Page 1

Sağlıklı yaşam dergisi

Yıl: 13 Sayı: 66 Kasım - Aralık 2017 / Fiyat: 15 TL

AKCİĞER SAĞLIĞI: Hava Kirliliği, Başta Akciğer Kanseri Olmak Üzere Birçok Hastalığın Sebebi Kanser Yaşı 40’ların Altına İndi

DOSYA:

DİYABET Diyabet ve Kadın IDF: “10 Kadından 1’i Diyabetle Yaşıyor. Bir Çok Kişi Eğitime, Tedaviye ve Bakıma Ulaşamıyor.”

Sosyal Yaşamdan Uzaklaştıran Sorun: İDRAR KAÇIRMA TETKİK YOĞUNLUĞU KALİTEYİ DÜŞÜRÜYOR

KADAVRADAN BAĞIŞTA YİNE YETERSİZ KALDIK!

HIV/AIDS FARKINDALIK ARAŞTIRMASI

Hastalar durumdan memnun, hekimler şikayetçi...

Türkiye’de organ nakilleri artıyor ancak hala çok eksik var...

Toplumun yüzde 77.3’ünün HIV konusunda bilgisi yok...


SUDE IĞDIR Tip 1 Diyabetli

ZUAL GÖZÜTOK Tip 2 Diyabetli

AYŞE NAZ BAYKAL Tip 1 Diyabetli

TURGUT AKMETE Tip 2 Diyabetli

GÖKÇEN BAYRAKTAR Novo Nordisk

İDİL BAYRO Novo Nordisk


KÜNYE Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd. Şti Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

BİLİMSEL EDİTÖR

Opr. Dr. Muzaffer YURTTAŞ

YAYIN DANIŞMA KURULU Prof. Dr. Fazıl Apaydın

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA

Prof. Dr. Mete Akısü

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Bilimsel Editör Op. Dr. Muzaffer YURTTAŞ

Prof. Dr. Okhan Akhan

Grafik Tasarım FD DESIGN

Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Geriatri Ünitesi

Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Betül ÇUHADAROĞLU Evrim KAYA İnt. Dr. Kıvanç YANGI

Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir

THD Yönetim Kurulu Başkanı Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz

NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

İLETİŞİM

Prof. Dr. İhsan Ertenli

Yönetim Merkez / İZMİR Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak/ İZMIR Tel: 0 232 465 32 32 - 0 232 422 08 38 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com Haber ve İletişim Merkezi / İSTANBUL Zeynep ÇETINKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 0 216 355 02 59 Gsm: 532 470 00 25 zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd.Şti Ismet Kaptan Mah. Sezer Doğan Sok. No: 10 Kat: 6 D: 602 Konak- İZMIR Tel : 0 232 465 32 32 Fax: 0 232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı

Doç. Dr. Gürkan Sert

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Tıp Etiği AD Öğ. Gör. Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği (HAYAD) Yönetim Kurulu Bşk.

Prof. Dr. Ali Fuat Kalyoncu

Türk Toraks Derneği Başkanı Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Oğuz Kılınç

Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD

Doç. Dr. Levent Köstem Spor Hekimi

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Ecz. Doç. Dr. Levent Tuğrul

Yayın Kurulu Op. Dr. Deniz Arslan Uz. Dr. Fatih Sürenkök Op. Dr. Emin Yılmaz Op. Dr. Tülin Eroğlu Kaynak Op. Dr. Ata Bozoklar Uz. Dr. Didem Dereli Uz. Dr. Arif Baysan Dr. Alpay Gökmen

Op. Dr. Mustafa Erşin Dr. Sevgi Postoğlu Op. Dr. Hilmi Güngör Uz. Dr. Ayşegül Barış Uz. Dr.Erdal Duman Uz. Dr. Aylin Çeçen Aksu Ecz.Vildan Semet Uz. Dr. Mehmet Özgür Niflioğlu

Prof. Dr. Serhat Ünal

İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz Özel Ataköy Hastanesi

*İsimler soyadı sırasındadır.

Popüler Sağlık Dergisi Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San ve Tic. Ltd.Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. *66.Sayı sağlık profesyonellerine yönelik olarak hazırlanmıştır.

Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 32 32 (pbx) Faks: 0232 465 30 94 İstanbul İletişim / Ofis: 0 216 355 02 59 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın / 2 Aylık Renk Ayrım / Baskı / Cilt: Aktif Ofset / Baskı Tarihi: 28.11.2017 Yıl:13 Sayı: 66 KASIM - ARALIK 2017

2 PS / KASIM - ARALIK 2017


42

İÇİNDEKİLER 8 DOSYA: DİYABET IDF: “10 KADINDAN 1’İ DİYABETLE YAŞIYOR.BİR ÇOK KİŞİ EĞİTİME, TEDAVİYE VE BAKIMA ULAŞAMIYOR.” AKCİĞER SAĞLIĞI: 18 DOSYA: AKCİĞER SAĞLIĞI 18 HAVA KİRLİLİĞİ BAŞTA AKCİĞER KANSERİ OLMAK ÜZERE BİR ÇOK HASTALIĞIN SEBEBİ! 20 KADINLARDA KOAH’A DİKKAT! 21 AKCİĞER KANSERİ: KANSER YAŞI 40’LARIN ALTINA İNDİ 24 DVT’NİN EN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRLERİNDEN BİRİ HAREKETSİZLİK 25 DOSYA: KALP VE DAMAR HASTALIKLARI 30 İNME! : KAYBEDİLEN HER DAKİKA BEYİNDE MİLYONLARCA HÜCRENİN ÖLÜMÜ DEMEKTİR 32 İNMENİN EN ÖNEMLİ NEDENLERİNDEN BİRİ SİGARA 34 19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ 41 ARGEV OBEZİTE ARAŞTIRMASI 42 TRD: TETKİK YOĞUNLUĞU HİZMET KALİTESİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR! 44 THD 50. YIL’INI 43. KONGREDE KUTLADI 48 TBV: “ÜLKEMİZDE ORGAN NAKİLLERİ ARTARKEN KADAVRADAN BAĞIŞTA YİNE YETERSİZ KALDIK!” 49 “DONÖRSE, SENİNDİR!” 50 TIP EĞİTİMİNİN BİLİNEN AMA KONUŞULMAYAN TEMEL SORUNLARINDAN BİRİ: KADAVRA 52 AB İŞGÜCÜ RAPORUNA GÖRE; MEME KANSERİNİ YENENLERİN KARŞILAŞTIĞI EN ÖNEMLİ ZORLUK: İŞE DÖNÜŞ! 54 ESGO-ENGAGE TOPLANTSI 56 AİFD : “TÜRKİYE DEVLERİN YÖNETİM ÜSSÜ OLABİLİR” 58 BÜTÜN SİSTEMİ ETKİLEYEBİLEN HASTALIK: SEDEF 60 HIV/AIDS FARKINDALIK ARAŞTIRMASI AÇIKLANDI 62 ERGOTERAPİ: KİŞİ MERKEZLİ TERAPİ 63 ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ: İLK DERSİ SAĞLIK BAKANI’NDAN 64 ZORLU BİR SAĞLIK SORUNU: İDRAR KAÇIRMA 66 ONTEX “HAYATI KAÇIRMA SEN, BİR YOLU VAR İSTERSEN” 68 KANSER TEDAVİSİ GÖREN ÇOCUKLARA ÖZEL “ONKOBİS” 69 YAŞAM GÜCÜ GÖNÜLLÜLERİ DERNEĞİ ONLARIN YANINDA... 70 TÜSEB “AZİZ SANCAR BİLİM, HİZMET VE TEŞVİK ÖDÜLLERİ” VERİLDİ 72 DOKTORCLUB AWARDS YILIN SAĞLIK ÖDÜLLERİ 73 TÜRK BÖBREK VAKFI “4. MEDYA ÖDÜLLERİ” 76 KİTAP 77 KÜLTÜR-SANAT: TİYATRO BAĞIMSIZLIK YAPAR 81 KONGRE TAKVİMİ

Sağlıklı yaşam dergisi

TETKİK YOĞUNLUĞU KAYBETTİRİYOR Tetkik yoğunluğunda çok sayıda ülkeyi geride bırakıyoruz. Hastalar memnun hekimler değil.

Yıl: 13 Sayı: 66 Kasım - Aralık 2017 / Fiyat: 15 TL

Hava Kirliliği, Başta Akciğer Kanseri Olmak Üzere Birçok Hastalığın Sebebi

Kanser Yaşı 40’ların Altına İndi

DOSYA:

DİYABET Diyabet ve Kadın IDF: “10 Kadından 1’i Diyabetle Yaşıyor. Bir Çok Kişi Eğitime, Tedaviyeve Bakıma Ulaşamıyor.”

Sosyal Yaşamdan Uzaklaştıran Sorun: İDRAR KAÇIRMA TETKİK YOĞUNLUĞU KALİTEYİ DÜŞÜRÜYOR

KADAVRADAN BAĞIŞTA YİNE YETERSİZ KALDIK!

HIV/AIDS FARKINDALIK ARAŞTIRMASI

Hastalar durumdan memnun, hekimler şikayetçi...

Türkiye’de organ nakilleri artıyor ancak hala çok eksik var...

Toplumun yüzde 77.3’ünün HIV konusunda bilgisi yok...

4 PS / KASIM - ARALIK 2017

60 TOPLUMUN YÜZDE 77.3’Ü HABERSİZ!! HIV/AIDS Farkındalık Araştırması’ndan çarpıcı sonuçlar çıktı...

ONKOBİS MUTLU EDİYOR! Kanser tedavisi gören çocukların hastanede kaldıkları sürede hayatlarını güzelleştiren proje!

68

64 İDRAR KAÇIRMA Sosyal yaşamdan uzaklaştıran idrar kaçırma problemini Prof. Dr. Demirkesen anlattı

24 HAREKETSİZ KALMAYIN!

Hareketsiz yaşam DVT’ye davetiye çıkarıyor. Prof. Dr. Cengiz Köksal, çarpıcı bilgiler verdi.


EDİTÖR’DEN Değerli Okuyucularımız, Merhaba; Kısa bir aradan sonra yılın son sayısı ile sizlerle birlikteyiz. Kasım-Aralık ayları; Akciğer Kanseri, Organ Bağışı Haftası, Dünya Diyabet Günü ve 1 Aralık Dünya AIDS Günü gibi bir çok farkındalık çalışmalarının bir araya geldiği özel bir dönem. Biz de değerli hekimlerimizin katkılarıyla hazırladığımız dosyalar ile tüm bu konulara dikkat çekmeye çalıştık. Her yıl dünyada 100 binden fazla hasta organ nakli beklemekte, uygun organ ya da donör bulunamadığı için yaşamını kaybetmektedir. Ülkemizde canlıdan organ nakilleri artarken, ne yazk ki, kadaverik bağışta aynı şeyi söyleyemiyoruz. Yayın Kurulu olarak her sayıda olduğu gibi bu sayımızda da organ bağışında herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz. IDF bu yıl diyabet günü temasını “Kadın ve Diyabet” olarak belirledi. Toplumun büyük bir kesimini ilgilendiren ve komplikasyonları önemli sağlık sorunlarına yol açan diyabet hastalığında kadınlar, çok daha büyük bir risk altında. Her 10 kadından 1’i diyabetle mücadele etmekte teşhis, tedavi ve bakıma erişimde çok sayıda engelle karşılaşmaktadır. Diyabet dosyamızda daha önce yer vermediğimiz alanlara yer verdik. Gelecek sayılarımızda da diyabete dikkat çekmeye devam edeceğiz. Hava Kirliliği, başta Akciğer Kanseri olmak üzere bir çok hastalığın sebebi.Türk Toraks Derneği’nin düzenlediği, Dünya Sağlık Örgütü ile Avrupa Göğüs Derneği’nin de desteklediği “Hava Kirliliği ve Akciğer Sağlığı” başlıklı sempozyumunda “Artık Yeter” denildi. Haklılar da. Ne yazık ki ülkemizde temiz hava solunabilecek çok az ilimiz kaldı. Türkiye’nin son bir yıllık hava kirliliği sonuçlarını Akciğer Sağlığı dosyamızda bulabilirsiniz. Kalp ve Damar Hastalıkları halen ölümlerde ilk sırayı alıyor. Kalp, beyin ve periferik damar hastalıkları dahil toplam ölümler içinde ölüm oranı % 47’dir. İnme’de de önemli artışlar var. Nedenlere baktığımızda; tütün ve benzeri ürünlerin kullanımı, hava ve ortam kirliliği, sağlıksız beslenme, hareketsizlik geliyor. Sağlıklı bir kalp için özellikle sigara erken yaşta ve tamamen bırakılmalı, hatta hiç başlanılmamalı. Kalp ve Damar Hastalıkları dosyamızda tanı ve tedavide son gelişmeleri, uzmanlarımızın uyarıları ile aktarmaya çalıştık. Her yıl dünya genelinde yaklaşık 1,7 milyon kadına meme kanseri tanısı konuyor. AB İşgücü Raporuna göre; meme kanseri hastalığını yenenlerin karşılaştığı en önemli zorluk ise; İşe Dönüş. Pfizer tarafından da desteklenen AB İşgücü Raporu’nda tüm detaylar ele alınmış. Raporun da gösterdiği gibi sağlık profesyonelerinin, işveren ve hükümetlerin bu konuya daha fazla destek vermesi “kanser ve istihdam”la ilgili politikalar oluşturarak işe dönüşlerini kolaylaştırılması gerekiyor. Kadın kanserleri ile ilgili ikinci bir mesaj da, Avrupa Jinekoloji Onkoloji Topluluğu ESGO’nun, tüm jinekolojik kanserleri temsil eden Avrupa Hasta Savunucuları ağı ENGAGe’den geliyor. ENGAGe’in 10 ülkede yaptığı anket sonuçlarına göre; “Hastaların doktorlarına söylemek istediği çok şey var! Türk Radyoloji Derneği (TRD) 38. Ulusal Kongresi’ni kasım ayı başında gerçekleştirdi. Kongrede bilimsel konuların dışında sorunların da tartışıldığı oturumlarda, tetkiklerde görülen artışın hizmet kalitesine ve iş gücüne yansımaları ele alındı. TRD Başkanı Prof.Dr.Tamer Kaya’nın, çok sayıda tetkik yapılmasının hizmet kalitesini ve eğitimi olumsuz etkilediğine dikkat çeken yazısını okumanızı öneririz. 2017 yılı son günlerinde bir çok kurum “Yılın Sağlık Ödülleri’’ni açıkladı; 2017 TÜSEB “Aziz Sancar Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri, DOKTORCLUB AWARDS 2017 Yılın Sağlık Ödülleri ve Türk Böbrek Vakfı (TBV) “4. Medya Ödülleri” bunlarda birkaçı. Dergimizin yayın yönetmeni Zeynep Çetinkaya, TBV “4. Medya Ödülleri Dergi-Röportaj kategorisinde ‘Diyabetik Retinopati’ye dikkat çeken çalışması ile ikinci kez TBV ödülüne değer bulundu. Tüm ödül alan bilim insanlarını ve medya mensuplarını içtenlikle kutluyor, başarılarının devamını diliyor ve değer verenlere teşekkür ediyoruz. Çok farklı konularda sahasında uzman bilim insanlarımızın katkılarıyla hazırlanan bu sayımızı da, ilgi ile okuyacağınızı umuyoruz. Büyük bir özveri ile hazırlanan dergimizde emeği geçenlere sonsuz minnettarız. 2018’in sağlık ve huzur dolu bir yaşam getirmesi dileği ile, hoşça ve sağlıcakla kalın. Opr. Dr Muzaffer Yurttaş Genel Cerrahi Uzmanı

6 PS / KASIM - ARALIK 2017


DOSYA: DİYABET

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dosya:

DİYABET “10 KADINDAN 1’İ DİYABETLE YAŞIYOR. BİR ÇOK KİŞİ EĞİTİME, TEDAVİYE VE BAKIMA ULAŞAMIYOR.” PROF. DR TEMEL YILMAZ: “KADINLAR DAHA BÜYÜK BİR RİSK ALTINDA” DİYABETİN SOSYAL VE EKONOMİK YÜKÜ HIZLA ARTIYOR GEBELİK DİYABETİ KALICI OLABİLİR! DİYABETLE SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN 15 İPUCU DİYABET DİŞ VE DİŞ ETLERİNE DE ZARAR VERİYOR 3 DİYABET HASTASINDAN 1’İNİN GÖZ PROBLEMİ VAR DİYABET HASTALARINDA İŞİTME KAYBI İKİ KAT DAHA FAZLA TİP 2 DİYABET TEDAVİSİNDE METABOLİK CERRAHİ

8 PS / KASIM - ARALIK 2017


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve Kadın

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dünya Diyabet Günü 14 Kasım

‘D

ünya Diyabet Günü’nü kutlamak için Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF), diyabet prevalansına ilişkin yeni tahminler yayınladı.11 yetişkinden 1’inin diyabetle yaşadığını ve 2015’ten 10 milyon daha fazla olduğu İfade ediliyor. 2015’te yaklaşık 199,5 milyon diyabetli kadın oranının 2030 yılına kadar 313,3 milyona yükselmesi bekleniyor. Dünya’da diyabetli 60 milyondan fazla kadını oluşturan her beş kadından ikisinin de, üreme çağında olduğuna dikkat çekiliyor. IDF, bu yıl 14 Kasım etkinliklerinde “Diyabet ve Kadın” temasıyla kadınlarda diyabetin önemine dikkat çekti. 14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde Brüksel’den canlı olarak yayınlanan konferansta, özellikle sağlıklı yaşam tarzlarının benimsenmesinde kadın ve kız çocuklarının rolünün önemi vurgulandı. Konferansta; tarama, diyabet ilaçları, diyabet teknolojileri, diyabetli ve risk altındaki kadınlar için eğitime ulaşılabilir ve erişilebilir olmasının önemi bir kez daha hatırlatıldı. DİYABETİN KADINLAR ÜZERİNDE ORANTISIZ BİR ETKİSİ VAR IDF Diyabet Atlas Komitesi’nin Başkanı ve IDF 2. Başkanı Dr. Nam Cho, “Diyabet kişisel acılar içinde yıkıcı etkilere neden olmakta ve aileleri fakirliğe sürüklemektedir. Küresel diyabet yükünü azaltmak için daha kolektif, çok sektörlü eylemler için aciliyet söz konusudur. Tip 2 diyabet hastalığını önlemek için zamanında harekete geçmezsek, gelecek nesillerin geçimini tehlikeye atarız. Halihazırda diyabetle yaşayan 200 milyondan fazla kadın bulunmaktadır ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde maliyet-etkin diyabet önleme, erken teşhis, teşhis, tedavi ve bakıma erişimde çok sayıda engelle karşılaşmaktadır. Diyabetli kadınların, fakir olma ve daha az kay-

nak sahibi olma, ayrımcılığa maruz kalma ve daha zor sosyal ortamlarda hayatta kalma ihtimalleri daha yüksektir. Diyabet, annenin ve çocuğun sağlığı için ciddi ve ihmal edilen bir tehdittir ve altı doğumdan birinde, doğum sırasında ve sonrasında oluşan komplikasyonlara bağlıdır” dedi. Konferans açılış konuşmasında IDF Başkanı Dr. Shaukat Sadikot oldukça özel mesajlar verdi. EŞİTLİK YETERLİ DEĞİL Dernekler ve topluluklar bu senenin temasını “Kadın ve Diyabet” olarak tanımladılar. Açıklandığında “Neden?” diye sorduk. Bunun sebebi; 10 kadından 1’inin diyabetli olması değil. Kadın hayatı boyunca çok fazla iş yapar. Ailesinin genel bakımından, diyabet hastası bir aile ferdinin yaşamına kadar. Hatta bazı kadınlar sosyo-ekonomik durumları yüzünden dışarıda çalışmak zorundadırlar. Bütün bu yükün içinde kendi sağlıklarını hiçe sayarlar, kendilerin unuturlar. Bu durum kabullenilebilir bir durum değildir! Bu sadece benim ülkem Hindistan’da değil bir çok ülkede Afrika’dan Asya’ya her yerde kadının rolü. Kadınlar en az bir çocuğa ve ailelerine bakmak zorundalar. Tip1 diyabeti olan çocuğa ya da tip2 diyabeti olan birine kim bakacak? Bakacak olan ‘anne’dir, kadındır. Bir çok ülkede yaşlılarımızı bakım evine koyuyoruz ve onları unutuyoruz. Evdeki yaşlılarımıza kim bakıyor? Kızları ya da gelinleri. Kadınlarımıza bir çok sebepten iyi bakmalıyız. Sadece erkeklerle eşit olarak davranarak değil, onları daha da üzerinde tutmalıyız. Biz burada diyabeti tedavi etmek için toplanmadık. Burada majör problemlerden bahsetmeyeceğim. Bunu meslektaşlarım zaten yapacak. Biz burada diyabeti tedavi

etmeyeceğiz. Biz burada diyabete karşı nasıl savaşılacağını konuşacağız ve bunu unutmayacağız. Bu savaş Mumbai’de, Brezilya’da ya da Washington D.C’de sırtımızı yaslayıp dronlarla bomba fırlatmaya benzemez. Bu bütün dünya ile yüz yüze vereceğimiz bir savaş. Eğer bu savaşa gireceksek en önemli savaşçılarımız yine kadınlarımız olacaktır. Çünkü onlar sadece diyabetli insanlara bakmayacaklar, onların yaşam stillerine de bakacaklar. Hatta uluslarına bakacaklar ve bunu yaparken kendilerini umursamadan yapacaklar. Bana çok yakın olan bir şey; ben 95 yaşında bir anneye, bir eşe, iki kız çocuğuna, iki kız yeğene 3 kız toruna sahip olan, benim diyabetimle nasıl savaşılması gerektiğini bilen bir aileye sahibim. Bunu iyi biliyorum. Bu yüzden üzerinde çalışmamız ve bütün dünyaya anlatmamız, yaymamız gereken bir konu. Ve umuyorum kadınlar bizim diyabet ile savaşmamızda en büyük yardımcımız olacak. Sonuç olarak; kadınlarımıza iyi davranmalı, gerekli önemi göstermeli ve onlara odaklanmalıyız. Eğer kadınlarımızı işe dahil edersek, bizlerle birlikte olurlarsa bir daha diyabetle savaşmamıza gerek kalmayacak, bu savaşı kazanacağız.”

IDF, 170 ÜLKE VE BÖLGEDE 230’DEN FAZLA ULUSAL DİYABET DERNEĞİNİN ŞEMSİYE BİR ORGANİZASYONUDUR. DÜNYA DİYABET GÜNÜ, DİYABETİN ARTAN SAĞLIK TEHDİDİNE İLİŞKİN ENDİŞELERE YANIT OLARAK 1991’DE IDF VE DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ TARAFINDAN KURULDU. KASIM - ARALIK 2017 / PS 9


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve Kadın

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KADINLAR DİYABET AÇISINDAN DAHA BÜYÜK BİR RİSK ALTINDA su açısından dünya ortalamasının 2 katı kadar. Ülkemiz Avrupa’da diyabetin en hızlı artış gösterdiği ülke. 2015 yılı verilerine göre Türkiye’de her 6 kişiden biri diyabetli. DİYABET BİRÇOK HASTALIĞIN SEBEBİ Prof. Dr. M. Temel Yılmaz Türk Diyabet Vakfı Başkanı

T

ürk Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz; “Kadınlarda diyabet yüzde 55 daha fazla. Dünyadaki kadın nüfusu 230 milyonla, neredeyse bir kıta nüfusuna ulaşmış durumda. Kadınlarda gebelik döneminde ortaya çıkan gestasyonel diyabet gelecekte Tip 2 diyabete yakalanma riskini artırıyor. Gebeliğinde diyabet tespit edilen kadınlar, yılda en az 2 kez kan şekeri kontrolü yaptırmalıdır” uyarısında bulunuyor. SALGIN HASTALIK HALİNE GELDİ “Diyabet en hızlı artış gösteren hastalıkların başında geliyor. Diyabet 10 yılda yüzde yüz arttı. Her 6 saniyede 1 kişi diyabet yüzünden kaybediliyor. Dünyada 450 milyon kişi diyabetle mücadele ediyor. Türkiye’de ise bu rakam 10 milyonun üzerinde. Türkiye diyabetli nüfu-

10 PS / KASIM - ARALIK 2017

İyi yönetilemeyen diyabet, kalp krizlerinin ve hormon hastalıklarının, hipertansiyonun, obezitenin, felçlerin, böbrek hastalıklarının bir numaralı sebebi. Bugün diyabetten ölen insan sayısı AIDS’ten, tüberkülozdan ve sıtmadan ölen insanların toplamı kadar. Diyabetin önleneceği tek dönem “preklinik diyabet” ya da “gizli şeker” veya “insülin direnci” denilen henüz bulgularını vermeden önceki dönem. ” GELİŞEN TEKNOLOJİ İLE DAHA DA ARTTI! “Modern hayatın körüklediği, sanayileşmesini tamamlamış ülkelerde ve gelişmekte olan toplumlarda diyabetin artış hızı çok fazla. Bu artışta sağlıksız beslenme ve hareketsizliğin rolü çok büyük. Ulaşımın kolaylaşması, bilgisayarların hayatın her alanına girmesi, internet, akıllı telefonlar, tablet kullanımı ve iş hayatının e-mailler üzerin-

den yürütülmesiyle insanlığın yaşam şekli değişmeye başladı. İş saatleri 8 saatten tüm güne yayıldı. İnsanlar uyku dışındaki tüm zamanlarını, e-mail trafiğiyle düşük yoğunluklu yeni bir çalışma mesaisi şeklinde sürdürüyorlar. Doğal olarak iş hayatının içindeki stres bütün hayatı kaplar hale geldi. Bu da diyabeti tetikledi.” BESLENME TARZI ÇOK ÖNEMLİ “Diyabettin hızlı artışında kötü beslenme de önemli rol oynuyor. Amerikan tipi fast-food’ların, sosis, cips, kızarmış patates, kolalı içeceklerin, tüm dünyada obezitenin sorumlularından birisi olarak görülüyor. Ülkemizde ise Güneydoğu Anadolu mutfağından kaynağını alan lahmacun, dürüm, kebap, baklava diğer adıyla bizim ‘milli fast-food’umuz yüksek karbonhidratlı, yağlı ve diyabetojeniktir. Türkiye profiline bakıldığı zaman diyabet oranının Güneydoğu mutfağının hâkim olduğu bu bölgede diyabet oranı çok yüksek olduğunu görebiliriz. Sonuçta; giderek daha fazla fast-food ve ağır yemeklerle beslenen ve teknolojiyi çok seven bir toplum olarak Türkiye’de hem obezite hem de diyabet arttı.”


DOSYA: DİYABET / Diyabet Ekonomisi

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DİYABETİN SOSYAL VE EKONOMİK YÜKÜ HIZLA ARTIYOR

D

iyabet yönetimindeki kilit paydaşlar Ankara’da TEPAV tarafından, Lilly İlaç’ın desteğiyle “Türkiye’de Diyabetin Maliyeti: Tedavide Uyum ve Sürekliliğin Önemi” toplantısında biraraya geldi. Toplantıda açıklanan IQVIA Institute’ün raporunda, Türkiye’de tip 2 diyabet ile yaşayan 6,3 milyonu aşkın kişi olduğu ve bu rakamın Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun tahminlerine göre 2035 yılında 11,8 milyona ulaşmasının beklendiği vurgulanırken, diyabetin giderek artan yükü karşısında, tedavide uyum ve sürekliliğin iyileştirilmesi için var olan fırsatlara değinildi. Tedavi uyum ve sürekliliği düşük olan tip 2 diyabet hastalarının kalp krizi riskinin %9, inme riskinin %8, ampütasyon riskinin %10, körlük riskinin %30 ve son evre renal hastalık olasılığının ise %79 daha fazla olduğunun altı çizilirken tip 2 diyabet tedavisinde düşük uyum ve sürekliliğin kaçınılabilir maliyetlerinin, gelecek on yıl için her yıl 1,26 milyar TL’ye mal olacağı belirtildi.

“Diyabetin sosyal ve ekonomik yükü hızla artarken, diyabet tedavisinde uyum ve sürekliliğin geliştirilmesi büyük önem taşıyor.” İlgili tüm paydaşlarla birlikte hareket edebilmek amacıyla düzenlenen toplantıda TEPAV İnovasyon Çalışmaları Program Direktörü Selin Arslanhan Memiş, Lilly İlaç Genel Müdürü Daniel Lucas, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) Başkanı Prof. Dr. Fahrettin Keleştemur, TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Başkanvekili Celil Göçer tarafından yapılan açılış konuşmalarının ardından, Prof. Dr. Simten Malhan’ın “Türkiye’de Diyabet Maliyetine Nasıl Bakmak Gerekir?” başlıklı sunumu ve IQVIA Institute’ün “Türkiye’de Tip-2 Diyabet Tedavisinde Uyum ve Sürekliliğin Geliştirilmesi”ne dair raporunun sunumu yer aldı.

DÜŞÜK TEDAVİ UYUM VE SÜREKLİLİĞİ GELECEK ON YILDA HER YIL 1,26 MİLYAR TL MALİYET DEMEK Rapora göre tip 2 diyabet tedavisinin gelecek on yıl için her yıl komplikasyon maliyeti ortalama 17 milyar TL olacak. Bu dönemde düşük uyum ve sürekliliğin kaçınılabilir maliyetlerinin ise her yıl 1,26 milyar TL olması bekleniyor. Bu kaçınılabilir maliyetler ise SGK’nın tedavi ve ilaç harcamalarının %1,8’ine ve Türkiye’de diyabet ilaçları için yapılan harcamanın %57’sinden daha fazlasına karşılık geliyor. Ayrıca tip 2 diyabet tedavisinde düşük uyum ve süreklilik sonucunda diyabet komplikasyonları riski anlamlı şekilde artıyor. Tip 2 diyabet tedavisine uyumu düşük olan diyabetli bireylerin son evre renal hastalıklara yakalanma olasılığı daha fazla. Sonuç olarak; düşük tedavi uyum ve sürekliliği olan bireylerin, yaşamları boyunca fazladan 26,300 TL’lik bir maliyetinin olması bekleniyor. RAPOR HAKKINDA IQVIA’nın Türkiye’ye ilişkin bu raporu, tip 2 diyabet tedavisinde düşük uyum ve sürekliliğin ve bunlarla bağlantılı kaçınılabilir ekonomik ve toplumsal maliyetlerin üstesinden gelmek için bir seri doğrulanmış, ülkeye özel öneriler ortaya koymaktadır. IQVIA Türkiye Raporu’nda yer verilen kilit bulgulardan bazıları da aşağıdaki gibidir: • Hastanın kendi sağlığı ve bakımını yönetmek için bağımsız adımlar atma konusundaki istekliliği ve yeterliği için teşvik edilmesi esastır. Dolayısıyla, düşük tedavi uyum ve sürekliliğinin geliştirilmesi için, kişisel koşullar, sağlık inanç ve tutumları, sağlık okuryazarlığı, sağlık durumu ve erişim ve karşılanabilirlik şeklindeki beş faktörün karşılıklı etkileşimi ile belirlenen, yüksek derecede hasta aktifliği gereklidir.

• Etkili hasta aktifliğini sağlamak amacıyla, diyabet dernekleri, kamu paydaşları, akademik çevreler ve diyabet uzmanlarından oluşan geniş bir paydaş grubu ile işbirliği halinde hastanın aktiflik yolculuğunun tüm evreleri için altı kilit öneri geliştirilmiştir:

. PROFİL BELİRLE Düşük uyum ve süreklilik riski olan diyabetli bireylerin belirlenmesi . AKTİFLEŞTİR - Tedavi uyum ve sürekliliği konusunu da içeren, bireyselleştirilmiş tip 2 diyabet tedavi yönetimi eğitiminin arttırılması, - Tip 2 diyabet eğitiminin verilebilmesini desteklemek ve diyabetli bireyleri aktifleştirmek için eğitimli ve sertifikalı diyabet eğitmenlerinin sağlanması, - Aile hekimlerine diyabetli birey yönetimi ve aktifliğini arttırmak konusunda daha fazla yetkinlik kazandırılması. . SÜRDÜR

- Diyabetli bireyin aktifliğinin izlenmesi ve azalan aktiflik veya diyabet kontrolü durumunda diyabetli birey için aktifleştirme taktiklerinin tekrarlanması veya uyarlanması, - Diyabetli birey aktifliğine uyarlanmış teknoloji / dijital çözümlerin kullanılması.

Bu öneriler; Türkiye sağlık sistemi bünyesinde yapılacak diğer kolaylaştırıcı değişiklikler ile pekiştirilmelidir: - Tedavi uyum ve sürekliliğinin takibi için elektronik sağlık kayıtlarında yeni veri alanları uyarlanması ve/veya eklenmesi, - Tarama programlarının hızlı bir şekilde iyileştirilmesi, - Diyabetli bireyin tedavi yolağının ve sevkinin iyileştirilmesi, - Diyabet merkezi / kliniklerinin arttırılması gerekmektedir. KASIM - ARALIK 2017 / PS 11


DOSYA: DİYABET / Gebelik ve Diyabet

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GEBELİK DİYABETİ KALICI OLABİLİR! Doç. Dr. Sabri Sayınalp Bayındır Söğütözü Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölüm Başkanı

G

ebelik diyabeti (Gestasyonel Diyabet) geleneksel olarak, ilk kez gebelikte tanı konulan diyabet şeklinde tanımlanmaktadır. Bununla birlikte bu tanım, gebelikten önce diyabeti olduğu halde gebelikte tanı konan vakalar ile diyabetin gebelikle ilişkili nedenlerle ortaya çıktığı gerçek Gestasyonel Diyabet vakalarını ayırt etmekte yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle genellikle, gebeliğin erken dönemlerinde tanı konulan hastalar gebelik öncesi diyabet iken, gebeliğin 24. haftasından sonra tanı konulanlar gebelik diyabeti kabul edilir. GESTASYONEL DİYABET SIKLIĞI RAKAMLARI KESİN DEĞİL Farklı toplumlarda yüzde 1-25 arasında değişen sıklık oranları bildirilmiştir ve ortalama yüzde 7 olarak kabul edilmektedir. IDF tüm dünyada canlı doğumların yüzde 16.2’sinin kan şeker yüksekliğinden etkilendiğini belirtmektedir ancak bu sayıya gebelikten önce diyabeti olanlar da dahildir. Gestasyonel Diyabetin hastaların sonraki gebeliklerinde tekrarlama riski yaklaşık yüzde 50’dir. Ayrıca ileriki yaşamlarında tip 2 diyabet gelişme riski de yüzde70-80’e kadar varmaktadır. HAMİLELİK YAŞI İLERLEDİKÇE RİSK ARTIYOR Gebelik diyabeti hem genetik hem de çevresel faktörlerle ortaya çıkmaktadır. Ailesinde tip 2 diyabet olanlarda, bazı etnik gruplarda daha sık görülmektedir. Hastalığa neden olan genlerin bazıları belirlenmişse de tam bir genetik tiplendirme

12 PS / KASIM - ARALIK 2017

henüz yapılamamıştır. Obez ve yaşı ileri olanlarda daha sık görülmektedir. Basit şekerlerden zengin beslenme, yağların gereğinden fazla tüketilmesi, hareketsizlik, genetik yatkınlık hastalığa neden olan başlıca çevresel faktörlerdir. RİSK OLMASA DA ARAŞTIRILMALI Hastalık, genellikle semptom vermez, bu nedenle risk değerlendirmesi yapılmalıdır. Gebelik diyabeti riski, ailede diyabet olması, daha önce gebelik diyabeti öyküsü, yaşın 25’ten büyük olması, gebelik öncesi vücut ağırlığının ideal kilonun yüzde 110’undan büyük ya da beden kitle indeksinin 30’dan büyük olması, ilk 18-24 haftada aşırı kilo alınması, çoklu gebelik, idrarda şeker bulunması, daha önce malformasyonlu bebek ya da düşük öyküsü, polikistik over sendromu, hipertansiyon varlığı ve glukokortikoid ilaç kullanımında artar. Bu tür hastalarda özellikle dikkatli olunmalıdır. Bu nedenle tüm gebelere tarama yapılması en doğrusudur. Bazı hastalarda tarama için sadece açlık ya da spot kan şekeri bakılması yeterli olabilir ancak genellikle şeker yükleme testleri tercih edilir. Gebeliğe bağlı diyabet riskinin en yüksek olduğu 24-28. haftalarda test yapılır. Geleneksel olarak iki basamaklı test uygulanmaktadır, bu testte 50 gram glukoz solüsyonu içirildikten 1 saat sonra plazma şekeri bakılır, kabul edilen eşik değeri geçiyorsa 3 saatlik 100 gram test uygulanarak kesin tanı konur. Son yıllarda gündemde olan test ise tek basamaklı 75 gr iki saatlik testtir. Bu test ilk yönteme göre daha duyarlı olmakla birlikte, gereğinden fazla gebelik diyabeti tanısı konabildiğine dair de kuşkular vardır. TEMD halen iki basamaklı teste ağırlık vermektedir.

MUTLAKA EGZERSİZ YAPILMALI Gebelikte kan şeker regülasyonunun bozukluğu, hem anne hem de bebek için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Gebelik diyabeti tanısı alan anne adaylarında preeklampsi ve erken doğum, düşük ölü doğum riski artar. Yeni doğanda ise iri bebek ve doğum travması, şeker düşmesi, sarılık, kalsiyum düşüklüğü, solunum zorluğu, konjenital malformasyonlar görülebilir. Bu nedenle kan şekerinin sıkı kontrolü gerekir.Açlık ve öğün öncesi kan şekerinin 70-100 mg/ dl olması, yemek sonrası ilk birinci saat kan şekerinin 140’tan, ikinci saat kan şekerinin de 120’den düşük olması istenir. Bu amaçla diyetisyen denetiminde tıbbi beslenme tedavisi uygulanır.Ayrıca haftada 3-4 kez 30-60 dakika egzersiz önerilir, iki haftalık sürede istenen sonuç alınamazsa insülin tedavisine geçilir. Çeşitli yayınlarda bazı ağızdan alınan ilaçların da gebelik diyabetinde kullanılabileceği belirtilmekte ise de genel olarak kabul gören bir yaklaşım değildir. GEBELİK SONRASI DİYABET TAKİP EDİLMELİ Gebelik diyabeti tanısı ile izlenen hastalara doğumdan 6-12 hafta sonra standart glukoz tolerans testi yapılarak durumun normale dönüp dönmediği araştırılır. Test sonucu normal olsa dahi ileriki yaşamlarında gebeler tip 2 diyabet hastası olabilir ya da sonraki gebeliklerinde gestasyonel diyabet tekrarlayabilir. Bu nedenle gebelik diyabeti öyküsü olan kadınların daima beslenmelerine dikkat ederek, fiziksel olarak aktif olmalı ve düzenli olarak sağlık kontrolü yaptırmaları önerilir.


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve Sağlıklı Yaşam

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DİYABETLE SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN 15 İPUCU

Y

anlış beslenme alışkınlıkları, hareketsiz yaşam, alınan fazla kilolarla yakından ilişkisi olan diyabetin önüne geçebilmek için, günlük beslenme düzeninde değişiklikler yapmak atılacak adımların başında geliyor. KADINLAR DİYABETİN YÜKSEK RİSK GRUBUNDA Pankreasın yeterli miktarda insülin hormonu üretmemesi ya da ürettiği insülin hormonunun etkili bir şekilde kullanılamaması durumunda ortaya çıkan diyabet daha çok kilolu, orta yaş ve üzerindeki kişilerde, özellikle de kadınlarda daha sık görülmektedir. Ancak, beslenme alışkanlığındaki yanlışlıklardan dolayı çocuk ve genç erişkinlerde obezite oranının artması diyabetin de yaygın olarak görülmesine neden olmaktadır. 3 TEMEL KURALI UNUTMAYIN! Çok yenmesine rağmen açlık hissinin artması, susuzluk hissi ve sık idrara çıkma, enerji eksikliği, kilo kaybı, bulanık görme, yaraların yavaş iyileşmesi, kadınlarda vajina kaşıntısı gibi farklı belirtilerde kendini belli eden diyabette beslenme hayati önem taşımaktadır. Diyabetin kontrol altına alınmasında beslenmede 3 temel kural unutulmamalıdır. • Şeker ve şekerli yiyeceklerden sakının. • Posalı yiyecekleri tercih edin. • Glisemik indeksi ve glisemik yükü düşük yiyecekleri tercih edin. Glisemik indeksi yüksek yani kan şekerini hızla yükselten besinler tüketilecekse ara öğün yerine ana öğün tercih edilmelidir.

bütün besin gruplarından tüketilmelidir.

2. 3.

Günde 2-3 litre su tüketilmelidir.

Şeker ve şekerli yiyeceklerden uzak durulmalıdır. Bal, şeker, reçel, pekmez, marmelat, şurup, pasta, kurabiye, kek, çikolata gibi şekerli ürünlerden uzak durulmalıdır. Ayrıca kola, gazoz ve hazır meyve suları gibi şeker eklenmiş içecekleri ve alkollü içecekleri tüketilmemelidir.

4. 5. 6.

Lif oranı yüksek besinler günlük beslenme düzenine dahil edilmelidir. Fiziksel aktivite ihmal edilmemelidir

Muz, incir, üzüm, kavun, karpuz, dut, kayısı gibi şeker oranı daha yüksek meyveler yerine daha ekşi meyveler tercih edilmelidir. Meyve ve sebzelerin uygun olanları kabuklu tüketilmelidir.

7.

Kan şekerini hızla yükselten basit karbonhidratlar yerine, kan şekerini yavaş yükselten kompleks karbonhidratlar seçilmelidir. Beyaz ekmek yerine tahıllı veya esmer ekmek, makarna yerine kepekli makarna, pirinç pilavı yerine bulgur pilavı tercih edilmelidir. Karbonhidrat içeren yiyecekleri yemeden 15 dakika önce süt, yoğurt, ayran, kefir, peynir, ceviz, fındık, badem gibi protein değeri yüksek besinler tüketilmelidir.

Dyt. Gözde Serin Memorial Ataşehir Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü

11.

Sucuk, pastırma, salam ve sosis gibi işlenmiş besinler ile karaciğer, beyin, böbrek gibi sakatatlardan uzak durulmalıdır.

12.

Kuyruk yağı, iç yağı, tereyağı, margarin ve bütün yağlı besinler (yağlı etler, krema, tahin, kaymak) beslenme düzeninden çıkartılmalıdır.

13.

Turşu, salamura, konserve, ev yapımı tuzlu salçalar gibi çok tuzlu besinler tercih edilmemelidir.

14. 15.

İçeriği bilinmeyen hazır gıdalardan uzak durulmalıdır. Tatlandırıcı kullanılacaksa miktarına dikkat edilmelidir.

8.

Kuru baklagillerin tüketimi artırılmalıdır.

PROTEİN ALIMINDA AŞIRIYA KAÇMAYIN Diyabet hastalarının beslenmesinde karbonhidrat, yağ ve protein dengesinin korunması önemlidir. Tekli doymamış yağ içeren zeytin, fındık veya çoklu doymamış yağları içeren ayçiçek, soya yağı gibi bitkisel sıvı yağlar tercih edilmelidir. Kan şekerini hızlı yüksetmeyen proteinli besinlerin aşırı tüketilmesi diyabete özgü bozukluklardan biri olan böbrek rahatsızlıklarına neden olabilmektedir. Diyabete bağlı oluşabilecek hastalıkları önlemek için antioksidan maddeler içeren besinlerin tüketimine özen gösterilmelidir. ÖNERİLER

1.

Gün içinde 3 ana 3 ara öğün planlanmalıdır. Beslenme programında

9.

Günde ortalama 2 adet ceviz veya 10 adet fındıktan daha fazla kuruyemiş tüketilmemelidir.

10.

Kızartmalar, kavurmalar ve yağlı sos eklenmiş besinlerin tüketiminden kaçınılmalıdır.

AYRICA; EGERSİZ VE DÜZENLİ YÜRÜYÜŞ İHMAL EDİLMEMELİDİR.


DOSYA: DİYABET / Ağız ve Diş Sağlığı

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

başlar ve hayat boyunca insülin kullanılmasını gerektirir. SİGARA RİSKİ ARTIRIYOR! 45 yaş ve üzerinde, diyabet hastalığı olan kişilerde özellikle sigara içimi de varsa diş ve diş eti problemleriyle karşılaşma riski daha yüksektir. Diş etlerinde meydana gelen kızarıklık, şişlik ve ağrı sorunları belirleyicidir. Bu durum “Periodontitis” olarak nitelendirilir. Periodontitis, diş etinin ve dişi tutan kemiğin iltihaplanması anlamına gelmektedir. Tedavi edilmezse diş etleri, dişlerin kök bölümüne doğru yer değiştirerek dişlerin sanki daha uzunmuş gibi görünmesine neden olur. DİŞ VE DİŞ ETLERİNDE SORUN OLDUĞU NASIL BELLİ OLUR?

DİYABET DİŞ VE DİŞ ETLERİNE DE ZARAR VERİYOR

Çağdaş Kışlaoğlu Diş Hekimi ve Protez Uzmanı

D

iyabette artan kan şekeri miktarı, damar yapısında bozukluk ve enfeksiyona neden olarak ağız ve diş sağlığı sorunlarına yol açıyor. Diyabet hastalarında diğer kişilere göre daha fazla diş problemi görülüyor. Damarsal tahribat ve bağ dokusu yapısındaki bozukluk sebebiyle diş eti iltihapları ve bu iltihabın yayılması sonucu dişi destekleyen kemik kaybı dişlerin çürümeden sallanarak düşmesine neden oluyor.

Diş Hekimi ve Protez Uzmanı Çağdaş Kışlaoğlu, diyabet hastalarında şeker içeren gıda alımı kısıtlandığı zaman tükürükteki şeker seviyesi düşerek diş çürüğü, ağız içi yara, diş apseleri ve diş hastalıklarının oluşumunun azaldığını belirtiyor ve önemli uyarılarda bulunuyor. 14 PS / KASIM - ARALIK 2017

DİYABET HASTASI OLANLAR DİŞ SAĞLIĞINA DAHA FAZLA DİKKAT ETMELİ Diş ve diş eti problemleri her insanın yaşayabileceği sorunlardır. Dişler, düzenli fırçalanıp temiz tutulmadığı zaman plak ismi verilen ve mikroplardan oluşan yapışkan bir tabaka dişleri kaplar. Yüksek kan şekeri, bu bakterilerin çoğalması için gerekli ortamı hazırlar. Böylece diş etlerinde kızarıklık, şişlik ve ağrı meydana gelir. Dişler fırçalandığı zaman kanama oluşur. Kan şekeri yüksek oranlarda olursa, şeker hastası kişiler daha sık diş ve diş eti problemlerine maruz kalırlar. Bu sorunlar, tedavi edilip kontrol altına alınmazsa diş kayıplarına neden olabilir. Diyabet hastalarının diş sağlığına biraz daha özen göstermesi gerekir. Özellikle Tip 1 diyabet toplumda daha az görülmesine karşın küçük yaşlardan itibaren

• Diş etlerinde kızarıklık, ağrı ve şişkinlik • Dişeti kanaması • Diş etlerinde çekilme • Dişlerde hassasiyet • Ağız kokusu • Tam oturmayan takma dişler TEDAVİDE DİYABET NE ŞEKİLDE ROL OYNAR? Diş tedavisi için anestezi uygulanacak diyabet hastasının, epinefrin barındıran anestezik ilaçlardan uzak durması gerekir. Kötü kontrollü diyabet hastalarında ciddi diş müdahalelerinden önce sağlık kontrolü yapılmalıdır. Kanama ve enfeksiyon riski yüzünden kan şekeri yüksek olursa diş çekimi ve diş eti müdahalesinde bulunulmamalıdır. Diyabet ve insülin kullanımı, ağız içi müdahale için bir engel oluşturmaz. Bu nedenle hastalar gerektiği takdirde antibiyotik alabilirler. Ağız içi problemlerin, diyabet tedavisini güçleştireceği ve şeker ayarını bozacağı da unutulmadan bu sorunlarla zaman kaybetmeden mücadele edilmesi gerekmektedir.

DİŞ VE DİŞ ETLERİNİN SAĞLIKLI OLMASI İÇİN YAPILMASI GEREKENLER • Kan şekerini olabildiğince kontrol altında tutmak gerekir. • Günde bir defa diş ipi kullanmak ihmal edilmemeli. • Her öğünden sonra kesinlikle diş ve diş etleri fırçalanmalıdır. • Eğer takma dişler kullanılıyorsa onların da temizliğine dikkat etmek gerekir. • Yılda iki kere diş hekimine kontrole gitmek gerekir. • Diş hekimine kesinlikle, şeker hastası olduğu söylenmelidir. • Sigara içiliyor ise, bırakılmaladır.


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve Göz

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

3 DİYABET HASTASINDAN 1’İNİN GÖZ PROBLEMİ VAR

D

ünyadaki en önemli körlük nedenleri ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre değişmektedir. Gelişmekte olan, ekonomik olarak zor durumdaki ülkelerde en önemli körlük nedeni, önlenebilir, tedavi edilebilir olmasına rağmen “katarakt”tır. Afrika, Hindistan, Bengladeş gibi ülkelerde hala yüzbinlerce kişi katarakt nedeniyle körlükle karşı karşıyadır. Ülkemizin de içinde bulunduğu gelişmiş ülkelerde ise en önemli körlük nedeni “diyabet”tir. Dünyada yaklaşık 1.35 milyar kişi çeşitli derecelerde görme kaybı yaşamaktadır. Dünyadaki kör nüfusun %82’si 50 yaş üstü kişilerden oluşmaktadır. Konunun üzücü yanı görme kayıplarının % 80’inin doğru tanı, tedavi ve korunma ile önlenebilir oluşudur. 2050 yılında dünyada 115 milyon kişinin kör olması beklenmektedir. YILLIK GÖZ KONTROLLERİ ÇOK ÖNEMLİ Diyabetik retinopati ya da şeker hastalığına bağlı görme kaybı kan şekeri yüksek seyreden kontrolsüz diyabetikler arasında daha sık görülür. Yüksek kan şekeri kılcal kan damarlarını bozar, bu damarların tıkanmasına, kanamalara ve görme tabakasında su toplanması yani ödeme neden olurlar. Uluslararası Diyabet Vak-

fı’nın verilerine göre; günümüzde tanı konulmamışlarla birlikte 415 milyon insanın diyabet hastası olduğu düşünülmektedir. Bu olguların 1/3’ünde yani 145 milyonunda diyabetik retinopati görülmektedir. Yani her 3 şeker hastasından birinde göz etkilenmektedir. Bu nedenle şeker hastalarının yıllık göz kontrolleri çok çok önemlidir. Hiçbir şikayetleri olmasa dahi yılda bir kez göz hekimi tarafından muayene edilmelerinde büyük yarar bulunmaktadır.Yıllık kontroller ve düzenli kan şekeri ile önlenebilir. UYUM VE DÜZENLİ TEDAVİDE BAŞARI ORANI YÜZDE 90 2014 yılında ülkemizde yapılan TÜRKDEM çalışmasına göre diyabet hastalarının %71’i kendilerinin göz doktoruna yönlendirilmediklerini söylemişlerdir. Yine şeker hastalığına bağlı retina tutulumu olan hastaların ise % 60’ı göz hekimine ancak bir göz sorunu yaşadıklarında başvurduklarını ifade etmişlerdir. Şeker hastaları göz hekimine başvurduklarında görmeleri ve göz tansiyonları ölçülmekte, şeker hastalığına bağlı kanama olup olmadığı kontrol edilmektedir. Eğer kanama varsa bu durumda gerekirse anjiografi ve göz tomografisi yapılmaktadır. Bunların sonucunda da hastanın

Prof. Dr. Murat Karaçorlu Türk Oftalmoloji Derneği Tıbbi Retina Birimi Yürütme Kur. Üy.

kan şekerini daha düzenli takip etmesi istenmekte, gereken hastaya lazer ya da göz içi ilaç tedavisi başlanmaktadır. Hastalar uyum sağladıkları ve tedavileri düzenli yaptırdıkları takdirde başarı oranı % 90’ın üzerindedir. Çok başarılı sonuçlar almaktayız. En önemli test Hemoglobin A1C testi ya da halk arasında 3 aylık test denilen testtir. Bu test hastanın kan şeker gidiş düzeyini hekime gösterir ve çok önemlidir. Bu test sonucunun % 6 civarında tutulması gerekmektedir. Şeker hastalarının düzenli olarak göz doktorlarına yönlendirilmesi, Birinci Basamak Tedavi Merkezleri’ndeki hekimlerin, dahiliye uzmanlarının ve endokrinologların farkındalıklarının artırılması, şeker hastalarının bilinçlendirilmesidir. DİYABETİ TANI, GÖZÜNÜ KORU PROJESİ Türk Oftalmoloji Derneği, Türkiye Diyabet Vakfı, Türk Diyabet Cemiyeti ve Bayer firması ile birlikte bir sosyal sorumluluk projesi yürütmekteyiz. Bu projenin amacı; bu hastalığı takip ve tedavi eden hekimler genelinde diyabetik retinopatiye dair bilinç düzeyini arttırarak şeker hastalarının en az yılda bir kez göz hekimine başvurmasını sağlamaktır. KASIM - ARALIK 2017 / PS 15


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve İşitme Sağlığı

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DİYABET HASTALARINDA İŞİTME KAYBI İKİ KAT DAHA FAZLA

D

iyabet hastalığının, gözler ve böbreklerden sonra kulakları da etkilediği ortaya çıktı. Araştırmalar, diyabetli kişilerin işitme kaybının iki kat daha fazla olduğunu gösteriyor.

Opr. Dr. M. Melih Çiçek KBB Uzmanı İstanbul Aydın Üniversitesi VM Medical Park Florya Hastanesi

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Opr. Dr. M. Melih Çiçek, diyabet ve işitme arasındaki bağlantı hakkında yapılan son araştırmaları aktardı. Dr. Çiçek; “Diyabetiniz varsa, özellikle işitme kaybına yakalanma riskiniz konusunda bilinçli olmanız gerekir” uyarsında bulundu. ŞEKER HASTALARINDA İŞİTME KAYBI YÜZDE 54 “İşitme bozukluğu ve diyabet arasında kuvvetli ve tutarlı bir bağlantı bulundu. ABD’deki Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün (National Institutes of Health - NIH) yayınladığı araştırmada diyabet olan ve olmayan iki grup insan incelendi. Araştırmacılar, diyabetli 399 yetişkinin yüzde 21'inde düşük frekans ile orta frekans arasında hafif veya daha fazla işitme kaybı olduğunu bununla birlikte diyabet olmayan 4 bin 741 yetişkinde yüzde 9'luk bir farkın bulunduğunu tespit etti. Şeker hastalarının yüzde 54'ünde yüksek frekanslı işitme kaybı vardı, bununla birlikte diyabetik olmayanlarda bu oran yüzde 32 idi. Bu araştırma diyabet öncesi kişilere de uygulandı. Diyabet öncesi olanlar (tam teşekküllü şeker hastalığını geliştirme aşamasında olanlar) normal kan şekeri düzeylerine göre yüzde 30 daha fazla işitme kaybı yaşadılar. Kesin neden hala belirsiz olsa da, uzmanlar, yüksek kan şekeri düzeylerinin gözlere, böbreklere veya kan damarlarına zarar vermesinin yanında kulak sinirlerine de zarar verebileceğine dikkat çekiyorlar.

Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism'da yayınlanan daha ileri araştırmalar, NIH (National Institutes of Health)'nin önceki bulgularını güçlendiriyor. ABD, Avustralya, Brezilya ve Asya'nın çeşitli yerlerinde yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı araştırmalarda diyabet ve işitme kaybı arasında bağlantılar bulundu. Sadece Amerika’da 30 milyon diyabet hastası ve 34.5 milyon işitme kaybı hastası var. Amerikan Diyabet Derneği’ne göre, bu istatistik diyabet ve işitme kaybının en yaygın sağlık sorunları arasında olduğunu gösteriyor.” YILDA BİR KEZ KONTROL ETTİRİN “Hem diyabet hem de işitme kaybıyla ilişkili riskleri anlamak, başka komplikasyonların oluşmasını önlemede önemlidir. Diyabetiniz varsa, özellikle işitme kaybına yakalanma riskiniz konusunda bilinçli olmanız gerekir. İşitme yeteneğinizi yılda bir kez kontrol ettirin. İşitme kaybının belirtileri hakkında bilgi sahibi olmak ve rutin işitme kontrolleri içi sağlık uzmanlarına görünmek çok ilerlemeden önce işitme kaybını durdurmanıza yardımcı olabilir.” 16 PS / KASIM - ARALIK 2017


DOSYA: DİYABET / Diyabet ve Cerrahi

O

bezite, obeziteye eşlik eden hastalıklar gibi kronik bir hastalıktır. Obeziteye eşlik eden hastalıklar içinde en önemlisi “Tip 2 Diyabet”tir. Bu kronik hastalıkların kendine özel komplikasyonları vardır. Buna obezite ve ilaç kullanımları da eşlik ettiğinde, yan etkiler ve komplikasyon beklentileri biraz daha büyümektedir.

Çok prestijli bir dergi olan Annals of Surgery’de 1995 yılında Pories ve arkadaşları tarafından yayınlanan bir yazıda; ki başlığı çok ilginçti “ Kim bilebilirdi ki” diye başlıyordu, obezite cerrahisi uygulanmış hastalarda henüz daha kilo verimi başlamamışken yani kilodan bağımsız olarak kan şeker düzeylerinin düzeldiği, hastaların şeker ilaçlarını ve insülin kullanımını bıraktıklarını tespit ettiklerini belirtmişlerdi. Bu yazıdan sonra obeziteye eşlik eden hastalıkların düzelmesine de fırsat verdiği için, obezite ameliyatlarına metabolik cerrahi amaliyatları denilmeye başlandı. Ancak asıl soru şuydu; acaba obez olmayan ancak tip 2 diyabeti olan hastalar da bu ameliyatlardan faydalanabilirler mi? İşte günümüzde diyabet cerrahisi yada şeker ameliyatı adı altında uygulanan ameliyatlar bu fikirden yola çıkarak geliştirilmeye çalışılmaktadır. DİYABET DÜNYADAKİ EN ÖNEMLİ KRONİK HASTALIKLARDAN BİRİ Diyabet hastalığı, kandaki şekerin hedef hücrelere geçememesi sebebiyle yüksek kalmasıdır. Bu yüksek kan şekeri nedeniyle değişik organlarda örneğin böbrek, göz, sinir sistemi gibi organlarda komplikasyonlar gelişmektedir. Hastalar bu komplikasyonlar ve kullanılan ilaçların yan etkileri nedeniyle ciddi problemler yaşamakta hatta ölmektedir. Burada da insülin hormonu başı çekmektedir. Diyabet hastalığının iki tipi vardır. Doğuştan pankreastaki insülin üreten hücrelerin yetersizliği nedeniyle genetik komponenti olan tip 1 diyabet hastalığında metabolik cerrahi bu hastalarda etkin değildir. Tip 2 ise, ileri yaşlarda ortaya çıkan ve pankreasın yeterli fonksiyonuna rağmen üretilen insülinin hedef hücrelerde etkin olmaması nedeniyle çıkan tipidir. Metabolik cerrahi bu hastalarda bazı kriterlerin uygunluğu durumunda etkin olabilmektedir. Yani; pankreasta fonksiyonel B hücre rezervi olması gerekmektedir. DİYABETİN TİPİ DOĞRU AYIRT EDİLMELİ! Tip 1 diyabet olup ileri yaşlarda ortaya çıkan ara form hastalıklar da vardır (Latent Tip 1 Diyabet). Bunun ayırımının yapılması gereksiz ameliyatlardan hastayı korumaktadır. Kısacası tip 2 diyabette yeterli pankreas rezervi varsa, hasta metabolik cerrahi ile ilaçlardan ve diya-

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TİP 2 DİYABET TEDAVİSİNDE METABOLİK CERRAHİ

betten ayrıca komplikasyonlardan da kurtulabiliyor. CERRAHİ HER HASTAYA UYGUN OLMAYABİLİR! Metabolik cerrahi adı altında şu anda uygulanagelen tecrübelerimizin çok olduğu ameliyat tiplerimiz var. Bunların başında gastrik bypass ameliyatları geliyor. Bunun dışında bilinen ama daha az yapılan ameliyat tipleri de var (örneğin biliyopankreatik diversiyon, duodenal switch). Bu ameliyatların yıllardır tecrübelerle gösterilmiş uzun dönem sonuçları bilinmektedir.İki tip gastrik bypass ameliyatı vardır: roux en y gastrik bypass ve mini gastrik bypass. Hastaların özelliklerine göre bu ameliyatlardan biri seçilebiliyor. Diyabet cerrahisi yada şeker ameliyatı adı altında yapılan hali hazırda tartışmalı olan, henüz tüm dünyanın kabul edip onaylamadığı ancak umut ve gelecek vadeden ameliyat tipleri de var. Ekim ayı sonunda Amerikan Metabolik ve Bariatrik Cerrahi Derneği’nin (The American Society for Metabolic & Bariatric Surgery - ASMBS) düzenlediği, ObesityWeek 2017 oldukça büyük bir katılımla gerçekleşti. Toplantıda bu ameliyatlara bundan önceki senelere göre daha az mesafe ile yaklaşılmaya başlandığı, umut vaadettiği konuşuldu. Yine de bu tarz ameliyatlardan herkesin eşit olarak faydalanmadığını biliyoruz. Seçilmiş vakalarda, bu tarz cerrahilerin yapılması gerekmektedir. Bir hastanın bu tür cerrahiden fayda görüp

Doç. Dr. Süleyman Bozkurt Obezite ve Metabolik Cerrahi Uzmanı

görmeyeceğini anlamak amacıyla öncelikli olarak iyi değerlendirilmesi gerekiyor. Bu da, pankreas rezervi anlamına geliyor. Pankreasta eğer fonksiyonel beta hücresi yeterli değilse, yani siz ameliyatınızı yaptığınızda pankreasta insülin üretmesi gereken hücreler yeterli değilse, bu ameliyatların sonuçları beklendiği kadar etkin olmuyor. Sonuç olarak; Metabolik cerrahi adı altında yapılan ve tercübemizin fazla olduğu ameliyat Gastrik bypass ameliyatlarıdır. Unutulmaması gereken, önceden iyi değerlendirildikten ve gerçekten iyi sonuç alınacağından emin olduktan sonra yapılmasıdır. Her tip 2 diyabet hastası için bu ameliyatlar yapılarak sonuçların mükemmel olacağı beklenmemelidir. Onun da ötesinde her ne kadar herşey formal yapılsa bile, unutmayalım obezite ve tip 2 diyabet kronik bir hastalıktır. Kronik hastalıklar hayat boyu devam edebilecek hastalıklardır. KASIM - ARALIK 2017 / PS 17


GÜNCEL: AKCİĞER SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

GÖRÜNMEZ KATİL: HAVA KİRLİLİĞİ

T

ürk Toraks Derneği’nce 18-19 Kasım 2017 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve Dünya Sağlık Örgütü ile Avrupa Göğüs Derneği’nin de desteklediği “Hava Kirliliği ve Akciğer Sağlığı” başlıklı sempozyumda “Artık Yeter” teması öne çıktı. Sempozyumun açılış konuşmasını yapan Türk Toraks Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Fuat Kalyoncu, “Dünya Sağlık Örgütü’nün ‘görünmez katil’ olarak tanımladığı ve dünyada her yıl 7 milyondan fazla kişinin ölümüne yol açan bu sorunun ülkemizde de tanınmasını, duyulmasını ve bu sayede her an soluduğumuz zehirli havanın artık son bulmasını istiyoruz. Akciğer kanserine bağlı ölümlerin %25’ini, zatürreye bağlı ölümlerin %17’sini, inmeye bağlı ölümlerin %16’sını, iskemik kalp hastalıklarına bağlı ölümlerin %15’ini ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarına bağlı ölümlerin %8’inden sorumlu olan hava kirliliğine Artık Yeter” dedi.

TÜRKİYE'NİN HAVASI EN KİRLİ İLİ HANGİSİ?

İstanbul'un en kirli ilçesi hangisi? Ya Ankara'nın, İzmir'in? Yaşadığınız yerin havasını cep telefonundan izlemek isteseniz Android telefonlara ücretsiz yüklenebilen aplikasyonla öğrenebilirsiniz

18 PS / KASIM - ARALIK 2017


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BAŞTA AKCİĞER KANSERİ OLMAK ÜZERE BİR ÇOK HASTALIĞIN SEBEBİ! Sempozyumun Eş Başkanı Doç. Dr. Haluk Çalışır, Türkiye’de ve dünyada en çok öldüren ve sağlığa en çok olumsuz etki yaratan kalp-damar hastalıklarının, inmenin ve solunum sistemi hastalıklarının hava kirliliği ile doğrudan ilişkili olduğunun altını çizdi. Doç. Dr. Çalışır konuşmasında, “Hava kirliliğine neden olan ve PM2.5 olarak adlandırılan küçük partiküllerinin azaltılması halinde başta akciğer kanseri olmak üzere, kalp-damar ve inmelere bağlı bağlı ölümler azalmaktadır. Ayrıca başta ozon ve partikül madde olmak üzere hava kirliliği; çocuklarda hiperreaktivite, dikkat eksikliği, bilişsel gerilik, akciğer fonksiyonlarında düşüklük; yetişkinlerde astım, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, akciğer dokusunun sertleşmesi olarak tanımlanan akciğer fibrozisi ile akciğerde ölümcül hasara neden olan damar pıhtılaşmasına yol açmaktadır. Ayrıca hava kirliliği özellikle çocuklar ve 65 yaş üstü nüfusta zatürre gelişimini 6 kat arttırmaktadır” dedi. SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA YERİNE “SÜRDÜRÜLEBİLİR GELECEK VE YAŞAM” Sempozyumun diğer Eş Başkanı Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç yaptığı açıklamada hava kirliliğine yol açan fosil yakıtlarının kullanılmasına bağlı olarak Türkiye’de 2.876 erken ölümün, 4.311 hastaneye yatışın ve yılda 3 milyar avroyu aşan bir sağlık harcamasının gerçekleştiğine dikkat çekti. Yrd. Doç. Dr. Aykaç, sözlerini “İstanbul’da Esenyurt’ta yaşayan sağlıklı bir kişi, geçtiğimiz bir yılda kirli hava nedeniyle 240 gram zehirli toz solumuştur. Daha önemlisi başkent Ankara’nın merkezinde bulunan Sıhhiye semtinde ise bu miktar 255 gramdır. Ancak bu gerçeklere rağmen Türkiye yakın gelecekte onlarca sayıda kömürlü termik santrali daha faaliyete sokmayı planlamaktadır. Biz insanların sağlığını korumaya and içmiş bir mesleğin temsilcileri olarak, sağlık üzerinde ölümcül yıkıma neden olacak bu adımın gerçekleşmemesi için toplumsal sorumluluk üstleniyor ve bu nedenle “sürdürülebilir kalkınma” yerine “sürdürülebilir gelecek ve yaşam”dan yana safımızı seçiyoruz” diyerek tamamladı. NORMAL SINIRLARDAN ÇOK YÜKSEK Bilimsel Komite Başkanı Prof. Dr. Hasan Bayram ise “Günümüzde iki yüze yakın hava kirleticisi tanımlanmıştır. Bunlardan beş temel kirletici ile Türkiye’de Ulusal Hava Kalitesi İndeksi hesaplanmaktadır. Ancak ülkemizde yalnızca iki temel kirletici olan kükürtdioksit (SO2) ve partikül madde (PM10) her istasyonda ölçülmektedir. Geriye kalan temel kirleticiler olan ince

partiküler madde (PM2.5), karbon monoksit (CO), azot dioksit (NO2) ve ozon (O3) ise yurt çapında yaygın olarak ölçülememektedir. Ayrıca ülkemizde kabul edilen sınır değerler, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlıklı olarak kabul ettiği normal sınırlarla kıyaslanamayacak kadar yüksektir.” dedi. Türkiye’de hava kirliliği nedeniyle her yıl 32 bin kişinin öldüğünü ve Türkiye’deki her yüzbin ölümün 44’ünün hava kirliliğine bağlı bir hastalık nedeniyle gerçekleştiğini belirten Prof. Dr. Bayram sözlerine “Ülkemizde trafik kazaları nedeniyle her yıl 4.000 kişi hayatını kaybetmektedir. Yani hava kirliliği Türkiye’de ‘trafik canavarı’ndan 8 kat daha fazla insan öldürmektedir” diyerek son verdi. TÜRKİYE’NİN SON BİR YILLIK HAVA KİRLİLİĞİ SONUÇLARI: RİZE HARİÇ HER YER KİRLİ! Türk Toraks Derneği Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Osman Elbek yaptığı konuşmada, Kasım 2016–Ekim 2017 arasında partikül madde açısından sadece Rize ilinde Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık açısından izin verdiği sınırın aşılmadığını, Şırnak ilinde yeterli ölçüm yapılmadığını, geri kalan 79 ilde hava kirliliğinin yaşandığını ifade etti. “Türkiye’nin ulusal mevzuat sınır değeri dikkate alınsa dahi yeterli ölçüm yapılan 80 ilin 53’ünün (%66) havası kirlidir.” diyerek sürdürdü. İstanbul, Ankara ve İzmir illerinin ilçe düzeyinde kirlilik haritasının da açıklandığı sempozyumda, en kirli ilçelerin İstanbul’da Göztepe, Esenyurt ve Aksaray; Ankara’da Sıhhiye ve Kayaş; İzmir’de ise Bornova ve Bayraklı olduğu dikkati çekti. Doç. Dr. Elbek konuşmasını “Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiiği sınırlar içerisinde olmasa da İstanbul’da yaşayanların öncelikle Silivri, Sarıyer ve Şile’de; Ankara’da Sincan ve Bahçelievler’de; İzmir halkının ise Güzelyalı’da yaşamayı tercih etmelerini öneririz” dedi. HAVA KİRLİLİĞİ “BİR ÖLÜM KALIM MESELESİ”

Eralp, 2013 yılında Uluslararası Kanser Ajansı’nın dış ortam hava kirliliği etkenlerini insanlar için karsinojen (kanseryapar) sınıfına aldığını, özellikle kirleticilerden partiküler madde komponentinin, başta akciğer kanseri olmak üzere kanser insidansında artışla en yakından ilişkili olduğunu ve hava kirliliğinin üriner sistem/ mesane kanserine de yol açtığını ifade etti. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre dünya nüfusunun %92’sinin DSÖ hava kalitesi rehberlerinin belirlediği düzeylerin karşılanmadığı yerlerde yaşadığına değinen Doç. Dr. Erdem Eralp, “Dış ortam hava kirliliği ile ilişkili erken ölümlerin %72’si iskemik kalp hastalıkları ve inme nedeniyle, %14’ü kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve akut alt solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı olarak ve %14’ü de akciğer kanseri nedenlidir” dedi. Doç. Dr. Eralp konuşmasında dış ortam hava kirliliği nedenleri arasında fosil yakıtların yakılması, evsel ısınma, enerji üretimi, başta dizel olmak üzere motorlu araçlar, endüstriyel süreçler, tarımsal işlemler ve atık yakma gibi insan eliyle oluşan başlıkların sıralanabileceğini belirterek; hava kirliliğinin “bir ölüm kalım meselesi” olduğunun altını çizdi. İKLİM DEĞİŞTİ, MEVSİMLER ŞAŞTI Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Levent Kurnaz, “İklim değişikliği ve hava kirliliği enerji üretiminde fosil yakıt kullanımından kaynaklanan bir sorunun iki yüzüdür. Kömür, petrol ve doğal gaza dayalı enerji sistemleri hem halk sağlığını ciddi bir şekilde tehdit eden hava kirliliğine, hem de dünyanın geleceğini tehdit eden iklim değişikliğine yol açmakta ve uç olayların çoğalmasına bağlı olarak mevsimlerin bildiğimiz özelliklerini değiştirmektedir. Bu nedenle en kısa zamanda fosil yakıtlardan uzaklaşan düşük karbonlu bir sistemin kurulması için çalışmak ve yeni kömürlü santralların yapımını durdurmak başta olmak üzere fosil yakıtları terk etmek için gerekli önlemleri almak zorundayız.” dedi.

Sempozyum Sekreteri Doç. Dr. Ela Erdem KASIM - ARALIK 2017 / PS 19


GÜNCEL: AKCİĞER SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Hasan Yılmaz, Nilgün Avan, Prof. Dr. Mecit Süerdem

KADINLARDA KOAH’A DİKKAT Zararlı partikül veya gazlara maruz kalmanın neden olduğu havayolu veya alveoler anormalliklere bağlı kalıcı hava akımı kısıtlanması ve solunumsal belirtilerle karakterize, yaygın, önlenebilir ve tedavi edilebilir bir hastalık olarak tanımlanan ve halk arasında KOAH olarak bilinen Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı, yapılan araştırmalara göre dünyada en sık görülen ölüm nedenleri arasında 3. sırada yer alıyor. Tüm dünya ile eş zamanlı olarak Türkiye’de de her yıl Kasım ayının üçüncü Çarşamba günü düzenlenen “Dünya KOAH Günü” kapsamında KOAH Hastaları Derneği ve Akciğer Hastaları Dayanışma Derneği (AHDADER) Novartis iş birliği ile KOAH hastalığına dikkat çekmek üzere bir toplantı düzenledi. Dünya genelinde 210 milyon kişiyi etkileyen KOAH’ın önlenebilir ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabilir bir hastalık olduğunun vurgulandığı toplantıda, toplumda genellikle erkek hastalığı olarak bilinen KOAH’ın kadınlarda görülme oranındaki artışa da dikkat çekildi. KOAH’a bağlı görülen ölümlerin üç katına çıktığı belirtilirken, erkeklere oranla kadın hastalarda görülen yeni KOAH vakalarının sayısının yaklaşık 3 kat daha hızlı artış gösterdiği vurgulandı. 20 PS / KASIM - ARALIK 2017

KADINLARDA KOAH ARTIYOR Kadınlara, erkek hastalara oranla daha düşük doğruluk payı ile KOAH teşhisi koyulduğunu aktaran KOAH Hastaları Derneği Başkanı Prof. Dr. Mecit Süerdem, “Sigara içen KOAH hastası kadınlarda, sigara içen KOAH hastası erkeklere oranla akciğer fonsiyonlarında yüzde 20 oranında azalma görülüyor. Sigara kullanan KOAH hastası kadınlar, erkek hastalara göre yüzde 50’den daha fazla oranda hastaneye kaldırılıyor. Sigara kullanmadığı halde KOAH teşhisi koyulanlar genelde kadın hastalar.” dedi. KOAH görülen kadın hastaların erkeklere oranla daha genç ve daha düşük sosyo-ekonomik koşullara sahip olduklarını belirten Prof. Dr. Süerdem, KOAH hastası kadınlarda anksiyete ve depresyon görülme sıklığının da erkek hastalara oranla neredeyse 4 kat daha fazla olduğunu vurguladı. Türkiye’de her 10 KOAH hastasının 8’inin nefes darlığından yakındığını belirten Prof. Dr. Mecit Süerdem, yapılan araştırmalara göre KOAH’ın dünyada görülen en sık ölüm nedenleri arasında 3. sırada olduğunu aktardı. AHDADER Başkanı Hasan Yılmaz ise KOAH’ın Türkiye’de yeterince tanınmadığını belirtirken, “Ülkemizde 5 milyon

KOAH hastası var ancak bu kişilerin yüzde 90’ı KOAH olduğunun farkında değil. Hastalığı bildiğini düşünenlerin ise doğru zannettiği pek çok yanlış var. KOAH hastaları olarak öncelikle bizlerin bu hastalığı iyi tanıyıp onunla yaşamayı öğrenmesi, iyi bir hasta olması önemli çünkü KOAH belirtileri yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun tedavi ile kontrol altına alınabiliyor.” dedi. ERKEN TEŞHİS ÇOK ÖNEMLİ KOAH’ın en önemli belirtileri nefes darlığı, öksürük ve balgam olarak öne çıkarken, belirtilerin farklı solunum yolu hastalıklarıyla da örtüşmesi ve toplum arasında yaşlılığa atfedilen belirtilerle karıştırılması erken tanıyı zorlaştırıyor. İleri düzey KOAH hastaları ise yürürken, otururken hatta istirahat ederken dahi nefes almakta büyük sıkıntı çekiyor. Uygun tedavi yöntemleri ile KOAH kontrol altına alınabilirken, hastaların günlük işlerini yapmaları sağlanabiliyor, böylece hasta ve hasta yakınlarının yaşam kaliteleri artırılıyor. KOAH hastalarının yaşamını kolaylaştırmak için sigarayı bırakmaları, düzenli egzersiz yapmaları, doğru beslenmeleri, nefes egzersizleri yapmaları ve doktorlarıyla sürekli iletişim halinde olmaları gerekiyor.


DOSYA: AKCİĞER KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dosya:

AKCİĞER KANSERİ

AKCİĞER KANSERİ KADINLARI, ERKEKLER KADAR TEHDİT EDİYOR

Prof. Dr. Adnan Sayar

Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam

SİGARA İÇİLEN BİR ORTAMDA BULUNMAK BİLE GERÇEKTEN RİSK FAKTÖRÜ ! AKCİĞER KANSERİ TARAMA PROGRAMLARI ARASINDA YER ALABİLİR YENİ TEKNOLOJİLER İLE TÜMÖRE YÜKSEK DOZDA RADYASYON KANSER YAŞI 40’LARIN ALTINA İNDİ

Doç. Dr. Serkan Keskin

Op. Dr. Songül Büyükkale

kciğer kanseri tüm dünyada ve ülkemizde kanserden ölümler arasında birinci sırada yer alıyor, vakalarının yüzde 85’ini ise, sigara içen kişiler oluşturuyor. 10 yıl boyunca günde 1 paket sigara içmek hastalık riskini ciddi ölçüde artırırken, akciğer kanserine yakalanan pasif içicilerin de sayısı gün geçtikçe artıyor. Günümüzde artık akciğer kanserinin de meme ve prostat kanserindeki gibi tarama programları içinde yer

alması gündemde. Uzmanlar, benzer taramaların akciğer kanserinde risk grubunda bulunan hastalar için de düşünülebileceğini söylüyor.

A

Kasım ayı Akciğer Kanseri farkındalık ayı. Memorial Şişli Hastanesi uzmanlarından; Prof. Dr. Adnan Sayar, Doç. Dr. Serkan Keskin, Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam ve Op. Dr. Songül Büyükkale ile tanıdan tedaviye Akciğer Kanseri’ni konuştuk.

KASIM; AKCİĞER KANSERİ FARKINDALIK AYI “Dünyada sigara içilmiyor olsaydı akciğer kanseri hastalarının yüzde 90’ı kanser olmayacaktı” KASIM - ARALIK 2017 / PS 21


DOSYA: AKCİĞER KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

AKCİĞER KANSERİNDE SİGARA HALA ÖNEMLİ BİR RİSK FAKTÖRÜ KADIN CİNSİYET İSE ÖN PLANDA

Pasif Sigara İçiciliği Bile Akciğer Kanseri İçin Risk Oluşturuyor Göğüs Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Adnan Sayar, sigara kullanımının artışına bağlı olarak kadınlarda da akciğer kanseri görülme sıklığına dikkat çekiyor. Pasif içicilerde de akciğer kanserine yakalanma riskinin ciddi oranda yükseldiğini belirten Prof. Dr. Sayar, sigaranın en tehlikeli özelliğinin, hem içenler hem de pasif içiciler için kısa vadede bir etkisi bulunmaması ancak uzun dönemde zararlı etkiye yol açması olduğunu söylüyor. Sigara içilen bir ortamda bulunmak bile gerçekten risk faktörü mü? Prof. Dr. Sayar bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: “Sigara içilen evlerde pasif içicilerin de akciğer kanserine yakalanma riski artmaktadır. O evlerdeki çocuklarda akciğer enfeksiyonlarına yakalanma ihtimali de yüksektir. Ayrıca ailesinde akciğer kanseri olan kişiler çok ciddi risk altındadır. Yakın akrabalarında özellikle anne, baba gibi çok yakın akrabalarında akciğer kanseri bulunanlarda akciğer kanserine rastlama ihtimali 4-5 kart artar. Eğer bu kişiler ilaveten sigara içiyorlarsa bu onlarca kat artacak demektir. Onun için hem sigaradan hem de bu bahsedilen kimyasallardan mümkün olduğunca uzak kalınmalıdır.” AKCİĞER KANSERİ KADINLARI DA ERKEKLER KADAR TEHDİT EDİYOR Prof. Dr. Sayar, akciğer kanserinin artık kadınlar arasında da sık görülmeye başladığını ancak kanserin yıllık artış hı22 PS / KASIM - ARALIK 2017

zının gelişmekte olan ülkelerde artarken, gelişmiş olan ülkelerde ise azaldığını belirtiyor ve şunları ekliyor: "Gün içinde içilen sigara miktarı akciğer kanserine yakalanmada oranında önemli role sahiptir. Eğer kişi 10 yıl boyunca günde 20 adet sigara içerse akciğer kanserine yakalanma riski ciddi miktarda artar. Bunun yanı sıra çevresel maruziyet de yani doğadan maruz kalınan bir takım radyoaktif ve kanserojen maddelerin yanı sıra modern şehir yaşantısında temas içinde olunan kimyasallar da bunu hızlandırmaktadır. Akciğer kanserlerinin yüzde 85’i sigarayla ilişkilidir. Ancak yüzde 15’lik bir oran sigara dışı sebeplerle olabilir. Ayrıca genetik faktörlerin de çok ciddi rolleri vardır.” DOLU ÖKSÜRÜK BELİRTİ OLABİLİR Kişi 40 yaşın üzerindeyse, 15 gündür geçmeyen öksürüğü varsa, balgam çıkartıyorsa veya bir kez dahi olsa kanlı balgam bulgusu varsa mutlaka bir uzmana başvurması gerekiyor. Tanı konulup tedavi süreci başladığında ise hastalığın türüne göre bir planlama yapılıyor. Prof. Dr. Sayar, akciğer kanseri hastalarının tedavi süreçlerini şöyle özetliyor: "Akciğer kanseri tanısı için önce radyolojik incelemeler yapılır. Düz film ve tomografi çekilir. Sonrasında tanısal işlemler yapılır; bunlar iğne biyopsileri, bronkoskopi gibi günübirlik yapılabilecek girişimsel yöntemlerdir. Bunlar yapıldıktan sonra hastanın evrelendirme aşamasına geçilir. Akciğer kanserleri tanıdan sonra küçük hücreli ve küçük

hücreli dışı diye ayrılır. Küçük hücreliler genellikle onkolojik tedavilere yani kemo-radyoterapilere aday olan hastalardır. Ama küçük hücreli dışı olanların bir grubunda cerrahi ön plana çıkar. Hastanın tam evrelendirilmesi için beyin MR’ı, PET görüntüleme ve mümkünse mediastinoskopi, endoskopik göğüs boşluğu içinde videotorakoskopik incelemeler yapılır. Eğer hastalık erken evre olarak tespit edilirse bütün bu incelemelerin sonunda cerrahiye aday olur. Ameliyata aday olma durumu akciğer tanısı almış hastaların ancak yüzde 15’ine karşılık gelir. Bu yüzde 15’lik küçük grubu tam evrelendirmesi yapılmış, lenf bezi tutulumu ve uzak yayılımı olmayan, tümörü çıkartılabilir durumdaki hastalar oluşturur. Diğer grup hastalar, ya hastalığın yaygınlığı ya genel durum bozukluğu veya yetersiz solunum kapasitesi nedeniyle cerrahi adayı olamazlar.”

Akciğer Kanseri de Tarama Programları Arasında Yer Alabilir Tıbbi Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Serkan Keskin sigaranın akciğer kanseri üzerindeki etkisi için "Şu anda dünyada sigara içilmiyor olsaydı, akciğer kanseri hastalarının yüzde 90'ı bu hastalığa yakalanmamış olacaktı" diyor. Türkiye’de akciğer kanseri hastalarının %50’sinin son evrede teşhis edildiğine de vurgu yapan Doç. Dr. Keskin, akciğer kanserinin de prostat ve meme kanserinde


DOSYA: AKCİĞER KANSERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

olduğu gibi bazı tarama programlarına dahil edilerek, riskli grupta yer alan kişilerin düşük doz tomografi ile takiplerine işaret ediyor: “Bütün kanserlerde olduğu gibi akciğer kanserinde de hastaların erken evrede yakalanmasını istiyoruz. Erken evrede bu hastalık teşhis edilirse diğer kanserlerde olduğu gibi tedavi başarısı oldukça yüksek diyebiliriz. Ancak tüm akciğer kanserlerinin yarısı 4'üncü evrede başvuruyor. %70’e yakın hastaların oranı 3'üncü ve 4'üncü evrede bize başvuruyor. O noktada tedavi zorlaşıyor. Bu nedenle düşük doz tomografi taraması erken evre için önemli bir adım oluşturabilir. Ağır sigara içen kişilerde, 50 yaşından sonra düşük doz tomografi ile tarama yapılabilir.” İMMÜNOTERAPİ İLE BAŞARILI SONUÇLAR Akciğer kanserinin tedavisinde yeni uygulanan yöntemler ile birlikte başarının geçmiş yıllara oranla önemli bir artış gösterdiğinin altını çizen Doç. Dr. Keskin, “Akciğer kanserinin türlerini de çeşitli incelemeler ile birbirinden ayırabiliyoruz. Çeşitli genetik testlerle hastalıkları farklı gruplara koyabiliyoruz. Bu sayede her hastaya farklı tedaviler uygulayabiliyoruz. Son yıllarda immünoterapiden de faydalanıyoruz. Akciğer kanserinde çok önemli gelişmeler oldu. Hastalarda geçmişe oranla yaşam süresi iki üç yıla kadar çıkmış durumda. Bazı hastalarda ise artık kronik bir hastalık durumuna dönüşmek üzere diğer kanserlerde olduğu gibidir. Artık bir prostat kanseri gibi kronik bir hastalık olarak algılıyoruz. Çok uzun yıllar boyunca meme kanseri gibi akciğer kanseri de kontrol altında tutulabiliyor" diyor.

Yeni Teknolojiler İle Tümöre Yüksek Dozda Radyasyon Verilebiliyor Radyasyon Onkolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Esra Kaytan Sağlam da son yıllarda kullanılan teknolojiler ile çok yüksek dozu belli bir noktaya ve tümörü hedefleyerek verebildiklerini, bunun ameliyat edilemeyen hastalarda avantaj sağladığını belirterek şunları söylüyor: "Özellikle erken dönemdeki tümörlerde yüzde 90 başarı gibi çarpıcı sonuçlar var. Lokal olarak hastalığı kontrol etmek mümkün olabiliyor. Hastaların büyük bir çoğunluğu bize üçüncü evrede geliyor ve tedavide zor bir aşamada olabiliyor. Çünkü birinci olarak cerrahide bunun yapılmasının sakıncaları var, onkolojik tedavilerle başlamamız gerekiyor. Kemoterapi ve radyoterapileri birlikte kullanarak bu hastalara çözüm üretmeye çalışıyoruz."

Kanser Yaşı 40’ların Altına İndi Göğüs Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Songül Büyükkale ise sigara konusunda her yıl aynı mesajların verildiğini ancak sigara kullanımının arttığını söylüyor. Dr. Büyükkale, "Sigara içen insanlar 60'lı yaşlarında kansere yakalanacaklarını zannediyorlar ancak kansere yakalanma yaşı her yıl biraz daha düşüyor. Bu yıl 40'lı yaşların bile altına indi maalesef" diyor. Türkiye’de sigara içimindeki yüksek orana dikkat çeken Dr. Büyükkale, "Ülkemiz diğer ülkelerden farklı özelliklerde. Yabancı ülkelerde sigara içme tanımı literatürde 3-4 adet iken bizim ülkemizde 1-1,5 paket. Çok erken yaşta, Anadolu'daki kentlerde 10-15 yaşlarında sigaraya başlama yaşı olduğunu görüyoruz. Hekimler olarak bizim beklentimiz yeni gelen neslin sigara içme oranının düşmesiydi ancak bu kadar bilgiye, devletin sigarayı bırakma kampanyalarına rağmen hem yeni gelen nesilde bek-

lentinin üstünde sigara içme oranları var. Üstelik anne çocuk sağlığı açısından da riskler var. Kadınların sigara içme oranları artıyor. Buna bağlı olarak da akciğer hastalıklarında kadın grubunda geçmiş yıllara oranlarla artış görmekteyiz. Bu oran meme kanseri oranlarına yaklaşmak üzeredir. Dünya genelinde de bu şekilde. Çok ciddi bir önlem alınması gereken durum arz ediyor." İnsanların 60'lı, 70'l, yaşlarda kansere yakalanacakları yönündeki algılarının doğru olmadığını belirten Dr. Büyükkale, "İnsanların 60-70'li yaşlarda hastalığa yakalanırım düşüncesi ne yazık ki doğru değil, günlük hayatın birçok faktörüyle birlikte artan stres kişilerin kendilerine ait özelliklerinden dolayı, 50'li yaşlardan 40'lı yaslarda hatta daha alt yaşlarda kanserler görmeye başladık. Bu biz hekimleri toplum sağlığı açısından endişelendiriyor" dedi. KASIM - ARALIK 2017 / PS 23


DAMAR SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DVT’NİN EN ÖNEMLİ RİSK FAKTÖRLERİNDEN BİRİ HAREKETSİZLİK

doğum kontrol hapı kullanan kadınlarda, büyük fiziksel travmaya maruz kalıp uzun süreli hareketsizliğe mahkûm olanlarda daha sık görülür. Geçmişinde DVT olanların ileride DVT olma riski daha yüksektir. Ayrıca, uzun süreli hareketsiz hava veya kara seyahatlerinde DVT riski daha yüksektir. Yaş ilerledikçe de DVT riski artar. Ayrıca, hamilelik döneminde salgılanan hormonlar ve kan miktarının artmasıyla kan pıhtılaşmaya eğilim gösteriyor. BELİRTİ VE BULGULARI NEDİR? Maalesef DVT olgularının yarısında hiçbir belirti veya bulgu vermez. Özellikle pıhtı miktarı az ya da küçük damarlarda görülüyor ise fark edilmeyebilir. En sık belirti ve bulgular etkilenen bacakta ağrı, şişme ve yürüme ile bu şikâyetlerin artmasıdır. Baldırı avucunuzla sıkınca hassasiyet artabilir. Bu belirtilere nefes darlığı, göğüs ağrısı ve derin nefes alırken ağrı eşlik ediyorsa oluşan pıhtı akciğerlere atmış olabilir. NEDEN ÇOK TEHLİKELİ?

Prof. Dr. Cengiz Köksal Ulusal Vasküler ve Endovasküler Cerrahi Derneği Başkanı

Ülkemizde her yıl on binlerce kişide Derin Ven Trombozu (DVT), yani toplardamarların içerisinde kan pıhtılaşması hastalığı görülmektedir. Bunların yarısına yakınında da bu pıhtı bulunduğu yerden kopup akciğerlere atmakta, emboliye sebep olmaktadır. Bu durum da ölüm tehlikesi oluşturmaktadır. Toplumda görülme sıklığı her geçen gün artmakta olan bu hastalık için en önemli risk faktörlerinden birinin hareketsizlik olduğunu vurgulayan Ulusal Vasküler ve Endovasküler Cerrahi Derneği (UVECD) Başkanı Prof. Dr. Cengiz Köksal, Derin Ven Tromboz hakkında bilgiler verdi. DVT NEDİR VE NEDEN OLUR? Tromboz (Pıhtı) teriminin kökeni Antik çağlara dayanır. Bir kan damarının, kan pıhtısı nedeniyle tıkanması anlamına gelir. Pıhtının en sık meydana geldiği yerler bacak ve karın içindeki derin toplardamarlardır. Ancak nadirende olsa kol ve boyun 24 PS / KASIM - ARALIK 2017

toplardamarlarında da görülebilir. Derin Ven Trombozu, derin yerleşimli toplardamarlarda, pıhtılaşma ile damarların tıkanması anlamına gelir. Bu durum, toplardamarlardaki kanın kalbe doğru dönmesini engelleyerek şişme ve ağrıya neden olur. Toplumda görülme sıklığı 1000’de 1 ile 3 arasında değişmektedir. Pıhtılar koparak akciğerlere gidebilir ve bu ölümcül olabilir. Kanın damar içinde pıhtılaşması şu durumlarda ortaya çıkabilir:

. . .

Uzun süreli hareketsiz kalmaktan kaynaklanan kan akımında durağanlaşma Leğen kemiği kırığındakine benzer büyük travmalardan toplardamarların hasar görmesi Kanın pıhtılaşmasına eğilimi artıran durumlar - genetik kan hastalıkları veya kanserBİLGİSAYAR BAŞINDA VAKİT GEÇİRENLER RİSK ALTINDA! Toplardamarlarda pıhtı oluşması ve bu pıhtının akciğere yayılması özellikle beyaz yakalıları, bilgisayar başında vakit geçirenleri, ders çalışan öğrencileri tehdit ediyor. Sigara kullanımı içeriğinde bulunan zararlı kimyasal maddeler yüzünden kanın koyulaşmasına ve pıhtılaşmasına neden oluyor.Kalıtsal olarak kanın pıhtılaşma hastalığı olan kişilerde, kanser hastalarında,

Toplardamarda pıhtı oluştuktan hemen sonraki dönemde akciğere pıhtı atması riskinden dolayı ciddi ölüm tehlikesi oluşturmaktadır. Bazen DVT o kadar ağır seyreder ki, bacağın atardamar dolaşımı da bozularak bacağın kesilmesine yol açabilir. DVT geçiren hastalarda yıllar sonra bile bacaklarda sürekli şişme, ağrı, varisler, ciltte lekelenmeler ve yaralar görülebilir. TANI NASIL KONUR? Etkilenen bacağın ultrasonu yapılarak tanı hızlıca konur. Akciğere pıhtı atmasından şüpheleniliyorsa da akciğer tomografisi çekilerek tanı net konur. DVT TEDAVİSİ NASILDIR? Tüm hastalarda kan sulandırıcı ilaç kullanmak gerekir. Bazı hastalarda değişik tipte müdahaleler ile damarın içindeki pıhtıyı almak veya eritmek gerekebilir. Kan sulandırıcı ilaç kullanımı yasak olan hastalarda da akciğere pıhtı atmasını önlemek için tıkanan damarın yukarı seviyesine filtre koymak gerekir.

DVT NASIL ÖNLENİR? Susuz kalmamaya özen göstermek, uzun yolculuklarda ayakları sürekli hareket ettirmek; genel olarak da düzenli egzersiz ve hareketsiz kalmamak alınabilecek en iyi tedbirlerdir. Ek olarak, doğum kontrol hapı kullanan kadınların sigara içmemesi gerekir.


DOSYA: KALP VE DAMAR HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dosya:

KALP VE DAMAR HASTALIKLARI

Türkiye’de Orta Yaş Nüfus Kalp ve Damar Hastalıkları Bakımından Risk Grubunda Kadınlarda Hareketsizlik, Erkeklerde Sigara Kalp Ve Damar Hastalıkları Riskini Artırıyor Kadınlar Arasında Bir Numaralı Ölüm Sebebi Sağlıklı Bir Kalp İçin, Sigara Erken Yaşta Ve Tamamen Bırakılmalı Genç Yaş Kalp Krizlerinin Birincil Nedeni Sigara Bitkisel Tedavi Kontrolsüz Etkileşime Yol Açabilir Obezite Kalp Ritim Bozukluğu Nedeni Bağırsak Sağlığı Kalbi Etkiliyor Gebeliğe Bağlı Kalp Yetersizliği Artıyor, Teknolojideki Gelişmeler Kalp Hastalıklarının Tedavisinde Çığır Açabilir Bilim Kurgudan Gerçeğe:kök Hücre Tedavisi Girişimsel Kardiyoloji Uygulamaları Sürekli Gelişiyor Açık Kalp Ameliyatlarının Alternatifleri Artıyor KASIM - ARALIK 2017 / PS 25


DOSYA: Kalp ve Damar Hastalıkları

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. M.Birhan Yılmaz, Prof. Dr. Meral Kayıkçıoğlu, Prof. Dr. Engin Bozkurt, Prof. Dr. M. Kemal Erol,Prof. Dr. Mahmut Şahin

T

ürk Kardiyoloji Derneği’nce (TKD) düzenlenen 33. Uluslararası Katılımlı Türk Kardiyoloji Kongresi Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC), Amerikan Kardiyoloji Koleji (ACC), Türk Dünyası Kardiyoloji Birliği, Avrupa Perkütan Kardiyovasküler Girişimler Birliği (EAPCI), Avrupa Aritmi Birliği (EHRA) dernekleri ile yurt içi ve yurt dışından kardiyologların katılımıyla 5-8 Ekim’de Antalya’da gerçekleşti.

İki bin 500’ün üzerinde kardiyolog, kalp damar cerrahı, pediyatrik kardiyolog ve diğer branşlardan birçok uzman, 131 oturumda 479 konuşmacı ile kalp ve damar hastalıklarını tüm yönleri ile aldı. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan TKD yönetim kurulu üyeleri kongrede ele alınan konularla birlikte, ülkemizdeki durum ve yeni tedaviler hakkında gelişmeleri paylaştı.

Türkiye’deki Ölümlerin %47’si, Kalp-Damar Hastalıklarına Bağlı Prof. Dr. Mahmut Şahin TKD ve 33. TKD Kongre Başkanı Kalp damar hastalıklarının da içinde olduğu kronik hastalıklar özellikle orta yaş nüfusu tehdit etmekte ve sağlık harcamalarında önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde ölüme yol açan en yaygın durum ise kalp ve damar hastalıklarıdır. Bu tanımlamaya kalp, beyin ve periferik damar hastalıkları dahildir. Toplam ölümler içinde bu hastalıklara bağlı ölüm oranı %47’dir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2013 yılı verilerine göre kaydedilen (bebek ölümleri hariç) 358 bin ölümün 140 bini koroner kalp hastalığına, bağlıdır. Avrupa’da koroner kalp hastalığından ölüm oranları orta yaş popülasyonu diyebileceğimiz 45-74 yaş grubunda erkeklerde binde 2-8, kadınlarda binde 0,6- 3 arasında değişirken, ülkemizde erkeklerde binde 7,6 kadınlarda 3,8 olması düşündürücüdür.

2012 verilerine göre yılda 420.000 koroner olay ortaya çıkmakta olup bunların 180 bini kalp krizi olarak bilinen akut koroner sendromdur. Bu hastalığa bağlı yıllık 100 bin ölüm olgusu ile karşı karşıyayız. Kalp hastalığı ve inmenin yaşlıları, erkekleri ve zengin toplumları daha fazla etkilediği inancı yanlıştır. Aslında bu hastalık kadınlar arasında da bir numaralı ölüm sebebidir. Türk kadınlarında koroner kalp hastalığının beklenenden fazla olmasının nedenleri ise fiziksel aktivite eksikliği, obezite, kan yağlarının yüksekliği ve hipertansiyonun kadınlarımızda daha çok görülmesidir. Erkeklerde ise sigara en başta gelen hastalık sebebidir. Başta sigara, diyabet, hipertansiyon, kolesterol yüksekliği olmak üzere karın tipi şişmanlık ve psiko-sosyal stres kalbimizin düşmanlarıdır. Özellikle genç kalp krizleri ile yakın ilişkisi nedeniyle sigara ve diğer tütün ürünlerinin kullanımı özel dikkat gerekir.

KADINLAR ARASINDA DA BİR NUMARALI ÖLÜM SEBEBİ

KORONER HASTALIKLARA YATKINLIĞIMIZ DAHA DA ARTIYOR

Türkiye’de yaklaşık 3,5 milyon koroner kalp hastası var. Yılda %4 artışla bu sayıya her yıl 210 bin yeni vaka eklenmektedir.

Tüm kalp hastalıklarının %20’sinden sigara sorumlu. Özellikle erken yaşta başlamanın yaygın olduğu ülkemizde genç

26 PS / KASIM - ARALIK 2017

yaşta geçirilen kalp krizlerinin en önemli nedeni maalesef sigaradır. 15 yaş üstü tüm nüfusta 2008 yılında %32 olan tütün kullanma oranı başarılı önlemlerle 2012 yılında %27’ye düşürülmüştür. Ancak halen özellikle erkeklerde %37 ile OECD ortalamasının (%21) çok üzerindedir. Ayrıca diyabet hastalığı açısından Avrupa birincisiyiz ve nüfusumuzun %66’sı kilolu, %29’u ise (erkeklerde %23, kadınlarda 36) obezdir. Bütün bunlar toplum olarak koroner hastalıklara yatkınlığımızı artırmaktadır. Halkımızda yaygın olan sağlıksız yaşam tarzı uygulamaları ve risk faktörleri nedeniyle risk kategorimiz maalesef çok yüksek riskli grubun içindedir.Kan kolesterol yüksekliğinin kalp-damar hastalıklarının gelişimi için önemli bir risk faktörü olduğu 100 yılı aşkın süredir bilinmesine rağmen, ülkemizde halen rastladığımız ”kolesterol yararlıdır, statinler zararlıdır” şeklindeki bilimsel olmayan yaklaşımlar, hastalarımızda telafisi olmayan ilaç kesimlerine yol açmaktadır.


DOSYA: Kalp ve Damar Hastalıkları

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu, Prof. Dr. Adnan Abacı, Prof. Dr. Sinan Aydoğdu, Prof. Dr. Necla Özer, Prof. Dr. Ömer Göktekin.

Sağlıklı Bir Kalp İçin, Sigara Erken Yaşta ve Tamamen Bırakılmalı Prof. Dr. Sinan Aydoğdu TKD Genel Sekreter Yardımcısı Kalp hastalığının en önemli risk faktörlerinden biri olan sigara içiciliği her 10 kardiyovasküler ölümün biriyle ilişkilidir. Kalp hastalığından korunmak için sigaranın mutlaka bırakılması gereklidir. Yapılan çalışmalarda, günde 1-4 sigara içen

bireydeki kalp hastalığı riskinin günde 2 paket içen bireyle benzer olduğu görülmüştür. Yani sigarayı azaltmak riskin azaldığı anlamına gelmemektedir. Tek bir sigarada bile risk ve kalp üzerindeki olumsuz etki oldukça yüksektir. Sigarayı azaltınca riskin daha az olacağı inancı yanlıştır. Dolayısıyla hedef sigarayı azaltmak değil hiç sigara içilmemesi olmalıdır.

Ayrıca sigaranın genç yaşta bırakılmasıyla ileri yaşta bırakılması arasında da fark vardır. Günde aynı sayıda sigara içen iki bireyden 50 yaşından sonra sigarayı bırakan birinde daha erken yaşlarda bırakana kıyasla risk %42 oranında daha fazladır. Gerçekten kalp hastalığı riskinden korunmak isteniyorsa sigara erken yaşta ve tamamen bırakılmalıdır.

Bitkisel Tedavi Kontrolsüz Etkileşime Yol Açabilir Prof. Dr. Mustafa Kemal Erol TKD Gelecek Başkanı Son yıllarda bazı bitkisel ürünler basınımız veya doktor olan kişilerce mucize ilaçlarmış gibi halkımıza sunulmakta, bu da halkımızın gerçek etkinliği gösterilmiş ilaçları terk ederek bunlara yönelmesine neden olmaktadır. Bu da hastalıkların

ilerlemesi, daha zor bir duruma girilmesi ile sonuçlanabilmektedir. Bazen de hastanın kullandığı ilaçla kontrolsüz etkileşim zehirlenmelere ve yan etkilere yol açabilmektedir. Bu da halkımızın hem parasından hem de sağlığından olmasına yol açmakta, birilerini zengin etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Tarihte modern tıp ve eczacılık gelişmeden önce bitkisel

ürünler tedavide kullanılmıştır. Modern eczacılık ve tıbbın gelişmesiyle bunların yerini ilaçlar almıştır. Bitkilerin bazı hastalıklara iyi gelmesi meselesi son yıllarda iyice abartılmış, bazılarınca gelir kaynağı haline getirilmiştir. Bilimsel olarak etkinliği kanıtlanan ilaçlar dururken etkinliği, dozu, yan etkileri bilinmeyen bu tedavi alternatiflerine halkımız rağbet etmemelidir.

Obezite Kalp Ritim Bozukluğuna Neden Oluyor Prof. Dr. Adnan Abacı TKD Başkan Yardımcısı Obezite çağımızın en önemli sorunlarından biri haline geldi. Gelişmiş ülkelerde ve ülkemizde erişkinlerin yaklaşık üçte biri fazla kilolu, diğer üçte biri obezdir. Obezlerde şeker hastalığı, tansiyon, kolesterol yüksekliği ve bunların sonucu olarak koroner kalp hastalığı ve kalp yetmezliği sık

görülmektedir. Son yıllarda obezitenin bu zararlarına ilave olarak atriyal fibrilasyon adını verdiğimizi kalp ritmi bozukluğuna yol açtığı ortaya çıktı. Atriyal fibrilasyon esas itibariyle yaşlı hastalığıdır. 70 ve özellikle 80 yaş üzerinde sık görülür. Atriyal fibrilasyon, kalbi bozuk olan kişilerde daha sıktır ve bunlar da daha genç yaşlarda görülebilir. Atriyal fibrilasyon obezlerde, kalp hastalığı olmasa bile, artık orta

yaş grubunda, hatta daha gençlerde de görülmeye başlandı. Obezlerde, kalp de yağlanıyor. Kalp çevresinde biriken yağ, kalp ritminin bozulmasına neden oluyor. Atriyal fibrilasyon çarpıntı, efor kapasitesinde azalma ve bazı hastalarda kalp yetmezliğine neden olur. Çok korkulan bir komplikasyonu da inmeye neden olmasıdır. İnmeden korunmak için de obeziteden kaçınmak gerekmektedir. KASIM - ARALIK 2017 / PS 27


DOSYA: Kalp ve Damar Hastalıkları

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Bilim Kurgudan Gerçeğe: Kök Hücre Tedavisi Prof. Dr. Mehmet Birhan Yılmaz TKD Yönetim Kurulu Üyesi Kök hücreler, vücudumuzda her çeşit hücrenin atası olan hücrelerdir. Bölünmeye başladıktan sonra kimi hücreler beyin hücrelerimizi, cildimizi, kanımızı oluştururken, kimi hücreler de anne karnındaki yaşantımızın erken safhasında gidip kalp hücrelerimizi oluşturuyor. Bu sebepten dolayı, kalp hücreleri, tıpkı beyin hücreleri gibi oldukça ileri düzeyde farklılaşmış ve özelleşmiş hücre gruplarıdır. Geleneksel bakış açısına göre, bu hücrelerimizin ölmesi durumunda yerine yenisi konulamayacağı düşünülürdü. Ancak bu bakış, erişkin insan vücudunda bulunan ve yaşlandıkça sayıları azalan kök hücrelerin fark edilmesi ve bunların farklı alanlarda kullanılmasıyla değişmeye başladı. Ardından kök hücrelerin kalp gibi yüksek derecede özelleşmiş hücreler için de kullanımı devreye girdi. 2012’de Dr. Shinya Yamanaka’nın Nobel Ödüllü çalışması, 2016’da Dr. Patel arkadaşları tarafından gerçekleştirilen çalışma ve son dönemde Dr. Masaki İeda tarafından yapılan araştırmaların da işaret ettiği gibi yakın gelecekte, kalp krizi geçiren hastalarda ölen kalp hücrelerinin yerini dolduran bağ dokusunu tekrar kalp hücrelerine dönüştürmek hayal değil.

Gebeliğe Bağlı Kalp Yetersizliği Artıyor Prof. Dr. Meral Kayıkçıoğlu TKD Yönetim Kurulu Üyesi

Teknolojideki Gelişmeler Kalp Hastalıklarının Tedavisinde Çığır Açabilir Prof. Dr. Lale Tokgözoğlu TKD Önceki Başkanı İnsan genetik haritasının çıkarılmasından sonra, mutasyon kaynaklı hastalıkların, bozuk genin düzeltilmesiyle tedavi edilebileceğine dair bir hayal oluşmuştu. İlk kez bu yıl bir kalp kası hastalığı olan hipertrofik kardiyomiyopatide gen düzeltmesi yapılarak sağlıklı kalp sağlamanın mümkün olduğu gösterilmiştir. Kişinin genetik yapısına göre bazı ilaçlara direnç veya yan etki geliştirece28 PS / KASIM - ARALIK 2017

ğinin bilinmesi, bizi bireyselleştirilmiş tedavilere bir adım daha yaklaştırmıştır. Bireyselleşmiş tedaviler yaygınlaştıkça, tedavilerin etkinliği artacak yan etkisi ise azalacaktır. Yine bu yıl monoklonal antikorların ilk defa kalp hastalıklarının tedavisinde kullanılmasına şahit olduk. Nanoteknolojinin gelişmesiyle hedeflenmiş tedavilerin kullanımı daha da artacaktır. Güncel bir gelişme olarak, bu ay piyasaya sürülecek olan kalp ritmi ölçebilen saatler kişinin ritim bozukluğunu kaydedip kendisine bilgi verecektir.

Ülkemizde anne-çocuk sağlığını etkileyen önemli sorunlardan biri, gebelikte görülen kalp hastalıkları. Gebelik, fizyolojik bir olay olmasına rağmen anneden salgılanan bazı hormonlar ve bebeğin anneye getirdiği yükle kalp hastalıkları ortaya çıkabilmekte veya mevcut kalp sorunları ağırlaşabilmektedir. Bulgular yavaş yavaş başlayıp gebeliğin ilerlemesiyle giderek şiddetlenmektedir. Nefes darlığı, çarpıntı gibi bulgular, genellikle gebeliğin normal seyri olarak kabul edilmekte ve hekime başvuruda geç kalınmaktadır. Bazı durumlarda da gebeler, bebeğini kaybetme korkusuyla şikayetlerini doktorlardan saklamakta ve tablo çok ilerlediğinde karşımıza çıkmaktadırlar. Bu nedenle gebeler kalp hastalıkları konusunda bilinçlendirilmeli ve her gebe kalp-damar hastalığı açısından iyi takip edilmelidir.


DOSYA: Kalp ve Damar Hastalıkları

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türk Kardiyoloji Derneği, Avrupa Kardiyoloji Derneği’nin çağrısı ile gebeliğe bağlı kalp yetersizliği (peripartum kardiyomiyopati) üzerine bir kayıt çalışması gerçekleştirilmiştir. ARTEMIS isimli bu çalışmanın ilk bulguları dünyada çok nadir bildirilen gebelikle ilişkili kalp yetersizliğinin ülkemizde çok daha sık olduğunu işaret etmektedir. Tedavi ile tamamen kalp yetersizliğinin iyileşmesi mümkündür. Ama sonraki gebeliklerde hastalığın tekrarlama riski yüksek olduğundan tekrar gebe kalınmaması gerekmektedir.

Bağırsak Sağlığı Kalbi de Etkiliyor Prof. Dr. Necla Özer TKD Yönetim Kurulu Üyesi Sağlığımız sadece ne yediğimize içtiğimize, ne yaptığımıza bağlı değil aynı zamanda kimi misafir ettiğimize de bağlıdır. Bağırsak florasının önemi aslında ‘bütün hastalıklar bağırsaktan başlar’ diyen Hipokrat’ın döneminden beri bilinse de son yıllarda yapılan pek çok çalışma sonucunda obezite, metabolik sendrom, ateroskleroz, hipertansiyon, diyabet, kalp yetersizliği, kronik böbrek hastalığı gibi kardiyovasküler sistemi doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen pek çok hastalık ile bağırsak floramızın ilişkili olduğu anlaşılmıştır. Koroner arter hastalığı olanlarda yapılan bir çalışmada, kalp krizine neden olma potansiyeline sahip plağı olanların bağırsak florasının, kalp krizine neden olmayacak kararlı plağı olanlardan farklı olduğu gösterilmiştir. Ayrıca kalp yetersizliği olan hastalarda da bağırsakta gelişen ödem ve iskemiye bağlı olarak vücutta dolaşan endotoksinler artarak kalp yetersizliğinin kötüleşmesine katkıda bulunabilmektedir. Özellikle prebiyotik etkisi olan lifli yiyecek, sebze, meyvenin; probiyotik özelliği olan yoğurt, kefir, lahana turşusu gibi yiyeceklerin tüketilmesiyle bağırsak floramızı doğal yollardan düzeltmemiz ve düzenlememiz mümkündür.

Girişimsel Kardiyoloji Sürekli Gelişiyor Prof. Dr. Engin Bozkurt TKD Genel Sekreteri Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de girişimsel işlemlerin sayısında ve kalitesinde sürekli artış olmaktadır. En yaygın girişimsel kardiyoloji uygulamalarından biri, kalp krizi geçiren bir hastada tıkalı damarın stent ile açılmasıdır. Bu tedavi dünyada kalp krizinin en iyi tedavisidir.

Ülkemizin bu anlamda çok iyi konumda olduğunu söyleyebiliriz. Girişimsel işlemlerde kullanılan stent teknolojisi de gelişmektedir. İlk çıkan stentler paslanmaz çelikten elde edilmekteydi. Bu stentlerin kullanıldığı hastaların yaklaşık %20-25’inde aynı bölgede tekrar daralma olmaktaydı. Bunu azaltmak için metal stentlerin üzerine çeşitli ilaçlar yüklendi. Bu ilaçlı stentlerle yeniden daralma oranı %5-8 seviyelerine indi. Dünya literatüründe bu sonuçlar son derece iyi olarak kabul edildi. Dünyada kullanılan stentlerin yaklaşık %85-90’ı ilaçlı metal stentlerden oluşmaya başladı. Metal stentlerde damara yerleştirilen stent orada sürekli kalmaktaydı. Ardından, damara yerleştirildikten bir süre sonra eriyip kaybolan

stentler üretilmeye başlandı. Bu stentler henüz ilaçlı stentlerin tamamen yerini almış değil, fakat ileriki yıllarda bu alandaki yeni gelişmelerle birlikte ilaçlı metal stentlerin yerini alması beklenmektedir. Kalp kapaklarının ameliyatsız yöntemlerle tedavisi de, son zamanlarda girişimsel kardiyoloji alanındaki önemli gelişmelerden birisidir. Özellikle yaşlılarda gördüğümüz aort kapak darlığının tedavisinde etkinliği tüm dünyada kabul edildi. Bir diğer gelişme ise inmenin kateter bazlı yöntemlerle tedavisidir. Ülkemizdeki bazı kalp merkezlerinde nöroloji ve radyoloji hekimleri ile birlikte bu alanda oldukça başarılı tedaviler yapılmaktadır.

Açık Kalp Ameliyatlarının Alternatifleri Artıyor Prof. Dr. Ömer Göktekin TKD Yönetim Kurulu Üyesi Yaşlı ve kronik akciğer sorunları olan hastalarda görülen aort kapağı kireçlenmesi ve daralması sorunlarına açık kalp ameliyatıyla müdahale etmek riskli ve ameliyat sonrası iyileşmeleri daha uzun süre almaktadır. Bu hastalarda göğüs kafesini açmadan, genel anestezi yapılmadan TAVI işlemi uygulanabilmektedir. Bir saat kadar süren bu işlem sonrasında hastalar hızla iyileşmekte ve 2-3 günde taburcu olarak 1 haftada normal hayatlarına dönmektedir. Bu hasta grubunda görülen mitral kapak yetmezliğinde ise açık kalp ameliyatına alternatif olarak MITRACLIP işlemi uygulanır ve hastalar 3-4 günlük takip sonrası ta-

burcu edilir. Ameliyatsız mitral kapak değişimi (TMVR) ise daha yeni sayılabilecek bir uygulamadır. Mitral kapağın anatomik olarak aort kapaktan daha kompleks olması bu işlemin TAVI den daha yavaş gelişmesine neden olmuştur. Bu yöntem de açık ameliyatı kaldıramayacak yüksek riskli hastalarda uygulanmaktadır. Yeni gelişen bu teknoloji dünyada belirli birkaç merkezde klinik olarak uygulanmakta ve çalışmaları devam etmektedir. Türkiye’de ise henüz uygulanmamaktadır. Kardiyoloji alanındaki diğer önemli bir gelişme ise damardan girilmeden yapılan tomografik anjiyo alanında. Artık tomografi cihazlardaki gelişmeyle bu teknik çok ilerledi, çok az radyasyonla ve damardan girilerek yapılan normal anjiyoya çok benzer şekilde anjiyo sonucu alınmaktadır. KASIM - ARALIK 2017 / PS 29


NÖROLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İNME’DE KAYBEDİLEN HER DAKİKA,BEYİNDE MİLYONLARCA HÜCRENİN ÖLÜMÜ DEMEKTİR

İ

zasyonu, akut inmede IV tromboliz ve nörotrombektomi temelinde uygulama ve sorunlara pratik çözümler arandı.

Türk Nöroloji Derneği (TND) tarafından Uluslararası katılımlı inme tedavisinde güncel yaklaşımlar ve tedavilerin tartışıldığı İnme Tromboliz ve Nörorevaskülarizasyon Akademisi 7-10 Eylül tarihleri arasında İstanbul’da düzenlendi. İnme sistem organi-

TND Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, TND İnme Çalışma Grubu Moderatörü Prof. Dr. Mehmet Akif Topçuoğlu, TND Girişimsel Nöroloji Moderatörü Prof. Dr. Özcan Özdemir ve TND Yoğun Bakım Çalışma Grubu Moderatörü Prof. Dr. Ethem Murat Arsava risk faktörleri, tanı ve tedavide güncel gelişmeler hakkında bilgiler verdi.

nme beyin damar hastalıklarının dünyada en fazla fonksiyon kaybına neden olan, yaşam kalitesini en fazla etkileyen ve ölüm nedeni olarak da ikinci sırada yer alıyor. Uzmanlar sağlıklı yaşam kaybına neden olan inme’nin, doğru bir organizasyonla önlenebilen ve tedavi edilebilen bir durum olduğunu belirtiyor.

“Her 2 Saniyede Bir Kişi İnme Geçiriyor!” Prof. Dr. Şerefnur Öztürk Türk Nöroloji Derneği Başkanı “Dünyada bir yılda 17 milyon kişi inme geçirmekte ve 6 milyon kişi inme nedeniyle hayatını kaybetmektedir.Yeni raporlara göre her 2 saniyede bir kişi inme geçirmektedir. Ne yazık ki ülkemizde de durum farklı değildir. Son açıklanan TUİK raporlarına göre Türkiye’de beyin damar hastalıkları nedeniyle hayatını kaybeden kişilerin sayısı 2016 yılında yaklaşık 40.000’e ulaşmıştır. Bu yaygın hastalık grubunda farkındalığı artırmak, koruyucu ve tedavi edici koşulların iyileştirilmesine dikkat çekmek üzere dünya çapında sürekli organizasyonlar yapılmaktadır. SONUÇLAR KÖTÜ AMA ÖNLENEBİLİR “İnme hastalarının risk faktörlerini azaltacak yaşam tarzı değişiklikleri konusunda aydınlatılmaları ve bu konuda toplumun bütün organlarının uygun ortamı hazırlaması ve sürdürmesinin ilaç tedavileri kadar etkili olduğu kanıtlanmıştır. Tüm önlemlerle inmelerin %90’nının önlenebi30 PS / KASIM - ARALIK 2017

leceği gösterilmiştir. Sebze ve meyveyi yeterince içeren doğru beslenme alışkanlıklarının edindirilmesi, sigara ve alkol kullanımının önlenmesine yönelik bilgilendirme, fiziksel aktiviteyi artıracak ortamların sağlanması, hipertansiyon, şeker, kalp hastalıklarının düzenli kontrolü ve uygun tedavisi, obeziteyi önleyecek stratejiler sadece sağlık merkezleri ile değil, okullar, parklar, spor merkezleri, halk eğitim stratejileri ile bir bütün olarak ele alınmalıdır.” İNME BELİRTİLERİ NEDİR, NASIL FARK EDİLİR? “Aniden konuşmanız bozulursa, bir tarafınızdaki kol veya bacağınızda güçsüzlük, uyuşukluk fark ederseniz, yüzünüzde özellikle de ağız köşesinde asimetri, baş dönmeniz, dengesizliğiniz, ani görme kaybı veya çift görmeniz olursa ne yaparsınız? Bu soruyla ne yazık ki her 6 kişiden biri hayatı boyunca en az bir kere karşılaşmak durumundadır. Sorunun doğru cevabı ise inme geçiriyor olabileceğiniz ve mümkünse ambulans ile ve en hızlı şekilde nöroloji uzmanının çalıştığı ve inme ünitesi, ideali inme merkezi olan bir has-

taneye götürülmenizdir. İnme tedavisinde en önemli faktör tedaviye çabuk ulaşabilmektir ki biz bunu “Zaman Beyindir” şeklinde ifade ederiz. Yani kaybedilen her dakika beyinde milyonlarca hücrenin ölümü demektir.” MULTİDİSİPLİNER İNME MERKEZLERİ ARTIRILMALI “Günümüzde İnme tedavisini etkin olarak uygulayabilmek için asgari şartlar mevcut olduğu halde, inmenin kanıtlanmış, en etkili tedavisi olan trombolitik tedavi yani damar içindeki pıhtıyı giderici tedavi ne yazık ki çok düşük oranlarda uygulanabilmektedir, vasküler girişimsel tedavi oranları ise çok daha düşüktür. Bu durum antibiyotik ile tedavi edilecek bir hastaya antibiyotik vermemek kadar kabul edilemezdir. Ancak, bu tedavi imkanlarının daha yaygın olarak uygulanabilmesi için nöroloji uzmanı yönetiminde, inme konusunda özelleşmiş ünitelerin ve yine nöroloji uzmanı yönetiminde multidisipliner inme merkezlerinin sayısı ve olanakları artırılmalı, yeterli insan gücü sağlanabilmesi için eğitimler sürdürülmelidir. ’’


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Özcan Özdemir , Prof. Dr. Mehmet Akif Topçuoğlu, Prof. Dr. Şerefnur Öztürk ve Prof. Dr. Ethem Murat Arsava.

“Hiç Vakit Geçirmeden 112 Aranmalıdır” Prof. Dr. Mehmet Akif Topçuoğlu TND İnme Çalışma Grubu Moderatörü “Her dakika onlarca insanımız inme sebebiyle ya sakat kalıyor ya da hayatını kaybediyor. Damar hastalıklarından korunmayı, İnme olunca nasıl anlayacağımızı ve ne yapacağımızı çok iyi öğrenmeliyiz.

İnme ile karşılaşınca hiç vakit geçirmeden 112 aranmalıdır. Çünkü uygun zamanda müdahale ile inmeye yol açan, beyin damarlarını tıkayan pıhtılar hem damardan ilaç verilerek eritilebilir hem de anjografi ile çekilerek alınabilir. Tek şart uygun zamanda uygun hastaneye gidebilmektir. Bu tedavileri yapacak nöroloji uzmanları,

görüntüleme imkanları ve nöroyoğunbakım üniteleri sadece belli merkezlerde bulunur. Bu nedenle yaşadığınız yerde bunların hangi merkezler olduğunu öğrenmek önemlidir ya da 112 aranmalıdır, ekip hastayı en uygun hastaneye yetiştirecektir.”

“İnmede Pıhtı Eritici Tedavi - İntravenöz Trombolitik” Prof. Dr. Ethem Murat Arsava TND Yoğun Bakım Çalışma Grubu Moderatörü “Beyin felcinde (inme), kol damarlarından serum içerisinde verilen pıhtı eritici bir ilaç ile beyindeki damar tıkanıklığının açılmaya çalışılması işlemine “intravenöz trombolitik” tedavi adı verimektedir. Kalp krizi, akciğer embolisi gibi vücudun çeşitli yerlerinde oluşan damar tıkanıklıkları için kullanılan bu tedavinin beyin felci için de etkili bir tedavi olduğu 1995 yılında ortaya konulmuştur. Aradan geçen 20 yılı aşkın süre zarfında dünya üzerinde trombolitik tedavinin uygulanmış olduğu yüzbinlerce hastada yapılan gözlemler bu tedavinin

etkin olduğu gerçeğini pekiştirmiş, ölüm ve ciddi sakatlık ile sonuçlanma riski çok yüksek olan bu hastalıkta tedavi ile hastaların yaklaşık üçte birinin iyileşme gösterdiğini ve hatta %10’unun tama yakın düzeldiğini göstermiştir.’’ TEDAVİNİN MİHENK TAŞI; İLK 4,5 SAAT ‘’Etkinliği konusunda günümüzde soru işareti kalmamış bu tedavi ile ilgili gerek ülkemizde gerekse tüm dünyada yaşanan en büyük güçlük trombolitik tedavinin yaygın bir şekilde kullanıma girememiş olmasıdır. Bu güçlüğün altında çeşitli nedenler olmak ile birlikte, tedavinin ve-

rilmesi için kısıtlı bir zaman dilimi olması gerçeği ana nedeni oluşturmaktadır. Beyin dokusu narin bir doku olup, sağ kalımı için kesintisiz bir kan akımına ihtiyaç duymaktadır; pıhtının eritilme işlemine erken zamanda başlanamaz ise beyin dokusunda geri dönülmez bir hasar ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, intravenöz trombolitik tedaviye felç başlangıcından sonra en geç 4,5 saat içerisinde başlanması gereklidir. Hastanın ileriki dönemdeki yaşamı ve hayat kalitesi açısından fark yaratabilecek bu erken dönem tedavinin mihenk taşını ise, ilk 4,5 saat içerisinde uygulanabilecek trombolitik tedavi oluşturmaktadır.”

“İnmede Anjiyografik Girişimsel Tedavi” Prof. Dr. Özcan Özdemir TND Girişimsel Nöroloji Moderatörü “İnme tedavisinde son yıllarda çok önemli gelişmeler oldu. 2015 yılı sonrasında ana beyin damarlarında tıkanıklığı olan has-

talarda beyin çok ciddi hasar görmeden kateter yoluyla müdahale ile pıhtının değişik cihazlarla alınarak beyin damarının açılması artık mümkün. Kateter yolu ile yapılan bu tedavi yöntemiyle hastaların %50-60’ı yaşamlarına kimseye bağlı olmadan ya da çok az bir destekle devam

etmişlerdir. Son yıllardaki en heyecan verici gelişme iskemik inme (beyin krizi) ile ilgilidir. Ciddi özürlülüğe ve ölüme neden olacak büyük damar tıkanıklığında uygun hastalara uygun zaman diliminde kateter yoluyla yapılan müdahale sonucu hastalarda dramatik iyileşmeler gözlenmiştir.” KASIM - ARALIK 2017 / PS 31


NÖROLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Sigara içenlerin İNME geçirme riski içmeyenlerden1,5 kat fazla

İNMENİN EN ÖNEMLİ NEDENLERİNDEN BİRİ SİGARA!

kaynaklı ölümlerin 5’te 2’si sigara bağlantılı. Sigarayı bırakmak, tuzu azaltmak, bol sebze ve meyve tüketmek, düzenli egzersiz yapmak ve aşırı alkol tüketiminden kaçınmak inme riskini azaltıyor.” SİGARA DAMARLARA ZARAR VERİYOR VE DAMAR SERTLİĞİ RİSKİNİ ARTIRIYOR

Prof. Dr. Oğuz Kılınç Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre her yıl dünya genelinde ortalama 15 milyon kişi inme geçiriyor. Bunların 5 milyonu hayatını kaybederken, 5 milyonu ise kalıcı sakatlıklar nedeniyle ailesine ve topluma bağımlı hale geliyor. İnme riskini artıran ve öncesinde müdahale edilebilen başlıca faktörlerin başında sigara kullanımı ve yüksek tansiyon geliyor. 29 Ekim Dünya İnme Günü dolayısıyla, sigara bağımlılığı ve inme riski arasındaki bağlantıya dikkat çeken Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu Üyesi ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Oğuz Kılınç, sigaranın damarlarda yol açtığı tahribatın inme riskini artırdığını belirtiyor. DÜNYA NÜFUSU YAŞLANIYOR, İNME VAKALARI ARTIYOR “Gelişmiş ülkelerde sigara kullanımının azalması ve yüksek tansiyonun kontrol altına alınmasıyla inme vakaları azalıyor. Yine de dünya nüfusunun yaşlanıyor olması nedeniyle inme vakalarının halen artış gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre 65 yaş altında görülen inme 32 PS / KASIM - ARALIK 2017

“İnme, diğer adıyla felç, damar tıkanıklığı sonrasında ya da damar yırtılması sonrasında görülebilir. Sigara ile inme arasındaki bağlantı tam da bu noktada ortaya çıkıyor çünkü sigaranın damarlar üzerinde ciddi tahribat yarattığı artık bilinen bir gerçek. Bilindiği gibi sigaranın içinde 4 binden fazla kimyasal madde var ve bunların hepsi baştan ayak tırnağına kadar her hücrede, dolayısıyla damarlarda da, hasara neden olabiliyor. Sigara kullanımı halk arasında damar sertliği olarak bilinen ateroskleroz riskini artırıyor. Bu da damarın tıkanmasına, kan akımın engellenmesine neden olan en önemli sorunlardan biri. Sigara bir yandan damarın fiziksel dayanıklılığının azalmasına neden olurken, diğer yandan halk arasında baloncuk diye bilinen anevrizmalara yol açabiliyor. Zayıflayan ve anevrizmalar nedeniyle basınç altında kalan damarlar yırtılarak beyinde kanamaya yol açabiliyor. Dolayısıyla sigara hem kanama, hem de damar tıkanıklığı riskini artırarak, inme dediğimiz durumu ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor.” İNME RİSKİNİ AZALTIYOR “Sigaradan çekilen her nefeste sıkıntılı, öldürücü ya da sakat bırakıcı bir hastalığın başlama riski %50’dir. Dolayısıyla sigara ne kadar erken terk edilirse, kalıcı hasar yapma ihtimali o kadar azalır. Çünkü kanser riski kolay azalan bir şey değil. Bir yıl düzenli sigara içmiş bir insan bıraktıktan ancak 15 yıl sonra kanser riski açısından, içmemişlerle benzer hale geliyor. Sigara içilen süre uzadıkça da, bıraktıktan sonraki risklerin azalma süresi de uzuyor.”

SİGARAYI TEK BAŞINA BIRAKMAK KOLAY DEĞİL “Sigarayı bırakmak için istek çok önemli bir kriter olsa da, destek almadan sigara bırakma girişimlerinin çok büyük kısmı sigaraya tekrar başlamakla sonlanıyor. Kişi sigarayı asla bırakamayacağını düşünüyor. Maalesef sigara basit bir bağımlılık, tiryakilik gibi düşünüldüğü için bilimsel yöntemlere başvurmaya gerek duyulmuyor. Kendi başına sigarayı bırakmaya çalışanlar arasında, bir yıl boyunca sigara içmeme oranı ancak %3-5 civarında ve bu girişimlerin %80’i ilk bir ay içinde tekrar sigaraya başlamakla sonuçlanıyor. Uzman desteğine başvuranların oranı ise %13 ila %15 arasında. Sigarayı bırakmak için hekimlerden, Sağlık Bakanlığı’na bağlı kurumlar, üniversiteler bünyesinde yer alan sigara bırakma poliklinikler ve Alo 171’den destek alınması çok önemli. Diğer yöntemleri hiçbir şekilde önermiyoruz.”

SİGARAYI BIRAKANLARDAKİ AŞAMA AŞAMA İYİLEŞME SÜRECİ •Sigarayı bırakanların kalp atış hızı ilk 20 dakikadan itibaren düşüyor •12 saatte kandaki karbon monoksit seviyesi normale dönüyor •2 hafta ila 3 aylık bir süreden sonra kalp krizi riski azalmaya, akciğer fonksiyonları düzelmeye başlıyor •1 ila 9 aydan sonra öksürme ve nefes darlığı azalıyor •1 yılda koroner kalp rahatsızlığı riski, sigara içen birinin yarısı seviyesine geriliyor •10 yılda akciğer kanseri riski sigara içenlerin taşıdığı riskin yarısı seviyesine gerilerken ağız, gırtlak, yemek borusu, böbrek, mesane ve pankreas kanseri riskleri de azalıyor •15 yılda, koroner kalp hastalığı riski, sigara içmeyenlerin taşıdığı riskle aynı seviyeye geriliyor.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kan basıncınızı bilmek ve yaşam şekli değişikliği veya tedavi ile kontrol etmek inme riskini azaltacaktır.

İnme riskini azaltmak adına ele alabileceğiniz bazı eylemler şunlardır. Eğer diabetik hastasıysanız, kalp rahatsızlıklarınız varsa ve inme/TİA ilgili geçmişte bazı sorunlar yaşadıysanız doktorunuza danışarak inme riskinizi ve bunun önlenebileceği tedavileri konuşmalısınız.

Haftada beş gün orta düzeyli egzersiz inme riskini azaltacaktır.

Özellikle düşük meyve ve sebze tüketimi. Beş veya daha fazla porsiyon meyve sebze tüketmek inme riskini azaltacaktır.

4-Kolestrolünüzü düşürün

5-Sağlıklı bel-kalça oranınızı koruyun

’ten fazlası yüksek “kötü” (LDL) kolestrol düzeyleri ile ilişkilidir. Doymuş yağlar yerine, düşük sature (doymamış) hidrojenik olmayan yağlarıtüketmek inme riskini azaltır. Eğer sadece diyet ile sağlıklı bir kolestrol düzeyi sağlanamıyorsa doktorunuzla tedaviyi konuşun.

'i Obezite ile ilişkilidir. Kilo vermeye ihtiyacınız olup olmadığını öğrenmenin en iyi yolu bel çevrenizi kalça çevrenize oranını hesaplamaktır. Bu sayı 0,9 (erkek ) ve 0,85 (kadın) üzerinde ise kilonuz inme riskini arttıracaktır ve kilo vermek fayda sağlayacaktır.

'u Sigara ile ilişkilidir. Sigarayı bırakmak inme riskini azaltacaktır. Sigarayı bırakmak için yardım almak başarma şansınızı artırır.

Alkol tüketiminizi erkeklerde günde 2 kadeh, kadınlarda günde 1 kadehe indirmek inme riskini azaltır.

8-Atrial fibrilasyonu tanıyın ve tedavi edin

“İNME, DÜNYADA EN FAZLA SAĞLIKLI YAŞAM KAYBINA NEDEN OLAN, OYSAKİ DOĞRU BİR ORGANİZASYONLA ÖNLENEBİLEN VE TEDAVİ EDİLEBİLEN BİR DURUMDUR’’

İnme riskini azaltmak için olası tedavileri doktorunuzla konuşun.

Diabet riskini azaltmak inme riskini azaltacaktır. Diabet hastalığınız varsa doktorunuzla inme riskini azaltmak için tedavi hakkında konuşun.

Sağlık hizmetlerine ulaşımın kolaylaştırılması ve eğitimin artması inme için olumlu etkiler sağlayacaktır.

KASIM - ARALIK 2017 / PS 33


KONGRE: 19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İ

ç Hastalıkları alanına giren tüm konuların ele alındığı ve ilgi çeken bilimsel kongrelerden biri olma özelliğini taşıyan, Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD)’nin 19. Ulusal Kongresi, 11-15 Ekim 2017’de Antalya’da gerçekleşti. Kongre hakkında genel bir değerlendirmede bulunan TİHUD Yönetim Kurulu Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Kerim Güler, katılımın yüksek olmasının ve tüm oturumların yoğun ilgi ile takip edilmesinin başarılı bir toplantı geçirdiklerinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Prof. Dr. Kerim Güler İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları A.B.D

Prof. Dr. Serhat İnal H.Ü Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hast. ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Prof. Dr. İhsan Ertenli H.Ü Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Romatoloji BD

Uzm. Dr. Selma Karaahmetoğlu Ankara Numune Eğ.ve Araş.Has. 2. İç Hastalıkları Kliniği 34 PS / KASIM - ARALIK 2017

Prof. Dr. Sedat Kiraz H.Ü Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Romatoloji BD

Prof. Dr. Birol Özer Başkent Üniversitesi Gastroenteroloji BD

Prof. Dr. Tufan Tükek İ.Ü İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Kerim Güler; “Çok yoğun ve geniş kapsamlı bir programla, iç hastalıklarını ilgilendiren hemen hemen tüm konularda yüksek bilimsel standartımızı bu yıl da korumaya çalıştık. 3.270 katılımcı ile gerçekleşen kongremizde 38 oturum başkanı ve 110 konuşmacı görev aldı. 14 panel, 19 konferans, 28 seçilmiş sözlü sunum, 4 sözlü bildiri oturumu ve 18 uydu sempozyumu düzenlendi. Bu yıl bilimsel kurul tarafından değerlendirilen 473 çalışmadan seçilen 363 çalışma da poster olarak sunuldu. Kongrede iç hastalıkları kliniklerinde sık karşılaşılan problemlere ve kronik hastalıklara yaklaşım ile birlikte, tıptaki yeni gelişmeler kanıthastalık ilişkisi gibi bir çok konu, sempozyum ve konferansların ana başlıklarını oluşturdu. Geçen yıl çok ilgi gören ‘Zor Vakalar Zor Kararlar’ interaktif tartışmalarına bu yıl da yer verdik. İç hastalıkları acilde üç sorun, üç çözüm, Sık karşılaşılan akciğer hastalıklarına güncel yaklaşım, Mikrobiata ve probiyotikler, Anne ölümlerini önlemede olgularla dahiliye uzmanının rolü: Değerlendirme, tedavi ve önlemede yanlışlarımız, Sık karşılaşılan kardiyak sorunlar: Tanı ve tedavide hata yapıyor muyuz?, İç hastalıkları uzmanları için radyoloji, Dislipideminin şeytan üçgeni: LDL-K -HDL-K, Diyabet, Kardiyovasküler Riskler gibi farklı başlıklarda bir çok konu ele alındı. Bu yıl ayrıca yeni ve çok önemli katkılar getiren üç kurs düzenledik; İç Hastalıkları Pratiğinde Vakalarla Laboratuvarların Etkin Kullanımı Kursu; Endokrinoloji Hematoloji ve Romatoloji’de Laboratuvar Pratiği, Geriatrik Hastalarda Beslenme, Sağlıklı Yaşam ve İlaçlar ve TEMD Kılavuzları ışığında Adrenal ve Gonad Hastalıkları Kursu. TİHUD 2017 KONGRE MOBİL uygulaması ile kongrede yer alan bilimsel ve sosyal tüm aktiviteler; konuşmacı sunumlarından, kongre fotoğraflarına; bildiri özetlerinden, Kongre TV ve Kongre Gazetesi günlük yayınlarına kadar uzanan geniş medya içeriği hazırlandı. Bu toplantıda çok sayıda meslektaşımıza ulaşma imkanı bulduğumuz içinde mutluyuz” dedi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; TİHUD Yönetim Kurulu Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Kerim Güler, TİHUD Yönetim Kurulu Üyeleri; Prof. Dr. İhsan Ertenli, Prof.Dr. Serhat Ünal, Prof.Dr. Sedat Kiraz, Prof. Dr. Birol Özer, Prof. Dr. Tufan Tükek ve Uzm. Dr. Selma Karaahmetoğlu klinikte sık rastlanan hastalıklar ve güncel tedavilerle ilgili bilgiler aktardı.


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Hipertansiyon

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HİPERTANSİYON TEDAVİSİNDE 2017 YILINDA NELER DEĞİŞTİ?

Hipertansiyon dünyada olduğu gibi ülkemizde de sık görülen bir hastalık. İyi tedavi edilmezse çok ciddi komplikasyonlara yol açıyor. Prof. Dr. Kerim Güler, hipertansiyon tedavisinde başarıyı etkileyen faktörleri dikkat çekti ve klavuzlarda yer alan son gelişmeleri değerlendirdi. KOMŞU ÖNERİSİ İLE İLAÇ DEĞİŞTİREN HASTALARIMIZ VAR! Hipertansiyonda tedavi hedeflerini yakalamak zor, ülkemiz için daha da zordur. Çünkü hastalarımızda uyum sorunu var. İlaç kullanmaktan kaçınırlar, ilaçların yan etkilerinden korkarlar, hekime danışmadan komşularının önerileri ile ilaç değişikliği yapabilirler ve diyetlerine uyum göstermezler. Uyum sorunu tedavi başarısını çok etkileyen adeta ilave bir kardiyovasküler risk faktörü gibidir. Bu da tedavi başarımızı etkilemektedir. HEDEFİMİZ NE OLMALIDIR? Türk Nefroloji Derneği tarafından yapılan PATENT 1 (2003) çalışmasında başarı oranı %20 iken 2012 yılında yapılan PATENT 2 çalışmasında bu oran % 54’e yükselmiştir. Bu büyük başarıdır, ama halen %46’lık büyük bir bölüm hedefte değildir. Peki hedefimiz ne olmalıdır? 2016 yılına kadar yayınlanan tüm hipertansiyon klavuzlarında (Avrupa, Amerika, Kanada, İngiltere ve Türk uzlaşı raporunda) tansiyonun 140/90 rakamına

kadar olması bazı çok özel durumlar dışında normal kabul ediliyordu. Bu değerler birçok hekimin içine sinmemişti, çünkü bundan önce çok sayıda hasta üzerinde yapılan çalışmalarda tansiyon ne kadar düşük o kadar iyi görüşü hakimdi. Bu adeta bir kurala bağlanmıştı. 115/75 mm hg riski en düşük değer olarak kabul ediliyor ve sistolik tansiyonda her 20 mm, diastolik tansiyondaki 10 mm’lik yükselişler kalp hastalıklarından ölme şansını 2 katına çıkarıyordu. SON KLAVUZLAR NE DİYOR? Son klavuzlarda kabul edilen 140/90 mm hg’lık değerler ACCORD çalışmasının sonuçlarına dayanarak alındı. Bu çalışmada 4773 hipertansif hasta araştırıldı ve tansiyonu 140’a indirilen grupla 120’ye indirilen grup arasında kardiyovasküler sonlanım noktalarında anlamlı bir fark bulunmamıştı. Bu çalışma klavuzları daha konservatif bir yaklaşıma götürmüş ve hedef 140/90 mm Hg seviyelerine kadar çekilmiştir. Tansiyon değerlerinin 140/90 alınması ve bu rakamlara ilaç başlanmaması bir çok hekim tarafından kabullenilmemişti, ben de bu hekim grubunun içindeydim. Bu karışıklıklar devam ederken, Birleşik Devletler’de National Hearth, Lung and Blood Institude tarafından 9361 yüksek kardiyovasküler riskli hipertansif hasta üzerinde SPRİNT çalışması yapıldı. Bu çalışmada hastalar 2 kola ayrıldı. Bir

Prof. Dr. Kerim Güler İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları A.B.D Öğretim Üyesi

kola agresif tedavi (ortalama 2.8 ilaç) uygulayarak 120/80 hedefi, diğer kola ise standard tedavi (ortalama 1.8 ilaç) uygulanarak 140/90 hedefi planlandı. Amaç kardiyovasküler ölüm açısından 2 grubu kıyaslamaktı. Bu çalışma 6 yıl sürecekti, fakat bağımsız denetleme komiteleri tarafından çalışma 3. yılında durduruldu. Çünkü 120 hedefi alınan grupta ölüm anlamlı olarak azdı. 140 hedef grubuna haksızlık olacağı düşüncesi ile durduruldu ve o gruba da çoklu ilaç tedavi önerileri yapıldı. Bundan sonra metaanalizler ardısıra gelmeye başladı. 2016 Lancet mecmuasında 123 çalışmada 613.835 hasta üzerinde yapılan çalışmanın sonucunda Sistolik basıncın her 10 mm /Hg’lık düşmesi kardiyak mortaliteyi anlamlı olarak azaltığı gösterildi. Sonuç olarak bu büyük hasta sayısını kapsayan meta analizlerin sonucunda gelecek klavuzların yine 120 /80 m/Hg hedefine döneceğine birçok hekim inanmaktadır. KASIM - ARALIK 2017 / PS 35


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Hiperürisemi -Gut Hastalığı

ÜRİK ASİT YÜKSEK İSE GUT DÜŞÜNÜLMELİDİR

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

yüksekken her eklem iltihabında da gut düşünülmemelidir. Ürik asit oranı normal olan bir bireyde de gut görülebilir. HİPERÜRİSEMİ VE KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR İLİŞKİSİ Klasik bilinen bu seyir dışında son yıllarda hiperürisemi ve kardiyovasküler hastalıklar arasında önemli bir ilişki olduğu ortaya konmuştur. Gutlu hastalarda kardiyovasküler mortalite artışı, hiperürisemi-hipertansiyon ilişkisi ve ürik asit düşürücü tedavi ile kan basıncında düşme bu ilişkinin yoğun araştırılan başlıklarıdır. USG ve DECT gibi yeni tanı yöntemleri ile dokularda ürik asit birikiminin asemptomatik dönemde de olduğunun gösterilmesi ve yeni ilaç çalışmaları ile gut ve hiperürisemi tedavisinde önemli değişiklikler ortaya çıktı. Kalp rahatsızlığı ve gut hastalığı olan bireylerde ürik asit oranı ne kadar yüksekse, bu hastalar daha yaşamlarını kaybetme oranı daha yüksek. Ürik asiti düşürürseniz, ölüm oranlarını azaltabiliyorsunuz. Hipertansiyon atağında ürik asit düşürücü verirseniz bu hastaların tansiyonu tansiyon ilacı almadan normale gelebiliyor. BESLENME İLE İLİŞKİSİ Diyetle ürat en fazla %10-15 düşer. Bu nedenle katı diyetten kaçınılmalıdır.Et, protein metabolizmasının vücudumuzda son ürünü ürik asittir ve fazlalığı gut yapıyor. Gut yalnızca kırmızı etten kaynaklı da olmuyor. Her protein grubu buna dâhildir. Özellikle balık, alkollü içkilerden bira, fruktoz da gut hastalığını artıyor. TEDAVİ

Prof. Dr. İhsan Ertenli Hacettepe Üni. Tıp Fak. İç Has. ABD. Romatoloji BD Öğretim Üyesi

Hiperürisemi serum ürik asit düzeyinin 6.8 mg/dl’den yüksek olması olarak tanımlanır. Bu düzeyin üstünde çözünebilirlik eşiği aşılmış olur ve ürik asit kristalleri oluşur. Uzun süren asemptomatik hiperürisemi sonrası akut gut artriti ortaya çıkar. Akut gut artriti inflamazom ve 36 PS / KASIM - ARALIK 2017

IL-1 aracılı bir inflamasyondur. Atağın geçmesinden sonra ataksız ara dönem ve sonrasında kronik gut artriti dönemi ortaya çıkar. Uzun süren hiperürisemi ayrıca böbrekte taş oluşumuna ve ürik asit nefropatisine neden olur. ÜRİK ASİT ORANIMIZ NE KADAR YÜKSEKSE, SENELER İÇİNDE GUT OLMA İHTİMALİMİZ O KADAR ARTIYOR Erişkin yaş grubunda gut sıklığı %2 ila 3 olarak görülmektedir. Tek eklemde başlayabilir. İlk atak olur geçer. Ama ondan sonra yine tekrarlar. Bu durumda mutlaka gut düşünmek lazım. Ancak ürik asit

Ürik ait düşürücü tedavide bir takım değişikler meydana geldi. Önceden gutlu bir hasta geldiğinde biz ürik asit düşürücü tedavi uygulamazdık. Çünkü ilk atakla ikinci atağın arası seneler sürebiliyor. İkinci ataktan sonra ataklar sıklaştığı için o zaman başlansın denirdi. Şuan Avrupa ve Amerika kılavuzlarında bu tamamen öne çekildi. Yeni kılavuzlara göre ilk atak sonrası üriik asit 8mg/ üzeri ise veya 40 yaş altında atak ortaya çıkmışsa ürik asit düşürücü tedavi başlanılması önerilmektedir. Hedef ürik asit düzeyini 6 mg/dl altına indirmek olmalıdır. Allopurinolün yeterli olmadığı veya kullanılamadığı durumlarda Feboxostat kullanılabilir. Allopurinolden daha etkilidir ve karaciğerden metabolize olduğu için orta derecede böbrek yetmezliğinde kullanılabilir. Akut gut atağı kolşisin, NSAİ veya kortizon ile tedavi edilebilir. Bunlara direnç olan hastalarda IL-1 antagonistleri etkilidir. Proflaksi için kolşisin tercih edilmelidir. En az 6 ay süreyle kullanılmalıdır.


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Anemi

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DÜNYA GENELİNDE HER 4 KİŞİDEN 1’İNDE GÖRÜLÜYOR

Anemi olarak adlandırdığımız kansızlık, dünya genelinde çok yaygın bir sağlık sorunudur. Dünya nüfusunun yaklaşık %25’i anemiktir. Tüm anemilerin de %50’si demir eksikliği anemisidir. Demir eksikliği olan bireylerin %62’sinde mide barsak sisteminde bir patoloji vardır. Kan yapımında kullanılan temel element demirdir. İnsan vücudundaki total demir miktarı 3 gramdır. Sağlıklı bireyler günde yaklaşık 1-2 mg demir kaybederler. Gıdalarla da günlük 10-15 mg demir alınır, bunun da %15-20’si barsaklardan emilerek kana karışır. Eğer bireyde günlük demir kaybı 2 mg’ı geçer ve yerine koyulamaz ise zaman içinde demir eksikliğine bağlı kansızlık ortaya çıkar. Bu da hastalarda halsizlik, yorgunluk, üşüme, dikkat eksikliği, çarpıntı, infertilite, toprak yeme isteği gibi yakınmalara neden olur.Bu kansızlık beraberinde üşümeyi, halsizliği, egzersizde azalmayı getiriyor. Demir eksikliği anemisiyle ilgilenen 2 türlü branş vardır. Biri hematoloji bir diğeri de gastroentroloji çünkü demir kaybı gastrointestinal sistemden olur. Gastroenterologlar bile inflamatuar bağırsak rahatsızlıkları olan bireyler kanlı ishalden yakınmalarına rağmen ciddi bir demir tedavisi kullanmazlar. NEDENİ İYİ ARAŞTIRILMALI Demir eksikliği anemisinde temel neden mide barsak sisteminden kan kaybı ya da barsaklardan demir emilim kusuru olmasıdır. Onun içindir ki, demir eksikliği saptanan her bireyde tedaviye başlanmadan

önce bu eksikliği yapan sebebin bulunması son derece önemlidir. Demir eksikliği olan hastalardaki kansızlığın sebebini bulmadan tedavi vermek doğru değildir. Hekimlerin en çok korktuğu, bu hastaların %4-5’ inde mide bağırsak sisteminde kanser oluşmasıdır. Demir kaybının nedenini bulmadan tedavi uyguluyorsak asıl hastalığın ilerlemesine neden oluyoruz. Onun için böyle bir hastayla karşılaştığımızda öncelikle mide bağırsak sistemini taramak gerekiyor. Demir eksikliğinin nedeni bulunduktan sonra, asıl hastalığın tedavisi yapılmalıdır. Kanser saptandı ise cerrahi tedavi, ülseratif kolit saptandı ise ona yönelik tedavi verilmelidir. Ardından demir tedavisi uygulanmalıdır. Diğer nedenler arasında en sık karşılaştıklarımız ülser, aspirin ya da steroid olmayan antiinflamatuar ilaç kullanımına bağlı mide barsak erozyonları, ülseratif kolit, Crohn, Çölyak hastalığı ve anjiodisplazi dediğimiz damar çatlakları gelir. ANEMİ VE DEMİR TEDAVİSİ Demir tedavisi ağızdan tablet şeklinde uygulanabilir. Tedavi sırasında hastaya günlük 100 mg elemental demir verilmesi yeterlidir. Daha yüksek dozlar emilimi artırmaz, aksine yan etkilerin daha fazla görülmesine neden olur. Gerektiğinde damar yoluyla tedavi uyguluyoruz. Hastanın açığını bir ya da iki kez uygulamayla düzelme şansına sahibiz. Tedavi hemoglobin dediğimiz kan parametresi normale dönünce ve depo demiri göstergesi olan ferritin düzeyi 400

Prof. Dr. Birol Özer Başkent Üniversitesi Gastroenteroloji BD. Öğretim Üyesi

mikrogr/L olunca sonlandırılmalıdır. Etkili bir tedavi tamamlanmadan ilaç kesilirse kısa süre sonra hastanın yakınmaları tekrar başlayabilir. Eğer tablet tedavisi ile 4 haftalık bir sürede hemoglobinde 2 gr/dL artış sağlanamaz ise ya da tablet tedavisine intolerans gelişirse damar yoluyla demir tedavisi verilmelidir. TEDAVİNİN BAŞARISINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Tablet tedavisinin başarısını mide asit giderici ilaçların kullanılması ya da tok karına demir ilacı alımı azaltır. Tablet tedavisi ile istenilen hedeflere 2-3 ayda ulaşılır iken damar yolu ile verildiğinde 1-2 uygulama ile hedef değerlere ulaşılabilir. Hedefe ulaşıldıktan sonra da ülseratif kolit gibi kronik hastalığı olanlarda 2 ayda bir depo demiri bakılmalı, düşüklük var ise yeniden demir tedavisine başlanmalıdır. Ülseratif kolit gibi barsak hastalığı olan bireylerin yaklaşık %50’sinde demir eksikliği olmasına rağmen bu vakaların yarısı etkili bir demir tedavisi almamakta, hastanın yaşam kalite ve konforu bozulmaktadır. Onun için kansızlığı olan hastalar bu yönü ile değerlendirilmeli ve tedavi edilmelidir. KASIM - ARALIK 2017 / PS 37


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Behçet Hastalığı

Prof. Dr. Sedat Kiraz Hacettepe Üni. Tıp Fak. İç Has. ABD Romatoloji BD Öğretim Üyesi

1937 yılında Türk hekimi Dr. Hulusi Behçet tarafından tanımlanan Behçet Hastalığı, sebebi bilinmeyen ağızda ve cinsel bölgede tekrarlayan yaralar, deri, göz, eklem, damar ve sinir sistemi tutulumuyla seyreden iltihaplı bir romatizma hastalığı,. Ancak her boyuttaki atar ve toplardamarları da tutabilen özelliği ile özünde bir damar duvarı iltihabıdır. Hastalık en sık 20-30’lu yaşlarda ve her iki cinste de eşit oranlarda görülür; hastalık erkeklerde daha şiddetli seyreder. BEHÇET HASTALIĞI BELİRTİLERİ Behçet hastalığı her boyuttaki atar ve toplardamarları tutabilen özünde bir damar duvarı iltihabıdır. Vücuttaki birçok organı etkileyebilir; eklemlerde kızarıklık, şişlik, vücut içinde yoğun olarak iltihaplanmış sivilceler şeklinde görülen bir hastalıktır. Damar tutumu sonrasında kalp, böbrek, akciğer ve beyinde değişik bulgularla karşımıza çıkan bir hastalıktır. Belirtilerin hepsi aynı anda çıkmaya biliyor, ancak AFT Behçet hastalığının olmazsa olmazıdır. Ağız içinde ortası çukur ve beyaz, etrafı kırmızı ağrılı aftöz yaralar hastalarının tamamında görülür. 38 PS / KASIM - ARALIK 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRK ADI İLE ANILAN LİTERATÜRDEKİ TEK HASTALIK: ‘BEHÇET HASTALIĞI’ Cinsel bölgede, ağızdaki yaralara benzer, ağrılı, iyileşirken iz bırakabilen, yaralara neden olabilir. Gözlerde kızarıklık, ağrı, görme bulanıklığı ile başlayan üveit diye tabir edilen, tedavi edilmezse körlükle sonuçlanabilen iltihaplanmaya neden olabilir. Deride sivilce benzeri lezyonlar ya da eritema nodozum denilen, deriden kabarık, fındık/ceviz büyüklüğünde, ağrılı, kızarık şişliklerde neden olabilir. Behçet hastalığının testi olarak da adlandırılan ancak her hastada pozitif olmayabilen Paterji testi, ön kol derisine iğne batırıldıktan 48 saat sonra sivilce benzeri veya deriden kabarık kızarıklık oluşması, paterji testinin pozitif olduğunu gösterir. Behçet hastalığı bunların dışında; diz ve ayak bileği gibi eklemlerde şişlik, bacak toplardamarlarında tıkanıklık, beyin, sindirim sistemi ve akciğer gibi organlarda hayatı tehdit edici tutulumlar yapabilir. YILDA ÜÇ VE FAZLA TEKRARLAYAN YARALARA DİKKAT! Behçet hastalığında tanı tamamen klinik

bulgulara dayanır. Yılda üç ve daha fazla tekrarlayan ağızda yaralara ek olarak; cinsel bölgede tekrarlayan yaralar ya da buna ait izler, gözde iltihaplanma, deri lezyonları ve paterji testinden, en az 2 tanesinin var olması Behçet hastalığı tanısı düşündürür. Behçet hastalığının kalıtsal olup olmadığı tam olarak bilinmemekle beraber, bir yatkınlık olabileceği ihtimaller arasındadır. Yapılan araştırmalarda Uzakdoğu ve Akdenizli hastalarda Behçet sendromunun genetik belirleyici olan HLA-B5 ile ilişkilendirildiği gözlenmiş.Fakat Behçet teşhisi konması için bu HLA tiplerinin olması şart değildir. TEDAVİSİ Bazı hastalarda basit deri lezyonları, ağız ve cinsel bölgede yaralar ve eklem tutulumuyla seyrederken, bazılarında daha ciddi organ tutulumları olabilir. Tedavi her hastaya göre bireysel olarak düzenlenir. Ağız ve cinsel bölgedeki yaralar, deri ve eklem bulgularına krem ve pomatlar, kolşisin, düşük doz steroidler, steroid olmayan anti-inflamatuar ilaçlar kullanılabilir. Daha ciddi tutulumlarda, yüksek doz steroid ve bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaçlar kullanılabilir.


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Diyabet Prof. Dr. Tufan Tükek İÜ. İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Öğretim Üyesi Yıllardır diyabet tedavisinde yenilikler olmasına, hasta-hekim eğitim programları yapılmasına rağmen diyabetin önlenemez yükselişi devam ediyor. Çağımızda yaşam standartlarının değişmesi, kentsel hayatın zorlukları, beslenme alışkanlıklarının giderek kötüleşmesi ve başka faktörlerin de etkisiyle hem obezite hem de diyabet artmaya devam ediyor. Bu artışı durdurmak için devlet politikaları ve hekimler var güçleriyle çalışıyorlar.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DİYABET ÇIĞ GİBİ ARTIYOR ALMAMIZ GEREKEN ÇOK YOL VAR...

DÜNYADAKİ ÇALIŞMALARIN EN ÇOĞU DİYABET ÜZERİNE Dünyada yapılan çalışmaların en çoğunu diyabet ile ilgili çalışmalar oluşturuyor. Bu sene diyabet tedavisinde bazı yenilikler oldu. Geçen sene ülkemize giren bazı ilaçlar birinci yılını tamamladı. Kılavuz bilgileri yenilendi. Oral antidiyabetik tedaviler yeniden şekillendi. Metformin, DPP-4, SGLT-2 inhibitörleri yaygın bir şekilde kullanılmaya başlandı. Bu sene en fazla yenilik insülinlerle ilgili oldu. Maalesef he-

nüz enjeksiyon uygulaması dışında insülin uygulaması mümkün görünmüyor. Ancak daha uzun etkili, daha az hipoglisemi yapan ve daha stabil bazal insülinler piyasaya sunuldu. Aynı şekilde uzun etkili insülinlerin kısa etkili kombinasyonları piyasaya verildi. GLP-1 agonisti olarak bili-

19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Anne Ölümleri

nen ilaçların bazal etkili insülinlerle kombinasyonu ise yakın bir zamanda gelecek, şu an için en çok heyecan uyandıran tedavi şekli budur. Tecrübelerin artması en büyük dileğimizdir. Tüm bunlara rağmen maalesef diyabet konusunda almamız gereken çok yol var.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TROMBOZ, EMBOLİ VE GRİP İLE

ANNELERİ KAYBEDİYORUZ Uzm. Dr. Selma Karaahmetoğlu Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi 2. İç Hastalıkları Kliniği Anne ölümleri toplumların gelişmişliklerini gösteren sonuçlardan biridir. Anne ölümü dediğimizde bu dönem gebelik ve gebelik sonrası 40 günü kapsamaktadır. Anne ölümlerini azaltmak her ülkenin politikası ve son derece önemli bir konudur. Türkiye’de yıllık anne ölüm oranımız %14,9. Bu aslında Sağlık Bakanlığı’nın milenyum hedefleri. Bu oranı daha da iyiyi getirmekle yükümlüyüz. O yüzden bu kongrede iç hastalıkları açısından anne ölümlerinde farkındalığın arttırılması, tedavilerin ve önlemlerin alınabilmesi için öncelikli konulardan biri olarak belirledik. VENÖZ TROMBO EMBOLİ! Venöz Tromboz ve Emboli, gebelerde de görülen bir durum. Doğru tespit edilmesi ve ölümlerin önlenmesi oldukça önem arzetmektedir. Çünkü; hastalık ortaya çıktıktan sonra hekimler olarak zaten tedavide elimizden geleni yapıyoruz ancak, ortaya çıkardığı hastalık mortalite ve morbiditesi yüksek durumlara sebep

oluyor. Bakanlığın çıkarmış olduğu bir risk belirleme tablosu var. Bu tablo üzerinde gebelerimizde gerekli önlemleri en baştan almaya çalışıyoruz. Örneğin düşük molekül ağırlıklı kan sulandırıcılarla, gelecekte herhangi bir sorun yaşamalarını önlemeye çalışıyoruz. Anne ölümleri içerisinde venöz tromboz emboliden kaybettiğimiz vaka sayısı yaklaşık olarak beş vakadan biri diyebiliriz. GEBELERİN AŞILANMASI ÖNEMLİ Ne yazık ki influenzadan da anne kaybediyoruz. Bu yüzden gebelerin aşılanması son derece önemli. Geçtiğimiz yıl yaklaşık olarak 20 anneyi kaybettik. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü ciddi bir eğitim programı var. Şimdiye kadar yaklaşık 4500 kadın doğum uzmanı birebir üçer günlük mezuniyet sonrası eğitim aldı. Ancak bu sadece onları ilgilendiren bir konu değil, diğer branşlarla da ilgilisi var. Bu sebeple İç hastalıkları, dahiliye uzmanlarına yönelik bu kongrede de özel bir panel programa konuldu. Kardiyologlar bu konularda çok etkin olmalı. Tromboembolik fleksisinin yani ven tedavisinin erken zamanda ve doğru şekilde verilmesi gerekiyor. KASIM - ARALIK 2017 / PS 39


19. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ / Diyabet

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

SAĞLIKLI YAŞAM KURALLARININ İÇİNE AŞILARLA KORUNMA GİRDİ

Prof. Dr. Serhat Ünal H.Ü İç Has. Enfeksiyon Has. ve Klinik Mikrobiyoloji ABD Öğretim Üyesi

Sağlıklı yaşam kurallarına uymak; sağlıklı beslenmek, spor yapmak, depresyondan uzak durmak, sosyalleşmeyi korumak, kan şekerini kolesterolü tansiyonunu bilmek, bunlarda problem varsa müdahale edilmesini sağlamaktır. Artık bu sağlıklı yaşam kurallarının içerisine aşılarla korunma da girdi. Çünkü; mevsimsel grip olarak nitelendirdiğimiz influenza her sene 40. haftadan itibaren başlar ve 45.- 46. haftada atak gösterir. İnfluenza olunmaması için alınacak tedbirlerimiz var. Örneğin; Kış mevsiminde hapşıran kişi gördüğünüzde oraya 1-1,5 metre mesafe koymak, herkese sarılıp öpmemek, ellerinizi sık sık yıkamak ve sık sık burnumuza götürmemek gibi öneriler gibi. Ancak bunlar gripten tam korumaz. Zaten de bütün bunlar yetseydi,hastalıklar olmazdı. KORUNMA KISMINDA MUTLAKA INFLUENZA AŞISININ YAPILMASI GEREKİYOR Ülkemizde influenza aşısının koruyuculuğu zaman zaman tartışıyorlar ama 40 PS / KASIM - ARALIK 2017

dünya artık bunu tartışmıyor. ABD belli indikasyonlarda 6 aydan büyük herkesi aşılıyor. Yılda 250-260 milyon doz aşı yapıyorlar. Bizde durum farklı ve zaten o kadar aşımız yok. Ülkemizde kullanılan grip aşısı sayısının en yüksek olduğu yıllarda 2,2 veya 2,3 milyon aşı yapılmış. Bu da ortalama %7 gibi bir oran. Belli indikasyonlarda özellikle 65 yaş üstünde mutlaka yapılmalı. Ayrıca; diyabet, KOAH, kalp yetmezliği, kronik karaciğer yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği olan hastalar, immunsupresif hastalar, streoid kullananlar, kanser tedavisi görenler, HIV pozitif hastalar mutlaka aşılanmalı. Diğer iki önemli grup ise gebeler ve eksojen obezite’si olanlar mutlaka bu mevsimde influenza aşısıyla aşılanmak durumundadır. DSÖ’DEN DÖRTLÜ AŞI Dünya Sağlık Örgütü tarafından seçilen biri A, biri H3 N2, biri H1 N1 olmak üzere ve bir tane B koyularak yapılıyordu. Son 10 yılda gripte bulunan ‘B’ virüsünün artması üzerine Dünya Sağlık Örgütü bu yıl 4’lü influenza aşısını öngördü. Bu yıldan itibaren Türkiye’ye gelen 4’lü aşı henüz geri ödeme kapsamında değil. Ancak hangisini yaptıralım derseniz, bulabilirseniz dörtlüyü yaptırın bulamazsanız üçlüyü mutlaka yaptırın.

Özellikle saydığım indikasyonlarda influenza aşısı hayat kurtarıcıdır, dikkatli olalım. ÇOCUKLUK ÇAĞINDA FAZLA ANTİBİYOTİK TÜKETİMİ OBEZ YAPIYOR Antibiyotikleri yaygın ve yanlış olarak kullanmamak lazım. Önemli derecede yan etkileri var, direnç de geliştiği için kaybediyoruz. Son zamanlarda yeni kavramlar da geldi. Bunun başında mikrobiyata kavramı. Vücudumuzda bir çok mikrop var, hatta vücudumuzdaki hücre sayından 10 kat daha fazla mikropla yaşıyoruz. Çok önemli kısmı da kalın bağırsağımızda. Milyarlarca mikrop bir organ gibi beraber hareket ediyorlar ve bunların bir dengesi var. Özellikle hayvanlarda yapılan çalışmalarda bu denge bozulduğu zaman kişilerin şişmanlığa meyilli gibi bir sonuç ortaya çıkınca çalışmalar hemen hızlandı. Çocukluk yaş grubunda fazla miktarda antibiyotik kullanan çocuklarda bu denge bozulduğu için ileride obez olmaya yatkın olduğu ortaya çıktı. Mesela ABD’de antibiyotik haritaları var, çok antibiyotik kullanılan bölgelerde çok şişmanların olduğu görüldü. Antibiyotikleri akılcı ve rasyonel kullanmamız lazım.


GÜNCEL: ARGEV OBEZİTE ARAŞTIRMASI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dr. Alp Oktay, Dr. Tolunay Demirdamar, Dr. Murat Girginer, Doç. Dr. Olgun Göktaş

2 KİŞİDEN 1’İ OBEZİTE RİSKİYLE KARŞI KARŞIYA ARGEV Obezite Araştırması’nın sonuçlarını II. Ulusal Aile Hekimleri Kongresi’nde açıkladı. Araştırma sonuçlarına göre obezite görülme oranı yüzde 44, neredeyse her iki kişiden biri obezite riskiyle karşı karşıya. Obezite görülme riski kadınlarda erkeklere göre 1,9 kat daha fazla. Araştırmanın çarpıcı sonuçlarından biri de evliliğin obeziteyi artırdığı gerçeği. Evli olanlarda obezite görülme riski bekârlara oranla 1,5 kat daha fazla

nuçlarına göre; obezite en çok kadınları tehdit ediyor. Kadınlarda obezite görülme riski erkeklere kıyasla 1,9 kat daha yüksek. Araştırmanın ulaştığı bulgulardan bir diğeri ise; evli olanlarda obezite görülme riskinin bekârlara oranla 1,5 kat daha fazla olduğu.

Türkiye Aile Hekimliği Araştırma Geliştirme Eğitim Vakfı (ARGEV), bu yıl ikinci kez Aile Hekimleri Kongresi’ni Antalya’da geçekleştirdi. Kongrenin ana teması, ülkemizde görülme sıklığı her geçen gün artan obezite olarak belirlendi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında; çarpıcı sonuçların çıktığı ‘ARGEV Obezite Araştırması’ ilk kez kamuoyu ile paylaşıldı.

Araştırmanın sonuçlarına göre tip 2 diyabet, hipertansiyon ve kolesterol hastaları obezite için risk taşıyor. Bunun yanı sıra sigara kullanan ve hipotiroidi değişkenlik gösteren bireylerde de obezite görülme sıklığı artıyor. Obezite görülme oranı hipertansiyon hastalarında 1,9, kolesterolü yüksek hastalarda 1,2 ve hipotiroidi olan hastalarda 1,2 kat daha fazladır. Sigara içen bireylerde obezite görülme sıklığı içmeyenlere göre 1,2 kat daha yüksek olurken, antidiyabetik ilaç kullananlarda 1,6 kat daha fazladır.

ARGEV Obezite Araştırması’nın sonuçlarını ARGEV Başkanı Dr. Murat Girginer ile ARGEV Yönetim Kurulu Üyeleri Doç. Dr. Olgun Göktaş, Dr. Tolunay Demirdamar ve Dr. Alp Oktay açıkladı. EN ÇOK KADINLARI ETKİLİYOR ARGEV’in obezite araştırmasının so-

SAĞLIK İÇİN HAREKETE GEÇ!

DİYABET, HİPERTANSİYON VE KOLESTEROL HASTALARI DİKKAT

OBEZİTE SALGINI İNSAN ÖMRÜNÜ KISALTIYOR Ülkemizde görülme sıklığı hızla artan obeziteyle ilgili ARGEV Başkanı Dr. Murat Girginer şunları söyledi: “Dünya Sağlık Örgütü’nün 2017 yılında açıkladığı rakamlara göre tüm dünyada obezite salgın bir hastalık gibi artıyor ve bu konu tüm dünyanın gündemini tehdit eden bir sağlık sorunu haline geldi. Obezite için ülkemizde şişmanlık denilip geçilebiliyor oysa obezite çok dikkat edilmesi gereken sinsi bir hastalık. İnsanların yaşam kalitesini ve yaşam süresini bile derin-

den etkiliyor.” GÖRÜLME ORANI YÜZDE 44 Dr. Girginer, ARGEV olarak Türkiye’nin obezite tablosunu ortaya koymak üzere yaptıkları araştırma kapsamında hem doğudan hem de batıdan yoğun göç aldığı için Türkiye’yi temsil yeteneği olan Bursa’yı örneklem aldıklarını belirtti. Girginer, toplam 17 bin 812 kişi üzerinde beden kitle indekslerini inceleyerek araştırmayı tamamladıklarını söyledi. Dr. Girginer, çalışma ile Dünya Sağlık Örgütü’nün bel çevresi kriterine göre obezite görülme oranının yüzde 44 olduğu sonucuna ulaştıklarını vurguladı. Her iki kişiden birinin obeziteyle mücadele ettiğini ve bu durumun önüne geçilmesinin sağlıklı bir toplum için son derede kritik olduğunun altını çizdi. OBEZİTEDEN KORUNMAK İÇİN TAVSİYELER... Dr. Girginer, ilk yapılması gerekenleri hareketsiz yaşamdan uzaklaşmak ve beslenmeye dikkat etmek şeklinde açıkladı. “Hareketsizlik yaşam tarzımız olmaya başladı, bunu değiştirmeli egzersizi hayatımızın bir parçası haline getirmeliyiz. Öğünlerimizi seçerken çok dikkatli olmalıyız. Raf ömrü uzun, paketli gıdalardan uzak durmalıyız. Su tüketimimize dikkat etmeli günde yaklaşık 8 bardak su içmeliyiz. Yemekleri tabağımıza yiyebileceğimiz kadar alıp, yavaş yavaş tüketmeliyiz. Besin çeşitliliğine dikkat etmeli ve her besin grubundan dengeli bir şekilde almalıyız.” KASIM - ARALIK 2017 / PS 41


RADYOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TETKİK YOĞUNLUĞU HİZMET KALİTESİNİ OLUMSUZ ETKİLİYOR!

daha vurgulandı ve çözüm önerilerinde bulunuldu.

Prof. Dr. Tamer Kaya Türk Radyoloji Derneği Başkanı

Türk Radyoloji Derneği (TRD) tarafından düzenlenen “38. Ulusal Radyoloji Kongresi-TÜRKRAD 2017”, 31 Ekim - 4 Kasım 2017 tarihleri arasında Antalya’da düzenlendi. Kongrede bilimsel program dışında, radyoloji alanında sorunların tartışıldığı ve çözüm önerilerinin görüşüldüğü iki ana konuda ele alındı. Bunlardan ilki çoklu organ tutulumu yapan ve dolayısı ile tüm vücuda ait radyolojik bulguları olabilen “Sistemik Hastalıklar, diğer ana konu ise son yıllarda giderek önemi artan, klinik durum ve hastaya göre en uygun görüntüleme yönteminin seçilmesi ile ilgili “Tetkik Uygunluğu ve Algoritma”. Kongrenin önemli oturumlarından bir diğeri ise; “Aramızda Konuşacaklarımız” oturumuydu. Haziran 2017’de yapılan “Tetkik Yoğunluğu Çalıştayı”nın sonuçları radyologların görüşüne sunuldu. Özellikle tanı için çok sayıda tetkik yapılmasının her zaman doğru olmayacağı, uygunsuz tetkik seçiminin hastalıkların tanısında gecikmeye yol açması yanında, ülkemizin ekonomik kaynaklarının kötüye kullanılması, hastanelerimizde yoğunluk artışı ve buna bağlı olarak radyologların iş yükünün artması ile sonuçlanacağı, bir kez 42 PS / KASIM - ARALIK 2017

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında radyoloji alanındaki en önemli sorunun tetkik yoğunluğu olduğuna dikkat çeken Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya,Türk Radyoloji Derneği ve radyologlar olarak hasta memnuniyeti sağlamanın yanı sıra, daha kaliteli ve güvenli sağlık hizmeti verebilmek en büyük dilekleri olduğununu, ancak tetkik yoğunluğunun hem hastalara, hem de mesleki alana olumsuz yansımalarının olduğunun altını çizdi. Dr. Kaya “Bu mesleğin üyeleri olarak biz radyologlar, uzmanlık eğitiminden pratiğine, üniversite ortamından özel sağlık sistemindeki çalışmalara kadar değişen geniş bir spektrumda, sağlık hizmetlerinin omurgasını oluşturan yüksek sorumluluk gerektiren bir faaliyetin içindeyiz. Bu şekildeki bir çalışma süreci, mesleki ve hukuksal birçok sorunu da yanında getirmektedir” dedi. ÇOK TETKİK NELER KAZANDIRDI, NELER KAYBETTİRİYOR? “Sağlıkta dönüşüm süreci, geniş anlamda büyük bir halk memnuniyeti ile karşılandı ve özellikle hekime ve sağlık hizmetlerine hızlıca ulaşmayı garanti ettiği için de yaygın bir kabul gördü. Bugün, sağlık hizmeti almakta olan hastalarımız, dünya rekoru olarak nitelendirilebilecek bir sürede muayene olacağı hekime ya da sağlık kurumuna ulaşabilmektedir. Bu bir başarı mıdır? Bugün bu sorunun cevabının dikkatle ele alınması gerekiyor. Aslında bir başarı olarak nitelendirilebilecek

bu durum, sağlık hizmetinin en önemli aşamalarından birisi olsa da, tek başına yeterli olmayıp sağlıklı bir sağlık hizmeti verilebildiğinin bir göstergesi değildir. Çünkü hekimin karşısına hızlıca çıkabilmek sorunları çözmüyor. Belki de bütün sorun burada başlıyor. Bu durum, büyük olasılıkla ülkemizin sağlık alanında başka bir alandaki birinciliğinin de nedeni olarak görülmelidir. MR tetkik sayısı.” HASTALAR MEVCUT SÜREÇTEN MEMNUN AMA BİZLER DEĞİLİZ “Yapılan tetkikler, hastalar tarafından güvenilirliği oldukça yüksek olarak bilinen ve hasta memnuniyeti sağlayan testler olduğundan genellikle yeterli klinik değerlendirmeye tabi tutulamadığı halde hastalara bu tetkikler isteniyor. Klinisyen hekimlerin muayene için yeterli zamanları olmadığından bu sorun hızlıca radyolojik tetkiklerle çözülmek zorunda kalınıyor. Radyolojik tetkiklere başvurmadan önce yeterli klinik değerlendirme yapılmamış olması, klinik problemin ortaya konmasında ve hastanın hangi radyolojik tetkik yapılacağı konusunda yetersiz olan veriler, radyoloji bölümlerindeki iş yükünü arttırıyor.” HASTALAR MUAYENEYE TETKİK YAPTIRMAK ÜZERE GELİYOR “Ülkemizde klinisyen hekimlerin sayısının yetersiz olmasına karşın, hastaların her koşulda hekime çıkabilmesinin garanti edilebilmesi mümkün olabilmektedir. Bu durum, diğer ülkelerdekinden farklı olarak mecburi hizmet süreci, çalışma saatlerindeki düzenlemeler, performans sistemindeki organizasyonlar ve ayrıca


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

telefonla şikayet hatları gibi bazı tedbirlerle mümkün olmakta ve idame ettirilebilmektedir. Bunun sonucu olarak da büyük bir beklentiyle sağlık hizmeti almak isteyen hastalarımızın hekim karşısına hemen çıkması sağlanabilmektedir. İşte sorun asıl burada başlıyor. Çünkü; klinisyen hekimler, hastaları bekletmemek ve geri çevirmemek zorunda oldukları için onları yeterli bir muayene süresi ayıramadıkları halde kabul etmek zorunda kalıyorlar. Bu durumda tek çözüm, onları mutlu edebilecek şekilde önlemler almak oluyor. Bunların başında da görüntüleme tetkiklerine yönelmek bulunuyor. Bu yaklaşım hasta memnuniyetini düşürmeden çözüm ürettiği için tercih ediliyor. Bu da neden MR şampiyonu olduğumuzu anlamak için yeterlidir.”

Tetkik yoğunluğu, mesleki alanımızın en önemli sorunu ve ortaya çıkan birçok problemin kaynağıdır

MR SAYISINDA DEĞİL, TETKİK SAYISINDA DÜNYA ŞAMPİYONUYUZ! “Ülkemizde MR aygıtı sayısı eskiden çok kereler dikkat çekildiği gibi çok değil artık. Nüfus başına düşen MR aygıtı sayısı OECD ülkeleri ortalamalarının altında. Bunun yanı sıra nüfusa oranla radyolog sayımız da oldukça az. Tüm bunlara rağmen yapılan MR tetkiki sayısında dünya birincisiyiz. Bu ne anlama geliyor? Amansız bir tetkik yoğunluğu. Bununla baş edebilmek zorunda kalıyoruz. MR’da dünya birincisiyiz denildiğinde bu söylemin alana uzak kişiler tarafından yanlış anlaşılıyor. Bu şekilde bahsedildiğinde bir başarı gibi anlaşılıyor. Bu bir başarı hikayesi değil, tetkik yorumlama sürecinde kaliteden taviz verilerek bir sayı artışının sağlanmasıdır. Bunun sonucu da verilen sağlık hizmetinin kalitesi olumsuz etkileniyor. Bu süreç sadece olağanüstü dönemler için geçerli olabilir. Normal bir dönemde bu durum, teknisyenlerimiz ve radyologlarımız için sürdürülebilir değildir.” TETKİK VE GÖRÜNTÜ KALİTESİ DE OLUMSUZ ETKİLENİYOR “Kamu hastanelerinde kurulu olan MR aygıtlarımızın kalitesi ile ilgili önemli bir sorun yoktur. Ancak tetkik talebi o kadar yüksek ki, tetkikler çok kısa zaman dilimlerine sıkıştırılmak zorunda kalınıyor. Bu da uygulamada özellikle MR aygıtlarında yapılmakta olan tetkiklerin parametrelerinin yetersiz olmasına neden oluyor. Hastaya ayrılan zamanın az olması, hem tetkiklerin tam olmaması nedeniyle toplam tetkik kalitesini, hem de sekansların kısa zamanda alınması nedeniyle görüntülerin kalitesini olumsuz etkilemekte. Sonuç olarak cihaz kalitesi ile ilgili önemli bir sorun olmasa da hasta yoğunluğunun bir yansıması olarak tetkik ve görüntü kalitesi olumsuz etkilenmekte. Diğer yandan, tetiklerin yoğunluğu birim tetkik üc-

retlerinin düşük olmasına neden oluyor. Bu bedeller, batılı örneklerin oldukça altında. Hizmet alımları da sağlık hizmeti problemini çözüyor gibi görülse de bu sistemin uygulamada önemli sıkıntıları olduğu anlaşılıyor. Radyologlar arasında yapmış olduğumuz geri bildirimin bir sonucu olarak bu uygulamanın hizmet kalitesini ve eğitimi olumsuz etkilemekte olduğu görülmektedir.” ACİLEN PLANLAMA YAPILMALI VE TEDBİRLER ALINMALIDIR “Bu süreç için çözümleyici olarak birçok başlık var .Bunlardan birincisi tetkiklerin uygunluğudur ki bu konu kongremizin de iki ana konusundan birisi. Bu başlık genel bir tanımla, bilişim olanaklarının tetkiklerin uygunluğu için denetleyici olarak kullanılmasıyla ilgilidir ve bu alanda son yıllarda dünya çapında önemli gelişmeler olduğu görülmektedir. İkinci çözümleyici olabilecek başlık ise, halkımızın bilgilendirilmesidir. Bu konuda

derneğimizin çalışmaları devam etmektedir. Öncelikle halkımızın anlayabileceği kısa öz yalın bir dille hazırladığımız ve radyoloji ile ilgili temel bilgileri, radyolojik tetkiklerle ilgili bilgileri kısa ve öz olarak anlatan bir radyoloji web sayfası yapım aşamasındadır. Bunun halkımızın radyolojik tetkikler yönündeki beklentilerinin karşılıklarını görebilmeleri açısından tetkik yoğunluğu sorununa olumlu etki edebilecek önemli bir boşluğu dolduracağına inanıyoruz. Sonuç olarak; Tetkik yoğunluğu, içinde bulunduğumuz şu dönemde mesleki alanımızın en önemli sorunu ve ortaya çıkan birçok problemin kaynağıdır. Bu nedenle bu konuyu TRD olarak özel inceleme altına aldık. Geniş bir katılımı olan kongremizdeki “Tetkik yoğunluğu - Neler Kaybettiriyor?” oturumumuzda daha geniş bir bakış açısıyla irdeleyebilmek için son bir kez daha değerlendirip raporumuza son şeklini vereceğiz ve ortaya çıkacak olan nihai raporu kamuoyu ve ilgili kurumlarla paylaşacağız.” KASIM - ARALIK 2017 / PS 43


HABER / HEMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Dr. Shahrukh Hashmi, Doç. Dr. M. Cem Ar, Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir, Prof. Dr. Güner Hayri Özsan, Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan

THD

50. YIL’INI 43. KONGREDE KUTLADI

Ülkemizde hematoloji alanında yapılan önemli kongrelerden Ulusal Hematoloji Kongresi’nin 43.’sü Türk Hematoloji Derneği 50. yılında 1-4 Kasım tarihlerinde Antalya’da düzenlendi. THD Yönetim Kurulu ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Ahmet Muzaffer Demir, “Derneğimizin kuruluşunun 50. yılında, ulusal kongremizin 43.’sünü düzenlemenin gururunu yaşıyoruz. Bu sene 50. yılımıza yakışır bir bilimsel program hazırlamaya gayret ettik ve tüm meslektaşlarımıza, hem sosyal hem bilimsel açıdan zengin 4 günlük bir bilimsel şölen sunmayı

amaçladık. Bu kapsamda kongremize gönderilen bildiri sayısı ve kayıt sayısı, bu dönemde THD gücünün bir kanıtı olarak bizleri çok mutlu etti. Kongremize 17 konu başlığında toplam 419 bildiri gönderildi. Bildiriler puan sıralamasına göre sözel ve e-poster sunusu olarak seçildi. Bu puanlara göre 10 oturumda 50 sözlü sunu ve 10 ekranda 70 tartışmalı poster sunumu seçildi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da bilimsel işbirliği içinde olduğumuz yabancı derneklerle ortak hazırladığımız uluslararası günde, uzman yabancı konuklarımızdan güncel gelişmeleri dinleme fırsatı bulduk” dedi.

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında THD Yönetim Kurulu ve Kongre BaşkanProf. Dr. Ahmet Muzaffer Demir, THD Yönetim Kurulu 2. Başkanı Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan , THD Yönetim Kurulu Genel Sekreteri Prof. Dr. Güner Hayri Özsan, THD Yönetim Kurulu Araştırma Sekreteri Doç. Dr. Muhlis Cem Ar ve Mayo Clinic, Minnesota-USA Hematolog Dr. Shahrukh Hashmi, hematolojide güncel gelişmeler, yapay zeka, kan hastalıklarının dünyada ve ülkemizde toplam sağlık harcamaları içindeki yeri ve lösemide hedefe yönelik tedaviler hakkında güncel bilgileri aktardı.

Kongre’nin ilgi ile izlenen konferansı:

YAPAY ZEKANIN LÖSEMİLERE ETKİSİ

HEMATOLOJİ VE ONKOLOJİDE YAPAY ZEKANIN ROLÜ

Dr. Hashmi şöyle devam etti: “Yapay zeka yazılımlarının özellikle löseminin seyrinin nasıl olacağı ve nasıl sonuç alınacağını belirlemekte çok etkin yanıtlar verdiğini gördük. Öyle gözüküyor ki ; eğer bu bilgi ve hız devam ederse, bir kaç 10 yıl sonra patoloji ve radyoloji uzmanlık ekibinin içinde yapay zeka uzmanları da yer alacak.

Kongre’de “Hematoloji ve Onkolojide Yapay Zekanın Rolü” başlıklı konferans tüm hematologlar tarafından ilgi ile izlendi. Dr. Shahrukh Hashmi, sunumunda; yapay zeka yazılımları ile çalışan bilgisayar programlarından, yakın bir gelecekte hastalar hakkındaki tüm muayene ve laboratuvar bulgularını girerek, tanı ve tedavi önerisi alınabileceğini anlattı. Benzer şekilde hali hazırda bazı yapay zeka programlarının klinik çalışmalar için uygun olabilecek hastaların belirlenmesinde kullanılmaya başlandığını bildiren Dr. Shahrukh, söz konusu programların henüz gelişme aşamasında olduğu, gelecekte tıbbi kararların verilmesinde ve en uygun tedavinin seçilmesi konusunda 44 PS / KASIM - ARALIK 2017

hekimlere yardımcı olabileceğini ancak; duygusal ve sosyal etkileri değerlendirmede yetersiz kaldıklarından hekimlerin yerini almasının beklenmediğini ifade etti. Basın toplantısına katılarak yapay zeka ile ilgili soruları da yanıtlayan Dr. Hashmi; “Yapay zeka dediğimiz esasında çok eski bir kavram. İlk kez 1956’da birkaç bilim adamı bir araya gelerek, yapay zekayı nasıl geliştirip günlük hayatımızın içerisine nasıl sokabiliriz diye tartışmaya başladılar. Esas çalışmaları başlatan ilk adım bu oldu. Aradan geçen bu 60 yıllık süre içerisinde hematolojik hastalıkların tanımında ve yönetiminde yapay zeka giderek yer almaya başladı” dedi.

Yapay zeka programlarının hematolojide kullanılabilirliğine baktığımızda, örneğin; kemik iliğinin biyopsi materyallerini okuyabileceğini, görüntü tanıma programları ile kesin sonuçlara varabileceğini göstermektedir. Şimdilik neler yapabileceğini öğreniyoruz. Bu sayede bir patoloğun tüm ömrünü vererek öğrendiği bilgiyi belki çok kısa sürede hastanın diğer verileri, hatta genetik mutasyon bilgilerine kadar bir çok bilgiyi, çok kısa bir süre içerisinde tam tanı olanağı ve tedavi seçenekleri konusunda fikir verebilecektir.”


Doç. Dr. M. Cem Ar İstanbul Üni. Cerrahpaşa Tıp Fak. İç Has. ABD Hematoloji Bölüm Dalı Öğretim Üyesi “AB’de kan kanseri, akciğer, meme ve kolorektal kanserlerden sonra dördüncü en maliyetli kanser türüdür. Sadece sağlık harcamalarına bakıldığında ise, kan kanserleri meme kanserlerinden sonra ikinci sıradadır. Kan kanseri tanısında kişi başına düşen maliyetin 14.674 avro olarak bütün kanser türlerinin ortalama maliyetinden iki kat daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu durum, muhtemelen kan kanseri olan hastaların daha fazla hastanede kalmaları ve karmaşık uzun süreli tedavilerine bağlıdır. Tedavi maliyetlerinde düşüş sağlayacak en önemli kalem, ilaç maliyetleridir. Dolayısıyla mevcut ilaçların eşdeğerlerinin üretilmesi, piyasada rekabetin artmasına yol açarak ilaç fiyatlarının ucuzlamasına, dolayısıyla sağlığa ayrılan bütçe yükünün hafiflemesine neden olacaktır.” AVRUPA BİRLİĞİ’NE MALİYETİ 23 MİLYAR AVRO “Kan hastalıklarının toplam maliyeti sağlık harcamaları hastalık ve ölüme bağlı üretkenlik kaybı ve resmi olmayan bakım maliyetlerinden oluşmaktadır. Sağlık harcamalarının % 28’i ilaçlarla birlikte kan hastalıklarının Avrupa Birliği’ne maliyeti 23 milyar Avro civarındadır. Yakın tarihte yayınlanan bir başka çalışmaya göre ise biyolojik ajan dediğimiz biyobenzer ilaçların piyasaya verilmesi ile ABD’de gelecek 10 yılda 54 milyar Dolar tasarruf sağlanması beklenmektedir.” ÜLKEMİZDE SAĞLIK HARCAMALARI İÇİNDE KANSER TEDAVİSİNİN PAYI “Ülkemizde toplam sağlık harcamalarının 2017 içinde 75 milyar TL olması beklenmektedir. SGK verilerine göre ilaç harcamalarının toplam sağlık bütçesinden aldığı pay son 10 yıl içinde %45’lerden % 30’lara kadar inmiş ve %28’lik Avrupa Birliği oranına yaklaşmış görünmektedir. 2017 yılı içinde ilaca ödenen paranın yaklaşık 25 milyar TL olması ön görülmüştür. Türkiye’de kanser tedavisine yapılan harcamanın 10-12 milyar TL olduğu dikkate alınırsa; bu alanda kaliteli eşdeğer ilaçların ülke içinde üretimi ile sağlanacak rekabet ve elde edilecek fiyat düşüşünün önemi daha iyi anlaşılacaktır.”


HABER / HEMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

LÖSEMİLERDE AKILLI HEDEFE YÖNELİK TEDAVİLER Lösemiler akut veya kronik olarak sınıflandırılıyor. Genel olarak, akut lösemiler çocuklarda ortaya çıkarken, kronik lösemiler daha çok yetişkinlerde görülmektedir. Çocukluk çağı kanserlerinde en sık görülen lösemiler ise, Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL). Yetişkinlerde en sık görülen Akut Miyeloid Lösemi (AML). Tedavi edilmediğinde ölümcül sonuçlar görülmesine rağmen, her iki tipte de standart kemoterapi tedaviler ile birlikte akıllı hedefe yönelik tedavilerle sağ kalım oranlarında önemli artışlar sağlanabiliyor. Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan ve Prof. Dr. Güner Hayri Özsan, Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL) ve Akut Miyeloid Lösemi (AML) tedavisindeki son gelişmeleri aktardı.

ÇOCUKLARDA KÜR ŞANSI OLDUKÇA YÜKSEK Prof. Dr. Tülin Tiraje Celkan İstanbul Üni. Cerrahpaşa Tıp Fak. Çocuk Sağ. ve Hast. ABD Çocuk Hematoloji Onkoloji BD Öğretim Üyesi “Dünyada çocukluk çağı dediğimiz dönemlerinde 100-150 milyon çocuk kansere yakalanmaktadır. 15 yaş altındaki çocuklarda saptanan kanser oranları, tüm kanserlerin %2’sini oluşturur. Ancak, kanser tedavisi ile çocuklarda kür şansı %70’lerdedir. Hatta bazı alt tiplerde ALL, erken Evre Hodgkin Lenfoma ve Wilms Tümörü’nde bu oran %90’ların üstüne çıkmaktadır. Böyle iyi sonuçlar elde edilmesi ile tedaviye bağlı gelişen bazı yan etkiyi azaltmak veya sadece tümör hücresini ortadan kaldırmak için “hedefe yönelik tedaviler” giderek daha önemli olmaya ve daha fazla kullanılmaya başlamıştır.” ÇOCUKLUK ÇAĞINDAKİ LÖSEMİLERİN İÇİNDE YÜZDE 85’İ ALL “Akut Lenfoblastik Lösemi (ALL)’ye baktığımızda, çocukluk çağı kanserleri içinde %30’unda yani her 3 hastadan 46 PS / KASIM - ARALIK 2017

birinde görülüyor. Çocukluk çağındaki lösemilerin içinde %85’i ALL. Bu hastalıkta ne oluyor? Basitçe ifade edersek; kemik iliğimizde bizim üç değişik hücremiz var. Eritrositler, lökositler ve trombositler. Akut lösemilerde kemik iliğindeki bu hücreler olgunlaşma ve farklılaşma özelliklerini yitirerek kontrolsüz bir şekilde çoğalırlar. Bu habis hücreler aşırı çoğaldıklarında diğer olgun hücrelerin oluşumuna engel olurlar. Böylece kansızlık, halsizlik, yorgunluk, kanamaya eğilim, ciddi enfeksiyonlara yatkınlık, ateş, kemik ağrıları, ele gelen bezeler, organ büyüklükleri, diş etlerinde şişkinlik gibi belirtilerle karşımıza gelirler.”

yükselmiştir. Diğer bir örnek; Philadelphia kromozomu olarak da adlandırılan BCR/ABL mutasyonunu taşıyan ALL’lerdir. Sağ kalım süresi oldukça kısa, tekrarlama oranı yüksek bu lösemi tipinde mutasyonla bozulmuş hücre içi yolakları baskılayan hedefe yönelik tedaviler ile yanıt oranları arttırılabilmektedir. ” KEMİK İLİĞİ NAKİLLERİNDE ARTIK DAHA BAŞARILIYIZ

HEDEFE YÖNELİK TEDAVİLERE VERİLEBİLECEK EN GÜZEL ÖRNEK; ALL

“İlk sıra tedaviler ile ALL’de %75-80 lenfoblastik hücreler ortadan kaldırılabilmektedir. Bazı hastalarda hastalığın tekrar etme riskinin yüksek olması veya ilk sıra tedavilere yanıt alınamaması durumunda küratif bir tedavi olan akraba veya akraba dışı kemik iliği nakilleri önerilebilmektedir.

“ALL’de uygulanan monoklonal antikor tedavileri, hedefe yönelik tedavilere verilebilecek en güzel örnektir. Bazı ALL türlerinde CD20 adlı proteini taşıyan habis hücreler bulunur. Bu proteini hedefleyen bir antikor olan rituksimab’ın kemoterapiye eklenmesi ile sağ kalım oranları %45-%50’lerden %70-80’lere

Ülkemizde de kemik iliği nakli başarılı bir şekilde uygulanabilmektedir. Eskiden donör bulmada güçlük çekerken son yıllarda donör tarama havuzumuzun TÜRKÖK sayesinde geliştirilmiş olması, duyarlı insanlarımızın sayısının artması sayesinde uygun kemik iliğine ulaşım zamanla daha da artmaktadır.”


HABER / HEMATOLOJİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRKİYE’DE HER YIL YAKLAŞIK 1500-2000 LÖSEMİ OLGUSU TANI ALIYOR... Prof. Dr. Güner Hayri Özsan Dokuz Eylül Üni. Tıp Fakültesi İç Hast. ABD Hematoloji BD Öğr. Üy. “Erişkinlerde en sık görülen akut lösemi tipi Akut Miyeloid Lösemi (AML) olup, erişkindeki akut lösemilerin %85’ini oluşturmaktadır. Her yaşta görülebilmekle birlikte, genellikle 60 yaş üzerinde görülme sıklığı artmaktadır, medyan yaş 66’dır (Olguların %54’ü 65 yaş üstü, %33’ü 75 yaş üstü). 5 yıllık sağ kalım %25 civarında bildirilmekle birlikte, bu oran hastalığın alt tiplerine göre %5-10 ile (kötü risk grup), %90 (akut promiyelositik lösemi) arasında değişebilmektedir. Tedavi kararı verilirken hasta ilişkili faktörler ve elde edilebilir tedaviler bir arada düşünülerek karar verilir. Hastalık ilişkili faktörlerde kromozomlardaki mutasyonlar önemli olup ülkemizde belli başlı merkezlerimizde bu mutasyonlar bakılabilmektedir. Bu mutasyonlara spesifik uygulanan tedaviler ile sağ kalımlar uzayabilmektedir. Ülkemizde mevcut olan ve her gün kullanıma giren yeni hedefe yönelik ajanlar sayesinde başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir. Normal hücrelere zarar vermeden habis hücreleri hedefleyerek ortadan kaldıran tedaviler geliştirilmiş olmakla birlikte bu tedaviler standart kemoterapi tedavilere ek olarak uygulanmaktadır. AML’de standart tedavisinde kullanılmakta olan kemoterapideki ajanların dozlarındaki farklılıklar, dozların arttırılması, çalışmalarda eklenen bazı genetik mutasyonları hedefleyen tedaviler ve kemik iliği nakillerindeki ilerlemeler sayesinde hastalıksızlık sağ kalım elde etme oranları %80’ler üzerindedir. Akut lösemilerin tedavisinde doğrudan habis lösemi hücreleri üzerindeki antijenleri veya hücreiçi sinyal ileti yolaklarında görev alan mutasyona uğramış proteinleri hedef alan antikorlar veya hedefe yönelik moleküller kullanılması başarı oranlarının artmasına neden olmuştur. Lösemilerde tedavi, süresi uzun ve sancılı olup maddi manevi her yönden destek gerektirmektedir Lösemi tedavisi için halen pek çok çalışma yapılmakta olup, gerek Amerika’da gerekse Avrupa’da onay almış ve kullanımda olan pek çok hedefe yönelik ajana ülkemizde de artık ulaşılabilmektedir. Öte yandan yeni gelişmekte olan hedefe yönelik ajanlar ve kişinin kendi bağışıklık sistemini kullanarak kanser hücresini hedefleyen yeni tedaviler gelecek için umut ışığı olacaktır.” KASIM - ARALIK 2017 / PS 47


GÜNCEL / ORGAN BAĞIŞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk: Timur Erk Türk Böbrek Vakfı Başkanı

Türk Böbrek Vakfı, 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası nedeniyle düzenlenen panelde, organ bağışı ve organ nakillerine dair tüm süreçleri detaylarıyla ele aldı. Gerçekleştirilen panelin moderatörlüğü üstlenen Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, Türkiye'de böbrek nakli bekleyen hasta sayısının 21 bin 551 olduğunu, canlıdan canlıya nakillerin arttığını fakat kadavradan nakillerin hala yetersiz olduğunu vurguladı. Erk; "2016'da 3 bin 416 böbrek nakli yapıldı, bu nakillerin yüzde 22'si kadavradan yüzde 78’i ise canlı vericiden. Kadavradan organ bağış oranlarını yükseltmemiz gerekiyor. Bu konuda halkın daha bilinçli olması için empati duygumuzu geliştirmemiz gerek. Biz ihtiyaç duyarsak bir başkasının organ bağışlamasını ister miyiz? Bu sorunun cevabı evet ise; hayattayken organ bağışında bulunup, ailelerimize de vasiyet etmeliyiz. Beyin ölümü artık vücudun nihai ölümüdür, buna karşın çoğunlukla bitkisel hayatla karıştırılıyor. Oysa beyin ölümünde artık vücut fonksiyonlarını yerine getiremez ve bizler bu durumda hasta yakınına başka bir hastaya can olabilmesi adına organ nakli öneriyoruz" dedi. 48 PS / KASIM - ARALIK 2017

“ÜLKEMİZDE ORGAN NAKİLLERİ ARTARKEN KADAVRADAN BAĞIŞTA YİNE YETERSİZ KALDIK!” ACILI BİR ANNE EVLADININ ORGANLARINI NASIL BAĞIŞLADI? Panele katılan Türk Böbrek Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Mukaddes Yamaç; oğlunun beyin ölümü haberini aldığı zaman tereddüt etmeden organ bağışına karar verdiğini dile getirerek, şunları söyledi: "Elim bir kaza sonucu oğlumu 46 yaşında, hayatının baharında kaybettik. Elbette organ bağışı zor bir karardı. Burada empati devreye giriyor.Benim gencecik evladım, bir organ bağışı ile kurtulabilecek olsaydı, eminim benim gibi biri çıkıp organ bağışında bulunurdu. Oğlum yoğun bakımda iken yanına girdim. Herkes yaşlı, yorgun, perişan. Benim oğlum dipdiri, gencecik, sağlam. Ama bitmişti. Öptüm, kokladım oğlumu. Yarım saat sonra beyin ölümünün gerçekleştiğini söylediler. Hemen 'organ nakli istiyorum' dedim. Böbrekleri ve korneaları alındı. Kurallar nedeniyle alıcılarla tanışamadım. Ama gence verilmesini istemiştim. Böbreğin birinin 16 yaşındaki bir gence verildiğini duydum. Sağlıklı günler geçirsinler. Çok zor bir karardı. Çok memnunum kararımdan. Bunun örnek olmasını istiyorum.Ben evladımı kaybettim ama organları çürümedi ve başka hayatlara umut oldu. Lütfen hayattayken ailelerinizi bu konuda bilgilendirin" dedi.

Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Şükrü Sever de organ nakli konusunda bilgi verirken, beyin ölümü gerçekleşen insanların yakınlarının vücut bütünlüğünün bozulacağı endişesiyle bağış yapmaktan kaçındıklarını dile getirdi ve toplumun bilinçlendirilmesinin son derece önemli olduğunu vurguladı. Bahçelievler Müftülüğü'nden Vaiz Sema Ezber de organ naklinin dini boyutuna ilişkin olarak,Din İşleri Yüksek Kurulu'nun zaman zaman fetvalar yayımladığını dile getirerek, "Vericinin kendisi ya da hayatta değilse ailesinin rızasının olması gerekir. Tedavi için organ ve kan naklinin caiz olduğu Din İşleri Yüksek Kurulu kararlarında da belirtilmiştir" şeklinde konuştu. Son verilere göre Türkiye’de böbrek nakli oranı milyon nüfus başına 38, buna karşılık Türkiye 2001 -2014 yılları arasında böbrek nakli oranında en fazla artış gösteren 10 ülkeden biri. Böbrek bekleyen hasta sayısı ise geçtiğimiz yıllara oranla düşüş gösteriyor: 23 binlerden 21,551’e düşmüş durumda. Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, nakil oranlarını nispeten iyi gösteren bu tablonun içeriğine bakıldığında; canlıdan canlıya nakillerin artması ve kadavradan nakillerin hala yetersiz olduğunu belirtiyor.


GÜNCEL / ORGAN BAĞIŞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BUMERANGLAR, ORGAN BAĞIŞI FARKINDALIĞI İÇİN ATILDI “DONÖRSE, SENİNDİR!” 3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası’nda organ bağışı konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla Organ Nakli Koordinatörleri Derneği'nin (ONKOD) Astellas desteğiyle düzenlediği etkinlikte "Organ nakli bir gün sizin için de gerekebilir. Organ bağışı iyiliği bumerang gibi size dönsün, Donörse Senindir!'' mesajıyla atılan bumeranglar organ bağışının önemini gündeme taşındı. Organ Bağışı Haftası nedeniyle düzenlenen toplantıda konuşan ONKOD Genel Sekreteri Dr. Eyüp Kahveci, "Türkiye'de şuanda 30 bine yakın hasta organ ve doku nakliyle hayata dönmeyi bekliyor. Buna karşılık yapılan organ nakilleri, bekleme listelerindeki hastalarımızın önemli bölümüne cevap veremiyor. Donör kaynaklarını arttırmak için toplumsal farkındalığı arttırmaya ihtiyacımız var. Şunu bilmeliyiz ki; organ bağışı candan cana giden en büyük sadakadır" dedi. ORGAN BEKLERKEN, HAYATLAR KAYBEDİLİYOR! Eyüp Kahveci, ''Donörse Senindir! Kampanyasının organ bağışında toplumsal farkındalığı arttırmak için önemli kazanımlar oluşturacağını düşünüyoruz. Donör kaynaklarını arttırmak için toplumsal farkındalığı arttırmaya ihtiyacımız var. Bekleme listelerinde bebekler, çocuklar, gençler ve yetişkinler var. Hepsi bağışlanacak uygun organla hayata dönmeyi

bekliyor. Ama Türkiye'deki organ bağışındaki sınırlamalar, bekleyen hastaların hayata tutunmasının önünde önemli bir engel olarak karşımızda duruyor. Bekleme listelerinde bekleyen hastaların yaklaşık 2 binden fazlası maalesef uygun bir organ bulunamadığı için hayatını kaybediyor'' diye konuştu. FARKINDALIK AZ! DİNİ NEDENLER SINIRLAYICI FAKTÖR ''Farkındalığın az olmasını nedenlerinin ancak organ bağışı için hastanelerde yapılan aile görüşmelerin sonuçlarında elde ediyoruz. Eğer aile bunu açıkça dile getirebiliyorsa. Birde kamuoyu anketlerinde bunu görüyoruz. Bütün bunları göz önüne aldığımız zaman ön plana çıkan dini nedenler ülkemizde hala geçerli bir sebep, organ bağışı önünde sınırlayıcı faktör olarak duruyor. Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere toplumun tüm kesimlerinin özellikle rol model insanların bir adım öne çıkması, dini konularda çekinceler nedeniyle din adamlarının toplumu aydınlatmaları son derece önemli.” ORGAN BAĞIŞI İYİLİĞİ BUMERANG GİBİ SİZE DÖNSÜN Toplantıda konuşma yapan Astellas İlaç Genel Müdürü Mark Dekker, ''Organ naklinden sonra hemen kullanılmaya

Dr. Eyüp Kahveci ONKOD Genel Sekreteri

başlayan ve vücudun organı reddetmesini önleyen bir takım tedavi seçeneklerimiz var. Bu yüzden organ naklini mükemmel bir olay olarak görüyorum. Bu, hastaya önemli fırsatlar veriyor. Bu hediyeden mahrum kalan ve buna ulaşamayan birçok hasta var. Bunun nedenlerinden biri de hastalar için yeterince organ bağışının olmaması. Organ bekleme süreleri gerçekten çok uzun. O yüzden Organ Bağışı Haftası, organ naklinin arttırılması için önemli fırsat.'' açıklamasında bulundu. TOPRAĞA GİDECEĞİNE BİR CANA GİTMELİ... Kampanyaya destek veren sanatçı Emre Altuğ, ''Organ nakli bir gün hepimize gerekebilir. Organ bağışı iyiliği bumerang gibi size dönsün. Türkiye'de 25 binden fazla organ bekleyen hasta var. Maalesef o yoğunlukta organ bağışı yapılmıyor. Biraz daha çabalamamız gerekiyor. Organların toprağa gideceğine bir cana gitmesi çok daha anlamlıdır. Organ bağışı iyiliği bir gün döner sizi bulur'' dedi. KASIM - ARALIK 2017 / PS 49


GÜNCEL / ANATOMİ VE TIP EĞİTİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TIP EĞİTİMİNİN BİLİNEN AMA KONUŞULMAYAN TEMEL SORUNLARINDAN BİRİ: KADAVRA

Doç. Dr. İlke Ali Gürses İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

Organ bağışında kadavradan bağışın az olduğu ülkemizde farkındalık yaratılmaya çalışılırken, aynı sorunun bir başka boyutu tıp eğitiminde de yaşanıyor. Özellikle iyi bir cerrahın yetişmesinin vazgeçilmezlerinin başında kadavra üzerinde çalışma geliyor. Ancak, anatomi eğitimi için bağış, yok denecek kadar az. Türk Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği tarafından 24-31 Ekim tarihleri arası “Ulusal Anatomi Haftası” olarak değerlendirilmektedir. “Ulusal Anatomi Haftası” kapsamında İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Doktor İlke Ali Gürses ile kadavra sorununu ve tıp eğitimine yansımalarını anlattı. 50 PS / KASIM - ARALIK 2017

“Tıp eğitimimizde herkesin bildiği ve ülkemizin tüm bireylerini etkileyen bir sorun var. Kimsenin, hatta doktorların bile konuşmak istemediği bir sorun. Kronikleşmiş, sadece çok az kişinin bir çözüm aramak için çabaladığı, belki de tıp eğitiminin en temel ve ilk akla gelen sorunlarından biri, kadavra sorunu. İnsan kadavrası, anatomi eğitimi için vazgeçilmez kabul edilir. Sonuçta, bir doktor anatomi öğrenmeden hastasını muayene bile edemez. Ameliyat yapacak bir cerrahı veya film raporu yazacak bir radyoloji uzmanını varın siz düşünün. İşte böyle köklü bir sorundur kadavra sorunu; bilinen ama konuşulmayan, ortak paydada buluşulan, ama çözülememiş.” 52 TIP FAKÜLTESİNİN 6’SINDA KADAVRA İLE EĞİTİM YAPILMIYOR! Doç. Dr. Gürses, kadavra sorunu hakkında pek bilinmeyenin ise ne derece yaygın olduğu ve tıp eğitimini nasıl etkilediği olduğunu belirtti ve konuya İÜ

İstanbul Tıp Fakültesi tarafından 2016 yılında yürütülen bir araştırmanın sonuçları ile ışık tutmaya çalıştı. Bu noktada konuya, Türkiye’de kendi altyapı imkânları ile lisans eğitimi verebilen ve yürütülen çalışmalara katılan 52 tıp fakültesinin 6’sında kadavra ile eğitim yapılamadığını söyledi. “Bu fakültelerin 4’ünde eğitim için insan iskeleti ve kemiği dahi kullanılamıyor. ‘Altı’ kulağa çok büyük gibi gelmemiş olabilir diye eğitimde kadavra kullanabilen fakültelere göz atalım. Eğitimde kadavra kullanabilen tıp fakültelerinde 1 kadavra başına ortalama 70 öğrenci düşüyor. Tıp eğitimi için ideale yakın sayılabilecek sınırda, yani 1 kadavraya 10 veya 15 öğrencinin düştüğü tıp fakültesi sayısı ise sadece 5 Kadavra başına düşen öğrenci sayısı düşünüldüğünde anatomi eğitiminin ağırlıklı olarak maketler üzerinde gerçekleştirildiğini anlamak zor değil. Ayrıca bu sayıları değerlendirirken her yıl eğitim alan öğrenci sayısı da düşünülürse, bu kadavraların uzun bir süre kullanıldığını tahmin etmek zor olmuyor.”


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

EN ÖNEMLİ SORUN KADAVRA TEMİNİNDE YAŞANAN GÜÇLÜK “Güncel yasal düzenlemeler başlıca iki kadavra kaynağı sunmaktadır. Bunlardan birincisi kimsesiz veya yakınları tarafından sahiplenilmeyen kişilerin bedenleridir. Bu bedenler ya hastanelerde vefat etmiş ya bu hastanelerin morglarına getirilmiş kişilere ya da adli otopsi yapılmış ve savcılığın ileri kovuşturmaya gerek görmediği adli vakalara aittir. İkinci ve toplum tarafından daha az bilinen kaynak ise beden bağışıdır. Beden bağışı, 18 yaşını doldurmuş bir kişinin kendi bedenini, vefat etikten sonra tıp eğitimi ve bilimsel araştırmalarda kullanılması amacıyla, hayatta iken kendi rızası ile bağışlamasıdır. Unutulmamalıdır ki kişi vefat ettikten sonra yaptığı beden bağışının yerini bulabilmesi ancak bu karara rıza gösteren ailelerin özverisi ile gerçekleşmektedir. Böylece beden bağışı yapan kişinin fedakârlığı ve ailesinin özverisi, eğitim aldığı süre boyunca bir hekime ve bu hekimin sağlık hizmeti vereceği her hastasının hayatına ölümden sonra bile dokunmaya devam edecektir.” Akla gelen ilk soru; bu iki kaynağın Türkiye’de ne kadar yaygın olduğudur. Kadavra kullanarak eğitim verebilen 46 tıp fakültesinin 39’u (%85’i) kimsesiz kadavra kullanabilmektedir. Bağış kadavra kullanabilen fakülte sayısı ise 23’tür, yani tüm fakültelerin yarısıdır. İkinci soru; bu iki kaynağın ne düzeyde etkin kullanılabildiğidir. Kimsesiz kadavra kullanabilen tıp fakültelerinde en son kadavra temininin üzerinden geçen süre ortalama 6 yıldır. Bağış kadavra kullanabilenler için aynı süre ise ortalama 3 yıldır. Daha yaygın bir kaynak olmasına rağmen kimsesiz kadavraların temin edilmesi en az iki kat daha zor olmaktadır.”

da beden bağışı düşüncesinin yaygınlaştırılması, konu hakkında insanların bilgilendirilmesi ve akıllarındaki soruların cevaplanması elzemdir. İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Anatomi Ana Bilim Dalı, hem kurumsal olarak toplumu beden bağışı konusunda bilgilendirmekte hem de yürüttüğü bilimsel araştırmalar ile duyarlılık çalışmalarına destek vermektedir.” Bu görev, herkesten önce şüphesiz anatomistlere aittir. Ne var ki, 2016 yılı itibari ile resmi internet sitesinde beden bağışı hakkında bilgi sağlayan fakülte veya ana bilim dalı sayısı 9 ile sınırlıdır. Temennimiz, beden bağışı konusunda sağlıklı ve güvenilir bilginin resmi kaynaklar yolu ile halkımıza sunulmasıdır.” Doç. Dr. Gürses, beden bağışı yapmak isteyen bireylerin, nüfus cüzdanları ile bir tıp fakültesinin Anatomi Ana Bilim Dalı’na başvurmalarının yeterli olacağını ve bağış taleplerinin ilgili ana bilim dalının hazırlayacağı bir tutanak ile resmileştirileceğini ifade ediyor. Tutanakta, beden bağışı yapmak isteyen kişinin bu talebine iki kişinin tanıklık etmesi gerektiğini belirtiyor. Ancak, bağış yapmayı düşünen kişiler, bu kararlarını aileleri ile konuşmalı ve onları da bu sürece dâhil etmeliler.

BEDEN BAĞIŞI DÜŞÜNCESİ YAYGINLAŞTIRILMALI “Türk Anatomi ve Klinik Anatomi Derneği, kadavra sıkıntısını çözmek ve insanların bedenlerini bağışlama konusunda farkındalıklarını arttırmak amacıyla 2012 yılında “Ulusal Beden Bağışı Kampanyası”nı başlattı. Kampanyanın İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Anatomi Ana Bilim Dalı’mıza yıllık beden bağışı başvurusu 2012 yılı öncesi yılda ortalama 3 iken 2017 yılı için ortalama 30 civarındadır. Yavaş ama istikrarlı bu artış gelecek için ümit vericidir. Ancak bu beklentinin kalplerde ve sözlerde kalması, kadavra sıkıntısına güncel durumdan daha fazla katkı sağlamayabilir. Bu amaçla KASIM - ARALIK 2017 / PS 51


HABER / ARAŞTIRMA

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

AB İşgücü Raporuna Göre Meme Kanseri Hastalığını Yenenlerin Karşılaştığı En Önemli Zorluk: İŞE DÖNÜŞ! Hızla Daha Normal Bir Hayata: Meme Kanseri Hastaları ve Hastalığı Yenenler İle İlgili AB İşgücü Raporu (The Road to a Better Normal: Breast Cancer Patients and Survivors in the EU Workforce Report), Avrupa’da çalışma yaşında olup sayıları giderek artan meme kanserli kadın hastaların ve bu hastalığı yenen kadınların işe dönerken karşılaştıkları zorlukları inceleyen Pfizer destekli rapor, The Economist dergisi Haber Alma Birimi (The Economist Intelligence Unit) tarafından yayımlandı. Söz konusu rapor, sağlık mesleği mensupları, işverenler ve hükümetlerin, meme kanserli kadın hastaların ve bu hastalığı yenen kadınların iş hayatına geri dönmek için ihtiyaç duydukları desteği almalarını sağlamak için ele almaları gereken temel sorunları ana hatlarıyla ortaya koyuyor. Yeni tedavi seçeneklerinin geliştirilmesinde kaydedilen ilerleme sayesinde erken evre meme kanserli daha fazla sayıda kadın tedavi edilirken, metastatik meme kanserli olanlar, yani hastalığın en ileri evresindeki kadınlar da daha uzun yaşıyor. Bu kadınların çoğu çalışabilir yaşlarda ve tedavi sonrasında işgücüne katılmak istiyor. 52 PS / KASIM - ARALIK 2017

Ancak, The Economist dergisi Haber Alma Birimi raporunda, birçok meme kanserli kadın hasta ve bu hastalığı yenen kadının her ne kadar kendileri istiyor olsalar da, işe sağlıklı bir şekilde geri dönemedikleri tespit edildi. İşe geri dönmeme nedenleri farklılık göstermekle birlikte bunlar genelde kanser tedavisinin fiziksel sonuçlarıyla baş etme zorunluluğu ve işveren veya çalışma arkadaşlarının yeterince destek vermemesi gibi medikal olmayan durumları kapsıyor. • Dünya genelinde en yüksek kaba meme kanseri insidansına sahip 10 ülkeden dokuzunun Avrupa Birliği ülkeleri olduğu görülmektedir. • Türkiye’de cinsiyete göre yaşa standardize edilmiş meme kanseri hızı, erkeklerde 100 bin kişide 0,8, kadınlarda 100 bin kişide 43’dür. • Ülkemizde, meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser türü olup her 4 kadın kanserinden biridir. Bir yıl içinde toplam 16.646 kadına meme kanseri teşhisi konmuştur. • Meme kanserinin sadece %11,1’u uzak ileri evre kanser vakalarından oluşmaktadır.

Rapor, sağlık mesleği mensupları, işverenler ve hükümetlerin meme kanserli kadın hastalar ve bu hastalığı yenen kadınlara yardımcı olmak üzere gerçekleştirebilecekleri çeşitli iyileştirmeler öneriyor. Sağlık mesleği mensupları, mümkünse tedavinin sonucunun bir parçası olarak, hastalarıyla işe alımı konuşmaya başlamalı. Eylemleri ve tutumları, işe sağlıklı bir şekilde dönüş sürecinde çok önemli bir rol oynayan işverenler, hastalanan veya izinli olarak işe gelmedikten sonra geri dönen bir çalışana proaktif bir şekilde yanıt verebilmek için uygun politika ve programlara sahip olmalı. Hükümetler “kanser ve istihdam”la ilgili politikalar oluşturarak, çalışan ve işverenlerin uygun kişiye özel işe dönüş stratejileri geliştirmelerine yardımcı olmalı. Bu paydaşlar meme kanseri hastaları ve bu hastalığı yenenlere işyerinde yardımcı olmak üzere daha fazlasını yapabilecek olsa da, raporda bazı ülkelerin şimdiden ilerleme kaydetmeye başladığı belirtiliyor. Örneğin, ulusal politika cephesinde, Finlandiya, Danimarka, Almanya ve Hollanda, kapsamlı rehabilitasyon ve işe dönüş sistemleriyle en çok desteği sunanlar.


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ÇALIŞMADA YER ALMAKTAN GURUR DUYUYORUZ VE DESTEKLİYORUZ Pfizer Onkoloji İş Birimi Medikal Lideri Egemen Özbilgili: “Avrupa genelinde giderek daha fazla sayıda kadın meme kanserini yenerken, bu kadınların çoğu, onlar için normal hayata dönüşü temsil ettiği için işe geri dönmek istiyor,” dedi ve şunları ekledi: “Bu kadınlar işleri sayesinde büyük bir özgüven ve kimlik duygusu elde ettikleri için bunu yapamamaları yalıtılmışlık duygusuna neden olabiliyor.Her yıl dünya genelinde yaklaşık 1,7 milyon kadına meme kanseri tanısı konuyor. Bu raporun gösterdiği gibi, çalışabilmek bu kadınların çoğunun hayatının merkezinde yer alıyor. Pfizer, meme kanseri alanında yalnızca bilimsel araştırmanın ön cephesinde yer almaktan dolayı gurur duymakla kalmıyor, aynı zamanda işgücüne yeniden katılırken kadınları desteklemek için birçok paydaşın nasıl bir araya gelebileceğini araştıran bu çabayı da destekliyor.” NORMALLEŞMEYE DOĞRU Rapor Hakkında Bu özet metnin bulguları kapsamlı bir masa başı araştırmaya ve bir dizi sağlık mesleği mensubuyla gerçekleştirilen görüşmelere dayanıyor. Araştırmanın bir parçası olarak, EIU Healthcare – The Economist Dergisi Haber Alma Birimi ilgili konuya odaklı ve sistematik incelemeler yürüttü. Rapor, bu alandaki uzmanlardan oluşan uluslararası bir danışma kurulunun rehberliğinden de yararlandı. Çalışma yaşında olup işlerine geri dönmek isteyen, giderek artan sayıdaki meme kanserli kadınlar ve bu hastalığı yenen kadınların önündeki engeller ve temel paydaşların onlara nasıl yardımcı olabileceği incelendi. Rapora dahil olan 10 ülke; Belçika, Danimarka, İngiltere, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya ve Hollanda. ÜLKELERARASI ÖRNEK KARŞILAŞTIRMALAR: • Belçika: Dünya genelinde en yüksek ham meme kanseri insidans hızı Belçika’dadır (100 binde 188). Bu oran, dünyanın en yüksek bölgesel ortalaması olan Batı Avrupa’daki oranın (100 binde 161,3) bile epey üstündedir. • Danimarka: Dünyada ve Avrupa Birliği’nde ikinci en yüksek meme kanseri

ham insidans hızı (100 binde 185,4) ve beş yıllık prevalansı (100 binde 887,4) Danimarka’dadır. • İngiltere: Avrupa’da ve dünyada beşinci en yüksek ham meme kanseri insidans hızı (100 binde 164,5) İngiltere’dedir. Bunun sonucunda, İngiltere nüfusunda meme kanseri hastalarının ve hastalığı atlatanların beş yıllık prevalansı önemli düzeydedir (755.1/100,000) ve 200,000 kadının biraz üstündedir. • Finlandiya: Finlandiya meme kanserinde Avrupa’da ve dünyada yedinci en yüksek ham insidans hızına sahiptir (100 binde 162,9). Danimarka’nın hastalık yükünden az olsa da bu oran (100 binde 185,4), diğer İskandinav komşularınınkinden çok fazladır: Kuzey Avrupa’nın bir bütün olarak ortalaması 100 binde 153,6’dır. • Fransa: Fransa’da 100 binde 149,8 olan ham insidans oranı Belçika, Almanya ve İtalya’dan düşük olmakla beraber, yine de dünyada sekizinci sıradadır. • Almanya: Almanya’nın altta yatan meme kanseri düzeyi (91,6) yakın komşularınınkiyle (91,1) hemen hemen aynıdır ve zaten oldukça yüksektir. Ancak Almanya’nın yükü, Avrupa’daki en yüksek medyan yaşa sahip olmasına yol açan

ülkedeki demografik yaşlanma nedeniyle daha fazladır. •Yunanistan: Meme kanseri insidans hızı (100 binde 85,6) Avrupa Birliği’ndeki 28 ülke arasında en düşük hız olmasına rağmen, Yunanistan’ın ham meme kanseri mortalitesi (100 binde 37.1) en yüksek onuncu mortalite oranıdır. Bu da Yunanistan’ın AB’nin en kötü mortalite insidans hızınasahip olması anlamına gelmektedir. • İrlanda: Yaşa göre standardize edilmiş meme kanseri oranı, farklı yaş yapıları olan ülkelerle daha iyi karşılaştırma yapılabilmesi için uyarlanmıştır ve 100 binde 92,3’dür. Bu hız AB’de beşinci yüksek hızdır ve bir bütün olarak yüksek olan Batı Avrupa ortalamasının (100 binde 91,1) bile üstündedir. • İtalya.: İtalya’nın meme kanseri ham insidans hızı (100 binde 162,9) Avrupa’da altıncı yüksek orandır ve 2012’den önceki 5 yılda 209.000 kadın bu hastalıktan etkilenmiştir.


KONGRE: ESGO-ENGAGe 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

KALİTELİ TEDAVİ VE BAKIM ERİŞİMİNİ GÜÇLENDİRMEK İÇİN BİRARAYA GELDİLER 20. The European Society of Gynaecological Oncology-ESGO (Avrupa Jinekolojik Onkoloji Topluluğu) Kongresi 4 - 7 Kasım’da Viyana’da yapıldı. İki yılda bir düzenlenen ESGO, jinekolojik kanserlerde araştırma, tedavi ve bakım konularındaki en son tıbbi ve bilimsel gelişmeleri aktarma ve aynı zamanda dünya çapında önde gelen kanaat önderleri ile iletişim kurmayı sağlayan, kendi alanında önemli bir toplantı olma özelliğini de taşıyor. 2012’de kurulan ENGAGe ise; tüm jinekolojik kanserleri temsil eden Avrupa hasta savunucuları grubunun bir ESGO ağı. 2016-2019 dönemi ENGAGe Başkanlığı’nı Doç. Dr. Murat Gültekin, ENGAge Eşbaşkanlığı’nı ise Esra Ürkmez’in üstlendiği ENGAGe, ESGO kongresi kapsamında iki günlük hasta semineri düzenledi. Doç. Dr. Murat Gültekin ile kongrede ele alınan yeni çalışmaları, önemli konuları ve yenilikleri konuştuk. ESGO 2017’nin genel bir yorumunu yapar mısınız. Öne çıkan konular nelerdi? Doç. Dr. Murat Gültekin: Öncelikle Jinekoloji camiası için önemli bir kongre olması nedeniyle, ilgi oldukça yüksekti. 30’dan fazla ülkeden 3bin kişinin üzerinde katılım gerçekleşirken, 5 paralel salonda devam eden kongrede 160’ya yakın uluslararası konuşmacı yer aldı. Toplantının önemli konuları aynı zamanda video kayıt alınarak, web sitesinden web-cast sunumları için hazırlandı. Kadın kanserlerinin önlenmesinden tedavisine en güncel gelişmelerin tartışıldığı kongrede kadın kanserlerinde HPV DNA taramaları ve aşılar, kanserlerde genetik taramalar, over kanserlerinde 54 PS / KASIM - ARALIK 2017

yeni geliştirilen hedefe yönelik tedaviler ile serviks kanserindeki immünolojik tedaviler en ön plana çıkan konulardı. Yeni diyeceğiniz veya umut vaadeden çalışmalar var mıydı? Doç. Dr.Murat Gültekin: Yakın gelecekte radikal cerrahiler her geçen gün yerini minimal invazif cerrahilere bırakacak. Kadın kanserlerinde beş yıllık yaşam oranları da, meme kanserindeki başarılar gibi hızlanacak ve birkaç yıl içerisinde çok etkin moleküller tedavide yerini alabilecek. HPV aşıları kongrede konuşulan konulardan biri dediniz. Yeni gelişmeler var mı? Doç. Dr. Murat Gültekin: Var. İkili ve dörtlü aşılardan sonra dokuzlu aşılar da kullanıma girdi. 6 yıllık takip verisi tamamlanan bu yeni aşı tüm AB’de ve dünya genelinde 40’ın üzerinde ülkede kullanıma girdi. Ayrıca kullanım yaşlarında da üst sınırlar kaldırıldı. Artık daha önce aşı olmamış erişkin kişilerde kullanımı her geçen gün yaygınlaşmakta. Bu şekilde servikal kanser üzerinde çok daha hızlı bir düşme sağlanabileceği düşünülmekte. Yeni bilimsel veriler çocuklarda yani 15 yaş altında da altı ay ara ile 2 doz aşının benzer etkinlikle kullanılabileceğini gösterdi. Ayrıca klinik çalışmaların dışında 10 yıldır aşılama programını yürüten ülkelerin toplu gerçek verileri değerlendirildiğinde; HPV 6,11,16 ve 18 enfeksiyonlarında %90 azalma, kadın ve erkek genital siğillerinde %90 azalma, düşük dereceli servikal sitolojik anomalilerde %45 azalma, yüksek grade'li servikal lezyonlarda ise %85 azalma olduğu gösterildi.

HPV DNA taramalarında da gelişmeler var mı? Doç. Dr. Murat Gültekin: AB, 2003’te smear ile tarama programlarını tüm üye ülkelere zorunlu tutmuştu. Aradan geçen yıllar içerisinde mevcut durum da iki kez güncellendi. En son resmi rapor kongrede de sunuldu ve ne yazık ki tüm AB içerisinde yeterli kapsama oranına sahip tarama programı yürütebilen ülke sayısının sadece 12 olduğu görüldü. Smear programlarında karşılaşılan organizasyonel problemler ve kalite denetimi yetersizlikleri etkin bir programın Avrupa genelinde uygulanamamasının en önemli sebebi. Pap-smear yerine, HPV DNA kullanımı da her geçen gün artmakta. Smear programları çok iyi olan ülkelerde bile kanser yakalama oranı ve kanser olmayanları da tespit etme gücü çok daha yüksek olan HPV DNA testlerinin kullanıma girdiğini görmekteyiz. Avrupa genelinde Hollanda, İtalya, Danimarka, Polonya, Malta, İsviçre, Norveç, İngiltere ve Almanya’da da HPV DNA taramalarına geçilmek üzere olduğunu gördük. HPV DNA taramalarında biz ne durumdayız ve Türkiye’nin rolü nedir? Doç. Dr. Murat Gültekin: Avrupa’da toplum bazlı HPV DNA testleri ile rahim ağzı kanseri taramasına ilk başlayan ve bu bakımdan lider ülke konumundayız. Ülkemizdeki tarama programıyla ilgili verilerin de yer aldığı sunumumuz, katılımcı ve dünyaca ünlü bilim adamlarınca merakla izlenirken, başarılarımız takdirle karşılandı.


KONGRE: ESGO-ENGAGe 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HASTALARIN DOKTORLARINA SÖYLEMEK İSTEDİĞİ ÇOK ŞEY VAR! ENGAGe, Avrupa'daki ulusal jinekolojik kanser hasta gruplarının gelişimini kolaylaştırmak ve aralarında ağ kurma ve işbirliğini kolaylaştırmak amacıyla kurulmuş bir topluluk. Aynı zamanda, ESGO faaliyetlerinde mevcut araştırma ve sağlık politikası üzerine hasta temsilini arttırmak, hasta gruplarını güçlendirmek ve Avrupa'daki bakım kalitesini artırmak için en iyi uygulamaları bilgi paylaşımını sağlamak gibi önemli bir misyonu da taşımaktadır. ENGAGe ile ilgili sorularımızı ise Esra Ürkmez yanıtladı. ENGAGe Eşbaşkanı olarak görev aldın. Sence ENGAGe neyi temsil ediyor? Esra Ürkmez: ENGAGe, aslında 2012 tarihinde kurulmuş olmasına rağmen, 2016 yılından sonra daha hareketlenen, daha “birşeyler daha yapılmalı” diyen ve birkaç sene içinde Avrupa’daki sağlık sisteminde değişiklikler görme umudunu taşıyan bir birlik diyebilirim. ESGO2017 kapsamında sizlerin başkanlığında, ilk hasta seminerinizi düzenlediniz. Programınızda neler vardı? Hangi ülkelerden katılım sağlandı? Esra Ürkmez: Aslında 5.’si yapılıyor. Ancak 2016 sonunda Murat Gültekin Hocamla beraber seçilmemizden sonraki elimizde olan ilk projemiz Viyana’daki 2017 hasta seminerini organize etmekti. 23 farklı ülkeden derneklerin katılımı ile iki günlük bu programda, hem hasta derneklerinin birbirleri ile kaynaşmasını amaçladık, hem de Jinekolojik kanserlerde yeni gelişmeleri onlarla paylaştık. Seminer boyunca kendi alanında çok değerli uzmanlar oturumlarımızda konuşmacı olarak bulundu. Klinik denemelerden, tedavi sonrasında devam eden yan etkilere kadar kapsamlı iki günlük bir maratondu. Seminere 23 ülke katıldı. Türkiye’yi Kanserle Dans Derneği’nden Sevil Benli Gürkan temsil etti. Toplantıda sonuçlarını sunduğunuz "Hastalar Doktorlarına neler söylemek istiyor" anketteninden biraz bahsedebilir misin? Kaç ülke ankette yer aldı? Esra Ürkmez: Anketin ön çalışmasına 2016’da başlamıştık. Tamamlanması da aylar sürdü diyebilirim. Toplam 10 demografik ve 25 hastalık, klinik kökenli sorudan oluşan bir anket. Anket 10 ülke, 1436 anket katılımcısı ile aktif olarak sa-

dece 30 gün içinde tamamlandı. Aslında 25 soruya o kadar çok sey sığdırmak istedik ki, soruları seçmek en zor kısım oldu. İlk olarak online düşündüğümüz anketin, bazı ülkelerde sadece elden doldurulması gerekti. Polonya, Almanya gibi ülkelerde de bu şekilde anketi tamamladık. Sponsorlarımız Clovis-Oncology, Astra Zeneca ve MSD hep yanımızdaydı ve maddi manevi çok önemli katkıları oldu. Anketin uygulandığı ülkeler ise; Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Polonya, Avusturya, Romanya,Danimarka,Finlandiya, Almanya, Portekiz, Sırbistan, İspanya, Türkiye, Birleşik Krallık ve Hollanda. Anketten beklentiniz neydi? Esra Ürkmez: Hastalar doktorlarına ne demek istiyorlar, neler eksik yapılıyor, neler unutuluyor ve neler aslında tahmin ettiğimizden çok daha iyi durumda. Birçok ülkede, hasta derneklerinin dışında doktorlar da anketin doldurulmasında yardımcı oldu. Aslında doktorlarımız da hangi konularda daha iyi hizmet verebilirler bilmek istiyorlardı. Bu anketle bunu da öğrenmiş olduk. Sonuçlar geldiğinde seni şaşırtan ya da beklemediğin yanıtlar var mıydı? Esra Ürkmez: Vardı tabi ki, ama en çarpıcılarından biri; Doktorların hastalarını “tümör” olarak görerek tedavi etmesi, yani “insan” olarak görmemesi ile ilgili yanıtlardı. Hastaların hastalıklarının seyrinde ihtiyaçları olduğu diyetisyen, rehabilitasyon, psiko-onkolog, palyatif bakım gibi yan ve yardımcı tedavilerin çoğu zaman doktorları tarafından önermeyi unutmaları gibi daha bir çok yanıt şaşırtıcıydı. Senin bakış açınla ilk üç hangisi dersem? Esra Ürkmez: Beni en cok etkileyen ve ders alınmasi gereken birkaç konu örneğin; Bir önceki sorunun cevabında verdiğim gibi hastaların kendilerini tümör olarak görülmesiydi. Bir diğeri, hastaların

%30’u, doktorla ilk konuşmalarında şok halinde olduklarını ve doktor ne kadar detaylı anlatıyor olsa da birşey anlamadıklarını söylemeleriydi. %70’i doktor ofisinden ayrılırken ellerine hiçbir bilgilendirici basılı, yazılı materyal verilmemiş. Oysa ilk şoku atlattıktan sonra kendilerine yol gösterecek bir yol haritası oldukça önemli. Bu, derneklerin sponsorlar aracılığı ile rahatlıkla çözebilecekleri bir eksiklik. Çünkü, bu %30 grubun içinde olan %92’i hasta, kendilerine bilgilendirme kitapçıklarının verildiğini ve tedavi süreçlerinde çok işe yaradığını ifade ediyordu. Beni belki de en çok şaşırtan cevaplardan bir diğeri ve belki de en önemlisi ; Bir çok ülkede tedaviye başlama süresinin bir aydan fazla olmasıydı. Örneğin Polonya, bu hastaların %59’unu oluşturuyor. Size kanser teşhisi konulsa hemen o gün tedaviye başlamak istemez miydiniz? Türkiye’yi Avrupa ile karşılaştırdığında hangilerinde "bu işi başarmışız" dediniz? Esra Ürkmez: Pek çok soruda Türkiye rakamlarının Avrupa ortalamaları ile benzer olduğu görülmekte. Mesela; Türkiye’den anketi cevaplayanların %33’ü PAP-Smear testini, HPV testini, HPV aşısını veya yumurtalık kanseri için BRCA testini duymuş. Biliyoruz ki; ülkemizde anket dışında kalan kadınlarımızın rutin kontrollerinde bunlar yapılıyor. Sevindirici konulardan biri de, Türkiye’nin yan ve yardımcı tedavilerle ilgili doktorları tarafından hastalara bilgi veren ilk üç ülkenin arasında olması. Ancak biraz daha farkındalık gerekiyor. Son olarak vermek istediğin bir mesaj? Esra Ürkmez: Mesajım; Kadınlarımızın jinekolojik muayenelerini atlamamaları. Ve daha iyi rakamlara ulaşmak için hep beraber daha çok çalışmak. Röportajlar: Zeynep Çetinkaya

KASIM - ARALIK 2017 / PS 55


İLAÇ SEKTÖRÜ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRKİYE PEK ÇOK İLAÇ DEVİNİN YÖNETİM ÜSSÜ OLABİLİR “ÖNCELİKLERİMİZ YENİLIKÇİLİĞE ERİŞİM, SAĞLIĞIN FİNANSMANI VE KÜRESEL REKABETÇİLİK” Dr. Mete Hüsemoğlu AİFD Yönetim Kurulu Başkanı

Araştırmacı İlaç Firmaları Derneği (AİFD) tarafından yılda bir defa EFPIA ve PhRMA ile birlikte düzenlenen yüksek düzeyli stratejik toplantı PharmaVision Turkey, Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantıya AK Parti Ekonomik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı ve Eski Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz, Cumhurbaşkanlığı Ekonomi İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı Başkanı Hakan Yurdakul ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Başkanı Hakkı Gürsöz katıldı. AİFD’nin çatı kuruluşu Avrupa İlaç Sanayi ve Dernekleri Federasyonu (EFPIA) ve dünyada söz sahibi Amerika sektör kuruluşu PhRMA’dan üst düzey temsilcilerin de katıldığı toplantıda Türkiye vatandaşlarının yenilikçi ilaçlara erişim süresi, Türkiye’nin küresel rekabette söz sahibi olması için yapması gerekenler ve AR-GE ve klinik araştırmalar konusundaki gelişmeler gibi önemli konular masaya yatırıldı. Toplantıda Türkiye’nin coğrafi konumu sayesinde ilaç sektöründe bir yönetim üssü olabileceği ve Ar-Ge fonlarını çekebileceği vurgulandı. 56 PS / KASIM - ARALIK 2017

AİFD’in ve üyelerinin varlık sebebinin, dünyada yenilikçi ilaçları geliştiren firmalar olarak Türk toplumunun bu ilaçlara en erken şekilde erişimi için çalışmak olduğunu belirten AİFD Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Mete Hüsemoğlu toplantıda: “Temel hedefimiz araştırma, yenilikçilik ve inovasyondur. Bu hedeflerimizi ise üç farklı öncelik alanımıza göre şekillendiriyoruz: Birinci önceliğimiz yenilikçiliğe erişim, ikinci önceliğimiz sağlığın ve ilacın finansmanı, üçüncü önceliğimiz ise Türkiye’nin ilaçta global rekabetçiliğidir. Yenilikçi ilaçlar insanın yaşamına hem süre olarak hem de kalite olarak değer katan ilaçlardır. Dünyada Ar-Ge faaliyetleri giderek daha karmaşık ve zorlu hastalıklara odaklanıyor. Türkiye’nin ise çok organize ve iyi bir sağlık sistemi var. AİFD üyesi şirketler olarak yenilikçi ilaçların bu sistem içinde daha fazla yer bulabileceğine inanıyoruz. Türkiye nüfusunun nerdeyse tamamı sosyal güvenlik şemsiyesi altında ve vatandaş olmayanlara da sağlık hizmeti sunan cömertlikte bir sistemimiz var. Dünyada benzer ülkelere örnek olabilecek nitelikteki sağlıkta dönüşüm programımızın ikinci fazında, özellikle yenilikçi ilacın sistemde yer bulması açısından sağlık finansmanının yeniden değerlendirilmesinin faydalı olacağını düşünüyor, yenilikçi ilaçlara

daha fazla kaynak ayrılabileceğine inanıyoruz. Üçüncü önceliğimiz olan global rekabetçilik konusunda ise hükümetimizle aynı vizyonu paylaşıyor ve AİFD üye şirketlerinin her yıl yaptığı 160 milyar doların üzerindeki Ar-Ge yatırımıyla, bu vizyonu gerçekleştirmek için elimizden geleni yapıyoruz” dedi. TÜRKİYE İLAÇ SEKTÖRÜNDEKİ İSTİHDAMIN YÜZDE 33’ÜNÜ AİFD ÜYESİ ŞİRKETLER SAĞLIYOR Türkiye ve dünya ilaç sektöründeki son gelişmelerin ele alınarak bir yol haritası belirlenen bu toplantıda AİFD’nin ve üye şirketlerinin Türkiye ilaç sektörüne yönelik katkıları vurgulandı. Bu katkılar rakamsal değerlerle şöyle özetlendi: AİFD üye şirketleri son 15 yılda Türkiye’de yerli üretime yönelik toplam 2,5 milyar dolarlık yatırım yaptı. Türkiye’deki ilaç sektöründeki toplam istihdamın %33’ünün AİFD üyesi şirketler tarafından sağlandığı vurgulandı. KÜRESEL REKABETÇİLİK İÇİN SANAYİDE YAPISAL DÖNÜŞÜM VE NİTELİKSEL DEĞİŞİM VAZGEÇİLMEZ Dr. Mete Hüsemoğlu Türkiye’nin ilaçla ilgili üç temel ihtiyacının; Türkiye’deki hastaların en iyi tedavilere erişiminin sağlanması, sağlık hizmetlerinin en uygun maliyetlerle karşılanabilmesi ve ülke ekonomisi için


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İleri Teknoloji Tıbbi Ürünleri Üretebilmeliyiz

katma değer oluşturarak ekonomik büyüme ve dış ticaret dengesine katkı sunulması olduğunu belirtti. Küresel rekabetçiliği yakalayabilmek için sanayide yapısal dönüşüm ve niteliksel değişimin vazgeçilmez olduğunu altını çizen Mete Hüsemoğlu, “Bugün, düşük katma değerli ürünler ile yerel pazar ihtiyacını karşılamaya odaklı mevcut yapının desteklenmesinden ziyade, küresel pazarları hedefleyen katma değeri yüksek ürünlere odaklı ve ilaç Ar-Ge ekosistemini geliştirmeyi amaçlayan bir dönüşüme ihtiyaç vardır. Ülkemizin 2023 vizyonu ile ortaya koyduğu hedeflere ulaşması, şeffaf, küresel anlamda rekabetçi, sürdürülebilir çözüm önerileri ile mümkün olacaktır. Türkiye coğrafi konumu sayesinde birçok şirketin yönetim üssü haline gelebilir. Gelişmiş sağlık sistemi ve eğitimli ve genç nüfusuyla dünyadaki yıllık 160 milyar dolarlık Ar-Ge yatırımlarını çekebilir ” dedi. “AİFD OLARAK TÜRK TOPLUMUNUN YENİLİKÇİ İLAÇLARA ERİŞMESİ İÇİN ÇALIŞIYORUZ” “AİFD’in ve üyelerinin varlık sebebi, dünyada yenilikçi ilaçları geliştiren firmalar olarak Türk toplumunun bu ilaçlara en erken şekilde erişimi için çalışmaktır. Bu bağlamda ülkemizin ilaç sektöründeki dışa bağımlılığını azaltabilmek için, üyemiz olan çok uluslu şirketlere düşen en önemli rol AR-GE ve yerel üretim faaliyetlerini, katma değer sağlayan ürünler etrafında artırmaları olacaktır. Türkiye’nin güçlü bir ilaç sektörüne sahip olması, bu tür ileri teknoloji ilaç ürünlerini üretebilmesi ve küresel anlamda rekabetçi olabilmesinden geçmektedir. Uzun beklemelerden sonra geçen yıl yasalaşan Fikri Mülkiyet Haklarının Korunması Kanunu, kısa adıyla patent yasası ile ülkemiz büyük oranda AB müktesebatı ile uyumlu, modern bir fikri mülkiyet koruma kanuna sonunda kavuşmuştur. Ayrıca, Türkiye’nin ilaç otoritesi olan Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu’nun (TİTCK) uzun uğraşlardan sonra PIC/S diye bildiğimiz, Farmasötik Denetim İşbirliği Konvansiyonuna tam üye olarak kabulü bu noktada çok büyük önem taşımaktadır. 1 Ocak 2018 itibariyle Türkiye, bir anlamda ilacın şampiyonlar ligi diyebileceğimiz bu önemli uluslararası platforma üye olmuştur ve bu, Türkiye ilaç sektörünün dünyaya açılması adına son derece stratejik bir adımdır.”

KASIM - ARALIK 2017 / PS 57


DERİ HASTALIKLARI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BÜTÜN SİSTEMİ ETKİLEYEBİLEN HASTALIK:

SEDEF Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer Psoriasis Derneği Başkanı

K

ronik seyirli olan, genellikle yaşam boyu devam eden, deride kızartı ve kepeklenmeye sebep olan sedef hastalığı yalnızca deriyle sınırlı kalmayıp bir takım sistemik belirtilere de yol açıyor.

Sedef hastalığının kolay tanı koyulan bir hastalık olduğunu belirten Psoriasis Derneği Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer, belirtilerin tanı için yeterli olmadığı durumlarda da biyopsi ile teşhis koyabileceğini söylüyor. Hastanın yaşamını hem fiziksel olarak hem ruhsal olarak daha fazla etkileyen sistemik bir hastalık olduğunu belirttiyor. “Alternatif tedavi” ler ile bu hastalığın tedavi edilemeyeceği uyarısında bulunan Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer sedef hastalığının ülkemizde görülme sıklığı, tanı ve tedavide son gelişmeleri aktardı.

DÜNYA SEDEF HASTALARI GÜNÜ Her yıl 29 Ekim’de tüm dünyada kutlanan Dünya Sedef Hastaları Günü, ülkemizde de hastaların biraraya gelmesi ile kutlanılıyor. Hastalar bu günde yapılan organizasyonlarda sorunlarını tartışıyor, tecrübelerini birbirlerine aktarıyor.

58 PS / KASIM- ARALIK 2017


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

TÜRKİYE’DE EN AZ 700 BİN SEDEF HASTASI VAR! “Genel kanı, sedef hastalığının dünyadaki prevalansının yüzde 1,5 ila 3 arasında olduğu şeklindedir. Türkiye’de yapılmış tek çalışmaya göre; ülkemizde sedef hastalığının görülme sıklığı yüzde 1,3. Türkiye’nin nüfusunun 70 milyon olduğunu düşünecek olursak %1 bile kabul etsek en az 700 bin ile 1 milyon arası sedef hastası olduğunu söyleyebiliriz. Neyse ki bu hastaların %75 ila %80’i hafif derecede sedef hastası. Sadece dizlerinde, dirseklerinde küçük döküntüler var ve bunlar hastaların yaşam kalitesini etkilemiyor. Hastalık şiddetlendikçe hastanın yaşamını hem fiziksel olarak hem ruhsal olarak daha fazla etkilemeye başlıyor.” SEDEF HASTALIĞININ PEK ÇOK ÇEŞİDİ VAR “Birincisi, yukarıda belirtilerini sıraladığım klasik sedef hastalığı var. Bu tür, deride kızartı ve kepeklenmelerle seyreder. Bunun yanında iltihaplı sedef hastalığı vardır; bu da iltihaplı sivilcelerle seyreder. Ayrıca bütün deriyi tutan ve sağlam deri kalmayana dek yayılan sedef hastalığı türleri de var. Bunlara ek olarak, eklem tutulumuna ve iltihaplı eklem romatizmasına yol açan sedef hastalığı vakalarını ayrı bir kategori olarak sayabiliriz.” OBEZİTE, YÜKSEK KOLESTEROL, DİYABET VE HİPERTANSİYONA DAHA YATKINLAR “Sedef hastalığı genellikle metabolik sendromla beraber seyrediyor. Obezite, özellikle karın bölgesinde aşırı yağlanma olarak tanımladığımız abdominal obezite, yüksek kolesterol, kolesterol dengesinde bozukluk, diyabet ve hipertansiyon gibi hastalıkların bir arada görülmesini metabolik sendrom olarak adlandırıyoruz. Bu hastalıklara ve dolayısıyla metabolik sendroma sedef hastalarında daha sık rastlıyoruz. Bu belirtileri taşıyan sedef hastaları, sedef hastası olmayan nüfusa göre daha kısa yaşam süresine sahip olabiliyor. O yüzden sedef yalnız deri hastalığı değil, bütün sistemi etkileyebilen bir hastalıktır diyoruz. Bu sistemi etkilemesinin en önemli nedeni de vücutta sebep olduğu inflamasyon yani yangıdır.” GENETİK YATKINLIK ÖNEMLİ BİR FAKTÖR “Belirli doku gruplarını taşıyan kişilerde sedef hastalığının görülme sıklığının daha fazla.. Anne veya babada sedef hastalığı varsa, çocuklarda da görülme ihtimali artıyor. Sedef hastalığı riskini artıran çok önemli 2 faktör var: Bunlardan

biri abdominal obezite, yani karın bölgesinde fazla yağlanma diğeri ise sigara. Bunların yanı sıra stres de sedef hastalığını tetikleyen etkenlerden biridir. Hastalık genelde stres sonrasında başlar. Ayrıca aşırı güneş, özellikle çocuklarda boğazda bulunan beta hemolitik streptokok bakterileri ve bazı ilaçlar sedef hastalığını tetikleyebilir. Sedef hastalığı en fazla 10’lu, 20’li yaşlarda görülür, en yaygın olarak 40’lı yaşlarda ortaya çıkar.Ancak genel olarak yeni doğandan 90 yaşına kadar görülme olasılığı vardır.” PSİKOLOJİK VE SOSYAL SORUNLARA DA NEDEN OLUYOR “Sedef hastalığı yaşam kalitesini önemli derecede bozuyor. Yapılan çalışmalarda psoriasisin hastaların yaşam kalitesinde yarattığı düşüşün kronik böbrek hastalığı, KOAH hatta kanser gibi pek çok kronik hastalıkla boy ölçüşecek derecede yüksek olduğu ortaya koyuluyor. Hastalar, döküntüler görünmesin diye hep kapalı giyiniyor, topluma karışmıyor, çekingen davranıyor ve işgücüne katılmakta güçlük çekiyor. Gündüzleri yatıyor, geceleri uyanık kalıyorlar. İşten çıkarılma, işe gidememe gibi sorunlar yaşıyor, sosyal yaşamlarını kuramıyorlar. Eş bulamayanlar ya da eşlerinden ayrılanlar oluyor. Bunun yanında kaşıntı hissi ve fiziksel şikayetlere neden oluyor, hastaların bazen merdiven çıkamama, yolda yürüyememe gibi şikayetleri oluyor. Bu nedenle yaşam kalitesini ileri derecede bozan bir hastalıktır sedef hastalığı.” “ALTERNATİF TEDAVİ” VAATLERİNE İTİBAR EDİLMEMELİ “Sedef hastalarının tedavisinin mutlaka dermatologlar tarafından yapılması gerekiyor. Basında veya televizyonda gördüğümüz bazı umut tacirleri var. “Alternatif tedavi” dedikleri bazı bilim dışı yöntemlerle psoriasisi tedavi edeceklerini iddia ediyorlar. Bunlara asla itibar edilmemelidir. Tedavi olmanın yolu dermatoloğa gidip uygun tedaviye başlamaktır. Hafif sedef hastalarını biz dışardan kremlerle, pomatlarla tedavi etmeyi tercih ediyoruz. Kortizonlu pomadlar ve D vitamini preparatları kullanıyoruz. Hastalık şiddetlendikçe bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçlarımızla hastalığı kontrol etmeye çalışıyoruz. 2000’li yıllardan itibaren biyolojik ilaçlar dediğimiz birtakım ilaçlar kullanılmaya başlandı. Bağışıklık sistemini düzenleyen ilaçlarla kontrol edemediğimiz hastaları da biyolojik ilaçlarla kontrol edip, minimal lezyonla ya da lezyonsuz olarak yaşamlarını sürdürebilecek şekilde takip ediyoruz.” KASIM - ARALIK 2017 / PS 59


ARAŞTIRMA

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Prof. Dr. Simten Malhan, Prof. Dr. Serhat Ünal

Dünyada bugüne kadar yapılan en büyük HIV/AIDS farkındalık araştırmasından çarpıcı sonuçlar:

TOPLUMUN YÜZDE 77.3’Ü HABERSİZ!! Başkent Üniversitesi tarafından Hacettepe Üniversitesi HIV/AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi (HATAM) ve Gilead Sciences’ın desteği ile gerçekleştirilen dev araştırmanın çarpıcı sonuçları, kamuoyu ile paylaşıldı. Araştırmayı yürüten Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Simten Malhan, sonuçları Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serhat Ünal ile birlikte açıkladı. Dünyada bugüne kadar yapılan en büyük HIV/AIDS Farkındalık Araştırması, toplumun yüzde 77.3’ünün HIV/AIDS konusunda bilgi sahibi olmadığını ortaya koydu. Sonuçları değerlendiren Prof. Dr. Malhan ve Prof. Dr. Ünal, Türkiye’de giderek artan HIV/AIDS’in yaygınlaşmasının önüne ancak eğitimle geçilebileceğine dikkat çekti. Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir tehlike olan HIV/AIDS’in toplumun karşısına çıkacak sessiz bir düşman olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Ünal, “HIV/AIDS’in manevi yükü oldukça ağır, maddi yükü de azımsanmayacak kadar önemli” dedi. Prof. Dr. Ünal, Dünya Sağlık Örgütü’nün 2016 verilerine göre, dünyada ortalama 36,7 milyon HIV hastası bulunduğunu, bu hastaların 1,8 milyonunun yeni hastalardan oluştuğunu ve 2016’da 1 milyon 60 PS / KASIM - ARALIK 2017

hastanın hayatını kaybettiğini belirtti. Prof. Dr. Ünal, Türkiye’de ilk kez 1985 yılında ortaya çıkan ve o yıl 3 olan HIV/AIDS vaka sayısının her yıl giderek arttığını, 2016 yılında bu sayının 14 bini aştığını söyledi. Prof. Dr. Ünal, “Önemli bir tehlike olarak görünen HIV/AIDS’in topluma anlatılabilmesi için örgün eğitimden başlanarak, bilinçlendirmeye yönelik eylem planları oluşturulması, korunma olanaklarının kolaylaştırılması ve artırılması, anonim test/teşhis olanaklarının yaygınlaştırılması ve tüm bu eylemleri kapsayıcı bir ulusal mücadele planı oluşturulması gerekmektedir. Özellikle HIV/AIDS hastalarının toplumdan dışlanması ve damgalanmalarının engellenmesi adına eylem planları geliştirilmelidir. Hastalık yokmuş gibi davranmanın veya üstünü örtmenin hasta bireylerin uzun dönemli sağlık durumları ve halk sağlığı açısından çok daha ağır sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır” dedi. DÜNYANIN EN BÜYÜK HIV/AIDS FARKINDALIK ARAŞTIRMASI Sonuçları açıklanan araştırmanın dünyada bugüne kadar, bu konuda yapılanların en büyüğü olduğunu vurgulayan Prof. Dr.

Malhan da “HIV hastalığının toplumda ne kadar bilindiğine yönelik 2013-2015 yılları arasında dünyadaki en geniş katılımlı araştırmaya 10.000 kişi katılmıştı. 2010 yılında Çin’de yapılan araştırmaya ise 1353 kişi katılım göstermişti. Bu konuda, Türkiye’de de 2010-2017 arasında 500 üniversite öğrencisine kadar ulaşan araştırmalar yapılmıştı. Ancak 21 binin üzerinde kişinin katıldığı bizim çalışmamız, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en büyük araştırması” açıklamasını yaptı. “Amacımız çok daha geniş kapsamlı bir araştırmayla toplumun HIV/AIDS konusu hakkındaki farkındalığını/bilgi düzeyini ölçmekti” diyen Prof. Dr. Malhan, araştırmaya ilişkin şu bilgileri verdi: “Toplumu temsil edebilir geniş kapsamlı bir araştırma yapabilmek için, kolay ulaşabilmek ve cevap alabilmek adına bir HIV/AIDS bilgi düzeyi anketi hazırlandı. Yüz yüze görüşme yöntemiyle, hazırlanan araştırma soruları 18 yaş üstü bireylere soruldu. Araştırmada, eğitim, yaş ve cinsiyet tespitinden sonra HIV hakkında bilgisinin olup olmadığı, bulaşma yolları, HIV hastalarının normal bir yaşam sürüp süremeyeceği, bireylerin HIV testini nerelerde yaptırabileceği, HIV testi yaptırılırken kimliklerinin gizli tutulup tutulmaması konusu sorgulandı. Amaç, toplumdaki bilgi düzeyini ortaya koymaktı. 21.347 kişiyle yapılan


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

araştırmanın sonuçlarına göre toplumun yüzde 77.3’ünün HIV/AIDS konusundaki bilgisiz olduğu ortaya kondu.” SONUÇ OLARAK; • Geniş popülasyonlu bu HIV/AIDS farkındalık araştırmasında toplumun önemli bir kesiminin hastalık hakkında herhangi bir bilgisinin olmadığı tespit edilmiştir. • Önemli bir tehlike olarak görünen HIV/ AIDS’in topluma anlatılabilmesi için örgün

eğitimden başlanarak bilinçlendirmeye yönelik eylem planları oluşturulması, korunma olanaklarının kolaylaştırılması ve artırılması, anonim test/teşhis olanaklarının yaygınlaştırılması ve tüm bu eylemleri kapsayıcı bir ulusal bir mücadele planı oluşturulması gerekmektedir. • HIV/AIDS hastalarının toplumdan dışlanması ve damgalanmalarının engellenmesi adına eylem planları geliştirilmelidir.

veya üstünü örtmenin hasta bireylerin uzun dönemli sağlık durumları ve halk sağlığı açısından çok daha ağır sonuçlar doğuracağı unutulmamalıdır.

1 ARALIK AIDS FARKINDALIK GÜNÜ

• Hastalık yokmuş gibi davranmanın

Araştırmaya toplam 21,347 kişi katılmıştır ve katılımcıların yaş ortalaması 32,9 yıl (SS12,3) olarak belirlenmiştir. Katılımcıların yaş gruplarına göre dağılımına bakıldığı zaman ise %73,3 ile 18-39 yaş arasında %24,6 ile 40’ı 64 yaş arasında ve %2,1 ile 65 yaş ve üstünde yer aldıkları belirlenmiştir. Katılımcıların yaş dağılımı ile HIV görülme sıklığı en yüksek olan oran 25-39 yaş ile paraleldir. Katılımcıların % 52’si kadın ve %48’i erkek olduğu belirlenmiştir. Bu oran Türkiye nüfusundaki dağılım ile örtüşmektedir.

Hastalığın Bulaşma Yolları Konusunda Katılımcı Fikirleri

Tedavi Gören HIV Hastalarının Normal Bir Hayat Sürebileceğine Dair Katılımcı Fikirleri

Katılımcıların HIV Konusundaki Bilgileriyle İlgili Değerlendirmeleri

Katılımcıların eğitim durumuna göre dağılımına bakıldığı zaman %40,1’inin lise, %40,0’ının yükseköğretim, %18,0’ının ilköğretim mezunu olduğu ve %2’sinin ise yalnızca okuma yazma bildiği belirlenmiştir. Katılımcıların %22,7’si iyi düzeyde bilgisi olduğunu belirtirken %77,3’ü HIV konusunda herhangi bir bilgileri olmadığını ifade etmiştir. Katılımcıların %50,3’ü HIV hastalarının hastaneye başvuru yaptıklarında TC kimlik numarası ile işlem yaptırmaları gerektiğini ifade ederken, %49,8’i hastaneye kimlik ibraz etmenin doğru oladığını belirtmiştir.

HIV Testi Gerçekleştirilen Kurumlara Dair Katılımcı Fikirleri

KASIM - ARALIK 2017 / PS 61


EĞİTİM-SAĞLIK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ERGOTERAPİ: KİŞİ MERKEZLİ TERAPİ... “Ergoterapi” veya “İş ve Uğraşı Terapisi; anlamlı ve amaçlı aktivitelerle kişinin günlük yaşama adaptasyonunu sağlayan, sağlığı ve refahı geliştiren kişi merkezli çalışan bir tedavi metodu. Bu alanda ilk kanıtlar antik çağlara kadar uzanmakta, M.Ö 100’lü yıllarda, akıl hastalıklarının tedavisinde tedavi edici banyolar, masaj, egzersiz ve müziğin kullanıldığına dair bilgiler vardır. İkinci Dünya Savaşından sonra engelli sayısının artışı ve ortaya çıkan gereksinim sonucu gelişimi hız kazanmıştır. Günümüzde bazı hastalıkların tedavisinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Ergoterapi Bölümü öğrencileri bölümlerini tanıtan bir etkinlik düzenledi. Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevda Asqarova’nın önderliğinde düzenlenen etkinlikte bir araya geldiğimiz 3. sınıf öğrencilerinden; Gülben Tural, Öykü Yıldırım, Tuana Yıldız ergoterapiyi, mesleki çalışma alanlarını ve özellikle inme terdavisinde ergoterapi uygulamasını anlattılar. Hangi hastalık gruplarıyla çalışıyorsunuz? Tuana Yıldız: Kişilerin günlük yaşama katılımlarını kısıtlayan her türlü hastalık ve problemi yaşayan insanlarla çalışır. Çoğunlukla; Serebral Palsi, Otizm Spektrum Bozukluğu,Yaygın Öğrenme Güçlüğü, Çeşitli Doğumsal Anomaliler, Gelişimsel Bozukluk Sendromları, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, Şizofreni, Bipolar bozukluk, Duygu durum bozukluğu gibi psikiyatrik problemi olan bireylerde, el yaralanmaları, ampütasyonlar, ALS, kafa travmaları, inme gibi nörolojik problemi olan hastalık grupları diyebiliriz. 62 PS / KASIM - ARALIK 2017

Prof. Dr. Sevda Asqarova ve 3. sınıf öğrencilerinden; Tuana Yıldız, Öykü Yıldırım, Gülben Tural.

Ergoterapistlerin çalışma alanları nereler?

bu engelleri ortadan kaldırmayı hedefler.

Tuana Yıldız: Ergoterapistler; hastaneler, bakım merkezleri, akıl ve ruh sağlığı merkezleri, rehabilitasyon merkezleri, huzurevleri, cezaevleri, özel eğitim merkezleri gibi farklı merkezlerde ve akademik alanlarda çalışmaktadır. İnterdisipliner çalıştığı için fizyoterapist, dil ve konuşma terapisti ile birlikte de çalışabilir. Ayrıca; sanat terapi, müzik terapi ve dans-hareket terapisi gibi alanları içinde bulundurur.

‘AYNA TEDAVİSİ’ MOTOR-DUYU KAZANIMLARI SAĞLIYOR

Başka programlar içinde de yer alıyor musunuz? Öykü Yıldırım: Ergoterapistler dejavantajlı bireylerin topluma katılımını sağlayıcı tedavi programlarını uygulamakla beraber, kişilerin yapabileceklerini ve yaşam kalitesini azaltan kazaların yaşanmaması için koruyucu programlarda da yer alırlar. Örneğin, doğru hareket etme alışkanlığının kazandırılması, bel boyun okulu eğitimi ile kişiye doğru postürün verilmesi gibi.Ergoterapistler yoğunluk itibariyle ülkemizde en çok pediatri alanında çalışıyor ancak son dönemlerde geriatri ve özellikle inme sorunu yaşayan bireylerle de çalışmaktayız. İnme tedavisinde ergoterapiden nasıl yararlanılıyor? Tuana Yıldız: Ergoterapi, inme hastalığı sonucu günlük yaşam aktivitesini gerçekleştiremeyen, mobilitesini sağlayamayan, istihdam edilemeyen kişilerle yemek yeme, tuvalete gitme, banyo yapma, giyinme, kişisel bakım gibi aktiviteleri yerine getiremeyen veya birine bağımlı olarak bunları gerçekleştiren kişileri bağımsızlaştırmayı

Ergoterapide kullandığınız ‘Ayna Tedavisi’ yöntemi nasıl uygulanıyor? Gülben Tural: Ayna tedavisi, hastanın sağlam ekstremitesinin hareketlerini, etkilenen ekstremite görünmeyecek şekilde hastanın orta hattına paralel olarak yerleştirilen aynada gözlemlenmesine dayanan ve görsel illüzyon yaratan bir tedavi yöntemidir. Hareketin açık uygulaması olmaksızın hareketin mental performansı anlamına gelen görsel yönetilen motor hayal olarak tanımlanabilir. Kişi sağlam taraf hareketlerini ayna karşısında yaparken hasta taraf için normal değerlerde ve ağrısız hareket yapma hissi oluşturulmuş olur. Ayna terapi özellikle amputelerde fantom ağrısının tedavisi, periferik sinir yaralanmaları sonrasında duyu ve motor kayıpların rehabilitasyonu, inme sonrası motor ve duyu kazanımlarının sağlanmasında kullanılır. DÜNYA STANDARTLARINDA BİR BÖLÜM OLMAYI HEDEFLİYORUZ Bölüm hakkında bilgi veren Prof. Dr. Sevda Asqarova ise; “Lisans programının amacı, temel tıp, rehabilitasyon ve ergoterapi bilgilerine sahip; klinik uygulama becerileri ile araştırmacı ve yönetici olma özelliklerini kazanmış ergoterapistler yetiştirmektir. Hedefimiz; ergoterapi alanının dünya standartlarına uygun, verimli yöntemlerle öğrenilmesini sağlayan bir inter-disipliner öğrenme ve araştırma-geliştirme bölümü olmaktır” dedi.


EĞİTİM-SAĞLIK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Sağlık Bakanı Demircan’dan ilk ders: “BİLGİYE HAKİMSENİZ, GÜCÜ ELDE EDERSİNİZ”

Ü

sküdar Üniversitesi 2017-2018 Akademik Yılı, Sağlık Bakanı Dr. Ahmet Demircan’ın da katıldığı törenle başladı. Sağlık Bakanı Demircan, “açılış dersi”nde bilgi üretmenin önemine işaret ederek “Bilgiye hakimseniz, bilgi üretebiliiyorsanız, bilgiyi teknolojiye dönüştürüyorsanız elbette ki gücü elde edersiniz” dedi. DÜNYA STANDARTLARINDA EĞİTİMLE BİLİM İNSANI YETİŞTİRMEYİ HEDEFLİYORUZ Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, törenin açılış konuşmasında üniversite olarak dünya standartlarında eğitim verme idealiyle 700 öğrenci ile çıktıkları yolda bugün 16 bin öğrenciyle üst düzey kalitede eğitim imkanı sunduklarını söyledi. Öğrencilerini alanlarında çığır açacak buluşlara sahip bilim insanları olmaları için teşvik ettiklerini ifade eden Prof.Dr. Tarhan, bugüne kadar 7 bin 500 öğrenciyi mezun ettiklerini kaydetti. 4 fakülte, bir sağlık hizmetleri meslek yüksek okulu, 5 enstitüde 35 lisans, 56 önlisans, 30 yüksek lisans ve 5 doktora programına sahip olduklarını ifade eden Tarhan, 200’e yakın Erasmus anlaşması ile psikoloji alanında en fazla Erasmus anlaşması olan üniversite olduklarının altını çizdi. PROJE KÜLTÜRÜ VE POZİTİF PSİKOLOJİ’Yİ ÖNEMSİYORUZ 350’yi aşkın akademik kadroyla öğrencilerini tam donanımlı yetiştirmeyi hedeflerken aynı zamanda ailesine ve topluma

yararlı, yüksek değerlere sahip iyi birer insan olmaları hedefiyle çalıştıklarını kaydeden Tarhan, öğrencilerinin gelecek hedeflerini belirlemeleri ve bunu öğrenmeleri için Proje Kültürü dersini zorunlu tuttuklarını söyledi.

nı çizen Tarhan, “Yeni bölümlere öncelik veriyoruz. Ortez protez, ergoterapi ve dil konuşma gibi yeni alanlarda istihdam olanağı var. O nedenle aldığınız eğitimin fırsatını kaçırmayın, aldığınız eğitimden iyi faydalanın” tavsiyesinde bulundu.

ÖĞRENCİLERİMİZ FİKİRLERİNİ ÜRÜNE DÖNÜŞTÜRMELİ

BİLGİYE BİLGİ KATMALIYIZ

Üniversite olarak Pozitif Psikoloji’ye önem verdiklerini de kaydeden Tarhan, AR-GE çalışmalarını da önemsediklerini ve öğrencilerinin üniversite yıllarında tecrübe kazanmaları adına geçtiğimiz yıl Brain Park Kuluçka Merkezi’ni de faaliyete geçirdiklerini, fikirlerin ticari ürüne dönüşmesine katkıda bulunduklarını ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, şunları söyledi: “Öğrencilerimize proje kültürü ve girişimciliği öğreterek bu anlamda öğrencilerimizin bir kimliği olmasını istiyoruz. Girişimciik alanında ve proje kültüründe yetiştirmek gençlere heyecan katıyor ve daha araştırma odaklı oluyorlar. Bu nedenle müfredatımıza Pozitif psikoloji ve Proje Kültürü dersi koyduk. Üniversite sadece meslek edindiren bir kurum değildir. Meslek edindirmenin yanı sıra AR-GE’ye yani bilginin ürüne dönüşmesini de önemsiyoruz. Örneğin Türkiye’de ilk yerli enzimi üretecek projemiz bulunuyor. Bu çalışmaların artmasını ve gençlerin de bu çalışmaların içinde olmasını istiyoruz.” Davranış Bilimleri ve Sağlık alanında uzmanlaşmış bir üniversite olduklarının altı-

Sağlık Bakanı Dr. Ahmet Demircan öğrencilere ilk ders olarak; “Bilgi üretimini tekrar yakalamalıyız. Bilgiyi elde etmekten daha öte bir şey söylemeye çalışıyorum. Var olan bilgiye ulaşırsınız öğrenirsiniz elbette ama bilgiye bilgi katmanın görevimiz olduğunu unutmayalım. Gücü temin edecek en önemli unsur bilgi. Bilgiye hakimseniz bilgi üretebiliiyorsanız bilgiyi teknolojiye dönüştürüyorsanız elbette ki gücü elde edersiniz” dedi. Ülkemizde üniversite olmayan şehrimiz kalmadığını vurgulayan Sağlık Bakanı Demircan, bunun büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirdiğini ve yeni akademisyenler yetiştirmenin üniversitelerin gelişimi için önemli olduğunu söyledi, bakanlık olarak gerçekleştirdikleri çalışmalara da değinerek Türkiye’nin sağlıkta üretim yapması, dışarı açılması, kaliteyi yükseltmesi ve sürdürülebilir olmasını hedeflediklerinin altını çizdi. Açılışta ayrıca Akademik Yükseliş Ünvan Takdim Töreni gerçekleştirildi. Doçentlik ve profesörlük unvanı alan akademisyenlere törenle cübbeleri giydirildi. KASIM - ARALIK 2017 / PS 63


KADIN SAĞLIĞI

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

HAYAT KALİTESİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEN, SOSYAL YAŞAMDAN UZAKLAŞTIRAN BİR SAĞLIK SORUNU: İDRAR KAÇIRMA

kında sorularımızı yanıtladı. Ontex Türkiye Genel Müdürü Burak Kayahan ile sektörü ve “Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen” projesini konuştuk. Öncelikle Kontinans Derneği ve faaliyetleri hakkında kısa bir bilgi verebilirmisiniz? Prof. Dr. Oktay Demirkesen Kontinans Derneği Başkanı

İdrar kaçırma kadınlarda daha sık görülen ve giderek büyüyen bir problem. Uluslararası Kontinans Birliği'nin rakamlarına göre, dünyada 400 milyon, Avrupa'da ise 50 milyon kişi idrar kaçırma sorunu yaşıyor.Ülkemizde 40 yaş ve üzeri her 4 kadından birinin yaklaşık 2,7 milyon kadının idrar kaçırma sorunu ile yaşadığını ortaya koyuyor. Bu kadar yaygın olmasına rağmen kadınlar idrar kaçırma sorununu kabulleniyor ve tahmin edilenden daha düşük oranda çare arıyor. Bu konuda toplumu bilgilendirmek ve farkındalık yaratmak amacıyla Kadın Ürolojisi ve İşlevsel Üroloji konusunda önemli araştırmalar gerçekleştiren Kontinans Derneği, Ontex Türkiye ve sanatçı Nergis Kumbasar "Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen" projesi için bir araya geldi. Kontinans Derneği Başkanı Prof. Dr. Oktay Demirkesen, kadınlarda idrar kaçırma, farkındalık ve tedavide yenilikler hak64 PS / KASIM - ARALIK 2017

Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Kontinans Derneği kadın ürolojisi ve işlevsel üroloji ile ilgilenen bir dernektir. İdrar kaçırma dahil, pelvik organların sarkması, tedavisi ve rekonstüriktif cerrahiler ile ilgilenmektedir. Derneğimiz kurulduğu günden bu yana, gerek hekim gerekse toplum için bilgilendirme ve eğitim çalışmalarına önem vermektedir. Bilimsel çalışmaların dışında işlevsel üroloji konusunda farkındalıklarının artırılması amacı ile kamuoyunu bilgilendirecek projelerde yer almaktadır. İnkontinans ya da halk arasında bilinen adıyla idrar kaçırma, ülkemizde ne kadar yaygın? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Her türlü idrar tutamama hali idrar kaçırma olarak tanımlanmaktadır ve kadınlarda görülme sıklığı %30-60 olarak belirtilmektedir. Bu en çok kadınların sorunu diyebiliriz. Fazla net olmasa da kadınlarda 4 kat daha fazla. Erkeklerde ise idrar kaçırma daha nadir görülmekle birlikte %25’e varan oranlar bildirilmektedir. Türkiye’de 18 yaş üstü kadınlarda idrar kaçırma oranının %45’e ulaştığını görüyoruz. Cinsiyet farkı ve yaş

gözetmeden bakarsak, dünya üzerinde %8 idrar kaçırıyor. İdrar kaçırmanın farklı tipleri var. Nasıl sınıflandırılıyor? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Tipleri de dikkat aldığımızda öksürmek veya ıkınma gibi ya da spor yaparken karın içi basıncını arttıran harketlerde, vücuttaki herhangi bir basıncın artmasına bağlı streslerde oluşan kaçırma tipine mesane çıkışı gevşekliğinden kaynaklı kaçırma tipi diyoruz. Bir diğeri tuvalete yetişememeden oluşan idrar kaçırma tipidir. Bunu sıkışma tipi idrar kaçırma olarak adlandırıyoruz ve bu daha çok idrar kesesinin kendisinden kaynaklıdır. Aniden ortaya çıkan şiddetli idrar etme isteği ile oluşan idrar kaçırılmasıdır. Enurezis nokturna ise, idrar kaçırmanın uyuduktan sonra oluşmasıdır. Dolma-taşma tip idrar kaçırma da, mesane kasılma yetersizliği olanlarda idrarın damla damla kaçırılmasıdır.

İdrar kaçırma sorunu kadınların kabusu olmaya her yıl artarak devam ediyor. Bu sorunu yaşayan kadınların sadece %12’si ‘problem’ine çare arıyor !


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Klinikte en sık karşılaştığınız hangi tip? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Ülke ve bölge farklılıkları az olmakla birlikte baktığımızda idrar kaçırma tiplerinden stres tipi idrar kaçırma en sık görülen idrar kaçırma tipidir. Onu sırasıyla, karışık tip ve aniden sıkışma ile birlikte seyreden tipler takip etmektedir. ÇARE ARAMAYAN KADIN POPÜLASYONU VAR Halk arasında yaşlılıkla bağdaştırılıyor.Bu kadar kabullenebilir bir durum olması yaşla birlikte görülme sıklığının artmasından mı? Hastaların ne kadarı tedavi için hekime başvuruyor? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Evet, yaşla idrar kaçırma sıklığı artmakta ve bu artış özellikle ani sıkışma ile meydana gelen idrar kaçırmadan kaynaklanmaktadır Ülkemizde tam saha çalışması yapılmamış olsa da, bu oran %12 civarındadır. Bunun nedeni, idrar kaçırmanın yaşlanma ile birlikte gelişen doğal bir süreç olduğu ve tedavisinin mümkün olmadığı şeklindeki inanıştır. Risk faktörleri nelerdir ve hangi durumlar idar kaçırma ile karşı karşıya bırakıyor? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: İlerleyen yaşlar, gebelik, gebelik sonucundaki doğum şekli ve aşırı kilo en belirli risk faktörleri. Yaşlanma ile oluşan mesane ve pelvik yapılardaki değişiklikler yanında yine ilerleyen yaşlarda demans, diyabet gibi metabolik hastalıkları da dikkate almak gerekir.Metabolik hastalıklar da bu durumdan sorumlu olabilir. Doğum sürecinde adale ve bağ dokusundan oluşan pelvik dokulardaki zayıflama ve gerilme veya sinirlerde oluşabilecek hasarlar idrar kaçırmanın nedeni olarak tanımlanmaktadır. Sigara, menapoz, kronik öksürük, kabızlık, obezite ve geçirilmiş ürolojik cerrahilerin de diğer risk faktörleri olduğu bilinmektedir. İdrar kaçırma bazı nörolojik hastalıkların da ilk belirtisi olabilir. Bu durum düşük bir oran da olsa, mutlaka hekime başvurulmalıdır. Önemli olan bu hastalıkların bazıları kontrol altına alınabilen risklerdir. Kullanılan bazı ilaçlar da buna sebep olabilir mi? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Hastanın kullandığı ilaçlar da önemlidir ve

idrar kaçırmaya neden olabilecek ya da miktarını artırabilecek olan ilaçlar sorgulanmalı, hastalar bu konuda bilgilendirilmelidir. Hayat kalitesini nasıl etkiliyor? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Bu gerçekten önemli bir sorun. Öncelikle depresyon yaratıyor. Sosyal hayattan çekilme, özellikle çalışan kadınlarda iş hayatında önemli problemlere yol açabiliyor. Burada ilginç olan, nokta kadınların idrar kaçırma sorunlarına tahmin edilenden çok daha düşük oranda çare aramalarıdır. Bizce asıl önemli olan konu bu. Sizce neden başvurmuyorlar, bunda hangi faktörler etkili? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: En başta gelen faktör utanma. Aile bireyleri tarafından bilinmesinin istenmemesi, belli yaş üzeri kadınlarda bunun olağan olduğu düşüncesi ve tedavi sonuçlarının yararı olmadığı düşüncesi. Oysa tedavide son dönemlerde çok önemli gelişmeler var. Bu sorunlarına uygulanacak tedavilerle çözüm sağlaması mümkün. Hastalığın yönetiminde tedavi seçenekleri nelerdir ve başarı şansı ne orandadır? Prof. Dr. Oktay Demirkesen: Önce hangi tip idrar kaçırması olduğu ve buna neyin yol açtığının bilinmesi gerekir. Fiziki muayene ve bazı testler ile tanının konmasıyla doğru tedaviyi belirlenmek lazım. Tedavide ise; öncelikle davranışsal tedaviler, yaşam tarzı değişikliği, kalıcı pelvik kasları güçlendirici mesane ve pelvik taban kas egzersizleri önerilmektedir.Hastalığın seyrine ve tipine göre daha sonra ilaç tedavileri, ardından girişimsel tedavilerle ya da lazer tedaviler ve en sonunda da cerrahi tedaviler uygulanabilir.Bu sıralama hastanın durumuna göre değişebilir. Sonuç olarak; idrar kaçırma hayat kalitesini çok etkileyen stres, sıkışma ve karışık idrar kaçırma tiplerinin sıklıkla görüldüğü bir hastalıktır. Tedavisi büyük oranda mümkündür. Röportaj: Zeynep Çetinkaya KASIM - ARALIK 2017 / PS 65


KADIN SAĞLIĞI / Kurumsal Sosyal Sorumluluk

“CESARETLENDİRMEK İÇİN BİRARAYA GELDİK”

Burak Kayahan ONTEX Türkiye Genel Müdürü

Ontex Türkiye Genel Müdürü Burak Kayahan ile sektörü, kurumsal bakış açısıyla kadınlarda idrar kaçırma farkındalığını ve “Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen” projesini konuştuk. Canped markalı ürünlerle yıllardır lider konumunuzu sürdürüyorsunuz. Projenin çıkış noktası, sizin için önemi ve hedefiniz nedir? Burak Kayahan: Canped mesane pedleri üreticisi olarak, Türkiye’nin en çok tercih edilen mesane pedi markası olmak bize hem mutluluk hem de büyük bir sorumluluk vermektedir. Bu projede her lider markanın taşıması gerektiği sosyal sorumluluğu hissettiğimiz için yer alıyoruz. Bu sorun kadınların özellikle sokağa çıkmayarak hayattan uzaklaşmalarına, utanma duygusu nedeniyle özgüven eksikliği yaşamalarına, çevresiyle paylaşamadığı için tek başına yüzleşmekte olduğu bir problem haline geliyor.Kapalı bir konu olması da bu kişilerin var olan çözüm yollarına ulaşması yönünde bir engel teşkil ediyor.Kısaca; Onları cesaretlendirmek için bir araya geldik diyebilirim. Hedefimiz ise; bu farkındalık projemizle yıl sonuna kadar pek çok iletişim kanalından 40 yaş ve üzeri tüm kadınlara ulaşmak ve bu konudaki algıları değiştirmek. 66 PS / KASIM - ARALIK 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

31 Ocak 2018’e kadar siz de hikayenizi biryoluvaristersen.com adresine girerek paylaşabilirsiniz. Belirlenen soruları cevaplayarak hikayenizi oluşturabilirsiniz.

Burak Kayahan: Bu konu üzerine birçok araştırma gerçekleştirdik. Veriler gösteriyor ki; Türkiye’de idrar kaçıran 40 yaş üstü kadınların %87’si özgüven eksikliği, %75’i ise sokağa çıkma korkusu yaşıyor. Sadece %12 problemine çare arıyor. 3 milyondan fazla insan çare aramıyor. Yurt dışına baktığımızda Avrupa’da farkındalık yüksek ancak Ortadoğu ve İslam ülkelerinde bu konu çok daha tabu. Bu ülkelerde de farkındalık arttırmaya çalışmaktayız.

anketimize verdiği ortak cevaplardan biri, hayatı kaçırdıkları yönündeydi. Gerçekten ara veriyorlar. Sosyal hayattan kaçıyorlar, iş hayatında ise çok daha büyük sıkıntılar yaşıyorlar.Depresyona kadar giden bir yola giriyorlar. Hayatı kaçırmamaları, biryoluvaristersen.com sitesi ve iletişim çalışmaları ile ortak bilinci oluşturmak, bu konuda yalnız olmadıklarını anlatmak istedik. Bu sorunun aslında toplumda oldukça önemli bir yeri olduğunu fark ederlerse, çözüm arayacaklarını düşünüyoruz. Doğru kapıları çalmalarını ve çözüm bulmalarını istiyoruz. Hekimlerin, sağlık çalışanlarının ve basının bu konuda verecekleri destek oldukça önem taşımakta.

Ontex Türkiye olarak gözlemleriniz ve gelecek öngörünüz nasıl?

AR-GE çalışmanızda kullanım oranları farkındalık düzeyi hakkında da fikir verdi mi?

Burak Kayahan: Ontex-Canped olarak ‘Ne boyutta’ diye yaptığımız araştırmada idrar kaçırma sorununun günden güne artış gösterdiğini gördük. Bu artış obezitenin ve doğum oranlarının artması ile paralel olarak da azalmayacaktır.2020 yılında Türkiye’de 4 milyon kişinin bu problemle karşı karşıya kalacağını göstermektedir.

Burak Kayahan: Bu pazara yatırım yaparken ve potansiyele bakarken yaptığımız araştırmada gördük ki; ülkemizde mesane pedinin kullanım oranları problemle karşılaştırdığınızdan çok düşük. Kadınlar bu problemi başka hatta doğru olmayan ürünlerle geçiştirmeye çalışıyorlar. Eskiden hijyenik ped yaygın değilken de başka ürünler kullanılıyordu. Öncelikle doğru ürün seçmeleri gerekir ki bu durum hayatlarını kesintiye uğratmasın daha da önemlisi mutlaka bir hekime başvurmalarını istiyoruz.

Sektör açısından baktığınızda idrar kaçırma sorunu hakkında yeterli bilgiye sahip miyiz? Ülkemizde ve dünyada farkındalık ne düzeyde?

Dikkat çeken bir proje, özellikle bu ismi seçme sebebiniz nedir? Nasıl ortaya çıktı? Burak Kayahan: Aslında “Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen” farkındalık projemizin ismi kendiliğinden ortaya çıktı diyebilirim. 40 yaş ve üzeri bu sorunla yaşayan kadınlarla gerçekleştirdiğimiz anket çalışmasından çıkan ortak bir cümleden aldık. Bu problemi yaşayanların

Ürünlerin özelliği ve günlük kullanım oranları nedir? Burak Kayahan: Mesane pedleri, emici gücü çok yüksek pedler. İnkontinans


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

performansına göre günlük kullanım sayısı da artıyor. Hafif inkontinansta tek ped kullanılırken ileri durumlarda günde 3-4 ped kullanımına kadar çıkabiliyor. Örneğin; mesane pedi büyük dediğimiz ped, sık idrar kaçırma yaşayan kişilerin sosyal yaşamlarında çok daha güvenli ve rahat hissetmesini sağlıyor.İçeriğindeki özel emici tanecikleri ile hijyenik pedlere göre çok daha fazla emme kapasitesine sahip. Ayrıca idrarın rahatlıkla emilerek jel haline gelmesini sağlayarak, bakteri oluşumunu ve istenmeyen kokuları önler. Bu alanda yeni ürünler katılacak mı? Burak Kayahan: Ontex olarak ürünlerimizi geliştirmek için dünyada farklı AR-GE merkezlerimizde o ülkelerin datalarını kullanıyoruz. Örneğin şu anda çok yeni ultra mesane pedi adıyla hareket özgürlüğünü kısıtlamadan bu probleme çözüm üreten yeni bir ürünle tüketicimizin karşısındayız. Erkek mesane pedlerinde ise; anatomik yapısı farklı olduğundan belli bir yaş üzeri prostat hastalığı yaşayanlar için, hayatlarını kesintiye uğramadan devam etmelerini sağlayacak ürünler üretmeye çalışıyoruz. Ontex olarak oldukça geniş bir ürün yelpazeniz var. Hangi ürünler ön planda? Burak Kayahan: Avrupa’nın en önemli hijyenik ürünler üreticilerinden biri olan Ontex, 1979 yılında Belçika’da kurulmuştur. Ontex dünyanın önde gelen perakende zincirlerine yönelik özel markalı hijyenik ürünler üretmekte; bebek bezi, hijyenik ped, hasta bezi, tampon, ıslak havlu vb. kategorilerde çok geniş ürün yelpazesine sahiptir. Kaç ülkede faaliyettesiniz? Bu ağın yönetimi nasıl ve dünya pazarında yeriniz nerede? Burak Kayahan: Ontex olarak 5 kıtada 52 ülkede ürünlerimizi pazarlıyoruz. 17 ülkede üretim tesislerimiz var. Hızla büyüyen bir topluluğuz.Hasta bezi ve bakım ürünleri işimizin çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Ontex Türkiye; Afrika, Kafkaslar ve Ortadoğu bölgelerinin tamamının yönetiminden sorumludur. Canbebe markası ile Cezayir, Gürcistan ve Makedonya’da bebek bezi pazarlarında lider konumundadır. Ayrıca Yunanistan, İtalya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya ve İngiltere’ye özel markalı ürünler üretip ihraç etmektedir.

Ontex Türkiye, sanatçı Nergis Kumbasar ve Kontinans Derneği, “Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen” projesi için bir araya geldi.

Canped olarak 2000 yılında Ontex International bünyesine katıldık. Bu büyüme ile ivme kazanmış markalarımız, rekabet ettiği kategorilerin ilk sıralarında yer alarak pazardaki yerlerini sağlamlaştırmıştır.Ayrıca Canped olarak sadece ülkemizde değil, Ortadoğu’da Kafkasya’da, Kuzey Irak, Dubai, Lübnan’da iş ortaklarımız aracılığıyla hem parakende olarak, hem de hastanelerde yer alıyoruz. Ontex Türkiye olarak proje hakkında mesajınız var mı? Burak Kayahan: Ontex Türkiye ve Canped olarak tüketicilerinin beklentilerini en üst düzeyde karşılamaya da devam edeceğiz. “Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen” farkındalık projesi ile herkes tarafından bilinen ama dile getirilemeyen idrar kaçırma sorununa karşı, hep birlikte büyük bir farkındalık bilinci yaratmayı diliyoruz. Kontinans Derneği ve Nergis Kumbasar ile yol alarak, bu problemin kadınlarımız tarafından algılanmasını istiyoruz. KADINLAR İÇİN “KEŞKE KAÇIRMASAYDIM’’ DENİLEN ANLAR KİTAP OLACAK Farkındalık projesinin temsilcisi Nergis Kumbasar, bir kadın ve bir sanatçı olarak bu sorunu yaşayan kadınlara destek olabilmenin kendisi için çok önemli ve anlamlı olduğunu ifade ediyor. “Proje ile idrar kaçırmayı utanılacak bir durum ol-

maktan çıkarıp, herkesin karşılaşabileceği bir sorun olabileceğini, çözüm yollarının olduğunu anlatabilmeyi hedefliyoruz. Hepimizin hayatında kaçırdığı önemli fırsatlar vardır. Tüm Türkiye ile birlikte kitap yazacağız. Bu kitapta hayatımızda kaçırdığımız önemli anları ve fırsatları kaleme alacağız. Sanatçılardan sporculara, iş camiasından hekimlere ve gazetecilere geniş kitlelerden destek alacağız, ‘keşke kaçırmasaydım’ dediğimiz anları birleştireceğiz. Hayatı Kaçırma Sen, Bir Yolu Var İstersen projesi uzun zaman sonra beni gerçek anlamda heyecanlandıran çok güzel bir proje. Ben de kendi hikayemle bu kitap içerisinde yer almanın heyecanını yaşıyorum. Bu kitabı hep birlikte dolduralım ve anılarımızı kadınlar için paylaşalım istiyorum.” “AMACIMIZ; BU PROJE İLE BİRLİKTE TÜM TÜRKİYE’DEKİ KADINLARI BİLGİLENDİRMEK” Kontinans Derneği Başkanı Prof. Dr. Oktay Demirkesen proje hakkında; “Proje ile hedefimiz, bu konu ile ilgili bilgilerin ve farkındalığın artmasını sağlamaktır. Yalnız olmadıklarını bilmeleri açısından da önemli. Sadece kişinin kendisini değil ailesini veya bulunduğu ortamdaki kişileri de ilgilendirmektedir. Kadınlarımızı, tedavi edilebilir bir hastalık olduğuna ikna etmemiz lazım. Bu projenin kadınlarımıza oldukça pozitif katkılar sağlayacağını umuyoruz ”dedi. Röportaj: Zeynep Çetinkaya

KASIM - ARALIK 2017 / PS 67


HABER / DERNEKLER / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

Kanser Tedavisi Gören Çocuklara Özel “ONKOBİS” Kanser Savaşçıları Derneği’nin zorlu tanı ve tedavi sürecinde çocukların hastanede geçirdiği süreyi daha keyifli hale getirmek ve sağlıklarına katkı sağlamak amacıyla üzerinde çalıştığı Onkobis projesi tamamlandı. Amerikan Hastanesi ve Koç Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi uzmanları denetiminde Aslı Bisiklet’in desteğiyle tasarlanan bisikletler, tamamen kanserle mücadele eden çocukların sağlığı ve güvenliği düşünülerek hazırlandı. Başka bir örneği olmayan Onkobis ilk olarak Kanser Savaşçıları Bisiklet Ekibi’nin sosyal medyada başlattığı kampanya ile duyuruldu.

du. Dernek, ilgili uzmanlar rehberliğinde çocukların güvenliği ve sağlığını ön planda tutarak, proje için çalışmaya başladı. Bu arada bir grup bisikletçi gönüllümüz, projemiz için uluslararası platformda bağış ve farkındalık kampanyaları yürüttüler. Sonunda projemiz de bütçemiz de hazır olduğu halde serum askılı bisikletimize inanan bir üretici bulamadık. Ta ki Aslı Bisiklet yetkilileriyle buluşuncaya kadar. Aslı Bisiklet Genel koordinatör Sacit Emanet iki yıl önce babalarını kanser sebebiyle kaybettikleri için projeyi bizim kadar sahiplendiler. ”

Hayatını kanserle mücadeleye adamış doktorlar ve hasta yakınlarından oluşan gönüllü bisikletçiler, Global Bisiklet İnisiyatifi GBI’ın Europe 2016 uluslararası etkinliğinde günde ortalama 100 km pedal çevirerek bir haftada Viyana’dan Berlin’e ulaştı. Gönüllüler bu organizasyon sırasında topladıkları bağışlarla ve yürüttükleri farkındalık kampanyasıyla minik savaşçılar ve Onkobis projesine büyük destek sağladı.

ONKOBİS ONLARA ÇOCUK OLDUKLARINI HATIRLATACAK

FİKİR ÇOCUK ONKOLOJİ HEMŞİRESİNDEN Aslı Ortakmaç, bu projeyle derneğin sloganı olan “Hepimiz birimiz için” sözünün hayat bulduğunu söylüyor: “Serum askılı bisiklet fikri Ankara’da çocuk onkoloji servisinde çalışan gönüllü hemşiremiz Gülşah Taşkın’ın gönderdiği maille doğdu. Gülşah Hemşire çocukların hastanede yatağa bağlı kalmadan, oyun oynayarak tedavi almasını istiyor68 PS / KASIM - ARALIK 2017

GBI Europe 2016 etkinliğinde 6 günde yaklaşık 800 km pedal çevirerek Viyana’dan Berlin’e ulaşan bisiklet ekibinden Dr. Okan Falay da Onkobis’e destek sağlamak için yaptıkları zorlu ama keyifli bisiklet yolculuğunu anlattı. “Aramızda o güne kadar bisiklet sporuyla hiç ilgilenmemiş arkadaşlarımız vardı. Kanser tedavisi için çalışan doktorlar, hemşireler, sağlık çalışanları ve yakınları kanser tanısı almış gönüllülerden oluşan 11 kişilik bir ekiple bu projeye inandık. Projenin hayata geçmesinde Beşiktaş Belediyesi’nin ve Serdar Cebe’nin büyük katkıları oldu.”

Koç Üni. Tıp. Fak. Hastanesi Çocuk Hematoloji Onkoloji Bölümü’nden Dr. Banu Oflaz Sözmen ise, Onkobis’in çocukların tedavi sürecindeki olumlu etkilerinden şöyle söz etti: “Hastalarım çocuk. Ne kadar ağır tanıları olsa, tedavileri yoğun olsa, uzun süre hastanede kalsalar da çocuklar. Çocukça şeyler yapmaktan hoşlanıyorlar. Onlarla oyun oynarsanız o günkü durumu ne olursa olsun gülüyorlar. Onkobis, onlara çocuk olduklarını hatırlatacak bir proje. Tüm tedavi sürecinde hastanede kaldıklarında koşamıyorlar, oynayamıyorlar. Fiziksel aktivitelerini devam ettirmeleri tedavinin başarısını artırıyor. Bu projeyle hem farkındalık yarattık, hem de çocuklara ‘Siz çocuksunuz, bisiklete binebilirsiniz’ dedik.” 60 ONKOBİS HAZIR! Dernek, serum askılı bisikletleri servislere gönderdikten sonra tedaviye etkileriyle ilgili bir de bilimsel araştırma yapmayı planlıyor.İlk olarak üretilen 60 bisiklet İstanbul, Ankara, Gaziantep, Şanlıurfa, İzmir’deki pediatrik onkoloji servislerine gönderilecek.


HABER / DERNEKLER / SOSYAL SORUMLULUK

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

YAŞAM GÜÇLERİ Onların Yanında... YAŞAM GÜCÜ Gönüllüleri Derneği, hastanelerin Pediatri Hematoloji-Onkoloji servislerinde tedavi gören çocuklara ve ailelerine destek olma amacıyla yola çıkan kanser hasta ve yakınları tarafından kurulan bir dernek. “Kanser tedavisi gören biri olarak kişisel tecrübem; Sevgi, moral ve motivasyonun en az tedavi kadar önemli olduğudur” diyen Dernek Başkanı Gülçin Dilek Gürbüz, derneğin çalışmalarını anlattı ve önemli mesajlar verdi. “KANSERİ BİREBİR YAŞAMAK BİZE YOL HARİTASI OLDU” Yaşam Gücü Gönüllüleri olarak yola nasıl çıktınız? Gülçin Dilek Gürbüz: Bu yola çıkarken kanseri yenmiş bir avuç gönüllüydük. Meme kanseri survivor olan üç gönüllü ve kanser hasta yakınlarından oluşan bir grup olarak ilk 2013 yılında MÜ Araştırma Hastanesi Pediatri Bölümünün Hematoloji ve Onkoloji servisinde tedavi görmekte olan çocuklarımıza gönüllü olarak destek vermeye başladık. Süreci yaşarken edindiğimiz kişisel tecrübelerimizden biliyorduk ki; zaten tıbbi açıdan gereken her tür tedavi veriliyordu. Bizim amacımız ise; hastalığı yaşayan çocukların ve yakınlarının, tedavi sürecinde ve sonrasında yaşam kalitesini arttırmak, moral ve motivasyon içeren organizasyonlarla bu zorlu süreçte onlara biraz nefes aldırmak, maddi manevi ihtiyalarını imkanlarımız dahilinde karşılamaktı. Çünkü hastalığı yaşadığımız süreçte hayatta kalma çabası, telaşı ve travması ile yaşamın güzel yanlarını kaçırdığımızı gördük. Ailelerin koruma

iç güdüsü ile yaptıkları yanlışları gördük, mağduriyetlerini yaşadık, dinledik...

Gülçin Dilek Gürbüz Yaşam Gücü Gönüllüleri Der. Bşk.

Yetişkinler kendini bir şekilde ifade etmenin yolunu bulsa da, çocukların bu durumda daha zorlu bir süreçten geçtiğine şahit olduk. Süreci yaşayan kişiler olarak bu durum bizi, başta çocuklar olmak üzere tüm kanser tiplerine destek vermeye yöneltti. Biliyoruz ki; tıp bedeni tedavi ederken, destekleyici yöntemlerle de ruh tedavi edilmelidir.Yola çıkış amacımız buydu. 2015 yılında çalışmalarımızı yasal zemine oturtmak istedik, Yaşam Gücü Gönüllüleri Derneği kurduk. O günden bugüne büyük bir aile olduk. Artık bir çok hastanede, hatta şehirlerde de çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bize bu yolda güç katanlar başta destekçilerimiz ve tedavinin olmazsa olması ‘Onkoloji Hemşirelerimiz’. Onlara teşekkür borçluyuz.

özel, hoşlarına gidecek pijamalar dikiyoruz. Bir başka grup, kız çocuklarımızın bebekleri ile oynarken giydirebilecekleri minik oyuncak bebek elbiselerini hazırlıyor. ‘Kediperiatölyesi’ Sedef Hanım’ın derneğimiz yararına başlattığı Amigurumi projesi ile, Amigurumi bebekleri yapıyoruz. Ayrıca çocuklarımızın tedavileri sırasında kişisel gelişim sohbetleri yapıyor, müzik, resim eğitimi veriyoruz. Onkoloji bölümlerine kütüphaneler kuruyoruz. Tüm içeriği tarafımdan hazırlanan, hem çocuklara hem de ailelerine yardımcı olacak bilgi kitapçıklarını dağıtıyoruz. Gönüllülerimizin desteği arttıkça onları mutlu edecek bir çok projeyi hazırlamaya devam edeceğiz.

‘ONLAR İÇİN’ SÜREKLİ PROJE ÜRETİYORLAR Projelerinizden biraz bahseder misiniz? Gülçin Dilek Gürbüz: Hem farkındalık yaratmak, hem de onları motive etmeyi sağlayacak bir projemiz mutlaka oluyor. En son projelerimizden “Maskeme Dokunma- Meraklı Gözlerle Bakma” projesi ile kanserin bulaşıcı hastalık olmadığını, hastaların bu maskeyi kendini korumak için taktığının bilinmesi için halka açık etkinliklerimizde anlatıyoruz, sosyal medyadan çekilen maskeli fotoğrafarı paylaşıyoruz. “Bir El De Sen Uzat” projemizde ise; bir gönüllümüz tarafından tedarik edilen malzemeler, dikiş bilen gönüllü ev hanımlarına dağıtılarak, tedavi gören çocuklara

EĞER HAYATIN SİZE HAKSIZLIK YAPTIĞINI DÜŞÜNÜYORSANIZ... Son olarak vermek istediğiniz bir mesaj? Gülçin Dilek Gürbüz: Eğer yaşamınızda sizi mutlu etmeyen anlar olursa ya da hayatın size haksızlık yaptığını düşünüyorsanız, durun ve minik kahramanları hatırlayın. Annelerinin yüreğinden şükür ile şifa duaları yükselirken, sabırla ve inançla göğüs gerdikleri Pediatri Hematoloji- Onkoloji servislerini gezin. Tüm çocuklar sağlıklı yaşamayı hak ediyor. Koşup oynamak, gülmek, mutlu olmak çocukların en doğal hakkı. Çocuk kahkahalarının çınladığı bir dünya olsun. Bedeni küçük, ruhu büyük, yüreğinde saf sevgiyi taşıyan tüm çocuklar korunsun.

KASIM - ARALIK 2017 / PS 69


SAĞLIKTA 2017 ÖDÜLLERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

2017 TÜSEB “AZİZ SANCAR BİLİM, HİZMET VE TEŞVİK ÖDÜLLERİ” “Ben Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, eğitim sisteminin bir ürünüyüm” Aziz Sancar

2017 TÜSEB Aziz Sancar Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri Sağlık Bakanı Dr. Ahmet Demircan’ın da katıldığı törenle sahiplerini buldu. 28-29 Ekim 2017 tarihinde İstanbul’da düzenlenen IV. Türk Tıp Dünyası Kurultayı kapsamında, gerçekleşen törende; Prof. Dr. Engin Umut Akkaya “Aziz Sancar Bilim Ödülü”nü, Doç. Dr. Oktay Algın, Yrd. Doç. Dr. Deniz Atasoy, Doç. Dr. Serdar Durdağı, Doç. Dr. Özgür Şahin ve Doç. Dr. Pınar Yılgör Huri Tıp alanında yaptıkları önemli araştırma ve çalışmalarından dolayı 2017 TÜSEB Aziz Sancar Teşvik Ödülleri’ni Sağlık Bakanı Dr. Ahmet Demircan’ın elinden aldı. TÜSEB Başkanı Fahrettin Keleştemur açlış konuşmasında, Nobel ödüllü bilim insanı Aziz Sancar’ın gönderdiği yazılı mesajını okudu. “Türkiye’nin sağlık, bilim ve teknolojilerine destek verilmek amacıyla kurulan TÜSEB tarafından adıma ödül verilmesi beni son derece gururlandırmıştır. Özellikle bu törenin Cumhuriyet’imizin kurulduğu günlerine denk gelmesi beni ayrıca onurlandırmıştır. Ben Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin, eğitim sisteminin bir ürünüyüm. Bu Cumhuriyet eğitim sistemi, benim gibi daha nice insanlar yetiştirmiş ve dünya’nın dört bir yanında ülkemizi gururla ve onurla temsil etmektedirler. Sizler de bize bırakılan bu büyük miras olan eğitim sisteminin bir ürünüsünüz. Sağlık alanında yaptığınız hizmetler ve araştırmalarla hem ülkemizi şerefle temsil etmiş, hem de ülkemiz70 PS / KASIM - ARALIK 2017

de temel sağlık bilimlerinin alt yapısının geliştirilmesinde büyük katkılarda bulunmuş olursunuz ve bize bırakılan bu kutsal emaneti korursunuz. Bu nedenle size, ülkem ve kendi adıma şükranlarımı sunuyorum. TÜSEB bilim ve teşvik ödüllerini alan kardeşlerime nacizane tavsiyem şudur; Çalışın, çok çalışın.Her zaman iyisini yapmaya çalışın. Kendinizle yarışın ama, gittiğiniz her yerde de nereden geldiğinizi, nereye ait olduğunuzu asla unutmayın. Allah yolunuzu açık etsin, başarılar dilerim.”

meselesidir” dedi.

Sağlık Bakanı Dr. Ahmet Demircan, bu yıl ilk kez düzenlenen TÜSEB Aziz Sancar Bilim, Hizmet ve Teşvik Ödülleri töreninde yaptığı konuşmasında Türkiye’nin yetişmiş insanlara ihtiyacı olduğunu belirterek; “Türkiye, kendi dışındaki Türk kardeşleri ve kendi içinde yetiştirip dünyaya gönderdiği insanlarıyla burada tekrar bir araya geliyor. Hepimiz Türkiye’ye ve insanlığa borcu olan insanlarız. Bu borcu elbette ödeyeceğiz. Türkiye’nin yetişmiş insanlara ihtiyacı var. Bu noktada hiçbir zaman bağımızı kesmeyeceğiz. Türkiye dışındaki kardeşlerimizin de buraya gelip bu çalışmalarımıza katılması bizim dünyamızın coğrafyayı aştığını gösteriyor. Ayağımız, bilgi üretiminden koptuğumuz yerde takıldı. Yeniden gücümüzü toparlama dönemindeyiz. Bunun da en önemli adımının atılacağı yer, bilgi üretimine katılmaktır. Aziz Sancar hoca gibi yolda önemli işaret ışıkları yanacak. Yolumuzu onların gösterdiği istikamette daha hızlı şekilde kat edeceğiz. Bugün bu ödülü Aziz Sancar hocamız adına vermek benim için onur ve gurur

Dr. Akkaya’nın bilimsel çalışmalarının evrensel bilime sağladığı en önemli katkı; Fotodinamik Kanser Tedavisi alanında seçicilik, hipoksi ve ışık penetrasyonu sorunlarının çözümü konularındaki çalışmalarından oluşmaktadır. Bu konudaki çalışmalarıyla derin ve hipoksik tümör bölgelerinde fotodinamik aktivitenin sağlanması konusunda özgün bilimsel yenilikler getirmiştir.

AZİZ SANCAR BİLİM ÖDÜLÜ Prof. Dr. Engin Umut Akkaya Prof. Dr. Engin Umut Akkaya, kimya alanında yaptığı çalışmaların tıp uygulamalarına yansımaları nedeniyle Aziz Sancar Bilim Ödülü Değerlendirme Kurulu Üyeleri ve TÜSEB yönetim kurulu tarafından oybirliğiyle “Aziz Sancar Bilim Ödülü”ne layık görülmüştür.

Bilkent Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Engin Umut Akkaya, UNAM’da kurduğu “Creative Chemistry Research Lab”da çalışmalarını sürdürmektedir AZİZ SANCAR TEŞVİK ÖDÜLLERİ Doç. Dr. Oktay ALGIN Doç. Dr. Oktay Algın’ın çalışmalarının evrensel bilime sağladığı en önemli katkı; Santral Sinir Sistemi Hastalıklarında Beyin Omurilik Sıvısı’nın (BOS) MR ile değerlendirilmesi alanında 3D-SPACE


POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ve MR sisternografi gibi MR tekniklerini literatüre kazandırması ile olmuştur. Bu konudaki çalışmalarıyla Santal Sinir Sistemi hastalıklarında Beyin omurilik Sıvısı değerlendirmesinin çok kısa bir zamanda ve yüksek rezolüsyon ile yapılmasını sağlayan yeni bir çekim protokolü ve yaklaşımını literatüre kazandırmıştır. Dr. Algın bu alanda dünya’daki en önemli otoritelerden birisidir. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Radyoloji ABD öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Doç. Dr. Serdar Durdağı Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bilimleri Biyofizik Anabilim Dalı’nda Öğretim Üyesi olarak çalışan Doç. Dr. Serdar Durdağı’nın bilimsel çalışmalarının evrensel bilime sağladığı en önemli katkı; Farmasötik Kimya ve Moleküler Biyoloji alanında protein bağlanma dinamiklerinin simülasyon ve analizine yönelik çalışmalar. Bu çalışmalarıyla iyon kanalları dinamiği, hERG1 potasyum iyon kanalı modelleri, G-protein kenetli reseptörlerin aktivasyon mekanizmaları, HIV-1 proteaz inhibitörlerinin moleküler simülasyon teknikler ile geliştirilmesi gibi bilimsel yenilikler getirmiş kanser, kalpdamar hastalıkları, sinir sistemi hastalıkları (şizofreni, Parkinson) gibi hastalıkların ilaç-protein ve protein-DNA etkileşim mekanizmalarının incelenmesini sağlamıştır.

Doç. Dr. Özgür ŞAHİN Bilkent Üniversitesi Fen Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışan Doç. Dr. Özgür Şahin; Kanser alanında yaptığı çalışmaların tıp uygulamalarına yansımaları nedeniyle teşvik ödülünü almıştır. Meme kanseri alanında en önemli sorunlardan olan ilaç direnci ve metastaz konularındaki çalışmalarıyla ilaç direncini kırabilecek ya da metastazı önleyebilecek yeni aday genler belirlemek gibi bilimsel yenilikler getirmiş ve kanser biyolojisi alanında uluslarası katkılar sağlamıştır. Doç. Dr. Pınar Yılgör Huri Kanser alanında yaptığı çalışmaların tıp uygulamalarına yansımaları nedeniyle teşvik ödülünü alan Doç. Dr. Pınar Yılgör Huri, Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Çalışma alanı fonksiyonel doku mühendisliği yaklaşımıyla kemik, iskelet kası, tendon ve ligaman dokularının laboratuvar ortamında erişkin kök hücreler kullanılarak üretiminde biyomimetik yöntem geliştirilmesi ve bu yolla laboratuvar ortamında fonksiyonel kas-iskelet sistemi dokularının üretimi üzerinedir. Bu çalışmaların evrensel bilime sağladığı en önemli katkı 3-boyutlu biyobaskı (3D bioprinting) alanında gerçekleşmiştir. Kişiye özel olarak tasarlanıp üretilen, biyobozunur ve biyouyumlu malzemelerin

biyobaskısıyla, doku mühendisliği yöntemiyle oluşturulan kemik greftlerinin hücre kültüründe ve hayvan deneyi modellerinde etkinliklerinin incelendiği çalışmalar literatürde ilkler arasındadır. Dr. Huri, bu konuda bir ABD patentinde ortak buluşçudur. Yrd. Doç. Dr. Deniz Atasoy Yrd. Doç.Dr. Deniz ATASOY’un bilimsel çalışmalarının evrensel bilime sağladığı en önemli katkı sinirbilim alanında iştahın merkezi sinir sistemi tarafından düzenlenmesi konularındaki çalışmalarından oluşmaktadır. Atasoy bu konudaki çalışmalarıyla beynin hipotalamus bölgesinde yer alan iki tür sinir hücresinin açlık ve tokluk hissini antagonistik bir şekilde düzenlediğini göstermiştir. Bu çalışmaları gerçekleştirebilmek için yeni deneysel yaklaşımlar geliştirilmesine ön ayak olmuş ve bunları iştahı düzenleyen sinir ağlarının çözümlenmesinde kullanarak hem söz konusu karmaşık devrelerin çalışma prensiplerinin anlaşılmasına katkı sağlamış, hem de bu teknolojileri metabolizma/iştah devrelerinin anlaşılması sorularının çözümü için kullanılmasına öncülük etmiştir. Dr. Atasoy fizyoloji alanında yaptığı çalışmaların tıp uygulamalarına yansımaları nedeniyle “Aziz Sancar Teşvik Ödülü”ne layık görülmüştür. İstanbul Medipol Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olarak çalışmalarına devam etmektedir. KASIM - ARALIK 2017 / PS 71


YILIN SAĞLIK ÖDÜLLERİ

"Yarının Tıbbına, Bugünden..." sloganıyla Sağlık 4.0 Teknolojilerinin konuşulduğu Health 4.0 Kongresi 24-26 Kasım 2017 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirildİ. Okan Üniversitesi’nin bilimsel katkılarıyla düzenlenen kongrede, dünya gündeminde olan yeni sağlık trendleri, bilimsel ve teknolojik gelişmeler katılımcılarla buluşturuldu. Ayrıca; Doktorclub.com üye 14.000 den fazla doktorun seçimleriyle belirlenmiş Doktorclub Awards 2017-Yılın Sağlık Ödülleri Ve Yaşam Boyu Başarı Ödülü törenle sahiplerine takdim edildi. 14.000'DEN FAZLA ÜYESİ İLE LİDER HEKİM PLATFORMU Doktorclub.com; Sağlık Hizmetlerinin gelişimine ve büyümesine katkı sağlamayı, sektör profesyonellerinde ve hizmet veren kurum ve kuruluşlarda daha iyiye ve kaliteliye ulaşma arzusu yaratmayı, sağlık sektöründe yapılan yenilikçi ve kaliteli çalışmaları duyurmayı ve sektörde işbirliğini desteklemeyi amaç edinen, Türkiye’nin alanındaki ilk ve tek organizasyonu. Doktorclub Awards 2017 Türkiye'nin Sağlık Ödülleri kazananları, Doktorclub üyesi hekimler arasında yapılan oylama ile 4 ana başlıkta 10 kategoride belirlendi. 2017 ödüller için aranan en önemli kriterler ise; başvuruların sağlık hizmeti sunumuna ve gelişimine sağladığı katkı, yenilikçilik ve fark yaratma derecesi, hasta ve sağlık profesyonelleri memnuniyetine sağlanan katkı, takım çalışması ve işbirliğine katkısı, toplumun bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesine sağlanan katkı, profesyonellerin ve öğrencilerin mesleki gelişimine sağlanan katkı, sürekli kalite gelişimine sağlanan katkı ve yarar. 72 PS / KASIM - ARALIK 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

DOKTORCLUB AWARDS 2017 DOKTORCLUB AWARDS 2017 YAŞAM BOYU BAŞARI ÖDÜLÜ:

YILIN SAĞLIK SANAYİSİ ÖDÜLLERİ

Prof. Dr. Semih Başkan

Yılın AR-GE Uygulaması: Burçak Aksöz, Softtech Live Well Giyilebilir Sağlık Teknolojileri ve Hizmetleri -Milli Üretim Cardiom 12 Kanal Mobil Elektrokardiyagram Cihazı ve Live Well Akıllı Sağlık Platformu Ürünleri çalışmaları ile.

Yılın Dahili Bilimler Doktoru: Uz. Dr. Yelda Çufalı, Bursa Dörtçelik Çocuk Hastalıkları Hastanesi- Pediatrik Palyatif Bakım Servisi Kurulması ve Sorumlu Hekim Olarak çalışmaları ile. Yılın Temel Bilimler Doktoru: Yrd. Doç. Dr. Füsun Sunar, KTO Karatay Üniversitesi Tıp Fakültesi- Tıp eğitiminde yeni ve farklı metotlar kullanarak Alzheimer Hastalığı hakkında öğrencilerin farkındalıklarını arttırma çalışmaları ile. Yılın Diş Hekimi: Doç. Dr. Simel Ayyıldız, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Medikal Tasarım ve Üretim Merkezi alt çene tam dişsizlikte aşırı kret rezorbsiyonu olan vakalarda kişiye özel olarak tasarlanıp uygulanacak titanyum çok parçalı kemik üstü implant uygulaması ile hastalara sabit protetik restorasyonlar yaparak yaşam kalitesini arttırma çalışmaları ile. Yılın Cerrahi Bilimler Doktoru: Prof. Dr. Vahit Ozmen, İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı-Bahçeşehir Toplum Tabanlı Tarama Projesi SİVİL TOPLUM ÖRGÜTLERİ ÖDÜLLERİ Yılın Eğitim, Bilinçlendirme, Farkındalık Projesi: Doç. Dr. Beyza Özçınar- MEMEDER (Meme Sağlığı Derneği) çatısı altında Bahçeşehir Topluma Dayalı, Ücretsiz, Mamografik Tarama Projesi ile.

Yılın Eğitim, Bilinçlendirme, Farkındalık Projesi: Merve Kutun-Communication Partner, “Bel Ağrısına Sırtına Dönme” Kampanyası ve www.belagrisinasirtinidonme.com YILIN SAĞLIK KURUMLARI ÖDÜLLERİ Yılın Tanıtım Projesi: Prof. Dr. Levent Çelik, Radiologica Görüntüleme Merkezi- Memeonline.net "Meme Sağlığı Hakkında Her Şey" portalı Yılın Hasta Memnuniyeti Uygulaması: Enis Kazım Sezgin, Eskişehir Sağlık Müdürlüğü AR-GE / Kalite Koordinatörlüğü “Sağlıkta Tüm Engelleri Kaldırıyoruz" Projesi ile Eskişehir ve bölgesindeki engelli bireylerin sağlık kurumlarına erişimlerini ve poliklinik muayenelerini sağlama çalışmaları ile. Yılın Eğitim, Bilinçlendirme, Farkındalık Projesi: Enis Kazım Sezgin, Eskişehir Sağlık Müdürlüğü Arge / Kalite Koordinatörlüğü “Sağlıkta Sessizlerin Sesi Oluyoruz” Projesi ile gerçekleştirilen Eskişehir ilindeki sağlık kurum personelleri için 'İşaret Dili Eğitici-Öğretici Tercümanlık Eğitimi' programı ile ödüle değer görülmüştür.


TBV SAĞLIK MEDYA ÖDÜLLERİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

“TÜRK BÖBREK VAKFI 4. MEDYA ÖDÜLLERİ” Türk Böbrek Vakfı’nın (TBV) çalışma alanlarında yer alan konular da dahil tüm sağlık alanında toplumun bilinçlendirilmesi, farkındalığın arttırılması, kamu ve özel sağlık kuruluşlarınca verilen hizmetlerin geliştirilmesine katkı sağlamak üzere düzenlenen ‘Türk Böbrek Vakfı 4. Medya Ödülleri’, 27 Kasım’da İstanbul Fairmont Otel’de dü-

zenlenen törenle sahiplerine verildi. TBV Başkanı Timur Erk başkanlığındaki jüri komitesinde TBV Mütevelli Heyet Üyelerinden; Prof. Dr. Mustafa Akıncı, Prof. Dr. İsmet Nane, Prof. Dr. Aydın Türkmen, Prof. Dr. Harun Arbatlı, Dr. Mücahit Atmanoğlu ile Lütfiye Pekcan ve Türkiye Gaze-

teciler Cemiyeti Genel Sekreteri Sibel Güneş yer alıyor. Ödüller kapsamında yazılı, görsel basın ve internet medyası olmak üzere üç ana kategori ile haber- araştırma, röportaj, yazı dizisi-konu ve vaka-inceleme alt kategorilerinde haberler değerlendirildi.

4. MEDYA ÖDÜLLERİ VE KAZANANLAR • Yazılı Basın Haber - Araştırma: “Mucize Yarattılar” başlıklı haberiyle; Hürriyet Gazetesi, Mesude Erşan • Yazılı Basın Haber - Araştırma: “Bağımlılık” başlıklı haberiyle; Mansiyon Ödülü Türkiye Gazetesi, Ziyneti Kocabıyık • Yazılı Basın Röportaj: “Hastanın Vücudunu Dondurup Beyin Hücrelerini Kurtardılar” başlıklı haberiyle; Doğan Haber Ajansı, Buse Özel • Yazılı Basın Röportaj: “Bozulan İlaçlar Kanser Saçıyor” başlıklı haberiyle; Mansiyon Ödülü Milliyet Gazetesi, Mert İnan • Yazılı Basın Yazı Dizisi: “Türkiye’de İlk Kez Kanser Hastasına Akciğer Nakli Yapıldı” Başlıklı Haberiyle; Anadolu Ajansı, Yeşim Sert • Yazılı Basın Dergi - Röportaj: “Gözler Diyabetin Üstünde / Korkutan Komplikasyon: Diyabetik Retinopati” Başlıklı Haberiyle; Popüler Sağlık Dergisi, Zeynep Çetinkaya • Yazılı Basın Vaka - İnceleme: “Yaşam Kuyruğu” Başlıklı Haberiyle; Cumhuriyet Gazetesi, Sibel Bahçetepe

• Yazılı Basın Vaka - İnceleme: “Bir Tutam Saç Kocaman Mutluluk” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Sabah Gazetesi, Gül Kireklo • Televizyon Haber - Araştırma: “Anne Sütüne Filtre” Başlıklı Haberiyle; NTV, Melike Şahin • Televizyon Haber - Araştırma: “Hasta Kalbine Rağmen” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Habertürk TV, Duygu Kaya • Televizyon Röportaj: “10 Yıllık Kiracısına Böbreğini Verdi” Başlıklı Haberiyle; Show TV, Özge Mayetin • Televizyon Röportaj: “Her Anı Mutluluk Veren Mekan ‘Tebessüm Kahvesi” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Kanal D, Özay Erad • Televizyon Vaka - İnceleme: “Zayıflama İlaçları” başlıklı haberiyle; TRT, Fatma Demir Turgut • Televizyon Vaka - İnceleme: “Karaciğer Tümörü Öğretmen Hakan Sağlam’ın Hayatını Kararttı” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Kanal 7, Derya Efe

• Televizyon Programı: “Hayat Yeniden” Programı ile; NTV, Beliz Teoman • İnternet Haber - Araştırma: “Sizin İçin Ölmüş Olabilir Ama Benim İçin Bir Kez Daha Doğdu” Başlıklı Haberiyle; Posta. com.tr, Senim Tanay Karakuş • İnternet Haber - Araştırma: “Facebook’ta ‘Obez Bebek’ Alarmı” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Yenişafak.com, Ayşe Begüm Çelikkol • İnternet Vaka - İnceleme: “Sevimsiz Ama Önemli Bir Konu – İyi Ölüm / Good Death nedir başlıklı Haberiyle; Ntv.com.tr, Tülay Karabağ • İnternet Röportaj: “Uğur Ülker: Kalbini Bağışlayan Kişi Karşımda Olsaydı” Haberiyle; Habertürk.com, Demet Demirkır • İnternet Röportaj: “Beyin Yaşlanması Durdurulabilecek” Başlıklı Haberiyle; Mansiyon Ödülü Cnntürk.com, Esra Öz Ayrıca; TBV Yönetim Kurulu tarafından, toplumda sağlık bilincinin gelişmesine yönelik yaptıkları haberlerle: Anadolu, Doğan ve İhlas haber ajansları TBV özel ödüllerine layık görüldü. KASIM - ARALIK 2017 / PS 73


KISA KISA... / Kurum

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BERKO İLAÇ DÜNYA MARKASI OLMA YOLUNDA Berko İlaç, T.C. Ekonomi Bakanlığı Turquality “Marka Destek” programına katılma hakkı kazandı. Berko İlaç, “yerli firma ve ürünlerin yurt dışında markalaşması” amacıyla hayata geçirilen Turquality projesi kapsamında, marka destek programından dört yıl süreyle destek alacak. TC. Ekonomi Bakanlığı tarafından “Global Türk Markaları” yaratmak amacıyla hayata geçirilen “Turquality Programı”na müracaat eden Berko İlaç, dört yıl süreyle marka desteği almaya hak kazandı. Marka destek programı kapsamında Berko İlaç’ın, kurumsal alt yapısını geliştirmeye yönelik yatırımları ve yurt dışı hedef pazarlarına yönelik marka yatırımları desteklenecek.

7. DİYABET YÜRÜYÜŞÜ, TÜRKİYE DİYABET VAKFI VE NOVO NORDİSK İŞ BİRLİĞİYLE YAPILDI

İstanbul Maratonu halk koşusu kapsamında her yıl olduğu gibi bu yıl da düzenlenen 7. Diyabet Yürüyüşü, diyabetliler ve ailelerinden oluşan yüzlerce kişinin katılımıyla gerçekleşti. 12 Kasım 2017 Pazar günü Türkiye Diyabet Vakfı ve Novo Nordisk iş birliği ile düzenlenen 7. Diyabet Yürüyüşü’ne katılan diyabetliler ve aileleri, ellerinde diyabete dikkat çeken mesaj ve sloganlar yazan döviz ve pankartlarla yürüdü. Diyabet tedavisinde dünya lideri; obezite, büyüme hormonu eksikliği, hemofili ve hormon replasman tedavilerinin öncü sağlık şirketi Danimarkalı Novo Nordisk, İstanbul Maratonu kapsamın-

da düzenlenen diyabet yürüyüşünde, sağlıklı ve aktif bir yaşamın hastalığın tedavisindeki önemine dikkat çekti. İstanbul Maratonu’nda Diyabete Dikkat Çekmek İçin Yürüdüler Novo Nordisk Türkiye Pazarlama Direktörü Canan Sağlıcak, Türkiye’nin, artan nüfusu ve diyabet sıklığı nedeniyle diyabetle yoğun mücadele eden ülkelerin başında yer aldığını belirterek, “Diyabetin erken evrede tedavi edilmesi, sonrasında oluşabilecek komplikasyonların önüne geçilebilmesi için önemlidir. Novo Nordisk olarak diyabete dikkat çekmeye devam edeceğiz” dedi.

KİŞİSEL FİZİK TEDAVİ ASİSTANI VEXROB KANSERE KARŞI

1 İZ

En Başarılı Farkındalık Kampanyası Ve En İyi Entegre Medya Kullanımı Ödüllerinin Sahibi Oldu Sağlıklı bir psikolojinin ve dayanışmacı bir sosyal çevrenin kanser tedavisindeki olumlu etkisinden yola çıkan Europa Donna, MetAmazon ve Novartis Onkoloji tarafından hayata geçirilen “Kansere Karşı 1 İz” isimli farkındalık kampanyası, Felis Pazarlama Ödülleri’nde Sağlık İletişimi kategorisinin En İyi Bilinçlendirme/Farkındalık Kampanyası ve Entegre Medya Kullanımı alanlarında başarı ödüllerinin sahibi oldu. 2017 yılı içerisinde Türkiye genelinde toplam 53 milyon insanın kanser tedavisi sürecinde psikolojik desteğin önemi hakkında bilgilendirildiği kampanya, bu alanda bugüne kadarki en yüksek erişimli farkındalık kampanyası oldu. 74 PS / KASIM - ARALIK 2017

Vexrob Kişisel Fizik Tedavi Asistanı uygulaması ile hekim ve fizyoterapistler tarafından hastalar mobil uygulama üzerinden egzersiz programlarını uygulayarak gelişimlerini kayıt altında tutabiliyorlar. Vexrob’a hem web üzerinden hem mobil uygulama üzerinden erişilebiliyor. Uygulamanın Özellikleri Uzmanların hastalarına program oluşturmaları için bir video egzersiz kütüphanesi platform içerisinde sunuluyor. Uzmanlara sunulan video egzersiz kütüphanesinde her seviyeye ait video egzersizler bulunuyor. Video egzersizler hazırlanırken uzmanların kontrolünden geçirilerek sağlık kriterlerine uygun olmasına dikkat ediliyor. Buradan seçilen egzersizler ile hasta programı oluşturuluyor. Hastalar egzersizlerini yapmaları gereken zamanlarda uygulama üzerinden bilgilendiriliyorlar. Yurtdışında da yeni gelişmeye başlayan bu gibi hizmetler, hastane ve klinikler için yeni iş modelleri doğurabilir. Yayına alınmasının üzerinden kısa bir süre geçmiş olmasına rağmen Vexrob’u kullanan birçok uzman ve klinik bulunuyor.


KISA... KISA... / Atamalar

CÜNEYT DOĞAN, ASTRAZENECA TÜRKİYE ONKOLOJİ İŞ BİRİMİ SATIŞ VE TANITIM MÜDÜRÜ OLDU 1990 yılında Ankara Üniversitesi Gıda Mühendisliği’nden mezun olan Cüneyt Doğan, iş hayatına 1993 yılında satış temsilcisi olarak başladı. 1995’te satış temsilcisi unvanıyla AstraZeneca Türkiye ailesine katılan Doğan 20002004 arasında Gastroenteroloji ve Enfeksiyon Hastalıkları İç Anadolu Bölge Müdürü olarak görev yaptı. 2004-2009 arasında İç Anadolu Temel Ürünler Satış ve Tanıtım Müdürü olarak çalışan Doğan, 2009’dan itibaren Doğu Bölgeler Merkezi Sinir Sistemi ve Onkoloji Satış ve Tanıtım Müdürü oldu. 2014’te Metabolizma Doğu Ana Bölge Satış ve Tanıtım Müdürü olarak görev yapmasını takiben son olarak AstraZeneca Türkiye Onkoloji İş Birimi Satış ve Tanıtım Müdürü olarak atandı.

SERVIER TÜRKIYE’NİN YENİ GENEL MÜDÜRÜ: GILLES RENACCO Türkiye’de 31 yıldır faaliyet gösteren Fransız ilaç firması Servier’in yeni Genel Müdürü Gilles Renacco oldu. 148 ülkede faaliyet gösteren Ar-Ge odaklı Fransız ilaç firması Servier Türkiye’nin genel müdürlük görevine deneyimli isim Gilles Renacco getirildi. 2005’ten itibaren şirket bünyesinde çeşitli görevler üstlenen Renacco, Servier Hırvatistan, Bulgaristan ve Arjantin’de uzun yıllar genel müdürlük yaptı. Eczacılık doktorası bulunan ve İşletme Yüksek Lisansı yapan Gilles Renacco, sektörde 20 yılı aşkın sürelik bir deneyime sahip.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

NOVARTIS TÜRKİYE’DEN ABD’YE ÜST DÜZEY ATAMA Novartis Türkiye’de Kardiyo Metabolizma ve Solunum İş Birimi Direktörü olarak görev yapmakta olan Fatma Ocak, Novartis ABD’ye Onkoloji İş Birimi Direktörü olarak atandı. Novartis Türkiye bünyesinde 9 yıl boyunca çeşitli görevlerde bulunan ve son olarak Kardiyo Metabolizma ve Solunum İş Birimi Direktörü olarak görev yapan Fatma Ocak, 2 Ekim 2017 itibarı ile Novartis ABD’de Onkoloji İş Birimi Direktörü olarak atandı. İlaç sektöründeki kariyerine 2008 yılında Boehringer Ingelheim Kardiyoloji grubunda başlayan ve o tarihten bu yana Türkiye’de Ürün Yönetimi, Satış ve Ticari Operasyonlar alanlarında giderek artan sorumluluklar üstlendiği pozisyonlarda görev yapan Fatma Ocak, son olarak Novartis Türkiye’de, Kardiyo Metabolizma ve Solunum İş Birimi Direktörlüğü görevini yürütüyordu.

BAYER TÜKETİCİ SAĞLIĞI TÜRKİYE YENİ ÜLKE MÜDÜRÜ TAYGUN GÜNAY Bayer’e katılmadan önce Procter & Gamble (P&G) Türkiye’de Marka Operasyonları Direktörü ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevini yürüten Taygun Günay, iş hayatına ilk adımını 1998 yılında Gillette Türkiye’de attı. Gillette Londra ofisinde CEEMEA (Orta ve Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Afrika) Bölgesinden Sorumlu Ürün Müdürü olarak çalıştı ve ardından Procter & Gamble’ın Brüksel ve Cenevre ofislerinde marka müdürü olarak görev aldı. Daha sonra sırasıyla Tükiye’de Güzellik ve Kişisel Bakım Kategori Direktörlüğü, Azerbaycan’da Kafkasya Ülke Müdürlüğü ve Türkiye’de Pazarlama Direktörlüğü rollerini devraldı. Yıldız Teknik Üniversitesi Makina Mühendisliği bölümünden 1995 yılında mezun olan Günay, İşletme alanında yüksek lisansını Pennsylvania State Üniversitesi’nde tamamladı. Günay yeni görevine 1 Aralık 2017 itibariyle başlayacak.

BD TÜRKİYE’NİN YENİ DİAGNOSTİK İŞ BİRİM MÜDÜRÜ BAHTİYAR CAN OLDU BD Türkiye Diagnostik İş Birimi’nin müdürlük görevine medikal sektörde geniş bir tecrübeye sahip Bahtiyar Can atandı. BD’ye 2011 yılında Satış ve Aplikasyon Uzmanı olarak katılan Bahtiyar Can 2015’ten beri Ürün Müdürü olarak görevini sürdürüyordu. Bahtiyar Can yeni görevinde BD’nin Diagnostik çatısı altında sunduğu mikrobiyoloji çözümleri, moleküler tanı sistemleri, kadın sağlığı-kanser tanı sistemleri, endüstriyel mikrobiyoloji çözümleri, laboratuvar otomasyonu gibi çözüm ve hizmetlerden sorumlu olacak. PS / KASIM - ARALIK 2017 75


KİTAP

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ELON MUSK-TESLA SPACEX VE MUHTEŞEM GELECEĞİN PEŞİNDE Yazar: Ashlee Vance Buzdağı Yayınevi Bu kitap; 1971 doğumlu genç bir girişimcinin şirketleri ile dünyadaki otomotiv, uzay-havacılık ve enerji sektörlerindeki yerleşik düzene meydan okumasının sıra dışı hikâyesidir. Elon Musk, X.com ve PayPal’in kurucularındandır ve sonraki dönemde Tesla ile sadece elektrikle giden 600 km menzilli ve 100km/sa hıza sadece 2,3 saniyede çıkan muhteşem otomobiller üretmiştir. SpaceX ile uzay taşımacılığının maliyetlerini çok büyük oranda

TIBBİYELİ MUHARREM

Türk edebiyatında doktorların kaleme aldığı bazı anı kitapları olsa da benim aradığım, hayalini kurduğum ve yapmak istediğim şey farklıydı: Tıp öyküleri yazmak. Tıp ve sağlık ortamını bilmeden, oraların kokusunu, çilesini ve umudunu solumadan, sıra sıra dizilmiş kalın tıp kitaplarının dibinde sabahlamadan ya da acı çeken hastaların nefesini, minnetini ve sabrını hissetmeden bu alanla alâkalı edebi eserler verebilmek elbette zor bir iştir. Türk edebiyatında, tıp alanında sayıca nispeten az eser olmasının en makul gerekçesi de budur sanıyorum. Daha iyi bir sağlık ortamı için kafa yoran, bizzat görev yaptığı sağlık alanına eleştirel bakabildiğini düşünen ve tıp eğitimiyle de ilgilenen bir öykücü olarak, bir alan tanımlamayı ve bu yeni alanda eserler vermeyi hayal ettim. Bu kitap, geleneğe yeni bir ilmek eklemek hayalinin ilk ürünüdür. Tıbbı, insanları ve sağlık uğraşlarının evrenini kurgu öykülerle anlatan bu eserin; edebiyatımıza, tıp camiasına ve ömürlerini tıbbı öğrenmek, uygulamak ve belki de tıbba katlanmak zorunda geçiren herkese farklı bir perde aralamasını dilerim…

Yazar: Kolektif Editör: Prof.Dr.Yasemin Aydoğan Nobel Akademik Yayıncılık 0-8 yaşları arasındaki çocukların eğitimini kapsayan erken çocukluk eğitimi, bu dönemdeki çocukların, uygun çevre koşullarında sunulan zengin öğrenme deneyimleri aracılığıyla gelişim özellikleri, bireysel farklılık ve yetenekleri göz önünde bulundurularak sağlıklı büyümelerinin, psikomotor, sosyal-duygusal, dil ve bilişsel alanlardaki gelişimlerinin en üst düzeye 76 PS / KASIM - ARALIK 2017

Ashlee Vance, 300’e yakın insanla konuşarak ve Elon Musk ile 30 saatten fazla birebir görüşme yaparak bu çarpıcı ve ilham verici hayat hikâyesini okurlarla buluşturuyor. “Kitabın sonlarına doğru herhangi bir okuyucu Steve Jobs ile Musk’ı kıyaslama ihtiyacı hissedecektir. Musk’a fırsat verin. Kimse onun gibi olamaz.” The New York Times

BEYİN BAĞIRSAK BAĞLANTISI

Yazar: Hasan Erbay PhD. MBGPH Karina Yayınevi

DÜNYADA ERKEN ÇOCUKLUK EĞİTİMİ

düşürerek dünya devlerine meydan okumuş ve yakın gelecekte Mars’a insan yollayabilecek en muhtemel şirketi yaratmıştır. Ayrıca ABD’deki en büyük güneş enerjisi şirketi SolarCity’nin en büyük ortağı ve başkanıdır.

Yazar: Emeran Mayer Çevirmen: Erkan Aktaş Paloma Yayınevi UCLA’da Stres Nörobiyolojisi Merkezi’nin direktörü olan Prof. Dr. Emeran Mayer, gelişmekte olan bu bilime devrimsel ve kışkırtıcı bir bakış açısı sunarak bize sağlığımızın sorumluluğunu üstlenmek ve vücutlarımızın doğuştan gelen bilgeliğini dinlemek için bağırsak-beyin bağlantısının gücünden nasıl faydalanmamız gerektiğini öğretiyor. Beyin-Bağırsak Bağlantısı, ağırlıklı olarak bitkisel beslenmenin bağırsak ve beyin sağlımız için neden önemli olduğunu, bağırsak-beyin gelişiminde erken çocukluk döneminin önemini ve çocuklarının iyi gelişmesine yardımcı olmak için ebeveynlerin neler yapabileceğini, aşırı stres ve kaygının gastrointestinal hastalıklar ve bilişsel bozukluklardaki rolünü, “içimizden gelen hisleri” nasıl dinleyeceğimizi ve vücudumuzun bize gönderdiği sinyallere nasıl dikkat edeceğimizi ve çok daha fazlasını anlaşılır bir dille açıklıyor.

ulaştırıldığı hatta büyük ölçüde tamamlandığı sistemli bir süreçtir. Bu denli önemli olan erken çocukluk eğitiminin dünyadaki yeri, önemi ve nitelikleri incelendiğinde pek çok farklı eğitim sistemi ile karşılaşılır. Türkiye’de, farklı ülkelerin erken çocukluk eğitim sistemlerini konu alan pek çok yayın yapılmış ve kitap yazılmış olsa da kaleme alınan yayınlardaki ülke çeşitliliğinin genellikle sınırlı olduğu görülmektedir. Bu sınırlılıktan yola çıkılarak kitapta; dünyadaki erken çocukluk eğitimine karşılaştırmalı bir bakış sağlamak amacıyla 54 ülkenin eğitim sistemi, ayrıntılarıyla incelenerek alana katkı sunulması hedeflenmiştir.


KÜLTÜR-SANAT

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

İ

lk kez 1989 yılında gerçekleştirilen, yerli ve yabancı tiyatro, dans ve performans topluluklarının izleyiciyle buluştuğu uluslararası bir etkinlik olan İstanbul Tiyatro Festivali, bu sene yıllık seyrine geri dönüyor ve iki hafta boyunca ulusal ve uluslararası, klasik ve çağdaş yorumları izleyiciler ile buluşturuyor.

21

. İstanbul Tiyatro Festivali’nde yurtdışından 5, Türkiye’den 13 olmak üzere 18 tiyatro dans ve performans topluluğunun 54 gösterisi bulunuyor. Festival 5-26 Kasım tarihleri arasında izleyenlerini bekliyor. Detaylı bilgi ve program için: tiyatro.iksv.org

FESTİVALİN ONUR ÖDÜLLERİ 21. İstanbul Tiyatro Festivali'nin Onur Ödülleri bu yıl Duygu Sağıroğlu, Zeynep Oral ve Angelin Preljocaj'a takdim ediliyor. 2 YAKADA 18 FARKLI MEKÂN 21. İstanbul Tiyatro Festivali oyunları ve yan etkinlikleri her iki yakadaki 18 farklı mekanda izleyicileriyle buluşuyor. Festival oyunları En Yüksek Katkıda Bulunan Mekan Sponsoru Zorlu PSM (Ana Tiyatro, Drama Tiyatrosu, Studio) başta olmak üzere Moda Sahnesi, ENKA İbrahim Betil Oditoryumu, Çevre Tiyatrosu, Caddebostan Kültür Merkezi, Yunus Emre Kültür Merkezi (Turhan Tuzcu Sahnesi, Müşfik Kenter Sahnesi), DasDas, Kenter Tiyatrosu, ve MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi Şebnem Selışık Aksan Sahnesi salonlarında izlenebiliyor.

FESTİVALİN YABANCI YAPIMLARI 21. İstanbul Tiyatro Festivali bu yıl yurtdışından 5 tiyatro ve dans topluluğunu konuk ediyor. Festivalde Antik Yunan tiyatrosunun efsanevi yönetmeni Theodoros Terzopoulos, Lübnan asıllı Kanadalı oyun yazarı ve yönetmen Wajdi Mouawad, dünya çapında ses getiren Fransız koreograf Angelin Preljocaj, İtalyan katılımcı tiyatro TPO’dan Davide Venturini ile Francesco Gand, Portekizli yönetmen Pedro Penim’in oyunları seyirciyle buluşacak.

BİR DAHA Yön: Theodoros Terzopoulos

ÜCRETSİZ ETİNLİKLER Festivalin diğer bir önemli parçasını ise festival kapsamında ücretsiz olarak gerçekleştirilen yan etkinlikler oluşturuyor. Festivalin yan etkinlikler programında okuma tiyatrosu, söyleşi ve kitap tanıtımları, film gösterimleri, atölye çalışmaları ve ustalık sınıfları gibi 10’un üzerinde etkinlik gerçekleştiriliyor Festival programında yer alan ücretsiz yan etkinlikler ise, Tüyap Kitap Fuarı, Moda Sahnesi, Fransız Kültür Merkezi, MSGSÜ Bomonti Yerleşkesi, Sahne Khas, Studio Oyuncuları ve Salon İKSV’de gerçekleştiriliyor.

FESTİVALİN YERLİ YAPIMLARI 21. İstanbul Tiyatro Festivali programında Türkiye’den 13 yapım yer alıyor. Festivalin ilk oyunu çağdaş tiyatro sahnemizin dikkat çekici yönetmenlerinden Serdar Biliş’in güncel yorumu ile Çehov klasiği Martı, Pürtelaş Tiyatro prodüksiyonu ve güçlü oyuncu kadrosuyla seyircisiyle buluşacak. Festival programında ayrıca; İsviçreli oyun yazarı Friedrich Dürrenmatt’ın yazdığı, usta tiyatrocu Ahmet Mümtaz Taylan yönetmenliğinde DasDas Sahne prodüksiyonuyla Uyarca, tiyatromuzun büyük ustası Genco Erkal’ın yönettiği ve çağın en can yakıcı derdine değinen Göçmenleeeer, B Planı prodüksiyonu Sami Berat Marçalı’nın yazıp yönettiği öteki olmak, göçmenlik ve iletişim meseleleri çevresinde kurguladığı oyunu Yuva, Semaver Kumpanya’dan yönetmen Volkan M. Sarıöz’ün rejisiyle Herman Koch’un aynı adlı romanından uyarlanan Akşam Yemeği, Bakırköy Belediye Tiyatroları’ndan Ceren Ercan’ın yazdığı ve Yelda Baskın’ın yönettiği Seni Seviyorum Türkiye ve Shakespeare ile oyunlar oynamayı seven Kemal Aydoğan’ın yönetiminde Fırtına da sahneleniyor.

GÖÇMENLEEEER Yön: Genco Erkal

KASIM - ARALIK 2017 / PS 77


KISA... KISA... / Ürün

GLÜTENSİZ VE FLORÜRSÜZ FORMÜLÜYLE DK DENT DİŞ MACUNU DK Dent Diş Macunu, içeriğindeki beyaz kil mineralleriyle dişi temizlerken glutensiz ve florürsüz formülüyle dişlerde doğal bir beyazlama sağlıyor. Kil ve kalsiyum mineral katkıları sayesinde diş minesini güçlendirirken, sigara, çay, kahve ve yemek artıkları nedeniyle oluşan lekeleri de gideriyor ve herkese mutlu gülüşler vaat ediyor... DK Dent Diş Macunu, özel bitkisel aktifler sayesinde diş eti kanamalarını da önlemeye yardımcı oluyor. Yenilebilir, yutulabilir ve köpürmeyen özelliği sayesinde doktorlar tarafından reçete edilen DK DENT Diş Macunu, 3 yaş üzeri çocuklar için de en güvenilir diş bakımını sağlıyor.

SELÜLİT VE CİLT ÇATLAKLARINA ÇÖZÜM... Derideki çatlaklar ve selülitler kadınların en çok korkulan cilt sorunları arasında yer alıyor. Daha çok kadınlarda görülen cilt çatlakları Sinoz Biomarks Çatlak Kremi ile artık sorun olmaktan çıkıyor. Her 3 kadından 1’inde görülen cilt çatlakları ve selülitler genellikle karın, kol ve bacak bölgelerinde oluşuyor. Bu soruna karşı gözle görülür şekilde sonuç almak için de erken müdahale etmek, dar kıyafetler giymemek ve özel olarak formüle edilen kremlerle cilde masaj yaparak uygulamak gerekiyor. Biomarks Çatlak Kremi, ihtiyaç olan bölgeye günde 1 kez masaj yapılarak kullanıldığında bu soruna etkili bir çözüm sunuyor. Lavanta, gojiberi ekstresi, shea yağı, biberiye, kakao yağı, soğan kabuğu ekstresi, aynı sefa, meyan kökü ekstresi ve P1 vitamin içeren Biomarks çatlak kremi, kadınları bitki kürü hazırlama zahmetinden ve estetik operasyonlardan kurtarıyor. 78 PS / KASIM - ARALIK 2017

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ALFLOREX İLE “ÖZGÜRLÜĞÜ” SEÇİN ABD, İngiltere ve İrlanda’dan sonra, fonksiyonel sindirim sistemi şikayetlerinde kullanılan Alflorex Türkiye’de de kullanıma sunuldu. Sindirim sistemi şikayetlerinde sıkça görülen, ishal, kabızlık, gaz, karın bölgesinde belirgin şişkinlik, ağrı gibi semptomların giderilmesine destek olmaktadır. Avrupa’da çeşitli ödüllerle birlikte, ABD’li gastroenterologların da en çok tercih ettiği probiyotik olan Alflorex, aynı zamanda hastaların yaşam kalitesini arttımakta, düzenli kullanımda, sindirim sistemini ve bağırsak mikrobiyotasının düzenlenmesine yardımcı olmaktadır.

EASYFISHOIL ÇOCUKLARIN FAVORİSİ İskandinavya’da bulunan Karolinska Enstitüsü’nde yapılan çalışmalarda ‘Çiğnenebilir jel’ formundaki balık yağlarının sıvı formlu balık yağlarına göre, çocuklar tarafından uzun süre ve severek kullanıldığı kanıtlandı. EasyFishoil çiğneme tabletinin, çocukların ihtiyacı olan Omega-3 yağ asitlerini düzenli ve uzun süreli verebilmek için en ideal form olduğu belirtiliyor. Concordix teknolojisiyle Norveç’te kutup çizgisi üzerinde yer alan fabrikasında üretilen İlk günkü tazeliğini koruyan, doğal limon ve doğal portakal aroması içeren EasyFishoil, kimyasal madde ve yapay aroma içermiyor. Şeker ilavesiz yapısıyla annelerin çocukları için güvenle kullanabileceği bir ürün olarak öne çıkıyor. Türkiye distribütörü olarak faaliyet gösteren Farma Ege, EasyVit gibi yenilikçi ve farklı ürünleri bünyesinde barındırmaktadır.

BEBEĞİNİZİN ATEŞİ KONTROL ALTINDA Türkiye’de 31 yıllık köklü geçmişiyle anneler ve bebeklerine ürünler geliştiren Wee Baby, elektronik ürün kategorisine eklediği temassız ateş ölçer’i; yeni nesil hızlı, güvenilir ateş ölçer teknolojisiyle tasarladı. Bebeklerin ateşleri son teknolojiyle geliştirilen ateş ölçerler sayesinde rahatlıkla kontrol altına alınabiliyor. Hızlı ölçüm yapmasının yanı sıra alarm ve hafıza özellikleri bulunan dijital termometreler, kullanım kolaylığı sağlıyor.

REVİTACARE HAİRCARE UYGULAMASI İLE SAĞLIKLI SAÇLAR Türkiye’de SELTEK Group tarafından temsil edilen Fransız Revitacare markasının mezoterapi uygulaması HairCare, çok özel formülü sayesinde günümüzde sıkça yaşanan birçok saç problemine çözüm oluyor. Saç kaybını azaltabilmek için gereken canlandırıcı, besleyici ve uyarıcı elementlerin bir arada bulunduğu Revitacare HairCare, hücre içi yapı taşlarının yeniden oluşmasına, saç derisinin koruyucu işlevlerinin yükselmesine ve kepeğin yeniden oluşmasını önlemeye yardımcı oluyor. Uygulama öncesi doktora danışılması gereken, uygulanması da çok ince iğnelerle acısız ve ağrısız olarak saçlı deri içine doktorlar tarafından gerçekleştirilen ve yaklaşık 15 dakika süren HairCare saç mezoterapisi ile günlük hayatınıza kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz. Dökülme, kopma, cansız ve hacimsiz saç sorunu olanlar için HairCare saç mezoterapisi etkili çözüm olabilir.


KISA... KISA... / Ürün KURULUK SEBEBİYLE CİLTTE OLUŞAN RAHATSIZLIK HİSSİNE KARŞI: ATODERM CREAM Kuru ciltler için nemlendirici, koruyucu, besleyici bakım kremi. Bioderma’nın kuru ciltler için geliştirdiği Atoderm Cream, besleyici ve yeniden yapılandırıcı bileşenleri sayesinde cildin yatıştırılmasına ve nemlendirilmesine yardımcı oluyor. İçeriğindeki zengin ve onarıcı aktif ajanlar ile Skin ProtectTM kompleksi sayesinde cildin onarılmasına destek olurken cildi dış etkenlere karşı koruyor. Formülündeki gliserin ve vazelin sayesinde mevsim geçişlerinde ani sıcaklık değişimlerinden etkilenen cildin kaybettiği nemi yeniden kazanmasına destek oluyor. Kuru ve hassas ciltlerin kullanımına uygundur.

KIŞIN KENDİNİZİ İYİ HİSSETMEK İÇİN ÇAYINIZ HAZIR 42 yıldır doğanın sonsuz iyiliğini ve zenginliğini tüketicileriyle buluşturan Doğadan, Ayvalı Ihlamur ve Zencefil Ihlamur Ballı bitki ve meyve çaylarıyla kışın iyi hissettirecek lezzetler sunuyor.

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

BEE’O UP PROPOLİSLİ BALLI BOĞAZ SPREYİ, %100 DOĞAL İÇERİĞİYLE RAFLARDA! BEE’O UP Propolisli Ballı Boğaz Spreyi, propolis ham bal ve mentolün sinerjik etkilerini bir araya getiriyor. Kovandan sofraya sağlık misyonuyla üretilen BEE’O UP sprey, boğazdaki tahriş ve kuruluğun yanında ferah bir nefes için de %100 doğal bir çözüm sunuyor. Ayrıca diş ve diş eti sağlığının korunması ve sigaradan oluşan ağız kokusunun engellenmesine de yardımcı oluyor. İTÜ Arı Teknokent firmasında üretilen BEE’O UP Propolisli Ballı Boğaz Spreyi, uzman gıda ve ziraat mühendisleri kontrolünde üretiliyor ve TÜBİTAK, TTGV ve TÜSİAD İnovasyon Ödüllü Türkiye’nin ilk ve tek yerli propolisini içeriyor.

KIŞLA GELEN CİLT KURULUĞUNA, INCIA İLE DOĞAL ÇÖZÜM INCIA dünyasında yer alan atopik jel krem ve hassas ciltlere uygun sıvı sabun, çevredeki alerjenlerden çok hızlı etkilenen atopik, hassas ve kuru ciltlerin ihtiyacı olan doğal ve özenli bakıma destek oluyor. Kış aylarının yaklaşmasıyla beraber çok kuru ve atopiye eğilimli ciltlerde kurumalar ve buna bağlı olarak çatlamalar meydana gelir. INCIA Atopik Jel Krem, içeriğindeki Omega 3-6 ve 9 bakımından zengin olan yalancı iğde, hodan ve çuha çiçeği yağı ile cildi onarmaya yardımcı oluyor. Kremin içinde yer alan soya gliseritleri ve shea yağı ise cilt üzerinde koruyucu bir tabaka oluşturarak transepidermal su kaybını azaltıp, cildin uzun süre nemli kalmasını sağlıyor. Ayrıca kremdeki Centella asiatica ekstresi, kollajen sentezini arttırmaya yardım ediyor.

MUSTELA İLE SOĞUK HAVALARDA RAHAT GECELER Menthol ve okaliptüs içermeyen Mustela Rahatlatıcı Göğüs Balsamı ile kış boyu bebeğiniz daha rahat nefes alsın, kesintisiz uyusun! Mevsim geçişleri ve kış döneminde bebeğinizi korumaya ekstra özen gösterseniz de, soğuk ve hızlı değişen havalar bebeğinizde geceleri uyku bölünmelerine ve burun tıkanıklıklarına yol açabilir.

Ihlamur ve zencefilin benzersiz uyumunu geleneksel bal lezzeti ile buluşturduğu Zencefil Ihlamur Ballı ve Ihlamurun rahatlatıcı desteğini ayva lezzetiyle bir arada sunan Ayvalı Ihlamur ile günün her anında çayınız hazır.

Mustela® Rahatlatıcı Göğüs Balsamı içeriğindeki Avokado Perseose sayesinde cildi nemlendirirken, tazeleyici çam kokusuyla ferahlatıcı etkiye sahiptir. Ihlamur Çiçeği ve Papatya Özü ise göğsü yumuşatıp rahatlatıcı etki sağlar. %97 doğal kökenli içeriklerden oluşan Mustela® Rahatlatıcı Göğüs Balsamı, burun mukozası üzerinde kurutucu etkiye sahip olan okaliptüs ve menthol içermez.

Zengin ürün çeşitliliği ve farklı damak tatlarına uygun bitki ve meyve çayları sunan Doğadan, kış aylarının vazgeçilmezleri; ‘ayva ve ıhlamur’, ‘zencefil, ıhlamur ve bal’ ile kışın içinizi ısıtacak.

Rahatlatıcı Göğüs Balsamı doğumdan itibaren kullanıma uygundur.

RESTYLANE® SATEN DOLGU İLE IŞILDAYAN BİR CİLT Restylane® Saten Dolgu: Cilt kalitesini artıran yenilikçi tedavi Restylane® Saten Dolgu, farklı bölgelerde ciltte gençleşme sağlıyor ve cilt kalitesi ile ilgili çeşitli sorunlara yönelik esnek bir tedavi seçeneği sunuyor. Restylane® Saten Dolgu, cilt kalitesini artırır ve cildi sıkılaştırır. Ciltteki pürüzleri, ince çizgileri ve akne izleri gibi cilt bozukluklarını azaltır. Bu sonuçlara Resty-

lane®’in stabilize Hyaluronik Asit (HA) temeline dayanan NASHA* teknolojisi sayesinde ulaşılıyor. Cildin kendi yapısında da bulunan ve yaşa bağlı olarak azalan Hyaluronik Asit (HA), cilde nem kazandırmak için üretilmiştir.Uygulama alanına bağlı olarak cilt kalitesinde 12 aya varan iyileşme sağlıyor.

PS / KASIM - ARALIK 2017 79


PROF. DR. HIFZI ÖZCAN

7. ULUSLARARASI

CEREBRAL PALSY ve GELİŞİMSEL BOZUKLUKLAR KONGRESİ “Hayatın İçinde Cerebral Palsy”

23-25 Şubat 2018

Hilton Kozyatağı, İstanbul

www.cerebralpalsy2018.org Bilimsel Sekreterya Feride Bilir Tel: 0 850 220 07 17 Mail: kongre@tscv.org.tr

80 PS / KASIM - ARALIK 2017

Birgül Bayoğlu Tel: 0 850 220 07 17 Mail: kongre@tscv.org.tr

İdari Sekreterya Bilge Aksoy Tel: 0 850 220 07 17 Mail: kongre@tscv.org.tr

Organizasyon Sekreteryası Turizm &Organizasyon

EGE KONGRE TURİZM & ORGANİZASYON Tel : (0 232) 464 13 51 • Faks: (0 232) 464 29 25 cerebralpalsy2018@egekongre.com


KONGRE TAKVİMİ

POPÜLER SAĞLIK DERGİSİ

ŞUBAT 2018

MART 2018

ARALIK 2017

2. Geriatrik Romatoloji Sempozyumu 2 - 3 Şubat 2018 İSTANBUL Organizasyon: D Event Turizm www.geriatrikromatoloji2018.org

1. Riskli Bebek Kongresi 1- 4 Mart 2018 ANKARA Organizason: Eventa Kongre ve Turizm www.risklibebek2018.org

34. Ulusal Gastroenteroloji Haftası 1-6 Aralık 2017 Belek / ANTALYA Organizasyon: DMR Kongre www.ugh2017.org

7. ATRİYAL FİBRİLASYON ZİRVESİ “BAHAR TOPLANTISI” 8-11 Şubat 2018 ANTALYA Organizasyon:DMR Turizm http://www.afzirvesi.org/

5. Ulusal Minimal İnvaziv Ürolojik Cerrahi Kongresi 1- 4 Mart 2018 ANTALYA Organizasyon: SERENAS Kongre www.minimalinvazivurolojikongresi.org

7th International Gastrointestinal Cancers Conference (IGICC 2017) 15 – 17 Aralık 2017 İSTANBUL Organizasyon: SERENAS Turizm http://igicc2017.org

3. Hematolojik Genetik Sempozyumu 14- 16 Şubat 2018 İZMİR Organizasyon: MOTTO Turizm www.hematolojikgenetik.com

24. Uludağ Anestezi Kış Sempozyumu 2 - 4 Mart 2018 BURSA Organizasyon: PLAZA EVENT Kongre www.uludaganestezi. org/2018

5. Dijital Sağlık Zirvesi 21 Aralık 2017 Uniq İSTANBUL Organizasyon: PTMS Eğitim Bilişim ve Organizasyon A.Ş http://www.dhsturkey.com/

Sağlık Bilimleri Üniversitesi 2. Diyabet ve Obezite Sempozyumu 2018 2 - 4 Mart 2018 İSTANBUL Organizasyon: BROS Congress www.sbudiyabetveobezite.org

OCAK 2018 7. “Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongreleri” 10 - 13 Ocak 2018 Kemer / ANTALYA Organizasyon: Ayder Organizasyon http://www.kalitekongre2018.org Türk Oral İmplantoloji Derneği 29. Uluslararası Bilimsel Kongresi 11 - 13 Ocak 2018 İSTANBUL Organizasyon: Prime Kongre Yönetimi ve Turizm www.toid.org.tr/2018_kongre Meme Kanserinde Yeni Yaklaşımlar Eğitim Toplantısı 13-14 Ocak 2017 İSTANBUL Organizasyon: Humanitas-mice www. istanbulmemekanseri. com/ Estetik Plastik Cerrahi Derneği 22. Ulusal Kongresi 13- 14 Ocak 2018 İSTANBUL Organizasyon: Seven Event Company www.epcd2018.org

İç Hastalıkları Kış Okulu 15 - 18 Şubat 2018 KKTC Organizasyon: GENX Kongre www.ichastaliklarikisokulu.org TNRD 2018 Yıllık Toplantısı 27. Yıl Yıllık Toplantısı “Nöroradyoloji ve Baş-Boyun 16-18 Şubat 2018 İSTANBUL Organizasyon :DEKON http://www.tnrd2018.org/tr/ 11.Pharma Power Conference 22 Şubat 2018 İSTANBUL Organizasyon: EDUWORKS http://www.eduworks.com.tr Prof. Dr. Hıfzı Özcan 7. Uluslararası Cerebral Palsy ve Gelişimsel Bozukluklar Kongresi 23 - 25 Şubat 2018 İSTANBUL Organizasyon : EGE Kongre www.cerebralpalsy2018.org

19. Pediatri Günleri 7 - 9 Mart 2018 İZMİR Organizasyon: MOTTO Turizm www.pediatrigunleri.com 4. Multidisipliner Baş Boyun Kanserleri Kongresi 8 -11 Mart 2018 Belek / ANTALYA Organizasyon: DMR Kongre www.basboyunkongresi2018.org “6. Uluslararası Fetal Hayattan Çocukluğa “ilk 1000 gün” Gebe - Çocuk - Beslenme Kongresi 4 - 18 Mart 2018 Belek ANTALYA Organizasyon: FTS Turizm http://www.annecocukbeslenmesi.org/ 7. Türk Tıbbi Onkoloji Kongresi 21-25 Mart 2018 Belek / ANTALYA Organizasyon: DMR Kongre www.tibbionkoloji2018.org 13. Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısı 22 - 25 Mart 2018 Belek / ANTALYA Organizasyon: SERENAS Kongre http://www.girisimselradyoloji2018.org/

“1. Uluslararası 2. Ulusal Halk Sağlığı Hemşireliği Kongresi 15 - 18 Ocak 2018 ANKARA Organizasyon: D Event www.halkhemderkongre2018.org Anatomi Kış Günleri 2018 25 - 28 Ocak 2018 ANKARA Organizasyon: BUTO Kongre www.anatomi2018-baskent.com PS / KASIM - ARALIK 2017 81


66. SAYI ÇIKTI! at:

alık

l: 13

isi

erg

md

aşa

lı y

ğlık Sa

yı:

Sa

66

Kasım

- Ar

/ Fiy

2017

15

TL

ER CİĞ I: AK ĞLIĞ ği, SA a Kirlili eri

s v Ha r Kan çok e ir kciğ re B ebi ta A Üze Seb Baş lmak lığın n O asta ’ları i H d ı 40 ş Ya ltına İn A ser Kan A: SY T DO ABE adın K İY

D t ve 1’i e dan ab adın şıyor. e, 0K : “1 le Ya ğitim IDF iyabet Kişi E akıma D ok e B .” Ç Bir daviyev mıyor Te Ulaşa K ALI

Diy

dan n: am Yaş n Soru A M a yal Sos klaştır AÇIR Uza AR K ĞU R NLU YO İDR ĞU RÜ YO ÜŞÜ İK D nun, TK Yİ mem TE LİTE dan rum i... KA lar du ayetç Hasta ler şik hekim

Sağlıklı

Sa

am

lı y

k ğlı

isi

rg

de

yaşam

dergisi

Yıl: 11

Sayı:

/ 2016 Eylül stos61 Ağu

NUSU K KO anı KAPA Okul Zam aması Şimdi lık Tar cesi Sağ Okul Öna Yapılmalı! TL I Mutlak t: 15 SYAS avisinde / Fiya t Ted ET DO 17 DİYAB t ve Diyaber 20 Diyabe l Gelişmele bat Şu Günce kOca rdisk vo No .. ı: 63 R: No tirmek. Değiş SEKTÖ Say ti 12 Diyabe an Veren Yıl: imiz: “Hedefek İçin Heyec” Gelec alarımız Var ayene seri Çalışm Kez Mu im Kan ve Rah Yılda Bir ServiksTeşhis İçin Erken üyle DEF ı Her Yön lık: SE Yaşam en Bir Hasta lık: n Hasta Etkiley et OlaU) Diy i avis (PK yor Tek Ted ETONÜRİ Kurtarı Hayat FENİLK p Pilleri uz Kal Kablos

Fiyat:

TA ! ĞIŞ BA LDIK AN KA r AD İZ VR RS artıyo TE DA leri KA E YE nakil var... gan YİN e or eksik ye’d çok Türki k hala anca

15 TL

IND RK HIV S FAASI nün /AID RM .3’ü HIV AŞTI . e 77 yüzd isi yok.. AR umun bilg Topl sunda konu

ABONELİK: Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. TALEBİNİZİN ARDINDAN FORMUN TARAFIMIZA ULAŞMASIYLA ABONELİĞİNİZ BAŞLAYACAKTIR.

n de er ak ü? r ns m m tile Kaorun kün elir ı? k üm i b al m ang utm . a.. H ork Ü GÜN k A’d MER SY EHİ DO A L Z

YL 21 E

ÜL

DÜN

YA

ı

ser

l Say

Öze

Kan

YA ÜN Ü: T D ÜN BA R G riskini 4 ŞUNSEkanser ek KA por, bilec celi

“S azalta eğlen r.” sit ve biridi / UICC en ba llardan Aran yo nchia f. Sa LI Pro

ĞI nı ÇA n ta erke ... UK İ KL ER ede rıyor CU RL adel kurta ÇO NSE müc yat ha la KA talık davi Has ğru te do

IK şa ĞL SA RI ük ya VE SIR günl UN N 9 or ve UZ RÜ e, sp r... ile ÖMslenm öner ri Be ilgili Rİ örle ile LE tüm R n Ö M beyi in TÜ şılan meler YİN rşıla geliş ri... BE sık ka ojik etkile En teknol rjiye ve roşiru nö ,

m

Yönetim Merkezi (İZMİR) : 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi....: 0 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com


Populer Saglik Kasim Aralik 2017 Sayi 66  

DOSYA: DİYABET IDF: “10 KADINDAN 1’İ DİYABETLE YAŞIYOR.BİR ÇOK KİŞİ EĞİTİME, TEDAVİYE VE BAKIMA ULAŞAMIYOR.” DOSYA:AKCİĞER SAĞLIĞI HAVA KİRL...

Populer Saglik Kasim Aralik 2017 Sayi 66  

DOSYA: DİYABET IDF: “10 KADINDAN 1’İ DİYABETLE YAŞIYOR.BİR ÇOK KİŞİ EĞİTİME, TEDAVİYE VE BAKIMA ULAŞAMIYOR.” DOSYA:AKCİĞER SAĞLIĞI HAVA KİRL...

Advertisement