Page 1

Sağlıklı yaşam dergisi

Yıl: 13 Sayı: 68 Haziran-Temmuz 2018 / Fiyat: 15 TL

Kapak Konusu: Günümüzün Modern İnsanının Hastalığı OBEZİTE ve YAĞLI KARACİĞER HASTALIĞI NİSASTA BAZLI ŞEKERLER insan sağlığını her geçen gün daha fazla tehdit ediyor...

KALP YETERSİZLİĞİ Türkiye’de kalp daha erken yoruluyor...

Dosya ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

NİSASTA BAZLI ŞEKERLER insan sağlığını geçen gün daha fazla YOĞUNher BAKIM üniteleri PIPAC Karın İçi Kanserlerinin Tedavisinde hastanelerin kalbi ancak tehdit ediyor... verimli şekilde kullanılamıyor.!

hastalara umut oluyor...


KÜNYE Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

YAYIN DANIŞMA KURULU Bilimsel Editör Op. Dr. Muzaffer YURTTAŞ Opr. Dr. Ata Bozoklar

Genel Cerrahi/Organ Nakil Koordinatörü Florence Nightingale Hastanesi

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA

Prof. Dr. Fazıl Apaydın

Grafik Tasarım Zerrin Özüdoğru

Prof. Dr. Mete Akısü

Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Zehra İlter Dr. Kıvanç YANGI

Prof. Dr. Okhan Akhan

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN İLETİŞİM Yönetim Merkezi / İZMİR Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak/ İZMIR Tel: 0 232 465 32 32 - 0 232 422 08 38 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD

Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Geriatri Ünitesi Dr. Güner Hayri Özsan Dokuz Eylül ÜTF İç Hastalıkları ABD

Hematoloji BD

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

Prof. Dr. İhsan Ertenli

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı

Haber ve İletişim Merkezi / İSTANBUL Zeynep ÇETINKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 0 216 355 02 59 Gsm: 532 470 00 25 zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com

Doç. Dr. Gürkan Sert

Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd.Şti Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İZMIR Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel

MÜ.Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör. HAYAD Yönetim Kurulu Bşk.

Prof. Dr. Oğuz Kılınç

Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD

Doç. Dr. Levent Köstem Spor Hekimi

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi

Prof. Dr.Fehmi Tabak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji ABD Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd.Şti Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İZMIR Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz Özel Ataköy Hastanesi

*İsimler soyadı sırasındadır.

Popüler Sağlık Dergisi Popüler Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Ltd.Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. *68.Sayı sağlık profesyonellerine yönelik olarak hazırlanmıştır. Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 08 38 (pbx) Faks: 0232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın / 2 Aylık Renk Ayrım / Baskı Yediveren Matbaacılık 5632 Sk.N:37 Çamibi-İZMİR T.0232 458 16 77 Baskı Tarihi: 13.7.2018 Yıl:13 Sayı: 68 Haziran - Temmuz 2018

2 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


İÇİNDEKİLER

8 KALP YETERSİZLİĞİ : ‘‘TÜRKİYE’DE KALP DAHA ERKEN YORULUYOR ’’ 10 TESPİT EDİLEMEYEN RİTİM BOZUKLUKLARINDA ABLASYON TEDAVİSİ 11 DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİK HASTALIKLAR 30 OBEZİTE’YE MEYDAN OKUYANLAR 32 OBEZİTE VE NON-ALKOLİK YAĞLI KARACİĞER HASTALIĞI 36 TBV’DAN YENİ EYLEM PLANI 37 KİLO FAZLALIĞI KIZLARDA ERKEN, ERKEKLERDE GECİKMİŞ ERGENLİĞE NEDEN 38 BİRÇOK HASTALIĞIN ANA NEDENİ HAREKETSİZLİK! 40 SEKTÖR: REALİFE 42 GIDA GÜVENLİĞİ İLE İLGİLİ DOĞRU BİLGİLERE ULAŞMAK GIDA GÜVENLİĞİNİ SAĞLAMAK KADAR ÖNEMLİ! 44 HEMŞİRELER HEMOFİLİ UZMANLIĞI KAZANACAK 46 İNME DEĞİL BİLİNÇSİZLİK FELÇ EDİYOR! 47 HASTANELERİN KALBİ YOĞUN BAKIM ÜNİTELERİ 52 8.ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ:21 ÜLKE, 61 KONUK, 81 İL VE STK’LAR KANSER İÇİN BİR ARAYA GELDİ 54 MEME TARAMASI TÜRKİYE’DE 40 YAŞINDA BAŞLAMALI 56 AKCİĞER KANSERİ TEDAVİSİNDE ÖNEMLİ GELİŞMELER VAR 58 ‘‘METASTATİK MEME KANSERLİ HASTALARI YALNIZ DEĞİLDİR!’’ 60 KANSER TÜRLERİNDE TEDAVİ ALGORİTMALARI ‘‘BAŞTAN’’ YAZILIYOR! 62 KARIN İÇİ KANSERLERİNİN TEDAVİSİNDE PIPAC DÖNEMİ 64 BU HASTALIKLAR ÇOCUKLARIN KARACİĞERİNİ BİTİRİYOR! 66 FITIK HAYATINIZI KABUSA ÇEVİREBİLİR! 68 “ TANI KONULMASI GÜÇ” HASTALIKLAR ARTIK DAHA KOLAY TANI ALIYOR 71 EL VE AYAKLARDAKİ GEÇMEYEN UYUŞMALAR TTR-FAP BELİRTİSİ OLABİLİR 72 HAVUZ ENFEKSİYONLARINDAN KORUNMANIN ETKİLİ YOLLARI 74 HER 200 KİŞİDEN BİRİNİN HASTALIĞI: ANKİLOZAN SPONDİLİT 76 KONGRE TAKVİMİ 78 SEKTÖR / HABERLER 82 ÜRÜN KÖŞESİ 83 SAĞLIKLI FARKLI TATLAR... 84 KİTAP KÖŞESİ 85 KÜLTÜR SANAT

4 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

20 NİŞASTA BAZLI ŞEKERLER... Prof.Dr. İlhan Satman uyarıyor! ‘‘NBŞ insan sağlığını her geçen gün daha fazla tehdit ediyor!’’

44 HEMŞİRELER HEMOFİLİ UZMANLIĞI KAZANACAK Hemofili Federasyonu ve Novo Nordisk’den yeni proje: ‘‘HEM SEN, HEM O”

47 HASTANELERİN KALBİ: YOĞUN BAKIM ÜNİTELERİ

Ülkemizde 3400 yoğun bakım ünitesi ve 42 bin yoğun bakım yatağı bulunuyor.Ancak, yoğun bakım üniteleri verimli şekilde kullanılamıyor.

32 Çağımızın Vebası Günümüzün Modern İnsanının hastalığı: ŞİŞMAN SİROZU Prof.Dr. Metin Başaranoğlu: ‘‘Çocuğunuz sizden daha büyük RİSK ALTINDA’’

72 HAVUZ ENFEKSİYONLARI Sağlıklı ve eğlenceli havuz keyfi için mutlaka havuz seçiminde dikkatli olunmalı ve hijyen kurallarına uyulmalı!


İnovasyonla geliştiriyoruz, çığır açan tedaviler sunuyoruz! Dünya genelinde 23.000 Ar-Ge çalışanımızla, 2017'de 9 milyar dolarlık Ar-Ge faaliyeti ve 200'den fazla proje ile yenilikçi ilaç geliştirmeye devam ediyoruz.

Çünkü sağlıkta inovasyonun gücüne inanıyoruz.


EDİTÖR Merhaba Bu sayımızda dosya konusu olarak Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları’nı ele aldık, en sık karşılaşılan hastalıkları, Türk Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nden değerli hocalarımızın görüşleriyle ve konuyla ilgili diğer disiplinlerdeki uzmanlarımızın katkıları ile hazırladık. Kapak konumuz olarak hatalı beslenmenin sağlığımıza olumsuz etkilerini ele aldık. Obezite ve ilişkili hastalıklar tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemiz için de giderek artan bir problem. Beslenme tarzımız, hareketsizlik ve endokrin bozucularla birlikte tüm endokrin sistemimiz olumsuz etkiliyor. Nişasta Bazlı Şeker’e dikkat çeken TEMD’nin görüşleri ile birlikte Endokrinolog gözüyle Prof. Dr. İlhan Yetkin’nin uyarılarına yer verdik. Özellikle çocuklarda obezitenin artmasının ‘endüstrinin sonucu’ olarak karşımıza çıktığının altını çizen Gastroentereloji ve Hepatoloji Uzmanı Prof. Dr. Metin Başaranoğlu ile kötü beslenmeye bağlı karaciğer yağlanması sonucu ‘Şişman Sirozu’nu konuştuk. Gıda ve katkı maddeleri, üzerinde en çok konuşulan konuların başında geliyor. Bazıları haksız olsa da, kafalar karışıyor ve sağlıklı gıdalara bile zaman zaman güvenemiyoruz. Gıda katkı maddeleri konusu yerli ve yabancı uzmanlarca 6. Gıda Güvenliği Kongresi ‘nde ele alındı. Konumuz gıdalar ve beslenme olunca, merakla takip ettiğimiz kongrenin sonuç bildirgesine sayfalarımızda yer verdik. Obezite ve aşırı şişmanlık sağlık açısından bir çok hastalığa zemin yaratırken, yaşamları sosyal ve ruhsal boyutu ile de etkiliyor. Novo Nordisk’in koşulsuz desteğiyle TOAD tarafından yayınlanan ve sevgili gazeteci arkadaşımız Yeşim Sert Karaaslan’ın kaleme aldığı “Obeziteye Meydan Okuyanlar” kitabı, obeziteyle mücadele edenlerin dili oldu. İlginizi çekeceğini düşündüğümüz kitapta bu zorlu sürecin hikayeleri ile birlikte uzman görüşleri de yer alıyor. Önemli sosyal sorumluluk projeleri ile bir çok hastalığa farkındalık yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu sayımızda sağlık alanında son dönem hayata geçen önemli sosyal sorumluluk projelerine yer vermeye çalıştık. Novartis gittikçe artan ve sessizce ilerleyen Kalp Yetersizliği’ne dikkat çekiyor. Novo Nordisk ve Hemofili Fedarasyonu el ele vererek hemşirelerimize hemofili alanında uzmanlık kazandırmayı amaçlıyor. Europa Donna Hasta Derneği’nin proje önderliği ile Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nin katkıları ve Pfizer Onkoloji’nin koşulsuz desteği ile hayata geçirilen, Metastatik Meme Kanseri (mMK) Farkındalık ve Hasta Psikolojik Destek Projesi, metastatik meme kanseri ile ilgili farkındalığı artırmayı hedefliyor. Beslenme ve gıda seçimlerindeki hatalı seçimlerimizi sıkça vurguladığımız bu sayımızın sektör sayfasında Realife’ı konuk ettik. Türkiye’de ve dünyada bir ilk olarak TÜBİTAK-MAM laboratuvarlarında üretilen Enzime Dirençli Nişasta’nın, özellikle diyet, diyabet ve sağlık üzerinde etkileri, araştırma sonuçları, gelecekte buğday ununun yerini alabilecek mi gibi merak ettiğimiz soruları yönelttik. Önemli konularımızdan bir diğeri ise; Yoğun Bakım Üniteleri’nin sorunları. Uzmanlar ülkemizde 42 bin yoğun bakım yatağı bulunmasına karşı, servislerin doğru ve etkili kullanılmadığını belirtiliyor. 40.Türk Yoğun Bakım Derneği Kongresi’nin ana konularının başında gelen bu sorunu dernek üyelerinin görüşleri ile aktardık. İyi bir anamnez ile doğru tanı tedavinin en önemli basamağı. Ancak, bazı hastalıklar zor tanı alabiliyor ya da gözden kaçabiliyor. Tıpta, “Fever of Unknown Origin” (FUO) - Tanı konulması güç” olarak tanımlanan hastalık gurubu için Memorial Bahçelievler Hastanesi’nde özel teşhis ve tedavi uygulamaları gerçekleştiriliyor. Türkiye’de ilk olma özelliğini taşıyan merkezi ve zor tanı alan hastalıkları, bölümün uzmanlarından öğrendik. Deniz ve güneşin sağlığa olumlu etkileri muhakkak ki tartışılmaz. Çocuklu ailelerin tercihi olan havuzlar ise ne kadar güvenilir, tartışılır. Havuz enfeksiyonlarından korunmanın etkili yollarını bir kez daha uzman görüşüyle hatırlatmak istedik. Sağlığı ilgilendiren konularımız dışında; kongreler, sektör ve kültür-sanat haberlerinin yer aldığı yeni sayımızı beğenerek okuyacağınızı ümit ediyoruz. Yayın kurulu olarak bizlere destek verip katkıda bulunan herkese teşekkürlerimizi iletiyoruz. Bir sonraki sayımızda görüşene kadar, sağlık ve sevgiyle kalın… Saygılarımızla Zeynep Çetinkaya Genel Yayın Yönetmeni

6 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


KALP SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kalbin, vücudun oksijen ihtiyacını sağlayacak miktarda kan gönderememesi sonucu ortaya çıkan KALP YETERSİZLİĞİ, genellikle kalp kasının zayıflığı ile ilişkili olmaktadır. Kalp yetersizliğinin temel iki belirtisi, vücutta sıvı birikmesine bağlı şişmeler ve nefes darlığıdır. Sıvı birikmesi, vücutta doku ve organlarda meydana gelebilmektedir. Akciğerlerde su toplandığında, özellikle sırtüstü yatıldığında daha belirgin hale gelen nefes darlığı ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple kalp yetersizliği olan kişiler geceleri nefes darlığı ile aniden uykudan uyanabilmektedirler. Toplumda farkındalığı tam oluşmamış olan kalp yetersizliğinin, 2030 yılına kadar toplum sağlığını tehdit eden boyutlara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de 1.5-2 milyonun üstünde kalp yetersizliği hastası olduğu biliniyor.

8 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


KALP SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türkiye’de kalp daha erken yoruluyor Doç. Dr. Hakan Altay - Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu

Her yıl mayıs ayının ikinci haftasında düzenlenen ‘Kalp Yetersizliği Günü’ etkinlikleri kapsamında bu yıl, Novartis ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi iş birliği ile farkındalık yaratmak amacıyla düzenlenen basın buluşmasında, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı ve Kalp Yetersizliği Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Hakan Altay ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu kalp yetersizliği hakkında bilgiler verdi, tanı ve tedavideki güncel gelişmeleri aktardı. ‘‘KALP YETERSİZLİĞİ BELİRTİLERİNİN FARKINA VARAMIYORUZ!’’ Prof. Dr. Yüksel Çavuşoğlu Kalp yetersizliğinde genel olarak erken tanı ve düzenli tedavi oldukça büyük önem taşımaktadır. Kalp yetersizliği bulunan hastaların 5 yılda yüzde 50’si kaybedilmektedir. İlerlemiş kalp yetersizliğinde 1 yıllık yaşam beklentisi yüzde 50’dir. Oysa kalp yetersizliği uygun tedavi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Erken evrede tanısı konulmuş olan hastalığın ilerlemesinin engellenebilme şansı yüksektir. Fakat tanısı çok geç konulmuş kalp yetersizliğinde kalbe verdiği zarar durumuna göre iyileşme sağlanabilme oranları azalmaktadır. Risk Gittikçe Artıyor Ülkemizde yaygın bulunan hipertansiyon, obezite, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği ve kalp damar hastalığı nedeniyle toplumumuz kalp yetersizliği gelişimi açısından yüksek risk altındadır. Bugün için ülkemizde 3 milyon kişinin kalp yetersizliği gelişimi açısından risk altında olduğunu tahmin ediyoruz. Her şeyden önce yaşam süresi uzuyor. Günümüz modern tedavi yöntemleriyle kalp krizi, kalp damar hastalığı, kalp kapak hastalıkları, hipertansiyon ve şeker hastalığına bağlı ölümler engel-

lenerek yaşam süresi uzatılabiliyor. Ancak bu hastaların büyük bölümünde zamanla kalp yetersizliği gelişiyor. Hastalıkta beklenen yaşam süresinin pek çok kanser türünden daha kötü.Hastalığın hayat boyu tedavi gereksinimi, sık hastaneye yatma ihtiyacı, komplike ve pahalı cihaz tedavisi uygulamaları nedeniyle aynı zamanda sağlık ekonomisi üzerine yüksek maliyetler getirmektedir. ‘‘TANI VE TEDAVİDE GEÇ KALINABİLİYOR’’ Doç. Dr. Hakan Altay Kalp yetersizliği kendini egzersiz ile nefes darlığı, çabuk yorulma, bitkinlik, gece idrara çıkma ve ayaklarda ödemin meydana gelmesi gibi belirtiler ile gösterir. Ancak bu belirtilerin doğru yorumlanamaması ve farkındalık eksikliği nedeni ile tanı ve tedavi de geç kalınabiliyor. Kalp yetersizliği olgularının yüzde 50’sini 60 yaşın üstündeki bireyler oluşturuyor. Genel olarak toplumda görülme oranı yüzde 3 iken, bu oran 70 yaş sonrası yüzde 10 ve 80 yaş sonrası yüzde 15-20’ye çıkıyor. Avrupa ve Amerika’da kalp yetersizliği yaş ortalaması 70’e kadar çıkarken ülkemizde ortalama 62’ye kadar iniyor. Diğer bir deyişle Türkiye’de kalp daha erken yoruluyor. Kalp Yetersizliği Önlenebilen Bir Hastalık Erken teşhis ile kalp yetersizliğinin sebep olduğu hayati riskin azaltılabilir. Beslenme alışkanlıklarını değiştirmek; örneğin tuzlu zeytin, turşu, peynir gibi gıdaların az tüketilmesi ya da hiç tüketilmemesi, tansiyondaki yükselmeyi engelleyerek ve kalbin iş yükünde azalmaya bağlı olarak kalp yetersizliğini rahatlatabilir. Sigara ve alkol

kullanımı kesinlikle bırakılmalı, aşırı kilo varsa dengeli beslenme ile kilo verilmeli ve sıvı alımı vücuttaki ödemden dolayı kısıtlanmalıdır. Hafif tempoda, yorulmayacak şekilde egzersiz yapmasını da öneriyoruz. Farkındalık Yaşam Süresini Uzatıyor Kalp yetersizliği gelişimini engellemek, gelişmişse ilerlemesini yavaşlatmak ve ileri olgularda yaşam süresini uzatıp yaşam kalitesini yükseltmek toplumun kalp yetersizliği konusunda bilgilendirilmesi ve bilinçlenmesi ile mümkün olabilir. Bu önemli hastalık ile mücadele için başta sağlık çalışanları olmakla birlikte, siyasilere, sağlık endüstürisine, medyaya ve son olarak da halka önemli görevler düşmektedir. Doktor, hasta ve hasta yakını ilişkisinin tedavinin başarısında çok büyük bir rol oynamaktadır.

Türk Kardiyoloji Derneği ve Novartis işbirliği ile kalp yetersizliği hastası olan kişilerin veya yakınlarının ortak platformu ve bilgi alışveriş sitesi haline gelen

kalbinidinlesen.com projesi toplumsal farklındalığa katkıda bulunmaya ve hastaların yanında olmaya devam ediyor...

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 9


KALP SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Tespit Edilemeyen Ritim Bozukluklarında Ablasyon Tedavisi çare olabilir “ELEKTROFİZYOLOJİK İŞLEM KESİN TANI İÇİN ÖNEMLİ BİR YÖNTEM’’

Doç. Dr. Osman Can Yontar Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Kalp ritmi bozukluklarının tedavisinde kullanılan yöntemlerdeki yeni gelişmeler sayesinde, başarı oranı her geçen sene artıyor. Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi Öğretim Görevlisi, Türk Kardiyoloji Derneği Aritmi Çalışma Grubu ve Avrupa Kalp Ritmi Derneği (EHRA) üyesi Doç. Dr. Osman Can Yontar, bu yöntemlerden biri olan ablasyon tedavisi hakkında bilgi verdi RİTM BOZUKLUKLARI Kas ve kapaklardan oluşan kalp, elektrik şebekesine benzeyen bir sinir ağı sistemi sayesinde düzenli olarak çalışır. Bu sistemde aksaklıklar gözlenmesi durumunda nabızda düşme, bayılma hatta ani ölümler olabileceği gibi nabızda aşırı artma, düzensiz hızlanmaya bağlı çarpıntılar ve bazen de aşırı hızlanmaya bağlı ani ölüm veya uzun vadede kalp yetersizliği gözlenebilir. Kalbin diğer hastalıklarında olduğu gibi sigara, yoğun alkol tüketimi gibi alışkanlıklar ritim bozukluklarına yol açabilir. Ayrıca diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıkların kontrol altına alınamaması ritim bozukluklarının önemli sebeplerindendir. Kalp krizi geçirmiş, kalbi besleyen damarlarında tıkanma meydana gelmiş hastalar da her zaman ritim bozukluğu riski altındadır. Ritim bozuklukları genellikle çocuk yaşta başlar ancak hastalar küçük olduğu için şikayetlerini tarif edemezler ve gözden kaçabilir. Bu nedenle bu hastalığın tanısı genelde 20’li yaşlarda konulabilir. Atakların sıklığı ise yaş ilerledikçe genelde artış gösterir. 10 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Bütün ritim bozukluklarının normalde kardiyoloji uzmanlarının muayenesi sırasına çekilen basit bir elektrokardiyogram (EKG) ile tanınabiliyor. Ancak bazen teşhis bu kadar kolay olmayabilir. Hastaların üzerlerine yerleştirilen 24 saat ya da daha uzun süreli ritim takip cihazları da gerekebilir. Bazı hastalarda bu yöntemlerle tespit edilemeyen ritim bozuklukları için son çare olarak elektrofizyolojik çalışma adını verdiğimiz işleme ihtiyaç duyabiliriz. Bu işlemde hastanın kasık bölgesindeki bir toplardamardan, kateter adını verdiğimiz, elektrik kablosuna benzer ve bir ucu bilgisayara bağlı bir cihaz kalbin içine gönderilerek olası sorunlar incelenebilir ve kesin tanı konulabilir. Bu cihaz ile kasık toplardamarından girip, kalbin içindeki bazı noktalarda ölçümler yapılır. Bu işlemle adeta, kalp içinde bir uçtan diğerine akan elektriğin sağlıklı iletilip iletilmediğini ve kısa devreler olup olmadığını değerlendiriyoruz. KALP HIZI KONTROL ALTINA ALINABİLİR Ritm bozukluklarını kabaca iki gruba ayırmak yerinde olur: kalbin hızının aşırı azaldığı (bradikardi) ve aşırı arttığı (taşikardi) durumlar. Kalbin çeşitli hastalıklar neticesinde yeterli hızda çalışamadığı, kalp yetersizliğine doğru gidiş gösteren durumlarda kalp pilleri hastalarımızın tedavisinde önemli yer almaktadır. Kalp hızının aşırı artışla seyreden hastalıklarda ise ilaç tedavisi ile kalp hızı kontrol altına alınabilir. Bu hastalıkların bazılarında, kalbin içinde düzensiz ritme bağlı biriken kanın koyulaşması ve pıhtı olarak beyine atması ile inme (felç) izlenebilmektedir. Atriyal fibrilasyon adını verdiğimiz bu hastalıkta diğer ritim bozukluklarından farklı olarak kan inceltici ilaçlar da kullanmak gerekmektedir. Bu ilaçlar kişinin felç olup yatağa bağlı kal-

masının engellenmesinde çok ama çok önemli bir gruptur. Aşırı hızlı kalp atışıyla seyreden ritim bozukluklarında ek olarak girişimsel tedavilerimizle yani ablasyon işlemi ile hastalarımıza müdahale edebilmekteyiz. ABLASYON TEDAVİSİYLE İLACA GEREK KALMADAN TEDAVİ EDİLEBİLİYOR Ablasyon tedavisi, kalbin içindeki elektrik şebekesinde türlü sebeplere bağlı olarak ortaya çıkan, kısa devreler olarak tabir edebileceğimiz, ritmi bozan odakların bir cihaz yardımıyla yok edilmesi işlemidir. Elektrofizyolojik işlemle tespit edilen bu milimetrik boyuttaki odaklar, bir cihazla ısıtılarak ya da dondurularak yok edildiğinde bazı hastalarda ritim bozukluğu tamamen ortadan kalkmakta ve ilaç kullanmaya gerek kalmamaktadır. Ancak ablasyon uygulanan hastaların, işlem sonrasında mutlaka yakından takip edilmesi gerekmektedir. Ülkemizde 20 yıl kadar önce çok az sayıda merkezde başlayan bu tedavi çeşidi, son 10 yılda yaygınlaşmış ve tedaviyi uygulayan hekim sayısındaki artışa paralel olarak belli başlı merkezlerde uygulanmaya başlamıştır. Biz de merkezimizde gerek kendi muayenemizle teşhis koyduğumuz, gerekse başka merkezlerden bize gönderilen bu tip tedaviye ihtiyacı olan hastalarımıza elektrofizyolojik çalışma ve ablasyon işlemi yapmaktayız. YÜZDE 99’A VARAN BAŞARI MÜMKÜN Bazı hastalar daha önceden kullandıkları ritim düzenleyici ilaçları tamamen bırakabilmektedir. Ömür boyu ilaç kullanmak istemeyen, bu ilaçların yan etkilerinin görüldüğü ya da ilaç kullanmasına rağmen kalp ritmi kontrol altına alınamayan hastalarda ablasyon tedavisi ilk seçenektir.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Hipofiz Bezi Hastalıkları Tiroid Hastalıkları Lipid Bozuklukları Diyabet Obezite Osteoporoz Hormonal Bozukluklar Büyüme Hormonu Eksikliği Endokrin Bozucular

DOSYA:

ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 11


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI / KONGRE

Prof. Dr. Sevim Güllü

Prof. Dr. Fahri Bayram

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nin 40.Kongresi 1350 katılımla 09-12 Mayıs 2018 tarihleri arasında Antalya Belek’te düzenlendi. DMR Turizm organizasyonu ile gerçekleşen 40. TEMHK bilimsel programında, 10 konferans, 22 panel, 5 uzmanına danış, 3 karşıt görüş, 8 sözel bildiri oturumu, 12 uydu sempozyum yer aldı. 7’si yabancı olmak üzere toplam 205 konuşmacı ve oturum başkanı bilimsel programda görev aldı. 53 Sözel, 205 poster olmak üzere toplam 258 bildiri sunuldu. Bilimsel kurul tarafından yapılan değerlendirmeler sonucunda her yıl olduğu gibi bu yıl da en iyi 3 sözlü ve 3 poster bildiriye ödül verildi. Popüler Sağlık Dergisi olarak takip ettiğimiz 40. TEMHK hakkında genel bir değerlendirmede bulunan TEMD Başkanı Prof. Dr. Sevim Güllü kongrede öne çıkan konu başlıkları hakkında şu bilgileri verdi;

Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen

Prof. Dr. Füsun Saygılı

Prof. Dr. İlhan Yetkin

Prof. Dr. Reyhan Ersoy

‘‘ Bu yıl kongrede oldukça yoğun bir programla Endokrinoloji ve Metabolik Hastalıkların alanına giren farklı ve yeni konuları ele aldık. Örneğin; Cinsiyete göre metabolik fonksiyonlardaki farklılıklar, obezite cerrahisi ve sonuçları, osteoporoz ve tedavisi, paratiroid hastalıkları ve paratiroid transplantasyonu, diyabetli hastalarda glisemik değişkenlik ve önemi, diyabet tedavisinde yenilikler oldukça ilgi ile takip edildi. Diyabette teknolojik gelişmeler oturumunda en yeni insülin pompaları ve kan şekeri takip sistemleri aktarıldı. Diyabetin beyin fonksiyonlarına etkisi ile ilgili yeni araştırmalar ilgi ile takip edildi. Üreme endokrinolojisi ve ilgili hastalıkların tedavisi, tiroid kanserlerinde radyoaktif iyot tedavisinde yeni gelişmeler, metastatik nöroendokrin tümörlere yaklaşım uzmanlarca anlatıldı. Klinikte çok sık karşılaştığımız yaşlılarda metabolik değişiklikler,beslenme ve egzersiz önerileri, kolesterol ve kan yağı yükseklikleri sonuçları paylaşıldı.Hipertansiyon tanı ve tedavisinde son güncellemeler, böbrek üstü bezi ve hipofiz hastalıklarında son durum öne çıkan diğer konularımızdı. Kongre öncesinde; Uygulamalı Temel Tiroid USG Kursu, Diyabet Teknolojileri Kursu ve Nöroradyoloji Kursu olmak üzere 3 adet kurs düzenledik. Kongrenin son gününde ise ilk kez “I. Obezite Sempozyumu”nu gerçekleştiridik. Bu yıl ilk kez TEMD’nin gerçekleştirdiği çalışmaların sunulduğu “TEMD Paneli” ve genç endokrinologların çalışmalarını sunma fırsatı buldukları “TEMD GENÇ Paneli” bilimsel program içinde yer aldı.’’

Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli

TEMD Başkanı Prof. Dr. Sevim Güllü, TEMD Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Fahri Bayram, Dernek Genel Sekreteri Prof. Dr. İlhan Yetkin, Prof. Dr. Füsun Saygılı, Prof. Dr. Reyhan Ersoy, Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli ve Prof. Dr. M.Sait Gönen Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları alanında en sık karşılaşılan sorunlar, tanı ve tedavide yeni gelişmeler hakkında güncel bilgileri aktardılar ve önemli uyarılarda da bulundular. Hazırlayan; Zeynep Çetinkaya

12 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘

KIRIK OLUŞANA KADAR SESSİZ İLERLEYEN HASTALIK:

OSTEOPOROZ ’’

Prof. Dr. Sevim Güllü

OSTEOPOROZ ÜLKEMİZDE ÖNEMLİ BİR SAĞLIK SORUNUDUR

KALÇA KIRIĞINA BAĞLI ÖLÜM ORANLARI ARTACAK

TEMHD Başkanı AÜ Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD

Toplumumuz yaşlandıkça kırık riski artacak, giderek daha fazla birey kırıklara bağlı ölüm riski ile karşı karşıya kalacaktır.Kalça kırıklarında iki yıl içerisinde ölüm oranı % 12-20 olarak bulunmaktadır.

liği, böbrek hastalıkları ve hareketsizlik gelmektedir. Yine epilepsi ilaçları, mide ilaçları, kortizon, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar, antidepresanlar gibi bazı ilaçlar da yine osteoporozu tetikleyebilmektedir.

OSTEOPOROZ ERKEN TESPİT EDİLMELİ

NE TÜR ÖNLEMLER ALINMALIDIR?

Türkiye’ de yapılmış olan fraktür çalışmasında 50 yaş ve üzeri kadınlarda yüzde 12,9, erkeklerde ise yüzde 7,5 oranında osteoporoz saptanmıştır. Osteoporozun en önemli sonucu kemik kırıklarıdır. Aynı çalışmada 50 yaş ve üzerinde yılda 24.000 kalça kırığı oluştuğu ve bunların çoğunun da 75 yaş üzeri kadınlarda görüldüğü bulunmuştur.

Osteoporoz bir kırık oluşuncaya kadar sessiz bir hastalıktır. Kırık oluşmadan tanının konması ve tedavinin düzenlenmesi çok önemlidir. Bu kadar yüksek bir sayıda kalça kırığının olması aynı zamanda maliyet olarak da önemlidir.

Yeterli miktarda kalsiyum alımının sağlanması, D vitamini eksikliğinin yerine konulması, hareketi artırmak, egzersiz yapmak, sigara-alkol kullanmamak, gereksiz ilaç kullanımından kaçınmak, altta yatan hastalığın tedavisi, gereken durumlarda da osteoporozu kontrol altına alan ilaçların verilmesi başlıca tedavi seçenekleridir.

Her geçen yıl yaşlı birey sayısı arttığı için 2010 yılında yıllık 6554 olan erkekte kalça kırığı sayısı 2035 yılında yıllık 14,860’a, kadında ise 2010 yılında yıllık 17,807 olan kalça kırığı sayısının yılda 49,029’a çıkacağı öngörülmektedir. Kırıklar yaşam kalitesini bozarak bireyleri bakıma muhtaç hale getirebildiği gibi ölümlere bile neden olabilmektedir.

En sık görülen nedenler arasında hareketsizlik, sigara kullanımı, kalsiyumdan fakir beslenme, D vitamini eksikliği, aşırı zayıflık ve alkol kullanımı gibi yaşam tarzı bozuklukları, bazı genetik hastalıklar, hormonal eksiklikler veya fazlalıklara bağlı endokrin problemler, gıda emilim bozuklukları, kan hastalıkları, romatizmal hastalıklar, alkolizm, kalp yetmez-

Osteoporoz yani kemik erimesi kemik kütlesinde düşüklük ve kemik yapısında değişiklikler sonucunda kemik kırılganlığında artma riski oluşturan bir kemik hastalığıdır. Ülkemizde de toplum giderek yaşlanmakta ve dolayısıyla osteoporoz önemli bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

OSTEOPOROZ NEDEN OLAN FAKTÖRLER

Osteoporoz bir kadın hastalığı değildir. Erkeklerde de görülebilmektedir.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 /PS 13


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Duygu durum değişiklikleri, saç dökülmesi, yorgunluk, obezite gibi sağlık sorunlarında akla hemen TİROİD hastalıkları gelmeli Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen İÜ. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD

Toplumda tiroid hastalıklarına çok sık rastlanmaktadır. Tiroid bezi küçük, kelebek şeklinde bir organ olup vücudun hormon sisteminin çok önemli bir parçasıdır. Ürettiği hormonlarla vücudun enerji metabolizma hızı başta olmak üzere birçok faaliyetini düzenler. ‘‘DÜNYADA ÖNLENEBİLİR ZEKÂ GERİLİĞİNİN EN ÖNEMLİ NEDENİ İYOT EKSİKLİĞİDİR’’ Tiroid hormonlarının üretimi için iyot gerekli elementtir. Yeterli iyot alımı normal büyüme ve gelişme için elzemdir. İyot eksikliği yetersiz tiroid hormonu üretimine yol açarak tiroid hastalıklarına sebep olabilir. Dünyada önlenebilir zekâ geriliğinin en önemli nedeni iyot eksikliğidir. İyot eksikliği fetusta düşük, ölü doğum, konjenital anomaliler, artmış bebek ölüm hızı, çocukta mental ve fiziksel gelişme geriliği, erişkinde guatr, hipotiroidi, mental fonksiyon bozukluğuna sebep olabilir. ‘‘ İYOT EKSİKLİĞİNE KARŞI HÂLEN DÜNYADA ÖNERİLEN EN ETKİLİ YÖNTEM SOFRA TUZLARININ İYOTLANMASIDIR’’ Yeterli iyot alımı açısından değerlendirdiğimizde ülkemiz orta ciddi derecede iyot eksikliği ve guatr bölgesidir. Sofra tuzlarının zorunlu olarak iyotlanması ile 14 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

problem şehir merkezlerinde önemli ölçüde çözülmüştür, ancak problemin özellikle kırsalda devam ettiği düşünülmektedir. TEMD olarak ülke çapında rafine iyotlu sofra tuzu tüketimini önermekteyiz.Yoksa Rafine edilmeyen, içeriği net olarak bilinmeyen veya diğer katkı maddelerinin doğal veya artifisyel olarak eklendiği, kaya tuzu, gourmet tuzları gibi tuzların kullanılmasını önermemekteyiz. TİROİD HASTALIKLARI: Hashimoto’s Hastalığı, Graves Hastalığı, Guatr ve Tiroid nodülleri Hashimoto’s Hastalığı kronik lenfositik tiroidit olarak da bilinir. Gelişmiş ülkelerdeki en sık görülen hipotiroidi sebebidir. Herhangi bir yaşta görülebilmekle beraber çoğunlukla orta yaşlı kadınlarda ortaya çıkar. Hastalık vücudun immün sistemi yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığında, hormon üretme kabiliyetini kaybetmesiyle son bulur. Hastalığın başlangıç safhalarında hastaların hiçbir şikayeti olmayabilir ya da çok hafiftir. Grave’s Hastalığı yaklaşık 150 yıl önce tanımlayan doktorun ismiyle anılmaktadır. Hipertiroidinin en sık sebebi ve otoimmün hastalıktır. Bezin aşırı hormon üretimiyle sonuçlanan vücut fonk-

siyonlarının hızlanmasıyla karakterizedir. Hastalık erkek ve kadınları etkiler ve en sık 20’li 30’lu yaşlarda ortaya çıkar. Sigara, gebelik, stres ortaya çıkmasını artırabilir. Guatr, tiroid bezinin kanser olmayan büyüme sebeplerinden birisidir. En sık sebebi iyot eksikliğidir ve halen ülkemizde ve dünyada büyük bir sorundur. Kadınlarda 40’lı yaşlarda daha sık görülmektedir. Tiroid nodülleri belki de en sık karşılaşılan klinik problemlerdendir. Toplum taraması çalışmalarında (epidemiyolojik çalışmalar) elle muayenede kadınların % 5’i, erkeklerin %1’inde görülür. Ultrasonla yapılan çalışmalarda toplumun % 1968’ inde saptanabilir. Kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık görülür. TİROİD NODÜLLERİNİN KLİNİK ÖNEMİ KANSER RİSKİDİR. Nodüllerin %7-15’inde yaş, cinsiyet, radyoterapi hikayesi, aile hikayesiyle ilişkili olmak üzere görülebilir. “Diferansiye tiroid kanserleri” olarak adlandırılan kanserler tüm tiroid kanserlerinin % 90’nından fazlasını oluşturur. Doğru takip ve tedaviyle mükemmele yakın sonuçlar alınmaktadır. Tiroidin kanseri dahil tüm hastalıklarının tedavisi vardır dediğimizde yanlış bir şey söylemiş olmayız.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Reyhan Ersoy Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği

. 21.yüzyıl yaşam tarzının kaçınılmaz bir yan etkisi: ENDOKRİN BOZUCULAR Endokrin Bozucu, sağlıklı bir organizmada veya onun gelecekteki neslinde endokrin sistemin çalışmasını değiştirerek, sağlık sorunlarına neden olan dışarıdan alınan madde veya madde karışımlarıdır. Sanayi atıklarından tarım ilaçlarına, kozmetik ürünlerden ağır metallere kadar pek çok endokrin bozucu, her gün deri, solunum ya da yiyecekler yoluyla vücudumuza giriyor. Bu maddeler, hormonların üretim, salınım, bağlanma, taşınma, aktivite, yıkım ve vücuttan atılımları üzerine etki etmektedirler.

bozukluklara, çocukluk çağında ise erken ergenliğe neden olmaktadır.

ENDOKRİN BOZUCULARIN SAĞLIĞI BOZUCU ETKİLERİ YAPILAN BİRÇOK ÇALIŞMA İLE KANITLANMIŞTIR.

Endokrin bozucuların etkilerinden korunabilmek için bazı alışkanlıkları geliştirmek gerekir:

Birçok endokrin bozucu, yağ dokusunda depolanabildiğinden vücutta birikme özelliğine sahiptir. Bebekler ve çocuklar endokrin bozucu kimyasalların olumsuz etkilerine yetişkinlere kıyasla çok daha duyarlıdırlar. Bu kimyasallara anne karnında ve yaşamın ilk yıllarında maruz kalmak vücuttaki yağ hücresi sayısında ve enerji metabolizmasını düzenleyen hormonal sistemin çalışmasında anormalliklere yol açarak hayatın ileriki safhalarında obeziteye neden olabilmektedir. Endokrin bozucuların bilinen en önemli etkisi üreme sistemi üzerinedir. Anne karnında genital organların gelişiminde

YAŞAM TARZI DEĞİŞİKLİKLERİ BÜYÜK ÖNEM TAŞIMAKTADIR Günümüzde endokrin bozuculardan tümüyle korunmak olanaksızdır. Bu nedenle endokrin bozucuların sağlığımız üzerindeki etkilerini en aza indirmek için yaşam tarzı değişiklikleri büyük önem taşımaktadır.

.

Kontaminasyonun yüksek olduğu bölgelerden elde edilen balıklar ve bu balıklarla beslenen yaban hayvanlarının etlerinin tüketiminden kaçınılmalıdır.

.

Çocukların beslenmesinde kullanılan plastik biberon ve besin hazırlama ve saklamada kullanılan araç ve gereçler Bisfenol A içerebilir. Bisfenol A, bu malzemeler ile besine geçerek ağız yolu ile vücuda alınır.

.

Besin saklamada kullanılan kapların besin ile etkileşime girmeyen bir malzemeden yapılmış olmasına (cam gibi) dikkat edilmelidir.

.

Besinler kullanılan tarım ilaçları, depolama ve taşıma koşulları nedeniyle endokrin bozucular için taşıyıcı olabilirler. Bu nedenle üretim- tüketim zincirinin her bir aşamasında izlenebilirliğin sürdürülmesinden sorumlu olan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan üretim izni alınan besin ve besinle temas eden ambalaj malzemeleri satın alınmalıdır.

Egzersiz, yeteri ve dengeli beslenme başta olmak üzere endokrin bozucularla teması en aza indirecek alışkanlıklar kazanılmalıdır. Örneğin; antioksidan vitaminlerin diyetle yeterli alımı oksidatif strese karşı koruyucu olabilir,

“Diyabet, obezite, kısırlık başta olmak üzere pek çok problem endokrin bozucular nedeniyle ortaya çıkıyor.

Düzenli fiziksel aktivite yapılması da oksidatif stresi azaltır.

Endokrin bozucular kansere, genital malformasyonlara, erken ergenliğe ve aynı zamanda doğurganlığın azalmasına yol açıyor.”

. .

Yiyecek hazırlamada hijyen ve sanitasyona dikkat edilmesi besinler yolu ile endokrin bozuculara maruz kalınmasına karşı koruyucu olmaktadır.

.

Meyve ve sebzeler kullanılan tarım ilaçlarından arındırmak için iyi yıkanarak tüketilmelidir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 15


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Obezitenin Tek Tedavisi Cerrahi Değildir!

Prof. Dr. Fahri Bayram TEMD Başkan Yardımcısı Erciyes Üni.Tıp Fak. Endokrinoloji ve Metabolizma BD

Obezite günümüzde başta tip 2 diabetes mellitus ve koroner kalp hastalığı olmak üzere pek çok ciddi sağlık sorununa yol açan yaygın bir halk sağlığı problemi. Obezitenin temel ve ilk basamak tedavisi diyet ve yaşam tarzı değişiklikleridir. Gerekli durumlarda diyet ve yaşam tarzı değişikliklerine ilaç tedavisinin eklenilmesi kilo kaybına ek katkı sağlamaktadır. Yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaç tedavisi ile arzu edilen kalıcı kilo kaybı sağlanamayan, ciddi obezitesi bulunan ya da obeziteye bağlı ciddi sağlık sorunları yaşayan hastalarda, obezite cerrahisi olarak bilinen bariyatrik cerrahi yöntemlerin kullanılması gündeme gelmektedir. OBEZİTE CERRAHİSİ ÇÖZÜM MÜ? Son yıllarda kullanılmakta olan obezite cerrahi yöntemlerin kilo kaybına ek olarak tip 2 diabetes mellitus, kolesterol yüksekliği gibi metabolik hastalıklar üzerine de olumlu etkilerinin olduğunun gözlenmesi nedeniyle bariyatrik cerrahi yerine metabolik cerrahi terimi de yaygın olarak kullanılmaktadır. Kullanılan tüm cerrahi yöntemlerin etkinliği aynı olmamakla birlikte operasyon sonrası obez hastaların çoğunda diabetik ve kan şeker kontrolünde iyileşme sağlanmakta ve bir kısım hastada da diyabet ilaçlarına ihtiyaç duyulmaması mümkün olmaktadır. Obez hastalarda özellikle erken dönemde aşikar kilo kaybı bu müdahaleler ile sağlanmaktadır. OBEZİTE ÇOK SUİSTİMAL EDİLEN BİR KONU Endokrinologlar olarak her ameliyata karşıyız. Her obez hastanın tek tedavi16 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

si ameliyat değildir. Çünkü asıl sorun hasta buna uyum sağlayacak mı? Uygun vakada, seçilmiş vakada, bu konuda tecrübeli, deneyimli cerrahların yaptığı ve her şeyden önemlisi yeterli hekimin donanımlı olduğu yerde yapılması lazım. Özellikle dikkat çekiyorum, her obez hastanın tek tedavisi ameliyat mı? Kesinlikle böyle değil. Belli kriterlere uyan hastalarda ameliyat yapılacak ama ameliyat yapılmadan önce hasta iyi bir endokrinoloji testinden geçecek. ‘‘ GEREĞİNDEN ÇOK SAYIDA AMELİYAT YAPILIYOR!’’ Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinden Sosyal Güvenlik Kurumuna kayıtlı, geçen yıl 10 bin 202 ameliyat yapılmış. Bu konuda ilk sırada 2 bin 61 ile Elazığ yer almaktadır. İstanbul’da 1659, Adana’da 1011, İzmir’de 990, Ankara’da 720, Samsun’da 681, Antalya’da 521, Malatya’da 446, Balıkesir’de 419, Bursa’da 345, Sakarya’da 105, Gaziantep’te ise 103 ameliyat yapılmış. Vücut kitle indeksi 40’ın üzerinde, tedaviyle kilo verememiş, bir psikiyatrik bozukluğu olmayan, herhangi bir endokrinolojik bozukluğu olmayan, hormonal bozukluğu olmayan kişilere, uygun bir merkezde bu ameliyat yapılabilir. Devletin resmi ödemeleri bu şekilde ama bunun dışında özel merkezlerde bu ameliyatlar yapılıyor. Sonuçta; obezite ameliyatları artık bir moda haline geldi. ÇALIŞMALAR NE DİYOR? Bariyatrik cerrahi ile ilgili yapılmış önemli çalışmalardan biri olan “İsveç Obezite Çalışmasında” cerrahi ile diyabet remisyon oranı yüzde 72 olarak bildirilmektedir. Çalışma sonuçları yüksek kilo kaybı sağlananlarda, genç hastalarda, diyabet tanısı kısa süreli olgularda ve daha hafif seyirli diyabeti olanlarda diyabet iyileşme oranlarının daha yüksek olduğunu ve kilo kaybının daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte iyi planlanmış takip çalışmalarında, operasyon sonrası 1-5 yıllık dönemde başlangıçta diyabet iyileşmesi sağlanan obez hastaların yüzde 35-50’sinde diyabetin nüks ettiğini, aynı

şekilde tüp mide operasyonu geçiren hastaların belirgin oranda kilo almaya başladığı da görülmektedir. Diyabet, kolesterol yüksekliği, yüksek tansiyon gibi obezite ilişkili pek çok hastalıkta yararı gösterilen bariyatrik cerrahinin olumlu etkilerinin yanı sıra erken ve uzun dönemde bazı önemli komplikasyonlara da yol açabileceği akılda tutulmalıdır. ‘‘DİYABET, CERRAHİ İÇİN TEK BİR KRİTER DEĞİLDİR’’ Uygun olmayan hastaların operasyonu ve operasyon öncesi yetersiz değerlendirme özellikle ülkemizde en büyük problemdir ve deneyimsiz merkezlerde operasyonlara bağlı erken dönem komplikasyon görülme sıklığında artışa yol açmaktadır. Yine bariyatrik cerrahinin uzun dönemde kemik erimesi, ciddi vitamin, mineral eksiklikleri, böbrek ve safra kesesi taşları gelişimi reflü,ülserler,striktür kaçaklar, alkol bağımlılığı ve diğer uzun dönemde bağımlılık yapan davranışlar gibi yan etkileri de bulunmaktadır. Özellikle yaygın bilimsel görüş, tek başına bir hastada diyabet varlığının operasyon için bir kriter olmadığı yönündedir. Tıbbın her alanında olduğu gibi diabetik olsun veya olmasın obez hastalarda cerrahi kararı verilirken, yarar zarar dengesinin gözetilerek, beden kitle indeksi cerrahi kriterlere uyan, kontrolsüz diyabeti ve diğer yöntemlerle zayıflamayan obezlerde cerrahi riskide iyi değerlendirerek hastaların ameliyat edilmesi önem arz etmektedir.Özellikle uzun dönemdeki risklerde bulundurularak sadece 5 yıllık dönemde başarılı kilo vermeden sonra ortaya çıkabilecek yan etkileri de iyi değerlendirmek gerekir. Ülkemiz için en önemli noktalardan birisi yeterli tecrübeye sahip ekip tarafından bu işin yapılmaması ve ameliyat öncesi değerlendirmenin yetersiz olmasıdır. Bu konuda daha geniş bilgi derneğimiz tarafından yeni yayınlanan bu konuda uzman endokrinolog, cerrah, psikiyatrist, diyetisyen ve diğer ekip tarafından hazırlanan obesite-bariyatrik cerrahi kılavuzundan alınabilir.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Diyabetli Hastalar Influenza, Hepatit B Pnömokok aşılarını mutlaka yaptırmalı!

D

iyabet ülkemizi etkileyen kronik hastalıklar içinde toplumda en sık görülenlerinden. 2010 yılı TURDEP çalışmasının verilerine göre 20 yaş ve üzeri her 7 kişiden biri diyabetli ve bunların yarısı da bunun farkında bile değil. Kronik hastalıklar eğer iyi control edilmezse vücudumuza beklenmedik ek zararlar verebilir. Bunlar arasında diyabetin gözler, böbrekler, sinirlermiz, kalp damar sistemimizde yaratabileceği hasarlar gibi bilinen komplikasyonların yanı sıra yüksek kan şekeri seyrinin zayıflattığı savunma sistemimizin de zaman zaman hayatı tehdit edebilecek istemediğimiz sorunlara da yol açabileceğini unutmamak gerekiyor.

Özellikle kış aylarında önemli bir sorun olan grip, zatürre gibi hastalıklar günümüzde özellikle uygun aşılama ile önlenebilecek hastalıklardır. Diyabetli bireylerde özellikle kan şekeri kontrolsüz seyreden, sağlığı çeşitli nedenlerle bozulmuş diyabetlilerde hem daha sık hem de karşılaşıldığında daha şiddetli bir seyir izleyebilmektedir. ADA, WHO, Amerikan İmmunizasyon Danışma Kurulu (The Centers for Disease Control and Prevention’s Advisory Committee on Immunization Practices) gibi uluslararası otoriteler tüm diyabetli hastalarda influenza, hepatit B ve pnömokok aşıları yapılmasını önermektedirler.

TEMD Diyabet rehberimizde; • Altı aylıktan itibaren, tüm diyabetlilere yılda bir grip aşısı yapılmalıdır. Grip aşısının koruyuculuğu, özellikle yaşlılarda daha kısa (6-8 ay) sürmektedir. • Ülkemizde grip mevsiminin Aralık-Ocak aylarında başlayıp Nisan-Mayıs aylarına kadar sürdüğü dikkate alındığında, aşı uygulamalarının Kasım ayında başlatılması mantıklı görünmektedir. • İki yaşından itibaren, 64 yaşına kadar tüm diyabetlilere 23 valanlı pnömokok polisakkarid aşısı (PPSV23) uygulanmalıdır. • İleri yaş grubunda (≥ 65 yaş) pnömokok aşısının etkinliği gösterilmişse de tekrarlanması önerilmektedir; 65 yaş

Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli VKF Koç Univ. Hast. Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniği

ve üzerinde, eğer ilk yapılan aşı 13 valanlı konjuge aşı (PCV13) ise, aşıdan 1 yıl sonra; ilk aşı PPSV23 ise 5 yıl sonra PPSV23 yapılmalıdır. • Nefrotik sendrom, kronik renal yetersizlik veya transplantasyon gibi immün baskılanma durumlarında pnömokok aşısı tekrarlanmalıdır. • Daha önce aşılanmamış olan, 19-59 yaş aralığındaki diyabetlilere hepatit B aşısı (HBV) yapılmalıdır. Daha önce aşılanmamış olan 59 yaşından büyük diyabetlilerde aşının koruyuculuğu daha düşük olmakla birlikte, HBV aşısı yapılabilir. • Endemik bölgelere seyahat edecek diyabetliler, gidecekleri bölgeye özgü aşılarını yaptırmalıdır.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 17


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Doğurganlık çağındaki kadınların hormonal problemi: POLİKİSTİK OVER SENDROMU Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD

A.B.D.’de yaptığımız çalışmalarda PKOS görülme sıklığı %5-10 arasında değişirken Hacettepe PKOS Çalışma Grubu olarak Türkiye verilerimiz değişik tanı kriterlerine göre bu oranın %6-20 arasında olduğunu gösteriyor.(*)

Doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen hormonal bozukluk olan ve kısırlığın en önemli nedeni olarak kabul edilen PKOS dünyada yaklaşık 120 milyon kadını etkiliyor. Belirtileri arasında adet düzensizliği, yüzde ve vücutta tüylenme artışı, saç dökülmesi, ciltte yağlanma, sivilcelenme ve kilo artışı olan sendromda hastalar, kanda erkeklik hormonlarında artış, yumurtlama bozukluğu ve yumurtalık kistlerinin saptanmasıyla tanı alıyor.

Bir PKOS hastası doğru tanı alana kadar ortalama 6-7 doktora başvuruyor. Sürecin yönetilmesi, doğru tanıyı aldıktan sonra bile hastalığın kesin tedavisi olmaması nedeniyle güçleşiyor. PKOS metabolik sendrom, diyabet ve depresyona neden olabiliyor, kalp hastalığı riskini artırabiliyor. PKOS hastaları genellikle genç yaşlarda adet düzensizliği ve istenmeyen tüylenme başta olmak üzere kozmetik problemler nedeniyle kliniklere başvuruyorlar.

* https://atlasofscience.org/the-worldwide-prevalence-and-phenotypic-features-of-polycystic-ovary-syndrome/

18 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Kadınlarda artmış tüylenmenin görsel olarak değerlendirilmesinde en sık Ferriman-Gallwey isimli hirşutizm skorlama sisteminden yararlanıyoruz. Bu sistemin hekimler tarafından klinikte mümkün olduğunca objektif ve kolay uygulanabilmesi amacıyla A.B.D. ve Türkiye’deki ortak çalışmalarımızla birkaç yıl önce yayınladığımız ilk fotoğraflı hirşutizm atlası bugün dünyada birçok klinikte kullanılmaktadır. PKOS VE TİP 2 DİYABET PKOS’da vücudun şeker kullanımını sağlayan hormon olan insüline karşı yetersiz cevabı nedeniyle diyabet görülme sıklığı 7 kata varan oranlarda artıyor. Otuzbeş yaş sonrası doğurganlık çağının ikinci yarısındaki bir PKOS hastasında, tip 2 diyabet görülme riski yüzde 40’lara kadar ulaşıyor. Kişinin ailesinde diyabet bulunması halinde bu oran yüzde 50-60’lara kadar çıkabiliyor. Amerikan Diyabet Cemiyeti diyabet risk grupları içinde PKOS da yer alıyor ve PKOS’lu hastaların hem tanıda hem de takipte düzenli aralıklarla diyabet yönünden değerlendirilmeleri gerekiyor. 2000’li yılların başında Hacettepe PKOS Çalışma Grubu olarak yaptığımız ve PKOS hastaları beraberinde kız ve erkek kardeşler ile anne ve babaların insulin direnci, metabolik sendrom ve diyabet riski yönünden değerlendirildikleri literatürdeki ilk çalışmanın ve bu çalışmayı takiben değişik ülkelerden yayınlanan makalelerin sonuçlarına göre PKOS hastalarının birinci derece yakınlarında da insulin direnci, metabolik sendrom ve diyabet riski artıyor.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DEPRESYON, OBEZİTE VE İNSULİN DİRENCİ İLE İLİŞKİLİ Obez PKOS hastalarında depresyon ve anksiyete skorları normal vücut ağırlığına sahip PKOS hastalarına göre daha yüksek. PKOS hastalarındaki depresyon skorları, vücut ağırlığının yanısıra, tokluk şekeri, insulin direnci, trigliserid ve iyi kolesterol düzeyleri ile ilişkili bulunuyor. PKOS HASTALARI HEM METABOLİK HEM DE PSİKOLOJİK YÖNDEN DEĞERLENDİRİLMELİ Bu çalışmanın sonuçlarına göre PKOS’da metabolik ve psikolojik bozukluklar, hem artmış oranda hem de birbiriyle ilişkili olarak bulunuyor. Bu nedenle PKOS hastalarının tanı esnasında ve takiplerinde hastalığa eşlik edebilecek diyabet, lipid bozuklukları, depresyon ve anksiyete yönünden de değerlendirilmeleri gerekiyor. PKOS VE DİŞ ETİ HASTALIĞI

‘‘PKOS’lu hastalarda fazla kilolu veya obez olma sıklığı yüzde 70’lerde...’’ METABOLİK SENDROM VE OBEZİTE’NİN PKOS İLE İLİŞKİSİ OLDUKÇA YÜKSEK!

PKOS DEPRESYON VE ANKSİYETE İLE YAŞAM KALİTESİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR

Hastaların yaş aralığına göre değişmekle birlikte PKOS’da % 50’ye varan sıklıkta metabolik sendrom görülürken PKOS hastalarının %90’ı metabolik sendromun en az bir bileşenine sahip. PKOS hastaları, bu hastalığa sahip olmayan kadınlarla karşılaştırıldıklarında, kötü kolesterol yani LDL düzeylerinin daha yüksek, HDL adı verilen iyi kolesterol düzeylerinin ise daha düşük olduğunu görüyoruz. PKOS’da kalp damar hastalığı risk belirteçlerinin değerlendirildiği çalışmaların önemli bir kısmı bu hastalarda kalp damar hastalığı riskinin arttığına işaret ediyor. Bu durum bu hastaları menopoz sonrası yaşlarda sağlıklı kişilere göre kalp ve damar hastalıklarına daha erken ve yüksek oranda aday yapıyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Kliniğinde, Kadın Hastalıkları ve Doğum ve Psikiyatri bölümlerinin işbirliği ile literatürdeki en geniş PKOS serisinde PKOS hastalarında depresyon riskinin sağlıklı kadınlara göre 8 kat arttığını ve her 10 hastanın 3’ünde depresyon bulunduğunu saptadık. Genç hastalar daha çok kozmetik problemlerden yakınırken, çoğu hasta, görüntülerinin istedikleri gibi olmaması ve ileride evlenip çocuk sahibi olup olamayacakları konusunda duydukları endişe nedeniyle depresyona giriyorlar.

Çalışılan topluma göre değişiklik göstermekle birlikte PKOS’lu hastalarda fazla kilolu veya obez olma sıklığı % 70’lere ulaşıyor. Türkiye’deki ve A.B.D.’deki PKOS verilerimizi karşılaştırdığımızda PKOS ve obezite arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu görüyoruz. Obezite hem PKOS’daki klinik sorunların şiddetini artırarak hastaların kliniğe daha sık başvurmasına neden oluyor hem de PKOS’da tedaviyi güçleştiriyor.

Çalışmanın sonuçlarına göre PKOS hastalarında yüksek oranda depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesinde azalma mevcut. PKOS hastalarının yaşam kalitesini duygudurum, vücutta tüylenme artışı, kilo problemleri, kısırlık ve adet düzensizliği olmak üzere beş ayrı başlık altında değerlendiriyoruz. Hastaların yaşam kalitelerini en olumsuz etkileyen şikayetleri adet düzensizliği ve vücutta tüylenme artışı. Depresyonu olan PKOS hastaları depresyonu olmayanlara göre tüm başlıklar altında daha olumsuz etkileniyor..

Üniversitemizde Diş Hekimliği Periodontoloji Bölümü ile birlikte yakın zamanda gerçekleştirdiğimiz bir çalışmada literatürde ilk kez PKOS hastalığında diş eti hastalığı riskinin arttığını saptadık. Periodontitis (diş çevresindeki dokuların hastalığı) diyabet, metabolik sendrom ve kalp hastalığı ile ilişkisi gösteriyor. PKOS’da diş eti hastalığının literatürde ilk kez değerlendirildiği çalışmamızda sağlıklı kadınlara göre PKOS hastalarında erken periodontitis bulguları, diş eti sıvısında artış ve yüksek oranda diş eti iltihabı (gingivitis) gözlemledik. Ayrıca hastalarda klinik periodontal hastalık belirteçleri, insulin direnci ve kandaki erkeklik hormon düzeyleri ile de ilişki gösteriyordu. Bizim çalışmamız sonrasında yayınlanan bazı çalışmalarda da benzer sonuçlar elde edildi. Eğer daha geniş serilerde de bulgularımız doğrulanırsa PKOS hastalarının tanı esnasında periodontal hastalık riski yönünden bilgilendirilmeleri ve diş hekimi tarafından da değerlendirilmeleri gündeme gelebilir. PKOS TEDAVİSİ Uluslararası tanı ve tedavi kılavuzlarında PKOS’da hastanın yakınmalarına yönelik tedavi öneriyoruz. Bu bağlamda, tedavi hedeflerini artmış tüylenme gibi erkeklik hormonu fazlalığı belirtilerinin kontrol edilmesi, adet düzeninin sağlanması ve çocuk isteği olan hastalarda infertilite tedavisi şeklinde sıralamak mümkün. PKOS’un uzun dönem tedavisinde en sık doğum kontrol hapları (oral kontraseptifler) kullanılıyor. Bu grup ilaçların bir kısmında kolesterol bozuklukları, diyabet gelişimi ve pıhtılaşmaya meyil açısından dikkatli olmak gerekiyor. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 19


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

NİŞASTA BAZLI ŞEKERLER

insan sağlığını her geçen gün daha fazla tehdit ediyor! Gereğinden çok fruktoz tüketimi; yeme davranışı, insülin direnci gelişmesine, obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları ve eşlik eden hastalıklara yol açıyor ...

Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) konusu ülkemizde olduğu gibi tüm dünyada tartışılmış ve tartışılmaktadır. Bu tartışmalarda en önemli ivme her geçen gün NBŞ’lerin insan sağlığını daha fazla bozduğuna dair kanıtların elde edilmesi yönündedir. Mısır şurubundan elde edilen ve fruktoz olarak adlandırılan nişasta kaynaklı şeker insan sağlığını ve giderek de toplum sağlığını tehdit ediyor. Yıllardan beri duyarlı kamuoyunda yönünde önemli tartışmalar olmaktadır. Bu tartışmaların bir çoğunda insan ömrünü çok kısaltan hastalıkların, NBŞ’ lerin tüketilmesi sonucu geliştiği ifade edilmektedir. Bu önemli hastalıkların bir kısmı; pankreas kanseri, insülin dirençi, gut hastalığı, diyabet mellitus, erken damar sertliği oluşturma ve obeziteye neden olma yönünde çeşitli haberler yer almaktadır. NBŞ çeşitli formlarda olabileceği gibi günlük olarak tükettiğimiz bir çok üründe NBŞ-55 olarak daha çok kullanılmakta20 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

dır. Bu gıdalar arasında çikolata, gofret, şekerlemeler, pastanelerde pasta yapımında, gazlı içecekler, ketçap ve benzeri gıda maddelerini sayabiliriz. Tüm bu gıdalar her gün milyonlarca kişi tarafından tüketilmektedir. SAĞLIĞIMIZI NASIL BOZUYOR ? Kana geçen fruktozun temel hedef organı karaciğer olup, vücuda alınarak emilen ve kana geçirilen fruktozun yoğun biçimde tutulduğu organ yine karaciğerdir. Fruktozun hepatik metabolizması glukozdan oldukça farklıdır. Glukozun aksine, fruktoz karaciğerde fruktokinaz ile metabolize olur. AB tarafından nişasta bazlı şekerler için (izoglikozlar) sağlıklı diyetlerin teşvik edilmesi, özellikle endüstrinin reformülasyon yapması önerilmektedir. İzoglikozların yerine başka şekerlerle örneğin sukrozun kullanılabileceği ifade edilmektedir.

. Metabolizmada glikoz uyarısı ile salgılanan insülin tokluk hormonu olan leptini

uyarır ve açlık hormonu grelini ise baskılar. Bunun sonucunda tokluk merkezi uyarılarak yeme davranışı sonlanır. Fruktoz ise insülini çok az uyarmamaktadır. Bu durumun fazla şeker tüketimine, insülin salgılanamaması, tokluk hissi gelişmemesi ve yeme davranışı devam ettiği için obeziteyi tetiklediği ileri sürülmektedir. . Fruktozun karaciğer içindeki metabolizması da glukozdan farklıdır. Fruktozun yıkımı glikozdan daha hızlıdır ve hızla yağ asitlerine dönüşmektedir. Bu durumun KC yağlanması, fibrosis ve sorun devam ederse siroz gelişebildiği yönünde çalışmalar bulunmaktadır. . Fruktozun barsak florası ve mikrobiyotası değişikliğine neden olduğu yönünde de çalışmalar bulunmaktadır. Fruktoz, glikozdan farklı olarak kanda ürik asit artışına da neden olmakta, gut hastalığını tetikleyebilmekte ya da var olanları şiddetlendirmektedir. . Şekerli (sakkaroz ve NBŞ) besinlerin aşırı tüketilmesi sonucunda (yüksek früktoz


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TEMD olarak ÖNERİMİZ ; NBŞ’lerin insan sağlığına ve özelinde de endokrin sistem üzerine olan etkilerini hem ulusal bazda ve hem de uluslar arası yayımlanmış bilimsel araştırmaları değerlendirerek, ayrıca da ülkelerin konu ile ilgili uygulamalarını dikkate alarak bir sonuca varılmıştır. Bu konu ile ilgili olarak da Sağlık Bakanlığının kamuoyu bilgilendirme raporunun oluşmasına katkı sağlamıştır. . NBŞ kotasının (üretiminin) azaltılması, .Toplumumuzda şeker tüketiminin azaltılması için tüketicinin bilgilendirilmesi, bebeklik ve çocukluk çağından itibaren sağlıklı beslenme kültürünün tesis edilmesi .Yiyecek ve içecek etiketleri üzerindeki şeker içeriğinin, elde ediliş kaynağı ve früktYiyecek ve içecek etiketleri üzerindeki şeker içeriğinin, elde ediliş kaynağı ve früktoz oranı belirtilmek suretiyle Türk Gıda Kodeksi şeker tebliğine uygun şekilde “şeker”, “glikoz şurubu”, “yüksek früktoz mısır şurubu”, “invert şeker” vb şeklinde açık olarak yazılmasının sağlanması şeklinde özetlenebilir. içeren -%55 ve üzeri-mısır şurupları daha tatlı oldukları için daha fazla tüketilebilmektedir) . Gereğinden çok früktoz tüketimi yeme davranışı, insülin direnci gelişmesi ve obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları ve eşlik eden hastalıklara yol açtığı yönünde çalışmalar bulunmaktadır. . Sakkaroz ve NBŞ içeren besinlerin fazla tüketimi metabolik hastalıkların yanı sıra obezite ile ilişkili çeşitli kanser türlerinin (kolon kanseri, pankreas, karaciğer ve meme kanseri gibi) gelişimine de zemin hazırlamaktadır. . Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), yüksek şeker alımının ve yüksek şeker içeren gıdaları kullanımının vücut ağırlığının artışına etki edebileceğini vurgulamıştır. . Avrupa Birliği tarafından sağlıklı beslenmenin teşvik edilmesi ve özellikle endüstrinin şeker azaltma yolunda reformülasyon yapması önerilmektedir.

‘‘OBEZİTE VE İLİŞKİLİ HASTALIKLAR TÜM ÜLKELERDE OLDUĞU GİBİ ÜLKEMİZ İÇİN DE GİDEREK ARTAN BİR PROBLEM!’’ Ülkemizde 15 yaş üzeri yetişkinlerde obezite sıklığı yüzde 32, fazla kilolu birey sıklığı yüzde 34.8 ve diyabet görülme sıklığı yüzde 2.1 olarak bulunmuştur. 2017’de yapılan STEPS çalışmasının ön sonuçlarına göre 7-8 yaş grubunda;

. Fazla kilolu çocuk oranı yüzde 14.6 . Obezite oranı yüzde 9 olarak tesbit edilmiştir.

Bu oran Ortaokul çocuklarında daha da yükselmekte ve; . Fazla kilolu çocuk sıklığı yüzde 21’e . Obezite sıklığı ise yüzde12.4 ve kadar yükselmektedir.

Prof. Dr. İlhan Yetkin TEMD Genel Sekreteri Gazi Üniversitesi Tıp Fakütesi Endokrinoloji ve Metabolizma BD NBŞ ALMANYA’DA YÜZDE 1.9’A İNDİRİLDİ NBŞ tüketimi. konusunda başta Almanya olmak üzere çok önemli önlemler alınıyor. İngiltere’de şekere karşı bir mücadele olduğunu biliyoruz. Avrupa Parlamentosundaki bir toplantıda şekere karşı vergi konulmasıyla ilgili tartışmalar var. Bu tartışmalar tek boyutlu olmadığı için henüz çok hızlı karar almak zor oluyor. Değişik fikirler bir araya geliyor, tartışılıyor, en olumlusu, en makulü alınmaya çalışılıyor. NBŞ’lerle ilgili bu işten geçinen, müthiş bir sanayi kesimi var. Türkiye’nin yüzde 15-20’sinin geçimine katkı sağlayan bir alandan bahsediyoruz. Dolayısıyla birdenbire bu kısıtlamaları uygulamak çok zor. Her şeyi yavaş yavaş kontrol altına almak gerekiyor. Bakanlıktan en önemli isteğimiz gıdaların üzerine bu NBŞ’den yapılmıştır, bu glikozdan yapılmıştır ibareleri yazılması.

. NBŞ içerisinde yer alan fruktoz ile meyvelerde yer alan fruktoz farklı düşünülmelidir. . Meyve içerisinde fruktoz dışında posa, çeşitli polifenoller ve fitokimyasallar bulunmaktadır. . Bu nedenle meyvede var olan früktoz tartışma dışı tutulmalıdır.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 21


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

Prof. Dr. Füsun Saygılı EÜ.Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Hipertansiyon, kan basıncını 140/90 mmHg’nın üstünde olması durumudur. On sekiz yaşından büyük, erişkin bireylerde çok sık rastlanan bir bulgu olup, çeşitli nedenlerle ortaya çıkar. Ancak en sık görülen ‘primer hipertansiyon’ dediğimiz, nedeni tam olarak açıklanamayan tipidir. Hipertansiyonlu kişilerin bir kısmında %10 diyebiliriz, altta yatan bir hastalık belirlenebilir. Bu hastalık tedavi edilirse hipertansiyon kontrol altına alınır, ilaç kullanma gereği ortadan kalkar. Hipertansiyona sebep olabilecek birçok endokrin(hormonal) hastalık vardır. Hipertansiyon, bazı hormonal hastalıkların başlıca belirtisidir ve bu durumlarda kesin tedavisi de söz konusu olabilir. Yirmi yaşından küçük ya da altmış yaşından büyüklerde aniden ortaya çıkan, çoklu ilaç tedavileri ile kontrol altına alınamayan, aile öyküsünde yüksek tansiyonlu insanların bulunmadığı, kan 22 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ENDOKRİN HİPERTANSİYON Sebep olabilecek birçok hormonal hastalık var testlerinde potasyum düşüklüğü, böbrek fonksiyonlarında bozulma saptanan kişilerde hormonal kökenli hipertansiyon düşünülmelidir. HORMONAL HİPERTANSİYONLARDAN BÖBREK ÜSTÜ BEZİ HASTALIKLARINA BAĞLI OLANLAR AYRICA DEĞERLENDİRİLMELİDİR. Böbrek üstü bezinden kaynaklanan ‘feokromositoma’ denen durumda kan basıncı aniden çok yükselip yaşamsal problemlere sebep olabilir. Yine böbrek üstü bezinin bir başka hastalığı olan ‘hiperaldosteronizm’ de ancak belli bir hipertansiyon ilacı kullanılırsa etkili olunur. Akromegali, Cushing sendromu, hipertiroidi, hipotiroidi, primer hiperparatiroidi, obezite, diyabetes mellitus, hipertansiyona sebep olabilecek diğer hormon hastalıklarıdır. Etkin bir biçimde tedavi edildiklerinde kan basıncı normale dönebilir. Bu nedenle yukarda özellikleri

sıralanmış hipertansiyonlu hastaları ayrıntılı incelemek gerekir. ENDOKRİN HİPERTANSİYONUN TEDAVİSİ MÜMKÜN MÜ? Evet mümkün. Birtakım ilaçlar kullanılıyor ve kan basıncı düşüyor. Eğer biz bu 10 vakadan 1’inde görülen kan basıncı yüksekliğinin nedenini bulursak ve onu ortadan kaldırırsak, o zaman o ilaç kullanmasına gerek kalmıyor. Çünkü tansiyon yüksekliği çözülmüş oluyor. Bu açıdan bakıldığında endokrin nedenli kan basıncı yüksekliği yapan durumlar kendilerini primer dediğimiz nedeni belli olmayan hipertansiyona göre daha farklı gösteriyorlar.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

LİPİD

BOZUKLUKLARI Lipid bozuklukları özel yönetim gerektiren diyabet, metaboliksendrom, polikistikover sendromu (PKOS) ve obezite gibi durumlarla birlikte görülebilir. Lipid bozukluğu olan hastaların normal kolesterol seviyelerini sağlamakta sorunları vardır. En sık rastlanan lipid bozuklukları; kolesterol fazlalığı, trigliserid fazlalığı, yada HDL kolesterol düşüklüğüdür. Bu yağ seviyelerinin yüksekliği, kalp hastalığı, felç ve perifer damar hastalıkları ile ilişkilidir. Lipidler besinlerden emilen ya da karaciğer tarafından sentezlenen yağlardır Tüm lipidler fizyolojik olarak önemli olmalarına karşın trigliserit (TG) ve kolesterol yüksekliği hastalıklara yol açarlar. Trigliseritlerin birinci görevi adiposit ve kas hücrelerinde enerji depolamaktır. Kolesterol ise. hücre zarları, steroidler, safra asitleri ve sinyal moleküllerinin yaygın bileşenlerindendir. Tüm lipidlerhidrofobiktir ve çoğunlukla kanda çözünmezler. Bu nedenle lipoprotein adı verilen hidrofilik ve küresel yapılar içinde taşınmaları gerekir; lipoproteinler de lipid işleme enzimleri için kofaktör ve ligand olan yüzey proteinlere (apoprotein) sahiptirler. Lipoproteinler boyutları ve yoğunluklarına göre sınıflandırılırlar,lipidin proteine oranına göre yoğunluk tespit edilir. Düşük yoğunluktaki lipoproteinlerin (LDL) yüksek seviyeleri ve yüksek yoğunluktaki lipoproteinlerin (HDL) düşük değerleri aterosklerotik kalp hastalıklarında temel risk faktörleri olduğundan önemlidir. Dislipidemi Dislipidemi plazma kolesterol ve/veya TGlerin yükselmesi ya da ateroskleroz gelişimine katkıda bulunan düşük HDL değerleridir. Sebepler birincil (genetik) ya da ikincil olabilir. Tanı toplam kolesterol, TG ve lipoproteinlerin plazma değerlerinin hesaplanmasıyla konur. Tedavi diyet değişiklikleri, egzersiz ve lipid-düşürücü ilaçlardır.Yüksek TG değerlerinin düşürülmesi ve düşük HDL değerlerinin yükseltilmesi konusunda ise tedavi daha az etki-

lidir. Yüksek TG ve düşük HDL değerleri, erkeklere oranla kadınlarda daha belirgin kardiyovasküler risk göstergeleridir. Birincil sebepler; TG ve LDL kolesterolün fazla üretilmesi ve eksik temizlenmesine ya da HDL’nin az üretilmesi ve fazla temizlenmesine neden olan tekil ya da çoğul genetik mutasyonlardır. Bir hastada dislipideminin fiziksel belirtileri, erken aterosklerotik hastalık başlangıcı (< 60 yaş), ailede aterosklerotik hastalık öyküsü ya da serum kolesterol > 240 mg/dl (>6.2mmol/L) sahip olduğunda, birincil lipid bozukluklarından şüphe edilmektedir. Birincil bozukluklar çocuklarda dislipideminin en yaygın sebepleri olsalar da yetişkinlerde bu durum çok sık değildir. İkincil sebepler; Yetişkinlerdeki birçok dislipidemi vakalarında görülmektedir. Gelişmiş ülkelerdeki en önemli ikincil sebep, doymuş yağ, kolesterol ve trans-yağ asitlerinin (TYA) vücuda yoğun girişi ile hareketsiz yaşam tarzıdır. TYA’lar çoklu doymamış yağ asitİerine hidrojen atomlarının eklenmesiyle oluşur,yaygın olarak birçok işlenmiş gıdada bulunurlar ve doymuş yağ olarak aterojeniktirler. Diğer yaygın ikincil sebepler; diabetesmellitus, yüksek alkol kullanımı, kronik böbrek yetmezliği, hipotiroidizm, primerbiliyersiroz, ve diğer kolestatik karaciğer hastalıkları ve ilaçlar (tiyazidler, beta blokerler, retinoid, östrojen, progestin ve glukokortikoidler) olarak sayılabilir. Hastalar yüksek TG; yüksek, küçük, yoğun LDL fraksiyonları ve düşük HDL gibi aterojenik birleşimlere sahip olmaya eğilimli olduklarından diyabet ikincil sebeplerdendir.

‘‘ Özellikle Tip 2 diyabet hastaları risk grubundadır.’’ Diyabetik Dislipidemi Bazı tip 2 diyabet hastalarının yaşam şeklini tanımlayan yüksek kalori tüketimi ve fiziksel hareketsizlik sonucu genellikle şiddetlenir.

Doç.Dr. Ece Harman Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı

LDL düşürücü tedavi seçenekleri yaşam tarzında değişiklikler diyet ve egzersiz, ilaçlar, diyet takviyelerini içerir. Bunların birçoğu diğer lipid anormalliklerinin tedavisinde de etkilidir. Egzersiz bazı insanlarda doğrudan LDL’yi düşürmektedir; aynı zamanda ideal vücut kilosunu korumak için de gereklidir. LDL-Diyet değişiklikleri ve egzersiz; Diyet değişiklikleri doymuş yağ ve kolesterol alımının düşürülmesi, tekli-doymamış yağların, lifli gıdaların ve kompleks karbonhidratların alımının artırılması ve ideal vücut kilosunun korunmasını kapsar.Yaşam tarzı değişikliklerinin ilaç tedavisi başlanmadan önce mutlaka uygulanmalıdır. Yaşam şartlarının değiştirilmesi etkili olmadığında uygulanacak bir sonraki adım ilaçlardır. Bununla birlikte, oldukça yüksek LDL seviyesine sahip (>200ıng/dL [>5.2mmol/L] ve yüksek kardiyovasküler risk grubunda olan hastalarda ilaç tedavisi en başından itibaren diyet ve egzersiz ile birlikte yürütülmelidir. Statinler LDL’nin düşürülmesi için tercih edilen ilaçlardır. Net olarak kardiyovasküler ölümleri azaltırlar. TG düşürücü tedavi; Belli bir hedef olmamakla birlikte, 150 mg/dL (1.7mmol/ L)’den düşük değerler genelde istenen değerlerdir. Tedavi öncelikle egzersiz, kilo verme, konsantre diyet şekerleri ve alkolden kaçınma gibi yaşam tarzının değiştirilmesini içermektedir, omega 3 yağ asitleri bakımından zengin balıktan hafta da 2–4 porsiyon almak etkili olabilir, Diyabetli hastalarda glikoz değerleri çok sıkı kontrol edilmelidir. Eğer bu önlemler yetersizse, lipid-düşürücü ilaçlar dikkate alınmalıdır. Yüksek dozlardaki omega-3 yağ asitleri TGlerin azalmasında etkili olabilir.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 23


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Ulusal Düzeyde Gestasyonel Diyabet Sıklığı Belirlendi: ‘‘ TÜM GEBELERDE TARAMA YAPILMASI GEREKİYOR ’’

Prof. Dr. Hasan Aydın Yeditepe Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları BD Öğr.Üyesi. Türkiye’nin ilk ulusal çaplı çok merkezli prospektif gestasyonel diyabet çalışmasının verilerine göre ülkemizde her 7 gebeden birinde gebelik şekeri görülüyor. Çalışmanın sonuçları 19-22 Mayıs 2018 tarihleri arasında İspanya’nın Barcelona şehrinde gerçekleşen 20. Avrupa Endokrinoloji Kongresi’nde açıklandı. Yeditepe Üniversitesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Aydın’ın koordinatörlüğünü yaptığı çalışma, Türk toplumunu temsil edecek şekilde TÜİK tarafından belirlenmiş 12 bölgeden endokrinoloji ve kadın hastalıkları doğum uzmanlarının çalıştığı 51 merkezde gerçekleşti. Ağustos 2016 ile Kasım 2017 tarihleri arasında 18-45 yaş arası 2643 gebe kadının katıldığı çalışmada tüm katılımcılara gebeliğin 24-28. haftalarında 50 gram glukoz ile yükleme testi yapıldı. Test sonucunda 1. saat glukoz değeri 140 mg/ dl üzerinde olanlara tanısal amaçlı 3 saatlik 100 gram oral glukoz tolerans testi yapıldı. Carpenter-Coustan kriterlerine 24 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

göre en az 2 değeri sınırı aşanlara gestasyonel diyabet (GDM) tanısı koyuldu. Çalışmada katılımcıların antropometrik ölçümleri (boy, gebelik öncesi vücut ağırlıkları, beden kitle indeksleri), gebelikte aldıkları kilo miktarı, eğitim durumları ve çalışıp çalışmadıkları kayıt edildi. Gebelik öyküsünde toplam gebelik, canlı doğum, abortus, preterm ve postterm doğum sayısı, medikal öyküsünde polikistik over sendromu, bozulmuş glukoz toleransı, hipertansiyon, preeklampsi, önceki gebeliklede GDM varlığı, iri veya anomalili bebek öyküsü ve ailede diyabet öyküsü de kaydedildi. Gestasyonel diyabet sıklığı %16.2 olarak bulunan çalışmada hastalığın görülme sıklığı açısından coğrafi bölgeler ve kentsel ve kırsal bölgeler arasında farklılık saptanmadı. Katılımcıların ortalama yaşı 29 ve gebelik öncesi ortalama beden kitle indeksi 25.1 kg/m2 idi. Gestasyonel diyabetli kadınlar daha yaşlı (32±5y vs. 28±5y) ve daha kilolu (BMI 27.2±5.1 kg/m2 vs.24.7 ±4.7 kg/m2) bulundu. Hastalık sıklığı yaşla birlikte ve vücut ağırlığı arttıkça artmakta idi. Buna göre gestasyonel diyabet sıklığı 25 yaş altı, 26-35 yaş arası ve 35 yaş üzerinde sırasıyla %6.9, %15.2 ve %32.7 idi. Anne yaşı, anne beden kitle indeksi, önceki gebeliklerde gestasyonel diyabet varlığı ve ailede diyabet öyküsü bu gestasyo-

nel diyabet gelişimini belirleyen ana risk faktörleri olarak tespit edildi. Katılımcıların %10.7’si düşük risk (yaş <25y, beden kitle indeksi < 25 kg/m2, ailede diyabet öyküsü olmaması) taşımasına rağmen bu grupta da gestasyonel diyabet sıklığı %4.5 olarak saptandı. TÜRKİYE’DE HER 7 GEBELİKTEN BİRİNDE GEBELİK ŞEKERİ ORTAYA ÇIKIYOR Çalışmanın araştırıcılarından Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi ve Avrupa Endokrinoloji Derneği Yöneticisi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız Türkiye’de ilk kez ulusal düzeyde endokrinoloji ve kadın hastalıkları ve doğum bölümlerinin işbirliği ile gestasyonel diyabet sıklığının belirlenmiş olmasının önemli olduğunu belirtti. Dr. Yıldız ülkemizde genel olarak her 7 gebelikten birinin, 35 yaş üzerinde her 3 gebelikten birinin ve düşük riskli kadınlarda bile her 20 gebelikten birinin gestasyonel diyabetten etkilendiği göz önüne alındığında uluslararası kılavuzlara uygun şekilde tüm gebelerde tarama yapılması gerektiğinin altını çizdi.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI / Cerrahi

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kendisi küçük etkisi büyük Vücudun

“Orkestra Şefi” HİPOFİZ bezi Hipofiz bezi, beynin altında Türk Eğeri diye de bilinen (Sella Tursika) yaklaşık bir santimetreküplük bir kemik çukurunun içinde bulunan fındık büyüklüğünde bir salgı bezidir. Hipofiz bezi büyüklüğüyle mukayese edilmeyecek kadar önemli işler yapan bir bezdir. Vücuttaki salgı bezlerinin hemen hepsinde etkilidir. Ne kadar büyüyeceğimizi tayin eden büyüme hormonunu, kadınlarda bebeğin emzirilmesi için gerekli süt salgısını sağlayacak prolaktin hormonunu, doğum sırasında rahmin kasılmasını düzenleyen oksitosini ve de vücuttaki su ve tuz dengesini sağlayan vazopressini salgılamaktadır. Ayrıca böbrek üstü bezi, tiroid ve yumurtalık gibi organlara ne kadar ve ne zaman salgı yapmaları gerektiği sinyalini yollayan Vücudun Orkestra Şefi’dir. Hipofiz bezinde görülen tümörler pek çok rahatsızlığa neden olmaktadır. Bu yüzden belirtiler dikkate alınmalı ve tümör büyümeden müdahale edilmelidir. BU BELİRTİLERE DİKKAT! Hipofiz bezinden kaynaklanan tümörlerin çok büyük bir kısmı iyi huylu, yani yavaş büyüyen ve uzaktaki organlara atlamayan tümörlerdir. Bunlara “hipofiz adenomu” denir. Yine de bulundukları yer kritik bir bölge olduğu için davranışları her zaman kötü huylu olamayabilir. Cinsel iktidarsızlıktan, yorgunluğa, alına yayılan baş ağrısından görme kaybına, kontrolsüz kıl çoğalmasından aşırı su içme ve aşırı idrara çıkmaya kadar pek çok belirtilere neden olur. Hipofiz bezinin hemen üstünde ve yanlarında görme ve göz hareketleri ile ilgili sinirler olduğu için ancak belli bir büyüklüğe eriştikten sonra görme kaybı riski de söz konusu olur. AŞIRI BÜYÜME HORMONU SALGILANMASI İÇ ORGANLARI TEHDİT EDEBİLİR Büyüme hormonunun tümör nedeniyle aşırı salgılanması buluğ çağından önce kişinin devleşmesine neden olurken,

buluğ çağını geçmiş hastalarda aşırı salınan büyüme hormonu çenenin, el ve ayakların ve daha önemlisi iç organların özellikle de kalbin büyümesine neden olarak hastanın sağlığını tehdit eder. Akromegali yani uçların büyümesi olarak bilinen bu durumda hastanın şeker metabolizması da etkileneceği için şeker hastalığına olan eğilim artar. AŞIRI PROLAKTİN HORMONU ADET DÜZENSİZLİĞİ VE CİNSEL İSTEKSİZLİĞE YOL AÇBİLİYOR Aşırı prolaktin salgılayan hipofiz tümörleri, kadınlarda adet düzensizliğine, durup dururken ya da sıkmakla göğüs uçlarından süt gelmesine neden olabileceği gibi hem erkek hem de kadında cinsel isteksizlik ve erkekte iktidarsızlığa neden olabilir. Erkeklerde empotans ve cinsel isteksizlik ancak geç dönemlerde görüldüğünden erkek hastalar çoğunlukla tümör belli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra görme şikayetiyle doktora başvurur. CUSHİNG HASTALIĞI ORTAYA ÇIKABİLİR Böbrek üstü bezinin salgılama işlevini kontrol eden ACTH adlı hipofiz hormonu aşırı salındığında; yüzde genişleme ve kızarma, aşırı kilo alımı ve özellikle gövdede yağ birikimi, ensede kalınlaşma, ciltte aşırı kıllanma ve sivilcelenme, kemiklerde kırılganlık, hipertansiyon gibi bulgularla ortaya çıkan ve durumu ilk tarif eden beyin cerrahının ismine atfen Cushing hastalığı diye bilinen ciddi bir tablo ortaya çıkmaktadır. TEŞHİS İÇİN HİPOFİZ HORMONLARI TAKİP EDİLİYOR, EN ETKİLİ YÖNTEM İSE CERRAHİ TEDAVİ Teşhis için genel ve sinir sistemine yönelik muayene sonrasında direkt röntgen, sonra da bilgisayarlı beyin tomografisi ve manyetik rezonans ile daha detaylı inceleme yapılır. Hipofiz hormonlarının

İsmail Hakkı Tekkök Memorial Ankara Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı

kandaki düzeyine bakılarak seviyenin artıp artmadığı kontrol edilir. Hipofiz tümörlerinde en etkili tedavi yöntemi cerrahi tedavidir. Cerrahide de genellikle Mısırlıların mumyalama öncesi kafa içi muhtevayı boşaltmak için kullandıkları yol yani transsfenoidal cerrahi denilen yöntem tercih edilmektedir. Bu tip ameliyatta özel bir açıcı ile her iki burun delikleri arasındaki kıkırdak ve kemik arasından girilerek kafa tabanına ulaşılmakta ve tümör dokusu çıkarılmaktadır. Bu ameliyat, ameliyat mikroskobu, endoskop, röntgen görüntü kontrol cihazı ve hatta nöronavigasyon ile yapılmaktadır. Bu ameliyatın avantajı, beyin dokusu ile direk temasın olmaması dolayısıyla iyileşmenin inanılmaz kısa sürede olmasıdır. Yaklaşık 1 saat süren operasyondan sonra kafa tabanı onarılıp burun delikleri içine tamponlar yerleştirilmektedir. Hasta ameliyattan 8 saat sonra yemeğini yiyebilir hale gelebilmekte ve 3. gün tamponları çıkarıldıktan sonra taburcu edilmektedir. Diğer bir cerrahi yöntem, kafatasının açılması ile tümöre ulaşılmasıdır ki bu genelde tümör görme sinirini veya hemen onun yanındaki şah damarını sarmışsa başvurulan bir yöntemdir. Tamamı çıkarılamamış ya da ilaçla kontrol edilemeyen hipofiz tümörlerine ışın tedavisi gerekebilir. Hipofiz adenomları tekrarlayabilir. Bu durumda yeniden cerrahi, ışın tedavisi ve ya ilaç tedavisi denenebilir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 25


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dünyada ve Türkiye’de benzer olarak 1/4000 sıklıkta görülen büyüme hormonu eksikliği hafif ya da ağır tablolarla seyredebiliyor ve ağır vakalar tedavi edilmezse aşırı boy kısalığıyla sonuçlanıyor.

Çocukluk çağı doğumdan başlayıp 18 yaş sonuna kadar devam eden çok uzun bir süreci kapsar. Bu uzun süreçte çocukların düzenli olarak büyümelerinin takip edilmesi oldukça önemlidir. Normal büyüme ve gelişme gösteren çocuk sağlıklı bir çocuktur. Büyümenin takibi çocuğun boyu, vücut ağırlığı ve üç yaşına kadar baş çevresi ölçümleri ile yapılır. Doğru takip önemli olduğu için,ölçümlerin sağlık personeli tarafından yapılarak değerlendirilmesi uygun olur. ÇOCUKLARIN BÜYÜME VE GELİŞİMİ BİR YAŞINA KADAR YAKIN TAKİP EDİLMELİ Doğumdan sonra ilk bir yaşta bebekler hızlı büyürler. Bu nedenle ölçümlerin ilk altı aylık dönemde ayda bir, ikinci altı aylık dönemde iki ayda bir yapılması, boy ve ağırlığın normal olup olmadığının izlenmesi gereklidir. Daha sonra üç yaşına kadar üç aylık aralarla, sonrasında ise 6-12 aylık aralarla büyüme tamamlanıncaya kadar izlenmeleri uygun olacaktır. Bu ölçümler, çocuğun herhangi bir sağlık problemi varsa hekimin önerdiği aralıklarla yapılabilir. Büyümenin normal olup olmadığını değerlendirmek için büyüme eğrileri kullanılır. Büyüme eğrileri ülkeden ülkeye farklılıklar gösterebilir. Bu nedenle her ülkenin kendi toplumunun çocukları için geliştirdiği büyüme eğrilerini kullanması daha uygundur. Ülkemizde de bizim çocuklarımızın kızlar ve erkekler için normal büyüme eğrileri vardır. Çocuğun boy, ağırlık ölçümleri yapıldıktan sonra büyüme eğrilerinde işaretlenerek, genetik boy potansiyelleri de dikkate alınarak izlenmeleri yapılmalıdır. Yıllık büyüme hızı her yaşta farklıdır ve en hızlı büyüme bebeklik ve ergenlik dönemindedir. İzlemde büyüme hızları düşen yada istenilen düzeyde olmayan çocuklarda büyüme geriliği düşünülmeli ve buna neden olabilecek problemler araştırılmalıdır. 26 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ BÜYÜME HORMONU

EKSİKLİĞİ doğuştan olabilir ’’ SBÜ.Ankara Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi Klinik Sorumlusu Prof. Dr. Zehra Aycan, anne ve babaları çocuklarının büyümelerini yakından takip etme ve yetersiz büyümeden şüphe duydukları anda, doktora başvurmaları konusunda uyarıyor. BÜYÜMEYİ ETKİLEYEN FAKTÖRLER Çocukluk çağının her döneminde büyüme geriliği ve boy kısalığına neden olabilecek birçok hastalık olabilir. Çocuğun yaşı ve içinde yaşadığı çevresel faktörler, beslenmesi, sık hastalanıp hastalanmadığı, doğuştan gelen bir hastalığı(örneğin doğumsal kalp hastalıkları) olup olmadığı iyice sorgulanmalıdır. Bunların yanında çocuğun doğum haftası ve doğum kilosu mutlaka öğrenilmelidir. Prematüre doğan veya anne karnında büyüme geriliği olan bebeklerde de büyüme geriliği olabilir. Bebeklik döneminde özellikle beslenme yetersizlikleri ve sık hastalanmaları büyümeyi olumsuz etkilemektedir. Ülkemizde beslenme yetersizliği büyüme geriliğinin halen en önemli nedenlerinden birisidir. Ayrıca kansızlık, karaciğer ve böbrek hastalıkları, Çölyak hastalığı, tiroit yetersizliği, büyümeyi etkileyen kemik hastalıkları, boy kısalığının eşlik ettiği sendromlar (örneğin Turner Sendromu) ve büyüme hormonu eksikliği büyüme geriliğine neden olabilecek başlıca hastalıklar olarak sayılabilir. GENETİK BOZUKLUKLAR Genetik bozukluklar sonucu büyüme hormonunun yapıldığı bölgenin (hipofiz) gelişememesi, büyüme hormonunda bazı genetik bozuklukların olması, hipofiz tümörleri gibi nedenlerle büyüme hormonu eksikliği gelişebilir. Bazen da tam olarak nedenler anlaşılamayabilir ki bu durum oldukça sıktır. Biz buna tıp literatüründe idiopatik (nedeni bulunamayan) büyüme hormonu eksikliği diyoruz. Nedeninin bulunamaması o çocukta büyüme hormonu eksikliği olmadığı anlamına gelmez. Büyüme hormonu eksikliği olan çocukların boyları yaşıtlarına göre oldukça kı-

sadır, yıllık büyümeleri yetersizdir, kemik yaşları geridir. Bu özelliklere sahip olan çocuklarda diğer hastalıklar muayene ve laboratuvar tahlilleri ile dışlandıktan sonra özel testler yapılarak büyüme hormonu eksikliği teşhisi kolaylıkla konulabilir. Büyüme geriliğinin nedeni büyüme hormonu eksikliği ise büyüme hormonu tedavisi uygulanır. Hastalığın teşhisi kısa boylu olan ve büyümesi normalin altında kalan çocuklarda özel bazı testlerle konulur. Tedavi her gün yatmadan önce yapılan bir iğne tedavisidir. Tedavi için geliştirilmiş can yakmayan özel kalem iğneler vardır ve kullanımı aileye öğretilerek her gün kendilerinin uygulamaları sağlanmaktadır. Aileler çocukların büyümelerini veya boylarını akranlarıyla kıyaslayarak büyümesinin iyi olmadığından şüphelenebilirler. Böyle bir durumda doğru bir ölçüm yapılarak çocuğun yaş ve cinsiyetine göre büyüme eğrilerinde değerlendirilmesi ve normal olup olmadığının tespit edilmesi gerekir. Bu amaçla eğer aileler çocuklarının büyümelerinin iyi olmadığından şüpheleniyorlarsa uzman bir doktor tarafından değerlendirilmeleri gerekir. Çocukların büyümeleri ve boylarını değerlendirirken anne- baba boyları da dikkate alınır. Bununla birlikte anne-baba çok kısa boylu ise onların da tedavi edilmemiş bir hastalıkları sonucu kısa kalmış olabileceği akılda tutulmalıdır. Yani anne-babanın kısa boylu olması, çocuğun kısa boylu olmasının nedeni olmayabilir. Örneğin anne-babada büyüme hormonu eksikliği var ve tedavi edilmemişse onların boyları kısa kalmış olabilir. Bu olasılıklar dikkate alınarak çocuğun boy kısalığı kapsamlı bir şekilde konusunda uzman bir hekim tarafından değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki büyüme hızı normal değilse mutlaka bir nedeni vardır ve ailenin kısa olması ile izah edilemeyebilir. UZAMA HIZI HER YAŞTA FARKLIDIR Doğumda yaklaşık 50 cm olan bebek ilk bir yılda 25 cm, 1-2 yaş arası 12 cm , 3-4 yaşta 7-8 cm uzar. Sonra ergenliğe kadar yaklaşık yılda 5,5-6 cm uzama olur. Bu dönemde yılda 4,5-5cm den daha az uzuyorsa normalin altındadır ve araştırılması gerekir.

Prof. Dr. Zehra Aycan Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi

ERGENLİK DÖNEMİ BEBEKLİKTEN SONRA UZAMANIN HIZLANDIĞI İKİNCİ DÖNEMDİR Ergenlikte kızlar yılda 8-9 cm, erkekler 9-10cm uzarlar ki ergenlikte toplamda kızlar 20-25 cm, erkekler 25-30 cm boy kazanırlar. Erişebileceği son boy olan final boy ise takvim yaşından ziyade kemik yaşına göre değerlendirilir. Büyüme çizgilerinin kapandığı yaşta; yani kızlarda kemik yaşı 15, erkeklerde 16 olduğunda artık uzama durur. Kız çocuklarında adet gördükten sonra uzama yavaşlar ama yaklaşık 2 yıl daha uzamaya devam edebilirler. Adetten sonra kızlar yaklaşık 5-8 cm kadar daha uzayabilirler. Bazan çocuklar ergenliğe biraz gecikmiş olarak girebilirler ve o dönemde akranlarından kısa görünebilirler. Bu durum genellikle erkek çocuklarda görülür. Bu çocukların ailelerinde de boy sıçramaları ve tıraş olma yaşları normalden biraz ileri yaşlardadır. Yapısal boy kısalığına eşlik eden bu durumdaki ergenlik gecikmesinde genellikle final boy genetiğine uygundur. Bununla birlikte ergenlik hormonlarının yetersizliği varsa boy uzamasını olumsuz etkileyebilir. TEDAVİYE NE ZAMAN BAŞLAMALI? Eğer çocuğun anne karnında büyümesi geri ise, zamanında doğduğu halde 2500 gr. altında bir ağırlığa sahipse bu çocuklar en fazla 4 yaşına kadar yaşıtlarını yakalamaları için beklenebilir. Eğer bu dönemde hala boyları kısa ise büyüme hormonu tedavisine başlanmalıdır. Tedaviye ne kadar erken başlanırsa boy kazanımı o kadar iyi olacaktır. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 27


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

Yunus Görgülü Diyetisyen

Fizyolojik ve genetik özelliklerimize göre, sabahçıl ya da akşamcıl tipler şeklinde sınıflandırılırız. Sabahçıl Tipler; Akşam erken yatıp, sabah erken kalkan ve günün ilk periyodu olan sabah saatlerinde kafein gibi herhangi bir uyarıcı madde almaksızın kendilerini daha enerjik hisseden tiplerdir. Sabahçıl tiplerin; gerek fiziksel gerekse bilişsel performansları sabah saatlerinde daha yüksektir. Bu tiplerin sabah saatlerinde uyarılmışlık durumları maksimaldir; ancak akşam saatlerine doğru bu özelliklerin yerini yorgunluğa bıraktığı gözlenmektedir. Akşamcıl Tipler; Gece geç saatlerde yatıp, sabah güçlükle uyanabilen ve öğleden sonraki saatlerde uyarılmışlık düzeyleri maksimuma ulaşan, dolayısıyla öğleden sonra ve akşam saatlerinde daha iyi performans gösteren tiplerdir. Kahvaltıyı atlayanların büyük bir çoğunluğunun daha az uyuyan kişiler olduğu görülmektedir. Yetersiz süre uyuyanlara bakıldığında genellikle gün içerisinde öğünleri geçiştirdikleri, gece geç saatlerde uyudukları ve gece geç saatlere kadar öğün yerine atıştırmalık yiyecekler aldıkları görülmüştür. Bundan dolayı, sabah açlık hissetmedikleri için kahvaltı yerine daha az ve besin değeri düşük atıştırmalık tercih ettikleri vurgulanmıştır. Buna dayanarak, kısa uyku süresinin sürekli atıştırmalık alımıyla ilişkili olduğu bulunmuştur. Yapılan bir çalışmada, yetersiz uykunun normal şartlar altında uyunması gereken zamanda uyanık kalınması nedeniyle enerji harcamasının artmasına neden olduğu belirtilmiştir. Çalışmalarda, az uyuyanların yemek yemek için daha çok vakitlerinin olduğu ve bunun da genel olarak besin alımını arttırdığı saptanmıştır. Artmış olan besin alımı obeziteye yol açmaktadır.Daha önce yapılan çalışmalar, glikoz, aminoasitler, sodyum, etanol ve kafein gibi besin öğelerinin de kişile28 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Sirkadiyen Ritim Düzensizliği OBEZİTEYİ HIZLANDIRIYOR! rin sirkadiyen ritmini değiştirebileceğini göstermektedir.

min B6 alım düzeylerinin yeterli olduğu görülmektedir.

Metabolik işlevi yüksek olan birçok hormon vücudun sirkadyen ritminde belli bir düzen ve süreç içerisinde salgılanmaktadır. Glukagon ve insülin belli bir sirkadyen ritim içerisinde salgılanırlar ve gün içerisindeki seviyeleri farklıdır. Kortizol, gecenin erken saatlerinde en düşük, sabah ise en yüksek düzeylerdedir. Leptin hormonu iştahı azaltıcı etkiye sahiptir. İnsanlarda geceleri iştah azaldığında leptin hormon seviyesi yüksek iken, gündüz açlık arttığında leptin düşük seviyelerdedir. Geceleri uykunun ilk saatlerinde ghrelin (iştah arttırıcı) seviyeleri yüksek iken, sabah uyanmadan önce düşüş göstermektedir. Yetersiz uyku seviyesi, dolaşımdaki ghrelin seviyelerini yükselterek açlık duygusunda artışa neden olmaktadır

Başka bir çalışmada, şeker, sebze, salata veya et tüketimi ile sirkadiyen ritim arasında herhangi bir anlamlı ilişki bulunamamıştır ancak, daha geç uyuma ve uyanma saatleri ile fazla kafein tüketimi, fast food tüketimi ve çok az miktarda süt ürünleri tüketimi arasında bir ilişki olduğu da gösterilmiştir.

ÇALIŞMALAR NE GÖSTERİYOR? Hormonal salınımların bir sirkadyen ritmi olduğu gibi, makro besin öğesi alımıda da bir sirkadyen ritim vardır. Yapılan çalışmalar, insanlar da kahvaltıda yüksek karbonhidrat içerikli yiyecekleri tercih ederken, akşam öğünlerinde yüksek yağ içerikli yiyecekleri tercih etmektedirler.Oysa karbonhidrattan zengin beslenmenin vücudun sirkadiyen ritmini, vücut sıcaklığını ve kalp atımını değiştirerek etkileyebileceğini göstermiştir. 3000 yetişkin Japon kadın üzerinde yapılan bir çalışmada bazı besin öğeleri ve besinlerin tüketiminin, kişilerinin sirkadiyen ritmiyle yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. Gece geç saatte uyuyan bireylerin diyetlerinde et, şekerleme, alkol ve yağdan gelen enerjinin daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bunun tam tersi, erken kalkan bireylerin daha çok sebze ve bakliyat tükettikleri ve kalsiyum, vita-

BOZULMUŞ SİRKADİYEN RİTİM VE OBEZİTE İLİŞKİSİ Bozulmuş sirkadiyen ritmin obeziteyi hızlandırabileceği bilinmektedir. Gün içerisindeki makro besin ögelerinin dağılımının obezite ile ilişkili olup olmadığı merak edilen sorulardan biridir. Uyuma süremiz yaklaştıkça glukoz toleransının kötüleştiği ve gastrointestinal geçişlerin yavaşladığı göz önüne alınırsa, akşam yemeğinin karbonhidrattan zengin olmaması gerektiği düşünülmektedir. Diğer taraftan, kahvaltı süresince karbonhidratların daha kolay metabolize olduğu ve yeterli miktardaki proteinin enerji formuna dönüşümünü sağlayarak sabah dinç olmayı sağlamaktadır. Ayrıca sabah erken saatlerde uyanan insanların geç uyananlara göre daha sağlıklı, düzenli ve neşeli bir hayat tarzına sahip olduklarını göstermektedir.Uyku süresinden çok, uykuya başlama zamanına dikkat çekilmiştir. Ergenlerde yapılan bir çalışmada ise, uyku-uyanıklık değişkenleri ile BKİ arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüştür. Sonuçta; Tüm bu çalışmalar, uyku süresi ile obezite arasında anlamlı bir ilişki olduğunu ve kısa süre uyuyan kişilerin vücut ağırlığının daha yüksek olduğunu göstermektedir.


DOSYA: ENDOKRİNOLOJİ VE METABOLİZMA HASTALIKLARI

GENETİK KODLARINIZA GÖRE BESLENİN KİLONUZU KONTROL EDİN Günümüzde en önemli sağlık sorunlarından biri obezite, yani kilo problemi. Vücutta aşırı yağ depolanması ile ortaya çıkan ve enerji metabolizması bozukluğu olan obezite, başta diyabet olmak üzere hipertansiyon, hiperlipidemi, koroner kalp hastalığı, kanserler ve daha birçok önemli hastalığa neden oluyor. Obezite, artık dünyada çözümü öncelikli bir sorun. Bu sorunda başarılı bir tedavinin yolu ise ‘nutrigenetik’den (beslenme genetiği) geçiyor. Nutrigenetik, besinlerin kişiye özel olarak, bireyin genetik yapısına bağlı etki mekanizmalarını araştırarak DNA zincirinde bulunan genetik zayıflama kodlarının çözümlenmesi ile başarılı sonuçlar elde etmeyi sağlıyor. Ülkemizde gen testleri koruyucu tıp uygulamalarının yaygınlaşmasıyla hayatımıza girdi. Ülkemizde Gentest Enstitüsü tarafından, TÜBİTAK’ın desteğiyle geliştirilen GentestObesity uygulaması ile, genetik biliminin farklı disiplinleri ve nutrigenetik bilimi ışığında yapılan detaylı analizlerle kişiye özel olarak ideal kiloya ulaşmayı sağlayacak etkili önlemler sunuluyor.

KİLO PROBLEMİNİN TEMELİNDE GENETİK YATKINLIK VAR Her insanın genetik yapısı parmak izi gibi kendisine özeldir. Vücudun bütün biyolojik mekanizmaları bireylere göre farklılık gösterir. Bireylerin genetik yapıları doğrultusunda besinlere verdiği yanıtlar farklıdır. Bir besinin belirli bir miktar alımı bazı bireyler için risk iken, diğerlerine yarar sağlayabilir. Bu çeşitliliğin önemli bir kısmından, bireyler arası genetik farklılıklar yani polimorfizmler sorumludur. Dolayısıyla bir besin maddesinin bireyin sağlığını ne yönde ve ne kadar etkileyeceği, o kişinin genetik yapısına bağlıdır. Bu noktada beslenme planının ve besin desteklerinin (vitamin, mineral ve diğer besin destekleri) bireylerin genlerine uygun olması ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Günümüzde genetik ve nutrigenetik bilimi sayesinde geliştirdiğimiz GentestObesity uygulaması ile bireyin kilo verememe nedenlerini ortaya çıkararak, genlerine özel hazırladığımız plan çerçevesinde sağlıklı kilo vermesine ve verdiği kiloyu yıllarca korumasına yardımcı oluyor ve birçok istenmeyen sağlık soru-

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dr. Serdar Savaş Gentest Enstitüsü Direktörü nunun ortaya çıkmasını engelleyerek etkili bir koruma sağlıyoruz.GentestObesity, beden kütle indeksi 30’un üzerinde olan, genetik yapısı doğrultusunda sağlıklı ve kalıcı kilo vermeyi hedefleyen her bireye uygulanabiliyor.

Kişiye Özel Gen Testleri Gentest Enstitüsü’nün genetik analiz ve değerlendirme programı olan Gentest, Hacettepe Üniversitesi Teknokent’te Türk halkının özellikleri dikkate alınarak 2004-2009 yılları arasında geliştirilmiş bir program. TÜBİTAK ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’nın desteklerini alan Gentest, bu alanda birçok uluslararası başarıya da sahip. Avrupa Birliği Toplum Sağlığı GenomBilim Network’ü tarafından ‘Avrupa’daki En İyi Uygulama’ seçilen Gentest’in farklı ihtiyaçlar için farklı test uygulamaları mevcut.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 29


METABOLİK HASTALIKLAR - OBEZİTE / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof.Dr. Volkan Yumuk - Dr. Demet Özkaya - Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık - Yeşim Sert Karaaslan - Prof. Dr. Temel Yılmaz

‘‘ OBEZİTE’ye Meydan Okuyanlar ’’ Avrupa Obezite Günü kapsamında kamuoyunu aydınlatmak amacıyla Türkiye Obezite Araştırma Derneği (TOAD) “Obeziteye meydan okuyalım” sloganı ile sağlık habercilerini obezite konusunda bilgilendirmek amacıyla TOAD Başkanı Prof. Dr. Volkan Demirhan Yumuk yönetiminde İstanbul ve Ankara’da iki toplantı düzenlendi. İstanbul’da düzenlenen toplantıya Türk Diyabet ve Obezite Vakfı Başkanı Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık, Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, Novo Nordisk Türkiye Medikal Direktörü Dr. Demet Özkaya ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş katıldı. Novo Nordisk’in koşulsuz desteğiyle TOAD tarafından yayınlanan ve gazeteci Yeşim Sert Karaaslan’ın kaleme aldığı “Obeziteye Meydan Okuyanlar” isimli kitabın tanıtımı da gerçekleştirildi. Obezite hastalığı ile ilgili güncel küresel ve Türkiye bilgilerinin paylaşıldığı toplantıda, Türkiye Obezite Araştırmaları Derneği Başkanı Prof. Dr. Volkan Demirhan Yumuk;“Obezite ve komplikasyonları dünyada ve ülkemizde önemli bir halk sağlığı problemi olma özelliğini inatla koruyor. Obezitenin tedavisinde diyetisyenden psikoloğa, egzersiz uzmanından hekime tüm disiplinleri barındıran bir ekip birlikte görev yapmalıdır . Obeziteyle mücadele, hükümetler, sivil toplum örgütleri, üniversiteler, endüstri ve medya gibi bileşenlerin ortaklığıyla hızlanarak devam etmelidir” dedi. 30 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

OBEZİTENİN İKİ ANA NEDENİ: KÖTÜ BESLENME VE HAREKETSİZ YAŞAM Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz;“Hareketsiz yaşam günümüzde obeziteyi de beraberinde getiriyor. Vücut Kitle İndeksi 30’un üzerinde olan kişiler obez olarak tanımlanıyor. Sağlık Bakanlığı çocuklarda obezite oranının yüzde 10’u aştığını açıkladı. Obezitenin estetik bir sorun değil, ciddi bir hastalık olduğunun yeni yeni farkına varıldı. Obezite dünyada ölüm nedenleri arasında ilk dört sebepten biri. Diğer üç neden de hipertansiyon, diyabet ve kalp hastalıkları. Obezlerin tamamına yakınında karaciğer yağlanması görünüyor. Temelde obezitenin iki ana nedeni kötü beslenme ve hareketsiz yaşam. Ancak, genetik, metabolik ve hormonal hastalıklar da obezitenin gerisinde yatan nedenler olabilir. Obezite medikal bir hastalıktır. Altında yatan tıbbi sorun bulunmadan tedavisi olmaz” uyarısında bulundu. Türk Diyabet ve Obezite Vakfı Başkanı Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık konuşmasında “Çocuk yaşta obezite giderek artıyor. 2-10 yaş arasındaki çocukların sağlıklı gıda ve hareket etme imkanına erişimini temin etmek lazım” dedi. ‘‘ATILMASI GEREKEN ÇOK ÖNEMLİ ADIMLAR VAR’’ Novo Nordisk Türkiye Medikal Direktörü Dr. Demet Özkaya, “Dünya Sağlık Örgü-

tü’nün 2016 verilerine göre obezite dünya genelinde 1975’ten bu yana 3 katına çıktı. Dünyada fazla kilolu 1.9 milyar yetişkin insanın 650 milyonu obez. Yine, 5 yaşın altındaki 41 milyon çocuk ise fazla kilolu veya obez. Obezite ile mücadele konusunda kamuoyunu bilinçlendirmenin önemli bir rolü olduğunu söyleyen Dr. Özkaya, şöyle devam etti: “Hakkında nereden nasıl yardım alınabileceği bilinemeyen ve üniversitelerde, tıp okullarında bile okutulmayan bir hastalık düşünün… Tabii atılması gereken çok önemli adımlar var. Öncelikle kamuoyunu obeziteyle mücadele etmek, obeziteyi yönetmek konusunda bilinçlendirmek gerekiyor. Ardından obezite kliniklerinin ve temel bakım merkezlerinin kurulmasını desteklemek önemli. En önemlisi de hastalar için en iyi tedavi seçeneklerini erişilebilir kılmak.” ANKARA TOPLANTISININ EV SAHİBİ DANİMARKA BÜYÜKELÇİLİĞİ Ankara’da düzenlenen ikinci toplantıya ev sahipliği yapan Danimarka Büyükelçisi Svend Olling, tüm dünyada artmaya başlayan obezite hastalığı konusunda, kamuoyunun bilgilendirilmesine katkıda bulunan bu toplantıya ev sahipliği yapmaktan, mutlu olduklarını belirtti. Konuşmasında 2016 Dünya Sağlık Örgütünün verilerinden alıntı yapan Olling, “Obeziteden direkt olarak etkilenen 2 milyar kişi var. Sağlık boyutuyla birlikte bu durumun


METABOLİK HASTALIKLAR - OBEZİTE / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

kılmanın da önemli olduğunu söyledi. Larsen, “Bunu tek başımıza yapamayız. Dünya çapında kurumlar, sivil toplum kuruluşları ve derneklerle güçlü iş birlikleri yaparak hastalar için en etkin tedavileri en yaygın şekilde erişebilir kılmak için var gücümüzle çalışıyoruz” dedi. TÜRKİYE’DE HER 3 KİŞİDEN BİRİ OBEZİTE HASTASI Toplantıda konuşan Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem şunları söyledi:

Emil Kongshøj Larsen

Novo Nordisk YD ve Bağımsız Devletler Topluluğu’ Kurumsal Başkan Yardımcısı

maddi yükü yaklaşık 2 trilyon usd. Başka bir deyişle, Danimarka gayrisafi milli hasılasının tam 6 katı” dedi. Toplantıda konuşan Novo Nordisk’in Yakın Doğu ve Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan sorumlu Kurumsal Başkan Yardımcısı Emil Kongshøj Larsen, obezite alanında ihtiyaçların çok fazla olduğunu belirterek, inovatif ve güçlü ürünler geliştirmenin yanı sıra hastalara ulaşılabilir

“Dünya genelinde 650 milyon obezite hastası var. Bu hastalar bir araya gelip bir ülke olsalar, dünyanın üçüncü büyük ülkesi olurlar. Obezite işte böyle ciddi ve büyük bir kronik hastalık. Obeziteyi tedavi edilebilir kronik bir hastalık olarak tanımlayan sayılı ülkelerden bir tanesi de Türkiye. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması, Türkiye’de obezite hastalığı görülme sıklığının yüzde 36 olduğunu ortaya koyuyor. Yani günümüzde Türkiye’de her 3 kişiden biri obezite hastası. Novo Nordisk Türkiye olarak bu hastalığa dikkat çekmek için pek çok bilimsel ve sosyal eğitimler düzenliyoruz. Öncelikle kamuoyunu hasta olmamaları için bilinçlendiriyoruz. Diğer yandan da hastalar için çok geniş bir yelpazeden oluşan tedavi seçenekleri

Dr. Burak Cem Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü sunuyoruz Yeni projeler geliştiriyoruz ve farkındalık yaratacak bugün sizlerle buluşturduğumuz kitap gibi projeleri destekliyoruz. ”

düşlerinin peşinden koşarak Hayallerine Kavuşanların Hikayesi ‘‘Bir gazetecinin yapabileceği en güzel şey yazılı bir ürün ortaya koyabilmekti. Ben de gücümün yettiğince obeziteyle mücadele eden, çocukken bu hastalığın esiri olan, umutsuzluğa düştükleri bir dönemde yanlış beslenme sonucunda obezite ile tanışan ama kabullenmeyerek sağlıklı günler için savaşma kararı alan kahramanların hayatlarını yazmak istedim...’’ Yeşim Sert Karaaslan

Yeşim Sert Karaaslan Gazeteci -Yazar Farklı bedenlerde ama ortak yüreklere sahip 8 farklı çarpıcı hayat onlarınki. Şenol Sert, Rüya, Ömer, Selin, O.E, Kezban, Selma ve Şerife’nin hikayelerinde hemen hemen ortak hedef; Mücadele, Tutku, Aşk, Başarı, Özgüven ve ZAFER! Karaaslan’ın kendi deneyimlerini de kaleme aldığı kitap, Obeziteye Meydan Okuyan hastaların yaşamlarındaki değişimi ve başarıyı çarpıcı bir dille okurlara sunuyor. ‘‘Önyargıları yıkmak için, değişimin kişinin önce kendinden başlaması gerektiğini düşünerek, dünü ve bugününü

kucaklayarak yarınlara bakabilenlere, direnen, kendiyle ve toplumla savaşan, önyargıları kıran, korkan ama kaçmayan, ürken ama üstüne giden savaşçıların duygularını kaleme almaya çalıştım. Yolculuğu tamamlayarak buraya ulaşan her bir kuş, aslında bir ‘‘Simurg-Anka Kuşu’’dur. Umutlarını yitirirken kurtuluşu arayan kuşlar, bir kez daha Kaf Dağı’nda yeniden doğar. Kitap, yaşamdan örnek almak kadar örnek olabilmenin ne büyük bir erdem olduğunu göstermek için yollara düşenlere yol olsun…’’ Kitabın ikinci bölümünde, ilerleyen dönemde bir çok kronik hastalığın gelişiminden sorumlu olan fazla kilo ve obeziteye ilişkin temel bilgiler, ‘Hekim gözüyle OBEZİTE’ başlığında uzman görüşleri ile aktarılıyor. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 31


KAPAK KONUSU:KARACİĞER HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

OBEZİTE ve

Nonalkolik YAĞLI KARACİĞER HASTALIĞI Röportaj: Zeynep Çetinkaya

Sağlık Bakanlığı’nın “Türkiye Beslenme ve Sağlık Araştırması 2017” sonuçlarına göre ülkemizde kadınların yüzde 20,9’una, erkeklerin ise yüzde 13,7’sine obezite tanısı konmuş durumda. Dünya sağlık örgütü, 5 yaş altında 43 milyon çocuğun kilolu veya obez olduğunu, bunların 35 milyonunun gelişmekte olan ülkelerde bulunduğunu belirtiyor. SONUÇ; Yüksek rafine şekerli, yüksek yağlı beslenme, yetersiz fiziksel egzersiz ile birlikte görülen yağlı karaciğer hastalığı ve şişman sirozuna gidişli NASH!.

Obezite, hareketsizlik ve endüstriyel beslenmenin organ hasarlarına dolayısıyla yaşama verdiği zarar, son dönemlerde tüm tıp disiplinlerinde adeta ‘acil’ koduyla ilk sırada. Bundan en çok etkilenen organlardan biri de Karaciğer. Bezmialem Vakıf Üniversitesi Gastroenteroloji Hepatoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Başaranoğlu’ ile obezite ve alkole bağlı olmayan yağlı karaciğer hastalığını, kendisinin tabiri ile ‘’Şişman Sirozu’’nu konuştuk. Prof. Başaranoğlu, yağlı karaciğer ve metabolik karaciğer hastalıkları biyolojisi ve tedavisi üzerinde 20 yıldır çalışmaktadır. İÜ. İstanbul Tıp Fakültesi’nden 32 PS / MAYIS - HAZİRAN 2018

mezun olduktan sonra Amerika Birleşik Devletleri St.Louis Üniversitesi Karaciğer Merkezi’nde çalışmalarına devam etmiştir. 100’den fazla yurt dışında basılmış peer-reviewed araştıma makalesi, American Journal of Gastroentorology, Hepatology ve American Journal of Gastroenterology gibi bilimsel dergilerin yayın hakemliğine ek olarak, yayın kurullarında yer almaktadır. 1998 ve 2002 yıllarında Amerika Karaciğer Araştırmaları Derneği’nden iki kez ve 2009 yılında Avrupa Karaciğer Araştırmaları Derneği’nden bir kez genç araştırmacı ödüllerini almış olup, çok sayıda makalesi ile Amerika’da yağlı karaciğer hastalıkları üzerine bir kitabı ve kitap bölümü yazarlığı bulunmaktadır.

Prof. Başaranoğlu son olarak ülkemizde yayımlanan “Karaciğerimizi fruktoz şurubundan neden korumalıyız’’ başlıklı kitabında, kendi deyimiyle gelecekte ‘Şişman Sirozu’nun, endüstriyel beslenmenin önemli katkısı ile karaciğer hastalıklarından ölüm nedenleri arasında birinciliği alacağına dikkat çekiyor. Kitabın önsözünde Türk Kızılay Başkanı Dr. Kerem Kınık’ın da işaret ettiği gibi, belki de ‘gelecek yüzyıllarda insanlığın çöküşünü başlatabilecek bir hastalık’ olacak.


KARACİĞER HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÇAĞIMIZIN VEBASI, MODERN İNSANIN HASTALIĞI: ŞİŞMAN SİROZU Prof. Dr. Metin Başaranoğlu BVÜ.Gastroenteroloji Hepatoloji Bölümü Öğr.Üyesi Öncelikle NASH’in bir tanımını yaparmısınız? Toplumda görülme sıklığı nasıl? NASH; Alkole bağlı olmayan karaciğer yağlanması karaciğerde iltihaba yol açan, siroza ilerleyebilen bir karaciğer hastalığıdır. Yağlı karaciğer hastalığı aşırı kilo, obezite ve tip 2 diyabet ile yakından ilişkilidir. Bu yüzden “metabolik” bir hastalık olarak nitelendirilir. Asemptomatik bir hastalıktır, yani genellikle ileri evreye kadar hiçbir belirti göstermezler. Bu da NASH’ı teşhisi zor bir hastalık yapar. Sonucunda, Son dönem karaciğer yetersizliği yani siroz ve karaciğer kanserine sebep olabilir. Toplumda görülme sıklığı çocuklarda yüzde 13, yetişkinlerde yüzde otuz, obezlerde yüzde 65 ve morbit obezlerde yüzde 90’dır. Her iki cinsiyette kabaca eşit sıklıkta görülür. Aşırı kilolu olma veya obezite, bu artışta önemli rol oynar Genelde 40-50 yaş civarında ortaya çıkar. Ancak günümüzde daha erken yaşlarda görülmektedir. Bu sebeple; yağlı karaciğer hastalığı, ‘Çağımızın Vebası Günümüzün Modern İnsanının Hastalığı’ diyoruz. . Bu konuda uzun yıllardır araştırmalar yapıyorsunuz. Çalışmalarınızdan biraz bahsedermisiniz nasıl başladı? Yağlı karaciğer ve obezite araştırmalarımı hem Türkiye’de hem de Amerika’da yaptım. Bir hepatolog olarak obeziteye karaciğer penceresinden baktım, halen de bakıyorum. Bu çalışmalarımın uluslararası bilinirliğinin artması sonucunda Virginia Üniversitesi’nde benim de mentörüm olan Dr. Stephen H. Caldwell tarafından dünya-

da ilk kez Amerika’da düzenlenen yağlı karaciğer hastalığı kongresine davet edildim. Daha sonra Amerika’nın saygın isimlerinden ve özellikle yağlı karaciğer üzerinde duayen olan Prof. Dr. Brent A. Tetri ile çalıştım.. Amerika’ya, St. Louis Üniversitesi Tıp Fakültesi Karaciğer Araştırmaları Merkezi’ne, Prof. Dr. Brent A. Tetri’nin daveti üzerine gidip, çalışmalarıma Amerika’da devam ettim.

za giden bağ dokusu iltihabı gördük. Daha da ilginci, fast food ile beslenen farelerin ilk haftanın sonunda insülin toleransı bozuldu. Metabolik hastalığa ve diyabete aday oldular. Ancak, insana baktığımızda birçok sorumuz halen cevapsız. Örneğin, bazı hastalarda ilerleyici olmuyor, bazılarında siroz gelişen yağlı karaciğer iltihabı oluyor ya da aşırı kiloluların bazılarında görülmüyor gibi…

O dönem Amerika’da izlenme rekoru kıran bir belgesel vardı. Fast food tüketiminin Amerikan toplum sağlığına zararları üzerine kuruluydu. Belgesel yapımcısı kendi üzerinden yola çıkarak araştırma öncesinde tüm laboratuvar tetkiklerini yaptırıyor. Ardından çok bilinen bir fast food ürüniünü 1 ay boyunca üç öğün tüketiyor. Sonunda aynı tetkikleri tekrar yaptırıyor. Sonuç; kilosu artmış, metabolik veriler bozulmuş, tansiyon yüksek, karaciğerinde yağlanma gibi değerleri ciddi oranda yükseldiği görülüyor. Amacına da ulaşıyor, Amerika’lıların hamburger, kola yani fastfood beslenmesinin obezitenin ve karaciğer yağlanmasının en büyük nedeni olduğunu gösteriyor.

Karaciğer yağlanmasına giden yol nasıl gelişiyor? Sadece şişman obezler de mi görülüyor?

Bu sonuç Prof. Brent’i laboratuvara taşıyarak, fareler üzerinde “aynı beslenme şekliyle aynı sonucu alabilecek miyiz” sorusuyla bir araştırma yapmaya götürüyor. National Institutes of Health (NIH)’den oldukça yüksek araştırma desteği alan Dr.Brent ile bu sayede birlikte çalışma imkanı buldum. Araştırma sonucu nasıl çıktı? Özellikle yağlı karaciğer üzerine çarpıcı sonuçlara ulaştık. Fare deneyinde 16. haftadan sonra yağlı karaciğer ve siro-

Öncelikle şunu söyleyebilirim ki, bizim konuştuğumuz metabolik karaciğer yağlanması. Metabolik sendrom’un başlıca bileşeni aşırı kilolu olma hali yani obezitedir. Yağlı karaciğer dediğimizde bir hastalık durumu ve spesifik olarak karaciğerin hasarlanmasından bahsediyoruz. Dünya’da ciddi bir epidemisi olan yani alkol hiç kullanmayanlarda şişmanlığa hatta ileri derece şişmanlığa ve obeziteye bağlı yağlardaki bozukluk bazen de tip2 diyabet hastalarında görülebiliyor. İlaca bağı da gelişebilir. Eğer siz şişmansanız ya da obezseniz karaciğerinizde büyük olasılıkla yağlanma vardır. Bir kez bağ dokusu oluşumu yani fibrotik süreç tetiklendikten sonra, yavaş fakat kesin bir şekilde siroza gidiyor. Hastanın bu süreçte hiç şikayeti de olmayabiliyor. Zayıflarda ise tarihsel bir otopsi çalışmasında; yüzde 2.4 oranında karaciğer yağlanması bildirilmiştir. Sessiz ilerliyorsa hastalar sonunda hangi şikayetlerle geliyor? En sık rastlanan şikayet karnın sağ En sık rastlanan şikayet karnın sağ üst böHAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 33


KARACİĞER HASTALIKLARI lümündeki yerleşik ağrıdır. Aşırı kilolu olma dışında en sık görülen fiziki muayene bulgusu, hafif veya orta dereceli karaciğer büyümesi, hepatomegalidir. Fiziki muayene ve anemnez dışında kan biyokimyası ve diğer tetkiklerde sonuçlar nasıl? Bu hastalarda kan yağları artmıştır. Özellikle trigliserid ve kolesterol yüksektir. Açlık kan şekeri yükseliştedir. Karaciğer enzimleri aminotransferazlar ALT/AST’de yükselme görülür. Ancak seyri boyunca dalgalanmalar görülebilir. GGT değeri tek başına yüksek olduğunda bir anlam ifade etmeyebilir. Aşırı kilolularda veya diyabetiklerde de yüksek çıkabilir. Kanda ferritin de genellikle yüksektir. İnsülin direnci, yağlı karaciğer hastalığında temel mekanizmadır. Şikayete bağlı veya genel kontrol amacı ile yapılan görüntüleme tetkikleri tanı için katkısı nedir veya siroz gelişip gelişmeyeceğinin önceden belirlenebilir mi? Transabdominal ultrason muayenesinde karaciğer, böbrekler ile karşılaştırıldığında diffüz olarak hiperekojenik veya parlak bulunduğu takdirde yağlı karaciğer teşhisi konur. Görüntüleme tetkikleri basit yağlanmayı yağlı karaciğer iltihabından ayırt edemez. Siroz gelişmişse durum farklıdır. Üst batın ultrason incelemesiyle anlaşılabilir. Ancak yağlı karaciğerin fark edilmesi sizin mutlaka alkol dışı yağlı karaciğer hastası oluğunuzu da göstermez. Yağlı gibi görünmesinin başka sebepleri de olabilir. Bilinen tüm kronik karaciğer hastalık sebepleri dışlanmadan, hastalık tam tespit edilmez. Eskiden

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

karaciğerdeki bozukluğun derecesini anlamak için biyopsi yapılırdı. Bugün noninvaziv olan ‘Fibroscan elastografi’ ile kimin siroz geliştirebileceğini söyleyebilmekteyiz. Sadece bu raporu okuyan kişinin yeterliliğinin tam olması lazım. Sonuçlar çok büyük bir doğruluk oranı ile alınır. Hatta biyopsi ile karaciğerden alınan doku örneğinden 10 kat daha büyük bir alana işaret etmektedir. Karaciğerde fibrozis olup olmadığı yapılan 10 ölçüm sonucu yorumlanır. ALKOL DIŞI KARACİĞER YAĞLANMASI KÖTÜ BESLENMENİN SONUCUDUR Araştırmalarınıza göre fast food beslenme alışkanlığı ile ilişkili olarak, fruktoz ve trans yağları bu kadar tehlikeli yapan nedir? Azı karar, çoğu zarar diyebiliyor muyuz, yoksa hep zarar mı? Nişasta bazlı şeker ya da fruktoz ve transyağ gerçekten tehlikeli. İkisi birlikte olduğunda çok daha tehlikeli. Örneğin bir hamburgerin içeriğine baktığınızda et görüyorsunuz ama içinde yüzde 45-55 doymuş yağ var. FDA‘ in önerdiği trans yağ oranı da çok üstünde. Bu, olayın yağ boyutu. Bir de bunun yanında şeker boyutu var. Çünkü, hamburgeri genelde fast food endüstrisinin önerdiği su yerine cola veya gazlı başka bir içecekle tüketiyorsunuz. Yüzde 55 fruktoz şurubu ve yüzde 45 oranında glikoz şurubundan oluşuyor. Kaynağına baktığınız da GDO’lu mısır. Amerika’daki ismi ‘High-fructose corn syrup-HFCS.’ Yani GDO’lu mısırdan elde edilmiş yüksek konsantrasyonda fruktoz. Endüstriyel işlemlerden geçirilerek fruktoz elde edilir. En yaygın formu HFSC-55’tir.İstenirse konstantrasyonu %90’a kadar çıkabilirsiniz. Rahat

transport yapılır, fabrika da istenilen orana düşürülebilir. Bilinen şekerden ucuzdur, tatlıdır. Endüstri için bu kriterler oldukça önemlidir. Çünkü rekabet politikalarını ve maliyeti etkilemektedir. Glikoz ve fruktozu karşılaştırdığımızda, fruktoz’un kimyasal yapısı glikozdan çok farklı vücudumuza glikoz girdiği zaman ki kanda glikoz bulunur ve bu hayati fonksiyonlarımız için gereklidir, enerjiye ve suya dönüşür. Oysa fruktoz böyle değil. Örneğin cola veya bu tip meşrubatlar bağırsakta hiçbir sindirime uğramadan emiliyor. Emilen glikoz kirli kanı taşıyan damar aracılığı hiç sindirim olmadan karaciğere gidiyor. Fruktoz karaciğerle birlikte çevre organlarda nasıl etki ediyor veya değişikliğe uğratıyor? Karaciğerde fruktozun % 95’i trigliserid yani yağa çevriliyor. Çünkü yakılamıyor. Glikozla fruktoz arasındaki temel işleyiş farkı da burada. Glikoz aldığınızda yakılır ve size enerji olarak döner. Beyin glikozu kullanır fakat fruktozu kullanamıyor. En gözle görüneni boş ve besin değeri olmayan kaloriler göbek çevresinde toplanıyor. Adiposit dediğimiz yağ hücrelerinde birikiyor ve göbek yapıyor. Göbek büyürken karaciğeriniz de büyüyor. Biz bunu ultrasonda karaciğeri daha parlak görerek rahatlıkla anlayabiliyoruz. Böbrek ve safra kesesi ile kıyasladığımızda hiperekojen karaciğer olarak görüyoruz. ‘‘Yağlı Karaciğerin Tek Bir Tedavi Modeli Var: MODİFİYE AKDENİZ DİYETİ VE EGZERSİZ!’’ Kitabınızda şişman sirozunu önlemenin yolunun, Modifiye Akdeniz Diyeti olduğunu belirtiyorsunuz. Neden modifiye etme gereği duyuldu? Klasik Akdeniz diyetinden farkı nedir? Klasik Akdeniz diyetinde belli oranda alkol kullanmanıza izin verilir. Yağlanan karaciğer hücresi hassaslaşır. Hassaslaşan karaciğer kimyasaldan, ilaçtan, alkolden ve diğer birçok şeyden etkileniyor. En son uluslararası kongrede yağlı karaciğer hastası alkol kullanamaz denildi. Artık en ufak bir alkolün karaciğerde sorun yaratacağı biliniyor.

TERCİHİNİZ?

34 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

.Herhangi bir ilaç tedavisi, cerrahisi yok dediniz. Takviye edici ya da katkı sağlayacak yan ürünler kullanılabiliyor mu? Hayır yok. Detokslar, bitkisel ürünler, bitki kürleri, vitaminler gibi herhangi bir şey yapmaya gerek yok. Endüstri elinden çıkmış her türlü ürün, vitamin destek ürünlerinden ve konunun uz-


KARACİĞER HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Çocuğunuz sizden daha büyük RİSK ALTINDA!’’

manı olmayanların önerilerinden de uzak durulmalı. Eğer karaciğeri tüm bahsettiğimiz bu olumsuz etkenlerden uzaklaştırabilirseniz, karaciğer kendini yenilemeye başlıyor. Mesela bir beyin hücresi bir toksik maddeyle karşılaştığında nöronlar hastalanıyor, kendini toparlayamıyor ve ölüyor. İskemide olduğu gibi. Ama karaciğer öyle değil. Önce bozuluyor, kimyasallardan ve kötü beslenmeden uzaklaşınca kesince toparlanıyor. Kısaca yağlı karaciğer ‘beni kendi halime bırak, ben iyileşirim’ diyor. ‘‘ÇOCUKLARDA OBEZİTENİN ARTMASI ENDÜSTRİNİN SONUCU!’ Çocuklarda durum daha da endişe verici diyorsunuz. Çalışmalar bu konuda ne gösteriyor? Yeni yapılan bir çalışmada 2 yaşını geçmiş çocuklarda günlük yaklaşık 20 çay kaşığı şeker oranında günlük tatlı tüketimi olduğu tespit edilmiş. Bu nereden geliyor? Fruktoz şurubundan. Bu Amerikan ortalaması ama, ülkemizde de pek farklı olduğunu sanmıyorum. Eskiden 20 yaş üzerinde damar sorunu yaşanabilir derdik ama şimdi daha erken yaşta damarları, karaciğeri etkilenen litaratüre geçen 8 yaşında karaciğer yağlanması nedenli siroz olan çocuklar var. Çocuklarda 10-12 yaşından itibaren yağlı karaciğer taraması yapıyoruz. Yağlı karaciğeri olan çocuk tedavisi ailenin de katılımıyla olur. Aile ile birlikte uygulanan Akdeniz tipi beslenme ve egzersiz öneriliyor. Ayrıca çocukların tedavisinde ailelerin katkısı çok önemlidir. ‘‘Bizim çocuğumuz sadece biraz şişman’’ yaklaşımı zarar getirir.

‘‘ÇOCUĞA SAĞLIKLI VE SAĞLIKSIZ BESİNLERİN AYRIMINI NASIL YAPACAĞI ÖĞRETİLMELİDİR.’’ Endüstri, fruktoz şurubu, trans yağ kullanıyor ve sonunda sağlıksız beslenme ile hastalıklar ortaya çıkıyor. Market raflarında gördüğünüz ürünlerde eğer şekerlidir yazıyorsa bilin ki bu fruktozdur. Pancar mı, NBŞ mi, fruktoz mu diye sorgulamadan, vazgeçin. Ailelerin şunu iyi bilmesi gerekiyor: Çikolata, hamburger, yağdan zengin cips, meşrubatlar eğlencelik değildir. Endüstri ürünü ile doyurduklarında ya da ödüllendirdiklerinde bilsinler ki onlara ciddi zarar veriyorlar. Sağlıklarını bozuyorlar. Bugün tıpkı erişkinlerde olduğu gibi obezite ile birlikte tip 2 diyabet sıklığı ve aşırı kilolu olma durumu ile birlikte karaciğer yağlanması ve siroz da çocuklarda giderek artıyor. Sağlıklı besinler ve fiziksel aktiviteyi arttırarak çocukların kilo vermeleri mümkün, yağlanma geriye döndürebilir. Çocuğa sağlıklı ve sağlıksız besinlerin ayrımını nasıl yapacağı öğretilmelidir.

vücut ağırlığınızın mevcut %10’u ve fazlasını kaybetmelisiniz. Şok diyetler faydadan çok zarar verebilir. Kilo vermek kadar besin içeriği ve besin dağılımının önemi unutulmamalıdır. Modifiye Akdeniz diyeti uygulanmalıdır. Günde 3-4 fincan Türk kahvesi, karaciğerin şişman sirozuna gidişinde engelleyici olabilir. Sağlıklı ve karaciğer dostu yiyecekler özellikle meyve ve sebzeler tüketilmelidir. Enginar, limon, lahana, kırmızı turp, yeşil çay, sarımsak, ceviz, zerdeçal, brokoli kırmızı elma, avokado karaciğer dostu besinlerdir, tüketilmelidir. Balık omega3 içeriği sayesinde bağışıklığı güçlendirir. Yoğurt, kefir bağırsaklarımızdaki iyi bakterilerin çoğalması için gereklidir. Ve egzersiz tedavinin en önemli tamamlayıcısı, olmazsa olmazıdır. Son olarak bir kez daha aileleri uyrmak isterim;Çocuklar büyük risk altında. Çocuklarının sağlıklarına dikkat ettikleri gibi, beslenmelerine dikkat etmeleri gerekir. Abur cubur yok!

Oldukça önemli mesajlar verdiniz son olarak ne söylemek istersiniz? Karaciğer toksinleri dediğim işlenmiş sanayi tipi gıdalarla yorulmamalıdır. Bir kez daha altını çiziyorum, yağlı karaciğerin onaylanmış bir ilaç tedavisi ve cerrahi tedavisi yoktur. Kendimize uygun kilo kaybı programı ve fiziksel egzersizi mutlaka hayatımızın bir parçası yapıp sürdürülebilirliğini sağlamalıyız. Kilo vermek karaciğer yağlanması için çok önemlidir. Hedef, vücut ağırlığınızın en az %3’ünü vermek olmalıdır Siroza gitmesini engellemek istiyorsanız HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 35


SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TBV’den Paketli Gıdalardaki Şeker ve Tuz Oranına Karşı Yeni Eylem Planı Aşırı tuz ve şeker tüketiminin yol açtığı hastalıklardan korunmak için çalışmalarına aralıksız devam eden Türk Böbrek Vakfı, gıdalardaki şeker ve tuz oranını dikkat çekici hale getirmek için harekete geçti. İrlanda Kalp Vakfı’nın benzer bir çalışmasından ilham alınarak tuz ve şeker tüketimine uyarlanan ‘Trafik Işıkları Modeli’; yiyecek ve içeceklerdeki şeker miktarının düzeylerini işaret ederek, tüketicilerin daha sağlıklı seçimler yapmasına rehberlik ediyor. Projenin tanıtımı ve ilk uygulaması Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Yardımcısı Timur Tuğral, Sporcu Hasan Yalnızoğlu ve Murat Kölük İlköğretim Okulu öğrencilerinin katılımı ile gerçekleştirildi. Proje ile ilgili açıklama yapan Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk; “Vakıf olarak, bu defa günümüzde yoğun olarak tüketilmeye başlanan ambalajlı yiyecek ve içecek içeriklerinin daha kolay anlaşılır olması ve kişilerde farkındalık yaratılması adına harekete geçtik. Söz konusu proje etiketlerde özellikle tuz ve şeker miktarının ‘trafik ışıklar modeli’ ile belirtilmesini, fazlasının kırmızı, ortasının sarı ve azının yeşil olacak şekilde işaretlenmesini hedefliyor” dedi. Türkiye’deki çocuk obez nüfusun fazlalığına dikkat çeken Timur Erk;‘‘Türkiye’de 3 milyondan fazla obez var ve bunun 1,8 milyondan fazlası 0-18 yaş aralığında. Bu sebeple söz konusu projemizi paketli yi36 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

yecek ve içeceklerden en çok etkilenen grup olan çocuklarla birlikte yapıyoruz. Toplum olarak, geleceğimiz ve sağlıklı nesiller için çocuklara karşı sorumluluğumuz büyük bu sebeple onlara daha fazla önem vermeliyiz”.

Kırmızı renkli uyarı her 100 gramında 1,5 gramdan daha fazla tuz ile 22,5 gramdan daha fazla şeker bulunan gıdaları belirtiliyor. Söz konusu ürünün tüketilmemesi veya oldukça sınırlı tüketilmesi gereğini işaret ediyor.

‘‘GIDALARI ÜRETEN FİRMALARIN GEREKLİ DUYARLILIĞI GÖSTERMELERİNİ BEKLİYORUZ!’’

Sarı renkli uyarı, her 100 gramında en az 0,3, en fazla 1,5 gram tuz ile en az 5, en fazla 22,5 gram şeker içeren gıdaları kapsıyor. Bu tür yiyeceklerin ve içeceklerin dikkatle tüketilmesi öneriliyor.

Proje için T.C. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na çeşitli ülkelerden örnekler göndererek önerilerde bulunduklarını belirten Timur Erk, “ilgililer bu yönde çalışmalarını başlattılar, biz bu proje ile değerli Bakanlığımıza destek oluyoruz ve umuyoruz ki söz konusu gıdaları üreten firmalar da gerekli duyarlılığı göstererek ambalajlarında bir an önce bu etiketleme sistemine geçeceklerdir” dedi. Bugüne kadar İngiltere, Meksika ve Ekvador gibi ülkelerde yapılan benzer uygulamalar sayesinde tüketicilerin sağlıklı beslenme açısından önemli ölçüde bilinç kazandığı görülüyor. Yeterli ve dengeli beslenmenin temellerinden biri de, doğal ve işlem görmemiş gıdalar tüketmekten, günümüzün yaşam koşullarında işlem görmüş ve paketlenmiş gıdalar ister istemez beslenmenin bir parçası haline geliyor. Trafik ışığı renklerinin gıda ambalajlarına uyarlanması gibi oldukça basit bir temele dayanan bu projede, yiyeceğin veya içeceğin her 100 gramındaki tuz ve şeker içeriğinin miktarı vurgulanıyor.

Yeşil renkli uyarı ise güvenle tüketilebilecek ürünleri kapsıyor. Bu gruptaki gıdaların 100 gramında 0,3 gramdan daha az tuz ile 5 gramdan daha az şeker bulunuyor. Porsiyon başına sağlıklı miktarlarda tuz ve şeker içeren bu gıdaların da yine aşırı tüketilmemesi önemle hatırlatılıyor.


ERGEN SAĞILIĞI VE BESLENME

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ERGENLİK DÖNEMİNDE BESLENMEYE DİKKAT! Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilem İrkin Koçan, ergenlik dönemindeki çocuk ve gençlerimizin beslenmesinde dikkat edilmesi gereken noktaları ise şöyle sıralıyor... ÇOCUKLUK ÇAĞINDA ALINAN KİLOLARI GÖZ ARDI ETMEK, EN BÜYÜK EBEVEYN HATALARINDAN BİRİDİR. Kilo fazlalığı kız çocuklarında erken ergenliğe, erkek çocuklarında ise gecikmiş ergenliğe neden olabiliyor. Bununla birlikte bu dönemde artan yağ hücre sayısı, yetişkinlik döneminde de şişmanlığa davetiye çıkarılmış oluyor.kızlarda 10-12, erkeklerde ise 11-14 yaşlarında başlayıp, 18 yaşına kadar devam eden ergenlik döneminde edinilen alışkanlıklar yetişkinliğin temelini oluşturuyor. Çocukluktan çıkılmasıyla birlikte beslenme alışkanlıklarında arkadaş ortamlarında tüketilen besinlere doğru yönelme gözleniyor. ENERJİ İHTİYACINI KARŞILARKEN KARBONHİDRAT VE YAĞ TÜKETİMİNE DİKKAT EDİLMELİ Günlük alınan enerjinin yüzde 20’si proteinlerden, yüzde 30’u yağlardan ve yüzde 50’sinin de karbonhidratlardan alınması önem taşıyor. Ancak gencin fiziksel aktivite ve büyüme gelişme hızı da bu oranlarda küçük farklılar yaratabiliyor. Hem kaliteli protein hem de Omega 3 kaynağı olan balık haftanın iki günü, kırmızı et haftanın en az iki günü yine haftanın bir iki günü de bitkisel protein kaynağı olarak baklagiller mutlaka tüketilmeli. Yine haftanın en az 4 günü kahvaltıda mutlaka yumurta olmalı. Ayrıca sebze yemeklerine de kıyma eklenerek protein alımı sağlanabilir.

gereksinimi de önem kazanıyor. Bu nedenle demirden zengin et, yumurta, baklagiller gibi besinlerin tüketilmesi gerekiyor. Yine her iki cinsiyet için de kalsiyum ihtiyacının karşılanması için süt ve süt ürünlerinin beslenme düzeninde yer alması da önem taşıyor. Bunun için, günde en ez iki su bardağı süt ya da yoğurt tüketilmeli, kahvaltıda peynir eksik edilmemeli. MUTLAKA KAHVALTI YAPILMALI Kahvaltı çocuklarda ve gençlerde hem fiziksel büyüme ve gelişim, hem de mental gelişim açısından önem taşıyor. Dolayısıyla okul başarısını dahi etkiliyor. Sağlıklı bir kahvaltının içeriğinde mutlaka peynir, yumurta, süt gibi protein kaynaklarına yer vermek gerekiyor. Ayrıca, lif kaynağı olarak taze sebze, meyve, kaliteli yağ kaynağı olarak zeytin ve ceviz de tercih edilecek ürünler arasında yer alıyor. ARA ÖĞÜNLER ATLANMAMALI Ara öğünlerde kuruyemiş, meyve, süt ya da ev yapımı küçük sağlıklı sandviçler gibi sağlıklı alternatiflerin tercih edilmesi hem tokluk hissi yaratıyor, hem de sağlıksız besinlere olan eğilimi azaltıyor. EVDE YEMEK DÜZENİ SAĞLANMALI! Çocuklar, anne babanın beslenme alışkanlıklarını örnek alıyor.Evde mutlaka düzenli olarak üç öğün yemek alışkanlığı olmasına özen gösterilmeli. Ailece masaya oturmak ve yemek saatlerinin planlanması da ilk adım olabilir. Ayrıca, fast food beslenme tarzından kaçınmak, abur-cubur gibi sağlıksız gıda alımının kısıtlanması da önem taşıyor. Çocuklar sağlıklı besin tüketimine örnek olunarak özendirilmeli.

KIZLARDA DEMİRDEN ZENGİN GIDA TÜKETİMİ ARTIRILMALI

ANTRENMAN ÖNCESİ VE SONRASI ÖĞÜNLER İYİ PLANLANMALI

Ergenlik döneminde kız ve erkek çocuklarda vitamin ve mineral ihtiyacı açısından farklılıklar gözleniyor. Kızlarda adet döneminin başlamasıyla birlikte demir

Ergenlik döneminde düzenli spor yapan gençlerde enerji açığı arttığı için beslenme düzeninde de mutlaka bu ihtiyacın göz önünde bulundurulması gerekiyor.

Antrenman öncesi ve sonrası öğünler de bu doğrultuda planlanmalı. SAĞLIKLI KİLO KORUNMALI Gelişim sürecinde sağlıklı kiloyu korumak için dengeli beslenmenin yanında, mutlaka fiziksel aktiviteye de zaman ayrılması gerekiyor. Ailelerin, ergenlikten önce çocuklarını bir spor branşına yönlendirmesi, hem kilo kontrolüne hem de çocukları kötü alışkanlıklardan korumaya yardımcı oluyor. ŞEKERLİ İÇECEKLERDEN UZAK DURULMALI, MUTLAKA SU İÇİLMELİ Kola, gazoz, meyve suyu gibi şekerli içeceklerin tüketiminin obezitenin artışında büyük etkisi oluyor. Özellikle fast-food gıdalarla birlikte şekerli içecekler gençler tarafından çok fazla tercih ediliyor. Ancak, yüksek oranda kalorisi bulunan bu içecekler sağlıksız kilo artışındaki en önemli etkenlerden birini oluşturuyor. Bu ürünler yerine ayran, süt, şekersiz ev yapımı limonata ve komposto gibi sağlıklı içecekler tercih edilmeli. Ayrıca günde en az 2 litre su içmeye özen gösterilmesi gerekiyor. OKULLARDAKİ MENÜLER MUTLAKA YAŞ GRUPLARINA UYGUN OLMALI Okulda tüketilen yemekler de çocuğun kilo kontrolünde önem taşıyor. Doygunluk sağlamak ve enerji açığını gidermek için oluşturulan okul menülerinde eğitimcilere görev düşüyor. Menülerin tüm besin ögelerini yeterli ve dengeli bir şekilde içermesi, mutlaka yaş gurubuna yönelik ihtiyaç ve gereksinimler göz önünde bulundurularak menülerin bir diyetisyen işbirliği ile planlanması gerekiyor. Sınav dönemlerinde daha fazla dikkat edilmeli,bu dönemde mutlaka kahvaltı yapılmalı, öğün atlanılmamalı, ara öğünlerde çabuk enerji vermesi için kuru meyveler, kuruyemişler tercih edilmeli.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 37


ORTOPEDİ-TRAVMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Yaşadığınız ya da yaşamaktan korktuğunuz birçok hastalıktan korunmak bazen çok basit formülerde gizlidir. Gün içerisinde kısa yürüyüşler yaparak ve su içerek hastalıklardan korunabilir, daha sağlıklı bir geleceğin temellerini atabilirsiniz. Uzmanlara göre oturduğunuz her saat için yapacağınız 5 dakikalık yürüyüş, kalp-damar hastalıklarından, beyinde oluşabilecek pıhtıdan, varisten, kemik erimesi ve kireçlenmeden, omurilik sisteminde yaşanacak bozukluğa kadar birçok hastalıktan korunmaya yardımcı oluyor. “SÜREKLİ OTURMAK BEDENE ZARAR VERİYOR” İstanbul Aydın Üniversitesi Tıp Fakültesi VM MedicalPark Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli oturmanın, eklemlerde, bel ve sırtımızdaki omurilik sisteminde ve omurga sisteminde ciddi sorunlar yaratabileceği konusunda uyarıyor; “Çok oturduğumuz zaman diz ekleminde belli aşınmalara fırsat veriyoruz; özellikle dizde, kemikte, kıkırdakta. Yürümek hem kıkırdağın canlılığı için hem de kemiğin içindeki yapım ve yıkım dengesi için önemlidir. Bu yüzden gün içinde muhakkak yürümeye vakit ayırmamız lazım.” “GÜNDE EN AZ 8 BİN ADIM ATIN” Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre günde en az 8 bin adım atmamız gerektiğini söyleyen Doç. Dr. Umut Yavuz, “Bir saat oturarak çalışılmışsa, en azından 5 dakika ofis içinde muhakkak ayağa kalkıp, küçük yürüyüşler yapmamız lazım. Bu sürede hem kaslar tekrar aktive olmuş olur hem kemiğin yerden aldığı basınç sayesinde kemik döngüsü sağlanmış olur hem de omuriliğin tekrar eski, dik duruşuna sahip olması sağlanır” ifadelerini kullandı. “KALP YA DA BEYİNDE PIHTI OLUŞMAMASI İÇİN YÜRÜYÜŞ YAPIN”

Birçok Hastalığın Ana Nedeni HAREKETSİZLİK! Günde En Az 8 Bin Adım Atın... 38 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Varis hastalığı ya da kalp dolaşım sorunu olanların yürümesi, ayakta biriken göllenmeyi, kalbe doğru pompalamayı sağlayacaktır. Kaslar içindeki toplardamarlar, kaslar kasılırsa kanı geri pompalar. Bunun için bile yapmamız lazım. Pıhtı atmaya neden olacak hastalıkları olanlar ya da ilaç kullananlar da kalp ya da beyinde pıhtı oluşmaması için kesinlikle yürümeliler. Çok oturmak en basit ihtimalle kabızlık yapar, ayaklarda şişkinlik yapar ve bu ilerlerse cerrahi boyuta ulaşır. Birçok hastalık hareketsizlikten kaynaklanır, bağırsak problemleri, kas-eklem ve boyun problemleri, damar problemleri gibi.


ORTOPEDİ-TRAVMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KİREÇLENMEDEN KORUNMANIN EN KOLAY YOLU SU İÇMEK Doç.Dr. Umut Yavuzİ VM MedicalPark Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü

“SABAH YATAKTAN ANİDEN KALKMAYIN” Farkında olmadan yaptığımız ve alışkanlık haline getirdiğimiz bazı hareketler bir gün bize hastalık olarak dönebilir. Sabah uyandığımızda, yataktan hızlıca kalkmak, bazılarımız için bu alışkanlıklardan biri. Uzun süre yattığımızda zaten tansiyonumuz düşmüş oluyor. Ani hareketler, hem baş dönmesi hem de bazı kas zedelenmelerine neden olabilir. Bu yüzden önce yatağımıza oturup etrafa bir bakmamız lazım, bu süre zarfında, bilinç durumu oluşur, tansiyon dengelenir. Kısa süreli bu hazırlıktan sonra ayaklarımız yere değebilir ve harekete geçebiliriz. “KİREÇLENMEDEN KORUNMANIN EN KOLAY YOLU; SU İÇMEK” Yaşam kalitesinde ciddi düşüşe neden olan eklem kireçlenmesi, tedavisi zaman alan, bazen cerrahi müdahaleler gerektiren ancak yürüyüşle ertelenebilen bir hastalık. Kireçlenmenin oluşmasında muhakkak genetik faktör etkili. Bu hastalık olacaksa bile bunu mümkün mertebe ileri yaşlara atmamızı ve daha hafif atlamamızı sağlayacak önlemler almamız gerekiyor. Özellikle kalça ve diz bölgesinde yaşanan kireçlenmeler sorun yaratıyor ve cerrahi boyutlara ulaşıyor. Bunun için kalça ve diz bölgesini kuvvetlendirici egzersizler yapmak, vücudu susuz bırakmamak, yürüyüş yapmak gerekiyor. Yürüyüş

sıklığına, yürüyüş şekline ve yürüdüğümüz zemine dikkat etmek gibi önlemler kireçlenmeyi geciktirir. “YÜRÜYÜŞ KEMİK ERİMESİNDEN KORUR” Yürüyüş, hem kas dengesini sağlar hem de turnover dediğimiz, kemikteki yapım-yıkım dengesini düzenler.Eklem kireçlenmesi yaşayan ya da yaşaması muhtemelen olan bir hastanın, düzenli yürüyüş yaparak, kireçlenmenin üzerine bir de kemik erimesinin eklenmesini engelleyebilecektir.Yürüyüş ve egzersiz yapmayan ve genetik yatkınlığı olan kişilerin eklem kireçlenmesine daha erken yaşlarda yakalanma riski ile karşı karşıyadır. “GÖBEK, KARACİĞER VE İÇ ORGANLARDA YAĞLANMA SEBEBİ” Halk arasında, ‘Türk Kası’ denerek sempatik hale getirilen göbek, sayısız hastalığa neden oluyor. Lokal bir yağlanma gibi görünen göbeğin, karmaşık bir hastalıklar dizisine zemin hazırlıyor.Türk halkı yemeyi biliyor ve seviyor ama düzgün beslenmiyor. Ağız tadı iyi ama kendini kontrol edemiyor, durduramıyor. Adına Türk Kası deniyor ama bunun birçok komplikasyonu var örneğin karaciğer yağlanması, iç organlarda yağlanma ya da fonksiyonlarını bozma, kalp koroner damarlarında yağ-

lanma gibi sistematik problemler oluşur. Ortopedik olarak da aşırı yük öne doğru eğilmeye davetiye çıkarıyor. “ÖNE DOĞRU EĞİLME VÜCUDA 60 KİLOLUK YÜK YAPIYOR” En çok omuriliğe yük bindirme pozisyonu öne doğru eğilme pozisyonudur. Bu pozisyonlar, taşınan kiloyu 6 kilodan 60 kiloya çıkarabiliyor. Sırt, bel, omurilik hepsi bu durumdan etkilenebiliyor. Altyapıda, kıkırdak ve bağlarınızda bir problem varsa zaten fıtık hastalığı dediğimiz şeye davetiye çıkarmış oluyorsunuz. Bunun yıllar içinde oluşturduğu, ‘pozisyona bağlı kamburluk’ dediğimiz şey de kiloyu verince hemen düzeltebileceğiniz bir şey değil. O yüzden, bunu geleceğe yatırım olarak düşünerek, hem damarlarımıza, hem karaciğerimize, hem iç organlarımıza, hem tüm sırt kaslarına ve omuriliğe zarar vermemek için, geleceğe yatırım açısından erken vakitte kurtulmak gerekiyor.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 39


SEKTÖR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türkiye’de ve dünyada bir ilk ‘‘ Enzime Dirençli Nişasta ’’ kokusu ve tadıyla diğer beyaz unlardan ayırt edilmeyen. diyabet ve obezite ile mücadele eden, sağlıklı beslenmek isteyen tüm insanların güvenle tüketebileceği bir üründür.

Obezite ve diyabete bağlı hastalıkların önüne geçilmesi için hareketli bir yaşama ek olarak yeme alışkanlıklarının değiştirilmesi oldukça önemli. Toplum olarak unlu mamüllere düşkünlüğümüz ne yazık ki bazen bunu imkansız kılıyor. Son günlerde Realife Markasının ‘Masum Beyaz’ olarak adını sıkça duymaya başladığımız, Türkiye’nin ilk Enzime Dirençli Nişasta’lı ürünlerinden Diyabetik ve Diyet Unu’nu ve sağlık üzerine etkilerini Demirpolat Grubu Realife Pazarlama Müdür’ü Burak Altay ile konuştuk.

advertorial

Öncelikle, Dirençli Nişasta’yı bildiğimiz buğday nişastasından farklı kılan özelliği nedir, anlatırmısınız? Sindirim Enzimlerine karşı Dirençli Nişasta ( EDN ) 1986 yılında tesadüfler sonucu tıbbın literatürüne girmiş bir konudur. Araştırmacılar kalın bağırsakta nişasta molekülüne rastlar. O zamana kadarki bilgilerimiz nişasta molekülünün kalın bağırsağa kadar ulaşamayacağı yönündedir. Sonrasında görülür ki, bitkinin bünyesinde de sindirim enzimlerine karşı dirençli nişasta mevcuttur. Bu oran buğdayda yüzde 2’dir. Olgunlaşmamış muz’da da büyük oranda EDN varken, olgunlaştıkça hızlı sindirilen nişastaya dönüşür. Haşlanmış patates hepimiz40 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

ce tüketilmiş bir besindir. Sıcak olarak tükettiğinizde yoğun bir hızlı sindirilen nişasta kaynağıyken, soğudukça içerisindeki nişasta bağ yapısını değiştirerek dirençli nişasta halini alır. Bu bilgiler ışığında araştırmacılar laboratuvar ortamında dirençli nişasta üretme gayretine girmişlerdir.

mıştır.Elde edilmeye başlanan veriler, analiz ve testlerle desteklenmiş ve alınan sonuçlar projenin dünya’da ilk olma özelliğini içerecek noktaya doğru evrilmesini sağlamıştır. Sonuçta; TÜBİTAK bilim insanları ve mühendisleri 3,5 yıllık bir çalışmanın ardından %98 saflıkta dirençli nişasta üretmeyi başardılar.

ENZİME DİRENÇLİ NİŞASTA PROJESİ ,NADİR GIDA PROJELERİNDEN

Demirpolat Grubu olarak projeye nasıl dahil oldunuz ve TÜBİTAK-MAM lisans devrini hangi kriterleri değerlenirerek verdi?

Kısaca EDN diyelim,TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi’nin bu önemli araştırması ve Realife’ın Türkiye’de doğuşu nasıl gerçekleşti? TÜBİTAK MAM Gıda Enstitüsü tarafından 3.5 yıl önce bir proje fikri olarak ortaya atılan Enzime Dirençli Nişasta Üretimi Projesi, Tübitak tarafından doğrudan finansmanı sağlanan nadir gıda projelerinden biridir. Doğada 5 türde bulunan Enzime Dirençli Nişasta’nın en değerli türü olan Type 4 üzerine yoğunlaşmış ve Tübitak Bilim Komitesinin onayının ardından proje uygulamaya konulmuştur. Titizlikle yürütülen literatür çalışmalarının ardından elde edilen veriler bir havuzda toplanmış ve 2015 yılının ortalarından itibaren Enzime Dirençli Nişasta üretimi için laboratuvar çalışmalarına başlan-

Demirpolat Şirketler Grubu, yurt dışına un ihracatında hatırı sayılır bir paya sahip, dünya’nın 78 ülkesine ihracatı olan bir firma. Birleşmiş Milletlere Akredite bir kurum olarak Afrika’da beslenmeye muhtaç insanlara mama üreten bir şirket. 2016 yılının Kasım ayında TUBİTAK ve Demirpolat Şirketler Grubu, iş birliğini bir üst seviyeye taşıyarak geliştirilen Enzime Dirençli Nişasta’nın Endüstriyel ortama aktarılması ve lisans devrinin sağlanması konusunda anlaştı. Anlaşma sonrası süreç nasıl gelişti? Bu anlaşmadan sonra Demirpolat Şirketler Grubu’nun Gıda, Makine ve Endüstri Mühendisleri ile proje yöneticileri, TÜBİTAK yetkilileriyle bir araya gelerek


SEKTÖR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

endüstriyel üretimin sağlanmasına ilişkin yoğun bir mesai sarf etmeye başladı. Dünya’da var olan ve endüstriyel üretim aşamaları bir sır gibi saklanan Enzime Dirençli Nişasta üretimi için Demirpolat Şirketler Grubu kendi prosesini uygulamaya karar verdi.Nihai ürün eldesi itibariyle dünya’nın ilk ve tek yüzde 98 saflıkta Enzime Dirençli Nişasta üretebilen tesisini Türkiye’mize kazandırmış oldu. 14 Kasım Dünya Diyabet Günü gibi anlamlı bir günde Lisans Devir anlaşması imzalandı.Bu tarihten sonrada birlikte çalışmaya devam ettik. EDN’nin dünya pazarında yeri nedir ve başka üretici firmalar var mı? Dünyada bizim dışımızda dirençli nişasta üretimi yapan 4 büyük fabrika daha olduğunu bilmekteyiz. Bu fabrikalar yüzde 68-70 saflıkta dirençli nişasta üretirken biz yüzde 98 saflıkta dirençli nişasta üretmekteyiz. Uluslararası gıda otorite kurumlarından onaylı mı? Evet onaylıdır.Biz bir un üreticisiyiz. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA ) ve Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ( FDA ) Enzime Dirençli Nişastayı sağlığa olumlu etkileri sebebi ile onaylamıştır.Ayrıca beslenme, sağlığımızın temel bileşenlerinden. Yapılan bir dizi analizler, testler ve çalışmalar sonrasında laboratuvar ortamında geliştirilen Enzime Dirençli Nişasta’nın, başta beyaz undan elde edilen ekmek olmak üzere, pasta, kurabiye, kek, börek, gevrek, gözleme v.b pek çok ürün üzerindeki etkileri araştırılmış ve Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ’nin belirlemiş olduğu kriterler göz önüne alınarak diyet ve diyabetik un elde edilmesi sağlanmıştır. Sağlık üzerine özellikle diyet ve diyabet üzerinde nasıl etkileri var? Laboratuvar araştırmalarının sonuçları neyi gösteriyor? Nişasta, Enzime Dirençli Nişasta ve sağlık üzerine etkileri konusunda uzun uzun konuşmamız mümkün. Ana hatları ile nişasta, bitkilerde şekerin depo şeklidir. İnsan ve hayvan beslenmesinin temelini oluşturur. Bitkisel besinlerde bulunan bir karbonhidrattır. Sağlıklı bir beslenmenin yüzde 50-60’ını karbonhidrat, yüzde 1215’ini Protein, yüzde 30-35’ini de yağlar oluşturur. Karbonhidratı hayatımızdan tamamen çıkarmamız mümkün değildir. Ülke olarak, simit, poğaça, baklava, börek ve ekmek gibi unlu mamullere düşkünlüğümüzü de göz önünde bulundurursanız unumuzu daha sağlıklı hale getirmemiz gerekiyor. Ülkemizde Sağlık Bakanlığı verilerine baraksanız, toplumumuzun yüzde 12’si tanı konmuş diyabet hastası ilaç kulla-

Burak Atay REALİFE Pazarlama Müdürü nıyorlar. Bir bu kadar da tanı almamış diyabetli olduğunu düşüne bilirsiniz. Bununla birlikte tüm dünyada obezitenin yaygınlaştığı da malumunuz. EDN’nın sağlık üzerine faydalarını üç başlıkta toplamak mümkün. Kolon sağlığı üzerine etkileri; Enzime Dirençli Nişasta, nişastanın tamamen sindirildiği yer olan ince bağırsaklarda sindirilmez. Bozulmadan kalın bağırsağa geçer. Burada fermente olur. Kalın bağırsakta da nişastanın sindirimi yoktur. Kolon sağlığı üzerine yoğun bir lif kaynağıdır. Probiyotikler için besindir. Kısa zincirli yağ asitlerinden özellikle Bitürat miktarını artırdığı için polipleri küçültür. Kolon kanserinin önlediğine dair klinik çalışmaları mevcuttur. Kabızlık sorununa çözüm sağlar. Diyabet üzerine etkileri;İnce bağırsaktan hızla sindirilip kana karışmadığı için, kan şekerini ani yükseltmez. Kandaki düşük glikoz konsantrasyonu ile birlikte insülin hormonu seviyesi de azalmakta ve depo yağların kullanımı artmaktadır. Çalışmalar gösteriyor ki, gıdalar içerisinde EDN miktarı arttıkça, gıdaların glisemik indeksi düşmektedir. Kilo kontrolü üzerine etkileri; EDN içeren ürünlerde kalori miktarı azalmaktadır. İnce bağırsaktan emilmeyerek uzun süren tokluk hissi vermektedir. Bildiğiniz gibi sağlığın tanımı fiziksel, ruhsal ve sosyolojik açıdan tam bir bütünlük halidir. Kilo kontrolü için veya günlük diyetlerinde tükettikleri unlu mamulleri EDN’lı un REALİFE ile değiştiren kişiler farkında olmadan kilo vereceklerdir.

katıldık. Bölgesel sempozyumlara katılıyoruz. Çağırıldığımız her yere gitmeye çalışıyoruz. 15 Mayıs’ta Sağlık Bakanlığının gerçekleştirdiği Diyabetli ve Alerjili Çocuklar Egzersiz Festivali’nin sponsoru olduk. Yaz Diyabet Kamplarına katılacağız. Sosyal sorumluluk projelerinde yer almaya gayret ediyoruz. Mümkün oldukça ürünü başta konuyla ilgilenen hekimlerimize, uzman diyetisyenlerimize, ve sağlığına önem verenlere anlatmaya, tanıtmaya devam edeceğiz. Türkiye’nin ‘İlk Diyet ve Diyabet Fırını’nı açtınız. Demirpolat Grup olarak gelecek projeleriniz içinde neler yer alıyor? Öncelikle Enzime Dirençli Nişasta’yı hak ettiği yere taşıyacağız. Enzime Dirençli Nişasta Realife Un sadece diyabetli ve kilolu insanların değil, sağlığını önemseyen herkesin kullanabileceği fonksiyonel bir gıdadır. Hedeflerimizden biri gelecekte bu güne kadar kullandığımız geleneksel undan yapılan ekmeğin yerini almasıdır. Realife Un’dan yaptığımız mamulleri, tüketicinin beğenisine sunduğumuz “Masum Beyaz” Diyet ve Diyabet fırınını ilk olarak Konya’da açtık. Türkiye’nin her tarafına da bayilikler vermek üzere görüşmelere başladık. Bundan sonraki projelerimiz arasında Türkiye’nin ilk yerli ve milli mamasını üretmek için çalışmalarımıza devam edeceğiz.

Sizinle Ulusal Diyabet Kongresi’nde tanıştık, bilimsel ortamlar dışında ürünlere artık daha kolay ulaşabilecekmiyiz? Kongre katılımlarımız sürecek. Mikrobiyota, Ulusal Diyabet kongrelerine HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 41


GIDA GÜVENLİĞİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Gıda Güvenliği İle İlgili Doğru Bilgilere Ulaşmak Gıda Güvenliğini Sağlamak Kadar Önemli! Gıda Güvenliği Derneği koordinatörlüğünde, Uluslararası Gıda Güvenliği Kurumu (IAFP-International Association for Food Protection) ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı işbirliği ve meslek odaları, sektör dernekleri, üretici birlikleri, tüketici örgütleri gibi gıda zincirinin her aşamasını temsil eden 31 kurumun varlıkları ve katkıları ile düzenlenen ve böylece gıda sektörünün tüm paydaşlarını bir araya getiren Gıda Güvenliği Kongresi'nin 6.sı 3- 4 Mayıs 2018 tarihlerinde 550 kişinin katılımı ile gerçekleşti.

1. Gıdalar, tarladan/çiftlikten çatala ka-

Kongrede gıda zincirinde sorumluluk alan tüm mesleklerden temsilciler, kamu kurumları ve özel sektör temsilcileri, akademisyenler, öğrenciler, tüketiciler ve basın temsilcileri hazır bulundu. 3 paralel halinde gerçekleştirilen toplam 19 oturumda 23 yabancı ve 52 yerli olmak üzere 75 konuşmacı sözlü sunum yaptı ve 91 poster sergilendi.

Mikrobiyolojik bulaşanlar ve sayıları binleri aşan kimyasal kirleticiler, mikotoksinler, gıdaya yansıyan çevre kirleticileri, işlem bulaşanları, tarım ilacı kalıntıları bu risk etkenlerinin başında gelmektedir. Gelişmiş analiz teknikleri ve bilimsel gelişmeler yeni riskleri de gündemimize taşımıştır. Bu risklerin bir kısmı gıda var olduğundan bu yana var olan ancak son dönemlerde daha yakından tanınan risklerdir. Gıda üretimi sırasında yüksek ısıl işleme bağlı akrilamid oluşumu buna en iyi örnektir. Kimi riskler ise -iklim değişikliği bağlantılı senaryolarda olduğu gibi-yeni gündeme gelmektedir. Her nasıl olursa olsun; gıda risklerinin değerlendirilmesi, yönetimi ve iletişiminde bilim odaklı kurumsal yaklaşımlar ve uluslararası regülasyonlar temel alınmalıdır.

Her kongrede gıda güvenliği ile ilişkili farklı temaların ele alındığı Gıda Güvenliği kongresinin 6.sında yeni gıda işleme teknolojileri, gıda güvenliği analizlerinde yenilikçi yaklaşımlar, gıda güvenliğinde dijitalleşme ile iklim değişikliği ve gıda güvenliği ilişkisi öne çıkan konular oldular. Tüketicilerin gıda güvenliği ile ilgili doğru bilgilere ulaşmalarının, gıda güvenliğini sağlamak kadar önemli olduğu yaklaşımı ile basının sorumluluğu; gıda ile sağlık arasındaki etkileşim nedeniyle gıda ve sağlık ilişkisi diğer başlıkları oluşturdular. Gıda güvenliği konusunun çok farklı yönleriyle değerlendirildiği 6. Gıda Güvenliği Kongresi’nin ardından yayınlanan sonuç bildirgesinde, üretimden tüketime halk sağlığını ilgilendiren şu konulara dikkat çekilmektedir: 42 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

dar olan süreçte sağlık riski yaratabilecek binlerce etkenle etkileşime açıktır. Bunlara ek olarak gıdaların doğal yapılarında da sağlık riski taşıyabilen unsurlar vardır. Yaşamın her alanında sıfır risk olmadığı gibi gıda risklerini de sıfıra indirmek mümkün değildir. Kendi yetiştirdiklerimiz, evimizde hazırladıklarımız da dahil olmak üzere, yeryüzünde sıfır risk taşıyan herhangi bir gıda mevcut değildir.

2. Gıdaların güvenli üretimi, kontrolü ve

analizinde yenilikçi yaklaşımlar vazgeçilmezdir. İleri teknoloji kullanımı ile sürdürülen çalışmalar bugün bizlere yepyeni bilgiler sunmaktadır. Kamu, üniversiteler ve özel sektör, yenilikçi çalışmalar ve araştırmalara gereken önemi vermeli, bu konuda farkındalığın arttırılmasından kaynak sağlanmasına kadar stratejiler geliştirilmelidir.

3. Gıda güvenliği uygulamalarının yay-

gınlaşmasında ve daha verimli bir şekilde uygulanmasında bilişim teknolojileri ve dijitalleşmenin önemi her geçen gün daha fazla artmaktadır. Başta blockchain (Kayıt Zinciri) sensör teknolojileri, yapay zekâ gibi alanlarda olmak üzere gıda güvenliğinde dijitalleşme çalışmaları finansal olarak desteklenmeli, cazip hale getirilmelidir.

4. Ülkemizdeki gıda zehirlenmelerinin

vaka bazında tespit edilmesi ve etmenleri ile somut bağlantılarının kurulması yönündeki epidemiyolojik çalışmalarda metagenomik ve NGS (Next Generation Sequencing,-Yeni nesil dizileme) gibi DNA bazlı ileri teknolojilerin kullanılması gerekmektedir. Bu bakışla Sağlık Bakanlığı ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının ve üniversitelerin birlikte çalışmaları, sistematik biçimde bilgi paylaşımı ve iş birliği içinde olmaları gerekmektedir.

5. Probiyotikler insan sağlığına olumlu

etkiler yapmanın yanı sıra, hayvan hastalıklarının kontrolünde ve dolayısıyla antibiyotik kullanımının azaltılmasında ve de gıda işletmelerinde biyofilm oluşumunu önlemede çok büyük fırsatlar sunmaktadır. Bu konulardaki uygulamalı bilimsel çalışmaların desteklenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

6. Her geçen gün daha yoğun biçim-

de uluslararası ticarete konu olan gıda maddelerinin üretimi, depolanması, dağıtımı ve satışında uyulması gereken kuralların tespitinde ve gıda ticaretinde yaşanan mevzuat uyumsuzluklarının giderilmesi amacıyla bütünsel bir yaklaşım benimsenmelidir. Gıda güvenliği uluslararası bir alandır.


GIDA GÜVENLİĞİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Gıda güvenliği ve sağlık ayrılmaz

bir bütünün parçalarıdır. Bu alanda veri paylaşımı, daha fazla iş birliği ve daha fazla disiplinler arası çalışma yapılması bir zorunluluk haline gelmiştir. ’’

Samim Saner Gıda Güvenliği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

7. Gıda güvenliği ve sağlık ayrılmaz bir bütünün parçalarıdır. Bu alanda veri paylaşımı, daha fazla iş birliği ve daha fazla disiplinler arası çalışma yapılması bir zorunluluk haline gelmiştir.

8. Yaşanmakta olan küresel iklim deği-

şikliği gıda zincirinin birçok noktasında yeni gıda güvenliği tehditlerinin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bu konuda olası değişimlerin önceden tahmini ve iklim değişikliği ile ilişkili farklı senaryolar karşısında alınması gereken önlemler konusunda hazırlıklı olunması, iklim değişikliğine yol açan etmenler ile bu etmenlerin yaratacağı gıda güvenliği riskleri karşısında alınabilecek önlemler ve stratejiler konusunda bilinç geliştirilmesi ve disiplinler arası ve ülkelerarası iş birliği gerekmektedir.

9. Gıdaların üretimi, tüketimi, tüketiciye ulaştırılması, gıda üzerine araştırmalar, yasal düzenlemeler, medya kanalıyla verilen bilgiler aynı zamanda etik açıdan yaklaşılması gereken konulardır. Etik sorumlulukların gıda zincirinin tüm aşamalarında gereği gibi tartışılması, ortak ilkeler benimsenmesi yönünde disiplinler arası çalışmalar yapılması gerekmektedir.

10. Günümüzde gıdayla ilgili uluslara-

rası regülasyonlar insan sağlığını bilim odaklı koruma amaçlı ve “kabul edilebilir risk” esaslıdır. Ülkemizde de gıdalar bu regülasyonları temel alarak oluşturulan ulusal mevzuatla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı tarafından yönetilmektedirler. Ulusal mevzuata uygun olarak yapılan üretimler sonucunda elde edilen gıdalar insan sağlığına uygun, güvenli gıdalardır. Ancak, sınırlı sayıda akademisyen hiçbir bilimsel veriye dayanmadan akıllarına gelen her konuda gıda ile ilgili bilim dışı iddialarda bulunarak gıda güvenliğinde öncelikleri ters-yüz edebilmektedirler. Gıdanın herhangi bir alanında uzman olmayan, kendi alanla-

rında bilimsel izleri olduğu tartışılan bu akademisyenler ülkemizde ünlenmekte ve tüketiciler tarafından gıda otoritesi olarak algılanmaktadırlar. Medya da bu kişilerin yarattığı sansasyonel ortamdan nemalanmaktadır. Bilim dışı iddialarla tüketicilerin dikkatinin gıda güvenliğinin gerçek riskleri yerine, gerçek olmayan konulara yönlendirilmesi, sonuçta toplum sağlığına zarar vermektedir. Gıda, kendi alanlarında bilimsel bir varlık gösteremeyenlerin toplumda isim yapmak için istismar ettikleri bir alan haline gelmiştir. Kamu yönetiminin verdiği izinle yine onun belirlediği koşullarda ve denetiminde üretilen gıdalar hakkında yapılan bilim dışı iddialar karşında, bu izni veren ve denetimini yapan Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın risk iletişiminde daha aktif bir şekilde tüketicileri bilgilendirmesine ihtiyaç bulunmaktadır. EFSA örneğinde olduğu gibi toplum ile interaktif risk iletişiminde bulunabilecek ve inandırıcılığını bilimsel ağırlığından alan bir yapılanma içine girilmesi en geçerli çözüm olarak görülmelidir. 11. Tüketicilerin her şeyden önce risk olgusuyla tanışması ve ardından da gıdalardaki riskler ve güncel sorunlar konusunda doğru bilgiye ulaşmalarının sağlanması en temel hedef olmalıdır. Ancak bu şekilde, gerçek riskleri değerlendirebilecek ve seçimlerini doğru yapabileceklerdir. Bu amaca yönelik olarak Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na, üniversitelere, özel sektöre ve basına büyük bir sorumluluk düşmektedir: Ülkemizde gıda güvenliği standartlarının tabana yayılmasında hem üreticiler hem de lokanta, büfeler bazında küçük ve orta ölçekli işletmelerin geliştirilmesine büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda projeler geliştirilerek küçük ve orta ölçekli işletmelerin gıda güvenliği ve hijyen durumlarının gelişimi sağlanmalıdır.

kanalıyla paydaşların izlemesini de sağlamalıdır. - Medya, tüketicilere sansasyonel ve gerçeklikten uzak bilgileri sunmanın engellenmesi için gereken çalışmaları yapmalıdır. Ülkemizde basın kanalıyla körüklenen bilgi kirliliğinin pek çok ülkede bir benzeri bulunmamaktadır.

12. Ülkemizde gıda güvenliği standartlarının tabana yayılmasında hem üreticiler hem de lokanta, büfeler bazında küçük ve orta ölçekli işletmelerin geliştirilmesine büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Bu konuda projeler geliştirilerek küçük ve orta ölçekli işletmelerin gıda güvenliği ve hijyen durumlarının gelişimi sağlanmalıdır.

13. Gıdalarla ilgili yasal düzenlemelerin yapılma biçimi son derece önemlidir. Son derece karmaşık ve çok yönlü bir süreç olan yasal düzenlemelerin mutlaka bilimsel bir temele dayandırılması gerekmektedir. Düzenlemelerin kamu yararına, bilimsel temelli, katılımcı ve şeffaf yapılması kadar; bu alandaki güncel hukuki kuralların bilinmesi ve hukuk süreçlerinde zaman kaybetmeden uygulanabilmesi de çok önemlidir. “Gıda Hukuku” bir özel hukuk alanı olarak görülmeli ve bu yönde çalışmalar yapılmalıdır.

- Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı sahteciliklerde olduğu kadar, gıda güvenliği ile ilgili denetim sonuçlarının ve risk değerlendirme süreçlerinin paylaşımında da şeffaflığı sağlamalıdır. - Gıda endüstrisi kendi üretim süreçlerinde oto kontrolü sağladığı gibi bu süreçleri sektörel sivil toplum örgütleri HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 43


SEKTÖR-SOSYAL SORUMLULUK

Hemşireler Hemofili Uzmanlığı kazanacak

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ


SEKTÖR-SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘Hemofili hemşireleri hastaların en önemli yardımcılarından biridir’’ Novo Nordisk Türkiye, Hemofili Federasyonu ile birlikte hemşirelere hemofili alanında uzmanlık kazandırmak için yeni bir projeye imza attı. Hemofili hastalığında farkındalık yaratmayı amaçlayan “HEM SEN, HEM O” projesinin tanıtım toplantısı, Hemofili Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı, Hemofili Federasyonu Hemşiresi Raziye Işın ve Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem’in katılımıyla gerçekleştirildi. Projenin tanıtım toplantısında konuşan Hemofili Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı; Hemofili, hayat boyu süren genetik geçişli kronik bir kanama bozukluğudur.Hemofili hastalarında “pıhtılaşma” fonksiyonu yeterli olmadığı için kanamayı durduracak olan pıhtının görevini yapması olumsuz olarak etkilenmektedir. Pıhtıdaki problemin nedeni karaciğerden salgılanan FVIII veya FIX adlı proteinlerin genetik yani “DNA hatası” sebebiyle fonksiyon görmemesidir. Hemofilinin iyi yönetilmesi için doğru tedavi kadar hastanın yaşam tarzı, tedaviyi sürdürmesi, yapması ve yapmaması gerekenleri iyi bilmesi önemlidir. Biz de Novo Nordisk ile birlikte “HEM SEN, HEM O” projesiyle, hemşirelerimize Hemofili alanında uzmanlık kazandırmayı amaçlıyoruz” dedi. VİZYONUMUZ; “HEMOFİLİYİ DEĞİŞTİRMEK” Novo Nordisk Türkiye Genel Müdürü Dr. Burak Cem ise Novo Nordisk’in “Hemofiliyi Değiştirmek” vizyonu doğrultusunda koşulsuz destek vermekten mutlu olduklarını söyledi. Dr. Burak Cem, şöyle

konuştu: “Var olan ve gelecekte sunacağımız tedavilerle hemofili tedavilerle hemofili hastalarının daha kaliteli bir hayat sürmelerini sağlıyoruz. Hemofili hastalarının,yaşadıkları her yerde bakıma ve tedaviye erişebilmeleri için çalışıyoruz. Bu amaçla geliştirilen projeyle, Hemofili servislerinde ve Hemofili polikliniklerinde görev alan hemşirelerimize “HEM SEN (hemofili hemşiresi) bilgilen, senin sayende HEM O (yani hasta) bilgilensin” mesajını veriyoruz. Novo Nordisk’in “Hemofiliyi Değiştirmek” vizyonu doğrultusunda bu alanını sahiplendiğini, güçlü ve yenilikçi ürün portföyünün yanı sıra değer katan projelerle hemofili tedavisinde hekimlerin, hemofili hemşirelerinin, hasta ve hasta yakınlarının yanında olduğunun altını çizmiş olacağız.” ‘‘HEMOFİLİ UZMAN HEMŞİRE SAYISININ ARTMASI GEREKİR’’ Hemofili Federasyonu Hemşiresi Raziye Işın da projeye ilişkin şunları söyledi: “Hemofili, hemofili hastası bireye, bireyin ailesine ve topluma önemli yükler getiren ciddi bir hastalıktır. Gen bozukluğuna bağlı olduğu için hayat boyu sürer. Ancak günümüzde mevcut olan faktör tedavileri ile akut kanamaların durdurulması, hem de düzenli faktör uygulaması yapılarak hastaların kanamalardan korunması (profilaksi) mümkün olmaktadır. Hemofili konusunda uzman hemşirelerin sayısının artması, hastalarımızın tedavilerini sürdürmeleri, yaşamlarını hastalıkları ile beraber yönetebilmeleri için önemli bir destek olacak .”

Proje kapsamında hematoloji servislerindeki hemşirelere eğitim kiti dağıtılacak. Eğitim kiti içinde, Hemofili Federasyonu Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı, Hemofili Federasyonu Hemşirelik Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Selmin Şenol ve Hemofili Federasyonu Hemşiresi Raziye Işın’ın hemofili hakkındaki soruları cevapladıkları videolar, projenin amacını anlatan tek kart, hemofili hastalığı hakkında bilgilendirici kitapçık, eğitim sertifikası, hemofili hemşireliğini simgeleyen bir yaka iğnesi yer alacak. HEMOFİLİ FEDERASYONU Hemofili hastalığı ile ilgili çalışan sivil toplum kuruluşlarından biri olan Hemofili Federasyonu 15 Haziran 2005 yılında 5 Bölgesel Hemofili derneğinin bir araya gelmesi ile İzmir’de Ege Hemofili Derneği öncülüğünde kuruldu. Federasyonun Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Kaan Kavaklı, halen Hemofili Federasyonu Genel Başkanlığı’nı yürütmektedir. Federasyon faaliyetlerini İzmir Bornova’da bulunan merkezinde sürdürmektedir. Hemofili Federasyonuna üye halen 12 bölgesel Hemofili Derneği bulunmaktadır: Bölgesel hemofili dernekleri için bir şemsiye kuruluş olarak, federasyonun görevi, hemofili hastaları ve ailelerinin yanı sıra, Hemofili ile ilgili sağlık personeline eğitim vermek ve aralarındaki koordinasyonu sağlamaktır. Temel amaç hemofili hastalarının hayat kalitesini arttırırken ülke kaynaklarının daha verimli olarak kullanılması için çaba göstermektir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 45


NÖROLOJİİTE-BESLENME

Prof. Dr. Yakup Krespi Nöroloji Uzmanı Liv Hospital Bahçeşehir İAÜ VM Medical Park Florya Her 3 dakikada 1 kişi inme geçiriyor. Bu, her yıl 200 bine yakın yeni inme hastası; inme nedeniyle ölen veya ciddi sakatlık riskiyle karşı karşıya kalan 60 bine yakın kişi anlamına geliyor. Daha önce normal olan bir kişide, hiçbir haberci işaret olmadan aniden gelişen felç haline ‘inme’ adı veriliyor. İnme gece uykuda bile gerçekleşebilir. Normal olarak uykuya yatan bir insan, uykusundan inme geçirerek, felç halinde uyanabilir. Önemli olan tedavide vakit kaybetmemektir. “İnme konusunda mutlaka toplumsal bilinci artırmak gerekiyor” diyen İstinye Üniversite Hastanesi Liv Hospital Bahçeşehir ve İAÜ VM Medical Park Florya hastanelerinde faaliyet gösteren ‘BAVİM-Beyin Anjiyografisi ve İnme Merkezi’nin lideri Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yakup Krespi soru ve cevaplarla inmeyi anlattı. Birinin inme geçirdiğini nasıl anlarız? İnmenin tanısı kolaydır; yüzdeki felci anlamak için hastanın gülümseyip, dişlerini göstermesi istendiğinde yüz bir tarafa kayıyorsa, iki kolunu havaya kaldırdığında kollardan biri erken düşüyorsa, kişi ayağa kalkmaya çalışırken kalkamıyor, 46 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İNME DEĞİL BİLİNÇSİZLİK FELÇ EDİYOR! konuşmakta güçlük çekiyor ve düzgün cümle kuramıyorsa, felç geçiriyor demektir. İnme nasıl felç eder? Saydığımız şikâyetlerle ortaya çıkan inmelerin yüzde 85’i beyin damarlarının tıkanması ile ortaya çıkmaktadır. Beyin damarı tıkanması birçok mekanizmayla oluşabilse de kalp odacıkları içinde oluşan veya boyundaki şah damarı duvarında gelişen damar sertliğine bağlı darlık bölgesinden kopan bir pıhtının normal bir beyin damarını tıkaması en sık felce yol açan durumlardır. Belirtileri anladığımızda ne yapmalıyız? İnme tedavisi mümkün olan en kısa sürede yapılmalıdır. Beyin damarı tıkandığında, beyin dokusunda hasar oluşmaya başlar. Bu hasar bekledikçe daha da genişler. Tıkanan damar büyük olduğunda ve süre uzadığında beyin hasarı artar. İnme konusunda mutlaka toplumsal bilinci artırmak gerekiyor. İnmenin başlangıcından tedaviye giden süreçte her yarım saatlik kayıp iyi olma şansımızı yüzde 15 gibi çok büyük bir oranda azaltmaktadır.

Sadece hastalar mı hızlı olmalı? Belirtilerin farkına vardığımız anda İlk 6 saatte uygulanan anjiyografik pıhtı çıkarma tedavisi o denli yararlıdır ki, tedavi edilen 3 hastanın 1’i tamamen eski hayatına dönebilir. İnme tedavisinde başarılı olunması için tıkanan damarın en kısa sürede açılması gerekir. Beklememeli, vakit kaybetmeden hastayı tam teşekküllü bir inme merkezine götürmeliyiz. İnmeli hastanın acil tedavisinde en önemli ve maalesef sıklıkla göz ardı edilen unsur zamandır ve boşa harcanmaktadır. Hastaların yaptığı en büyük yanlış ! İnme geliştiğinde, ‘bekleyim belki geçer’ denilmesi, hastaneye geç kalınması, farklı görüşler alma gayretleri içinde olunması ‘hızlı tedavi erken düzelme’ sürecini bozmaktadır. Ülkemizde bu konuda farkındalık oluşmasına ihtiyacımız vardır. Hasta, hastaneye gelene dek ağızdan beslenmemeli; doktor görüşü almadan özellikle tansiyon düşürücü veya kan sulandırıcı ilaç verilmemeli, ama en önemlisi, kesinlikle beklenmemelidir.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTANELERİN KALBİ YOĞUN BAKIM ÜNİTELERİ

Sağlık hizmetlerinin bel kemiği yoğun bakım servislerinde, yılda yaklaşık iki milyon hasta tedavi görüyor ve bir yoğun bakım hastasına ortalama 5-6 sağlık profesyoneli hizmet veriyor. Ülkemizde 3400 yoğun bakım ünitesi ve 42 bin yoğun bakım yatağı bulunuyor. Ancak, yoğun bakım üniteleri verimli şekilde kullanılamıyor.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 47


YOĞUN BAKIM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Yavuz Demiraran - Prof. Dr. İsmail Cinel - Prof. Dr. Işıl Özkoçak Turan - Prof. Dr. Necmettin Ünal Prof. Dr. Mehmet Uyar - Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu - Dr. Zafer Çukurova - Prof. Dr. Tuğhan Utku

YOĞUN BAKIM HAYATA BAĞLAR 40. yılını kutlayan Türk Yoğun Bakım Derneği’nin Ulusal Yoğun Bakım Kongresi, 1000’in üzerinde sağlık profesyonelinin katılımı ile Antalya’da gerçekleştirildi. “Yoğun Bakım Hayata Bağlar” temasıyla düzenlenen kongrede, son gelişmeler ve yenilikler en yetkin isimler tarafından masaya yatırıldı. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; TYBD Başkanı Prof. Dr. Mehmet Uyar, TYBD 2. Başkanı Prof. Dr. Necmettin Ünal, TYBD YK. Üyeleri; Prof. Dr. Işıl Özkoçak Turan, TYBD Prof. Dr. Tuğhan Utku, Prof. Dr. İsmail Cinel, Dr. Zafer Çukurova, Prof. Dr. Yavuz Demiraran, Avrupa Yoğun Bakım Derneği Başkanı Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu ülkemizde ve Avrupa’da yoğun bakım hizmetlerinde yaşanan sorunlara dikkat çekerek çözüm önerilerinde bulundurlar. izlem ve sağlık bakım hizmeti ile yaşamın sürdürülmesi, fiziksel, psikolojik, sosyolojik anlamda ‘’hayata bağlılığın’’ sağlanması, hastanın normal fonksiyonel hayata döndürülmesi hedeflenerek hizmet veren birimlerdir. Bir hastayla 5-6 sağlık profesyoneli ilgilenmek durumundadır.

Prof. Dr. Mehmet Uyar TYBD Başkanı - Ege Üniv. Hastanesi Erişkin Yoğun Bakımlar Koordinatörü

YOĞUN BAKIM HİZMETLERİNE İHTİYAÇ HER GEÇEN GÜN ARTIYOR Yoğun bakım üniteleri, yoğun bakım uzmanlarının gözetiminde 24 saat kesintisiz 48 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Yoğun bakım üniteleri kompleks organizasyonlardan oluşan eğitimli ve donanımlı sağlık personelinin ekip ruhuyla sağlık hizmeti sunduğu, hastanelerin en donanımlı birimleridir. Bu ünitelerde gerçekleştirilen ve bütüncül bir yaklaşımla yoğun bakım hastasını ‘‘hayata bağlayacak’’ tüm işleyişi sürdüren sağlık çalışanları, zaman zaman tükenmişlik yaşayacak kadar özveri ve fedakârlıkla tüm süreci yönetmekte ve yürütmektedir. Afetler, trafik kazaları, ateşli-ateşsiz silah yaralanmaları, ev ve iş kazalarının sıklıkla yaşanmasından dolayı maalesef ülkemiz bir travma ülkesi. Yoğun bakımın gelişmesi için sadece sağlık çalışanlarının değil, toplumun da desteğine ihtiyaç bulunuyor. Ülkemizde yeterli yoğun bakım yatağı bulunmasına karşın, yoğun bakımlarda yer bulunamamasının en önemli nedeni

ara bakım üniteleri ve palyatif bakım merkezlerinin yetersizliği, ayrıca hasta yakınlarının hastalarına evde bakmayı tercih etmemeleri. Palyatif Bakım Merkezilerinin güçlendirilmesi gerekiyor! Ülkemiz nüfusunun giderek yaşlandığını göz önünde bulundurursak, önümüzdeki yıllarda yoğun bakım servislerindeki yatak sıkıntısının artacağını söyleyebiliriz. Bu nedenle halkın bilinçlendirilmesi ve evde bakım ile palyatif bakım merkezilerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Yoğun bakımları hastanelerin kalbi veya bel kemiği olarak adlandırabiliriz. Çünkü diğer tüm kliniklerde tedavi edilemeyen hastalar yoğun bakıma gereksinim duyuyor. ‘‘Teknolojinin en yoğun kullanıldığı üniteleriz, güncel olmak zorundayız’’ Yoğun bakımlarda tıbbi ve teknolojik gelişmelerin çok hızlı ilerlediği bölümlerdir. Bu hızı yakalamak adına güncel ve modern tedavilerin tüm alanlarda geliştiril-


YOĞUN BAKIM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“AMACIMIZ; HAYATA BAĞLAYACAK TÜM SÜRECİ BAŞARI İLE YÖNETMEK...’’ mesi çok önemli. Ayrıca yoğun bakımlar süratle eskiyen birimlerdir çünkü cihazlar 24 saat boyunca aralıksız çalışırlar. Bu anlamda yoğun bakım tıbbının geleceği ülkemizde çok iyi planlanmalıdır.

gereken yoğun bakımdan fayda görecek hastaların yatırılması ve yatış sırasında hastanenin diğer birimlerin tedavi sürecine destek vermeleri gerekmektedir. Bu durumda tedavi süreçleri hızlanacaktır.

‘‘ Yoğun Bakımları akılcı kullanamıyoruz ’’

Diğer önemli faktör, uzun süreli yatışlar. Yoğun bakımda tedavisi tamamlanmış hastayı zamanında taburcu etmemiz lazım. Bu bizim için çok önemli. Akılcı Yoğun bakım kullanımı çok önemli bir kavram. Tedavi sürecinin en iyi ve en hızlı şekilde yönetilmesi gerekir. Zamanında edilmez ise gerçekten ihtiyacı olan hastaların yatırılamaması anlamına gelmektedir.

Yoğun bakım hastaları tüm dünyada multidisipliner bir şekilde yönetilmesi gereken hasta grubundadır. Yatak sayılarımıza baktığımızda yeterli sayıda olduğu görülüyor. Türkiye’de 3.300-3.400 civarında yoğun bakım ünitesi, 42 bin yoğun bakım yatağı mevcut. Ancak halen ihtiyacı olan hastaların yoğun bakımlarda yer bulunmadığına da şahit oluyoruz. Yatak dağılımına baktığımızda;10 bin civarı yeni doğan yatağı var. Bu kadar yenidoğan yoğun bakım yatak ihtiyacımız aslında yok. Ancak 4 bin civarında çocuk yatağımız var bu da yetersiz. Geri kalan erişkin yoğun bakım yatak sayısıdır. Bölgesel olarak büyük şehirlerde yoğunlukta ve özellikle de özel sektörde yatak sayısı daha fazladır.

Ara Bakım Ünitelerine ihtiyaç var, uzman sayımız yeterli değil

‘‘ Yoğun bakımda tedavisi tamamlanmış hasta zamanında taburcu edilmeli’’

Türkiye’de yoğun bakım yatakları 3. düzeydedir Alt düzeyde yoğun bakım yataklarına ihtiyaç vardır. Son dönemde sağlık Bakanlığı aynı amaca yönelik ara yoğun bakım ya da ara bakım ünitesi denilen bazı üniteleri kurma kararı almıştır. Henüz hayata geçmemiştir. Son dönem hastaların yaşam kalitesini yüksek tutan ünitelerin oluşturulması lazım. 4 bin civarı palyatif bakım yatağı var ki 10 bin üzerine çıkması gerekiyor.

Yoğun bakımlarda yatak bulunamamasının birçok sebebi var. Öncelikle yapılması

400 civarında yoğun bakım uzmanı hizmet veriyor ve sayının artması gerekiyor.

Yoğun bakım uzmanlarının sayısının arttırılması için ciddi çaba sarf edilmektedir. Anestezi uzmanları başta olmak üzere dahiliye, cerrahi, nöroloji, göğüs hastalıkları, enfeksiyon hastalıkları gibi branşların uzmanları yoğun bakım üst ihtisası yapabilmektedir. ‘‘ Hasta yakınları ile yaşanabilecek sorunlar doğru iletişim ve doğru bilgilendirme ile en aza indirilebilir’’ Bir standart olmasa da örneğin kendi çalıştığım hastanede hastanın ilk iki gün yakınlarının ekstra isteklere izin verebiliyoruz ama düzenimizi bozmalarını da çok istemiyoruz. Kliniğimizde öncelikle hergün beş dakika bir hasta yakınını mutlaka hasta yanına alıyoruz. Bu ziyaret öncesinde bir uzman hekim 1 saat süre ile 27 hasta yakınlarına, hastaları hakkında bilgilendirme yapıyor. Eğer hastanın durumunda kötüleşme olursa hangi saatte olursa olsun yakınlarına haber veriyoruz. Kaybetme riski varsa, saat kavramına bakılmaksızın yanına alıyoruz.Yapılması gereken hasta yakınları ünitenin koşulları dahilinde hastasını ziyaret etmeli. Hastane enfeksiyon kurallarına çerçevesinde, gerekli hijyenik önlem alındığında uygun hastalarda uygun saatler içinde kısa süreli yakınlarını görmeleri son derece hakları ve bunu sağlamaya çalışıyoruz. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 49


YOĞUN BAKIM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ YETİŞMİŞ YOĞUN BAKIM HEMŞİRELERiNE İHTİYAÇ VAR ’’ ‘‘ÖNEMLİ OLAN YATAK SAYISININ YANI SIRA O YATAĞIN ETKİN KULLANIMIDIR.’’ Prof. Dr. Jozef Kesecioğlu

Avrupa Yoğun Bakım Derneği (ESICM) Başkanı-Utrecht Üniversitesi Tıp Merkezi Anesteziyoloji, Yoğun Bakım ve Acil Servis Bölümleri Başkanı

Günümüzde hastaların, hasta yakınlarının ve diğer meslektaşlarımızın bizden beklentileri arttı. Yoğun bakım hizmetlerininde gelecekte daha da artması beklenmektedir. Yoğun bakım yataklarının sayısının attırmadan yapılması gereken doğru hastanın, doğru zamanda doğru yatağa yatırılmasını sağlamaktır. Bunu yaparken hastanın iyileşip iyileşmeme umudunun değerlendirlmesi gerekmektedir. Avrupa’da yatak sayısı yeterlidir. 100 bin kişiye 29 yatak sayısı ile rekor Almanya’nındır. En az olduğu ülke de 4-5 civarında yatakla Portekiz. Hollanda da sayı 6-7 civarında. Önemli olan yatak sayısının yanı sıra o yatağın etkin bir şekilde kullanımıdır. Hollanda’da hastaya ve hastalığa göre farklı olsa da, yoğun bakım hastasının yatış süresi 3.8 gündür. Ara ünite bakım ünitelerinin olması ve yoğun bakıma yatan hastanın gerçekten fayda görecek hasta olmasına dikkat edilir. Örneğin son dönem kanser hastası yoğun bakıma alınmaz. Yoğun bakımın bir ümit olduğu gösterilmez. Hastalar Avrupa’da bu ko50 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

nuda daha bilgili ve bilinçlidir. Daha çok hastanın rahat edeceği birimlerde veya evde bakımı sağlanır. Hastalar ve hasta yakınları gerekçeleri ile birlikte hekimleri tarafından bilgilendirilir. Türkiye’de bu konuda bu imkanlar ve hasta eğitimi henüz yeterli değil. Türkiye’de yatak sayısı 100 bin kişiye 43 civarında. Avrupa içinde en yüksek yatak sayısına sahip. Yatış süresi ortalama 8 gün. Bu sebeple yeni hastalarda beklemelere sebep oluyor. Hastanın yoğun bakım hastası olup olmayacağının en doğru kararının yoğun bakım uzmanı tarafından özgürce ve tek başına verilmelidir. Etkin kullanımı buna bağlıdır. Diğer önemli konu yoğun bakım hemşire sayısının yetersizliğidir. Yetişmiş hemşire sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da yoğun bakımlarda yetişmiş hemşirelere ihtiyaç var. Bu durum eğitimi oldukça önemli kılmaktadır.

DERNEK OLARAK ‘ORGAN BAĞIŞI’NIN ÖNEMİNE DİKKAT ÇEKMEYE ÇALIŞIYORUZ... Doç. Dr. Tuğhan Utku, İÜ.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı Öğr.Üyesi Biz yoğun bakım uzmanları teknolojinin en hızlı değiştiği ve yeni cihazların kullanıldığı bir alanda çalışmaktayız. Çalıştığımız bu alan diğer tıp hizmetleri ile

kıyaslandığında ölümle en sık yüzyüze olan alan diyebiliriz. Servislerde beklenen ölüm oranı yüzde 2-3 iken, yoğun bakımlarda beklenen oranları yüzde 25’lerden başlamaktadır. Durum böyle olunca ister istemez yoğun bakımlar insanların ölmeye girdiği yer olarak algılanıyor. Biz ise tam tersini söylüyoruz: ‘‘Yoğun bakım hayata bağlar.’’ İlk önce hayatı tehdit altında olan hastaları hayata bağlayarak daha sonra sağlıklı olarak geri dönmelerin sağlıyoruz. Ne yazık ki kaybettiğimiz hastaların organları ile nakil bekleyen hastaları yaşama geri kazandıramıyoruz. Organ nakillerinde başarılı bir ülkeyiz ancak canlı bağışlarla bunu sağlıyoruz. Sağlıklı iken organlarımızı bağışlamaktan çekinmiyoruz ancak beyin ölümü gerçekleştiğinde bunu yapmıyoruz.Son 5 yıldır 2000’e yakın beyin ölümü gerçekleşti. Çevre ülkelere göre oldukça yüksek bir sayı. Travma ülkesi olmamız da sayıyı etkiliyor. Her beyin ölümünden 5’er organ alındığında 10 bin organ demek. Bekleme listelerinde 30 bin hasta nakil bekliyor. Yılda 60 bin hasta diyaliz tedavisi alıyor. Kabaca 100 bin kişi organ nakilleri ile doğrudan ilişkili diyebiliriz. Bağış oranlarımız ise yüzde 20-25 arasında. Bir başka ifade ile 2000 beyin ölümünden sadece 500’ü organ nakline dönüşebiliyor. Teknik sebeplerden yüzde 10’u dönüşemiyor dersek, organ bağışı sayısı artsa, 4-5 yıl içinde aslında bekleme listelerimizi sıfırlayabiliriz. Tüm çabalara rağmen fakındalık yeterli değil. Dernek olarak organ bağışı’nın önemine dikkat çekmeye çalışıyoruz.


YOĞUN BAKIM

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜKENMİŞLİK SENDORUMU EN FAZLA YOĞUN BAKIM PERSONELİNDE

Canlıdan bağışlar gelecekte toplumsal sorun olarak karşımıza çıkabilir! Organ bağışında Avrupa ortalaması yüzde 25. İspanya yüzde 46 ile Avrupa’da ilk sırada. İran yüzde 30-34, bizde ise 7,4. Canlı bağışta 4.derece akrabaya kadar yapılabiliyor. Yaş ortalaması 25-35, organları alan 45-55 yaş arası. 25 yaşında tek böbrekle kalmak önündeki 50-60 yılı her zaman korku içinde yaşamanız anlamına da gelmektedir. Bu durum gelecekte ciddi bir toplum sağlığı sorunu olabilir. Ciddi planlanması, sosyolojik çalışmalarının yapılması gerekiyor. Diğer taraftan 2016 itibariyle artık canlı bağış sayısında da azalan bir rota çizilmeye başlamıştır. Sürdürülebilir değildir. Kamuda bir karşılığının olması gerekir. Dernek olarak bu konuda çalışmalarımızı devam ediyoruz.

NÜFUS YAŞLANIYOR, PALYATİF BAKIM ÜNİTELERİNE ACİL İHTİYAÇ VAR! Prof.Dr.ismail Cinel Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi Özellikle yoğun bakım sürecini tamamlamış hayatının geri kalanında bakıma ihtiyaç duyan hastaların yönetilmesi sürecinde ciddi eksikliklerimiz var. Hastane sonrası evde bakım sürecinde yetişmiş sağlık personelinin organizasyonu ve bütüncül hizmet anlamında da eksiklik var.

Ülkemizde yılda yaklaşık 2 milyona yakın yoğun bakım hastası var. Çoğu zaman yatak organizasyonları yapmakla geçiyor vaktimiz, ya da hasta yakınları ile karşı karşıya gelmek durumunda kalıyoruz. Diğer branşların veya yoğun bakım hastalarının çıkışlarındaki gecikmeler gibi sebeplerle bazen acil hastaları başka hastanelerin yoğun bakımlarına transfer etmek durumunda kalıyoruz. Bu da başka sorunları karşımıza getiriyor. Tükenmişlik Sendorumu en fazla yoğun bakım personelinde Hasta yakınlarımızdan şunu bilmelerini istiyoruz; Bütün gün boyunca bilgi verdiğinizde hastalarının veya diğer hastaların tedavisini geciktirmek durumunda kalıyoruz. Bunu istemiyoruz. Çünkü yoğun bakım özel eğitim ve kalite gerektirir. Yoğun bakımlarda hekimler dışında çalışan hemşirelerin ve sağlık personellerinin eğitimi oldukça önemlidir. Yoğun bir tempo vardır ve kalitenizi asla düşürmeyeceksiniz. Hemşireler hafta da 40 saat, hekimler nöbetlerle ortalama 80 saat çalışır. Hemşirelerin değişim hızları da çok önemlidir. Yatak başına düşen hemşire sayısı kadar o hemşirelerin değişim hızı da önemli. Yoğun bakım hekimleri olarak en ağır hastalarla ilgilenen gurubuz ve ciddi bir tükenmişlik riski ile karşı karşıyayız.

‘‘HER ÜÇ HASTADAN BİRİ HAYATINI SEPSİS YÜZÜNDEN KAYBEDİYOR’’ Prof.Dr Necmettin Ünal AÜ.Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon ABD Yoğun Bakım BD Başkanı-TYBD 2. Başkanı Her yıl 20 milyon kişi sepsisten etkilendiği, 6 milyon kişinin de öldüğü belirtiliyor. Hastaneye yatan hastaların yaklaşık yüzde 15’i de sepsisli hastalar. Sepsis bu nedenle çok önemli bir konu haline gelmiş durumda. Diğer önemi de antibiyotiklere karşı mikropların aşırı direnç geliştirmeleri. Endişemiz gelecekte mevcut antibiyotiklerin kullanılamaz hale gelecek olmasıdır. Bu durum yoğun bakımda yapılan hizmetlerin artacağı gibi tedavi başarımızı da azaltacak önemli faktörlerden biridir. Antibiyotiklerin lüzümsuz ve uygunsuz yere kullanımı direnç gelişmesine etkisiz hale gelmesine sebep olmaktadır. Sepsiste temel tedavi seçeneklerinden biri antibiyotik tedavisidir. Bir taraftan antibiyotikleri gereksiz kullanmamamız gerekirken, diğer taraftan sepsis hastalarında antibiyotik tedavisinin gecikmeden ilk saatlerde başlaması gerekmektedir. Enfeksiyonla savaşlarda doğru antibiyotiği doğru yerde, doğru zamanda ve dozda kullanmak oldukça önemlidir. Bu ancak; Hijyen tedbirleri, temiz su kaynaklarının kullanımı ve aşılama ile olacaktır. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 51


8.ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Salih Yüce - Prof.Dr.Özlem Er - Prof.Dr. Vahit Özmen

8.ULUSLARARASI ‘‘YEŞEREN BİR BİTKİ” ONKOLOJİ GÜNLERİ 21 Ülke, 61 Konuk, 81 İl ve STK’lar Kanser İçin Bir Araya Geldi

8. Uluslararası “Yeşeren Bir Bitki” Onkoloji Günleri “Kadın Kanserleri ve Akciğer Kanserleri ile Mücadele” ana temasıyla Genç Birikim Derneği, Muş Alparslan Üniversitesi, ONKO-SEV ve Muş Valiliği ev sahipliğinde, T.C. Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü, Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa Birlliği, TİKA ve Türk Tıbbi Onkoloji Derneği’nın bilimsel desteği ile 7-14 Mayıs 2018 tarihinde Muş Alparslan Üniversitesi Kongre Merkezi’nde düzenlendi. ‘‘Kadın Kanserleri ve Akciğer Kanseri’’ ile mücadelede tanıdan tedaviye yeni gelişmelerin tüm boyutları ile ele alındığı kongrede, Türkiye’de kanserle mücadele alanında önemli roller üstlenen kanserle mücadele dernekleri, 81 ilden kanser hastaları, uluslararası sivil toplum kuruluşları, bilim insanları, uzmanlar, bürokratlar, milletvekilleri, gazeteciler Muş’ta biraraya geldiler. Kongre düzenleme kurulu adına Genç Birikim Derneği Yönetim Kurulu ve Kongre Başkanı Salih Yüce açılış konuşmasında; ‘‘ 8.Uluslararası Yeşeren Bir 52 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Bitki Onkoloji Günleri’ni tüm imkansızlıklara rağmen Muş’ta gerçekleştirmek bizim için onur ve gurur kaynağı. Birkaç organizasyonu bazı desteklerle yapabilirsiniz veya devam edemeyebilirsiniz. Bizim en büyük kazancımız inananlarımız ve gönüllülerimizdi.Ülkemizdeki son iki yıldır yaşanan olumsuzluklardan ertelediğimiz onkoloji günlerini, bu yıl şartlar ne olursa olsun gerçekleştirmeye kararlıydık. Bugün burada bizlerle beraber olduğunuz, inandığınız ve destek verdiğiniz için teşekkür ediyoruz’’ dedi. ‘‘ GENÇLERİ VE ÇOCUKLARI KANSERİN TEHLİKELERİNDEN KORUMALIYIZ’’ Salih Yüce konuşmasında 8.sini düzenledikleri Onkoloji Günleri’nin hem eğitsel hem de farkındalık yaratma boyutlarıyla dikkat çekici bir proje olma özelliği taşıdığını belirterek dernek olarak hedeflerini aktardı: ‘‘ Genç Birikim Derneği olarak en önemli hedeflerimizin başında, toplumun kaynağı olan çocukları ve gençleri kansere

karşı korumak geliyor. Kanser çok tehlikeli bir sağlık problemi ve erken teşhis kanser tedavisini kolaylaştırıyor. Bu nedenle kansere karşı ailelerin, çocukların ve gençlerin doğru bilgilendirilmesi hastalığın önlenmesi ve erken teşhis açısından oldukça önemli. Kanser, psiko-sosyal ve ekonomik tarafları olan çok yönlü bir sağlık sorunu. Bu nedenle ailelerin, gençlerin ve sivil toplum kuruluşlarının kanserle mücadele sürecinde etkin olarak yer alması, kanserle mücadele alanını genişletmekte, güçlendirmekte ve toplumsal bir bilinç yaratılması konusunda yapılan çalışmalara katkı sağlamaktadır. Kansere neden olan tütün, beslenme ve çevresel etmenlerin çok iyi bilinmesi ve başta aileler ve gençler olmak üzere toplumsal bir bilinç yaratılması çocukların ve gençlerin kansere karşı korunabilmesi açısından hayati önem taşımaktadır. Çocuklara, gençlere ve ailelere ulaşmak, sağlıklı bir yaşam tarzı benimsemeleri konusunda bilinç kazanmalarını sağlamak kolaylıkla hayata geçebilecek bir konu değildir. Hastalar ve hasta yakınları bu sorunla


8.ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ

her gün yüzleşen insanlar olarak, çevrelerine bu konuda bilinç kazandırabilmek için aktif roller üstlenmelidirler. ‘‘ONKOLOJİ GÜNLERİ SİVİL TOPLUM KURULUŞLARINA VE GENÇLİK MERKEZLERİNE EŞSİZ BİR İMKÂN SUNMAKTADIR.’’ Hastaların ve kanserle mücadele konusunda çalışan sivil toplum kuruluşlarının ulusal ve uluslararası gelişmeleri izleyebilmeleri, bunların aktif parçaları olabilmeleri ve tüm bunları paylaşabilmeleri için uluslararası platformlarda yer almaları, yurtdışında ve yurtiçinde düzenlenen faaliyetlere katılmaları gerekmektedir. Onkoloji Günleri bu konuda sivil toplum kuruluşlarına ve gençlik merkezlerine eşsiz bir imkân sunmaktadır. Onkoloji Günleri sayesinde Türkiye’den kansere karşı mücadele eden birçok sivil toplum kuruluşu uluslararası ve ulusal düzeyde ilişkilerini geliştirme fırsatı bulmuştur. KANSER SINIR TANIMIYOR! Sınır tanımayan bir hastalık olan kanser alanında, uluslararası ve ulusal düzeyde deneyimlerin ve iyi örneklerin paylaşımı büyük önem taşımaktadır. Bir ülkenin kanser alanında yaşadığı tecrübe, bir diğer ülke için rehber niteliğinde olabilmektedir. Sağlık Bakanlığı’mız, dünya’da ve Türkiye’de önümüzdeki yıllarda birinci ölüm nedeninin kanser olacağına önemle dikkat çekmektedir. Türkiye kanserle mücadele konusunda dünyaca tanınan çok başarılı bilim insanlarına sahiptir. Kanserin Türkiye’de geçmiş yıllara göre daha az korkulan ve tedavi edilebilir bir hastalık olması gerçeğinin arkasında, Türk Bilim insanlarının büyük mücadelesi vardır. Sivil

toplum kuruluşları, tıp dünyasının yaptığı çalışmaların topluma aktarılması ve kansere karşı korunma konusunda büyük bir destek noktası olmuşlardır. Başka bir değişle tıp dünyası, hastalar ve sivil toplum birbirini tamamlayıcı roller üstlenmektedir. Bu kesimler arasında bir işbirliği olmaksızın kanserle mücadele konusunda büyük sonuçlar elde etmek çok zor olacaktır. Diğer taraftan kansere karşı mücadele eden sivil toplum kuruluşlarının ve gençlik merkezlerinin bu geniş kesim ile bir araya gelmesi ve işbirliği yapmaları, konunun çarpan etkisinin artması ve daha geniş bir çevreye yaygınlaşmasına imkân sağlayacaktır.Bu yönüyle kongremiz, hem eğitsel hem de farkındalık yaratma boyutlarıyla dikkat çekici bir proje olma özelliği taşımaktadır. ’’ ‘‘YENİ PROJELERİMİZİ ULUSAL VE ULUSLARARASI GENÇ GÖNÜLLÜLERİMİZLE HAZIRLAYACAĞIZ.’’ Bugüne kadar birçok projeyi hayata geçirdik. Sağlık okur-yazarlığı ile ilgili projeler ürettik. Şu anda planladığımız bir projemiz gönüllülerle ilgili. Avrupa’dan gelecek gençlerle birlikte kanser hastaları ile birlikte bir çalışma planlıyoruz. 4 Şubat kanser gününde dünya’da bu konuda önemli çalışmalar yapan uzmanlar dernekler ve DSÖ’nünden uzmanların da katılacağı İstanbul’da büyük bir zirve yapmayı planlıyoruz. ‘‘Tedaviye erişimde sorunlar önemli ölçüde çözülse de, sorunlarımız yine de var!’’

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

manlarının büyük bir kısmı özel hastanelerde çalışıyor. Bu ameliyatlar ortalama 20-150 bin TL arası değişiyor. Hastalar arabalarını, evlerini satıp ameliyatlarına harcıyorlar. Kanser hastalarının cerrahi operasyonlarının da tüm hastanelerde SGK kapsamına alınmasını talep ediyoruz. Özel hastanelerde bu ameliyatların bazıları özel anlaşmalı olsa da ciddi fark alınıyor. Cerrahi operasyonlar, kanser tedavisinin bir parçası. Organ nakillrinde özel hastanelerin aldığı yaklaşık 85 bin TL SGK tarafından karşılıyor. Kanser cerrahisi için de özel hastanelerin geri ödeme listesi kapsamına alınmasını arzu ediyoruz. STK olarak bu konuda gerekli adımları attık. Umarız en kısa sürede bu sorunumuza çözüm üretilir. 8. Uluslararası “Yeşeren Bir Bitki” Onkoloji Günleri’ne alanlarında uzman kamu, sivil toplum, uluslararası kuruluş, medya mensupları ve bilim dünyasından temsilcilerin konuşmacı olarak katıldılar. Tecrübeleri ve birikimleriyle bizlere çok önemli katkılarda bulundular.21 ülkeden 61 konuğumuza, 81 ilden hasta ve hasta yakınları ile ülkemizin farklı illerinden programımıza katılan 450’ye yakın katılımcılarımıza, çok değerli konuşmacılarımıza ve kongremize ilgi gösteren ulusal, yerel ve uluslararası basın mensuplarına içtenlikle sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.’’ 14-20 Eylül 2019 tarihinde düzenlenmesi planlanan 9. Uluslararası “Yeşeren Bir Bitki” Onkoloji Günleri’nde Kanser ve Beslenme Ana temasıyla Koleraktal Kanserler ve Mide Kanseri başta olmak üzere Gastrointestinal kanserler ele alınacaktır.

Kanser tedavisi geri ödeme kapsamında olsa da, kanser cerrahisine kişisel ödeme yapıyoruz. Çünkü bu konunun uzHAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 53


8. ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ / MEME KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ Türkiye’de Mamografi İle Meme Taraması 40 Yaşında Başlamalı ’’

Prof. Dr. Vahit Özmen İÜ.İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi A.D

Öncelikle 8.Onkoloji Günleri Onursal Başkanı olarak kongre ile ilgili görüşlerinizi paylaşırmısınız? Meme Sağlığı Derneği (MEMEDER) Kurucusu ve Onursal Başkanı olarak Muş’taki ilgiyi diğer illerden biraz daha fazla görüyorum. Özellikle kadınlarımız ilgili. Ayrıca bu toplantı, 8 yıldır artan bir katılım ile takip edilen bir kongre haline geldi. 20 ülkeden 61 yabancı genç öğrencinin, kanser farkındalığını aktarmak için burada olması, akademisyenler, basın ve Türkiye’nin diğer illerinden gelen hasta ve hasta yakınları Muş’un da yaşamını dinamikleştirip, sosyalleştiriyor. Sempozyumun böyle bir misyonu da bulunmaktadır. Sempozyumda davetli konuşmacılarla ve konunun akademisyenleri ile başta kadın kanserleri, akciğer kanseri ve diğer kanserler ele alınarak önemli bilgiler paylaşıldı. Muş Alparslan Üniversitesi Rektörü Sayın Prof.Dr.Ahmet Lütfü Polat’ın ev sahipliği yapması ve toplantıların İnteraktif bir ortamda gerçekleşmesi de oldukça önemliydi. Kadın kanserleri içinde en sık görülen özellikle meme kanseri. Bölgeyi iyi tanıyan biri olarak sosyal yapıyı da değerlendirerek kadınların meme kanseri farkındalığı nasıl? Meme kanseri ile yaklaşık 32 yıldır uğraşmaktayım. Bugüne kadar yapılan tüm çalışmalarımıza rağmen, Türkiye kanser farkındalığı, erken tanı ve tarama konusunda yeterli bir mesafe kat etmiş değil. Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu Başkanı olarak 20 bin meme kanseri hastasında yaptığımız çalışmada, Türkiye’de yüzde 20-25 civarında olması gereken çok erken evre (0 evre) meme kanseri oranı yüzde 5, erken evre (1.evre) meme kanseri oranı 54 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

ise yüzde 29’dur. Yani batı toplumuna göre meme kanserini daha ileri evrede yakalıyoruz. Özellikle Doğu Anadolu’da kadınların daha kalabalık aile yaşamları, fazla doğurganlığı ve eğitimsizliği meme kanseri farkındalık düzeyini azaltmaktadır. 4 yıl önce Muş’ta yaptığımız bir çalışmada 40-69 yaş arasında olan 2500 Muş’lu kadında okuma yazma ve okula gitme oranlarının oldukça düşük olduğunu belirledik. Eğitim eksikliği olan bu kadınlarımızın ortalama doğum sayısı 8.6 civarında ve ancak memelerinde büyük bir kitle bulduklarında doktora başvurmakta olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Buraya her geldiğimizde Devlet Hastanesi ve KETEM’de yaptığımız muayenelerde Diyarbakır’da da olduğu gibi, lokal ileri evre meme kanseri ile karşılaşıyoruz. Sanıyorum burada da hastaların yüzde 50’den fazlası tanı sırasında lokal ileri veya metastatik meme kanseri olan hastalar. Muş’ta devletin açtığı çok güzel bir hastane ve tüm uzmanlık alanları mevcut ancak geç tanıyı önlemenin en önemli yolları eğitim ve sosyal yapının güçlendirilmesi olmalıdır. Muş’ta geçmişten bugüne önemli projeler gerçekleştirdiniz.Neler yapıldı ve neler yapılmalı? Muş’ta ilk çalışmamız burada gezici meme ünitesinin kurulması ile olmuştur. 2010 yılında Japonya Büyük elçiliği ve Novartis ilaç firmasının sponsorluğu ile Türkiye’de örnek olacak meme kanseri mamografi ile tarama aracı ile köylerde tarama programı başlatıldı ve devam ediyor. Sağlık Bakanlığı bu projeyi örnek alarak bugün 122 gezici tır (Pembe Prenses) ile ulusal mobil meme kanseri tarama programını uygulamakta, binlerce kadına hizmet götürülmektedir. Muş Alparslan Üniversitesi yöneticileri bu konuda oldukça duyarlı. Hemşirelik Yüksek Okulu, Sağlık Meslek Okulu ve İl Sağlık Müdürlüğü’nün önemli çalışmaları var. Bizlere, yerel ve ulusal medyaya bu konuda önemli görevler düşüyor. Ancak birlikte hareket edebilirsek, Muş gibi bölgedeki diğer illerde ve bütün Anadolu’da kanserin erken tanısını koyarak mortalite oranlarında azalma sağlayabiliriz.

Bahçeşehir’de uzun dönemdir üzerinde çalıştığınız bir projeniz var. Son durum nedir? Sonuçları ne zaman paylaşacaksınız? 10 yıldır süren toplum tabanlı meme kanseri tarama projesinde bu yıl sona geldik. Maliyet yetkinlik araştırmasında, meme kanserinin mamografi ile erken tanısının semptomatik ve büyük bir kitleyle gelen hastalara göre tedavide 7 kat daha ucuz olduğu, meme kanserinin tedavisi için harcanan maliyeti azaltacağından ülke ekonomisi için son derece önemli olduğunu görüyoruz. Erken tanı ile hastaların belki yarısında, aşırı tedaviyi de önlemiş olacağız. Tarama programları hedeflenen amaca uygun işliyor mu? Türkiye’de hastalıkların tanı ve tedavisinde üç basamak mevcuttur; Aile Hekimliği, Devlet Hastaneleri ve Üniversitelerin ve Devletin Eğitim Araştırma Hastaneleri. Maalesef bu üç basamak sırasına uygun kullanılmıyor. Yurt dışında sistem farklı. Örneğin; İngiltere, İskandinav ülkelerinde aile hekimliği ihtisas süresi 7 yılı bulan bir uzmanlık alanı. Her konuda temel bilgileri bilen, uygulayan aile hekimi uzmanlara uğramadan bir hastaneye gidemezsiniz. Ülkemizde de hastalarımız öncelikle Aile Hekimi’ne gitmeye çalışıyor. Ancak ciddi bir şey olduğunda Aile Hekimi’ne başvurmadan diğer basamaklara geçiyorlar. Örneğin; memede ağrı veya bir kitle hissettiğinde tüm basamakları atlayarak doğrudan hastaneye veya üniversiteye gitmeye çalışıyor. Sizce bu konuda 1.basamak için eğitimler yeterli mi? Sistem bazı konularda eksikliklerle oluşturuldu. Aile hekimlerimize 1. basamak oluşturulurken hızlı bir şekilde kısa süreli kurslar verildi. Aile hekimlerinin de sorunlar var ve her şeye yetişemiyorlar. Erken tanının semptomlarının ne olduğunun pratisyen hekimlerce de bilinmesi gerekiyor. Sağlık Bakanlığı Kanser Dairesi ve Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu olarak 2009-2011 yılları arasında arası 81 ilin KETEM çalışanlarını ve devlet hastanelerindeki il-


8. ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ / MEME KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kadın Kanserleri içinde en sık görülen meme kanseri, her dört kadından birinde kanser memede görülüyor. Kişiye özel tarama meme kanserinden ölümleri azaltmakta, memenin korunma şansını arttırmaktadır.

gili uzmanları kapsayan kurslar vererek, meslektaşlarımız ve hemşirelerimizin kanser konusunda bilgi düzeylerini artırmaya çalıştık. Bu tür eğitim kurslarının çok yararlı olduğunu ve sık sık tekrarlanması gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizdeki kanser yönetiminde çok yol aldık diyebilirmiyiz? KETEM ve tarama programları bütün Avrupa’da örnek gösteriliyor. Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü, Avrupa Kanser Komisyonu’da çok sayıda konferanslar verdim. Mobil taramalar sadece meme değil, servikal ve kalın barsak kanser taramalarında da oldukça başarılı. Bence Türkiye kanser tanı ve tedavilerinde son 15 yıl içerisinde birkaç basamak birden atladı. Bu devamlılığın sağlanması lazım. Tütün kontrolünde ciddi ve başarılı bir program yürütüldü, ancak bundan taviz verilmemesi gerekiyor. ‘‘ARTIK DAHA CESURUZ!’’ Meme kanseri tedavisinde yeni ilaçlar tedavide ne kadar etkili? Kanser tedavisinde önceliğimiz ve birinci hedefimiz, hastalarımızın sağlıklarına kavuşmaları ve uzun yaşamalarını sağlamaktır. Meme kanseri tedavisinde ise tedavi ile birlikte bir de, memeyi de korumak durumundayız. Tedavilere baktığımızda meme kanserinde lokal kontrolü cerrahi ile sağlıyoruz ama iki önemli yardımcımız kemoterapi ve radyoterapidir. Kemoterapi yüzde 50’ye yakın lokal nüksü azaltıyor. Elimizde 3. jenerasyon akıllı ilaçlar, hedefe yönelik tedaviler var. Hastalarımızın yüzde 25’inde akıllı ilaç transtuzumab başarılı oluyor. Radyoterapide de sonuçlar oldukça başarılı. Artık daha cesuruz. 3 bin takipli hastamızın yüzde 82’sinde memeyi koruduğumuzu söyleyebilirim. Memenin alındığı durumlarda protez kullanmaktayız. Cerrahi

esnasında plastik cerrahlarımızca aynı seansta protezin konulması ile hasta uyandığında memesinin olmadığını hissetmiyor. Bu moral açısından da son derece önemli. Çünkü meme kadın için, kadınlık ve annelik sembolü. Vücudunun bütünlüğünün ifadesi. Dolayısıyla çok özel ve farklı bir organ. Bunun korunması hastalığının daha basit ve daha çabuk iyileşebileceği düşüncesini verdiği için önemli. Meme tarama, tanı, takip ve tedavi kılavuzlarında yeni uygulamalar var mı? Kanser tanı ve tedavide üç ayrı reform geçirdi. Lokal hastalıktan sistematik hastalığa ve son olarak şimdi kişiye göre tanı ve tedaviye geçtik. Örneğin meme kanserinde her hastaya göre özel tedavi uygulamak durumundayız. Tedavi kararında tümörün biyolojik moleküler yapısına bakıyoruz. Şu an devam eden başka bir çalışmada hastaların meme kanseri için taramada hangi aralıkla takip edileceği üzerinde yeni bir proje yürütülüyor. BU çalışma sonuçları mamografik taramanın nasıl yapılacağı konusunda bize yardım edecek. Tarama aralığı için sizin öneriniz nedir? Bahçeşehir’de yürüttüğümüz mamografi ile tarama projesinde 40-69 yaş arasında taramayı iki yılda bir yaparken şunu gördük ki, tarama mutlaka Türkiye’de 40 yaşında başlamalı. Çünkü meme kanseri tanısı alan hastaların yarısı 50 yaş altında. Ülkemizde nüfus genç ve artık daha erken yaştaki kadınlarımıza tanı koyabiliyoruz. Taramanın hangi sıklıkta yapılacağı da önemli. Hasta doğurgan, 30 yaşında, ya da doğurmuş 12 ay süt verme süresi var, bir kite varlığında kanserden şüpheleniyor isek mamografi çektirebiliriz. Hastanın memesi yoğun, dansitesi çok fazla, aile hikayesi var veya hikayesinde meme biyopsisi var, o zaman her yıl 40 yaş sonrası mamografi çekebiliriz. Uzun süre doğum kontrol hapı kullanmamış, çok doğum yapmış, uzun süre süt vermiş kadınları, 2 yılda bir mamografi ile izleyebiliriz. Kısacası riske dayalı kanser taraması yapmalıyız. Bunun içinde, bu işle sorumlu kişileri aile hekimleri, radyologlar, onkologlar, kadın-doğum uzmanlarını eğiteceğiz.

Herkesin eğitilmesi lazım ki daha mükemmel sonuçlara ulaşabilelim. Son dönemde ülkemizde yapılan yeni çalışmalar veya projeler var mı? Türkiye Kanser Enstitüsü önemli projelere imza atmaktadır. Big Data-Genom Projesi üzerinde çalışıyoruz. Türkiye’de bölgesel kanser epidemiyolojik haritasının çıkarılması ve bölgesel-yerel kanserojenlerin tespiti ve bunlara karşı önlemler projesini hazırladık. Bunlar, kanserin önlenmesinde ve tedavisinde çok önemli projeler olarak yer alacaktır. En önemli eksiğimiz temel, topluma dayalı bilimsel projelerin eksikliğidir. Ne olduğunu bilirseniz, ne yapacağınızı da bilirsiniz. Bu yönde mücadelenizi sürdürebilirsiniz. Son olarak vermek istediğiniz bir mesajınız var mı? Sağlık sistemimiz düzeltilmesi gereken alanlar olsa da, sistemimizde oldukça iyi adımlar atılmaktadır. İlaca erişimde genelde sorun yok. Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde okuma yazma oranları düşük olduğundan bu bölgelere sağlık otoriteleri ile birlikte özel bir gayret göstermemiz gerekiyor. Bir diğer eksiğimiz, genetik testler. Özellikle yüksek risk grubundaki kadınlarda gen analizleri önerilebileceğini, bu konuda merkezlerimizin olduğunu hatırlatmak isterim. Yaptığımız diğer çalışma da, tümördeki genetik testin hastaların üçte birinde kemoterapiye karar verildiği halde kemoterapiye gerek olmadığını ortaya koymasıdır. Bu şekilde de gereksiz ve aşırı tedavinin önlenebileceğini belirtmek isterim. Cerrahi açıdan da bir sorunumuz yok. Kanser cerrahisinde ve medikal onkoloji alanında oldukça başarılıyız. KETEM’lerin, tarama programlarının ve STK’ların ülkemizde çok önemli projeler üretebileceğini biliyoruz. Daha çok desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Hastaların tedaviye ve hekime ulaşımındaki zaman zaman zorluklar yaşanıyorsa da, sağlık otoritelerince çözülemeyecek sorunlar olmadığını düşünüyorum. Tüm kadınlarımıza ve insanlarımıza kansersiz sağlıklı bir yaşam diliyorum. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 55


8.ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ / AKCİĞER KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

AKCİĞER KANSERİ’nde yeni tedaviler daha konforlu ve daha uzun yaşam şansı veriyor

Prof.Dr.Özlem Er Acıbadem Ünv. Onkoloji BD Başkanı Acıbadem Maslak Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü / TTOD YK.Üyesi

Dünya’da ve ülkemizde kanser prevelansına baktığınızda son durum nasıl? Kanser, tüm dünya’da olduğu gibi ülkemizde rakamsal olarak çok fazla. Halk sağlığı sorunu diyebileceğimiz kadar yüksek. Yaklaşık dünyada 14 milyon insan yeni tanı alıyor, 8 milyon insanı her yıl kanserden kaybediyoruz. Türkiye’de yıl bazında ortalama yeni tanı alan 160 – 165 bin yeni kanser hastası var. Survivor dediğimiz yaşayanlar 400-500 bin civarında. Yaşayan hasta sayısının ne kadar arttığı, tedavilerin ve erken tanıların başarısıyla orantılı. O nedenle önlenmesi, ölüm oranlarının azalması için yapabileceklerimiz var. Biri önlenmesi, biri erken tanısı, üçüncüsü de tedavisi. Önlenmesi çok önemli ki öncelikli kişisel olarak yapabileceklerimiz var. Erken tanıda tarama programları veya rutin tetkikler oldukça önemli. Ne zaman hangi tetkikleri ne sıklıkta yaptırmalıyız? Aslında tarama programı şikayetiniz olmadan incelenmek demek. Bu farkındalık bireysel olarak henüz oturmuş değil. Kadınlar için ilk akla gelen mamografi ve meme muayenesi. Yalnızca mamografi yaptırmak yeterli değil. Orada gözden kaçan durumlar olabilir. Meme muayenesi ile birlikte birleştirdiğimiz zaman 40 yaşından itibaren yapılan taramalarda Bahçeşehir projesinde de olduğu gibi, erken tanıyla hem tedavi maliyetini azaltmak hem de yaşam süresini uzatmak mümkün. Pap Smear testi rahim ağzı kanserinin erken saptanması için hatta rahim ağzı kanseri olmadan, kanser öncüsü lezyonların saptanması için çok yararlı. Yine ülkemiz 56 PS / HAZİRAN-TEMMUZ 2018

bu açıdan şanslı çünkü kanser erken teşhis merkezlerinde bunlar ücretsiz olarak yapılabiliyor ve HPV testi yine ücretsiz olarak tiplendirilebiliyor.

Erken tanı ve evreleme tedavi protokolunüzün en önemli yol haritası. Örneğin akciğer kanserinde tedavi planlamanızda en önemli kriterleriniz nelerdir?

Hem kadınlarda hem de erkeklerde kolorektal kanser yaklaşık 3.sırada kalın bağırsak kanserleri. Doğu’ya geldiğimizde biraz mide kanseri ön plana çıkıyor ama Türkiye’de artık kalın bağırsak kanseri, mide kanserinin önüne geçmiş durumda. Hiçbir yakınmanız olmasa bile 50 yaşından itibaren kolonoskopi öneriyoruz. Gaitada gizli kan testi yapılabilir. Yine bunlarla polipleri kanserleşmeden saptamak ya da kansere döndüyse erken saptamak mümkün.

Tanının ardından evreleme kanserin tedavisinde esastır. Bunun ardından tedaviyi belirleriz. Biz medikal onkologlar hep kişisel, kişiselleştirilmiş tedaviden bahsediyoruz. Bu hem tümöre hem de kişisel özelliklerinize göre tanımlamak anlamına geliyor.Her tümör aynı değil. Her kanser aynı değil. Eğer akciğer kanseri diyorsak bunun çok sayıda alt tipi var ve bu alt tiplerine göre tedavilerimiz değişiyor, önem kazanıyor. Kişi de çok önemli. Kişinin yapısı nasıl, yaşı nasıl, hangi ek hastalıkları var, beklentisi ne? O yüzden bir karar alırken hastayı tedavi planına dahil etmeliyiz. Çünkü beklentisi ne, beklentisi uzun yaşamak mı, uzun kaliteli yaşamak mı ya da bulunduğu ortam neresi, nerede yaşıyor? Bütün bu faktörleri de göz önüne almalıyız. Bunları yaptığımız zaman hastaların yaşam süreleri ve yaşam kaliteleri artıyor.

‘‘SİGARA İÇENLERDE DÜŞÜK DOZ AKCİĞER TOMOGRAFİSİ ÖNERİYORUZ!’’ Akciğer kanseri erkeklerde ülkemizde de Avrupa’da da birinci sırada. Amerika’da 2. sıraya geriledi. Çünkü sigara ile savaşa daha erken başladılar. O yüzden akciğer kanseri azalıyor. Kadınlarda ise artış gösteriyor. Tütün ve tütün ürünlerinin kullanımıyla %70 - %80 oranında önleyebiliriz. Önleyemediğimiz durumlarda eğer sigara içiliyorsa ve bunu belli bir oranı geçtiyse o zaman düşük doz radyasyonlu tomografi yaptırmalı.Bu yalnızca bir ülke tarama politikası değil. Şimdilik bireysel önerilen bir yaklaşım ama artık rehberlere girdi. Düşük doz radyasyonlu akciğer tomografisi, 30 paket yılı geçen durumlarda sigara içiminde yine erken tanı için gerekli. Prostat konusu biraz tartışmalı. PSA testi yapılmalı mı, kimlere yapılmalı? Çünkü bu konuda çok çalışma var. Önemli bir kısmı PSA ile erken tanının mümkün olduğunu ve bunun yararlı olduğunu gösteriyor ama prostat kanseri çoğu zaman yavaş gidişli bir kanser.Acaba hepsini mi taramalıyız?’’ diye bir soru var.

Öncelikle tedavi hedefleri iyi anlatılıp, aktarılmalıdır. Hastayı hastalığı hakkında bilgilendirirken hasta yakınlarını da dahil edilmesi gerekir. Hastalığı her yönüyle konuşmak lazım. Hastanın ve yakınlarının her sorusuna cevap verilmeye çalışılmalıdır. Artık kanseri tabu olmaktan çıkarmamız gerekmektedir. Özellikle akciğer kanseri tedavisinde çok önemli gelişmeler var dediniz. Tedavideki bu gelişmeler yaşam sürelerinin uzamasında ciddi fark yaratıyor mu? Evet önemli gelişmeler var diyebiliriz. Moleküler alt tiplerine göre hastaların tedavisinde ilaçlarımız değişti. 5 yeni ilaç SGK’ nın geri ödeme listesine alındı. Hem hasta hem de hekim için ilacın varlığını bilmek yetmiyor, ilaca ulaşabilmek önemli. İmmünoonkolojik tedavilerle başta melanom, akciğer kanseri, mesane kanse-


8.ULUSLARARASI ONKOLOJİ GÜNLERİ / AKCİĞER KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Palyatif Bakım ve Psikolojik Destek tedavi kadar önemli! ri, baş boyun kanserinde hemen hemen tüm kanserlerde artık uygulayabiliyoruz. Yaklaşık hastaların yüzde 20’sinde uzun süreli tedavi başarısı elde edebiliyoruz. Bu rakamları artırmak için daha çok çalışmaya, daha çok tedaviye ihtiyacımız var. Ama şu ana kadar geldiğimiz nokta da çok güzel. 70’li yıllarda hastaların yaklaşık yarısı 5 yılı aşabilirken, günümüzde yüzde 70’i 5 yıl ya da daha uzun yaşıyor. Tüm kanserler için diyebilirmiyiz veya hangi türlerde başarı daha yüksek? Bu rakamlar genel tüm kanserler için ama bir meme kanserine baktığımız zaman erken evrelerde bu %100’lere yaklaşıyor. Prostat kanserinde, tiroid kanserinde aynı şekilde. Lenfomalar tedavi başarısı çok yüksek kanserler. 4 yeni akciğer kanseri ilacı geri ödeme kapsamına alınırken 1 ilacın ödeme kapsamı güncellendi. Bekleyen başka ilaçlar var mı? Evet. Bunların dışında da FDA onayı alan çok sayıda yeni ilaçlar var. Klinik araştırmada olan, faz III çalışması yapılmadan onay alınan ilaçlar var. Türkiye için başka onaylamasını beklediğimiz ilaçlar var. Bu bazen 2-3 yılı buluyor. Tedavisi devam eden hastalarımız için onaylan bu ilaçlar oldukça önemli. Sadece akciğer kanseri diyoruz ama alt grupları var .Onaylanan ilaçlar hangi grup için? Akciğer kanserlerini, Küçük Hücreli Akciğer Kanserleri (KHAK) ve Küçük Hücreli Olmayan Akciğer Kanserleri (KHDAK ) olarak ayırıyoruz..KHAK kendi içinde alt gruplara ayrılıyor. Yassı hücreliler ve diğerleri diye. Bu yeni ilaçlar küçük hücreli olup yassı hücreli olmayan kanserde kullanılmaktadır. Tedaviyi hangi tetkiklere veya parametrelere göre değerlendirip, planlıyorsunuz? Moleküler özelliklere bakıyoruz. Kansere neden olan genetik değişiklikleri kontrol ediyoruz. Bunu çoğu zaman tümör do-

kusundan bakıyoruz. Yeni gelişme olarak artık kan testi ile de bakabiliyoruz. EGFR, ALK, ROS-1 gibi testlerle eğer kanserin neden olduğu değişiklik varsa ki bu EGFR yüzde15 akciğer kanserlerde, ALK için yüzde 5 civarında diğerlerinin hepsini kattığımızda dörtte biri diyebiliriz. Artık kemoterapi vermeksizin tümöre ve kişiye özel 4-5 yıldır kullandığımız ilaçlara ek, onaylanan ikinci sırada yeni ilaçlarla direnç gösteren hastalarda oral haplarla kullanma şansımız olacak. Yeni tedaviler ile birlikte yan etki yönetimi açısından daha kaliteli yaşam sürme şansını da beraberinde getiriyor diyebilirmiyiz? Evet diyebiliriz. Tedavinin başarısında asıl önemli olan, düzenli ve uygun kullanılması. Uzun yıllar hastayı tedavi edecek ve yaşam kalitesini düzeltebilecek, yan etkilerinin olmadığı ancak kendilerine göre baş edilebilecek yan etkilerle, daha konforlu evlerinde oral olarak tedavi olma şansı vermektedir. Son soru olarak da sıkça gündeme gelen son dönem hastalar ve palyatif bakım sorunları. Sizce nasıl çözülecek, kişisel ve TTOD olarak önerileriniz nelerdir. Kanser, hastayla birlikte aileyle birlikte bütün çevrenin hastalığı. O yüzden tedavi süreci ile ilgili bir karar alırken hastayla birlikte yakınlarını da dahil etmek istiyoruz. Hasta yakınlarına önemli roller düşüyor. Tüm tedavi sürecinde mutlaka hastanın da fikrini sormalıyız, hastayı tanımalıyız. Çünkü orada beklentisi ne, beklentisi uzun yaşamak mı, uzun kaliteli yaşamak mı ya da bulunduğu ortam da tedavi kadar önemli. Diğer taraftan

ülkemizde aileler küçülüyor, hastaların evde bakımında sıkıntılar var. Bu yüzden palyatif bakım merkezlerine ihtiyaç var ve bu hastane dışında ara kurumlarda yapılmalı. Hastanın son dönemde olması da gerekmez. Tedavisi sırasında yan etkiler sebebiyle de bu tip merkezlere ihtiyaç var. Özel sağlık sigortalarının bazıları bu hizmeti ödüyor. En az tedavisi kadar palyatif bakım da önemli. Sağlık sitemine mutlaka entegre olması lazım. Diğer taraftan hastalığın psikolojik boyutu da var. Hastaların konuyu paylaşmaya ihtiyaçları var. Bazen dinlemek bile önemli bir tedavi. Ayrıca kanser tedavisi multidispliner bir tedavi gerektirir. Sadece onkolog değil, ekibin içinde psikolog psikiyatrist, diyetisyen birlikte hastaya yaklaşması gerekmektedir. Tıbbi Onkoloji Derneği olarak da Muş 8. Onkoloji Günleri’ne destek verdiniz. Kongre hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz? Bildiğiniz gibi Türk Tıbbi Onkoloji Derneği bir uzmanlık derneği. Ülkemizdeki mesleki toplantılar dışında birlikte olmanın dışında misyonumuz gereği hasta dernekleri ve hastalarla birlikte Türkiye çapında farkındalığı arttırmaya yönelik çalışmalar yapmaktayız. Hem kendi adıma hem de Türk Tıbbi Onkoloji Derneği adına Muş’ta bulunmaktan, sempozyumda yer almaktan, burada aktardığımız bilgiler ve sunumlar dışında hasta ve hasta yakınları ile birlikte olmaktan bir ölçüde olsa, sorunlarına ışık tutmaktan mutluyum.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 57


SOSYAL SORUMLULUK / MEME KANSERİ

Metastatik meme kanserli kadınların psikososyal destek ihtiyacından yola çıkan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği, Europadonna Hasta Derneği ve Pfizer Onkoloji’nin koşulsuz desteği ile hayata geçirilen ve uzman psikologların yer aldığı Metastatik Meme Kanseri (mMK) Farkındalık ve Hasta Psikolojik Destek Projesi, meme kanserinin en ileri evresinde, ağır bir duygusal yük altında yaşayan metastatik meme kanserli kadınların bu yükünü paylaşarak hafifletmek, içinde bulundukları depresyon ve olumsuz duygularla mücadelede ihtiyaç duydukları psikolojik ve sosyal desteği sağlamayı hedefliyor. Pilot olarak İstanbul’da uygulamaya konan proje, toplum ve hatta hasta yakınları tarafından psikolojik etkileri tam olarak anlaşılamadığı bilinen metastatik meme kanseri ile ilgili farkındalığı artırmayı amaçlıyor. Europa Donna’nın önderliğinde, uzman psikologların yer aldığı bir psikolojik danışmanlık merkezinde bu iş için TTOD tarafından da onaylanmış iki psikolog projeye destek verecek. Hastalar “0530 969 39 33” numaralı Psikolojik Destek Randevu Hattı’nı arayarak uzman bir psikologdan randevu alabilecek. Hastaların psikolog ile yapacağı ilk görüşme

58 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

sonrası hastanın ihtiyaçları doğrultusunda beş seansa kadar ücretsiz görüşme imkanı sağlanabilecek. Görüşmeler yüz yüze psikolojik destek kliniğinde gerçekleşecek.

lir, belli bir süreliğine önleyebiliriz ama hastalığın tamamen yok olması daha zor bir olasılık. Ancak tedavilerle bunu, birlikte yaşanabilir bir hastalık haline getirebiliriz.”

‘‘ METASTATİK MEME KANSERİ BİRLİKTE YAŞANABİLEN KRONİK BİR HASTALIK HALİNE GETİRİLEBİLİR ’’

KANSER TEDAVİSİ DİSİPLİNLER ARASI BİR YAKLAŞIM GEREKTİRİR

Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) Başkanı Prof. Dr. Mahmut Gümüş, metastatik meme kanseri hakkında istatistiksel bilgileri verdi: “Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Tıbbi onkoloji kliniklerindeki toplam kanser hastalarının yaklaşık %20-25’ini meme kanseri hastaları oluşturur. Yaklaşık olarak her yıl 100.000 kişide 40 kişi meme kanseri tanısı alıyor. Neyse ki bunların ancak yüzde 10-15’i başlangıçta metastatik olarak başvuruyor. İnsanların bu konudaki farkındalıklarının artması ve tarama yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte hastalarımızın %85’i erken evrede tanı alabiliyor. Yalnızca %15’lik kısmı metastatik evrede geliyor. Bu oran, benim mesleki hayatıma başladığım 15-20 yıl öncesinde %30-40’lar civarındaydı. Bu güzel bir gelişme. Metastatik meme kanseri dediğimizde, kronik bir hastalıktan bahsediyoruz. Tedavilerle bu hastalığın ilerlemesini, vücudun başka yerlerine zarar vermesini geciktirebi-

“Bu sürece hastalar, hekimler, hemşireler, eczacılar, psikologlar, beslenme ve sosyal hizmet uzmanları da dahil olmalıdır. Bunların dışında hastalarının beslenmesi, psikolojisi, sosyal durumları ile ilgili destek de tedavinin bir parçası olarak düşünülmelidir. Hastalarımızı zor zamanlarda psikolojik anlamda desteklemenin önemli olduğu artık hepimizin bildiği bir şey. Biz de bu konuda bir şeyler yapalım istedik. Bu proje sayesinde hastalarımız doktorların önerileri ve kendi istekleriyle, bu numaraları dilediklseri zaman arayarak buradaki psikologlardan danışmanlık hizmeti alabilmekteler. Bu danışmanlık hizmeti neticesinde ortaya çıkan sonuçlar daha sonra hastamızın tedavisini üstlenen onkolog ile paylaşılıp, psikiyatrik veya ileri destek gerektiren durumlar varsa hastalarımızın bu imkanlara kavuşması sağlanıyor. Bu çalışmaya bir pilot proje diyebiliriz. Buradan alacağımız olumlu sonuçlar, daha sonra bu projenin büyük ve daha geniş kapsamlı bir proje haline getirebilmesi noktasında bize yol gösterecek.”


SOSYAL SORUMLULUK / MEME KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Metastatik Meme Kanseri Hastaları YALNIZ DEĞİLDİR!

“EN BÜYÜK ZORLUK, HASTALARIN TEDAVİDE KULLANMALARI GEREKEN İLAÇLARA KOLAYCA ERİŞEMEMELERİ’’

‘‘PSİKOLOJİK DESTEK, HASTALIKLA BAŞ ETMEYİ KOLAYLAŞTIRABİLİR’’

Violet Aroyo Europa Donna Türkiye Başkanı

Rahel Layiktez Klinik Psikolog Persona Life Eğitim Hizmetleri ve Danışmanlık Merkezi

‘‘Hastalar tedavide kullanmaları gereken ilaçlara kolayca erişemediklerinde, çaresiz hissettikleri için bu konuda destek bekliyorlar ve daha kolay tedavi olanaklarının sağlanmasını istiyorlar. Ayrıca çevrelerindeki insanların ve tedavi ekibinin hastalığın tekrarlamasından dolayı umutsuzluğa kapılmayıp onlara tam destek olmasını istiyorlar. Bizler bu projeyle ileri evre meme kanserli hastalarımızın tedavileri sırasında yanlarında olup destek olmaya çalışıyoruz. Tedavi sürecinde hastaların yaşadığı sorunların daha kolay atlatılabilmesi için onlara psikolojik destek vermeye, tedavi hakkında bilgilendirme yapmaya ve yalnız olmadıklarını, her zaman yanlarında olduğumuzu hissettirmeye çalışıyoruz. Bu konuda çeşitli bilgilendirme ve destek toplantıları yapıyoruz. Metastatik meme kanseri hastaları yalnız değildir. Bu durumdaki kadınlara yardımcı olmak üzere özel eğitim almış birçok kişi var. Bu kişiler hastaların, metastatik meme kanserinin zorluklarıyla basa çıkması için yardımcı olabilir.”

‘‘Metastatik meme kanserinin psikolojik yönü hakkında şunları söyledi: “Kanser teşhisi almış bireylerin bazılarında başa çıkabilme becerilerinin azaldığı, başkalarına bağımlılıklarının arttığı ve aile, iş ve sosyal hayatlarında dengeyi korumakta zorlandıkları gözlenmektedir. Kanser hastaları yalnızlık, terk edilmişlik veya desteksiz bırakılma hislerine kapılabilir. Eğer kanser hastaları gündelik işlevselliğini bozacak kadar yoğun kaygılar ve üzüntüler yaşıyor ise, profesyonel anlamda psikolojik destek alması kişinin sağlıklı baş etme mekanizmalarını güçlendirecektir. Teşhisi aldıktan sonra, hastaların iyi hissetmek ve hayatın kontrolünü ellerinde tutmak için yapabileceği çok şey var. Birçok kadın, hayati durumlarından bağımsız olarak, bir psiko-onkolog ile veya danışmanla konuşarak kendini daha iyi hissedebiliyor. İlk adım doktora ve bakım ekibine duygusal destek alınabilecek kişileri sormak olmalı. Bu, tedavinin önemli bir parçasıdır.’’

Metastatik Meme Kanseri hastalarının uzman bir psikologdan randevu almaları için; “0530 969 39 33” numaralı Psikolojik Destek Randevu Hattı’nı araması yeterli. Hastaların psikolog ile yapacağı ilk görüşme sonrasında, ihtiyaçları doğrultusunda beş seansa kadar ücretsiz görüşme imkanı sağlanacak.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 59


PRİMO 2018 TURKEY

Doç. Dr. Burçak Karaca

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Onkolojide Tedavi Algoritmaları ‘‘BAŞTAN’’ Yazılıyor

Ege Üniversitesi Medikal Onkoloji BD

ABD’den St. Luke’s Kanser Merkezi, Amerika Memorial Sloan Kettering Kanser Enstitüsü, Ulusal Kanser Enstitüsü, İtalya’dan G. Pascale Tümör Enstitüsü, Slovenya Ulusal Kanser Enstitüsü, Kaliforniya’dan DevaCell şirketi, Türkiye’den Ege Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve İzmir Ekonomi Üniversitesi tıp fakültelerinden bilim insanları “PRİMO 2018 TURKEY” (Practical Recommendations in Immuno and Molecular Oncology 2018)’de biraraya geldiler. Uluslararası kongrede ölümcül bazı kanser tipleri için çok ciddi bir umut kapısı aralayan ve son yıllarda bazı kanser türlerinde tedavi algoritmalarını sil baştan yazdıran immünoterapi seçenekleri, kişiye özel moleküler tedaviler, hem klinik hem de deneysel düzeyde tartışıldı. “KANSER TEDAVİSİNE BAKIŞIMIZ DEĞİŞTİ’’ Türkiye’de ilk kez düzenlenen kongrenin evsahibi Kanser İmmünoterapisi Derneği’nden Doç. Dr. Burçak Karaca, Primo 2018 Türkiye’nin Türk bilim ve onkoloji dünyası için çok önemli uluslararası işbirliği olduğunu söyledi. “ İmmüno-onkoloji kavramı ile beraber kanser tedavisinde hastalık evresi ne 60 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

olursa olsun kişiye tam şifa sağlama kavramı gündeme geldi. Bu, kanser için çok önemli devrimsel bir süreç. Çünkü bizde temel olan kanserin evresidir. Eğer erken evre ise bizim genellikle işimiz kolaydır. Ancak bizim gibi gelişmekte olan görece yoksul ülkelerde, erken evrede yakalanabilecek bazı kanserler sıklıkla erken evrede yakalanmaz, genellikle ileri evrede yakalanır. İleri evrede yakalandığında bizim temelde şimdiye kadar yaptığımız şey, hastanın yaşamını mümkün olduğunca kaliteli şekilde uzatmaktı. Ancak immüno-onkoloji ile artık bambaşka bir kavram girdi. İleri evrede bile olsa hastaya tam şifa sağlayabilecek bağışıklık sistemini hedef alan bir grup tedavi aracılığıyla; bizim bütün kanser tedavisine bakışımız değişti, yeniden şekillendi. Bu tedavi şu anda melanom, akciğer, mesane, böbrek hücreli karsinom, üçlü negatif meme kanseri, hodgkin lenfoma, beyin tümörü ve lösemilerin bazı tiplerinde son derece iyi çalışıyor” dedi. YENİ TEKNOLOJİK GELİŞMELER ABD’den Ulusal Kanser Enstitüsü’nden Prof. Dr. Ena Wang ve Slovenya Ulusal Kanser Enstitüsü’nden Prof. Dr. Gregor Sersa, elektroporasyon ve gen tedavilerinden bahsettiler. Gen tedavilerinin Türkiye ayağı ise Ankara Üniversitesi’nden

Prof. Dr. Hakan Akbulut tarafından anlatıldı. ABD M.D. Anderson Kanser Merkezi’nden Prof. Dr. Maria Tsimberidou ise kişiye özel moleküler tedavi seçenekleri ve genomik analizin günümüz kanser tedavisini nasıl şekillendirdiğini aktardı. ELEKTROPORASYON İLE GEN TEDAVİSİ... Türkiye’de yakın zamanda klinik uygulamaya giren, ancak Avrupa’da uzun yıllardır etkin şekilde kullanılan elektrokemoterapi metodunun Türkiye deneyimi Ege Üniversitesi Plastik Cerrahi Kürsü Başkanı Prof. Dr. Tahir Gürler tarafından anlatıldı. Napoli’deki Kanser Enstitüsü ile kurulan ikili ilişkiler sonucu Doç. Dr. Burçak Karaca, Müh. Dr. İbrahim Gökçe Yayla ve Prof. Dr. Tahir Gürler tarafından Türkiye’ye getirilen elektrokemoterapi cihazı ile bugüne kadar bazı umutsuz melanom hastalarına tam şifa verildi. Kongrede artık bu tedavi metodunun, bir basamak daha ilerletilerek elektroporasyon ile gen tedavisine doğru ilerlediği ve tedavide yeni umut kapıları açmakta olduğu paylaşıldı.


PRİMO 2018 TURKEY

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘ Çalışmalarımız, akciğer kanserinde immünoterapinin kemoterapinin yerini alabileceğine dair ümit vadediyor.”

Prof. Dr. Sanjiv Agarwala

“Temple Üniversitesi kliniğinde pek çok deney gerçekleştiriyoruz. Şu ana kadarki en büyük başarıyı cilt kanseri melanomda elde ettik. Geldiğimiz noktayı özetlemem gerekirse; bundan 5 yıl önce immünoterapi ile melanom tedavisinde yüzde 5 başarı sağlanırken, şu anda yüzde 40 başarı yüzdesine sahibiz. Geçmişte metastatik dediğimiz yayılmış melanom kanserli hastalar kesinlikle ölüyorlardı, sağ kalış oranı sıfırdı. Artık metastatik melanoma sahip hastalar 15 yıldan fazla yaşayabiliyorlar. immünoterapinin yan etkileri kemoterapiye göre daha az ve hastaların hayat kalitesi çok daha yüksek.

Günümüzde melanom tedavisinde artık kemoterapi yerini hedefli tedaviler ve immünoterapilere bırakmış vaziyette. Geçmişte akciğer kanseri olan hasta önce kemoterapi ile tedavi ediliyor ve işe yaramaz ise bir daha kemoterapi alıyor, bu da hastanın durumunu iyice ağırlaştırıyordu. Artık kemoterapi işe yaramaz ise alternatif olarak immünoterapi uygulanıyor. Hatta daha deneysel bir çalışma olarak akciğer kanserinde kemoterapi yerine doğrudan immünoterapi tedavisine başlanması sözkonusu. Bu bağlamda yaşam kalitesi olarak kemoterapinin getirdiği tüm yan etkiler bertaraf oluyor.”

“İmmünoterapide, ilaçlarla doğrudan kanser hücrelerini öldürmeyi değil, bağışıklık sisteminin hastalığı öğrenip yok etmesini hedefliyoruz.” Kongreye tüm Avrupa’nın en fazla melanom hastası gören saygın merkezlerinden birisi G. Pascale Tümör Enstitüsü’nden katılan Prof. Dr. Antonio Grimaldi ise kanser ve özellikle melanomda yenilikçi terapiler üzerinde çalıştıklarını belirtti.

Prof. Dr. Antonio Grimaldi

İmmünoterapinin sadece melanomda değil pek çok kanserin tedavisinde kullanılmaya başlandığını söyleyen

Prof. Dr.Grimaldi, “İmmünoterapi ile biz tümörü değil, bağışıklık sisteminin hastalığı tedavi etmesi için çalışıyoruz. Son 10 yılda yeni geliştirilen ilaçlarla 6 ay, en fazla bir yıl ömür biçilen hastalarımızın bir kısmı, uygulanan tedavi ile 10 yıl hastalıksız olarak hayatlarına devam ettiler, yani bunu kronik bir hastalığa çevirmiş olduk. 7 yıllık veriler başarı oranının yüzde 4045’lere çıktığını gösteriyor” dedi.

“Hamilelikte doğumdan önceki onbeş gün ve doğumdan sonraki bir ayda annenin aldığı ilaçlar, yeni doğan bebeğe kalıcı metabolik bir takım hasarlar verebiliyor.’’ Kongrede ayrıca, son yılların en popüler konularından biri olan bağırsak florası ve kanser ilişkisi de ele alındı. İzmir Ekonomi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Prof. Dr. Hakan Abacıoğlu, bağırsaktaki mikropları çevresel faktörlerin şekillendirdiğine ve çevresel faktörlerin genetikten daha önemli olabildiğine dikkat çekti. Prof. Dr. Hakan Abacıoğlu

“Hamilelikte perinatal dönem denilen doğumdan önceki onbeş gün ve doğumdan sonraki bir ay çok önemli.

Hamilelerde bu süre çok kritik gözüküyor. Yapılan birçok çalışma bu dönemde kullanılan antibiyotikler ya da anne tarafından alınan başka ilaçların yeni doğan bebeğin mikrobiyatasını etkileyip kalıcı metabolik bir takım hasarlar verebildiğine işaret ediyor. Bu dönemde özellikle antibiyotik kullanımına çok dikkat edilmeli. Doktor tarafından önerilmedikçe ve kesinlikle gerekli olmadıkça bu dönemde ilaç kullanımından kaçınılması lazım.”

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 61


ONKOLOJİ / CERRAHİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KARIN İÇİ KANSERLERİNİN TEDAVİSİNDE PIPAC DÖNEMİ Prof. Dr. Erhun Eyüboğlu Genel Cerrahi Memorial Bahçelievler Hastanesi

Geçmişte mide, yumurtalık, kolorektal, pankreas kanserlerine bağlı olarak gelişen karın zarı tümörleri ve karın mezotelyoması gibi direkt karın zarından başlayan tümörler sadece ilaçla tedavi edilebiliyordu. Bu tedavilerde hastaların yaşam süresinin uzatılması amaçlanırken artık günümüzde sürdürülen bilimsel çalışmalar neticesinde umut verici gelişmeler yaşanıyor. Bu yöntemlerden biri de PIPAC. PIPAC yöntemi karın zarı kanserlerinde kullanılan ve damar yoluyla verilen kemoterapi ilaçlarının, vücudun doğal kıvrımlarına ulaşamama sorununu ortadan kaldıran “basınçlı aerosol kemoterapi” uygulamasıdır. Bu yöntem ile ideal hasta grubunda tümör kontrol altına alınarak hastanın yaşam süresi ve kalitesi artırılıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Erhun Eyüboğlu, karın içi kanserlerin tedavisinde PIPAC yöntemini anlattı.

62 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


ONKOLOJİ / CERRAHİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTALARA UMUT OLUYOR

KEMOTERAPİ-RADYOTERAPİ BAZEN İSTENEN HEDEFE ULAŞMAYABİLİYOR Karın duvarını tamamen saran, aynı zamanda karın içi organların üzerini örten “periton tabakası”, başlı başına bir organ olarak kabul ediliyor. Bu bölgede görülen kanserler peritonun kendisinden kaynaklanan tümörlerin yanı sıra; kalın bağırsak ve rektum, yumurtalık, rahim ve mide kanserlerinin metastazlarıdır. Mevcut bu kanserlerin ilerlemesi sonucu, kanserli hücreler bulunduğu ortamda kan veya lenf yoluyla metastaz yapabilir ve karın içi organları yaygın olarak tutan bir hastalık ortaya çıkabilir. Karın içi metastazı sonrasında da yine bu bölgede asit olarak tanımlanan sıvı toplanması olur. Hastanın herhangi bir tedaviden fayda göremez hale geldiğini gösteren bir tablo, ileri evre kanser vakaları grubunu oluşturuyor. Bu gibi durumlarda, hastaya sistemik kemoterapi olarak tanımlanan, damar yolundan kemoterapi veriliyor. Radyoterapi de uygulanabilir ancak bazen kemoterapi belli bir noktadan öteye gitmez. İlaç peritona kadar gelir, içine nüfuz edemez. Çünkü kendi damarı olmayan bu zar, diffüzyon yoluyla beslenir. Dolayısıyla peritondaki saçılmalar tedaviyle ortadan kaldırılamaz. Tümör adeta bir avuç bulgurun serpilmesine benzer şekilde yayılım gösterebilir.

10 GRAM YERİNE 1 GRAM İLAÇLA BAŞARI Tümörü metastaz yapan hastalarda yapılan peritonektomi ve sitoredüktif cerrahi, redüksiyonu azaltmak anlamına gelir. Bu tedavinin uygulanacağı hasta grubu seçilirken belli başlı kriterler de göz önünde tutulur. Kalın bağırsak kanseri olan bir hastanın tümör yayılımı karaciğere ulaşmasa da peritona yaygın olarak dağılım söz konusu olduğunda, periton zarı tamamen soyulup çıkarılır. Cerrah, ulaşılabilen tüm tümörleri cerrahi yolla veya koterizasyonla yok eder. Yapılan temizliğin ardından, PIPAC adı verilen basınçlı sıcak kemoterapi yöntemiyle, ilaç karın içine 1/10 doz düzeyinde verilir. Yani sistemik kemoterapide hastaya damardan 10 gram ilaç veriliyorsa, PIPAC’te 1 gram ilaçla aynı başarı elde edebilir. Bu sayede hem hastanın sağlıklı hücreleri üzerinde kanser öldürücü ilaçların sitotoksik etkisi azaltılır ve üst düzeyde etkinlik sağlanır. HASTALARA UMUT OLUYOR PIPAC uygulaması sonrası hastaların taburculuğu bir gün içinde yapılabilir. Hastanın tedavisinden olumlu sonuç alındığında, uygulama dört hafta sonra tekrarlanabilir. Bu özelliğiyle önemli bir avantaj sağlayan işlem, “herhangi bir şey yapılamayacak” denilen hastalara umut oluyor.

ÜÇÜNCÜ UYGULAMADA TÜMÖRÜN TAMAMINA YAKINI KAYBOLUYOR Laparoskopik yolla yapılan PIPAC tedavisi ile biri 1 cm, diğeri 0,5 cm’lik iki kesiden karın içine girilir. Verilecek ilaç, tümörün kaynaklandığı organın türüne göre seçilir. Karın içine giren trokarlardan, kalem benzeri bir aparatla verilen yüksek basınçlı ısıtılmış kemoterapik ilaç her tarafa yayılır. Bu yöntemle ilaç, tüm alanlara ulaşılabilir. İlacın uygulanış şeklindeki bu değişik, hastanın yaşam süresini de uzatmaktadır. İşlem sırasında belli yerlere nirengi noktası olacak işaretler koyulmaktadır ve böylece gerekli hallerde dört hafta sonra tedavi tekrar edilebilir. Gerekli hallerde dört hafta sonra tekrarlanabilen bu tedavi, yedi-sekiz hatta 10 kereye kadar yapılabilir. Tedavinin üçüncü ya da dördüncü uygulanışında işaret koyulan noktalarda tümörün neredeyse tamamına yakınının kaybolduğu görülebilir. BİR İKİ AYLIK YAŞAM BEKLENTİSİ, 10 KATINA ÇIKIYOR Bu tedavi uygun vakalarda, başka bir tedaviden fayda göremeyeceği düşünülen kişilerde hayat konforunu düzeltmeye, karın sıvısının toplanmasına bağlı olarak oluşan akciğer baskısı, nefes darlıkları ve bunun kişiye getirdiği birçok yan etkinin ortadan kalkmasına yardımcı olur. Ayrıca basıncın azalmasıyla hastanın karın içindeki kanın dolaşmasına bağlı olarak kalp çalışması düzelir, sindirim sistemi daha rahat çalışır ve tümör kontrol edilebilir hale gelir. Hastanın sağ kalım süresi de uzatılabilir. Bir-iki aylık yaşam beklentisi bazen 10 katına çıkarılabilir. Ama bunun için hastanın genel sağlık durumu, hücre yapısı, tümörün tipi ile genetik yapısı büyük önem taşır. HAZİRAN - TEMMUZ 2018/ PS 63


ÇOCUK GASTROENTEROLOJİSİ

Kronik Karaciğer Hastalıkları Metabolik Hastalıklar Akut ve Kronik Karaciğer Yetmezliği BU HASTALIKLAR ÇOCUKLARIN KARACİĞERİNİ BİTİRİYOR!

64 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ


ÇOCUK GASTROENTEROLOJİSİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Çocuklarda Akut ve Kronik Karaciğer Yetmezliğine dikkat! Karaciğer “vücudun fabrikası” olarak tanımlanıyor ve bu organda yaşamsal işlevleri gerçekleştiren maddelerin eksikliğinde oluşan bazı hastalıklar, çocuklarda karaciğer yetmezliğine yol açabiliyor. Vücudu enfeksiyonlara karşı da koruyan karaciğerin çalışmaması durumunda, kişinin hayatı ciddi tehlike altına girebiliyor. ENFEKSİYONLARA KARŞI VÜCUDU KORUYOR Karaciğer vücutta hayati öneme sahip, önemli organlardan biridir. Kanda bulunan kimyasal maddeleri düzenleyen karaciğer, toksik maddelerin dışarıya atılmasını, safra salgısı yağların sindirilmesini sağlamakta ve kırmızı kan hücresi üretmektedir. Alınan besin ve ilaçlar da burada parçalanarak, kolay kullanılabilir hale getirilir. Karaciğerin işlevini gerçekleştirememesi mutlaka en kısa sürede tedavi gerektirmektedir ve yetmezliğin en etkin tedavisi karaciğer naklidir. AKUT VE KRONİK KARACİĞER YETMEZLİĞİ Her karaciğer hastalığı, karaciğer nakli gerektirmemektedir. Karaciğer büyük bir organdır, son ana kadar çalışır fakat yapması gereken üretimleri yapamadığı, atması gerekenleri atamadığı zaman ciddi olarak yetmezlik gelişebilmektedir. Ani gelişen, daha önce hiçbir sorunu olmayan, bir anda karaciğerde hasarlanma neticesinde karaciğerin çalışmadığı, akut denilen ani karaciğer yetmezliği grubu birinci grubu oluşturmaktadır. Bu daha az bir sayıyı kapsar. Ani yetmezliklere; enfeksiyonlar, ilaç alımları, mantar zehirlenmeleri gibi durumlar neden olabilmektedir. Nadiren karaciğer hastalıklarının da ilk belirtisi olarak ani karaciğer yetmezliği görülmektedir. Bir de doğuştan ve ya

sonradan edinilen bozukluklarla gelişen karaciğer hastalıkları vardır. Bunlara kronik karaciğer hastalıkları denilmektedir. En sık görülen tablo ise kronik karaciğer hastalığına bağlı gelişen karaciğer yetmezlikleridir. ÇOCUKLARDA KARACİĞER NAKLİ GEREKTİREN HASTALIKLAR Kronik karaciğer hastalıkları yani karaciğerin doğuştan olan hastalıkları, karaciğer yetmezliğine neden olabilmektedir. Çocuklarda karaciğer naklinin en sık nedeni, doğuştan safra yolu yokluğudur. Karaciğerin iltihapla seyreden, otoimmün hepatit denilen, karaciğer hastalıkları da yetmezlikle sonuçlanabilmektedir. Bunun dışında yine doğumsal olan, safra kanallarındaki taşıyıcıların yokluğuyla karakterize, kalıtsal kolestaz denilen bir grup mevcuttur. Bunlar da önemli nakil grubunu oluşturmaktadır. Belirtileri yine kaşıntı, büyüme-gelişme geriliği ve sarılık olabilmektedir. KARACİĞERİ TUTAN METABOLİK HASTALIKLARDA DA NAKİL GEREKLİ Karaciğeri tutan metabolik hastalıkların ilk grubunu, sirozla birlikte karaciğer hasarına yol açanlar oluşturmaktadır. Bir de bazı hastalıkların varlığında karaciğer aslında normal çalışır ve zarar görmez ancak başka organlar olumsuz etkilenmektedir. Buna örnek olarak yüksek kolesterol bozuklukları olan ailesel hipekolesterolemi gösterilebilir. Bu hastalıkta karaciğer sağlıklı bir şekilde işlevini yerine getirir fakat protein karaciğerde yapılamadığı için vücudun her yerinde kolesterol plakları oluşur ve bu sebeple ölümler olabilmektedir. Bu plaklar çok ciddi koroner arter hastalığına da yol açabilmektedir. Ailede belirgin bir vaka varsa mutlaka erken dönemde koruyucu olarak karaciğer nakline gidilmesi gerekmektedir. Buna benzer bir başka hastalık da “hiperoksalüri” adı verilen, böbreklerde aşırı miktarda oksalat birikiminin

Prof. Dr. Çiğdem Arıkan Memorial Bahçelievler ve Ataşehir Hastaneleri Çocuk Gastroenteroloji Bölümü

olmasıdır, gözde, deride ve birçok organda birikmektedir. Bu hastalarda yine karaciğer nakli gerekir ve eğer erken dönemde karaciğer nakli yapılırsa, böbrek nakline gerek kalmamaktadır. KARACİĞER NAKLİ DİKKATLİ BİR HAZIRLIK İSTİYOR Hastalığın tanısı konulduktan sonra gerçekten naklin gerekli olup olmadığı araştırılmaktadır. Eğer çocuk nakil kapsamına alınırsa, yaşa göre gereksinimleri belirlenir. Nakilden önce mutlaka aşılamaların tamamlanması gerekmektedir. Nakil sonrası enfeksiyonu önlemek adına aşı, birinci derecede koruma özelliğine sahiptir. Nakil sırasında çocuğun bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve kaslarının kuvvetlenmesi için özel bir beslenme programı uygulanmaktadır. Beslenme çoğu zaman damardan yapılmaktadır. Nakil öncesi vücuttaki herhangi bir organın hastalıktan etkilenip etkilenmediği tetkiklerle değerlendirilir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, bazen erken dönemde vücutta herhangi bir organ etkilenimi yokmuş gibi görünse de, bazı hastalıkların etkisi ileri yaşlarda ortaya çıkabilmektedir. Bu sebeple çok detaylı değerlendirme gerekmekte ve aile ile bu bilgiler ayrıntılı olarak paylaşılmaktadır. NAKİL SONRASI DÜZENLİ TAKİP ÇOK ÖNEMLİ Yaş küçüldükçe nakil sonrası sürecin zorlukları da artabilmektedir. Kullanılan ilaçların yan etkileri açısından takibin düzenli yapılması gerekmektedir. Karaciğer nakli sonrası çocuk ömür boyu bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç kullanabilir. Alınan ilaçlar bir süre sonra tek ilaca inmektedir. Sonrasında 6 ay veya yılda bir kontrollerin aksatılmaması büyük önem taşımaktadır. Çocuk düzenli kontroller ve doğru bir bakımla yaşamını yaşıtları gibi sağlıklı bir biçimde sürdürebilmektedir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 65


GENEL CERRAHİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kasık Fıtığı, Göbek Fıtığı, Kesi Yeri Fıtığı ve Mide Fıtığı... FITIK HAYATINIZI KABUSA ÇEVİREBİLİR! Toplumda pek çok kişide meydana gelen fıtık, bireylerin yaşam kalitesini düşürebiliyor, iş kayıplarına neden olabiliyor bazen de hayati tehlikeye sebep oluyor. Hafife alınmaması gereken fıtıklardan kurtulmanın en güvenli yolu ise cerrahi. Bir organın, normalde bulunduğu yerden baskı altında kalması nedeniyle yer değiştirmesi olarak adlandırılan fıtıklar, genel cerrahinin en sık yapılan ameliyat grubunu oluşturuyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü’nden Prof. Dr. Ediz Altınlı 4 ana başlık altında değerlendirilien; kasık fıtığı, göbek fıtığı, kesi yeri fıtığı, mide fıtığı ve fıtık cerrahisi hakkında bilgi verdi.

ERKEKLERDE RİSK ANNE KARNINDA BAŞLIYOR Kasık bölgesinden çıkan fıtıklar, toplumda en sık görülen sağlık sorunlarından biridir. Karın duvarı fıtıkları içinde görülme oranı en yüksek olan fıtık türüdür ve tüm fıtıkların yaklaşık yüzde 90’ını oluşturur. Kasık fıtıkları; direkt, indirekt ve femoral olarak 3 bölümde incelenir. Kasık fıtığı, kasık bölgesinde şişlik ve ağrı ile belirti verir. Kasık fıtığının erkeklerde görülme sıklığı yüksekken, her 9 erkeğe karşı 1 kadında fıtık ortaya çıkar. Erkek cinsiyet için risk anne karnında başlar. Bu noktada fetusun kasık kanalları açılır ve testis dışarıya, skrotum’a doğru inmek için bir yol yapar. Buna bağlı olarak erkeklerde kasık fıtığı görülme riski artar. Kadınlar anatomik yapıları gereği kasık fıtığı açısından daha şanslıdır. Kasık fıtığında ikinci önemli neden de ağır kaldırmaktır. Ağır spor yapanlar ya da aniden ağır bir şey kaldıranlarda fıtık oluşumu görülebilir. Fıtık ileri yaşa bağlı olarak da ortaya çıkabilir. Sigara da fıtık oluşumunda önemli bir etmenler arasında yer alır. Sigara, vücuttaki kollajen bağları zedeler ve zamanla fıtık gelişimine zemin hazırlar. Sigara içen kişiler kronik öksürük sorunu ile karşı karşıya kalır. Öksürük ile birlikte karın içi basınç vartar ve kasık bölgesi fıtıklaşmaya meyilli hale gelir. Erkeklerde, prostat hastalıkları da fıtık sebepleri arasında yer alır. Prostat sorunu olan kişiler idrara çıkarken zorlandığı için yine karın içi basıncı artar ve fıtık ortaya çıkar. 66 PS /HAZİRAN - TEMMUZ 2018

KASIK FITIĞINDA 3 TÜR CERRAHİ Kasık fıtıklarının tedavisi cerrahidir. Cerrahide 3 tip tedavi protokolü uygulanır. Bunlar; açık, laparoskopik ve robotik cerrahilerdir. Açık cerrahi, büyük bir ameliyat kesisi oluşturarak yapılır. Bu nedenle hastanın hastanede yatış, iyileşme ve normal yaşamına geri dönüş süreci kapalı cerrahilere göre daha uzun olur. Laparoskopik cerrahi, karnın içine girmeden balon yöntemiyle yapılan işlemdir. Fıtığın bulunduğu bölgeye 3 veya 4 boyutlu yama konularak gerçekleştirilir. Son protokol ise robotik cerrahidir. Bu yöntemle karnın içine girilir ve fıtık bölgesi direkt gözlemlenir. 16 kat fazla büyütülmüş görüntü eşliğinde daha rahat ve konforlu bir şekilde dikiş atılır, sorunlu bölge her ayrıntısı ile incelenir. Bu nedenle fıtık cerrahisinde uygulanan da Vinci robot tekniği, ameliyat başarısını ve hasta konforunu artıran özellikleri ile öne çıkar. KADINLARDA DA SIK GÖRÜLEN GÖBEK FITIĞI Göbek fıtığı da aynı kasıkta olduğu gibi karın duvarı fıtıkları arasında yer alır ve kadınlarda görülme sıklığı erkeklere göre daha yüksektir. Göbek fıtığı, karın içi basıncın herhangi bir nedenle arttığı durumlarda ortaya çıkan, karın ön duvarı dışına çıkan yapılardır. Kadınlarda, gebelik ve doğum esnasında fazla kilo alımına da bağlı olarak ortaya çıkmakta ve en sık ge-


GENEL CERRAHİ belikte fark edilir. Doğumdan sonra o bölge kesilmiş olsa bile oradan kalan “potansiyel zayıf” alanda, zaman içinde kişinin kilo alımına bağlı olarak yırtılmalar oluşmakta ve bu da ağrıya yol açar. O bölgeden bağırsak ya da ‘omentum’ adı verilen, mide ya da batın boşluğu içindeki iç zar çıkabilir. Dokulardaki sıkışmadan kaynaklı olarak da ağrılı bir süreç yaşanır. ÖKSÜRÜK DE GÖBEK FITIĞI YAPABİLİR Kilo alımı, ağır kaldırma, erkek hastalarda prostat gibi karın içi basıncın artmasına yol açan nedenlere bağlı olarak göbek fıtığı gelişebilir. Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) denilen tabloda öksürük ve buna bağlı olarak karın bölgesinde yükselen basınç, göbek bölgesinde yırtılma riski oluşturur. CERRAHİDE HASTA KONFORU ÖN PLANDA Göbek fıtığının tek tedavi protokolü cerrahidir. Cerrahi; açık, laparoskopik ve robotik olmak üzere 3 şekilde yapılır. Bütün cerrahilerde nanoteknolojiyle yapılmış özel yamalar kullanılır. Açık cerrahide oluşan ameliyat kesisi ve dikişler nedeniyle hastanın hastanede kalış süresi, ağrı süreci ve iyileşme dönemi kapalı cerrahilere oranla daha uzun olur. Fıtık ameliyatlarında kullanılan laparoskopik cerrahiler, hasta konforunu artıran ve iyileşme süresini kısaltan özellikte işlemlerdir. Hastalar, estetik açıdan da ameliyat izi gibi bir sorunla karşı karşıya kalmaz. Robotik cerrahi teknolojisi ise fıtık cerrahisinde ameliyat başarısını artıran ve hastaya ayrıcalıklar sunan özellikleri ile öne çıkar. Robotik cerrahi minimal invaziv bir ameliyat olma özelliği ile o bölgenin onarımını başarılı bir şekilde gerçekleştirir. Robotun 540 derece dönme kapasitesine sahip olan kolları ile onarılan bölgeye her açıdan rahatlıkla dikiş atılmakta, yama sorunlu bölgeye laparoskopik olarak yerleştirilmekte ve titanyum zımbaları çakılarak sabitlenir. Robot cerrahisi ile hastanın ağrısı minimum düzeydedir ve hastaların estetik kaygı duymayacağı küçük ke-

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

siler ile tamamlanan işlem sonrası hasta kısa sürede taburcu olabilir. AMELİYAT OLANLARIN RİSKİ: KESİ YERİ FITIĞI Bir diğer fıtık çeşidi olan kesi yeri fıtığı (insizyonel herni) ise; daha önce ameliyat edilmiş bir kişinin kesi yerinden çıkan fıtıklardır. Laparoskopik cerrahi ve robotik cerrahi teknolojisinin gündeme gelmesiyle, cerrahide büyük kesilerden kaçınılmaya başlanmakta, kesi yeri fıtığı daha az görülür. Kesi yeri fıtığı, geçmişte ameliyat sırasında o bölgenin yırtılmasına, açılmasına ya da dikişlerin tutmamasına bağlı karın içi organların dışarı çıkması olarak değerlendirilen bir fıtık türüdür. KAPALI TEKNİKLE TEDAVİ Kesi yeri fıtığı; açık, laparoskopik ve robotik cerrahiler ile tedavi edilebilir. Açık cerrahiler, özellikle bölgedeki yırtığın büyük olmasına bağlı daha büyük yama kullanmayı gerektirir ve bu da açık teknikle dikilir. Ancak açık cerrahi sonrası hastalarda ağrı fazlalığı ve hareket kısıtlılığı görülebilir. Halk arasında “kapalı teknik” olarak adlandırılan laparoskopik cerrahi ile yapılan ameliyatlarda, yama içeriden monte edilmekte ve karın ön duvarı titanyum zımbalarla çakılır. Robotik cerrahide ise robot kolunun 540 derce dönmesine bağlı olarak dikiş tekniğiyle alt kısım kapanır, yama üzerine konulur, dikilmekte ve periton kapatılır. Robotik cerrahi ile işlem daha emniyetlidir. MİDE FITIĞI REFLÜ İLE BİRLİKTE GÖRÜLÜR Toplumda sık görülen reflüye bağlı olarak ortaya çıkan mide fıtığı sık görülen fıtık türlerinden biridir. Reflünün yüzde 40-45’ini mide fıtığına bağlı reflü oluşturur. Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran diyaframda potansiyel bir açıklık bulunur. Bu bölgeden ana aort damarı ve yemek borusu geçer. Yemek borusunun mideyle birleştiği bölgede bir açıklık ya da yırtılma olduğunda, burada mide fıtığı oluşur. Yemek borusu-

Prof. Dr. Ediz Altınlı Memorial Bahçelievler Hastanesi Genel Cerrahi Bölümü

nun mide ile birleştiği bölümdeki yırtıkla oluşan mide fıtığı aynı zamanda mide kapakçık mekanizmasını da olumsuz etkilediği için hastalarda eş zamanlı olarak reflü de görülür. Fıtığı oluşturan açıklığa bağlı olarak midenin sola doğru kayması ile rahatsızlık ortaya çıkar. Sola doğru olan kayma sonrası hastalar miyokard infarktüsü geçirdiği ön tanısıyla kardiyoloji bölümü, koroner ünite ya da yoğun bakıma kaldırılır. Mideyle ilgili tetkikler yapıldığında ise yırtık tespit edilir. MİDE FITIĞI NASIL TEDAVİ EDİLİR? Mide fıtığının medikal tedavisi bulunmamakla birlikte tek tedavi protokolü cerrahidir. Bu fıtıklar için konvansiyonel yani açık cerrahi günümüzde tercih edilmez. Ameliyatlar sıklıkla laparoskopik ve robotik cerrahi teknolojisiyle uygulanır. Laparoskopik cerrahide bölgeye yama konulmakta, mideyi dalaktan ayırıp gevşek fundoplikasyonlar yapılır. Robotik cerrahide ise 3 boyutlu görüşle hastaya müdahale edilebilir. Yapılan diseksiyonda kanama diğer işlemlere göre daha az olmakta, aletlerle kanama riski neredeyse sıfıra iner. Bu bölgeye robotik olarak dikiş atılabilir, dikiş diğer ameliyatlara kıyasla daha konforlu ve başarılı olur.ilmemesi; sperm

HAYATI TEHDİT EDEBİLİR Kasık fıtığının tedavi edilmemesi; sperm kalitesinde düşme, bağırsak düğümlenmesi gibi durumlara yol açabilir. Bağırsak düğümlenmesi, acil ameliyat gerektirir ve yaşamsal risk taşır. Göbek fıtığında da aynı şey söz konusudur. Omentum ya da bağırsağın sıkışması, boğulması, düğümlenmesi görülebilir. Kesi yeri fıtığında, kesi yeri eğer darsa, dar bir yerden yine karın içi organların kalın bağırsağın ya da ince bağırsağın çıkarak boğulması gibi bir durum söz konusu olabilir. Bu da bağırsak tıkanıklıklarına neden olabilir. Mekanik tıkanıklık olarak adlandırılan bu durum, yaşamı tehdit eden sonuçlara yom açabilir. Mide fıtığında ise durum farklıdır. Fıtıkla eş zamanlı olarak reflü de görülmektedir. Midenin pH’ı 2, yemek borusunun pH’ı 7-7.4 gibidir. Eğer reflü olursa mide asidi yukarıya doğru yemek borusunu yakmaya başlar. Asit eğer yemek borusunun alt ucunu etkilerse oradaki epitel hücreleri tek katlıdan çok katlıya geçer. Direkt olarak kansere yol açmasa da displazi, metaplazi, barrett özefagusu ve daha sonra da kanser oluşumu görülebilir. Şu anda ortalama 13.5 yılda reflüye maruz kalan hastaların yüzde 5.5 ‘inde adenokanser denilen kanser oluşma riski yüksektir.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 67


TANISI KONULAMAYAN HASTALIKLAR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“Fever of unknown origin” (FUO) Tanı konulması güç” hastalıklar artık daha kolay tanı alıyor... TANI VE TEDAVİ SÜRECİ ZOR OLAN HASTA GRUBU

Doç. Dr. Murat Köse Memorial Bahçelievler Hastanesi

Pek çok farklı hastalık, belirtileri ve hastada yol açtığı şikayetler açısından benzerlik göstermekte, birden çok hastalığı taklit etmekte ve genellikle de bu handikaplara bağlı olarak yanlış tanı ve tedavi uygulamaları ortaya çıkmaktadır. Memorial Bahçelievler Hastanesi Tanısı Konulamayan Hastalıklar Merkezi, “tanı konulması güç” hastalıklar başlığı altında geniş yer tutan,tıpta“Fever of unknown origin” (FUO) olarak tanımlanan, hastalık gurubu için özel teşhis ve tedavi uygulamaları gerçekleştiriyor. Merkezde; ciddi kilo kaybı, nedeni bulunamayan yüksek ateş, gece terlemeleri gibi önemli hastalıklara işaret edebilecek belirtileri olan hastalar değerlendiriliyor. Doç. Dr. Murat Köse ve Doç.Dr. Timur Selçuk Akpınar tanısı konulmayan hastalıklar ve merkez hakkında bilgiler verdi. 68 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Bu grupta yer alan hastalıklar, tanı ve tedavi süreci zor olan hasta grubunu ilgilendirir. Bunlar; sıklıkla ciddi kilo kayıpları, gece terlemeleri, halsizlik ve yüksek ateş, kaşıntı gibi belirtiler ile pek çok branş tarafından değerlendirilmiş ancak yapılan kan tetkikleri ve MR, tomografi başta olmak üzere ileri radyoloji tetkiklerinden bir sonuç alınamamış hastalardan oluşuyor. YÜKSEK ATEŞ VE KİLO KAYBINA DİKKAT Tanısı konmayan hastalıklarda en sık görülen belirtilerden biri yüksek ateştir. Yüksek ateşten kasıt, 38.2 oC’yi geçen vücut sıcaklığıdır. Yüksek ateş, üç haftadan uzun süre ateşin 38.2°C’nin üzerinde olması ve zorunlu testlerin yapılmasına rağmen hala kesin tanının konulamaması olarak tanımlanır. Bir diğer belirti ise kilo kaybıdır. İstemsiz ortaya çıkan özelikle son 3 ay içinde yüzde 5 aşan kilo kaybı patolojik olarak kabul edilir. Özelikle kanserler, kronik enfeksiyon hastalıkları, vaskulitik hastalıklarda

görülebilir. Hasta ayrıntılı sorgulanmalı kilo kaybı patolojik boyutta ise mevcut tablolar açısından hasta mutlaka araştırılmalı. KANSIZLIK! Tanısı konulamayan hastalıkların bir sonucu olarak ortaya çıkan kansızlık, bir hastalık değil daha çok hastalığın vücutta yarattığı bir etkidir. Saptanan anemi eğer demir eksikliğine bağlı bir anemi ise kadın hastalarda sıklıkla adet kanamaları ile ilişkilidir. Eğer kansızlık adet kanamalarına bağlı değil ise ayrıntılı olarak demir eksikliğinin sebebi araştırılmalıdır. BEL VE KEMİK AĞRILARI Tanısı konulamayan hastalıkların belirtileri arasında bel ve kemik ağrıları da vardır. Bel ağrıları mekanik ve inflamatuar olmak üzere ikiye ayrılır. 40 yaşın üzerinde bir kişinin bel ağrısına, kilo kaybı, gece terlemesi ve iştahsızlık gibi belirtiler de ekleniyorsa, bunun bir tümör metastazı olduğu düşünülerek gerekli incelemeler yapılmalıdır. Bel ağrısının karakteri ortaya konduktan sonra, infla-


TANISI KONULAMAYAN HASTALIKLAR

matuar karakterli bel ağrılarında ankilozan spodilit gibi romatolojik hastalıklar yanında solid organ tümörlerine bağlı metastatik hastalıklarda muhakkak düşünülmelidir. Ayrıca yine hem mekanik hem de enflamatuar karakterde bel ağrısı yapan önemli bir kan hastalığı olan Multiple Myelom hastalığı da gözden kaçırılmamalıdır. TANISI KONULMASI GÜÇ HASTALIKLAR:KANSERLER (MALİGNİTELER) Lenfomalar (Hodgkin – Non Hodgkin): Klinik muayenede boyun ve kasık bölgesinde ele gelen lenf bezi şişlikleri ile kolaylıkla tanımlanabilir ama söz konusu lenf bezleri göğüs içi ve karın içi olduğunda ya da göğüs ve karın zarı tutulumu olarak kendini gösterdiğinde, tanısı da zorlaşır. Merkezde, hastanın şikayetlerinin doğru tespiti, benzerlik gösteren başka hastalık ihtimalinin değerlendirilmesi ve sonrasında da doğru bölgeden biyopsi alındıktan sonra kesin tanının konulmasıyla, ilgili branşta tedavisinin başlaması sağlanmalıdır. Multipl Miyelom: Kanda bir grup plazma hücresinin normalden daha fazla çoğalması ve hastalarda; böbrek yetmezliği, şiddetli bel ağrıları, kilo kaybı, kansızlık, yaygın kemik tutulumu ve ender de olsa ateşe neden olduğu hastalık, tanı süreçlerinde düşünülmeyen ve ne yazık ki tanısı konulamayan hastalık içerisindedir. Akciğer tümörleri: Akciğer tümörleri, tanı sürecinin yönetimi çok zor olan hastalıklar arasında yer alır. Hastalık bazen hiçbir bulgu vermeden vücudun herhangi bir yerinden kemik ya da karaciğer dokusuna yansıyabilir. Metastatik tümörler: Özelikle ciddi kilo kaybı ile başvuran hastalarda kemik dokuda, karaciğer parankiminde ya da akciğer dokusunda lezyonlar saptanabilir bu lezyonların menşenin bulunması çok önemlidir. Bu hasta grupları çok dikkatli incelenmeli doğru bölgeden biyopsi alınıp hızlıca tanı konulmalıdır.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Gastroentestinal sistem (mide-bağırsak-yemek borusu) tümörleri: Gastrointestinal sistem kanserleri içinde mide tümörleri kolon tümörleri yer alıyor. Mide tümörleri demir eksikliği anemisi başlığı altında incelenmesi gereken hastalıklardan biri. Özelikle kilo kaybı, kabızlık, dışkılama alışkanlığında değişiklik ile birlikte demir eksikliği olan hastalarda muhakkak aksi ispat edilene kadar malignite olarak kabul edilmeli tanı süreci sonuna kadar zorlanmalıdır. ROMATOLOJİK HASTALIKLAR Kilo kaybı ve özellikle ateşle birlikte, tanı konulamayan hastalıklar içinde önemli yeri olan bir başka hastalık grubu da “romatolojik hastalıklar”dır. Kollajenozlar ve vaskülitler ana başlığı olarak ikiye ayrılır. Birbirinden çok farklı belirtilerle ortaya çıkan kollajenozlar, ortak özellikleri bulunan çok sayıda hastalık grubudur. Lezyonlar özelikle deri, derialtı ve akciğer zarı, kalp dış zarı, karın zarı ve eklemler, düz ve çizgili kaslar, böbrekler, kalp kası, dalak ve kan damarlarında ortaya çıkmaktadır. Tanısı konulamayan hastalıkların, romatolojik hastalıklar başlığı altında Sistemik Lupus Eritematozus, Sjögren Sendromu, Romatoit Artrit, Poliarteritis Nodoza, ve Skleroderma gibi hastalıklar, kollajenoz başlığı altında yer almaktadır. Lupus: Kadınlarda, erkeklere oranla 8-10 kat daha fazla görülen kollajenozların alt grubu hastalıklarından olan Sistemik Lupus Eritematozusuz, “bukalemun” karakterdedir bazen bir kan hastalığı bazen de böbrek yetersizliği ya da eklem bulgularını taklit ederek ortaya çıkabilir. Sıklıkla organ tutulumuna yol açtığı ve böbrek yetersizliğine neden olduğu için yaşamsal önem taşıyan bir hastalıktır. Gebelik öncesi veya sonrasında, anormal bölgelerde veya damarlarda pıhtı ya da tromboz şeklinde de kendini gösterebilir. Perikardit, göğüs ağrısı, akciğer zarında sıvı birikimi gibi belirtiler, “lupus” tanısını düşündürmeli ve hasta bu açıdan değerlendirilmelidir. Perikart sıvısının yalnızca viral enfeksiyonlara bağlanmak yerine altta yatan “kollajenoz lupus” ihtimali de göz önünde tutulmalıdır. İç hastalıkları uzmanı tarafından bu tanının konulmasının ardından, hasta romatoloji uzmanı tarafından takip edilmelidir. Sistemik Lupus Eritematozus, Sjögren Sendromu, Romatoit Artrit, Poliarteritis Nodoza, ve Skleroderma gibi hastalıklar, kollajenoz başlığı altında yer almaktadır. Vaskülitler: Vaskülit, kan damarlarında oluşan inflamasyon sonrasında damar-

Doç. Dr. Timur Selçuk Akpınar Memorial Bahçelievler Hastanesi

lar tarafından beslenen; akciğer, böbrek, sinir ve deri gibi dokularda beslenme bozukluğunun oluşması olarak tanımlanmaktadır. Vaskülitler sistemik hastalıklardır ve bunların iç hastalıkları uzmanı tarafından doğru değerlendirilmesi gerekir. Polimiyalji Romatika: Temporal arteritle birlikte tanı süreçlerinde adı geçen önemli bir hastalık da “polimiyalji romatika” adlı romatolojik bir hastalıktır. Bir hasta temporal arterit ve polimiyaljiya romatika kliniği yansıtıyorsa, özellikle kas ağrıları çok ön plandaysa ve omuz ağrıları bulunuyorsa, bu hastaların %30’unda kanser görüldüğü düşünülmeli, hasta bu açıdan değerlendirilmelidir. Eğer tanı atlanırsa, aynı hasta 6 ay sonra akciğer tümörü ile başvurabilir. Polimiyaljiya romatika’nın zamanında tanısı, olası bir kanser riskini en aza indirme ya da çok erken evrede yakalama olanağı sağlamaktadır. Behçet Hastalığı: Vaskülit grubu hastalıklar arasında yer alan Behçet Hastalığı, İpekyolu üzerinde bulunan ülkelerden biri olan Türkiye’de de sıklıkla görülmektedir. Hastalarda genellikle ağız içi yaralar (aft), genital ülser şikayetleri ortaya çıkar. Ağız yaraları, ciltte ağrılı lezyonlar ve aile hikayesi gibi faktörler Behçet’i düşündürmelidir. Hastalığın tanısı için cilt testi uygulanır ve bunun pozitif çıkması ile Behçet tanısı desteklenir. Behçet, vücutta farklı bölgeleri tutabilen bir hastalıktır. Behçet, doğru tanı ve tedavi ile süreçlerinin iyi yönetilmesi ile kontrol altına alınabilen bir hastalıktır. Erişkin Still Hastalığı: Yüksek ateş, geçici deri döküntüsü, boğaz ağrısı, eklem ağrıları, ciltte kiremit rengi döküntü ile gelebilen sistemik romatolojik bir hastalıktır. Tanı süreci zor bir hastalıktır deneyimli merkezlerde tanısı konabilir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018/ PS 69


TANISI KONULAMAYAN HASTALIKLAR

Sebebi bilinmeyen ateşin nedeni AKCİĞER DIŞI TÜBERKÜLOZ olabilir! FMF (Ailevi Akdeniz ateşi): Ailevi Akdeniz ateşi, tekrarlayan ateş, karın, akciğer ve eklemlerde inflamasyona bağlı ağrıyla seyreden iltihabi bir hastalıktır. Hastalığın akut hecmesinde ağırlıklı olarak karın ağrısı şikayetleri görüldüğünden, ağrının nedeni genellikle apandisit olarak düşünülür ve hasta bu yönde tedavi ya da ameliyat edilir. Doğru tanı konulabilmesi için hastaların anne ve babalarının memleketlerinin mutlaka sorgulanması gerekir. Hastalığın, Kastamonu, Tokat, Sivas gibi bölgelerde görülme riski yüksektir. Büyük Damar Hastalıkları (Takayasu Arterit): ‘Nabızsılık’ hastalığı olarakda adlandırılabilir, her iki kol arasında tansiyon farkı yada nabızların zayıf ya da hiç alınamaması ile fark edilir, sıklıkla bu hastalarda ateş, kilo kaybı yapılan kan tetkiklerinde sedimantasyon ve CRP yüksekliği olur kadın cinsiyette ve genç yaşlarda öne çıkar. Tanı şüphe edilirse konulabilir, radyolojik görüntülemeler tanı sürecinde oldukça yararlı olabilir.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ENFEKSİYONLAR: Akciğer Dışı Tüberküloz: Tanısı konulamayan hastalıklar grubunda; ateş ve kilo kaybı belirtilerinin ön planda olduğu enfeksiyon hastalıkları da önem arz eder. Bu enfeksiyon tablolarında da ilk sırada “tüberküloz” yer alır. Türkiye’de sebebi bilinmeyen ateşin nedenleri arasında önceliği, akciğer dışı tüberküloz alır ve yine tanısı en zor konulan hastalık grubu olarak bilinir. Akciğer dışı tüberküloz, akciğerin pulmoner dokusu dışındaki tüm yerleri tutabilir. Kalp zarını tutarak “perikardit”, akciğer zarını tutarak da “plevrit” gelişimine neden olabilir. Lenfoma’da olduğu gibi kilo kaybı ve ateşin yanı sıra lenf bezlerinde büyüme belirtisi de verebilir. Hastalığın mikrobiyolojik ve patolojik tanısı, dünyadaki önemli merkezlerde de %50 oranında olduğundan, çok iyi bir klinik muayene ve hekim deneyimi gereklidir. Hasta, tek çatı altında konumlandırılmış ve pek çok branşın bir arada olduğu yerleşik bir düzende takip edilmelidir. Brusella: Sebebi bilinmeyen ateş araştırması yapılırken, düşünülmesi ve ihtimaller dahilinde değerlendirilmesi gereken

bir diğer hastalık da “brusella”dır, Hastanın taze süt içip içmediği, taze peynir yiyip yemediği de sorgulanmalıdır. Özellikle Urfa, Iğdır, Kars, Bingöl gibi bölgelerde çok fazla görülür. Brusella aynen tüberküloz gibi ateş, kilo kaybı, ciddi sistemik hastalık tabloları ile gelebilir. Tübeküloz , Brusella ve Sarkoidoz ‘Granülamatoz Hastalıklar’ olarak adlandırılırlar ve tanısı konulamayan hastalıklar içinde sık yer alırlar. Klinik seyir ve radyolojik görüntülemelerde benzer tablolar sergileyebilirler. Onun için ayrımları dikkatli şekilde yapılmalıdır çünkü tedavi protokolleri tamamen farklı hastalıklardır. Kalp Kapak Enfeksiyonları: İnfektif Endokardit:Kalp kapakçıklarını tutan enfeksiyonlar, sebebi bilinmeyen ve tanısı konulamayan hastalıklar başlığı altında incelenmektedir. Yüksek ateşin hangi soruna yönelik olduğu araştırılırken, hastada daha önce kalp sorunu olsun ya da olmasın EKO tetkiki istenir. Kalp kapakçıklarının ayrıntılı olarak değerlendirilmesi ile enfeksiyon varlığı söz konusuysa uygun tedavi planlaması yapılır. Tanının gözden kaçırılması durumunda ne yazık ki hastalığın seyri ölüm ile sonuçlanabilir.

“Tanımlanamayan” grupta yer alan bu sağlık sorunları, aylar yıllar süren muayeneler, tetkikler ve denenen birçok tedaviye rağmen, hasta ve doktor için belirsizliğini korur ve gri alan olarak kalabilir. Dünyanın en kapsamlı sağlık komplekslerinden biri olan Memorial Bahçelievler Hastanesi’nde bulunan “Tanısı Konulamayan Hastalıklar Merkezi”nde doğru teşhisler alanında en deneyimli, yeterli bilgi birikimine sahip uzman bir ekip tarafından konuyor.’’

70 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


NÖROLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Nadir görülen ama ciddi bir hastalık: Ailevi Amiloid Polinöropatisi ( TTR-FAP)

Genetik kökenli nadir hastalıklardan biri olan transtiretin ilişkili ailevi amiloid polinöropatisi (TTR-FAP) el ve ayaklarında ilerleyen uyuşmaları olan, buna eşlik eden kalp hastalığı, nedeni bilinmeyen tansiyon düşmeleri, böbrek hastalığı, cinsel fonksiyon bozukluğu olan hastaların TTR-FAP açısından değerlendirilmesi önem taşıyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Türk Nöroloji Derneği Nöromusküler Hastalıklar Çalışma Grubu Moderatörü Prof. Dr. Sevim Özdamar, nadir görülen TTR-FAP hastalığını anlattı. TTR-FAP GENETİK GEÇİŞLİ BİR HASTALIKTIR 2000’de bir görülen nadir hastalıkların yaklaşık %80’ini genetik hastalıklar oluşturuyor. Geri kalan nadir hastalıklar ise bakteri ya da virüslerin neden olduğu enfeksiyonlar, alerjiler, dejeneratif hastalıklardır. Ülkemizde 6-7 milyon kişinin nadir hastalıklardan etkilendiği düşünülmektedir. Bu nadir hastalıklardan biri de transtiretin ilişkili ailevi amiloid polinöropatisidir. (TTRFAP). TTR-FAP, transtiretin isimli proteinin genetik bir bozukluğu sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Bu genetik bozukluk hatalı sentezlenen proteinin vücudun çeşitli organlarında birikip hastalık yapmasına neden olur. Aslında hastalığı sadece sinirlerin bir hastalığı olarak değerlendirmemek gerekir. TTR-FAP göz, kalp, böbrekler, mide-bardak sistemi de dahil birçok organı etkiler. TÜRKİYE’DE GENELDE 50 YAŞ CİVARINDA GÖRÜLÜYOR Hastalık özellikle Portekiz, İsveç ve Japonya’da sık görülüyor. Birçok Avrupa ülkesinde çok sayıda hasta olduğu bilinmektedir. Genetik bozukluğa sahip bireylerde

hastalık belirtileri genellikle 30-50 yaşlarda ortaya çıkar. Bu yaş hastalığın sık görüldüğü bölgelerde daha erken iken örneğin ülkemiz gibi nadir görülen yerlerde genellikle 50 yaş civarında ilk şikayetler ortaya çıkar. Hastalık özelliği itibarı ile anne ya da babadan genetik yolla alınır. Ancak bazen anne ya da baba hastalık belirtileri göstermeyebilir ya da hastalık ilk kez kişinin kendisinde başlamış olabilir. Ülkemizde bilinen TTR-FAP hasta sayısı az olmakla birlikte yakın komşularımızda görülmesi, çok göç almış bir ülke olarak bizde de daha fazla hastanın olduğunu ancak henüz yeterince farkındalık olmadığı için tanı alamamış hastalar olduğunu düşündürmektedir. Bu nedenle ilerleyici polinöropatisi olan, buna eşlik eden kalp hastalığı, nedeni bilinmeyen tansiyon düşmeleri, böbrek hastalığı, cinsel fonksiyon bozukluğu olan hastaların TTR-FAP açısından değerlendirilmeleri gerekir. ELLERDE VE AYAKLARDAKİ UYUŞMALAR MUTLAKA ARAŞTIRILMALIDIR En sık belirtiler sinir sistemine ve kalbe ait belirtilerdir. Sinir sistemi belirtileri ellerde ayaklarda ilerleyici uyuşma ve kuvvetsizliktir (polinöropati). Hastalık ilerledikçe hastanın yürümesi güçleşir, yürürken destek almak zorunda kalır, son evrede yürüme yeteneğini yitirir, kollarını ve ellerini kullanmakta zorluk çeker. Bazı hastalar ilk olarak kalp rahatsızlığına ait belirtiler gösterirler. Kalpte ritim bozukluğu ya da kalp kasında hasta proteinin birikmesi ile kalp duvarlarının kalınlaşması kalp muayenesi sırasında kalp doktoru tarafından fark edilebilir. Bu belirtiler dışında cinsel fonksiyon bozukluğu, nedeni bilinmeyen ani tansiyon düşmeleri, her iki el bileğinde sinir sıkışması olan hastalarla böbrek hastalarının TTR-FAP açısından araştırılması gerekir. Tabii ailesinde TTR-FAP hastası olanlarla,

Prof. Dr. Sevim Özdamar HÜ.Tıp Fakültesi Nöroloji ABD

nedeni bilinmeyen ilerleyici polinöropatisi olan hastaların da TTR-FAP açısından araştırılması gerekir. TEŞHİS İÇİN GENETİK TEST GEREKİYOR TTR-FAP hastalığıyla aynı belirtileri verebilecek birçok hastalık vardır. Tanı için anormal proteinin hasta dokularda biriktiğinin gösterilmesi yoluna gidilebilir. Son yıllarda ülkemizde birçok üniversite ve eğitim araştırma hastanesinde hastalığa özgü genetik tanı yapılabilmektedir. Hastalıktan şüphe edildiği durumlarda ilgili hekim en yakın genetik laboratuvarına yönlendirecektir. BİR TTR-FAP HASTASI TÜM AİLEYİ ETKİLİYOR Genetik geçişli yapısı nedeniyle Hastalık otozomal baskın özellikte bir hastalıktır. Yani ailede bir birey hasta olduğunda, çocuklarının her birinin hastalığı alma riskleri yüzde 50’dir. Bu bilginin tüm aile ile paylaşılması önemlidir. Bir hastanın tanı alması aslında bir ailenin tanı alması demektir. Ailede benzer şikayetleri olan kişiler mutlaka muayene edilmelidir. Aile taraması açısından mutlaka genetik uzmanlarından danışmanlık almaları sağlanmalıdır. Hastalığın erken dönemde tanınması hastalara tedavi seçeneklersinin sunulması açısından çok önemlidir. Günümüzde TTR-FAP için kullanılmakta olan ilaçlar mevcut olup, bu ilaçlara erken dönemde başlanması hastalığın ilerlemesinin yavaşlatılması açısından gereklidir. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 71


ENFEKSİYON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Havuz Enfeksiyonlarından Korunmanın ETKİLİ YOLLARI Ailelerin çocukları ile birlikte tercih ettiği havuzlar iyi temizlenmediği takdirde hastalık saçıyor. Sağlıklı ve eğlenceli havuz keyfi için mutlaka havuz seçiminde dikkatli olunmalı ve hijyen kurallarına dikkat edilmeli!

Doç. Dr. İzak Dalva Bayındır Söğütözü Hastanesi Üroloji Bölüm

72 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

Suyu durağan olan havuzlar; havaya ve çevreye açık oldukları için, kolaylıkla kirlenebiliyor ve havuz suyunda mikroplar kolaylıkla çoğalabiliyor. Havuz ve çevresinden en çok bakteri ve virüs kaynaklı hastalıklar ve mantarlar bulaşıyor.


ENFEKSİYON

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HAVUZDA UZUN SÜRE KALMAYIN

HAVUZ SUYUNU YUTMAYIN

•Havuza girenlerin sağlığını korumak için, klor genellikle mikropları öldürmek için kullanılır. Klorun aynı zamanında irrite edici etkisi olup nefes darlığına da neden olabilir. Serbest klora karşı bakteriler zamanla direnç kazanabilirler. Uzun süre havuzda kalanlarda burun tahrişi, ciltte kaşıntı, kuruluk, gözlerde kızarma ile öksürük nefes darlığı gibi solunum yolları semptomlarına neden olabilir. Astım hastalarında klor astım krizini tetikleyebilir.

Yeterince temiz olmayan havuz sularından; mide ve bağırsak enfeksiyonları gelişebilir. İshale neden olan mikroplar dakikalarca veya günlerce havuz suyunda yaşayabilir ve uzun süre ishale neden olabilir. Az miktarda mikroplu havuz suyu yutmak ishal olayına neden olabilir. Yüzmeden önce duş almak ve havuz suyunu yutmaktan kaçınmak gerekir. Bazı mikropların klora toleransları yüksek olup klorlu suda bir süre yaşayabilir. İshal kanlı ise beş günde iyileşmiyorsa doktora başvurun. Kıl kurdu nadir olarak havuzdan bulaşabilir. Havuzun klor düzeyi kıl kurdu yumurtalarını öldürecek düzeyde olmayabilir.

•Klor düşüklüğü hijyen riski yaratırken fazlalığı ise çocuklarda alerjik göz nezlesine neden olabiliyor. Ve gözlerde kaşınma, sulanma ve kanlanma belirtileri ortaya çıkabiliyor. Son zamanlarda klorun aşırı kullanımı nedeni ile astım ve kanser gibi hastalıklar da artış görülüyor. HAVUZ KENARINDA ORTAK HAVLU KULLANMAYIN •Havuzlar; özellikle cilt hastalıkları bakımından oldukça riskli alanlardır. Mantar ve bakteri enfeksiyonları sık rastlanır. Kirli havuz suları cilde uzun süre temas ederse sıcak küvet kızarıklığına benzer rahatsızlıklara neden olabilir. Deride kaşınan noktaların şişe dönüşmesi, mayoların temas ettiği alanlarda kızarıklıklar daha rahatsız edici olması sık rastlanan bulgulardır. Saç kökü etrafında oluşan kabarcıklar sıcak küvet kızarıklığının belirtileridir. •Çoğu kızarıklıklar birkaç günde kendiliğinden iyileşebilir. Daha uzun süren kızarıklıklar mevcutsa doktora başvurunuz. Havuza girdikten sonra özellikle vajinal mantarlar yaz aylarında büyük bir artış gösterebilir. •Havuz klor düzeyi biti öldürmez. Saç biti; havuzdan bulabildiği gibi havlu paylaşarak da bulaşabilir. Saçınızda bit varsa havuza girmeyin. Tedavi olduktan sonra havuza girin. Deri enfeksiyonunuz varsa havuza girmeyin. Sudaki diğer mikroplar yaralarınıza girerek ilave enfeksiyonlara neden olabilir. Havuza girerseniz enfeksiyonlu alanı su geçirmez bandajla örtün. •Sudan çıktıktan sonra mayonuzu çıkarın ve sabunla duş alın

•İshalseniz veya cilt enfeksiyonunuz varsa havuzda yüzmeyin •Havuz içinde küçük ve büyük tuvaletinizi yapmayın •Çocukların bezlerini kontrol edin, çocukların temiz bezle havuza girmelerine gayret edin. •Çocuğunuzun bezini değiştirdikten sonra ellerinizi yıkadığınızdan emin olun. KULAK AĞRISINI HAFİFE ALMAYIN Sık görülen diğer bir enfeksiyon da dış kulak yolunda meydana gelir. Kulak enfeksiyonları havuzdan çıktıktan sonra kulakta biriken kirli su ile temastan ötürü oluşur. Bu enfeksiyon yüzücü kulağı ya da dış kulak yolu iltihabı olarak bilinir. Kulak ağrısı, dış kulak yolunda şişme, kulak akıntısı ve duyma azlığı ile kendini belli eden hastalığa özellikle çocuklarda daha sık rastlanır. Semptomlar havuza girdikten birkaç gün sonra ortaya çıkabilir. Şikayetler çok rahatsızlık verici olduğu için sağlık kuruluşuna müracaat etmeniz önerilir. Kulaklarınızı havuzdan çıkınca kurulayın.Herhangi bir objeyi kulağınız içine sokmayın.Havuza girerken kulak tıkacı kullanabilirsiniz

KORUNMANIN PÜF NOKTALARI • Havuza girmeden önce ve sonra mutlaka duş alın • Havuzdan sonra vücudunuzu nemli bırakmayın, iyice kurulanın, mayonuzu değiştirin • Dar giysilerden kaçının ve pamuklu çamaşır tercih edin • Parfümlü tampon kullanmayın • Hepatit A ve B aşısı olmayan çocukların havuza girmesine izin vermeyin • Ateşli hastalık ya da ishal geçirirken havuza girmeyin • Suya tükürmeyin • Havuz kenarında yemek yemeyin, sigara içmeyin • Havuz bölgesine ayakkabı veya dışarıda giyilen terlikle girmeyin • Ayaklarınızı mutlaka dezenfekte edin. • Havuzda su yutmamaya dikkat edin • Kulak enfeksiyonlarına karşı kulak tıkacı kullanın • Suya atlarken burnunuzu kapatın • Cildinizde sıyrık ya da kesik varsa yüzme sonrasında yarayı temizleyin • Göz enfeksiyonunu önlemek için sualtı gözlüğü veya maske kullanın • Suya girerken bone takmayı unutmayın!

‘‘ Sadece kendi sağlığınızı değil başkalarının da sağlığını düşünüyorsanız, ayak enfeksiyonu, deri lezyonu, çıban, göz iltihabı, kulak akıntısı, ishal, güneş yanığı ve cinsel yolla bulaşan herhangi bir hastalığınız varsa, bu hastalığınız tedavi olana kadar kesinlikle havuza girmeyin.’’

•Saç bitinden korunmak için havlunuzu tarağınızı paylaşmayın •Cilt enfeksiyonunuz varsa yarayı su geçirmez bandajla örtün daha sonra havuza girin

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 73


ROMATİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Her 200 kişiden birinin hastalığı

ANKİLOZAN SPONDİLİT

Prof. Dr. Süleyman Özbek Romatoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı ÇÜ. Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Türkiye’de her 200 kişiden birinde görülen ve halk arasında omurgayı tutan iltihaplı romatizma olarak bilinen Ankilozan Spondilit (AS) erken teşhis edilmemesi ve etkili tedavi uygulanmaması durumunda hareket kısıtlılığına, kalıcı sakatlıklara ve deformasyonlara neden olabiliyor. AS farkındalık gününde bir araya geldiğimiz Romatoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Süleyman Özbek erken teşhis ve tedavi ile hastalığın kamburluk, kalıcı hareket kısıtlığı gibi sonuçlarının önüne geçilebileceğine dikkat çekti. ‘‘Ülkemizde görülme sıklığı binde beş civarındadır. 100 binlerce AS hasta var demektir. Asıl problem erken tanınamaması.’’ Ankilozan Spondilit sadece bel ağrısına neden olmaz. Sistemik tutulum olarak göz yakınması olarak uveit, kalp yakınması olarak kalp kapak hastalığı örnek verilebilir. 74 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

AS, bugün en sık görülen romatizmal hastalıklardan biri. Erken teşhisin hayati önem taşıdığı bu hastalık, omurga, kuyruk sokumu kemiği ve leğen kemiğini birleştiren eklemleri etkiliyor. Geç teşhis ve tedavi edilirse ciddi sakatlıklara ve deformasyonlara neden olarak insanlarda önemli derecede işgücü kaybı, yaşam kalitesi ve yaşam süresinde azalmaya neden oluyor. Bu nedenle her ağrıya, özellikle de şiddetli bel ağrılarına ağrı deyip geçilmemeli ve bir romatoloğa gidilmeli. Toplumumuzda bu hastalık çok fazla bilinmediğinden genelde geç teşhis konuluyor ve tedavi sürecine geç başlanıyor. Bu durum da hastanın dayanılmaz ağrılar ve zorluklar çekmesine neden oluyor. Adeta hayatını cehenneme çeviriyor.’’ ‘‘En çok bel fıtığı ile karıştırılıyor ama farklıdır. bel fıtığı ağrısı istirahatla düzelir, hareketle artar. bu kadar kolay ayırt edebiliriz.’’ AS kronik bel ağrısına neden olan inflamatuvar bir hastalıktır. Hastalık erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür. Genellikle 17-35 yaş arası genç yaşta başlar. Genç yaşta ortaya çıkan kronik bel ağrısı nedenleri arasında en çok gözden kaçan hastalıktır. Genetik yatkınlık varsa, çoğunlukla hastalığın ortaya çıkacağı yaşlar 30 yaş civarıdır. Geç tanı alıp tedaviye geç başladığında eğer iltihabi reaksiyonu varsa tedavi edilebilir. Ama artık orada iltihabi bir durum yoksa ağrı kesicilerle yaşamını sürdürür.

İlk uyarıcı belirti hastaların ilk yakınması istirahat sonrası ortaya çıkan aşağı bel ağrısıdır. Hastalar sabahları bel ağrısı ve sertliğinden yakınırlar. Uyandıklarında eğilemezler, istirahatle ortaya çıkan bu ağrı ve katılık hareketle, egzersizle düzelir. Bu özellik hastalığın sık olarak karıştırıldığı “bel fıtığı” durumundan tümüyle farklıdır. Bel fıtığı olan hasta AS’nin tam tersine istirahatten yarar görür, ağrısı azalır. Ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de hastalara çok geç tanı konulmaktadır. Gecikme 10 yılı bulabilir. Bugün romatoloji alanındaki araştırmalar hastalıkların daha iyi anlaşılmasını dolayısıyla tedavisinde daha başarılı sonuçların elde edilmesini sağlamaktadır. ÜÇ KRİTERLE TEŞHİS KOYABİLİRİZ Başlangıçta sabahları ortaya çıkan bel ağrısı ve tutulma ilerleyen dönemde gece uykudan uyandıran ağrılara, gündüzleri daha uzun süren ve artık egzersizle de düzelmeyen katılığa ve yıllar sonra omurgada şekil değişikliğine neden olur. Hastanın öyküsü, tam muayene ve laboratuvar sonuçları ile kesin tanıyı koyarız. Kan değerlerinde örneğin iltihap değerleri eritrosit sedimentasyon hızı ve CRP gibi inflamasyon testleri yüksek değerdedir. Normal sınırların üzerinde olduğunu bilmek yeterlidir.Sakroiliak eklemlerin direkt grafisi erken dönemde normal bulunabilir Yine de MR incelemesi erken tanı koymada çok yardımcı olabilir.


ROMATİZMA HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

‘‘AS hastaları erken teşhis doğru tedavi ile hareket özgürlüğüne kavuşabilir ’’ EKLEM DIŞINDA İÇ VE DİĞER ORGANLARI ETKİLEYEBİLİR. AS’li istatiksel olarak 4 hastadan birinde üveyit, yüzde beşten az oranda kalbin bir kapağında problem olabilir. Hastaların birçoğunda da gözlerinde iltihap görülür. AS ilerlediğinde ve akciğer seviyesine geldiğinde, göğüs kafesi baskılandığından soluk alma-vermeleri de kıstlanır. Ayrıca, uzun yılların hastalığı olduğu için, amiloidoz denilen özellikle böbrekleri etkileyen bir durumu yaşayabilirler. AS NEDEN OLUR? Bağışıklık sistemi görevi vücudumuzu korumaktır. Ancak bazı faktörlerden dolayı kendi hücrelerine karşı reaksiyon gösterir. Romatolojik hastalıklar genelde böyledir. Bu reaksiyon, sakroiliak eklemin yani aşağı bel bölgesinden kuyruk sokumu ve onun çevresindeki alandan başlar. İnflamatuvar reaksiyon

yıllar içerisinde yukarıya doğru ilerler, boyuna yerleşir. Bazen daha erken başlayan örneğin; 12-14 yaş grubunda AS başladığında, başlangıç yeri bel değil ayak bileği diz gibi bir eklemin anlamsız bir şekilde ağrıması, şişmesi ile kendini gösterir. Uzun sürmeyebilir, yıllar içinde AS tipik bölgesine yerleşir. AS TEDAVİSİ AS hastasına tanı konduktan sonra non-steroid antiinflamatuar ilaçlar kullanılmalıdır. Bu ilaçlara hastaların verdiği cevaba göre yarar gördüyse tamam. Ama ilaç kullanmasına rağmen yarar görmedi ise, bütün dünyada da olduğu gibi biyolojik ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar aslında ağrıyı geçiren değil, hastalığı tedavi eden ilaçlardır. Hastalık tedavi edildiği içinde ağrı ortadan kalkar. Sulfasalazine ve anti-TNF (TNF’yi bloke eden) ilaçlar kullanılmaktadır. Hematoloji bulgular takip edilmek kaydıyla kullanılır. Ancak bunlarda sınırlıdır.

“ERKEN TEŞHİS DÜZENLİ TEDAVİ VE EGZERSİZ İLE KALİTELİ YAŞAM MÜMKÜN” Hangi ilacı kullanırsanız kullanın hareket şart. En iyi hareket AS hastaları için yüzmeyi öneriyoruz. Çünkü ağrıyı önler. Hastalık eskidikçe, bu süre içinde komşu kaslarda da gerileme olduğu için yine egzersiz en iyi ilaçtır diyebiliriz. Bir diğer konuda omurgalar ağrı sebebiyle kitlendiği için osteoporoz ile karşı karşıya kalacaklardır. Bu nedenle de egzersiz çok önemli bir katkı sağlar. ‘HAREKET ÖZGÜRLÜKTÜR’ DEDILER, AS’ ILE YAŞAYAN HERKESE UMUT OLDULAR… Her yıl Mayıs ayının ilk cumartesi günü kutlanan Dünya Ankilozan Spondilit Günü kapsamında toplumda çok fazla bilinmeyen ve genelde bel fıtığı ile karıştırılan hastalık hakkında farkındalık yaratmak amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. 2 Mayıs Çarşamba günü UCB Pharma’nın koşulsuz desteğiyle ‘Hareket Özgürlüktür’ adı altında düzenlenen etkinlikte, tedavi süreçleri devam eden 6 AS hastası partnerleriyle Adana Arkeoloji Müzesi’nin tarihi atmosferinde bir dans gösterisi sundu. Uygun tedavi ile AS hastalığının tek başına hareket etmeyi güçleştiren semptomlarının üstesinden gelen 6 hasta, İkinci Bahar şarkısı eşliğinde dans ederek adeta ikinci baharlarını yaşadıklarını ve AS hastalığıyla daha kaliteli bir yaşam yaşanabileceğini gözler önüne serdi. Yaklaşık 2 aydır bu gösteri için hazırlanan hastaların tedavilerini yürüten Prof. Dr. Süleyman Özbek, AS hastalarının yaşadıkları tüm sıkıntılara ve zorluklara rağmen erken teşhis ve tedavi ile yaşama sarılmalarının bu hastalığı yaşayan herkese umut olmasını istediklerini söyledi. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 75


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

EYLÜL 2018

19. Ulusal Romatoloji Kongresi 26-30.Eylül 2018 Hilton Otel Bodrum MUĞLA Organizasyon: Serenas romatoloji2018.org

6. Uluslararası Ürojinekoloji Kongresi

6-9 Eylül 2018 Bahçeşehir Üniversitesi Beşiktaş Kampüsü Fazıl Say Salonu İSTANBUL Organizasyon: Opteamist urojinekoloji2018.com

Dermatoimmünoloji ve Allerji Derneği 7. GÜZ OKULU 26-29 Eylül 2018 Kefaluka Otel Bodrum MUĞLA Organizasyon: Serenas guzdermatoimmunoloji.org

Acil Serviste İletişim ve Yönetim Sempozyumu 7-8 Eylül 2018 Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bornova İZMİR Organizasyon: BİZZKON

APASL Single Topic Conference 2018 27-29, 2018 Swiss Otel İSTANBUL Organizasyon: D Event

2.Türkiye İnme Akademisi 13-16 Eylül 2018 Intercontinental Otel Taksim İSTANBUL Organizasyon: FlapTour strokeacademy.org 3.Ege Karaciğer Sempozyumu 15 Eylül 2018 Swissotel Büyük Efes İZMİR Organizasyon: Global Turizm egekaraciger.org 10. İstanbul KBB BBC Uzmanları Derneği Kongresi 19 - 22 Eylül 2018 NG Sapanca Otel Organizasyon Symcon MICE istanbulkbb2018.org

13.Klinik Romatoloji & Genç Yaşam Kongresi 27 - 30 Eylül 2018 Limak Cyprus Hotel & Resort KKTC Organizasyon: Truevent gencyasamkongresi.com ‘2nd International Congress on Oncological Sciences – ICONS” 20 – 23 Eylül 2018 Gloria Golf Resort Hotel Belek ANTALYA Organizasyon: Pin Congress icons2018.com

5.KBB’de Dört Mevsim 28-30 Eylül 2018 Kempinski Hotel The Dome Belek ANTALYA Organizasyon: BROSS Congress www.kbbdedortmevsim.org

3. Çocuk Göğüs Hastalıkları Kongresi 26-28 Eylül 2018 Marriott Hotel Şişli İSTANBUL Organizasyon: PRIME Organizasyon 2018cocukgogus.org 9. Türk Uyku Tıbbı Kongresi 6. Türk Uyku Tıbbı Teknisyenliği Kongresi 26 - 30 Eylül 2018 t İ Şişli Radison Blu Otel İSTANBUL Organizasyon: Burkon Turizm uykukongresi.org 12. Aile Hekimliği Güz Okulu 26-30.Eylül 2018 Titanic Hotel Belek ANTALYA Organizasyon: DMR Kongre Organizasyon guzokulu2018.org

4. İlaç ve Tedavi Kongresi 19 – 23 Eylül 2018 Kıbrıs Elexus Otel KKTC Organizasyon: DMR Kongre ilacvetedavidernegi.org 15. Metabolik Sendrom Sempozyumu 20- 23 Eylül 2018 Hilton Bodrum Türkbükü Bodrum MUĞLA Organizasyon: FİGÜR metsend2018.org Çocuk Hastalıkları Akademisi 23-26 Eylül 2018 Titanic Deluxe Otel Bodrum MUĞLA Organizayon: Rubikon Turizm cocukhastaliklariakademisi.org

Uluslararası Katılımlı Palyatif Bakım Sempozyumu 28-30 Eylül 2018 Wyndham Grand Otel İZMİR Organizasyon: Plaza Event palyatifbakim.org/ Uluslararası Geleceğin E Hali En Büyük Eczacılık Buluşması 28-30 Eylül 2018 İstanbul Kongre Merkezi İSTANBUL Organizasyon: DMR Turizm www.geleceginehali.org 5.Karadeniz Onkoloji Günleri 28-29 Eylül 2018 Grand Zorlu Otel, TRABZON Organizasyon: DMR Kongre karadenizonkolojisempozyumu.org HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 77


SEKTÖR / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

AMGEN BİYOTEKNOLOJİ VE BİYOBENZER İLAÇLARDAKİ SON GELİŞMELERİ ANLATTI Biyoteknoloji alanında uzman ilaç şirketi Amgen tarafından Ankara’da gerçekleştirilen toplantıda son yıllarda daha da önem kazanan biyoteknoloji ve biyobenzer ilaçlar konusunda yaşanan son gelişmeler paylaşıldı. Toplantıda, sürdürülebilir sağlık sistemi taahhüdü çerçevesinde hastaların ilaca erişim hakkına öncelik veren ve biyolojik ilaçlar alanında otuz yılı aşkın süredir edindiği tecrübelerle, hedefleri doğrultusunda ilerleyen Amgen’ın biyobenzer ilaçların geliştirilmesine yönelik son çalışmalarına da ışık tutuldu. Dr. A.Y. Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi Medikal Onkoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Umut Demirci’nin konuşmacı olduğu toplantı, 20. yüzyılın başında temelleri atılan modern biyoteknolojinin değerlendirilmesini yapıldı.

PİERRE FABRE İLAÇ VE ARRAY BİOPHARMA ‘‘ASCO’NUN EN İYİSİ’’ PROGRAMINDA YER ALDI Kanser alanında yürütülen pek çok çalışmanın sonuçlarının açıklandığı ASCO 2018 kongresinde öne çıkan tedavilerden biri, ölümcül bir cilt kanseri olan Malign Melanom alanında yeni bir standart olacak olan Encorafenib ve Binimetinib oldu. Malign Melanom alanında “Pierre Fabre İlaç” ve “Array BioPharma’nın” ortaklaşa gerçekleştirdiği yeni Faz III tedavi çalışması olan COLUMBUS çalışması sonuçları ‘‘ASCO’nun en İyisi’’ programı çerçevesinde açıklandı. Çalışmaya göre Encorafenib ile Binimetinib’in birlikte kullanımı, BRAF mutant melanom hastalarında, yalnız vemurafenib kullanımına kıyasla, ortalama genel sağkalımı iki kat artırdı (33.6 ay vs 16.9 ay). COMBO450 bugüne dek en iyi medyan sağ kalım süresini (33.6 ay) yakalayarak, ortalama genel sağkalıma ek olarak 17 aylık bir sağkalım yararı sağladı. 33.6 ay ile 30 aylık genel sağkalım bariyerini aşan Encorafenib+ Binimetinib ikilisi, BRAF-mutant ileri evre melanom hastalarının tedavisinde önemli bir umut ışığı oldu.

Biyolojik ve biyobenzer ilaçlar hastalara ek tedavi seçeneği sunuyor Toplantıda yaptığı konuşmada, laboratuvar ortamında kimyagerlerce üretilen geleneksel kimyasal ilaçlar ile biyolojik ilaçlar arasındaki farklılıklara değinen Demirci, eşdeğer ilaçlar ile biyobenzerlerin farklılıklarını da vurguladı. Daha karmaşık bir üretim süreci gerektiren biyolojik ilaçların ve biyobenzerlerin hastalara ek tedavi seçenekleri sunma potansiyeli olduğunu ifade eden Demirci, dünya genelinde 800 milyondan fazla hastanın toplam 200’den fazla biyoteknolojik ürün kullandığını açıkladı. Genetik mühendislik teknikleri kullanılarak hücresel DNA’nın değiştirilmesi ile üretilen biyoteknolojik ilaçların daha çok enjeksiyon veya infüzyon yoluyla uygulanabildiğini de söyleyen Demirci,

Biyobenzerlerin ekonomik katkısı göz ardı edilemez “Referans biyolojik ilaçla büyük oranda benzerlik gösteren, güvenlik, saflık ve etkinlik anlamında klinik açıdan önemli bir fark göstermeyen biyobenzerler, hastaarın biyolojik tedavilere erişimini artırma potansiyeline sahiptir,” diyen Demirci, kısa klinik araştırma programları ve benzeri özellikleri sayesinde sağlanan verimliliğin sağlık hizmetleri açısından ciddi bir maliyet tasarrufu sağladığına da değindi.

ONKO İLAÇ RUHSAT ALDIĞI DÜNYA PAZARLARINA HIZLI GİRDİ 2017 yılında, üretim tesislerinin tüm hatlarıyla Avrupa GMP belgesi (EUGMP) alan Türk ilaç firması olarak global pazarlara açılmak yolunda büyük bir adım atan Onko İlaç, AB ülkeleri de içinde olmak üzere bir yıl içinde 800.000 euroya varan ilaç ihracatı gerçekleştirdi. 2018 Haziran ayında ise İngiltere‘ye 1 milyon euroluk ihracat yapan Onko İlaç, üç yıl içinde AB pazarına 60 milyon euro, Kanada, Pakistan ve Afrika pazarları dahil edildiğinde ise 100 milyon euro ihracatı hedefliyor. Onko İlaç, 120 milyon euroyu aşan yatırımla ilaç sektörüne FDA standartlarına uygun iki modern tesis kazandıran ve 2017 yılında AR-GE merkezi dahil üretim tesislerinin tüm hatlarıyla Avrupa GMP’si alan ilk Türk ilaç firması olarak küresel pazarlarda boy gösteriyor. Halihazırda Avrupa Birliği ülkeleri, Sudan ve Afrika ülkeleri, Kanada, Malezya ve Pakistan pazarlarına giriş yapan Onko İlaç, çeşitli ülkelerle görüşmeler yapıyor ve işbirlikleri oluşturmak için çalışmalar yürütüyor. Onko İlaç, üretiminin %30’unu ihracata yönelik gerçekleştirerek, beş yıl içinde hedef pazarlarında öne çıkmayı amaçlıyor. 2017 yılında Avrupa GMP belgesini (EUGMP) almasının ardından ilaç ihracatına başlayan Onko İlaç, 1 yıl içinde

78 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

biyobenzer ilaçların tıpkı kar taneleri gibi olduklarını, orijinal biyolojik ilaca bezediğini ama birebir aynısı olmadığını dile getirdi.

Avrupa Birliği ülkeleri dahil olmak üzere birçok ülkeye 800 bin euroya varan ihracat rakamına ulaştı. Bununla birlikte, 2018 Haziran ayı içinde İngiltere’ye 1 milyon euroluk ihracat gerçekleştiren Onko İlaç, tek seferliki en büyük ihracatını yapmış olmanın sevincini yaşıyor. Onko İlaç, geliştirdiği ilaçlarını dünya pazarlarına ulaştırmak için çok sayıda ülkeye ilaç ruhsatı almak üzere başvuru yaptı. Ruhsatlarının çıkmasıyla birlikte Onko İlaç, üç yıl içinde AB pazarında 60 milyon euro, Kanada, Pakistan ve Afrika ülkeleri pazarları da dahil edildiğinde 100 milyon euro ihracat yapmayı hedefliyor. Onko İlaç, plazmadan elde edilen ürünler, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülemede kullanılan kontrast maddeler, onkoloji ve onkoloji destek ürünleri ve romatoloji portföyü ile bugün 36’sı imal olmak üzere 89 ilaç ruhsatına sahip.Firma 2020 yılında bu sayıyı 200’e çıkararak Türkiye ve dünya pazarlarına sunmayı hedefliyor.


SEKTÖR / HABER

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

NOBEL İLAÇ CIO’SU BİDAR ÖZGÜR ULUTAŞ “YILIN BAŞARILI KADIN CIO’SU” ÖDÜLÜNÜ ALDI

BERKO İLAÇ’TAN “HAYVANLAR VE BİZ”PROJESİNE DESTEK

Türkiye’de kadınların teknolojide daha fazla söz sahibi olması ve teknolojide kadın girişimciliğine ilham vermesi amacıyla Microsoft , KAGİDER (Türkiye Kadın Girişimciler Derneği) ve Aydın Doğan Vakfı tarafından düzenlenen Teknolojinin Kadın Liderleri ödüllerinin üçüncüsü Microsoft Türkiye ofisinde gerçekleştirilen törenle sahiplerini buldu. Bu yıl 9 farklı kategoride verilen ödüller arasından “Yılın Başarılı Kadın CIO’su” ödülünü Nobel İlaç CIO’su Bidar Özgür Ulutaş aldı. Ulutaş, Nobel’in Türkiye ve yurt dışı pazarlarındaki dijital dönüşümünü yönettiği “Jüpiter Projesi” ile ödüle layık görüldü. Nobel İlaç İcra Kurulu’nun yüzde 50’si Kadın Yönetici Dijital dönüşüm alanında sektörünün öncülerinden olan Nobel İlaç, üst yönetimde kadın istihdamında da örnek bir firma. 1964 yılında kurulan, 20 ülkede kendi organizasyon ve markasıyla faaliyet gösteren ve yaklaşık 50 ülkeye ihracat yapan, yüzde yüz yerli sermayeli Nobel İlaç, kadınların üst yönetimde temsilinde ciddi adımlar atarak, örnek oluşturuyor. Avrupa, Amerika ve Avustralya’da dahi kurumsal şirketlerdeki icra komitelerindeki kadın yöneticilerin oranı %20’lerde iken Nobel İlaç İcra Kurulu’nun %50’si kadın yöneticilerden oluşuyor. Nobel İlaç İcra Kurulunda görev yapan kadın yöneticiler, kadın çalışanların potansiyelini ortaya çıkaracak uygulamaların yaygınlaştırılmasının, kadınların, yani nüfusun yarısının, kendilerine, çevrelerine ve topluma daha fazla katkı sağlamaları açılarından önemli olduğunu ve Nobel’in bu yaklaşımının diğer firmalara da örnek olmasını istediklerini vurguluyorlar.

Berko İlaç, yeni nesil bir sosyal sorumluluk projesi olan “Hayvanlar ve Biz” sergisine destek olmanın mutluluğunu yaşıyor. Pink Floyd’un solisti Roger Waters’ın da desteğiyle, tüm dünyaya sesini duyurmayı hedefleyen “Hayvanlar ve Biz” sergisinin lansman şarkısı, 1,5 milyonun üzerinde izlendi. Topluma sanatla katkı sağlayan projeler üretmeyi hedefleyen Berko İlaç, bu yaklaşımından yola çıkarak desteklediği, İZEV’in (İstanbul Zihinsel Engelliler İçin Eğitim ve Dayanışma Vakfı) “Hayat ve Biz” projesinin ikinci etabı olan “Hayvanlar ve Biz” projeyi dünyaya tanıtacak olan lansman şarkısı ise Roger Waters’ın

desteğiyle “Another Brick in The Wall” oldu. Pink Floyd’un solisti Roger Waters, 1979yılında piyasaya çıkardıkları “The Wall” albümündeki “Another Brick in The Wall” isimlikült şarkısının haklarını, dünyada ilk kez bu proje için İZEV’e verdi ve dünyada ilk kez “The Wall” şarkısı için farklı bir dilde söz yazıldı. “Yıkılmak Zorunda Olan Zihinlerdeki Duvar!” diyen “Yaşam Hakkı – Duvar” şarkısında ve video klibinde; Selda Bağcan, Funda Arar, Kubat, Koray Avcı ve Yavuz Dizdar gibi ünlü isimler yer aldı. Video klip 10 milyonun üzerinde izlenince, zihinsel engelli bireyler için “İZEV Yaşam Köyü” kurulması hedefleniyor.

Bristol-Myers Squibb TÜRKİYE

İMMÜNO-ONKOLOJİNİN GELECEĞİNİ MASAYA YATIRDI Dünyada kanser tedavisinde yeni bir dönem başlatarak immüno-onkoloji kavramını yaratan Bristol-Myers Squibb (BMS), bu yeni tedavi yönteminin Türkiye yolculuğunu anlatmak için başlattığı immüno-onkoloji sohbetlerini Ankara, İzmir ve İstanbul’da 150 onkoloji uzmanının katılımıyla gerçekleştirdi. Kanser tedavisinde çığır açan immüno-onkoloji yöntemi ve Türkiye’deki gelişimi masaya yatırılarak, bu tedavi yönteminin Türkiye’de ruhsatlandırıldığı ve başarılı olduğu kanser türlerinden olan böbrek ve malign melanom tartışıldı. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan BMS Türkiye Genel Müdürü Ece Kaşıkçı; “İmmüno-onkolojik tedavilerin ülkemize kazandırılmasında BMS olarak öncü durumdayız. Şu an Türkiye’de BMS’in immüno-onkolojik ilaçlarının malign melanom ve böbrek kanseri için ruhsatlandırıldığını söyleyebilirim. Çok yakın zamanda ruhsat sürecini tamam-

Ece Kaşıkçı BMS Türiye Genel Müdürü layacağımız yeni endikasyonlarımız var. Kanser tedavisinde sağkalımı uzatan immüno-onkoloji ilaçlarımızla hastalara yeni tedavi olanakları sunmaktan son derece mutluyuz. BMS Ar-Ge yatırımlarına ayırdığı bütçeyle ilaç endüstrisindeki ilk 10 firma arasında yer alıyor. 2016 yılında toplam satış bütçemizin yüzde 25’inden fazlasını Ar-Ge yatırımlarına ayırdık. Bu oran 2018 ve sonrasında %40’lara ulaşacak. Şu an Ar-Ge aşamasında olan toplam 33 molekülümüz mevcut. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak immüno-onkoloji alanında yeni gelişmeler yaşanmasını umutla bekliyoruz” dedi. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 79


SEKTÖR / İK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

NOVARTİS TÜRKİYE ÜLKE İLETİŞİM VE HASTA İLİŞKİLERİ DİREKTÖRÜ NİLÜFER GÜRPINAR GÜNER OLDU Mayıs 2018, İstanbul ; 2012 yılından beri Sandoz’un Türkiye ve Ortadoğu Bölgesi İletişim Müdürlüğü görevini başarıyla yürüten Nilüfer Gürpınar Güner, 1 Mayıs 2018 tarihi itibarıyla Novartis İlaç Türkiye ve Ülke Kurumsal İletişim ve Hasta İlişkileri Direktörü olarak atandı. Nilüfer Gürpınar Güner, Novartis İlaç Türkiye iletişim ve hasta ilişkileri yönetiminden sorumlu olacak ve ayrıca Novartis Grup firmalarının ülke düzeyinde iletişim faaliyetlerini yürütecek. Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri mezunu olan Nilüfer Gürpınar Güner, iş hayatına 1998 yılında The Royal Bank of Scotland’da (RBS) başladı. RBS’de çalıştığı 14 yıl boyunca bölge sorumluluğu da dahil olmak üzere pazarlama ve kurumsal iletişim yönetim görevlerinde bulunan Nilüfer Gürpınar, 2012 yılından bu yana Sandoz Türkiye ve Ortadoğu Bölgesi İletişim Müdürü olarak görev yapmaktaydı. ÇİĞDEM ÖZKAPLAN, ASTRAZENECA SOLUNUM VE ECZANE KANALININ YENİ PAZARLAMA MÜDÜRÜ 2014’ten itibaren AstraZeneca Türkiye’de çalışan ve halen Solunum İş Birimi’nde Kıdemli Ürün Yöneticisi görevini yürüten Çiğdem Özkaplan, Solunum ve Eczane Kanalı Pazarlama Müdürü olarak görev yapacak.

CHİESİ GRUP, YENİ BÖLGE YAPILANMASINDA 14 ÜLKEYİ TÜRK KADIN YÖNETİCİYE EMANET ETTİ Yeni oluşturulan Avrupa-Benelux & CEE Bölge* Başkanı pozisyonuna, 5 yıldır Chiesi Türkiye Genel Müdürü görevini başarıyla yürüten Filiz Balçay atandı. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu olan Balçay, 1991 yılında ilaç sektöründe başladığı çalışma hayatında Pfizer, Schering Plough ve MSD’de öncelikle satış ve pazarlama olmak üzere farklı alanlarda çeşitli roller üstlendi.2013 yılından bu yana Chiesi İlaç Türkiye Genel Müdürü olarak görev yapan Filiz Balçay, 1 Temmuz 2018 itibariyle Avrupa-Benelux & CEE Bölge Başkanı olarak kariyerine devam edecek. Üst üste 4 yıldır En Güçlü 50 Kadın CEO arasına yer alan Filiz Balçay, Independent Women Directors Initiative üyesidir ve gelişmekte olan pazarlar için EFPIA’da (Avrupa İlaç Endüstrisi Dernekleri ve Federasyonu) Chiesi grubunu temsil etmektedir. 80 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

2007 yılında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’ndeki eğitimini tamamlayan Çiğdem Özkaplan, kariyerine aynı yıl AstraZeneca Türkiye’ de satış temsilcisi olarak başladı. 2009 yılından itibaren Astellas İlaç Türkiye’de sırasıyla müşteri yöneticisi ve ürün müdürü olarak görev yapan Çiğdem Özkaplan, 2013 yılında müşteri yöneticisi olarak IMS Health Türkiye’ye geçti. 2014 yılında AstraZeneca Türkiye ailesine ürün yöneticisi olarak katılan Çiğdem Özkaplan, kıdemli ürün yöneticiliği görevini sürdürüyordu. Çiğdem Özkaplan, AstraZeneca Türkiye Solunum ve Eczane Kanalı Pazarlama Müdürü olarak görev yapacak.

UMUT MERİÇ CHIESI TÜRKIYE GENEL MÜDÜRLÜĞÜ POZİSYONUNA ATANDI Chiesi Türkiye Genel Müdürlüğü pozisyonuna, 2015 yılından beri Chiesi İlaç Türkiye PC Bölüm Direktörlüğü görevini başarıyla yürüten Umut Meriç , Boğaziçi Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra Avusturalya, New South Wales Üniversitesi Teknoloji Yönetimi’nde yüksek lisansını tamamladı. 2004 yılında iş hayatına Pfizer’de Ürün Müdürü olarak başlayan Meriç, 2007–2010 yılları arasında Schering-Plough’da alerji ürünlerinden sorumlu Ürün Müdürü, ve sonrasında da 2010–2013 yılları arasında MSD’de sırasıyla Takım Lideri, Marka ve Müşteri Yöneticisi ve Franchise Müdürü olarak görevine devam etti. 2013-2015 yılları arasında GSK’da Üroloji ve Merkezi Sinir Sistemi İş Birim Müdürü olarak çalışmasının ardından, 2015 yılında Primary Care İş Bölüm Direktörü olarak Chiesi Türkiye ailesine katıldı. Umut Meriç, 1 Temmuz 2018 tarihi itibari ile görevine Chiesi Türkiye Genel Müdür’ü olarak devam edecek.


SEKTÖR / İK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

SANDOZ TÜRKİYE’NİN İLETİŞİM BÖLÜM MÜDÜRÜ NUR PEKER OLDU Uluslararası birçok şirketin kurumsal iletişim departmanının yöneticisi olarak görev alan Nur Peker, Sandoz Türkiye’nin İletişim Bölüm Müdürü oldu. Profesyonel kariyerine 1990-2000 yılları arasında Software AG Turkey’da Halkla İlişkiler ve Pazarlama Bölümü’nde kıdemli uzman olarak başlayan Peker, 2000-2003 arasında Siemens Business Services’da İletişim Yöneticisi, 2003-2008 yılları arasında Abdi İbrahim İlaç’ta Kurumsal İletişim Yöneticisi olarak çalıştı.Kariyerine 2008 yılında Sanovel Pharma ile devam eden Nur Peker, son olarak Teva İlaç’ta Kurumsal İletişim ve Marka Bölümü’nde kıdemli yönetici olarak görev yaptı. Kurumsal iletişim alanında 20 yılı aşkın tecrübeye sahip olan Peker, kriz yönetimi, itibar yönetimi, kurum içi iletişim ve sosyal sorumluk alanında bir çok projeye imza attı. İlaç sektöründe yönettiği çalışmalar kapsamında Sağlık Bakanlığı ile yakın temas içinde olduğu projelerle de adından söz ettirdi.

BERKO İLAÇ’TA YENİ YÖNETİCİ ATAMALARI

Aslı Türkay

İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünde lisans eğitimini alan Aslı Türkay, Yeditepe Üniversitesi İşletme bölümünde yüksek lisansını tamamlamıştır. Kasım 2003 – Ekim 2017 tarihleri arasında Sandoz İlaç’ta çalışan Türkay, sırası ile ArGe, proje, ruhsatlandırma, portfolio, lansman ve stratejik planlama departmanlarında farklı pozisyonlarda görev yapmış ve son olarak iş geliştirme departmanında iş geliştirme müdürü unvanı ile çalışmıştır. Aslı Türkay, Berko İlaç Stratejik Planlama ve İş Geliştirme Müdürü olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

Nursel Gülsoy Bozyel Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği mezunu olan Nursel Gülsoy Bozyel, yine Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünde Biyoteknoloji yüksek lisansını tamamlamıştır. Ocak 2001- Eylül 2015 tarihleri arasında Mustafa Nevzat İlaç’ta çalışan Gülsoy, kalite kontrol, analitik geliştirme, üretim departmanlarında görev yapmış ve son olarak üretim müdürü unvanı ile çalışmıştır. Mayıs 2016 tarihinden bu yana Berko İlaç’ta üretim müdürü olarak görev yapan Nursel Gülsoy Bozyel, Berko İlaç Fabrika Müdürlüğü pozisyonunda devam etmektedir. Tezkip: 67.sayıda sehven isim karışılığı sebebiyle, tekrar yer verilmiştir.

HİKMET ÖZKANBER, ASTRAZENECA’NIN VARŞOVA’DAKİ ENTEGRE FİNANS ÇÖZÜMLERİ MERKEZİ’NE ATANDI 1999 yılından beri AstraZenaca Türkiye’de çeşitli görevler üstlenen Hikmet Özkanber, son olarak Finansal Kontrol Müdürlüğü görevini yürütüyordu. AstraZeneca ailesine katıldığı 1999 yılından bu yana artan sorumluluklar getiren görevlerde yer aldı. Özkanber, üstlendiği yeni görevinde, Varşova’daki IFS (Entegre Finans Çözümleri) Merkezi’ndeki MEA kontrolörlük ekibine liderlik edecek ve tüm MEA (Orta Doğu ve Afrika) piyasalarındaki kontrol faaliyetlerinin başarılı bir şekilde IFS’ye geçişinden sorumlu olacak.

SANTA FARMA SATINALMA DİREKTÖRLÜĞÜ GÖREVİNE OĞUZ ARIK ATANDI Türkiye’nin en köklü ve güçlü yerli ilaç firmaları arasında yer alan Santa Farma, organizasyon yapısını yeni atamalarla güçlendirmeye devam ediyor. Son atamayla, ilaç sektöründe 13 yılı aşkın deneyime sahip Oğuz Arık, Santa Farma Satınalma Direktörü oldu. 2005 yılında Bayer Türk ve Bayer Plc İngiltere’de göreve başlayan ve burada Satınalma Direktörü olarak görev yapan Oğuz Arık, Santa Farma ailesine katılmadan önce Biofarma İlaç San. ve Tic. A.Ş.’de Satınalma ve İdari Operasyonlar Direktörü olarak görev yapıyordu. HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 81


ÜRÜN

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HEM GÜNEŞTEN KORUNUN HEM CİLDİNİZİ BESLEYİP DİNLENDİRİN! Thalia Natural Beauty 50 Korumalı Güneş Kremi, içeriğindeki filtreler sayesinde UVA ve UVB ışınlarına karşı SPF 50 güneş koruması sağlar, güneşe karşı özel hassasiyeti olan ciltler için de gerçek bir kalkan görevi görür. Suya dayanıklı olan Thalia Natural Beauty 50 Korumalı Güneş Kremi aloe barbadenis özü, panthenol, alpha-bisabolol ve allantoin gibi yatıştırıcı aktif maddelerle cildi rahatlatır; jojoba yağı, susam yağı, E vitamini ve gliserin ile cildi besler, cildi yağlandırmaz. Thalia Natural Beauty’nin 15 SPF korumalı Innovative Organik Tsubaki Yağlı, Hydra Perfect Serisi Vanilya & Witch Hazel, Pure Balance Serisi Verbena & Iceland Moss ve Keep Fresh Serisi White Musk & Argan Yağlı yüz kremleri ise cildi güneşin zararlı ışınlarından korurken cildin ideal yağ oranına kavuşmasını, canlı ve sağlıklı görünmesini, yoğun bir şekilde nemlenip yenilenmesini sağlar.

XL-S’İN YARDIMIYLA AÇ KALMADAN KİLO VERİN

NBL KRİLL OİL İLE KENDİNİZE İYİLİK YAPIN, OMEGA ALMAYI UNUTMAYIN! Sadece Antartika’da yaşayan Kril’den elde edilen antioksidan etkili astaksantin içeren Omega-3 takviyesi NBL Krill Oil, size kendinize iyilik yapma fırsatını sunuyor.Omega-3 yağ asitlerinden EPA ve DHA insanın yaşamını devam ettirebilmesi için dışarıdan alması gereken vücutta az miktarda sentezlenen esansiyel yağ asitleridir. Omega -3 takviyesinin alınması beyin gelişimi ve sağlıklı kalp damar sistemini desteklemektedir.

Havalar ısındı, yaz kapıda. Kendinizi bedeninizde daha rahat hissetmek ve kilo vermek istiyorsanız, şimdi harekete geçmenin tam zamanı. Kilo verme yolculuğunda en büyük yardımcınız XL-S Nutrition. Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde sağlıklı kilo vermek ve formda kalmak isteyenlerin tercihi XL-S markası artık Türkiye’de. Sütle karıştırılarak tüketilen XL-S Nutrition tam bir öğün yerine geçiyor. Bezelye proteininden elde edilen, sağlıklı bir öğün için gerekli tüm vitamin ve mineralleri içeren XL-S Nutrition sadece 248 kalori. Glüten ve yapay tatlandırıcı içermeyen XL-S Nutrition yüksek protein ve lif miktarı sayesinde uzun süre tokluk sağlıyor. Günde bir ya da iki öğün Günde bir ya da iki öğün yerine kullanabileceğiniz XL-S Nutrition diyeti egzersizle birleştirildiğinde kilo vermeye yardımcı oluyor.

Kril yağı içeren Omega-3 takviyesi Nbl Krill Oil, IKOS ve FOS sertifikaları ile güvenilir ve etkin bir üründür. Nbl Krill Oil içeriğindeki astaksantin ile yüksek antioksidan özelliğe sahiptir. Nbl Krill Oil, IKOS ve FOS sertifikalarına sahiptir. *Sadece Eczanelerde

MUSTELA GÜNEŞ ÜRÜNLERİ İLE BEBEĞİNİZ GÜNEŞİN TADINI DOYASIYA ÇIKARACAK Bebek ve çocukların narin ciltlerini, SPF 50+ ile zararlı UVA ve UVB ışınlarına karşı korur ve güneş toleransı düşük ciltler dahil tüm cilt tipleri için uygundur. Patentli doğal içerik Avokado Perséose ve özel ‘’Mineral Filtre’’istemiyle formüle edilen ürünler, 80 dakikaya kadar dayanıklılık sağlar. Mustela Güneş Ürünleri parfüm, paraben, fitalat ve fenoksietanol içermez.

AKİLEİNE ICE ANINDA SOĞUTUCU JEL ŞİMDİ TÜRKİYE’DE!

Akileine Ice Soğutucu Jel vücudun belli bölgelerinde çarpma ve ezilmeye bağlı oluşan şişkinlik, morarma gibi durumları soğutarak anında yatıştırmaya yardımcı oluyor. Sadece eczanelerde satılan Akileine, spordan önce Isınmaya Yardımcı Jel Start, spor esnasında Sürtünmeleri Önlemeye Yardımcı Nok ve spor sonrası Rahatlatıcı Jel Relax ile spor yapanlara komple bir bakım sunmaktadır.

82 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


YEMEK KÖŞESİ/ SAĞLIKLI FARKLI TATLAR...

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Diyet Puf Ekmek 5 Adet Hazırlama Süresi: 70 dk. Pişirme Süresi: 30 - 40 dk.

*Pişirme Önerisi Daha lezzetli bir ekmek elde etmek için, hamur fırında mayalanırken, fırına ısıya dayanıklı bir kabın içerisinde kaynar su koyun ve pişirme esnasında fırından çıkarmayın. Malzelemeler .1 Su Bardağı Ilık Süt .2 Yemek Kaşığı Tereyağı .25 gr Yaş Maya .1 Tatlı Kaşığı Toz Şeker .2 Tatlı Kaşığı Tuz .3.5 Su Bardağı Realife Diyet Un Nasıl Hazırlanır ? Yoğurma kabına aldığınız ılık süte maya ve ardından elde edilen karışıma şekeri ilave edin.Un ve tuzu ayrı bir kapta karıştırırak, diğer karışıma azar azar ilave edin ve yeniden karıştırmaya başlayın. Hamur kıvam almaya başladığında, oda sıcaklığında bekletilen tereyağını azar azar hamura yedirin. Hamur pürüzsüz ve orta yumuşak bir kıvama gelinceye kadar yoğurma işlemine devam edin. Yoğurma işlemi biten hamuru, oda sıcaklığında üzeri kapalı bir kabın içinde 40 dk. boyunca mayalanmaya bırakın. Mayalanmanın ardından 5 eşit parçaya ayırılan hamuru, bezeler halinde tepsiye aralıklarla dizin. Buharlı fırında 40-50 °C’de 20 dk. tekrar mayalanmaya bırakın. Mayalanan hamurun üzerine yarım çay bardağı su ve 1 yemek kaşığı sıvı yağ karıştırılarak sürün. Ardından 230 °C’lik fırında 30-40 dk. kadar pişirin.

Diyabetik HAVUÇLU-CEVİZLİ KEK

Afiyet Olsun 15 Dilim Hazırlama Süresi:25 dk. Pişirme Süresi:45 dk.

*Pişirme Önerisi Yumurtanın ve sütün soğuk olması kekin kabarmasını engelleyeceği için malzemelerin oda ısısında olmasına dikkat edilmelidir. Kek karışımı fırına konulduğunda ilk 30 dk. fırın açılmamalıdır. Aksi takdirde, açtığınızda sıcaklık değişimi olacağı için kekiniz sönebilir. Malzemeler .75 gr stevia zero .70 gr sıvıyağ (zeytinyağı) .4 yumurta .150 gr havuç .30 gr ceviz .5 gr tarçın .2 kabartma tozu .1 paket vanilya .250 gr Realife Diyabetik Un Nasıl Hazırlanır ? 100 gr Stevia ve 4 yumurtayı köpürene kadar çırpıcı ile çırpıyoruz.Daha sonra 70 gr sıvıyağı ekleyip tekrar çırpıyoruz.150 gr havuç 30 gr ceviz 5 gr tarçını katıp elde karıştırıyoruz. 250 gr Realife diyabetik un ve 2 kabartma tozu ve 1 paket vanilyayı ekliyoruz. Kek kalıbının içerisini margarin ile yağlayıp kalıbımızı unluyoruz, hazırladığımız karışımı döküyoruz. Önceden ısıtılmış fırında 180 derecede 45 dakika kekimizi pişiriyoruz.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 83


KİTAP KÖŞESİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KOŞUYORUM ÖYLEYSE VARIM Yazar: Prof. Dr. Taner Damcı Doğan Kitap İÇİNDEKİ ALÇAKGÖNÜLLÜ DEVİ FARK ETMEK İÇİN... KOŞ! Bu kitabın çok satması için bir hekim olarak size koşmanın sağlığa zararlarını anlatabilirdim. Koşarken, olur ya dizlerinizi sakatlarsınız siz en iyisi yürüyün diyebilirdim... Ama bunu yapmayacağım... Ben size koşun diyorum... Neden mi? Çünkü: Toplumsal akışla sürüklenen yaşamımızda koşmak bir özgürlük adasıdır. Koşarken içimizdeki alçakgönüllü devi fark ederiz ve bu bizi mutlu eder. O bizim en güçlü, güvenilir, iyi, sağlam yönümüzdür. Koştukça kendimizle ve çevreyle ettiğimiz kavgalar anlamsız ve küçük görünmeye başlar. Koşan her insan yalnızca kendi bedenini ve zihnini değil, çevresini de değiştirir. Koşmak, insanın biyolojik varlığına yaklaşması ve aynı zamanda zihinsel bir iç yolculuk yapması demektir. Evet, koşmak bizim fabrika ayarımızdır. Özgürce ve keyifle koşmak... Ben işte bu yüzden koşuyorum... Sizin de koşarak bu özgürlüğü yaşamanıza bir nebze de olsa katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana... “ ‘‘NEFRET PSİKOLOJİSİ’’ VAROLUŞSAL BİLGELİK SERİSİ Yazar:Akif Manaf Dahi Yayıncılık “Nefret Psikolojisi“, başlı başına nefreti konu alan dünyadaki tek kitap olma özelliğini taşıyor. Yazar, eserinde nefretin kaynağının sevgi olduğunu algılatıyor, daha okurken içsel bir devrim yaratıyor. Hepimizde var olan nefret duygusunun ne kadar da kolay sevgiye dönüşeceğini hayretle okuyacaksınız. Akif Manaf Nefret Psikolojisi Asırlardır yeryüzünde milyarlarca insan, “benimki en iyisi” inancı yüzünden birbirini katletti. Kavga, dövüş, savaş ve benzerleri, birer nefret patlaması olarak yaşandı. Kişi, içinde birikmiş nefreti dışa vurarak, nefret zehrinden kurtulmaya çalıştı. Çünkü kimse nefret etmeden savaş kazanamaz. Peki nedir nefreti dönüştürmenin yolu? Akif Manaf; “Nefret, sevginin ters yansımasıdır. Yıkıcı duygu olan nefret, sevgi ve bencillikten kaynaklanır. Sevgi varoluşun temeli olduğu için ortadan kaldırılamaz, fakat bencillik yok edilebilir” diyerek, nefretin tek başına var olmadığını, sevgiden kaynaklandığını, sevginin her zaman nefrete üstün geleceğini idrak ettiriyor. KARACİĞERİMİZİ FRUKTOZ ŞURUBUNDAN NEDEN KORUMALIYIZ? Yağlı Karaciğer ve Şişman Sirozu Yazar:Prof.Dr. Metin Başaranoğlu ALFA Yayıncılık Metin Başaranoğlu bu çok önemli çalışmasıyla aslında psikolojik, sosyolojik ve antropolojik nedenleri olan ve gelecek yüzyıllarda insanlığın çöküşünü başlatabilecek önemde bir hastalığı tanımlıyor ve gün yüzüne çıkarıyor. İhtiyacı olan enerjiden daha fazlasını tüketmek ve bu tüketimini insan doğasına uygun olmayan kaynaklardan sağlamak, insanlığı metabolik sendrom denen 84 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018

“HER GÜNE BİR PLATON” Yazar: Allan Percy’ Pena Yayınları Allan Percy, çok satan kitapları “Her Güne Bir Nietzsche”, “Her Güne Bir Shakespeare” ve “Her Güne Bir Kafka” dan sonra serinin 4. kitabı “Her Güne Bir Platon” ile Yunan filozofunun öğretilerini, hedeflerini ve bu hedefler doğrultusunda ortaya koyduklarını bu kitapta toplayarak, okurlarına rehberlik ediyor. Pratik bilgelikten oluşan bu 80 öneri sayesinde Platon, birçok şeyin yanı sıra hayalleri gerçeğe dönüştürmeyi, zamanı iyi yönetmeyi ve hayat boyu sürecek dostlukların keyfini çıkarmayı okurlarına öğretiyor. Batı düşüncesinin babası olarak görülen Platon ile okuyucularına günlük yaşantılarındaki keşif dünyasını sunan yazar Allan Percy, bu pratik 80 pratik reçete ile okuyucularının hayat yolu üzerindeki adımlarını adeta yönlendiriyor.

yeni bir olguyla karşı karşıya getirdi. Bel çevresi kalın, tansiyonu yüksek, kan yağları bozuk, kan şekeri yüksek kardiyometabolik riskleri yüksek olan bu insanlar sonuçta Başaranoğlu’nun tanımladığı Şişman Sirozu adayları oluyor. Biyolojik çeşitliliğin azalması, iklimin olumsuz değişikliği, nüfus artışı, adaletsiz paylaşım ve insan doğasına aykırı yaşam tarzları artık tüm dünyayı aynı derecede ilgilendirmektedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) verilerine göre dünya üzerinde 300.000’e yakın yenilebilir bitki çeşidi bulunurken Amerikan Bitki Bilim Topluluğunun verilerine göre tüm dünyadaki gıda ihtiyacının yaklaşık %95’i yalnızca 30 kadar farklı bitki üründen elde edilmektedir. Diğer yandan yaklaşık 1 milyar insan ihtiyacı olan enerjiyi temin edemediği için açlık çekerken ondan daha fazla insan şişmanlığın oluşturduğu hastalıklarla boğuşmaktadır. İşin ironik yanı ise yıllık üretilen 4 milyar ton gıdanın 1,3 milyar tonunun hiç tüketilmeden çöpe atılmasıdır.

Dr. Kerem Kınık Kızılay Genel Başkanı ( Tanıtım Yazısından)


KÜLTÜR-SANAT

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“PARKLARDA CAZ”

İSTANBUL CAZ FESTİVALİ 25. YILINDA BİR KEZ DAHA MÜZİĞİN VE MÜZİKSEVERLERİN KESİŞİM NOKTASI OLUYOR

Festivalin ücretsiz etkinlikleri, bu sene “Parklarda Caz”ın gelenekselleşen mekânı Fenerbahçe Khalkedon ve Fenerbahçe Parkı’nın yanı sıra Beylikdüzü Yaşam Vadisi Parkı’nda gerçekleşecek konserler ile artarak devam edecek.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Garanti Bankası sponsorluğunda gerçekleştirilen İstanbul Caz Festivali, 2018 yılında 25. yaşını kutluyor. Çeyrek asır boyunca İstanbullu müzikseverleri, müziğin en iyi ve en yeni örnekleriyle buluşturan İstanbul Caz Festivali, bu yıl da, 26 Haziran - 17 Temmuz tarihleri arasında yıldız isimlerden yeni keşiflere 250’yi aşkın yerli ve yabancı sanatçıyı İstanbul’un 27 farklı mekânında ağırlayacak. İstanbul Caz Festivali tam 25 yıldır sadece klasik cazın değil, bir çok farklı müzik türünün başarılı temsilcilerini İstanbul’da buluşturuyor ve izleyicilerine eşsiz bir seçki sunuyor. FESTİVALİN YAŞAM BOYU BAŞARI ÖDÜLÜ 25. İstanbul Caz Festivali’nin Yaşam Boyu Başarı Ödülü, iki önemli caz üstadı Nezih Yeşilnil ve Şevket Uğurluer’in yanı sıra Balarısı Ahmet olarak da tanınan ağız armonikası sanatçımız Ahmet Faik Şener’e festivalin açılış töreninde takdim edilecek. FESTİVAL ÇOK ÖZEL BİR KONSERLE AÇILIYOR :25. YILDA NESİLLER BOYU TÜRKİYE CAZI İstanbul Caz Festivali, Türkiye Caz sahnesine bir saygı duruşu niteliğindeki çok özel bir proje ile 25. yılını kutluyor. Türkiye cazının yapıtaşları arasında yer alan sanatçıları bir araya getirecek bu yıldızlar topluluğu, Festival’in açılışında tarihe geçecek bir şölene tanıklık etmemizi sağlayacak.

FESTİVAL ÖNCESİ SÖYLEŞİLERİ 25. İstanbul Caz Festivali kapsamında Mayıs ve Haziran aylarında programı akademisyen Orhan Tekelioğlu danışmanlığında hazırlanan bir dizi söyleşi gerçekleştirilecek. Türkiye’de caz festivallerinin tarihi, Türkiye’de cazın gelişimi, gençlerin caza ilgisi gibi konular üzerinde ve İstanbul’un son dönem popülerleşen caz kulüplerinin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Türkiye caz sahnesinin kilometre taşları olan solistler ve topluluklarından oluşan yıldızlar geçidi ve Kamil Özler şefliğindeki TRT Hafif Müzik ve Caz Orkestrası’nın solist ve bestecilerle seslendirdiği çeşitli yapıtlarla, geniş bir kesit sunacak. 26 Haziran 2018, 21.30, Zorlu PSM Ana Tiyatro

YERLİ SAHNENİN PARLAYAN MÜZİSYENLERİ “VİTRİN”DE... Festival kapsamında yerli sahnenin başarılı müzisyen ve topluluklarını odağa alarak daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlamak amacıyla ilki geçtiğimiz gerçekleştirilen “Vitrin: Türkiye Güncel Müzik Buluşması”nın ikincisi 27-30 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek.

Detaylı bilgi ve program için:

http://caz.iksv.org/tr

Mültecilere yönelik etkinlikler Festival, müziğin kapsayıcı ve birleştirici gücüne olan inançla bu yıl da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) işbirliği ile festivalin bir konserinde İstanbul’da Türkiye’de yaşayan mülteci konukları ağırlayacak. Müzisyenlere yönelik eğitmen eğitimi Boğaziçi Üniversitesi işbirliğinde profesyonel müzisyenlere yönelik bir “eğitmen eğitimi” projesi gerçekleştirecek. Proje kapsamında Boğaziçi Üniversitesi akademisyenleri, çocuklara yönelik müzik faaliyetleri düzenlemek isteyen profesyonel müzisyenlere, bu yaş grubu ile çalışma ve iletişim konusunda pedagojik eğitim verecek. Teorik eğitim süreci sonrasında pilot uygulamalarla devam edecek projenin ardından seçilen eğitmenler projeleri ile 25. İstanbul Caz Festivali’ndeki “Çocukça Bir Gün” etkinliğinde yer alacaklar.

HAZİRAN - TEMMUZ 2018 / PS 85


ABONE

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ABONELİK

Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. Talebinizin ardından gönderilecek abone formununun doldurulması ve tarafımıza ulaşmasıyla aboneliğiniz başlayacaktır. Derginiz abone işlemlerinin tamamlanmasından sonra düzenli olarak adresinize teslim edilecektir.

Popüler Yayıncılık Yönetim Merkezi (İzmir) 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi: 0 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com

86 PS / HAZİRAN - TEMMUZ 2018


Bu bayram siz de annesi ya da babası hayatta olmayan, maddi durumu yetersiz, yetenekli çocuklarımızın eğitimine destek olun.


㌀㌀ ⸀   夀㄁ 氀

Profile for Popüler Sağlık Dergisi

Populer Saglik Dergisi Haziran-Temmuz 2018 68  

Populer Saglik Dergisi Haziran-Temmuz 2018 68  

Advertisement