Page 1

2017 | SAYI 14 Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi

MERAK Ergenlik ve Cinsellik

Röportaj: Psikiyatr Dr. Aytül Gürbüz Tükel

Bedendeki Kuraklık

Öğrenmeyi Etkileyen Duygusal Sorunlar Konuk Yazar: Klinik Psikolog Nur Dinçer Genç


18 08

32 14

İçindekiler 01 Editörden - Revan Çoban 02 Merak - Hülya Seferoğlu 08 Bedendeki Kuraklık - Funda Tezer 14 Aşırı Korumacı Anne Babalar - Melek Atakul 18 Ruhun Esnekliği - Demet Uysal 24 Öğrenmeyi Etkileyen Duygusal Sorunlar - Klinik Psikolog Nur Dinçer Genç 30 Öfkeyi Anlamak - Yelda Aslan Baştımar / Yeliz Bilgin 32 Ergenlik ve Cinsellik Psikiyartr Dr. Aytül Gürbüz Tükel ile röportaj Berna Ergun / Gülseren Kaya / Revan Çoban 38 Neden Bazı Kişiler Daha Duyarlıdır? - Çeviren: Aylin Germiyen Alioğlu 42 Bizden Haberler

24


Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Sahibi Mehmet Güneş Terakki Vakfı Okulları Genel Müdürü

Editörden

Yayın Direktörü Demet Uysal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Koordinatörü

Değerli Okurlar;

Editör Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Yayın Kurulu Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman Tasarım ve Uygulama . M A T S I Y A H / matsiyah.co.uk Redaksiyon Dilek Özçelengir Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Katkıda Bulunanlar Bora Gönenç Terakki Vakfı Yönetim Kurulu Başkan Vekili Banu Akbaşlı Kurumsal İletişim Koordinatörü Baskı

. M A T S I Y A H / matsiyah.co.uk Yayın Türü Süreli (yılda 2 kez) Sayı 14 / Ücretsizdir Dergideki tüm yazılar Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi uzmanları tarafından hazırlanmıştır. Gelişim, Terakki Vakfı Okulları tarafından T.C yasalarına uygun olarak yayınlanmaktadır. Gelişim’in ismi ve yayın hakkı Terakki Vakfı Okulları’na aittir. Gelişim’de yayınlanan yazı, fotoğraf, karikatür ve illüstrasyonların her hakkı saklıdır. Kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

gelisimdergisi@terakki.org.tr

Uçsuz bucaksız bir ormanda yürüdüğünüzü hayal edin. Gökyüzü masmavi, güneş sizi derinden kucaklıyor. Etrafta mis kokularını hissettiğiniz rengârenk çiçekler var. Sanki hangi yöne baksanız sizi çağırıyor, uzakta bir yerde ise daha önce hiç görmediğiniz türden bir şey var. Ne yaparsınız? İçinizde durduramadığınız bir merak duygusu mu uyanır, yoksa o bilinmeyeni zihninizde bir yere hapsederek yolunuza devam mı edersiniz? Bir yetişkin olarak belki de çoğumuz ikinci yolu seçeriz. Ya bir çocuk ne yapar? Hepinizin, “O çağrıya kulak verir.” dediğini duyar gibiyim. Peki, nedir çocuğu o bilinmeyene doğru sürükleyen? Psikanalist Melanie Klein buna “Bilme Dürtüsü” diyor. Bir çocuğun dünyayı keşfetme arzusu ile doğduğunu söylüyor. Yaşamın ilk yıllarında anneyi merak etmekle başlayan bilme dürtüsünün zamanla yakın çevreyi anlamaya dönüşen bir yolculuk olduğunu vurguluyor. Aslında bu duygunun tüm öğrenme sürecinin en temeli olduğunu belirtiyor. Hatta bazen ondan korku duyulduğunu, bunun da en temelde insanın öğrenmeye ve hakikati bilmeye karşı duyduğu bir tahammülsüzlük olduğunu söylüyor. Çünkü bilmek demek, bildiğini sandığından vazgeçmek, güvenli limandan ayrılmak demektir. Evet, sevgili anne babalar, bilmek hem arzu duyulan hem de korkutan bir durumken bizler çocuklarımıza bunu nasıl sunacağız? Tıpkı onlar ilk adımlarını atarlarken bir yandan destek verip bir yandan tek başlarına yürüme arzularını engellememeye özen gösterdiğimiz gibi, hayat boyu da onların bilme arzularını doyurup yeni fırsatlar sunacağız. Kocaman gözlerle, en sevdikleri yemeği yercesine anlamaya çalıştıkları dünyayı onlarla birlikte yeniden keşfedeceğiz. Merakın sanılanın aksine öldürmediğini, her olumsuzluğun ondan ileri gelmediğini öğreteceğiz. Sadece başkasının sınırlarını zorlayan, mahremine yönelen merakın yıkıcı olduğunu anlamalarını sağlayacağız. Bilme arzusunun yaşama bağladığını, insanı canlı tuttuğunu, yaşadığını hissettirdiğini, merak duygusunun olmadığı yerde belki de insanın kendinden, yaşamdan vazgeçmiş olduğunu söyleyeceğiz. Biz de sizler için yaşamın en temel dürtüsü olan merak duygusunu ele almaya çalıştık bu sayımızda… Küçük yaşlarda derinlerde filizlenen bu duygunun nasıl da yaşamda etkili olduğunu okuyacaksınız ilk yazımızda. Çocuklukta çevreyi keşfetmeye yönelen merakın ergenlikte bedene ve karşı cinse yönelme eğiliminde olduğunu göreceksiniz Sayın Psikiyatr Dr. Aytül Tükel ile yaptığımız röportajda. Yine ilginizi çekeceğinize inandığımız, okurken zamanın su gibi akıp geçeceği, bilme arzunuzu canlı tutacak pek çok konuya da yer vermeye çalıştık bu sayımızda. Her zaman olduğu gibi sorularınızı ve konu önerilerinizi gelisimdergisi@terakki.org.tr adresine iletebilirsiniz. Sevgili anne babalar, bol keyifli, huzurlu, sağlıklı, yaşam sevinciyle dolu, hep bilinmeyenin peşinden gitme arzusunda olacağınız, çocuklarınızla birlikte yeni yollar keşfedip yeni tatlar tadacağınız güzel bir yaz tatili geçirmenizi diliyorum. Sevgiyle kalın,

Revan Çoban Uzman Psikolojik Danışman

01


Yazan: Psikolojik Danışman Hülya Seferoğlu

MERAK Geçmişten günümüze merakla ilgili algılar değişkenlik gösterse de merakın bilgiye erişmek için önemli olduğunu anladığımız günümüzde, Kasım 2011’de Mars’a yollanan aracın isminin “Merak” olması hiç de şaşırtıcı değildir; çünkü bilimin ve bilimsel düşüncenin gelişmesindeki en büyük itici güç meraktır.

02


“Böyle amaçsızca yüzmekten bıktım usandım. Başka yerlerde neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Bu düşünceleri kafama bir başkasının soktuğunu sanabilirsin, ama ben uzunca bir süredir kendim düşünüyorum bunları. Arkadaşlarımdan da bazı şeyler öğrendim elbette; örneğin, birçok balığın yaşlanınca, “Hayatta hiçbir şey yapmadık, hayatımızı boşa geçirdik.” diye yakındıklarını biliyorum. Durmadan sızlanıp dururlar. Ben yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istiyorum; durmadan aynı şeyleri yapmak, yaşlanana kadar başka bir şey yapmadan yaşamak olamaz; dünyada yaşamanın anlamı bundan daha fazla olmalı!” der Küçük Kara Balık… Küçük Kara Balık masalını bilir misiniz? Masal soğuk bir kış gecesinde yaşlı bir balık ninenin torunlarına hikaye anlatmasıyla başlar. Küçük Kara Balık annesiyle bir derede yaşar. Günün birinde annesine içinde yaşadıkları derenin ötesini görmek istediğini ve orada nelerin olduğunu bilmek için gitmesi gerektiğini söyler. Annesi, itiraz etse de hayatın sadece yaşadığı bir yer olmadığını, başka yerlerde neler olduğunu merak ettiğini anlatır. Küçük Kara Balık sonunda hiç bilmediği bir dünyaya doğru yolculuğa çıkar. Hikayenin sonunda yaşlı balık nine yatmaya gittiğinde bütün balıklar da uyumuşlardır. Sadece Küçük Kırmızı Balığın gözüne uyku girmemiş, o bütün gece denizleri düşünüp durmuştur. Bütün balıklar var olduğu dere içinde yaşamayı kabullenirken, Küçük Kara Balığı dünyanın sadece yaşadığı yer olmadığını düşündürerek harekete geçiren merak duygusu nasıl oluşmuştur?

Merak Olgusuna Bir Bakış Bir şeyi anlamak veya öğrenmek için duyulan istek olarak tanımlanan merak, aslında bilinmeyeni bilmek, bulunmayanı bulmak, düşünülmeyeni düşünmektir. Merak, her dönemde ilgi çeken ve araştırılan bir konu olmuş, ancak hakkındaki düşünceler hiçbir zaman tutarlı olmamıştır. Antik çağda bir erdem, Ortaçağda ise bir kusur olarak algılanan merak, Rönesans dönemi ile birlikte tekrar itibar kazanmıştır. Belki bu nedenle merak Türk Dil Kurumunda olumlu olarak tanımlanan bir ifadeyken, eş anlamlısı ise “tasa, kaygı, heves” olarak belirtilmiştir. Merakını yenemeyip yasak elmayı yiyen ve cennetten kovulan Adem

ile Havva, kendisine açmamak üzere verilen, kötülüklerle dolu kutuyu merakı yüzünden açarak dünyaya yayılmasına neden olan Pandora bilinen en eski hikayelerdir. Merakın bir dönem olumsuz algılanmasının nedeni belki de merakın henüz hiç kimsenin sormadığı soruları sorması, bilenen bilgileri tekrar sorgulamayı da beraberinde getirmesidir. Galilie, dünyanın yuvarlak olduğunu iddia etmiş, tüm tepkilere ragmen, kimse onun merakının peşinden gitmesine engel olamamıştır. Geçmişten günümüze merakla ilgili algılar değişkenlik gösterse de merakın bilgiye erişmek için önemli olduğunu anladığımız günümüzde, Kasım 2011’de Mars’a yollanan aracın isminin “Merak” olması hiç de şaşırtıcı değildir; çünkü bilimin ve bilimsel düşüncenin gelişmesindeki en büyük itici güç meraktır.

Neden Merak Ederiz? Merak Bize Ne Kazandırır? Merak, gözümüzü açtığımız ilk andan itibaren var olan bir dürtüdür. Başka insanların bildiği, bizim bilmediğimiz şeyler her zaman merak uyandırır. 1964 yılında yapılan bir araştırma, 2 aylık bebeklerin farklı kalıplarla karşılaştıklarında tanıdık olana değil, farklı olana doğru gittiklerini göstermiştir (Leslıe, 2005). Hepimiz hayata uyum sağlamak isteriz. Uyumu bozacak herhangi bir yoksunluk hissettiğimizde, bu yoksunluğu gidermek için harekete geçeriz. İşte bu çok erken yaştan itibaren bilinmeyeni bilme arzumuz, bizim uyum sağlamak, çevremizi anlamak ve

MERAK ... Yine de, merakı yüzünden ölmez kedi, Ölürse merak yoksunluğundan ölür, Tam aksine, tepenin öte yamacını, ya da yaşamın pastoral bir şiir olduğu O imkansız ülkeyi görmek istemesi Öldürmez kimseyi. Meraklı olanlar, Hayatta kalırsa, inanın, Yalnızca onların anlatmaya değer bir şeyleri var. ... Alastair Reid

03


hayatta kalmakla ilgili doğuştan getirdiğimiz bir güdüdür. İnsanoğlu var olduğu ilk andan itibaren doğayı tanımak, anlamak ve doğayla iç içe olmak zorunda kalmıştır. Sel, deprem gibi doğal afetler insanı bir yandan korkutmuş, bir yandan da insanın merakının artmasına ve böylece bilime yönelmesine neden olmuştur; çünkü doğa karşısında hayatta kalmak için onu daha iyi tanımak gerekmiştir. Öğrenmenin temelinde de merak yatar. Psikanalist Melanie Klein, 1932’ de yazdığı “Zeka Ketlenmesi Kuramına Bir Katkı” adlı makalesinde, her çocuğun dünyayı keşfetme arzusu ile doğduğu önerisinde bulunarak buna “Bilme Dürtüsü” adını verir. Ona göre yaşamın ilk aşamalarında bu merak anne ve annenin içinde neler olduğu konularına odaklanmıştır. Zaman içinde çocuğun merakı, aile üyelerini ve onların anne ile olan ilişkilerinin doğası

04

ve niteliği konularını da içine alacak şekilde genişler. Yakın aile üyelerine karşı olan ilgi yavaş yavaş dış dünyaya açılır ve öğrenme arzusunun temelini oluşturur (Youell, 2015). Bilginin, bilmenin kaynağı olan merak, bir şeyi anlamlandıramadığımızda bizi peşinden sürükler. Bildikçe, yeni şeyler öğrendikçe bilmek için daha çok uğraşırız. Ancak merak sadece bir öğrenme aracı değildir. Bazen de sadece bir amaçtır. Hedeflere ulaşmak için yaptığımız eylemler, sorgulamalar, bizi hedefe götüremese de yeni deneyimler sağlayarak bizi hayatta ve canlı tutar. İnsan ilişkilerinde merak ise bizi sosyalleştiren bir araçtır. İlk tanıştığımız kişinin müzik zevkini, kitap seçimlerini, boş zamanlarında neler yaptığını merak edip öğrenmeye çalışmazsak, onun hakkında bir bilgi edinemeyip ilişki kurmakta ve bu ilişkiyi sürdürmekte zorlanabiliriz.


Çocuk ve Merak Bebek doğduğu anda annesi ile karşılaşır. Dünyayı keşfetme isteği annesini tanımaya çalışmakla başlar. Annesinin sesi, kokusu onun için yepyeni bir deneyimdir. Anneye karşı geliştirilen merak, yavaş yavaş yakın çevreye doğru kayarak babaya, diğer aile üyelerine ve çevresini yönelir. Yatağını, yatağının parmaklıklarını, kendisine gösterilen oyuncakları merak eder. Onları anlamak için eller, ağzına sokar, bu şekilde merakını gidermeye çalışır. Merak ettiği her şeyi işaret ederek göstermeye başlar. Bu şekilde yakınındaki kişilerin merakını gidermesini ister. Bu onun sessiz konuşma şeklidir. Bebek daha yürümeye başlamadan eşyaları, dolapları, dolapların arkasında neler olduğunu da merak eder. Emekleyerek buralara ulaşır ve büyük bir hevesle karıştırır. Bunlar onun ilk keşifleridir. Zamanla bu keşifler daha uzak çevreye doğru yönelmeye başlar. Oyun parkına gidildiğinde oradaki insanları, çevreyi inceler, anlamaya çalışır. Artık oyun onun merakını gideren önemli alanlardan biridir. Zihinsel süreçlerinin ve kelime hazinelerinin gelişmesiyle merak artık dile gelmeye başlar. 3-4 yaşlarındaki çocuk çok soru sorar. “Neden? Nasıl olmuş? Niçin?” gibi sorularla, merak ettiklerine devamlı cevap bulmaya çalışır. Bu dönemde anne ve babaların çok sık “O kadar soru soruyor ki ben yoruluyorum, ama o sormaktan yorulmuyor.” dediği görülür. Zaman zaman anne ve babalar çocuklarının fazla merak ettiği şeylerden zarar görme endişesini de yaşar; çünkü çocuklar sadece dolapların içini değil, prizleri, ateşi, yüksekten bakmanın nasıl bir şey olduğunu da merak eder. Çocukların bu davranışları deneyseldir. Bu dönemlerde çocukları korkutup ceza verirsek zaman içinde merak duyguları körelir. Bunun yerini korku alır. Korku ve kaygılar belli bir düzeye kadar bizi hayatta tutan ve olumsuz durumlardan koruyan bir baş etme biçimidir. Korku, keşfetmeye çalıştığı her şeyin zararlı olacağını düşünerek yeni deneyimlerden vazgeçirecek düzeye gelirse, çocukların öğrenme isteği azalabilir. Sırf yapacağı şeyin zarar vereceğini düşünerek ilk adımı atamaz, araştıramaz, keşfedemez. Hâlbuki yeni deneyimler için bazen riske girmek de gerekir. Riske girmek demek cesaret etmek demektir. Cesaret merakımızı daha ileri boyuta götürerek bizi eyleme geçirir.

Çocuğun dış çevreye dönen merakı bir yandan da kendi bedenine döner. Kendi vücudunu, organlarını, sonra da karşı cinsin organlarını merak eder. Evcilik, doktorculuk gibi oyunlarla hem kendi cinsel kimliğini, hem de karşı cinsi daha iyi tanıma fırsatı bulur. 6-7 yaşlarında cinsel merak azalarak yerini yeni bilgiler öğrenme merakı alır. 7-11 yaş çocuğun cinsel merakının azaldığı, yerine bilim, uzay, fizik gibi konulara karşı ilginin geliştiği yıllardır. Bu nedenle ilkokul dönemi çocuğun bilimsel bilgilere yatırım yaptığı, “Uzay nedir? Neden havada duramıyoruz? Köpekler neden konuşamaz?” gibi pek çok konuda sorgulamalar yaptığı dönemdir. Var olan sorgulamalarını araştırdıkça yeni bilgiler öğrenmek için harekete geçer. İşte bu dönemde kitap, sergi, gezi benzeri zengin uyaranlar onun dikkat, öğrenme, sorun çözme gibi zihinsel işlevlerinin gelişmesini sağlayarak büyümenin ve öğrenmenin önemli bir kaynağı olur.

"Merak küçük, narin bir bitki gibidir; bu bitkinin en önemli gereksinimi uyaranlar ve özgürlüktür." Einstein

05


Ergen ve Merak Ergenlik değişimin, dönüşümün olduğu yıllardır. Çocuğun ergenliğe geçmesi ile birlikte merak değişerek yeni bir döneme girer. Aileler için ergen kabuğuna çekilmiş, sadece kendi dünyasında var olan, çevreye ve olaylara karşı ilgisiz bir durumdaymış gibi görünse de merak sadece değişik bir hal almıştır. Ergen, merakını gidermek için ailesine soru sormak yerine, kendi merak ettiklerini anlamaya ve keşfetmeye çalışır. Bu keşif eylem odaklıdır. Ergen sadece yeni şeyleri merak eder. Ailece bir tatile gittiğinizde o etrafına bakmak, doğayı anlamaya çalışmak yerine telefonu ile ilgilenebilir. Hâlbuki daha önce oralara gittiğinizde her şeyi soran, coşku dolu olan çocuk gitmiştir. Bu ergenin heyecanlandığı, merak ettiği alanların değişimi ile ilgilidir. Artık ergenler için idealleştirdikleri kişiler, arkadaş çevresi daha önemlidir. Ergen dış dünyayı da merak eder, ama bu ailesinin gösterdiği değil, kendi merak ettiği dış dünyadır. Merakını gidermek için sanal dünyaya adım atar. Facebook, twitter gibi sosyal ağlar ve birçok arama motoru merakını giderdiği yerlerdir. Bazen bu anne ve babalar için oldukça kaygı uyandırıcıdır; çünkü çocukları artık kendileri ile sohbet etmiyor, odasına kapanıyor ve yalnızlığı tercih ediyordur. Ergen aslında biraz da bu yalnızlığı sağlayabilmek için sanal dünyaya adım atar. Burada önemli olan anne ve babaların bu yalnızlığa atılan adımda kullanılan sanal dünyanın bir bağımlılık noktasına gelip gelmediğini ayırt etmektir. Bu bir bağımlılık değil, sadece mesafe alma ihtiyacı ise ergen zamanla anne ve babanın desteği ve inancını hissettikçe sanal dünyasından yavaş yavaş çıkararak ortak yaşama tekrar geri dönecektir. Ergenlik çocuklukla yetişkinlik arasında kalan, “Ben kimim?” sorularının sorgulandığı bir dönemdir. Ergen her gün ayna karşısında kendini inceler. Bu sayede kendini tanımaya çalışır. Ergenlik temel olarak kim olduğunu bulmaya çalışmaktır.

Bilinmez olan her zaman kaygı uyandırsa da ergen değişime ve yeniliğe merak duyar. Ailenin de çocuğun içinde bulunduğu bu yeni döneme merakı artar. Bu nedenle çocuğunun odasını, çevresini araştırır. Arkadaşları ile ne konuştuğunu merak eder. Bazen ailelerin bu merakı o kadar yüksek seviyeye çıkar ki ergen kendini devamlı “bir göz” izliyormuş gibi hisseder. Hâlbuki ergenin artık aileden uzaklaşmaya çabaladığı ve belki de kişiliğini oluşturması için biraz uzaklaşması gereken bir dönemdir. Bu dönemde aile ne kadar çocuğunun ne yaptığını merak etse de birazda dışarıda kalmaya alışmalıdır. Bu dönem içinde ailenin en büyük endişesi çocuğunun merak duygusunun riskli olan davranışlara yönelmesidir. Geçmişte kurulan bağlar, ailenin ergene biraz mesafe bırakması, her davranışını merak ederek sorgulamaması ergeni aileden uzaklaştırmak yerine yakınlaştırır. Bu da ergenin merakını kendine zarar verecek alışkanlıklara değil yararlı olacak kanallara yönlendirir.

Anne Babalar Merak Duygusunu Nasıl Destekleyebilir? Merak bizim doğuştan getirdiğimiz, zaman içerisinde herkes için farklılaşan, içeriği değişen ve hayatımızda önemli yer tutan bir güdüdür. Merak öğretilemez ancak, çevresel süreçlerin de merakı etkilediği düşünülürse anne babalar olarak bu duygunun kaybolmamasını ya da artmasını sağlayabilirsiniz. Çocuklar bazen sizler için cevaplanması zor sorular sorabilir. O an cevaplamakta zorlanacağınızı düşünüyorsanız yanlış ve inandırıcılıktan uzak bilgi vermek yerine, dürüstçe bu konuyu kendisine nasıl anlatacağınızı düşünecek zaman isteyerek sonrası için ona bilgi vereceğinizi söyleyebilirsiniz. Cinselliğe ilişkin sorularla karşılaştığınızda suçlayıcı, korkutucu ya da utandıran cevaplar vermeyerek yaşına uygun bilgiler verebilirsiniz. Çocukların sordukları sorulara yaş düzeyine uygun ve kısa cevaplar vermelisiniz. Bazen de yanıt vermek yerine bu konuda doğru bilgileri nereden bulacağını öğreterek rehberlik yapabilirsiniz.

06


Çocuğunuz sorular sorduğu zaman onun konuya daha farklı bakmasını sağlamak amacıyla sorduğu konu ile ilgili farklı bir soru sorarak bakış açısının derinleşmesini ve daha detaylı düşünmesini sağlayabilirsiniz. Örneğin “Neden güneşi akşam göremeyiz?” gibi bir soru sorduğunda ona güneşi ne zaman görebileceğimizi sorabilirsiniz. Bazen, çocuklar merakları yüzünden zarar görme riski de yaşarlar.   Elbette ebeveynler, çocukların merakının kendilerine zarar vereceği noktalarda seyirci kalmamalıdır. Ancak müdahaleleri, çocuğun keşfetme merakını yargılayan ve onu korkutan tepkiler şeklinde olmamalıdır. Çocuğun güvenli bir şekilde merak etmeye, keşfetmeye ve dolayısıyla öğrenmeye de devam edebilmesi adına onun yaşına uygun yönlendirmeler yapabilirsiniz. Masalların hayal dünyasını geliştirdiğini, çocukları rahatlattığını ve sakinleştirip daha rahat bir uykuya geçirdiğini biliriz. Peki, masalların çocukların meraklarını da tetiklediğini biliyor musunuz? Masallarda geçen hikâyeler çocukların meraklarını tetikleyerek yarım kalan hikâyenin sonunu merak etmek ya da orada geçen bir hayvanı, ya da bir ülkeyi merak ederek araştırmak çocuklarda çok sık görülebilecek bir davranıştır. Bu nedenle ona bol bol kitap okuyabilirsiniz.

Son Söz... Leslie (2015) kitabında Leonardo da Vinci‘nin bir mağarayı inceledikten sonra yazdığı bir yazıdan bahseder. Büyük bir mağaranın girişine ulaştım, böyle birşeyin varlığından haberdar olmadığım için şaşkınlık içinde bir süre durdum… İçeride ne olduğunu görüp göremeyeceğimi anlamak için sıklıkla bir sağa bir sola eğildim, ancak içerideki derin karanlık buna izin vermeyince bir süre daha böyle durduktan sonra içimdeki iki karşıt his uyandı, korku ve arzu-tehditkâr, karanlık mağaranın uyandırdığı korku hissiyle mağaranın içinde harikulade şeylerin olup olmadığını görme arzusu (s. 83-84). Vinci’nin yazısının sonunu bilmesek de onun hayatından ve keşiflerinden, tüm cesaretini toplayarak merak duygusunun peşinden mağaraya gittiğini düşünmemek elde değil…Tıpkı Küçük Kara Balığın denize açılması gibi…

KAYNAKÇA • Behrengi, S. (2013). Küçük Kara Balık. (İ. Özdemir, Çev). İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. • Berksun, O. E. ve Sayar G. H. (2012). Kedim Beni Anlar. Merak Üzerine Yeni Önermeler. İstanbul: Gezegen Yayınları. • Güleç, N. (2014). Ergenlik: Anlamak Ve Anlaşılmak Üzerine, Psikanaliz Yazıları, sayı 29. • İnan, İ. (2015). Yolda Olma Hali. Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Aylık Yayını, Sayı: 206. • İnternet Alıntısı, Eylül 2016, http:// www.anadolujet.com/aj-tr/anadolujet magazin/2014/subat/makaleler/cocuk-vemerak.aspx. • İnternet Alıntısı, Eylül 2016, http://www. populerbilim.com.tr/arsiv/0605/b01.htm • Kalkan, H. S. (2013). Merak Denilen İnce Uzun Bir Yol, Psikeart Dergisi, Sayı 30. Art Dergi. • Leslıe, I. (2005).Merak. (C. E. Topaktaş, Çev.). İstanbul: NTV Yayınları. • Semerci, B. (2013). Merak Etme Sen! Psikeart Dergisi, Sayı 30. Art Dergi • Youell; B. (2015). Öğrenme İlişkileri Eğitimde Psikanalitilk Düşünce, E. Oğuzalp, E. Tilki, A. Şahin Çev). İstanbul: Bağlam Yayıncılık.

07


Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Funda Tezer

BEDENDEKİ KURAKLIK Anne başlangıçta bebeğini anne sütü ile doyurur, bebeği büyüdükçe anne sütüne ek olarak farklı ürünlerle beslenmesini destekler. Bir ileri aşamada da evin mutfağında hazırladığı yiyeceklerle çocuğunu beslemeyi sürdürür. Beslemeyi sadece fizyolojik ihtiyaç olmaktan çıkaran pek çok unsur da bu süreçte yer almaktadır. 08


İnsanoğlu için yaşamda kalmayı sağlayacak temel ihtiyaçlar düşünüldüğünde açlık ve susuzluğun ilk sırada yer aldığını görürüz. Açlık, eşlikçisi tokluk ve susuzluk kavramları üzerine biraz düşünelim. Açlık, Türk Dil Kurumu sözlüğünde iki tanıma sahiptir. İlki aç olma durumu tanımıyla fizyolojik bir ihtiyacı tanımlarken ikinci tanım ise aşırı istek içinde bulunma tanımıyla kişinin ruhsal dünyasına gönderme yapar ve bir yetinememe, doyamama durumunu tarif eder. Susuzluk kelimesinin tanımına bakıldığında susuz olma durumu yani bir kuraklık söz konusudur; susamış olma durumunu anlatır. Susamak fiili ise “su içmek istemek” ve ayrıca “çok istemek ve özlemek” olarak tanımlanmaktadır. Bu üç kavram bireyin dünyaya geldiği andan itibaren önemini hissettiren kavramlardır. Sosyolojik, biyolojik kültürel ve psikolojik anlamlar içerir. Açlık, bebeğin dış dünyada karşılaştığı pek çok dış uyaranla birlikte varlığını hissettiren ilk duyumlardan biridir. Bebeğe ben ve öteki ayrımını yapmasını sağlayacak bir deneyimler dizisi sunar. Anne karnında, hamilelik sürecinin doğal akışı içerisinde fetüsün beslenmesi göbek kordonu yolu ile gerçekleşmektedir. Bu noktada fetüste açlık ya da tokluk duyumuna dair bir anlam oluşmadığı da düşünülebilir. Bebeğin doğumunun ardından, göbek bağının kesilmesi ile birlikte anne-bebek ikilisinin deneyimlediğinden farklı bir ortama geçiş gerçekleşir ve beslenme süreci bir değişime uğrar. Doğumla anne bedeninden ayrılışı yaşayan bebek, annenin onu kucaklayışı ve emzirmesi yoluyla tekrar güvenli olana kavuşacaktır. Bir bebek için daha önce hissetmediği ya da dönemsel olarak anlamlandırılması zor olan yeni duyumlardan biri de karnının acıkması olacaktır. Bu yeni fizyolojik durum bebek tarafından bedende bir fiziksel gerilim gibi duyumsanır. Annenin bu ihtiyacı fark etmesi ve zamanında bu ihtiyacı gidermesi ile öncelikle bebek açlık hissine dair bir farkındalık kazanır. Anne tarafından yeterince beslenir ve ardından tokluk hissini deneyimler. Burada açlık ve tokluk duyumları bebek tarafından anlaşılmaya başlanır. Stern (2002) bir metninde annenin çocuğunu beslemesinin/beslenmenin ilişki kurmanın ilk biçimi olduğunu söyler. Besleme ve beslenme eylemleri sırasında kurulan ilişki, çocuğun gelecek yaşamında kuracağı ilişki örüntülerinde de

ile geçirilen zaman, beslenmeye eşlik eden şefkat, sevgi gibi fizyolojik doyum yanı sıra ruhsal doyumu da sağlayan duyguların alışverişi…

önemli rol oynar. Yine bu süreç beslenme şeklini, sıklığını, yemek yeme ve doyma edimlerinin de temelini oluşturur. Yeme davranışı anne çocuk ilişkisinin ilk, önemli ve en sorunlu alanıdır der Parman (2012). Çünkü ilk “Hayır” eylemi burada gerçekleşir. Bebek anne tarafından uzatılan memeye, ağzını kenara çekerek “hayır” der. Anne bebek arasındaki alış veriş yani ilişki farklı boyutlar kazanarak ilerlemesini sürdürür. Bebeğin memeye hayır demesi ile annenin zihninde de pek çok yeni soru oluşur. Neden emmek istemedi? Acaba doymadı mı? Sütüm yeterli oldu mu, besleyici mi? Ya doymadıysa, emmek istemiyorsa? Memeyi mi reddetti? Beni mi reddetti? Bu an ve sonrası anne bebek ilişkisinde beslenmenin ilişkisel boyutuna farklı bir ivme kazandırır. Annelik yaşantısında bebeğin besin ile karşılaşma anları önem taşır ve bu süreç yoğun duygular barındırır. Anne başlangıçta bebeğini anne sütü ile doyurur, bebeği büyüdükçe anne sütüne ek olarak farklı ürünlerle beslenmesini destekler. Bir ileri aşamada da evin mutfağında hazırladığı yiyeceklerle çocuğunu beslemeyi sürdürür. Beslemeyi sadece fizyolojik ihtiyaç olmaktan çıkaran pek çok unsur da bu süreçte yer almaktadır. Anne

Winnicott (2013), iyi beslenmenin, iyi nitelikte bağlanmaya etkisinden bahseder. Bebeğin doğal yaşamının doğar doğmaz başladığını ve sadece uyumak, süt içmek, iyi besini içe almak ve sindirmekten ibaret olmadığını, bu süreçte bebeğin gerçek bir hayat yaşadığını, anılar oluşturduğunu, kendine özgü davranış kalıpları geliştirdiğini söyler. Bebeğin beslenme sırasında ağız yoluyla besini içe almasının yanı sıra elleri ve hassas teni ile de bu sürecin içine alındığından bahseder. Winnicotta’a (2013), göre “Beslenme fiziksel bir deneyimden çok daha geniş kapsamlıdır. İlk dönemlerde beslenme deneyimi önce annenin göğsüyle başlayarak yavaşça algılanan zengin bir ilişkiyi içerir, bebeğin elleriyle ve gözleriyle yaptıkları beslenme eylemini genişletir, bu meseleyi mekanik olmaktan çıkarır.” Açlık durumu bir çocuk için yalnızca hızla giderilmesi gereken fizyolojik bir durum gibi görünebilir. Aslında anne tarafından yemeğin hazırlanması, annenin sıcak sesi ile bebeğin yemeye daveti, aynı sıcaklıkla yemeği sunması sürecinde annenin bebeğine duyduğu şefkate, bebeğinin ihtiyacını anlayan ve doyum sağlamasına aracı olarak kapsayıcılığına dair mesajları içinde barındırır. Bebek fizyolojik olarak tokluk hissine kavuşurken ruhsal açıdan da doyurulur. Bunun yanı sıra anneye olan özlem, ihtiyaç yani başka bir deyişle susuzluk giderilir.

09


Yeme Ritüelleri Yemek yeme ritüelinde bebekler ve çocuklar farklı davranışlar sergilerler. Kimisi iştahla tabaktaki mamayı annesinin onu yedirmesine pek de engel olmadan bitiriverir, kimi bebek de annesinin uzattığı kaşığı pek çok kıvrak manevra ile geçiştirir. Bazen de eliyle hızla kendi sınırlarından uzaklaştırır. Bu anne ya da bakım veren kişi için hiç de kolay bir durum değildir. Bu durumda da farklı ebeveyn tepkileri oluşabilir. Kimi bakım veren, bebeğinin ihtiyacını gözeterek yemek yedirmeyi durdurur, kimisi ise tabaktaki yemeğin bitirilmesi, bebeğinin iyi beslenmesi endişelerine kapılarak bu geri çevirişi yani bebeğin hayır deyişini duyamayabilir. Pek çok farklı yöntem ile tabaktaki yemek bitirilmeye çalışılır. Bazen lezzet unsuru lokmalar uçak olur bebeğin ağzındaki havaalanına inmeye çalışır, kim zaman tren olur tünele doğru ilerler. Bakım veren kişinin eğlenceli sesler çıkarması bebeği ile iletişim içerisindeki canlı halleri elbette bebeğin dikkatini çekecektir. Ama bebek doymuş ise bu çabalar nafiledir. Yemeği yediren kişi kendini sıkılmış, yorulmuş, kızgın, endişeli duygular içerisinde bulur. Haz içeren bir eylem iki taraf için de gerilim olarak deneyimlenebilir. Bebeğin beslenmesi sırasında ortaya koyduğu farklı yeme tutumları öteki ile ilişkilerin temelini oluşturacak hem de gelecekte yeme alışkanlıklarını belirleyici etkilere neden olacaktır. Bebeklerin büyüdükçe kendilerini besleyebilecek motor becerilere sahip olmaya başlaması beslenme sürecinde farklı ihtiyaçları da doğurur. Bu motor becerilerin gelişmesini heyecanla izleyen anneler ellerindeki kaşığı ya da çatalı güvenli buldukları zamanda bebeklerine verirler. Dökerek, bulaştırarak keyifle yemek yemesini izlerler. Zevk ve eğlence içeren bebeğin kendi kendini beslemesi eylemine aynı duygularla katılım da yeme konusundaki doyumu etkiler. Annenin bebeğin ağzının kirli olmasına, mama sandalyesine dökülen, bulaşan mamalara karşı anlayışlı, sabırlı tutumu, bebeğin bu hazla baş başa kalabilmesine de izni verir. Annenin bu kapsayıcı tutumu bebeğinin zevk ile yemeği içe alması ve doyması sürecine eşlik eden olumlu duyguların iyi bir şekilde işlenmesini destekler.

10


Yeme ve Doyum Sağlamak Doymak kelimesi açlığın giderilmesi ve doyma eyleminin gerçekleşmesi olarak tanımlanır. Doyum kelimesi ise eldekinden hoşnut olma durumunu tanımlar. Yani o ana kadar olan durum kişiye yetmektedir ve daha fazlasına ihtiyaç duymamaktadır. Bu durum yeme davranışlarında da temel bir meseleye işaret eder. Eğer bebek ya da çocuk yediği yemeğin miktarından hoşnutsa ve artık daha fazlasına ihtiyaç duymadığını anlatan ifadeler içine giriyorsa bakım veren kişinin bu mesajları nasıl duyacağı önem taşır. Normal koşullarda beklenen yeme ve yedirme davranışının sonlandırılmasıdır; fakat farklı durumlarla da karşılaşmak mümkündür. Aşırı besleme girişimleri ya da başka bir şekliyle beslenme konusunda ebeveynlerin aşırı dikkatli tutumları… Kimi ailelerde yemek yeme konusunda aşırı hassas tutumlar görülür. Dengeli beslenme konusunda çok titiz davranmak, çocuğun yeme miktarı konusunda fazla endişeli yaklaşımlar, az yemeye ya da çok yemeye eleştirel tepkiler de çocuğun yeme tutumunu etkileyecek değişkenler arasındadır. Çocuk henüz acıkmadan onu doyurmaya çalışmak, aç olduğuna ikna etmeye çalışmak ya da doymuşsa bile yediğinin yetmediği hissi ile anne ve babanın daha fazla yemek yemesi konusunda aşırı ısrarları belirleyici tutumlar arasında düşünülebilir.

Beden Aç ve Susuz Kalırsa: Bir Ergenlik Sorunsalı Olarak Anoreksiya ve Bulimia Nervoza Ergenlik dönemi çocukluğun sonlanacağını ve yetişkinliğe doğru ilerlendiğini anlatan ruhsal ve bedensel bir çağrıdır. Beden, ruhsal dünya, zihinsel işlevler hızla gelişecek bir dönüşümü gerçekleştirecektir. Hiçbir gelişim döneminde bu kadar hızlı bir dönüşümün gerçekleşmediği de söylenebilir. Ergenin ruhsal dünyasından ve fizyolojik değişimlerinden filizlenen bu dönü-

şüm süreci birçok meseleyi ergenin önüne getirecektir. Bu değişim ve dönüşüm gencin tüm ilgisini bedene yöneltir. Büyüme arzu edilirken bir yandan da endişe uyandırıcıdır. Çünkü en belirgin değişim hormonların da devreye girmesiyle cinsiyet ve cinsellik bağlamında olur. Çocuksu beden bir yetişkin bedenine dönüşmektedir. Tüm bu değişimler ruhsal anlamda bir uyumu da gerektirir. Çocuksu bedenden kadınsı ya da erkeksi bedene geçiş için bir ruhsal hazır oluşa ihtiyaç vardır. Hızla dönüşen beden bu konuda pek de anlayışlı değildir. Bu ruhsal olgunluğun oluşmasını bekleyemeden büyüyüverir. Bu değişimler süre giderken genç, anne ve babası ile olan bağlarını da yeni bir mesele olarak ele alacaktır. Çünkü ergenlik, gence bir yandan özerkleşme arzusunu bir yandan da edilgenlikten etkin hale geçiş ihtiyacını dayatacaktır. Genç bunun gibi pek çok ikilem ile baş başa kalacaktır. Yeme sorunsalları özellikle bu dönemde gündeme gelir. Ergenin bedenine yönelen dikkati bazen ruhsal dünyanın düzenleyicisi, bazen de tüm duyguların ifade bulduğu bir araç haline gelir. Sanki beden üzerinden ve yeme üzerinden yeni duyumlar ve duygulanımlar ele alınmaktadır. Açlık, besini içeri alma ve içeride tutabilme ve doyma üzerinden bir çalışma gerçekleşmektedir. Ergenlik döneminde diğer dönemlere nazaran beslenme davranışı sorunlarına daha sıklıkla rastlanır. Bu dönemde öncelikli beslenme sorunları anoreksi ve bulimiadır. İki sorunsalın da görülme oranı kızlarda erkeklere nazaran daha yüksektir. Bu iki durum farklı beslenme sorunları gibi görünseler de gencin iç dünyasında aynı sorun alanında kaynak bulurlar ve birbirleri ile iç içe geçmiş bir yapılanmadan temel alırlar. Nasıl anoreksi nervoza kişinin iştahını dizginleme kapasitesini dair bir ruhsal durumsa, bulimia nervoza da iştahı dizginleyememe tehditine dair bir ruhsal durumdan kaynak alır. Anoreksik olgularda ergenin bedeninin hızla kilo kaybettiği gözlenir. Fakat ergen bu kaybı hiç önemsemez ve endişe duymaz. Çok zayıf olmasına rağmen kendini şişman görür. Hem kilo

11


almaktan korkar hem de kilo verememekten. Jeammet (2012), iştah kaybından çok, iştaha karşı derin ve kuvvetli bir mücadeleden bahseder bu sorunsalda. Anoreksik kişi besinlerden uzak durmaz, tam tersine beslenme konusu ile çok ilgilidir, merak eder, pişirir, başkalarını yeme konusunda teşvik eder ama kendini bedenini bu konuda aç ve susuz bırakır. Adeta kurutur…

12

Bulimia ise kendi içerisinde daha farklı dinamiklere sahiptir. Anoreksik bir genci ayırt etmek daha kolayken bulimik genç için bu daha zordur. Çünkü yeme davranışı sürmektedir. Bulimia da suçluluk ve utanç duyguları daha farklı bir bağlamda bu sorunsala iştirak eder. Bulimia gizlilik içerisinde gerçekleşir. Ebeveynler bulimik bir genci daha zor fark ederler. Yeme davranışı kesilmese de kusma, idrar söktürücü ya da lak-

satif ilaçlar kullanma ve bedeni yoğun fiziksel egzersize maruz bırakma davranışları da eşlik eder. Bu şekilde normal kilolarında kalabilirler. Bulimia daha çok günün farklı zaman dilimlerinde yeme atakları ile sürer gider. Sanki bedendeki boşluk yemeklerle dolduruluyor, içeride boş alan bırakılmamaya çalışılıyordur. Yeme miktarı o kadar fazladır ki ergen bedeninde fiziksel acı da his-


seder. Kusar, tekrar eden kusmalar da bedene acı vermektedir. Bu acı bedensel olsa da aslında bir ruhsal acının izdüşümüdür (Jeammet, 2012). Gürdal (2008), bir makalesinde, anoreksiya nervozalı gençlerin erken dönem anne çocuk ilişkilerinde, annenin bebeğin tüm taleplerine ihtiyaç gözüyle bakıp duygudan yoksun bir doyurma sağlamasına dikkat çekmektedir. Bu süreçte, bebeğin duyduğu kaygılara annenin yalnızca bebeğini besleyerek cevap verdiği ve bebeğe haz verecek herhangi bir yaklaşımda bulunmadan, besleme işlevini mekanik bir şekilde gerçekleştirdiğinden bahsedilebilir. Sürekli yatıştırılmak için beslenen bebek sadece açlık ve tokluk hislerini değil, onu huzursuz eden diğer durumların da ayırt edemez. Bunun sonucunda bedensel duyumlarla duygusal deneyimler arasında bağ kuramaz. Bu dönemde bebek dış dünyayı ve beden bütünlüğünü annesi üzerinden anlamlandırabilmektedir. Bunu yaşayamayan bebek ergenlik dönemine geldiğinde arzularını tam da anlayamayacak, doyuramayacak, karşılaştığı arzularını beden bütünlüğünü tehdit eden bir unsur olarak yaşantılayacaktır. Bununla baş etmenin yolu da yemesini baskılaması olacaktır.

KAYNAKÇA • Gürdal, A. (2008). Anoreksiyea Nervoza:Haz mı Acı mı?. Psikanaliz Buluşmaları No: 3 Psikosomatik, Bağlam Yayınları. • İnternet Alıntısı, Eylül 2016. , http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_ gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.57f4ac42763034.29110934 • Jeammet P. (2012). Ergenlik- Anne Babalar ve Uzmanlar İçin Nirengi Noktaları, Bağlam Yayınları. • Parman, T. (2012).Ergenlik ya da Merhaba Hüzün, Bağlam Yayınları. • Stern D. (2002). The First Relationship. Harvard University Press. • Winnicott D.W. (2013). Ebeveynlerle Sohbet, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Kendini inşa etmek ile uğraşan kimi ergen bir yandan bu gibi sorunsallarla da karşı karşıya kalabilmektedir. Bu durum ergenlik sürecini hem ergenin kendisi hem de ailesi için daha zorlu hale getirir. Bu tarz sorunsallarda ergenin yeme sorunu ailenin de yeme ile sorunu halini alır. Tıpkı erken dönem anne bebek ilişkisinde olduğu gibi annenin ve babanın tüm dikkati bu noktaya yönelir. Gencin ne kadar yediği, doyup doymadığı, aç mı tok mu olduğu, kilo alması ya da vermesi gibi konularda aile endişeli bir takip durumu içerisinde kendini bulur. Bir yandan da sağaltımda zorlanılan durumlarda gencin yaşamda nasıl tutulacağına dair kaygılar da eşlik eder. Sanki ergenin kendisi, ruhsallığı ve bedeni belli bir bağlamda görünmez olur. Bedeni kurur aç ve susuz kalır, incelir. Yeme bozuklukları açlık, tokluk, susuzluk, doyum, gencin bedeni, ruhsallığının ve arzularının bir karşılaşması gibi de düşünülebilir. Özerkleşme çabası içerisindeki ergenin büyüme sancılarını bedeninin üzerinden gerçekleştirme sancıları… Arzulara karşı bedendeki kuraklık…

13


Yazan: Uzman Psikolojik Danışman Melek Atakul

AŞIRI KORUYAN ANNE BABALAR İçinde bulunduğumuz toplumda aşırı korumacı tutum iyi anne babalıkla eş değer görülebilmektedir. Bu nedenle bazı anne babalar da çocuğunun kendisi için bir şey yapmasına izin vermeyip onun adına her işi yaparak iyi anne baba olmaya çalışırlar. 14


Anne baba olmak bebeğin doğumu ile başlayan, kendi içinde pek çok mutluluğu, sevinci, heyecanı barındıran, kimi zaman korkulan, kaygı duyulan, farklı duyguların deneyimlendiği uzun bir yolculuktur. “Acaba nasıl bir anne baba olacağız?” düşüncesiyle adım atılan bu yolculuk, zaman içerisinde anne babanın kendini keşfettiği, hayattaki konumlarını yeniden belirledikleri, yeni sorumluluklar üstlendikleri, çocuklarını yetiştirirken kendi anne babalarından izler aradıkları ya da o izlerden olabildiğince uzak durmaya çalıştıkları bir sürece dönüşür. Anne babalar için çocukları özeldir ve onların iyi yetişmelerini, hayata hazırlanmalarını, zarar görmemelerini, güzel şeylere sahip olmalarını, iyi bir yaşam sürmelerini arzu ederler. Çocukları için en iyisini yapma gayreti, mükemmel olma kaygısı her zaman zihinlerinin bir köşesindedir. Ama bazı anne babalar bunu gerçekleştirirken aşırıya kaçabilirler. Bunu da çocuklarını gereğinden fazla kontrol ederek, çocuklarının üstlenmesi gereken sorumlulukları kendileri üstlenerek olması gerekenden fazla özen ve hassasiyet

göstererek yaparlar. Aşırı korumacı tutum olarak adlandırdığımız bu durum; çocuğu düştüğünde kendi başına ayağa kalkmasına fırsat vermeme, çocuğunun yerine ödevini, projesini yapma, yemeğini kendi yiyebilecek olan çocuğuna yemeğini yedirme gibi çeşitli örneklerle karşımıza çıkabilir. İçinde bulunduğumuz toplumda aşırı korumacı tutum iyi anne babalıkla eş değer görülebilmektedir. Bu nedenle bazı anne babalar da çocuğunun kendisi için bir şey yapmasına izin vermeyip onun adına her işi yaparak iyi anne baba olmaya çalışırlar. İyi yıkanamaz diye kendi başına yıkanmasına, hasta olur diye spor yapmasına izin vermeyen, yalnız yatamaz diye yanında yatarak çocuğunu aşırı koruyan, kollayan anne babalar tüm iyi niyetlerine rağmen çocuklarına zarar verebilirler. Günümüzde dengeli, tutarlı anne baba tutumlarının çocuk gelişiminde önemi vurgulanırken neden bazı anne babalar çocuklarını olması gerekenden daha fazla korurlar? Çocuklarının yaşına ve gelişimine uygun olduğu halde neden bazı şeyleri çocuklarının yerine yaparlar?

15


Anne Babaların Çocuklarını Aşırı Koruma İhtiyaçları Anne babaların kendi anne babalarından gördükleri ya da görmeyi arzu ettikleri tutumlar kendi çocuklarını yetiştirmede belirleyici olabilir. Bazı anne babalar ebeveynlerinden gördükleri, öğrendikleri aşırı korumacı tutumu modelleyerek bu tutumla çocuklarını yetiştirebilirler. Anne babası tarafından yeterince ilgi gösterilmeden yetiştirilen ebeveynler ise “Çocuğuma anne babamın bana davrandığı gibi davranmayacağım.” düşüncesiyle hareket ederek çocuklarına ilgi gösterme konusunda aşırıya kaçabilirler. Dış dünyanın tehlikelerle dolu olduğu düşüncesi de aileleri çocukları konusunda endişe duymaya ve hassas davranmaya itebilir. Her anne babanın çocuğuyla ilgili kaygıları olabilir. Gerek yazılı gerek görsel basında şiddet içerikli haberlerin sıkça yer alması, ailelerde her yerin tehlikeli, güvensiz olduğu algısını yaratırken kaygılı anne babalar çocuklarını daha fazla koruma ihtiyacı duyabilirler. Aşırı korumacı anne babaların bu tutumları çocukları çok küçükken başlayıp birer yetişkin olduklarında bile devam edebilir. Anne babanın geç yaşta ya da uzun bir zamandan sonra çocuk sahibi olması, çocuğun bir hastalığa yakalanması ve bu hastalığı atlatmış olması ya da ciddi bir kaza geçirmiş olması da anne babanın kaygısını artıran nedenlerden biri olabilir. Çocuklarının başına kötü bir şey geleceği endişesiyle korumacı bir tutum gösterebilirler. Bazı anne babalar da çocuklarının hayatını kolaylaştırmak için onun adına her şeyi yapmaya çalışırlar. Bunu gerçekleştirdiklerinde çocuklarının mutlu olacağına inanırlar. Kendilerini de içsel olarak rahatlattıkları için bu durumun çocuğun gelişim sürecine olumsuz etkisini göz ardı ederek böyle davranmaya devam edebilirler. Bazen de iyi gitmeyen evliliklerde; ebeveynler evlilikten beklediği doyumu alamadığında, ilişkide kendilerini yalnız hissederek çocuklarını aşırı koruyan bir tutum sergileyebilir. Kendini çocuğuna adayan annenin, çocuğundan bahsederken “biz” diye başlayan cümleler kurduğu, çocuğuyla iç içe geçen bir hayatı olduğu görülebilir. Bu duyguyu

16


yaşayan ebeveynin çocuğunun sürekli kendine ihtiyacı olduğuyla ilgili düşünceleri vardır. Evlilikte karşılanamayan duygusal ihtiyaçları bu yolla giderilmeye çalışılır.

Aşırı Korunarak Büyüyen Çocuklar

algısı geliştirmesine neden olabilirler. Çocuğun duygularını ifade etmesine fırsat vermek, fikirlerine, seçimlerine ve kişiliklerine saygı duymak kendisini değerli hissetmesine olanak verecektir.

Aşırı korumacı anne babaların genelde mükemmelliyetçi, aşırı kaygılı, sabırsız, özverili, titiz, sürekli kötü bir şey olacağı endişesi taşıyan insanlar oldukları görülür. Bu özellikleri gösteren anne babaların çocuklarıyla ilgili fiziksel, duygusal ve düşünsel boyutta meşguliyetleri çok fazla olduğu için bir süre sonra kendi hayatları da çekilmez bir hale gelebilir.

Aşırı korumacı davranan aileler, çocuklarına sürekli müdahale ettikleri ve korumacı bir tutum sergiledikleri için çocuklarının doğal gelişimini olumsuz etkilerler. Her şeyine müdahale edilen çocuğun, özgüven ve sorumluluk sahibi olmasının, problem çözme becerisi edinmesinin kolay olmadığı görülür. Bu tutumla büyüyen çocuk zaman içerisinde kendi başına karar veremeyen, çevresinden sürekli onay bekleyen bir birey olabilir. Anne babalar çocuklarının zorluklarla baş edebilmesine, hatalarını yaşayarak öğrenmesine, yeri geldiğinde hayal kırıklığı yaşamasına, engellerle karşılaşmasına ve bu engellere karşı tolerans gösterebilmesine, ayakları üzerinde durabilmesine fırsat vermelidir ki çocukları daha özgüvenli, bağımsız bireyler olabilsinler.

Her ihtiyacı anne babası tarafından karşılanan çocuk, kendi ihtiyaçları ile ilgili farkındalığı düşük, çekingen bir birey olabileceği gibi sadece kendi ihtiyaçlarını önemseyen bencil, sürekli sınırları genişletmeye çalışan bir birey de olabilir. Aynı zamanda ruhsal olarak sağlıklı gelişimi engellenmiş olduğundan, yetişkin yaşamında da, her şeyi çevresinden bekleyen, talep eden, daha çocuksu tutumlar sergileyebilir.

Aşırı korumacı tutumla büyüyen çocuklar, anne babadan bağımsız hareket edemeyen, kendi işini kendi halledemeyen bireyler olabilirler. Örneğin; 8 yaşına geldiği halde ayakkabısını kendi bağlayamama, kıyafetlerini giyiyip çıkaramama, kendi yıkanamama, tuvalet temizliğini bile anne ya da babasından bekleme vb. gibi durumları bu tutumla yetişen çocuklarda görmek mümkündür. Ayakkabısını bağlamak için eğilen çocuğunu ilk başta izleyen anne ya da baba sabredemeyip çocuğunun ayakkabısını bağladığında bu davranışıyla çocuğunu hazıra ve kolaya alıştırır. Belki çocuğunun ayakkabısını bağlamakla o an sorunu hızlıca halledebilir. Ancak çocuğunun bireyselleşme çabasını engellediğinden çocuk bunu nasıl yapması gerektiğini öğrenemez. Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar verilmesi, yapabildiğine ilişkin deneyimlerinin olması ve başardığı işleri görmesi kendine olan güvenini ve becerilerini geliştirecektir.

“Anne-babaların sorumluluğu çocuklarına bir yol çizmek değil, bir yol haritası vermektir.” Jackson Brown

Anne babalar çocukları zorlukla karşılaşmasın, sıkıntı yaşamasın, bir dediği iki olmasın düşüncesiyle onun adına her şeyi yaparlar. Aslında farkında olmadan “Sen kendi başına bu işi beceremezsin.” mesajını vererek çocuğun yetersizlik duygusu yaşamasına ve olumsuz benlik

Aşırı korumacı tutumla büyüyen çocuklarda, aşırı bağımlı ve edilgen bir yapı geliştiği için, ergenlik döneminde de sorun yaşadıkları ve bu sorunlarla başa çıkma konusunda güçlük çektikleri görülür. Ergenlik, anne babadan ayrı bir kimlik oluşturma ve bağımsızlaşma çabasının görüldüğü bir dönemdir. Bağımsızlık arayışında olan ergen, kendi seçimlerini yapmak ve dış dünyaya açılmak ister. Ancak; anne babanın ergenin dünyasına gereğinden fazla müdahalesi olduğunda ergende agresyon, anne babayla aşırı çatışma ya da onların her dediğini kabullenme, kendi başına karar verememe davranışlarını görmek olasıdır. Anne babalar, çocuklarının kendilerinin bir uzantısı olmadığını, onların farklı duygu, düşünce, davranış ve beklentilere sahip bireyler olduklarını unutmamalıdırlar. Kendi kararlarını alabilen, sorunlarını çözebilen, sorumluluklarını yerine getiren, olumlu benlik algısına sahip bir birey olabilmelerinde anne baba tutumların önemi büyüktür. Ebeveynlerin çocuğuna güvenmesi, çocuğunun ihtiyaç hissettiğinde anne babasından yardım alabileceğini bilmesi, çocuğun kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA • Faber, A.,Mazlish,E. (2003). Çocuklarla İletişim, İstanbul: Kuraldışı Yayıncılık • İnternet Alıntısı, Eylül 2016, http:// psikolojiatolyesi.blogspot.com.tr/2012/03/ ya-ona-birsey-olursa-asiri-koruyucu.html • İnternet Alıntısı, Eylül 2016, https:// tedmem.org/mem-notlari/helikopter-aileler • Yavuzer, H. (1995). Çocuk Psikolojisi, İstanbul: Remzi Kitabevi

17


Yazan: Psikolog Demet Uysal

RUHUN ESNEKLİĞİ “Umut, ‘beklemekte olan arzu’dur... Daha iyiye doğru bir gelişme arzusunu içerir; insan bunu bazen hayaller kurarak, bazen de arzulanan hedefe yönelik, birtakım küçük eylemlerde bulunarak yapar. Böylesi bir cürette bulunmak için de ancak temel güven hissine sahip olmak gerekir.” Erik H. Erikson

18


Yaşamın insanoğlunun karşısına getirdiği zorluklar karşısında dayanabilmek nasıl mümkün olur? Kimler zorluklar karşısında pes etmez, yılmaz, yıkılmaz ve devam edebilir? Hangi koşullar çocukları zor bir deneyimle baş edebilmeleri için hazırlar? Tüm bu sorular, anne babaların zihnini zaman zaman, özellikle de aile veya çocuk bir zorluk ile karşılaştığında meşgul eder. Anne babalar o anda çocuklarının yıkılmadan devam edebilmesini, umutlanabilmesini, denemek için istek duyabilmesini, o zor duruma dayanabilmesini, gelecekle ilgili yeni tasarımlar yapabilmesini bekler. Zor durumdan çıkıp yaşamdan yeniden zevk alabileceğini hissetmesini, dayanıklı olmasını isterler. Araştırmalarda bu beceriler yılmazlık, esneklik, dayanıklılık, kendini toparlama gücü olarak ele alınır. Türk Dil Kurumu'na (TDK) göre dayanıklı “Dayanabilen, sağlam, güçlü, mukavim, zorlu, stabil” ve “Acılar karşısında dayanma gücünü yitirmeyen, sağlam, dayanıklı, metîn” olarak ifade edilirken esneklik ise “Bir dış gücün etkisi altında uzama, kısalma, eğrilme vb. biçim değişikliklerine uğradıktan sonra, etkinin kalkmasıyla eski biçimini alabilme özelliğinde olan, elastik, elastiki”, “değişik yorumlara elverişli”, “görüş ve tutumlarında katı olmayan”, olarak açıklanmıştır. TDK Sözlüğü’nde esneklik ve dayanıklı kelimelerini incelediğimizde zor bir durum karşısında sahip olmak istediğimiz tüm özelliklerin sıralandığını görürüz. Son dönemlerde sıkça kullanılmaya başlanan resilient (dayanıklılık-esneklilik) kavramı da arzu edilen bu durumu tanımlamaktadır. Resilient; çabuk iyileşen, kendini çabuk toparlayan anlamında kullanılmaktadır. Seçkin ve Hasanoğlu (2016), “Çocukta Rezilyans” kitabında dayanıklılık kavramını “Olumsuzluklara karşı hazırlıklı olma, stres ve travmayla başa çıkabilme, zor koşullara uyum sağlama, yıkıcı deneyimlerden bir şeyler öğrenerek başa çıkma ve gelişme kapasitesi, hem ruhsal hem de fiziksel esneklik ve dayanıklılıktır.” olarak tanımlar.

Yakın Çevre Ruhsallığın sağlıklı bir şekilde devam etmesi için bireyin yeni ve zor olan durumu değerlendirebilmesi, yeniden tasarlayabilmesi, farklı çözüm yollarını pes etmeden deneyebilmesi gerekmektedir. Tüm bunları başarabilmesi için de bu becerileri kazanabileceği ortamları yaşamış olması gerekmektedir. Aileler bebeğin yaşamlarına girmesinden itibaren

karşılaşabileceği tüm riskleri ortadan kaldırmaya çalışarak onu korumaya özen gösterirler. Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde sağlanan bu koruma, zaman ilerledikçe çocuğun hiçbir şeyi kendi başına yapamamasına neden olur. Anne babalar her durumu çözmeye çalışan koruyucu zırh gibi davranmak yerine bu durumu çocuğun çözmesi için fırsatlar yaratmalıdır. Çocuk ancak bu fırsatlar sunulduğunda düşünebilme, yalnız kalabilme ve erteleyebilme kapasitesine sahip olabilmektedir. Bu özellikler insanın yaşamı boyunca zor bir durumla karşılaştığında, dayanabilmek ve yeni yollar deneyebilmesi için gereken özelliklerdir. Bireyin esnek ve dayanıklı olup olmadığı yaşanacak bir kriz durumu sırasında göstereceği tepkilerle değerlendirilebilir. Bu nedenle hiçbir risk ile karşılaşmamış bireylerin kendi iç güçlerini kullanabilmesi ve kriz durumlarında stratejiler oluşturması da mümkün olmayacaktır. Minik deneyimler olaylar karşısında nasıl davranacağını deneyimlemesine fırsatlar sunarken, zihinsel ve ruhsal kapasitesini de geliştirir. Bu kapasitenin gelişmesi dayanıklılığı ve ruhun esnekliğini sağlayan bir zemin oluşturacaktır. Bu zemin ile zor durumlarla başedebilmek için dayanacak bir yer sunulmuş olur. Bebeğin annenin rahminde oluşmaya başladığı andan itibaren başlayan serüven bu zeminin

şekillenmesine katkıda bulunmaya başlamaktadır. Erten (2017), “Bebeğin doğumu ile bakım veren bir çevrenin de oluşması gerekmektedir. İnsan yavrusu dünyadaki tüm canlılardan daha uzun süre bu bakıma ihtiyaç duymaktadır. Bebek ilk zamanlarda bakım verene bağımlıdır. Bu bağımlılık ile annesinin (veya bakım veren kişinin) dış dünyadan ilgisini çekerek tüm ilginin bebeğe tahsil edildiği bir dönem yaşanmaktadır. Annenin sunduğu bu ilişki bebeği alışmaya çalıştığı yeni ortamda koruyucu ve rahatlatıcı yani kapsayıcı olmaktadır. Bebek annesinin gözlerinde değerli olduğunu hissettiği bir ilişkinin içinde özgüven ve yeterlilik duygusunu geliştirmektedir. Bu hem bedensel hem de ruhsal olarak rahatlama yaratmaktadır. Bu süreçte kazandıkları ile bir sonraki sürece hazırlanmaktadır. Annenin bu kapsayıcı yaklaşımı, bağımlı ilişkiden bağımsızlaşmaya doğru yeni bir evreye geçme zamanına hazırlık oluşturmaktadır. Çünkü bir sonraki aşamada bebeğin anneyle yaşadığı bu deneyimden, kendi başına olmaya doğru bir yolculuğu tamamlaması gerekmektedir.” Bu yolculuk annenin bebeğini zaman zaman yalnız bırakabilmesi ile mümkün olacaktır. Bebeğin yaşamında tanışmaya başladığı bu yalnızlık tamamen bir terk ediliş değildir, minik boşluklar olarak tarif edilebilir. Bebeğin minik yalnızlıklara tahammül edebildiği, (sadece ihtiyaçları

19


için ona eşlik edilen) bir dönem yaşanmaya başlar. Bu minik aralar “anne olmadığında bebekte düşünmenin devreye girdiği süreç” olarak ifade edilebilir. Böylece iç ve dış dünya kavramları da oluşmaya başlamaktadır. Annesi izin verebilirse bebek iç ve dış dünya arasındaki bu geçiş alanında keşifler yaparak gelişimini bağımsızlaşmaya doğru sürdürür. Boşluk ve belirsizlikler yaratıcılığın ortaya çıkmasını teşvik eden bir zemin oluşturur. Kendi keşifleri bebek için kıymetli olur, o boşluğu doldurabilmiş olması da annenin yokluğunu telafi edebilmiş olmasından dolayı iyileştirici olmaktadır. Anneden ayrı olma kaygısını yatıştırabilen bebek güçlenir. Bu süreç zihinsel ve ruhsal kapasitenin oluşması için gereken zemini oluşturmuş olur. İhtiyaçlarına eşlik edilen bu bağımsızlaşma süreci sunulamadığında, bebek için minik boşluklar (geçiş alanı) sağlanmamış olur. Bu süreç bebeğin bağımlılığını sürdürmesine neden olacaktır. Bağımlılığı sürdüren bir ilişki içinde düşünmeye çok ihtiyaç kalmaz. Düşünme için desteklenemeyen bebeklerin, çocukluk ve okul çağı dönemlerinde keşfetme ve merak sürecinin daha uzun süre desteklenmesi gerekecektir. Yukarıda sözünü ettiğimiz bebeğin bağımsızlaşma ve öğrenmeye ilgi duyma süreci anne ve yakın çevresi (ebeveyn, çekirdek aile, mahalle ve okul) ile gelişir. Bağımsızlaşma ve düşünme becerilerinin gelişmesi, dayanıklılığını, ruhunun esnekliğini sağlayan önemli unsurlar olacaktır. Bu minik baş edebilmeler, yaşamında karşılaşacağı zor durumların deneyimlenmesi gibidir. Ruhsal esnekliği oluşturmaya başlar, zor olanla baş ettikten sonra keyifli ve huzurlu olana ulaşabilme, umutlanmayı da birlikte getirir.

Psikososyal Gelişim Bebeğin/çocuğun yakın çevresi ile kurduğu ilişkileri ve kazanımlarını Erikson’un (1997) psikososyal gelişim kuramı ile ele almak mümkündür. Psikososyal gelişim kuramına göre bebeklikte “temel güven”, erken çocukluk döneminde “özerklik”, oyun çağı çocuğunda “inisiyatif kullanabilme” ve okul çağı çocuğında “azim” geliştirilecek önemli görevlerdir. Geliştirilen her görev bir beceri kazanılmasını sağlayacaktır. Okul çağı dönemi sonuna kadar oluşacak “temel güven - umudu”, “özerklik - iradeyi”, “inisiyatif kullanabilme - amaç edinmeyi”, “azim - yetkinliği” beraberinde getirecektir. Bu gelişim basamakları çocukluk döneminden sonra da yeni görevler ile devam edecektir. Ergenlik döneminde

20

“kimlik- bağlılığı”, genç yetişkinlikte “Yakınlık kurma-sevgiyi”, yetişkinlik döneminde “üretkenlik – içtenlikli ilgiyi”, yaşlılıkta “içsel bütünlük- erdemi” oluşturacaktır. Bu kuram ile Erikson gelişim basamaklarının her birinin bir sonrasına temel oluşturduğundan bahsetmektedir. Bireyin yetişkinlikte sağlıklı bir ruhsal denge kurması da bu şekilde kolaylaşmaktadır. Erikson (1997), “Umut, ‘beklemekte olan arzu’dur... Daha iyiye doğru bir gelişme arzusunu içerir; insan bunu bazen hayaller kurarak, bazen de arzulanan hedefe yönelik, birtakım küçük eylemlerde bulunarak yapar. Böylesi bir cürette bulunmak için de ancak temel güven hissine sahip olmak gerekir.” demektedir. Aslında temel güven hissi çaresizlik anında teselli olabilme ve umutlanabilmeyi sağlamaktadır. Kriz sonrası baş edebilme becerileri arasında birinci sıralarda umut edebilmenin olduğunu düşünürsek ruhun esnekliğini teselli olabilme ve yeni umutlar hayaller oluşturabilme olarak da tarif etmek mümkün olacaktır.

Kendini Toparlama Gücü Klein (1992), yazdığı makalede her çocuğun dünyayı keşfetme arzusu ile doğduğu önermesinde bulunarak buna “Bilme Dürtüsü” adını verir. Yaşamın ilk aşamalarındaki bu merak anneye, sonrasında yakın çevresine ve yavaş yavaş dış dünyaya açılır. Bu dışa açılma, öğrenme arzusunun temelini oluşturur (Aktaran Youell, 2006). Bilme dürtüsü ile dış dünyaya açılabilen bireyler zorluklarla karşılaştıklarında öğrenme arzusu ile durumu daha kolayca değerlendirebileceklerdir. Youell (2006) yeni şeyler keşfetme becerisinin kazanılmasında yakın çevrenin öneminin altını çizer. Öğrenme ilişkileri kitabında “Okul, diğer tüm organizasyonlardan daha fazla, öğrencilere kendi öğrenme kapasitelerini göstermek zorundadır.” der. Okul, kuralları ve akademik alanda çalışmalar yapabilmesi için ortam yaratması ile öğrencileri dengeli bir gelişmeye teşvik etmektedir. Bu teşvik bireyin baş edebilme becerilerini geliştirmesine katkıda bulunur. Çocukların ve ergenlerin olumsuz yaşam durumlarıyla karşılaştıklarında onlara yardımcı olacak “dayanakların” sağlanması için Henderson ve Millstein tarafından ifade edilen “6 strateji modeli”, okulun kendini toparlama gücünü


nasıl kazandıracağını tarif etmede yol göstericidir. (Aktaran Terzi 2007) Bu modelde “Çocukların ve ergenlerin yaşamlarında riskin etkilerini azaltmak ve kendini toparlama gücüne doğru gelişmelerini sağlamak için altı temel strateji önerilmektedir.

1. Bağlanmayı Arttırma: Bireyler arasındaki iletişimi artırmayı içermektedir. Öğrencilerin arkadaşları, öğretmenleri ve diğer yetişkinler tarafından kabul görmesi, önemli işler yaptıklarını bilmeleri ve değerli olduklarını hissetmelerini sağlayacak ortamlar oluşturmak hedeflenir. 2. Açık ve Sürekli Sınırlar Oluşturma: Öğrencilerden beklenen davranışları yönelik okul politikasını ve uygulamalarını oluşturmayı içerir. 3. Yaşam Becerilerini Öğretme: İşbirliğini, çatışma çözme becerilerini, iletişim becerilerini, problem çözme ve karar verme becerilerini kazandırmayı içerir. 4. İlgi ve Destek Sağlama: Mutlak olumlu saygıyı ve cesaretlendirmeyi içermektedir. Kişinin destek alacağı bireyler sadece aile üyeleri değil, öğretmenleri, komşuları, arkadaşları da olabilmelidir. 5. Yüksek Beklentiler Oluşturma: Öğrencilerin çabalarını ve ümitlerini belli bir amaca yöneltmelerine, akademik başarı için yüksek ama gerçekçi hedefler belirlemelerine, “yapabilirim” duygusunu geliştirmelerine, destekleyici ve yapıcı geribildirimlerle ne düzeyde olduklarını fark etmelerine yardımcı olmayı içermektedir. 6. Anlamlı Katılım İçin Fırsatlar Sunma: Öğrencilere, problem çözme, karar verme, planlama, amaç belirleme, yardım etme için fırsatlar sunmayı içerir. “6 strateji modeli” ile ele aldığımız kendini toparlama gücünün kazanılması için okulun bu teşvik edici yapısı, Erikson’un modeli ile açıkladığı psikososyal gelişimde de önemli bir rol üstlenmektedir. Ebeveynin okuldaki süreçlerde çocuğunu desteklemesi bu nedenle önem kazanmaktadır. Çocuğundan ayrılamayan ve onunla birlikte okul yaşamının içine nüfus etmeye çalışan ebeveynler çocuklarının bu ortamdan edinebileceği kazanımları da engellemiş olmaktadırlar. Ödevini onun yerine yapmak, yaşadığı her sorun durumunda onun yerine dâhil olup

21


çözmeye çalışmak, çocuğun kendini toparlama gücünü kazanmasına da engel teşkil edebilmektedir. Ebeveynin çocuğun okul yaşamında yalnız başına baş edebilmesine izin verememesi sonucu bilme dürtüsü ve merak yok olurken, çocuğun sorumluluk almaktan uzaklaşması da söz konusu olmaktadır. Ebeveyn ile çocuk arasındaki bu ilişki o an iki taraf için de rahatlatıcı olurken, uzun vadede çocuğun baş edebilme becerilerini yok edebilmektedir.

Yeni Yollar Keşfetmek Çocuklar anne babaların karşılaştıkları zorluk durumları ile başedebilme şekillerinden etkilenmektedir. Argun (2005) göre “Anne babaların öğrenilmiş güçlülük düzeyleri ile çocukların duygusal davranıssal güçlülügü ve kendilik algıları arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle anne baba ve eğitimcilerin, çocukların davranışsal, duygusal

22


güçlülüğü ve kendilik algısını yükseltmek için anne babaların da eğitim düzeylerinin yükseltilmesi gerekir.” Aileler zaman zaman iflas, kayıp, doğal afet veya terör gibi krizlerle karşılaşabilirler. Yaşananları paylaşarak, çözümler için konuşarak ilerleyebilen aileler bağlarını güçlendirmekte, sonraki yaşam için umutlanmayı da kolaylaştırmaktadırlar. Her bireyin baş etme mekanizmalarında farklı ihtiyaçlardan bahsedebiliriz. Lahad (1997) ve ekibi travma sonrası baş etmeyi sağlayan kanalların neler olduğunu araştırmışlar ve ortaklanan bazı baş etme yolları olduğunu tespit etmişlerdir. Yaptıkları bu araştrıma sonrasında yürüttükleri çalışmalarında tespit ettikleri bu kanalların başka kişilere de öğretilmesi kişilerin travmatik yaşantıları ile baş edebilmelerini kolaylaştığını bulmuşlardır. Bu başa çıkma kanallarını; Belief (İnanç), Affect (Duygu), Social (Sosyal), Imaginative (İmajinasyon), Cognitive (Bilişsel), Physiological (Fiziksel) olarak gruplandırmışlar ve BASIC-Ph olarak isimlendirmişlerdir.

• Belief (İnanç) kanalını kullanan bireyler, dine, değer sistemlerine, kendine, bilim adamlarına, aile sistemine, ülkeye, siyasi ideolojilere, doktor, psikolog vb.kişilere inanarak içinde bulundukları durum ile baş etmeye çalışırlar. • Affect (Duygu) kanalını kullanan bireyler; korku, üzüntü, öfke, sevinç, şaşkınlık, çaresizlik, suçluluk gibi tüm duygularını mümkün olduğunca dile getirmeye, başkalarıyla paylaşmaya çalışırlar. • Social (Sosyal) kanalı kullanan bireyler; insanlarla bir arada olma, kendini bir gruba ait hissetme, gruptan destek alma, destek verme, rolünün(pozisyonunun/ durumunun) gereklerini yerine getirerek bulunduğu zor durumla baş etmeye çalışırlar. • Imaginative (İmajinasyon) kanalı kullanan bireyler; hayal gücünü çalıştırıp, yaratıcı çözümler bulmaya, resim yapma, yazı yazma, mizaha başvurma, sanatla ilgilenmeyle baş etmeye çalışırlar. • Cognitive (Bilişsel) kanalı kullanan bireyler; durumla ilgili gerekli bilgileri edinmek, problem çözmeye çalışmak, alınacak önlemleri düşünmek, iç konuşma yoluyla kendini telkin etme, olumlu düşünceler, mantık yürütme, plan yapma yolu ile baş etmeye çalışırlar.

KAYNAKÇA

• Physiological (Fiziksel) kanalı kullanan bireyler ise gevşemeye yönelik bedensel hareketler yapma, hareket etmek, dans etmek, iş yapmak, düzenli-yeterli uyku, dengeli beslenme ve sağlıklı olmayı sağlayacak şeyler yaparak baş etmeye çalışırlar. Baş etmeyi ve yeniden toparlanmayı sağlayan bu kanalların bir veya birden fazlasının tercih edilmesi mümkündür. Duyguların ifade edilmesi, hayal gücü ve yaratıcılık çocukların daha çoğunlukla kullandıkları ve baş etmeyi kolaylaştıran yollardır diyebiliriz. Baş edebilme mekanizmalarının kişiden kişiye farklılıklar gösterdiğini bilmek de önemlidir. Aynı aile içinde farklı yöntemler ile başedebilen bireyler olabilir. Biri bilgi edinme, plan yapma gibi bilişsel süreçlerini kullanırken diğeri üzüntülerinden, korkularından bahsederek duygularını ifade eden bir süreç ile baş edebilmektedir. Aile içindeki bu çeşitlilik içinde çocukların yeni yollar öğrenmeleri mümkün olacak, kendi baş edebilme yollarını oluşturacaklardır. Her birey bu yeni yolları farkedip deneyerek kendisinde de geliştirebilir. Bu nedenle ailelerin karşılaştıkları kriz durumları sonrasında, travmatik etkilerini birlikte aşmak için çaba göstermesi çok kıymetlidir. Ailelerin bu tutumu çocukları için baş edebilmelerini kolaylaştıran, iyileştiren, dayanıklılığı arttıran, ruhu esnekleştiren bir etki yaratacaktır.

• İnternet Alıntısı (Mayıs 2017). http:// www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_ bts&view=bts • Seçkin, Ş. & Hasanoğlu A. (2017). Çocukta Rezilyans, Remzi Kitabevi • Erten, M. İELEV Okul ve Psikanaliz Sempozyumu, Gölge Sanatçıyı Uyandırmak • Erikson, E. H. (1997). İnsanın 8 Evresi, Okuyan Us Yayınevi • Argun, Y. (2005). Anne Baba ve Ögretmenlerin Ögrenilmiş Güçlülügü ile Okulöncesi Çocukların Davranışsal - Duygusal Güçlülügü ve Kendilik Algısı Arasındaki İlişkinin İncelenmesi. T.C. Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Eğitim Bilimleri Anabilim Dalı Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Programı Doktora Tezi, İzmir • Youell, B.(2006). Öğrenme İlişkileriEğitimde Psikanalitik Düşünce, Bağlam Yayıncılık • İnternet Alıntısı (Nisan 2017). http:// dergipark.ulakbim.gov.tr/spcd/article/ viewFile/5000107966/5000100676 TERZİ Ş, (2007) Okullarda Yaşanan Şiddeti Önleyici Bir Yaklaşım: Kendini Toparlama Gücü, Aile ve Toplum, Yıl: 9 Cilt: 3 Sayı: 12 • İnternet Alıntısı (Nisan 2017). http://www. espct.eu/fileadmin/espct/documents/ articles/BASIC_PhLahadDG.docx • Lahad M., BASIC Ph - The Story of Coping Resources, The C.S.P.C Israel

23


Konuk Yazar: Klinik Psikolog Nur Dinçer Genç

ÖĞRENMEYİ ETKİLEYEN DUYGUSAL SORUNLAR Duygular, neyi öğrenmek isteyip istemediğimize karar vermemizi, yeni bir bilgiye ilgi göstermemizi, başaramayacağımız konusunda bizi kaygılandıran bir bilgiden kaçmamızı, başardığımız konulara ise giderek merak ve ilgimizin artmasını sağlar. 24


Öğrenmemiz duygularımızla yakın bir ilişki içindedir. Yaşama dair birçok bilgiyi duygularımız yoluyla elde eder, deneyimler ve hafızamıza yerleştiririz. Her birimiz geçmişteki okul yaşantımızı düşündüğümüzde, en çok aklımızda kalan bilgilerin en sevdiğimiz öğretmenin anlattığı, olumsuz ya da olumlu ilginç bir anıyla bağlantılı ya da çok eğlendiğimiz arkadaşlarımızla çalıştığımız konulara ait bilgiler olduğunu fark edebiliriz. Yoğun duygular yaşadığımız bir anda ya da ortam içinde, düşünme becerilerimiz engellenebilir ya da tam tersi duygularımızın sağlıklı ve dengeli bir şekilde yaşandığı bir öğrenme ortamı öğrenmemizi pozitif olarak etkileyebilir. Duygularımız işin içindeyse, düşüncelerimiz de bundan etkilenecektir. Duygular, neyi öğrenmek isteyip istemediğimize karar vermemizi, yeni bir bilgiye ilgi göstermemizi, başaramayacağımız konusunda bizi kaygılandıran bir bilgiden kaçmamızı, başardığımız konulara ise giderek merak ve ilgimizin artmasını sağlar. Eğer çocuk, pozitif duygular yerine negatif duygular hissediyorsa; örneğin sabah evden çıkarken annesi tarafından azarlandıysa- hissettiği öfke, üzüntü, kaygı gibi duygular o sabah öğrenmeye iyi bir başlangıç yapmasını etkileyecektir. Aksi durumda ise pozitif duyguların yoğunluğu öğrenme kanallarının açık olmasını, ilginin artmasını sağlayacaktır. Duyguların negatif olması kadar önemli bir nokta da kontrol edilemeyen duygulardır. Aşırı heyecan, aşırı öfke, aşırı sevinç, aşırı kaygı gibi çocuğun yönetemediği pozitif ya da negatif duygular da gün boyunca öğrenmeye olan ilgisini etkileyeceklerdir.

Duygusal Sorunlar ve Öğrenme Çocuğun içinde bulunduğu yaş dönemine ait özellikleri tanımak, yaşına ait davranış ve becerileri gösterip gösteremediğini takip edebilmek ebeveynlerin dikkat etmesi gereken bir durumdur. Bazı yaş dönemleri çocuğun daha içe kapandığı ya da tam tersi ilgiyi çekmek adına fazlasıyla dışa vurumcu davranışlar gösterdiği dönemlerdir. Bu bilgilere sahip olan bir anne babanın çocuğunu “sorunlu çocuk” olarak adlandırmayacağı, tam tersi çocuğuna destek olacağı açıktır.

İlkokula başlayan bir çocuk artık bağımsızlaşmayı, kendine güvenmeyi, sorumluluk almayı, kurallara uymayı ve sosyalleşmeyi yeterince öğrenmiştir. Duygularını ifade eder, başkalarında yarattığı duyguları fark eder. Soyut düşünce yavaş yavaş gelişir. Yeni deneyimlere açıktır, deneme yanılma yolu ile sorunlarını çözmeyi öğrenir. Bir şeyleri başarabildiğini göstermek ister ve bunun sonucunda da beğenildiğinin ifade edilmesini bekler. Başarabildikleri konu-

sunda takdir aldıkça kendine güveni hızla gelişir. Toplumun kurallarını öğrenmeye ve onlara uymaya başlar. Cinsiyetine özgü rolünü ve davranışını kavrar. Bu dönemde bir gruba ait olmak, işbirliği yapmak, paylaşmak çocuk için önemlidir. Rekabet duygusu gelişmeye başlar. Artık anne babaya daha az bağımlı hale gelir. Ortaokul süreci ile birlikte ergenlik dönemine hızlı bir geçiş yaşanacaktır. Bu dönemde genç kendi mahremiyetine daha fazla önem göste-

25


recek, kuralları sorgulayacak ve ebeveynlerden uzaklaşıp arkadaşlarına yaklaşacaktır. Bu hızlı gelişim ve değişim süreçlerinin yarattığı sıkıntılar elbette olacaktır. Ancak bu değişimlerin her birini bir sorun alanı olarak görmek, çocuğu “sorunlu çocuk” olarak algılamak ya da her ergenin mutlaka sorun dönemi içinde olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Bu noktadan yola çıkarak çocuklarda ve gençlerde hangi duygusal sorunlara dikkat edilmesi gerektiğine bakılacak olursa, psikolojik travmalar, kaygı sorunları, davranış ve uyum sorunları ( uyku, yeme bozuklukları, tuvalet sorunları, kurallara uymama, duyguları kontrol etme de zorluk vs.) ve çocukluk dönemi depresyonları ön planda olan sorun alanlarıdır. Bu sorun alanlarının bazılarını tanımak ve fark etmek birçok ebeveyn için kolay olsa da, bazı alanları ancak uzman yardımı ile saptamak söz konusudur. Çocukların yaşamlarını doğrudan etkileyen travmalar arasında, ailede kayıp, boşanma, hastalık ve kaza gibi nedenleri sıralayabiliriz. Ancak evde veya okulda zorbalığa maruz kalmak, cinsel istismar, ders başarısızlığına bağlı ortaya çıkan aşırı eleştirilme gibi sorunlardan kaynaklı bir çok travma, ebeveyn ve öğretmenlerin gözünden kaçabilir. Çocuğun akademik başarısında ani değişimler, oyuna ve arkadaşlara karşı isteksizlik, gelecek planlarına ilgi duymama, fiziksel hastalıkların sık ortaya çıkışı gibi belirtileri göz önünde tutmak doğru olacaktır. Çocukluk çağı depresyonu, yetişkin depresyonundan farklıdır. Çocuk, günlük aktivitelerine devam etse de, okula gitmek, arkadaş ile buluşmak gibi yaptığı işlere dikkatini yoğunlaştırmada zorlanır. Geri çekilme, içe kapanma, ilgi ve etkinliklerde azalma ya da tam zıttı olarak saldırganlık, öfke, huzursuzluk ve davranış bozuklukları şeklinde ortaya çıkar. Genellikle bunlara iştah ve uyku ile ilgili sorunlar eşlik eder. Uyku bozuklukları, yalnız uyuyamama, gece korkuları, iştah bozuklukları, kilo alamama ya da tam tersi aşırı yeme ve kilo alma gibi belirtiler bunların arasında sayılabilir. Bazen sık karın ağrısı, baş ağrısı, alt ıslatma gibi fiziksel yakınmalar gözlenir. Ayrıca okul başarısında belirgin düşmeler, okula, derse ve ödevlere ilgisizlik de görülür. Çocukluk depresyonlarının kaynağı olarak, aile içi sorunlar, çocukta var olan öğrenme sorun-

26


ları ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkan aile tarafından aşırı eleştirilme, beklentileri karşılayamama endişesi, arkadaşlar tarafından alay konusu olma, sınav kaygısı ve diğer travmaları sıralayabiliriz. Davranış ve uyum sorunlarına bakacak olursak, uyku ve yeme bozuklukları, tuvalet sorunları ( alt ıslatma, tuvaletini tutma, kabızlık), konuşma bozuklukları (kekemelik), içe kapanıklık ya da saldırganlık, öfke kontrol zorluğu, tikler yani tekrarlayan davranışlar, yalan söyleme davranışının sürmesi, başkalarının eşyalarını izinsiz almak, aşırı hareketlilik ve korkuları sayabiliriz. Bu sorunların da kaynağında yine benzer şekilde aile içi sorunlar, yanlış ebeveyn tutumları, öğrenme ve dikkat sorunları, kaygıyı artıran olaylar, travmalar yer almaktadır. Gerek travmalar, gerek davranış ve uyum sorunları hafiften ağıra, değişik derecelerde ortaya çıkabilir. Bununla beraber, sözünü ettiğimiz bu sorun alanları dışında çocuğun günlük yaşantısında ortaya çıkan ve kısa sürede çözüm getiremediği – sınıf takımına alınmama, arkadaş ilişkilerinde dışlanma gibi problemler de öğrenmeye olan ilgisini etkileyecektir. Yaşanan duygular ne kadar güçlüyse, beyin o kadar güçlü şekilde uyarılır. Duygular dışa vurulduğunda kişi kendini rahatlamış ve gevşemiş hisseder, tam tersine duygular ifade edilmediğinde beyin, öğrenmeye doğrudan etki eden kimyasal salgılarını salgılamaz. Öfke, kaygı, mutluluk ve heyecan gibi duygular ne kadar güçlüyse, beyin o kadar güçlü uyarılacaktır. Duygular öğrenmeyi bu kadar güçlü etkiliyorsa, öğrenme sürecinde duyguları bir fırsat olarak kullanmak da mümkün olabilir mi? Yeni öğrenilen bilgiler ile ilgili pozitif geri bildirimler vermek çocuğun konuyu akılda tutmasını sağlayacaktır. Yeni bir konuyu öğrenmenin kendini geliştirdiğini hissettirmek, öğrenilen bilginin günlük yaşamında yaratacağı farkları fark ettirmek konunun uzun süreli kalıcı olmasına ve kullanılmasına yardımcı olur. Yapılan araştırmalar, öğrenmenin hemen ardından duyguların işin içine katılmasının anımsamayı artıracağını söylüyor. Yapılan bir ödev ya da çalışma sonrasında çocuğun bu çalışmada hoşuna giden yönler, fark ettiği ilginç noktalar,

27


hoşuna gitmeyen kısımlar hakkında tartışmak, çalışma sırasında ve bitiminde hissettiği duygular hakkında paylaşımda bulunmak – eğlenceliydi, başardığımı hissettim, zorlayıcıydı, sıkıcıydı, merak ettim gibi- hem yeni konulara ilgisinin artıracak hem de öğrendiği konunun pekişmesini sağlayacaktır. Güncel olaylar ile öğrenilen bilgilerin birleştirilmesi ve duygularla ifade ettirilerek anlattırılması, öğrenmeyi ve anımsamayı kolaylaştıracaktır. Öğrenilen konunun günlük yaşantısında yaratacağı farkları tartışmak ve bu durumun hissettirdiklerini paylaşmak bunu pekiştirecektir. Çocukluk döneminde karşılaşılan her zorluk ya da yaşanan olumsuz duygu çocuğun negatif yönde etkilenmesine neden olmaz. Bazı zorluklar tam tersine çocuğun gelecek yaşantısı için bir öğrenme fırsatı sunar. Örneğin, korkuyu hissetmezsek, hayatta kalabilme becerilerimizi geliştiremeyiz. Çoğunlukla sabırsızlık ya da sıkılma duygusu yaşayan çocukların, bu duygularını pozitif bir yaşantıya dönüştürme fırsatı varsa hızlı bir öğrenme gerçekleşecektir. Canı sıkılan bir çocuğa ailesi tarafından anında çözümler sunulması, çocuğun her anını bir eğlence ile doldurmaları gerçekte öğrenme yolunda bir engeldir. Olumsuz gibi görünen “sıkılma” duygusu, yaratıcılığını ortaya çıkararak yeni şeyler keşfetmeyi ve kendini oyalayabilmeyi öğretebilecektir. Çocuklar kendi duygularını fark etmeyi, tanımayı ve bunları öğrenme sürecinde kullanabilmeyi başlangıçta ebeveynlerin ve öğretmenlerinin desteği ile öğreneceklerdir. Yetişkinler çocuklara olumlu ya da olumsuz her duygunun yaşamımızdaki varlığını, olumlu ya da olumsuz sonuçlarını öğreteceklerdir. Çocuklar ancak kendine model aldığı bir yetişkini izleyerek, taklit ederek bunu öğrenebilirler. Duygular ile ilgili yaşanan zorluklar ancak duygular tanındıkça ve doğru kullanıldıkça aşılacaktır. Duygularını tutan, ifade etmekten ve yüzleşmekten kaçan ebeveynlerin çocukları da aynı yoldan ilerleyeceklerdir. Bununla birlikte çocuk, duygusal sorunlarının üstesinden gelmeyi öğrense bile yine de bazı öğrenme sorunları yaşayabilir. Öğrenme bozukluğu veya dikkat eksikliği yaşayan çocuklarda başlangıçta sadece öğrenme ile ilgili sorun

28


var gibi gözükse de, zaman içinde yanında duygusal sorunlar da ortaya çıkacaktır. Başaramama endişesi, alay konusu olma kaygısı, aşırı eleştirilme ve değersiz hissetme gibi olumsuz duygular, çocuğun vazgeçmesine neden olacak ve öğrenmesini de mutlaka etkileyecektir. Öğrenme bozukluklarını genel olarak, kişinin zekâsı normal ya da normalin üstünde olmasına ve standart eğitim almasına rağmen okuma, matematik ve yazılı anlatımda kendinden beklenen-yaşına uygun başarıyı gösterememe durumu olarak tanımlayabiliriz. Öğrenme bozukluğu kendi içinde okuma bozukluğu (disleksi), yazma bozukluğu ve matematik bozukluk olarak ayrılabilir. Yani bazı çocuklar okumakta zorluk çekerken bazıları sadece yazmakta, bazıları ise matematikte zorlanabilir. Öğrenme bozukluğu yaşayanlarda aşağıdaki belirtileri gözlemleyebiliriz:

• Dikkatlerini yaptıkları işe verseler bile anlamakta ve öğrenmekte zorlanırlar. • Öğrendiklerini ya da söylenenleri hatırlamakta güçlük çekerler. • Yazıları, okumaları bozuktur; okuma ve yazma hızları düşüktür. • Problem çözerken adımların sırasını karıştırırlar. • Matematik terimlerini, kavramları ve işlemleri anlama ve adlandırmada güçlük çekerler. • Çarpım tablosunu öğrenmede ve hatırlamada zorluk çekerler. • Yazarken ya da okurken harfleri karıştırırlar; harf, hece atlar, ters okur ya da yazarlar. (b yerine d, ev yerine ve gibi) • Okurken gözlerinin yazarken ellerinin ağrıdığından şikâyet ederler. • Sağ-sol, alt-üst gibi kavramları karıştırırlar. • Zaman kavramlarını (dün-bugün-yarın-ayhafta-gün-saat gibi) karıştırırlar. • İmla kurallarını unuturlar. • Yaptıkları bir hatayı defalarca tekrar ederler. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunu ise, çocuğun yaşına ve durumuna uygun olmayan hareketlilik ve dikkatini verememe durumu olarak tanımlayabiliriz. Belirtilerine bakacak olursak dikkat eksikliği ön planda olan kişiler; • Dikkatlerini belirli bir noktada yoğunlaş-

tırmakta güçlük çekerler. • Dağınıktırlar. Masaları, çantaları, eşyaları düzensizdir. • Okula eksik malzeme ile gider veya okuldan eve eksik malzeme ile dönerler. • Unutkandırlar. • Zihinsel çaba gerektiren işlerden (örneğin; ödev ve yazı işi) rahatsızlık duyarlar ve zorlanırlar. • Ayrıntıları kaçırırlar. • Sık sık hayal kurarlar. Zihinleri sürekli bir şeylerle meşgul gibi görünürler. • Eşya kaybederler. • Sıçrayan bir ilgileri vardır, bir şeyle uğraşırken başka bir şeye kolayca kayıverirler. • Yönergeleri baştan sona takip etmede zorlanırlar. • Başladıkları bir işi tamamlamada güçlük çekerler. Hareketliliğin ön planda olduğu kişilerde ise;

• Yerlerinde oturmakta güçlük çekerler. • Çok konuşurlar. Başkalarının sözünü keserler, sınıfta parmak kaldırmadan konuşurlar, sıralarını beklemekte zorlanırlar. • Oturarak oynanan sakin oyunlardan çabuk sıkılırlar. • Kurallara uymakta güçlük çekerler. • Akıllarına estiği gibi davranır, sonuçları düşünmezler. • Yemek yerken, ödev yaparken ve televizyon izlerken sık sık yerlerinden kalkar, gezinirler. • Sabırsızdırlar, dinlemekten hoşlanmazlar. Öğrenme Bozuklukları ve Dikkat Eksikliği /Hiperaktivite sorunları öğrenmeyi doğrudan etkileyen sorunlar olmakla birlikte, bunların dışında öğrenmeyi doğrudan etkileyen duygusal sorunları, bazen aileler ve eğitimciler kolayca gözden kaçırabilirler.

KAYNAKÇA • Gander, M.ve Gardiner, H. (2007). Çocuk ve Ergen Gelişimi. İmge Kitapevi, Ankara. • Mark, S ve Oliver T. (2013) Beyin ve İç Dünya. Metis Yayıncılık, İstanbul.

Nur Dinçer Genç Klinik Psikolog

Nur Dinçer Genç, Klinik Psikolog (A) 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Halen Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsünde Klinik Psikoloji Yüksek lisans programına devam etmektedir. Özel Yüzyıl Işıl Okulları`nda psikolojik danışmanlık biriminde görev aldıktan sonra Psikoterapi Bilim Merkezinde, çocuk ve ergenlerde okul ve öğrenme sorunları, aile danışmanlığı ve çift danışmanlığı alanlarında, okullarda rehberlik birimlerinin yeniden yapılandırılması konularında çeşitli çalışmalar yapmış, eğitimler vermiştir. 2000 yılında Davranış Bilimleri Enstitüsü Çocuk ve Genç Merkezi`nde psikolog olarak göreve başlayan Nur Dinçer Genç, 2011 tarihinden itibaren kendi kurduğu Arkabahçe Psikolojik Gelişim, Eğitim ve Danışmanlık merkezinde terapist, eğitimci ve yönetici olarak çalışmaktadır. 1999`da Travmaya Psikolojik Destek ve Yardım Modeli`nin geliştirilmesi ve uygulanması çalışmalarına katılan Genç, "ÖNSE" (Öğrenmenin Nörogelişimsel Sorunlarını Saptama Envanteri)`nin geliştirilmesi çalışmalarında yer almıştır (2007). 2005 yılında DBE`de anne adaylarına yönelik olarak hazırlanan "Hamile Eğitim Projesi"nin yönetiminde aktif olarak çalışmıştır. Genç, çalışmalarında ağırlıklı olarak Dışavurumcu Sanat Terapisi, Kum Terapisi, Çözüm Odaklı Terapi, EMDR Terapisi, Aile Terapisi ve Jung Terapisi tekniklerini kullanmaktadır. Genç`in çoğunlukla çalıştığı danışmanlık konuları ise, psikolojik travma, okul ve öğrenme sorunları, çocukluk ve ergenlik dönemi sorunları, aile içi iletişim sorunları, hamile danışmanlığı, anne-bebek danışmanlığı ve bakıcı-bebek danışmanlığıdır. Sanat Psikoterapileri Derneği yönetim kurulunda da görev alan Genç, eğitimcilere ve psikologlara yönelik süpervizyon ve eğitim çalışmaları yapmaktadır

29


Yazan: Psikolojik Danışman Yelda Aslan Baştımar Uzman Psikolojik Danışman Yeliz Bilgin

ÖFKEYİ ANLAMAK “Öfke, aklın alevini söndüren büyük bir rüzgârdır.” Andre Gide Öfke kişinin arzu, ihtiyaç ya da planlarının engellenmesi sonucunda hissedilen, fizyolojik ve biyolojik değişimlerin eşlik ettiği bir duygu durumudur. Ancak doğası gereği, bastırmaya çalıştığımız, kimi zaman yok saydığımız ya da doğru yönetemediğimizde istenmedik sonuçlara varan bir yanı vardır. Altta yatan temel ihtiyacın fark

30

edilmesi kişinin duygusal yüklerinden kurtulması ve öfkesiyle baş edebilmesi için önemlidir. Öfkenin altında yatan nedenlere baktığımızda, incindiğimizi, isteklerimizin yeterince karşılanmadığını ya da baş edebileceğimizden fazla sorunla yüz yüze bırakıldığımızı fark edebiliriz.

Öfke, tüm duygular gibi doğal, evrensel ve sağlıklıdır. Öfkeyle ilgili sahip olduğumuz olumsuz algının altında yatan asıl neden, çoğu zaman ona eşlik eden şiddet davranışıdır. Şiddet, engellenmiştik hissi neticesinde kişinin kendini uygun yollarla ifade edemeyip bir nesneye, kişiye fiziksel ya da psikolojik zarar vermesi, diğer bir


deyişle karşı tarafın sınırlarını ihlal etmesi olarak tanımlanabilir. Her şiddet eylemi, içinde öfkeyi barındırabilir ancak her öfke şiddeti doğurmaz. Bu iki kavramın ayrıştırılması öfke duygusuyla barışmamızı sağlayacak önemli bir farkındalıktır.

Bebeklikten İtibaren Öfke Bebeklik döneminde engellemelere verilen ağlama tepkileri, öfkenin yaşamın ilk yıllarından itibaren varoluşumuza eşlik ettiğini gösterir. Bebek, almak isteyip de uzanamadığı bir nesne olduğunda ya da bir şey elinden alındığında bağırarak, ağlayarak, kollarını ve bacaklarını sallayarak yaşadığı öfkeyi ortaya koyar. İlk iki yıl daha çok beden üzerinden dillendirilen öfke, dil becerisinin gelişmesiyle sözel olarak da ifade bulmaya başlar. İsteklerini konuşarak anlatmaya başlayan çocuk, bakım veren kişiler tarafından duyulduğunda ve yanıtlandığında öfke duygusu bir anlama dönüşür. Kimi zamansa çocuk öfkeden korkmayı, uzak durmayı hatta mümkünse bastırmayı ya da yok saymayı öğrenir. Öfkenin ifade edilmesinin, karşımızdaki tarafından kabul ya da onay görmeme ihtimali öfkeyi bastırma nedenlerindendir. Bir diğer nedeni de değişim gerektirmesidir. “Uyumlu çocuk” olma mesajı bilinçli ya da farkında olmadan çocuğa aktarılır. O çocuklar da büyüdüklerinde “Öfkelenmeme gerek var mı?”, “Öfkelenmemin ne yararı olacak ki?” vb. sorularla kendilerini ikna etmeye ve öfkelerini bastırmaya çalışırlar. Oysa öfke derinlerde bir yerde gün yüzüne çıkmayı bekliyordur.

Buzdağının Görünmeyen Yüzü Üzüntü, kırgınlık, hayal kırıklığı, endişe, merak, kaygı, korku gibi acı veren zor duygular kelimelere dökülemeyince, açıklanamayınca ve yaşanamayınca donar, katılaşır ve bir buzdağına dönüşür. Buzdağının görünen yüzü kızgınlıktır, öfkedir; ancak buzdağının sular altında kalan bölümünde ise gerçekte yaşanmakta olan başka duygular yer almaktadır. Örneğin çocuğumuz anlaştığımız saatte eve dönmediğinde ve ona hiçbir şekilde ulaşamadığımızda yaşayacağımız olası duyguların başında endişe gelir. Oysaki kapıdan içeri

girdiği anda ona yansıttığımız duygu çoğunlukla öfke olur. Öfkenin altında yatan duyguları fark etmek, şiddete dönüşmeden çözülmesine yardımcı olur. Öfkenin doğru şekilde ifade edilmesi kişiyi güdüleyici, harekete geçirici bir rol oynar; enerji verir, olumsuz duyguların dışavurumunu kolaylaştırır ve isteklerini elde etme konusunda kişiyi daha atılgan hale getirir. Sağlıklı biçimde ifade edilemeyen, bastırılmaya çalışılan öfke ise ilişkiyi bozmakla kalmaz, kişinin yaşam kalitesine farklı boyutlarda olumsuz etki eder. Kalp hastalıkları, hipertansiyon, şeker hastalığı, baş ağrısı, mide rahatsızlıkları ve depresyon gibi bedene yansıyan durumlar, konsantrasyon bozukluğu, unutkanlık, uykusuzluk, dikkatsizlik, performansta azalma gibi zihinsel aktiviteye yansıyan noktalar ve davranışı etkileyen şiddet olayları, sokak kavgaları, çocuk istismarları, terör olayları, alkolizm, sigara tiryakiliği, ilaç kullanımı, aşırı yemek yeme gibi problemler ortaya çıkar.

Öfke Kontrolünü Geliştirmek İçin Neler Yapılabilir? Uygun yollarla ifade edilen öfke çoğu zaman kabul görür. Dışarıya yansıtılan duygu hem kişiyi rahatlatır hem de çevreye verilmek istenen mesajın net bir şekilde verilmesini sağlar. Öncelikle anne babalar çocuklarını iyi gözlemleyerek öfkenin altında yatan engellenmişlik duygusunu anlamaya çalışmalı, çocuğun içinde bulunduğu gelişim döneminin özellikleri iyi değerlendirilmelidir. Öfkeye yine aynı türden bir tepkiyle karşılık vermemeli, yanlış rol model olunmamalıdır. Çocuğun isteklerini öfke nöbetleriyle elde edebileceği algısı yaratmaktan kaçınılmalıdır. Çocuğa sakinleşebileceği ve kendisini ifade edebileceği bir ortam hazırlanmalıdır. Çocuğun kendisine ya da çevresine zarar verebilecek her türlü girişimi engellenmeli, sakinleşmesinin ardından sorun etraflıca değerlendirilmeli, sorun çözme becerileri geliştirilmelidir. (Bu konuda daha detaylı bilgi için https://goo.gl/MrCRqm linkini inceleyebilirsiniz.) Ergenin ise öfkelendiği durumlarda özel bir çaba sarf edip kendine bakması, vücudunda meydana gelen değişiklikleri ve aklından geçen düşünceleri fark etmesi önemlidir. Bunun yanında düşüncelerin ya da hissedilenlerin karşıdaki kişinin anlayacağı bir dille paylaşılıyor olması gereklidir. Bunu yaparken kişiliğe değil, davranışına yönelmek

uygundur. Düzenli spor yapmak, gevşeme egzersizleri vücut fizyolojisini öfkeden önceki haline getirmeye yardımcı olur. Öfkeye yol açan düşünme biçimini değiştirmek ve sorun çözme becerilerinin geliştirilmek ise öfkeyi dönüştürmek için önemlidir.

Ne Zaman Profesyonel Bir Yardım Alınmalıdır? Öfkenin doğal, hatta sağlıklı bir duygu olduğundan bahsettik, ancak çocuğun öfkesi başkalarına fiziksel ya da sözel saldırıya dönüşüyorsa, neredeyse her gün öfke nöbetleri geçiriyor ve bu nedenle akranları ile sık sık sorun yaşıyorsa, hata yaptığında, oyunda kaybettiğinde, kendine, eşyalara ya da başkasına zarar verdiğinde, yaşamın her alanında öfkelenecek bir şey buluyorsa, daha önce baş edebildiği durumlara artık öfke nöbetleri ile tepki veriyorsa bir uzmana danışmakta fayda vardır.

Çocuklar İçin Öneri Kitaplar • “O Kadar Kızgınım Ki” Prof. Dr. Bengi Semerci, Yeşil Dinozor Yayınları • “Öfkemi Kontrol Etmeyi Öğreniyorum” Marge Eaton Heegaard, İletişim Yayınları • “Öfkemle Nasıl Başa Çıkabilirim” Dagmar Geisler, Gergedan Çocuk • “Öfkeli Örümcek Rıza” Tülin Kozikoğlu, Redhouse Kidz • “Çocuğunuzun Öfkesini Gidermek İçin 55 Öneri”, Martin Stiefenhofer, Erdem Yayınları KAYNAKÇA • Antrobus, L. (2008). “Kim Demiş Yaramaz Diye”. Boyut Yayıncılık. • Lerner, H. (2004). “Öfke Dansı”. Varlık Yayınları. • Öz, İ. (1997). “Ailelere Rehber Kitaplar Dizisi, Çocuk Olmak”. Kök Yayıncılık. • Özmen, A. (2009).“Öfke İle Başa Çıkma”. Nobel Yayıncılık. • Şahin, H. (2005). “Öfke ve Öfke Denetiminin Kuramsal Temelleri”. Süleyman Demirel Üniversitesi, Burdur Eğitim Fakültesi Dergisi, 6 (10) : 1-22

31


Hazırlayanlar: Uzman Psikolojik Danışman Berna Ergun Uzman Psikolojik Danışman Gülseren Kaya Uzman Psikolojik Danışman Revan Çoban

32


RÖPORTAJ: Psikiyartr Dr. Aytül Gürbüz Tükel

ERGENLİK ve CİNSELLİK

Gizemli bir yolculuk gibidir ergenlik, yolun getirdikleri şekillendirir yönü. Kimi zaman sakin sularda yüzülür, kimi zaman o yolda savrulup gidilir. Fırtınalar kopsa da, yolda olma arzusu canlı tutar kişiyi. Kendini anlama yoludur çıkılan yolculuk. Duygularla birlikte değişen bedeni tanımak, anlamlandırmak hiç de kolay değildir. Çocukluk geride kalmış, arzular yön değiştirmiştir. Karşı cins, ulaşılmak istenen bir kıyıdır, karşıda tüm gizemiyle var olan. Tüm bu yol boyunca

anne baba da anlamaya çalışır olup biteni, uyuyan arzuların canlanmasına izler, ergenin kendini anlamasına yardım eder. Bu zorlu yolculukta belki de en çok değişen beden, arzular, karşı cinse duyulan merakla ilgili konuşmak zordur anne babalar için. Nasıl olacaktır korkutmadan, yasak koymadan doğru yolu göstermek? Nasıl anlayacaklardır iç dünyada olup biteni? Psikiyatr Dr. Aytül Gürbüz Tükel ile sizler için tüm bunları ve daha da ötesini konuştuk. Sayın

Tükel, samimi, içten paylaşımları ile konuşulması zor cinsel gelişimi en doğal haliyle aktardı bizlere. Yılların getirdiği engin mesleki tecrübesini dinlerken en mahrem konuları onunla konuşmanın en sıcak halini yaşadık. Sizlerin de keyifle okuyacağınız, başvuru niteliğinde olabilecek, sadece çocuğunuz için değil kendi yolculuğunuzu da gözden geçirebileceğiniz bir röportaj olması dileğiyle…

33


Çağımızın ebeveynleri için ergenliği tanımlar mısınız? Geçmişte yok sayılan ergenliğin artık fark edilen bir gelişim dönemi olduğunu düşünüyorum. Anne babalar ergenlik döneminde olan çocuklarının özel bir dönemden geçtiğinin sanki daha çok farkındalar. Bilimsel olarak ergenliği ele alacak olursak; bireyin biyolojik ve duygusal süreçlerindeki değişikliklerle başlayan, cinsel ve psikososyal olgunluğa doğru gelişmesi ile sürerek bağımsızlığını ve sosyal üretkenliğini kazandığı belirlenmemiş bir zamanda sona eren kronolojik bir dönemdir diyebiliriz. Bu dönemde bedensel değişiklikler, bilişsel gelişim, sosyal-duygusal gelişim, kimlik gelişimi ve cinsel gelişim gözlenir. Anne babaların bu dönemin özelliklerini bilmesi önemlidir. 10-12 yaşa ön ergenlik denir ve ergenlik dönemi davranışları başlar. 12-14 yaş erken ergenlik dönemidir. Bu dönemde fiziksel değişiklikler başlar ve ergen bunları kabullenme sürecindedir. 14-16 yaş orta ergenlik dönemidir ve karşı cinse yönelik ilgi artar, akran ilişkileri önem kazanır. 17-19 yaş geç ergenlik dönemidir ve erişkin yaşamına yönelik planlar yapılır, bu konuda adımlar atılır. Kızlarda ortalama menarş/adet görme yaşı 13’tür. Erken ve geç olgunlaşan kızlar arasındaki ortalama fark 1,5

yaştır. Erkekte ergenlik yaşı ortalama 14’tür. Erken ve geç olgunlaşan erkekler arasındaki fark 2 yaştır. Ergenlik döneminde, karşı cinse ilgiyle beraber cinsel konulara merak da artar. Öfke, üzüntü gibi duygular daha yoğun yaşanır. Uyku ritmi değişiklikleri, iştah artışı, risk alma, heyecan arama, yenilik arama davranışları daha çok görülür.

Ergenlik döneminde ergenin cinsel gelişimi ve ebeveyn ilişkisini nasıl ele almak gerekir?

Cinsel dürtülerin uyanışı ergenlik döneminde nasıl yaşanır?

Aile gencin gereksinimlerine uygun şekilde kontrol ve özerklik arasındaki dengeyi korumalıdır. Ebeveyn kontrolünden kendilik kontrolüne geçiş genelde ergenin yaşadığı sosyal koşullar içinde şekillenir. Bazı ergenlere, karmaşık ve zor kararları bile kendisi vermek zorunda kalacakları kadar geniş bir özgürlük alanı tanınırken bazı ergenler bireysel gelişimleri sekteye uğrayacak kadar aileleri tarafından kısıtlanmaktadır. ABD’de yapılan bir çalışmada (1994), ebeveynleriyle daha iyi ilişkisi olan ergenlerin daha geç yaşta cinsel ilişki yaşadığı saptanmıştır.

Ergenliğin başlangıcında beyin cinsel yönden aktivite kazanırken beden cinsel olgunlaşmasını tamamlamadığı için ergenin kendini kontrol etmesi ve duygularını düzenlemesi zor olmaktadır. Bu süreçte ergenler, nasıl doğru karar vereceklerini, duygularını nasıl kontrol edebileceklerini öğretecek rol modellere, yönlendiricilere ihtiyaç duyarlar. Beyindeki olgunlaşma süreci ergenlik boyunca devam eder. Yaşamın bu dönemi beyin yapısı ve işlevlerinde önemli değişikliklerin olduğu bir dönemdir. Özellikle beynin tepkileri engelleme, kontrol etme, riski algılama, duyguları düzenlemeyle ilgili bölümlerinde değişim olur.

Gençlere yönelik cinsel eğitimin içeriği nasıl olmalıdır? Gençlere verilecek cinsel sağlık eğitimi, gelişim dönemi özellikleri dikkate alınarak yapılandırılmalıdır. Cinsel eğitimin içeriğinde SIECUS (Amerika Birleşik Devletleri Cinsel Bilgilenme ve Eğitim Komisyonu, 2004) göre cinsel eğitim insan gelişimi, ilişkiler, kişisel beceriler, cinsel davranışlar ve cinsel sağlık konularında verilmelidir. İnsan gelişimi alanında üreme, cinselliğin anatomisi ve fizyolojisi, ergenlik, cinsel yönelim, cinsel kimlik konularında bilgilendirme yapılmalıdır. Ergenliğin çocukluktan erişkinliğe geçişte tüm insanlar tarafından yaşanan fiziksel ve duygusal değişiklikleri içeren bir dönem olduğu vurgulanmalıdır. İnsan bedeninin cinsel haz alma, verme ve üreme kapasitesine sahip olduğu gibi kişinin üremek isteyip istemediğine karar verme becerisine de sahip olduğu konularında bilgilendirilme yapılmalıdır. İnsanların büyüyüp geliştikçe karşı cinse veya kendi cinsine yönelik romantik duygular ve cinsel çekim geliştirebileceği, biyolojik cinsiyeti ve cinsel kimliğinin davranışlarını, duygularını ve düşüncelerini etkilediğiyle ilgili bilgi paylaşımda bulunulmalıdır.

34


İlişkiler boyutunda ise aile, arkadaşlık, sevgi, romantik ilişkiler, evlilik, çocuk yetiştirme konularında bilgilendirme yapılır. İnsanların çoğunun aileler içinde yetiştiği, arkadaşlıkların yaşam boyu önemli olduğu, farklı biçimlerde sevgi ilişkilerinin yaşamda her zaman yerinin ayrı olduğu, romantik ilişkilerin, görüşmelerin, buluşmaların insanların yakınlığı ve birlikteliği öğrenmesini sağladığı, evlilik ve yaşam boyu bağlılıkların sık görülen durumlar olduğu, çocuk büyütmenin yaşamdaki en ödüllendirici aynı zamanda büyük bir sorumluluk isteyen rollerden biri olduğu vurgulanmalıdır. Kişisel beceriler alanında, değerler, karar verme, iletişim, girişkenlik, yardım isteme konularında bilgilendirme yapılır. Cinsel davranışlar boyutunda ise, yaşam boyu cinsellik, mastürbasyon, paylaşılan cinsel davranışlar, insan cinsel tepkileri, cinsel işlev bozuklukları konusunda bilgilendirme yapılır. Cinsel sağlık alanında üreme sağlığı, gebelikten korunma yöntemleri, cinsel yolla bulaşan hastalıklar, cinsel istismar konularında bilgilendirme yapılır.

35


Cinsel davranışlar konusunda ergen ile hangi bilgi ne kadar paylaşılmalıdır? Cinsel gelişim bir cinsel uyanış dönemidir. Karşı cinsle arkadaşlıklar ergenin cinselliğinin yaşamındaki yerini fark etmesini ve cinsel rolleri hayata geçirmesini sağlar, sevginin farklı biçimleri de olduğunu öğrenir. 12-13 yaş döneminde bedende değişiklikler, bedene yönelik dikkatte artış, cinselliğe ilişkin merakta artış, kız erkek farklarının ortaya çıkması gözlemlenir. 14-15 yaş döneminde; cinsel ilişki arzusu, öpüşme, okşama gibi davranışlar görülebilir. 16-17 yaş döneminde, kısa süreli ilişkiler, öpüşme, okşama gibi davranışlara ilişkin kaygılar yaşandığı, iletişim ve ilişkilere ağırlık verildiği görülür. 1718 yaş döneminde ise uzun süreli ilişkiler yaşanmaya başlanırken duygusal ağırlıklı ilişkiler önem kazanır. Yaş dönemlerine göre hangi bilgi ne kadar paylaşılmalı diye düşünürsek, 12-15 yaş döneminde insanların cinselliği olan varlıklar oldukları, hangi cinsiyetten, yönelimden, kültürden gelirlerse gelsinler cinsel duygular hissettikleri, aşk, duygusal ve fiziksel yakınlık gereksinimi duydukları belirtilebilir. Her şeyden önce cinselliğin duygusal bir yakınlaşma olduğunun altı çizilebilir. Cinsel duyguların, fantezilerin ve isteklerin yaşam boyu var olan doğal bir süreç olduğu, cinsel duygu, fantezi ve isteklerin mutlaka davranışa dönüştürülmesi gerekmediği vurgulanabilir. Her insanın her türlü cinsel davranışı reddetme hakkı olduğu belirtilebilir. 15-18 yaş döneminde cinselliğin insan olmanın bir parçası olduğu, sağlıklı cinselliğin genel iyilik halini desteklediği belirtebilir. Cinsellik paylaşılan, desteklenen ve istismar edilmeyen bir şekilde ifade edildiğinde daha ödüllendirici olduğu ifade edilmelidir. İnsanların büyüdükçe cinselliğe yönelik ilgilerinin ve ifade biçimlerinin değiştiği belirtilebilir. Birbirini seven insanlar arasındaki cinsel ilişki daha doyurucu olduğu, hem kadınların hem erkeklerin cinsel haz alabildiği ve verebildiği söylenebilir. Çiftlerin kendi aralarında hangi tür cinsel davranışlardan hoşlandıkları ya da hoşlanmadıkları konusunda

36


iletişim kurduklarında cinsel ilişkilerin daha doyumlu yaşanacağı belirtilebilir. Cinsel eylem sırasında herhangi bir noktada kişinin karşı taraftan durmasını istemek ve bu isteğine saygı gösterileceğini beklemek hakkı olduğu vurgulanabilir. Eşler birbirlerinin sınırlarına saygı göstermek ve cinsel yolla bulaşan hastalıkları ve istenmeyen gebelikleri engellemek için ne yapacakları konusunda karşılıklı anlaşmalıdır. İnsanlar yaşlandıkça eşleriyle yeni cinsel paylaşım biçimleri keşfetmeyi sürdürebilecekleri belirtilebilir.

Masturbasyon bir sorun olarak düşünülmeli midir? Aileler karşılaştıklarında ne yapmalıdır? Çoğu insan yaşamında bir zaman mastürbasyon yapmıştır, ne sıklıkta mastürbasyon yapıldığı her insana göre değişir, genç mastürbasyon konusunda endişeleniyorsa veya merak ediyorsa güvendiği bir erişkinle bu konuda konuşabilir. İnsanlar tek ya da evli ya da bir ilişki içinde olsalar da mastürbasyon yapabilirler, mastürbasyon çiftlerin cinsel ilişkisinin önemli bir parçası olabilir. Her konu da olduğu gibi bu konuda da yasaklayıcı bir yaklaşım gençte kaygı uyandırabilir, gelecek yaşamı için bir sorun olabilir.

Sağlıklı cinsel gelişimi engelleyen faktörler nelerdir? Ergenler genellikle cinsel konularda bilgileri aynı cinsten en yakın arkadaşlardan alırlar. Kız çocukları için en yakın arkadaşın cinselliğe yaklaşımı cinsel ilişkiye başlama yaşını belirlemede etken oluyor. Davranış sorunları olan arkadaşlarla birlikteliğin cinsel davranışları artırdığı üzerine çalışmalar olduğunu görüyoruz. Ergen akranları tarafından kabul görmek amacıyla hazır olmadığı ilişkiler içinde de olabiliyor. Araştırmalar, risk alma davranışları olan ergenlerin cinselliği daha erken yaşta ve daha sık yaşadığını gösteriyor. Akademik başarı arttıkça ilk cinsel ilişki yaşının ileriye gittiğini görüyoruz. Yani genç, kendisine yaşamın diğer alanlarında

hedefler koyabiliyor, ergenlik döneminin getirdiği merak ve enerjiyi başka alanlara yönlendirebiliyorsa bedeni ve duyguları arasında da dengeyi sağlayabiliyor. Cinselliğin toplumsal değer yargıları çerçevesinde baskılanması cinselliğe yönelik utanç ve suçluluk duygularının ortaya çıkmasına yol açıyor. Yetiştirilme biçimine bağlı baskılar, erişkin cinsel yaşamında cinsel işlev bozukluklarının ortaya çıkmasında en önemli etkenlerden biri haline geliyor. Cinselliğin yalnızca fiziksel yönüyle algılanması duygusal yakınlaşmaların eşlik etmediği cinsellikler kişiyi zedeleyebiliyor.

de öpmek, sarılmak ya da çocuğa sevgi davranışları göstermesi konusunda ödül teklif etmek, “aşkım, sevgilim” gibi sadece yetişkinler arasında kullanılabilecek ifadelerden uzak durmak da mahremiyet bilincinin kazanılmasına ve yabancılarla ilişkilerdeki mesafenin korunmasına yardımcı olacaktır. Ergenlik döneminde ise gencin mahremiyet kavramını korumaya devam edebilmesi için, ebeveynlerin onun arkadaş ilişkilerine aşırı müdahaleden, telefonunu karıştırmaktan, odasına izinsiz girmekten kaçınarak özel alan ve sınırlarına saygı duyması gerekir.

Cinsel istismar konusunda ne söylemek istersiniz? İstismar sözlü ya da sözsüz, bilinçli ya da bilinçsiz olarak başka insanlar tarafından ifade edilen, zaman ve mekândan bağımsız olarak olumsuz, istenmeyen ve zor kullanılan bir davranış olarak deneyimlenen cinsel ya da cinsellik temelli her türlü davranış biçimidir. Küfür, aşağılanma, küçük düşürülme, kabadayılığa maruz kalma, laf atılma ve bu tür davranışları içeren psikolojik saldırılar, namus cinayetleri, kadın sünneti, zorla seks, tecavüz, ensest, kadın ticareti, zorla gebe bırakma, koca ya da çete tecavüzü cinsel istismar kapsamına girer. Toplumda kadınların %15-50’si yaşamında en az bir kez yakın partnerleri tarafından fiziksel saldırıya maruz kalmıştır. Dünya çapında cinsel istismar vakalarının %40-60’ı 16 yaş altı genç kızlara yöneliktir. Dünyada kadınlara yönelik cinsel istismar oranı, %7-34, erkeklere yönelik oran, %3-29 dur. Cinsel istismara karşı ailenin alabileceği en önemli önlem mahremiyet kavramını bebeklikten itibaren çocuğun yaşantısına yansıtabilmektir. Çocuğun anne babadan ayrı bir birey olduğunu kabul ederek, hem ruhsal hem de fiziksel mesafeyi korumak bu noktada çok önemlidir. Örneğin, 3-4 yaşlarından itibaren tuvalet temizliği, banyo yapma gibi beden mahremiyetini öğrenmesini fırsat sağlayacak alanlarda çocuğun bireyselliğine saygı duyulmalıdır. Aynı şekilde anne baba da evin içinde kendi bedensel mahremiyetlerini koruyarak çocuklarına model olmalıdır. Aynı zamanda çocuğu istemediği hal-

Dr. Aytül Gürbüz Tükel Psikiyatr

Dr. Aytül Gürbüz Tükel, İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi`ni bitirdikten sonra Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde uzmanlık eğitimini aldı. Mesleki eğitimleri arasında psikodrama, psikoanalitik psikoterapi,  cinsel terapi, şema terapi, EMDR bulunmaktadır. Cinsel Eğitim ve Tedavi Araştırma Derneği’nde (CETAD) yönetim kurulu üyeliği ve eğitici terapist olarak görev almaktadır. Avrupa Sexoloji Birliği (EFS) ve Avrupa Cinsel Tıp Birliği`nin (ESSM) birlikte düzenlediği eğitim ve ardından yapılan sınavı geçerek her iki birlik tarafından tanınan "Psikoseksüel Terapist " ünvanını almıştır.

37


Çeviren: Psikolojik Danışman Aylin Germiyen Alioğlu

ÇEVİRİ:

NEDEN BAZI KİŞİLER DAHA DUYARLIDIR? Prososyal davranışlar, başka bir insanın ya da grubun iyilik ve refah halini sağlamak ya da geliştirmek için sergilenen gönüllü davranışlardır. Yardım etmek, paylaşmak, teselli etmek, iş birliği yapmak ve kişiyi potansiyel bir tehlikeden korumak prososyal davranışlara örnek oluşturabilir. 38


Her anne baba çocuğunun sadece akademik anlamda başarılı olmasını değil aynı zamanda topluma yararlı, çevresine duyarlı, paylaşımcı ve yardımsever bir kişi olmasını da arzu eder. Bilim dünyası, böyle bir birey olma yolundaki tutum ve davranışları “prososyal davranışlar” kavramı altında ele alır. Son dönemlerde bu konuda birçok araştırma yapılmıştır. The Hebrew Üniversitesinde (Israil) öğretim görevlisi olan Prof. Ariel Knafo-Noam’ın, Ottama Üniversitesinde (Kanada) öğretim görevlisi olan Dr. Stuart I.Hammond’un, Pittsburgh Üniversitesi’nde (Amerika) öğretim görevlisi olan Dr. Celia A.Brownell’in ve Stanford Üniversitesinden (Amerika) eğitim uzmanı olan Tom Changnon’un prososyal gelişim kavramını ele aldıkları makaleleri biz de sizler için derleyerek ele almaya çalıştık. Prososyal davranışlar, başka bir insanın ya da grubun iyilik ve refah halini sağlamak ya da geliştirmek için sergilenen gönüllü davranışlardır. Yardım etmek, paylaşmak, teselli etmek, iş birliği yapmak ve kişiyi potansiyel bir tehlikeden korumak prososyal davranışlara örnek oluşturabilir. Evrimsel bir perspektiften bakıldığında prososyal davranışların topluluk içinde yaşamanın beraberinde getirdiği uyum sürecinden türemiş olduğu söylenebilir. Bu davranışların gelişimi özellikle sosyal duygusal gelişimin ön planda olduğu çocukluk çağında önemlidir. Prososyal davranışlar ayrıca akademik performans ve problem çözme, ahlaki konularda neden sonuç ilişkisi kurma gibi okula uyum sürecini de kolaylaştıran bilişsel yeterlilik alanlarının gelişimiyle de yakından ilişkilidir.

neden önemli olduğunun farkına varırlar ve bu farkındalık onları bu tarz davranışlara daha çok teşvik eder. Çocuklarda bu davranışların belirleyicileri ve pekiştireçleri çeşitlidir. İlk beş yılda erken ahlak gelişiminin önemli bir temel teşkil ettiği bilinir. Bu yıllarda yardım etme, paylaşma, teselli etme, iş birliği kurma gibi davranışların çok daha kolay edinildiği ve etkili olduğu görülür. Sınırların ihlal edilmesi ve kuralların çiğnenmesi durumunda suçluluk hisseden çocukların, yaptıkları davranışların hem kendileri hem de başkaları için ne şekilde sonuçlanabileceğini görmeleri prososyal davranış sergileme ihtimallerini artırır. Empatinin, prososyal davranışın önemli bir belirleyicisi olduğu konusunda genel bir kabul olmakla beraber, empatinin aşırılık ya da eksiklik şeklindeki uç formlarının, daha sonra psikolojik problemler yaşama riskini artırdığı da öne sürülür. Örneğin evlilikte yaşanan sıkıntılar ya da sağlık sorunları nedeniyle ebeveynleriyle ilgili aşırı endişe duyan ve bunu ifade eden çocukların, ilerleyen zamanlarda kaygı ya da depresyon eğilimlerinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ebeveyn ve akranlarla sosyalleşmek, çocukların prososyal davranış gelişiminde çok önemli bir yer teşkil eder. Bu davranışları modelleyen ve başkalarının perspektiflerini anlamaları için çocuklarını cesaretlendiren ebeveynler, çocuklarının prososyal değerle-

ri içselleştirmelerinde oldukça etkilidirler. Aynı şekilde, işbirliği içeren akran etkileşim alanları yaratan eğitmenler de, prososyal davranışı destekleyen bilişsel becerilerin gelişimini hızlandırabilirler. Prososyal davranışın yaş dönemlerine olan dağılımı incelendiğinde davranışın ortaya çıkış sebebinin birçok nedeni olduğu görülür. Bebekteki prososyal davranış yetişkininkinden o kadar farklı değildir ancak aynı da değildir. Buna ek olarak, bir kişi prososyal davranış sergilemek konusunda her seferinde aynı şekilde güdülenmiyor olabilir. İnsan yaşamının bütünü düşünüldüğünde, genel eğilimin sosyalleşmek ve başkaları ile etkileşim içinde olmak olduğu ancak bu durumun her zaman ahlaki bir çerçevede yaşanmadığı görülür. Hayat deneyimi, sıkı bir çalışma, düşünme ve bağlılık gibi evrelerden sonra prososyal davranışın ahlaki niteliğinin yerleşeceğini söylemek mümkün olabilir.

Prososyal Davranışlar Prososyal davranışların 18 aylık bebeklerde dahi, nesnelere ya da olaylara karşı verdiği tepkilerle kendini gösterdiği görülür. Örneğin bebek, karşısında ağlayan biri varsa bu kişiden etkilenir, empati kurar ve ağlamaya başlar. Üç dört yaşlarında ise prososyal davranışlar daha kompleks bir yapı kazanır. Kişi, etraflarındakilerin olumsuz duygularına, yardım etme, teselli eme ve paylaşma şeklindeki davranışlarla kolay ve çabuk bir şekilde cevap verir. Yine bu yaş döneminde, çocuklar kendileri ile cinsiyet ya da ırk gibi benzerlikler paylaştığı kişilere karşı daha fazla yardımsever olurlar. Çocuklar sosyal-bilişsel gelişim alanında ilerledikçe ve yaşıtları ile daha fazla zaman geçirdikçe, başkalarına yardım etmenin

39


Yaşlara Göre Prososyal Gelişim • Bebeklik ve Yürümeye Başlama Evresi: Yardım Etme, Paylaşma ve Önemseme: Empati bebeklerde prososyal gelişimi destekleyen en önemli faktörlerdendir ve başka bir bebeğin ağlamasını duyan bir bebeğin ağlamaya başlaması ile örneklendirilebilir. Yürümeye yeni başlayan bebeklerdeyse diğerlerini teselli etmek öne çıkar. Yetişkinlere yardım etmek şeklinde açığa çıkan davranışlar ise öncelikli olarak çocuğun yakınlık ihtiyacından ya da onlarla eğlenceli bir şey paylaşma isteğinden doğsa da zaman içerisinde bir prososyal davranışın sebebi değişebilir ve eğlence olarak başlayan bir süreç sorumluluk duygusuna dönüşebilir. • Çocukluk: Kendi ve Diğerleri Üzerine Düşünme: Dört yaşından itibaren çocuklar kendilerinin ve diğerlerinin davranışları üzerine düşünmeye başlarlar. Bebekler paylaşım konusunda eşitlik beklerken çocuklar kaynakların paylaştırılması esnasında çaba, ihtiyaç, grup üyeliği, bedel ve geçmiş yaşantıları da göz önünde bulundurmaya başlarlar. Araştırmalar endüstriyelleşmiş toplumlarda çocukların ebeveynlerinden çok akranları ile benzeştiğini gösterir. • Ergenlik ve Yaklaşan Yetişkinlik: Gönüllü Olma ve Kimlik: Prososyal davranış, hormonal ve ruhsal değişiklikler nedeniyle önegenlikte azalma eğilimindedir ancak zaman içerisinde eski haline döner. Ergenlerin sosyal olarak bağımsızlaşmasıyla, vatandaşlık görevleri veya gönüllü hizmet şeklinde farklı türlü bir prososyal davranış modeli doğar. Bu dönemde sergilenen ve uzun süreli adanmışlık gerektiren prososyal davranışlar, kişinin davranışlarının başkalarının hayatında olumlu bir fark yaratabileceği hissini yaratır ve kimlik gelişimini destekler. Bu dönemde gerçekleştirilen gönüllü etkinlikler, kişinin yetişkinlik hayatında da belirleyici olur. • Yetişkinlik ve Ötesi: Gelecek Nesiller ve Ahlaki Simgeler Yetişkinlikle birlikte çok az sayıda kişinin çevresindeki kişilerin yararını düşünerek kahramanca fedakârlıklar ve adanmışlıklar sergilediğini görürüz. Sosyal psikoloji alanında yapılan çalışmalar yetişkinlikle birlikte topluluk içerisindeki yardım etme oranının azaldığını ortaya koyar. Bu da yetişkinlerin çocuk ve ergenlerden daha az prososyal davranış sergilediğinin göstergesidir.

40

Prososyal Davranışların Gelişimini Desteklemek İçin Neler Yapılabilir? Ebevynler, eğitimciler ve bakım veren kişiler, etraflarındakilere direkt yardımda bulunmanın ötesinde çocuklarının sosyal hayatlarındaki ahlaki beklentilere referans vererek onlarla konuşabilir, aile ve sosyal hayatlarının içerisinde işbirliğini güçlendirebilir ve bu şekilde prososyal davranışları destekleyebilirler. • İyi Bir Model Olun: Çocuğunuz kimseyle olmadığı kadar sizinle zaman geçirir ve gördüklerini kopyalar, bu noktada ona iyi bir model olun, gergin olduğunuz zamanları kontrol etmeye çalışın. Çocuğunuzun gergin olduğu anları da anlamaya çalışın. Makas kullanmayı öğrenmek de, arkadaşlık kurmak da kolay değildir, zorlandığını hissettiğinizde ara verip sakinleşmesini sağlayın.

• Hoşgörülü Olun. Sizden farklı etnik köken, dini inanış, giyim tarzı ya da yaşam şekline sahip kişilerle ilgili önyargılı olmamaya çalışın. Siz hoşgörülü olduğunuz oranda çocuğunuzun da olacaktır. Çocuğunuzun farklı arkadaşları ile beraber oynaması, özel bir günü kutlaması, yemek yemesi için ortamlar yaratın. • Çocuğunuzun Çocuk Olmasına İzin Verin: Çocuğunuzdan çocukça davranışlar bekleyin, yetişkin davranışları değil. Sosyal gelişim küçük adımlarla sağlanır ve her yeni adım bir öncekinin üstüne kurulur. Her çocuğun daha zor evrelere geçmeden önce oynamak ve etrafını keşfetmek için zamana ihtiyacı vardır. • Çocuğunuza Şefkat Gösterin: Çocukların sevildiklerini duymaya ihtiyaçları vardır


Ebeveyn olarak çocuğunuzun davranışlarından her zaman hoşlanmayabilirsiniz ancak bunun duygularınızı değiştirmediğini söyleyebilirsiniz. Gerektiğinde, “Seni seviyorum ancak arkadaşına bunu demiş olmandan hiç hoşlanmadım” gibi cümleler kurabilirsiniz. • Ev Hayatına Dair Net Kurallar Koyun. Çocukların kuralların varlığıyla beraber gelen yapıya ve sınırların varlığını hissetmeye ihtiyaçları vardır. Ev yaşamına ilişkin kurallar çocuk ile beraber konuşulmalı ve herkes tarafından takip edilmelidir. • Tutarlı Olun. İki ebeveyn arasındaki tutarlılık önemlidir. Çocuk, hangi ebeveynin kuralları esnetebileceğini sezer bu yüzden iki ebeveyn de önceden hemfikir olmalıdır. Çocukların anlamak ve hatırlamakta zorlanmayacağı kurallar koymaya özen gösterin. • Mantıklı Sonuçlar Yaratın. Çocuklar kuralları çiğnerlerse, bunun sonuçlarını kabul etmek durumundadırlar. Bunlara uygun sonuçların ne olacağını onlara anlattığınızdan emin olun ve gerçekten uygulayabileceğinize inandığınız yaptırımları gündeme getirin. • Öfke Nöbetlerini Cesaretlendirmeyin: Çocuklarınıza arzu ettikleri her şeyi öfke nöbetleri sergileyerek alamayacaklarını öğretin. • Orada olun. Çocuğunuzu dinleyin. Onunla konuşun, beraber eğlenin. Ona destek olun ve onu cesaretlendirin. Sizin gibi çocuğunuzun da iyi ve kötü günleri olacaktır. Kendisini kötü hissettiğini fark ettiğinizde konuşması için onu teşvik edin ve kendinizle ilgili bir paylaşımda bulunun. • Özür dileyin. Çocuğunuza üzüntüsünü hissetmesi ve bunu dile getirmesi konusunda destek olun. Çocuğunuz hata yaptığında bunun söylenmesine ihtiyaç duyar. Birinin canını acıttığında, bir kuralı ihlal ettiğinde ya da bir arkadaşının kendisini kötü hissettiğini fark ettiğinde üzülmesi de doğaldır. Siz de aynı şekilde üzgün olduğunuzu dile getirmekten ve gerekiyorsa özür dilemekten çekinmeyin. • Onu cesaretlendirin. “Bu iyi bir denemeydi.”, “Neredeyse başardın.”, “Yarın da denemeye devam edebilirsin.” gibi cümlelerle çocuğunuzun kendine güvenini artırmasını sağlayın. Çocukların kendileri ile ilgili olumlu duygular duymaları önemlidir. • Korkularınızı kendinize saklayın. Korkularınızın çok görünür olması çocuğunuzun da bundan etkilenmesine ve benzer şekilde hissetmesine sebep olabilir.

• Espri Anlayışınızı Koruyun. Gülümsemek ve kahkaha atmak gerilimi azaltır. Çocuğunuzla beraber gülün ve kendinize gülün. “Annen gömleğini yanlışlıkla ters giydi, ne komik değil mi?” diyerek onun da yeri geldiğinde kendisi ile eğlenmesine örnek teşkil edin. • Onu Yeni Durumlara Hazırlayın. Çocuklar girdikleri yeni ortamlardan neler beklemeleri gerektiğini bilmelidirler. Onlara karşılaşacakları kişileri ve olayları anlatabilir hatta önceden kısa bir karşılaşma anı yaratabilirseniz yeni deneyimlerle ilgili kaygı duymayacaklardır. • Karşılaştırma Yapmayın. Her çocuğun bir birey olduğunu unutmayın. Onları kardeşleri, arkadaşları, akrabaları ya da etraftaki bir “süper çocuk” ile karşılaştırmayın. Ona saygı duyun ve onu kendi şartlarında kabul edin. • Karar Almasında Yardımcı Olun. Çocuğunuzun kendi giysilerini, yiyeceklerini seçmesine, kiminle ne oynamak istediğine karar vermesine izin verin. Çocuklar yetişkinlere göre uygun olan kararlar veremeyebilirler. Kendi karararını alması ve sonuçlarını yaşaması için ona alan verin. • Beklemeyi Öğretin. Çocuğunuza haz ertelemesini öğretin. Yaşıtları ile oynarken kaydırak sırasında öne geçerse ya da bir arkadaşının elinden şekerini alırsa arkadaşının nasıl hissedeceğini konuşun. • Paylaşmayı Öğretin: Hikâye, gülümseme,

şaka, ödül, oyuncak, salıncak, oyun... Bunların hepsi paylaşılabilir. • Uygun Davranışları Ödüllendirin: “Teşekkür ederim.”, “Lütfen”, “Affedersiniz” gibi sözcükleri duymak istediğinizi çocuğunuza hatırlatın ve kendiniz de çocuğunuzla konuşuyorken bunları mutlaka kullanın. • İleriyi Tahmin Etmeye Çalışın: Çocuğunuzun yaşayabileceğini öngördüğünüz problemlere dair hikâyeler okuyun ve tartışın. KAYNAKÇA • A., Knafo-Noam (2016). Prosocial Behaviour. Encyclopedia on Early Childhood Development. The Hebrew University of Jerusalem, Israel. • Hammond, S. I, PHD & Celia A.Brownell,PHD (2015). Prosocial Development Across the Lifespan. University of Ottama, School of Psychology, Canada. University of Pittsburgh, department of Psychology, USA. • İnternet alıntısı, 2016 Ekim, www. stancoe.org/ Tom Changnon, Superintendent. Stanislaus Counrty Office of Education. University of Standford

41


BİZDEN HABERLER Önleyici Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi Çalışmaları Eğitimde Bağlamdan Tasarıma Eğitim sürecinde gelişimi destekleyen, olası problem durumlarını önleyen yapılar oluşturabilmek önemlidir. Bu yapıların oluşması için çağın getirdiği farklılıkları, eğitim sürecine dâhil olan tüm paydaşların ihtiyaçlarını ve birbir-

42

lerine olan etkilerini değerlendirebilmek yani sistem bakış açısıyla bakabilmek gerekir. Bu bakış açısı önleyici çalışmaların planlanmasında etkili yöntemlerin oluşturulmasına katkıda bulunur. Bizler önleyici çalışmalarımızı bu bakış açısı doğrultusunda, okul topluluğunun diğer üyeleri ile birlikte planlıyoruz. Gelişim’in bu sayısında da bu yolculuğu sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Eğitim ortamı bireye bilişsel bir içerik sunarken, psiko - sosyal gelişimini destekleyecek içeriklerle de buluşturur ve bireyin gelişmesine hizmet eder. Etkili uygulamalar yapabilmek için, içinde bulunulan tüm sistemin oluşturdukları yani bağlam önemlidir. Çünkü bağlam süreçte olanları etkiler. Problem durumlarına hiyerarşik bir düzenle veya üzerinde ekip olarak düşünerek müdahale etmek mümkündür.


Öğrenen okul topluluğu, bağlamı kullanarak yenilikçi çözümler oluşturabilir. Üç yıl önce bu amaçla okul topluluğuna katkıda bulunacak bir çalışma için Doç. Dr.Kemal Kuşçu’nun “Öğrenen Organizasyonlar” başlıklı çalışması ile eğitimcilerimizi buluşturmaya karar verdik. Önce Levent ve Tepeören Yerleşkelerimizin Lise Yöneticileri, Bölüm Başkanları ve Psikolojik Danışmanları ile dört günlük bir eğitim çalışması gerçekleştirdik. İlk oturumda ortaokul ve ilkokul müdürlerimizi de davet ederek “Öğrenen Organizasyonlar” eğitimi hakkında bilgilenmelerini istedik. “Öğrenen Organizasyonlar” çalışması ile tasarım kavramını ele aldık ve “Eğitimde bağlamdan tasarıma” giden süreci deneyimlemiş olduk. Eğitimde “Yönetim süreçleriyle öğrenme süreçlerinin bir araya getirilmesi ve karşılaşılan durumlara öğrenen bir organizasyon olarak çözümler geliştirilmesi” temasını çalıştık. Çalışmaya katılanlar olarak deneyimleri bilgiye dönüştürebilmeyi, katılımcı – gözlem yapabilmeyi, bilgiyi hareketlendirerek refleksiyon yapabilmeyi, kısaca bilgiye işlev kazandırarak tasarım yapabilmeyi öğrendik. Bu deneyim ile okul topluluğunu tasarım konusunda yüreklendirerek, problem çözerken hangi adımların atılması gerektiği noktasında yol gösteren “Cynefin Modeli” ile tanışmış olduk. Bu modeli, problem durumlarını ayırt etmek ve ilerlemek için bir tanılama aracı olarak da tarif edebiliriz. Dave Snowden, kompleks, uyarlanabilir sistemler üzerinde yaptığı çalışmaları, yaşam çerçevesi (cynefin frame) olarak ifade etiği bu model ile açıkladı. ( https://www.youtube.com/watch?v=N7oz366X0-8 ) Cynefin Modeli, liderlerin bağlamı belirlemelerine ve böylece uygun seçimler yapmalarına yardımcı olur. Modelin sunduğu bakış açısı ile daha etkin planlamalar yapılması mümkün olabilmektedir. Bu modelde karşılaşılan durumlar basit, karışık, karmaşık, kaotik ve düzensizlik alanları olarak ele alınmaktadır. Liderler durumun hangi alanda yer aldığını tespit edebilirlerse, çözüm yolu için karar alabilir ve bağlamsal olarak uygun yollarla müdahale edebilirler. (https://hbr.org/2007/11/a-leaders-framework-for-decision-making ) Basit Alan; karşımıza çıkacak tüm problemlere hakim olduğumuz alandır. Neden ve etki arasındaki ilişki herkes tarafından rahatlıkla görülebilir. Tek çözümü olan problemler burada

ele alınabilir. Bir planlama eksikliği veya ihmal nedeni ile hızla karmaşaya veya kaotiğe geçiş mümkündür. Karışık Alan; problemlerin fark edilebilmesi mümkün olsa da çözümü konusunda desteğe ihtiyaç duyulan alandır. Neden ve etki arasındaki ilişki analiz ve uzmanın bilgi desteği ile algılanabilir. Hata yapma olasılığı vardır. Bazı karışık durumlar karmaşığa ve kaosa kolayca yaklaşabilir. Çatışmanın daha sık yaşandığı alandır. Zaman yönetimi çok önemlidir. Karmaşık Alan; yaşanan problemleri anlamak için yaratıcılığın gerektiği alandır. Karmaşık ve bilmediğimiz bir alandır. Neden ve etki arasındaki ilişki sadece geçmişe bakarak algılanabilir, önceden algılanamaz. Bu alanda çıkan problemlerde herkesin bir fikri vardır ama çözüm yoktur. Karmaşık süreçler çok kırılgandır ve tüm sistemi etkiler. Kaotik Alan; bilinmezlik, çözümsüzlük, çaresizlik ve kaosun hakim olduğu alandır. Neden ve etki arasında sistemler seviyesinde bir ilişki yoktur. Kaotik ortamda aslında öğrenme başlar ve yeni modeller öğrenilir. Ancak kaotik durum sürdürülürse gerilemeler olabilir.

Eğitimde öğrendiklerimizle gönüllü bölümlerle çalışmalara başladık. Çalışmamız için “Eğitim Sürecinde Bağlamdan Tasarıma” başlığını seçtik. Bu eğitimi; Ortaokul Fen Bilgisi Bölümü ile “ Sorumluluk” kavramını ele alarak 27 Ağustos 2015, 09 Aralık 2015, 16 Mart 2016 ve 5 Eylül 2017 tarihlerinde çalıştık. Ortaokul Sosyal Bilgiler Bölümü ile “Motivasyon” kavramını ele alarak 28 Ağustos 2015, 18 Aralık 2015, 10 Mart 2016 ve 5 Eylül 2017 tarihlerinde çalışmamızı gerçekleştirdik. Ortaokul Türkçe ve Matematik bölümleri ile 2 Eylül 2016 tarihinde çalıştık. Bu yenilikçi modeli temel alarak öğrenen organizasyon bakış açısı ile çalışmaya devam etmek istiyoruz. 2017 Ağustos ayı içinde tüm lise öğretmenlerimize yönelik “öğrencilerle ilişkiler” temasını ele alarak bu çalışmaları sürdürmeyi planlıyoruz. KAYNAKÇA • Kuşçu, K. (2014-2015). Öğrenen Organizasyonlar” Eğitimi, Terakki Vakfı Okulları • İnternet Alıntısı, (Mayıs 2017), https://www.youtube.com/ watch?v=N7oz366X0-8 • İnternet Alıntısı, (Mayıs 2017), https:// hbr.org/2007/11/a-leaders-frameworkfor-decision-making

43


Geleceğin mesleği ne olursa olsun. Ben ne yapacağımı biliyorum. Hayallerim var. Terakkili’yim.

Terakki Vakfı Okulları

Tek Terakki. İki yerleşke. Levent

. Tuzla/Tepeören


terakki.org.tr


Gelisim Dergisi 2017 - Sayı 14  

Terakki Vakfı Okulları Psikolojik Danışma ve Rehberlik Servisi tarafından hazırlanmıştır.

Advertisement