Page 1


KARAKUTU EDEBİYAT DERGİSİ 1. BASKI HAZİRAN 2014 YIL 10, SAYI 10 Sahibi: mehmet GÜNEŞ Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: necdet BEKEN Yayına Hazırlayanlar: dilek ÖZÇELENGİR Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı ali KONBAL zahide GÖKTÜRK Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Emeği Geçenler: Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenleri ayten ÖZTÜRK buğra han BAŞ demet ÖZDABAKOĞLU elife GENÇ gamze COŞKUN gülçin ERKMEN gonca ÖZMEN hülya GÜLAÇ ulviye TAYLAN Yaratıcı Yazarlık Kulübü Öğrencileri Şiir Kulübü Öğrencileri Edebiyat Kulübü Öğrencileri Özel Şişli Terakki Lisesi Öğrencileri Özel Şişli Terakki Fen Lisesi Öğrencileri Kapak Tasarım demet KÜYÜK Karakutu’da yer alan öğrenci yazıları ve resimlerinin her türlü yayın ve kullanım hakkı Terakki Vakfı’na aittir. Karakutu para ile satılmaz. Özel Şişli Terakki Lisesi ve Fen lisesi öğrencilerinin “Edebiyat” dergisi Baskı Bilnet Matbaacılık Biltur Basım Yayın ve Hizmet A.Ş. Dudullu Organize Sanayi Bölgesi Esenşehir Mah. 1. Cad. No: 16 Ümraniye/İstanbul 444 44 03 KARAKUTU SAYI:10

1


“Özgürlük dışarıdaysa sürgün sizin yanınızdır.” william SHAKESPEARE

Var olmanın, birey olmanın ne demek olduğunu bilenler özgürlüğün en büyük savunucularıdır. Onlar bilirler ki hür bir ortamın varlığı haklar ve sorumlulukların terazisindeki ince dengededir. Çağın insanı kendi sınırlarını bilip başkalarının haklarına önem verdiği sürece belki bu en basit yolla daha medeni bir dünyanın kapılarını aralayabilir; ancak bu çok kolay bir şey değildir. Aramızdaki eğitimli, deneyimli birçok insan bile zaman zaman özgürlük, hak, hukuk, sorumluluk gibi kavramları doğru algılamakta zorluk çeker ve işin davranışa dökülme aşamasında egosuna yenik düşer. Değerli Öğrenciler, Yetişkinlerin hayatında bile zor algılanan, kolay yozlaştırılan bu kavramları araştırıp yorumlayarak oluşturduğunuz Karakutu dergisindeki yazılarınız bir kere daha genç insan olmanın önemini ve gençliğin sesinin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi ve geleceğin dünyası için bize umut verdi. Saygılarımla.

dilek ÖZÇELENGİR Türk dili ve Edebiyatı Böl. Başk.

2

KARAKUTU SAYI:10


içindekiler lafta kalmasın efe DEMOKAN 5 karikatür rüveyda KILIÇ 6 sinema ve özgürlü feride ÇİÇEKOĞLU 7 özgürlüğe güzellemeler 14 özgürlük akıldadır dilara KÜÇÜK 18 sorumluluğunu almak istemem 19 eşit klonlar deniz KANMAZ 21 felsefe kulübü öğrencileri 22 epigram özdemir ASAF 26 karikatür rüveyda KILIÇ 27 körelmek nil ÖZER 28 anarres’ten posta var şevval naz ERYÜKSEL 29 kentleşme, kamusal ve insan burak kaan YILMAZSOY 30 özgür olmak imkânsızdır pelin İĞDEBELİ 45 dünyada ve türkiye’de insan hakları ihlallerinin tarihçesi ve son durumu ahmet KALAFAT 46 karikatür rüveyda KILIÇ 51 adaletli sistem istemi üzerine olumsuz bir bakış sezin ERGÜNER 52 sevgili günlük deniz KANMAZ 53 sıradan burcu KUBİLAY 54 çağın özgürlük simgesi internet alp ALBAY 55 röportaj elif ARAS 57 aslanı kafese kapatamazsınız m.berk KÖSEOĞLU 61 esir beyza DEDEOĞLU 62 karikatür rüveyda KILIÇ 67 penguen’e burcu KUBİLAY 68 nefes alıp verişimi duyuyor musun yeşim MERTKİL 69 sorumluluğunu almak istemem 72 yaşamaya dair nazım hikmet RAN 73 özgürlük illüzyonu efe DURMUŞ 75 özgürlüklere ve haklara dair büşra CANDAN 77 ne güzel şeydir özgürlük can KUTLUÇINAR 78 lider arayışı ve irrasyonel güçler açısından bir özgürlük irdelemesi ekin KILIÇ 80 karikatü rüveyda KILIÇ 82 özgürlük göktuğ AK 83 postit 84 toplumsal düzen ve huzur açısından sınırlı özgürlük üzerine kaan Gül 85 türkiye’de kadın haklar göksu YILMAZ 86 kadın haklarına dair sinem DEMİREL 88 elektronik müzikte haklar sinan KEYDER 89 insan bir iblis yarattı salih eren KURÇ 93 özgürlük paul ELUARD 94 parlak bağımlı selin BABİLA 95 müzik ve özgürlük fahri PEKİNEL 96 adalet, sorumluluk ve özgürlük giray ERDİ 97 sanat ve özgürlük tufan YÜCEDAĞ 98 özgürlük kısa film kulübü 99 karikatür rüveyda KILIÇ 100

KARAKUTU SAYI:10

3


lafta kalmasın Yaklaşık beş yaşlarındaydım özgürlük kavramını duyduğumda. Herkes özgürlük diyordu. Kısa sürede özgürlük ile ilgili türlü kavramlar beynime işlendi. Ne güzel şey şu özgürlük dedim , doyasıya istediğini yapabilmek… Sekiz yaşımda sorumlulukla tanıştım. ‘’Özgürlük, başkalarının hakkını çiğnemediğin sürece özgürlüktür.’’ dediler; üzerime tüm insan haklarının sorumluluğunu yüklediler. Boğuldum, kısıtlanmış hissettim; bir de bu kurallara en çok kendim inandım. On yaşıma geldim, hayattan fazlasını istedim. Tek çarem vardı: Kuralları çiğneyip başkasının hakkını yemek. Nasıl yapardım? Üzerimde bulunan sorumluluğu; yıllardır herkese gözüm kapalı anlattığım, uymayanları ayıplayıp uyardığım kuralları nasıl çiğnerdim? Çiğnedim... Hemen ardından utançla tanıştım. Başkasının hakkını yiyince ceza alıyormuşsun, onu öğrendim. Böylece aklımda özgürlük, sorumluluk ve adalet kavramlarından oluşan ‘’hayat’’ fikri belirdi. On beş yaşıma geldim, küçükken bana başkasının hakkını yedim diye ceza veren öğretmenimi trafikte gördüm. Beş on saniye kazanmak için yaya geçidinden geçen yaşlı bir bayanı ezecekti neredeyse. İnanamadım; hakların savunucusu, adalet koruyucusu öğretmenim başkasının hakkını yemişti. O gün anladım ki özgürlük, sorumluluk ve adalet hepsi lafta kalıyordu. Elimdeki su şişesi şaşkınlıktan yere düşmüştü, bir tekme de ben patlattım. Ne de olsa ahlakım lafta kalmıştı. Hayal kırıklığıyla döndüm eve. Fırlatıp attım giysileri katlamak yerine “Nasıl olsa annem toplar.” dedim. Televizyonu açtım, akşam haberleri vardı. Tam bir saat boyunca birbirinin hakkını yiyen insanları izledim. Savaşları izledim, cinayetleri izledim, hırsızları izledim, dolandırıcıları izledim. Beynimden vurulmuşa döndüm. Daha iki yıl önce masumluğuna tamamen inandığım dünyanın gerçek yüzü bu olamazdı, olmamalıydı. İzlediğim haberlerin etkisiyle yatağımda uzanırken anahtar deliğinin tıkırtısıyla irkildim. İçeriye doğru iki yorgun, tükenmiş adım atıldı. Annem, dışarıdaki acımasız dünya savaşından yorgun düşmüş, evine dönmüştü. Odama girdi, sarıldık. Gözü, birden fırlatıp attığım giysilere ilişti. Hiç sesini çıkarmadan kıyafetleri kaldırdı, o yorgun bedeni nefes nefeseydi. Giysileri kaldırdıktan sonra birkaç saniye soluklandı. Sanırım başı da dönüyordu. Giysileri masanın üzerine koydu ve katlamaya 4

KARAKUTU SAYI:10


başladı. Yorgun kollarının her hareketi ile bir parça kıyafet daha katlanıyordu. Katlarken çıkan ince kumaş sesleri bana bir boksörün sağ kroşesi kadar sert çarpmaktaydı. Bir kez daha kendi utanç denizimde boğuluyordum. Akşam yemeğini hızlıca yedim, uyumak için odama gittim. Yatağıma uzandım ve yorganımla utancımı başıma kadar örttüm, yorganım dünya kadar ağırdı o gece. Yatağım da utanç içinde artan vücut ısımla kavrulmaktaydı. Yorganı açmak, nefes almak istedim; utancımı açmak zor geldi, yapamadım. Çocukluğumun son masumluk kırıntıları da tonlar ağırlığındaki yorganımın altında gece boyunca can çekişti; utancımın alevleriyle dağlandı ve sabaha karşı saat beş sularında son nefesini verdi. Uyudum. Artık dünya masum değildi, ben de değildim. Böyle yaşamanın ne anlamı vardı? Verilen sözler, koyulan kurallar, lafta kalmamalıydı. Lafta bırakmadım da. Erken uyandım; sokağa çıktım. Üstümden yalanları, haksızlıkları temizledim; okul yolundaki yaşlı simitçiye selam verdim. efe DEMOKAN 9-F

KARAKUTU SAYI:10

5


“Özgür doğan insan her yerde zincire vurulmuştur.” jean jacques ROUSSAEU

6

KARAKUTU SAYI:10


“İnsan doğası gereği baskıya karşı gelir.” TACİTUS

Özgeçmiş: Feride Çiçekoğlu, 1951 yılında Ankara’da doğdu. Maarif Koleji ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde okudu. Mimar olarak Fullbright bursu ile Pennsylvania Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Çiçekoğlu, 12 Eylül askeri darbesinin ardından dört yıl cezaevinde kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra editörlük yaptığı Kalem yayınlarından ilk kitabı “Caz Hüznün Müziği”ni çıkarttı. Cezaevinde tanıdığı bir çocuğun yaşamını anlattığı ikinci kitabı “Uçurtmayı Vurmasınlar” filme alındı. Filmin çok beğenilmesi yeni kitapların ve yeni filmlerin yolunu açtı. 1990 yılında senaryosunu yazdığı “Reise der Hoffnung” (Umuda Yolculuk) filmi en iyi yabancı film dalında Oscar ödülüne layık görüldü. 1980-90 dönemini kapsayan on bir öyküden oluşan kitabı “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü” ile 1992 yılında Lebon Kültür Merkezi / Edebiyat Ödülünü kazandı. Filmleri- Senaryoları: 2009 Altın Kızlar, 2007 Parmaklıklar Ardında, 2000 Melekler Evi, 1996 Altın Kent İstanbul, 1991 Suyun Öte Yanı, 1990 Umuda Yolculuk, 1989 Uçurtmayı Vurmasınlar, 1989 Baharın Bittiği Yer Ödülleri: 1989, 26.Antalya Film Şenliği, En İyi Senaryo Uçurtmayı Vurmasınlar, 1992- Lebon Kültür Merkezi (Lebon Cinema Clup) Edebiyat Ödülü, Sizin Hiç Babanız Öldü Mü kitabı ile

Biz sizi “Uçurtmayı Vurmasınlar” yazarı ve sinemacı olarak biliyoruz akademisyen yönünüzden çok. Konumuz özgürlükler, haklar ve sorumluluklar. Yazar tarafınızdan başlarsak nasıl bir giriş yapar Uçurtmayı Vurmasınlar yazarı? Şöyle başlayayım öyleyse. Uçurtmayı Vurmasınlar’ı yazmaya başladığımda yirmi beş otuz sene sonra onun okullarda, derslerde okutulabileceğini hayal bile edemezdim. Gerçekten hem kitabın ömrü açısından hem okullardaki sistem açısından, kendisine bir yer açabileceğini, bulabileceğini bilemezdim. Demek KARAKUTU SAYI:10

7


ki her şeyin kötüye gittiğini söylemek pek mümkün değil. Bunu iyimserlikle hep kendime hatırlatmaya çalışıyorum. Ama diğer taraftan bu ortamda, iletişimin bu düzeyde olmasına rağmen twetterın, youtubun engellenmesi, dünyayla bağların engellenmesi, kısıtlı iletişime dönüştürülmek istenmesini de görmezden gelemiyorum. Dünyayla bağların ancak mücadeleyle kurulabilmesinden dolayı özgürlük alanı genişliyor mu, daralıyor mu, bu çelişik durum benim de tek yanıyla yanıt vermekte zorlandığım bir konu. Özgürlükler düne göre daha mı geniş, daha mı dar? Bazı alanlarda daha geniş, bazı alanlarda bence daha da dar. Bugün için kritik olan kısıtın sanal alemde olması. Bence kitap artık asıl tehdit değil, onun için kitap daha rahat ediyor olabilir. Aslında günümüzde daha başka öncüller çıktığı için mi kitap gözden, tehditten ırak görülüyor bu anlamda? Zaman zaman öyle de düşünüyorum açıkçası çünkü baskı, kitaba göre sinema üzerinde daha fazla günümüzde. Sinemanın da sanal alemde dolaşımı daha rahat. Onun için görsel ve işitsel alemdeki kısıtlama daha fazla. Dolayısıyla kitabın özgür olması kuşkusuz iyi ama kitabın etkinliğinin azalması daha vahim tabi. Mesela kitabın etkinliğinin otuz sene önceki kadar olduğunu düşünmüyorum. Asıl tartışma ortamı ve iletişim ağı başka yerde ve esas kısıtlama da onun üstünden yürüyor. Aslında iletişim değiştikçe, araçlar değiştikçe sanırım özgürlüğün alanları da ya da kısıtlamaların alanları da değişmiş oluyor. Doğru, doğru. Böylece özgürlük mücadelesinin verildiği alanlar da değişmiş oluyor. Geçen sene “Gezi”de gördük ki aslında ne kadar çabuk örgütlenebiliyor insanlar, ne kadar çabuk haberleşebiliyor. Dilleri, esprileri, tarzları bir otuz sene öncekine göre ne kadar farklı. Her şey karşıtını da beraberinde getiriyor. Sınırlama artıkça onu yıkan yaratıcılık ve zeka da artıyor. Her şey karşılıklı. Sinemayla devam edelim. Sizin için sinema nasıl bir dil, sinemayı dil ve duygu aktarımı olarak nasıl buluyorsunuz? Sinema sizin için ne her şeyden önce? Yani görsel ve işitsel bir dil olması çok cazip çünkü hızını ve sizi kaplama biçimini artırıyor. Yani içine giriyorsunuz tamamen o hayatın. Bu illa sinema salonlarında olmak zorunda da değil günümüzde. Çok rahat ulaşılıyor, herkes kendi ekranından(bilgisayar) birçok şeyi izleyebiliyor. Yaşamın böyle evrilmesi sinema filminin uzunluğunu da etkiledi. Artık illa iki saat uzunlukta olması gerekmiyor bir filmin. Çok daha kısa, spontan ve genç insanların kendi olanaklarını kullanarak üretebi8

KARAKUTU SAYI:10


leceği bir alan haline de dönüştü sinema. Onun için sadece profesyonel olarak yapılan bir şey değil. Amatör olarak da araçları ve becericiyi elde edebiliyorsunuz, dolayısıyla kendinizi sinema diliyle ifade edebiliyorsunuz. Mesela sizin de öğrenciniz olan, çok sevdiğimiz Burak Çevik’ten söz edelim. Lise ikinci sınıftayken film yapıyordu ben o zaman tanıdım ve en son Gezi olayları sırasında yaptığı “8 Haziran” adlı kısa filmi var. Çok değerli. Hem o günleri yansıtması hem bir gün içinde geçmesi bakımından. Bence o kalıcılığı olan bir iş ya da birçok işten biri olacak. Genç bir insanın gözünden o dönemde yaşananlar nelerdi? Sırf belgelemek açısından değil, duyguyu, düşünceyi, kendi tarihine düştüğü bir notu ifade etmek açısından da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Yirmi yaşında genç bir insanın sinemayla kendini ifade edebilmesi çok değerli. Hazır ‘tarihe düşülmüş not, bir bellek’ demişken sinemanın - tabi her yapıcının, sinemacının duygu ve düşüncesi farklıdır ama- böyle bir sorumluluk alanı da var mıdır acaba, tarihe not düşmek gibi? Sinemanın ortaya çıkış biçimi öyle zaten. Belgeleme aracı olarak ortaya çıkıyor sinema, Hikaye anlatan bir dil haline dönüşmesi daha sonra. Belgesel sinema çok önemli bir damar olmuş. Kaldı ki şimdilerde yapılan belgeseller birçok festivalde hikaye anlatan filmlerden daha çok ilgi görebiliyor, daha kalıcı olabiliyor. Çok yakında Alkan Avcıoğlu’nun belgesel sinema izlenme oranlarıyla ilgili -Türkiye’nin ne yazık ki çok düşük- Avrupa ülkelerinde ve Kuzey Amerika ülkelerinde yaklaşık yüzde on- on beş arasındayken bizde sinema salonlarında gösterime giren belgesel oranı yüzde biri bile bulmuyor. Ne yazık ki festival izleyicileri dahi sinema açısından daha ileri bir beğeni düzeyine sahip olmalarına rağmen salonlarda belgesel izlenme oranının istatistik olarak çok düşük kaldığını belirtmiş Alkan Avcıoğlu. Bu da bize gösteriyor ki nasıl matematikte yerlerde sürünüyorsak kanıta, bilime, sorgulamaya dayalı konularda -ki belgesel de onlardan biri- çok da meraklı olmadığımızı gösteriyor. Bu tabi sinema izleyicisi için de bence yoksullaşma getiriyor. Çünkü sinema üretiminin önemli bir kolunu oluşturuyor belgesel. Mesela Berlin Film Festivali’nde iki film izledim ben, bakış açımı zenginleştiren filmler oldu bunlar. Biri mimarlık alanındaydı filmlerin. Binaların gözünden tarihleri, yapım süreçleri anlatılmış. Berlin Flarmoni Orkestrası’nın bulunduğu yapının yapım sürecini orda izleyince bir binanın gözünden ne kadar iyi anlatılabileceğini hayret ve coşkuyla izledim mimarlık geçmişimin de etkisiyle. Açık toplum, farklılıkları barındırabilen toplum fikrinin, Berlin Duvarı olduğu dönemde Berlin Duvarı’na çok yakın bir yerde bir binayla temsil edilmesi fikrinden doğmuş. Binanın tamamı bir müzik aleti gibi çalışıyor. Binanın iç mekanı tek bir mekan, her yerden her yeri görebiliyorsunuz. Her yerKARAKUTU SAYI:10

9


de oturduğunuzda müziği aynı duymanız hedeflenmemiş, hep farklı biçimlerde duyuyorsunuz müziği ama güzel duyuyorsunuz. Dolayısıyla bulunduğunuz yere göre bakış açınıza göre, algınız, vizyonunuz değişebilir. Yine de o farklılıklar bütünü zedelemez, tam tersine daha farklı, daha renkli, gelişkin bir bütün oluşturabilir. Bu fikrin bir binaya yansıtılması, binanın ağzından anlatılması bana çok değerli geldi. Bugünkü Türkiye’nin ortamında her şeyin tek renge, tek sese doğru evrildiği, bunun bir zorlamayla dayatıldığı ortamda böyle(filmdeki gibi) bir alt yapı, böyle bir bakış açısı gençlerde yerleşirse, insanlarda bu tür sorular doğarsa ancak sorunlar çözülebilir. Yoksa bu siyasetin alanı değil. Ancak kültürün, yetişme biçiminin, vizyonun siyasete getirebileceği bir kontrol olabilir. Siyasetin kendisinden beklememek lazım o demokrasiyi. Diğer film de New York Review Books dergisinin -ki o da sürekli politik olmuş bir dergidir- gelişme süreci. Onun ne kadar acıyla, sıkıntıyla alternatif bir ses olduğu için herkesi karşısına alarak ama aynı kararlılıkla, sorgulayıcı biçimde yayın hayatına devam ettiğini anlatıyordu. Mesela bu tür bir belgesel kültürünün bizde de yerleşmesini çok önemsiyorum. Çünkü bugün sinemanın belki en önemli dalı belgesel. Yani bence öyle. Bütün bunlardan söz etmişken şunu da sorgulayalım isterim: Avrupa’da ya da Amerika’da belgesel izlenme oranının yüzde on- on beş iken bizde yüzde birlik bir oranın olmasının nedeni ne olabilir? Bir saptamanız var mı bu konuda? Bizde sinema izleyicisi de belli sayıda sanırım. Onların içindeki oranın bu kadar büyük olması zaten beni düşündürdü. Yoksa çok genele yönelik yüzdeler konusunu biliyoruz zaten. Yine bizim işimiz olan eğitimden, öğretmenlikten başlamak gerekir. O kadar tek tipleştiren ve sormayı engelleyen bir eğitim sistemi içinde yetiştiriyoruz ki gençlerimizi merak etme, sorma ve alternatif yanıtlar arama yetisi ancak istisnai kişilerde ortaya çıkabiliyor. Genel teamül bunun olmaması, oradan çıkacak olanlar da yaşayabilecekleri nefes alabilecekleri alanlar yaratamıyorlar kendilerine. Yani tüketicisi de yok, sponsoru da yok, izleyicisi de yok. Belgesel yapmak isteyen insan için hayat çok zor bu ülkede. Bu yüzden hem sayıca çok az herhalde? Aslında etkileşim meselesi biraz da. Birinin yaptığı güzel bir şeyi görürsünüz, ben de yapsam dersiniz, daha fazla izleyici gelir. Etkileşimle ilgili… Keza bağımsız sinema örneği de az. Hep bildiğimiz 1453, Recep İvedik… Yani bunların altı mil10 KARAKUTU SAYI:10


yon izleyici çekebildiği bir ülkeden bahsediyoruz. Onun için de sinema izleyicisi ister istemez farklı bir zevke doğru evriliyor. Çünkü çevresindeki insanlar bunu izliyor, televizyondaki yayın belli. Orda bir tane bile faklı yayın yapan, alternatif kanal kalmadı, barındırılamıyor. Farklı bir şey izlemek isteyen illa yabancı bir kanala yöneliyor. Dolayısıyla kendi kültürünüzde, kendi dilinizde, alışkın olduğunuz ortamda o üretimi sürdürmek ve izlemek gittikçe zorlaşıyor. Peki, sözü oraya getirecektim ben de. Bağımsız sinemanın durumu nedir? Adı da bağımsız sinema ama özgürlükleri dile getirmek, özgür olmak adına alternatif, özgürce film yapabiliyor mu acaba dünyada ve Türkiye’de? Katiyen. Dünyada da zor olduğunu biliyoruz ama Türkiye’deki durumun daha kötüye gittiğini söylemek durumundayım. Şöyle söyleyeyim, bağımsız sinema için tek destek kaynağı Kültür Bakanlığı idi. Çünkü sinema çok pahalı bir iş, bireysel olarak finanse etmeniz mümkün değil bazı çılgınlar bunu yapsa da. Dolayısıyla bir kamu fonu ya da sponsorluk sistemi olması gerekiyor. Ne yazık ki bu özel yatırımdan, mesela sanata müzelere ve sanatın farklı alanlarına yatırım olmakla birlikte sinemaya yok çünkü geri dönüşü yok. Demin söylediğimiz gibi seyircisi de az alternatif, bağımsız filmlerin. Dolayısıyla tek kaynak bu konuda, verebilecekleri maksimum kaynak da yüz- yüz elli bin lira gibi bir miktar oluyor ve onu aldıktan sonra yabancı ortaklığa gitmek, destek almak ve mütevazi bütçelerle – beş yüz, altı yüz bin gibi- bağımsız film yapmak mümkündü. Fakat son düzenlemelerle bir tür cezalandırma sistemi uygulanıyor. Mesela Gezi olaylarından sonra bu sinema fonunun toplantıları ertelendi çünkü sinemacılar Emek Sineması’nın kapanmaması için bir kimlik ortaya koydular. Daha sonra Gezi ve toplumsal muhalefet olaylarında da sürdü. Sonuç olarak Bakanlık bunu erteledi ve size verdiği destek +18 alırsa o parayı ödemek zorunda bırakıyor sizi. Yani +18 nasıl olabiliyor, içinde müstehcenlik olduğunu iddia edebiliyor, ahlaka aykırılık olduğunu iddia edebiliyor. En son Onur Ünlü’nün “İtirazım Var” filminde yaşadık bunu. Filme +18 koydular, dolayısıyla on sekiz yaş altında izleyici filme gidemeyecek. Halbuki televizyonlarda yayınlanan veya çok rahat –maalesef yine Recep İvedik’i örnek vereceğim- küfür ve başka genel olarak ahlak açısından sorgulanabilir kabul edilen şeyler nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulabilir, tartışılabilir hani genel geçer, seyredilebilir örneklerle kıyaslandığında neden onun ahlaka aykırı olduğunu açıklayamayacağınız şekilde bir tür cezalandırma sistemi gibi +18 konuyor. Onun için otosansür de artıyor sinemacılarda. Ya +18 alırsa, bana verdiği desteği geri çeker mi, soruları oluşuyor veya aile değerlerini, gelenekleri, dini değerleri yücelten filmlere destek verileceği açık ya da örtük bir şekilde ifade ediliyor. Halbuki bağımsız sinema adı üstünde geleneğe karşı çıkan, alışılmışın dışında olan. Demek ki alışılmışın dışında bir film yapmak istiyorsanız demek ki Türkiye’de şu KARAKUTU SAYI:10 11


anda bulabileceğiniz kaynak yok. Nitekim Onur Ünlü’nün “İtirazım Var” filminde de anlatılan bir tefecinin hikayesi. O tefecinin hikayesinin nerden çıktığını da Onur Ünlü bir söyleşisinde ifade ediyor. Film yapabilmek için bir tefeciden borç almak zorunda kalmış ve hayatı kaymış. Sırrı Süreyya Önder de -matrak birisidir- “diken battığı yerden çıkar” özdeyişiyle ifade etmiş durumu. Yani, bu kadar çektik madem bu tefecinin elinden, bari tefeciyle ilgili bir film yapalım, demişler. Son filmin arkasındaki hikaye de bu işte. O kadar tıkalı ki bağımsız film yapmanın imkanları ve kaynakları sonuçta tefeciden – o kadar çılgınsanız- para almak gibi bir yola başvuruyorsunuz. Sinemanın kendi başına özgür olması ve sinemanın özgürlüğü dile getirmesi bakımından sürece baktığımızda film sektöründe “özgürlük” ne kadar önemsenen bir kavram. Siz sinemanın yeterince özgür olmadığını söylediniz ama sinema, özgürlüğü bir sorun olarak görüyor mu acaba? Orda çok genel bir şemsiye ne kadar doğrudur bilmiyorum. Farklı farklı sinemacılar, oyuncular var. Kimisi önemsiyor, kimisi bence daha farklı filmler yapmak istiyor. Tek cümleyle, bunu önemseyen sinemacılar için hayat çok zor. Çünkü şiir yazıyorsanız özgürlük temalı; kağıda, kaleme ve size şefkat gösterecek bir yayıncıya ihtiyacınız var. Beş yüz tane basılır kitabınız. En kötü ihtimal bir yerde çalışırsınız fazladan ve kazandığınızla kitabınızı bastırır, tanıdıklarınıza dağıtırsınız. Ama pahalı bir şey tabi. Bu yüzden önünde büyük kısıtlar var bağımsız sinemanın. Çok, çok! Şimdi var olan teknolojiyle evinizdeki bilgisayarınızda kurgulamaya da çalışsanız bağımsız sinema pahalı bir şey. Peki, Uçurtmayı Vurmasınlar filmiyle de ilgili bir sorum olacak. Filmde Barış’ın çok güzel cümleleri var. Barış hep, her şeyi merak eder. Neden kitaptan korkuyorlar, der. Kitap bu kadar kokulacak şey midir? Müdür amca neden kitaptan korkuyor, der. Orda duvarların içindeki (arasındaki) insanlardan söz ediyoruz ama kitaptan korkuluyor sonuçta. Dünyayı duvarsız, sınırsızmış gibi düşünsek bile sinema da korkulan bir araç mıdır bu anlamda? Tabi korkulan bir araç. Konuşmamızın başında da söylemeye çalıştığım gibi hatta bugün daha çok sinema görsel, işitsel, sanal alemde yapılan bir iletişim çünkü etkinliği ve tüketilirliği daha fazla. Yani bir şiir kitabından çok bir filmden korkuluyor artık. 12 KARAKUTU SAYI:10


Etkileşimin yüksek olmasından mı kaynaklanıyor bu? Elbette çünkü gençlerin dili görsele, işitsele doğru evrildi. Onlar doğduğu andan itibaren kumandayı, klavyeyi biliyor ve onların dili gerçekten öyle. Daha hiper metin gibi düşünüyorlar ve kendilerini o şekilde ifade ediyorlar. Oyun oynuyorlar mesela –doğrusu ben bilgisayar üzerinden oynanan oyunları da seviyorum- oyunları zekalarını geliştirici buluyorum. Siz bunu söyleyince bir handikap da dikkatimi çekti. Teknoloji gelişiyor, klavye çocukları var karşımızda fakat bizim ürettiğimiz filmlerin çoğuna bakıldığında nitelik açısından gerçekten sorgulanabilecek haller görüyoruz. Öyleyse burada sadece sinemanın kendisini yapmak değil de iyi sinema yapmak gibi bir derdinin olmadığı, yani çok büyük sermaye gerektiriyorsa buradan çok büyük kazançlar elde etmek gibi bir amaç da var. Öyleyse niteliksel olarak etkileşime, teknolojiye bu kadar açık olan bir kuşak için düşük nitelikli film üretmek bir çelişki, sorun değil mi? Tabi, çünkü genç insanların beğeni düzeyi mesela Yüzüklerin Efendisi düzeyinde bir hayal alemini talep ediyor. Yani o olduğunda ancak ilgilerini çekiyor. Çok çok ağır akan, bir anlamda hamasi konuları, gelenekleri işleyen filmlerle o kadar soru soran ve estetik düzeyi başka yerlerde belirlenmiş gençleri çekmeniz mümkün değil. Mesela aklıma gelen bir örnek, 1990’larda “Blair Witch Project” diye bir film vardı. Bir grup genç bir ormanın içinde şehir efsanesi gibi duydukları bir şeyi arıyorlar. Filmin çekiminden önce bunun, internet sitesinde bunun gerçek bir olay olduğu, bir arayışa çıkılacağı dair sanal bir dünya yaratıldı ve çok küçük bir bütçeyle o film bir fenomen haline dönüştü. Ama bugün aynı şeyi yapamazsınız çünkü o tüketildi. Yirmi sene sonra enteresan değil. Yani bugünün ortamında aynı zeka düzeyinde şu anki ortamda yaratıcı bir çıkış lazım. Bu çıkışın olabilmesi için gençlerin önünün kesilmemesi lazım. Yine aynı yere dönüyorum, o kötü çerçevelenmiş ders sistemi içersinde ve test sistemi içinde soru sorma heyecanını yitirmiş insanlardan artık yeni bir şey yapmasını bekleyemezsiniz çünkü farklılık hep cezalandırılıyor bizde. Yani ayrıksı kaldığınız zaman kötüsünüz. Halbuki ayrıksı kalmak şahane bir şey, ne kadar güzel. Farklı çocuk, farklı genç çok kıymetli, onu cezalandırdığınız anda küçücükken kırmış oluyorsunuz. Başkalarının cesaretini de kırıyorsunuz. Sanırım bu beraberce dertli olduğumuz bir konu, üzerinde çok konuşmak gerekiyor. Düşüncelerinizi paylaştığınız için Karakutu adına çok teşekkür ederim. Röportaj: ali KONBAL Türk dili ve Edebiyatı Öğretmeni KARAKUTU SAYI:10 13


özgürlüğe güzellemeler Şişli Terakki Vakfı Okullarının her yıl okulumuz edebiyat bölümü tarafından çıkardığı edebiyat dergisinin bu yılki konusu ise özgürlük olmuştur. Bu konunun üstüne okulumuzdan pek çok öğrenci, öğretmen ve çalışanın yazılarını ve fikirlerini alarak bir bölüm oluşturduk. Birbirinden farklı görüşlerle yazılarımızı hazırladık. Severek okumanız dileğiyle.... “ Tüm kapılar üstüne kitlenmiş de olsa, birinin kalbinde yer tutan hiç kimse tutsak değildir kendi kafesine...” tuncel KURTİZ

özgürlük Özgürlük, damarlarımızda dolaşan temiz kan; vücudumuzda kendiliğinden var olan ve olmadan yaşayamayacağımız. Kirlenmeden, bulanmadan ve başka kanlara bulaşmadan. Herkesin kendine ait olan, asil ve hiç durmayan. Kimi zaman içimizi ısıtan ve bizi hayatta tutan. Damalarımızda, kafamızda yüzen düşünceler ve duyduğumuz hisler. Bize ait, ama başkalarıyla da paylaşabileceğimiz. Kısıtlanınca derimizde açılan bir kesik gibi... Ansızın fışkıran kırmızılar... Özgürlük, sadece damarlarımızda akan kan değil, o kan ki bizi yaşama bağlayan ve bir hastalık gibi tüm bedenimize yayılan. Özgürlük bir insan gibi; hür ve asil. selenay SERTER 10-C

düşlerin özgürlüğü Düşüşü bir düştü semadan, gök kubbeye üfledi denizler. Dağlar kaldıramadı düşleri. Düşler kalamadı dağlarda. Gökler tutamadı düşleri, düşler toz toz döküldü gökten. Ağaçlara büründü düşler, düşler büründü dağlara. Sarı sülün kıskandı düşleri, bir doğum vakti çağırdı düşleri semaya, bazı düşler damar oldu aktı ılgıt ılgıt dağlardan. Bazı düşler ise hapsoldu gök kubbeye. Düşler bitince dağlar kurudu sarı sülünden. Yaprakları döküldü ağaçların, üşüdüler, soyuldular... Döneminin en neşeli günlerinde dağlar ümit buldu, yeşerdi. Yeşerişleri denizdendi. Sarı sülün çalıyordu denizin nefesini. Düşler dayanamadı esarete, denizlere kaçtılar. Sarı sülün yıkıldı bu kaçışa, dağları yalnız bıraktı. Tekrar döküldü dağlar yeni fidelerle dolu, umutlarla döküldüler yine. İşte o an denizler bir kuvvetli üfledi ki düşleri; sarı sülün tekrar çekildi kafesine. Tekrar dağlara kaldı bu sır, tekrar tutamadı dağlar bu sır düşleri. Düşler tekrar serbesttiler, tekrar gezgindiler. ömer ŞEVKİ AKALIN 11-B 14 KARAKUTU SAYI:10


rüzgar Rüzgar en davetkar esintisiyle saçlarımı savururken bir esinti de yüzüme vuruyor. Tokat yemişe dönüyorum çünkü o esinti bana sevdiğimin kokusunu getiriyor. Çekiyorum çekebildikçe ve nefesim yettiğince. Usul usul hazmediyorum... Sonra bir nefes daha alıyorum, tadabilmek için kokusunu. Nafile... Sanıyorum özlemenin en büyük cezası bu ve tutsaklığım o en büyük esintiye. Ama en güzel esarettir bu. Ceza olduğunu bile bile yine isterim. Yine esiri olurum o tek bir saniyenin. O saniye ki özgürlüğümü esarete çeviren kokudan kelepçelerle... selenay SERTER 10-C

özgürlük Özgürlüğün değerini en iyi özgür olmayan bilir. Ben özgür hissediyorum ancak her ne kadar özgürlük hakkında yazsam da İrandaki bir çocuk her zaman bu yazıma ekleyebilecek birkaç cümle bulabilir çünkü onun özgürlük kavramı ile benimki farklıdır. Bence özgürlük mutluluktur, kendi düşüncelerini dile getirerek mutluluk duymak ve hakkını aramaktır. Belki benim için eve geç saatte gelmektir ama Arabistandaki biri için nefes alabilmektir belki. Özgürlük, kişiden kişiye ve bulunduğu sosyal sınıfa göre değişebilir; değişmeyen tek şey özgür olma isteğidir. yiğit TÜMŞEN 11-B

özgürlük (?) Hangimiz özgürüz düşününce? Kim diyebilir bedenimden ruhuma, aklıma kadar her şeyim tamamen bana ait diye? Mümkün müdür böyle bir durum? Etrafımızdaki her şey yönlendirmeye çalışmıyor mu yaptıklarımızı? Tabuları kıralım diyorlar bize. Başkaldıralım, toplumun dayattıklarından sıyrılalım... Yaşadığımız toplumdan soyutlanmak demektir bu. Dışlanmışlık, yalnızlık getirir. O zaman görünmezliğimizin bir parçası haline geliriz. Hiçbir zaman bütünüyle benliğimizin sahibi olamayız. Yalnızlığımızın karanlığı hükmeder zihnimize. Her gördüğümüz, her duyduğumuz ve her dokunduğumuz bize kendinden bir parça verir, yine de ele geçirilmişlik hissi baş gösterir. Özgürlüğümüzü yine kaybederiz. Doğduğumuzda annemize bağımlıyızdır, büyüdüğümüzde başka başka bağımlılıklara bırakırız kendimizi. Yalnızlık gözümüzü korkutur; arkadaş, sevgili ararız. KARAKUTU SAYI:10 15


Bağlanmaktan korkar, başka şeylere yöneliriz: fiziksel bağımlılıklara. Bizi ürküten, sabah kalktığımızda yataktan kalkmamızı zorlaştıran her şey, her düşünce, her durum yönlendirir bizi; kölesi oluruz. Şimdi söyleyin bana hangimiz özgürüz? ilayda BAYRAK 11-B

başka dünyalar Koskocaman bir dünyanın içinde küçücük bir dünyaya hapsolmuşuz. Kendi dünyamıza. Milyonlarca insan yaşarken bu yaşlı, yorgun ama hala güzel olan gezegende o kadar az insan tanıyoruz ki... Ve kendimizi tutsak ettiğimiz gezegenimizin halkında arıyoruz ‘doğru insan’ olarak adlandırılan kişiyi. Aslında o doğru insan olmuyor hiçbir şekilde. Sadece çevrendeki en doğru insan oluyor. Dünyanın diğer ucunda hiç keşfedilmemiş bir yerde küçük bir kabile üyesi veya İngiliz Krallığı’nın veliaht prensi doğru kişin olabiliyor. Hatta belki sen de onun için yaratılan insansındır. Birbiriniz için yaratılmışsınızdır ama bilemezsiniz, bulamazsınız birbirinizi. Bazen o kadar uzağa gitmeye de gerek yoktur. Aynı şehirde yaşıyorsunuzdur belki, aynı yerlerde bulunuyorsunuzdur ama sadece yürüyüp geçmişsinizdir yanından. Göz göze gelmişsinizdir yahut o çok hızlı ilerlerken omzuyla çarpmıştır size, bağırmışsınızdır “Yuh! Dikkatli olsana biraz!” diye. Bu sözünüz hem bir merhabadır hem de bir elveda. Bir kez daha karşılaşır mısınız, bilinmez. Keşke bilinebilse... Ne güzel olurdu değil mi? İşte bu yüzden çok gezmek gerek bana sorarsanız. Gezebildiğince gezmek. Kendi gezegenine hapsolmamak. Şehrimizin sınırlarını, dünyanın sınırını sormamak. Sınır kapısından çıkıp keşfetmek gerek. Başka bir şehirde karşılaşırsınız belki. Başka birinin kaderine yazılmıştır kaderimiz... nora YALÇIN 11-A

günümüzde özgürlük Özgürlük, gün geçtikçe bizden uzaklaşan bir kavram oldu. Belki de zamanında hiçbir kıymet vermediğimiz hatta olduğunun farkında bile olmadığımız özgürlükler yavaşça elimizden kayıp gidiyor. Elimizden gittikçe daha da kıymetleniyor. Kim düşünebilirdi ki parkta karşı cinsten bir arkadaşımızla yan yana dahi oturmanın, belki el ele tutuşmanın, dilediğimizde interneti kullanmanın, işimizin bulunduğu ya da orada vakit geçirmeyi çok sevdiğimiz Taksim’e gitmenin neredeyse yasak olduğunu hem de yıl 2014 olmuşken; sayısız gelişme, ilerleme yaşanmalıyken... 16 KARAKUTU SAYI:10


Önüne geçilemeyen bir geri dönüş var adeta. Uğruna canlar verilen, bir sürü emek harcanan devrimlerden geri mi dönülüyor yoksa? Peki günümüzde hiç yok mu özgürlük uğruna çalışan? Var da yeterli mi bu insanlar? Ne yapmalı? İşte insanların kafasını kurcalayan bu sorular. Bu soruların getirdiği bir şey yapılmayacağı hissi, ben ne yapabilirim ki düşüncesi ve bireylerin bir şey yapamayacağı düşüncesiyle grup oluşturmaması işte bu özgürlüğün esas sonu. derin BURNAZ 11-A

gerçek özgürlük Özgürlük acaba şu an bazılarımızın kurallara karşı koyarak elde ettiğini sandığı şey midir? Yoksa bu toplumsal düzende zamanla “özgürlük” diye bir kavramın anlamını doldurmuş bir eylem midir? Bence özgürlük ne insanın kuralları çiğnemesi ne de sınırları aşmasıdır. Bence özgürlük, insanın kendi içindedir. İnsanlar hep ‘Ben özgür olmak istiyorum, kimse bana karışamaz.’ der. Ama farkında olmadıkları bir şey vardır: Her insan, içinde onlara kimsenin karışamadığı bir yere sahiptir. Bu yer de tabi ki kendileridir. İnsan kendi içinde, düşüncelerinde özgür olmadığı sürece yaptığı eylemlerle özgür olduğunu nasıl savunabilir ki? Bence özgür olmak isteyen insan, önce kendi içindeki kuralları çiğnemeli, sınırları aşmalı sonra ‘Ben özgürüm’ demelidir. tiber UZUNOĞLU 11-B

sudan zincirler Sudan zincirlerle bağlıdır Afrika’daki çocuk. Görünmez zincirlerle susuzluğa mahkumdur. O ki; susuz kalmasın diye ağlamaz, ağlayamaz. O ki belki üç dört yaşına kadar suyun tadına bile bakmamış. İçinde bulunduğu koşullar onu, hayatın ona verdiği haklardan bile men ederken o sadece zincirlerine bağlı kalmış. Anahtarı kimsede olmayan bu eziyete mahkum bırakılmıştır. Ve Afrika’daki her beş çocuktan üçü gibi beş yaşında gözlerini hayata yummuştur. Ve hayat o kadar acımasızdır ki gömüldüğü toprak bile kurudur, kupkuru... selenay SERTER 10-C Özgürlük nedir? Sahip olduğumuz, belki de olamadığımız özgürlüğümüzün sınırları nelerdir? Özgürlük sadece sınırlar mıdır? Yoksa itildiğimiz her bir seçim aslında bir tutsaklık mıdır? derleyen: selenay SERTER 10-C KARAKUTU SAYI:10 17


özgürlük akıldadır Özgürlük, kişinin kendi çerçevesinde bağımsız bir birey olduğu ve bu bağımsızlığa dayanarak arzu ettiği kararları alıp bu kararlar doğrultusunda da hareket edebilme hakkıdır. Fakat günümüzde bu kavram son derece yanlış tanımlanmakta ve yorumlanmaktadır. Birçok kişinin düşündüğünün aksine, özgürlük hiçbir şeyden sorumlu olmamak, hiçbir göreve sahip olmamak ve hiçbir risk almadan, sınava tabii tutulmadan yaşamak değildir. Bu, özgürlüğün alınabileceği en basit çerçeve olup bu anlayışla kişinin iç huzurunu sağlaması yahut “özgür” olması mümkün değil. Ütopik bir dünyada, kişinin aklındaki “yan gel yat, canın çeksin çek git, hiçbir ideolijiye, kişiye bağlı kalma” algısı ne yazık ki gerçek dünyadaki özgürlük kavramıyla uyuşmaz. Toplumumuzda öyle bir yargı vardır ki herkes şikayet eder ve özgür olmadığını söyler. Kısıtlanmaktan, zorunlu olmaktan memnun olmaz, rahatlığı ve kolaylığı arar. Aslında, kişilerin farkına varamadığı bariz bir nokta vardır: Özgürlük insanın kafasındadır. Kişi, tamamıyla kendi kararlarıyla hareket edebiliyorsa özgürdür. Bu demek değildir ki özgür kişinin hayatındaki her şey istediği gibi olur, özgür kişi hiçbir zorunluluğa tâbi değildir. Verilen her kararın arkasından gelen belirli sorumluluklar vardır. Özgür kişi istediğini gerçekleştirmek doğrultusunda bazı zorunluluklardan geçebilir, bu ise kişinin kendi seçimidir. Kişinin esaret içerisinde olduğunu göstermez. Özgürlük, ancak bu bilinçle düşünüldüğünde temize çekilebilir. Çünkü kişinin özgür olması için içsel bilince sahip olması şarttır. Her şey bırakılabilir, hayat temize çekilebilir. Fakat kişi daha kendi ayaklarının üzerinde durabilecek bilince sahip değilse başkalarının düşüncelerinin esiridir. Ne zaman ki aklen özgür olunur, işte o zaman özgürlük de kazanıma dönüşür. dilara KÜÇÜK 11-G

18 KARAKUTU SAYI:10


sorumluluğunu almak istemem!... Yapmayı planladığım ama henüz yapamadığım şeylerden dolayı başkasına karşı sorumluluk duymak istemem. baran 11-A Birinin hayatına yön verecek davranışlarda bulunma sorumluluğunu almak istemem. nora 11-A Başkalarının sorumluluğunu alma sorumluluğunu almak istemem. gökhan 11-A Yakınımdakilerin yüklerini omuzlama sorumluluğunu almak istemem. idil 11-A Başkalarının başarısızlığının sorumluluğunu almak istemem. derin 11-A Başkalarının yaralanmasının sorumluluğunu almak istemem. berke 11-A Başkasının hayatını derinden etkileyecek bir olayın sorumluluğunu almak istemem. akın 11-A Benim olmayan bir eşyanın sorumluluğunu almak istemem. erdem 11-A Birini mutsuz edecek bir olayın sorumluluğunu almak istemem. ecem 11-A Bir insanın hayatında kalıcı ve kötü bir iz bırakmanın sorumluluğunu almak istemem. sera 11-A Bir insanın hatasını düzeltmenin sorumluluğunu almak istemem. berk 11-A

KARAKUTU SAYI:10 19


Başkalarının yapması gereken işlerin sorumluluğunu almak istemem. meriç 11-A Başkasının hatasının sorumluluğunu almak istemem. defne 11-A Başkasını haksız yere üzmenin sorumluluğunu almak istemem. gizem 11-A Başkalarını da etkileyecek kararları alma sorumluluğunu almak istemem. hilal 11-A Ölüm haberi verme sorumluluğunu almak istemem. çağan 11-A Başkalarının geleceğini etkileyecek bir süreçte onların amaçlarına ulaşmasını istemeden engellemenin sorumluluğunu almak istemem. beyza 11-A Beni kısıtlayacak şeylerin sorumluluğunu almak istemem. koray 11-A Başkasının hayatını değiştirecek kararlar alma sorumluluğunu almak istemem. v. alkan 11-A Beni zor duruma sokacak ya da canımın sıkılmasına neden olacak hiçbir işin sorumluluğunu almak istemem. ayça 11-A Başkasının düşüncelerini değiştirme sorumluluğunu almak istemem. ata 11-A Başkalarının üzülmesine sebep olacak davranışların sorumluluğunu almak istemem. ayşenur 11-A

20 KARAKUTU SAYI:10


eşit klonlar Yapı, değer, boyut, nicelik ve nitelik bakımından birbirinden ne artık ne eksik olan iki veya daha çok şeye eşit deniyor. Bu durumda bizden beklenen eşitlik kavramı da her yönüyle aynı olan insanlardır. Ancak insanlar birbirinden bu kadar farklıyken gerçek bir eşitliğin sağlanıp sağlanamayacağı tartışmalıdır. Pierre Leroux “İnsanlığın başına ne geldiyse, eşitlik olmaması yüzünden geldi.” demiştir. Bu sözde, çok doğru olması yanında unutulmaması gereken bir detay var ki insanların eşit olması mümkün değildir. Her insanın aile, çevre, arkadaşlar ve bunların etkisiyle oluşan bir kişiliği ve düşünce biçimi vardır. Bunlar, bizleri farklı kılan temel etkenlerdir. İnsanların düşünceleri aynı değildir ve asla olmayacaktır. Bunun bir sonucu olarak düşünce farklılıklarının yanı sıra insanlar arasında yaşam farklılıkları da oluşur. Herkes ayrı olanaklarda ayrı hayatlar yaşar ve eşitliğin sağlanamayacak olması da buna bağlıdır. Bu kadar farklı ortamlarda yetişip farklı imkanlarla yaşamış insanlara eşitlik getirmeye çalışmak haksızlık olur. Farklı maaşlar alan iki insandan nasıl aynı vergiyi isteyemezsek, farklı koşullarda yaşayan insanlar arasında da net bir eşitlik kavramından bahsedemeyiz. Sonuca bakacak olursak “eşitlik” kavramı kulağa ne kadar hoş gelse de gerçekte sadece ütopik bir düşünce olarak kalmaktadır. Gerçek eşitlik ancak birbirinin aynısı klonlardan oluşan bir toplulukta gerçekleşebilir. Yine de insanı umutlandırabilecek olan, güne ve geleceğe güvenle bakabilmeyi sağlayabilecek olan toplumda eşit adalet, eşit sorumluluk olgusunun “en”e yaklaştırılabilmesidir. deniz KANMAZ 11-E

KARAKUTU SAYI:10 21


felsefe kulübü öğrencileri

Özgürlük... İnsanın içini ferahlatan, aynı zamanda da daraltan bir kelime. Özgür olma düşüncesi her yaşta her insanı büyüler. Kendi hayatını, kendi ekseninde döndürmek. İstediğini diğerlerini düşünmeden, istediğin gibi yapmak ve yaşamak. Belki de bir nevi vurdumduymazlık, umursamazlık. Sadece kendi dünyanın umrunda olması belki de özgürlük. Bu dünyaya gelmeyi biz seçmedik, belki de gelmeyi hiç istemedik, rastlantısal bir olay ne de olsa diye düşünürken, madem öyle bari istediğimiz gibi yaşayalım dedik. O andan itibaren özgürlük düşüncesi bizi sarmaladı. Ama acı bir gerçek var ki özgür olmak neredeyse imkansız. Toplum ve kurallar özgür olamayacağımızı hatta düşüncelerimizi bile kısıtlayabileceklerini bir tokat gibi çarpar yüzümüze her özgür olmaya doğru adım atmak istediğimizde. Aynı John Lennon’ın ilk hayal kırıklığını yaşadığı gibi. Beş yaşındayken okula gittiğinde Lennon’a büyüyünce ne olmak istediklerini sorduklarında soruya “mutlu” cevabını yazdıktan sonra öğretmeninin ona soruyu anlamadığını söylemesi ve yeniden bir cevap yazmasını beklediği gibi. Tabii eğer özgür olmanın bütün sorumluluklarını üstleniyorsak elbette özgür olup özgür hissedebiliriz ama bu hayalin en sonunda, toplumdaki döngü bizi içine çekecek ve özgürlüğümüzü kırmaya çalışacaktır. Belki ayağımıza geçirilmiş prangalarla belki de renkli düşünce balonlarımıza batırılmış iğnelerle. damla ÇOBAN 11-H 22 KARAKUTU SAYI:10


adalet Herkes arıyordu adaleti Hitler’in katliamında, 1.Dünya Savaşında, Kubilay isyanında, Kim buldu peki ? Herkes arıyordu adaleti Kiminin raporunda, Kiminin kurşununda, Kiminin bakışlarında Bulan oldu mu ki ? Herkes arıyordu adaleti 1 Mayıslarda, 30 Mayıslarda, Beşiktaş’ın ortasında, Taksimin kalbinde, Kim buldu peki ? Şair diyor; Cennete gitmek isteyen çok, Ama ölmek isteyen yok.. Nietzsche tanrıyı öldürdü, Hitler Yahudileri, Kim kazandı peki ? Adalet tabi ki.. Herkes mahkeme kapılarında, Haklarının peşinde, Koşuşturma içinde, Güya bulacaklar adaleti, Şu ana kadar kim buldu peki ? haluk İYİGÜNGÖR 11-G KARAKUTU SAYI:10 23


Adalet insanın tüm hayatı boyunca sahip olması gereken bir unsurdur. Adalet olmadan vatan, şeref, namus ve sevgi anlamlarını yitirir. Adaleti sağlamak herkesin kendi sorumluluğudur. Bu sorumluluğu yerine getirmede dürüst olan ve dürüst olmayan insan ayırt edilir. Adalet terazisi ile gerçekler gün ışığına çıkmış olur. Dolayısıyla adalet son derece önemlidir ve yaşamın temel taşıdır. eylül KORKUSUZ 11-E Adalet kavramı her ne kadar türlü yapılanmalarla somutlaştırılmaya çalışılsa da günümüzde yine tanımlanması zor bir kavram olarak literatürde yerini korumaktadır. Adalet, toplumlar kendilerini var etmeye başladığından beri birlikte yaşamanın esas halkalarından biri haline gelmiştir. Kimi toplum kendilerince kanlı bir adalet sistemi oluşturarak halkın her parçasını bir arada tutmaya çalışmıştır. Ne var ki bugüne kadar hiçbir toplum sağlıklı bir adalet sistemini ayakta tutmayı başaramamıştır. Öyledir ki adalet dediğimiz altı boşaltılmış halen değişimlere uğramakta ve her geçen gün bünyesinde yeni normların oluşmasına izin vermektedir. İşte bu yüzdendir ki her daim değişim ve gelişim içinde olan bir kavramın, temelini sağlam ve değişmez kökler üzerine oturtmak isteyen toplumlar tarafından yanlış algılanıp yanlış uygulamalara maruz bırakılması gibi durumlarla sıkça karşılaşılmıştır. Modern toplumların en büyük sorunlarından biri algılama ve tanımlamadaki eksikliktir ki bunun etkilerinin en net hissedildiği alan adalet kavramıdır. Çünkü adalet iç ve dış politikayı doğrudan etkileyen sayılı güçlerdendir. Etkileri iç politikaya çevrildiğinde halkı yönetmede devletin sığındığı tek güçtür. İşte adalet üzerine oturtulmuş anayasal planlamaların halkın her kesimi üstünde etkili olamaması bu yüzdendir. Genel bir bakış açısı takınıldığında adaletin, çeşitli güçler tarafından araç olarak kullanıldığı göze çarpmaktadır. Bu böyle olduğu takdirde adalet tanımları ve sistemleri çökmeye devam edecektir. Adaletin araçtan çok doğru tanımlanması gereken bir amaç olduğunun farkına varılması tüm insanoğlunun gelecek ve şimdiki zaman dilimleri içinde yerine getirmesi gerektiği başlıca ödevlerdendir. deniz İMRE 11-E Özgür olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu belirtmektense, ki bu ortak bir kanı, gerçekten ne kadar özgür olduğunuzu sormak isterim size. Gerçekten özgür olduğunuzu düşünüyor iseniz hayata karşı iyimser bir bakış açısına sahip olmalısınız. Sizi kutlarım. Fakat gerçeklerin bu denli basit olduğunu düşünmüyorum. Özgürlük kesinlikle basit bir kavram olarak düşünülmemeli. Özgürlük tartışmaya açık ve sürekli dönüşüm içinde olan bir kavram. Saf özgürlük ise tarih öncesinde kaldı. Peki medeniyet gerçekten bizi özgürleştiriyor mu? İşte bu güzel bir soru. ahmet berk ULUEREN 11-H 24 KARAKUTU SAYI:10


“Özgürlük alınamaz veya verilemez. Sadece olabildiğimiz kadar özgürüz. Ve özgürlük elimizde...” salih eren KURÇ 9-C

hayali hayat Kirli hava kutleleri, zararlı karbondioksit gazı ile bizi selamlayan bir memleket gunune daha günaydın. Bugünü anlatıyorum çünkü önemi büyük. Hiçbir sıfat yahut isim bunu anlatabilecek niteliğe sahip değil. Belki de memleketimde, gezdiğim gurbet ellerde, bana sahip çıkamadığı içindir. Hayır onun hiçbir suçu yok. Tek suç bizim tanıyamadığımız büyük babalarda... Fiziksel açıdan serbestim, belki de sadece öyle zannediyorum ama ya mental açıdan..? Düşüncelerimi mühürlenmiş bir cift dudağın ardında tutuyorum. Kurşunlarım bitmiş, ağaçlarımı yakıp kul etmişler. Neden mi karşımıza büyük, huzurlu, refahı sağlayacak bir adalet sehri çıkacak diye.. Bir düşün, güne bir duruşmaya katılacağını bilerek gözlerini acıp, “Beni içine rahatlıkla çekebilirsin.” diyen, kirlilikten arınmış bir sabahı selamlıyorsun. İşte şimdi karşıma memleketime yükleyebileceğim o mühürlü sıfatlar dudaklarımın arasında süzülebiliyor. Bu bir çeşit özgürlük. Özgürlük ne mi demek kendini çırılçıplak bir şekilde geniş bir havuza atabilmek demek. Seni dünyanın en özel varlığı olarak hissetiren şey özgürlük. Ağaçlarım tükenmiyor, kursun artık bedava. Fikirler ise torbalardan taşıyor. Karşımda adalet bana gülümsüyor. Uyandığım bir sabahı değiştirebilmek, sahip olmak istedigim en büyük hak bu olsa gerek. Kürekle başladığım yolu yanımda bulunan arkadaşlarımla bir gemide dümende bitirebilmek. gizem YENİBAYRAK 11-E

Eşitlik ve adalet devletin sorumluluğunda olmalıdır. Eğer ki bir devlet, halkını eşit şartlarda yaşatamıyor ve onların refah düzeyini yükseltmiyorsa; o devlet görevini yapmıyor demektir. Devlet, insan ihtiyaçları nedeniyle ortaya çıkan bir kurumdur. İşlevini yerine getirmediği sürece devlet yapay bir binadan başka hiçbir şey değildir. selen DEMİRALP 11-E

KARAKUTU SAYI:10 25


epigram Aşk, varlığında, yokluğunda belli olur Egemenlik, varlığında, yokluğunda belli olur Bir özgürlük var, sularca, havalarca olağan Varlığında değil, yokluğunda belli olur. özdemir ASAF

26 KARAKUTU SAYI:10


“Her insan iki hakka sahip olarak dünyaya gelir: Birincisi, başka insanların üzerinde hiç bir gücünün söz konusu olmayacağı özgürlük hakkıdır. İkincisi ise, mülkiyet hakkıdır.” john LOCKE

KARAKUTU SAYI:10 27


körelmek Ben adalet, bugün yine yok sayıldım. Düşününce ne zaman tam oldum ki? Ne bir insan için ne de bir canlı için. Büyük olan istisnasız hep küçük olanı ağına aldı yok etti. İstediği zaman. Seneler önce var olduysam da hissedemiyorum artık kendimi. Ne zaman ve niye böyle oldum hatırlamıyorum bile. Kendimden gitmiyorum, beni köreltiyorlar. Adımı yüceltircesine törpülerlerken içimi sıfırlıyorlar. Her şey üzerime üzerime geliyor. Bir köşede sıkıştım, çıkmazdayım. Sağa dönsem boşluk, sola dönsem… Yanlış geri dönmek. Dönemem. Toparlayamam, kendimi anlatamam kimseye. Bir adım atsam önüm uçurum. Hareket edemem. Ben bıraktım kendimi. Ne olursam olayım artık. Kullanılırım, unutulurum. Kimin umurunda? Beni isteyen bile gereken cesareti gösteremiyor. Değersizi, kullanılıyorum. Adıma siyaset yapılırken ben nasıl rahat uyuyayım. Adıma bebekler, adıma çocuklar, adıma anneler, adıma insanlık ölüyor. Benim adıma, A-D-A-L-E-T adına yokum ben. Yoktum, olmayacağım ben. Geleceğimi geçmişimle beraber sürüklediler… nil ÖZER 11-G

28 KARAKUTU SAYI:10


anarres’ten posta var Hepimiz dünyaya sistemin bir çarkı olarak geliyoruz. Ne sormamıza izin var gelmek için ne de getirilmek için rızamız. Hem birey olarak biricik bir can, eşi benzeri olmayan bir değeriz hem de büyük resimde küçük bir nokta. Kimsenin kendi rızasıyla gelmediği bu koca makinede, mezardan çıkarıp karşılıklı konuşamayacağımız güçlerin belirlediği kalıplar içinde rollerimizi oynuyoruz. Gözlerimizi açmamızdan itibaren bir dişi ve eril bizi kendi mülkleri belleyip üstümüzde sonsuz hakka sahip olduklarını iddia ediyorlar. Bize, kendi ailelerinden öğrendikleri “çocuk olma rolü”nü öğretip kendi ideolojileri çerçevesinde bu olgunun sorumluluklarını üzerimize yüklüyorlar. Sırf bizler için gece gündüz çalışıyor, işe gitmek için bir araba alıyor, arabanın taksitlerini ödemek için fazla mesaiye kalıyorlar. Çünkü bir çark olma rolünü öyle benimsemişler ki sadece bir kez sahip oldukları bu hayatı, diğer çarkları çalıştırmak için dönerek geçiriyorlar. Büyük Birader bizi izliyor, bakışlarını bir dakika kaldırmadan, arabada, okulda, işte, sokakta, her yerde… Büyük Birader’in marifetleri sayarak bitmiyor. Bizler için en iyisini -sözüm ona- o biliyor. Toplum dediği bir şey yaratmış; bir de sözleşme imzalamış üzerine, içine de yerleştirmiş her birimizi. Diyor ki: “Ben seni sözleşmemle korudum, bana göre zararlı olan her şeyi belirledim, sana bunları yasakladım; güvenle ve huzurla yaşayabilirsin ama her şey karşılıklı bu hayatta. Ben seni korudum, sen de benim sözümden çıkamaz, istediğini yapamazsın.” Gizli kapaklı da yapmıyor bu işi. Bağırıyor, gözümüze sokuyor fakat hepimiz dönmeye, Büyük Birader’i beslemeye devam ediyoruz. Altın kafeslerimizde yaşıyoruz. Kapının açıldığını düşlemiyoruz bile çünkü kafes yoksa bulamayacağımızı sanıyoruz yolumuzu; çünkü biz durursak makine duracak… Cesaret edemiyoruz. Başkasının yaşadığı senaryoyu yaşamaya daha ne kadar devam edebilirsin? Omuzlarında başkasının yüklediği tonlarca sorumluluğu hissetmiyor musun? Ayağa kalk! Kır prangalarını! Damarlarındaki kan bile hür akarken niye o kafestesin hala? Dönme, dur! Bu çarkların durmana ihtiyacı var. şevval naz ERYÜKSEL 10-F

KARAKUTU SAYI:10 29


Özgeçmiş: burak kaan YILMAZSOY, 1984’te İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da, Tarhan Lisesinde tamamlayarak, 2003’te İstanbul Kültür Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümünde burslu yüksek öğrenimine başladı. 2007’de bölüm birincisi-fakülte üçüncüsü olarak mezun oldu. 2007 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Şehircilik Programında burslu Yüksek Lisans eğitim çalışmalarına başladı. Bir dönem öğrenci asistanlık görevinde bulunduktan sonra, 2008 yılında Erasmus programı kapsamında rektörlük bursuyla Hollanda’nın Eindhoven kentinde eğitim aldı. 2009 yılında yüksek lisans çalışmalarını tamamladı. Doktora eğitimine 2011 yılında başladı ve Bakü’de ortak bir proje kapsamında devam etmekle birlikte, iş yaşamında ve tüm eğitim ve özel yaşamında çeşitli proje çalışmalarında süreç içerisinde çalıştı ve grup katılımlarıyla yarışma projelerinde de bulundu ve bulunmaya da devam etmektedir. Bazı sivil toplum çalışmalarında da aktif faaliyet göstermekle birlikte bulunduğu köy derneklerinde de yöneticilik göreviyle de yardımcı olmaya çalışmaktadır. Yılmazsoy’un zaman zaman KENT’e dair paylaşımlarıyla ve mesleki teknik konularda yurt içi- yurt dışı (PUTZER vb..) yerel ve ulusal basın ve medya kuruluşlarında yazıları yayımlanmaktadır.

kentleşme, kamusal ve insan • Kent kavramına geçmeden önce yerleşim (yerleşme) kavramını insan için gerekliliği açısından irdeleyelim derim. Buna bağlı olarak kent ve ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi sorgularken onu oluşturan öğelerin varlık nedenleri, kent ve kenti oluşturan öğeler kültürel yapıyı nasıl etkiler, sorusuna yanıtınız ne olurdu? Kentler; doğal ve yapay çevrelerin etkisiyle kendi kimliğine kavuşurlar. Fiziksel kimlik kazanımında o yerleşkenin sosyal, kültürel, ekonomik, tarihsel vb… etkenler önemli rol oynamaktadır. Kentlerin fiziksel yapılarının oluşumunda en önemli etken ise harekettir. Değişen zaman dilimi içinde yerleşkelerin de fiziksel yapısı sürekli bir hareket içindedir. Kentin fiziksel tanımlamasında kenti oluşturan ögelerin tek tek durumundan ziyade genel görünümleri esastır. Ve hareketliliği önemlidir. Hareket kavramı, fiziki yapılaşmanın önemli bir unsurudur. Örneğin meydan, kentsel bir mekan olarak insanların toplandığı, çeşitli aktivitelerin yer aldığı bir mekandır ve biçimleniş olarak toplanma eylemine olanak tanır. Genel olarak meydanların merkezinde yer alan heykel, su elemanı gibi unsurlar meydanın merkez karakterini, etrafında toplanma eylemini güçlendirir. Kentlerde 30 KARAKUTU SAYI:10


bir başka hareket ve ayrıca ulaşım mekanları olan yollar ise doğrusal, yönlendirici bir biçimde olup mekansal olarak hareketi güçlendirici özellikleri vardır. Kent mekanlarında araç ulaşımının yanı sıra sadece yayalar için tasarlanmış yollar, meydanların varlığı, kentin mekansal, kültürel varlıklarının algılanmasını sağlamaktadır (Soygeniş, 2006, s. 90). Görülüyor ki zaman içinde kentlerin değişimleriyle oluşan hareketliliği fiziksel yapının şekillenmesinde önemli bir etken oluşturmaktadır. Bu hareketin içinde insan önemli bir rol oynamaktadır çünkü kent olgusu insanın oluşturduğu bir şekillenmedir. Bu şekillenme içinde kimi yerleşkeler fiziksel kimliğini koruyabilirken, kimi yerleşkelerin kimliklerinde ise farklılaşmalar yaşanabilir. Örneğin, Mardin yerleşkesinin, fiziksel yapısındaki kimliği muhafaza edilirken, Almanya’nın birçok yerleşkesi II. Dünya Savaşı sonrası harabe bir kent görünümüne bürünmüştür. Ancak ciddi ve düzenli bir yapılaşma sonucu tekrar önceki fiziksel kimliğine kavuşmuştur. İstanbul’un ise, fiziksel kimliğini üç temel unsurda oluşturduğundan bahsedebiliriz: • Nüfus artışı. • Kentin birçok yerleşkesinde görülen yangınlar. • Kent içi dağınık ve düzensiz konut dokusunun oluşması. Bu etkenleri kısaca inceleyecek olursak İstanbul’da sık sık görülen yangınlar kentin devamlı fiziki yapısında farklılığın oluşmasına neden olmuştur. İstanbul nüfusu öncelikli olarak Osmanlının çöküşüyle birlikte ulus-devlet anlayışının egemen olması sonucu süreç içinde İstanbul’da yaşayan farklı etnik kimlikten olanların yer değiştirmesine neden olmuştur. Bu da kent içi dağınık bir dokunun oluşmasına neden olmaktadır. Sonuç olarak İstanbul zamanın içinde geçirdiği değişimler sonucu birçok yerleşkesinde kimlik mücadelesi vermektedir.

Şekil 1: Dün ve Bugün Haliç’in Fiziksel Kimlik Değişimi Şekil 1.’de görüldüğü üzere; Haliç yerleşkesi doğal kimlik özellikleri üzerinde yapılmış tarihi zenginlikleriyle önemli bir görsellik yaratırken, şimdi ise düzensiz yapılaşmanın esiri olmuştur.

KARAKUTU SAYI:10 31


Şekil 2: Fiziksel Kimlik Modeli Şekil 2’de görüldüğü üzere görülür ki kentler fiziksel kimliğine doğaya olan insan müdahalesi sonucu ulaşabilmektedir. O müdahalenin sonucunda oluşan yerleşim üniteleri zaman içinde çeperlerini genişletmekte ve yeni ünitelerin oluşmasına neden olmaktadır. Fiziksel kimliği tarifleyebilmek için kentin sahip olduğu birtakım fiziksel işlevlerini ortaya koymuş olduğu temel kimlik faktörlerini bilmek gerekir. Bunların belli başlılarını kısaca anlatacak olursak: • Kırsal kent kimliği: Kent yerleşkesinin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanır. Yerleşim birimleri köy, yayla, çiftlik vb… adlandırılan yerlerde kurulur. İki tip yerleşim düzeni söz konusu olmaktadır. Yağışın az olduğu Doğu Bölgelerinde toplu yerleşim düzeni görülürken; topografik verilerin de etkisiyle Doğu Karadeniz Bölgesinde de dağınık yerleşim düzeni görülmektedir. • Kentsel kent kimliği: Sanayi, ticaret, eğitim, yönetim alanlarının geliştiği yerleşkelerdir. Bu tip yerleşkeler sürekli ciddi bir nüfus artışı içerisindedir. Bu da bazı problemlerin oluşmasına neden olmaktadır. • Üniversite kenti kimliği: Üniversiteleriyle, eğitim kurumlarıyla oluşmuş kentsel yerleşkelerdir. Bu tip kentler devamlı canlı, yaşayan ve farklı karakterdeki insanları barındıran yerleşkelerdir. Örneğin Eskişehir üniversiteleriyle ve çevre düzenlemeleriyle önemli bir kent merkezidir. • Sanayi kenti kimliği: İstanbul, Bursa, İzmit, Adana, Batman gibi yerleşkeler bu tanımlamanın tipik örnekleridir. Bu tip kentlerde sanayileşme gelişmiş ve sanayileşmenin etkisiyle de çarpık yerleşim üniteleri oluşmuştur. • Köhneleşmiş kent kimliği: Bu tip yerleşkeler genelde tarihsel dönem içerisinde önemli bir odak noktası iken, özellikle sanayileşmenin etkisiyle kimliğini kaybetmiş birimlerden oluşmaktadır. Bu kentlerde kimlik sorunu yaşanmaktadır. İstanbul Haliç bölgesi yerleşkeleri buna örnek gösterilebilir. 32 KARAKUTU SAYI:10


• Yeşil alan (Rekreasyon) kent kimliği: Yeşil alanların kent içinde orantılı dağılım gösterdiği yerleşkelerdir. Bu kentsel modelleme ideal bir kent düzenidir. Özellikle Hollanda, Almanya, Danimarka gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde bu şekilde bir yerleşim düzeni söz konusudur. • Yerleşim alanı kimliği: Yerleşim birimlerinin hizmet üniteleriyle birlikte ele alındığı konut yerleşimleridir. Örneğin İstanbul’un Beyoğlu ilçesine bağlı olan Perşembe Pazarı olarak adlandırılan Arapcami Mahallesi ticari kimlik rolüyle yerleşim alanı kimliği karakterine uygun olmazken, Ataköy yerleşkesi ise yerleşim alanı kimliğini üstlenmektedir.

Şekil 3: Yerleşim Kimliği Yerleşim alanları iş yerlerine yakın birimlerdir ara yollarla üçüncü derece yollara bağlanır ve merkezinde hizmet birimleri mevcuttur (Şekil 3). • Dinsel merkez kimliği: Eyüp, Mekke, Medine, Kudüs, Vatikan gibi dinin odak oluşturduğu yerleşkelerdir. Kentin gelişimi camii, kilise temelinde oluşmaktadır. Bu dini öğeler kentin merkezini oluşturmaktadır (Şekil 4). • Turizm kenti kimliği: Antalya, Muğla gibi turizmin odak oluşturduğu kentsel yerleşkelerdir. • İdari kent kimliği: Özellikle başkentler ve tarih içinde başkentlik yapmış yerleşim ünitelerinde gözükür. İstanbul, Bursa, Konya, Ankara gibi bu tipolojideki yerleşimler doğrusal ve düzen içinde oluşmuş kentlerdir.

KARAKUTU SAYI:10 33


Şekil 4: Dinsel Kimlik Sonuç olarak kentin kendini tariflediği fiziksel kimlik karakteri önemli bir unsur oluşturmaktadır. Doğal etkenlerin etkisi de görülmekle birlikte, yapay ve sosyal etkenler kentin fiziki yapılaşmasını şekillendirmektedir. Fiziksel kimlik metropolleşmenin gözüktüğü kentlerde farklılıklar oluşturabilir. Bu tip kentler bütün olarak algılanmayabilir. Fiziksel kimlik zaman içinde değişim de gösterebilir. Kenti tariflerken önemli bir kimlik etkeni olarak ele alınmaktadır. Toplum ise, birbirinden farklı tanımların oluşturduğu bir kavramdır. Toplumu oluşturan bu farklı tanımları birbirinden kopuk olarak düşünmek olanaksızdır. Bu bakımdan, toplumsal yapıyı incelerken toplumu oluşturan bu ögelerin oluşturduğu farklılık durumunu gözden uzak tutmamak gerekir. İnsan etkinlikleri, genellikle gruplar halinde yapılır. İşte bu da bize gösterir ki bir toplumu meydana getiren bütün birim ve ögeler birbiriyle etkileşim içerisindedir. Her bir öge ötekilerini etkiler ve onlar tarafından etkilenebilir (Kongar, 1985). Bernard Berelsan ve Gary A.Steirer’e göre, kendi kendini devam ettiren bir birlik olarak toplum, kendi kendini devam ettiren, belli bir fiziksel yeri olan, varlığını uzun zaman sürdüren ve bir hayat şeklini paylaşan insanlar topluluğudur (Erdönmez, 1997, s.12). Kent, olgusu da toplumun birlikte oluşturmuş olduğu, sürekliliğini meydana getirmesini sağlayan bir insan şekillenmesi olarak ele alınabilir. Toplum kentin yaşam kaynağıdır. Kentler, toplumların kendi yapısal özellikleri doğrultusunda gelişmektedir. Bu bakımdan İngiltere’deki bir yerleşimle Türkiye’deki bir yerleşim birbirinden farklı gelişim göstermektedir.

34 KARAKUTU SAYI:10


Şekil 5: Bireyden-Topluma Giden Kentlilik Bilinci Şekil 5.’te görüldüğü üzere toplum, bireylerin birlikte yaşama algısının gelişmeye başlaması sonucu bireyler arası etkileşimle oluşan çevresel bağın meydana getirdiği kent içi birlikte yaşama anlayışının oluşumuna neden olan bu sayıda kentlilik bilincinin gerçekleşmesini sağlayan, kavramsal bir yapı olarak, oluşturduğu toplumsal kimlik ile kentin kimliğinin oluşmasını sağlayan bireysel yaşam alanı olarak tariflenebilir. Bu tarife göre hareket edecek olursak, kentin kimliğinde önemli bir yapıtaşı olan toplumsal olgunun emelleri, istekleri göz önüne alınarak toplumun kültürel yapısı ve güçleri çerçevesinde yerleşim birimlerinin oluşturulması gerekir. İşte o zaman kentlerin kendi kimliğinden uzaklaşmaması söz konusu olacaktır. Toplumların yapılarını incelediğimizde kimi toplumların dış etkilere açık, kimi toplumların da kapalı olduğunu görebiliriz. Açık toplum tanımına uyan yerleşimle ekonomik anlamda, ticaret anlamında daha çok gelişirler ancak kapalı toplumlarda ise dışarıyla herhangi bir bağ söz konusu değildir. Örneğin İrandaki toplumsal yapıyı kapalı toplum tanımıyla özdeşleştirebiliriz. Buna karşın dünyada özellikle ticaretin önem kazanmasıyla birlikte günümüzde birçok ülkeyi açık toplum yapısıyla özdeşleştirmek yanlış olmayacaktır. Toplumsal değişme sürecinde, kendine özgü yaşam koşullarıyla farklılaşarak gelişen kentler toplumlar arası ilişkilerden ayrı olarak ele alınabilmektedir. Dünya kentlerinin hemen hepsi ulusal ve uluslar arası sistemin parçalarını oluşturur. Kentler ve çevresini saran kırsal kesim arasındaki ilişki çeşitlilik göstermekle birlikte, işleyiş açısından kentleri bir diğerine benzer kılmaktadır (Tatlıdil, 1994, s.387).

Şekil 6: Mekansal Olarak Kentli Kimliği

KARAKUTU SAYI:10 35


Şekil 6.’da görüldüğü üzere toplumsal yaşam içinde bireylerin tutum ve davranışlarının çözümlenmesinde, alt kültür değerleri heterojen bir toplumsal yapı sergileyen kentler sosyal ve mekansal çevre içinde bireyler üzerinde farklı etkiler yaratmaktadır. Sosyalleşme sürecinin de bir yansıması olarak çevrenin yaratmış olduğu etkiler kentlerin kaçınılmaz koşuludur. Bu nedenle bireylerin sergilediği tutum ve davranışlar kentlilik olgusu üzerinde araştırılmalıdır (Agnew, 1984’den aktaran Tatlıdil 2009, s.326). Yaşam biçimi açısından kentler arasında ortak benzerlikler bulunmasına karşın tarihsel sürecin de etkisiyle farklılıklar da bulunur. Bu da kentin kimliğini ortaya koymaktadır. Ancak günümüzde kentlilik kavramını mekansal olarak ele aldığımızda kentler içerisinde nokta blok olarak tanımlayabileceğimiz apartmanlaşma olgusu ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu durum büyük kentlerden diğer kentlere geçmeye başlamış, böylece kentlilik kimliği mekansal olarak ortaya çıkmıştır. Kentlerin genel karakterine baktığımızda yapısal olarak benzerlikler gösterse de birbirinden farklı kimlikleri vardır. Bu durum kentlerde yaşamını sürdüren bireyler için kentli kimliği olgusu bir bütünsellik gösterir. Ancak Trabzon, Samsun vb… belli başlı kentler; İstanbul, Bursa, İzmit vb… özellik gösteren kentlerden farklı bir özelliği vardır. Örneğin İstanbul günümüzün yeni kavramı olarak metropol özelliğini gösteren bir kenttir. Bu kent için kentli kimliğinden bahsetmek yerine farklı yapısal çizgide değerlendirebiliriz. Buna karşın Trabzon Doğu Karadeniz bölgesinin önemli bir kenti olarak burada yaşayan bireyde kentlilik bilinci daha çok gelişir bu da kent kimliği olgusunu kuvvetlendirmektedir. Kentte yaşamını sürdüren birey zaman içinde o kentin bir parçası olarak kentli kimliğini oluşturmaktadır. Başlangıçta bu durumun bilincinde değildir. Bireyler yaşam potansiyeline göre bazen de bu kimliğe her daim yabancı kalmakta ve kentin kimliğine farklılık getirmeye çalışmakta. Bu durumda kent kimliğine bazen olumsuz etki yapabilmektedir. Taylor’un belirttiği gibi kültür bilgisi inançları, sanatı, ahlakı, kuralları, gelenekleri ve toplumun üyesi olarak her insan tarafında bunların elde edilme kapasitelerini belirleyen bir süreçtir. Bu durumda öğrenme yoluyla elde edilen biri kimleri göstermektedir. Kültürel zenginlik de yaşam alanlarının açılımıyla paralellik gösterir. Bu durumda kentlere ayrıcalıklı bir konu bahşedilmektedir. Bu bağlamda gelişmekte olan dünya kentleri daha çok sorumluluk üstlenir. Dünyaya açılan pencereler olan kentler, kendine özgü toplumsal sorunları çözerken, gelişen dünyanın kentlerinin yaşam biçimlerini, birikimlerini toplumlarını transfer etmekle birlikte kentli kimliği olgusunu da kuvvetlendirmektedir (Tatlıdil, 2009, s.327). Kent kimliği bileşenlerini incelediğimizde, sosyal yapı önemli bir belirleyici olmaktadır. Toplumlar kültürel sürekliliklerini sağlamak amacıyla sosyal iletişimi gelişti36 KARAKUTU SAYI:10


rirler. Sosyal ilişkilerin oluşturduğu tarihi bilinç, kültürel kimliği meydana getirmektedir. Tarihi süreç içinde sosyal ilişkiler de sosyal hareketlilik sonucu oluşmaktadır. Bu durumda sosyal yapı da birtakım değişime neden olmaktadır. Sosyal yapıdaki değişim de sosyal tarih olgusunu oluşturmaktadır. Sosyal tarihin özünde birey vardır çünkü sosyal yapı bireyin etkisi ile farklılık kazanır, bu da toplumdaki kültürel kademelenmeyi meydana getirir. Bu kademelenme değişim süreciyle oluşmaktadır. Sosyal değişme, farklı zaman dilimlerinde sosyal yapı unsurlarında ortaya çıkan nitelik ve nicelik farklılaşmasıdır. Değişmenin olmadığı bir insan topluluğu düşünmek mümkün değildir. Bütün insan topluluklarında sosyal değişmeden bahsedilebilir. Yalnız sosyal değişme, medeniyet tarihinde bazen hızlı, bazen de yavaş olarak oluşmaktadır. Özellikle, orta çağın statik sayılabilecek insan topluluklarında dahi bir değişme sürecinden bahsedilebilir. Değişmeden bahsedebilmek için belirli süreye ihtiyaç vardır. Bir başka deyişle değişme olgusu bir süreç içinde izlenmektedir (Erkal, 2006, s.245). Babür Pınar’a göre bir kentin yüzü size, içinde barındırdığı insanın yapısını ve bilincinin gelişme seviyesini belirler. Bir kente bakarak o kentin insanlarının toplumsal davranış şeklini ve siyasi, ekonomik vb… birçok etkenlerden oluşabilecek ilişkilerinin yapısı hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Kentin kimliği bireyin kültürel kimliğidir ve her kent topluma ve kendine yabancılaşan bireyin ağrısını ve hüznünü yansıtır. Bu nedenle her kent bazen de yoğun bir yalnızlığı göstermektedir. Kentin kalbine dikilen her gökdelen, her kara kuru yönetim binası, kentte yaşayan bireyin kendine, doğal ve toplumsal çevresine yabancılaşarak ufalanmasına, kimlik erozyonu geçirerek başkalaşmasına neden olmaktadır. Bu durumda sosyal yapıda değişime neden olmaktadır (Anonim). Tarihi kültürel kimlik kavramını ele alırken öncelikle sosyal tarihi ve onun şekillendirmesiyle oluşmuş mekan kavramını tanımlamak gerekir. Mekan diğer bir ifadeyle “space” aynı zamanda uzay anlamını taşır. Uzay ise uçsuz bucaksız bir mekan veya boşluktur. Sınırlarını tanımlayamadığımız uzay içinde tam olarak bilinmeyen dünyalar, yaşamlar¸eylemler, ilişkiler yer almaktadır. Mekan dendiği zaman, doğal olarak var olan, sınırları doğal mekan anlaşılabileceği gibi, sınırları yapay elemanlarla çizilmiş insan tarafından gerçekleştirilmiş insan yapımı mekan da anlaşılabilir. Mekanı en basit olarak anlayabilmek ve görebilmek için masaya kapatılmış cam bir bardağın tanımladığı boşluk örnek verilebilir. Bardağın içindeki boşluk mekanı tanımlar, bu da gösterir ki mekanın sınırları saydamdır, fakat tanımlıdır. Görsel olarak sınırsız izlenimini verse de fiziksel olarak kesin bir sınırlamadan bahsedilmektedir (Soygeniş, 2006, ss.33-35). KARAKUTU SAYI:10 37


Tarih boyunca insanlar sürekli olarak bir yaşam alanına ihtiyaç duymuşlardır. Bu da insanlara mekan yapma gereksinimini ortaya çıkarmıştır. Mekansal yapılaşma sürecinde farklı dönemsel süreçler yaşanmıştır. Bunun sebepleri arasında en önemli etkenlerden biri kültürel farklılıklar gösterilebilir. Kültürel dokunun tarihsel etkisinin yanı sıra kentlerin doğal kimlik etkenleri de önemli bir faktör olarak ele alınabilir. Sonuçta tarih içerisinde farklı çağlarda, farklı dönemler (Barok, Gotik), farklı yerleşim yerleri ortaya çıkmış, bu da kentlerin kimliğinde önemli bir zenginlik kapmıştır. Dünya coğrafyasında kurulmuş kentler bu düzen içinde gelişmiştir. Bunun sonucunda da ülkeler arası, kentler arası, kentsel bölgeler arası ve yaşam üniteleri arasında sosyal ve kültürel dokudan kaynaklanan farklılıklar gözükebildiği gibi mekansal benzerlikler de gözükmektedir. Örneğin tarihsel süreçlerindeki benzerliklerinden dolayı, Haliçdeki bazı yapılaşmalarla Kuzey İtalyadaki yapılaşmalarda benzerliklere rastlanmaktadır. Aynı şekilde İstanbul’un Eyüp yerleşkesi ile Kudüs işlevsel olarak benzerlikle gösterdiği gibi, mekansal olarak kültürel yapıdan dolayı farklılıklar da göstermektedir.

Şekil 7: İtalya, Fransa, Vatikan ve Monaco’da Mekansal Kimlik Kavramı ve Kent Kimliğinde ki Önemli Ögeler

Bu tarihsel süreç kentlerin kimliklerinde iç içe geçmesi sonucu geçirgen bir karakter göstermesine neden olmuştur. Örneğin Galata yerleşkesi içerisinde yer alan Osmanlı Bankası’nın Beyoğlu’na bakan tarafı Neoklasik tarihi, Yarımada’ya bakan etrafı ise oryantalıst tarzda yapılmıştır. Aynı şekilde de Arap camii; 14. Yüzyılda Cenovalılar tarafından yaptırılan Katolik kilisesi iken, bugün camii olarak hizmet vermektedir (Yüzseven, 2006, s.56). Şekil 7.’de görüldüğü üzere mekan kavramı içerisinde sadece küçük ölçekli yapılaşmadan bahsetmek de yeterli değildir meydan, yol, su kanalları vb… insan eliyle 38 KARAKUTU SAYI:10


yapılmış doğadan ayrı olarak düşünülen her şey bir mekansal üründür. Kentin tüm bireylerin kullanımına hizmet veren, kent mekanları, ortak toplama mekanları olarak da içinde bulundukları toplumun sosyal yapısını da yansıtmaktadırlar. Böylelikle kentler, kimliklerine ait özelliklerini korudukça ve geliştirdikçe kentsel formlarını da muhafaza eder ve kültürel devamlılıklarını sağlarlar (Soygeniş, 2006, ss.83-85). Sonuç olarak mekanın tarihi sürecini incelediğimizde kentlerin kültürel dokusunu analiz etmek gerekir. Mekan bireyin oluşturduğu bağlamın bir yansıması sonucu meydana gelmektedir. Tarih içinde üstlendiği biçim, işlem ve formlarla kentlerin kimlik karakterinin önemli faktörleri arasında sayılır. • Birbirinin tetikleyicisi olan “kent-kültürel yapı”yı iktidar ve rant ilişkisi üzerinden değerlendirirsek bugün kentleşmede ne tür yapısal sorunlar yaşanıyor, bunların sonuçları neler olabilir? Dış dünyada, hızlı gelişen bir ekonomisi olduğu da söylenen Türkiye’nin, iç sorunları nedeniyle bu imajdan çok farklı bir gerçeği de var. Bir tarım toplumu olmanın nimetlerinden yararlanamamasının, köyden kente kontrolsüz göçü önleyemeyişinin, iç piyasada vergi toplamada başarısız oluşunun, palyatif önlemlerle çözüldüğü kanısı uyandırılan ama hep tetikte olan yüksek enflasyon oranının, gün geçtikçe yükselen dış borçlarının, gelişmesini engellediği bir başka Türkiye bu. Büyük tuz göllerine sahip bir ülke olmasına rağmen artık dışarıdan tuz ithal eden bir ülkedir Türkiye. Bir buğday deposu sayılan Çukurova’ya, bir narenciye deposu sayılan Akdeniz’e rağmen tarımda can çekişen bir ülke aynı zamanda. Dışa bağımlı bir sanayiye sahip olmanın, yerli üretimi engellediği, iç pazarın ithal ikameci bir anlayışla uluslar arası tekellerin hedefi haline geldiği Türkiye, yerli kaynaklar üzerine kurulu bir sanayiden yoksunluğun doğal sonucu olarak hem ekonomik hem de siyasi bağımlılık ilişkileri içindedir büyük devletlerle. Kendi kendine yeter olmasının önü bilerek kesilen, yer altı, yer üstü kaynaklarının sadece kendisince kullanılmasına izin verilmeyen bir bağımlılık ilişkisidir bu. Bu ilişkiler sistemi içine oturtulan bürokratik yapı, hantal bir devlet işleyişine yol açmış, devlet sanayiyi, tarımı, turizmi yönlendirme özelliğini ciddi anlamda kaybetmiştir. Günümüzün moda ekonomik anlayışı liberalizmin de ‘yardımıyla’ devlet, ekonomide denetleyici rolünü de aslında özel teşebbüsün ellerine bırakmış, bu zengin yoksul uçurumunun gittikçe açılması sonucunu doğurmuştur. Türkiye’de iyi hizmet ancak para karşılığı edinilir olmuştur. Üretimden elde edilenin eşit dağıtılmaması da fakirleşmeyi artırmıştır. Bu ekonomik/siyasal tablo, insan ilişkilerine de yansımış, çıkarcı, fırsatçı insan tiplerinin çoğalmasına neden olmuştur. Rant ekonomisinin geçerli olması, para kazanmak için her türlü etik kuralın çiğnenmesine yol açmıştır. KARAKUTU SAYI:10 39


sorun yapısal Türkiye’nin sorunları elbette yapısal sorunlardır Cumhuriyet’in getirdiği tüm yaşamsal önemdeki kazanımlara rağmen, arzu edilen yurttaş tipinin oluşturulamadığı da bir gerçektir. Tüm üretimini kent merkezli yapmış bir sistemde, kır insanını kendi bölgesinde üretici yapacak şartlar ortadan kaldırılmış, bu da gönüllü göç yerine, zorunlu göç gibi sosyal çalkalanmalara yol açan gelişmelerin doğmasına yol açmıştır. Sağlık sisteminde vatandaşa yönelik bir halk sağlığı politikasının olmayışı da sadece özel hastanelerde sağlık hizmeti alınmasını gerekli kıldığından yaygın sağlık hizmetinden yararlanamayan milyonlarca vatandaş çareyi kendilerince bulmak istemekte bu da onları çoğunlukla bilim dışı yöntemler uygulayanların ellerine düşürmektedir. Özelleştirme anlayışının vurduğu sektörlerden biri de eğitimdir. Özel teşebbüsün eğitim kurumları devlet kurumlarından daha başarılı olmakta, kara yönelik bu kurumlaşma, devletin temel görevleri arasında sayılan parasız eğitim anlayışı ile eğitimde fırsat eşitliği ilkesine aykırılığı beraberinde getirmektedir. Ancak devlet eliyle verilmesi mümkün olan eğitimin de yeni rant ekonomisinin kalemlerinden birisi olması, eğitimin ancak zenginlikle mümkün olacağı gerçeğini ortaya koymuştur. Ülkenin üretici güçlerinin hak arama mücadelelerinde ciddi sorunlar yaratılmıştır. Bugün sendikal hayatın en zor olduğu ülkelerden biri Türkiye’dir. Emeğin örgütlü gücüne karşı son dönem iktidarlarının tavırları çok katıdır. Sendikalı olmayan milyonlarca işçi sözkonusudur. Buna rağmen Türkiye yabancı sermaye için ucuz işgücü cenneti olma özelliğini sürdürmektedir. İktidarlar iş barışı konusunda emekçilerden yana tavır almamaktadır. Bu da ülkenin emek gücünün rol oynayacağı sosyal sorunlara davetiye çıkarmaktadır. ya dönüşüm ve rant ikilemi? Kentsel dönüşüm adı altında çok ciddi ekonomik bir politika yaratılmaya çalışılmaktadır, dönüşüm kaçınılmaz bir süreçte ve olumlu bir yansımayla gösterilmektedir. İçi boş, bölge halkını kimliksizleştiren projeler süslenerek, insanların gözleri boyanmakta, ancak bölgenin esas sahibi olan halk kimliksizleştirilmekte ve etkisizleştirilmektedir. Emekçi mahalleleri tamamıyla büyük firmaların ellerini ovuşturdukları mekânsal bir rant alanına dönüştürülmektedir. İstanbul, adeta parsel parsel gettolaştırma sürecine doğru yönlendirilmektedir. Değerlenen arazilerin sermayenin elinde meşrulaştırılabilme süreçlerinin yaşatılmaya çalışıldığı bir dönem gözler önüne serilmektedir. Bugüne kadar göz yumulan gecekondular, bugün ucube olarak nitelendirilmekte, orada oturan halk, bölgeden tamamen çıkartılmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda suçlu olarak alt gelir grubu gösterilmekte ve ezilmekte. Ya çıkar grupları (?) ranttan kendilerine düşen geliri misli misli almakta, araziler hızlıca metalaştırılmaktadır. 40 KARAKUTU SAYI:10


Evet bir dönüşüm gerçekleşmesi gerekir, dönüşüm kaçınılmazdır, mutlaka olmalıdır ancak halkın bölgeden uzaklaştırılması, merkezi bölgelerde ranta yönelik bir dönüşüm gerçekleşmesi kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bugün deprem dönüşüm için kullanılan önemli bir silahtır çünkü insanları etkilemek ve etkisizleştirmek için bir unsur oluşturmak gerekir ki bunun da adı deprem olarak seçilmiştir. Tarım ve hayvancılığın bitirildiği bir dönemdeyiz, üretimin gerçekleştirilmediği ve gerçekleştirilemediği bir dönemdeyiz. Bir ekonomik politika yaratılması gerekir ki bunun da adı RANT, buna bir araç oluşturulması gerekir ki bunun da adı DEPREM’dir. Van depremi birçok samimiyetsizliği açıkça gözler önüne sermektedir. Van depremiyle hepimiz sınıfta kaldık. Van’da yıkılan binaların çoğunluğunun kamu binaları ve üstüne üstlük 99 sonrası yapılan binalar olduğu net bir şekilde tespiti yapılmıştır. Demek oluyor ki hepimizin vermiş olduğu deprem vergileri sağlamlaştırma ve iyileştirme çalışmalarında değil kentsel dönüşüme harcanmaktadır. Vandaki dönüşümün adı ‘Nevruz Efsaneler Ülkesi Projesi’dir, İstanbuldaki dönüşümün adı da Kanal Projesidir. Bugün il milli eğitim müdürü, okullarla ilgili görüşmelerde, çıkıp biz arazisi yüksek okulları da yıkacağız, rantı yüksek okulları yıkacağız diyorsa, bugün bakanlarımız çıkıp deprem vergilerini biz başka noktalar için kullandık diyorsa bunun adı çıkarsal dönüşüm ve samimiyetsizlikten başka bir şey değildir. Yapılması gereken, dönüşüm uzmanlarının da katılımıyla, bölge halkının da katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Kentsel alanları etkin kullanıma cevap verecek şekilde oluşturulmalıdır. Çöküntü alanlarının iyileştirilmesi ve sağlıksız alanların geliştirilmesi adına yapılmalıdır. Kent dokusunu oluşturan tüm bileşenlerin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde olmalıdır. Ekonomik kalkınmayı, halkın refahını düşünecek bir dönüşüm olmalıdır. Bunların yöntemleri de açıktır, gerektiği noktalarda yeniden geliştirme, gerektiği noktalarda yeniden canlandırma, gerektiği noktalarda rehabilitasyon, veya en önemlisi de kent kimliğini de koruyarak gerektiği noktalarda uygun kentsel entegrasyonun da sağlanarak uyumluluk projelerinin gerçekleştirilmesidir. Bunların hem ülkemizde hem de dünyada birçok örnekği mevcuttur. Ülkemizde Eskişehir, Şişli, Beypazarı, Safranbolu, İzmir gibi kentler buna örnek gösterilebilir; buralarda dönüşüm halkın da katkılarıyla olmakta ve bölgenin önemli nirengileri de korunarak gerçekleşmektedir. Sadece Beyoğlu’na bakacak olursak, Beyoğlu bulunduğu konum itibariyle bu rantın önemli bir parçasıdır. Tophane bölgesinden, Galata Kulesi ve çevresine, Cezayir Çıkmazı ve çevresinden, Bedrettin Mahallesi’ne, Tarlabaşı’ndan, KARAKUTU SAYI:10 41


Okmeydanına uzanan geniş bir yelpazede değişimin baskılarını yaşamaktadır ve yaşatılmaktadır. Değişim genelde yalnızlaştırılarak, bölge kendi kaderine bıraktırılarak, halk dışlanarak gerçekleştirilmektedir. Sonra sunulan süslü pastalarda gözler boyanmakta ancak hedefe ulaşılınca halk etkisizleştirilmekte ve bölge yabancılaştırılarak gücün hegomonyasına terk edilmektedir. Bu bir orta vadeli değiştirme ve dönüştürme politikasıdır. Bu değişimde tarih ayaklar altına alınmakta, kurullar lağvedilmekte, sivil toplum ve meslek örgütleri etkisizleştirilerek gerçekleştirilmektedir. Tüm bu sorunların çözümü, uzlaşmaya dayalı, rant ekonomisine karşı, ülkenin kendi kaynaklarının kullanılmasına önem verecek şekilde ortak çalışmalara bağlıdır. Kalkınmanın tek ama tek yolu da üretimin eşit dağıtılmasıdır. • Kentleşmede rant, sosyolojik ve psikolojik açıdan toplumu nasıl etkiler? Bunun en önemli cavabını verebilmek için önce bireyi ve bireyin kent içindeki konumunu tanımlamak, anlamak gerekir. Rantsal müdahaleler kentin yapısal durumunu da kontrolsüz bir şekilde değiştirmeye yönelik çalışmalar olduğundan bu durum aynı zamanda sosyal yapıyı da en olumsuz şekilde etkilemektedir. Sosyal yapıdaki yansımalar yaşam alanlarına yapılan müdahaleler sonucunda ciddi bir etkileşim ve beraberinde de önemli yapısal sorunları da getirdiği net olarak gözlemlenmektedir. • Süreç içinde kent ve kamusal alan-birey arasındaki ilişkiye bakacak olursak insana yakışır yaşam ortamı için kentin olmazsa olmazları neler olmalı? Zaman; bir değişim göstergesidir. Değişimin süreçlerinin bir yansımasıdır. Her şeyin altında bir ritim duyusu yatar. Bir insanın kalp atışları, konuşma ritmi, yıldız ve gezegenlerin hareketi, gelgitin yükselişi ve alçalışı, mevsimlerin değişimi. Bunlar insan bilincine keyfi hayaller olarak değil, evren hakkındaki esaslı bir hakikati dile getiren gerçek bir olgudur. Zaman da, tüm biçimleriyle maddenin ayrılmaz özellikleri arasında gördüğümüz hareket ve durum değişikliğini ifade etme biçimidir. Görüyoruz ki her şey zaman denilen hareketin içinde kendini bulur.

Şekil 8: Zaman-Fikir İlişkisi 42 KARAKUTU SAYI:10


Şekil 8.’de görüldüğü üzere; zaman tıpkı piramidin ters görüntüsü gibidir. Başlangıçta bir noktaya benzemektedir. İlk kararlarımız, eylemlerimiz; daha sonra bu noktadan dağılan geçitli ışınsal fikirler oluşur zihinlerimizde bazen bunların birine, bazen de birkaçına yönelme gereksinimi duyarız ama ne olursa olsun amacımız, hedefimiz bellidir, piramidin sonuna ulaşmak. Bazen bu süreçte fikirlerimiz ani değişim de geçirebilir. İlk düşünceler cazip gelmez, bir anda diğerine de yönelebiliriz ama her ne olursa olsun hedefimiz doğrultusunda hareket ederiz ve sonuca ulaşmaya çalışırız ama sonuç hiçbir zaman bir son olmamaktadır çünkü zaman değişir ve değişim içindedir. Bununla birlikte fikirler de değişir, değiştikçe gelişir, geliştikçe olgunlaşır. Kentlerimiz de kimliklerini zamanın bu değişim süreci içerisinde kendini bulur. Bazen o kent bir cazibe merkezi görünümündedir, bu insanın orada yerleşimini sağlayabilir ve birden o kent yerleşim kimliğini üstlenen konuma sahiplenebilir. Ancak kentler de, zamanın değişimi içinde değişebilir. Yerleşim kimliğine sahip bir kent daha sonra sanayi kenti kimliğine sonra belki de bir başka kimliğe hatta eski kimliğine bile dönüşebilir. Örneğin İstanbul tarihi süreç içerisinde devamlı değişmiş, kimliğinde devamlı dönüşümler geçirirken Mardin ise % 100 doğal tarihsel kimliğini muhafaza edebilmiştir. Peki bu değişim acaba bir metropolleşmenin sonucu mudur?

Şekil 9: Zaman Kavramı İçerisinde Eyüp Kimliğinin Değişimi

Bunun cevabını diğer yabancı metropol ölçekte ele alınan kentlerle karşılaştırarak bulabiliriz. Örneğin Paris, Barselona gibi şehirler tıpkı İstanbul gibi eski bir tarihi süreç içerisinden geçmiştir. Ancak kentleşme anlayışı, kente olan saygı çok eskilerden oluşmuş ve zamanın bu değişim sürecinde ciddi, acımasız, daha doğrusu çıkar ilişkileri içerisinde yer almamıştır. Bu da İstanbul’da görülen kimlik karmaşası içerisine insanları sürüklememektedir. (Şekil 9).

KARAKUTU SAYI:10 43


Şekil 9.’da görüldüğü üzere bunu İstanbul’un ilk ve önemli yerleşim yerlerinden biri olarak bakabileceğimiz Eyüp yerleşkesi üzerinde oluşturulmuş olan grafikte de belirttiği gibi net bir şekilde algılayabiliriz. Eyüp yerleşkesi birinci yerleşim noktasında oluşmuş zamanın değişim süreciyle birlikte genişlemiş ancak bu gelişme Eyüp kimliğinde ciddi olumsuz farklı izlenimler bırakarak gerçekleşmiştir ve Eyüp gelişim aksı hızlı bir ivmeyle gerçekleşmiş bu da yeni yerleşim birimlerinin oluşmasına ve kimliklerde farklılığa sebep olmuştur. Buradan da gözükeceği gibi zaman kentlerde de olumlu ya da olumsuz değişime sebep olmaktadır. Yapay kimlik bileşenleri içerisinde zaman konusunun incelenmesi bu yaklaşımdan dolayı önem kazanmaktadır. Düşünecek olursak yapılaşmış çevre insan eliyle gerçekleşen bir düzenlemedir. Öyleyse insan odaklı olması zamanın değişim sürecine girmesi anlamını taşır. Bu da gösterir ki zaman yapay kimlik bileşenleri içerisinde ele alınması ve dikkatle incelenmesi sonucunu ortaya çıkarmaktadır. Kimlik, bireyin kendi kendisini, davranışları, ihtiyaçları, motivasyonları ve ilgileri belirli bir ölçüde tutarlılık gösteren, kendi kendine sadık diğerlerinden ayrı ve farklı bir varlık gibi algılanmasını içeren, bilişsel ve duygusal nitelikte bileşik bir zihinsel yapıdır (Mussen, 1986’dan aktaran Ilgın 2005, s.9). Kent ise bireyin şekillendirdiği toplumsal bir oganizasyondur. Bir noktada kent ile birey arasında bir ilişki söz konusudur. Kentin ve bireyin birbirlerine hangi anlamlarda değdikleri, birbirlerini etkiledikleri ve tabiî ki değiştirdiklerini incelemede ‘’zaman’’ önemli bir kavramı oluşturmaktadır (Başdemir, 2008, s.3). Bireyin kimliği, birbirine bağlantılı üç elemandan oluşur. i Bireyi konumlandıran ve diğerlerinden ayıran, bireyin ‘’yeri ve konumu’’ sembolik bir anlam taşımaktadır. ii Birey kendini belli bir değer ve kalitede kimliklendirir. Bu durum başka birey veya objeler yardımı ile ortaya çıkmaktadır. iii Birey bir sosyal grubun üyesidir. Bu durumda bireyin kimliğinin oluşmasını sağlamaktadır (Low, 1989). Bireysel kimlik, grup veya toplum kimliğini meydana getirir. Sonuç olarak birey ve toplum kimliği birbirini sürekli etkilemektedir (Ocakçı, 1993, s.166). Sonuç olarak birey, toplumun yapıtaşıdır ve toplumu meydana getirir, böylece birey kentin gelişimine katkıda bulunur ve kentin kimliğinde önemli bir harmoniyi oluşturmaktadır. Görüşlerinizi paylaştığınız için Karakutu adına teşekkür ederiz.

44 KARAKUTU SAYI:10


Herkes, her şeyden sorumludur. mihayloviç DOSTOYEVSKİ

özgür olmak imkânsızdır Bu sistemin içinde ne kadar özgürüz? Kendini gerçekten özgür hissediyor musun? Özgürlük senin için ne ifade ediyor? Aslında özgürlük herkes için farklıdır. Nereye çekersen, oraya gider. Kimisi için istediği her şeyi yapabilmektir, kimisi için daha fazlasıdır. Bu dünyada özgür olmak imkânsızdır. Çevremizdeki her şey, herkes özgürlüğümüzü kısıtlar. En başta zorunluluklarımız, en büyük kısıtlayıcılarımız. Ayşe, ortalama bir öğrencidir ve ortalama bir yerde yaşamaktadır. Sıradan bir hayatı vardır. Gelir düzeyi ortalamadır. Her gün istemediği bir saatte kalkıp, tekerlekli bir kutunun içine girip, hayatından iki saat vererek başka bir kutuya giriyor. Burada tüm gününü geçirmek zorundadır. İstemediği şeyler yaparak ve sadece söylenilen saatlerde çıkmak zorundadır. Sonra tekrar yaşadığı kutuya dönüyor. Ayşe bu rutini her gün yaşamak zorunda çünkü dünyaya hakim olan bir sistemin içinde yaşıyor ve bu sistemin içinde hayatta kalabilmek için düzene ayak uydurmak durumundadır. Şimdi, Ayşe gerçekten özgür müdür? Bu düzen içinde kendimi özgür hissediyorum diyenlerin özgürlüklerine bakalım. Yılda bir ya da iki hafta sevdiği, istediği bir yere gidebiliyor ve o da para denilen şeyin imkân verdiği boyutta olmak zorunda. Herkes o bir hafta için çalışıyor, tüm yıl çabalıyor. Tüm hayaller, hedefler, zevkler, ilgiler, o kısacık haftaya sığdırılıyor ve bunu yapabildikleri için kendilerini özgür sayan insanlar var. Aslında herkes cebindeki miktar kadar özgürdür diyebilmeliyiz fakat milyonları olan insanlar da bu düzen ve kurallara boyun eğmek zorundadırlar. Bunları yaşamamak için yapabileceğimiz hiçbir şey yok. Özgür olmak imkânsızdır. Bu çok acı fakat gerçek. Bir düzenin içindeyiz ve bunu değiştiremeyiz. Çünkü kuralsız ve düzensiz bir toplumda her koşulda kendiliğinden oluşan bir sistem mutlaka olacaktır. Bunun tersini düşünmek, hayalî bir dünyada yaşamak olur. Özgürlük vardır fakat özgürlük bu dünyaya ait değildir. pelin İĞDEBELİ 11-G

KARAKUTU SAYI:10 45


dünyada ve türkiye’de insan hakları ihlallerinin tarihçesi ve son durumu İnsan, dünyadaki var oluşun temelidir. İnsan Hakları ise sadece “ insan olmak suretiyle “ kazanılmış haklardır. Temelinde koşulsuz ve şartsız olarak “eşitlik” vardır. Dünyada insan haklarının tarihi oldukça eskiye dayanır. Tarihsel örnekler vermek gerekirse: Pers imparatoru Büyük Kiros tarafından Yeni Babil İmparatorluğu’nu fethetmesinden sonra niyetini yazılı olarak açıkladığı Kiros silindiri, Hintli Büyük Asoka’nın Asoka Fermanları ve 622 senesinde Hz. Muhammed tarafından hazırlanan ve Müslümanları, Yahudileri ve putperestleri içine alan Medine Sözleşmesidir. Orta çağlara baktığımızda ise burada Magna Carta(1215) ve İngiliz Yurttaş Hakları Beyannamesi (1689) gibi İngiliz hukuk tarihine ve uluslararası hukuk ve anayasa hukuku için önemli olan metinleri görürüz. Ayrıca 1776 ABD ve 1789 Fransa’da gerçekleşen halk ihtilalleri ciddi hak kazanımlarını beraberinde getiren hareketlerdir. 19. ve 20. yy’da ise Cenevre Sözleşmeleri, kadınlara oy kullanma hakkı tanınması. II. Dünya Savaşı sonrası ise BM’nin kurulması ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin hazırlanması günümüz insan haklarının temelini oluşturan yapı taşları olmuştur. Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi‘nde yer alan kişisel ve siyasal haklar listesi; yaşama hakkı, kişi özgürlüğü ve güvenliği; köleliğin, işkencenin ve insanlık dışı ceza ve muamelelerin yasaklanması, kişilik hakkı, eşitlik ve ayrım yasağı, keyfi tutuklama ve sürgün yasağı, doğru yargılama, suçsuzluk varsayımı, suç ve ceza kurallarının geriye yürümemesi, özel yaşamın korunması, mülkiyet hakkı, düşünce, din, toplanma ve dernek hakları, serbestçe dolaşma ve yerleşme, sığınma, sığınmacı haklarını içermektedir. İnsan Hakları her ne kadar insan olmak suretiyle doğuştan kazanılmış haklar olsa da hem dünyada hem Türkiye’de kazanılması ve korunması en zor değerlerdendir. Devletler ve sivil toplum örgütleri her ne kadar yazılı ve sözlü kurallar koyup uygulanmasına çalışsalar da dil, din, ırk, mezhep, coğrafya, cinsiyet, gelir düzeyi, siyasi görüş gibi pek çok unsur insanlar arasında ayrımcılık yapılmasına, ihlallere ve çatışmalara neden olmaktadır. İnsan Hakları konusunda en geri kalmış ülkelerin hukuki açıdan da gelişmemiş ülkeler olduklarını görüyoruz. Fakat bu durumu bir genelleme olarak da algıla46 KARAKUTU SAYI:10


mamak gerekir . Amerika gibi gelişmiş bir ülkede hala siyah beyaz ayrımcılığı yapılmakta, gelir düzeyindeki farklılıklar sebebiyle devletin imkanlarından faydalanmada adaletsizlikler yaşanmaktadır. Bu ülkede elli milyondan fazla insanın sokakta yaşadığını istatistiklerden görüyoruz. Avrupa’ya baktığımızda ise İkinci Dünya Savaşı’nın kalıntıları olarak Nazizm hala bir anlayış olarak vardır ve zaman zaman insan ölümleriyle sonuçlanan vahşi saldırılar düzenlenmektedir. Özellikle Almanya’da yaşayan Türk vatandaşlarımızın karşılaştığı saldırılar düpedüz yaşam hakkına yönelik İnsan Hakları İhlallleridir. türkiye’nin insan hakları konusunda uluslararası sözleşmelere göre durumu: Türkiye bir yandan demokratikleşme ve belki de “demokratikleşememe” sancıları çekerken bir yandan da Uluslar arası platformda uygulamaya yönelik bazı adımları atmıştır. Ancak bunlar halen yetersizdir. Birleşmiş Milletler bu konuda 50 nin üzerinde kural, ilke, sözleşme, bildirge, statü ve protokole sahipken Türkiye’nin imzalamış olduğu sözleşme sayısı henüz 17’dir. BM anayasası 15 Ağustos 1945 tarihli yasa ile onaylanarak bu konuda ilk adım atılmış, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 10 Aralık 1948’de imzalanmıştır. 3 Eylül 1953 tarihinde yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Türkiye tarafından 10 Mart 1954 tarihinde onaylanmıştır . Kadınların Siyasi Haklarına Dair Sözleşme’nin imza tarihi ise 1959 yılıdır. Önemli bir adım ise -her ne kadar uygulamada sorunlar olsa da- 26 Kasım 1987 tarihinde imzaya açılan ve 1 Şubat 1989 tarihinde yürürlüğe giren İşkencenin Önlenmesi Avrupa Sözleşmesi’ni ilk onaylayan devlet olmuştur!! Türkiye uluslar arası platformda temel olan bu sözleşmeleri kabul ve imza etmesine karşın uygulama alanında pek başarılı bir karneye sahip degildir. türkiye’de insan haklarının tarihçesi Türkiye’de insan haklarını değerlendirmek istediğimizde bu durumu siyaset ve demokrasi gelişimi ile birlikte değerlendirmek doğru olacaktır. I. ve II. Meşrutiyet dönemleri ile Osmanlı döneminde parlamento ve seçim kavramlarının yanı sıra hayatımıza o dönemde giren “Anayasa’’ kavramı açıkçası ülkemizde demokrasi ve insan haklarının başlangıcı sayılabilir. Fakat ülkemizde insan hakları alalında yapılan asıl atılımlar Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Bu dönemde Türkiye MC (Milletler Cemiyeti)’ ye üye olmuş, Medeni Kanun KARAKUTU SAYI:10 47


(1926) TC Anyasası (1924) Kabul edilmiştir. Fakat Atatürk’ün vefatı ve II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile insan hakları olumsuz etkilenmiş, çünkü Avrupa’da başlayan pozitif milliyetçilik, Nazizm ve Mussolini etkisi ile faşizme sürüklenilmiştir. Bu dönemde Varlık vergisi gibi uygulamalar tarihimizde kara lekeler olarak hatırlanmaktadır. Tek partili dönemin (1923, CHP’nin kuruluşu’ ndan 1946 seçimleri) sona ermesi ve 1946 seçimlerindeki açık oy gizli tasnif gibi olaylar sebebi ile CHP iktidarı son bulmuştur. Fakat yeni hükumet olan DP hükumeti de insan hakları uygulamaları açısından parlak değildir. Bu dönemde gayrimüslim, özellikle de Rum(Yunan) kökenli vatandaşlara yönelik 6-7 Eylül olayları tarihimizde unutmaya çalıştığımız fakat unutulmaması gereken olaylar arasındadır. Diğer yandan özellikle siyasi hayatı kesintiye uğratan 1960 ve 1980 darbeleri ise herkesin malumu; insan haklarına ve demokrasiye büyük darbe vurmuştur. gayrımüslimlere yönelik ihlaller, varlık vergisi ve 6-7 eylül olayları… Atatürk’ün 10 Kasım 1938’ deki acı kaybı, yerine İsmet İnönü’nün geçmesi ve bir yandan da Avrupa’da faşizmin ekonomik sıkıntılarla aynı anda yükselmesi, ülkemizde uygulanan ve çok büyük yararlar sağlayan (1930’larda Türkiye, SSCB ve Japonya’dan sonra en çok kalkınan üçüncü ülkedir.) pozitif milliyetçiliğin zıvanadan çıkması ve faşizme dönüşmesi, Alman yanlısı ve ırkçı bir basının oluşması, açıkçası savaşın biz doğrudan girmesek de bize uğradığının açık işaretleridir. varlık vergisi Atatürk’ün ölümüyle Türkiye’de zaten her zaman var olan gayrımüslim sermaye bazı çevrelerce hedef tahtasına konulmuştu bile. 1942 yazında gayrımüslimlerin karaborsacılık yaptığı iddiaları açık açık resmi tez gibi dillendiriliyor, her gün gazetelerde “karaborsacı Yahudi’’ karikatürleri yayınlanıyordu. Kanun ilk çıktığında herhangi bir etnik grup hedef alınmamıştı. Fakat başbakan Şükrü Saracoğlu farklı söylüyordu: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Bize ekonomik bağımsızlığımızı kazandıracak bir fırsat karşısındayız. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” demiş ve hükumetin yeni sosyal politikasını açıkça beyan etmiştir. Ödenmesi imkansız hale getirilen bu vergiyi ödemeyenlerin sonu Aşkale’de çalışma kamplarına gitmek olmuştur. Büyük miktarlarda beyin ve sermaye göçü yaşanmış, geride kalan mallar “devlet zenginleri” ne verilmiştir. 48 KARAKUTU SAYI:10


6-7 Eylül olayları CHP hükumetinin ardından gelen DP hükümeti gayrımüslimlere karşı daha liberal bir politika uyguladıysa da bir sorun bütün bu rüyayı mahvetti: Kıbrıs Kıbrıs’ ta yaşayan Türklere karşı Yunan faşistlerince yapılan zorla göç ettirme ve etnik temzilik yani “enosis” politikaları sebebi ile çıkan çatışmalar milliyetçi kesimi Rumlarla karşı karşıya getirdi. Olaylar başlamadan hemen önce İstanbul Ekspres gazetesinde yer alan ‘Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı; haberi sonucu galeyana gelen öfkeli bir kalabalık Beyoğlu’ndaki Rum ve Yahudi yerlerine saldırdı. Sabaha kadar süren olaylar sonrasında sıkıyönetim ilan edildi ve azınlıklara uygulanan liberal politika çöktü. darbe, işkence ve kitap yakma 1960, 1980… Darbe, tanım olarak ordunun veya bir başka kurum veya kişinin iktidarı zorla ele geçirmesidir. Her ne kadar kendimizi aşağılamanın bir sonucu olarak bu tanımı kendimizle özdeşleştirsek de aslında pek çok ülkenin geçmişinde darbe var. Örnek olarak: 1930’lardaki İspanyol iç savaşını başlatan Falanjist (İspanyol ırkçısı) darbeyi veya 1981’de Polonya’da Wojech Jaruzelski’nin sıkıyönetimi (Martial Law İn Poland/Wikipedia) gösterilebilir. Biz ise bu kavramı ilk kez 1960 darbesinde tanıdık. Cemal Gürsel liderliğindeki (her ne kadar albaylar tarafından üst düzey bir askerin olması gerekçesiyle lider olarak önerildi ise de) darbe hükümeti iktidarı ele geçirdi. Bu dönemde partiler kapatıldı, insanlar idam edildi. Bugünden sonra ülkemiz ‘başbakanını asan ülke’ ünvanını taşıdı. Fakat yine bu dönemde insan hakları büyük ilerlemeler kat etti. 1961 anayasası bugün bile pek çok hukukçu tarafından en demokratik anayasa olarak kabul edilmektedir. 1980 darbesi ise ülkemiz açısından bir utançtır. Bu dönemde binlerce insan tutuklanmış ve işkenceden geçirilmiştir. Belli bir siyasi görüşe sahip, askeri idareye karşı olan herkes çok büyük acılar çekmiştir. Bu dönemde 7.000 kişi hakkında idam kararı çıkartılmştır. 80’ler ve 90’larda ülkemizdeki insan hakları ihlalleri 80’lerde 12 Eylül ile başlayan ihlaller filmi ülkemizin üç yıl boyunca Milli Güvenlik Konseyi tarfından idare edilmesine sebep olmuştur. Bu dönemde 7000 insan idama mahkum edilmiş, binlerce insan vatandaşlıktan çıkarılmış, pek çok aydın; milliyetçisinden, komünistine kadar yurt dışına kaçmış ya da faili meçhul cinayetlere kurban gitmiştir. İnsanlar işkencelerde canlarını teslim etmiştir. Bu dönemde: Filistin askısı, elektrik verme, vücutta sigara söndürme, tayzikli su gibi işkenceler pek çok cezaevinde uygulanmıştır. KARAKUTU SAYI:10 49


90’larda etnik ve dini görüş ayrımcılığı 90’lı yıllarda askeri idarenin ardından başlayan yeni siyasi akımdaki liberal hava (Turgut Özal) (ANAP) yeni bir sorunu daha gündeme taşıdı: Kürtler. 1970’li yılların sonunda bir grup milis tarafından kurulan PKK terör örgütü 80’li yılların sonunda ülkede geniş çaplı saldırılara girişiyordu. Bu saldırılarla canlı bomba ve karakol baskınları ile pek çok insan öldürüldü. Bunun sonucunda devlet, kendini koruma güdüsü ile nasyonalist bir tutum sergilemek zorunda kaldı. Güneydoğu’da 80’ li yılların sonunda önce OHAL, yani Olağanüstü Hal durumu ilan edildi ve başına geniş çaplı yetkileri olan bir vali getirildi. 90’larda ise devlet terörün kökünü kazıma amaçlı pek çok köyü de yok etti. Boşaltılan köyler bugün bile tartışmalı bir konudur. Fakat ne yazık ki teröristler olduğu yerde kalmış, olan Kürt ve Türk vatandaşlarımıza olmuştur. 28 Şubat ve faili meçhul katliamlar, fişleme… 1995 Genel Seçimleri’nden birinci parti olarak çıkan Refah Partisi ve ikinci parti olarak çıkan DYP ( Doğru Yol Partisi- Tansu Çiller) koalisyon kurarak hükumeti oluşturdu. Fakat bundan önce Uğur Mumcu, Onat Kutlar gibi aydınlarımızın karanlık cinayetlere kurban gitmesi, suçu radikal dinci terör örgütlerinin üstlenmesi ve Refah Partisi’nin dini eğilimlere yakın olması ülkede ‘şeriat’ korkusunu alevlendirdi. Bazı gazeteciler ve medya patronları güçlerini ve kalemlerini kullanarak insanları ihbar etti. Sonuçta hükümet düştü ve binlerce insan fişlendi veya işlerinden oldu. Net olarak hiçbir haklının veya haksızın olmadığı bu dönemlerde insan hakları büyük ölçüde ihlal edildi. Bu dönemde insanlar açıkça mezheplerini ve dini görüşlerini saklamak zorunda kaldı ve demokrasi için sağlıksız bir durum olan ve bugün de muzdarip olduğumuz ‘kutuplaşma’ sorunu açığa çıktı. Geldiğimiz noktada Türkiye’de insan hakları artık eskisi gibi değil. AB standartlarına gelemedik ancak globalleşen dünyadaki akımlar ve hızlı haberleşme imkanları her kesimden vatandaşın kendi hakları konusunda farkında olmasına ve bunları talep etmesine sebep olmaktadır. Hangi düşüncede olursa olsun siyasi iktidarlar bu talebe kayıtsız kalamazlar. Son dönemde yaşadığımız siyasi olaylar halkımızın bu konuda ne kadar bilinçlendiğinin bir göstergesidir. Ben bu bağlamda gelecekten umutluyum ama bunun gibi olayları bizzat halkın çözmesi gerektiğini düşünüyorum. Neo - mandacıların değil. Umuyorum ki gelecekte de insan hakları konusunda yol almaya devam edeceğiz. kaynakça: Wikipedia ahmet KALAFAT 9-D

50 KARAKUTU SAYI:10


KARAKUTU SAYI:10 51


adaletli sistem istemi üzerine olumsuz bir bakış Binlerce yıldır değişmeden sorulan ‘’Adaletli toplum nasıl olur?’’ sorusuna hala cevap bulabilmiş değiliz. Sokrates, Platon, Polemarkhos gibi düşünürlerin sormaya başladığı bu sorunun cevabına ulaşabilmek bir yana adaletli olmaya yaklaşabilen bir toplum dahi bulunmamaktadır. Platonun adaletle ilgili olan görüşünün temeli ‘’akıl’’a dayanmaktaydı. Bilgili insan kötülük yapmazdı. Günümüzde asıl sorun kötülük yapmayacak olgunluğa ulaşabilmiş insanı bulmaktır. Platon’a göre “akıl’’ a bağlı olarak “seçkin’’lerin yönettiği bir devlet kurulacaktır. Fakat adalet dediğimiz kavram güçlünün işine gelen şeylerden ibarettir. Yerleşik hayata geçildiğinden beri bulunan bu kast sistemi güzelin çirkini, zenginin fakiri, beyazın siyahı ezmesine sebep olmuş ve denenen yüzlerce sisteme rağmen çözülememiştir. Önyargılar yıkılamamış, eşitlik sağlanamamıştır. Eşitliğin sağlanamaması da hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına sebep olmuştur. Birbirine bağlı bu dört kavramdan -adalet, eşitlik, hak ve özgürlük- herhangi biri olması gerektiği gibi işlemediğinde diğerlerinde de mükemmel bir işleyiş beklenmemelidir. Bu dört kavramla bağlantılı ilerleyen yüzlerce ideoloji daha türetilmiştir. İdeolojiler arası kavgalar çıkmış, nefret büyümüştür ve eşitliğin önüne koyulan taşlar artmıştır. Kanunlar hatta tanrılar dahi adil insanların ödüllendireceklerinden bahseder. İnsanın doğasının iyi mi kötü mü olduğuna dair düşüncelerin temeli buradadır. Öyle görülüyor ki sistemin geldiği son noktada ön yargısız, eşitlikçi, değer veren, şefkatli, barışçıl ve herkesi seven insan bulmak imkânsızdır. Var olmamıştır, var olmayacaktır. Bu nedenle insan adı geçen dört kavramın ideallerine uygun asla yaşamayı öğrenemeyecek. Güce sahip olan daha çok güç isteyecek, zayıf olan güçlüden nefret edecek, yolsuzluk olacak, savaşlar çıkacak ve bu açgözlülük asla bitmeyecek. İnsan doğasının kötü olduğunu fark ettiğimizde bu doğanın denetlenmesi için mutlak bir güç arayışına geçmemiz de cabası. Kötülüğün kötülükle denetlenmesi de daha ironik bir durum oluşturuyor. Bu böyle oldukça güçlüler kimsenin hak ve özgürlüklerine önemsemeyecek, adaletli sistem sağlanamayacak ve eşitlik kavramının hakkı verilemeyecek. sezin ERGÜNER 11-G 52 KARAKUTU SAYI:10


sevgili günlük, Uzun zamandır günlük tutmuyorum. Zorunluluktan olmamasını tercih ederdim ancak günlük günlüktür sonuçta, başlama nedeni değil amaç önemli. Bir de ilkokul öğrencisi gibi başlamak istedim, ki bunda bir sıkıntı olduğunu düşünmüyorum, sonuçta günlük de gün de benim. “Biricik köpeğime’’ diyerek de başlayabilirdim, dış görünüşe karışıldığı kadar duygularımızı yazmamıza karışamazlar sonuçta. Güzel bir güne başlamış olmamla birlikte şu insan ahırına girmem sonlandırdı anında bu güzel günü. Fikirlere açık hoşgörülü bireyler üretmeye çalışıp inek gibi sütlerini sağdıkları, sömürüp “eğittik onları’’ diye saldıkları bu yerde, yerimde oturup gülümsemekten başka bir çarem yok. Her gün herkesten duyduğum şey “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?’’ oluyor. Biliyorum efendim, biliyorum! Koyun çiftçiyi görür de tanımaz olur mu hiç? Yünümün rengini beğenmemiş olacak ki kızmış, yukarıdan yukarıdan bakıyor bana. Tıraş ederiz efendim, herkesle aynı yaparız isteğiniz üzerine. Ancak söylemem gerekir ki ne kadar tıraş edilirse edilsin, o yün tekrar uzar, tekrar aynı renk çıkar. Önemi yok efendim, makasımız bol. deniz KANMAZ 11-E

KARAKUTU SAYI:10 53


sıradan Gözleri yere bakıyor, Elleri cebinde, Son nefesini vermek üzere belki de. Ama hala, inatla; Plan yapıyor. Planlıyor her şeyini; Yiyeceği yemeğini, Giyineceği kıyafetini, Gençken emekliliğini, Günler içerisinde yılları planlıyor. Aynaya bakıyor ama boş gözleri, Bir umutla söylüyor kendine, “Plansız hayat…” diyor, “…Büyük saçmalık!” Çıkıyor evinden yavaşça, İyice de kilitliyor kapısını, Kol saatine kayıyor gözleri, Düşünüyor… “Tam zamanında.” Otoparka ilerliyor, güvensiz ve yorgun adımlarla. Hala kredisini ödediği bir arabası da var mesela. Planlanmış bir bütçeyle ödenmiş, ödenecek olan. Değer verir arabasına, onunla gider işine, Verdiği önemi göstermek için işinin ciddiyetine. burcu KUBİLAY

54 KARAKUTU SAYI:10


çağın özgürlük simgesi internet “En genel haliyle, özgürlük, bağlı ve bağımlı olmama, dış etkilerden(etkenlerden) bağımsız olma, engellenmemiş ve zorlanmamış olma halini dile getirmektedir.” Bu tanım, sloganı “özgür ansiklopedi” olan www.wikipedia.org adresindeki özgürlük tanımıdır. Her ne kadar bu sayfanın doğruluğu ve güvenilirliği tartışma konusu olsa da özgürlüğün tanımı bu tip sayfaların ta kendisidir. İnsanların istedikleri bilgiyi özgürce paylaşıp bulabildikleri bir ortamın oluşması özgürlük kavramında köklü değişikliklere yol açmıştır. Bundan 100-150 sene öncesinin özgürlük kavramı ile bugünün özgürlük kavramı aynı demek çok yanlış olur. Yüz sene önceki özgürlük kavramı bir krala, imparatora tabi olmama, özerk devlet olma gibi kavramlardı. Fakat Birleşmiş Milletler ve İnsan Hakları Bildirgesi’nin başını çektiği birkaç yenilik ile bu tür tutsaklıklar kalkmış, özgürlük garantilenmiştir. Tarihte, bundan sonra teknolojinin hızla gelişmesiyle farklı özgürlük kavramları ortaya çıkmıştır. Bunlardan başı çeken internette özgürlüktür. Çağımızın en önemli icatlarından ve araçlarından olan internet, her ne kadar serbest bir ortam olsa da devletlerin ve operatörlerin kontrolü altında olmaktan kurtulamayan yerleri vardır. Bu kısıtlamaların birkaçını toplumumuzda yaşamanın yanı sıra başka toplumların yaşadığı değişik sorunlar da bulunmaktadır. İnternette ifade özgürlüğü, tıpkı gerçek dünyadaki gibi istediğin görüşü savunabilmedir ve bu düşüncelerini ifade ederken anonim kalma hakkı da verir. Ancak bu, “nickname”lerle bir siteye girip anonimliğin arkasına sığınıp katılmadığı her türlü düşünceyi kötüleyen, küfürler yağdıran kullanıcılar yaratmadı değil. İnternette ifade özgürlüğünün başında sosyal medya gelir. Sosyal medya insanların birbiriyle iletişimini hatırı sayılır derecede artırmıştır. Tüm dünyayla iletişim parmaklarımızın ucuna kadar gelmiş durumdayken özgürlük ihlalinden bahsedilmemeli. Fakat sosyal medya çok güçlü bir yapı çünkü denetlenemez. Bundan korkan devletler sosyal medyayı kapatmayı yüzlerce kez denemiş ve hepsinde başarısız olmuşlardır çünkü ne olursa olsun bir insan ile özgürlüğü arasına girilemez. Sosyal medya ve internet insanları işte böyle baskılardan kurtarıp tek bir kişinin bile dünyaya açılabilmesini sağlamıştır. KARAKUTU SAYI:10 55


Bir diğer internet özgürlüğü ise belki de farkında olmadan kullandığımız bir şey “Net Neutrality” yani internette tarafsızlık. Şu anda Amerika’da tartışılan bu konu şöyle çalışır: Bilgisayarınızdan internete bağlanmak için bir takım operatörlerin “kablolarından” bağlanırsınız. Bunun sonucunda tüm internet aynı hızda internet kullanır ve herkes interneti eşit olarak kullanır. Operatörler bu kabloları size sağlamak dışında pek bir şey yapamaz ancak şu anda yapmaya çalıştıkları şey bu kabloları kapatıp hızını yavaşlatıp sadece para verenlere hızlı internete erişim vermek ve bundan kâr sağlamak. Bu internette eşitliğin bozulmasına neden olduğu gibi belki de imkânı kısıtlı olan insanların interneti özgürce kullanmalarını engeller. İnternette bunu engellemek için bir imza kampanyası başlatılmıştır ve çoktan yüz binlerce imza toplanmıştır. Bu çağın özgürlük simgelerinden biri olan interneti kısıtlamayı kolay bir iş gibi gören devletlerin, kuruluşların yanılgıları da ortadadır. alp ALBAY F-11

56 KARAKUTU SAYI:10


Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz. HERAKLEITOS

röportaj Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Kenan Çayır ile İnsan Hakları üzerine söyleşi yapmaya karar verdikten sonra Kenan Çayır’ın karşısına hazırlanarak çıkmak istedim. İnsan Hakları üzerine biraz araştırma yaptım. Sorularıma hakim olmalıydım. Söyleşiyi nasıl yapacağıma bir türlü karar veremiyordum. Soru-cevap mı gitmeliydim yoksa konuyu verip üzerine konuşmasını mı istemeliydim. Bu arada Kenan Çayır’ı sizlere tanıtmayı unutmayayım.

Kenan ÇAYIR İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Görevlisidir. “Kimlik ve Sosyal Hareketler, Eğitim ve Ders Kitapları, İnsan Hakları Eğitimi, Vatandaşlık Eğitimi, İslami Hareketler” alanlarında çalışma yapmaktadır. Sayın Kenan Çayır’la soğuk bir cumartesi öğle üzeri Bilgi Üniversitesi Santral Kampüsünde haklar, özgürlükler üzerine konuştuklarımız. KARAKUTU SAYI:10 57


— Toplumdaki “ayrımcılık” algısı daha çok dışlamaya ve yok saymaya yönelik. Peki, sizce “pozitif ayrımcılık”ın kadınlar üzerindeki etkisi nasıl olurdu? Pozitif ayrımcılık kavramı günümüzde kullanılmıyor, yerine “olumlu geçici önlem” deniyor. Bu kavramın var oluşu bize aslında bir sorun olduğunu işaret eder. Mesela engellilere, kadınlara, vs. hep pozitif ayrımcılık uygulanıyor. Tarih sürecinde kadınlar ve erkekler ideal anlamda, hukuksal anlamda eşit olmalarına rağmen aslında kadınlar, örneğin siyasette eşit temsil edilmiyorlar. Yani parlamentonun bugün en fazla yüzde 8’i kadındır halbuki toplumun yarısı kadın. Başka ülkelere baktığınızda bunlar biraz daha çözülmüş, kuzey ülkelerinde kadınların siyasetteki temsili yüzde 50’lerde. Hatta bazı mesleklere bakıyorsunuz, kadınların o mesleklerde barınmaları mümkün değil çünkü hep bir erkek mesleği gibi görülüyor. Dolayısıyla deniyor ki kadınlar güçsüzken, zaten ellerinde mekanizmalar yokken, nasıl olacak da eşitlik sağlanacak? Ve bunun üzerine de bu kavram yani ayrımcılık ortaya çıkıyor. Bir de engelli ayrımcılığı var. Örneğin 50 işçi çalıştıran bir şirketin 3 çalışanının engelli olması zorunludur. Bu kotalar engellileri, kadınları eşitlik seviyesine çıkarmak için konulmuştur. Bu konuyu eleştirenler de olmuyor değil tabi ki. Örneğin feminist gruplardan, ne zamana kadar bu olumlu geçici önlem kavramı bizim hayatımızda var olacak, gibi sorular ve eleştiriler de geliyor. Hatta siz kadınları etiketlemiş oluyorsunuz, diyen kesim bile var. Ama şu da var ki pozitif ayrımcılıkta mutlak bir şekilde doğru veya yanlış diyemeyiz hiçbir şey için. Bildiğimiz bir şey var o da eşitlik ve bunun doğrultusunda özel önlemler almak gerekiyor. En azından bu kavramın -uygulanmasa bile- gündemde olması bize böyle bir sorun olduğunu ve bu konu hakkında tartışmamız için bir kapı aralıyor. Benim de pozitif ayrımcılık hakkında savunduğum ya da eleştirdiğim kısımlar var ve bunu gündeme getirmek gerekiyor. Birçok insan, Türkiye’de kadınların dezavantajlı olduğunu ve ayrımcılığa uğradığını zaten kabul etmiyor. Hemen hemen her gün bir sürü kadının öldürüldüğü, şiddete maruz kaldığı bir ülkede bu konuyu gündemde tutmak bana göre çok değerli. — İnsan Hakları’nı kabul edip imzalayan, dünyaya yön veren ülkeler, yani patronlar, neden bu maddelere uymuyor? Dünyanın dört bir yanında katliam, ayrımcılık, vs. devam ediyor. Ülkeler bu maddelere uymayıp sapma gösteriyorsa sizce neden bu konuyla ilgili düzenlemeye gidilmiyor? Bu maddelere tam uyulmamasındaki temel sebep nedir? Bence bu konuya siyah beyaz bakmamalıyız. Güçlü ve Batılı ülkelerin imzaladığı belgeler diğerlerine dayattığı şeyler değil. İmzalanan maddelere uyanlar da uymayanlar da mevcut. Neden İnsan Hakları Batı’dan çıktı diye gelen eleştiriler 58 KARAKUTU SAYI:10


de var. Ben bu durumu şöyle değerlendiriyorum: Batı, tarihte çok büyük hatalar yaptı. Dünya Savaşları, katliamlar, soykırım, vs. Dolayısıyla bunlar aslında, hatalarından ders çıkarma gibi de görülebilir. Yani İnsan Hakları Bildirgeleri, tarih sürecindeki insanlığa katılmış büyük bir kazanım. Bu konuya tabi ki katılan tüm ülkeler katılıyor diyemeyiz. Uydukları noktalar da var, uymadıkları noktalar da var. Bugün Amerika’da, İsveç’te, Norveç’te elde edebildiği pozisyonlar çok daha fazla, ayrımcılığa ve şiddete daha az maruz kalınıyor. Her toplumda sorunlar devam ediyor, bu yüzden her ülkenin her maddeye uyması beklenemez. Bunu bir insanlık mücadelesi ve kazanımı olarak görürken, kendi ülkemizi de eleştirebiliriz ve bu konuda tartışabiliriz. Bazı ülkeler sorunlarını daha çok çözdüyse doğal olarak bu ülkedeki refah düzeyi, eşitlik, insan hakları, vs. daha gelişmiş olacaktır ve daha rahat uyum sağlayabileceklerdir. — Ayrımcılığın sözlük anlamı bir kişiye ya da bir gruba belli özelliklerinden dolayı önyargılı davranmaktır. Bu tanıma göre ayrımcılık aslında hem psikolojik hem de toplumsal bir sorun değil midir? Evet, çok haklısınız. Mesela siz bir kadın olarak üniversiteye girdiniz, diyelim ki mühendislik.. Fakat toplumda şöyle bir önyargı var, bu erkek mesleği, vs. Siz o işi erkeklerden daha iyi bile yapsanız, size bu meslekte barınmanıza müsaade etmiyorlar. Siz, bu dünyanın en dürüst Roman’ı bile olsanız iş bulurken toplumdaki önyargıdan dolayı zorlanırsınız. Dolayısıyla toplumsal bir sorun olmakla beraber aynı zamanda bireysel hayatları da derinden etkiliyor. Dolayısıyla bu kavramın üstüne gidilmeli, kaçınılmaz değil, zaten bu kavramlar toplumun oluşturduğu bloglardır, belli bir çalışma, halk bilinçlenmesiyle bu sorunu çözebiliriz. Yüz sene önce kadınların oy verme hakkı da yoktu fakat şimdi kadının toplumdaki yeri git gide sağlamlaşıyor. — 4857 sayılı İş Kanunu’ nun “Eşit Davranma İlkesi” 5. maddesinde; İş ilişkisinde dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, vb. sebeplere dayalı ayrım yapılmayacağı belirtilmektedir. Bu maddeye rağmen ayrımcılık ve torpil dediğimiz sistem hem hükümet hem de özel sektör tarafından devam ettiriliyorsa insanların hayat mücadelesi vermelerinin ne anlamı kalır ki? Maddeler bize koruyucu birer şemsiye sağlar. İnsanlığın gelişimi aslında hukuksal mücadelelerle oluyor. Mesela yüz yıl önce insanlar on altı saat çalışıyorlardı, çocuklar çalışıyordu. Günümüzde çalışma şartları insanlar için daha uygun. Bu KARAKUTU SAYI:10 59


sonuca varmamızın sebebi insanların mücadele etmesi, gösteriler yapması, itiraz etmesi kanunlara girmesini sağlıyor. Kanunda yerini alan bu maddeler, bizim başımıza bir şey geldiği anda kendimizi savunmamız ve korumamız için bir şemsiye görevini alıyor. Hukuksal çerçeve her zaman hakkımızı aramamız için önemlidir. Ama Türkiye’ye özel olarak baktığımızda, maalesef böyle bir bilinç az. Ayrımcılıkla ilgili davalar ve insanların haklarını arama sayısı çok az, hakimler ve savcılar bu konu hakkında son derece bilinçsiz, bilgisiz. Ama kanun önemli çünkü bize koruyucu çerçeve sağlıyor. — Her insan özgür doğar ve haklar bakımından da eşittir. Peki, fikir özgürlüğü denilen bir kavram varsa neden insanlar günümüzde düşüncelerini söylemekten çekiniyorlar? Eğer fikirler paylaşılmaz ve gizlenirse toplumdaki algı ve problemler nasıl çözülebilir ki? Eskiye oranla Türkiye’de de bir değişim var. Kadın hareketi mesela çok başarılı. Yakın zamana kadar medeni hukukta kadın çalışmak için eşinden izin almak zorundaydı. Boşandığı zaman kadın mal paylaşımıyla ilgili sorunlar yaşıyordu ama mücadeleyle birlikte , şu an evlilikten sonraki mallar eşit paylaşılmak zorunda. Bu gelişme nasıl oldu? Konuşarak oldu. Son yıllarda Kürtçe, Lazca, Çerkezce seçmeli dersler konuldu. Engelliler sokağa çıkıp haklarını talep ediyorlar. Mesele, konuşmakta. Ama nasıl konuşacağımıza dair, bunları okullara ,eğitime, öğretmenlere, halka nasıl taşıyacağımıza dair kafa yoruyoruz biz. Konuşmaz, sorunları halının altına süpürürsek çözemeyiz. Konuşurken de bunu nasıl barışçıl bir yolla yapabiliriz, bunun üzerine gitmek lazım. — Sömürüyü elinde tutmak isteyen kapitalist sistem Güney Afrika’da ırkçılığı, Suudi Arabistan’da din faktörünü kullanarak, İnsan Hakları Bildirgesini onaylamamış ve katılmamışlardır. Bu günümüzde de devam ediyor diyebilir miyim? Evet, öyleydi, ama Güney Afrika’da Mandela’nın mücadelesini tüm dünya biliyor. Suudi Arabistan’da yine birçok hak ihlali var. En basitinden kadınların araba kullanamaması. No women no drive diye bir video yaptılar bu da onların mücadelesini gösteriyor. Bazen dediğiniz gibi, uluslararası sistem bunlara göz yumuyor. Aslında demokratik ve insan haklarına uyan insanlar olarak tanımladığımız bizler, kendilerimizin ikiyüzlülüğünü ortaya çıkarıyor. Suudi Arabistanlı ve Güney Afrikalı insanlara da destek verilmesi gerekiyor. Her toplum heterojendir, her toplumda hak arayan ve mücadele eden insanlar vardır. elif ARAS 10-C Paylaştıklarınız için teşekkürler. 60 KARAKUTU SAYI:10


aslanı kafese kapatamazsınız. Aslanı kafese kapatamazsınız. Onu eğitseniz de ona zarar verseniz de o yine bir aslandır. Kafeste yaşamak onun tabiatına aykırıdır. Özgürlük isteyecektir. Özgürlük uğruna kavga edecektir. Bir aslan özgürlüğünü talep ederken kendi düşüncesi ve iradesi olan bir varlık, insan, nasıl özgürlüğünden mahrum bırakılabilir? İnsan neye maruz kalırsa kalsın özgürlüğünden asla umudunu kesmeyecektir. Aslında özgürlük hakkında bir şeyler karalamak o kadar zor ki şu aralar. İnsan nerden başlasa bilemiyor. Her ne kadar insanoğluna altın bir çağda yaşadığı empoze edilse de aklı başında olan herhangi biri bunun bir göz boyaması olduğunu anlayabilir. Bahsedilen bu altın çağda insan hakları katlediliyor. Özgürlük ise sadece devlet büyüklerinin ağzında anlamsızlaşmaya başlamış bir söz kalıyor. Bizi diğer canlılardan ve birbirimizden ayıran yegane özelliğimiz, düşüncelerimiz ve bakış açılarımızdır. Bunları yitirdiğimiz zaman, düşünce haklarımız, özgürlüğümüz elimizden alındığı zaman insan artık bir et parçasıdır. Belli ki istenen de bu zaten. Bilinen tarihin başından beri yönetimin, iktidarın korktuğu tek bir şey vardır: Düşünce. Düşünce o kadar güçlüdür ki toplar, tüfekler yanında oyuncak kalmıştır hep. Peki ya insanoğlunu düşünce gibi bir silahtan mahrum bırakırsak, ya neyin yanlış neyin doğru olduğunu anlama yetisini elinden alırsak? İşte o zaman insan yönetim için tehdit olmaktan çıkmış olur. İşte altın çağımızın siyaset anlayışı böyle yürüyor ve yürüyen bu sistem gayet oturmuşa benziyor. Hükümetler aleyhinde yazılan yazıların karşılığı devlet sırrı, yazarları ise vatan haini oluyor. Halkın düşüncelerini paylaştığı sosyal medya devletler tarafından yasaklanıyor. Medya denen kurumlar bütünlüğü ise taraf olmaktan başka yol bulamıyor. Düşünce hakları ve özgürlüklerine önem veren bu ülkelerin mitinglere korku ile karşı çıkıyor oluşu da ironik. Olayın ilginç kısmı ise bu olayların hepsinin gözümüzün önünde yaşanıyor oluşu. Peki biz ne yapıyoruz? Görmezden geliyoruz. Artık bir aslan bile değiliz. Savaşı bırakmışız. Bizden alınan en değerli şey olan haklarımız ve özgürlüklerimiz için savaşmıyoruz, savaşamıyoruz. Savaşan bile savaşmayanı görünce boşa kürek çektiğini fark ediyor. Bu altın çağ, bizim sadece özgürlüklerimize değil umutlarımıza da ambargo oluşturuyor. Halbuki insanın temel hakkı olan özgürlük için, öğrenilmiş çaresizliğinden sıyrılması, gözlerinde oluşturulmaya çalışılan sisten kaçması gerek. m.berk KÖSEOĞLU F-11 KARAKUTU SAYI:10 61


Yüksek düzeyde bir ruh özgürlüğünü yaşamamız için, zihnimiz bilgiyle beslenmelidir, zihin aydınlandıkça ve vicdan gücünü gösterdikçe, insanın sorumluluğu artar. samuel SMİLES

esir İnsanları hayvanlardan ayıran en belirgin özellik akıllarının işleyiş biçimidir. İhtiyaçlarını karşılamak, menfaatlerini gözetmek için zekâlarını tam farkındalık ile kullanırlar. Amaçları sadece hayatta kalmak değildir. Kendilerine yaşamak işin uygun bir ortam oluşturduktan sonra içsel bir arayışa dönüşen kişisel isteklerini yerine getirmek amaç haline gelir. İnsan da bunun farkına vardığında farklı koşullara, duygulara, değişime ve daha büyük farkındalıklara ihtiyaç duyduğu kanısına varır. İstekleri de buna göre şekillenerek kademe kademe çoğalır. Lakin öyle bir ihtiyaç vardır ki tüm ihtiyaçlarla çatışacak olsa dahi ehemmiyetinden ödün vermez, gün gelir o duyguyu yaşamak uğruna insan yaşamından vazgeçebilir. Aynı anda sıcak bir yuva ve çetin bir dağın zirvesi arzulanabilir. Güvenilenlerin, rahatlığın uzağında ferahlık kavramından bahsedilebilir. Bizlere hep kuşlar özgürdür denmiştir; kanatları, istedikleri yere uçabilecek olmaları kıskanılmıştır. Hazerfen onlara özenip de rüzgârın kollarına bırakmamış mıdır kendini? Uçakları yapanlara ilham olmamış mıdır kuşların özgürlüğü? Göklerde süzülen paraşütçüleri, yalnızca adrenalin arayışına mal etmek özgürlüğe haksızlıktır. Gökle özgürlük her ne kadar bağdaştırılsa da özgürlük gökte olmayabilir. Her yere uçabilmek varken kuşların neden hep aynı yerde kaldığını merak ettiniz mi? Tek bir bölgede ömrünü geçiren insanlar için de aynısı geçerli değil mi? Eğer yüzyıllardır sorun olmuş kölelik gibi tarihin yüz kızartıcı zincirini, insanlığın büyük ayıplarını, geçmişten günümüze en temel ihtiyaçları -yaşama, barınma, beslenme… ihtiyacı- karşılama özgürlüğü elinden alınmışları; aç bırakılanları, lider adı altında diktatörlerden zulüm görmüşleri, başkaları tarafından muhtaç hissettirilmişleri, işkence edilmişleri bir kenara bırakırsak modern zamanın sıradan insanı özgürlüğü, -komiktir ki- sorumsuzlaşmak, mümkün olduğunca uzağa kaçmakta arar. Boğulmasının nedenlerinin derinine inmek onu azat edebilecek olsa da o onu kölesi yapan iş hayatından, ailesinden, evinden, faturalarından kaçmayı içinden geçirir. Ne acıdır ki kaçışını, emekliliğinde sahil kasabasındaki sakin balıkçı hayatını düşlemekten, gününü, bugünkü esaretini, sorunlarına çözüm bulmayı, geleceğini; içinde bulunduğu dünyanın problemlerini, diğer insanları aklından geçiremez, en basitinden, elindeki telefonundan boynuna dolanan ipleri göremez. Kendi rutin gürültüsünden ağaçtaki kuşların cıvıltısını duyamaz, belki de bundandır özgürlüğü kuşa bağlaması. Gökdelenlerin kapadığı manzaradan göremez aynadaki uykusuz yorgun yüzünün yansımasını, bundandır özgürlük hayalinde bahçeli evinin etrafını yeşilliklerle, bir de küçük gölle doldurması. Kartının limiti kadar söz hakkı olması, kredi geçmişine göre evlenmesi; zamanla işini, başkalarını memnun etmeyi hayatının odağı haline getirmesi ve daha nicesi... Bütün bunlar insanı kısır döngüye itekler. Makineye dönüşen insanın tek eğlencesi, sabah işe akşam eve tekdüzeliğindeki sıkıcılığın kurtuluşu olan aptal kutusu, daha da aptallaştırır onları. İzlediği kanala göre şekillenen inançları, daha da itaatkârlaştırır insanı. Paraya hâkim olmak için insanlar, paranın hâkimi olduğunu sanan insanların kölesi olup işçi bayramında bile çalışmaya razı işçiler haline gelirler. Çalışmak birçoğuna maddi güç ile özgürlük sağlarken, bazılarına açgözlülük, umursamazlık ve duygulardan bağımsız kalpler verir. Sorumlulukların altından kalkamayan, mutsuz, ha-

62 KARAKUTU SAYI:10


linden memnun olmayan, ne var ki değiştirmek için de bir şey yapmayan insanlar olurlar. Kuşlara dönecek olursak; tavuklar da uçamaz. Peki, bir zamanlar uçabilirler miydi? Gündelik hayatın verdiği yorgunlukla, tembellikle ve daha birçok nedenle uçmaya uçmaya unuttularsa uçmayı? Onları uçamamaları belki çok rahatsız etmez fakat kısıtladıkları başka hayatlar bunlardan pek memnun değillerdir. Özgürlükle ilgili bir diğer klişe fakat doğru söz de başkalarının özgürlüklerini kısıtlamamayı öğütler, hele ki kendi özgürlüğümüzü sağlama amacıyla. Ne yazık ki dünyamız engellerle dolu, yanlış anlamayın engelli değil, insanların diktiği merdivenlerle. Kiminin gözünün önüne çekilen perdelerle, kiminin aklının arasına örülen duvarlarla dolu dünya ve hatta kelimenin tam anlamıyla engelli insanların elinden alınan tekerlekli sandalyelerle, okullarla, kitaplarla... Bunlar her gün karşımıza çıkan basit görünümlü birer meseleyken asıl gizlenen büyük problemlere bir perde de başkaları tarafından çekiliyor. Medya işte burada devreye giriyor. Dünyadan bilgiler sağlayıcımız olacakken bizlere resmen masal dinletisi sunuyor, çoğu zaman da güldürüyor. Peki, işlevini yapmayan, düzeni sağlama sözüyle düzene kendi lehinde şekil veren medya, medya mıdır, ya da yalnızca medya mıdır? Yoksa medyayı maşa gibi elini kirletmeden pis işlerini halletmek için kullanan daha büyük güçler mi vardır? Şüphesiz ki dünyanın her zaman güçlü kişilerin yönetimi altında olduğuna inanılmıştır. Ki her şey de insanların elindedir. Güç konusunda bu fikre katıldığımı söyleyemem. İnsanoğlu ateş yakmayı öğrendiğinden beri yönetilmeye mahkûmdur. Baba reislik taşır en küçük toplulukta. Yani güç sahibi sözde güçsüzü yönetir. Büyüyerek boylar, beylikler lider beyleri doğurur, yüzyıllarca hükümdarlığını korumuş krallıklar, imparatorluklar işte böylece oluşmuştur. Güç insanda başlamıştır ama hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. Her ne kadar bilmese de onları var eden de, yok eden de halk olmuştur. Kendi kanıyla besleyen de, her şeyi yapabilecek gücü eliyle avuçlarına bırakan da, boyun eğen de, ezilen de, zulüm gören de... Cengiz Han öldürdüğü insanların topraklarını işgal edişinde, tüm dünyaya korku saldığında lider kabul edilmişti. Osmanlı hoşgörü politikasıyla (!) kendi topraklarına kattığı, armasını götürdüğü yere İslamı yaymış, gayrimüslimlerden fazla olmak üzere verdiği topraktan vergi almıştı. Bu, gücüne güç katmasını sağlasa da bugün kazanması gereken maaşı kazanmayanın azla yetinmesi, insanın insanı sömürmesine bir sebep olmuş olabilir. Şurası kesindir ki Osmanlı mutlak olmayan fakat güçlü bir egemenlik ve kültür oluşturmuştur, neredeyse mükemmel bir düzenle, korkuyla, sıkılaştırılmış bir eğitimden geçen toplumla babadan oğula geçen sistemin bunca yıl kimi zaman başarılı, kimi zaman başarısız olarak olsa da ayakta kalmış olması hayret vericidir. Eğitim ise akademik değil, daha çok toplumsal, geleneksel ve kuralcı olmuştur. Verilen imtiyazlar, Batı’ya özenmeler, yenilikler de kurtaramamıştır onları çünkü benim fikrimce sorun en baştan beri sistemdedir, derinlerde. Toplumsal özgürlükten tam anlamıyla bahsetmek gerekirse, yüzyıllardır liderlere sahibiz, yıllar önce adı bile anılmayacakken şimdi liderimizi seçebilmemiz özgür olduğumuza kanıt olmalı. Yanlış. Sistem bozuk değil, yanlış. Hayatımız boyunca tek ihtiyacımız, eğitim. Sistem eğitime göre işlemeli. Ne alakası var; derseniz: Şu anda ülkemizin belki de en karışık, en mahvolmuş yıllarını yaşıyoruz çünkü bugüne kadar hiç böyle kaybolmuş hissetmemiştik, böyle bir cahilliğe yaklaşmamıştık. Garip gelebilir fakat zengin fakir, cahil bilgin, genç KARAKUTU SAYI:10 63


yaşlı, sağ sol, doğru yanlış pergelinin bu denli açıldığını görmemiştik. Herkes bağnazca kafasının dikine atla koşuşturuyormuşçasına, bilmediği konuda atıp tutuyor, eleştiriyor, kimi siyasete atılıyor, kimi eyleme katılıyor, yakınından geçtiği akıntının peşine takılıp bir nevi sürükleniyor. Böyle dediğime bakmayın, ben de çok farklı değilim zannımca, politikadan da anlamam zaten. Savunduğum düşünceler ise apayrı. Ben o değil bu lider olsun demiyorum, liderlere ihtiyacımız yok sadece diyorum. Dokunulmazlığı ve kafasına göre karar verme, istediği maaşı alma yetkileri olan ve yalnızca halkı düşünmesi beklenen biri yalnızca çizgi filmlerde olur. Bizim için bizden birileri çalışsa, bizden ne üstün ne de alçakta olsalar daha bir akıl kârı sanki. Zaten eğitimli halk tarafından seçilen eğitimli liderler olsa sorun kalmaz, iş o raddeye gelene kadar biz bizi yönetsek en başta sorun oluşmaz. Şöyle diyenler çoktur: ”Ne mühendisler bombacı, ne öğretmenler katil oluyor, eğitim çözüm değil.” İşte onlara verecek tek cevabım belki de yanlış eğitilmiş olduklarıdır. Hala eğitimin inançla olacağını, Müslüman olanın kötü bir şey yapmayacağını savunanlar var, lütfen kafanızı kaldırıp etrafınıza bakın. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek, ekonominin, gücün ve paranın çevreden, insanlıktan daha önemli olmadığını öğrenmekle mümkündür. Çocuklara insan olmayı öğretirseniz emin olun para kazanmayı da adam öldürmemesi gerektiğini de kolaylıkla öğrenir. Vicdan sahibi, eşitlikçi, bilgili bir nesil, daha insancıl, daha bilgili diğer nesilleri yaşatır ve sonunda dünya yaşanacak bir hal alır. Doğduğundaki durumu benimser insan, kabullenir. Eğer çocuklara sevgi dolu bir ortam sunulursa, nefret görmezsiniz birinden. Teknolojiye alışmak gibidir demokrasiye alışmak da. Din ve inançla eğitimin ise kısa vadeli çözüm olacağını belirtmek isterim çünkü korkular, inançlar ebedi değildir. Bugün korkuyla bastırılmış duygular elbet bir gün suratımızda patlar. Çocuk işçiler, çocuk tacizleri, çocuk ölüm haberleri, kız çocuğu cinayetleri, çocuk gelinler her gün çıkan sıradanlaşan güncel haberlerden. Çocuklar... Neden? Masumlar, güçsüz, savunmasız... 23 Nisan’da olduğu gibi ülkeyi daima yönetmeye kalksalar, ne mutlu bize, ne savaş ne suçtan eser kalır. Bugün tecavüz edene ceza mağdurdan az. Biliyorsunuz mağdura genellikle ölüm. Tecavüz cinsel istekten midir sanıyorsunuz? Bence bu iğrençliğin asıl korkunç nedeni sadist bir gövde gösterisi, güç ve üstünlük taslama sevdasından ibaret. Çoğu seri katil de haber olmaktan zevk alıyor zaten. Sorunun büyüklüğünün farkında mısınız? Tanıdık geliyor mu? Güç... Bundan böyle sokakta oyun oynayamıyor çocuklar, kimseye güvenilmiyor. Anne baba miras kaygısıyla öldürülüyor, seks işçiliği, töre cinayeti ve sayamayacağım kadar ciddi problemler boy gösteriyor. Hayatı sevmeyen, mutsuz, kendisiyle barışık olmayan, cinsel eğitimden utanan, bunu rahatça konuşamayan insanların sayısı artıyor. Anneye istemediği çocuğunu yaşatma ya da yaşatmamayı, kaç çocuk yapmayı seçmek çok görülüyor. Veliler çocuklarını para verip de dershaneye gönderemiyorlar, sözde borçlanabilirler, dershaneler para tuzağı, maddiyatı korumak birinci amaç. Yani eğitim parasız(!) ve okullar da eğitimsiz. Bazı kitaplar yasak, andımız okunmuyor, Atatürk anlatılmıyor. Artık Atatürkçü ya da Müslüman diye bir çizgi çiziliyor farkında olunmadan toplumun göbeğinden. Kız bebekler

64 KARAKUTU SAYI:10


hala toprağa gömülüyor, kimsenin de aklına annesinin, karısının da küçükken kız çocuğu olduğu gelmiyor. Çünkü eğitimsizlikle beraber mantık da insanları yavaşça terk ediyor. Bir de şükretmemiz gerekenler var: başı kapalılar, hamileler, evliler okula gidebiliyor, okul kitapları, hastane masrafları ücretsiz, kadınlar artık daha özgür! Sakın bana bunların siyasetle alakası yok demeyin. Var. Eğer ve keşke biz kalkınmış bir ülke, aydınlanmış bir dünya olsaydık, bu tür haberler korkunç gelir, üzüntümüzden ülkece yas tutardık, nadir gelen bir ölüme. Savaşa en başta sebep olan liderler oturdukları yerden askerlerin ölümünü izliyor ve hatta sinsice ve canice öldürme planları yapıyor. Biz vergilerimizi artıralım, meclise gitsin bu ayki yarım ekmeğimiz de, çocukların yeni ayakkabısı da. Söyleyin lütfen, verilmesi gereken konforu verdiği için devlete minnettar olunması ne kadar doğrudur? Ya da bize elinden geldiğini gösterdiği için? Savaşlar, en utanılacak ayıbımız... Şu an savaşta mıyız? Para veremeyip gerçekten askere giden gençler ne yapıyorlar? Soruyorum: şu an karakollar bombalanıyor, dağlarda düşmanlar var, şehitler veriliyor, insanlar ölüyor, neden? Toprak tarım değerli değil; ekonomi, teknoloji şimdilik, belki gaz, yağ, yine tarım, su oksijen ilerde tekrar değerlenecek ama şimdi değil. Hala krallıklar var, bir Hitler’i atlattı dünya ama ikincisine zemin hazırlanıyor, savaş sözde yok ama idam, toprak paylaşamama gibi sebeplerden yüz binlerce insan öldürülüyor, büyük bir şaka gibi ama hayat devam ediyor. Afrika hala aç susuz, kimisi umursamaz, Orta doğu hala karışık, Batı uyanışta ama mahmur. Suriye bombalarla viran, Türkiye ne durumda? Tarım ülkesi, en değerli kaynaklara sahip güzel yurdumuzda tarım, ticaret yapmanın sınırı, cezası var, bir bakıma aşar vergisi, tanıdık... Teknoloji deseniz, zaten yapabilecek olan beyin göçü yapıyor, kalıp ülkesi için savaşan, zor koşullarda çabalayan bir avuç insan kaldı. Akademik hayatta başarılı olanlar ya yurt dışına gidiyor ya da öğretmen olup atanmayı bekliyor, taksicilik, ek ders gibi ek gelir sağlama peşinde. Dünya Napolyon’u da, Gandi’yi de gördü, Mandela’yı da kaybetti. İyi lider kimdi? Başarılı bir lider özgürlük getirebilirken, başarılı bir lider sanılan diktatör bir ülkenin sonunu getirebilir. Siz siz olun doğru zamanın gelmesini beklemeyin, iyi bir lider beklemezdi. Biz, aptal meselelerle gündemi insanımızı oyalayıp kendi içimizde çatışıyoruz. Siyasetçilerin bir numaralı yardımcıları; toplumun kırılgan noktaları milliyetçilik, inançlar, geçim sıkıntısı, ahlak vesaire halkı birbirine düşürüp manipüle etmesine yarar sağlıyor. Politikacıların politikayı değil, insanları ikna etmeyi bilmesi bekleniyor yalnızca. Liderlik tıpkı bir ormandaki gibi kükremesini bilene veriliyor. Kükreyen bile ne kükrediğini bilmiyor. Durumun kötülüğüyle gün geçtikçe depresifleşiyoruz. Ülkede hiçbir ilerleme görememe, aksine gerilememizin büyük izlerinin gözümüze batması bizi üzse de hiçbir şey Lozan Antlaşması’nı imzaladığımız zamanki kadar kötü değil. Eğer iyi amaçlarla düzgün atmosferi, özgürlükçü, adil, eşitlikçi ortamı hazırlarsak teknolojinin de geliştirdiği dünyamızda belki de ilki gerçekleştirip halkça tam liderlik koltuğuna oturabiliriz. İmkânsız görünmesin, kendi kendimizi temsil edebilir, yönetebiliriz, eğitebilir, seçebilir, kararımızı kendimiz verebiliriz. Bir devrim fikri bu, isyan gibi algılansa da Atatürk’ün cumhuriyet hayalinden, Misak-ı Milliye’den uçuk değil, mümkün; azimli, eğitimli, millete inançlı toplumla daha da mümkün. Hiçbir şey kendiliğinden olmaz, bir Atatürk kendiliğinden gelmez, tekrar olmaz, kendimiz KARAKUTU SAYI:10 65


için mantıklı, akıllı, sağlam fikirlerle ayağa kalkmalıyız bugün. Ölümlere, düzenin düzensizliğine sağduyuyla hayır demeliyiz. İnsanları dinlemeliyiz, derdimizi anlatmalıyız. Belki başkalarını aldatmayı, yüz üstü bırakmayı ve başkalarından yararlanmayı kenara bırakırsak mümkündür; el ele verip, daha iyi bir güç oluşturabiliriz, gücümüzü iyiye kullanabiliriz. Kimseyi eleştirmek bana düşmez ama Atatürk gibi bir liderin kurduğu devletin göz yaşartıcı, yüz kızartıcı bu durumlara düşmesi çoğu kişiyi eleştirmeye sevk ediyor. Bu iyi bir şey. Eleştirmek incelikli bir durum, kimseyi inandığına inandırmaya çalışmamalısın, kimsenin inandığını aşağılamamalısın, inancından koparmamalısın. Düşünmek suç değildir. Cezası olsa da... Düşündüğünü söylemek de... Yapılması gereken insanlara bir şeyler öğretmek, adilce düşünmeye teşvik etmektir. Eğer eğitim yerindeyse, o zaman düşünen yerinde ve parlak fikirlerle gelir. Korkulacak bir şey kalmaz çünkü fikirler değerli, aydınlatıcı ve ölümsüzdürler. Düşüncelere açık olanın da korkacağı bir şey olmaz. Müdahale korku durumunda başvurulan tek yoldur. İnsan başkasının düşüncesine müdahale etmemelidir fakat kendi özgürlüğünü kısıtlayıcı her şeye vakit çok geçmeden engel olmalıdır. Özgürlük akıldan geçenle yapılan eylem arasındadır. Değer vermekle ilgilidir özgürlük, tutsaklıktan kurtarmakla, Atatürk’ün söylediği gibi her ilerlemenin, kurtuluşun anası özgürlüktür. Salıncakta tepede olmak gibi, rüzgârı yüzünde hissetmek gibi bir şey, barış ve huzur dolu. Baskıdan bunalıp bileklerini kesen, sokakta laf atan, kitap okumayan, maneviyat nedir bilmeyen, bir sabah gülücüğünü garipseyen insanların varlığı gibi değil. Sokakta öpüşmenin utanılacak bir suç; karısını, sevgilisini öldürmenin izlenecek normal bir durum olduğu dünyada hiç değil. Peşin hükmün barınamadığı zaman, mutluluk, sevgi dolu vicdanlarla özgürlük içimizde güneş olur. Katliam yanı başımızdayken, sokaktaki kanlı kaldırıma karanfil bırakana anarşist gözüyle bakan, gençliği, fikirlere tomadan su sıkarak, sansürle, yasakla püskürteceğini, gazla temiz havayı kirleteceğini, özgürlüğe bakan gözleri yaşartılabileceğini zanneden kişiler yanılıyorlar, tarih örnekleriyle dolu bunun. Esaret; metrolara, yollara, yolun görünen tarafına dikilen süslü çiçeklerde, görünen yüze aldananda, ezilen milleti ezene sen değil ben ezerim, soyarım, çalarım diyen liderlerdedir. Hükümetlerin işlevsizliğinde, süslü laflarla küfürlerin çatışmasında, meclisteki yumruklarda, birinin başkası için çalışması denen kölelikte, cellâdına âşık millettedir... Bakın kapitalizm, emperyalizm, komünizm, faşizm diyemiyorum bile çünkü korkutuyor “izm” ler insanı. Neden? Belki elindekileri de kaybetmekten korkuyor Türk halkı. Korkma diye başlamıyormuş gibi sanki İstiklal Marşı. İnternetteki paslı zincirler sayesinde bir kez daha anlaşılıyor ki sımsıkı sarılmalıyız o sosyal ağlara, oradan atmalıyız çığlık, yönetmeliyiz, kuklamız etmeliyiz bizi yönettiğini sananları. Hiçbirimiz özgür değiliz, birimiz ötekimizden daha az köleyiz ya da daha azının kölesiyiz ama bunu bilerek yaşamak bize pek bir şey kazandırmaz, marifet kuşlara özenmektedir. Sınırları yoklamaktan zarar gelmez. Özgür bir insan, bir ülke, bir dünya, hepimizi kıyametten kurtarır. Özgürlük çözümü, adaleti, barışı beraberinde getirir. Çözüm farklılıkta ve beraberliktedir. İnanın çok şey değişir. Değişim de bir ihtiyaçtır. Neticede özgürlük tüm ihtiyacımızı karşılayacak tek ihtiyacımızdır. beyza DEDEOĞLU F-10

66 KARAKUTU SAYI:10


KARAKUTU SAYI:10 67


penguen’e Her yerde eşitliği savunuyorsun, Herkes diyorsun, eşit olmalı, Üzgünüm ama , Sen sadece kendine eşitsin. Biz biliriz senin gibileri, Herkese pençe gösterirsin de, Daha büyük bir pençe gördüğünde, Eşitliği savunursun sen. Herkesten üstün olduğunda altta kalanların önemi yoktur, Senin için. Altta kaldığında, üstün olanları kıskanırsın da, Eşitliği savunursun sen. Söyle bana, neyleyeyim böyle eşitliği? Bencilim diyemezsin, Kibrin el vermez de, Eşitliği savunursun sen. Halbuki, eşitliğe inanç gönülden gelmeli, Sadece kaybedenlerin değil, Kazananların da sesi olmalı. Kazanınca susanlar kaybedince ağlamamalı, Kaybedince ağlayanlar kazanınca susmalı. Sevgili penguen, Senin bu eşitlik dediğin, Eşitlik değil artık, kuyruk acısı. burcu KUBİLAY 9-F

68 KARAKUTU SAYI:10


Yeşim MERTKİL / ÖZGEÇMİŞ TEMA Vakfı ile tanışıklığım ortaokul dönemlerimde, TEMA yayınlarından çıkmış bir kitabı edinmekle başladı. Uzun bir süre sınavlarda yarıştırıldığım/ yarıştığım için yavaş yavaş doğadan uzaklaştım. Ne zamanki sınıf öğretmeni olarak Bitlis’e atamam çıktı, kendimi tekrardan doğanın kucağında buldum. Doğayla ilgili duyumsamalara ve araştırmalara başlamam o dönemlere denk geldi. İstanbul’a atanmayla birlikte duyumsamaların yerine aktivizm almaya başladı. Doğa aktivizmiyle birlikte sivil toplum kuruluşlarının önemini fark ederek tekrardan TEMA Vakfını takip etmeye başladım. Bu sırada TEMA Eğitim programları ile tanıştım ve sınıfımda Minik TEMA eğitim programını uyguladım. Minik TEMA eğitim programını uygulamakla başlayan süreç, TEMA Vakfı Ekolojik Okuryazarlık Kursuna katılmamla ve Şişli-Feriköy Semt Sorumlusu olmamla devam etti. Halen daha TEMA Vakfı Gönüllüsü, Minik TEMA Öğretmeni, Ekolojik Okuryazar Formatör Öğretmeni ve Şişli-Feriköy Semt Sorumlusuyum. Siz de TEMA ailesine katılmak isterseniz: www.tema.org.tr/gonullumuzolun

nefes alıp verişimi duyuyor musun? yoksa FARKINDA DEĞİL MİSİN? ben senin nefesindeyim, sen de benim… Sert bir kış günüydü, her yer sıcaktan kavruluyordu. Çocukluğunda duyduğu “hava sıcaklıkları mevsim normallerinin üzerinde” sözünü duymayalı uzun yıllar geçmişti. Her şey (a)normalleşmişti. Havalar her dem sıcak, göller ve denizler KARAKUTU SAYI:10 69


her dem susuzdu. İnsanlar… Mekanikleşmiş, somurtkan, çok çalışan, az konuşan, çok tüketen, tüketen, tüketen ama bir türlü mutlu olamayan, gülümsemeyi unutmuş bir yığın hırçın ve güvensiz insan olarak evrimleşmişti. Hayvan türlerinin çoğu üstün insan yararı için korun(a)mamış, katledilmiş; geriye sadece etinden, tüyünden, derisinde faydalanılan hayvanlar bırakılmıştı. Hangi hayvanın ne kadar üreyeceğini, ne kadar neyle besleneceğini, ne zaman yavrusunu göreceğini/göremeyeceğini ve ne zaman kesilip fabrikalara gönderileceğini insanlar belirliyordu. Her şey insan refahı için düzenlenmişti. Çiçek bahçeleri vardı, içinde tek tip çiçek yetiştirilen. Daha hızlı daha çok çiçek yetiştirmek için diğer türlerle etkileşimleri kesilmiş ve tek tipleştirilmişlerdi. En azından ağaçlardan daha iyi durumdaydılar. Ağaçların ismi son teknolojiyle yapılmış doğa üstü otoyollarda, mega alışveriş merkezlerinde yazılıydı. Düşünceli olan bu insanlar kendisini yaşatmadıkları ağacın ismini yaşatmak istemişlerdi. Yaşadıkları şehirde sevdikleri tek bir şey kalmıştı geriye: Meydandaki dev ekrandan Güneşin doğuşunu izlemek. Her tarafın sisle kaplandığı bir yerde olası en büyük zevk olsa gerek. Gökkuşağının unutulduğu, Güneşin yüzünün sisle perdelendiği, ilaçlarla ya da tıbbi teçhizatlar ile nefes alınan bir suni ortam yaratmıştı insanoğlu, kendi üstün yararı için. Farkında değillerdi doğanın nefesini kestikçe kendi nefeslerinin kesildiğinden. Çoktan unutmuşlardı doğanın nefesini hissetmeyi, doğayla uyum içinde yaşamayı… Bu insanlar birer gerçek olarak karşımızda duruyorlar, sabah gözümüzü açıp aynanın karşısına geçtiğimiz andan itibaren. Bu olaylar ve yerler gerçek ya da gerçekleşmesine ramak kalmış olaylar ve yerler. Nasıl mı? Mutluluğu tüketimle eşleştirme yolunda ilerliyoruz. İhtiyaçlarımız ile isteklerimiz birbirinden çok farklı. İhtiyaçlarımızı değil, isteklerimizi karşılıyoruz. Tüketerek mutlu olmaya koşullandırılıyoruz. Tüketiyoruz, tüketiyoruz, tüketiyoruz. Üretim aşamalarını, üretiminde ne kadar emek sarf edildiğini, nereden ne şekilde elimize ulaştığına dikkat etmeden tüketiyoruz. Her ürünü bir market kadar uzağımızdan/yakınımızdan çok ucuza rahatça tedarik ettikçe mutlu oluyoruz. Ürünün adil olup olmadığını sorgulamadan alıyoruz. Gösterileni görüyoruz, görünmeyeni görünür kılmıyoruz. Bir hamburger yediğimizde sadece bir hamburger yediğimizi sanıyoruz ama aslında 2700 litre (sanal) su tüketiyoruz. (Sanal su; bir birey tara70 KARAKUTU SAYI:10


fından tüketilen hizmet, mal ve ürünlerin üretimi için kullanılan toplam temiz su kaynağı miktarıdır.) Sadece sanal su ile de bitmiyor, bir ürünü üreten asıl kişilerin emeği gerçek anlamda karşılanıp karşılanmadığı da bizim sorumluluğumuzda. Peki ya denizlerimiz, göllerimiz? Türkiye’deki sulak alanların yarısı yok oldu, geri kalan yarısı da yok olma tehlikesi altında. Meke, Amik, Avlan, Seyfe, Burdur gölleri; bunlara sadece birkaç örnek. Hayvan endüstrisi ile hayvanlar biz gibi birer canlı olmaktan çıkarılıp ticari meta haline getiriliyor. Seri süt üretimi için buzağılar annelerinden uzaklaştırılıyor, kaz tüyü yastıklar için kazlar katlediliyor. Her birine erişim kolay ve ucuz olduğu için mutlu oluyoruz, türdeşimiz olmayan hayvanları görmezden gelerek. Doğal ortamındaki çiçekleri korumak yerine sera ortamında tek tip çiçek yetiştiriyoruz, hem doğal ortamıyla etkileşimini kesiyor hem de çiçek cinslerini yok etmiş oluyoruz. Ağaçları yok ediyoruz otoyollar, otoparklar yapmak için. “Ağaçlara sarıl ve o ağaçları kesilmekten kurtar.” Gündüz Güneşle birlikte dolaşmak doğal geliyor, Güneşi görememe ihtimalini hayal edemiyoruz. Halbuki geçtiğimiz günlerde Çindeki yoğun hava kirliliği nedeniyle Çin’de gökyüzü sisle kaplanmıştır. Sis nedeniyle Güneş görülememiş ve gün doğumunu halka haber vermek üzere meydanlara kurulan dev ekranlardan Güneşin doğuşu canlı olarak verilmiştir. Şu an için maskelerle dolaşmasak da ciğerlerimizi bol miktarda karbondioksitle dolduruyoruz, en azından insan türü var olduğundan bu yana ilk defa bu kadar çok karbondioksit soluyoruz. Bu alışkanlıklarımızla/etkilerimizle şu an için 1,5 Dünya’ya ihtiyacımız var. Çünkü Dünyamız bize yetmiyor. Şimdi İlk olarak toprağa, suya, havaya, hayvana, bitkiye; doğaya kulak ver. Onlarla birlikte derin bir nefes al ve doğanın nefesi ol, sesi ol.

yeşim MERTKİL TEMA Vakfı Şişli-Feriköy Semt Sorumlusu

KARAKUTU SAYI:10 71


sorumluluğunu almak istemem Söylediklerimi yanlış anlayan kişilerin sorumluluğunu almak istemem. defne 11F Birinin hayatı ve sağlığı gibi geri döndürülemeyecek şeylerin sorumluluğunu almak istemem. nisa 11F Hayati durumlarda ya da boyumu aşan durumlarda sorumluluğunu almak istemem. eda 11F Yapmadığım şeylerin sorumluluğunu almak istemem. aytaç 11F Vuramayacağım hedefin, sorumluluğunu almak istemem. derya 11F Konuşmam gerektiği zaman susma sorumluluğunu almak istemem. berk 11F Hiçbir şeyin sorumluluğunu almak istemem. oğuzhan 11F Emanet bir şeyin sorumluluğunu almak istemem. günsu 11F Çok büyük sırların sorumluluğunu almak istemem. ilayda 11F Emanet bir eşyanın sorumluluğunu almak istemem. emre 11F Kimsenin güvenliğinin sorumluluğunu almak istemem. şevval 11F Başkalarının sorumluluğunu almak istemem. mert G. 11F Yapmadığım bir şeyin sorumluluğunu almak istemem. deniz 11F Üstesinden gelemeyeceğim şeylerin sorumluluğunu almak istemem. suna 11F 72 KARAKUTU SAYI:10


yaşamaya dair 1 yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak. yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derecede, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde. yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yanı ağır bastığından. 1947 2 diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, yani, beyaz masadan, bir daha kalkmamak ihtimali de var. duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz en son ajans haberlerini. diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, diyelim ki, cephedeyiz. daha orda ilk hücumda, daha o gün yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.

KARAKUTU SAYI:10 73


tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. diyelim ki hapisteyiz, yaşımız da elliye yakın, daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla yani, duvarın ardındaki dışarıyla. yani, nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 1948 3 bu dünya soğuyacak, yıldızların arasında bir yıldız, hem de en ufacıklarından, mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, yani bu koskocaman dünyamız. bu dünya soğuyacak günün birinde, hatta bir buz yığını yahut ölü bir bulut gibi de değil, boş bir ceviz gibi yuvarlanacak zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. şimdiden çekilecek acısı bunun, duyulacak mahzunluğu şimdiden. böylesine sevilecek bu dünya “Yaşadım” diyebilmen için... nazım hikmet RAN

74 KARAKUTU SAYI:10


özgürlük illüzyonu Jean-Jacques Rousseau, ‘’Toplum Sözleşmesi’’ adlı kitabına şu sözlerle başlar: ‘’İnsan, özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur.’’ Rousseau bu sözleri yazdığında toplumlar; kralların ve despotların topuklarının altında ezilen, boyun eğmeye zorlanarak evcilleştirilmiş insan sürüleri olarak sessizce bir devrim yüzyılına hazırlanıyordu. Bu sözlerin ardından daha çeyrek asır geçmeden zincirlerinin farkına varan insanlar buna karşı gelerek yaptıkları ihtilallerle zincirlerini kırıyor ve bir zamanlar topuklarının altında ezildikleri despotları kendi topuklarıyla eziyordu. Charles Dickens’ın bize aktardığı gibi: ‘’Zamanların en iyisi, zamanların en kötüsüydü, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı.’’ Yeni bir sosyal düzen yaratılıyor zincirler kaldırılıyordu. Otorite artık kralların değil halkın ellerinde olacaktı. Bir umut baharı gibi gözüken bu yeniçağın, insan doğasının açgözlülüğü, güç istenci ve medeni düzenle olan iç kargaşası nedeniyle bir umutsuzluk kışına dönüşmesi çok uzun sürmeyecekti. Zincirler kaldırılmıştı ancak yeni zincirler geliyordu, toplumu yönetmeye daha elverişli, daha ‘’insani’’ ve ‘’medeni’’ zincirler: Görünmez zincirler. Bunların üzerinden 200 yılı aşkın biri süre geçti. İnsanları artık krallar yönetmiyor, demokratik düzen altında insanlar kendi “kral”larını seçebiliyor. Bu krallar, özgürlük vaat ediyor, ‘’adil’’ seçimlerle başa geçiyor ve toplumu ‘’adil’’ yönetiyorlar. Kimsenin kimseye zincir vurduğuna inanılmıyor. Bu yeni zincirler bir örümceğin ağ örüşü gibi titiz, sistematik ve düzenli bir şekilde insanlara vurulmuş ve insanların gözü boyanarak özgür oldukları inandırılmış. Bu zincirlerin isimleri eskiden yozlaşmış din, kralın buyruğu, tanrının buyruğu iken şimdi aynı görülebilme özellikleri gibi isimleri de değiştirildi. Nietzsche’nin de dediği gibi : ‘’Tanrı öldü.’’ Kimsenin ilahi bir gücün savaşlara, doğal afetlere, iç karışıklıklara yol açabileceğine inancı yok artık.” Peki, nedir isimleri bu yeni görünmez zincirlerin? Bu yeni zincirlerden ilkinin adı: ‘’Tüketim’’. Zincirlerin belki de en ağırı. İnsanlar tüketebildiği kadar mutlu olabileceğine inandırılmış ve maddi zevklerin en büyük haz olduğu insanların beyinlerine filmler, televizyon dizileri ve reklamlarla işlenmiş. İnsanlar maneviyatla, bilgelikle ilgilenmiyor artık, böyle ‘’boş’’ konulara ayıracak vakitleri yok. Tek istedikleri şey yedi haneli banka hesapları, en şık takım elbise/tuvalet, en hızlı ve gösterişli spor araba, pahalı bir restaurantta akşam yemeği, popüler bir tatil beldesinde bir yazlık ve en önemlisi karşılarındakine üstünlük sağlayabilecek bir maddi güç. İnsanların başka konularda düşünmesini engelleyen bu istekler halkları, insanlara insanlığın en büyük silahı ve aynı

KARAKUTU SAYI:10 75


zamanda en büyük zaafı olan ve aynı zamanda ‘’Tüketim’’ zincirinin halkalarıyla kesişen bir diğer zincir olan ‘’Umut’’ ile aşılanmış. ‘’Umut’’ zinciri, insanlara çok küçük yaşlardan başlayarak vurulmaya başlanıyor. Daha çok küçük yaşlarda insanlara onların birer kışın ilk günü düşen ilk kar taneleri oldukları inandırılıyor ve ilerde birer rock yıldızı, başbakan, milyoner olacakları, dünyanın en iyi okullarında okuyacaklarının umudu veriliyor. Bu umut insanları, uzun sürede etkileyen bir zehir gibi vücuduna nüfuz etmeye başlıyor. Zaman geçiyor insanlar bu umutların aslında boş olduğunu anlıyor ve zehir etkisini göstermeye başlıyor. Umut bitince umutsuzluk başlıyor ve insanlar aynı krallarına itaat eden köleler gibi sistemin dişli çarklarının arasında eziliyor. ‘’Özgür’’ toplum, bu şartlarda itaatkâr insan sürüsü olarak yaşamını sürdürüyor ve bu konuda birey şikâyet ettiğinde ise cevabını alıp oturuyor: ‘’Şansın vardı, sen kullanamadın.’’ Bir diğer zincir ise ‘’ Özgürlük İllüzyonu’’. En basitinden insanlara özgür olduklarının inandırılmasıdır bu zincir. İstedikleri politik partiye oy verebilecekleri söylenir, politik partiler kurabilecekleri, yönetime geçebilecekleri vaadi verilir ve hayatlarına, bireysel düşüncelerine ve haklarına karşı çıkılamayacağını ve diğer insanların haklarına kadar özgür olabilecekleri söylenir. Ancak; hiç birinin birbirinden farkı olmayan politik partiler arasında yapılacak bir seçim ne kadar adil ve saf olabilir ki? Gazetecilerin, yazarların hapse girdiği ülkelerde düşünce özgürlüğünden ne kadar bahsedebiliriz?... Rousseau’nun zincirlerinin görünmezleştirildiği, insanların reklamlar, Hollywood filmleri ve boş umutlarla uyuşturulduğu günümüz toplumu; doğa kanunlarına göre evrimleşmiş insanın medenileşme çabası içinde kendini bir iç kargaşaya sürüklemesidir. Toplum en nihai soru olan ‘’Otorite ve özgürlük bir arada olabilir mi?” sorusuna asla herkesi tatmin edebilecek bir cevap bulamayacağından kendi kendini bu uğraşta yok etmektedir. efe DURMUŞ 11-H

76 KARAKUTU SAYI:10


özgürlüklere ve haklara dair Özgürlük… Kimilerine göre sınırları olan, kimilerine göreyse tanımında dahi sınırsızlık olan kavram. Son zamanlarda özgürlük lafını daha da bir işitir olduk. Bir şey yasaklanınca ya da kısıtlanınca daha cezbedici hale gelir derler ya, o misal. Haklarımız, özgürlüklerimiz, sorumluluklarımız çok fazla tartışılır oldu. Düşünce özgürlüğü hiçbir şekilde kısıtlanmamalı mıdır yoksa başkaları hakkında olumsuz düşünüyorsak düşüncelerimiz özgür olmamalı mıdır? Belki de gündemimizde kişilerin birbirleriyle en çok zıt görüşe sahip olduğu tartışmalardan biri bu. Özellikle teknolojinin gelişmesinin bir getirisi olarak sosyal medya gündelik hayatımızın temel bir ihtiyacı haline geldi. Fotoğraflarımızı, görüşlerimizi, duygularımızı, ideolojilerimizi başkalarıyla paylaşmak hayatımızın doğal bir rutini haline geldi. Kimi zaman başkalarıyla ortak bir paydada buluşup aynı fikri savunmak, kimi zamansa başkalarıyla taban tabana zıt düşüp kendi fikrimizi kabul ettirmeye çalışmak birçoğumuzun hoşuna gitti. Kısacası hepimiz sosyal medya sayesinde görüşlerimizi başkalarına ulaştırma olanağına sahip olduk. Sosyal medyada bazen birilerini övdük, yeri geldi hak edenlere de sövdük. İşte tam da bu noktada haklar ve özgürlükler tartışması ortaya çıktı. Kimisi demektedir ki olumlu da olsa olumsuz da olsa görüşümü savunmak benim hakkım, düşünce özgürlüğü benim hakkım. Kimisi de özgürlüklerin sınırları vardır, ifadelerimiz hakaret ve saygısızlık içermemelidir görüşünü savunmaktadır. Kısacası özgürlüklerimiz ve haklarımız her ne kadar kanunlarla belirtilmiş olsa da kişiden kişiye, durumdan duruma göre farklı yorumlanabilmektedir ve göreceli kavramlardır. Ne yazık ki yasalar önünde herkese eşit haklar verilmiş olsa da herkesin gerçekte sahip olduğu haklar eşit değildir. Özgürlüğün sınırları herkes tarafından kendi çıkarlarına uygun biçimde belirlenmektedir. Haklarımız ve özgürlüklerimiz birbirinden ayrı düşünülemez, biri olmadan diğerinin varlığı mümkün olamaz. Herhangi bir alandaki hakkımız elimizden alındığında o konuda bir özgürlüğe sahip olmamız da söz konusu değildir. Bugüne dek bize birçok hak verildi: yaşama hakkı, kişi dokunulmazlığı hakkı, sağlık hakkı, özel yaşamın gizliliği, basın özgürlüğü, seçme seçilme hakkı, eğitim alma verme hakkı, haberleşme özgürlüğü ve daha niceleri… Aslına bakarsanız bize özgürlük ve hak diye sunulan bu şeylerin hepsine doğuştan sahibiz. İnsan yeryüzüne ilk geldiğinden bu yana haberleşiyor, yaşıyor, görüşünü ifade edebiliyor. Toplum ve devlet yapıları ortaya çıktığından beri bunlar bize sanki bir lütufmuş gibi veriliyor. Kısacası yazının başında da bahsettiğim gibi özgürlüğün günümüzde en çok tartışılan alanlarından biri olan sosyal medya konusunda da durum aynen böyle. Görüşlerimizi ifade edebilme özgürlüğümüz, bize bir armağanmış gibi sunulup sonraysa elimizden geri alınıyor. Yani bizler, özgür olduğumuza inandırılıyoruz ve kandırılıyoruz.

büşra CANDAN F-11 KARAKUTU SAYI:10 77


ne güzel şeydir özgürlük Ne güzel şeydir özgürlük! Uğruna ne savaşlar, ne canlar verilmiştir bu aşkın. Belki milyonlar hayatlarını adamıştır ona. Ama değer de. Özgürlük belki de en güzel histir bu fani dünyada yaşayabildiğimiz. Engin denizlere yelken açarken ciğerlerimizi dolduran hava, damarlarımızda dolaşan adrenalindir özgürlük. Yüzümüzü okşayan rüzgâr, dudaklarımıza dokunan yağmur damlalarıdır... Ama nedense her zaman kısıtlanmak istenir özgürlük. Kimseye yakıştırılmaz, kimseye yar olmaz özgürlük. Yakıştırmayanlar kendinde hak bilir bizden onu almayı. Ona bu hakkı veren kimdir bilinmez. Özgür olmayan kişi kendini engellenmiş ve mutsuz hisseder. Umudu kalmamıştır artık. Bu bir insana yapılacak en büyük kötülüktür. Bir insanın umudunu elinden almak, onu adeta hiç etmektir. Esaret altında yaşayan toplumlar kendini geliştiremez, kimliğini kaybeder ve bu da toplumda sonraları çok daha büyük sorunların yaşanmasına sebep olur. Bu nedenle özgürlük kavramına şu an verildiğinden çok daha fazla önem verilmelidir. İfade özgürlüğü demokrasinin temelini oluşturmaktadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğü olarak da adlandırılan ifade özgürlüğü demokratik toplumların ilerlemesi ve bireylerin gelişimi için temel koşullardan biridir. Bu hakka yapılan sınırlandırmaların nitelikleri oldukça önem kazanmaktadır. İnsan önce kendini bilme özgürlüğüne kavuşmalıdır. Toplumun genel ve özel niteliklerini öğrenen ve daha geniş anlamda komşu ulusların yaşayışını, düşünüşünü izleyebilen İnsan özgürlüğün eşiğine adımını atmış demektir. Hem maddî hem de manevî yaşantımızın gerçeklerini okuma, deney ve gözlem yolu ile öğrenme özgürlüğüne sahip olmalıyız. Bu da önce disiplinli bir aile ve okul eğitimiyle gerçekleşebilir. Kişi ilgi duyduğu her alanda, öğrenmek istediği varlıkların sırrını çözebilme özgürlüğüne kavuşabilmelidir. İnsan her şeyden önce düşünen bir varlıktır. Dekart “Mademki düşünüyorum, o halde varım.” diyerek insan olarak yaşamanın ancak düşünme yetisiyle mümkün olabileceğini söylemiştir. Düşünce özgürlüğüne açılan kapı ilgi yolundan geçer. İlgi duyduğumuz varlıklar karşısında düşünebiliriz. Zevk duyduğumuz, hoşlandığımız bir varlığın diğer varlıklarla olan ilişkisini kıyaslamalı bir şekilde değerlendirmeye çalışırız. Bu değerlendirme bizi gerçekliğe ulaştırır. Sevdiğimiz, saydığımız ve zevk duyduğumuz 78 KARAKUTU SAYI:10


varlıkların niteliklerini araştırır ve sonuca varmaya çalışırız. Bu yoldan giderken kafamızda çeşitli kavramlar doğar ve bu da bizi düşünme özgürlüğüne götürür. İnsana gerçek huzuru veren inanç duygusu; büyüklüğü karşısında etkilendiğimiz, faydasını gördüğümüz iyiliğinden yararlandığımız, güzelliğine hayran kaldığımız, bize mutluluk getiren varlıklarla doğar. Ayrıca olumlu, cesaret yapıcı kuvvet, faydalı enerji, şaşmaz adalet de bizde inanç duygusunu kökleştirir ve geliştirir. O halde bilgimizi, düşüncelerimiz ve imanımızı, hiçbir çıkar gözetmeden önce ailemizin, sonra çevremizin ve ulusumuzun hayrına dile getirebilmeliyiz. Bilgisini, düşüncesini ve imanını özgürlük havası içinde söyleyebilenler gerçek özgürlüğün olumlu ışığında yollarını aydınlatmış olurlar. Mustafa Kemal Atatürk’ün özgürlük hakkında söylediği şu cümlelerle yazımı noktalıyorum: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben milletimin en büyük ve ecdadımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım. Çocukluğumdan bugüne kadar ailevî, hususî ve resmî hayatımın her safhasını yakından bilenler bu aşkım malumdur. Bence bir millete şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi mutlaka o milletin özgürlük ve bağımsızlığına sahip olmasıyla kaimdir. Ben şahsen bu saydığım vasıflara, çok ehemmiyet veririm. Ve bu vasıfların kendimde mevcut olduğunu iddia edebilmek için milletimin de aynı vasıfları taşımasını esas şart bilirim. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli bağımsızlık bence bir hayat meselesidir. Millet ve memleketin menfaatleri icap ettirirse insanlığı teşkil eden milletlerden her biriyle medeniyet icabı olan dostluk ve siyaset münasebetlerini büyük bir hassasiyetle takdir ederim. Ancak, benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.” can KUTLUÇINAR F-11

KARAKUTU SAYI:10 79


lider arayışı ve irrasyonel güçler açısından bir özgürlük irdelemesi Günümüz dünyasında insan özgür müdür? Eğer insan özgür olsaydı kendisine, herhangi bir konuda bir lider seçmek zorunda kalmazdı. Gerek spor gerekse siyaset, insan kendi kendinin lideri olur ve kural tanımazdı. Peki, neden bir lidere ve bir otoriteye ihtiyaç duyarız ve neden her konu için özel kurallarımız var? Bunu çoğu felsefecinin de dediği bilinç dışı irrasyonel güçlere ve atalarımıza bağlayabiliriz. Hepimizin bildiği gibi insanlar maymunlardan geliyor ve ilk insanlarda en az maymunlar kadar ilkeldi ve vahşi idi. İnsanların içgüdüleri de maymunlarınki gibiydi. Tıpkı maymunlardaki gibi ilk insanlarda da en iyi ve en güçlü olan lider olurdu, çünkü diğerleri ona saygı duyardı. Toplumda onun sözü geçer, kabileyi o yönetirdi. Tamam, bunda ne var ki diyebilirsiniz. Çünkü bu günümüz dünyasında da normalleşmiş bir şey. Ama insan niye kendi kararlarını verip “Özgür” olacağına başka birinin kendi yerine karar vermesine izin vermiş. Evet, bu maymunlardan gelmiş bir özellik olabilir, ama zaman geçtikçe insan gelişti ve aklını daha da iyi kullanmaya başladı. Peki, niye hala bir lidere ihtiyaç duyuyoruz ve bir otoriteye bağlanmak gibi bir içgüdümüz hala var? İnsanın yine atalarından miras aldığı ve gittikçe ağır basmaya başlayan vahşi yönünü baskılamak için de “Ahlak kuralları” ortaya çıktı. Toplumdan topluma değişse de özünde aynı olan bu kurallar, bir insanın hakkının diğerine geçmemesi için ve toplumsal düzeni korumak amacıyla yaratılmış. Mesela yalan söylemenin kötü bir şey olması bir ahlak kuralı. Her ne kadar gerekli de olsa ahlak kuralları yine özgürlüğü kısıtlayan bir etmen. Sadece ahlak kuralları değil; yazım kuralları, okul kuralları, ofis kuralları, spor müsabakalarındaki kurallar diye liste uzar gider. Ve bu kurallara uymazsanız karşınızda yine bir otorite bulursunuz ve bu otorite sizi cezalandırır. (Ama bu otorite başta konuştuğumuz otoriteler gibi değildir. Birisi düzeni sağlamak için gerekli bir otoriteyken öteki, dediğim dedik ve liderlik makamını elinde bulunduran bir otoritedir.) Bu kurallar ve otoriteler gerekli de olsa insanın özgürlüğünü kısıtlar. Çünkü bir insanın özgürlüğünün başladığı yerde diğerininki son bulur. Bu yüzden günlük yaşantısında yüzde yüz özgür bir insandan bahsetmek pek mümkün olmayacaktır. Kurallar bizi ve yapacaklarımızı sınırlandırır ve kurallara uymazsak cezalandırılırız. Peki, insan neden aklını kullanmıyor ve kurallara uymayı seçmiyor? 80 KARAKUTU SAYI:10


Yani insanların çoğu kurallara uysa da bazıları uymamayı seçiyor. Bunun sebebi olarak insanı etkileyen irrasyonel güçleri gösterebiliriz. İrrasyonel güçler insanın bilinçaltını hedef alan ve baskılanmış yanlarını, mesela vahşi yanını ortaya çıkarmayı amaçlayan güçlerdir. Mesela bilinçaltı mesajlar kullanılarak size bir ürün pazarlanmaya çalışılabilir. Siz farkında olmasanız da, o ürünü almak istediğinizi “düşünseniz” de aslında bu sizin bilinçaltınıza yerleştirilmiş bir fikirdir. “Onlar insandır.” demek yerine “Onlar da insandır.” demek arasında dağlar kadar fark vardır. Bu basit bir örnektir ama yine de bilinciniz bunu hemen algılayamayabilir. Ama bilinçaltınızın bunu yorumlaması milisaniyeler sürer. Farkı görebildiniz mi? Birisinde ötekileştirme amacıyla onlar kelimesiyle “da” kullanılırken diğerinde onlar kelimesi normal bir zamir. İşte günlük hayatta duyduğumuz bunun gibi fark edilemeyen ve masum gibi görünen cümleler bile irrasyonel tarafımızı harekete geçirebilir ve kullanıldığı yere ve şekle göre kafamıza bir ötekileştirme veya nefret gibi kavramları işleyebilir. Yani biz özgür olduğumuzu ve fikirlerimizin bizim olduğunu düşünsek bile, irademizi ve kendimizi kontrol ettiğimizi düşünsek bile, aslında irrasyonel güçlerin düşüncelerimizin ve bizim üstümüzde büyük bir etkisi var. Kısaca, insan iradesi olsa bile günümüz dünyasında özgür bir varlık değildir. Bu tutsaklık gerekli bir tutsaklık bile olsa şunu unutmamalıyız ki medeni olma amaçlı bir tutsaklık ile sistemin kölesi olmak arasında çok ince bir çizgi var. Günümüz dünyasında düşüncelerini ve davranışlarını kontrol edemeyen, kendisini denetleyecek bir otoriteye ve kurallara ihtiyaç duyan insanoğlunun bir an önce uykusundan uyanması ve o ince çizginin farkına varması gerekiyor. ekin KILIÇ F-11

KARAKUTU SAYI:10 81


82 KARAKUTU SAYI:10


özgürlük İnsan hakları, tüm insanların sahip olduğu temel hak ve özgürlüklerdir. İnsan hakları, ırk, din, dil ve cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanabileceği haklardır. Bu hakları kullanmakta herkes eşittir. Diğer yandan insan hakları terimi bir ideali içerir. Bu terimi kullananlar, bu alanda olanı değil, olması gerekeni dile getirirler. İnsan hakları, tüm insanların hak ve saygınlık açısından eşit ve özgür olarak doğduğu anlayışına dayanır. İnsan hakları, her bir bireye bağımsız seçim yapma ve yeteneklerini geliştirme özgürlüğü sağlar. Bu özgürlükler başkalarının haklarına saygılı olmak ve bu hakları çiğnememe zorunluluğu ile dengelenmektedir. Bir başka deyişle, birçok hakkın yanında bir sorumluluk da bulunmaktadır. Özgürlük, herhangi bir şeye bağlı kalmama, tutsak olmama, dilediğini dilediğin zaman yapabilme demektir. İnsanı etkileyen tüm durumlar incelendiğinde, özgürlük belki de bunlar arasında en önemli olanıdır. Çünkü özgür olmayan insanın yaşama olan bağlılıklarından en önemlisi elinden alınmıştır. Başkaları tarafından boyunduruk altına alınan insanlar ve toplumlar bir açıdan bakıldığında hiç yaşamıyor demektir. Çünkü bu insanlar ve toplumlar başkaları ne isterse onu yapar, kendi isteklerinin ve duygularının hiçbir önemi yoktur. Bu yüzden kendi hayatlarını yaşayamazlar ve her zaman başkaları için bir piyon, köle olarak kalırlar. Özgürlük insanın sahip olabileceği en güzel duygudur. Bu nedenle hiç kimseye boyun eğmeden özgürce yaşamaya çalışmak gerekmektedir. Ayrıca özgürlüğümüze göz koyanlara izin vermemek bunun için mücadele etmek de her insanın temel görevlerinden biridir. İnsanlar kendi haklarını ve özgürlüklerini sonuna kadar korumalıdır ve bunu yaparken de kendini ezdirmemeli, boynunu bükmeden dimdik bir şekilde yapmalıdır. Ne yazık ki her ne kadar kendi hakkını, özgürlüğünü korumaya çalışsa da başarısız olan, güçlü kişiler tarafından ezilenler de vardır. Bu kişilere yardım etmemek, onların hakkını korumaya çalışmamak da bu suça ortak olmaktır. Haklarımız ve özgürlüklerimiz her ne kadar yasalarla güvence altına alınsa da bir kişinin bile hala hakkı çiğneniyorsa, özgürlüğü elinden alınıyorsa bu yasaların ne anlamı kalır ki? Günümüzde hala kadına şiddet devam ediyor. Bunun önüne geçmek için toplumumuzu bilinçlendirmemiz şart. Bazı erkekler kadına şiddeti normal karşılıyor ve hayatının bir parçası yapıyor. Buna kadınlar da dahildir. Örneğin dayak yiyen bir kadın ‘‘Kocamdır, döver de sever de.’’ diyebiliyor. Bu yüzden toplumumuz haklar, özgürlükler, eşitlikler vb. konular hakkında bilinçlendirilmelidir. Kimse kendisini başkasına ezdirmemelidir. Kendisini koruyacak gücü olmayanlara yardım etmek de bizim insanlık görevimizdir. ‘‘Ya özgürlük ya ölüm!’’ naralarıyla savaşıp özgürlüğümüzü, bağımsızlığımızı geri kazanmış bir milletiz. Haklarımızı ve özgürlüğümüzü sonuna kadar koruyacağız. Ne kadar zorluklarla kazandığımız değerlerimizin yitip gitmesine seyirci olmayacağız. göktuğ AK F-11 KARAKUTU SAYI:10 83


Adaleti seven bir insan iรงin her yer emindir. EPIKTETOS

84 KARAKUTU SAYI:10


toplumsal düzen ve huzur açısından sınırlı özgürlük üzerine Özgürlük, Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ünde ‘‘Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar verme durumu, hürriyet.’’ olarak tanımlanır. George Orwell’a göre ise özgürlük, iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Ona göre, eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir. Jean Paul Sartre ise insanın özgür olmaya mahkûm olduğunu ve insanın özgürlüğünün, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizli olduğunu belirtir. Albert Camus, ateşten ve yiyecekten yoksun bir insan için özgürlüğün, hiç de acelesi olmayan bir lüks olduğunu söyler. Özgürlük üzerine yapılan tanımlamaları devam ettirmek mümkün. Peki, aslında nedir özgürlük? Özgürlüğün sınırı var mıdır? Acaba ben bu yazıyı yazarken özgür müyüm? Bazı kişilere göre özgürlüğün bir sınırı yoktur. Onlara göre, insan her şeyi yapabilir, çünkü bu onun hakkıdır. Bana göre ise, özgürlüğün sınırsız olduğunu düşünen kişiler sadece yaptıkları çılgın ve olağanüstü davranışlara kılıf uydurmaya çalışıyorlar. Örneğin, ben bu yazıyı yazarken kendi düşüncelerimi üzerimde bir baskı olmadan yazabiliyorum. Ama ben %100 özgür değilim. Çünkü ben bütün sahip olduğum düşünceleri, size anlatabilmek için kelimeleri mantıklı bir şekilde sıralamak, cümle kurmak ve Türkçe’nin kurallarını kullanmak zorundayım. İşte bu durumda beni sınırlayan kurallar var. Eğer bir yazıyı y a z a r k e n ;!’? s.ı.n.ı.r.s.ı.Z. özgürlüğe sahip o,l,s,a,y,d,ı,m işte B/U/ şekilde yazımı oluştururdum. AMA böyle okuması zor oluyor SANIRIM. O zaman ben yine kurallara uygun şekilde yazı yazmaya ve özgürlüğümü sınırın içinde yaşamaya devam edeyim. Muhtemelen artık daha rahat okuyorsunuz. İşte bu verdiğim basit örnekten de anlaşılabileceği gibi, dünyadaki düzenin ve huzurun devam edebilmesi için özgürlükler bir sınır içinde yaşanmalıdır.

kaan Gül F-11

KARAKUTU SAYI:10 85


türkiye’de kadın hakları Bu yazıya başlamamı teşvik eden bir karikatürü sizinle paylaşmak isterim. Karikatürde, bir devlet bakanı devletimizde kadın cinayetlerinin istatistiğinin tutulmadığını, “üçün beşin lafının yapılmadığı’’nı ileri sürüyor. Bu olay, beni bu konu hakkında bir araştırma yapmaya ve “Türkiye’de Kadın Hakları’’ başlığı altında bir yazı yazmaya yöneltti. Türkiyedeki kadın haklarının gelişim sürecine daha hakim olabilmek, dolayısıyla şu anı değerlendirebilmek açısından geçmişe bir dönüş yaparak yazıma başlamak istiyorum. Atatürk’ten önceki Türk toplumlarında kadın, hep arka planda ve bir erkekle hukuki veya sosyal anlamda asla eşit görülmemiştir. Atatürk’ün getirdiği “hukuk devriminin en önemli yasası olarak hazırlanan 1926 tarihli Türk Medeni Yasası toplumun yeni anlayışının bel kemiğini oluşturmuştur. Türk Medeni Yasası birçok olumlu düzenlemesinin yanında, kadının sosyal yaşamını da çağa uygun olarak yeniden düzenlemiştir. Medeni kanunun amacı adet ve görenekleri tercüme etmek değil, tersine modernliğin ilkelerine uygun yeni bir aile yapısı getirerek, bu adet ve görenekleri aşmaktır. Kadının temel haklarının yanında tek eşliliğin kabulü, boşanmanın yargıya taşınması, mülkiyet edinmede ayrımın kaldırılması, eşit ücret olanağı, ve özellikle din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıyla kadın üzerindeki görünür görünmez birçok baskının kaldırılması olanaklarını da yaratmıştır. 19. yüzyılda meydana getirilen medeni kanunların hemen hepsinde, kadın ve erkekten her birinin özellikle aile içi fonksiyonları arasında fark gözeten klasik anlayışa sadık kalınmıştır. Bunun anlamı bazı noktalarda eşitlik prensibinden ayrılmış olmadır.’’ [1] Bu kanun ile kadınlar, yavaş yavaş sosyal ve hukuk anlamında bir düzeye getirilmeye çalışılmıştır. Kadın haklarının şekillenmeye başladığı o dönemde kadınların bir kısmı artık işlerde çalışmaya başlamış, bir sosyal statüye sahip olmuştur. Hep erkeğin arkasında duran bu kadınlar artık erkeğin yanında durur olmuşlardır. Bu gelişmeler kadının haklarını genişletmekle birlikte omzundaki yükü de ağırlaştırmıştır. Eskiden evini çekip çeviren, çocuklarına ve kocasına bakan bu kadın aynı zamanda işte de çalışır olmuş eski sorumluluklarına yenileri de yüklenmiştir. “Kadın, anne olarak aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Kadının toplumdaki yeri ve görevleri derken önce onun bir fert olarak gerekli kişiliği kazanmasını, sonra da aile içinde ve toplumun içinde gerekli yeri alması düşünülmelidir.’’ Toplumda kendini bir yere getirmek için kadınlarımızın omuzlarına yüklenen bu yük, gelişen ve değişen 2014 Türkiye’sinde de bir azalmaya uğramamıştır. Günümüzde, Türkiye’de kadınlar hala ve hala kendilerini sosyal anlamda erkeklerle eşit hale getirebilmek için çok uğraşıyor ve insanlarımızın genel zihniyeti değişmedikçe de uğraşacaklardır. Fiziksel anlamda “çoğu” erkeğe oranla ‘’güçsüz’’ kalan kadınlara, karşı cinsleri, bu fiziksel üstünlüğü referans alıp istediğini yaptırım ‘’gücüne’’ veya ‘’hakkına’’ sahip olduklarını yıllardır sanıyorlar. Devletimizin ve insanımızın da buna kayıtsız kalarak bunu desteklemesi böyle bir şeyin varlığını, gerçekliğini inkar edemez hale sokuyor. Yıllardır çocukları-

86 KARAKUTU SAYI:10


nın önünde dayak yiyen, öldürülen, sokaklarda ‘’tahrik edici (!)’’ giyindiğinden tecavüze uğrayan, bıçaklanan daha sonra da vücudunun farklı uzuvlarının farklı yerlerde bulunduğu bu kadınların hukuk anlamında gerçek bir koruması veya bu tür olaylarda suçlunun gerçekten hak ettiği cezaya çarptırılması veya bu tür suçların cezalarının dudak uçuklatıcı olduğu bilinseydi eğer, son zamanlarda bu tür olaylar artış göstermezdi. Adalet Bakanı’nın yaptığı açıklamaya göre, “Kadın cinayetlerinin 2002’den, 2009’a kadar yüzde 1400 oranında arttığını ve 2002’de 66 kadın öldürülürken, bu sayının 2009’un ilk 7 ayında 953’e ulaştığını açıkladı. Bu tablo ülkemizde yaşanan sosyal ve ekonomik sıkıntıların ilk mağdurlarının halen kadınlar olduğunu ortaya koymaktadır. Bu açıklamada, yıllara göre kadın cinayetlerinin arttığını görmenin yanında dava sayısının 7 yılda 12 bin 678’e ulaştığını da görmekteyiz.’’[2] Son yıllarda gündeme gelen kürtaj yasasıyla, devletimizin şu anki kadınların her türlü özgürlüğüyle uğraştığını görebiliriz. Kürtaj yasasıyla ilgili açıklamada: “Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği, sosyal güvence kapsamında 10 haftaya kadar ücretsiz uygulanması gereken ‘ kürtaj’ işleminin, Sağlık Bakanlığına bağlı kamu hastanelerinde, hiç yasal dayanak olmaksızın sona erdirildiğini açıkladı. Derneğin iddiasına göre; online kayıt sisteminde kürtaj işlemi için kullanılan ‘tıbbi tahliye kodu’ kaldırıldı ve bu konuda yapılan tüm tetkik ve hizmetler otomatik olarak durdurulmuş oldu. Dernek ayrıca, doğum kontrol yöntemlerinden biri olan ve rahim içine yerleştirilen ‘spiral’in de doktorun onayına rağmen hastaneler tarafından faturalandırılmadığını bu nedenle hastaya ancak ücret karşılığı takılabildiğini ileri sürdü.’’ Kadınların en doğal haklarından biri olan kürtajın yasal olarak kaldırılmasındaki mantıklı sebebi görememekle birlikte bu kısıtlamaya ek bir de doğum kontrol yöntemlerinin kısıtlanmasının hiçbir mantıklı yanı yoktur. Bu yasayla ise ne gayrimeşru çocukların olması ne de onların hayata gelmemesi önlenmiştir. Aksine bu yasa, hayatına son vermek istedikleri çocuklarını, merdiven altı, tıbbi açıdan sağlıksız ortamlarda gerçekleştiren insan hayatını da tehlikeye atan ortamların yaygınlaşmasını doğurur. Bu yazımda geçmişte ve şu anda Türkiye’deki kadının toplumdaki yerinden ve çektiği zorluklardan, son zamanlardaki gündem konularından bahsettim. Benim, Türkiye’de yaşayan bir kadın olarak en içten dileğim ise bu ülkedeki kadınların yerini belirleyen ve insanlar üzerinde en büyük etkiyi bırakan, hükümetimizin, kadın özgürlüklerini kısıtlamak üzerine değil genişletmek üzerine çalışması. İlk olarak, yıllardır kadınları bile kendi içinde ayırıp eşit görmediği zihniyetini değiştirmesi ve Türkiye’de yaşayan herkesi kadın, erkek hepsini bir vatandaş olarak “eşit’’ görme ve ona göre davranma yolunda büyük bir zihniyet değişikliğine gidilmesidir. KAYNAKÇA 1. http://aysegulkarayel.wordpress.com/anan-menu/turkiyede-adim-adim-kadin-haklari/ 2. http://www.ntvmsnbc.com/id/25024737/ göksu YILMAZ F-11 KARAKUTU SAYI:10 87


kadın haklarına dair Bizler doğduğumuz andan itibaren toplumsal cinsiyet rollerine bürünüyoruz. Gerek aile gerek sosyal çevre olsun, hayatımızın her alanında, erkek egemen dayatmalara maruz kalıyoruz ve okula başladığımız günden itibaren cinsiyetçi müfredatla donatılıyoruz. Doğduğumuzda, kız çocuklarının pembe, erkek çocuklarının mavi giydirilmesi; okula başladığımızda, erkek çocuklarının büyüdüğünde “eve ekmek getirmesi”, iş hayatına atılması; kız çocuklarının ise evinde çocuklarını büyütmesi, kocasının himayesi altında yaşaması gerektiği; kadının kendini savunmaması, susması, eğitim sistemince öğrencilere dayatılıyor. Bizler, onların dayattığı bu cinsiyetçi eğitim sistemini reddediyoruz. Susmuyoruz, korkmuyoruz, itaat etmiyoruz! Kadın dayanışmasını herkese göstermeyi ve bu haklı mücadelemizi başarıya ulaştırmayı, öldürülen, tecavüz edilen, satılan kız kardeşlerimize borç biliriz. Clara Zetkin’in de dediği gibi: “Biz kadınlar, yaşamın olduğu her yerde savaşmak istiyoruz ve bireysel bağımsızlığımızı alıncaya kadar asla durmayacağız. Biz kadınların, içine girmekle yükümlü (!) olduğu kalıplara, şiddete, dayatmalara karşı verdiğimiz mücadeleyi somut hale getirmek için her sene 8 Mart’ta alanlarda oluyoruz. Bir çığ gibi büyüyen öfkemizi ve haklı mücadelemize olan inancımızı, kadın dayanışmasının gücüyle harmanlayarak çıkıyoruz sokaklara. sinem DEMİREL 11-H

88 KARAKUTU SAYI:10


elektronik müzikte haklar Müzik dünyadaki birçok kişi için hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanlar mutlu olduklarında, üzgün olduklarında, heyecanlı olduklarında, kısacası her ruh halindeyken müzik dinler. Müzikle bu dünyada en çok haşır neşir olan insanlarsa tabi ki müzisyenlerdir. Bu insanların işi müzik yapmaktır. Duygularını notalara, seslere, sözlere, melodilere dökmektir ki aynı duyguları yaşayan başka insanlar da o şarkıları dinlediklerinde aynı şeyi hissedebilsin. Her müzik türünün bir dönemi vardır. 50lerde Rock’n Roll, 60larda Rock, 70’lerde Metal, 80’lerde ve 90larda ise Pop müzik daha ön plandadır. Tabi ki her dönemde her türden müzik yapılıyordu ama bunlar sadece zirvedeki türler. 2000’li yıllarda da özellikle 2010’ların başından beri devir elektronik müziğin devri. En çok Elektronik Dans Müziği (EDM) türünde şarkı üretiliyor, en çok parayı DJ/Prodüktörler kazanıyor, bütün listelerin başlarında EDM sanatçıları yer alıyor, en yüksek bütçeli ve ihtişamlı konserler ve festivaller elektronik müziğe yönelik yapılıyor. Demem o ki, devir EDM devri. Daha önce tutulan her müzik türünde görüldüğü gibi EDM’de de sanatçılar arası şarkı çalma olayları çok görülüyor. Bunun dışında, ilginç olan ve öbür türlerde çok da örneğine rastlanmayan bir başka şey de sanatçıların kendi kendilerini kopyalamaları. Yani bir sanatçının bir şarkısı beğenilirse onun çok benzerini, neredeyse aynısını tekrardan yayımlayıp iki katı para kazanması. Doğrusu bu davranışların hiçbiri etik değildir. Bunları yapanlar kesinlikle başka sanatçıların hakkını yiyordur. Halbuki yaratıcılıklarıyla, kimseyi taklit etmeden şarkı yazmak sanatçıların sorumluluğudur. Elektronik müzik, birçoklarına göre gerçek müzik bile sayılmıyor. Bilgisayarlara indirilen son derece karmaşık programlar ve onların sayısız eklenti paketleriyle yaratılan bir müzik türü olduğu için insanların gözünde “Ne var canım, programı öğrenirim olay biter.” diye bir görüş oluşuyor. Böyle düşünenler bu programların Word veya Power Point kadar basit programlar olmadıklarını unutuyorlar sanırım. Ayrıca, aynı dar görüşle düşünürsek her tür müzikte şarkı yapmak çok kolay olur; o insanların gözünden müzik dünyasına bakarsak müzik çok ucuz bir uğraş haline gelir. Rock müzik için “Gitar çalmayı öğrenmekte ne var, teli tıngırdatıyorsun bitiyor.”, rap veya hip hop tarzı için “Hızlı hızlı konuşursam bu işi iki dakikada çözerim.”, caz müzik için “Saksafon da ne ki, üfleyip tuşlara basıyorsun, bu kadar basit. Babam da çalar onu.” demeyen insanların gelip elektronik müzik için “Tuşlara basıyorlar.” gibi bir kalıp yargıyla koskoca bir müzik türünü, tonlarca güzel şarkıyı ellerinin tersleriyle itmeleri basit bir algı biçimi olmaktan öte gidemiyor. Evet, sanatçılar müziklerini bilgisayarlara bağlı klavyelerde çıkartıyorlar ve onları akla hayale gelmeyecek kadar farklı şekillere sokabiliyorlar. Ayrıca, bu programlar sayesinde öbür türlerde eserler veren sanatçıların rüyasında bile akıllarına getiremeyecekleri değişik efektler verebiliyorlar. Her müzik türünde enstrümanı çalmak konusunda uzmanlaşmak lazım. Ama hepsinde en önemli şey yaratıcılık. Elektronik müzikte ucuz müzik, paragrafın başında bahsettiğim zihniyetle sadece para kazanmak için yola koyulmuş birçok insan tarafından her yerde KARAKUTU SAYI:10 89


kolayca bulunabiliyor, zaten bu yüzden bu müzik türü hak kettiği saygıyı göremiyor. Emek verilerek, duygularla yazılmış şarkıları dinlerseniz, aslında EDM’in de ne kadar güzel bir müzik türü olduğunu anlarsınız. Ama şu anki konumuz bu değil, EDM içerisinde sanatçıların haklarının yenmesi. Dediğim gibi, elektronik müzikte para avcısı çok. Bu yüzden, kendi şarkısı olsun ya da olmasın, popüler olan bir şarkıyı kopyalama alışkanlığı sanatçılar arasında çok yer etmiş durumda. Belki de gelmiş geçmiş en iyi örnekle bunu anlatmaya başlayayım. Benim eskiden en sevdiğim grup olan, iki sene önce ayrılmalarından dolayı bana hayatımın belki de en üzgün dönemlerini yaşatan grup Swedish House Mafia’nın hala en popüler şarkılarından birisidir “One”. Aslında çok basit bir melodiyi kendi içinde ara sıra değiştirerek ve değişik efektlerle destekleyerek EDM’in alt dallarından House müziğin kilometre taşlarından biri niteliğinde bir şarkı yazmıştı bu üç kişilik grup. Kısa bir süre sonra David Guetta isimli Fransız DJ, “50 Degrees” isimli bir şarkı çıkardı. Neredeyse aynı melodiye ve benzer efektlere sahip olan şarkının “One”dan çalıntı olduğu çok açıktı. Swedish House Mafia da durur mu, yapıştırdı cevabı. Bazı DJ’ler, her yaz öncesi birer toplama albüm çıkarırlar. O sene başından beri kendisine veya başkasına ait çıkan güzel parçaları toplayıp yazın insanların dinlemesi için birer liste hazırlarlar ve bunların isimleri genelde hep aynı olur, sadece kaçıncı albümse ismin sonuna sayısını yazarlar. David Guetta’nın bu albümlerinin adı “F*** Me I’m Famous”tır. Bu isim, Guetta’yla özdeşleşmiştir. Cevaba gelecek olursak, Swedish House Mafia, sözü geçen şarkıyı iki farklı şekilde, iki farklı isimle, iki farklı kliple yayınlamıştır: Birincisinin adı “One” dır ve bunda söz yoktur; ikincisinin adı ise “One (Your Name)” dir ve bunda Pharrell Williams, üçlüye sesiyle eşlik eder. Sözlü şarkının klibinde, bir mini-synthesizer ile genç, kız bir DJ, insanların maskeler giyerek dans ettiği ve pek de temiz olmayan, etrafta farelerin gezindiği bir gece kulübünde DJ’lik yapmaktadır. Klibin sonlarına doğru DJ kızın nedensiz bir şekilde bayılarak kafasının müzik aletine düştüğü ve şarkı bitince de kaslı birinin entrümanı alarak kızın kafasını masaya tekrar attığı görülür. Sözsüz şarkının klibindeyse farklılık şuradadır: Bu sefer kızın neden bayıldığını öğreniriz. Yüzü maskeli, çok kaslı, kolunda apaçık görünen ve resmen herkes görsün diye kameraya sokulan “F*** Me I’m Famous” dövmesiyle bir adam, kızın başına içki şişesiyle çok sertçe vurur ve kız bu yüzden bayılır. Sonrasında da kızın başını kaldırıp, müzik aletini alıp, kızın başını masaya geri atan el de aynı dövmeli eldir. Bana kalırsa Swedish House Mafia, başlarındaki bu dertle en iyi şekilde başa çıkmıştır. Bu cevap, dünyadaki herkes tarafından şaşkınlık ve sevinme karışımı bir duyguyla karşılanmıştır. DJ’lerin birbirlerinden şarkı çalmaları o kadar sık yaşanıyor ki bazen yazılan şarkının bir başkasından kopya olup olmadığını anlamak çok güç oluyor. Bunu hayranların dışında bazen DJ’lerin kendileri de anlayamayabiliyor. Mesela genç ikili Dimitri Vangelis ve Wyman’ın yanlış anlamaları sonucu birkaç ay önce Twitter üzerinden birkaç DJ’yi kapsayan bir tartışma yaşandı. Bu arada bu tartışma, bahsi geçen iki şarkı da daha yayınlanmamışken yaşandı. Dimitri Vangelis ve Wyman, eski Swedish House Mafia üyesi ve Size Records plak şirketinin sahibi Steve Angello ile birlikte “Payback” isimli bir şarkı yapmışlardı. Bu şarkı 2014 ilkbaharında çıktı ve 2014 senesinin şarkısı olmasına kesin gözüyle

90 KARAKUTU SAYI:10


bakılıyor. Bu şarkıyı, daha doğrusu tamamlanmamış halini Steve Angello 2013 sonlarında her büyük konserinde çalıyordu. Bu sırada, bütün bunlardan habersiz olarak, Nicky Romero isimli başka bir önemli DJ, konserlerinde benzer bir şarkı çalmaya başladı ama bu pek çalıntı gibi gelmiyordu kulağa. Bu şarkı, Nicky Romero’nun plak şirketi Protocol Recordings için çalışan başka bir genç ikili StadiumX tarafından yazılmıştı. Taylr Renee’nin sözleriyle eşlik ettiği şarkının adı “Howl At The Moon”. Bir gün, Dimitri Vangelis dayanamayıp Twitter hesabından StadiumX’in şarkılarını çaldığını iddia eden bir tweet gönderdi. StadiumX bu tweet’e “Bizi sıfır yaratıcılık olarak gördüğünüz için üzgünüz.” diye cevap verdi. Bunu gören hayranlar ve diğer DJ’ler de tartışmanın gereksiz olduğunu yazdılar. Ancak Vangelis ve Wyman durmadı. Bunun üzerine Nicky Romero, StadiumX’i savunmak için işe el attı. Dimitri Vangelis ve Wyman’ın kopya çekmek konusunda şikayet edecek son kişiler olduklarını ve genel olarak onların tarzının başka, bu olayla alakasız bir DJ olan Alesso’nunkine benzediğini söyledi. Bunu gören hayranlar da birkaç sene önce çok tartışılan Nicky Romero’nun Calvin Harris ile yaptığı “Iron” isimli şarkının neredeyse aynı zamanda çıkan Alesso’nun “Clash” isimli şarkısından kopya olduğunu söyledi. Bu tweetlerden sonra da olayla alakası olup da Twitter’ı yeni açan DJ Steve Angello geldi. Aralarında yaşça en büyük ve en tecrübeli olan Angello, herkesi çocuk gibi kavga etmemeleri konusunda uyardı. Ayrıca Twitter’ın tartışma başlatılacak en son yer olduğunu da tweew’lerine ekledi. “Nicky, bu konuyu seninle kişisel olarak halledeceğim.” diye bir tweet de atan Steve Angello, bu tartışmanın üzerine adı geçen bütün DJ’leri telefonla arayıp aralarındaki buzları eritti ve hepsine tartışma süresince atılan bütün tweetleri sildirdi. Sorumlulukların yerine getirilmediği, hakların yendiği bir başka konuysa aslında hiç beklenmedik bir şey: Sanatçıların kendi şarkılarını kopyalamaları. Bunun sadece bir nedeni olabilir, o da para avcılığı. Her tarzdan müziğin her sanatçısının bir tarzı vardır, şarkılarını dinleyince “Aa, bu onun şarkısı!” diyebilirsiniz ama bu hep aynı şarkıyı küçük değişikliklerle yapıyor olduğu anlamına gelmez. Bazı DJ’ler, yeni ve daha önce çok duyulmamış bir şarkı yapıp listelerin zirvesine oturduktan sonra aynı şarkının çok benzerini bir daha yayımlıyorlar ki zaten yüksek para getirmiş bir şarkının kârını iki katına çıkarabilsinler. Bunun en güzel üç örneği, son zamanlarda ün yapmış olan üç DJ/prodüktör (daha doğrusu beş çünkü bir solo ve iki tane ikişer kişilik grup). Bu kişilerin isimlerini duyduğunuzda isimler hiç yabancı gelmeyecek: Martin Garrix, Dimitri Vegas & Like Mike ve DVBBS. Ve bu üç isimden Martin Garrix ve DVBBS bunu çıkış şarkılarıyla, Dimitri Vegas & Like Mike da kariyerlerinde çok önemli bir yer taşıyan kendilerini dünyanın en iyi DJ’leri arasına sokan şarkıyla yaptılar. Ne dediğimi dinleyince anlayacaksınız. Martin Garrix “Animals”’ı ilk çıkardığında daha önce hiç duyulmamış, ilginç ve kulağa hoş gelen seslerle şarkıyı yazmasının yanı sıra, kendisi daha sadece 17 yaşında olduğu için bütün dünya listelerini alt üst etti. Herkesin gözünde geleceğin DJ’yi olarak görülüyordu ve “Elektronik müziğin geleceği emin ellerde.” deniyordu ki hala deniyor. Bu genç ve yaratıcı zekadan daha başka neler çıkabilir diye merak eden insanlar sıradaki şarkısı için gözlerini dört açmış bekliyorlardı. Martin Garrix, Jay Hardway ile birlikte çıkardığı sonraki şarkısı “Wizard” da neredeyse aynı şeyi yapınca herkes hayal kırıklığına uğradı. Ancak Martin Garrix hala elektronik müziğin geleceği olarak görülüyor. KARAKUTU SAYI:10 91


Dimitri Vegas ve Like Mike, Belçikalı kardeşler, daha önce yaptıkları birkaç şarkıyla isimlerinden söz ettirmişlerdi, ancak elektronik müziğin tepesindeki isimlerin dikkatini Afrikalı kabile danslarından sesler ve davullar içeren, bunun dışında da insanı ister istemez yerinden oynatan bir melodiye sahip olan şarkıları “Wakanda” ile çekmeyi başardılar. Herkes bunun üzerine ikiliye hayran oldu. Sonraki şarkıları “Chattahoochee” ise neredeyse aynısıydı, hatta pek çok kişiye göre “Wakanda”’dan da kötüydü. Bu yüzden birçok insan “Chattahoochee” çıkmış olmasına rağmen “Wakanda”’yı dinlemeye devam etti. Zaten ikinci şarkının adını söylemek ve yazmak çok zordu. DVBBS (Dubbs diye okunur, darbeler gibi bir anlamı vardır.) ise bu üç isim içinde belki de en beklenmedik çıkışı yapan ikili. Çıkardıkları inanılmaz enerjik şarkı “Tsunami”, tıpkı isimleri gibi gerçekten şiddetli baslarla ve darbelerle dolu. Diğer şarkılar sizi zıplatıyorsa bu şarkı sizi zıplamaya zorluyor adeta. Yüksek sesle dinlerseniz etrafınızda hareket etmeyecek mobilya kalmaz. Bir şarkıda bu kadar çok bası kullanıp olumlu sonuç almak muhtemelen hiçbir DJ’in aklına daha önce gelmemişti. Bu şarkıda ikiliye Borgeous da eşlik eder. Bunun üzerine daha da çok zıplamak isteyen insanlar daha isimlerini okumayı bilmedikleri bu ikilinin sıradaki şarkısını iple çekiyorlardı. DVBBS bu sefer Tony Junior eşliğinde “Immortal” isimli bir şarkı çıkardılar. Öncekinin çok benzeri bir melodi ve aynı baslar. Evet, baslar eğlenceliydi ancak insanlar başka bir şeyler istiyordu. Bu şarkı da müzikseverleri tatmin etmedi. Daha önce de söylediğim gibi, şarkıları dinleyince ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız. Hakların yenmesi, sorumlulukların yerine getirilmesi ve en önemlisi etik ve ahlak kuralları hayatın her yerinde olduğu gibi elektronik müzikte de karşımıza çıkıyor. Kimi sanatçılar diğerlerinden çalıyorlar, kimileri direk kendilerini kopyalıyorlar. En önemli şey yaratıcı olup paranın tuzağına düşmeden özgün şarkılar yazmak. Yazdığım yazıların doğruluğuna inanmak istiyorsanız ve bütün yazıya baştan sona göz gezdirmek istemiyorsanız, işte bahsettiğim şarkıların listesi: Swedish House Mafia - One Swedish House Mafia ft. Pharrell - One (Your Name) David Guetta - 50 Degrees Steve Angello, Dimitri Vangelis & Wyman - Payback StadiumX ft. Taylr Renee - Howl At The Moon Alesso - Clash Nicky Romero, Calvin Harris - Iron Martin Garrix - Animals Martin Garrix, Jay Hardway - Wizard Dimitri Vegas & Like Mike - Wakanda Dimitri Vegas & Like Mike - Chattahoochee DVBBS, Borgeous - TsunamiDVBBS, Tony Junior - Immortal

sinan KEYDER F-11 92 KARAKUTU SAYI:10


insan bir iblis yarattı İnsan bir iblis yarattı. Yeminler eşliğinde canını ona bağışladı ve kırıntılara muhtaç kaldı… ta ki en keskin yeriyle elindekilerin, iblisi yok edene kadar.

* * *

Sürekli yokluğundan yakındığımız, özgürlük… İnsanların uğrunda canlarını verdikleri, hayatlarını kararttıkları “özgürlük”. Özgürlük sonradan kazanılan bir durum mudur, yoksa biz kaybettiğimizin acısını mı çekiyoruz? Hepsinden önce sorgulamamız gereken, bizim özgürlük algımız. Şu, özgürlüğü yasalara, kanunlara, belgelere sığdırmaya çalıştığımız algımız. Belki de başlıca sorun burada. Çünkü bütün ağaçları harcasak da özgürlük hiçbir kağıda sığmayacaktır. Özgürlük her yerdedir. Özgürlük doğuştan ve doğadandır. Uçan kuş, çayırda koşan at, denizdeki balık, taşın ortasında biten ot… Özgür olan onlardır. Acaba kuşlar, olmayan sınırları geçmek için kaç pasaport imzalatırlar? Veya atlar koşacakları çayıra kaç para ile girerler, ne kadar vergi ile? Ot, yol kenarında bitmek için hangi muhtarlığa başvurur, hangi belge ile? Güneşle ay mesaiye kalır mı? … Peki ya biz? Biz ne yaptık? Olmayan kavramlara takılıp kaldık. Sandık ki kurallar, yasalar, haklar özgürlüğümüzü garanti altına alacak. Yanılmışız, özgürlüğümüz kapanın elinde kaldı. Kurallar hayattan bezdirdi, yasalar tutsak etti, haklar kandırdı… Özgürlük, kâğıt üzerindeki birkaç şekli tanır mıydı? Hayır. Tanıyan bizdik. Haklar dedik… İletişim hakkı, dakikası kırk kuruş. Ulaşım hakkı, en az bir lira. Eğitim hakkı, ücret limiti yok. Bunlar ve daha niceleri… İşte emeğimiz böyle sömürüldü. Çünkü o hatları biz döşedik; dağı delen, demiri döven, yolu çeken, binayı diken, eğitim veren, icat eden, emek veren biziz… Bu durumu düzeltmek için hiçbir şey yapamadık. Her tarafta yasalar var. Yazamazsın, konuşamazsın, itiraz edemezsin. “Yasak kardeşim, yasak!” İnsanlık tarihi boyunca bu durum iyice kötüleşti ve içinden çıkılmaz bir hal aldı. Birbirimize kelimeler yakıştırıp bin bir gruba ayrıldık. İnsanların arasına uçurumlar girdi. En önemlisi, insanla doğanın arasına girdi uçurumlar ve cinsiyetlerin de. İnsan, özünden uzaklaştı. Özgürlük doğadaydı fakat biz doğada değildik. Şimdi, hayvanlar sirklerde, toplama kampından farksız çiftliklerde, özgürlüklerinin dibindeler. Kadınlarsa halen insandan farklı bir varlık olarak düşünülmekte, öldürülmekte, dövülmekte, tecavüze uğramakta ve her gün sayısız darbeye maruz kalmaktalar. Ne toplumun ne o yasaların, hukukun umurunda değil bunlar. Çünkü uyutulduk, bir rüyadayız. Özgürlüğümüzden uzak, yaşamımıza başkalarının karar verdiği, sadece bir makineyi yürüten bir çark olduğumuz bir rüyadayız. Birileri artık buna dur demeli. Bunların hiçbirine ihtiyacımız yok. Birileri, birilerine artık dur demeli. Ve o “birileri”, bizleriz. Hiç kimse bize özgürlüğü altın tepside sunamaz. Zincirlerimizi kıracak olan bizleriz, bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır. Bu artık onların oyunu ve onların kurallarıyla kazanamayız. Birbirimizden başka hiçbir şeyimiz yok! Tüm zindanlar boşalmadıkça, tüm mezbahalar yıkılmadıkça, insan “insan” olmadıkça, hiç birimiz özgür değiliz! İnsana özgürlük! Doğaya özgürlük! salih eren KURÇ 9-C KARAKUTU SAYI:10 93


özgürlük Okul defterlerime Sırama ağaçlara Kumlar karlar üstüne Yazarım adını

Fecrin her soluğuna Denize vapurlara Azgın dağın üstüne Yazarım adını

Kapımın eşiğine Kabıma kacağıma İçimdeki aleve Yazarım adını

Okunmuş yapraklara Bembeyaz sayfalara Taş kan kağıt veya kül Yazarım adını;

Bulutun yosununa Kasırganın terine Tatsız kaba yağmura Yazarım adını

Camların oyununa Uyanık dudaklara Sükütun ötesine Yazarım adını

Yaldızlı tasvirlere Toplara tüfeklere Kralların tacına Yazarım adını

Parlayan şekillere Renklerin çanlarına Fizik gerçek üstüne Yazarım adını

Yıkılmış evlerime Sönmüş fenerlerime Derdimin duvarına Yazarım adını

Ormanlara ve çöle Yuvalara çiğdeme Çın çın çocuk sesime Yazarım adını

Uyanmış patikaya Serilip giden yola Hıncahınç meydanlara Yazarım adını

Arzu duymaz yokluğa Çırçıplak yalnızlığa Ölüm basamağına Yazarım adını

En güzel gecelere Günün ak ekmeğine Nişanlı mevsimlere Yazarım adını

Yanan lamba üstüne Sönen lamba üstüne Birleşmiş evlerime Yazarım adını

Geri gelen sağlığa Kaybolan tehlikeye Hatırasız ümide Yazarım adını

Gök kırpıntılarına Güneş küfü havuza Ay dirisi göllere Yazarım adını

İki parça meyvaya Odama ve aynaya Boş kabuk yatağıma Yazarım adını

Bir tek sözün şevkiyle Dönüyorum hayata Senin için doğmuşum Seni haykırmaya

Tarlalara ve ufka Kuşların kanadına Gölge değirmenine Yazarım adını

Obur köpekçiğime Dimdik kulaklarına Acemi pençesine Yazarım adını

Paul Eluard /M. C. Anday - O. V. Kanık 94 KARAKUTU SAYI:10


parlak bağımlı Güneşi görmediğine şaşırmıyor gibi ölüler. Onları asıl öldüren de bu galiba.. Otoriteyle bağdaştırılan lacivert bu kez suçsuz, Arabesk bir kaçış aratıyor sadece Korku, sahte madalyonlardan akıyor bu kez Gösterişsiz entellerin sağlam nutukları yoruyor Şiir yazamayan protokol metreslerine Okuduğumuz şarkılardan yargılanıyoruz yine.. Kimliği olmayan kadınlar bağırıyor: “Suçlu o,çok suçlu”(!!) Siyahlığını kabullenen her gövdede bir Tanrı ölüyor. Çirkin erkekler, boş maskelere küsüyor bu sabah... Bildiriler yayınlıyoruz peygamberlerin küfürlerini karalayıp Savaşta ölmüş hasta bir hedef yakıyor onları bu kez Hikayenin trajedisi gülünçleşiyor “Kestik” seslerini bastırıyoruz Kurtuluş mücadelemiz telefon kulübelerine saklananları Ürkütmesin diye bu seferki vazgeçiş İçimizdeki faşist metaforları seviyor selin BABİLA 10-E KARAKUTU SAYI:10 95


Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir. emile ZOLA

müzik ve özgürlük Müziğin başlangıcından sonraki olgun dönemde toplumsal yapı içerisindeki dini ve siyasi olgular müzik sanatını kıskacı içerisine almıştır.Bir dönem sadece din adına yapılan müzik daha sonra saray ve etrafındaki insanlar için yapılıp icra edilmiştir.Bu durum o dönemde içerisinde eser yaratan besteciler için önemli bir sıkıntı kaynağı olmuştur.18. yüzyıl sıralarında müzik sanatı daha özgün ve özgür bir şekilde yarataılmış ve icra edilmiştir.Bu noktadan sonrada sanatçının kişisel özgürlükleri ve bağımlılıkları ürettiği sanat üzerinden açığa çıkabilmiştir. İnsanla müzik arasındaki ilişkiyi özgürlük ve bağımlılık arasındaki ince çizgiyle betimlersek, bağımlı bir varlık olan insanın müzikle özgürleştiğini söyleyebiliriz. Daha da ileri giderek müziği ‘sanat eseri’, müzik yapan insanı ‘sanatçı’ olarak ele alalım. Müziği pratik, elle tutulur hiçbir karşılığı bulunmayan, kendinden geçirici, özgürleştirici bir boyut ya da araç olarak gözlemleyerek, bir müzik eserinin gözle görülür ‘özgürlük’ olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sanat eseri özgürlük ile bağımlılığı kendi bünyesinde birleştirmektedir. Sanatçı hem özgür hem de bağımlı olarak yaratan bir insandır. Sanatçı insan gelişiminin amacını, yeteneklerinin tüm yönlü geliştirilmesinde, yani kişiliğin armonik bir bütün olarak geliştirilmesinde görmekte, ancak bu yolla özgürlüğe ulaşabilmekte ve böylece yaratıcılığını dile getirmektedir. Sanatın eğitici gücü, akıl ve duyguyu bir bütün haline getirecektir. Acaba akıl mı daha bağımlıdır, yoksa duygular mı daha özgürdür? İnsan, sanatçı ruhunu tüm özgürlüğü ile yaratıya yönlendirirken ve bu yönlendirme yolu olarak da müziği seçtiyse eğer, müziğin bir sanat eseri olma yolunu kat edene kadarki en sancılı oluşum döneminde de onu bağımlı kılacak bir takım sınırlamalarla da karşılaşabilir. Örneğin beste yapan bir öğrenci, ustalarına bestesini nasıl yaptığını, neye dayanarak bir kompozisyon oluşturduğunu, enstrümanları, temayı vs. neye göre seçtiğini ve işlediğini onları ikna edecek bir biçimde açıklamalıdır. Sadece “ben yaptım, oldu” diyemez. Ya da bunu demesi ve kabul görmesi için çoktan öğrencilikten çıkmış, usta olarak kendini uzun yıllar sunduğu eserleriyle kanıtlamış olması beklenir. Bitirirken, elbette ki bu konuyu bir sonuca bağlamak gibi bir gaye yoktur, olamaz da. Amaç, böylesine derin bir konuyu özetle tartışmak, her iki tarafından da ele almaya çalışmaktır. Sonuç olarak insanın içinde bulunduğu her olgu, felsefi açıdan görecelidir. Hele ki sanat da işin içine girdiğinde çifte bir döngü ile karşı karşıyayızdır. Belki de işin en keyifli tarafı burasıdır. Denizleri yüzerek bitirmek mümkün olmasa da, attığımız her kulaç bize keyif verir ve farkında olmadan ilerleme kaydederiz. Kaynakça: Prof.Dr Edip Günay / Toplum Bilim ve Müzik fahri PEKİNEL / MÜZİK ÖĞRETMENİ

96 KARAKUTU SAYI:10


adalet, sorumluluk ve özgürlük Zeka, kalıtsal yolla geçen ve “neyi nasıl yapabileceğimizi” çalıştıran bir mekanizmadır, Akıl ise herhangi bir konu ya da olguyu inanç, ahlak, vicdan, mantık ve zekâ değişkenleri paralelinde ve bu kavramlar arasındaki denge temelinde değerlendirerek sonuca giden “bir karar verme süreci ve sonucunu” tarifler. “Adalet” ve “özgürlük” kavramları yaşadığınız ülkedeki çeşitli anayasa, kanun ve üst söylemlerle de çerçevesi belirlenebileceği gibi kendi dünya görüşünüzle size sağlanan kamusal sınırları daha dar bir alana kapatabileceğiniz ya da zengin sosyal ilişkilerle de genişletebileceğiniz çok temel iki kavramdır. “Sorumluluk” ise sınırları kesinlikle herhangi bir kanun tarafından belirlenemeyen tüm çerçevesi ve özgünlüğü ile bireyin iç dünyasında şekillenen bir kavram olduğunu görüyoruz. Peki bu üç kavram neden yan yana diye bir sorgulama ürettiğimizde çok net olarak; “Sorumsuz bir Adalet” anlayışı ile Özgürlük üretmenin mümkün olmadığını görmekle birlikte “Özgür bir Adalet” talebi ya da anlayışı için de her bireyin öncelikle kamusal sorumluluk anlayışını Kendi içinde fazlaca özümsemesi gerekmektedir. Bu üçlü içerisinde her ne kadar Adalet ve Özgürlük kavramları en popüler ve hakkında en çok talep üretilen gündem maddeleri olsa da bu amaca ulaşmak için en temel araç tabiki bireysel ve kamusal sorumluluk anlayışıdır. “İnsan” sosyal ve aklı (Çok hücreli tüm canlılarda bir zeka tarfilenebilmektedir.) olan tek canlı türüdür. İnsan, Adalet ve Özgürlük konusundaki ihtiyaç ya da taleplerine için Aklı’nı kullanarak kendi içindeki erdemleri geliştirerek ulaşabileceği bir “kamusal sorumluluk” anlayışı geliştirmek zorunda olduğunun farkındalığında olmalıdır. Akıl ikinci planda ise “Adalet” ve “Özgürlük” arayışlarımızın hepsi sadece bir “Sorumsuzluk” olacaktır. Adalet ve Özgürlük ancak bireysel ve kamusal sorumluluk anlayışı ile sulanabilecek bir meyvedir. Sevgiler. giray ERDİ / GO Oyuncusu

KARAKUTU SAYI:10 97


sanat ve özgürlük Bu iki kelime yan yana geldiğinde aklıma ilk gelen Michaelangelo’nun esirleri(1) oldu. Devasa mermer bloklarında hapsolmuş, kurtulmaya çalışır gibi görünen mükemmel insan figürleri. Mermerin katılığı ve soğukluğu bile figürlerin sanki kurtulmak için çırpınıyorken bir anda donmuşlar izlenimini bozamıyor. Ne yazık ki bu eserleri vücuda getiren dahi mermerin içindeki esirler gibi gerçek hayatta da tam anlamıyla özgür olamadı. Hayatı boyunca yaşadığı çağın en güçlü otoritesi papa tarafından istemediği işleri yapması için zorlandı. Gönülsüz olarak yıllarca papanın zoruyla yaptığı sistina şapel Freskosu sonrası vücudu sakat kaldı. Sanatçının üretebilmesi ve ürettiği sanat eserinin nitelikli olabilmesi için öncelikle Özgür olması gerekir. Sanatçı Özgür düşünebilmeli, çalışabilmeli, ifade edebilmeli ve yaşayabilmeli. Maddi anlamda özgürlüğün önemi kadar kendi düşüncelerini çeşitli şekillerde İfade eden sanatçının düşünsel anlamda özgürlüğü de var ki bu daha önemlidir. Sanat var olduğundan beri insanları düşünmeye sorgulamaya yeni önermelere teşvik etmiş ve insanlığın bilinçlenmesinde önemli bir görev üstlenmiş. Dolayısıyla sanatçı içinde bulunduğu sistemin önemli bir parçası olmuş. Bu yüzden özgür sanatçının söylediği söz ve toplumdaki rolü nedeniyle her zaman kendi ideolojisini halka kabul ettirmek isteyen iktidarın hedefinde olması şaşırtıcı olmamalı. Dünya ve sanat tarihinde sanatın her dalına müdahalede bulunulmuş. Yasaklanan kitaplar sürgün edilen veya hapsedilen yazarlar her dönem olmuştur. Örnek olarak Hitler Almanya’sındaki faşizm her alanda olduğu gibi sanat ortamında da kendini göstermiş Hitler’in uygun görmediği sanat yapıtları ve sanatçılar aşağılanıp yok edilmeye çalışılmıştır. İktidar bu anlamda sanatı kendi çıkarlarına paralel bir tür ‘reklam’ çalışması olarak görmek istemiştir. Modern ve soyut sanat mariz ve sapkınlık olarak adlandırılmış. Güçlü kaslı mağrur bakan dimdik erkek ve kadın figürlerinden oluşan resim ve heykellere(2) ise gerçek sanat eseri payesi verilmiştir. Aynı yaklaşım komünizm ile yönetilen Sovyet Rusya için de geçerlidir. Bu gibi örnekler günümüzde de yaşanmakta hatta Demokrasiyle yönetilen ülkelerde bile Sanatın içine tükürebilen belediye başkanları, yine o ülkedeki ifade özgürlüğünü beğenmediğini dile getirip gezisini iptal eden dünyaca ünlü yazara “Biz de sana çok muhtaçtık, gelsen ne olur gelmesen ne olur?” diyen başbakan bulunabilmektedir. Bütün bu olumsuzluklara rağmen baskıcı ve özgürlüklerin kısıtlandığı ülkelerde sanatın her türünün bir başkaldırış ve direnme iç güdüsüyle daha güçlü yapıldığını söylemek pek de yanlış olmaz. tufan YÜCEDAĞ / Heykel Öğretmeni

98 KARAKUTU SAYI:10


KISA FİLM KULÜBÜ ÖZGÜRLÜK - Bağımlı olmadan kendi ayaklarının üzerinde durabilmektir. zeynep ORAL - Özgürlük kaybedecek bir şeyinin olmamasıdır. ilayda GÜLER - Özgürlük buraya yazamadığım bir şeydir. serhat SAVAŞ - Özgür olun. mine ÖZTÜRK - Özgürlük adil olabilmektir. ali ARTAÇ - Özgürlük karanlıkta görebilmektir. miray ASLAN

KARAKUTU SAYI:10 99


100 KARAKUTU SAYI:10


Karakutu Edebiyat Dergisi / Sayı:10 / Yıl:2014  

Terakki Vakfı Özel Şişli Terakki Lisesi ve Fen lisesi öğrencilerinin “Edebiyat” dergisi

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you