Page 1


KÜNYE POPÜLER YAYINCILIK Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti

Prof.Dr. Şevki Çetinkalp Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları BD

Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA Grafik Tasarım Nesrin KELERLER Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Dr. Kıvanç YANGI

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

Prof.Dr.Özlem Er

Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı

Doç Dr. Murat Gültekin

HÜ. Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı, Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalı

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN

Prof. Dr.Kaan Kavaklı

İLETİŞİM

Prof. Dr. Oğuz Kılınç

Yönetim Merkezi / İZMİR Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak/ İZMIR Tel: 0 232 465 32 32 - 0 232 422 08 38 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com Haber ve İletişim Merkezi / İSTANBUL Zeynep ÇETİNKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 0 216 355 02 59 Gsm: 532 470 00 25 zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com

POPÜLER YAYINCILIK BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ LTD.ŞTİ Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İZMIR Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Ege ÜTF Pediatrik Hematoloji BD Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı,

Doç. Dr. Levent Köstem

Spor Hekimi

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Şerefnur Öztürk Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı, Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Güner Hayri Özsan Dokuz Eylül ÜTF İç Hastalıkları ABD Hematoloji BD Doç. Dr. Gürkan Sert

MÜ.Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör. HAYAD Yönetim Kurulu Bşk.

Prof. Dr.Fehmi Tabak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı, Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,

Ecz. Doç. Dr. Levent Tuğrul YAYIN DANIŞMA KURULU Prof. Dr. Fazıl Apaydın

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz

İstanbul Onkoloji Hastanesi

Prof. Dr. Mete Akısü

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

*İsimler soyadı sırası göre verilmiştir.

Prof. Dr. Okhan Akhan

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD

Popüler Sağlık Dergisi Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd. Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. *71.Sayı sağlık profesyonellerine yönelik olarak hazırlanmıştır. Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 08 38 (pbx) Faks: 0232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın - 2 Aylık Baskı: Yediveren Matbaacılık 5632 Sk.N:37 Çamibi-İzmir T:0232 4581677 Baskı tarihi: 11.06.2019 Yıl:14 Sayı: 71 Mayıs-Haziran 2019

2 PS / MAYIS - HAZİRAN 2019


İÇİNDEKİLER

12

8 NÖRORADYOLOJİNİN YILDIZLARI DÜNYA LİDERLİĞİNİ BİR KEZ DAHA KANITLADI 10 AYIN KONUSU: ‘‘SAĞLIK İÇİN HAREKET ET’’ 12 KAPAK KONUSU: OBEZİTEYLE MÜCADELE İÇİN “HADİ BİRLİKTE” 14 KİLO YÖNETİMİ:TEDAVİ SEÇENEKLERİ 16 41.TEMD2019 KONGRESİ 17 DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI 26 DOSYA: ONKOLOJİ 27 23.UKK2019.. 42 TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ (TTOD) 44 ASCO2019 ÖNE ÇIKANLAR 46 SEKTÖR: BRİSTOL-MYERS SQUİBB 50 GUT HASTALIĞI 52 ANKİLOZAN SPONDİLİT 54 MS ARAŞTIMA SONUÇLARI 55 DOSYA: KANAMA BOZUKLUKLARI HEMOFİLİ 64 “SANKİ BAŞIMA BALYOZLA VURULDU!’’ ANEVRİZMA 66 PARKİNSON ve TEDAVİ SEÇENEKLERİ 70 EVCİL HAYVANLAR ÇOCUKLARA SEVMEYİ, KORUMAYI ÖĞRETİYOR 72 SEKTÖRDEN HABERLER 74 GEZİ:‘İYİLİK ELÇİ’SİNİN YOLCULUK SERÜVENİ: GAMBIA 76 KÜLTÜR-SANAT 77 KİTAP KÖŞESİ 78 KONGRE TAKVİMİ

10 (

“Saglık için Hareket Et’’ 4 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

KAPAK KONUSU Önyargıları kırıp OBEZİTE ile mücadele için “HADİ BİRLİKTE” .

34 SAVAŞÇI HÜCRELERİN AKIL HOCASI: İMMÜNOTERAPİ Prof.Dr. Gökhan Demir: ‘‘Kemoterapinin pek çok kanser türünde tek tedavi seçeneği olduğu çağ artık kapandı.’’

46

İÇİNDE O GÜÇ VAR Kansere karşı gelecekte en büyük güç, SİZsiniz!

64 ANEVRİZMA ‘‘Beyin Anevrizmalarında Yaşamsal Risk Çok Fazla. Erken Tanı Önemli!’’ Prof.Dr.Talat Kırış

70 EVCİL HAYVANLAR Çocuklara Sevmeyi ve Korumayı Öğretiyor


EDİTÖR’DEN Merhaba ‘’Sağlıklı beslen, Hareket et, Sigara içme!. Günümüzde, hemen hemen her hastalık için farkındalık günü veya etkinlik düzenleniyor.Nisan, mayıs ayları biz sağlık muhabirlerinin en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Günlerimiz bu mesajların ve uyarıların yer aldığı önemli etkinliklerle, toplantılarla geçer. Biz de bu sayımızda ‘‘Sağlık İçin, Hareket Et’ sloganını seçtik. Türk tıbbının dünyada tartışmasız lider olduğu tek alan olan olarak nitelendirilen Girişimsel Nöroradyoloji’nin yıldızları Barselona’da düzenledikleri toplantıda İstanbul ve Ankara’dan yapılan canlı operasyonlarla yeni teknikleri aktardılar. Dünya basınında da yer alan haberi, bu sayımızın ilk haberi olarak gururla yer verdik. Obezite hastalığı ciddi boyutlarda. Kozmetik sorunlardan öte, bir çok kronik hastalığı da beraberinde getiriyor. Takip ettiğimiz kongrelerden olan uluslararası isimlerin ağırlandığı 41.Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi’nde en çok ilgi gören oturumlardan biri obezite hastalığı üzerineydi.TEMD Başkanı Prof.Dr Füsun Saygılı,‘‘Obezitenin temel tedavisinde yaşam tarzı değişikliğinin ‘‘olmazsa olmaz’’ olduğunun altını çizerken, Prof. Dr. Şevki Çetinkalp ve Prof. Dr.Oğuzhan Deyneli kilo yönetiminde yeni tedavi seçeneklerini anlattı. Önyargıların obezite tedavisinin önünde engel olarak görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Volkan Yumuk ACTION IO araştırmasının çarpıcı sonuçlarını paylaştı. Polikstik Over Sendromu üreme çağındaki her 10 kadından birini etkiliyor. Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız’dan bugüne kadar yayınladıkları ‘En Kapsamlı Tanı ve Tedavi Kılavuzu’ hakkında bilgiler aldık. Ulusal çaptaki en kapsamlı onkoloji kongresi olan Ulusal Kanser Kongresi’nin 22’cisi nisan ayında düzenlendi. Tüm kanser türlerinde yeni gelişmelerin ele alındığı kongrede en dikkat çeken konu İmmüno-Onkoloji’deki gelişmeler oldu. Onkoloji dosyasında uzmanlarımızın bu konudaki görüşlerini, ASCO 2019’ da ön plana çıkan kombinasyon tedavilerinde ümit vadeden uzun dönem genel sağkalım verilerini aktardık. Global ilaç sektörünün liderleri arasında olan Bristol-Myers Squibb (BMS) Pazar Erişim ve Kurumsal İlişkiler Direktörü Nilüfer Umur ile keyifli bir sohbetle icindeogucvar.com projesini ve İmmüno-Onkolojik tedavileri konuştuk. ‘‘Sistem bozuluyor, hastalar kısır bir döngü içine giriyor’’ diyen Uzm.Dyt. Dilşad Baş ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik, kitabına da adını verdiği ‘Beslenmenin Kanser Tedavisindeki Gücü’nü anlattı. ‘Hayat için bilimin izinde...’ misyonu ile yol alan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’ni derneklerimiz sayfasında ağırladık. Erken tanı ve doğru tedaviyle Ankilozan Spondilit (AS) hastalarının yaşam kalitesini artırmak mümkün. AS gününde düzenlenen toplantıda bir belgeselde de buluşan hasta hikayelerini dinledik, konunun uzmanlarından tedavide yenilikleri öğrendik ve sizlere aktarmaya çalıştık. Ülkemizde hastaları bilgilendirme misyonunu başarı ile üstlenen Hemofili Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı ve Türk Hemofili Derneği Başkanı Prof. Dr. Bülent Zülfikar’a, Hemofili de merakla beklenen gen tedavilerini, özellikle çocuklar ve aileleri için çok önemli olan ancak halen ülkemizde onay bekleyen deri altı uygulamaları gibi birçok konuda sorularımızı yönelttik. Yanıtlarını ‘Kanama Bozuklukları’ dosyamızda bulabilirsiniz. ‘‘Beyin anevrizmalarında yaşamsal risk çok fazla. Erken tanı ve başarılı bir şekilde tedavi edildiğinde hasta tamamen kurtuluyor.’’ Prof. Dr. Talat Kırış’ın bu uyarısı ile beynimize de check up yaptırmamız gerektiğini öğrendik, paylaştık. ‘’Evcil hayvanlar çocukların ruh sağlığına katkısı, bilindiğinden daha çok…’’ diyen Dr. Figen Karaceylan Çakmakçı aynı zamanda küçük yaşta çocuklarımıza insan hakları ile birlikte hayvan haklarına saygıyı da öğretmeli mesajını verdi. Kültür-sanat köşemizde ilginizi çekebilecek yeni kitaplara, ajandanıza alabileceğiniz konserlere yer verdik. Belki de hiç gitmeyi hayal etmediğiniz farklı dünyalara yolculuk yapmanızı da istedik. Önemli sosyal sorumluluk projelerinden biri olan ‘Sen de Gel’i, sevgili arkadaşımız İyilik Elçisi Serpil Güzel Ün gezi sayfamızda ‘Gambia Serüveni’ ile anlattı. Ve daha bir çok konuda uzmanlarımızın katkıları ile hazırladığımız bu sayımızı da umarım beğeniyle okursunuz. Yeni bir sayıda görüşmek dileğiyle, sağlıkla kalın... Yayın Ekibi adına, Zeynep Çetinkaya

6 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


GÜNCEL

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dr.Civan Işlak

Dr.Saruhan Çekirge

Dr. Işıl Saatçi

Dr. Naci Koçer

Dr. Osman Kızılkılıç

TÜRK NÖRORADYOLOGLARI Dünya Liderliğini Bir Kez Daha Kanıtladılar Türk tıbbının dünyada tartışmasız lider olduğu tek alan olan Girişimsel Nörodaryolojide, Türk Nöroradyologları bu sene de Barcelona’da düzenledikleri ‘‘World Lıve Neurovascular Conference’’ ta liderliklerini bir kez daha kanıtladılar. Ülkemizde Girişimsel Nöroradyoloji, 90’lı yılların sonunda Ankara’da Prof. Dr. Işıl Saatçi ve Prof. Dr. Saruhan Çekirge, İstanbul’da Prof. Dr. Civan Işlak, Prof. Dr. Naci Koçer ve Prof. Dr. Osman Kızılkılıç tarafından kurulan iki ayrı merkezde geliştirilen tedavi teknikleri sayesinde, bugün dünyanın en iyisi olarak kabul edilen ve pek çok ülkeden Türkiye’deki merkezlere gelen uzman doktorlara eğitim veren bir yapıya dönüşmüştür. Alanlarında dünyanın en saygın bilim insanları olarak kabul edilen hekimlerimiz Kanada, İngiltere, Almanya, Fransa, İtalya gibi tüm ileri Avrupa ülkeleri ile İsrail ve Ortadoğu ülkeleri, Hindistan, Japonya, Güney Afrika, Latin Amerika ülkeleri, Avustralya, Çin ve özellikle ABD’de 20’nin üzerinde önemli tıp merkezlerine davet edilerek seçilmiş hastaların kapalı 8 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

damar içi beyin operasyonlarının gerçekleştirilmesinde yardımcı olmaktadır. 1-3 Mayıs 2019 tarihlerinde Barselona’da düzenlenen WLNC / Dünya Canlı Nörovasküler Konferansı’nda 63 ülkeden yaklaşık beş yüzün üzerinde doktor, yüz kadar mühendis ve şirket temsilcisi bir araya gelerek Prof. Dr. Işıl Saatçi, Prof. Dr. Osman Kızılkılıç ve Prof. Dr. Civan Işlak tarafından gerçekleştirilen ameliyatları İstanbul’ dan Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi Atakent Hastanesi, Ankara’dan da Yüksek İhtisas Üniversitesi Koru Hastanesi’ndeki en ileri yüksek teknolojilerle donatılmış olan anjiyografi merkezlerinden uydu ile konferans salonuna bağlanarak, Prof. Dr. Saruhan Çekirge ve Prof. Dr. Naci Koçer’in moderatörlüğünde canlı olarak izleyerek beyin damar hastalıklarının tedavisindeki yeni trendler ve teknolojileri öğrenme fırsatı buldular. Toplantı sırasında Ankara, Buenos Aıres, Chıcago, İstanbul, Lımoges, Şangay ve Barselona’da yapılan ameliyatlar ve inme tedavisi ile ilgili dünya çapında tanınan uzmanların katılımıyla düzenle-

nen paneller canlı yayınla katılımcılara aktarıldı. Canlı yayın sırasında yapılan ameliyatlarda teknik ipuçları ve püf noktalar, endikasyonlar, alternatif tedavi yöntemleri ve birlikte görülen vakalar da alanında uzman panelistlerle tartışıldı. WLNC 2019’da dünyanın farklı yerlerindeki merkezlerden yapılan canlı yayınlar sırasında toplam 25 kompleks vasküler lezyon ameliyatı yapıldı. Farklı ülkelerden çok deneyimli panelistlerin katılımıyla düzenlenen inme panelinde akut inme tedavisindeki yeni gelişmeler tartışıldı. Bir WLNC klasiği olan öğrenme laboratuvarlarında tanınmış konuşmacıların katılımıyla yeni ürünler tanıtıldı, uygulamalı deneyim olanağı sunuldu ve ilgi çekici dersler verildi. Geleceğin neler getirdiğine ilişkin fikir edinmeleri için katılımcılara yeni teknolojiler hakkında bilgi aktarıldı. Toplantının felsefesine uygun olarak düzenlenen canlı ameliyatlar ve açık tartışmalar her yıl bir kıtadan diğerine bütün dünyayı dolaşıyor. Bir sonraki WLNC, 6-8 Mayıs 2020 tarihleri arasında Washington D.C ‘de düzenlenecek.


aklımız fikrimiz ödüllerde

Türkiye’nin Yenilikçi Sağlık Ödülleri Başvurularınızı Bekliyor

www.doktorclubawards.com Son Başvuru: 31.07.2019


AYIN KONUSU

“Saglık için Hareket Et’’

10 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ


AYIN KONUSU

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HAREKETSİZ YAŞAM TÜM HASTALIKLARA DAVETİYE ÇIKARIYOR Çağımızın en büyük sorunlarından biri olan hareketsizlik, başta yüksek tansiyon olmak üzere, birçok kanser türüne davetiye çıkarıyor. Yürüyüş, yüzme ya da ağırlık kaldırma egzersizlerinin yüksek tansiyon tedavisindeki önemine dikkat çeken Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Defne Kaya, “Haftada en az 150 dakika bisiklet, tempolu yürüyüş, yüzme gibi kalbinizin sağlıkla atmasını sağlayacak egzersizler ve evde ağırlık, pilates, yoga gibi egzersizler yaparak kas ve kemiklerinizi, ruhunuzu, kalbinizi ve beyninizi oksijenden mahrum etmeyin” önerisinde bulunuyor. HAREKETSİZLİK: “YENİ SİGARA BENZERİ TEHLİKE” “Erişkin ve genç bireylerin günde en az 10 saat sabit pozisyonda kaldığı bilgisi, bizleri, uzun süre oturmayı ‘yeni sigara benzeri tehlike’ olarak sınıflandırmaya itmiştir. Hareketsiz yaşam ve uzun süre sabit pozisyonda oturma başta yüksek tansiyon olmak üzere çok sayıda kanserle bizi karşı karşıya getirmektedir. Yüksek kan basıncı yani bilinen adıyla yüksek tansiyon kalp krizi, felç, böbrek hastalıkları ve kalp yetmezliği gibi hastalıklara yol açmaktadır. Yüksek tansiyonu olan kişilerin düzenli doktor kontrolünde olmaları, hekim tarafından verilen ilaçların düzenli kullanımı ve takibi önem taşımaktadır.

HAREKET, YÜKSEK TANSİYONU KONTROL ALTINDA TUTUYOR! 65 yaş üstü, kilolu, çok tuz tüketimi olan, yeterli meyve-sebze tüketmeyen, çok fazla kahve ve alkol tüketen, sigara içen, yeterli ve düzgün (en az 6 saat) uyumayan, yeterli egzersiz yapmayan kişiler yüksek tansiyon riski taşıyor. Yürüyüş, yüzme ya da ağırlık kaldırma egzersizleri, yüksek tansiyonu 4.33 mmHg düşürür. Egzersiz, ilaç kullanımına ek olarak düzenli yapılırsa yüksek tansiyonu 8.96 mmHg düşürür. Neredeyse bu 9 birim azalma yüksek tansiyon tedavisinde çok önemlidir. GÜNE 30 DAKİKA TEMPOLU YÜRÜYÜŞ İLE BAŞLAYIN 35 yaşından sonra yapılacak güvenli egzersizlerin başında tempolu yürüyüş gelmektedir. Her sabah 30 dakika tempolu yürüyüşle güne başlayan ve tüm gün oturarak çalışan kişiler, yürüyüş yapmayan ve tüm gün oturarak çalışan kişilerle karşılaştırdığında tansiyonlarının 3.4 mmHg daha düşük güne başladıkları bulunmuştur. Üstüne bir de gün içinde yarım saatte bir kalkıp 3 dk yürüyenlerin tansiyonunun 1.7 mmHg kadar daha düştüğü gözlemlenmiştir. Kadınlar ve erkekler karşılaştırıldığında uzun oturma sürelerine kısa molalar veren kadınlarda tansiyonun 3.2 mmHg daha düşük olduğu gözlemlenmiştir.

Prof. Dr. Defne Kaya

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı

HAFTADA EN AZ 150 DAKİKA EGZERSİZ YAPIN! Haftada en az 150 dakika bisiklet, tempolu yürüyüş, yüzme gibi kalbinizin sağlıkla atmasını sağlayacak egzersizler ve evde ağırlık, pilates, yoga gibi egzersizler yaparak kas ve kemiklerinizi, ruhunuzu, kalbinizi ve beyninizi oksijenden mahrum etmeyin. Doğru ve uygun egzersiz için fizyoterapistinize danışın. Egzersiz yapın, yaşamınızdaki güzel anılarınız için kalbiniz sağlıkla atsın.

10 Mayıs Sağlık İçin Harekete Geç Günü

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 11


KAPAK KONUSU-OBEZİTE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

150.485 kişi önyargıları kırıp obeziteyle mücadele için “HADİ BİRLİKTE” dedi ‘‘Obezite ile yaşayan kişiler hakkında dile getirilen ön yargılar, onlara yardım etmiyor! Obezite kronik ve karmaşık bir hastalıktır. Oluşumunda sadece davranışlar değil biyolojik, sosyal ve çevresel faktörler de etkilidir.’’ Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) ve Novo Nordisk Türkiye tarafından obezite hastalığıyla mücadele eden bireylerin maruz kaldığı önyargılara dikkat çekmek için başlatılan dijital kampanya büyük ilgi gördü. Kasım 2018’de başlayan kampanya 150485 kişi tarafından imzalanarak desteklendi. TOAD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Dilek Yazıcı, obezitenin birçok komplikasyona neden olduğuna dikkat çekti. “Obezite, başta diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalığı olmak üzere, psikolojik problemlere kadar, birçok komplikasyonla ilişkilidir ve tedavisinde diyetisyenden psikoloğa, egzersiz uzmanından hekime multidisipliner bir ekip birlikte görev yapmalıdır. Maalesef toplumda obezite hakkında çok yanlış bir takım inanışlar ve davranışlar hakim. Obeziteli bireyler, hastalıklarının yanı sıra toplumdaki önyargılarla da mücadele etmek durumunda kalıyorlar. Önyargılar, bireylerde sosyal izolasyona, gecikmiş yardım isteme davranışına, düşük benlik saygısı ve olumsuz beden algısına neden oluyor. Sağlık hizmetinden kaçınmalarına, tedavilerini aksatmalarına, geciktirmelerine ve sonuç olarak gittikçe artan sağlık problemlerine yol açıyor.”

‘‘OBEZ BİREYLER KİMDEN, NASIL YARDIM ALACAKLARINI DAHİ BİLMİYOR’’ Novo Nordisk Türkiye Pazara Erişim ve Kurumsal İlişkiler Direktörü Aysun Hatipoğlu ise “Hadi Birlikte Önyargıları Kıralım Obeziteyle Başa Çıkalım” dijital kampanyasına ilişkin, Türkiye’de obezite hastalığı görülme sıklığının yüzde 36 olduğunu bu hastalıkla mücadele için farkındalığın yanı sıra işbirliğinin de önemini vurguladı. “Ülkemizde her 3 kişiden biri obezite ile mücadele ediyor. Yurt dışında yapılan araştırmalar gösteriyor ki, bu hastalar maalesef kimden ve nasıl yardım alacaklarını dahi bilmiyorlar. Ayrıca dışlanmaya kadar varan bir takım toplumsal önyargılara maruz kalıyorlar. Obeziteyi tedavi edilebilir kronik bir hastalık olarak tanımlayan sayılı ülkelerden biri de Türkiye. Novo Nordisk Türkiye olarak bu hastalığa dikkat çekmek için pek çok bilimsel ve sosyal eğitimler düzenliyoruz. Yeni projeler geliştiriyoruz ve farkındalık yaratacak projeleri destekliyoruz. Öncelikle kamuoyunu hasta olmamaları için bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Diğer yandan da hastalar için en ileri tedavi seçeneklerini sunuyoruz.”

Uzmanlar önyargıların obezite hastalığı ile mücadele eden bireyler için hastalıktan kaynaklanan komplikasyonları çoğalttığını, dolayısıyla, çoğalan sağlık problemleriyle doğru orantılı olarak sağlık maliyetlerinin de arttığına dikkat çekiyor.

12 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

HADİ BİRLİKTE ÖNYARGILARI KIRALIM, OBEZİTEYLE BAŞA ÇIKALIM Kronik ve karmaşık bir hastalık olan obezitenin oluşumunda biyolojik, sosyal ve çevresel faktörler etkilidir. Obeziteyle başa çıkmanın en önemli şartı ise BİRLİKTE hareket etmektir. Sadece obezite ile yaşayan kişiler veya sadece bu alanda çalışan hekimler, dernekler, paydaşlar olarak değil, toplumu dahil ederek motivasyon sağlayabilecek bir HAREKET başlatılmaktadır. Siz de obezitenin farkında olup, obezite ile yaşayan kişilere destek oluyor, onların toplum içinde maruz kalabileceği tüm olumsuzluklara karşı duruyorsanız www.hadibirlikte.com web sitesinden bu kampanyaya katılabilirsiniz.


KAPAK KONUSU-OBEZİTE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

18 Mayıs Avrupa Obezite Günü Dünya Sağlık Örgütü’nün 2016 verilerine göre obezite dünya genelinde 1975’ten bu yana 3 katına çıktı. Dünyada halen 650 milyondan fazla kişi obezite ile yaşıyor. Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması’na göre Türkiye’de obezite hastalığı görülme sıklığı yüzde 36. Yani ülkemizde her 3 kişiden biri obeziteli. Obezite ve komplikasyonlarının dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı problemi olma özelliğini koruduğuna dikkat çeken Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) Başkanı Prof. Dr. Volkan Yumuk, “Obezite ciddi komplikasyonları olan tedavi edilebilen kronik bir hastalıktır ve tedavisinde diyetisyenden psikoloğa, egzersiz uzmanından hekime tüm disiplinleri barındıran bir ekip birlikte görev yapmalıdır” uyarısında bulundu. ÖNYARGILAR TEDAVİNİN ÖNÜNDE ENGEL! ‘‘Obeziteyle mücadele, hükümetler, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, endüstri ve medya gibi bileşenlerin ortaklığıyla hızlanarak devam etmelidir. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de obeziteli bireyler önyargılarla karşılaşıyor. Bu önyargıların tedavinin önüne engel olmaması için biz doktorlara bu noktada çok önemli görevler düşüyor. Avrupa Obezite Araştırmaları Derneği’nin üyesi olarak, biz de farkındalığın arttırılması, eğitimler verilmesi, bilimsel araştırmaların desteklenmesi, obezitenin önlenmesi ve tedavisi yolunda çalışmalar yapıyoruz”

Avrupa Obezite Günü’nün obezitenin tedavi edilebilir kronik bir hastalık olduğunun anlatılması için çok önemli bir fırsat olduğunu belirten Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Burak Cem, şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü’nün 2016 verilerine göre obezite dünya genelinde 1975’ten bu yana 3 katına çıktı. Dünyada fazla kilolu 1.9 milyar yetişkin insanın 650 milyonu obez. Yine, 5 yaşın altındaki 41 milyon çocuk ise fazla kilolu veya obez. Türkiye’de obezite hastalığı görülme sıklığı yüzde 36 Türkiye’de her 3 kişiden birisi obeziteli. Novo Nordisk olarak, obezitenin tedavi edilebilir kronik bir hastalık olduğunu anlatmak ve obeziteli bireylere yeni ilaç tedavileri sunarak hayatlarını iyileştirmek için çalışıyoruz.” OBEZİTE TEDAVİSİNDE EN BÜYÜK GÖREV SAĞLIK ÇALIŞANINA DÜŞÜYOR Dünyada ve Türkiye’de obezite kronik bir hastalık olarak kabul edilse bile pek çok obeziteli birey hala tedavi edilemiyor. Nisan ayında İskoçya Glasgow’da gerçekleyen Avrupa Obezite Kongresi’nde açıklanan ACTION IO (Awareness, Care, and Treatment In Obesity MaNagement – an International Observation) global çalışmaya 5 kıtada 11 ülkede 14.500 obeziteli birey ve 2.800 sağlık mesleği mensubu katıldı. Araştırmanın sonuçlarına göre, obezitenin algılanmasında sağlık mesleği mensupları ve obeziteli bireyler arasında ciddi farklar bulunuyor.

•Her 10 obeziteli bireyden 8’i kilo verme sorumluluğunun yalnızca kendilerine ait olduğunu düşünüyor. •10 sağlık mesleği mensubundan 7’si obeziteli bireylerin kilo vermeye ilgi duymadıklarını düşünürken, obeziteli bireylerin sadece 1’i ilgi duymadığını bildirmiştir. •Obeziteli bireylerin %81’i geçmişte en az bir defa kilo vermek için ciddi çaba göstermişse de sağlık mesleği mensupları, hastalarının yalnızca %35’inin böyle bir çabaları olduğuna inanmaktadır. •Sağlık uzmanlarının %68‘i obeziteli bireylerin kilo verme motivasyonu olmadığına inanırken, obeziteli bireylerin cevaplarında bu oran sadece %20. TÜRKİYE OBEZİTE ARAŞTIRMA DERNEĞİ (TOAD) Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) obezite alanında faaliyet gösteren 20 yıl önce kurulmuş kamu yararına olan multidispliner bir dernektir. 200’e yakın üyesi bulunan TOAD’ın misyonu obezitenin prevansiyonu, tanı ve tedavisi konusunda ilgili tüm disiplinlerde ve halkta farkındalık yaratmaktır. Obeziteyle ilgili sağlık politikalarında hükümetlere yol gösteren bir sivil toplum kuruluşudur. Avrupa Obezite Araştırma Derneği’nin üyesi olup birlikte eğitim, farkındalık ve araştırma programlarına imza atmaktadır. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 13

worldobesity.org

OBEZİTE TEDAVİSİNDE TEMEL ENGELLER


KAPAK KONUSU-OBEZİTE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

OBEZİTE ve KİLO YÖNETİMİ Tedavi Seçenekleri ve

‘‘Kilo vermede en değerli fiziksel aktivite; Size ikram edilen tabağa karşı başınızı iki yana sallamaktır.’’

Öneriler...

Nasıl obez oluyoruz ve obeziteli bireyleri neler bekliyor? Prof.Dr. Şevki Çetinkalp cevapladı, Yaşam tarzı değişikliği yeterli olmadığında, seçeneklerimiz nelerdir? Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli anlattı. Prof.Dr. Şevki Çetinkalp Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları BD

NASIL OBEZ OLUYORUZ? FAZLA OLAN YAĞ DOKUSU NEREDE DEPOLANIYOR? Önce karın bölgesinde depolanıyor. Yer kalmayınca da ektopik organlara doğru yayılım başlıyor. Ektopik yağ birikiminin sistemik etkisi karaciğer yağlanması, viseral adipoz doku intraselüler lipid ve pankreas yağlanması olarak karşımıza çıkıyor. Lokal etkisi olanlar; Perivasküler Yağ, Epi/Perikardiyal yağ, renal yağ ve diğerleri diyebiliriz. Kısacası; karaciğer, pankreas, kardiyak bölgelere doğru yağ birikimi yerleşiyor. OBEZİTELİ BİREYLER HANGİ HASTALIK RİSKLERİ TAŞIYOR? HANGİ HASTALIKLARA YOL AÇIYOR ? Batın içindeki yağlanmalarda sempatik reseptörler fazla bulunmaktadır. Bu yağlanmalar biliyoruz ki; hiperglisemi ve kronik hastalıklara yol açmış oluyor. Örneğin yağ dağılımı BKİ 40 olan armut tipi bireyde ise sempatik reseptörler daha az. Ancak bu şekilde periferal yağlanmayla metabolik risk, hipoglisemi ve mekanik hastalıklara yol açıyor. Kişi kilo aldıkça normal adiposit yani yağ hücresi viseral yağ dokuda yağ birikimi büyüdükçe, yağ dokusu strese giriyor. Aynı olay kişinin kilo vermesinde de oluyor. Kilo verdikten sonra korumasındaki zorluk, yağ kitlesinin tekrar strese girmesinden. Bu hücreler akıllı hücreler ve kendilerini korumaya alabiliyor. BİYOLOJİK SAATİMİZİ NASIL BOZUYORUZ ? KİLO ALIMINA ETKİSİ NEDİR? Çevresel etkenler örneğin; mavi ışıklar, uyku düzensizliği, gece çalışması ve 14 PS /MAYIS-HAZİRAN 2019

beraberinde gece beslenmesi sirkadyen ritmimizi bozuyor. Özellikle vardiyalı veya gece çalışanlarda inaktivitenin de etkisiyle bozuluyor. Bağırsaklardan alınan karbonhidratların emilimini sağlayan SGLT1 gündüz beslenmede 4 kat artarken, gece beslenmede 7 kat artıyor. Bu durum gece beslenmesinde daha fazla enerji depolanmasına ve kilo alımına sebep oluyor. YAZIN NİYE DAHA ÇOK KİLO ALIYORUZ? Kışın kilo vermek daha kolay. Sıcaklık arttıkça kahverengi yağ dokusunun aktivasyonu azalıyor. Kışın kan şekerlerinin regülasyonu daha kolay oluyor.BKİ arttıkça da kahverengi yağ dokusunun aktivasyonu azalıyor. Aynı şekilde kan şekeri regüle olmayan bir kişinin yine kahverengi yağ dokusu aktivasyonu az oluyor. Yani kan şekeri düzeyi düzeldikçe kahverengi yağ dokusu aktive oluyor. BKİ yüksek olan obeziteli bireyin kilo vermesi gerçekten zor.

Asla SÖYLEnMEmesi gerekenler AZ YE DAHA ÇOK EGZERSİZ YAP! ACTION çalışmasında gösterilmiş ki; hastalar ile konuşmak kilo verme çabaları için önemli bir yaklaşım. Obeziteli bireylerin %82’si kilo kaybını tamamen kendi sorumluğunda görmektedir. Bu sebeple öncelikle hastalarla iletişimde bazı noktalara dikkat çekilmiş;

. .

Az ye, daha çok egzersiz yap tavsiyesi hatalı bir yaklaşım, Uyumu arttırmak için diyet yerine ‘‘Sağlıklı Beslenme’’ egzersiz yerine ‘’Fiziksel Aktivite’’ kullanılması önerilmektedir.

Yine ACTION çalışmasında doktorların kilo ile ilgili konuşmayı başlatmamalarının sebepleri 606 kişide yapılmış araştırmada en sık 4 sebep öne çıkmış;

. . .

Randevu süresi yeteri kadar uzun değil, (%52) Daha önemli konular var (%45) Hastanın kilo kaybetmek için yeteri kadar motive olmadığını düşünüyorum. (%27) Hastanın kilo kaybetmek için ilgili olmadığını düşünüyorum. (%26)

.

Bu sonuçlara rağmen, sağlık profesyonellerinin obeziteli bireylerin kilo vermesi yönündeki tavsiyesinin, hasta davranışı üzerinde olumlu etkisi olduğunu unutmamak gerekir. İLAÇ TEDAVİLERİNİN ETKİSİ? Zayıflamayla ilgili ilaç tedavilerine baktığımızda 1900’lerin başından günümüze bir çok ilaç geliştirilmeye ve kullanılmaya çalışılmış olsa da, hipertansiyon, katarakt, bağımlılık, kalp krizi, inme, depresyon, kardiyovasküler riskler gibi ciddi yan etkileri nedeniyle bir çoğu artık kullanılmamaktadır. Lida, biber hapı, rimonobant vb ilaçlar intiharlara sürüklemiş, ölümle sonuçlanan vakalar görüldüğünden yasaklanmıştır. Günümüzde periferik etkili anti-obeziter ilaçların etkinlikleri oldukça düşüktür. Santral etkili olan anti-obeziter ilaçlardan FDA’ın 2014 yılında onay verdiği GLP1 RA-Liraglutid’in iştah kontrolündeki etki mekanizması iştahı azaltması açısında anlamlı bulunmuştur.


KAPAK KONUSU-OBEZİTE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yaşam Tarzı Değişikliği yeterli olmaz ise Farmakoterapi bir seçenek

Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD

Günümüzde obezite ile uğraşan dünyadaki AHA/ACC/TOS EASO ve Türkiye Endokrinoloji Metabolizma Derneği eldeki seçenekleri daha etkin hangi hasta için, hangi durumlarda kullanılacağını özetleyebilmek için bu konuda hekimleri yönlendirecek rehberler hazırladılar. Bütün bu rehberlerin özetlediği; BKİ 25 ve üzerindeyse yaşam tarzı değişikliği katkı getirir. Komorbiteleriniz varsa BKİ 27 üzerinde olan kişiler için medikal tedavi yaşam tazı değişikliği yanında ek bir katkı getirebilir. BKİ 35-40 üzerinde kişiler için cerrahi düşünülebilir. Ancak, hangi tedaviyi seçerseniz seçin, içinde yaşam tarzı değişikliği olmayan hiçbir obezite tedavisi başarıya ulaşamaz. Mucizevi bir ilaç, mucizevi bir cerrahi yok. KISIR DÖNGÜ TEKRAR KİLO ALMAYA BAŞLAMAK... Kilo kaybı ile ilgili süreçlerde erken dönemlerde hormonal değişklikler meydana geliyor. 62.hafta sonunda başlangıç noktasına geri dönüyor. Bu hormonlar ve bazal metabolizma hızı içinde geçerli beden metabolizma hızı artıyor. Kilo vermeye başlayınca da yavaşlıyor. Bu, vücudun normal bir tepkisidir. Kilo kaybına vücudun bir fizyolojik yanıtı var. Düşük kalorileri diyetlerde leptin, tokluk hormonları, enerji azalıyor ve bu bir süre sonra tekrar başa dönüyor. Kısır döngüyü kırmaya ihtiyacımız var. Bu döngünün kırılmasında başta da söylediğim yaşam tarzı değişikliği, kalori kısıtlı bir beslenme önemli. MEDİKAL TEDAVİ HANGİ DURUMDA BAŞLANMALI? Yaşam tarzı değişikliği hem komorbitide hem de obezitenin tedavisinde katkı sağlıyor. Yeterli olmadığı noktalarda bir kısım hasta için obezite tedavisinde yaşam tarzı değişikliği ile birlikte fayda görebileceğimiz farmakoterapi ajanlar var. Bu alanda etkili yeni moleküller geliştirmeye yönelik giderek artan sayıda çalışmalar

Prof.Dr. Şevki Çetinkalp - Prof.Dr. Oğuzhan Deyneli sonuçlandıkça obezite tedavisinde kullanılabilecek yeni tedavi seçenekleri de gelecekte artacak gibi görülüyor. Günümüzde Amerika ve Avrupa’da hatta farklı ülkelerde obezite tedavisinde onay almış ilaçlar halen kullanılmaktadır. FDA kriterine göre; ilacın obezite tedavisinde başarılı olabilmesi için başlangıca göre % 5 kilo kaybı sağlaması bu ilacın obezite tedavisinde etkin olduğunu göstermektedir.FDA’nin kabul ettiği %5’lik kaybı ile metabolik fayda elde ediyorsunuz. Bunun üzerine çıkmayı başardığınızda hastalarımızın hem sağlığına ek katkı, hem de yaşam beklentilerine ek bir süre olarak katkı sağlamış oluyoruz. Günümüzde bu tedavi başarısı yaşam tarzı değişiklikleri ile birlikte yaklaşık %5’lik kilo kaybında başarılı olan ilaçlarla sağlanabiliyor. Ülkemizde onaylı olan sınırlı sayıda farmakolojik tedavi seçeneği mevcuttur. Liraglutid ve Orlistat etken maddeli ilaçlar onaylı, ancak geri ödeme kapsamında olmayan ilaçlardır. MEDİKAL TEDAVİ VE ETKİ MEKANİZMALARI Obezite tedavisinde onaylı ilaçlardan Liragulitid 3.0 mg SC enjeksiyon ile uygulanan GLP-1 analoğu olan yeni bir moleküldür. Yarılanma ömrü GLP-1 de 2 dakikadır. Farmakolojik yapıdaki aminoasit değişikliği ve yağ asidi değişikliğinin eklenmesi ile molekülün yarılanma ömrü 13 saate kadar çıkarılmıştır. Bu sayede 0.6 mg/gün’lük başlayan obezite tedavisinde BKİ≥ 27 kg/m² üzerinde ve komorbiditesi olan obeziteli bireylerde, ya da BKİ≥ 30kg/m² ve üzerinde olan, komplikasyonu olmayan obeziteli bireylerde kilo verme sürecinde ek bir katkı sağlıyor. Liragulitid 3.0 uzun takip süreli birçok klinik çalışmanın onay alma sürecinde ve 4 ana çalışmada etkili ve güvenli olduğunu ortaya koymuştur. Bunlardan

SCALE çalışmasında 18 yaş üzeri komorbiditeleri olan erişkin grupta BKİ≥ 30 üzeri olan grupta 56 haftalık izlem sonucunda başlangıca göre -8.4 kg ortalama kilo kaybı görülmüştür. Tedaviye erken yanıt veren 10 hastadan 7’si ise ortalama -12 kg. gibi bir kayıp görülmektedir. Kilo kaybında medikal tedavinin katkısı büyük ancak, yaşam tarzı değişikliğini de bunun yanına eklemek koşuluyla. Medikal tedaviye diyet ve egzersiz katıldığında 6. Haftadan itibaren hasta geri bildirimlerinde; Ciddi iştah azalması, açlık hissinin ortadan kalkması, porsiyon kontrolü, tokluk hissinde artış, atıştırma ihtiyacında azalma, kendini iyi ve sağlıklı hissetme, daha mutlu ve özgüvenli hissetme olarak bildirilmiştir. Yan etkiler açısında erken haftalardaki orta veya hafif şiddette bulantıları dozların ayarlanmaları ile azaltmak mümkün. CERRAHİ KİME, NE ZAMAN? Bazı hastalar için yaşam tarzı değişikliği ve farmakoterapi yeterli olmayabiliyor. Bu durumda da obezite cerrahisi gündeme geliyor. Belki gereğinden fazla öneriliyor ve yapılıyor ancak, BKİ 35-40 üzerinde ve uygun hastalarda bilgilendirme ve değerlendirme yapılmak kaydıyla düşüülebilir. Sonuç; Obezite cerrahi tedavisi ve yaşam tarzı değişikliği arasındaki tedavi boşluğunda, yeni anti-obezite ilaçları, %10-20 oranında önemli bir kilo kaybı desteği sağlıyor. Ancak hastaların beklentileri; ‘Mucize bir ilaç olsun!.’ Obeziteli bireylerin yaşam tarzı değişikliği yapmadan hatalı beslenme, hareketsiz bir yaşama devam ederek, sadece ilaçla kilo verilebilen bir tedavinin olmadığını bilmeleri lazım. Bir kez daha hatırlatmakta yarar var: Mucize ilaç yok! Zeynep Çetinkaya

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 15


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Erol Bolu - Prof. Dr. Alper Sönmez - Prof. Dr. Reyhan Ersoy - Dr. Füsun Saygılı Prof. Dr. Ayşegül Atmaca - Prof. Dr. Nuri Çakır

41.Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi Ulusalararası İsimleri Ağırladı Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği tarafından, Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları alanına giren; diyabet, obezite, tiroid, lipid ve kolesterol bozuklukları gibi yaygın toplum sağlığı problemlerinin yanı sıra, nadir görülen hormon hastalıklarının da ele alındığı 41.Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi 27 Nisan – 1 Mayıs 2019 tarihlerinde Antalya’da gerçekleşti. Katılımcı sayısı her yıl giderek artan etkinliklerden biri olma özelliğindeki kongrenin bilimsel programında endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları alanının önemli ve güncel konuları yer aldı. Konferanslar, paneller, vaka tartışmaları, karşıt görüşler ve uydu sempozyumları ile zenginleştirilen konular, yurt içinden ve yurt dışından konuşmacılarla interaktif şekilde ele alındı. Ustalara saygı oturumunun bu yıl konuşmacısı Prof. Dr. Nilgün Başkal, akademik yaşamından kesitlerle birlikte, dünden bugüne Türkiye’de Endokrinoloji’nin gelişimine kısa bir yolculuğa çıkardı,hafızaları tazeledi. 41.Kongre’nin bu yıl konferanslarına davet edilen ve dünyaca blinen ulusalararası isimlerden; Furkan Burak, Chantal Mathieu, Özgür Mete, Kenneth Cusi, Marcello Arca, Claus Niederau, Jens Bollerslev, Philippe Chanson gibi uzmanlar endokrinoloji ve metabolizma alanında yeni gelişmeleri aktardılar.

16 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Kongre öncesinde geleneksel hale gelen, Uygulamalı Temel Tiroid USG Kursu’nun yanı sıra, Nadir Metabolik Hastalıklar Kursu ve Adrenal Gonad Görüntüleme Kursu düzenlendi. Genç Araştırmacı Ödülü ve Konferansı, Türk JEM En İyi Makale Ödülü ve Sunumu geleneksel şekilde yer aldı. Genç Endokrinologların sunumlarının yer aldığı TEMD GENÇ Paneli kongreye ayrı bir renk kattı. ‘‘En iyi Sözlü ve Poster Sunum’’ ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; TEMD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Füsun Saygılı, TEMD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Ayşegül Atmaca, TEMD Genel Sekreteri Prof. Dr. Reyhan Ersoy, TEMD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nuri Çakır, TEMD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Alper Sönmez, TEMD Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Erol Bolu kongrede öne çıkan güncel konularla birlikte ‘‘Türkiye’nin Büyüyen Sorunu: Obezite, Vücut Geliştirmede Bilinçsiz Steroid (Anabolizan) Kullanımı, Gebelikte Diyabet, Haşimato, D Vitamini gibi başlıklarda topluma yönelik önemli bilgiler paylaştılar, oldukça çarpıcı olan TEMD çalışması sonuçlarını açıkladılar.


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÜLKEMİZDE YAŞAYAN 3 ERİŞKİNDEN BİRİ OBEZ

Prof. Dr. Füsun Saygılı

Obezite sağlık sorunlarına yol açan aşırı yağ dokusu artışı ile giden kronik bir hastalıktır. Obezite bir halk sağlığı sorunudur ve hızla Obezite sigaradan sonra önlenebilir ölümlerin ikinci önemli nedenidir. Obezite hızla artmaktadır. 2008 yılında, dünyadaki, 400 milyon olan obez sayısı 2015’te 700 milyona çıkmıştır. Türkiye’deki artış hızı da benzerdir. 1998 ve 2010 yıllarında yapılan TURDEP 1 ve 2 çalışmaları ülkemizdeki obezite oranının %22’den %32’ye çıktığını gösterir. Yani, ülkemizde yaşayan 3 erişkinden birisi obezdir. Sağlık bakanlığının verilerine göre her 5 çocuğumuzdan birisinin kilosu normalin üzerindedir. OBEZİTE TANISI NASIL KONUR? Vücut kütle indeksi (VKİ)’nin 30’un üzerinde olması ile tanı konur ki VKİ kilonun, boyun metre cinsinden karesine bölünmesi ile elde edilir. Daha basit bir tanı yöntemi bel çevresinin ölçümüdür. Ülkemizde, erkeklerde ≥100 cm, kadınlarda ise ≥ 90 cm bel çevresi obezite göstergesidir. Obezite bazı hastalıkların sonucunda, örneğin tiroid bezi çalışmadığında, ortaya çıkabilir; ancak genellikle alınan enerjinin harcanandan fazla olması sonucu-

dur. Yağlanmanın karın çevresinde fazla olduğu elma tipi, kalçada fazla olduğu armut tipi olmak üzere iki çeşidi vardır. Elma tipi obezlerde, kalp damar hastalıkları, hipertansiyon, şeker hastalığı, karaciğer yağlanması daha sıktır. Bunların dışında obez bireylerde normal kilolulara göre daha sık görülen hastalıklar şöyle sıralanabilir: İnme, sinir sıkışması, safra kesesi hastalıkları, reflü, astım, kronik bronşit, uyku-apne sendromu, diz-kalça eklem kireçlenmeleri, varisler, idrar kaçırma, tüylenme, cinsel ve üreme sorunları ve bazı kanserler. Son bilgilerimiz, genç erişkinlerde, obezitenin, kalın barsak, rahim, safra kesesi, pankreas ve böbrek kanserlerinin görülme sıklığını arttırdığını göstermektedir. OBEZİTENİN TEDAVİSİ . YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ

TEMD Yönetim Kurulu Başkanı

.İLAÇ TEDAVİLERİ Obezite tedavisinde kullanılan ilaçlardan ülkemizde bulunanlar, 2 türlü etki gösterirler. İlki, iştah merkezini etkileyip tokluk hissi yaratarak; diğeri ise barsaklarda yağ emilimini azaltarak enerji alımını azaltır. İlaçlar doktor kontrolünde kullanılır.

.CERRAHİ TEDAVİ KİME ÖNERİLİR? VKİ ≥ 40 olanlara ya da bazı hastalıkların varlığında VKİ ≥ 35 olanlara cerrahi önerilebilir. Ancak, bu hastalar, endokrin, psikiyatri, gastroenteroloji, göğüs hastalıkları uzmanlarının olduğu bir ekip tarafından değerlendirildikten sonra cerrahiye yönlendirilmelidir.

Obezitenin tedavisinde, yaşam biçimi değişikliği, bilişsel davranışçı tedavi, ilaçlar ve cerrahi yer alır. Tedavide, hedefi doğru belirlemek gerekir. Başlangıçtaki ağırlığın %5-15 oranında azalması, birçok yandaş hastalığın ve riskin azalması/iyileşmesi anlamına gelir. Kaybedilen kiloların geri alınmaması da çok önemlidir, çünkü sürekli azalıp-artan kilolar, kalıcı obeziteden daha zararlıdır. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 17


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Diyabetli kadınların dünya çapında 60 milyonu, Türkiye’de ise 300 bin kadarı üreme çağındadır. Gebe kadınların %7’sinde gebelik diyabeti olarak bilinen “Gestasyonel Diyabet” gelişmektedir.

tal infeksiyonlar daha sık görülür. Kan şekeri yüksekliği gebe kalmayı güçleştirebilir ve düşük riskini artırır. Diyabeti kontrol altına alınamayan kadınların sakat bebek sahibi olma riski yüksektir, ayrıca gebeliğin ilerleyen dönemlerinde bebek ölümleri görülebilir. Prof. Dr. Reyhan Ersoy TEMD Genel Sekreteri

Dünyada 199 milyonun üzerinde diyabetli kadın yaşamaktadır. Bu sayının 2040 yılına kadar 313 milyona yükseleceği tahmin edilmektedir. Diyabet küresel olarak kadınlarda dokuzuncu ölüm nedenidir ve yılda 2.1 milyon ölüme neden olmaktadır. Türkiye’de halen 4.558.027 diyabetli kadının yaşadığı tahmin edilmektedir. Bir başka deyişle, ülkemizde 20 yaş ve üzerindeki kadınlarda diyabet sıklığı %16,70’dir (%95 GA: %16.69-16.71; 20-44 yaş: %6.3, 45-64 yaş: %25.9, 65+yaş: %38.6). Ülkemizde yaşayan diyabetli kadınların %46’sı (2 milyonu), diyabet hastası olduğunun farkında değildir. Tip 2 diyabetli kadınlar, diyabeti olmayan kadınlara göre 3 ila 10 kat daha fazla koroner kalp hastalığı riskine sahiptir. Bu risk artışı erkeklerden çok daha belirgindir. Diyabetli kadınlarda kalp krizi geçirildiği takdirde ölüm riski, diyabetli olmayanlara veya erkeklere kıyasla daha fazladır. Bu durum, diyabetli kadınlarda kalp krizi belirtilerinin belirgin olmamasına ve daha da önemlisi kadınların kalp krizi geçirme ihtimali hakkında bilinçli olmamalarına ve belirtileri dikkate almamalarına bağlanmaktadır. Bu nedenle birçok diyabetli kadın hastaneye geç başvurmaktadır. Diyabetli (özellikle de obez diyabetli) kadınlarda rahim kanseri ve meme kanseri riski daha fazladır. Kadınlarda ürogeni18 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

GEBELİK DİYABETİ Daha önce diyabeti olmayan bir kadında gebelik sırasında gelişen diyabete gebelik diyabeti (GDM) ismi verilmektedir. Gebelikte görülen diyabetin %90’ı gebeliğe bağlı diyabettir. Risk altındaki kadınlar gebelik sırasında diyabet gelişi açısından mutlaka taranmalıdır. Bu riskler kilolu olmak, ailede diyabet varlığı, 25 yaşından büyük olmak, daha önce iri bebek doğurma hikayesinin bulunmasıdır. Gebelik diyabeti sinsi olabilir ve diyabetle ilgili çok su içme, çok idrara çıkma gibi şikayetlere yol açmayabilir. Gebe kadın kendini kötü hissetmeyebilir ancak yükselen şeker düzeyleri bebek açısından bazı olumsuzluklara neden olabilir. Bu nedenle gebeler diyabet gelişimi açısından düzenli takip ve tetkik edilmelidir. RİSKLER... Gebelikte kan şekerinin yüksekliği, eğer tanı konmaz ya da tedavi edilmezse, düşükler, iri bebek, doğum travmaları, sezaryen doğumlarda artışa hatta bebek ölümlerine neden olabilmektedir. Doğumdan hemen önceki ve sonraki kısa dönemde bebek ölüm riski 3,7 kat, bebekte doğumsal anormallikler-bozukluklar gelişme riski 2,4 kat, erken doğum riski 1,3-4,2 kat, iri bebek olma riski 1,84,5 kat, sezaryen riski 1,4 kat, doğum travması riski ise 1,3 kat artmıştır. Kontrolsüz diyabeti olan bir anneden doğan bebeklerde yeni doğan döneminde so-

lunum güçlüğü, şeker düşüklüğü, kalsiyum düşüklüğü ve sarılık dahil çeşitli problemler görülebilmektedir. Gebelik şekeri sadece gebelik ve doğumu takip eden dönemde değil tüm yaşam boyunca olumsuz etkilere neden olabilmektedir. Anne karnında yüksek kan şekeri gibi olumsuz şartlara maruz kalmış çocuklarda ileri yaşlarda obezite, tip 2 diyabet, metabolik sendrom ve karaciğer yağlanması sıklığı 4-8 kat artmaktadır. Gebelik döneminde diyabetin tanınması ve iyi tedavisi bu annelerden doğan bebeklerin ileride bu tip hastalıklara yakalanma ihtimalini azaltacaktır. Ayrıca gebeyken diyabeti olan kadınların kendileri de doğumu takiben kan şekeri normale dönse bile, ileride diyabet gelişimi açısından risk altındadır ve takip edilmelidir. NELER YAPILMALI? •Sağlık sistemlerinde kadınların özel ihtiyaç ve önceliklerine önem verilmelidir. •Diyabetli kadınlar, ihtiyaçları olan temel diyabet ilaçlarına ve teknolojik gelişmelere ulaşabilmeli ve kendi kendilerine diyabet yönetimi için yeterli eğitim almalıdır. •Diyabetli kadınların gebelik sırasında kendilerine ve bebeklerine yönelik riski azaltmak için gebelik öncesi danışmanlık hizmetlerinden yararlanabilmelidir. •Diyabeti olsun olmasın, tüm kadınlara sağlıklı olmaları için fiziksel aktivite olanakları sunulmalı ve günlük yaşamlarında fiziksel aktiviteye yer vermeleri sağlanmalıdır. •Sağlık çalışanları gebelik sırasında diyabetin tanısı, tedavisi, yönetimi ve izlemi konusunda eğitilmelidir.


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TEMD Çalışması Sonuçları Oldukça Çarpıcı:

Avrupa’da DİYABET SIKLIĞI EN YÜKSEK OLAN ÜLKEYİZ! Diyabet çağımızın en önemli hastalıklarından birisi. Türkiye’nin toplam sağlık harcamasının yaklaşık dörtte biri diyabete ve diyabete bağlı komplikasyonların tedavisine harcanmakta. Buna rağmen ülkemiz Avrupa’da diyabet sıklığı en yüksek olan ülke. ‘‘Diyabetin Etkili Tedavisi Sadece Kan Şekerinin Kontrolü İle Mümkün Değildir.’’ Bir diyabet hastası tedavisinde aynı zamanda kan basıncını ve lipid düzeylerini de kontrol etmesi, sigara içmemesi, sağlıklı beslenmesi ve düzenli egzersiz yapması gereklidir. Ülkemizde Diyabet hastalarının bu faktörler açısından ne kadar kontrol altında olduklarını bugüne kadar bilmiyorduk. Oysa, etkin diyabet tedavisi ve yönetimi için öncelikle ülkemizdeki diyabet hastalarını daha iyi tanımak, onların sorunlarını anlamak gereklidir. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği bu yönde geçtiğimiz yıl çok önemli bir adım atarak ülkemizin ilk çok merkezli diyabet çalışmasını gerçekleştirdi. ‘’Türkiye’de Erişkin Diyabet Hastalarının Glisemik ve Diğer Metabolik Parametrelerinin Değerlendirilmesi (TEMD çalışması)’’ ile 37 şehirde, 69 merkezden toplam 5211 diyabet hastası incelendi. TEMD Çalışmasının çeşitli sonuçları bugüne kadar 5 uluslararası kongrede sunuldu ve 2 önemli dergide makale olarak basıldı. TEMD Çalışması bize aşağıdaki soruların yanıtlarını verdi: •Diyabet tedavisinde başarı durumumuz nedir? •Kan Şekeri •Arteriyel Kan Basıncı •Lipid düzeyleri •Vücut Ağırlığı •Sigara içimi, Beslenme ve Egzersiz •Diyabet hastalarında komplikasyonlar ne sıklıkta görülmektedir?

Prof. Dr. Alper Sönmez TEMD Yönetim Kurulu Üyesi

•Diyabette tedavi başarısını belirleyen bireysel, sosyal ve hastalığın kendisi ile ilgili faktörler nelerdir? Kimler daha kötü durumda? •TEMD Çalışması sonuçlarına göre, eğitim düzeyi düşük olan, egzersiz yapmayan, sigara içen ve sık hipoglisemi yaşayan diyabetlilerin kan şekerleri daha kötü durumda. •TEMD çalışmasının bir başka çarpıcı verisi de özel sağlık kurumlarında takip edilen Diyabet hastalarının devlet veya üniversite hastanelerindekine göre daha iyi metabolik kontrollerinin olduğudur. Bu durumun özel merkezlerde hastalara ayrılan zamanın daha fazla olması ve bu hastaların daha yüksek gelir ve eğitim düzeyleri olması ile ilgili olduğunu düşünüyoruz. TEMD Çalışması sonrasında neler yapılması gerekir? TEMD Çalışması ile ülkemizdeki diyabet hastalarında tedavi başarısını ve başarıyı etkileyen faktörleri gördük. Bundan sonra yapılması gereken tespit edilen sorunları çözmek için çaba göstermek ve ülkemizin ilk diyabet takip programını (TEMD Kohortu) kurarak bu hastaları uzun süreyle ve düzenli olarak takip etmektir.

TEMD ÇALIŞMASI SONUÇLARI •Tip1 Diyabet hastalarının %15’inde, Tip2 Diyabet hastalarının %40’ında kan şekeri kontrol altında •Tip2 Diyabetlilerin %90’ında kilo fazlalığı veya obezite mevcut. Obezite düzeyi arttıkça kan şekeri kontrolü de güçleşiyor •Kan şekeri, kan basıncı ve Lipid düzeylerinin birlikte kontrol altında olma oranı •Tip 1 Diyabetlilerde %5 •Tip 2 Diyabetlilerde %10 •Her 4 Tip2 Diyabet hastasının birinde diyabete bağlı kalp-damar hastalığı, beyin damar hastalığı gibi büyük damar komplikasyonları gelişmiş •Her 2 Tip2 Diyabet hastasının birinde diyabete bağlı sinir, göz ve böbrek gibi küçük damar komplikasyonları gelişmiş

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 19


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ KADAR FAZLALIĞI DA ÇEŞİTLİ SORUNLARA YOL AÇABİLİR

Prof. Dr. Ayşegül Atmaca

TEMD Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

D vitamini, yağda çözünen, karaciğerde ve yağ dokusunda depolanan hem erişkinlerde hem de çocuklarda kas-iskelet sistemi başta olmak üzere vücudun birçok sisteminin işlevi için gerekli bir vitamindir. Güneşten ve besinlerden alınan D vitamini, karaciğerde ve böbrekte daha aktif formlarına dönüşerek etki göstermektedir. D vitamini eksikliğinde hem erişkinlerde hem de çocuklarda çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkabilir. D VİTAMİNİN ANA KAYNAĞI GÜNEŞ IŞINLARI Vücut için gerekli olan D vitaminin %90-95’i güneşte bulunan ultraviyole ışınlarından, az bir kısmı da yiyeceklerden sağlanmaktadır. Her gün saat 10.00 ile15.00 arasında 15-20 dakika güneşlenmek vücudun D vitamini ihtiyacını karşılayacaktır. Ancak cildin güneş ışınlarına direk maruz kalması önemlidir. Çünkü kıyafetler ve 20 faktörün üzerindeki güneş kremleri ciltte D vitamini yapımına engel olmaktadır. Günümüzün yaşam koşulları, sürekli kapalı ortamlarda bulunma D vitamini eksikliğinin toplumda yaygın olarak görülmesine neden olur. Ciltteki D vitamini sentezi kişinin ten rengine, yaşına ve güneşlenme şekline göre değişiklik gösterebilir. Cildin koyu renkli olması ve yaşlanma sentezi azaltır. Yiyecekler arasında D vitamini en çok somon,uskumru, sardalye, ton balığı gibi yağlı balıklarda, yumurta, dana karaciğeri ve güneşte kurumuş mantarda bulunur. Ancak bu yiyeceklerin hiçbirisiyle günlük D vitamini ihtiyacını karşılamak mümkün olmamaktadır. 20 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

D vitamini eksikliğinin yaygın görülmesinin sebeplerinden biri de budur. Güneş ışığından da yeterli düzeyde faydalanamadığımızı düşünürsek gıdalara D vitamini takviyesi yapılması, eksikliğin önlenmesinde önemli bir rol oynayacaktır. D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ D vitamini eksikliğinde hem erişkinlerde hem de çocuklarda çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkar. D vitamini eksikliğinde belirtiler çok silik ve genel olabileceği gibi birçok belirti D vitamini eksikliğine özgü ve belirgin de olabilir. D vitamini eksikliği olan kişilerin genellikle yaygın vücut ağrısı, kas ve kemik ağrısı, özellikle sabahları yorgun kalkma, yürümekte zorlanma, halsizlik ve duygu durum değişiklikleri gibi yakınmaları olur. D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİNİN YOL AÇTIĞI HASTALIKLAR D vitamini eksikliği olan kişiler başta kas-iskelet sistemi hastalıkları açısından risk altındadır. D vitamini barsaklardan kalsiyum emilimini artırarak kemiklerin mineralizasyonunu (sertleşmesini) sağlar, kas kütlesini artırır. D vitamini eksikliği çocuklarda raşitizm, erişkinlerde osteomalazi (kemik yumuşaması) denen hastalıklara neden olur. Bu hastalıklarda kemik yapısı bozulur ve kemiklerde şekil bozuklukları, kemik erimesi ve kırıklar gelişebilir. Ayrıca sürekli yorgunluk, yaygın kas güçsüzlüğü, yaygın kas ve kemik ağrısı da görülür. Yapılan çalışmalarda D vitamini eksikliğinin diyabet, hipertansiyon, kalp hastalığı, depresyon, bazı kanserler, bağışıklık sistemi hastalıkları ve romatizmal hastalıkların gelişiminde rol oynadığı gösterilmiştir. KANDA D VİTAMİNİ DÜZEYİ KAÇ OLMALI? Kas-iskelet sistemi sağlığının korunması için yeterli D vitamini düzeyleri 30-50 ng/ mL arasıdır. D vitamini 20-30 ng/mL arası yetersizlik, 20 ng/mL’nin altı eksiklik olarak tanımlanır. Kas-iskelet sistemi dışındaki sistemler için gerekli olan optimal D vitamini düzeyleri için görüş birliği yoktur.

YÜKSEK D VİTAMİNİ DÜZEYİNİN YOL AÇTIĞI SORUNLAR D vitamini yüksek dozlarda ve uygun olmayan yollarla verildiğinde zehirlenmelere yol açabilir. Yapılan çalışmalarda D vitamini düzeylerinin 30-50 ng/mL arasında tutulması kas-iskelet sistemi sağlığı için yeterlidir. Diğer sistemlerin sağlığı için D vitamini düzeyinin hangi aralıkta tutulması gerektiği bilinmemektedir. Yüksek D vitamini düzeyi, kanda kalsiyum düzeyini yükseltebilir, dokularda ise kalsiyum birikimlerine yol açabilir, böbrek taşı, hipertansiyon ve damar hastalıklarına neden olabilir. Tüm bunların sonucunda böbrek ve kalp hastalığı ve ölüm riski artmaktadır. D VİTAMİNİ TAKVİYESİ VE TEDAVİSİ D vitamini takviyesi veya eksiklik durumunda tedavisi hekime danışılmadan yapılmamalıdır. D vitamini eksikliği tanısı kanda D vitamini düzeyi ölçülerek konur. D vitamini dozu, çıkan sonuca göre hekim tarafından belirlenmelidir. Tedavi başlanan kişilerin düzenli aralıklarla hekimleri tarafından takip edilmeleri gerekir. D vitamini eksikliği kadar fazlalığı da çeşitli sorunlara yol açabilir. Kimlerde D Vitamini Eksikliği Araştırılmalı? • Raşitizm ve osteomalazi bulguları olanlar •Osteoporozu (kemik erimesi) olanlar •Böbrek ve karaciğer yetmezliği •Mide-barsak sisteminde emilim ve beslenme sorunu olanlar •Yüksek faktörlü güneş koruyucu kullananlar •Yaşlılar (özellikle düşme ve kırık öyküsü olanlar) •Hiperparatiroidizm •Mide ameliyatı olanlar •Gebelik ve emzirme döneminde olanlar •İlaçlar: Epilepsi ilacı, kortizon gibi • Obeziteli bireylerde


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

Tehlikeli Birliktelik: SPOR VE ANABOLİK STEROIDLER ANABOLİK STEROİDLER Anabolik steroidler erkeklik hormonuyla ilişkili steroid hormon sınıfıdır. (testosterone,19-norandrosteron, Nandrolon ve norandrosteron). Protein sentezini artırıp kaslarda büyüme sağlar. Erkeksi özelliklerin gelişmesi ve devamı ile ilgilidir. Hem medikal hem de sporda performans artışı amacıyla kullanımı vardır. Anabolik etkiler doz bağımlıdır. Esas olarak testislerde ve az miktarda adrenal glandda üretilir. TIBBİ GEREKÇELER DIŞINDA KULLANILMAMALIDIR! Yanlış Anabolik Steroid uygulamaları sağlık açısından potansiyel olarak zararlı olabilecek performans artırma kapasitesine sahip olan madde veya metod olarak tanımlanır. Bu maddeler halen biz endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları uzmanları ve diğer bazı branşlardaki hekim arkadaşlarımızca tıbbi gerekçeler ile denetimli olarak kullanılmaktadır. Bir başka açıdan bu ilaç ve ilaç benzeri destek ürünleri reçetesiz olarak kolay kas gelişimi ve performans artırıcı olarak bilinçsiz ve yetkisiz kişilerce özellikle adolesan dönemdeki gençlere önerilmekte ve kullanımı teşvik edilmektedir. HORMONLAR 2 TİP ETKİ GÖSTERİR 1. Anabolik etkiler: Protein sentezi, artmış kas kitlesi, artmış güç ve artmış performans ile ilgilidir. Anabolik etki hücre büyümesini uyarır. Protein sentezi, iştah, kemik yenilenmesi ve büyümesi ve kırmızı kan hücrelerinin üretimini artırır. Kas liflerinin boyutunu artırır (hipertrofi). Bu şekil-

de kas kitlesi ile gücü artar. Kastaki yağ miktarını azaltır. Anabolik steroidlerin kas kitlesi üzerine olan etkileri en az iki yoldan olmaktadır: Protein üretimini artırarak ve kortizolun etkisini bloke edip iyileşme zamanını kısaltarak kas yıkımını azaltır. 2. Androjenik Etkiler: Erkeksel özelliklerin gelişimi ve devamı, pubik, çene, dudak üstü, göğüs kıllarının büyümesinin artışı, ses kalitesinin değişimi, libido artışı, klitoris büyümesi, doğal seks hormonlarının baskılanması olarak sıralanabilir. Erkeklerde Jinekomasti (meme dokusunun büyümesi): Testosteronun aromataz enzimiyle östrojene dönmesi sonucu gelişir. Bu durum geçici infertilite, sperm üretiminde azalma ve testiküler atrofi, doğal testosteron düzeylerindeki azalmaya bağlı ortaya çıkar. Kadınlarda ise; vücut kıllarında artış, erkek tipi kellik, ses kalınlaşması (geçici), klitoromegali (geçici), menstrüel sikluste geçici bozulma ve gebelikte fetal gelişimin etkilenmesi şeklinde gelişir. Davranışsal yan etkiler olarak; ruhsal dalgalanmalar, agresyon (kolay parlama), mani, depresyon, çekilme etkileri ve bağımlılık gözlenebilir. Psikolojik etkiler olarak ise; Öfori, motivasyonel enerji, agresyon ve libido artışı sıralanabilir. KARDİYOVASKÜLER YAN ETKİLERİ Çoğu yan etkiler doz bağımlıdır. Kan basıncı artışı, LDL kolesterol artışı ve HDL kolesterol düşüşü, KV hastalık ve koroner arter hastalığı riski artışı, aritmiler, kalp

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Erol Bolu TEMD Yönetim Kurulu Üyesi

krizi (kronik kullanımda) bilinen KV yan etkilerdir. Erken kellik gelişiminin hızlanması, akne karaciğer hasarı ve kanseri (özellikle oral anabolik steroidler), tendon rüptürünün anabolik steroidlerle ilişkisi olduğu saptanmıştır. Sert ve daha az elastik tendonların gelişimine yol açar. Anabolik steroidler muhtemelen tendonlarda yapısal ve biyokimyasal değişimlere yol açar. Olasılıkla tendon hızlı cevap veremediği için zayıf kalır. ‘‘EN ÖNEMLİ SORUN, BU TÜR ÜRÜNLERİN GIDA STATÜSÜNDE ALINMASI’’ Eğitimle dopingin zararlarının öğretilmesi en başta yapılması gerekendir. Çocuklarımızın ve gençlerimizin bu tedavi ajanlarını vücut geliştirme boy uzatma gibi gerekçeler ile kontrolsüz kullanımına engel olmalıyız. İnternet ve bazı magazin bilgileri toplumu yanlış yönlendirmektedir. Bu hatalı ve eksik bilgilerden toplumu korumak giderek zorlaşmaktadır. Bu konu hakkında kamunun aydınlatılması için Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları uzmanlarına basında daha fazla yer verilmelidir. Ayrıca bu ilaçların reçetesiz verilmesinin mutlaka önüne geçilmelidir.

KV Risk! anabolik steroid kullananlarda mortalite riskinin kullanmayanlara göre 4.6 kat daha yüksek olduğu bildirilmiştir.

NİSAN-MAYIS / PS 21


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TİROİD BEZİ YETMEZLİĞİNİN EN ÖNEMLİ NEDENİ

HASHIMOTO ! Prof. Dr. Nuri Çakır TEMD Yönetim Kurulu Üyesi

En sık görülen tiroid bezi hastalıklarından biridir.Vücudun bağışıklık sisteminin, kendi tiroid dokusunu, yabancı bir kişinin dokusu gibi algılayıp ona saldırması sonucu oluşur. Saldırı sonucu tiroid bezi yıpranır, tiroid hormonu yapamaz hale gelir ve tiroid hormonu eksikliği gelişir. Tiroid bezinin az çalışmasının en önemli nedenlerindendir. Genetik geçen bir hastalıktır, kadınlarda erkeklere oranla yaklaşık 4-10 kat daha fazla görülür, bu nedenle ayni ailede kadın bireylerde daha sık rastlanılmaktadır. İLERİ

BELİRT

lsizlik • Ha alma o il • K de şişme z e ü Y • dökülm çlarda kırılma a S • rda Tırnakla k lı ız b • Ka tkanlık u • Un ılama zorluğu lg A ğu • t kurulu • Cil ağrıları s erin • Ka ınlarda adetl d iz s a n K e z ü • ve d yoğun olması

22 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Genetik yatkınlık sonucu, bağışıklık sisteminin hedef şaşırmasıdır. Vücudumuzu, mikrop virüs gibi yabancı düşmanlardan koruyan bağışık sisteminin, kendi tiroid dokusunu yabancı gibi algılayıp, kendi dokusuna saldırması sonucu oluşur ve kendi dokusuna karşı antikor adı verilen maddeler oluşturur. Tiroid dokusuna zarar verir ve tiroid hormon yapamaz duruma gelir. Bu durum hiçbir zaman bağışıklık sisteminin yetersizliği olarak algılanmamalı, bağışıklık sistemini uyarıcı ilaçlar kullanılmamalıdır. Bu tür ilaçlar hastalığa fayda yerine zarar vermektedir. Hashimoto tiroiditi ile birlikte, yine bağışıklık sisteminin farklı çalışmasından kaynaklanan, hastalıklar tip 1 şeker hastalığı, ciltte yer yer beyaz noktalarla giden vitiligo, B12 vitamin eksikliği ve romatoid artrit gibi bazı hastalıklar sık görülebilmektedir. TANI NASIL KONUR? Tiroid bezi yetersizliği gelişene kadar, belirtiler olmayabilir. Tembellik gelişmeden önceki dönem uzun sürebilir. Bu dönemde tiroid bezi büyüklüğü (guatr) veya kan testleri veya çekilen ultrasonografi ile tanı konulur. Ayrıca, bağışıklık sisteminin, tiroid bezine karşı oluşturduğu bağışıklık maddelerine (antikor) antiTPO, antiTg

bakılabilir. Her hastada bu maddeler bulunmayabilir. Kanda, TSH ( Tiroid bezinin çalışmasını düzenleyen hormon) düzeyine bakılarak, tiroid bezinin az çalışıp, çalışmadığı anlaşılabilir. Bu TSH hormon düzeyi normalden yüksek çıkması, tiroid bezinin az çalıştığını gösterir. Ayrıca kanda tiroid hormonunun (T4) düşük çıkması da bunu destekler. Tiroid ultrasonografisi çekildiği zamanda, tiroid bezi dokusu heterojen(karlı) görülür. HASHİMOTO HASTALIĞININ TEDAVİSİ Tedavide, bağışıklık sistemini etkileyecek bir tedavi verilmez. Yalnızca tiroid hormon yetersizliği geliştiği durumlarda, tiroid hormonu ile yerine koyma tedavisi yapılır. Tiroid hormon yetersizliği giderek artacağı için, başta düşük doz ile tedaviye başlanır ,doz, izlemde giderek artırılır. Tiroid hormonu sabahları aç karına, kahvaltıdan en az yarım saat önce alınmalıdır. Hashimotolu hastaların yemesi yasak olan herhangi bir yiyecek maddesi yoktur. Selenyum, tiroid hormonu yapımı için oldukça önemi bir maddedir. Selenyum eksikliğinde her türlü tiroid bezi hastalığı sık görülmesine rağmen, Hashimoto hastalığında selenyum alınması gerekli değildir.


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KİLO ALMANIZIN NEDENİ CUSHING OLABİLİR!

Kortizon hormonu vücutta böbrek üstü bezlerinde salgılanan bir hormondur. Vücudumuzun strese karşı kullandığı en önemli silahıdır. Vücudun yağ ve karbonhidrat metabolizmasının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Karbonhidratların ve yağların, özellikle açlık durumlarında kana karışmasını sağlayıp, şekere dönüşerek vücudun enerji ihtiyacının sağlanmasına yardım eder. Ayrıca özellikle de uzun süre aç kalma veya enfeksiyon durumlarında proteinin de yıkımını sağlayarak, proteinlerden şeker üretimini ve vücut savunmasında önemli rol oynayan antikorların üretimini sağlayarak da savunma mekanizmamızın artmasına yardımcı olur. Ama tüm bu cevap eğer kontrol dışına çıkarsa; yani üretim normal ihtiyacın üzerinde olursa bu hormonu ilgilendiren hastalıklar ortaya çıkabilir. İşte bu tablo Cushing Sendromudur. HER VÜCUTTA BULUNAN HORMON Cushing sendromu, bir insanın yaşamı için vücudunda bulunması gereken kortizol hormonunun fazla olması sonucu meydana gelmektedir. Normal şartlarda sağlıklı her vücut kortizol salgılar. Çünkü kortizol bir stres hormonudur ve stres sırasında vücut yüksek miktarda kortizol salgılar. Bazı hastalıklarda kullanılan kortizon ilaçları cushing sendromuna neden olabilmektedir. Örneğin anevrizmalarda beyin ödemine karşı, birçok kanserin tedavisinde kemoterapi protolllerinde; yaraların iyileşmesinde bağışıklığın baskılanması isteniyorsa, astım gibi hastalıkların tedavilerinde kortizon ilaçları kullanılmaktadır. Fakat bu dışarıdan ilacın kullanımının cushing sendromuna neden olması için uzun süre ve genellikle yüksek dozda kullanılması gerekir. Hekim bu hastalıkların tedavisini bitirdiğinde cushing sendromu ortadan kalkar.

GÖVDEDE GENİŞLEME, KOL VE BACAKLARDA İNCELME VARSA DİKKAT! Cushing sendromunun belirtileri çok çeşitli olabilir. Hemen hemen her organı, her dokuyu ilgilendiren belirtileri vardır ve bu belirtiler şöyle sıralanabilir: •Yüzde belirgin bir şişlik (Aydede yüzü) •Yanaklarda kırmızılık •Özellikle vücutta, gövde kısmında şişmanlık •Kol ve bacaklarda incelik •Karında, kol ve bacaklarda kırmızı-morumsu (erguvan rengi) çatlaklar •Oturma, kalkma, merdiven çıkma ve uzun yol yürümede zorlanma, üst bacakta ağrı •Kollarda ağrı •Kadınlarda adet düzensizliği •Yüksek tansiyon •Kemik erimesi •Kan şekeri düzensizliği ‘‘Evhamlı olmak hastalık yapmaz’’ Cushing sendromu, stres anında salgılanan ve vücut tarafından üretilen kortizol hormonu fazlalığı nedeniyle gerçekleştiği için bazen “Stresli, evhamlı olmak cushing sendromuna neden olur” algısı vardır. Ancak stres ya da evham hastalığa neden olmaz. Hastalık sıklıkla beyindeki hipofiz bezinin böbrek üstü bezini uyaran ACTH hormonunu fazla salgıladığında ortaya çıkar. Akciğer, mide bağırsak sistemi gibi yerlerde yer alan vücuttaki bazı hücreler aslında salgılamaması gereken hormonları salgılayabilir. Bunlar beklenmeyen hormon ve molekülleri salgılayan tümör hücreleridir. Bu duruma ektopik hormon salgısı adı verilir. ACTH yani böbrek üstü bezine

Prof. Dr. Ayşe Çıkım Sertkaya Memorial Şişli Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü

kortizon salgılatan esas hormon böyle bir odaktan kolayca salgılanabilir. Bu odaklar genellikle de küçük ve başka bulgu vermeyen odaklardır. Böyle bir odağın bulunması oldukça güç ve zaman gerektiren bir işlem olabilir. TANI VE DEĞERLENDİRMENİN ÖNEMİ Tanı koymak için öncelikle hastanın hangi ilaçları kullanıp kullanmadığına bakılır ve sonrasında kortizon fazlalığı nereden kaynaklandığı incelenir. Kortizon fazlalığı sadece böbrek üstü bezleri ya da beyindeki hipofiz ile hipotalamus bölgesindeki tümör kaynaklı da olmayabilir. Vücudun herhangi bir yerinden de kortizon fazla salgılanmış olabilir. Kesin tanıyı koyabilmek için kortizon ve ACHT hormonlarının ölçülmesi gerekmektedir. Hormon oranlarında anormal bir yükseklik belirlenirse bunun geçici bir durup olup olmadığı tespit etmek için farklı tetkikler de yapılmaktadır. Kortizon hormonunun nereden salgılandığını bulmak için ayrıca test ve çeşitli görüntüleme yöntemlerinden faydalanılmaktadır. DİYABETLE KARIŞTIRILABİLİYOR Cushing sendromu herkeste görülebilecek bir hastalıktır, çocuklarda da olabilir. Cushing sendromunun pek çok klinik bulgusu, diyabet gibi toplumda sık görülen hastalıklar ile karışabilir. Yüksek kortizon salgılanmasına yol açan fizyolojik ve patofizyolojik nedenler iyice irdelendikten sonra tedavi başlamalıdır. Bu hastalık nüksedebilen bir sorundur. Hastaların klinik bulgularına göre hekimin değerlendirmesiyle takip süreleri değişmektedir. Hastalık için özellikle görüntüleme yöntemleri ve tanı süresinin kısalması açısından pek çok yeni çalışma yapılmaktadır. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 23


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

POLİKİSTİK OVER SENDROMU depresyon diyabet metabolik sendrom

kardiyovasküler risk

Doğurganlık Çağındaki Kadınların En Sık Sağlık Problemlerinden Biri POLİKİSTİK OVER SENDROMU Bir PKOS hastası doğru tanı alana kadar ortalama 6-7 doktora başvuruyor. Sürecin yönetilmesi, doğru tanıyı aldıktan sonra bile hastalığın kesin tedavisi olmaması nedeniyle güçleşiyor. PKOS metabolik sendrom, diyabet ve depresyona neden olabiliyor, kalp hastalığı riskini artırabiliyor. PKOS hastaları genellikle genç yaşlarda adet düzensizliği ve istenmeyen tüylenme başta olmak üzere kozmetik problemler nedeniyle kliniklere başvuruyorlar. A.B.D.’de ve Türkiye’de yürüttüğümüz çalışmalarla birlikte Avrupa ve Avustralya başta olmak üzere dünyanın diğer bölgelerinde yapılan çalışmaları toplu olarak değerlendirdiğimizde sendromun dünyada yaklaşık olarak her 10 kadından birini etkilediğini görüyoruz. PKOS’lu kadınların %70’e varan kısmı tanı almamış durumda bulunuyor. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde benzer şekilde hastaların en az yarısı doğru tanı koyulana kadar dört veya daha fazla doktora başvurmuş oluyor. PKOS KARŞIMIZA ÇOK FARKLI YÜZLERLE ÇIKIYOR PKOS reprodüktif, metabolik ve psikolojik etkilenim yapabiliyor. Reprodüktif problemler arasında adet düzensizliği, yüzde ve vücutta tüylenme artışı, saç dökülmesi, ciltte yağlanma, sivilcelenme, infertilite ve gebelik komplikasyonları yer alırken metabolik problemler insülin direnci, metabolik sendrom, prediyabet, tip 2 diyabet ve kardiyovasküler risk faktörlerinden oluşuyor. Kaygı ve duygudurum bozuklukları başta olmak üzere psikolojilk problemler ise klinikte genellikle gözden kaçabiliyor. Tüm bunların yanında hayatın değişik evrelerinde aynı hastanın klinik özellikleri de değişkenlik gösteriyor. 24 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HER 10 KADINDAN BİRİNİ ETKİLİYOR

TANI KOYMADA GÜÇLÜKLER Farklı tanı kriterleri olması ve tanı koymak için her bir kriterin tanımlanması gerekliliği klinikte belirgin değişkenlik yaratıyor. 2012 yılında Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri kampüsünde gerçekleştirdiğimiz PKOS çalıştayı sonuç raporundaki tanı önerilerimize 2018 yılında eş zamanlı olarak Human Reproduction, Fertility Sterility ve Clinical Endocrinology dergilerinde yayınladığımız uluslararası kanıta dayalı PKOS kılavuzunda da detaylı bir şekilde yer verdik. KLİNİKTE DE ARAŞTIRMALARDA PKOS TANISI YANINDA FARKLI FENOTİPLER NET OLARAK BELİRTİLMELİ PKOS tanısını üç ayrı kriterin birlikteliğine bakarak koyuyoruz: .İlk ve en önemli kriter hiperandrojenizm: Klinik olarak erkeklik hormonu artışı belirtileri (hirşutizm) ya da kanda erkeklik hormonlarında artış .İkinci kriter yumurtlama bozukluğu (oligo-anovulasyon): Adet düzensizliği ya da adet olamama şeklinde kendisini gösterebilir, .Üçüncü kriter polikistik over morfolojisi (PKOM): Yumurtalıklarda belli büyüklük ve sayıda kistlerin görülmesi ya da yumurtalık hacimlerinin büyümüş olması Bu üç kriterin hepsinin birlikte görüldüğü PKOS’u fenotip A, ilk iki kriterin birlikte olduğu PKOS’u fenotip B, yalnızca birinci ve üçüncü kriterlerin birlikte olduğu PKOS’u fenotip C, yalnızca ikinci ve üçüncü kriterlerin birlikte olduğu PKOS’u fenotip D olarak isimlendiriyoruz. Sendrom için tüm hastalarda PKOS ismini kullanıyor olsak da tüm fenotipler kısa ve uzun dönem sağlık riskleri açısından birbirinin aynısı değil. En son uluslararası kılavuzda, PKOS tanısında gecikmeyi önlemek, dünyanın değişik bölgelerinde ve çeşitli hekim grupları arasında yaklaşım farklılıklarını giderebilmek için tanı kriterleri ve fenotip belirlemede hangi standart yöntemlerin kullanılması gerektiğini ortaya koyduk.

BUGÜNE KADAR YAYINLADIĞIMIZ ‘EN KAPSAMLI TANI VE TEDAVİ KILAVUZU’ PKOS’un tanısında ve tedavisinde kanıta dayalı bir yaklaşımla bir yılın üzerinde bir çalışma sonucu geliştirdiğimiz son kılavuzda Avustralya Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Konseyi, Amerika ve Avrupa Üreme Tıbbı Dernekleri önderliğinde PKOS’la ilgili tüm uzmanlık alanlarını temsil eden 63 uluslararası uzman görev aldı. Yetmiş bir ülkeden aralarında PKOS hasta derneklerinin de yer aldığı 37 kuruluş çalışmaya destek verdi. Onbeş ayda yirminin üzerinde toplantı yapıldı. Önceliklendirilen klinik sorular için 40’ı sistematik olamak üzere 60 derleme yazıldı ve sonuçta kılavuzda 166 adet klinik öneri yer aldı. Kılavuzda hangi önemli yenilikler var? .Kılavuz öncelikle PKOS’da literatürde mevcut veriler üzerinden kanıt düzeyinin düşük ile orta arasında olduğunu gösteriyor .Tanı esnasında A,B,C, ve D fenotiplerinin mutlaka belirlenmesini öneriyoruz. .İlk adetten (menarş) sekiz yıl sonrasına kadar PKOS tanısı koyabilmek için mutlaka erkeklik hormonu fazlalığı ve yumurtlama bozukluğunun birlikte olması gerekiyor. .Ultrason kriterlerinde gelişen teknolojiyi dikkate alarak bazı eşik değer değişiklikleri yaptık. .Bu aşamada Anti-Müllerian Hormon (AMH) ölçümünü tanı kriteri olarak önermiyoruz. .Tanıdan itibaren hastaların kapsamlı olarak reprodüktif, metabolik ve psikolojik değerlendirmelerinin gerekiyor. .Adet düzensizliği ve erkeklik hormonu fazlalığı durumlarında tedavide ilk seçenek olarak halen doğum kontrol hapları. .İnfertilite tedavisinde ilk seçenek letrozol.

Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD

PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRME MUTLAKA YAPMAK GEREKİYOR Literatürde yüz yüze değerlendirme yapılmış en geniş çalışmada Türkiye’de PKOS’lu kadınlarda depresyon riskinin 8 kat artmış olduğunu ve her 10 PKOS’lu kadından 3’ünde depresif belirtilerin bulunduğunu göstermiştik. Kılavuz hazırlığı kapsamında 2018 yılında Fertility Sterility dergisinde yayınladığımız bir sistematik derleme makalesinde bugüne kadar yapılmış tüm çalışmaları değerlendirdiğimizde PKOS’da depresyon, kaygı bozukluğu riskinin belirgin olarak arttığını, yaşam kalitesinde önemli azalma olduğunu belirledik. Bu kapsamda yeni kılavuzda PKOS’lu kadınlarda tanı anından itibaren psikolojik belirtilerin sorgulanması ve değerlendirilmesi ve yönetilmesi gerektiğini vurguluyoruz. ‘Yeni kılavuz hem hastalar, hem doktorlar hem de kanun yapıcılar açısından fayda sağlayacak’’ Yeni uluslararası PKOS tanı ve tedavi kılavuzunda, literatürdeki mevcut kanıtları ve değişik uzmanlık alanlarının tecrübelerini hastaların tercihlerini de dikkate alarak bir araya getirdik. Ayrıca hastalara yönelik yeni materyaller hazırlandı ve İngilizce dışında diğer dillere çeviriler de yapılacak. Bu kılavuzun kullanımının tüm dünyada sağlık çalışanları, hastalar ve kanun yapıcılara yol gösterici olmasını, hastaların zamanında tanı alması, uygun değerlendirme ve tedavi, yaklaşım farklılıklarının azalması ve tedavi ve komplikasyonların önlenmesi açısından önemli katkı sağlamasını bekliyoruz.

pk o s

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 25


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DOSYA:

ONKOLOJİ

KISA BAŞLIKLAR... 23.UKK 2019 ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNDE ERKEN TEŞHİSLE TEDAVİ BAŞARIMIZ OLDUKÇA YÜKSEK KANSERLE MÜCADELE STRATEJİMİZ: KORUNMA-ERKEN TANI-ETKİN TEDAVİ STEREOTAKTİK RADYOTERAPİ TEKNOLOJİSİ ASCO 2019 RAPORUNDA DİKKAT ÇEKEN BAŞLIKLAR PROTON TEDAVİSİ SAVAŞÇI HÜCRELERİN AKIL HOCASI:İMMÜNOTERAPİ PROSTAT KANSERİ TEDAVİSİNDE 4 BOYUTLU BRAKİTERAPİ LLMBİR -7. LÖSEMİ LENFOMA MİYELOM HASTALARI KONGRESİ KANSER ve BESLENMENİN GÜCÜ KANSER TEDAVİSİNDE YENİ BİR SİLAH: EKSOZOM TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ ASCO 2019 KONGRESİ ÖNE ÇIKANLAR BMS:KANSERE KARŞI GELECEKTE EN BÜYÜK GÜÇ, SİZSİNİZ!

26 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Onkolojinin En Kapsamlı Kongresi 23.UKK Yoğun Bir Katılımla Gerçekleşti Kanser alanında Türkiye’nin en önemli üç derneği; Türk Pediartik Onkoloji Grubu Derneği (TPOG), Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) ve Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği (TROD) iş birliği ile ulusal çaptaki en kapsamlı onkoloji kongresi olan 23. Ulusal Kanser Kongresi, 1721 Nisan 2019 tarihinde Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında TPOG ve 23.UKK Başkanı Prof. Dr. Emel Ünal, TTOD önceki dönem ve 23. UKK Eş Başkanı Prof. Dr. Mahmut Gümüş, TROD önceki dönem ve 23. UKK Eş Başkanı Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam, TROD Başkanı Prof. Dr. Yavuz Anacak, TTOD Başkanı Prof. Dr. Serdar Turhal, 23. UKK Kongre Sekreteri Doç. Dr. Neriman Sarı, 23. UKK Bilimsel Sekreterlik görevini üstlenen Prof. Dr. Ahmet Bilici, Prof. Dr. Uğur Selek ve Prof. Dr. Cengiz Canpolat kongrede öne çıkan önemli konularından olan; ‘‘Çocukluk Çağı Kanserleri ve Kök Hücre Bağışı, Ülkemizde Kanser Sıklığı, İmmünoterapi Tedavilerinde Son Gelişmeler, Radyasyon Onkolojisinde Güncel Durum, Gelişen Tedaviler ve ASCO 2019 Kanser Raporu’’ gibi başlıklarla güncel bilgiler aktardılar.

23.UKK Kongre Başkanı Prof. Dr. Emel Ünal kongre ile ilgili genel değerlendirmesin şu bilgileri paylaştı; ‘‘2005 yılından beri çeşitli konsorsiyumlarla düzenlenen ve iki yılda bir Türkiye’de en geniş çaplı kanser disiplininde çalışan bilim insanlarının katıldığı Ulusal Kanser Kongresi, bu sene 23’cüsünü kutluyor. Bu yıl Türk Pediatrik Onkoloji Grubu Derneği Başkanı olarak Kongre Başkanlığını eş başkanlar olarak Türk Tıbbi Onkoloji Derneği önceki dönem Başkanı Prof. Dr. Mahmut Gümüş ve Türk Radyasyon Onkolojisi Derneği önceki dönem Başkanı Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam ile birlikte üstlenmekten mutluyum, gurur duyuyorum. Üç derneğin yanı sıra ayrıca kongremizde bu yıl 30.yılını kutlayan Onkoloji Hemşireliği Derneği, ortak bilimsel programımız içinde konferans, panel ve bildirileri ile yer aldı. Bilimsel program öncesinde her zaman olduğu gibi farklı konulara odaklı kurslar gerçekleştirildi. Kanser Kontrol Programı, Onkoloji’de Nutrisyon, Moleküler Onkoloji, Klinik Araştırmalarda Sorunlar ve Çözümleri, Onkoloji Hemşireliği Araştırma Kursları eş zamanlı olarak düzenlen-

di. Son kursumuz ise Klinik Araştırmalarda İstatistiksel Değerlendirme konusunda gerçekleşti. Kongremizde ulusal ve uluslararası düzeyde konusunda uzman bilim insanları davet edilerek, kanserle ilgili önemli gelişmeler, ayrıntıları ile tartışıldı. Bilimsel yeniliklerin yanı sıra kurumsal ve sosyal sorunlar gündeme geldi. Bilimsel program çerçevesinde onkolojinin tüm disiplinleri ile 10 Tümör Konseyi, 11 konferans, 29 panel,13 sözel bildiri oturumu, 1 karşıt görüş oturumu, 7 uydu sempozyumu, 2 yuvarlak masa, 1 ana oturum, 1 genç onkologlar oturumu ve 1 genç radyasyon onkologları oturumunda ele alındı. Bu yıl kongremizde kabul edilen sözel, e-sözel ve e-poster olarak toplam bildiri sayımız 641. En iyi çalışmalar içinde 3 bildiri de ana oturumda sunuldu. Gelenekselleşen ödüllerimiz sahiplerini buldu.’’

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 27


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ÇOCUKLUK ÇAĞI KANSERLERİNDE ERKEN TEŞHİSLE TEDAVİ BAŞARIMIZ OLDUKÇA YÜKSEK”

Prof. Dr. Emel Ünal Türk Pediatrik Onkoloji Derneği Başkanı 23.UKK Başkanı

Çocukluk çağı kanserleri tüm kanser vakalarının yüzde 1.3’ünü ve tüm kanser ölümlerinin yaklaşık yüzde 1’ini oluşturmaktadır. Milyonda olmak üzere ABD’de 137.9, Norveç’te 143.2, İsveç’te 149.4, İngiltere’de 118.2 ve Türkiye’de 131.3’tür. Türkiye’de çocukluk kanserleri görülme sıklığı batıyla benzerlik gösteriyor.Yüksek gelir düzeyindeki ülkelerle benzer oranlarda. diyebiliriz. Her yıl yaklaşık 3500 çocuk kanser tanısı almaktadır. LÖSEMİLER ÇOCUKLUK ÇAĞINDA EN SIK GÖRÜLEN KANSER TÜRÜ İlk sırada lösemileri görmekteyiz . İkinci sırada lenf kanserleri üçüncü sırada merkezi sinir sistemi tümörleri ile karşı karşıyayız. Çocuklarda görülen kanserlerin tip, tedaviye yanıt ve sağ kalım açısından erişkin kanserlerine göre farklılıklar göstermektedir. Çocukluk çağı lösemileri en sık görülen kanser türü olup, verilere göre; Türkiye’deki vakalar içinde yüzde 35.5 ile yılda yaklaşık bin çocuğu etkilemektedir. Lösemileri yüzde 18.5 ile merkezi sinir sistemi tümörleri, yüzde 13.5 ile lenfoma, ardından Nöroblastoma, Wilms tümörü yumuşak doku sarkomları, kemik tümörleri ve cilt kanseri olmak üzere diğer tümörler takip etmektedir. ERKEN TEŞHİSLE TEDAVİ BAŞARISI YÜKSEK Çocuklarda her iki cinsiyette de rastladığımız lenfomalar, merkezi sinir sistemi tümörleri ve lösemiler yıllar içinde çok disiplinli tedavi yaklaşımlarının, kemoterapi, radyoterapi ve cerrahideki gelişmelerle birlikte ülkemizde de çocukluk çağı kanserlerindeki yaşam oranlarının arttığını memnuniyetle görmekteyiz. 2002 yılında beri Türk Pediatri Onkoloji Grubu Derneği ve Türk Pediatrik Hemotoloji Derneği kanser kayıtlarını düzgün olarak tutmaya başladı. Bu kayıtlarının sonuçlarına göre; Türkiye’de çocukların tüm kanser tanısı içinde yüzde 65.8’inin yani her 10 kanser hastası çocuktan 6-7’sini iyileştirme şansımız var. Alt gruplara indiğimizde yüzde 80-90’lara varan iyileştirme de söz konusu. Günümüzde 70 merkezde kemik iliği kök hücre nakli yapabiliyoruz ve bazı kanser türlerinde bu tedavi seçeneklerini kullanıyoruz. Bugün artık tedavilerde standart programların yanı sıra bazı akıllı moleküllerin hedefe yönelik tedavilerin da 28 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

devreye girmesiyle iyileşme oranları çok arttıığını görmekteyiz. Bugün ülkemizdeki onkoloji merkezlerinde çocukluk çağı kanserlerine tanı konulabilmekte ve uluslararası standartlarda tedavi edilebilmektedir. Ulusal verilerin analizleri sonucunda, tüm çocukluk çağı kanserlerinde yaşam oranı yüzde 70 civarındadır. Bu sonuç, gelişmiş ülkelerde de yüzde 7080’dir. Hedefimiz yüzde 80’leri yakalayabilmektir.Erken tanı ve tedavi yöntemlerinin giderek artması, çoklu disiplin yaklaşımı ile tedavi başarımızda daha da gelişme sağlayacaktır. AİLELER SEMPTOMLARA DİKKAT ETMELİ Çocukluk çağı kanserlerine ilişkin bir tarama programı ne yazık ki yok. Yine de erken teşhisle tedavi başarı oranları yüksektir. Bu nedenle, iştahsızlık, solukluk, halsizlik, çabuk yorulma, hızlı kilo kaybı, eklem şişliği ve kemik ağrıları, ciltte kırmızı noktalar veya morarmalar ile ortaya çıkan cilt altı kanamaları, burun ve diş eti kanamaları, ateş, boyunda şişlikler, herhangi bir bölgede ele gelen kitle gibi semptomların varlığında dikkatli olunmalı ve en yakın sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. AŞISIZ ÇOCUK KALMAMALI. ANTİBİYOTİK KULLANIMINA DİKKAT EDİLMELİ Çocuk yaş grubunda tüm çocukların mutlaka aşılanması gerekiyor. Tüm çocukluk çağı aşıları ile birlikte karaciğer kanseri ile ilişkili Hepatit B aşısını çok önemsiyoruz. Yine rahim ağzı kanseri açısından 11 yaşından itibaren çocukların aşılanmasının geleceği koruma açısından önemli buluyoruz. Genetik bir mutasyon sonucu genetik yapısının olabileceği durumunu göz önüne alarak ailede kanser olan gruplarda mutlaka daha dikkatli izlenmesi gerektiğini çocuklar için de belirtiyoruz. Bir çocuk için immün sistemin gelişimi çok önemli. Çocuklar enfeksiyonlar geçirerek immün sistemlerini geliştirecekler. Yılda 6-8 kez belki ateşlenecekler. Ateşle birlikte direnç gelişecek. Çocuklarda genelde viral enfeksiyonlar görülüyor ve maalesef antibiyotik çok yaygın kullanılıyor. Antibiyotik kullanımının bu hastalıklarda hiç bir yeri yok. Antibiyotik direnci gelişiyor ve gerçekten ihtiyaç olduğu durumlarda antibiyotik seçiminde zorlanıyoruz. TEDAVİDE BAŞARI ÖMÜR BOYU TAKİP GEREKTİR Tedavi başarısının yüksekliği ile çocuklarımızın önlerinde beklenen yaşam süresinin uzunluğunu da göz önüne alarak; erken ve etkin tedaviyi, en iyi hizmete erişimi, yaşam kalitesini, geç yan etkilerin izlenmesini, psikososyal yaklaşımı daha da önemli hale getirdiğinin altını çizmem gerekiyor. Çocuk hekimi olarak sadece o çocuğun değil tüm ailenin de hastalandığını görüyorum. Dolayısıyla kanserden korunmak yöntemlerini vurgulamak ve bu yönden aileleri bilgilendirmek temel amaçlarımızdan biri olmalı.


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KANSERLE MÜCADELE STRATEJİMİZ: KORUNMA ERKEN TANI ETKİN TEDAVİ

Prof. Dr. Mahmut Gümüş Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) Başkanı 23.UKK Eş Başkanı

Bu tedavi yaklaşımları hem yaşam süresi üzerine olumlu etkileri hem de yan etki profillerinin daha baş edilebilir olmaları nedeniyle günümüzde kemoterapinin yerini almakta ve gelecekte ümit vadeden bir tedavi yaklaşımı olmaktadır.

Kanserle mücadelemizde kanserden korunma, erken tanı ve etkin bir tedavi stratejisi üç ana başlığı oluşturmaktadır. Bu başlıklardan her bir alanda yapılacak çalışmalar ve oluşturulacak yaklaşımlar ciddi bir sağlık sorunu olan kanserle başa çıkmamızı kolaylaştıracaktır.

. KORUNMA

SİGARA OBEZİTE HAREKETSİZ YAŞAM.. Bilindiği gibi kanserle ilişkilendirilmiş değiştirilebilir risk faktörlerinin (tütün ürünleri kullanımı, şişmanlık vb) belirlenmesi ve bunlarla etkin bir mücadele sürdürülmesi belirgin bir şekilde kanser sıklığında azalmaya yol açacaktır.

. TARAMA

KETEM TARAMALARI ERKEN TANI VE TEDAVİDE ÖNEMLİ YOL KAT ETMEMİZİ SAĞLADI Bunun yanı sıra erken tanı amaçlı tarama modelleri ve bu yaklaşımların geniş toplum kesimlerinde kabul görmesi ve uygulanması yine erken tanıyı sağlayacak ve hastalarımızın daha kolay ve daha yüz güldürücü bir tedavi sonucuna ulaşmalarını sağlayacaktır. Sağlık Bakanlığının katkıları ve halkın bilinçlenmesi, KETEM programlarının hayata geçmesi özellikle bazı kanserlerde erken tanı ile tedavide başarı sağladı.

. TEDAVİ

HEDEFLİ TEDAVİLER VE İMMUNOTERAPİ YAKLAŞIMLARI GELECEKTE ÜMİT VADEDEN TEDAVİ YAKLAŞIMI OLMAKTADIR Yüzyılın başından itibaren kanserin oluş mekanizmalarının anlaşılması ile direkt hızlı bölünen kanser hücrelerini seçici olmaksızın hedefleyen kemoterapi yerine, tamamen olmasa da büyük ölçüde kanserle ilgili gelişme süreçlerini baskılayan hedefli tedaviler ve bireyin bağışıklık sisteminin aktiflenmesi üzerinden etkili olan immunoterapi yaklaşımları ve bu yaklaşımların birlikte kullanımı tedavideki yerini büyük ölçüde almıştır.

Tüm bu çabaların ötesinde hastalarımızın kanserleri ile baş ederek yaşamalarını sağlayacak yaşam kalitesinde artış ve yaşam süresinde iyileşme etkin tedavi yöntemlerinin hayata geçirilmesi ile sağlanabilecektir. Kanserle uğraşan hekimler olarak kanserin birlikte yaşanabilir bir hastalık olarak hipertansiyon, şeker hastalığı ve benzer hastalıklar gibi bir kronik hastalık haline getirmeyi amaçlıyoruz. Özellikle başta meme kanseri ve kalın barsak kanserleri olmak üzere farklı kanser türlerinde bunu başardık.Bu konudaki başarı özellikle yapılan klinik çalışmalar ile etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ve yaşam kalitesine yönelik gayretlerin sonucudur. MALİYET YENİ TEDAVİLERE ENGELLEYİCİ BİR FAKTÖR Tüm bu olumlu gelişmelerde tedavi maliyetleri ülkemizde de dünyanın çoğu ülkesinde olduğu gibi tedaviye ulaşmada engelleyici bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada araştırma geliştirme faaliyetlerine ağırlık vermek, biyoteknolojik ürünlerin üretim süreçlerine katılmak ve etkin kullanım anlamında akılcı ilaç uygulamalarını göz önünde bulundurmak hastalarımızın bu tedavilere ulaşımı konusunda yapılması kaçınılmaz yaklaşımlardır. Görüldüğü gibi kanser çok yönlü olarak ele alınması gereken ve farklı açılardan değerlendirilerek çözüm üretilmesi gereken bir sağlık sorunudur. Tüm bu hususları göz önünde bulundurarak yapılacak çok yönlü mücadele başarının en temel gereği olarak karşımızda durmaktadır. Bu konuda gerçekleştirilecek multidisipliner yaklaşımlar ve işbirlikleri kanserle mücadelede umutlarımız artıracak ve hepimiz için daha olumlu sonuçlar doğuracaktır. Sloganımız; ‘‘Kanseri birikte yaşanabilir kronik bir hastalık haline getirmek.’’ Mücadelemizde alınacak tedbirlerle kanserin üçte birini, önlemek mümkün. Bu mücadelenin sonucunu sigara ile mücadelede gördük ancak, aşağıya inen bir eğri şimdilerde zaaflar neticesinde tekrar yukarıya çıkmaya başladı. Sağlıklı bir toplum için tüm paydaşların desteğine ihtiyacımız var.

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 29


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

STEREOTAKTİK RADYOTERAPİ TEKNOLOJİSİ RADYOTERAPİ UYGULAMALARINI FARKLI BİR BOYUTA TAŞIDI Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam Türk Radyasyon Onkolojisi Önceki Dönem Başkanı 23. UKK Eş Başkanı Radyasyon Onkolojisi alanında hızlı teknolojik gelişmeler sonucunda konvansiyonel radyoterapi tedavi yöntemlerinden 3 boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) ve Yoğunluk ayarlı radyoterapi (IMRT)’ye doğru büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Radyoterapinin temel prensibi olan; normal dokuların aldığı ışın dozunu azaltıp, tümör dozunu artırmak 3BKRT ve IMRT’nin ana prensibini oluşturur. Sonuç olarak artan tümör dozu, tümör kontrol oranı ve dolayısıyla tedavi kazancını artırır; azalan normal doku dozu ile de tedaviye bağlı yan etkiler önemli ölçüde azalmaktadır. Bu gelişmeler sonucunda IGRT (Görüntü kılavuzluğunda radyoterapi) ve adaptif radyoterapi uygulamaları ihtiyacı doğmuştur. Günümüzde ışın tedavisi daha kısa sürede daha etkin (ablatif) dozlarda uygulanabilen stereotaktik radyoterapi teknolojisi ile radyoterapi uygulamaları farklı bir boyuta taşınmıştır. SBRT YÖNTEMİ ÖNEMLİ BİR TEDAVİ SEÇENEĞİ Erken evre akciğer kanserlerinde tıbbi olarak ameliyat olamayan hastalarda, kılavuzlara da giren tedavi seçeneği Stereotaktik Radyoterapi (SBRT) olmuştur. Bu konuda TROD çok merkezli çalışma sonuçlarımız da uluslararası literatür ile benzer şekilde cerrahisiz bu hastalarda SBRT ile %80 üzerinde kontrol sağlamıştır. Geçen yıl sonu açıklanan sonuçlarda ise tıbbi olarak ameliyat olabilen hastalarda da SBRT yönteminin önemli bir tedavi seçeneği olduğu ortaya konmuş ve 10 yıllık sonuçlarda cerrahiye benzer olduğu gösterilmiştir. Kongrede meme kanseri çalışmalarında hipofraksiyone dediğimiz daha kısa süreli RT uygulamaları tartışılmış ve artık radyoterapinin daha kısa sürede daha etkin olarak uygulanabileceği vurgulanmıştır. SBRT özellikle cerrahi tedavilerin çok zor olduğu pankreas tümörleri ve karaciğer HCC olgularında da güvenle ve oldukça etkin şekilde uygulanabilmektedir. Davetli yabancı konuşmacımızdan MD Anderson Kanser Merkezi’nden Prof. Dr. Albert C. Koong tarafından deneyimlerin paylaşıldığı bu konuda halen devam eden çalışmalar mevcuttur. Önümüzdeki yıllarda akciğer tümörlerindekine benzer şekilde SBRT ile pankreas ve karaciğer tümörleri tedavisinde SBRT nin önemli bir tedavi seçeneği olacağı ön görülmektedir. 30 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

RADYASYON ONKOLOJİSİNDE GÜNCEL DURUM VE GELİŞEN TEDAVİLER Son yıllarda kanser tedavisinde çığır açan immünoterapi yaklaşımları özellikle belli tekniklerde radyoterapinin de uygulanması ile çok daha yüksek tedavi yanıtını beraberinde getirmektedir. Daha önce radyoterapinin etkin olmadığı tümörlerde etkinlik artabilmekte ve seçili metastatik (yayılmış hastalık odakları) olgularda da metastaz odağına yüksek radyasyon verilmesi ile hem o bölgedeki tümör hücrelerini öldürebilmekte, hem de vücudun bağışıklık sistemin aktifleyerek sistemik olarak uygulanan ‘immünoterapi’ nin etkinliğini arttırabilmektedir. Özellikle hem tedavi bölgesindeki yanıt hem de tedavi bölgesi dışında da görülebilen immünolojik yanıtlar önümüzdeki yıllarda immünoterapi ve radyoterapi birlikteliğinin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. PROTON TEDAVİSİ PEK ÇOK TÜMÖR TİPİNDE GÜVENLE UYGULANABİLMEKTEDİR Kongremizde radyoterapide Proton tedavisinin yeri ile ilgili iki konuşma yapan konuğumuz Maryland Üniversitesi’nden Prof. Dr. Robert S. Malyapa beyin tümörleri ve çocukluk döneminde görülen tümörlerde proton tedavi sonuçlarını paylaşmıştır. Siklotron veya sinkrotron adı verilen cihazlarda hızlandırılan protonların tedavi amaçlı kullanımlarına proton terapi adı veriliyor. Proton teknolojisi tümör bölgelerini yüksek dozda ışınlarken hızla doz düşüşü ile normal dokuları da koruma özelliğine sahiptir. Bu sebeple pek çok tümör tipinde güvenle uygulanabilmektedir. Fakat özellikle çocukluk yaş dönemi uygulamaları ve kafa kaidesi tümörleri için önemlidir. Sonuç, günümüzde radyasyon onkolojisindeki teknolojik ilerlemeler sayesinde radyoterapi daha güvenle uygulanabilen ve bu nedenle de daha etkin bir tedavi metodu haline gelmiştir. Özellikle IMRT ve 3BKRT uygulanan hastalarda mümkün olduğunca görüntüleme kılavuzluğundan faydalanmak hem yan etki hem de tedavi başarısı açısından çok önemlidir. Yüksek dozlara çıkılan, stereotaktik radyoterapi uygulamaları ile kanser tedavilerinde hastalığın kontrolü daha da artmaktadır. Fakat esas olan teknolojinin doğru ve eğitimli ellerde kullanılması ve kanser tedavisinin iyi bir ekip tedavisi olarak yapılmasının şart olduğudur.


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA KANSER TEDAVİSİYLE İLGİLİ ODAKLANMAMIZ GEREKEN ALANLAR VAR... Prof. Dr. Serdar Turhal Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Başkanı

Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) 1992 yılından beri her yıl, geçen yıl içinde kanser hastalığının tanı ve tedavisinde en önemli gelişmeleri, üyeleriyle ve kamuoyuyla paylaşmaktadır. 2019 yılı raporunda yeni tedaviler, kanserin yönetimi, genetk analizler, mikrobiyomun önemi ve gerek kanser gelişimi gerekse tedaviye olan cevapları gibi gelecekte odaklanılması önerilen konular yer almaktadır. Mikorobiyata konusu son dönemlerde kanser ilişkisi çok konuşuluyor. Bu konu hızlı bir şekilde gelişiriyor ve gelecekte bunu tedaviye nasıl entegre edeceğimizi daha çok konuşuyor olacağız. Nadir kanserler tüm kanserlerin yaklaşık yüzde 20 sini oluşturmaktadır. Gelişen teknoloji sayesinde bu kanserlerin tanısı ile ilgili daha ayrıntılı bilgi sahibi olunca yeni hedefe yönelik tedavilerin bazı nadir kanserlerde çok başarılı olduğu ortaya çıktı. Bu nedenle de nadir kanserlerin yönetimi bu senenin en önemli kanser tedavi gelişmesi olarak düşünüldü. Bu nadir kanserler arasında tiroid ve bağ dokusu kanserlerinin alt tipleri, bazı özel barsak ve rahim kanseri, tendon kanseri vardır. Meme kanseri hastalarında yapılan moleküler genetik analizle hangi meme kanserinde kemoterapi verilmeden de başarılı olabileceğimizi ortaya koyan çalışma 2019 yılının önemli gelişmelerinden birisi olarak görüldü. Meme kanseri seyriyle ilintili 21 genin analiziyle yapılan bu çalışmada hastaların yüzde 70 kadarında kemoterapiden kaçınmanın mümkün olabildiği görüldü. Hormon reseptör pozitifliğine sahip ve lenf nodlarına yayılımı olmayan hastaların %70’inde bu moleküler genetik analiz sayesinde kemoterapiye ihtiyaç olmayabileceği gösterildi. Bunların dışında hedefe yönelik tedaviler geçtiğimiz yıl dikkati çeken sonuçlar verdi. Bu çalışmalardan biri böbrek kanserinde iki ayrı hedefe yönelik tedavinin beraber kullanılması, yeni altın standart tedavi olarak belirlendi. Yine cilt kanserinin agresif seyreden bazı tiplerinde hedefe yönelik tedavi ilaçlarıyla çok iyi sonuçlar alınabildiği rapor edildi. Vücudumuzda bizimle beraber yaşayan bakterileri tanımlamakta kullandığımız mikrobiyom ile ilgili olarak da teknolojik gelişmelerdeki yenilikler sayesinde mikrobiyomun gerek kanser gelişimi gerekse tedaviye olan cevaptaki önemi ile ilgili yeni bilgiler ortaya çıktı. Özellikle baş boyun kanserlerinde ortaya çıkan bu bilgiler sayesinde önümüzdeki yıllarda vücudumuzdaki bakterilerin manipülasyonuyla kanser dâhil değişik hastalıkların oluşumu ve seyri üzerinde olumlu etkiler sağlayabileceğiz gibi görünüyor.

ASCO 2019 Raporunda Dikkat Çeken Başlıklar

. . . . . . . . .

ASCO tarafından önümüzdeki yıllarda kanser tedavisiyle ilgili odaklanmamız gereken alanlar olarak: Hedefe yönelik tedavilerin hangi hastalarda başarılı olacağıyla ilgili daha yetkin stratejiler geliştirilmesi, Cerrahi tedavi sonrası görülen bir hastalık kalmadığı dönemde verdiğimiz koruyucu tedavinin (adjuvan) hangi hasta grupları için daha iyi sonuç vereceğini saptayacak yöntemler bulunması, Solid tümörler için de hücresel tedavilerin geliştirilmesi (CAR-T tedavileri), Çocukluk çağı kanserlerinde bireysel tedavi yaklaşımlarının artması, Yaşlı kanser hastalarındaki tedavi yaklaşımlarının iyileştirilmesi, Kanser araştırmalarına tüm kanser hastalarının erişiminin kolaylaştırılması, Kanser tedavilerinin uzun dönemli yan etkilerini azaltacak yöntemler geliştirilmesi, Kilo fazlalığını azaltarak bunun kanserin gerek ortaya çıkması, gerek seyrindeki olumsuzlukların en aza indirilmesi, Kansere dönüşebilecek lezyonların erken saptanmasıyla ilgili yeni stratejiler geliştirilmesi, önümüzdeki yıl içinde odaklanılması gereken ihtiyaç alanları olarak belirlendi.

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 31


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PROTON TEDAVİSİ Özellikle Çocuk Kanserleri İçin Önemli! Ancak, Ülkemizde Proton Tedavi Merkezi YOK! Prof. Dr. Yavuz Anacak Türk Radyasyon Onkoloji Derneği Başkanı

Kanser genellikle ileri yaşların hastalığı olarak bilinmesine rağmen dünya’da her yıl 200.000 çocuğa kanser tanısı konuyor. Türkiye’de ise WHO verilerine göre her yıl 4700 çocuk kansere yakalanıyor ve bu çocukların yaklaşık 1400’ü maalesef kanser ve buna bağlı problemler nedeniyle yaşamını yitiriyor. Son 30 yılda çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde çok önemli ilerlemeler sağlandı, hastalıktan kurtulma oranları günümüzde %70-80 düzeylerine ulaştı. Hastaların yaşamlarının uzaması bir dizi sorunu da beraberinde getiriyor. Bu çocukların önünde yaşayacakları uzun bir ömür var. Bu süre içerisinde kanser tedavisinin kalıcı etkilerine maruz kalıyorlar. Hastaları kanserden kurtarmak için kullanılan cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi çocuklarda erken dönemlerde geçici ve geç dönemlerde de kalıcı yan etkilere neden olabiliyor. Çocukların büyüme ve gelişmesinde gerilik, hormonal bozukluklar, ortopedik gelişme defektleri, boy kısalığı, beyin gelişiminde gerilik, kısırlık ve tedaviye bağlı yeni kanserlerin oluşması bunlar arasında en önemlileri. Hiçbir kanser uzmanı uyguladığı tedavi nedeniyle çocukların ileriki dönemlerde yaşamının olumsuz etkilenmesini istemiyor, dolayısıyla bu yan etkileri olabildiğince azaltmak için tüm dünyada yoğun bir uğraş veriliyor. PROTON TEDAVİSİNİN AVANTAJLARI Radyoterapi çocukluk çağı kanserlerinin tedavisinde sağlanan olağanüstü başarının en önemli yöntemlerinden birisi ve pek çok çocukluk çağı tümörünün tedavisinde vazgeçilmez bir yeri var, ancak radyasyonun da çocukların gelişimi üzerine olumsuz etkisi olduğu çok iyi biliniyor. Çocukluk çağı kanserlerinin tedavisi ile uğraşan radyasyon onkologlarının en önemlisi hedefi gelişmiş teknolojileri de kullanarak yan etkileri en aza indirmek. Bu hedefe ulaşmada son yıllarda giderek yaygınlaşan proton tedavisi de çok önemli bir rol oynuyor. SAĞLIK DOKULAR KORUNUYOR Protonların doku ve organlardaki doz dağılım özellikleri klasik radyoterapide kullanılan elektron ve foton partiküllerinden çok daha iyi ve bu özellikleri nedeniyle kanserli dokulara yeterli bir radyasyon dozu verilirken etrafındaki sağlıklı dokular ve organlar radyasyonun zararlı etkilerinden korunabiliyor. Bu avantajı nedeniyle proton tedavisi radyasyon onkologları tarafından giderek daha sıkı uygulanmaya başladı. Sağlam 32 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

dokuları koruyucu etkisi nedeniyle proton tedavisi özellikle çocuklarda daha fazla tercih ediliyor ve son 10 yılda yapılan araştırmalarda başarılı sonuçlar alınması da proton tedavisinin hızla yaygınlaşacağının habercisi. TÜRKİYE’DE OLDUKÇA GELİŞMİŞ BİR RADYOTERAPİ ALT YAPISI VE İYİ YETİŞMİŞ İNSAN GÜCÜ VAR. Ülkemizde 120’de fazla radyoterapi merkezinde 600 kadar radyasyon onkolojisi uzmanı görev yapıyor ve hastaların radyoterapiye erişiminde güçlük yaşanmıyor, ancak ülkemizde henüz bir proton tedavi merkezi yok. Her yıl bu pahalı tedaviye gereksinim duyan yüzlerce hasta yurtdışındaki tedavi merkezlerine gitmek zorunda kalıyorlar. Bu da hem tedavide gecikmelere neden oluyor, hem de Sağlık Bakanlığının bütçesine önemli bir yük oluşturuyor. AMERİKA VE AVRUPA DA PROTAN TEDAVİ MERKEZLERİNİN SAYISI ARTIYOR Avrupa ve Amerika’daki merkezlerin sayısı çoğaldı. Tedavi maliyetleri tek bir hasta için Avrupa’da 80-100 bin Euro ve Amerika’da 150 bin USD civarında. Gönderdiğimiz hastalarda bazen prosedürlerden dolayı tedavileri gecikiyor bazınhastalar daha gitmeden hastalığı nüksediyor. TÜRKİYE’DE HASTALARIN KOLAYCA ULAŞABİLECEĞİ PROTON MERKEZLERİNİN OLUŞTURULMASI SON DERECE ÖNEM TAŞIMAKTADIR. Bir proton merkezinin tasarlanmasının, inşaatının ve faaliyete geçmesinin en az 5 yıllık bir süre gerektirdiği göz önünde tutulduğunda Türk Radyasyon Onkoloji Derneği olarak Sağlık Bakanlığı ve kanser tedavisi ile ilgili diğer kurum ve kuruluşları acilen harekete geçirmeye çağırıyor ve proton tedavisinin geliştirilmesi konusunda işbirliği öneriyoruz. Erişkinlerde bazı kanser türlerinde de kullanılan proton tedavisİ yüksek dozda kullandığımız radyasyon tedavisinin yan etkilerine karşın, özellikle çocuklarımız için önemini bir kez daha belirtmekte yarar görüyoruz. Özellikle kafa tabanı yerleşik tümörler ve yine erişemediğimiz bazı tümörler için daha güvenli daha iyi bir tedavi.


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kanser Tedavisinde ÇIĞIR AÇICI TEDAVİLER UMUT VAAD EDİYOR Son 10 yılda onkolojide çok önemli gelişmeler oldu. Onkolojide sadece kemopterapi verirken, özellikle son 3-4 senedir tümörün kendisini tanımaya başladıkça tümörle nasıl mücadele edeceğimizi de öğrenmeye başladık.Tümörün özelliklerine özgü özel kişisel tedaviler üretilmeye ve bunların hastalara kullanması ile önemli adımlar atılmış oldu. 80’li yıllarda çalışmalarına başlanan immünoterapiler diğer tedavilerden farklı olarak tümörü değil, hastanın bağışıklık sistemini hedef almaktadır. Diğer bir ifadeyle, hastanın kendi bağışıklık sitemindeki T-lenfositleri üzerinden etki göstererek bağışıklık sistemini harekete geçirip tümöre karşı bir savaş başlatmaktadırlar.

Prof. Dr. Ahmet Bilici 23. UKK Bilimsel Sekreteri

Tedavinin en önemli avantajı bağışıklık sistemini hedef aldıkları için tümör tipinden bağımsız bir şekilde etkinlik söz konusudur. Bu ilaçlarla akciğer kanseri, böbrek kanseri, lenf kanseri, melanom gibi bazı tümörlerde de çok olumlu sonuçlar alınmış ve tüm dünya da kullanılmaya başlanılmıştır.

TEDAVİNİN ETKİ ALANLARI Özellikle akciğer evre 4 hastalarında iyi sonuçlar alabiliyoruz. Bazı hastalarda yaşam kalitesini bozmadan tümörü ile yaşamasını sağladığından, en çığır açan tedavi olarak söyleyebiliriz. Yan etkileri çok az ve tolere edilebilir etkiler. En büyük dezavantajı, maliyet. Şu ana bazı tipler için geri ödeme sistemine alındı. Ruhsat aşamasında bekleyenlerle ilerleyen dönemlerde uygun ortam sağlandığında daha çok hastaya ulaşmasını ümit ediyoruz. Şu an için her hastaya ve her kansere uygunlanmamasındaki en önemli diğer bir husus, bu ilaçların çok ilerlemiş evre hastalarda etkili olması. Bazı hastalarda tümör tamamen ortadan kaybolurken, bazılarında ise baskı altında olan bağışıklık sisteminde bir denge sağlayıp hastanın tümörünün kontrol altında kalmasını sağlamaktadırlar. Böylece de hastalar kemoterapiye kıyasla daha kaliteli ve daha az yan etkili bir yaşam sürebilmektedirler.

Kanserden Korunmada BU ÖNERİLERE DİKKAT! Kanserden korunmak için özellikle kilolu olmamaya günümüzün belli kısmında hareketi artırmaya, yürüyüşle zinde olmaya çalışmak önemli. Mucizevi bir beslenme şeması yok ama olabildiğince baklagillerden sebzelerden zengin bir beslenme planı uygulanmalıdır. Meyveleri ihmal etmeyecek karbonhidrattan çok korkmayacak ama ağırlıklı karbonhidratla beslenmeden uzak bir yol izlemek gerekimektedir. Hastalarımızın beslenme ile ilgili en sık sorduklardan sorulardan biri kırmızı etten tamamen kaçalım mı? Elbette hayır. Ama işlenmiş gıdalardan uzak durmak önemli. Özellikle tatlandırılmış ve şekerli içeceklerin tüketmeyin ya da az tüketilmesini öneriyoruz. Alkolün aslında ne kadar azı zarar vermez diye bir miktar yok. Olabildiğince az tüketilmeli. Sigara zaten uzun yıllardır bizleri zorlayan önemli bir sorun. Sigaradan uzak bir yaşam ve özellikle çocukları ve çevremizi uzak tutmaya çalışmalıyız. Meme kanseri-emzirme ilişkisinde ise Bu konuda bir çok yapılan çalışmala mevcut. Genç kadınlarda emzirmenin özellikle meme kanserini önlemesinde önemli bir yeri var.

Prof. Dr. Uğur SELEK TROD Üyesi

Çocukluk Çağı Kanserlerinin Tedavisinde ÜLKE OLARAK YETERLİLİĞE SAHİBİZ Tüm Kanserin tanı, tedavisi ve yönetiminde birçok Avrupa ülkesi ile aynı düzeye geldik, hatta birçok hasta Türkiye’ye tedavi olmak için gelmektedir. Gerek bu konuda gelişmiş hastanelerin, eğitim kurumlarının varlığı gerekse özel sektörün de bu konuda yapmış olduğu girişimlerle tanıda, tedavide ve kanserin moleküler alt yapısını irdeleme konusunda ciddi ilerleme kaydettik. Tüm diğer kanserlerde olduğu gibi çocukluk çağı kanserleri de artık moleküler özelliklerine göre sınıflanıyor ve tedavi seçenekleri buna göre belirleniyor. Lösemilerden beyin tümörlerine, merkezi sinir sistemi tümörlerine, yumuşak doku sarkomlarına böbrek tümrlerine kadar tümör genetiğine göre tedavide yeterliliğe sahibiz. Gelecekte ülkemizde de bu konuda başarılı atılımlar yapılacağına inanıyorum.

Prof. Dr. Cengiz Canpolat

TPOD İkinci Başkanı

Akıllı moleküller kanser hücresinin bağışıklık hücreleri tarafından öldürülmesini sağlayan check-point inhibitörleri kadar her türde moleküler özelliklerine göre tedaviler pediatrik hastalarda çok rahat kullanabildiğimiz ilaçlar değil. Bu ilaçları ancak indikasyon dışı kullanabiliyoruz ya da onay alarak kullanabiliyoruz. Bunlarda yakın bir gelecekte ülkemizde yaygınlaşacaktır. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 33


SAVAŞÇI HÜCRELERİN AKIL HOCASI: İMMÜNOTERAPİ ‘‘Kanser dünyada ve ülkemizde en sık görülen hastalıklar sıralamasında 3. ve ölüm nedenleri arasında 2. sırada yer alıyor. Dünyada her yıl 14 milyon insan kanser tanısı alıyor, ülkemizde de her yıl yaklaşık 150 bin yeni kanser olgusu teşhis ediliyor. İyi haber ise; kanser tedavisinde atılan dev adımlar sayesinde vücuda yayılmış ileri evre kanserlerde dahi, henüz birkaç yıl öncesine dek hayal bile edilemeyen başarılı sonuçlara ulaşılması ve hastaların yaşam konforunu bozmadan sağ kalım sürelerinin uzatılabilmesi. Kanser tedavisinde tıp dünyasının bakış açısını kökten değiştiren ve son yıllara damgasını vuran en önemli gelişme ise ‘sihirli mermiler’ olarak adlandırılan ‘immünoterapi’ tedavisi. Vücudun kendi bağışıklık hücrelerinin kanser tedavisinde kullanılabilmesi, yani immünoterapi, onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak nitelendiriliyor. Bunun nedeni ise ‘immünoterapi’ denilen bağışıklık sistemindeki hücreleri uyararak savaş başlatan bir yöntem olması. Bu özelliğiyle tedavi edilemeyen bazı kanser türlerinde bile tam şifa sağlayabiliyor. Üstelik kemoterapide gelişen saç dökülmesi, mide bulantısı ve kusma gibi hastanın yaşam kalitesini oldukça düşüren ciddi yan etkiler oluşturmuyor. Kanser tedavisinde sağladığı bu önemli faydaları nedeniyle tıp dünyasında immünoterapi ile ilgili yapılan çalışmalar hız kesmeden devam ediyor. Uzmanlara göre; bu yöntem gelecekte Tüm onkolojik tedavilerin ‘Olmazsa Olmazı’ olacak!

34 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KANSERDE EN AĞIR TEDAVİ YÖNTEMİ OLAN KEMOTERAPİNİN PEK ÇOK KANSER TÜRÜNDE TEK TEDAVİ SEÇENEĞİ OLDUĞU ÇAĞ ARTIK KAPANDI

Kanserde en ağır tedavi yöntemi olan kemoterapi pek çok kanser türünde tek tedavi seçeneği olduğu çağın artık kapandığını söyleyen Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Demir, günümüzde hedefe yönelik tedaviler, biyolojik tedaviler ve immünoterapiler gibi yöntemler sayesinde tedavisi mümkün olmayan kanserlerin bile yıllarca kontrol altında tutulabildiğine dikkat çekiyor. KEMOTERAPİDEN FARKLI OLARAK TÜMÖRÜ DEĞİL BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ HEDEF ALIYOR İmmünoterapinin onkoloji alanına sağladığı en önemli katkı, tedavi edilemeyen bazı kanser türlerinde bile tam şifa sağlayabilmesi. Örneğin metastatik akciğer, kolon ve mide kanserleri tam tedavi edilemez hastalıklardı. Elbette ki tümü değil ama bu kanser türlerinde belli genetik bozukluğu olan hastalarda mucizevi sonuçlar görmek bizi çok heyecanlandırıyor. Yakın bir gelecekte immünoterapinin de tüm onkolojik tedavilerin olmazsa olmazı olarak yerini alacağını düşünüyoruz. VÜCUDUN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ UYARIYOR Bağışıklık sisteminin temel görevi, kendinden olan ve kendinden olmayanı ayırt ederek, yabancı ve zararlı etkenleri yok etmek. Bağışıklık sistemi çoğu zaman kanserli hücreleri belirleyip, saldırı mekanizmasıyla bu hücrelerin gelişimini engelliyor. Bazı durumlarda çeşitli kanser türlerinin vücudun savunma mekanizmasını devre dışı bırakıyor. Böylece hiçbir savunma mekanizmasıyla karşılaşmayan kanserli hücreler kontrolsüzce çoğalıyor ve daha büyük bir alana yayılıyorlar. Onkolojik tedavilerde son yıllarda atılan en büyük adım olarak nitelendirilen immünoterapi yöntemi vücudun bağışıklık sistemini kanserli hücrelere karşı daha etkili ve daha güçlü saldırılar yapacak

şekilde güçlendirerek bu hücrelerin büyümesini ve yayılmasını durdurmayı veya hücrelerin tamamen ortadan kaldırılmasını hedefliyor. KANSERLE SAVAŞTA DÖNÜM NOKTASI OLDU İmmünoterapi aslında tıp dünyasının 70’li yıllardan bu yana bildiği bir tedavi yaklaşımı. İlk olarak geliştirilen sitokinler ile interferonlar gibi bağışıklık sistemini uyaran ajanlar tıp dünyasında büyük heyecan yaratmıştı. Ancak bu ajanlarla bağışıklık sistemi uyarılmasına ve aktive edilmesine rağmen kanser hücrelerini düşman gibi görmüyor, bu nedenle yeterli mücadeleyi veremiyordu. Dolayısıyla bu ilaçların kullanımları malign melanom ve böbrek hücreli karsinom gibi bazı kanser türleri ile sınırlı kaldı. Ancak tıp dünyası pes etmedi ve kanserin bağışıklık sistemini nasıl atlatmayı başardığını anlamak için çalışmalara devam etti. Bu çalışmalarda, vücudun kendisine hasar vermeden kanser hücrelerini ortadan kaldırma sürecinde, bağışıklık sistemi elemanları arasında çok karmaşık bir etkileşim olduğu; bu etkileşimin pek çok düzeyde farklı şekillerde denetlendiği anlaşıldı. BU ÇALIŞMALARDA ELDE EDİLEN BİLGİLER KANSER TEDAVİSİNDE ÇIĞIR AÇTI “Bugün artık biliyoruz ki kansere karşı saldırıda etkin olan T lenfositlerin, kanserli hücreyi yok edip etmeyeceği, “immun kontrol noktaları” olarak adlandırılan hücre yüzeyi moleküllerinin etkileşimlerine göre belirleniyor. CTLA4, PD-1, PD-L1 başta olmak üzere onlarca immün kontrol noktası molekülü tanımlandı. Bu moleküllerden bazıları “kanserli hücreyi öldür”, bazıları “saldırıyı frenle ve durdur” mesajı iletiyor. T hücresi aktive olmuş dahi olsa, kanserli hücreden saldırısını frenleme yönünde bir sinyal alırsa, kanserli hücreyi öldürmüyor ve geri çekiliyor. İşte bu mekaniz-

Prof. Dr. Gökhan Demir Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı

manın anlaşılması kanser tedavisinde çığır açan bir gelişme oldu. Bu bilgi sayesinde frenlenmeyi ortadan kaldıran ve “immun kontrol noktası inhibitörleri” olarak isimlendirilen ilaçların geliştirilmesinin önü açıldı. İlaçlar birbiri ardına farklı kanserlerde, önce ileri evre daha sonra erken evre kanserlerin tedavisinde üstün sonuçlara ulaşılmasını sağladı. Bu ilaçların kullanılmaya başlanması kanserle savaşta bir dönüm noktası oldu. BAZI KANSER TÜRLERİNDE TAM ŞİFA SAĞLIYOR Üretilen yeni kuşak immunoterapi ilaçları ile günümüzde küçük hücreli ve küçük hücre dışı akciğer, baş-boyun, melanom, böbrek, mesane kanserlerinde, meme ile kolon kanserlerinin bazı alt gruplarında önemli başarılar sağlanıyor. Bugün özellikle melanom ve akciğer kanserlerinin bazı türlerinde kemoterapi kullanmadan, sadece bağışıklık sistemini uyaran immünoterapilerle ileri evre hastalıkta bile tam şifa sağlanabildiğine işaret ediyor. YAN ETKİLERDE İMMÜNOTERAPİ AVANTAJI Yeni kuşak immünoterapi ilaçlarının yan etkileri geleneksel kemoterapilere göre çok daha az ve yönetilebilir. Bu yöntemde kemoterapide gelişen saç dökülmesi, mide bulantısı ve kusma gibi yaşam kalitesini ciddi şekilde düşüren sorunlar yaşanmıyor. İmmunoterapi ile en sık halsizlik, ishal ve ateş gibi yan etkiler görülüyor. Tiroit, hepatit, pankreatit, konjunktivit (gözdeki konjonktiva tabakasının iltihaplanması), hipofizit (hipofiz bezinin iltihaplanması) ve artrit gibi otoimmun reaksiyonlar olabiliyor, ancak bunlar oldukça nadir görülüyor. Tüm bu etkiler de ilaç tedavileriyle çoğunlukla kontrol altına alınabiliyor. NİSAN - MAYIS 2019 / PS 35


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kanser hastasının beslenme programı bireyseldir. Tedavi sürecinde göz ardı edilmeden gerekli ciddiyetle yürütülmelidir.

BESLENMENİN KANSER TEDAVİSİNDEKİ GÜCÜ

Uzm.Dt. Dilşat Baş

Acıbadem Altunizade Hastanesi

Kanser hastalarının tanı aldıktan sonra, önünde mücadelelerle dolu bir süreç başlar. Gerek hastalığın kendisi, gerekse uygulanan tedavilerin yol açtığın yan etkiler, hasta ve yakınlarını çaresiz hissettirir. Ne yazık ki beslenme sorunlarını çözebilecek ‘Sihirli besinler’ ve mucize diyetler’ yok. Kanser hastalarının yeterli ve dengeli beslenmesi sağlamak yaşanan sorunlara çözüm üretmek ya da başlamadan önlem alınmasını önerilmektedir. Onkoloji alanında deneyimli, klinik bilgisini bu alanda yoğunlaştırmış onkoloji diyetisyeni, tedavi süresince yeterli ve dengeli doğru beslenme planı ile hastaların bu süreci daha kaliteli geçirmelerini sağlayacaktır. İLK BELİRTİ KİLO KAYBI! Kanser hastalarında sıklıkla ilk belirtil olarak kilo kaybı karşımıza çıkmaktadır. Tümörün cinsine göre değişmekle birlikte%30-70 hastada ağırlıklı kilo kaybı 36 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

görülmektedir. Ülkemizde yapılan bir çalışmada hastaneye yatı anında kanser hastalarının %43.3’ünde beslenme riski görüldüğü rapor edilmiştir. Kilo kaybı olan hastalarda tedaviye bağlı yaşanan yan etkiler daha fazla görülmekte aktivite düzeyleri yaşam kaliteleri de beraberinde düşmektedir.%5-25 arası bir sıklıkta sepsis’in ardından kanser hastalarında en sık görülen ölüm sebepleri arasındadır. Kanser tedavisinin etkinliği, yan etkilerle mücadelede yeterli ve dengeli beslenme ile mümkün olabileceğini biliyoruz. Buna rağmen kanser tedavisinde tek başına beslenmenin mucize yaratması da beklenmemelidir. Ancak beslenme takibi ve tıbbi beslenme tedavisi kanser tedavisinde olmazsa olmazlardandır. Göz ardı edilmemeli, mutlaka tedavi protokolünün içinde yer alarak ciddiyetle yürütülmelidir. Kanser tek bir hastalık olarak görünse de, tuttuğu organ, tümör tipi, tedavi protokolleri açısından bakıldığında çok fazla alt dala ayrılmaktadır, aynı tanı aynı tümör tipine sahip hastalarda bile hastanın genel durumu farklıysa tedavi pro-

tokolu değişkenlik gösterebilir. Tam da burada; ’Hastalık yok, hasta var’’ demek doğru yaklaşımdır. Tümör hücresinin vücuttaki hareketi metabolizmaya olan etkileri hastanın iştah mekanizması üzerinde etki ederek beslenme etkiliyor. Mide bulantısı yapıyor iştahsızlık yapıyor yeme güçlüğüne sebep oluyor. Daha tanı anında hiçbir tedaviye başlamadan önce zaten iştahsızlığa sebep oluyor. Tümörün bulunduğu yere göre yan etkiler var. Örneğin midenin giriş bölümünde olan bir tümör ise yutak ile arasındaysa yutma zorluğuna sebep oluyor. Çıkışında ise sindirim güçlüğüne sebep oluyor. Kolonda ise tıkanıklık yaptığı için yine şişkinlik ve kabızlığa sebep oluyor. Eğer larenks türünde bir kanserse yine yutmak güçlükleri karşı karşıya kalıyoruz. Tedavinin yarattığı yan etkiler, cerrahi kemoterapi radyoterapi immünoterapi bunların hepsi beslenmeye dair yan etkiler oluşturabilir. Kemoterapi iştahsızlık bulantı kusma tat değişikliği en önemli kısmı. bu. Yediğiniz besinlerin tadını


ONKOLOJİ-BESLENME

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Sistem bozuluyor, hastalar kısır bir döngü içine giriyor’’

alamadığınızda onu yemeye devam etmiyorsunuz. Hasta tadını saman gibi alıyor. O yüzden de yemek istemiyor. Çünkü insan haz aldığı şeyleri devam ettirebilir. İnsanın doğası onun üzerine kurulu zaten. Ağrılar da hastayı çok olumsuz etkiliyor. İştahsızlık öyle yıkıcı bir mekanizma ki iştah azaldıkça yeme isteği kilo kaybı sürekli birbirini tetikliyor. Derken hasta bir kısır döngüye giriyor. MALNÜTRİSYON! Hastalığın kendisi ve tedaviye bağlı oluşan; kilo kaybı, iştahsızlık, bulantı, kusma, kabızlık ishal gibi yan etkiler nedeniyle malnütrisyon ve kaşeksi yani beslenme yetersizliği oluşmaktadır. Kontrollü beslenme programını uygulanmayan ya da takip edilemeyen hastalarımızın % 20-25’ini sadece yetersiz beslenme yüzünden kaybediyoruz. Bu çok önemli bir oran. Malnütrisyon; besinlerin aşırı kaybına bağlı besin gereksiminindeki artış (yaralardan, emilim bozuklulundan vb. oluşan kayıp) ve katabolizmada artış olarak tanımlanmaktadır. Kanserin kendisi veya tedaviye bağlı oluşan yan etkiler

malnütrisyona neden olabiliyor. Kanser kaşeksisi ise; aşırı ağırlık kaybıyla karakterize bir tükenme durumudur. Hem yağ hem de kas kaybı oluşur. Malnütrisyondan korunmak veya tedavi etmek için doğru beslenme planına ek olarak, kas kütlesini arttırmaya yönelik egzersizlerin de tedaviye eklenmesi modelin temelini oluşturmaktadır. DESTEK ÜRÜNLER HANGİ DURUMLARDA KULLANILMALI? Malnütrisyonu olan son 6 ayda %10, son 3 ayda%5 ağırlık kaybı olan hastalarda veya beslenme güçlüğü yaşayan hastalarda bu güçlüğe uygun tıbbi beslenme destek ürünü beslenme planına dahil edilebilir. Destek ürünler hastanın malnütrisyona ve devamında kaşeksiye girmesini engeller. Beslenmeleri yetersiz olan hastalar için enerji veya proteini artırılmış çeşitleri, lif ilaveli kullanılabilen çeşitleri vardır. Diyetisyenin önereceği beslenme planına uygun öğünlerde kişiye göre planlanan miktarlarda kullanılması önemli destek sağlayacaktr.

DİYETİSYEN TEDAVİ EKİBİNİN MUTLAK BİR PARÇASIDIR Kanser tedavisi bir ekip işidir ve tüm sağlık ekibi tedavinin her aşamasında birlikte hareket ederek tedaviyi yürütmektedir. Bu ekip içinde yer alan onkoloji konusunda uzmanlaşmış diyetisyenlerlin rehberliğinde, hastalar ve hatta yakınları tedavi süresince yeterli ve doğru bilgiyle birlikte beslenmelerini planlayabilecek, süreci daha kolay atlatacaktır. HASTA VEYA SAĞLIKLI, DOĞRU BESLENME ALIŞKANLIĞINI BENİMSEMEMİZ LAZIM Kanser oluşumunu etkileyen çevresel faktörlerin başında sigara, hatalı beslenme alışkanlıkları, alkol ve enfeksiyonlar sayılıyor. Özellikle hatalı beslenme alışkanlıklarını %25-30 oranında kanser oluşumuna katkı verdiği biliniyor. Bu nedenle sağlıklı beslenme alışkanlıklarını öğrenmek, hayata geçirmek gelecek nesillere bu alışkanlığı kazandırarak riskleri lehimize çevirmek mümkün olacaktır. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 37


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prostat Kanseri Tedavisinde Hedefe Odaklı Etkin Işınlama; 4 BOYUTLU BRAKİTERAPİ

manlı transrektal ultrason kılavuzluğunda HDR (yüksek dozda) prostat brakiterapisi uygulanır. Özellikle bu tedaviye uygun, seçilmiş hastalarda dışarıdan ışınlama yöntemi olan IG-IMRT’ye ilave olarak brakiterapi uygulanabilir.

Prof. Dr. Merdan Fayda Liv Hospital Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Radyasyon onkolojisinin en önemli silahlarından olan brakiterapi prostat kanseri tedavisinde de kullanılabiliyor. Prostat kanserinin organa sınırlı evrelerinde cerrahiye uygun olmayanlarda kullanılan radyoterapi, seçilmiş hastalara brakiterapinin eklenmesiyle daha etkin hale geliyor. Tıpkı dışarıdan ışınlamada olduğu gibi brakiterapide de minimal yan etki ile tümör etkin şekilde yok ediliyor. Liv Hospital Radyasyon Onkolojisi Uzmanı Prof. Dr. Merdan Fayda anlattı. Prostat brakiterapisiyle prostattaki kanserli doku dışarıdan değil prostatın içinden ışınlanıyor. Böylece tümör yakından, yüksek dozda ve çevredeki dokulara zarar vermeden hedef alınarak başarılı sonuçlar elde ediliyor.Liv Hospital Radyasyon Onkolojisi Kliniği’nde gerçek zamanlı görüntü eşliğinde yüksek doz hızlı prostat brakiterapisi hizmeti veriliyor. Prostat kanserli hastalara gerçek za38 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

4 boyutlu gerçek zamanlı görüntü eşliğinde yüksek doz hızlı prostat brakiterapisi nedir? 4 boyutlu prostat brakiterapisi yöntemi transrektal ultrason eşliğinde ciltten prostat dokusuna yerleştirilen plastik iğneler aracılığıyla uygulanır. İşlemin tümü eş zamanlı prostat yüksek çözünürlüklü ultrason kılavuzluğunda yapıldığından, son derece etkin bir tedavi planı yapılması ve bu tedaviyi yüksek doğrulukta uygulama imkanı sunar. Prostatın ve diğer normal dokuların gerçek zamanlı görüntüleri ışığında en etkin ve en az yan etkili tedavi planı yapılır ve uygulanır. Yaklaşık 2 saatlik genel ya da spinal anestezi altında uygulanan işlem, yerleştirilen iğnelerin çıkarılmasıyla son bulur. Ardından hasta bir hafta sonra başlayacak dışarıdan ışınlama ya da ikinci prostat brakiterapisi için davet edilir. Prostat brakiterapisinin avantajları nelerdir? •Toplam radyoterapi süresi kısalır. •Tedavi etkinliği artar. •Hormon tedavisini süresi kısaltılabilir. •Çevredeki organ ve dokuların hasarı azalır.

•Yan etkileri azdır. •İdrar kaçırma/idrar yolu darlığı görülme oranı son derece düşüktür. •Genellikle tek seansta yapılır ve kanama riski yok denecek kadar azdır. Kimlerde uygulanabilir? •Orta ve yüksek riskli prostat kanseri hastalarında dışarıdan tedaviye (IGIMRT) ilave olarak, •Daha önce radyoterapi almış nüks gelişen hastalarda fokal radyoterapi olarak, •Seçilmiş operasyona uygun olmayan düşük riskli hastalarda tek başına kullanılabiliyor. 4 B yüksek doz prostat brakiterapisinin kalıcı tohum (seed) brakiterapisine göre üstünlükleri nelerdir? •Hastanın içerisinde radyoaktif kaynak kalmayacağından hasta günlük yaşantısına normal olarak döner. •Tüm işlem süresince gerçek zamanlı görüntüleme kılavuzluğu işlem kesinliğini arttırır. •Radyoaktif kaynakların hasta içerisinde bırakılması söz konusu olmadığından bu kaynakların yer değiştirme potansiyeli de yoktur. Prostat Kanserinde gerçek zamanlı görüntü eşliğinde yüksek doz hızlı 4 boyutlu brakiterapi seçilmiş hastalarda tümörü etkin şekilde yok ediyor.


ONKOLOJİ

Kansere Karşı Yeni Bir Silah: EKSOZOM Texas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi Başkanı ve Kanser Biyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Raghu Kalluri, tanı ve tedavide kullanılabilecek doğal nanokesecik olan eksozomların, önümüzdeki yıllarda kansere karşı kullanılabilecek bir silah haline gelebileceğini belirtiyor. ‘‘Önemli Fizyolojik Görevleri Var’’ Hücreler tarafından ortama salınan nanokesecikler olan eksozomlar, 1980’li yıllarda ilk keşfedildikleri zaman istenmeyen molekülleri hücre dışına atmaktan sorumlu hücre artıkları olarak biliniyordu. Ancak son 20 yılda yapılan çalışmalar bu keseciklerin önemli fizyolojik görevleri olduğunu ortaya çıkardı. Hemen hemen tüm vücut sıvılarından elde edilebilen bu keseciklerin “hücrelerarası iletişim, sinyal iletimi, genetik materyal transferi ve immünolojik yanıtın düzenlenmesi” gibi aktivitelerde önemli rol aldığını keşfeden bilim insanları son yıllarda taşıyıcı özellikleri nedeniyle bu nanokesecikleri hem tanıda hem de tedavide kullanmak amacıyla çeşitli çalışmalara başladı. Bu konuda çalışmalar yapan bilim insanlarından Texas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi Başkanı ve Kanser Biyolojisi Uzmanı Prof. Dr. Raghu Kalluri, Yeditepe Üniversitesi’nde Biyoteknoloji Topluluğu tarafından düzenlenen 2. Uluslararası Genetik ve Biyomühendislik Öğrenci Kongresi’nde “Eksozom Biyolojisi’nin Kanser Tedavisindeki Yeri” konulu bir konuşma yaptı.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Raghu Kalluri Texas Üniversitesi MD Anderson Kanser Merkezi Başkanı ve Kanser Biyolojisi Uzmanı

“Kanser Hücrelerini Hedeflemeyi Başardık” Prof. Dr. Raghu Kalluri, eksozomların üretilmesi ve hedeflenmiş yani direkt kanser hücresine etki edecek tedaviler üzerinde çalışmaların sürdüğünü belirtti. Kendi yaptıkları çalışmalarda, içine farklı maddeler ekledikleri eksozomlarla kanser hücrelerini etkili bir şekilde hedeflemeyi başardıklarını kaydeden Prof. Dr. Kalluri, kanser tedavisi için yapılan çalışmalardan birinin klinik çalışmalarına geçtiklerini, önümüzdeki yıllarda bu klinik deneylerin daha da artarak yapılmaya devam edeceğini ifade etti. “Bireysel Tedavilerde Etkin Olacak” Eksozom biyolojisi alanındaki kanser tedavisi çalışmalarının sürdüğünü kaydeden Kalluri, yapılmakta olan klinik çalışmalarda sonuçlar çıktıkça hızlı ilerleme kaydedileceğini söyledi. Kalluri, şöyle konuştu:“Ekzozomların uygulanması ve klinik ortamlarda kullanılması ile ilgili kurallarını çok iyi belirlememiz, çalışmaların sonuçlarını değerlendirirken çok dikkatli olmamız gerekiyor. Bu kuralları belirledikten sonra, bu alandaki çalışmaların sayısı hızla artacaktır. Bu alanda, daha önce immünoterapi çalışmalarıyla birlikte bazı kanser tedavilerinde ilerlemeler kaydedildi. Bizim çalıştığımız ve denemekte olduğumuz eksozomlar da aynı sonucu verebilecek çok yüksek bir potansiyele sahip. En büyük avantajı hastanın kendi sisteminin kullanılarak kanserle savaşmasının sağlanması. Yakın gelecekte inanıyorum ki bu da kansere karşı kullanılabile-

cek çok iyi bir silah haline gelebilecek; bireysel tedavilerde yan etkilerden bağımsız bir şekilde kullanılabilecek silahlardan bir tanesi.” “Türkiye’de Bu Çalışmalar Yapılabilir” Bu çalışmaların içeriğinin bilim insanları için çok karmaşık olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Kalluriğ; “Türkiye sahip olduğu gelişmiş sağlık sistemini kullanarak belki de önümüzdeki birkaç sene içerisinde bu uygulamayı klinik ortamlara getirebilir. Yapılması basit bir işlem ama çalışma alanının genç olmasından dolayı öğrenmemiz gereken bazı şeyler var. Belki de önümüzdeki 5 yıl içerisinde elli klinik deney yapılabilecek” dedi. Ortak çalışmaları arttırmak, bilgi ve tecrübeleri paylaşmak istediğini ifade eden Prof. Dr. Kalluri, sözlerini şöyle sürdürdü “Bu konuda Türkiye’yle henüz bir ortak çalışmamız yok ama seve seve bu çalışmaları yapmayı isteriz. Türkiye’nin 80 milyon kadar nüfusu var, kanser vaka sayısında da çok güçlü bir bölge, aynı zamanda sağlık sistemleri çok gelişmiş durumda bunların hepsi birer avantaj. Bunların hepsinin kullanılması sonucunda, bu alanda ileride çok iyi işler yapılabileceğini düşünüyorum.” “Biyolojide Yeni Bir Konu” “Benim için en heyecan verici taraflarından biri biyolojide tamamen yeni bir konunun ortaya çıkmış olması. Eksozomlar yalnızca kanserde değil, sinir sistemi hastalıkları ve diyabet gibi birçok hastalıkta da kullanılabilecek. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 39


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yaprak Dölek Aydan - Prof. Dr. Muhit Özcan - Doç. Dr. Selami Koçak Toprak

Lösemi Lenfoma Miyelom Hastaları ve Araştırma Eğitim Birliği Derneği tarafından gerçekleştirilen 7. Lösemi Lenfoma Miyelom Hastaları Kongresi kapsamında düzenlenen toplantıda önemli mesajlar paylaşıldı, uyarılarda bulunuldu...

D VİTAMİNİ KANSER RİSKİNİ AZALTMIYOR! Prof. Dr. Muhit Özcan AÜ.Tıp Fakültesi, Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve LLMBIR Derneği Başkanı D vitaminin vücut üzerindeki etkileri son günlerde oldukça ilgi çeken konulardan biri. Yapılan bazı çalışmalarda, D vitamini eksikliğinin kanserden koruyucu etkileri olabildiğine dair veriler elde edilmiş olsa da bu konu bir netlik kazanamamıştı.5108 hasta üzerinde yapılan ‘Vitamin D Değerlendirme çalışması (ViDA)’ D vitamininin kalp damar sağlığı üzerine etkisini araştırırken aynı zamanda kanser ile ilgili sonuçları da ortaya koyma fırsatı buldu. Çalışma aylık yüksek dozlarda D vitamini kullanımının kanser riskini azaltmadığını gösterdi. O halde gereksiz D vitamini kullanmıyoruz

giderek daha fazla kullanılmaktadır. Bu ilaçların basit kullanımları, kolay ulaşılır olmaları yanı sıra maalesef, bilimsel gerçekliklerle adeta dalga geçen reklamların varlığı da bu duruma olumsuz katkı yapmaktadır. Kardiyoloji (kalp hastalıkları) konusunda önemli dergilerden biri olan Circulation dergisinde yayımlanan bir makale multivitamin kullanımının kalp hastalıklarından da korumadığını gösterdi. Ancak, gerçek hayatta bu makale vitamin tüketiminde etkili olup azaltma sağlayamadı. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bir araştırmada doktorların %72’si hemşirelerin ise %89’unun vitamin desteği aldığı ve doktorlarının %79’u ve hemşirelerin ise %82’sinin hastalarına vitamin desteği yapmalarını önerdikleri gösterildi. Siz bizi dinleyin; fazladan vitamin almanın bir yararı yok!

ORGANİK GIDA

FAZLA VİTAMİNİN FAYDASI YOK!

KANSER İLİŞKİSİ Doç. Dr. Selami Koçak Toprak AÜ.Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi

Bugüne kadar yapılan pek çok önemli araştırma ve değerlendirmelerde sağlıklı insanlara yararı olmadığı kanıtlanmış olsa da, vitamin hapları toplumda

Organik gıdaların organik olmayan gıdalara göre daha az böcek ilacı gibi kimyasalları içerdiği düşünülmekte. Ancak bu gıdalarla kanser ilişkisi üzerine yapı-

40 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

lan çok az sayıda çalışma bulunmakta. JAMA Internel Medicine dergisinde çok yeni yayınlanan bir makale bu konu üzerinde duruyor. 2009 ve 2016 yılları arasında organik gıda tüketen 68.946 kişi üzerinde yapılan bu çalışmada 1340 kanser vakası saptanmış. Meme, prostat, cilt bağırsak kanseri gibi kanserlerin gözlendiği düzenli organik gıda tüketiminin kanser riskini azalttığı bu çalışmada gözlenmiş. 2018 yılında Avrupa Gıda Güvenlik otoritesi organik olmayan gıdaların üzerinde %44 kalıntı saptanırken organik gıdaların üstünde ise sadece % 6.5 oranında kalıntı bulunduğunu rapor etmişti. Yapılan birçok çalışmada organik gıdalar ile sağlıklı yaşam arasındaki ilişki ortaya konuldu. Ancak, organik gıdalarda kanser riskinde azalma olup olmadığı büyük bir soru işareti olmaya devam ediyor. Bugüne kadar sadece bir çalışma organik gıda tüketenlerde Hodgkin dışı lenfoma gelişme riskinin daha az olduğunu göstermişti. Bu yeni çalışma ise çok miktarda organik gıda tüketenlerde kanser riskinin daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.


ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

D VİTAMİNİ Kanser Riskini Azaltmıyor! Organik Gıdalarda Kanser Riskinde Azalma Halen Soru İşareti! Fazla Vitaminin Faydası Yok! Alternatif Tıp !?

ALTERNATİF TIP PAZARI GİTTİKÇE BÜYÜYOR! 2017 yılında tüm dünya genelindeki ilaç pazarının değerinin 935 milyar dolar iken, bunun 2021 yılında 1,2 trilyon dolara ulaşacağı beklenmektedir. Bu miktarın içinde oldukça pahalı olan kanser ilaçları, nörolojik ilaçlar, pek çok kalıtsal hastalıkların ilaçları ve organ naklinde kullanılan ilaçlar gibi dünya genelinde çok yaygın reçete edilen ve özellikle son yıllarda kullanımı gittikçe artan hedefe yönelik “akıllı ilaçlar”ın da olduğu bir gerçektir. Ancak asıl şaşırtıcı olan ise, etkisi bilimsel olarak kanıtlanmayıp, sadece ve sadece tesadüfi başarılara dayanan, özellikle kanser tanısı almış pek çok hasta ve yakınını, onların fiziksel ve psikolojik zor durumlarından yararlanarak kandıran umut tacirlerinin pazarı olan “alternatif tıp” piyasasının gittikçe büyümesidir. 2013 yılında 34 milyar dolar olan bu pazar, 2015 yılında 200 milyar dolar, 2017’de ise 360 milyar doları bulmuştur. Bu pazarı oluşturan ürünlerin, hiçbir bilimsel faaliyet gözetilmeden üretildiği ve varsa da ender olan başarılarının tamamen tesadüflere dayandığı unutulmamalıdır. Pek çok hasta, mucizevî olarak parlatılan bu ürünleri kullanması nedeniyle ya hayatlarını kaybetmişler ya da almaları gereken asıl tedavilerini aksatarak kanser tedavilerini tehlikeye

sokmuşlar veyahut karaciğer, böbrek gibi çeşitli organlarının hasarlanmasına neden olmuşlardır. Yapılan araştırmalar, dünya genelinde tüm kanser hastalarının neredeyse yarıya yakınının tedavilerinin bir döneminde alternatif tıp ürünleri kullandığını ortaya koymaktadır. 2015 yılında ABD’de yapılan bir araştırma sonuçlarına göre Hodgkin dışı lenfoma hastalarının kanser tedavileri sürerken %80’inin ek vitaminler, %50’sinin alternatif ürünler ve %45’inin de çeşitli otlar kullandığı saptanmıştır. İşin en ilginç tarafı ise hastaların sadece %4’ünün bu ürünlerin kanseri yenmede yardımcı olduğuna inanmasıdır. DÜZENLİ SPOR VE FİZİKSEL AKTİVİTE HASTALIKLARIN ÖNÜNE GEÇİYOR

Yaprak Dölek Aydan LLMBIR Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

Amerikan Kalp Derneği (AHA), yeni bir bilimsel yönelimle bu konunun önemini vurgulamak ve çözüm önerileri sunmak adına “sistem değişikliği” önermiştir. Dernek, tıp mensuplarının, toplum liderlerinin ve spor eğitmenlerinin, insanların hareket etmesini motive ederek, fiziksel hareketsizlikten kaynaklı hastalıklardaki ölüm ve ölüm riski oranının düşürülmesini önermektedir. Fiziksel aktivite, kardiyovasküler hastalıkların ötesinde 40’tan fazla hastalığın önlenmesi ve olumlu yönde seyrinin de-

Unutmayın! Sağlıklı beslenme, egzersiz, sadece yürüyüş yapmak bile önemli hastalıkların riskini azaltmakta.

ğişmesinde rol oynamaktadır. Obezite, diyabet, kanser, depresyon, Alzheimer hastalığı ve eklem hastalıkları başlıca hastalıklar olarak sayılabilir. AHA, bugüne kadar fiziksel aktivitenin önerilmesinin uzmanların bireysel kararı-na bağlı olduğunu söylerken, bugünden sonra teknolojik gelişmelerin de getirileriyle birlikte belli bir standarttın hayata geçirilmesini önermektedir.Onaylanmış elektronik cihazların kullanımı ve fiziksel aktivitenin kayıt altına alınmasıyla birlikte uzmanların hastaları yönetmesini ve yönlendirmesini ana yaklaşım olarak ortaya çıkıyor. Bu teşvik ve yönlendirme ile birlikte pek çok hastalığın önüne geçilebileceği ve hastalıkların seyrinin değişebileceği öngörülmekte. LLMBIR’den yeni proje “LÖSEMİ İSE BİR ÇARESİ VAR” Projenin amacı kemik iliği bağışlarının artışına destek olmak ve kamuoyunda bu hastalığın “bir çaresi var” olduğunu hatırlatmaktır. Lösemi, Lenfoma ve Miyelom hastalıkları ile ilgili güncel gelişmeler için bircaresivar.com web sitesini ve birçaresivar sosyal medya hesaplarını takip edebilir, bu hesaplardan paylaşım yaparak daha çok kişiye ulaşılmasına destek olabilirsiniz

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 41


TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TTOD olarak; Üyelerimizin özlük haklarını savunmaya, bilimsel kanıtlar ışığında toplumu doğru bilgilendirmeye devam edeceğiz

Tedavide hastalarla ve yakınları ile yaşanan en önemli sorunlarınız nelerdir? Doç Dr. Özlem Sönmez TTOD Yönetim Kurulu Üyesi Basın ve Halkla İlişkiler

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) bir meslek grubu örgütü. Misyonundan çalışmalarınızdan bahseder misiniz? TTOD olarak misyonumuzu iki ana grupta toplayabiliriz. Birincisi; tıbbi onkologların özlük haklarını savunmak, birlikte çalışma kültürünü geliştirmek, tıbbi onkoloji eğitim ve hizmet standartlarını yükseltmek, onkoloji alanındaki araştırmaları desteklemektir. Bu amaçla düzenli kurslar ve kongreler düzenliyoruz. Yurtdışı eğitim için burs ve destek programlarımıza başvuran üyelerimize destek oluyoruz. Ulusal ve uluslararası çok merkezli klinik çalışmalara katılmayı destekliyoruz. İkincisi, TTOD olarak toplumu bilgilendirmek, halkımızın doğru ve güncel tedaviye ulaşmaları sağlamak. Özellikle kanser gibi adından bile korkulan bir hastalıkta, yanlış ve bilimsellikten uzak uygulamalara yönelmek mümkün olabiliyor. Bu yanlışı düzeltmeyi, hastalarımızı ve hasta yakınlarını doğru ve bilimsel tedaviye, bilgiye yönlendirmeyi amaçlıyoruz. Gerek görsel, gerek yazılı medyada çok fazla bilgi kirliliği var. Kanser duygu sömürüsüne açık bir konu. İnsanlar kemoterapinin, onkolojik tedavinin kötü, zorlayıcı ve hatta ölüme neden olabileceğine dair korkularla tedavi ediciliği ve bilimselliği kanıtlanmamış uygulamalara yönelebiliyorlar. Bu da doğru tanı ve tedavide gecikmelere sebep oluyor. Kanser tedavisi multidisipliner bir işbirliğini gerektirir. Bu süreçte tıbbi onkoloji uzmanı için lokomotif görevi üstlenir diyebiliriz. Radyasyon onkolojisi uzmanları, cerrahlar, radyologlar, nükleer tıp uzmanları, psikologlar, diyetisyenler hep beraber çalışmamız gerekir. Hepimizin ortak amacı ise; uygun hastaya doğru zamanda, doğru tedaviyi vermek, en uzun sağkalımı sağlamak ve yaşamı kurtarmaktır. 42 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Bizim insanımız konu hastalık olduğunda, özellikle de kanser tanısı alan biri olduğunda, yardım etmek amacıyla müdahil olmak istiyor. Hem hasta hem de yakınları için zor bir hastalık. Farklı önerilerle iyilik yaptıklarını düşünerek istemeden de olsa, hastaların zarar görmelerine neden olabiliyorlar. Hastalar, kulaktan dolma veya konunun uzmanı olmayan kişilerin önerileri ile tedavilerini bırakabiliyor ya da birtakım ürünleri kemoterapi ile birlikte kullanabiliyorlar. Bazen de hastalar kullandıkları bu ürünleri hekimlerinden saklayabiliyorlar. Bu durum kemoterapi ilaçlarının etkinliğini azaltabiliyor, daha da önemlisi yan etkilerini arttırabiliyor. Karaciğer, böbrek yetmezliğine kadar götürebiliyor, yaşam sürecini ciddi oranda düşürüyor ve ölüme neden olabiliyor. Hasta yakınlarının yardım etme isteklerini anlayışla karşılıyoruz ancak yapabilecekleri en anlamlı şey; “Senin için ne yapabilirim, yanındayım’’ demeleridir. Sağdan soldan duyduklarını örneğin farklı beslenme türleri önermemelerini, kuvvetlenmen lazım düşüncesiyle bazı dönemlerde özellikle yeme baskısında bulunmamalarını, çalışma dinlen gibi tavsiyelerde bulunmamalarını istiyoruz. Aşırı duygusal bir ilgi ve aşırı korumacılıkla yaklaşmalarını istemiyoruz. Her şey dozunda kararında olmalı ve doğru olmalı. Biz hastalarımızın tedavilerini aksatmadan sosyal yaşamın içinde olmalarını ve hareket etmelerini istiyoruz. Mucize bir gıda veya besin takviyesi önermiyoruz. Her şeyden kararında yemelerini öneriyoruz. Erken evre kanser tedavi olan hastalarımız tedavilerini olurken rutin hayatlarına mümkün olduğunca devam ediyorlar. Çalışmak tedavi dönemini kolay atlatmalarına da yardımcı oluyor. Tedaviye uyum ve yaşam kalitesi artıyor, sağkalım uzuyor. Kanser tanısı alan hastaya farklı bir insan gözü ile bakılması da bir diğer problem. Kanser tanısı alan herkese ölecek gözüyle bakılıyor. Ancak kanser tanısı almak bu hastalığa bağlı hayatın kaybedileceği anlamına gelmez. Kan-

ser tedavisi mümkün bir hastalıktır. Pek çok ilerlemiş kanser türünde bile diyabet hastası gibi ağızdan alınan ilaçlarla uzun süre hastalık kontrolü sağlanabilmektedir. Dahası kanser tedavisini tamamlamış üzerinden yıllar geçmiş bir kişi başka bir nedenle doktora başvurduğunda ‘’ Siz kansersiniz, biz size müdahale edemeyiz ‘’ cevabını alabiliyor. Oysa ki, kanser tedavisi çoktan bitmiştir, ama kişinin üzerindeki kanser etiketi bir türlü kalkmamıştır. Bu anlamda da diğer branşlardaki hekim arkadaşlarımızda da farkındalığı arttırmak önemli. TTOD olarak toplumsal farkındalık adına neler yapıyorsunuz? Türk Tıbbi Onkoloji Derneği olarak gerek sosyal medya, gerekse yazılı ve görsel basından ‘’kanserin önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık’’ olduğuna dair farkındalığı arttırmak üzere çalışmalar yapıyoruz. Kamu spotları hazırlıyoruz. Ayrıca tedavi görmekte olan hastalarımıza destek vermek amacıyla, sivil toplum kuruluşları ve ortak kuruluşların desteği ile uzun soluklu sosyal sorumluluk projelerimizi hayata geçirmeye çalışıyoruz. Kısacası; topluma her kanaldan ulaşmaya ve doğru bilgileri aktarmaya çalışıyoruz. Hasta ve hasta yakınlarından pek çok soru geliyordur. En sık sorulan soru, merak edilen konu nedir? Hastalıklarının süreci, beslenme, yan etkiler, onları neler beklediği gibi sorular dışında en çok sorulan tedavide yenilikler ve kanser aşısı diyebiliriz. Hastalar erken erişiminde geç kalıyoruz endişesi yaşayabiliyor. Erişimde zorluklar aşılabiliyor mu? Onkolojide gerek tanı, gerekse tedavi alanındaki gelişmeler, hızla devam ediyor. Kanserin genetik haritasının çıkarılmasıyla, kansere neden olan mekanizmaların saptanması ve bu sayede bunların hedeflenebilmesi mümkün hale geldi. İmmuno-onkolojik tedaviler de hızla hayatımıza girdi. Asla kür olmaz


TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TTOD Yönetim Kurulu Dr.Tarık Salman - Dr.Tarkan Yetişyiğit - Dr.Lütfiye Demir-Dr.İsmail Çelik - Dr.Serdal Turhal - Dr.Özlem Sönmez Dr.Devrim Çabuk - Dr.Ahmet Taner Sümbül

dediğimiz bazı metastatik hastalıklarda kür’den bahsedebileceğiz. FDA tarafında onaylanan pek çok yeni ilaç var. Ülkemizden de bu tedavilere erişim olsa da, özellikle immuno-onkolojik tedavilerin birçoğu henüz Sosyal Güvenlik Kurumu geri ödemesi kapsamında değil. Maalesef yeni ilaçlar yüksek teknolojiyle orantılı, oldukça pahalı. Geri ödeme kapsamına girmesi biraz zaman alacak gibi görünüyor. Bazı uygun hastalarda insani amaçlı erken erişim programları dahilinde, bazı hastalarımızı da kinik çalışmalara dahil ederek bu tedavilerden faydalanmalarını sağlayabiliyoruz. Malign melanom, böbrek kanserleri ve lenfomada immünoterapi ajanlarının geri ödemesi var. SGK geri ödeme kapsamına daha fazla ilacın alınması ile daha çok hastamız faydalanabilecek. Koruyucu aşılar, özellikle Küba kanser aşıları çok konuşuluyor. Dernek olarak görüşünüz ve gerçekten etkinliği nedir? Evet, aşı çok konuşuluyor. Kanser aşılarını koruyucu ve tedavi edici olarak iki gruba ayırabiliriz. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre kanserlerin %15’i virüs kaynaklıdır. Karaciğer kanserine ve siroza yola açan hepatit B’ye karşı hepatit aşısı ve rahim ağzı kanserine karşı HPV aşısı koruyucu aşılardır. HPV’ye karşı piyasaya sunulan Gardasil ve Cervarix adlı aşılar ile bağışıklık sağlanabilmektedir. Gardasil ergenlik öncesi ve aktif cinsel yaşama başlamış bireylere (her iki cinse) önerilmektir. Enfekte olmuş bir birey için bu aşıların koruyucu etkisi yoktur. Diğeri ise, Hepatit B’yi önlemek için Hepatit B aşısı özellikle riskli gruplarda mutlaka öneriliyor. Küba aşısı tedavi edici aşı gurubunda konumlandırılmaya çalışılıyor. Bağışıklık

sistemimiz, vücutta sürekli oluşan veya dışarıdan aldığımız kendinden farklı ve yaşamla bağdaşmayan her türlü hücre ve organizmayı tanıyıp yok etme yeteneğine sahip. Ancak kanser hücresi, aynı virüsler gibi çok akıllı. Kendilerini immün sistemden kaçırarak saklayabiliyorlar. Bu aşının amacı kanser hücrelerinin immün sistem tarafında tanınmasını ve yakalanıp yok edilmesini sağlamak. Tek sorunumuz kanser hücresinin immün sistem tarafından tanınması değil. Kanserin mikroçevresi, genetik mekanizmalar, yolaklardaki değişiklikler gibi çok yönlü olaylar var. Küba aşısı ameliyat edilemeyen evre 3 ve metastatik dediğimiz evre 4 akciğer kanserinde, birinci sıra tedaviden fayda görmüş hastalarda idame tedavisinde plaseboya karşı kullanılmış ve 2 aylık bir sağkalım farkı göstermiştir. Günümüzde modern tedavilerle akciğer kanserinde ulaşılan sağkalım süreleri Küba aşısı ile ulaşılan sağkalım sürelerinin çok üstündedir. Küba aşılarının uluslararası onayı yoktur. Biz de uluslararası bilimsel kuruluşlarda onayı olmayan ve kılavuzlarda yer almayan uygulamaları hastalarımıza önermemekteyiz. ‘Toplumda; ‘Kanser değil kemoterapi öldürür’’ algısı için ne dersiniz? Medyada dillendirilen yanlış ve tehlikeli bilgi; “kemoterapinin artması ile kanserden ölümler arttı’’ söylemi. Bu yanlış görüşün nedeni ise, geçmiş yıllarda, ölüm nedenleri kayıt edilirken ölüme sebep olan ana sebep yerine hemen hemen tüm hastalara kalp, solunum durması yazılmasıdır. Oysa günümüzde kanser kayıt sistemlerini de içeren pek çok düzenlemenin getirilmesi ile kalp ve solunum durmasına neden olan gerçek hastalık nedenleri kayıt altına alınıyor. Bu

da kansere bağlı ölümlerde hızlı bir artış olmuş algısı yaratıyor. DSÖ’nün verilerine göre kanserlerin %90’a yakını önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor. Tütün ve alkol kullanımının artması hareketsiz ve sedanter yaşam tarzının artması, alınan kalorinin fazla, harcanan kalorinin az olması yani obezitenin artması kanser görülme sıklığının artmasına neden oluyor. Ayrıca yaşam süresinin artması da uzun yıllar boyunca karsinojenlere maruz kalan bedenlerde kanser görülmesinin artmasına, yani yaşlılık çağı kanserlerinin daha fazla görülmesine neden oldu. Önemli bir konu ise; göz ardı edilen ve en çok dikkat çekilmesi gereken toplumsal sorun: “Hava Kirliliği”. Çoğumuz hava kirliliğini sadece akciğer kanseri nedeni olarak algılıyoruz. Oysa birçok kanser türü için DSÖ hava kirliliğini kanserojen olarak kabul etti. TTOD olarak buna dikkat çekiyoruz ve sık sık dernek olarak dile getiriyoruz. Son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Başta da belirttiğim gibi, TTOD olarak eğitim ve farkındalık bizim için önem verdiğimiz konuların başında geliyor. Çevre ve özellikle hava kirliliği ile mücadele için sağlık otoritelerine dernek olarak önerilerimizi sunmak görevimiz. Bilimsel kanıtlar ışığında hasta, hasta yakını ve toplumumuzu doğru bilgilendirmeye devam edeceğiz. Son olarak şunu söylemek istiyorum; Kanser tedavi edilebilir bir hastalıktır ve ülkemizin her köşesinde en yeni bilgileri ve çağın yeniliklerini takip eden onkoloji uzmanları hizmet vermektedir. En doğru yol bilimin yoludur. Röportaj:Zeynep Çetinkaya

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 43


GÜNCEL-ASCO2019

Photo by © ASCO/Luke Franke 2019

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ASCO2019 TOPLANTISINDA İMMÜNO-ONKOLOJİK KOMBİNASYON TEDAVİLERİ ÖN PLANA ÇIKTI

Prof. Dr. Şuayib Yalçın Hacettepe Üniversitesi Medikal Onkoloji BD

Öğretim Üyesi

Tüm dünyadan onkoloji uzmanları ve kanser tedavisi sürecine dahil olan diğer branşlardan doktorların katıldığı ve kanser klinik çalışmalarının ilk kez açıklandığı ASCO Kongresi Chicago’da gerçekleştirildi. 31 Mayıs - 4 Haziran 2019 tarihleri arasında düzenlenen ve 30 binden fazla kişinin takip ettiği kongrede, pek çok kanser türünde uygulanan yenilikçi yaklaşımlar ve tedavi olanakları onkologlara sunuldu.

ASCO Kongresi’ne katılarak açıklanan çalışmaları yakından takip eden Hacettepe Üniversitesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Prof. Dr. Şuayib Yalçın ve Sağlık Bilimleri Üniversitesi Medikal Onkoloji Bilim Dalı Öğretim üyesi Doç. Dr. Umut Demirci, İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyon seçeneklerinin sınırlı ve karşılanmayan tıbbi ihtiyacın olduğu bazı kanser türlerinde ön plana çıktığını belirttiler. Prof. Dr. Şuayib Yalçın ve Doç. Dr. Umut Demirci ASCO 2019’da oldukça ses getiren yeni İmmüno-Onkolojik kombinasyon tedavilerindeki sonuçları yorumladılar. ‘‘İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonları ileri evre hepatosellüler karsinomlu hastalarda umut vadediyor’’ Prof. Dr. Şuayib Yalçın Hepatosellüler Karsinom genellikle ileri evrede tanı almaktadır ancak bu aşamada etkili tedavi seçenekleri sınırlı kalmaktadır. Birinci basamak standart tedavinin plaseboya kıyasla sağladığı sağkalım yararı maalesef istenen düzeyde değildir. Çoğu hepatosellüler karsinom vakasında hepatit B ya da hepatit C enfeksiyonları bulunmaktadır. Bunların dışında alkol, yağlı karaciğer ve obezite de hepatosellüler karsinom oranlarını ileride daha da yükseltmesi beklenmektedir. 44 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Daha önce sorafenib tedavisi almış ileri evre hepatoselüler karsinomlu hastalarda İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının değerlendirildiği bir klinik çalışmada, İmmüno-onkolojik tedavi kombinasyonu ile objektif yanıt oranı %31 olarak kaydedildi. Analiz tarihinde medyan yanıt süresi ise 17.5 ay olarak bulundu. Bu çalışmada hastalar, İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonları için üç farklı doz üç ayrı kolda değerlendirildi. Tüm tedavi kolları genelinde anlamlı yanıtlar elde edildi. Gruplar arasında en uzun medyan genel sağkalım 22.8 ay olup, 30 aylık genel sağkalım oranı %44’tür. Tedaviye yanıt, başlangıçtaki tümör PD-L1 durumundan bağımsız olarak elde edildi. İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının yönetilebilir bir güvenlik profili sergilediği görüldü. Tedavi seçeneklerinin sınırlı olması ve bu seçenekler arasında eskiden İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının etkililiğinin gösterilmemiş olması nedeniyle hepatoselüler karsinomda etkili tedavi karşılanmayan önemli bir ihtiyacı temsil ediyordu. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar, İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının tedavi seçeneklerine eklenmesinin ileri evre hepatosellüler karsinomlu hastalarda umut vadeden klinik yarar sağlayabileceğini göstermektedir.


ONKOLOJİ-ASCO2019

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEPATOSELÜLER KANSER TEDAVİSİNDEKİ İMMUNO-ONKOLOJİK TEDAVİ KOMBİNASYONLARININ ÜMİT VADEDEN VERİLERİ, MELANOM TEDAVİSİNDE UZUN DÖNEM GENEL SAĞKALIM VERİLERİ AÇIKLANDI

‘‘İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonları, ileri evre melanom tanılı hastalarda kalıcı sağkalım yararı gösterdi.’’ Doç. Dr. Umut Demirci Melanom, derideki pigment üreten hücrelerin (melanositler) kontrolsüz şekilde çoğalmasıyla karakterize olan bir tür deri kanseridir. Metastatik melanom, hastalığın en ölümcül formudur ve kanser deri yüzeyinin ötesinde başka organlara yayıldığı zaman ortaya çıkar. Melanom insidansı son 30 yıldır sürekli artış göstermektedir. DSÖ dünya genelinde melanom insidansının 2035 yılına kadar 424.000’ün üstüne, hastalıkla ilişkili ölüm sayısının da 94.000 üstüne yükseleceğini öngörmektedir. Melanom çok erken evrelerinde müdahale edildiğinde tedavi edilebilen bir hastalıktır ancak lenf nodları tutulumu gerçekleştiğinde sağkalım oranları neredeyse yarı yarıya azalmaktadır. ASCO’da bu konuda sonuçları yayınlanan iki ayrı klinik çalışmada da sonuçlar, bu hastalarda İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının bırakılmasının

ardından elde edilen yanıtın sürdürülebilirliği ve uzun dönem sağkalım yararı göstermiştir.Daha önce tedavi almış ya da almamış ileri evre melanom hastalarında İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonu kullanımına ilişkin en uzun süreli takip çalışmasının beş yıllık analizleri sağkalımı uzatma konusundaki kalıcılığını ortaya koymuştur. Analize göre, tüm hastalar için ortanca 43.1 aylık izlemde, 4.5 yıllık genel sağkalım %57 oranında stabil seyretti. Tedavinin sonlandırılmasını takiben üç yıllık genel sağkalım oranının ise %56 olduğu gösterildi. Çalışma ayrıca kombinasyonun BRAF mutasyon durumu ya da LDH düzeyinden bağımsız olarak uzun dönem genel sağkalım sonuçları elde edildi. Sonuçları açıklanan 813 hastada yapılan İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının klinik çalışmasının 4 yıllık ana-

Doç. Dr. Umut Demirci Sağlık Bilimleri Üniversitesi Medikal Onkoloji BD Öğretim Üyesi

lizinde, uzun dönem yaşam kalitesi ve semptom yükü analiz edilmiştir. Daha önce tedavi almamış rezeke edilemeyen ya da metastatik melanom hastalarında İmmüno-Onkolojik tedavi kombinasyonlarının sonlandırılmasından sonraki tedavi uygulanmayan aralıkta yaşam kalitesinin korunduğu belirlenmiştir. Birinci yılda üç ayda bir, ardından altı ayda bir yapılan sağkalım takip ziyaretlerinde değerlendirilen yaşam kalitesi (EQ-5D3L; hareketlilik, kişisel bakım, sıradan faaliyetler, ağrı/rahatsızlık ve anksiyete/ depresyon) ölçütüne göre 2. takip sonrasında tesbit edilen skorlar stabil olarak seyretmiştir. Bu çalışmada hasta tarafından bildirilen başlangıçtaki yaşam kalitesi ve semptomların tedavi boyunca korunduğu görülmüş ve hiçbir tedavi kolunda klinik açıdan anlamlı kötüleşme kaydedilmemiştir.

İmmüno-Onkolojik Tedavi İmmüno-Onkolojik tedavi, üzerinde çok büyük Ar-Ge araştırmaları yapılan kansere karşı geliştirilen yeni bir tedavi yöntemidir. Kelime anlamı olarak, “immüno” bağışıklık sistemini, “onkoloji” ise kanseri temsil etmektedir. Geleneksel tedavi yöntemlerinde süreç, doğrudan kanserli bölge üzerine odaklanmaktadır. İmmüno-Onkolojide ise tedavi, vücudun doğal savunma sistemi olan bağışıklık sistemininin kanserle mücadele etmesi prensibi üzerine kuruludur. Farkındalığı artmış bağışıklık sistemi, kanser hücrelerinin yok edilmesinde daha etkili bir rol oynayarak iyileşme sürecini destekler. Gerçekleştirilen klinik araştırmaların sonuçlarına göre, kanser tedavisinde İmmüno-Onkolojik ilaçlar kullanıldığında uzun dönem sağkalım oranları artmaktadır. Bununla birlikte bu ilaçların yan etkileri de diğer kanser ilaçlarına göre daha yönetilebilir olduğundan hastaların tedavi sürecindeki yaşam kalitesi de artmaktadır.

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 45


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

içinde o güç var Kansere karşı gelecekte en büyük güç, SİZsiniz!

İmmüno-Onkolojik tedavi bağışıklık sistemimizin kanser hücrelerine farkındalığını artırır. Yani içimizdeki gücü ortaya çıkarır. Bu sürede ise hastaların gündelik hayatlarına devam etmesine olanak sağlar. 46 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


SEKTÖR / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BMS olarak sosyal sorumluluk kapsamında gerçekleştirdiğimiz farklı projelerle kanser farkındalığını artırmayı ve toplumun bilinç seviyesini daha da yukarı çekmeyi hedefliyoruz. Nilüfer Umur Bristol-Myers Squibb Pazar Erişim ve Kurumsal İlişkiler Direktörü Öncelikle icindeogucvar.com projesinden konuşalım. Proje nasıl ortaya çıktı? Kanser günümüzde bütün dünyayı tehdit eden en önemli halk sağlığı problemlerinin başında geliyor. Kanserin tedavisi konusunda global düzeyde çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Günümüzde kanser tedavisi ve tedavideki yeniliklerle ilgili topluma yönelik bazı bilgilendirmeler yapılmasına rağmen, bu bilgilendirmeler kanserden korunmak için yeterli olmuyor. Diğer hastalıklarda olduğu gibi kanserde de korunma son derece önemli. Kanserden korunmak için alınacak önlemler, kansere yakalanma ihtimalini önemli derecede etkilerken, kanserli hastaların yaşam beklentilerini de önemli ölçüde artırabiliyor.Biz de toplumun kanserle ilgili bilinç düzeyini ölçmek amacıyla bir farkındalık araştırması gerçekleştirdik. Bu araştırmada; Türkiye’de kanser hastalığı yaygın bir hastalık olmasına rağmen, kanser farkındalığının yeterli düzeyde olmadığını ve Türkiye’de sadece 5 kişiden birisinin kansere karşı önlem aldığı sonuçlarıyla karşılaştık. Araştırma sonuçlarına baktığımızda toplumsal farkındalık konusunda geliştirilmesi beklenen bu alana odaklanarak www. icindeogucvar.com platformunu hayata geçirdik. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği iş birliğiyle çalışmalarımız sonucunda oluşturulan www.icindeogucvar.com platformu ile

Türkiye’de hem kanser farkındalığını artırmayı hem de kanser hastaları ve hasta yakınlarının kanserle ilgili aradıkları doğru bilgileri bulabilmelerini sağlayacak bir referans kaynağı yaratmayı amaçladık.

Ayrıca, ülkemizde kanser farkındalığını arttırarak ve İmmüno-Onkolojik tedaviler konusunda hasta ve hasta yakınlarını bilgilendirerek kanserle olan mücadelemize de devam edeceğiz.

Platform için öncelikleriniz nelerdi?

BMS Türkiye olarak geçmişte de önemli projeleriniz de oldu. Başka projeler veya planlarınız var mı?

Günümüzde insanların herhangi bir konuda internet üzerinden yüzlerce farklı kaynağa ulaşması mümkün. Kanser konusunda da toplumun, hasta ve hasta yakınlarının doğruluğu tartışılabilir olan ya da bilimsel verilere dayanmayan ve hatta doğru olmayan bilgilere ulaştığını gözlemliyoruz. Bu bilgiler hasta ve hasta yakınlarını olumsuz olarak etkiliyor.

Geçtiğimiz sene Kasım ayı Akciğer Kanseri Farkındalık ayı çerçevesinde AVM’lerde bir stant aktivitesi gerçekleştirdik. Özel olarak tasarlanmış bir akciğer standı aracılığıyla “hiç sigara içmemiş”, “5 yıl sigara içmiş” ve “10 yıl sigara içmiş” kişilere ait nefes seslerini ziyaretçilere dinlettirerek ziyaretçilerimize sigaranın yarattığı yapısal zararlar, Bu platformu oluştururken öncelikli akciğer kanserinden korunma ve beliramacımız; toplumun, hasta ve hasta tileri konusunda bilgiler verdik. yakınlarının kanser konusunda internet ortamındaki bilgi kirliliğinin önüne geçerek en güncel, bilimsel bilgilere ulaşabiToplumun kanserle leceği bir referans kaynak oluşturmaktı. Platformu incelediğinizde görebileceilgili farkındalığını ğiniz gibi, bu platform kanser ve tedavi arttırmak amacıyla yöntemlerini toplumun anlayabileceği gerçekleştirdiğimiz bir dilde ve görsel materyaller kullanılafaaliyetlerde daha çok rak hazırlandı. Bu da hem hastalar hem de hasta yakınları için ciddi bir kolaylık insana ulaşmak adına iş sağlıyor. Platform; aynı zamanda sosyal medya kanallarıyla da destekleniyor. Siteye giren herkesin ‘tıkla, küçült’ kampanyasını sosyal medya aracılığıyla duyurmasını istiyoruz. Bu yayılımla farkındalık artırılarak herkes doğru bilgilere erişebilecek.

birliği yaptığımız STK’larla çalışmalarımızı hep bir adım ileri taşımayı hedefliyoruz.

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 47


SEKTÖR/SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İmmüno-Onkolojik tedavi ile hastaların yaşam sürelerinin uzaması ve yaşam kalitelerindeki artış bizi çok mutlu ediyor.

Bunun dışında BMS’in koşulsuz desteği ile Kanserle Dans Hasta Derneği tarafından; Ankara, İstanbul ve İzmir’de toplumun bilinçlendirilmesine yönelik açık hava etkinlikleri düzenlendi. Bu etkinliklere ilave olarak, Ankara ve İstanbul illerinde gençlerin akciğer kanseri riskleri ve kanserden korunma konularında bilinçlendirilmeleri için Başkent Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve ODTÜ’de etkinlikler gerçekleştirildi. Sosyal medya aracılığı ile konu uzmanları tarafından akciğer kanserinde korunma, erken tanı, tedavi, beslenme ve onko-psikolojik destek konularında canlı yayın programları düzenlendi. BMS Global olarak Eylül ayının ilk haftasında “Hasta Haftası”çerçevesinde hastalara ve hasta yakınlarına yönelik etkinlikler yapıyoruz. B-NOW PROJESİ Dünya genelinde,B-NOW (BMS Network of Women) adında, kadın yöneticilerin yer aldığı ve özel bir ekibin liderlik ettiği bir projemiz de bulunuyor. Genel Müdürümüz Ece Kaşıkçı’nın bölge liderliğini üstlendiği, B-Now, BMS içinde kadınların işe alınması, geliştirilmesi ve ilerlemesi konularında fırsat eşitliği sağlama misyonu ile ilerliyor. B-Now’un bu misyonundan hareketle biz de bu sene ‘başarı için eşitlik, performans için birliktelik’ anlamına gelen ‘PerforWomans’ projemizi hayata geçirdik. Bu projeyle fırsat eşitliği ve iş birliği gibi mottoları48 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

mızla başarı ve performansın artırılmasına vurgu yapıyoruz. BMS Türkiye olarak, kadınların desteklenmesi ve fırsat eşitliği konularında sektörde öncü olmaya ve insan merkezli, yaşam odaklı çalışmalarımızla, sağlıklı bir dünya için hedeflerimize doğru emin adımlarla ilerlemeye devam edeceğiz.

Kanser hastası ve hasta yakınları için bir referans kaynak niteliğinde olan www. icindeogucvar.com platformumuz için iş birliği yaptığımız Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin yanı sıra Gülmek İyileştirir Derneği, Kanserle Dans Derneği, Kanser Savaşçıları Derneği, Uludağ Onkoloji Derneği ile iş birliği gerçekleştirdik. 2018 yılında Akciğer Kanseri Farkındalık ayında gerçekleştirdiğimiz etkinliğimizde de Kanserle Dans Derneği ile çalışarak Ankara, İstanbul ve İzmir’de toplumun bilinçlendirilmesine yönelik açık hava etkinlikleri düzenledik. Bu yıl İstanbul’da 5.si düzenlenecek Global Hasta Dernekleri Zirvesi’nde de yine bu hasta dernekleriyle beraber çalışıyoruz.

Hasta odaklı çalışma anlayışımız içinde, çalışanlarımızın farklı deneyim ve fikirlerine dayanan çeşitlilik ve kapsayıcılık kültürünü sürdürmeye kararlıyız. Örneğin, Y kuşağı gençlerinin liderlik ve inovasyon yeteneklerinin geliştirilmesi için oluşturulan ‘CLIMB’ projemiz ile Y kuşağı gençlerinin işgücü enerjisinden ve yenilik odaklı yaklaşımından daha fazla katkı alabilmeyi hedefliyoruz. Önü- Toplumun kanserle ilgili farkındalığını müzdeki dönemde farklı projelerimizle arttırmak amacıyla gerçekleştirdiğimiz farkındalık yaratmaya devam edeceğiz. faaliyetlerde daha çok insana ulaşmak adına iş birliği yaptığımız STK’larla çaSivil Toplum Kuruluşları ile önemli proje- lışmalarımızı hep bir adım ileri taşımayı ler yürütüyorsunuz, destek veriyorsunuz. hedefliyoruz. Hangi konularda veya alanlarda ağırlıklı çalışıyorsunuz? Sizin için önemi nedir? Kurumlar için sosyal sorumluluk kavramının çok büyük bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum. Gönüllülük esasıyla gerçekleştirilen çalışmalar aracılığıyla her kurumun yaşadığı topluma ve çevreye karşı duyarlı olması gerekiyor. Biz, BMS olarak STK’lar ile topluma fayda sağlamak konusunda birlikte çalışmaya her daim özen gösteriyoruz.


SEKTÖR/SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yenilikçi ilaçları keşfetmeyi, geliştirmeyi ve sunmayı misyon edinirken, İmmüno-Onkolojik tedavilerin ülkemize kazandırılmasında öncü bir rol üstleniyoruz.

İmmüno-Onkolojik tedaviler dünyada çığır açan tedavi olarak kabul edilmekte. BMS bu tedavilerin öncülerinden. BMS olarak İmmüno-Onkoloji’yi nasıl tanımlarsınız?

ruhsatı var ve şu anda geri ödeme sürecinde. BMS Globalde ise 7.700 bilim adamının üzerinde çalıştığı 50 farklı tümör tipinde 15 endikasyonda çalışmalarımız devam ediyor.

İmmüno-Onkolojik tedavi ile vücudun doğal savunma sistemi olan bağışıklık sistemi aktif hale getirilerek ve çalıştırılarak kanser hücreleriyle savaşıyor. Bağışıklık sistemi üzerinden çalıştığı için diğer tedavi yöntemlerinden farklı olarak sağlıklı hücrelere zarar vermeyen İmmüno-Onkolojik tedaviler ile kanserle mücadele eden hastalarımız tedavi esnasında daha iyi bir yaşam kalitesine sahip oluyor.

İmmüm sistem kanser hücresinden nasıl etkileniyor? İmmüno-Onkolojik tedavilerin katkısı nedir?

Yenilikçi ilaçları keşfetmeyi, geliştirmeyi ve sunmayı misyon edinirken, İmmüno-Onkolojik tedavilerin ülkemize kazandırılmasında öncü bir rol üstleniyoruz. İmmüno-Onkoloji alanında yaptığımız araştırmalar ve klinik çalışmalar doğrultusunda BMS olarak, hastaların normal hayatlarına sorunsuz bir şekilde devam etmelerine katkıda bulunuyoruz. Özellikle çalıştığınız moleküller veya kanser türleri hangileri? Türkiye’de Onkoloji, Viroloji, Hematoloji ve İmmünoloji alanlarında faaliyet gösteriyoruz. 2019 yılı itibariyle 10 adet klinik çalışmamız bulunuyor. Türkiye’de ruhsatlı ve geri ödemedeki endikasyonlarımız; malign melanom, berrak hücreli böbrek kanseri ve klasik Hodgkin Lenfoma. Skuamöz ve Non-Skuamöz hücreli KHDAK, baş-boyun kanseri ve Adjuvan malign melanom endikasyonlarında ise

Bağışıklık sistemi vücudun doğal savunma sistemidir. Bu sistem sizi enfeksiyonlardan, kanserden ve diğer hastalıklardan korumak amacıyla organlardan, hücrelerden ve çeşitli özel vücut salgılarından oluşuyor. Vücudunuza dışarıdan yabancı bir organizma, örneğin bir mikrop girmesi halinde, bağışıklık sistemi bunu tanıyor ve size zarar vermesini engelliyor. Bu olaya “immün (bağışıklık) yanıt” adı veriliyor. Kanser hücreleri vücudun normal hücrelerinden farklı yapılara sahip olduklarından, bağışıklık sistemi kanserli hücreleri tanıyabildiği takdirde, aynı şekilde savaşır. Ancak bazı durumlarda kanser hücreleri kendilerini ‘normal hücreler’ gibi göstererek bağışıklık sisteminden kaçabilmektedir. Ayrıca, doğal gelişen immün yanıt, kanser hücrelerinden tamamen kurtulabilmek için yeterli olmayabilir. İşte bu noktada İmmüno-onkolojik tedaviler, vücudun ve bağışıklık sisteminin kanser farkındalığını arttırarak kanser hücrelerinin tanınıp, yok edilebilmesini sağlar. BMS olarak aynı zamanda İmmüno-Onkoloji’nin yan etkilerinin diğer tedavi yöntemlerine göre daha yönetilebilir olduğunu gözlemliyoruz. Kemoterapi ve hedefe yönelik tedavi ajanlarına kıyasla

üstünlüğü; akciğer kanseri, malign melanom ve böbrek kanserinde görülmüştür. Kanser hastaları ve hasta yakınları isterlerse tedavi yöntemlerinin detaylarına www.icindeogucvar.com platformundan ulaşabilirler. Sizce, kansere karşı gelecekte en büyük güç ne olacak? Amerikan Kanser Araştırması Derneği (AACR)’nin Atlanta’da Nisan 2019’da yapılan kongresinde; daha önce tedavi almış metastatik küçük hücreli dışı akciğer kanserinde immüno-onkolojik tedavi gören hastaların dördüncü yıl sağkalım oranları açıklandı. Bu sonuçlara göre; kemoterapi alan hastalarda 4. yılda sağkalım oranları yüzde 5 iken, bu oran immüno-onkolojik tedavi gören hasta grubunda yüzde 14 olduğu görülüyor. Kanser tedavisinde yeni bir dönemin kapılarını açan bu gelişmelerle, kanser hastalarının yaşam sürelerinin uzaması ve yaşam kalitelerindeki artışı bizi çok mutlu ediyor. Kanser ile mücadelemizde kaydettiğimiz büyük ilerlemeler ile hastaların yaşam sürelerine olumlu katkı sağlayan İmmüno-Onkolojik tedavilerin önümüzdeki yıllarda adından daha sık bahsettireceği kanaatindeyim. Yenilikçi ilaçların keşfi ve geliştirilmesinin kansere karşı gelecekteki en büyük güç olacağı görüşündeyim. Bu kapsamda, BMS olarak öncü olduğumuz İmmüno-Onkoloji alanında çalışmalarımızı tüm hızımızla sürdürüyoruz. Röportaj:Zeynep Çetinkaya MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 49


ROMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GUT HASTALIĞI başta ayak parmağı olmak üzere kalbi ve böbreği de etkileyerek pek çok farklı hastalığa neden olabilir. Siz de gut riskine karşı önleminizi alın, doktorunuza danışın!

50 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


ROMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GUT yalnızca bir artrit türü değil, aynı zamanda metabolik bir hastalıktır. Obezite ve diyabet gibi yüksek ürik asit bulunan kardiyovasküler hastalık ve kardiyak olaylar açısından doğrudan risk faktörüdür. Prof. Dr. Süleyman Özbek, Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi

Halk arasında “Padişah Hastalığı” ya da “Hastalıkların Kralı” olarak bilinen gut hastalığı, özellikle ayak başparmağında görülen ağrıyla ortaya çıkıyor. Ayak bileği, diz gibi vücudun birçok farklı ekleminde görülebilen gut hastalığına genç erkeklerde romatizmal olarak rastlanılıyor. Türkiye’nin ilk ve köklü ilaç şirketi İbrahim Etem – Menarini’nin koşulsuz katkılarıyla 22 Mayıs Gut Farkındalık Günü’nde “Geç Olmasın, Gut Olmasın” projesiyle gut hastalığına dikkat çekiliyor. Herkesi sağlığı için adım atmaya ve düzenli olarak kontrole gitmeye davet eden projeyle zamanında önlem alınarak daha az insanın hastalığa yakalanması hedefleniyor. Çoğunlukla eklemde aniden gelişen ağrı, şişlik, kızarıklık ve hassasiyetle karakterize olan gut hastalığı tedavi edilmediği takdirde eklemlerde kalıcı hasardan böbrek yetmezliğine kadar birçok ağır hastalığa yol açabiliyor. Ülkemizde gut hastalığı birçok kişi tarafından bilinmiyor ya da bulaşıcı, kalıcı hastalık olarak yanlış algılanabiliyor. Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Süleyman Özbek, 22 Mayıs Gut Farkındalık Günü kapsamında gerçekleştirilen “Geç Olmasın Gut Olmasın” projesiyle toplumda hastalık hakkında farkındalığın yaratılması ve hastalığın önlenmesi için erken tanının önemine dikkat çekilmesinin önemini vurguluyor. GENÇ ERKEKLERDE EN ÇOK RASTLANAN HASTALIK Kanda ürik asit fazlalığı ile ortaya çıkan gut hastalığı genç erkeklerde en sık karşılaşılan romatizmal hastalık olarak dikkat çekiyor. Kırmızı et, sakatat, deniz ürünleri gibi bazı yiyecekler pürinlerin vücutta ürik asit haline dönüşmesine neden olarak gut hastalığına yol açabiliyor. Özellikle fazla miktarda alkol tüketilmesi, mayalı içecekler gibi besinler ürik asit seviyesini artırarak hastalığa davetiye çıkarabiliyor. Gut hastalığının eklemlerde aniden gelişen ağrı, şişlik, kızarıklık ve hassasiyetle karakterize olduğunu belirten ve ağrının ilk olarak ayak başparmağında başladığını belirten Türkiye Romatoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Süleyman Özbek, bu hastalığın ataklar şeklinde seyrettiği-

nin altını çizerek “Akut gut atağı, genellikle sabaha doğru ayak başparmağın ekleminde dayanılmaz, tahammülsüz şiddetli ağrı, şişlik, kızarıklık, hassasiyet ve ısı artışıyla başlıyor. Eklemdeki ağrı ve hassasiyet o kadar şiddetlidir oluyor ki kişi ayağının üzerine basamıyor hatta çorap, ayakkabı dahi giyemiyor. Atağın görüldüğü ilk gün ağrı zamanla daha da şiddetleniyor” diyor. 4 EVREDEN OLUŞUYOR, ERKEN TANI BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR Gut hastalığının şeker, kolesterol, trigliserit yüksekliği, hipertansiyon, aterosklerotik kalp hastalığı, obezite gibi diğer rahatsızlıkla birlikte görülebileceğini de belirten Prof. Dr. Süleyman Özbek gut hastalığının dört evreden oluştuğunun altını çiziyor. Özellikle erken tanının her hastalıkta olduğu gibi gut hastalığında da çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Özbek gut hastalığının tedavisinde geç kalınırsa eklemlerde kalıcı hasardan kronik böbrek yetmezliğine kadar birçok ağır hastalığa da yol açabileceğini belirtiyor. BULAŞICI VE KALICI BİR HASTALIK SANILABİLİYOR Ülkemizde çok yaygın olmasa da birçok gut hastası bulunuyor. Nüfusun belli bir bölümünün sahip olduğu bu hastalık bulaşıcı, kalıcı, genetik bir rahatsızlık sanılabiliyor. Gut hastalığının alerji, migren gibi normal ve kronik bir hastalık olduğunun altını çizen ve hastalığın önlenmesi için herkesi kontrole gitmeye teşvik eden Geç Olmasın Gut Olmasın projesine dikkat çeken Prof. Dr. Süleyman Özbek “Birçok hastalık için gerçekleştirilen farkındalık kampanyaları o hastalığın önlenmesi, erken tanısının sağlanması, klinik seyrinin olumlu şekilde değiştirilebilmesi gibi faydalı sonuçlar doğuruyor. Bu açıdan ülkemizde de ilk defa gut hastalığı bir “Dünya Gut Hastalığı Farkındalık Günü” çerçevesinde etkinlikler oluşturulması mutluluk verici” diyor. YILDA EN AZ 1 KEZ KONTROL! Sağlığı için herkesi kontrole gitmesi için davet eden Prof. Dr. Süleyman Özbek, “serum ürik asit değerinin normal sınırlarda tutmak amacıyla kontrollerin yapılması gerektiğinin önemini vurgulayarak, hastalığın önlenmesi için yılda en az 1 kez kontrole gidilmelidir” diyor. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 51


ROMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Eğer bu hastalığa sahipseniz, tedavi sürecinde asla pes etmemeniz gerekiyor.’’ Erhan Karakaş-AS Hastası

‘‘ Hastalığı tamamen yaşamıma yerleştirdim. Bununla yaşamayı öğrendim.’’ Metin Varol Sirkeci-AS Hastası

‘‘ Ankilozan spondilit hastalarının nefes alır verir gibi her gün aktivitelerini aksatmadan yapmaları gerekir.’’ İsmail Ceyhun Balcıoğlu-AS Hastası

‘‘Vücudum imkan verdiği sürece hayattan kopmamaya çalışıyorum.’’ Kahraman Öztürk- AS Hastası

‘‘ Ben hastalıkla barıştım ve hayatımı ona göre organize ettim.’’ Serhat Arslan-AS Hastası

‘‘En yakınlarım dahi çektiğim ağrıları abarttığımı düşünüyordu.’’ İbrahim İtilbay-AS Hastası

‘‘Sporu hayatıma kattığımda tamamen pozitif bir rüzgara kapıldım.’’ Harun Umaç-AS Hastası

‘‘Şüphelenmiş olduğum kişileri bu hastalık hakkında bilginiz var mı diye sorarak uyarıyorum.’’ Gültekin Kuyulu-AS Hastası

Erken Tanı ve Doğru Tedaviyle Ankilozan Spondilit Hastalarının Yaşam Kalitesini Artırmak Mümkün. Dünyada ve Türkiye’de yaklaşık bin kişiden 5’inde görülen Ankilozan Spondilit (AS) hastalığı, genellikle genç yaşlarda ortaya çıkan; omurgayı ve omurga ile kalça kemiği arasındaki eklemi etkileyen ağrılı, iltihaplı bir eklem hastalığı. Hastalarda ve toplumda bilinirliği artırmak, hastalık ile mücadelede önemli bir basamak. 52 PS / MAYIS - HAZİRAN 2019


ROMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Harun Umaç - Serhat Aslan - Ece Vahapoğlu - Vedat Atasoy - Dr. Cemal Bes - Dr. Derya Buğdaycı - Gültekin Kuyulu Dr. Ayşegül Ketenci

Türkiye Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Derneği ve Türkiye Romatoloji Derneği Novartis iş birliği ile, 4 Mayıs Dünya Ankilozan Spondilit Günü hastalığa dikkat çekmek ve kamuoyunda farkındalık yaratmak için bir toplantısı düzenlendi. Ece Vahapoğlu’nun moderatörlüğünde, Prof. Dr. Ayşegül Ketenci, Doç. Dr. Cemal Bes, Doç. Dr. Derya Buğdaycı ve hastaların katılımıyla gerçekleşen toplantıda AS hastalığı ve tedavi yöntemlerine dikkat çekildi. Toplantıya İZ TV tarafından hazırlanan “Ankilozan Spondilit Hikayeleri” belgeselinin yönetmeni Vedat Atasoy da katılarak belgesel hakkında bilgi verdi. “AS HASTALIĞI’NDA TOPLUMUN FARKINDALIĞININ ARTIRILMASI, ERKEN TANI VE DOĞRU TEDAVİ ÖNEMLİ” Doç. Dr. Cemal Bes Hastalığın sinsi başlaması nedeniyle hastaların doktora başvurması veya tanı almasının 5-8 yıl gecikebiliyor.Erken tanı konmasının eklem bozuklukları gelişmeden müdahale edilmesini ve tedaviyi kolaylaştırıyor.Dünya’da ve Türkiye’de yaklaşık bin kişiden 5’inde görülen AS hastalığının hem hastalarda hem de toplumda bilinirliğinin artması bu hastalık ile mücadelede önemli bir basamak.

άα fiziksel aktiviteleri bağımsız yapabilmek

mümkün. AS tedavisinde uzmanların denetiminde yapılan egzersizler tedavinin ayrılmaz bir parçası. AS hastalarına yüzme, solunum egzersizleri, esneme hareketleri ve hafif güçlendirme egzersizleri ile sigara kullanımının hastalık seyrini ilerletmesi ve tedaviyi zorlaştırması sebebiyle tedaviye başlandıktan sonra sigara içen AS hastalarına mutlaka sigarayı bırakmayı öneriyoruz.” ‘‘TEDAVİ SEÇENEKLERİMİZLE YAŞAM KALİTELERİ ARTIYOR, HASTALIK ORTADAN KALKIYOR’’ Prof. Dr. Ayşegül Ketenci Ankilozan Spondilit hastalığının özellikle sırt ve beldeki omurgaları etkileyen, yıllarca ağrı ile devam eden ve ne zaman başladığını hastanın tam olarak fark edemediği iltihaplı bir eklem hastalığı. Sabah tutukluğu ile ortaya çıkan AS hastalığı yaşam kalitesini etkiliyor. Bu şikayetler sebebiyle hastaların çalışma, eğitim ve sosyal hayat gibi günlük yaşam aktivitelerinde ciddi zorluklar yaşanıyor.

“UYGUN TEDAVİ İLE BİRLİKTE MUTLAKA FİZİK TEDAVİ VE REHABİLİTASYONA BAŞLANMALI” Doç. Dr. Derya Buğdaycı’

Vücudun kendi bağışıklık sisteminin eklemlere karşı reaksiyon göstermesi ile AS ortaya çıkıyor. Yabancı madde olarak algılaması ile onu vücuttan atabilmesi için, ödemlendiriyor.Gün içindeki basit hareketler bile o ödemi azaltmaya fayda sağlıyor. Hastamız egzersizle devam edebiliyorsa, sorun yok ancak edemiyor ise; tüm dünyada kabul edilen tedavi protokolünü uyguluyoruz.Steroid olmayan Non steroid antienflamatuvar ilaçlar kullanıyoruz.

Ankilozan spondilit tanısı alır almaz uygun tedavi ile birlikte fizik tedavi ve rehabilitasyona başlanması gerekiyor. Doğru tedavi ile ağrı ve tutukluğu azaltmak, eklem bozukluklarını önlemek, doğru vücut duruşunu korumak, ruh sağlığını ve sosyal ilişkileri iyileştirmek ve günlük

Bu hastaları aslında iki gruba ayırıyoruz. Omurga tutulumu olanlar ve periferi eklem dediğimiz; diz, ayak el eklemlerinin tutulumu olanlar. Eğer hastada omurga tutulumu varsa, non steroid tedaviler etki etmeyecek ki Ankilozan Spondilit’de daha az etkindir,

‘‘AS TEDAVİSİNDE 10 YILDIR YENİ İLAÇLAR KULLANIYORUZ.’’ Tedavide tek başına Anti-TNFα ajanlar yeterli olmuyor. Anti-TNFα ilaç kullandığımız hastaların bir kısmı bununla iyileşiyor, ancak bir kısmı iyileşmiyordu. Çalışmalar devam etti ve interlokin dediğimiz maddelerin mekanizma üzerindeki önemi giderek arttı. Bu yüzden interlökinleri baskılayan hastalıkları, bu mekanizma üzerinden tedavi etmeye yönelik ilaçlar gündeme geldi. Onaylarını aldılar. Ülkemizde de 2018 mayıs ayından itibaren geri ödeme kapsamına alındı. Bu ilaçlar bize biyolojik tedavideki seçeneklerimizi artırdı. Bu seçeneklerle de hastalarımızın yüzde 90’nında başarı sahibi olduğumuzu, hastalığı durdurabildiğimizi ve büyük bir kısmını bu hastalığı unutacak hale getirdiğimiz söylemek mümkün. Hastalar belirli bir süre remisyonda ise, hiç ağrıları kalmadığında ilaçları azaltıyoruz. Örneğin; haftada 1 kullandığımız ilacı 15 güne ve kademeli olarak 1 ay’a çıkarıyoruz. Eğer hastalık iyi gidiyorsa, kesmeyi de deneyebiliyoruz. Bazı hastalarımızda bir kaç sene içinde alevlenme dönemlerine rastlayabiliyoruz. Bu durumda da ilaca tekrar geri başlayabiliyoruz. ‘‘YAKIN AKRABALARINIZDA AS VARSA, RİSK VAR DEMEKTİR’’ Hastalıkta genetiğin önemli rolü olduğuna inanılıyor. AS’li çoğu hasta HLA-B27 olarak adlandırılan bir doku tipine sahiptir. Irk ve HLA-B27 prevalansı önemlidir. Ancak bu geni taşımak kendi başına bir etken de değildir. Hem geni taşıyor, hem de yakın akrabalarınızda da bu hastalık varsa, risk var demektir. Mutlaka ilaç tedavisi ile birlikte egzersizlerine dikkat etmesi de gerekiyor. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 53


NÖROLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

MS

Hastalarının %63’ü Geleceğe Umutla Bakamıyor!

MS HASTA YOLCULUĞU & FARKINDALIK ARAŞTIRMASI

MS olarak bilinen Multipl Skleroz, bir merkezi sinir sistemi hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi beyin, beyincik, beyin sapı ve omurilikten oluşurken, bu hastalığa beynin ve omuriliğin birden çok yerinde görülmesinden dolayı multipl, yani çoklu; hasar gören yerlerde sert doku oluşmasından dolayı da skleroz, yani sertleşme adı veriliyor. MS’te merkezi sinir sistemindeki yapıların hasarlanması sonucunda beynin ve omuriliğin, görme, konuşma ve yürüme gibi vücut fonksiyonları üzerindeki kontrol kabiliyeti olumsuz etkileniyor. Hastalık görme bozukluğu, güç veya denge kaybı, konuşma bozuklukları, yorgun hissetme, uyuşma veya karıncalanma hissi gibi belirtilerle de ortaya çıkabiliyor. Toplumda MS, en sık 20-40 yaşları arasında ortaya çıkıyor ve kadınlarda iki kat daha fazla görülüyor. Türkiye’de tam bilinmemekle birlikte yaklaşık 70 bin MS’li olduğu tahmin ediliyor. MS kişiden kişiye değişik özellikler gösterdiği için belirtiler ve ataklar farklı seyredebiliyor. MS konusunda bilinçli olmak, zamanında tanı ve tedavi ile birlikte düzenli takip MS hastalarının uzun ve kaliteli bir yaşam sürmelerini sağlıyor. MS HASTA YOLCULUĞU & FARKINDALIK ARAŞTIRMASI Multipl Skleroz (MS) hastalarının zorlu yolculuğuna dikkat çekmek ve kamuoyunda farkındalık yaratmak amacıyla Türkiye MS Derneği ve Novartis İlaç iş birliği ile Türkiye’nin 7 bölgesi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yaşayan toplam 1500’e yakın MS hastasını kapsayan “MS Hasta Yolculuğu & Farkındalık Araştırması” yapıldı. Araştırma ile MS hastalarının doktora başvurmaya neden olan ilk semptomlarını öğrenmek, MS hastalığının teşhis aşamasına kadar uzanan yolculuğunu görmek, uygulanan testler ve tedavi süreçlerini gözlemlemek, hastalık takip detaylarını incelemek ve genel MS farkındalığı ile hasta yaklaşımını anlamak hedeflendi. HASTALIKLARINI YAKIN ÇEVRELERİYLE BİLE PAYLAŞMAK İSTEMİYORLAR Araştırmanın en çarpıcı sonuçları hastaların hastalıklarını yakın çevreleri ile paylaşmak istememesi, evliliklerini sürdürememeleri, geleceğe endişeli bakmaları ve tanı süresinin nöroloji uzmanlığı dışına başvurulduğunda gecikmesi oldu. Araştırmaya göre hastalık ortalama 29 yaşında tespit edilebiliyor. 54 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Araştırma sonuçlarını değerlendiren Türkiye MS Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Cerrahpaşa Tıp Fakltesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğr.Üy. Dr. Melih Tütüncü, araştırmaya katılan hastaların %49’unda MS tanısından önce en sık görülen semptomların başında ellerde ve ayaklarda uyuşma olduğunu belirtiyor; “Kol ve bacaklarda kuvvetsizlik, görme bozukluğu, yorgunluk ve baş dönmesi MS hastalarının en çok şikâyet ettikleri diğer semptomlar arasında yer alıyor. Hastalardaki bitkinlik ve halsizlik durumu, ilerleyen dönemlerde depresyona kadar gidebiliyor.” “MS HASTALARININ İŞ HAYATINA KATILIMI ARTIRILMALI” Araştırma sonuçlarına göre MS hastalarının yalnızca %51’i aktif olarak çalışabiliyor. Hastalık izni kullanamamak ve doktor randevularını rahatça ayarlayamamak hastaların iş hayatıyla ilgili yaşadığı en büyük zorluklar arasında yer alıyor. MS’de belli aralıklarla doktor kontrolü çok önemli. Araştırma sonucuna göre hastaların sadece %34’ü her 3 ayda bir kontrol için doktora gidebiliyor. MS hastalarının %40’ı işlerini kaybetme endişesi gibi pek çok nedenden dolayı hastalıklarını yakın çevreleriyle bile paylaşmak istemiyor. EN BÜYÜK ENDİŞELERİ MS SEBEBİYLE OLUŞABİLECEK ENGELLİLİK DURUMU. Türkiye MS Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Serkan Demir konuyla ilgili şunları söyledi: “MS hastalığında erken tanı ve tedavi, ilerleyen dönemde oluşabilecek özürlülüğü engelleyebilir. Bu nedenle tanıda gecikmeden hastaların doğru hekime başvurmaları önemlidir. Bu çalışmada Türkiye’de hastaların yaşadıkları ilk belirti sonrası farklı uzmanlıklara başvurduğunu görmekteyiz. Bu yüzden farkındalığın artırılarak hastaların MS tedavisi konusunda uzman nöroloji hekimine ulaşmasını sağlamak tanı ve tedaviye başlama süresini azaltacaktır.” Araştırmaya katılan MS hastalarının %63’ünün geleceğe umutla bakamadığını belirten Türkiye MS Derneği başkanı Dr. Melih Tütüncü şunları ilave etti; “Çalışmaya katılan hastaların yalnızca %30’unun derneğe üye olduğunu görmekteyiz, tüm MS’lileri derneğimize üye olmaya davet ediyoruz. MS umutsuz bir hastalık değildir. Derneğimiz aracılığı ile doğru ve güvenilir bilgiye ulaşmak geleceğe umutla bakmayı sağlayacaktır.”


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

• HEMOFİLİ • von WILLEBRAND HASTALIĞI • NADİR FAKTÖR EKSİKLİKLERİ • YENİ ALTERNATİF HEMOSTATİK İLAÇLAR VE YAKLAŞIMLAR • GEN TEDAVİLERİ TANIDAN TEDAVİYE...

KANAMA BOZUKLUKLARI

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 55


HEMOFİLİ TARİHÇESİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

yüzyıldan kalma haham öğretileri topluluğu olan Talmud, eğer iki erkek kardeşi prosedürden ölmüşse, erkek bebekleri sünnetten muaf tutuyor. Ayrıca, erkek çocukların babadan bağımsız olarak aynı anneden gelmeleri gerektiğine dikkat çekti. Daha sonra, eğer bir kız kardeşinin bebeği ölürse, sünnetle ilgili kararda da dikkate alınacağı; dolayısıyla cinsiyete bağlı bir bozukluk olduğunun tanınması. 12. yüzyılda Arap doktor Albucasis, küçük yaralanmalardan sonra kanamadan ölen bir erkek ailesi hakkında yazdı.1803 yılında Philadelphia’lı bir doktor olan Dr. John Conrad Otto, kalıtımsal olduğunu ve erkekleri etkilediğini belirterek hemofili hakkında yazdı. Araştırmasında 1720’de Plymouth, New Hampshire’da yaşayan bir kadına üç kuşaktan geriye doğru izini sürdü.

‘‘KRALİYET HASTALIĞI’’

HEMOFiLi

Hemofili, ilk yazılı kayıtları milattan önceki dönemlere dayanan, dünya siyasal ve toplumsal yapısını etkileyen bir kanama hastalığıdır. Hemofili taşıyıcısı olan, Büyük Britanya Kraliçesi Victoria (1837-1901), kızları ve torunlarını Avrupa Kraliyet varisleri ile evlendirince Rusya, Almanya ve İspanya Kraliyet varisleri de hemofiliden etkilenmişlerdir. Bu nedenle hemofili Kraliyet hastalığı olarak tanımlanmış ve Victoria’nın, Avrupa’nın büyük annesi olduğu kabul edilmiştir. Muhtemelen tarihte hemofili hastası olan en ünlü kişilerden biri, Nicholas’ın oğlu Rus Çarı Çar Alexei, 1900’lerin başlarında Rusya’nın Çar’ı ve Kraliçe Victoria’nın torunu Alexandra. 2009 yılına kadar kimse Kraliçe Victoria’nın Hemofili A mı yoksa Hemofili B mi taşıyıcısı olduğunu ve genetik patolojisini merak etmemiştir. Rus ve ABD’li bilim insanlarının birlikte çalışması sonucu Kraliçe Victoria’nın bir Hemofili B taşıyıcı olduğu gösterilmiştir. F9 geninde, çok nadir görülen ve ağır bir kanama tablosuna yol açabilen bir baz çifti mutasyonu (IVS3-3A>G) saptanmıştır. İnsan genomundaki milyarlarca baz çiftinden sadece birinin değişmesinin dünya tarihini direkt olarak etkilemese de indirekt olarak etkilediği İspanya’da Franco’nun hakimiyetinde ve Rusya komünist devriminin oluşumunda rolü olduğu kabul edilmektedir. Hemofiliklerde temel tedavi yöntemi eksik olan faktörün yerine konmasıdır. Kanama atakları olmadan yani morbiditeye yol açmadan önce faktör verilmesi düşüncesi 1950’lerden itibaren Inga Marie Nilsson’un önderliğinde İsveç’te uygulanmaya başlanmıştır. 1990’ların başında kanamadan korunma tedavisinin başarılı bir tedavi olduğu bilimsel yöntemlerle yayınlanmıştır. İsveç, Hollanda ve Kanada ağırlıklı olmak üzere pek çok ülkede kanamadan koruma tedavisinin yıllık kanama oranlarını azalttığı ve yaşam kalitesini yükselttiği gösterildi. Özellikle pediatrik olgularda ulusal ve uluslararası kanamadan korunma tedavi kılavuzları yayınlandı. Avrupa kraliyetleri hemofili tarihindeki en bilinen olayların merkezinde yer alabilirken, başka örnekler de var. İkinci

56 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

DÜNDEN BUGÜNE... 1828 - İlk önce “hemoraphilia” terimi kullanıldı. Daha sonra “hemofili” olarak kısaltıldı. 1926 - Erik von Willebrand, daha sonra von Willebrand hastalığı (VWD) olarak adlandırılan bir kanama bozukluğunu tanımladı. 1940’lar- İlk kez hastanede verilen tam kan nakli 1948 - Ulusal Hemofili Vakfı (NHF), Hemophilia Vakfı, Inc. olarak açıldı. 1952 - Araştırmacılar faktör IX pıhtılaşma proteini olarak adlandırılan proteini tanımladılar. 1954 - NHFdaha sonra Tıbbi ve Bilimsel Danışma Konseyi (MASAC) olarak adlandırılan Tıbbi Danışma Konseyi’ni kurdu. 1955 - Plazma formunda ilk faktör, VIII infüzyonları 1957 - İsveç’teki araştırmacılar von Willebrand faktörünü vWD’nin nedeni olarak tanımladılar 1958 - Hemofili A’da ilk profilaksi kullanımı 1964 - Dr. Judith Graham Pool kriyopresipitatı keşfetti 1968 - İlk FVIII konsantresi 1970’ler - Birincil profilaksi tedavisi deneyleri başlıyor 1970’ler - Dondurularak kurutulmuş plazma kaynaklı faktör konsantreleri 1977 - Hafif hemofili ve von Willebrand hastalığını tedavi etmek için Desmopressin tanımlandı 1980’ler - Faktör VIII, FIX ve von Willebrand faktör genleri klonlandı 1982 - CDC hemofili hastaları arasında ilk AIDS vakasını bildirdi 1985 - İlk etkin olmayan faktör konsantreleri 1992 - FDA ilk rekombinant FVIII ürünlerini onayladı 1995 - Profilaksi ABD’de tedavi standardı haline geldi 1997 - FDA ilk rekombinant FIX ürünlerini onayladı 1998 - İlk insan gen terapisi denemeleri başladı 2000’ler - FDA, insan veya hayvan plazma türevleri olmadan yapılan ilk rekombinant faktör ürünlerini onayladı. 2009 - FDA, faktör I eksikliğini tedavi etmek için RiaSTAP’ı onayladı 2011 - FDA, faktör XIII eksikliğini gidermek için Corifact’i onayladı 2013 - ABD’deki üç bölgede gen terapisi çalışmaları sürüyor. 2014 Yarı ömürlü uzun faktörler 2017 Faktör dışı hemositatikler 2018 Gen nakli-Hemofili A çalışmaları


HEMOFİLİ DERNEKLERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEMOFİLİ FEDERASYONU ve TÜRKİYE HEMOFİLİ DERNEĞİ

Hemofili Federasyonu; Hemofili hastalığı ile ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarından biridir. Görevi bölgesel hemofili dernekleri için bir şemsiye kuruluş olarak hemofili hastaları ve aileleri yanı sıra hemofili ile ilgili sağlık personeline eğitim vermek ve aralarındaki koordinasyonu sağlamaktır. Temel amaç hemofili hastalarının hayat kalitesini arttırırken ülkenin kaynaklarının daha rasyonel olarak kullanılması için çaba göstermektir. Hemofili Federasyonu 15 Haziran 2005 yılında 5 Bölgesel Hemofili derneğinin bir araya gelmesi ile İzmir’de Ege Hemofili Derneği öncülüğünde kuruldu. Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı’dır. İlk 5 kurucu dernek sırasıyla; Ege Hemofili Derneği, Ankara Hemofili Derneği, Akdeniz Hemofili Derneği, Çukurova Hemofili Derneği ve Marmara Hemofili Derneğidir. Daha sonraki yıllarda Kocaeli Hemofili Derneği,Samsun19 Mayıs Hemofili Derneği, Pamukkale Hemofili Derneği, Aydın Hemofili Derneği, Bursa-HETADER (Hemofili ve Talasemi Derneği), Kayseri–ERTAHEDER (Erciyes Talasemi ve Hemofili Derneği) ve12. üye dernek olarak Gaziantep Hemofili Derneği katıldı. Marmara Hemofili Derneği 2019 yılında hizmetine son verdiğinden 11 dernekle devam ediyor. Hemofili Federasyonu her yıl bahar aylarında yaz mevsimi öncesi Hemofili Yaz Okulu düzenlemektedir. Bunun amacı da hemofili hastası ve ailelerine interaktif eğitim verilmesinin yanı sıraü damar içi infüzyon eğitimi sağlanarak ev tedavisi konusunda destek olunmasıdır. Hemofili Federasyonu geleneksel yaz okulu bu yıl 1-4 Mayıs 2019 tarihinde Kuşadası’nda Aydın Hemofili Derneği ev sahipliğinde ülkenin dört bir tarafından gelen hemofili hastası ve yakınının katılımıyla yapılacaktır. 2019 Yılı Gençlik Ve İnhibitör Çalıştayları 15-17 Mart 2019 haftasonunda Antalya’da Belek’te geleneksel çalıştay da toplamda 100 kişinin olduğu toplantıda 40 genç ve genç erişkin ile 25 inhibitörlü hemofili hastasına eğitim verilmiştir.

Türk Hemofili Derneği 1992 yılında İstanbul’da kuruldu. Kurulduğu ilk yıllarda üyelerinin ağırlıklı olarak tıp mensuplarından oluşmaktaydı.Hizmetlerinin yayılması sonucu kurulduğunda 22 üyesi olan dernek, bugün 1553 sayısına ulaşmıştır. Türkiye Hemofili Derneği hemofili hastalarına ve ailelerine 1992 yılından beri karşılıksız hizmet vermekte; yaptığı bilimsel çalışmalarla konuyla ilgili uzmanların yetişmesine ve hastaların tedavisine katkıda bulunmaktadır. Dernek Hemofili hastalığı hakkındaki gelişmeleri ve tedavi metotlarını yakından takip etmekte ve bunları tüm hemofili camiasına ve üyelerine toplantı, seminer, kongre ve yazılı materyallerle duyurmaktadır. Hemofili hastaları, yakınları ve sağlık çalışanlarını bir araya getiren seminerlerde hemofili hastalığının tanısı, tedavisi, güncel gelişmeler ve hastaların sorunları konunun uzmanları tarafından anlatılmaktadır. Bu güne kadar yaklaşık 50 ilimizde seminerler düzenlemiş ve ülkemizin her yerinden hastaya ulaşma fırsatı elde etmiştir. İl seminerleri 2015 yılı itibarı ile Ortopedist, Hematolog, Diş Hekimi ve Nükleer Uzmanlarının katılımı ile Türkiye Bölgesel Hemofili Seminerleri halinde yapılmaya başlanmıştır. Yapılacan bölge ve çevresinde bulunan illerden hastaların katılımı ile gerçekleşen seminerler öncesinde sorunu olan hastalar muayene edilerek konseye çıkmadan tedavileri belirlenerek çözüm bulmaktadır.Türkiye Hemofili Derneği daha verimli olan bölgesel seminerlerle ülkemizin tüm bölgelerinde bulunan hastalara ulaşmak amaçlamaktadır. TrHD Aile Buluşmaları Türkiye Hemofilikleri ve yakınları yeni gelişmeleri takip etmek, uzmanlardan etkin destek almak ve birlikte olmanın gücünden faydalanmak için her 15 günde bir çarşamba günleri TrHD Genel merkezinde aileler buluşmaktadır.

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 57


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

16.Uluslararası HEMOFİLİ Kongresi’nde hekimler, hastalar ve hasta yakınları sorunlarına çözüm aradılar 16. Ulusal Hemofili Kongresi bu yıl 20. Tuna Ligi Tromboz ve Hemostaz (DLTH) kongresi ile birlikte 13-17 Nisan 2019 tarihleri arasında ’SİNERJİ’’ başlığında gerçekleştirildi. Ülkemizde hastaları bilgilendirme misyonunu başarı ile üstlenen Türk Hemofili Derneği ve Hemofili Federasyonu tarafından düzenlenen kongrede 560 katılımın dışında 100’den fazla hemofili hastası veya yakını bilimsel gelişmeleri takip etti, Hemofili Meydanı’nda workshoplara katıldı. Dünya’da konusunda uzman 10 yabancı konuğunda katıldığı kongrede hemofili ve diğer kan hastalıkları tanıdan tedaviye güncel gelişmelerle birlikte, Sağlık Bakanlığı otoritelerinin katıldığı oturumlarda önemli sorunlar tartışıldı ve çözüm arandı.17 Nisan 2019 Dünya Hemofili Günü tüm dünyada olduğu gibi hastalar, hasta yakınları ve doktorlar birlikte kutladı. Kongre eş başkanları Prof. Dr. Kaan Kavaklı ve Prof. Dr. Bülent Zülfikar ile Hemofili’yi konuştuk, yeni tedaviler hakkında bilgiler aldık. Bu yıl farklı bir kongre gerçekleştirdiniz, biraz bahseder misiniz? Ulusal ve uluslararası uzmanların katıldığı kongremizin en önemli özelliği, hasta ve hasta yakınlarının da kongreyi ilgi ile takip etmesi. 80’e yakın ulusal-uluslararası konuşmacı vardı. Bir ilk olarak ulusal kongre dışına çıktık, bir anlamda uluslararası bir kongre haline geldik 20.yılını kutlayan Tuna Ligi Tromboz ve Hemostaz (DLTH) kongresi ile birlikte yapmamız da farklı bir sinerji oluşturdu. Bu nedenle oturumlarda kanama ve pıhtılaşma sorunları dışında damar tıkanıklığı, nöroloji, kardiyoloji konuları ele alındı. Kongrenizin en önemli özelliği hasta ve hasta yakınlarının davetli olarak katılıyor. Hastalar ve sizler için de öneminden biraz bahseder misiniz? Hemofili tedavisinde çok hızlı bir döneme geldik. Bazı hastalıklarda tedavideki gelişmeler 15-20 yılı bulur. Bunların içinde belki de en hızlı gelişen tedavilerden 58 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

biri hemofili hastalığında oluyor. Kongrede bu konuya oldukça yer ayırdık, tartıştık hastalarımızı bilgilendirdik ve sorularını yanıtlamaya çalıştık. Hayat boyu devam eden hemofili sürekli eğitim gerektiriyor. Bu eğitim sadece sağlık personeline değil, hasta ve hasta yakınları için de çok önemli.Tedavinin tek seçeneği damar yolu olduğundan sağlık personeline bağımlı kalıyorsunuz. Bu sebeple de aileleri, hastaları ve özellikle anneleri bir hemofili hemşiresi gibi eğitmemiz gerekiyor. Bu kongrelerimizde, bölgesel toplantılarda ve yaz okullarında bu eğitimleri veriyoruz. Hemofili hastalarının tanı almalarında gecikmeler, tedaviye erişimde sorunlar var mı? Hemofili tanısında gecikmeler olmuyor diyebiliriz. Günümüzde Türkiye’de her türlü hemofili ilacı mevcuttur. Sosyal güvencesi olan vatandaşlarımıza SGK tarafından bu ilaçların geri ödemesi ya-

pılmaktadır. Hemofili hastalığı hakkında deneyimli olan merkez sayısı oldukça fazladır. Ülkenin dört bir yanında 30 üniversite hastanesinde uzman hematologlar bu görevi üstleniyor hemofili hastalarının takip ve tedavisinde çok önemli katkılar sağlamaktadır. Kapsamlı hemofili tedavi merkezi olarak ülkemizde Avrupa Birliği (EUHANET) programından akreditasyon almış 3 kapsamlı hemofili merkezi vardır. Ege Üniversitesi Çocuk Hastanesi Ege Hemofili Merkezi, İstanbul Üniversitesi Hemofili Mükemmeliyet Merkezi ve Çukurova Üniversitesi Pediatrik Hematoloji bölümleri klinik çalışmalarda da aktif rol üsteniyor. Hemofili tedavisinde yeniliklerden söz ettiniz, ne yenilikler var? En önemli yeniliklerin başında ülkemizde henüz çıkmayan ama yurtdışında damar dışı haftada bir deri altından yapılan ilaçlar piyasada hastaların kullanımına sunuldu. İlk çıkan Amerika’da ve Avrupa’da kullanılan Emicizumab etken


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEMOFİLİ HASTALARI İÇİN GELECEKTE YENİ TEDAVİLER DEVREDE UZUN ETKİLİ FAKTÖRLER ÖN PLANDA OLACAK

maddeli ilaç, şu an ülkemizde de ruhsat için bekliyor. Özelliğine gelirsek; Bu ilaçtan önce hemen hemen her hafta kanamaları sebebiyle acil servisler başvuruyorlardı. Hafta da 3 kez koruma tedavisi alan, ayda bir kanama yaşayan hastalar haftada bir deri altı tedaviyle sıfır kanama yaşıyorlar. Bu özelikle çocuklar ve aileleri için çok önemli. Hastalığının sağlık sitemine yükü nedir yeni ilaç onaylandığında ek bir yük daha getirecek mi? Hemofilik bir erişkin hastanın SGK yükü yıllık 500bin TL. civarında. Bu ortalama 70 kiloluk bir yetişkinin maliyeti. Bebek ya da çocuk grubunda kilosuna göre 100 bin TL. altına düşebiliyor. 70 kiloluk 25 yaşındaki bir hastada ortalama 550 bin TL. Bunun içinden 50 bin’lk kısmı hastane vb. masrafları kapsıyor. Yeni damar ilacı da bundan daha ucuz olmayacaktır ancak, haftada üç kez damardan verileceğine bir kez deri altından verilecek. Diğer taraftan bazı dezavantajları var. Kanama olursa, yine faktör ilaçlarının yapılması gerekiyor. Deri altı uygulama azaltıyor ama kanama olduğunda yine faktör yapmak durumunda. Örneğin koruma tedavinde inhibitöre haftada 2-3 kez toplamda ayda 8 kez kullanılıyor. Kanama olduğunda inhibitör gelişirse %10 gibi, faktör 8 olanlarda özel ilaçlar kullanılıyor ki 4 kart daha pahalı. Kısacası şimdilik yine faktörlere muhtaç durumdayız. Geri dönüp baktığınızda hemofili tedavisinde hastalar neler yaşadı,günümüzde tedavide nereye geldik? Kısa bir özetle neler söylersiniz? Tek sorun yeni tedavilere erişim değil tabii ki. Ama sorunların çözümleri ile her sene iyiye gidiyor. Ciddi sorunlar olduğu dönemleri hatırlıyorum. Bundan 15 yıl önce hastalara faktör olarak plazma kullanılıyordu. Dernek toplantılarında hasta şikayetleri hep bu yöndeydi. Faktör değil plazma reçete edilmesi ile ilgili

Prof.Dr. Kaan Kavaklı - Prof.Dr. Bülent Zülfikar sorunları dile getirilirdi. SSK hastaneleri döneminde ilaç pahalı olduğundan plazma reçete ederlerdi. Ayrıca bu faktörlerin önemi de iyi bilinmiyordu. Gerçekten iyileştirdiği, sakatlığı ve ölümleri engellediği iyi bilinmiyordu. Şimdi iyi bir geri ödeme sistemimiz var. Bütün hemofili hastaları kapsam altında. Genel sağlık sistemiz yaş farkı gözetmeksizin karşılıyor. En önemlisi, kanama ile ölen hasta yok artık. 25 yıl önce 20’li yaşları göremeyen hemofilikler, sünnet kanaması ile bile hastalar ölürken, şimdi artık ölüm yok. Eklemler de iyileşiyor. Çocukken ilaç kullanamayan ya da ilk 10 yaşta kullanamayanlarda erişkinlikte eklem hasarları sakatlıklar yaşıyorlar. AİLELER ÇOCUKLARINA FAKTÖRLERİNİ YAPMAYI ÖĞRENMELİLER Aileler size en çok hangi sorunlarını aktarıyorlar ? Bize yansıttıkları kanama olduğunda acil servislerde genelde yaşadıkları sorunlar. Oysa, bizim onlardan istediğimiz kanaması varsa gündüz ise takip eden kliniğe gitmeleri ve faktörlerinin kendilerinin yapmaları. Acil servise ancak poliklinik mesai dışında örneğin kanama olduğunda gitmeleri. Ama önce faktörlerinin kendileri yapmalılar, bunu öğrenmeliler. Ailelerimizin birçoğu bilinçli, bu durumlarda zaten ellerinde kartları var, gerektiğinde acil hekimlerine kendi takip hekimlerini arattırabiliyorlar. KAS VE EKLEM SİSTEMİNDE GEÇİCİ VEYA KALICI EKLEM SAKATLIKLARI GELİŞEBİLİR Hemofili hastalarında en sık ve sorun yaratan kanamalar kas ve eklem sisteminde olduğundan uygun tedavisi ya-

pılmayan hastalarda geçici veya kalıcı eklem sakatlıklarının gelişme riski yüksektir. Bu nedenle hemofili hastalarının tedavi ve izleminde sadece kan hastalıkları uzmanları değil ortopedist, fizik tedavi uzmanları ve nükleer tıp uzmanların da Hemofili Konseyi çerçevesinde katkı yapması gereklidir. Hemofili hastalarının bu durumda deneyimli hastanelerde ve merkezlerde takip ve tedavi edilmelerinde büyük yarar vardır. Hemofili tedavisinin en sık ve en ciddi komplikasyonu uygulanan faktör proteinine karşı inhibitör oluşması dediniz. Profilaksi ya da koruma tedavisinden ne anlamımız gerekiyor, kanamaları mı azaltıyor, ya da engelliyor mu? Normal kanamalardan farkı yok, burada sorun kanamanın durdurulamaması. Çarptığı zaman yine kanama oluyor. Olay, kanamayı VIII ile durduramamak. Sadece özel inhibitör ilacı ile durdurabiliyorsunuz. İlaçlar aynı, faktörün hazırlanışında farklılık var. Bu eğitimi öncelikle hastanelerde alan hastalar yine kendileri rahatlıkla yapabiliyorlar. İnhibitörü yıllarca devam eden hastalar var. Sadece onların işi biraz daha zor. İnhibitör ilaçları kanamaları azaltıyor ancak kanamaları inhibitörlü hastalarda tam sıfırlayamıyoruz. Bu hastalarda halen eklem sakatlıkları görebiliyoruz. Hatta koruma tedavisi alan küçük çocuklarda da inhibitör gelişmesi görebiliyoruz. Örneğin;bir beyin kanamasında doktor eğer inhibitör geliştiğini anlamaz ya da anlaşılamazsa, faktör VIII’de kanamasını durdurması mümkün olmuyor. Bu nedenle yılda 1-2 kez inhibitör kanama testleri yapıyoruz. Bu konuda hastaların bilgilenmesi, dosyalarında bu testlerin bulunması önemli. Acilde test sonuçları uzun sürebiliyor. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 59


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ Bundan 20 yıl önce birçok hemofili hastamız sosyal güvence sorunu nedeniyle faktör tedavisi alamıyordu.

2000’li yıllardan sonra artık ek ücret ödemeden faktör ilaçlarını kullanabiliyor. Hem çocuklarımız ve hem erişkin hemofili hastamız profilaksi adı verilen koruma programlarından yararlanıyorlar. Artık hemofilide deneyimli birçok çocuk ve erişkin hematoloji uzmanımız var. Yeni ilaçlar ve gen tedavilerindeki yeni çalışmalarla, hemofili hastalarımız bir çok kronik hastaya göre oldukça şanslı durumda’’

İnhibitör gelişmesinin sebebi nedir? Gelişmesinin sebebi çok nedeni var. Genetik, ilaç kullanımında hatalar gibi pek çok nedeni var. İlk 5 yaşta ağır hemofili A hastalarında inhibitör daha sık görülüyor. Yeni teşhis konan ilk 5 yaşına kadar çocuklarda %80-90 gelişebiliyor. İleri yaşlarda gelişmesi çok nadir. Deri altı uygulamalarına dönersek hastaların yaşamlarında neler değişecek? Hemofilide kullanılacak ilk deri altı ilacın onaylanması Hemofili tedavisinde tarihi bir anı hep birlikte yaşadığımızı gösteriyor. Faktör tedavinin ev şartlarında kullanılması yani ev tedavisi uygulamasına geçilmesi hemofili tedavisinin bir zamanlar en önemli kilometre taşıydı. Çünkü o dönemden itibaren hemofili hastaları hastane köşelerinden kurtulup evde faktör tedavisi uygulama imkanı buldular. Ancak tüm tedavi seçeneklerinin damar yolundan uygulanması belki de en önemli dezavantajlarından biriydi. Hayat boyu süren ciddi bir kan hastalığı olan Hemofili hastalığında nerdeyse 1 yaşında başlayan damar içi infüzyonların onlarca yıl devam etmesi hemofilideki belki en sıkıntılı durum olarak karşımıza çıkıyordu. 60 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Birçok hastalıkta olduğu gibi hemofilide gen tedavisi üzerinde çalışmaları var. Hastalığı tamamen ortadan kaldıracak umut veren gelişmeler var mı? Hastalarımız deri altı ilaçlarından belki 6 ay sonra faydalanabilecek. Şimdi merakla beklenen gen tedavileri ama o kadar kolay bir tedavi değil. Şu ana kadar hiçbir hastaya gen tedavisi yapılmadı. Önümüzdeki yıl projesi devam eden hemofili B hastalarına gen tedavisi yapılabilecek.Bağlantıda olduğumuz Amerika’da genetik firmasına Türkiye’den yaklaşık 50 civarındaki aday hastalarımızın kanlarını yollamaya başladık. Hemofili B hastalarının seçimi genlerinin daha küçük olması. Bunlardan seçilecek olanlar gen tedavisi görecek. Türkiye’de bu projeyle ilgili çalışma için etik kurul onayını aldık, Bakanlık onayını bekliyoruz. Bu olağanüstü bir çalışma eğer olursa hasta tamamen iyileşecek, hiçbir ilaç kullanmayacak. İlk veriler iyi. 1 yıl sonraki değerler iyi. GEN tedavisi için klinik çalışmaya katılımda hemofili özelinde farklı kriterleri var mı? 18 yaşından büyük, kendi rızasıyla onam formunu imzalayacak kapasitede

olacak. Karaciğer test sonuçlarından herhangi bir sorun olmayan örneğin hepatit-B/C gibi bir virüs taşımayan sağlam karaciğere sahip olacak. Çünkü gen ilacı, karaciğere etki ediyor. Bir virüsle yapıyorlar adeno virüs le aynı virüs. Normal virüsten farklı. Aynı aşılardaki gibi zayıflatılmış laboratuvar ortamında hastaya zarar vermeyecek şekilde, içerisinde IX geni ekli. Adeno virüs karaciğer çok seviyor ve eski alışkanlıkla hemen karaciğer gidiyor. Bu hastalara faktör ilacı gibi steril bir şekilde damar yolundan veriliyor. Hastalık karaciğere yerleşiyor. Karaciğer hastalık yapmıyor. Faktör IX geni, karaciğer yapışıyor ve faktör IX salgılamaya başlıyor. Sistem bu şekilde çalışıyor. İlaç piyasaya çıktığında 1milyon USD olacağı söyleniyor ki herkese ulaşacağı da pek mümkün görülmüyor. Şu ana kadar Amerika ve İngiltere de 30 civarında hastaya yapıldı. Değerleri izleniyor, 6 yıl sonra %5 civarında faktör IX’ları var. 20 yıllık bir proje 7 yıldır da faz III’te. Ege Üniversitesi olarak faz1 çalışma ruhsatımız var. Bizden başka şu an 5 merkezde var. Onay olduğu için artık biz de rahatlıkla araştırmamızı yapabiliyoruz. Aday hastalar belirleniyor. 12 hastamız için de 5 hastamız onaylandı.


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Merakla Beklenen HEMOFİLİDE GEN TEDAVİLERİ Diğerlerinin onaylanmaması, çocuklukta geçirmiş oldukları adone virüsü nedeniyle antikor oluşmasından kaynaklı. Onları araştırmaya alınmıyor. Hastaların çoğunda pozitif çıkıyor. Çünkü Adona virüs antikoru olan hastalarda uygulanan aşı tepkiye uğruyor. Üzücü tarafı yarısından fazlası gen tedavi olma şansını kaybediyor. 50 kişiden 10 karaciğer temiz olanlar girebilecek. Plana göre bakanlık onayı da çıktıktan sonra Amerika’dan gelecek gen ürünleri ile 2020’nin başlarında sanıyorum başlanacak. Maliyeti henüz belli değil. Faz çalışmalarının sonucu, onayı, hemen kullanıma başlanması, hasta kriterlerinin belirlenmesi gibi uzun bir süreç bekliyor. Ancak şunu söyleyebilirim tahmini SMA hastalarındaki gibi oldukça yüksek bir maliyeti var. Hemofili hastalarında diğer bir sorun da çocuk sahibi olma istekleri ancak risklerin bilinmesi ve preimplatasyonun yüksek maliyeti bir çok aile için umutsuzluk getiriyor. Bu konuda beklentiler ne yönde? Ailenin ilk çocuğu hemofilik ikinci çocuk istiyor ama genin taşınmasını istemiyor. Ege de tüm hemofili hastaların AB genetik testlerini yapabiliyoruz. DNA sonuçlarını alabiliyoruz. Hamilelikte genetik testler sonucu hemofili çıkarsa, tek seçenek kürtaj. Bunu da istemiyorlar. Hemofilik ikinci çocuğa sahip oluyorlar.

Diğer seçenek tüp bebek preimplantasyon . Devlet hiç çocuk sahibi olmayanlara bu şansı veriyor. Ama hemofiliklere vermiyor. Özel hastanelerde çok maliyetli. Ayrıca deneyen hastalarımız var ama sonuçlar beklendikleri gibi değil, sağlıklı bir bebek bilgisi yok. Ayrıca SGK tarafından baktığımızda sadece hemofiliklere özgü bir ayrım da yapılamaz. Diğer kan hastalıkları, nadir hastalıklarda var. Aileler haklı ama SGK maliyeti açısından zor. Klinik araştırmalara ülke olarak katılımımız olduğunu biliyoruz. Hangi çalışmalarda yer alıyoruz ve katkımız hangi oranda? Ülke olarak bazı merkezlerde hemofili ve bazı kan hastalıklarının klinik araştırmalarına önemli katkılar sağladığımızı söyleyebiliriz. Araştırma yapan 10 merkezimiz var. Bu merkezlerin önemi biraz daha farklı. Hemofili ilaçları piyasaya çıkmadan Amerika, Avrupa ülkelerinde araştırma yapılırken bizde bu araştırmalara katılıyoruz. Örneğin bu araştırmalara dâhil olmamızla yeni deri altı ilaç şu an 80 hasta kullanabiliyor. Araştırma tüm yaş gruplarını kapsıyor. Araştırmada Türkiye olarak 12 yaş altı grubundayız. 12 yaş altı kullanan hastalarımızın hiç birinde şu ana kadar kanama olmadı. Bu araştırmalara girmek, kabul görmek de düşünüldüğü kadar kolay olmuyor.

Son olarak hastalarınıza vermek istediğiniz bir mesajınız var mı? Hemofili hastalarına ve ailelerine müjdeli haberlerimiz var evet.Ancak, 2-3 yıl içinde birçoğu derialtı ilaçları kullanarak hayat kalitelerini daha da arttıracaklar. Ancak biraz daha sabırlı olmalarını istiyoruz.

GEN TEDAVİSİ projelerine katılmak için önemli şartlar: 1-Öncelikle hasta yaşının 18 yaşından büyük olması yani erişkin olması gerekiyor. 2- Hastanın ağır hemofili hastası olması şartır (Hemofili-A için <%1, Hemofili-B için <%2) 3- Mutlaka gen tedavisi sürecindeki risklerin bilincinde olması ve yazılı onay vermesi gerekiyor. 4-Karaciğer fonksiyon testleri normal olmalı ve Hepatit-B / Hepatit-C olmaması gerekmektedir. 5- Yapılacak kan testlerinde adenovirus antikor testinin negatif çıkması gerekmektedir.

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 61


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Hemofili

VE KANAMA BOZUKLUKLARI

Prof.Dr.Bülent Zülfikar Türkiye Hemofili Derneği Başkanı

GENETİK ÖZELLİKLERİ Hemofili Geni, X kromozumunda olup nesilden nesile aktarılıyor ve resesif karakterde. Bu geni taşıyan kadınlar genellikle taşıyıcı anneler %50 oranında bir sonraki nesille aktarıyorlar. Doğan kız çocuğu %50 ihtimalle taşıyıcı ya da sağlam, doğan her erkek çocuk %50 ihtimalle hasta veya sağlam oluyor. Ailesinde taşıyıcı olmadan da hamilelik döneminde mutasyonlara bağlı olarak embriyoda çıkabilir, çocuk hemofili hastalığı ile doğabilir. Yani anne taşıyıcı olmadan da çocuk taşıyıcı olabilir. Hemofili dışındaki diğer kalıtsal kanama bozuklukları ise hem erkek, hem de kızlarda görülebilmektedir.

HEMOFİLİ TİPLERİ Faktör VIII eksikse hemofili A, IX. faktör eksikse hemofili B diyoruz. Genelde erkeklerde görülüyor. Bunun yanında aynı molekülün von Willebrand faktörünün (vWf) eksikliği veya fonksiyon bozukluklarına bağlı ortaya çıkan, von Willebrand, otozomal geçişli bir kalıtsal kanama bozukluğu karşımıza çıkmaktadır. Pıhtılaşma şemamızda bulunan FV X-VII gibi pıhtılaşma faktörlerinden bir veya bir kaçının kanda eksik olması veya işlevini yerine getirmemesi durumunda görülen bozukluklara da Nadir faktör eksiklikleri (NFE) olarak adlandırıyoruz. DÜNYADA KANAMA BOZUKLUĞU Dünya Hemofili Federasyonu’nun (WFH) Kasım 2018 yayımladığı rapora göre; dünyada tahmini sayı 580bin-700bin arası. Tanı konulan olgular 295.856 ki bu dünyada hemofilinin tahmini sayısının %42’sine tekabül diyor. Tiplerine göre sayılar ise; Hemofili A 149.764, Hemofili B 29.712, von Willebrand 71.648 ve diğer kanama hastalıkları 39.495. Bu tabloya göre %50’ si hiç tedavi almıyor veya çok azı alıyor. Türkiye tanıya ulaşma açısından şanslı bir ülke. Birçok ülkenin Çin, Hindistan gibi, tanı sayıları belirsiz. Ayrıca bu ülke ekonomisi ile de ilgili. Çünkü, gelir düzeyi yüksek ise tanı ve tedavi şansı var. 2015 verilerine göre 4860 Hemofili A, 878 Hemofili B hastası var. von Willebdand hastalığı (vWh), 1119 civarı ancak tam bilmiyoruz. Diğer NTE’ ise, 2290 civarı. PIHTILAŞMA BOZUKLUKLARINININ KLİNİK TİPLERİ Sağlıklı bireylerde %50-150 olarak görülen kandaki faktör düzeyi ağır hemofili hastalarında %1’den az, orta hemofili hastalarında %1-%5, hafif hemofili hastalarında %5 in üzerindedir. Bu, aPTT testi ile rahatlıkla tespit edilmektedir. 62 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

‘’ Tedavide İlk Hedef Her Kanama Atağının En Hızlı En Etkili Şekilde Durdurulmasıdır Hemofili hastalığında pıhtılaşmayı sağlayan proteinler doğuştan itibaren ya yok, ya eksik ya da fonksiyonu bozuk. Bu durumda kanama pıhtılaşma mekanizması tamamlanamıyor ve hastayı karşımızda kanar buluyoruz.

Klinik şiddet açısından üç tip görülüyor; Hafif tip, bazen hiç semptom vermiyor. Genellikle ameliyat ya da diş çekimi sonrasında veya ağır kazalar sonrası kanamalar uzayabilir. Sıradan yaralanmalara bağlı kanamalar nadiren tıbbi tedavi gerektiriyor. Orta tip; burkulma ya da düşme gibi küçük-orta şiddetteki kazalardan sonra eklem ya da kas içine kanamalar olabiliyor. Ağır Tip; hafif şiddetteki travma ve kazalardan veya ameliyatlardan sonra eklem-kas içinde ya da organlarda kanamalar görülebiliyor. Olgular koruyucu ilaç kullanmamışlarsa spontan kanamalar da görülebiliyor. Ayrıca sakatlığa götüren süreci de başlatmış oluyor. Bu tip tiplerde kanama olmaması için mutlaka koruyucu tedavi gerektirir. İLK KANAMALAR... Hemofiliklerde ağır vakalarda yaklaşık 8 aylık iken, ilk kanamalarını geçiriyorlar. Ağır eklem kanamalarını ise 15-16 aylar civarında geçiriyorlar. 12. aya gelmiş bir çocukta, primer profilaksi koruma tedavisine başlamak gerekir ki, bu hayati kanamaları yaşamasın. 2 yaştan sonra da sekonder tedavi uygulanmaktadır. HEMOSTAZ-HEMOROJİK DİYATEZ Vücudumuzda kan sürekli akış halindedir. Olabilecek spontan kanamaları da durduruyor. Buna ‘Hemostaz’ diyoruz. Kanın birçok görevi var ve bir denge içinde gidiyor. Bunun bozulmasına da ‘Hemorajik Diyatez’ diyoruz. Kanama pıhtılaşma sisteminin doğuştan veya daha sonra gelişen bazı özel durumlar sonucu bozulmasıdır. Kanama eğilimi; hücrelere veya enzimlere bağlı gelişir ve ömür boyu devam eder. FİBRİN ve ÖNEMİ Eğer fibrin olmazsa trombositlerin yaptığı trombüs dağılabilir. Yani 4 saat içinde

İlk adım kanama olmasını önlemek. Bunun içinde kanaması olan hemofili hastası hekime acile başvurduğunda ‘‘tetkikle teşhisle uğraşmayın, önce kanamayı durdurun diyoruz.’’

trombositlerin yaptığı pıhtı dağılır. Oraya fibrinin çökmesi lazım. Çökerse yara yavaş iyileşmeye, kabuklaşmaya başlar. Bunun için X. faktörü aktif hale getirmek ‘protrombin kompleks’ oluşmasını sağlamak. Bunun sayesinde de fibrojenden fibrini elde edip, fibrini çöktürüp kanamayı durdurmak gerekiyor. Bütün bunlar trombositlerin yüzeyinde duruyor. Fibrin çok da olmayacak, denge burada da önemli. SEKONDER HEMOSTAZ BOZUKLUKLARI Faktörlerin sentezini azalması, aşırı tüketimi, inhibitörlerle yıkılmaları ve pıhtılaşma şemasının aksine işlev yapan moleküllerin varlığı neden olur. Konjenital veya akiz olabilir. K vitamini eksikliği, karaciğer hastalığı ve antikoagülan kullanımı etkilidir. KALITSAL KANAMA DİYAZEZLERİNİN ÇEŞİTLERİ Hemofili A, hemofili B ve taşıyıcılığı dışında ; Von Willebrand Hastalığı(vWH),: von Willebrand faktörünün (vWF) eksikliği veya fonksiyon bozukluklarına bağlı, otozomal geçişli bir kalıtsal kanama bozukluğudur. vWH çok sık görülüyor.1/1000 (binde bir) yaklaşık diyebiliriz. Kadınlarda demir eksikliği hayatların boyunca en iki kez tespit edilmişse, 7 günden uzun menüstrasyon sürüyorsa, bu hastalıklar araştırılmalıdır. Menoraji nedeni ile jinekoloji kliniklerine başvuran hastaların % 10 -20’sinde vWH saptanmaktadır. Tip 3 ve Tip 2A vWH’da menstrual kanamalar kan transfüzyonu gerektirecek kadar şiddetli olabilir. Türkiye’de az olsa da dünya’da 200-300 bin kadına bu kanamalardan dolayı doğru teşhis konulamadan historektomi yapılmaktadır. vWH moleküler bozukluğa göre 3 ana tipte sınıflandırılır. Ayrıca Tip 2 vWH’nın ise 4 alt tipi vardır.


HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEMOFİLİKLERDE AĞIR VAKALARDA YAKLAŞIK 8 AYLIK İKEN İLK KANAMALARINI GEÇİRİYORLAR NADİR FAKTÖR EKSİKLİKLER (NFE) Fibronojen gibi V-VII faktör eksikliği, kombine faktör eksiklikleri, trombosit fonksiyon bozuklukları ve kollajenozlarda gördüğümüz diğer bozukluklar bu gruba giriyor. HEMOROJİK DİYATEZİN ÖNEMİ Hastaların spontan, travmatik ve cerrahiye bağlı kanamalardan ölmesi veya sakatlanmasıdır. Eklem içinde kanarsa, dejeneratif hipertrofik denilen tablo çıkar. Kronik Sinovit ise kolay kanayan hipertrofik, vasküler sinovta tekrarlayan hematroz görülür. ARTROPATİ KAÇINILMAZ MI? Hemofili vb. kanama bozukluğu hastalıklarının en ciddi komplikasyonudur. Her ağır subklinik kanama eklemi bozmaktadır. Eklem boşluğunda biriken kanın kıkırdakları hasara uğratarak ve sinovyal hipertrofi yaparak verdiği doğrudan zarardır. Kronik atrofiye ve sakatlıklara neden olur. Bu durumda yapılması gerekenler * Kas-eklem kanamaların erken durdurulması, Profilaktik faktör kullanarak egzersiz ve fizik tedavi yapmak, cerrahi girişim ki bunun ilk aşaması sinovektomi, son aşaması ise total eklem protezidir. Alınması gereken önlemler ise, erken ve yeterli tedavi ile primer profilaksidir. Ama şunu iyi bilmek lazım; Hemofilik Artropi başarısız hemofili tedavisi sonucudur. TEDAVİ YAKLAŞIMI NASIL OLMALIDIR? Erken dönemde ilk 4 saatte, faktör açığını kapatma, buz uygulamak, ağrı kesici ilaç ki inflamasyonu da olumlu etkileyecek, çok kısa süreli istirahat ve bandajlama, ikinci gün egzersiz, ilgili tarafı yukarı kaldırmak, değnek veya baston gibi yardımcı malzeme kullanmak, kalça hemartrozlarında eklem aspirasyonu yapmak gerekir. İleri dönemde ya da evrede diyelim; Sekonder profilaksi, özel fizyoterapi seansları radyoizotapların kullanımı, cerrahi sinovektomi geliyor. HEMOFİLİDE PROFİLAKSİ KULLANIMI Profilaktik tedavinin amacı ağır tipteki hemofilide faktör düzeylerini >%1’e çıkararak kanamaların sıklığını ve/veya şiddetini azaltmaktır. Primer profilaksi 2 yaşından ve klinik olarak belirgin bir eklem kanaması olmadan önce başlanan tedavidir.

TEDAVİYE UYUM ve GÜVEN Hastaların doktorları ve hemofili hemşiresi ile ilişkiler çok önemli. Hastanın yaşı önemli. Unutmak, vakit bulamamak gibi sebepler tedaviyi aksatmaktadır. Sorumluluğu kendilerine vermek gerekiyor. Profilaksi ile hemofilikleri sosyal hayatın içinde olmalarını sağlamaktadır. MEVCUTTA KULLANILAN TEDAVİ ÜRÜNLERİ . TDP, Trombosit, Eritrosit süspansiyon, . Faktör konsantreleri: rekombinant faktörler, etki süresi uzatılmış yeni ürünler, insan plazmasından elde edilenler . Lokal uygulanan ilaçlar Ankaferd, fibrin yapıştırıcı, kremler spreyler sayabiliriz. . Son dönemde de deri altına uygulanan ilaçlar mevcut. Bunların dışında bir de sentetik ilaçlar var. DDAVP, Antifibrinolitikler, İnflamasyon ve ağrı gidericiler, bozuk kartilaj düzenleyiciler Uzun Yarı Ömürlü Rekombinant Faktör Konsantreleri .Büyük moleküllü polietilen ile faktörler arasında birleşmeler yapmak (konjügasyon) .Faktörler için albüminin doğal yarı ömrüne ulaşmayı sağlayacak olan rekombinant albümin ile kaynaşma yapmak(füzyon) .İnsan immuglobulin (G1-Fc) kısmı ile kaynaşmak suretiyle faktör VIII’i koruması ve daha uzun süre dolaşımda kalmasının sağlanması(füzyon) Faktör IX için de bu ilaçlarla 15-20 günde kullanıldığında hastaların işlerini ciddi oranda kolaylaştırıyor YENİ ALTERNATİF HEMOSTATİK İLAÇLAR VE YAKLAŞIMLAR Emicizumab etken maddeli ilaç monokinol antikordur. Pıhtılaşmada FVIII’in rolünü üstleniyor. Deri altına uygulanıyor, haftada 1 hatta ayda 1 bile uygulanabiliyor. Yarı ömrü 28-34 gün olup inhibitörden etkilenmez doğal faktörü etkiliyor. NEJM dergisi impact değeri olarak da %79.25 olarak gösterilmektedir. ABD de onaylı hemofili A’ lar için kullanılan ilaç ülkemizde 3 hasta bu çalışmada yer alıyor. Kanamaları yok. Bunun dışında birkaç ajan daha var. Hem inhibitörlü hem de inhibitör bulunmayan hastalarda kullanılabiliyor.

FAKTÖR OLMAYAN İLAÇLAR Faktör olmayan ilaçlar açığı karşılamazlar. Etkinlikleri farklıdır. Deriatına (SC) enjekte edilerek kullanılmaktadır. Yarı ömürleri uzundur. Haftalık-Aylık uygulanmaktadır. Mevcut profilaksi dozajları için kanamaları azaltmada umut vericidir. Kanamalarda ve cerrahide kullanımları farklıdır. Hem konjenital hem de hemofili A-B inhibitörlü hastalarda başarılı olmaktadır.Ve hemofili de kür sağlamak adına gen nakli çalışmaları da devam etmektedir. SONUÇ

.Hemofili ve diğer kalıtsal kanama bozuklukları tedavi edilmediğinde kanamalar nedeniyle eklem hasarı sonucu sakatlıklarla sonuçlanmaktadır. .40 yılı aşkındır mevcut olan tedaviler kanama durdurucu özelliklerinin yanı sıra viral hastalıkların geçişine ve inhibitör gelişimine yol açmaktadır, uygulamaları zorluklar taşımaktadır. .Hastaların düzenli faktör profilaksi ile sakatlanmalarının önlenmesi esastır. .Son 5 yılda gen tedavisinde ve faktör dışı ilaçlarla hemofili tedavisinde büyük ilerlemeler olmuştur. .Yeni ilaçlar kullanıma girdi ve yeni ilaçlar içinde çalışmalar devam ediyor. .Gen tedavisi gelecek için umut vaat etmektedir. Zaman alacaktır, sorunların az olması için dikkatli olunmaktadır.

Hasta ve hasta yakınlarının eğitim yoluyla bilinçlendirilmesiyle tedaviye uyum artacak ve özellikle profilaktik tedaviler ile kanamalar daha etkin yönetilebilecektir.

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 63


BEYİN DAMAR HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ANEVRİZMA! “ Sanki başıma balyozla vuruldu.’’ ‘‘Kafamın içinde bomba patladı.’’ ‘‘Aniden bıçak saplandı.”

Beyin kanaması ve felç önlenebilir bir hastalıktır. Erken tanı konulması halinde beyin tümörü çok başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Bu nedenle, beyin check up’ı büyük önem taşıyor.

64 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


BEYİN DAMAR HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘BEYİN ANEVRİZMALARINDA YAŞAMSAL RİSK ÇOK FAZLA. BAŞARILI BİR ŞEKİLDE TEDAVİ EDİLDİĞİNDE HASTA TAMAMEN KURTULUYOR. ANCAK, ERKEN TANI ŞART!’’

SİGARA ANEVRİZMA KANAMASINDA ÖNEMLİ ETKEN

Birçok insan migren ve baş ağrısından şikayetçi. Kimi zaman baş ağrısı kronik olsa da kimi zaman da aniden ve şiddetli bir şekilde gelebiliyor. Özellikle aniden ve çok şiddetli şekilde gelen baş ağrıları beyin kanamasının işareti olabilir. SİGARA EN ÖNEMLİ ETKEN! Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Talat Kırış ‘’Anevrizma kanamasındaki baş ağrısı çok şiddetli olur. Hastalar bu ağrıyı “Başıma balyozla vuruyorlar” şeklinde tarif eder. Anevrizma kanamasını tetikleyen iki önemli faktörden biri sigara diğeri ise yüksek tansiyon. Sigara içmek kanama riskini arttırır. Yüksek tansiyonun kontrol altına alınmaması da anevrizmanın kanamasına neden olabilir’’ diyor. ANEVRİZMAYI KANAMADAN TESPİT ETMEK MÜMKÜN Anevrizma damar duvarının zayıf noktasında baloncuk gelişmesidir. Bu durum daha çok damarların ikiye ayrıldığı bölgelerde oluşur. Damarın değişik katları vardır. Bu katlardan birinde olan zayıflık sonucunda yavaş yavaş balon büyür. Anevrizma ka-

naması olduğunda çok riskli bir durum ortaya çıkar. Hastaların neredeyse yarısı kaybedilir. Ancak bugünkü tanı yöntemleriyle kanamadan tespit etmek mümkün. EN TİPİK BELİRTİ ANİ VE ŞİDDETLİ BAŞ AĞRISI Anevrizma kanaması olan kişi diğer baş ağrılarıyla kıyaslanamayacak şiddette ağrı çeker. Neredeyse her insan hayatında bir kez baş ağrısı çekmiştir. Fakat anevrizma kanamasındaki baş ağrısı çok şiddetlidir. Hastalar bu ağrıyı “Başıma balyozla vuruldu”, “Kafamın içinde bomba patladı” ya da “Aniden bıçak saplandı” şeklinde tarif eder. Kanama dışında da anevrizmalar özellikle büyük boyutlara ulaştığında etraftaki sinirlere ya da beyin dokusuna bası yaparak bulgu verir. MR ANJİYO VE BT ANJİYOGRAFİYLE TANI KONULABİLİR Anevrizmayı oluşmadan engellemek bugün için mümkün değildir. Ancak oluşmuş bir anevrizma mr anjiyo, bt anjiyografi gibi görüntüleme yöntemleriyle kanamadan

Prof. Dr. Talat Kırış Liv Hospital Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı

saptanabilir. Anevrizmalarda başlıca iki türlü tedavi yöntemi vardır. Biri damarın içinden girilerek yapılan endovasküler tedavi yöntemidir. Diğeri de cerrahi tedavidir. İki yöntemde de beyin ve sinir cerrahisi uzmanlarından ve endovasküler cerrahiyi yapacak uzmanlardan oluşan bir ekip bir araya gelerek hasta için en yararlı yöntemin ne olduğunu araştırmalıdır. Günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte ameliyatları az riskle ve başarılı bir şekilde yapmak mümkün. En önemli gelişmelerden biri anevrizma mikroskopuna eklenen anjiyografi imkanı. Bu yöntemle ameliyat sırasında verilen bir maddeyle hastanın damarlarını, kılcal damarlarını, anevrizmanın yapısını görmek mümkün oluyor. Anevrizmayı kapattıktan sonra da anevrizma kapanmış mı, kapanmamış mı anevrizmadan çıkan kılcal damarlar sağlam mı değil mi bunlar görülebiliyor. Ayrıca damar içi tedavi yöntemlerinde de son yıllarda büyük gelişmeler oldu. Dolayısıyla yaşamsal riski çok fazla olan ancak başarılı bir şekilde tedavi edildiğinde hastanın tamamen kurtulduğu beyin anevrizmalarında erken tanının önemi büyük.

Neden BEYİN CHECK UP yaptırmalıyız? Beyin hastalıkları gittikçe artan sıklıkla görülüyor. Bu hastalıkların bazıları verdiği belirtiyle kolayca fark edilebilirken, bazıları da yıllarca belirti vermeden kalabiliyor. Beyin hastalıklarını yapısal ve fonksiyonel olmak üzere 2 grupta değerlendiriliyor. Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi fonksiyonel hastalıklar neden oldukları bulgularla kolayca tanınıyor. Ancak, beyin tümörü veya beyin-boyun damar hastalıkları ve buna bağlı olarak gelişebilen anevrizma (beyin kanaması) gibi bazı yapısal hastalılar belirti verinceye kadar yıllarca fark edilemiyor. Belirti verdiklerinde de, ortaya çıkan tablo ölüm veya felç olabiliyor. Ciddi sonuçlara yol açabilen yapısal hastalıklar da erken teşhis amacıyla beyin check-up yaptırmak büyük önem taşıyor. Gelişmiş toplumlarda kalp hastalıklarına yönelik farkındalık üst düzeyde ve pek çok kişi kalbe yönelik check up yaptırıyor. Ancak beyinle ilgili böyle bir farkındalık olmadığından ancak hastalar başlarına geldiğinde hekime başvuruyor. Beyin check-up öncesi her yaş grubu için programa başvuran kişilere detaylı bir nörolojik muayene yapılmasını takiben, yaş ve risk grubuna göre uygun görüntüleme yöntemleriyle inceleme yapılıyor. Görüntüler deneyimli beyin ve sinir cerrahları, nörolog ve radyologlar tarafından yorumlanarak, hastanın durumu nörolojik bilimler konseyinde değerlendiriliyor.

MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 65


PARKİNSON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

√ Titreme √ Hareketlerde yavaşlama √ Yürürken kolları sallamama √ Bir veya daha fazla ekstremitede katılık √ Konuşurken mimikler ve jestler gibi hareketlerin kaybı √ Yavaş, ufak adımlı veya ayak sürüyerek yürüme √ Vücut duruşunun öne eğik şekil alması √ Yumuşak ve alçak sesle, monoton konuşma √ El yazısında küçülme, okunaksız olması √ Ağızdan salya sızması, yutkunma güçlüğü √ Halsizlik, yorgunluk √ Ruh hali değişiklikleri, ruhsal çöküntü hali (depresyon), nedensiz sıkıntılar √Kabızlık, aşırı terleme, tansiyon düşmesi √ Ağrı, kas spazmları

PARKiNSON

66 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


PARKİNSON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ Parkinson’da hareket etmek ve egzersiz tedavinin vazgeçilmezlerinden biri...’’

Parkinson hastalığı yavaş ilerleyici, beyin hücrelerinde kayıp ile seyreden bir beyin hastalığı. Alzheimer hastalığından sonra en sık görülen nörodejeneratif hastalık. Hastalık genellikle motor semptomlarla tanı alır. Hastalığının en erken belirtileri; enterik sinir sistemi, alt beyin sapı ve koku yollarında ortaya çıkmaktadır. Koku duyusu kaybı veya azalması, uyku bozuklukları ve kabızlık, sonraki aşamada ise titreme ve hareketlerde yavaşlama gibi motor belirtiler görülmektedir. PARKİNSON TİPİK OLARAK ORTA VE İLERİ YAŞIN HASTALIĞIDIR Parkinson hastalığı tipik olarak orta ve ileri yaşın hastalığı ve ortalama 60 yaş civarında başlar. Hastalık genç yaşlarda da görülür. Yaşlanma ile görülme sıklığının artar. Erkeklerde görülme sıklığı daha fazladır. “ÜLKEMİZDE 150 BİN CİVARINDA PARKİNSON HASTASI OLDUĞUNU TAHMİN EDİYORUZ” Dünyanın en kalabalık ülkelerinde, 2030 yılına kadar Parkinson hastalarının neredeyse 30 milyona ulaşacağının tahmin edilmektedir. Eğer hepimiz 100 yaşının üzerine kadar yaşayacak olursak muhtemelen bu hastalıkla karşı karşıya kalacağız. Bugün için ülkemizde 150 bin civarında Parkinson hastası olduğunu tahmin etmekteyiz. Türkiye, hızla yaş-

lanan toplumlar arasında sayılmakta. Artan yaşlı nüfusa bağlı olarak önümüzdeki yıllarda ülkemizde Parkinson hastalığında da bir patlama yaşanacağını öngörüyoruz. Başka bir deyişle önümüzdeki yıllarda Parkinson hastalığı ile daha çok uğraşmak zorunda kalacağız. Bu hastalıkla ilgili olarak toplumun bilinçlendirilmesi gerekiyor. MEDİKAL TEDAVİ Parkinson hastalığının tedavisi günümüzde çoğunlukla ağızdan alınan ilaçlarla yapılıyor. Uygun özellikleri taşıyan bir grup hastada farklı yöntemlerle uygulanan ilaçlar ve cerrahi tedavilerin de söz konusu. Hastalığı tamamen iyileştirici, kesin bir tedavisinin henüz bulunmamasına karşın, kullanılan ilaçlar belirtileri büyük ölçüde düzeltmekte ve birçok hastanın yaşamını aktif ve üretken bir şekilde sürdürmesini sağlamaktadır. Böylece Parkinson hastalarının çoğu düzenli tedaviyle uzun yıllar yaşayabilmektedir. PARKİNSONDA HAREKET VE EGZERSİZ VAZGEÇİLMEZ İKİLİ Parkinsonda hareket etmek ve egzersiz yapmanın tedavinin vazgeçilmezlerinden biri. Hareket ve egzersiz gerekliliği hastanın tanı aldığı zamandan itibaren geçerlidir. Düzenli egzersizler, tempolu yürüme, yüzme, aerobik gibi sporlar ge-

Prof. Dr. Raif Çakmur Türkiye Parkinson Hastalığı Derneği YK Başkanı

nel anlamda en çok tercih edilenlerden. Ancak hastalık ilerledikçe ve özellikle denge bozukluğu, yürürken kilitlenme, gövdede öne doğru eğilme, düşme gibi ilaca kısmen veya yetersiz cevap veren daha karmaşık hareketler için daha programlı ve daha profesyonel destek gerektiren egzersizler önem kazanıyor. Denge, yürüyüş ve duruşu korumanın en iyi yolu egzersiz ve hareket etmektir. Dansın hastalığa etkisi üzerine yapılan çalışmalarda dans kurslarına katılan hastaların katılmayanlara kıyasla denge ve hareketliliklerinde ilerlemeler kaydedilmiştir. Müzik ve dans, denge ve hareket sorunlarının azaltılmasında beyne yardım etmektedir. HASTA YAKINLARININ SÜRECE KATKISI ÖNEMLİ Hastaların yaşam kalitesini yükseltmek sadece ilaç ve cerrahi tedavi gibi yöntemlerle mümkün olamayacaktır. Hasta ve hasta yakınlarının sürece katkısı çok önemli. Hareket, denge, konuşma ve yutma terapisi beslenme ve dayanışma gibi konularda hasta ve hasta yakınlarının çözümün parçası olmasını istiyoruz. Parkinson’un zorluklarının ancak birlikte aşılabileceğiz. MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 67


PARKİNSON-CERRAHİ TEDAVİLER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PARKiNSON

İLAÇ TEDAVİSİNE CEVAP ALINAMAZSA BEYİN PİLİ TEK SEÇENEK!

Doç. Dr. Akın Akakın Bahçeşehir Üniversite Hastanesi Medical Park Göztepe

Parkinson hastalığında genelde belirtiler titremeyle başladığı için toplumda titreme hastalığı olarak bilinir. Ancak Parkinson hastalığı bir titreme hastalığı değil, vücudun yavaşlama şikâyetidir. Yaşla birlikte vücutta her şey yavaşlar. Yürüme, düşünme ve hatta bağırsak sistemi bile yavaşlar. Tüm bu şikâyetlerle birlikte yaşam kalitesi giderek bozulur. Parkinson ortaya çıkar. Bahçeşehir Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi ABD Öğretim Üyesi, Medikal 68 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Park Hastanesi uzmanlarından Doç. Dr. Akın Akakın, Parkinson hastalığında Beyin Pili ameliyatı hakkında sorularımızı yanıtladı. Parkinson hastalığının görülme sıklığı nedir? Hasta kaynaklı tanıda gecikmeleri neye bağlıyorsunuz? Görülme sıklığına baktığımızda dünya genelinde 7-10 milyon kişinin Parkinson hastası olduğu tahmin edilmektedir. Ülkemizde 150 bin civarında Parkinson hasta popülasyonu olması lazım. Kliniğe başvuru sayısı bunun oldukça altındadır. Yıllık ameliyat sayısı da yaklaşık 1500 civarı diyebiliriz. Parkinson hastalığı sinsi ve yavaş ilerleyen bir hastalık. Genellikle 60 yaş üzerinde görülmektedir. İleri seviyelerine gelene kadar

kişi Parkinson’a yakalanıp yakalanmadığını anlayamıyor.Erken tanı ile kontrol altına alınabilir, yaşam kalitesi uzatılabilir ancak hastalar genelde ileri evrede tanı alıyor. Bununda en önemli sebebi yaşlılık hastalığı olarak bilinerek, kabullenilmesi. Parkinsona sebep yaşlılık ve hücre bozulması mı? Vücuttaki dopamin salgılayan hücrelerin bozulması ile başlayan, hücreler işlevlerini yapamaması nedeniyle yaşla beraber fonksiyonlarını yitiriyor. Yaşlandıkça Parkinson’a yakalanma olasılığımız artıyor. Bir teoriye göre; insanoğlunun ömrü 100 yaşının üzerine çıktığında herkes Parkinson’un bir şikâyeti ile hayatlarını kaybedeceklerdir. Bu nedenle yaşlılık hastalığı olarak adlandırılması son derece doğal ancak gençlerde de çok az olmakla birlik-


PARKİNSON-CERRAHİ TEDAVİLER

te görülmektedir. Sadece yaşlılıkla ortaya çıksa da, genetik tarafı da var. Eğer genetik bir yatkınlık varsa, hastalarda erken yaşta görülmek oranı daha fazladır. Artık gençlerde de görülüyor genetik özellik taşıyormu? Yaşa bağlı görülen Parkinson’dan farklı bulgular var mı? Gençlerde önce sırayla el kol bacaklarda titreme, ayağını yere sürüyerek yürüme, güçsüzlük, ağızda titreme, küçük adım yürüme ve eklemlerde ağrı şikâyetleri başlar. Parkyn adı verilen genin ailesel geçişi olduğu gösterilmişse de, bu gen kesin Parkinson hastası olacağınız anlamını da taşımamaktadır. Yaşlılarda ise zaten yürümekte zorluk yaşayan hasta gurubundan bahsediyoruz. Bulgular buna bağlanır, karışır ve esas sorun gözden kaçabilir. Birden bir kötüleşirler. Yaşlılıkla ilgisi olmayan kötü bir gidişat gözükür. Örneğin; beslenme alışkanlığında bozulmalar, dil yuvarlanmaları, konuşmada bozukluk 5-6 güne varan kabızlık şikâyeti, küçük adımlarla yürüme ve toplumdan kendilerini uzaklaştırmayla ani depresyon belirtileri gözükür, adeta kendilerini eve kapatırlar. En bilinen özelliği titreme. Titreme olmadan da gelişebilir mi? Her titreme Parkinson diyebilirmiyiz? Titreme olmadan Parkinson hastası olunabilir. Sadece kabızlık bile bazen başlangıç belirtisi gösterebilir. Hastalarımızın bir kısmı kliniklere eklem sertliği, kimisi yavaş yürümeyle, yutkunma problemleri ile de geliyor. Yine de halk arasında da bilinen şekliyle en çok titreme problemi ile başvuruyorlar. Ancak, titremelerin hepsini Parkinson’a bağlamak da doğru değildir. Esansiyel tremor dediğimiz gereklilik halinde ortaya çıkan titremeler vardır. Eğer istirahat halinde sakinken, örneğin televizyon izlerken sebepsiz olarak ortaya çıkan titremeler Parkinson için ön belirti olabilir. Parkinson hastalığında medikal tedavi hastalığı gidişatını nasıl etkiliyor? Hastaların şüphe duyduklarında ilk önce başvurması gereken yer nöroloji uzmanıdır. Kesin tanı adlıktan sonra öncelikle eksik olan dopamin enzimini yerine koyan ilaç tedavisine başlanır. Bu ilaçlar 7-8 sene kadar hastalığın seyrini oldukça kontrol altına alır. Buna biz ‘Balayı dönemi’ olarak adlandırıyoruz. İlaçlara devam edildiği sürede şikâyetlerinin çoğu neredeyse görülmez. Bu sürenin sonuna doğru, ilaçlara karşı tolerans gelişir ve ilaçlar yetersiz kalır. Yani artık balayı dönemi bitmiştir. Hatta çok miktarda ilaç almaları nedeniyle, ilaç zehirlenmeleri ile karşı karşıya kalabilirler. Kol ve bacaklarda atmalar, böbrek ve karaciğer yetmezliği gibi sorunlar ortaya çıkabilir.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Hastalar hangi sürede ve durumda cerrahiye başvuruyor? Parkinson hastaları ilaçla tedaviye başladıktan sonraki 5 yıl içerisinde, ilaçlarla oldukça mutludurlar. Bu sürede ilaçların seviyesi gittikçe artmaktadır. Böyle durumlarda sistemik hastalıklar da ortaya çıkmaya başlar. Bu dönemde hastaların ilaçlara rağmen tedavisi başarılı olamamakta eklem sertliği, titreme ve yürümede bozukluk ilerlemektedir. Bu durumda hastanın yaşam kalitesini yükseltmek için beyin pili takılır. Beyin pili gereken hastaya nöroloji, fizik tedavi, psikiyatri ve beyin cerrahisi ortak karar verir. Hastanın kendisine de bu süreç anlatılarak ve uygun hastaysa beyin pili takılır. Pilin katkısı nedir? Hastalık tamamen ortadan kalkıyor mu? Cerrahiden yarar görebileceği düşünülen hastalara bu tedavi ile 10-15 yıl geriye döndürerek ağır ilaç bağımlılığından kurtarmak, hastanın şikâyetlerini olabildiğince minimalize etmek esas amacımızdır. Bunu da %80 başarıyoruz. Ancak hastalık tamamen bitmiyor. Çünkü Parkinson ilerleyici bir hastalıktır. Yaşlandıkça vücutta kayıplar artacaktır. İlerleme olduğu sürece hastalık da birlikte ilerler. Beyin cerrahlarının ve nörologların amacı, hastayı en az şikâyetle hayatını devam ettirebilme kapasitesinde tutabilmektir. Beyin pili de taksak, ilaç tedavisine de devam etsek, Parkinson ne yazık ki kronik ve genellikle ilerleyici bir hastalıktır. Şu an için tam tedavi ne yazık ki yok. Beyin pili için uygun hasta seçiminde öncelikli kriteriniz nedir? Hastalığın ilk evrelerinde olan bilinci açık, sözlü ifade kullanabilen, ameliyat esnasında bizimle devamlı iletişimde olabilecek hastalarda başarı ihtimalimiz yüksek. Konuşma, bilinç, iletişimde olması azaldıkça ameliyattaki başarı oranımızda düşüyor. Ameliyat ne şekilde gerçekleşiyor? Uyanık yapılan 4-6 süren, hasta ile sürekli konuşarak, gerektiğinde tekrar tekrar anlık kontrollerle ameliyat sırasında mikrokayıt ve mikro/makrostimülasyon gibi yardımcı tekniklerle kontrollü yapılan Nöromodülasyon adı verilen tedavi yöntemine dayalı ameliyat özelliği taşımaktadır. Öncelikle hastanın başına lokal anestezi ile takılan “stereotaktik çerçeve” ile MR’da sorunlu olan merkezini tespit ediyoruz. MR’ da yaptığımız hesaplamalardan sonra ameliyata giriyoruz. Sorunlu merkezin çapı 2 mm kadar, kullanılan aletlerin çapı ise 1.2 mm’dir. Her aşaması titizlikle dikkat ister. Hedefin doğruluğunun hastanın başına stereotaktik çerçeve bizim milimetrik ayarlar yapmamızı sağlıyor. Lokal aneste-

Gecikmenin En Büyük Sebebi Yaşlılık Hastalığı Olarak Bilinerek, Kabullenilmesi! zi altında yapılan bu ameliyatlarda hasta herhangi bir acı ağrı hissetmiyor. İşlem boyunca beyin cerrahisi ekibi, nörolog, elektrofizyoloji teknisyenleri birlikte organize bir çalışma ile hareket eder. Bu süre zarfında ilgili bölgeye milimetrik boyutta ki elektrotlarla elektrik simülasyonları verip, hedeflenen bölgeyi uyarırız. Şikâyetlerin ameliyat esnasına geçip geçmediğine bakarız. Bu ameliyat, geri dönüşümlü bir ameliyattır. Yani; hastaya elektrik simülasyonu verdiğimizde eğer yan etki görürsek, yeri değiştirip başka yerden simülasyonu verip doğru cevabı alana kadar devam ederiz. En son batarya göğüs üzerinde cilt altına yerleştirilerek aradaki bağlantı tamamlar ve servise alırız. Bu ameliyatlar özellikli ameliyatlar.Hastalar doğru tedaviye erişimde zorluk yaşıyorlar mı? Beyin pili ameliyatları oldukça yüksek teknoloji isteyen ameliyatlardır. Ülkemizde de belli başlı merkezlerde yapılabilmektedir. Bu ameliyatları yaparken ekibinizin uygun olması ve bu ameliyatlar için yüksek oranda tecrübe gerekiyor. Ameliyat sonrası hasta takibi nasıl yapılıyor? Kademeli çalıştırmaya başladığımız pil yaklaşık 1 ayın sonunda tedavi edici tam elektrik akımına ulaşır. Bu süre içinde hastalarımızın kontrol ve takiplerine devam ederiz. Sonunda hastamız Parkinson öncesi hayatına %80 civarında dönmüş olur. Kullanılan pillerin ömrü ne kadardır? İki tip pil kullanıyoruz. Şarj edilmeyen pilin ömrü ortalama tekrar 3-4 yıldır. Şarj edilebilen pillerde ise 10-25 yıla kadar uzar. Son zamanlarda hastalar şarj edilebilir pilleri tercih etmektedir. Şarj edilemeyen piller kullanıldığında sürenin sonunda sadece göğüs bölgesindeki cilt altına yerleştirilmiş güç kaynağından kısa bir operasyonla batarya değiştirilir. ‘‘Kök Hücre Tedavileri Parkinson’un Geleceği Olacaktır’’ Parkinson tedavisinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Parkinson’un günümüzde ilaç ve beyin pili dışında kesin bir tedavisi yok. Yaşlı nüfus dünya genelinde giderek artıyor. Bu konuda da önemli genetik çalışmalar yapılıyor. Genetik alt yapısı olan bir hastalık ve bilim geliştikçe kök hücre tedavisine doğru kayacaktır. NİSAN - MAYIS 2019 / PS 69


PSİKİYATRİ

Dr. Figen Karaceylan Çakmakçı Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı

Evcil Hayvanlar Çocuklara Sevmeyi ve Korumayı Öğretiyor

Hayvanlar çocuğun yaşamına doğumdan başlayarak oyuncaklarla giriyor. Peluşlar, banyoda yüzen ördekler, yürüyen ve konuşan motorlu oyuncakların çocuğun sürekli olarak elinin altında olduğunu ve oyuncağın çocuğun en yakın arkadaşı. ÇOCUKLARIN RUHSAL GELİŞİMİNDE EVCİL HAYVANLARIN KATKISI SANILDIĞINDAN DAHA ÇOK... Çocuk bu oyuncaklar aracılığıyla, sırlarını paylaşır, kızgınlığına katlanır, huzursuzluğunu giderir. Ayrıca evcil hayvanlar da çocuğun yaşamında etkili olabilirler. Çocuk bir evcil hayvan ile insanlarla nasıl sosyalleşebileceğinin provalarını yapabilir, mutluluğunu, mutsuzluğunu veya öfkesini paylaşabilir, soyut kavramları çocuğa öğretebilir. Evcil hayvanının bakımında sorumluluk alarak birine bir şeyler vermenin, yardım etmenin zevkini tadabilir ve onu sahiplenerek bağlılık duygusunun farkına varabilir. Aynı zamanda evcil hayvana bir şeyler öğreterek, kendi bir şeyler öğrenir, korkularını onun üzerinde deneyerek yenebilir ve de insan ilişkisinin temelini oluşturan sevmeyi, vermeyi, korumayı, bağımsız bir kişi olmayı öğrenir. 70 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Prenses Sona

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÇOCUĞUN BİLİŞSEL GELİŞİMİNE KATKI SAĞLIYOR Bilişsel gelişim evrelerinde çocuk önce kendini ve bedenini algılar. Daha sonra kendi dışındaki dünyayı beş duyu aracılığı ile algılar. Ve son olarak algıladıklarını da taklit ederek, onlarla karşılıklı iletişime içerisinde öğrenir. ÖLÜM VE AYRILIK GİBİ SOYUT KAVRAMLARI ÖĞRETİYOR Evcil hayvanların bilişsel gelişime katkısının yanı sıra ruhsal gelişim üzerinde de sayısız faydası var. Çocuklara ölüm, doğum gibi soyut kavramları öğretmede bir hayvanın varlığı çocuğun öğrenmesini kolaylaştırır. Örneğin; çocuğun akvaryumundaki balığının ölmesi ile balık için düzenlenen bir tören, ‘ölüm’ kavramını anlamasını, ölümün geri dönüşümü olmayan bir süreç olduğunu kavramasını kolaylaştırır. Yeni bir balığın alınmasıyla ölüm yaşam döngüsünü zihinsel sürecinde yer alır. Ayrıca çocukların herhangi bir nedenle yoksunluk yaşadığı durum ve zamanlarda evcil hayvanların varlığı çocukların baş etmelerini kolaylaştırır. Mesela; sevdiği birini kaybettiğinde, ev – okul


PSİKİYATRİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Tek Çocuk Sendromu Evcil Hayvan İle Aşılabilir

‘‘Hayvan sevgisi, arkadaşlarının ihtiyaçlarına, duygularına daha duyarlı olma ve empati gibi saymakla bitmeyecek katkı sağlayabilir.’’ değişikliklerinde, ana babanın ayrılıklarında çocuk için evcil hayvan ‘bir yerine koyma’, ‘paylaşma’ işlevi görebilir.

ÖRNEĞİN: BİR KÖPEK YAVRUSUNU BÜYÜTMENİN ÇOCUĞA KATTIKLARI

TEK ÇOCUK SENDROMU AŞILABİLİR Özellikle tek çocuklu ailelerin bir evcil hayvan beslemesinin çocuğun büyürken yaşayabileceği duygusal ve davranışsal yoksunluklara karşı bir tedbir görevi görebilir.Çünkü evde tek çocuğun oyun oynayacağı bir kardeşi yoktur ve yalnız kalır. Aynı zamanda tek çocuk olduğu için aile yaşantısını merkezindedir. Bütün ilgi onun üzerindedir. Bu nedenle her dediğinin olmasını ister ve ‘hayır’ı kabul etmez. Hiçbir şeyini başkalarıyla paylaşmak istemez, her zaman ilginin onun üzerinde olmasını ister. Bir evcil hayvanının olması, anne babanın evcil hayvanı da sevdiğini ve onunla ilgilendiğini görmesi; eksik olduğu bu alanlarda gelişmesini sağlar.

•Hayvanla temas halindeyken canını yakmadan tutması, sarılması ve dengeli bir şekilde dokunsal temas kurabilmesi (ince motor gelişim) •Köpek büyüten bir çocuğun, her gün o köpeğe yem vermesi (sorumluluğun gelişimi) •Köpeğin her geçen gün büyürken vücudundaki değişikliklerini gözleyebilmesi (zihinsel gelişim)

ÇOCUKLARA İNSAN HAKLARININ YANI SIRA HAYVAN HAKLARI DA ANLATILMALI! Evde hayvan beslemenin çocuk ruh sağlığına sayısız faydasının bulunuyor. Ancak, eğer evde evcil hayvan besleme ile ilgili sıkıntı yaşanıyorsa, çocukların hayvanları tanıması ve sevgisini geliştirmek için mutlaka yardımcı olunması gerekiyor. İnsan hakları gibi hayvan haklarını çocuklara öğretmek, kaliteli hayvan belgeselleri ile çocukların hayvanları daha yakından tanımalarına olanak yaratmak, sokak hayvanları için çalışmak, hayvan sevgisi ve bilincini çocuklara aşılamak en büyük görevimiz olmalı.

•Köpeğin birtakım ihtiyaçlarını karşılıyor olmak, ona sahip olmanın gururunu yaşamak, arkadaşlarına bundan bahsetmek (özgüven ve sosyal beceri gelişimi) MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 71


KISA..KISA

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BD SAĞLIK ÖNCÜLERİ EĞİTİMLERLE 6 YILDA 100 BİN SAĞLIK ÇALIŞANINA ULAŞTI Hedefleri arasında, iyi ve güvenli uygulamalara yönelik programlar sunmanın ötesinde; pazar şekillendirme politikaları ile erişimi artırmak, halk sağlığını doğrudan ilgilendiren konularda farkındalık yaratmak yer alıyor.

Dünyanın önde gelen medical teknoloji şirketi Becton Dickinson (BD) Türkiye tarafından sağlık hizmetlerinde yüksek standartlara ulaşılması ve sağlık profesyonellerinin ihtiyaçlarına en iyi şekilde cevap verebilmek adına hayata geçirilen BD Sağlık Öncüleri Programı 6. yılını geride bıraktı. BD Sağlık Öncüleri; Laboratuvar, Acil, YoğunBakım, Cerrahi, Polikli-

nik ve Servislere özel olarak hastane enfeksiyonları, iğne batma ve kesici-delici alet yaralanmaları, doğru numune yönetimi, kan kültürü alım teknikleri, doğru ilaç uygulamaları, damar erişim yönetimi, akan hücre ölçer prensipleri, hücre veri analiz yöntemleri, fıtık tedavisi, doğru insulin enjeksiyon tekniği ve bunun diyabet yönetimindeki önemini anlatan konularda eğitimler veriyor ve ödül programları düzenliyor.

BD Sağlık Öncüleri için BD Türkiye Genel Müdürü Ayşe Şanlıoğlu, “Şirket olarak amacımız Türkiye’de sağlığı geliştirmek ve bunu sadece satış ekiplerimizle değil; pazarlama, operasyon, finans, insane kaynakları, kamu ilişkileri vb. bütün ekiplerin yer aldığı tek bir takım olarak gerçekleştirebiliriz.Türkiye’de sağlığı geliştirme misyonuyla var gücümüzle çalışıyoruz.Hepimiz her yeni güne aynı misyon ve amaçla başlıyor, bunu gururla yerine getiriyoruz. Bu kapsamda sektöre yön veren lider pozisyonumuz ile hareket ederken dokunabildiğimiz her paydaşımızı harekete geçirmek adına çaba sarf ediyoruz. Her anlamda yenilikçi ve güvenilir bir çözüm ortağı olma konumumuzu her geçen gün güçlendiriyoruz” dedi.

DİYABETLİLER, OMURİLİK FELÇLİLERİNE DESTEK İÇİN KOŞTU Tip 1 diyabetlilerin yaşamın her alanında olduğu gibi spor konusunda da engel tanımayacağını göstermek amacıyla oluşturulan Diyabet Koşu Takımı TEAM1, 5 Mayıs’ta İzmir’de düzenlenen Wings For Life World Run’da omurilik felçlilerine destek için koştu. TEAM1 takım üyelerinden Gönül Kaynar kendi yaş kategorisinde (55) yarışı üçüncü olarak tamamladı. Tip 1 diyabetlilerden oluşan Diyabet Koşu Takımı TEAM1, 5 Mayıs’ta İzmir’de düzenlenen Wings For Life World Run organizasyonunda omurilik felçlilerine destek verdi. Tip 1 diyabetlilerin yaşamın her alanında olduğu gibi spor konusunda da engel tanımayacağını göstermek amacıyla oluşturulan TEAM1, bu kez omurilik felcine dikkat çekmek için koştu. Diyabetli koşucular, omurilik felçlilerine destek vererek her iki hastalık için de farkındalık yaratmak adına yarıştı. Wings For Life World Run, omurilik felcinin tedavisine kaynak sağlamak için 2014’ten

bu yana düzenleniyor. Organizasyon bu yıl 5 Mayıs’ta Wings For Life World Run katılımcılarını İzmir’de ağırladı. Tüm dünyada aynı anda başlayan koşuyu TEAM1 takımı üyeleri başarıyla tamamlarken, takım üyelerinden Gönül Kayner da kendi yaş kategorisinde (55) üçüncü oldu. Türk Diyabet Cemiyeti tarafından Novo Nordisk Türkiye’nin koşulsuz sponsorluğuyla hayata geçirilen projenin amacı, diyabetli insanların insülin tedavisi sayesinde hayatlarında hiçbir aktiviteden geri kalmalarına gerek kalmadığını, herkes gibi spor yapabileceklerini ve sporcu olabileceklerini göstermek. Ocak 2018’de kurulan TEAM1 takımı bugüne kadar Runatolia (2018 ve 2019), Tuz Gölü, Likya ve İstanbul maratonlarına katıldı. Ayrıca takım kaptanı Gürkan Açıkgöz Fransız CanalAventure organizasyonun düzenlediği 5 Kıtada 5 Ultra Maraton’a katıldı .

72 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

Genel klasman birincisi olarak 15-24 Mayıs tarihlerinde organizsyonun son ayağı olan Avustralya yarışına katılan Gürkan Açıkgöz ve 5 kıtada 5 ultramaraton koşan ilk Tip 1 diyabetli unvanını kazandı.


SEKTÖR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GILEAD SCIENCES iki önemli anlaşmaya imza attı: NOVO NORDİSK İle Karaciğer Yetmezliği Klinik İşbirliği... Gilead Sciences Inc. ve Novo Nordisk A/S, iki şirketin nonalkolik steatohepatit (alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması) (NASH) endikasyonuna yönelik araştırma portföylerinde geliştirilmekte olan moleküllerin kombinasyon olarak kullanılacağı bir klinik çalışma çerçevesinde işbirliği yapma niyetinde olduklarını ortak bir açıklamayla duyurdu. Kavram kanıtlama niteliğinde olması planlanan klinik çalışmada Novo Nordisk’in bir ve Gilead’ın iki farklı molekülünün NASH bulunan hastaların tedavisi amacıyla kombinasyon haline getirileceği belirtildi. Şirketlerin ayrıca bu hastalığın daha iyi anlaşılabilmesi için klinik öncesi araştırmalarda işbirliği olasılığını da değerlendirdiği ifade edildi. Gilead Sciences Araştırma Geliştirme Başkanı ve Bilim Direktörü Dr. John McHutchison:“Mevcut durumda NASH bulunan hastalar sınırlı tedavi seçeneğine sahipler. Novo Nordisk’in diyabet ve metabolizma alanında derin uzmanlığı ile Gilead’ın hem karaciğer hastalığı hem de kombinasyon tedavileri alanındaki uzmanlığını bir araya getiren bu önemli iş birliği çerçevesinde Novo Nordisk ile birlikte çalışmaktan heyecan duyuyoruz. Hastaların bu önemli ve karşılanmamış ihtiyacına yanıt vermeye yardımcı olmak amacıyla NASH alanında birbirini tamamlayan araştırma kabiliyetlerimizi ve yaklaşımlarımızı geliştirme fırsatlarını keşfetmek amacıyla Novo Nordisk ekibiyle birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyoruz.”

Novo Nordisk İcra Başkan Yardımcısı ve Bilim Direktörü Mads Krogsgaard Thomsen ise şu değerlendirmeyi yaptı: “NASH’nin tedavisinde yeni yaklaşımlar ortaya koyabilmek amacıyla bu hastalığa yönelik Novo Nordisk’in bir programı ile Gilead’ın klinik programlarını birleştirmesi öngörülen böyle bir klinik işbirliği içerisine girebilecek olmamızdan mutluluk duyuyoruz. Hızla büyüyen bir alan olan karaciğer ve metabolik hastalıklar alanında iki şirketin molekül bilimi ve klinik uzmanlığını birleştirerek NASH bulunan bireylere yardımcı olmak amacıyla yenilikçi, yeni ve etkili kombinasyon tedaviler geliştirmeyi amaçlıyoruz.” Gilead Sciences Türkiye Genel Müdürü Şebnem Girgin; “Gilead Sciences, dünyada 32 yıldır HIV/AIDS, karaciğer hastalıkları, hematoloji ve onkoloji, inflamatuvar hastalıklar, solunum hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıklara odaklanmaktadır. Dünyada araştırma-geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına yıllık cirosunun %16’sını ayıran Gilead Sciences, 12 yıldır yaşamı tehdit eden hastalıklara yönelik yenilikçi tedavilerini Türkiye’de de sunuyor” dedi.

Novo Nordisk Türkiye Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Dr. Burak Cem: “Novo Nordisk, diyabet tedavisi alanında 95 yıllık yenilikçi bir geçmişe ve liderliğe sahip global bir sağlık şirketi. Bu mirasın sayesinde kazandığı tecrübe ve kabiliyet ile kronik bir hastalık olan obezite, hemofili, büyüme hormonu ve hormon replasman tedavilerinde de öncü. Farklılık yaratacak, yüksek teknoloji gerektiren alanlarda Ar-Ge her zaman odağımızda. NASH de farklılık yaratabileceğimize inandığımız alanlardan” dedi. Çalışmaya konu moleküller, NASH alanında, tek başlarına veya kombinasyon olarak, araştırma amaçlı moleküllerdir ve henüz ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA) ya da diğer herhangi bir düzenleyici otorite tarafından onaylanmış değildir.

Pharmactive İlaç İle Yerli Üretim İş Birliği İlaç sektörü 2019 inovasyon endeksinde dünyada ilk sırada1 yer alan bilim şirketi Gilead Sciences, devletin stratejik yerli üretim öncelikleri doğrultusunda en yenilikçi ve hayat kurtaran ilaçlarını Türkiye’de üretmek üzere Pharmactive İlaç ile üretim iş birliğine gidiyor. Yerel üretime ilişkin anlaşma, Sağlık Bakanlığı yetkililerinin de katılımıyla, Gilead Sciences Türkiye Genel Müdürü Şebnem Girgin ve Pharmactive İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Sancak tarafından imzalandı. Proje kapsamında, Dünya Sağlık Örgütü’nce (DSÖ) ilaca erişimin en kritik olduğu hastalıklar olarak tanımlanan Hepatit ve HIV alanlarındaki hayat kurtaran stratejik ilaçlar, bundan böyle Türkiye’de Pharmactive İlaç iş birliğiyle üretilecek. İlk olarak dünyada yıllık satışının 1 milyar dolara ulaşması beklenen Hepatit B ilacı ile başlayacak olan projenin, dünyada yıllık satışının 8 ila 10 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmesi beklenen, en son keşfedilen, yenilikçi

HIV ilacının üretilmesi ile devam etmesi öngörülüyor. Şebnem Girgin, bu imzayla birlikte Gilead’ın halen geliştirmekte olduğu diğer yenilikçi ilaçlarının da Türkiye’de üretilmesinin önünün açılacağını belirtti. Girgin, üretim ve yatırım projesine ilişkin şu bilgileri verdi: “Proje kapsamında; Gilead portföyünde yer alan yenilikçi ve 2021’e kadar patentli Hepatit B ve 2033’e kadar patentli HIV tedavilerinin Türkiye’de üretilmesi için gereken teknoloji transferi faaliyetleri başlıyor. Bu proje ile Türkiye, söz konusu patentli ve yenilikçi Gilead ilaçları için hali hazırda üretim yapmakta olan Kanada ve İrlanda’dan sonra dünyadaki üçüncü ülke olacak ve Gilead Sciences Türkiye toplam cirosunun %70’inden fazlasını yerel olarak üretir duruma gelecek. Yine proje kapsamında önümüzdeki 4 yılda toplam 250 milyon dolarlık ithalatın önünün kesilmesi mümkün görünüyor. Türkiye’de üretim projemizin hayata geçmesinin

Şebnem Girgin - Haluk Sancak

bir diğer açıdan değeri de, patentli ve dünyada yüksek satış beklentisi olan bu ilaçların ileri ki dönemlerde sahip olduğu ihracat potansiyelidir.” Pharmactive İlaç Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Sancak; “Pharmactive ile Gilead Sciences arasındaki bu iş birliğinin sektördeki diğer yabancı yatırımların da önünü açacağına yürekten inanıyorum. İmzalanan iş birliği anlaşması aynı zamanda yabancı yatırımcılara verilen bir güven mesajıdır, bu nedenle de ülke ekonomisi için oldukça önemlidir. Bizler ülkemizin sürdürülebilir sağlığı için adanmışlıkla çalışan güçlü bir ekibiz. Üstümüze düşenin her zaman daha fazlasını da yapmaya hazırız” diye konuştu. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 73


GEZİ / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘İyilik Elçi’sinin Yolculuk Serüveni

GAMBİYA

‘‘Bir yaşam düşünün; su yok, elektrik yok, yeterli aş yok, eğitim yok, sağlık yok, çok eşlilik hakim ama dostluk var, yardımlaşma var, hayat mücadelesi var, renk var, en önemlisi de şükür var. İşte burası Afrika’nın Batısı GAMBİYA’’ Serpil Güzel Ün-İletişim Danışmanı

Gambiya’ya nisan ayındaki yedi günlük yolculuğum, içinde bulunduğum mevcut hayata çok fazla şey kattı. Özetle varlıklarımıza şükür. Gözlem yapmak ve sosyal sorumluluğumu yerine getirmek için gittiğim bu ülke, fazlasıyla yardıma muhtaç. Marjinal Porter Novelli’nin oluşumu olan, kurumsal sosyal sorumluluk hizmetleri üretip projeler gerçekleştiren MarjinalSosyal vasıtasıyla, son yıllarda sivil toplum dünyasına daha da yakın olma fırsatım oldu. fırsatım oldu. Kanser, otizm, MS gibi hasta derneklerinden; eğitim, sosyal girişim, kadın eğitimi, çevre ve doğa gibi alanlarda çalışmalar yürüten STK’lara kadar Facebook’un da desteği ile “Sosyal Bağış Hareketini”ni yürüttük. Amacımız Türkiye’de bireysel bağış ve sivil toplum kuruluşu (STK) bilincini uyandırmaktı. Bu sene başından beri de aynı amaçla internet radyosu Radyo Gedik’te “İyilik Elçileri” programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendim. Programda konuklarıma “Sivil toplum alanında olduğunuz için kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” sorusunu yöneltirken aslında bu alanda ben de iyilik elçisi olarak var olduğumu biliyorum ve kendimi çok iyi hissediyorum. “İyilik Elçileri” programıma konuk olan, Sen De Gel Derneği Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Betil’in Gambiya’daki koşullar ile ilgili anlattıklarından etkilenerek ekiple birlikte ben de gitmek istedim. Sen De Gel Derneği bir ‘yardım’ kuruluşu değil. En az gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların yereldeki temel ihtiyaçlarını dinleyip öğrenerek bu insanların potansiyelini harekete geçirebilecek, ihtiyaçlarını karşılayacak sürdürülebilir projeler geliştirilmesi amaçlanıyor. Sen De Gel Derneği’nin amacı elindeki imkânlarla az gelişmişliğe, yoksulluğa ve yokluğa güncel, gerçekçi bir boyut ve kesin çözüm getirmeye çalışmak. Öncelik, insanların temel ihtiyaçları... 74 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


GEZİ / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Yoksulluk Değil “Yok”luk Hepimiz Bu Dünyada Birer “İyilik Elçisi” Olabiliriz’’ ‘‘7,7 milyar insanın yaşadığı dünya nüfusunun yüzde 8,6’sı dünyadaki servetin yüzde 85,6’sına sahip. Aynı dünyada 900 milyon insan açlık sınırı altında, 2,1 milyar insan sağlıklı suya erişemiyor, 4,5 milyar insan sağlıklı temizlenemiyor, yoksulluk nedeniyle her gün 30.000’den fazla çocuk ve her dakika bir anne doğumda ölüyor, 100 milyondan fazla çocuk ise okula gidemiyor. Bu tabloya bakıp üzülmek ve şikâyet etmek yerine, bu tabloyu değiştirebilmek amacıyla çıktığımız yolculukta gerçekleştirdiğimiz projelerle 7 yılda Gambiya ve Senegal’de 405.000’den fazla insanın yaşamında sürdürülebilir etki yarattık. Açlık ve susuzlukla mücadele ederek hayatta kalmaya çabalayan en az gelişmiş ülkelerdeki insanların yaşamına destek amacıyla 2012 yılında başlattığımız sürdürülebilir projelerin açılışlarıyla ilgili bu yılın ilk ziyaretini 10-17 Nisan tarihlerinde gerçekleştirdik. Bazı dernek üyelerimiz ve destekçilerimizin de katılımıyla toplam 10 kişilik bir ekip olarak Gambia ve Senegal’de her gün 12-14 saat süren yolculuklarla 2-3 köy ziyaret ederek, toplam 15 köyde yeni kuyuların açılışlarını, mazotla çalışan değirmenlerin teslimini, sürdürülebilir kalkınma için mikro kredi dağıtımlarını gerçekleştirdik. Her köye girişimizde kadınların ve çocukların coşkuyla, sevgiyle, mutluluklarını ifade eden danslarıyla bizleri karşılamaları, toprak ve kumdan oluşan çukurlu, engebeli yollarda geçen uzun yolculukların yarattığı bedensel yorgunluğu unutturuyordu.’’

İbrahim Betil

Gambiya’nın başkenti Banjul’da bizi Sen De Gel Derneği Batı Afrika Koordinatörü Tuncay Bozkurt karşıladı. 2014’den beri Gambiya’yı yakından tanıma fırsatı bulan Tuncay Bey, şu anda eşi Meral Hanım ve minik oğlu Jan ile birlikte Gambiya’da yaşıyor. Yol boyunca kısa aralıklarla konumlanmış bitmek bilmeyen kontrol noktalarında, özellikle “kadın polisler” tarafından sürekli arabamız kontrol edildi. Nitekim bu ve benzeri noktalarda bizler için zorluk çıkartmadılar. Sabah ve öğlenleri kırk derece sıcaklığı hissedebiliyorken Atlantik Okyanusu sahil esintisi akşam ve sabahın ilk saatlerinde içimizi titretiyordu. Gambia ve sınır komşusu Senegal’e yaptığımız 15 köy ziyareti boyunca köylerde su kuyuları ve değirmen açılışına eşlik ettik ve solar paneller kurduk. Bir hafta boyunca ağırlıklı olarak kızıl olan toprak yollarda yaklaşık 3.500 km yol yaptık. Zor koşullarda yaşamaya çalışan bir topluma tanıklık ettik. Afrika sıcağında suya kolay ulaşmış olmanın sevinciyle bizleri törenlerle, konuşmalarla karşıladılar. Şükretmesini bilen bu toplum, en güzel kıyafetlerini giyip ellerinde bayrak sallamak yerine ağaçların dalları ile karşıladılar bizleri. Dünyada her 4 saniyede bir, bir çocuk susuzluktan ölüyor. Yaklaşık 2 milyar insan sağlıklı ve temiz suya ulaşamıyor. Her yıl susuzluktan üç buçuk milyon insan hayatını kaybediyor. Afrika’da insanlar temiz su için her gün 6 kilometre yol yürüyor. Her 9 kişiden sadece biri ıslah edilmiş su kaynağına ulaşabiliyor.

‘‘Su Demek; Yaşam Demek, Yıkanabilmek, Yemek Yapabilmek, Temizlenmek Ve Hijyen Demek. Su kuyusu ile mevcut ve çevre köylerde onlarca insan temiz ve içilebilir suya kavuştu.Elbette hayvanlar ve doğa da...’’ DEĞİRMEN VE KADIN BAHÇELERİ KADINLAR İÇİN AYRI BİR ANLAM TAŞIYOR! Mazotla çalışan değirmen bağışının en önemli sebebi aşlarına daha kolay erişebilmeleri. Önceden hamile kadınların, tokmaklarla havanda buğday dövmeleri ise kuvvet gerektirdiğinden bebeklerini düşürmelerine sebep oluyormuş ne yazık ki. Kadın bahçesi projesiyle kadınlara geçimlerini ve yaşamlarını idame ettirebilmeleri için bahçede ekip biçip sulayabilmeleri için de tarım öğretiliyor. Mahsulün bir kısmı pazarda satışa çıkıyor. Çok bereketli topraklar olmasına rağmen tarım sulaması yapılamadığı için yoğun kuraklık yaşanan yaz aylarında sadece yağmur döneminde elde ettikleri ürünleri tüketiyorlar. Bahçede açılan sondaj kuyusu sayesinde köy halkı ve civar köydekiler artık her mevsimde tarım yapabilecek. Bahçede domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak, bamya gibi sebzelerin yanı sıra buraya özgü Bisap, Cassawa gibi sebzeler yetiştirilecekler. SENEGAL PAYLAŞIM ODAKLI HAYVANCILIK 16 kadın girişimciye yüzde 25’i hibe olmak üzere toplam dört bin dolar mikro kredi verildi. Senegalli girişimci kadınlar aldıkları bu kredi ile geçimlerine artık

Sen De Gel Sosyal ve Ekonomik Yaşamda Nitelikli Değişim ve Gelişime Destek Derneği Tüm projeler hakkında bilgi almak ve bağışlarınız İçin: www.sendegel.org.tr

katkıda bulunabilecekler. Bazıları terzilik yaparken, bazıları yük taşıyıcı eşek arabası alıp pazara meyvelerini ulaştırabilecek. Hayvancılık dağıtımıyla ise doğum yapan hayvanın iki yavrusundan birini hayvanı olmayan aileye verecekler. Güneş panelleri ile artık Gambiya’da köylerde elektrik olmadığı için kullanılan mum ışığından kaynaklı yangın tehlikesi yaşamayacaklar. Tüm köylerde en içten şekilde elini uzatan çocuklara, kucaklayan kadınlara elinizi uzatmamanız mümkün değildi. Ben de öyle yaptım ve çok mutluyum. Kocaman beyaz gülüşleri ile her daim birlikler, paylaşımcılar ve her şeye rağmen mutlular. Ekonomileri zayıf ama demokrasileri güçlü. Kadınlar her şeye rağmen söz sahibi ve güçlü. Çocuk ve kadınların rengarenk kıyafetleri ve takılarıyla, şarkılar söyleyip toza ve kirlenmeye aldırmadan dans etmelerini yaşamım boyunca tatlı bir tebessüm ile hatırlayacağım. MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 75


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

caz.iksv.org

CAZA DOKUNAN ELLER İSTANBUL’DA İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, 22 yıldır Garanti Bankası sponsorluğunda gerçekleştirilen İstanbul Caz Festivali, bir kez daha çağdaş müziğin en iyi ve en yeni örnekleriyle müzikseverlerle buluşacak. 29 Haziran-18 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek 26. İstanbul Caz Festivali, yıldız isimlerden yeni keşiflere 300’ü aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul’un 27 farklı mekânında ağırlayacak. Cazın usta isimlerinden güncel müziğin tanınmış ekiplerine, yeni keşiflerden sevilen yıldızlara, farklı mekânlarda gerçekleştirilecek 50’nin üzerinde konserle, bu yaz da Haziran ve Temmuz aylarında keşiflerle dolu bir festival deneyimi yaşatacak.

FESTİVALİN YAŞAM BOYU BAŞARI ÖDÜLÜ 26. İstanbul Caz Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü, cazın iki önemli ismi davul sanatçısı Hasan Hürsever ve müzikseverlerin “Türkiye Ses Kralı” olarak tanıdığı Ömür Göksel’e festivalin Ödül Gecesi’nde takdim edilecek. 2 Temmuz Salı 21:00 Avusturya Konsolosluğu Avusturya Kültür Ofisi Bahçesi

Ömür Göksel

76 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019

İSTANBUL’UN DÖRT BİR YANINDA FARKLI MEKANLARDA FARKLI TINILAR

Bir Efsane Geri Dönüyor; CAZ VAPURU

Festival konserlerine bu yıl ev sahipliği yapacak 27 mekân arasında Esma Sultan Yalısı ve Beykoz Kundura gibi gelenekselleşen mekanların yanı sıra geçtiğimiz sene ilk kez festivalin mekanları arasına katılan, Beyoğlu’nun en eski binalarından Venedik Sarayı’nın bahçesi de yer alıyor. Bir Efsane Geri Dönüyor; Caz Vapuru 9 Yıl Aradan Sonra Boğaz’a Açılıyor.İstanbul Caz Festivali’nin tartışmasız en sevilen etkinliklerinden Caz Vapuru, festival takipçilerinden gelen yoğun istek üzerine, 9 yıl aradan sonra geri dönüyor. 14 Temmuz’daki vapur seferini rotanıza ekleyin.

Festivalin Yıldızları Festivalin bu yılki sürprizleri arasında saksofoncu, besteci, yapımcı ve grup lideri kimlikleriyle çağdaş cazın efsane isimlerinden Kamasi Washington, ünlü basçı Michael League’in liderliğinde sofistike besteleri çığır açıcı bir emprovizasyown stiliyle birleştiren Snarky Puppy, virtüöz piyanist ve besteci Aydın Esen, müziğini caz, R&B ve hip-hop unsurları etrafında ören besteci ve vokal José James, bestelediği, söylediği ve kendi enstrümanlarıyla çalıp kaydettiği şarkıları sayesinde yıldız haline gelen Jacob Collier, çağdaş cazın önde gelen piyanistlerinden Bill Charlap, caz piyanonun bir diğer yıldızı ve parlayan isimlerinden Shai Maestro, trompette öncü bir isim Paolo Fresu’nun Lars Danielsson ile ikili projesi Summerwind, caz, blues ve soul melodilerini ustalıkla bir araya getiren Mélanie de Biasio, genç neslin en yaratıcı caz

Kamasi Washington

Kamasi Washington -10 Temmuz Çarşamba 21:30 Volkswagen Arena

müzisyenlerinden, yapımcı, besteci ve davulcu Makaya McCraven, reggae, soul, afro-beat ve latin ritimleriyle örülü, caz emprovizasyonları ile tanınan genç grup Nubiyan Twist, Azerbaycan folk müziğini cazla harmanlayarak modern bir dil yakalayan piyanist, ve besteci Elchin Shirinov ve daha birçok isim bulunuyor.


KÜLTÜR-SANAT/KİTAP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YARATILIŞTAKİ ÇATLAK Gen Düzenlemenin Evrime Hükmeden İnanılmaz Gücü Jennifer A. Doudna-Samuel H. Sternberg ÇEVİREN: Mehmet Doğan Koç Üniversitesi Yayınları

Bir teknoloji düşünün, öncekilere hiç benzemiyor. Bu teknolojiyi kullanarak mantarlardan insanlara, her türlü canlı varlığın genetik kodunu istediğiniz biçimde değiştirebiliyorsunuz. Artık evrimsel mekanizmaların devreye girmesini beklemenize gerek yok; saatler içinde ölümcül genetik hastalıkları iyileştirebiliyor, domuzları insanların hizmetine girecek organ fabrikalarına dönüştürebiliyor, bitkilere ve hayvanlara hayal edebileceğiniz her türlü özelliği kazandırabiliyorsunuz. Tabii insanlara da… Üstelik bunu inanılmaz bir kesinlik, kolaylık ve etkinlikle yapıyorsunuz. Yaratılıştaki Çatlak, biyoloji tarihinin dönüm noktası niteliğindeki bu teknolojiyi, yani CRISPR-Cas9 Gen Düzenleme yöntemini, kâşfi Jennifer A. Doudna’nın ağzından aktarıyor. Biyokimya alanının öncü isimlerinden Doudna’yı bu biyoteknolojiye taşıyan upuzun, dolambaçlı ve zahmetli yol aynı zamanda bilimde yeni bil- işte tam bu saikle, CRISPR’ı halka anlatmak için kaleme gilere ulaşmanın ancak kolektif çalışma ve dayanışmayla mümkün alınmış. Doudna’ya göre insanlık tarihini geri dönülmez olduğunu gösteren göz kamaştırıcı bir hikâye. biçimde değiştirebilecek güçteki CRISPR’la ilgili tartışmaya dahil olmak hepimizin sorumluluğu. Ancak Doudna Jennifer A. Doudna, CRISPR’ın sadece hastalıklara değil, iklim “İş, açık fikirli olmakla başlıyor” diyor. Peki, biyolojinin değişikliği, çevresel yıkımlar, gıda güvenliği gibi sorunlara da çare sınırlarını zorlarken mevcut ahlaki, hukuki ve siyasi sınırları olabileceğini, ancak bu işe bilimciler, şirketler, hükümetler ve halk- da yoklayacak olan CRISPR’ı hakkıyla değerlendirebilecek ların birlikte soyunması gerektiğini savunuyor. Yaratılıştaki Çatlak kadar açık fikirli olabilecek miyiz? Yaşayıp göreceğiz…

BESLENMENİN KANSER TEDAVİSİNDEKİ GÜCÜ Yazar: Uzm.Dyt.Dilşat Baş Yayınevi : Destek Yayınları ‘‘Onkoloji diyetisyenliği yolculuğum 1996 yılında Hacettepe Üniversitesi onkoloji kliniklerinde başladı ve halen sürüyor. Bu yolculuğumu elinizdeki kitapla taçlandırdığım için çok mutluyum. Kanser hastalarının sıklıkla duyduğu beslenme önerisi “Her şeyi yiyebilirsin ama şeker kesinlikle yememelisin, kırmızı et yeme, doğal beslen, paketli gıdalardan uzak dur” şeklindedir. “Ne yiyeceğim şimdi?” sorusu ise genelde yanıtsız kalır. Meslek hayatım boyunca hasta ve hasta yakınlarının “En doğru, en iyi nasıl beslenirim?” çırpınışlarına şahit oldum. Bu çırpınışlara ışık tutmak için “o her şeyin” aslında ne olduğunu, bilimsel bilgiler ışığında nasıl yeterli beslenebileceğinizi bu kitapta bulacaksınız. Tedavi sürecinde yeterli beslenmenin sağlanması ve tedavi sonrası dönemde kanserden korunmak için beslenme planında yapılması gereken kritik değişiklikler vardır. Basit, anlaşılır ve etkili bir dille yazılmış olan bu kitabın hasta, hasta yakınları ve kanserden korunmak isteyen bireyler için bir başucu kitabı olmasını diliyorum.’’ Dilşat Baş MAYIS - HAZİRAN 2019 / PS 77


2019

24 - 27 October 2019

Regnum Carya Convention Center Antalya - Turkey w w w . e n d o b r i d g e . o r g


KONGRE TAKVİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HAZİRAN 2019 prımo2019 13-15 Haziran Sheraton Hotel Ataköy İstanbul Fortuna Events http://www.primo2019.org 9. Solunum Zirvesi Toplantısı 13-15 Haziran 2019 HILTON Garden Inn Otel Isparta Valör Turizm www.solunumzirvesi.org/9 6. Uluslararası Sağlık Ve Spor Bilimlerinde Akademik Çalışmalar Sempozyumu 13-15 Haziran 2019 The Ankara Hotel Ankara Asos Eğitim Bilişim Danışmanlık www.ismsemp.com XI. Ulusal Viral Hepatit Simpozyumu 14-15 Haziran NG Güral Afyon Otel Afyonkarahisar Süer Turizm www.klimik.org.tr

Sağlık Bilimleri Üniversitesi İç Hastalıkları Kongresi 19 – 22 Haziran 2019 Polat Renaissance Hotel Yeşilköy İstanbul Bros Congress www.sbuichastaliklarikongresi.org TOD 3. Canlı Cerrahi Sempozyumu 20-23 Haziran 2019 Wyndham Grand Levent İstanbul Global Turizm Organizasyon todnet.org/CanliCerrahiSempozyumu2019

TİHUD Diyabet Okulu 14-16 Haziran 2019 Doubletree by Hilton Avanos, Kapadokya Bros Group www.tihuddiyabetcalistayi.org

2. Uluslararası Hipokrat Tıp ve Sağlık Bilimleri Kongresi 28-30 Haziran 2019 Divan İstanbul Asia Hotel İstanbul Asos Eğitim Bilişim Danışmanlık www.hippocratescongress.com

Medüllablastoma 2019 Sempozyumu 14-15 Haziran 2019 Başkent Üniversitesi Adana BUTO Organizasyon www.medulloblastoma2019.com

1. Uluslararası Doğum Psikolojisi ve Doğum Ekipleri Kongresi 28-30 Haziran 2019 Harbiye Askeri Müze İstanbul Psikoyaşam Akademisi birthpsychology.ist

1. Multipl Skleroz ve Otoimmun Hastalıklarda Çocukluktan Erişkinliğe Geçiş Sempozyumu 14-16 Haziran 2019 Hilton Garden Inn Kütahya Burkon Turizm www.cocuklukta-ms-otoimmun.com 5.Kanserde Destek Tedaviler Palyatif Bakım Sempozyumu 15 - 16 Haziran 2019 Hilton Hotel Adana Pin Kongre Organizasyon www.kanserdestektedaviler.org

5. Karadeniz Hematoloji Kongresi 28 - 30 Haziran 2019 Samsun Sheraton Grand Hotel Fortuna Events www.khs2019.org

TAHEV 13. İstanbul Aile Hekimliği Kongresi 21 – 22 Haziran 2019 İstinye Üniversitesi Topkapı Kampüsü- İstanbul DMR Kongre Organizasyon www.aileistanbul.org

Uluslararası Toplum ve Şizofreni Kongresi 29-30 Haziran 2019 Ankara Üniversitesi Şizofreni Dernekleri Federasyonu www.sdfkongre.org

“Best of ASCO® 2019 Istanbul” 22 Haziran 2019 Grand Hyatt Hotel Istanbul Pin Congress & Organization www.bestinoncology.org 8.Nöroradyoloji Okulu 22 Haziran Movenpick Otel Ankara Flap Tour www.nororadyolojiokulu.org

MAYIS-HAZİRAN 2019 / PS 79


14. YIL

ABONELİK: Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. Talebinizin ardından formun tarafımıza ulaşmasıyla aboneliğiniz başlayacaktır. Popüler Sağlık Dergisi’ni dijital olarak da okuyabilirsiniz. https://issuu.com/populersaglik/docs Yönetim Merkezi (İzmir) : 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi....: 0 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com

80 PS / MAYIS-HAZİRAN 2019


aklımız fikrimiz ödüllerde

Türkiye’nin Yenilikçi Sağlık Ödülleri Başvurularınızı Bekliyor

www.doktorclubawards.com Son Başvuru: 31.07.2019

Profile for Popüler Sağlık Dergisi

Popüler Sağlık Dergisi Sayı 71 Mayıs-Haziran 2019  

Advertisement