Issuu on Google+

.

KITA P Aydınlık

BU SAYIDA

33 KİTAP TANITILIYOR Toplam: 408

18 Mayıs 2012 Cuma / Yıl: 1 / Sayı: 12 Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

e d ’ e y i k Tür bKaiynrakYialyınklar!ı, ni

Hayatın sorunları hakkında dostane tavsiyeler

i” nEserler ü t ü B n ’ü ı “Atatürk amamlad 15.yıldat

Edebiyatı felsefe ve psikolojiyle birleştiren yazar: Irvin D. Yalom

Bilimin Din ile İmtihanı: Hoca’nın İlmi

Türkiye Atatürk’ü yeniden keşfedecek

Çok satan-az veren

İsim Şehir Bitki


Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

İÇİNDEKİLER

3

SUNU

Haftanın Portresi: William Saroyan

s. 4

19 Mayıs’a armağan: Atatürk’ün Bütün Eserleri

Edebiyatı felsefe ve psikolojiyle birleştiren yazar: Irvin D. Yalom s. 5 Bilimin Din ile İmtihanı Hoca’nın İlmi s. 6 Derleme ve denemeye bakışta yeni bir soluk s. 7 Hayatın sorunları hakkında dostane tavsiyeler s. 8 Çok satan-az veren s. 9 Cumhuriyetin gülümseyen yüzü: Türkan Saylan s. 10 İnsan Düşünün Kök Kuşağı s. 11

Ancak bir devletin yapabilecei ve geni kadrolara, geni olanaklara sahip devlet kurumlarnn yapmas gereken bir ii, yllarca karnca gibi çalan bir avuç insann gerçekletirmesi demektir “Atatürk'ün Bütün Eserleri”... Mustafa Kemal Atatürk'ün yazd, söyledii ve imzalad bütün belgeleri biraraya getirmek gibi “çlgnca bir proje” için 1997'de yola çkldnda ve 1998'de ilk cilt okurla bulutuunda da dorusunu söylemek gerekirse, projenin sonucundan emin olamayanlarn says hiç de az deildi. Kaynak Yaynlar ve çalmay bandan beri genel yayn yönetmeni olarak yürüten ule Perinçek, büyük çounluunu gençlerin oluturduu çekirdek ekibi, her biri alannda saysz esere ve saysz çalmaya imza atm deneyimli danma kurulu üyelerini ve yalnzca Türkiye'dekiler deil, dünyann dört yanndaki üniversitelerde, aratrma kurumlarnda, arivlerde çalan yüzlerce destekçiyi harekete geçirerek, 12 bin sayfay aan toplam 30 cildi, tertemiz bir ekilde Türkiye'ye armaan ettiler. Türkiye ne yazk ki bu türden uzun soluklu çalmalar açsndan pek parlak örnekler barndran bir ülke deil. Balanm ve u ya da bu nedenle yarda kalm ansiklopediler, dizi yaynlar vb. geni bir kitap konusu olabilecek kadar çok. “Atatürk'ün Bütün Eserleri”, ksa adyla ATABE ise hiç ara verilmeden, deyim yerindeyse Kurtulu Sava'mzdan bile uzun bir sürede baaryla tamamlanm, Türkiye yaynclk tarihi açsndan da devrim tarihimiz bakmndan da örnek alnmas gereken bir zafer niteliinde... “Türkiye'de ilk kez Atatürk'e ait bütün yaz ve konumalarn kronolojik srayla bir araya getiren bir çalma ölümünden 60 yl sonra ilk kez gerçekletiriliyor. Atatürk'ün Bütün Eserleri yalnz bir derleme ve özgün metinlere göre düzeltme çalmas deildir. Bir aratrma ve keif faaliyetidir. Tarihin boluklar doluyor yurtiçinde ve yurtdnda, Cumhurbakanl Arivi'nden Sovyet Devlet Arivi ve ABD Senatosu Kütüphanesi'ne kadar, özel ve devlet arivlerinde gizlenen ya da kyda köede kalm belgelere ulamak için özel bir çalma yürütüldü. Yüzlerce belge, yaz, mektup, demeç, tutanak, görüme ve konuma biraraya getirildi. lk kez yaymlanacak Atatürk'e ait bu belgeler, devrim tarihimizin yeniden yazlmasn gerektirecek ve tartma yaratacak önemdedir” denmiti ve bu devasa çalma, tam da üzerine çaraf geçirilmek istenen 19 Mays öncesinde, son cildinin de tamamlanmasyla Türk Gençlii'ne armaan edildi. Bu saymzda, ATABE'nin belgesellere konu olmas gereken öyküsünün bir özetini ule Perinçek'in kaleminden kapak konumuz olarak sunarken, 19 Mays' da tüm cokumuz, saygmz ve ballmzla kutluyoruz...

Atatürk’ün bütün eserleri (ATABE) 15 yılda tamamlandı: Yeniden kul olmayalım diyedir bu belgeler s. 12-13-14 Ne delce yanı sözünden döner, ne akıllı tarafı unutup bir yana koyar dünü: Bilir çünkü, biri tutmaktadır defteri s. 15

Küçük filozoflara Albert Einstein’ın Işığı s. 20

ÖneriYorum TürkOrdusuKuşatmayıNasılYaracak. r a d y a 1) H DoğuPerinçek,Kaynak. Bu kitabı okumain y e Hüs dan Türkiye’de ve bölgemizde olup bitenleri, Türk ordusuna yapılan operasyonları kavramak olanaksızdır. Okuduktan sonra Türkiye’nin parçalanma sürecinden nasıl çıkacağı, Cumhuriyetin yeniden nasıl kurulacağı üzerine düşüncelerimiz netleşecek. AğaçlarÇiçekteydi.AhmetSay,Evrensel. Türkiye’nin son elli yıllık aydın yaşamını, önde gelen sanatçılarının erdemlerini, zaaflarını yakından tanımak için mutlaka okunmalı. Umut, iyimserlik, yiğitlik dolu bu anılar, devrimci aydın

2)

. KITA P Aydınlık

Aydınlık Gazetesi’nin ücretsiz ekidir

Editör: Pınar Akkoç Yazıişleri: Damla Yazıcı Reklam Müdürü: Saynur Okuroğlu Sayfa Sekreteri: Egemen Yamandağ

mücadelemizi sıcacık bir dille aktarıyor. Ne güzel kitap. Osmanlı’daSosyalizm,Türkçülükveİttihatçılık.ArdaOdabaşı,Kaynak. Düşünsel yaşamımızda önemli bir boşluğu dolduran kitap, tarihe bilimsel sosyalist gözle bakışın bir örneğini sunuyor. Üzerine çok konuşulan ama önemli boşlukları bulunan II. Meşrutiyet devrimimizin damardan kavranmasına hizmet ediyor. Pek çok yeni bulgu ortaya konuluyor. Selman-ıPak(Din,DevrimveAşk).Eren Erdem,Destek. Bugünü değin eksikliğini duyduğumuz, bağımsızlık savaşçısı genç bir

3)

4)

Anadolum Gazetecilik Basım Yayın San. ve Tic. A.Ş. adına sahibi: Mehmet Sabuncu Genel Yayın Yönetmeni: Serhan Bolluk Sorumlu Müdür: Mehmet Bozkurt

düşünürün kitabı. İslam’a sokulan hurafeleri bir bir çürüten yazar, bu mücadelenin tarihsel kahramanlarından Selman-ı Pak’ı anlatıyor. Akıcı bir dil, kavrayıcı bir zeka. UlusalDevrimveKüreselKarşıdevrim. MehmetUlusoy,Kaynak. Emperyalizmin küreselci saldırıları üzerine bilgi eksiklerinizi bu kitapla kapatabilirsiniz. Küresel karşıdevrimin mafya-gladyo-tarikat yöntemlerine sarılan çürüyen yüzünü, liberal faşizmin tekleyen kalp atışlarını birikimli bir yazarın kaleminde okuyun.

5)

Yönetim Yeri İstiklal Cad. Deva Çıkmazı No:3/3 Beyoğlu / İstanbul Tel: 0212 251 21 14 / 251 21 15 / 251 55 04 Faks: 0212 252 51 22 www.AydinlikGazete.com kitap@aydinlikgazete.com Baskı: Toros Yay. Mat. Tur. Org. San. Tic. Ltd. Şti. Yalçın Koreş Cad. No: 12/A Bodrum Kat Bağcılar / İstanbul Tel: 0212 655 44 34


4

Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

HAFTANIN PORTRES

YILMAZ ÖZDL'DEN BU KEZ “SM EHR BTK”

William Saroyan (1908-1981)

Şenlikli muhalefet diye buna denir! “Firkateynlerin Somali'ye korsan kovalamaya, hücumbotların Libya'ya çipura avlamaya gönderildiği rapor edildi. Bari denizaltı götürelim dendi ama, bu sefer de, denizaltı filo komutanın içerde olduğu hatırlandı”

Saroyan'ın tek tutkusu yazmak ve dünyayı gezmekti, zaten başka bir iş de yapmadı, tümüyle bohem bir yaşam sürdü. İçki ve kumar alışkanlığı nedeniyle inişli çıkışlı bir grafik çizse de 50 yıl boyunca verimli bir yazar olarak tanındı. 1939'da Pulitzer Ödülü'nü kazandı ama reddetti. “Öykünde kimsenin katledilmesine gerek yok. Sadece bütün tarihin ve bütün zamanların en muhteşem olayını, yani mütevazı ve saf var oluş gerçeğini anlat. Bundan daha önemli bir konu yok; öykü karakterlerinden birinin, sanatında sana yardımcı olmak için zorbalık yapmasına gerek yok. Şiddet vardır. Yeri geldiğinde şiddetten de bahset. Savaştan söz et. Bütün çirkinliklerinden, israftan bahset. Bunu bile sevgiyle yap. Ama muhteşem, katışıksız var oluş gerçeğine vurgu yap. En büyük konu budur. Bir zafer havası yaratmak zorunda değilsin. Yazacağın insanın, yazının mükemmel bir yazı olması için kahramanca veya müthiş işler yapmasına gerek yok. Bırak o her zaman yaptığı işi yapsın, yaşamaya devam etsin. Bırak yürüsün, konuşsun, düşünsün, uyusun, rüya görsün, uyansın, gene yürüsün, gene konuşsun, hareket etsin, yani bırak yaşasın. Bu yeterli. Yazacak başka bir şey yok.” Bitlis'ten ABD'ye göç etmiş Ermeni bir ailenin orada doğan ilk ferdi olarak 31 Ağustos 1908'de Kaliforniya'da dünyaya gelen William Saroyan, edebiyat anlayışını, ne yazılması gerektiğini, nasıl yazılmasını gerektiğini böyle anlatıyordu. Yaşamı boyunca 60'ı aşkın kitap (öykü, roman, oyun) yazan Saroyan, üç yaşındayken babasını kaybedince annesi tarafından ye-

timhaneye verilmiş ve beş yılını orada geçirmişti. 15 yaşındayken okulu terk eden Saroyan'ın tek tutkusu yazmak ve dünyayı gezmekti, zaten başka bir iş de yapmadı, tümüyle bohem bir yaşam sürdü. İçki ve kumar alışkanlığı nedeniyle inişli çıkışlı bir grafik çizse de 50 yıl boyunca verimli bir yazar olarak tanındı. 1939'da Pulitzer Ödülü'nü kazandı ama reddetti. “Yoksul İnsanlar”, “Yüreğim Dağlardadır”, “Ödlekler Cesurdur”, “Amerika'dan Bitlis'e” gibi kitapları Türkiye'de de geniş okur kitleleriyle buluşan, “yalınlığın dehası" olarak tanınan, yapıtlarında süslü tabirlere, söz oyunlarına başvurmayan Saroyan, Fikret Otyam ve Ara Güler gibi sanatçılarımızın yakın dostu olmasının yanında, yalnızca Türklere değil hiçbir halka karşı önyargı beslememişti. 1964'te Türkiye'ye gelmiş, dönemin başbakanı İsmet İnönü'yle görüşmüş, Bitlis'i ziyaretinde halkın ilgisinden çok etkilenerek, ABD'ye dönüşünde, her 24 Nisan'da düzenlenen “soykırımı anma günü”ne bir daha katılmama kararı almıştı. Göçmen olma durumunu en iyi anlatan yazarlardan biri olan, insana doğduğu toprakları sevdiren eserler veren William Saroyan, 18 Mayıs 1981'de doğduğu kasabada yaşama veda etmişti. Büyük yazarı, ölümünün 31. yılında saygıyla anıyoruz.

Günümüz Türkiyesi'nin en etkili, aynı zamanda da AKP politikalarına karşı muhalif-eleştirel tutumuyla en sevilen köşe yazarlarından biri olan Yılmaz Özdil, geçen yıl yayımlanan “İsim Şehir Hayvan” adlı kitabıyla satış rekorları kırmıştı hatırlanacağı üzere. Günlük bir gazetede yayımlanan yazıların bir de kitap olarak basılmasının bu denli ilgi görmesi ve kitabın 165 bin satması, şaşırtıcıydı gerçekten de. Ama aynı zamanda da bir tabloya işaret ediyordu bu olgu: Yandaş yazarların büyük reklamlara ve televizyon programlarına konu olan kitapları en fazla birkaç bin satarken, gidişata muhalif seslerin çalışmaları, tekrar tekrar baskı yapıyor, imza günlerinde kuyruklar oluşuyordu. Okur, muhalafet istiyor, Cumhuriyet'i savunan yazarlara sahip çıkıyor, yaşanan kepazeliklere karşı duranları destekliyordu.

KIVRAK BR ÜSLUP Özdil'in “devam kitabı” da başlık olarak aynı espriyi sürdürüyor: “İsim Şehir Bitki”... Yazarın Hürriyet gazetesinde kaleme aldığı makaleler, bu kez toplam 22 konu başlığı altında toplanmış. Bölümler şöyle: Vatan, Siyaset, Hukuk, Din, Güvenlik, Terör, Basın, Eğitim, Sağlık, Ekonomi, İsim, Eşya, Bitki, Hayvan, Coğrafya, Şehir, Ülke, Teknoloji, Televizyon, Sinema, Kültür, Spor. Özdil, 19 Mayıs törenlerinin iptal edilmesinden ünlü dağcı ve AKUT kurucusu Nasuh Mahruki’nin vatan sevgisine, “Ak CHP” hükümetinin neler yapabileceğinden İmam Hatip’ler ve dindar gençlik tartışmalarına, 2020 Olimpiyatları Türkiye’de düzenlense neler olabileceğinden “Ancelina Coli”nin Suriyeli mültecilerin kampını ziyaretine kadar değişik konulara gene her zamanki kıvrak üslubuyla el atıyor. “Allah'ın denizini dubalardan şeritlerle çevirmişler, bildiğin balık çiftliği gibi, kapısına ızbanbut yarmalar

koymuşlar, ki, donla yüzen şambrelli kekolar girmesin... Biiç deniyor. Samimi bi ortam. Arka şezlongdaki kadının ayağı kulağına giriyor, senin bacakların önündeki adamın omuzlarında... Kıç kıça oturuluyor. Günde 18 bikini değiştiren tikiler, kıçının kılları ağarmış amcalara aşkito, totişko diye sesleniyor. Amcalar da birbirine kankito filan diyor. Biraz deniz, biraz huzur arıyorsun... Bangır bangır 'atlım fırfır aklım, çıkmadı kırkım' gibi bi şeyler çalıyor” diyerek “Bodrum gerçeği”ni kalemine dolayan; “-Vapur hazır mı arkadaşlar? -İyisi mi ertele Kemal abi.. Nasıl yani? Güzel abim, yarın öbür gün çoluk çocuk üşür 19 Mayıs'ta. Başka mevsimde kurtar memleketi” diyerek, AKP iktidarının 19 Mayıs'ı da kendine benzetme çabalarıyla dalga geçen Özdil, “Ege Denizi'nde yapılması planlanan tatbikat, güney deniz saha komutanının içerde olduğunun belirlenmesi üzerine, Karadeniz'e kaydırılmak istendi. Ancak, kuzey deniz saha komutanının da içerde olduğunun tespit edilmesi üzerine, Van Gölü'nde yapılmasına karar verildi. Kamyoncular odasının yardımıyla gemilerin karadan taşınması planlanıyordu ki, tatbik edecek sayıda kamyon bulunduğu, tatbikat yapacak sayıda gemi bulunmadığı ortaya çıktı. Firkateynlerin Somali'ye korsan kovalamaya, hücumbotların Libya'ya çipura avlamaya gönderildiği rapor edildi. Bari denizaltı götürelim dendi ama, bu sefer de, denizaltı filo komutanın içerde olduğu hatırlandı. Tam o sırada, The Taraf gazetesi, denizaltıların Marmaris'ten dalıp Van Gölü'ne gidiyorum ayaklarıyla Mogan Gölü'nden çıkarak, darbe yapacağını iddia etti” satırlarıyla da, Ergenekon, Balyoz gibi davalarla dalgasını geçiyor. Hem neşelenmek, hem öfkelenmek isteyenler için, ideal kitap! (İsim Şehir Bitki, Yılmaz Özdil, Doğan Kitap, 435 s.)


Aydınlık KİTAP

Edebiyat, felsefe, psikoloji ve Yalom MELİS YALÇIN Ben Spinoza'nın tanrısına inanıyorum. Kendisini tüm varlıkların uyumluluğunda gösteren tanrıya inanıyorum; insanın yazgısı ve eylemleri ile ilgilenen tanrıya değil. Albert Einstein On altı yaşındaki Alfred Rosenberg okulda yaptığı bir konuşmadaki Yahudi aleyhtarı fikirleri yüzünden müdürün odasına çağrılır. Cezası, Alman şair Goethe’nin özyaşam öyküsünde geçen Spinoza’yla ilgili paragrafları ezberlemektir. Rosenberg idol olarak belirlediği Goethe’nin on yedinci yüzyılda yaşayan Yahudi felsefeci Baruch Spinoza’nın büyük bir hayranı olduğunu öğrenince afallar. Mezun olduktan yıllar sonra, Rosenberg’in kafası hâlâ bu ‘Spinoza problemi’ ile karmakarışıktır: Nasıl olur da Alman dâhisi Goethe, Rosenberg’in kendi ırkından aşağı gördüğü, hatta yok edilmesi gerektiğini düşündüğü bir ırkın mensubundan esinlenmiş olabilir?

AFOROZ VE SÜRGÜN Baruch Spinoza da hayatı boyunca cezalandırılmaya alışmıştı. 1956’da aykırı dini görüşleri yüzünden Amsterdam Yahudi cemaati tarafından aforoz edilmiş ve bildiği tek çevreden sürgün edilmişti. Kısa süren yaşamına ve tecrit edilmişliğin olanaksızlıklara rağmen, yaşadığı tarihin rotasını değiştirecek eserler üretmiştir. Karl Marx tarafından son materyalist filozof olarak tanımlanan Spinoza, “Tractatus Theologico Politicus” adlı eserinde; metinlerinin hedef kitlesinin halk değil, sınırlı bir kesim (düşünürler ve felsefecilerden oluşan bir kesim) olduğunu belirtir. "Ruhun; ruhsal, duygusal varlığımızın dindarlık görünümü altında benimsediği önyargıların ruhumuza ne büyük bir inatla musallat olduğunu biliyorum. Ayrıca halktan tıpkı korku gibi batıl inancı koparıp almanın ne kadar imkânsız olduğunu da biliyorum. Halkın ısrarının belli bir görüşte direnmesinin aslında inatçılık olduğunu, bu inadın aklın yönlendiriciliğiyle değil de kör bir hırs ve övgü ya da azarlanma endişeleriyle ayakta durduğunu da biliyorum. Demek ki halkı ve onunla aynı heyecan ve duyguları paylaşanları bu kitabı okumaya davet etmiyorum. Onu hep alışılageldiği gibi yanlış yorumlayanların, onun yüzünden günah işlemektense, bu kitabı hiç dikkate almamalarını canı gönülden dilerim." Peki, üç yüz yıl arayla yaşamış bu iki adamın -Baruch Spinoza ve Alfred Rosenberg’in- yolları edebi bir eserde nasıl kesişiyor? Bu noktada bir tesadüf ve Yahudi asıllı Amerikalı bir yazar ve psikiyatr olan Irvin D. Yalom’un hayal gücü karşımıza çıkıyor. 17. yüzyılın ünlü filozofu Spinoza’nın hayatı Yalom’un eskiden beri yazmak istediği bir konuymuş. Yazar ona olan hayranlığını şöyle ifade ediyor: “Dünyada yapayalnızdı, ailesi, cemaati yoktu ve dünyayı değiştiren kitaplar yazmıştı. Laikleşmeyi, liIrvin beral D. Yalom demokratik devleti v e

doğa bilimlerinin yükselişini öngörmüş ve Aydınlanma’ya uzanan yolu döşemişti. Yirmi dört yaşındayken Yahudiler tarafından aforoz edilmiş ve Hıristiyanlar tarafından da hayatı boyunca yasaklanmış olması, muhtemelen kendi put kırıcı, sivil hayat yanlısı hassasiyetlerimden ötürü beni her zaman derinden etkilemişti. İlk kahramanlarımdan biri olan Einstein’ın da bir Spinozacı olduğu gerçeği bu garip akrabalık hissini daha da kuvvetlendirmişti.” Yalom Hollanda’da bulunan Rijnsburg Spinoza Müzesi’ne yaptığı bir ziyarette Rosenberg’in ‘Spinoza problemi’nden tesadüfen haberdar oluyor ve Spinoza’yı Hitler’in yakın dostu Rosenberg ile ilişkilendiriyor. Böylelikle o yazmayı çok istediği kitabı kaleme almaya başlıyor. Daha önceki kitapları hastalarından alıntıladığı gerçek olayları içeren yazar, bu sefer tüm işi hayal gücüne yüklemiş gibi görünüyor ki bu da oldukça isabetli bir karar olmuş kanaatimce.

TESADÜFLER VE KURGU 1931 doğumlu varoluşçu psikoterapist ve yazar Irvin D. Yalom’un dilimize çevrilen birçok kitabından en popüler olanı, Alman felsefeci Nietzsche’nin hayatını ve düşüncesini psikanaliz ile harmanlayarak anlattığı “Nietzsche Ağladığında” isimli romandır. Büyük bölümü psikanalizin doğduğu yıllarda, Dr. Josef Breuer ile Friedrich Nietzsche arasında geçen diyaloglardan oluşan bu psikolojik roman, 2007 yılında filme de çekilmişti bildiğiniz üzere. Filmin akıbeti bu yazının konusu değil ama bu iki kitabın -“Nazi Subayının Paradoksu-Spinoza Problemi” ve “Nietzsche Ağladığında”- ortak yanı, belki de Yalom’un tüm kitaplarını etkileyici hale getiren şey, yazarın bazı gerçeklerden yola çıkarak ve tesadüfleri de işin içine katarak gerçekçi bir kurgu oluşturmasıdır. Irvin D. Yalom’un edebiyatla felsefeyi bütünleştiren tarzının, genel itibariyle psikanalizden ve felsefeden pek de anlamayan kitlelere en büyük faydası, Batı filozoflarını kendi romanlarına karakter olarak yerleştirip onların temel öğretilerini ve algılayışlarını sokaktaki adamın anlayabileceği şekilde damıtmasıdır. Yazar bugüne kadar Nietzsche, Freud, Breuer ve Schopenhauer gibi Batı felsefesinde ve tıbbında rol oynamış insanları kendi karmaşıklıklarından çıkarıp öğretilerini sade bir şekilde vermeyi başardı. Yalom’un eserleri, roman kurgusu pek de öyle ahım şahım olmasa da, okurlarına psikanaliz çerçevesinde bir hayat perspektifi kazandırdığı için kamuya büyük bir hizmettir. (Spinoza Problemi, Irvin D. Yalom, Çev: Ahmet Ergenç, 446s.)


6

Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

BLMN DN LE MTHANI

Cemaat, Hoca ve “ilim” Gülen'in bilimi dinle uzlaştırma çabaları, bilimsel konularda birtakım fikirler ve iddialar ortaya atmasına neden oluyor. Bir din adamı olarak, din ile bilimin farklı alanlarda olduğunu söyleyerek bilimin alanına hiçbir şekilde müdahale etmeyebilirdi. Ancak Gülen, bilimin alanına büyük bir özgüvenle giriyor ALİ KIZILOĞLU Din ile bilimi uzlaştırma çabalarını biliriz. Gelmiş geçmiş bütün bilimsel ve teknolojik gelişmelerin peygamberler tarafından binlerce yıl önce bildirildiği, hatta bazılarının kutsal kitaplarda insanlığa anlatıldığı da iddia edilmiştir zaman zaman. Dini inancı olan insanların bir kısmı bu rivayetlere yürekten inanırlar. Örneğin namaz kılmanın sağlığa iyi geldiği ya da günde beş vakit abdest almanın birçok hastalığı önlediği söylentisi, ibadetini aksatmadan yapan insanlar için aynı zamanda bir motivasyon kaynağı da olabilir. Doğru olmasalar bile pek de sakıncası olmayan bu rivayetlere inanmak da sakıncasız olarak görülebilir. Peki, sınırı nerede çizmek gerekir? Sünnet olduğu rivayet edildiği için "deve idrarı" içmek de sakıncasız bulunabilir mi? Umre ziyareti sırasında içtikleri deve idrarı nedeniyle ciddi bir ateşli hastalığa yakalananların öyküsü tarih kitaplarından aktarılan bir öykü değil, henüz birkaç hafta önce yaşanan güncel bir haber. Tıbbın bu kadar geliştiği bir zamanda deve idrarını içmenin fayda değil zarar getireceğini anlamak için ateist olmaya gerek var mı? Ya da şöyle soralım: peygamberin söylediği varsayılan her şeye mutlak bir doğruymuş gibi yaklaşmak inancın gereği midir? Herhangi bir hastalığın tedavisi için başvuracağımız kaynak hangisi olmalıdır? Modern tıp mı yoksa hadislerin gerçek olup olmadığı konusunda araştırma yapıp fetva yayınlayan İcma kurumu mu?

DN BÜTÜN BLMLERN ÜZERNDE M? Verdiğimiz örnek doğrudan insan sağlığını ilgilendiren sonuçlar doğurması bakımından oldukça çarpıcı. Ancak dinin yalnızca tıp bilimine değil bilimin ve teknolojinin birçok alanına benzer şekilde yaklaştığını biliyoruz. Yalnızca peygamberin sözlerini ve yaşadığı olayları aktararak değil, Kuran'daki ayetleri yorumlayarak ya da yalnızca sure ve ayetlerin numaralarını inceleyerek modern dünyayı, teknolojik gelişmeleri vs. açıkladığını öne sürenler var. Üstelik bunlar ciddi oranda reyting aldıkları için televizyon programlarında sık sık karşımıza çıkıyorlar. Bazılarının "meczup" kategorisinden eğlencelik olarak çeşitli programlara konuk edildikleri anlaşılıyor. Toplumda, dincilerin büyük çoğunluğu, hurafelere inanan ve bilimin karşısına dini yerleştiren mürtecilerden ayrı tutuluyor. Ancak dini bilimin karşısına değil de bütün bilimlerin üzerine yerleştirenlerin toplum nezdinde pek de olumsuz bir imaja sahip oldukları söylenemez. Onlar, "aklı başında", "bilime karşı çıkmayan" hocaefendiler olarak görülüyorlar. Oysa kendi tabirleriyle "fikir dünyaları", hiç de diğerlerinden farklı

başlıklar bize ait. 'Yazılardan cımbızladeğil. Bilim ve Gelecek Kitaplığı'ndan Nisan mışlar, aslında Gülen öyle demek iste2012'de çıkan F-tipi bilim/Hoca'nın "İlmi" miyor' türü itirazları engellemek için -biraz uzatmak pahasına- görece uzun başlıklı kitap, işte bu "aklı başında" din alıntılar yaptık." (Hoca'nın İlmi, s.14) adamlarından Fethullah Gülen'in bilimYani "Hoca bilim için ne demiş?" diye sel konulara ilişkin yazdığı çeşitli kitapmerak edenler için özlü bir derleme ları ve makaleleri inceliyor. Kitabı imkanı da veriyor kitap. oluşturan üç bölümden birincisi olan "Hoca ve Sahte Bilimler" başlıklı bölüBLMSEL GELMELER mün sunuş yazısında Gülen'in bilimle ilişkisi şu şekilde tarif ediliyor: "Bilim ile KURAN'DAN TAKP EDN dini buluşturmak ve uzlaştırmak [GüKitabın ikinci bölümü ise "Hoca'ya len'in] en büyük misyonlarından biri. Tegöre Kuran" başlığını taşıyor. Bu bölümelde iki iddiası var: 1) Bütün mün sunuş yazısı, İlahiyatçı bilimsel gelişmelerin ve bulHasan Aydın'ın, yine guların Allah'ın büyük Bilim ve Gelecek KiToplumda, düzenini ve doğadaki ük taplığı tarafından yabüy rin cile din Allah yapısı ahengi yınlanmış olan lere afe hur , uu çounl kanıtladığı; 2) “Postmodern min bili inanan ve Bütün bilimsel geÇağda İslam ve lişmelerin ve bulkarsna dini yerletiren Bilim” adlı kitaguların Kuran'da bından alınmış. rtecilerden ayr tutuluyor. mü önceden işaret Postmodern bir bilimin karsna i din cak An edildiği. İddiasına proje: Bilginin, rin mle bili deil de bütün göre onun dini bideğerlerin ve rin nle üzerine yerletire limsel bir din, bieğitimin İslamilimi ise dininin toplum nezdinde pek de leştirilmesi başlıkanıtı olan bir bilimolumsuz bir imaja sahip ğını taşıyan dir." (Hoca'nın İlmi, olduklar makalede Aydın, İss.7) lamcı düşünürlerce bilez

SAHTE BLMLER

Sistemi'nin oluşumunun anlatıldığını, çekim yasasının yer aldığını, dünyanın şeklinin tıpatıp verildiğini, antimaddenin işaret edildiğini öne sürüyor Gülen. Fethullah Gülen'e inanacak olursak Kuran'dan başka herhangi bir kitap okumadan bilim insanı olmak neredeyse mümkün!

söylenem

Gülen'in bilimi dinle uzlaştırma çabaları, bilimsel konularda birtakım fikirler ve iddialar ortaya atmasına neden oluyor. Bir din adamı olarak, din ile bilimin farklı alanlarda olduğunu söyleyerek bilimin alanına hiçbir şekilde müdahale etmeyebilirdi. Ancak Gülen, bilimin alanına büyük bir özgüvenle giriyor. Günümüzde bilimsel konuları Tanrı'nın sözleriyle açıklama çabasına girmeyen din adamları var. Bir Tanrı'ya inanmanın, bir dine mensup olmanın aynı zamanda bilim insanı olmayı engellemeyeceğini öne süren bilim insanları da var. Bu, tartışmalı bir konu olmakla birlikte bu yazının konusunun dışındadır. Konumuz Fethullah Gülen'in bilimi (ya da onun kullandığı tabirle ilim) nasıl anladığı ve dini bütün bilimlerin üzerine yerleştirme çabası. Üç bölümden oluşan F-tipi bilim/Hoca'nın "İlmi" kitabının ilk bölümünde Fethullah Gülen'in, "sahte bilimler" olarak adlandırılan ruh çağırma, psikokinezi, gelecekten haber verme, cinler aracılığıyla istihbarat faaliyeti yürütme, ruh fotoğrafçılığı, el ve yüz falı vs. gibi birçok konuya ilişkin düşünceleri yer alıyor. Kitap, her bölüm için tanıtıcı birer giriş yazısının ardından bizzat Gülen'in yazdıklarından alıntılar yapılarak hazırlanmış. Giriş yazısında bu alıntılarla ilgili bir de uyarı var: "Okuyacağınız kitap, Fethullah Gülen'in kitap ve makalelerinden yaptığımız alıntılardan oluşuyor. Kendimizden herhangi bir yorum katmadık; sadece

ginin İslamileştirilmesinin iki farklı yolla yapıldığını belirtiyor: İslami metafizik ve Kuran'da okuma. F-tipi bilim/Hoca'nın "İlmi" adlı kitabın ilk iki bölümü Fethullah Gülen'in her iki yöntemi de kullandığını ortaya koyuyor. Hasan Aydın, bilginin İslamileştirilmesi çabasına ilişkin şu değerlendirmeyi yapıyor: "Gerek İslam modernizmine, gerekse İslam geleneğine yakın duran düşünürlere göre, istisnaları olmakla birlikte, el-Attas, Farukî, S. H. Nasr, Kirmanî vb. düşünürlerce geliştirilen anılan düşünsel çerçevede, yani İslami paradigmada hareket etmek koşuluyla batının tüm bilimsel keşifleri ve buluşları İslamileştirilebilir; çünkü onlarca Kuran, pek çok ayetiyle bilimi teşvik etmektedir." (Hoca'nın İlmi, s.89) Aydın'ın sözünü ettiği İslamileştirmenin yöntemlerinden biri olan, "Kuran'da okuma" yöntemi, Gülen tarafından fazlasıyla zorlama yorumlarla uygulanıyor. Bu nedenle, kitapta bu bölümün başlığı "Hoca Kuran'ı fazla zorluyor" olarak konulmuş. Gülen'in, Kuran'dan elde edilebilecek bilgileri anlattığı bu bölümde neler yok ki! Kuran'da, davarlardaki süt oluşumunun anlatıldığını, yükseklere çıkıldıkça oksijenin azaldığının söylendiğini, bulutlardaki elektrik akımının ve yağmurun nedeninin açıklandığını, evrenin genişlemesinin anlatıldığını, karanlık maddenin işaret edildiğini, levha tektoniği kuramı ve kıtaların hareketinin yer aldığını, canlı türlerindeki büyük yok oluşların işaret edildiğini, Ay'ın ışığını Güneş'ten aldığının söylendiğini, Güneş

CEMAATN TOPLUMSAL VE EKONOMK YAPISI Kitabın son bölümünde ise Fethullah Gülen'in ekonomik ve toplumsal yaşama ilişkin yazdıkları inceleniyor. "Cemaat A.Ş'nin teorik temeli: Hoca'nın iktisadı" başlığını taşıyan bu bölüm, Gülen'in lideri olduğu cemaatin ekonomik faaliyetleri, liderinin tavsiyeleri ve yol göstermek için kullandığı din kaynaklı kuralları inceleyerek analiz ediyor. Tıpkı bilim üzerine yazdıklarında olduğu gibi Gülen'in, ekonomik ve toplumsal yaşama ilişkin yazdıklarında da temel kaynağı Kuran ve İslam'ın ilk çağlarında yaşandığını öne sürdüğü bazı olaylar. Bu bölüm, Gülen'in ideal toplumunu anlattığı “Enginliğiyle Bizim Dünyamız/İktisadi Mülahazalar” başlıklı kitabın incelenmesiyle hazırlanmış. Bu anlamıyla ancak bir ütopyada yer alabilecek bazı önermeler, olaylar ve kişiler anlatılıyor, cemaat mensuplarının bu olaylardan ve kişilerden ibret almaları ve ekonomik ve toplumsal yaşantılarını ona göre oluşturmaları isteniyor. Tabii günümüz şartlarına, yani kapitalist sisteme entegrasyon için bazı din kuralları eğilip bükülüyor ve ortaya çıkan "ideal toplum", Gülen cemaatinin bir kopyası oluyor. (F-tipi bilim/Hoca'nın "İlmi". Bilim ve Gelecek Kitaplığı. İstanbul: 2012.)


Aydınlık KİTAP

KAPAK

18 MAYIS 2012 CUMA

7

Derleme ve denemeye bakışta yeni bir soluk SİBEL DOĞRU Derleme deyince, insanın aklına sıkıcı, ders verme meraklısı, insanın bir kitapçıda gördüğünde asla elinin kendiliğinden uzanmayacağı sevimsiz bir şey geliyor. Öğretmen al dediği için alınmış, edebiyat dersinde birkaç kez kullanılıp bir kenara atılmış, ancak bir başka derste ismini sınıf dışında kolay kolay zikretmeyeceğiniz bir yazarla ilgili araştırma ya da ödev gerektiğinde hatırlayacağınız türden kitaplar bu bahsettiklerim. Hâl böyle olunca bir okur, hele de genç bir okur, neden bir derlemeye yakınlık duysun, neden bir derlemeyi kendi isteğiyle okumak istesin? Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan ve bir ay içinde ikinci baskısını yapan İshak Reyna deneme derlemesi “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?” derlemenin bu kötü ününün farkında olarak genç okur için hazırlanmış çok heyecan verici bir deneme derlemesi. “İç Hatlar” ve “Dış Hatlar” başlıkları altında ikiye ayrılmış derleme, bu başlık altında edebiyatımız ve dünya edebiyatının ünlü yazarları tarafından kaleme alınmış toplam otuz denemeden oluşuyor. Bu yazarların içinde deneme deyince hemen akla gelecek Çetin Altan, Oruç Aruoba, Montaigne, John Berger, Roland Barthes gibi isimlerin yanı sıra, okurun romancılıkları ve öykücülükleri ile daha çok tanıdığı Murathan Mungan, Selim İleri, Bilge Karasu, Virginia Woolf, Albert Camus Ursula K. Le Guin gibi isimler var. “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?” günümüzden geçmişe, yani ters bir kronolojiyle hazırlanmış. Bu da bunca yerli ve yabancı yazarın karşısında “Nereden başlasam?” diyecek okurun işini kolaylaştırıyor. Fatih Özgüven’le açılan İç Hatlar ve Nick Hornby ile açılan Dış Hatlar, okurun, bir Melih Cevdet Anday ya da Francis Bacon’a nazaran aşina olma olasılığı daha yüksek bu yazarlarla, deneme yolculuğunu, okurunun gözünü korkutmadan başlatıyor.

GENÇLERN YANINDA “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?”ın sürprizleri türünün kötü ününün farkında, türüne rağmen ulaşılır, adil bir derleme olmasıyla da sınırlı değil. Denemelerin ele aldıkları konular da derlemenin hitap ettiği kitleyi, yani gençleri avucunun içine alacak, “Karşında değil, yanındayım,” dedirtecek türden, direkt, samimi ve candan konular. Özgüven’in Arkadaşımın Aşkısın’ı, ismininin akla ilk getirdiği, arkadaşın sevgilisine aşık olmak gibi görece daha nadir rastlanan bir olguyu değil, arkadaşın aşık olmasının getirdiği yalnızlıkla başa çıkmak gibi çok daha sancılı ve gençlerin mutlaka deneyimledikleri bir konuyu işliyor. “Çünkü derin arkadaşlık en çok gençlikte aşka benzer,” diyen Özgüven’in Arkadaşımın Aşkısın’ıyla, daha ilk denemesinden sizi on ikiden vuruyor “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?” Bilge Karasu’nun Bir Hay-

vanla Yaşamak’ı genç bir bireyin gelişiminde kuşkusuz çok önemli yeri olan hayvan beslemek konusunu ele alıyor, bu konunun çok işlenen sorumluluk tarafından ziyade, bir hayvanla hayat paylaşmanın onu kendin gibi yapmak demek olmadığını vurguluyor. Memet Fuat’ın adından bile “Seni duymak istiyorum,” dediği belli olan Sen Ne Düşünüyorsun?’u, en çok gençlikte insanın içini yiyip bitiren kendinden şüphe etmenin değil, şüpheye rağmen kendini ifade etmenin aslolan olduğunu konu ediniyor.

HAYAL KURMAK Bu kıpır kıpır, heyecanlı ve açık sözlü İç Hatlar’ın başlattığı ivme Dış Hatlar’da da devam ediyor. Dış Hatlar’ın şüphesiz en can alıcı noktası, derlemeye küçük bir değişiklikle isim kaynağı olmuş olan Ursula K. Le Guin’in Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?’ı. Le Guin’in Amerikan toplumu üzerinden yaptığı, fantastik edebiyatın Amerikan toplumunu neden bu kadar korkuttuğu noktasından çıkıp edebiyatın ve hayal kurmanın insan zihninin en temel ihtiyaçlarından biri olduğunu kanıtlamaya kadar götürdüğü zaman zaman sosyolojik nitelikler kazanan bu denemesi, bu derlemenin hazırlanma şeklinde kendini gösteren önceliği ve seçim yapma hakkını okura veren anlayışa çok yakışıyor. “..en insana özgü ve insani olanın hayal etme gücü olduğuna inanıyorum: O halde kütüphaneciler, öğretmenler, ebeveynler, yazarlar ya da sadece yetişkinler olarak bize düşen mutlu görev, alabileceği en iyi, en saf besinleri vererek bu yeteneğin çocukta özgürce gelişmesini, yeşil defne ağacı gibi serpilmesini teşvik etmektir,” diyen Ursula K. Le Guin’in bir gereklilik olarak gördüğü bu durum, “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?”da vücut bulmuş denebilir. Her deneme, genç okuru birey olmaya, kendi olmaya, düşünmekten korkmamaya, sorgulamaya, merak etmeye ve tabi ki hayal etmeye çağırmak için seçilmiş. Umberto Eco’nun Tanıdık Yüzle Görünce Nasıl Tepki Verilir?’i Eco’nun bir anısından yola çıkıp kitle iletişim ve kültür-sanat formlarının imge ve gerçek arasından yarattığı geçişliliğe dikkat çekiyor, bu geçişliliğin kitleyi inançsızlaştırma ihtimaline dikkat çekip “Gözünü aç!” diyor. Juan Goytisolo Neden Paris’te Yaşamayı Seçtim?’de Goytisolo’nun kendi kişisel yaşam tercihini anlatırken ve Paris’teki “ulusal”dan hareketli, değişken kültüre yönelen sürekli değişimin kendisini orada tuttuğunu dile getirirken “Farklılık zenginliktir,” diyor. Friedrich Nietzeche’nin Kişi Kendisi Nasıl Olur: Önsöz’ü “İnanmadan önce kendini ara, kendini bulmadan beni bulamazsın!” diyor. Tüm bunların, ve içlerinde John Berger, Albert Camus, Virginia Woolf gibi isimlerin de olduğu diğerlerinin özellikle de genç okurların üzerinde yaratacağı etkiyi düşünebiliyor musunuz? Ben açıkçası düşündükçe, Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?’ı okuyacak ve bu isimlerle belki de ilk kez tanışacak genç okurlar adına çok heyecanlanıyo-

rum. Kitabın niyeti tam da buymuş gibi hissediyorum hatta, okudukça, bu kalemlerle tanıştıkça, o kalem sahiplerinin zihinlerinin sunduklarıyla sizi heyecanlandırmak, bu heyecanla sizi daha çok okumaya, daha fazlasını aramaya, daha fazlasını sorgulamaya itmek!

OKURA PUSULA İshak Reyna’nın bu derlemeyi hazırlarkenki incelikli yaklaşımı bu nokta da pusulasız bırakmıyor okuru. Reyna’nın neredeyse imzası haline gelmiş yazar biyografileri, kendisi tarafından, meraklı okuru daha fazlasına yönlendirecek ilginçlikte işaretlerle dolu. Buna paralel bir başka güzellikse, denemelere eklenmiş, yine “meraklısına” dipnotlar. Bu dipnotlar, denemede geçen bir terimin açıklanmasından tutun da, yine denemeye konu olmuş bir futbol maçının hangi tarihte oynandığını, galibinin kim olduğu gibi okurun algısını genişletecek arka planı sağlamaya kadar çeşitli görevler üstleniyor. Kitap en azından kendi içinde onu kaynaksız bırakmayacak kadar da sahipleniyor okurunu kısacası, ki bunun gençler için hazırlanmış bir deneme olduğu düşünüldüğünde ne kadar önemli ve işlevsel olduğu tartışma

götürmez sanırım. Kısacası, “Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?” okurunun kim olduğunu çok iyi biliyor, hacmi ve tasarımı ile onu korkutmuyor, günümüzden geçmişe uzanan ters-kronolojisiyle “eski”yi yüceltmiyor, asla bir “ders verme” ve okuruna denemenin ne olduğunu “gösterme” kaygısında değil. Üstelik yerli ve yabancı yazarlara eşit derecede yer veriyor. Yani karşımızdaki hacmine göre son derece donanımlı, içeriğinin seçimindeki özenle okurunu kavrayacak ve kolay kolay bırakmayacak bir derleme. Denemeden zevk alan herkese, özellikle de genç okura tavsiyemdir. (Yetişkinler Ejderhalardan Neden Korkar?, İshak Reyna, Günışığı Kitaplığı, 200s.)


8

18 MAYIS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

Hayatın sorunları hakkında dostane tavsiyeler Yaşam üzerine bilgeliği yeniden hatırlatıyor Schopenhauer. Yaşam üzerine (Yaşam bilgeliği, hikmet üzerine) düşüncelerini, bu düşüncelerinin dayanağı ve ilham kaynağı olan insanlığın düşünsel birikimini de özetleyerek sunuyor. Bu düşünsel birikim içerisinde Sokrates, Platon, Aristoteles'ten Seneca, Horatius, Vergilius'a; Voltaire ve Kant'tan, Shakespeare'e kimler yok ki... CENK ÖZDAĞ ozdagcenk@hotmail.com Felsefe ya da felsefeci ne zaman tiye alınsa, felsefenin herhangi bir işe yaramadığı ya da işlevinin olmadığı, öznel değerlendirmelerden ibaret olduğu, laf olsun diye bir uğraş olduğu söylenir. Felsefe bilmemekle övünmek, felsefeyi tiye almakla felsefenin ''soyutluğu''ndan intikam almak adet haline gelmiştir. Buna karşın felsefenin konularına karşı artan bir ilgi olduğunu da görebiliyoruz: hayatın anlamı, yaşamı sorgulamak, varoluş üzerine tartışmalar, yaratılış ve evrim tartışmaları, özgürlük sorunu, halk-aydın diyalektiği, araç ile amaçlar arasındaki zıtlık ve ortaklık, etik ve meslek etikleri, insan hakları, hayvan hakları, çevre etiği, anlamlı bir yaşama nasıl sahip olunacağı, bilgelik ve özel olarak mistifiye edilmiş (gizemlileştirilmiş) bilgelik, ruhsal doyum, dostluk ve zamane dostlukları… Tüm bunları çoğaltmak olası ve dahası eğitim durumu her ne olursa olsun, hangi sınıfa ait olursa olsun bütün insanların yanıt aradığı bu sorulara yanıt vermesi iddiasında olan dahası birçok yanıtı da vermiş olan felsefenin bu kadar kenara itilmesi ve yukarıdaki felsefi soru ve sorunları ele alan edebi eserlerin bir o kadar revaçta olması şaşılası doğrusu.

YEN BR KILAVUZ ARAYII İster New York'ta bir apartman dairesinde yaşasın isterse alışveriş merkezlerinin her köşe başında açıldığı ülkemizde yaşasın, insan ''bestseller'' (çok satan) kitaplara kapılıp sözüm ona ''Doğu bilgeliği''ne, postmodern dinlere (''secret'', ''scientology'', vb. ) sarılıp hayatını anlamlı kılmaya çalışıyor. Bundan 20 yıl önce bu gizemli tavsiyelerin yerini hayata reçeteyle bakan, dost kazanmanın 50 aşamasını, evet dedirtmenin 10 yolu, para kazanmanın tüyoları türünden daha mekanik kılavuzlar sunuluyordu. Şimdi ise bunların yanına insanı sarıp sarmalamaya çalışan gizemli bir dünya sunulmaya çalışılıyor: Ferrarisini satıp bilge olanlar, dünyanın gizemini tavşan deliğinde bulanlar, evrene mesaj yollayıp mesaj almaya çalışanlar, postmodern peygamberler, 10 dakikada karşısındakinin zihnini okuyanlar, burçlara göre beslenme diyeti yazan doktorlar, … Büyücülüğün binbir türlüsü ile gündelik yaşamın zorlukları aşılmaya çalışılıyor. Yaratılan saçmalıklar dünyası, işinden evine gelen insanı ''tek düze'' yaşamının ''zorlukları''ndan kurtarıyor, izlettiği diziler yoluyla kişisel sorunlarının kendisine özgü olmadığını gösterip rahatlatıyor, evdeki, mahalledeki, iş yerindeki iletişimsizliğin yerine sanal ortamların kalabalığını sunup yalnızlıktan uzaklaştırıyor.

YENDEN FELSEFE Felsefe, tarihte, somut insanın güncel sorunlarına çözüm bulma çabasının

de katıldığı ayrımcılık örnekleri mi olbir sonucu olarak ortaya çıkmıştı. Gizemden, büyüden, dinden somut insaduğunu anlamak güçleşiyor. Ancak nın tekil eylemlerine ve durumlarına Schopenhauer'ın ''Kadınlar üzerine'' yoğunlaşarak ve bunlar üzerine sabırlı başlıklı yazısını da düşünürsek ayrımbir diyalog yoluyla ayrılmıştı. Site devcılığın yazar tarafından da paylaşıldıletinde insana dair tüm sorunların ele ğını söyleyebiliriz. alınmasıyla şahlanan felsefe, yeniden insanlığın gündeme girdi. Bu kez moSCHOPENHAUER'IN ESERNN dern hatta postmodern insanın sorunKENDNE ÖZGÜLÜÜ larının dayatması sonucu, yeni sofizme, Schopenhauer, söz konusu eseyeni başıboşluğa, yeni gizeme, yeni karinde, ''değerler'' üzerine tartışırken ranlığa karşı bir isyan olarak yeniden sıklıkla farklı toplumların benimsediği doğuyor felsefe. farklı ''değerler''den örnekler vererek Böyle bir dönemde yaşam üzerine bunların hangilerinin genel olarak inbilgeliği yeniden hatırlatıyor Schopenhauer. Yaşam üzerine (Yaşam bilgeliği, sana özgü, hangilerinin kaynağının soyut ilkeler, hangilerinin kaynağının hikmet üzerine) düşüncelerini, bu düşüncelerinin dayanağı ve ilham kaynağı yaşamsal zorunluluklar, evrimin kazanımları olduğunu ortaya koyuyor. olan insanlığın düşünsel birikimini de Schopenhauer bu açıdan bakıldığında özetleyerek sunuyor. Bu düşünsel birikim içerisinde Sokrates, Platon, Aristo- genel ilkeleri, ahlakı ve değerli bir yaşamı nitelikli kültürel araştırmalarla ilteles'ten Seneca, Horatius, gisini öne sürmüştür. 20. Vergilius'a; Homeros, Pluyüzyılın kültürel göretarch, Stoiklerden SpiArthur Schopenhauer liliğini daha düznoza, Voltaire ve gün bir zeminde Kant'a, Upaşinadsürdürmenin lardan Sadi'ye, olanaklarını Shakespeare'e bu kötümkimler yok ki. ser filozof Schopenhauer, sunmuşeseri üzerintur. Schoden tüm bu büyük adamlarla sohbet ederek bizlere insanlığın yaşam üzerine birikimini özlü sözlerle aktarıpenhauer'ın yor. Bu çabasıyla, vurguladığı Schopenhauer, yuolumsuzluklara karıda özetlenen misve kötümserliğe tik (gizemli) yaşam rağmen aradığı ertarzına alternatif olarak sedemli bir yaşamın izleri küler (dindışı, dogma dışı) bir ve olanağıydı. Bu açıdan bakıldıyaşam felsefesi, yaşam tarzı ortaya koğında da günümüz insanının sorunlayuyor. Bunu yaparken döneminde rına yanıtları üretmede önemli bir hakim olan ''kaderciliği'', ''mutluluğa başarı elde etmiştir. ulaşmak'' adına aklıyor ve kaderci ol''Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmamayı öğütlüyor. Fakat buna karşın iyi lar''da gördüğümüz diğer bir özgün ve mutlu bir yaşama ilişkin önerilerinin yön de Batılı bir filozofun Doğu'ya dayanakları dinden, gizem dinlerinden, karşı gösterdiği ilgi ve yönelimdir. 18. dogmadan ziyade insan aklı, toplumsal yüzyılın ikinci yarısında Almanya'da hayat ve farklı toplumların yaşam bihakim olan Doğu'ya yöneliş ve yeni çimleri olduğundan özü itibarı ile seküçevrilen Doğulu yazarların metinleler bir yaşam tarzını önerdiğini riyle sorunları yeniden ele alma eğisöyleyebiliriz. limi kendisini Schopenhauer'da da göstermiştir. Bilindiği gibi Goethe söz TESPT VE ETK konusu dönemde ''Doğu Batı DiHer felsefeci kendi çağının çocuğuvanı''nı yazmış, Hegel ''Tarih Felsefesi'' dur şeklinde ifade olunan genel ilke Schopenhauer özelinde de yürürlükte. adlı eserinde Mevlana'nın şiirlerini alıntılamıştı. Schopenhauer daha da Döneminde hakim olan ırkçılığın (sicüretkar davranıp Budizmden, Sayahi düşmanlığının), cinsiyetçiliğin di'nin ''Gülistan'' adlı eserinden, Upa(kadına düşmanlığının), milli gurur ve şinadlardan ilham alıyor ve alıntılar kibirin örneklerine eser boyunca rastyapıyor. layabiliyoruz. Eseri okuyan ve SchoEserin diğer bir önemli yönü de 18. penhauer'e haksızlık etmek istemeyen ve 19. yüzyılda hakim olan genel ve birisi sıklıkla bunların dönemin ruhunu yakalamaya çalışan bir gözlemci- kozmik konulara yönelen felsefe eserlerinin uzağında, tam da Roma'da Senin saptamaları mı yoksa kendisinin

neca'nın, Boethius'un, Antik Yunan'da Sokrates'in ve Stoiklerin yaptığı gibi gündelik yaşamı ve bireyi yakalamaya çalışan, somut sorunlara yanıt arayan bir eser olmasıdır. Bu alana yönelecek diğer filozofları (Nietzsche, Kierkegaard gibi) ve edebiyatçıları (Tolstoy, Dostoyevski, Kafka gibi) da düşündüğümüzde Schopenhauer'ın ve bu eserinin önemini daha da açık bir biçimde görebiliriz. Tüm bunlar birlikte düşünüldüğünde bugünün kaybolan, değerlerini yitiren, yalnızlaşan ve yalnızlıktan ürken, kendi amaçlarına yabancılaşan ve hayvansal hazlara hapsedilmeye çalışan insanının sarılacağı ve yaşam klavuzu olarak feyz alacağı bir eser Aforizmalar. ( Yaşam Birliği Üzerine Aforizmalar, Arthur Schopenhaver, Kabalcı Yay., Çev: Ali Nalbant, 244s.)

Kabalc’dan istekler: Eserin daha da iyi anlaşılabilmesi için açıklayıcı notlar artırılmalıydı. Esasında genel olarak eserin yazıldığı dönemin ve Schopenhauer'ın felsefesinin kavranması için tanıtıcı bir yazı (giriş yazısı yahut konunun uzmanından Schopenhauer'ın eserlerinin arasında bu eserin önemini ve durduğu yeri anlatan bir makale) eklenmeliydi. Örneğin eserde Schopenhauer sıklıkla ''ödüllü yazım'', ''başyapıtım'' türünden ifadelerle diğer eserlerine göndermeler yapıyor ancak bunlara ilişkin açıklayıcı notlar olmadığı için hangi eserlerden söz edildiği anlaşılamıyor. Kitapta sözcük seçimleriyle ilgili tutarlılığa erişilmesi için gözden geçirilmesi ve bazı kavramların yanına (ya da not olarak dipnotta) Almanca karşılıklarının da eklenmesi yerinde olacaktır. Örneğin eserin özellikle başlangıç ve orta bölümlerinde kullanılan ''irade'' sözcüğünün yerini kitabın sonlarında ''istenç'' sözcüğü almaya başlıyor. Çeviriyle ilgili diğer bir ilginç örnek de eserin 97. sayfasında yer alan, ''Bu yüzden bizim arı Türkçecilere, muhtemelen Latince duellum sözcüğünden değil, …'' ifadedir. Alıntıda yer alan ''arı Türkçeciler'' özgün metinde neye gönderme yapıyor, acaba Schopenhauer ne türden bir arıcılığa karşı çıkıyor. Schopenhauer'ın ''bizim arı Türkçeciler'' dedikleri Almanya'da bizim haberimiz olmayan gurbetçi Kemalistler miydi? Bu bir yanlış olmanın ötesinde, sanırım, okuyucuyla Schopenhauer arasında bir özdeşlik kurmak amacıyla bilinçli yapılan bir seçim. Fakat bu ifade okuyucuda hedeflenen çağrışımı uyandırmaktansa dil devrimini akla getiriyor. Umarız ikinci baskıda bu türden yanlış anlamalara yol açabilecek ifadelere notlar ve ''Aforizmalar''ın daha iyi anlaşılması amacıyla makaleler eklenir.


Aydınlık KİTAP

BABİL BALIĞI

18 MAYIS 2012 CUMA

9

ÇOK SATAN-AZ VEREN M. SALİH KURT mustafa.salih.kurt@gmail.com

“Bir ‘bestseller’, alelade bir yeteneğin altın kaplamalı mezarıdır.”Logan P. Smith John Irvin “çoğu okuyan Amerikalının okuduğu sadece çöptür… Sanırım şu şekilde genelleme yapmak adildir: Avrupa kurgu okuyucuları romanlarının meydan okuyucu, çaba gerektiren türde olmasını severler ve Amerika’daki pek çok okuyucuda olduğu gibi, ‘yaban sıçanı’ gibi bir tutumla okuma zevkindeki modaları ve eğilimleri takip etmezler,” der. Irvin’in pek çok kitabının da best-seller olduğunu ve kitaplarının otuzdan fazla dilde peynir ekmek gibi sattığını da tekrar belirtelim. Yani ortada, genel geçer cevaplama yöntemi olarak “satamayan yazar” serzenişinden fazlası olduğu açıktır. Öncelikle Best-seller, Türkçe karşılığıyla “çok-satan” kavramı nereden gelmektedir, kısaca ele alalım. Temel olarak yayınevlerinin amacı edebiyata gönüllü hizmet vs. değildir. Bu klişeleri ve yargıları bir kenara bırakırsak açıkça görürüz ki yayınevleri de her ticari kuruluş gibi ürün satma ve kâr elde etme amacı taşıyan bir takım işletmelerdir. İçerik her ne kadar farklı olursa olsun, işleyiş bakımından herhangi bir gazoz üreticisiyle arasında çok temel farklılıklar da bulunmamaktadır. 20. yüzyılla birlikte algı, beğeni, talep yaratmak üzere ortaya konulan “algı manipülasyon”larından biri de hayali ya da gerçek bir beğeniyi yineleyerek ürüne yöneltmedir. Bunun kitap yayıncılığındaki pek çok yansımasından biri de her ne kadar başlangıç aşamasında spekülatif haber, bilgi, ölçümleme amacı ile yola çıkılsa da- best-seller kavramının yaygınlaştırılmasıdır. Book Sense vb. listelerden ülkemiz yayıncılığında pek bahsedilmediğinden, en çok kullanılan “New York Times Bestseller” tanımı üzerinden devam edelim. NY Times, toptan ve pera-

kende kitap satışlarında sadece ölçümlemeye tabi tuttuğu satış bölgelerinde, mağazalarında, dükkânlarında vb. yapılan kitap satış rakamlarından yola çıkılarak oluşturulan bir listedir. İnternet üzerinden satışlar bu listede dikkate alınmadığı gibi, dünya çapında, kitap satışı yapan, ölçümlediklerinin dışında kalan yüzde 99’luk (!) bir kitap satışı rakamı ise tamamen göz ardı edilir. Hatta sırf Amerika’yı ele alsak dahi, bir kitap Book Sense’in listesine girmeden NY Times’ın listesine (ve tersi) girebilmektedir. Bir başka açıdan bakarsak da listelere giren kitapların, kendi satış rakamlarına yaptıkları katkıları göz önüne alırsak, bu listelere “dâhil” olmanın ekonomik bir katkı sağlayacağı açıktır. Böyle bir kazancın döndüğü yerde çeşitli müdahalelerin yapılmayacağını ve pazarlama araçlarının kullanılmayacağını düşünmek saflık olur. Buna benzer örnekleri ülkemizde de bazı kitapçıların “çok satanlar” raflarında görmek mümkündür. Biri çıkıp da henüz o gün satışa çıkan bir kitabın daha ilk kopyasını satmadan nasıl olup da “çok satanlar” rafına girebildiğini açıklarsa bir hayli memnun oluruz. Bir başka can alıcı nokta, nitelik ve nicelik meselesidir. Bir kitabın “best-seller” olması onu kaliteli bir kitap yapmayacağı gibi, çok sattığı için bir kitabın değersiz olduğunu söylemek de ahmaklıktır. Bilmem kaç senelik yaşamımda şu ana kadar yediğim yemeklerin bir listesini kitap olarak yayınlayabilir, ardından aynı gün hepsini satın alarak “çok satanlar” listesine sokabilirim. Tersi şekilde klasikleşmiş bir eser de bir anda gelişecek bir ilgiyle kitabı “çok satanlar” listesine sokabilir. “Çok satan” olmak hiçbir eserin kalıcılığını, sürekliliğini veya klasikleşmesini de garanti altına almaz. Örnek olarak hemen, 1951 yılında Amerika’daki best-seller kitap listesinin ilk beşindeki isimlere bakalım; 1-James Jones, 2-Herman Wouk, 3-Sholem Asch, 4Henry Morton Robinson, 5-Frank Yerby… Bu isimlerin kaçını duydunuz ve günümüzde bir kitapçıda karşılaştınız? Şu ana kadar, kullanılan “bestseller” kavramlarının gerçek bir veri sunmadığını, kitabın kalitesi hakkında bir ölçüt olamayacağını ve daha da önemlisi müdahalelere açık olduğunu anlamış bulunuyoruz. Öyleyse Katherine Howe sormamız gereken sorular

şunlar olmalıdır: “Diğer tüketim alanlarına oranla daha bilinçli, ayakları yere basan bir kitle olan kitap tüketicilerine, ‘çok satanlar’, daha da vahimi Türk okurunu uzaktan yakından ilgilendirmemesine, veri değeri taşımamasına rağmen kitabın neredeyse kapağını kaplayacakları ‘New York Times Best Seller’ gibi kavramları sunan yayınevleri tam olarak neyi amaçlamaktadır? Okur olarak bu kavramlar bizi ne kadar ilgilendirmektedir?” Cevapları sizlere bırakıyorum. Bu konuyu bir şekilde, bir zamanda kısaca da olsa dile getirmem gerekiyordu. April Yayıncılık tarafından yayımlanan Katherine Howe’un “Galeyan”ını incelemek üzereyken, artık görmekten bıktığım, okuyucu olarak beni hiç mi hiç alakadar etmeyen, “New York Times Best Seller” ibaresinin kapağa taşındığını görünce, ertelemek olmazdı. Kitap esasında “Best-seller” kavramının nelere gebe olduğunun anlaşılması için de iyi bir örnek. Öncelikle çevirmenini, kitabın çeşitli yerlerinde yaptığı özenli cümle düzenlemeleri ve sözcük seçimleri için kutlamak gerekir. Kitabın Salem Cadı Mahkemeleri hakkında bilgilendirici ve özellikle genç okuru heyecanlandırabilecek bir “gizem” sunma özelliklerini de takdir etmemiz gerekir. Daha önce konuyla alakalı bir araştırması veya okuması bulunmayan herhangi bir okuyucu için kitap boyunca paylaşılan bilgilerde çok iyi bir denge oturtularak, yüzeysel kalmaktan da bilgiyle boğmaktan da başarılı şekilde kaçınılmış. Gelgelelim kitabın bütününe baktığımızda zaman zaman yazarın yeteneğini sorgulamamamız kaçınılmaz hal alıyor. Kitabın içerdiği iki dönemden biri olan 1690’ları, yazar, -belli ki ödevini iyi yaparak- yansıtmakta, yeniden kurgulamakta ve betimlemekte olağanüstü başarılıyken, bir diğer dönem 1991’de aynı başarının uzağından bile geçememiş. Modern zamanlar için kurmaya çalıştığı kurgu durum, yılının ne olduğu pek de belli olmayan, detayları özensiz, ruhsuz ve kim-

liksiz bir hal almış. Her iki dönemdeki karakterlerin birbirleri ile olan örgüsü ve bütünleşmesi çok iyi bir örnek iken, özellikle modern zamanlarda, ana karakterlerin kurgusu karton birer maketin ötesine geçememiş. Elbette daha çok genç okura ve onların beğenisine yönelik yazılan bir metinde, çok yönlü gerçekçi karakterleri ısrarla beklememiz pek de mantıklı değildir. Ancak en azından okuyucunun, karakterlerin –ki ana karakterlerden bahsediyoruzkurgu içerisinde tutarlılık göstermesini beklemesi de haksız sayılmaz. Ana karakteri önce iyi eğitimli, zeki bir karakter olarak lanse edip anlattıktan sonra, ortalama bir okuyucunun dahi kitabın ortasına doğru bazı şeylerin ne yöne gittiğini anlayacağı durumlarda, ana karakteri tam bir ahmak haline indirgemek, metinden ciddi şekilde soğumalara yol açacaktır. Daha somut şekilde, iyi bir eğitim ve zekâ kurguladığı karakterinin çoktan bilmesi gereken kelimeleri çok sonra keşfetmesi akıl almaz kurgu hatalarından biridir. Bu “karakter uzaklaşması” modern zamanların özensiz oluşturulan mekânlarıyla bir araya gelince, hem kurgunun yazarın zorlamasıyla belirli bir yöne, son derece hayal kırıklığı yaratan ve ancak genç okuyucunun beğenisini zorlayabilecek sona doğru heyecanı artırmaya yönelik ilerlediğini (ki ne yazık ki bu deneme de yüzeysel ve başarısız kalıyor) ortaya çıkıyor, hem de kitabın özellikle çarpıcı, akıcı ve iyi bir okuma keyfi sunan geçmiş zaman (1690’lar) anlatımları güme gidiyor. Tamamen şevkinizi kırmak istemem, kitap genel hatlarıyla, yazın okunabilecek, arada soluk almanızı sağlayabilen, iyi bir vakit geçirici. Ancak hiçbir koşulda bundan fazlası olduğunu söylemek mümkün değil. Kitabı en çok öven yazarların başını çeken Matthew Pearl’ün de Katherine Howe ile aynı grupta, “Springfield Street Table”da bulunması sanırım bir tesadüf olamaz ve bu tip detaylara dikkat eden okuyucunun yüzünde acı bir gülümseme oluşturacaktır. Elbette ki tamamen benzer kitaplar değiller fakat “Salem Cadı Mahkemeleri” üzerine başka bir roman daha okumak veya alternatif bir seçim istiyorsanız, kişisel önerim Pegasus Yayınlarından 2009 yılında çıkan, Kathleen Kent’in “Kafirin Kızı” romanı olacaktır. (Galeyan, Katherine Howe, April Yay. Çev: Çağla Ural, 416s.)


10

18 MAYIS 2012 CUMA

CAFER YILDIRIM cfryildirim@hotmail.com

Fransız Doktor Olivier’in 1790’lı yılların Türkiye’si ile ilgili gözlem ve tanıklıklarını anlattığı seyahatnamesinin Sakız Adası’yla ilgili bölümünde şu ilginç bilgiler de yer alıyor: “Sakız Adası’nın kuzey ve kuzeybatısında bir vadinin arasında cüzzam hastaneleri vardı. Sağlık kâhyaları buralarını da teftiş ederler. Her hastanın küçücük bir odası ve önünde de ekip biçeceği küçük bir bahçesi vardır. Esefle gördüm ki buralarda cüzzam hastaları iyileşemez, tedavileri mümkün olmayan hastalar olarak görülmekte ve dolayısıyla kendi mukâtderatlarına terk edilmektedirler. Sakız Adası’na yolları düşebilecek ve buralarda bir süre kalabilecek tüm Avrupa doktorlarını bu ilginç konu ile ilgilenmeye davet ediyorum. Burada hastalar üzerinde yapabilecekleri müşahadeler ve tıbbi denemeler için mahalli otoritelerden ve sağlık görevlilerinden her türlü yardımı göreceklerinden kimsenin kuşkusu olmasın.” Fransız doktorun nezaketle dile getirdiği, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan lepra hastalarının, bu hastalıkla ilgili her türlü tıbbi deney için rahatlıkla kullanılabileceğidir. Öyle anlaşılıyor ki padişahlar gelmiş, padişahlar gitmiş, ihtilâller olmuş, rejimler değişmiş ama bu topraklarda lepralıların kaderi değişmemiştir. Onlar en yakınlarının bile yaklaşmaktan korktuğu, toplumsal yaşamla aralarına örülen kara duvarların ardında, kuytuluklarda, izbeliklerde, ardiye gibi yerlerde soluk alıp veren birer canlı olarak varlıklarını sürdürmüştür. Bodrum katlarında bir oda, kömürlükler, çatı katları, köy ya da kasabanın uzağındaki viraneler, evlerin altına kazılan sığınaklar, mahzenler ve bir insanı diğer insanların nefesinden uzak tutabilecek her kuytusu, her izbesi, her uzak köşesi bu yeryüzünün onların barınağı, onların korunağı olmuştur. Bazense bir ada.(“Kelebek” romanını okuyanlar ya da bu romanın aynı adla çekilmiş filmini izleyenler anımsarlar.) SEKZNC KADIN HEKM Öğrendik ki Türkan Saylan, bir insanın bedenine girdikten sonra onun organlarını kemiren, gün gün yok eden, insanı, benzerlerinin karşısında başka bir insana dönüştüren bu hastalığın üzerinde ihtisas yapan sekizinci kadın hekimmiş. Lepra Hastanesinin kuruluş tarihi ise 1981’dir. Bu hastane ile birlikte, lepra hastaları, doğup büyüdükleri ülkenin, hatta uğruna kayıtsız ve şartsız ölecekleri ülkenin sınırları içinde kendilerine gerçek anlamda bir yaşam mekânına kavuşmuş oldular. Artık kendilerine ait bir odaları, sıcak yemekleri, en önemlisi onlara kendileriyle eş değer insan gözüyle bakan hekimleri vardı ve her hastanın hakkı olan tedavi hizmeti artık onlara da verilmekteydi. Türkan Hoca’nın apaydınlık toplumcu bilinci ve maharetli elleri, yıllarca süren taramalar sonucu lepra hastalarını Türkiye’nin dört bir yanından toplayıp kahredici kaderlerinin içinden çekip almak, insanca bir yaşama sürecine dâhil etmekle kalmadı; toplumun hastalıkla ilgili algısını da değiştirdi.

Aydınlık KİTAP

Cumhuriyetin gülümseyen yüzü: Türkan Saylan

Türkan Saylan

SHRL BR EL 1990’lı yılların başında Lepra Hastanesine gazeteci bir arkadaşımın yanında (Gülsen Yüksel) ben de gitmiştim. Hastane görevlileri bize hastalardan çekinmememizi, onların hastalıklarının bulaşıcı olmadığını söylediler. Hastalarla saatlerce sohbet ettik. Her birinin ardında diğerininkinden daha karmaşık, yıpratıcı ve farklı bir hikâye vardı. Fakat sihirli bir el bütün bu hikâyeleri Anadolu’nun her bölgesinden derleyip toplamış, üstelik kahramanlarıyla birlikte daha büyük bir hikâyenin parçaları olarak bir araya getirmişti. Bu sihirli el Türkan Saylan’dı. Bütün hastalar ondan bir azize gibi söz etmekteydi. Türkan Hoca hekimlik alanındaki sadece bu başarısından dolayı bile ül-

kemizin tıp tarihinde, toplumsal tarihinde seçkin bir yere sahiptir. Fakat o, mesleki başarıyla sınırlanmış bir kariyerle yetinmedi. Meslek alanındaki mücadelesini insan sevgisi üzerinden toplumsal alana taşıma becerisini gösterebilmiş az sayıdaki aydınlarımızdan biri oldu. Türkan Saylan 440 yayına imza attı. Bunların 50’si yabancı dergilerde yayınlandı. Altı kitap kaleme aldı. Yazdığı kitaplarda “toplum içinde birey olabilme bilinci”nin gelişmesi için çabaladı. Cumhuriyet değerlerine vurgu yaptı. Ülkede herkese eşit ve çağdaş bir eğitim sağlanması için Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kurdu. Dernek kendi döneminde 70 bin öğrenciye burs sağladı. “Kardelenler” ve “Baba Beni Okula Gönder” projeleri kapsamında 36 bin kız öğrenciye eğitim ve

burs olanağı kazandırdı. “Bir Işık da Siz Yakın”, “Gençlere Destek” gibi beş projeyle 22 bin öğrenciye burs sağladı. “YİBO’ların İyileştirilmesi”, “Ana Sınıfları ve Oyun Parklarının Yapılması”, “Okul ve Yurt Yaptırma”, “Toplum Merkezi Oluşturma”, “Eğitsel-Kültürel-Sosyal ve Sanatsal Gelişime Destek Projesi”ni hayata geçirdi. Her adımını, geleneksel ve dinsel değerlerin kıskacında tahakküm altına alınmış kadınları bu girdaptan kurtarmak, yoksulluk ve cehaletle beslenen körpecik dimağları ışığa, gerçek manada insanlığa kavuşturmak için attı. Varmak istediği yer eşit ve özgür bireylerden oluşan çağdaş bir toplumdu. Bu topluma ulaşmanın yolunun kadınlardan geçtiğini biliyordu. İnandığı toplumun birey modeli bizzat kendisi oldu. İnandığı toplum modeli ve bu toplum modelinin oluşması için yürüttüğü mücadele ona “çağdaş kahraman” kimliğini hakkıyla kazandırmıştır. DEALZM VE BLM Bu çağdaş kahramanın en önemli özelliklerinden birisi, idealizmini bilimsel realiteyle bütünleştirebilmiş olmasıdır. Paralel bir bakıştan, idealizmin romantik rüzgârıyla gündelik hayatın somut katılığı arasındaki denklemi mükemmel biçimde kurduğunu, “mümkün olmayan” la “olabilir olan” arasındaki alanda kendisine özgürce ilerleyebileceği bir faaliyet alanı yarattığını da söyleyebiliriz. Büyük bir sadelik içinde, düşüncelerindeki ısrardan asla vazgeçmediğini biliyoruz. Yaptığı hiçbir işe olağanüstülük özelliği katmadan, akılcı ve gerçekçi bir çerçeve içinde kalabilmeyi her zaman başardı. Birçok insan için tuzağa dönüşen ilgi, ün, kariyer gibi değerler onun için en küçük bir tehdit oluşturmadı. Toplumu tehdit eden leprayı sağaltmaya, toplumsal bir yaygınlık gösteren bir başka hastalığın, gericiliğin önüne durmaya çabalarken bir yandan da bedeninin bütün enerjisini alan, duygu dünyasını kâbusa çeviren çağımızın en öldürücü hastalığıyla kendi bedeninde on yedi yıla yayılan bir mücadeleyi yürütmesi, onun direncinin ölçüsünü olduğu kadar hayat sevgisinin genişliğini de gösterdi bize. Yaşamının iyi ve kötü her zamanı içinde, daima toplumun önündeydi ve kendi işinin başındaydı. Elbette Cumhuriyet’e aşkla bağlıydı, ama gözleri kapalı değildi. Bedenine yapıştığı her bireyi toplumun dışına süren, ülkesizleştiren bir hastalıkla ömrü boyunca mücadeleyi meslek olarak seçmesi, cehaletin karanlığını aydınlatmak için sürekli çözümler üretmesi, sürekli eşitlikçi bir Türkiye düzenine vurgu yapması tutkuyla bağlı olduğu Cumhuriyet’e kendi tarzından bir eleştiridir aynı zamanda. Onun eleştirisi böyledir. Türkan Saylan bana daima iyiliğin varlığını anımsatmıştır. Türkan Hoca’nın “Görevimi yaptım, ölüme hazırım.” sözü de işte bu gerçekliğe dönük bir anlatımdır. Hayat içindeki duruşundan edindiği iç huzuruyla, ölümü sade bir doğallıkla karşılayabilen kaç insan vardır Türkiye’de?


Aydınlık KİTAP

İnsan düşünün kök kuşağı MURAT HATUNOĞLU Geçenlerde, adli tıp stajını yapan hekim adayı bir arkadaşımla –anmaktan ve anlatmaktan kaçındıracak kadar kötü- vakalar hakkında konuşuyorduk. Daha doğrusu o okulda gördüklerini, duyduklarını anlatıyor, bense kanı donmuş, ağzı açılmış, gözleri kısılmış bir biçimde onu dinliyordum. Ve anlattığı her olayın sonunda şunu soruyordum: “İnsanlık nereye gidiyor?” ve “acaba onları o hâllere ne getiriyor?” ve düşünmelere dalıyordum. Arkadaşımın fikri, insanların hep böyle olduğu, sadece eskiden çoğu şeyin gizli kaldığı yönündeydi. Ben emin olamadım, ama düşünmeden de duramadım; zira eskiden beri söylenegelir, “insanlar eskiden böyle değildi, insanlık kötüye gidiyor, kıyamet yaklaşıyor” sözleri. İnsanların yarı gizli dünyası internete bakıyorum, en çok ilgi duyulan şeylerin, –genel itibarıyla- pornografi ve başka türlü saçmalıklar olduğunu görüyorum. Video paylaşım sitelerinin tıklama rekorlarına dikkat ediyorum örneğin, çiftleşen eşek videosunun elli beş milyon kişi tarafından izlendiğini görüyorum. İşin ilginci, Türkiyedeki internet kullanıcısı sayısını çoktan aşmış olan bu video, Türkçe bir başlığa sahip. Acaba, diyorum –sürekli bizde bu böyle, şu şöyle; efendim Batıda bu şöyle, şu böyle diye anlatmaya doyamayan kalemleri de düşünerek- bu sadece bizde mi böyle? Kesinlikle hayır, cevabını alıyorum, genel internet yönelimlerini görünce. Bir video var mesela, “double rainbow” adında. Türkçesi “çifte gökkuşağı” anlamına gelen bu videoda, yüzünü görmediğimiz, ama titrek ve coşkulu sesini duyduğumuz bir adam gökkuşağını izliyor. Sürekli olarak, “Aman Tanrım! Çifte gökkuşağı! Bu ne anlama geliyor? Bu çok güzel! Tanrım, bu çok fazla…” diyerek de bağıra çağıra ağlıyor, Stendhal sendromuna tutulmuşçasına. Üç buçuk dakika süren bu videonun yaklaşık otuz beş milyon kişi tarafından izlendiğini görüyoruz. Bu videoyu izleyen milyonlarca insan, adamın gökkuşağına yüklediği anlamı ve o anlamın neticesinde yaptıklarını görünce kahkahalarla gülüyor; muhtemelen kullandığı uyuşturucunun etkisiyle- saçmalayan adamla hayli alay ediyor.

Rihard Dawkins

Buna benzer onlarca durum, bin yıllardır yaşanıyor, dünyanın öküz boynuzunda sallandığı düşüncesinden tutun, yıldırımın Zeus’un mızrağı olduğuna inanıp, onu öfkelendiği zaman fırlattığından korkulmasından çıkın. Kimilerinin inandığı, kimilerinin saçma bulduğu sayısız şey zamanla alay edilecek konuma geliyor. Ama ne hikmetse, bu şeyler bir türlü bitmiyor. Düşünün, dünya üzerinde yüzlerce farklı din var, insanların tamamına yakını bunlara inanıyorlar ve şayet bunlardan biri doğruysa, -ki öyle olması bekleniyor- kalanların tamamı yanılıyor ve bir tür trajikomedyanın malzemesi oluyorlar. Hâl böyle olunca düşünen insan soruyor; hiç mi yok insanlıkla, varoluşla ilgili konularda insanı ayacak, bunu yaparken anlaşılabilirliği ve bilimselliğiyle lafını ortaya koyacak kimse? Ve insanın aklına ilk gelenlerden biri Britanyalı etolog, evrimci biyolog Richard Dawkins oluyor. Dawkins, Türkiye’de “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabı ve o kitabın “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasıyla yargı sürecine taşınması ile tanınıyor. Bu sürecin sonunda yargıdan beraat kararının çıkmasıyla, hem kitaplarının toplatılması ihtimali ortadan kalkıyor yazarın hem de yeni kitabı Türkiye raflarında yerini alıyor: “Gökkuşağını Çözmek” “Gökkuşağını Çözmek”te Dawkins insanların göz bağlarını çözmeye çalışıyor ve işe, “Kitabımın başlığı, Newton’ın gökkuşağını prizmatik renklere indirgemesinin ondaki tüm şiirselliği yok ettiğine inanan Keats’e (İngiliz şair - M.H) aittir. Keats fazlasıyla yanılmıştır ve benim amacım, Keats’inkine benzer bakış açılarına yönelmiş insanlara o bakış açılarının tersi bir sonuca varabilmeleri için yol göstermektir” diyerek başlıyor. Çıkış noktası gökkuşağı; insanları nice uydurmalara inandıran, bunun üzerine çokça şey söyleten ya da az önce andığımız “çifte gökkuşağı” videosundaki adam gibi ağlatan gökkuşağı, ama başka mecralara uğramadan da duramıyor yazar. Fizikte, kimyada, felsefede, dinde ve hatta bilgisayar biliminde gezindikten sonra, son durakta esas sahasına, evrimci biyolojiye uğruyor. Akıcı, ritmik ve türlü göndermelerle bezeli anlatımı okuyucuyu tatlı bir merakla sürüklüyor, bu yüzden yazarın ortaya koyduğu sert ve keskin tavır kişinin zihnine nazikçe oturuveriyor. Ve kitabın sonunda okuyucu mütemadiyen sorduğu “insanlık nereye gidiyor?” ile onun doğrultusundaki “insanlık nereden geliyor?” sorusuna bir gıdım yanıt alırken, bolca yeni soru işareti biriktirmiş oluyor.

(Gökkuşağını Çözmek, Richard Dawkins, Kuzey Yay., Çev:Gül Greenslade, 320 s.)


12

Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

KAPAK

“ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLER” (ATABE) 15 YILDA TAMAMLANDI

Yeniden kul olmayalım diyedir bu belgeler ŞULE PERİNÇEK

Yıl 1997. Cumhuriyet'imizin 75. yılı geliyor. Ne yapalım? Cumhuriyet bizim gözbebeğimiz. Devrimler varlık nedenimiz. Doğu Perinçek “Atatürk'ün Bütün Eserleri”ni önerdi. Sarışın dalgalı saçlı, eli yüzü düzgün bir kadının kitaplarını basıp köşeleri dönebilirdik. Ya da “ey Batı, size karşı bir değil beş günah işledik” diye açık artırmaya girenlerin... Neden “Atatürk'ün Bütün Eserleri”? Atatürk'ü kaybettiğimizden bu yana 60 yıl geçmiş. Yaşamı, 1908 Devrimi öncesinden 1938'e kadar toplumumuzun devrim süreçleriyle iç içe. O'nun önderliğindeki büyük devrimci eylemi ateşleyen ve yönlendiren düşünce birikiminin ve pratiğinin belgeleri hâlâ bir araya getirilmemiş; değişik arşivlerde, kitaplarda, dergi ve gazetelerde dağınık… Türkiye Devrimi'ni bütün yönleri ve derinliğiyle incelemekten yoksunuz. Nasıl O'na verdiğimiz sözü tutacağız. Nasıl ileri taşıyacağız. İşte böyle üstlendik bu onurlu görevi. Bu sorumluluğun bilinciyle.

Yapt elbirliiyle hazrland Danışma Kurulu'muz 15 yıl boyunca Atatürk'ün Bütün Eserleri'ne büyük emek verdi. Bütün birikimlerini seferber ettiler. Çalışma sırasında çok değerli arkadaşlarımızı kaybettik. 80 yaşının üzerinde olsalar bile 15 yaşındaki gençlerin enerji ve özverisiyle bizlere destek oldular. Sadık Perinçek son nefesini vermeden üç dört dakika önce doktor ameliyathanenin kapısını açıp sordu: “Nedir bu Atatürk'ün Bütün Eserleri, durmadan onu söyleyip duruyor” demişti. Keşke bittiğini görebilselerdi. Ayrıca Türkiye'nin birçok yerindeki hocalarımız, çevirmenlerimiz, yerel tarihçi, araştırmacı, kültür ve kütüphane müdürlerimiz ne zaman acil yardım istesek gönülden katkıda bulundular. Hepsine teşekkürlerimizi sunuyoruz. Ama bu yapıtı esas, Atatürk'ün önderliğinde Türkiye Devrimi’ni gerçekleştiren Türkiye halkına, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı'mızın silahlı kuvvetlerine, şehit ve gazilerimize, aydınlanma savaşçılarına “Cumhuriyet bize emanet” diyen gençliğimize, emekçilerimize borçluyuz. Gerçek yaratıcıları onlardır. Saygıyla sunuyoruz.

Hür doduklarn, hür yaayacaklarn bilsinler diye…

BEN SYANDAN MEN EDER MSNZ? Meşrutiyet'in ilanından önce “fedakârca komitacılık” yaptığı günlerde Mustafa Kemal bir gece evde arkadaşlarıyla toplantı yapmaktadır. Bütün annelerin hiç olmazsa hayatta bir kez yaptığı gibi Zübeyde Hanım da kapının önünden geçerken konuşulanlara kulak misafiri olur. Dehşet içinde kenara çeker oğlunu: -Yedi evliya gücünde olan padişaha isyan mı ediyorsunuz? -Evet, anne. Senin yedi evliya gücünde sandığın adam hiçbir kuvvete sahip değildir. Biz memleketi bu zalimlerden kurtarmak istiyoruz. Yaptığımı ya kabul eder, bana hizmet edersin, ya da evladın olduğumu unutarak gider evliyalara kavuşursun (…) Namuslu bir adam olan ben, bu işlerin içinde bulunmak zorundayım. Beni bundan men eder misiniz? (ATABE, c.3, s. 30) Mustafa Kemal, anasının “yegâne erkek evladı”. Kolay ikna olur. -Bir gün bu işler olduktan sonra, seni namus ve haysiyet sahibi olanlarla görmezsem işte o zaman üzülürüm… Ama toplumu ikna etmek “müşkül meseledir.” Bu başarılır. Yıllar sonra öğretmenlere şöyle seslenecektir: “Keşke beni siz yetiştirseydiniz. Milletim için çok daha faydalı olurdum…” (c.14, s.41) İşte bu belgeler milletimizin, gençlerimizin, bilim insanlarımızın, aydınlarımızın, devlet adamlarımızın, siyasetçilerimizin hizmetine bunun için sunulmuştur. “Yedi evliya gücünde” sanılan devletlerden, kişilerden korkmasınlar, “namuslu” olsunlar, iyi “yetişsinler” diyedir. Cumhuriyet’imizin 75. yılında gökyüzüne havai fişekleri fırlatmaktansa, boşluğa ışıldaklar göndermektense, 15 yıl boyunca iğneyle kuyular kazarak

“Atatürk’ün Bütün Eserleri”ni yayımlamamızın nedeni budur. Hür doğduklarını, hür yaşayacaklarını bilsinler diyedir… Başlarından çuvalı nasıl çıkarıp attıklarını, yerle bir ettiklerini, yeniden sokmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini, yetemeyeceğini bilsinler diyedir… Atatürk, Mazlumlar Dünyası’nın başarıya ulaşan ilk devrimine önderlik etmiştir. Başında bulunduğu eylem yalnız ulusal tarihimize damgasını vurmakla kalmamış, insanlık tarihinin yaratılmasına da büyük katkıda bulunmuştur. Onun yazdıkları, söyledikleri önderlik ettiği Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli göstergeleridir. İşte gizlenmesinin, unutturulmak istenmesinin, tahrifatların nedeni budur. Tarihimizden, köklerimizden, dilimizden, hatta adımızdan, “Türk milleti” tanımından koparmak istemelerinin nedeni budur.

ARATIRMA VE KEF FAALYET Bu çalışma yalnızca bir derleme ve özgün metinlere göre düzeltme değildir. Araştırma ve keşif faaliyeti yürütülmüştür. Dedektif gibi iz sürülmüş, bazen Urfa Siverek’in köyündeki bir sandıktan, bazen Amerikan Kongresi’nin kütüphanesinden, bazen Sovyet arşivlerinden, yıllar önce yayıma son vermiş Fransız gazetelerinden mektuplar, konuşmalar, söyleşiler bulunup çıkarılmıştır. Afet İnan’a yazdığı bir mektupta satır arasında gazeteye “imzasız yazılar” yazdığının bilgisine ulaşınca peşine düşülmüş, gazeteler yeniden taranmış, o dönemin anıları tekrar okunmuş, nöbet defteriyle sağlaması yapılmış, yazılar ortaya çıkarılmıştır. Binlerce eski yazı okuma hatası düzeltilmiş, bir sözcük için şehirlerarası yolculuklar yapılmış, tahrifatlar giderilmiş, adli tıp raporlarıyla doğrulukları saptanmıştır. 15 yıl boyunca Türki-

ye’nin en yetkin tarihçilerinin, dil ve eski yazı uzmanlarının danışmanlığında çalışma yürütülmüş, tekrar tekrar denetlenmiştir. Bulduğumuz bazı belgeler devrim tarihimizin yeniden yazılmasını gerektirecek ve tartışma yaratacak önemdedir.

KARA PERDELER VE PASTALI KUTLAMALAR Siyasal Bilgiler Okulu’nun 60. kuruluş yıldönümünde Atatürk şöyle diyordu: “Bu güne kadar her hakikati Türk gözünden ve zekâsından gizlemekten başka, yalnız bu kadar değil, her hakikatte Türk zekâsını aldatmaktan başka bir vesika mahiyetini alamamış olan geçmiş tarih yazılarının aldatıcı telkinleri karşısında, sadece azap ve nefret duydum. Fakat biz, bu tarihi denilen vesikaları, tarih vesikası değil, hakiki tarihi örten kara perdeler bildiğimiz için, onun tuzağına düşmedik.” (c.28, s.339) İşte ATABE yeniden kara perdeler örtülmesin, tuzaklara düşmeyelim diyedir. Çünkü, “… tasavvurlarımı, düşüncelerimi samimi olarak nakleden bu yazılar okunduktan sonra şüphe etmem ki, milletim kendi kendine vaziyeti mütalaa ve muhakeme etmek için lüzumlu belgelere sahip olacaktır.” (c.3, s.73) Havai fişekler ve “happy birthday” pastalı 19 Mayıs kutlamaları ise bu “lüzumlu belgelere” sahip olmayın diyedir. Yine Atatürk’ün dediği gibi “Fikirler safsatalarla dolu, toplumsal hayat aklın ve mantığın kabul edemeyeceği, bir takım hastalıklı âdetlerle felç olmuş bir halde bulunursa aradığımız, muhtaç olduğumuz kuvvetlerin kaynakları yok demektir.” İşte bugün her zamankinden daha çok muhtaç olduğumuz bu kaynaklar kurumasın, eskisinden daha güçlü, gürül gürül aksın diyedir “Atatürk’ün


Aydınlık KİTAP

KAPAK

18 MAYIS 2012 CUMA

13

Bütün Eserleri”… “Milletin gerçek kurtuluşunda başarı sağlayabilmek için milletin eksikliklerini bilmek ve bilimsel yöntemlerle çaresini bulmak lazımdır. Milletin fikrî ve toplumsal bütün kuvvetlerinden yararlanmak zorunludur.” Gerçek kurtuluş yolunda, mücadelesinde bu kuvvetlerimizin, hele de kadınlarımızın bu bilince varmaları içindir bu belgeler. Bizi bundan yoksun bırakmaya çalışanlara karşıdır…

KADINLAR BÜTÜN DÜNYAYI GÖRSÜN DYE Atatürk sık sık kadınlara seslenir. Mesele sadece dış görünüş ve şıklıkta yarış değildir. Bilim ve irfanla donanmak önemlidir. Yüzlerini cihana göstermek yeterli değildir. Gözleriyle bütün dünyayı görmelidirler. Çünkü; “Memleket, millet, bağımsızlık, hâkimiyet, şeref her ne telaffuz ediyorsak, her güzel şey yalnız ve ancak kadınlarımızın feyzi ve irfanı sayesinde olacaktır.” İşte Cumhuriyet’imizin kadınlarını elimizden almasınlar diyedir bu belgeler. Okurlarımız arasında eşinden boşanmış olanlar vardır mutlaka. Atatürk’le biraz da onların yüzünü kızartalım. Ayrılık kararından sonra Latife Hanım Ankara’ya doğru yola çıkınca arkasından haber gönderir, “üzgündür, anlayışla karşılayın…” Başbakanlığa yazılan şu tezkere unutmayın ki “boş ol” denip kadının kapının önüne konulduğu bir kültür döneminde yazılmıştır: “Uşakîzade Latife Hanımefendi Hazretleri ile iki buçuk seneden beri devam eden evlilik hayatımıza son vererek birbirimizden ayrılmaya karar verdik. Hanımefendiye 5 Ağustos 1925 tarihiyle boşama kağıdını takdim ettim. Keyfiyeti hükümetin bilgisine arz ederim, Efendim.” (c.17, s.271) “Birbirimizden” sözcüğünün altını ben dikkatinizi özellikle çekmek için çizdim. Hele ayrılıktan sonra yazıldığı anlaşılan yan taraftaki belgeyi mutlaka örnek alarak okuyun.

“HAKMYET MLLETNDR” TABELASI NDRLEMEZ Millet olmak için laik olmuşuz, özgür ve bağımsız olmuşuz. Efendi-kul ilişkisini kırmışız. Cumhuriyet’imizi inşa etmişiz. Yeniden kul olmayalım diyedir bu belgeler. Yıkılanın yerine yepyenisini yeniden kuralım diyedir bu belgeler. “Atatürk’ün Bütün Eserleri” onun için değerlidir ve mutlaka her eve gereklidir. Kıyafet Devrimi’nin yapıldığı tekke ve zaviyelerin kapatıldığının ertesi günü Meclis’te kürsünün arkasına “Hakimiyet Milletindir” tabelası asılır. O tabela oradan inmesin diyedir bu belgeler. “İnemez, indiremezsiniz!” seslerini yükseltmek içindir. Atatürk’ün hazırladığı Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1927 tüzüğünde, 1931, 1935 programlarında, 1939 programı için kendi el yazısıyla laiklik tanımları yer alıyor “Atatürk’ün Bütün Eserleri”nde. “Devlet ve millet işlerinde din ile dünyayı tamamen birbirinden ayırmayı en önemli esaslarından sayar”, “din yabancı eli değmeyen vicdanlarda yüce yerine alacak”tır, “din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni olarak görür”…

Atatürk sk sk kadnlara seslenir. Mesele sadece d görünü ve klkta yar deildir. Bilim ve irfanla donanmak önemlidir.

Partilerimize varlık nedenlerini, programlarını anımsatmak içindir, unutmayın sahip çıkın, öyle “cemaatlere saygılıyız” gibi fikirlere sapmayın, laikliğimiz elimizden alınırken “özgürlük” nitelemeleriyle alkış tutmayın diyedir bu belgeler. “Hür ve bağımsız bir millet” nasıl olunur sorusunun yanıtını bulacaksınız. Teba değil, millet! Mürit, mensup değil; vatandaş! Vatandaşlık bilgisi dersleri Atatürk’ün el yazılarıyla veriliyor. Bugünlerde Anayasa tartışmalarında el kitabı olmalı. “Bir zaman gelir, beni unutmak ve unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar benim yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki, bu fikirler Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır yine gelir, bereketli neticeleri kalpleri doldurur.” (c.29, s.86) Bu da bizden yorumsuz gelsin.

“SZ KMSNZ” DYENLERE YANIT “Sizleri çok takdir ederim. Devrimimizde sizin çok önemli hizmetleriniz vardır. Sanatınızı meslek kabul ederek azmetmenizi bilhassa tavsiye ederim.” (c.18, s.212) Kime söylüyor bunları? Bugünün “siz kimsiniz”lerine... Tiyatroculara! “Sanatta başarı, bütün devrimlerin başarılı olduğunun en kesin kanıtıdır. Bunda başarılı olmayan milletlere ne yazıktır. Onlar bütün başarılarına rağmen medeniyet alanında yüksek insanlık sıfatıyla tanınmaktan daima mahrum kalacaklardır. İşte bunun için büyük Türk milletinin başarısına çalışmakla memnunuz…” (c.28, s.233) Siz kimin başarısı için çalıyorsunuz. Test kitabı! “Film yapmak, tayyare uçurmak gibi

teknik bir hadisedir. Sanat ateşi lazımdır, ama yetmez. Münir Hayri’yi Almanya ve İtalya’ya göndereceğiz. Rejisörlük öğrenecek. Parasını, tahsisatınız yoksa ben veririm.” (c.29, s.86) Hani, paramız yoktu gönderemedik gibi bir mazeret bile geçerli değildir sanat söz konusu olduğunda. Cumhurbaşkanı cebinden çıkarır verir.

SURYE’DE NE YAPACAIZ? Atatürk 1922’de şu saptamada bulunuyordu: “Dünya iki zümreye ayrılmaktadır. Birisi Doğu. Kendi mevcudiyetini insanlığını, bağımsızlığını idrak etmiştir. Bu şuurla el ele vermiştir. İkinci zümre istilacı, mütecaviz devletler. Yerküreyi kendi malikanesi kabul etmektedir. Kendi hırsları için zulüm ve baskı uygularlar.” Kim acaba bunlar? Size de bugün bile tanıdık geliyor mu? Devam ediyoruz: “Doğu’yu Batı’dan ayıran kuzeyden güneye uzanan müşterek bir cephe vardır. Bu cephede, müdafaalarda bulunmak hemdert olmuş milletlerin hakiki, samimi dayanışmasıyla olabilir. Bu devletler ayrı ayrı kuvvetli ve bağımsızlık fikriyle donanmış olması gerekir.” Yine bir zaman hatırlatması yapalım. Atatürk’ün sözünü ettiği bu devletler daha dün Osmanlı İmparatorluğu’nun toprakları. Bugünle bir kıyas yapmak bile zor aslında. Ama emperyalizmden yana olmak ya da olmamak. İşte zaman tanımayan ölçüt bu. Öğrenmenin yolu “Atatürk’ün Bütün Eserleri”nden geçiyor. Buyurun Irak, İran, Suriye… Komşularımızla ilişkilerimiz, dış politikamız. Tutun pertavsızı üzerine. Kendi bağımsızlığınız önemliyse, başkalarınınkine de saygılısınızdır. “Eğer yabancı düşmanlığından o kadar pahalı elde edilen bir bağımsızlığa halel verecek her şeyden nefret manası çıkarılıyorsa, evet bizim yabancı düşmanı olduğumuz söylenebilir. Hür-

riyetimizi kaybedemeyiz. Küçük bir bölümüne bile zarar gelecekse, hepsini birden feda etmeyi tercih ederiz.” (c.16, s.149) İşte o kadar duyarlıyız bağımsızlığımıza. Bu da yabancı bir gazeteciyle söyleşide “sizlerden saklamam” diyerek açık açık yüzlerine söylenir. Çünkü o sıralarda “Türk milliyetperverlerinin yabancı düşmanı olduğu” söylenmektedir. Sorulunca gerekli yanıt verilir. “Milli

Bir ayrlk örnei Latife Hanım'dan ayrıldıktan sonra Ağustos 1925'te gönderilen not: “1-Gümüş sofra takımı ile halıları ve buna benzer kıymetli gibi görülen şeyleri, piyanoyu gönderiyorum. 2-Ayrılabilen eş gönderildi. Bazı teferruat kalmış olabilir. Bunlardan ehemmiyet verdiği şeyler varsa size not ettirsin veya aklına geldikçe başkitabete yazdırsın, gönderilir. 3-Sarı karyolalar ve teferruatı, hasır sandalyeler ve sarı kanape ve sandalye ve bazı eski büfelerin genel kıymeti nakliye masrafına tekabül etmez. Kendileri tarafından ihtiyaçlarına göre yenilerinin tedariki daha kolaydır. Bununla beraber, herhangi bir düşünceyle arzu ederlerse, size söylesinler gönderilir. 4-Kitapların bir kısmını alıkoydum. Hangilerini istiyorlarsa gönderirim. Mutlaka hepsinin gönderilmesini arzu ediyorlarsa, dikkatle ayırtır göndertirim.” Bir de ayrıca toplu ve her ay para gönderiyor. Nasıl özenle yazılmış, incitmeden ve saygıyla. En son madde “Benden hiçbir fenalık beklemesinler”... Bugün bile zor yazılası bir mektup!


14

18 MAYIS 2012 CUMA

Aydınlık KİTAP

KAPAK

Haysiyetinin bir zerresine, vatannn bir avuç toprana yaplacak saldrnn bütün mevcudiyetine vurulmu darbe olacan artk Türk milleti bilmektedir.

Ektiimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki, bu fikirler Hint’ten, Msr’dan döner dolar yine gelir, bereketli neticeleri kalpleri doldurur.

mevcudiyetimize düşman olanlarla dost” olamayız, “şairin dediği gibi kalsam da bir kişi”. “Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, evvela bizim kendi benliğimize hürmet edelim.” (c.15, s.240)

Atatürk’ün Bütün Eserleri Danma Kurulu

VATANPERVERLK SEVGSNDE EKSKLK VARSA “Yeni Türk devletinin yapısının özü milli hâkimiyettir, milletin kayıtsız, şartsız hâkimiyetidir. Bir milletin hâkimiyetini idrak etmiş olabilmesi ve emniyetle koruması birtakım özel vasıflara ve üstün terbiyeye sahip olmasıyla mümkündür. Bir milletin ki siyasi terbiyesinde, toplumsal terbiyesinde vatanperverlik sevgisinde noksan vardır, öyle bir millet hâkimiyetini kuvvetle elinde tutamaz.” (c.15, s.269) İşte bu belgeler bu siyasi ve toplumsal terbiye için, egemenliğimizi kuvvetle korumak içindir. “Bütün dünya bilmelidir ki, Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet tek vücut olarak ayağa kalkar. Haysiyetinin bir zerresine, vatanının bir avuç toprağına yapılacak saldırının bütün mevcudiyetine vurulmuş darbe olacağını artık Türk milleti bilmektedir. Saygısızlığın, tecavüzün küçüğü büyüğü yoktur!” (c.17, s.89) Sınırlarımıza müdahale edecek olanlara “sözünü bile edemezsiniz!” tavrıdır. Her zaman gereklidir. “Türk milletinin doğasına ve geleneklerine en uygun idare cumhuriyet idaresidir.” (c.17, s.109) Vazgeçebilir misiniz? Doğanıza aykırı yaşayabilir misiniz? “Türkiye’de cumhuriyet vardır, cumhuriyetperverler vardır. Bu mukaddes mevcudiyeti tahrip edici unsurlar artık Türkiye havasını zehirlenmeden teneffüs edemezler.” İşte bu belgeler bu tertemiz havayı yaratmanın yol göstericisidir, kirletenlere karşıdır. Örnektir. Deneyimdir.

AH BR ATATÜRK OLSA! Eksiğimiz bir Atatürk müdür? Ah bir Atatürk olsa… “Milletin bütün fertlerinin hiçbirinden fazla yüksekliğe sahip değilim. Milleti ait meziyetleri, yalnız şahıslarda toplayan, milletin zaferlerini şahıslara

“Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Yorulmamak olur mu? Elbetteyorulacaksınız.Benimistediğim,yorulduğunuzzamanbiledurmadan yürümek.Yüksekidealimizeyürümeyekararverenleryorulmadanyürüyecektir.”

yükleyen anlayış eski dönemin yöntemidir. Fazlalık bende değil, mevcut şeklin mahiyetindedir. Bana karşı söylediğiniz sözlerin asıl samimiyeti, ciddiyeti Cumhuriyet’in korunmasında göstereceğiniz kahramanlıkla sabit olacaktır.” (c.15, s.259) Bu ciddiyeti, samimiyeti, kahramanlığı öğrenmenin yolu işte bu belgelerden geçmektedir. Peki, nasıl ah’la, vah’la mı? 27 Mart 1937’de gençlerin eğlencesine gider. Şarkılar, marşlar, konuşmalar… “Yorulmadan beni takip edeceğinizi söylüyorsunuz. Yorulmamak olur mu? Elbette yorulacaksınız. Benim istediğim, yorulduğunuz zaman bile durmadan yürümek. Yüksek idealimize yürümeye karar verenler yorulmadan yürüyecektir.” İşte bu karar ve kararlılık içindir, bu

uzun yürüyüş içindir “Atatürk’ün Bütün Eserleri”. Anacığının ölüm haberi Atatürk yoldayken gelir. Cenazeye gidemez. Görevi yeğler. Ancak iki hafta sonra gider mezarının başında yaptığı konuşmayı ant içerek bitirir. Biz de yazıyı öyle bitirelim: -Validemin ruhuna ve bütün ecdat ruhuna ahdetmiş olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim. Validemin kabri önünde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve sağlamlaştırdığı hâkimiyetin muhafaza ve müdafaası için icap ederse yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli hâkimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun. (c.14, s.394)

(Alfabetik soyadı sırasına göre) M. Türker Acaroğlu, Prof. Dr. Feroz Ahmad, Prof. Dr. Sina Akşin, Talip Apaydın, Prof. Dr. Zeki Arıkan, Prof. Dr. İlhan Arsel*, Ercüment Hüsnü Baki*, Nejat Birdoğan*, Em. Kur. Alb. Dr. Orhan Coşkun, Muazzez İlmiye Çığ, Ali Dündar, Erol Şadi Erdinç, Yrd. Doç. Dr. İsmet Görgülü, Ahmet Hezarfen*, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Suphi Karaman*, Prof. Dr. Nejat Kaymaz, Em. Tümg. Turhan Olcaytu*, Emin Özdemir, Ahmet Bekir Palazoğlu, Sadık Perinçek*, Dr. Doğu Perinçek, Prof. Dr. Tülin Sağlamtunç, Zeki Sarıhan, Prof. Dr. Taner Timur, Prof. Dr. Şerafettin Turan, Gürbüz Tüfekçi*, Memet Türkkan. * Sadık Perinçek’i 13 Eylül 2000, Nejat Birdoğan’ı 4 Mayıs 2001, Ercüment Hüsnü Baki’yi 23 Aralık 2001, Em. Tümg. Turhan Olcaytu’yu 25 Ağustos 2003, Suphi Karaman’ı 15 Nisan 2004, Ahmet Hezarfen’i 27 Mayıs 2005, Prof. Dr. İlhan Arsel’i 7 Şubat 2010, Gürbüz Tüfekçi’yi 25 Temmuz 2010 tarihinde kaybettik.

Bundan sonra ne yapacaz? Çalışma sürüyor. Yayım tarihinden sonra ulaştığımız belgelerden ek ciltler yapacağız. Bugün Türkiye'de devlet kurumları da dahil Atatürk'ün yazdığı, söylediği bütün metinler tarih sırasına göre toplu halde bir tek bizim arşivimizde var. Araştırmacılar ve bilim adamları için büyük bir olanak. Ayrıca birçok tarihçimiz, aydınımız arşivlerini bize bağışladılar. Bütün bu değerli birikimi genel kullanıma açmak istiyoruz. Yer ve destekçi arıyoruz. Ama hepsinden önemlisi okumak ve okutmak.


Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

15

Ne delce yan sözünden döner, ne akll taraf unutup bir yana koyar dünü; MECT ÜNAL

zete.com seyyitnezir@aydinlikga

Bilir çünkü, biri tutmaktadır defteri… Her yıl iki çeşit, iki cins, iki ayrı nitelikte sürgünler veren zeytin ağacı, aynı gövdede yaşayan iki ayrı canlı gibidir. Altta “delice/delce” adı verilen yabani ve asıl anaç ağaç, onun hemen üstünde ise “akıllı” denilen insan eli değmiş evcil gövde… Buradaki “deli”, “delice/delce” ile “akıllı” nitemleri insana (zeytin çiftçisine) ait kavramlar elbette. Zeytin ağacına kalsa, o, bir zamanlar var olan gövdesinin yerini almış bulunan “istilacı” yeni gövde ve onun çıkardığı dalları “soysuz”lukla niteleyebilir. Zeytin ağacının, her yıl üstteki “akıllı” sürgünlere karşı altta “delce” sürmesi, bu “istila” ve soysuzluğa karşı yürüttüğü bitmeyen bir mücadele olarak nitelendirilebilir. Üzerinde, insanın doğayla, ağacın insanla, delcenin akıllıcayla çok yönlü mücadelesinin binlerce yıldır sürdüğü bir ağaçtır zeytin ağacı. Bu mücadelenin tek bir zeytin ağacında en az yedi-sekiz yüz yıl boyunca devam ettiğini gösteren, halen canlı, ürün veren örnekler de vardır. Bunlardan birini Balıkesir’in Burhaniye ilçesinde, İzmir yolu üzerindeki “Bizim Köy” adlı “Hareketli Etnografya Müzesi”nde gördüm. Doğasever kültür adamı Nurdaş Yılmaz’ın, katliamdan kurtarıp binbir çabayla getirip müzenin bahçesinde diriltmeye çalıştığı zeytin ağacının, uzmanlarca, yaklaşık dokuz yüz ilâ bin yaşında olduğu tahmin ediliyormuş. Ortalama insan ömrünü 80 kabul edersek, 12-13 kadar insan ömrü demek. Kaç devlet, kaç hükümdar, kaç savaş, kaç yangın, kaç yıkım, kaç deprem görmüştür; kaç sahip değiştirmiş, kaç ev yapmış, kaç oğlan evermiş, kaç kız çıkarmış, kaç nesil doyurmuştur… Halk ozanı Turabi’nin “gelip konan göçtü, nişane yeter” sözünü doğrularcasına yaşayan bir anıt. En yeni yazılmış şiirden genç! Kutadgu Bilig’den yaşlı ve bilge! Zeytin ağacı: insanın tarih boyunca yarattığı tüm kültürü özetleyebileceğimiz iki-üç üründen biri işte… *** Zeytin ağacından bu denli çok söz etmemin başlıca nedeni, hem bu ağacın ölümsüzlüğünde doğanın ve hayatın, doğa ve hayat içinde de insanın sonsuzluğu ve ölümsüzlüğünü görmem, hem de onunla gündelik yaşamda iç içe, haşır neşir yaşıyor olmam. Kışı başka, yazı başka, güzü, baharı başkadır zeytin ağacının. Dirençli ve dayanıklıdır; ama nazlıdır da. Her mevsim kendisiyle ilgilenilmesini isteyen kıskanç bir sevgilidir. Bir yönüyle de insana benzer.

Her teslim olan hain deildir ama, ihanet, teslimiyetle balar. nsan salt silahla teslim alnmaz. Daha iyi bir maa, daha iyi bir statü, daha fazla ün de teslim olmak ve teslim alnmak için yeterli olabilir. “Teslimiyetle ihanet arasndaki çizgi” ise, hiç de “sanld kadar kaln deildir.” İnsanın içinde de birbiriyle mücadele halinde biri akıllı, biri delce, iki ben yok mudur? Ama öte yandan da ne onu büyütüp yetiştiren toprağa, ne altını süren, dallarını budayan, hastalıklarıyla mücadele eden çiftçiye, ne sofrasında bulundurana, ne yarasına yakı yapana, hiç kimseye ihanet etmez zeytin ağacı… Vicdanı vardır. Ne delce yanı sözünden döner, ne akıllı tarafı unutup bir yana koyar dün-ü günü. Bilir çünkü; biri, görünmez ama, tutmaktadır bir yerde “defter-i kebir”i.

Oysa insan… İnsan için “ihanet eden hayvan” da denilebilir. İnsan kendi kendisine, ailesine, dostlarına, arkadaşlarına, ülkesine, halkına, dinsel inançları ve tanrısı dahil, inandığı her şeye sırt çevirebilir; bunların tümünü reddedip, bir kaçık suda boğup, vicdanını yakıpyıkıp-yok edip bambaşka bir kişi, bir hain olabilir. Bunun sayılamayacak kadar çok örneği yaşanmıştır insanlık tarihi boyunca. Korkudan kaynaklanan bir tepkidir ihanet. Çeşit çeşit korkunun birinden, birkaçından, belki tümünden kaynaklanabilir. Hayatını, sahip olduklarını, çıkarlarını kaybetme korkusu, insanı adım adım hainleştirebilir… İhanet İnsana özgüdür, ancak insanca değildir. İnsanlığın yıkıldığı, yok olduğu andır. Sahip olduklarını kaybetme korkusu, öyle bir an olur ki, insanlığını kaybetme korkusuna üstün gelir. İhanet eden, hain, bir insan değil, bir yaratıktır artık. Her teslim olan hain değildir ama, ihanet, teslimiyetle başlar. İnsan salt silahla teslim alınmaz. Daha iyi bir maaş, daha iyi bir statü, daha fazla ün de teslim olmak ve teslim alınmak için yeterli olabilir. “Teslimiyetle ihanet arasındaki çizgi” ise, hiç de “sanıldığı kadar kalın değildir.” 1984’te İstanbul Sağmalcılar Askeri Ceza ve Tutukevi’nde tektip elbise uygulamasına karşı başlatılan ölüm orucunda hayatını kaybeden Hasan Telci’nin veda mektubundan aklımda kalan, sanki bugün için söylenmiş bu cümlenin o zamanlar kastettiği teslimiyet ve ihanet ile, teslimiyet

ve ihanetin bugün geldiği anlam birbirinden ne kadar da farklı oysa. İhanet, vicdanın intihar ettiği yerdir. *** “Mevlânâ ve Etrafındakiler” adlı risalesinde Ferîdûn Bin Ahmed-i Sipehsâlâr’ın (Tanrı karşısındaki) korkuyu üçe ayırması çok ilginç geldi bana. Sipehsâlâr, “havf, haşyet (korku) ve ricanın (ümit etme) ortaya çıkış nedenleri” konusunda şöyle bir sınıflama yapmış: “Hakikatte havf (korku) üç kısımdır: Halkın korkusu, hasların korkusu, en hasların korkusu.” Kırk yıl Mevlânâ’nın hizmetinde bulunan Sipehsâlâr, halkın korkusunu, işlediği günahlardan dolayı cezaya çarptırılma korkusu olarak tanımlıyor. Halkın bu cezayı bu dünyada da çekebileceği inancında olduğunu biliyoruz. Hasların (hissedenler) korkusunu bulunduğu mevkiden inme, Tanrı’ya yakınlık makamından uzaklaşma korkusu biçiminde tanımlayan Sipehsâlâr’ın “en haslar”a ilişkin tanımı ise şöyle: “En has olanların korkusu, nefsin terbiyesinin olgunluğundan ve çok yakın olmadandır; zira olgun veliler Tanrı’ya yakınlık makamına ulaştığında imkân nispetinde vasıtalar ortadan kalkar.” (Mevlânâ ve Etrafındakiler (Sipehsâlâr Risalesi), Ferîdûn Bin Ahmed-i Sipehsâlâr, Çev. Prof. Dr. Tahsin Yazıcı, Pinhan Yayıncılık, Haziran 2011, İstanbul, sf. 72-73.) Dini içeriğinden soyutlayıp, korku’ya, Tanrı yerine devlet, toplumsal düzen, iktidar kavramlarını koyarak baktığımızda Sipehsâlâr’ın sınıflamasından son derece gerçek ve dünyasal sonuçlar çıkarmamız olanaklı. Devlet, toplumsal düzen, iktidar karşısında halk, aç-susuz, işsizevsiz, yersiz-yurtsuz kalma, zamanına göre salma, aşırı vergi, parasal ceza ödeme gibi somut sonuçlardan korkacaktır elbette. “Has” olan –(kendilerini) halktan daha fazla zengin ve daha fazla bilgili hisseden ve olanlar- için hayat standartlarını, toplumsal statülerini kaybetme korkusu önem taşıyacaktır elbette. “En has” olan –(kendilerini) çok daha zengin, çok daha bilgili hisseden

ve olanlar- için ise, iktidarda bulunmanın ve iktidara yakın olmanın getirdiği nimetleri kaybetme korkusu belirleyicidir en başta. Çünkü “en has” olan(lar), iktidara “yakınlık makamına ulaştığında imkân nispetinde vasıtalar ortadan kalkar.” Günümüzde bu “vasıtayı” bir zamanlar savunduğu eski görüşlerini yere çalmada, bir zamanlar birlikte yürüdüğü eski arkadaşlarını suçlamada arayanların iktidardan alacakları pay, suçlamalarının çokluğu, büyüklüğü ve yoğunluğu oranındadır. Sözü nereye getireceğim belli! Bir kontrgerilla eylemi olan 1 Mayıs 1977 katliamını otuz şu kadar yıl sonra daha dün denecek kadar yakın zamanlara kadar aynı görüşleri savunup, aynı saflarda bulundukları eski arkadaşlarının sırtına yüklemeye çalışanlara söylenecek tek bir söz var aslında: Hiç! *** Dikkat! “… bir sanatçıya tarafsız kalmasını, apolitik olmasını öğütlemek de, bir politik eylem değil midir? İşte, bu üstü kapalı politik eylemin, sanatçının sanatsal eylemini ve sanatın nesnesini denetim altına almasıyla, sanat ve sanatçı için gerçek güdülme başlar. Sanatçının denetlenmesi, özgürlüğünün ve bağımsızlığının baskı altına alınması, bireyliğini oluşturan özelliklerin bozulması, öncülük dinamiğinin elinden alınması anlamına gelir. Sanatın nesnesinin denetlenmesi ise, sanat ve sanatçının, gerçeklikle, insanla, nesnel gerçeklikle ilişkisinin, sanatçının imgelem gücünün, konu seçim ve yaratı özgürlüğünün denetlenmesi demektir. … Bir rejimde, bir toplumda, sanatçıya, neyi yapması, neyi yapmaması öğütleniyorsa, yaptığı şeyi nasıl yapması, nasıl yapmaması için reçeteler veriliyorsa, o toplum ve rejime en çok yakışan sıfat, ‘totaliter’ sıfatıdır. Böyle bir şey yapan kişiler de zorba sıfatıyla tanımlanırlar.” (Özdemir İnce, Söz ve Yazı, Varlık Yayınları, 1993 İtanbul, sf. 82).

Bana gelen kitaplar: “Psikodinamik Açıdan Cemal Süreya ve Şiiri”, deneme, Yusuf Alper, Özgür Yayınları; “Acı Bir Kuş”, roman, Zeynep Uzunbay, İlya Yayınevi; “Edep Ya Hû”, roman, Mehmet Anıl, Can Yayınları; “Monadoloji ve İlgili YazılarMektuplar”, G. W. Lebniz, Pinhan Yayıncılık; “Türk Hukukunun Kökenleri ve Türk Hukuk Devrimi”, Prof. Dr. Cahit Can, Kaynak Yayınları; “Kâşif Kozinoğlu’nun Mezara Götürmediği Sırlar”, Haz. Ergün Gedek, Aydınlık Yayınları.


16

18 MAYIS 2012 CUMA

SEYYT NEZR

Aydınlık KİTAP

ARA KABLO

Şiir gitgide kendi üstüne mi kapanıyor? Mustafa Köneçoğlu, “modern dünyada şairin söz hakkı”nı sorguladığı yazısında, her şeyin yapı bozumuna uğradığı bir dünyada Marksizm’in kesinlik kuramlarıyla tarih sahnesinden çekildiği sonucuna varıyor. Ardından ekliyor: Bu durum İslâmiyet için olduğu kadar, “bütün insanlık için büyük bir imkân arz ediyor”.

zete.com seyyitnezir@aydinlikga

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın saptamasını keşfettiklerinden bu yana İslâmi kesimde zaman zaman vurgulanıyor: Şiirde kendi üstüne kapanma eğilimleri gitgide koyu çizgilerle belirginleşiyor. Peki estetik deneyimi şiirin yeniden insani açılımlarla sürdürmesinin olanak ve zemini yok mu? Açıkçası bu soruya en çok kafa yoranlar da oralardan çıkıyor. Hece, Karagöz ve Dergâh dergilerini izlemeksizin şiirde özgün tartışmalar içinde yer alma şansından söz edemeyiz kanımca. Bu olguya önümüzdeki yazılarda daha kapsamlı eğilmek üzere nisan dergilerine göz atmayı sürdürelim: Afrodisyas Sanat’ta (S: 32), Hüseyin Peker tarihsel, toplumsal, bireysel arakesitlerde Madımak’ı da vurgulayarak Sivas’ı anlattığı şiirinde, “aynı düşü binlerce kez görüyorsun, sıvas yandıkça / büyüyen bir kenttir kalbimde.” dizelerinde kurduğu imgeye sokulmamıza bile izin vermiyor... Derginin “Benden İçeri” bölümünde Mehmet Başaran, özyaşamından alaylı kesitler sunuyor... Bilsen Başaran, Melih Elhan’ın Kedi Tedirginliği’ni (Hayal Y., Kasım 2011) incelediği yazısında, “Önerisi olmayan şairin şiiri olmaz” yargısına varıyor... Timuçin Özyürekli, “ne yazık! sisler içinde kayboldu çocukluğumuz” dizesiyle okurunu derinden sarsıyor... Ersan Erçelik, “Dünya ardımdan dökülen suydu bana”; Erkan Ezbiderli, “sararıp sanki solacak bir gül gibi köktedir izleri” dizelerindeki yalın ritimle, güçlü şiirsel bütünlüklere aday oldukları izlenimi veriyorlar. Akatalpa’da (S: 148) ötekiler arasında öne çıkan pek şiir yok bu sayıda. Cihan Oğuz da işi facebook şiirlerine döktü. İyi de o zaman dergide yayımlamaya gerek var mı? Meraklısı sevdiği şiiri ayrıca dosyalamak istiyorsa çıktı alıyor zaten! Gültekin Emre, Hüseyin Alemdar, Yusuf Alper, Ergül Çetin, Turgut Tan okurun karşısına daha çok çalışılmış şiirlerle çıkmayacaksa, şiirin hakkını vermeleri yönünde gençlere ne söylenebi-

lir? Yine de Hüseyin Köse’nin düzyazıya vurdukça tökezlemelerini saymazsak, sarsıcı ve etkili ritmik yönelimler taşıyan şiiriyle avunabiliriz: “Ama aşkı da yoksa insan nasıl tartar kendini? / Nasıl sahip çıkabilir müthiş pişmanlıklara?” BerfinBahar’da (S: 170) Ergül Çetin, günümüz şiirinin belirgin iç çelişmesini de dile getiriyor: “okunmamış bir kitap gibi duruyor senin köylerin de / Akdeniz, makiler, üzüm bağları, pavese, şiir ve intihar / şiirin intiharı mı, intiharın şiiri mi”... Dergâh bu sayıda (S: 266), şiir yazıları ve şiir yönünden alıştığımız ve beklediğimiz düzeyde değil. Mustafa Köneçoğlu, yoğun dizelerde şairle felsefeci ilişkisini de sorguladığı şaşırtıcı şiirini, bir postmodern soru üstüne kuruyor: “Hiç bakılmayacak bir fotoğrafta durulacak en iyi yer neresidir”? Dize (S: 198), Atalay Saraç’ın Behçet Necatigil’de “Evin Halleri”ni temel izlek alan ve ilginç saptamalar getiren yazısına yer vermiş: “Eşyanın böylesi egemenliği ‘gücün’ simgesidir. Bu güç hiçbir zaman açıkça dillendirilmez; ama bu güç kapitalizmdir! Bu güç nesnelerle, tüketim maddeleriyle yaşamımızı cehenneme çevirir. İhtiyaç fazlasıdırlar; ancak yine de evimizdedirler, yanımızdadırlar, gözümüzün önündedirler.” Nuri Demirci, “İkinci Mezmur” şiirinde insana ilişkin gizemli derinliklere yönelirken; Yalçın Aydınlık, yalın söylem kipine postmodern yansımanın başarılı örneğini veriyor: “kim biriktirdi ki beni böyle / nice günler aylar dolusu bıkmadan // şimdi, şu anda beni öyle öpseniz / en çok bana benzerim”. Eliz (S: 40), Hilmi Haşal’ın övüşken yazısı eşliğinde, Mehmet Sarsmaz’ın elyazısı şiirini veriyor kapaktan. Haşal, “Sözün süsünü, felsefesini ve felsefeciliğini anımsatacak kıvamda tutar” diyor Sarsmaz için. Bir de, şu söyleyişteki fazlalıklarını gösterseydi keşke: “Yaşanılan durumla, yaşanılması gerekli görülen durum”...

Nuri Demirci, “Şiir Sevdirilemez” yazısında, Halûk Cengiz’in mektubunu yayımlıyor. Önemli saptamaları var Cengiz’in. Dergiler üstüne şöyle diyor: “İyi bir şiire rastlayınca şaşırıyorum artık. Oysa eskiden, bir edebiyat dergisinde kötü şiirle karılaşmak şaşırtırdı beni. ... Dergilerin her zaman yükseltmeye çalıştıkları düzeyleri vardı, birbirlerinden farklıydılar. Çoğunun ilan edilmemiş sanat, etik anlayışı bir yana, şair-yazar kadrosu olduğunu bilir, onları izlerdik.” Hece’de (S: 184), “Takip Mesafesi” adlı kuramsal değerlendirmelerde Hayriye Ünal, “Edebiyat Hurafeleri - 3” bölümünde eleştirel yaklaşımlarını “Şiirde Avamlığın Methi” başlığıyla sürdürüyor; edebiyatta modernleşme ve halklaşma ilişkisi üstünde duruyor, günümüz şiirinde gündelik hayatın nasıl yer tuttuğunu tartışıyor, pazar için şiir eğilimlerinin güçlenip yaygınlaşması tehlikesine el atıyor... Yalçın Armağan, “Kendi Üstüne Çöreklenmiş Sanat” yazısında, Tanpınar’ın Ahmet Haşim için kullandığı bu tanımın bir tür güncellenmesine girişiyor; bu tanım kapsamında değerlendirilen İkinci Yeni şiirinin bugün tam tersine her şairin ortak alanı oluşu saptamasına varıyor. Turan Koç, Erdem Bayazıt’ın şiirinde gerçekliğin duyarlıkla örüntüsünü tartışarak, “geleneksel şiirimizin kadim duyarlığıyla buluşup isyan çığlığı şeklinde gelişmesini” irdeliyor... Mustafa Köneçoğlu, “modern dünyada şairin söz hakkı”nı sorguladığı yazısında, teknolojinin Heidegger düşüncesine bir tehdit olarak yansımasından kaynaklanan yuvasızlık düşüncesinin benzer içerikte Eliot’ta da görülmesine dikkat çekerken, her şeyin yapı bozumuna uğradığı bir dünyada Marksizm’in kesinlik kuramlarıyla tarih sahnesinden çekildiği sonucuna varıyor. Ardından ekliyor: Bu durum İslâmiyet için olduğu kadar, “bütün insanlık için büyük bir imkân arz ediyor”. Ama şu soru boşlukta kalıyor: İslâmiyet geçicilikler ve belirsizlikler ideolojisi olarak mı evrensel olanak taşıyor,

yoksa Yeni Ortaçağ’da gereksinilen uzlaşmalar için ABD emperyalizmine ılımlı ve kalıcı olanaklar mı vaat ediyor?.. “Şiir Tecrübesi” dosyasında Ali Galip Yener, Celâl Fedai, Ömer Aksay, Ömer Erdem, Ali K. Metin, Mustafa Muharrem, Ali Emre, Abdülkadir Budak görüşlerini çok ilginç yazılarla tartışıyor. Bu bölümdeki yazılar aslında ayrıca ele alınıp değerlendirilmeli... Derginin şiir yönünden aynı verimlilik ve düzeyde olduğunu söylemek güç. Nitekim Ömer Aksay, “esnaf zihniyeti öyle kolay değiştirilemez / Çok şükür terk etmez hiçbir esnaf geleneksel niyetini” diyor şiirinde. Doğrusu tarihsel-toplumsal birikimi engin şiir tecrübesiyle yoğurarak lirik uyarılarda bulunmadan da edemiyor: “ama kuzey şeytanları boş durmaz / çubuklu formalarında banka reklamlarıyla / borçlandırdılar plan yapanları”. İnsancıl’da Mehmet Ercan (S: 261), “Şair ve Varsıl” şiiriyle, tarih boyunca süregelen bir çelişkiyi masalsı bir anlatımla veriyor: “tek kuruş kalmadı koca varsıldan, / şiirleri dillerde yoksul şairin.” İsmet Alıcı’nın “Müzelik” şiiri de son derece çarpıcı: “Köpekler kadar mor bakıyordu / esmer bir kadının ateşiyle / Sabaha doğru buldular / yeşil bir tayın yelesinde”. Sahi, sormadan edemiyoruz: Zaman zaman şiir konusunda cesur söz alışlarına tanık olduğumuz İnsancıl, şiir kuramı konusunda hantallığı atarak, atölye deneyimlerini gerçek bir şiir çıkışı niteliğinde öne sürme iradesi göstermekte halâ isteksiz mi davranacak? Sözü Nurullah Ataç’la bağlayalım (Türk Dili, “Dergilerde”, Ocak 1952): “Ülkemizde çıkan bütün dergileri göremiyorum, satıcılarda da bulamıyorum. Dergilerini okumamı isteyenlerin bana birer sayı göndermelerini dilerim.” (ARAKABLO’da değinilmesini istediğiniz yayınları (Cağaloğlu, Ankara Cd., Pamir Han, 22/14, Sirkeci-İST.) adresine gönderebilirsiniz.)


Aydınlık KİTAP BENCE'NN ROMANI, ATIF YILMAZ'IN FLM: “BE HASTA VAR”

Hastalıklı cemiyette aşk ve intikam

TUNCA ARSLAN 1903'te İstanbul'da doğan Etem İzzet Benice, Galatasaray Lisesi'nde ve Yüksek Deniz Ticaret Okulu'nda öğrenim gördükten sonra 1920'de gazeteciliğe başlamış, 1942-1950 arasında önce Kars, sonra da Siirt milletvekilliği yapmış, ama asıl ününü edebiyatçılığıyla elde etmiş ve ne yazık ki günümüz okurlarınca pek tanınmayan bir isim. 1967'de ölen Benice'nin, “Yakılacak Kitap”, “On Yılın Romanı”, “Yosma”, “Foya” gibi çoğu eseri zamana dayanabilmiş olsa da bunların en ünlüsü hiç kuşku yok ki 1932'de yayımlanan “Beş Hasta Var”. Romanlarında genellikle, sinema dilini andırır, hızlı, akıcı ve bir renkli anlatım tutturmuş olan Benice'nin bu en önemli yapıtı, 1955 yılında Atıf Yılmaz'ın yönetmenliğinde beyazperdeye aktarılmıştı. Başrollerinde Nedret Güvenç, Muzaffer Tema, Sadri Alışık ve Refik Kemal Arduman'ı gördüğümüz filmde Muazzez Arçay, Settar Hazım Körmükçü, Nubar Terziyan, Dursune Şirin, Sadettin Erbil, Kemal Edige, Abdullah Ataç, Feridun Çölgeçen gibi sanatçılar da kamera karşısına geçmişti. “Beş Hasta Var”, Cumhuriyet öncesinin “hasta cemiyetini” anlatan bir romandır ve fakir bir ailenin kızıyken sevmediği bir erkekle evlendirilen Belkıs’ın öyküsünü anlatır. Belkıs sevmeden evlendiği çok yaşlı Paşa kocasından kaptığı frengi hastalığı

nedeniyle tüm erkeklere düşman olmuş, intikam alırcasına tanıştığı her erkeğe bu hastalığı yaymaktan geri durmamıştır. 1900'lerin başında Rumelihisarı'nda başlayan öyküde Belkıs, deliler gibi sevdiği Cahit'le evlenip mutlu olma hayalleri kurarken, sebebiyet verdiği bir kaza (romanda tekne, filmde at arabası kazası) sonucu kendisini görüp aşık olan zengin ve yaşlı bir Paşa tarafından kaçırılır, eve kapatılır. Paşa, Belkıs'ın gönlünü kazanmak için her şeyi yapar ama başarılı olamaz. Genç kızın babası da bol paraya kavuşacağı için bu evliliği onaylamakta, kızının yalvarışlarına aldırış etmemektedir. Cahit'e ise Belkıs'ın kendi isteğiyle evlendiği söylenir. Belkıs, zengin kocasıyla birlikte çıktığı Avrupa seyahatlerinde kaderine razı geliri içindeki intikam ateşini söndürmeden, yeni aşklar peşinde koşar, son derece mutsuz da olsa “hayatını yaşar”. 1955'de İstanbul'un henüz bozulmamışlığı nedeniyle 1900'leri anlatmakta pek zorlanmayan Atıf Yılmaz, öykünün etkileyiciliğinin, oyunculuk başarısının, sonradan yönetmenliğe geçen Hulki Saner'in müzik çalışmasının yanı sıra, ustalıklı İstanbul görüntüleriyle de unutulmaz bir film kılmıştır “Beş Hasta Var”ı. Belkıs'ın kendi hayatını karartan kişilerden tek tek intikam alma biçimiyle akıllarda ayrı bir edinen film ve Benice'nin romanı, sinema-edebiyat buluşmasının en ilginç örneklerinden birini oluşturmaktadır.


Aydınlık KİTAP

18 18 MAYIS 2012 CUMA Can Dostum

Günlük Yaşamdan Sanata

Salai’nin Yumurtası

YENİ ÇIKANLAR

Protestan Kur’an

Rita Monaldi, Krmz Kedi Yaynevi, çev. Regaip Minareci, 248 s.

"Abdel, dayanılmaz, kendini beğenmiş, kaba, sebatsız biridir, insandır. O olmasa, çoktan kokuşarak ölmüştüm. Abdel, bir süt çocuğuymuşum gibi bana sürekli baktı. En ufak bir işaretime dikkat ederek, benim bütün dalgınlıklarımda, yokluklarımda var olarak, her hapsolduğumda beni kurtardı, zayıf düştüğümde korudu. Çöktüğüm zaman beni güldürdü. O benim şeytan bekçim." Ayrıcalıklı, zengin bir felçliyle, banliyöde büyümüş genç göçmenin buluşmasının gerçek hikâyesinin anlatıldığı bu kitap aynı zamanda, senarist Olivier Nakache ile Eric Toledano'nun, başrollerinde François Cluzet ve Omar Sy'nin oynadığı yeni filmleri “Can Dostum”a esin kaynağı oldu. “Can Dostum”, Fransa'da geçtiğimiz yıl 30 milyonu bulan gişesiyle tüm zamanların en çok izlenen filmi oldu.

Bitmeyen Gece Roger Ackroyd’un Katli

Agatha Christie, NTV Yaynlar, Çev.Sevin Okyay, Toros Öztürk, 108 s. Cinayetin kraliçesinden soluk kesen iki hikâye daha… Agatha Christie alışık olduğumuz tarzın dışında bir cinayet hikâyesi anlatıyor “Bitmeyen Gece”de. Yayımlandığı zaman, son dönem eserleri arasında en çok beğenilenlerden biri: Birbirini seven iki genç, Michael ve Ellen…Uğursuz bir arsa, Çingenelerin Arazisi ve kaçınılmaz bir ölüm. Emeklilik hayalleri ile geldiği kasabada bela, gizem ve cinayet HerculePoirot’nun yakasını yine bırakmıyor. Bu seferkinin gerçekten bir son olacağını söyleyen Poirot, gri hücrelerinin de yardımıyla kimsenin aklına gelmeyeni gözler önüne seriyor.

Muammer Karabulut, Tanyeri Kitap, 200 s.

R. Monaldi & F. Sorti çiftinin son bir tarihi-polisiye kurgu içinde kaleme aldığı “Salaì'nin Yumurtası”, okuru Roma sokaklarında gizli bilgiler içeren bir kitabın peşinden sürüklüyor. Babalığı ve ustası Leonardo da Vinci tarafından Amerika'nın keşfine dair bir kitabı bulmakla görevlendirilen Salaì farkına varmadan Roma'da büyük bir komplonun tam ortasına düşer. Cebinde yüklü miktarda para ve üzerinde güzel kıyafetlerle Roma sokaklarını dolaşırken Yenidünya'yı keşfedenin Amerigo Vespucci olmadığını öğrenir, üstelik kıtanın gerçek kâşifi Kristof Kolomb, Papa VIII. Innocentius'un herkesten gizlediği oğludur. Bu sırra ortak olan Salaì çenesini tutmasını bilmeyen, kaba saba, kadın düşkünü, cahil bir köylüdür. Ustasının istediği kitabı ele geçirebilmek adına boyundan büyük kurnazlıklara başvurur. Papalık jurnalcileri, Alsaslı kilise karşıtları, kıskanç, zengin kocalar ve Romalı düzenbazların işin içine girmesiyle de kendisini Floransa zindanlarında bulur.

Katoliklerce "gizli-Yahudi" olarak tanımlanan Martin Luther, reform hareketiyle hem Katolik Kilisesi'ne ölümcül bir darbe vurmuş, hem de geliştirdiği dini doktrin için asıl kaynak olarak Tevrat'ı esas almıştır. Yahudilerin "seçilmiş halk" olduklarını kabul eden Luther'in Roma Katolikliğine getirdiği yıkıcı darbeye ilk olarak Yahudiler tarafından sahip çıkılmıştır. Bugün de aynı yol izlenerek F. Gülen cemaati üzerinden İslam Protestanlaştırılmak istenmektedir. Bugün, parayla tanışan ve lüks yaşama alışan dindarlar, hızla kapitalist sisteme katılmaya çabalıyor. Hedef, güya radikalleşen İslam'ın Protestanlaşması ve bu yolla kontrol altına alınmasıdır. 16. yüzyılda Orta Çağ karanlığında kıvranan Avrupa'nın çıkış yolu olarak bulduğu Protestanlık, bu sefer de tüm ağırlığı ile İslam dini üzerindedir. Sapkın düşünce, din ve vicdan özgürlüğü örtüsünü İslam'ı başkalaştırma projesinin üstüne örtmeye kararlıdır.

Can Güncem

Vietnam Günlüğü

Mekanım Datça Olsun

Küçük skender, Sel Yaynclk, 296 s.

Mehmet Ali Aybar, letiim Yaynlar, 267 s.

Philippe Pozzo di Borgo, Turkuvaz Kitap, çev. Ik Ergüden, 224 s. Umberto Eco, Can Yaynlar, çev. Kemal Atakay, 256 s. Umberto Eco, her ne kadar romancılığıyla daha ön planda olsa da, roman yazmadan önce de sanatı, kültürel ve bilimsel tartışmaları gazete ve dergilerde yayımladığı yazılarla yönlendiriyordu. “Günlük Yaşamdan Sanata”, Eco'nun Antik Yunan'dan Ortaçağ'a, Rönesans'tan bilişim çağına uzanan birikimiyle bezenmiş bir kitap. Eco'ya özgü ironi, sanatın günlük yaşamın hemen hemen her alanıyla bağlarını kurcaladığı bu denemelerde kendini gösteriyor: Ortaçağ, medya, gösteri kültürü, ölüm cezası, Coca-Cola... Çağdaş yaşamın tüm göstergeleri, Eco'nun yorumlarıyla yeni değerlendirmelere açılıyor.

Günleri, günlerin sürükleyip getirdiklerini bir savunma tutanağı hazırlarmış gibi kaydetmek, bazen hafızayı mutlu eder. Yaşadığınız şeylere yanıt verme hakkı ya da susmayı küçümsemek, hesaplaşmayı kolaylaştırıyor. Özgürlüğümüzün selameti için sözümüzü esirgemeden tanıklığımızı yapmamız en azından benzerlerimize umut ve moral vermez mi? Küçük İskender'in 1984-1993 yılları arasında doğaçlama tuttuğu yirmi defterden seçilen şiirseller, aforizmalar, deneysel değinmeler, karalamalar, o zamanlara dair kimi olaylar ve diğerleri. Kendi kişisel sansüründen geçen 648 maddelik bir günce. Şairin şiirine, serbest metinlerine, çıkış yaptığı döneme olduğu kadar gençliğine, özel hayatına da giden bir ara yol: Cangüncem. Yeniden raflarda...

ABD'nin Vietnam'da işlediği savaş suçlarını araştırmak amacıyla filozof Bertrand Russell'ın girişimiyle oluşturulan "Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi"nin bir üyesiydi. "Russell Mahkemesi" olarak da bilinen Mahkeme'nin bir tahkikat komisyonuyla Vietnam'da yaklaşık bir ay incelemelerde bulunan Aybar'ın tuttuğu günlük ilk defa yayımlanıyor. Russell'ın, Mahkeme'nin programının hazırlandığı ilk bir araya gelişte yaptığı konuşmayı ve Jean-Paul Sartre'ın Stockholm toplantısı sonrasında açıkladığı hükmü de içeren "Vietnam Günlüğü", sadece bir "süper gücün" acımasızca yürüttüğü savaşı tüm boyutlarıyla ortaya koymuyor, Aybar'ın sosyalizm anlayışından parçalar da sunuyor. 15 milletvekiliyle Meclis'e girmiş Türkiye İşçi Partisi'nin genel başkanı Aybar'ın her koşulda altını çizdiği bir gerçek vardı: "Sosyalizm insanlar içindir; insanlar sosyalizm için değil...

Can Yücel,  Bankas Kültür Yaynlar, 140 s. Bu kitaba adını ben Güneşle Kalkmak koyacaktım Ama gece on, hal, terler fışkırıyor terimden Dayanamıyorum sıcağa Ben ki gençliğimde Mozambik'te, Angola'da döğüşmeği kurmuştum Çiçekleri geride bırakmaktan korkuyorum kururlar diye Rüzgâr kalleşlik etti inmez oldu gerillam düzlere Yoksa Kuzguncuk'a göçeceğim şehir gerillaları üzerine konuşmak için


Aydınlık KİTAP

YENİ ÇIKANLAR

Amerikan Sineması

Laf Evi

Serdar Aysev, Ayrnt Yaynlar, 256 s. Durmu Akbulut, Etik Yaynlar, 168 s. Amerikan Sineması ve Hollywood'un 1900-1914 yılları arasında geçirdiği tüm evreleri çarpıcı olay ve anekdotlarla anlatan kitap, siyah-beyaz dönemin unutulmaz isimlerine ve filmlerine genel bir bakış sunuyor. Sesli filme geçiş evresinde yaşananlar; isyanlar, sıkıntılar, unutulup gidenler, değerini bir anda kaybedenler ve sinemaya küsen büyük isimler... Büyük Buhran. Sansür, propaganda, ilk westernler, Hollywood'un doğuşu, Tom Mix, Buffalo Bill, Chaplin, John Wayne, Laurel ile Hardy, ilk kadın yıldızlar, aykırı yönetmenler... Yedinci sanat sinemanın Amerika'daki ilk serüveni.

Cennet Kayıp

Cees Nooteboom, Yap Kredi Yaynlar, çev. Esen Tezel, 124 s. Bir hayat diğerinden daha uzun sürede pişirir, ocaklar yeryüzünün farklı yerlerindedir, sonuçta ortaya nasıl bir şey çıkacağı belirsizdir. [...] Hayat -bu aptalca soyutlamayı son bir kez daha kullanacak olursak- aşçı olarak tam bir ahmaktır. Bunun acısını genellikle insanlar çekerler ve bundan bazen, çok sık olmamakla birlikte, edebiyat faydalanır. Uğradığı bir saldırıdan sonra arkadaşıyla birlikte öteden beri merak ettiği Avustralya'ya giden, meleklere ve Aborjinlere takıntılı Alma ve orta yaş krizindeki kitap eleştirmeni Erik Zondag'ın yolları önce Avustralya'daki bir edebiyat festivalinde, sonra da Erik'in, sevgilisi tarafından katılmaya zorlandığı bir sağlıklı yaşam küründe kesişir. Hollanda edebiyatının en önemli isimlerinden Nooteboom'dan arayış ve hayal kırıklığı üzerine zarif bir postmodern anlatı.

18 MAYIS 2012 CUMA

19

Dune Rahibeler Meclisi

Civan

Frank Herbert, Kabalc Yaynevi, çev. Dost Körpe, 528 s.

Müge plikçi, Everest Yaynlar, 228 s.

"Bizim kuşağımız, dergi satırlarında, dernek toplantılarında, devrim şehitlerini anma günlerinde, okul boykotlarında, 1 Mayıslarda meydanlarda sosyalleşti... Bizden öncekilerin resme, şiire, müziğe, bilime yönelik ilgilerini şimdi kıskanıyorum... "Örgüt âşıkları"nın tek sazlı ses dünyasının ve devrim marşlarının çocuklarıyız biz... Sadece Marks'ın değil, Beethoven'in, Fuzuli'nin, Proust'un, Albert Einstein'ın ya da Pink Floyd'un hakkını vermeden sosyalleşen bir kuşak... O nedenle arkadaşlarımdan ayrı düşünce annemin, teyzelerimin, amcalarımın; nüfus müdürlüğünde, yitirdiği nüfus cüzdanının yerine kimlik çıkarırken benim kimliğimi de yeniden oluşturan insanların; camide namaz kılmak için takkesini başına takan kot pantolonlu kaportacı çıraklarının dünyasında olduğumu fark ettim.

“Rahibeler Meclisi”nin standart bilimkurgu romanlarından ayıran iki temel unsur sayılabilir: Güçlü bir felsefi derinliğe sahip olması ve akılda kalan - ve yerli yerinde kullanılanaforizmalar... Kitaptan kısa bir alıntı... "Dikkatli ol Murbella. Yoksa Pandora'nın kutusunu açabilirsin." Murbella, Odrade'nin neden bahsettiğini biliyordu. Başrahibe'nin gözlerinin içine baktı. "Ya?" diye fısıldadı. "Pandora'nın kutusunda, hayat enerjini boşa harcamana yol açacak güçlü ve dikkat dağıtıcı faktörler vardır. Rahibe Ana olmaktan bahsediyorsun, sanki kolay bir şeymiş gibi. Ama bunun anlamını da senden ne istediğimizi de hâlâ bilmiyorsun." "Yani istediğiniz şey cinsel yeteneklerimiz değil, öyle mi?" Odrade öne doğru sekiz haşmetli ve kararlı adım attı. Murbella bu konuyu konuşmaya fazla hevesliydi. Odrade her zamanki gibi eninde sonunda konunun kapanmasını emretmek zorunda kalacaktı.

Marx ve Avangard Manifestolar

Koşarken Yavaşlar Gibi

“Civan”, Müge İplikçi'nin, dar dünyaların akmayan zamanlarını ve o zamanların, içinde biriktirdiği çürümüşlüğü ele aldığı son romanı. Müge İplikçi, “Civan”da bir kız çocuğunun kaçırılması ile bir anda dalgalanan bir kasabanın hayatını sahneye koyduğu kitabında bizi, kasaba dünyasına ait birçok gizemle yüz yüze getiriyor. Bir zamanlar adı efsane gibi anılan ama geçmişi sırlarla örülü bir narkotikçi eskisi polis memuru... Geçmişte yaşanmış bir aşk... Yitirilmiş bir başka evlat... Ve yerlerinden yurtlarından edilmiş, şimdi de bu kasabada artık fazlalık olarak görülen Kürtler... Bir anda alevlenen, en yakınları bile birbirine düşman eden ayrılıklar... Suç ve kimlik kavramlarının en acımasız yüzleri... Müge İplikçi, günümüz Türkiye'sini eleştirellikle ele aldığı “Civan” adlı bu romanında suç ve kimlik kavramlarını olduğu kadar, dar dünyaların havasız ve ışıksız ortamlarında içten içe bir iblis gibi çoğalttığı yargılarını da gün ışığına taşıyor.

Farklı Dünyaları Düşünmek

Martin Puchner, Altkrkbe Yaynlar, Çev. Çar M. Kasap, 544 s. Savrulmuş metinler, yüz yıllar boyunca manifestolar olarak adlandırıldılar fakat Marx ve Engels'in Manifesto'su, bu metinleri ayrı bir tür olarak bir araya getirdi. Manifesto'nun, türün daha sonraki tarihi içindeki üstünlüğünün anlamı, manifestonun tarihinin, aynı zamanda, sosyalizmin tarihini de şarta bağlaması gerektiğiydi. Antonio Gramsci, Kenneth Burke, Louis Altusser ve Perry Anderson da dâhil olmak üzere, birçok Marxist eleştirmen, manifestoların, toplumsal teoriyi, siyasi eylemleri ve şiirsel ifadeleri nasıl bir araya getirdiklerini belirlerken bana oldukça yardımcı oldular. Bu kitabın başlıca önermelerinden bir tanesi manifestonun nasıl ve neden yirminci yüzyıldaki sanat dünyasına girdiğini açıklamaktır.

öhret Balta, Agora Kitapl, 240 s. “Koşarken Yavaşlar Gibi”, birbirine hem benzeyen hem farklı beş genç kadının 12 Eylül'de askeri cuntanın yönetime gelmesinden birkaç yıl önce başlayan arkadaşlıklarının, 12 Eylül döneminde ve sonrasında aldığı halin romanı: Aynı evi paylaştıkları yıllar geride kalmış, hayat gailesiyle birbirlerinden uzaklaşmışlardır. Her biri, farklı ama benzer biçimlerde, bir zamanlar hayatlarını adadıkları ideallerinin hiçleştiği yeni toplumsal ilişkiler içerisinde, kadın olmanın zorluklarıyla baş edip ayakta kalmaya çabalarken bir mektup onları yeniden biraraya getirir...

Kolektif, Metis Yaynlar, Çev. Emine Ayhan, 232 s. Moskova Bienali çerçevesinde gerçekleştirilen iki aşamalı bir sempozyumda sunulmuş bildirileri bir araya getiren kitap, çağdaş sanat kültüründe "olay" kavramının anlam ve amacıyla, felsefe ve estetik teorisiyle ve aynı zamanda sanatsal yaratımların siyasal anlamıyla ilgili sorunları ele alıyor. Küresel ölçekteki siyasal değişmeler karşısında, piyasa ve sanatın artık gösteri toplumunun bir parçasına dönüştüğü kuşkusu karşısında sanatın statüsünü ve eleştirel söylemleri nasıl anlamak gerekir? Kitabın odağındaki soru bu.


Aydınlık KİTAP

20 18 MAYIS 2012 CUMA

Küçük filozoflara Albert Einstein İREM HALIÇ Çocuklar için Felsefe yaklaşımı ilk kez 1970’li yıllarda Matthews Lipman ve Ann Sharp tarafından geliştirilerek bir program haline getirilmiş. Bu programda çocuklar için bir paylaşım platformu düzenlenmiş ve çocuklar tartışma sırasında birbirlerini dinlemeye, birbirlerine sorular sormaya ve sorulan sorular hakkında fikirlerini ifade etmeye yönlendirilmiş. Bu proje, dünya işleriyle çok meşgul yetişkinlerin büyük savaşlar ve ekonomik bunalımlar nedeniyle çocuklarını ihmal etmeleri ve çevredeki olumsuz koşullar yüzünden çocukların kendilerini ifade etmekte güçlük geçmeleri nedeniyle yaratılmış. Böylelikle çocuklar, düşünme becerisi kazanıp, atılgan, işbirliğine yatkın, öz denetim sağlayabilen ve olaylara farklı açılardan bakarak toplumlara fikirsel anlamda katkıda bulunan bireylere dönüşüyorlar. Çünkü beyinlerin bu taze ve aykırı dönemleri, bilgiye ve öğrendikçe düşünmeye en müsait dönemler. Metis Yayınları’nın “Küçük Filozoflar” serisi de bu aç beyinleri bilgi ve felsefeyle doyurmak için hazırlanmış.

zaman işler çok sarpa sarıyor diye düşünmeyin, çünkü zaman, hız, enerji, kütle gibi kavramlar çok basit örneklerle anlatılmış. Örneğin lunaparktaki hızlı trenin ilk vagonuna binen Einstein ile son vagonundaki Şottenhamel birbirlerine ateş ettiklerinde (kitapta şiddet ve yaralanmalar yok tabii ki, yazar sadece hızın önemini vurgulamak için bu örnekleri seçmiş) trenin içinde olanlar ve treni dışarıdan izleyenler için olayların oluş sırası farklılık kazanıyor. Mesela Einstein ilk ateş edenin kendisi olduğunu zannederken, dışarıdan çekilen fotoğrafta Şottenhamel ateş ettiğinde Einstein’ın harekete bile geçmediği anlaşılıyor. Yani olay, trenin içindekiler ve dışındakilere göre görelilik kazanıyor. Ben de anlamaya başladığım için mutluyum açıkçası. Einstein bu uzun yolculuğunda, interferometre’yi kullanarak ışığın bütün dahili sistemlerde aynı hızda ilerlediğini gösteren ABD’li fizikçi Abraham Michelson ve Kuantum fiziğinin gelişmesinde öncü rol oynayan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr ile tanışıyor ve ona araştırmalarında yardımcı oluyorlar.

ELENCEL FELSEFE

Son olarak uçan sandalyeyle yanlışlıkla tam otuz yedi sene sonrasına giden Einstein ve kardeşi Maya zamanda yolculuğu da keşfediyorlar. Ancak geri dönebilmek için ışık hızının da üstüne çıkmaları gerekiyor. Bu konuda Einstein’ın fikri ise şu: “Doğrusu ışık hızına ulaşmanın sonsuz bir enerji gerektirdiğini, bu yüzden de ışık hızının asla aşılamayacağını düşünüyorum. Ayrıca bu mümkün olsa ortaya çıkacak paradoksları bir düşün: Geçmişe gidebilseydim daha annemle babam tanışmadan, babamı öldürebilirdim. O zaman da hiç var olmazdım. İçinden çıkılması zor bir bilmece bu! Buluşlarımız çok tuhaf görünebilir, ama saçma olmamalı. Yaratıcının işleri incelikli olabilir, ama insanları haince aldatmaz!” Küçük Filozoflar Serisi’nin diğer kitapları: “Bilge Sokrates’in Ölümü”, “Descartes Amca’nın Kötü Cini”, “Diyojen: Köpek Adam”, “Karl Marx’ın Hayaleti”, “Lao-Tzu: Ejderhanın Yolu”, “Leibniz: Mümkün Dünyaların En İyisi”, “Paul Ricoeur’ün Baykuşu”, “Profesör Kant’ın En Çılgın Günü”. Programda olanlar ise: “Bilge Sokrates’in Aşkı”, “Martin Heidegger’in Böceği”. Çocuklarınıza iyi okumalar diliyoruz.

“Albert Einstein’ın Işığı”, Metis Yayınları’nın “Küçük Filozoflar” dizisinin son kitabı. Felsefeyi eğlenceli bir dille çocuklara sevdirmeyi amaçlayan bu seri, birçok düşünürü ilginç öyküler ve resimlerle donatarak çocukların önüne sunuyor. Charlie Chaplin’in “Beni anladıkları için, seni anlamadıkları için alkışlıyorlar” dediği Einstein da bunlardan biri. O da filozof olmadan önce çocuktu ve bakın başından neler geçti. Einstein ve kardeşi Maya, Oktoberfest şenliklerinde kocaman bir barakayı ışıklandırmakla görevliler. Bütün barakayı ampullerle süsleyecekler ve vakit geldiğinde düğmeye basıp seyircilere görsel bir şölen yaşatacaklar. Saat tam 10:00’da Einstein düğmeye basıyor ve tüm baraka aydınlanıyor. Fakat söz konusu alan o kadar geniş ki ışık öteki ucuna ulaşana kadar 1 saniye geçiyor. (Işığın saniyedeki hızı yaklaşık 300.000 km) Almanlar da dakiktir, haliyle barakanın sahibi Şottenhamel (Adolf Hitler) bu işten hiç memnun kalmıyor, her yer aynı anda aydınlanmalı ki yaptıkları iş kusursuz olabilsin. Einstein’dan bir saat içinde buna bir çözüm bulmasını istiyor. Bu süre zarfında kardeşi Maya ve köpekleri Maks’la ışığı hızlandırmak için çözüm arayan Einstein’ın yaşadığı maceralar dönüp dolaşıp “görelilik kuramı” ve zamanda yolculuğa dayanıyor. O

Benekli

Bilgin Adal, Yap Kredi Yaynlar, 32 s. Bilgin Adalı'dan çocuklara yeni bir kitap: “Benekli”. Adalı'nın YKY'nin okul öncesi serisinden çıkan son kitabı “Arkadaşım Papi” idi. YKY'nin Doğan Kardeş Kitaplığı'ndan çıkan son kitabıysa “Oğuz Kağan Destanı”. Adalı, “Benekli” adlı kitabında bir çocuk ile bir dalmaçyalının dostluğunu anlatıyor. Kitabın kahramanı Doğay, çok hareketli bir hayvan olan Benekli'yle birlikte yaşamaya alışırken, hayatlarına yeni biri daha katılıyor: Benekli'nin yavrusu Benek... Kitaba resimleriyle Buket Topakoğlu Gencer eşlik ediyor.

ÇOCUKLAR İÇİN

Görünmez Olan Tonino'nun Maceraları

Gianni Rodari, Can Çocuk Yaynlar, çev. Yelda Gürlek, 72 s. Okulu asmak, cezalandırılma korkusu olmadan şakalar yapmak için ara sıra görünmez olmak bizim de pekâlâ hoşumuza gidebilir. Bu hayalimiz günün birinde gerçeğe dönüşürse biz de bu öykünün sevimli kahramanı Tonino'nun başına gelenleri yaşayabiliriz.

Kırmızı Arabanın Hayaleti

Tuhaf Kutu (Zaman Günlükleri 1)

IIK HIZININ DA ÜSTÜNE

(Albert Einstein’ın Işığı, Frederic Morlot, Metis Yay., Çev: Cemal Yardımcı, 64s. (8-12 yaş)

Aytül Akal, Tudem Yaynlar, 208 s.

A.Brychta, D.Hunt, R.Hunt,  Bankas Kültür Yaynlar, çev. Sevgi Atlhan, 36 s. Chip giysi dolabının üzerinde bulduğu eski bir kutuyu kermeste satılması için bağışlar. Arkadaşı Nadim kutuyu çok beğenir ve satın alır. Ancak kutuyu isteyen biri daha vardır. Garip bir adam kutuyu Nadim'den satın almak için büyük miktarda para önerir. Ama Nadim'in içinden bir ses kutuyu satmamasını söyler. Bu noktada olaylar kontrolden çıkar.

Gizemli bir köşk, sürekli suret değiştiren kimliği belirsiz bir ev sahibi, iki delikanlı, iki kız, bir kedi, bir köpek, bir tavşan, bir kuş, yerine getirilmeyi bekleyen dört ayrı vasiyet ve tüm bunlara şahit olan üstü açık kırmızı bir Cabrio... Ruhları tedirgin eden bu gençlik masalı, hiçbir gencin kayıtsız kalamayacağı muhteşem vaatlerle dolu bir iş ilanının yayımlanması ile başlıyor. Kısa yoldan hızlı bir şekilde kolayca hedefe ulaşmak için tek yapmak gereken ise üç aylık bir süre zarfında gizemli köşkteki işverenin verdiği görevi tamamlamak. Türkiye'nin bir ucundan diğerine uzanan dört ayrı yolculuk ve dört sıra dışı görev... Her biri türlü tehlikeler ve anlam verilemeyen karşılaşmalarla dolu dört değişik serüven. Bilinmeyene doğru gitmenin getirdiği ürkütücü ve tedirgin edici hislerin kişisel hırslarla birleşerek oluşturduğu ruhsal hezeyanlar okurları derinden tesir etmeye yetiyor da artıyor bile. Özellikle birinci bölümün sonunda kanınızın çekildiğini hissetmeniz işten bile değil... Aytül Akal, bu romanıyla, masalların her zaman mutlu sonla bitmeyebileceğini hatırlatıyor.


Aydınlık KİTAP

SAHAF

18 MAYIS 2012 CUMA

21

DR. YAHYA KANBOLAT'IN HALDE EDP ADIVAR NCELEMES

Üniformalı ve çizmeli bir feminist Politikacı ve yazar Dr. Yahya Kanbolat, Kafkaslardaki Büyük Çerkez sürgününden (1864) Balkanlara, 1877 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda da Suriye'ye ve daha sonra Hatay’a yerleşen Şaguj adlı bir Adige ailesinin çocuğu... 1926 yılında Hatay- Reyhanlı’ya bağlı Kavalcık (Harran) köyünde doğmuş, ilkokulu Reyhanlı’da, ortaokulda İskenderun’da okumuş, liseyi Antakya Lisesi'nde bitirmiş. Fransızların Hatayı işgali nedeniyle yoğun bir Fransız kültürü etkisi altında kalan ve Türkçenin yanı sıra Fransızca öğrenen Kanbolat, 1940’lı yıllarda siyasal nedenlerden dolayı tutuklanmış, sonra beraat etmiş. 1951 yılında da İstanbul'da İktisat Fakültesi'nden mezun olmuş. 1952 yılında zengin bir çiftçi ve yargıç olan babasının desteğiyle Fransa’ya doktora yapmak için giden ve iktisat doktorasını tamamlayıp 1957 yılında Türkiye’ye dönen Yahya Kanbolat, 27 Mayıs sonrasında aktif politikaya girerek, Türkiye İşçi Partisinin (TİP) tarım programı hazırlıklarına katılmış, 1965 seçimlerinde TİP listesinden Hatay

hazırlarken, İnci Enginün dışında hiçbir eleştirmenin Halide Edip'in tüm romanlarını okumadığı yargısına kesinlikle vardım. Tarihsel bir bir çizgi içinde okumamanın, Halide Edip'i yanlış değerlendirmenin nedenlerinden birisini oluşturduğunu anladım” diyen Kanbolat, Halide Edip'in sıradan bir yazar olmadığını, Sakarya Savaşı'nı ve Büyük Taarruzu cephede yaşamış bir “hazine” olduğu kanısında.

Milletvekili seçilmiş. “Eski TİP Üzerine Anılar” (1970), “Sosyalist ve Kapitalist Ülkelerden Gezi İzlenimleri” (1979), “Reyhanlı İlçesinde Türkmen Aşiretlerinin Durumu ve Kuzey Kafkas Göçmenleri” (1989), “Çerkez Kabilelerinde Boy Adları” (1991) gibi çok sayıda yayımlanmış kitabı bulunan

ANADOLU’DAN KİTAPEVİ

Mutluluk Kitapevi-Mula

Düzenli bir sahaf ve buluşma noktası GÖZEN SORKUÇ Kafanızda onlarca soru, çözümü bulunmamış birtakım sorunlar eşliğinde şehrin uğultulu sokaklarından geçerken bir an durup derin bir nefes alıp yaşadığınızı tüm damarlarınıza kadar duyumsamak mı istediniz? İlk yapacağımız iş sakin bir yer bulup, bir iki yudum bir şeyler içerek rahatlamaya çalışmak yahut hoş sohbet bir arkadaşınızın yanına gidip o günün yoğunluğunu beraberce üzerinizden atmak olacaktır. Bunların hiçbirisini o an yapamadınız mı? O vakit yapılacak en güzel şeylerden birisi en yakın bir sahafa gidip şöyle güzel bir roman alarak farklı dünyalara adım atmak olacaktır. Muğla’nın tam merkezinde yer alan “Mutluluk Kitapevi” de tam da bu ihtiyacı giderebilmek için uygun bir adres olarak görünüyor. Şehrin göbeğinde Mustafa Muğlalı İş Hanı’nın içinde yer alan sahaf, neredeyse Muğla halkının istem-

sizce buluşma noktası haline gelmiş durumda. Uzaktan bakıldığında küçük bir tezgâhı andıran görüntüsüyle hem sempatik hem de şirin bir yer olma özelliği taşıyor. Etrafının tamamen kapalı olmaması insanların dikkatini daha kolay çekiyor ve kitapların raflar boyunca düzgün bir şekilde dizilmiş olması sizi o dünyanın içine hapsediyor. Bu sahafta salt kitap değil aynı zamanda çeşitli doğa ve insan portrelerinden oluşan posterler de bulunmakta. Öğrenci olan kitapevi sahibi Âdem Kılıçarslan amacının para kazanmak değil, insanlara kitap okumayı sevdirmek olduğunu söylüyor. Kitap okumayı sevdirme amacı birçok öğrenciyi kitapevine çekmekte, aynı zamanda da bu küçük kitap dükkânını dışa tanıtmada önemli bir rol oynamaktadır. Çoğu zaman tezgâh önünde kitap bakarken başlayan arkadaşlıklar kitap almanın da ötesinde bilginin sevgiyle bütünleştiği, kalıcı dostluklara dönüşmektedir.

ve 2000 yılında yaşama veda eden Kanbolat'ın 1987'de okurlara sunulan incelemesi, “Halide Edip Adıvar'ın Romanlarında Feminizm Sorunu” adını taşıyor. YANLI DEERLENDRMELER... Bayır Yayınları'nca basılan 103 sayfalık kitabında “Bu incelemeyi

ELETREL YAKLAIM Elimizdeki, çok eski tarihli olmasa da çoktan unutulmuş gitmiş, izine ancak birkaç sahafın raflarında rastlayabileceğiniz, değerli ve ilginç bir çalışma. Kanbolat, çok sevdiği, büyük saygı duyduğu Halide Edip'e edebi yönden de nesnel bir eleştirellikle yaklaşmayı başarmış. “Döner Ayna, Halide Edip'e hiç yakışmayacak bir romandır, 1953 yılında yazılmıştır ve Heyula'dan bile daha kötüdür. Roman gereksiz ve çok sıkıcı ayrıntılarla boğulmuştur. Döner Ayna, ne politik ve ne de feministtir” gibi yaklaşımlara da sıkça rastlanıyor.


22

Aydınlık KİTAP

18 MAYIS 2012 CUMA

ALINTI-TEST

Okuyacanz bölümler hangi yazarn hangi kitabndan alntlanmtr?

1

Üç kız; Şebnem, Ceyda ve Güldem salata yemeyi tercih etti. Sadece bu tip yerlerde hazırlanan, vejeteryanların et yiyenleri kendi saflarına kazanmak için icat ettiği yeşilin değişik tonlarını bir araya getiren karışık salatalar. Erkekler ise daha önce denemedikleri soslu bir makarna yiyorlardı. O sırada Güldem’in ensesinin arkasından soğuk ve yoğun bir hava akımı hızla geçti ve saçlarını savurdu. Güldem arkasına baktığında hiçbir şey görmedi. Ve ilk korkunç olay o anda gerçekleşti.

2

Ermeni komşularıyla iç içe yaşamışlardı, onlardan çok güzel yemekler öğrenmişti Süreyya Hanım. Beyaz fasulye yahnisine tarçın da koyardı hafif, bal mı yiyorsunuz, reçel mi belli değil. Uskumru dolması yaptığında balık değil, dereotunun kokusu sarardı etrafı, balığı irmiğe bular öyle kızartırdı, tek bir kılçık çıkmazdı, çünkü başparmağının hafif hareketleriyle ustaca balığın omurgasını kırar, kılçığı içinden çıkarır, tulumu kalırdı diğer elinde.

3

Dev cüsseli rahip yine yere kapandı ve saya döke ağlamaya başladı: “Efendim siz burada kazanan ve kaybeden yok mu sanıyorsunuz? Burada da aynı şeyler oluyor. O yüzden işte burada da herkes günahkâr ve biz onları, bu günahlarından temizlenip Tanrı huzuruna pirüpak gitsinler diye kaynar kazanlarda kaynatıyoruz.” “Peki bari işe yarıyor mu kaynatmanız?” diye sordum. “Ondan sonra tarih doğru yazılmaya başlanıyor mu?”

a) Faik Baysal / Sarduvan

a) Patrick Süskind / Güvercin

b) İbrahim Altun / Üç Kırık Kalp

b) Umberto Eco / Gülün Adı

c) Halide Edip Adıvar / Akile Hanım Sokağı

c) Hikmet Temel Akarsu / Nihilist

d) Zerrin Koç / Islak Kentin İnsanları

d) Yekta Kopan / Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

d) Salman Rüşdi / Soytarı Şalimar

e) Doğu Yücel / Hayalet Kitap

e) Yiğit Bener / Kırılma Noktası

e) Tahsin Yücel / Peygamberin Son Beş Günü

a) Ertuğrul Özkök / Yedi Büyük Günah b) Nuriye Akman / Geceden Doğan c) Sine Ergün / Bazen Hayat

Geçen haftann doru yantlar: 1-(a)

BULMACA SOLDAN SAĞA

1. Resimdeki air - Ortak özellikleri olan varlklarn bütünü 2. Verme, ödeme - Alç, balmumu gibi maddelerden bir eyin kalbn çkartmak için yaplan ilemlerin bütünü - Hitit 3. Eserler - Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta - Dul kalan kadnn sadakatini göstermek üzere kendini kurban etmesi eklinde bir Hindu gelenei 4. Keçiyolu - rlanda'nn plakas - Bir iin yapld an 5. Ate - At, aslan gibi hayvanlarn boynunda bulunan uzun kllar - Hrvatistan'da bir liman kenti - Yabanc 6. Ba, kafa - Güzel kokulu bir madde - Basmakalp 7. Biricik, ei olmayan - Yunanca'da bir harf - Tropikal bölgelerdeki denizlerde, bütün yl süresince düzenli olarak esen birtakm rüzgarlara verilen ad

2-(c)

3-(c)

8. Bir aç ölçme cetveli - Bir nota - Cet 9. lgi eki - "... Gündüz Kutbay" (ney üstad) - "... Kaptan" (ressam) 10. Limited (ksa) - Rütbesiz asker - Solo okuyan veya solo çalan kimse 11. Sanca, yelkeni ya da sereni aa alma - lkel bir su tat - Üye - Eek sesi 12. Radyum'un simgesi - Bir devlet büyüünü veya önemli bir kiiyi plan kurarak öldürme - "... King Cole" (Amerikal caz piyanocusu ve arkc) 13. Akcier - Japonya'da buda rahibesi - Bir yüzeydeki çatlak veya aralk 14. Molibden'in simgesi - Demir'in simgesi - Bir ilimiz 15. Resimdeki airin bir eseri - Bir meyve

Doru yantlar gelecek hafta bu sayfada…

YUKARIDAN AŞAĞIYA 1. Erol Toy'un bir roman 2. Uur - Baz böceklerin kat ve sert olan üst kanatlar Milattan önce (ksa) 3. Kullanma süresi - Kayak - Disprosyum'un simgesi - Bir kiilii canlandran oyuncunun söylemesi ve yapmas gereken hareketlerin genel ad 4. Betonarme inaatlarda ana demirleri birletirmeye yarayan ve böylece beton katmanlarnn birbirleri üzerinde kaymasn önleyen metal armatür - Rusça'da “evet” - syankar 5. Tantal'n simgesi - nce softan yaplan bir tür cüppe Avrupa Futbol Birlii (orijinal-ksa) 6. Parlak, saydam krmz renkte deerli bir ta -Ekonomik alanda kendine yeterli olmaya yönelik rejim - Sümerler'de su tanrs 7. Japonya'da buda rahibesi - laç, merhem - "... Gündüz Kutbay" (ney üstad) 8. Alev, yalm - Bir mikroskop cam 9. Vilayet - Kar ile kocadan her biri - Süsü ve gösterii olmayan, yaln 10. Güre meydan, karlama yaplacak yer - Müslümanhk inanna göre kyamet günü bütün ölülerin toplanacaklar yer - ridyum'un simgesi 11. Jamaika'nn plakas - Bir dokunun ya da organn patolojik sertlemesi - Beyaz ve siyah karm bir renk 12. Yücelme, yüksek bir dereceye ulama - lan yoluyla 13. Küçük tekne kaptan - Bal olduu nesne ile deien, bantl, göreceli - Stanislaw Lem'in bir eseri 14. Bir çalg türü - leri gelme, kaynak olma, çkma - Dul kalan kadnn sadakatini göstermek üzere kendini kurban etmesi eklinde bir Hindu gelenei 15. Resimdeki airin bir eseri - "Kart" anlamnda yabanc bir önek - Yerleim alanlar dnda kalan yerler

GEÇEN HAFTANIN ÇÖZÜMÜ



2012 05 18 mayis kitap eki