çalışılmıştır. Çal��şmanın temelini de bu amaca yönelen politikalar oluşturmaktadır. Çin’in dünya piyasalarında artan ekonomik gücü oranında enerjiye olan bağımlılığı da artmaktadır. Çin kolay ve ucuz enerji için sadece karbon menşeili ürünlere olan bağımlılığını azaltmak adına yenilenebilir enerji kaynaklarına da yatırımlarını çoğaltmaktadır. Özellikle güneş ve rüzgâr enerjisi alanlarında Batı ülkelerinden kaynaklanan teknolojik gelişmeler sonucunda Çin gerekli teçhizatı üretmede etkin güç konumuna gelmiştir. Çinli güneş enerjisi ekipmanı üreticileri hükümet tarafından desteklenmekte ve kredi bulmaları kolaylaştırılmaktadır. Maliyetli olsa da dışa bağımlılığı azaltacağından nükleer enerji de Çin tarafından yatırım yapılan sektörler arasındadır. Çin’in gelecekteki hegemonyal gücünü oluşturabilmesi, enerji politikalarının başarıya ulaşması ile ilintilidir. Sonuç olarak ejderha alev saçmaya devam etmek istiyorsa, alevinin kaynağını güvence altına almak zorundadır.

KAYNAKÇA Jin Liangxiang, Energy First, China and The Middle East, Middle East Quarterly, Spring 2005 Lutz Kleveman, Yeni Büyük Oyun: Orta Asya’da Kan ve Petrol, Everest Yayınları, 2004 Mehmet Öğütçü, Yükselen Asya, İmge Kitabevi Yayınları, 2003 Richard Rousseau, Orta Asya Boru Hattı Politikaları, Turquie Diplomatique, sayfa 22, Ocak 2011 Sylvia Hui, Bir Dış Politika Aktörü Olarak Çin, Turquie Diplomatique, sayfa 4, Ağustos 2011 Vivian Yang, Çin’in İnci Dizileri Gerçek Mi?, Turquie Diplomatique, sayfa 8, Ağustos 2011 Xiaojie Xu, China’s Oil Strategy Toward The Middle East, Rice University, September 2002


AVRUPA > UYANAN BİR KUŞAK > FRANSA’YI DEĞİŞTİREN MAYIS SAHNESİ > MAYIS 68’de TÜRKİYE > FRANSA ‘68 MAYIS: Gerçekler ve Yanılgılar

27


AVRUPA

UYANAN BİR KUŞAK Ezgi DEMİR ARZULARIMIZIN BİLİNCİ ÖZGÜRLÜKTÜR (Fransız Sloganı)

F

ransa, gençlik ve 1968 denilince mutlaka her kaynakta geçen üç kelime: toplumsal bir patlama. Peki gençliği bu patlamaya iten nedenler nelerdi? Dünya’ da neler oluyordu? Fransa’ da neler oluyordu? En önemli soru ise gençliğe neler oluyordu? 1968 Fransasını, 1968 Fransa olaylarını anlayabilmek için bu soruların üzerinde durulması gerekir.

ülke içindeki etkinliğinin giderek artması ve grubun giderek büyümesi Fransa için tehtitleri daha da çok arttırdı. Bunun üzerine Fransa’ nın bir askeri müdahale yapması şarttı.Askeri birlikler gönderildi; fakat Fransa içinde de bu durum sıkıntı oluşturuyordu. Kimse bu konuda sorumluluk almak istemiyor sık sık hükümet değişiyordu. Bu ortamda De Gaulle iktidara geçmişti. De Gaulle hem sağın gözünde güçlü bir lider hem de solun gözünde Nazizmin yenilmesine katkı sağlayan Fransız askeri güçlerini yönetmiş bir liderdi. Anlaşılacağı üzere De Gaulle iki karşıt güç arasındaki bir hakem gibiydi. De Gaulle her ne kadar Cezayirli Fransızların beklentisinin aksine Cezayir’ deki krizi siyasal yollarla çözüm arayışına girse de askere alınmaları durduramadı.

1960’ lar daha önce görülmemiş bir ekonomik gelişme, giderek gelişen sanayi ve tam istihtamı sağlama yıllarıydı. Avrupa 1960’ larda gerçekten uzun zamandır aradığı refaha kavuşuyordu. Bu ekonomik büyümenin yanında nüfüsta da önemli bir büyüme vardı. Savaş sonrası doğum oranlarındaki artış, nüfüs içindeki genç nüfüs oranını da önemli derecede arttırmıştı. 1960’ lardaki gençliğin genel havasına baktığımızda böylesi bir patlamanın çıkmasına ya da gençliğin bu cesareti nereden bulduklarına şaşırmamak lazım. 1960’ ların gençleri büyüklerinin aksine ne 1930’ ların Büyük bunalımının s e f a l e t i n i ne de İkinci Dünya Savaşı’ nın vahşetini biliyorlardı. Hal böyle olunca da bu ekonomik refah içerisinde gençlerin,kendi isteklerinin ve zevklerinin ertelenmesi beklenemezdi. Üstelik serbest girişim düzeyinde tüketici statüsü kazanan gençler kendi toplumsal ağırlıklarının farkına varmışlardı. Artık onların kendi kaderlerini kendi çizme isteği, toplum tarafından yönlendirilmeme isteği, en önemlisi kendi kararlarını kendileri verme isteği hiç kimse tarafından engellenemezdi. Bu ayaklanmalar sadece bu nedenlerle çıktı demek de hata olur. Her ülkenin kendine göre özel nedenleri bulunduğu gibi Fransa’da da bu olayları tetikleyen nedenlerin olduğu aşikar. Bunun içinse biraz geriye 1954 Cezayir Savaşına gitmemiz daha doğru olur. Bu savaştan kısaca bahsetmekte konuyu daha iyi anlamayabilmemiz için hepimizin adına fayda var. Cezayir Savaşı, Cezayirli Araplar ve Cezayirli Fransızlar arasındaki sürtüşmenin 130 yıllık Fransız koliniciliğine karşı bir baş kaldırıya dönüşmesidir. Cezayirli Arapların bağımsızlık isteği,Cezayirli Fransızların ise Fransa’ ya katılma isteği olayları giderek tırmandırıp, Cezayirli Araplarca çıkarılan ayaklanmalara kadar ulaştı. Cezayirli Arap gençlerin oluşturduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi(FLN)’ nin eylemlerinin

Fransız Askerlerinin Cezayirli Düşmanları ile Pozu Askere alımlar üniversite öğrencilerini de etkiledi. Birçok üniversiteye askere kayıt birlikleri kuruldu. Öğrencilerin zorla savaşa gönderilmeleri bunun yanında daha önce askerlik görevlerini yapanların tekrar askeri alınıp savaşa yollanması ve insanların özellikle gençlerin savaştaki kıyımın haksız bir 28


kıyım olduğunu fark etmesi işlerin biraz karışmasına neden oldu; çünkü Fransa artık orada sistematik bir işkenceye geçmiş oradaki halka zülümden başka bir şey vermemeye başlamıştı.Bunun üzerine gençler de tepkilerini koymaya başlamış askerden kaçmalar artmıştı. Hatta savaş karşıtı bir eylem düzenlenmek istenmiş; fakat izin verilmemişti yetkililer tarafından. Bu savaş bunalımı üzerine bir de De Gaulle’nin baskıcı yönetimi,gençleri artık yeterince bunaltmış, 68’ in sinyallerini verdirmeye başlamıştı. De Gaulle yönetiminin baskısının, o zamanın özgürlük peşinde koşan gençlerine ne kadar fazla olduğunu anlamak için şu iki örnek bile yeterli: Yasaklanan filmler ve radyolarda,televizyonlarda yönetim karşıtı haberlerin çıkmasını engellemek üzere radyoları ve televizyonları denetleyen ’’ Haber Bakanlığı’’...

cak gibi gözüküyordu. Bu durum Güney Vietnam’ı ABD’ye yaklaştırdı. ABD açısından bu duruma baktığımızda; Kuzey Vietnam’ın Güney Vietnam’da seçimi alması, komünist baskısının domino gibi yayılması anlamına geliyordu. Şu açıdan komünist baskı artardı; Kuzey Vietnam’ ın kuzeyinde Çin gibi komünizm devi, onun kuzeyinde ise Sovyet Rusya bulunuyordu. En azından ABD desteği ile Güney Vietnam bir tampon bölge oluşturmalıydı; fakat Kuzey Vietnam seçime gidilmemesi karşısında Güney Vietnam’a militan saldırılarda bulunmaya başladı ve ABD devreye girdi. ABD, başlarda Güney Vietnam’a askeri yardımlarda bulundu; fakat bu da çözüm olmayınca Kuzey Vietnam’ı bombalamaya başladı. Savaş ilerledikçe ABD içinde savaş karışıtı eylemler olmaya başladı. Gerçekten ABD savaşta büyük kıyımlara gidiyordu. Vietnam halkına yapılanın yanın da ABD kendi askerlerinden de ciddi kayıplar vermeye başlayınca halkın büyük bir bölümü artık savaşa karşıydı. Savaşa karşı tutum ABD sınırlarını çoktan aşmış Fransa’yı sarsmış hatta Dünya’yı sarsmıştı.

Fransa’ nın bir başka gerçeği de eskiye göre artan refah seviyesine rağmen ortadan kalkmayan sınıf lar arası eşitsizlikti. Gençlerin, bu eşitsizliği fark etmesinin ve bu eşitsizliğe karşı bir birlik olmanın tohumları Paris’ te Nanterre Üniversitesi’ nin açılması ile atıldı diyebiliriz. Nanterre Üniversitesi, artan genç nüfüsun neden olduğu Paris’ teki Sorbonne Üniversitesi’nin sıkışıklığını gidermek üzere Paris’ in batı banliyösünde çok büyük bir gecekondu mahallesinin ortasında kurulmuştu. Açılan yeni üniversitenin gecekondu mahallesinde kurulmuş olmasi iki farklı grubu iç içe yaşamaya ve birbirlerinin farkına varmaya zorladı. Okuduğum bir kaynaktan edindiğim bilgi oldukça çarpıcıydı benim adıma. Burjuvaziden gelen öğrencilerin oradaki alt sınıftaki öğrencilerin evlerinde hizmetçi olmamasına, yataklarını kendilerinin toplamasına oldukça şaşırıyorlardı. Bunun gibi birçok örneği görerek, burada kendi hayatlarından farklı hayatlar da olduğunun bilincine varıyor; bu hayatlarda bir adaletsizlik yaşandığını düşünmeye başlıyorlardı. Zaten ileriki yazılarımızda da görüleceği üzere 68’ e giden sürecin patlakları bu üniversitede başlıyor. Son olarak bahsetmemiz gereken önemli iki nokta ise tüm Dünyayla birlikte Fransa’ yı da etkisi altına alan, ABD’ de çıkan karşı kültür kavramı ve ABD-Vietnam Savaşı. Karşı kültürün etkisi Fransa üzerinde ABD’ de olduğu kadar etkili değildi; fakat karşı kültür kavramını gözardı etmek de eksik bir inceleme olur. Karşı kültürün Fransız gençleri üzerindeki etkisi bana göre, karşı kültürün daha çok savunduğu cinsel özgürlük ile keşfedilen cinsellik ve kadının cinsel özgürlüğünü kazanması bunun sonucunda da feminist hareketlerin tekrar canlanması olabilir. Aynı zamanda karşı kültürde yaygın olarak kullanılan uyuşturucu, Fransız gençlerinin yapacakları baş kaldırılar da daha gözükara davranmasına sebep olmuştur demek yanlış olmaz. Mutlaka Fransız olayları karşı kültürün müzik anlayışından yaşam biçiminden de etkilenmiştir; fakat Fransız olayları daha siyasal bir zemin üzerinde oluştuğu için karşı kültürün Fransız olayları üzerindeki etkisini yetersiz bulabiliriz. Vietnam Savaşı’nın etkisi ise karşı kültürün etkisine göre çığ gibi büyüyordu.

Vietnam Savaşı’ndan Çekilmiş Bir Kare Fransa gençlerinin Cezayir Savaşı’ nda görüldüğü üzere artık Dünya üzerinde bulunan haksızlığa, savaşa göz yummadığı açıktı. Üstelik Vietnam’ daki savaş iki karşı devrimin çarpışmasıydı. Fransız gençlerini heyecanlandıran da bu yönüydü. Bunu üstüne Fransız Komünist Partisi’ nin devrime destek çıkacağına barış çağrısı yapması, bazı komünist ülkelerin de Vietnama’daki mücadelenin arkasında duracağına kendi çıkar ve hırslarının yanında durup Vietnamlıları kurban etmesi gençlik için son damlaydı denilebilir.

Vietnam Savaşı’nın, Dünya’nın tepkisini alma sebeplerini kavrayabilmek için kısaca bu savaşın nedenlerine ve sürecine de değinmemiz gereklidir. 1954 Cenevre Konferansı sonrası alınan karara göre; Kuzey ve Güney Vietnam iki bağımsız devlet olup, daha sonra seçim yoluyla birleşmeleri gerekecekti; fakat Güney Vietnam’ın anti-komünist lideri 1956’ da yapılması gereken seçimlere yanaşmadı; çünkü Kuzey Vietnam’ın komünist lideri Güney Vietnam’da seçimleri ala29


AVRUPA

FRANSA’YI DEĞİŞTİREN MAYIS SAHNESİ Ezgi ŞİMŞEK ‘Bilinci Yaratan Eylemdir’

1

968 Mayıs’ından önce, görünürde Fransa’da böylesi bir ayaklanmaya neden olacak etkenlerden hiçbiri yoktu. Fransa son yıllarda, bugüne dek yaşamadığı kadar hızlı bir büyüme dönemindeydi. Ancak toplum, iki eşitsiz kesime bölünmüştü; bir yanda de Gaulle’ün ülkeyi emanet ettiği teknokratlar, diğer yanda ise sürekli daha fazla çalışmaya zorlanan işçiler... İşte Fransa’da 1968’de başlayan olaylar, başkaldırı ve anarşiyi, kapitalizmin, tabiri caizse, altın çağını yaşadığı dönemde yeniden gün ışığına çıkardı.

avlusunu doldurmuştu. Olası bir Occident saldırısına karşı hiç beklenmedik şekilde kampüsü çevreleyen polislerin bekleyişi provakasyona dönmüştü. Öğrencilere avludan çıkmalarını emrediyorlardı ancak bütün girişler kapalı olduğu halde, bu çelişkili bir istekti. Daha sonra bir polis çıkış kapısını açarak herkesin çıkmasına izin verdi ama bir terslik vardı; polisler çıkan bütün öğrencileri araçlara alıyordu. Bunun üzerine diğer öğrenciler okulun avlusunda kalarak gözaltıları protesto ediyor, zaman zaman da polisle çatışmaya giriyordu. Çatışmaları önleyemeyen rektör, tarihinde ikinci kez, Sorbonne’u kapatma emri verdi. Gün, bir ironiyle tamamlanmıştı.

Mayıs kıvılcımları Nanterre’de başladı. Sanayinin soluk grisinin ve kasvetli binaların hakim olduğu bu şehirde, öğrencilerinin üniversitede yapabileceği sadece ders dinlemek ve ders çalışmaktı. Öğrencilerin okul dışında yapabilecekleri de sınırlıydı. Çoğu, kampüs dışında siyasi tartışmalar yaparak vakit geçiriyordu.

Öğrencilerin bu başkaldırısına Ulusal Yüksek Öğrenim Profesörler Birliği (SNEsup) da sempatiyle yaklaşıyordu. 7 Mayıs Salı sabahı UNEF ve SNEsup, toplantılarından sonra öğrenci boykotu ve profesör grevi kararlarını yenilediler. Ancak talepleri kabul edildiği zaman eylemlerini durduracaklardı. Talepleri de; gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması, polisin Sorbonne’dan çıkması ve kapatılan her iki üniversitenin de yeniden açılmasıydı. Bakanlıklar her ne kadar bu olayları önemsemese de, emniyet müdürü olayların daha da büyümesinden endişe duyuyordu. Artık geçici de olsa anlaşmaya gidilmeliydi. Eğer öğrenciler Sorbonne’dan uzak dururlarsa, gösterilere izin verilebilirdi.

Nanterre Üniversitesi’nde, yeni bir hukuk fakültesinin açılmasıyla, sol eğilimli, Fransız Üniversite Öğrenci Ulusal Birliği’nin okuldaki üstünlüğü sarsılmaya başlamış ve aşırı sağ eğilimli Fransız Öğrenci Ulusal Federasyon’u kampüsün içinde varlığını göstermeye başlamıştı. Dolayısıyle, Ulusal Federasyonun içinde yer alan Occident grubu üyeleri ile sol gruplar arasında çatışmalar da kaçınılmazdı. Grubun ‘Occident kazanacak’ sloganına, solcu öğrenciler ‘faşizme geçit yok’ diyerek cevap veriyorlardı. Bu ortam; öncesinde ve Mayıs ayı başında sürekli olarak yükselecek, Nanterre’de eğitim yapmak olanaksız hale gelecekti.

3 gün sonra UNEF bir gösteri çağrısı daha yaptı. Toplanan göstericiler yürüyüş için Quarter Latin’den başlayıp Seine nehrine yöneldiler. Ancak tüm köprüler tutulduğundan ilerlemek olanaksızdı. Göstericiler de akıllarına gelen tek şeyi yaptı

2 Mayıs, Nanterre’de oldukça hareketli başlayan günlerden biriydi. Öğrenciler, hoparlör sistemini kullanmalarına izin vermeyen dekanın odasını işgal edip, hoparlör sistemini kurarak Enternasyonel’den bir dörtlükle kampüsü çınlattılar. Zaten gergin olan ortam, öğrenci lideri Cohn-Bendit’in disiplin komitesi karşısına çağrılması haberi ile daha da gerginleşti. Amfiler işgal ediliyor, profesörlerin ders işlemesi engelleniyordu. Derslerin devam etmesinin olanaksız olduğu bu ortamda rektör, Nanterre’nin süresiz olarak kapatılmasına karar verdi. Tüm bu oluşumlardan sonra Nanterre, yeniden açıldığında özgür bir üniversite olacaktı. Ertesi gün Üniversite Öğrenci Ulusal Birliği (UNEF) Nanterre’nin kapatılmasını protesto etmek için Sorbonne’da bir gösteri düzenliyordu. 3 Mayıs Cuma günü UNEF’li öğrenciler -ve tabii ki Cohn-Bendit’le birlikte- Sorbonne’un 30


ve oldukları yere oturdular. O akşama kadar altmış barikat kurulmuş, kızıl bayrak asılmıştı. Burada yaşayan ev sahipleri de öğrencilere çeşitli yollarla yardım etmeye başladılar. Kimileri pencerelerden yiyecek, içecek gönderiyordu. İşgalde her şey gece saat ikiye kadar yolundaydı. Ta ki polis gelip çatışma başlayıncaya kadar. Polis acımıyordu ve karşılaştıkları direnç, başta görev olarak yaptıkları şeyi öfkeyle yapmalarına neden oluyordu. Kısa bir süre içinde sokaklarda yüzlerce devrilmiş yanan araç ve onun dumanıyla soluksuz kalan öğrenciler vardı. Polis öfkesini alamamış, öğrencilere sempatiyle yaklaşan komşulara da saldırmıştı. Öğrenci grupları, sabah saat beşe kadar direnmeyi sürdürdü. Ertesi sabah sokak, kaldırım taşlarını tamir eden görevlilere ve muhabirlere terk edilmişti. Bu beklenmedik çatışmanın geri dönüşü, öğrencilere müthiş bir destekle oldu. Denetimin hızla azaldığını gören hükümet ilk defa olumlu bir girişimde bulunuyordu. Hiç değilse Başbakan Pompidou, olağanüstü bir durum olduğunu kavramıştı.

İşçiler öğrencilerden ilham alıyordu ve CGT de haklı olarak huzursuzdu. CGT bir açıklama yayınlayarak işçilere ‘isteklerinizi gerçeklere uydurun’ çağrısı yaptıktan sonra Sorbonne duvarlarına yazılan slogan ise hayli kesindi; ’İSTEKLERİNİZİ GERÇEK OLARAK GÖRÜN’

13 Mayıs Pazartesi günü Amerikalılar ve Vietnamlılar arasındaki görüşmeler Paris’te başlayacaktı; ancak de Gaulle’ün bununla övünecek vakti yoktu. 13 Mayıs günü bir yanda genel grev varken bir yanda da öğrencilere sempatiyle yaklaşan bir milyon kişi sokaktaydı. Tesadüftür ki 13 Mayıs de Gaulle’ün de iktidara gelişinin 10. yılıydı. Bu ayrıntı, göstericilerin sık sık ’10 yıl yeter’ sloganıyla de Gaulle’ü anmasına neden oldu.

Renault’un en büyük fabrikası, Boulogne-Billacourt, CGT’nin kalesiydi ve işçi hareketlerinin öncüsüydü. UNEF ve SNEsup Perşembe günü Sorbonne’dan Renault fabrikasına kadar yürüyüş yapılacağını açıkladı. Ertesi gün beş bin öğrencinin katıldığı bir yürüyüş Renault’a vardı. 3 gün sonra grevler bütün sektörlere sıçramıştı. Gaz ve elektrik işçileri de grevdeydi ancak hizmetlerini gereken ölçüde sürdürüyorlardı. Posta çalışanları da sadece acil telgrafları yerine ulaştırmayı kabul ettiler. Matbaa işçileri haber tekelini iktidar yanlısı radyo ve televizyona bırakmamak için işlerini sürdürme kararı almışlardı. Grev fabrikalardan daha geniş alana yayılmıştı. Ülke çapında on milyon işçi; hareketi -öğrencilerin de istediği gibi- onların zayıf ellerinden devralmışlardı. Hareketlerini genişleten öğrenciler iktidarın asla tahmin edemeyeceği bir şeyi başarmıştı.

O gün öğrencilerle işçilerin aynı safta yer alabileceği kanıtlanmıştı; ancak bir takım anlaşmazlıklar olduğu da görülüyordu. Komünist parti ve sendika liderlerinin öğrencilerle dayanışması zordu. Oysa ki; Komünist Parti ve sendikaların elinde olan kitle ile öğrencilerin heyecanı ve genç ruhu birleştirilse, kim bilir belki bir devrim bile yaratılabilirdi. İki taraf arasındaki ayrılıklar o gün, o yürüyüşte de kendini gösterdi. Yürüyüşün bitiş noktasına gelindiğinde CohnBendit gösterinin devam etmesi için destek beklerken, işçi sendikası (CGT) dağılma çağrısı yapıyordu. Bu karşılık üzerine öğrenciler, liderleri Cohn-Bendit’le, geriye dönüp Sorbonne’u işgal ettiler. 2 gün sonra da Theatre de I’Odeon’u ele geçirdiler. Amaçları; burjuvazinin hizmetinde olan tiyatroyu, bu kültürden arındırarak halkın hizmetine açmaktı. Bunu izleyen günlerde işçiler sendika liderlerini beklemeden kademe kademe fabrikaları işgal ederek sanayiyi ele geçirdiler. Uzun zamandır siyasal sansüre maruz kalan radyo ve televizyonlar da greve giderek iktidarın halka ulaştığı kanadını sekteye uğrattılar. CGT, Pazartesi günü öğrencilerle ittifak kurarak isyan yükümlülüğünü yerine getirdiğini düşünüyordu. Ancak hiçbir zaman bu öğrenci ittifakını yeterince ciddiye almadı. Sendikanın aksine işçiler ise öğrencilere inanıyor ve güveniyorlardı. Öğrenciler ve genç işçiler devrim arzusunu paylaşıyorlardı. Buna paralel olarak sonraki dört gün de CGT’yi oldukça şaşırtan sürprizlerle doluydu. Öğrenci mücadelesine destek olarak on üç büyük fabrikada yüz binden fazla işçi, sendikaya danışmadan greve gitti ve fabrikaları işgal etti. İlk grev Salı günü Sud-Aviation’da yapıldı. İşçiler yönetimi ele geçirdiler ve öğrencilerin yardımıyla yöneticiyi odasına hapsettiler. Çarşamba günü bir gemi fabrikası işgal edildi ve Perşembe günü ise Renault fabrikasına kızıl bayrak asıldı.

24 Mayıs gününe kadar, olayları ciddiye almayıp dışardan izlemeyi tercih eden de Gaulle, o gün yapacağı konuşmayla bunalımı çözeceğine inanıyordu. Ancak yanıldığı o kadar ortadaydı ki; aynı gün bir yandan köylüler greve gidiyor bir yandan da öğrenci gösterileri doruk noktasına ulaşıyordu. Bakanlar Kurulu’nun Cohn-Bendit’in Fransa’ya girişini yasaklayan bir emir yayınlaması, göstericileri tekrar sokağa döktü. Yasaklı liderleriyle özdeşleşerek ‘hepimiz Alman Yahudisiyiz’ ‘hepimiz yabancıyız’ sloganları attılar. Dağılma emrine uymayan gruplar sabah saatlerine kadar polisle çatıştı. 31


Ertesi gün sokaklarda alınan kararı protesto etmek için gelen üç grup vardı. UNEF, gücünü kanıtlamak için gelen CGT ve aslında anti-komünist olup hafta içinde öğrencilerle yakınlaşan çiftçiler. Göstericilerin sokakları kuşattığı saatlerde, de Gaulle de ulusa sesleniyordu. De Gaulle, 24 Mayıs’ta beklenen konuşmasını yapıyordu ancak tüm söyledikleri daha önce defalarca söylediklerinin tekrarıydı. İktidarının bir referandumla sınanmasını öneriyordu ama daha konuşmayı yaparken hata ettiğinin farkındaydı.

30 Mayıs günü de Gaulle Paris’e döndü. Vakit kaybetmeden Pompidou ile görüşerek referandumdan vazgeçtiğini ve ardından da meclisi dağıttığını, en kısa zamanda seçime gidileceğini söyledi. De Gaulle karşı atağa geçmişti. Artık büyük kentlerde gösteri yapanlar solcular değil, de Gaulle’cüler olacaktı. Bütün Fransa 30 Mayıs günü tekrar radyo başındaydı. De Gaulle çekilmeyeceğini söylüyor ve ardından bir dizi önlem sıralıyordu. Yeni kabineyi iki acil görev bekliyordu; düzeni sağlamak ve ekonomiyi işler hale getirmek. Ülke çapında yavaş yavaş işe dönüşler başlamıştı. Ekonomide, hükümetin mali tavizleri sonucu ana sektör kuruluşlarında, işçilerin görevlerinin başına dönmeleri sağlanmıştı. Ancak, Grenelle sözleşmesine karşı çıkmış olan işçi sınıfı yeniden görüşmeye gidilmesini bekliyordu. De Gaulle ise işçilere yeterince taviz verildiği görüşündeydi ve iş başı yapılmadan yeniden görüşmeye gidilmeyeceğini söylüyordu. Birçok iş yerinde işbaşı yapıldıktan sonra sendika-hükümet görüşmeleri başlamıştı. Bu tarihten itibaren işe dönüşler başlamıştı, fakat yavaşça, zira 6 Haziran’da bile 6 milyon işçi grevdeydi. Ana sektörlerde işçiler gönülsüz de olsa işbaşı yapıyorlardı. Ülke çapında durumun normale döndüğü söylenemezdi ama Fransa artık felç durumunda değildi. İşe en son dönen kollardan biri devlet radyo ve televizyonu oldu. Gazeteciler, hükümetin onlara dayattığı sansüre ve uyguladığı kısıtlamalara katlanmak istemiyorlardı. Zaten geri döndükten sonra da pek çoğunun kovulacağı aşikardı. Sonuçta düzen, devlet tekeline geri dönmüştü.

Cumhurbaşkanı’nın konuşması henüz bitmeden barikatlar kurulmuş, hatta bir otomobil ateşe verilmişti. Göstericiler daha sonra iki gruba ayrıldı. Bir grup belediye binasına giderken diğeri de kapitalizmin merkezi olan borsaya yöneldi. Günün sonunda kapitalizm yerinde dursa da borsa yakılmıştı. 25 Mayıs günü Cumhurbaşkanının konuşmasının bir yararı olmaması ve çatışmaların devam etmesinin ardından bir grup, Grenelle sokağındaki Sosyal İşler Bakanlığı’nın önünde toplanmıştı. Amaçları grevler sonucu felç olmuş Fransa’ya ortak bir çözüm aramaktı. 32 sendikacı, Başbakan Pompidou ve 2 Bakan daha vakit kaybetmeden toplantılara başlamışlar ve 2günlük ortak bir çalışma ile Grenelle sözleşmesi işçilere sunulmuştu. İşçilerin bu yeni koşulları sevinçle karşılayacağı düşünülüyordu; fakat sendika liderleri bu paketi işçilere götürdüğü zaman tek bir fabrika bile işe dönmeyi kabul etmedi. Üstelik buna tepki olarak on iki yeni miting çağrısı yapıldı. İşçiler greve giderken iktidar kanadı da bir hayli karışıktı. 24 Mayıs konuşmasındaki başarısızlığından sonra de Gaulle, Elyseé Sarayına kapanmış ve ortadan kaybolmuştu. Cumhurbaşkanı’nın ortadan kaybolması, de Gaulle’cüler arasında karışıklığa neden olmuştu. Genel kanı, geri döndüğünde görevinden istifa edeceği yönündeydi. Ama de Gaulle’e sıkı sıkıya bağlı olanlar, Cumhurbaşkanına güvenmeyi tercih etmişlerdi. 32

Mayıs ayı boyunca devletin otoritesini gösterememesiyle fakültelerde, fabrikalarda, kamu kuruluşlarında çalışanlar, kendi kendilerini yöneterek eşsiz bir demokrasi deneyimi yaşamışlardı. Mayıs ayının bu ateşi sönük de olsa Haziran ayında da devam etmişti ancak 1968 devrimi de tıpkı 1848 devrimi gibi somut bir sonuç alınamadan bastırılmıştı. Buna rağmen, kendinden sonraki çeyrek yüzyıla damgasını vurmuştu 1968.

KAYNAKÇA COHN-BENDIT Daniel, Hepinizi Öpüyorum, Metis Yayınları-1987 DELALE Alain, RAGACHE Gilles,’68 FRANSA, Metis Yayınları-1987 FEENBERG Andrew, FREEDMAN Jim, Şiir Sokaklara Egemen Olduğunda, Versus Yayınları-2008 MARCELLIN Raymond, Kamu Düzeni ve İhtilalci Gruplar, Kardeş Matbaası-1970


AVRUPA

MAYIS 68’de TÜRKİYE Seray KARAKAŞ

1

968’de Paris’te patlak veren ve hızla tüm dünyaya yayılan isyan dalgası; Türkiye’de de gençliğin devrimci birikimini, daha iyi bir yaşam için çabalama isteklerini ortaya koymaları açısından bir sınav niteliğindeydi. Cumhuriyetin kuruluşundan 60’lı yıllara kadar olan süreçte sol görüş genelde devletin öngördüğü sınırlar içinde kalmış, ulusalcılık ve devletçilik fikirleriyle sınırlandırılmış ve enternasyonalizmi geri plana itmişti. Ancak 60’larda başlayan toplumsal dalgalanmalar sol görüşü gittikçe keskin hale getirmeye başlamıştı.

aynı dönemde Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) kurulması ve kuruluşunun hemen ardından burjuvaziye karşı çok hacimli ve örgütlü sendikal faaliyetlere girişebilmiş olması 68’e giden yolda taşları döşemeyi kolaylaştırmıştı.

Tüm Avrupa’da yaşanan toplumsal dalgalanmaların Türkiye’ye yansımaları da kuşkusuz ki gecikmeden gerçekleşmiştir. 60’lı yılların ortalarından itibaren boy göstermeye başlayan öğrenci örgütleri, işçi ayaklanmaları, grevler ülkenin kaçınılmaz durumu haline gelmişti. Daha eşit bir hayatın peşinde koşanlar o dönemde tabi ki öğrenciler olacaktı. Okuyan, eleştiren, daha iyisini hak ettiğini idrak etmiş bir grup olarak öğrenciler hem kendi haklarını hem de ezilen işçi sınıfının haklarını savunacaklardı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP); 12 sendikacının İstanbul Valiliği’ne verdikleri bildirimle kurulmuştur.1962 yılında kurucular, işçi sınıfı ile aydınları buluşturmak hedefiyle ve yaşadıkları tıkanıklığı aşmak için, aydınları partiye çağırdılar. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Adnan Cemgil, Fethi Naci ve daha birçok aydın partiye üye oldular . Ve partinin tartışmalarının eksenini ‘Bu ülke nasıl kalkınır?’ sorusu oluşturur oldu. O yıllarda gençliğin ulusal kurtuluşçu ve sosyalist yönü gün geçtikçe daha da açığa çıkıyordu. TİP içerisine sonradan katılan aydınlardan olan Mehmet Ali Aybar grubu antiemperyalist ve kuvayi milliyeciliği ağır basan bir grup olmasına karşın parlamentarizmden yanaydı. Buna karşın devrimci gençlik hareketi bunu pasiflik olarak görüyor, dönem içindeki sorunları halletmek için yetersiz kaldığını düşünüyordu. Yine TİP içinde yer alan aydınlardan Behice Boran ve Sadun Aren tarafından temsil edilen Emek Grubu ise Sovyet yanlısı bir sosyalizmi savunuyordu. Bu akım saf işçi sınıfının mücadelesini savunmaktaydı. Partinin birinci kongresinde yaptığı programda ‘kapitalist olmayan kalkınma yolu’ çerçevesinde demokratik reformlar ve dış politikada tam bağımsızlık öngörülüyordu. Program partiyi ‘Türkiye işçi sınıfının ve onun öncülüğünde toplanmış emeğiyle yaşayan bütün yurttaşların kanun yolundan iktidara yürüyen siyasi teşkilatı’ olarak tanımlıyordu. TİP dönemin tek legal partisiydi. Dönemin neredeyse tüm sosyalist, komünist, ilerici, demokrat, reformist, radikal ve Kemalistlerini bünyesinde bulundurmaktaydı. Dolayısıyla gelecekte ortaya çıkacak

Ancak tüm bunlardan bahsedilirken Türkiye’deki 68 hareketinin salt öğrenciler tarafından başlatılıp sürdürüldüğünü söylemek çok yanlış olur. İşçilerin yaptığı eylemleri, grevleri görmezden gelmek o dönem inandırılmaya çalışılan yanlış bir tezi kabul etmek olur. 68 hareketinde işçinin rolü çok büyüktür. İşçiler hakları için büyük grevler yapmışlar, savaşmışlardır. Ancak o dönemde öğrencilerin yaptığı eylemler ön plana çıkarılmış, işçiler belki de biraz geri planda kalmıştır. Ancak Fransa’da Mayıs Genel Grevinin 68 Mayıs hareketlerindeki öncülüğü ve bunun da işçiler tarafından gerçekleştirilmiş olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Yani, ‘ormanı tutuşturan tek bir kıvılcımı’ işçiler yakmış, öğrenciler bunun devamını yine işçilerle birlikte getirmiştir.

Türkiye’de öğrenci örgütleri; 1961 Anayasasının - nispi özgürlükçü - ortamı ve yine bu ortama bağlı olarak parlamentoya girmeyi başarmış Türkiye İşçi Partisi’nin varlığı ve ağırlıklı olarak TİP’e yakın duran gençlik dernek/insiyatiflerinin giderek yaygınlaşması, yine 33


birçok farklı sosyalist grubun ve partinin filizlenmesi bu parti içinde olacaktı.

mu en iyi açıklayanlardandı. Türkiye’deki devrimci hareketi Fransa’daki barikat savaşları mücadelesine benzetmemiş emperyalizm karşısında ezilenlerin direnişi olarak açıklamış ve ordu-millet ittifakı üzerinde durmuştu. Deniz Gezmiş’in de 1972’de idamla yargılanırken silahını halka ve orduya karşı değil; ‘işbirlikçilere’ karşı kullandığını ve kullanacağını söylemesi de bize bunu gösteren en iyi örneklerdendi.

Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) ; Sonradan Devrimci Gençlik(Dev-Genç) adını alan bu topluluk 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi üyesi veya “milli demokratik devrim” taraftarı tarafından kuruldu. Fikir Kulüpleri’nin kuruluş amacının gençlik sorunlarının ülke sorunlarından ayrı tutulamayacağını anlatmaktı. Ülke gündemini yakından takip ediyorlar, tartışmalar yapıp ülke gündemine nasıl müdahale edebilecekleri hakkında değerlendirmeler yapıp eylemler düzenliyorlardı. Öğrenciler burada sadece düşünüp tartışmakla kalmayıp zamanla hayalini kurdukları gelecek için eylemler yapmaya da başlamışlardı. Milli Pet-

68 kuşağını silahlı eylemlere yönelten nedenleri incelediğimizde kendilerini savunma gereksinimleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Ülkücü komandoların ve şeriatçıların saldırıları,Taylan Özgür, Vedat Demircioğlu gibi kayıplar ve Kanlı Pazar gibi gelişmeler sonucunda 68 kuşağı devrimcileri silahlanma yoluna gitmeye başladılar. Amaçlarının öldürmek olmadığının kanıtları gözler önünde dursa da silahlı mücadele, kitle eylemlerinden bireysel eylemlere geçiş, dağa çıkan devrimcilerin artışı ülkede işleri çıkmaza sokmaya devam ediyordu. -Burada işkencedeyiz, peki ya kahraman işçi sınıfı nerede? Mayıs 1971 Nurhak Olayı, Mart 1972’de Kızıldere Katliamı, 1972’de Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamı ile 68 kuşağı büyük yara aldı. Büyük önderlerini kaybetti. Kızıldere Katliamı’nda öldürülen THKP-C üyelerinin ve Nurhak’ta dağda ele geçirilen ya da öldürülen THKO üyelerinin yerlerinin bölge köylüleri tarafından bildirildiği kaynaklara geçti. Belki de Türkiye’nin emperyalizme, sömürüye karşı savaşının bel kemiğinin kırılmasına işçi-köylüöğrenci arasındaki bağın kopması neden oldu.

rol Kampanyası, Nato’ya Hayır Haftası, ve nihayetinde ülkede büyük yankılar uyandıran 6. Filoya Hayır eylemiyle FKF bütün etkinliğini göstermekteydi. Antiemperyalist, Atatürkçü ve sosyalist özellikleri çok fazla ön plana çıkan FKF zamanla TİP’in gençlik kuruluşu olma görüntüsünden çıkmıştı.

DÖB, SBF Grubu ve ODTÜ Grubu; Bu üç topluluk 60’lı yılların öğrenci birliklerini oluşturmaktaydı. DÖB Deniz Gezmiş, SBF Grubu da Mahir Çayan gibi sonradan isimleri çok duyulan öğrencileri bünyesinde bulundurmakta ve 68 öğrenci hareketinin İstanbul ayağını oluşturmaktaydı. ODTÜ Grubu ise Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Sinan Cemgil, Ulaş Bardakçı gibi isimlerle hareketin Ankara kolunu oluşturmaktaydı. Daha sonraki yıllarda DÖB THKO’nun SBF Grubu ise THKP-C’ nin çekirdeğini oluşturacaktı.

KAYNAKÇA Andreaw Feenberg ve Jim Freedman, Şiir Sokaklara Egemen Olduğunda, Versus Kitap, 2008 Gençlik Mücadelesinin Sorunları Üzerine, İlerici Gençlik Dergi Arşivi, Sayı 9, 2005 Kaya Ataberk, Mahir Yaşamı ve Mücadelesi, İleri Yayınları, İstanbul, 2008 Nihat Behram, Darağacında Üç Fidan, Everest Yayınları, İstanbul, 1976 Tarkan Turfan, İbrahim, Nokta Kitap, İstanbul, 2008

Ulusal Kurtuluştan Gerillacılığa 60’lı yıllarda Avrupa’da sol hareket genellikle şehir ayaklanmalarına, barikat savaşlarına endekslenmişti. Türkiye ise verdiği ulusal kurtuluş savaşıyla emperyalizme karşı koyuyordu. Bunun yanında Türkiye Avrupa’daki devrimci hareketlere göre çok daha kanlı mücadelelere sahne oldu. Bunun nedeni ise devrimci gençliğin kendini koruma çabasıydı. Şevket Süreyya Aydemir bu duru34


AVRUPA

FRANSA ‘68 MAYIS: Gerçekler ve Yanılgılar Gizem YILDIRDI

1

968 tüm dünyayı kasıp kavuran bir devrim ve toplumsal başkaldırının yılıydı. Fransa’nın ‘68 Mayısı da bu dönüşümün önemli bir parçasıydı.

‘68 Mayıs’ında tartışılan konular olaylarının özeti gibiydi aslında: Teknokratik bir toplum doyurucu işler sunabilir mi? Sunacağı iş insanları makineleştirmekte midir? Bu teknokratik düzene mahkum muyuz? Yoksa bu düzen daha çok özgürlüğün ve inisiyatifin bulunduğu bir şekle dönüştürülebilir mi? Kamusal yaşam baskıdan arındırılabilir mi? Bürokrasiye ve hiyerarşilere boyun eğmek zorunda mıyız? Üretime katılanlar, üretimde söz sahibi olabilirler mi? Üretime katılanlar tüketimden hak ettikleri payı alabilirler mi? Üretimde ve tüketimde eşit bir toplum yaratılabilir mi?

Mayıs Olayları De Gaulle’ün seçimleri kazanmasıyla son bulsa da başarısını toplum üzerinde gösterdi. Öğrenciler yeni toplumsal aktörler olarak seslerini duyurdular. Geleneksel düşüncelere, davranışlara karşı durarak kültür devriminin kilit noktasını oluşturdular.

Tüm bu sorular Mayıs Olaylarının en tartışmalı sorunlarıydı. İşçilerin ve öğrencilerin isteklerinin diğer proleter devrimlerden farklılığı soruların içerisinde gizliydi aslında. İşçi, kapitalist düzenin avantajlarının ve dezavantajlarının bilincindeydi. Tüketimde de yönetimde de payını genişletmek istiyordu. Emeği sömürülen işçinin isyanı tarihte kalmıştı. Oysa öğrenci daha yolun başındaydı. Bu yüzden işçilerin ve öğrencilerin devrime bakışlarında ve eylemlerinde farklılıklar gözleniyordu.’68 Mayısı bir işçi hareketi miydi? Öğrenci hareketimiydi? Yoksa Louis Pierre Althusser’in dediği gibi iki hareketin tarihi karşılaşması mıydı?

‘68 Mayısının ardından sonuçları değerlendirecek olursak, devrimin mağlubiyetinin akabinde postmodern teori ve politikalar etkili olmaya başladı. Postmodernizmi gündeme getiren teorisyenler -Deleuze, Guatarri gibi birçok isim- aynı zamanda öğrenci hareketlerinde yer almış isimlerdi. Bu bağlamda, Fransız postmodern teorisi, aslında 1968’in devrimci ve eleştirel ruhunu taşımaktaydı. Postmodern teorisyenler bize 1968 ruhunun kolay kolay tükenmeyeceğini göstermişlerdi. Mayıs hareketi boyunca tartışılan geleneksel tüm düşünceleri reddetme, yeni düşüncelerle ilerleme fikrini dile getirip Mayıs olaylarının ardından da devam ettirdiler.

‘68 olaylarını direkt öğrenciye atfetmek yanlış olur. Fakat öğrencinin harekette önemini es geçmemek gerekir. Öğrencilerin nasıl büyük bir muhalif grup oluşturacağını, istekleri olan bağımsız ve eşit bir yaşam için işçilerle yakınlaşabileceklerini ve birlikte hareket edebileceklerini Mayıs Olayları gösterdi.

‘68 Mayısının sonuçlarından biri de tükenmekte olan nihilizmin yeniden canlanmasıydı. Bunun nedenini bulmak çok da zor değil aslında. Tüm yaşanan şiddet olayları Fransa’yı yormuştu. Yenilgiler ve moral bozukluğuyla Nihilizm bu dönemde etkili olmaya başladı. Bir diğer sonuç da Avrupa’da seçim arenasında daha sonra Avrupa Komünizmi ismini alacak ideolojinin etkili olmaya başlamasıydı. Aslında öğrenciler ideolojilerden uzak durmaya çalışsalar da başlattıkları harekette ideolojik unsurlar bulunmakla birlikte hareketin sonunda da ideolojik sonuçlar doğmuştu. Mayıs Olaylarında yeni sol, eski solun dar ideolojik ufkuna meydan okumuştu. Popüler sosyalizm dönüşüme uğramış; Stalinci, sosyalist ve sosyal demokrat geleneklerin yıkılmasında önemli rol oynamıştı. Bir diğer sonuç ise Fransız aydınların II. Dünya savaşından bu yana üzerlerine yapışan komünist ideoloji yükünden kurtulmalarıydı. Yaratılan kültürel değişimin ardından muhalefet, eleştiri oklarını ekonomik sömürüden kültürel yabancılaşmaya çevirmişti.

B u n l a r ı göz önünde bulundurarak Louis Pierre Althusser’in ‘68 Mayıs’ı üzerine yaptığı tahlillere tekrar göz atmak gerekiyor. Öğrenci, işçinin onlara ihtiyacı olduğunu mu düşünmüştü? Yoksa harekete Öğrenci Hareketi diyerek diğerlerini yok sayma girişiminde miydi? Burada soracağımız ilk soru öğrenci işçiyi yönetme gayretinde miydi? Öğrenci, sendikalardan ve Komünist Parti’nin çıkar oyunlarından sıyrılıp işçiye ulaşmıştı. İşgal edilmiş fabrika ve kampüsler arasında bağ kurmak için çok uğraşmıştı. Kampüsün kapılarını işçiye açmıştı. Bir nevi sendika lideri görevi görüyorlardı. Ama bu bir yönetme-yönlendirme şeklinde olmuyordu. Mitinge destek topluyorlar ve bildiri dağıtıyorlardı. Sendikaların yaptığı mitingler bile öğrencilerin düzenlediği mitinglere kaymıştı. İşçiler de konuşmalarda sendika liderlerinden ziyade öğrencilere söz hakkı tanıyorlardı. Hatta Metal İşçileri Federasyonu genel sekreteri bile konuşmasında

Radikal değişimlerin zaferi ne yazık ki aynı hızla devam edemedi. Zira parlamento dışı solun mevcut enerji ve düşünceleri, çok geçmeden o devrimci ateşin sönmesiyle tekrar parlamento karşıtı bir tutum sergiledi. Sol yabancılaşma sürecine girerken, çevreci ve feminist hareketler gibi diğer toplumsal hareketler sol partilerin gölgesinden çıkma fırsatını buldu. 35


öğrencilere teşekkür etmişti. Tüm bunlara bakıldığında öğrencinin yönetmekten ziyade toplum için birlik ve beraberliği sağlama gayretine dikkat çekmek gerekir.

ardından öğrencinin yanında yer almıştı. Ardından da seçim korkusuyla ılımlıları küstürmemek amacıyla eski görüntüsüne geri dönüş yapmıştı. Sadece Komünist Parti değil, De Gaulle de çelişkili davranmıştı. Onu, zaferine rağmen sona götüren de bu oldu diyebiliriz. De Gaulle’ün ardından Pompidou’nun gelişi de halkın güven arayışının kanıtıdır.

Yine Louis Pierre Althusser’e göre öğrenci proleterleşmeyi başaramamıştı. Zaten 68 Mayıs’ının havasına bakacak olursak bu bir alt sınıf-üst sınıf tartışması değildi. Diğer devrimlerden farklı bir yanı vardı. Burjuva devrimi hukukiydi, proleter devrimi ekonomikti. Mayıs olayları ise tamamen toplumsal ve kültüreldi. Öğrenciler klişeleşmiş sınıflardan birinde buluşmak yerine yeni bir toplum ve yeni bir düzende birleşmek istiyorlardı. Amaçları diğer sınıfları saf dışı bırakmak değildi. “Peki Mayıs 68 İşçi sınıfının hareketi miydi? Orta sınıfın hareketi miydi? Yoksa öğrenci hareketi miydi?” soruları tartışıladursun, bu hareket toplumun her kesimi için önemli ve değerliydi diyebiliriz. Merkezileşmeden rahatsız yöneticilerin, De Gaulle’ün baskısından bunalan devlet memurlarının, kampüste özgürlük ve demokrasi, eğitimde eşitlik isteyen, yabancı kültürlere karşı çıkan öğrencilerin, sansürsüz yayın isteyen medyanın, çalışma koşullarında ücretlerde iyileştirme ve üretime katıldıkları fabrikalarda söz sahibi olmak isteyen işçilerin, çiftçilerin, profesörlerin, aydınların hareketiydi. Baskı araçları ve hükümet dışında toplumun neredeyse tamamı bütünleşmişti ve öğrenci bu bütünleşmeden pay çıkarmak yerine bütünleşmeye katkıda bulunmak istiyordu. Bunda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Fakat öğrenci kesinlikle bunun toplumsal bir hareket olduğunun bilincindeydi. Yalnız tecrübesizliğinin sonu yaklaştırmada etmen olduğu da götürmez bir gerçektir.

Bakıldığında De Gaulle devrimcileri yatıştırmakta başarısız olmuştu. Öğrencilere olan destek artarak devam etmişti. Peki nasıl oldu da olayların sonucu bu şekilde neticelendi? Bunun nedenlerini de Fransız halkında ve onun o anki algılarında aramalıyız. Zira devrimin arka yüzünde diktatörlük tehdidi vardı. Harekete katılanların büyük bir kısmı bunun farkındaydı. Her ne kadar öğrenciler bunun devrimci geleneğe karşı bir savaş olduğunu vurgulasalar da bu korku Fransız toplumunda tedirginlik yaratmaktaydı. Buna ilaveten sokaklarda artan şiddet Fransız halkını bıktırmıştı, sonu gelmeyen, çözümlenemeyen, bunalıma dönüşen ve toplumsal buhrana yol açan bu olaylar De Gaulle’e zafer kazandırmıştı. Sendikalar ve muhalif partiler toplumsal hareketin sunduğu fırsatlardan yararlansalardı Nantes gibi diğer şehirler yaratılacak ve hem siyasi hem toplumsal yönden zafere ulaşılabilecekti. Nantes’te olduğu gibi sendikal örgütler mali durumu kötü olanlara gıda karnesi dağıtacak, orta sınıf sosyal yardımlarda bulunacak, eğitimciler çocukların eğitimi için örgütlenecek, işçi iktidarı yaratılacaktı. Nantes üreticinin yönetimde söz sahibi olabileceğinin bir kanıtıydı. Öğrencinin tecrübesizliği, işçilerin öğrencilere verdiği desteğin sınırlı düzeyde kalması ve iki sınıf arasındaki kopukluklar, Komünist Parti’nin yanlış seçim stratejileri, sendikaların öğrencileri anlayamamaları sonucu hızlandırıp Nantes’de vücut bulan manzaranın Fransa’ya yayılmasına engel oldu ve hareketi başarısızlığa sürükledi.

Öğrenci hareketlerinde siyasal yönden karmaşa yaşanmıştır. Hareket genel anlamda belli bir siyasi ideoloji etrafında şekillenmezken, Cohn Bendit tüm siyasal düşünceleri harekete dâhil etme girişimindeyken, Komünist Parti ile öğrencilerin arası açılmışken ve hatta Komünist Parti gözünde öğrenciler sahte devrimciyken öğrenciler Enternasyonal’i söyleyerek ellerinde kızıl bayraklarla Arc de Triomphe’a yürüyüş yapmıştı. Mayıs 68’i değerlendirirken bu yürüyüşü da asla unutmamak gerekiyor.

Mayıs olaylarını bugünkü toplumlara, hükümetlere ve toplumsal hiyerarşilere bakarak değerlendirmek yanlış sonuçlar verebilir. O zamanki geleneksel düşüncelere karşı olan fikirler bugünün geleneksel düşüncelerini oluşturabilir. Cohn Bendit’in dediği gibi bugün toplumlar çok farklı. Gerçekçi çıkarımlar için yeni düşünceler ve bakış açıları gerekiyor. ‘68 Mayısının gençlerinden ders çıkartmak gerekiyor. Yeni bir toplum isterken, eski siyasi sistemlerin, örgütlerin ve partilerin tutsağı olunmamalı, tabuların ve geleneklerin gölgesi altında kalınmamalıdır.

“Teori ve ideolojide boğulmaktan kaçınmalıyız.” Kızıl Danny‘nin uyarısının öğrenciler tarafından algılanamaması, sonu yaklaştırmıştı. ‘68 Mayıs amacından sapmıştı. İdeolojik çekişmelerle toplumsal ve kültürel yönde başlayan sosyal ve ekonomik boyutlar kazanan hareket, ideolojik çarpışmayla sonunda siyasi kimlik de kazanmış oldu ve Fransa bu bunalımda totaliter komünizm ile baskıcı De Gaulle arasında sıkışıp kaldı. Toplumsal mücadele seçim yarışına dönüştü.

Günümüz öğrencileri için Mayıs Olayları bir ders niteliğindedir. ‘68 Mayıs hareketinin başarıları ve başarısızlıkları ardındakileri anlamak ve doğru yorumlamak gerekir. Bize bıraktığı en büyük miras daima yenilenme ve sorgulayarak hareketi sağlam ayaklar üzerine oturtmadır. 68’i tarihe hapsetmek tabi yanlış olur. Mayıs Olaylarını gelenekselleştirmek 68 kuşağının ruhuna ters düşmektir. Nitekim onların geleneksel bakış açılarıyla ve ideolojilerin kalıplaşmış çıkarımlarıyla da savaştıklarını unutmamak gerekir. Günümüzde klişeleşmiş eylem ve protestoların tuzağına düşmek yerine, tıpkı Mayıs Olaylarında öğrencilerin yaptığı gibi düşünülmeli, okunmalı, tartışılmalı ve toplumsal dinamikler unutulmamalıdır. İdeolojilerin sınırlamaları aşılmalı ve belki de yeni ideolojilerle toplum için en iyisi aranmalıdır.

Komünist Partinin tutumu da devrim ateşini soğutmuştu. Olayların başında öğrenciyi sahte devrimci diye nitelerken, 36


KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

MAYIS

‘68 ŞEHMUS GÜZEL

Fransa Mayıs 68 Kibele Yayınları, 399 sayfa

BARBARA & JOHN EHRENREİCH

'68 ÖĞRENCİ AYAKLANMASI: Uzun Yürüyüşün Kısa Baharı Kıyı Yayınları, 166 sayfa

RONALD FRASER

1968 İsyancı Bir Öğrenci Kuşağı Belge yayıncılık, 456 sayfa

NİHAT BEHRAM

Darağacında Üç Fidan Everest Yayınları, 216 sayfa

METE KIZIK

IŞITAN GÜNDÜZ

Küresel İsyan '68 Cumhuriyet Kitapları, 213 sayfa

ERDAL ÖZ

Gülün Solduğu Akşam Can Yayınları, 304 sayfa

'68 Mayısında Paris '68 Sorbonne'undan Duvar Yazıları Parşömen Yayıncılık, 80 sayfa

MARK KURLANSKY

1968 Dünyayı Sarsan Yıl Everest Yayınları, 605 sayfa

ANDREW FEENBERG JIM FREEDMAN

Mayıs-Haziran 68 Toplumsal Bir Patlamanın Tarihi ve Dersleri Versus, 131 sayfa

Şiir Sokaklara Egemen Olduğunda ‘Fransa-Mayıs 1968 Öğrenci ve İşçi İsyanı Versus, 238 sayfa

37

DANİEL COHN BENDIT

Hepinizi Öpüyorum, Başkaldırının Haşarı Çocuğu Anlatıyor Metis Yayınları, 219 sayfa

KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

MERAKLISINA


FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM

Yönetmen: Reis Çelik Yapımcı: Lucy Wood Oyuncular: Berhan Şimşek, Mazlum Çimen, Tuncel Kurtiz, Tuncer Necmioğlu, Mümtaz Sevinç, Bülent Çolak Türü: Politik, Dram, Tarihi Yapım Yılı: 1998, Türkiye Süre: 110 dk.

IF... Yönetmen: Lindsay Anderson Yapımcı: Lindsay Anderson, Michael Medwin Oyuncular: Malcolm McDowell, Richard Warwick, Christine Noonan, David Wood, Robert Swann, Peter Jeffrey Türü: Dram, Romantik Yapım Yılı: 1968, İngiltere Süre: 111 dk.

THE DREAMERS Yönetmen: Bernardo Bertolucci Yapımcı: Jeremy Thomas Oyuncular: Michael Pitt, Eva Green, Louis Garrel Türü: Dram, Yetişkin Yapım Yılı: 2003, Fransa, İngiltere, İtalya Süre: 115 dk. 38

FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM FİLM

HOŞÇAKAL YARIN


EN

UCUZ HIZLI KALİTELİ

“ önce dost ”

DETAY FOTOKOPİ

Seri çekimlerde %35 İNDİRİM ah-beyaz) (siy

Dijital Kopyalama Renkli Fotokopi Dizgi Ciltleme Scanner PDF En Güncel DERS NOTLARI Kırtasiye Web Tasarım

www.detayfotokopi.net

0212 528 38 71 ADRES: Bozdoğan Kemeri Caddesi No: 55 Vezneciler / FATİH detay@detaycopy.net

DETAY FOTOKOPİ


ORTADOĞU

> İRAN’IN NÜKLEER PROGRAMI ve BÖLGEYE ETKİLERİ > MISIR’IN TÜRKİYE BÜYÜKELÇİSİ ABDERAHMAN SALAHELDİN MISIR’DA DEVRİMİN YANSIMALARI VE EVRİM SÜRECİ > FİLİSTİN DİRENİŞİNİN İKİ YÜZÜ: FKÖ VE HAMAS

40


ORTADOĞU

İRAN’IN NÜKLEER PROGRAMI ve BÖLGEYE ETKİLERİ Gökhan DÖRDÜ - Uğur Burak URSAVAŞ

Soğuk Savaş Yılları

dünyasından kopuşu, ABD başta olmak üzere birçok ülkede şok etkisi yaratmıştır. ABD’nin öne sürüp desteklediği ve komünist bloğa karşı uzun yıllar kullandığı ‘’Yeşil Kuşak’’ projesi de ilk kez İran İslam Devrimi ile birlikte, ABD tarafından İslam algısının bir tehdit olarak algılanmasına neden olmuştur.3 Bu bağlamda ABD, Ortadoğu politikasını yeniden düzenlemek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte bu süreç, İran- ABD ilişkilerinde ciddi gerginliklere neden olmuş, Humeyni’nin iktidara gelişinin ardından ABD Büyükelçiliği’nin işgali ve rehine krizi, sonrasında da İranIrak savaşında ABD’nin Irak’ı desteklemesi, ilişkileri kopma noktasına getirmiştir.5 Bu süreç, ABD’nin İran’a olan tutumunun değişmesine neden olmuş, bu gelişmelerden sonra ABD, İran’a verdiği desteği geri çekmiştir. Bununla da kalmayıp İran’ı Batı’dan izole etmeye çabalamış, İran’ın nükleer konusundaki tüm atılımlarını baltalama yoluna gitmiştir.

E

sasen İran’ın nükleer programı Soğuk Savaş’ın etkisiyle ortaya konulmuş bir programdır. Bu sürecin arkasında yatan temel unsur: ‘’Soğuk Savaş’’ algısı ve ABD’nin, SSCB’yi çevreleme çaba ve politikasıdır. Bu anlayış çerçevesinde ABD, her müttefikine olduğu gibi İran’a da gerek askeri gerekse teknik konularda yardımda bulunmuştur. Truman Doktrini olarak bilinen ve ABD Başkanı Harry Truman’ın yürüttüğü bu politikayı sonraki başkan Eisenhower da sürdürmüştür. Bu sürdürülen politika da, İran- ABD stratejik çıkar ve ilişkilerini geliştirerek nükleere giden yolun kilometre taşını oluşturmuştur.1 ABD ile İran arasında başlayan stratejik ilişkinin nükleer faaliyet alanında işbirliği boyutuna ulaşması 8 Aralık 1953 BM Genel Kurulu toplantısıyla olmuş, Eisenhower’in BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın başlığı ‘’Barış için Atom’’ olmuştur. Böylece ABD ile İran, ‘’nükleer’’ konusunda işbirliği yapmaya başlamışlardır.

İran Humeyni döneminde her ne kadar nükleer faaliyete, özellikle de İran- Irak Savaşı’nın getirdiği ağır yükten ötürü son vermek istemiş olsa da, bu savaşın İran’da neden olduğu yıkım ve oluşan büyük enerji açığı, Rafsancani’nin Humeyni’yi ikna etmesiyle birlikte İran’ın nükleer faaliyete yeniden yönelmesini sağlamıştır.6

1960’larda ABD desteği ile başlayan İran’da nükleer altyapıyı kurma atılımı, sonrasında Avrupalı şirketlerce devam ettirilmiştir. Bununla birlikte Avrupalı şirketler yalnızca İran’a nükleer tesis kurmakla kalmayıp, İranlı nükleer mühendislerin eğitilmesi görevini de üstlenmişlerdir.2 Fakat yine de bu süreçte en büyük destek ABD’den gelmiştir. Özellikle, ABD firmalarının İran’ı, mevcut petrol ve doğalgaz rezervlerinden tasarruf etmesi ve hem ucuz hem de çevre kirliliğine yol açmayan nükleer teknolojiden faydalanması yönünde teşvik etmesi, İran’ın nükleer altyapısını geliştirme sürecine ivme kazandırmış ve birçok ülkeden destek görmüştür. Tüm bu girişimlerin arkasında olan iki isim ise dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dir. Soğuk Savaş algısının yarattığı itkiyle İran’a nükleer konusunda destek veren Kissinger ve Cheney, o dönemde İran’ın uzun vadede petrol üretiminin azalacağını, bu yüzden alternatif kaynaklara yönelmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu doğrultuda 1977 yılında ‘’ABD ve İran: Gelişen Ortaklık’’ isminde bir sempozyum düzenlenmiş ve İran’ın nükleer altyapısını oluşturabilmek için ABD ile yapılan işbirliği üzerinde durulmuştur. Bu doğrultuda hemen ertesi yıl ABD ve İran arasında nükleer enerji anlaşması imzalanmıştır.3

Irak Savaşı’ndan sonra nükleer konusunda ilk girişimi Cumhurbaşkanı Rafsancani başlatmış; fakat bu girişim çok geçmeden ABD tarafından engellenmiştir. İran’ın Irak Savaşı sonrasında nükleer konusunda yaptığı hemen her girişim ABD tarafından engellenmiştir. İran bu süreçte nükleer enerjiye erişebilme konusunda oldukça fazla çaba sarf etmiştir. İran, 1980- 1988 Irak Savaşı’nın verdiği ağır tahribat nedeniyle sıklıkla meydana gelen elektrik kesintileri ve artan nüfusun doğurduğu enerji açığını kapatabileceğini düşünüyordu. Ancak yaşanan devrim süreci ve İran’ın, ‘’ABD’nin Ortadoğu’daki ileri karakolu’’ kimliğinden sıyrılarak antiemperyalist bir duruş belirleme çabası içine girmesi, İran- ABD ilişkilerini kopma noktasına getirmiş ve artık İran’ın ‘’müttefik’’ konumunda olmadığının farkına varan ABD, düne kadar nükleer konusunda desteklediği İran’ın, artık kendisi için Ortadoğu’da nükleer enerjiye sahip olması durumunda büyük bir tehlike arz edeceğinin farkına varmıştır.7 Bu süreçte aynı ABD artık İran’a nükleer enerji konusunda destek değil engel olma çabası içine girmeye başlamıştır. Bu doğrultuda İran’ın 1989 yılındaki Busehr nükleer reaktörlerini tamamlama projesi olan ‘’Busehr’’ projesi, 1992 yılında Çin ile imzalanan ve

1979 Humeyni Devrimi Ve Yeni Dönem 1978- 1979 yıllarında İran’ın İslam Devrimi’ni gerçekleştirerek Ayetullah Humeyni önderliğinde Batı

Eisenhower ile birlikte, Ford, Nixon ve Carter da İran’a ‘’nükleer’’ konusunda destek vermiştir. Pınar Hüseyinoğlu, İran’ın Nükleer Programı ve Bölge Dengelerine Yansıması, Tasam Yay. 2007 3 Henry Kissinger ‘’Iran: A Nuclear Test Case’’ Washington Post, 8 Mart 2005 4 Zeynep Güler, İran ve Batı İlişkileri, Uluslar arası İlişkiler Yıllığı, 1998, sf 30 5 Tayyar Arı, Geçmişten Günümüze Ortadoğu; Siyaset, Savaş ve Diplomasi, Alfa Yayınları, sf: 541 6 Pınar Hüseyinoğlu, a.g.e. sf. 364 7 Bu konuda başrolü Cheney ve Kissinger paylaşmıştır. Şah dönemi İran’ın uzun vadede nükleere ihtiyaç duyacağını söylerken, aynı iki isim Humeyni dönemi İran’ının bu kadar petrol kaynağına sahipken neden nükleere ihtiyaç duyduğunu sorgulamaya başlamışlardır. 1 2

41


İran’da yeni bir nükleer reaktör inşası anlaşması, 1994 yılında Çek firması Skoda Plzen ile imzalanan nükleer reaktör parça temini anlaşması ve daha bunun gibi birçok anlaşma, ABD’nin baskılarıyla gerçekleşmeden son bulmuştur.8

Şüphesiz ki İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombaları yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuş ve birçok devletin, nükleer teknolojinin ucuz enerji üretmenin yanı sıra daha bir çok

Yeniden Nükleer Krizin Gündeme Gelmesi Soğuk Savaş boyunca, hiç kullanılmamalarına rağmen üzerlerinde oldukça konuşulan ve devletlerin politikalarını bir bakıma etkileyen nükleer silahlar, her ne kadar korkuya dayalı da olsa, Soğuk Savaş döneminde görece istikrarlı bir düzenin oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Soğuk Savaşın ardından her ne kadar ‘’Sovyet Tehdidi’’ algısı kadar bütünsel bir söylem üretilememiş olduysa da özellikle 11 Eylül sonrası dönemde ‘’diktatörlük’’ , ‘’terörizm’’ , ‘’terörizme karşı savaş’’ ve de özellikle ‘’kitle imha silahları’’ söylemleri dile getirilmiş ve bu söylemler de sonraki süreçte ‘’nükleer kriz’’ sorununu yeniden tetiklemiştir.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşma (NPT) NPT, nükleer silahların yayılmasını önlemeyi, nükleer enerjinin barışçıl amaçlar için kullanılmasında uluslararası işbirliğini sağlamayı ve nükleer silahsızlanmayı gerçekleştirmeyi amaçlamaktadır. 1970’te yürürlüğe girmiştir. 1995’te Anlaşmanın süresi belirsiz olarak uzatılmıştır. NPT’yi imzalayan 189 ülke bulunmaktadır. Bunlar arasında BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ABD, İngiltere,Fransa, Rusya ve Çin de bulunmaktadır.

Ağustos 2002’de İran’da rejim muhalifi olan İran Ulusal Direniş Cephesi üyesi Ali Rıza Caferzade’nin, İran’ın nükleer faaliyetlerini ifşa edip uluslar arası kamuoyu ile paylaşması, nükleer kriz sürecini farklı boyutlara taşımış ve nükleer kriz konusunda tansiyonu yükseltmiştir.9 Caferzade bununla kalmamış, Tahran’ın çevre köylerinde, Leşgerabad ve Remande’de de uranyum zenginleştirme tesislerinin olduğunu öne sürmüştür. Tam da bu açıklamaların ardından ABD İran’ı nükleer silah üretmeye teşebbüsle itham etmiş ve böylece İran’ın uranyum zenginleştirme programı uluslar arası bir kriz halini almıştır.10 Gelinen süreçte İran nükleer çalışmalarını kabul etmekle birlikte bu çalışmaların yalnızca ülkenin genel enerji ihtiyacını karşılamaya yönelik olduğunu savunmuştur. Diğer yandan İran, AB ile nükleer konusunda müzakerelere başlamış ve bu süreçte ABD ile karşı karşıya gelmekten özellikle kaçınmıştır. İran bu süreçte söylemlerini barışçıl çerçevede dile getirmiş ve söylemlerini hep Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşma (NPT) ‘ya dayandırma yoluna gitmiştir. Nükleer teknolojinin mümkün olduğu kadar çok ülkeye yayılmasını sağlamak ve bunu yaparken bir yandan da nükleer silahların üretilmesini engellemek gibi içinde büyük bir paradoksu barındıran UAEK, bünyesindeki NPT ’nin 4. maddesinin 2. paragrafında UAEK ‘ın yükümlülüğü şöyle ifade edilmiştir:

İsrail, Pakistan ve Hindistan anlaşmaya katılmamışlar; Kuzey Kore ise nükleer silah ürettiğini açıklamasından kısa süre önce Anlaşmadan çekilmiştir. NPT hâlihazırda nükleer silaha sahip ülkelerin taraf oldukları tek bağlayıcı uluslararası anlaşmadır. NPT’nin uygulanması UAEA tarafından izlenmektedir. UAEA Safeguards (Güvenlik Denetimi Anlaşması) ve Ek Protokol ilkeleri uyarınca haberli ve habersiz incelemeler ve üye devletlerin bilgilendirmesi yoluyla NPT’nin uygulanmasını gözetir.

NPT’den Çekilmenin Hükümleri

“NPT’ye üye olan her ülke bu konuyla ilgili hususlarda ulusal çıkarlarının olağanüstü gelişmeler tarafından tehdit edilmesi halinde Anlaşmadan çekilme hakkına sahiptir.” “Anlaşmadan çekilecek olan ülke bundan 3 ay önce Anlaşmanın diğer tüm taraflarını ve BM Güvenlik Konseyi’ni bilgilendirmekle yükümlüdür.”

‘’Anlaşmaya taraf devletler, nükleer enerjinin barışçı yollarla kullanılması amacıyla nükleer teçhizatın, maddelerin, bilimsel ve teknolojik bilginin en geniş şekilde mübadele edilmesini kolaylaştırmayı ve bu mübadeleye katılma hakkına sahip olmayı taahhüt ederler.’’

“Bu bilgilendirme açıklamasında, Anlaşmadan çekilmeye yol açan ve ilgili tarafın vazgeçilmez ulusal çıkarını tehdit eden olağanüstü şartlarla ilgili bilgiye yer verilmesi gerekmektedir.”

Bununla birlkte NPT’nin 4. maddesinin 1. bendinde söz konusu durum şöyle ifade edilmiştir:

farklı alanda işe yaradığının farkına varmışlardır. Fakat bu farkındalık, pek tabiidir ki elinde nükleer silah bulunduran ülkelerin işine gelmemektedir. Daha da önemlisi ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına ciddi şekilde gölge düşürüp dengeleri altüst etmekte ve ABD nezdinde Ortadoğu’da etkileri net bir şekilde hissedilebilecek bir istikrarsızlığın önünü açacaktır. Bu bağlamda başta ABD olmak üzere, AB, UAEK ve diğer aktörlerin İran’dan uranyum zenginleştirme işlemine bir son vermesini beklemektedir. Halbuki bu durum

‘’Mevcut anlaşmanın hiçbir kuralı, nükleer enerjiden barışçıl amaçlarla yararlanmak isteyen, üretimde ve araştırmada bulunan anlaşmaya taraf devletlerin, hiçbir ayrım gözetilmeksizin, anlaşmanın 1. ve 2. maddesi gereğince devredilemez haklarına zarar verecek şekilde yorumlanamaz.”

Pınar Hüseyinoğlu, a.g.e. sf. 366 ABD merkezli Ulusal Direniş Konseyi adlı kuruluşun başkanı olan Ali Rıza Caferzade, 14 Aralık 2002’de Washington’da yapmış olduğu basın toplantısında Natanz ve Arak tesislerindeki nükleer faaliyetler hakkında kamuoyuyla ayrıntılı birçok bilgiyi paylaşmıştır. Konuyla ilgili Bkz: Talha Köse, İran Nükleer Programı ve Ortadoğu Siyaseti, sf:10, Seta Yayıncılık, 2008 10 Pınar Hüseyinoğlu, a.g.e. sf. 367 8 9

42


aynı zamanda İran’a NPT eliyle verilen bir haktır. Bu sebepledir ki, UAEK Başkanı Baradey, İranlı yetkililerden uranyum zenginleştirme sürecini durdurmasını istemekle, aslında bir bağlamda çelişkiye düşmektedir. Çünkü imzalanan söz konusu anlaşma, Baradey’i böyle bir haktan mahrum etmektedir. Tüm bunlarla birlikte kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere karşı İran’ın yanıtı hep ‘’Gerekirse NPT ’den imzamızı çekeriz’’ olmuştur.11 Böyle bir sürecin yaşanması durumunda uluslararası gözlemcilerin yasal yollardan İran’ı denetleme hakkı ortadan kalkacaktır. NPT ’nin denetleyemediği ülkelerden birisi de İsrail’dir. NPT ’ye taraf olmayan ve bünyesinde nükleer silah bulunduran İsrail’in, İran’ın nükleer faaliyetini tehlikeli bulması da başlı başına bir paradoksu bünyesinde barındırmaktadır.

İsrail’in Nükleer Kapasitesi

İsrail’in nükleer tesisleri ve silahlarıyla ilgili bilgiler, ilk kez İsrail’in Dimona nükleer tesisinde çalışan mühendis Mordechai Vanunu tarafından ortaya konuldu. 1986 yılında İngiliz The Sunday Times gazetesine Dimona tesisiyle ilgili fotoğraf ve teknik bilgileri veren Vanunu’nun deşifresinin ardından, İsrail resmen kabul etmese de, bu ülkenin gelişmiş nükleer teknoloji ve silahlara sahip olduğu düşünülmektedir. İsrail Orta Doğu’da NPT’ye üye olmayan tek devlettir. İsrail’in hem füzyon, hem de füzyon bombalarına sahip olduğu, nükleer döngünün uranyum çevrim ve plütonyum üretim gibi teknolojilerine sahip olduğu tahmin edilmektedir. İsrail’in 200’e yakın nükleer savaş başlığına sahip olduğu düşünülmektedir.

İran’ın Enerji Potansiyeli İran, dünya petrol rezervlerinin %10’unu elinde bulundurmaktadır. Bu oran da 133.3 milyar varile denk gelmektedir. Bununla birlikte dünya doğalgaz rezervlerinin de %18’ine yani 26.62 trilyon metreküp doğalgaza sahiptir. İran petrol ve doğalgaz rezervleri açısından zengin bir ülke olmakla birlikte aynı zamanda dünyada en fazla baraja sahip olan ilk üç ülke arasındadır. Dolayısıyla enerji ihtiyacının büyük bir bölümünü hidroelektrik santrallerinden de karşılayabilmektedir.12 Bununla birlikte UAEK ’nin verilerine göre, İran’ın yıllık enerji üretimi 152269 Gwh iken; yıllık enerji tüketimi de 118473 Gwh ‘tır.13 Buradan çıkarılacak sonuç da, İran’ın şu anki enerji üretim kapasitesinin tüketim kapasitesinin üzerinde olduğudur.

İran’ın Nükleer Programının Askeri Amaç Taşıma İhtimali

Uranyum zenginleştirme kapsamında yaptığı çalışmalar 2002 yılında ortaya çıkan İran, akabinde Şubat 2003’te UAEK ile işbirliği yapma sözü vermiş, bu sayede çalışmalarının barışçıl amaç taşıdığı intibası uyandırmaya çalışmıştır. Özellikle İran’ın zenginleştirilmiş uranyumu elektrik üretiminde kullanacağı ifade edilmiştir. Bunun için ileri sürülen gerekçe de, İran’ın alternatif enerjiye yönelmemesi durumunda uzun vadede çevresel bir felaketle karşı karşıya kalma ihtimalidir. Bununla birlikte Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesine İlişkin Anlaşmaya (NPT) göre sivil amaçlı nükleer enerji elde etme hakkı olduğunu ileri sürerek çalışmaların meşruluğunu kanıtlama çabası içerisine girmiş ve nükleer silah programına sahip olduğuna ilişkin iddiaların tamamını reddetmiştir. Bunun yanı sıra İran, ABD’nin başını çektiği yaptırımlar neticesinde uzun yıllar uluslararası anlamda izole edildiğini, bu nedenle de nükleer yakıt bağlamında kendi kendisine yetmesi için nükleer çalışma içine girmesinin zaruri olduğunu ve bu çerçevede NPT ‘ye atılan imzanın dışına çıkılmadığının üzerinde durmuştur.14 Özellikle Eylül 2005’te BM Genel Kurul toplantısı bu bağlamda önemlidir. İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, konuşmasında nükleer faaliyetlerinin tamamen barışçıl amaçlar çerçevesinde yürütüldüğü konusunda ısrarlı bir söylem içerisine girmiş ve bu sebeple de İran’ın, NPT ‘nin sağladığı meşru bir hak olan nükleer enerji hakkından vazgeçmeyeceğini dile getirmiştir. Dünyadaki nükleer başlıklı silahların yarısından fazlasının ABD’ye ait olduğunu belirten Ahmedinecad, bunun NPT ‘ye aykırı olduğunu, asıl başka ülkeleri nükleer silah geliştirmekle suçlayan ABD’nin cezalandırılması gerektiğini söylemiştir. Ahmedinecad: ‘’Nükleer silahsızlanma sağlanamamıştır, son 40 yıldır, Siyonist rejim de dahil olmak üzere kimi ülkeler nükleer silahlara sahip olmuşlardır. Nükleer enerjiyi, nükleer silahla eş tutmak en büyük adaletsizliktir. Bunu yapan, nükleer silaha, güce sahip ülkeler hem nükleer silahlar hem de barışçıl nükleer enerjide tekel olmak istiyorlar. Köleliği 2500 yıl önce kaldırmış olan yüce İran halkının, gelişim için nükleer silaha ihtiyacı yoktur. İran, nükleer silah sahibi olmayı bir onur ya da saygınlık olarak görmemektedir.‘’15 demiştir. İki yıl sonra Kasım 2007 ‘de 16 istihbarat kuruluşunun ortak imzasıyla çıkan Ulusal İstihbarat Tahminleri’nin (NIE) ‘’İran: Nükleer Hedefler ve İmkanlar’’16

Hasan Öztürk, Yeniden Nükleer Silahlanma; Libya Tecrübesinden Alınacak Dersler ve İran’a Uygulanabilirliği, sf. 275 ‘’İran’ın Son Siyasi Gelişmeleri’’ ,http://turkish.irib.ir/iran%20hafte,htm, 30 Mart 2006 13 ‘ ’2003 Energy Balances for Iran, Islamıc Republic’’, http://www.iea.org/dbtw-wpd/Textbase/stats/nmcbalancetable.asp?nonoecd=Iran%2C+Islamıc+Republic+Of&COU NTRY_LONG_NAME=Iran%20Islamic%20Republic%20of, 30 Mart 2006 14 Cenap Çakmak, a.g.m. sf:104 15 İran is resolved to pursue nuclear program: Iranian president says ‘’nation has ‘legal right’ to nuclear energy’’ CNN, 18 Eylül 2005 www.cnn.com/2005/WORLD/ meast/09/17/iran.president/index.html 16 ‘’İran: Nuclear Intentions and Capabilities/National Intelligence Estimate’’ National Intelligence Council, Kasım 2007 http://www.dni.gov/press_releases/20071203.pdf 11 12

43


başlıklı raporu da net bir dille ‘’İran’ın nükleer silah üretme amacı taşıdığını’’ söylemekten uzak durmuştur. İran’ın nükleer çabaları konusunda edinilen izlenimin muğlaklığı da bu konuda İran’ın elini güçlendirmiştir.

Nükleer Faaliyetin İran Siyasasına Etkisi İran yönetimi her ne kadar uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin barışçıl amaç taşıdığını savunsa da, nükleer reaktör sahibi olarak, nükleer silah üretiminin altyapısını çoktan hazırlamıştır ve nükleer silaha sahip olmadığı sürece özellikle bölgesinde siyasi anlamda istediği yetkinliğe ulaşamayacağının farkındadır. Bu durum da bölgesinde etkin rol üstlenmek isteyen, devlet geleneğine sahip yükselen bir güç olan İran’ın uzun vadeli plan ve çıkarlarıyla tezat oluşturacaktır. Bununla birlikte 1980-1988 İran-Irak Savaşı, İran’ın ‘’askeri güç’’ tanımını yeniden keşfetmesine olanak tanımıştır. Bu dönemden itibaren askeri ve savunma gücünü geliştirmeyi devletin temel politikası haline getirmiştir. Zira Dini Lider Ayetullah Seyid Ali Hameney ve Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad başta olmak üzere İran’ın önde gelen siyasi figürlerinin tamamına yakını için bir ‘’Bağımsızlık Politikası’’ halini almıştır.17 Dolayısıyla, ABD’nin ve Batı’nın varsayımlarının ötesinde, İran’ın nükleer konusundaki düşünceleri, planları ve gerekçeleri tamamen rasyonel bir çerçeve dahilindedir. İran, bünyesinde barındırdığı dogmatik retoriğin ötesinde özellikle son yıllarda ihtiyatlı bir bölgesel güç olma konusunda emin adımlarla ilerlemektedir. Bu bağlamda öncelik olarak bağımsızlık ve İran’ın hayati çıkarları dikkat çekmektedir. Bulunduğu coğrafyanın istikrarsızlığı ve edindiği düşmanlar göz önüne alındığında temel argüman, olası tehdit algılamalarına karşı koyabilme azmi ve kapasitesi olarak tasavvur etmiştir. Bu durum en dar kapsamıyla ABD’nin Basra Körfezi’ndeki çıkarlarına meydan okumak, İsrail’e karşı caydırıcı bir güce sahip olmak, Türkiye’nin artan etkinliğini frenleme amaçlarını aynı potada eritmektedir.18

ABD’nin İran’ın Nükleer Programı ile İlgili Yaklaşımları İran’da nükleer programı başlatan ve en büyük desteği veren devletin ABD olmasına karşılık ABD ve İran ilişkileri 1979 devrimi ile birlikte tamamen değişmiştir. Bu tarihten sonra ABD’nin “İran algısı” günümüze kadar gelen süreçte • İran’ın Ortadoğu barış sürecini engellediği • İran’ın radikal terör örgütlerini desteklediği • İran’ın kitle imha silahları ürettiği • İran’ın insan hakları ihlalleri yapan bir devlet olduğu yönünde şekillenmiştir. İran, devrimin hemen sonrasında 1980-1988 yılları arasındaki Irak savaşıyla ciddi yaralar aldı. 90’ların başına gelindiğinde nükleer programını devam ettirme yönünde kararlı adımlar atmaya başladı. Çünkü Ortadoğu’da etkin bir güç olmak isteyen İran, ABD ile fiziksel olarak komşuydu. Bunun yanında İsrail, Rusya, Çin, Hindistan ve Pakistan gibi nükleer silah barındıran devletlerle çevriliydi. Bu sebeple İran, ABD ve İsrail’e karşı bölgedeki iddiasını gerçekleştirmek adına nükleer silah geliştirebilecek konuma gelerek “nükleer lig”e dâhil olmayı ve dış politik gücünü artırmayı hedef olarak belirledi. ABD ile birlikte İsrail bunu kendilerine doğrudan ve ciddi bir tehdit olarak algıladı.

1997 yılında İran’da iktidara ılımlılığıyla bilinen Hatemi’nin gelmesiyle ABD-İran ilişkileri görece yumuşama dönemine girdi. Fakat İran’ın nükleer programının “nükleer kriz” halini alması ve 2005 yılında Ahmedinejad’ın iktidara gelişi ile ABDİran ilişkilerinde önemli dönemeçler yaşandı. “Nükleer kriz”in patlak vermesi ile ABD ve AB’nin, İran’ın nükleer programının barışçıl amaçlı olduğu konusunda şüpheleri artmış ve İran’ın nükleer programının amaçlarının İran’ın ifade ettiği gibi barışçıl olmadığı anlaşılmıştır. Bu aşamada AB, doğusunda yer alan İran’daki radikal bir hareketin doğrudan kendi güvenliğini tehdit ettiğinin farkındaydı. Bu sebeple nükleer krizin çözüm yolunu ABD’nin aksine diplomaside arayan AB ile İran arasında diplomatik görüşmelere başlandı. İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurması ve ani denetim hakları sağlayan Ek Protokol’ün imzalanması için İran’a baskı yapıldı. Ek Protokol, uranyum zenginleştirme faaliyetlerine son verilmesini ve İran’daki nükleer tesislerin denetime açılmasını içeriyordu. Süreci uzatan İran, Ekim 2003 tarihinde Ek Protokolü imzaladı. Fakat Haziran 2004 yılında UAEK Başkanı Baradey’in İran’ın işbirliğini yetersiz bulması üzerine yaptığı açıklamadan sonra İran, gönüllü olarak durdurduğu uranyum zenginleştirme çalışmalarına tekrar başladı. İran bu tutumunu ileride de devam ettirerek süreci sık sık tıkayacak ve zaman kazanmış olacaktı. Diplomatik süreçlerden karlı çıkan İran, ABD’nin desteklediği AB’nin diplomatik tutumuna karşılık başarılı bir dış politika yürütmüştü. 2005’te yapılan seçimlerle Ahmedinejad’ın iktidara gelişi ile ABD-İran ilişkilerinde diğer önemli bir kırılma yaşandı. Ahmedinejad rejimin devamını sağlayabilmek adına diplomasiyi değil, ABD ile çatışma ve gerginliği ilişkilerinin merkezine aldı. Her defasında diplomatik süreci tıkama yoluna giden İran’a karşı ABD tutumunu sertleştirmiş ve izolasyonların güçlendirilmesi ile birlikte yaptırımların uygulanması içeren çözümlere yönelmişti. İran’ın nükleer programına duyulan güvensizliğe karşılık denetimlerin sıklaştırılmasını savunan ABD, Çin ve Rusya’nın da desteğini de alarak 2004’ten 2010 yılına kadar İran’a BM Güvenlik Kurulunda dört kez yaptırım kararı çıkartılmasını sağlamıştır. Bu yaptırım kararlarının sonuncusu olan ve Haziran 2010’da BMGK’da oylanan paket 15 üyenin 12’sinin onayı ile kabul edilmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın “İran’a şu ana kadar uygulanan en sert yaptırımları içeren paket” olarak nitelendirdiği paket BM silah ambargosunu genişletmesini, mali kısıtlamalar ile seyahat yasağını ve denetimlerin artırılmasını içermiştir.19

Nükleer Faaliyetler Çerçevesinde AB-İran İlişkileri AB, İran’ın barışçıl maksatlı nükleer enerji çalışmalarını İran’ın bir hakkı olarak değerlendirmektedir; fakat öte yandan barışçıl amaçlı nükleer faaliyetleri konusunda dünya kamuoyunu ikna edemeyen ve ciddi şüpheler uyandıran İran’ın nükleer silah geliştirmesi birincil olarak AB’yi etkileyecektir. AB bu sebeple İran’ın nükleer çalışmalarının “şeffaf” olması gerektiğini vurgulamaktadır.

Pınar Hüseyinoğlu, ‘’Nükleer Kulüp Adayı İran’’ Pusula, 17 Şubat 2005 Cenap Çakmak, ABD ve Nükleer İran Krizi, sf. 104 19 “İran’a Yaptırım Kararı Çıktı”, http://www.ntvmsnbc.com/id/25104805, 11 Şubat 2012. 17 18

44

2000’lerin başında başlayan nükleer kriz ile birlikte İran


ile son on yılda ciddi bir güven krizi yaşayan AB’nin şüpheleri artmıştır. İran’ın nükleer faaliyetlerine gönüllü olarak ara vermesine rağmen her defasında uranyum zenginleştirmeye tekrar başlaması ve süreci kasıtlı olarak uzatıp nükleer faaliyetlerinde yol alması AB-İran görüşmelerinin ana gündem maddesi olmuştur. İnsan hakları, ticari ilişkiler ve güvenlik olmak üzere üç boyutta ilerleyen AB-İran ilişkileri İran’ın uluslararası arenada istikrarsız bir tablo çizmesiyle yoğunluk kazandı. İran’ın dış politikasının neredeyse tamamının AB’nin güvenlik boyutu olarak adlandırdığı konu üzerinden, yani nükleer faaliyetler üzerinden ilerleyişi AB ile İran ilişkilerini şekillendiren başlık oldu. İran’ın nükleer programı çerçevesinde şekillenen bu güvenlik boyutu ise enerji güvenliği ve İran’ın nükleer programı olmak üzere iki alandan ilerlemektedir. İran’ın nükleer silah geliştirme çabalarına rağmen komşularıyla iyi ilişkiler kurma politikası güden ve daha da önemlisi bölgede hiçbir istikrarsızlık istemeyen AB’nin İran ile ilişkilerinin ekonomik boyutu da önem arz eder. Çünkü AB-İran ilişkilerinin odaklandığı diğer konu, enerji güvenliği olup AB, İran’daki fosil yakıt kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. 2002’de İran’da Natanz ve Arak’da kurulan tesislerde İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin açığa çıkmasıyla başlayan süreç çerçevesinde AB, İran ile diplomatik ilişkileri yoğunlaştırmıştır. 2003’te UAEK’nın raporlarına göre İran’ın imzaladığı anlaşmaları ihlal ettiği anlaşılmıştır. AB üçlüsü İran ile, nükleer faaliyetler konusunda bilgi verme, uranyum zenginleştirme faaliyetine son verme ve Ek Protokol’ü imzalama konusunda anlaşmaya vardı. AB’nin İran ile ekonomik ilişkilerini geliştirmekle birlikte İran’a barışçıl amaçlı nükleer faaliyetler konusunda destek verilmesi yönünde tekliflerde bulunulmuş; fakat uzun süren görüşmeler sonrasında İran, 2005’te AB’yi iyi niyetli olmamakla suçlamış, önerileri de reddederek görüşmeleri sonuçsuz bırakmıştır. Bu ise AB açısından başarısızlık anlamını taşımıştır. Gelinen noktada İran tesislerini denetime kapatmış ve uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam etmiştir. Baskıların artması üzerine İran tesisleri denetime tekrar açmıştır. AB’nin diplomatik girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine AB diplomatik çözüm yollarından uzaklaşarak ABD’ye yaklaşmaya başlamıştır ve 2006 yılında İran’ın Güvenlik Konseyine gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Aralık 2006’da Güvenlik Konseyi’nden çıkan karar neticesinde İran’ın nükleer programına ambargo uygulanarak İran’a nükleer silah alanında malzeme ve teknoloji aktarımı yasaklanmıştır. Alınan kararlara ve uygulamalara rağmen nükleer programı konusunda irade gösteren İran’ın faaliyetlerine devam etmesi üzerine İran 2010 yılında tekrar Güvenlik Konseyi’ne gönderilmiş ve İran’ın askeri faaliyetlerinden çekince duyulması nedeniyle İran’a getirilen silah ambargosu genişletilmiş, mali kısıtlamalar ve denetimler arttırılmıştır. AB’nin girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla AB, İran’la olan ekonomik ilişkilerinin yoğunluğuna rağmen bölgede aktif olarak yer alamayarak ABD’nin tutumu çerçevesinde ko-

numlanmak durumunda kalmıştır. Şahap füzelerinin Avrupa sınırlarına kadar dayanması ve İran ile AB arasındaki fosil yakıtı transferinin AB açısından hayati önem taşıyışı, AB için İran’ın istikrarlı ve nükleer silahlardan uzak oluşunu gerektirmiştir. Nükleer Faaliyetler Çerçevesinde Rusya ve Ortadoğu Ülkelerinin İran ile İlişkileri Rusya ile İran’ın ilişkilerini İran’ın batı ülkeleri ya da Türkiye ile olan ilişkileri gibi değerlendirmek sorunlu bir değerlendirme olur. İran ve Rusya ilişkileri bölgede ortak güvenlik algıları üzerine kuruludur. 1979 Devrimi öncesi Sovyetler İran’ın nükleer programında yer almıştır; fakat 1979 sonrası başlayan İran-Irak savaşında Sovyetlerin Irak’a silah satışı ile dalgalı bir şekilde devam eden İran ilişkileri gerilemiştir. Bununla birlikte İran hem ikili iç siyasi örgütlenmesindeki dinsel otoritenin hem de savaşın ekonomik sonuçlarının müsaade etmemesiyle nükleer programına savaş boyunca ara vermiştir. 1980’li yılların sonunda İran-Irak savaşının bitmesi ile aynı dönemde Soğuk Savaşın sonu gelmiş ve bölgede dengeler değişmiştir. Her şeyden önce 90’ların başından itibaren nükleer programına devam etme kararı alan İran, buna ilerleyen dönemlerde artan ölçüde ihtiyaç duymuştur. Çünkü Sovyetlerin dağılması ile Ortadoğu ve Orta Asya’daki boşluğu doldurmak isteyen ABD bölgede ilerlemiş, Irak’ın Kuveyt’e girmesiyle ile de bölgede ciddi bir açık olduğu anlaşılmıştır. İsrail’in ise İran’ın hemen batısında yer alması ve ABD ile sıkı ilişkileri İran’ı tehdit etmeye başlamıştır. Bölgedeki güvenlik açığının büyümesi ve Ortadoğu’da istikrarsız hareketlerin bir nedeni de Sovyetlerin dağılmasıdır. Bu noktada İran bölgede bir güç odağı olmak ve caydırıcılık gücünü arttırmak adına nükleer programı için Rusya’yla yakınlaşma yoluna gitmiştir. Diğer yandan –Rusya da dâhil olmak üzere- bölgedeki hiçbir ülke ve AB, İran’ın nükleer programını askeri maksatla geliştirmesine razı olmamıştır; ama gelinen noktada İran’ın hissettiği açık, İran’ı Rusya’ya hem askeri hem de nükleer olarak yakınlaştırmıştır. Duyduğu açık neticesinde İran’ın Rusya’dan 1991-2002 yılları arası yaptığı askeri dışalım 3.6 milyar doları bulmuş ve bu İran’ın yaptığı dışalımların %54’ünü oluşturmuştur.20 İran’ın nükleer programını yürütme kararı alması ve Rusya’yla yakınlaşması sonucunda 1995 yılında İran ve Rusya ABD’yi karşılarına alarak bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşma; devrim sebebiyle yarım kalan Buşehr nükleer enerji tesisinin tamamlanması, her yıl 20-30 yüksek lisans ve doktora öğrencisinin Rusya’da nükleer alanda eğitim alması ve nükleer alanda teknolojik işbirliğini içermiş ve 1995 yılında Rusya-İran nükleer ilişkileri yeni bir boyut kazanmıştır.21 Uluslararası alanda İran’ın nükleer programının “barışçıl” olduğunu vurgulayan Rusya, İran’da 2002 yılında krizin patlak vermesiyle zor durumda kaldı. Çünkü Rusya’nın her durumda İran’ın nükleer programının barışçıl olduğunu vurgulamasına rağmen İran, nükleer programına kararlılıkla devam etmiş ve programın askeri amaçlar içerdiği konusunda duyulan büyük

Fatih Özbay, “Nükleer Program Ekseninde Dünden Bugüne Rusya-İran İlişkileri”, Satranç Tahtasında İran, Ed. Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı, İstanbul, Tasam Yayınları, 2007, s. 181. 21 Mustafa Kibaroğlu, “İran’ın Nükleer Programı: Aktörler ve Etkileri”, http://www.network54.com/Forum/382964/message/1140011166/%DDRAN’IN+N%DCKLEER+ PROGRAMI-+AKT%D6RLER+VE+ETK%DDLER%DD, 11 Şubat 2012. 20

45


güvensizlik Rusya’yı batı ile ilişkilerinde bir karar alma noktasında zorlamıştır. Rusya’nın en az ABD, İsrail ve AB kadar İran’ın nükleer silaha sahip olmamasını istediği söylenebilir. Çünkü eğer İran nükleer silah geliştirirse istikrarsız rejiminin yarattığı güvensizlik ve bu nükleer silahların terörist örgütlerin eline geçme riskiyle birlikte, İran’ın aynı zamanda Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere ardında bölgedeki tüm devletleri nükleer silah yarışına sokacağı bir gerçektir; fakat diğer yandan Rusya, İran ile ilişkilere devam etmiştir. Çünkü Rusya elindeki teknolojik birikimini İran’a askeri malzeme ve silah olarak satar ve İran’a yüksek miktarlarda yatırım da yapmaktadır. Yani Rusya’nın İran’dan ciddi bir ekonomik geliri vardır. İran ise buna karşılık elinde zengin fosil yakıtları bulundurması ve ileri teknoloji ürünü silahlara ihtiyaç duyması sebebiyle Rusya’yla yakın ilişkiler kurmuştur. Rusya’nın İran ile kurduğu bu yakın ilişkiler Rusya’ya sadece ekonomik kazanımlar sağlamayacaktır. Rusya bu sayede, • İran pazarını ele geçirecek • ABD’nin İran ve Ortadoğu’da dolduramadığı boşluğu dolduracak • İran’ın askeri faaliyetlerini yakından takip etme imkânı bulacaktır. Ayrıca Rusya’nın İran’ın nükleer faaliyetlerine destek verme sebeplerinden biri de Rusya’nın İran’da kendini kanıtlamasıyla birlikte ileri teknoloji gerektiren nükleer santral kurma konusunda başta Doğu Avrupa, Orta Asya, Çin ve Hindistan olmak üzere bu bölgelerde faaliyet gösteren diğer firmalara karşı üstünlük elde ederek nükleer santral kurma işlerini almasıdır.22 Bu sayede kendini kanıtlayabilecek olan Rusya aynı şekilde yurtdışında önemli sayıda vatandaşını istihdam ederek işsizliği de düşürecektir. İran’la yakın ilişkilerine rağmen Rusya, İran konusunda ABD’yi karşısına almak istememektedir. AB ve ABD ile sıkı ekonomik ilişkileri bulunan Rusya’nın İran konusunda ABD’yi karşısına alması batı ile olan ilişkilerinin kopmasına neden olacağı için Rusya bu yolu seçmemektedir. Nitekim Güvenlik Konseyinden İran’a karşı 2006 yılından 2010 yılına kadar dört kere yaptırım kararı çıkabilmiştir.23 İran ve Rusya’nın elinde bölgede etkili olmak adına nükleer kartın yanında çok önemli diğer bazı “kartlar”ı da vardır. Her şeyden önce nüfusun dörtte birinin Azeri olduğu İran ve çok ciddi bir Müslüman nüfus barındıran Rusya için bölgedeki etnik hareketlilik çok belirleyicidir. Bu sebeple bu iki devlet birbirlerinin etnik/dini çatışmalarını körüklememektedirler ve pragmatik bir politikayla bölgede statükonun devamına vurgu yapmışlardır. Bunun için ABD’nin Irak işgali ve Saddam’ın devrilişi, aynı şekilde Afganistan işgali ve Taliban’ın indirilişi ABD’nin İran’ı çevrelemesinin yanında, İran’ı tehdit eden dini/mezhepsel unsurların gücünün kırıldığı anlamına da gelir.

kasya ve Orta Asya devletleriyle sıkı ilişkiler kurmuş, İran-Rusya eksenine karşılık olarak ABD, Türkiye ve Azerbaycan’la yakın ilişkiler kurma arzusundadır. Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dengeler çerçevesinde İran’la güvensizlik ve uyuşmazlıklar ekseninde temellenen ilişkisi ve NATO üyesi oluşu, bölgede DoğuBatı ekseni olarak bilinen Türkiye, Azerbaycan ve Hazar stratejik eksenine karşılık, İran, Rusya ve (Azerbaycan’la çatışması nedeniyle) Ermenistan, Kuzey-Güney olarak bilinen stratejik ekseni oluşturmuştur. Sivil/ticari ulaşım ve petrol boru hatları konusunda projeleri barındıran bu iki eksen bir yarış içerisindedir.

Sonuç Nükleer programının barışçıl amaçlar taşıdığını ifade eden İran bu konuda haklı mıdır? İran’ın nükleer faaliyetlerini yoğun bir gizlilik içinde yürütmesi ve sıklıkla tesislerini denetime kapatışı nükleer faaliyetlerinin sadece barışçıl amaçlar içerdiğini inandırıcılıktan uzaklaştırmaktadır. Nükleer tesislerin önemli bir kısmını yerleşim yerlerinin yakınlarına kuran İran, böylece nükleer tesislere karşı yapılacak olası bir saldırının da önüne geçmeyi amaçlamıştır. Çünkü böyle bir durumda saldırı kararı almak zorlaşacaktır. Öte yandan İran’ın nükleer silah olmadan askeri olarak bir anlam ifade etmeyen füze rampalarını denemesi, İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda barışçıl hassasiyetlerle hareket ettiği inancını inandırıcılıktan uzak tutmaktadır. Nükleer programın uluslararası bir kriz halini alışıyla İran’ın programı Ortadoğu’nun en önemli sorunlarından biri halini almıştır. Özellikle 2005’te iktidara gelen Ahmedinejad, rejiminin varlığını ve devamını “ulusal onur” meselesi olarak değerlendirmiştir. İran, karşısında ABD’nin sert yaptırımlarını içeren konsey paketleriyle karşılaşsa da programını devam ettirmiş ve gerek AB ile olan gerekse BM Güvenlik Konseyi’yle olan ilişkilerde süreci sürekli kasıtlı olarak tıkayıp zaman kazanmıştır. Özellikle 2000’lerin ortalarındaki diplomatik görüşmelerin sonuçsuz kalması neticesinde AB’nin tutumu ABD’nin tutumuna yaklaşmıştır. ABD ve bölgede çok yakın ilişkiler kurduğu İsrail, İran’a karşı diplomatik yolların çözümsüz kalması üzerine tutumunu sertleştirmiştir. Gelinen noktada İran’ın nükleer faaliyetlerini durdurmak adına uluslararası kamuoyunda nükleer tesislere İsrail tarafından olası bir saldırı tartışılır duruma gelmiştir.24 Buna karşılık olası bir savaşı tek başına kazanma ihtimalinin bulunmaması durumunda ise İran, savaşı genişletme yoluna gidebilir. Bunu ABD ve İsrail’e karşı mezhep gruplarını ve terörist grupları destekleyerek yapabilir.

Diğer yandan İran-Rusya yakın ilişkilerine karşılık ABD, KafFatih Özbay, “Nükleer Program Ekseninde Dünden Bugüne Rusya-İran İlişkileri”, Satranç Tahtasında İran, Ed. Kenan Dağcı, Atilla Sandıklı, İstanbul, Tasam Yayınları, 2007, s. 187. 23 “BM Güvenlik Konseyi’nden İran ve ABD’ye Eleştiri”, http://www.usakgundem.com/haber/69700/bm-g%C3%BCvenlik-konseyi-39-nden-%C4%B0ran-ve-abd-39-yeele%C5%9Ftiri.html, 12 Şubat 2012. 24 Bkz: http://www.nytimes.com/2012/01/29/magazine/will-israel-attack-iran.html?pagewanted=all 22

46


ORTADOĞU

.

Minerva Özel

.

RÖPORTAJ Gizem BERBEROĞLU

Fatma Bahar ÇANDIR

Meryem KOYUTÜRK

MISIR’IN TÜRKİYE BÜYÜKELÇİSİ ABDERAHMAN SALAHELDİN

MISIR’DA DEVRİMİN YANSIMALARI VE EVRİM SÜRECİ “Halk yaşamak isterse kader ona boyun eğmeli"

Ebu’l-Kasım eş-Şabbi

özgürlüğünün kısıtlı olması” gibi birçok sebepten dolayı,6 Nisan Hareketi tarafından organize edilen ve ‘Öfke Günü’ olarak bilinen 25 Ocak tarihinde,büyük çaplı gösteriler düzenlemiş ve bu protestolar katlanarak etkinliğini arttırmıştır.Farklı sosyo-ekonomik temellere ve inançlara sahip insanların bir araya geldiği bugünde,Mısır tarihinin bu zamana kadar yapılan ikinci büyük gösterisine sahne olunmuştur.28 Ocak gününe gelindiğinde, hükümet yaşanan olaylara daha temkinli yaklaşarak internet ve telekominikasyon alanlarında kısıtlamaya gitmiş ve bu tarihten itibaren Müslüman Kardeşlerin de açık desteğini alan protestocular örgütlü bir muhalefete de sahip olmuşlardır.Bunun üzerine Hüsnü Mübarek 29 Ocak günü bir açıklama yaparak,diğer seçimlere aday olmayacağını bildirmiş fakat bu açıklama,yeni bir anayasa ve hükümet isteyen protestocuları rahatlatmaya yetmemiştir. Daha fazla direnemeyeceğini anlayan Mübarek,11 Şubat’ta görevini Orduya ve Anayasa Mahkemesine devrederek 30 yıllık rejim,nihayete ermiştir.

“Gözlerin, yitirdiğim günlerime beni geri götürdü Geçmişten ve onun acılarından pişman olmayı bana öğretti Senin gözlerini görmeden benim gözlerimin gördüğü her şey, boşa geçmiş bir hayattı Hayatımın bu kısmını nasıl saydılar? Işığınla hayatımın sabahı başladı”

Ümmü Gülsüm-Inta Omre

İ

lk olarak Tunus’u saran “Devrim Ateşi”,ardından Mısır,Yemen,Cezayir ve Ürdün’e yayılarak tüm Arap Dünyası’nda -Ümmü Gülsüm’ün yukarıdaki dizesinde anlattığı gibi- yeni bir başlangıca vesile olmuştur. “Özgürlük,ekmek ve insanlık onuru” için meydanlara dökülen milyonlar,otoriter rejimlere karşı birlik olup mücadele etmiş ve bu uğurda binlerce kişi can vermiştir. “Bir çiçeği öldürebilirsiniz ama bir baharı asla” sözü tam da bu mücadeleyi yansıtmaktadır. Evet bu özgürlük hareketinde birçok insan kaybedilmiştir ama yaklaşan baharı kimse engellemeyi başaramamıştır.

Yukarıda Mısır’da yaşanan devrim sürecini şöyle kısaca bir hatırlattıktan sonra burdan Che’ye bir selam edip “Bir iki üç daha fazla Mısır” diyerek ve yaşanan bu olumlu gelişmelerin tahayyül edilen ve arzulanan sonuçla neticelenmesini dileyerek,Mısır’ın Ankara Büyükelçisi Abderahman Salaheldin ile yaptığımız bu özel ve samimi röportajla sizleri baş başa bırakıyoruz…

Yasemin Devrimi’yle birlikte,23 yıldır görevde olan Zeynel Abidin Bin Ali’nin,14 Ocak’ta Tunus’u terk etmesinin ardından başlayan hareket,adeta bir domino taşı misali diğer Arap ülkelerine sıçramış ve orada da halkların protestolarına sahne olunmuştur.Tunus’u mütakiben Mısır’da da halk, “polis terörü,olağanüstü hal,işsizlik,düşük ücretler,ifade 47


di. Seçimlere tanıklık eden birçok uluslararası sivil toplum örgütünden biri olan, Başkanlığını Eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın yürüttüğü Carter Center raporunda “Seçimlere coşkulu bir katılım oldu ve büyük ölçüde barışçıl bir süreçti. Bu durumdan Mısır halkı gurur duymalı.” demiştir.

“Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da”

Geçerli Mısır seçmenin %60dan fazlası veya 30 milyonu aşkın seçmenin oy kullanmasıyla benzeri görülmemiş bir katılım yaşanmıştır. Seçmenlerin, özgür ve adil seçimlere katılımları kendi başına bir diriliş olarak kabul edilebilir. Müslümanlar ve Hristiyanlar, gençler ve yaşlılar, erkekler ve kadınlar; hayatın her kesiminden insanlar oy kullanmak için 8 saat gibi uzun süren kuyruklarda beklediler ve pek çoğu hayatlarında ilk kez oy kullandı.

Necip Mahfuz-Cebelavi Sokağı’nın Çocukları(Children of Gebelawi)

“25 OCAK; YÜZLERCE GENÇ PROTESTOCUNUN ‘EKMEK, DEĞİŞİM VE SOSYAL ADALET’ MOTTOSUYLA DÖKÜLDÜKLERİ GÜN OLARAK TARİHE DAMGASINI VURACAKTIR”

Seçimlerin iki kazananı İslami koalisyonlardır: Biri meclis sandalyelerinin %46’sını alan Özgürlük ve Adalet Partisi (Müslüman Kardeşler), ve ikincisi sandalyelerin %25’ini alan “Al Noor” Salafi (köktenci) Partisi’dir. Her ikisi de en öncelikli işlerinin kısa zamanda iş olanakları yaratmak, eğitimin ve diğer kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi olduğunu belirtiyorlar. Tüm kazanan partiler arasında, ayrıca, halihazırda Mısır’ın taraf olduğu ikili ve çok taraflı anlaşmalar uyarınca oluşan taahüt ve yükümlülükleri devam ettirme konusunda konsensüs var.

- Arap Baharı dediğimiz özgürlük hareketlerinin başlangıcı Mısır’da oldu. Sonra dalga dalga diğer Kuzey Afrika ülkelerine yayıldı. Fakat hala daha Mısır yeni bir düzen ve yönetim konusunda yavaş hareket ediyor.Tabiri caizse bu durumu Ümmü Gülsüm şarkılarına benzetenler var. Süreç nasıl devam edecek? Ne tür değişimler yaşanacak? 25 Ocak; Kahire ve Mısır’ın diğer şehirlerinin sokaklarına devrimi destekleyen, durumdan rahatsız yüzlerce genç protestocunun “ekmek, değişim ve sosyal adalet” mottosuyla döküldükleri gün olarak tarihe damgasını vuracaktır. 11 Şubat itibarıyla, bir damla olan Mısırlı protestocular önlenemeyen bir sele dönüşmüştür. Liderlik milyonların çağrısına kulak vermek zorunda kalmıştı. Başkan Hüsnü Mübarek istifa etti ve halk tarafından desteklenen Silahlı Kuvvetler Yüksek Komisyonu’na görevini devretti. Sadece 18 gün süren, akıllara durgunluk veren dönemden sonra, Arap Dünyasının en güçlü ve kalabalık ulusu uzun süreden beri ayağında olan prangalardan kurtulmuştur. Hayatını kaybedenlerin de dahil olduğu cesur gençliği sayesinde Mısır, geçen yüzyılın önemli bir bölümünde kaçırdığı özgürlük esintisinin tadını almaya başlamıştır.

“TAHRİR MEYDANI ÖZGÜRLÜĞÜN EVRENSEL BİR SİMGESİ HALİNE GELDİ” - Bu yeni durum Türkiye- Mısır ilişkilerine nasıl yansıyacak? Mübarek döneminden daha mı iyi olacak yoksa geriye mi gidecek? Arap Baharı’nda Türkiye’nin Mısır’a yoğun bir desteği oldu.Bu desteğin Mısır’daki etkileri nasıl? Barışçıl Mısır devrimi bütün dünya tarafından hayranlıkla takip edildi. TAHRİR Meydanı özgürlüğün evrensel bir simgesi haline geldi. Ankara, Türkiye’nin Mısır halkının devrimine desteğini göstermek ve anmak için, Çankaya’daki en güzel parklarından birine “Tahrir Meydanı” ismini vermeye karar verdi.

“Bu yılın temmuz ayının 1’i itibarıyla, seçilmiş cumhurbaşkanı görevine başlayacaktır”

“Devrim sonrası Mısır-Türkiye ilişkileri patlama yaşamıştır”

Bir yıldan az bir sürede, Mısırlılar ülkelerinde bütüncül bir demokrasi oluşturmak için önemli adımlar attılar. Geçtiğimiz Mart ayında büyük bir çoğunluk, demokratik dönüşümün önünde engel olarak görülen bir kısım anayasa maddesinin değişimi veya kaldırılması için referandumda olumlu oy kullandı. Bu yeni geçici anayasa beyanı, seçimlerin yargı tarafından denetlenmesinden Cumhurbaşkanının yetkilerinin sınırlanması ve görev süresine kadar olan geniş yelpazedeki konuları kapsayan, geniş kapsamlı bir reform oldu. Söz konusu reform ayrıca Meclis tarafından seçilen 100 üyeli bir komisyonla yeni bir anayasa hazırlanmasını öngörmektedir. Bu yılın Temmuz ayının 1’i itibarıyla, seçilmiş Cumhurbaşkanı görevine başlayacaktır.

Mısır’ın Türkiye ile ilişkileri açısından devrim çok mantıki bir gelişmeye yol açmıştır; devrim sonrası Mısır-Türkiye

“Seçimlere coşkulu bir katılım oldu” Mısır’ın demokratik dönüşüm sürecinin ikinci köşe taşı milletvekili seçimleri oldu. Bu seçimler, lokal ve uluslararası gözlemciler tarafından, Mısır tarihinin en özgür ve adil seçimleri olarak adlandırıldı ve çok az sayıda düzensizlik bildiril48


ilişkileri patlama yaşamıştır. Cumhurbaşkanı Gül 2011 Mart ayında Kahire’ye gelerek, devrim sonrası Mısır’a gelen ilk devlet başkanı olmuştur. Gül’ün ziyaretinin esas amacı, kritik bir dönüşüm sürecinden geçen Mısır’a desteğini göstermekti. Geçtiğimiz Eylül ayında Başbakan Erdoğan da Mısır’a tarihi bir ziyaret gerçekleştirerek ikili ilişkilerin gelişmesine katkı sağlamış ve bölgesel iki gücün birçok alanda işbirliğini arttırmaları konusunda güçlü bir irade sergilemiştir. Her iki taraf; teknoloji, iletişim, turizm, enerji ve elektrik alanlarında bir düzineden fazla anlaşma imzalamış ve ayrıca, iki taraf arasında bir İşbirliği Konseyi kurulması için de anlaşılmıştır. Buna ek olarak, Mısır’daki Türk yatırımlarını 5 milyar dolar seviyesine çıkarma, ve iki ülke arasındaki ticaret hacminin geçtiğimiz yıl 4.2 milyar dolar olan rakamını 5milyar dolara çekme konusunda fikir birliğine varmışlardır.

Mısır’da arazileri olduğu ve bunların mahkeme süreçlerinin devam ettiği biliniyor.Bu konuda gelişme yaşanacak mı? Mısır’da Osmanlı döneminden kalma eserler metruk durumda bunlar yeni dönemde korunma ve restorasyon süreçleri olabilecek mi? Türk halkı ile Mısır’ın bağlantısı Osmanlı zamanından önce, 9. yüzyılda Abbasilerin Türk askerlerini Mısır’a yerleştirmek üzere getirmesine kadar dayanır. O zamandan başlayarak Mehmet Ali Paşa Hanedanının sonuna kadar Mısır’ı birçok Türk hükümdar yönetti. Ayrıca, gelişen olaylar neticesinde Türk ailelerin Mısır’a ve tersi istikamette göçlere tanık olundu.

“RO-RO deniz taşımacılığı projesi” İki ülke arasında çok önemli birçok işbirliği projesi başlatılmıştır. Türkiye’nin Mersin limanı ile Mısır’ın İskenderiye limanları arasında yakında başlatılacak olan RO-RO deniz taşımacılığı projesi de bunlardan biri. Mısır, Türkiye – Körfez ve Afrika arasında karasal bir köprü olma potansiyeline sahiptir. Türk ve Avrupa ürünleri, Mısır üzerinden bu pazarlara daha önceki nakliye masrafı ve zamana kıyasla daha cüzi masrafla ihraç edilebilir. Mısır’da fabrika kuran Türk işletmeleri, Afrika kıtasının önemli bir bölümüne ilave vergi ödemeden ihracat yapma avantajına sahip oldukları gibi, Mısır’daki meslektaşlarının yararlandığı bütün ihracat haklarından yararlanmaktadırlar. Bu bağlamda, Afrika’ya yapılacak Türk ihracatı için Mısır altın bir köprü görevi görebilir. Geçtiğimiz aylarda, birçok Mısırlı heyet yeni işbirliği alanları keşfetme, üniversitelerle ortaklaşa tekno ve sanayi park kurulumu, İstanbul gibi Kahire ile birçok konuda benzerlik teşkil eden büyük şehirlerin problemlerini yönetme gibi, geniş bir yelpazedeki Türk deneyiminden faydalanmak adına Türkiye’ye ziyarette bulundular. Geçtiğimiz Aralık ayında, Türk ve Mısır donanmaları “Dostluk Denizi” adında ortak bir tatbikat düzenlediler. Yıllık tatbikatların bu 3. Safhasına Türkiye ev sahipliği yaptı. Tatbikatın amacı, Doğu Akdeniz bölgesinde iki büyük ülkenin donanmaları arasındaki karşılıklı işbirliği ve birlikte çalışabilirliği geliştirmekti. Bu işbirlik, her zaman kendi halklarının ve çıkarlarının korunması için tasarlanmıştır. Hiçbir zaman herhangi üçüncü taraflara yönelik olmamıştır.

“TÜRK HALKI İLE MISIR’IN BAĞLANTISI 9.YÜZYILA KADAR DAYANIR” - Türkiye-Mısır ilişkileri çok eskiye dayanan tarihsel ilişkiler içinde olan bir durum arz ediyor bir çok Türk ailenin 49

“Türk dilinde yayınlanan ilk dergi 1828 yılında ‘Elwaqa’ei Almasriya’ adıyla Mısır’da basıldı” Türk dilinde yayınlanan ilk dergi 1828 yılında el-waqa’ei almasriya adıyla Mısır’da basıldı.On dokuzuncu yüzyılda ve yirminci yüzyılın başlarında birçok alanda reformlar hareketleri yapılırken, hem Kahire’nin hem de İstanbul’un aydınları, iki büyük kentin politik ve kültürel gelişmelerini eşit şekilde takip ettiler. Modern Mısır, Türk sanat ve mimari örnekleri ile doludur, aynı zamanda, Boğaz kıyılarında da Mısır mimarisinden esinlenilmiş; Mısır dikili taşı, Hidiv Kasrı ve Bebek Konsolosluğumuzun ikamet ettiği Valda Paşa sarayı da dâhil olmak üzere Mısırlı prensler ve soylular tarafından inşa edilen saraylar gibi,sayısız mimari harikalar vardır.

“SON DÖRT YIL İÇİNDE TİCARET HACMİ DÖRT KAT ARTTI” -Türk - Mısır ticari ilişkileri yeni dönemde nasıl bir seyirde ilerleyecek? Mısır ve Türkiye arası Serbest Ticaret Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinin akabinde, son dört yıl içinde ticaret hacmi dört kat arttı ve devam eden küresel krize rağmen geçen yıl üç buçuk milyar dolara ulaştı. Bu miktarın takriben dörtte üçünü Türkiye’nin Mısır’a ihracatı oluşturuyor. Aynı dönem-


de yüzlerce Türk yatırımcı; tekstil, konfeksiyon, otomotiv, petrokimya ve gıda işleme sanayi gibi alanlarda Mısır’da iş kurdular. Halihazırda Mısır’da 1.5 milyarı aşkın yatırımıyla yaklaşık 205 Türk fabrika ve işletmesi bulunmaktadır. Kahire’nin eteklerinde kurulu olan 10 Ramazan ve 6 Ekim Sanayi bölgelerinde, Türk - Mısır ortaklığında olan bazı işletmeleri ve şirketleri şahsen ziyaret etme fırsatım oldu. Böyle bir fabrikayı gezerken, fabrikanın Türk sahibi Mısır’da iş kurma nedenlerini anlattı. Enerji ve iş gücü açısından maliyetlerinin Türkiye’dekinin beşte biri oranında olduğunu söyledi. Mısır ürünlerine Türk, Avrupa ve Amerika pazarlarında ticari bir engel olmaması ek bir teşvik sağlıyor, dedi. Nil kıyılarında bir ev tuttuğunu, ama asıl motivasyonunun iki ülke arasında var olan uyumun olduğunu söyledi. Mısır’da yaşayan binlerce Türk ve aileleri gibi, hevesle kendini hiçbir zaman yabancı bir ülkede hissetmediğini söylemekteydi. Aslında, Doğu Kahire’nin el lüks semti olan Rihab’da çok sayıda restoran, mağaza ve kafede birçok müşterinin Türkçe konuştuğunu fark edecek ve bu kişilerin mutlu bir şekilde Mısır sosyal hayatına uyum sağladığını anlayacaksınız. Ailem ve ben aynı duyguları Türkiye’ye ayak basar basmaz hissettik. - Türk vatandaşları birçok ülkeye vizesiz seyahat edebildiği halde Mısır’a neden vizesiz gidemiyor? Vizeyi neden kaldırmıyorsunuz? Her iki hükümet de sık sık seyahat eden öğrenciler, iş adamları, turistler ve gazeteciler için çok girişli uzun dönem vize konusunu içeren yeni bir konsolosluk anlaşmasını görüşüyorlar.

“TURİST SAYISI DÜŞTÜ AMA DRAMATİK BİR ŞEKİLDE DEĞİL” - Mısır’ın başlıca gelir kaynaklarından biri turizm, “Arap Baharı” sürecinde turizminiz baya bir yara aldı.Bundan sonra turizmi canlandırmak için nasıl bir çalışma yapacaksınız? 2010 yılında, Arap Baharı başlamadan önce Mısır’ı 15 milyon turist ziyaret etmişti. 2011’de Devrim hala devam ederken bu rakam 10 milyona düştü. Turist sayısı düştü ama dramatik bir şekilde değil. Hali hazırdaki altyapısı ile Mısır her yıl 20 milyon turisti misafir etme kapasitesine sahip. Bu sene politik istikrar tam olarak kurulduğunda bu rakama çok yaklaşan bir artış bekliyorum. Mısır, dünya üzerinde en fazla tarihi değere sahip olan ülke. Kim piramitlerde gün batımını seyretmek istememiştir veya dünyanın en büyük açık hava müzesini görebileceği Luxor ve Asvan arası Nil’de bir gezinti? Buna ek olarak, değişik türde turistik aktivitelerde mevcut, örneğin, muhteşem mercan resiflerini görebileceğiniz Sharm El Sheikh’de dalış. Türk yatırımcılar Mısır turizmine yatırım yapmalı ve Mısır - Türkiye seyahatlerini içeren turizm paketlerini desteklemeliler.

Türkiye’ye yönelik Arap turizmini ve ilgiyi arttırdığı gibi Türk kültürünün edebiyat gibi diğer öğelerine de yayılmaktadır. Orhan Pamuk’un birçok romanının Arapça ’ya tercüme edilmiş olmasında mutluluk duyuyorum. Aynı şekilde, Mısırlı yazar Necip Mahfouz’un romanlarının Türkçe ’ye tercüme edildiğini görmek de beni sevindiriyor. Arap dünyasında milyonlar tarafından takip edilen Mısır dizileri de milyonlarca Türkün seyredebilmesi için Türk kanallarında yayınlanabilir. Ayrıca, binlerce Mısırlı ve Türk öğrenci değişim programları vasıtasıyla diğer ülkede okuyabilir. Herhangi birinizin yaz tatilinde veya tüm sene için Mısır’a gelip okumanıza yardımcı olmaktan mutluluk duyarım. Söyleşimizi bitirirken Mısır’a duyduğunuz ilgi için sizlere teşekkür etmek isterim. Bölgemizde karışıklığın olduğu şu günlerde iki ülkeyi daha da yakınlaştırmak için sizin jenerasyonunuza güveniyoruz. Orta Doğu ülkeleri hızlı ve öngörülemez değişim, ciddi zorluklar ve tehditler ile karşı karşıya. Benzer dış politika hedefleri olan Mısır ve Türkiye’nin bu değişken bölgede barışı desteklemek için el ele olması bekleniyor. İki ülke, toplam nüfusları olan 160 milyon ile Orta Doğu nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturuyor. Mısır Devrimi sonrası işbirliğinde oluşan artış ile kendi halklarının, bölgenin ve tüm dünyanın yararı için iki ülkenin beraber yapabileceklerinin sınırı yok. - Bizlere bu dar vaktinizde zaman ayırdınız, ilk öncelikle bunun için çok teşekkür ediyoruz ayrıca güler yüzünüz içten tavrınız,gösterdiğiniz ilgi ve hoşgörünüz içinde ayrıca minnettarız... Çok keyifli bir sohbetti.

- Yeni yeni Türk dizileri Arap dünyasında da izlenmeye başladı ve olumlu tepkiler aldığı görülüyor. Sizin Türk dizileriyle ilgili görüşünüz nedir?

10.02.2012

Mısır televizyonlarında yayınlanan Türk dizileri Mısır’da ve Arap dünyasının büyük bir kısmında zevkle seyrediliyor. Diziler Türk kültürünü ve değerlerini Araplara yeniden tanıtılmasına katkıda bulunduğu gibi birçok yanlış anlamayı ortaya çıkarmakta ve yanlış algıları düzeltmektedir. Ayrıca;diziler,

(Doç. Dr. Namık Sinan Turan’a ve tercüme noktasında bizlere yardımcı olan Samer Amayreh’e teşekkürlerimizi sunuyoruz)

50


ORTADOĞU

FİLİSTİN DİRENİŞİNİN İKİ YÜZÜ: FKÖ VE HAMAS M. Cansın SÜSLÜ - Resul SEVİMLİ

GİRİŞ

FİLİSTİN SORUNU VE FKÖ

F

ilistin toprakları üzerindeki akıbet tartışmaları, 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı topraklarından kalan yerlerde Avrupalı güçlerin politikalarına dayandırılabilir. Filistin’in uluslararası ve hatta ulusötesi bir sorun haline gelmesi, bölgedeki siyonist yönetime karşı olan Arap Birliği savunucularını farklı görüşlerde de olsa pan-Arapçılık çerçevesinde birleştirmiştir. Zorla göç ettirilerek yurtlarından koparılan, mülteci bir yaşamda baskı altında tutulan Arapların birleşmesi ve yurtlarını yeniden kazanmaları, bu görüşün savunuculuğunu üstlenen sağ ve sol kesimler için bir amaç haline gelmiştir. Solcular, din konusuna çok fazla değinmeden Arapların bağımsızlıklarına kavuşmalarını amaçlamış; sağcılar ise İslamcı köktenci görüş çerçevesinde olacak bir birleşimin Filistin’i eski parlak günlere geri döndüreceğini savunmuştur.

Filistin, 19. yüzyılın sonlarında Avrupalı güçler tarafından Yahudilerin hak ettiği topraklar olarak gösterilmiştir. Avrupalı işgalcilerin sahne aldığı bu tarihlerde siyonist manda altında kalan bu bölgede ilk direniş hareketlerinin aynı tarihlerde başladığı söylenebilir. Ancak 20. yüzyıl başlarında İngiliz himayesi altında başlayan ayaklanmalar ve 1948 yılında BM(Birleşmiş Milletler) ve Amerika’nın girişimleriyle İsrail devletinin kurulmasıyla bu hareketler zirve noktasına ulaşmıştır. 19.yüzyılda Osmanlı Devleti’nde de etkisini oldukça gösteren milliyetçilik hareketi, topraklarının Osmanlı’dan kopmasıyla Araplar arasında da bağımsızlık görüşünün yayılmasında büyük ölçüde etkili olmuştur. Yahudilerin soykırıma uğramasıyla onlara “vaat edilen” ve siyonist yönetimlerin himayesi altına giren Filistin topraklarını geri almak, kendilerini o toprakların gerçek sahipleri olarak gören Arapların yegane amacı olmuştur. Toprak kaybının boyutu tarihsel süreç içerisinde İsrail Devleti’nin kurulmasıyla zirveye ulaşmış ve uzun bir süre artarak devam etmiştir(Harita 1). BM paylaşım planı doğrultusunda 1948 yılında İsrail devleti kurulduğunda Filistin topraklarının %80’i bu devletin kontrolü altına geçmiştir.

Bu çalışmanın amacı, büyük güçlerin Filistin üzerindeki politikalarını ve buna karşılık ortaya konan bağımsızlık mücadelesini, bu mücadelede başı çeken FKÖ(Filistin Kurtuluş Örgütü) ve HAMAS (İslami Direniş Hareketi) oluşumları üzerinden tarihsel olarak genel hatlarıyla incelemek ve bu mücadelenin günümüz uluslararası siyasetindeki yerine değinmektir.

Arap milliyetçiliğinin, Filistin’de yaşayan Arapların İngiltere’ye karşı verdiği savaşın baş kaynağı olduğu açıktır. Aynı savaş İsrail’e karşı da verilmiştir. Dolayısıyla Arap milliyetçiliğinin sadece İsrail ile çatıştığını söylemek doğru olmaz. Ancak İsrail ile yapılan toprak savaşı, tarihsel süreç içinde bölgede görülen direnişlerin ve mücadelelerin en büyüğüdür. İşte bu süreç, Filistin’de direnişin örgütlenmesini doğurmuştur. FKÖ, bu örgütler içerisinde en etkili olanlardandır. FKÖ’nün kuruluş aşamasında o tarihlerde Arap dünyasında liderliği üstlenen Mısır lideri Nasır’ın etkisi büyüktür. FilisHarita 1:1 Haritada koyu renkli yerler Filistin topraklarını, açık renkli yerler ise Yahudi topraklarını göstermektedir. BM paylaşım tin direnişinde silahlı planı uyarınca 1947’de belirlenen bölgeler haritanın 2. aşamasında gösterilmiştir. 1948 yılında İsrail Devleti’nin kurulmasıyla örgütlenmeyle büyük Filistin’den arda kalan toprakların da birçok kısmına Yahudiler yerleştirilmiştir. 1946- 2000 yılları arasındaki süreçte bölgede rol oynayan El-Fetih toprak dağılımı dengesindeki değişimler görüldüğü şekildedir. örgütünün ilerleyişi Nasır’ı endişelendirmiştir. Bunun 1 2

<http://www.thepeoplesvoice.org/cgi-bin/blogs/media/landloss.gif> Ali Turhan, Filistin – İsrail Çatışması ve Hamas, Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, Isparta 2008, s.79

51


üzerinde Nasır liderliğinde toplanan Arap Birliği, Filistin mücadelesini denetim altında tutmak amacıyla birliğe Mısır, Suriye, Katar, Ürdün, Kuveyt ve Irak hükümetleri tarafından 242 üye seçilmiş ve 2 Nisan 1964 tarihinde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kuruluşu ilan edilmiştir. 2

bizim için gerekli unsurlardır. Tarih içindeki hiçbir toplumsal oluşum birdenbire ortaya çıkmamıştır; tarihi süreç içinde içinde bulunduğu dinamiklerin etkisiyle bir birikimi arz eder ve yeni bir oluşuma neden olur. Her toplumsal oluşum hareket veya örgüt diye nitelendirebileceğimiz olgular oluştuğu ortamın sosyal, ekonomik, kültürel konjonktüründen etkilenerek meydana gelir.

Nasır’ın Filistin direniş hareketlerini kontrol altında tutma çabalarına El-Fetih, mültecilerin çoğunlukta olduğu Batı Şeria bölgesinden İsrail ile çatışmalara girerek cevap vermiştir. Ürdün’ün ilerleyen yıllarda izlediği politikanın aksine(Kara Eylül 1970)3 bu tarihlerde Suriye, El-Fetih’in topraklarını kullanmasına izin vermiş ve bunun sonucunda örgütün silahlı mücadelede başarıları artmıştır. Bu başarılar halkın direnişe daha da bağlanmasını ve örgütün yanında yer almasını sağlamıştır. Araplar arasında direnişin ve Filistin’i geri kazanmanın örgütlü bir güçle sağlanabileceği görüşü sağlamlaşmıştır. Nasır, Arap Birliği’ndeki saygınlığını ve gücünü yitirmiş, Arap Devletleri’nin FKÖ’nün başına seçtiği Şukayri istifa etmiş ve gerilla gücü ve silahlı mücadelesiyle öne çıkan El-Fetih örgütü de dahil olmak üzere birçok örgüt üyesi FKÖ’ye girmiştir. El-Fetih önderi Arafat, FKÖ’nün başına getirilmiştir. Sonuç olarak başlarda temsilcilik niteliği olan ve birlik tarafından kontrol altında tutulan FKÖ’nün niteliği değişmiş, Filistin’in kurtuluşunda bağımsız ve daha etkin bir rol oynamaya başlamıştır.

Hamas’ın oluşumu da bu şekildedir . 1987 yılında birden bire ortaya çıkmıştır demek doğru olmaz. Bu oluşumun ortaya çıkmasında da farklı toplumsal hareketlerin etkisi görülmektedir; tarihi süreçten koparılarak tam olarak anlamamız mümkün değildir. Bir başka deyişle Hamas, hem bir sürekliliği hem de bir dönüşümü içerisinde taşımaktadır. Bir yandan İslam coğrafyasının çeşitli bölgelerine yayılmış olan İhvan-i Müslimin (Müslüman Kardeşler) hareketinden gelen tarihi mirasın sürekliliğini, diğer yandan da Filistin Meselesi’nin ve Filistin toplumunun kendine has özelliklerinin şekillendireceği bir farklılaşmayı beraberinde getirmektedir. Kısacası Hamas’ı anlamak için öncelikle Müslüman Kardeşler hareketinin Filistin üzerindeki etkisini anlamak gerekir. Müslüman Kardeşler 1928 yılında Mısır’da Hasan El-Benna tarafından kurulan siyasi dinsel bir örgüttür. Bu örgütün ülkülemleri ve faaliyetlerinin tarihsel süreç içinde incelenmesi karşımıza Hamas’ın oluşumunu çıkarmaktadır. Müslüman Kardeşler hareketi Modern İslam Toplumu’nun kurulması için ortaya çıkmış tüm Müslüman ülkeleri kapsayan geniş bir harekettir. 1935-1939 yılları arasında İngiliz mandası altında bulunan Filistin’de başlayan “Büyük Ayaklanma”ya Hasan El-Benna’nın kardeşini göndermesiyle İhvan hareketi Filistin Meselesi’nde önemli bir yere gelmeye başlamıştır. 1948’de İsrail’in kurulmasıyla birlikte Arap-İsrail Savaşları’nda Filistin toprak bütünlüğünü savunması Filistin toplumu üzerinde İhvan hareketinin ivme kazanmasına neden olmuştur diyebiliriz. Ancak Filistin topraklarının bir kısmının Araplar tarafından işgali kazandığı ivmesini biraz sarsmıştır. Filistin’in Gazze ve Batı Şeria olarak ikiye ayrılmasıyla İhvan hareketi de farklılaşmıştır. Tarihte de onlarca örneğini gördüğümüz gibi bir toplumsal hareketin zayıflaması başka bir toplumsal hareketin güçlenmesine neden olmuştur. İhvan hareketinin etkisinin git gide azalmasıyla ortaya onla paralel fakat farklı bir oluşum olan Hamas’ı ortaya çıkarmıştır. Görünürde birbirine çok benzer hareketler görülse faaliyet bakımından incelendiği zaman farklı oluşumlardır. Hamas bir yandan “İslami Direniş Hareketi’nin” kısaltması iken; öte yandan Arapça kelime anlamı itibariyle “özel bir dini veya siyasi hedefe erişmek amacıyla bir şeyler yapmak, fiiliyata geçmek için can atmak”4 anlamına gelmektedir. İhvan’la Hamas arasındaki en büyük görüş ayrılığı Arafat konusunda olmuştur. Arafat’ı Filistin’in tek temsilcisi olduğunu savunan İhvan’a karşılık HAMAS, FKÖ’nün Filistin halkının temsilcisi olduğunu kabul etmesine rağmen Arafat’ın kendi sahsında bu temsili toplamasına karsı çıkmıştır. Ayrıca Hamas, İhvan’la FKÖ’nün laik siyasi yapısı konusunda da anlaşmazlığa düşmüştür. Artık Hamas, sadece İhvan’dan kopmakla kalmamış, aynı zamanda FKÖ’den bağımsız, FKÖ’ye çok ciddi bir rakip olarak ortaya çıkmıştır.

Filistin direniş hareketi, benzerleriyle karıştırılmamalıdır. Avrupa’da milliyetçilik hareketlerinin etkisinde gelişen benzer hareketler, bulundukları topraklar üzerinde hakim olmak isterken; Filistin’de yapılmak istenen zorla göç ettirilen Arap halkının ortak amaçları doğrultusunda, dışında kaldıkları toprakları geri almaktır. Dolayısıyla bu hareket tam anlamıyla mülteci bir savaştır. İşte bu gerçek, Arafat liderliğindeki FKÖ’nün sürgün hükümeti olmaktan kurtarılması doğrultusunda izlenecek politikaları doğurmuştur. Dış politikada diplomatik etkinliğini arttırmak isteyen FKÖ’nün çabaları sonuç vermiştir. Arap Birliği ve ardından BM Genel Kurulu’nun FKÖ’yü Filistin’in tek temsilcisi olarak kabul etmiştir. Ardından hükümet dışı olan örgütün BM Genel Kurulu’nda konuşma yapmasıyla bir ilke imza atılmış ve FKÖ’nün devletlerarası sistemde meşruluğu güç kazanmıştır. Arafat ve birlikleri ilerleyen yıllarda çeşitli saldırılara maruz kalmıştır. İsrail’in Lübnan’ı işgal etmesi ve FKÖ’nün merkezi olan Beyrut’u kuşatması, Arafat ve emrindeki kuvvetlerin çekilmesine neden olmuştur. Aynı şekilde Trablusşam kentinde kuşatılan birlikler buradan da ayrılmaya zorlanmıştır. Bütün bu olumsuzluklar sonucunda askeri ve diplomatik olarak gücünü yitiren Arafat, 1987’de Cezayir’de FKÖ’nün birliğini tekrar sağlamış ve gücünü toplamıştır. FKÖ bugün ulusal yönetim içerisinde söz sahibidir ve siyasal parti niteliğinde politikalar izlemektedir.

TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE HAMAS Günümüzde Filistin siyaseti yapılırken genelde yapılan değerlendirmelerin ortasına uluslararası alanda etkin güçler yerleştirilip odak noktasının bu olduğu teşkil edilir. Ancak Filistin siyaseti yapılırken uluslararası boyutun yanında Filistin içi dengelerin de göz ardı edilmemesi gerekir. Bu boyutu ele alırken de özellikle toplumsal oluşumlar ve bunların etkileri 3 4

İhvan hareketinin tam olarak silah kullanmaması ve bölgede artmaya devam eden İsrail bakısına kayıtsız

William L. Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, Birinci Basım(İstanbul: Agora Kitaplığı 2008), s. 400-401 Ersin Doyran, Bir Direniş Hareketi Olarak Hamas, Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, İstanbul 2006, s.72

52


kalınmasıyla birlikte ortaya çıkan Hamas’ın bölgesel kurtuluşu ve direnişin sürdürülmesini öngörmesiyle bir bakıma ulusal bir hareket olduğundan söz edebiliriz. Hamas her ne kadar bildirgelerinde İslam temelli olsa da direnişini sadece Filistin coğrafyasıyla sınırlandırmakta ve Filistin halkının kurtuluşu için mücadele vermektedir. Dolayısıyla Hamas’ın yaklaşımı ümmetçi vurgulardan uzaktır. “Ümmetin kurtuluşu” Hamas’ın bir direniş hareketi olarak hedefleri arasında bulunmamaktadır. Örgüt bünyesinde, İsrail işgaline karşı çıkılmış ve İsrail Devleti tanınmamıştır. O’nunla yapılan hiçbir anlaşma geçerli değildir, tek gerçek Filistin topraklarının işgalden arınması için silahlı mücadeledir. Temel hedef olarak “Müslüman Filistin halkını özgürleştirmeyi ve bağımsız bir Filistin milli devletinin başkenti olarak kutsal Kudüs şehrini kurtarmayı” almışlardır. Mücadele bu uğurda çeşitler kollar aracılığıyla sürdürülmüştür. Hamas sosyal alanlarda örgütlenerek ve iletişim ağını genişleterek toplum tabanına işlemeye başlamış ve kitlelerini arttırma eğilimi göstermiştir. Örgüt yapısı, “Ortadoğulu benzer gruplar gibi su üstünde görülmeyen ancak son derece organize olmuş bir yapıya sahiptir.”5 Eğitim, sağlık, gıda temini gibi Filistinlilerin temel ihtiyaçlarına dönük talepleri karşılayarak Filistinliler arasında itibar kazanmıştır, bu da git gide geniş çaplı bir boyut almasına doğal olarak da “Küresel Kraliyetçiler” diye zikrettiğim sözüm ona her fırsatı kollayan akbabaların da yemlerinin kolay lokma olmadığını göstermiştir. Nitekim Hamas’ın bölgede “Terör Örgütü” olarak nitelendirilmesi ve hiçbir meşruluğunun bulunmadığı söylenerek büyük güçler tarafından tanınmaması Filistin için bağımsızlığa vurulan büyük kamçılardan birisidir . Bölgenin tek meşru örgütü olarak Filistin Kurtuluş Örgüt’ü sayılmıştır. FKÖ’nün varlığının tanınması ve uluslararası ilişkilerde sadece O’nun dikkate alınması büyük güçlerin kendi menfaatlerine uygun olduğunu Filistin halkının tam olarak temsil edilmediğini göstermektedir. FKÖ’nün 1988 yılında barışa kapı açması ve İsrail Devleti’ni tanıması FKÖ-Hamas ayrımının temellerinin atıldığı zamandır diyebiliriz. FKÖ’ye karşı silahlı direnişi savunan Hamas Filistin’de kurulacak olan birliğin ancak bu şekilde olacağını savunmuştur. FKÖ’nün kurulmasında Filistinli mücadeleci örgütler değil de Arap hükümetlerinin öncü olmuş olması, Hamas’a göre desteğinin fazla olduğunu göstermektedir. Oslo Süreci ve II. İntifada sırasında yaşananlar, İsrail’le müzakerelerin hiçbir somut sonuç vermemesi ve El-Fetih içindeki yolsuzluklar giderek El-Fetih ve FKÖ’nün zayıflamasına, itibar kaybetmesine yol açmıştır. Körfez Savaşı ile birlikte Saddam’a destek veren FKÖ’ye gelen yardımlar kesilmeye başlamıştır. Bu yardımlar Hamas’a gitmeye başlamış ve Hamas gittikçe daha da güçlenerek itibarını arttırmıştır.Hamas’ın barış sürecine tutumu iki etkene dayanmaktadır. Birincisi Siyonizm’e olan güvensizlikten kaynaklanan barış karşıtlığı, ikincisi ise barış görüşmelerine katılarak İsrail’in tanınması ve Siyonistler’in Filistin topraklarının büyük bir bölümü üzerine kurdukları varlık hakkının da tanınacağı endişesidir. Hamas, Ocak 2006’da yapılan Filistin seçimlerinde, Filistin siyasetinde o zamana kadar tek güç olarak görülen ElFetih’e karşı bir zafer kazanmıştır. Ancak bu demokratik seçim sonuçları, Filistin’de demokrasinin olgunlaşması için bir fırsat olarak görülmek yerine; gerek başta ABD, AB, İsrail ve Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün gibi Arap rejimleri olmak üzere uluslararası kamuoyu tarafından, gerekse de Filistin siyasetin5 6

deki statüko taraftarlarınca Filistin halkına uygulanacak bir baskının ve ambargonun bahanesi sayılmıştır. Yardımlar gittikçe azalmaya başlamış ve bölgede İsrail baskı artmıştır. İsrail ve Ortadoğu Dörtlüsü (ABD, BM, AB, Rusya) tarafından şart koşulan Hamas hükümetinin İsrail’i tanıması koşulu gerçekleşmediği için Filistin Yönetimi ile İsrail arasında doğrudan görüşmeler de gerçekleştirilmemiştir. İçinde bulunulan işgal şartları ve sosyo-ekonomik bunalım Filistin’de Hamas ve El-Fetih arasında gerginliklere ardından da çatışmaya yol açmıştır. Çatışmanın giderek yayılması endişesi hakim olmaya başlayınca uzun müzakereler sonucu iki taraf Suudi Arabistan’ın arabuluculuğunda Mekke’de bir ulusal birlik hükümeti üzerinde anlaşmaya varmışlar ve Hamas daha önce FKÖ ile İsrail arasında imzalanan anlaşmalara “saygı göstereceğini” bildirmiştir. Fakat bu “ılımlı yaklaşım” başta ABD ve İsrail’in tavrını değiştirmesine ve uygulanan ambargoların kalkmasına yeterli gelmemiştir.

SONUÇ Filistin seçimlerinden sonra yaşanan süreç göstermektedir ki ABD ve İsrail’in arzuladığı demokrasi değil, bölge ülkelerinde kendi çıkarlarını destekleyen yönetimlerin işbaşında bulunmasıdır. Dolayısıyla bu şartlar altında işgale karsı Filistin halkının meşru haklarını savunan bir hükümetin İsrail ve ABD tarafından kabul görme ihtimali yoktur. Ancak diğer yandan, Oslo Süreci’nden bugüne kadar görülen bir başka sonuç ise Filistin halkını ve onun meşru haklarını Harita 2:6 Filistinlilerin topraklarını geri alma dikkate almayan savaşında gelinen son durum. “barış süreçleri”nin de başarı şansı yoktur. Aslında gerçek bir barış için Hamas hükümeti bir şans olarak değerlendirilme potansiyelini taşımaktadır. Gelinen noktada barışın önündeki gerçek engel, bölgedeki Amerikan politikaları ve bütün BM kararlarına aykırı bir biçimde devam eden İsrail işgali ve Irkçı Duvar gibi Apartheid politikalarıdır. 2011 yılının sonlarında Hamas’ın FKÖ ile birleşme kararı alması, önümüzdeki süreçte Filistin siyasetinin iki önemli iç dinamik unsurlarının, örgüt içi siyasette yapılacak reformlar çerçevesinde direniş hareketlerinin niteliğini değiştireceği açıktır. Bu, Filistin’deki hareketlerin meşrulaşması yolunda atılan önemli bir adımdır. KAYNAKÇA: ARMAOĞLU, Fahir , Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşı , İşbankası Kültür Yayını, Ankara 1994 BURHAN, Ali, İsrail-Filistin Çatışması ve Hamas, Yüksek Lisans Tezi , Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslar arası İlişkiler Anabilim Dalı, Isparta 2008 CLEVELAND, William L., Modern Ortadoğu Tarihi, Çev. Mehmet Harmancı, Agora Kitaplığı, İstanbul 2008 DOYRAN, Ersin, Bir Direniş Hareketi Olarak Hamas , Yıldız Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı , İstanbul 2006 PAPPE, Ilan, Ortadoğu’yu Anlamak, Çev. Gül Atmaca, NTV Yayınları, Ocak 2009

Fahir Armaoğlu , Filistin Meselesi ve Arap İsrail Savaşı , İşbankası Kültür Yayını, Ankara 1994, s. 156 www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/şeria_nehri

53


KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

NECİP MAHFUZ >> Zukaku’l-Midak /Midak Sokağı >> Es-Sülasiyye/Üçleme ( Beyne’l-Kasrayn/İki Saray Arası, Kasru’şŞevk/Arzu(ya da Şevk) >> Sarayı, es-Sükkeriyye / Şekerleme) >> Evladü Haratina/Semtimizin Çocuklar >> El-Kâhiretu’l-Cedîde/Savrulan Kahire >> Hanu’l-Halili/Han Halili’de >> El-Lıss ve’l-Kilab/Hırsızlar ve Köpekler >> Es-Summan ve’l-Harif/Kırlangıçlar ve Sonbahar >> Eş-Şehhaz/Dilenci >> Yevme Kutile’z-Za’im/ Başkanın Öldürüldüğü Gün >> Tevfiku’l-Hakim’in Usfurun mine’ş-Şark / Doğunun Serçesi >> El-Baki mine’z-Zemen Sa’a/ Nil’in Üç Çocuğu

54

KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

MERAKLISINA


KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

>> Ahmed Heykel

>> Fethi Gani

>> Ehdaf Suveyf

>> Yusuf el-Kaid

>> Selva Bekr (eleştirmen)

>> Corci Zeydan

>> Alâ’ el-Asvânî

>> Selame Musa

>> Yusuf Zeydân- Azazil

>> Halil Mutran

>> Halid el-Hamîsî-Taksi

>> Abu Nazzarati’z-Zerka-

>> Ahmed Hicâzî( şair)

>> Yakub Sanu

>> Emel Dunkul(ŞAİR)HAKKINDA KİTAP YAZILMIŞ

>> Ahmed Şevki

>>Fâruk Şûşe(ŞAİR) >> Salâh Abdussabbûr(ŞAİR) >> Abdulmun’im Ramadân >> Alâ’ Hâlid >> Cemâl el-Gîtânî

>> Taha Huseyn >> Mahmud Sami el-Barudi(şair) >> Hafız İbrahim(şair) >> Aişe et-Teymuriye >> Neval Sa’davi

55

KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP KİTAP

MERAKLISINA


KAFKASYA

> KUZEY KAFKASYA’DA DİRENİŞİN SEMBOLÜ: ÇEÇENİSTAN > SOVYETLERDEN GÜNÜMÜZE “NOHÇİYÇO” MÜCADELESİ > ÇEÇENİSTAN SORUNUNUN ULUSLARARASI BOYUTU

56


KAFKASYA

Yurdu sarmış harp ateşi Yetiş sen de şanlı güne Silahlanmış erkek dişi Savaş benzer bir düğüne Teslim sözü gelmez dile Her Çeçen de taşmış kinle Şehit düşüyor tekbirle Savaş benzer bir büyüye GİRİŞ Uyu yavrum, çabuk büyü eçenistan, Kuzey-Doğu Kafkasya Uyu güzel çocuk, büyü… halklarındandır. Kendilerine Nokhçi, Çeçen Ninnisi Nakhçi veya Nohçuo derler. Yakın zamana

Kuzey Kafkasya’da Direnişin Sembolü: Çeçenistan

Ç

kadar Çeçenlerin hangi kökten geldiği bilinKadriye AYDIN memekteydi. Fakat günümüzde Urartologlar, yayılmacı politikasına karşı, Kafkas Halklarını direnişe çağıran Çeçenler ile Urartuların akraba olduklarını öne 1 Nakşibendi Tarikatına3 üye olmuş ve 1834 yılında ise İmam sürmektedirler. Çeçenistan, Kuzey Kafkasya’da küçük bir alaHamzat’ın ölümünden sonra Aşilta’da yapılan toplantıda oy na sahip olmasına rağmen, coğrafi özellikleri sebebi ile büyük birliği ile imamlığa getirilmiştir. İmamlığı boyunca, hiç ara verbir önem taşımaktadır. meden Çeçen Halkı’nın bağımsızlığı için mücadele eden Şeyh Çeçenistan yaklaşık 500 yıldır Rusya ile fiili ve psikolojik Şamil, Çarlık Rusyası tarafından durdurulamamış ve Çarlığı olarak savaşmaktadır. Rusya’da yaşanan her olayın etkisinin ekonomik olarak büyük sıkıntıya sokmuştur. Rus kaynakları bu hissedildiği Çeçenistan’da, günümüze değin savaşın getirmiş durumu “ Şamil, Avaristan’da taş üstünde taş bırakmadı…” söolduğu zor şartlara rağmen yılmayan ve “Dağlı” olarak zleri ile kaynaklarına geçirmiştir. 1838 yılında, Ruslar tarafından adlandırılan Çeçen Halkı’nın tarihi ile bugününde yaşanan ablukaya alınan “Ahulgoh” şehrinden, kuşatmayı gizlice aşarak olayların sebeplerine baktığımız zaman, dramatik birçok olay Ruslara esir düşmeden Çeçenistan’a geçmeyi başaran İmam ile karşılaşmaktayız. 1556 yılında Rusya’nın Astrahan’ı işgal Şamil, imamlığının ilk büyük imtihanını başarı ile vermiştir. 80 etmesi ile başlayan Rusya-Çeçenistan ilişkileri hız kesmeyen gün boyunca devam eden ve Rusların galibiyeti ile sonuçlanan büyük bir savaş ve bu savaşın getirdiği büyük acılarla günümüze bu savaşı Rus Komutanlarından Milyutin şu satırlarla anlatmıştır: dek ulaşmıştır. 1783 yılına kadar büyük çaplı olmayan birtakım “Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden atılımlar gerçekleştiren Rusya, 1783 yılına gelindiğinde artık büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış Çeçenistan’ın kapısındaydı. “Kafkasların Kartal Bakışlı Milbir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, leti” olarak tarif edilen Çeçen Halkı 1783 yılından günümüze süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile dek mücadelesini sürdürmüş ve bu mücadele sürecinde birkendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları çok liderini, evladını yitirmiştir. 1783 yılında başlayan savaş, halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiÇeçenlerin İmam Mansur etrafında birleşmelerinin ve Müridyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı izm2 Hareketi’nin ortaya çıkmasının temelini oluşturmuştur. inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden 1828 yılına gelindiğin de ise, Rusya’nın artan baskısı üzerine dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Dağıstan’da halk, önce İmam Gazi Muhammed, sonra İmam Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, Hamzat önderliğinde ayaklanmıştır. 1834 yılına gelindiğin de süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise “Kafkasların Kartal Bakışlı Milleti”nin yeni İmamı, Şeyh ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Şamil olmuştur. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu.”4 ŞEYH ŞAMİL Bu yenilginin ardından Çeçenistan’a geçen Şamil, karşısında Kuzey Kafkasya’da, 1829-1859 yılları savaşmaya hazır bir halk bulmuştur. Şeyh Şamil’in, Çeçenistan’a arası “İmamlar Dönemi” olarak adlandırılan, geldiğini duyan Çeçen Halkı da kendileri için en uygun liÇeçen Direniş Tarihi’nin en önemli 30 yılıdır. derin Şeyh Şamil olduğuna inanmaktaydı. 1840 yılının Mart Bu sürenin 25 yılı ise Kuzey Kafkasya’nın ayına doğru neredeyse Çeçenistan’ın tamamı, Rusya’ya karşı Efsanevi Lideri olarak kabul edilen Şeyh ayaklanmıştır ve Şeyh Şamil, Ahulgoh yenilgisinin öncesinden Şamil’e aittir. 1797 yılında Dağıstan’ın daha güçlü bir konuma gelmiştir. İmam Şamil, Rus Orduları Gimri(Genu) köyünde dünyaya gelen Şeyh ile mücadele ederken Kırım Savaşı’nın bitmiş olması ile Rus Şamil, henüz genç yaşında iken Rusya’nın Tarık Cemal Kutlu, Kafkasya Yazıları, İlkbahar97, Yıl:1 Sayı:1 Müridizm, 16. yüzyılda Kafkasya’da başlayan Rus Sömürgeciliğini durdurmak amacıyla Kafkas Halklarının, imamlar önderliğinde sürdürdüğü direnişi besleyen dini harekettir. Müridizm, Gazi Muhammed ve İmam Hamzat’ın kısa süreli imamlık dönemlerinden sonra Şeyh Şamil ile en parlak dönemini yaşamıştır. 3 Çeçenler, başlangıçta Çok Tanrılı dine inanmaktaydılar. Bu inanış biçimlerinin izleri birçok masal, efsane ve destanda karşımıza çıkmaktadır. Sekiz ve dokuzuncu yüzyıllarda Çeçenistan’da bölge bölge İslamiyet kabul edilmiştir. Onuncu yüzyıla gelindiğinde ise, Çeçenler arasında Gürcüstan yoluyla Hıristiyanlık yayılmaya başlamıştır. Ancak onbeşinci ve onyedinci yüzyıllarda Çeçenistan’da, İslamiyet büyük bir hızla yayılmıştır. Bunun yanı sıra diğer dinler de devamlılık göstermiştir. İslamın bütünüyle benimsenmesi on sekizinci yüzyılın sonunda gerçekleşmiş ve zamanla Kadiri ve Nakşibendi Tarikatları, Çeçenistan’da büyük önem kazanmışlardır. Ve zamanla Çeçenler, İslamın Şafii Mezhebine bağlanmışlardır. 4 http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1293 1 2

57


Orduları rahat bir nefes almıştır. 1856 yılında yapılan Paris Anlaşması ile de, Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa; Kuzey Kafkasya’nın geleceğini Rusya’nın eline bırakmışlardır. 1859 yılında ise İmam Şamil, General Bariatinski’nin birliklerine esir düşmüş ve bugünkü Çeçenistan toprakları Rus Orduları tarafından işgal edilmiştir. İmam Şamil’in esir düşmesinin ardından Çeçen Halkı için daha zor günler başlamış ve 1864 yılına gelindiğinde ise Çeçen Halkı ilk büyük sürgünleri ile karşı karşıya kalmıştır.

Deklarasyonu’nu ilan eden Çeçenler, Ruslardan ayrılmışlardır. Rusya’daki yeni hükümet, Rusya Merkez İcra Komitesi adını verdikleri kurum vasıtası ile Çeçen ve diğer Kafkas Halkları ile Çarlık arasındaki savaşı yeniden canlandırmıştır. Komite’nin almış olduğu karar ile, 20 Ocak 1920 yılında Çeçenistan ve İnguşya, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti(RSFSC) bünyesinde Dağlık Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti(DÖSSC) olarak ilhak edilmiştir.

Kafkas Halkları’nın, özelde Çeçen Halkı’nın yurtlarından zorla göç ettirilmesinin ardından Çarlık Rusyası bu bölgeyi Ruslaştırma çabaları içine girmiştir. O güne kadar sürekli başına bela olmuş bu bölgeyi kendisine sadık bir bölge haline getirmeyi amaçlayan Rusya, bu sebeple bu bölgeye Rusları yerleştirmeye başlamıştır. Bu zorunlu göç esnasında, birçok insan yaşamını yitirmiş hayatta kalanlar ise birçok sıkıntı ile karşılaşmıştır.

1920 yılında Lenin, Komünist Cumhuriyetler için “Bu dünyadaki emperyalist güçlerin ortamında varlıklarını sürdürmek, Sovyetler olmadan olanaksızdı.” diyerek bu pragmatik emellerinin gerekçesini anlatmıştır. 20 Kasım 1922’de Çeçenistan, DÖSSC bünyesinden ayrılmış ve RSFSC bünyesinde özerk eyalet olarak yeniden oluşturulmuştur. 7 Temmuz 1924 yılında DÖSSC’nin lağvedilmesinin ardından İnguşya Özerk Eyaleti kurulmuştur. 15 Ocak 1934 yılında Çeçen ve İnguş Özerk Eyaletleri tek çatı altında birleştirilmiş ve 5 Aralık 1936 yılında Özerk Sosyalist Cumhuriyeti adını almıştır.

Öte yandan esirliği sırasında, büyük saygı duyulan İmam Şamil son olarak Hacca gitmek istediğini Çar II.Aleksandr’a iletmiş ve bu isteği Çar tarafından olumlu karşılanmıştır. Hacdan önce İstanbul’a uğrayan İmam Şamil, Sultan Abdülaziz ile görüşmüş ve ardından hacca gitmiştir. Hac vazifesini yerine getirdikten sonra Medine’ye geçen İmam Şamil, 4 Şubat 1871’de Medine’de vefat etmiştir.

Lenin’in ölümünden sonra yönetime geçen Stalin RSFSC içinde varlığını devam ettiren fakat Rus olmayan uluslar için büyük bir yok etme politikası yürütmeye karar vermiştir. Stalin’in gittikçe ilerleyen saldırgan siyasetine karşı çıkan Çeçen ve İnguşlar gittikçe zorlaşan şartlar ile karşılaşmışlardır. 1937-1938, tarihlerinde zengin toprak sahipleri ve Çeçen-İnguş Komünist Partisi, Stalin’in ilk hedefleri olmuştur. Öncelikle bu iki gücü sindirmeyi başaran Stalin, daha sonra İkinci Dünya Savaşı esnasında Çeçenleri, Almanya’ya yardım etmekle suçlamış ve Çeçen Halkı için tasarladığı sürgün planını hayata geçirme fırsatı bulmasının yanı sıra, bu sürgünü meşrulaştırmıştır.

ÇARLIĞIN YIKILIŞI-BOLŞEVİK YÖNETİMİ “Sadece tek bir ulus itaat psikolojisini kabullenmeyi reddetti ve sadece birkaç isyancı değil, bütün bir millet direniyordu. Onlar Çeçenlerdi. Hiçbir Çeçen, yetkililerin minnetini kazanmaya ya da onların uşağı olmaya çalışmadı. Çeçenlerin onlara karşı tutumu mağrur ve hatta düşmancaydı. Sonunda Çeçenler yaşama galip gelecekler.” Aleksandr Solzhenitsyn

1944 yılında Çeçenlere karşı gerçekleştirilen bu zorunlu göç politikası, Çeçenlerin Almanlara yardım ettiği gerekçesi ile her ne kadar meşrulaştırılmaya çalışılmış olsa da, bu iddia gerçek dışıdır. Kafkas Vakfı üyesi Fehim Taştekin, bu iddaanın gerçek dışı olduğunu şu satırları ile açıklamaktadır: “Bu iddia gerçek dışıdır. Çünkü, Büyük Sovyet Ansiklopedisi, Çeçen ve İnguşların Almanlarla savaştıklarını (1941-1945) ve ord için yiyecek yardımında bulunduklarını, petrol sanayinin ise cepheye destek için aralıksız çalıştığını yazmaktadır.”5 Bu iddiayı çürüten diğer bir nokta ise; Almanya’nın, Rusya’yı işgali sırasında Çeçenİnguş Cumhuriyeti’nin bazı bölgelerini de işgal etmiş olmasıdır. Dağlı olarak nitelendirilen ve yıllar boyunca yurtlarını savunmak için birçok kayıp vermiş olan bu halkın, yurtlarını işgal eden Almanlar ile işbirliği yapmış olmaları tamamen mantık dışı gözükmektedir. Almanlar, Stalingrad yenilgisine dek bu bölgede kalmışlardır ve ancak bu yenilgiden sonra bölgeden çıkmışlardır. Bu göç hareketi yalnızca üç gün sürmüştür ve insanlar hiç beklemedikleri bir anda Kızıl Ordu tarafından tutuklanarak göç ettirilmişlerdir. Yolculukları esnasında, belli kurallara uymak zorunda bırakılan insanlar için, yurtlarından ayrılmak büyük bir travma etkisi yaratmıştır. 1944 yılında Haybah Köyünde 700 kişinin yakılarak ve kurşunlanarak öldürülmesi, özellikle kadınlar ve çocuklar için büyük bir bunalım süreci doğurmuştur. Bununla yetinmeyen Rusya, kendi zulmünden Avrupa’ya kaçan 8.000 kişinin kendilerine iade edilmesinin ardından, bu insanların bir kısmını sınırda kurşuna dizmiştir.

Birinci Dünya Savaşı devam ederken, Rusya’da gerçekleşen Bolşevik İhtilali, Çarlığın yıkılması gibi büyük bir olay ile tüm dünyayı etkilemiştir. Bu ihtilal Çarlığın yıkılmasının yanı sıra Çeçenistan’ın da yeniden bağımsızlığını ilan etmesine zemin hazırlamıştır. Çeçen Kongresi, Mart 1917’de din alimleri, memurlar ve tüccarlardan oluşan Çeçen Ulusal Kabinesini seçmiştir. Mayıs 1918’de kurulan Bağımsız Kuzey Kafkasya Dağlı Halklar Cumhuriyeti’nin kuruluş amacı ise kendi güvenliklerini sağlama çabaları olmuştur. Bu kurum aracılığı ile Bağımsızlık 5

http://www.kafkas.org.tr/bgkafkas/bukaf_cec_1944.html

58


Bu büyük sürgün planı Rusya için büyük öneme sahipti. Çünkü Güneyden gelecek herhangi bir tehdide karşı, bu topraklar tampon bölge olarak kullanılacaktı. Bunun yanı sıra halkı antikomünist olan bu topraklar, Rusya için büyük bir tehdit unsuruydu. Bu sebeple sürgün politikasını tek başına uygulamış olmak yeterli değildi. Bu büyük sürgün politikasının ardından gerçekleştirilmesi gereken şey, bu toprakların bir an evvel Ruslaştırılması idi. Bu Ruslaştırma çabaları ile yerleşim yerlerinin adları değiştirilmiş ve birçok Rus bu topraklara yerleştirilmiştir. 1953 yılında Stalin’in ölmesinin ardından Komünist Partinin başına Nikita Kruşçev geçmiştir. Kruşçev’in başkan olmasının ardından Rusya, 1944-1953 yılları arasında izlediği bu siyasetten 1953 yılından sonra geri adım atmıştır. Yapılan sürgün hareketi Rusya’yı zora sokmuş ve Rus Hükümeti, Muhalefetten büyük tepki toplamıştır. Bu sebeple Kruşçev, Stalin karşıtı bir politika izlemek zorunda kalmış ve yurtlarından zorla göç ettirilen insanların yurtlarına geri dönmelerine izin vermiştir. Ancak bu geri dönüş çok sancılı yaşanmış, Çeçen ile İnguş Halkı büyük zorluklara göğüs germiştir. Son olarak da 1956 yılında Komünist Parti Kongresinde, yurtlarından hain sıfatı ile zorla göç ettirilen bu insanlar ile Şeyh Şamil’in hain olmadığı itiraf edilerek, onurları iade edilmiştir.

SSCB-ÇEÇENİSTAN İLİŞKİLERİ VE CAHAR DUDAYEV Çarlık Rusyası’nın yıkılması ile kurulan SSCB’nin Çeçenistan ile olan ilişkilerini önceki başlıkta kısa bir şekilde anlattım. Stalin Dönemi ve özellikle 1944 Sürgünü, SSCB döneminin en önemli konularıdır. Yıllarca, Rusya’da yaşanan her olaydan iyi veya kötü bir şekilde etkilenmiş olan Çeçenistan, 1980’lerden sonra SSCB’nin yıkılma sürecine girmesinin ardından yeni kararlar almıştır. Çarlık Rusyası’nın yıkılmasının ardından bağımsızlık arzularının artması ve ardından bir sürü soruna karşı bağımsızlıklarını ilan etmeyi başarmış olan bu dağlı halkın bu süreç içinde de benzer durumları yaşaması kaçınılmaz bir süreçti. Birlikten kopuşların yaşanmasının ardından, Çeçenistan’ı saran bağımsızlık ateşi kısa süre sonra ilk tohumlarını vermeye başlamış ve Çeçenistan Ulusal Kongresi(ÇUK) 23-25 Kasım 1990 tarihlerinde toplanmıştır. Kongrenin başına, Cahar Dudayev getirilmiş ve kongrenin aşırı baskısı sonucunda 27 Kasım 1990 yılında bağımsızlık ilan edilmiştir. Cahar Dudayev, yıllarca Rus Ordusunda görev aldıktan sonra erken emekli edilmiş ve kendi vatanı olan Çeçenistan Halkı için efsanevi bir lider olmuştur. Cahar Dudayev’in öncelikli hedefleri arasında demokratik ilkelere bağlı bağımsız bir ülke oluşturulması, parlamento seçimlerinin ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin bir an evvel yapılması, anayasanın çıkarılması gibi önemli konular bulunuyordu. Bu sebeplerle, ÇUK 1-2 Eylül 1991 tarihlerinde yapmış olduğu toplantılar

sonucunda 27 Ekim’de seçimlere gidilmesini karara bağlamıştır. 12 Temmuz 1991 tarihinde Rusya Devlet Başkanlığına gelen Boris Yeltsin, başlangıçta Cahar Dudayev’i pek önemsememiştir. Ancak kısa süre içinde, Çeçen Halkı’nın sevgisini ve bağlılığını kazanmayı başaran Dudayev’in farkına varan Yeltsin yaptığı hatadan dönmeye çalışmıştır. Çeçenistan’da, Rusya Federasyonu’nun bütünlüğünü tehdit eden tüm kurumları ve medya organlarını yasaklayan Yeltsin’in bütün uğraşlarına rağmen, 27 Ekim’de Çeçen Parlamentosu ve Devlet Başkanlığı seçimi yapılmış, Cahar Dudayev seçimden galip çıkmıştır. Ve bu galibiyetten sonra, Dudayev’in yapmış olduğu ilk şey 1 Kasım 1991 yılında, Çeçenistan’ın, İçkerya Çeçen Cumhuriyeti adıyla SSCB’den ayrıldığını ilan etmek olmuştur. Bağımsızlığın ardından Çeçenistan’da olağanüstü hal ilan eden Yeltsin, askeri birliklerini başkent Grozni’ye yığmıştır. Fakat Çeçen Halkı’nın inanılmaz savunması ile karşılaşması sonucu Yeltsin birliklerini geri çekmek zorunda kalmıştır. Çeçenistan’ı ilk tanıyan ülke Gürcistan olmuştur. Ardından ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile Çeçenistan karşılıklı olarak birbirlerini tanımışlardır.

SONUÇ Amerika’ya gerçekleştirilen 11 Eylül saldırılarının ardından, Çeçenistan ile savaşmasının asıl nedeninin İslami Terörizm olduğunu savunan Rusya neredeyse 500 yıldır Çeçen Toprakları üzerinde hegemonya kurma çabaları içindedir. Bu iddiasını, Vahhabilik İddiası ile sağlamlaştırmaya çalışan Rusya büyük ölçüde de başarı kazanmıştır.6 Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi kuruluşların bu durumu Rusya’nın iç meselesi olarak kabul etmiş olmaları Çeçen-Rus sorununu çözmeye yetmemiş aksine daha da zorlaştırmıştır. Çeçenistan’da yaşanan savaşların ardından birçok Çeçen’in mülteci olarak yaşıyor olması çözümün aciliyetini gözler önüne sermektedir. Bugünün şartlarına baktığımız zaman, savaşın bitirilmesinin daha kolay olduğunu görmekteyiz. Hem Rusya’nın, hem Çeçenistan’ın hem de Uluslar arası Kuruluşların barışı gerçekleştirmek için ellerinden geleni bir an evvel yapmaları gerekmektedir.

KAYNAKÇA: Akınhay, Osman, Çeçenistan:Yok Sayılan Ülke, Everest Yayınları, 2002, İstanbul Goltz, Thomas, Çeçenistan Günlüğü\Bir Savaş Muhabirinin İzlenimleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005, İstanbul Kutlu, Tarık Cemal, Çeçen Direniş Tarihi, Anka Yayınları, 2005, İstanbul Şeyh Şamil ve Çeçenistan, Sera Pazarlama, VCD www.kafkas.org

Vahhabilik, Hanbeli mezhebine bağlı bir akım olarak ortaya çıkmıştır. Akımı Muhammed bin Abdulvahhab adlı biri kurmuştur. Ekolünü 1730 yılında yaymaya başlamış, 1745 yılında Necd Emiri Muhammed bin Mesud tarafından benimsenip desteklenmiştir. Onun vasıtasıyla Vahhabilik Orta Arabistan’da yayılmıştır. Günümüzde bu ekol, yayılmış olduğu yeri aşmış değildir. Bknz: Uzunçarşılı, İsmail hakkı. büyük Osmanlı Tarihi, Hürriyet Gazetesi, c.V, İstanbul 1999, s.440-441 6

59


KAFKASYA

SOVYETLERDEN GÜNÜMÜZE “NOHÇİYÇO”1 MÜCADELESİ Büşra KILIÇ

1

ÇEÇENİSTAN’IN BAĞIMSIZLIĞINI İLAN ETME SÜRECİ

devlet başkanlığı seçimleri yapılmış ve Dudayev’in partisi “Vaynah” (Halkımız) seçimlerden galip çıkmıştır. Başkan Dudayev’in ilk icraatı, Çeçenistan’ın 1 Kasım’da SSCB’den ayrıldığını ve artık egemen bir devlet olduğunu ilan etmek olmuştur.

980’lerin sonlarında izlenen glastnost (açıklık) ve perestroika (yeniden yapılanma) politikaları ile Sovyetler Birliği hızlı bir çözülme sürecine girdi. Değişik cumhuriyetlerde kurulan halk cepheleri bağımsızlık yönündeki taleplerini dile getirdiler. Başta Baltık Cumhuriyetleri olmak üzere SSCB’yi meydana getiren birlik cumhuriyetleri sırayla egemenlik ve bağımsızlıklarını ilan etmeye başladı. 1990 yılında federasyonun kendisi de dahil olmak üzere hemen her özerk ve birlik cumhuriyeti egemenliğini ilan etmişti.

Rusya 1991 Aralık ayında Çeçenistan’a mali ve askeri ambargo uyguladı; daha sonra ise petrol de ambargo kapsamına alındı. Rus ordusu, Çeçenistan’ın kendi topraklarına dahil olduğunu ileri sürdüğü Malgobek ve Sunji bölgelerini işgale hazırdı. Çeçenistan parlamentosu federal ordunun Çeçenistan’dan gitmesini talep ediyordu. 1993 Temmuz’u sonunda Moskova Çeçenistan’ın özel özerk cumhuriyet statüsünü tanıdı. Dudayev ile İnguşetya Cumhurbaşkanı Ruslan Auşev, iki devlet arasında sınır bulunmayacağı konusunda anlaştı.

Çeçenistan da toplumsal muhalefet Çeçen Ulusal Kongresi adı altında örgütlendi. 23-25 Kasım 1990’da toplanan kongrenin başkanlığına Rusya tarafından erken emekli edilmiş General Cahar Dudayev seçildi ve 27 Kasım 1990’da kongrenin baskıları sonucunda Çeçen-İnguş Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Meclisi egemenliğini ilan etti. Dudayev’in öncelikli hedefleri arasında demokratik prensiplere bağlı bağımsız bir hükümetin kurulması, derhal Parlamento ve Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine gidilmesi, yeni anayasanın çıkarılması ve cumhuriyetin statüsü ile ilgili bir referandum yapılması vardı. Bu bağlamda ÇUK, 1-2 Eylül 1991 tarihinde düzenlediği üçüncü oturumunda Çeçenistan’ın yönetimini ÇUK’un Yönetim Kurulu’na devreden kararı yayınlamış ve 27 Ekim’de seçim yapılması kararını almıştır.

Dudayev Çeçenistan’ın 12 Aralık 1993 tarihinde yapılacak olan Rusya Federasyonu’nun yeni anayasa ve parlamento seçimlerine katılmayacağını açıkladı. Rusya Federasyonu buna, Çeçenistan’ı Federasyon’un bir üyesi olarak yeni anayasaya katarak tepki gösterdi. Dudayev bunu bir provokasyon olarak tanımladı. Federasyonun Etnik İlişkiler Komitesi Başkanı Şahray ise Çeçenistan’ın seçimleri reddederek anayasayı ihlal ettiğini açıkladı. Dudayev federasyonla konfederatif ilişkiler kurmayı kabul etti. Fakat bu reddedildi ve Yeltsin 12 Aralık 1993 seçimleri öncesinde Çeçenistan sınırının belirlenmesini ve kontrol altına alınmasını emretti.

Rusya’nın demokratik yöntemlerle başa geçen ilk başkanı Yeltsin başlangıçta Dudayev’den yana bir tutum sergilemiş; ancak onun Çeçenistan’da gücü ele geçirmesi üzerine tavrını değiştirmiştir. Çeçenistan’da “Rusya Federasyonu’nun bütünlüğünü tehdit eden” tüm organizasyonları ve medya kampanyalarını yasaklayan Yeltsin’in tüm engelleme girişimlerine karşın, 27 Ekim’de uluslararası gözlemcilerin gözetiminde Bağımsız Çeçen Devleti parlamentosu ve

Tam bir yıl sonra, 11 Aralık 1994’de Yeltsin ve Savunma Bakanı Graçev Çeçenistan halkına karşı geniş kapsamlı bir soykırım operasyonu başlattı. Başkent Grozni’yi(Çeçenler bu şehre Caharkale adını vermiştir)ve komşu köyleri ahalisiyle birlikte yıkmak için savaş uçakları ve ağır silahlar kullanıldı.

I.ÇEÇEN-RUS SAVAŞI Rusya Cahar Dudayev’i yönetimden uzaklaştırabilmek ve kendi çıkarlarına hizmet edecek bir kadroyu iş başına getirebilmek için önce Çeçenistan içinden Ömer Avturkhanov’un liderliğinde bir muhalefet ortaya çıkardı. Ayrıca bu muhalefeti silah ve askeri teçhizatla da destekledi. Muhalifler Kasım 1994’te hükümet birlikleriyle çatışmaya başladılar. Rusya kendi oyununu gizlemek amacıyla, Cahar Dudayev’e bağlı güçlerle muhalifler arasında meydana gelen çatışmayı Çeçenistan’ın iç meselesi olarak göstermeye çalışıyordu. Bu amaçla bir yandan muhaliflerin savaşmaları için gizlice asker ve silah gönderirken bir yandan da ültimatomlar vermekten geri kalmadı. Ancak Rus askerlerin yönetime bağlı birlikler

1

*Nohçiyço: Çeçen dilinde Çeçenistan

60


tarafından esir edilmesi üzerine durum anlaşıldı. Rusya, Çeçenistan’daki bağımsızlık mücadelesini bastırmak için zaman zaman başkent Grozni’ye hava saldırıları düzenledi. Moskova’daki yönetim, kendisini Çeçenistan’daki kavganın dışında gösterebilmek için bombardımanın kendi uçakları tarafından yapıldığı yolundaki açıklamaları önce reddetti ise de bu durumun ortaya çıkmasından sonra kabullenmek zorunda kaldı.

Ruslar Grozni saldırısını 6 bin askerle gerçekleştirmeye kalkmışlardı Çeçenler ise 15 bin kişiydiler. Zırhlı araçlara doldurulan acemi Rus askerleri korkudan araçlarından bile çıkamadılar. Çeçenlerin binaların balkonlarından attıkları Molotoflara dahi engel olamayan 131.Maykop Tugayı’nın 1.Tabur’u 1000 askerinden 800’ünü, 26 tanktan 20’sini,120 zırhlı araçtan 102’sini kaybetmişti. Ruslar tam bir şaşkınlık içindeydi. Çeçenler iyi bir başlangıç yapmış, zaferle birlikte büyük bir moral kazanmışlardı.”2

Rus yanlısı muhaliflerin bağımsızlık yanlısı yönetim karşısında zayıf kalmaları üzerine Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin, 29 Kasım 1994’te bir ültimatom vererek çarpışan taraflardan 48 saat içerisinde silahlarını bırakmalarını istedi. Ancak Çeçenistan lideri Dudayev bu ültimatoma karşı çıkarak Yeltsin’in böyle bir ültimatom vermeye yetkisinin olmadığını bildirdi. Rusya’nın böyle bir ültimatom vermedeki amacı olaylara doğrudan müdahalede bulunmak için gerekçe oluşturmaktı. Ancak Çeçenistan Moskova’dan yönetilen muhalif silahlı güçleri tasfiye mücadelesini sürdürdü. Bu gelişmeler üzerine Rusya da doğrudan müdahalede bulunmaya başladı ve 3 Aralık 1994’te Rus uçakları başkent Grozni’deki başkanlık sarayını bombaladı. Böylece Birinci Çeçen-Rus Savaşı başladı.

Bu durum karşısında Federasyon ordusu 490 bin ikametgâhın olduğu kentin her metrekaresini yirmi gün boyunca bombaladı. Harabeye dönen şehirde barınamayan Çeçenler kırsal alanlara doğru çekildiler. 20 Ocak 1995’de Grozni’deki Başkanlık Sarayı’na Rus bayrağı çekildi. Çeçen direnişi sayesinde savaş yalnızca iki yıl sürdü.30 Ağustos 1996’da imzalanan Hasavyurt Antlaşması’yla sona erdi. Anlaşmada Çeçenistan’ın bağımsız bir devlet olduğuna dair hiçbir ibare bulunmamakla beraber, birinci maddesinde anlaşmayı imzalayan taraflardan biri olarak Çeçen Cumhuriyeti adının geçmesi, Rusya’nın Çeçenistan’ı fiilen bağımsız bir devlet olarak tanıdığı yorumlarına neden oldu. Savaş sonunda Rusya bir taraftan 5.000 askerini kaybederken, diğer taraftan 5.5 milyar dolar ekonomik maliyet ödemek zorunda kaldı. Çeçen tarafının ödediği bedel ise Rusya’dan daha büyük oldu. Rus saldırıları sonunda on binlerce Çeçen hayatını kaybetti ve ülkenin tüm altyapısı tahrip oldu.

11 Aralık 1994’te Rus birliklerin sınırı geçmesi, Çeçenistan’da ulusal seferberliğe neden oldu. Kırsal bölgelerden yüzlerce kişi silahlarını kuşanıp Grozni’ye akın etti. Rus helikopterleri birkaç gün sivil hedeflere saldırdı. Rusya Federasyonu kısa sürede “küçük bir askeri” zafer kazanacağını bekliyordu. Çeçenleri ne ölçüde silahlandırdığını bildiğinden korku ve panik yaratacak bir bombalamanın silahlı sivillerden oluşan ordunun dağılmasını sağlayacağını düşünüldü. Ardından tanklar şehirlerin bulvarlarında dolaşacaklardı ve ülke teslim alınacaktı.

II. ÇEÇEN-RUS SAVAŞI Ruslarla Çeçenler 12 Mayıs 1997’de yeni bir anlaşma daha imzaladı. Fakat imzalanan bu anlaşmalar Rusya’nın antlaşma şartlarına uymaması nedeniyle Çeçen sorununa kalıcı bir çözüm getiremedi. 1994–1996 Birinci Çeçen-Rus Savaşı esnasında tahrip olan Çeçenistan’ın yeniden inşası konusunda yardım sözü veren Rus Yönetimi, Dudayev öldükten sonra başkan seçilen Aslan Mashadov’u bir federasyon anlaşması imzalamaya ikna edemeyince, taahhüdünü yerine getirmemiştir.

“Eski bir Kızıl Ordu subayı olan Çeçenistan Genelkurmay Başkanı Aslan Mashadov, piyade desteğinden mahrum olan tankların şehrin sokaklarında beceriksiz bir deve dönüştüğünü ve omuzda taşınan roketatarlara sahip tek bir asker tarafından dahi durdurulabileceğini Ruslardan öğrenmişti. Ayrıca 2

ÖZEN, Özcan, Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke, Everest Yayınları, 2002, s. 462.

61


Bu arada Dağıstan’da yeni bir hareketlenme gözlendi. Dağıstan’ın Çeçenistan sınırındaki köylerinde yaşamakta olan Çeçenlere yönelik olarak başlatılan saldırılar Şamil Basayev ve Çeçen direnişçilerin bir kısmının bu coğrafyaya geçmesine ve Müslüman tarafa destek olacakları bir sürecin başlamasına neden oldu. Aynı süreç Moskova tarafından bir fırsat olarak değerlendirildi. Çeçenistan’daki bağımsızlığa razı olmayıp bu topraklara işgal güçlerini sokmak için fırsat kollamakta olan Moskova, 11 Ekim 1999 tarihinde Dağıstan’daki direnişi başlatanların Çeçen kökenli olmalarını

“Bugün savaşın uzayıp gitmesi Çeçenler arasında gerçek bir yıkım yaratarak umutsuzluğu beslemekte ve Çeçen ulusunun tamamını bir diaspora ulusuna dönüştürmektedir. Rusya Federasyonu ve Putin halen devam etmekte olan savaşı Yeltsin’e göre çok daha iyi koşullarda bitirme olanağına sahiptir. Fakat federasyon içinde Yeltsin döneminde verilmiş tavizlerin geri alınması ve güçlü bir bölgesel devlet oluşturulması sürecinde Çeçenistan, diğer özerk cumhuriyetleri tehdit etmek için kullanılmaktadır.”3

gerekçe göstererek işgal güçlerini yeniden Çeçenistan’a soktu. Moskova’da ve bazı büyük şehirlerde Rus istihbaratı tarafından gerçekleştirilen patlamaların sorumluluğu da Çeçenler üzerine atılarak bu işgalde gerekçe olarak kullanıldı. İşgalin birçok nedeni mevcut: Öncelikle, Rusya Çeçenistan’ın bu fiili bağımsızlığını toprak bütünlüğü için önemli bir tehdit olarak algılıyordu. Birinci savaşın ardından ortaya çıkan fiilî bağımsız yapının bölgedeki diğer grupları harekete geçirme korkusu Rusya’yı daha donanımlı bir biçimde ikinci kez harekete geçirdi. Rusya’nın savaşı yeniden başlatmasındaki ikinci faktör, ilk savaşta aldığı yenilginin yarattığı prestij kaybını telafi etme isteğiydi. İkinci operasyonun bir başka nedeni de, yaklaşan 1999 Parlamento ve Başkanlık Seçimlerine Rusya’nın siyasi ve ekonomik olarak kötü bir durumda girmesi oldu. Ayrıca petrol ve doğal gazın taşındığı yolların güvenlik altına alınması için Çeçenistan sorununun mutlaka çözülmesi gerektiği konusunda askeri elitin ortaya koyduğu tavır da ikinci savaşı tetikleyici bir unsur oldu.

3

ÖZEN, Özcan, Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke, Everest Yayınları, 2002, s. 512.

62

KAYNAKÇA - http://cecenistan.ihh.org.tr, ÖZBEK, Zeynep; 90’larda Çeçen Bağımsızlık Mücadelesi - ÖZCAN, Alkan Sevinç, Rus-Çeçen savaşları ve Rusya’nın Çeçenistan politikası, Anlayış Dergisi, Eylül 2003. - ÖZEN, Özcan (Der), Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke, Everest Yayınları, 2002. - www.kafkas.org /Bağımsız Çeçenistan’a Doğru- Fehim Taştekin


KAFKASYA

ÇEÇENİSTAN SORUNUNUN ULUSLARARASI BOYUTU Burak AYÇİL

BATILI BASININ VE DEVLETLERİN ÇEÇENİSTAN SAVAŞINA KARŞI TUTUMU

Rusya bu patlamalardan Çeçenistan’ı suçluyordu ve Çeçenistan’a müdahale etmek için bunu bir bahane olarak kullanıyordu. Batı basını Rusya’nın bu komplosunu dünyaya duyurmakta başarılı olmuştur diyebiliriz.

İ

lk Çeçen-Rus savaşı Los Angeles Times’ta “Ruslar zalimce çarpıştılar” manşetiyle bildiriliyordu. Batı ve Amerikan basının bu olaya tepkisi açıktı. Fakat bu tepki hümanist bir yaklaşım değil yüzyıllardır olagelmiş Rus-Batı çekişmesinin bir sonucuydu. Kaldı ki 2. Rus-Çeçen savaşında Batı medyası üzerine düşeni yapabilecek imkanı olmasına rağmen yapmadı. Rusya tekrar Çeçenistan’a girene kadar sesini bile çıkarmadı. Yapılan haberler ise gerçek ve derinlemesine analizlerden öte Rus karşıtlığı içeren haberlerdi. ABD ve Batının kendi içerisinde örgütlenen silahlı İslamcı örgütlere karşı aldığı sert tedbirler ortadayken cesurca tepkiler vermesi beklenemezdi zaten. Çeçenlerin konumuyla bahsettiğimiz silahlı İslamcı örgütler elbette ki bir değildi fakat Rusya’nın başından beri Çeçen direnişine bakış açısı Batının İslami teröre bakış açısından hiç de farklı değildi. Dünya kamuoyuna da bu yönde propaganda yapıyordu. Tüm bunlara rağmen Çeçen milislerin fidye istemek için Batılı ve Amerikalı vatandaşları kaçırması yer yer Batı basınında Çeçen karşıtı haberlerin çıkmasına neden olmuştur. Çeçen komutanların niyetlerinin ciddi olduğunun anlaşılması için parmağını kestiği Amerikalı misyoner Herman Gregg ve yine kaçırılan dört İngiliz Telekom görevlisi bunlara örnektir.

Fakat şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir; Basayev ve Hattab’ın kurmaya çalıştıkları şey bir İslam devletiydi ve Rusya’ya karşı savaşırken Haçlılarla savaştıklarını ve Batı’nın her türlü imkanı gerektiğinde kendilerini yenmesi için Rusya’ya sağladığını düşünüyor ve söylüyorlardı. Bu açıdan bakıldığında Rusya, Çeçenistan’da savaşırken dolaylı yoldan Batı’ya da hizmet etmiş oluyordu. Birçok yorumcuya göre Batılı devletlerin ve ABD’nin Rusya’ya Çeçenistan konusunda tam olarak tepki gösterememesinin nedeni de işte buydu. Tepki göstermemek bir yana Clinton, Çeçenistan savaşında kullanılmak üzere Yeltsin’e 11 Milyar Dolar Ödünç vermiş dahası bu savaşı Amerika’nın iç savaşına benzeterek Yeltsin’i kutlamış ve ona “Rusya’nın Abraham Lincoln’ü” demiştir. Yine Dudayev’in öldürmesinde uydudan gerekli olan koordinatları ve görüntüleri CIA, Rusya’yla paylaşmıştır. Aynı şekilde İngiltere de Çeçenistan konusunda Rusya’ya “anti terörizm” paylaşımları yapmıştır. Bu paylaşım Başbakan Tony Blair’in Çeçen direniş hareketini terörizm olarak nitelemesinin bir sonucudur. Yeri geldiğinde Arnavutluk’a, Kosova’ya “barışı tesis ve soykırımı durdurmak” için müdahale eden Batılı devletler ve ABD nedense Çeçenistan’ı görmezden geldiler. Tüm dünya –Müslüman, Arap ve Asya devletleri de dahil olmak üzere- bu duruma seyirci kalmıştır. Bu realist-pragmatist dış politikanın acımasızlığının bir sonucudur. Bunun başka bir açıklaması yoktur.

1998 yılına gelindiğinde Batı basınının en çok dikkatini çeken konu Çeçenlerin ünlü komutanı Şamil Basayev ile daha önce Afganistan’da çarpışmış olan savaşçı İbn-ül Hattab’ın güçlerini birleştirerek Çeçenistan ve Dağıstan’da bir şeriat devleti kurmak için kolları sıvamasıydı. Çünkü Bin Ladin, Hattab’a silah ve para yardımında bulunacaktı. Associated Press ajansının Bin Ladin’in yardımcısıyla yaptığı röportajda bu konu doğrulanacaktı. Bu durum Batı basının Çeçen güçlerine kuşkuyla yaklaşmasına neden olmuştu. Fakat 1999 yılında Moskova’da meydana gelen ve Çeçenlerin üzerine yıkılan apartman bombalama eylemlerindeki kuşkuları Batı basını en başından itibaren gündeme getirmiştir. Bu patlamalar –daha sonra belge ve tanıklarıyla da ispatlanacaktırkuşku yoktur ki Rus gizli servisi tarafından yapıldı. Fakat

1998 yılında Roma’da Çeçenistan’da yaşanan kıyımları araştıracak ve karara bağlayacak bir mahkeme kurulmaya çalışılmıştır. Fakat ne tesadüftür ki Rusya ve ABD bu karara birlikte karşı çıkmışlardır. Karşılıklı kirli anlaşmaların yapıldığı aşikârdır. New York Times’ın 18 Kasım 1999 tarihli haberine göre ABD ve Rusya Çeçenistan konusunda zaten uzun süre önce anlaşmışlardı. ABD Çeçenistan harekatlarına göz yumacaktı bunun karşılığında Rusya ise Güvenlik Konseyi’ndeki Rus delegenin Irak konusunda esnek tavır takınmasının garantisini verecekti. 63


KÜRT VE ÇEÇEN SORUNU TÜRKİYE VE RUSYA İLİŞKİLERİ

EKSENİNDE

dünya kamuoyunda tartışmaya açılmasına sebep olacağını düşünen Çin, Rusya’nın Kafkasya politikasından her fırsat bulduğunda övgülerle bahsetmiştir.

Çeçenistan halkıyla tarihi, kültürel ve dini bağları olan bölgedeki en önemli devletlerden birisi de Türkiye’ydi. 199596’lı yıllar Türkiye’de milliyetçiliğin yükseldiği yıllardı. Türk halkının Çeçenistan sorununa tepkiyle yaklaşması kaçınılmazdı. Fakat iş, devletlerarası ilişkilerde, halkların arasında olduğu gibi saf ve homojen olmuyordu. Nitekim Türkiye ne zaman Çeçenistan konusunda diretse Rusya “Kürt” kartını oynuyordu. 1994 yılının sonunda Rusya Federasyonu içerisinde bulunan yaklaşık 1 milyon Kürdün ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerin sorunlarının tartışılacağı uluslararası bir konferansın Rusya’da düzenleneceğini öğrenen Türkiye durumu protesto etti ve Türk-Rus ilişkileri gerilirken Türkiye, Çeçenistan konusunda daha cesur olmaya başladı. Yaklaşık bir yıl gergin süren ikili ilişkiler Ocak 1996’da Rusya’dan dışişleri bakanı önderliğinde gelen bir heyetin Türk yetkililerle görüşmesiyle yumuşama sürecine girdi. Karşılıklı sözlerin verildiği görüşme Kürt-Çeçen sorunları ekseninde sürdü. Yapılan anlaşmaya göre Türkiye Çeçenistan’a gönüllü savaşçı göndermeyecek, Çeçen direnişçilere silah satmayacak ve temin etmeyecek ve Cohar Dudayev üzerindeki ikna kabiliyetini kullanarak Çeçenleri Moskova’yla müzakereye ikna edecekti. Karşılığında Rusya, Moskova’da açılması planlanan Kürt Evi’ne izin vermeyecek ve Rusya’da doğrudan Türkiye’yi hedef alan hiçbir faaliyete müsaade etmeyecekti.

İşin garibi aynı duyarsızlığı ve görmezden gelmeyi Mısır, Malezya ve İran gibi önemli Müslüman devletlerin de yapmasıdır. İslam dünyasının bu olaya tepkisi iki kelimeyle özetlenecek olursa “rezilce ve ikiyüzlüdür”. Rusya’yla uçak ve silah anlaşmaları bulunan bu Müslüman devletler, Çeçenistan’da olup biteni görmezden gelmişler ve Müslüman Çeçenistan halkının kıyımına sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. İran daha da ileri giderek konunun Rusya’nın iç meselesi olduğunu söylemiştir. Bu, yapılan kıyımları ve alınan önlemleri onaylamak anlamına gelirken Çeçenistan’a yapılacak herhangi yardımın da kapılarını kapatmak sonucunu doğuruyordu. Müslüman devletlerden mutlaka Çeçenistan’a gönüllü asker, silah ve maddi yardım gönderen dernekler vardı. Bunların birçoğu faaliyetlerini illegal olarak sürdürmek zorunda kalıyordu. Sorun, bu yardımların devlet düzeyinde asla gerçekleşememesidir. Çeçenistan’ın tabi ki maddi yardımlara ihtiyacı vardı. Fakat onlara asıl gerekli olan şey, yalnız olmadıklarının uluslararası arenada gösterilmesiydi. Bu, en azından Rusya’nın acımasızlığı konusunda cesaretini kıracak ve konunun devletler düzeyinde görüşülebilmesinin önünü açacaktı. Fakat bu denli sonuçlar doğuracak destek hiçbir zaman olmadı. Fakat bu konuda cesaretiyle dünyaya örnek olan iki devlet vardır: Onlar da yıllarca Rusya’nın zulmüne direnen Estonya ve Afganistan’dır. Bu iki devlet Çeçenistan’ın bağımsızlık bildirisini hemen onaylamış ve Çeçenistan’ı tanımışlardır.

Türkiye’de faaliyet gösteren bir kuruluş vardı: Çeçen Yardım ve Dayanışma Komitesi (CCSA). Bu komite Çeçenistan’a gönüllü savaşçılar gönderiyordu. 1995 yılında Rusya Başbakan yardımcısı Çernişev’in Türkiye’yi bu kuruluşun faaliyetlerinin yasaklanması için ziyareti esnasında söyledikleri çok manidardı: “Birbirimizi anlamalıyız. Camdan saraylarda oturanlar birbirlerine taş atmamalıdırlar.” Çernişev sözlerinin çok iyi anlaşılması için bir de Türkçe telaffuz etmişti. Albert Çernişev’in Kürt sorunu kastettiği apaçıktı. Kaldı ki sözlerini “ Türkiye ve Rusya aynı teknededir. Tekne batarsa ikimiz de batarız. Her ikimizin de yukarıda kalmasının yollarını bulmamız lazım.” diye bitiriyordu. Bu süreçte iki taraf da çeşitli açıklamalarıyla ve faaliyetleriyle Çeçen ve Kürt sorunlarını birbirlerine balans ayarı yapmak için kullandı. Fakat Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’nın 1995 Ekim ayında merkezi Lahey’de bulunan sürgündeki Kürt meclisinin 3. Uluslararası Kongresine ev sahipliği yapacağını açıklaması ilişkileri yine raydan çıkardı.

SONUÇ Çeçenistan, tabiri caizse dünyanın yok saydığı bir ülke dünyanın yok saydığı bir sorundur. Fakat direnişiyle ve asla baş eğmeyişiyle bütün dünyaya örnek olmuştur. Rusya bütün dünyanın gözleri önünde beş yüzyıldır yaptığı katliamları tekrarlamıştır. Bütün dünya buna seyirci kalmıştır. Çeçenistan’ı tanıyan ülkeler Gürcistan, Afganistan, Estonya ve KKTC’dir. Başa geçen bağımsızlıktan yana olan neredeyse bütün Çeçen liderler öldürülmüştür (Mashadov, Dudayev, Sadullaev). Şu an Rus yanlısı olmakla suçlanan Ramazan Kadirov ülkenin lideridir. Kadirov, Çeçenistan’ın Rusya’nın özerk bir cumhuriyeti olduğunu kabul etmiştir. Eric Margolis, bu denli bariz bir kıyıma dahi sessiz kalabilen çıkar odaklı uluslararası dünyayı şöyle nitelemektedir: “Korkunç bir cinayeti gören ve bu konuda hiçbir şey yapmayanlar onun suçluluğunu paylaşırlar… Biz 21. yüzyıla ne utanma de merhamet nedir bilmeyen zalim bir Rusya’nın, Rus zorbalığı karşısında dizüstü çökmeyi reddeden küçük ama kahraman bir halkın hayatını söndürüşünü sessizce seyrederek başlıyoruz.”

Sonuç olarak Türkiye Çeçenistan sorununa hiçbir zaman cesur yaklaşamadı. Rusya’nın Kürt kartını oynaması her zaman Türkiye’nin Çeçen kartını oynamasından ağır bastı. Rusya Kürt Parlamentosu’nu tanımadı. Türkiye de Çeçenistan avaşına tam anlamıyla karışmadı.

ASYA’NIN VE MÜSLÜMAN DEVLETLERİN ÇEÇENİSTAN SORUNUNA YAKLAŞIMLARI Asya’nın devi Çin’in ve Müslüman devletlerin tavrı da Batılı devletlerden geri kalır biçimde değildi. Kendi içerisindeki Müslüman halkına ve Tibet Bölgesi’nde uyguladığı baskının boyutunu çok iyi bilen Çin, Çeçenistan sorununu görmezden gelmiştir. Çeçenistan’a dair yönelteceği en ufak eleştirinin, kendisinin yaptığı kıyımların Rusya tarafından

KAYNAKÇA - Çeçenistan: Yok Sayılan Ülke, (Der)Özcan Özen-Osman Akınay, Everest Yayınları, 2002.

64


KAFKASYA

TARİHÇE TARİHÇE TARİHÇE TARİHÇE TARİHÇE TARİHÇE 1556 Rusya Astrahan’ı işgal etti. Bu işgal, Ruslar ve Çeçenleri karşı karşıya getirdi.

1828

Rusya’nın artan baskısı üzerine Dağıstan’da halk, önce İmam Gazi Muhammed, daha sonra İmam Hamzat önderliğinde ayaklandı. İmam Gazi Muhammed

1834

Şeyh Şamil imam seçildi.

1856 Şeyh Şamil

İmam Hamzat

Paris Anlaşması ile Osmanlı Devleti, İngiltere ve Fransa; Kuzey Kafkasya’nın geleceğini Rusya’nın eline bıraktılar.

1859

Şeyh Şamil, General Bariatinski’nin kuvvetlerine esir düştü. Böylece bugünkü Çeçenistan toprakları Rusya tarafından işgal edilmiş oldu.

1864 Kafkas halklarının büyük sürgünü.

1917 Çarlık Rusyası’nda Bolşevik Devrimi gerçekleşti.

1944 Sovyet yönetimi, işgal sırasında Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ülkedeki tüm Çeçen ve İnguşların, ayrıca Kamlıklar, Balkarlar, Karaçaylar, Mesket Türkleri, Kırım Tatarları ve Volga Almanlarının sürgün edilmesine karar verdi.

1944

Haybah katliamı. Haybah köyünde çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 700 kişi yakılarak ve kurşunlanarak katledildi.

1944 - 1956 Kuzey Kafkasya’da Ruslaştırma politikaları ile yerleşim yerlerinin adları değiştirildi ve Çeçen-İnguş topraklarına on binlerce Rus yerleştirildi.

1956 Komünist Parti kongresinde Çeçenlerin, İnguşların, Balkarlar, Karaçaylar ve Kamlıkların hain olmadıkları kabul edilerek itibarları iade edildi. İmam Şamil’in de hain olmadığına karar verildi.

5 Eylül 1991 Cahar Dudayev, Rus Hava Kuvvetleri’nden kendi isteğiyle emekli olarak ülkesine döndü ve ulusal lider ilan edildi.

27 Ekim 1991

Dudayev, Moskova yanlısı geçici hükümet aleyhine kampanya başlattı. 23 devletten ve uluslararası kuruluşlardan gelen gözlemcilerin denetiminde, bağımsız Çeçen devleti parlamentosu ve devlet başkanı seçimleri yapıldı. Dudayev, oyların %91,9’unu alarak başkan seçildi. 65


1 Kasım 1991 Dudayev, Çeçenistan’ın bağımsızlığını ilan etti.

12 Mart 1992

Çeçenistan Anayasası onaylandı ve 17 Mart’ta yürürlüğe girmesi kararlaştırıldı.

11 Aralık 1994

Rus birlikleri üç koldan Çeçenistan’a girerek Birinci Çeçen-Rus Savaşı’nı başlattılar. ABD Başkanı Bill Clinton, “Bu bir iç meseledir, düzenin en az kan ve şiddetle tekrar sağlanacağını umuyoruz” açıklamasında bulundu.

Cahar Dudayev, Amerikan gizli servisi NSA’nın yerini tespit ederek bulunduğu yeri Rus yetkililere bildirmesi sonucu gerçekleştirilen saldırıda şehit edildi.

25 Mart 1998

Bill Clinton

21 Nisan 1996

Başkent Grozni’nin adı, Cahar Dudayev’in anısına Coharkale olarak değiştirildi.

4 Kasım 1999

İngiltere Başbakanı Tony Blair bir mektupla, ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright ve Almanya Dışişleri Bakanı Joscha Fischer ise yaptıkları açıklamalarla, Rusya’dan Çeçenistan’daki askeri harekatını durdurmasını istediler ve taraflara diyalog çağrısında bulundular.

15 Kasım 1999

Boris Yeltsin, Batı’nın Çeçenistan konusundaki baskılarına boyun eğmeyeceklerini ve harekatı sürdüreceklerini açıkladı.

13 Aralık 1999

Avrupa Birliği Parlamenterler Meclisi, Çeçenistan’da sivillere yönelik saldırıların devam etmesi üzerine Rusya’nın üyelikten çıkarılması tehdidinde bulundu.

Boris Yeltsin

Caher Dudavey

20 Nisan 2001

BM İnsan Hakları Komisyonu, AB’nin teklifi üzerine Çeçenistan’daki insan hakları ihlalleri hakkındaki endişeleri dile getiren bir kararı kabul etti. Ancak karar, insan hakları ihlallerinin soruşturulması için uluslararası bir komisyon kurulması önerisini görmezden geldi.

10 Nisan 2002

Tony Blair

Madaleine Albrigth

Avrupa Parlamentosu, Rusya’ya Çeçenistan’daki insan hakları ihlallerine son vermesi ve soruna siyasal bir çözüm getirmesi uyarısında bulundu.

26 Şubat 2005

Savaş karşıtları tarafından Moskova’da “Çeçenistan’daki savaşı durduralım” sloganıyla Çeçenistan’daki soykırıma karşı bir miting düzenlendi.

6 Mart 2005

Aslan Mashadov, FSB’nin düzenlediği bir operasyonla şehit edildi.

18 Mart 2005

Vladimir Putin’in Fransa’ya bir ziyaret gerçekleştirdiği sıralarda, Paris’te yaklaşık 700 kişi Aslan Mashadov’un şehit edilmesini ve savaşın hala devam etmesini protesto etti.

16 Nisan 2005

AB, Çeçenistan’ın sosyal ve ekonomik açıdan yeniden yapılandırılması amacıyla yapılacak yardımın miktarını belirlemek üzere Çeçenistan’a bir bilirkişi heyeti gönderdi. Ziyaret sonucunda AB’nin Çeçenistan’daki savaş mağdurlarına 22,5 milyon euro yardım yapmasına karar verildi. 66

Vladimir Putin

Aslan Mashadov


SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAM

SOYUTLAMA

KİBAR FEYZO

D

ergimizin çıkış aşamasından itibaren kitap belirleyerek yapılan soyutlama çalışmasını 9.sayımızda film olarak yapmaya karar verdik. Film arama sürecinde birçok etkileyici esere rastlamamıza karşın ortak kanaatimiz ‘’Kibar Feyzo’’ da yoğunlaştı ve tereddütsüz tez elden üzerinde zevkle çalışmaya başladık. Türkiye’nin bir döneminin köy sıkıntılarına, kırsalla şehrin çeliştiği ve örtüştüğü noktalarına, yine bir köylünün ağzından duyuyormuşçasına anlatış tarzıyla eğilen ve bunu gülünç yanlarıyla birlikte ince yergilerle izleyiciye veren film gerçekten bir başyapıt özelliği gösteriyor. Özellikle yaptığı göndermelerle dikkat çeken ve 1980 yılında bir dönem yasaklanan film geçmişe her yönüyle ışık tutabiliyor. 1978 yapımı olan sanat eserinin yönetmenliğini usta yönetmen Atıf Yılmaz üstleniyor. Senaryo İhsan Yüce’ye ait, yapımcıları Ertem Eğilmez ile Nahit Ataman, müzikler ise hiç eskimeyen ezgileriyle de bildiğimiz Cahit Berkay’ın. Oyuncu kadrosu ise Kemal Sunal, Müjde Ar, Adile Naşit, İhsan Yüce, Şener Şen, İlyas Salman ve Erdal Özyağcılar gibi son derece etkili ve usta oyunculardan oluşuyor. Büyük olasılıkla hepimizin seyretmiş olduğu esere bizlerde soyutlama çalışmamızla bazı ifadelerin yeniden anlamlandırılmasına katkı sunmaya çalışacağız. Sürç-i lisan ettiysek şimdiden affola deyip keyifli okumalar dileriz.

68


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

SANAYİLEŞME, BİLİNÇ VE

KİBAR FEYZO Ulaş Birkan ÇAKILCI

S

anayileşme, etki gösterdiği tüm bölgelerde olduğu gibi Türkiye’de de kırdan büyükşehirlere göçü tetikleyen unsurlardandı. Şehirlerdeki fabrika sayısının artması ile artık üretim için daha çok sayıda işçi gerekliydi. İşte gereken bu işçi sayısı kırsaldan şehirlere göç ile gelen insanlardan sağlanıyordu. Köyden gelen insanları şehirde bir arada tutan önemli olgulardan biri de onların gurbette olmalarıydı. Gurbet, dayanışmaya ve beraberliğe sevk ediyordu. Çoğunlukla başta aynı köyden olanlar olmak üzere çoğu işçi aynı semtte oturuyor aynı şeyleri yapıyorlardı. Bu durum onları beraber tutuyor ve zorluklara karşı bir mücadeleye itiyordu. Durumu örneklendirecek olursak fabrikadan kovulan on işçi için diğerleri biz ne yapalım diyemiyorlardı çünkü kendileri de gurbetteydi ve yarın kendileri de aynı durumu yaşayabilirlerdi. Bu nedenle bir olmalıydılar ve haklarını bir almalıydılar. Naçizane farazi bir olay karşısında çok basit olarak anlattığımız olguların benzerleri sonucu, şehirdeki işçiler günden güne bilinçlerini birlikte geliştirmeleriyle birlikte haklarını omuz omuza aramaya başlamışlardı. İşte Kemal Sunal’ın da şehirdeki fabrika işçilerinden sendika, grev, ekmek, eylem gibi kelimeleri görüp anlamlandırmasıyla birlikte yapmış olduğu durum kendi bilincini geliştirdikçe bunu köyüne taşımasıydı. Üç kere köyünden kovulup şehre gelen Feyzo her defasında farklı şeyler görüp köyünde uygulamıştır. Şehre en son gelişinde ise kafasında daha çok şey vardır ve sorunun kaynağını bulmuştur. Sorun başlık parası değildir, ağasıdır. Eğer Maho ağa problemini çözebilirse hem başlık parası sorununu çözecektir hem de köyünden kovulmak zorunda kalmayacaktır. Peki, sorunu nasıl çözecektir. İşte burada da şehirde gördüklerini aklına gelir. Feyzo şehirde fabrikalardaki işçilerin, kahramanın tabiriyle ‘’şehir ağalarından’’ haklarını nasıl almaya çalıştıklarını, elele vermenin önemli olduğunu, tabiri caizse kol kola olurlarsa Maho ağalarını tükürükleriyle bile boğabileceklerini görmüştür. Artık daha bilinçli olan Feyzo köyüne döndüğünde ağaya karşı köylüyü harekete geçirmeye başlamış ve öğrendiği fikirleri yorumlayarak yaymıştır. Köylüde yayılan fikirler tez zamanda karşılık bulmuş ve köylü Feyzoyu dinlemiştir. Maho ağa işin sonunu önceden tahmin etmiş ve Feyzoyu artık köyden kovmamakla işe başlamışsa da artık çok geçtir. Ağanın deyimiyle Feyzo şehirden köye her döndüğünde ağasının başına dert açmıştır. Bu bir anlamda doğrudur. Evet, ağanın başına dert açılmıştır; ancak bu Feyzonun şehre her gittiğinde biraz daha farklı durumlar görüp, köyü ile benzerlik ve farklılıklarını bulup değerlendirmesiyle, her defasında biraz daha bilinçlenmesiyle olmuştur. Bu durumda ağanın başına elbette bir dert açılmıştır. Köy halkı en sonunda Feyzo önderliğinde isyan etmiş ve Maho ağa engelini aşmayı başarmıştır. Ancak ağayı öldüren Feyzo demir parmaklıklar ardına düşmüş, köylü ise yeni ağanın eline kalmıştır. Görüldüğü gibi sanayileşme önce köyden kente kol gücünü taşımıştır, ardından şehirlerdeki bu işçilerin el ele vererek hak arama mücadeleleri başlamış ve ortaya çıkan durum Feyzoda anlamlanmıştır. Feyzo’nun köyünden üç defa kovulması muhakkak ki şans eseri değildir. Kahraman her defasında biraz daha bilinç kazanmış ve en sonunda Maho ağayı geçebilmiştir. Ancak olanlar Maho ağa için yetmiş olsa da bir düzeni yerinden oynatmak için yeterli değildir. Bunun için köy halkının, Feyzo’nun hapise girmesinden sonra yeni ağaya karşı gelemeyişleri yerine aynı bilinci arttırarak devam etmeleri gerekirdi. Ağa olmadan da yaşayabilirlerdi. Zira Feyzo en başında belirttiğimiz gibi sorunun kökünü Maho ağa olarak değil de ağalık düzeni olarak görebilseydi ve köylü bunu fark edebilseydi o zaman gerçekten sorunu çözebileceklerdi. Köylüdeki gelişimin artışı devam ettikçe de güç kazanacaklardı. 69


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

FEODALİTE VE

KİBAR FEYZO Büşra KILIÇ

O

rtaçağ Avrupası’nda senyör ve serfler arasında nasıl uçurum olduğunu, İstanbul’un fethi sırasında kullanılan teknolojiyle nasıl da yıkıldığını anlatadurduğumuz feodalite rejimi; ismi, zamanı ve yeri değişse de pratikte hâlâ devam etmektedir. Orada bir yerde var olduğunu bildiğimiz ama içinde yaşananlara kafa yormadığımız köylerimizde; ağalar, töreler, aşiretler köylülerimiz üzerinde çoğu zaman devletten çok daha büyük bir otorite oluşturmaktadır . Kibar Feyzo’nun köyünde insanların her cümlesinde “sayende ağam” demesi bu düzen hakkında söyleneceklerin en büyük özetidir aslında. Köylülerin “en büyük sahibi” olan ağanın gözünde, marabanın merada otlayan büyükbaştan daha farklı bir statüsü yoktur. Ağa olmak, köylüleri güden bir çoban olmaktır. Köylüler ağanın malı olduğundan onun izniyle evlenir, onun emriyle köyden çıkar ve ancak onun emriyle geri dönebilir. Ağanın kendi otoritesini sarsacak bir simgeye bile tahammülü yoktur. Feyzo’nun ağaya denkmişçesine fötr şapka takması, köyden sürülmesine yetmiştir. Hatta ağa, köylülerle aynı tuvaleti kullanamayacak kadar üstündür. Ağanın köylülerine kızarken “Ula şurada topu topu 141 142 başsınız” demesi tesadüf değildir. Ceza Kanunu’nda düşünce suçuyla ilgili olan maddelere gönderme yapılmıştır. Yani ağalığın üzerinde tartışma yapılamayacak bir otorite haline geldiği vurgulanmıştır. Ağanın köyünün başında durması, köylüye toprağını işlemek için izin vermesi köylü için bir lütuftur. Bu nedenle ağa köyü satmakla tehdit eder köylüyü. Köylünün en önemli belki de tek geçim kaynağı olan tarım, köylünün elini kolunu bağlamaktadır. Tarlasını bir yere bırakıp gidemeyen ve başka geçim yolu bilmeyen köylüler, karın tokluğuna çalışsa da şükredip ağalarının buyurduklarını yerine getirmektedir. Tarlasından yeteri kadar kazanamayan babalar, kızlarını başlık parası adı altında satmaktadır. Ancak oğlan anaları gelin almaktansa öküz almayı, üretim yapmayı tercih eder. Hatta Feyzo’nun anası, öküz almadığı için Feyzo’yu öküz gibi sürmüştür. Çünkü çalışmayana ekmek yoktur. Bu yokluk ve sefalet durumunda köylüler başka şehirlerdeki ırgatların aldığı parayı duysalar bile, istedikleri zaman hak ettikleri parayı alamamışlardır. Ağanın gölgesinden bile korkulan ortamda, bu düzen böyle gelmiş böyle gider cinsinden bir düzendir malesef. Öyle ki buna devlet de göz yummaktadır. Köye su bağlatmak için Ankara’dan gelen memurun muhtarı değil de ağayı muhatap alması, ağanın köylülere nasıl baktığını anlattığında onu dinlemesi bunun bir göstergesidir. Memurun Feyzo’nun öküz gibi sürülmesine kızması ama değişen bir şeyin olmaması devletin aslında bu düzene karşı görmezden gelen bir tutum takındığını göstermektedir. Ağayı ikna edip köylülerin oyunu kazanan siyasi partilerin olduğu, yatırımın sadece şehirlere yapıldığı ülkemizde bu keyfiyet çok da şaşırtıcı değildir aslında. Köylüler en sonunda ayaklandığında Maho Ağa mezara, Feyzo mahkemeye gider gitmesine ama yeni gelen ağa eskisine rahmet okutacak cinsten çıkar. Devletin veya insanların düzeltmek için hiç çaba göstermediği düzende, ağalar kendi bildiklerini okumaya devam eder.

70


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

KİBAR FEYZO VE

TOPLUMSAL EŞİTSİZLİK Oğuzhan ALTINKOZ

Y

aşadığımız ve bizden önce yaşanılan toplumlarda insanlar, toplumsal katmanların arasında sıkışmış bir biçimde yaşamlarını sürdüre gelmişlerdir. Bu yüzden “Eşitlik” son birkaç yüzyılın en çarpıcı kelimesidir. ‘Tarihin sınıflar arasında geçen bir savaşım’ olduğu göz önünde bulundurulduğunda kelimenin Âdemoğlu için anlamı daha kolay anlaşılacaktır. Toplum, kan bağı avantajına sahip olanlar ve üretim araçlarına sahip olanlarla Proleterler arasında çeşitli katmanlara ayrıldı ve ‘insan olmanın’ ayrıcalığı yerine, insan eliyle oluşanlara sahip olmanın ayrıcalığı işletildi. Bu ayrıcalıklara sahip olmayanlar da ‘eşitlik’ arzusuyla, hak ettikleri konumu elde etmeye çalıştılar. Bu uğurda kan ve ter birbirlerine karışıp insanlığın en uzun müsaadesi verilse de gelinen noktada sınıfsız, eşit bir dünya hayali hala çok uzaklarda durmakta. Toplumun alt katmanlarını oluşturan Proleter doğduğu günden itibaren bu eşitsiz düzeni kabul etmesi gerektiğini salık veren kodlamalarla eğitilir. Karşısına konulan otorite figürünün üstünlüğünü sorgulamaması, düzeni olduğu gibi kabul etmesi eğer sorgular ise elinde olanları da kaybedeceği ve hiçbir şeyi değiştiremeyeceği fikri kendisine öğretilir. Proleter de çoğu zaman bu öğretiye kulak vererek emeğine yabancı halde yaşamını sürdürür. İşte Filme ismini veren Feyzo karakteri de bu şekilde büyümüştür. Eğitimin olmadığı hatta askerde onbaşı rütbesine sahip olmanın sosyal çevrede değer gördüğü bir yapının parçasıdır Feyzo. Yarı-Feodal topluluktur yaşadığı köy. Köylülerin oturdukları evleri, sürdükleri tarlaları, sağdıkları inekleri kısacası her şeyleri emekleri bile Ağaları Maho’nundur.Yıl boyu emek verdikleri mahsullerinin sadece dört paydan birisi kendilerinindir.Bu durumu köylüler özümsemişlerdir. Öyle ki Maho’ya kurdukları her cümle ‘sayende ağam’ ile başlar. En ufak bir iş için bile destur isterler. Feyzo askerliğini yaparken gördüğü Fötr şapkayı taktığında Maho bunu kendi otoritesine bir başkaldırı ve düzenin bozuluşu olarak görecektir. Feyzo köye umumi tuvalet açtığında ise ‘Ağa dışkısının’ üzerine bir kulunun, bir ‘maraba’ sının dışkısını yapmasını kabul edemez. Burada Maho’nun kabullenemediği olay nasıl olurdakendisinden alt seviyedeki birinin, kendisiyle aynı objeyi kullanabileceği hatta aynı yerde hacet giderebileceğidir. Esas mesele dışkısını üstün görmesi değil, emrindeki birinin dışkısıyla kendisininkini eşit görememesidir. Eşitsiz toplum yapısı her yerdedir. Hayatın her köşesine sirayet etmiştir. Toplumsal yapıyı anlayabilmek için Feyzo örneği yetmeyecektir. Rivayet olunur ki1 İsmet Paşa Reis-i Cumhur iken gerçekleştirdiği bir İstanbul seyahati sırasında trenden gördüğü güzel ve yeşillik arazinin kime ait olduğunu sorar ve Eskişehir’in büyük toprak sahiplerinden Mebus Emin Sazak Bey’e ait olduğunu öğrenir. Sonrasında uykuya dalan Paşa, uyandığında gördüğü toprakların kime ait olduğunu tekrar sorduğunda o toprakların da Emin Sazak’a ait olduğunu öğrenir. Emin Sazak’a, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu çıkarıldığında topraklarının bölge halkına dağıtılacağını söyler. Ertesinde Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmeleri sırasında Mecliste söz alan Emin Sazak, topraklarının, malının mülkünün devlete feda olduğunu, her karış toprağını devlete seve seve verebileceğini fakat bu toprakların köylüye dağıtılmasının onları toprak sahibi yapacağını ve böylece kendisine eşit konuma yükseleceklerini söyler. Bunun da topraksız kalmaktan beter olduğunu belirtir. Mesele topraksız kalmak değildir, Sahip olduğu toplumsal ayrıcalıkları kaybetmektir. Filme dönecek olursak, Feyzo yaşadığı toplumun eşitsiz yapısının zararları karşısında şehirde öğrendiklerini köyde anlatarak bir bilinç oluşmasına yardımcı olur. Köylüler eşitlik isteğiyle otoriteye başkaldırırlar. Gelişen olaylar neticesinde Maho karakterinde vücut bulan otorite ortadan kaldırılsa dahi, toplumsal düzende bir değişme yaşanmayacaktır. Yeni bir ağa gelse ve hiçbir şey değişmese de Feyzo’nun mücadelesi takdire şayandır. Kim bilir Feyzo belki de şehirde gördüğü örgütlü mücadeleden etkilenerek uzak çağlardan kendisine uzanan bir sese bilinçsizce, anlamadan özümsemeden kulak vermektedir;’ Kır zincirlerini, zincirlerinden başka kaybedecek neyin var? Prof. Dr. Taner Timur’dan aktarılmıştır.

1

71


SOYUTLAMA

SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SOYUTLAMA SO

KİBAR FEYZO VE

KADIN Meryem KOYUTÜRK

Ş

üphesiz ki Adem ile Havva’dan beri kadın ile erkek birbirlerini tamamlamaları, birbirlerine ihtiyaçları olduğu için varoluyorlar. Ama yine şüphesiz ki kadının kadın olarak varlığı bir suçmuş ve bir annenin hiç çocuk sahibi olmaması dünyaya kız çocuğu getirmiş olmasından daha iyiymiş gibi davranıldı. Bu dünyada kız çocuklarının diri diri gömüldükleri de görüldü mal gibi alınıp satıldıkları da. Hep kadının hayatı ona erkekler tarafından lütfedilmiş gibi davranıldı; kadın erkeğinmiş, birey olarak yokmuş gibi... Daha çok emek gerektiren işlerde erkeklerin yarı ücretiyle de çalıştı, emeği yok da sayıldı ve bu durum sadece herhangi bir topluluğun sorunu değildi... Bütün dünyada, en moderninden en ilkel topluluklara kadar kadın hep 2. plandaydı. Günümüzde belki kadınlar için koşulların o kadar da sert olduğunu söyleyemeyiz ama insanlık tarihinden beri ve bugün de hala kadınlar hakları için savaşıyorlar. Çünkü ortada hiçbir zaman tam bir eşitlik olmadı ve olacak gibi de görünmüyor. Filmimizde Feyzo’nun sevdiğine ulaşmak için başlık parasıyla, yaşlı annesiyle, hacı babasıyla ve Ağa’nın yanı sıra sistemle nasıl mücadele ettiği anlatılırken, babaların kızlarını satmak için nasıl pazarlığa bile oturabileceklerini, parasız gençlerin nasıl evlenmeyi sadece bir düş olarak gördüklerini ve ağalık sisteminin insanlara neler çektirdiğini görüyoruz. Üzerine kitaplar yazılan ve tartışılan bu konuya Atıf Yılmaz sayesinde yaklaşık bir buçuk saatliğine tanık oluyoruz. Filmde Gülo nasıl babasının malı değilse onu satmaya hakkı yoksa, sevdiğine ulaşmak için para biriktirip onu sadece kendine ait olması için satın alan Feyzo’ nun da malı olmayacaktı aslında ama onun tek isteği zaten Gülo’yla yuva kurmaktı ancak sadece taksitli olarak tapusuna sahip olabildi. Taksitleri ödeyebilmek içinde çalışması gerekti ve belki de saflığı ilk defa işine yaramış köyden sürülmesini, şehir hayatını tanımasını ve daha iyi para kazanmasını sağlamıştı. Feyzo şehirde sadece çalışmakla da kalmadı farketmeden köye her dönüşünde kendini tekrar sürdürmeye yarayacak gözlemlerde yapıyordu. Köye döndüğünde de gördükleri duydukları başına bela açıyordu e sistem yeniliklere açık bi sistem değildi neticede. Feyzo’nun başına ne geldiyse başlık parası yüzünden gelmişti ama parasız kaldığında Gülo’nun taksitini ödeyebilmek için kundaktaki bebeğini satmaya çalışmaktan da geri durmamıştı, ona göre ilerde oğlunun başlık parasını verebilmek içinde o kız çocuğu kullanılacaktı belki de. Feyzo şehirde başlık parasının kalktığını da duymuştu. Duyduğunda da düzenin değişeceğini gerçekten hayal etmiş olmalı ki köye döndüğünde haberi yayıp ağaya karşı, babalara karşı ayaklanma çıkardı. Aslına bakılırsa kimsenin ne düzenle işi vardı ne de hakla eşitlikle… Onların tek istedikleri sevdiklerine kavuşabilmekti, beş parasız oldukları için de bu tek şanslarıydı ya da bir an için inanmışlardı… Bu işe sevinecek biri daha vardı ki onun ne gençler ne de ağalar umurundaydı o başlık parasıyla alabileceği öküzlerin derdindeydi; Sakine kadının oğlu ilk geldiğinde de Gülo’yu almak için gittiğinde de tek derdi Gülo’ya verilecek başlık parasıyla en azından bir çift öküz alıp rahata ermekti. O na sorsalar gelin değil öküz istiyordu zaten, gelini ne yapacaktı ki onun yaptığı işleri kendi de az çok yapıyordu e elbette öküz daha karlı kalıyordu Gülo’nun yanında. İyi mi oldu kötü mü bilinmez ama Kibar Feyzo Maho ağayı öldürmüştü. Unuttuğu bir şey vardı ki sorun sadece Maho Ağa gibilerle bitmiyor. O gider yerine yenisi gelir ve bir söz vardır ‘’Gelen gideni aratır.’’ Yani sorun ne Maho Ağa’da ne Hacı Baba’da ne köylüde ne de Feyzo’da…. Sistem böyle işliyor ve kökten çözümler getirilmediği sürece de sistemin yumuşamaya niyeti yok gibi görülüyor. Bugün büyük şehirlerde de belki bu sorunlar bu kadar gündemde değil ama sistem de köklü bi değişimin yaşanmadığı da aşikar ... Kadınlar hala ikinci planda ve hala bir savaş içinde ama belki de şimdilik önemli olan o savaşı verebilmekte!

72



Minerva Dergisi - Sayı: 9