Page 1

2018 | SAYI 16 Terakki Vakfı O kulları Psikolojik D anışma ve R ehberlik Servisi

İÇİMİZDEKİ FARKLI YANLAR ve YAŞAMA YANSIMALARI Röportaj: Doç. Dr. Azmi Varan Geleceğin Meslekleri

Şefkat

Çocukların Gelişimini Nasıl Destekleyelim? Konuk Yazar: Yrd. Doç. Dr. Hatice Ergin


02 06

24 20

38

İçindekiler 01 Editörden - Revan Çoban 02 Şefkat - Gonca Baştuğ 06 Vazgeçemediklerimiz - Meltem Erdinç Cingöz 10 Geleceğin Meslekleri - Demet Uysal 16 Çalışan Anneler – Eşlik Eden Çocuklar - Asude Işık Tunca / Belkıs Elitaş 20 Oyunun İyileştirici Gücü- Filiz Koçak / Yelda Aslan Baştımar 24 İçimizdeki Farklı Yanlar ve Yaşama Yansımaları - Doç. Dr. Azmi Varan ile röportaj Berna Ergun / Gülseren Kaya / Revan Çoban 32 Çocukların Gelişimini Nasıl Destekleyelim? Konuk Yazar: Yrd. Doç. Dr. Hatice Ergin 38 Farklı Özelliklere Sahip Kardeşi Olan Çocukların Duygusal Dünyası Çeviren: Begüm Mutlu Erbil 42 Bizden Haberler


Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü Editör Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama . M A T S I Y A H / matsiyah.co.uk Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü Baskı

ÖREN MATBAA / 0(212) 544 65 98 Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 16 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

gelisimdergisi@terakki.org.tr

Editörden Değerli Okurlar; Bir eğitim öğretim yılının daha sonuna geldik. Her sonla birlikte zamanın su gibi akıp geçtiği gerçeği ile bir kez daha yüzleşiyoruz. Günler, aylar, yıllar adeta birbirlerini kovalıyor. Daha dün okula başlayan çocuklarımız, bugün mezun oluyorlar. Büyüdüklerine inanmak gerçekten çok güç. Nasıl geçti onca zaman? Acaba bu süreç içerisinde onların gelişimlerini yeterince destekleyebildik mi? Yoksa bir şeyler eksik mi kaldı? Zamanı geri alabilseniz neleri farklılaştırırdınız? Çok daha mı kitap karıştırırdınız onları anlamak için ya da sezgilerinize daha çok mu bırakırdınız kendinizi? Konu çocuklarımız olunca ne çok soru geliyor akla, bazılarını yanıtlayabildiğiniz bazılarının ise bir bilinmez olarak kaldığı. Anne-baba olacağınızı ilk duyduğunuzda, çocuğunuzun bebeklik döneminde, okul yıllarında onlara yetebilmek için eminim birçoğunuz nice kitaplar okudu, konferanslar izledi, seminerlere katıldı. Bazen dinledikleriniz, okuduklarınız şüpheye düşürdü sizi. “Ben iyi bir ebeveyn olamadım mı acaba?” , “Birçok şeyi yanlış mı yaptım?”, “Telafi edilemez yaralar mı açtım?” diye sorguladınız kendinizi. Belki de hep eksikliklerinize odaklandınız. Evet, siz de her insan gibi elbette bazı hatalar yaptınız. Oysa yoğun iş temposunun ardından hafta sonu evinizde zaman geçirmek yerine o konferanslara, seminerlere katılan ya da çocuklarınız uyuduktan sonra usulca yine onlar için kitapları karıştıran da sizdiniz. Her şeyden önce ezberlerinizi yıkmak için yoğun bir çaba harcadınız. Belki bazılarını yıktınız, bazıları da belki hala bir yerlerde sımsıkı tutunuyor size. Evet, sevgili anne babalar, hepimizin öğrenecek çok şeyi var. Çocuklarımız büyüyor, ihtiyaçları değişiyor ve biz de onlarla birlikte değişiyoruz, değişmeliyiz de. Yıllar önce düzenlediğimiz bir seminerde, bir baba “Tüm bu anlatılanları aslında iyi bildiğini, defalarca kez okuduğunu ama uygulamaya geçince bir türlü başaramadığını, belki de bugüne dair en büyük farkındalığının değişime direnç gösterdiğini anlamak olduğunu” ifade etmişti. Belki de en temelde bu farkındalık değişime sürüklüyor her birimizi. Seminerlere katılıyoruz, notlar alıyoruz, akşam eşimizle tartışıyoruz, düşündüklerimizi hayata geçirmek için kararlar alıyoruz ama ne oluyorsa oluyor ve biz yine ve yeniden eski biz oluyoruz. Dinliyoruz, duyuyoruz ama bir türlü duyduklarımızı hayata geçiremiyoruz. Değişim gerçekten çok güç. Bu güçlüğün altında her birimizin farklı nedenleri, dirençleri, bilmediği korkuları var belki de. Bu sayımızda sizlere okuduklarımızı, dinlediklerimizi yaşama geçirme evresinde neler olup bittiğini farklı konu başlıkları ile aktarmaya çalıştık. “Vazgeçemediklerimiz” çerçevesinden baktık olup bitenlere. Sonra çocukluk yıllarının yaşamımıza nasıl yansıdığını sorguladık röportajımızla. Çalışan bir anne olunca esiri olduğumuz suçluluk duygusundan baktık bir de bu dirençlere. Çocuklarımız kanatlanıp uçacak ve biz yaptığımız en iyi işi kaybedeceğiz endişesi ile onların gelişimlerini bilinçdışında nasıl da engellediğimizi gördük başka bir yazımızda. Tüm bunların yanında yine ilginizi çekebileceğinize inandığımız farklı konu başlıklarını da ele almaya çalıştık. Her zaman olduğu gibi yeni bir yılı planlarken biz de ezberleri bozmak için sizlerden gelecek yeni fikirleri, konu önerilerini, gelisimdergisi@terakki.org.tr adresine iletmenizi bekliyor, çocuklarınızla birlikte keyifli zaman geçirebileceğiniz, sorularınızın hiç tükenmeyeceği, her gün yeni bir farkındalıkla yaşama sarılabileceğiniz, sağlıklı, huzurlu, nice anılarla dolu keyifli bir yaz tatili diliyoruz. Sevgiyle kalın,

Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman

01


ŞEFKAT Şefkatli olmak, hem kendine hem de başkalarına karşı şefkati gösterebilmeyi aynı zamanda başkalarından gelen şefkati kabullenebilmeyi içeririr. Zihnimiz başka insanlara karşı nazik düşünce ve dileklerle dolu olduğu zaman hissettiklerimize odaklanırız ve hissettiklerimizi verebiliriz.

Yazan: Psikolog Gonca Baştuğ 02


Hayat; acısı, tatlısı, mutluluğu, mutsuzluğu, hüznü, sevinci ile koca bir buket çiçek gibidir. Bu çiçeği nasıl besleyeceğimiz, daha uzun soluklu nasıl canlı tutacağımız ve yaşatacağımızın reçetesi de kendi elimizdedir. Bunun önemli kaynaklarından biri ise ‘şefkattir’. Yaptığınız işin en iyisi olabilirsiniz, mükemmel bir ebeveyn olabilirsiniz, arkadaşlarınız, dostlarınız tarafından dört dörtlük tarif edilebilirsiniz fakat şefkatli değilseniz size atfedilen bu sıfatlar bir anlamıyla yarım kalır. Şefkatle uzanan elleriniz ya da şefkatle size uzanan ellerdir insanı yaşamda mutlu ve huzurlu hissettiren. İyi hissetmediğiniz bir anda içten, samimi ve sıcak bir “Nasılsın?”, “Senin için yapabileceğim birşey var mı?” sorularıdır hepimize iyi gelen. Şefkat, sıkıntıyı rahatlatmaya çalışma arzusu ve kararlılığıyla sıkıntıya karşı duyarlı olmaktır. Aynı zamanda kişinin kendisinin ve başkalarının geliştiğini görme arzusuna açık olması ve bu gelişmeden sevinç duymasıdır. Şefkat ve sıcaklık sadece sıkıntıya odaklanmak değil kendinden hoşnut bir sevinç hali yaratma kararlılığıdır aynı zamanda. Şefkati basit ve temel nezaket, açıklık ve cömertlik gibi farklı şekilerde görebiliriz. Bununla birlilkte şefkatin bilgelikle, güçle, sıcaklıkla ve yargılayıcı olmayan tavırlarla bağlantılı olduğunu da söyleyebiliriz.

tır. Bu, üzüntüden duygusal olarak etkilendiğiniz ve sempati gösterdiğiniz anlamına gelir. Sempati kendimizin ve başkalarının durumuna ve duygularına gösterdiğimiz duygusal bir tepkidir. Sempati aynı zamanda duygulandığımız ve başkalarının iyi ve refahta olmasına sevindiğimiz zaman da ortaya çıkabilir. Dördüncüsü duygulara açık olabilmek ve onları hoş görebilmektir. Bazen duygularımızı eleştiririz ve onlardan kaçmaya, saklanmaya veya onları bastırmaya çalışırız. Şefkatli olduğumuz zaman duygularımıza karşı açık olmayı, onlara hoşgörü göstermeyi ve onları kabullenmeyi öğrenebiliriz. Beşincisi ise empatidir. Bu duygu ve düşüncelerimizi nasıl anladığımız ve onlar hakkında ne düşündüğümüzle ilgiidir. Hissettiklerimizi neden hissettiğimizi veya düşündüklerimizi neden düşündüğümüzü bilmek isteyerek bu süreçte açık yürekli, meraklı ve araştırmacı oluruz. Başkalarına empati duyduğumuz zaman onların açısından da düşünmeye ve bizden farklı düşünebileceklerini, hissedebileceklerini anlamaya çalışırız. Örneğin, biri sizi incittiğinde onun büyük bir stres altında olduğunu fark ederseniz onu bağışlar ve bunu üstünüze almazsınız, nazikçe empati gösterirsiniz. Al-

tıncısı ise, şefkatin vazgeçme, kınamama ve yargılamama özelliğidir. Olumsuz düşünen zihin kendisine ve başkalarına yönelik kınamalarla dolu olabilir. Bundan vazgeçmek için duygu ve düşüncelerimizin farkında olmalıyız. • Şefkat becerilerini düşündüğümüzdeyse, önemli becerilerden birinin olumsuz bir şey olduğunda ya da kendinizden memnun olmadığınızda dikkatinizi yararlı bir şeye yöneltmek olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer beceri, şefkatli düşünme ve muhakemedir. Zihnimizi; kendimiz, ilişkilerimiz ve durumlar hakkında şefkatli ve yararlı bir şekilde düşünmeye ve muhakeme etmeye odaklamak için eğitmeliyiz. “Bu sorun, durum veya zorluk hakkında nasıl yararlı bir şekilde düşünebilirim?” diye sormak için bilinçli bir çaba göstermeliyiz. Sonraki beceri ise, şefkatli davranmanın size nasıl yararlı olacağını, çektiğiniz acılar ve zorluklar konusunda size nasıl yardım edeceğini ve hayat yolculuğunuzda ilerlemenizi nasıl sağlayacağınızı öğrenmektir. Bazen şefkatli davranmak kendinize karşı iyi olmak, bir tatile, başkalarından destek görmeye ve sadece kendinize nazik davranmaya ihtiyacınız olduğunu fark etmektir. Son olarak, geliştirilmesi

Şefkatin Bileşenleri Nedir? Şefkat iyi ve anlayışlı olmayı, düşüncelerimizi sıcak ve samimi şekilde eğitmeyi aynı zamanda karşımızdakinin duygusuna eşlik edebilmeyi gerektirir. Şefkatin bileşenleri; temel özellikler, nitelikler ve beceriler şeklinde ayrılabilir.

• Şefkatin ilk özelliği ve niteliği, şefkatli olmaya çalışmaya karar vermektir. Başka bir deyişle daha şefkatli olmayı denemek, denemeyi istemek, bunu arzu edilen bir şey olarak görmektir. İkincisi zihnimizi duygu ve düşüncelerimize karşı duyarlı olmak için eğitmektir. Acımıza, üzüntümüze, isteklerimize ve gerçek ihtiyaçlarımıza karşı tamamen duyarsızsak kendimize karşı şefkatli olmamız zorlaşır. Üçünsüsü, duygusal olarak kendimizin ve başkalarının üzüntüsüne karşı duyarlı olmak-

03


04


gereken önemli bir beceri de, bahsettiğimiz bütün bu süreci bir sıcaklık ve nezaket duygusuyla gerçekleştirmektir. Bazı insanlar başkalarına karşı nezaket hissedebildiklerini fakat bunu kendilerine karşı hissedemediklerini söylüyorlar. Kendinize karşı şefkatli olabildiğinizde başkalarına da şefkati yayabilirsiniz.

Şefkatli Olmak Şefkatli olmak, hem kendine hem de başkalarına karşı şefkati gösterebilmeyi aynı zamanda başkalarından gelen şefkati kabullenebilmeyi içeririr. Zihnimiz başka insanlara karşı nazik düşünce ve dileklerle dolu olduğu zaman hissettiklerimize odaklanırız ve hissettiklerimizi verebiliriz. Eğer başkalarına karşı şefkatli olmaya çalışırsak bunun beyinde depresyon ve kaygı ile savaşmaya yardım eden önemli alanları uyardığına dair gittikçe artan kanıtlar bulunmaktadır. Şefkatli benlik diğer insanların ne düşündüğü hakkında kaygılanmaz. Başkalarının nezaketine açık olduğumuzda ise beynimizin diğer insanların nezaketine yanıt veren bölgeleri uyarılır. Şefkatli bir zihne sahip olan kişi;

• Acı çekenlere ve canı yananlara karşı empati ve yakınlık duyar, • İnsanların potansiyellerine ulaşmalarına yardım eder, • Kendisinin ve başkalarının neye ihtiyacı olduğunu dinlemekle, sağaltmakla ve desteklemekle ilgilenir, • Sorunları iyi ve dostça bir tavırla dinler ve inceler, • Evrimin bize vermiş olduğu bu zihin ve beyinle bir insan olmanın ne kadar zor olduğunu anlayarak çabuk bağışlar, • Saldırmamak fakat sağaltma, onarma ve yeniden birleşme arayışında olur, • Hayatın acı verici olabileceğini ve hepimizin kusurlu varlıklar olduğunu görür, • Zihni sıcak duygularla doldurur, • Hayattaki zorluklarla -göğüs germekten korktuğumuz fakat yaşantımızı ve büyüme ve gelişme yeteneğimizi engelleyebilen şeylerle- yüzleşme cesareti gösterir.

Kendinize Nasıl Şefkatli Davranabilirsiniz? Bazen kendimizi başkalarıyla hoş olmayacak şekilde kıyasladığımız zamanlar olur. Bunun önüne geçemiyor olsak bile, bu kıyaslamayı ya-

parken bazı şeylere özen göstermek kendimize karşı daha şefkatli olmamızı sağlar. Örneğin; kendinizi başkalarıyla karşılaştırdığınızda size en çok benzeyen kişiyi seçmeye dikkat edin. Bu karşılaştırmayı yapmanızın nedenlerini düşünün. Eğer karşılaştırma yaparsanız ve moraliniz bozulursa kendinize haksızlık etmeyin. Her zaman bazı şeyleri daha iyi yapan ve daha çok şeye sahip olan insanlar olduğunu ama sizin bunları yapamamanızın veya bu kadar çok şeye sahip olamamanızın sizi başarısız ya da yetersiz biri yapmayacağını hatırlamaya çalışın. Hayatınızı kendinize özgü iniş çıkışları ve meydan okuyuşları olan eşsiz bir yolculuk olarak düşünün. Başka birinin hayatını yaşamak isteseniz bile bu mümkün değildir.

KAYNAKÇA • Gilbert, P. Çeviri: Nur Yener (2009). Depresyon, Kuraldışı Yayıncılık. • İnternet Alıntısı, Eylül 2017. https://www. antoloji.com/mutlu-olma-sansi-siiri/

Hatalarımızı düzeltmeye ve onlardan ders almaya yönelik samimi bir istekte birlikte, hatalarımız konusunda dürüst ve açık yürekli olmak önemlidir. Çoğumuz gün içinde iyi birşeyler başarmak, hata yapmamak ve öfkeye kapılmadan kontrollü davranmak isteriz. Ancak istemediğimiz halde böyle bir duruma düşersek kendimize karşı yapıcı tavır sergilemenin şefkatli olmanın ilk adımlarından biri olduğunu unutmamalıyız. Benliği şefkatle desteklemek daha zordur. Ama bunun için çabalamaya değerdir…

Şefkatli Olmaktan Korkmak Bazı insanlar kendilerine karşı nazik olmayı hak etmediklerini hissedebilirler, bunu bir zayıflık veya düşkünlük hatta bencilik olarak görebilirler. Eğer kendinizi böyle hissediyorsanız nezaket duygusuna odaklanın, diğer duyguların gizlice içeri süzüldüğünü fark edin, nazikçe gülümseyin ve dikkatinizi kendinizi şefkate odaklayın. Şefkatin önündeki bir başka büyük engel de öfke olabilir. Dürüst olmak ve kendimizi ortaya koyabilmek aslında bir beceridir, ancak öfkemizi inkar etmek, surat asmak veya kendimize böyle hissetmemizin yanlış olduğunu söylemek ya da bunu körlemesine dışa vurmak şefkat değildir. Öfkenin ne kadar acı verici olduğunu anlamak şefkattir. Öfke içinde bir şeyleri kafamıza takmanın bize zarar verdiğini kabul etmek, öfke üstünde çalışmaya öğrenmek şefkattir.

05


VAZGEÇEMEDİKLERİMİZ Mutlu insan, kendiyle barışık kendini seven, sevdiklerine, alışkanlıklarına bağlı ama "bağımlı" olmayan, kendi kendine yetmeyi bilen, gerektiğinde vazgeçebilen, hayata ve olaylara pozitif bakan kişidir.

Yazan: Psikolog Meltem Erdinç Cingöz 06


Bu sabah uyandığınızda ilk iş olarak ne yaptınız? Hemen duşa mı girdiniz? Yoksa ayılmak için bir kahve mi içtiniz? Dişlerinizi duştan çıkıp kurulandıktan önce mi, sonra mı fırçaladınız? Önce sağ ayakkabınızı mı, sol ayakkabınızı mı bağladınız? Kapıdan çıkarken çocuklarınıza ne dediniz? İşyerinize hangi yoldan gittiniz? Masanıza oturduğunuzda önce e-maillerinizle mi ilgilendiniz, bir meslektaşınızla sohbet mi ettiniz, yoksa hemen bir mesaj yazmaya mı koyuldunuz? Her sabah uyandığınızda güne başlamadan önce yaptığınız ritüeller neler? Dün de güne aynı şekilde başlamamış mıydınız? Yarın gece de yatmadan önce bu gece yaptıklarınızı mı yapacaksınız? Yaşantımız sürerken hepimiz sevgi, kabul görme, güven duyma ve duyulma, aidiyet gibi temel duygulara ihtiyaç duyarız. Sevdiğimiz insanlar, alıştığımız ortamlar, benimsediğimiz davranış kalıpları, günlük rutinimiz... Bunların hepsi bizi güvende hissettirir ve hiçbirinin değişmesini istemeyiz bilinçli olarak. Sımsıkı tutunuruz bizi sarmalayan alışmış olduğumuz döngüye, insanlara. Hatta gün içinde birçok rutinimizi farkında olmadan tekrarlarız, çünkü alışmışızdır. Her gün aynı saatte yemek yemeye alışan vücudumuzun ertesi gün aynı saatte açlık sinyalleri vermesi gibi. Burada kilit nokta alışkanlıktır. Tanım olarak alışkanlık; insanın yinelenen bir etkiyle edindiği tutumdur. Burada alışkanlık insanın kazandığı bir tutum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilimsel araştırmalar göstermektedir ki, günlük yaşantımızın % 40’ını alışkanlıklarımız oluşturuyor. Alışkanlıkların, zararlı olmadıkları sürece bize kattığı bir olumsuzluk yoktur. Hatta bazen alışkanlıkların bizleri rahatlattığı, günlük hayatın stresinden kurtardığı da olur. Her gün annemizi arayıp sesini duymak istemek de bir alışkanlık, geceleri dişlerimizi fırçalamadan yatmamak da bir alışkanlıktır. Bu şekliyle baktığımızda, bayramlarda tüm ailenin bir araya gelmesi, her gün annemizle yaptığımız telefon görüşmesi, sağlıklı beslenme konusundaki alışkanlıklar, akşam tüm aile bir araya gelmeden yemeğe oturmamak gibi süregelen alışkanlıklarımız, aile bağlarını güçlendirme veya sağlıklı yaşam için bizi koruyan bir etki yaratır hayatımızda.

diklerimizle " sürdürdüğümüz hayatımızda aslında en çok kendimize zarar veririz. Bazen yenilikleri tatma ve deneme cesareti göstermemize engel oldukları için, bazen de güvenli alanda kalmak daha kolay geldiği için. Belki, para kazanmak için çalıştığımız; ancak sevmediğimiz iş yaşamımıza bağımlıyız. Belki, bizden başka kimse sahiplenmediği için üstlenmek zorunda kaldığımız; yazılı olmasa da bizim görevimiz olmuş işler yüzünden ailemize, eşimize, çocuklarımıza içten içe kızgınız; ama rollerimize devam ediyoruz. Belki, sigara, alkol, fazla yemek yemek gibi zararlı alışkanlıklarımız var. Her defasında pişmanlık, utanma ve kendimize kızgınlık duyduğumuz ancak bırakamadığımız, tutunduğumuz vs… “Alışkanlık haline gelmiş her davranış üç aşamalı bir döngüden oluşur.” diyor Charles Duhigg. “Alışkanlıkların Gücü” adlı kitabında ‘Önce bir işaret, yani beynimize otomatik moda geçmesini söyleyen ve hangi alışkanlığı kullanacağını gösteren bir tetikleyici belirir. Sonra fiziksel, zihinsel veya duygusal olabilen bir rutin oluşur. Son olarak, bu döngünün gelecekte kullanılmak üzere hatırlanmaya değer olup, olmadığına karar vermesinde beynimize yardımcı olan bir ödül ortaya çıkar.”

RUTİN

ALIŞKANLIK DÖNGÜSÜ

İŞARET

ÖDÜL

bir alışkanlık ortaya çıktığı zaman beynin karar verme sürecine katılmaktan vazgeçmesinde yatar. Duhigg “… bir alışkanlıkla bilinçli olarak savaşmadığınız ve yerine yeni rutinler koymadığınız sürece, eski davranış kalıbı otomatikman tekrar edecektir.” diyor. İşaret, rutin ve ödülden oluşan bir döngü asla tamamıyla zihnimizden silinmiyor. Kötü bir alışkanlık bu nedenle asla yok olmuyor. Alışkanlıklar ancak değiştirilebiliyor. Sigarayı bırakan kişilerin yıllar sonra tekrar sigaraya başlaması ya da verilen kiloların geri alınması bu bilgilerin ışığında açıklık kazanıyor.

Yeni bir alışkanlık edinirken ya da varolan bir alışkanlığınızı değiştirirken dikkat etmeniz gereken de bu döngüdür. Bu döngünün önemi, yeni

Toplumsal yaşantımız süresi içinde kötü alışkanlıklar da edinebiliriz. Bazen, bize zarar verdiğini bile bile devam ettirdiğimiz alışkanlıklarımızın kurbanı oluruz. Yeter ki düzenimiz, rutinimiz bozulmasın diye mutsuz da olsak "vazgeçeme-

07


Alışkanlıklar güçlü kazanımlardır, o halde bize düşen, iyi alışkanlıkları huy edinmektir; çünkü kendimizi kötü alışkanlıklara alıştırabiliyorsak bunun yerine tam tersi olan iyi alışkanlıklara da alıştırabiliriz. Burada tamamen başlangıçta bireyin kendi tercihi söz konusudur. Tercih esnasında akıl ve bilginin doğru bir mantıkla kullanılması halinde kötü alışkanlığa yönelme olmayacağı için iyi alışkanlığa yönelme olacaktır. Kuşkusuz ki bu süreçte başta aile olmak üzere  bireyin  ve çevrenin  aynı duyarlılıkta olması  ve bununla ilgili eğitim evresinin mümkün olduğunca erken başlatılması olumlu bir katkı sağlayacaktır.  Günümüzde anne ve babaların, erken çocukluk yaşlarından itibaren çocuklarının yaratıcılık, paylaşma, duygusal rahatlama, araştırmasorgulama, merak, dili etkin bir şekilde kullanma, yorum yapabilme, bedenini etkili bir şekilde kullanabilme vb. becerilerini geliştirmeleri için sosyal etkinliklere çok önem verdiklerini görüyoruz. Bununla ilgili en çok zorlandıkları konu ise bir etkinliğe başlayan çocuklarının bir süre sonra bu etkinliği sürdürmekten vazgeçmesi oluyor. Anne ve babaların burada yaptıkları hatalardan biri, çocuğunun balede, sanatta, eskrimde, yüzmede vb. yetenekli ve istekli olup olmadığını doğru bir şekilde değerlendirmeden kendi isteklerine göre çocuğu yönlendirmeleridir. Eğer çocuğunuzun başladığı bir işten çabuk sıkılmadan pes etmesini istemiyorsanız, onun için doğru etkinlik seçtiğinizden emin olmalısınız. Çünkü çocuklar ancak, keyif aldıkları, başarılı bir performans gösterebileceklerine inandıkları etkinliklerden kolayca vazgeçmek istemezler. Ebeveyn olarak çocuklarınızın yetişmesinde vazgeçemedikleriniz neler? Anne babalar çoğu zaman kendi zaaflarından, egolarından dolayı vazgeçemedikleri şeyleri çocuklarında direterek onların karar verme becerilerinin gelişmesine, olgunlaşmalarına engel olmaktadırlar. Özellikle küçük yaşlarda onların ne yiyeceğine, ne kadar yiyeceğine, hangi sporu yapacağına, hangi müzik aletini çalacağına, hangi mesleği seçeceğine, kimlerle arkadaşlık yapacağına, çocuklarının fikirlerini almadan karar veriyorlar. Belki de kendileri çocukken elde edemedikleri beceri veya kazanımları çocuklarının edinmesinin doğru olduğuna inanıyorlar. Oysa anne-babanın en önemli sorumluluklarından biri de çocuğa karar verme becerisini kazandırmaktır. Küçük yaştan itibaren çocuğun kendi istekleri dikkate alınmalı,

08

kontrollü bir şekilde karar-sonuç deneyimini yaşamasına izin verilmelidir. Ancak bu şekilde çocuklar kendine güvenli, ne istediğini bilen, kararlarının arkasında duran ve sonuçlarına katlanan bireyler haline gelirler. Aksi takdirde anne veya babalarının direttiği hayatı yaşamak zorunda kalıp, kendine güveni olmayan, mutsuz yetişkinler olurlar. Eminim hiçbirimiz çocuklarımıza bunu yaşatmak istemeyiz; o yüzden önce kendimizi iyileştirmekle işe başlamalıyız. Gelin birlikte düşünelim: Vazgeçemediklerimiz bize güvenli bir alan mı yaratır, yoksa farkına bile varmadığımız bir hapishane mi? Belki de


bu sorunun cevabı her ikisi de. Ve bunu fark ettiğimiz an değişim başlar. İnsanın kendine zarar veren bir davranışı düzeltmesi için önce farkındalık oluşturması gerekir: Neden bu davranışta direttiğine dair bir farkındalık. Bağımlılıklarımızdan ancak bu şekilde kurtulabiliriz, nedenlerinin farkına varıp bunların altında yatan psikolojik sorunları düzeltmeye çalışarak.   Eğer vazgeçemediklerimiz bize ve sevdiklerimize zarar veriyorsa, değişimin zamanı gelmiş demektir. Tabii ki değişim kolay olmaz, her şeyden önce değişmeyi istemek ve çok uğraşmak gerekir. İlk mülkiyet duygumuz ne zaman başlıyor hiç düşündünüz mü? Bir iki yaş arasında çocuklar oyuncakları, eşyaları “benim, benim” diye sahiplenirler. Bebeklikten itibaren annelerine sarılan bebekler “Benim annem” demeye başlarlar. Onlar annelerini sahiplenirken, annelerinin de onları sahiplendiğinin ve bu sahiplenmenin çok daha güçlü olduğunun farkında değillerdir. Büyüdükçe bu sahiplenme artar. Sonra çevremizde sık sık gördüğümüz; artık erişkin olmuş çocuklarını bırakamayan, onların yaşamlarını kontrol etmeye çalışan aileler oluşur. Kendilerini, çocuklarının sahipleri olarak gören aileler, bırakabilmenin değerini fark edemezler. Oysa sevdiğiniz, değer verdiğiniz şeyleri, kişileri gerektiği zaman bırakabilmek, onlara gerçekten sahip olduğunuzu gösterir. Bırakmak, bazen onlara daha ileriye, daha güzele giden bir yol açabilmektir. İnsan kayıplarıyla olgunlaşır. Anne karnından çıktığımız anda tüm ihtiyaçlarımızın doğrudan karşılandığı annenin rahmini kaybederiz. Büyüdükçe çocukluğumuzu, sorumsuzluğumuzu ve de tabii ki yavaş yavaş sevdiklerimizi ve değer verdiklerimizi kaybederiz. Kayıplar acı verir. Ancak kaybın hayatımızdaki yerini anlamak ve onu sembolleştirmek bizi olgunlaştırır. Kayıpsız hayat olmaz. Kayıpların yadsındığı bir hayat ise yerinde sayar ve tekrara yönelir. Hayat her zaman doğrudan kayıplar sunmaz bize. Bazen olgunlaşmak için bizim kendimize bazı “bırakış”ları yaşatmamız gerekir. Buna da vazgeçmek denir. Gelin, olmadığınız bir kişi olmaya çalışmaktan, geçmişte olan biteni kafanıza takmaktan, çevrenizdeki negatifliğin bir parçası olmaktan, başkalarının hayatta sizden daha kolay şartlarda ilerlediğini düşünmekten, başkalarının olduğu yerde olmayı istemekten, başkalarının yargılarının sizi kontrol etmesine izin vermekten, zarar verici

ilişkilerin sizi aşağı çekmesine izin vermekten vazgeçin. Mutlu insan, kendiyle barışık kendini seven, sevdiklerine, alışkanlıklarına bağlı ama "bağımlı" olmayan, kendi kendine yetmeyi bilen, gerektiğinde vazgeçebilen, hayata ve olaylara pozitif bakan kişidir. Mutlu insanlar çevrelerini de mutlu eder, sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirirler. İşte bu yüzden bir an evvel hayatınızdaki “vazgeçilmez” sandığınız ama size zarar veren her türlü ortam, duygu, insan ve alışkanlığın farkına varıp değişime hızla başlamalısınız. Vazgeçmek zayıflık değildir, bırakacak kadar güçlü olmak demektir. Sizi esir eden her türlü olumsuz durumdan özgür kalmaktır.

KAYNAKÇA • Internet Alıntısı, Eylül 2017, http://www.birazoku.com/aliskanliklaringucu-ozel-ve-is-hayatimizdaaliskanliklarimizin-ardinda-ne-yatar • Internet Alıntısı, Eylül 2017, http://www.baharkumbetli.com/ aliskanliklarin-gucu/ • Internet Alıntısı, Eylül 2017, http://www.eokulegitim.com • Internet Alıntısı, Eylül 2017, http://www.bengisemerci.com/birakabilmek/

09


Yazan: Psikolog Demet Uysal

GELECEĞİN MESLEKLERİ İnsanoğlunun merakı ve uyum sağlama becerileri ile toplayıcılık ve avcılık dönemlerinden, tarım dönemine, tarımdan da sanayi dönemine geçilmiştir. Sanayinin yolculuğundaki her yeni dönem; farklı meslekler ve iş kolları oluşmasına neden olmuş, bu da eğitim alanının da yeniden yapılanması ihtiyacını doğurmuştur.

10


Geride bırakılan yüzyıllar içinde meslek kavramında sürekli değişiklikler yaşanmış, usta çırak ilişkisi ile sürdürülen babadan oğula aktarılan meslekler yerlerini eğitimle edinilen mesleklere bırakmıştır. Usta çırak ilişkisi ile öğrenilen zanaatlar günümüzde yok olmaya yüz tuttuğu gibi, bugünün birçok mesleği de ya yok olacak ya da yapay zekâ ve robotların, makinelerin gelişmesi ile insanlar tarafından yürütülmeyecektir. “Büyüdüğünde ne olmak istersin?”

sorusuna bugüne kadar verilen cevaplar belki de bundan sonra bir bilinmez olarak zihinlerde yer olacak. Yetişkinlerin bildiği meslekler yerini hayal bile edilemeyecek olanlara bırakacak. Günümüz çocukları yüksek ihtimalle anne babalarının hiç tanışmadığı, tahmin etmekte zorlanacakları mesleklere sahip olacaklar. 20. Yüzyılda ebeveynler çocuklarına mühendis, doktor, öğretmen, avukat ve bankacı ol, sabit gelirin olsun memur ol, serbest meslekle

uğraş gibi meslek ve iş önerisinde bulunabilmekteydiler ancak 21. yüzyılın çocuklarının yetişkinlerin hayal edemeyecekleri mesleklere yönelme olasılıklarının çok güçlü olduğu görülüyor. Bu yüzyılın çocukları bir mesleğe yönlendirilmekten öte, hayallerinin, tutkularının peşinden gitmeleri için inanılmaya, cesaretlendirilmeye, pes etmemek için güçlendirilmeye, yıkılmamak için güven duyulmaya ihtiyaç duyacaklar.

11


İş Dünyasının Dönüşümü İnsanoğlunun merakı ve uyum sağlama becerileri ile toplayıcılık ve avcılık dönemlerinden, tarım dönemine, tarımdan da sanayi dönemine geçilmiştir. Sanayinin yolculuğundaki her yeni dönem; farklı meslekler ve iş kolları oluşmasına neden olmuş, bu da eğitim alanının da yeniden yapılanması ihtiyacını doğurmuştur. Ayrıca insanın günlük yaşamını da etkileyerek tüketim, pazarlama finans alanlarında da yeni ihtiyaçların ortaya çıkmasını etkilemiş ve yeni mesleklerin oluşmasına neden olmuştur. Sanayi 1.0, 1760 – 1830 arasında yaşanmış, üretimde buhar gücü ve kömürün kullanılmaya başlanması, makinelerin daha da yaygınlaşmasını sağlamıştır. Sanayi 2.0, 1840 – 1870 dönemini kapsamış, teknoloji devrimi olarak da adlandırılmıştır. Demiryolları başta olmak üzere ulaşımın gelişmesi, hammadde teminini ve ürünlerin yeni ve uzak pazarlara daha kolay ulaşmasını sağlamıştır. Elektrik teknolojisinin gelişmesi ile de üretim hatlarında kullanılmaya başlanmış ve dünya, seri üretim kavramıyla tanışmıştır. Sanayi 3.0 dönemi 1950’li yıllarla birlikte başlamış, dijital teknolojinin gelişmesi, mekanik elektrikle çalışan hesap makinesinin üretilmesi, bilgisayarın iş hayatına girişi ile üretim süreçleri de yeni bir boyut kazanmıştır. İletişim teknolojilerinin gelişmesi, küçük, mekanik ve pratik ürünlerin gündelik hayata girmesini sağlamış, hatta beden gücüne duyulan gereksinim kişisel yaşam içerisinde de ortadan kalkmaya başlamıştır. Sanayi 4.0, 1990’lar ile başlayan süreçtir. Genel olarak makinelerin insan gücüne gerek kalmaksızın kendilerini ve üretim süreçlerini yönetmeye başlaması olarak tanımlanabilir. Bilgisayar, iletişim ve internet teknolojilerinin harmanlanmasıyla ortaya çıkan karma teknoloji en önemli unsurlarıdır. 4. Sanayi Devrimini oluşturan alanları incelediğimizde geleceğin meslekleri hakkında da fikir edinmek mümkün olabilmektedir. Gençlerin ve ebeveynlerinin tüm bu gelişmelerden haberdar olmaları gelecekteki meslekler ve iş dünyası hakkında değerlendirme yapmalarını kolaylaştıracaktır. (EBSO Sanayi 4.0 Raporu - 2015). Futurist yazar Frey (2014) “162 Geleceğin Meslekleri: Şu an var olmayan mesleklere hazırlık” makalesinde Sanayi 4.0’ın gerçekleşmesine neden olan bu gelişmelerin iş dünyasına yansıma-

12

larını ve olası mesleklerin neler olabileceğini öngörmektedir. Kişisel hızlı taşıma sistemleri, suyun kullanımı ile ilgili alanlar, bireyin tüm sağlık, kişisel gelişim gibi ihtiyaçlarını değerlendiren ve cevap veren iş kolları, insanlar için ve özellikle de yaşlılar için üst düzey yaşam çözümleri, geleceğin sporları, ticari drone sanayisi, sensörlerle ilgili çalışma alanları, geleceğin bankası ve kripto para birimleri ve alternatif finansal sistemler, elektrik şebekesinin dönüşümü, sürücüsüz otonom olan herşey, biyo-fabrikalarda üretim, kimya endüstrisi, yetenek değerlendirme ve beceri kazandırmak için alternatif eğitim süreçleri, tarım ziraatında, endüstrilerde olduğu gibi yeniliklerin tasarlanması, gelecekte gereksiz ve sürdürülemez hale gelen şeylerin dönüştürülmesi ve pek çok alanda yenilikçi bakış açıları ile mesleklerin şekilleneceğini belirtiyor. Birçok uzman şekillenen yeni mesleklerle otomasyonun daha çok alanda kullanılmasının insanın verimliliğini önleyeceğini öngörüyor. Frey ise bu değerlendirmeyi doğru bulmuyor, tüm gelişmelerin beşeri sermayeyi özgürleştirip ve yaratıcılığını da arttırması için fırsatlar oluşturacağını, kendisini geleceğin becerileri için hazırlayan bireylerin bu dünyanın içinde hayallerini gerçekleştirebilecekleri ortamları yaratıcılıkları ile inşa edebileceklerini ifade ediyor. Futurist Ufuk Tarhan (2017) “Hızlı ve büyük değişim geçiren dünyada mutlaka bilinmesi gereken kavramların; Dijital Çağ, Robot Devrimi, Yenilenebilir Enerjiye Geçiş, Uzay Çalışmaları, İnsanlığın Dönüşümü” olacağını belirtiyor ve “Geleceğe uyumlanmak için: Yeni çıkışlar, çareler bulmak; değişip, dönüşmek gerekiyor! “ diyor. Yüksek teknolojinin, yapay zekanın, gelişen ve her geçen gün daha kompleks görevleri yerine getirebilen robotların, üç boyutlu yazıcıların her alanda çalışabilecek şekilde gelişmeye başlaması, otonom araçların, yenilenebilir enerji teknolojilerinin geliştirilmesi, nano/genetik/uzay teknolojilerinin en üst seviyede kullanılması için büyük ölçekli şirketlerin, sektörlerinin belirleyicisi olacağı çeşitli araştırma sonuçlarında yer alıyor. Bu değişim sonucunda insanların çalışma düzenlerinin değişeceği ve gelişmelere ayak uyduracak şekilde beceriler kazanmasının da bekleneceği düşünülüyor. İnsan gücüne duyulan ihtiyacın değişeceği, birçok işin yapay zekâ ve robotlar tarafından yürütülmesi nedeni ile üst düzey becerilere sahip çalışanların sektörde çalışabileceği veya girişimci olarak, büyük şirketlere dışarıdan kontratla çalışmanın yaygınlaşacağı öngörülüyor. Dijital platform ve


13


teknolojinin getirdiği avantajların uygun bir zemin yaratarak; girişimcilere, ortak çalışma platformlarına, fikir üreticilerine büyük fırsatlar sunarken büyük riskleri de beraberinde getirebileceği hatırlatılıyor. Sosyal sorumluluk ve sivil toplum örgütü çalışmalarının öneminin artacağı, insanların ve toplumun huzuru için çalışan bu grupların iş dünyası ve girişimcilerin çalışmaları için de denetleyici bir rol üstlenecekleri düşünülüyor. Bu grupta yer alan kurumların akreditasyon ve denetlemeler ile dünyaya, çevreye zararlı faaliyetlerin önlenmesi için çalışacakları belirtiliyor. (PwC- Geleceğin iş gücü 2030 Raporu -2017)

İhtiyaç Duyulan Beceriler İş ortamlarındaki tüm bu gelişmeler ihtiyaç duyulan insan gücünü de yeniden tarif ediyor. Dünya Ekonomik Forum’u (2016) İstihdam, Beceriler ve İşgücü Stratejisi, Dördüncü Sanayi Devrimi alt başlıkları ile hazırladıkları “İşlerin Geleceği Raporu” çeşitli sektörlerde ve zamanla ortaya çıkacak eğitim seviyesi, beceri düzeyi ve istihdam eğilimlerini anlamaya çalışmaktadır. Raporda küresel ölçekte faaliyette bulunan ve 13 milyondan fazla çalışanı bünyesinde bulunduran 371 firmanın İnsan Kaynakları Departmanları Yöneticileri ile Yetenek ve Strateji Uzmanlarına 2020 yılında istihdamın ve işlerin nasıl değişeceği sorulmuştur. Zeka, muhakeme ve karar alma, değişime uyum sağlama, müzakere, bilişsel esneklik önem kazanacak yetkinlikler olarak ifade ediliyor. Hatta iş yaşamında duygusal zekâ ve takım çalışması gibi sosyal becerilere, teknik becerilerden daha yüksek talep olacağı ve teknik becerilerin güçlü sosyal ve işbirliği becerileriyle desteklenmesi gerekeceğini de belirtiyor. Bugünün işgücünde önemli kabul edilen becerilerin üçte birinden fazlasının değişmiş olacağından ve Dördüncü Sanayi Devriminin gelişmiş robotik, otonom ulaşım, yapay zekâ, ileri malzeme, biyoteknoloji ve genomik alanında çalışmaları arttırmış olacağından bahsediliyor. Bu gelişmelerin çalışma şeklini dönüştüreceği, bazı işlerin de ortadan kalkacağı ön görülüyor. Bugün var olmayan işlerin yaygınlaşacağı belirtiliyor. Raporda bugün ilkokula giden çocukların %65’inin henüz bilinmeyen, yeni işlerde çalışacağı da vurgulanıyor. Hayat boyu öğrenmenin önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacağı belirtiliyor ve “merak eden, öğrenmeye açık olan ve kolay uyum sağlayan” bireyler için daha fazla seçeneğin olacağı vurgulanıyor.

14

Eğitim Süreci Geleceğin koşullarını tanımlayan iş dünyasının bu ihtiyaçlarına cevap verecek eğitim ortamının yapılanması da çok önemlidir. 21. Yüzyıl Becerileri Ortaklığı Girişimi ve OECD - PİSA araştırmaları bu konuda yol gösterici niteliktedir.21. Yüzyıl Becerileri Ortaklığı Girişimi öğrenci profilini çok yönlü olarak ele alan bir değerlendirme sunmaktadır. P21 içinde eğitim ile ilgili şirketlerin de bulunduğu 32 üyeli (American Association of School Librarians, National Education Association gibi derneklerin ve Lego, Microsoft, Pearson, ETS, İntel, HP, Dell, Apple, Crayola, Cisco gibi ) bir ortak çalışma grubudur. P21 yaptıkları çalışmada öğrencilerin gelecekteki iş ve yaşamlarında başarılı olmaları için gerekli olan yetkinlik, bilgi ve deneyimleri üç başlıkta gruplamaktadır. Birinci grupta öğrenme ve yenilenme becerileri (yaratıcılık ve yenilik, eleştirel düşünme ve problem çözme, iletişim ve işbirliği) yer almaktadır. İkinci grupta bilgi, medya ve teknoloji becerilerinin geliştirilmesi ve bu alanlardaki okur-yazarlık ele alınmaktadır. Üçüncü grupta da yaşam ve meslek becerileri (girişimcilik ve özyönelim, sosyal ve kültürler arası beceriler, esneklik ve uyum, liderlik, üretkenlik ve sorumluluk) yer almaktadır. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) araştırması gerçekleştirilmektedir. Bu çalışma sonuçları ile eğitim sürecinde, hayata hazırlanmakta olan gençler için gereken becerilerin altını da çizmektedir. Üçer yıllık dönemler halinde yapılan PISA’nın temel amacı, öğrencilerin okulda öğrendikleri bilgi ve becerileri günlük yaşamda kullanma becerisini ölçmektir. 15 yaş grubundaki öğrencilerin; Matematik okuryazarlığı, Fen Bilimleri okuryazarlığı ve okuma becerileri alanlarında değerlendirme yapmaktadır. “Okuryazarlık” kavramı, öğrencinin bilgi ve potansiyelini geliştirip, topluma daha etkili bir şekilde katılmasını ve katkıda bulunmasını sağlamak için yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanmaktadır. PISA fen okuryazarlığı için olguları bilimsel olarak açıklama, bilimsel sorgulama yöntemi tasarlama ve değerlendirme, verileri ve bulguları bilimsel olarak yorumlama

olarak üç yeterlik tanımlamıştır. Okuma becerileri; “kişinin topluma katılmak, potansiyelini ve bilgisini geliştirmek ve amaçlarını gerçekleştirmek için yazılı metinleri anlaması, kullanması, onlar üzerinde düşünmesi ve onlarla uğraşması olarak tanımlanmaktadır. Matematik okuryazarlığını; farklı bağlamlarda öğrencilerin matematiği formüle etme, kullanma ve yorumlama kapasitesini ölçmeye odaklanmaktadır. Bu becerilerin geliştirilmesi için çocuk ve gençlere okullarda olanaklar sunulması, ailelerin de bu olanakları değerlendirmesi için yönlendirilmesi önem taşımaktadır.

Destekleyici Yaklaşımlar Her becerinin kazanılması bir önceki gelişimsel görevlerin yerine getirilmesi ile mümkün olabilmektedir. Gerek ruhsal gelişim süreci, gerek bilişsel becerilerin kazanılmasında bir sıralama bulunmaktadır. Bebeklik döneminden itibaren başlayan bu hazırlık, ergenliğin sonuna kadar yetişkin yaşamının gerekliliklerini karşılayabilmeyi kolaylaştırmaktadır. Erikson (1997) psikososyal gelişim kuramında insanın tüm yaşamı boyunca 8 gelişim evresinden geçtiğini dile getirmektedir. Bu 8 gelişim evresinin her birinde tamamlanması gereken bazı görevler vardır. Bebeklikten başlayarak “temel güven”, “özerklik”, “inisiyatif kullanabilme”, “azim”, “kimlik oluşturma” ve “yakınlık kurma” ergenlik dönemi sonuna kadar geliştirilecek önemli görevler olarak tarif edilmektedir. Bu birbirini takip eden görevleri tamamlayabilen bireyin her bir dönemdeki önemli görevini tamamlamasıyla, yetişkinlik döneminde yeni beceriler kazanması için gereken umut, irade, amaç edinme, yetkin olabilme, bağlılık ve sevgi kazanımlarını da elde edilmiş olmaktadır. 7. Gelişim evresi olarak tarif edilen yetişkinlik dönemi “üretkenlik – içtenlikli ilgiyi” temsil etmektedir. Kuşaklararası bağ olarak da tanımlanmaktadır. Üretkenlik, verimlilik ve yaratıcılığı kapsar. Yeni nesilleri, yeni ürünleri ve yeni fikirleri üretmeyi tarif eder. Bu dönemi tarif eden erdem ise “içtenlikli ilgi” olarak tanımlanır. İçtenlikli ilgi; kişinin önemsemeyi öğrendiği insanlar, fikirler ve kazanımlarla ilgilenmesine, onlara özen göstermesine yönelik giderek artan yükümlülüğünü tarif etmektedir. Ericson, güçlü yönler olarak tanımladığı umut, irade, amaç edinme, yetkin olabilme, bağlılık, sevgi ve içtenlikli ilgiyi insan yaşamının “erzak deposu”nu oluşturduğunu belirtmektedir.


Bu erzak deposunun oluşturulması için yakın çevrenin sunduğu olanaklar çok önemlidir. Önce aile sonrasında da okul bu önemli kazanımların oluşması için gereken ortamları sunabilmelidir. Ebeveyn kapsayıcı işlevleri ile çocuğun ihtiyaçlarını zamanında değerlendirerek karşılayabilmeli, çocuğun kendisini birey olarak algılayabilmesini sağlayacak ilişkiyi sunabilmelidir. Ergenlik dönemindeki bireylerden meslek tercihlerini ve gelecekteki yaşam tarzlarını belirginleştirmeleri beklenmektedir. Bu keşif döneminde ergenin; öğrenmeye yönelik olumlu tutuma sahip olması, karar verme becerilerini geliştirmesi, geleceği planlama becerileri kazanması, sağlıklı bir benlik kavramı oluşturmasını destekler ve bu da ruh sağlığını olumlu olarak etkiler. Gelişimsel görevlerdeki başarısızlık ise ergenlerin ruh sağlıklarını olumsuz etkilemektedir. Erikson toplumsal alanda denemelerde bulunarak başarılı bir kimlik oluşturma sürecini yaşayabileceklerini belirtmektedir. Bu denemeler için okul ortamının sunduğu olanaklar destekleyici olmaktadır. Ergenin bu olanaklardan yararlanması için aile ve okulun destekleyici olmaları önemlidir. Bu destek gencin sınırlarını aşan bir şekilde olmamalıdır. Muhakemesini geliştirmesine katkıda bulunan, yaşanan durumu ele almasını sağlayan işbirliği içinde bir çerçeve oluşturulmalıdır.

KAYNAKÇA • Erikson E. H, (1997). İnsanın 8 Evresi, Okuyan Us Yayınevi. • İnternet Alıntısı, Mart 2017, http://www.inovasyon.org/pdf/EBSO.Sanayi-4.0_Raporu.Ekim.2015.pdf • İnternet Alıntısı, Mart 2017, https://www.futuristspeaker.com/business-trends/162-future-jobspreparing-for-jobs-that-dont-yet-exist/ • İnternet Alıntısı, Mart 2017, http://reports.weforum.org/future-of-jobs-2016/#xlink • İnternet Alıntısı, Mart 2017, http://pisa.meb.gov.tr/ • İnternet Alıntısı, Mart 2017, http://www.p21.org/our-work/p21-framework • İnternet Alıntısı, Mart 2017, https://www.pwc.com/gx/en/services/people-organisation/workforceof-the-future/workforce-of-the-future-the-competing-forces-shaping-2030-pwc.pdf • Tarhan U. (2017). Geleceğin Başarılı İnsan Modeli T-İnsan, Ceres Yayınevi.

Yetişkin için kuşaklararası bağ kurma görevinin en zor yanı; bir sonraki nesilin kendisinden ne kadar çok farklılaştığını görmek ve bunu kabul etmek olabilir. Ergen için önemli kararlardan biri olan meslek seçimi, kimlik arayışı sürecinde ebeveyni ile çatışmasına en somut örneklerden biri olmaktadır. Bu zorluğu aşmanın yolu ise ebeveynin durumu anlamaya çalışması olacaktır. Geçmiş dönemlerin verileri ile belirli mesleklerde israr etmek sağlıklı bir süreç oluşturmayacaktır. Önemli olan istekle ve keyifle çalışabileceği merak duyduğu bir iş alanı ile gencin buluşması olacaktır. Gelecekte ihtiyaca göre kendini yeniden yapılandırması, yeni beceriler kazanması, o alanda fark yaratacak çabayı göstermesini bu isteklilik sağlayacaktır. Her nesil kendi çağının alışkanlıkları ile koruyucu bir zemin oluşturmaya çalışmaktadır. Bu alışkanlıkların ön yargılardan oluştuğunu fark etmek, değişimi kolaylaştırıcı etki yapacaktır. Ön yargılarından uzaklaşan günümüz ebeveynleri için 21. Yüzyıl becerilerine uyum sağlayabilmek için tek ihtiyaç bilgidir. Çocuğu ile birlikte araştırarak bu bilgiye ulaşan ebeveyn de kuşaklar arasındaki bağı kurmuş olacaktır.

15


Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Asude Işık Tunca Psikolojik Danışman Belkıs Elitaş

ÇALIŞAN ANNELER EŞLİK EDEN ÇOCUKLAR Çalışma hayatının neden olduğu zorluk ve sıkıntıların yanı sıra çalışıyor olmak, annenin öz saygısını olumlu etkileyen bir faktördür. Keyif aldığı mesleği yapmak, ailesinin geçimine katkıda bulunmak kişinin gelişimini ve benlik algısını olumlu yönde etkiler. 16


Yaşamın önemli dönüm noktalarından biridir çocuk sahibi olmak. Onu dünyaya getirmek, büyütmek, bağımsız, mutlu ve sağlıklı bir birey olarak hayata hazırlamak büyük bir sorumluluktur. Bu nedenle daha yolun başındayken yani çocuk sahibi olmaya karar verdiğimiz andan itibaren hayaller kurup planlar yapmaya başlarız. Yatağını, odasını, hangi kıyafetleri giyeceğini vb. en ince ayrıntısına kadar düşünürüz. Bu tatlı heyecanın yanında bir yanımız bir parça kaygılıdır çünkü bebeğe kim bakacak sorusu zihnin bir yanında asılıdır. Özellikle de çalışan anneler için vicdan meselesidir bu. Bir yandan ekonomik koşullar, çalışma hayatına devam edip etmeme kararı, işyerindeki pozisyon, işyerinin çocuk sahibi olmaya bakış açısı, bir yandan da en kıymetli varlığın gelişiminin her anını yakalama arzusu… İçsel çatışmaların yoğun olarak yaşandığı bu dönemde; çalışan annelerin zihinsel, bedensel ve duygusal olarak ne denli yorulduklarına tanık oluyoruz. Hem iş hayatının içinde olmak, hem ev ile iş arasındaki güçlüklerle mücadele etmek hem de her şeyi denge içinde götürmeye çalışmak… Tüm bu beklentiler çalışan anneler için üstesinden gelinmesi zor durumlardır. Peki, çalışan anneler çocuklarını büyütürken temelde hangi sorunlarla karşılaşıyor? Sorunların çözümü konusunda neler yapmalılar? Çocuklarının bulundukları yaş dönemlerini dikkate alarak nasıl bir tutum sergilemeliler? Eşlerin/babaların bu aşamadaki rolü ne olmalıdır?

Çalışan Annelerin Yaşadığı Güçlükler Çocuğu doğmadan önce çalışma hayatının içinde olan, üretken ve sosyal bir kadının uzun süre evde olması kariyeri açısından kaygılanmasına, sosyal ve duygusal olarak da doyum sağlayamamasına neden olabilir. Böyle bir durumda çalışmak anneyi daha iyi hissettirebilir. Çalışma hayatının neden olduğu zorluk ve sıkıntıların yanı sıra çalışıyor olmak, annenin öz saygısını olumlu etkileyen bir faktördür. Keyif aldığı mesleği yapmak, ailesinin geçimine katkıda bulunmak kişinin gelişimini ve benlik algısını olumlu yönde etkiler. Yoğunluğu kişiden kişiye değişmekle birlikte genel olarak baktığımızda çalışan annelerin yaşadığı en önemli sorunlardan biri çocukları-

na karşı hissettikleri suçluluk duygusudur. 0-6 yaş grubu çocuğu olan çalışan annelerin çocuk bakımı ile İlgili karşılaştıkları sorunlar ve sorun çözme yaklaşımları adlı araştırmada; araştırma grubundaki annelerin %72.5’inin çalışmaktan dolayı suçluluk duygusuna kapıldığı; %91.5’inin suçluluk duygusuyla başa çıkabilmek için “Çocuğumla zaman geçirmek için fırsatlar yaratırım.” dediği görülüyor. (Akhan, Batmaz, 2011) Aslında yeterince iyi anne olmak; fiziksel, zihinsel ve duygusal tüm enerjimizi çocuğa ayırmak değil birlikte geçirilen sürenin niteliğidir. Ayrıca son yıllarda yapılan birçok araştırma çalışan annelerin, ev hanımı annelere oranla çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme sürelerinin çok daha fazla olduğunu göstermektedir. Çalışan annelerin her şeye en iyi şekilde yetişme kaygıları dolayısıyla, zamanlarını iyi planladıkları ve bu planlamaya göre de çocukları ile geçirecekleri özel zamanlara daha sık yer verdikleri belirlenmiştir. Çalışan anne için diğer bir sıkıntı kaynağı ise; o işteyken çocuğuyla kimin ilgileneceğidir. Yabancı birine güvenmek, çocuğunu emanet etmek kolay alınabilecek bir karar değildir. Ayrıca anneler çalışma yaşamına dönme kararı ile birlikte çocukları ile aralarındaki bağ konusunda da endişe yaşayabilirler. Amerika Birleşik Devletleri'nde “bağlanma kuramı” üzerine yapılan bir araştırmada, annelerin iş nedeniyle henüz dokuz ayını doldurmamış bebeklerinden ayrı kalmalarının, bağlanmayı ne derece etkilediği saptanmaya çalışılmış ancak anlamlı sonuçlar elde edilememiştir. Araştırma sonuçlarına göre çalışan anneler bebekleriyle daha az zaman geçirmelerine rağmen, gereksinimlerine karşı daha duyarlıdırlar. Burada, güvenli bağlanmanın oluşmasını etkileyebilecek durum, annenin rol çatışması içerisine girmesidir. Rol çatışması içerisinde olan annelerin bebeklerine yeterince zaman ayıramadıkları düşüncesiyle kaygıya kapıldıkları, bu durumun da iletişimlerinin kalitesini olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. (Cyntia ve ark.1993) Ankara Üniversitesinin yayınladığı dergide yer alan Sever’in (2015) makalesinde bu durum “Modern annenin yükü, geleneksel anneye kıyasla çok daha ağırdır; çünkü omzunda yepyeni beklentilerin ağırlığı vardır. Modern anne, çocuklarına modern tıp ve çocuk uzmanlarının sunduğu -en gelişmiş- bilgilere uygun bir bakım vermeli, bu esnada onları çağın fikirlerine göre

yetiştirmeli ve bilişsel gelişimlerini desteklemelidir. Tüm bunları yaparken de sosyal hayatını ve mümkünse kariyerini devam ettirmeli, kişisel bakımını da ihmal etmemelidir. Bu hem gerçekçilik sınırlarını aşan bir beklentidir hem de bunların bir kısmının bile gerçekleştirilebilmesi için çocuk bakımı konusunda desteğe ihtiyaç duyulacağı açıktır.” şeklinde ifade edilmiştir. Bebeğin doğmasıyla birlikte eş ilişkilerinde değişim ve farklılaşmanın olması kaçınılmazdır. Artık annelik ve babalık rolleri devreye girmiştir. Doğumdan sonraki ilk aylarda özellikle annenin hayatındaki en önemli ve en fazla yer kaplayan rol annelik olacaktır. İlk aylarda babanın rolüne alışması ve gerekliliklerini yerine getirmesi bazen zaman almaktadır. Baba ne kadar hızlı devreye girerse anne de kendini daha rahat hissedecektir. Öncelikle babanın anneyi duygusal olarak desteklemesi, bakım verme esnasında yardımcı olabilmesi, evin düzenini organize etmesi gibi yardımlar annenin kendisini daha iyi hissetmesine olanak sağlayacaktır. Yapabildiği ölçüde öz bakım becerilerine destek verebilmesi hem bebeğiyle iletişiminin güçlenmesine olanak tanıyacak hem de annenin kendisine zaman ayıracağı bir alan açacaktır. 0-6 yaş döneminde çocuğu olan çalışan ve çalışmayan kadınların, evle ilgili faaliyetlerdeki planlama süreçlerinin nasıl olduğunu saptamak amacıyla yapılan bir araştırmaya göre çalışan kadınların ailelerinde evle ilgili faaliyetlerin yürütülmesinde daha paylaşımcı bir anlayışı benimsediği ifade edilmektedir. Özellikle çalışan kadınların eşlerinin, evle ilgili faaliyetlerde daha katılımcı, işbirlikçi ve destek veren bir profil çizdikleri söylenebilmektedir. (Güntekin ve Bener, 2006) Bu durum günümüzde çalışan annelere destek olan babaların giderek arttığını göstermektedir. Aslında anneler artık iş yükünün bir kısmını babalarla paylaşabilmektedirler.

Çalışan Anneler “Hayır” Kelimesini Daha Mı Az Kullanıyor? Çalışan annelerin yaşanan tüm bu zorlayıcı duygular nedeniyle çocuklarının sevgilerini kaybetmekten endişelenip zaman zaman onlara karşı aşırı hoşgörülü davrandıkları görülmektedir. “İyi anne olmak” adına

17


çocukta olduğu düşünülen ilgi ve sevgi açlığının onların isteklerini fazlasıyla yerine getirerek kapatılabileceği düşünülmektedir. Oysaki sağlıklı bir çocuk yetiştirmenin temel kurallarından biri çocuğa her istediğinin olamayacağını, bazen isteklerinin yerine gelmesi için beklemesi ve onları erteleyebilmesi gerektiğini fark ettirmektir. Her istediğini almak ya da yapmak çocuğun ileriki yıllarda dış dünya ile ilişki kurmasını zorlaştıracaktır. Bu durum çocuğun aileden beklentisinin artmasına; ailenin de onun aşırı taleplerini karşılamakta zorlanmasına neden olabilir. Önemli olan hissedilen suçluluk duygusundan kurtulabilmek ve sınırları net oluşturabilmektir. Ebeveynler çocuklarına ilgiyi ve sevgiyi kimi zaman hediyeler yoluyla gösterme eğiliminde olabilirler. Her akşam eve oyuncak veya çikolata ile gelmek, çocukta sevgi ve ilginin maddi yolla verileceği inancını doğurabilir. Buna bağlı olarak da çocuk ilişkilerini maddi beklentiler üzerine kurma eğiliminde olabilir. Sevgiyi ifade etme biçimi olarak hediye vermek yerine, onunla birlikte zaman geçirerek çocuğa sevildiğini ve onayladığını sık sık belli etmek sevgiyi en dolaysız yoldan hissettirmektir.

18

Annenin Çalışmasının Çocuklar Üzerinde Etkisi Okul öncesi dönem çocuklarının öz bakım becerilerinin annelerinin çalışıp çalışmama durumlarına göre incelenmesi amacıyla yapılan bir araştırmadan elde edilen bulgularda, çocukların yemek yeme, giyinme-soyunma, temizlik, tuvalet, tehlikelerden korunma gibi öz bakım becerileriyle ilgili birçok davranışı kazanma düzeyi ile annelerinin çalışıp çalışmama durumları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Çalışan anne çocuklarının öz bakım toplam puanlarının çalışmayan anne çocuklarından daha yüksek olduğu saptanmıştır. (Demiriz, Dinçer, 2000) Yapılan bir diğer araştırmada, annenin çalışmasının, kız çocuğunun kendini eğitimsel ve mesleki hedeflere yöneltmesinde güdüleyici olduğu ve annelerinin çalışmasından duydukları hayranlıktan dolayı, onu önemli bir model olarak gördükleri belirlenmiştir. (Stewart ve Friedman, 1987, Dworetzky, 1990)

Razon (2011), annenin çalışıyor olmasının her yaş dönemindeki çocuğu farklı etkilediğini şöyle dile getirmektedir: 0 - 3 Yaş Dönemi: Uzmanların bakım verenin kesinlikle anne olması gerekliliğini vurguladıkları bir dönemdir. Çocuk alıştığı ve güvende hissettiği annesini yanında arar; kokusunu, gülüşünü, bakışını duygusal hafızasına yazmıştır. Ancak bir müddet sonra kendisiyle aynı yoğunlukta, aynı şekilde ilgilenen bir başka kişiyi de benimser. Bu kez de onu sığınılacak bir liman olarak görür. Bu noktada güvenilir bir bakıcı bulup onu değiştirmemek, çocuğun güven duygusunun gelişmesi açısından önemlidir. 3 - 6 Yaş Dönemi: Üç yaşından itibaren çocuğun okul öncesi bir kuruma uyum göstereceği kabul edilir. Ancak bu dönemde çocuğun okula başlamış olmasının yanında anne ile iletişiminin ve ilişkisinin sağlıklı devam edebilmesi büyük önem taşımaktadır. Annenin bu anlamda gereken planlamayı yapabilmesi ve çocuğunun ihtiyacı olan süreyi birlikte geçirebilmesinin önemi üzerinde durulur.


Okul Çocuğu: Çocuğun kendisi için yeni sayılan okul ortamına uyum sağlayabilmesi, sınıf düzenine uyması, çalışma alışkanlığını kazanması için annesinin desteğine ve teşvikine ihtiyacı vardır. Okul çocuğu bilgisindeki artışın ve başarısının ilgi ile izlenmesini ister, başarısızlığa uğradığında kendisine yardım edilmesini bekler. Bu yaş çocuğunun temel beklentisi anne ilgisi ve yakınlıktır. Ergenlik: Ergenlik çağı her ne kadar çocuğun artık büyüdüğü, bireyselleşip bağımsızlaştığı, anne babadan uzaklaştığı bir dönem olsa da ergen geçirmekte olduğu krizi atlatmak, biyolojik ve psikolojik yapısında meydana gelen değişiklikleri anlamak için yetişkinin rehberliğine ve yardımına ihtiyaç duyar, ondan anlayış bekler. Görüldüğü gibi farklı gelişim aşamalarında, çocuğun farklı beklentileri vardır; annesi çalışsa da çocuk bunların gerçekleşmesini ister, bazı ihtiyaçlarının giderilmesini bekler. Çalışan anne suçluluk duygusunu bir kenara bırakarak çocuğunun gelişimsel dönemine uygun bir tutum sergilemelidir. Çocuğu ile olan iletişiminde iyi bir model olarak, doğruyu yanlışı öğreterek, kuralları fark ettirip öğrenme ihtiyacını karşılayarak duygusal yakınlığı verebilmelidir. Annenin sıcak ve samimi bir hava içinde çocuğunu yetiştirmeye çalışması, onun olgunlaşmasına yardımcı olması, ölçülü bir sevgi ve belli bir disiplin içinde çocuğun sorunlarına eğilmesi önemlidir. Çocuğun annesi ile kurduğu ilişkilerin, onun duygusal, zihinsel, sosyal hatta bedensel gelişimini etkilediği unutulmamalıdır.

Nitekim annenin yokluğunda uygun eğitim ve denetim sağlandığı hallerde, annenin çalışmasının çocuğu olumsuz yönde etkilemediği doğrultusunda araştırma bulgusu çoğunluktadır. Yeter ki, çalışan anne, duygulu ve bilinçli bir annelik yapabilsin. Özetle, annenin çalışması durumunda göz önünde bulundurulabilecek öneriler şöyle sıralanabilir:

• Annenin yerini dolduracak bakım verecek kişi iyi seçilmelidir. Bakım verecek kişiyle yapılacak görüşmede anne-baba birlikte olmalıdır. Bakım verecek kişiden beklentiler mutlaka birlikte dile getirilmelidir. Çocuk açısından bakım veren kişinin mümkünse sürekliliğinin sağlanması ve bunun görüşmede vurgulanması önemlidir. Bakım verecek kişi çocuk ile iyi iletişim kurabilmeli, şefkatli, güvenilir, anlayışlı ve duyarlı davranmalıdır. Mümkünse çocuğun kendi evinde bakımı sağlanmalıdır. • Üç - altı yaş çocuğu için kurum eğitimi yararlı olduğundan, okul öncesi eğitim kurumunun seçimi dikkatle yapılmalıdır. • Annenin belli bir çalışma programı olmalıdır. Bu program sık sık değişmemelidir, çünkü çocuk çok sık değişen programa uyum sağlamakta güçlük çeker. • Çok fazla değil kaliteli zaman geçirmek çocuğun ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlayacaktır. Boş vakitleri önceden program-

lamak, her akşam eve dönüldüğünde ödev yapmak ya da televizyon izlemek dışında da çocukla baş başa zaman geçirmek için fırsat yaratmak önemlidir. • Çocuk için önemli olan zamanlarda (doğum günleri, okul maçları, gösteriler) yanında olmaya çalışılmalıdır. • Yorgun, stresli bir iş günü ardından eve geldiğinizde sizi özlemiş, sizle zaman geçirmek isteyen çocuğunuzla karşılaşabilirsiniz. Bu gibi durumlarda, çocuğunuza o gün yorgun olduğunuzu ya da iş yerindeki bir olay nedeniyle kızgın olduğunuzu anlatıp çocuğunuzdan beklediğiniz davranışı söyleyebilirsiniz. “Bugün çok yorucu bir gün geçirdim, biraz dinlemeye ihtiyacım var. O yüzden akşam yemeğini hazırlarken senin odanda oynamanı istiyorum. Sonrasında seninle sohbet edip oyun oynarız, yatmadan önce de kitap okuruz.” gibi. • İlk çocukluk yıllarında sağlanacak güven ve tutarlı ortam çocuğun kişilik gelişiminin temel taşlarını oluşturmaktadır. Bu noktada anne; yaşam düzeni içinde yapamadıklarına karşı hoşgörü geliştirmeli, kendi yükünü hafifleterek gerekli durumlarda çevreden yardım isteyebilmelidir. Ayrıca çalışıyor olmasının çocuğun gelişimine olumlu etkilerinin olduğunu düşünmesi duygusal yorgunluğunu da hafifleten bir durum olacaktır.

KAYNAKÇA • Aktaş Arnas, Y. ( 1994) . Çalışan Anne ve Çocuğu. Yaşadıkça Eğitim Dergisi, ss.7-12. • Batmaz, M., Utaş Akhan, L. (2011). 0-6 Yaş Grubu Çocuğu Olan Çalışan Annelerin Çocuk Bakımı ile İlgili Karşılaştıkları Sorunların ve sorun Çözme Yaklaşımlarının İncelenmesi. İ.Ü.F.N. Hem. Dergisi. Cilt 19 - Sayı 3: 161-167 ISSN 1304-4869 Araştırma Yazısı • Demiriz, S., Dinçer, Çağlayan. (2000). Okulöncesi Dönem Çocuklarının Özbakım Becerilerinin Annelerinin Çalışıp Çalışmama Durumlarına Göre İncelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi 19:58-65 • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), http://cins.ankara.edu.tr/14_6.pdf • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), http://www.sdergi.hacettepe.edu.tr/makaleler/0 6yasdonemicocuklukadinlar.pdf • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), http://www.ekipnormarazon.com/makale-detay/calisan-anne-ve-cocugu • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), http://www.turkpdr.com/makale/aile-danismanligi/calisan-anneler.htm • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), https://www.journalagent.com/kpd/pdfs/KPD_8_2_88_99.pdf • İnternet Alıntısı. (Eylül 2017), http://www.dusunenadamdergisi.org/ing/DergiPdf/DUSUNEN_ADAM_DERGISI_ec46c06c1a5d44ff9676e5d00ab9a792.pdf • Sayıl, M Güre, A., Uçanok, Z., Pungello, E. P. (2009). Çalışan ve İlk Kez Anne Olan Kadınların Bebeklerinin Bakımı ve İşe Geri Dönme Süreci: İleriye Dönük Çoklu Etkiler, Türk Psikoloji Dergisi, Aralık 2009, 24 (64), 1-14. • Yeşilyaprak, B. (2003). Çalışan Anne ve Çocuk, Morpa Kültür Yayınları, İstanbul.

19


OYUNUN İYİLEŞTİRİCİ GÜCÜ Çocuk oyunla, duygusal açıdan güvenli bir çevrede hayal etmenin ve spontane davranmanın keyfini yaşar, duygularını özgürce ifade eder.

Yazan: Psikolojik Danışman Filiz Koçak Psikolojik Danışman Yelda Aslan Baştımar

20


Gelin sizinle zamanda bir yolculuk yapalım. Yüzünüzde kocaman bir gülümsemenin olduğu, dışarıdan bakıldığında kimi zaman anlaşılmaz görünen ancak, anın tadını çıkardığınız, büyük bir ciddiyetle oyun oynadığınız günlere… Hatırlayabildiniz mi, en sevdiğiniz oyuncak hangisiydi, en çok kimlerle, hangi oyunları oynamayı severdiniz? Oyundaki rolünüz genelde ne olurdu; oyunu kuran mıydınız, yoksa grup üyesi mi? İkili ilişkileri mi tercih ederdiniz, yoksa kalabalık gruplar içinde yer almayı mı? Oyunu kazanmak ya da kaybetmek ile ilgili duygunuz nasıldı? Peki, bir zamanlar bu kadar keyif aldığınız bir aktivite olan oyun, bugün hayatınızda ne kadar yer alıyor? Arkeolojik bulgular, eski Yunan ve Roma’da oyun oynamanın hem çocuklar hem de yetişkinler arasında çok yaygın olduğunu gösteriyor. Oyunun insan yaşamındaki yeri, tarih boyunca öylesine dikkat çekmiştir ki, pek çok bilim insanının çalışmalarına da ilham vermiştir. Okul öncesi eğitim denince ilk akla gelen isimlerden biri olan Montessori (1870-1952), çocukların nasıl öğrendikleri konusunda araştırmalar yapmıştır. Çocuğa bilgiyi dayatmak yerine, doğasında var olan öğrenme isteğini harekete geçirecek ortamlar yaratılması gerektiğine inanan Montessori’ye göre, “Oyun çocuklar için önemlidir; çünkü oyun çocuğun işidir.” Psikanalizin kurucusu olan Freud’a (1856-1939) göre ise oyun, çocuklara isteklerini gerçekleştirmelerine ve kaygı veren olayların üstesinden gelmelerine uygun ortam sağlar. Ona göre oyunun tersi ciddiyet olmayıp gerçeğin kendisidir. Oyun, çocuğun engellerden ve gerçek dünyanın yasaklarından kurtulup güvenli bir ortamda kabul edilmeyen, gerçek yaşamda tehlikeli olabilecek duygu ve davranışlarının açığa vurulmasıdır. Freud, oyunun beceri kazanma ve bir şeyin üstesinden gelme özelliğine de dikkati çekmiştir. Oyun denince akla gelen bir diğer önemli isim geçiş alanı ve geçiş nesnesi kavramlarını dile getiren Winnicott’tır (1896-1971). Winnicott’a göre oyun çocuğun iç dünyasını açığa vurduğu bir düzlem olduğu gibi; gerçekle fanteziyi, iç dünya ile dış dünyayı, tüm güçlülük ile acizliği bir arada yaşadığı bir “geçiş alanıdır ve sağlıklı insan çelişkilere katlanabilen, oynayabilen ve yaratabilen insandır. Oyunu kuramsal anlamda ilk ele alan bilim adamlarından biri olması nedeniyle önemli olan Piaget ise (1896-1980), oyun ile bilişsel gelişim arasında bir bağ olduğunu düşünmüştür. Çocuğun bulunduğu yaş dönemini ve özelliklerini bilmek anne babaların çocuğun oynadığı oyunları

daha iyi anlaması ve anlamlandırmasına katkı sağlar. Bu pencereden Piaget’nin oyuna dair dile getirdiği şu 3 aşama önemlidir: Alıştırmalı Oyun: 0-2 yaş. Bu aşamada çocuk uzanma, yakalama, vurma, nesneleri atma gibi davranışlardan büyük keyif alır. Tesadüfen keşfedilen yeni şemalarla var olan şemalar birleştirilir. Örneğin; çocuk yerde yuvarladığı makarayı arabaya benzetir. Sembolik Oyun: 2-7 yaş. Sembolik oyun, temsili düşüncenin temelini oluşturur. 2-4 yaşları arasında çocuk çevresinde yaşanan olayları o kişilerin kimliğine bürünerek temsil eder. Bir nesneyi ya da kendi bedenini bir başka nesne yerine kullanabilir. 4-7 yaşları arasında sembolik oyunlar sosyal nitelik kazanır ve gerçeğe uygun ayrıntılara dikkat edilir. Kurallı Oyun: 7-12 yaşları arasında çocukların sembolik oyunlarında azalma görülmektedir. Çocukların oyunları kurallarla doludur. Roller daha gerçekçidir ve ayrıntılara dikkat edilir. Bu dönemde duyusal - devinimsel oyunlar (seksek, top oyunları vb.) ile bilişsel oyunlar (satranç, kart oyunları vb.) bir arada görülür.

Oyunun Çocuğun Gelişimine Olan Katkıları Oyunun Fiziksel Gelişime Katkıları Özellikle hareketli oyunlarda çocuğun tüm bedeni hareket halindedir; kalp atışı, kan dolaşım hızı ve solunumu normalin üzerine çıkar. Böylece kandaki oksijen seviyesi yükselir ve terleme yoluyla da vücuttaki toksinler atılır. Fiziksel aktivite gerektiren oyunlarda gevşeme ve rahatlamanın yanında, çocuğun beden koordinasyonu gelişir, vücudun sağ ve solu aynı anda uyarıldığından genel performansı yükselir, güç ve hız dengesini ayarlayabilir ve obezitenin önüne geçilebilir. Oyunun Zihinsel Gelişime Katkıları Oyun, yüksek sayıdaki beyin hücrelerinin ölümünü engelleyerek aralarındaki bağı kuvvetlendirir ve zekâ gelişimini destekler. Bebeğin kendisi ile ilgili farkındalığını arttırır, onu daha huzurlu yapar ve yaratıcı yönünü besler. Oyun keşfederek öğrenmeyi içerir; hem eğlencelidir hem de içinde pek çok kuralı barındırır. Oyun oynayan çocuk, farkın-

21


da olmadan pek çok uyarana maruz kalıp süreci doğru adımlarla yürütmeye odaklıdır. Kavram gelişimi oyun sırasında günden güne artarken, aynı zamanda dikkatini toplayabilme, yönergeleri takip edebilme, planlama, organizasyon, stratejik düşünebilme, zaman yönetimi ve neden sonuç ilişkisi kurabilme becerileri gelişir. Oyunun Sosyal Duygusal Gelişime Katkıları Oyun oynamak bebeği oyalamaktan çok daha öte bir aktivitedir. Bebeklikten itibaren oynanan oyunların, aradaki bağın gelişmesine büyük katkısı vardır. Bebeğin üç temel ihtiyacı vardır; beslenmek, temizlenmek ve zihinde tutulmak. Sizin zihninizde olduğunu bilmek, kendisini güvende hissettirir. Bunu hissettirmenin en iyi yolu ise, uyanık olduğu zamanlarda tüm dikkatinizi vererek onunla oyunlar oynamaktır. Çocuk oyunla, duygusal açıdan güvenli bir çevrede hayal etmenin ve spontane davranmanın keyfini yaşar, duygularını özgürce ifade eder. Aynı zamanda oyun sırasında doğru-yanlış, haklı-haksız gibi pek çok toplumsal kuralı öğrenir. Bir gruba ait olmanın hazzını yaşarken, hem kendine güveni gelişir, hem de sırasını bekleyebilme, sabredebilme, paylaşabilme, başkasının kazanmasına tahammül edebilme, yenilgiye rağmen devam edebilme, saldırganlık dürtülerini kontrol edebilme ve sorun çözebilme becerilerini geliştirir. Oyunun Dil Gelişimine Katkıları Oyun, çocuğun hayatının büyük bölümünü kaplar. Oyunu “gerçek yaşamın bir provası” olarak tanımlarsak çocuk oynadığı evcilikte ve diğer dramatik oyunlarda, çevresindeki yetişkinlerin söylemlerini taklit ederek düzgün cümleler kurma ve ses tonundaki vurgulamalarla dil becerilerini geliştirir. Kelime haznesi genişler, söylenenleri anlama ve anlamlandırabilme becerileri gelişir ve kendisini daha iyi ifade eder. Oyunun Yaratıcı Düşünmeye Katkıları Yapılandırılmış oyundan ziyade spontane oyunlar, çocuğun kendi oyununu kurabilme, risk alabilme, bir objeyi farklı bir amaçla kullanabilme (sopayı at olarak kullanma gibi), aynı objeyi farklı amaçlarla kullanarak yaratıcı düşünme becerilerini geliştirir. Oyunun Ruhsal Yaşantıya Katkıları İnsan hayatında her zaman, her şey yolunda gitmeyebilir. Bazen felaketler, acılar, yıkılıp yeniden ayağa kalkmalar bizleri bulabilir. İşte bu zamanlarda, özellikle çocukların imdadına oyun yetişir. Çocuklar oyunlarında yaşanan bu felaketi defa-

22

larca oynar, tekrar tekrar canlandırırlar. Öyle çok oynarlar ki, yetişkinler bu durumu zaman zaman tuhaf karşılayıp kızsalar, şaşırıp bakakalsalar da çocuklar oynamaya devam ederler. Yaşanan bir depremin ardından, çocuğun oyununda bulduğu tüm malzemelerden evler yapması, tekrar tekrar inşa edip yıkması ve oyunda kurtarma operasyonları düzenlemesi doğaldır. Diğer tüm felaketler için de durum aynıdır; çocuk yaşananları kelimelere dökemediğinden oynaya oynaya sindirmeye, kabul etmeye çalışmaktadır. Oyun, çocuğun sorunlarla baş etmede kullandığı en etkili yöntemidir. Ruh sağlığı alanında çalışanlar için çocukların içsel dünyasını anlamanın ve dönüştürmenin bir aracı olarak kullanılmaktadır oyun. Çocuğun oyunlarını izleyen yetişkinler onların oyunlarına anlayışla yaklaşmalı ve içerikte neler olup bittiğini anlamak için çaba göstermelidirler. Oyunların içinde çocukların yükledikleri anlamlarda yanlış anlamalar, düzeltilmesi gereken yerler varsa, bu anları fırsat olarak kullanmak gerekebilir.

Oyun Sadece Çocukluk Dönemine Özgü Değildir... Bir grup insan oyun oynamaya çocukluk döneminden sonra da severek devam eder. Gençlik döneminde oyun oynamak; bir gruba ait olmak, enerjiyi boşaltmak, akranlarla birlikte eğlenceli aktiviteler, bireysel ya da takım sporları yapmak şeklinde düşünülebilir. Bunun yanında teknolojik oyunlar da gençlerin zamanının azımsanmayacak kısmını kaplamaktadır. Geliştiren oyuna ayrılan zamanın, gençleri zararlı alışkanlıklardan korumanın etkili yollarından biri olabileceği düşünülürse, çocukluktan gençliğe geçiş aşamasında da “eşlik eden & yönlendiren” rollerimizi çocuğumuzun bize açtığı alan doğrultusunda efektif kullanmak önemlidir.

Öte yandan yetişkin hayatında yapılan işlerde en yüksek verim, işin oyuna benzediği zamanlarda elde edilir. Kendini bir etkinliğe tam anlamıyla kaptırmak, yani akışta olmak, o etkinliğin eğlenceli olduğunun da bir göstergesidir. Akış, amaçların ve sınırların net bir şekilde belirli olduğu, bununla birlikte yaratıcılığa da pay bırakan, konsantrasyon gerektiren ve aynı zamanda çok çalışılmış aktif deneyimler sırasında meydana gelir. Çocuğunuzu kendini akışın içinde bulacağı işlerle uğraşmaya teşvik etmek, onun hayat boyu sürecek mutluluğuna katkıda bulunmak için harika bir yoldur. Her yaşta oyun oynama ihtiyacı öyle çarpıcıdır ki, yetişkinlere yönelik oyunların sayısı her geçen gün artmaktadır. Kelime oyunları, pokemon, okey, tavla, candy crush, halı sahalar, lunaparklar, paintball alanları, gerçek zamanlı strateji oyunları, evden kaçış oyunları ve survivor yarışması bu ihtiyaca yönelik örnekler olarak verilebilir. Günümüz anne babalarının eskiye kıyasla çocuklarıyla daha fazla oyun oynadıkları gerçeğinden yola çıkarsak; burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir nokta vardır. Oyundan anladığımız, sadece çocukların performansını yükselten kutu


oyunları ile oynayıp çocuğumuzla oyun oynama görevini yerine getirmiş olmanın hazzını mı yaşıyoruz, yoksa çocuğumuzun liderliğinde gerçekleşen kendiliğinden oyunlarda da kendimizi oyunun akışına bırakabiliyor muyuz? Eğer akıştaysak doğru yoldayız demektir. Bir diğer önemli nokta da, günümüz oyunlarındaki teknolojiye yönelim. Yalnızca çocuklar değil, biz yetişkinler de çevrimiçi oyunlar karşısında saatlerimizi geçirebiliyoruz. Dolayısıyla kendimize sınır koyamazken çocuğumuzu nasıl yönlendireceğimiz konusunda kafamız karışık. Oysaki bu durum yıllar önce sokakta havanın karardığını bile fark edemeyecek kadar oyuna kaptırdığımız günlerden farksız. Buradaki temel konu, hazzı sonlandıramama ile ilgili yaşanan zorluktur. Yapılması gereken ise temelde aynıdır; oynanan oyunun süresi ile ilgili çerçevenin çizilmesi, kuralların iyi yapılandırılması ve maruz kalınan içeriğin bilinmesidir. Unutmayalım ki oyun insanoğlu var oldukça hep var olacak ve insanın kendini iyi hissetmesine, rahatlamasına, kendi iç yolculuklarına çıkmasına, kendini keşfetmesine ve içindeki çocuğun sesini duymasına yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA • • • • • • • • • •

Aamodt, S. ve Wang, S. (2014). “Çocuğunuzun Beynine Hoş Geldiniz”. NTV Yayınları. Altınay, D. (2007, Kasım). “Çocuk Psikodraması”. Nobel Yayın Dağıtım. Canbolat, S.Ö. (2014). “Bebeğimle Oynuyorum”. Hayykitap İnternet Alıntısı, 2017, http://www.bbc.com/news/av/magazine-40936719/gender-specifictoys-do-you-stereotype-children İnternet Alıntısı, Temmuz 2016, https://www.sciencedaily.com/ releases/2016/07/160715114739.htm İnternet Alıntısı, İstanbul, 2015, http://www.oyunterapileridernegi.org/ uploads/6/4/5/5/6455557/e-dergi-sayi-1.pdf İnternet Alıntısı, Ağustos 2015, http://www.sosyalarastirmalar.com/cilt8/sayi39_pdf/5egitim/ incikuzu_cigdem.pdf İnternet Alıntısı, Ankara, 2012, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/72/1908/20029.pdf İnternet Alıntısı, 2007, http://dergipark.ulakbim.gov.tr/ataunikkefd/article/ viewFile/1021004181/1021004005 İnternet Alıntısı, http://www.bilalersoy.com/donald-winnicott/

“Yaşlandığımız için vazgeçmeyiz oyun oynamaktan, oyun oynamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız.” - Bernard Shaw 23


24


Doç. Dr. Azmi Varan ile Röportaj

İÇİMİZDEKİ FARKLI YANLAR ve YAŞAMA YANSIMALARI Anne babamız ve yakın ilişkide bulunduğumuz kişiler, çocukluk yıllarımızdan itibaren yaşamımızda büyük izler bırakıyor. Bu izler meslek seçerken, evlenirken ya da herhangi bir konuda bile karar verirken hiç de farkında olmadan seçimlerimize yön veriyor. Bu gizemli yolu anlamak ise belki de hayat boyu sürüyor. Bizler bu sayımızda bu yolculuğu Sayın Doç. Dr. Azmi Varan ile anlamlandırmaya çalıştık. Sayın Varan, çarpıcı örnekleri, tiyatral üslubu ve samimi paylaşımlarıyla bizlerin zihinlerinde yepyeni pencereler açtı. Sizler için de kendinize farklı bir gözle bakabileceğiniz ve keyifle okuyabileceğiniz bir röportajı olması dileğiyle…

Hazırlayanlar: Uzman Psikolojik Danışman Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban 25


Bir kişinin kendine, başkalarına ve yaşama karşı tavrı, duruşu nasıl şekillenir? Bu süreci açıklamak için önce İnsan ne, ona bakmak gereklidir. Transaksiyonel analize göre, hepimizin içinde üç tane farklı yan (ego-durumu) var. Bunlara “ebeveyn”, “yetişkin” ve “çocuk” diyoruz.

EBEVEYN

Ebeveyn ego-durumu, çocukluk dönemindeki başta anne-baba olmak üzere tüm otorite figürlerine ait kayıtlardan oluşur. Yaşamın ilk yıllarında etrafımızdaki büyüklerin (başta anne-babamız olmak üzere) davranışlarını, farklı durumlarda verdikleri tepkileri, çeşitli konulardaki düşünce ve tutumlarını izler ve kaydederiz. Yıllar sonra bu ego-durumu aktif olduğunda, tıpkı onlar gibi düşünür, onlar gibi konuşur ve onlar gibi tepki veririz.

YETİŞKİN

Yetişkin ego-durumu kişinin “mantıklı” ve “sağduyulu” yanı olarak tanımlanmıştır. Yetişkin ego-durumu bizim düşünen, hesap, kitap yapan yanımız. “Yetişkini” bilgisayara benzetiyoruz çünkü verilere göre hareket ediyor. Yani, “şimdi ve buraya” ait gerçeklere bakıyor, ona göre hareket ediyor.

anne-baba öyle bir davranıyor ki, ona büyümeyi yasaklıyor. Çocuğunun her işini yapan bir anne-baba aslında hiç farkında olmadan çocuğunun iki ayağı üzerinde durabilmeyi öğrenmesini engelliyor. Bu durumda o çocuk büyüyemiyor ve tüm yaşamı boyunca iki ayağı üzerinde duramayan, başkalarına bağımlı biri haline geliyor. Bazı çocuklar ise tam tersine “çocuk olmamalıyım” kararına varıyorlar. Örneğin, iki küçük çocuk gibi hareket eden bir anne-baba düşünün. Bu durumda çocuk daha küçücük bir çocukken bir büyük gibi davranmaya, sorumluluklar almaya başlıyor. Çocukken anne-babasına yaklaşmaya çalıştığında incinen çocuklar, “yakın olmamalıyım” kararı alır ve tüm bir hayatı gerçek bir yakınlık yaşayamadan tüketir, giderler. Bazı çocuklar “güçlü olmalıyım” kararına varırlar. Yaşamları boyunca tek başına yürür; her türlü zorluğa sesini çıkarmadan katlanır, asla şikâyet etmezler. Hiçbir şey yaşama bu "çocukluk dönemi kararları" kadar damgasını vurmaz. Yaşam bu kararların ışığında şekillenir.

Anne babalarımız ya da bize bakım veren kişilerin bıraktığı izler mi yaşamımıza yön veriyor, seçimlerimizi bu doğrultuda mı yapıyoruz?

Çocuk ego-durumu kişinin 0-7 yaş yaşantılarına ait kayıtlardan oluşur. Çocukluk döneminde yaşananlar ve bu yaşantılara eşlik etmiş olan duygu, düşünce ve davranışlar çocuk ego-durumunda yer alıyor. Çocuk ego-durumundan hareket ettiğimizde tıpkı çocukken davrandığımız gibi davranıyor, tıpkı bir çocuk gibi tepkiler veriyoruz. Bu anlamda “çocuk” ego durumundan hareket ettiğimizde geçmişi tekrar ediyoruz.

Çocukluk dönemine ait dinamikler biz hiç farkında olmadan başta ilişkilerimiz, duygusal ve iş hayatımız olmak üzere tüm yaşamımıza “bulaşır”. Günlük yaşamda seçimler yaparken, kararlar verirken, direksiyonda hep kendimizin olduğunu düşünürüz. Oysa çoğu zaman bu büyük bir yanılgıdır. Yaşamla ilgili kararlarımız aslında çok uzun yıllar önce alınmıştır. Günlük yaşam içerisinde yeni bir işe girerken ya da istifa ederken, kariyerin basamaklarında hızla yükselirken ya da düşerken, evlenirken ya da boşanırken, mücadele ya da pes ederken aslında uzun yıllar önce yazılmış, hiç farkında olmadığımız bir “senaryoya” göre hareket ediyoruzdur.

Şimdi gelelim hayatın nasıl şekillendiğine. Bir kere başta anne-babamızdan olmak üzere etrafımızdaki kişilerden gelen bir sürü mesaja maruz kalıyoruz. Bazıları sözel, bazıları sözel değil... Çocuklar kendilerine gelen bu mesajlar ve kendi yaşantılarıyla beraber birtakım değerlendirmeler yapıyor ve birtakım kararlara varıyorlar. Örneğin, bazı çocuklara

Herkes, hatta değişmek için terapiye gelenler bile, çocukken almış oldukları kararlara sımsıkı tutunur, değişmeye karşı direnirler. Eric Berne’ye göre terapiye gelen kişinin amacı yeniden bir “prens” veya “prensese” dönüşmek değil, “mutsuz bir kurbağa” olmak yerine “mutlu bir kurbağa” olarak yaşamaktır.

ÇOCUK

26


27


Ergenlik dönemi bilinçaltı senaryolarına bir başkaldırı dönemi midir? Ergenlik çocuklukla yetişkinlik arasında yer alan biraz sancılı bir dönemdir. Ergen, çocuk desen çocuk değil; yetişkin desen yetişkin değildir. Bir geçiş dönemidir. Ergenlik çocuğun yetişkin “kimliğini” oluşturduğu bir dönemdir. Biz yetişkinlerin kendimizle ilgili bir “kimlik” duygumuz vardır. Yani neye inanır neye inanmayız, mesleğimiz, politik görüşümüz, ilişkilerde neye önem verip vermediğimiz tüm bunlar iyi kötü bellidir. Bunlar bizim kimliğimizi oluşturur. Bir çocuğun kafasında ise bunlar henüz belirlenmemiştir. İşte ergenlik döneminde bunlar şekilleniyor. Kimliğin belirlenmesi sürecinde iki kritik kavram var: 1. “arayış”, 2. “bağlama” yani bir karara varma. Önce bir arayış dönemi başlıyor. Bu arayış içerisinde ergen bazen farklı kimlikler deniyor. Bir gün tarih öğretmeni gibi konuşuyor; bir gün amcası gibi tepki veriyor. Farklı ilgileri oluyor. Farklı uğraşlar, farklı kıyafetler, farklı etkinlikler deniyor. Ergenlerin “maymun iştahlılığı” biraz bu yüzdendir. Çeşitli ilişkilere giriyor. Bu ilişkilerde nasıl hissettiğini, neye önem verdiğini, ne istediğini ne istemediğini belirlemeye çalışıyor. Bu dönemde ergen için çevresindeki kişiler bir nevi ayna işlevi görüyor. Ergen bir hareket yapar, etraftan ne tepkiler aldığına bakar. Bu anlamda ergenlik dönemi bir araştırma, sorgulama, gözden geçirme dönemidir. Zaman içerisinde tüm bunlar yavaş yavaş yerine oturmaya başlar. Ergen yavaş yavaş neye inandığına, ilişkilerde neye önem verip vermediğine, politik görüşüne, mesleğine karar vermeye başlar. Yani araştırma, deneme, sorgulama dönemi biterken bunların yerini “bağlanmalar” almaya başlar. Konuya böyle bakarsak aslında bu araştırma, sorgulama, deneme dönemi yaşanması gereken bir süreçtir. Bazı ailelerde genç bu süreci yaşamadan bağlanmalar içerisine girer. Mesela, ailesi neye iyi neye kötü diyorsa, neye inanıyorsa, onun için nasıl bir meslek düşündüyse, genç onları kendi kararları gibi benimser ya da benimsemek durumunda kalır. Bir sorgulama, araştırma yaşamadan bağlanma süreci içerisine girer. Diğer bir deyişle, bu genç anne-babası tarafından verilen kimliği aynen alıp kendi kimliği olarak benimsemiştir. “Hazır bir kimlik” ama bana ait değil. Düşünün babam neyse, neye inanıyorsa, ne yapıyorsa, ben de aynısını yapıyorum. Lafı

28

şuraya getireceğim: ergenlerin ergenlik döneminde bir arayış yaşamaları, çeşitli düşünceleri, inançları gözden geçirmeleri, bazen farklı şeyler denemeleri bu “kimlik arayışının” getirdiği bir şeydir. Doğal olarak bazen ergenle anne-baba arasında farklı düşünceler, farklı değerlerden dolayı gerilimler olabiliyor. Anne-baba olarak ergenlerin bu kendi kimliklerini oluşturma sürecini büyümelerinin bir parçası olarak görmeliyiz. Ancak, şundan mutlaka emin olmalıyız ki, çocuğumuz bu arayış sürecinde dağılmasın, yolunu kaybetmesin. Yani, bırakın yürüsün... Ama siz belirli bir mesafeden mutlaka izleyin onun nasıl ilerlediğini. Ne çocuğun üstüne düşüp onun her hareketine müdahale etmek akıllıca; ne de onu hazır olmadan kendi haline bırakmak... Biliyor musunuz, aslında bazı uzmanlara göre bu hayatı sorgulama, gözden geçirme olayını her on yılda bir yaşıyoruz. İddiaya göre her on yılın başı ve sonu bir gözden geçirme, sorgulama döneminden geçiyoruz. Mesela, 29-3031 ya da 39-40-41... Sonra hayatımızla ilgili bazı kararlar alıyoruz; yeni bir “hayat planı” çıkıyor ortaya. Ama hiçbir hayat planı 6-7 yıldan fazla dayanmıyor çünkü bir insanın 30 yaşında istediğiyle, 40 yaşında ya da 50 yaşında istediği değişiyor. Geçen yıllarla birlikte ihtiyaçlar, ilgiler, konular değişiyor. İşte o yüzden bizler de tıpkı ergenler gibi her on yıla bir sorgulama, gözden geçirme dönemi yaşıyor yeni kararlarla ortaya çıkıyoruz.


Geçmişle bugün arasında çocuk yetiştirme tarzında bir farklılık görüyor musunuz? Ülkemizde en yaygın çocuk yetiştirme yöntemlerinden biri kanat kırmaktır. Anne-babalar iki şekilde kanat kırarlar: Birincisi, çocuğun kendi ayakları üzerinde durup yaptığı bir şeyi beğenmemek hatta eleştirmektir. Bizde yaygın olan ikinci yoldur. O da çocuğun her işini onun için yapmaktır. Kemerini bağlar, ağzını siler, ödevini yapar, oyuncaklarını toplar... Bunları yaparken hiç farkında olmadan anne-babanın çocuğa verdiği mesaj şu olur: “Sen tek başına bunları bensiz yapamazsın...” Bakın “büyümek” gitmek demektir... Bebek kucakta..., emekledi yerde..., yürüdü az ilerde..., beş yaş bahçede..., ilkokul az ileride..., ortaokul öteki sokak..., lise öteki mahalle... Bırakmaz... Bırakmaz ki, gidip o da kendi hayatını kursun... Bir de büyüdüğünde şikâyet eder bu durumdan: “Ay, hiçbir işini yapmıyorsun... Koca adam oldun hala ben topluyorum arkanı...” Maalesef iyi niyetimizle çocuklarımıza her şeyi vermeye çalışıyor, her istediklerini yapıyoruz. Sınırlar iptal... Kurallar her gün deliniyor... Hiçbir “hayır” yok... Özgür çocuk yetiştireceğiz diye “şımarık” çocuklar yetiştiriyoruz. Düşünün, herkes bu çocuğa “Sen bu evin kralısın, presesisin...” demiş. Eh, o da büyüyüp bir işe girdiğinde diyor ki: “Benim tahtım hangi odada?”, “Ben ne zaman genel müdür olacağım?”, Maalesef çocuklarımıza yeterince sorumluluk almayı, zorluklarla baş etmeyi, kendi iki ayağı üzerinde durabilmeyi öğretmiyoruz. Niyetimiz çok iyi ama onlara iyilik yapalım derken büyümelerini engelliyoruz. Sonra ömür boyu hep bize ya da başkalarına bağımlı, kendi kararlarını alamayan, sorumluluk üstlenmekte zorluk çeken, hep destek arayan insanlar oluyorlar... Pekiyi, bunları niye yapıyoruz? Bunun bazı nedenleri olduğunu düşünüyorum. En önemli nedenlerden biri çocuklarımızı bugünkü aklımızla (Yetişkin yanımız) değil, Çocuk aklımızla yetiştiriyoruz. Yani, çocuklarımız iyi niyetli “Çocuklara” emanet. Daha çok geleneksel ailelerde, özellikle annelerde gördüğümüz bir başka neden daha var. Bu annelerin kimliklerinde anne olmak çok önemli. Ne bir işi var ne bir uğraşı. Onu en fazla tanımlayan şey anne olması. Şimdi çocuğun büyüyüp gitmesi demek kimliklerin-

de açılacak koca bir delik demek oluyor. Onun için anneliklerinin bitmemesi gerekiyor. Eh, anneliğin bitmemesi için de çocuğun büyümemesi gerekir. Kırıveriyor çocuğun kanadını artık o çocuk hiçbir zaman büyüyüp, evden gidemiyor.

Çocuk yetiştirme açısından farklı kültürlerle bizim aramızda nasıl farklılıklar var? Ne eksik ne fazla? Bizdeki anne-babalığa baktığımda en büyük eksiğimizin bir sistemimizin olmaması olduğunu görüyorum. Bizde anne bir kural koyuyor, baba o kuralı deliyor. Baba bir kural koyuyor, anne deliyor. Anneanne bir kural koyuyor bakıcı hanım deliyor. Yani, tam bir curcuna. Ne bir düzen var, ne tutarlı bir tavır, ne de tutarlı kurallar. Sonrada çocuktan tutarlı, düzenli, aklı başında olmasını bekliyoruz. Amerika'da, çocuklu bir aile tarafından akşam yemeğine davet edilmiştim. Yemek yedikten sonra ailenin küçük çocukları “İyi geceler anne, iyi geceler baba.” dedikten sonra uyumak için yataklarına gittiler. Ben neredeyse şoka girip, dedim ki, “Lütfen söyleyin bana... Bunu nasıl becerdiniz?” Ben bunların sadece Hollywood filmlerinde olduğunu sanıyordum. Niye şaşırdım ki? Cevabı basit: Çocuk hep böyle görmüş, böyle bilmiş hayatı... Sistem derken bunları kastediyorum. Türkiye'deki aile yapısındaki önemli eksikliklerden biri budur. Bir anne-baba gelmiş bana diyorlar ki: “Azmi Bey bizim çocuğumuzun bir IPad sorunu var...” Ya, bu çocuk Apple’a gidip kendi mi aldı bu IPad’i? Her zaman altın kural, “Önce dön kendine bak”. Bundan 3-4 yıl önce Kanada’dan kuzenimin kızı ve kocası, dört çocuklarıyla birlikte bizim eve geldiler. Türkçe bilmezler... Tam Kanadalı yani, bizleri pek bilmezler. Balkonda oturup sohbet ediyorduk. Kuzenimin kızı döndü ve dedi ki: “Biliyor musun, bizim hafta da bir gün “love-day” (sevgi/aşk günü) var... Niye yalan söyleyeyim kadını yanlış anladım. “Ooo, dedim sen, eşin, şarap, müzik...” Yok canım dedi, öyle değil. Başladı anlatmaya. Haftada bir gün ben, eşim ve dört çocuğumuz sabah kalkar, tulumlarımızı giyer, eldivenlerimizi takar, kovalarımızı, fırçalarımızı, bezlerimizi alır ve tüm evi birlikte temizleriz. Biz birbirimizi seven bir aileyiz ve burası hepimizin evi... Onun için adına “love-day” dedik. Ne diyeyim, darısı bizim ailelerimizin başına. Sorumluluk böyle öğreniliyor. Sevgi böyle yaşanıyor. Neşe böyle geliyor. Aile böyle olunuyor.

29


Bizim bayramlarımız birer ritüel... “Love-Day”e de bir ritüel dersek... İkisini karşılaştırdığımızda ne düşünüyorsunuz? İkisinin ortak noktası sevgi ve aile bağlarını güçlendirmek. Ancak, “love-day” sanırım biraz daha fazlası... Sorumluk duygusu var bir kere her şeyden önce. Niye hep bunu vurguladım? Çünkü ciddi bir sıkıntı yaşanıyor çocuklarda ve gençlerde bu konuda. Kuzenimin kızı sorumluluğu, “Git, terliğini giy!” le vermiyor. Paylaşarak, model olarak öğretiyor. İçine biraz eğlence de koyarak. Son yıllarda anne-babaların “Bayramda gelmiyor musunuz?” cümlelerini daha sık duyar olduk. Bayramlar giderek büyüklerin duygularını tatmin etmek için kutlanan bir şey olmaya başlandı. Yani yapılması “gereken” bir dizi işlem gibi: “Önce sizinkilere mi gideceğiz, yoksa bizimkilere mi?” Giderek samimiyeti, içtenliği kaybediyoruz. Bir ritüele dönüşüyor olay. Bir günde ziyaretleri yap sonra kaç tatile... İçinde samimiyet, güzel duygular, yakınlık, içtenlik yoksa ziyarete gitmişsin ne olur? Maalesef çocuklar da öğreniyor bu samimiyetsizliği bizden.

Hem çocuk yanı canlı tutmak hem de yetişkin yanın eşlik etmesini sağlamak adına okul ne yapmalıdır? Örneğin; meslek seçimi konusunda okulun tutumu ne olmalıdır? Meslek seçimi diye bir şey var mı, çok şüphedeyim. Bir insanın mesleğini sağlıklı bir şekilde seçebilmesi için hem kendini hem de mesleği çok iyi tanıması gerekir. Öyle bir yaşta seçiyoruz ki mesleğimizi, her ikisini de bulmak pek mümkün değildir. Hangimiz mesleğimizi hem kendimizi hem de o mesleği tanıyarak seçtik ki... Çoğu zaman mesleğimizi anne-babamızın, arkadaşlarımızın ya da genel anlamda toplumdaki trendlerin yönlendirmeleriyle belirliyoruz.

30

Burada yeri gelmişken bir noktanın altını çizmek istiyorum. Benim için bir okulun çocuklara verebileceği çok önemli iki şey var: Birincisi, okul çocukları sınava değil hayata hazırlamalıdır. Bakın her yıl binlerce kişi mezun oluyor üniversitelerden. Siz bir de sonrasına bakın. Bakın bakalım bunlardan kaçı yükseliyor, iyi yerlere geliyor. Sonra kendinize sorun bakalım hangi özellikleriyle bu insanlar o pozisyonlara geliyorlar. Türev sorusu nasıl çözülür bilgileriyle mi? İkincisi her şeyden önce çocuklara düşünmeyi öğretmeliyiz. Düşünmek o kadar önemli ki. Maalesef bizler önce ailede sonra okullarda düşünmeyi, merak etmeyi, sorgulamayı, araştırmayı, keşfetmeyi “yasaklıyoruz”. Ana fikir şu: “Sana ne diyorsam onu yap!”. Bu çocuklar hangi mesleği seçerse seçsinler... ne önemi var ki? Merak etmiyor, okumuyor, sorgulamıyor, araştırmıyor, öğrenmiyorlar. Transaksiyonel analizde “doğal çocuk” dediğimiz yan çok önemlidir. Doğal çocuk bizim yaratıcı yanımızdır. Merak eden, araştıran, keşfeden yanımız. Bir bebekte bile görebilirsiniz bunları. Her tarafa emekler, merak eder, karıştırır, anlamaya çalışır. Biraz büyüyünce kapının dışını merak eder. Daha sonra biraz daha ileride ne olduğunu. Bu merak duygusu, keşfetme arzusu yakında bizi Mars’a oradan da kim bilir nerelere taşıyacak. Doğal çocuğu kaybettiğimizde tüm bu özellikleri kaybediyoruz. Sorgulamayan, araştırmayan, yeni fikirler üretmeyen, yaşama sevincini kaybetmiş insanlara dönüşüyoruz. Beynimize, ruhumuza format atılıyor. Size öğretirler gökyüzünün mavi, ağacın yeşile boyanacağını. Oysa küçük bir çocuğun umurunda bile değildir bunlar. Sonra bir Picasso gelir ve her şeyi ters yüz eder. Picasso demiş ki: “Bütün çocuklar ressamdır. Mesele büyüyünce de ressam kalabilmesidir.” Çok doğru demiş... O zaman iki kritik sonuç çıkıyor ortaya: Bir insan özel bir yere gelmek istiyorsa bu hayatta, ne tek başına disiplinle, çalışmayla bunu başarabilir ne de tek başına yaratıcılığıyla. Picasso saatlerce çalışırmış. Mesele bu ikisini yan yana getirmek. Yani, Doğal Çocuğun yaratıcılığı, merak duygusu, araştırma, keşfetme sevdası, enerjisi, yaşama sevinci ve Yetişkin ego-durumunun akılcılığı, sorumluluğu, çalışma disiplini ve gerçekçiliği. Ancak akılla yaratıcılığın bir araya gelmesi bir


insanı çok özel noktalara taşıyabilir. Bir okul da bu iki özelliği öğrencilerinde geliştirmelidir. Yani öğrencilere bilgi veren, düşünmeyi, araştırmayı, oturup çalışmayı öğreten bir kurum olmalıdır. Aynı zamanda mutlaka onların yaratıcılığına, merak etmelerine, farklı düşünmelerine izin veren bir kurum olmalıdır.

Doç. Dr. Azmi Varan Klinik Psikolog

Psikoloji Lisans eğitimini İngiltere’de, University of Hull’da yaptıktan sonra, Hacettepe Üniversitesi’nde Klinik Psikoloji dalında Master ve Doktora eğitimini tamamladı. Ege Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı’nda ve yarı zamanlı olarak Maryland Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Akademisyenliğin yanı sıra uzun yıllar psikoterapistlik yaptı. Halen Koç Üniversitesi İşletme Enstitüsü’nde yarı-zamanlı öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Azmi Varan, şirket eğitimlerinin yanı sıra yöneticilere yaşam danışmanlığı yapmaktadır.

31


32


Konuk Yazar: Yrd. Doç. Dr. Hatice Ergin

ÇOCUKLARIMIZIN GELİŞİMİNİ NASIL

DESTEKLEYELİM?

Tüm gelişim alanları birbiri ile ilişkili bir şekilde ilerliyor. Yemeğini kendi başına yiyen çocuk “Ben bunu becerebiliyorum.“ diye düşünmeye başlıyor. Bu düşünce bir yandan çocuğun özgüvenini ve sorumluluk duygusunu geliştirirken diğer yandan girişimde bulunma davranışını da pekiştirmektedir.

Gelişim, doğum öncesinde başlayan ve yaşamın sonuna kadar devam eden değişimleri kapsayan bir kavramdır. Anne-baba olarak daha anne karnındayken çocuğumuzun gelişimini desteklemek için birçok kaynağı okur, uzmanları dinler, araştırmalar yaparız. Onun gelişimini desteklemek için yapabileceğimiz ilk etkinliklere daha anne karnındayken başlarız. Müzik dinletir, onunla konuşur en önemlisi iyi bir hamilelik dönemi olsun diye sakin kalmaya, huzurlu olmaya çalışırız. Doğumla birlikte gözlerimiz yaklaşık 3-3,5 kilo ağırlığında ve 50-55 cm boyunda dünyaya gelen bebeğimizin üzerindedir. Onun nefesini dinler, boyunun uzaması, kilo alması, baş çevresinin çapı, ağlaması, uykusu, anne sütü alıp almaması her şey ama her şey son derece önemlidir. Artık dünyaya getirdiğimiz bebeğimizin büyümesi ve gelişimi tüm ailenin odak noktasıdır. Elbette ki bu bebeği şu dünyada en çok seven ve en çok düşünen sizler yani onun annesi babası olanlardır. Onu gözümüzden sakınır. Elimizden geldiğince korumaya çalışırız. Yaşama ilk adımlarını atan bebeğimiz için her şeyin en iyisini yapmaya, en detaylısını düşünmeye çalışırken üstelik de onu bu dünyada en çok seven insanlar olarak acaba farkında olmadan onun gelişimini engelliyor, onun olumlu davranışlar yerine olumsuz davranışları edinmesinde rol oynuyor olabilir miyiz?

Öncelikle bu soruya doğru yanıt bulabilmek için çocuğumuzun gelişim dönemi özelliklerini iyi tanımamız gerekiyor. Böylece hangi davranışların yaşına, gelişim özelliklerine uygun hangilerinin ise değişmesi gerektiğini ayırt edebiliriz. Bir çocuğun gelişimi bedensel, bilişsel, sosyal, duygusal, kişilik, ahlak, dil gelişimi gibi birçok alanı kapsar. Uyku, tuvalet ve yemek gibi temel alışkanlıklarda erken çocukluk döneminde kazanılır. Üstelik bu gelişim alanları iç içedir ve bir alan diğerini etkileyebilir. Her alan kendi içinde birçok beceriyi kapsar.

Fiziksel Gelişim ve Özbakım Becerileri Fiziksel gelişimden söz ederken aklımıza; hareket becerisinin gelişimi, günlük yaşam ve oyun becerilerini yerine getirebilecek hareketlerin gelişimi, parmak uçlarını kullanarak nesneleri tutma, bırakma becerisi, nesne/eşya kullanma, kalem vb. gibi nesneleri tutma becerisindeki gelişmeler gelebilir. Anne-babaların bir yandan çocuğun fiziksel gelişimlerini desteklemek için çok sayıda oyuncak aldığını, ona fırsatlar sunduğunu görürken diğer yandan onu desteklemek amacıyla ne yazık ki onun adına onun yapması gerekenleri yapmaya çalıştık-

larını görebiliyoruz. Son derece iyi niyetle yapılan bu yardımlar çocuğun uygun yaşa geldiği halde kaşık tutamamasına ve yine yaşı geldiği halde kalem tutamamasına, kendi yatağında uyuyamamasına, giyinip soyunmakta veya dişini fırçalamakta zorlanmasına yol açabilmektedir. Bir bebek yaklaşık bir yaşındayken çatal ile bir yiyeceği alıp ağzına götürebilir ya da bu fırsattan yoksun kalan çocuk 5 yaşına geldiğinde hala ebeveyni tarafından beslenebilmekte, dünyaya sağlıklı geldiği halde bir engeli varmış gibi gelişmeye çalışabilmektedir. Onları bu kadar severken ve onları en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırken onların kendilerine yeten bireyler olmalarının önüne neden geçtiğimizi bir kez daha sorgulamamız gerekiyor. Çevremizde televizyon olmadan yemek yiyemeyen, önünde tablet olmadan ağzını açmayan, bir çok yiyeceğin tadını bilmeyen, ağzına meyve almadan büyümeye çalışan veya bir parça köfte parçası boğazına takıldığında çıkarmaya çalışan çocuklar gözlemliyoruz. Beş yaşına geldiği halde çiğnemeyi bilmeyen sadece çorba kıvamında sunulan yiyecekleri yiyen ve aylarca çiğneme becerisini geliştirmek için uğraş verilen çocuklar bir oluyor. Onları bu kadar çok severken, akranları okulda yemeğini bitirip pekiştireçlerini alırken bizim çocuğumuz bu beceriden yoksun (ki yoksun olması için hiçbir sebep yokken), ne yapacağını bilmez bir şekilde

33


etrafı izliyor. Neyse ki çocuklar fırsat verildiğinde bu becerileri çok hızlı kazanabiliyorlar. Aynı çocuk okulda öğretmenlerinin çabası, akran modeli, kararlı ve tutarlı yaklaşımın sonucunda yemeğini yemeye, üstelik farklı yemeklerin tadına bakmaya başlıyor. Okul tarafından, ailelere bunun ne kadar önemli bir beceri, bir alışkanlık olduğu tekrar tekrar anlatılıyor. Ancak aile“ Sizinle yiyor ancak bizimle yemiyor.“ diyor. Onlar için yapamayacağımız hiçbir şey yok, o halde onlar için bunu da yapabiliriz. Bir çocuk kendisi için en doğru kararı veremeyebilir. Her gün patates, makarna, köfte yemenin ne kadar sağlıksız olduğunu yorumlayamayabilir. Özbakım becerileri arasında yer alan yemek yeme alışkanlığı aynı zamanda fiziksel gelişime özellikle ince psikomotor davranışların gelişimine bağlıdır. Her yaşın gerektirdiği görevler vardır. Biz biliyoruz ki okul öncesi yıllarda kendi başına yemek yiyemeyen çocuk, okul çağı geldiğinde de ödevini kendi başına yapmakta zorlanan bir çocuk olabiliyor. Tüm gelişim alanları birbiri ile ilişkili bir şekilde ilerliyor. Yemeğini kendi başına yiyen çocuk “Ben bunu becerebiliyorum.“ diye düşünmeye başlıyor. Bu düşünce bir yandan çocuğun özgüvenini ve sorumluluk duygusunu geliştirirken diğer yandan girişimde bulunma davranışını da pekiştirmektedir. Psikomotor beceriler geliştikçe çocuğun dökmeden yeme, sınırlı boyama, makas kullanma, ipe boncuk dizme ya da ayakkabı bağcığını bağlama becerileri de gelişecektir. Yine nasıl ki okul öncesi veya okul çağında yemek yedirmeye devam ediyorsak benzer şekilde bu dönemlerdeki çocuklarımızla aynı yatağı paylaşmaya da devam ediyoruz. Oysa bir bebek hastaneden geldiği akşamdan itibaren kendi yatağında yatabilir. Burada bebeğin sesini duyabileceğimiz bir mesafede olmak önemlidir. Çocuğu ile uyumaya devam eden aileler kendilerine “Ben mi yoksa çocuğum mu benimle uyumak istiyor?“ sorusunu sorabilirler. Uyku da yemek gibi bir alışkanlıktır. Altı yıl birlikte uyuduğunuz çocuğunuzun bu alışkanlığından vazgeçmesi o kadar kolay olmayabilir. Zaman zaman da aileler “A kşamları bir türlü uyutamıyoruz.“, “Gece yarısı oluyor hala uyumamak için direniyor.“ diyebiliyorlar. Uyku öncesi oynanan oyunlar, uykuya geçiş hazırlıkları en önemlisi uyumak için yatağa giren çocukla kurulan iletişim şekli ve yoğunluğu uyku alışkanlığı üzerinde rol oynamaktadır. Çocukta yemek, uyku, tuvalet alışkanlığı ebeveynin tutarlı, kararlı tutumu ve yaklaşımı ile birlikte edinilen davranışlardır.

34


Bilişsel Gelişim Okul öncesi dönem beyindeki bağlantıların yaklaşık % 80’ninin tamamlandığı yıllardır. Çocuğun gelişimi açısından önemi tartışılmayacak bu yıllarda, ne yazık ki birçok ailenin çocuğuna “Sıkıldıysan televizyon izleyebilirsin. Ya da bilgisayarda oyun oynayabilirsin” dediğini görüyoruz. Televizyon ve bilgisayar karşısında saatlerce oturan çocuk hem gereğinden fazla uyarıcıya maruz kalmakta hem de oyun yolu ile kazanabileceği birçok beceriden de yoksun olmaktadır. Teknolojik ortamda uyaranlar birkaç saniye gibi kısa bir zaman içinde değişmekte ve beyin bu kadar sık değişen uyaranlara uzun süre maruz kaldığında odaklanma süresi kısalmakta, sebat duygusu zayıflamakta, kaybetmeye tahammül azalmakta, sıra alma becerisinde zorlanabilmektedir. Dikkat belirli bir anda belirli bir uyarana odaklanabilme becerisidir. Gün geçtikçe daha fazla sayıda çocuğun okullarda sınır problemi yaşadığı, akranlarına yönelik öfke tepkileri gösterdikleri, gerçeklik algılarının zayıfladığı ve göz kontağı sürelerinin kısaldığı ifade edilmektedir. En önemlisi de bazı çocukların bir oyuncakla karşılıklı eğlenerek nasıl oynanır veya teknolojik aygıtlar olmadan zaman nasıl geçirilir, bunu bilmediklerini görüyoruz. Bir aile ortamında veya bir tatil yöresinde anın keyfini çıkarmak, çevredeki güzelliklerin farkına varmak yerine ellerinde tabletleri ile oyun oynamaya çalışan çocukları görebiliyoruz. Dünyaya sağlıkla gelmiş, belki de organik olarak dikkat eksikliği olmayan çocuklarımızın kendi ellerimizle dikkatini sürdürmekte zorlanan, tahammülsüz, öfke krizleri geçiren çocuklar haline gelmelerine sebep olabiliyoruz. Herşey de olduğu gibi bu konuda da bir sınır olmalı diyoruz. Çünkü biliyoruz ki belli bir yaşa kadar çocukların oto kontrolü zayıftır ve bizim onlara sınırları öğretmemiz gerekiyor. Çocuklarımızın yetişkinlerle veya yaşıtlarıyla yaşına uygun sosyal ilişkiler kurabilme, grup içi davranışları kazanma, sosyal bağımsızlık, özgüven, duyguları tanıma, duyguları anlama, duyguları ifade etme, duyguları kontrol etme ve empati gibi becerileri kazanmalarına destek olmalıyız. Sosyal beceri “Biri ona vurduğunda sen de ona vur demek yerine, kendini koru, sana vurulmasına izin verme ve sen de kimseye vurma.” becerisini kazandırabilmektir. Çocuğa sunulan uyaranlar onun gelişiminde çok önemli bir yere sahiptir. Zamanın önemli bölümü-

nü robotlarla, silahlarla, bilgisayar oyunlarıyla oynayarak geçirmek yerine çocuğa farklı oyuncaklar sunularak, onun diğer oyunları ve materyalleri tanıması sağlanmalıdır. Oyuncakların yanı sıra, kitap okuma, sinema ve tiyatroya gitme, sosyal bir etkinliğe katılma da çocuğun gelişimi açısından son derece önemlidir. Özellikle çocukla birlikte oynanacak oyunların değeri göz ardı edilmemelidir. Yine çocuğun gelişiminde akranların etkisi de çok büyük bir yere sahiptir.

Sosyal Duygusal Gelişim Her ebeveyn çocuğunun; arkadaşları olmasını, onlarla oynamasını, zaman geçirmesini, onlar tarafından kabul edilen ve aranan bir çocuk olmasını ister. Çocukları yalnız dolaştığında, arkadaşları tarafından istenmediğinde, alay edildiğinde, hırpalandığında veya o arkadaşlarına fiziksel ya da ruhsal olarak zarar verdiğinde, kendisinden yaşça küçük ya da büyük olanlarla arkadaşlık kurduğunda endişelenir, üzülür. Çocuğu için bir şeyler yapmak ister. Olumlu becerilerin gelişmesi ve istenmeyen davranışların önlenmesinde arkadaşlık ilişkileri çocuğun yaşamında önemli bir yere sahiptir. Bazen ailenin kazandırmakta zorlandığı birçok davranışı çocuk, akran etkisi ile çok daha kısa sürede kazanılabilir. Okullarda birçok istenmeyen davranış arkadaş ilişkileri yolu ile önlenebilir, değiştirilebilir. Aile içinde her istediği gerçekleştirilen ya da her istediğini elde eden çocukların akran ilişkilerinde güçlükler yaşadıkları gözlenmektedir. Çünkü bu çocuklar; öğretmenlerinden, arkadaşlarından ve diğer bireylerden de aynı davranışları beklerler. İstekleri gerçekleşmediği zaman karşısındaki bireye karşı saldırgan davranışlar gösterebilirler, daha bencil yaklaşabilirler ve bunun sonucunda yaşıtları tarafından daha fazla reddedilebilirler. Diğerlerinin duygularını anlamada, empati kurmada, kendi duygularını düzenlemede, duygularını kontrol etmede ve duygularını uygun şekilde ifade etmede güçlük yaşayan çocukların akran ilişkilerinde problemler yaşadıkları bilinmektedir. Soru sorma, davranışının sonucunu kabul etme, ikilem ile başa çıkma, selamlaşma, davranışının sorumluluğunu alma, hatalarla başarılı şekilde baş etme, kendini takdir etme, arkadaş edinme,

35


akranları ile işbirliği kurma gibi sosyal becerileri akranlarına göre daha az gelişmiş çocukların da akran ilişkilerinde güçlükler yaşadıkları ve bu güçlüklerle başa çıkmada zorlandıkları görülmektedir.

kileri çocuğun, akranları ile bir araya geldiğinde, onlarla iletişim kurmaya başladığında, onlar tarafından kabul edildiğinde, onlarla paylaşımda bulunduğunda gelişmeye başlar.

Fiziksel gelişimleri akranlarına göre daha az gelişmiş olan, daha ufak görünen çocuklar, özellikle ergenlik döneminde akran ilişkilerinde zorluklarla karşılaşmaktadırlar. Çocuğun fiziksel görünümü ya da fiziksel bir engelinin olması, çocuğun saçlarının bakımsız, üzerinin kirli, dağınık olması da akranları tarafından reddedilme riski taşımasına yol açabilmektedir.

Arkadaş ilişkilerinin gelişmesi için öncelikle aile, çocuğun içinde yer alabileceği bir sosyal ortam yaratmalıdır. Bu ortam diğer çocukların eve davet edilmesi, çocuğun akranlarının bulunduğu ortamlara götürülmesi, okul öncesi yıllarda yuvaya ya da anaokuluna başlaması şeklinde olabilir. Okul çocuğa çok sayıda fırsatlar sunar. Bu ortamda çocuk beklemeyi, sıra almayı, paylaşmayı, kendini ifade etmeyi ve daha pek çok beceriyi kazanmaya başlar. Yaşı büyüdükçe özellikle ergenlik yıllarında bir gruba ait olma, o grupla birlikte hareket etme vb. davranışlar gelişmeye başlar. Anne-babalar, çocuklarına akran deneyimi kazanabilecekleri fırsatları sunmalı, çocuğun akranları ile bir araya gelebileceği ortamları hazırlamalıdır. Eğer bir çocuk düzenli olarak arkadaşlarıyla, görüşme fırsatı bulamazsa arkadaşlık ilişkilerinin gelişmesi zorlaşır.

Bazı çocuklar ise zamanlarının çoğunu yetişkinlerle birlikte ev ortamında geçirdiği için akranları ile nasıl etkileşime gireceklerini bilemezler. Çocuğun arkadaşlık ihtiyacını yetişkinler karşılamaya çalışırlar. Ancak çocuk anaokuluna ya da ilkokula başladığında diğer çocuklardan uzak durma, çekinme veya onları ısırma vb. davranışlar gösterebilirler. Parkta oyun oynarken diğer çocuklar geldiğinde ebeveyninin yanına gelip ne yapacağını bilmez bir şekilde yardım isteyebilirler.

Bir gruba ait olma gereksinimini olumlu davranışları ile değil de olumsuz davranışları yoluyla gidermeye çalışan çocuklar da akran ilişkilerinde güçlük yaşayan çocuklardır. Çünkü bu çocuklar olumlu davranışları ile bir gruba ait olmayı, onların dikkatini çekmeyi başaramazlar. Bu nedenle de olumsuz davranışlar göstererek arkadaşlarının ve yetişkinlerin dikkatini çekmeye çalışırlar. Arkadaşları ise olumsuz davranışlarından dolayı bu çocuklardan korkabilirler, çekinebilirler ve uzak durabilirler. Bazen de bu çocuklar kendilerine benzer özellikler taşıyan çocukları da etrafında toplayarak adeta bir çete oluşturabilirler.

Anne-babalar kendi arkadaş ilişkileri ile çocuklarına model olmalıdır. Çocuklarına filmler, kitaplar, oyunlar vb. yoluyla doğru modeller sunmalıdır. Her gün saatlerce saldırgan davranışlar gösteren bir film kahramanını izleyen ya da saldırganlık içeren oyunlar oynayan bir çocuğun bu kahramanlardan olumsuz etkilenmemesi mümkün değildir. Özellikle de okul öncesi yıllarda ve ilköğretimin ilk yıllarında çocuklar kendilerini bu kahramanların yerine koymakta ve benzer davranışları akranları üzerinde denemeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle çocuklarımıza uygun modelleri sunmak biz ebeveynlere düşmektedir. Bazen anne-babalar çocuklarının, bu kahramanları çok sevdiğini, oyuncakçıya gidildiğinde de maketlerini alma konusunda ısrar ettiğini ve kendilerinin bu durumla başa çıkmada zorlandıklarından dert yanmaktadırlar. Hatta bazen de anne-babalar “Arkadaşları bu kahramanları tanıyor. Okulda bunlarla ilgili sohbet ediyorlar. Çocuğum dışında kalmasın diye bu tür filmleri izlemesine, oyunları oynamasına izin veriyorum.” diyebiliyor.

Çocuğun ilk iletişimi ailede başlar. Bu iletişim genellikle anne, baba ve çevresindeki diğer bireylerle gerçekleşir. Sınırlı olan bu sosyal çevre, çocuğun büyümesi ile birlikte genişlemeye, okula başlamasıyla birlikte gerçek arkadaşlık ilişkilerinin oluştuğu bir sürece dönüşür. Arkadaşlık iliş-

Çocuğun arkadaş ilişkilerinin olumlu yönde gelişmesi için anne-babaların çocukları ile daha fazla zaman geçirmeleri, onlarla emir verme, tehdit etme, yargılama, küçük düşürme, öğüt verme gibi iletişim engelleri yolu ile değil etkili konuşma ve dinleme becerilerini kullanarak ile-

Prematüre doğan ve bu nedenle uzun süre evden dışarı çıkarılmayan, eve başka çocukların kabul edilmediği bir ortamda büyüyen, benzer şekilde kronik bir hastalığı olduğu için akranlarından uzak kalan çocukların da akranları ile nasıl etkileşime gireceğini bilemeyen çocuklar oldukları görülmektedir.

36

tişim kurmaları, çocuğun yaptığı olumlu davranışları pekiştirmeleri gerekmektedir. Özellikle de çocuğun arkadaş ilişkileri sırasında gösterdiği paylaşma, işbirliği yapma, sırasını bekleme gibi olumlu davranışları önce çocuğa tanımlanmalı ardından da ödüllendirilmelidir. Örneğin, “Arkadaşınla oynarken sıranı bekledin. Seni kutluyorum.” gibi ifadeler kullanılabilir. Çocukların huzurlu bir aile ortamında yetişmeleri de onların arkadaş ilişkilerinin gelişimini olumlu yönde etkilemektedir. Aile içi ilişkilerde problemler yaşayan ailelerin profesyonel yardım almaları, aile içi ilişkileri düzenlemeleri, çocuğun yanında kavga, tartışma, şiddet yerine uygun şekilde davranmaları, konuşmaları yine çocuğun arkadaş ilişkilerini olumlu yönde etkileyecektir. Anne-babalar çocuklarını gözlemleyerek onların arkadaş ilişkilerinde zorlandıkları durumları belirleyip, bu durumla başa çıkmalarını sağlamak üzere çocuklarına yardımcı olabilirler. Örneğin, oyun sırasında kaybetmeye tahammülü olmayan çocuklarıyla oyun oynayarak onların kaybetmeye karşı toleranslarını geliştirebilirler. Çocuklarına arkadaş ilişkilerini olumlu yönde etkileyecek hikayeler okuyabilirler. Eve kuş, balık gibi hayvanlar alabilirler. Diğer canlılarla örneğin, beslediği balığı ile empati kurabilen çocuğun bu becerisini akranlarına da genellemesi mümkün olabilecektir. Çocuğunuz kişiliği ve yaratılışı gereği oldukça utangaç olabilir. Kendisini her şeyden çekebilir. İlk adımı atmaktan uzak durabilir. Bu nedenle arkadaşlık kurmakta zorluk çekebilir. Bazı çocuklarda kuralcı, mükemmeliyetçi oldukları için arkadaş edinmede güçlük yaşarlar. Bu özellikteki çocuklar tüm arkadaşlarının kurallara harfiyen uymasını beklerler, niçin kurallara uymadıklarını anlamakta zorlanırlar ve diğerlerini kurallara uyma konusunda zorlarlar. Bu nedenle diğer çocuklar tarafından tercih edilmeyebilirler. Ama sosyal becerilerde gelişim kaydederek ve aileden aldıkları destekle utangaçlığın ve kuralcı yapının üstesinden gelebilir. Sonuç olarak; onun fiziksel sağlığı, fiziksel gelişimi, bilişsel, sosyo-duygusal, kişilik, ahlak, dil gelişimi gibi tüm alanlarda mutlu, kendine yeten, özgüvenli bireyler olarak yetişebilmelerin de ailenin rolü çok ama çok önemlidir. Okul-aile işbirliğinin değeri ise tartışılamaz. Kuşkusuz aile ve okul ortamında çocuklara, çevrelerindeki


bireylerin olumlu yaklaşımı, olumlu geribildirim vermeleri onların gelişimini daha fazla destekleyecektir. Olumlu geribildirimi nasıl verelim? Olumlu geribildirim; olumlu davranışın hemen ardından, davranışı tanımlayabilecek şekilde ifade edilmelidir. Örneğin; “Çalışmanı bitirinceye kadar yerinde oturdun, çaba harcadın, daha önce yemediğin yemeğin tadına baktın, sıranı bekledin.” vb gibi ifadeler olumlu davranışların pekişmesini sağlayacaktır.

Yrd. Doç. Dr. Hatice Ergin Psikolojik Danışman

1989 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü’nden Mezun oldu. Yükseklisans ve doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi’nde tamamladı. Yine aynı üniversitede yardımcı doçent ünvanını aldı. Sosyal beceriler, iletişim becerileri, davranış bozuklukları, gelişim psikolojisi alanlarında ulusal ve uluslararası dergilerde ve bilimsel toplantılarda sunulan ve yayınlanan araştırmaları ve makaleleri bulunmaktadır. Ana-baba Okulu, Evlilik Okulu, Gelişim Psikolojisi, Evde Çocuk Bakımı ve Eğitimi projelerinde görev almıştır. Öğretmenlere, anne-babalara ve çocuklara yönelik olarak iletişim ve sorun çözme programları ve seminer çalışmalarını yürütmektedir. Evli ve bir çocuk annesidir.

KAYNAKÇA • Ergin, H. (2017). Ana-Baba Okulu “Arkadaş İlişkileri” (Ed.Haluk Yavuzer). 21. Baskı. İstanbul:Remzi Kitabevi

37


Çeviren: Uzman Psikolog Begüm Mutlu Erbil

ÇEVİRİ:

FARKLI ÖZELLİKLERE SAHİP KARDEŞİ OLAN ÇOCUKLARIN DUYGUSAL DÜNYASI Kardeşlik, yaşam yolculuğunda çocuklara eşlik eden en uzun ilişkilerden biridir. Tüm aile bireyleriyle olduğu gibi, kardeşlerle olan ilişkilerin de gelişim sürecine olan katkıları tartışılmazdır. Kardeş ilişkileri sayesinde birçok çocuk sevgiyi, sadakati, sabretmeyi, öfkeyi, rekabeti, paylaşmayı, iletişim kurmayı, problem çözmeyi öğrenir. 38


Bazı geceler yan odada annemin kardeşime kitap okuduğunu duyardım. Bu sırada kardeşimin nefes almasına yardım eden solunum cihazının da sesi gelirdi. O zamanlar onun odasına girmeme izin yoktu. Şimdi düşündüğümde, annemin beni korumaya çalıştığını tahmin ediyorum. Ama aslında o zaman sonsuza kadar ağlamayı, uzaklara gitmeyi, annemin bana kitap okumasını, bana sarılmasını ve çevresinde olabilmeyi diliyordum… - Tara Dünya üzerinde her gün gelişim düzeyi, iletişim kurma biçimi, duygusal ve fiziksel özellikleri birbirinden farklı yüzlerce çocuk dünyaya geliyor. Aynı ailede, aynı şartlarda doğmuş olsalar bile kardeşler arasında farklılıklar olabiliyor. Özellikle de gelişimsel açıdan farklılıkları olan çocukların daha fazla destek alması gerekiyor. Bu süreçte ailelerin odak noktaları ister istemez desteğe ihtiyaç duyan çocukları oluyor. Özel eğitim programları, destek veren öğretmen seçimi, ailenin kendi duygusal durumu gibi birçok dinamik devreye giriyor. Ancak desteğe ihtiyaç duyan çocukların kardeşlerinin duygusal ihtiyaçları ikinci planda kalabiliyor. Dergimizin bu sayısında ailelerin, diğer çocuklarının duygu durumu konusunda farkındalık kazanmalarını sağlamak ve kardeşler arasındaki dengeyi sağlama becerilerini geliştirmek amacıy-

la uluslararası çeşitli kaynaklardan edindiğimiz yazıları sizler için derledik... Kardeşlik, yaşam yolculuğunda çocuklara eşlik eden en uzun ilişkilerden biridir. Tüm aile bireyleriyle olduğu gibi, kardeşlerle olan ilişkilerin de gelişim sürecine olan katkıları tartışılmazdır. Kardeş ilişkileri sayesinde birçok çocuk sevgiyi, sadakati, sabretmeyi, öfkeyi, rekabeti, paylaşmayı, iletişim kurmayı, problem çözmeyi öğrenir. Kardeşlerden biri, down sendromu, doğuştan kalp hastalığı, serebral palsi, akciğer hastalıkları, şeker hastalığı, otizm, anemi, epilepsi, astım, AIDS, öğrenme güçlüğü, kanser, kronik hastalıklar, fiziksel engeller vb. gibi farklı özelliklere sahip olduğunda bu ikili ilişkinin dinamikleri değişime uğramaktadır. Aynı zamanda aile içindeki maddi ve manevi her tür olgu da bu süreçten etkilenmektedir. Birden fazla çocuğu olan ebeveynler, kardeşler arasındaki eşitliği ve dengeyi sağlamak için çaba gösterirler. Farklı özelliklere sahip çocukların olduğu ailelerde, aile bireyleri arasındaki dengeyi yönetmek daha zor bir süreçtir. Bazen diğer kardeşin/kardeşlerin duygusal ihtiyaçlarının neler olduğu gözden kaçırılabilmektedir. Çocuklukta yaşanan deneyimlerin beraberinde getirdiği bu yüklü duygular, müdahale edilmediğinde uzun vadede yetişkin hayata da taşınır. Olumsuz deneyimlerin yol açtığı duyguların kalıcı hale gelmemesi için çocukların duygusal ihtiyaçları zamanında fark edilmeli ve ele alınmalıdır.

Çocukların Duyguları ve Verdikleri Tepkiler Her çocuk, çeşitli durumlar karşısında farklı tepkiler verebilir. Bu tepkiler, çocuğun karakterine, çevresel koşullara, yaşamsal deneyimlere ve olayların aile içinde nasıl ele alındığına göre değişebilir. Çocuklardaki bilişsel ve duygusal olgunluk seviyesi henüz tam olarak gelişmediğinden, içinde bulundukları duruma yönelik sergileyecekleri tutum ve duyguları konusunda kafa karışıklığı ve çelişki yaşayabilmektedirler. Yapılan araştırmalara göre, herhangi bir engeli ya da kronik hastalığı olan çocukların kardeşleri, genellikle stres düzeyinin yüksek olduğu ortamlarda büyümektedirler. Bunun yanı sıra pek çok farklı duygu bu süreçlere etki etmektedir.

Üzüntü, Öfke ve Suçluluk Duyguları

Kardeşler, farklı özellikler taşıyan kardeşlerine yönelik bir taraftan sevgi dolu, korumacı duygular hissederken, diğer taraftan öfke, rekabet, kıskançlık, utanç, suçluluk duygusu, üzüntü ve kaybetme korkusu hissedilebilmektedirler. Öfke duygusu genellikle çocuğun rutini bozulduğunda, aile içinde alınan kararlar özel duruma göre alındığında, hobi, spor gibi etkinliklere ayıracak bütçe kalmadığında ve farklı özellikteki kardeşe daha anlayışlı davranıldığında ortaya çıkmaktadır. Desteğe ihtiyacı olan kardeşlerin tüm dikkatleri üstlerine çekmesi ve diğer kardeşin yapmasına izin verilmeyen davranışların (davranışsal taşkınlıklar, kurallara uymama) hoş görülmesi, ufak her çabanın alkışlanması, onlara haksızlığa uğradıklarını düşündürtebilir ve bu da öfkeli hissetmelerine neden olabilir. Öfke duygusu aynı zamanda kardeşlerine farklı gözle bakan ve dalga geçen dış dünyadaki insanlara yönelik de hissedilebilir. Kendilerinin yapabildiği birçok şeyi kardeşlerinin yapamadığını gördüklerinde ve çeşitli durumlarda kardeşlerine karşı hissettikleri kızgınlık, suçluluk duygusunu da artırabilir. Kardeşin içinde bulunduğu duruma yönelik hissedilen üzüntü duygusunun yanı sıra ailede başka bir kardeş yoksa “normal” bir kardeşe yönelik duyulan özlem duygusu ortaya çıkabilmektedir. İfade edilmeyen öfke gibi güçlü duygular, depresyona, uykusuzluk, iştahsızlık, karın ve baş ağrısı, aşırı yemek yeme, konsantrasyon güçlüğü, ağlama, yüksek endişe düzeyi, kabuslar, aktivitelere yönelik ilgi kaybı, içe kapanma, kendine zarar vermeyle ilgili konuşmalar, mükemmeliyetçilik, umutsuzluk ve deri hastalıkları gibi duygusal ve bedensel rahatsızlıklara neden olabilmektedir.

Dışlanmış Hissetme

Farklı özelliklere sahip çocukların kardeşleri, kendilerini izole olmuş ve çevrelerindeki kişilerden daha farklı hissedebilirler. Ailenin ilgisi, alakası ve enerjisi yoğun olarak farklı özelliğe sahip çocuklarında olduğunda, kendi duygularının ve varlıklarının önemsenmediğini düşünebilirler. Kardeşlerinin ihtiyaçlarının kendilerine kıyasla çok daha önemli olduğu yanılgısına kapılarak dışlanmış hissedebilirler. Hayatları arkadaşlarının hayatlarından farklı görünebilir.

39


40


Sağlıklı bir iletişim, birlikte oynama, karşılıklı duygu alışverişi gibi tipik kardeş paylaşımını gerçekleştirmek zor olabilir. Kardeşler içinde bulundukları bu durum hakkında şikâyet etmenin yaratacağı suçluluk duygusundan kaçındıkları için, aileleriyle bu konuları konuşmaktan geri durmayı seçebilirler. Arkadaşları tarafından anlaşılmayacaklarını düşünerek yaşadıkları zorlukları onlarla da paylaşmak istemeyebilirler.

Kardeşten Utanma Toplum içinde kardeşin fiziksel görünümü, surat ifadeleri ve vokal tikler gibi göstermiş olduğu davranışlar nedeniyle utanma duygusu ortaya çıkabilir. Ayrıca yaş büyüdükçe, diğer kardeşin alt değiştirme, banyo yaptırma vb. gibi ihtiyaçlarına şahit olmak da utanma duygusunu tetikleyebilir.

Korku ve Kaygı Duyma Davranış kontrolünün ve dürtüselliğin kontrolünün zor olduğu durumlarda, kardeşlerinden gelebilecek herhangi bir fiziksel zarardan korku duyabilirler. Daha sıra dışı durumlarda kardeşler kendi güvenlikleriyle ilgili korkular geliştirebilirler. Hastanede kalınan durumlar gibi kriz durumlarında kardeşlerinin başına gelebilecek herhangi bir durumdan da endişe duyabilirler. Ayrıca kendilerinin de gelecekte benzer süreçleri yaşayabileceklerine dair bir korku geliştirebilirler. Bunların yanı sıra kardeşe ve diğer aile bireylerine yönelik kaybetme korkusu gelişebilir. Çocuklar, gelecekte aileleri hayatta olmadığında nasıl bir destek sağlayabilecekleri, kendi rollerinin ne olacağı, eş olarak seçecekleri kişinin böyle sorumlulukları olan birini kabul edip etmeyeceği, çocuk sahibi olup olamayacakları konusunda kaygı duyabilirler.

Mükemmel Olma Arzusu Kardeşler, ailelerinin dikkatini çekebilmek için mükemmel ve başarılı olmaları gerektiğini düşünebilirler. Ailelerine daha fazla stres yüklememek için “iyi” ve “sorun çıkarmayan” çocuk olmaya yönelik çabalayabilirler. Akademik ya da spor alanında başarılı olmaya çalışarak, kardeşlerinin “limitli” durumlarını telafi etmeye çalışabilirler. Buna ek olarak sorun yaşayan kardeşin yapamadıkları aktiviteler, tercih etmediği halde aileler tarafından diğer çocuktan beklenebilir

Yardım Etmek ve Sorumluluk Duygusu

Bazı çocuklar kardeşlerinin sorumluluklarını çok fazla üstlenebilir. Bazı durumlarda bu sağlıklı olarak kabul edilebilir ancak bazen çocuklar başka seçenekleri yokmuş gibi hissedebilir, kardeşleriyle ilgilenmedikleri zamanlarda kendilerini suçlayabilir ya da bu yolla ebeveynin takdirini ve dikkatini kazanmaya çalışabilirler. Bu süreçte kendi yaşıtları ile sosyal ilişkilerinden kaçınabilirler. Ailelerin özel ihtiyacı olan çocuktan dolayı esnek hareket edememesi nedeniyle dışarıda herhangi bir aktivite yapmak, sürekli takip edilebilecek belli saatleri olan kurslara katılmak pek mümkün olmayabilir. Çocuklar, kardeşlerine yardımcı olmak ve dışarıdaki aktiviteleri kaçırmamak arasında bir çatışma yaşayabilir ve bu noktada normal kimlik gelişim süreci olumsuz yönde etkilenebilir. Çocukların, çocuk olduğu akılda tutulmalı ve onlara alabileceklerinden daha fazla sorumluluk verilmemelidir. Çocukların kendi arkadaşlarıyla ve hobileriyle vakit geçirmeye hakları olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Bilgilendirme

Ebeveynlerin, yaşadıkları durum hakkında çocuklarını yeterince bilgilendirmemeleri, içinde bulunulan durumun yanlış değerlendirilmesine neden olabilir. Yeterince açıklama yapılmadığında kardeşler, yaşanan duruma kendilerinin neden olduğunu düşünebilir ve suçluluk duygusu hissedebilirler. Kendilerinin de kardeşleri gibi benzer belirtiler göstermeye başlayacaklarını düşünüp kaygılanabilirler. Çeşitli ortamlarda kardeşleriyle ilgili karşılaştıkları sorulara da nasıl bir açıklama yapacaklarını bilemediklerinden sosyal temaslardan kaçınabilirler. Hastalık ya da desteklenmesi gerekenler hakkında çocuklarla dürüstçe konuşulmalı, yeni bilgiler geldikçe bunlar paylaşılmalıdır.

Çocuğun Aile İçin Dayanak Haline Gelmesi

Aileler içinde bulundukları durumun ortaya çıkardığı duygularla baş etmekte zorlanabilirler. Bazı durumlarda aileler duygusal olarak diğer çocuklarından destek bekleyebilirler, bu durum çocuklarda güvende hissetme duygusunu zedeleyebilir ve erken yaşta yetişkin rolünü üstlenmelerine neden olabilir.

Bağımsızlaşma Süreci

Bazı aileler içinde bulundukları durumdan dolayı daha çok kenetlendiğinden, ergenlik sürecinde beklenen aileden ayrışma süreci zorlaşabilir. Çünkü çocuklar sorumluluk duygusu, yardımcı olma ile bağımsızlaşma arasında bir çelişkiye düşebilirler.

Ailelerin Süreci Yönetmesi

Ailelerin içinde bulunulan duruma yönelik olumlu bakış açısı ve söylemleri, aile içerisinde yaşanan durumların açıkça konuşulması, diğer aile bireyleriyle ve arkadaşlarla sosyal ilişkilerin sürdürülmesi, sürecin yönetilmesine olumlu etki edebilir. Bazı aileler, içinde bulundukları duruma rağmen, kendi üzüntülü duygularıyla temastan kaçınabilir. Bu durum, diğer kardeşin ailesinin duygularına bir anlam verememesine ve kardeşiyle nasıl bir çerçevede ilişki kurması gerektiği konusunda kararsızlık yaşamasına neden olabilir. Ailelerin yaşadıkları duyguları ifade etmeleri, olumlu olumsuz hissettikleri her tür duyguyu kabul etmeleri, aile bireyleri tarafından duygusal olarak desteklenmeleri sürecin yönetilmesine yardımcı olabilir. Bu sayede aileler diğer çocukların kendi duygu durumlarıyla baş etmelerine ve bunları paylaşmalarına örnek teşkil edebilir. Aile bireyleri kendilerine de zaman ayırmalı, her şeyle tek başına ilgilenmenin mümkün olamayacağını kabul etmeli, her çocukla ayrı ayrı vakit geçirmeli, birebir zaman geçirebilmek için akrabalar ve arkadaşlardan destek istemelidirler. KAYNAKÇA • İnternet Alıntısı, Ekim, 2017, http:// siblingsaustralia.org.au/wp-content/ uploads/2017/09/Learning-Links-article.pdf • İnternet Alıntısı, Ekim, 2017, https://www. psychologytoday.com/blog/band-brothersand-sisters/201406/siblings-childrendisabilities“What about me?” Enhancing the Lives of Siblings of Children with Disabilities • İnternet Alıntısı, Ekim, 2017, http://www. parents.com/parenting/better-parenting/ teaching-tolerance/parenting-siblings-ofchildren-with-disabilities/

41


BİZDEN HABERLER Önleyici Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Çalışmaları 42


Okulun Kapsayıcı İşlevleri ve Mesleki Etik Okul, çocuğun gelişimini destekleyen kapsayıcı işlevleri ile sağlıklı ruhsal gelişime destek olur. Bu nedenlerle Terakki Vakfı Okullarında her öğrencimizi bir birey olarak kabul edip gelişmesine olanak sağlayacak ortamları yapılandırmaya özen göstermekteyiz. Okul yaşantısının başlaması ile sistem ebeveyni çocuklarının gelişiminde farkındalık kazanmaya ve tutum birliğine davet eder. Okul, hedef koyan rolü ile öğrencisinin gelişmesi için motive edici bir rol üstlenir, öğrencinin gelişmesi için taleplerde bulunur. Yaşa uygun beklentiler ile çocukları bir sonraki zor görevlerine hazırlamak okulun önemli hedeflerinden biridir. Önceki yaşın ertelenen becerisinin kazanılması için daha çok çaba sarf edilmesi gerekmektedir. Yaşıtları ile arasında farklar kendilik algısı ile ilgili de desteklemeye ihtiyaç duymasına neden olabilmektedir. Bu gibi durumlarda ebeveyn ve okulun ortak tutumlarının olması ve öğrencinin ihtiyaç duyduğunda, okuldaki ilgili birimlerden yardım isteyebilmesi için de yönlendirmeleri önemlidir. Bu yazımızda öğrencinin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanabilmesini, mesleğin etik ilkeleri çerçevesinde ele alacağız. Tüm öğrenciler için okul iyileştiren ve geliştiren bir kapsayıcı bir yapı oluşturur. Büyüme süreci ile birlikte ortaya çıkan ruhsal sorunları sadece o yaşın ve o ortamın getirdiği sorunlar olarak ele almak mümkün değildir. Anaokulunda yatağında uyuma sorunsalı olarak karşımıza çıkan durum, ilerleyen yıllarda dönüşerek karşımıza çıkabilmektedir. Ebeveynin uyku sürecini yapılandırmak için işbirliği yapamaması, yalnız kalamayan, ödevlerini kendi başına yapamayan ilkokul çocuğunu, ortaokul, lise sürecinde de belki de teknoloji bağımlılığı yaşayan ergeni konuşmamızı getirmektedir. Ebeveynler zaman zaman kendileri tutum değişikliği yapmayı kabul etmeksizin, okulda yapılacak çalışmalar ile öğrencide değişim sağlanmasını talep edebilmektedir. Ailenin tamamen dağıldığı ve bakım veren hiç bir yetişkinin olmadığı durumlarda okul ortamlarının kapsayıcı ve iyileştirici işlevi olumlu etkiler yapabilmektedir. Ancak ailesi ile birlikte olan ve yaşıtlarından daha fazla gelişimsel desteğe ihtiyacı olan 18 yaş öncesi çocuklar için dönüşüm ailenin işbirliği ile mümkün olmaktadır. Okul öncesi ve ilkokul dönemlerinde aile ile sık iletişim ve işbirliği yardım süreçlerinin hızla çalışılması için önemlidir. Ortaokul ve lise sürecinde çok daha

fazla desteğe ihtiyacı olan öğrenciler için okul bu işbirliğinin sık olmasını ister. Bu nedenle ebeveynlerin okuldan gelen bu yönlendirmelere, çocuklarının ihtiyaçlarını duymaya açık olmaları beklenir. Sorunun içeriğini anlamlandırmada psikolojik danışmanların mesleki gözlem ve değerlendirmeleri bulunmaktadır. Bu değerlendirmeler etik ilkeler çerçevesinde yapılmaktadır. Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği tarafından hazırlanan “Psikolojik Danışma ve Rehberlik Alanında Çalışanlar İçin Etik Kurallar” isimli kitapçıkta dernek tarafından psikolojik danışmanların hizmet verebilmelerine ışık tutacak 6 temel ilke açıklanmıştır.

fark edebilmesini engelleyebilir. Bu bakış açısına sahip olan ebeveyn için çocuğunun bağımsızlaşmasını kabul edebilmek zordur ve çocukla iç içe geçmiş bir şekilde yaşama arzusundadır. Ebeveynin bu bakış açısına sahip olduğu ilişkide, çocuğun birey olmasına, kendi isteklerini ifade edebilmesine, kendi sorumluluğunu üstlenebilmesine, olumsuz bir duygu yaşamasına, yardım isteyebilmesine izin verilmez. Psikolojik danışman bu süreçte aileyi bilinçlendirmek, tutumlarını birlikte ele alarak destek vermeyi hedefler. Görüşmelerde ebeveynin çocuklarının büyümesine izin veren tutumlar geliştirmeleri üzerinde çalışılır.

1. Yetkinlik, 2. Dürüstlük, 3. Duyarlılık Ve Hoşgörü, 4. Bireysel Ve Kültürel Farklılıklara Duyarlılık, 5. Toplumsal Sorumluluk, 6. Mesleki ve Bilimsel Sorumluluk

Gizlilik psikolojik danışmanlıkta önemle dikkat edilmesi gereken bir ilkedir. Psikolojik danışman ile öğrenci arasındaki güven ilişkisinin başlaması, sürdürülmesi için önemlidir. Öğrenci ile psikolojik danışmanı arasında paylaştıklarını gizli tutacağına olan inancın oluşması önemlidir. Büyüme sürecinde kendi özel alanını oluşturması için yüreklendirilmesi, mahremiyet ve sınır kavramlarını oluşturması gerekir. Bu nedenle kendisi için oluşturduğu özel alanı içinde paylaştığı konular onun rızası olmadan ebeveyni ile paylaşılamaz.

Bu ilkeler kendimizi geliştirmemizde, öğrencilerimiz için gereken desteği belirlememizde, yardım süreçlerinde ve çalışmalarımızı planlamamızda bizlere yol gösterir. Okul ortamında öğrencilerin ruhsal süreçlerinin izlenmesi, temel ilkelere özen gösterilerek, kendilerine, ebeveynlerine ve eğitimcilerine destek verilmesi önemlidir. Bu destek süreci öğrencinin birey olmasını, sorumluluk almasını ve bağımsızlaşma sürecini teşvik edici olmalıdır. Öğrenci ile kurulan yardım ilişkisi içinde gönüllülük ile gizlilik önemli bir yer edinir ve güven ilişkisinin kurulmasını sağlar. Danışan kişinin gönüllülüğü ile karar vermesi, eyleme geçmesini kolaylaştırır. Değişimin kalıcı olması, danışan kişinin kendi davranışlarına yönelik sorumluluk alması ile mümkün olur. Bu nedenle öğrencilerin, yardım almaya ilişkin kararlarına saygı duyulması oldukça önemlidir. Böylece kendi yaşamlarının kontrolünü ve sorumluluğunu almaya yönelik olarak motive edilmiş olurlar. Öğrencilerimizin her sınıf seviyesinde, kendisinden beklenen sorumluluklarını yerine getirmesinin beklenmesi, birey olarak karşılaştığı sorun durumları ile baş edebilmesi için önemli bir fırsat sunar. Bu beklentiler ile farkındalığını geliştirmesine, fikirleri ile çözümün bir parçası olmasına ve gönüllülüğünün oluşmasına destek verilir. Anne babalar bazen çocuklarının büyüdüğünü kabul etmekte zorluk yaşarlar ve bağımsızlaşmasına izin vermeyen, koruyucu yaklaşımlar sergileyebilirler. Koruyucu yaklaşımlar çocuğun yaşı ile uyumlu değilse yeni şeyler denemesi ve yapabilirliklerini

Bazı ebeveynler, çocuklarından gizli, hakkında bilgi almaya ya da okulun desteğini almaya çalışırlar. Bu yaklaşım sorunun çocukla birlikte ele alınmasını güçleştirmektedir. Okul içinde öğrenci ile ilgili destek planı, bilgisi dışında gerçekleştirilmemelidir. Küçük yaşlardan itibaren yaşadığı durum, ondan beklenilenler, kendi yapabilecekleri ve ona yapılacak yardımlar hakkında kendisine bilgi verilmesi önemlidir. Anlayabileceği sadelikte aktarılmalı ve hatta katkıda bulunacağı, soru soracağı bir ilişki oluşturularak, kendi gelişimine destek verecek bir ortam yapılandırılmaya özen gösterilmelidir. Gönüllülük ve gizlilik prensiplerinin dışında kalan durumlar da bulunmaktadır. Öğrencinin bir kriz yaşaması, kendisine veya çevresine zarar vermesi, disiplin dışı davranışlar sergilemesi gibi durumlarda gönüllülük beklenmeden psikolojik desteğin sunulması önemlidir. Bu gibi durumlarda psikolojik danışmanın görevi süreçte öğrenciye eşlik etmek, durumu değerlendirmesine katkıda bulunmaktır. Öğrencinin kendisine veya bir başkasına zarar vermesi hakkındaki paylaşımları, mesleki sorumluluklar gereği gizli tutulamaz, ebeveyn ve yönetime haber vermek gerekir. Bu durumlarda öğrenciye bilgi verilerek bu paylaşımın yapılması önemlidir. Gerekirse bu paylaşım zamanının planlanması ve süreçte yaşayacağı kaygıyı yönetmesinde de destek verilerek eşlik edilmesi gerekir.

43


C

C

M

M

Y

Y

CM

CM

MY

MY

CY

CY

CMY

CMY

K

K


C

M

Y

CM

MY

CY

CMY

K


Terakki, 1877’den beri değişmeyen ilke ve değerleriyle mutlu, uygar ve aydınlık nesiller yetiştirir.

Gelişim Dergisi 2018 - Sayı 16  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Gelişim Dergisi 2018 - Sayı 16  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Advertisement