Page 1

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

32 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 1137

12 Ekim 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 33

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Attila İlhan’la hayatın içinden

Dünün güzel ütopyasını bugünün gerçeğine taşıyan

Hobsbawm’ın ardından... Çölün insanları

Şarabî deniz

Çok kültürlülük

İngiliz emperyalizminden balyoz tertipçilerine komplo teorileri


Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

3

SUNU

İÇİNDEKİLER Haftanın Portresi: Nilgün Marmara

s. 4

Şarabî deniz

s. 5

Attila İlhan’la hayatın içinden

s. 6

Ekrana hâkim izleyici

s. 7

Kıvılcımlı’nın düşün hazinesiyle tanışmak…

s. 8

Çok Kültürlülük

s. 9

Felsefenin felsefe dışından aşılması

s. 10

Oryantalistleştirilen kavram: Köktendincilik s. 11 Kapak: “Sıradışı İnsanlar”ı yazan sıradışı tarihçi

s. 12

İngiliz emperyalizminden Balyoz Tertipçilerine komplo teorileri

s. 14

Oryantalizmin “öteki”ye resimle saldırısı: s. 15 Görünmeyeni sergileme motifi olarak Odalık “İnsan en çok canı yandığında insandır” Yeni Çıkanlar

Olan biten Frankfurt Kitap Fuarı 10 – 14 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu sene fuarın onur konuğu Yeni Zelanda. Dünyanın en büyük kitap fuarı olarak bilinen Frankfurt fuarında bu yıl toplam yüz ülkeden katılım sağlanacak, sayısı 7bini aşan standlarda bu ülkelerden “yeni çıkanlar” sergilenecek. Kitap okuma alışkanlığı en yüksek olan ülkeler arasında gösterilen Almanya ise bu yıl fuar öncesi e-kitabı tartışıyor. Geçtiğimiz yıl Almanya çapında yapılan kitap satışlarının dörtte birini e-kitap oluşturuyor. Dünya basını fuarın açılış haberlerini bu gelişmeyle birlikte duyururken fuar yöneticisi Juergen Boos açılış konuşmasının büyük bölümünü bu konuya ayırdı. Çeşitli değerlendirmelerde bulunan Boos, değişimin farkında ama kitabın toplumlar açısından önemini de unutmuyor: “Her şey değişir. Sonunda her şey aynı kalır.”

s. 16 s. 18-19

Çocuk: Geleceğin öykücüleri

s. 20

Sahaf: Dağa çıkan devrimcinin anıları

s. 21

Alıntı Test-Bulmaca

s. 22

*** Ülkemizden bir fuar haberiyle devam edelim: Edirne Kitap Fuarı bu yıl ilk kez düzenlenecek. 11 – 17 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek fuara 30 yayınevi katılıyor. Hafta boyunca çok sayıda yazar Edirnelilerle bir araya gelme fırsatı bulacak. Emekçizade Kervansaray’da yapılacak etkinliğe tüm Edirneliler davetli. Haftaya görüşmek dileğiyle...

ÖneriYorum

BARIŞ TERKOĞLU

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç

Yazıişleri Müdürü: Damla Yazıcı

Yazıişleri: İrem Halıç, Deniz Antepoğlu, Cenk Özdağ Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Alev Özgenç

1)

Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Karl Marks Dünyanın yörüngesini anlamak için

2)

Küçük Kara Balık, Samed Behrengi Merak etmekten korkmamak için

3)

Sevda Sözleri, Cemal Süreya

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

Uçurumda açan çiçekler için

4)

Kırmızı ve Siyah, Stendhal İnsanda onuru tanımak için Samizdat, Soner Yalçın

5) İçimizdeki Silivri'yi görmek için

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com

Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Oruçreis Cad. Remzi Özkaya Sok. No:16 Bahçelievler / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Çölün insanları

HAFTANIN PORTRES

Nilgün Marmara

Isabelle Eberhardt

(13 ŞUBAT 1958 - 13 EKİM 1987) Nilgün Marmara da Plath gibi küçük yata babasn kaybetmi ve bu onda derin bir etki brakmtr: “Ben babamn yuvarlad çn altnda kaldm...” iirlerinde ölüme yaknlk dikkat çeken unsurdur

Bir ev, bir aile, bir mülk veya kamusal bir görev sahibi olmak ve sosyal makine içinde yararl bir çark olmak... Bütün bunlar insanlarn büyük çounluuna, entelektüeller ve hatta kendilerini bütünüyle özgürletirmi addedenlere

bile, gereklilik hatta zaruret olarak görünür. Ancak, bu tür eyler ötekilerle temastan, özellikle düzenli ve sürekli bir temastan doan farkl bir tür kölelik biçimidir sadece PINAR METE pnar.mete@gmail.com

Ünlü şair Nilgün Marmara, 1958 yı- ladığı çığın altında kaldım...” Şiirlerinde lında İstanbul Kadıköy’de doğdu. Kadıköy Maarif Koleji’ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Bitirme tezini “Sylvia Plath’in Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” üzerine yazdı ve şairliğini şekillendiren de Sylvia Plath’in hayatı ve edebiyatı olmuştur.20. yüzyılda karşımıza çıkan gizdökümcü türün de şair üzerindeki etkisini görmek mümkündür. 1980 darbesini yaşamış herkes gibi, şair de siyasal ve sosyal sorunlar arasında sıkışmış ve varoluş sorunsalına eğilmiştir. Ancak o döneminin “marjinal”lerindendir. Edebiyat dünyasına İlhan Berk tarafından tanıtılmıştır. Daha sonrasında Ece Ayhan, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Turgut Uyar, Edip Cansever, Cihat Burak gibi pek çok isimle tanışmış ve etkilemiştir. Cemal Süreya kendisini yazar F. Scott Fitzgerald’ın eşi Zelda’ya benzetir ve ismi arkadaşları arasında “Çılgın Zelda” olarak anılmaya başlar. Nilgün Marmara’yı ve şiirini anlayabilmek için kuşkusuz Sylvia Plath ile özdeşleşmesinden, ondan etkilenmesinden de bahsetmek gerekmektedir. Nilgün Marmara da Plath gibi küçük yaşta babasını kaybetmiş ve bu onda derin bir etki bırakmıştır: “Ben babamın yuvar-

ölüme yakınlık dikkat çeken unsurdur. Manik-depresif ruh hali de şiirlerini oluştururken etkisini hissettirir. Okulu bitirdikten sonra Kağan Önal ile evlenir ve eşinin işi nedeniyle bir süreliğine Libya’da yaşamak zorunda kalır. Bu durum ruh halini olumsuz yönde etkiler ve Türkiye’ye geri döndüğünde doktorlar yazmamasını tavsiye eder. (tıpkı Virginia Woolf gibi) Ancak bu uyarıları dikkate almaz. Şairliği ile hayata dayanabiliyordur ve ona göre “hayatın neresinden dönülse kârdır”. Yaşama karşı ölümü tercih eder ve henüz 29 yaşındaykan evinin balkonundan atlayarak tıpkı çok sevdiği Sylvia Plath gibi intihar eder. tükenirdi monolog kaçarken içine düştüğüm kara toplum big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi üstüste gömülürken saydam yaşamlar bir yankı duyulurdu hiç’likten bütün yalnızlıklarınızın ilenci korusun çoğulluklarınızı cinnet koyun erdemin adını maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın hepiniz mezarısınız kendinizin...

Isabelle Eberhardt’ın “Unutuşu Arayanlar’’ isimli öykü kitabı Alakarga Sanat Yayınları’ndan çıktı. Oldukça ilginç bir yaşamöyküsüne sahip -annesi Rus asıllı bir aristokrat, babası ilerleyen yaşlarda Müslümanlığı seçmiş Ermeni asıllı bir rahip olan- yazar Müslüman olarak dünyaya geliyor ve yaşamının bir bölümünü “Si Mahmoud Essadi” takma adı ile erkek kılığında çöllerdeki keşif gezilerinde geçiriyor. Kendisini muhabir olarak tanımlayan Eberhardt, öykülerinde çöllerdeki dingin yaşamın resmini çiziyor. Eberhardt’ın öyküleri çöl tasvirinin yanı sıra toplumsal sorunlara da değinmeden geçmiyor. Dünyanın unutulmuş köşelerinde yaşayan insanların hak arayışlarını, çaresizliklerini ve kabullenişlerinin öyküsünü aktarıyor bize. “Suçlu’’ isimli öyküde anlatılan Cezayir’de bir “iskan’’ politikası sonucu arazileri ellerinden alınıp sembolik bir bedel ile avutulmaya çalışılan köylüler günümüzdeki “kentsel dönüşüm projesini’’ anımsattı bana. “Fakat el koyma gelip çattı ve yetkililer çiftçilerin elindeki toprakların yasal hak sahipliği konusunda uzun ve karmaşık bir soruşturmaya başladılar. İşlerini yürütebilmek için, uzun süre önce ölmüş kadıların sararmış, yıpranmış belgelerine müracaat ettiler, bu belgeleri didik didik ettiler. Böylece kabile üyeleri arasındaki akrabalığın yakınlık derecesini keşfetmeyi başardılar. Sonra bu keşifleri sürecin ilerleyişinde bir esas olarak kullanarak, dağıtılacak tazminatı belirlediler. Burada da bürokrasinin gülünçlüğü kendini gösterdi ve zavallı çiftçilerin kötü sonunu hazırladı.’’ Yazarın anlatımında oradaki insanların yaşamlarının devinimlerinin ritmi kulağınıza ulaşıyor. Uzak ülkelerden gelen bu melodi size duygu bakımından çok tanıdık gelen fakat biçimsel açıdan bir o kadar yabancı bir dünyaya sürüklüyor.

EVSZLK VE YOKSUNLUUN BERABERNDEK ÖZGÜRLÜK “Dışarıda’’ başlıklı öyküde ise dünyadan sadece yaşamını sürdürmesine yetecek ekmekten başka bir beklentide bulunmayan, özgürlüğün vücut bulduğu bir insan anlatılıyor. “Onu bir derbeder olmakla suçladıklarında, her zaman aynı şeyi söylemiştir: Çalmadım. Yanlış bir iş yapmadım. Fakat insanlar bunun yeterli olmadığını iddia ettiler, onu dinlemediler. Bu ona haksızlık olarak görünür, tıpkı ana yollarda okuma yazma bilmeyenlerin anlamasınını beklendiği işaret levhaları gibi.’’ Yazar, bir kere dünyaya gelmiş olanın itaat etmeye zorlandığı düzenin itaat etmeyeni yabancılaştırmasını yalın bir dille ifade etmiş. Yadırganan boyuneğmezlik meczupluk olarak adlandırılıp kişi tamamen yalnızlaştırılıyor. Bu yalnızlık sistem içindeki geçici yalnızlıklardan oldukça farklı. Kişinin yaşamdaki koşuşturmadan, hırslardan vazgeçişi ona kendince yaşama özgürlüğünü getirirken yoksulluğa da mahkum ediyor. Bu durumu yazar bir diğer öyküde “Kara Kalem Yazıları’’nda şöyle anlatmış: “Yalnız olmak, ihtiyaçlar bakımından yoksul olmak, gözlerden uzak olmak, her yerde evinde olan bir yabancı olmak ve büyük ve tek başına dünyanın fethine doğru yürümek.’’ Aslında insan yaşamının farklı kesitlerini anlatan bu hikâyeler ortak bir noktada birleşiyor, insanda. Okurken sizi insan ve evren gibi geniş bir pencerede düşünmeye bırakan kitap tam dünyadan uzaklaşıp onu uzaydan seyre dalmışken birdenbire sizi insanların tam içine en ince insan diyaloglarının arasına bırakıveriyor. (Unutuşu Arayanlar, Isabelle Eberhardt, Alakarga Sanat Yayınları, Çev: Ayşegül Demir, 77 s.)


Aydınlık KİTAP

5

Şarabî deniz Yazarn öykülerinde hayale dayanan unsurlar bulmak oldukça güç. Aksine tamamen yaad toplumu özellikle de Sicilya’y -talya’dan farkn vurgulayarak- dünyaya duyurmak niyetinde olduu açk. Onun tek derdi toplumunu her yönüyle anlatabilmek DENİZ ANTEPOĞLU denizantepoglu@hotmail.com

“Sen burada parlamaya bak, Güneş, ölüm- şekilde gözlemsüzler arasında ve ölümlüler arasında, bereketli toprak üstünde. Birazdan ak yıldırımla çarpacağım onların gemisini, paramparça edeceğim şarap rengi denizin ortasında.” İtalyan yazar Leonardo Sciascia’nın “Şarap Rengi Deniz” isimli öykü kitabı Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Romanlarıyla ve faşist döneme dair eleştirileriyle tanınan yazar bu sefer 1959- 1972 yılları arasında yazdığı öykülerinin derlendiği kitabıyla karşımızda. Kitap, İtalya’nın özellikle de Sicilya’nın tarihine, geleneklerine, günlük hayatına ışık tutuyor. Yazarın doğal anlatımı, roman anlatırmışçasına derin bir biçimde öykü anlatması kitabın dikkat çeken özelliklerinden. Öykülerin diğer bir özelliği ise bir kısmının dizi ve filmlere konu olmuş olması. Kitabı elinize aldığınızda ilk dikkat çeken isminin ilginçliği oluyor. Ancak kitabın ön sözünde öğreniyorsunuz ki “şarap rengi deniz” tanımının iki bin küsür yıllık bir geçmişi varmış. Ünlü şair Homeros “İlyada” ve “Odesia” eserlerinde Ege Denizi için bu tanımı kullanırmış. Kitap daha ismiyle bizden, bize ait şeyler taşıyor. Sanırım bu kitabın en etkileyici yanı bu. Okuduğunuz her öyküde kendinize, yaşadığımız topluma dair izler bulabilmek…

TALYA’YA SEYAHAT Yazar, öykülerini oluştururken her türlü konudan, tarihi unsurlardan ve efsanelerden, siyasi olaylardan, gelenek ve göreneklerden faydalanıyor. İtalyan toplumunu özellikle de Sicilya’yı yakından tanıma fırsatı elde ediyorsunuz. Örneğin ilk öykü İtalya’da bir kentte yıllardır anlatılan bir olaya dair. Genç yaşta yaşlı bir adamla evlenmeye mecbur edilen bir kızın öyküsü. Çok tanıdık değil mi? Bizde de kitaplara, filmlere konu olan utanç verici bir durum. Hatta en son İlyas Salman’ın yıllar sonra oynadığı “Lal Gece” filmiyle aklımıza gelmiyor mu? İlerleyen öyküler de benzer nitelikte. “Uzun Yolculuk” isimli öyküde iyi bir gelecek vaadiyle Amerika’ya gitmeye çalışan köylülerin kandırılması da yine hâlâ yaşanan tipik olaylardan. Sicilya özelinde öykülere geçtiğimizde karşımıza mafyanın çıkmaması mümkün mü? Yazar iyi gözlemciliği sayesinde mafyanın tarihsel köklerini de bizlere hatırlatarak halk tarafından ne kadar kanıksandığını gözler önüne seriyor. Mafyaya karşı açılan soruşturmayı, mafya açısından anlatması sayesinde mafyanın İtalyan toplumunda nasıl algılandığını daha da iyi bir

leyebiliyoruz. Stalin’in naaşının mozoleden kaldırılması olayını bir kasabada yıllardır tapılan azizenin aslında azize olmadığına din adamlarının karar vermesiyle kentin kadınlarının ayaklanması şeklinde uyarlayarak anlatılması siyasi olaylara dayanan öykülere örnek olarak verilebilir. Geri kalan öykülerden çok bahsetmek istemesem de yazarın Edward Alexander Crowley’e dair anlattığı öykü de oldukça ilginç. Çünkü bahsettiğimiz kişi büyücülükle ve satanizme olan katkılarıyla pek de iyi bir ünü olmayan bir yazar. Böylelikle Crowley hakkında da bilgi edinmiş oluyorsunuz.

TOPLUMLA BESLENEN ÖYKÜLER Yazarın öykülerinde hayale dayanan unsurlar bulmak oldukça güç. Aksine tamamen yaşadığı toplumu özellikle de Sicilya’yı -İtalya’dan farkını vurgulayarak- dünyaya duyurmak niyetinde olduğu açık. Onun tek derdi toplumunu her yönüyle anlatabilmek. Kaldı ki yaptığında başarılı olmuş durumda. Zira İtalya’yı sayesinde tanıyor, seviyor ve kendinizi, yaşadığınız toplumu görüyorsunuz. Yazarın dilinden bahsetmek gerekirse klasik öykü dili diye tanımlanabileceği kanısındayım. Yani postmodern bir tekniği yok. Aksine her öykü birer roman havasında. Daha ilk cümleden okuyucuyu yakalamayı başarıyor ve yarattığı karakterlere, olaylara dair kısa tasvirler yapmasına rağmen herhangi bir eksiklik hissetmiyorsunuz. O an anlattığı olaya, kısa betimlemelerle romandaki derin hissiyatı verebiliyor. Öykülere dair tek sıkıntı öykülerinde anlattığı olayların gerçekte İtalya’da veya dünyada yaşanmış hangi olay sonucunda kaleme alındığını kestirememek olabilir. Öykünün hangi olaya dair yazıldığını bilmediğiniz zaman sonunun havada kaldığını hissedebiliyorsunuz. Burada size yardımcı olacak ise yazarın kitabın sonuna eklediği açıklama kısmı ve öykülerin içinde bolca yer verilmiş çevirmen ve editör notları. Sonuç olarak İtalya’yı hissetmek adına keyifli bir kitap okuduğumu söyleyebilirim. İtalya’yı tanımak isteyenlere iyi bir tavsiye olabilir… (Şarap Rengi Deniz, Leonardo Sciascia, Yapı Kredi Yayınları, Çev: Neyyire Gül Işık, 140 s.)


6

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Attila İlhan’la Hayatın İçinden Erol Manisal, Attila lhan ile hayatn içinde gördüklerini, konutuklarn, paylatklarn, yaadklarn aktarrken, Türkiye’nin içinde geçtii durumun da bir özetini yapyor. Ulusal bir çk için neler yaplmas, hangi kuvvetlerin bir araya getirilmesi, nasl bir program etrafnda buluulmas gerektiini de söylüyor Attila lhan

BARIŞ DOSTER

Kimi yazarlar vardır, henüz sağken yazdıkları unutulur, önemsizleşir, gündemden düşer. Kimi yazarlar vardır, öldükten sonra da hep gündemde olurlar, güncel kalırlar. Yazdıkları, söyledikleri etkisini korur. Attila İlhan işte böyle bir yazar, şair, düşünürdü. Hem çok yönlüydü, çok üretkendi, çok çalışkandı. Hem de, bu satırların yazarı da dahil olmak üzere pek çok gazeteciye, araştırmacıya, bilim insanına cömertçe elverir, bildiklerini paylaşır, ustalık ederdi onlara. Yaşamının son yıllarında, Milli Mücadele’nin ulusal ve kutsal sacayağını oluşturan kesimleri yeniden bir araya getirme çabası güttü İlhan. Dip dalgasının fikri öncüsü oldu. Editörlüğünü üstlendiği “Bir Millet Uyanıyor” serisi bunun ürünüydü. “Parola: Vatan, İşareti: Namus” sözü, amacını özetliyordu. MANSALI’NIN KALEMNDEN ATTLA LHAN Çok tanınmasına karşın, özel yaşamı az bilinen, kamuoyunun önüne çıkmaktan pek hoşlanmayan bir aydın olan Attila İlhan’ın hayata, insanlara, tanınmış isimlere ilişkin düşüncelerini, yakın dostu Prof. Dr. Erol Manisalı kaleme aldı. Manisalı, “Attila İlhan’la Hayatın İçinden” adlı çalışmasında büyük ustayla sohbetlerini kitaplaştırdı. Attila İlhan’la ilgili daha önce çıkan kitaplarında

yer almayan konuları, anıları, kişileri ve sohbetleri bu kitapta kaleme aldığını belirten Manisalı’nın bu son kitabı da oldukça dikkat çekici. Kitap, Manisalı’nın akıcı anlatımı sayesinde çok kolay okunuyor. Milliyetçilikten Marksizme, Mustafa Kemal Paşa’dan Sultan Galiyev’e, Turgut Özakman’dan İlhan Selçuk’a, Süleyman Demirel’den Uğur Mumcu’ya, Metin Erksan’dan Çetin Altan’a, Aziz Nesin’den Sevgi Erenerol’a, Ertuğrul Özkök’ten Orhan Pamuk’a, Hıncal Uluç’tan Çetin Altan’a dek pek çok konu ve kişi hakkındaki gözlemler, saptamalar yer alıyor. Manisalı ve İlhan, birbirlerinin “ağlama duvarı” olarak kimseyle konuşmadıklarını, paylaşmadıklarını, paylaşıyorlar birbirleriyle. Sohbet ederken aralarındaki bütün duvarları yıkıyorlar, kendi kendilerine söyleyebildikleri her şeyi birbirlerine de söylüyorlar.

“YALNIZCA AZZ NESN’E ‘AB’ DERD” Attila İlhan’ın Uğur Mumcu’ya çok özel bir sevgi ve saygısı olduğunu yazan Manisalı, kimseden “abi” diye söz etmeyen İlhan’ın, Aziz Nesin’in adı geçtiğinde “Aziz Abi” dediğini belirtiyor. Ve bunu “Aziz Nesin’in ayrıcalıklı yerinin ifadesi” olarak tanımlıyor. İlhan’ın sağ- sol ayrımı yapmaksızın, Türkiye’nin bağımsızlığı, bütünlüğü, egemenliği ve Cum-

huriyet Devrimi ortak paydasında bir ulusal cephe oluşturmak için düşündüklerini aktarıyor. Atatürk’ün yarattığı milli senteze verdiği önemin altını çiziyor. Şöyle diyor Manisalı: “Attila İlhan’la en fazla Kemalizm’in içinin nasıl doldurulacağını tartışıyorduk. İktisadi, siyasi, askeri ve kültürel boyutları nasıl olmalıydı? Bunları gazete yazılarımıza, kitaplarımıza, televizyon konuşmalarımıza aktarıyorduk. Etkileri çok büyük oldu. Halkçılık ile laiklik arasındaki bağdan iktisat ve dış ticaret politikalarına kadar unsurlarını ortaya koyuyorduk. O bir sentezciydi görüşünü benimseyen Attila İlhan, Osmanlı kültürü, din, ilericilik arasındaki köprüleri kurmaya çalıştı. Onu bu nedenle eleştirenler çıktı”.

ASYACI VE DOULU KMLE VURGU Manisalı, İlhan’ın Avrasyacılık konusundaki görüşlerini de vurguluyor kitabında. “Attila İlhan ulusal kimliğin biraz geniş tutulmasını savunurdu. Asyacı ve Doğulu kimliğesürekli vurgu yapardı. Biz özünde Asyalıyız, ulusal kimlik içinde Asyalı kimliğimiz kaybolmamalı, Batı uygarlığı bizim değil onların uygarlığıdır derdi” şeklinde yazıyor. Kitapta Attila İlhan’ın Paris günlerinden anılar da var. Hayranlarının adını çok sık duyduğu çizgi dışı bir Fransız kadını olan Margot bunlardan biri mesela. Manisalı, Attila İlhan’ın Margot’un kara kalemle resmini çizdiğini ve bu çizimi özenle sakladığını anlatırken, “Acaba hayatta mı diye mırıldandığında gözleri buğulanır, biraz da hayal alemine dalardı” diye yazıyor. Sigara ve alkol kullanmayan Attila İlhan’ın dostla-

rını kıramadığı için nasıl da duman altı olduğunu, ama yine de hiçbirine sitem etmediğini belirtiyor. Manisalı, Attila İlhan’ın İsmet İnönü’ye ilişkin çok önemli bir çalışma yapmayı kararlaştırdığını da belirtiyor. Bilgi Yayınevi’nin şimdi aramızda olmayan kurucusu Ahmet Küflü’nün, “Attila İlhan yaşasaydı ‘Hangi İnönü’ adlı bir kitap yazacaktı bizim için” dediğini aktarıyor. Özetle Erol Manisalı, Attila İlhan ile hayatın içinde gördüklerini, konuştuklarını, paylaştıklarını, yaşadıklarını aktarırken, Türkiye’nin içinde geçtiği durumun da bir özetini yapıyor. Ulusal bir çıkış için neler yapılması, hangi kuvvetlerin bir araya getirilmesi, nasıl bir program etrafında buluşulması gerektiğini de söylüyor. (Attila İlhan’la Hayatın İçinden, Erol Manisalı, Tarihçi Kitabevi, 187 s.)

Erol Manisal

Çok tanınmasına karşın, özel yaşamı az bilinen, kamuoyunun önüne çıkmaktan pek hoşlanmayan bir aydın olan Attila İlhan’ın hayata, insanlara, tanınmış isimlere ilişkin düşüncelerini, yakın dostu Prof. Dr. Erol Manisalı kaleme aldı


Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

7

Ekrana hâkim izleyici Sinemasal deneyim, izleyicinin dünyada yalnzca özne olarak var olmakla katlanabildii eksiklik hissiyle geçici olarak ba edebilmesini salar HALE YİĞİT

Vermont Üniversitesi’nde sinema kuramı ve film tarihi dersleri veren ve psikanalitik sinema kuramı uzmanı olan Todd McGowan, yerel ve tikel iddialar içeren sinema çalışmalarının egemen olduğu ve sinema kuramlarının artık neredeyse üretilmediği günümüzde zor bir işe soyunuyor. Lacan’ın psikanaliz alanında öne sürdüğü kuramları sinemayı yeniden yorumlamak için kullanan McGowan, Sergei Eisenstein, Andre Bazin, Christian Metz ve Laura Mulvey gibi kuramcılar tarafından üretilen evrensel iddialara yüz çevirmenin aslında sinemanın kendisinden uzaklaşmak anlamına geldiğini, bu metinlerin filmleri hem sinemasal metin hem de izleyicinin deneyimi bağlamında anlamak eğiliminde olduğunu, dolayısıyla böylesi çalışmalara olan ihtiyacın her zaman için geçerli olduğunu belirtiyor. “Her film üretim ve alımlama gibi çeşitli bağlamların içinde çıksa da bağlamın getirdiği kısıtlamalara tümüyle uymaz. Kısacası, filmler kendilerini estetize eden kişisel üsluplarla kendi bağlamlarına meydan okuyabilirler. Hatta bağlamını yinelemekten ibaret olan filmler bile hemen o bağlamlara indirgenmemelidir. Zira bir film, kendi bağlamını savunacak bir biçim bulabilmek için öncelikle kendi bağlamına yabancılaşmak zorundadır.” Mc Gowan bu tespitinden sonra, iz-

lediği yöntemi, film üretiminin tarihsel bağlamını ve onun alımlamasını tartışmaktan kaçınmak ve filmin kendisini kalkış noktası sayan psikanalitik bir sinema kuramını işlemek olarak açıklıyor. Neden böyle bir yaklaşıma ihtiyacımız var? McGovan film izleyicisinden anladığı şeyin, ampirik/gerçek izleyici değil, bizzat sinemasal metnin çağırdığı izleyici olduğunu belirttikten sonra, hiçbir filmin kendi tarihsel bağlamını ya da onu kimin izleyeceğini göz ardı etmediğini, zaten bağlam ve izleyicinin sinemasal metinle dışsal bir ilişki içinde olmadığını öne sürüyor. Ona göre her film estetik gelişimi vasıtasıyla bağlamını beraberinde getirir ve özgül bir gönderim biçimiyle kendi izleyicisini belirler. Bu durumda yazara göre “Gerçek Bakış”ın iddiası, sinemanın üretim ve alımlama bağlamı göz ardı edilmeyecek olsa da, onların filmin dışında değil, filmin kendi doğasında bulunduğunu keşfetmek olacaktır. Yazara göre bir filmin üretimini ve alımlamasını o filmin içine dahil ettiğimiz zaman, bir sinema kuramını yeniden olanaklı kılmış oluruz. Sinema hakkında kuram üretilebilecek alanları bertaraf etmek gibi bir eğilim olsa da, bu eğilimde olanlara verilecek en uygun cevap bağlama karşı metni vurgulayan bir savunma yapmak yerine, ikisini birlikte ele alan, bağlamın metne olan

içkinliğini gösteren bir kavrayış olacaktır. Her sinemasal metin tarihsel koşulların tezahürünü de içinde taşır. Tarih ve izleyici, arşiv taramaları ya da izleyici anketleriyle değil, sinemasal yorumlama sayesinde keşfedilecektir.

AYNAYA BAKAN ÇOCUK Film izleme deneyimine özgü ideolojik sorunları çözümleme amacıyla Lacan’ın psikanalitik çözümlemede öne sürdüğü “ayna evresi” teorisine başvurmak aşağı yukarı 70’li yıllarda gündeme geldi. Lacan’ın bu teorisi bir çocuğun gerçeklikte mahrum olduğu hâkimiyeti bedeni üzerinde kurduğunu varsayar. Çocuğun parçalanmış bedeni, ayna imgesini yorumlayış biçimi sayesinde bir bütünlük kazanır. Bu yorumlama aslında bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Ayna, çocuğun gerçekte ne olduğunun imgesini yansıtsa da, tam olarak çocuğun kendisi değildir. Sinema kuramcıları bu teoriyi izleyici olma durumuna aktararak, sinemanın yanıltıcı niteliğiyle özneleri ideolijiye katan ve onları toplumsal düzenin sınırlamalarına uymak durumunda bırakan süreç arasında bir bağlantı kurmuşlardır. Tıpkı Althusser’in somut bireylerin toplumsal olarak verili bir kimliği üstlenip kendilerini bu kimliklerin içinde görmeleriyle kendilerini bir özne olarak yanlış tanımalarını ta-

nımladığı gibi. Daha sonra gelen kuramcılar da sinemanın ruhsal etkileri ile ideolojinin işleyişi arasındaki bağlantıya duydukları inançta birleşirler. Aynaya bakan bir çocuk gibi izleyici de ekran üzerindeki olaylara ilişkin bulunduğu konuma dayalı bir hâkimiyet hissi elde edecektir. Algılanan olarak namevcut, algılayan olarak mevcut olmak, izleyicinin sinema dışındaki hayatı niteleyen gerçek yokluk duygusundan kaçmasını, kısacası sinemasal deneyim, izleyicinin dünyada yalnızca özne olarak var olmakla katlanabildiği eksiklik hissiyle geçici olarak baş edebilmesini sağlar. Bu deneyim ayna evresindeki hazzı büsbütün yineleyerek imgesel bir haz verir. Todd McGovan’ın psikanalitik sinema kuramına katkısı olarak değerlendirebileceğimiz “Gerçek Bakış”, belli başlı sinema akımlarından, önemli yönetmenlere, temel kavramlardan oyunculara varıncaya kadar bütün malzemeyi kullanarak sinemanın doğasını kavramamızın yolunu açıyor. (Gerçek Bakış- Lacan Sonrası Sinema Kuramı, Todd McGowan, Say Yayınları, Çev:Zeynep Özen Barkot, 344 s.)


8

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Kıvılcımlı’nın düşün hazinesiyle tanışmak… Türkiye sosyalist hareketine stratejik ve taktiksel anlamda verdii eserlerin yannda, birçok Marksist klasii Türkçeye kazandrm olan Kvlcml, 22,5 yln cezaevinde geçirdii yaam boyunca örgütlü mücadelenin en ön safnda yer almtr ŞENOL ÇARIK senolcarik@gmail.com

Türkiye sosyalist hareketinin önemli teorisyenlerinden, düşün hayatımızın en önemli kilometre taşlarından biridir Dr. Hikmet Kıvılcımlı; özgün, üretken ve bir polemik ustasıdır. Bu yıl (11 Ekim) aramızdan ayrılışının 41. yılı… Kıvılcımlı’yı ya da sosyalist hareket içerisindeki bilinen adıyla “Doktor”u en yalın haliyle anlatabilecek en uygun cümle eşi Emine Kıvılcımlı’dan da vasiyet olarak mezar taşına yazmasını istediği, Terentius’un ünlü “İnsanım: İnsancıl olan hiçbir şey, bana yabancı kalamaz” sözüdür. Topkapı’da bulunan mezarının başındaki bu söz Kıvılcımlı’nın kendisini insanlığa adayışının bir ifadesidir de. HAPSHANEY ÜNVERSTEYE ÇEVREN “KIZIL PROFESÖR” 1929 yazında, henüz 27 yaşında bir gençken, İzmir Tevkifatı’yla tutuklanmış ve yargılama sonucunda 4,5 yıllık hapse mahkum edilmiştir. Kararı kendisine tebliğ eden hakime büyük bir soğukkanlılıkla verdiği “4,5 yıl iyi bir süre, hepimiz çıkarken Kızıl bir profesör olarak çıkacağız” cevabı deyim yerindeyse bir efsane olmuştur. Durdurak bilmeyen çalışmasıyla, mücadeleyle geçen on yıllık tecrübesini de arkasına alarak, 1933’te çıktığı Elazığ Cezaevi’ni kendi deyimiyle “Elazığ Üniversitesi”ne çevirmiştir. TKP saflarında verdiği on yıllık mücadelede gördüklerini, dersleri ve eleştirilerini “Yol” adlı çalışmasında toplamıştır. Kıvılcımlı’nın fikri bir tartışma yaratılması için TKP Merkez Komitesi’ne sunduğu “TKP’nin Eleştirel Tarihi: Yol” sekiz ciltten oluşmaktadır. Yayını ancak 1978 yılı ve sonrasında gerçekleşebilen, birkaç yıl önce de Sosyal İnsan Yayınları tarafından yeniden yayımlanan “Yol”

serisinde “Genel Düşünceler” , “Parti’de Konaklar ve Konuklar” , “Parti ve Fraksiyon”, “Yakın Tarihten Birkaç Madde”, “Legaliteyi İstismar”, “Strateji Planı, Düşman: Burjuvazi” ve “İhtiyat Kuvvet, Milliyet: Şark”, “Strateji Planı, Müttefik: Köylü” eserleri yer almaktadır. Kıvılcımlı, TKP’ye yeni bir politik bakış açısı sunma gayretindeki bu çalışmasının yanında Elazığ Cezaevi’nde birçok eseri Türkçeye çevirmiş ve özgün yapıtlar yaratmıştır. Daha sonra Marksizm Bibliyoteği Yayınevi’ni kurmuş ve üretmeye devam etmiştir. Marksizmi etüt eden, Kapital’i çevirme uğraşına giren Kıvılcımlı, Marksist literatürün eserlerini de kendi dillerinden Türkçeye çevirmiştir. Kıvılcımlı külliyatını ilmek ilmek dokumuştur…

DURMAKSIZIN ÜRETR Elazığ Cezaevi çıkışından itibaren yayın faaliyetlerini arttıran Kıvılcımlı’nın Marksizm Bibliyoteği Yayınları’nı daha sonra Emekçi Kütüphanesi ve Günün Meseleleri gibi yayınevleri izler. Doktor’un 4,5 yıl boyunca üniversiteye çevirdiği cezaevinin ürünleri meyvesini bu yayınevlerinde vermeye başlar. Kıvılcımlı’nın çevirileri olarak; V. İ. Lenin’in “Karl Marks’ın Ekonomi Politiği, Sosyalizmi, Taktiği” ve “Karl Marks’ın Hayatı, Felsefesi, Sosyolojisi”, Karl Marks’ın “Gündelik İş ile Sermaye” ve Friedrich Engels’in “Klasik Alman Felsefesinin Sonu” Bibliyotek Yayınları’ndan çıkmıştır. Kıvılcımlı’nın kurduğu ve yönettiği yayınevlerinden çıkan kitaplar arasında Marksizmin klasikleri sayılabilecek eserlerin de içerisinde yer aldığı çok sayıda yapıt vardır. Bunlar; Marks’ın “Enternasyonal İşçiler Cemiyeti Açış Hitabesi”, Engels’in “Ailenin Özel Mülkiyeti”,

“Almanya’da Devrim ve Karşı-devrim”, “Anti-Dühring”, “Marksizmin Prensipleri”, “Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme”, “Maymunun İnsanlaşma Prosesinde Emeğin Rolü”, Plehanov’dan “Marksizmin Temel Meseleleri”, Buharin’den “Tarihi Materyalizm Nazariyesi”, Lapidüs-Ostrovityanof’dan “Kısaca Ekonomi Politik”, John Reed’den “Dünyayı Sarsan On Gün”. Yine kendi eserlerinden; “Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı”, “Sosyete ve Teknik”, “Emperyalizm Geberen Kapitalizm”, “Edebiyat-i Cedide’nin Otopsisi”, “İnkîlapçı Münevver Nedir? (Devrimci Aydın Nedir) Hanri Barbüs”, “Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? Tip No.1-Kerim Sadi”, “Sovyetler’de Stahanof Hareketi”, “İspanya’da Neler Oluyor?”, “MarksEngels Hayatları” kitaplarını da yayımlamıştır.

“DOKTOR HKMET ÇN DELL M ARAYACAIZ? ” Bu yapıtlarının yanında yayımlamak için sıraya koyduğu “Ekonomi Politik”, “Tarihi Materyalizm”, “Mantıkin Mantıksızlıkları”, “Diyalektik Materyalizm”, “Marksizm Nedir?”, “Leninizm Nedir?”, “Sosyal Rejimler”, “Sosyalizm Hareketleri”, “Din Tarihinin Materyalizmi”, “İslam Tarihinin Materyalizmi”, “Osmanlı Tarihinin Materyalizmi”, “Asri Sofizm: Faşizm veya Kadronun Kadrosu” isimli eserleri, 1938’deki “Donanma Davası” nedeniyle yayımlayamamıştır. 1938’de Donanmayı isyana teşvikten gözaltına alınır Kıvılcımlı. Kendisine dava açan savcının hakkında hiçbir delil sunmadığını söylediğinde savcının O’na verdiği cevap oldukça ilginçtir: “Biz Doktor Hikmet için delil arayacak kadar safdil değiliz!” Mahkeme 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırır Kıvılcımlı’yı. 1950 yılına dek, tam 12 yıl sürer Doktor’un hapishane hayatı. Kırşehir Cezaevi’nde, tecrit koşullarında bile yine üretmeyi sürdürür, daha evvel başlattığı bazı çalışmalarında derinleşir.

Hikmet Kvlcml

1950 affıyla içeriden çıktığında yine onlarca eser hazırlamıştır. Bu eserler ağırlıklı olarak tarih ve felsefe üzerinedir.

BLMEYLE YAPMA ARASINDAK DENGEY KURABLEN ADAM Türkiye sosyalist hareketine stratejik ve taktiksel anlamda verdiği eserlerin yanında, birçok Marksist klasiği Türkçe’ye kazandırmış olan Kıvılcımlı, 22,5 yılını cezaevinde geçirdiği yaşamı boyunca örgütlü mücadelenin de en ön safında yer almıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayı Milliye saflarında komutan olarak savaşmış, Eski TKP’nin de önderleri arasındadır. 29 Ekim 1954’te Vatan Partisi’ni kurmuş (1954-1957) ve genel başkanlığını yapmıştır. Parti daha sonra kapatılmış, kurucuları ise suçsuz bulunmuştur. Daha sonra eserlerini 1965’te kurduğu Tarihsel Maddecilik Yayınları’ndan çıkarmış, 1971’e kadar Aydınlık, Sosyalist, Türk Solu, Ant gibi dergilerde yazmıştır. 12 Mart 1971 darbesinden hemen sonra Sıkıyönetim Komutanlığı’nca arandığı için Yugoslavya’ya kaçmış, 11 Ekim 1971’de Belgrad’da yaşama veda etmiştir. Bu sayfalar Kıvılcımlı gibi hem politik hem de kuramsal kişiliğiyle tanınan bir ustanın yaşamını ve mücadelesini anlatmaya yetmez. Hem Doğu’yu hem de Batıyı araştıran ve bunların bir sentezini yapma gayretinde bulunan Kıvılcımlı’nın külliyatı engin bir denizdir adeta. Bu denizde yüzerek öğrenmeye ne dersiniz?

Türkiye sosyalist hareketinin önemli teorisyenlerinden, düşün hayatımızın en önemli kilometre taşlarından biridir Dr. Hikmet Kıvılcımlı; özgün, üretken ve bir polemik ustasıdır


BABİL BALIĞI

Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

9

Çok kültürlülük M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Eğer Güney Afrika’da merkezi sorunları da içermeyen bir roman yazarsanız, yayınlanmaya değer olmayacaktır.” Alan Paton

Çok uzun bir süredir, Güney Afrika edebiyatını işleyebilecek bir fırsatın önüme çıkmasını bekliyordum. Okur olarak bu hafta oldukça heyecanlandığımı belirtmeliyim. Arkabahçe Yayınları’ndan Zakes Mda’nın “Ölme Biçimleri” (Ways of Dying, 1995) kitabı, İthaki Yayınları’ndan ise Lauren Beukes’un “Hayvanlılar Şehri” (Zoo City, 2010) dilimize kazandırıldı. Her ikisi de oldukça önemli eserler olması sebebiyle iki kitabı da işleyeceğiz. Bu nedenle Lauren Beukes’u (oldukça önemli bir bilim kurgu eseridir) daha sonraya bırakalım ve bu hafta Zakes Mda’ya yoğunlaşarak ve gerek sömürge dönemleri, gerek iç savaş zamanları, gerekse politik unsurları bir kenara bırakıp (bu köşede işlenemeyecek kadar uzun ve derin bir konudur) sonucu esas alarak, Güney Afrika edebiyatına bir bakış atalım. GÜNEY AFRKA EDEBYATI Temel olarak Güney Afrika’da 11 dil konuşulur: İngilizce, Afrikanca, Zulu, Xhosa, Sotho, Pedi, Tswana, Venda, Siswati, Tsonga ve Ndebele. Dünya pazarı düşünüldüğünde İngilizce yazan yazarlarının yayınlanmakta ve diğer dillere tercüme edilmekte daha fazla şans bulduğu düşünülse de Cermen dillerine bir hayli yakın olan ve Hollandaca lehçesi gibi görülen Afrikanca’da da edebiyat alanında önemli başarılara ulaşılmıştır. Beyaz ve Siyahın yan yana yaşadığı ülkede, edebiyat dünyası da Beyaz ve Siyah yazını olarak belirli bir tarihe kadar iki farklı kategori gibi görülse de Afrikanca’nın kullanımı ile bir kaynaşma noktası da şekillenmiştir. Zıtlıkların bir arada bulunduğu ülkede edebiyat en büyük birleşme noktası olarak görülmektedir. Bu çok çeşitlilik, inceleme anlamında elbette pek çok zorluklar (birikim anlamında özellikle) doğurmaktadır ve kimi yazının nereye konulacağı bilinememektedir. Kazanılan Nobel edebiyat ödüllerine rağmen İngilizce yazılan edebiyatın Güney Afrika edebiyatını totalde ne kadar yansıtabileceği hep tartışma konusu olagelmiştir. Söz gelimi daha az biliniyor ve okunuyor diye Zulu

dilinde harikulade araştırmaları olan Njabulo Ndebele’nin kitaplarını (özellikle “Rediscovery of the Ordinary” kitabını tavsiye ederim) veya Sindiwe Magona’yı (özellikle “Mother to Mother” kitabıyla), Nadine Gordimer veya JM Coetzee’nin arkasına sıralamak ne kadar adil olacaktır? İnceleme ve üstünde uzmanlaşmak ne kadar zor ise okur olarak bu serüveni takip etmek ise bir o kadar keyifli. Çünkü ulaşabileceğiniz binlerce farklı söylence, anlatım, betimleme ve kalem bulunuyor. Öyküler bitmek bilmiyor.

TERCÜME SAYISININ YETERSZL Güney Afrika edebiyatının Avrupa’nın sembolizm, ekspresyonizm, modernizm, post-modernizm, Dadaizm ve başka pek çok kültürel hareketliliğinden etkilendiği, Drama yapısının özellikle Fransa, Almanya, Rusya ve Hollanda oyun yazarlarından sıklıkla izler taşıyacak şekilde modern ve karmaşık yapıda olduğunu söylemek mümkün. Bu açıdan birebir örneklemelerle inceleme yapmak zorunluluk olarak görülse de esas zorluk Güney Afrika edebiyatının dünya edebiyatını ne ölçüde değiştirdiğini takip ederken ortaya çıkıyor. İngilizce harici kullanılan dillerin tercümelerini yeterli sıklıkla bulunamamasından kaynaklanan bir geri izleme zorluğunun yanında belirli yazarların kurgusal ve hacimsel anlamda eski yazınlara entelektüel bir göç yaşatmış olup olmadığı ise ayrı bir soru işareti olarak görülüyor. Özellikle korku edebiyatında ve karanlık mitolojik öğelere yönelik olarak bir göçten bahsedilebilecekken nedense Güney Afrika dillerini derinlemesine inceleyen ve katkıda bulunan dünyaca ünlü üniversiteler bile bu konuda sessiz kalmayı tercih ediyor. Klasik bir kural olarak korku edebiyatını hala birkaç istisnanın dışında incelemeye değer bulmamalarından kaynaklanıyor olabilir. Ne hata ama?! Siyah ve Beyaz yazınına geri dönelim. Çoğunluk için geçerli bir kural olarak Güney Afrika’da Siyah edebiyatının daha temel ve yerel, zaman zaman da eski kültürel öğelere yönelik sorunlara yoğunlaşırken Beyaz edebiyatının eskiye yönelik bakışları sadece otantik birer faktör olarak kullandıklarını, istisnalar olsa da söylemek haksızlık olmaz. Tam adı Zanemvula Kizito Gatyeni Mda olan, 1948 doğumlu Zakes Mda Güney Afrika doğumludur, romancı, şair ve oyun yazarıdır. Pek çok önemli Güney Af-

Zakes Mda

rika ve İngiliz edebiyat ödüllerine layık görülmüştür. Bugüne kadar Türkçeye tercüme edilmemiş olması inanılmaz. Çünkü yazınının Türk okuru tarafından da keyifle benimseneceğini düşünüyorum. İlk oyunları dahi İngilizce kaleme almayı tercih eden Zakes Mda, kitapları yayımlanana kadar bankada memurluk, öğretmenlik ve pazarlama gibi işlerde çalışmıştır. Pek çok eseri bulunan Mda’nın (“Fools, Bells and the Habit of Eating” kişisel favorimdir) İngilizce yazması onun dünyaya açılmasında elbette bazı kolaylıklar da sağlamıştır ve şu an Ohio Üniversitesinde Yaratıcı Yazarlık Profesörüdür. Son olarak Türkçe ile birlikte 21 dile tercüme edilen, “Ölme Biçimleri” (Ways of Dying, 1995) yazarın ilk romanıdır.

YEN BR MESLEK: PROFESYONEL YASÇI Güney Afrika’nın demokratikleşme sürecindeki geçiş zamanını içerir ve Toloki adındaki karakterini takip eder. Toloki yoksulluğunun içinde yeni bir meslek icat eder: “Profesyonel Yasçı” Ölümün her yerde kol gezdiği dönemin içerisinde kurgu boyunca da çözümlemeler hep bir varlar ve bir yoklar. Öykünün bu şekilde anlatılması durumu ve dönemi de olabilecek en güzel şekilde ortaya çıkarıyor. Bir rüya gibi… Her şeyin güzel olacağını söylemek elbette çok kolay, Toloki’nin yalnızlığında bile bir güzellik var, öykü bir yolculuk gibi devam ediyor, umut ve mizah her şeye hâkim fakat öte yandan rüyadan uyanınca ortalıkta kol gezen bir ölüm mevcut. Ölüm tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. Rüya görürken bitmek bilmeyen bir kapı çalma sesi gibi. En sonunda rüyaya galip

geliyor. Ve yine rüyanın çok sesliliği gibi hiçbir şey kesin değil, karakterler de öyküyle birlikte gelişiyor, değişiyor. Coğrafi ve kültürel referanslar yerli yerine oturuyor. Dönemin vahşeti, sürreal damlacıkların arkasına saklanıyor. Geriye dönüşlerle, genç insanların neden taşrayı terk edip, karşılaştıkları zorluklara rağmen şehirlere göç ettiklerine ışık tutuyor. Yüzeyde görülen nedenlerle yetinmiyor. İçine iniyor ve inerken yanında mizahı da taşıyor. Kitabı bırakınca bir rüya gördüğünüz hissine kapılıyorsunuz. Yazını karman çorman, zaman zaman alt üst edilmiş ve belirli yerde takip etmesi zor hale geliyor. Bu bir roman için de oldukça nadir bulunan bir anlatım ve sunduğu rüyanın rahatsızlığını her cümlesinde tekrar karşımıza çıkarıyor. Kurgu, üstüne sinen bir gizem havası yaratıyor, açıklanamayan şeyler vaat ediyor fakat her şeyi huzura bağlamayı da başarıyor. Okurken gözden kaçabilecek belirli paragraflar boyunca yazar tekrar ve tekrar elleriyle artan huzursuzluğu baskılıyor. Sanki kutu açılırsa kendisi de bir yerde duramayacak gibi… Arkabahçe Yayınları’ndan Seda Ersavcı’nın tercümesiyle dilimize kazandırılan Zakes Mda’nın “Ölme Biçimleri”, keşfetmeniz için sizleri bekliyor. Arkabahçe Yayınları’na keşifleri ve dilimize önemli bir ismi daha kazandırdıkları için teşekkürlerimi sunuyorum. Yazarın diğer eserlerini de dilimizde görmek umudunu taşıdığımı söylemeliyim. Bu hafta da J. M. Coetzee’den bir alıntıyla vedalaşalım: “Bir kitap, içimizdeki donmuş denizi kırarak açmak için bir balta gibi olmalı.” ( Ölme Biçimleri, Zakes Mda, Arka Bahçe Yayıncılık, Çev: Seda Ersavcı, 192 s.)


10

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Felsefenin felsefe dışından aşılması “Hakikatin ortaya çkmasn salayan ey, akln ve zihinsel yargnn muteber tarafszl deil, bilakis incelememizin devrimci anlaya olan balldr.” CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com

FELSEFENN FELSEFE DIINDAN HKAYESNN OLANAI Felsefe, bilim ve gündelik yaşamın birbirinden özerk alanlar olduğu düşünülür. Felsefenin kendi içerisinde karşıt savların birbirini etkilemesiyle yeni savların ürettiği bir alan olduğu genel bir kabuldür. Felsefe içerisinden bir bakışla bunun böyle olmadığını göstermek pek mümkün görünmese de felsefenin ilerleyişine dışarıdan bakabilen ve felsefi dönüşümlerin gerçekleştiği dönemleri ele alabilen yaklaşımlarla buna alternatif bir yorum mümkün hale gelir.

ÜRETM LKLERNN YANSIMASI OLARAK DÜÜNSEL ÜRETM Bilimsel devrimlerin yapısını inceleyen Kuhn, bilimsel devrimlerin oluşumunu bilimsel ve politik bir süreç ele alarak bu yönde önemli bir iddia ortaya atmıştı. Fakat bilimsel varsayımların temelinin bilimsel disiplinler dışındaki kaynaklarına karşı kayıtsız kalmıştı. Çeşitli ekollerden felsefe ve bilim tarihçileri bilimsel devrimlerle felsefe tarihi arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koyan pek çok ürün verse de bu birbirinden özerk alanların karşılıklı etkileşimleri dışında görebildikleri tek belirleyen siyasi devrimler olmuştu. Marx ve Engels ise bilimsel düşüncenin ve felsefenin doğuşuna, ideolojilerin yapısına ilişkin daha temelden bir eleştiriyle bunların üretim ilişkilerinin bir yansıması olduğunu dile getiren bir yansıma kuramı ortaya koymuşlardı. Marksist ekolün içerisinden gelen Alfred Sohn – Rethel, daha önce George Thomson’ın yaptığı gibi felsefenin felsefe dışındaki bir belirleyeni olarak üretim ilişkilerinin felsefe ve bilim üzerindeki etkisini ortaya koyma iddiasında olan önemli bir yapıt kaleme aldı: “Zihin Emeği Kol Emeği Epistemoloji Eleştirisi”. Bu eserin hikayesini Alfred Sohn – Rethel’in kaleminden alttaki kutucukta okuyabilirsiniz.

ARATIRMAYI YARATAN VE YANIT STEYEN SORULAR Sohn – Rethel, felsefenin, zihinsel emeğin, özerkliğini reddetmeden, onun belirleyenini ortaya koymaya çalışırken birbirinden özerk üretimler arasındaki bağlantıyı sağlayabilecek sağlam bir temel koymayı amaçlıyor. Böyle bir temelin gerekliliği açık olsa da bu gerekliliğe ilişkin birkaç soruyu ortaya koymakta yarar var: Neden bütün bilimsel devrimler belirli dönemlerde ortaya çıkıyorlar? Newton fiziğinin, Galile’nin atalet ilkesinin, Einstein’ın göreliliğinin,

Kopernik Devrimi’nin ve bunlara paralel olarak Rönesans ve Aydınlanma felsefelerinin, Kant, Hegel ve Rousseau’nun felsefelerinin ortaya çıkması bir tesadüf müdür? Bildiğimiz anlamda dizgesel düşünce, matematik ve sistematik felsefe neden Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır? Proleterya, burjuvazinin üretim ilişkilerindeki egemenliğine rağmen, nasıl oluyor da entelektüel dostlara sahip olabiliyor?

DÜÜNME BÇMLERNN LEV Esasında birbiriyle çatışan felsefi yaklaşımlar belirli bir çağda aynı anda dolaşımda olabiliyor. Fakat bu çatışan felsefi yaklaşımlardan bazıları ileriki çağlarda baskın çıkmayı beklerken bir başkası o belirli dönemde baskın olabiliyor. Bunun nedeni olarak Sohn – Rethel, düşünme biçiminin toplumsal sentezdeki işlevine işaret ediyor: “herhangi bir dönemin toplumsal açıdan gerekli düşünme biçimleri, o dönemin toplumsal sentez işlevleriyle uyumlu olanlardır.” (s. 19). Toplumsal sentezin siyasi belirleyeninin hakim sınıf olduğu düşünüldüğünde baskın düşünme biçiminin egemenin düşünme biçimi olduğu açıktır. Ancak burada ilerici bir çekirdek yatmaktadır: “Toplumsal sınıf hakimiyetinin belli bir biçimi ... tarihsel olarak gerekli ve vazgeçilmez olduğu ölçüde, yönetici sınıfların yanlış bilinci insanlığın çıkarlarını hakikaten temsil etmektedir.” (s. 208). Buradan çıkarılacak sonuç şudur: Herhangi bir sınıfın egemenliğinde gerçekliğin çarpıtılması anlamında bir yanlış bilinçten (Marksist çözümlemenin jargonuyla ideolojiden) kurtuluş yoktur. Ancak bu yanlış bilinç tarihsel açıdan gerekli ve vazgeçilmez olduğu ölçüde üretici güçlerin gelişmesinde ve üretici güçlerin gelişmesi için yürütülecek siyasi mücadelede insanlığın hizmetindedir.

ZHNSEL EMEN NSANLIA HZMETNN OLANAI Egemen sınıfın belirlediği ortamın içinden yükselen düşünsel üretimin insanlığa hizmetine kuşkuyla bakmak anlaşılırdır. Hatta yaygın olarak böylesi bir düşünsel üretim egemen sınıflara hizmet eder. Fakat yine de zihinsel emeğin özerkliği, zihinsel emeğin temsilcisi olan aydınların sınıfsal yapısının üretim ilişkilerince koşullanmayıp aydınların politik seçimine bağlı olması (Gramsci’nin “Hapishane Defterleri”nde ve Doğu Perinçek’in “Aydın ve Kültür” adlı eserinde de ortaya konduğu gibi) nedeniyle düşünsel üretim son tah-

lilde proleteryanın, ve dolayısıyla insanlığın hizmetindedir. Zihinsel emeğin özerkliği Sohn – Rethel tarafından şu şekilde ortaya konuyor: “Üstelik belli bir döneme ait zihinsel emek, kökeni itibariyle sınıf hakimiyetinin altında yatan koşullara apaçık bir biçimde bağlı olmakla birlikte, yönetici sınıfta hizmet edebilmek için belli bir özerkliğe sahip olmalıdır. Üstelik zihinsel emeğin temsilcileri - ister rahip, isterse filozof ya da bilim erbabı olsun - varlığına katkıda bulundukları düzenden asıl çıkar sağlayan kişiler değil, düzenin sadık hizmetkarlarıdır.” (s.18). “Düzenin sadık hizmetkarları” düzene layıkıyla hizmet edebilmek için belirli bir özerkliği sahip olmak zorundadırlar. Bu özerklik onları kol emeğinin pratiğinden kopardığı için politik tercihleri tarafından içerisine girebildikleri politik mücadelenin özneleri kılmaktadır. Dolayısıyla, zihinsel emeğin içerisinde yer almalarının bir sonucu olarak kol emeğinden kopan bu aydınlar kafa ve kol arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmak için çalışabilmektedirler. Zaten aksi takdirde Sohn – Rethel, Marx, Bloch gibi devrimci aydınların ortaya çıkması olanaksız olurdu. Eserinde, Sohn – Rethel bu amacını açık bir biçimde dile getirmektedir: “Elinizdeki çalışma, sınıfsız bir toplumun koşullarına dair yeterli bir kavrayışa ulaşmanın ancak kafa ve kol arasındaki ayrımın kökenini araştırmakla mümkün olduğunu ileri sürüyor.” (s. 36).

ZHN EME – KOL EME Devrimci aydınlarının bu çabalarının karşısında üretim ilişkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkan kafa ve kol arasındaki ayrımın araştırmasında Sohn – Rethel’in tarihsel kökene ilişkin yanıt metanın ortaya çıkışıdır. Bunun olabilmesi içinse insanların ürettikleri nesnelere yabancılaşmasına yol açan ve aynı zamanda toplumun üyelerini birbirine bağımlı kıldığı için toplumsal bir harç olan işbölümünün ortaya çıkması gerekir: “Şahsi üretim giderek ihtisaslaşırken, üreticiler de aralarında süregiden işbölümü çerçevesinde giderek birbirlerine bağımlı hale gelir. Onları birbirlerine bağımlı kılan tek şey mübadelesidir.” (s. 43) Fakat bu durum üretilen nesnelerin mübadelesini zorunlu kıldığından, üretimde zihinsel emeğin ağırlıkta olduğu iş kolları doğar. Metanın ortaya çıkışıyla düşünsel ve dahası gerçek anlamda soyutlama ortaya çıkmıştır: “Metanın biçimi soyuttur; soyutlama metanın faaliyet alanının tamamına hükmeder. Öncelikle, mübadele değerinin kendisi, metanın sahip ol-

Alfred Sohn Rethel

duğu kullanım değerinin aksine, soyut bir değerdir.” (s. 33). Bu soyut değerin soyutluğu metanın biçiminden ileri gelir. Bu değer, üretilen mal kullanım değerinin yanında bir de mübadele değeri taşıdığından doğmuştur: “Meta mübadelesi, her durumda kullanımdan tam anlamıyla ‘soyutlanmış’ olarak gerçekleşir. Zihinde değil gerçeklikte ortaya çıkan bir soyutlamadır bu.” (s. 39). Bu soyutlamanın ayrımsanmasıyla, yazar, esasında iki tür soyutlama olduğunu ortaya koymuş olur: “doğa bilimlerine ait kavramlar düşünsel soyutlamalardan oluşur, iktisadi değer kavramı ise gerçek bir soyutlamadır. İnsan zihninin dışında bir varlığı yoktur, ancak insan zihninden kaynaklanmış da değildir. Tamamıyla toplumsal bir niteliğe sahiptir.” (s. 34). Bu iki tür soyutlamanın her ikisinin de soyut oluşu sayesinde, filozofların gerçekliğe ilişkin bilme yetimize yönelik sorgulamalarıyla hesaplaşılabilir. Zihinde ve gerçeklikte ortaya çıkan soyutlamaların her ikisinin de biçim olmalarından dolayı aralarında bağlantı kurmak mümkün olur: “Düşünce biçimleriyle toplum biçimlerinin ortak tarafı, her ikisinin de birer ‘biçim’ oluşudur”. (s. 32). Her ikisinin de biçim oluşu sayesinde ve yukarıda bahsi geçen gerçek soyutlamanın insanlararası bir düzlemde gerçeklik taşıması nedeniyle bu ikisi arasında bağlantı kurmak mümkün olur. Böylece, eleştiri yoluyla baskın olan düşünme biçimlerinin çözümlenmesiyle gerçek soyutlamayla özdeşlik kurulabilir. İlk bakışta insanın yabancılaşmasına neden olan kafa ve kol arasındaki ayrım sayesinde tüm bunlar mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla olumsuz görünen bu sonuçta olumlu bir içerik yatmaktadır: “Meta üretimi gelişip tipik üretim biçimi halini alınca, insanın imgelemi de eylemlerinden giderek ay-

Sohn – Rethel, felsefenin, zihinsel emeğin, özerkliğini reddetmeden, onun belirleyenini ortaya koymaya çalışırken birbirinden özerk üretimler arasındaki bağlantıyı sağlayabilecek sağlam bir temel koymayı amaçlıyor


Aydınlık KİTAP rılır, giderek bireyselleşir ve nihayet şahsi bir bilinç boyutuna ulaşır.” (s. 41). Bu şahsi bilinç temelinde hem ideoloji denen yanlış bilinç hem de bu bilincin eleştirisi olanaklı hale gelir. Bu olanağın yanı sıra, sözü edilen ayrım düşünsel açıdan bir devrime, insanbiçimci düşüncenin ötesine geçilmesine olanak sağlar: “Meta üretimiyle birlikte ortaya çıkan bu ayrılık (toplum ve doğanın ayrılması), doğa ve toplum arasındaki önceki komünal toplum biçimlerine has insanbiçimci kaynaşmayı geride bırakır.” (s. 85). Bu ilerlemeyi doğa bilimlerinin de dayanağını oluşturan soyutlamaların kurulması izler. Bunlara bir örnek olarak soyut uzay ve zaman düşüncelerinin dayanağı olan kavramsal kurguyu verir: “Maddi değişimden muafiyet kavramı, aslında maddi değişim gerçeğini ortadan kaldırmayan, ancak özgül bir kavramsal biçime tabi kılınan bir kurgudan ibarettir.” (s. 68). Bu kurgu bilimsel düşünceye temel oluşturduğu gibi liberalizmin de kendini dayandırdığı fakat doğal olanı toplumsal olana dayandırma hatasına yol açan bir soyutlamadır: “Kullanımdan, daha doğrusu kullanım eyleminden kopuşu dayatan mübadele faaliyeti, pazarın insan ile doğa arasındaki her tür etkileşimden yoksun, zaman ve mekana bağımlı bir boşluk olduğunu varsayar.” (s. 44) Yazar, yukarıda bahsi geçen iki tip soyutlamanın özdeşliğinin başarıyla ortaya konulmasıyla felsefede solipsizm (tekbencilik) denen, insanın zihnindeki temsillerden temsil edilen nesnelerin gerçekliğine dair kuşkunun üstesinden gelinebileceğini iddia eder: “Bu tez eğer ikna edici bir biçimde savunulabilirse, soyutlamanın düşünceye mahsus bir imtiyaz olduğu yönündeki yerleşik fikir ortadan kalkacak ve bundan böyle zihin kendi içkinliğine hapsolmaktan kurtulacaktır.” (s. 22) . Zihnin kendi içkinliğine çözüm bulmak amacıyla Kant’ın ortaya attığı gerçekliğin öznelerarası oluşu ve tüm insanlarda ortak olan kategoriler dolayısıyla kurulduğu düşüncesinin yol açtığı idealizmi aşmada yazar kategorilerin kökeninin toplumsal pratiğin içerisinde yattığını ortaya koymaya çalışmaktadır: “İzahatımızda kategorilerin kökeni itibariyle tarihsel, doğası itibariyle toplumsal olduğunu ileri sürüyoruz.” (s. 22).

FELSEFENN SORUNUN ÜSTESNDEN GELMEDEK DAYANAK Yazar, Kant’ın üstesinden gelmeye çalıştığı solipsizmin ve öznellik sorununun ve bu sorunu aşmaya çalışan Kant felsefesinin idealizmini aşmada dayanak olarak aklı ve tarihsel materyalist felsefeyi benimser. Bu aşmadaki ara hedefini ortaya koyan yazar eseri boyunca bu hedefi yerine getirmeyi amaçlar: “Mübadele

soyutlamasının öncelikle, zaman ve mekanda vuku bulan, gerçek, tarihsel bir fenomen olduğunu; ikinci olarak da epistemolojide kullanıldığı anlamda tam bir soyutlama olduğunu kanıtlamalıyız.” (s. 36). Böylesi bir kanıtlama pratik hiçe sayılarak felsefe içerisinde yapılmaya kalkıldığında zafer idealizmin olacaktır: “Ampirik olmayan kavramlar materyalist tarzda - yani doğrudan düşünüşle - açıklanamayacağından idealizm, başka açılardan ne kadar saçma olursa olsun, epistemolojik üstünlüğe elde eder.” (s. 87). Bu nedenle yazının başında dile getirilen felsefenin dışından olan pratiğe başvurmak ama felsefenin bu dışarıdaki pratiği içine almasıyla aşılabilmesi için gerekli olan materyalist bir felsefenin kurulması zorunludur. Dayanak akıldır zira olgusal kanıtlara başvurmak olguların ele alınmasını önceleyen kategorileri varsaydığından yeterli olmayacaktır. Sohn-Rethel’in de belirttiği gibi “Bu nitelikte bir tezi doğrulamak için olgusal kanıtlara başvurmanın mümkün olmadığı, bunun yerine temelde akli savlara dayanmak gerektiği açıktır. Aynı durum Marx’ın değer ve artıdeğer teorileri için de geçerlidir. Tarihsel veriler, ancak Marksçı analizin temellendirdiği kategoriler ışığında düşünüldüğü zaman bu kuram lehine tanıklık eder; koşullara tarihsel bir gerçeklik yükleyerek geçerli veriler haline getiren, kuramın kendisidir.” (s. 23). Alıntıda da görülebileceği gibi yazar ampirizme karşıdır. Bunun nedeni olarak da, yazar, gerçek soyutlamanın niteliğini öne sürer: “çünkü mübadeleye özgü gerçek soyutlamanın ayırt edici özelliği, ampirik içeriği tümüyle dışlamasıdır. Bu soyutluk ampirizm karşıtıdır.” (s. 81). Bu ampirizm karşıtı soyutluk tek bir öznenin (şahsiliğin) ötesinde bir kavramsal yapının da dayanağı olur: “Aklın gayrişahsi teçhizatını oluşturan ampirik olmayan kavramlar, bir yandan kendi toplumsal kökenlerine dair her türlü izi silip, tabir yerindeyse aklın topluma arkasını dönmesine neden olurken, bir yandan da doğanın dışsal gerçekliğiyle yüzleşen bilme yetisinin araçlarına dönüşürler.” (s. 85). Ampirizme karşı olan tutumunu tarihsel materyalist tutum olarak dile getiren yazar, bağlı olduğu düşüncenin üstünlüğünü şu şekilde belirtir: “Tarihsel materyalist araştırmaya kesinlik katan şey, bilincin toplumsal varlığa ve toplumsal varlığın da bilince karşılıklı atıfta bulunmasıdır... Hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey, aklın ve zihinsel yargının muteber tarafsızlığı değil, bilakis incelememizin devrimci anlayışa olan bağlılığıdır.” (s. 214). (Zihin Emeği, Kol Emeği – Epistemoloji Eleştirisi, Alfred Sohn – Rethel, Metis Yayınları, Çev: Ayşe Deniz Temiz, 224 s.)

Alfred Sohn-Rethel’in kaleminden eserin hikayesi “Çalışmanın başlangıcı, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru, Almanya’da proleter bir devrimin vuku bulmasının beklendiği, fakat trajik bir biçimde başarısızlığa uğradığı döneme rastlıyor. Bu dönemde Ernst Bloch, Walter Benjamin, Max Horkheimer, Siegfried Kracauer ve Theodor W. Adorno ile kişisel olarak, Georg Lukacs ve Herbert Marcuse’yle ise yazıları aracılığıyla tanışma fırsatı buldum... Berlin’deyken Nazi-karşıtı yasadışı faaliyetlere de katıldım. Gestapo’dan kaçarak 1937’de İngiltere’ye ulaştım. Birmingham’da Profesör George Thomson ile tanıştım. Kendisi tamamen farklı bir alanda, antik Yunan üzerine çalışıyor olsa da, fel-

sefe ile para arasındaki bağlantıyı fark eden tanıdığım tek kişiydi. Uzunca bir el yazması olan “Zihin Emeği, Kol Emeği”ni 1951’de nihayet tamamladım. Thomson ve Bernal’in yoğun çabalarına rağmen Lawrence & Wishart yayınevi metni ortodoksiden fazla uzak bularak reddetti, burjuva yayıncılarsa fazlaca militan bir Marksist metin olduğu gerekçesiyle geri çevirdi.” (ss. 12 - 14) Ayşe Deniz Temiz tarafından özenle çevrilen metin Metis Yayınları tarafından 2011 Mart’ında yayımlandı. Metin 1970 yılında Almanca olarak basılırken, yazarın oğlu olan Martin Sohn-Rethel tarafından yapılan İngilizce çevirisi 1978 yılında yayımlanmış.

12 EKM 2012 CUMA

11

Oryantalistleştirilen kavram:

Köktendincilik

Losurdo köktendincilii sadece slam’a yaktran hem Batc bak açsn hem de Dou’yu kutsayan ve Bat kartln Bat aydnlanmasn merkeze alan slami köktendincilii eletiriyor GÖKAY ALBUZ gokayalbuz@gmail.com

Bugün sokaktan geçen bir vatandaşa “Köktendincilik nedir?” diye sorduğumuzda muhtemelen “Aşırıcı İslamcılık, İslami terörizm” gibi cevaplarla karşılaşırız. Özellikle de İkiz Kuleler’in yıkılmasından bu yana Batı’nın “köktendincilik” kavramını İslam kavramıyla eş anlamlılaştırılmasının toplumdaki yansıması bu cevaplarla karşımıza çıkıyor. Peki gerçekten “köktendincilik” kavramı İslam’a özgü bir kavram mı? Uluslararası Marks-Hegel Diyalektik Düşünce Topluluğu Başkanı Domenico Losurdo, Türkçe’ye Selin Dingiloğlu tarafından çevrilen ve Yordam Kitap’tan çıkan “Köktendincilik Nedir?” isimli eserinde bu sorunun ardına düşüyor ve köktendinciliği hem tarihsel hem de sosyolojik boyutlarıyla inceliyor. Köktendincilik denince akla İslam ve Ortadoğu’nun gelmesini ele alan Losurdo, Yahudi ve Hıristiyan köktendinciliklerinden örneklerle köktendincilik kavramının farklı soykütüklerini inceleyerek Batı’nın köktendincilik kavramındaki Oryantalist tavrını eleştiriyor. Losurdo, kitabının giriş bölümündeki “Köktendincilikler” başlığıyla aslında birden çok köktendincilik olduğuna işaret ediyor ve köktendinciliği köktendincilikler üzerinden ele almanın daha doğru bir yol olduğunu belirtiyor. Köktendinciliği “siyasi ilkelerini kutsal kabul edilen bir metne dayandıran ve bu metinleri yüzlerce yıllık birikimin sonucu dünyevi kuralları gayrimeşru ilan etmeye alet eden” olarak tanımlayan hakim tanım üzerinden bir tartışma başlatan Losurdo, bu tanıma göre sadece din çerçevesine sığdırılmış bir köktendinciliğin yerine doğal hukuk öğretisinin de aslında bunun içine katılması gerektiğini, çünkü bu öğretinin de “insan hakları” adına kutsal kabul edilen “bildiri” “sözleşme” gibi metinlere atıfta bulunarak egemen ül-

kelerin kanunlarını yani dünyevi kuralları “kutsal metinler”le gayrimeşru ilan ettiğini söylüyor. Dolayısıyla köktendinciliğin sadece “din” çerçevesine sığdırılmayan geniş bir kavram olduğuna işaret ediyor. “Köktendincilik ve Sömürge Halklarının Uyanışı” başlığıyla bu ilişkiyi ele alan Losurdo, köktendinciliğin iki farklı kültürün birbirini reddetme/itme ile oluşan bir tepki biçimi olduğunu ifade ediyor. Bu tepkinin gerginliği ne kadar fazlaysa köktendinciliğin de o kadar kuvvetli olduğunu düşünüyor. Gelenekselci dinsel yapıları Musaddık, Nasır, Arafat gibi liderleri devirmek için Batı’nın desteklediğine dikkat çeken Losurdo, daha sonrasında Batı’nın köktendinci militanlığı kabullenmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Losurdo köktendinciliği sadece İslam’a yakıştıran hem Batıcı bakış açısını hem de Doğu’yu kutsayan ve Batı karşıtlığını Batı aydınlanmasını merkeze alan İslami köktendinciliği eleştiriyor. 19.yüzyılın başındaki Napolyon’a karşı Almanlar tarafından verilen savaşın önderliğinin köktendinci ideolojisinin Marks, Engels ve Lenin tarafından eleştirildiğini ancak yine de Napolyon’a karşı verilen mücadelenin doğru olmasından dolayı desteklediklerini belirten Losurdo, buradan hareketle Ortadoğu’daki köktendinci hareketleri sertçe eleştirmenin onun meşru taleplerinin görmezden gelinmeye neden olmaması gerektiğini fakat bu meşru taleplerin Batı’yı eleştirirken Batı’nın kazanımlarına -aydınlanmasına- sahip çıkılarak yeniden inşa edilebileceğini belirterek İslami köktendinciliklerin de Batı karşıtı tutumlarındaki çıkmaza işaret ediyor. (Köktendincilik Nedir, Domenico Losurdo, Yordam Kitap, Çev: Selin Dingiloğlu, 96 s.)


12

Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

KAPAK

ERİC HOBSBAWM

“Sıradışı İnsanlar”ı yazan sıradışı tarihçi “Robespierre’ler her zaman Danton’lar yener. Cinsel ve hatta kültürel özgürlükçülüün devrimin gerçekten birincil tartma konusu olduuna inanan devrimciler er ya da geç bir kenara itilirler” FERHAN BAYIR

Fransız tarihçi Fernand Barudel’in “tarihi kiteleler yapar ve arkalarında çok nadir belge bırakırlar” sözüyle bir anlamda Annales ekoluyla tarih yazımını bir dönem domine eden “aşağıdan tarih” ya da “sosyal tarih” yaklaşımı, İngiliz Marksist tarihçiler Maurice Dobb, Rodney Hilton, E.P. Tompson, Christopher Hill ve Eric Hobsbawm ile belki de gerçek ruhuna daha çok yaklaşmıştı. Kitleleri tarihin nesnesi olarak gören muhafazakar tarih anlayışına karşı, bu yeni yaklaşımla kitleler, tarihin objesi, tarihi yapan ve iradeleriyle tarihi değiştiren bir konuma yerleştirildi. Hobsbawm bu yeni ve devrimci tarih yaklaşımının belki de en üretkeni, en entellektüeli ve kuşkusuz en uzun maratoncusuydu. “... Aileleri ve komşuları dışında kimsenin bilmediği, modern devlette doğumları, evlilikleri ve ölümleri kayda geçirilmiş insanlar anlatılıyor. Onlar, ara sıra da, polis ya da gazeteciler bir insan öyküsünün peşine düştüğünde bilinir olurlar. [...] Bazıları küçük ya da yerel sahnelerde rol almıştır: Sokakta, köyde, kilisede, bir sendika şubesinde, belediye meclisinde. Modern medya çağında, eski zamanlarda adsız kalacak birkaçı, müzik ve spor sayesinde kişisel şöhret elde etmiştir.”1 Hobsbawm tarihi yapan aktörlerin, kitlelerin; arkasından Londra’nın fabrikalarındaki işçiyi, direnen ve siyasallaşan ayakkabı tamircilerini; Paris’teki devrimin neferleri baldırıçıplakları; eski rejimleri yıkıp döken büyük köylü dalgalarını yazdı; İngiltere’den Amerika’ya oradan Fransa’ya dolaşan radikal demokrat Thomas Paine’nin broşürlerini, Macaristan’daki ya da Güney İtalya’daki sosyal eşkiyaları, asileri; Latin Amerika’daki köylülerin toprak işgallerini takip ederek kitlelerin direnişini, isyanını, inançlarını, umutlarını, kayıplarını ve kararlılıklarının tarihini de elbet... Büyük İngiliz Marksist tarihçi Hobsbawm, “sıradışı” akademik hayatı boyunca bu “sıradışı” insanların öy-

küsünü yazdı: “Benim vurgulamak istediğim nokta, bireyler olarak değilse bile toplu olarak bu tür erkeklerin ve kadınların tarihsel aktör olduklarıdır. Ne yaptıkları ve düşündükleri fark yaratır. Onlar, kültürü değiştirebilirler ve değiştirmişlerdir de ve özellikle 20. yüzyılda, tarihi yönlendirmişlerdir. Bu nedenle halk olarak bilinen alelade insanlarla ilgili bu kitaba “Sıradışı İnsanlar” adını koydum.”2

ONDOKUZUNCU YÜZYILIN TARHN YAZAN “TOLSTOY” 19. yüzyılı anlamak isteyen herkesin, öncelikle bu çağın romanını yazan Tolstoy ile bu çağın tarihini yazan Hobsbawm’u okuması kaçınılmazdır. “Devrim Çağı”, “Sermaye Çağı” ve “İmparatorluk Çağı” serisiyle 19.yüzyıl tarih yazımına damgasını vuran Hobsbawm, devrimlerden savaşlara, barikatlardaki devrimcilerden fabrikalardaki yoksul çalışanlara, kırsaldaki tarım proleteryasından makine kırıcılarına, Mozart’ın Sihirli Flüt’ünün notalarından Beethoven’ın Erocia’sına, Charles Dickens’ın İki Şehrin’den Goya’nın tuvaline, giyotine giden krallar ve devrimcilerden “yükselen” burjuvaziye değişen tüm tutum ve değerlerin büyük romanını yazan “tarihçilerin Tolstoy’u”; geçmişi anlamak ve bugünle bağlantısını kurmak için her zaman dalgaların altına daldı. Buna rağmen Hobsbawm’u tam anlamıyla bir “devrim tarihçisi” sınıflandırmasıyla tanımlayamayız. İngiliz Devrimi üzerine en büyük otorite olan, Komünist Parti tarihçiler grubunda yer alan Hill’in çalışmalarından dolayı belki bu dönemi doğrudan ele almayı gerek görmemiş olabileceği gibi Fransız Devrimi’ni de Albert Mathiez, Georges Lefebvre, Albert Soboul gibi ismini sıralayamayacak kadar çok yetenekli ve marksist veya marksizan tarihçilerin çalışmalarından do-

Eric Hobsbawm

layı bu dönemde kalem oynatma hakkını kendinde görmemiş olabilir. Ne var ki, Büyük Fransız Devrimi’nin 200. yıldönümünde, Fransız Devrimi’nin sonunda bittiğini ilan eden Françoise Furet ve Denis Richet’in başlattığı “revizyonist” tarih yaklaşımıyla devrimi ve onun toplumsal tüm kazanımlarını inkar eden, günah çıkartırcasına devrim lanetleyen bu “eski komünistlere” en sağlam ve eksiksiz cevabı Hobsbawm vermiştir.

HOBSBAWM’UN GÖZÜNDEN FRANSIZ DEVRM’NE BAKMAK “Revizyonist yaklaşımın Fransız Devrimi’ne saldırısı, bir toplumsal alt üst oluş ihtimalinin korkuyla beklenmesinin değil, Paris’in entelektüel çevreleriyle hesaplaşmasının yansımasıydı. Esas olarak yazarların kendi geçmişleriyle; Raymond Aron’un altını çizdiği gibi, 1945’teki Kurtuluş’tan sonra otuz yıl boyunca Paris entelektüel sahnesine egemen olmuş değişken ideolojik modaların genel temelini oluşturan Marksizmle hesaplaşmasının bir yansımasıydı.”3 Uluslararası siyasi dengelerdeki kırılmaya paralel olarak sesini daha da yükseltmeye başlayan revizyonist tarihçilere göre; Fransız Devrimi, Fransa’ya çökmüş ve geç kalkınmak zorunda kalan bir ekonomi, istikrarsız bir

siyasal sistem miras bırakmıştı. Aynı zamanda Devrim, “kökenleri doğuşu itibarıyla tesadüfen meydana gelmiş, sonuçları bakımından etkisiz bir olaydı.”4 Kuşkusuz revizyonist tarihçilerin kendi tarihleriyle “hesaplaşırken” yola çıktıkları başlangıç noktası ne 1789 ne de 1792 Jakoben Cumhuriyetiydi. “Fransız Devrimi’yle ilgili tarihin liberal anlayışla revizyonu 1789 üzerinden tamamen 1917’yi hedef almıştır.”5 Michelet’den Jaurés’e, Aulard’dan Matihez’e, Lefebvre’den Soboul’a devrim tarihi üzerine yazılan büyük eserlerin hepsi, aralarında nüanslar olmakla birlikte, bir gelenek olarak Fransız Devrimi’nin blok olarak savusuydu. Özellikle Restorasyon döneminde yazılan “burjuva” tarih yazımında da devrimin mirası, Sans Culottes’lerin burjuvazinin mülkiyetini tehdit ettiği, Jakoben Diktatörlük karalanmak şartıyla, açıkça savunulmuştur. Revizyonist tarihçilerin sadece “Marksist yorumu hedef alan değil, Fransız radikal entelektüellerini 1840’lardan beri takip etmekte oldukları (ve yine, Fransız liberal entelektüellerin 1810’dan beri benimsedikleri) çizgiyi hedef alan bir saldırıdır. Kısacası bu, Fransız entelektüel geleneğin ana deposuna yöneltilen bir saldırıdır ve bu yönüyle, Marx kadar Guziot ve Comte da saldırının mecburi kurbanları durumuna düşmüşlerdir.”5

“Benim vurgulamak istediğim nokta, bireyler olarak değilse bile toplu olarak bu tür erkeklerin ve kadınların tarihsel aktör olduklarıdır. Ne yaptıkları ve düşündükleri fark yaratır. Onlar, kültürü değiştirebilirler ve değiştirmişlerdir de ve özellikle 20. yüzyılda, tarihi yönlendirmişlerdir . Bu nedenle halk olarak bilinen alelade insanlarla ilgili bu kitaba “Sıradışı İnsanlar” adını koydum.”


KAPAK Revizyonist tezlerin yeni bir belgeye ya da iyi bir araştırmadan çok, yorumdaki değişkliğe bağlı olduğunu dile getiren Hobsbawm, “olağandışı ve kalıcı etkisi herkesin gözünde aşikar olan ya da ancak, entelektüel taşralılıkla sabit fikir bir araya geldiğinde ya da bir meslek hastalığı olan arşiv belgelerinde uzun araştırmalara yoğunlaşmanın getirdiği bir monografik miyoplukla görmezden gelinebilecek, bir devrimin tarihsel anlamı ve dönüştürücü kapasitesini küçültmenin peşindedir” diyerek dikkatimizi esas olan noktaya çeker. Batılı entelektüeller ve akademisyenler arasında en belirleyeci konuların başında “Terör Dönemi” gelir. Bir anlamda “hümanizm” adına, adı konulmamış bir tecrit uygulanan entelektüel alanda Hobsbawm gibi sayılı kişiler Cromwell’den Robespierre’e devrimlerin “aşırılıklarını” savunabilmektedir. Kralcı La Fayette’nin ismi Paris’in en zengin ve gözde semtine verilirken, ne Marat’ın ne St. Juste’un ne de Robespierre’in ismi Paris’in hiçbir sokağında görülmediği gibi heykeline de rastlanılmaz.* Bir anlamda kitlelerin tarih sahnesine en etkin ve doğrudan talepleriyle çıktığı bu dönem, 9 Thermidor’dan bu yana özellikle halkın belleğinden silinmeye çalışılan bir dönemdir. Hobsbawm, Marx’ın 1848’de Polonyalılar için söylediği “1793’un Jakoben’i, bugünün komünisti oldu” sözünü doğrularcasına hem Jakoben Cumhuriyeti hem de Terör uygulamalarını savundu. “Muhafazakarlar, Terör döneminin, zincirlerinden boşalmış isterik bir kana susamışlık ve diktatörlük olduğu yolunda kalıcı bir imge yaratmışlardır. Oysa 20. yüzyılın ölçütleriyle, hatta 1871 Paris Komünü sonrasındaki katliamlarda olduğu gibi, muhafazakarların toplumsal devrimi bastırırken sergiledikleri rakamlara kıyasla , ondört ayda 17.000 resmi infazla Devrim’in toplu kıyımları nispeten makul sayılırdı. Devrimciler, özellikle Fransa’dakiler, Terör dönemini ilk halk cumhuriyeti ve izleyen tüm başkaldırıların esin kaynağı olarak görmüşlerdi. Bu nedenledir ki, her günkü insanı ölçütlerledeğerlendirilmemesi gereken bir çağdı o.”6 Albert Soboul’un “Robespierre’nin terörü halkın terörüydü, Robespierre’in öfkesi ve ta-

Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

13

SON SÖZ

lepleri halkın öfkesi ve talepleriydi”7 saptaması bir anlamda Robespierre’den Babeuf’e, 1848 Devrimi’nden 1917 Bolşevik Devrimi’ne kadarki devrimci çizginin ayak izlerini ortaya çıkarır.Başka bir açıdan ise; Jaurés’in “Robespierre yaşasaydı sandalyemi onun yanına koyardım” sözü kadar muhaliflerin Lenin’e saldırırken onu Jakobenlikle şuçlamak için “Maximilien Lenin” adıyla seslendiklerinde Lenin’in bundan kıvanç duyması bir anlamda Marksizme yapılan her saldırının kaçınılmaz olarak Jakobenizme ve Fransız Devrimi’ne yönelmesine neden oldu. Bununla birlikte Hobsbawm her zamanki engin bakış açısı ve kışkırtıcı yaklaşımıyla bizi gölgede kalan yerlere çeker: “İşin doğrusu ve daha önce gördüğümüz üzere, anaakım marksist gelenek haline gelmiş bulunan anlayış, ona soldan karşı duran ultra-radikallere karşı Robespierre’le aynı safta yer almayı tercih etmişti ve bu, ancak Marksistlerin Jakoben geleneği dolaylı yoldan değil doğrudan devralmış oldukları varsayımına dayanarak kavranabilecek olan bir şeçimdi. Oysa kendi başına bir olgu olarak bakıldığında, tıpkı Britanya sosyalistleri ve komünistlerinin 17. yüzyılda kralın katledilme-

sine ve cumhuriyete duydukları hayranlığa rağmen Düzleyicilere (Levellers) ve Kazıcılara (Diggers) karşı Cromwell’in savunuculuğunu üstlenmeleri gibi, modern komünistlerin de Hébert be Jacques Roux’ya karşı Robespierre’in savunuculuğuna soyunmaları oldukça şaşırtıcı görünse gerekir.”8 Oysa Engels’in belirttiği gibi her iki devrimde de cumhuriyet “pleb yönetimleri” sayesinde en devrimci ve halkçı kararları uygulamış, burjuvazinin uzlaşmacı ve ılımlı karakteriyle onyıllarca sürecek toplumsal değişimler kitlelerin tabandan gelen önlenemez taaruzu ile gerçekleşmiştir. Hobsbawm’a göre diğer bir anlamda “Marksistler bu bakımdan da Jakoben yorumun sınırları dahilinde kalmışlardır.”9 Cromwell, Düzleyicileri Burfold’da kurşuna dizmesi monarşi ve lordların kaçınılmaz olarak geri gelmesini nihai olarak kaçınılmaz hale getirdiyse, 4 ve 5 Eylül 1793 tarihinde Hébert öncülüğündeki Sans Culottes’ların “zenginlere karşı fakirlerin savaşı” sloganıyla Paris Komünü’nün ayaklanması sonrasında, Hébert’i giyotine yollayan ve Paris Komünü’nü kısmen dağıtıp zayıflatan Robespierre ve Jakoben iktidar, bir anlamda kendi düşüşünü hazırlamışlardı.10

“Fransız Devrimi insanlara, tarihin kendi eylemleriyle değiştirilebileceği duygusunu kazandırmış ve onlara, bugüne kalan şeyin, demokratik politika ve sıradan insanlar adına şimdiye dek formüle edilmiş en güçlü sloganın; Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik olduğu bilgisini aşılamıştır.11 [...] Ne iyi ki Fransız Devrimi hala yaşıyor. Çünkü Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik ile Aydınlanma değerlerine duyulan ihtiyaç, akıldışılığın, fundamentalist dinin, bilgi düşmanlığının, barbarlığın bizi bir kere daha boğazımızdan yakaladığı bugün - her zamankinden daha fazla.”12 Belki de bu ihtiyaçı en çok bizler hissediyoruz. “Aklın yıkımının” yaşadığındığı bu dönemde, mafya-tarikat rejimini yıkmak isteyen “radikaller” için Hobsbawm’un büyüteci ile önümüze serdiği izleri takip ederek geçmişin devrimlerinden ve devrim provalarından dersler çıkarmak kaçınılmazdır. Diğer bir yönden, Fransız ve İngiliz revizyonist tarihçilerin, kendi devrimleriyle hesaplaşırken ürettikleri argümanlar ve yöntemler, bugün liberal ve liberal sol çevrelerce bire bir uygulanarak Türk Devrimi’ne yönelik saldırılar göz önünde bulundurulduğunda; Hobsbawm’u okumak, entelektüel kaygıdan çok egemen ideolojinin hegomonyasını yıkmak isteyenler için gerçek anlamda bir zorunluluktur. 1 Eric Hobsbawm, Sıra Dışı İnsanlar, sy 9, Yordam Kitap, 2009 2 Hobsbawm, age, sy 9 3 Eric Hobsbawm, Fransız Devrimi’ne Bakış, sy 143, Agora kitaplığı, 2009 4 Hobsbawm, age, sy 132 5 Hobsbawm, age, sy 139 5 Hobsbawm, age, sy 146 * 9 numaralı hat üzerinde bulunan “Robespierre Metrosu” , son tartışmalarda değiştirilmesi önerilmektedir. Böylelikle “Devrimci Paris”‘in son izleri de silinmek istenmektedir. 6 Eric Hobsbawm, Devrim Çağı, sy 79, Dost Kitabevi, 2005, Ankara 7 Albert Soboul, La Révolution Française, sy 85, Quadrige, Réimpression de la 2 edition, 2006, Paris Ayrıca Jakobenler ile devrimci hareket arasındaki ilişkiyi incelemek için bkz: Albert Soboul, Les Sans Culottes Parisiens en I’An II:Mouvment Populaire et Gouvernement Révolutionnaire, Librairie Clavreuil, 1958, Paris 8 Hobsbawm, age, sy 128 9 Hobsbawm’, age, sy 129 10 Bu konudaki tartışmalar ve ayrıntılı bilgi için bkz Françoise Brunel, Thermidor “La Chute de Robespierre”, Editions Complexe, 1989, Paris 11 Hobsbawm, age, sy 163 12 Hobsbawm, age, sy 166


14

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

İngiliz emperyalizminden Balyoz tertipçilerine

Komplo teorileri Hepkon’a göre komplo teorilerinin en önemli iki figürü Yahudilik ve masonluk Dou toplumlarnda Bat’dakinden farkl alglanyor ve bu durum komplo teorilerini Dou toplumlar açsndan anlamsz klyor ÖMER ÖZDEMİR

Son yıllarda komplo teorileri siyasal hayatımızda giderek daha fazla rol oynamaya başladı. Sabetayizm tartışmalarıyla başlayan bu süreç ilk başlarda müstehzi gülüşlerle karşılanıyor; doğrusu çok fazla da ciddiye alınmıyordu. Ama işin rengi giderek değişti. Komplo teorileri soy sop araştırmalarını aştı; Türkiye’nin ana meseleleri hakkında konuşurken atıfta bulunulan nirengi noktaları haline geldi. Önce Cumhuriyet Devrimi’ni yapan kadroların neredeyse tamamı Yahudi ilan edilmişti. Sonra arkası geldi. Kuzey Irak’ta yaşananlar ve Büyük Ortadoğu Projesi Barzanilerin Yahudi olduğu iddiasıyla açıklanmaya çalışıldı. Kıbrıs hakkında konuşulurken Rauf Denktaş’ın Yahudi kökenli olduğu ima edildi. AKP’nin icraatları bu partinin önde gelenlerinin Yahudi ya da Rum kökenli oldukları iddialarıyla ilişkilendirildi. “Ermeni Soykırımı oldu ama sorumlusu Yahudilerdi” denilerek soykırım iddialarının önü açıldı. Kısacası son 20 yılda komplo teorileri Türkiye’nin bütün meselelerini açıklayan sihirli bir formül haline geldi. Komplo teorilerinin bu kadar yayılmasında İslamcılığın yükselişi de önemli bir rol oynuyordu. Gerçekten de İslamcı akımların Jön Türklerin ve İttihat Terakki’nin iktidara gelmesini “Yahudi-mason darbesi” ilan eden komplo teorilerine düşkünlüğü eskiden beri biliniyor. Ayrıca bu hurafeler başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyet Devrimi’ni yapan kadrolara yönelik ithamların da önünü açıyor. Böylesine elverişli bir ideolojik silahın AKP tarafından kullanılmaması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Nitekim AKP’ye yakın çevrelerin dolaylı ya da dolaysız bir biçimde neredeyse bütün muhaliflerini Yahudi ya da Ermeni ilan etmeleri bu çerçeve içerisinde anlam kazanıyor. Peki, muhalefetinden iktidarına kadar bu kadar sıkça kullanılan komplo teorileri nasıl ve ne zaman

ortaya çıktı; kimler tarafından hangi kitle hedef alınarak üretildi? Bu sorular üzerine şimdiye kadar, ne yazık ki, fazla kafa yoran olmadı. İşte, Haluk Hepkon’un yeni kitabı Jön Türkler ve Komplo Teorileri’ni farklı kılan da bu durum. Hepkon kitabında komplo teorilerini ve bunların üzerinde bulunduğumuz coğrafyada ortaya çıkış sürecini inceliyor. Üstelik bunu alışık olmadığımız bir yöntemle yapıyor. Yazar sorulara yanıtlar aramakla yetinmiyor; ortaya cevaplanması gereken yeni sorular atıyor.

KOMPLO TEORLERNN GELMNDE K FARKLI KANAL Hepkon kitabını komplo teorilerinin büyük toplumsal krizler ve mücadelelerle ilişkisi eksenine oturtmuş. Kitapta komplo teorileriyle devrimler arasında bir ilişki olduğu iddia ediliyor. Buna göre komplo teorileri gericiliğin devrime ve devrimi yapanlara karşı kullandığı ideolojik bir silah. Hepkon bu iddiasını kanıtlamak için Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra ortaya atılan komplo teorilerini inceliyor ve bunların geçmişteki Yahudi ve mason karşıtı rivayetlerden farklarını vurguluyor. Aynı süreç 1830 ve 1848 devrimlerinden sonra da sürüyor; özellikle 1917 Bolşevik Devrimi öncesinde zirveye oturuyor. Haluk Hepkon aynı şablonu bizim tarihimize de uyguluyor ve söz konusu hurafelerin Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908’den, yani İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinden, sonra nasıl ortaya çıktığını örnekleriyle gösteriyor. Komplo teorilerinde bir diğer şahlanış ise, Cumhuriyet Devrimi’nden sonra gerçekleşiyor. Ama Batı’daki ve Doğu’daki komplo teorilerinin arasındaki benzerlikler sınırlı. Hepkon her iki coğrafyada komplo teorilerinin farklı bir biçimde ortaya çıktığını ve yayıldığını ileri sürüyor. Bu durumun en önemli nedeni Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Doğu toplumlarının Batı’dakilerden farklı olması. Hepkon’a göre komplo teorilerinin en

önemli iki figürü Yahudilik ve masonluk Doğu toplumlarında Batı’dakinden farklı algılanıyor ve bu durum komplo teorilerini Doğu toplumları açısından anlamsız kılıyor. Doğu toplumlarının tarihinde Batı’dakine benzer türde bir antisemitizmin olmadığına dikkat çeken Hepkon masonluğun da Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı’dakinden farklı ve devrimci olmayan bir biçimde geliştiğine dikkat çekiyor. Hepkon’un bu tezleri, komplo teorilerini oryantalist bir biçimde “Doğu toplumlarına has bir hastalık” olarak kabul eden ve günlük basında çokça rağbet gören çevrelerin iddialarını tartışmaya açıyor.

NGLZ EMPERYALZM VE “YAHUD-MASON DARBES” Haluk Hepkon, “Jön Türkler ve Komplo Teorileri”nde İttihat Terakki hakkında ortaya atılan “Yahudi-mason” iddialarının ve günümüzde sıkça kullanılan Sabetayizm teranelerinin ilk kez İngiliz emperyalizmi tarafından ortaya atıldığını ileri sürüyor. Hepkon’a göre bu hurafelerin kaynağı o dönemde İngiliz Başkonsolosluğu’nda baştercüman olarak çalışan Gerald Henry Fitzmaurice. Koyu bir Katolik olan ve o dönemin Avrupası’ndaki gerici havadan etkilenen Fitzmaurice’in Jön Türk Devrimi’nin “Yahudi-mason komplosu” ilan etmesi ilk önceleri Londra’da bile ciddiye alınmıyor. Ama İngiliz Hariciyesi kısa sürede bu iddiaların Hindistan’da ve Mısır’da İttihat Terakki’ye yönelik sempatiyi ortadan kaldırmada işe yarayacağını anlıyor. Birinci Dünya Savaşı’nda iş daha da kızışıyor. İngiliz emperyalizminin propaganda amacıyla kurduğu Arap Bürosu meseleye daha profesyonel bir biçimde el atıyor. Cihad fetvasını geçersiz kılmak ve halifeye isyan eden Mekke Şerifi Hüseyin’e karşı oluşan tepkileri ortadan kaldırmak için Jön Türklerin ve Türk milliyetçiliğinin “Yahudi icadı” olduğu, halifenin mason ve Yahudilerin elinde tutsak bulunduğu iddiaları doğrudan İngiliz gizli servisleri tarafından yayılıyor. İngilizler ülke içini de boş bırakmıyorlar ve İttihat Terakki karşıtlarını komplo teorileriyle teçhizatlandırıyorlar. Hepkon’a göre Tür-

kiye’deki gericiliğin komplo teorileriyle ilk buluşması böyle gerçekleşiyor. Arkası gelmekte gecikmiyor. Nitekim Hepkon’un da örnekleriyle gösterdiği gibi günümüzde hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da yaygın olan komplo teorileri hâlâ İngiliz emperyalizminin Birinci Dünya Savaşı esnasında ürettiği bu hurafelerden besleniyor.

ERGENEKON VE “TTHATÇI GELENEK” Hepkon kitabında günümüzdeki komplo teorilerinin Fitzmaurice’in ortaya attığı saçmalıklarla ilişkisine de değiniyor. Hepkon’a göre günümüzde gerek dünyada gerekse de ülkemizde yaşanan siyasal-toplumsal kriz komplo teorilerinin yeniden doğuşu için uygun bir zemin hazırlıyor. Bu süreçte İslamcılığın yükselişinin önemine de dikkat çeken Hepkon AKP iktidarının komplo teorilerini nasıl kullandığına dair örnekler veriyor. AKP, cumhuriyeti tasfiye ve yeni bir rejim kurma girişimlerini “Beyaz Türklere (Sabetayistlere) karşı mücadele” olarak gösteriyor. Bu yüzden yeni rejimin “resmi tarihi” yazılırken komplo teorileri sıkça kullanılıyor. Yeni rejimin ideologları Ergenekon Tertibi’ne “İttihatçı Gelenek” safsatalarıyla tarihi bir arka plan oluşturmaya çalışıyorlar. Hepkon kitabında bu iddiaları teker teker yanıtlanırken Türkiye’nin devrimci birikimine sahip çıkmanın gereğine de değiniyor. “Jön Türkler ve Komplo Teorileri” günümüzde oldukça popüler olan komplo teorilerine karşı ideolojik mücadelede önemli bir rol oynayacağa benziyor. (Jön Türkler ve Komplo Teorileri, Haluk Hepkon, Kırmızı Kedi Yayınevi, 223 s.)

Kitapta komplo teorileriyle devrimler arasında bir ilişki olduğu iddia ediliyor. Buna göre komplo teorileri gericiliğin devrime ve devrimi yapanlara karşı kullandığı ideolojik bir silah. Hepkon bu iddiasını kanıtlamak için Amerikan ve Fransız devrimlerinden sonra ortaya atılan komplo teorilerini inceliyor ve bunların geçmişteki Yahudi ve mason karşıtı rivayetlerden farklarını vurguluyor


Aydınlık KİTAP

ARAKABLO

12 EKM 2012 CUMA

15

Oryantalizmin “öteki”ye resimle saldırısı: SEYYT NEZR

Görünmeyeni sergileme motifi olarak Odalık

Resim sanat, Odalk motifiyle Batlnn sapkn cinselliini gizlemekle kalmad, sömürgeciliini de gizlemeye ve sevimli göstermeye hizmet etti SEYYİT NEZİR seyyitnezir@yahoo.com

Sınıflı toplumda erkeğin onu mülk edinişiyle üzerinde sürekli şiddetlenen baskıyı kapitalizmle birlikte toplumsal işbölümünün getirdiği yeni yükler ve sömürüyle katmerli biçimde hisseden kadın, dinsel kısıtlamaların, töre ve geleneklerin kıskacı gevşerken, bu kez yeni yaşam tarzının ideolojik sınırlamalarıyla yüz yüze gelir. Özellikle burjuva kadınlar, emekçi kadınların yaşadığı sıkıntıların dışında kalmanın bedelini, sürekli ideolojik yanılsama ve aldanışlarla ödemek zorunda kalır. Kadına dayatılan güzel olma ve görünme yönelimi, onu gitgide kendisinin de kabullendiği bir cinsel nesne oluşa sürükler. Doğrusu bu yönelimin pekişmesinde özellikle görsel sanatların azımsanmayacak payı vardır. Gonca Güçsav, “Odalık: Görünmeyeni Sergilemek” (çev.: Evren Yılmaz, YKY, nisan 2012) adlı kitabında, sanat tarihindeki farklı bakışları odalık imgesi üzerinden irdelerken, güçlü bir sanat eleştirisi örneği vermekle kalmıyor, kadına dair toplumsal aldanışlara da göz atarak aynı zamanda sosyal bilimlerle tarihsel düzlemde doğrudan bağ kurmayı deniyor. Oryantalizmin Doğulu kadını odalık imgesiyle algılayışının resim sanatında çıplağı meşru ve yaygın biçimde işleme olanağı sağlamasının kaynaklarını araştıran kitap Ingres, Delacroix, Renoir, Matisse gibi Batılı sanatçılardan günümüze “Odalık”ın sanattaki yansımalarını mercek altına almakla, hem resim sanatı, hem de toplumsal tarih açısından son derece yürekli ve başarılı bir çalışma sergiliyor. Kitap, odalık imgesinin neden ortaya çıktığını, nasıl yaratıldığını ve geliştiğini, evrilme biçimini anlatırken, oryantalizmin şifrelerini çözme ve gizli yüzünü teşhir etme olanağı da sağlıyor,

konuyu resim sanatı üzerinden kapsamlı bir tartışmaya taşıyor.

ODALIK NEDR? Kitabın konusuna yaklaşabilmek için anahtar kavramı anımsamakta yarar var: Odalık, Osmanlı saraylarına savaş tutsağı olarak ülkeye getirilmiş ya da padişaha armağan edilmiş kadın kölelere verilen ad. Türkçe sözlükte tarihsel anlamı şöyle yer alıyor: “Padişah, şehzade ve paşaların saraya alınan karavaşlar arasından seçtikleri kadın, ikbal.” Bir de E. E. Talu’nun bir cümlesiyle kullanım örneği veriliyor: “Rahmetli bilmem ne paşanın odalığı imiş.” Sözlükte “karavaş”ın tanımı da var: “Savaşta tutsak edilen veya satın alınan ve sahibinin üzerinde tam bir kullanma hakkı bulunan kadın, kul.” Evlerde odalık bulundurulması yaygınlaşmaya ve toplumsal alışkanlığa dönüşmeye başlayınca sözcüğün günlük dilde kazandığı yeni anlam da şöyle tanımlanıyor: “Bir erkeğin nikâhsız olarak aldığı kadın.” B. Felek’ten örnek de veriliyor: “Eskiden bu senin dediklerini yapanlara odalık denirdi.” Peki bütün bunların Batı resmindeki “nü” tarzıyla ilgisi ne? Yazar meselenin oryantalizm ve kolonyalizmle doğrudan bağlantılı olduğunu savunuyor. Bu konuda elbette başta Edward Said olmak üzere kendisine esin kaynağı olan düşünürler var. Konuyu özetleyerek anımsamak iyi olur: Bilindiği gibi, Batı, Montesqieu’den beri, demokratik bir kamuoyu oluşturma girişimi için kendi zorba krallarının eleştirisine doğu despotizmi karşıtlığıyla başlar. Tarihsel kökleri çok derinlere giden Doğu-Batı çatışması, Batı’daki modernleşme sürecinin Doğu’dan farklı olma zorunluğu üstüne oturarak gerici egemen sınıflar karşısında meşruiyet kazanmasını sağlar. Ayrıca Batı, böylece sömürgeci niyetlerine de zemin hazırlar. Doğu toplumlarındaysa gericilik, sömürgecilerle işbirliğini gizlemek için Batı karşıtlığına gizlenir. Batı’da burjuvazinin kadına cinsel nesne olarak bakışına ve cinselliğin ticari meta olarak pazarda yaygınlaşmasına meşruiyet kazandırma olanağı da, konuyu resim sanatının işlemesiyle daha kolay elde edilir. Fransız resminde “nü”

tarzının odalık betimlemelerine dayandırılarak 20. yy’a taşınmasının gerisindeki nedenleri çözümlemek işte bu nedenle gereklidir.

RESMDE ORYANTALZM VE ÇIPLAKLIK Gonca Güçsav, “Odalık: Görünmeyeni Sergilemek” çalışmasında, 19. ve 20. yüzyıl Avrupa sanatında Odalık motifine, bu yüzden salt sanatsal nedenlerle değil, aynı zamanda toplumsal tarih ve ideoloji bağlamında yöneliyor. Yazar motifin gelişiminde önemli dönüm noktalarını oluşturan sanatçıları ve eserlerini beş ayrı bölümde ele alıyor. Bunlar sırasıyla Ingres’in Büyük Odalık’ı, Delacroix’nın Cezayirli Kadınlar’ı, Manet’nin Olympia’sı, Henri Matisse'in Odalık serisi... Giriş bölümünde motifin ortaya çıkışı ile oryantalizm ve kolonyalizm konularını tartışan yazar, odalık imgesinin tarihsel akış içerisinde sık sık dönemin gerekleri uyarınca sömürgeci söylemi desteklemek için kullanılışını örnekler üzerinde sergiliyor. Sonraki bölümlerde Ingres ve Delacroix’nın haremdeki hizmetkâr olan Odalık’ın nasıl bir erotik hayalin baş kahramanına dönüştürüldüğü, aynı zamanda bu karakterin nasıl bütünüyle kadınlığı ve ardından tüm Doğu'yu simgeler hale gelişi son derece başarılı çözümlemelerle tartışılıyor. Odalık, Batı'nın sömürgeci arzusunun hedefi olan Doğu'ya ait bir sembol niteliği kazanırken, güçlü efendi (Batı) karşısındaki zayıf köleyi (Doğu), dolayısıyla içeriğinde sömürgeci ilişkiyi barındıran bir motif halini alıyor. Cinsellik yüklü, kadınlaştırılmış bir Doğu, Batı'ya kendini mutlak güçlü efendi ile özdeşleştirme olanağı verirken, “öteki”yi zayıf, edilgen ve ulaşılabilir bir köle konumuna yerleştiriyor.

“TERSNDEN ORYANTALZM”E DÜMEK DE VAR Manet’nin Olympia’sının tartışıldığı 3. bölümde, Odalık imgesi oryantal süs-

lerinden arındırılarak, bütün çıplaklığıyla sunuluyor. Manet, Odalık motifini kendi zaman ve mekânının bir fahişesi olarak resmetmekle, Doğu’ya yansıtılan hayalin, aslında Batı’daki düzenin bir gerçeği olduğunu ortaya koyuyor. Böylece Doğu ile Batı arasındaki kategorik farklılığı silerek içselleştiriyor. Denebilir ki, Manet’nin skandal yaratan, ahlaksızlıkla suçlanan eseri aslında döneminin odalık resimlerinden ne daha çıplak ne de daha erotik. Fark sadece, erotizmin uzakta, başka coğrafyada değil, 19. yy Paris’inde resmedilmiş olmasında... Matisse ise 20. yy başlarında tam da I. Dünya Savaşı’nın (yazar buna Sömürge Savaşı diyor) ardından, Odalık temasına biçimsel yönden oldukça güçlü bir dönüş başlatıyor. Onun odalıkları da özünde 19. yy motifinin bir uzantısı. Matisse, içerikten çok, sanatının biçimsel gelişiminde bir araç olarak kullanıyor Odalık’ı. Doğu sanatının (soyutlama, yüzeysellik, renk, arabesk motif) inceliklerini kendi sanatına yenilik katmak üzere kullanırken, Odalık’ın bedenini temel figür olarak ele alıyor. Onun odalıkları, arkalarındaki yüzeylerin süsleme ve bezemeleri içerisinde kayboluyor. Kitabın sonuç bölümünde de görüldüğü gibi, şu an bile Doğulu kadının bastırılmışlığı, Doğu’nun geri kalmışlığı ele alınırken sanatçılar için bir tema olabiliyor odalık. 19 yy. sömürgeci Avrupasının oluşturduğu motif, demek ki günümüzde güncelliğini koruyor. Gonca Güçsav’ı bu olağanüstü başarılı çözümlemelerle yüklü kitabı dolayısıyla kutluyor, çalışmayı akıcı bir anlatımla çeviren Evren Yılmaz’a teşekkür ediyoruz. Yine de, Samir Amin’in Sadık Celal El Azm’dan esinlenerek, Edward Said’e yönelttiği uyarıyı anımsamakta yarar görüyoruz: “Tersinden oryantalizm”e düşerek Batı eleştirisini ve karşıtlığını mutlaklaştırmak ise, gerçek evrenselcilik arayışlarının önünde engel oluşturur...


16

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

“İnsan en çok canı yandığında insandır” Sizin de güne altnda söyleyebileceiniz farkl, bugüne dein söylenmilerden ayrcalkl bir sözünüzün olmas gerekiyor. Ama önce söylenilenlerin çounu bilmek zorundasnz. Bilirseniz, sizin sözünüz, bilinenlerin de dnda bir söyleyi olacaktr SEVİLAY ATAİBİŞ

Kuşadalı öykücü ve yazar Halit Payza Tekin Yayınevi’nden çıkan “Bir Tutam Saç Bir Altın Yüzük ve Hala Çalışan Bir Saat” isimli deneme kitabı ile okuyucularıyla buluştu. Varlık, Berfin Bahar, Cumhuriyet Kitap, Evrensel, Beşparmak, Kül Öykü gibi pek çok dergide yayımlanmış öyküleri, denemeleri ve kitap tanıtım yazılarıyla tanıdığımız Halit Payza ile sizler için röportaj yaptık. Keyifli okumalar. Sylvia Plath’ın intiharından sonra, eşinin yorumu kitabınızın ismini almış. Bize bu seçiminizi anlatır mısınız? Aslında kitabın daha uzun bir ismi olacaktı. Kitaba adını veren deneme, “Bir Tutam Saç Bir Altın Yüzük ve Hâlâ Çalışan Bir Saat”. O Gece Ne Oldu başlıklı Ted Hughes’in Sylvia’nın intiharından sonra yazdığı şiirde de belirttiği gibi, “ondan geriye kalanlar bir tutam saç, yüzük, saat ve geceliktir.” Kitabımın ismi “Bir Tutam Saç Bir Altın Yüzük Hâlâ Çalışan Bir Saat Teninin Sıcaklığını Taşıyan Bir Gecelik” de olabilirdi. Biliyorsunuz, kitaplarında bu tür uzun isimleri kullanan yazarlar var. Erich Maria Remarque’nin “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”, David Forrest’in “Şişkodan Pokerde Kazandığım Adayı da Yeğenime Bırakıyorum”, Susanna Tomorro’nun “Sevgili Mathilda, İnsanın Yürümesini Dört Gözle Bekliyorum”, Buket Uzuner’in “İki Yeşil Su Samuru Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri” anımsanabilir. Dosyayı yayınevine gönderdiğimde, ismin kitap sırtına sığmadığı gerekçesiyle adını kısaltmam istendi. ve “Hâlâ Çalışan Bir Saat”i kaldırmam gerekti. Kitaba bu ismi vermemin gerekçesi, Sylvia Plath’ın içimi parçalayan hüzünlü intiharı oldu. Hughes, bu ölümün sorumlusudur, kendisi de bu sorumluluğu üstlenir. Suçludur ve sevdiği kadını yitirmenin acısını duyumsar. Bir tutam saç, evliliklerini simgeleyen yüzük, Sylvia’nın koluna taktığı saat, aynı yatağı paylaştıkları odada teninin kokusu sinmiş gecelik Sylvia’dan kalanlardır. Kitabın arka kapağında yazdığım gibi insan en çok canı yandığında ve ağladığında insandır. Ben

de büyük yaşamların küçük denemelerini anlatmayı yeğledim. Yaşam çok kısa ve yitirilenler çok değerli. “Bir Tutam Saç Bir Altın Yüzük ve Hala Çalışan Bir Saat” özgeçmişsel bir öykü kitabı. Okuduğumuz her öykü öğretiyor ve okura 40 - 50 yıl öncesini merak ettirip onu araştırmaya yönlendiriyor. Bunu bilinçli mi yaptınız? İlk kitabım “Kelebeğin Ömrü ve Ölümü”nde “Denemecinin Deneme Yazarı Olarak Portresi” adını verdiğim biyografik metinde Mermi Uygur’u yazarken onun için okurluğunun yazarlığının önünde olduğunu, okudukça yazdığını, asıl amacının kitapların kitabına ulaşmak olduğunu belirtmişim. Okumuştur ve okuduğu kitaplara ilişkin yazmıştır, ne okuduysa onu varsıllaştırarak paylaşmış, bütün okuduklarından tek bir kitaba sürekli yolculuk halinde olmuş; kitaplar kitabına. Okurken ama en çok da yazarken öğreniyorum. Her kitap, kendinden önceki kitapların sonuncusu, kendinden sonra yazılacakların ilkidir. Deneme, biyografi yazıyorsanız, yazacağınız metne ilişkin sıkı bir araştırma yapmak, çok okumak gerekiyor. “Güneş altında söylenmedik hiçbir söz yoktur” der bir Çin atasözü. Yazarken de söylenilenleri daha farklı, daha güzel, çok daha yetkin söylemeniz, yazmanız gerekiyor. Sizin de güneş altında söyleyebileceğiniz farklı, bugüne değin söylenmişlerden ayrıcalıklı bir sözünüzün olması gerekiyor. Ama önce söylenilenlerin çoğunu bilmek zorundasınız. Bilirseniz, sizin sözünüz, bilinenlerin de dışında bir söyleyiş olacaktır. Öğrendiklerime borcum var, bu borcu ödeyebilmek için okuru okuduklarımı da okumaya yöneltmek istiyorum. Büyük yaşamların küçük denemelerini yazmaya çalışıyorum. Okundukça isterim ki, okur da küçük denemelerden, büyük yaşamlara ulaşsın. İnsanları, öyküleri öyle içten yazıyorsunuz ki, okur sizinle aynı duyguları hissediyor ve düşünüyor. Bir yazarın da kitabında yapmak istediği budur. Sizin konu ile ilgili eklemek istedikleriniz nelerdir?

Halit Payza

Bütün yollar insana çıkar, bütün nehirler, insana dökülür. Yazılanlar insana ilişkindir. İnsanın insana yolculuğu, insana en çok yakışan yolculuktur. “Bir Tutam Saç Bir Altın Yüzük”te yazdığım denemeler beni çok etkileyen öykülerden oluşuyor. Onları yazarken yazanların da yazılmaya değer öyküleri olduğunu duyumsadım. Ümit Yaşar bizim için lirik yazardır, biraz küldür, biraz duman. Kül; Ümit Yaşar’sa, duman da; Galata Kulesi’nden kendini atarak “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir!” notunu düşen oğlu Vedat Oğuzcan’dır. Oğlunu yitirmiş bir babanın dizelerindeki gözyaşları sahicidir. Onlara parmaklarınızla dokunabilirsiniz. Bu notu kim okursa okusun gözleri yaşaracaktır. Acı oradadır, Ümit Yaşar’ın şiirinde, yüreğinde, sizin parmak uçlarınızda. Eleştiri Fethi Naci’siz öksüzdür. Naci, unutamadığı bir acıyla yaşadı. Belki de Deniz öldüğünde ölmüştü… Ölüm yaşanmaz! Fethi Naci Alzheimer’di. Acıyı, onun da yaşamına son verecek olan Alzheimer unutturdu. Fethi Naci kendini de böyle unuttu. Yitirdiği kızına “Deniz, güzelim benim, yalnızlığım, üzerinde güller açan kızım” diye sesleniyor. Okuduğunuzda hıçkırıklarınız boğazınızda düğümlenmiyor mu? Metin Altıok Uğur Kaynar, Behçet Aysan’ın incecik bir sopa, küçük bir temizlik fırçası, önlerinde belki de boş bir yangın söndürme tüpü ile

Madımak’ın merdivenlerinde ateşi ve ölümü beklemeleri içinizi acıtmaz mı? Yanan insan teni kokusunu duyumsamaz mısınız? Muzaffer Buyrukçu’nun öldüğü beş gün sonra anlaşılmıştı. Koku komşuları rahatsız etmiş, polise bildirmişlerdi. Kimsesizler mezarlığına gömülmekten son anda kurtulabildi. Bir mezarı bile olmayacaktı. Onca yazar örgütü neden sahip çıkmadı? Kitabımda 73 deneme var. 73 öykü anlatıyorum. Hep hüzün değil elbet. Yalnızlar kendilerini dışa vururlarken, uzun konuşmayı sevmezler. Yalnızlıktan beslenen ve birikimini yalnızlarla, yalnızlıklarla büyüten biri için de çok sözcüğe yer yoktur kısacık ömür içinde. Evet, bu kitabın bir savı var. Bu denemeler uzun metinlere gereksinim duymuyorlar. Yaşam gerçekten uzun değil, büyük yaşamların küçük denemeleri de olabilir. Yazarlar için de yazılabilir. “Hayatım roman” denilir ya, bu kitapta yer alan denemelerde sözünü ettiklerimin hepsinin de yaşamı aslında roman. En çok onlar “hayatım roman” demeyi hak etmişler. Bir farkla, ben onların romanlarını değil küçük denemelerini yazıyorum. Bu denemeler de bunu yapıyor. Okuduklarınızın roman olan gerçek yaşamlarını okuyorsunuz. Okurken şunu da yapın; Kendinizle yüzleşin. Canınız yanabilir: İnsansınız. İnsan en çok canı yandığında ve ağladığında insandır.

Kitaba bu ismi vermemin gerekçesi, Sylvia Plath’ın içimi parçalayan hüzünlü intiharı oldu. Bir tutam saç, evliliklerini simgeleyen yüzük, Sylvia’nın koluna taktığı saat, aynı yatağı paylaştıkları odada teninin kokusu sinmiş gecelik Sylvia’dan kalanlardır


18

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

Sapkn

Güne Giderken

Kar Suyu

Aktan Bu Kadar

S. J. Parris, Doan Kitap, Çev: Mehmet Gürsel, 396 s.

Necati Tosuner,  Bankas Kültür Yaynlar, 93 s.

Hüseyin Bul, Ayrnt Yaynlar, 240 s.

Herve Le Tellier, MonoKL, Çev: Mehmet Rasim Emirosmanolu, 288 s.

Çocuk yaşta “inancın” peşine düşen ve 13 yıl boyunca Napoli'deki San Domenico Maggiore Manastırı'nda yaşayan Peder Giordano Bruno kaçmak zorunda. Çünkü Bruno genel görüşün aksine güneşin dünyanın etrafında döndüğüne inanmıyor ve başrahip onun engizisyonun yasaklı kitaplar listesindeki el yazmalarını okuyarak vakit geçirdiğini öğrenmekte gecikmiyor. Bruno, kilisesinden aforoz edilen, bütün hayatını sürgünde yaşamak zorunda olan bir sapkın artık! İnsanı Tanrı ile aynı konuma getirecek bilgileri içeren gizemli bir elyazmasının peşinde olan Bruno, bir sonraki durağı olan Oxford’da kendisini peş peşe işlenen cinayetlerin ortasında bulacağını bilmiyor. Ve “aşk”a olan sadakatinin sınanacağını…

Necati Tosuner “Güneş Giderken”de yaşlanıyor olma duygusunu işliyor. Dün gibi gelen anıların eskidiği, tutkuların yıprandığı, telaşların boşuna olduğunu öykülüyor. Necati Tosuner bu öykülerde günlük olayları, bilinen duyguları, sıradan insanlık hallerini harikulade dil ustalığıyla ince ve kırılgan bir örgü haline getiriyor. “Mayıs’ta, Ağustos sıcakları başlamıştı. ‘Ey kısa ömrüm, nasıl geçersen geç!’ diyen ağustosböcekleri daha görünmemişti ama karpuz çoktan çıkmıştı elbet ve hemen de kabuğu denize düşmüştü. Evet, kış olunca ağustosböceği kalıyor muydu ki, gidip karıncanın kapısını çalsın! Peki, kışın karınca da mı kalmıyordu yoksa, kapıyı açacak... Kışın karınca kalmıyorsa, o ‘çalışkanlığın’ ne anlamı olabilirdi? Ve o telaşların... yiyecek diye delirmelerin?”

Hepimizin bildiği bir kaza, tanıdık şahsiyetler, belki de artık unutmak istediğimiz olaylar... Öykü ve yazılarından tanıdığımız Hüseyin Bul, ilk romanı “Karsuyu”nda yakın tarihin kirli ve karanlık ilişkilerini soğukkanlı, rahatız edici ve heyecanlı bir hikaye ile canlandırmış. “Yozlaşmış bir toplumda eğer gizli alay ve iki yüzlülük dallanıp budaklanmışsa ve güç tek bir yerde toplanmışsa, suç edebiyatı eşitsizliği, haksızlığı ve kötülüğü gösterir.” Komiser Ayhan da çözüme ulaşmak için hem suçun toplumsal dokunun derinlerine uzanan izlerini sürmek hem de kendisiyle hesaplaşmak zorunda. Polis-siyasetçi-yeraltı ilişkilerini, derin devleti, şiddeti içselleştirmiş bir toplumsal yapıyı ve bireyin çaresizliğini irdeleyen “Karsuyu” basit bir polisiye gibi başlayıp keskin bir eleştiriye dönüşüyor...

“Senin dahil olmadığın seninle ilgili hatıralarım da var benim, onları bilmene olanak yok tabii. Öylesine içimdesin ki, fiziksel yokluğun neredeyse hissedilmiyor. Bu senin, sahilimde bıraktığın ayak izin, varlığının bana bağışladığı sessiz melodin. Sadece seni düşünüyorum. Bir önceki gün seni ilk defa kollarıma aldım ve beni o an istila ettin. Seni anlatan cümleler geliyor aklıma, not alıyorum amaçsızca. Bir efsaneye göre Şostakoviç’in kafatasına saplanan bir şarapnel parçası, eğer kafasını belirli bir şekilde eğerse onun müzik duymasını sağlarmış. Sen benim Şostakoviç’in kafatasına saplanan şarapnel parçamsın. Şostakoviç’in kafatasına saplanan şarapnel parçası güzel bir roman adı olurdu. Hayat sonsuz sayıda güzel roman adıyla doludur.”

Kap Birden Vuruldu

Türk Evini Hayal Etmek

Zehra’nn Cenneti

Ara Dünya

Etgar Keret, Siren Yaynlar, Çev: Avi Pardo, 216 s.

Carel Bertram, letiim Yaynevi, Çev: Mehmet Ratip, 392 s.

Amir Khalil, Pegasus Yaynlar, Çev: Bar Satlm, 272 s.

Michael Reaves, Neil Gaiman, thaki Yaynlar, Çev: Emine Ayhan, 216 s.

“Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”nün dâhi yazarından bir çırpıda okunan, tuhaf, komik ve zekâ pırıltılarıyla ışıyan bir kitap: “Kapı Birden Vuruldu”. Gündelik yaşamın kuytuları, Keret’in benzersiz evreninde fosforlu neonlar altında parlıyor, hayalle gerçeğin karıştığı bu şahane öykülerde her an, her şey gerçekleşiyor. Kapı birden vuruluyor ve kader rotasını çiziveriyor. Kalabalıklar içindeyken yalnızlık sularında boğulanlar, kendilerini her daim yedek saflarında ya da kazazedeler arasında bulanlar, güneşli günlerde bile çamura basmayı başaranlar ve talih kuşunun kuyruğuna tutunup yukarılara uçma hayalleriyle en dibe vuranlar bir araya geliyor, “Kapı Birden Vuruldu”, mağrur kaybedenlerle adi kahramanların bir arada yaşadığı incelikli ve zekâ dolu bir kitap.

Türk evi dendiğinde herkesin aklına gelen, hemen tarif edilebilen görsel bir imge vardır. Sokağa doğru uzanan çıkıntılı üst katlarıyla ahşap iskeletli evlerdir bunlar. Carel Bertram, edebiyata, kanonik anlatılara, bazen karikatürlere ve hatıralara yoğunlaşarak Türk evi imgesini tartışıyor. Ona göre bir imge yaşıyorsa mutlaka tarihî bir geçmişi vardır. Türk evi diye tahayyül ettiğimiz şey ister istemez kolektif hafızanın ürünüdür. Evler mimari varlığıyla değil, edebî olarak hayal edilerek bir anlam kazanmıştır ve ancak böyle yaygınlaşabilmiştir. Bertram, o hayalin kendisini ve hayalî üreticilerini anlatıyor bize. Sadece edebiyatı ve kolektif hafızayı değil, milli kimliğin inşasını ve erken dönem cumhuriyetinin düsturlarını tartışan başarılı bir değerlendirme.

İran, Tahran, Haziran 2009: Seçimlerden sonraki en büyük sokak protestolarından birinden sonra Mehdi isimli bir genç kaybolur. Annesi Zehra ve ağabeyi umutsuzca onu ararlar. Arayışları onları zalim bir rejimin labirent gibi koridorları boyunca sürükleyecektir. Hastanelerden morga, yozlaşmış bürokratlardan cezaevi bilgisayarlarına sızma... Hiçbir şey bir annenin oğlu için hissettiği derin ve ebedi aşkı zayıflatamaz. “Zehra’nın Cenneti”ni keşfedin; gerçek insanlar ve gerçek olaylarla günümüz İran’ını tanımanızı sağlayacak kurgusal bir bileşim. “Zehra’nın Cenneti” ilk kez internette, İngilizce, Farsça ve Arapça da dâhil olmak üzere birçok dilde yayınlandı. Uluslararası basında çizgi roman, yayıncılık ve politik muhalefette bir ilk olarak övgü topladı.

Hugo ve Nebula ödüllü yazar Neil Gaiman ve Emmy ödüllü yazar Michael Reaves’ten sadece gençlere değil tüm okurlara hitap eden, bilimkurguyla fantezinin iç içe geçtiği, soluksuz bir macera kitabı. Joey Harker sadece bir kahraman değil. O aslında kendi evinde kaybolan sıradan bir insan. Bir gün kaybolduğunda kendi dünyasını geride bırakıp bambaşka bir boyuta adım atıyor. Şimdi zorlu bir savaş vermek zorunda. Hem de söz konusu olan sadece bu dünya değil, bu savaş olası bütün dünyaları kurtarmak için verilen bir savaş....


YENİ ÇIKANLAR

Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

19

Darwin Tanr ve Yaamn Anlam

Akra’da Bulunan Elyazmas

Krk Kalpler Terzihanesi

Pantolonun Politik Tarihi

Steve Stewart Williams, Say Yaynlar, Çev: brahim Hoca, 392 s.

Paulo Coelho, Can Yaynlar, Çev: Emrah mre, 152 s.

Ali Teoman, Yap Kredi Yaynlar, 140 s.w

Christine Bard, Sel Yaynclk, Çev: smail Yerguz, 344 s.

Hem evrim kuramını benimseyip hem de Tanrı’ya inanabilir misiniz? İnsanlar diğer hayvanlardan üstün mü, yoksa bu düşünce sadece bir insan önyargısı mı? Evrim, ahlaki bakımdan neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösteriyor mu, yoksa son tahlilde yanlış ya da doğru diye bir şey olmadığını mı ima ediyor? Bu etkileyici ve ilgi uyandırıcı kitabında Williams evrim kuramı ve evrimci psikoloji tarafından ortaya atılan böylesi temel felsefi sorulara yanıtlar bulmaya çalışıyor. Yazar Darwinci bilimin nihai amaç ya da ahlaki yapıdan yoksun bir tanrısız evren görüşünü desteklediğini öne sürüyor. Fakat insanın hem böyle bir görüşe sahip olması hem de iyi ve mutlu bir yaşam sürmesi mümkün.

Düşman onlardan çok daha üstün, ertesi sabah saldırıya geçecekti. Halkın çoğunluğu, yenileceklerini bildiği halde, şehirde kalmayı seçti. O akşam, her yaştan kadınlı erkekli bir grup, Kıpti dedikleri Yunanlı’yı dinlemek için meydanda toplandı. Kıpti, hiçbir dine mensup değildi; sadece bütün duyduklarını, yarına aktarabilmek için aklında tutmuştu. Kıpti, yalnızca içinde bulunduğu âna ve Moira denen varlığa inanırdı. Yarından itibaren şu anda ahenk olarak gördüğümüz şey ahenksizliğe dönüşecek. Mutluluğun yerini matem alacak,” dedi Kıpti. “Şehrimizi talan edebilirler, ama burada öğrendiklerimizi silemezler. İşte bu yüzden ilmimizin surlarımız, evlerimiz ve sokaklarımızla aynı kaderi paylaşmasına izin veremeyiz”

“Kırık Kalpler Terzihanesi”, “Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı”, “İnsansız Konağın İkonu”, “Pervaneler”, “Aşk Yaşama Çok Uçuk”, “Horasan Elyazması” ve “Taş Devri” ile öykücülüğümüzün yenilikçi çizgisindeki yerini alan Ali Teoman’ın yedinci öykü kitabı. Gizemli, Romanesk ve Grotesk öykülerin bir araya geldiği kitabın “Romanesk Öyküler” bölümü yazarın son romanı “Gecenin Atları” ile kesişiyor. Anlaşılıyor ki anlatı evreninin boyutlarını öykü-roman ayrımı gözetmeden sergilerken kendine özgü öyküleme biçimlerinin izini sürmeyi bırakmayan bir yazar var karşımızda. Ali Teoman, ardında bıraktığı metinlerle de öykücülüğümüze yepyeni “yapı”lar kazandırmayı sürdürüyor.

Pantolonun öyküsünün ardında koca bir anlam yatar, ne de olsa “kişisel olan politiktir”. Simone de Beauvoir “Kadın gibi giyinmek kadar doğal olmayan bir şey yoktur; hiç kuşkusuz erkek kıyafeti de yapaydır ama daha rahat ve daha sadedir, hareketlerin engellenmesi için değil desteklenmesi için tasarlanmıştır” der. Pantolon başlangıçta bir erkeklik simgesidir ve kadınların giymesi yasaktır. Hatta kılık değiştirmek bir sahtecilik suçudur. Kadınların son iki yüzyılın bu önemli simgesini keşfetmeleri ise politik boyutu olmayan bir bireysel kimlik ya da pratik bir giysi tercihi değil cinsiyetlerin eşitlik arzusunun ve mücadelesinin ifadesidir. “Pantolonun Politik Tarihi”, giysinin politik diline tercümanlık eden kayda değer bir kültür tarihi çalışması.

Charles Soka 44 Numara

Batan Çkarcnn Günlüü

Ahlak Felsefesinin Sorunlar

Bira Kadn ve ahane Hatalar

Danielle Steel, Altn Kitaplar, Çev: Zehra Tapunç, 272 s.

Sören Kierkegaard, Alakarga Sanat Yaynlar, Çev: Gökhan Doru, 184 s.

Theodor W. Adorno, Metis Yaynlar, Çev: Tuncay Birkan, 208 s.

Shawn Harris, April Yaynclk, Çev: Dilek Berilgen Cenkciler, 432 s.

Sören Kierkegaard’ın yarattığı unutulmaz Johannes, kadın-erkek ilişkileri konusunda bir uzman; en küçük jestten derin felsefi anlamlar çıkarıyor, yargısını hem edebi hem felsefi bir dille gerekçelendiriyor. Johannes’in tüm şeytani dikkati bu davranışlara odaklanmış durumda. Acaba baştan çıkarmanın ilk aşaması nedir? Aşk nerede başlıyor? Kierkegaard, insanın erotik davranışını aklın yatağına yatırıyor. “Baştan Çıkarıcının Günlüğü”, yalnızca keyifli bir anlatı değil; klasik romanın tüm olanaklarını kullanırken, erotizmin tarihsel birikimini de didikleyen bir düşünce kitabı, bir ironi başyapıtı. Büyük aşk anlatılarına göndermelerle dolu eşsiz bir okuma şöleni. Kitabı yeni, özenli çevirisiyle okuyacaksınız.

“Ahlak Felsefesinin Sorunları”, Adorno’nun 1963 tarihinde Kant’ın ahlak felsefesinden hareketle verdiği on yedi dersi bir araya getiriyor. Adorno’nun sağlığında yayımladığı kitaplarının dışında, Almancada 90’lı yıllarda yayımlanmaya başlamış, ders notlarından, teyp kayıtlarından ve yazılarından oluşan geniş bir külliyatı vardır. Bu külliyatın ciltlerinden biri olan “Ahlak Felsefesinin Sorunları”, bir yandan Minima Moralia’nın yazarının “Bugün doğru hayat mümkün müdür?” sorusu etrafındaki araştırmasını, diğer yandan da, çok daha zor bir çalışması olan “Negatif Diyalektik”teki belli başlı temaların çoğunun ilk kez ortaya konuluşunu temsil eder derslerin önemi buradan gelir.

“Şahane Hatalar” serisi hız kesmeden sürüyor: Bu kez bir erkeksiniz. Etrafınız sayısız kadınla çevrili. Güzel, çirkin, kafakoparan, tehlikeli, masum... Tek gecelik bir macera ya da ömürlük aşk sadece sizin elinizde. Bu kitabı okumaya normal bir kitap gibi birinci sayfadan başlayın. İlk bölümün sonunda, önünüze bir yol ayrımı çıkacak. Kararınızı verin ve ilgili bölüme gidin. Her bölümün sonunda seçimlerinizle kaderinizi kontrol etmeye devam edeceksiniz. Kitabı okurken bazen hiç beklemediğiniz bir yere ulaşacak, bazen de kendinizi daha önce olduğunuz yerde bulacaksınız. Hayatın size neler hazırladığını asla bilemezsiniz. Yüzlerce farklı hayat sizi bekliyor. İyi şanslar.

Charles Sokağı 44 numaradaki ev pansiyonerlerle birlikte ev bir anda bambaşka bir ruh kazanır. İlk pansiyoner Eileen Los Angeleslı genç bir öğretmendir. İkincisi karısından ayrılmış, hafta sonları yedi yaşındaki oğluyla kalan grafiker Chris’tir, üçüncüsü ise ünlü bir aşçıbaşı ve yemek kitapları yazarı Marya’dır. Ev arkadaşları ile uyum içinde yaşayan Francesca, artık Todd gibi hayatına yeni bir yön vermek zorundadır. Kendini boşlukta hissettiği bir an hayatındaki en önemli insanların kiracıları olduğunu fark eder. Charles Sokağı 44 numarada bir yıl içinde akıl almaz olaylar yaşanır. Her birinin farklı sorunları ve uğraşıları vardır. Usta yazar Danielle Steel’in bu romanını elinizden bırakamayacaksınız.


20

12 EKM 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

ÇOCUKLAR İÇİN

Geleceğin öykücüleri Eitim dönemlerinin her aamasnda zorlu snavlara tabi tutulan örencilerin sadece edebiyattan deil, ailelerinden, arkadalarndan, sosyal hayattan kopmalar yllardr dile getirilen bir sorun. Her sene snav sisteminde bir deiiklik yaplyor ve örencilerden daha birine alamamken hemen dierine adapte olmalar bekleniyor. Bu snavlar çocuklar an yaamaktan alkoyduu gibi kalc hasarlar da brakyor İREM HALIÇ irem.halic@hotmail.com

6 Ekim’de Günışığı Kitaplığı’nın Kadir Has Üniversitesi’nde düzenlediği Zeynep Cemali Edebiyat Günü’ndeydik. Türkçe’nin kullanımı, ders kitaplarımız, yaratıcı yazarlık, 4+4+4 eğitim sistemi gibi önemli konular üzerinde durulan konferansta Yalvaç Ural, Aslı Tohumcu, Müge İplikçi, Behçet Çelik gibi genç okurların ilgisini kazanan yazarlar, Türkiye’deki gençlik edebiyatının durumu hakkında önemli sorunlara dikkat çektiler. Fakat yazarların çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yaptıkları tartışmalardan öte, asıl dikkatimizi çeken, ödül töreninden önce Müren Beykan’ın öykülerini gönderen öğrenciler hakkında yaptığı açıklamalardı. ERKEK ÖRENCLERDEN TALEP AZ Zeynep Cemali Edebiyat Günü esasında genç öykücülere yazarlık adına girdikleri yolda heveslerini ve yeteneklerini taze tutmak adına verilen bir destek. Usta öykücü Zeynep Cemali’nin adıyla 6. 7. ve 8. sınıf öğrencilerinin belirli bir tema üzerinden yazdıkları öyküleri ödüllendirerek, öykücülüğü ve genç ruhları diri tutmanın önemli bir adımı. Genç öykücülere ödülleri verilmeden önce Günışığı Kitaplığı Yayın Yönetmeni Müren Beykan, ellerine ulaşan öykülerin hangi illerden, okullardan, öğrencilerden geldiği ve işlenen konular bakımından ne gibi özellikler taşıdığı konusunda bazı ilginç istatiksel bilgiler verdi. Bu bilgiler aslında “Türkiye’deki gençliğin sorunları” üzerine somut ve çarpıcı veriler. Mesela tahmin ettiğimiz gibi öykülerini gönderen öğrencile-

rin yalnızca dörtte biri erkek öğrenci. Bu bilgi aslında erkek öğrencilerin ilgisini çekecek kitapların eksikliğinden ötürü okuma ve yazma konusunda kız öğrencilerin gerisinde kalmalarını işaret ediyor. Bu sene ödül alan üç arkadaşımız da kız öğrenciydi. Öykülerin üçte ikisi özel okullardan geliyormuş. İstanbul’dan 60’ın üstünde öykü gelirken, Ankara ve İzmir’den yaklaşık 30’ar öykü gönderilmiş. Ayrıca ilginin en fazla 6. sınıf öğrencilerden olduğunu, çünkü 7. ve 8. sınıf öğrencilerinin sınav telaşı nedeniyle bu tür etkinliklere zaman ayıramadığını belirtti Müren Beykan.

SINAVLAR GENÇLER EDEBYATTAN UZAKLATIRIYOR Eğitim dönemlerinin her aşamasında zorlu sınavlara tabi tutulan öğrencilerin sadece edebiyattan değil, ailelerinden, arkadaşlarından, sosyal hayattan kopmaları yıllardır dile getirilen bir sorun. Ancak dillendirildiği kadar çözüm de bulunamıyor. Her sene sınav sisteminde bir değişiklik yapılıyor ve öğrencilerden daha birine alışamamışken hemen diğerine adapte olmaları bekleniyor. Bu sınavlar çocukları anı yaşamaktan alıkoyduğu gibi kalıcı hasarlar da bırakıyor. Önlerine gelen sorunları mantıklı çıkarımlarla çözemeyip, her sorunun farklı çözümleri olduğu ve bunlar arasında bir seçim yapmak zorunda oldukları kanısına varıyorlar. Bu durumda şıkları kendileri yaratmalılar, yaratamadıkları takdirde, önlerine gelen “sorun”un şıklarıyla birlikte gelmesini bekliyorlar. Yaratıcılıklarının en verimli

Müge plikçi, Behçet Çelik ve Asl Tohumcu gençlik edebiyat üzerine konuuyor

çağlarında sonu olmayan amaçlar uğruna art arda sınavlara sokulmanın gerginliği nedeniyle belki de bir daha dönmemek üzere gençleri sanattan, felsefeden, edebiyattan uzaklaştırdığımız gibi neredeyse onları gündelik sorunlarla başa çıkamayacak, aciz insanlar haline getiriyoruz. Ayrıca akıllarda 4+4+4 eğitim sisteminin bu sınav kaygısına çözüm mü olacağına, yoksa daha da mı tetikleyeceğine dair önemli bir soru var. Bunun ayrıca etraflıca tartışılması gerekiyor.

ÖYKÜLERNDE TEKNOLOJ YOK Dersler, sınavlar gibi temel sorunların yanısıra, öykülerde kullandıkları materyaller çerçevesinde genç yazarlara dair ilginç bilgiler de sundu Müren Beykan. Mesela sadece iki öğrencinin öyküsündeki kahramanlar cep telefonu kullanıyor. Gündelik yaşamda ellerinden düşürmedikleri cep telefonlarını öykülerine taşımamaları, okudukları öykülerin tamamına yakınının eski yazarların kendi dönemlerini anlattıkları öyküler olmasından kaynaklanıyor olabilir. Çocukların öykülerinde hala eskilerin izlerini görmekle gurur duymalı mıyız? Bence hayır. Çünkü bu “çağdaş öykücülüğün” gençlerle yeterince buluşturulmadığı anlamına gelir. Öykü, çocuğun kitap okuma alışkanlığı kazanmasındaki en önemli aşamadır ve eline hiç anlayamayacağı bir dilde, bilmediği konulardan bahseden ki-

taplar verdiğinizde ilk adımda tökezlemiş olursunuz. Dolayısıyla çağdaş öykücülerimizin gençlere yeterince tanıtılması gerekiyor. 1930’lu yıllarda Türk öykücülüğünün kurucuları olan Sabahattin Ali, Sait Faik, Memduh Şevket Esendal gibi yazarlarla Halikarnas Balıkçısı, Haldun Taner, Necati Cumalı gibi öykücülerin dili hala aynı tatta ve anlaşılırlıktadır. 1960’lar sonrası Köy Enstitüsü’nde yetişen Yaşar Kemal, Fakir Baykut gibi yazarlar öykücülüğe daha toplumsal bir boyut kazandırdılar. Ancak Modern Türk öykücülüğünün altın çağının başladığı asıl nokta 1980’lerdir. Füruzan, Tomris Uyar, Necati Tosuner, Ayla Kutlu, Cemil Kavukçu, Bilge Karasu gibi yazarlar dönemimize en yakın örneklerde öyküler yazdılar. Dolayısıyla gençlerin yaşadıklara çağa ilişkin okuyabilecekleri, güzel ve sade dillerde yazan çok yazarımız var. Bu da çağdaş öykücülerimizin yazmaya devam ettiği, ancak bu öykülerin gençlerin kütüphanesine ulaşmadığı anlamına geliyor. Yazıyı sonlandırmadan önce Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nda ödüllerine kavuşan genç yazarlarımız Beyza Nur Muslu, Bilge Arslan ve Ceren Kuran’ı, öykücülüğü bir ömür daha yaşatacak usta yazarlar olmalarını dileyerek bir kez daha tebrik edelim. Seneye tekrar bir Zeynep Cemali Edebiyat Günü’nde daha buluşmak üzere... Hayat boyu okumalar diliyoruz.

Genç öykücülere ödülleri verilmeden önce Günışığı Kitaplığı Yayın Yönetmeni Müren Beykan’ın, ellerine ulaşan öykülerin hangi illerden, okullardan, öğrencilerden geldiği ve işlenen konular bakımından ne gibi özellikler taşıdığı konusunda verdiği bilgiler bize “Türkiye’deki gençliğin sorunları”nı işaret ediyor


Aydınlık KİTAP

SAHAF

12 EKM 2012 CUMA

21

Dağa çıkan devrimcinin anıları ERCAN DOLAPÇI

İkinci Meşruti İnkılâbı’nı başlatan Res- Ilgar sadeleştirir. 1908 basneli Niyazi Bey’in anılarının, devrim tarihimizde ayrı bir yeri vardır. Devrimin ateşli çocuğunun anıları, o sıcaklık içinde Eylül 1908’de yazılır ve Osmanlıca olarak basılır. 3 Temmuz’da 200 kişilik gönüllü birliğiyle Makedonya’nın Resne dağlarına çıkan Önyüzbaşı Niyazi Bey, 23 Temmuz günü, 1876 Anayasa’sının yürürlüğe girmesini Padişah Abdülhamit’e kabul ettitir. Baskıcı yönetimin sonunu da getirir. 15 yıl sonra ilan edilecek olan Cumhuriyet’in de yolunu açar. Hürriyet kahramanı Niyazi Bey’in anıları, İttihatçı devrimcilerin eylem ve düşüncelerini öğrenmek açısından da ayrı bir değerde. Devrimi yapandan daha iyi devrim anlatılmaz!

DEVRMN GÜNLÜÜ 240 sayfalık anılar, 1975 yılında Çağdaş Yayınları tarafından Türkçeye çevrilerek yayımlanır. Resneli Niyazi’nin akrabası İhsan

kısı Manastır İttihat ve Terakki idare heyeti tarafından incelenir; olayların ve anlatımın doğruluğu onaylanır. Kitapta ağırlıklı olarak devrimin gün gün aşaması, dağdaki günlerin ayrıntılı anlatımı, o günkü siyasi ve sosyal durum analizi ve Niyazi Bey’in bunlara ilişkin görüşleri yer alır. Ayrıca devrim aşamasındaki yazışmalar da belge niteliğinde kitapta yer alıyor.

SIRADAN EYLEMC DEL Anılarda dikkat çeken, Niyazi Bey’in sıradan bir eylemci olmadığı! Son derece bilinçli ve vatanperver! Sık sık vurguladığı kelime: Vatan ve namus... Niyazi Bey, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu analiz ederken şu ifadeyi kullanıyor: “Şimdi biz üç yüz yıl

önce, evet tam üç büyük yüz yıl evvel yapılacak işler karşısında bulunuyoruz.” Milletin içinden doğduklarını vurguladıktan sonra da giriştikleri hareketi şöyle tarif ediyor: “Ya vatanı kurtaracağız, ya öleceğiz!” Bu vurgu sıkça yapılıyor. Parola gibi... Resne doğumlu olan Niyazi Bey, askeri okula giriş nedenini de şöyle tarif ediyor: “Vatan sevgisinin etkisiyle askeri okula girdim.” Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumu okul yıllarında şöyle anlatır: “Güçlü bir devrime ihtiyaç gösterdiğini düşünüyordum.” Devrime de Reval Anlaşması’ndan sonra, Makedonya’nın paylaşılmasına karar verilmesi ve buna yönetimin kayıtsız kalması üzerine karar verirler. Amaçları ise, Osmanlı sınırları içinde bulunan bütün unsurların hür ve kardeşçe ya-

SES - SÖZ

Rilke’nin etkisi şarkılarda Alman lirik şiirinin usta temsilcisi; Rainer Maria Rilke. Şiirinin gücünü, kapitalist yapının insanların içine sızmasıyla oluşturduğu duygusuzluk ortamını bertaraf etmede kullanan şair bu yönüyle pek çok kişinin düşünce ve duygularını etkilemiştir. Kelimelerin kafalarımıza çiviler gibi çakılmasını sağlayan bu şairin etkilediği isimler arasında bir çok müzisyen, besteci ve yorumcu var. Bunların arasında ilk akla gelen İskoçyalı alternatif rock grubu Cocteau Twins'in 1996’da “Milk and Kisses” adıyla piyasaya sürdüğü albümünde yer alan “Rilkean Heart” parçası olsa gerek. Grup isminin “Cocteau” kısmını Fransız yazar Jean Cocteau’dan almasıyla da edebiyat bağını perçinliyor. “Rilken Heart” parçası solist Elizabeth Buckley tarafından sevgilisi Jeff Buckley’e ithafen yazılmıştı. Fraser’ın albümün iç kapağına düştüğü notta şöyle yazıyordu: “İlk erkek için süt ve öpücükler/ Benim

yaşlı erkeğim/ Sevgi ve yapraklı bir gül Buckley için/ Benim Rilke kalpli dostum” Avusturyalı yazar Stefan Zweig, Rilke için şunları söylemiştir: “Bir müzikle geldi Rilke. Müziği, gidişinden sonra da kalacak. Çünkü aramızda yalnızca onun söyledikleri ezgilerden farksızdı.” Amerikalı indie rock grubu Rainer Maria adını yazarın adından almıştır. Ünlü caz müzisyeni Kurt Elling’in Rilke hayranlığını söyleyebiliriz. Çağdaş bestecilerden Alman besteci Paul Hindemith “Meryem’in Yaşamı” şiirini, Norveçli besteci Arne Nordheim “Ölüm Deneyimi” isimli şiiri bestelerinde kullanmışlardır. Ünlü punk yıldızı Nina Hagen yürüttüğü “Rilke Projesi”(Rilke Project) ile bir süredir Rilke şiirlerini seslendiriyor. Şarkılar bazen Rilke’ye söyleniyor bazen de Rilke’den söyleniyor.

Rainer Maria Rilke

şayacakları bir düzeni kurmak. Bunun engeli de baskıcı yönetimdir. Birlik olup onu yıkmak ise tek çaredir. Anayasayı tekrar ilan ettirmek ve Meclis’i açmak yakın hedeftir.

VATANI TERK EDERKEN ÖLDÜ Niyazi Bey sıradan bir subay değildir. 1897’deki Türk -Yunan Savaşı’nda kahramanlıklar göstermiştir. Öne atılarak bir kaleyi zapt etmiş ve kalede esir aldığı Yunanlı askerleri bizzat İstanbul’a götürerek halka ve Saray’a göstermiştir. İstanbul’daki hali görünce şuna karar verir: “Görevimi bitirip İstanbul’dan döndükten sonra ülkemin devrime olan ihtiyacını daha iyi anlamış oluyordum.” İşte bu kahraman, yaşadığı ve çok sevdiği Resne’yi ve Makedonya’yı, Balkan Harbi sonrası kaybeder. O acıyla hasta olur. İstanbul’a dönüş için Avlonya’da vapur beklerken, Arnavut çeteleri tarafından suikast sonucu 17 Nisan 1913 günü şehit olur. Ona ve onlara çok şey borçluyuz. Devrimciliğin en güzel yüzüydüler...


22

Aydınlık KİTAP

12 EKM 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr? “İçki meselesi bu, diye düşündüm kendime bir içki alırken. Eğer berbat bişeyler olmuşsa, unutmak için içersin; iyi bir şeyler olursa kutlamak için içersin ve hiçbir şey olmamışsa bir şeyler olması için içersin.”

2

a) Charles Bukowski - Kadınlar b) Peter Handke - Solak Kadın c) Dostoyevski - Kadın Budalası d) Thomas Mann - Aldanan Kadın e) Pınar Kür - Asılacak Kadın

“Ne istediğimi biliyorsun, Chifoilisk. Halkımın sürgünden kurtulmasını istiyorum. Burayı seçtim, çünkü sizin Thu’da bunu istediğinizi sanmıyorum. Bizden korkuyorsunuz siz. Devrimi, eski devrimi, sizin başlayıp da yarım bıraktığınız, adalet için devrimi geri getirebileceğimizden korkuyorsunuz.”

a) Aldous Huxley - Cesur Yeni Dünya b) Ursula K. Le Guin - Mülksüzler c) Dostoyevski - Yeraltından Notlar d) Kemal Tahir - Devlet Ana e) George Orwell - 1984

3

“Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum...”

a) Yevgeni İvanoviç Zamyatin - Biz b) Suzanne Collins - Açlık Oyunları c) Jack London - Demir Ökçe d) Anthony Burgess - Otomatik Portakal e) Hillary Jordan - Uyandığında

Bu haftann doru yantlar:

1-(a) 2-(b) 3-(d)

1

BULMACA SOLDAN SAA 1. FARUK ... ... ) Resimdeki yazar 2. Stanislaw Lem’in bir eseri - Bir yüzölçümü birimi Tümör - Mürekkep hokkalarna konulan ham ipek 3. lkel benlik - Çok ak - lemelerde kullanlan, gümü görünümünde parlak srma ya da metal tel iplik - Bir kan grubu 4. Hrvatistan’da bir liman kenti - Bir çalg türü - Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta 5. Serbest braklm cariyeler ya da köleler, azatllar Öldürme, yok etme - Balama, mazur görme 6. Yunanca’da bir harf - Eyere altrlmam binek hayvan - Balangçta yer alan - Bir say 7. Tanr - Paraguay çay 8. “Hay hay”, “olur” anlamnda bir sözcük - lave -

Özgü, mahsus 9. Mavi - Gümü’ün simgesi - Otlar 10. Beyaz - Sahip, malik - Olaanüstü yaratc gücü ve yetenei olan kimse, dahi - Helyum’un simgesi 11. Bir yüzü uzun tüylü, kaln yünden dokunarak yaplm yamurluk - Anahtar - Yünden dövülerek yaplan kaba ve kaln kuma 12. Eski bir arlk ölçüsü birimi - “Art” kart - “... Ayhan” (air) 13. Çplak - Bir ans oyunu - Afrika kökenli bir Amerikan müzii 14. Divit, yaz hokkas - Ei benzeri olmayan, mükemmel bir eyi icat eden - Bir eyi ortala datmak, dökmek 15. Resimdeki yazarn bir eseri - Bir soru sözü

YUKARIDAN AAIYA 1. Sodyum’un simgesi - Ulusal bir parayla yabanc bir para birimi arasndaki deiim oran - Üzeri emayla kaplanm olan - Bir ac ünlemi 2. Baya, sradan - Sk gözlü bir balk a türü - “... Gündüz Kutbay” (ney üstad) - Japonya’da buda rahibesi 3. Düz toprak damlarda kirilerin üzerine serilip toprakla örtülen hasr - Aabey (ksa) - Buzulta 4. Küçük maara - Sarp geçit - çinde alkol bulunan içecek 5. Esasi - Nitelikleri veya hareketleriyle bir eyi elde etmeye hak kazanm olan - Bir gösterme sfat 6. Gemi demiri - Çerkezlerin kendilerine verdikleri ad Alaz, yalm 7. “... Güler” (fotorafç) - Çalma, meslek - Evin bir bölümü 8. Arap edebiyatnda bir iir türü - lemeli, büyük boyutlu mendil 9. Lütesyum’un simgesi - Tantal’n simgesi - Bir Afrika aac 10. Kar ile kocadan her biri - Dikite kullanlan pamuk iplii - Bir kundurac aleti - Bir dilek art eki 11. Ar dereceye varan alkanlklar - Bir tür tatl çörek - Kira 12. Bir meyve - Kilometre (ksa) - Satürn gezegeninin beinci uydusu - Zaviye 13. Lityum’un simgesi - Lantan’n simgesi - Kabaca ite orada - Sohbet, muhabbet, içki meclisi 14. Kiloamper (ksa) - çinde arap yaplan fç - Dince kutsal saylan bir yeri ziyaret etmek - En ksa zaman parças, lahza 15. Hayvanlar, bitkiler ve cansz nesneler arasnda geçtii hayal edilen öretici masallar - Nefes, ruh Enerji

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ


2012 10 12 ekim kitap eki  
Advertisement