Page 1

Sağlıklı yaşam dergisi

Yıl: 13 Sayı: 67 Mart - Nisan 2018 / Fiyat: 15 TL

Laboratuvardan kliniğe...

HÜCRESEL TEDAVİLER

KANSER tedavisi gelecekte tamamen değişecek MİKROBİYOTA İnsanların sigortası olacak

Nisan OTİZM farkındalık ayı 1-7 NİSAN Kanser Haftası

17 NİSAN HEMOFİLİ GÜNÜ

GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

DİYABETİK RETİNOPATİ

‘‘Tedavide umut verici gelişmeler yaşanıyor.’’

İnmeden, organ nakline kadar bir çok hastalığın tedavisinde...

Sinsi ilerler, körlüğe kadar giden ciddi kayıplara yol açar...


KÜNYE Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

YAYIN DANIŞMA KURULU Bilimsel Editör Op. Dr. Muzaffer YURTTAŞ Prof. Dr. Fazıl Apaydın

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD

Prof. Dr. Mete Akısü

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Okhan Akhan

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD

Bilimsel Editör Op. Dr. Muzaffer YURTTAŞ

Opr. Dr. Ata Bozoklar

Florence Nightingale Hospital

Grafik Tasarım Zerrin ÖZÜDOĞRU

Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Geriatri Ünitesi

Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Zehra İlter İnt. Dr. Kıvanç YANGI

Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir

THD Yönetim Kurulu Üyesi Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

İLETİŞİM

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

Yönetim Merkezi / İZMİR Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak/ İZMIR Tel: 0 232 465 32 32 - 0 232 422 08 38 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Prof. Dr. İhsan Ertenli

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

Haber ve İletişim Merkezi / İSTANBUL Zeynep ÇETINKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 0 216 355 02 59 Gsm: 532 470 00 25 zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd.Şti Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İZMIR Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı

Doç. Dr. Gürkan Sert

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör.

Prof. Dr. Ali Fuat Kalyoncu

Türk Toraks Derneği Başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Oğuz Kılınç

Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD

Doç. Dr. Levent Köstem Spor Hekimi

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Yayın Kurulu Op. Dr. Deniz Arslan Uz. Dr. Fatih Sürenkök Op. Dr. Emin Yılmaz Op. Dr. Tülin Eroğlu Kaynak Op. Dr. Ata Bozoklar Uz. Dr. Didem Dereli Uz. Dr. Arif Baysan

Dr. Alpay Gökmen Op. Dr. Mustafa Erşin Dr. Sevgi Postoğlu Op. Dr. Hilmi Güngör Uz. Dr. Ayşegül Barış Uz. Dr.Erdal Duman Uz. Dr. Aylin Çeçen Aksu Ecz.Vildan Semet Uz. Dr. Mehmet Özgür Niflioğlu

Ecz. Doç. Dr. Levent Tuğrul Prof. Dr. Serhat Ünal

İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz Özel Ataköy Hastanesi

*İsimler soyadı sırasındadır.

Popüler Sağlık Dergisi Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd.Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. *67.Sayı sağlık profesyonellerine yönelik olarak hazırlanmıştır. Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 08 38 (pbx) Faks: 0232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın / 2 Aylık Renk Ayrım / Baskı :Kubilay Ofset Reprodüksiyon Tuna Mah.Sanat Cad N:1/1-0 Çamdibi İş Merkezi Bornova/İzmir T:0232 469 93 55 17 Baskı Tarihi: 16.4.2018 Yıl:13 Sayı: 67 Mart-Nisan 2018 2 PS / OCAK-MART 2018


PS / OCAK-MART 2018 3


İÇİNDEKİLER... 18 DOSYA HÜCRESEL TEDAVİLER 10. ULUSAL KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU VE HÜCRESEL TEDAVİLER KONGRESİ 22 DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE HÜCRESEL TEDAVİLER ALANINDA ÇALIŞMALAR 25 MİKROBİYOTA: GELECEKTE İNSANLARIN SİGORTASI OLACAK 26 GENETİK BİR KANAMA BOZUKLUĞU:HEMOFİLİ 29 SEKTÖR: NOVO NORDİSK 30 DAHA SAĞLIKLI NESİLLER İÇİN… 31 DOSYA: KANSER 32 TTOD KONGRESİ 33 SEKTÖR: NOVARTIS 49 KANSERE KARŞI 1İZ 50 GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ BİR ÇOK HASTALIĞIN TEDAVİSİNDE ETKİN ROL OYNUYOR 53 DİYABET İNME RİSKİNİ İKİ KAT ARTIRIYOR 54 GÖZ SAĞLIĞI: DİYABETİK RETİNOPATİ 56 ARAŞTIRMA : PROF. DR. GÖKHAN HOTAMIŞLIGİL 57 KÜRESEL BİR SORUN: ANTİBİYOTİK DİRENCİ 58 KARMAŞIK BİR GELİŞİMSEL BOZUKLUK: OTİZM 60 UYKU APNESİ VE GÜNDÜZ UYKULULUK HALİ 62 İLK ÇAĞLARDAN BİLİNEN HASTALIK: EPİLEPSİ 64 UNUTKANLIK MI? HİDROSEFALİ Mİ? 65 YAŞLILIK DÖNEMİNDE SAĞLIKLI VE DİNÇ KALABİLİRSİNİZ! 66 KULAKLIKTAKİ TEHLİKE! İŞİTME KAYBI 67 D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ KİLO VERMEYİ ZORLAŞTIRIYOR! 68 GENETİK BİR FARKLILIK: DOWN SENDROMU 69 KALP HASTALIĞI ÇOCUĞU HER YAŞTA YAKALAYABİLİR! 70 POLENLER ASTIM GELİŞİMİ VE ATAĞI İÇİN RİSK FAKTÖRÜ 71 YILDA 250 MİLYON KUTU ANTİBİYOTİK TÜKETİYORUZ ! 72 KADINLAR VE BÖBREK SAĞLIĞI: “KADINLAR DAHA FAZLA RİSK ALTINDA!” 73 “FAZLA TUZU AZALT, ÖMRÜNÜ UZAT” 74 KİTAP KÖŞESİ 75 KÜLTÜR SANAT/46.İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ:’’ 77 SAĞLIKLI YEMEKLER… 78 KONGRE TAKVİMİ

4 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

32 TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ

‘‘ Kanserin Tanı ve Tedavisinde Heyecan Veren Gelişmeler Var ’’

54 DİYABETİK RETİNOPATİ Hiçbir Belirti Vermeden Gelişir! Tehlikeyi görmezden gelmeyin Yılda 1 kez göz kontrölünüzü atlamayın!

49

NOVARTIS ONKOLOJİ ‘‘Kanser Hastalarına Bazı Sorular Sorduk...’’

60 UYKU SAĞLIĞI Horluyorsanız uyku apnesi için risk altında olabilirsiniz !

26 HEMOFİLİ

Prof.Dr. Bülent Zülfikar: ‘‘Hemofili ile yaşamayı öğrenmeleri gerekiyor.’’


Yaratıcılıkla Gelen Değerler

Ne kadar teşekkür etsek azdır! Daha sağlıklı ve daha mutlu bir toplum için gece gündüz demeden sevgiyle ve kararlılıkla görev başında olan değerli hekimlerimizin ve tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı en iyi dileklerimizle kutlarız. Onlara ne kadar teşekkür etsek azdır!

BITR.02.18.058

www.boehringer-ingelheim.com.tr


EDİTÖR

Değerli Okuyucularımız, Merhaba; Bilimsel içerikli yeni bir sayı ile karşınıza çıkarken, yayın kurulu adına bu kez ben sizlere ‘Merhaba’ demek istedim. Öncelikle; 14 Mart Tıp Bayramı vesilesiyle başta değerli hekimlerimiz olmak üzere bu özverili mesleğin tüm paydaşlarına teşekkür ediyoruz. Dileğimiz; şiddetten uzak ve daha iyi çalışma şartlarına kavuşmanız. Bu sayımızda iki önemli konuya ağırlık verdik; Hücresel Tedaviler ve 1-7 Nisan Ulusal Kanser Haftası dolayısıyla, Kanser'in tanı ve tedavisinde yeni gelişmeleri aktardık. Takip ettiğimiz kongrelerden 10. Ulusal Kemik İliği Transplantasyonu, Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Kongresi ile 7.Ulusal Tıbbi Onkoloji Kongresi’nde, kanser tedavisindeki yeni gelişmeler ulusal ve uluslararası uzmanlarca tüm detayları ile ele alındı. Gelecekte tanı ve tedavide klinik pratiği değiştirecek gelişmeleri dosya konularımız içinde okuyabilirsiniz. Kolorektal kanserler ülkemizde en sık görülen 3’üncü kanser türü olsa da, 50 yaşından itibaren yapılan düzenli kolonoskopik taramalarla önlenebilir ve korunulabilir özelliğe sahip. Mart ayı ‘‘Kolon Kanseri Farkındalık Ayı’’ Halk sağlığı ve farkındalık adına önemli çalışmalar yapan Türk Gastroenteroloji Derneği’nin uyarılarını paylaştık, ‘‘Farkında Olun, Geç Kalmayın!’’ mesajını ilettik. ‘‘Bilimde Gelişme, Beklemez!’’ diyerek tıptaki inanılmaz gelişmeleri aktaran Prof. Dr. Erdal Karaöz ile kök hücre, hücresel tedaviler ve rejeneratip tıp içinde yer alan konularla ilgili söyleşimizde merak edilenleri sorduk. Ayrıca Prof. Karaöz ile doğal floranın korunması, bozulmuş dengenin tekrar düzeltilmesi sağlığın korunması adına son dönemlerde oldukça öne çıkan Mikrobiata’yı konuştuk. Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye Diyabet Vakfı, Türk Diyabet Cemiyeti işbirliği ve Bayer’in desteği ile hayata geçirilen “Diyabeti Tanı, Gözünü Koru” farkındalık projesi ile Diyabetik Retinopati’ye dikkat çekilmeye çalışılıyor. Uzmanlar; Diyabet hastalarının yılda 1 kez göz kontrolünden geçmelerinin Retinopati riskini azalttığını belirtiyor. Karmaşık bir gelişimsel bozukluk olan OTİZM geç tanı alabiliyor. 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü dolayısıyla erken eğitimin önemini savunan Tohum Türkiye Otizm Erken Tanı ve Eğitim Vakfı’nın ailelere uyarılarını ve önerilerini aktardık. Genetik bir kanama bozukluğu olan Hemofili, sadece hastaları değil aileleri de birlikte etkilediğinden oldukça önemli bir sorun haline gelebiliyor. Ancak ilaç sektörünün hemofili hastalarının daha kaliteli yaşamaları için çözüm arayışları da hızla gelişiyor. Günümüzde artık uzun etkili faktörler hastaların daha kaliteli yaşam sürmelerini sağlıyor. Prof. Dr. Bülent Zülfikar ile hemofiliyi tüm detayları ile konuştuk. Sağlığı ilgilendiren konularımız dışında; sektör haberleri, sosyal sorumluluk projeleri ve kültür-sanat haberlerinin de yer aldığı yeni sayımızı beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz. Yayın ekibi adına bu sayımızda da bizimle olduğunuz için teşekkür ediyoruz. Baharın bu güzel günlerinin hayatınızı sağlık ve mutlulukla neşelendirmesini diliyoruz. Sevgiyle ve sağlıkla kalın, Saygılarımızla Zeynep Çetinkaya Genel Yayın Yönetmeni

6 PS / MART - NİSAN 2018


SEKTÖR / HABER

NOBEL İLAÇ ANA SPONSORLUĞUNDA TMOK FAİR PLAY ÜNİVERSİTELER KERVANI HAZIRLIKLARINI TAMAMLADI

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesinin (TMOK) Dünya çapında ses getiren ve CIFP (Dünya Fair Play Konseyi) tarafından Şeref Diploması ile onurlandırılan “Türkiye Milli Olimpiyat

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Komitesi Fair Play Üniversiteler Kervanı” 3 Nisan’da yola çıkıyor. İlk durak Iğdır. 2014 yılından bu yana Türkiye’yi şehir şehir dolaşarak, düzenlediği panellerle, üniversitelerin BESYO (Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu) öğrencilerine FairPlay’i anlatan TMOK Fair Play Üniversiteler Kervanı’nın 2018 yılı haritasının ana sponsorluğunu Nobel İlaç üstlendi. ‘TMOK Fair Play Üniversiteler Kervanı’ projesi ana sponsoru olan Nobel İlaç’ın Genel Müdürü Hakan Şahin, ‘‘Yüzde 100 milli sermayeli bir şirketiz. Milli bir ilaç şirketinin, Milli Olimpiyat Komitesi’nin değerli organizasyonunda katkıda

bulunması bizim için çok büyük bir keyif ve gurur vesilesidir. Biz Fair Play’i sadece sporun içinde değil, yaşamın her anında çok büyük bir değer olarak görüyoruz. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Fair Play’i şöyle açıklıyor: dürüst oyun, dürüst, etik davranış…Aynı etik anlayışla yıllardır toplum sağlığına hizmet veren ve her bir çalışanının “Sağlık için değer” mottosu ile güne başladığı Nobel İlaç olarak, Fair Play Kervanı’nın ana sponsorluğunu üstlenmekten gurur duyuyoruz. Bu anlayışın toplumun her alanında bir yaşam şekli olarak aktarılması yolunda harcanan emeğe destek olduğumuz için mutluyuz”dedi.

TÜRK EĞİTİM VAKFI LİPODİSTROFİ ARAŞTIRMA VE EĞİTİM BURS FONU’NDAN YURT DIŞINDA TIP BURSU VERECEK Llpodistrofi vücuttaki yağ dokusunun tama yakın ya da kısmi kaybı ile karakterize olan bir hastalıklar grubudur. Lipodistrofi sebebiyle oluşan mutlak ya da kısmi yağ doku disfonksiyonu sonucu gelişen ağır insülin direnci, kontrolsüz şeker hastalığı, dolaşımdaki lipid seviyelerinin ciddi bir şekilde artması ve karaciğer yağlanması gibi klinik bulguların gelişmesine, çoklu organ hasarlarının oluşmasına neden oluyor. Türk Eğitim Vakfı (TEV) Lipodistrofi Araştırma ve Eğitim Burs Fonu’ndan Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Lipodistrofi alanında; Çocuk, Erişkin Endokrinoloji ve/ veya Metabolizma Bölümleri için en az uzmanlığını almış tıp doktorlarına Araştırma veya Üst İhtisas çalışmaları için burs imkanı sağlayacak. Aegerion İlaç firmasının katkılarıyla oluşturulan TEV Lipodistrofi Araştırma ve Eğitim Burs Fonu kapsamında; Çocuk ve Erişkin Endokrinoloji ve/veya Metabolizma Bölümleri için, Lipodistrofi alanında ABD’de Michigan Üniversitesi ve benzer referans merkezlerde en az 3 ay, en fazla 1 yıl eğitim olanağı sağlanacak burs başvurusu 31 Mart 2018’tarihinde sona eriyor. Adayların, www.tev.org.tr adresinde detayları belirlenmiş TEV “Lipodistrofi Araştırma ve Eğitim Burs Esasları”na uygun olarak hazırlanmış dosyalarını, 31 Mart 2018 tarihine kadar Türk Eğitim Vakfı’na ulaştırmaları gerekiyor. Michigan Üniversitesi, Lipodistrofi alanında ‘referans merkezi’ olarak kabul görüyor. Türkiye’den uzmanların, Michigan Üniversitesi Metabolizma, Endokrinoloji ve Diyabet Merkezi’nde Dr. Elif Oral liderliğinde, hastalık yönetimini incelemeleri, bu yıkıcı hastalık alanında ileri seviye bilgi ve tecrübe edinmeleri, belirli projelere katılmaları; ülkemizde bu alanda hastalık yönetiminin iyileştirilmesi açısından zengin olanaklar sağlayacak. 8 PS / MART - NİSAN 2018

AİFD’NİN YENİ YÖNETİM KURULU BELİRLENDİ.YÖNETİM KURULU BAŞKANI ELİF ARAL OLDU. Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği’nin (AIFD) 15’inci Olağan Genel Kurul toplantısı 16 Şubat’ta gerçekleştirildi. Genel Kurul’da AIFD’nin yeni dönem Yönetim ve Denetim Kurulu asil ve yedek üyeleri belirlendi. Pfizer Türkiye Genel Müdürü Elif Aral AIFD Yönetim Kurulu Başkanı seçildi. Yeni dönemde AIFD Yönetim Kurulu üyeleri olarak Adriano Antonio Treve (Roche), Avinash Potnis (Novartis), Evren Özlü (Boehringer Ingelheim), Fabrizio Guidi (Sanofi), Jose Daniel Lucas Guerrero (Lilly), Maria Fernanda de Almeida Prado (Johnson & Johnson), Mete Hüsemoğlu (Abbvie), Muhittin Bilgütay (Baush & Lomb), Selim Giray (GSK), Uğur Bingöl ( İ.E Menarini) seçildi. Sayman olarak ise Evren Özlü belirlendi. AIFD Denetleme Kurulu ise Burak Cem (Novo Nordisk), Güldem Berkman (Amgen), Şehram Zayer (Merck) isimlerinden oluşuyor. Derneğin 2017 faaliyetlerinin değerlendirilerek, 2018 yılına dair önceliklerin görüşüldüğü Genel Kurul sonrasında yapılan açıklamada, ilacın yenilikçilik özelinde finansmanı, hastaların yenilikçi ilaçlara hızlı erişimi ve yenilikçiliğin korunması ana konularının yıl boyunca sürekli gündemde tutulması gerektiğine vurgu yapıldı. Görevini yeni Yönetim Kurulu Başkanı’na devretmeden önce toplantıda konuşma yapan AIFD Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Mete Hüsemoğlu, “İlacın finansmanına ilişkin sürdürülebilir bir sistemin oluşturulması için çabalarımızı sektör kuruluşlarıyla da iş birliği içerisinde sürdürdük. Etkin bir paydaş olarak bu konuda gidecek çok yolumuz olduğunun da farkındayız. AIFD olarak her zaman “küresel” rekabetçiliğin, “küresel” standartların, ülke, kurumlar ve sektör olarak “küresel” marka olmanın önemine vurgu yaptık. Kurumlarımızın “küresel” vizyonla hareket etmelerinin de son derece yaşamsal olduğunu her platforma dile getiriyoruz ve dile getirmeyi sürdüreceğiz.” dedi.


Daha sağlıklı Türkiye için yenilikçi çözümleri BİRLİKTE geliştiriyoruz.

Janssen olarak günümüzün en önemli ve karşılanmamış tıbbi ihtiyaçlarına ilacın ötesinde çözümler arıyoruz. Hastaların sağlıklı bir yaşam sürmesi için medikal inovasyonun ve paydaşlarla iş birliğinin her şeyden daha etkili olduğuna inanıyoruz. Bizler, çığır açan tedaviler arayışında hiçbir engel olmaması gerektiğini düşünüyoruz ve beş önemli tedavi alanına odaklanıyoruz: Merkezi Sinir Sistemi, Bulaşıcı Hastalıklar, Onkoloji / Hematoloji, İmmünoloji ve Kardiyovasküler / Metabolizma Hastalıkları. Tüm tedavi alanlarımızda birlikte çalışarak, yenilikçi bilimin gücünü ve verdiği sözü ileriye taşıyor ve herkesin sağlığı için dünya ile iş birliği yapıyoruz.

www.janssen.com/turkey Johnson and Johnson Sıhhi Malzeme San. ve Tic. Ltd. Şti.

Janssen tedavi etmeyi ve önlemeyi hedeflediği hastalıklardan etkilenen insanların yarattığı eserleri takdim etmekten onur duyar.


SEKTÖR / HABER AMGEN’den Multipl Miyelom Hastalığıyla İlgili Çalışmalara Tam Destek Kanser Savaşçıları Derneği’nin Dünya Multipl Miyelom Farkındalık Ayı dolayısıyla düzenlediği “İstanbul Miyelom Günü” adlı hasta okuluna destek veren Amgen, en sık rastlanan kan kanserleri arasında ikinci sırada yer alan multipl miyelomla mücadeleye katkıda bulundu. Onkoloji ve hematoloji alanlarında ilk biyoteknolojik tedavilerin yenilikçi üreticilerinden Amgen tarafından da desteklenen, Kanser Savaşçıları Derneği’nin düzenlediği “İstanbul Miyelom Günü” hasta okulunda uzman hekimler hasta ve hasta yakınları ile multiple miyelomun tanı ve tedavisiyle ilgili en güncel bilgileri paylaştı.Yaklaşık 70 hasta ve hasta yakınının katılımıyla gerçekleşen hasta okulu kapsamında multipl miyelomun belirtilerinin sık karşılaşılan sağlık problemle-

Becton Dickinson Türkiye'nin Sağlık Alanındaki Eğitim Atağında 5.Yılında... Dünyanın önde gelen medikal teknoloji şirketi Becton Dickinson (BD) Türkiye tarafından sağlık hizmetlerinde yüksek standartlara ulaşılması ve sağlık profesyonellerinin gelişimi adına hayata geçirilen ve Türkiye’nin farklı yerlerinde eğitim toplantıları düzenleyen BD Sağlık Öncüleri 5 yaşında. Bugüne kadar 85 binden fazla sağlık çalışanına eğitim verildi.

Alcon, Göz Sağlığında Mükemmeliyetçilik Akademisi’ni 10. Kez Gerçekleştirmenin Mutluluğunu Yaşıyor Göz sağlığında dünya lideri ve Novartis Grubu şirketlerinden Alcon, 2009 yılından bu yana Türkiye’de aralıksız sürdürdüğü Göz Sağlığında Mükemmeliyetçilik Akademisi ile bugüne kadar 1200 uzman ve asistan göz hekimine ulaşmış oldu. Bu yıl ki bilimsel program çerçevesinde yumuşak kontakt lens temel uygulama prensiplerinin tamamı 28 deneyimli doktor konuşmacının moderatörlüğündeki eğitimlerde, 150 uzman ve asistan göz hekimine aktarıldı. 10 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

rinin semptomlarıyla ortak olduğundan bahsedilerek tanı konulması ve tedavi konusunda hekimlerin takibinin önemi vurgulandı. İstanbul, Cerrahpaşa, Marmara ve Koç üniversitelerinin tıp fakültelerinden değerli akademisyenlerin konuşmacı olarak katıldığı hasta okulunda Prof. Dr. Mustafa Çetiner, Prof. Dr. Yıldız Aydın, Prof. Dr. Sevgi Kalayoğlu Beşışık, Prof. Dr. Tülin Tuğlular, Prof. Dr. Murat Bezer, Doç. Dr. Kıvanç Bektaş Kayhan ve diyetisyen Tuğçe Aytulu hastalara ve hasta yakınlarına bilgiler verdi.

önüne geçilmesinin son derece değerli olduğunu dile getiren Yeşilboğaz, “Amgen Türkiye olarak kanser hakkında farkındalığı artırmayı amaçlayan böyle özel projelerin bir parçası olmaktan kıvanç duyuyoruz. Sağlıklı ve kansersiz bir dünya için el ele çalışmayı çok önemsiyoruz’’ dedi.

Kanser Savaşçıları Derneği’nin İstanbul Miyelom Grubu uzmanlarının rehberliğinde ve Amgen’in katkılarıyla gerçekleştirdiği hasta okulu vesilesiyle kanserle mücadelenin önemine değinen Amgen Onkoloji ve Hematoloji Terapötik Alan Müdürü Dr. Mutlu Yeşilboğaz, dünya genelinde her yıl 8.8 milyon insanın kanser nedeniyle kaybedildiğine değindi. Kanser ile ilgili farkındalığın artırılması yoluyla önlenebilir milyonlarca kaybın

Aralarında doktor ve hemşirelerin de bulunduğu BD çalışanlarından uzman bir ekibin oluşturduğu BD Sağlık Öncüleri, “Birlikte Daha Güvenli” taahhüdüyle hastane infeksiyonları, iğne batma ve kesici-delici alet yaralanmaları, kan sıçramaları sonucu oluşabilecek hayati riskler, doğru kan kültürü alım teknikleri, akan hücre ölçer prensipleri, hücre ve veri analiz yöntemleri, doğru insülin enjeksiyon tekniği ve bunun diyabet yönetimindeki önemini anlatan konularda eğitimler veriyor ve ödül programları düzenliyor.

önünde bulundurarak, BD Sağlık Öncüleri projesi kapsamında 5 yıldır hasta ve sağlık çalışanı güvenliğinin artırılması için sağlık sistemine değer katan eğitim programları yürütüyoruz.

BD Türkiye Genel Müdürü Ayşe Şanlıoğlu, “Sağlık çalışanları ve hastalar kesici-delici alet yaralanmaları, kanla bulaş, yanlış uygulamalar ve hastane infeksiyonları nedeniyle her gün hayati risk altında. BD olarak, bu hayati risklerin yol açtığı etik ve ekonomik nedenleri göz

BD olarak, ‘Dünyada sağlığı geliştirmek’ hedefiyle hastalar ve tüm sağlık hizmeti sağlayıcıları için daha güvenli ve kaliteli bir çalışma ortamı sağlamak üzere eğitici faaliyetlerine ve yeni teknolojiye sahip sağlık çözüm çabalarına devam edeceğiz” dedi.

Türkiye’de 10 yıldır düzenlenen ‘Göz Sağlığında Mükemmeliyetçilik Akademisi’ başlıklı eğitim programı, dünyada Alcon’un aktif olarak çalışmalarını sürdürdüğü 78 farklı ülkede de gerçekleştiriliyor.

Eğitime katılan göz hekimleri, akademinin Türkiye’de kontakt lensin sağlıklı kullanımına yönelik çalışmalara öncülük ettiğini vurgulayarak, her yıl gerçekleşen iki günlük bu eğitimlerin önce kendileri, sonra hastaları için çok faydalı olduğunu belirttiler.

Optik Refraksiyon, Kontakt Lens Bakımı ve Solüsyonlar gibi bir çok önmli başlıkta oturumlar da çeşitli olgu sunumları gerçekleştirildi. Keyifli bahar havası eşliğinde geçen akademi, Türkiye’nin her yerinden İzmir’e konuk olan moderatör hekimler ve katılımcılara Alcon tarafından özel olarak düzenlenen sertifika dağıtım töreni ile sonlandı.

Sağlık çalışanlarına verdiğimiz eğitimleri, ilgili standartların gerekliliklerini en iyi şekilde uygulamaya ve sağlık çalışanlarının uzmanlık alanına bağlı ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik tasarladık. Bu proje ile bir asrı aşan deneyimimiz sayesinde Türkiye’de sağlık alanına değer katmayı amaçlıyoruz.


SEKTÖR / ATAMALAR Takeda Türkiye’nin Genel Müdürü Gamze Yüceland Takeda Kanada Ülke Başkanı Oldu

Takeda Türkiye Genel Müdürü olarak göreve başladığı Nisan 2015 tarihinden bu yana sergilediği başarılı performans, stratejik bakış açısı ve güçlü liderliğiyle şirketi önemli bir noktaya ulaştıran Gamze Yüceland, Takeda Kanada’ya Ülke Başkanı olarak atandı.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

MSD Türkiye Onkoloji İş Birimi’nin Başına Begüm İncegül Geldi MSD Türkiye’de İmmunoloji Pazarlama Müdürlüğü görevini yürüten Begüm İncegül, MSD Türkiye Onkoloji İş Birimi Direktörü olarak Liderlik Ekibi’ne katıldı. İncegül, kariyerine 2007 yılında Pfizer İlaçları’nda Kurumsal Strateji ve Pazarlama Enformasyon departmanlarında proje yöneticisi olarak başladı. 2008-2012 yılları arasında Anti-İnfektif ve Akut Tedaviler İş Birimleri’nde Ürün Müdürü olarak görev alan Begüm İncegül, 2012 yılında Onkoloji İş Birimi’nde bölgesel pazarlama direktörüne bağlı olarak böbrek kanseri tedavi portföyünün pazarlamasından sorumlu olarak çalıştı.2014 yılında MSD ailesine katılan İncegül, bir yıl süreyle Hastane Takımı Pazarlama Müdürlüğü görevinde bulundu. 2015 tarihinde ise İmmunoloji Takımı Pazarlama Müdürlüğü görevini üstlendi. Begüm çalıştığı alanlarda stratejik planlama, mükemmel iş uygulamaları ve başarılı müşteri yönetimi konusunda liderlik ederek çift haneli büyümelerin gerçekleşmesine, ödüllü pazarlama planı ve projelerin hazırlanmasına önemli katkılarda bulunmuştur. İncegül, yeni görevinde MSD’nin onkoloji alanındaki vizyonunun şekillendirilmesine ve yenilikçi ilaçların stratejilerinin geliştirilmesine liderlik edecek.

Berko İlaç’ta Yeni Yönetici Atamaları Yenilikçi bakış açısı, 600’ü geçen çalışanı ile son yılların en hızlı büyüyen kariyer firması olan Berko İlaç’ta, yeni yönetici atamaları gerçekleşti.

2009 yılında Türkiye’de faaliyete başlayan Japon ilaç şirketi Takeda, başarılı çalışanlarını yurt dışına ihraç etmeye Takeda Türkiye’nin Genel Müdürü ile devam ediyor. 3 yıldır Takeda Türkiye’nin Genel Müdürlüğünü yürüten Gamze Yüceland, şirketteki görevine Takeda Kanada Ülke Başkanı olarak devam edecek. Yeni görevine, Nisan 2018 itibarıyla başlayacak olan Yüceland aynı zamanda EUCAN (Avrupa – Kanada) Bölgesi Yönetim Kurulu üyesi olacak. İlk defa bir Türk’ün ilaç sektöründe Ülke Başkanı olarak görev alacağı Kanada, dünyanın en büyük 10. ilaç pazarı. Kanada’da 2009 yılında faaliyetlerine başlayan Takeda, onkoloji ve gastroenteroloji gibi önemli terapötik alanlarda faaliyet gösteriyor. İlaç sektöründe 20 yılı aşkın tecrübeye sahip olan Gamze Yüceland sektörde hem yurt içi hem yurt dışında çok farklı pozisyonlarda görev aldı. Takeda Türkiye’nin liderliğini yaptığı 3 yıl boyunca Takeda’nın hasta odaklı yaklaşımının Türkiye’de yerleşmesinde etkin rol oynayan Yüceland Takeda’nın odak noktası olan onkoloji, gastroenteroloji ve hematoloji alanlarında yapılan başarılı lansmanlara öncülük etti. Yüceland’ın Türkiye’deki Genel Müdürlüğü döneminde insan kaynakları 120 kişiden 300 kişiye çıkarken Takeda Türk ilaç pazarında 4 kat büyüme sağladı.

12 PS / MART - NİSAN 2018

Aslı Türkay

Nursel Gülsoy Bozyel

Nursel Gülsoy Bozyel Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği mezunu Nursel Gülsoy Bozyel Biyoteknoloji yüksek lisansı ardından 2001-2015 tarihleri arasında Mustafa Nevzat İlaç’ta kalite kontrol, analitik geliştirme, üretim departmanlarında görev yapmış ve son olarak üretim müdürü unvanı ile çalışmıştır. Mayıs 2016 tarihinden bu yana Berko İlaç’ta üretim müdürü olarak görev yapan Nursel Gülsoy Bozyel, Berko İlaç Fabrika Müdürlüğü pozisyonuna terfi etmiştir. Serap Odabaşı ODTÜ Kimya bölümü mezunu olan Serap Odabaşı, Marmara Üniversitesi Farmasötik Kimya bölümünde yüksek lisansını tamamlamıştır. Çalışma hayatına Fako İlaç’ta başlayan ve Toprak İlaç’ta devam eden Odabaşı, sırası ile 12 yıl Bilim İlaç’ta Ar-Ge mü

Serap Odabaşı

dürlüğü, Onko Koçsel İlaç’ta Ar-Ge direktörlüğü ve 3 yıl Biofarma İlaç’ta Ar-Ge direktörlüğü görevlerini sürdürmüştür. 2017 yılında Berko İlaç Ar-Ge Koordinatörlüğü pozisyonuna görevini sürdürmektedir. Aslı Türkay İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünde lisans eğitimini alan Aslı Türkay, Yeditepe Üniversitesi İşletme bölümünde yüksek lisansını tamamlamıştır. Kasım 2003 – Ekim 2017 tarihleri arasında Sandoz İlaç’ta çalışan Türkay, sırası ile Ar-Ge, proje, ruhsatlandırma, portfolio, lansman ve stratejik planlama departmanlarında farklı pozisyonlarda görev yapmış ve son olarak iş geliştirme departmanında iş geliştirme müdürü unvanı ile çalışmıştır. Aslı Türkay, Berko İlaç Stratejik Planlama ve İş Geliştirme Müdürü olarak atanmıştır.


SEKTÖR / HABER SAĞLIĞINIZ ANADOLU SİGORTA GÜVENCESİNDE Anadolu Sigorta’nın sağlık sigortası poliçesi, bir kaza veya hastalık sonucunda ortaya çıkabilecek sağlık giderlerini güvence altına alıyor. Anadolu Sigorta, Bireysel Sağlık Sigortası ve Tamamlayıcı Sağlık Sigortası ürün seçenekleri ile sağlığına yatırım yapmak isteyen herkesin bütçesine uygun tercihler sunuyor. Geniş teminat ve anlaşmalı kurum ağı ile Bireysel Sağlık Sigortası ve Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK) karşıladığı genel sağlık sigortasını tamamlayıcı nitelikteki, uygun prim ödemeli Tamamlayıcı Sağlık Sigortası ürünleri farklı ihtiyaçlara farklı çözümler sunarken, sağlık problemlerini bütçe dostu ödemelerle teminat altına alıyor.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yardımcısı Metin Oğuz;“Tamamlayıcı Sağlık Sigortası’nda öncelikli kural, bir tedavinin öncelikle SGK tarafından onaylanmasıdır, özel sağlık sigortasında ise, böyle bir şart bulunmuyor. Sigorta şirketleri belirledikleri özel şartlar çerçevesinde, poliçede gösterilen ödeme oranları ve limitler dahilinde sigortalılarının tedavi giderlerini karşılamaktadır. Tamamlayıcı Sağlık Sigortası Poliçe Sayısı Hızla Artıyor Türkiye’de sağlık sigortaları konusundaki bilincin artırılması gerektiğine dikkat çeken Oğuz, Tamamlayıcı Sağlık Sigortası gibi ürünlerin bu açıdan önem taşıdığına işaret etti. Oğuz, “Son bir yılda yüzde 139 oranında prim artışı ve yüzde 41’in üzerinde sigortalı sayısı artışı ile sektörde büyük bir hareket sağlandı” dedi.

Tamamlayıcı Sağlık Sigortası ve Bireysel Sağlık Sigortası arasındaki farka değinen Anadolu Sigorta Genel Müdür

Tamamlayıcı Sağlık Sigortası’nın Bireysel Sağlık Sigortası’na benzer şekilde teminatlarının genişletilebileceği bilgisi-

MEMORİAL BAHÇELİEVLER AÇILDI

üzere toplamda 15 ameliyathane ve 49 yoğun bakım yatak kapasitesi, 135 poliklinik ve 31 müşahede odası bulunuyor.

Geleceğin sağlık anlayışını teknoloji ve hasta konforu ile buluşturan, dünyanın ilk Leed Platinum sertifikalı tam teşekküllü sağlık kompleksi Memorial Bahçelievler açıldı. Memorial Sağlık Grubu’nun 11’inci hastane projesi olan Memorial Bahçelievler, toplam 72 bin metre karelik alanda hizmet verecek.Dünya standartlarında etik ve kaliteli sağlık hizmeti sunma misyonu, geleceği günümüze taşıyan hastanecilik yaklaşımı, insana ve doğaya saygı ilkesiyle hayata geçirilen Memorial Bahçelievler, çağdaş mimarinin en güzel örneklerinden biri olarak tasarlandı. En gelişmiş tanı ve tedavi üniteleri ile donatılan 320 yatak kapasitesine ulaşması planlanan komplekste; biri hibrit olmak 14 PS / MART - NİSAN 2018

Yepyeni bir sağlık anlayışı Memorial Sağlık Grubu CEO’su Uğur Genç, 21 Şubat 2018 Çarşamba günü gerçekleştirilen, Memorial Bahçelievler Hastanesi’nin hizmete açılması ile birlikte grubun yeni yatırımları hakkında da bilgi verdi. Genç, iyileşmenin, hastaneye atılan ilk adımda başladığı gerçeğine vurgu yaparak, lobi alanından polikliniklere, hasta bekleme noktalarından, doktor ve hasta odalarına kadar her mekan, hastaların tüm ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dizayn edildiğini, renk seçiminden, eşyaların formlarına, ışıklandırmadan seçilen aksesuarlara kadar her şey iyileşmenin bir parçası olabilecek özellikte planlandığını söyledi.

ni de veren Oğuz şunları söyledi: “SGK tarafından karşılanacak tedavi masraflarının, yasal çerçeve içerisinde sigortalının ödemesi gereken fark kısmının şartlar dahilinde karşılandığı “Anadolu Tamamlayıcı Sağlık Sigortası” poliçesi, sigortalılara hiçbir ücret ödemeden anlaşmalı özel hastanelerden hizmet alma fırsatı veriyor. “Anadolu Tamamlayıcı Sağlık Sigortası” kapsamında, tüp bebek sahibi olmak isteyen sigortalılarımız ek prim ödeyerek poliçelerine ilgili teminatı ekleyebilirler. Bu durumda, poliçenin geçerli olduğu süre içinde gerçekleşecek tüp bebek tedavisine ilişkin giderleri SGK’nın ödeme şartları doğrultusunda bu teminatın kullanılması için özel olarak anlaşma yapılmış olan sağlık kurumlarında karşılanır. Doğum teminatı da TSS poliçeleri kapsamında sigortalıların isteğine bağlı olarak belirlenmiş olan ek primin ödenmesiyle birlikte poliçelere eklenebilmektedir.”

Uluslararası standartlarda tıp teknolojisi Memorial Sağlık Grubu’nun, hastanecilik alanındaki tüm deneyimlerini aktardığı Bahçelievler Hastanesi’nin teknolojik altyapısı hakkında Uğur Genç şu bilgileri paylaştı; “Hastanemiz; ileri teknolojik özelliklere sahip görüntüleme üniteleri, kompleks laboratuvarlar, fonksiyonel bir yapılanma ile tasarlanmış ameliyathaneler, hareket fonksiyonu olmayan ve bilinci kapalı hastaların mobilizasyonunu sağlayan, Türkiye’de ilk “hasta lifti” teknolojisini kullanan, gün ışığı alan yoğun bakımlar, hibrit ameliyathaneler ve robotik teknolojiler ile donatıldı.”


SEKTÖR / HABER DÜNYANIN EN BÜYÜK ÇOCUK SAĞLIĞI KURUMUNUN DİREKTÖRLÜĞÜ’NE BİR TÜRK GETİRİLDİ.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

140 ülkede aktif, dünyanın en büyük sağlık kuruluşlarından ve 1 milyonun üzerinde çocuk doktorunun üyesi olduğu Uluslararası Pediatri Kurumu’ndan (IPA) Türkiye’yi gururlandıran atama. Tüm dünyada hükümetler nezdinde temasları olan Uluslararası Pediatri Kurumu’nun Dış İlişkiler Direktörlüğü’ne Kerem Hasanoğlu getirildi. Hasanoğlu, Türkiye Milli Pediatri Derneği Genel Koordinatörlüğü görevini yürütüyordu. IPA Başkanı Errol Alden yaptığı açıklamada, “Dünya çapındaki organizasyonların daha da güçlenmesi için Kerem Bey’e teklif götürdük. Kendisi de bu önemli görevi kabul etti. Bu bizim için heyecan verici bir durum. Kendisinin, tecrübeleriyle kurumuzu daha da güçlü bir noktaya taşıyacağız. Sayın Hasanoğlu’nun bir çok ülkeyle sıcak ilişkileri, yaptığı olağanüstü çalışmalar bu teklifi kendisine götürmemizde etkili oldu. Kendisi Türk hükümeti ile de sıcak

ilişkiler kurmamızı ve birçok konuyu görüşmemizi sağladı. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde Türkiye’ye bir ziyaret planlıyoruz” dedi. Kerem Hasanoğlu ise konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı: “Bu teklif beni de gururlandırdı. IPA olarak Afrika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Uzak Doğu’ya pek çok yerde çocuklar için çalışmalar yürütüyoruz. Bundan böyle dünya üzerindeki tüm çocuklar, özellikle de savaş mağduru ve mülteci çocuklar için farklı çalışmalar yapacağız. Bir Türk olarak; Türkiye’nin yürüttüğü önemli çalışmaları diğer üyelerimize vurguluyoruz, daha da vurgulayacağız. Örnek çalışmaların yürütülmesi için de temaslara başladık. Uluslararası camiada ülkemizin çabalarını daha güçlü dile getirebileceğiz. Dünya Uluslararası Pediatri Kurumu olarak çok daha geniş çaplı çalışmalar ve faaliyetler yürütüyoruz. Çünkü her çocuğun yaşam hakkı var, onlar geleceğimiz.”

SANTA FARMA RUNATOLİA 2018’DE TOFD İÇİN KOŞTU Santa Farma kurumsal koşu takımı, Runatolia 2018 Maratonu’nda Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD) için koştu. Koşucuların topladığı bağışlar TOFD’un “Yol Arkadaşım Olur Musun?” Projesi’ne aktarılacak. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği (TOFD) omurilik felçli bireyler başta olmak üzere tüm ortopedik engelli bireylerin tıbbi, mesleki, ekonomik ve sosyal sorunlarının çözümlerine yönelik ulusal ve uluslararası alanlarda çalışmalar yapıyor. Yol Arkadaşım Olur Musun? Projesi, ortopedik engelli bireylerin özgürce hareket edebilmeleri amacıyla oluşturulmuştur. Bu projede manuel tekerlekli sandalye kullanamayan ve ağır engel grubu içinde yer alan ortopedik engelli bireylerin, başkalarına bağımlı olmadan çalışabilmesi, okula gidebilmesi, alış verişe çıkabilmesi; kısacası hayatını nispeten kendisinin yürütebilmesinin ön koşulu akülü tekerlekli sandalyeye sahip olması hedefleniyor. Santa Farma kurumsal koşu takımı ve gönüllülerinin yer aldığı koşuda TOFD adına toplanan bağışlar ortopedik engelli bireylere akülü tekerlekli sandalye sağlanması için kullanılacak.

“SAĞLIK TEKNOLOJİLERİ LİDERLER ZİRVESİ”NDE KRONİK HASTALIKLARIN YÖNETİMİ ELE ALINDI Birinci “Sağlık Teknolojileri Liderler Zirvesi” 27 Mart Salı günü Swissotel Bosphorus İstanbul’da gerçekleştirildi. Sağlık kurumlarını bütünleşik bir yapı içerisinde diğer kurum ve kuruluşlarla bir araya getirerek küresel başarılar elde etmeyi amaçlayan MarlinPlus’ın düzenlediği zirvede sağlık, sağlık sigortacılığı, medikal, bilişim, telekomünikasyon ve teknoloji sektörlerinin liderleri ile sağlık sektörü girişimcileri buluştu. Ana teması kronik hastalıkların yönetilmesinde 16 PS / MART - NİSAN 2018

entegre çözümler olan toplantıda kronik hastalık yönetim sistemlerinin bilinirliğinin artırılmasına yönelik alternatifler de üretildi. Allianz ve Vodafon’un sponsorluğunda gerçekleşen zirvede, kronik hastalıkların teşhisi, tedavisi ve izlenmesi için geliştirilen teknolojiler, medikal ölçüm cihazlarıyla entegre çalışan sistemler, veri aktarım cihazları ve teknolojileri, veri aktarımında kişisel bilgilerin korunması ve güvenliğinin sağlanması gibi yenilikçi sağlık teknolojilerine de yer verildi.


DOSYA

HÜCRESEL TEDAVİLER 10. ULUSAL KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONU VE HÜCRESEL TEDAVİLER KONGRESİ TÜRKİYE’DE KÖK HÜCRE NAKLİ VE SON DURUM… KÖK HÜCRE NAKLİ’NİN YERİNİ ALABİLECEK TEDAVİLER… TÜRKÖK PROJESİ HEDEFİNE ULAŞTI! KÖK HÜCRE NAKLİNDE ERKEN VE GEÇ KOMPLİKASYONLAR ÇOCUKLARDA HEMATOPOETİK KÖK HÜCRE NAKLİ CAR T HÜCRE TEDAVİLERİNİN EN BAŞARILI OLDUĞU ALAN LÖSEMİ DÜNYADA VE ÜLKEMİZDE HÜCRESEL TEDAVİLER ALANINDA ÇALIŞMALAR GELECEKTE KANSER TEDAVİSİ NASIL OLACAK?


HÜCRESEL TEDAVİLER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kanser tedavisindeki yeni gelişmeler

Prof. Dr. G. Hayri Özsan Türk Hematoloji Derneği Başkanı

Türk Hematoloji Derneği tarafından düzenlenen “10. Ulusal Kemik İliği Transplantasyonu ve Hücresel Tedaviler Kongresi”, 1-3 Mart 2018 tarihleri arasında Belek Antalya’da gerçekleştirildi. Hücresel tedaviler konusunda ulusal ve uluslararası düzeyde uzman bilim insanlarının katıldığı kongrede, kök hücre araştırma ve uygulamaları, erişkin ve pediatrik kök hücre nakli konuları her yönüyle tartışılıp çok değerli bilim insanları tarafından güncel veriler sunuldu. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında; Prof. Dr. Güner Hayri Özsan, Prof. Dr. Muhlis Cem Ar, Prof. Dr. Meltem Kurt Yüksel, Prof. Dr. Mehmet Akif Yeşilipek, Doç. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz ve Dr. Alvaro Urbano Ispizua Kemik İliği Transplantasyonu ve Hücresel Tedaviler hakkında güncel bilgileri paylaştılar. Türk Hematoloji Derneği ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Güner Hayri Özsan kongre hakkında şu bilgileri verdi; ‘‘10. Ulusal Kemik İliği Transplantasyonu ve Hücresel Tedaviler kongremiz, ül18 PS / MART - NİSAN 2018

10. Ulusal Kemik İliği Transplantasyonu ve Hücresel Tedaviler Kongresi’nde ele alındı. kemizde düzenli olarak gerçekleştirilen en büyük organizasyon olması yanında, yurt dışındaki benzerleri arasında da en önemli birkaç toplantıdan biri olma özelliğini korumaktadır. Giderek çoğalan merkez ve nakil sayısı yanında bu alanda gün geçtikçe artan bilgi birikimleri de dikkate alındığında, kongremizin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kongre bilimsel programımız beklendiği gibi bu yıl da son derece zengindi. 500’ün üzerinde katılımın sağlandığı kongremizde üç gün boyunca alanlarında uzman ulusal ve uluslararası konuşmacılar bizlerle birlikte oldu. Sağlık Otoritesi ve Kemik İliği Nakli Oturumunda güncel mevzuat ve kemik iliği naklinde geri ödeme politikası konuşuldu. Birbirinden değerli konuşmacı ve oturum başkanları ile bilimsel programda transplantasyonu ayrıntılı olarak inceledik ve güncel gelişmelerle birlikte sorunlarımızı tartışıp çözüm yolları aradık. Kongremizin ilk gününe Transplantasyon İmmünolojisi Kursu ile başladık. Bu kursta bağışıklık sistemi biyolojisinden

tümör ve transplantasyon immünolojisine gibi ilgi çeken güncel konular yer aldı. ‘‘Kemik İliği Nakil Merkezlerimizin sayısı artıyor.’’ Ülkemizde 84 kemik iliği nakli merkezi mevcuttur ve bu sayının gelecekte artması beklenmektedir. Nakil merkezlerimizin uluslararası akreditasyon sertifikası alınmasının ne kadar önemli olduğu tartışılmazdır. İki sene önce kurulan JACIE (Dünya ve Avrupa Kemik İliği Nakli Cemiyetleri’nin Ortak Akreditasyon Komitesi) Çalışma Grubu ve bu grubun ilk projesi olan Türk Hematoloji Derneği JACIE Ulusal İşbirliği Projesi başarı ile devam etmekte olup, Türkiye’den iki kemik iliği nakli merkezi uluslararası akreditasyon başvurusu konusunda önemli yol kat etmiştir. Bu yapısal projenin nakil merkezlerimize ve ülkemize katkısının büyük olacağına inanıyoruz. Bu sene ülkemizde uluslararası akreditasyonu hızlandırmak ve özendirmek amacıyla JACIE Kursu’nun dördüncüsünü gerçekleştirdik.


HÜCRESEL TEDAVİLER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Çocuklarda Hematopoetik Kök Hücre Nakli

Prof. Dr. Mehmet Akif Yeşilipek Medikalpark Antalya ve Göztepe Hastaneleri Pediatrik Hematoloji Bölümü

Hematopoetik kök hücre nakli çocukluklarda birçok hastalıkta önemli tedavi yöntemlerinden biridir. Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’ndan ruhsatlı yaklaşık 25 çocuk nakil merkezi vardır. Bu merkezlerde yılda 700 kadar çocuk hastaya kök hücre nakli yapılmakta ve Türkiye nüfus başına en çok nakil yapılan ülkeler arasında yer almaktadır.

Ülkemizde akraba evliliğinin yaygın olması nedeniyle birçok kalıtsal hastalık daha sık görülmektedir. Bu hastalıkların büyük bir kısmında bugün için tek kesin tedavi yöntemi kök hücre naklidir. Türkiye’de özellikle batı ve güney bölgelerimizde önemli bir sağlık sorunu olan talasemi (akdeniz anemisi) nakil yapılan hastalarımız içinde ilk sırayı almaktadır.

Erişkinlerde önemli bir grup olan otolog nakiller çocuk hastaların %10’u kadar küçük bir kısmını içerir. Ayrıca çocukluk çağı akut lösemilerinde kemoterapi ile tedavi olabilme şansı erişkin hastalara göre daha yüksek olduğu için nakil yapılan hasta sayısı daha azdır. Buna karşılık kanser dışı hastalıklar önemli bir hasta grubunu oluşturmaktadır.

‘‘Bugüne kadar 1100’den fazla talasemili hastaya nakil yapıldı.’’

CAR T

Hücre Tedavileri Bağışıklık sistemi vücuda dışarıdan giren maddeleri yabancı olarak kabul eder ve saldırarak yok etmeye çalışır.CAR T hücre tedavisi, bağışıklık sisteminin bir parçası olan ve T lenfosit adı verilen beyaz kan hücrelerinin laboratuvarda belli bir kanser türüne karşı duyarlı hale getirilerek hastaya verilmesi ilkesine dayanmaktadır. CAR T hücre tedavisinin nasıl çalıştığını daha iyi anlamak için bağışıklık sistemi ve kanser ilişkisi hakkında biraz daha bilgi sahibi olmak yardımcı olabilir. Bağışıklık sistemi, vücuda yabancı maddeleri bu maddelerin yüzeyinde bulunan ve antijen adı verilen yapılar aracılığıyla tanır ve imha eder. Kanser hücreleri de yüzeylerinde bulunan özel bazı antijen-

Son yıllarda bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile birlikte deneyimli nakil merkezlerinde nail sayılarımız da arttı. Aile içi vericisi olmayan talasemili olgulara da gönüllü akraba dışı vericilerden kök hücre nakli yapılmakta.dır. Son derece

başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Diğer bir grup olan primer immün yetersizlikli çocuklarda kök hücre nakli yaşamsal önem taşımaktadır. Bağışıklık sistemleri yetersiz olan bu çocuklar kök hücre nakli yapılamazsa yaşamlarının erken döneminde enfeksiyon nedeniyle kaybedilirler.Fanconi anemisi gibi kalıtsal geçiş gösteren bazı kemik iliği yetmezlikleri de sadece kök hücre nakli ile tedavi edilebilir.Literatürde seyrek rastlanan bazı metabolik hastalıklar ülkemizde daha sık görülmektedir. Osteopetrosis, Hurler sendromu, Adrenolökodistrofi çocuk nakil merkezlerimizde en çok nakil yapılan metabolik hastalıklar arasında sayılabilir.’’

lere sahiptir, ancak bağışıklık sistemi hücreleri (özellikle T lenfositler) bu antijenleri her zaman tanıyamaz, dolayısıyla kanser hücrelerinin vücuda yabancı olduğunu anlamakta zorluk çeker. Bu durum kanserin yayılmasını kolaylaştırır. T lenfositler bir kanser hücresinin antijenini tanımak için reseptör adı verilen yapıları kullanırlar. Reseptörlerin yardımıyla kanser hücresi üzerindeki antijene yapışıp onu ortadan kaldırırlar. Ancak uygun reseptöre sahip değillerse kanser hücresine bağlanamazlar ve hücrenin imha edilmesine yardımcı olamazlar. CAR T hücre tedavisinde öncelikle bir kanser hastasının kanından T lenfositleri toplanır. Daha sonra laboratuvarda bu T hücreler üzerinde hastada bulunan kanserin antijenini tanıyan insan yapımı reseptörler Chimeric Antigen Receptoreya CAR olarak adlandırılır, yerleştirilir. Takiben, kansere saldıracak bu T hücreleri, hastaya damar yolu ile geri verilerek kanserli hücrelerle savaşması sağlanır. Bu durum kişinin kendi bağışıklık sisteminin suni yollarla kansere duyarlı hale

Prof. Dr. M.Cem Ar THD Yönetim Kurulu Genel Sekreteri

getirilmesi şeklinde özetlenebilir. Tedaviyi daha başarılı hale getirmek için bağışıklık sisteminin baş edeceği kanser hücresi sayısının azaltılması önemlidir. Bu amaçla, CAR T hücre tedavisinden önce birkaç gün önce hastaya kemoterapi verilebilir. PS / MART - NİSAN 2018 19


HÜCRESEL TEDAVİLER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Avrupa’da daha çok çalışmalıyız ve bu çok etkili olan CAR T tedavisini hastalara uygulamalarını sağlamalıyız.Biz bunu Akut Lösemi'de başardık, şimdi ise Lenfoma'da başarmayı, gelecekte de Multipl Myelom'da çalışmaları deneyeceğiz.’’ Dr. Alvaro Urbano Ispizua Josep Carreras Leukaemia Research Dr. Alvaro Institute UrbanoSpain Ispizua Josep Carreras Leukaemia Research Institute Spain

Hastanın bağışıklık sistemine yapılan CAR T (Chimeric Antigen Receptor) hücre modifikasyonu, hastanın kanser hücrelerinde daha spesifik işlevi olurken önerilen kemoterapiden, radyoterapiden daha az toksik madde almasını sağlıyor. Bu tedavinin en büyük avantajı hastanın vücudunda sadece 1 gün veya 1 saat kalmıyor. Bu hücreler canlı ve hastanın bedeninde aylarca hatta yıllarca kalıyor. Sadece hastalığı ortadan kaldırmıyor aynı zamanda hastalığın yeniden oluşmasını da engelliyor. Bu durum kanser hastalarının tedavisindeki en önemli değişimlerden biri. Barcelona’daki hastanemizde hastalarımıza 3 farklı geni bağışıklık hücrelerindeki nükleuslara (çekirdeklere) veriyoruz. .Hastadan alınan hücreleri de laboratuvarda geliştirip, modifiye edip, modifiye edilen bu milyonlarca yeni hücreyi hastaya yeniden enjekte ediyoruz. Yani hastanın tek yapması gereken şey laboratuvara hücrelerini verip ordan yeni hücrelerini almak oluyor. Yan etkisi çok düşük, etki açısından çok yüksek. ‘‘7 hastada tedavi sonuçları başarılı’’ Akut lösemi, akut lenfoblastik lösemi tanısı olan ve bir çok ilaca dirençli olduğu bilinen 7 hastaya uyguladık ve hepsinde hastalığı ortadan kaldırdık. O zamana kadar yapılan tedavilerin hiç biri işe yaramazken bu yeni tedavi yöntemiyle bağışıklık sisteminin eğitilmesi ve o kansere duyarlı hale getirilmesini ortadan kaldırmış olduk.

daha sonra bu kanseri tanır hale gelsin. Kısaca; Kanseri tanıyacak bilgiyi hücreye vermiş oluyorsunuz. Kişiye özel bir tedavi uygulamış oluyorsunuz yani kişinin kanserine özel bir tedavi uygulamış oluyorsunuz. ‘‘Etki açısından çok yüksek bir tedavi’’ En sık karşılaştığımız soru; yan etki.Yan etki olarak yeni hücreler verilirken bazı komplikasyonlar oluşabiliyor. Hastada kanser hücresi fazlaysa bağışıklık sistemindeki hücreleri onlarla savaşmak zorunda kalıyor. Bu durumda sitokin yaymaya başlıyor ve bu vücutta inflamasyona neden oluyor. Bir antidot hastaya veriliyor bloke etmesini sağlıyor. Sadece bir yan etkisi var onu da bloke edebiliyoruz. Hasta seçimi olarak şimdilik akut infloblastik lösemi, hızlı giden lösemi türü için, bilinen tüm tedavilere yanıtsız kalan hastalarda uygulanıyor. Hem çocuk hem de yetişkin hastalara uygulanıyor. TEDAVİ SÜRECİ HASTALIĞA GÖRE DEĞİŞİYOR Lenfoblastik Lösemi (ALL) ile lenfoma tedavisinde süre açısından fark var. Lenfoblastik Lösemi’de tedavi çok hızlı ilerliyor. 1 ay içinde 7 aşama tamamlanmış oluyor. Lenfoma zaman alıyor. Bu iki hasta tipinde 1 ay içinde hızlı cevaplar gözlemledik. İlk grupta 1 ayda sonuç tamamlandı. Diğer gruplar 2-3-4 ay içinde tamamladı. Yani Lenfoblastik Lösemi (ALL) lösemi’den daha yavaş ilerliyor.

‘‘Karmaşık olan bir yöntem’’

‘‘ Hazırlık süreci 2 haftada tamamlanıyor’’

Hücreyi bulduğumuzda, virüsle bu yeni genleri tanıştırıyoruz. Çünkü virüs hücrenin çekirdeğine bu yeni hücrelerin DNA’daki genetik parçaları olan T hücrelerine gitmesindeki araç oluyor. Bu yeni üç hücre bağışıklık sistemi üzerinden proteinler üretiliyor, yüzeyinde tanımlıyorlar.Tanımlanması gerekiyor ki

Tedavinin hazırlık süresi 14 gün. Yeni hücrenin oluşması 9 gün sürüyor, enjekte edilecek olan yeni 3 hücre.üç gün kontrol süreci ki yapılan yeni hücrenin mikroplardan arınmış olmasna emin olmamız gerekiyor. Geri kalan günlerde de hastanın bağışıklık sisteminin bu yeni hücreleri kabul etmesi

20 PS / MART - NİSAN 2018

vücudunun hazılık sürecini oluşturuyor. Yani 2 hafta içinde hazırlık süreci tamamlanmış oluyor. Öncesinde tek bir hücreye çok düşük dozda CAR veriliyor, çünkü hastada garip bir durumun oluşup oluşmayacağından emin olmamız gerekiyor. Bir süre gözlemleyip herhangi bir ters durum oluşmadığına emin olduğumuz zaman standart dozdaki CAR’ı hastaya veriyoruz. Sadece tek bir hasta bu ilacı iki kez, geri kalanları sadece tek doz aldı. ‘‘Avrupa uyanmalı ve bu yeni tedavi yöntemini hastalarına sunmalı.’ Şuana kadar 12 kişiyi tedavi ettk. 13. kişinin tedavi süreci hala devam etmekte o yüzden onun iyileşme süreci hakkında henüz bir şey diyemiyoruz. Bu hastaların 8’i lenfoma 4’ü Lenfoblastik lösemi. 7 ay tedavi süresi oldu. Bunların dışında 2’ hasta tedaviye yanıt vermedi. Şu anda bu çalışmaların devam etmesi, Barselona’da daha önce bu hastalıktan ölen bir çocuğun annesinin, tedavinin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmek için ülke çapında başlattığı 1 milyon euro’luk bir kampanya ile tüm ülkeye tanıtması sayesinde oldu ve çocuk hastanın annesi sayesinde böyle bir fona sahip olduk. Tedavi sadece Birleşik Devletler’de, Çin’de hastanelerde akademik ortamda yapılmakta. Ne yazık ki Avrupa’da %10’dan daha az akademik merkezlerde bu klinik çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmaların çoğunu da akademik olmayan girişimler tarafından yapılıyor. Avrupa’da daha çok çalışmalıyız ve bu çok etkili olan tedaviyi hastalara uygulamalarını sağlamalıyız.


HÜCRESEL TEDAVİLER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘TÜRKÖK HEDEFİNE ULAŞTI’’ Kemik İliği Nakli, başta kan kanserleri olmak üzere kemik iliği yetersizlikleri, metabolik hastalıklar, bağışıklık sistemi yetersizlikleri ve diğer kanserler gibi çok sayıda hastalığın tedavisinde kullanılan bir tedavi yöntemidir. NAKİL SAYISINDA ARTIŞ İLE AVRUPA’DA 4 SIRADAYIZ Son yıllarda tüm dünyada yapılan kemik iliği nakil sayılarında belirgin artış dikkati çekmektedir. Avrupa ülkelerinde 2015 yılı itibarı ile gerçekleştirilen kemik iliği sayısı 42171’e ulaşmıştır. Genel eğilim ile uyumlu olarak Türkiye’de de kemik iliği nakillerinde özellikle son 15 yılda belirgin artış gözlenmektedir. Avrupa kan ve kemik iliği nakli birliği (EBMT) tarafından yayımlanan 2014 tarihine ilişkin raporda, 2004-2014 döneminde Türkiye’nin nakil sayısı artış açısından Avrupa’nın ilk 4 ülkesi arasında yer aldığı görülmektedir. Türkiye’de 2004 yılında 7 pediatrik ve 12 erişkin olmak üzere toplam 19 HKHN merkezi bulunmaktayken, bu sayı 2017 yılında 27 pediatrik ve 57 erişkin olmak üzere toplam 84’e ulaşmıştır. 2016 yılı itibarı ile ülkemizde 792 pediatrik, 3027 erişkin olmak üzere toplam 3819 HKHN işlemi gerçekleştirilmiş, toplam kemik iliği nakil sayısı 2017 yılında 4052’ye ulaşmıştır.

Sonuç olarak ülkemizin son 15 yıllık süreçte kemik iliği nakillerinde gelmiş olduğu nokta sevindiricidir. Bundan sonraki temel hedef sadece kemik iliği nakil sayılarının artırılması değil, nakil kalitesinin ve hasta sağkalımının gelişmiş ülkelerin seviyesine çekilmesi olmalıdır. Uygulamaya giren TÜRKÖK Projesi’nin bu bağlamda önemli katkı sağlayacağı açıktır. TÜRKÖK‘E 285.000 BAĞIŞ TÜRKÖK,T.C.Sağlık Bakanlığı’nın, Hematopoietik kök hücre nakli tedavisi olması gereken hastalar için oluşturduğu Türkiye Kök Hücre Koordinasyon Merkezi’nin adıdır. TÜRKÖK Projesi’nin amacı, Türkiye’de kemik iliği nakli olması gereken hastalar için bir Kemik İliği Bankası oluşturulması ve bu bankaya gönüllü olarak kemik iliği veya kandan elde edilen kök hücre bağışlamak isteyen bağışçı adaylarının bulunmasıdır. Türkiye’de kemik iliği bankacılığı, 1999 yılında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi’ne bağlı olarak kurulan TRİS ve 2006 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne bağlı olarak kurulan TRAN adlı iki banka aracılığı ile yürütülmekteyken, gönüllü verici sayısını artırabilmek, sistemin daha etkin ve verimli çalışa-

Prof. Dr. Meltem Kurt Yüksel THD Yönetim Kurulu Araştırma Sekreteri

bilmesini sağlamak amacı ile TÜRKÖK projesi hayata geçirilmiştir. T.C. Sağlık Bakanlığı tarafından 1 Nisan 2015 tarihinde faaliyete geçirilen TÜRKÖK Projesi kapsamında kemik iliği nakli için bekleyen hastalar ve çok sayıda gönüllü vericiye ait bilgilerin depolandığı Kemik İliği Bankası, doku tiplendirme laboratuvarı ve gönüllü verici kazanımı programı yer almaktadır. Gönüllü verici kazanımı, Türk Kızılayı tarafından yapılacak olup bu amaçla TÜRKÖK Projesi kapsamında 7 Kasım 2013 tarihinde T.C. Sağlık Bakanlığı ile Türk Kızılayı arasında işbirliği protokolü imzalanmıştır. Bu bağlamda Ankara, İstanbul, Adana, Antalya, İzmir, Samsun, Düzce, Bursa, Erzurum, Kayseri, Eskişehir ve Gaziantep Kızılay Bölge Kan Müdürlüklerine bağlı gönüllü verici merkezleri kurulmuş ve bugüne kadar 285.000 gönüllü verici kaydı alınmıştır.

ÖNE ÇIK HAYAT KURTAR TÜRKÖK’e destek verip kök hücre bağışında bulunarak başka bir can için umut olabilirsiniz. PS / MART - NİSAN 2018 21


KÖK HÜCRE-HÜCRESEL TEDAVİLER VE REJENERATİF TIP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“BİLİMDE GELİŞME, BEKLEMEZ! Ülkemizde çok başarılı hematologlar, bilim insanları var. Eksik olan tarafımız, organizasyon olamamamız!’’ Prof. Dr. Erdal Karaöz İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı AR-GE Merkezlerinin Üst Yönetciisi Liv Hospital Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Merkezi Sorumlusu

Son 10-15 yıldır dünyada gerçekleştirilen araştırmaların büyük bir çoğunluğu; hücre biyolojisi, moleküler biyoloji ve genetik alanında gerçekleşmektedir.Diğer bir tanımla rejeneratif tıp alanında yapılmaktadır. İstinye Üniversitesi, özellikle sağlık bilimleri alanındaki araştırmaları, kurduğu AR-GE merkezleri, alanlarında ülkemizin ilk tahlil merkezleri ve kanser gibi hayati hastalıklarla ilgili yeni ilaç çalışmalarıyla dikkat çekiyor. Akademik hayatının içinde 18 yılını kök hücre çalışmalarına ayıran İstinye Üniversitesi Rektör Yardımcısı AR-GE merkezlerinin üst yöneticisi aynı zamanda Liv Hospital Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Merkezi Sorumlusu Prof. Dr. Erdal Karaöz ile Kök Hücre ve Doku Mühendisliği, gen tedavileri, genetik alanda yapılan güncel çalışmaları, kanser tedavisinde kök hücre çalışmalarını ve son günlerde öne çıkan mikrobiyotanın insan sağlığı üzerindeki önemini konuştuk. Kök hücre, hücresel tedaviler ve daha birçok bilimsel çalışma inanılmaz bir hızla gelişti. Sizin kurucu müdürlüğünü yaptığınız KÖGEM’den bugüne, geçen süreçten bahsederek başlayalım. Kök hücre çalışmalarına Kocaeli Üniversitesinde 2004 yılında yönetmenlik onaylanması ile yola çıktık diyebilirim Ancak, aktif hayata 2007’den itibaren geçtik ve hızla çalışmalara başladık. KÖGEM-Kök Hücre ve gen tedavileri araştırma uygulama merkezi’nin benim için anlamı oldukça ayrıdır. 30’u aşkın TÜBİTAK projesi yaptım, ulusal uluslararası birçok proje tamamladım. Liv Hospital kök hücre laboratuvarının kurulması gündeme geldi 22 PS / MART - NİSAN 2018

ve gruba katıldım. Çok spesifik özellikli ve Avrupa Birliği GMP kurallarına uygun laboratuvarı hayata geçirdik. İsitinye Üniversitesi'nde hangi çalışmaları yapıyorsunuz? Araştırma üniversitesi olmak üzere yola çıktık. Bizim kurguladığımız tüm AR-GE merkezleri, eğitim, araştırma ve hizmet üçlüsü üzerine yükseliyor. Tüm merkez ve laboratuvarlarımızda patente yönelik çalışmalar yapılıyor. Bu bizim için önemli. Örneğin, İSÜKÖK merkezimiz ve Doku Tiplendirme Laboratuvarlarımız başta grubumuz bünyesinde bulunan 32 hastanemize ve Türkiye’deki tüm hastanelere, organ naklinde alıcı ve verici arasında doku uyumu konusunda hayati bir hizmet veriyor . Kök hücre tabanlı hücresel tedavilere çok ciddi katkı sağlandı diyebilirim. Şu an biten ve halen yürüten çalışmalar var. Kök Hücre ve Doku Mühendisliği Merkezi, Doku Tiplendirme Laboratuvarı son olarak da 3 boyutlu biyoprinting ile sisteme ekledik. AR-GE laboratuvarlarında araştırma yapıyoruz. Arka planda araştırma yaparken makale yazmak amacı ile yapmıyoruz. Amaç, ürüne yönelik ve insanlığa bir fayda sağlasın. Burada yaptığımız araştırmaları LİV’deki GMP laboratuvarına aktararak klinik anlamda önemli bir avantaj sağlıyoruz. Bu çalışmaları birçok klinisyenle birlikte ortak çalışarak yapıyoruz. Örneğin; Serabral Palsi hastalığı ile ilgili yürüttüğümüz çalışmalar var. Burada beyin cerrahları, fizik tedavi uzmanları genel olarak çalıştığımız partnerlerimiz. Henüz bitme-

yen ancak bizi heyecanlandıran bazı bireysel sonuçlara götüren çalışmalar var. Hematoonkolojik testler, kromozom analizinden DNA testlerine kadar kanser testlerinin tanı, tedavi ve prognoz takibi için tüm işlemleri yapıyoruz. Tüm genetik testlerin çalışıldığı aynı zamanda genetik danışmanlık hizmeti veriyoruz. En büyük genetik tanı merkezine sahibiz diyebilirim. Bu merkezlere ve çalışmalar ilave gelec ek planlamanızda neler var? Sıayla bir çok projemizi hayata geçireceğiz. Medical Park ve diğer hastanelerinden geriatri klinik ve temel düzeyde uzmanlarımıza geriatrik merkezi olacağız. Gıda kontrol laboratuvarı kurmak istiyoruz. Konsorsiyum işbirliği ile kurulacak olan “Sağlık Teknoparkı” ile ülkemiz ve dünyanın gelecekteki gereksinimleri doğrultusunda sağlık alanında farklı bilim disiplinlerini içeren bir ekosistem oluşturulacak. Bu ekosistem içerisinde, halihazırda Ar-Ge yatırlarımız olan, kök hücre, hücresel immünoterapi, doku-organ mühendisliği, üç boyutlu tıbbi ve endüstriyel tasarım, kanser ilaç geliştirme, kişiye özgün tedavi ve mikrobiyata başta olmak üzere birçok alanda faaliyet gösterilecek. Dünya’da hücresel tedaviler alanında yapılan çalışmalarla karşılaştırdığınızda, ülke olarak biz neredeyiz? Dünyadaki çalışmalara baktığımızda bir çok çalışma ve bir çok klinik görüyoruz. Örneğin ABD’de 577 kök hücre kliniği var. Bütün projelere destek verilmiyorsa da yapılıyor. Güney Kore, Japonya, Çin gibi Güney Asya ülkeleri seriler yayınlı-


KÖK HÜCRE-HÜCRESEL TEDAVİLER VE REJENERATİF TIP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Bugün artık bilim dünyası şunu

kabul ediyor: Kök hücre gen tedavileri için en iyi vektör yani taşıyıcı.’’ yorlar. Yurt dışında yapılan bu ve bir çok çalışmada devlet politikası olarak destek görüyor Ülkemizde durum ise; Bilimsel ve teknik olarak dünya ile paralel gidiyoruz geri değiliz. Hatta bazı konularda, öndeyiz. Bu anlamda ülkede ülke dışında çalışan çok başarılı Türk bilim insanlarımız var. Eksik olan tarafımız, organizasyon olamamamız. Devlet destekli, ortak büyük projeler yapmak durumundayız. Daha büyük hasta grupları ile çalışma yapmamız lazım. Sorun finans. 50-100 hasta gurupları ile bu çalışmaları yapıp serileri ortaya dökebilirsek evrensel boyutta büyük ses getireceğinden eminiz. Şu an bireysel çalışmalarla gidiyoruz. Bazı çalışmalar bizleri heyecanlandırsa standart,kanıta dayalı ve evrensel sunmalıyız. Yurt dışındaki yayımlanan seriler gibi serileri yayımlayacak düzeye gelmediğimiz sürece de evrensel boyutta kök hücre alanında çok yer edinemeyeceğiz. Bireysel çalışmalarla gönderdiğimiz makalelerden yakında yayınlanacak olsa da, devlet desteği gerekiyor. Bakanlıktan destek anlamında beklentiniz nedir? Bakanlığımız izin verme noktasında destek veriyor ancak bazı projeleri ve maddi desteği henüz alamıyoruz. Şu an bir eşikteyiz ve her an arzu ettiğimiz düzeye dönebilir. Büyük serilerdeki hastalarda yapılan çok merkezli klinik çalışmalara ihtiyacımız var. Klinik çalışmaları gerekli yasal izinleri almalıyız ve ardından klinik çalışmalara hızla başlamalıyız. Özellikle kök hücre ve hücresel tedaviler. Başka yapılabilecek bir tedavi kalmayanlar, ge-

nellikle genç hastalar tedavi beklentisi içinde. Etik kurallar çerçevesinde kendi prototipimizi ve protokolumuzu bakanlık onayı ile uygulamamız lazım. Ancak o zaman evrensel boyutta ortaya çıkabiliriz. Bunun diğer bir boyutu, tedavilerin maliyet yükünü de ortadan kaldıracak olmasıdır. Onlar yapsın bekleyelim diyemeyiz. Biraz da hücresel tedavilerden bahsedelim. Öncelikle Kök Hücre.Nasıl bir yapısı var? Kök Hücre öyle bir yapı ki, vücudumuzun her yerinde var. Spermin yumurtayı döllemesi ile ortaya çıkan, en büyük kök hücre zigot. Şu an organlarımızı oluşturan milyonlarca hücre o tek hücreden oluşuyor. Vücudumuzda 100 triyon hücre var. 100 binde bir olan farklılaşmamış hücrelerimiz var. Hiç farkında değiliz ama biz farkında olmadan çalışırlar. Bu tek hücreden organlarımız gelişirken ana hücremizden farklılaşmamış olan ana hücreler, her organdan birer ikişer bulunuyor. Bizler yaşam boyu bu kök hücrelerimizle beraber yaşıyoruz. Organlarımızın işleyişinde herhangi bir hücresel kayıp olduğunda o organımızda bulunan ilgili kök hücre yerine koyuyor. Embriyonik dönemden başlayarak her organ içerisine sistem, ilkel hücreler bırakıyor. Bunların bazıları profesyonel hücreler. Örneğin tırnağımız, saçımız uzuyor kesiyoruz. Kemik iliğimiz de milyonlarca kan hücresini yapıyor. Bunlara ‘kan yapımından sorumlu kök hücre’ diyoruz. Kemik yapıcı hücreler osteoblastlar kalsiyumu açığa çıkarıyor, kana geçiyor ve

bütün sistem bu kalsiyumla çalışıyor. Kısacası; vücutta her yerde var. Zaman zaman şaşırta inanılmaz bir işleyiş diyebilirim. Kendi içinde bir yıkım-yapım dengesi var. Diğer kaynak ise mezankimal kök hücreler. Yağ dokusu, kemik iliği, diş pupası amniyon sıvısı, ovaryum, plesenta göbek bağı, kordon bağı gibi birçok bölgeden rahatlıkla elde edilebilen hücreler. Asıl önemli olan kök hücre, gen tedavileri için en iyi vektör, taşıyıcı. Bilim artık bunu kabul ediyor. Artık gen terapileri birtakım virüslerle yapılıyor. Genoma istediğiniz geni yükleyin, hastaya verin o virüsün hasarlı hücrelerinin genoma entegre olması ile çalışmayan geni tamir etme özelliğini taşıyor. Kök hücreler en etkin hangi hastalıkların tedavisinde kullanılıyor? Kök hücreleri örneğin; ortopedide kullanabiliyoruz. Eklem kıkırdağının dejenerasyonunda kişinin kendisinden elde ettiğimiz kıkırdak biyopsisinden hücreleri üretiliyor ve dejenere olmuş kıkırdak onarılıyor. Plastik cerrahide göbek liposuction ile alınan yağ hücrelerini ayırıyoruz, hücresel bir kokteyl elde ediyoruz. Bu elde ettiğimiz hücrelerle iyileşmeyen kronik yaraları, yanık tedavilerinde etkin kullanılıyor. Bir başka örnek; Meme kanserli hastalarda alınan memede silikon yerine kendi yağ dokusu ve kök hücreleri ile kombine edilmiş yeni bir meme dokusundan meme oluşturulabiliyoruz. Yapay bir malzeme kullanmadan meme konstrüksiyonu yapılmış oluyor. Kök hücreler yağın omurgasını oluşturuyor, kalıcı bir doku oluşuyor. PS / MART - NİSAN 2018 23


KÖK HÜCRE-HÜCRESEL TEDAVİLER VE REJENERATİF TIP

Kök hücrelerin yıkım-yapım dengesi var dediniz.Bu nasıl bir bağ ve denge?

Saklanan kök hücrenin ve kordon bağının yaşam süresi var mı?

Organlarımızda bulunan hücreler, kök hücrenin yapım gücünden daha fazla güçte olduğunda ya da kök hücre yapım gücü zayıf kaldığında hastalıklarla karşılaşıyoruz. Eğer yerine konulmazsa yıkım başlıyor. Nerde yıkım var, tekrar yapıyorlar ancak kök hücreler de yaşlanıyor. Yıkım sağlıksız yaşamla birlikte daha da hızlanıyor. Tüm hastalıkların sebebi bu diyebiliriz.

Bir örnek vermek gerekirse; Benim kök hücrem de 50 yaşında, yani yorgun. Ciddi bir hastalığımı tamir etme şansı az. Kozmetik amaçlı kullanabiliriz. Ciddi bir hastalığı tedavi etmede çok başarılı olmayabilir. Kordon bağını dondurabiliyorsunuz ancak rejeneratif amaçlı argüman değil. Gelecekte çocukta hematolojik kaynaklı bir hastalık olduğunda kullanmak amaçlı saklanabilir. Ancak eğer o hücrelerde bir problem varsa zaten çocukta problemlidir, otolog olarak kullanamazsınız.

Kök hücrelerin değişik özellikleri var mı? Kök hücrenin çok ilginç özellikleri var. Yüksek çoğalım kapasitelerine ve diğer hücre çeşidine göre farklılaşma özellikleri var. Kendilerine özgü reseptörleri var. Çoğalma yetenekleri moleküler yapılarıyla. Vücut hücrelerimizden daha fazla çoğalabiliyorlar. Özelliklerini halen öğreniyoruz. Ancak, klinikte uyguladığımız ve devam eden tedaviler var. Damar oluşturabiliyorlar, ölmekte olan bir hücre varsa geri alabiliyorlar. İltihap varsa yok edebiliyorlar. Bu özelliklerin hepsi birlikte çalıştığında örneğin diyabetik ayak, burger hastalığı gibi bütün periferik ayak hastalıklarında işe yarıyor. Yeni damar oluşturmada biz bunu çok kullanıyoruz. En sık hangi kaynak kullanılıyor? Yağ en sık kullanılan hücre. Kolay elde edilmesi ve yağ dokusunda her 100 hücreden biri kök hücre. Bunun dışında kişinin kendi kemik iliğinden de bu hücreleri elde etmemiz mümkün. Son yıllarda tıbben tedavisi mümkün olmayan hastalıklardan nörodejeneratif hastalıklar, kas hastalıkları, otoimmün hastalıkları gibi birçok hastalıklarda, kullanıyoruz. Daha çok yeni doğan bir bebeğin göbek kordonundan elde ettiğimiz hücrelerden çok yararlanıyoruz. Faz III aşamasına gelmiş serabral palsi, omurilik yaralanmaları, beyin felci sonrasında, tıbbın tedavi edemediği hastalıklar, inmeler gibi hastalıklarda kullanılıyor. Son 10-15 yılda organların hemostazından sorumlu olduklarını bağışıklık sisteminden sorumlu olduklarını öğrendik. Önce kemik iliğinden sonra göbek yağından kök hücre almaya başladık. Şu an klinikte en fazla kullanılan göbek kordonu ile diğer bu ikisi. Bunların dokuları tamir etme özelliğini kullanıyoruz. Ben bunlara tamirci hücreler diyorum. Bu hücreleri yolladığımızda daha kalabalık ve hızlı bir şekilde tamir etme şansımız oluyor. Esas olarak kişinin kendi kök hücresi kullanılıyor ama kök hücre başkasına nakledildiğinde red etmiyor. Yeni doğan göbek kordonu sıfır kilometre. biz çalışmalarımızda genellikle göbek kordonunu tercih ediyoruz. 24 PS / MART - NİSAN 2018

‘‘Kordon Kanı Bankacılığı önemli, ancak halka açık olması değerli’’ Bugün ülkemizdeki doğumlardan alınan kordon kanlarından yapılan test çalışmalarının ardından bölgesel olarak donduruyorsunuz. Nakil gerektiğinde kullanılabiliyor. Çok değerli bir materyal. Bilgi bankası ve 300-350 bin kan hücresi doldurulursa yurt dışından arama ihtiyacı olmayacak. Japonya’da kan hücresi nakli gerektiren lösemiler veya genetik tabanlı kan hastalıkları için nakillerin %67’si halka açık kordon kanı bankalarından elde edilen kan yapımından sorumlu kök hücrelerden yapılıyor. Merak edilen bir konu; Kök hücre kanser yapar mı? Bu konuda çok yanlış algılar var. Bizim kullandığımız kök hücre erişkin kök hücre. En güçlü kök hücre döllenmiş yumurta hücresi, zigot. Zigottan sonra embriyonik hücre geliyor. Klinikte bu yolla elde edilen kök hücreleri kullanırsanız Teratoma denilen iyi tümörler yapıyor, tehlikelimi, evet. Klinikte embriyonik kök hücrelerin kullanılmasına halen hazır olmadığını düşünenlerdenim, çünkü daha vakti var. O riski henüz elemine edemedik, ayrıca etik olarak zaten kullanmıyoruz.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kansere karşı hücrenin mücadele gücünün bu kadar azalmasının sebebi sadece çok akıllı hücrelerle karşılaşması mı? Evet akıllı. Farklı mekanizmayla sizin savunma sisteminizden kaçıyorlar. Aslında bizim savunma sistemimiz çok güçlü olmasında rağmen ki hayatımızda en az 200 kez kanser oluyoruz, ama savuma sistemi hücrelerimiz bu kanser hücrelerini bir şekilde yakalayıp yok ediyorlar, kanser olmuyoruz. Ama bazen genetik yatkınlık, immün sistemin düşüklüğü ve diğer etkilerle o dönemlerde savunma sistemi güçsüzlüğü ile bunlar yok edilemezse, bu hücreler güçlendikten sonra biyolojik olarak değişiyorlar. Bu durumda savunma hücrelerimiz bunları tanıyamıyor. Çünkü yüzeylerindeki reseptörleri değişiyor ve savaşçı hücreler bunu tanımlayamıyorlar. Meydan artık onlara kalıyor, çoğalmaya başlıyorlar ve metastaz yapıyorlar. Gelecekte kanser, kronik hastalıkları ve diğer organ hasarlarının tedavisi nasıl olacak? Kanser için şunu söyleyebilirim.İlk çalışmalar dendritik hücrelerle başlandı. Dendritik hücreler memelilerin bağışıklık sistemini oluşturan immün hücrelerden biridir. Dentilikse vacation, aşı dediğimiz insanın kemik iliğinden ya da periferik kan hücresinden aldığımız moleküler hücreleri laboratuvar ortamında dendritik hücreye dönüştürüyoruz, tanıtıyoruz tekrar hastaya veriyoruz. Hastada tek bir dendtrik hücre 2 milyon T hücresinin kanserli tümöre hücum etmesini sağlıyor.

Gelecekte ise kök hücre ve hücresel tedaviler, immünoterapi, gen tedavileri, doku organ mühendisliği tıbbın ana başlıklarını oluşturacak. Teknolojilerdeki gelişmeler göz ardı edilmeyecek. Artık ilaçlarla, kimyasal drug’larla hastalıkla baş etme devri bitecek. Antibiyotiklerin devri bitecek, hatta kanser ilaçlarının bile. Direkt tümör hedefli ilaçlar geliştiYapmıyor olsa da, yine de risk olabilir mi ? rilecek Kanser yapmıyor ancak kanser hücresi varsa çok akıllı olan bu hücre etrafındaki hücreleri de kendine benzetiyor. Egzezom dediğimiz sinyal molekülleri transferiyle adeta eğitiyor, anarşist yapıyor ve kendi ordusuna katıyor. Eğer o sırada kök hücre verdiğinizde ve oraya gitti ise, böyle bir olasılık var. Ama biz biliyoruz ki, kanserli bir hastaya kök hücre verdiğimiz zaman direkt kanserli dokuya invaziv oluyor. Artık laboratuvarda o kök hücreleri eğitiyoruz, birtakım genleri ile oynayıp tümöre hedefli tedaviler geliştiriyoruz. Kamikaze diyorum ben bunlara. Tümörün küçülmesini sağlıyor.

3 boyutlu yazıcılarla doku ve organların üretildiği bir sürece doğru gidiyoruz. Şu ana birçok çalışma var. Kıkırdak, kemik, damar, bu tip 3 boyutlu yazıcılarla yapılıyor. Henüz kliniğe yansıması yok ancak yakın gelecekte göreceğiz. Kuzey Carolina Wake Forest laborauvarında Dr. Anthony Atala ve ekibi bu konuda ciddi efor sarf ediyor, Japonya ve Kore milyon dolarlık büyük yatırımlar yapıyorlar. Diğer bir konu da; Mikrobiyota, birçok hastalığın ortaya çıkmasında birincil rol oynadığına ilişkin bilimsel kanıtlar giderek artıyor. Ardıardına makaleler yayımlanıyor. Süreç düşünüğümüzden de hızlı gelişiyor. Bizim de yakalamamız lazım.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KÖK HÜCRE-HÜCRESEL TEDAVİLER VE REJENERATİF TIP

MİKROBİYOTA GELECEKTE İNSANLARIN SİGORTASI OLACAK Mikrobiyota alanında da çalışmalarınız var. Bağırsak mikrobiyatası neden bu kadar önem kazandı? Mikrobiyota, insan vücudunda insanla birlikte yaşayan tüm mikroskobik canlılar topluluğudur. Bu canlılar topluluğunun çoğunluğunu bakteriler oluşturur. Bakterilerin dışında, mantarlar, arkeler, virüsler ve parazitler de bulunur. Mikrobiyotadaki mikroorganizmaların insan vücudu için pek çok yararları bulunmaktadır: Diyetle alınan besinlerin bir kısmının sindirimi bağırsak mikrobiyotası tarafından yapılır ve gereksinim duyduğumuz pek çok vitamin sentezlenir; hastalık yapan mikroorganizmaların çoğu bağırsak mikrobiyotası sayesinde vücudumuza giremez, tutunamaz ve hastalık yapamaz; mikrobiyotadaki canlılar sağlıklı bir bağışıklık sisteminin oluşumuna neden olur, buradaki mikroorganizmalar bağışıklık sisteminin hücrelerini adeta eğitir. ‘‘Bağırsak Mikrobiyotası Hayatın İlk İki Yılında Şekillenir’’ Anne sütüyle beslenme, bu dönemde antibiyotik kullanmama ve vajinal yolla hayata gelmek sağlıklı bir mikrobiyotanın oluşumu için belirlenmiş en önemli faktörlerdir. Bu dönemde oluşmuş olan bağırsak mikrobiyotasıyla bütün ömrümüzü geçiririz. Yaşamın ilk iki-üç yılında faydalı ve zararlı bakterilerin dengesi iyi kurulamazsa sağlıksız bağırsak mikrobiyotası oluşur, buna disbiyozis denir. Disbiyozis varlığında obezite, irritabl bağırsak sendromu, şeker hastalığı, otizm, depresyon gibi medern hastalıkların ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bağırsak mikrobiyotası, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için önem taşımaktadır. Bağırsak sistemimiz için neden ikinci beyin deniyor? Bağırsak ile beyin arasında devamlı bir iletişim bulunmaktadır, buna “bağırsak-beyin aksı” denilmektedir. Bu iletişim iki taraflıdır, hem beyin bağırsağı etkiler, hem bağırsak beyni etkiler. Bağırsak mikrobiyotasının beyni nasıl etkilediği en iyi şekilde mikrobiyotası olmayan, daha doğrusu mikrobiyotasının gelişimi engellenmiş hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarla anlaşılmıştır. En belirgin farkın hayvan davranışlarında olduğu anlaşılmıştır. Bağırsak mikrobiyotası değiştirilen hayvanların davranışlarının

da değiştiği görülmüştür. Mikrobiyotasız hayvan deneyleriyle elde edilen veriler ile bağırsak mikrobiyotasının beyin tarafından yapıldığını kabul ettiğimiz bazı işlevleri gerçekleştiriyor olabileceği anlaşılmıştır. Mikrobiyota ile örneğin kolorektal kanserler arasında nasıl bir ilişki var? Kolorektal kanserlerin epidemiyolojisine bakıldığında bu kanserlerin gelişmiş batı toplumlarında daha sık olduğu ve gelişmekte olan ve batılı hayat tarzını benimsemeye başlayan toplumlarda hızla arttığı görülmektedir. Batı yaşam tarzı ile kolorektal kanser görülme sıklığı arasındaki ilişkinin mikrobiyotadaki farklılıklardan kaynaklandığı düşünülmektedir. Birkaç bakterinin kolorektal kanserli hastalarda daha fazla oranda bulunduğu tespit edilmiştir. Bu bakterilerin kolorektal kanser taraması için kullanılabilirliğini araştıran çalışmalar devam etmektedir. Bu çalışmalarda belirlenmiş olan bakterilere polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) denilen yöntemle bakılmaktadır. Yakın gelecekte mikrobiyotada bulunan tüm bakterilerin tespit edildiği “yeni nesil gen dizilemesi” teknolojisi kullanılarak yapılan testler yaygınlaştıkça kolorektal kanserli hastaların mikrobiyotasında meydana gelen değişiklikler daha iyi anlaşılacaktır. “Kanser gelişimini tetikleyen çevresel faktörlerinin çoğu, “disbiyozis” olarak adlandırılan sağlıksız bağırsak mikrobiyotasının oluşumunu da tetiklemektedir. ” Kanserli hastalarda disbiyozisi, “fekal transplantasyon” yani sağlıklı dışkının sindirim sistemine yerleştirilmesi gibi yöntemlerle iyileştirilmesinin kansere nasıl bir etkisi olacağı hala çalışılması gereken bir konu olarak göze çarpmaktadır. Disbiyozis durumunda oluşan kronik enflamasyon ve enfeksiyonlara duyarlılığın artması, bunlarla birlikte bağışıklık sisteminin de fonksiyonlarının bozulması kanser oluşma ihtimalini arttırır. Kanser gelişmemiş ama dizbiyozisi bulunan bir kişide disbiyozisi ortadan kaldırmak belki de kanser gelişimini engelleyebiliriz. Kanserle mücadelede kullanılan anti-kanser ilaçlarının etkinliklerinin veya farklı mikrobiyota içeriklerine göre seçilecek doğru ilaçların kullanımıyla kanser tedavisinni etkinliği arttırılabiliriz.

Mikrobiyotanın iyileşmesi nasıl bir avantaj sağlar? Mikrobiyotanın iyileştirilmesi günümüzde artık mümkün. Doğru bir yaşam tarzının benimsenmesi, sağlıklı diyet, probiyotik kullanımı ve fekal transplantasyon mikrobiyotanın iyileştirilmesi için kullanılan yöntemlerdir. Obezite, şeker hastalığı gibi bozulan mikrobiyotayla oluşan hastalıklar mikrobiyotanın düzeltilmesiyle iyileştirilebilir ya da bu hastalıkların oluşumu engellenebilir. Mikrobiyotanın düzeltilmesiyle hem hastalık yapıcı mikropların vücuda girmesi engellenerek, hem de bağışıklık sistemi güçlendirilerek enfeksiyonların oluşumu engellenebilir. Depresyon ve otizm gibi hastalıklarla,mikrobiyotayı düzelterek savaşabiliriz. Mikrobiyotanın iyileştirilmesiyle kanser oluşumu engellenebilir. Laboratuvarınızda neler takip edilebilecek, neler tespit edilecek? Metagenomik yöntemle yapılan mikrobiyota analizinde incelenen örnekte bulunan tüm bakteriler tespit edilip raporlanıyor. Bu raporlama bakterilerin filum, sınıf, takım, familya, cins ve tür düzeyinde yapılıyor. Raporlanan her bir bakterinin toplumdaki yüzdesi veriliyor. Sağlıklı bir bağırsak mikrobiyotasında yüksek olması beklenen “biyoçeşitlilik” endeksleri hesaplanıp raporlanıyor. Literatürde bulunan yayınlara dayanarak, iyi mikroorganizmaların azalma ve hastalık yapıcıların çoğalmasına dayanan “disbiyozis” endeksi hesaplanıp raporlanıyor. Tüm bu raporlanan parametreler, uygulanan herhangi bir tedavi sonrası tekrardan değerlendirilip izlemleri yapılabilir. Son olarak eklemek istediğiniz? Türkiye’nin bölgesel mikrobiata haritasının çıkarılması lazım. Ülkemizde neler oluyor, anlamamız lazım. Bu çalışmayı Türk bilim insanları ile yapılması şart. Bu bilgilerin yurtdışında gitmemesi lazım. Projeler bazen ortak yapılıyor ancak genetik bilgiler, genetik şifrelerimiz çok kıymetli. Kendi biyoinformatik uzmanlarımızca değerlendirmeli ve buna göre stratejiler geliştirmeliyiz. Yurt dışında yapılan çalışmaların verilerini kullanarak, bir noktaya gelemeyiz kendi bilgi havuzunu oluşturmamız şart. Röportaj: Zeynep Çetinkaya PS / MART - NİSAN 2018 25


KAN HASTALIKLARI / HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Genetik bir kanama bozukluğu

HEMOFİLİ

Prof. Dr. Bülent Zülfikar İÜ.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Onkoloji Enstitüsü Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi BD

Hemofili; vücutta ortaya çıkan her türlü kanamanın, pıhtılaşma sisteminin bozuk olması nedeniyle zamanında durdurulamaması olarak bilinen bir hastalık. Yeterli tedavi edilmediği takdirde ise sakatlıkla hatta ölümle sonuçlanabiliyor. Yaşam boyu süren tedavide ise korunma ve multidisipliner bir yaklaşımı gerektiriyor. 17 Nisan Dünya Hemofili Günü öncesi Türkiye Hemofili Derneği Başkanı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Onkoloji Enstitüsü Çocuk Hematolojisi ve Onkolojisi Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Zülfikar’a hemofilide tanı, tedavi ve Türkiye’de hemofili hastalarının durumu ile ilgili sorularımızı yönelttik. Öncelikle Hemofili hastalığını klinik olarak tam tanımlarmısınız? Hemofili bir kan hastalığıdır. Kanın pıhtılaşmasını sağlayan maddelerden FIBRIN GLUE (Fibrin Yapıştırıcısı) diğer bir değişle faktör adı verilen proteinlerin eksikliği veya yokluğu ile ortaya çıkar. Doğuştan itibaren olmaması, eksik veya görevlerini yapamayacak şekilde bozulması ömür boyu süren genetik bir kanama bozukluğuna sebeptir. 26 PS / MART - NİSAN 2018

Genetik özelliğinin temeli nedir ve geçiş nasıl oluyor? Sonraki nesillerde görülme sıklığı nasıl? X ve Y kromozomlarına cinsiyet kromozomları denir. Hemofili için gen, X kromozomunda taşınır. Kızlar anneden aldıkları X ile iki X kromozomuna sahip olur. Erkekler annelerinden bir X kromozomu ve babalarından bir Y kromozomu alırlar (XY). Bu, bir çocuğun annesinden hemofili taşıyan bir X kromozomunu miras alması halinde hemofili alacağı anlamına gelir. Doğan çocukların % 70’e yakını ailesinden geçişli, % 30’u da hamilelikte genetik mutasyon sonucu doğumla ortaya çıkar. Bu geçiş, sonraki nesillerde de devam eder. Babası ve kardeşleri hemofilik olan veya bozuk geni taşıyan bir annenin erkek çocuğuna yüzde %50 hastalığı geçirme olasılığı vardır. Genin bulunduğu anneden doğan her erkek çocuk %50 hemofilik, %50 sağlam doğar. Kız çocuklarda ise her kız çocuğunda %50 ihtimalle sağlıklı %50 ihtimalle taşıyıcı olarak doğar. Hemofilik erkeklerden olan erkek çocukları sağlam doğar ancak, doğan tüm kız çocuklar bu geni taşır. Ancak, hemofili bir kadın hastalığı değildir.

Kanama bozukluğuna bağlı bir diğer hastalık ise; von Willebrand hastalığı cinsiyet kromozomu ile ilişkili değildir ve dünyada en sık görülen kalıtsal kanama eğilimidir. 16 numaralı kromozomdaki bozukluklara bağlıdır. Bu sebeple hem erkeklerde hem kadınlarda görülür. Toplum genelinde her 1000 kişiden birinde görülmektedir. Dünyada ve Türkiye’de kan hastalıkları içinde ne kadar hemofili hastası var? Ülkemizde 2015 HemophiLINE (ulusal hemofili kayıt, takip ve sürveyans sistemi) verilerine göre Türkiye’de 9147 kadar hastamız olduğunu görüyoruz. Bugün itibariyle artış olsa da bu sayı üzerinden bakıldığında hastalarımızın yaklaşık 5000’i Hemofili A, 1000’i Hemofili B, 1500’ü von Willebranda hastalığı, geriye kalanlar ise nadir faktör eksikliği yani Faktör V,VII,X,XI, XIII gibi faktörlerin eksikliği hastalığıdır. WFH 2016 dünya rakamlarına baktığımzda coğrafi veya ırksal bir farklılık göstermeden her 10 bin kişiden birinde görülmektedir. 184.723’i Hemofili A, 149.764 Hemofili B, 39.495 kadarını Nadir Faktör Eksiklikleri ve 71.648 von Willebrand hastalarının oluşturduğu tahmin ediliyor.Ancak hemofilik sayısı ile birlikte diğer kan


KAN HASTALIKLARI / HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Hemofili hastalarının, koruyucu tedavilerini yani Profilaksi’yi tam ve düzenli uygulamaları gerekiyor.’’

hastalıklarını taşıyan hastalar ve aileleri ile birlikte 100 bin kişi etkileniyor diyebiliriz. Hemofilinin belirtileri nelerdir ve ne zaman ortaya çıkar? Hemofilinin temel belirtileri aşırı kanama ve kolay berelenmedir. Doğumla başlar. Örneğin; bebeklerin topuk kanının alındığı veya erken sünnet gibi cerrahi işlemlerde kesilen yerdeki kanamanın durmaması halinde hemofiliden şüphelenilmelidir. İleriki dönemlerde emeklemeyle birlikte dizlerde morluklar, dişlerin çıkmaya başladığı dönemde diş etinde kanamaları, yürümeye başladığı dönemde düşme, çarpmalarda kan ve eklem içinde kanamalar görülür. Bu durumlar çocuğun hemofilik olduğunu düşündürür. Hemofili tanı konulması için hangi kriterlerin oluşması gerekiyor? Aile öyküsü ve diğer belirtilerden sonra her laboratuvarda yapılan kan sayımı ve basit pıhtılaşma testleri yapılır. Protrombin zamanı ve aktive parsiyel tromboplastin zamanı için önemli olan bu testlerde bozukluk varsa veya hastanın kanama belirtileri ciddi ise ikinci aşama olarak nitelenen ileri laboratuvar incelemeleri yapılır. Bu aşamada faktör düzeyleri ölçülür. Bazı hafif hemofili hastalarında tarama testleri normal bulunabilir ve tanı ancak faktör düzeyi ölçülerek konur.Normal bireylerde pıhtılaşma faktörlerinin düzeyi %50 ile %150 arasında değişir. Hemofili tanısı, faktör 8 veya 9 düzeyleri %35-40’ın altında olduğu zaman konur. Kendi içinde farklı türleri var mı? Hemofili-A ve hemofili-B hastaları faktör eksikliği ağır, orta ve hafif hemofili olarak şiddetine göre 3 gruba ayrılır. Ağır hemofi-

li; Faktör düzeyi %1 den azdır, kanamalar hayatın ilk aylarında başlar. Herhangi bir travma olmadan ya da hafif travmalarla ortaya çıkar. Eğer uygun tedavi edilmez ise sakatlıklara yol açar. Orta Hemofili; Faktör düzeyleri %2-5 arasındadır. Kanamalar ağır hemofiliden daha seyrektir. Genellikle ameliyat veya ciddi yaralanmalardan sonra ortaya çıkar. Hafif Hemofili; Faktör düzeyi %6-40 arasındadır, kanamalar daima ciddi yaralanma, travma veya ameliyatlardan sonra görülür. Hastalık ilerledikçe kanamaların sıklığı seyri nasıl gelişir ve en sık vücudun hangi hangi bölge veya organlarında görülür? Hastalık tanısını aldıktan sonra ömür boyu süreceği ve kanamaların devam edeceğini biliyoruz. Bu sebeple zor hastalık diyoruz. Kanamalar cilt altında morarmalar şeklinde olabilir. En sık kesiklerden sonra, eklemlerde, kas içinde, burun ve ağız içinde, iç organlarda mide, bağırsak ve böbrek kanamaları görülebilir. En korkulan da beyin kanamasıdır. Bazı durumlarda hastanın kaybına veya sakatlanmasına da sebep olabilir. Özellikle kanamaları bir anlamda kontrol edebilmek için nelere dikkat edilmeli? Bu kanamalar fışkırma şeklinde değil sızma şeklindedir. Kanama o bölgede noktalar halinde olabileceği gibi aşırı miktarda da olabilir. Ancak kanamaların %75 kas ve eklemlerin içindedir. Buna dikkat edilmelidir. Çok ağır yaralanmalardan düşmelerden kaçınılmalıdır. Daha önceden kanama olan özellikle kendiliğinden olan kanamaların olduğu bölgelerin tekrar kanatılmasından kaçınılmalıdır. Tekrarlarsa durdurulmasına çalışılmalıdır. Kas içi enjeksiyonlar hemofilide kas içi kanamaya neden olacağından tehlikeli-

dir. Asprin kesinlikle kullanılmamalıdır. Bu hastalarda özellikle cerrahi herhangi bir girişimde çok daha dikkat edilmelidir. Erişkinler fiziksel aktivite ve spor yaparken belki kontrol edebilirler ama çocuklar için oldukça zor. Nelere dikkat etmeliler? Faktörleri doğru şekilde verilir, hastalarda da düzenli kullanır ve tedavi uyumu tam sağlanırsa, sınırlamaya gerek yoktur. Tedavide yöntem, koruyucu yani profilaktik. Özellikle kanda plazma proteini yoksa veya %1 altında ise mutlaka koruyucu tedavi verilmelidir. Diğer tiplerde koruyucu tedavi gerekmemektedir. Sadece aktif spor yapanlarda düşük dozda olsa öneriyoruz. Önemli olan hemofiliklerin hastalıklarını ciddiye almaları, tedavilerini aksatmamalıları, kontrollü olmaları yeterli. Tedavilerini üstlenen hekimlerinin hatta ailelerinin uyarılarını dikkate almalılar. Hemofili hastalarını ve sizleri de çok endişelendiren inhibitör gelişimi görülebiliyor. İnhibitör nasıl oluşuyor? İnhibitör gelişimi hemofili tedavisinin en sık rastlanan ve en ciddi komplikasyonudur. Kullanılan faktöre karşı inhibitör, yani faktörü yok eden bir karşı-madde gelişmesidir. Hemofiliyi takip ve tedavi eden hekimler hastalarında inhibitör gelişmesinden endişelenirler. İnhibitörlü hastada faktör verildiğinde kandaki faktör düzeyinde yeterli artış olmaz ve kanamalar normal dozda hatta çok yüksek dozda faktör tedavisi ile kontrol edilemez. Ağır hemofili-A hastasında uygun dozda ve gerektiği kadar faktör kullanılmazsa hastada kalıcı eklem hasarı oluşacaktır. Hemofili-A hastalarının %15-25 inde, hemofili-B hastalarının %5-6’sında inhibitör gelişir. İnhibitör gelişme riski hastalar bu dönemde daha sık kontrol edilmelidir ve PS / MART - NİSAN 2018 27


KAN HASTALIKLARI / HEMOFİLİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Hemofili Tedavisinde Hedef Şifa elde etme Mümkün olduğunca; kanama ve diğer semptomları önlemek Her kanamayı; en hızlı, en etkili, en güvenli ve en kolay uygulanan tedavi edicilerle en kısa sürede durdurmak en az yılda bir kez inhibitör testi yaptırması gerekir. Faktör düzeyi %1’in altında olan ağır hemofilide inhibitör olan hastalarda risk yüksektir. İnhibitörlü hastalarda tedavi oldukça zordur. Faktör-8 veya faktör-9 ilaçlarına yanıt iyi olmadığından, kanamada pıhtı oluşturabilmek için destek ilaçları kullanılmaktadır. Tedavide veya hemofiliyi yönetiminde hedef nedir? Öncelikle; kanamaları önlemek ve fark edildiğinde hemen tedaviye başlamak. Hemofili tedavisi multidisipliner bir ekip işidir ve gerekirse kanamanın oluşturduğu eklem hasarlarını ortadan kaldırmak için fizik tedavi ve rehabilitasyon ile birlikte yol alınır. Amaç hastanın normal bir yaşam sürdürmesini sağlamaktır. Hemofili tedavisinin ana prensibi, eksik olan maddenin yerine konulmasıdır. Hemofili hastaları için tedavide plazma kaynaklı ve rekombinant ürünler mevcuttur. Yerine koyma tedavisi, hemofili-A da faktör-8 konsantresi ile, hemofili-B de faktör-9 konsantresi ile yapılır. Önemli olan kanamanın engellenebilmesi. Kanama olduğu takdirde mümkünse ilk 1 saat,en geç 4 saat içinde mutlaka yapmalarını istiyoruz. Çünkü kanama, inflamasyon sürecini başlatıyor. Asprin trombositlerin yapışmasını engelliyor oysa tam tersi bizim ilk tedavi basamağımız trombositlerin yapışmasıdır. Aspirin ve selektif olmayan antiinflamatuar ilaçların kullanımından kaçınılmalıdır. Özellikle ağız içi mukoza ve burun kanamalarında oldukça yararlı olan antifibrinolitik adı verilen ve pıhtı oluşumunu kolaylaştıran traneksamik asit içeren ilaç oldukça yararlıdır. Transamine pıhtının hızlı eritilmesine bağlı kanamalarda kullanılır. Ameliyatlardan sonra gelişen aşırı kanamaların durdurulması veya pıhtılaşmanın kolaylaştırılması amacı ile kullanılabilir.

‘‘Tedavide umut verici gelişmeler yaşanıyor’’ 28 PS / MART - NİSAN 2018

2017 sonunda FDA’in yeni bir moleküle ruhsat verdiği ve yeni çalışmaların olduğu haberleri uluslararası basına yansıyor. Tedavide nasıl gelişmeler var? Evet, dünyada hemofili tedavisinde çok hızlı gelişmeler oluyor. Hemofili B için önemli çalışmalar var. Hastalarımızın tedavilerinde kullanılmak için ülkemize gelmesi zaman alacak olsa da etkin ve daha kolay uygulanan yeni tedavi seçenekleri geliştirmek için yoğun araştırmalar yapılmaktadır. Piyasaya yeni sürülmeye başlanmış uzun etkili faktörler hastaların yeni kanamaları tek bir dozda durdurabilmektedir. Ağızdan alınabilecek veya deri altına yapılabilecek yeni ilaçların klinik çalışmalar hızla gelişiyor. Örneğin haftada 1 kez deri altından kullanılan ilaç gelişti. Diğer taraftan 2 farklı molekül için faz III klinik araştırmaları devam ediyor. Faz III aşamasına gelen gen tedavisi çalışmaları var. Gen nakli çalışmaları hemofili B de hemofili-A ya göre daha hızlı ilerlemektedir. Gen düzeltme hemofilide ve hemofili dışındaki pek çok genetik hastalıkta bozuk genin değiştirilmeden yerinde düzeltilmesidir. Gelecekteki beklentimiz bu bozuk genin düzeltileceği yönünde. Tedavide hasta uyumunda sorun yaşanıyor mu? Ülkemizde tedaviye uyumsuzluk oranın yüksek olduğu tahmin edilmektedir. Ancak hasta ve hasta yakınına yönelik eğitimleri ile bu sorunu zaman içinde çözeceğiz, çözüyoruz da. Tedavinin ne kadar önemli olduğuna gerektiğinde psikolojik destek verilmesi etkili olmaktadır. Tedaviyi ihmal ettiklerinde karşılaşacakları sonucun ciddiyetinin bilincinde olmaları lazım. Faktör yapmanın zahmeti ve sık tekrarlama zorunluluğu, özellikle çocuklarda iğne korkusu uyumsuzluğun başlıca sebeplerinden. Tedaviye erişimde sorunlar var mı? Hastalar artık kanama olmadan da kanamadan korunmak amacıyla faktör kullanabiliyor, her hastanın evinde ilaç bulunabiliyor. Hemofilik kişinin baba ve annesinin sosyal güvenliği olması şartı aranmıyor, bu da tedaviye erişimi kolaylaştırmaktadır. Aileleri-hasta yakınlarını bilgilendirmek ve enjeksiyonları kendilerinin yapmasını sağlamak için hemşire hizmeti sağlanabiliyor. Ülkemizde de tedavi ürünlerinin üretilebilmesi hususu

gündemde. Ancak bu gelişmelerin yanı sıra yaşanan bazı gecikmeler nedeni ile hemofili hastaları sıkıntı yaşamaktadır. Yeni çıkan ve tedaviyi kolaylaştıracak olan ilaçlara izin verilmesinde, ruhsatlanmalarında gecikmeler yaşanması, hastaları tedaviye ulaşmında zor durumda bırakabiliyor. Özellikle kas, eklem, iskelet sistemi sorunları olanların ortopedik ameliyatlarının gecikmesi, hatta yapılamaması gibi sonuçları doğurabiliyor. 14-17 Nisan 2018 amacıyla 15.Uluslararası Türkiye Hemofili Kongresi’ni düzenliyorsunuz. Biraz kongreden bahsedermisiniz? Türkiye Hemofili Derneği ve Hemofili Federasyonu olarak Türkiye Hemofili Kongrelerini birlikte gerçekleştireceğiz. ‘‘HEP BİRLİKTE HEMOFİLİ’’ kavramının daha üst seviyede karşılık bulması amacıyla 15.Uluslararası Türkiye Hemofili Kongresi’ni Türkiye Hemofili Derneği ve Hemofili Federasyonu ev sahipliğinde, akademisyenlerin, dernek mensuplarının, hemofiliklerin ve onların yakınlarının, kamu kurumlarında görev yapan yetkililerin katılımı ile 14-17 Nisan 2018 tarihleri arasında Renaissance Polat İstanbul Hotel ’de yapacağız. Yine kongremiz içerisinde geleneksel olarak 17 Nisan Dünya Hemofili Günü Forum ve kutlaması da gerçekleşecektir. Son olarak hastalara ve ailelerine vermek istediğiniz bir mesaj var mı? Öncelikle hastaların deneyimli kan hastalıkları uzmanlarınca takip edilmesi, hekimleri tarafından hastanın ve ailesinin hemofili konusunda iyi eğitilmesi gerekiyor. Koruyucu tedavilerini yani profilaksi’yi tam ve düzenli uygulamaları gerekiyor. Hemofilinin ne olduğunu, taşıdığı riskleri, tedavisini ve komplikasyonlarını tam olarak kavraması gerekir. Belki de en önemli mesaj; hemofili hastalarının hastalığı kabul ederek onunla yaşamayı öğrenmeleri, gerekiyor. Röportaj:Zeynep Çetinkaya


SEKTÖR

Dr. Burak Cem Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEMOFİLİ TEDAVİSİNDE YENİ ÇÖZÜMLER İÇİN ÇALIŞIYORUZ

Novo Nordisk, dünyada lideri olduğu diyabet dışında, büyüme hormonu eksikliği tedavisi, hemofili, hormon replasman tedavisi alanlarında da öncü firma olarak çalışmalarını sürdürüyor. Novo Nordisk bünyesinde bulunan Büyüme Hormonu, Hemofili ve Menopoz tedavi alanlarındaki faaliyetler Biyofarma ekibi tarafından yürütülüyor.

ma ve geliştirme faaliyetlerimizi aralıksız sürdürüyoruz. Sağlık profesyonelleri ve politika yapıcılarla sürekli diyalog halindeyiz. Hekimler vasıtasıyla hemofili hastaları ve yakınlarını dinliyoruz, öğreniyoruz; duyduklarımız ve öğrendiklerimiz çerçevesinde hemofili ile yaşamı daha iyi anlıyor ve paydaşlarımızla birlikte yeni çözümler arıyoruz” dedi.

Diğer taratan büyüme hormonu eksikliği tedavisi ise hipofiz bezinden salgılanan büyüme hormonunun normal seviyelerin altında olduğunda eksik olan büyüme hormonunun yerine konulması ile mümkün olan ve uzmanlık gerektiren bir hastalık. Tedavide hastanın eğitilmesi, tedaviye uyumu tedavi başarısı için son derece önemlidir. Büyüme deyince ise akla sadece boyun uzaması gelmemeli. Büyüme hormonu sadece boyun uzamasında değil aynı zamanda organ gelişiminde, kas, kemik, yağ gelişiminin metabolik etkileri üzerinde önemli bir role sahiptir.

Dünyada yaklaşık olarak 420.000 hemofili hastası bulunuyor. Türkiye’de ise bu rakam yaklaşık 5 bin. İnhibitörlü hemofili hasta sayısı ise yaklaşık 120-130. Hemofili hastalarının %89’unun hastalık sebebiyle yaşadıkları ağrının yaşamlarına engel teşkil ettiğini, %48’inin ileride bir aile kurmakla ilgili endişelerinin olduğunu, %80’inin ise iş bulmakla ilgili sıkıntılar yaşadığı biliniyor.

‘‘Hemofili tedavisinde çok yol kat edildi’’ Hemofili genellikle göz ardı edilen ve diğer dallara göre daha az kişinin uzmanlaştığı, tedavisinin tecrübe gerektirdiği, karmaşık bir hastalıktır. Daha iyi tedavi ve kontrol ile hemofili hastalarının hayat kalitelerini iyileştirecek sonuçlar almak mümkün. Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem “Hemofilide olanakları değiştirmek ve hemofili ile yaşayan hastaların arzu ettikleri hayatı yaşayabilmelerini sağlamak için son 30 yıldır araştır-

Novo Nordisk Türkiye Biyofarma Satış ve Pazarlama Direktörü Aslı Kurt “Ülkemizde toplumsal bilinç seviyesinde birçok değerli çaba ile önemli gelişmeler sağlandı. Sağlık profesyonelleri, dernekler ve ilaç firmalarının girişimleri ile son yıllarda çok yol kat edildi. Yine de hala gidecek çok yolumuz var. Eğitim ile bilincin artacağına böylelikle teşhis, tanı ve tedavi yöntemlerinin iyileşeceğine ve dolayısıyla tedaviye ihtiyacı olan tüm hastaların yaşam kalitelerinin artacağına inanıyoruz” dedi. Novo Nordisk bundan 18 yıl önce önemli bir tıbbi gereksinimi karşılayarak bu alanda ne kadar öncü ve yenilikçi bir şirket olduğunu kanıtladı. Novo Nordisk nadir görülen kanama bozuklukları için rekombinant tedavi çözümleri üretme-

Aslı Kurt

Novo Nordisk Türkiye Biyofarma Satış ve Pazarlama Direktörü

ye olan adanmışlığını, gerçekleştirdiği araştırma programları ile aktif olarak sürdürüyor. İnhibitörlü hemofilinin yanı sıra FVIII, FIX, FXIII eksikliği gibi farklı kanama bozuklukları için geliştirdiği yenilikçi ürünleri bünyesine katarak en geniş ve güçlü portföyü Türk hekim ve hastalarının hizmetine sunmak için çalışıyor. Hedef Hasta Yükünü Azaltmak Novo Nordisk uzun etkili faktör preparatları ile hastaların yükünü azaltmayı hedefliyor ve bu alandaki araştırmalarını hızla devam ettiriyor. Novo Nordisk’in aynı zamanda kâr amacı gütmeyen Uluslararası Novo Nordisk Hemofili Vakfı aracılığı ile son 10 yıldır hemofili ve nadir görülen kanama bozuklukları için faaliyetlerini sürdüren bir organizasyonu daha var. Sosyal sorumluluk bilinci ile hareket eden bu yapıda bugüne kadar gelişmekte olan 63 ülkede 168 eğitim ve gelişim programına destek olundu ve bundan sonra da olmaya devam edilecek. Novo Nordisk, dünyada araştırma-geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına en çok bütçe ayıran şirketler arasında yer alıyor. Ar-Ge’ye ayırdığı pay her yıl bütçenin %14’üne ulaşıyor. 2012-2016 yılları arasında tamamlanan 30 klinik araştırma sayısı ile Türkiye’deki ilk 5 ilaç firması arasında yer alıyor. Türkiye’deki 24 kişilik Ar-Ge ekibiyle, şu anda 32 merkezde devam eden klinik çalışmaların 10’u biyofarma alanındadır.. PS / MART - NİSAN 2018 29


KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Güneş Erkoç -Temel Yılmaz - Ebru Uygun - Serkan Barış

Daha sağlıklı nesiller için

Hey Genç! Harekete Geç! Gençlerin hayatında sağlıklı beslenme bilinci yaratarak, fiziksel aktivite ve egzersizin önemini vurgulamak ve yaratıcılık becerilerini ortaya çıkartarak projeye dahil olan okullar arasında paylaşım sağlamak amacıyla T.C. Milli Eğitim Bakanlığı, Türkiye Diyabet Vakfı, TOÇEV ve AstraZeneca Türkiye işbirliğiyle hayata geçirilen projenin üç yıl sürmesi planlanıyor. İstanbul dahil toplam 9 il ve 55 farklı okulda, 9. sınıf seviyesinde, toplam 11.000 öğrenciye ulaşılması hedefleniyor. Proje kapsamında, gençlerin sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite konusunda bilinçlenmelerini sağlamak amacıyla okullarda eğitim ve atölyeler düzenlenecek. Uzman diyetisyen ve Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu mezunu sporcular tarafından aktarılacak interaktif içerikler ve diğer eğitim faaliyetlerinin yarattığı farkındalık seviyesi, eğitim öncesi ve

sonrasında yapılan değerlendirmeler ile ölçülecek. Proje kapsamında bir de yarışma düzenlenecek. Eğitim sürecine dahil olan öğrenciler kendi takımlarını oluşturarak, beden eğitimi öğretmenlerinin rehberliğinde çekecekleri videolarla yarışmaya katılabilecek. Projeyi tanıtmak ve duyurmak amacıyla düzenlenen basın toplantısına TOÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Uygun, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Ecz. Serkan Barış ve Park Antalya Spor Kompleksi Genel Müdürü ve Okullarda Hareket Eğitimi Koordinatörü Güneş Erkoç katıldı. TOÇEV Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Uygun proje hakkında şunları söyledi: “Gençlerimiz için sağlık ve hareket dolu bir projeye başlıyoruz. Amacımız, obezitenin gündem olduğu bu dönemlerde gençlerin hayatında sağlıklı beslenme bilinci yaratmak, fiziksel aktivite ve egzersizin önemini vurgulamak ve yaratıcılık becerilerini ortaya çıkartarak okullar arasında paylaşım sağlamak olacak. Projemizde bugüne kadar 5 okulda 781 öğrenciye eğitim verdik. Üç yılın sonunda ise dokuz ildeki 55 okulda 11.000 gencimize ulaşmayı hedefliyoruz.” Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz projeyle ilgili olarak “Türkiye Diyabet Vakfı olarak yaptığımız 100

30 PS / MART - NİSAN 2018

okul araştırmasında, 98 okulda çocukların önüne sadece kantinden beslenme seçeneğinin konulduğunu gördük. Bugün okula başlayan öğrencilerin % 90’ı devlet okullarında ya da özel okullarda fast-food beslenme kültürüyle tanışıyor ve buna alışıyor. Araştırmalar, dünyada her 3 çocuktan 1’inin fazla kilolu, her 10 çocuktan 1’inin obez olduğunu gösteriyor. Özellikle gençlerde obezitenin artışında en önemli iki etken var: Hareketsiz yaşam ve kötü beslenme. Gençlerin çok önemli bir bölümü hayatının önemli bir bölümünü bilgisayar, tablet, akıllı telefon önünde geçiriyor ve sadece hazır gıdalarla besleniyor. Karbonhidratı, yağ oranı yüksek gıdalar obeziteyi tetikliyor. Gençlerde obezitenin önlenmesinde devlete, okullara, ailelere, medyaya ve hepimize büyük sorumluluk düşüyor.” dedi. AstraZeneca Türkiye Ülke Başkanı Ecz. Serkan Barış şöyle konuştu: “Bu projeyle toplum sağlığının temel ve en önemli bileşenlerinden biri olan gençlerin sağlıklı yaşam bilincine odaklanmak istedik. Gençler arasındaki sağlıksız beslenme ve hareketsizlik gibi sorunlara dikkat çekerek, onların daha sağlıklı bir geleceğe kavuşmasına yardımcı olmayı hedefleyen “Hey Genç! Harekete Geç!” projesi bu nedenle çok büyük önem taşıyor. Bu projenin gençlerimizin sağlıklı birer birey olarak yetişmesine yardımcı olmasını dilerim.”


DOSYA KANSER

HPV DÜNYADA GÖRÜLEN KANSERLERİN YÜZDE 5’İNDEN DOĞRUDAN SORUMLU PROSTAT KANSERİ TANISINDA PROSTAT MR İLE US FÜZYONU KOLOREKTAL KANSERLERDE FARKINDALIK YETERLİ DEĞİL!

KANSERLE YAŞAYAN BİREYLERİN HAKLARI VAR! KANSER REHABİLİTASYONUNA BAŞLAMAK İÇİN HİÇBİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR BESLENME VE FİZİKSEL AKTiViTE TEDAVİNİN ÖNEMLİ BİR PARÇASI

TÜRK TIBBİ ONKOLOJİ DERNEĞİ ‘‘ Kanserin Tanı ve Tedavisinde Heyecan Veren Gelişmeler Var ’’


ONKOLOJİ / KONGRE - TTOD

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Soldan Sağa: Prof.Dr.Yeşim Eralp - Doç.Dr. Mutlu Doğan - Prof.Dr. Ahmet Bilici - Prof.Dr.Özlem Er Prof.Dr. Mahmut Gümüş - Prof.Dr. Serdar Turhal - Prof.Dr.İrfan Çiçin - Prof.Dr. Gökhan Demir

‘‘ ONKOLOJİ ALANINDA HEYECAN VEREN YENİ TANI VE TEDAVİ YÖNTEMLERİ VAR ’’ Kanserle mücadelede kanser gen haGünümüzde onkoloji alanında gelişmeler hızla yaşanmakla birlikte kanser hala ciddi bir sağlık sorunu olma özelliğini sürdürmektedir. Dünyada ve ülkemizde onkoloji konusunda yaşanan gelişmeler, bu gelişmelerin uygulama alanındaki etkileri gibi önemli başlıkların ele alındığı 7. Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi 21-25 Mart 2018 tarihinde Belek-Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; TTOD Derneği Başkanı Prof. Dr. Mahmut Gümüş, TTOD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Serdar Turhal, Yönetim kurulu üyeleri; Prof. Dr. Özlem Er, Prof. Dr. İrfan Çiçin, Prof.Dr. Ahmet Bilici, Prof. Dr. Gökhan Demir, Prof. Dr.Yeşim Eralp ve Doç Dr. Mutlu Doğan, tanı ve tedavideki yeni gelişmeleri aktardılar. Prof. Dr. Mahmut Gümüş Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) Başkanı Kongremizde 530 hekim, 200 hemşire, 270 sektör temsilcisi ile 46 farklı oturumda onkoloji alanındaki bilimsel gelişmeleri ayrıca bireysel ve ulusal bazda sorunlarımızı tartışarak, birlikte çözüm önerileri arandı.Kongremizi konferanslar, paneller, multidisipliner onkoloji toplantıları, sözlü ve poster bildiri oturumları ile bilimsel bir şölene çevirdiğimiz 32 PS / MART - NİSAN 2018

ve yurtdışından konuklarımızla uluslar arası alanda iş birliğini artırma yollarını arayarak, Türk onkoloji çalışmalarının uluslararası platformlarda bilinirliğine katkıda bulunmayı hedeflediğimiz bir kongre gerçekleştirdik. Ulusal alanda deneyimli hocalarımız, genç meslektaşlarımız bilimsel birikimlerini paylaşarak, fikir alışverişinde bulundular. Bunun yanı sıra klinik eczacılarımız, hemşirelerimiz, diyetisyen, psikolog ve sosyal destek uzmanlarımız bizimle birlikte oldular. Aynı şekilde birlikte gerçekleştirdiğimiz oturumlarla hastalarımızla birlikte olarak, daha iyiye ve güzele ulaşmanın yollarını tartıştık. Ulusal onkoloji alanında kazanımlarımızı ve sorunlarımızı konunun ilgilileri ile konuşma fırsatları oluşturarak, birlikte yeni gelişmelere imza atmak, onkoloji hizmetlerinin nitelik ve nicelik yönünden geliştirilmesi yönünde kafa yorduk. Onkologların hem de temel amacımız olan hastalarımızın kanser gibi belki baş edilmez gibi gözüken ama bizim onu baş edilemeyen bir hastalıktan öte birlikte yaşanılabilir kronik bir hastalık haline getirme konusunda destekleyici verimli adımlar attık. 7.Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi’nde özellikle; Onkolojide yeni tanı yöntemleri, Hedefe Yönelik Tedaviler ve Immünoterapi, Likit biyopsiler, Tanısal görün-

tülemede yenilikler, Ulusal ilaç geliştirme stratejileri, Biobenzerlere yaklaşım, Molekülerimizin gelişim gibi çok önemli başlıklar kongremizde ele alındı. TRK FÜZYON: KANSERİN SİNYALİ BOZULDU Prof. Dr. Serdar Turhal TTOD Başkan Yardımcısı Kanser tedavisindeki son gelişmeler bize umut veriyor. Özellikle moleküler ve genetik alanında yapılan çalışmalar kansere karşı yeni silahların bulunmasına neden oldu. Bunlardan biri de Tirozin Reseptör Kinaz (TRK) füzyon geni ile ilgili olan gelişme. TRK-Tirozin Reseptör Kinaz füzyon geni neden bu kadar önemli? Çünkü, bazı kanser hücrelerinde tirozin reseptör kinaz geni başka genlerle birleşip kanser hücrelerine sürekli büyüme ve çoğalma sinyali gönderiyordu. Yani kanserin yayılma hızı bir anda artıyordu. Artıyordu diyorum çünkü artık bu artış durdurulabiliyor. 2013 yılında Colorado ve Harvard Üniversitesinden 2 araştırmacının saptadığı TRK füzyon genine yönelik bir ilaç geliştirildi. Hedefe yönelik bu tedavi Amerikan İlaç Dairesi tarafından ilk defa bir kanserin başladığı organa değil de tümörün var olan genetik özelliğine göre onaylanan bir ilaç oldu. Geçen yıl Amerika’da yapılan Kanser Kongresi’nde de bu tedavi


ONKOLOJİ / KONGRE - TTOD

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Artık hedefe yönelik tedavilerde kontrolsüz tümör büyümesine yol açan sinyaller bloke ediliyor’’ ile ilgili ön sonuçlar tüm dünyaya duyuruldu. Hedefe yönelik bu tedaviyle, pek çok farklı organdan kaynaklanan tümörde kontrolsüz tümör büyümesine yol açan sinyaller bloke edildi. Hatta ilerlemiş kanser evrelerinde de etkili oldu. Hem erişkin hem çocuk hastalardaki tümörlerde, meme, kalın bağırsak, akciğer, safra yolu, pankreas, bağ dokusu, tiroid kanserlerinde bu ilaç uygun genetik özellik varsa kullanılabiliyor. Bilimsel verileri de paylaşacak olursak;17 farklı kansere sahip 50 hastanın katıldığı bir çalışmanın verilerine göre, hastaların 38’i bu tedaviye yanıt verdi ve tümörü küçüldü. Ayrıca tedavinin 12’inci ayında, hastaların yüzde 79’unda bu olumlu yanıt devam etti.Yan etkisi, kemoterapiye kıyasla çok hafif. Tedavinin en sık gözlenen yan etkileri halsizlik ve hafif baş dönmesi. LİKİD BİYOPSİ: KAN TESTİ İLE TANI VE TEDAVİNİN PLANLANMASI Prof. Dr. Özlem Er TTOD Yönetim Kurulu Üyesi Kan testi ile yapılan son araştırmalar-

da, 8 yıl sonra ortaya çıkabilecek kanser türlerinin son yapılan testlerle büyük oranda belirleniyor. Kanser, literatürde normal hücrelerde mutasyon adı verilen değişikliklerin birikmesine bağlı hasar gelişmesi ve kontrolsüz çoğalması olarak tanımlanıyor. Çeşitli kimyasallar, bazı virüs ya da bakteriler gibi çevresel kanser yapıcıların etkisiyle normal vücut hücrelerinde ortaya çıkan genetik değişiklerin hepsi kalıtsal geçiş göstermiyor. Hem kalıtsal geçiş gösteren değişiklikler diğer adıyla “mutasyonlar”, hem de çevresel etkenlerle oluşan değişiklikler kanda saptanabiliyor. Günümüzde kanser tedavisini belirleme amacıyla kanda yapılan testler likid biyopsi olarak isimlendiriliyor. Kanser hücrelerindeki değişiklikler kanda saptanabiliyor. Bu değişikliklere karşı geliştirilen hedefe yönelik tedaviler kişiye özel olarak planlanıyor. Ayrıca tümör dokusundan biyopsi yapılamadığı durumlarda kan testi ile immünoterapiye uygunluğu belirlemek için gerekli testler de yine kandan yapılabiliyor. Çok yeni bir gelişme: CANCERSEEK TESTİ Kanda yapılan test ile en sık görülen 8 kanser türü; Over, Karaciğer, Mide,

Pankreas, Özefagus, Kolorektal, Akciğer ve Meme kanserinde yüzde 70 oranında pozitiflik saptanabiliyor. Erken tanı için çok önemli bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. CANCERSEEK testi henüz günlük pratiğe girmemiş olsa da çok yakın gelecekte bu konuda daha fazla veri ve sonuç alacağımızı düşünüyoruz.Meme, yumurtalık, kolorektal kanserler ön planda olmak üzere genç yaşta görülen ve genetik riski yüksek olma ihtimali olan durumlarda kan testiyle bu mutasyonların varlığı saptanabilir. Bu testin gerekliliğine karar verdikten sonra hastanın tercihine gidilir. Eğer pozitif saptanırsa hem hastanın ilerleyen dönemlerde farklı kanserler geliştirme riskinin belirlenmesi hem de diğer aile bireylerinde tarama yapılması açısından yararlıdır. 50’den fazla kalıtsal (herediter) kanser sendromu tanımlanmıştır. Bunların önemli bir kısmında genetik test yapılarak sorumlu mutasyonun var olup olmadığı saptanabilmektedir. En iyi bilinen mutasyonlardan BRCA 1 ve 2 için kadınlarda meme ve/veya yumurtalık kanseri riski artar. Ayrıca ailede erkek meme kanseri, prostat kanseri ve pankreas kanseri görülebilir. Hasta bireylerde bu mutasyon saptanması durumunda kişiye ve tümöre özel olarak bu değişikliği baskılayan ilaç tedavisi uygulanabilmektedir. PS / MART - NİSAN 2018 33


ONKOLOJİ / KONGRE - TTOD

‘‘KANSERDE YENİ NESİL TEDAVİLERLE DAHA İYİ YANIT ORANLARI GÖRMEKTEYİZ ’’ Prof. Dr. Ahmet Bilici, TTOD Genel Sekreteri Son yıllarda kişiye özgü tedavi yaklaşımları konusunda birçok kanser türünde önemli gelişmeler yaşandı. Özellikle kanserin oluşumu ile ilgili daha fazla bilgiye ulaşıldı. Bilgi artınca, mutasyon ve ilaçlar için hedef olabilecek genetik belirteçler daha net ortaya çıktı. Bu ilaçlar kemoterapiden farklı. Çünkü, sadece belirli kanser hücrelerinin taşıdığı ancak normal hücrelerin taşımadığı bir takım hedefleri bulup onlar üzerinden etki sağlıyor, yok ediyor. Bu nedenle ‘hedefe yönelik ilaçlar’ olarak adlandırılırlar. İleri teknoloji ile üretilen hedefe yönelik ilaçlar, kemoterapi ilaçlarından farklı olarak normal hücrelere çok az zarar verir. Saç dökülmesi, bulantı, kusma, ishal, ağız yarası gibi yan etkiler ya görülmez ya da çok hafif görülür. Böylece hastalarımız normal yaşamlarına devam eder, yaşam kalitesi ve konforlarını korurlar. Ayrıca, hedefe yönelik ilaç tedavisinde, daha önceden yapılan genetik analizle bir hedef mutasyon belirlenir. Hedefe yani kanserli hücreye direkt etkide bulunduğu için tedavi yanıt oranları daha yüksek ve başarı oranları da daha iyidir. Bu ilaçların çoğunun ağızdan hap şeklinde evde kullanılabiliyor olması da avantajdır. Kemoterapi ile arasındaki bir diğer fark ise şu; kemoterapide kanse34 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ri küçültmek ve yok etmek amaçlanır. Hedefli tedavilerde ise kanserin hızı düşmekte ve hastalığın uzun süre bir diyabet, hipertansiyon gibi kronik bir hastalık gibi devam etmesini sağlanabilmektedir.

‘‘ TÜMÖR ZAMAN İÇERİSİNDE GENETİK MUTASYONA UĞRUYOR! ’’

Yeni tedaviler arasında immünoterapilerden bahsedecek olursak, yakın zamana kadar birçok kanser tipi immünojenik bir tümör olarak kabul edilmezken, yapılan çalışmalarda özellikle immün kontrol noktasını bloke eden ilaçlarla birçok kanser tipinde önemli derecede fayda sağlandı. Bu grup ilaçlar, hastanın kendi bağışıklık sistemindeki T-lenfositleri üzerinden etki göstererek bağışıklık sistemini harekete geçirip tümöre karşı bir savaş başlatmaktadırlar.Bu ilaçlarla küçük hücreli dışı akciğer kanseri, melanom, mesane kanseri, böbrek kanseri, lenf kanseri gibi bazı tümörlerde çok olumlu sonuçlara ulaşıldı ve tüm dünyada kullanılmaya başlanılmıştır. Gerek hedefe yönelik ilaçları gerekse immünoterapileri onkoloji pratiğinde en yeni ve umut vaat eden tedaviler olarak nitelendirebiliriz.

‘‘Likit biyopsinin en önemli kullanım alanlarından biri tümör hücreleri zaman içinde değişiyorlar.1 yıl önce teşhis edilen ve tedavi edilmeye başlanan bir tümör, zaman içerisinde sürekli genetik mutasyonlarla daha farklılaşıyor. Siz tedavinizi ilk 1 sene önce aldığınız biyopsiye dayandırdığınız zaman, o değişen tümör hücrelerine karşı direnç elde etmeye başlıyorsunuz.Likit biyopsilerin en etkin kullanım alanlarından biri tümör DNA’sında zaman içinde meydana gelen değişiklikleri saptamak. Buna göre EGFR gen mutasyonları olan hastalarda kemoterapi yerine direk akıllı ilaçlarla hedefli tedavilerle başlıyoruz.Eğer bu tümör zaman içerisinde mutasyona uğrarsa,kullanılan ilaca karşı dirençli hale geliyor ve o zaman tablet tedavisi ile kontrolü sağlayabiliyoruz.

Sonuç olarak; kemoterapi ile sadece kanseri küçültmek ve yok etmek amaçlanırken, hedefli tedaviler ve immünoterapiler ile kanser durdurulabilmekte ve hastalığın uzun süre bir diyabet, hipertansiyon gibi kronik bir hastalık gibi devam etmesini sağlanabilmektedir. Yani, kanser tedavisindeki stratejimiz “doğru hasta, doğru hastalık, doğru hedef ve doğru ilaç” olarak özetlenebilir.

Prof.Dr. GÖKHAN DEMİR TTOD Üyesi

Bugün kanser taramasında kanser teşhislerinde likit biyopsileri kullanmıyoruz ama kanseri teşhis edilmiş hastalarda zaman içinde kanser geninde olan değişiklikleri izlemekte kullanmaya başladık. Ayrıca Tirozin Reseptör Kinaz (TRK) füzyon geni gerçekten önemli çok nadir görülüyor ama bir başka özelliği var çok nadir görülen tümörlerde de çok sık görülebiliyor. Özellikle tükürük bezi tümörlerinde yüzde 80 oranında pozitiflik saptanabiliyor. Türkiye’de ilk kez


ONKOLOJİ / KONGRE - TTOD

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Çabamız; Kanseri baş edilemeyen bir hastalıktan öte, birlikte yaşanılabilir kronik bir hastalık haline getirmek’’ tükürük bezi mutasyonu olan bir hasta da Tirozin Reseptör Kinaz (TRK) füzyon geni ile analizi yaptırdık. Hasta yurtdışında bir klinik araştırmaya katılmak istedi ama araştırmaya katılmanın ön koşulu bu gende değişiklik var mı yok mu göstermekti. Bu genin çalışması belki bütün Türkiye’de olmasa da yakın zamanda hızla ülkemizde de olacak. ‘‘Biyobenzerlere evet ancak seçerken dikkatli olmamız gerekiyor’’ Bazı ilaçlar kimyasal labaratuvarlarda kimyasal prosedürlerle ve daha basit yollarla elde ediliyor. Bizim biyolojikler dediğimiz bir takım ilaçlar var ki çok daha kapsamlı hücre kültürleri bir takım mayalar ile biyolojik işlemler sonucu elde ediliyor. Bu ilaçların benzerini yapmak son derece zordur. Ancak bunun yapılması gerekiyor çünkü orijinal ilaçlar son derece pahalı. Amerika da sağlık sistemi içinde bu ilaçları ödeyemiyor. Artık bu ilaçların biyobenzerleri yapılmaya başlanıyor. Biyobenzer Amerika’dan sonra ilk defa Türkiye’de onaylandı. Biyobenzerlere karşı durmak doğru değil. Ülkemiz ekonomisini korumak için kullanmalıyız. Ama biyobenzerleri seçerken ve onaylarken çok dikkatli olmamız gerekiyor. İki tür biyobenzerler var. Bizim Türkiye’ye alacağımız biyobenzerler erkini kanıtlamış olmalıdır.

‘‘GEREKLİ DENETİMLERLE ALTERNATİF VE TAMAMLAYICI TIP BİLİMSEL SÜZGEÇTEN GEÇİRİLEREK HALKIMIZIN HİZMETİNE SUNULMALI’’ Prof Dr Mahmut Gümüş TTOD Başkanı Türkiye’deki kavram alternatif ve tamamlayıcı tıp olarak değil de geleneksel ve tamamlayıcı tip olarak tanımlandı. Alternatif dediğimizde, birinin yerine birini kullandığımız da olabilir olarak anlıyorum. Sağlık bakanlığı yaklaşık 3 yıl önce bu yolda bir yönetmelik yayınladı ve bir daire başkanlığı kurdu. Daha öncesinde bu konu denetimsiz bir şekilde özellikle hekim olmayan ve bazı hekimler tarafından uygulandığı ifade ediliyordu. Bakanlık bu konuda 10’nun üzerinde konu belirledi. Bunlarla ilgili olarak bir müfredat belirledi ve bunları yapan kişiler alması gerekli eğitim planlamasını düzenledi. İkinci konu, hangi endikasyonlara uygulanabilirliğini belirledi.Örneğin onkoloji için geleneksel ve tamamlayıcı tıp yönetmeliği içerisinde bir tane bile kanseri böyle tedavi edebilirsiniz diye bir tedavi yer almamıştır. Sadece 3 uygulama var; Fitoterapi, hipnoz ve akapuntur. Bunun da sebebi; tedaviye bağlı yan etkilerin giderilmesinde ve yaşam kalitesinin arttırılmasında etkili olduğu

düşüncesiyledir.Diğer önemli değişiklik ,bu uygulamaların sağlık mensupları eli ile yapılması sağlandı. Bazı merkezlere de bu konuda araştırma merkezleri yetkisi verildi. Ve burada bu geleneksel tıp içerisinde yanlış doğru değerlendirilen usullerin bilimsel süzgeçten geçirilerek halkımızın hizmetine sunulması önerildi. Bunların doğru yürüyebilmesinin tek şartı, iyi bir denetim. Denetim olduğunda bu alanı sağlıklı bir şekilde kullanmamız mümkün. Amerika’ya Avrupa’ya baktığınızda, büyük onkoloji merkezlerinin alternatif ve tamamlayıcı tıp birimlerinin olduğunu çok rahat görürsünüz. Ön yargı ile bakmadan ama gerekli denetim ve bilimsel süzgeçten geçirilerek bunların geliştirilmesini sağlamalıyız.

STRATEJİMİZ Doğru Hasta Doğru Hastalık Doğru Hedef Doğru İlaç

PS / MART - NİSAN 2018 35


JİNEKOLOJİK ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HPV

Doç.Dr.Murat Gültekin HÜ.Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum ABD Jinekolojik Onkoloji BD

Rahim ağzı kanseri Dünya Sağlık Örgütü tarafından “Önlenebilen Bir Ölüm Nedeni” olarak tanımlanıyor. Dünyada kadın kanserlerinin yüzde 10’unu Human Papilomavirus Enfeksiyonuna (HPV) bağlı gelişiyor. Türkiye’deki kadın kanserlerinin HPV tüm dünyada görülen kanserlerin %5’inden doğrudan sorumlu. HPV-DNA tarama testiyle çok daha etkin sonuçlar alınıyor. Türkiye rahim ağzı kanserlerini 2014’ten itibaren HPV-DNA testi ile Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezi (KETEM) ve Aile Sağlığı Merkezlerinde 3065 yaş arasındaki kadınların taramaya başladı. HPV aşış ve düzenli taramalarla HPV’ye bağlı lezyonların hatta kanserin önlenebileceğini belirtiliyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekolojik Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Avrupa Jinekolojik Onkoloji Derneği (ESGO) Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Murat Gültekin HPV ile ilgili sorularımızı yanıtladı, aşılarda son gelişmeleri aktardı. HPV görülme sıklığı ve etkileyen faktörler nelerdir? HPV dünya genelinde en sık görülen enfeksiyonlar arasındadır. Hayat boyunca HPV enfeksiyonu geçirme ihtimali %70’lerde. Dünya üzerinde 200’den fazla HPV tipi var, bunlardan 14 tanesi kanser yapan yüksek riskli HPV’ler. En riskli olanlar hangileri? Bu HPV’ler arasında da en önemlisi HPV 16 ve HPV -18. HPV 16 enfeksiyonu dünya genelinde en güçlü kanserojen ajanlardan. Örneğin; Tütün kullanımı akciğer kanseri riskini 10 misli artırıyor, HPV-16 enfeksiyonu da rahim ağzı kanseri riskini 300 misli artırıyor. Gelişmiş, gelişmemiş olsun, dünyanın her yerinde rahim ağzı kanserlerinin %70’inden 36 PS / MART - NİSAN 2018

TÜM DÜNYADA GÖRÜLEN KANSERLERİN YÜZDE 5’İNDEN DOĞRUDAN SORUMLU HPV 16-18 sorumludur. HPV 31,33, 45, 52 ve 58’de yine dünyanın her yerinde gelişen kanserlerin ayrıca %15-20’sinden sorumludur. Tüm tipleri içeren yeni geliştirilen HPV aşıları bu nedenle tüm kanserlerin %90’ını önleyebilir diyoruz. Tekrarlama olasılığı var mı? Doğal immunite ile gelişen antikorlar ne yazık ki koruyucu değil, HPV enfeksiyonu geçmiş olsa bile yıllar içerisinde virüsün yeniden canlanması (re-aktivasyon) ya da yeniden enfeksiyon yapması (re-infeksiyon) sık. Bu nedenle özellikle kanser yapıcı onkojen HPV enfeksiyonu geçiren kadınların HPV DNA’ları negatifleşse bile uzun dönem takipleri gerekli. HPV’den korunmak için tek yol aşılanmak mı? HPV virüs enfeksiyonlarından korunmanın tek yolu aşılanmak. Sadece aşılar ile yeterli koruyucu güçte ve seviyede antikor üretebiliyoruz. Her yıl dünya genelinde 500 bin kadın doğrudan HPV’ye bağlı kanser oluyor ve en başta rahim ağzı olmak üzere, baş boyun, anüs, vulva ve vajen kanserlerinden sorumlu. Erkeklerde HPV görülme sıklığı nedir ve en fazla hangi organ tutulumu gözleniyor? Erkeklerde daha düşük rakamlar. Her yıl yaklaşık 35 bin erkekte doğrudan HPV’ye bağlı kanser gelişmekte. Erkeklerde en fazla baş-boyun kanseri, anal ve penis kanserlerinden sorumlu. Genital siğil önemli artışlar olduğu belirtmektedir. HPVden daha mı fazla? Evet, HPV’nin dünya genelinde ciddi bir sorun olarak karşımıza getiren sorun sadece kanser değil. Aslında HPV sağlık ekonomileri üzerinde çok daha büyük yükü kanser öncüsü ya da smear bozuklukları yaparak ve genital siğiller ile

doğuruyor. Dünya Genelinde her yıl 32 milyon kişide siğil geliştiğini, yaklaşık 35 milyon kişide de smear dediğimiz rahim ağzı sürüntülerinde hücresel bozukluklar gelişmesi nedeni ile doktorlara başvurmaktadır. Tüm bu etkileri nedeni ile HPV’nin bulaş sonrası bireylerde son derece ciddi maddi, manevi, fiziksel ve duygusal bir yük doğurduğu kesin. Türkiye verileri nasıl? HPV Sıklığı nedir? Ülkemizde HPV sıklığı diğer pek çok ülkeye göre düşük. 30 yaş üzeri 3,5 milyon kadının taramasında HPV DNA pozitifliği %4 oranında. Bu rakam pek çok ülkede %8-15 arasında değişmekte. Tüm erkek kanserlerinin %1’i, Kadın Kanserlerinin ise %5’i doğrudan HPV’ye bağlı gelişmekte. Kanserin dışında da her yıl her 100 bin kadınımızın 155’inde genital siğiller gelişmekte. Aşılarında farklılıklar var mı? Artık günümüzde 3 farklı aşı mevcut. 2’li aşı dediğimiz HPV 16 ve 18’e karşı etkin olan aşı, 4’lü dediğimiz HPV-16 ve 18 ile beraber siğillerden sorumlu HPV-6,11 ‘e karşı geliştirilmiş olan ve 9’lu dediğimiz HPV 6,11, 16,18 dışında, 31, 33,45, 52 ve 58’e karşı etkili olan 9 ‘lu aşı. Aşılar şu an 132 ülkede onaylı.87 ülkede ulusal aşı programında 54’ünde sadece kızlar, 19 ülkede hem kızlar hem de erkeklerde rutin aşılama programı uygulanıyor. İlginç gelişmeler de oldu son yıllarda;15 Yaş altı kız çocuklarında altı ay ara ile yapılacak 2 doz aşı 3 doza benzer etkinlik olduğu gösterildi. Pek çok ülkede çocukluk çağı aşılaması artık 2 doz. 26 yaş üzeri kadınlarda da çocuklardakine benzer oranlarda başarılı olduğu, yan etki spektrumunun da benzer olduğu görülünce Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği (EMA) tarafınca üst yaş sınırı kaldırıldı. Daha önceden HPV enfeksiyonu geçiren kadınlarda


JİNEKOLOJİK ONKOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘HPV’DEN

KORUNMAK İÇİN TEK YOL AŞILANMA’’

bile takipte re-infeksiyon ya da lezyonlarda nükslerin %30 oranında azaldığı gösterildi. Aşılamada etki oranları nasıl? Dünya genelinde aşılanan kişi sayısı 300 milyona yaklaştı. Tüm bu kişiler Dünya Sağlık Örgütü ve pek çok farklı kurum tarafınca takip ediliyor, aşıların şu ana kadar diğer aşılardan daha farklı olabilecek bir yan etkisi gösterilemedi. En son yan etki raporu 2017 Aralık’ta Dünya Sağlık Örgütünce yayımlandı ve son derece güvenli (extremely safe) olarak sınıflandırıldı. Aşıların klinik çalışmaları 12 yılın üzerinde takipleri tamamlandı. Tüm çalışmalarda içerdikleri HPV tiplerine karşı %100 koruyucu etkinlik gösterdikleri saptandı. Aşılama yapılan ülkelerde HPV oranlarında düşüş gözlemleniyor mu? Aşılama programı uygulayan tüm dünya ülkelerinde ulusal istatistikleri üzerinden gerçek yaşam rakamları yayımlandı. Bu ülkelerin hepsinde HPV 6,11, 16, 18 enfeksiyonlarında %90 azalma, kadın ve erkek genital siğillerinde %90 azalma, düşük dereceli smear bozukluklarında %45, yüksek dereceli bozukluklarda ise %85 oranında azalma olduğu gösterildi. İlk defa 2 ay önce Finlandiya’da da gerçek kanser verileri yayımlandı. Aşılanan grupta hiç kanser gelişmez iken, aşılanmayan grupta 10 yıl içerisinde 10 kanserin geliştiği gösterildi. Özellikle önerilen yaş aralığı nedir? Aşılar artık 15 yaş altı için 2 doz, 15 yaş üzeri için ise 3 doz olmak üzere; tüm yaş gruplarında, hatta HPV’si olan veya HPV’ya bağlı gelişen hastalıklar nedeni ile müdahale edilen herkese öneriliyor.

Güvenlik verileri tüm dünya kurumlarına son derece güvenli olarak bildiriliyor. HPV ve kanser taramalarında son durum nasıl? Dünya genelinde her geçen gün artan sayıda ülkede Pap-smear programları bırakılıyor. Dünya genelinde ilk geçen ülke olmamız nedeni ile programımızda oldukça yoğun ilgi görmekte. Bizden sonra Hollanda, Avustralya, İtalya, İsviçre, ABD gibi ülkelerde HPV DNA ile taramaya geçtiler. Hali hazırda ülkemizde de 3,5 milyon kadının taraması yapıldı ve 15 bine yakın kadın kanser gelişmeden erken dönemde yakalandı. Şu an Avrupa’da kanserle mücadeleyi hızlandırmak için HPV -FASTER adında bir proje yürütülmeye başlandı. Sonuçlar müspet olursa Avrupa genelinde politikalar değişecek ve muhtemelen servikal kanser çok daha erken dönemde eradike edilebilecek. HPV -FASTER nasıl bir proje? Bu projede her kadına 30 yaşında HPVDNA taraması yapılıyor, negatif çıkanlara ise HPV aşısı yapılıyor. Sonuçlar olumlu olursa muhtemelen gelecekte 30 yaşında tarama ve aşılama, daha sonrada hayat boyunca bir ya da toplam iki tarama programı yeterli olabilecek gibi. Elbette 30 yaş ve üzerindeki nesillere doğrudan yapılan bu müdahale ile servikal kanser kontrolü çok daha hızlanabilecek. Dünya’da ve Türkiye’de HPV günü ilk kez kutlandı. Neler yapıldı? HPV’ye bağlı kanser yükü gelecekte en çok gelişmekte olan ülkeleri vuracak. Ne yazık ki, bu kanserlerin %75’i bu ülkeler-

de gelişecek. Tüm bu bilimsel gerçekleri vurgulamak, sağlık otoritelerini uyarmak, HPV konusunda toplumdaki farkındalığı artırmak, sağlık yöneticilerinin aşı ve HPV DNA ile binlerce insanın ölümünü önleyebileceklerini vurgulamak için 4 Mart günü Uluslararası HPV (IPVS) tarafınca Dünya HPV günü ilan edildi. Bu yıl ki kampanyanın sloganı “Give me Your Lov, Not HPV” -‘‘Bana Aşkını Ver, HPV’ni Değil’’ Dünya genelinde HPV uzmanları ve farkındalık gönüllüleri gerek sosyal medya gerek yazılı ve görsel basında dikkatleri HPV’ye çekilmeye çalışıldı. Dünya Sağlık Örgütüne de resmi gün olması için başvuruda bulunuldu. Bizde; Türkiye’de Kanser Kontrol Derneği, ESGO, ENGAGE ve ENPIGO Avrupa Kadın Kanserleri Dernekleri ile işbirliği içerisinde dünyada ilk kez gündeme girecek olan e-HPV cep programını hazırlıyoruz. Hem ülkemizde hem de tüm Avrupa’da uygulanacak olan program HPV konusunda cep telefonunuza indirip kullanabileceğiniz, tüm soruların yanıtları olan, aşı sonrası ve tarama sonrası bireylerin birbirleri ile fikir alışverişinde bulunabilecekleri ve ülke genelinde tarama ve aşılama merkezlerini görebilecekleri çok yönlü bir program. Son olarak nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Dünya genelinde HPV’ye bağlı kanser yükü oldukça fazla. Gelişmiş ülkelerde halihazırda hem aşılama hem de tarama programları mevcut. Oysa çok basit aşı ve tarama testleri ile bu kanserler ve bunlara bağlı ölümler azaltılabilir hatta tamamen yok edilebilir. Röportaj: Zeynep Çetinkaya PS / MART - NİSAN 2018 37


ÜROONKOLOJİ

Prof. Dr. Cenk Yücel Bilen HÜ.Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Minimal İnvaziv Üroloji Derneği Başkanı

Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen kanser iken ölüme neden olan kanserler arasında akciğer kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir. Yakın geçmişte manyetik rezonans görüntüleme teknolojisindeki gelişmeler sayesinde prostat içinde kanser şüphesi olan bölgeler daha yüksek oranda tespit edilebilir hale gelmiştir. Prostat kanseri tanısında transrektal ultrason yardımlı biyopsi halen en yaygın olarak kullanılan tanı metodudur. Transrektal ultrason her ne kadar prostatın spesifik anatomik bölgelerini veya görülebilen lezyonları hedeflemede oldukça kullanışlı olsa da tek başına görüntüleme yöntemi olarak prostat içindeki lokalize kanseri saptamada MR ile karşılaştırıldığında yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle muhtemelen prostat kanseri, görüntülemede tanımlanmış bir lezyonu hedefleyerek biyopsi alınıp tanı konulmasından ziyade, rastgele biyopsi örneği ile tanı konulan tek solid organ tümörüdür. PROSTAT MR İLE US FÜZYONU Mutliparametrik manyetik rezonans görüntüleme ve transrektal ultrason gibi görüntüleme modalitelerinin birleştirilmesi, transrektal ultrason kılavuzluğunda standart biyopsinin tanı koyabilme kapasitesini potansiyel olarak artıran heyecan verici bir innovasyon olarak klinik uygulamaya girmiştir. Magnetik rezonans (MR) teknolojisindeki gelişmeler ve yenilikler, özellikle 3 Tesla denilen yüksek çözünürlükteki cihazların gelişmesiyle birlikte prostatın daha iyi değerlendirilebilmesi artık mümkün, MR ile elde edilen görüntülerde özellikle saldırgan kanser odakları yüksek oranda tespit edilebilmektedir. Biyopside kullanılan iğnenin sapma olmadan kanserli bölgeye 38 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PROSTAT KANSERİ TANISINDA YENİ METHOT: PROSTAT MR İLE US FÜZYONU yüksek doğrulukta ulaşması sağlanabiliyor. Navigasyon özelliği kanser şüphesi olan bölgenin yerini gösteriyor. Bu teknoloji sayesinde doğru yerden parça alınması mümkün oluyor. Teknik, MR çekimiyle elde edilen bilgilerin özel bir cihaz yardımıyla parça alma işleminde kullanılan ultrason cihazının ortaya koyduğu görüntüyle üç boyutlu olarak birleştirilmesi esasına dayanıyor. MR kesitlerin gerçek zamanlı canlı ultrason görüntüleri ile örtüştürülebilmesi için geliştirilen yeni yazılımla; hastaya önce MR çekiliyor, radyolog bu görüntüler üzerinden şüpheli alanları işaretliyor. Daha sonra rektal ultrason probu ile prostat taranırken, füzyon yazılımı yüklenmiş MR görüntüleri ultrason kesitleri ile örtüşecek şekilde kaydırılıyor. Böylece detaylı 3 boyutlu ultrason/ MR görüntüsü ortaya çıkıyor. Elde edilen bu görüntü yardımı ile biyopsi iğnesi eski yöntemdeki gibi prostatın herhangi bir yerinden değil, tam da MR’da teşhis edilen şüpheli olan lezyondan geçiyor. GEREKSİZ TANI AZALIYOR KANSER GÖZDEN KAÇMIYOR Pek çok çalışma göstermiştir ki mutliparametrik manyetik rezonans görüntüleme ve transrektal ultrason gibi görüntüleme modalitelerinin birleştirilmesi klinik önemli yani tehlikeli ve ölümcül prostat kanseri saptanma oranını artırırken, masum tipteki prostat kanserinin gereksiz fazladan tanı konulması oranını azaltıyor. Böylelikle hekimler için asıl tedavi edilmesi gereken agresif ve tehlikeli prostat kanseri tanısı daha yüksek oranda koyabilir hale gelirken hastaya zarar vermeyecek olan masum prostat kanserinin tanısından kaçınabiliyorlar.Gereksiz tedaviden, bu tedavilerin yan etkilerinden ve gereksiz kanser endişesinden kurtulmuş oluyorlar.

YÖNTEM KUSURSUZ DEĞİL, ANCAK KLASİK BİYOPSİDEN DAHA ÜSTÜN Bazı durumlarda kanser bu yöntemle de atlanabilir. Ancak burada tanıdan kaçabilen tümörlerin çoğunluğunun klinik önemlerinin olmadığı ortaya konmuştur. Diğer ifadeyle; üstünde durulması gerekmeyen prostat tümörlerini göstermeden, tedavi edilmesi gereken tümörleri yakalamada konvansiyel klasik biyopsi yaklaşımına kıyas ile çok daha üstün bir yöntemdir. Tekniğin diğer önemli bir avantajı ise; MR çekimi ve sonrasındaki parça alma işlemi ile hastaya zarar vermeyeceği düşünülen tipte kanser saptanmasına bağlı olarak, takibe alınan hastaların takiplerinde, kanserin davranış değiştirip değiştirmediğinin doğru olarak belirlenmesini sağlamasıdır. LOKAL TEDAVİ ALTERNATİFLERİ GÜN GEÇTİKÇE ÖNEM KAZANIYOR Yaklaşık 15 yıldır tüm prostatı ablaze etmek için kullanılagelen yüksek frekanslı fokal ultrason enerjisi (HIFU) de son zamanlarda fokal odakları yok etmede popüler hale gelmiştir.Teknolojik gelişmeler sayesinde pek çok hastanın daha erken evrede tanı almasını sağlamıştır. Özellikle düşük riskli prostat kanseri tanısı alan hastaların en önemli 2 kaygısından biri aktif izlem ile eksik tedavi almış olma ihtimali, diğeri de ameliyat veya radyoterapi ile gereğinden fazla uygulanan tedavilerin yan etkileridir. Bu hastalar için düşük yan etkiyle etkili bir şekilde uygulanabilecek fokal tedavi alternatifleri ile hem eksik tedavi almış olma ihtimali ortadan kalkabilir, hem de fazladan yapılan tedavilerin gereksiz yan etkilerinden kaçınılabilir. .


NÜKLEER TIP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

PROSTAT KANSERİ TANI VE TEDAVİSİNDE NÜKLEER TIP YENİ SEÇENEKLER

Son yıllarda önemli gelişmelere rağmen prostat kanseri, erkeklerde halen kansere bağlı ölümler arasında en üst sıralarda yer almaktadır. Bu nedenle bilim dünyası erken tanıyı kolaylaştıran yöntemler ve yeni tedavi seçenekleri üzerinde çalışmaktadır. Bu amaçla 9 Mart 2018’de İstanbul’da “Ga-68-PSMA Pet Görüntülemesi ve Hedefe Yönelik Sistemik Radyonüklit Tedavilerin (RA-223 VE LU-177 PSMA) Güncel Prostat Kanseri Pratiğine Adaptasyonu” adıyla, Türkiye Nükleer Tıp Derneği ve Üroonkoloji Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği toplantıda bir araya gelen çok sayıda Nükleer Tıp Uzmanı, Üroonkolog, Tıbbi Onkolog ve Radyasyon Onkoloğu Prostat Kanserindeki güncel gelişmeleri masaya yatırdı. Farklı disiplinlerden gelen uzmanlar konuya ilişkin yenilikleri, bilimsel görüş ve deneyimlerini paylaşma olanağı buldular. Türkiye Nükleer Tıp Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Zehra Özcan, Prostat kanserindeki güncel gelişmeleri değerlendirmek üzere yapılan toplantının güncel gelişmelerin paylaşılması ve farklı disiplinleri bir araya getirmesi açısından bir ilk olduğunu ve bunun çok önemli olduğunu vurguladı. Dr. Özcan, Üroonkoloji Derneği ile işbirliği içinde Prof. Dr. Sinan Sözen ile birlikte düzenlenen bu multidisipliner toplantıda;

Nükleer Tıp yöntemleri yanı sıra güncel cerrahi teknikler, multiparametrik MR, füzyon biyopsisi, radyoterapi ve diğer tıbbı tedavi seçeneklerinin ele alındığını belirtti. Toplantıda özellikle prostat kanserinde radyoaktif işaretli tanı ve tedavi edici akıllı moleküllerin PET görüntülemede ve hedefe yönelik sistemik radyoaktif tedavideki öneminden bahsedildi. Nükleer Tıp uzmanlarının PET/BT ve PET/MR deneyimleri, son yıllarda giderek yaygınlaşan radyoaktif işaretli PSMA ile tanı ve tedavi uygulamalarının teorik ve pratik esasları anlatıldı. Toplantıda ayrıca ileri evre metastatik prostat kanserinde tedavi etkinliği ve yaşam süresine katkı sağlayan Radyum-223 tedavisi ayrıntılı olarak ele alındı. Dr. Özcan, Avrupa ve ABD de 2013 den beri kullanılmakta olan Radyum-223 tedavisinin Sosyal Güvenlik Kurumu kapsamına alınmasının ileri evre metastatik prostat kanserli pek çok hasta tarafından beklendiğini ifade etti. PROSTAT KANSERi TANI VE TEDAVİSİNDE AKILLI MOLEKÜLLER DÖNEMİ Toplantının Bilimsel Koordinatörü Prof. Dr. Levent Kabasakal ise prostat kanserinde prostata özgü moleküllerin (prostat spesifik membran antijen, PSMA) radyo aktif Galyum- 68 ile işaretlenerek tümör sahasını, metastazlarını ya da çevre do-

kudaki yayılımı PET görüntüleme ile erken dönemde saptandığını söyledi. Aynı molekülün Lutesyum -177 işaretlenmesiyle bu akıllı molekül tümör dokusu tarafından yakalandığında tedavi edici radyasyon etkisi oluşturmaktadır. Dr. Kabasakal, onkolojide kullanılan diğer tedavilere göre yan etkisi daha az, sağlam dokularda hasar oluşturmayan hedefe yönelik bu tedaviler ile oldukça yüz güldürücü sonuçlar alındığını vurguladı. Tümör hücrelerini hedefleyen “Akıllı moleküller” ile Nükleer Tıp alanındaki gelişmelerin hastalığın ilerlediği ve hormon tedavilerine direnç gelişen olgularda umut olduğunun altını çizdi. Prof. Dr. Zehra Özcan, son yeniliklerle başta prostat kanseri olmak üzere pek çok kanserin tanı ve tedavisinde Nükleer Tıpta yeni seçeneklerin mümkün olduğunu belirtti. Ülkemizdeki bilimsel üretimin artması, mevcut sağlık hizmetlerinin daha da gelişmesi için disiplinler arası işbirliğinin çok önemli olduğunu vurguladı. Etkinliği kanıtlanmış ve tüm dünyada kullanılan yeni radyoizotopların, ülkemizde de kullanılır hale gelmesi için Dernek olarak azami gayret içinde olduklarını, Sağlık Bakanlığı, SGK ve TAEK nezdinde bu gelişmelerin desteklenmesinin temenni edildiğini söyledi.

PS / MART - NİSAN 2018 39


MART; KOLON KANSERİ FARKINDALIK AYI

FARKINDA OLUN, GEÇ KALMAYIN !

KOLOREKTAL KANSERLERDE FARKINDALIK YETERLİ DEĞİL! TARAMA PROGRAMLARININ KOLON KANSERİNDEN ÖLÜM ORANINI AZALTTIĞI GÖSTERİLMİŞTİR. KOLOREKTAL KANSER VE POLİP TARAMASINDA TÜRKİYE VERİLERİ.

Prof. Dr. Serhat Bor

Prof. Dr. Kadir Bal

Prof. Dr. Levent Erdem

Prof. Dr. Filiz Akyüz

SİGARA İÇİLEN BİR ORTAMDA BULUNMAK BİLE RİSK FAKTÖRÜ ! ‘‘ENDOSKOPİ İŞLEMLERİ GASTROENTEROLOJİ UZMANLARININ ASIL İŞİDİR!’’

“Kalın bağırsak kanserleri ülkemizde en sık görülen 3’üncü kanser türüdür. Ancak, kalın bağırsak kanseri korunulabilir bir kanserdir.’’ 40 PS / MART - NİSAN 2018


KOLON KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KOLOREKTAL KANSERLERDE FARKINDALIK YETERLİ DEĞİL! Prof. Dr. Kadir Bal Türk Gastroenteroloji Derneği İkinci Başkanı-İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Gastroenteroloji BD.Öğretim Üyesi Türkiye’de yaşa göre kanser hızı erkeklerde yüz binde 246,8 kadınlarda ise yüz binde 173,6’dır. Kadınları ve erkekleri etkileyen kanser türüne göre kolorektal kanser en sık görülen üçüncü kanser türü olarak karşımıza çıkmaktadır. Kansere bağlı ölümlerde ise ikinci en sık neden olarak görülmektedir. Ama bu hastalık 50 yaşından itibaren yapılan düzenli kolonoskopik taramalarla önlenebilir. Tarama kolonoskopileri kanser öncüsü olan çıkartılabilen polipleri bulmamıza ve tedavinin en etkin olacağı erken evrede kanseri yakalamamıza yardımcı olacaktır.

ERKEN TANI KANSER GELİŞİMİNİ ORTADAN KALDIRIR! Prof. Dr. Filiz Akyüz Türk Gastroenteroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi İÜ. Tıp Fakültesi Gastroenterohepatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Kolorektal kanserler (KRK) yaygın görülen, ölümcül ve eğer kolonoskopi ile saptanan adenomlar çıkarılırsa sıklıkla önlenebilen hastalıklardır. Erken tanınıp önlenebilen nadir kanserlerden olması, bu hastalıktan insanların ve toplumun korunması için büyük fırsat sağlamaktadır. KRK tüm dünyada üçüncü sıklıkta görülen kanser olup, kadınlarda kanserden ölümün üçüncü sebebi, erkeklerde ise kanserden ölümün ikinci sebebidir. KRK sıklıkla 40 yaşından sonra görülür, yaşla birlikte sıklığı artar. Sıradan insanlarda yaşam boyu insidansı %5’tir. KRKler yavaş büyürler ve bu nedenle karak

SİZLERİN YAPABİLECEKLERİ:

BELİRTİLER:

• 50 yaştan itibaren kolorektal kanser yönünden rutin taramalarınızı yaptırmak • Düzenli fiziksel egzersiz yapmak • Aşırı kilolardan kurtulmak • Sigara ve alkol kullanmamak • Fazla miktarda işlenmiş gıda ve kırmızı et tüketmemek

•Tuvalete Çıkma Alışkanlığında Değişiklikler • İshal, Kabızlık Atakları • Kilo Kaybı, Halsizlik, Çabuk Yorulma • Dışkıda Kan • Genel Karın Rahatsızlıkları (Ağrı, Kramp, Şişkinlik)

RİSK FAKTÖRLERİ:

TARAMA TESTLERİ:

• Yaş; Hastaların % 90’ı 50 yaş üzerinde tanı alır. • Polip; bazı polipler kanserleşebilir bu yüzden poliplerin. erken tanınması ve alınması kanser riskini azaltır. •Aile öyküsü: birinci derece akrabalarında kanser öyküsü varsa genç yaşta yakalanma riski artar. •Genetik bozukluk; tüm kolorektal kanserlerin % 2’sini oluşturur. •Ülseratif kolit/crohn: topluma göre artmış risk söz konusudur •Diyet: Hayvansal yağlardan zengin, meyve-sebze ve lifden fakir beslenmek riski artırır. • Sigara

Diğer kanserlerde olduğu gibi erken evre kanserlerde belirti vermeyebilir. Bu nedenle amaç, daha kanserde belirti yokken tümörü ortaya koymak olmalıdır. Belirtiler gelişmeden önce bir kişinin kanser için taranması poliplerin ve kanserin erken tanınmasında yardımcı olur. Poliplerin erkenden tanınıp çıkartılması, kolorektal kanseri önler. Erken tanı konulduğunda, kolorektal kanserin tedavisi daha etkin olacaktır. Bu nedenle 50 yaş üstündeki kişiler izlenmeli ve kolorektal kanser için artmış riski olan kişiler daha erken tarama programına alınmalıdır.

teristik bulgularını çok geç dönemde gösterirler. KRK bulguları genellikle makattan görülebilen veya saptanamayan kanama ve buna bağlı kansızlık, lokal ve sistemik yayılmaya bağlı tıkanma, dışkılama alışkanlığında değişiklik ile ortaya çıkabilir. Bu nedenle her dışkılama ile kan gelme şikayeti olanlar veya sebebi saptanmamış demir eksikliği kansızlığı olanlar mutlaka kolon kanseri yönünden hekim tarafından tetkik edilmelidir. Zamanında tesbit edilemez ise kanser vücutta diğer organlara yayılabilir ve ciddi hatta ölümcül olabilen sonuçlara yol açabilir.

likle artmıştır ve bu kişiler daha sık tetkik edilirler.

Sonuç olarak bu kadar sık görülüp, oldukça ölümcül seyredebilen bu tümörlerin erken dönemde ve hatta henüz kanser gelişmeden polip aşamasında tanınması ve tedavisi hayati önem taşımaktadır. Bu nedenle hastanelerde “Dışkıda Gizli Kan” testi 50 yaşına gelen ve geçen tüm bireylere şikayeti olsun olmasın yapılmaktadır. Amaç, gelişmekte olan kolon poliplerini tedavi edilebilir aşamada saptayıp bunları kolonoskopi ile çıkarmaktır. Böylece kanser gelişimi tamamen ortadan kaldırılır. Daha sonraki takip sıklığı tetkiklerden alınacak sonuca göre belirlenir. Ama bazı bireylerde KRK gelişimi riski özel

TARAMA PROGRAMLARININ KOLON KANSERİNDEN ÖLÜM ORANINI AZALTTIĞI GÖSTERİLMİŞTİR •Daha önceden KRK veya polip tanısı olanlar. •Birinci derece ve diğer akrabalarında KRK veya polip tanısı olanlar. Birinci derece akrabalarında KRK varlığı KRK gelişme riskini 2-3 kat artırır. KRK’li akraba sayısı arttıkça ve bunların tanı yaşı küçüldükçe risk artar. Bu durumda taramaya ya 40 yaşında yada KRK saptanan en genç aile üyesinin tanı yaşından 10 yıl öncesinden başlanır. •Ailesinde Familyal Adenomatöz Polipozis veya Herediter Non Polipozis Kolorektal Kanser gibi kolon kanseri gelişimine zemin hazırlayan genetik sendromu bulunanlar. •İnflamatuar Bağırsak Hastalığı olanlar. Bu hastalarda belirli zamanlarda yapılacak kolonoskopi kontrolü ile kolonda gelişebilecek kanseri erken tanımak ve gerekli tedaviyi yapmak mümkündür. PS / MART - NİSAN 2018 41


KOLOREKTAL KANSER VE POLİP TARAMASINDA TÜRKİYE VERİLERİ

özellikleri, Aile hikayesi, Sigara tüketimi, hafif/orta-ağır olmak üzere Alkol alışkanlıkları,Vücut kitle indeksi, Polip saptanma oranları, yerleşim yeri, polip histolojik tipleri, kolon kanseri sıklığı yerleşim yeri ve tipleri kaydedildi. Polip ve kolon kanseri saptanan ve saptanmayan olgular arasındaki demografik özellikler, sigara, alkol kullanım oranları arasındaki farklılıklar ile polip ve kolon kanseri gelişimine etki eden risk faktörleri değerlendirildi.

Prof. Dr. Levent Erdem TGD.Kolon Kanseri ve Kolorektal Polip Çalışma Grubu Başkanı-İstanbul Bilim Üniversitesi Gastroenterohepatoloji BD Öğretim Üyesi

ELDE EDİLEN BULGULARA GÖRE...

Kolon kanseri önlenebilir hastalık olması nedeniyle tarama programları önem kazanmaktadır. Kolorektal kanser ve polip sıklığını saptamak, risk faktörlerini belirlemek ve yeni puanlama sistemini geliştirmek amacıyla farklı illerden 16 ayrı Devlet ve Özel Üniversite Tıp Fakülteleri, Eğitim ve Araştırma Hastaneleri ve Özel Hastanelerin Gastroenteroloji bölümlerinde, koleraktal kanser taraması amacıyla kolonoskopi yaptıran 6508 olgu ile yeni bir araştırma yapıldı. Kolon kanseri tarama amacıyla kolonoskopi yapılan vakaların; Demografik

•Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması yaklaşık 54 olarak bulundu. Olguların yaklaşık %52’si kadın, %48’i erkek ola rak saptandı. •Sigara maruziyeti oranları %23’ü aktif sigara içen, %14’ü ise sigarayı bırakmış olarak tespit edildi. Sigara içenlerin %53’ünün ise, 20 yıldır günde en az 1 paket sigara tükettiği belirlendi. •Alkol kullanımı ise toplamda %8,3 olarak bulundu. Bunların %62’sinde ise orta-ağır alkol kullanımı olduğu belirtildi. •Olgularda kilo fazlalığı ise yüksek seviyede olduğu saptandı. Vakaların %26’sında vücut kitle endeksi 30 ve üzeri, yüzde 6,7’sinde ise 35 ve üzeri olarak karşımıza çıktı.

‘‘ENDOSKOPİ İŞLEMLERİ GASTROENTEROLOJİ UZMANLARININ ASIL İŞİDİR!’’ Prof. Dr. Serhat Bor Türk Gastroenteroloji Derneği Başkanı Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Modern tanı ve tedavi yöntemleri arasında önemli bir yer tutan endoskopik girişimler; yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağının rahatsızlıklarında; nedenin ortaya çıkarılması amacıyla yapılan oldukça etkin ve güvenilir yöntemlerdir. Bu işlem, hekimin doğru teşhis koymasını ve sağlık sorununun tedavisinin planlanmasını sağlamaktadır. Endoskopinin başarısı ve hastanın endoskopiden rahatsızlık duymaması; Kimin yaptığına, nerede yapıldığına, nasıl yapıldığına ve deneyimli bir yardımcı ekibinin olup olmamasına göre değişir. Endoskopiyi bu konuda eğitim görmüş olanlar yapmalıdır. Gastroenteroloji uzmanları 3 yıl

42 PS / MART - NİSAN 2018

•Vakalarda aile hikayesine bakıldığında, %14,5 oranda ailede genetik öyküsü olduğu belirlendi. •Kolonoskopik taraması yapılan olgularda polip sıklığı %31, Kolon kanseri sıklığı %2,3 olarak saptandı. •Kadınlarda polip sıklığı %27, Kolon kanseri sıklığı %1. Erkeklerde polip sıklığı %37, Kolon kanseri sıklığı %3,8 olarak bulundu. •Tarama yapılan olgularda kolonda polip tespit edilme oranları 40-49 yaş grubunda %14, 50-59 yaş grubunda %23, 60-69 yaş grubunda %27 olarak bulundu. •Yaşlara göre kolon kanseri görülme sıklığında ise, 50 yaş üstünde belirgin olarak artış olduğu saptandı. 18-29 yaş arası %0,7, 30-39 yaş arası %0, 40-49 yaş arası %1,1, 50-59 yaş arası %1,73, 60-69 yaş arası %3,5, 70-79 yaş arası %5, 80 yaş ve üzeri ise %11,5 oranları bulundu. •Ülkemizde kolonoskopi taramasında her 3 olgudan 1’inde polip veya kanser (%2.3) •Her 4 olgudan 1’inde kanser öncülü adenomatöz polip saptanmaktadır. •Kolon polip ve kanser taramasında ülkelere özgü yeni tarama stratejisi ve yaş belirleme gereklidir. •Kolon polip ve kanser taramasında 45 yaş önemlidir. •Erkeklerde 45 yaşında (kadınlarda ise sigara+Vücut kitle indeksi ile risk puanı 4 ise) tarama başlamalıdır. •Cinsiyet, Sigara ve Vücut kitle indeksine göre tarama 45 yaş. altında da yapılabilir.

boyunca endoskopi eğitimi görürler ve bu alanda en iyi eğitilmiş hekimlerdir. Türk Gastroenteroloji Derneği’nin toplam 820 üyesi vardır. Bu kadar az sayıda Gastroenteroloji uzmanının 78.750.000 kişilik ülke nüfusumuzun Gastroenterolojik sorunlarını ve endoskopi ihtiyaçlarını karşılayamayacağı açıktır. Bu nedenle daha gerçekçi planlamalar yapılması gerekmektedir. Bu planlamalar yapılırken ihtiyacı olan her hastanın bu işlemlere erişim hakkı ile yapılan işlem kalitesi arasında bir denge olması da şarttır. ‘‘Ülkemizde gastroenterolojinin mücadele etmesi gereken çok sayıda sorun olduğunun bilincindeyiz.’’ En göz önünde olan endoskopi ve karaciğer hastalıkları gibi konularda alanımıza girilmesi olmakla birlikte; SGK’dan kaynaklanan geri ödeme sorunları, yetersiz malzeme alımları, yan dal asistanı azlığı ve bu arkadaşlarımızın eğitim standardizasyonundan başlayarak karşılaştıkları güçlükler, şehir hastanelerinin getirdiği sıkıntılar, özel hastane ve dal merkezlerine ait özel dertler sayabileceklerimizden bazıları. Sadece 7 kişilik bir Yönetim Kurulu ile tüm bu sorunlarla mücadele etmeye çalışıyoruz.


HASTA HAKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KANSERLE YAŞAYAN BİREYLERİN HAKLARI VAR! Av.Gürkan Sert Kanser ve Hasta Hakları Platformu Kurucu Başkanı

Hastaların sağlık durumu ve uygulanacak müdahalelerle ilgili aydınlatılma hakkı vardır. Hastanın aydınlatılması hakkına uluslararası belgelerde önemle yer verilmiştir. Aydınlatma hakkında temel amaç hastanın sağlık durumu, tanısı, tedavinin gidişi, önerilen tıbbi girişimler ve her bir girişimin potansiyel risk veya yararları, önerilen girişimlerin alternatifleri, tedavisiz kalmanın sonucu konularında bilgilendirilerek tıbbi müdahaleye serbestçe karar vermesini sağlamaktır. Hastalar bu konularda sözlü ya da yazılı olarak bilgilendirilebilir. Önemli olan hastanın anlayacağı şekilde bilgilendirilmesidir. Bu nedenle aydınlatma tereddüt ve şüpheye yer vermeyecek şekilde ve hastanın anlayacağı bir dilde yapılmalıdır. Örneğin aydınlatmada hastanın anlamadığı bir dildeki terimler kullanılmamalıdır. ‘‘Aydınlatmanın Doğrudan Hastaya Yapılması Gerekir’’ Aydınlatma sırasında ya da sonrasında hasta, anlamadığı, tereddütte veya şüphede kaldığı konular ile ilgili bilgi isteyebilir.Hastanın aydınlatılması girişimden makul bir süre önce ve makul bir sürede yapılmalıdır. Örneğin acil bir durum söz konusu değilse, cerrahi girişimle ilgili bilgiler hastanın uygun bir karar alabilmesine yetecek ve hastaya düşünme fırsatı bırakacak bir süre önce yapılmalıdır. Hastanın yerine başkasının bilgilendirilmesi hastanın isteği dışında yapılamaz. Kanserle yaşayan bireylere tıbbi girişimlerin zararları veya olası

zararları hakkında yeterli bilgilendirme yapılmaması kanserle yaşayan bireylerin cinsel sağlık ve üreme hakları ile ilgili önemli hak ihlallerine uğranmalarına neden olabilecektir. ‘‘Hastanın kullanacağı ilaçlar konusunda bilgilendirilmesi de kanserle yaşayan bireyler açısından önemlidir.’’ Uzun süre ilaç kullanması gereken kanserle yaşayan bireylerin ilaçların yaşamlarına getireceği etkiler hakkında bilgilendirilmesi sağlıklı yaşamları açısından gereklidir. ‘‘ Hastanın girişimler konusunda bilgilendirilmesi, yaşamına uygun seçimler yapmasını da sağlayacaktır. ’’ Hastanın seçim yapabilecek, karar verebilecek bir bilgi ile donatılmasından sonra tıbbi girişime karar vermesi beden bütünlüğü ve geleceğini belirleme hakkı açısından önem taşıdığı kadar yaşam şekline göre daha az zarar göreceği veya daha çok yararlanabileceği tıbbi girişimi seçme olanağı da sağlayacaktır. Örneğin hastaya verilecek tedavinin ya da yapılacak cerrahi girişimin hastanın üreme yeteneğini fonksiyonlarına zarar vereceği ya da zarar verme olasıl

fonksiyonlarında zarar oluşacağı ya da oluşma olasılığının olduğu konusunda bilgilendirilirse gelecekte çocuk sahibi olma isteklerine uygun olarak yasaların kendilerine tanıdığı hakları kullanabilirler. ÖZEL DURUMLAR... Ülkemizde üreme hücrelerinin ve gonad dokularının saklanması yasak olsa da bu konuda kanserle yaşayan bireylerin de dâhil olduğu bazı hasta gruplarına ayrıcalık tanınmıştır. Buna göre; erkeklerde cerrahi yöntemlerle sperm elde edilmesi halinde, kemoterapi ve radyoterapi gibi gonad hücrelerine zarar veren tedaviler öncesinde, üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak olan ameliyatlar (testislerin alınması vb.) öncesinde, çok az sayıda sperm olması (kriptozoospermi) durumunda; kadınlarda kemoterapi ve radyoterapi gibi gonad hücrelerine zarar veren tedaviler öncesinde, üreme fonksiyonlarının kaybedilmesine yol açacak olan ameliyatlar (yumurtalıkların alınması gibi operasyonlar) öncesinde, üreme hücreleri ve gonad dokuları, bu materyallerin güvenliği açısından verici adaya ait DNA analizi ile birlikte saklanabilecektir .

lığının bulunduğu durumlarda hastaya bilgi verilmesi halinde hasta kendisine tanınan haklardan yararlanma imkânına sahip olacaktır. Kanser tanısı almış olan ya da erkek kendilerine gerçekleştirilecek tıbbi girişimler sonucunda üreme PS / MART - NİSAN 2018 43


ONKOLOJİ/REHABİLİTASYON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KANSER REHABİLİTASYONUNA BAŞLAMAK İÇİN HİÇBİR ZAMAN GEÇ DEĞİLDİR Kanserin önlenmesi, tedavisi, rehabilitasyon yaklaşımları ve sağ kalımın artırılması yönüyle ülkemizde ve dünyada önemli araştırmalar yürütülmektedir. Kanser tanısı alan hastaların % 50’sinden fazlasının 5 yıl ve daha fazla yaşam süresine sahip oldukları görülmektedir.

Kanserde tıbbi tedavilerin başarısı son yıllarda büyük gelişme göstermiştir. Fakat sağ kalanlarda, hastalığın kendisine ve uygulanan tedavilere bağlı pek çok problem meydana gelmektedir. Uygulanan kemoterapi, radyoterapi veya cerrahiye yada kanserin tipine bağlı olarak komplikasyon oranları değişmektedir ve sonuçta aktivite, katılım ve yaşam kalitesi olumsuz yönde etkilenmektedir. Günümüzde fizyoterapistler kanser hastalarının rehabilitasyon ihtiyaçlarına yönelik uyguladıkları yaklaşımları; kanserin türüne, uygulanan tedavilere, kanserin evresine, oluşan yan etkilere bağlı planlamakta ve protokoller geliştirmektedir. Türkiye Fizyoterapistler Derneği Başkanı Prof. Dr. Tülin Düger son yıllarda kanser tedavisinde önemi bir yer tutan Kanser rehabilitasyonu hakkında bilgi verdi. Kanser rehabilitasyonu, kanserli bireye hastalığın ve tedavinin neden olduğu sınırlar içinde fiziksel, sosyal,

44 PS / MART - NİSAN 2018

psikolojik ve mesleki fonksiyonları en üst seviyede tutmak için yapılan yardımlardır. Kanser rehabilitasyonunda fizyoterapistler, tanı konduğu andan itibaren cerrahi yaklaşımlar, radyoterapi ve kemoterapi uygulamaları, kemik iliği nakli gibi tüm tedavi yöntemleri boyunca ve sonrasında etkin rol alırlar. Tedaviler sırasında ve sonrasında tedaviye bağlı toksisiteleri (yan etkileri) azaltmak, takip döneminde ise nüksleri önlemek için başta egzersiz yaklaşımları olmak üzere tüm fizyoterapi ve rehabilitasyon yaklaşımlarından yararlanır, hastanın klinik durumunu yakından takip ederek günlük tedavi planı oluştururlar. Tanının konduğu, fakat tedavilerin henüz başlamadığı tedavi öncesi dönemde tüm vücut sistemlerini değerlendirerek başlangıç fonksiyonel düzeyini belirler, genel durumu koruma ve fizyoterapi rehabilitasyon programı hakkında hasta ve yakınlarını bilgilendirir. Kanser tedavilerine bağlı oluşacak etkiler hakkında eğitim verir.


ONKOLOJİ / REHABİLİTASYON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘TEDAVİ SÜRECİ YAŞAM KALİTESİNİ BOZUYOR’’ Kanser tedavilerinin başladığı ve devam ettiği, hastada yan etkilerin görülmeye başladığı aktif bakım döneminde, özellikle radyoterapi veya kemoterapi alan hastalarda tüm sistemler değerlendirilir. Yorgunluk, ağrı ve bunlara bağlı endurans kaybı en sık görülen toksisitelerdir, bu nedenle değerlendirilmesi ve fizyoterapist tarafından takibi oldukça önemlidir. Hastalığı remisyonda tutmak için uzun süreli alınan radyoterapi, kemoterapi yada antineoplastik tedavilerin uygulandığı bakım koruma döneminde, yan etkilerin neden olduğu durumlar fizyoterapist tarafından değerlendirilir ve tedavi programında genel durum, kas zayıflığı ve postür bozuklukları gibi spesifik şikayetler üzerine yoğunlaşılır. Bütün kanser tedavilerinin tamamlandığı sağkalım/remisyon döneminde, alınan tedavilerin etkileri nedeniyle oluşan kas iskelet sistemi sorunları, duyu-algı-kognitif sorunlar dikkatli olarak ortaya konmalıdır. Tedavi spesifik ihtiyaçlara odaklanır; genellikle kas kuvvet kaybı, zayıf postür, enduransta azalma en sık karşılaşılan şikayetlerdir. Kanser hastalarının palyatif tedavi aldıkları dönemde ise, hastanın vücut yapı ve fonksiyonlarındaki limitasyonlar ve aktivite limitasyonları üzerine odaklanmalıdır. Düzeltilebilir yada geliştirilebilir alanlar, hasta ve bakım verenin yaşam kalitesi değerlendirilerek, kas kuvvetini en üst seviyeye çıkarmak hedeflenir, günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirmede yardımcı ekipman ihtiyaçları belirlenerek eğitim verilir. Ayrıca lokomotor becerilerin emniyetli bir şekilde gerçekleştirilmesi sağlanmalıdır.

Öncelikli amaç; Tedavilere bağlı oluşan komplikasyonları en aza indirmek, tedavilerin etkinliğini artırmak ve maksimum bağımsızlık ve fonksiyonu sağlamak. Bunlar sağ kalımı artırmak için önemlidir. Kanserde, fonksiyonel mobilitede problemler ortaya çıkmakta ve bunlara bağlı olarak kişiler inaktif hale gelmektedir. Bu sorunlara yardımcı olmak için Fizyoterapistler;

.İmmobilizasyonu önlemek, .Motor etkilenimi azaltmak, .Sekonder komplikasyonları önlemek, .Kompansatuar stratejilerin eğitimini

sağlamak, .Anormal hareket paternlerinin kullanımını önlemek, .Uygun ortez ve protez gibi yardımcı olmaktadır. Tıbbi tedavideki ilerlemelere rağmen, kanser tedavisi gören bireyler genellikle tedaviler sırasında ve sonrasında ciddi fiziksel kısıtlamalarla karşı karşıya kalırlar. Bu kısıtlamalar, sıklıkla kanserle ilişkili yorgunluk, ağrı, periferal nöropati, lenfödem, dekondüsyon ve inkontinans gibi daha birçok durumu kapsar.

‘‘ FİZYOTERAPİST,

REHABİLİTASYON ODAKLI, BİREYSELLEŞTİRİLMİŞ BİR DEĞERLENDİRME İLE BU KISITLAMALARA YÖNELİK UYGULAMALAR YAPAR.’’ Kanserle İlişkili Yorgunluk: Kişiye uygun planlanmış aerobik egzersiz ve kuvvet eğitiminin tıbbi kanser tedavileri sırasında ve sonrasında kansere bağlı yorgunluğun etkilerini azalttığı bilinmektedir.

Prof.Dr. Tülin Düger

Türkiye Fizyoterapistler Derneği Başkanı

Ağrı: Kanser tedavisinden sonra ağrı şiddetini ve sıklığını azaltmada yumuşak doku mobilizasyonu, terapötik masaj, terapötik germe ve kuvvetlendirme gibi tedavi stratejileri kullanılır. Periferal Nöropati: Kanser ile, ağrı, uyuşma ve karıncalanma şeklinde görülebilen anormal sinir fonksiyonları, periferal nöropatigörülebilir. Fizyoterapi, sinir fonksiyonlarını iyileştirmeye veya sinir fonksiyon bozukluğunu gidermede yardımcı olabilir. Lenf Ödem: Manuel lenf drenajı, eklem hareket açıklığı egzersizleri, aerobik egzersiz ve lenfatik bandaj ile gerçekleştirilir. Dekondüsyon: Aktiviteler ve kardiyovasküler fonksiyon için enduransınyeniden kazandırılması kanser tedavisi sırasında ve sonrasında zor olabilir. Kardiyovasküler endurans eğitimi ve uygun monitörizasyon kullanılabilir. İnkontinans: Prostat, mesane veya over kanserlerinde inkontinans yaygındır. Pelvik tabanın egzersizleri ile bu durum düzeltilebilir. Çağımızın en önemli hastalığı ve tüm dünyada önlenmesi ve erken tanıya yönelik çalışmaların yoğun biçimde devam ettiği kanser, fizyoterapistleringün geçtikçe alanda etkin rol almaları ile önleme, tedavi ve sağ kalım dönemlerinde daha başarılı sonuçlara ulaşacaktır.

PS / MART - NİSAN 2018 45


ONKOLOJİ / BESLENME

Prof. Dr. Canfeza Sezgin İç hastalıkları Tıbbi Onkoloji Uzmanı

Günümüzde kanserin görülme sıklığı yanı sıra erken tanı tarama testleri ile küratif tedavi sonrası iyileşen hastaların artması uzun süre takip ve izlem gerektiren büyük bir topluluğun oluşmasına neden olmaktadır. Genelde hastaların iyileşmesi veya uzun süre yaşaması tıbbi tedavinin başarısı olarak görülmektedir. Fakat nükslerin görülmesi, tıbbi tedavilere bağlı komplikasyonların görülmesi, uzun süreli takipte ikincil kanserlerin ortaya çıkması çözülmesi gereken ciddi sorunları oluşturmaktadır. Özellikle kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, osteoporoz veya obesite gibi tedavi ile ilişkili komplikasyonlar sık görülen tedavi komplikasyonlarıdır.

46 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KANSER TEDAVİSİNDE BESLENME VE FİZİKSEL AKTiViTE TEDAVİNİN ÖNEMLİ BİR PARÇASI Kanser tedavisi esnasında beslenme durumu, kanserin prognozunu ve progresyonunu etkilemektedir. Hastaların tedavi esnasında bireysel ihtiyaçları ve özellikleri göz önüne alınarak beslenmenin planlanması tedavinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Sağkalan kanserlilerde beslenme tavsiyeleri ile ilgili kılavuzlar ilk olarak 2003 yılında American Cancer Society (ACS) oluşturulmuştur. 2007 yılında American Institute for Cancer Research (AICR) ve World Cancer Research Fund (WCRF) ortaklığında kanserden korunmada tavsiye edilen beslenme kılavuzu sağkalan kanser hastalarına yapılacak önerileri de içerecek şekilde genişletilmiştir.

ACS KILAVUZU ÖNERİLERİ 1. Hayat boyunca sağlıklı kilonun idamesi • Fiziksel aktivite ile kalori alımının dengelenmesi • Hayat boyu aşırı kilo alımından sakınılması • Aşırı kilo varsa sağlıklı kiloya inilmesinin başarılması 2. Fiziksel olarak aktif yaşam tarzının benimsenmesi • Erişkinler: haftada en az 5 gün, günde yarım saat orta şiddette fiziksel aktivitede bulunulması. 45-60 dakikalık sürekli egzersiz tercih edilmektedir. • Çocuk ve gençler: haftada en az 5 gü, günde 60 dakika orta şiddette fiziksel aktivitede bulunulması


ONKOLOJİ/BESLENME

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ Egzersiz kanser riskini azaltmakla kalmaz yaşam kalitesinin arttırılmasında önemli rol oynar’’ 3. Ağırlıklı olarak bitkisel kökenli besinlerin olduğu sağlıklı diyetle beslenmek • Sağlıklı kiloda kalmayı sağlayacak miktarda gıda ve içeceklerin tercih edilmesi • Her gün çeşitli sebze ve meyvelerden oluşan en az 5 porsiyon tüketilmesi • İşlenmiş ve kırmızı et tüketiminin kısıtlanması 4. Alkol tüketiliyorsa tüketimin kısıtlanması • Günde kadınların bir, erkeklerin ise iki standart kadehten fazla alkol tüketmemesi.

AICR VE WCRF KILAVUZLARI 1. Vücut yağ oranı: vücut ağırlığı normal sınırlar içinde mümkün olduğunca yağsız olmalı. 2. Fiziksel aktivite: günlük hayatın bir parçası olarak fiziksel olarak aktif olunmalı. 3. Kilo alımına neden olan gıda ve içecekler: yoğun enerji içeren gıdalar kısıtlanmalı. Şekerli içeceklerden kaçınılmalı. 4. Bitkisel gıdalar: daha çok bitkisel gıdalar tüketilmeli. 5. Hayvansal gıdalar: kırmızı et tüketimi azaltılmalı, işlenmiş et ürünlerinden sakınılmalı. 6. Alkollü içecekler: alkollü içecekler kısıtlanmalı. 7. Koruyuculu, işlenmiş, hazır gıdalar: tuz kullanımı kısıtlanmalı. 8. Besin takviyeleri: besinsel ihtiyaçlar gıdalarla karşılanmalı. 9. Sağ kalan kanser hastaları: kanserden korunma için önerilen tavsiyeleri uyulmalı.

BESLENME ÇEŞİTLERİ GIDA SEÇİMİ Genel beslenme planı içinde gıdaların seçimi ve miktarları sağkalan kanser hastaları için önemlidir. Bu kişilerde ikincil kanserler ve kalp-damar hastalığı riski artmıştır. Kılavuzlar sebze, meyve ve tam tahıllı besinler gibi işlenmemiş bitkisel gıdaların arttırılması yanısıra tuz, yağ, kırmızı et ve işlenmiş kırmızı et ürünlerinin kısıtlanmasını önermektedir. Kalp damar hastalığı, diyabet ve hipertansiyon için önerilen beslenme tavsiyeleri kanserden korunma için yapılan önerilere benzer. Kolorektal kanser ile ilişkili yapılan gözlemsel çalışmalar batı tipi beslenme ile (et, işlenmiş tahıl, yağlı süt ürünleri ve tatlı içeren) karşılaştırıldığında Akdeniz tipi beslenmenin (sebze, tam tahıl, balık, kuruyemiş, meyve ve az yağlı süt ürünleri içeren) nüks ve ölüm riskini azaltırken, iyileşme şansını arttırdığını göstermiştir. Meme ve prostat kanserli sağ kalanlarda yaşam süresince beslenme kalitesi fiziksel kapasite ve yaşam kalitesi üzerine pozitif etki gösterdiği saptanmıştır. Yeterli miktarda protein alımı, gerek tedavi süresince gerekse tedavi sonrası dönemde önemlidir. Aşırı kalori alımını engellemek ve kardivasküler koruyuculuğu sağlamak için doymuş yaş tüketimi azaltılmalıdır. Yağsız et, kümes hayvanları, balık, yağı azaltılmış sut ürünleri, kuruyemiş ve bakliyat tüketimi önerilmektedir.

sinde önemli rolleri olması nedeni ile bu konu tartışmalıdır. Bununla birlikte yağ içeriği yüksek gıdaların kalori yükünün fazla olması, bunun da kilo kontrolünü zorlaştırabileceği unutulmamalıdır. Kalori içeriği düşük olmamakla birlikte tercih edilmesi tavsiye edilen sağlıklı yağlar tekli veya çoklu doymamış yağlardır (bitkisel ve sıvı yağlar). Hayvansal ve katı yağlar doymuş yağlar olup kısıtlanmalıdır. Trans yağlar ise mümkün olduğunca tüketilmemelidir. Kolorektal kanser ve sindirim sistemi kanserleri başta olmak üzere bazı kanserlerden korunmada kırmızı et, işlenmiş kırmızı et ve tuz tüketiminin kısıtlanması tavsiye edilmektedir. Bal, kahverengi veya beyaz şeker, fruktoz bazlı şekerleri içeren basit şekerlerin tüketimi doğrudan kanser riskinin artması veya ilerlemesi ile ilişkilendirilememektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalar şeker tüketimi artışıyla kalori alımının fazlalaşması obezite, tip 2 diyabet gibi kanser riskini arttıran sağlık sorunlarına neden olmaktadır. İnvivo hayvan çalışmalarında şeker tüketiminin kanserin metastaz sürecini hızlandırdığı gösterilmiştir. Safra kesesi ve karaciğer kanserinin basit şeker tüketimi ile ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca yüksek glisemik indekse veya total karbonhidrat tüketilmesi III. evre rezeke kolorektal kanserlerde nüks, progresyon ve ölüm riskini arttırmaktadır. Bu konuda tartışma olsa da basit şeker tüketiminin gereksiz kaloriye ve sağlık sorunlarına neden olacağı tartışmasızdır.

Yağın azaltılması tavsiye edilmekle birlikte yağların enerji ihtiyacının karşılanması ve vücutta fonksiyonların idamePS / MART - NİSAN 2018 47


SEKTÖR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“ En önemli hedefimiz,

yenilikçi ilaçlarımızla hastaların ihtiyaçlarını karşılamak.” Dr. Avinash Potnis Novartis İlaç Divizyonu Genel Müdürü

İnsanların yaşam kalitesini artırmaya ve ömürlerini uzatmaya yardımcı olacak yeni yollar keşfetmek misyonuyla çalışmalarına devam eden Novartis Grup, 60 yılı aşkın süredir Türkiye’de ilaç sektörünün lider firmalarından biri olarak faaliyet gösteriyor. Eylül 2017 itibariyle Novartis Türkiye İlaç Divizyonu Genel Müdürlüğü görevine atanan Dr. Avinash Potnis, sağlık basınının temsilcileri ile biraraya geldiği toplantıda, 2017 yılını değerlendirirken, 2018 yılı için hedeflerini paylaştı. “2017 Novartis İlaç Divizyonu için başarılı bir yıl oldu, 2018 için heyecanlıyız” Novartis İlaç Divizyonu olarak 2017 yılını hem globalde hem de Türkiye’de çok başarılı bir şekilde tamamladıklarını ifade eden Potnis, Novartis Grup olarak Türkiye’de en büyük ilaç şirketi konumunda olduklarının altını çizdi. AR-GE çalışmaları hakkında bilgi veren Potnis, Novartis İlaç Divizyonu’’ın globalde ve Türkiye’de AR-GE konusunda da lider olduğunu ve Novartis olarak tüm dünyada AR-GE çalışmalarına 9 milyar dolar harcadıklarını; bu rakamın toplam gelirin %19’una denk geldiğini kaydetti. 2017 yılında Türkiye’de, 114 klinik çalışmayla Novartis İlaç’ın liderliğini pekiştirdiğini paylaştı. “Türkiye çok değerli bir pazar” Türkiye’nin, sigorta kapsamının neredeyse tüm vatandaşları temsil etmesi sebebiyle örnek ülkelerden biri olduğunu belirten Dr. Avinash Potnis, bu duru48 PS / MART - NİSAN 2018

mun yabancı yatırımcılar için ilgi çekici olduğunu ve gelecekte de ilgi çekmeye devam edeceğini belirtti. Potnis; “Novartis olarak, geniş bir hasta grubuna hitap edebilmek adına, hastalara en çok fayda sağlayabilecek stratejik ürünleri Türkiye’ye getiriyoruz. Hastaların ömürlerini uzatmanın yanı sıra, yaşam kalitelerinin de yüksek olması çok önemli. Biz tam da bunu sağlamak için çalışıyoruz.“ dedi. “2018’de en önemli hedefimiz, yenilikçi ilaçlarımızla hastaların ihtiyaçlarını karşılamak” Önümüzdeki yıllarda özellikle beş terapötik alana odaklandıklarını ve bu alanlardaki çalışmalarıyla ilgili bilgi veren Potnis; hastaların ilaca olan erişimi ve hayat standartlarının iyileşmesi için önemli adımlar attıklarını belirtti. Novartis’in özellikle hastaların şu ana kadar karşılanmamış ihtiyaçlarına odaklanmayı tercih ettiklerinin ve hastalıkları nedeniyle sosyal hayatlarını yaşayamayan kişiler için yenilikçi ilaçlarla yaratabilecekleri değişim ve fayda için çok heyecanlı olduğunu ifade etti. “Globalden başlayan mükemmelliyetçi şirket kültürü ile yolumuza devam ediyoruz.” Novartis’in global vizyonunu Türkiye’ye yansıtmaya devam edeceklerini belirten Potnis, bu vizyonun önceliklerini; çalışanlarının içindeki potansiyeli açığa çıkarmak, dönüşümü sağlayacak yenilikçiliğin devamı, uygulamada mükemmellik, dijitalleşme, ve toplumdan aldıklarının daha fazlasını topluma geri vermek.

“Hayata değer katan projeler hem hastaları hem çalışanlarımızı mutlu ediyor” “2017’de, pek çok hastalık konusunda, ilgili derneklerle işbirliği ile başarılı farkındalık projelerine imza attık. Türk Kardiyoloji Derneği işbirliği ile kalp yetersizliği konusunda değerli sanatçı Rasim Öztekin’le hayata geçen ‘Hayatı Seviyorum, Kalbimi Dinliyorum’ projesi, Türk Oftalmoloji Derneği işbirliği ile oftalmoloji alanında görmenin önemine ve erken tedaviye vurgu yapan ‘Senede Bir Gün’, Organ Bağışı Koordinatörleri Derneği ile organ bağışı alanında ‘İzin Ver Hayat Ver’ ve Akciğer Hastalıkları Dayanışma Derneği işbirliği ile solunum alanında ‘Nefesine Ses Ver’ gibi farkındalık projeleriyle birçok insana dokunduk ve en önemlisi de onların hastalıklarını anlamalarına yardımcı olduk.” “En güçlü yanımız, çalışanlarımız” Potnis, İK alanında hayata geçirdikleri önemli proje ve uygulamalarla da, AON ödüllerinde ‘En İyi İşveren’, Capital’in ‘Türkiye’nin En İyi Şirketleri’ araştırmasında ‘Türkiye’nin En İyi İlaç Şirketi’, 2017’de Great Place to Work’te “Kadın İstihdamında Sürdürülebilirlik”, “İş Yaşam Dengesi” ödüllerine sahip olduklarını ve çok yakın bir zamanda Top Employer Enstitüsü tarafından Novartis İlaç olarak hem Türkiye’de hem de Avrupa’da ‘En İyi İşveren’ ödüllerine layık görüldüklerini dile getirdi.


KURUMSAL SOSYAL SORUMLULUK

‘‘KANSER HASTALARINA BAZI SORULAR SORDUK’’ Sağlıklı bir psikoloji ve anlayışlı bir sosyal çevrenin kanser tedavisindeki olumlu etkisinden yola çıkan Novartis Onkoloji’nin, Europa Donna ve MetAmazon Derneği işbirlikleri ile hayata geçirilen “Kansere Karşı 1’İz” adlı farkındalık kampanyası, 2017 yılı içerisinde Türkiye genelinde toplam 53 milyon insanın kanser tedavisi sürecinde psikolojik desteğin önemi hakkında bilgilenmesini sağladı. Novartis Türkiye “Kansere Karşı 1’İz” projesi kapsamında kanser hastalarının ve hasta yakınlarının en çok desteğe ihtiyaç duydukları konu başlıklarını dernekler aracılığıyla topladı. Gelen sorular derlenerek; onkoloji alanında uzman bir psikolog aracılığıyla kanser tedavisi ve sonrasındaki psikolojik süreç hakkında önemli bilgiler verilen videolar hazırlandı ve Novartis Türkiye Youtube kanalında yayınlandı. “Kansere Karşı 1’İz kanalının psikolojik desteğe erişimi sınırlı olan ya da olmayan hastalar ve hasta yakınları için rehber niteliğinde olduğunu ümit ediyoruz.” Novartis Onkoloji Türkiye Genel Müdürü Pınar Üstündağ;‘‘Türkiye’de Onkoloji alanında bugüne dek iletişimi yapılmamış bir alanı sahiplendiklerine dikkat çekti. “Kansere Karşı 1’İz Türkiye’de onkoloji alanındaki bugüne kadarki en

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

yüksek erişimli farkındalık kampanyası. Bu kampanyanın psikolojik desteğe erişimi olmayan hastalar ve hasta yakınları için rehber niteliğinde olmaya devam edeceğini ümit ediyoruz. Bu noktada özellikle belirtmek isterim ki; bizler Novartis Onkoloji olarak kanser ve ilişkili hastalıkları olan hastaların hayatlarını değiştirmeye ve iyileştirmeye yardımcı olabilmek için yenilikçi ilaçlar keşfetmeye devam ederken, projelerimizle hastaların ihtiyaç duyduğu desteği sağlamak için bütün paydaşlarla iş birliği içinde olmayı da sürdüreceğiz.” Novartis Türkiye Youtube kanalındaki hasta ve hasta yakınlarınca belirlenen konu başlıkları ve en çok merak edilen sorular Hastalar tarafından: • Kanser tanısı ilk duyulduğunda yaşanan çaresizlik duygusu ile nasıl başa çıkılır? • Kansere yakalandığını öğrenen hastaların psikolojisi nasıldır? • Kanser tanısı almış bir kişinin psikolojisi zaman içinde hangi süreçlerden geçiyor? • Kanser hastalığı sürecinde “Neden ben?” sorusunun cevabı var mı? • Kanser hastasının mutlaka bir psikolog ile görüşmesi gerekir mi? • Hasta gruplarına katılmak hastanın psikolojisini nasıl etkiler? • Hastalık sürecinde endişelerle başa çıkabilmenin yolları nelerdir? • Kanser tanısı almış hastanın depresyonda olup olmadığı nasıl anlaşılır? • Hasta, hastalığını iş yerindeki arkadaşları ve amirleriyle paylaşmalı mı?

Pınar Üstündağ Novartis Onkoloji Türkiye Genel Müdürü

Hasta yakını tarafından: • Kanser tanısı alan yakınlara nasıl davranmalı? • Kanser hastasını yaşamın içinde tutmak için hasta yakınları ne yapmalı? • Hasta yakınları kanserle nasıl başa çıkmalı? • Kanser deneyimi yaşayan bir kişiye eşi nasıl davranmalı? • Kanser tanısı hastanın çocuklarıyla paylaşılmalı mı? Nasıl paylaşılmalı? • Kanser hastasının çocuklarına yaklaşımda dikkat edilmesi gerekenler nelerdir? • Kardeşi kanser olan bir çocuğa nasıl davranmalı?

Novartis Türkiye Youtube kanalında Kansere Karşı 1’iz .

PS / MART - NİSAN 2018 49


GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Ramazan Kutlu - Prof. Dr. M. Halil Öztürk - Prof. Dr. Fahrettin Küçükay

GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ BİR ÇOK HASTALIĞIN TEDAVİSİNDE ETKİN ROL OYNUYOR Girişimsel Radyoloji; hastalıklara teşhis koymak veya tedavi etmek için görüntüleme cihazları eşliğinde icra edilen minimal invazif işlemlerdir. Bir diğer ifade ile görüntüleme cihazları eşliğinde gerçekleştirilen kapalı ameliyatlardır. Girişimsel radyoloji’de yapılmakta olan operasyonlar, “damar (vasküler) tedavileri” ve “damar dışı (nonvasküler) tedaviler” olarak iki büyük gruba ayrılmaktadır. Girişimsel Radyoloji’nin ilgilendiği damar tedavileri, kalp damarları dışındaki tüm damarları kapsar. Bu tedaviler, daralmış veya tıkalı damarların açılması ya da hastalıklı damarların kapatılması şeklinde olabilir. Birden fazla görüntüleme cihazını etkin bir şekilde kullanabilmek, girişimsel radyologları bu işlemleri yapan diğer branş hekimlerinden ayıran en önemli fark. Damar tedavilerine ultrasonun dahil edilmesi de işlem başarısını belirgin şekilde artırmaktadır. Türk Girişimsel Radyoloji Derneği (TGRD) tarafından düzenlenen “13. Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısı” 22-25 Mart 2018 tarihleri arasında Belek-Antalya’da gerçekleştirildi. 450’yi aşkın katı50 PS / MART - NİSAN 2018

lımcının takip ettiği toplantıda, girişimsel radyolojideki bilimsel son gelişmeler ve güncel uygulamalar uluslararası bilim insanlarının katılımıyla tartışıldı ve karşılaşılan sorunlara çözümler üretildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan TGRD ve Kongre Başkanı Prof. Dr. M. Halil Öztürk, Kongre Bilimsel Kurul Başkanı Prof. Dr. Ramazan Kutlu ve Kongre Bilimsel Kurul Üyesi Prof. Dr. Fahrettin Küçükay Girişimsel Radyolojide güncel durum ve öne çıkan yeni tedavi alanları hakkında bilgiler aktardı. ‘‘ULUSLARARASI BAŞARILARIMIZ ANA BİLİM DALI OLARAK ARTIK TANINMAMIZI GEREKTİRİYOR’’ TGRD Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. M. Halil Öztürk derneğin eğitim çalışmalarına değinerek; ‘‘Şunu gururla söyleyebilirim; Türk Girişimsel Radyologları dünyada lider konumdadır. Bir çok işlemi dünya ile aynı anda yaptık, birçoğunu da öğrettik. Lider durumumuz kaybetmememiz adına en kısa zamanda anabilim dalı olarak tanınmamız hem genç radyologların yetilşmesi hem de

hastalarımızın bize doğrudan ulaşılması açısından, mahduriyet yaşamaması adına da önemlidir.. ‘‘DERNEK OLARAK EĞİTİME ÖNEM VERİYORUZ’’ Girişimsel Radyoloji eğitimi, radyoloji uzmanlık eğitimi sırasında başlamakla birlikte, daha sonra kazanılan ilave eğitimlerle devam etmektedir. Bu konuda derneğimiz önemli bir misyon üstlenmiştir. Resmi olarak görülmese de düzenlediği eğitim toplantıları ve kurslar ile Girişimsel Radyoloji’ye ilgi duyan Radyoloji uzmanı genç hekimlerin iyi bir Girişimsel Radyolog olmasına uğraş vermektedir. Bu eğitimler sonrası yapılan sınavları başarı ile geçen hekimlere, diğer bazı kriterleri de sağlaması koşulu ile Girişimsel Radyoloji’deki yetkinliği gösteren “Türk Girişimsel Radyoloji Diploması” vermektedir. Bu belge, Avrupa Girişimsel Radyoloji Derneği (CIRSE, Cardiovascular and Interventional Radiological Society of Europe) tarafından da tanınmaktadır. Ümit ederiz ki uluslararası kuruluşlarca tanınmış olan bu diploma ülkemizde de kabul görürür.


GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İNME TEDAVİSİNDE

GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

ZAMANA KARŞI YARIŞ Prof. Dr. M. Halil Öztürk TGRD Yönetim Kurulu Başkanı KTÜ Tıp Fakültesi Radyoloji AD Eskiden inme geçiren hastalara yapılabilecek müdahaleler çok sınırlı idi ve hastaların çoğu inme sonrası ya ölmekte ya da hayatına engelli olarak devam etmek zorunda kalmakta idi. Ancak, tıptaki ve Girişimsel Radyoloji’deki gelişmeler sayesinde, zamanında yapılan müdahale sayesinde, bunları önlemek mümkün olabilmektedir. Beyne giden pıhtı, Girişimsel Radyoloji operasyonu ile eritilebilmekte veya çıkarılabilmektedir. Gelişmiş ülkelerde, yapılan istatistiklere göre, inmeye damar içi (endovasküler) tedavi yapan hekimler %60 civarında girişimsel radyologlar olup, en başarılı tedaviler yine girişimsel radyologlarca uygulanmaktadır. Dolayısıyla, inme hastalarına müdahale ekibin içinde girişimsel radyologlar mutlaka bulunmalıdır. Riskler! Aşırı kilo (obezite), sedanter ve hareketsiz yaşam, hipertansiyon, kalp ritim bozukluğu, diyabet, sigara kullanımı, kolesterol yüksekliği damar duvarında bozukluklara, kalınlaşmalara, elastikiyetinin bozulması, plakların oluşmasına neden oluyor. Bunlar da inme gelişimi için zemin hazırlamaktadır ve risk yaşla birlikte belirgin olarak artmaktadır. Acil inme tedavisi nasıl yapılır? Geçici iskemik atak geçiren hastalarda kalıcı hasar oluşturabilecek felç atağının önlenmesi için hastaya özel koruyucu tedbir ve tedaviler başlıyoruz. Öncelikle hastanın iskemik atak geçirmesine neden olan hastalığını tespit etmek için bir takım incelemeler (Doppler USG, BT Anjiyografi, MR anjiyografi, EKO, Holter)

yapıp tanıyı koymamız gerekiyor. Bu arada kan basıncı kontrolü, kolesterol ve lipid düşürücü ilaçlar, kan şekerinin normal aralıklarda tutulması, sigaranın bırakılması, yaşam tarzının değiştirilmesi hedefleniyor. Gerek halinde kan sulandırıcı ilaçlar da tedaviye ekleniyor.

lı olmaz ise bir kaç kez tekrar edilerek damardaki pıhtı çıkarılması sağlanır. Bu yöntemle tam açıklık sağlanamadığı ve/ veya tıkanıklığın altta yatan bir darlığa bağlı olduğu durumlarda stentin kalıcı olarak yerleştirilerek tam açıklığın sağlanması gerekebilir.

Araştırmalar sonucunda geçici iskemik atağın, şah damarında ya da beyine giden ana damarlardan birinde var olan darlığa bağlı olduğunu tespit edersek, bu darlığı girişimsel olarak stentleme yöntemi ile tedavi ederek hastanın gelecekte inme geçirmesini önleyebiliyoruz.

İnme tedavisinde girişimsel radyolojinin önemi nedir?

İlk 4-6 saat içinde müdahale edilmeli İnme geçirdiği anlaşılan, hızlıca muayene ve görüntüleme yöntemleri ile tanısı konan bir hastanın tedavisine ivedilikle başlanmalıdır. Hastanın şikayetleri başladıktan sonraki ilk 4-6 saat, beyin dokusunun kalıcı hasara uğramadan tedavinin yapılabilmesi için çok değerlidir. Bu zaman aralığında donanımlı bir inme merkezine getirilerek tanı alan hasta, pıhtı eritici ilaç uygulaması ve/veya girişimsel olarak tıkanan damar içindeki pıhtının çıkarılması yolu ile tedavi edilir. Mekanik trombektomi nasıl yapılır? Tercihen genel anestezi altında çoğunlukla kasıktan, ince iğne ile girip ince kateter ile tıkalı olan damara kontrast maddeler verilerek ulaşılır. Damarı tıkayan pıhtının yeri tam olarak belirlendikten sonra bu işlem için geliştirilmiş oldukça beyin damarları için özel olarak üretilmiş stentler uygun teknikle pıhtı içine yerleştirilip pıhtının stent içine oturması beklenir. Bekleme süresi dolduktan sonra pıhtıyı içine almış stent çekilerek damarın kısmen ya da tamemen açılması sağlanır. Bu işlem ilk seferde başarı-

Avrupa inme organizasyonu (ESO), büyük damarları tıkayan pıhtı olması halinde ve damardan pıhtı eritici ilaçları kullanmaya uygun olmayan hastalarda ilk sıra tedavisi olarak mekanik trombektomiyi (anjiyografik girişim yolu ile pıhtı çıkarma işlemi) işaret etmektedir. Son birkaç yılda kullanılan pıhtı çıkarıcı cihazların teknolojisinin de ilerlemesiyle yapılan büyük çalışmaların sonuçları da uygun hastalara uygulandığı taktirde sonuçların çok başarılı olduğu yönündedir. Mekanik trombektomi; ülkemizde 90’lı yıllardan itibaren, özelleşmiş belli başlı merkezlerde ve bu konuda tecrübeli, eğitimini almış Girişimsel Radyoloji ekipleri tarafından başarı ile yapılmaktadır. İnme hastasında, radyolojik görüntüleme yöntemleri ile damar tıkanıklığının kesin tanısını koyan, mekanik trombektominin endikasyonunu ve zamanlamasını belirleyen ve endikasyon halinde pıhtı çıkarma işlemini gerçekleştiren bölüm olarak girişimsel radyoloji inme tedavisinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu konudaki farkındalık ve tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile inme tedavisi yapılabilen merkezler giderek artmakta; beyin damar hastalıkları üzerine eğitim almış girişimsel nöroradyoloji, nöroloji, beyin cerrahisi ve acil tıp uzmanlarının özverili ekip çalışması ile giderek daha iyi sonuçlar almak hedeflenmektedir. PS / MART - NİSAN 2018 51


GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

OBEZİTE VE HEMOROİD TEDAVİSİNDE GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ Prof. Dr. Fahrettin Küçükay Eskişehir Osmangazi Üni.Tıp Fakültesi Radyoloji AD Girişimsel Radyoloji Obezite nedenleri içerisinde hormonal bozukluklar yer alıyor. Bu hormanlar içerisinde en önemlisi; iştah artırıcı veya açlık hissi yaratan ghrelin hormonudur. Kişilerde, ghrelin hormonunun fazla salgılanması aşırı açlık hissine neden oluyor. Bu hisse başa çıkamayanlarda obezite oluşumu başlıyor. Ghrelin hormon salgısının azaltılması neticesinde, obeziteye yakalanmış kişiler için zayıflama süreci başlıyor. Dünya üzerindeki obezite hastaları için yeni uygulanmaya başlayan damar içi ameliyatsız çözüm; iştah artırıcı hormon olarak bilinen ghrelinin daha az salgılanması için yapılıyor. Kesi gerektirmeden yapılan tedavi sonrasındaki ilk 6 ay, mevcut kilolarda yüzde 10-20 kayıp yaşanıyor. Midenin fundus denilen kısmından üretilen ghrelin hormonunun daha az salgılanması için fundus kısmını besleyen atardamarda tıkama işlemi yapılıyor. Kesi gerektirmeyen işlemde; ince tel ve borular kullanılarak midenin sol kısmındaki atardamara ulaşılıyor. Mikrokürecikler kullanılarak yapılan tıkama işlemi, geleneksel cerrahi yöntemlerinin doğurduğu riskleri ve

ORGAN NAKLİ İŞLEMLERİNDE GİRİŞİMSEL RADYOLOJİ Prof. Dr. Ramazan Kutlu İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji AD Öğretim Üyesi Organ nakli işlemlerinde, Girişimsel Radyoloji çok geniş bir müdahale alanına sahiptir. Hem damar dışı (nonvasküler) işlemler, hem de damar ile ilgili (vasküler) işlemler bu operasyonlarda kullanılmaktadır. Girişimsel Radyoloji’nin yaptığı müdahaleler ile, organ nakli işlemlerinden sonra gelişebilecek bir çok sorun çözülmekte ve takılan organın dolayısıyla hastanın hayatı kurtarılabilmektedir. 52 PS / MART - NİSAN 2018

komplikasyonları içermiyor. Her tedavi gibi ghrelin hormon salgısını azaltan damar içi tıkama işleminin de riskleri bulunuyor. Söz konusu riskler; yaşa ve sağlık durumuna göre değişiklik gösteriyor. KOMPLİKASYON ORANI OLDUKÇA DÜŞÜK İşlem sonrasında ortaya çıkma durumları az da olsa, görülebilecek komplikasyonlar şunlardır: İşlem yapılan yerde ağrı, yüzde 2 ihtimalle apse, yüzde 4 ihtimalle iskemi, hedeflenilen bölge dışında tıkama işlemi, kanama. Şu an oldukça yeni ve deneysel tedavi yöntemi olan bu işlem öncelikle morbidobezite nedeniyle ameliyat olması gereken ve fakat yüksek riskler nedeni ile ameliyat olamayan hastalarda uygulanabilmektedir. HEMOROİD AMELİYATSIZ TEDAVİ EDİLEBİLİYOR Hemoroid’in temel oluşum mekanizması; anüs bölgesindeki atardamarlarla toplardamarlar arasında oluşan yüksek basınçlı bağlantı ve buna bağlı olarak anüsteki toplardamarlardaki ağrılı genişlemedir. Basur tedavisinde her geçen gün yeni tedavi yöntemleri ortaya

Organ nakli sadece ameliyatla ilgili bir işlem olmayıp bir ekip işidir ve radyologlar nakillerin planlanmasında vericilerin ve alıcıların ameliyat öncesi değerlendirilip uygunluğunun belirlenmesinde, ameliyat esnasında yapılan damar, safra yolu gibi bağlantıların ve organın değerlendirilmesinde ve nakil sonrasında hastanın takibinde oluşabilecek kanama, tıkanıklık, darlık, kaçak, enfeksiyon gibi komplikasyon ve problemlerin tanı ve tedavisinde çok önemli bir rol oynarlar. Bu tür problemlerin çözümünde hastanın yeniden cerrahi yapılması yerine küçük bir iğne deliğinden girilerek daralan damarların balonlarla genişletilmesi gerekirse stent adı verilen özel cihazların damar içerisine yerleştirilerek açıklığın sağlanması, tıkalı damarların içerisindeki pıhtıların çıkartılması ve pıhtı eritici ilaçların verilmesi, kanamalarda damarların içerisine saç telinden ince sarmallar ya da zamk benzeri tıbbi sıvılarla tıkanıp kanamanın durdurulması,

çıkmaktadır. Fakat bu tedavilerin büyük bir kısmı anüs yoluyla uygulanan tedavilerdir ve hastaya konfor açısından rahatsızlık vermektedir. Hemoroidal arter embolizasyonu (Genişlemeye yol açan basur damarlarının atardamar yolundan girilerek tıkanması işlemi) oldukça yeni, etkili, güvenli ve ameliyata gerek göstermeyen tedavidir. Bu tedavi cerrah ve gastroenterologların gözetiminde Girişimsel Radyologlar tarafından uygulanmaktadır. Kasıktaki atardamardan girilerek hemoroid damarlarını oluşturan ve besleyen atardamara tıkayıcı bir madde verilir bu da zaman içinde genişlemiş basur damarlarında sönmeye neden olur. Bu damarların tıkanması bölgedeki organlarda beslenme bozukluğuna neden olmamaktadır. İşlem süresi yaklaşık 20 dakikadır ve ağrısız acısız bir işlemdir. Hasta işlemden sonra aynı gün taburcu edilmekte ve günlük hayatına devam edebilmektedir. Tedavi anüs yoluyla uygulanmadığından hastalar tedaviyi daha rahat tolere edebilmektedirler. Tedavi hastada şikayete neden olan her türlü evredeki basur için uygulanabilir. Tedaviye bağlı risk ve komplikasyon oranları %5 in altındadır.

safra yollarındaki tıkanıkların açılıp safra akışkanlığının sağlanması, abse ya da diğer birikintilerin kateter denilen özel borularla boşaltılması, tümör gelişen organlarda tümörden tanı konulmasına yönelik özel iğnelerle parça alınıp biyopsi yapılması ve konulan tanıya göre damar içerisinden tümöre dek ilerleyip özel ilaçların kanserli dokuya verilmesi ve tümörü besleyen damarların tıkanması ya da besleyici damarlardan radyoaktif madde verilmesi, ciltten özel iğnelerle tümöre ulaşıp özel enerji uygulamaları (radyofrekans, mikrodalga gibi) yapılarak kanserli dokunun tedavisi gibi pek çok etkin tedavi yöntemleri başarı ile uygulanmaktadır. Yine mevcut hastalıkları nedeniyle nakile uygun olmayan hastaların çeşitli yöntemler uygulanıp organ nakline uygun hale getirilmesi de mümkün olmaktadır. Bu nedenle girişimsel radyologlar bu ekibin nakil süreçlerinin her safhasında ayrılmaz bir parçasıdır.


NÖROLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DİYABET İNME RİSKİNİ İKİ KAT ARTIRIYOR Prof. Dr. Talip Asil Memorial Hizmet Hastanesi Nöroloji ve İnme Akut Tedavi Bölümü

Modern dünyanın en sık görülen hastalıklarından biri olan inme, hayati risk nedenleri arasında kalp hastalıkları ve kanserden sonra üçüncü sırada bulunuyor. Önlem alınmadığı takdirde kişide ölüm ve kalıcı sakatlıklara yol açan inmenin en önemli sebeplerinden biri olan diyabet ise bu riski 2 kat artırıyor. Diyabet hastaları yaşam tarzında yapılacak birkaç küçük değişiklik ve düzenli kan şekeri kontrolü ile inme riskini %57 oranında azaltabiliyor. DİYABETLİ GENÇ HASTALAR DAHA ÇOK İNME RİSKİ TAŞIYOR Halk arasında felç olarak bilinen inme yani beyin krizi, erişkin ölümlerinde birinci, vücutta hasar bırakan hastalıklarda ise üçüncü sırada yer almaktadır. Birçok rahatsızlığa neden olan sigara, obezite, kolesterol, yüksek tansiyon ve diyabet inmenin de en önemli sebepleri arasında bulunmaktadır. Tip I ve Tip II diyabetli hastalarında inme riski diyabet hastası olmayanlara göre 2 kat daha fazladır. Bu risk tüm yaş grupları için geçerlidir. Ancak inme gelişme riski diyabetli genç hastalarda daha yüksek görülmektedir. Yani diyabetik hastalar diyabeti olmayan hastalara göre daha erken yaşta inme geçirme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Diyabet kişilerde ayrıca yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği ve kalp hastalıklarına da yol açarak kişilerin dolaylı yollarla da inme riski yaşamasına neden olabilmektedir. Ayrıca sadece inme hastalarında değil bozulmuş glukoz intoleransı olarak adlandırılan diyabet öncesi evredeki kişilerde de inme

riskinin artışı söz konusudur. Diyabetik hastalarda sadece damar tıkanıklığı ile ortaya çıkan inmelerin değil, beyin kanamalarının da sık olduğu görülmektedir. Diyabetik hastalarda beyin kanaması riski yaklaşık 1.5 kat daha yüksektir. DİYABET İNME ŞİDDETİNİ DE ARTIRIYOR İnme şiddeti de diyabetik hastalarda diyabetik olmayan kişilere göre daha fazla görülmektedir. Bu nedenle diyabetik hastaların ölüm ve vücutta hasar bırakma oranları, diyabetik olmayan inme geçiren hastalara göre çok daha yüksektir. Çünkü inmeli bir hastada kan şekerinin yüksek olması, inme şiddetinin artışı ile doğrudan ilişkilidir. Ayrıca diyabetli hastalarda inmenin tekrar etme ihtimali de diyabetik olmayan hastalarda daha yüksektir. BAŞ DÖNMESİ VE YUTMA GÜÇLÜĞÜNÜ HAFİFE ALMAYIN Diyabetik hastalarda şah damarı olarak bilinen karotis damarında darlık olma olasılığı da yüksektir. Karotis damarında darlık olması da beyin dokusunun kansız kalmasına ve beyindeki damarlara pıhtı atmasına neden olarak inme geçirme riskinde belirgin bir artışa neden olmaktadır. Bu nedenle diyabeti olan 40 yaş üstü hastaların mutlaka en az bir kez Doppler ultrasonla karotis damarına baktırması ve risk altında olan kişilerin de düzenli olarak takiplerini yaptırması yaşamsal öneme sahiptir.

Bu belirtilere dikkat! •Yüzde, kolda ve bacakta görülen güçsüzlük ya da uyuşukluk •Anlama güçlüğü •Konuşma güçlüğü •Baş dönmesi •Denge kaybı yaşanarak açıklanamayan düşmeler •Bir veya iki gözde bulanık ya da görmede azalmalar •Şiddetli ve ani baş ağrıları •Yutma güçlüğü Bu belirtiler inmeye işaret edebileceği için vakit kaybetmeden bir bu konuda donanımlı bir inme merkezine başvurulmalıdır. İnmede ilk 4,5 saat müdahale için en önemli zamanlar olup kişi doğru tedavi ile eski sağlığına yeniden kavuşabilmektedir. İNME RİSKİNİ EN AZA İNDİREBİLİRSİNİZ Yaşam tarzı değişiklikleri örneğin total yağ alımını özellikle doymuş yağları diyette azaltmak, fiziksel aktiviteyi artırmak ve sıkı kilo kontrolü diyabet görülme olasılığını düşürmektedir. Ancak diyabetik bir hastada sadece kilo kontrolü ile inme ve kalp krizi riskini azaltmak mümkün değildir. Diyabetik hastalarda kan basıncı değerlerinin normal sınırlarda tutulması, kan kolesterol düzeylerinin hedeflenen aralıklarda tutulması gerekmektedir. Tütün ve ürünlerinden uzak durulmalı, günlük yaşamın stresinden mümkün olduğunca korunulmalıdır. PS / MART - NİSAN 2018 53


DİYABET

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Cevdet Cenk Çetin - Prof. Dr. Ali Osman Saatci- Prof. Dr. Temel Yılmaz - Prof. Dr. Osman Şevki Arslan - Prof. Dr. Hasan İlkova - Prof. Dr.Tunç Ovalı

DİYABETİK RETİNOPATİ HİÇBİR BELİRTİ VERMEDEN GELİŞİR! Diyabetik Retinopati diyabet hastalığının pek çok istenmeyen sonucundan biridir. Dünya genelinde Diyabetik retinopatili hasta sayısı 2010’da 126,6 milyonken, 2030’da bu sayının 191 milyona çıkacağı öngörülmektedir. Diyabet 20-74 yaş arasındaki yetişkinlerde körlüğün önde gelen nedenidir. Tip 1 ve tip 2 diyabet hastalığında ortaya çıkabilir. Diyabetik süresi uzadıkça diyabetik retinopati görülme riski de artar. Diyabet süresi 15 yıl üzerinde olanların yaklaşık %75’inde, yani 4 hastadan 3’ünde diyabetik retinopati saptanır. Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye Diyabet Vakfı, Türk Diyabet Cemiyeti işbirliği ve Bayer’in desteği ile hayata geçirilen “Diyabeti Tanı, Gözünü Koru” farkındalık projesi ile konuya dikkat çekilmeye çalışılıyor. Amaç; diyabet hastaları ve hasta yakınlarının diyabete bağlı görme kayıpları konusunda bilgilendirilerek, yılda 1 kez göz kontrolünden geçmelerini sağlamak.

54 PS / MART - NİSAN 2018

‘‘DİYABETİK RETİNOPATİ ERKEN TEŞHİS İLE ÖNLENEBİLİR BİR HASTALIK’’ Projenin tanıtım toplantısına katılan; Türk Oftalmoloji Derneği (TOD) Başkanı Prof. Dr. Osman Şevki Arslan, Türk Diyabet Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Hasan İlkova, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, TOD Vitreoretinal Cerrahi Birimi Başkanı Prof. Dr.Tunç Ovalı, TOD Tıbbi Retina Birimi Başkanı Prof. Dr. Ali Osman Saatci ve Bayer Türkiye Özel Tedaviler Bölüm Direktörü Cevdet Cenk Çetin diyabetik retinopatide tanı, takip ve tedavi hakkında bilgiler paylaştı. Diyabetik retinopatinin yol açtığı görme bozukluğu ve körlüğün erken teşhis ile önlenebilir bir hastalık olduğu sadece hastalar için değil, hekimler için de farkındalığın önemli olduğu mesajını verdi. DİYABETİN TEK TEDAVİ EDİLEBİLİR KOMPLİKASYONU Hastalık sinsi ilerler, ciddi kayıplara yol açmadan önce hasta durumu fark etmeyebilir. Erken teşhis edildiğinde

hastalığın önüne geçmek mümkün. Bu doğrultuda hastaların ve hekimlerin farkındalığının artırılması son derece önemli. Diyabet hastası gören endokrinolog, iç hastalıkları uzmanı, aile hekimleri gibi farklı uzmanlıklardaki hekimlerin, hastalarını yılda en az 1 kez göz muayenesine gitmesi konusunda uyarması ve erken teşhis ve tedavi ile görme kayıplarının önüne geçilmesi önemli. ETKİNLİKLERLE DİYABETİK RETİNOPATİ FARKINDALIĞI YARATILIYOR TOD, Bayer desteği ile proje kapsamında çeşitli etkinliklerle Diyabetik Retinopatinin sebep olduğu görme kaybına dikkat çekerek toplumdaki farkındalık seviyesinin yükseltilmesini amaçlıyor. Şimdiye kadar Konya, Adana ve Gaziantep’te yapılan halk toplantılarında, genel bilgilendirme ile birlikte retinopati bilinirlik düzeyine yönelik bir de anket çalışması yapıldı.


DİYABET

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

RETİNOPATİDE TANI TAKİP VE TEDAVİ Diyabetik retinopati, diyabet hastalığına bağlı olarak gözün arka bölümünde ışığa hassas bir doku olan retina tabakasının (ağ tabaka) damarlarının etkilenmesi ile ortaya çıkan ve körlüğe sebebiyet ve ren bir durum olup, diyabetin tek tedavi edilebilir komplikasyonudur. Genelde iki göz de etkilenir. Hastalığın başlangıcında hastanın hiç şikayeti olmayabilir, bulgular zamanla ortaya çıkar. Hafif veya ağır, ancak muayene edilen diyabetli bir hastada retinopatinin görülme oranı %40-45 civarındadır. Bu oran hastalığın süresi ile artış gösterebilir. Erken safhada yakalanan hastaların tedavileri mümkündür. Buluğ çağı, gebelik, katarakt ameliyatı, insüline yeni geçiş gibi dönemlerde muayene sıklaştırılmalıdır. Diyabetin sıkı kontrolü, gerektiğinde insüline geçiş, kan lipid ve kolesterolünün ve diğer dahili problemlerin kontrol altına alınması, sigarayı bırakmak hastalığın ilerlemesini yavaşlatır, ancak durdurmaz. Bu sebeple kan şeker düzeyleri çok iyi kontrol edilse bile, retina muayeneleri ihmal edilmemelidir. Şeker hastalarında kan şekerinin hızlı değişiklikleri ile geçici görme bulanıklıkları da gelişebilir. DİYABET GÖZDE NASIL KANAMA YAPAR? Diyabet gözün ağ tabakasındaki (retina) damarları etkileyerek kılcal damarlarda baloncuklara ve tıkanmalara neden olur. Bu değişikliklerin sonucunda da retina içinde kanamalar, ödem, yeni damar oluşumları ve göz içine (vitreus) kanamalar görülebilir. Göz küresinin içine olan kanamalar (vitreus kanamaları) yeni damarlardan kaynaklanır, bunlar da bazen 6 ay içinde vücut tarafından emilebilir ancak yeni damarlar var oldukça tekrar kanama olabilir.

TEDAVİSİ NASIL YAPILIR? Diyabetik retinopati ve Diyabetik Makular Ödem tespit edilmesi durumunda hastanın laser fotokoagülasyon ile zamanında tedavi ve/veya anti-VEGF, steroid tedavilerinin kullanımı için bir göz uzmanına sevk edilmesi gerekmektedir. Bu tedaviler, görme kaybını önleyip, görmenin stabil hale gelmesini sağlayabilir, hatta bazı olgularda özellikle DMÖ için erken uygulandığı takdirde görmeyi düzeltebilir.

TEHLİKEYİ GÖRMEZDEN GELMEYİN! eğer... •Kan şekeriniz kontrol altında değilse •Yüksek tansiyonunuz varsa •Kolesterol düzeyleriniz yüksekse •Sigara içiyorsanız, tütün kullanıyorsanız •Gebe iseniz

Bu belirtilere dikkat! •Görmede bulanıklık, görme keskinliği hem yakın hem de uzak görmede azalır •Görme alanında kör noktalar ve görüntünün oluşmadığı karanlık bölgeler oluşur •Görme alanında yer yer düz çizgiler, dalgalı ya da kırıkmış gibi görünür •Renkler solmuş, eskimiş gibi görünür •Her gün görülen nesnelerin çizgileri ve biçimleri bozulmuş gibidir; Örneğin Eğri büğrü görünen bir kapı pervazı

Diyabete Bağlı Göz Hastalığından Korunmak Mümkün! •Eğer tip 1 ya da tip 2 diyabetiniz varsa en azından yılda bir kez göz dibinize bakılarak kapsamlı bir göz muayenesinden geçmelisiniz. •Eğer diyabete bağlı göz hastalığınız varsa, daha sık kontrol gerekecektir. •Kan şekeriniz mümkün olduğunca normal sınırlar içinde olmalıdır. •Kan basıncınız mümkün olduğunca normal sınırlar içinde olmalıdır. •Kan kolesterol düzeyleriniz mümkün olduğunca normal sınırlar içinde olmalıdır. •Sigara ve tüm tütün ürünlerinin kullanımını bırakmanız büyük önem taşır.

PS / MART - NİSAN 2018 55


ARAŞTIRMA

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘‘‘Kahverengi yağ dokusu

dolaşımdaki şeker ve yağların yarısından fazlasını tüketebiliyor ’’ Harvard Üniversitesi bünyesinde genetik ve kompleks hastalıklar üzerine araştırmalar yapan Sabri Ülker Metabolik Araştırmalar Merkezi’nde Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil yönetiminde çalışmalar yürüten araştırma ekibi bu kez kolesterolün zararlı etkilerine karşı hücreleri savunan Nrf1 molekülünün kahverengi yağ dokularının da dejenerasyonunu önlediğini keşfetti. Harvard Sabri Ülker Metabolik Araştırmalar Merkezi araştırma ekibi, “metabolik muhafız” adını verdikleri Nrf1 molekülünün yeni bir özelliğini daha keşfetti. Dünyanın en önemli bilim ve tıp dergilerinden biri olan Nature Medicine’ın Mart sayısında yayınlanan çalışma; kahverengi yağ hücrelerinin görevini sağlıklı bir şekilde yürütmesinde Nrf1 molekülünün kilit bir rol oynadığını tespit etti. ATIK YÖNETİMİ MEKANİZMASINI NRF1 YÖNETİYOR Obezite ve diyabet gibi kronik metabolik hastalıklar için yeni korunma ve tedavi olanaklarının geliştirilmesi, hücreleri metabolik stresten koruyan mekanizmaların belirlenmesinden geçiyor. Metabolik dengenin bu mekanizmalar aracılığıyla güçlendirilip düzene sokulması aynı anda birden fazla sağlık probleminin etkili şekilde önlenmesi ve tedavisi ümidini taşıyor. Sabri Ülker Merkezi Başkanı Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil yönetimindeki araştırma ekibi de bu çerçevede önce kahverengi yağ dokusunun korunmasında ve fonksiyonunda en anahtar rolün protein atıklarının yok edilmesi olduğunu, ardından da bu mekanizmanın yöneticisinin Nrf1 molekülü olduğunu keşfetti. 56 PS / MART - NİSAN 2018

Memelilerde bilinen fonksiyonu soğuğa maruz kalındığında enerjiyi ısıya dönüştürmek olan kahverengi yağ dokusu, bunu yaparken yüksek düzeyde enerji ve gıda kullanıyor. Öyle ki, bu küçücük doku aktif hale getirildiğinde dolaşımdaki şeker ve yağların yarısından fazlasını tüketip sistemden çekebiliyor. Ancak bu süreçte kahverengi yağ dokusunda protein atıkları birikerek tahribata neden oluyor. Maksimum yoğunlukta çalışan bir makine gibi olan bu doku, işlevini yerine getirebilmek için hücresel bakıma ve zehirli atıklardan kurtulmaya ihtiyaç duyuyor. ‘‘KAHVERENGİ YAĞ DOKU OLAĞANÜSTÜ BİR TEDAVİ POTANSİYELİNE SAHİP’’ Sabri Ülker Merkezi ve Genetik ve Kompleks Hastalıklar Departmanı’nda doktora sonrası araştırma görevlisi olarak görev yapan ve projeyi yürüten Dr. Alexander Bartelt, kahverengi yağ dokusunun büyüleyici bir biyolojik yapıya ve olağanüstü tedavi potansiyeline sahip olduğunu belirterek “Ancak bu güçlü enerji tüketimi sırasında ortaya çıkan atıklar nedeni ile yaşanan stresi idare etmek ve fonksiyonunu sürdürmek için nasıl araçlar kullanılabileceği bilinmiyordu” dedi. “Kahverengi yağ hücrelerinin kapasite problemini çözmek ve işlevsel olmalarını sağlamak için kullandıkları özel tertibi bulmaya kararlıydık” Çalışmanın başyazarı Prof. Dr. Hotamışlıgil, Sabri Ülker Merkezi araştırma ekibinin kahverengi yağ dokusundaki bu oyunu protein yıkımından sorumlu “proteozom” olarak bilinen bir mekanizmanın yönettiğini ortaya çıkardıklarının

söyledi. Araştırma sonucu ortaya çıkan ilginç bir başka gözlem ise bu protein yıkımına bağlı kahverengi yağ dokusunun metabolik uyum sisteminin şişmanlık sırasında da bu hastalığa bağlı olarak büyük oranda kaybolması oldu. Çalışmanın sonucunda araştırma ekibi proteozomun soğuğa verdiği tepkinin ana düzenleyicisinin Nrf1 molekülü olduğunu keşfetti. Bu mekanizmanın hastalıktaki rolünü ise genetik mühendisliğiyle sadece kahverengi yağ dokusundaki Nrf1 genini silerek, kahverengi yağın ciddi stres ve inflamasyona uğradığını, özelliğini kaybettiğini, düzgün çalışamadığını ve buna bağlı olarak sistemik metabolik hastalığa neden olduğunu ortaya çıkararak ispatlandı. Öte yandan şişman deneysel modellerde Nrf1 ifadesi veya veya proteazom faaliyeti arttırıldığında hem vücutta ve dokularda yağ birikiminin hem de metabolik bozukluklar ve diyabetin çarpıcı olarak düzeldiği görüldü. Bu sonuçlar Sabri Ülker Merkezi araştırma ekibinin daha önceki çalışmalarıyla birlikte ele alındığında NRF1’in, özellikle çetin koşullarda metabolizmanın ana moleküler koruyucusu olduğunu ortaya çıkardı. Prof. Dr. Hotamışlıgil, “Bu çalışma, yalnızca genel metabolik dengenin korunmasında beklenmedik bir mekanizmayı tanımladığımız için değil, özellikle obezite ve diyabet ilaçlarının geliştirilme potansiyelini açığa çıkarması açısından da büyük bir adım” dedi.


PLATFORM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KÜRESEL BİR SORUN: ANTİBİYOTİK DİRENCİ

Hasta ve Sağlık Çalışanı Güvenliği Platformu (HSÇGP) çatısı altında antibiyotik direnci konusunda çalışmak üzere kurulan Antimikrobiyal Direnç Çalışma Grubu, belirlenen yol haritası doğrultusunda çalışmalarına devam ediyor. İlgili pek çok paydaşın gönüllü katılımı ile kurulan Antimikrobiyal Direnç Çalışma Grubu’nun ikinci toplantısı, T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK), T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü temsilcilerinin yanı sıra, Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti (TMC), Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (KLİMUD), Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları Derneği (KLİMİK), Türk Yoğun Bakım Derneği (TYBD), Türkiye Aile Hekimleri Forumu (TAHEF), Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Derneği (ÇEHAD), Hastane İnfeksiyonları ve Kontrolü Derneği (HİDER) olmak üzere 8 dernek ve tıbbi cihaz sektöründen endüstri temsilcilerinin katılımıyla T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü’nde gerçekleştirildi. ‘‘ANTİBİYOTİK DİRENCİ KONUSUNDA HIZLI VE ETKİLİ ADIMLAR ATMAK İSTİYORUZ.’’ Platform Lideri Prof. Dr. Serhat Ünal açılış konuşması sırasında, Dünya Sağlık Örgütü’nün ve en son yapılan G20 Zirvesi’ndeki B20 Sağlık Konferansı’nın en önemli sağlık konusunun antimikrobiyal direnç olduğunun altını çizdi. Ünal, “Platform ve Çalışma Grubumuz olarak konunun tüm paydaşlarını bir araya getirerek antibiyotik direnci konusunda hızlı ve etkili adımlar atmak istiyoruz. Bu kapsamda oluşturduğumuz yol haritası çerçevesinde karar vericilerin bu konuyla ilgili ortaya koyacağı politikalara destek

olacak, önerilerimizi kendilerine ileteceğiz,” dedi. 2013 Davos Dünya Ekonomik Forumu’nda paylaşılan verilere göre %42.2 kullanım dozu ile OECD ülkeleri arasında Türkiye’nin en fazla antibiyotik tüketen ülke olduğunu kaydeden TMC Başkanı Prof. Dr. Çiğdem Kayacan, “Ne kadar sık antibiyotik kullanırsak etkisi o kadar hızlı yok olur. İngiltere’de Jim O’Neill tarafından gerçekleştirilen Antimikrobiyal Direnci İncelemesi’ne göre 2050 yılına kadar dirençli enfeksiyonlardan her yıl 10 milyona yakın insanın hayatını kaybedeceği ve 100 trilyon dolar GSMH kaybına yol açacağı öngörülüyor. Ülkelerin GSMH’sinde, antibiyotik direnci ve bu direncin yarattığı maliyetler nedeniyle ortalama %1.5’lik bir düşüş yaşanıyor. Farklı mekanizmayla etkili olan yeni bir antibiyotik 30 yıldır bulunamadı. Bunlar göz önüne alındığında antibiyotik direnci, ülkeleri sağlık politikalarından refah düzeylerine kadar her yönden etkileyebilecek küresel bir sorun. Bu felaket senaryosunu etkili ve hızlı çözümlerle tersine çevirmek mümkün. Öncelikle çeşitli farkındalık ve bilinçlendirme kampanyaları ile gereksiz antibiyotik kullanımını önlemeliyiz. Ayrıca doğru antibiyotik kullanımını sağlamak üzere hızlı tanı ve biyomarker testlerinin geliştirilmesini ve geri ödeme politikalarının oluşturulmasını sağlamalıyız. Böylelikle kanıta dayalı bir enfeksiyon tedavisi de uygulamış oluruz. Hasta başı hızlı testler de antibiyotik direnci ile mücadelede bizim önemli bir enstrümanımız olacaktır.” Platform ve TMC temsilcileri, T.C. Sağlık Bakanlığı ve T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı yetkililerinin yaptıkları sunumlar sonrasında öğleden sonra tüm katılımcıların Ayaktan Hastalarda

AMD Yaklaşımı, Yatan Hastalarda AMD Yaklaşımı ve Dirence Tek Sağlık Yaklaşımı gruplarına ayrılarak tüm katılımcıların aktif olarak çalıştığı 3 ayrı çalışma grubu kuruldu. Akabinde, ülkemizde ve dünyadaki en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelen antimikrobiyal direnç (AMD) ile ilgili tüm paydaşlarla birlikte, doğru uygulama ve standartları belirleyerek oluşturulan yol haritası çerçevesinde harekete geçmek ve atılacak öncelikli adımları belirlemek adına bir de çalıştay gerçekleştirildi. Çalıştay sonunda çalışma gruplarının yaptığı sunumlarda; •AMD ile ilgili standartların ve iyi uygulamaların yer alacağı ilgili kılavuzların hazırlanması •Bu kılavuzların bir amaca ulaşabilmeleri için uygulanmalarının zorunlu hale getirilmesi •Bu bağlamda Sağlık Bakanlığı’nın yaptırım/düzenlemeler için harekete geçmesi •Gerekli geri ödeme koşullarının yaratılması •Hızlı tanı testlerinin ve doğru yöntemlerle kan kültürü alımının yaygınlaştırılması •Kamuoyunda bilinçlendirme çalışmalarının yapılması •Yıllık ortak sürveyans raporlarının çıkartılması gibi çözüm önerileri yer aldı. HSÇGP AMD toplantısında yukarıdaki önerileri getiren çalıştay gruplarının detaylı raporlarının önümüzdeki günlerde Platform web sitesinden yayınlanacağını belirten yetkililer, rapor sonuç ve önerilerine göre bir yol haritasının çizileceğini ve bu plana göre yeni toplantılar düzenleneceğini duyurdular. PS / MART - NİSAN 2018 57


GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Karmaşık Bir Gelişimsel Bozukluk:

OTİZM Otizmin görülme sıklığı günümüzde çok büyük bir hızla artmaktadır. Otizm, doğuştan gelen ve genellikle yaşamın ilk üç yılında fark edilen karmaşık bir gelişimsel bozukluktur. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülmektedir. Çocuğun çevresi ile yeterli sosyal ilişkiler kuramaması, dil-iletişim alanında belirgin gelişimsel sorunlar göstermesi ve takıntılı davranış biçimlerine sahip olması ile tanımlanır. Otizmin nedeni günümüzde hala bilinmemektedir. Ancak genetik, çevresel ve ailesel etkenlerin etkili olduğu düşünülmektedir. Dünyada otizmin görülme sıklığı 68’de 1’dir. Dolayısıyla, ülkemizde de her 68 çocuktan 1’inin otizmden etkilendiği düşünülmektedir. Ayrıca, otizmin erkek çocuklarındaki yaygınlığı, kızlardan 4 kat fazladır.1985 yılında her 2.500 çocuktan birine konan otizm tanısı, 2001 yılında 250, 2013 yılında ise 88 çocuktan birine denk gelirken, günümüzde doğan her 68 çocuktan biri otizmli olarak dünyaya gelmektedir. Dünyada her 20 dakika da r çocuk otizm tanısı almaktadır. Ülkemizde, 0-18 yaş grubu arasında yaklaşık 352.000 otizmli çocuk ve gencimizin 29.905’i okullaşabilmiş ve eğitime ulaşabilmiştir. Nüfusa projeksiyon yaptığımızda ülkemizde yaklaşık 1.142.586 otizmli birey olduğu ve bu durumdan etkilenen etkilenen 4.568.000 aile ferdi bulunduğu tahmin edilmektedir. 58 PS / MART - NİSAN 2018

EĞER ÇOCUĞUNUZ; • 6-9 aylıkken; konuşanın yüzüne bakmıyor, sese sesli yanıt vermiyor, göz kontağı kurmuyor, adı ile çağrılınca bakmıyor, dokunma ve diğer duyusal uyaranlara aşırı veya az tepki veriyor, beslenme sorunları yaşıyorsa, garip duruş, aşırı tekrarlayıcı hareketler, bazı objelere veya parçalarına aşırı ilgi, tekrarlayıcı belli objelerle oyun oynuyorsa, • 9-36 ay arasında; Gülümsemeye yanıt az veriyor veya vermiyorsa, konuştuğunuzda yüzünüze bakmıyor veya az bakıyorsa, ilgilendiği olay veya nesneye işaret ederek başkası ile ilgisini paylaşmıyorsa, etkileşime girmek zorsa, işaret ettiğiniz objeye, adını seslendiğiniz de size bakmıyorsa, beş sessiz harften daha fazlasını çıkaramıyorsa, •3 yaş ve sonrasında ise; kısıtlı taklit, yalnızlığı tercih etme, başkalarına bakmama, sosyal gülümseme eksikliği, yüz ifadesinin azlığı, ağrıya duyarsızlık, tadlara duyarlılık, tekrarlayıcı davranışları varsa otizmli olabilir. Çocuğunuzun aynı yaştaki diğer çocuklardan farklı davranışlarını ve yukarıda açıklanan belirtileri gözlüyorsanız hemen vakit kaybetmeden otizm konusunda uzman bir psikiyatriste başvurmakta fayda vardır. Erken tanı ve doğru bir eğitim yöntemi ile yoğun olarak eğitim alan çocukların yaklaşık yüzde ellisinde otizmin belirtileri kontrol altına alınabil-

mekte, gelişim sağlanabilmekte, büyük ilerleme kaydedilmekte ve hatta bazı otizmli çocukların ergenlik yaşına geldiklerinde diğer arkadaşlarından farkı kalmayabilmektedir. Dolayısıyla bizim için burada en önemli nokta olabildiğince erken dönemde (18 ay civarı) tanı koyabilmek ve haftada en az 30 saati bulan yoğun bir eğitim almalarını sağlamaktır. Özellikle 3 ile 5 yaş arasında bu yoğun eğitim çok kıymetlidir. Ailelere ilk önerimiz, çocuklarında gelişimsel bir farklılık gördükleri anda profesyonel yardım almaları, onu bir çocuk psikiyatristine götürmeleri. Otizmin belirtileri en erken yaşamın ilk 6. ayında fark edilebilir. Aileler başkalarıyla göz teması kurmamak, gözlerin bir yere takılıp kalması, ismi söylendiğinde bakmamak, sözleri tekrarlamak, parmağıyla ile istediği şeyi gösterememek, akranlarının oynadığı oyunlara ilgi göstermemek, sallanmak, çırpınmak, parmak ucunda yürümek, dönen nesnelere karşı aşırı ilgi ve takıntılı davranışlar gibi belirtilerden bir ya da birkaçını çocuklarında gözlemliyorsa bu belirtileri görmezden gelmesinler, hemen bir çocuk psikiyatristine başvursunlar. Teşhis aldıktan sonraki süreçle ilgili en önemli önerimiz otizmin yaşam boyu devam eden bir süreç olduğunu daima hatırlamaları. Bir anda her şeyin düzeleceği düşüncesi çok gerçekçi değil. Otizmli çocuğu olan aileler yaşam boyu çocuklarını düzenli olarak psikiyatriste


GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Tek tedavisi, tek ilacı erken tanı ile yoğun ve sürekli özel eğitim.’’ götürmelidirler. Fakat doktor sürecinden de maksimum şekilde faydalanmak yine ailelerin elinde. Çocuklarını sürekli gözlemleyip notlar tutmalı ve bu notları doktorla paylaşmalılar. Hatta gerekirse o doktorun da doğru kişi olup olmadığı sorgulanmalı.

Nisan ayı Otizim ayı olarak tüm dünyada farkındalık yaratmak adına etkinlikler düzenleniyor, aileler ve toplum bu konuda bilgilendiriliyor.

Kullanılan ilaçların olumlu ya da olumsuz etkilerinin de mutlaka takip edilmesi gerekiyor. İlacın 5 kriterde ilerleme konusunda yardımcı olması gerekiyor: Hiperaktivite, uyku, iştah, dikkat ve takıntı. Eğer bu kriterlerde bir gelişme sağlanamıyorsa mutlaka doktora danışılarak ilaç değişikliğine gidilmeli. Çünkü çocuktaki öğrenme kapasitesini artıran başlıca etkenler bunlar. İlaç prospektüsüne ya da yan etkilerine takılıp kalmak yerine ilacın bu 5 kriterde ne kadar katkı sağladığı gözlemlenmeli. Otizmin tek tedavisinin sürekli, yoğun ve özel eğitim olduğu unutmamalı. Alternatif yöntemlere başvurmak yerine çocuklarımızı özel eğitimle iyileştirmenin yollarını aramak, umut ettiğimiz gelecekleri için en doğru karar olacaktır.

•Aşılar otizme neden olur •Otizm teşhisinin sade 3 yaş ve sonrasında koyulur. •Hepsi üstün zekâlıdır. •Duygusal olarak donuk, buzdolabı diye adlandırılan annelere sahiptirler. •Hepsinin dış görünüşleri aynıdır. •Hepsi üstün yeteneklidir. •Konuşma becerilerine sahip değildirler. •Down sendromlu çocuklara benzerler •Çok zekidirler, hiç bir şeyi unutmazlar. •Otizmin nedeni akraba evliliğidir. •Fiziksel özellikleri farklıdır. •İlaç kullanarak iyileşirler. •Hepsi tek tiptir (bireysel farklılıkların olmadığı) •Otizmliler Dahi’dir. •Otizmliler Rain Man dir. •Otizm bir bağırsak hastalığıdır. •Otizm soğuk anne-baba tutumundan oluşur. •Otizm tanısı kalkmaz. •Otizm hastalıktır ve iyileşir. •Otizm ilaçla geçer. •Otizmliler acı hissetmezler. •Otizm kısa süreli eğitimle geçer.

TOHUM TÜRKİYE OTİZM ERKEN TANI VE EĞİTİM VAKFI ‘‘Otizm Spektrum Bozukluğu” olan çocukların erken tanısının konulması, özel eğitimi ile topluma kazandırılmasına öncülük edilmesi ve bunun yurt çapında yaygınlaştırılması amacıyla, kar amacı gütmeyen ve kamu yararını gözeten bir sağlık ve eğitim vakfı.

HER 68 ÇOCUKTAN 1’İNİN OTİZMDEN ETKİLENDİĞİ DÜŞÜNÜLMEKTEDİR.

DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR •Otizmin nedeni televizyonu çok izlemektir. •Otizmli çocukların hepsi birer dâhidir. •Otizmli çocukların hepsi birbirine benzer. •Otizmli çocuklar sarılmayı sevmez. •Dönen nesnelere bakıyorsa kesin otizmlidir. •Otizm diyetle iyileşir. •Otizmliler çok yaşamazlar. •Otizmlilerin özel yetenekleri vardır. •Otizmli çocukların hepsi aynı fiziksel özelliklere sahiptir. •Otizmliler konuşamazlar. •Otizmliler saldırgandır. •Otizm travma sonucu oluşur. •Otizmin sebebi çalışan annedir. •Otizm bulaşıcıdır. •Otizmliler bilişsel engellidir. •Otizmin sebebi aşırı televizyon izlemektir. •Otizmliler hiperaktiftir. •Aspergerliler üstün yeteneklere sahiptir. •Otizm bir huydur aileden geçer.

PS / MART - NİSAN 2018 59


UYKU BOZUKLUKLRI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Göz Ardı Edilen Göz Önündeki Tehlike:

UYKU APNESİ VE GÜNDÜZ UYKULULUK HALİ Prof. Dr. Derya Karadeniz Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Nöroloji Anabilim Dalı, Nöroloji ve Uyku Bozuklukları Uzmanı Obstrüktif (Tıkayıcı) Uyku Apne Sendromu, uyku sırasında tekrarlayan ve nefes yolundaki daralmalar veya tıkanmalar nedeniyle soluk almada kesintiler yaratan bir hastalıktır. Uykuda nefesin kısmi kesilmesi “horlama” olarak ortaya çıkar, nefesin 10 saniye ve daha uzun süreyle kesilmesi “apne” olarak adlandırılır. Uykuda nefes kesilmelerinin sayısı saatte 5’in üstünde ise, tıkayıcı tipte uyku apnesi sendromu söz konusudur. Uyku apnesinin 3 temel bulgusu: Horlama, hastanın eşi tarafından teyit edilen apne ve gündüz aşırı uyku halidir. Türkiye’de toplumun yaklaşık %5’inde görülmektedir ve 1 milyondan fazla insanın etkilendiği bilinmektedir; ancak hastaların bu durumu bir hastalık olarak değerlendirmemesi nedeniyle tanı konma süresi 8-10 yılı bulmaktadır. Uyku apnesi en sık 40-65 yaşları arasında ve daha sıklıkla kilolu erkeklerde görülmektedir. Erkeklerde kadınlara göre 2-3 kat daha sık saptanmasına karşın menopoz sonrasında menopoz öncesi döneme göre 4 kat fazla izlenmektedir. Çocuklarda ise uyku apnesi %1-4 oranında görülür. Uyku apnesi için risk altında mıyım? •Boynun kısa ve kalın oluşu ve boyun çevresinin erkeklerde 43 cm, kadınlarda 40 cm üzerinde ölçülmesi riski artıran bir faktördür.Obeziteye bağlı olarak bel çevresinin erkeklerde >94 cm, kadınlar60 PS / MART - NİSAN 2018

da >80 cm ölçülmesi artmış uyku apnesi riskinin göstergesidir. Uyku apnesi riski Boy Kilo Endeksi>29 olanlarda 8-12 kat artmıştır. Gündüz uykululuk hali Uyku apnesi hastalarının en sık şikayeti “gündüz aşırı uyku halidir”, benzer şekilde gündüz aşırı uykululuğuna en sık sebep olan hastalık uyku apnesidir. Bu nedenle gündüz uykululuk çeken hastalar uyku apnesi açısından uzman bir hekim gözüyle değerlendirilmelidir. Uyku sırasında tekrarlayan uyku bölünmeleri nedeniyle hastalar derin uyku evresine geçemediği için yataktan yorgun kalkarlar, gün boyu aşırı uyku ihtiyacı hissederler. Oluşan aşırı uykululuk kişilerin günlük aktivitelerini de olumsuz yönde etkiler. Hastaların öğrenme becerileri azalır, hafızaları ve refleksleri zayıflar, dikkatleri azalır. Hastalar, başlangıçta televizyon seyretmek, gazete okumak gibi pasif bir iş esnasında uyuklarken ilerleyen dönemlerde araba kullanırken bile uyuyakalıyorlar. Bu hastalar, trafik kazası açısından 6 kattan fazla, iş kazası açısından %60’dan fazla artmış risk altında yaşıyorlar. Uyku apnesi hastalarının tümünde horlama yakınması var! Gece belirtilerinin başında horlama gelir. Horlama, nefes yollarında daralmanın bir göstergesidir. Hasta, başlangıçta zaman zaman horlarken giderek daha şiddetli ve sürekli horlamaya başlar. Uyku apnesi hastalarının hemen tümünde horlama yakınması vardır. Uykuda az sayıda hava yolu obstrüksiyonunun meydana geldiği horlama durumları

basit horlama olarak tanımlanmaktadır. Hemen her gece olan horlamaya ise horlama alışkanlığı denmektedir. Kadınlarda uyku apnesi fark edilemeyebilir! Normal erişkin insanların yaklaşık yarısında zaman zaman, %25’inde ise sürekli olarak horlama görülür. Kadınlarda uyku apnesi horlama, tanıklı apne ve gündüz uyku hali gibi klasik semptomlarının yerine uykusuzluk, kronik yorgunluk veya depresyon gibi yakınmalar ön plandadır. Bu nedenle kadınlarda uyku apnesi fark edilemeyebilir. Başka hangi şikayetler uyku apnesini akla getirmeli? Uyku apnesi hastalarında yukarıdaki klasik yakınmalar dışında sabah baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu, unutkanlık, sinirlilik, gece terlemesi (özellikle baş ve boyun bölgesinde), gece susama, sabah ağız kuruluğu ile uyanma, gece ortaya çıkan reflü ve buna bağlı öksürük, cinsel istek azalması, iktidarsızlık, gece ortaya çıkan göğüs ağrısı, kalp ritminde bozulma, gece idrara çıkma veya altına kaçırma ve kötü rüyalar görme gibi birçok başka yakınma ve bulgu da görülebilir. Sonuç olarak, hastanın yaşam kalitesi çok bozulmuştur. Ayrıca koroner arter hastalığı, hipertansiyon, kalp yetmezliği, kalp ritim bozukluğu, inme, hipertansiyon, diyabet, insülin direnci, metabolik sendrom gibi birçok hastalıkta uyku apnesinin sık görüldüğü, benzer şekilde uyku apneli bireylerde bu hastalıkların riskinin 2-3 kat arttığı bilinmektedir. Bu nedenle, hastalarda uyku apnesi klinik bulgularının yanı sıra eşlik eden hastalıklara ait belirtiler de gözlenebilir.


UYKU BOZUKLUKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Uykuda nefesiniz 10 saniyeden daha uzun süre kesiliyorsa… Prof. Dr. Çağlar Çuhadaroğlu Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniv. Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı, Uyku Bozuklukları Kliniği, Göğüs Hastalıkları ve Uyku Bozuklukları Uzmanı) Uyku apnesi tanısı nasıl konulur? Uyku tıbbı, yurtdışında ayrı bir branş olarak kabul edilirken; uyku hastalıkları ülkemizde nöroloji, göğüs hastalıkları ve psikiyatri uzmanları tarafından özellikle uyku laboratuvarlarında takip edilir. Tanı koymak adına günümüzde kullanılan en gelişmiş işlem, polisomnografidir. Ülkemizde sıklıkla hastaya, bir gece uyku laboratuvarında yatırılarak uyku teknisyeni eşliğinde polisomnografi yapılır. Bu işlemde, uyku laboratuvarlarının özel olarak hazırlanmış odalarında teknisyen gözleminde uyuyan hastaların uykuları esnasında kalp, beyin, solunum, kan-oksijen düzeyleri, göğüs ve ayak hareketleri gibi birçok verisi aynı anda kaydedilir. Hekimin bu verileri değerlendirmesi sonrası hastaya uyku apnesi tanısı konulur. Tedavi yaklaşımları neler? Hastalığın şiddetinden bağımsız olarak hemen her hastaya önerilen temel yaklaşım; kilo verdirmek, alkol, sigara ve sedatif ilaç kullanımının kısıtlanması,

Prof. Dr. Derya Karadeniz - Prof. Dr. Çağlar Çuhadaroğlu

reflüyü önleyici tedbirler ve uyku pozisyonunun ayarlanmasıdır. Şayet nefes yolunu tıkayıcı bir sorun var ise, cerrahi yöntemler ile tıkanıklığın ortadan kaldırılması da bir kısım hasta grubunda faydalıdır. Orta ve ağır derecede uyku apneli hastalarda kullanılan PAP (pozitif hava yolu basıncı), kapalı bir yüz veya burun maskesine bağlanan bir hortum ve hava pompası ile uyku sırasında, hafif ve devamlı basınçla nefes yolunun açık kalmasını sağlayan bir cihazdır. Bu cihaz sayesinde solunum çabası azalır, apne ortadan kalkar, kandaki oksijen düzeyi artar ve eşlik eden kalp hastalıkları riski azalır. Uyku yapısındaki bu düzelmeye bağlı olarak gün içi şikayetler büyük ölçüde düzelir. En yüksek başarı şansına sahip tedavi pozitif hava yolu basıncı (PAP) denilen yöntemdir. Hastalarda rahatlama cihaz kullanıldığı sürece devam etmektedir, cihaz kullanılmadığında hasta kendisini eski durumunda, yani horlayan, uykuda nefesi duran ve ertesi gün yorgun bir halde bulmaktadır. En et-

kili tedavi yöntemi olmasına karşın, PAP cihazını hastaların ancak %50’si uzun süre kullanabilmektedir. PAP cihazı önerilen hastaların bir kısmı burunda bir hortumla uyuma fikrini benimseyemediği ya da eşlerinin bunu kabul etmeyeceğini düşündüğü için PAP cihazını kullanmamaktadır. Bunun dışında bugüne dek uyku apnesi tedavisi için kabul görmüş bir ilaç tedavisi yoktur, ancak hastalığın gün içi semptomlarını ortadan kaldırmaya yönelik ilaç tedavisi seçenekleri mevcuttur. Cihaz düzenli kullanılmaz ise ne olur? Gerek PAP tedavisi almayı reddedenler, gerek tedaviye başladıktan bir süre sonra tedavilerini yarım bırakanlar gerekse de tedaviye rağmen hala bir miktar gündüz uykuluğu yaşayan hastalar ev, iş ve trafik kazaları açısından oldukça yüksek risk altındadırlar. Uyku apneli hastaların yaklaşık yarısının özgeçmişinde en az bir kez trafik kazasına rastlanıyor. Zaman zaman gündüz aşırı uykululuğun faturası çok daha ağır olabiliyor.

Uyku apnesi hastasında gündüz uykululuğu var ise, araç kullanması sakıncalıdır ! PS / MART - NİSAN 2018 61


NÖROLOJİ

Prof. Dr. İbrahim Öztura

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölümü Nöroloji Anabilim Dalı Klinik Norofizyoloji BD

Epilepsi insanlığın var olduğu ilk çağlardan beri, bilinmezliği ile insanlığı etkilemiş, gizemini günümüz toplumuna kadar taşımıştır. Özellikle sosyoekonomik olarak iyi durumda olmayan toplumlarda daha sık olmakla birlikte, artan travmalar çevresel etkenler, beslenme yetersizliği ve ülkemizde de hala problem olan akraba evlilikleri epilepsi sıklığını artırmaktadır. Halk arasında “sara hastalığı” olarak da bilinen epilepsi yaygın bir hastalık ancak buna rağmen hastaların yanlış anlama ve algılama nedeniyle halen damgalamayla karşılaşıyorlar. Epilepsi hastaları toplumda sosyal izolasyon ve dışlanma yaşamaktadır. Hastaların yaşam kalitesini, nöbetlerden çok toplumdaki yanlış inanış ve algılamalar düşürmektedir. DÜNYADA 65 MİLYON, TÜRKİYE’DE DE YAKLAŞIK 750 BİN EPİLEPSİ HASTASI BULUNUYOR . Ayaktan tedavi başvuruları içinde baş ağrısından sonra en sık ikinci nörolojik bozukluk olarak ortaya çıkmaktadır. Epilepsi, dünya nüfusunun yaklaşık %1’ini etkilemektedir. Hastalık, erkek ve kadınlarda eşit sıklıkta görülmektedir. Epilepsi nöbetleri herhangi bir yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte, çocukluk ve yaşlılık döneminde daha sık ortaya çıkmaktadır. Epilepsi nöbetleri klinik olarak çok değişik şekillerde görülebilir. Kırktan fazla epilepsi nöbet tipi tanımlanmıştır Epi62 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İLK ÇAĞLARDAN BİLİNEN HASTALIK: EPİLEPSİ leptik nöbetler temelde; Fokal (beyinde bir bölgeye sınırlı başlayan nöbetler) ve Jeneralize (beyinde yaygın olarak başlayan nöbetler) olmak üzere iki temel klinik altında sınıflandırılmaktadır. Fokal nöbetler beynin bir bölümünden başlarlar. Elektriksel deşarj ya o bölgede kalır ya da beynin diğer bölgelerine yayılma gösterir. Jeneralize nöbetler ise tüm beyinde yaygın olarak ortaya çıkarlar. Nöbet tipinin bilinmesi, hangi epilepsi ilacının daha etkili olacağı konusunda yol gösterici olması açısından büyük önem taşımaktadır. EPİLEPSİ TANISINDA ALTIN STANDART: ELEKTROANSEFALOGRAFİ (EEG) Hastanın nöbetlerinin hasta ve yakınları (görgü tanıkları) tarafından tanımlanması önemlidir. Gelişen teknoloji ile birlikte video kaydının kolaylaşması ile nöbet videoları tanısal anlamda çok katkı sağlamaktadır. Elektroansefalografi 1950 yıllardan beri yaygın olarak kullanılmaya başlanan bir yardımcı inceleme yöntemidir. Bu yöntem ile beynin ürettiği elektriksel aktivite EEG dalgası olarak kayıtlanmaktadır ve video ile senkronize EEG çekimi epilepsi tanısında altın standart tanı yöntemini oluşturmaktadır. EEG her yaş grubunda uygulanabilen bir incelemedir, dışarıdan hastaya herhangi bir ilaç, radyasyon, elektrik vs verilemediği için de herhangi bir zararlı etkisi de bulunmamaktadır.

EPİLEPSİDE ÖNCELİKLİ TEDAVİ İLAÇ TEMELLİDİR Doktoru tarafından ilaç tedavisi başlanmasına karar verilen hastada, epilepsi teşhisi sonrasında, nöbetleri kontrol altına alacağını düşünülen ilacın seçimi ardından ilaç dozu kademeli olarak artırılarak nöbetler kontrol altına alınmaya çalışılır. Genellikle tek bir epilepsi ilacı ile tedaviye başlanmakta, eğer bu ilaç nöbetleri yeterince kontrol altına alamıyorsa, o zaman ilaç değişimi veya ikinci bir ilacın tedaviye eklenmesi yapılmaktadır. İlaç tedavisinde en önemli nokta nöbetleri durdurmaya yönelik olarak seçilen ilaçların düzenli ve planlı kullanımıdır. Her beş hastadan dördünde uygun ilaçlar seçildiğinde ve yeterli dozda alındığında nöbetler ortadan kalkmaktadır. İlaç tedavisi esnasında düzenli kontroller ilaç etkinliğinin ve ortaya çıkabilecek yan etkilerin izlemi açısından önemlidir. EPİLEPSİ ÖZEL DURUMLARDA FARKLILIKLAR GÖSTERMEKTEDİR İlaç tedavisi ile nöbetlerin kontrol altına alınamadığı, yaklaşık olarak hastaların yüzde yirmisini oluşturan, dirençli epilepsi grubunda ise epilepsi merkezleri tarafından uygulanan cerrahi tedavi ve pil tedavisi (Vagal sinir uyartımı) seçenekleri de mevcuttur.


BEYİN VE SİNİR CERAHİSİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÇOCUKLARDA HIZLI VE ERKEN MÜDAHALE ŞART ‘‘Epilepsi cerrahisi, elektrik yolaklarının birbiriyle olan bağlantısını kesmeye dayalı bir cerrahi türüdür. Her türde ve her yaştaki gruba ameliyat yapılabilir ama hangi hastaya yapılır dersek çocuklarda daha agresif davranmak lazım çünkü çocukların beyni gelişim aşamasında olduğu için deşarj aktiviteleri beynin yapısal ve fonksiyonel bozukluğuna yol açıyor. Gelişim sürecinde olan çocukların bu deşarjlardan çok etkilenmemesi için daha hızlı ve erken müdahale ediyoruz ama erişkinlerde 2 yıl süren ilaç tedavisine rağmen epilepsi atakları devam ediyorsa o zaman epilepsi cerrahisini düşünüyoruz.’’

DİRENÇLİ OLAN HASTALARDA EPİLEPSİ CERRAHİSİ İLE TEDAVİ MÜMKÜN HER HASTAYA UYGUN DEĞİL! Cerrahi operasyona karar vermeden önce hastanın nöbetlerinin tıbbi tedaviye dirençli olduğunun gözlenmesi gerekiyor. Cerrahi işlemi her hastaya uygulamıyoruz. Bu hastaların en az 2 yıl ilaç kullanması gereklidir. En az 2-3 uygun antiepileptik ilacın tek tek (monoterapi) ve beraber (politerapi) yeterli dozda ve sürede kullanılması sağlanmalıdır. Hasta çeşitli epilepsi ilaçları denenmesine ve 2 yıl kullanmasına rağmen tedavide bir sonuç alınamıyorsa cerrahi yöntemler düşünülmelidir. Ancak işlem uygulanan hastaların oranı yüzde 10. ÖZEL DURUMLARDA ERKEN KARAR VERİLEBİLİR Nöbetlerin nedeni beyinde tümör, damarsal anormallik gibi yapısal bozukluğa bağlı olan hastalarda cerrahi tedaviye daha erken karar verilebilir. Gerek ilaca direnç, gerekse cerrahi başarı bu durumlarda yüksektir. Nöbetler ne kadar uzun süredir kontrol edilemiyorsa, cerrahiden sonra da nöbet kontrolünün başarısı o kadar düşük ve psikososyal sorunların ortaya çıkma olasılığı o kadar yüksek olacaktır.

edilebiliyor. Palyatif (Fonksiyonel) Epilepsi Cerrahisi ise rezektif cerrahi uygulanamayan hastalarda nöbet yayılım yollarının kesilmesi, böylece epileptik odağı geri kalan beyin kısımlarından izole ederek nöbet yayılımını önlemek için yapılır. Epilepsi tipi, epilepsi odağının yeri ve cerrahi öncesi yapılan araştırmalar ile cerrahi işlemin nereye yapılacağının belirlenir. Hasta operasyondan sonra da 1-2 yıl ilaç kullanır. Artık nöbet gelmiyorsa ilaçlar yavaş yavaş azaltılır ve kesilir. EPİLEPSİ CERRAHİSİNİN BAŞARI ORANI YÜKSEK Epilepsi odağını oluşturan anormalliğin bir damar anormalliği veya iyi huylu kitle benzeri bir yapı olduğunda, cerrahi başarısı oldukça yüksek. Yalnızca EEG kriterlerine göre ameliyat olacaksa temporal bölgelerden başlayan nöbetlerde cerrahi başarı çok yüksektir. Beynin ön kısımlarından veya arka kısımlarından başlayan epilepsilerde nöbet başlangıç yerini saptamak zor olduğundan başarısı da düşüktür. EPİLEPSİNİN FARKLI TÜRLERİ VAR

EPİLEPSİ AMELİYATI NASIL YAPILIR?

Beyin loblarının etkilendiği yere göre değişik epilepsi durumları görülüyor.

En sık yapılan beyin ameliyatı Rezektif Beyin Cerrahisi. Hasta anestezi ile uyutulup soru işareti şeklinde bir kesi yapıldıktan sonra beynin bir kısmına müdahale

İyi Huylu Rolandik Epilepsi: Genellikle ilkokul dönemlerinde görülür ve ergenlik çağının atlatılmasıyla birlikte hastalıkta atlatılır.

Doç. Dr. Akın Akakın Üsküdar Üniversitesi NPistanbul Beyin Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi

Oksipital Lob Epilepsisi: Çocukluk çağlarında görülen, geç ve erken türleri bulunan bir türdür. Hastanın bakışlarında uzun süre bir noktaya odaklanma, görsel bozukluk yaşama, mide bulantısı, kusma ve nöbetler sonrası yaşanan baş ağrıları şikâyetleri bulunmaktadır. Temporal Lob Epilepsi: Beynin şakak bölgesinden çıkan bu tür, daha çok yetişkinlerde görülür. Hastalarda tuhaf davranışlar, şuur kayıpları gibi etkileri vardır. Çocukluk Çağı Epilepsisi: Genel olarak ilkokul dönemlerinde başlarken yaklaşık 5 saniye ile 1 dakika kadar süren dalgınlıklar meydana gelmektedir. Hasta o anda ilgilenmekte olduğu şeyden alakasını kesmekte ve gözlerde kayma olabilmektedir. Juvenil Myoklonik Epilepsi: Ergenlik dönemlerinde görülür. Sabah saatlerinde ani irkilmeler şeklinde kendini gösterir. İnfantil Spazm: 1 yaş öncesi dönemlerde görülen bebeklik çağında meydana gelen bir epilepsi türüdür. Hastanın tüm vücudunda öne ya da arkaya doğru kasılmalar gerçekleşmesi biçiminde nöbetler olmaktadır. Hastada görülen kasılmalar ardı ardına tekrar etmektedir. Beyin hasarları sonucu ya da metabolik sorunlar yaşanması ile bu nöbetler ortaya çıkmaktadır. veya üstünü örtmenin hasta bireylerin uzun dönemli sağlık durumları ve halk sağlığı açısından çok daha ağır sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır. PS / MART - NİSAN 2018 63


BEYİN VE SİNİR HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

UNUTKANLIK MI? HİDROSEFALİ Mİ? Op. Dr. Mustafa Önöz

Memorial Ataşehir Hastanesi Beyin, Sinir ve Omurilik Cerrahi Bölümü

İlerleyen yaşla birlikte görülmeye başlanan unutkanlık, yürüme bozukluğu ve idrar kaçırma sorunları Alzheimer hastalığı belirtisi olabiliyor. Ancak neredeyse aynı belirtilerle ortaya çıkan kafa içinde su toplanması yani normal basınçlı hidrosefali, kolayca tedavi edilebiliyor. 55-60 YAŞINDAN SONRA ORTAYA ÇIKIYOR Beyin, kafatasının içinde beyin omurilik sıvısı(BOS) denilen bir sıvının içinde bulunmaktadır. Günde 500 mililitre üretilen ve vücut tarafından emilen beyin omurilik sıvısı dışarıdan gelen darbelere karşı koruyucu özellik taşımaktadır. Beyin omurilik sıvısı aynı zamanda, beyin omurilik kanalları arasında dolanarak atılması gereken maddelerin temizlenmesi ve sinir sistemi için önemli maddelerin dağılımını sağlamaktadır. Genellikle 55-60 yaşından sonra çeşitli nedenlerle kanalların tıkanması beyin omurilik sıvısının dolaşıma katılmayarak kafatası içinde birikmesine neden olabilmektedir. Yaşın ilerlemesinin haricinde; •Kafa travması •Daha önceden geçirilen beyin kanaması, •Kanalların tıkanmasına neden olan tümör ve kistler •Beyin damarlarının tıkanmasına neden olabilen hastalıklar •Menenjit normal basınçlı hidrosefali oluşmasına yol açabilmektedir. SALLANARAK YÜRÜMEYE BAŞLADIYSANIZ Normal basınçlı hidrosefali geliştiği du64 PS / MART - NİSAN 2018

rumlarda genellikle ilk sorun yürümede ortaya çıkmaktadır. Sallanarak, ördek gibi paytak yürüyüş, adımların kısa ve yavaş olması dikkat edilmesi gereken belirtilerin başında gelmektedir. Hastalar ayaklarının altında mıknatıs varmış gibi kaldırmada zorluk yaşamaya başlamaktadır. Denge sorunu yaşayan hastalar kendi etraflarında dönme konusunda da sorun yaşamaktadır. UNUTKANLIĞINIZ NEDENİ YAŞLILIK OLMAYABİLİR Alzheimer, demans gibi rahatsızlıklarda yaşanan yakın zamana yönelik hafıza sorunları normal basınçlı hidrosefali geliştiği durumlarda da görülmektedir. Günlük aktivitelere karşı ilgisi azalan hasta yıllar öncesini net hatırlasa da yakın zamanı karıştırabilmektedir.

sayılarak ihmal edilmektedir. Hastalar kendilerinde bulunan sorunların sıklıkla farkında olmayarak kabullenmek istememektedir. FARKI ORTAYA KOYMAK MÜMKÜN Normal basınçlı hidrosefali teşhisinde hastaya nöro psikolojik test uygulanıp belinden bir miktar beyin omurilik sıvısı alınmaktadır. Hastanın demans ya da Alzheimer olup olmadığı konusunda yol gösterici olan bu iki işlemin ardından hastanın şikayetlerinde gözle görülür düzelmeler yaşanabilmektedir. İğne ile beyin omurilik sıvısını boşaltıldığı sırada ve sonrasında yapılan basınç ölçümleri ve hastanın şikayetleri gözlemlenerek teşhis konulabilmektedir.

TUVALET SORUNLARI YAŞANABİLİR

BOZULAN FONKSİYONLAR SIRASIYLA DÜZELİYOR

Normal basınçlı hidrosefali hastalarında mesane kontrolünde sorunlar yaşanabilmektedir. Mesane kontrolündeki sorunlar her hastada farklı ortaya çıkabilmektedir. Bu sorun bazı hastalarda sık tuvalete çıkma ihtiyacı olarak görülürken bazı hastalar idrarını tutamamaktadır. Belirtileri ihmal etmeyin.

Kafatası içinde birikip dolaşıma katılamayan beyin omurilik sıvısının şant denilen kalıcı kateter sistemiyle vücut boşluklarına aktarılması şikayetlerin bir anda düzelmesini sağlayabilmektedir. Damar gibi ince bir borudan oluşan şant, genel anestezi altında belden ya da beyindeki karıncıktan karın boşluğuna karıncığa yerleştirilerek vücut boşluklarına tahliyesini sağlamaktadır. Dışarıdan görülmeyen ve hastaya hiçbir rahatsızlık vermeyen şant tedavisinden sonra şikayetler kısa sürede düzelebilmektedir. Ayarlanabilir şantlar sayesinde kişinin klinik durumuna göre ne kadar beyin omurilik sıvısının boşaltılacağı miktar poliklinik şartlarında azaltılıp artırılabilmektedir.

Alzheimer, Parkinson gibi daha çok ilerleyen yaşlarda görülen nörolojik hastalıklar ile normal basınçlı hidrosefali belirtileri karıştırılabilmektedir. Yürüyüş bozukluğu, unutkanlık ve mesane kontrolü gibi normal basıncı hidrosefali hastalarında görülen belirtiler çok şiddetli olmadığı için, yaşlanmanın doğal süreci


GERİATRİİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YAŞLILIK DÖNEMİNDE SAĞLIKLI VE DİNÇ KALABİLİRSİNİZ! Dünyaya gelen her canlının zaman içinde aldığı mesafe olan yaşlılık, zamana bağlı olarak beden fonksiyonlarının sürekli azalması ve çevresel faktörlere uyum sağlayabilme yeteneğinin azalması olarak tanımlanıyor. İnsan hayatında yaşlılık dönemi ise 65 yaş üzeri olarak kabul ediliyor. BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ DEĞİŞİYOR, FONKSİYONLAR AZALIYOR Yaşlanmayla birlikte vücuttaki bütün sistemlerde farklı derecelerde değişiklikler ve fonksiyonlarında azalma görülür. Bunlardan biri de bağışıklık sistemini oluşturan hücrelerin sayısının ve etkinliklerinin azalmasıdır. Bu değişiklikler sonucu yaşlılar, bakteri ve virüs kaynaklı hastalıklara karşı daha hassas hale gelir. Yakalanılan enfeksiyonlar daha ciddi seyreder ve uygulanan tedaviye daha zor yanıt verilir. Yaşlılara uygulanan aşıların koruyuculuğu da gençlere göre daha düşüktür. Bağışıklık sistemindeki yaşlanma nedeniyle, otoimmün hastalıkların ve kötü huylu tümörlerin de görülme sıklığı artar. ENFEKSİYONLARDAN AŞILARLA KORUNABİLİR Aşılama çocukluk döneminde olduğu kadar erişkin ve yaşlılar içinde önemli.

Özellikle 65 yaş ve üstündeki tüm bireyler ve ayrıca 18-64 yaş arasında diyabet, kronik kalp ve akciğer hastalığı, gibi kronik hastalığı olanlar, kronik böbrek yetmezliği, bağışıklık yetmezliği olanlar risk grubundadır ve aşılanmaları elzemdir. Erişkinlerde önerilen tüm aşılar ise grip, zatürre, tetanos, difteri ve boğmaca, Hepatit A ve B, zona, HPV, kabakulak, kızamık, kızamıkçık, meningokok aşılarıdır.65 yaş ve üstündekilerin aşı takviminde; grip, zatürre, tetanoz ve zona aşıları bulunmaktadır. Ayrıca zatürre (pnömokok) aşısı ve yıllık grip aşısı uygulamaları özellikle riskli gruplarda hastalık ve ölüm riskini azaltır. Bu nedenle 65 yaş ve üzerindeki kişilerin zatürre (pnömokok) aşısıyla aşılanmaları önemlidir. YAŞLILIK DÖNEMİNDE SAĞLIKLI VE DİNÇ KALMANIZ İÇİN BU ÖNERİLERE UYUN! •Yeterli ve dengeli beslenme: Yaşlanmanın sebep olduğu değişiklikler nedeniyle ileri yaştaki kişilerin besin ihtiyaçları gençlerden farklıdır. Yaşlıların günlük kalori ihtiyacı azalırken, protein ihtiyacı artar. Bu dönemde protein ihtiyacı günde, vücut ağırlığına bağlı olarak kilogram başına 1-1,5 gramdır. Lif içeriği yüksek tahıl, kuru baklagiller, sebze ve meyve tüketimi önemlidir.

Prof. Dr. Ü. Deniz Suna Erdinçler Akademik Geriatri Derneği Başkanı

•Günlük su tüketimi: En az 1,5 ila 2 litre olmalıdır. •Fiziksel aktivite: Kas ve kemik kaybını önlemek, kalp kapasitesini artırmak ve hareket kabiliyetini devam ettirebilmek için düzenli yürüyüş, yüzme ve direnç egzersizleri önerilir. •Kronik hastalıkların önlenmesi ve tedavisi: Şeker hastalığı (diyabet), yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği ve damar sertliği gibi yaşlanmayla sıklığı artan hastalıklar için gerekli tedbirler alınmalı ve tedaviler aksatılmamalıdır. •Akıl ve ruh sağlığı: Yaşlılıkta demans ve depresyon yaşam kalitesini bozan, durumlardır. Stresten uzak durmak, olumlu düşünmek, sosyal çevreyle canlı ve yakın bir ilişki sürdürmek, okumak, bulmaca çözmek, yeni şeyler öğrenmek riski azaltır. •Kazaların önlenmesi:Ev ortamının kaza riskini azaltacak şekilde düzenlenmesi, gerektiğinde yardımcı alet kullanılması önerilir. •Aşılama: Yaşlılar enfeksiyon hastalıklarına daha duyarlıdır. Tedaviye cevap daha az ve iyileşme daha yavaştır. Grip ve zatürre aşılamaları ölüm ve hastalık riskini azaltır. PS / MART - NİSAN 2018 65


KULAK SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KULAKLIKTAKİ TEHLİKE! TOPLUMDA HER 10 KİŞİDEN BİRİNDE İŞİTME KAYBI BULUNUYOR… Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği tarafından “3 Mart Dünya Kulak ve İşitme Günü” dolayısıyla basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan Prof. Kıroğlu, Dünya Sağlık Örgütü başta olmak üzere, Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği gibi birçok örgütün 3 Mart’ta işitme engeline dikkati çekmek, bu konuda farkındalık oluşturmak amacıyla etkinlikler düzenlediğini söyledi. Prof. Kıroğlu, işitmenin ve konuşmanın en önemli iletişim yolu olduğunu ifade ederek, insanların iletişim olmadan yaşayamadıklarını ve bu iletişimi sağlayan en önemli organın kulak olduğunu söyledi. Çevresi ile konuşup anlaşamayan kişilerin zamanla depresyon ve yalnızlığa itilmekte olduğuna dikkati çeken Prof. Kıroğlu, bu durumun sadece yaşlılarda değil, çocuk ve gençlerde de geçerli olduğunu belirtti. KULAK ÇINLAMASINA DİKKAT! “Doğumsal veya sonradan gelişen işitme kayıplarının önemli bir kısmı önlenebilir.Örneğin yüksek sesle temas azaltılabilir. Normal şehir trafiğinin sesi ortalama 85 desibeldir (dB). İç kulağımızdaki hücreler bu sese 8 saate kadar dayanabilir, daha uzun süreli bir maruziyet kalıcı hasara yol açar. Eğer o gün 8 saat trafik sesine maruz kalmış isek aynı gün müzik dinlememeliyiz. 85 dB’i 88 dB’ye çıkaralım, bu durumda izin verilen süre 4 saattir. İç kulak hücrelerimiz 91 dB’ye 2 saat, uçak sesi 95 dB’ye ise 1 saat dayanabilir. 120 dB şiddette bir ses kulaklarımızda ağrı oluşturur.Bazen işitme kaybının ilk belirtisi kulak çınlaması dır.Bu durumda bir kulak burun boğaz hekimine başvurmak gerekir.’’ 66 PS / MART - NİSAN 2018

SAĞIRLIK TARİHE KARIŞTI “Erken tanı koyduğumuz bir bebek artık sağır olmuyor. Sağırlık ve dilsizlik erken tanı ile tarihe karıştı diyebiliriz. Bu çocukları 1 yaş civarında biyonik kulak ameliyatı ile dış ortamdaki sesi elektrik enerjisine çevirerek, işitme sinirini uyarma yolu ile duyar ve konuşur hale getiriyoruz. Bu teknoloji belki de tıp alanında son yıllardaki en önemli gelişmedir. Eğer çocukta iç kulak hiç gelişmemişse, işitme siniri olmasa bile direkt beyin sapındaki işitme merkezine bir elektrot yerleştirerek duymayı sağlamak mümkün olabiliyor.” .

“Geleceği Dinle” Dünya Kulak ve İşitme Günü’nün bu yılki temasının “Geleceği Dinle” olduğunu aktaran Prof. Kıroğlu, şöyle devam etti: “Uzayan insan ömrüne karşın çok daha fazla ses kulaklarımızın erken yaşlanmasına ve yarınlarda herkesin işitme kaybına maruz kalmasına yol açacak. İç kulak insan doğduğu anda ortamdaki seslerden dolayı hücrelerini kaybetmeye başlar, yani insan kulağı doğduğu andan itibaren yaşlanmaya başlar. TEKNOLOJİNİN SAĞLIĞA ETKİSİ ‘‘Gençlerde ve ergenlerde hayatın en sağlıklı döneminde neden işitme kaybı görmeye başladık? Bu durumun önemli sebeplerinden birinin kulaklıkla yüksek sesli müzik dinleme ile alakalı olduğunu sanıyoruz. Bir çalışmaya göre, 6 ila 19 yaş arasındaki kesimde yüzde 12,5 oranında özellikle yüksek volümde kulaklık kullanmaya bağlı işitme kaybı gelişmekte. Yeni teknoloji ile her gün binlerce müzik indirmek mümkün. Eski kaset çalar walkman’ler ile karşılaştırıldığında daha uzun dinleme süreleri söz konusu.Yüksek kaliteli kulaklıklar veya kulak üstü ci-

hazlar, 60/60 kuralı (60 dakikadan uzun dinleme, maksimum volümü yüzde 60 olarak ayarla), kulaklıklar ile uykuya dalmama, yüksek sesli ortamlarda kulakları tıkama alınabilecek önlemlerden bazıları.” YENİ DOĞANLARA TARAMA Türk Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Tayyar Kalcıoğlu da sosyal ve psikolojik gelişme gibi hususlar için sağlıklı işitmenin çok önemli olduğunu söyledi.Prof. Kalcıoğlu, işitme kaybının tanınmasının yeni doğan döneminde gerçekleştirilen işitme taramaları ile mümkün olduğunu aktararak, şu bilgileri verdi: “Türkiye bu konuda büyük başarı elde etmiştir. 2004 yılında Sağlık Bakanlığı’nın öncülüğünde başlatılan yeni doğan işitme taraması protokolü uygulamasının geldiği noktada bugün ülkemizde yeni doğan bebeklerin yüzde 98’i işitme taramasından geçmektedir. Bu oran, dünyada refah seviyesi çok daha iyi olan pek çok ülkeden çok daha iyidir. Böylece işitme kaybı tanısı konulan bebeklerin koklear implanta, beyin sapı implantına kadar giden farklı tedavi veya rehabilitasyon uygulamalarından yararlanıp işitme ve dolayısıyla konuşma engelli bireyler olmalarının önüne geçilebiliyor. Bu noktada unutulmaması gereken husus, konuşma engelinin işitme engelinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor olmasıdır” dedi.


BESLENME-DİYET

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Vitamini Eksikliği Kilo Vermeyi Zorlaştırıyor! Sıkı bir diyet yapıyor, ancak yine de kilo veremiyorsanız, D vitamini eksikliği kilo vermenize engel olabilir. Özellikle kadınlarda daha sık rastlanan D vitamini eksikliği kilo vermeye etki eden unsurların başında geliyor. Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı Taylan Kümeli, D vitamini eksikliğinde kemik gelişimi ve bağışıklık sisteminin zayıflamasının yanı sıra enerji tüketim dengelerinin de etkilenerek yağlanmanın kolaylaştığını belirtiyor. “ Dünya genelindeki insanların yaklaşık yüzde 50’sini etkilediği tahmin edilen D vitamini eksikliği; kemik gelişimden bağışıklık sistemine, çocuklarda büyüme gelişmeden diş çıkarmada gecikmeye kadar sağlımıza birçok açıdan etki ediyor. Ancak D vitamininin etkisi tüm bunlarla sınırlı kalmıyor. Yapılan son araştırmalar kilo vermeyi etkileyen unsurların başında D vitamini eksikliğinin de yer aldığını gösteriyor. Bahar aylarının gelip yaz aylarının yaklaşmasıyla kilo vermek için diyet yapan kişilerin sayısında da artış yaşanıyor.

Kilo vermek ya da mevcut kilomuzu korumak sanıldığı kadar zor değil. Önemli olan vücudumuzun ihtiyacını iyi bilmek. Ancak maalesef kilo verirken eksik ya da kulaktan dolma bilgilerle hareket edebiliyoruz. Kilo verirken dikkat etmemiz gereken unsurlardan biri de D vitamini değerlerimiz. Özellikle kadınlarda sıklıkla yaşanan D vitamini eksikliği kilo vermeyi etkileyen unsurların başında geliyor. D vitamininin kalp, beyin ve pankreas gibi birçok organımızda özel reseptörleri var. D vitamini reseptörlerine sahip dokulardan biri de kaslarımız. D vitamininden mahrum kalan kaslar daha çabuk yoruluyor ve o kasların metobolizmaları bozuluyor. Bu durum da enerji tüketim dengelerini olumsuz etkileyerek, yağlanmayı kolaylaştırıyor” “Kilo veremiyorsanız D vitamini seviyenizi ölçtürmelisiniz” ‘‘Kilo programına aldığımız herkesin yeterli D vitamini stoğu bulunup bulunmadığına bakıyoruz. Bir kişide D vitamini değeri 21 mg’ın altındaysa bu rakamı 50-60 mg’lara yükseltmeye çalışıyoruz.

Taylan Kümeli Sağlıklı Beslenme ve Diyet Uzmanı

Gözlemlerimiz bize gösteriyor ki; D vitamini seviyesi iyileşen kişilerde açlıklarını kontrol etme, daha az yeme ve daha uzun süre tok kalma belirtileri başlıyor. Kilo programlarındaki yağ yakma hızları da artıyor. Ayrıca D vitamini, aynı omega-3 yağları gibi en fazla karın- göbek bölgesindeki yağların erimesine etki ediyor. Bunu da muhtemelen kalsiyumun etkinliğini artırarak başarıyor. Avrupa Endokrin Derneği Klinik Uygulama Kılavuzuna göre D vitamini alımında günlük idame dozlar; 1 yaşından küçük bebeklere günde 400 ünite, 1-18 yaş arası çocuklara günde 600 ünite, 18 yaş ve üzeri yetişkinlerde günlük 1000 ünitedir. Piyasada farklı formlarda D Vitaminleri bulunmasına karşın katkı maddesi ve BHA içermeyen, sprey formda D vitamini seçenekleri de bulunmaktadır. Son dönemlerde sprey formu gibi kullanımı kolay, saf zeytinyağı içinde sunulan D3 vitaminleri tercih edilmektedir. Özellikle kilo veremeyenlerin muhakkak D vitamini seviyelerini ölçtürmeleri gerekiyor. Aksi halde kilo vermeleri oldukça zorlaşabilecektir.‘‘ PS / MART - NİSAN 2018 67


ÇOCUK SAĞLIĞI/ GENETİK HASTALIKLAR

Prof. Dr. İpek Akman Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzm. Medical Park Göztepe Hastanesi

Ülkemizde yılda yaklaşık 1000 canlı doğumda 1 Down Sendromlu bebek dünya geliyor. Sağlıklı insanda 23 çift (46 adet) kromozom bulunur. Down Sendromu; 21 numaralı kromozomun bir çift değil de fazladan bir tane kromozom eklenmesi sonucu üç kromozomlu bir hale gelmesiyle toplam kromozom sayısının 47 olması sonucunda gelişen bir sendromdur. Bu nedenle Down Sendromu ‘Trizomi 21’ veya ‘Mongolizm’ olarak da bilinir. Down Sendromu tedavi edilmesi gereken bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır. NASIL TARAMA YAPILIYOR? 11. ve 14. gebelik haftalarında bazı hormonlara anne kanından bakılır. Ultrason ile fetusun ense deri saydamlığı ölçümü ile birlikte risk oranı saptanır. Buna, ‘ikili tarama testi’ adı verilir. USG (ultrasonografi) ve kan testi (ikili test) birlikte yapıldığında yüzde 90 civarında Down Sendromu yakalanabilir. ANNENİN YAŞI ETKİLİ Mİ? Bebeğin kromozomunun normal olup olmadığının belirlenmesi ancak fetal hücrelerden yapılan genetik inceleme ile saptanabilir. Amniyosentez işlemi, bebeğin amniyon suyundaki hücrelerin genetik olarak incelenmesi amacıyla genellikle 16 ve 20. gebelik haftaları arasında yapılır. Bu test kesin tanı koydu68 PS / MART - NİSAN 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GENETİK BİR FARKLILIK: DOWN SENDROMU rucu bir testtir. Down Sendromu riski 35 yaşındaki annede 250 canlı doğumda 1 iken, 40 yaşında 100 de 1’e çıkar. Bu nedenle ileri anne yaşında amniyosentez yapılması önerilir. FİZİKSEL FARKLILIKLAR NELER? Tipik yüz görünümü vardır: Küçük ve yuvarlak yüz, yukarı doğru çekik gözler, basık burun kökü, küçük burun ve ağız, küçük kulaklar ve ensede deri bolluğu vardır. Avuç içinde tek çizgi olması (simian çizgisi), küçük eller, aşırı esnek parmaklar ve sandal açıklığı el ve ayakta görülen diğer bulgulardır. Bu sendromlu kişiler geç öğrenip çabuk unuturlar. Zeka puanları 20-85 civarında olur. Kalp ve sindirim sistemi anomalilerine sık rastlanır. İlerleyen yaşlarda kısa boylu ve obez olurlar. Down Sendromlu bireylerin yarısı 60 yaşına kadar yaşar. İKİNCİ ÇOCUKTA TEKRARLAMA RİSKİ VAR MI? Down Sendromlu çocuk doğuran ya da birinci derece akrabalarında aynı durum olan annelerin gebeliklerinde tarama testlerine bakılmaksızın mutlaka amniosentez yapılmalıdır. Down Sendromu doğum veya düşük öyküsü olan çiftlere kromozom analizi önerilir. Eğer anne veya babanın kromozom analizi normalse Down Sendromu tekrarlama riski yüzde 2-3’tür. Anne 35 yaş üstü ise

risk arttığı için amniosentez veya anne kanından fetal DNA örneklemesi de tarama testi olarak önerilebilir. EĞİTİM GELİŞİMLERİNDE ETKİLİ Mİ? Down Sendromu tanısı kesinleştikten sonra bebeklerin kalp kontrolü yapılmalıdır. Yüzde 40’ında kalp sorunu olabilir. Her bebeğe yapılması gereken işitme ve tiroid taramasının yapılması önemlidir. 6. ayda göz kontrolü önerilir. Bu bebeklerin konuşma ve dil gelişimi genellikle gecikme gösterir. Erken müdahale merkezlerine yönlendirilerek gelişimlerinin desteklenmesi ve ailelerine psikolojik destek sağlanması çok yararlı olur. TEDAVİDE NELER YAPILMALI? • Özel beslenme programı oluşturulmalı: Down Sendromlu çocuklarda aşırı kilo alma eğilimi gözlenir. Bu nedenle bu ileride kilo problemi oluşturarak çocuğun hareket becerilerini önemli ölçüde engeller ve metabolizma bozukluklarının da oluşmasını kolaylaştırır. Bu da çocuğun ruhsal gelişiminin daha da kötü yönde ilerlemesine sebep olur. • Etkin bir fizik tedavi planlaması: Erken başlayan bir fizik tedavi ve rehabilitasyon programı ile Down Sendromlu çocuğun motor gelişimi desteklenmeli, özel eğitim ile zihinsel kapasitesi optimuma getirilmelidir.


ÇOCUK SAĞLIĞI / KALP HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KALP HASTALIĞI ÇOCUĞU HER YAŞTA YAKALAYABİLİR! Çocukluk yaş grubu 0-18 yaş arasında yer alır ve her yaş grubunda kalple ilgili sorunlar yaşanabilmektedir. Yenidoğan bebeklerde doğumsal kalp hastalıkları daha ön plana çıkmaktadır. Yaşın ilerlemesiyle birlikte sonradan kazanılmış enfeksiyon ve genetik yolla geçen rahatsızlıklar kalp hastalıklarına neden olabilmektedir.

BU 10 BELİRTİYİ GÖZÜNÜZDEN KAÇIRMAYIN! 1.Hızlı ve zorlu soluk alıp verme: Zatürre veya ateş gibi bir rahatsızlar olmadan yaşa göre hızlı soluk alıp verme, burun kanadı solunumu, yardımcı solunum kaslarının kullanılmasına bağlı kaburga aralarının içe doğru yer değiştirmesi çocuklarda kalp hastalığının önemli göstergesidir. •Dakika solunum sayısı; •Yenidoğan döneminde 60 •Süt çocukluğunda 40 •Büyük çocukta 30 •Gençlerde 20’nin üzerindeyse ve beraberinde ateş, akciğer hastalıkları yoksa çocuk doktoru aracılığıyla çocuk kardiyolojisi doktoruna başvurmak gerekebilir. 2.Morarma (Siyanoz): Çocuklar heyecanlandığında, soğukta veya banyo sırasında özellikle ağız çevresi, parmak uçlarında morarma olabilmektedir. Ancak morarma dilde, ağız mukozasında, devamlıysa ve egzersizle artıyorsa kalp hastalığı bakamından önemlidir. 3.Çarpıntı: Kalp atımının çocuk tarafından fazlaca hissedilmesi ve rahatsızlık vermesidir. Çarpıntı, ritm bozukluğu belirtisi olabileceği gibi kansızlık, tiroid hormon

düzensizliği, kalp hastalıkları, enfeksiyon hastalıklarında da görülmektedir. Devamlı çarpıntı hissinde mutlaka çocuk kardiyoloğu tarafından değerlendirilmelidir. 4.Kalp atımının aşırı hızlı, aşırı yavaş veya düzensiz olması: Çocuklarda göğüs duvarı ince olduğundan kalp atımları ebeveynlerce hissedilebilmektedir. Yaş küçüldükçe kalp daha hızlı atar. Özellikle uykuda kalbin hızlı atması kalp hastalığı veya ritm bozukluğunu gösterebilmektedir. Aynı zamanda yenidoğan döneminde dakikada 80, diğer yaş gruplarında dakikada 60 altındaki kalp atımı, atımların düzensiz olması mutlaka değerlendirilmelidir. 5.Kalpte üfürüm duyması: Çocukluk yaş grubunun herhangi bir döneminde her 2 çocuktan birinde kalpte üfürüm duyulabilmektedir. Ebeveynlerin bu üfürüm sesini duymaları mümkün olmayabilmektedir. Rutin kontroller sırasında kalpte normalden farklı bir ses duyulması çocuk kardiyolojisi uzmanı tarafından mutlaka değerlendirilmelidir. Yapılan ekokardiyografiye göre kalpte ya da ilişkili damarlardaki morfolojik bozukluklar olabileceği gibi, üfürümün hiçbir sebebi de olmayabilmektedir. Bu üfürümlere masum üfürümler denir. 6.Göğüs ağrısı: Çocuğun göğüs sol kısmında ağrı-sıkışıklık hissi bazen kalple ilgili ciddi hastalıklara işaret edebilmektedir. Kalp damarlarındaki iskemi, kalbin çevresinde sıvı birikmesi, kapak problemleri göğüs ağrısı yapabildiği gibi, kaburgalar, göğüs duvarı ile ilgili basit hastalıklar da aynı yakınmaya yol açabilmektedir.

Prof. Dr. Naci Öner Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk Kardiyoloji Bölümü 7.Uzamış ateş: Beş günden fazla süren ve antibiyotiklere cevap vermeyen ateş, ülkemizde de sık görülen Kawasaki hastalığı ile ilgili olabilmektedir. Hastalığın teşhisi çok önemlidir. Çünkü kalbi besleyen koroner damarlarda hasar yaparak, bütün yaşamı etkileyebilir. 8.Büyüme gelişme geriliği, çabuk yorulma, aşırı halsizlik: Kalp yetersizliği olan çocuklar soluk, halsiz ve arkadaşlarına göre daha çabuk yorulmaktadır. Enerji ihtiyaçlarını kalp yetersizliği ile savaşarak tükettiklerinden özellikle kilo alımı geri kalmaktadır. 9.Eklem ağrısı ve şişliği: Kalp kapaklarını tutarak, hasar veren akut romatizmal ateş ilk olarak eklem ağrısı ve şişliğiyle kendini gösterebilmektedir. Kalp kapakları, kası, dış zarını etkileyen akut romatizmal ateş, tüm yaşamı etkileyen bir rahatsızlıktır. 10.Göğüs grafisinde kalbin büyük olması, kalbin ve ana damarların biçimlenmesinde ve yerleşimindeki anormallikler: Bu belirtileri anne babaların bilmelerine imkan yoktur. Ancak çocukların rutin kontrollerini aksatmamak birçok kalp hastalığını daha başlangıç aşamasında ortaya çıkmasına olanak vermektedir. Çocuk doktoru veya aile hekimi tarafından tespit edilen göğüs grafisi bozukluklarının mutlaka ekokardiyografi ile değerlendirilmesi gerekmektedir. PS / MART - NİSAN 2018 69


İMMÜNOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

POLENLER ASTIM GELİŞİMİ VE ATAĞI İÇİN RİSK FAKTÖRÜ Doç. Dr. Sacide Rana Işık VKV Amerikan Hastanesi Alerji ve İmmünoloji Bölümü

Bahar ayları “saman nezlesi” veya “bahar nezlesi” olarak da bilinen mevsimsel alerjik nezlenin (alerjik rinit) en fazla görüldüğü zamanlardır. Mevsimsel alerjik nezle çoğunlukla polenlere bağlıdır.

ya rakamlarına göre biraz daha düşük olmakla birlikte, yıl boyu nezle yaklaşık yüzde 20 civarındayken, mevsimsel alerjik nezle sıklığı yaklaşık yüzde 10’dur.

Polenler (çiçek tozları), çiçekli bitkilerin çoğalmasına aracılık eden protein yapısında maddelerdir. Polen taneleri gözle görülemeyecek kadar küçük olup bir polen tozunda binlerce polen tanesi bulunabilir ve rüzgarla çok uzak yerlere kolayca taşınabilir. Belirli mevsimlerde bitkiler uygun sıcaklık ve nem oranlarına göre polenlerini çevreye bırakır. Bazı ağaç polenleri kış sonu ve ilkbahar mevsimi başında, çayır-çimen ve yabani ot polenleri ilkbahar ve yaz mevsimi başında ve yabani ot polenleri ise yaz mevsimi sonu ve sonbaharda daha yoğun olarak bulunur. Bu polenlere karşı genetik yatkınlığı nedeniyle alerjik duyarlılık gelişmiş kişilerde polenlerin yoğun olduğu dönemlerde alerjik hastalıkların belirti ve bulguları da artmaktadır.

Alerji mevsiminde solunum yoluyla alınan polenlerin belirtileri

Bahar nezlesi çoğunlukla çocukluk ve erken erişkinlik döneminde başlar.Çok nadiren erişkin yaşlarda da başlayabillir. Dış ortam alerjeni olan polenlerin astım gelişimi veya atağı için de risk faktörü. Bazı hastalarda alerjik nezle ile beraber veya tek başına astıma da neden olabilir. Alerjik nezle, genel olarak mevsimsel ve yıl boyu tipleri bir arada düşünüldüğünde dünyada toplumun yaklaşık yüzde 20-40’ını etkilemektedir. Ülkemizde ise bu konuda yapılan araştırmalar dün70 PS / MART - NİSAN 2018

.Bahar nezlesi (alerjik rinit) belirtileri arasında hapşırık, burunda, damakta, boğazda ve kulakta kaşıntı, burunda akıntı, tıkanıklık ve geniz akıntısı yakınmaları yer alıyor.

.Alerjik konjuktivit belirtileri olan gözlerde kaşıntı, sulanma, kızarıklık ve göz kapaklarında şişlik çoğunlukla alerjik nezleye eşlik edebildikleri gibi tek başlarına da görülebiliyor.

.Polenler alerjik nezle ve konjuktivit be-

lirtileriyle birlikte veya tek başına astım belirtilerine de neden olabiliyor. Tek başına öksürük veya beraberinde nefes darlığı, hırıltılı-hışıltılı solunum, göğüste baskı hissi gibi astım belirtileri de eşlik edebilir. Nadiren ciltte kaşıntı, kurdeşen (ürtiker) de görülebilir. Alerji mevsiminde ne yapmalıyız ve ne gibi önlemler almalıyız? Alerjenlerden korunarak ve uygun zamanda gerekli ilaçları kullanarak bu hastalığı kontrol altına almak mümkündür. Polenler genellikle sabah ve güneşin tepede olduğu öğlen saatlerinde havada yoğun olarak bulunur. Polen alerjisi bulunan hastaların polenlerin yo-

ğun olduğu bahar mevsiminde sabah ve öğlen saatlerinde açık havada bulunmamaya, piknik ve benzeri açık hava gezilerinden ve açık havada egzersizden uzak durmaya özen göstermeleri gerekir. Polenlerin rüzgarlı ve kuru havalarda dış ortamdaki havada yoğunlukları artar. Bahar aylarında arabada camların açık olması, toplu taşım araçlarında açık pencerenin önünde oturulması veya rüzgarlı havada dış ortamda bulunulması durumunda yüze hızla esen rüzgarla birlikte polenler alerjik kişinin ağız, burun ve gözlerine dolmaktadır ve alerjik belirtilerin artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle araba camlarının kapalı tutulması önerilir. Yakınmaların yoğun olduğu dönemlerde kapalı ortamlarda ve arabalarda polen filtreli klimalardan faydalanılabilir. Çimlerin biçildiği ortamlardan uzak durulması önerilmektedir. Polenlerin yoğun olduğu dönemlerde dış ortamda yüksek kalitede bir maske kullanılabilir. Geniş çerçeveli güneş gözlükleri ve siperli şapkalar da faydalı olabilir. Eve girdikten sonra sokak kıyafetlerinin hemen çıkarılıp duş alınması, saç ve derideki polenlerin uzaklaştırılması açısından önemli bir etkendir. Tüm bu önlemlerle birlikte alerjik hastalığı kontrol edici ilaçların kullanılması hastaların yaşam kalitesini artıracaktır. Alerjik nezle ve astımı olan kişi bu şekilde alerji mevsimini sorunsuz geçirebilecektir.


ECZANE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YILDA 250 MİLYON KUTU ANTİBİYOTİK TÜKETİYORUZ ! Ecz. Mücahit Birik PGED Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı

Sağlık Bakanlığı’nın son açıklamalarına göre, Türkiye’de İlaç Takip Sistemi ve bilinçlendirme çalışmaları sonucunda 2011 yılında 218 milyon kutu olan antibiyotik kullanımı, 2016 yılı 195 milyon kutuya kadar indi. Ancak halen Türkiye antibiyotik kullanımında dünya birincisi. Gereğinden fazla antibiyotik kullanımı ile ilgili bir uyarıda Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği’nden geliyor. Artan antibiyotik direncinin dünyada ve Türkiye’de insanlığı tehdit eden ciddi bir sorun haline geldiğini belirten Pharmetic Girişimci Eczacılar Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ecz. Mücahit Birik, dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonların, hastalık ve ölüm oranlarının artmasına ve hastanedeki yatış sürelerinin uzamasına neden olduğuna dikkat çekiyor. “ANTİBİYOTİK BİLİNÇLİ VE GEREKLİ DOZDA KULLANILMALI” “Antibiyotiklerin yanlış tüketilmesi ya da yeterli dozlarda kullanılmaması, gün içerisinde gerektiği saatlerde veya gerektiği gün sayısında alınmaması gibi durumlar, bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesine neden olmaktadır. Antibiyotik enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Bakteri, tek hücreli mikroorganizmalardır ve antibiyotik ile tedavi edilebilir. Virüs ise, kendinden metabolizması olmayan, hastalık yapıcı mikroplardır. Antibiyotiklerin virüsler üzerine etkisi yoktur. Mucizevi ilaç antibiyotikler doğru ve gerektiğinde kullanılmadığında sağlığımızı tehdit eder hale gelmektedir. Maalesef her hastalıkta,

doktora danışmadan ‘hemen bir antibiyotik alalım, kullanalım geçmezse sonra doktora gideriz’ düşüncesi oluşmuştur. Bunun sonucunda da kendimize fayda sağlayalım derken vücudumuzda sağlığımız ve bağışıklığımız için gerekli olan faydalı bakterilerin ölümüne, floramızın bozulmasına neden olunarak, en nihayetinde de akla gelmeyen bir sürü hastalığa davet çıkarılmıştır.” TÜRKİYE HALEN ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA BİRİNCİ SIRADA Yaklaşık her üç reçetenin birinde antibiyotik yer alıyor. Güneydoğu’daki bazı illerde bu oranın yüzde 50’leri buluyor. Bazı araştırma sonuçlarına göre, bebekken antibiyotik kullanan hastaların kullanmayanlara oranla daha çok hastaneye gittiği görülmüştür. Antibiyotikler, hekiminizin uygun gördüğü dozda ve sürede eczacınızın danışmanlığında kullanılmalı, kendinizi daha iyi hissetseniz bile tedaviyi hekimin belirttiği süreden önce sonlandırılmamalıdır. Ayrıca, antibiyotiğin vücuda vereceği hasarları yani barsaklarımızda olan dost mikropları yaşatmak için antibiyotikle birlikte probiyotik desteği almak ve iyi beslenmek gereklidir.

yaramaktadır. Bu yüzden hem fazladan gereksiz antibiyotik kullanılmış olmakta, hem de vücudumuz o antibiyotiğe karşı direnç kazanmış olmaktadır. ‘’ANTİBİYOTİK VE BAŞKA İLAÇLARI KULLANMAYA MECBUR KALMADAN SAĞLIĞIMIZI İYİ KORUMALIYIZ” “Bunun için size en yakın sağlık danışmanınız olan eczacınıza danışarak gerekli desteği, bilgiyi ve gerekiyorsa sizi hastalıklara karşı koyacak doğru ürünleri alabilirsiniz. Antibiyotiksiz sağlık olduğunu unutmayın.”

YANLIŞ KULLANIM SONUCUNDA DİRENÇ GELİŞİYOR Reçeteye uygun dozda ve uygun sürede kullanınız Başkalarıyla paylaşmayınız Besinleri iyice yıkayınız

‘‘SOĞUK ALGINLIĞINDA ANTİBİYOTİK İŞE YARAMAZ’’

Genel hijyen ve temizlik kurallarına dikkat ediniz

En çok yaptığımız hatalardan bir tanesi grip, soğuk algınlığı, boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, yutma güçlüğü, öksürük gibi hastalıklarda antibiyotik kullanılmasıdır. Bu hastalıklarda antibiyotik bir işe

GEREKSİZ ANTİBİYOTİK KULLANMAYINIZ

PS / MART - NİSAN 2018 71


BÖBREK SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kadınlar ve Böbrek Sağlığı ‘‘KADINLAR DAHA FAZLA RİSK ALTINDA!’’ Türk Böbrek Vakfı’nın 2018 Dünya Böbrek Günü’nde ‘Kadınlar ve Böbrek Sağlığı’ temasıyla düzenlediği panel, TBV Başkanı Timur Erk moderatörlüğünde Prof. Dr. Rümeyza Kazancıoğlu, Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ, Doç. Dr. İbrahim Kalelioğlu ve uzun yıllar diyabetle mücadele eden sanatçı Burçin Orhon’ın katılımları ile gerçekleştirildi. Dünyada ve Türkiye’de böbrek sağlığını doğrudan etkileyen hastalıklar ele alındığında erkeklere oranla kadınların daha fazla risk altında olması ve kadınların toplumdaki yeri gereği ailelerin sağlık ve genel alışkanlarını daha yakından takip etme ilişkileri, bu yıl belirlenen “Kadın ve Böbrek Sağlığı” temasında önemli rol oynadı. Kadın ve böbrek sağlığı konularının yanında son günlerde sıklıkla gündeme gelen Nişasta Bazlı Şeker konusu da diyabet, kalp damar hastalıkları ve böbrek hastalıkları ilişkileri ile çözüm önerileri çerçevesinde ele alındı. “KADINLARIN DİYALİZ KOMPLİKASYONLARI ERKEKLERDEN FARKLIDIR” Panele katılan Bezmialem Vakıf Üniversitesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Nefroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Rümeyza Kazancıoğlu, dünya nüfusunun %50’sini oluşturan kızlar ve kadınların toplum ve ailelerine önemli katkıları olduğunu vurguladı. Prof. Dr Kazancıoğlu; “kronik böbrek hastalıkları dünyadaki erişkinlerin yaklaşık %10’unu etkiler ve dünya genelinde ölümün en sık görülen 20 nedeninden biridir. Dünya Böbrek Günü ve Kadınlar Günü’nün 2018 yılında aynı güne denk gelmesi, kadın sağlığı ve özellikle böbrek sağlığının toplum ve sonraki nesiller üzerindeki önemini düşünmek ve bu anlamda bilinçlenmek 72 PS / MART - NİSAN 2018

adına önemli bir vesiledir. Dünya çapında eğitime erişim, tıbbi bakım ve klinik çalışmalara katılmada cinsiyetle ilgili farklılıklar göz ardı edilemez. Bu nedenle kadınların özellikle hamilelik dönemleri olası böbrek hastalıklarına tanı konması için fırsat yaratır. Ayrıca kadınların diyaliz komplikasyonları erkeklerden farklıdır ve böbrek naklinde alıcı olmak yerine verici olma olasılıkları daha yüksektir” dedi. PROF. DR. KUBİLAY KARŞIDAĞ: “KADINLAR TOPLUMUN HER ALANINDA ‘ORTA SAHA OYUNCUSU’ GİBİ!” İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endrokrinoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kubilay Karşıdağ, böbrek hastalıklarının kadınlarda daha fazla görüldüğüne dikkat çekti. Prof. Dr. Karşıdağ; “ Kadınlarda diyabetin daha fazla görülmesinin bir takım toplumsal nedenleri var diyebiliriz. Örneğin; depresyon erkeklere oranla kadınlarda 2 kat daha fazla görülüyor. Bunda hem ev, hem iş hayatında kadınlar üzerinde olan yükün önemi büyük. Kadınlara günümüzde ‘Orta saha oyuncusu’ gibi bir görev düşüyor. Ayrıca diyabete zemin oluşturan diğer nedenler arasında yeme bozuklukları sayılabilir. “GEBELİK DÖNEMİ KADINLARIN SAĞLIĞI İÇİN ÖNEMLİ İPUÇLARI VERİYOR!” İÜ.İstanbul Tıp Fakültesi Kadın Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Perinatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. İbrahim Kalelioğlu ise, gebelik döneminin kadın sağlığı açısından son derece önemli bir süreç olduğuna dikkat çekti. “Örneğin daha önceden diyabetik olmayan bir kadının gebeliğinde gebelik diyabeti or-

taya çıkarsa bu kadın gebelikten sonra hayatının ileri evrelerinde diyabet hastası olma açısından risk altında olur. Bu bilinir ve gebelik sonrası süreçte diyet ve egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliklerine gidilirse diyabet oluşmasının önüne geçilebilir. Böbrek sağlığı açısından da gebelik önemli bir dönemdir.’’ dedi. NİŞASTA BAZLI ŞEKER TÜKETİMİ HASTA BİR NÜFUS DOĞURUYOR! Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk; “Pancardan üretilmiş şeker yerine NBŞ ihtiva eden paketlenmiş ve işlenmiş gıdaların tüketimi, özellikle okulların kantinlerinde satılması devam ettiği sürece önümüzdeki 10 yıl içinde sosyo-ekonomik açıdan benzer ülkelerde de görüldüğü üzere çocuk obezitesi artacak ve sağlıklı nesillerin yetişmesi azalacaktır. Bu bağlamda, diyabet, kalp ve damar hastalıkları ile böbrek hastalıkları nedeniyle tedavi gören hasta sayıları daha da artacaktır” dedi. TBV Başkanı Erk, toplum sağlığı politikaları çerçevesinde konuyla ilgili çözüm önerilerini dile getirdi:

. NBŞ ihtiva eden ürünlerin reklamları azaltılmalıdır.

.

NBŞ ihtiva eden ürünlerin (şeker ilave edilmiş gazlı içecekler, soğuk çaylar, gofret v.b.) okul kantinlerinde satışları yasaklanmalıdır.

. Bu tür ürünlere ek vergi konularak tüketilmelerinin azaltılması sağlanmalıdır. . Sağlık Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı ile ilgili Sivil Toplum Kuruluşları tarafından bir kampanya başlatılarak anneler NBŞ hakkında bilinçlendirilmelidir.


BÖBREK SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“Fazla Tuzu Azalt, Ömrünü Uzat” Prof.Dr. Yunus Erdem - Begüm Mutuş - Prof.Dr. Ünver Derici - Prof.Dr. Bülent Altun - Prof.Dr. Tanju Besler Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve diğer referans kurumlar günlük toplam tuz tüketiminin, 5-6 grama denk gelen 1 çay kaşığı tuz ile sınırlandırılmasını önerirken, Türkiye’de tuz tüketimi bu önerinin tam üç katı! Aşırı tuz tüketimi ve dolayısıyla yüksek sodyum alımı, kalp, beyin ve böbrek hastalıkları başta olmak üzere birçok sağlık sorununa yol açabilen, önemli bir toplum sağlığı sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Topluma dengeli beslenme, sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazandırma, topluma bu konulardaki en doğru bilgiyi aktarma hedefiyle çalışmalarını sürdüren Sabri Ülker Vakfı, Türkiye’deki aşırı tuz tüketimine dikkat çekmek ve farkındalığı artırmak için “Fazla Tuzu Azalt, Ömrünü Uzat” kampanyasını, Tuz Haftası 2018 kapsamında hayata geçiriyor. Farkındalık kampanyasının duyurusu için 8 Mart’ta İstanbul’da, HÜ.Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bülent Altun, HÜ.Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Nefroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yunus Erdem ve Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Ülver Derici, Sabri Ülker Vakfı Bilim Kurulu Üyesi ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. H. Tanju Besler ve Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm Mutuş’un katılımıyla bir basın toplantısı düzenlendi. Dünya Kadınlar Günü’nde gerçekleştirilen toplantıda, özellikle kadınlarda tuz tüketimi oranları, hipertansiyon farkındalığı ve kontrolü konularına da dikkat çekildi. Günlük toplam tuz tüketimi, 5-6 grama denk gelen 1 çay kaşığı tuz ile sınırlandırılmalı Fazla tuz tüketiminin toplum sağlığının

geleceği için önemli bir tehdit oluşturduğuna dikkat çeken Sabri Ülker Vakfı Genel Müdürü Begüm Mutuş, “Günlük tuz tüketimi İngiltere’de 9, ABD’de 10, Japonya’da 12, Çin’de 13 gram iken bu rakam Türkiye’de 15 gram. Dünya Sağlık Örgütü, Sağlık Bakanlığı ve önemli diğer referans kurumlar günlük toplam tuz alımının, 5-6 grama denk gelen 1 çay kaşığı tuzla sınırlandırılması gerektiğini öneriyor. Aşırı tuz tüketiminin ve beraberinde yol açtığı sağlık sorunlarının önlenmesinde ilk adım, farkındalık oluşturularak beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzının değiştirilmesinden geçiyor. Bu bağlamda “Fazla Tuzu Azalt, Ömrünü Uzat” projesiyle Vakfımız önemli bir görev üstlenerek, kamuoyu nezdinde farkındalığın artması için çalışmalar gerçekleştireceğiz” dedi. Günlük tuz alımının önemli bir kısmını tencereye eklenen tuz oluşturuyor Prof.Dr. Yunus Erdem, Türkiye’deki tuz tüketim oranlarını ortaya koyan SALTURK-2 araştırmasının sonuçlarını paylaştı. Araştırmaya göre, 15 gram olan günlük tuz alımının yüzde 56’sından yiyecek ve içeceklerden alınan yemek tuzu sorumlu. Yemek tuzunun dörtte üçünü, tencereye eklenen tuz oluşturuyor. Kalan dörtte birlik kısmını ise; zeytin, peynir, turşu, salça, çeşitli soslar, tuzlu baharat karışımları ve besinlerle doğal olarak alınan tuz oluşturuyor. Günlük tuz tüketimimiz yemek tuzundan sonra yüzde 32 ile geleneksel ekmek tuzu, yüzde 13 ile sofra tuzu takip ediyor. Fazla tuz tüketimini azaltmak her 4 kişiden 1’inin hayatını kurtarabilir Tuz tüketiminin sağlıklı yaşamda yerine değinen Prof. Dr. Bülent Altun “Aşırı tuz tüketiminin önlenmesi, yüksek kan ba-

sıncı ve buna bağlı ortaya çıkabilen kalp, beyin ve böbrek ile ilişkili kronik hastalıkların azalmasında önemli rol oynayabilir. Aşırı tuz tüketimi kan basıncından bağımsız olarak toksik etki göstererek mide kanseri, kemik erimesi ve diğer kalp sağlığı sorunları riskini de artırabilir” dedi. Kadınların tuz tüketimi hakkında farkındalığının artırılması toplum sağlığı açısından önemli rol oynuyor Prof. Dr. H. Tanju Besler; “Birçok yeme ve beslenme davranışı çocukluk çağında kazanıldığı gibi, tuz tüketim alışkanlıkları kazanılabilir. Bilinçli anneler sayesinde çocukluk çağında doğru tuz tüketim alışkanlıkları kazanılabilir ve ileri yaşlarda da sürdürülebilir. Kadınlar doğru yeme ve beslenme davranışlarının aileye ve çocuklara kazandırılmasında önemli rol üstleniyor. Ancak özellikle gebelik ve menopoz dönemindeki kadınlar aşırı tuz tüketiminin kendileri için de riskli olduğunun farkına varmalı. Aşırı tuz tüketimi, vücuttan kalsiyum atımını artırarak, kemik erimesinin ilerlemesinde rol oynayabilir. ” Hipertansiyonla Mücadelede Kontrol Kadınlarda Prof. Dr. Ülver Derici ise, “Türkiye’de hipertansiyon görülme sıklığının kadınlarda yüzde 32.3, erkeklerde ise yüzde 28.4. Hipertansiyon görülme sıklığı kadınlarda erkeklere göre daha yüksek. Ancak bu konudaki farkındalık da kadınlarda erkeklerden yüksektir. Kadınların, aşırı tuz tüketiminin neden olabileceği sağlık sorunları hakkında farkındalık geliştirmesi, evde hazırlanan yiyecek ve içeceklerin tuz içeriğinin azaltılmasında önemli katkı verebilir, ailenin tuz tüketim alışkanlıklarını da olumlu katkı verebilir. PS / MART - NİSAN 2018 73


KİTAP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Eyvah! Şimdiki gençlerin yüzde 40’ı FoMO! Yoksa siz de mi FoMO sunuz? Yazar: Uzman Psikolog M. Bayram Ayaz Yayınevi : İdeal Akademi Yayınları Psikoloji literatüründe FoMO (Fear of Missing Out) ‘sosyal medyadaki gelişmeleri kaçırma korkusu’ diye adlandırılıyor. Uzmanlara göre, şimdiki gençlerin yüzde 40’ı FoMO! Uzman Psikolog M. Bayram Ayaz, Sanal Bağımlılık isimli kitabında, daha çok Z kuşağını etkileyen rahatsızlık hakkında şu bilgileri veriyor: “Akıllı telefonların hayatımıza girmesiyle birlikte son zamanlarda psikolojik bir hastalık olarak tanımlanan herkesin yaptığından sürekli haberdar olma duygusu, depresyona yol açıyor. “Acaba şu an başkaları benim yaptığımdan daha iyi bir şeyler mi yapıyor, onların ne yaptığını kaçırıyor muyum?” duygusu zayıf kişiliklerde kaygı, yetersizlik hissi, zihinsel yorgunluk, zaman kaybı, gerçek sosyal ilişkilerde bozulma ve ilerleyen süreçlerde depresyona yol açabiliyor. Sosyal medya kullanıcısı genç yetişkinlerde FoMO görülme sıklığı yüzde 40’ın üstünde TÜRKİYE’NİN SEYAHAT ROTALARI İLE TERMAL SPA - WELLNESS REHBERİ Yazar:Kollektif Pusula Yayıncılık ve İletişim Yeraltından gelen, bulunduğu bölgenin mineralleriyle zenginleşen termal sularının çıktığı coğrafyalar dünyada pek çok seyahat tutkunu için gözde rotaları oluşturuyor. Sağlık açısından önemli olan bu değerli sular, doğanın insanlığa sunduğu şifa olarak görülüyor. Suyla gelen doğal ve sağlıklı yaşam için termal ile SPA & Wellness tesislerinin önemi her geçen gün artıyor. Türkiye, tarihi ve kültürel zenginliğinin yanı sıra bulunduğu coğrafya açısından kaliteli termal tesislere sahip bir ülke konumunda bulunuyor. Prontotour ve Bahçeşehir Üniversitesi işbirliği ile hazırlanan Termal, SPA & Wellness Rehberi Türkiye’nin kültürel zenginlikleri, kadim tarihi, doğal güzelliklerinin yanı sıra en iyi termal tesisleri ve SPA & Wellness imkânlarının bulunduğu oteller hakkında detaylı bilgiler veriliyor. Alanında boşluğu doldurmayı amaçlayan kitap, 7 bölge ve 54 şehri kapsayan içeriğiyle yerli ve yabancı turistler için bir seyahat rehberi olarak dikkat çekiyor. Her yıl güncellenerek yeniden basılacak olan rehber, gezginlerin başucu kaynağı olmayı hedefliyor.

Kanser Ve Hasta Hakları Platformundan Hasta Hakları Kitabı “Kanserle Yaşayan Bireyler ve Hasta Hakları” Yazar: Doç.Dr.Gürkan Sert Paloma Yayınevi Kanser tanısının konması, tedavisi ve sonrasındaki süreçler bazı hasta haklarını kanserle yaşayan bireyler açısından daha önemli hale getirmektedir. Örneğin kanserle yaşayan bireyin hem kendisinin hem de yakınlarının bilgilendirilme(me) si konusundaki tartışmalar ya da özel yaşamının korunması ile ilgili yaklaşımlar kanserle yaşayan bireylerin hakları açısından daha hassastır. Aynı şekilde hizmete ulaşım kapsamında kurumlar arasındaki işbirliğine bağlı haklar kanserle yaşayan bireyler açısından daha önemli hale gelmektedir. Ek olarak bir ülkedeki sağlık sistemi ve politikaları, kültürel ve sosyal yaşam, iş hukuku, sosyal güvenlik hukuku, ilaca erişim sistemi, tedaviye erişim sistemi, sağlık hizmetlerine erişim sistemi gibi nedenler ile kanserle yaşayan hastalar açısından bazı haklar ayrıcalıklı bir yere sahip olmaktadır. Kanserle yaşayan hastaların hakları ile ilgili oluşturmaya çalıştığımız bu kitabımızda genel çerçevede hasta haklarına yer verilmiş ve bu hakların kanserle yaşayan hastaların hakları açısından önemine dikkat çekilmiştir.

MASALLAR ATLASI ÇOCUKLARA BÜYÜLÜ DİYARLARIN KAPILARINI ARALIYOR! abm Yayınevi’ Resimleyen: Claudia Bordin Peri masallarının dünyasını yepyeni ve capcanlı bir şekilde görmek, haritalarla büyülü diyarlara geçiş yaparak birbirinden heyecanlı maceraları bizzat yaşamak ister misiniz? abm Yayınevi’nden yayımlanan Masallar Atlası, peri masallarının büyülü dünyasını gerçek serüvenlere dönüştürüyor. Masallar Atlası için Oz Büyücüsü, Alice Harikalar Diyarı’nda, Hansel ile Gretel gibi çocukların en sevdiği, birbirinden anlamlı masallardan özenle seçilen sekiz tanesi Claudia Bordin’in rengarenk, detaylı ve modern bir çizim anlayışıyla yarattığı haritalarla can buluyor. Çocuklar bu haritalarla kelimelerin ötesine doğru bir yolculuğa çıkıyor ve yaşanan olayları sanki gerçekten masalın içindeymiş gibi deneyimleyebiliyor. Masallar Atlası, çocukların hem hayal güçlerini geliştirecek hem de edebiyatla resim gibi farklı sanatların birbirleriyle olan bağlantısını anlamalarına yardımcı olacak. 74 PS / MART - NİSAN 2018


KÜLTÜR-SANAT

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

46. İstanbul Müzik Festivali’nin bu yılki Onur Ödülü Prof. Yekta Kara’ya açılış töreninde takdim edilecek. La Scala Filarmoni Orkestrası, Mezzosoprano Joyce DiDonato ve Mischa Maisky gibi yıldız isimleri ağırlayacak festival, özel projelere de ev sahipliği yapıyor.

46.

İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından, E.C.A. Presdöküm Sanayii A.Ş. sponsorluğunda düzenlenen İstanbul Müzik Festivali 23 Mayıs-12 Haziran tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. 46. yılına giren İstanbul Müzik Festivali, bu yıl “aile bağları” temasını merkezine alan bir programla müzikseverlerin karşısına çıkıyor. Festival tema kapsamında müzikseverleri Lauma & Baiba Skride, Güher & Süher Pekinel ve Ferhan & Ferzan Önder gibi kardeş müzisyenler, Selman & Kudsi Ergüner, Mischa, Lily & Sascha Maisky gibi müzisyen baba ve çocukları ile Diana Damrau & Nicolas Tesle gibi eş müzisyenlerin de aralarında olduğu zengin bir programla buluşturuyor. AÇILIŞ KONSERİ: BORUSAN İSTANBUL FİLARMONİ ORKESTRASI

YARININ KADIN YILDIZLARI İstanbul Müzik Festivali 40. yılında başlattığı Festival Genç Solistini Sunar projesinin ardından 46. yılında geleceğin kadın müzisyenlerini desteklemek amacıyla yeni bir projeye imza atıyor. Yarının Kadın Yıldızları, TSKB (Türkiye Sınai Kalkınma Bankası) işbirliği ve dinleyicilerin katkılarıyla üstün yetenekli müzisyenlerin çalgı, şan ve şeflik branşlarında uluslararası arenadaki kariyerlerinin ilerlemesine destek olacak. ÇOCUKLAR KLASİK MÜZİĞİ DENEYİMLEYEREK ÖĞRENECEK 46. İstanbul Müzik Festivali bu yıl ilk kez Pera Müzesi eğitim bölümü işbirliğiyle çocuklara özel bir atölye programı gerçekleştirecek. Bütünsel bir sanat dene-

46. İstanbul Müzik Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü kendi özgün yorumculuk üslubuyla efsanevi viyolonselciler arasında yerini alan Mischa Maisky’e takdim edilecek.

İSTANBUL MÜZİK FESTİVALİ 25. YILINDA İSTANBUL CAZ FESTİVALİ’Nİ AĞIRLIYOR! 46. yılında Klasik müzikteki kökenlerini yoğunluk, bütünlük ve tutarlılık içinde caza aktaran projeleriyle adından çok söz ettiren Dieter Ilg’iyi projesi B-A-C-H ile konuk ediyor. FESTİVALDEN İSTANBUL’A SELAM İstanbul Müzik Festivali, üç imparatorluğun başkenti olmuş ve birçok kültüre ev sahipliği yapmış İstanbul’u Kapalıçarşı ve Sirkeci Garı peronunda gerçekleştirilecek iki özel konser ve Galata–Karaköy hattına yayılan Müzik Rotası’yla selamlıyor. KAPANIŞ GÜHER & SÜHER PEKİNEL’ KARDEŞLERDEN...

46. İstanbul Müzik Festivali, açılış konseri 14 yıldır gelenek hâlini aldığı üzere yine Sascha Goetzel yönetiminde Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası (BİFO) ve solist 2017 XV. Uluslararası Van Cliburn Piyano Yarışması’nın Rachmaninov’un 3. Piyano Konçertosu’yla Altın Madalya kazanan Güney Koreli birincisi Yekwon Sunwoo olacak. FESTİVALİN YAŞAM BOYU BAŞARI ÖDÜLÜ MİSCHA MAİSKY’E VERİLİYOR

çok disiplinli bir projenin dünya prömiyerine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

İngiliz Oda Orkestrası ile turnelerden albümlere uzanan pek çok başarılı işbirliği gerçekleştiren Güher & Süher Pekinel bu kez 46. İstanbul Müzik Festivali’nin kapanış konseri için bir araya gelecek.

yimine vurgu yapan atölyelerde 4-6 ve 7-12 olmak üzere iki yaş grubuna yönelik toplam 8 atölye çalışması düzenlenecek. FESTİVAL ÖZEL PRODÜKSİYONU: YOLDA 46. İstanbul Müzik Festivali, Gülsin Onay’ın piyanodaki yorumlarını Murathan Özbek’in kamerasıyla buluşturan

Bu yıl festival teması#ailebağları Sizler de aile içinde müzik yaptığınız, çocukluğunuzdan müzikli anlarınızın fotoğraf veya videolarını #ailebağları etiketi ile paylaşın, İstanbul Müzik Festivali hesaplarında siz de yer alın. #istmüzikfest

PS / MART - NİSAN 2018 75


ÜRÜN

YENİDOĞAN BEBEKLERİN HASSAS CİLDİ İÇİN “BABYDREAM MED’’ Yenidoğan bebeklerin hassas cildinin ihtiyaçlarına uygun geliştirilen BabyDream Med’in tüm ürünleri Avrupa Alerji Araştırma Vakfı - ECARF tarafından “onaylanmış”.Ayrıca Vegan damgası taşıyan ürünler; koruyucu, renklendirici, parafin yağlar ve lanolin içermiyor. Yıkama Jeli ve Şampuan, BabyDream Med Yüz Kremi, Baby Dream Med Bakım losyonu Uzman dermatologlar tarafından geliştirilen losyon, hızlı emilim özelliği ile cilde kolayca uygulanabiliyor. Hassas ciltli yetişkinlerin kullanımına da uygun olan ürün, serinin diğer tüm ürünleri gibi tamamen vegan.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GÜNLÜK D VİTAMİNİ İHTİYACI İÇİN TEK FIS YETİYOR! Türkiye’de ilk defa sprey formunda ve kılavuzlara uygun dozda üretilen Wellcare Vitamin D3’ün içeriğinde etken madde olarak yüzde 100 saf D3 vitamini (kolekalsiferol) ve çözücü olarak saf zeytinyağı ile farklılaşıyor. Wellcare Vitamin D3 içeriğinde etken madde olarak saf D3 vitamini (kolekalsiferol) ve çözücü olarak saf zeytinyağı bulunmaktadır. Wellcare Vitamin D3; BHA, tatlandırıcı, katkı maddesi, şeker, alkol içermemektedir.Çocuk ve yetişkinlerde önerilen 400 IU-600 IU-1000 IU doz seçeneklerine göre bir ya da iki kez püskürtülerek kullanım kolaylığı sağlıyormini ve bağırsak mikrobiyotasının düzenlenmesine yardımcı olmaktadır.

BEBEĞİNİZİN CİLDİNİN DOĞAL YAPISINI BABY SEBAMED PH 5.5 BEBEK ÜRÜNLERİYLE KORUYUN

YENİ NESİL YAŞAM MEYVESİ “ARONYA”DAN ÜRETİLDİ Vitronia Meyve Suyu Piyasa Çıktı Kızılderililer’in yüzlerce yıl boyunca soğuk havalarda dirençlerini korumak ve sağlıklı beslenmek için tükettiği Aronya’dan elde edilen Vitaronia Meyve Suyu, 6 çeşit ürünle tüketiciyle buluşuyor. Verimli topraklarda doğal ortamda yetişen aronya meyvesinin suyu soğuk sıkımla çıkartılıyor ve Nanotech Group’un kullandığı üstün teknolojiyle içindeki vitaminlerden, minerallerden, faydalı özelliklerden hiçbir şey kaybetmeden şişeleniyor. 1 Lt. ve 750ml. olmak üzere hazırlanan Vitaronia %100 Meyve Suları, şişelenme işlemi sona erdiğinde de Nanotech Gıda’nın güçlü ulaşım ve soğuk zincir ağıyla tazeliği korunarak Türkiye’ye getirilip adresinize kadar ulaştırılıyor.

76 PS / MART - NİSAN 2018

Baby Sebamed, pH 5.5 değerine sahip, paraben, alkol ve sa-bun içermeyen formülüyle bebek ve çocukların cildi için tah-riş etmeden nazik bir bakım sunuyor. Sabun ve alkali madde içermeyen Baby Sebamed Bebek Şampuanı bebeğinizin na-rin cildini temizlerken direncini de artırır. Göz yakmayan, papatya özleriyle saç derisini yatıştıran Baby Sebamed Bebek Şampuanı, miniklerin saçlarını hassasça te-mizlerken aynı zamanda pH 5.5 formülüyle saç derisini güç-lendirir. Sebamed, pişik kreminden banyo köpüğüne, şam-puandan ıslak mendile, vücut losyonundan güneş kremlerine bebeğinizin bakımı için ihtiyacınız olan tüm ürünleri sunuyor.

GÜNEŞ KORUYUCULU YENİDEN YAPILANDIRMA KREMİ TEOXANE ADVANCED PERFECTİNG SHİELD – SPF 30 Teoxane Laboratuvarları’nın geliştirdiği Teoxane AdvancedPerfecting Shield – Spf 30, koruma ve yapılandırma özelliklerinin yanı sıra renkli dokusuyla da dikkat çekiyor. Işık Dolgusu’nun içeriğinde de yer alan Patentli “Resilient” Hyaluronik Asit ile cilde gençlik ışıltısı sağlarken aynı zamanda özel formülü ile cildin canlanmasına, sıkılaşmasına ve yeniden ışıl ışıl parlamasına yardımcı oluyor, içeriğinde yer alan SPF-30 özelliği ile cildi güneşin zararlı etkilerinden de koruyor. İçeriğindeki antioksidanlar, anti-glikasyon, ışık yansıtıcı pigmentler, SPF 30 güneş koruma özelliği sayesinde; cilt tonu eşitsizliğini düzenlemesi, cildin nemlenmesini sağlaması ve güneşe karşı koruması ile üç soruna aynı anda çözüm sunan Teoxane AdvancedPerfecting Shield, sabahları yüz, boyun ve dekolteye eşit şekilde uygulanıyor. Güneş koruması için gün içinde gerekli sıklıkta tekrarlanabilen Teoxane AdvancedPerfecting Shield – Spf 30, makyaj bazı olarak kullanılırken, aynı zamanda mevcut kapatıcıyla karıştırılarak tinted (renklendirilmiş) nemlendirici krem olarak da kullanılabiliyor.


YEMEK KÖŞESİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ŞİMDİ ENGİNAR ZAMANI Dr. Arzu Yorgancıoğlu’ndan Nefis Bir Enginar Tarifi 32 yıldır hastalara şifa sağlayan Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu, hobi olarak uzun yıllardır devam eden yemek merakını, eşsiz tariflerle hazırladığı “Arzu’nun Mutluluk Reçeteleri” kitabı ile taçlandırdı. Kitabın bir de sosyal sorumluluk yönü var. Yorgancıoğlu, “Her tarifimin bir seveni oldu ve tarif için 100 TL bağışladı. Onların aldığı tarif, sayfada onların ismiyle çıktı. Kitapta ilgili sayfalarda yeşil yapraklarda isimleri yer alıyor. Daha kitap çıkmadan 4 üniversiteli kız öğrencimize burs oldu. Satıştan da yazara kalacak payı yine Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD)’ne bağışlayacağım ve öğrencilere destek olarak kullanılacak.” diye belirttiyor. “Arzu’nun Mutluluk Reçeteleri” ktabını alarak, siz de bir kız öğrencinin eğitimine katkıda bulunabilirsiniz ve bu eşşiz tarifleri deneyebilirsiniz.

Prof.Dr. Arzu Yorgancıoğlu Celâl Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı

İşte bu eşşiz tariflerden biri:

ENGiNAR YATAĞINDA EGE OTLARI EŞLİĞİNDE SAKIZLI FAVA ENGİNAR

FAVA

OTLAR

• • • • •

• • • • •

• • • • • •

6 adet çanak enginar Limon 1 çay bardağı zeytinyağı Bir tutam un Tuz

1 Su bardağı İç bakla 1 orta boy Soğan 1 diş sarımsask 1 damla sakızı Yarım su bardağı süt ya da çiğ krema

Cibez Radika Turp Otu Tuz Limon Zeytinyağı

NASIL YAPIYORUZ? • • • • • • •

Enginarlar temizlenir, çanak kısımları alınır.Limonlu suda bekletilir.Sapları bir sonraki tarif için saklanır. Bir kasede limon,tuz,zeytinyağaı karıştırılır ve çanaklar bu sosla ovulur Yassı bir tencereye konup üzerlerine geçecek kadar su konur, yaklaşık 20 dakika önce harlı sonra kısık ateşte pişirilir. Bir başka tencerede dövülmüş sakı, bakla, soğan,zeytinyağı, sarımsak bir kaç damla limon ilavesiyle üzerine birkaç parmak geçecek şekilde su konularak pişirilir. Baklalar yumuşadıktan sonra blendardan geçirilir.Yarım bardak süt ya da krema eklenir.Dereotu ile karıştrılır. Otlar tuzlu su da haşlanır yumuşadıktan sonra buzlu su dolu bir kaseye alınır ve süzülür Zeytinyağı, limon ve tuzla soslanır. Arzuya göre 1 çay kaşığı hardal da eklenebilir.

TABAKLAMA • • • •

Çanak enginarlar tabağın ortasına yerleştirilir. Bir krema sıkıcı yardımı ile fava içine doldurulur Çevresine haşlanmış,limon ve zeytinyağı ile terbiyesi yapılmış otlar konur. Taze yeşilliklerle süslenir. PS / MART - NİSAN 2018 77


SABRİ ÜLKER CENTER SYMPOSIUM Memorial Hall, Harvard Üniversitesi Cambridge, Massachusetts

29-30MAYIS 2018 www.sabriulkersymposium.org

AÇILIŞ KONUŞMACILARI

MICHAEL S. BROWN JOSEPH L. GOLDSTEIN TEKSAS ÜNİVERSİTESİ GÜNEYBATI TIP MERKEZİ KONUŞMACILAR

SHIZUO AKIRA OSAKA ÜNİVERSİTESİ JENS C. BRÜNING MAX PLANCK ENSTİTÜSÜ, KÖLN MICHAEL P. CZECH MASSACHUSETTS ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ RONALD M. EVANS SALK ENSTİTÜSÜ VAMSI K. MOOTHA HARVARD ÜNİVERSİTESİ LINDA PARTRIDGE LONDRA ÜNİVERSİTESİ JEAN E. SCHAFFER WASHINGTON ÜNİVERSİTESİ - ST. LOUIS BRENDA A. SCHULMAN ST. JUDE ÇOCUK ARAŞTIRMA HASTANESİ GERALD I. SHULMAN YALE ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ BRUCE M. SPIEGELMAN HARVARD ÜNİVERSİTESİ LESLIE B. VOSSHALL ROCKEFELLER ÜNİVERSİTESİ PETER WALTER CALIFORNIA ÜNİVERSİTESİ, SAN FRANCISCO YÜKSELEN YILDIZLAR

ALİ D. GÜLER VIRGINIA ÜNİVERSİTESİ YASEMİN SANCAK HARVARD ÜNİVERSİTESİ ELÇİN ÜNAL CALIFORNIA ÜNİVERSİTESİ, BERKELEY ÖMER YILMAZ MASSACHUSETTS TEKNOLOJİ ENSTİTÜSÜ SABRİ ÜLKER VAKFI EV SAHİPLİĞİNDE


KONGRE TAKVİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

2. Uluslararası İnsan Mikrobiyotası ve Sağlığımıza Etkileri Kongresi 18 - 22 Nisan 2018 Glorıa Golf Hotel Belek Antalya Organizasyon: FTS Turizm www.mikrobiyota2018.org 11. Akademik Geriatri Kongresi 19-23 Nisan 2018 Calista Kongre Merkezi Belek Antalya Organizasyon: SERENAS Kongre www.akademikgeriatri2018.org

NİSAN 2018

Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi 19-22 Nisan 2018 İstanbul Kongre Merkezi Organizasyon: AYDER http://getatkongre.org

İKON 2018- İSTAHED 5. Ulusal Aile Hekimliği Kongresi 1-5 Mayıs 2018 Kaya Artemis Otel KKTC Organizasyon: SERENAS Kongre www.ikon.org.tr

Çocuk Romatoloji Kongresi 4 -7 Nisan 2018 Hilton Bodrum Türkbükü Otel Bodrum Muğla Organizasyon: SERENAS Kongre www cocukromatoloji2018.org

XX.Ulusal Pedatrik Kanser Kongresi 2-6 Mayıs 2018 Cornelia Deluxe Hotel Belek Antalya Organizasyon: DMR www.tpog2018.org

Türk Toraks Derneği 21. Yıllık Kongresi 11-15 Nisan 2018 Titanic Deluxe Otel Belek, Antalya Organizasyon: SERENAS Kongre www.kongre2018.toraks.org.tr 30. Ulusal Nükleer Tıp Kongresi 11-15 Nisan 2018 Gloria Golf Otel Kongre Merkezi Belek Antalya Organizasyon: SERENAS Kongre www.untk2018.org

Romatolojide Son II Yıl 19-22 Nisan 2018 Ilıca Hotel Çeşme İzmir Organizasyon: DMR www.romatolojideson2yil.org

54. Ulusal Diyabet Kongresi 18-22 Nisan 2018 Antalya Rixos Sungate Hotel Beldibi Antalya Organzasyon: Consensus Kongre http://diyabetkongresi.org

16. Hipertansiyon ve Kardiyovasküler Hastalıklar Kongresi 26-29 Nisan 2018 Bodrum Vogue Hotel Bodrum Muğla Organizasyon: Selen Organizasyon www.hipertansiyonmk.org

2. Uluslararası İnsan Mikrobiyotası ve Sağlığımıza Etkileri Kongresi 18 - 22 Nisan 2018 Glorıa Golf Hotel Belek Antalya Organizasyon: FTS Turizm www.mikrobiyota2018.org 19. Ulusal Yoğun Bakım Kongresi 19-22 Nisan 2018 Titanic Deluxe Golf Belek - Antalya Organizasyon:Plaza Event http://www.yogunbakim.org.tr/ ulusalkongre2018/

MAYIS 2018

8. Uluslararası Sağlık Turizmi Kongresi 3-6 Mayıs 2018 Amara Sealight Elite Hotel Kuşadası Aydın Organizasyon: TURAŞ Turizm www.turkeyhealth2018.org

6. Meme Radyolojisi Sempozyumu 26-28 Nisan 2018 The Marmara Otel Taksim İstanbul Organizasyon: SERENAS Kongre www.memeradyolojisi2018.org 13. Ulusal Radyasyon Onkolojisi Kongresi 27 Nisan- 1 Mayıs 2018 Kaya Artemis Otel KKTC Organizasyon: SERENAS Kongre www.urok2018.org

8.Uluslar Arası “Yeşeren Bir Bitki” Onkoloji Günleri 7-14 Mayıs 2018 Muş Alparslan Üniversitesi-MUŞ Organizasyon:Genç Birikim Derneği http://onkolojigunleri.org/ 40.Türkiye Endokrinoloji Metabolizma Hastalıkları Kongresi 9-13 Mayıs 2018 Sueno Hotel Belek Antalya Organizasyon: DMR www.temhk2018.org PS / MART - NİSAN 2018 79


ABONE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

67. SAYI ÇIKTI!

ABONELİK: Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. TALEBİNİZİN ARDINDAN FORMUN TARAFIMIZA ULAŞMASIYLA ABONELİĞİNİZ BAŞLAYACAKTIR.

Yönetim Merkezi (İZMİR) : 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi....: 0 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com 80 PS / MART - NİSAN 2018


㌀㌀

⸀ 夀 ㄁氀

Popüler Sağlık Mart-Nisan 2018 / Sayı 67  

Konu Başlıklarından... DOSYA: Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Dünyada ve Ülkemizde Hücresel Tedaviler Alanında Çalışmalar Mikrobiyota: Gele...

Popüler Sağlık Mart-Nisan 2018 / Sayı 67  

Konu Başlıklarından... DOSYA: Kök Hücre ve Hücresel Tedaviler Dünyada ve Ülkemizde Hücresel Tedaviler Alanında Çalışmalar Mikrobiyota: Gele...

Advertisement