Page 1

Röportaj: Prof. Dr. Gökhan ORAL

MAHREMİYET ve SINIRLAR Hayaller ve Hayal Kırıklıkları:

Çocukların Farklı Özellikleriyle Karşılaşmak Üzerine

Ergenin Dili

Konuk Yazar: Psikolojik Danışman Hande Köprülüler

Sabrın İnşası


02 08

30 16

38

İçindekiler 01 Editörden - Hülya Seferoğlu 02 Hayaller ve Hayal Kırıklıkları - Uzman Danışman Psikolog Aylin Deniz Ülkümen 08 Duygusal Duyarlılığa Sahip Anne Baba Olmak Uzman Psikolojik Danışman Asude Işık / Psikolojik Danışman Belkıs Elitaş 12 Ben, Ben, Ben... Narsisizm - Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya 16 Mahremiyet ve Sınırlar - Röportaj: Prof. Dr. Gökhan ORAL 24 Ergenin Dili - Konuk Yazar: Psikolojik Danışman Hande Köprülüler 30 Sabrın İnşası - Psikolojik Danışman Aylin Germiyen Alioğlu 34 Tüketim Süreci ve Çocuğun Üretime Teşvik Edilmesi - Psikolojik Danışman Filiz Koçak 38 Çocukluk Dönemi Depresyonu - Uzman Psikolojik Danışman Melek Atakul 42 Bizden Haberler


Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü Editör Hülya Seferoğlu Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Funda Tezer Uzman Psikolojik Danışman Neşe Eşer Uzman Psikolojik Danışman Müge Kösoğlu Uzman Psikolojik Danışman Tuğçe Erguvan Eryılmaz Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama / www.hezarfen.ist Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü Baskı

ÖREN MATBAA / 0 (212) 544 65 98 Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 19 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

gelisimdergisi@terakki.org.tr

Editörden Değerli Okurlar; Yazarlarımız, yayın kurulumuz ve direktörümüzle birlikte uzun bir çalışma süreci sonrası sizlere yeniden merhaba demenin mutluluğunu yaşıyoruz. Bu yılın bizim için önemi çok daha büyük; çünkü “Gelişim Dergisi” ekibi olarak 10. yılımıza girmenin heyecanı içerisindeyiz. 2003-2004 eğitim ve öğretim yılında bir bülten olarak başladığımız, sizlerden gelen olumlu geribildirimlerle daha kapsamlı bir çalışmaya dönüştürdüğümüz dergimizde, bu zaman süresince 88 makale, 17 çeviri ve 18 röportaja yer verirken 16 konuk yazarla buluştuk. Gelişim dergisi, sizinle buluştuğu zamana kadar birçok aşamadan geçiyor. Birikimlerimizi paylaştığımız dergimizin arka planında o kadar çok kişinin katkısı var ki… Amacımız sizlere gündemin önemli konuları ile ilgili bilimsel yazılarla kaynak olabilmek ve ışık tutabilmek... Geçmiş yıllarda velilerimizden Gelişim Dergisi’nin danışmak için başvurulan ilk kaynak olduğunu duyduğumuzda amacımıza ne kadar ulaştığımızı düşünmüştük. Eğer merak ettiğiniz bir konu hakkında yayınlanmış bir makalemize güvenle bakabiliyorsanız, yazıyı okuduğunuzda merakınızın karşılandığını düşünüyorsanız ne mutlu bizlere… Sevgili anne babalar, 19.sayımızda da ilginizi çekeceğinize inandığımız, okurken size yol göstereceğini düşündüğümüz birçok konuya yer vermeye çalıştık. Prof. Dr. Gökhan Oral’la bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajda kişisel sınırlar ve mahremiyet kavramı ele alınırken mahremiyet kavramının hangi yaşlardan itibaren inşa olduğu, anne babaların tutumlarının bu kavramın oluşumundaki etkisi gibi konuları masaya yatırdık. Konuk yazarımız psikolojik danışman Hande Köprülüler, ergeni daha iyi anlayabilmek adına “Nece konuşur ergenler? Kiminle ve ne hakkında konuşurlar?” diyerek kendini ifade etmenin, düşüncenin aracı olan dilin ergen için anlamı üzerinde durdu. Danışman arkadaşlarımız ise yine beğenerek okuyacağınızı düşündüğümüz çeşitli konularla sizlerle buluşmak istedi. Sizlerle iletişimimizi daha da güçlendirdiğine inandığımız dergimizin her bir sayısını merakla beklediğinizi umuyoruz. Geçmişte ve şimdi dergimizin her aşamasında emeklerini ve birikimlerini aktarıp katkıda bulunan psikolojik danışmanlarımıza, yayın kurulumuza, editörlerimize, redaksiyonları gerçekleştiren Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanımıza, sürecin her aşamasında dergimizi destekleyen Kurumsal İletişim Koordinatörümüz ve tüm ekibine, tasarımı gerçekleştiren Serdar Uyanık’a ve emeği geçen herkese gönülden tekrar teşekkür ediyoruz. Sizleri yazılarımızla başbaşa bırakmadan önce Gelişim dergisi olarak daha çok okurla buluşabilmek adına artık Sayısal Kitap’ ta da olduğumuzu mutlulukla belirtmek isteriz. Bundan sonra Gelişim dergisine, okul kütüphanemizin http://library.terakki.org.tr/client/tr/defaulttur/  web sayfasında bulunan “Sayısal Kitap” Türkçe e-kitap veri tabanından da online olarak erişebilirsiniz.  Bir sonraki sayımızda görüşene kadar mutlu, huzurlu, doyasıya hayatın tadına varabileceğiniz bir yıl diliyorum… Sevgiyle kalın,

Hülya Seferoğlu Psikolojik Danışman

01


Yazan: Uzman Danışman Psikolog Aylin Deniz Ülkümen

HAYALLER ve HAYAL KIRIKLIKLARI: Çocukların Farklı Özellikleriyle Karşılaşmak Üzerine Hayali çocuk, anne babanın zihninde bir temsildir. Ancak doğan çocuk bambaşka biridir. O ne annesidir, ne babası, ne de onların hayalleri. Çocuğun doğumunun ardından, anne baba çocukla tanışmaya, onu tanımaya başlar. Hayallerindeki çocuk ile gerçekteki çocuk arasında fark olması kaçınılmazdır. 02


Bir çocuk ne zaman dünyaya gelir? Fiziksel olarak bu sürecin hamilelik ile başladığı ve doğumla sonlandığı söylenebilir. Fakat çocuğun düştüğü ilk yer aslında anne rahmi değil, anne babasının zihnidir. Dünyaya gelişinden, hamileliğin gerçekleşmesinden çok önce çocuk ebeveynlerinin zihnine, hayaline düşer. Herkesin “henüz olmayan” çocuğuna dair birtakım hayalleri vardır; çocuk sahibi olmayı istemeyen kişiler dahi aslında istemedikleri çocuğu hayal ederler. Birine benzemesi, başka birine benzememesi, belirli şeyleri yapması, diğerlerini yapmaması, anne babanın kendi çocukluğunda başına gelenleri yaşamaması, kendi çocukluğunda yaşayamadıklarını yaşaması hayal edilir. Bazen bu hayalin farkında olup onu tarif etmek daha kolayken, çoğu zaman anne babanın kendisi dahi çeşitli unsurlarının farkında değildir. Raphael-Leff (2001) bu hayaller yumağından “kaleidoskop” diye bahseder çünkü sabit kalmaz, renk ve biçim değiştirip dururlar. Elbette çocuğa dair hayaller kuran yalnızca anne baba değildir. Çevrenin de beklentileri vardır; anne babanın kendi ailesinin, yakınlarının, onlardan beklentileri, çocukta cisimleşir. O hâlde bir çocuk doğduğunda, kendisine dair birçok hayalin ortasına doğar denilebilir. Anne babasının hayallerinin, hatta onların anne babalarının, kardeşlerinin, onları tanıyan, hayatlarına eşlik eden kişilerin hayallerinin… Hayali çocuk, anne babanın zihninde bir temsildir. Ancak doğan çocuk bambaşka biridir. O ne annesidir, ne babası, ne de onların hayalleri. Çocuğun doğumunun ardından, anne baba çocukla tanışmaya, onu tanımaya başlar. Hayallerindeki çocuk ile gerçekteki çocuk arasında fark olması kaçınılmazdır. Büyümenin içine çoğu zaman bu farkın adım adım kabullenildiği bir yas süreci de karışır. Çocuğun olması istenen özelliklerine arzu, istenmeyen özelliklerinden endişe duyulur. Bazen çocuğun en ufak hareketi dahi bu özelliklerin varlığına veya yokluğuna işaret ettiği yönünde yorumlanıp heyecan veya endişeyle karşılanabilir. Özel yetenekleri var mıdır? Teneffüslerde futbol oynamıyorsa yapayalnız mı kalacaktır? Harfleri karıştırması bir soruna mı işarettir? Prenses gibi giyinmeyi neden sevmiyordur? Bu sorular çoğaldıkça çoğalır. Çocukların bu beklentilerle baş etmelerinin çeşitli yolları vardır. Bazı çocuklar kendilerini tamamen bu beklentiye adar. Anne babalarının hayalindeki imgeye, aslına bakılırsa anne babalarının hayalinde olduğunu hayal ettikleri imgeye uymaya

çabalarlar. Uyumlu, sorun çıkarmayan çocuklar olarak bilinir, bu yönleriyle övülürler. Ancak bu çocukların ne yapılması gerektiğini anlamaya çalışırken iç seslerine duydukları güven azalabilir, neyi arzuladıklarını anlamakta zorlanabilirler. Pusulaları başkaları olur, başkalarının arzusunu anlayamadıklarında kendilerini kaybolmuş, boşlukta hissedebilirler. Başkalarının arzusuna göre şekillendiklerini hissettiklerinde ise uyumlu davranmakla birlikte içten içe öfke duyabilir, ilk bakışta bununla bağlantılı görünmeyen, belli belirsiz itiraz davranışları geliştirebilirler (tırnak yeme, diş gıcırdatma gibi). Kimi çocuk kendisine dair kurulan hayallere tamı tamına uymaya muazzam bir çaba gösterirken kimi çocukta ise bunlardan sapmaya yönelik yoğun bir uğraş görülür. Bu durumda çocuk, anne babasının kendisine dair ne hayali varsa, ne hayali olduğunu seziyorsa, hepsini yıkıp geçmeye niyetli gibidir. Ne kadar “düzgün” davranması bekleniyorsa o kadar dağınık, ne kadar “nazik” olması bekleniyorsa o kadar nezaketsiz, ne kadar “normal” davranması bekleniyorsa o kadar “tuhaf” davranır. “Ben sizin parçanız değilim, ben başka biriyim.” demenin belki de en sert yollarını arar. Bir yandan da anne babasını sınava tabi tutar. Hep başarılı olması istenen bir çocuğun tekrar tekrar başarısızlığa uğraması ve bu yolla ebeveynini başarısızlığa uğratması büyük bir sınamadır. En düzgün davranan çocuk olmadığı, en parlak notları almadığı, en iyi övgüleri duymadığı zaman da onu kabul edecekler midir?

Çocukların farklı özelliklerinin anne babalar üzerindeki etkisi Çocuğun okula başlaması demek, artık etrafında onun yaş döneminin genel özelliklerini sezdiren, kendisiyle kıyaslanabilecek, her türden farklılığı anne babaya hızlıca hissettiren onlarca çocuğun olması demektir. Nihayetinde her çocuk farklıdır; boy, kilo, ten rengi, göz rengi, mizaç, bilişsel beceriler, duygusal beceriler, spor yatkınlıkları, sanatsal ilgiler, merak alanları, anne babayla kurdukları ilişkiler, kardeşlere verdikleri tepkiler, cinsiyete ilişkin kalıp yargılara uyma/uymamaları, hareketlilik, dikkat süresi, yakınlık/mesafelilik tarzı, özerkleşme/bağlı kalma yatkınlıkları ve daha niceleri açısından… Çocukları birbirlerinden farklı kılan özellik alan-

ları sayısızca çoğaltılabilir. Dikkat edilecek ne çok şey vardır! Yaş grubunun genel eğiliminden gösterilen her tür sapma, anne baba tarafından hızlıca fark edilmeye açıktır. Şayet çocuğu anne babanın hayalinden ve hatta diğer çocuklardan büyük ölçüde farklı kılan belirli özellikler varsa, süreç karmaşıklaşabilir. Hayal edilen ile gerçekte karşılaşılan arasındaki fark ne denli büyükse, süreç de o denli karmaşık hâle gelir. Bazı çocuklar, belirli alanlarda zorlanmalarına sebep olan yahut çevrelerince “farklı” bulunan, kendilerine ya da ailelerine “farklılık” hissettiren belirli özelliklere sahip olabilirler. Bu tür özellikler arasında; çocuğun derslerde zorlanmasına sebep olan öğrenme stilleri, gelişimsel özellikler ve birtakım bedensel/ruhsal/sosyal özellikler sayılabilir. Bu tür özelliklerle karşı karşıya gelen anne babalar, kendileri için zorlayıcı olabilecek pek çok duyguyla baş etme mecburiyetinde kalırlar. Hem bu farklılıkların hayatları üzerinde somut etkilerinden, hem de bunların süreç boyunca kendilerinde uyandırdığı pek çok zorlayıcı duygudan bahsedilebilir. Hayret, isyan, utanç, öfke, suçluluk, endişe, hüzün, tükenmişlik, umutsuzluk…

Neden arkadaşları gibi değil? Neden kardeşi gibi değil? Belirgin düzeyde bir farklılıkla karşılaştıklarında, anne babaların içi sıklıkla hayal kırıklığı ve başarısızlık hissiyle kaplanır. Neden bu başkalarının değil kendilerinin başına gelmiştir? Farklı olduysa, bunun sorumluluğu kendilerinde midir? Kendilerinin bir parçası gibi hissettikleri çocuk sanki kendilerindeki bir hatayı açık etmiş, bir eksiği dışa vurmuş gibi, “ideal” veya ”kusursuz” bir çocuk yetiştirememiş olmaktan dolayı kendilerinde bir hata varmış gibi hissedebilirler. Bundan dolayı utanç ve/veya suçluluk duyabilirler. Bazen durumla ilgili bilgi edinmek, olası sebeplerini öğrenmek, gerçekçi bir muhakeme yapılmasını sağlayarak hissedilen suçluluğu hafifletmeye yardımcı olması açısından faydalı olabilir. Sebep bulunamadıkça, anne babaların yönlerini kaybetmiş gibi hissetmeleri ve kendileriyle ilgili sebeplere atıfta bulunmaları artabilir. Belirsizlik sürdükçe öfke de sürer; çocuğa, kendilerine, eşlerine, kendi anne babalarına… Durumun sebebi başka başka kişilere istemsizce atfedilip bu kişilere öfke duyulabilir. Yoğun olarak yetersizlik hisleriyle boğuşulur. Çocuğa yetemediğini, ihti-

03


yaçlarını karşılayamadığını, ne yapsa olmadığını, çabalarının karşılık bulmadığını ve takdir edilmediğini, çocuk ve çevresindekiler (eş, aile, uzmanlar) tarafından çabasının görülmediğini hissederek incinmiş ve gücenmiş hissedebilirler. Eğer anne baba ya da onların yakınları (kardeşleri veya kendi ebeveynleri gibi) benzer farklılıkları çocukken yaşadıysa, bu bir tür kaçınılmaz yazgı gibi deneyimlenebilir. Sanki bu kişiler çocukluklarında ne yaşadılarsa çocukları da birebir yaşamaya mahkûmmuş gibi.. Aslında çocuğun okula başlamasının, tüm anne babaların iç dünyasında kendi okul yaşamlarına dair meseleleri bir ölçüde etkinleştirmesi beklenir. Okulla birlikte zihinlerine pek çok soru düşer: Çocukları da onların yaşadıklarını mı yaşayacaktır? Aynı derslerde zorlanacak mıdır? Arkadaşlarının arasına giremeyip üzülecek midir? Elbette sorular sadece endişelerle sınırlı kalmaz, gururla anımsanan yaşantıların da çocuk tarafından tekrar edilmesi beklenebilir. Her durumda, anne babanın zihninde kendi okul yaşantıları etkinleşmiş, çocuğun yaşantılarına referans noktası olmaya açık hâle gelmiştir. Bu gayet doğal olsa da anne baba kendi yaşantılarıyla çocuğunkileri ayırmakta fazlaca zorlanırsa, yaşadığı zorlayıcı durumları çocuğun da aynı şekilde deneyimlemesinden endişe ederek güncel gerçekliği tam anlamıyla değerlendirme

04


konusunda zorlanabilir. Üstelik çocuk anne veya babasıyla benzer bir zorluk yaşayacak olduğunda aslında bunu kendi yaşamı, mizacı, baş etme stilleri ve destek kaynakları -ne de olsa anne babaları da hayatları da bir değildir- doğrultusunda, anne babasının çocukluğunda yaşadığından farklı, kendisine özgü bir biçimde deneyimleyecektir. Özellikle çocuğun anne babanın hayatını bütünüyle kaplaması söz konusuysa, çocukla ilgili yaşanan her zorluk, anne baba tarafından doğrudan doğruya kendileriyle ilgili bir durum gibi hissedilebilir. Benzer şekilde, ebeveynlerden birinin çocuğun sorumluluğunu oransızca üstlendiği durumlarda da çocukla ilgili her zorluğun doğrudan o ebeveynle ilgili bir meseleymiş gibi ele alınabildiği görülür. Bu açıdan sorumlulukların anne baba arasında paylaşılması, anne

babanın çocuk dışında da kendisini tanımladığı, doyum bulduğu alanların olması önem taşır. Suçluluk yoğun olarak yaşandığında, anne babaların başkalarının da kendilerini suçlamasından endişe etmesi, konuyu yakınlar veya uzmanlarla konuşmayı zorlaştırabilir. Çocuğun damgalanmasından endişe edilebilir. Böyle olduğunda öğretmenlerle görüşmeler de kaygıyla beklenir, kimi zaman kaygı çok yoğunlaştığında, bu görüşmelerden kaçınmak istenebilir. Çocukla ilgili endişelerin yatışması için her şeyin yolunda olduğu duymak istenebilir, çünkü herhangi bir zorlanmaya dair tahammül azalabilir. Bu bazen, her zorluğun bir eksiklikten kaynaklanacağı endişesiyle, farklı konularda yaşanabilecek zorluklara da tahammülün azalmasıyla sonuçlanabilir. Bu tür hisler baskın olduğun-

da, algılanan bu farklılık bazen bir nevi “çekim merkezi”ne döner; çocuğun yaşadığı, gelişimsel olarak olağan da olabilecek her tür zorluk, aynı durumla ilişkilendirilerek endişelerin artmasına sebep olabilir. Yaşanan zorlanmaların olağan olduğu, gelişimin parçası olduğu fark edilmediğinde, anne baba için durumu daha da endişe verici ve başa çıkılamaz hâle gelebilir. Böyle durumlarda, yaşanan zorlukları birbirinden ayrı ele almak, neyin gelişimsel sürecin olağan parçası, neyin çocuğun ayrıca desteklenmesi gereken ihtiyacı olduğunu ayırmak, önem taşır. Bunlar ayrı ele alınmadığında, çocuğun her çocuğun yaşadığı hüsran, hayal kırıklığı, öfke uyandıran olayları yaşamaması için fazlaca çaba sarf edilebilir. Onun hiç üzülmemesi, hiç hayal kırıklığına, hüsrana uğramaması, hiç kızmaması istenir; çünkü bu hisleri hem çocuk

05


hem de aile hâlihazırda fazlasıyla yaşamıştır. Çocuğun her tür olumsuz duygu ve deneyimden korunması gerektiği düşünülebilir. Bazen çocuk gelişiminin belirli bir döneminde zorlandığı ve bu durum atlatıldığı hâlde o hep daha fazla desteğe ihtiyaç duyacakmış gibi hissedilebilir. Belirli dönemlerde zorluk yaşadığımızda her birimiz bu zorlukla baş edebilmek için kendimize has savunma biçimleri geliştiririz. Bunlar o durumla baş etmekte bize fayda sağlarlar. Ancak çoğu zaman zorlu durum geçtikten sonra

06

da onlara başvurmaya devam eder, içinde bulunduğumuz durumun değiştiğini, bu baş etme mekanizmalarının artık bize faydadan ziyade zorluk getirdiğini fark etmeyiz. Benzer şekilde, ek desteğe ihtiyacı olan çocuklar da çok zaman ihtiyaçları geçtikten sonra da desteklenir, sadece ihtiyaçları olan alanlarda değil her alanda fazlaca desteklenip korunurlar. Onların büyüdüğünü, kendilerini geliştirdiğini, her zaman aynı miktarda desteğe ihtiyaç duymayabileceklerini fark etmek daha güçtür. Bu tür bir koruma, ço-

cuğu büyümesi ve kendi baş etme kaynaklarını ve becerilerini oluşturması için gereken hüsranı yaşamaktan geri tuttuğunda; çocuğun kaygı ve korkularının arttığını, karşısına çıkan sorunlarla baş etmekte zorlandığını ve hüsrana tahammülünün azaldığını, bazen sosyal becerilerinin yeterince kuvvetlenmediği görülür. Bu durum, sadece farklı kişisel özelliklere sahip çocuklar için değil, zor yaşantılardan geçmiş olmaları nedeniyle diğerlerinden farklılaştığı düşünülen çocuklar için de geçerli olabilir.


Bir veya birden fazla kardeşin söz konusu olduğu durumlarda, bunlara ek olarak kardeş dinamiği de işin içine girer. Bu bazen açık kıyaslamalar şeklinde olsa da pek çok zaman daha karmaşık duyguları da içerir. Örneğin, bir kardeşin yapamadığını diğerinin yapması zaman zaman anne babada zorlayıcı duygular uyandırabilir; bir çocuğun yapabildiklerine sevinmek, sevindiği için suçlu hissedip diğer çocuğun bundan eksik/ mahrum kalmasına üzülmek, diğer çocuğunun yapamadıklarıyla yeniden karşı karşıya gelerek kaybı hissetmek… Böyle durumlarda bir çocuğun kazanımı, diğerinin kaybını anımsatıyor olabilir. Bazı durumlarda, bir çocuğun yapamadıklarını diğer çocuğun yaparak bu durumu telafi etmesine yönelik yoğun bir istek duyulabilir ve bu diğer kardeş için de yüksek beklentiler yaratarak onun baskı altında hissetmesine sebep olabilir. Diğer yandan, çocuklardan birisinin özel ilgi gerektirdiği durumlarda anne baba kendilerini diğer çocuğun yaşadığı zorluklarla ilgilenmek için fazla yorgun hissediyor olabilir ve bu zorluklara tahammül azalabilir. Tüm bunların yanı sıra eğer ki çocuğun daha fazla bakım ve destek gerektiren bir durumu varsa, bazen hayatın baştan aşağı onun ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi gerekliliği de ortaya çıkabilir. Ailenin ev hayatı, sosyal hayatı, bazen mesleki hayatı bu ihtiyaçlar etrafında şekillenebilir. Bu değişikliklerin bir yandan öfke uyandırması aslında son derece doğal ve yaygındır, ancak yine de ebeveynlik yaşantısında bu tür olumsuz duygulara yer olmadığına inananlar için suçluluk ve acı verici olan bu duygular çoklukla yok sayılır, bu sefer kişinin kendisinin de açıklamakta zorlanabildiği tahammülsüzlükler olarak geri dönebilirler. Anne baba, çocuğun ihtiyaçları üzerine çalışır ve onu öncelerken sıklıkla kendi ihtiyaçlarıyla, duygularıyla ilgilenmeyi unuttuğunu bile fark etmez. Onlardan birer kahraman gibi, bıkmadan, usanmadan, kendilerine hiç bakmadan çocuklarıyla ilgilenebiliyor olmaları beklenir; üstelik bu çoğu zaman salt çevrenin değil, anne babanın kendi beklentileridir de. Ancak gerçekçi olmayan bu beklentiler tükenmişliği artırdığı gibi, kişide ihtiyaçlarını karşılamaya ayırdığı vakte dair suçluluk da uyandırabilir. Oysa çocuğa destek olabilmesi ve tükenmişliğin önüne geçebilmesi için, anne babanın da kendisine ve birbirine destek olabilmesi, kendi ruhsal ve sosyal kaynaklarını güçlendirmesi önem taşır.

Sonuç Niyetine: Uyum ve Yas Neticede hissedilen farklılıkların ve olduğu hâliyle çocuğun kabullenilme süreci, tüm bu duygu ve düşüncelerin eşlik ettiği bir nevi uyum süreci olarak düşünülebilir. Literatürde, çocukların farklı özelliklerinin kabul edilme süreci, bir yas süreci olarak ele alınmaktadır. Yas ise nihayetinde uyum demektir. Kaybın adım adım, zaman içinde, ona eşlik eden duyguların mümkün olabildiğince işlenmesiyle kabullenilmesi, önceden var olan hayal ve niyetlerden vazgeçilmesi, gerçekliğin kabul edilmesi, yani duruma ve gerçekliğe uyum sağlanması anlamına gelir. Bu süreç boyunca yukarıda değinilen tüm duyguların yaşanması olağandır; öfke, suçluluk, umutsuzluk, hüzün, hayal kırıklığı... Bu hislerin bazıları zaman içinde hafiflerken, bazılarının özellikle gelişimsel aşamalarda ve hayatın dönüm noktalarında bir süreliğine yeniden alevlenebildiği görülür. Kayıp kabullenildikçe, var olanlara, aslında kaybedilmemiş olanlara bağlılık artar. Çocuğun başka özellikleri keşfedilir, daha yakından tanınırken, bunun topyekûn bir kayıp olmadığı hissedilmeye başlanır. Bu süreci karmaşıklaştırabilen etmenler olduğu gibi, baş etmeyi kolaylaştıran destekleyici etmenler de vardır. Destekleyici etmenler arasında başta anne baba arasındaki çift ilişkisinin niteliği ve anne babanın birbirinden destek alabilmesi, daha geniş aileden ve sosyal ağlardan alınan desteğin yanı sıra kişinin kendi ruhsal kaynakları ve baş etme stilleri bulunmaktadır. Bunların yanı sıra çocuğun ve ailenin duruma dair bakış açısı da durumu deneyimleme şeklinde belirleyicidir. Yaşantılarımızın çoğu için diyebiliriz ki, bir durum veya olayı nasıl algıladığımız, bizim üzerimizdeki etkisini belirlemede önemli rol oynar. Bazı durumlarda ise bu sonu gelmeyen bir kayıp, bitimsiz bir yas gibi deneyimlenebilir. Kayıp hissi, hüzün, suçluluk, öfke, kişilerin hayatlarına devam etmesini zorlaştıracak ölçüde kalabilir ve yeterince hafiflemeyebilir. Freud’a (1917) göre yas çalışması bitmediğinde, melankoliye döndüğünde, bir nevi kayıp kabullenilmediğinde, kendimize şu soruyu sormamız gerekir: O kişide/şeyde kaybettiğimiz aslında nedir? Burada bahsedilen türden durumlarda çocuğun gerçek anlamda kaybı söz konusu değildir. Hayattadır,

pek çok durumda sağlıklıdır, belli yetilere sahiptir, belki neşelidir, sosyaldir… Ancak bitmeyen yas durumunda, tüm bunlar bir sis perdesinin arkasında kalmış gibidir. Sanki kayıp tüm sahneyi ele geçirmiştir. O hâlde kaybın içinde gizlenen bir başka kayıp vardır; bu da çoğu zaman ideal çocuk imgesinin, anne babanın zihnindeki çocuğa dair tasarımın kaybıdır. Hayatımızdaki her yeni kayıp, bize geçmiş kayıpları yeniden yaşatır. Hayallerdeki çocuk, çoğu zaman anne babanın kendi geçmiş kayıplarından esinlenen unsurları da içinde barındırır. Belki kendi anne babalarıyla umdukları fakat sahip olmadıkları ilişkinin kurulması, kendi çocukluklarında isteyip de yapamadıklarını, çocuğun yapmasıyla biraz olsun hayal kırıklıklarının telafi edilmesi… Anne babanın çocuğa ve onun yapacaklarına dair, kendisinin de tam anlamıyla bilemediği, türlü hayalleri olabilir. Çocuk bu hayalleri üstlenmeye gönüllü olmadığında yahut olsa da yapısal veya çevresel koşullar buna elvermediğinde, telafi imkânının ortadan sonsuza kadar kalktığının hissedilmesiyle birlikte kayıplar yeniden yaşanabilir, acıları alevlenebilir. Bu durumda ilk kaybın tutulamayan yası, ruhsallığın yeniden gündemindedir ve süreç kişinin kendisinin de anlamakta zorlandığı şekilde karmaşıklaşabilir. Hüzün ağır basabilir, çocuğun sahip olduklarını görmek zorlaşabilir. Böyle durumlarda geçmişle bugünü, anne babanın kendi yaşantılarıyla çocuğun yaşantılarını ayırabilmeye başlaması, zorlu da olsa bu yas sürecinin sonlanmasına fayda sağlayabilir. KAYNAKÇA • Brown, J. M. (2013). Recurrent grief in mothering a child with an intellectual disability to adulthood: grieving is the healing. Child & Family Social Work , 21(1), s. 113-122. • Freud S. (1917) Mourning and Melancholia, SE, Strachey J (Ed.), 14, Hogarth Press: Londra, 1964. • Raphael-Leff, J. (2001). Pregnancy: The Inside Story. Karnac Books: Londra. • Simpson, D. (2005) Psychoanalytical perspectives on emotional problems facing parents of children with learning disabilities. İçinde (ed.) Bower, M. Psychoanalytic Theory for Social Work Practice: Thinking Under Fire, Routledge: Oxford.

07


Yazanlar: Uzman Psikolojik Danışman Asude Işık Psikolojik Danışman Belkıs Elitaş

DUYGUSAL DUYARLILIĞA SAHİP

ANNE-BABA OLMAK Olgunlaşmamış anne-babaların bir kısmı da zihinsel ve duygusal olarak çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabilirler. Meşguliyetleri daha çok kendilerine yönelik olduğundan çocuğunun ihtiyacını göremeyebilirler, görmeyebilirler ya da görmezden gelebilirler.

08


Anne ve babalar çocuklarıyla birlikte ebeveyn dünyasına adım atarken, onların büyüme yolculuğuna eşlik etmeye gayret ederler. Geçmiş deneyimleri, öğrendikleri bilgiler bazen bu yolu açıp aydınlatırken bazen de kişilerin önlerine engeller çıkarabilir. Anne-babalık kolay bir iş değildir; çünkü ne kadar hazır hissedilirse hissedilsin ancak deneyimledikçe özümsenmeye başlanır. Anne babalığı yerine getirebilme çabası ömür boyudur. Çoğunlukla yeterince iyi anne baba nasıl olunur? diye düşünürken bulabilir kişi kendisini. Aslında bu tek cevabı olmayan bir sorudur. Parman (2010), anne-babalığı şöyle tanımlar: “Anne-babalık aynı zamanda bir ruhsal yaratım sürecidir ve yaratılan yapıt ise çocuktur. Görülüyor ki anne-babalığı çocuk olmadan tartışmak olanaksızdır.” Bu yolculuğa her anne baba güçlü duygularla, çoğunlukla da adanmışlıkla başlar. Bu en değerli varlığını, hep “doğru” davranmaya, “doğru” yu yapmaya, “doğru” yetiştirmeye, “doğru” hayata hazırlamaya çabalar. Niyet, çok kıymetli olsa da bu en “doğru” ya ulaşma çabası zaman zaman anne-babayı gerilim içerisine sokabilir. Yetişkin olabilmek çok da kolay olmayan bir yolculukken bu duruma ebeveynliğin de eklenmesi endişeyi artırabilir.

meden yaparlar. Duygusal olarak olgun insanlar, iyi gelişmiş empati ve dürtü kontrolü becerisine sahiptirler. Kendi duygularında dürüsttürler ve diğer insanlarla iyi geçinirler. Duygusal olarak olgun insanlar, bilinçli olarak duygularını ve düşüncelerini gözden geçirirken gerçekçi ve ileriye dönük bir şekilde stresle başa çıkmaktadırlar. Gerekli olduğunda duygularını kontrol edebilir, geleceği öngörebilir, zor durumları kolaylaştırmak için empati ve mizah becerilerini kullanabilirler ve başkalarıyla olan bağlarını güçlendirebilirler.

Duygusal olarak olgunlaşmamış insanların özellikleri Duygusal olarak olgunlaşmamış insanların özelliklerine bakıldığında öne çıkan bazı tutumları şunlardır: Stres durumlarıyla başa çıkmakta zorlanabilirler. Öfkelerini çok yüksek dozda yaşayabildikleri gibi sakinleşmeleri zaman alabilir. Genelde hatayı dışarıda arama eğilimi gösterebilirler ve bu nedenle yapıcı çözüme ulaşmakta zorlanabilirler. Sorun ortamlarından kaçmayı da tercih edebilirler. Durumlarını değerlendirirken, kendi duyguları ve bakış

açıları ön planda olabilir. Sürekli kendilerine, kendi duygu ve düşüncelerine odaklanabilirler. Farklılıkları kabullenmekte zorluk çekebilirler. Herkesin onların istediği gibi düşünmesini ve yapmasını bekleyebilirler. İnsanlarla yakın bağlar kuramayabilirler. Duygusal olarak olgunlaşmamış kişiler anne baba olduklarında, yaşlarından beklenilen tutarlı davranışların görülmediği bir profil sergileyebilirler. Tutamayacakları sözler verebilirler. Ani çıkışlar gösterebilirken bu yükselme yerini kısa sürede sakinliğe bırakabilir. Çoğunlukla kendi duyguları ve beklentileri önceliklidir ve olayların kendi kurguladıkları dışında gelişmesi kızgınlık yaratabilir. Çocuklarından kendi yaş düzeyinin üstünde olgunluk göstermelerini bekleyebilirler, küsebilirler ve bu küskünlüğü günlerce sürdürebilirler. Yaşanan olumsuz durumlarda yüksek tepki gösterip bir anda cezaya başvurabilirler. Ardından söylediklerinin yerine gelmesinin mümkün olmadığını gördüklerinden ya da kızgınlıkları geçtiği için konuyu unutup vazgeçebilirler. Olgunlaşmamış anne-babaların bir kısmı da zihinsel ve duygusal olarak çocuğun ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalabilirler. Meşguliyetleri daha çok kendilerine yönelik olduğundan çocuğunun ihtiyacını göremeyebilirler, görmeyebilirler ya da görmezden gelebilirler.

Öter (2016), hayatının sorumluluğunu alabilen, kendi geleceği üzerinde kontrol sahibi olabilen, ailesinden bağımsız olarak kararlar alabilen ve en önemlisi kendine bakabilen birey olabilmenin bazen son derece zor ve sancılı bir süreç olduğundan bahseder. Bazen de hiç bu mücadeleye girmeyen ve yetişkin yaşamında da bağımlı bir hayatı bir şekilde devam ettiren, “çocuk/ergen/ yetişkinler” in hiç de az olmadığına sıklıkla tanıklık edildiğinden söz eder. En temelde ”Duygusal olarak olgunlaşmış” birey olmak, ebeveynlik becerilerinde oldukça önem taşımaktadır. Peki, duygusal olgunlaşma ne demektir? Dr. Lindsay C. Gibson (2017), duygusal olgunluğu şöyle tanımlar: Bir kişinin başkalarıyla derin duygusal bağlar kurarken aynı zamanda nesnel ve kavramsal olarak düşünme becerisine sahip olduğu anlamına gelir. Duygusal olarak olgun insanlar bağımsız şekilde görevlerini yerine getirirken hem derin duygusal bağlar kurabilir hem de günlük hayatlarını sorunsuz şekilde devam ettirirler. İstedikleri şeyin doğrudan peşinden giderler ve bunu başka kişileri sömür-

09


Duygusal olarak olgunlaşmamış anne babaların çocukları Duygusal olarak olgunlaşmamış bir anne baba ile büyümek, içsel bir boşluk ve yalnızlık hissi yaratabilir. Böyle bir ebeveynle büyüyen çocukların fiziksel ihtiyaçları karşılanırken, duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında eksiklikler görülebilir. Anne baba ve çocuk arasında gerçek bir bağ oluşamadığı için de güven duygusunun yerini yalnızlık duygusu alabilir. Yalnızlık, öfke ve suçluluk duyguları taşıyabilir, hatta bu duygularını yetişkinlik ilişkilerine de yansıtabilirler. Anne babalarıyla duygusal yakınlık kuramayan çocuklar genellikle ebeveynlerinin olmasını istediği rollere girerek onları mutlu etmeye ve bu şekilde bağlarını güçlendirmeye çalışırlar. Kişi çocukluğunda görmezden gelinirse ya da yakın bağlar kuramazsa, hayatı güvenilmez bir yer olarak algılayabilir ve yeterince değerli olmadığını düşünebilir. Duygusal olarak ihmal edilen ya da ihtiyaçları tam karşılanamayan çocuklarda en sıklıkla kızgınlık tepkileri görülebilmektedir. Görülmemek onları çaresiz hissettirebildiği gibi, bu çaresizlikler öfke patlamalarına da neden olabilir. Duygusal zorlanmalarda ortaya çıkan ilk tepki öfke olarak görülebilir. Bazen çocuk öfkesini dışa vurabileceği bir ortam bulamayabilir ve bu duygusunu bastırabilir. Çocuk tarafından bastırılan öfke; kendini suçlama ve kendine dönük şiddete dönüşebilir. Beş yaşındaki çocuğuna küsen/konuşmayan, yatma saati konusunda uzun süre çocuğunu ikna etmeye çalışan, ergen çocuğuyla saatlerce münakaşa eden veya kızdığı için gerçekliği olmayan, yerine getiremeyeceği kuralları bir çırpıda sıralayan anneler babalar… Bu örneklerin hepsine bakıldığında anne ve babanın hissettiği en yoğun duygunun “kızgınlık” olduğu düşünülebilir. Zaten bu yaşantıların çocukla kurulan iletişime olumlu katkısını beklemek çok gerçekçi değildir. Çelişkili ve tutarsız bir yaklaşım göstermekte olan ebeveynler çocuklarının güven duygularını sarsabilirler. Dolayısıyla bu çocuklar, dış dünyaya kendilerini yeterli düzeyde açmakta zorlanabilirler. Duygusal yakınlık, bir kişinin ötekini her koşulda

10


kabul ettiğini bilmek, yargılanmadan temas içinde olmaktır. Duygusal yakınlık kuran ebeveynler çocuklarının duygu durumunu anlamaya çalışır. Eleştirmeden dinler ve bazen de sessiz mesajları iyi okuyarak çocuğun güven içinde kendini ifade edebileceği bir alan oluşturur.

Duygusal olarak olgunlaşmış anne baba olmak 2012 yılında Maltepe Üniversitesi’nde yapılan “Genç Yetişkinlikte Algılanan Anne–Baba Tutumlarının, Kendini Toparlama Gücü ve Benlik Saygısı Arasındaki İlişki “ konulu araştırmada anne ve baba tutumlarından yapıcı tepkiler ve özerklik desteği ile kendini toparlama gücü arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Bu bağlamda anne ve babalarından yapıcı tepkisel davranış gören ve özerkliği desteklenen bireylerin kendini toparlama gücünün yüksek olduğunu belirlenmiştir. Psikanaliz alanına çok önemli katkıları olan Winnicott’ın dediği gibi hassas ve duygusal açıdan duyarlı ebeveynler, aynı duyguları kendi yüzlerinde göstererek çocukların duygularını yansıtmaktadırlar. Çocukları heyecanlandığında heyecanlanıp, sevindiğinde yüzünde sevinci gösteren ebeveynler bu şekilde çocukların duygularına ayna tutarlar ve çocuk ile aynı duyguyu yaşayarak onların duygusal olarak olgunlaşmasına destek olurlar. Ebeveynden gelen iyi bir yansıtma çocuğa değerli olduğu hissi verir. Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerin çocuklarının duygularına tahammülü azdır. Çocuğun olumsuz yaşadığı duygu çözülmez ise ebeveyn kendini başarısız hisseder, bu başarısızlık duygusuyla devam etmesi zor olduğu için çocuğunu suçlar. (Gibson, 2017) Çocuğun hissettiği duyguları anlamak ve onun anlamasını-anlamlandırmasını sağlamak duygusal olgunluğun gelişiminde önemli adımlardan bir tanesidir. Evde duyguların her yönüyle konuşulabilir olması çocuğa yaşadığı duyguları tanıma fırsatı verir. Empatik olmak, duyguları kabul etmek, çocuklar için çok rahatlatıcı bir alandır. Tabi ki anlamak demek ardından gelen davranışları da koşulsuz kabul etmek demek değildir. Daha sonrasında da davranışlar ve çözüm yolları üzerinde odaklanarak doğru çö-

zümlere ulaşmayı deneyimlemesine yardımcı olmak önem taşır. Duygusal duyarlılığa sahip ebeveynler çocuklarına her türlü konuda yaslanabilecekleri güvenli bir alan açarlar. Bu alan çocuk için büyük bir ”güven hissi” demektir. Bu güven hissi çocukta, “Hayatta zorluklar olduğunda annem/babam ile bunları konuşabilirim, beni dinler ve anlar.” düşüncesini yaratır. Çocuğun/gencin duygusal fırtınalı günlerde güvenip sığınabileceği bir limanın olduğunu bilmesi hayata karşı kendini daha güçlü hissettirir. Bir çocuk duygusal olarak yakın bir ebeveyn ile sevgi dolu bir temas kurarak yetiştiğinde yalnızlık hissini en az düzeyde hisseder.

Son söz…. Unutulmamalıdır ki, duygusal olarak olgun bireyler yetiştirebilmek ne kadar zor gibi görünse de oldukça keyifli ve haz verici bir deneyimdir. Çocuk yaşam deneyimlerini oluştururken, anne-babaların kapsayıcı, koruyucu ve yeri geldiğinde sınırları belirleyici rollerini de sürdürmeleri önemlidir. Ebeveynler kendi deneyimlerinden harmanlayarak oluşturdukları gerçeklikleriyle çocukların kendi deneyimlerini yaşamalarına fırsat verebildiklerinde ve nesil farkını koruyabildiklerinde onların hayatın akışında daha güçlü olmalarını sağlayabileceklerdir. KAYNAKÇA • Akça, Zeynep Kübra. (2012). “Genç Yetişkinlikte Algılanan Anne – Baba Tutumlarının, Kendini Toparlama Gücü ve Benlik Saygısı Arasındaki İlişki “ Yüksek Lisans Tezi, İstanbul. • Gibson, Lindsay C. (2017). “Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Yetişkin Çocukları”, Sola Yayınları, İstanbul. • Parman, Talat. (2010). “Ergenliğin Yüzleri”, Bağlam Yayınları, İstanbul. • İnternet alıntısı, Ekim 2019, Öter, G. (2016) https://www.psidanismanlik. com/makaleler/yetiskin/yetiskin-olmakolamamak-cocuk-ergen-yetiskinler

11


“BEN, BEN, BEN…”:

NARSİSİZM Nehir kenarına indiği bir gün sudaki yansımasını gören, gördükten sonra bir daha da nehrin kenarından ayrılamayan Narkissos, yemeden içmeden kesilir. Aşkına kavuşma hayaliyle yanar tutuşur, umutsuz bekleyişiyle tükenir bedeni sonunda ve düşer suya…

Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya 12


Teknolojinin hızla geliştiği, bizleri değiştirdiği, toplumsal normları dönüştürdüğü bir dönemin içinde yaşıyoruz. Bir yandan değişen dünyanın hızına kendimizi adapte etmeye çalışırken, bir yandan da bu hızlı akışın bizden neler götürdüğünün sessiz tanıkları olmaktan rahatsızlık duyuyoruz. Bir arada olabilmenin gün geçtikçe anlamını yitirdiğinden, birlikte yapılan toplumsal ritüellerin, en basit ifadeyle “Nerede o eski bayramlar” deyip yâd ettiğimiz o güzel günlerin geçip gittiğinden, dayanışmanın, yardımlaşmanın, paylaştıkça mutlu olmanın önemini kaybettiğinden, artık komşularımızın bile kim olduğunu bilmediğimizden dem vurup maziyi özlemle anıyoruz. Ancak her şeyin rekabete dayandığı, adeta bir yarış pistinden öbürüne geçtiğimiz, gücün, başarının, kazanmanın geçer akçeler olduğu bu yeni dünya düzeni, kaybettiğimiz değerlerin yasını tutmamıza pek de müsaade etmiyor. İçinde yaşadığımız günümüz tüketim kültürü “toplumsal” olanı göz ardı ederek “ben”ler olarak hayat mücadelesi vermemiz gerektiğinin altını çizen bir yaşam modeli sunuyor. “Bu mücadelenin içinde ‘tek’ başınasın, ne pahasına olursa olsun kazanmalı, kazandıkça harcamalısın ki harcadıkça var olabilesin!” felsefesini öğütlüyor bizlere. Hal böyleyken ekran karşısında bile her şeyi yapmaya yetkin olduğumuz mesajını veren “Sen özelsin, güçlüsün, yapabilirsin, her şeye değersin.” temalı içerikler izliyoruz. Bizler de geri kalmıyoruz tabii ki… Neler başardığımızı, nelere sahip olduğumuzu, nelerden keyif aldığımızı, nelerden hoşlanmadığımızı, ne kadar mükemmel olduğumuzu, o biricikliğimizi, o “özel” oluş halimizi en kolay ve en ulaşılabilir yolla, sosyal medya aracılığı ile başkalarına sunuyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak yarışa burada da devam ediyoruz.

yansımasına âşık olan karakterin hikâyesine dayanır. Kimselerin aşkını kabul etmeyen, duygularına karşılık vermeyen, genç ve yakışıklı delikanlı Narkissos’u Tanrılar, imkânsız bir aşka mahkûm ederek cezalandırırlar. Nehir kenarına indiği bir gün sudaki yansımasını gören, gördükten sonra bir daha da nehrin kenarından ayrılamayan Narkissos, yemeden içmeden kesilir. Aşkına kavuşma hayaliyle yanar tutuşur, umutsuz bekleyişiyle tükenir bedeni sonunda ve düşer suya… Narkissos’un kendi görüntüsüne âşık olduğu bu mit daha sonra kişinin kendisini abartılı derecede sevme halini tasvir etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Aynı zamanda Narkissos’un kendine duyduğu aşırı hayranlığın, nihai olarak kendini yok etmesiyle son bulması, kişinin kendini aşırı beğenmesi ve başkalarını yok sayması şeklindeki davranış kalıplarını açıklama adına kuramcılar için bir referans noktası haline gelmiştir.

Narsisizm ile ilgili yapılan çalışmalara bakıldığında konunun farklı açılardan ele alındığını ve bu noktada ortak bir yaklaşımın olmadığı görülmektedir. Bazı kuramcılar erken dönem anne bebek ilişkisi ve bebeğin bu dönemde deneyimlediği yoksunluk ve değersizlik hissi ile narsisizmi açıklarken, bazıları anne baba tutumlarının narsistik davranışların sergilenmesinde ne derece etkili olduğuna dikkat çekmiştir. Bazıları da narsisizmi kültürel yönüyle ele almıştır. Tüm bu bakış açılarının ışığında tanımlayacak olursak narsisizm: “Kişinin kendine aşırı odaklanmasıyla birlikte ilişki içerisinde bulunduğu diğer insanlara karşı gösterdiği duyarsızlık, hissettiği duygu yoksunluğuna karşı kendisini aşırı derecede sevmesi, her şeyin üstünde tutmasıdır.” Bu bağlamda kendini beğenmişlik, büyüklenmecilik, gösteriş düşkünlüğü, beğenilme ihtiyacı, empati yoksunluğu, duyarsızlık, tahammülsüzlük, kıskançlık, öfkelenme narsisistik kişilik yapılanmasına ait davranış biçimlerinden bazılarıdır.

Tüketim kültürünün “ben” olgusunu bu denli ön plana çıkarması, rekabeti hayatın merkezine taşıması, insanlardaki narsistik özellikleri parlatması, narsisizmi sadece psikolojik olarak değil sosyolojik açıdan da incelenen günümüzün dikkat çekici konularından biri haline getirmiştir. Çok boyutlu bir kavram olduğu gerçeğinden hareketle narsisizmin neyi, hangi değerleri temsil ettiğini ya da etmediğini görmek, gelişim nedenlerini incelemek kuşkusuz günümüz insanını anlamak adına da önemli olacaktır. Bugün narsisizm olarak ele aldığımız kavramın kökenleri Yunan mitolojisinde adı Narkissos (Narcissus) olarak geçen, suda gördüğü kendi

13


“Ayna ayna söyle bana…” Hepimizin küçükken kitaplardan okumuşluğu, bir büyüğünden dinlemişliği ya da ekran karşısında oturup izlemişliği vardır Pamuk Prenses’i. Masalda Pamuk Prenses’in kötü kalpli üvey annesi, o kibirli ve soğuk edasıyla meşhur sorusunu sorar her gün sihirli aynasına. “Ayna ayna söyle bana, var mı benden daha güzeli bu dünyada?” Ayna her seferinde aynı cevabı verir sahibine: “Yok, sevgili kraliçem, en güzeli sizsiniz!” Günler geçip de Pamuk Prenses büyüyüp güzel bir kız olunca, aynanın kraliçesine cevabı değişir: “Var, sevgili kraliçem, Pamuk Prenses!” Duyduğu cevabı kabullenemeyen, kıskançlıktan deliye dönen kraliçenin Pamuk Prensesi öldürme çabalarıyla devam eder olaylar silsilesi… Aslında masaldaki kraliçe karakteri ile Grimm Kardeşler bir narsisistik yapının profilini çizerler bizlere. Narsistler (narsisist) dışarıdan bakıldığında özgüven sahibi, güçlü kişilermiş gibi görünseler de aslında tıpkı masaldaki kraliçe gibi hayatlarını başkalarının hayranlığına, onay ve takdirine muhtaç şekilde geçirirler. Nasıl ki kraliçenin kendi güzelliğini teyit edecek sihirli aynası varsa narsistin de kendi başarılarını takdir edecek, becerilerini övecek, kendini en üstün görmesini sağlayacak “ötekileri” vardır. Ötekilerin gözünde nasıl göründükleri oldukça önemlidir ki bir nevi yarattıkları imaj her şeydir onlar için. Tüm enerjilerini başkalarının gözlerindeki yansımaları için harcarlar. Kendi yarattıkları sahte görünümlerini sürdürme gayesine o kadar odaklanırlar ki bir süre sonra özbenliklerine yabancılaşırlar. Sonraki süreçte bu durum içsel bir boşluğa, bir kimlik bunalımına sebep olabilir. Mükemmeliyetçidirler, hata yapmaktan hoşlanmaz, yarattıkları imajı sarsacak hamlelerden kaçınırlar, çünkü kusursuz görünmeyi severler. Kendilerine yapılan ufak bir eleştiriye karşı dahi tepkisel davranabilirler ve kimi zaman bu duruma öfke ile karşılık verebilirler. Eleştiri oklarının hedefi olmamak, böyle bir durumla hiç karşı karşıya kalmamak adına umursamaz, soğuk ve uzak görünmeyi tercih edebilirler. Hayatlarından, nelere sahip olduklarından, hangi başarılara imza attıklarından bahsetmeyi severler. Yeri geldiğinde kendilerine ait olan her detay bir övünç kaynağı olabilir, gerçekleştirmeyi planladıkları şaşaalı hayalleriyle bile büyüklenmeci bir tutum sergileyebilirler. Kendilerini başkalarından üstün ve ayrıcalıklı görürler, bu sebeple de girdikleri ortam-

14

larda özel bir ilgi görmeyi bekler ve hatta bunu hak ettiklerini düşünebilirler. Empatik düşünme biçiminden uzak, karşısındakinin hislerine karşı duyarsız kalabilirler. Önce “ben”, hep “ben” diyen bir anlayışa sahiptirler. Narsist kişiler şişirilmiş ve sahte bir benlik bilincine sahip olmaları nedeniyle başkalarıyla duygusal açıdan sıcak, ilgili ve sevgi dolu ilişkiler kurmaktan da yoksun kişilerdir (Twenge & Campbell, 2010:44). Coşkuları, enerjileri ve başarılarıyla ilgi çekip kısa vadede kolay ilişki kurdukları görünse de aslında uzun vadede sahici, samimi bir bağ kuramadıkları görülür. Çevrelerindeki insanları kendi amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak görebilir, kurdukları duygusal yakınlığı kullanabilirler. Sevilebilir olduklarını hissedebilmek, özsaygılarını yükseltebilmek için ötekilerden onları alkışlamalarını, övgüler yağdırmalarını, başarılarını takdir etmelerini beklerler. Bu noktada narsistik beklentileri karşılanmadığında soğuyup uzaklaşabilir, kolayca bağlarını koparabilirler. Haset duygusu da oldukça ön plandadır. Kendilerinde olmayıp başkasında olan her şey, kendi mükemmel imajlarına gölge düşürebileceğinden bu durum onlarda öfke yaratabilir. Narsistik kişileri, genel olarak büyüklenmeci, teşhirci, aşırı talepkar yönleriyle tanısak da bazılarının bilinenin aksine daha çekingen, kırılgan, kaygılı ve aşırı alçakgönüllü davranışlar sergiledikleri görülür. Kırılgan narsistik yapılar büyüklenmeci hayallerini, kendi yansımaları üzerinden değil, idealize ettikleri kişilerin gölgesine sığınarak gerçekleştirmeye çalışırlar. İdealin bir parçası olarak kendilik saygılarını yükseltmeye çalışırlar. Bazen de eleştiriye olan aşırı hassasiyetleri ve dışlanma korkusu nedeniyle sosyal ilişkiler kurmaktan kaçınırlar. Kendileriyle ilgili beklentileri gerçekleştiremediklerinde, bağımlı oldukları ötekinden istedikleri geri dönüşü alamadıklarında yoğun bir hayal kırıklığı yaşarlar. Bu hayal kırıklığı da beraberinde mutsuzluk, huzursuzluk, duygusal çökkünlük getirebilir.

O zaman hepimiz narsist miyiz? Narsisizm, sağlıklı ölçüde her insanda bulunması gerekende bir özelliktir. Herkes beğenilmek, sevilmek, başarılarından gurur duymak, aynaya baktığında karşısında gördüğü yansımadan memnun olmak ister. Bu insan olmanın bir gereğidir ve

beklenendir. Narsisizmin bu şekildeki sağlıklı boyutu insanın hayatta başarılı olmasını sağlayacak, çevreye uyumlu şekilde yaşamını sürdürmesine yardımcı olacak itici bir güçtür de aynı zamanda. Sağlıklı narsisizmde kişi eksikliklerinin farkında, mükemmel olmadığının bilincindedir. Kendi sınırlılıklarının farkında olmaları, kendilerine duydukları saygıyı azaltmaz. Kendine yöneltilen eleştirilere karşı tepkisel davranmaz, yapıcı olarak ele alır, kişiliklerini başkalarının düşüncelerine, değer yargılarına göre şekillendirmezler. Normal narsisizmde bireyler çevrelerindeki insanları hedeflerine giden yolda bir araç, yükselmek için bir basamak olarak kullanmazlar. Sadece kendi duygularını değil diğerlerinin duygularını önemserler ki böylelikle daha uzun ve samimi ilişkiler kurarlar. Duydukları özgüven gerçek başarılara dayanır. Kişinin kendini gerçek anlamda sevebilmesi ve başkalarınca sevilmeye değer bulması aslında narsisizmden izler taşındığının göstergesidir. Ancak bu kişinin narsist olduğu anlamına gelmez. Davranışlarından hoşlanılmayan, kişiyi zorlayan, “kendini beğenmiş, vurdumduymaz, bencil” olduğu düşünülen insanlar için bazen kolaylıkla “Ne kadar narsist!” denilebilmektedir. Aslında burada kast edilen genelde o kişilerin narsistik özellikler gösteriyor olmasıdır. Çünkü gerçek anlamda narsistik yapılanma yukarda da değinilen özelliklerin çoğunu bünyesinde barındıran, uzun süreli olarak deneyimlendiği için kişiler arası ilişkilerde sorun yaşayan ve yaşatan bir kişilik bozukluğudur.

Narsistik yapılanmada ailenin rolü Narsisizm ile ilgili yapılan araştırmalara göre kişinin genetik yapısı ve doğuştan getirdiği özelliklerin yanı sıra aile içi dinamikler, özellikle de erken dönemde anne-bebek ilişkisi, narsisizmin temelini oluşturan etkenlerdir. Bu noktada farklı anne baba tutumlarını incelemek, narsistik kişilik yapısını anlamak adına önemli olacaktır. Küçük çocuklar gelişimsel süreçlerinin parçası gereği narsistik duygularla sarmalanmış haldedirler, genel olarak bencil olurlar, dünya sanki onların etrafında döner. Kendi ihtiyaçlarının giderilmesine odaklı olan küçük yaş çocuğu başkalarının ihtiyaçlarının ne olduğunu anlamakta, neler hissettiğini fark etmekte zorlanır. Ergenlik döneminde de yaşın gerektirdiği benmerkezci davranış şekille-


Çocuklar oldukları gibi kabul edilmek, sevilmek ve değer görmek isterler. Temelde bu ihtiyaçları ne kadar karşılanırsa narsisizmin zarar verici boyutlarından da o derece uzak durmuş olurlar. Bu noktada anne babalar olarak çocuklar için önceliğimiz sıcaklığın eksik edilmediği, sınırların net bir şekilde çizildiği bir aile ortamı sunmak olmalıdır. Böyle bir ortamda büyüyen çocukta sorumluluğun eşlik ettiği özerlik duygusu gelişir, çocuk sağlıklı bir şekilde ailesinden bağımsızlaşır. Nasıl ki çocuğun yoğun eleştirilere maruz kalması onda yetersizlik duygusu yaratırsa, bolca dağıtılan övgü sözcükleri de içi boş, şişirilmiş, sahte bir kendine güven duygusunun gelişimine neden olur. Oysa gerçek başarılara dayanan övgü, hem çocuğun sarf edilen emek ve gösterilen çabaya değer vermesini hem de özgüvenini geliştirmesini sağlar.

rinin aileden bağımsızlaşma ve kendine bir alan yaratma gayesiyle ergen tarafından sergilendiği görülür. Ancak büyüdükçe ergendeki benmerkezci bakış açısının yerini sağlıklı ve devamlılık arz eden bir kendilik saygısına dönüşmesi gerekir. Böylelikle kendine değer veren ailesi, arkadaşları, yakın çevresi ile sağlıklı ilişkiler kurabilen, sadece kendi arzu ve isteklerine öncelik tanıyan değil etrafına karşı da duyarlı olan bir yetişkin olabilsin. Bazen bu dönüşüm süreci tam anlamıyla, sağlıklı bir şekilde gerçekleşmeyebilir ve bu da narsistik eğilimlerin görülmesine neden olabilir. Peki, bu noktada kişi nelerden mahrum kalıyor ya da fazlasıyla maruz kalıyor ki bu dönüşüm süreci yaşanamıyor? Yaşamının ilk yıllarında bebek için annesi adeta bir ayna görevi görür. Eğer bebek hislerinin karşılığını ilgisizlik, ihmal, yoksunluk gibi nedenlerle annesinin gözlerinde göremezse canlılığını yitirir ve tüm ilgisini dış dünyadan geri çekip kendine yönelir, sadece kendi benliği onun için güvenli alan haline gelir. Freud da bu durumu benzer şekilde açıklar ve bebeğin nesneye yapması gereken libidinal yatırımı kendisine yaptığını, dış dünya yerine iç dünyasında yaşamayı tercih ettiğini söyler. Oysaki sağlıklı bir gelişimsel süreç yaşayabilmesi için bebeğin, annesinin ilgi ve koşulsuz sevgisini gözlerinde görebilmesi, sıcaklığını hissedebilmesi

gerekir. Fiziksel ve duygusal olarak ihmal edilen çocuklar, bunu hissetmediklerinde, içsel olarak sevilmeye değer olmadıklarını düşünür, bir parçaları haline gelen yetersizlik duygusunu başkalarından alacakları onaylamalarla telafi etmeye çalışırlar. Mükemmeliyetçi ailelerde anne babalar, çocuklarının her alanda “en iyi” olma beklentisi içindedirler. Hataya toleransın düşük olduğu bu aile ortamında çocuk da kendini ailesine ispat etmeye, yaptıklarıyla onların gözdesi olmaya devam etmeye çalışır. Çocuğun kendi yeterliliğiyle ya da hayalleriyle ailenin beklentileri uyuşmadığında, çocuk hem kendini hem de ailesini kandırır. Ailesine kendini kanıtlama ihtiyacının peşinde koşarken aslında kendi öz benliğinden uzaklaşmış olur. Çocuklarını dünyalarının merkezine koyan, onları aşırı derecede idealize eden ailelerin çocuğa duydukları hayranlık gereğinden fazladır. Çocuklarının tüm isteklerini gerçekleştirip kural ve sınır koymadıklarında, çocuklarda her şeyi yapabilecekleri düşüncesi oluşur. Çocuğa ne kadar özel olduğunun vurgusunun yapılması, onda sosyal hayata karıştığında başkaları tarafından da ona özel davranılması gerektiği algısını oluşturabilir. Tüm bu davranış biçimleri çocukta narsistik kişilik özelliklerinin gelişim göstermesine neden olabilir.

Çocuklar istedikleri her şeyi istedikleri her an elde edebileceklerini düşünmemeli, yeri geldiğinde hayır cevabını da duymalıdırlar. Çocuğa başkalarıyla değil kendi hedefleriyle yarışması gerektiğini öğretilmeli, kıyasıya rekabete değil iş birliğine teşvik edilmeli, karşılıklı kuracağı ilişkilerde ihtiyaç duyacağı empatinin önemine vurgu yapılmalıdır. Böylelikle özgüvenli, bağımsız, kendine yetebilen, toplumsal olana duyarlı ve narsisizmin “sağlıklı” sınırları içerisinde kalan “herkes kadar özel”, “herkes kadar önemli” çocuklar yetiştirmek mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA • Erten,Yavuz.(2015).Tek Kişilik Balo: Narsizm Üzerine Kuramsal ve Klinik Notlar. Yansıtma Psikoloji ve Projektif Testler Dergisi. Sayı 24 • Lowen, A. (2012). Narsisizm Gerçek Benliğin İnkârı. İstanbul: Cem Yayınevi. • Twenge,J. ve Campbell, W.K.(2010). Asrın Vebası: Narsisizm İlleti. İstanbul: Kaknüs Yayınları. • İnternet Alıntısı: 2019 Ekim, http://psk. baskent.edu.tr/research/eldogan2016.pdf • İnternet Alıntısı: 2019 Ekim, www.nesnedergisi.com/makale/ pdf/1377697916.pdf • İnternet Alıntısı: 2019 Ekim, https:// drdogansahin.blogspot.com/2014/05/ narsisistik-kisilik-bozuklugu.html

15


Röportaj: Prof. Dr. Gökhan ORAL

MAHREMİYET ve SINIRLAR Bireyin kendi özel alanını ve başkalarının özel alanını tanımasını sağlayan, sınır çizmeyi ve sınırları ihlal etmemeyi öğreten, kişinin öz saygısını ve insanlara olan saygısını artıran, kişilik gelişiminde önemli bir yere sahip olan “Mahremiyet” konusu son yıllarda toplumun duyarlılığının arttığı bir konu haline gelmiştir. Bizler de Prof. Dr. Gökhan Oral’la bu konuda sizlerin ilgiyle okuyacağınızı düşündüğümüz bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajda kişisel sınırlar ve mahremiyet kavramı ele alınırken, mahremiyet kavramının hangi yaşlardan itibaren inşa olduğu, anne babaların tutumlarının bu kavramın oluşumundaki etkisi gibi konuları masaya yatırdık. Umarız okurken sorularınıza cevaplar bulabilirsiniz.

16


Kişisel sınır nedir? Nasıl tanımlanır? Mahremiyet ve kişisel sınırlar aslında bilmediğimiz kavramlar değil. Fakat biraz da modern yaşamın getirdiği gereklilikler nedeniyle sınırların ihlali ihtimal olarak artıyor. Özellikle çocukların ve insanların toplu halde bulundukları ya da bulunmak zorunda oldukları yerlerde sınır ihlal ihtimali daha da artıyor gibi görünse de hepsi ihlal değildir. Bazı zorunlulukların olduğunu da bilmek gerekir. Bazen insanlar arasındaki alanlar daralabilir. Örneğin asansöre bindiyseniz bir başkasıyla aranızdaki fiziki alan birazcık daralacaktır. Aynı şekilde, okulda da yan yana oturan iki arkadaşın alanı alışılageldiğinden daha yakın olabilir. O yüzden sınır; ortama, duruma ve çerçeveye göre değişebilir. Sadece fiziki sınırlar anlamında değil, duygusal sınırlar anlamında da ihlalden bahsedebiliriz. Alanın ihlal edildiği hissinin uyanması aslında bir çocuk için de erişkinde olduğu gibi hassas bir konudur. Çocuk onu tedirgin edecek bir mesafeyi ona öğretmeden dahi hissedebilir. Aslında bu çok özel ve kültürler arası bakılması gereken bir konu. Bir standart tanımlama yapmak kolay ve doğru da değildir. Yani California’da, San Francisco’da ya da Los Angeles ’ta yaşayan bir ailedeki sınır ve bu sınırı tanımlama kriteriyle, Çin’deki, Pekin’deki ailelerin sınır ve bu sınırı tanımlama kriteri aynı değildir. Üstelik bu konumsal değişikliklerle de ilgili olabilir. Bunu örneklendirmek gerekirse, şimdi pek öyle olmasa da benim çocukluğumda biliyoruz ki çok daha küçük evlerde yaşıyorduk. Yani ben en azından öyleydim. Üç kardeş, anne ve babam, evdeki yardımcı gibi toplasanız 80-90 metrekare evde yaşamayı sürdürebiliyorduk. Oysaki şimdi bu pek de böyle değil. Şimdiki zamanda bile farklı kültürlerde daha küçük mekânlarda insanlar yaşayabiliyorlar. Uzak Doğu’da mesela kültür bunu gerektiriyor. Bunu şöyle değerlendiremeyiz. Örneğin ufak bir mekânda bütün çocuklar aynı odada anne babalarıyla yatıyor. Bu şekilde büyüyen çocuklarda mahremiyet duygusu kaybolur, birbirine yakınlıkla, sınır çizmekle ilgili sorun yaşarlar diyemeyiz. Bir odada hayatlarını geçiren ailelerde bir bakarsınız ki evin küçük kızı, okulun yanına en zor yaklaşabildiğiniz ya da dokunabildiğiniz çocuğu olabilir. Genel olarak şunu söyleyebiliriz; ister çocuk olsun ister erişkin, kişinin kendini güvende hissetmediği yaklaşım mesafesinde mahremiyet sınırlarının aşıldığını kabul ederiz. Böyle bir genel tanım konulabilir ve bu tanıma göre mahremiyet sınırları; toplumdan topluma,

kişiden kişiye, konumdan konuma, yerden yere göre de değişkenlik gösterebilir. Bu nedenle çocuğunuza “Sana kimsenin 15 cm’den fazla yaklaşmasına izin verme” gibi bir şey denmesi pek de mantıklı değildir. Ama çocuğun, böyle bir mahremiyet alanının ihlalini hissettiği anda bir şeyler yapması gerektiği öğretilmelidir.

Mahremiyet kavramı hangi yaşlardan itibaren inşa olur? Anne babaların hangi tutumları bu kavramın oluşumunda destekleyicidir? Bu kavramı doğuştan itibaren öğretebilirsiniz. Ebeveynin bu öğretme ve öğrenme süreci öncelikle kendi tutumları ve davranışlarıyla başlar. Örneğin; 4-5 yaşındaki çocuğunun hala tuvalette “Belki de iyi temizlenmiyordur, ben gideyim onu temizleyeyim.” diye ısrarcı davranan bir anne o çocuğun mahremiyetiyle ilgili iyi bir örnek olmuyor. Yani böyle yaşantılar sonucunda çocuk kendi mahrem bölgelerine kolayca ulaşılabileceğini, dokunulabileceğini varsayar. Tabi ki özel durumlardan, hastalık ya da başka şeyleri kastetmiyorum. Gündelik hayat içindeki davranışlardan bahsediyorum. Mahremiyet konusunda çocuğa bilgi verilebilir ve böylece çocuk önemli ölçüde mahremiyet kavramını oluşturmaya başlar. Kısaca demek istediğim kurallar gösterilebilir. İnsanların birbirine dokunması da dâhil pek çok konuda bilgilendirme yapılabilir. Örneğin, mahremiyet eğitiminde mayonun örttüğü yerler mahrem bölgelerdir gibi tanımlar getirip, çocukların bedeninin o bölümlerine anne baba ve anne babanın denetimindeyken doktor dışında kimsenin dokunmasına izin verilemeyeceği anlatılabilir.

Okul öncesi dönemde mahremiyet kavramının gelişiminde anne baba tutumları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Küçük yaş çocuklarıyla ilgili olarak merak edilen bazı durumlar var. Özellikle 3 yaş sonrası çocukların herkesin içinde sınıfta ya da evde giyinip soyunması, Anne babaların doğal diye

17


evde daha rahat yani çıplak gezmesi, çocuklarıyla tuvalete giderek alt yıkama işini çocuğun adına yapması gibi sorular çok fazla gündeme geliyor. Aslında tüm bu soruların cevabı kültürle alakalı. Sabit bir şey söyleyemeyiz. Herkes bir başka çevrenin içinde büyüyor ve buna da saygı göstermemiz gerekiyor. Öyle evler var ki annesinin babasının omuzunu bile görmeden büyüyebiliyor çocuk. Öte yandan öyle evler de var ki, her şeyi görüp büyüyebiliyor. Çocuk nasıl bir kültürün içinde büyüyor, buna bakmak lazım. Ayrıca, buradaki niyet nedir? Çocuğa yönelik istismarcı davranış var mıdır? Tüm bunları irdelemek gerekir çünkü bazen zorunluluklar olabiliyor. Bir bakıyorsunuz ailecek tatile gidildiğinde zorunluluklardan dolayı çocuğuyla aynı yatakta yatmak zorunda kalabiliyor anne baba. Normalde çok tavsiye etmediğimiz bir şey ama bir nedenle gereksinim öyle gerektiriyor. Duruma göre değişebilecek, o evin kültürüne bağlı bir şeydir. Bazı kültürlerde çıplak dolaşabilmek gayet normal olduğundan bu durum mahremiyeti ortadan kaldıran bir durumdur anlamına gelmez. Küçük çocukları tuvalete götürme ve alt yıkama konularında da dikkatli olunması gereklidir. Özellikle alt yıkama konusunda çocuğa eğitim verilerek bu konuyu kendisinin halletmesi sağlanabilir. Böylece bu işi bakıcının veya okuldaki görevli kişinin yapması durumu ortadan kalkar ki en sağlıklısı budur.

Ben/öteki ve mahremiyet kavramı arasında nasıl bir ilişki vardır? Genel olarak tüm kuramlarda, hayatın ilk aylarında anne ve bebek arasındaki ilişkide ben ve ötekinden ziyade, bir birliktelik ilişkisi daha ön plandadır. Anne ve bebeği birbirlerine çok yakındır ve çok farklı özel bir şey yaşarlar. Bu özel ilişkinin içinde de bir süreliğine böyle bir illüzyon sürer. Ancak, baba yani öteki de oradadır. Zaman zaman duruma müdahale etmektedir. Doğumdan itibaren bunu şiddetle tavsiye ediyoruz. Baba dışarda kalsın hiç istemiyoruz. Babanın dışında anneanne ve dede gibi diğer aile büyüklerinin de katılımı gerekiyor. İşte, ötekinin tanımlanması ve annenin de bunu tanımlaması ile babanın bu anne-çocuk arasındaki ilişkiyi bir miktar ayırması gerekiyor. Yoksa anneye kalırsa çocuğundan pek ayrışmak istemeyebilir. Babanın ise annenin bunu yapmasını beklemesine gerek yok. Baba kendi gayretiyle içeriye girmeli.

18

Ötekinin varlığı aslında anne ve bebek arasındaki sınırları tanımlamak için de önemlidir. Çocuk ayrılmaya başlar ve öteki yani diğer insanlarla ilişkiyi daha iyi kavramaya başlar. Hatta gerçek sevgiyi, aşkı, yakınlığı, aklınıza gelebilecek her türlü sosyal ilişkiyi doyurucu ve derin manada ancak bu şekilde var edebilir. Önce ayrışacak, ayrılacak, başka bir birey olacak, orada da bir başkası olacak yani baba, anneanne, babaanne vs. diğerleri olacak. Ötekileşecek ve ondan sonra onu sevmeyi öğrenecek. Dolayısıyla bu konu, sınır ve mahremiyet konusunda çok kritiktir. Nitekim bu ayrışmanın ya da ayrılmanın olmadığı bireylerde bazı kritik sorunlara çok daha sık rastlıyoruz. Ayrışma yaşı ile ilgili bir standart olmamakla birlikte, baştan itibaren ayrışmanın adımlarının atılması gerekiyor. Hem bir yandan o illüzyon yaşanacak hem de o adımlar atılacak. Yani aslında bir bebek daha 5/6. aydan itibaren hafif hafif o ayrılmanın havasını yaşamaya başlar. Mesela ilginç gelebilir; Uzak Doğu, Çin kültüründe baba daha baştan itibaren işin içine dâhil oluyor. Anne bebekle ilişkisinde ağırlıklı ve neredeyse tek başına sadece emzirme işlemini yürütüyor. Baba ise altını temizlemek, üzerini değiştirmek, uyutmak vs. gibi aklınıza gelen diğer işleri yapıyor. Bakın daha baştan ayrıştılar, daha baştan sınırları ayrıldı. Bizim kültürümüzde aşina olduğumuzdan çok daha farklı. Kültüre göre ayrışma süreci değişiklik gösterebiliyor ancak sonuç olarak önemli olan şu üçüncü hep orada. Üçüncünün varlığı ilişkilere derinlik katar. Yoksa iki boyutlu ve narsistik bir ilişki oluşur. Üçüncünün olması gerekiyor orada, bu sınırların anlaşılması için de önemli. Zaten anne çocuk ilişkisinde ayrışamayan çocuklar ilerde suistimale daha açık olabiliyorlar.

İstismar ve suistimal tanımına giren durumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Burada her şey niyetle başlıyor tabii ki. İstismar ve suistimalin sınırını da çocuk hakları sözleşmesi net çiziyor. Nerede başlıyor bu? Başını okşadınız, suistimal mi bu? Poposuna şaka olsun diye bir tane vurdunuz ve utanmıyor musun? dediniz. Bu fiziksel istismar mı? Yine kültürel bazı farklılıklar gösterse de, bunun sınırını şu anda en azından,


Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi çiziyor. Hem duygusal açıdan hem fiziksel açıdan hem de cinsel açıdan sınırını çiziyor. Maalesef suistimal genellikle çocuğun en sağlıklı ve esenlik içinde büyümesini beklediğiniz yakın çevrede başlayan bir olay. Eve yakın oturan komşular, yakın çevredeki akrabalar gibi. Özellikle cinsel istismar. Bakıcılar tabii ki devreye giriyor. Somut olarak çocukta istismar dendiği anda otomatik olarak insanın aklına cinsel istismar geliyor. Oysaki tanımda cinsel istismarı, sadece istismarın bir tanesi olarak tanımlıyoruz. Sadece ilk akla gelmekle kalmıyor. Bir yandan da en ciddi ve en yıpratıcı olan da cinsel istismardır gibi bir yargımız da var. Cinsel istismar, çocuklukta gerçekten yıpratıcı bir şey. Ama fiziksel istismar ya da duygusal istismar ondan daha az yıpratıcı değildir. Peki, o halde neden aklımıza en başta o geliyor. Çünkü bir kez dahi olması, bu yıpratıcılığı ortaya çıkarabiliyor. Diğer istismar durumlarında tekrarlayıcı bir süreç bekliyoruz. “Bir seferden bir şey olmayabiliyor mu acaba?” türünden bir düşüncemiz var. Cinsel istismarda net. Bir kere olması dahi, çocukta ciddi bir travma yaratıyor. İstismar ve suistimalle ilgili şunu söylemek gerekir ki erişkinden gelen dokunuşlar, cinsel uyarımdan kaynaklıysa, dokunuşlar erişkinin cinsel uyarılması ile alakalıysa çocuk bir şekilde bir farklılık olduğunu algılıyor. Bu herkesin dokunduğu gibi değil diye düşünebiliyor.

Çocukların hangi tutum ve ifadeleri bir işaret olarak değerlendirilip anlamlandırılabilir? Aile tarafından bu nasıl ele alınmalıdır? Klinik olarak çeşitli görüntüleri var ama anne ve babayı böyle bir semptom avcısı haline getirmemek lazım. Somut bir şey söyleyecek olursak, çocuk bu ara biraz içine kapandı gibi düşünceler ile sürekli ateşini kontrol eder gibi cinsel istismar kontrol edilmez. Anne babanın şunu bilmesi gerekiyor; çocukta yolunda gitmeyen herhangi bir şey varsa anlarsınız. Bugünlerde keyifsiz, bu günlerde uyumuyor, gece sıçrayarak uyanıyor ya da iştahı kaçtı. Bu şekilde bir farklılık var. Aklımıza gelenlerden biri “Üşüttü mü acaba, hastalandı mı?” gibi. Aileler, bunların içine istismar ihtimalini de dâhil edebilirler. Çocukta ters giden şey nedir? Burada sorguya girmeden, dedektiflik yapmaya kalkışma-

19


dan, olup biteni öğrenmesi gerekiyor ebeveynin. Çocuklar aslında maruz kaldıklarını çok satır arasında anlatır ve çeşitli işaretlerle de gösterirler. Bir kısmı daha çok anlatır ama daha sık rastladığımız ampirik olarak, klinikte gördüklerimiz satır arasında bahseder. “Kızım sen niye dayınlara gitmek istemiyorsun? Sen severdin onlara gitmeyi.” Ses yok. Şimdi burada kalkıp “Evden çıkmak istemiyor, tembel işte.” diye başlamamak lazım. Bir bakmak lazım ne oluyor burada diye. İşte biraz konuştuktan sonra satır aralarında anlarsınız aslında. Belki fark etmiyoruz, fark etmek istemiyoruz. Aslında bir yolla söylüyor çocuk. Yakıştırmak istemiyoruz hiç. Travmatik çok sarsıcı ve nasıl başa çıkacağımızı bilmediğimiz bir şey. Görmezden gelmek en sık yapılan şey tüm dünyada. “Olmamıştır öyle şey canım, nereden çıkardın?”, bu zihniyet çok yaygındır. Her yerde yaygın. “Olmamıştır ya, yok, ona mı öyle geldi acaba?” demek istiyoruz. Hepimizi korumaya çalışıyoruz. Çocuğu sarsan, çok sarsıcı, travmatik bu olayı dinlemek bizi de çok sarsıyor. Bazen ailelerde “Rahat tutum sergileyip çok da üstüne düşmeyeyim, komşuya da gitsin, arkadaşıyla da oynasın.” gibi bir tutum görebiliyoruz. Ama bir yandan oraya gittiğinde aslında bazen ne olacağını da bilmiyoruz. “Yanında mı gitmeliyim? Güvenmeli miyim?” O sınırları bilmek gerekiyor. Sürekli gözünüz üstünde olacak. Bir kilo patates alacağım diye gidip komşuya bırakılmaz çocuk. Patatesi kızartsan ne olur, kızartmasan ne olur. Çocuk öyle emanet edilmez. Çocuklar; arkadaşlarının, komşularının ve akrabalarının evlerine gidecekler. Sosyalleşmesinler demiyoruz zaten. Bunu yasaklayın demiyoruz. Ancak, nereye emanet edeceğiniz, nasıl emanet edeceğiniz konusunda sürekli uyanık olunması gerekiyor. Annelik vazifesi değişiyor. 1 yaşındayken farklı, 3 yaşındayken farklı, 6 yaşındayken farklı. Babalık, yani oradaki gözetim vazifesi çok önemli. Tek kişinin gözetimi de yetmiyor zaten. Anne-baba iki kişi birden gözetirse daha iyi olabiliyor ancak. Bir ebeveynin atladığını, öbürü fark ediyor gibi. Bizim toplumumuzda genellikle, çocuk yetiştirme rolü ailede anneye veriliyor. O her şeyin en iyisini bilir diye. Babanın da içi rahat. Nasılsa anne takip ediyor diye düşünüyor. Oysaki birinin fark edemediğini diğerinin fark etmesi önemli. Tamamlayıcı oluyor. Özellikle çocukların toplu halde bulundukları her ortam. Yaz okulları, kurslar, okullar, anaokulları, oyun sınıfları, piknikte oyun grupları… Bu gibi yerlere çocukları emanet etmeden mutlaka çok iyi araştırılması, çalışanlar hakkında detaylı bilgi alınması gerekli.

20

İlkokul yıllarında çocukların kendi aralarındaki bedensel temas içeren şakalaşmalar ne zaman yetişkinler tarafından ciddiye alınmalıdır? Riskli olan, çocukların birbirine şaka yapması değildir. Yaşça büyük bireylerin çocuklara yönelik “şaka” adı altındaki bazı yaklaşımlarıdır. Akranlar arasında şakalaşmalar çok tercih edilecek bir şey değildir. Müdahale edeceksiniz tabi. Ama bu çocuk istismarı değildir. İkisi de çocuk. Görmezden gelmek olmaz. “Ne olacak canım, çocuk işte.” dememek gerekir. “Dokunamazsın.” diye müdahale etmek gerekir. “Ne oldu?” diye de anlamaya çalışmak gerekir. Sıradan bir oyun muydu bu? Tekrarlayan bir şey mi? gibi noktalar önemli.

Oğlumla/kızımla arkadaş gibiyizdir yaklaşımı konusunda ne düşünüyorsunuz? Çocuk arkadaşa ihtiyacı olursa, gider arkadaş bulur. Çocuğun anneye, babaya ihtiyacı var. Sınırlar her yerde vardır. Sadece fiziki alanda değil ki. Ruhsal alanda da sınır vardır. Çocuğun bütün gününe ya da özel hayatına müdahale etmemek gerekir. Tabi ki çocuğun kaç yaşında olduğu ve nelerine müdahale edeceğimiz de önemlidir. Gözetmek başka bir şey, takip etmek başka bir şeydir. Takip “stalk” etmektir. Gözetim, olması gerekendir. Çocuk nerede oyun oynuyor, siz uzaktan bakarsınız. Ergenler için ne yapacaksınız? Gözlük takıp, o koyu gözlüklerden gece kulübüne mi gideceksiniz? Doğum günü partisine mi gideceksiniz? Çeşitli kontroller koyabilirsiniz. Sınırlar koyacaksınız tabii ki. Çocuk içerde ne yapıyor odasında? Bilgisayarın, tabletin başındadır diyorsak, ne yapıyor bilgisayarda? Ödev yapıyordur. Arada oyun oynuyor, arkadaşlarıyla yazışıyor. Kâinat o odanın içinde aslında. Kimlerle konuşuyor bazen anne babanın haberi yok. Çocuğun sanal dünyada neler yaptığından, kimlerle iletişim kurduğundan bilinçli bir şekilde haberdar olmak önemli.

Ergen ile ebeveyn arasındaki iletişimin doğru konumlandırılmış olması önemlidir. Ama yine de anne babanın da suçlu hissetmemesi önemli çünkü genellikle kendilerini kötü hissederler. “Yeterince ilgilenmedim, benim yüzümden oldu.” gibi. Siz ne kadar dikkatli olursanız olun, olabilir. O yüzden gelişmiş ülkelerde hep çocuk koruma sistemleri kurulur. Bir okul, çocuk koruma sistemiyle idare edilmek zorundadır. Sadece okullar değil, çocukların toplu olarak bulunduğu tüm, kurs, yaz okulu gibi yerler için de geçerli. Bu kurumlarda çalışan, hizmet alınan tüm bireyler işe başlamadan önce mutlaka detaylı araştırmaya tabi tutulmalıdır. Kulüpler, kurslar, etkinlikler gibi yerlerde ailelerin mutlaka sormaları lazım “Çocuk koruma politikanız nedir?” diye. Aileler tabi ki araştıracaklar. Ne yapılıyor burada güvenlik adına. “Biz yıllardır bu işi yapıyoruz. Bunlar bizim çocuklarımız. Çocuklarınıza bir şey olmaz burada.” diye hemen güvenmemelidirler.

Ergenlik döneminde mahremiyet kavramında nasıl bir değişiklik olur? Aile ve eğitimcilere düşen görevler nelerdir? Ergenler genel olarak kontrolde güçlük çektikleri için irade ve kontrol konusunda sorun yaşarlar. Dürtüler birden bire tekrar ortaya çıkar ve henüz daha kişilik gelişimleri onu kontrol edecek olgunlukta da değildir. Dolayısıyla kontrol ve irade konusunda erişkinler gibi çok parlak durumda değiller. Bir de merak ediyorlar. Bazı şeyleri de öğrenecekler. Başka türlü olmaz, biraz düşüp kalkması gerekiyor. Adı üzerinde delikanlı, yani deli akacak kanları. Tüm bunlar aslında, sınırların ihlaline çok kolay zemin de hazırlayabiliyor. Özellikle kız erkek ilişkilerinde, akranlar arasında büyük sorunlar yaratabiliyor. Şimdi ekranlar da işin içine girdiği için, sosyal medya paylaşım siteleri vs. bunun yaygınlaşması ihtimalini de çok artıyor. Mesela ben kendi ergenlik dönemimdeyken okulumda hakkında dedikodu yapabileceğimiz türde bir kız erkek ilişkisi olabiliyordu. “Aaaa o onunla çıkıyormuş, birazcık da işleri abartmışlar.” türünden söylentiler duyabiliyorduk. Şimdi ise video çekip yayınlamak gibi konular ergenlerin konuları arasında yer alabiliyor. Burada eğitimcilere, anne babalara çok görev düşüyor. Ergenleri bu konularda bilinçlendirici çalışmalar yapılmalıdır.


21


22


Mahremiyet ve sosyal medya - teknoloji ilişkisi konusunda neler söylemek istersiniz? Eski sevgililerini ne yapıyor acaba şimdi diye kurcalamayan yok gibi. Önce kendimize bakmak gerekir. Cep telefonunu karıştırmayan, mailine girmeyen, acaba kimlerle yazışıyor diye sınırları ihlal etmeyenler azınlıkta. Stalk etme, ısrarcı takip ve taciz aslında bir suç. Ayrı bir eğitim verilmeli. Çocukların bu tür kişilerle ilişki ve yakınlık kurmak konusunda dikkatli olması lazım. Bu öğretilmeli. Ayrı bir eğitim gerekir ve öyle doğaçlama bilinmez. Ne kadar bilirsek bilelim hepimizin başına da gelebilir. Önemli olan bazı kişilerle ilgili öngörüsü olabilmeli gençlerin. Mesela bazı ısrarcı davranışları daha öncesinde olan, reddedildiği zaman çılgına dönen vs. kişilerle ilgili… Sevgili olarak tanımladığı ama aslında baskıcı, denetleyici tutumlar sergileyen, aşırı kıskanç vs. çeşitli

tutumları olan bireylerle ilişki konusunda dikkatli olmalılar. Birçok şey sayılabilir bu konuda. Birçok eğitim veriliyor bununla ilgili. Yine de insanın başına bir şekilde gelebilir. Anlayamazsınız hiçbir şekilde. Aynı şekilde ben de anlayamam. Geldiği zaman bu işin içinden nasıl çıkılacağı konusuyla ilgili de bir eğitim verilmesi gerekir. Bu ciddi bir suç. Türkiye’de hala ayrı bir suç olarak tanımlanmadı ama tanımlanacak diye düşünüyoruz. Uzun zamandır bunun için çalışmalar yapıyoruz. Bu tarz olaylar yaşandığında kişide ruhsal sorunlar olabiliyor. O nedenle dikkatli olmak gerekiyor.

Yetişkin ilişkilerindeki sınır ve mahremiyet kavramları ile ilgili neler söylemek istersiniz?

şup “Bunu böyle istemiyorum. Nasıl çözeceğiz?” diye konuşmak gerekir. Bazı aileler ise şu yönde karar alabiliyor, o evde yaşananlar o evde kalır gibi. Bu da aslında bazı şeyleri kapatıcı bir tutum olabiliyor. Kolay bir şey değil. Hepsi kendi başına oturup üzerine kitaplar yazılacak, konuşulacak, tartışılacak şeyler. Modern hayat, farklı hayat biçimlerini getirdi önümüze. Boşanma süreçlerinde çocukların da birer birey olduğu ve bu sürecin bir tarafı olduğu unutulmamalıdır. Şimdi mesela boşanmada taraflar arasında kadın tarafı var, erkek tarafı var. Bir de, çocuk tarafı da var. Sadece sen kiminle oturmak istiyorsun diye sorulmaz. Çocuk aynı zamanda o ailenin bir tarafı, böyle kabul edilmeli. Mahkemede sadece bir tanık olarak ya da kiminle yaşamak isteyen bir küçük olarak değil bir birey olarak algılanmalı. Zamanla değişecek bu tür davranışlar.

Hangisi daha kötü durumda acaba? Kadınların çantası karıştırılmaz ama cep telefonu karıştırılır. Bu nasıl bir düşünce? Özel alanın gizliliğine ihlal ile ilgili yasa çıkardık çünkü bazen o kadar ihlal ediliyor ki kişinin özeli. Önceden ne kadar ayıp denilirdi. Baktık bu şekilde olmuyor yasa çıktı. Yasa var şu anda. Kişisel eşya, kişisel alan. Kişinin eşyası, telefon da, çanta da eşya. Alana girmek, özellikle de artık ebeveynlerin birbirine olan bu anlamdaki saygısı çocuklara rol model oluyor. Anne babaların bu anlamdaki tutumu çok önemli. “Çocuğum git bak bakalım baban kulübe gidiyorum dedi orada mı?” Anne babasının peşinden ufacık çocuğu, 13-14 yaşındaki kızını ya da oğlunu gönderip takip ettiriyor. Nerede burada sınır? “Baban kimleri aramış bir bak bakalım telefonundan.” diyebiliyor. Bazı ebeveynler bu şekilde çocukları aracı olarak çok kullanıyorlar. Özellikle boşanmış çiftlerde bu hikâyeler daha da fazla. Özellikle ayrıldıktan sonra çiftlerin birbirlerinin sınırlarına saygı göstermeleri, hele de çocuk varsa çok güç oluyor. O ayrı bir mesele. “Orada ne olup bitiyor? Baban kiminle birlikte? Annenin evine kimler geliyor?” Kaç çocuk bu sorulara maruz kalıyor? Ebeveynler, çocuklarının ruh sağlığını önemser diye düşünüyoruz ama maalesef bazen önemsemeyebiliyor çünkü bu aslında yaralayıcı bir şey. “Ama ben onu düşünüyorum der size çünkü o adamdan hiç hoşlanmıyorum, eve gidip gelmesi beni rahatsız ediyor, kızımı düşünüyorum.” diyebilir. Tabi ki düşünüyordur ama başka bir çözüm yolu bulmalı. O zaman eski eşi ile konu-

Prof. Dr. Gökhan ORAL Prof. Dr. Gökhan ORAL, 1984’te Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olmuştur. Aynı fakültede, Adli Tıp Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Ülkemizde adli çalışmalar konusunda en önde gelen isimlerden birisidir ve bu alanda çalışmalar yürüten pek çok komisyonda başkanlık ve üyelikleri mevcuttur. Suç araştırmaları ve adli araştırmalar konusunda çalışmalar yürüten Gökhan Oral, Psike İstanbul üyesi psikanalisttir. Sokak çocukları, çocuk istismarı, çocuk hakları, göç ve deprem başta olmak üzere çocuk ve travma konusunda uzun süredir çeşitli projelerde çalışmaktadır. “Bana Hazır Mısın Anne?” kitabının yazarlarındandır.

23


Konuk Yazar: Psikolojik Danışman Hande Köprülüler

ERGENİN DİLİ Sözcükler gelir sonra, yarım yamalak ya da komik şekilde söylenebilen sözcükler. İlk komik anları oluşur ailenin. Büyüdüğünde yerli yersiz ortamlarda hatırlanan ve çocuğun hafifçe yüzünün kızarmasına, dinleyenlerin ise gülüşmelerine neden olan anılar ; “Biliyor musun teyzesi Ayşe bebekken sıcağa cıcak derdi.”

24


Bebeğin ilk sesi çığlıktır. Dünyaya gelişini bir çığlıkla ifade eder. Ne söylemektedir bize? Korkusunu mu ifade ediyordur, açlığını mı? Heyecanını mı? Mutluluğunu mu? Belki hepsi, belki de hiçbiri. Ama bildiğimiz şey onun kendisini bu şekilde ilk defa ifade ettiğidir. Söz yoktur, kelime yoktur ama zamanla anne, bebeğinin ağlayış şeklinden onun ne istediğini anlar. Aç olup olmadığını, uykusunun gelip gelmediğini, altının temizlenip temizlenmemesi gerektiğini, gazının olup olmadığını ya da sadece sarılmak istediğini. Anne bu seslerdeki en ufak bir tını farkını bile sezerek, bebeğini kapsar, korur, kollar, ona gereken ilgi ve şefkati sunar. Bu sevginin dilidir işte… Sevginin sözsüz dili… Zamanla büyür bebek, ağlamalar yerini seslere bırakır. Söz yoktur ama tonlamalarla anlatır bebek… Üzgün mü? Neşeli mi? Kızgın mı? Anne aynadır çünkü bebek tüm ifadeleri annenin yüzünden ve söylediklerinden öğrenir. Anne hep konuşur onunla. “Nasılmış benim miniğim bugün, Ayy mama mı istermiş? Güler miymiş benim kuzum?” Hep anlatır, hep ifade eder anne. Bebek böylece duyguların ya da düşüncelerin tanımlanmasını öğrenmeye ve bir süre sonra da agucuklarla karşılıklar vermeye başlar. Ve ilk heceler dökülür ağzından bir gün. Önce anne mi dedi baba mı? Babalar nerdeyse bütün dünyada bebeklerin ilk heceleri olan “da da da”, “ba ba ba” ya da “ma ma ma” hecelerini onun önce baba dediğine yorarak gururlanırlar. Anneler biraz buruk hissederler o zaman; çünkü doğduğundan beri özel bir dille anlaşmayı başardıkları bebekleri, birdenbire bu dille ya hiç ya da az buçuk bilen babalarına seslenmişlerdir. Tabii anne kelimesinin “mother” olarak kullanıldığı ülkelerdeki anneler daha şanslıdır, bebek pekâlâ mama (İngilizcede mother yani anne) da demiş olabilir. Sözcükler gelir sonra, yarım yamalak ya da komik şekilde söylenebilen sözcükler. İlk komik anları oluşur ailenin. Büyüdüğünde yerli yersiz ortamlarda hatırlanan ve çocuğun hafifçe yüzünün kızarmasına, dinleyenlerin ise gülüşmelerine neden olan anılar ; “Biliyor musun teyzesi Ayşe bebekken sıcağa cıcak derdi.” Okul çağı başladığında neredeyse bütün kelimeler yerini ve anlamını bulmuştur bile ve bu gelişim okulla, kitaplarla, öğretmenlerle ve arkadaşlarla inanılmaz bir hızla ilerler. O zamana kadar büyüdüğü ailenin kültürü, kavramları ve tarzıyla şekillenen çocuğun dili, yepyeni ve bazen de çok farklı bir sürü yeni düşünce ve ifadeyle genişler. Bu güzel, heyecan verici gelişim zaman zaman da aileye bir kontrolden çıkma hissi de verebilir. Örneğin, o za-

mana kadar evde hiç kullanılmayan bazı kelimeler gelmeye başlar eve. “Nereden öğreniyor bunları bilmiyorum? Bizim evde kimse küfür etmez böyle. Hep okuldaki arkadaşlarından öğreniyor bunları!”

Ergenin Dil-sizliği Gelelim ergenliğe… İlk sesini en yüksek oktavdan çığlığıyla dünyaya duyuran bebek, ergenliğe geldiğinde özellikle evde anne babaya karşı bir sessizliğe bürünür birden. Sözcükler yok olmuş gibidir. “Nasıl geçti bugün okul?“ Sessizlik…”Yemeğini yedin mi?” Sessizlik …”Mutsuz görünüyorsun bir şeyin mi var?” Sessizlik… Soruların biraz daha uzadığı durumlarda birden bir bağırtı yırtar sessiziliği “ÇOK SORU SORUYORSUN YETER ARTIK!” ve hemen arkasından şu meşhur ergen cümlesi geliverir “Zaten beni kimse anlamıyor!” Bu isyanın ardından anne babanın söylemeye cesaret edemediği bir cümle geçer içinden “Ama anlatmadın ki!” Ergen anlatmadan anlaşılmayı bekleyerek ne demek istemektedir anne babaya? Ergenlik adlı kitabında “Anlaşılma ihtiyacı ve bundan kaçma gereği” der buna P. Jammet ve L. Mingasson ve şöyle devam ederler; “Ergen iki karşıt ihtiyaç hisseder: Anlaşılmış olmak ile kendini farklı ve özerk hissetmek. Hem çocukluk bağını korumayı hem de anne babanın nüfusundan kurtulmayı arzu eder. Böylece her ilişkinin kalbindeki bu gerilim, aile içinde nasıl idare edileceğine bağlı olarak gelişecektir. Ergen haklı ya da haksız olarak başka bir dünyada olduğunu, artık anlaşılamadığını ve onun için önemli olanın artık iletilemediğini hisseder. Bu kopukluk onu korkutur, çünkü özerk olma arzusuna rağmen hala anne babasına ihtiyacı vardır.” Aslında bu durum yukarıda anlattığım bebeğin ağlamasının hangi anlama geldiğini doğru bir şekilde yorumlayabilen anneye olan özlemin bir ifadesidir. Ergen, bebek değildir artık ama hala çıkardığı seslerin anlamını anlayabilen bir anne babaya ihtiyaç duymaktadır. Ama bunu kendine bile itiraf edemez çünkü bir yandan da artık büyüdüğünü, kendi kararlarını kendisinin verebileceğini görmek ve göstermek zorundadır. Ne yaman bir çelişki! Aynı zamanda korkutucu da çünkü işin ucunda anne babanın sevgisini ve ilgisini kaybetme kaygısı da vardır. Belki şöyle tanımlayabiliriz bu süreci: uzaklaşarak bağları güçlendirmek. Bu uzaklaşma duygusal bir uzaklaşma değildir elbette. Bu sanki bir anlamda, fiziksel bir uzaklaşma gibi düşünülebilir, yani sessizliklere izin vermek, ergenin odasında tek başına bir dünya kurmasına ya da kendisini oluşturmaya çalışmasına alan açmak ve o size seslendiğinde

25


“Buradayım, seni dinlemeye hazırım.“ diyebilmek… Elbette bu sesleniş her zaman çok yumuşak bir tonda olmayabilir. Ergen çoğu zaman tavsiye almak için değil, sadece anne babanın hala orada olup olmadığını kontrol etmek için seslenebilir ve vereceğiniz bir tavsiye onun hemen oracıkta gözlerini devirip uflayıp puflamasına sebep olabilir. Bu noktada bazen sade ve sadece dinlemek yeterli olacaktır. Bir tavsiye – gerçekten gerekliyse – sıkmadan, boğmadan ve bazı durumlarda paniğe kapılmadan verilebilmelidir çünkü ergen her ne kadar anne babaya bakmıyor gibi görünse de, bir yandan anne babayı göz ucuyla izlemeye devam etmektedir. Winnicott’un deyimiyle bu bir “Oyun alanıdır.” ve bu öyle bir oyundur ki karşılıklı oyuncuların birbirlerini gözden kaybetmeyecekleri ama aynı zamanda çok da iç içe olmayacakları bir mesafeyi gerektirir. Bu anlamda ergenin sessizliğini de, kendini anne baba karşısında çocuksu bir konumdan kurtarmak için bir mesafe koyma çabası olarak yorumlayabiliriz. Bu mesafe kaç metredir? Aslına bakarsanız bunun ölçüsü her ergenin ve her ailenin yapısına, kültürüne ve dinamiklerine göre değişebilir. Önemli olan ergenin kendini yetersiz ve çocuksu hissetmeyeceği aynı zamanda henüz tam da bir yetişkin olmadığının hissettirildiği, saygılı bir mesafe olmasıdır. P. Jammet ilişkideki mesafenin esnek olmasının anne baba ve ergen arasındaki iletişimi kolaylaştıracağını çünkü ergenin geri dönebileceğini bilirse aile ortamından endişesizce uzaklaşabileceğini söyler. Peki, ergen nereye gider? Çocuk olamayacak kadar yakın ve yetişkin olamayacak kadar da uzaklara gidemez aslında belki ikisinin ortasında arafta bir yerlerde, kendi gibi arkadaşlarıyla takılmaktadır.

rak başka bir ötekine olan ihtiyacı kabullenmek demektir ve zorlu bir yoldur. Bu yol yeni heyecanlar, acılar, hayal kırıklıkları, rekabetler ve çabalarla doludur. Burada cinsellik salt cinsel ilişkiye girebilme anlamıyla kullanılmadan daha geniş anlamıyla erkek ve kadın arasındaki farkı anlayarak cinsel bir kimlik oluşturabilmek anlamıyla ele alınmaktadır. İşte tam da bu nedenle ergenler saatlerce ayna karşısında kendilerini incelerler çünkü her geçen gün değişen, büyüyen bedenlerine alışmaya, onu anlamaya çalışırlar. Yeterince güzel ve yakışıklı mıdırlar? Burunları fazla mı büyüktür? Fazla kilolu mudurlar? Boyları yeterince uzun, kasları yeterince güçlü ya da bedenleri yeterince çekici midir? Saatlerce konuşurlar ya da şimdilerde olduğu gibi mesajlaşırlar… O Ayşe’nin kılığı nedir öyle ya da Ahmet bilgisayar oyununda tüm engelleri aşıp prensesi kurtarabilecek kadar becerikli midir? Basketbol takımına seçilip popüler olabilecek midir ya da o pantolonla havalı görünebilecek midir? Tüm bu sorular büyük bir gerilimi de içerir bir yandan anne babanın aşkından vazgeçip yeni ve başka bir aşka geçebilmenin gerilimi. Bu gerilim bir isyana dönüşür zaman zaman vazgeçişin ve aşkın isyanına. Onun için ergenler birbirleriyle saatlerce konuşurlar. Konuşmadıkları zamanlarda bol bol şiirler, yazılar yazarlar; oyunlar oynarlar aslında durmadan yenilenen bir biçimde kendi hikâyelerini yaratmaya çalışmaktadırlar, heyecanla, neşeyle ve acıyla. Acıyla, çünkü çocukluğu geride bırakmak bir yası da beraberinde getirir. Bu yasın öfkesiyle bağırır ergen annesine “ODAMA GİRME!”.

Peki ya konuştuklarında?

Ergen ve anne baba arasındaki kuşak farkı

Nece konuşur ergenler kiminle ve ne hakkında konuşurlar? Bu soruya basitçe şöyle cevap verilebilir belki; daha çok kendi aralarında ve yetişkinlerin çok da bilmedikleri bir dilde konuşurlar. Dilin düşüncelerin aynası olduğunu düşünürsek onlar da kendi zihinsel ve ruhsal meşguliyetleri nelerse onları konuşacaklardır yani cinsellik, arkadaşlık, beğenilme, kabul görme, özerkleşme kısacası ilerde evrilecekleri yetişkin için zemin olabilecek her şey. Belki en çok da cinsellik çünkü cinsellik ergenlerin anne babadan ayrışabilmeyi beraberinde getirir. Ergen, anne babaya olan çocuksu hayranlığını bir tarafa bırakmak zorundadır ki başka bir ötekine – bir karşı cinse – hayran olabilsin ve hayran olunabilsin. Bu anne babanın bakım ve sevgisinden farklı ola-

26

Ergen, odasında kendini oluşturmak için yalnız kalmalı, ara sıra kafasını uzatıp oradan anne babaya bakmalı ve sonrasında arkadaşlarının yanına gitmelidir, yani kendi kuşağının yanına gider. Ergen bu tekilleşme sürecini arkadaşlarıyla olduğu zaman gruplaşarak gerçekleştirmek durumundadır. Aynı kıyafetleri giyerler, saçlarını aynı şekilde tararlar ve aynı dili konuşurlar. Çoğunlukla anne babanın anlamadığı, garip bir dildir bu. Argodur, şiddetlidir, cüretkârdır ve sanki hiç saygı kalmamıştır! İşte böyle hisseder anne babalar… Ama unutmamalıdır ki bu anne babanın kendi anne babası da onlar için aynı şeyi düşünmüştür çünkü kuşaklar ara-


27


28


sı doğal fark ancak bu şekilde oluşabilmektedir ve ergenlikteki cinsiyet farkını anlamaktan sonraki en önemli farkındalık, kuşak farkını tanıyabilmektir. Aslında burada karşılıklı bir tanımadan söz edilmektedir, yani hem ergenin hem de anne babanın bu farkı tanıyabilmesinden. Anne baba ergenin her söylediğini anlamak ve onun gibi konuşmak durumunda değildir. Herkes kendi kuşağının gerçeklerinde kalabilmelidir ki arada bir fark olabilsin. Bu bir önceki kuşaktan kalması gereken şeyleri bir sonraki kuşağa aktarabilmesi için gerekli olan farktır. Teknolojinin ilerlemesi, yeni yaşam biçimlerinin oluşması ve kullanılan kelimelerin farklılaşmış olması, aslında ruhsal dünyadaki özü değiştirmez. Ergenliğe dair farklı şekillerde de olsa aynı sorular sorulmaktadır aslında. Anne baba telaşa kapılmadan bekleyebilirse zaten bu soruların yanıtlarının bir kısmını kendi ailesinin tarihinden ve kültüründen alabilecektir. Kuşak farkını ortadan kaldırmak istercesine ergen gibi giyinen ve ergen gibi konuşan anne babalar, ergende kaygı uyandırır. Hep ve sadece anne babası gibi mi olacaktır? Onların ötesine geçme şansı yok mudur?

ya yarayabilir çünkü dil eylemi simgeleştirir, düşünce ya da duyguya dönüşme potansiyalini taşır. Ergen içindeki acıyı kelimelerle hafifletmeye çalışmaktadır sanki. Sevgilisinden ayrılan bir ergen “Ne oldu?“ sorusuna “Hiç… İlişki sekti ya.“ diye cevap verebilir. Biraz da mizahi bir yaklaşımla iç dünyasında “Seken ilişkiyi“ tamir etmeye çalışan bir ergen yok mudur bu söylemin ardında, yani düştüğünde ağlamamak için dudaklarını ısırıp “ Acımadı ki!“ diyen bir çocuk gibi…

Ergenin şiddetli dili ya da dilindeki şiddet

Günümüzde ilerleyen teknoloji sayesinde medya kullanımının arttığı bu dönemde, gençler arasında medyanın Whats up mesajları ya da instagram yorumları gibi kendine ait kısaltmalardan, hatta eksik harflerden oluşan bir dili vardır. Gençler nerede olurlarsa olsunlar birbirlerine anında ulaşabilmekte ve konuşabilmekteler. Hatta sadece iki parmaklarını kullanarak inanılmaz hızlı bir şekilde mesajlar yazabilmekteler. Hayal etmenin, özlemenin ve beklemenin yerini “Mesajımı gördü ama iki saat sonra cevap verdi.“ ya da “Mavi oldu ama sallamadı.“ gibi kaygılar aldı. Yalnızca şekil değişti aslında, arkasındaki duygular hep aynı; ”Beni umursuyor mu? Seviliyor muyum? Beğeniliyor muyum?” derken “ Hemen şimdiyle “Bekleyebilmenin “ arasındaki bir yerlerde büyümeye çalışıyorlar.

“Büyümek anne babanın yerini almak anlamına gelir.“ der Winnicott ve devam eder “Gerçekten de bu anlama gelir. Biilnçdışı fantazide büyümek tabiati gereği saldırgan bir edimdir. Çocuk da artık çocuk bedeninde değildir.”. İşte belki de tam da konu budur. Beden büyümekte, güçlenmekte ve değişmektedir. Hem anne babayla rekabet, hem de ergenlerin kendi aralarındaki rekabet artar. Ergenlerin günlük hayatta kullandıkları günlük, normal dilin şiddet içerdiği fark edilmektedir. Şimdilerde çok sakin bir diyoloğun içindeyken bile “Amma da duyar kastın.“ diyorlar mesela ya da “ Mal mısın?“ diyorlar birbirlerine. Bir ergen babasından harçlık isterken “Bana biraz para atsana.“ diyebilmektedir. Bir önceki kuşak tarafından hakaret ya da saygısızlık olarak tanımlanabilecek bu söylem, onlar için gündelik, normal bir konuşmadan ibarettir. Peki, bu dil nasıl yorumlanabilir o zaman? Dildeki bu şiddetin ergenliğin tüm zorluklarıyla bir baş edebilme yolu olduğu düşünülebilir belki. Söze dökmek eyleme geçmeyi büyük ölçüde engellediğine göre aslında bu dil onları büyük ölçüde şiddetli eylemlere başvurmaktan da alıkoyma-

Bir yandan da dünya üzerindeki farklı kültürlerden gençlerin birbirleriyle internet üzerinden, oldukça yaratıcı ve yaşam enerjisiyle dolu “konuşmalarına” tanık olmaktayız. Birbirlerine, çok da eğlenceli bir biçimde, makyaj yapmayı, farklı ülkelere nasıl seyahat edebileceklerini, besteledikleri şarkılarını, danslarını, çevreyi neden temiz tutmaları gerektiğini “anlatıyorlar” kahkahalar eşliğinde. Onların bu konuşmalarına şahit olan yetişkinler olarak, bizlere ihtiyaç duyduklarında gereken desteği verebilmek için orada olabilmek çok önemli çünkü şöyle diyor Winnicott: “Ergenin olgunlaşmamışlığı değerli bir unsurdur çünkü yaratıcı düşüncenin, yeni ve taze duyguların, yeni bir yaşam için düşüncelerin izleri burada bulunabilir. “ Bu zorlu yollardan geçmiş yetişkinler, anne baba ve öğretmenler olarak, ergenliğin sıkıntılarını, öfkelerini, sevinçlerini, aşklarını, arkadaşlıklarını, isyanlarını biliyoruz aslında. Şimdi onları, belki biraz daha uzaktan izleme, yaratıcıklarını alkışlama ve düştüklerinde orada olabilme zamanındayız. Kendi ergenliğimizin ayak izleri, çocuğumuzunkilere karışırken, orada durup, sakin bir şekilde, onları kapsamayı bekleyebilmeliyiz.

Psikolojik Danışman Hande Köprülüler Hande Köprülüler Boğaziçi Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümünden mezun olmuştur. İstanbul Psikanaliz Derneği ve IPA üyesidir ve bu dernekte psikanaliz formasyonuna halen devam etmektedir. İstanbul Psikodrama Enstitüsü üyesi olan Hande Köprülüler aynı zamanda psikodrama terapistidir. Mesleğinin ilk yıllarında çeşitli hastanelerde çalışmış, daha sonra ise uzun yıllar boyunca okullarda gençler ve ailelere yönelik psikolojik danışman ve rehber olarak çalışmıştır. Ergen ve yetişkinlerle çalışmalarını halen özel olarak sürdürmektedir.

KAYNAKÇA • Jammet P. , Ergenlik: Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları, Bağlam Yayınları 2012 • Parman T., Ergenlikte Değişim ve Erişkin Yaşama Geçiş , Bağlam Yayınları 2013 • Psikanaliz Buluşmaları; Kuşaklar Arası İletim, Bağlam Yayınları 2009 • Psikanaliz Yazıları; Donald W. Winnicott, Bağlam Yayınları 2011 • Wnnicott D.W., Oyun ve Gerçeklik, Metis Ötekini Dinlemek Yayınları, 2007

29


Yazan: Psikolojik Danışman Aylin Germiyen Alioğlu

SABRIN İNŞASI Anne baba olarak sabırlı olabilmek, kolay gibi gözükmekle birlikte aslında zor ve önemli bir durumdur. Peki, “Sabır” nedir? TDK sözlüğüne göre sabır kelimesi; olacak veya gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme olarak tanımlanmıştır. Kendini tutma, katlanabilme, tahammül edebilme, bekleyebilme, hazzı erteleyebilme ve dayanma gücü olarak da ifade edilebilir.

30


“85 yaşına merdiven dayamış baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında saygın bir işi olan oğlu, salonda oturuyorlarmış. Havadan sudan sohbet ettikten sonra oğlu sanki ayrılmanın sinyalini verircesine susmuş. O anda yaşlı baba, üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karganın konduğunu görmüş. Baba, gülümseyerek biraz baktıktan sonra oğluna sormuş: “Bu ne oğlum?” Oğlu şaşırarak cevaplamış. “Baba! O bir karga.” Babası biraz daha kargaya baktıktan sonra yine sormuş: “Bu ne oğlum? Oğlu daha da şaşırarak yine cevaplamış. “Baba! O bir karga.” Bu arada karga pervazda komik hareketlerle başını sağa sola çevirip havaya bakıp sonra yine onlara doğru başını çevirmiş. Bu sefer baba üçüncü defa “Bu ne?” diye sormuş. Oğlu ise kızgın bir tavırla “O bir karga baba, üçüncü defa sordun! Beni işitmiyor musun yoksa!” demiş. Ancak baba dördüncü defa aynı soruyu sorunca artık oğlu dayanamamış ve sabrı taşıp sesini yükselterek “Baba bunu neden yapıyorsun? Tam dört defa aynı soruyu sordun. Sana cevap veriyorum ama sen sormaya devam ediyorsun. Sabrımı mı deniyorsun?” diyerek tepki vermiş. Yaşlı baba yüzündeki gülümseme ifadesiyle yerinden kalkmış, içerideki odaya gitmiş ve elinde bir defter ile dönmüş. Elindeki defter bir hatıra defteriymiş. Baba başlamış defterin sayfalarını karıştırmaya sonunda istediği sayfayı bulmuş. Gülümseyerek defterin o sayfasını görebileceği şekilde oğluna uzatmış ve yüksek sesle okumasını istemiş. “Bugün 3 yaşındaki oğlumla salonda otururken pencerenin pervazına bir karga kondu. Oğlum tam 25 defa karganın ne olduğunu sordu. Her soruşunda sabırla ve sevgiyle onun karga olduğunu söyledim. Bıkmak mı? Hayırrrr!” Anne baba olarak sabırlı olabilmek, kolay gibi gözükmekle birlikte aslında zor ve önemli bir durumdur. Peki, “Sabır” nedir? TDK sözlüğüne göre sabır kelimesi; olacak veya gelecek bir şeyi telaş göstermeden bekleme olarak tanımlanmıştır. Kendini tutma, katlanabilme, tahammül edebilme, bekleyebilme, hazzı erteleyebilme ve dayanma gücü olarak da ifade edilebilir. Anne baba olarak çocukluk dönemi düşünüldüğünde çoğu kişinin aklından “Bizim dönemimizde sanki hayat daha yavaştı. Teknoloji bu kadar gelişmiş değildi. Telefon ile bir kişi arandığında hattın bağlanması dakikalarca beklenirdi. Heyecanla çekilen fotoğrafları görebilmek için filmin bitmesini beklemek ve sonrasında ise bastırılması için bir daha beklemek gerekirdi. Şimdi ise bunlar için sabırla beklemek gerekmiyor, hepsi

anında gerçekleşiyor.” benzeri düşünceler geçebilmektedir. Teknolojinin gelişimi ile hayat daha da hızlanırken anne babaların yavaşlığa tahammül edebilme sınırı da azalmaya mı başladı? İnsanlar farkında olmadan her şeyin daha çabuk olmasını bekler mi oldu? Bir gerçek var ki hayat bir şekilde insanı sabırlı olmaya davet etmektedir. Örneğin, hamilelik süreci; zor olan ancak dokuz ay beklenmesi gereken bir süreçtir. Bebeğin kalp atışını duymak için beklemek, cinsiyetini öğrenmek için beklemek, doğumunu beklemek, ilk kelimelerini söylemesini beklemek, ilk adımlarını atmasını beklemek… Çocuk büyütmek sevgi, özveri ve sabır gerektiren bir süreçtir. Sabrın inşasının temeline bakıldığında, çocukta sabrı geliştirmek ilk doğumdan itibaren anne çocuk ilişkisine dayanmaktadır. Freud’a göre insan yavrusu dünyaya vahşi doğasıyla hazırlıksız gelir, başlangıçta “haz ilkesi “ egemendir yani dürtüsellik ön plandadır. Ancak zaman içerisinde anne baba ile kurulan bağlar, çevre ile gelişen etkileşimler kişide “haz ilkesi” yerini “gerçeklik ilkesi” ne bırakır. Zamanla çocuğun engellenme eşiği yükselir, erteleyebilmeyi, yani sabrı öğrenir. Örneğin; anne bebek arasındaki iletişim düşünüldüğünde, bu ilişki özellikle ilk aylarda ikili yapılan bir dans gibidir ve bir ahenk içinde olması önem taşır. Acıkmış ve ağlamakta olan bebek anneden yemek ister. Burada karşılıklı bir alışveriş söz konusudur. Ancak bu alışverişte annenin bebekten gelen ihtiyacı duyabilmesi ve tanımlayabilmesi gerekir. Annenin bu ihtiyacı karşılarken gerilimli ya da kaygılı bir şekilde davranmaması önemlidir. Acıkmış bebeğin ağlamasına karşılık annenin yatıştırıcı, sakin ses tonu ile “Bekle, seni kucağıma alacağım, yemeğini hazırlıyorum… Evet, merak etme, az kaldı, sabırlı ol…” diyerek kendisinin rahat ve sakin olduğunu göstermesiyle bebeğin de sakinleşmesine destek olabilmektedir. Bu şekilde bakım veren kişi tarafından bebeğin bekleyebilme kapasitesinin gelişimi desteklenebilmektedir. Ancak anne iç dünyasında yaşadığı gerginliği kaldıramayıp bebeğin ihtiyacını karşılayamadığı/ karşılamadığı ve yalnız bıraktığı zaman, bebeğin ya narsistik ya da doyumsuz bir yapıya yöneltilebildiği ön görülebilmektedir. Ya da anne kaygısına karşı koyamayıp bebeğin ihtiyacını anında, beklemesine izin vermeden karşıladığında ise bebeğin hep desteğe ihtiyaç duyan, durağan bir yapıya sahip olabileceği de ön görülebilmektedir. (Aktar, 2015)

Sabır konusunun önemini vurgulayan birçok araştırma yapılmıştır. Bunlardan biri “Marshmallow” araştırmasıdır. Stanford Üniversitesi’nde, Walter Mischel ve Ebbe Ebbesen tarafından yapılan bu araştırma çocuklarda “Doyumu erteleme” yetisinin ne zaman geliştiğini gözlemlemek adına gerçekleştirilmiştir. Doyumu erteleme yetisi; anlık küçük bir ödüle daha sonraki daha büyük bir ödül için hayır diyebilme süreci olarak tanımlanmıştır. Bu deneyde çocuklar tek başlarına bir odaya alınırlar ve araştırmacı onlara kendilerinin seçimi olan bir abur cubur verir (Bisküvi, kraker veya marshmallow). Araştırmacı, odadaki çocuğa eğer on beş dakika abur cuburu yemeden beklerse ikinci bir tane daha alabileceğini söyler ve odadan ayrılır. Test aşamasında bazı çocukların abur cuburla, bazılarının saçıyla, bazılarının da abur cubur ile sanki oyuncakmış gibi oynadığı gözlemlenmiştir. Bazı çocukların ise araştırmacı odadan ayrılır ayrılmaz abur cuburu yediği gözlemlenmiştir. Bu araştırma sonucunda, bekleme süresini etkileyen en önemli faktörün çocukların yaşı olduğu, beş ve beş yaşın altındaki çocukların bekleme konusunda büyük akranlarından daha çok zorlandıkları görülmüştür. Daha sonraki çalışmalar ise doyumu erteleyebilme yani sabırlı olabilme yetisinin hayatta kazanılan diğer becerilerle (Akademik başarı, fiziksel sağlık, akıl sağlığı ve sosyal yetkinlik gibi) bağlantılı olduğunu göstermiştir. Birçok faktörün de aslında doyumu erteleyebilme yetisini etkilediği fark edilmiştir. Bunlar; Bilişsel stratejiler (marshmallow’u değil başka şeyleri düşünerek kendi dikkatini dağıtabilmek) ve nörolojik (Frontal lobun yani dikkat, plan yapabilme, empati, dürtüleri kontrol edebilme, problem çözebilme gibi işlevlerden sorumlu bölgenin gelişimi) faktörlerdir. Beyindeki frontal bölgenin gelişiminin hazzı erteleyebilme yetisine olumlu yönde etkisi olduğu da gözlemlenmiştir (Demir, 2018). Bir diğer araştırma ise New York’ta bulunan Queens College of the City Universitesi’nde öğretim görevlisi olan Hefer Bembenutty tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada sabırlı olmayı başaran çocukların akademik becerilerinin olumlu yönde etkilenip etkilenmediği araştırılmıştır. Yapılan araştırma sonucunda sabırlı olabilmeyi başaran çocukların sadece akademik olarak başarılı olmadıkları, aynı zamanda da sosyal adaptasyon gerektiren durumlara daha iyi uyum sağladıkları fark edilmiştir. Sabırlı olabilen çocukların planlama, stresle baş etme, soruna çözüm bulabilme, öfkeyi kontrol edebilme, dikkatini verebilme gibi

31


Anne baba çocuğun şimdiki ve ilerleyen zamandaki hayat ile ilgili becerilerinde bu kadar önemli bir rol oynayan ‘sabır’ yetisini nasıl inşa edebilir? Hayatın hızlı koşuşturmasında kişi bazen kendini bir sele kapılmış gibi hissedebilir ve yavaşlığın bir nevi düşmanı haline gelinebilir. Aslında bazen iyi bir fikir ile kötü bir fikrin arasındaki fark sadece bir an yavaşlayabilmek ve sakince bekleyebilmektir. Moliere’nin dediği gibi “Yavaş büyüyen ağaçlar en iyi meyveyi verenlerdir.” Çocuklarla küçük yaştan itibaren sabretmek üzerine konuşulabilir. Doğadaki küçük büyük her canlıda insanlar için öğretici değeri yüksek örnekler vardır. Örneğin; bir karıncanın sabırla buğday taşımasında, bir arının yaptığı balda, bir tavuğun yumurtaları üzerinde beklemesinde sabretme öğretileri vardır. Sabretmenin hayatta doğal süreçte yer aldığını, sadece insanlar için geçerli olmadığını fark etmeleri konunun onlar için daha anlaşılır olmasını sağlayacaktır.

konularda daha başarılı oldukları gözlemlenmiştir. Beklemekte zorlanan çocukların ise daha dürtüsel oldukları, buna bağlı olarak sabır gerektiren becerilerde zorlandıkları, akademik ve sosyal iletişimde de güçlük yaşayabildikleri ön görülmüştür (Bembenuty, 2011). Sabırlı olabilmenin, hazzı erteleyebilmenin aslında sadece bilişsel alanda kişinin olumlu gelişimini sağlamadığı, duygusal alanda da olumlu etkilerinin olduğu ön görülmüştür. Colorado Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Laura Elizabeth Michaelson tarafından bu alanda bir araştırma yapılmıştır. Araştırmada sabırlı olma konusunda dürtülerine yenik düşen kişilerin madde kullanımına, suç işleme eğilimine, obeziteye ve psikolojik sorunlar yaşayabilmeye daha yatkın oldukları gözlemlenmiştir (Michaelson, 2017). Duke Üniversitesi’nin bünyesinde yer alan Çocuk ve Aile Politika Merkezinde yapılan başka bir araştırmada ise kendini tutabilmenin, erte-

32

leyebilmenin yani sabırlı olabilmenin önemi ve gerekliliği üzerinde çalışılmıştır. Bu araştırmada hayat ile ilgili becerilerde sabrın önemli bir rolü olduğu fark edilmiştir. Genel olarak sabırlı olabilme becerisinin hayat içinde yer alan duygusal, sosyal, fiziksel sağlığı ve ekonomik durumu olumlu yönde desteklediği ön görülmüştür. Ayrıca, çocuklarda ve ergenlerde sabırlı olabilme yetisinin yeterli derecede olmadığı, bunun sebebinin ise beyinde yer alan profrontal korteks’in tam olarak gelişmediği, zaman içerisinde gelişim gösterdiği fark edilmiştir. Hatta ergenlik döneminde beyinde majör değişikliklerin olduğu ve profrontal korteks kısmının yeniden yapılandığı ortaya konmuştur. Dolayısıyla bakım veren kişinin (anne- baba) çocuğun veya ergenin kendini kontrol edebilme, sabırlı olabilme konusundaki yetisini desteklemesinin önemli ve gerekli olduğu, hatta çocukluk ve ergenlik döneminde bu becerinin daha kolay desteklenebildiği, yetişkinlik döneminde ise desteklemenin zorlaştığı ön görülmüştür (Meyer, 2017).

Çocuklarla birlikte beklemek gereken zamanlar geçirmek etkili olacaktır. Örneğin; çocuklarla bir akşam güneşinin batışını birlikte izledikten sonra onlara evrende her şeyin belli bir zaman aldığını güneşin birden batmadığını, sabahın hemen doğmadığını, hepsinin bir denge içinde zamanını beklediği söylenebilir. Çocukların etraflarında maddi oyuncakların çok fazla bulundurulması onları bir anlık mutlu etse de daha sonrasında bu oyuncaklar etkisini kaybedebilirler. Dolayısıyla her istedikleri an beklemeden oyuncak edinmeleri yerine, istediği oyuncak için sabırla beklemesinin sağlanması faydalı olacaktır. Çocukların kumbarada para biriktirmeleri desteklenebilir. Çok istediği bir şeyi alabilmek için para biriktirerek beklemesi, bu duyguda kalabilmesi ve sonunda kumbarayı açtığında yaşayacağı mutluluk sadece istediği şeye kavuşması olmayacaktır. Aynı zamanda sabırlı olabildiğini hissetmesi de diğer bir mutluluk kaynağı olacaktır.


Sabır ve zaman duygusu birbirleriyle ilişkilidir ve saatlerin fazla bir şey ifade etmediği çocukluk döneminde saatleri doğal kesintilerle ölçmek onlara iyi gelecektir. Evde düzenin ve bu saat dilimlerinin daha anlaşılır kılınması ve sabırla beklemelerinin desteklenmesi için de yemek saatleri gibi belli rutinlerin oluşturulması yararlı olacaktır. Anne babalar çocukların en önemli rol modelleridirler. Dolayısıyla yaşantıda katılım sağlanan etkinliklerde vazgeçmeden sabırlı bir şekilde sorumlulukları yerine getirmek çocuklara örnek olacak ve onları motive edecektir. Eğer bir yetişkin olarak başlanılan hobi, spor etkinlikleri yarıda bırakılırsa, başlanılan kitap ya da el beceri çalışmaları tamamlanmadan evin bir köşesine bırakılırsa, çocuklara sabredebilme becerisinin öğretebilme şansı azalacaktır. Bu yüzden anne baba olarak sabırla başarılan çalışmaları ve sonuçları çocuklarla konuşulabilir ve emeğin karşılığında yaşanan o haz paylaşılabilir. Çocuklarla içinde sabır konusunu işleyen filmler izlenerek sonrasında film hakkında sohbet edilebilir. Filmdeki karakterlerin sabırla beklerken nasıl zorlandıkları, aslında sabırla beklemenin kolay olmadığı ancak sonrasında başarmanın getirdiği haz duygusu gibi konular konuşulabilir. Çocuklarla sabır gerektiren oyunlar oynanabilir. Örneğin; çoklu puzzle. Puzzle yapmak aslında o kadar da kolay bir iş değildir. Sabırlı bir şekilde sakin kalarak istenilen doğru parçayı bulmak insanı gerçekten bazen zorlayan bir süreçtir. Bazen süreci yaşamak konuşmaktan daha etkili olabilmektedir.

bir şey anlatırken “Hadi ama acele et, işim var, o kadar dinlemeye vaktim yok, dinliyorum ama hala bitmedi.” gibi cümlelerle sabırlı olunamadığını göstermek onların bu konudaki motivasyonunu kıracaktır. Çocukların sanatsal faaliyetlerde bulunmasını sağlamakta onların sabırlı olabilme duygusunu destekleyebilir. Sanat sabır isteyen, fikir oluşturmak için beklenmesi gereken hatta bazen uzun süreli beklenmesi gereken bir alandır. Ayrıca sanat bedene ve ruha da sakinlik verir. Çocuklara ebeveynlerin kendi yaşam öykülerinden örnekler vererek istek ve ihtiyaçlarının karşılanmasının başka insanların durumuna ya da başka unsurlara bağlı olabileceği, başkalarının da istek veya ihtiyaçlarının olabileceği ve bazen bunların kendilerininkinden öncelikli olabileceği, bunun için beklemeleri gerektiği anlatılabilir.

Son söz... Sabredebilmek ve bunun yarattığı gerilime katlanabilmek hiç de kolay bir iş değildir. İnsan doğası gereği dürtüleri ile hareket etme ve aceleci olma eğilimine yatkındır. Ancak hayatın akışı zamanla sabırlı olmayı insanoğluna öğretmiştir. Tolstoy’un da söylediği gibi “Tüm savaşçıların en güçlüleri: zaman ve sabırdır. Belki de sabretmek için de biraz daha sabırlı olmak ve zamana bırakmak gerekir.

KAYNAKÇA • Aleta Meyer (2017). Center for Child and Family Policy,OPRE. Duke University Of North Carolina, Amerika. • Demir, S. (2018). Marsmallow Testi. Bütün Dünya Dergisi,  http://www. butundunya.com/pdfs/2018/08/125128.pdf • Hefer Bembenutty (2011). Academic Delay of Gratification and Academic Achievement. Queens College of the City University (New York), Amerika. • Laura Elizabeth Michaelson (2017). Causes and Correlates of Apparent Failures to Delay Gratification in Children and Adults. Uviversity of Colorado at Boulder, Amerika. • Salman Akhtar (2015). Patience. The Psychoanalytic Review. Psychoanalytic Center of Philadelphia, Amerika. İnternet alıntısı, Eylül 2019, Çocuklarda Sabır Eğitimi (2019), http://bolumiba.meb.k12.tr

Çocuklarla yavaş ilerleyen uzun süreli bir plan yapmak onlarda sabırlı olma duygusunu geliştirmekte destek olabilmektedir. Örneğin; odanın dekorasyonu. Odanın yeniden dekore edilmesi için zaman gerekecektir. Odanın boyanması, boyanın kuruması, eşyaların taşınması, yerleştirilmesi bunların hepsi hemen olmayan biraz zaman ve sabır gerektiren işlerdir. Ya da uzun bir kitabın her gün bir bölümünün okunması. Ertesi günü heyecanla beklemesi, o duygu ile kalabilmesi sabırlı olabilme duygusunu destekleyecektir. Bitki yetiştirmekte uzun soluklu emek gerektirir. Zaman içerisinde o bitkinin büyüdüğünü görmek bunun için beklemek de sabırlı olmayı gerektirir. Çocuklar bir şey toplayacakları zaman ya da anlatacakları zaman anne baba olarak sabırlı bir şekilde onları bekliyor olmak önemlidir. Örneğin; hemen toplamıyorsa ya da çok yavaşsa “Tamam bırak ben yaparım, seni bekleyemeyeceğim. “ demek ya da

33


TÜKETİM SÜRECİ VE ÇOCUĞUN ÜRETİME TEŞVİK EDİLMESİ Tüketim, gerçekten temel ihtiyaçlarımızın giderilmesine hizmet etmekte midir? Yoksa insanın ürüne ulaşmasının verdiği haz, kendisini o ürün üzerinden tanımlamasına ve bir kimlik arayışına mı dönüşmektedir?

Yazan: Psikolojik Danışman Filiz Koçak

34


Tüketim ve üretim iç içe geçmiş iki kavramdır. Her ikisi de birbirlerine bağlı olarak varlıklarını korurlar. Tüketim üzerine kurulmuş hayatlar, günümüzde düşünülmesi gereken önemli bir noktadır. Hızla piyasaya sürülen yeni ürünler ve insanların daha yenisini, marka olanını, daha hızlısını ve daha konforlu olanını alma tutkusu aslında karşı konulması giderek zorlaşan bir hal almaktadır. Tüketim, gerçekten temel ihtiyaçlarımızın giderilmesine hizmet etmekte midir? Yoksa insanın ürüne ulaşmasının verdiği haz, kendisini o ürün üzerinden tanımlamasına ve bir kimlik arayışına mı dönüşmektedir? Her anne-baba çocuklarının mutlu olmasını ister. Günümüzde, ekonomik koşullarını göz ardı ederek çocuklarını mutlu etmek adına sayısız oyuncak ve benzeri materyal alabilen anne ve babaların sayısı gittikçe artmaktadır. Çocuğun anlık mutluluğuna odaklanarak verilen hediyeler için yapılan tüketim, anne baba ve çocuk arasındaki ilişkinin dinamiğini de şekillendirebilmektedir. Zaman içinde hediye alma bir zorunluluğa dönüşebilirken anne babanın bunu gerçekleştirmediği zamanlarda ise, çocuklarının olumsuz tepkileriyle karşı karşıya kalabilmektedirler. Bu süreç çocuk ile anne babanın ilişkilerinde sorun yaşatabilmekte, çocuğun gelişimi için olumsuz etki oluşturabilmektedir. Çünkü çocukların hediyelerin süslü paketlerini açana kadar ki heyecanları açtıktan sonra geçivermektedir. Bu heyecan söndüğünde ve sonraki günlerde yeni beklentiler hayal kırıklığıyla sonuçlandığında, mutsuzlukların artma olasılığı da yüksektir. Çocuklar gelişimlerini yaşam olaylarını anlamlandırarak, yeni şeyler öğrenerek, bazen bir problemi çözerek, olaylar arasında yaşanan bağlantıyı kurarak sürdürülebilir. Ruhsal olarak değerlendirme yapmayı sağlamayan süreçler ve ilişkiler çocuğu geliştiremez. Bu nedenle tüketimin kendisi bir amaç haline geldiğinde çocuğun gelişimi için olumsuz etki yaratabilmektedir.

Çocukların Tüketici Olarak Sosyalleşmesi Tüketim ve tüketime dayalı insan davranışları her zaman merak konusu olmuştur. 2016 yılında Gazi Üniversitesi’nde yapılmış olan “Çocukların Tüketim Algısının Resimlere Yansımaları” konulu araştırma sonucuna göre çocuğun sosyalleşmesinde dış etmenlerin (gördükleri, izledikleri, ailesinin ve çevresinin tutumları) onların tüketim algısına etki ettiğini ortaya koymuştur.

Lindstrom’ a göre; Günümüzde önceki neslin kalemi kullanması gibi klavyeyi kullanarak büyüyen, yoğun mesaj ve bilgi bombardımanına maruz kalan, beyinlerine çok çeşitli uyaranlar giden çocuklar önceki nesillere göre daha hızlı ergenleşmektedir. Televizyon karşısında ya da bilgisayar başında saatler geçiren ve Facebook, Twitter, Instagram, MySpace gibi ortamlarda zaman geçiren günümüz çocukları ve gençleri aslında bu sosyal ağları kullanarak sosyalleşmektedir. Bu şekilde büyüyen ve geçmiş nesillere göre farklı tüketim algısına sahip olan nesil, günde 8000’den fazla markayla yüz yüze gelmektedir ve yılda 40.000’den fazla reklam izlemektedir. Markaların tanınırlığı onlara güven vermekte ve dünyalarına bir çerçeve çizmektedir. Markalar onlar için trendy, zengin, çılgın, cool, asi, stil sahibi gibi kimlikleri simgelemektedir. (Asil, 2016) Bireyin sosyalleşmesini sağlayan aile ve okulun, bireyin üzerindeki etkisi gün geçtikçe azalırken daha evrensel, tüketim odaklı kültürün toplumsallaşmadaki etkisi artmaktadır. Bu nedenle, günümüzde bireyler özgün olmak için çabalasalar bile özgün olmak gittikçe zorlaşabilmektedir. Bu yeni tüketim kültürü kişileri yalnızca çalışma yaşamında değil, boş zamanlarında da tüketime yöneltmektedir. Bunun sonucu olarak yetişkinlerin yanında çocuklar da tüketime bağımlı hale getirilmiştir. Bazen de çocuklar için tasarlanmış, üretilmiş ürünler anne babaların daha çok ilgisini çektiği için bu ürünleri çocuklarına alma isteği duymaktadırlar. Bu nedenle çocukların tüketim davranışlarını edinmesinde en büyük rol anne ve babalara düşmektedir. Aile tutum geliştirici, davranış koşullayıcı olduğu için tüketici davranışlarını da şekillendirir. Aileden tüketim algısını öğrenme süreci çocukların isteklerine ve anne babaların verdikleri tepkiler doğrultusunda oluşmaktadır. Günümüzde birçok ebeveyn alışveriş sırasında talep ve isteklerini belirtmeleri ve alışveriş deneyimleri için çocuklarını teşvik etmektedirler. Benzer bir araştırma Kirsh tarafından “Çocukların Tüketici Olarak Sosyalleşmesi” olarak ele alınmıştır. Bu araştırmaya göre çocuklar, doğumlarından ergenlik dönemlerine ve yetişkinliklerine kadar birçok bilişsel ve sosyal süreçten geçmektedirler. Çocukların tüketici olarak sosyalleşmesi; çocukların pazarda tüketiciler olarak ihtiyaç duydukları bilgi, yetenek ve tutumları kazanma süreci, yani tüketici kimliğini kazandığı sosyalleşme süreci olarak tanımlanmaktadır.

35


Çocukların tüketici olarak sosyalleşmesinde dört aşama bulunmaktadır. İlk aşamasını “gereksinim hissetme” yani bilinçli ve bir amaca yönelik istekler yerine, alışveriş sırasında gördüklerini isteme olarak tanımlamıştır. İkinci aşamayı “sürekli isteme ve pazarlık etme” aşaması olarak belirtmiştir. Bu aşamada çocukların genel beğenileri gelişir, belirli markaların ürünlerini tercih etmeye başladıklarını ifade eder. Üçüncü aşama olarak ifade ettiği , “macera ve ilk kez satın alma” aşamasında ise, çocuğun hala reklamların etkisinde olduğunu, ilk kez bağımsız satın alma davranışını gerçekleştirse bile bu ailenin kontrolünde gerçekleştirebileceğini aktarmıştır. Bu 8 yaşına kadar olan dönemine denk gelmektedir. Son olarak “benzerlik ve güç beğenir olma” aşamasında ise çocukların ürünlerin özelliklerini birbiriyle karşılaştırdıkları, kendinden büyüklere hitap eden

36

ürünlerin reklamlarını izleme davranışı sergilediklerini ve bunun ürünlere duydukları satın alma isteğini artırdığını ifade etmektedir. 8-12 yaş aralığındaki, dört aşamanın ardından tüketici olarak sosyalleşen çocuklar, isteklerini dile getirme, seçme, bağımlı ve bağımsız alışveriş yapma yeteneklerini sergilemektedirler. (Asil, 2016) Tüketici olarak bağımsız alışveriş yapma yeteneğini erken yaşlarda kazanan çocuklar için çok yönlü riskler olabilmektedir. Örneğin çevrimiçi oyunlarda zaman ve para harcama 13 yaşından önce yaygınlaşmaya başlamıştır. 13 yaş öncesinde karşılaşmaması gereken bu alanlarda zamanını tüketmesine anne babalar engel koymakta zorlanabilirken bir de o oyunda para harcayarak da tüketime devam etmesi kabul edilebilmektedir. Çocuğun yaşına uygun olmayan bir

yerde zamanını ve parayı tüketmesi anne baba tarafından durdurulması gereken bir sınırdır. Anne babalar bu sınır ihlali karşısında, çocuklarının güvenliğini koruyacak şekilde yaklaşmalı ve kendisini sadece keyif aldığı için zararlı bir ortamda bulunmaya devam etmemesi için gerekli düzenlemeleri yapabilmelidir.

Yoksun Kalmak ve İstenen/İhtiyaç Duyulan Nesneye Ulaşamamak… Anne babalar çocuklarının tüketici olarak sosyalleşmesi sürecinde, gelip geçici isteklere, pazarlıklara karşı çeşitli yöntemler geliştirebilirler. Çocukların istedikleri şeylere ulaşamadıklarında


çektikleri sıkıntı ve yaşadıkları duygusal dalgalanmalardan anne babalar da etkilenebilirler. Çocukların ısrarlı isteklerine, sosyal bir ortamda bağırarak ağlamalarına karşı etkili olmayan yöntemler kullanabilirler. Çocuklar onlara konulan sınırları zorlama eğiliminde olabilecekleri gibi isteklerine ulaşmak için birçok yol deneyebilirler. Önemli olan yetişkinlerin sergileyeceği tutumdur. Çocukların bu duygusal dalgalanmalarında, anne babaların duygusal olarak etkilenmeden, sakinliğini koruyarak, sınırları hatırlatarak, kuralların nedenlerini açıklayarak yaklaşabilmesi önemlidir. Yoksun kalmak ve istenen ürüne, objeye ulaşamamak çocuk için katlanılması zor bir duygudur. Bu duygunun kendinde yarattıklarıyla baş edebilmesi mümkün olursa, ruhsal gelişme katkı sağlayacaktır. Anne babanın yaklaşımı ile sakinleşerek çok arzu ettiği bir nesneden vazgeçebilmek ya da erteleyerek ileride sahip olabileceğini kabullenmek çocuğun olgunlaşma sürecine katkıda bulunacaktır. Olgunlaşana kadar beğeniler farklılaşır, istekler sıkça değişir. Bu değişken süreçte çocuk için çok istediği bir nesne yerini hemen sonra başka bir nesneye bırakabilir. Yaşa göre bu ritüellerin sıklığı da değişebilir. Bazen bir oyuncağı, teknolojik ürünü günlerce bıkmadan isteyen çocuklar da olabilir. Bu ısrar, anne babanın kararlarını değiştirme ihtimalinden veya anlamlı bir açıklama yapamamalarından kaynaklanabilir. Kısa süre sonra vazgeçeceği bir nesne için anne baba anlamlı açıklamalar yaparak, ikna edici olabilmelidir. Çocukların/gençlerin yaratıcılıklarını beslemek, çözümler üretmelerini sağlamak yapılabilecek önemli bir destektir. Günlük hayatın içindeki imkânları onlara verebilmek, ihtiyaçları kadar malzeme sunabilmek ilk etapta yapılması gerekendir. Belki daha değerlisi ise kendi oyuncaklarını kendilerinin üretebileceği konusunda onlara cesaret kazandırabilmek olacaktır. Tahta çubukları çeşitli şekillerle bir araya getirerek yapacağı bir uçak modeli, kumaşlar, renkli iplikler, kurdeleler, pamuk ve çeşitli boya malzemeleri ile yapacağı bir oyuncak bebek, çeşitli karton, plastik tekerlek, kablo gibi malzemelerle yapacağı bir oyuncak araba kendine ait ve özgün bir tasarım olacaktır. Kendi yapabilirliğini görerek, hayal gücü ve yaratıcılığı konusunda daha özgüvenli olabileceklerdir. Böylece kendi üretmeye çalıştıkları ürünler ile daha mutlu ve güçlü hissedebileceklerdir. Bazı anne-babalar çocuklarının geleceği adına, moda olan veya günün dayatmaya çalıştığı, sosyal ilişkilerinin baskısı ile çocuklarına yete-

rince faydası olacağını düşünmeden çok fazla kursa taşıyabilmektedirler. Çocuklarının gerçek ihtiyaçları olup olmadığını anlamadan piyano kursu, basketbol antrenmanı, bale eğitimi, yüzme, ata binme, tenis gibi birçok farklı alana yönlendirebilmektedirler. Bu etkinlikler bilinçli ve çocuğun gerçek ihtiyacına cevap verdiğinde, oldukça sağlıklı bir yaklaşım taşıyıp anlam bulurken yalnızca özenilerek ve arkadaşı yaptığı için yaptırılıyorsa aile başka büyük bir çarkın ve tüketimin içine girmiş olarak kendilerini bulabilmektedir.

Üretimin Değeri Üretimde bulunmak çocukta birçok davranış ve tutumu da destekleyen bir süreçtir çünkü üretmek bilgi, deneyim ve sabır gerektirir. Üretim için önce ihtiyaç duymak, kendinin ve çevrenin ihtiyaçlarına duyarlı olarak iyi gözlem yapabilmek gerekir. Tüm bu adımlarda merak etmek, araştırmak, durmadan çabalamak gibi birçok beceri yatmaktadır. Çocuğun bir tohumu toprağa ekmesi, tohumun çimlenmesi için sulaması, uygun ışığı alması için önlemler alması, bekleyip tohumunun topraktan çıkmasına tanıklık edebilmesi sabrı gerektirir. Bitki daha sağlıklı büyüsün, gelişsin diye takip etme ihtiyacı duymak, büyüyen bitkinin ürünleri göründüğünde kişinin kendisi ile gurur duyabilmesi ancak yaşanarak elde edilebilecek bir tecrübedir. Kişinin bu olay karşısında hissettiği bu tür duygular satın alınan bir hediyeden daha büyük bir kazanç sağlar. Yaşına göre uygun olacak deneyimlerle buluşabilen çocuklar yaşamı süresince üretkenliği çeşitlenerek, artarak devam ettirme olasılıkları daha yüksektir. Bazı kişiler için yeni bir ürün ortaya çıkarmak zorlayıcı bir süreç olabilir. Tüm zorluklara rağmen sonunda ortaya çıkan yeni ürün insanı mutlu eder. Bütün bunların yanı sıra kişinin çevreye verdiği zararın farkına varması, tüketime karşı bilinçli hareket etmesi önce kendine, yakın çevresine ve uzak çevresine karşı sorumluğudur. Dünyada tüketim konusu ve çevreye verilen zarara dikkat çekmek amacı ile başlatılan yeni bir kavram ortaya konmuştur. Bu “Karbon Ayak İzi” adı ile adlandırılan kavram, birim karbondioksit cinsinden ölçülen, üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin çevreye verdiği zararın ölçüsü olarak tanımlanmaktadır. Bu kavramla her insanın yaşamını sürdürürken doğayı kirletme konusunda tutumlarının farkına varmasının önemi vurgulanmaktadır. Ayrıca çevresinde de farkındalık yaratarak daha bilinçli tüketici olması hatırlatılmaktadır.

Ülkemizde de devlet ve birçok sivil kuruluş tarafından yürütülen tüketime karşı bilinçlenme ve doğayı koruma hareketleri bulunmaktadır. 2019 yılında gerçekleştirilen 16. İstanbul Bineal’inin teması Yedinci Kıta adını taşımaktaydı. Amaç, insanoğlunun çılgın tüketimi sonucunda ortaya çıkan plastik atıklardan oluşan adacıklara dikkat çekmekti. Bienal kapsamında okyanuslarda plastik atıklarının oluşturduğu adaların insanlığın sorunu olduğu ve bu konuda daha bilinçli tüketiciler olunması gerektiği vurgulanmaya çalışıldı. Bu bilinçle hareket ederek günümüzde çocuk ve gençlere zamanın, emek vermenin, kendini zenginleştirecek etkinliklerde yer almanın değerinin aktarılması büyük önem taşımaktadır. Unutulmamalıdır ki üretmek, yeni bir ürün çıkarmak insanı mutlu eden bir eylemdir. S. Freud’ unda dediği gibi “Mutlu insan seven, sevilen ve üreten insandır.”

KAYNAKÇA • Asıl, Ş. (2016). Çocukların tüketim algısının resimlere yansımaları, Journal of Research in Education and Society, 3 (1), 164-185. • Atay, T. (2018). Görünüyorum O Halde Varım (2. Baskı). İstanbul: Can Yayınları. • Baudrillard, J. (2019). Tüketim Toplumu Söylenceleri/Yapıları (11. Baskı). (F. Keskin Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. • Deutsch, N.L. & Theodorou, E. (2010). Aspiring, Consuming, Becoming: Youth Identity in a Culture of Consumption, Youth & Society, 42(2):229-254. • Kaban Kadıoğlu, Z. (2013). Teknoloji Çağında E- Tüketim ve Genç Tüketicilerin Değişen Tüketim Algıları, Online Academic Journal of Information Technology, 4(13). • İnternet alıntısı, Ekim 2019 http://www. cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/24773/ Kuresellesmis_dunyada_genclik.html • İnternet alıntısı, Ekim 2019 https:// dash.harvard.edu/bitstream/ handle/1/8846775/Frantz,_Gregory. pdf?sequence=1

37


ÇOCUKLUK DÖNEMİ DEPRESYONU Çocuklar, olumsuz yaşam deneyimleriyle baş etme konusunda yetişkinler kadar güçlü değillerdir. Sevilen bir kişinin kaybı, anne babadan ayrılma sonrasında yaşanılan üzüntü ve yas sürecinin depresyona dönüşebilme olasılığı söz konusu olabilir. Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Melek Atakul 38


Modern çağın en yaygın sorunlarından biri olarak kabul edilen depresyon, dünya halk sağlığını önemli ölçüde etkileyen bir duygu durum bozukluğudur. Depresyon, kişinin hayattan keyif alma gücünü geçici olarak kaybettiği, zihinsel, bedensel, davranışsal ve duygusal bazı belirtilerle kendini gösteren, günlük yaşamı ve işlevselliği bozan bir durum olarak tanımlanmaktadır. İnsanlar, hayatlarında olumlu ya da olumsuz duygular yaşarlar. Kimi zaman mutluluk, sevinç gibi duyguları yaşarken kimi zaman da mutsuz ya da üzüntülü olabilirler. Kişilerin moralleri bozuk olduğunda ya da üzüntülü olduklarında içinde bulundukları duygu durumunu “depresyondayım” sözüyle ifade edebildikleri görülmektedir. Bu noktada her mutsuzluk ya da üzüntü halini depresyon olarak tanımlamak ne kadar doğrudur? sorusu akla gelmektedir. Depresyondan, ancak kişinin günlük yaşamını ve işlevselliğini bozacak derecede yoğun olumsuz duyguların varlığı ve yaşanan bu durumun şiddetli ve uzun süreli olduğunda söz etmek mümkündür. Genel kanı depresyonun genellikle yetişkinlerde görüldüğü doğrultusundadır; oysa çocuklar ve ergenlerde de depresyonun görülebileceği göz ardı edilmemelidir. Çocuktaki ve yetişkindeki depresyon belirtilerinin birbirinden farklı olması ve anlaşılamamasından dolayı çocuktaki depresif belirtilerin varlığı klinik alanda uzun bir süre kabul görmemiştir. Kayaalp (1999), Çocuk ve Ergende Depresyon adlı makalesinde klinik tablo olmasa da, teorik kurgu temelinde çocukta depresif durumdan ilk kez Melanie Klein’ ın 1934’te söz ettiğinden bahsetmiştir. Ayrıca daha sonraki yıllarda Spitz’in anneden ani olarak ayrılan 6-8 aylık bebeklerde ağlama ve inlemelerin ardından içe kapanma ve çevreye kayıtsızlık şeklinde ortaya çıkan tabloyu “anaklitik depresyon” olarak tanımladığını aktarmıştır. Ayrıca çocukta yetişkine benzer klinik görünümlü bir depresif tablonun varlığından ilk defa 1970’lerde Stockholm’de yapılan bir psikiyatri kongresinde söz edildiği görülmektedir.

Çocukluk Depresyonunun Nedenleri Çocuklardaki depresyonun genetik, psikolojik, sosyal ve biyolojik nedenleri olabilmektedir. Genetik ve çevresel faktörlerle birlikte bazı çocukların diğer çocuklara göre depresyona daha yatkın olduğu düşünülmektedir. Bu konuda yapılan

araştırmalar, anne ve babanın öyküsünde depresyon varsa çocukta da depresyon görülme olasılığının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Çocuklar, olumsuz yaşam deneyimleriyle baş etme konusunda yetişkinler kadar güçlü değillerdir. Sevilen bir kişinin kaybı, anne babadan ayrılma sonrasında yaşanılan üzüntü ve yas sürecinin depresyona dönüşebilme olasılığı söz konusu olabilir. Önemli bir hastalık ve tedavi süreci, kardeş doğumu, ihmal, istismar, şiddet görme, kaza geçirme gibi çocuğun hayatında önemli olan bir olayın ardından depresyonun ortaya çıkma olasılığı vardır. Anne babanın çocuğa karşı kimi tutumları (yüksek beklenti, eleştirisel yaklaşım, aşırı disiplin, aşırı koruma), boşanması, anlaşmazlığı, aile içi yaşanan problemler, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalma da depresyona sebep olabilecek diğer nedenler olarak sayılabilir. Kaygılı, bağımlı yapıda olan çocuklarda da depresyon gelişme ihtimali vardır. Araştırmalar beyinde var olan bazı kimyasal maddelerdeki düzensizliklerin de depresyona yol açtığını göstermektedir. Öğrenme sorunu, akademik sorun ve davranış sorunu yaşayan çocukların depresyona yatkınlıklarının daha yüksek ihtimal içerdiğinden de bahsedilmektedir.

Gelişim Evrelerine Göre Çocukluk Depresyonu Çocukluk döneminde yaşanılan doğal süreçlere dair her mutsuzluk ve hayal kırıklığı hali depresyon olarak değerlendirilmemelidir. Çocukların sözel ifadelerinin yetişkinler kadar gelişmemiş olmasından ötürü onların iç dünyasını anlamak zor olabilir ve bu nedenle yaşadığı sorunlar gözden kaçırılabilir. Yetişkin bir kişi duygularını, yaşadığı sorunları kelimelere dökebilirken, bir çocuk duygularını ancak davranışlarına yansıtabilmektedir. Çocuğun; olduğundan daha mutsuz bir duygu durumu içinde olduğu düşünülüyorsa, olaylara ve çevreye karşı ilgisizse, daha önce yapmaktan keyif aldığı şeylerden artık eskisi gibi keyif alamıyorsa, sosyal ortamlardan uzaklaşma ihtiyacı hissediyorsa yani içe kapanma durumu söz konusuysa, yeme ve uyku düzeninde sorunlar yaşıyorsa, kilosunda hızlı bir değişim varsa, okula ilgi azalması nedeni ile okul başarısında düşme görülüyorsa ve buna eşlik eden davranış sorunları gözlemleniyorsa çocukta depresif durum ihtimalinin değerlendirilmesi gerekmektedir.

Çocukluk çağı depresyonunun belirtileri; içinde bulunulan gelişim dönemine göre farklılık gösterebileceği gibi hafif, orta ve yoğun şiddette görülebileceği ve çocuktan çocuğa göre de değişebileceğinin göz önünde bulundurulması gerekir. Belirtileri daha iyi anlayabilmek adına çocukluk çağı depresyonunu bebeklik, okul öncesi ve okul çağı olmak üzere üç farklı gelişimsel döneme ayırarak incelemek daha yararlı olacaktır.

Bebeklik Dönemi Bebeklik depresyonu; genellikle anne ile bebek arasında oluşması gereken bağın bazı sebeplerden ötürü oluşamaması durumunda karşılaşılan bir durum olarak düşünülebilir. Erken çocukluk döneminde bebeğin fiziksel ihtiyaçlarının yanı sıra güvenli ilişki kurmaya, ilgi ve şefkate de ihtiyacı vardır. Tüm bu ihtiyaçların yerinde ve zamanında karşılanması, bebekte güven duygusunun gelişimini sağlar. Bu dönemde, annenin depresyonda olması çocuğun da depresif semptomlar geliştirmesinde etkili olabilir. Bebeğin anneden fiziksel olarak uzun süre ayrı kalması durumunda da bebekte depresyon gelişebilir. Bebek anneden ayrı kalma durumunda huzursuzluk, aşırı ağlama, beslenme bozukluğu gibi çeşitli fiziksel belirtiler gösterebileceği gibi içe kapanma ve çevreyle ilişkiyi kesme gibi belirtilerle de karşılaşılabilir. Annenin kısa bir süre sonra bebeğiyle tekrar bir araya gelmesi durumunda olumsuz belirtiler düzelebilir. Yapılan araştırmalar erken çocukluk döneminde başlayan ruhsal sorunların etkilerinin çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerine de yansımaları olduğunu göstermektedir.

Okul Öncesi Dönem Araştırmalar okul öncesi yaş grubunda depresyon oranının %0,9 olduğunu göstermektedir. Bebeklik dönemi gibi okul öncesi dönemde de anne ve çocuk arasındaki ilişki çok önem taşımaktadır. Bu dönemde çocuğun annesi ve/veya ilk bakımı veren kişilerden ayrılmak zorunda kalması aşırı kaygı durumu yaratabilir. Yaşanılan kaygı ve bunun dışa yansıması olan aşırı hareketlilik gibi tepkiler depresif bir süreci düşündürebilir. Çünkü çocuk yaşadığı ayrılık endişesi ve depresif durumla başa çıkamadığı için içinde yaşadığı boşluk duygusunu sürekli hareket ederek doldurmaya çalışabilir.

39


Öfke nöbetleri, hırçınlık, huysuzluk, mızmızlanma, sık ağlama, enerji azalması, hareketlerinde yavaşlama, aktivite ve oyunlara katılmak istememe hali yaşanabilir. Uyku bozuklukları, yeme bozuklukları ve kilo alamama durumu süreçte gözlemlenebilir diğer belirtilerdir. Bu okul öncesi dönemde de karın ağrısı gibi bedensel yakınmalar şeklinde görülebilir. Unutulmamalıdır ki çocuklar duygularını yetişkinlerde olduğu gibi kelimelerle ifade etmek yerine bedenselleştirerek ifade edebilmektedirler. Bu nedenle çocukların bedensel belirtilerinin gözden kaçırılmaması önem taşımaktadır.

Okul Çağı Araştırmalar okul çağında depresyon oranının %1,9 olduğunu göstermektedir. Özellikle okul yaşamı başladığında sözel ifadenin de gelişmesiyle duygular daha iyi ifade edilebilmeye başlanır. Bu dönemde okul çağı çocuğu canının sıkıldığını ve üzüntülü hissettiğini dile getirebilir. Depresif semptomlar ailesinden, arkadaşlarından ve sosyal hayattan belirgin şekilde uzaklaşma, çabuk ve sık ağlama, aşırı uyuma isteği ya da uyuyamama, aşırı yeme ya da iştahsızlık hali şeklinde ortaya çıkabilir. Mutsuzluk, içe kapanma, genel isteksizlik görülebileceği gibi saldırganlık, öfke, huzursuzluk ve davranış bozuklukları şeklinde de belirtilere rastlanabilir. Dikkatini yoğunlaştırmada güçlük, ders başarısında düşme, oyunlarda ve bütün faaliyetlerde ilgisizlik görülebilir. Anne baba desteği olmadan okul çalışmalarını yürütemeyebilir. Karın ve baş ağrısı, mide bulantısı, kusma şeklinde bedensel şikâyetler gözlemlenebilir. Yetişkin birey depresyon yaşadığında içe kapanma daha sık görülürken çocukluk döneminde, basit bir olayda çabuk öfkelenme, aşırı tepki verme, engellenmeye karşı toleransın düşük olması görülebilir. Yapması gereken bir görevi “Yapamam, beceremem.” gibi söylemlerle reddedebilir. Sosyal ilişkilerindeki ipuçlarını yanlış algılama, sevilmediğini, değer görmediğini düşünerek “Annem, babam, arkadaşlarım, kimse beni sevmiyor.“ ve buna benzer değersizlik ya da suçluluk duyguları içeren ifadeler kullanabilir. Bu duygularla birlikte sık sık evde ve okulda suçluluk duygusu ile baş edebilmek için kendini cezalandırılabileceği pozisyonların içerisinde bulabilir ve bu süreç kendini tekrarlayabilir.

40


Çocukluk Depresyonu Görüldüğünde… Kimi zaman aileler tarafından depresyonun bir yetişkin sorunu olarak görülmesi, var olabilecek bu durumun kabullenilmesini güçleştirebilir. Depresyon tedavi edilmediği zaman çocuğun ruhsal, sosyal, fiziksel ve bilişsel yönlerden olumsuz etkilenmesi kaçınılmazdır. Çocukluk dönemi depresyo-

nu geçici bir duygu durumu değildir, kendi kendine düzelmesi zordur ve profesyonel yardımı gerektirir. Kimi zaman, anne baba çocuklarına dair bazı depresif belirtiler gözlediğinde endişe duyabilir ve bu belirtileri çocukluk çağı depresyonu olarak da yorumlayabilir. Ancak çocukluk çağı depresyonunun görülme sıklığının oldukça düşük olduğu unutulmadan süreç, kendi içerisinde bir uzman tarafından değerlendirilmelidir. Depresyon tedavisi çocuğun durumuna ve yaşına göre uzman kişi tarafından farklı yöntemlerle ele alınarak yürütülür. Bazen aileler, çocuklarında gördükleri olumlu bir gelişme sonrası tedaviyi yarıda bırakma eğiliminde olabilmektedirler. Tedavi tamamlanmadığında belirtilerin tekrar görülme olasılığı söz konusu olabilir. Depresyonun tekrarlanma olasılığını olabildiğince azaltmak adına tedavinin düzenli bir şekilde sürdürülmesi ve tamamlanması gerekir. Çocukluk depresyonu tedavi edilebilir bir süreçtir ancak müdahale edilmezse genç/yetişkin yaşamına yansımaları olacağı, gelecek yaşantıdaki işlevselliği de etkileyeceği göz ardı edilmemelidir. Anne babanın problemlerle baş etme becerisinin çocuklarından daha iyi olacağı unutulmamalıdır. Yaşanılan süreçte çocuğun yaslanabildiği bir yetişkinin varlığı, hem çocuğun kendini güvende hissetmesine hem de problemin çözümüne yardımcı olacaktır. KAYNAKÇA • Kayaalp, L. (1999, Aralık). Çocuk ve Ergende Depresyon. Depresyon, Somatizasyon ve Psikiyatrik Aciller Sempozyumu. İstanbul. • Yansıtma; Çocuk ve Ergen Depresyonu. Psikopatoloji ve Projektif Testler Dergisi, S:16, Aralık 2011, Bağlam Yayıncılık • İnternet Alıntısı; Ağustos, 2019, http://www. antalyapsikiyatri.com/cocuk-sorunlaripsikolog/cocukluk-ve-ergenlik-depresyonu • İnternet Alıntısı; Eylül, 2019, https:// www.cocukludunya.com/uzman-yazilari/ cocuklukta-depresyon.html • İnternet Alıntısı; Eylül, 2019, https:// madalyonklinik.com/blog/cocuk-veergenlerde-depresyon • İnternet Alıntısı; Eylül 2019, • https://www.medikalakademi.com.tr/?get_ group_doc=20/1421753264cocukveergenle rdedepresyon-MugeTamer.pdf

41


BİZDEN HABERLER Önleyici Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Servisi Çalışmaları 18 Yaş Altında Ekran Kullanımı: Kurallar ve İçerik Yönetimi Günümüzde, anne babalar için çocuklarının ekran karşısında geçirdiği süreyi ve içeriği kontrol etmenin zorlaştığı gözlemlenebilmektedir. Sosyal medya mecraları ve whatsapp grupları bireyin iletişiminde önemli bir yer oluştururken bu kanallarla kişinin kendisini ifade edebilmesi, başkaları hakkında bilgi alabilmesi veya birkaç kelime yazarak iletişimde kalabilmesi mümkün olabilmektedir. Toplumsal bir varlık olarak ötekinin görüşüne ihtiyaç duyan insanoğlu için sosyal medyada paylaşmak, beğenmek, beğenilmek gibi şeyler bireye olumlu duygular yaşatırken beğeni almamak,

42

gruptan çıkarılmak gibi şeylere maruz kalmak da kırıcı olabilmektedir. Bu nedenle dijital ortamda var olabilmenin, kişinin yaşantısına getirdiklerini iyi değerlendirebilmek ve özellikle gelişme çağındaki çocukların ve gençlerin nasıl etkilendiklerini takip edebilmek gittikçe önem kazanmaktadır. Terakki Vakfı Okulları olarak öğrencilerimizin bilinçli teknoloji kullanıcısı olmaları için teşvik edici olmaya özen gösteriyor ve bu doğrultuda eğitimler veriyoruz. Anne babaların bilinçli teknoloji kullanımı konusunda çocuklarını yönlendirebilmeleri-

ne katkı sağlamak amacıyla Gelişim dergimizde yayımladığımız yazılarla ve veli eğitimleri ile de pek çok kaynak sunmaya çalışıyoruz. Bu konuyu destekleyecek önemli bir konferansı da 19 Ekim 2019 Cumartesi günü “Anne Baba Uzman Buluşmaları” etkinliğinde gerçekleştirdik. Bu çalışmada Bahçeşehir Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Yavuz Samur konuğumuz oldu. Yrd. Doç. Dr. Samur, “Okul Çağı Çocuğu ve Teknoloji Kullanımı” konulu konferansında anaokulu ve ilkokul velilerimizle bir araya gelirken anne babaların çocuklarını doğru bir şekilde yön-


lendirebilmeleri için önerilerde bulunup çocuklar için faydalanabilecekleri içerik ve uygulamalardan bahsetti. Bizler de çağımız anne babaları için çok önemli konulara değinilen konferansı özetleyerek bu değerli bilgilerin her zaman ulaşılabilir olabilmesini istedik…

Yrd. Doç. Dr. Yavuz Samur’un Konferansından… Çocukların teknoloji kullanımını kontrollü yapabilmesi için anne babaların yönlendirmesi önem taşımaktadır. Yapılacak sınırlamalarda açıklayıcı olmak gerekir. Çocuğun zamanının çoğunu ekran karşısında geçirdiği görüldüğünde önce nedeni üzerinde durulması gerektiği unutulmamalıdır. Çocukların ekranda çok vakit geçiriyor olması anne babanın kendisine dair düşünmesini gerektiren bir konudur. Teknoloji bağımlılığı, ekranların tamamını kapsayan bir süreçtir. Ekran dendiğinde telefon, tablet, bilgisayar ve televizyon kastedilmektedir. Çocukların ekran ile ilişkisi takip edilmeli; fiziksel, sosyal, akademik etkinlikleri ve ekrana ne kadar süre ayırdığı değerlendirilmelidir. Fiziksel etkinliklerdeki görece azalma ve durma, sosyal ilişkilerin zayıflaması ve etkileşimlerden kaçınma, akademik başarının düşmesi ve ekran kullanım süresinin yaş grubunun üzerinde kalması gibi durumlar; ekran ve teknoloji bağımlılığı konusunda aileye alarm vermesi gereken noktalardır. Uzmanlar tarafından yaşa göre tavsiye edilen ekran süreleri şunlardır: 0-18 ay arası ekransız dönem, 18-24 aylar arası sadece ebeveynin uygun gördüğü içerik ile temasın olabileceği dönem, 2-5 yaş arası ise 1 saatten çok olmaması gereken dönemdir. Bu süre İlkokul çağında 1,5 saat kullanımına çıkabilir. Ortaokul çağında 2 saat ve lise döneminde de kotalı kullanım uygundur. Bunun yanı sıra zaman zaman anne babalar tarafından uygulanabilen ekranın tamamen yasaklanması uygun bir yaklaşım değildir. Anne babaların mutlaka içerik kontrolü yapması gerekir. Çocuğun izlediği videoyu, oynadığı oyunu öğretmeni derste kullanabilir diye ifade ediyorsa o video/oyun için harcadığı süre, günlük kullanım süresine dâhil değildir. Çocuk ekran başında kodlama yapıyorsa bu sürenin bittiği ve kalkması gerektiği anlamına gelmez. Kaliteli içerik söz konusu olduğunda süre uzayabilir.

Ailelerin kendi rutinleri içinde “ekransız alan, ekransız saat, ekransız gün” gibi teknolojinin olmadığı diyalog ve yaşantıları artıracak zamanlar oluşturulması gerekir. Özellikle yemek yerken, tuvalette ve uyku öncesi yatakta teknoloji hiçbir şekilde yer almamalıdır. Anne ve baba birlikte keyif alabilecek birçok etkinlik bulabilir. Bunun yanı sıra bazen de çocuğun sıkılmasına izin vermek gerekir. Sıkılan çocuk yeni şeyler üretebilir ve yaratıcılığı gelişir. Ekran, ödül olarak kullanılmamalıdır. “Ödevini yaparsan bilgisayar ile vakit geçirebilirsin.” cümlesi yönlendirme olarak hatalıdır. İkisine de zaman ayırabileceği, planlama yapması gerektiği vurgulanmalıdır. Çocukların erişeceği tüm oyunların, görsellerin ve diğer materyallerin mutlaka yaşına uygun olarak ele alınması gerekir. Çocukların hangi içerikten ne şekilde etkileneceğini bilmek uzmanlar için bile bazen çok zor olabilmektedir. Anne babalar çocuklarına dijital oyunlar satın alırken daha bilinçli hareket etmelidir. Bu konuda oyun derecelendirme sistemi olan PEGI (Pan-European Game Information - Avrupa Oyun Bilgi Sistemi) tarafından oluşturulmuş, bilgisayar oyunlarının hangi yaş grubu için uygun olduğunu gösteren etiketlere dikkat edilmesi çok önemlidir. 12-13 yaş öncesinde akıllı telefon alınması uygun değildir. FaceBook, Instagram, SnapChat, YouTube, WhatsApp gibi uygulamaların kullanım koşulları web sitelerinden incelenebilir. Belirtilen yasal sınırlara mutlaka uyulması önem taşımaktadır. Bu uygulamalarda küçük yaştaki çocuklar kontrolsüz bulunduklarında zarar görecekleri durumlarla karşılaşabilirler. Örneğin; WhatsApp’ta yaygınlaşmakta olan DC oyunu (Doğruluk mu? Cesaret mi?) hakkında dikkatli olunması gerekir. Özellikle cesareti seçen çocukların kendilerini tehlikeye atacak davranışlar sergilemeye yönlendirildiğini gösteren örneklere rastlanabilmektedir. Son dönemlerde yaygınlaşan “Send nudes” akımı, yani birinden çıplak fotoğraflarını göndermesini istemek gibi arkadaşken eğlence amaçlı yapılanlar, arkadaşlıkları bozulunca çocuk için tehdit, şantaj amaçlı kullanılabilmektedir. Çocuklara çektikleri fotoğrafın sorumluluğunu almaları gerektiği anlatılmalıdır. Çocukların ekran karşısında yaşı henüz uygun değilken yalnız kalmasına izin verilmemelidir. YouTube kullanım yaş sınırı +18’dir. Türkiye’de YouTube’ u en çok kullananların çocuklar olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra ülkemizde iyi YouTuber’ların sınırlı olduğu da bilinmektedir. Anne baba olarak kaliteli video yayınlayan kanallara abone olunabilir. Kaliteli olan kanallara abone olunursa

çocuğun karşısına çıkacak videoları yönlendirme şansı artabilir. Ayrıca çocukların televizyonda da yaşına uygun olmayan içeriklerle karşılaşma ihtimali olduğundan izleyeceği kanalları seçmeli, izlemeyecekleri şifrelenmelidir. Çocukların oynayabileceği, içerik olarak yaşlarına uygun hazırlanmış olan uygulamalar takip edilmelidir. Lego’nun oyunları, fiziksel hareketi teşvik eden oyunlar, şehir kurma oyunları, hayvanat bahçesi simülasyonları, Minecraft’ın uygun yaş oyunları, tarihle ilgili oyunlar, Mentalup gibi eğitsel uygulamalar, Red Ball gibi problem çözme oyunları, Monument Valley gibi oyunlar arasından yaşına uygun olan seçebilir. Yaş baremi oyunun içeriğinin yanı sıra oyun sırasında karşılaşacakları reklam içerikleri hakkında da bilgi verir. Örneğin; satranç oyunu üzerinde +12 yazıyorsa, bu içinde küçük yaşa uygun olmayan reklam gösterildiğini belirtir. Common Sense Media sitesinde uygun içeriklere sahip oyun ve uygulamaları bulunabilir. Oyunlar genellikle çocuklara arkadaşları tarafından önerilir. Bazen de kendileri tesadüfi ulaştıkları yerlerden indirebilir. Bu yollarla ulaşılan oyunlar çocukların yaşına uygun içerikte olmayabilir. Oyunlar, uygun olan yaşa dikkat ederek anne babalar tarafından önerilebilir. Çocuklar kendi oyunlarını tasarlayabilecekleri web siteleriyle buluşturulabilir. Böylece dijital ortamda sadece oyun oynamak için zaman geçirmeyerek yaratıcılıklarını da geliştirmiş olurlar. Kodlamaya da scratch ile başlayabilirler.

Örnek Kodlama Siteleri:

Scratch https://scratch.mit.edu/ Adventure time, http://www.projectpixelpress.com/ Microsoft Kodu Game Lab, https://www.microsoft. com/en-us/download/details.aspx?id=10056 Stencyl http://www.stencyl.com/ Minecraft Education Edition https://education. minecraft.net/ Draw Your Game https://www.draw-your-game.com RPG Maker https://www.rpgmakerweb.com/ Flowlab Game Creator http://flowlab.io/ Sploder http://www.sploder.com/ Super Mario Flashhttp://www.pouetpu-games.com/ cgi-sys/suspendedpage.cgi?section=2&game_id=1 Tynker https://www.tynker.com/

Önemli Linkler:

https://pegi.info/what-do-the-labels-mean https://www.guvenlioyna.org.tr/dosya/SSIzp.pdf https://www.commonsensemedia.org/ https://www.yavuzsamur.net/

43


Terakki, 1877’den beri değişmeyen ilke ve değerleriyle mutlu, uygar ve aydınlık nesiller yetiştirir.

Profile for Terakki Vakfı Okulları

Gelişim Dergisi 2020 - Sayı 19  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Gelişim Dergisi 2020 - Sayı 19  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Advertisement