Page 1

Sağlıklı yaşam dergisi

Yıl: 12 Sayı: 62 Kasım - Aralık 2016 / Fiyat: 15 TL

KAPAK KONUSU: Akciğer Kanseri “Kanser Tedavisi Gelecekte Tamamen Değişecek” DOSYA KONUSU:DİYABET 14 Kasım Dünya Diyabet Günü ‘’Gözler Diyabetin Üstünde’’ Korkutan Komplikasyon: Diyabetik Retinopati Tehlikeli Birliktelik Diyabet ve Kalp Damar Hastalıkları AYIN KONUSU HIV-AIDS

Sağlık Okuryazarlığı Nedir? Neden Önemlidir? Bağımlılıkta Yeni Kavramlar Sanal Bağımlılıklar “Tıbbın Gören Gözü, Şifa Sağlayan Eli” Radyoloji “İçinizdeki Balon”a Dikkat!

12. Yıl


KÜNYE Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd.Şti

BİLİMSEL EDİTÖR

Yayın Sahibi Temsilcisi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Cemil DİRİM

Ege Üniversitesi Tıp Fak. KBB ABD

Genel Yayın Yönetmeni Zeynep ÇETİNKAYA

Opr. Dr. Muzaffer YURTTAŞ

YAYIN DANIŞMA KURULU Prof. Dr. Fazıl Apaydın Prof. Dr. Mete Akısü

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Prof. Dr. Okhan Akhan

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ABD

Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran

Bilimsel Editör Op.Dr.Muzaffer YURTTAŞ

Hacettepe Üniversitesi, Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Geriatri Ünitesi

Grafik Tasarım FD DESIGN

Prof. Dr. Tuğrul Dereli

Katkıda Bulunanlar Şebnem CİRİT Betül ÇUHADAROĞLU Evrim KAYA

Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bölümü

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Bölümü

Prof. Dr. Özlem Er

Prof. Dr. İhsan Ertenli

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji Bilim Dalı

Av. Ümit Erdem

HAYAD- Hasta ve Hasta Yakını Hakları Derneği

Hukuk Danışmanı Av. Birol KESKIN

Prof. Dr. Necmi Gökay

İLETİŞİM

Doç. Dr. Murat Gültekin

Yönetim Merkez / İZMİR 1720 Sok. N:26 D:5 Karşıyaka-İZMIR Tel: 0232 465 32 32 -0232 422 08 38 Fax: 0232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Prof.Dr. Oğuz Kılınç

Haber ve İletişim Merkezi / (İSTANBUL) Zeynep ÇETINKAYA Atatürk Cad. Cebesoy Sok 65/24 Sahrayıcedit-Kadıköy İSTANBUL Tel: 216 3550259 Gsm: 532 4700025

VKV Amerikan Hastanesi Onkoloji Bölümü

zeynep@populersaglikdergisi.com populersaglikdergisi@gmail.com

AÜ. Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Hematoloji ABD

İzmir Diş Hastanesi Başhekimi Türkiye Halk Sağlığı Kurumu Kanser Daire Başkanı

Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San. ve Tic. Ltd.Şti 1720 Sok. N:26 D:5 Karşıyaka-İZMİR Tel : 0232 465 32 32 Fax: 0232 465 30 94 info@populersaglikdergisi.com

Dokuz Eylül Üniversitesi Göğüs Hastalıkları ABD

Doç. Dr. Levent Köstem Spor Hekimi

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel Prof. Dr. Erdem Özkara

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp ABD

Prof. Dr. Semih Ötleş

Ege Üniversitesi Rektör Yardımcısı

Prof. Dr. Muhit Özcan Ecz. Tuncay Sayılkan

İzmir Eczacı Odası Başkanı

Prof. Dr. Fehmi Tabak

İ.Ü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Prof. Dr. Erol Tavmergen

Ege Üniversitesi Aile Planlaması ve Kısırlık Araştırma ve Uygulama Merkezi

Prof. Dr. Hasan Tekgül

Ege Üniversitesi Tıp Fak. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD

Ecz. Doç. Dr. Levent Tuğrul

Yayın Kurulu Op. Dr. Deniz Arslan Uz. Dr. Fatih Sürenkök Op. Dr. Emin Yılmaz Op. Dr. Tülin Eroğlu Kaynak Op. Dr. Ata Bozoklar Uz. Dr. Didem Dereli Uz. Dr. Arif Baysan Dr. Alpay Gökmen

Prof. Dr. Serhat Ünal Op. Dr. Mustafa Erşin Dr. Sevgi Postoğlu Op. Dr. Hilmi Güngör Uz. Dr. Ayşegül Barış Uz. Dr.Erdal Duman Uz. Dr. Aylin Çeçen Aksu Ecz.Vildan Semet Uz. Dr. Mehmet Özgür Niflioğlu

İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ABD

Doç. Dr. Işın Yaprak

İzmir Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Opr.Dr Cem Yılmaz Özel Ataköy Hastanesi

Prof.Dr.Arzu Yorgancıoğlu

Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları ABD *İsimler soyadı sırasındadır.

Popüler Sağlık Dergisi Arma Tanıtım Yayıncılık Bilişim Teknolojileri Danışmanlık San ve Tic. Ltd.Şti tarafından T.C. yasalarına uygun olarak yayımlanmaktadır. Yayımcının izni olmadan hiçbir yazı ve görsel alıntı yapılamaz. Popüler Sağlık Dergisi’nde yayınlanan makalelerin sorumluluğu yazarlarına, reklam ve ilan sorumluluğu reklam verene aittir. Yönetim Yeri: İzmir Tel: 0 232 465 32 32 (pbx) Faks: 0 232 465 30 94 İstanbul İletişim / Ofis: 0 216 355 02 59 info@populersaglikdergisi.com www.populersaglikdergisi.com Yayın Türü: Yaygın / 2 Aylık Renk Ayrım/Baskı/Cilt: Ar Matbaa / Baskı Tarihi: 15.12.2016 Yıl:12 Sayı: 62 Kasım-Aralık 2016

2

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016


İ Ç İ N D E K İ L E R 06 EDİTÖR’den 17 Kapak Konusu: Akciğer Kanseri 18 Akciğerini Koru Sağlıklı yaşam dergisi Akciğer Kanseri Olma! 20 Akciğer Kanseri Kongresi 22 Kanser Tedavisi Gelecekte Tamamen Değişecek 24 ESMO 2016 25 Sektör: Bristol-Myers Squibb 28 DİYABET DOSYASI - II 29 Türk Diyabet Cemiyeti:14 Kasım Dünya Diyabet Günü 30 Korkutan Komplikasyon: Diyabetik Retinopati 34 Diyabette Doğru Bilinen Yanlışlar 36 Diyabet ve Böbrek Sağlığı 37 Türkiye Avrupa’da Diyabet Artış Hızının En Yüksek Olduğu Ülke 38 Diyabet Cinsel Hayatınızı Etkilemesin! 39 Her 2 Diyabet Hastasından 1’i Hastalığının Farkında Değil! 40 Pedallar Diyabet İçin...Bisikletçilerimiz Dünya Rekoru Kırdı 41 EndoBridge® 2016 42 Tehlikeli Birliktelik:Diyabet ve Kalp Damar Hastalıkları 43 Türkiye’de Toplumun Yüzde 40’ı Tiroid Hastası 44 Sağlık Okuryazarlığı Nedir? Neden Önemlidir? 46 BREASTANBUL 2016 49 Kadın Kanserlerine Karşı Güçler Birleşti 50 Bağımlılıkta yeni kavramlar: Sanal Bağımlılıklar 52 “Kendin için 1 Ara’lık” 54 HIVEND: “AIDS Artık Tedavi Edilebilir Kronik Bir Hastalık” 56 “İçinizdeki Balon”a Dikkat! 58 Kalp Hastalıklarında Girişimsel İşlemler 60 Türkiye Mr Uygulaması Sıklığında Birinci Sırada 61 Radyoloji:“Tıbbın Gören Gözü,Şifa Sağlayan Eli” 62 Çocuklar Radyasyondan Korunmalı! 63 Radyoloji, Meme Kanseri Tanısında Temel Role Sahip 64 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi 66 Ülkemizde 10 Kişiden 7’sinde Sindirim Sistemi Hastalığı Var! 68 Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı 69 Karaciğer Yağlanmasına Karşı 7 Süper Besin 70 Sedef Hastalığıyla Mücadele Ediyorlar 71 Hikâyeleri Belgesel Oldu 72 Medical Park, BAU ve Medtronic’ten Startejik İşbirliği 73 Economist İstihbarat Birimi (EIU) Araştırması 74 Ihlamur: Soğuk Kış Günlerinin Vazgeçilmezi 76 Kitap Köşesi 77 Edirne Dârüşşifası 78 Kongre Takvimi Yıl: 12 Sayı: 62 Kasım - Aralık 2016 / Fiyat: 15 TL

KAPAK KONUSU: Akciğer Kanseri “Kanser Tedavisi Gelecekte Tamamen Değişecek”

DOSYA KONUSU:DİYABET 14 Kasım Dünya Diyabet Günü ‘’Gözler Diyabetin Üstünde’’ Korkutan Komplikasyon: Diyabetik Retinopati

22

Tehlikeli Birliktelik Diyabet ve Kalp Damar Hastalıkları AYIN KONUSU HIV-AIDS

Sağlık Okuryazarlığı Nedir? Neden Önemlidir?

Bağımlılıkta Yeni Kavramlar Sanal Bağımlılıklar

“Tıbbın Gören Gözü, Şifa Sağlayan Eli” Radyoloji “İçinizdeki Balon”a Dikkat!

12. Yıl

37

43 54

62 74


Değerli Okuyucularımız, Merhaba; Yeni bir yıla girerken yeni bir sayı ile karşınızdayız. Yeni yılın ülkemize, dünyamıza ve hepimize sağlıklı ve huzurlu bir yıl olmasını temenni ediyorum. Savaşların, terörün ve vahşetin son bulması herkesin ortak dileğidir. Kasım ayı ‘Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı’. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği, Türk Toraks Derneği, Türk Akciğer Kanseri Derneği ve İmmüno-Onkoloji Derneği bir araya gelerek; akciğer kanserinin önlenmesi, akciğer kanserinden korunma, erken tanı ve etkili tedavi konusunda bilinç oluşturmak amacıyla, “Akciğerini Koru, Akciğer Kanseri Olma!” sloganıyla farkındalık kampanyası başlattı. Diyabet hastalığı giderek dünyayı saran bir hastalık ve komplikasyonlar sarmalı gibi büyüyor. Kasım ayı aynı zamanda diyabet ayı. Bu yıl Dünya Diyabet Federasyonu tarafından tema olarak; “Gözler Diyabetin Üstünde” sloganı seçildi. Biz bu sayımızda Diyabet Federasyonu’nun Avrupa Başkanı Prof. Dr. Şehnaz Karadeniz ile diyabette retinopati’nin önemi üzerine ilgi ile okuyacağınız bir röportaj gerçekleştirdik. Hiçbir yakınması olmadan aniden ölen yakınlarınız olmuştur. Hiçbir belirti vermeden ani ölümlere neden olan aort anevrizma rüptürü acil müdahale edilmezse çok dramatik seyredebiliyor. Türk Kalp ve Damar Cerrahisi Derneği, Abdominal Aort Anevrizmasına dikkat çekmek için “İÇİNİZDEKİ BALON”A DİKKAT!” başlığı altında bir farkındalık kampanyası başlattı. Bu konunun ayrıntılarını dergimizde okuyabileceksiniz. Sağlık hakkında sağlıklı bilgiler almak her bireyin doğal hakkıdır. Ancak günümüzde internette ya da basında kafa karıştıran ve gerçeği yansıtmayan o kadar çok bilgi ile dolu ki insanın kafasının karışmaması mümkün değil. Hangi bilgi doğrudur? Sağlık okuryazarlığı nedir? Ne önemi var? Bu konuda Prof. Dr. Erdal Akalın hocamızın makalesini severek okuyacaksınız. Her türlü bağımlılığın giderek arttığı bir dünyada yaşıyoruz. Yeni bir kavram “Sanal Bağımlılık” Modern hayat teknoloji gibi sunduğu nimetlerle birlikte yeni bağımlılıkları da beraberinde getirdi. Alkol ve madde bağımlılığı ile birlikte artık hayatımıza yeni bağımlılık kavramları da girdi. İnternet, sanal şans ve kumar bağımlılığı... Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz günümüzde bağımlılığın değişen yüzünü anlattı. 1 Aralık Dünya AIDS Günü. Bu konuda sağlık kuruluşları ve ilgili sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği etkinliklerle toplumun bilinçlenmesine katkı vermeye, erken tanı ile hastalığın tedavi edilebileceği anlatılmaya çalışılıyor. Ayın konusu olarak HIV- AİDS gibi önemli bir hastalığı inceledik. Yayın kurulu olarak bir konuya daha dikkat çekmek istiyoruz; Organ Bağışı! Bir insanın yaşamasına vesile olmanın bütün insanlığın yaşamasına vesile olmak kadar değerlidir. Hayata acıyı çeken ve onun yakınlarının gözüyle bakmak gerekir. Türkiye’de her yıl yüzlerce kişi organ yetmezliği nedeni ile hayatını kaybediyor. Organ yetmezliğinin en etkili tedavisi ise organ naklidir. Ancak halk arasında yaygın olan yanlış inanışlar ve bilinçsiz uygulamalar, hastaların hayati tehlike ile karşı karşıya kalmasına neden olabiliyor. Türkiye’de yaklaşık 26 bin kişi yaşamını sağlıklı bir şekilde sürdürebilmek için organ nakline ihtiyaç duymaktadır. Organ bağışı konusunda herkesi duyarlı olmaya çağırıyoruz Sağlıcakla kalın! Hayatınız bereketli, geleceğiniz aydın olsun! Op. Dr. Muzaffer Yurttaş Genel Cerrahi Uzmanı

6 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK

2016


KISA KISA... GSK İLACA ERİŞİM ENDEKSİ’NDE 5’İNCİ KEZ LİDER OLDU İlaca Erişim Endeksi’nin (Access to Medicine Index) 2016 yılı sonuçlarında GSK, üst üste 5’inci kez ilk sırada yer aldı. Şirketin “ilaç erişimine odaklı” olarak tanımlandığı Endeks’te, GSK’nın, küresel sağlığın faydasına yönelik uzun süredir devam eden ürün ve teknolojiler geliştirme yaklaşımı takdir gördü.

Murat Erboz BD Türkiye Genel Müdürü

BD TÜRKİYE DİYABET İLE MÜCADELE İÇİN FARKINDALIK ETKİNLİKLERİNE DESTEK VERDİ

Becton Dickinson Türkiye sağlık öncüleri, diyabet hastalığına dikkat çekmek ve diyabet hakkında farkındalığı artırmak amacıyla 14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde 7 ilde toplam 21 üniversite, devlet ve özel hastane ile özel bir dizi etkinliğe destek verdi. Diyabet tedavisinde öncü projeleri hayata geçiren BD Türkiye Genel Müdürü Murat Erboz, konu ile ilgili açıklamasında şunları söyledi; “BD olarak her zaman toplum sağlığına katkı sağlayacak projelerin içerisinde yer aldık ve almaya devam edeceğiz. Bu sebeple diyabet bizim öncelik verdiğimiz konuların başında geliyor. Bu yıl da geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi diyabetin önlenmesi ve diyabetli hastaların doğru tedavi ile hayatlarına devam edebilmelerini sağlamak amacıyla 14 Kasım Dünya Diyabet Günü kapsamında farkındalığı artırıcı bir dizi etkinlik gerçekleştirdik. Umarım BD’nin diyabet konusundaki global vizyonunun bir parçası olarak üniversite, meslek profesyonelleri, eczacılar ve hastalar ile yaptığımız katılımcı paylaşımlar ile diyabet konusunda daha hızlı bir gelişim gösterir ve hastalığın ilerlemesinin önüne geçilmesinde önemli bir katkı sunarız.”

İlaç sektörüne liderlik eden 20 şirketin gelişmekte olan ülkelerde ilaç erişiminin ve sağlık hizmetlerinin geliştirilmesine yönelik performanslarını değerlendiren bağımsız bir ölçümleme çalışması olan Endeks, şirketleri, ürün bağışı, patent ve fiyatlandırma gibi 7 farklı kategoride değerlendirilerek ilaç erişimine sağladıkları katkıya göre derecelendiriyor. “İNSAN ODAĞINI HER ŞEYİN ÖNÜNDE TUTUYORUZ” GSK Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Dr. Emin Fadıllıoğlu ise, “İnsan odağını her şeyin önünde tutan bu global şirketin bir parçası olmaktan dolayı gurur duyuyoruz. 2020 vizyonumuz kapsamında, 80 milyon nüfusumuza sağlık ve iyilik ulaştırma hedefimize giderken dünya çapında elde ettiğimiz bu başarılar bizi çalışmalarımız konusunda yüreklendiriyor. Başarımızda katkısı olan tüm GSK çalışanlarına ve iş ortaklarımıza teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.

BERKO İLAÇ ÇALIŞANLARI KORUNCUKLAR İÇİN KOŞTU Berko İlaç çalışanları, 38. Vodafone İstanbul Maratonu’nda “Adım Adım İyilik Peşinde Koş” platformu aracılığıyla Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar Vakfı (Koruncuk) yararına kurumsal yardımseverlik koşusuna katıldı. KORUNCUKKÖY URLA İÇİN BAĞIŞ TOPLANDI İzmir’in Urla ilçesinde yapım aşamasından olan yeni Koruncukköy’ün tamamlanması için koşan Berko İlaç çalışanları, 30 Kasım 2016 tarihine kadar süren kampanya kapsamında 17.600 TL bağış topladı. 120 korunmaya muhtaç çocuğun yaşayacağı yeni Koruncukköy’de idari bina, 5 aile evi, 2 gençlik evi, kültür ve sanat merkezi, açık spor sahası yer alacak.

8 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016


KISA KISA... KONYA ŞEKER’İN 3000 ÇALIŞANI ORGAN BAĞIŞINDA BULUNDU 41 tesisiyle bölge ve ülke ekonomisini canlandıran Konya Şeker, sosyal sorumluluk projeleriyle de farkını ortaya koyuyor. Sosyal duyarlılık çerçevesinde milletimizin yardımlaşma, dayanışma hasletlerini ortaya çıkarmak için kurum bünyesinde başlattığı organ bağışı kampanyasını tüm iştirakleriyle destekleyen Konya Şeker’deki bağışçı sayısı 3 bini geçti. Konya Şeker organ bağışında elde ettiği bu başarıdan dolayı Sağlık Bakanlığı tarafından ikinci kez sertifika ile onurlandırıldı. Organ Bağışındaki hassasiyeti ilk olarak 2012 yılında yine Sağlık Bakanlığı tarafından ödüllendirilen Konya Şeker’e Bakanlık tarafından 4 yıl sonra ikinci kez sertifika verildi. Konya Şeker Ailesinin organ bağışı konusunda gösterdiği kurumsal duyarlılık nedeniyle düzenlenen tören, Konya Şeker merkez kampüsündeki konferans salonunda gerçekleştirildi.

METASTATİK MEME KANSERİ HASTALARININ HAYATINI DEĞİŞTİRECEK FİKİRLER İÇİN ÇAĞRI! Pfizer, benzeri olmayan bir teknolojik yenilik yarışmasıyla herkesi metastatik meme kanserli kadınların hayatına renk katmak için fikir üretmeye çağırıyor.

160. YILINDA SİEMENS TÜRKİYE’DEN ‘TOPLUMA KATKI RAPORU’: Siemens Türkiye 2023’te ‘Karbon Nötr’ şirket olacak Bu yıl Türkiye’de 160. yılını kutlayan Siemens, Türkiye’nin sürdürülebilir gelişimine verdiği desteği, hazırladığı ‘Topluma Katkı Raporu’yla ortaya koydu. ‘Siemens Türkiye Topluma Katkı Raporu’, Siemens’in “Toplumda nasıl bir fayda yaratıyoruz, faaliyetlerimiz toplum için hangi noktalarda, nasıl bir değere dönüşüyor?” sorusuna cevap niteliği taşıyor. Raporda Siemens Türkiye’nin gelecek hedefleri ve vizyonu da yer alıyor. Bu hedefler kapsamında Siemens Türkiye, Cumhuriyet’in 100’üncü yılında karbon-nötr şirket olmayı hedefliyor. Sürdürülebilirlik kapsamında çevre ile ilgili de önemli çalışmalar ve projeler gerçekleştiren Siemens, hem kendi bünyesinde yaptığı düzenlemelerle hem de enerji verimliliğini artıran çevre dostu ürün portföyüyle küresel iklim değişikliğinin en önemli sebebi olan CO2 emisyonunun azaltılması için Türkiye ekonomisine katkıda bulunuyor. Siemens, karbon ayak izini 2020’ye kadar yüzde 50 oranında küçültmeyi, 2023’te ise karbon-nötr seviyeye ulaşmayı hedefliyor.

10 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Metastatik Meme Kanserli Kadınlar için Yenilikçi Fikirler (Advancing Care for Patients Living with mBC) isimli bu yarışma kapsamında, metastatik meme kanseriyle yaşayan kadınların yaşamlarını iyileştirmeye yardımcı olacak, teknolojiden ilham alan, yenilikçi ve anlamlı çözümlerin geliştirilmesi hedefleniyor. Bu hedefe uygun başarılı fikirlere toplam 250.000 dolar fon sağlanacak, başvurular için son gün ise 20 Ocak 2017. Başvuruların değerlendirmesi üç aşamada yapılacak. Değerlendirme sonucunda yarı finalist, finalist ve birinci olmak üzere dereceye giren üç projeye toplam 250.000 dolar fon sağlanacak. Birinci gelen projenin ödülü ise 100.000 dolar.

Yarışmaya katılmak

için dünyanın her yerinden kuruluşlar, 18 yaş üstü bireyler veya en az iki kişiden oluşan grupların fikirlerini 20 Ocak 2017’ye kadar www.advancingmbpatientcare.com adresine göndermeleri gerekiyor.


KISA KISA... OĞUZ YILMAZER ASTRAZENECA TÜRKİYE ONKOLOJİ GRUBU MEDİKAL MÜDÜRÜ OLDU AstraZeneca’da bir süredir MEA Bölgesi Akut Koroner Sendrom Tedavi Alanı Lideri olarak çalışan Oğuz Yılmazer, Onkoloji Grubu Medikal Müdürü olarak atandı. 2011’de Medikal Yönetici unvanıyla AstraZeneca Türkiye ailesine katılan Oğuz Yılmazer, 2013 yılında Grup Medikal Müdürü olarak atandı ve 2015’e kadar bu pozisyonda çalıştı. 2015 yılında AstraZeneca Türkiye-MEA Bölgesi Akut Koroner Sendrom Tedavi Alanı Lideri olan Oğuz Yılmazer, son olarak Onkoloji Grubu Medikal Müdürü olarak atandı.

SERKAN BARIŞ ASTRAZENECA TÜRKİYE KARDİYOVASKÜLER - SOLUNUM İŞ BİRİMİ DİREKTÖRÜ OLDU 2002’den bu yana AstraZeneca Türkiye’de çalışan Serkan Barış, AstraZeneca Kardiyovasküler Solunum İş Birimi Direktörü olarak atandı. 2002 yılında Ürün Yöneticisi unvanıyla AstraZeneca Türkiye ailesine katılan Serkan Barış, sırasıyla Grup Ürün Müdürü, Pazarlama Müdürü, Pazarlama Direktörü ve İş Birimi Direktörü olarak çalıştı. 2015’te AstraZeneca Türkiye Kardiyovasküler İş Birimi ve Ticari Satış Kanalları Direktörü olan Barış, son olarak Kardiyovasküler - Solunum İş Birimi Direktörü olarak atandı.

12 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

GSK TÜRKİYE 2017’YE YENİ ATAMALARLA HAZIRLANIYOR GSK Türkiye’de iki farklı alanda önemli atamalar gerçekleştirildi. GSK Türkiye Pazara Erişim ve Resmi İlişkiler Direktörlüğü görevine Işıl Berker Kayhan atanırken, GSK Türkiye İletişim ve Hasta İlişkileri Departman Liderliği görevine ise Elif İrte Alptekin getirildi. Eylül 2012’de GSK Türkiye bünyesine Ruhsat Müdürü olarak katılan ve sonrasında Ruhsatlandırma Departman Lideri pozisyonuna atanan Işıl Berker Kayhan, bu süre zarfında Pazara Erişim departmanında da çeşitli proje yönetimi sorumluluklarını üstlendi. Işıl Berker Kayhan GSK Türkiye Pazara Erişim ve Resmi İlişkiler Direktörlüğü görevine devam edecek. GSK İletişim ve Hasta İlişkileri Departman Liderliği görevine ise Elif İrte Alptekin getirildi. 5 Eylül 2016 itibarıyla GSK Türkiye’ye katılan Elif İrte Alptekin, 19982012 arasında Pfizer’de artan sorumluluklarla farklı görevler almasının ardından Kurumsal İletişim Kıdemli Proje Müdürlüğü görevini üstlendi. 2012-2015 arasında Sanofi’de Kurumsal İletişim Müdürü olarak çalışan Alptekin, son olarak Limak Grup’ta Kurumsal İletişim Direktörü olarak çalışmaktaydı.

Pfizer Türkiye’den Avrupa’ya Yeni Atama: MÜGE ÖZDEMİR PFİZER GLOBAL TİCARİ OPERASYONLAR AVRUPA BÖLGESİ PAZARLAMA ETKİNLİKLERİ TAKIM LİDERİ 1997 yılında Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olan Müge Özdemir, 1998 yılnda Pfizer ailesine katıldı. Kongre ve Organizasyonlar Koordinatörü,Pazarlama Enformasyon Yöneticisi ,Ürün Müdürü ,Pazarlama Hizmetleri Müdürü ve Kurumsal ve Pazarlama Etkinlikleri Müdür olarak görev yaptı ve son olarak Pfizer Global Ticari Operasyonlar Avrupa Bölgesi Pazarlama Etkinlikleri Takım Lideri oldu. Müge Özdemir Pfizer Global Ticari Operasyonlar Avrupa Bölgesi Pazarlama Etkinlikleri Takım Lideri olarak Türkiye, Yunanistan, İsviçre, Avusturya, Romanya, Ukrayna, Kafkaslar ve Kazakistan, Slovenya, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna/Hersek, Bulgaristan, İsrail, Estonya, Letonya, Belarus, Macaristan, Slovakya, Çek, Belçika, İrlanda, Polonya, Portekiz, Hollanda, Danimarka, Finlandiya, Norveç, İsveç’ten sorumlu olacak.

MSD TÜRKİYE’DEN YÖNETİCİ İHRACI DEVAM EDİYOR MSD’nin yurtdışına yönelik son ataması şirketin West Point - Philedelphia’da bulunan aşı merkezine dönük gerçekleşti. Hakan Genç, MSD Yetişkin Aşılarından sorumlu olarak Global Pazarlama Yöneticisi pozisyonuna atandı. MSD Ailesine 2006 yılında ürün uzmanı olarak katılan ve sonrasında satış, pazarlama ve iş geliştirme alanlarında farklı sorumluluklar üstlenen Genç, İstanbul Üniversitesi İktisat bölümü mezunudur ve Boğaziçi Üniversitesi’nden Executive MBA derecesine sahip. Evli ve iki kız babası olan Hakan Genç, görevi süresince West Point - Philedelphia’da yerleşik olarak çalışacaktır.


KISA KISA... ALG’LERDEN GELEN OMEGA KAYNAĞI: NBL ALGAE OİL Omega-3, vücudun ihtiyacı olan ancak vücut tarafından üretilemeyip dışardan alınması gereken yağ asitleridir. Hamile kadınların en az hamile olmayan kadınlar kadar Omega-3’e ihtiyaçları oluyor. İhtiyacın büyük kısmını da DHA oluşturuyor. DHA anne adayları kadar anne karnındaki bebeklerde de beyin, retina, kalp ve sinir sisteminin diğer bölgelerindeki hücrelerinin gelişimini ve hayatın tüm aşamalarında düzenli çalışmalarını sağlıyor.

BU YAĞLAR SPOR YAPARKEN METABOLİZMAYI HIZLANDIRMAYA VE YAĞ YAKIMINA DESTEK OLUYOR! Zade Vital® kilo vermek isteyenlere özel geliştirdiği COMBO FIT, yoğun spor yapanlara özel geliştirdiği COMBO SPORT ürünlerinde dört farklı doğal sağlık destek ürününü bir pakette sunuyor. Cold Press Aspir Yağı, Cold Press Çörek Otu Yağı, Cold Press Hindistan Cevizi Yağı ve Cold Press Keten Tohumu Yağı yumuşak kapsüllerini bir pakette toplayan COMBO FIT, vücudun temel ihtiyaçlarını karşılarken metabolizmayı hızlandırarak kilo vermeye destek oluyor. Cold Press Rüşeym Yağı, Cold Press Aspir Yağı, Cold Press Keten Tohumu Yağı, Omega 3 balık yağı kapsüllerini içeren COMBO SPORT ise antrenman sırası ve sonrası enerji dolu olmaya yardımcı oluyor.

Anne adaylarının en büyük ihtiyacı: DHA NBL Algae Oil, kılavuzların önermiş olduğu 200 mg DHA içeriğine sahip, ağır metal içermeyen, kokusuz, Alglerden (su yosunu) gelen tek doğal Omega-3 kaynağı ile , %100 bitkisel, doğal omega 3 kaynağı olarak vejeteryan kullanımına da uygundur. 30 yumuşak jelatin kapsül içeren NBL Algae Oil, anne adaylarının DHA ihtiyacını karşıladığı gibi, bebeklerin de anne karnından başlayarak gelişimini destekliyor.NBL Algea Oil tüm seçkin eczanelerde satışa sunulmaktadır.

MAKYAJ TEMİZLİĞİNDE MİNERAL DEVRİMİ Bio-Clean Misel Su

Misel teknolojisi hipertermal su ile buluştu. Mineral açışından çok zengin anlamına gelen hipertermal su ile formüle edilen Bioclean Micellar Water kusursuz hijyen ve nem bakımını bir arada sunuyor. İçeriğindeki silisyum sayesinde ciltteki doğal nemlendirme faktörlerini active ederken çinko ile cilt pürüzlerine karşı etki gösteriyor. Yeni nesil misel su, mineral bakımından çok zengin %100 hipertermal su içeriğiyle, cilt, yüz, göz ve dudak makyajını temizlerken, cildi besler, yatıştırır ve nemlendirir.

CİLDİNİZ KORUMA ALTINDA CoQ10, UVA ışınlarına bağlı strese karşı koruma ve kırışıklık derinliğinin azalmasını sağlıyor. Bu nedenle uzmanlar antiaging ve cildin dış etkenlerden korunmasına yardımcı olması için, yeni geliştirilen antioksidan içerikli CoQ-10 takviyelerinin kullanılmasını öneriyor.Coenzyme Q10 cildin farklı ihtiyaçlarına yönelik koruma sağlarken, içeriğindeki vitaminler sayesinde kalp sağlığı ve fiziksel performans gibi vücuttaki birçok noktaya da direnç kazandırıyor.

WASA’DAN GLUTENSİZ GEVREK EKMEK Tam tahıllı gevrek ekmekte dünyanın lider markası Wasa, ürün gamını genişletiyor. 40’ı aşkın ülkede sağlıklı beslenmek isteyenlerin tercihi olan Wasa, gluten ve laktoz hassasiyeti olanlar ile glutensiz beslenmeyi tercih edenler için özel reçeteyle ürettiği glutensiz gevrek ekmeği ile

14 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Türkiye’de raflarda yerini aldı. Benzersiz lezzetini ve kıtırlığını tam kıvamındaki fırınlanmasından, besleyiciliğini ise pirinç unu, mısır ve patates nişastasından alan Wasa glutensiz gevrek ekmek, 23 dilimlik 275 gramlık paketlerde satışa sunuldu.

EuRho® Vital Q10 Kapseln zengin vitamin içeriğine sahip. EuRho® Vital Q10 Kapseln‘deki antioksidanlar arasında C, E vitaminleri, çinko ve folik asit bulunuyor. Hücreleri serbest radikallere ve bunların zararlarına karşı koruyabildiği için antioksidanlar büyük önem taşıyor.


KAPAK KONUSU

Dosya:

AKCİĞER KANSERİ

AKCİĞERİNİ KORU AKCİĞER KANSERİ OLMA! AKCİĞER KANSERİ ASLINDA BİR KADER DEĞİL, ALIŞKANLIKLARIMIZIN ESERİ KANSER TEDAVİSİ GELECEKTE TAMAMEN DEĞİŞECEK ESMO 2016’DA KANSER TEDAVİSİNDE YENİLİKÇİ VE UMUT VERİCİ YAKLAŞIMLAR

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 17


KAPAK KONUSU

AKCİĞERİNİ KORU AKCİĞER KANSERİ OLMA! “Akciğer kanserini önlemede kanıtlanmış en etkili yol sigarasız bir yaşamdır” Kasım ayı “Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı.” Türk Tıbbi Onkoloji Derneği, Türk Toraks Derneği, Türk Akciğer Kanseri Derneği ve İmmüno-Onkoloji Derneği biraraya gelerek; en ölümcül kanser olan akciğer kanserinin önlenmesi, akciğer kanserinden korunma, erken tanı ve etkili tedavi konusunda bilinç oluşturmak amacıyla, “Akciğerini Koru, Akciğer Kanseri Olma!” sloganıyla, ünlü oyuncuların da desteğiyle Akciğer Kanseri Farkındalık Kampanyası başlattı.

kanserler arasındadır. Sağlık Bakanlığı Kanser Daire Başkanlığı’nın 2012 yılı verilerine göre erkeklerde en sık; kadınlarda ise beşinci sıklıkta görülen kanser türüdür ve her yıl yaklaşık 30,000 yeni akciğer kanseri tanısı konulduğu tahmin edilmektedir. Erkeklerde tüm kanserlerin %21.8’ini, kadınlarda ise %4.9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de akciğer kanserine bağlı mortalite verileri değerlendirildiğinde, kanser, kardiyovasküler sistem hastalıklarının ardından en sık ikinci ölüm nedenini oluşturmaktadır.

Kampanyanın tanıtım toplantısına katılan; İmmüno-Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Nalan Babacan, Türk Akciğer Kanseri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Rıza Çetingöz, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Başak Oyan Uluç, Türk Toraks Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. A.Fuat Kalyoncu Akciğer Kanseri’nde tanı ve tedavide güncel gelişmeleri paylaştı, korunmaya yönelik önemli uyarılarda bulundu.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) akciğer kanserinin 2012 yılında toplam 1.8 milyon yeni olgu ile tüm kanserlerin %12.9’unu meydana getirdiğini bildirmiştir. Akciğer kanseri tüm dünyada, yıllık 1.2 milyon yeni olgu, tüm kanserler içinde %16.7 oranıyla erkeklerde en sık rastlanan kanser olma özelliği taşımaktadır. Kadınlarda beklenen insidans hızları genellikle daha düşüktür, yıllık 583,000 yeni olgu, tüm kanserler içinde %8 oranında görülmektedir. Akciğer kanseri sadece yaygın olarak görülen bir kanser olması yönüyle değil, neden olduğu mortalite yükü nedeniyle de oldukça önemli bir halk sağlığı sorunudur.

HER YIL 30.000 YENİ TANI KONULUYOR Akciğer kanseri tüm dünyada en sık görülen ve kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alan kanser türüdür. Akciğer kanseri ülkemizde de en sık görülen ve ölüme neden olan

18 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

EN SIK ERKEKLERDE GÖRÜLÜYOR

BİLİNEN VE KANITLANAN EN BÜYÜK NEDEN TÜTÜN ÜRÜNLERİ Tütün ve Tütün Ürünleri, akciğer kan-

seri gelişiminde kanıtlanmış en önemli risk faktörüdür. Akciğer kanserlerinin %90’ı sigara nedeniyle oluşur. Küresel Yetişkin Tütün Araştırması (KYTA) sonuçlarına göre, tütün kullanımında 2008 (%31.2; 16 milyon) ile 2012 (%27.1; 14.8 milyon) yılları arasında anlamlı azalma olmuştur. Aynı dönemde nargile kullanımında da önemli azalma olmuştur (%2.3’den %0.8’e). Sigara ve tütün ürünleriyle mücadele aksatılmadan sürdürülmeli ve daha kesin önlemler almaktan kaçınılmamalıdır. Bu mücadele ciddi bir şekilde devam edecek olursa, ülkemizde sigaraya bağlı hastalıkların ve akciğer kanserinin azaldığını görmek gelecekte mümkün olacaktır. Elektronik sigaranın, sigaradan kurtulmada etkili olamayacağı ve kanserojen maddeler içerdiği bilinmelidir. ÇEVRESEL VE MESLEKİ RİSKLER İLE GENETİK FAKTÖRLERE DİKKAT Sigara dumanından pasif etkilenim (SDPE) ile akciğer kanseri riski erkeklerde %37, kadınlarda %22 artış göstermektedir. Radon gazı, akciğer kanser riskini %8-11 oranlarında artırmaktadır. Ev içi radon kaynağının önemli bir kısmı (%90) binanın temelindeki toprak ve kayalardır. Türkiye’de çoğunlukla kırsal alanda teması görülen Asbest maruziyeti de akciğer kanser riskini 1.5-5.4 kat artırmaktadır. Taşocağı veya yeraltında çalışanların maruz kaldığı silika, zararlılara karşı kullanılan kimyasallar olan


pestisid, ağır metaller (nikel, kadmiyum, krom), polisiklikaromatik hidrokarbonlar ve klorometil eterler bilinen diğer kanserojen maddelerdir. Ayrıca; ailesinde akciğer kanseri veya genç yaşta akciğer kanseri gelişme öyküsü olan kişilerde akciğer kanser gelişme riskinde 2 kat artış vardır. AKCİĞER KANSERİ İÇİN DE ERKEN TANI ÖNEMLİ! Erken evrede tespit edilenlerin beş yıl sağkalım olasılığı %70’ler civarındadır. Bu nedenle, akciğer kanserinin, henüz şikayete sebep olmadığı, kişinin doktora başvurma ihtiyacı duymadığı “çok erken” dönemde yakalanabilmesi için bilim dünyası ciddi çaba sarf etmektedir. Yılda bir tekrarlanan akciğer grafisi ve/veya balgam tahlillerinin, akciğer kanserinden ölümleri engellemede veya azaltmada ya da geç dönemde yakalanmasını azaltmada bir rolünün olmadığı bilinmektedir. Sigarayı bırakma programları ile birlikte uygulanacak erken evrede yakalama amaçlı tarama programlarının daha iyi sonuç vermesi beklenmektedir. Düşük doz bilgisayarlı tomografi ile akciğer kanseri taraması sadece ABD’de ve Kanada’da yüksek riskli sağlıklı kişiler için tarama programları içine alınmıştır. Türkiye’de ise tarama programları içinde akciğer kanseri yer almamakta ve bu konuda risk grubunun belirlenmesi ve maliyet-etkililik çalışmalarının yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır. FARKINDALIK YETERLİ DEĞİL, KORUNMA ÖNEMLİ Hastalıkla mücadelede erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. En önemlisi de hastalıktan korunmaktır. Bunun sağlanması için toplumda hastalık farkındalığının arttırılması önemlidir. Bu da akciğer kanserinin oluşmasında rol oynayan risk faktörlerinin iyi tanımlanmasını ve mümkün olanların önlenmesini gerektirir. Sigara bıraktırma konusundaki desteklerin ve yasaklama konusundaki önlemlerin artırılarak sürdürülmesi, mesleki ve çevresel maruziyetlerin ortadan kaldırılması hastalıktan korunmada esastır. Bu amaçla öncelikle risk altındaki popülasyon olmak üzere tüm toplumun akciğer kanseri hakkındaki farkındalığını artırmak ve sağlık çalışanlarının konuya ilgisini çekmek büyük önem taşımaktadır. AKCİĞER KANSERİNDE YENİ TEDAVİLER UMUT VERİYOR Yeni bir tedavi modalitesi olan ve immün sistemin tümöre karşı olan toleransını önleyen immüno-onkolojik tedavi yaklaşımının sağkalım süresi ve yan etki profili açısından kemoterapiye üstün olduğu gösterilmiştir. Bu tedavilere yanıt veren hastalarda kemoterapilerden farklı olarak, yanıt uzun süreli olabilmektedir. İmmüno onkoloji kansere karşı kişinin kendi savunma hücreleri ile mücadele etmesi olarak özetlenebilir. Bağışıklık sistemi (immün sistem) insan vücudunu izlemekte, onu bakteriyal ve viral infeksiyonlar gibi dış tehditlerin yanı sıra normal hücrelerden türemiş, kanser gibi anormal hücrelere karşı korumaktadır. Kampanyaya destek veren sanatçılar ; Çağla Demir, Rüzgar Aksoy, Aslıhan Güner, Nail Kırmızıgül, Ali İl, Ececan Gümeci, İsmail Ege Şaşmaz, Fulya Zenginer, Açelya Akkoyun, Onur Büyüktopçu, Yeliz Şar ve Tolga Güleç Kampanya web sitesi : www.akcigerinikoru.com POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 19


KAPAK KONUSU

“AKCİĞER KANSERİ ASLINDA BİR KADER DEĞİL, ALIŞKANLIKLARIMIZIN ESERİ” Türk Akciğer Kanseri Derneği (TAKD) ve Türk Göğüs Cerrahisi Derneği (TGCD)’nin birlikte düzenlediği “VII. Ulusal Akciğer Kanseri Kongresi”, 2427 Kasım 2016 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirildi. Akciğer kanseri konusundaki gelişmelerin ayrıntılı olarak tartışıldığı kongreyi 400’ü aşkın katılımcı takip etti. Güncel konular ve 160 bildiri; alanında deneyimli ve söz sahibi yerli-yabancı 140 konuşmacı ile birlikte, panel ve konferanslarda tartışıldı. Konularındaki uzman 361 hekim güncel bilgiler eşliğinde kendi deneyim ve rutin uygulamalarını tartışma olanağı buldu. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına; Prof. Dr. Rıza Çetingöz, Prof. Dr. Levent Elbeyli, Prof. Dr. Nil Molinas Mandel ve Doç. Dr. Ülkü Yılmaz katıldı. Dünyada ve ülkemizdeki son durum hakkında bilgiler verildi, tedavide yeni gelişmeler aktarıldı. “AKCİĞER KANSERİNİN GÖRÜLME SIKLIĞI GİDEREK ARTIYOR” Doç. Dr. Ülkü Yılmaz Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahi Merkezi Akciğer kanseri tüm dünyada ve ülkemizde en ölümcül kanserler arasındadır.

20 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Çağımızın pandemisi niteliğinde. Neredeyse 1912’li yıllarda yapılan yayınlarda yüzlerle ifade edilirken 2012’ye bakarsak, ABD’de 1,8 milyon kişi akciğer kanseri tanısı konmaktadır. Ülkemizde ise yeni akciğer kanseri olgu tanı almakta ve tedavi aşamasına girmektedir. Tüm dünya ve ülkemizde erkeklerde kansere bağlı ölümlerin birinci sıra, kadınlarda dünya verilerine göre ikinci sırada geliyor. Ülkemiz verilerine göre 6. sırada ölüm nedenidir. Ülkemizde yaklaşık olarak her yıl 30 000 yeni olgu akciğer kanseri tanısı almaktadır. Hastalık en sık 55-75 yaş grubunda ortaya çıkmaktadır. Artan yaş ile risk artmaktadır. Akciğer kanserine genellikle ileri evrelerde tanı konabilmektedir. Ülkemiz verilerine bakıldığında olguların % 77 sinin lokal ileri ve ileri evre aşamasında tanı aldığı gözlenmektedir, % 23 lük bölümüne erken evrede tanı konmakta ve bu evrede tanı alan hastada etkin tanı yaklaşımları mümkün olmakta ve sağ kalım oranları da yüksek olmaktadır. Erken tanı oranlarını artırmaya yönelik tarama çalışmaları devam etmektedir. Etkin ve erken evrede tanı koymaya yönelik olarak lezyonun yerleşim yerine göre farklılıklar olmakla birlikte bronkoskopik endobronşiyal ultrasonografik biyopsi yöntemleri, transtorasik, elektromanyetik navigasyonel biyopsi yöntemleri kullanılmakta, geli-

şen teknolojiye uyum sağlayarak her geçen gün yenileri eklenmektedir. BU ÖLÜMCÜL HASTALIĞIN EN ÖNEMLİ NEDENİ SİGARADIR Pasif sigara maruziyeti de önemli etmenler arasındadır. Sigara içen bir bireyin tüm yaşamı boyunca sigara içmemiş bireye oranla akciğer kanseri geliştirme oranı 10-30 kat fazladır. Ağır sigara içen bir bireyin riski %30’lara çıkarken, hiç sigara içmeyen bir bireyin akciğer kanserine yakalanma riski %1 den daha düşüktür. Kanser riski; sigara sayısı, sigara içme süresi ile de yakın ilişki göstermektedir. Bunlara ek olarak sigaraya başlama yaşı, inhalasyon derinliği, sigaranın katran ve nikotin içeriği, filtre içerip içermemesi de kanser gelişme riski ile yakından ilişkili faktörlerdir. “SİGARANIN BIRAKILMASI İLE KANSER GELİŞME RİSKİNDE AZALMA MEYDANA GELMEKTEDİR” Nedeni başlıca sigara olan kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH)da akciğer kanseri gelişme riskini artıran önemli hastalık grubunu oluşturmaktadır. Bu risk azalması % 20-90 arasında olmaktadır, sigarayı bırakmayı takiben 5. yılda risk grafiğinde belirgin bir iniş gözlenirken, 15. yıldan sonra %80-90 risk azalması söz konusu olmaktadır. Bu riskin sigara içmemiş bir bireyin grafik özelliğine hiçbir zaman gerilemeyeceği de akılda tutulmalıdır. Pasif sigara maruziyeti de çok erken yaşlarda karsinogenezisin başlamasına neden olmaktadır. Sigara ve pipo kullanımı da önemli risk faktörleri ara-


sındadır. Elektronik sigaranın da sigara bırakmada bir çözüm olmadığı hatta riski artırdığını bilmek gereklidir. Çevresel etkenlerden asbestozis özellikle ülkemiz koşullarında çevresel asbestozis önemli bir risk faktörüdür. Diğer etmenler radon, pişirme ve ısınma sırasında ortaya çıkan gazlar, hava kirliliği, daha önce çeşitli nedenlerle uygulanmış olan radyoterapi risk faktörleri arasındadır. “CERRAHİDEKİ GELİŞMELER TEDAVİ SONUÇLARINI OLUMLU ETKİLİYOR’’ Prof. Dr. Levent Elbeyli TGCD Başkanı Gaziantep Üniv. Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Akciğer kanseri eğer yakalayabiliyorsak erken ve uygun dönemlerde cerrahiden büyük yarar görmektedir. Ancak tek başına hiçbir zaman bir ameliyat bir tedavi yöntemi olarak görmüyoruz ve bu tedavinin mutlaka onkolojik yönünün de varlığını kabul ediyoruz. Tıp alanında ve teknolojideki gelişmelerin bizi getirdiği noktalardan birisi göğüs cerrahisi. Hem tanıda, hem teşhiste görüntüleme yöntemlerini teknolojik olarak kullanılan cerrahi ekipmanın hızlı geliştiği gündeme girdiği ve kullanıldığı bir alan oldu. Özellikle standart yöntemlerle açık cerrahi işlemlerinde gündeme aldığınızda artık daha uygun ekipman, cerrahi malzeme ile daha güvenilir ve kontrollü sonuçlar alabildiğimizi görüyoruz. Endoskopik görüntüleme yöntemleri ile hastalara daha kolay ve çabuk teşhis konabilmekte, tedaviye daha hızlı yönlendirebiliyoruz. Tedavide ise standart yöntemlerdeki gelişen bilgi ve beceri ile ameliyat süreleri kısalmakta, komplikasyonlar minimale inmektedir. Görüntüleme yöntemleri ile endoskopik cerrahi hızla gelişmiş durumdadır. Daha az ağrı daha konforlu bir cerrahi sağlanabilmekte hastanın iyileşme süresi daha kısalmaktadır. Cerrahi emniyet ve hasta yararı maksimum düzeye ulaşmaktadır. Robot yönteminde göğüs cerrahisi disipline girmesi ile çok daha fazla hastaya ülkemizde uygulanabilir hale gelmektedir. Robotik ameliyatların devlet geri ödeme sisteminde çok daha fazla yer alması ile daha çok hasta bu yöntemden faydalanabilecektir. Göğüs cerrahisi girişimsel işlemlerde çok öne geçmiş durumdadır. Ameliyat sonrası yoğun bakım imkanlarının artmış olması ile göğüs cerrahisi çok daha az komplikasyon ile hizmet verir hale gelmiştir. Hızlı ve güvenilir yeterli biyopsi alabilmesi, hava yollarına müdahale, lazer,

stend gibi işlemleri kolaylıkla uygulanabilmesi mümkün haldedir. “RADYOTERAPİ HEM TANI, HEM TEDAVİDE BÜYÜK YER TUTMAKTADIR’’ Prof. Dr. Rıza Çetingöz TAKD Başkanı Dokuz Eylül Üniv. Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Bilim Dalı Radyoterapi akciğer kanserlerinde gerek hastalığı iyileştirmek (küratif) gerekse de yakınmaları gidermek amacıyla (palyatif) en sık uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde; ameliyat edilemeyen erken evre hastalarda tek başına, lokal ileri hastalıkta kemoterapiyle birlikte ve metastatik hastalıkta yaygın olarak kullanılmaktadır. Küçük hücreli akciğer kanserinin sınırlı ve yaygın evrelerinde ise kemoterapiyle birlikte kullanıldığında hastanın yaşamını belirgin şekilde uzatmaktadır. Yeni teknolojik olanaklarla tümöre yüksek doz verebilirken, çevresindeki sağlam dokuları korumak ve böylelikle ciddi yan etkiler olmadan hastalığı kontrol altına alabilmek mümkündür. RADYOLOJİK GÖRÜNTÜLEMELERDE YENİLİKLER Son 15 yılda iki boyutlu tedavilerden, artık günümüzde 4 boyutlu tedavilere geçilmiştir. Tedavi aygıtlarıyla beraber, tedavi planlama sistemleri, hasta sabitleme aparatları, hasta tedavi masaları ve tümöre daha iyi odaklanmayı sağlayan radyolojik görüntülemelerde de büyük yenilikler yaşanmaktadır. Bu yöntemlerin yaşama geçirilmesiyle; IGRT, 3DCRT, IMRT, SART, SRS,

SBRT, ART, 4DRT adı verilen yeni tedavi seçenekleri uygulanmaya başlamıştır. Görüntü eşliğinde, doz yoğunluğu ayarlanarak yapılan bu tedaviler ile tedavi sonuçlarında iyileşmeler gözlenmiştir. Görüntü kılavuzluğunda yapılan tedavilerle; tümöre daha iyi odaklanabilme, tümöre daha yüksek dozlar verilirken sağlam dokuları daha iyi koruyabilme, çok daha hızlı tedavi aygıtlarıyla tedavileri kısa sürede bitirebilme, solunum ve organ hareketleri nedeniyle sabit kalamayan hareketli tümörleri izleyerek tedavi edebilmek olası hale gelmiştir. Özellikle akciğer kanserlerinin tedavisinde, SBRT (Stereotaktik Beden Radyoterapisi) adı verilen yöntemle, hızlı aygıtlarla, gerektiğinde tümör hareketlerini izleyerek ve 1-10 seans gibi kısa sürede tedavileri bitirerek erken evre tümörlerde, cerrahi sonuçlarına benzer, çok başarılı sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Bu tür yöntemlerle sağlam dokular daha az ışın aldığından, çok daha az yan etkiyle daha başarılı tedaviler yapmak söz konusu olabilmektedir. Bu yontem aynı zamanda erken yakalanan ve sayısı sınırlı ve boyutu küçük metastatik hastalık aşamasında da çok başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. “Akciğer kanseri eğer yakalayabiliyorsak erken ve uygun dönemlerde cerrahiden büyük yarar görmektedir.’’

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 21


KAPAK KONUSU

“KANSER TEDAVİSİ GELECEKTE TAMAMEN DEĞİŞECEK”

Prof. Dr. Nil Molinas Mandel VKV Amerikan Hastanesi-Koç Ünv. Tıp Fakültesi Medikal Onkoloji TAKD Yönetim Kurulu Üyesi

Akciğer kanseri hastalarının tedavisinde temel amaç, sağkalımı uzatmak ve hayat kalitesini artırmak. Son dönemde yeni tedavi stratejileri kişiye özel tedavi yaklaşım olanağı sağlıyor. Prof. Dr. Nil Molinas Mandel VII. Ulusal Akciğer Kanseri kongresinde ele alınan güncel çalışmalar hakkında bilgiler paylaştı, gelecekte kişiye özel tedavilerin standart kemoterapinin yerini alabileceğini söyledi. AKCİĞER KANSERİNDE SİSTEMİK TEDAVİLER: NEREDEYİZ? Kemoterapi metastatik akciğer kanserinde sağkalımı uzatmaktadır; tedavisiz izlenen hastalarda 1 yıllık sağkalım %10 iken, kemoterapi uygulananlarda %3035’e çıkmıştır. Buna ek olarak hedefe yönelik tedaviler devreye girmiş idame tedavileri ile hastaların yaşam süreleri uzamış ve yaşam kalitesi artmıştır. 1995 yılından önce hastalara tedavi verilip ve-

22 POPÜLER SAĞLIKKASIM - ARALIK 2016

rilmemesi tartışılırken, bu tarihte yapılan metaanaliz sonuçları, sistemik kemoterapi yapılan metastatik akciğer kanserli hastaların, tedavi alamayanlara göre, daha uzun ve daha kaliteli yaşadıklarını gösterdi. Günümüzde ise ikinci, üçüncü basamak tedavi planları yapılmakta, idame tedavisiyle yaşam süresi uzatılmaktadır. Bunlara hedefe yönelik tedaviler ve daha yakın zamanlarda gelişen immunoterapi uygulamaları eklendi.

olumlu sonuçlar elde edilmekte, dirençli hastalarda bile hem sağkalımı uzatmakta, hem cevap oranları artmakta, hem de kaliteli bir yaşam imkanı sağlanmaktadır. Tedavinin etkin olması için, tabi ki, bu mutasyon testlerinin çok doğru yapılıyor olması önemlidir; diğer bir deyişle laboratuvarların standardizasyonunu sağlamak gerekir. Eğer doğru yapılmış testlerle hareket edecek olursak, bu ilaçların sonuçları gerçekten çok olumlu.

YENİ İLAÇLAR DİRENÇLİ HASTALARDA SAĞKALIMI UZATIYOR, KALİTELİ YAŞAMI ARTTRIYOR

Mutasyon varlığı %3-5'lik bir hasta grubunda gösterilmiş olmakla beraber, tedavi görenlerde yaşam süresi artmaktadır. Krizotinibin tedaviye eklenmesiyle hastaların ömrü en az 6-9 ay kadar uzamış oldu. Belki bu süre kısa gibi gelebilir; ancak, bu süre gerçekten bu hastalıkla uğraşanlar için çok önemli. Semptom kontrolü arttıkça, yaşam kalitesi de yükselmekte. Ayrıca, bunlara dirençli olan hastalarda daha da yeni ilaçlar geliştirilmekte ki, bu ilaçları kullanabilmek için vakit kazanmak çok önemli. Krizotinibe direnç gelişen hastalarda ise, alectinib, ceritinib ve trigatinib adlı moleküller etkin bulundu.

Günümüzde metastazlı hastaların bir yandan tedavisi planlanırken, bir yandan da alınan kanserli doku örneklerinde EGFR, ALK ve ROS1gibi sürücü mutasyonlarının varlığı araştırılıyor. ALK mutasyonları genelde EGFR mutasyonu saptanmayan, adenokanser alt gruplarından küçük bir grupta (%3-5'lik bir grupta) saptanıyor. EGFR mutasyonu olan hastalarda erlotinib, afatinib ve gefinib, ALK mutasyonu gösterilen hastalarda da krizotinib adlı ilaçlar kullanılıyor. Bu ilaçlar, akciğer kanserli hastalar için çok önemli bir gelişme oldu. Krizotinib, erlotinib ve gefitinib gibi ağız yoluyla kullanılmaktadır. ALK mutasyon varlığı saptanmış olan hastalarda, krizotinib ile yapılan tedavilerde oldukça

Afatinib, ön çalışmalarında nonskuamöz ve skuamöz hücreli akciğer kanserlerinde etkili olduğu gösterilen bir ilaçtır. EGFR mutasyonu bulunan hastalara önerilmektedir. Şimdiye kadar skuamöz hücreli akciğer kanserleri için yeni bir ila-


cımız yoktu. Yeni moleküllerle, bu hasta grubunda da bir ufuk açılacak gibi görünüyor. Çok yakın bir dönemde, bazı moleküllerin hem yan etkilerini hem etki mekanizmalarını tanıdıkça, sayıları giderek artacak uzun bir ilaç listesi oluşacak. Bu ilaçlarla, eskiden metastazlı akciğer kanseri için 3-6 ay dediğimiz yaşam sürelerinde ciddi bir artış görmekteyiz. Bir yıllık yaşam süresine baktığımız zaman, eskiden %15-20 dediğimiz oran, bugün %60'lara çıktı. Yani, hastaların yarısından fazlası metastazlarına rağmen, 1 yılın üzerinde yaşayabilir hale geldi. ÜZERİNDE EN ÇOK YANIT ARANAN ÇALIŞMA; “NEDEN DİRENÇ GELİŞİYOR?” En çok üzerinde çalışılan konu, özellikle hedefli tedavilerde, ilaç direncinin nedenleri ve direnç geliştiği takdirde ne kullanılması gerektiği. Özellikle önce tirozin kinaz inhibitörlerine, sonra da ALK inhibitörlerine hepimiz çok ümit bağladık; ama, bunlarda da belli bir süre sonra direnç oluşabildiğini görmekteyiz. Bunlarla ilgili olarak yapılan çok çalışma var. Özellikle ‘’Niye direnç gelişiyor? Direnç gelişirse direnci kırmak için yeni ilaç ne kullanabiliriz?’’ sorularına yanıt arayan çalışmalar bunlar. Ama bunun dışında da çeşitli anjiyogenez inhibitörlerİ, yani yeni damar gelişmesini engelleyen ilaçlarla, yeni tirozinkinaz inhibitörleriyle ilgili yapılan çalışmalar devam ediyor. İMMUNOTERAPİDEKİ GELİŞMELER AKCİĞER KANSERLİ HASTALAR İÇİN ÜMİT VERİCİ GELİŞMELER KAYDETMEKTEDİR İleri evre akciğer kanserinin tedavisinde, tüm bu tedavi seçenekleri ile yaşam süresi uzamış ve yaşam kalitesi artmış olmakla beraber, hala sonuçlar yeterince tatmin edici değildir. Son yıllarda, immunoterapideki gelişmeler akciğer kanserli hastalar için ümit verici gelişmeler kaydetmektedir. Hatta, rutinde uygulamakta olduğumuz tedavilerin başarısız olduğu olgular için bile, akciğer kanserine karşı immun sistemi kullanan yeni ilaçlar umut kapısı açmaktadır. Akciğer kanserinde immunojenitenin zayıf olduğu düşünülmekte iken, yakın zamanlarda immun-hedefli tedavilerin bu kanser türünde de etkin olduğu gösterildi. Mart 2015’de FDA tarafından, kemoterapiye yanıt vermeyen ileri evre skuamöz hücreli akciğer kanserlerinin tedavisinde nivolumab ile immunoterapi için onay verdi. Bu onay, standart tedavi alanlara göre, nivolumab kullananlarda, ortalama yaşam süresinin 3.2 ay daha uzun yaşadığını gösteren faz 3 randomize bir çalışma sonuçları dikkate alınarak gerçekleşti. Bu sonuç, ölüm riskinde %40

azalma anlamına gelmekteydi. Immunite esaslı akciğer kanseri tedavileri içinde monoklonal antikorlar, checkpoint inhibitörleri, tedavi edici aşılar ve adoptif T hücre transferi gibi uygulamalar sayılabilir. Checkpoint inhibitörleri, tümör hücrelerinin immun sistemden kaçış mekanizmasını bloke etmektedir. Bu ilaçlar arasında nivolumab, pembrolizumab, atezolizumab ve duvalumab yer almaktadır. GELECEKTE GÜNLÜK PRATİĞİMİZ DEĞİŞECEBİLİR, YENİ İLAÇLAR KEMOTERAPİNİN YERİNİ ALABİLİR! Bu verilerin ışığı altında, yakın gelecekte, akciğer kanserinde günlük pratiğimiz tamamen değişecek gibi görünmektedir. Sürücü mutasyon taşıyan hastalara, uygun hedefe yönelik tedaviler önerilirken, gene bazı özelliklere sahip (PDL1 ve PD1 eksprese eden) hastalara kemoterapi yerine immunoterapi seçeneği sunulmaktadır. Bu veriler bize, kişiye özel tedavilerin, standart kemoterapinin yerini alabileceğini göstermektedir. Uygun hasta seçimi ve titiz bir tedavi planlaması ile akciğer kanserinin seyri değişmektedir. Hem istiyoruz ki hedefli bir tedavi olsun, hem yan etkisi az olsun ya da hiç olmasın; hem hastalığın tedavisinde iyi yanıt alınsın ve hem de ekonomik olsun. Çünkü bunlar son derece maliyeti yüksek ilaçlar. Bunun için hasta seçimi, iyi ve doğru yerden alınan biyopsiler, doğru tanı ve tanıdaki detaylar, bizlerin tedavi kararını etkileyecek olan en önemli faktörlerdir.

ERKEN ERİŞİM PROGRAMLARI UYGUN HASTALAR İÇİN DEĞERLİ Tüm kanserlerde immünoterapi önemli ama akciğer kanseri bizim halk sağlığı sorunlarımızdan biri. Hastalarımızı Türkiye genelinde 3-4 merkezde halen devam etmekte olan insani amaçlı erken erişim programlarına katılmaları için teşvik ediyoruz. Bu programlar hastaların yurt dışında ruhsatlı ilaç daha Türkiye’de satışa sunulmadan ilaca ulaşmalarına imkân sağlıyor. Bu, klinik bir araştırma değil. Hastalarımız bu programları önerdiğimizde, yeni bir ilacı tavsiye ettiğimizde, kendilerini ‘acaba bizi denemeye mi alıyorlar’ diye düşünüyorlar. Oysa bu ilaçların çoğu, erken erişime girmiş denenmiş, bilinen ve birçok ülkede ruhsatlı ilaçlar. Bizim için de önemli. Bundan istifade edebilecek alt grubu belki bu şekilde oluşturabileceğiz. Sağlık Bakanlığı’nın izniyle Türkiye Eczacılar Birliği üzerinden ve ilaç firmaların yetkinliği üzerinden ithal edilip hastalara verdiğimiz tedavilerdir. Ülkemizde bu tür tedavileri kullanmayı istiyoruz Çünkü dünya ile aynı anda hastalarımıza hem tedavi seçeneklerini sunmuş oluyoruz, hem de hastalar için tedavi maliyeti yok. Bu önemli bir avantaj. Eğer bilinçli bir şekilde bu ilaçları kullanırsak kişinin immün sistemine bağlı ortaya çıkabilecek yan etkilerini de yönetebiliriz. Son 2 yıldaki gelişmeleri dikkate alırsak kemoterapi almadan da diğer yöntemlerle, akıllı ilaçlarla veya immün tedavilerle ileriye gidebilecek bir alt grup var. Tüm bu sonuçları değerlendirdiğimizde erken erişim programlarını uygun hastalar için önemli buluyoruz. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 23


KAPAK KONUSU

ESMO 2016’DA KANSER TEDAVİSİNDE YENİLİKÇİ VE UMUT VERİCİ YAKLAŞIMLAR

Doç. Dr. Mehmet Ali Nahit Şendur Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi

19. Avrupa Kanser Kongresi ESMO 2016 7-11 Ekim 2016 tarihleri Danimarka’nın Kopenhag kentinde gerçekleştirildi. Yaklaşık 25.000 kişinin takip ettiği kongrede pek çok kanser türünde uygulanan yenilikçi yaklaşımlar ve tedavi olanakları onkologlar başta olmak üzere sağlık profesyonellerine sunuldu. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Ali Nahit Şendur kongrede ilgi ile takip edilen İmmüno-Onkolojik tedavilerde güncel gelişmeleri aktardı. İMMÜNO-ONKOLOJİK TEDAVİLER KANSERDE YAŞAM SÜRESİNİ UZATIYOR Geçtiğimiz yıl Viyana’da gerçekleştirilen 18. kongrede ve son 2 yıldır Amerika Kanser Kongresi’nde de bilim dünyasının büyük ilgisini çeken kanser tedavisinde İmmüno-Onkolojik tedavi yaklaşımında kişinin bağışıklık sistemini hedef alan ilaçlar, bu kongrede de ön plana çıktı. Bunlardan, etkin maddesi Nivolumab isimli olan ilacın kongrenin ana oturumunda pekçok farklı kanserin tedavisinde sağkalımı uzattığı ve yaşam kalitesini arttırdığını gösteren çalışmalar sunuldu.

24 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Kanser tedavisinde cerrahi müdahale, radyasyon, kemoterapi ve hedefli tedaviler bugüne kadar tedavinin temelini oluşturmuştur. Ancak lokal olarak ilerlemiş veya ileri evre kanserlerde bu yöntemler ile uzun dönemli sağkalım ve pozitif bir yaşam kalitesi sağlanmasına rağmen, hastaların büyük çoğunluğunda yeni tedavilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu karşılanmayan tıbbi ihtiyaç nedeniyle, temel mekanizması kanserle savaşmak üzere vücudun immün sistemi ile doğrudan çalışmayı hedefleyen ve İmmüno-Onkoloji olarak adlandırılan yenilikçi bir kanser tedavi yaklaşımı günümüzde kanser ile mücadelede ciddi bir ümit olmaya başlamıştır. Yassı hücreli ve yassı hücreli olmayan Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri hastalarını kapsayan 2 yıllık iki farklı Faz 3 çalışmasında, Nivolumab ile mevcut kemoterapi tedavisine kıyasla sağlık durumu, yaşam kalitesi ve genel sağkalımda olumlu sonuçlar alınmıştır. Halen en uzun dönemli hasta takibi olan bu çalışmalarda, kemoterapi ile tedavi edilenlere göre 3 kat daha fazla sağkalım elde edildiği ispatlanmıştır. Bu çalışmalar, hastalarda Nivolumab ile kemoterapiye kıyasla daha düşük oranda ve kontrol edilebilir yan etkiler görüldüğüne işaret ediyor. “CHECKMATE-275’’ ÇALIŞMASI CheckMate-275 çalışması metastatik veya rezekte edilemeyen ürotelyal kanser bulunan ve platin bazlı bir ilaçla tedavi sonrasında progresyon veya rekürrens görülen hastalarda Nivolumab’ın güvenlilik ve etkililiğinin değerlendirildiği bir Faz 2 klinik çalışmadır. Çalışmaya alınan hastalar PD-L1 ekspresyonuna bakılmaksızın çalışmaya dahil edilmiş olup, Doğrulanmış Yanıt Oranı (ORR) tüm hastalar için %19,6 olarak bulunmuştur.

YENİ ÇALIŞMADA YAŞAM KALİTESİ VERİLERİ AÇIKLANDI Nivolumab’ın değerlendirildiği diğer bir Faz 3 çalışmasında ise hasta tarafından bildirilen yaşam kalitesi verileri açıklandı.Üç farklı değerlendirme aracı ile elde edilen sonuç değerlendirmeleri, Nivolumab’ın hastaların semptomları ile fiziksel, rol ve sosyal fonksiyonlar dahil olmak üzere fonksiyonları bakımından stabilizasyon sağladığını gösteriyor. Araştırmacının seçtiği tedaviyi alan hastalarda hasta tarafından bildirilen sonuçların 15. haftada Nivolumab’a kıyasla başlangıca göre istatistiksel olarak anlamlı ve klinik açıdan önemli şekilde kötüleştiği görülmüştür. Ayrıca, Nivolumab ölçülen en fonksiyonel alanlarda kötüleşmeye kadar geçen sürenin iki kattan fazla uzamasını sağlamış ve yorgunluk, dispne ve uykusuzluk semptomlarında kötüleşmeye kadar süreyi araştırmacının seçtiği tedaviye kıyasla anlamlı derecede uzatmıştır. Araştırmacının seçtiği tedaviye kıyasla Nivolumab ile klinik açıdan kötüleşme ağrı bakımından %74, duyusal sorunlar bakımından %62 ve ağzı açma sorunları bakımından %51 oranında azalmıştır. 2016 yılındaki yeni gelişmeler ışığında hastalarımıza İmmuno-Onkoloji tedavi seçeneklerini sunabilmek onkoloji gibi hızla değişen dinamiklerin olduğu bir alanda, tıbbi onkologlar olarak bizleri heyecanlandırmaktadır. Yaşam süresinde uzama ve yan etkilerin az olması kaliteli bir yaşam olanağı sağlamaktadır.


SEKTÖR / RÖPORTAJ

“Yaptığımız her işin merkezinde hastalar vardır. Odağımız, karşılanmamış önemli medikal ihtiyaçlardır.”

Global bir BioPharma şirketi olan Bristol-Myers Squibb, Ar&Ge yatırımları ile sektörde önde gelen en üretken firmalardan birisidir. Son dönemde Immunoonkoloji alanında her geçen gün adından daha da fazla söz ettiren Bristol-Myers Squibb (BMS)’in Türkiye Genel Müdürü Dr. Ahu Yazıcı ile, keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. İmmünoloji, immüno-onkoloji, yeni nesil ilaçlar, erken erişim programları, kurumsal sosyal sorumlukları ile ilgili sorularımızı içtenlikle yanıtladı. PS: BMS’den biraz bahsedelim. Hangi alanlarda yoğun çalışıyorsunuz ve sizi diğer firmalardan farklı kılan nedir? Dr. Ahu Yazıcı: Bristol-Myers Squibb spesifik alanlarda çalışan 80 ülkede faaliyet gösteren çok uluslu bir ilaç şirketidir. Öncelikli olarak spesifik hastalıklarda, hastaların ciddi hastalıklar ile mücadelede umut olan yenilikçi ilaçları keşfedip, geliştirip hastalarına sunma misyonuna odaklanmış global bir BioPharma şirketidir. Çalışmalarımızı; kardiyovasküler, immünoloji, immüno-onkoloji, merkezi sinir sistemi, onkoloji, viroloji gibi alanlarda yoğunlaştırıyoruz. BMS’nin Türkiye’de 20 yıllık bir geçmişi var. Türkiye’deki portföyümüze baktığımızda ise, ağırlıklı onkoloji olmak üzere hematoloji, immünoloji ve viroloji gibi hastalık alanlarında yer almakla birlikte, aynı zamanda karşılanmamış medikal ihtiyaç olan diğer alanlarda da çalışıyoruz. Globalde ise şu an immüno-onkoloji en önemli alanımız diyebilirim. Bizi şu an farklılaştıran da bu. Bunun dışında genetik hastalıklar ya da nadir görülen hastalıklarda da çalışmalarımız devam ediyor. PS: Bu sayımızda Akciğer Kanseri dosya konumuzdu. Özellikle immüno-onkoloji-

de yeni çalışmalara yer vermeye çalıştık. Bristol-Myers Squibb bu alanda lider pozisyonunda. Bu çalışmalar nasıl başladı ve sizin perspektifinizle immüno-onkolojide neredeyiz? Dr. Ahu Yazıcı: İmmüno-onkoloji’nin adını koyan ve ilk klinik çalışmaları yapan firmayız. İmmün sistemimizin çok çok önemli olduğunu biliyoruz. Savunma hücrelerimiz bizim T hücrelerimiz. Aslında kanser bizim kendi hücrelerimizden kökenalan bir hastalık. Hücreler kontrolsüz çoğalıyor ve fonksiyonunu yapamaz hale geliyor. Vücut kendinden olduğu için bunu tanımıyor. Savunma sistemimiz iyi çalışsa zaten kanser hücresini yok edecek. Sistem bir şekilde dışarıdan gelen etkenlerle bozuluyor. Bizim ilaçlarımız işte bu T hücresini uyandırıp, farkındalığını artırıp, savaşmasını sağlıyor. BMS aslında önce araştırmalarına immünoloji ile başladı. Romatoid artrit’de bir biyolojik ürünümüz var. Bu alandaki ürünümüz o dönem çığır açmıştı. Halen de dünyada gelişen bir ürün. RA’de tam tersi T hücresinin bastırılması üzerinde çalışılıyor. İmmün sistem fazla aktive olup kendi kendini yok etmeye çalıştığı için, insan vücudu kendi eklemlerine saldırıyor. Mantık da çok belli aslında; T hücrelerimiz bizim savunma hücrelerimiz. T hücresini uyarmaya başladığımızda kanserle savaşmaya da başladık. Kısaca BMS kanserle savaşması için onları uyaran sistemi buluyor ve ilaç geliştiriyor diyebilirim. PS: Melanom tedavisinde önemli bir başarı sağlandı. Son verileriniz nasıl? Dr. Ahu Yazıcı: Kanserle ilgili yapılan hasta çalışmaları ilk başladığında örneğin 100 hasta var diyelim, daha sonra sayı

yıllar içinde azalır. Melanom çalışmasında bir plato çiziyor. İlk 3 yılda %20’lik bir başarıdan sonra o hastalarda sağkalım bir platoya oturuyor. Kanser tedavisinde ilk kez kürden bahsetmeye başladık diye konuşuluyor. Bu ürün melanomda kullanılan ve Türkiye’de de ruhsatlı ilk immüno-onkolojik ajan. Melanomda bu ilaçlardan önce beklenen yaşam süresi normalde 3-6 ay iken, şu an 10 yıl yaşayan hastamız var. PS: Türkiye’de ruhsatlı kaç ürün var, global de kaç ürün üzerinde çalışıyorsunuz? Dr. Ahu Yazıcı: Şu an Türkiye’de İmmüno-onkoloji anlamında onaylı olan bir ürün var ipilimumab. Diğerleri ruhsatlandırma aşamasında. Son on yılda globalde hastalarımıza on dört yeni ürün sunduk. Ruhsat aşamasında olan da var. AR-GE’de ciddi çalışmalar devam ediyor. 33 tümör tipinde 55 endikasyonda çalışma sürüyor. Özellikle şu an akciğer kanseri tedavisinde sağkalım göstermek klinik çalışma açısından önemli. İmmüno-onkolojide etki mekanizması tümöre spesifik değil. Bağışıklık sistemine önündeki kanserle nasıl mücadele edeceğini öğrettiğimiz bir mekanizma içinde her yıl beklediğimiz en az 2 yeni endikasyon var. Dünyada son 2 yılda 5 yeni endikasyon onayı aldık. PS: Erken erişim programlarınızdan yararlanan kaç hasta var ve bu gelecekte BMS’in üretim anlamında da yatırım yapabileceğini gösterebilir mi? Dr. Ahu Yazıcı: 6 tümör tipinde erken erişim programı yaptık. Türkiye çapında binin üzerinde hasta bu programdan yararlandı. Bu da ülkeye bir yatırım. Yatırım sadece üretim ile yapılmayabilir. Hastalara, hekimlere ve bilime yatırım, belki de POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 25


SEKTÖR / RÖPORTAJ ruz, ancak döviz kurları ve zorunlu iskonto oranları sektörü zaman zaman zorluyor. SGK şimdi daha çok alternatif geri ödeme yöntemlerine gidiyor. Yenilikçi yöntemler ile sistemin daha iyiye gideceğine inanıyoruz. PS: Diğer ajanlarla karşılaştırdığınızda farklılığı nedir? Dr. Ahu Yazıcı: Asıl dikkat çeken, kemoterapiden farklı olması. İlacı kesseniz bile immün sistemi uyardığı için yanıt devam ediyor. Önemli olan doğru zamanda uygulanması. Cevap verecek bir immün sistem olacak ki onu uyarabilirsiniz. Diğer önemli konu da, ideal immüno-onkoloji hastası kimdir? Hekimlerin kendi deneyimleri ile doğru hastayı bulması ve tedaviyi uygulaması. Bir şans varsa ve hasta da uygunsa yeni tedavileri denemek lazım. Doğru hasta seçilirse doğru tedavinin yararı olacaktır. PS: Türkiye’de tanıdan tedaviye kanser politikalarını ve erişim açısından gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

çok daha önemli. Türkiye’de ruhsatlanma ve geri ödeme süreçlerini biliyoruz. O noktada hastaların doğru tedavilere ulaşabilmesi lazım. Her hasta, her tedaviye değil ama uygun hastanın yaşam şansı ve kür şansı varsa Türkiye’deki hastalar da bunu hak ediyorlar diyoruz. Biz bunu erken erişimlerle sağlamaya çabalıyoruz. BMS’in Türkiye’deki en önemli yatırımı bence bu. PS: Hastalar bu programlara nasıl alınıyor? Dr. Ahu Yazıcı: Biz tüm Türkiye’ye erken erişimleri açıyoruz. Hekimler programa dahil edilme kriterlerine uyan hastaları için önce BMS medikal komitesinden daha sonra Sağlık Bakanlığı’ndan onaylanıyor. Bakanlık onayı sonrası ilaçlar yurt dışından bu onaylı merkezlere aktarılıyor. Türkiye’de yaklaşık 40-50 klinikte erken erişim programı uygulanıyor. Her endikasyon farklı olduğundan merkezler de farklı olabiliyor. Örneğin akciğer, melanom, glioblastoma, hodgkin gibi hem hematoloji, hem onkoloji kliniklerinde merkezler açık. Üniversite ve devlet hastanelerinde de merkez prosedürleri tanımlandıktan sonra ilaçları oraya ileti-

26 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

yoruz. Sanırım Türkiye’de sayısal olarak en büyük erken erişim programını BMS gerçekleştirdi. Şu an yürüyen programlar gayet iyi devam ediyor. PS: Klinik çalışmalar veya erken erişim programları Türk hastalarında nasıl sonuçlar verdi? Dr. Ahu Yazıcı: Bu ilaçlar Türk hastalarında da işe yarıyor artk bunu biliyoruz. Klinik çalışmalara katılım daha kısıtlı ama erken erişimde hasta sayıları daha fazla. Bundan sonraki aşama ilacın geri ödemeye alınması. SGK’nın elindeki kaynak da kısıtlı, bunu biliyoruz. Asıl bu kaynağı nasıl, nereye harcayacağımız önemli. Örneğin kemoterapiden sonra yanıt alamayan uygun hastalara yönelik düzenleme yapılabilir. İhtiyacı olan hastaya bunu sunmak lazım. Ülkemizde geri ödeme sistemi içinde kanser ilaçlarının çok büyük oranı ödenmekte. Bu büyük bir hizmet. SGK her hastaya ulaşmaya çalışıyor ancak bu çok büyük bir ekonomik yükü de beraberinde getiriyor. Burada önemli olan bu tedaviye en uygun hastaları belirlemek ve yapılan müdahalenin maliyet etkili olmasını sağlamak. Biz globale Türkiye’ye yatırım yapın diyo

Dr. Ahu Yazıcı: Onkoloji alanında tanı, tedaviye erişimde ve geri ödemede birçok ülkeye göre çok iyi durumdayız. Başarılı onkoloji uzmanlarımız var ve güncel gelişmeleri çok iyi takip ediyorlar. Ülkemizde tüm tanı araçları teknolojik gelişime uygun. Evet, kanser tüm ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de artıyor. Tanı arttıkça doğal olarak kanserde artış görülüyor. Özellikle akciğer kanseri sinsi ilerleyen ve genellikle geç evrelerde teşhis edilebilen, bu durumda da tedavi seçeneği az olan bir tür. İmmüno-onkoloji bu aşamada önem kazanıyor. Çünkü tanı gecikebiliyor, geç bir safhada hasta doktorun karşısına gelmiş oluyor. Sigara alışkanlığı en büyük sebep. Sigara içme süresi ve adedine göre, risk artıyor. Asıl hiç içmemek, içiyorsan hemen bırakmak en doğrusu. Bırakmak da yetmiyor, uzun yıllar düzenli kontroller gerektiriyor. Tütün kontrol programlarını, kapalı alan sigara yasaklarını çok doğru buluyorum. Sağlık Bakanlığı’nın farkındalık spotlarının özellikle çocuklar, gençler için etkili olduğunu düşünüyorum. Umarım sigaranın zararları toplumda kabul görür. PS: 2017’de BMS Türkiye’nin gelişim ve büyüme odakları neler olacak? Dr. Ahu Yazıcı: Öncelikle odaklanacağımız alan immüno-onkoloji olacak. Bu alanda yeni gelecek ürünlerimiz ve çalışmalarımızla immüno-onkoloji alanında daha da büyümeyi hedefliyoruz. BMS global yapılanma çerçevesinde; geçen yıl yeniden coğrafi olarak farklı bölümlere ayrıldı. Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa olarak adlandırılan Romanya, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Yunanis-


tan, Rusya ve İsrail gibi ülkelerin de içinde olduğu bir bölgenin parçası oldu. Bu grubun içinde Türkiye Rusya’dan sonra ikinci büyük ülke olarak değerlendiriliyor ve büyüme potansiyeli değerlendirilecek ülkelerin içinde yer alıyor.

Derneği, Türk Akciğer Kanseri Derneği, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ve Türk Toraks Derneği ile birlikte çalışarak “Akciğer Kanseri Yol Haritası” nı geliştirdik. Daha önce Türkiye’de bu alanda böyle kapsamlı bir çalışma yapılmamıştı.

ciler ve çalışan anneler için en iyi firma olarak tanınmaktadır. Bilim insanları için harika bir çalışma ortamı ve çevre, sağlık ve güvenlik konusunda tanınmış bir sektör liderinde çalışmak gerçekten özel bir duygu yaratıyor.

PS: Bir BMS çalışanı ve doktor olarak hastaların yaşamlarına dokunmak nasıl bir duygu?

Akciğer kanseri hangi sebepten kaynaklı olursa olsun, sadece akciğeri etkilemiyor, sonuçta bütün organları etkiliyor. Bu durum multidispliner bir yaklaşım gerektiriyor. Kasım ayı 'Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı'. Kanserle mücadele eden derneklerle bir araya geldik, akciğer kanserini önlemek, erken tanı ve etkili tedavi konusunda bilinç oluşturmak amacıyla, “Akciğerini Koru, Akciğer Kanseri Olma!” sloganıyla, ünlü sinema oyuncularınında gönüllü katılımıyla farkındalık kampanyası başlattık. Bu projelerin yanı sıra özellikle onkoloji, viroloji özelinde hepatit alanında uzmanlık ve hasta dernekleri ile değerli projeler yapıyoruz, projelerine koşulsuz katkı sağlamaya çalışıyoruz. Temel olarak insanların hastalık farkındalığının arttırılmasına çalışıyoruz. Amacımız hastalıkların oluşmasını engellemek, bu alana kaynaklar ayırarak farkındalık çalışmalarında güvenilir bir paydaş olmayı hedefliyoruz. Bu amaçla Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile birlikte hareket ederek ortak bir payda yaratmak istiyoruz.

PS: Röportajlarda son olarak ‘mesajınız var mı’ sorusu adettendir. Farklı bir soru ile bitirelim istedim. Akciğer kanserini konuştuk. Bu konunun sizin için farklı bir anlamı da var. Sizi üzen anıları hatırlatmak değil amacım ama, belki bu konuyla mesajınızı vermiş olursunuz.

Dr. Ahu Yazıcı: Bunu örnek bir hikaye ile anlatmak isterim. Amerika’da prosedürlere göre bazı hastalarımızın bizim toplantılarımıza girme izinleri var. Onları, hastalığı ve tedavinin gelişimini tanımamız açısında önemli buluyorum. Klinik araştırmada yer alan bir hastamız toplantımıza katılmıştı. Programa başladığında ümidinin olmadığını, kızının üniversiteden mezun olacağını görmeden öleceğini düşündüğünü söylemişti. Şimdi kızı mezun, evlendi ve o torunları ile ilgileniyor. Bu süreci birlikte geçirdik diyebiliriz. Bu bize kimin için ve ne için çalıştığımızı çok daha iyi anlamamızı sağladı. Hasta ve hasta yakınlarına yardımcı olabilmeyi görmek, buna şahit olmak oldukça önemli. İlacın etkililiğini görüyorsunuz. 3 ay sonrasını göremeyeceğim diyen, göremeyeceğiz dediğinizi bildiğiniz bir hastanın uzun yıllar yaşadığını görebiliyorsunuz. BMS çalışanı olarak bu bize daha çok çalışma şevki veriyor. Kimin için çalıştığını bilmek çok önemli. Kendimize hep “Biz kimin için çalışıyoruz” sorusunu sorarız. Her zaman cevabımız; “Biz hastalar için çalışıyoruz.” Hep de böyle olacak. Çalışanlarımızın hasta odaklı kültürümüzü benimsemesini istiyoruz. PS: Son zamanlarda özellikle Akciğer Kanserinde korunmaya yönelik farkındalık çalışmalarında kurumsal sorumluluklar üstleniyorsunuz. Biraz bahseder misiniz, neler yapıyorsunuz? Dr. Ahu Yazıcı: BMS kurumsal sosyal sorumluluk çalışmalarına büyük önem vermektedir. Ülkemizde gerçekleştirilen pek çok projede yer almaktadır. Sohbetimizde akciğer kanseri ile ilgili konuştuk, ondan bir iki örnek verebilirim. Aslında farkındalık çalışmalarına önce BMS içinde başladık. Önce kendi içimizde bunu sağlarsak, buna inanırsak, o zaman akciğer kanseri önlenebilir bir hastalık diyebiliriz. Herkesin bildiği gibi sigara başta olmak üzere akciğer kanserinin oluşmasında bir takım dış etkenler var. Kendi içimizde ve çevremizde bilinçlendirme yaratırsak, korunmada sorumluluğumuzu gerçekleştirmiş, topluma bir yararımız olur düşüncesiyle hareket ettik. İmmüno-Onkoloji

PS: BMS kariyerinizden da bahsedelim. Genel Müdür koltuğunda kadın olmak dersek neler söylersiniz? Dr. Ahu Yazıcı: 2007 yılında katıldığım Bristol-Myers Squibb ’de öncelikle Onkoloji Grup Ürün Müdürlüğü, sonrasında Onkoloji ve Viroloji Bölüm Direktörlüğü’nü üstlendim. Bu görevleri takip eden 2 yıl boyunca da immüno-onkoloji alanında Avrupa pazarlarında önce hematoloji, sonrasında da onkoloji ürünlerinden sorumlu oldum. Avrupa pazarında bulunan 32 ülkede sorumlu olduğum ürünlerin tüm süreçlerde çalıştım. Ben BMS’nin ilk kadın, ikinci Türk genel müdürüyüm ve bundan da gurur duyuyorum. Ayrıca BMS yıllardır, kadın yöneti-

Dr. Ahu Yazıcı: Evet haklısınız. Annemi 67 yaşında akciğer kanserinden kaybettim. Çok güçlü bir kadındı. Yaşam isteği varken hasta olması, onu kaybetmek, benim hastalığa ve yaşama bakış açımı değiştirdi. Ne kadar içtiğini saklardı ama günde 3 paket sigara içerdi. Tanı aldığında sigara içmeyi bıraktı. Keşke bunu zamanında bırakabilseydi hatta hiç içmeseydi. Eskiden hatırlarsınız çılgın bir sigara içimi vardı. Her yerde, her ortamda içilirdi. Biz içmeyenler de pasif içiciydik. Çocukken hatırlıyorum evde sigara içmeyen bir ben, bir de köpeğim vardı. Bizim mücadelemiz 16 ay sürdü ve kaybettik. Geç tanı, uzun hastane süreçleri, kemoterapinin yan etkileri, diğer hastalıklar derken birçok sebep nedeniyle de düzgün bir tedavi alamadı. Ailece birçok sorunu birlikte yaşadık. O dönem immüno-onkolojik tedaviler klinik çalışmaların başındaydı. Belki de ilk aşamasındaydı. O zaman cesaret edemedim ama şimdi olsa tereddüt etmeden denerdim, keşke deneseymişiz dememek adına. Hayatta en önce sağlık ve aile geliyor. Çünkü maddi olan her şeyi kaybedebilirsiniz, yerine gelir, gelmez bu yolun sonu değildir. Ama sağlık, insan ve onlarla geçirilen zamanı asla yerine koyamıyorsunuz. Gerçekten de annemi kaybetmek benim hayata bakış açımı değiştirdi. Yaşamda sağlığın ve yaşam kalitesinin önemini bir kez daha anladım. Hastaların neler yaşadığını gördüm. Mümkün olduğunca ve şartlar elverdiğince kaliteli düzgün keyifli zamanlar geçirmek önemli. Ben buna çalışıyorum. Sağlıklı beslenmeye, spor yapmaya çalışıyorum. Yaşam tecrübelerle dolu. Bu tecrübe benim yaptığım işe, insana, yaşama ve hastalara bakış açımı değiştirdi. BMS’in mottosu gibi; ben hastalar için insanlar için çalışıyorum, bundan da fazlası ile memnunum.

Röportaj: Zeynep Çetinkaya POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 27


DOSYA KONUSU

Dosya:

Diyabet

TÜRK DİYABET CEMİYETİ:14 KASIM DÜNYA DİYABET GÜNÜ KORKUTAN KOMPLİKASYON: DİYABETİK RETİNOPATİ DİYABETTE DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR DİYABET VE BÖBREK SAĞLIĞI TÜRKİYE, AVRUPA’DA DİYABET ARTIŞ HIZININ EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE DİYABET CİNSEL HAYATINIZI ETKİLEMESİN! HER 2 DİYABET HASTASINDAN 1’İ HASTALIĞININ FARKINDA DEĞİL! PEDALLAR DİYABET İÇİN... BİSİKLETÇİLERİMİZ DÜNYA REKORU KIRDI TEHLİKELİ BİRLİKTELİK: DİYABET VE KALP DAMAR HASTALIKLARI 28 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016


Diyabet yalnızca bireylerin sağlığını değil ülkelerin ekonomik büyümeleri, sağlık ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde de büyük yük oluşturuyor. Bu yükü azaltmak; erken tanı ve tedavi ile birlikte diyabete zemin hazırlayan faktörlerin önlenmesini de içine alacak ulusal sağlık politikaları ile mümkün. 1980’de 108 milyon olan diyabetli sayısı 2015 yılında 415 milyona ulaştı. Geçen 34 yılda diyabetli sayısı neredeyse 4 kart arttı. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) rakamları, dünyadaki yetişkin diyabetli sayısının bu artış hızıyla giderse 2040 yılında 640 milyona ulaşacağını başka bir deyişle 10 kişiden birinin diyabetli olacağını gösteriyor. Tüm dünyada diyabetin tedavisi ve yol açtığı komplikasyonlar için yapılan harcama 673 milyar ABD Doları’nı buluyor. Hal böyleyken tüm gözler ve dikkatler diyabet ve önlenemez yükselişinin üzerinde toplanıyor. 14 Kasım “Dünya Diyabet Günü”, 1991 yılında Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından başlatılmıştır. Simgesi olan mavi halka, diyabet için birleşmeyi ve bir araya gelmeyi temsil ediyor. Dünya Diyabet Günü 160’dan fazla ülkede bir milyarı aşan destekçisiyle en büyük farkındalık etkinliğidir. Türk Diyabet Cemiyeti sadece Kasım ayı değil tüm yıl boyunca çeşitli kurum ve kuruluşlarla işbirliği halinde diyabet farkındalığını arttırmak için çalışmalarına devam edecektir. Türk Diyabet Cemiyeti olarak; “14 Kasım Dünya Diyabet Günü” vesilesiyle hatırlatmak isteriz ki; kentleşme ile birlikte hareketsiz yaşam, sağlıksız ve yanlış beslenme, genetik yatkınlık, fazla kilolu olmak Tip 2 diyabete zemin hazırlıyor. Toplam diyabetli nüfusun yaklaşık % 90’ını oluşturan Tip 2 diyabet, doğru beslenme ve hareketsiz yaşamdan kaçınarak % 70 oranında önlenebilir veya geciktirilebilir. Yaşam tarzındaki değişiklikler, çocuklar ve gençlerdeki Tip 2 diyabet vakalarını da arttırıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) 2106 yılı için Dünya Diyabet Günü temasını ‘Eyes on Diyabetes’ olarak belirlemiştir. Çok sayıda tip 2 diyabetli birey diyabetli olduğunu bilmeden uzun yıllar yaşıyor ve tanı konulduğunda ise diyabetin yol açtığı sorunların çok önceden başlamış olduğu görülüyor. Oysa, sağlık tarama ve kontrollerinin düzenli olarak yapılması, tüm diyabet türlerinin yol açacağı komplikasyonların azaltılması, tedavinin düzenlenmesi ve etkili diyabet yönetiminin sağlanması açısından çok önemli. Geç konulan tanı ile birlikte, diyabetin tedavi ve yönetiminin etkin olarak yapılamaması; böbrekler, kalp-damar sistemi ve gözlerde ciddi sorunlara yol açıyor, organ kayıplarına sebep oluyor. Tüm dünyada böbrek

DİYABET, 21. YÜZYILIN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNLARINDAN BİRİ VE TÜM DÜNYADA 415 MİLYON OLAN DİYABETLİ SAYISININ 2040 YILINDA 640 MİLYONA ULAŞMASI BEKLENİYOR yetersizliğinin ve travmaya bağlı olmayan amputasyon olgularının en yaygın nedeni diyabet. Özellikle gelişmiş ülkelerde diyabet, görme kaybı ve körlüğün de en önemli nedenlerinden birini oluşturuyor. 2013 yılında tüm dünyada 5.1 milyon insanın diyabet ve komplikasyonları nedeniyle hayatını kaybettiği rapor ediliyor. Ülkemizde diyabetin artış hızı %6.7 ve bu durum diyabetli popülasyonun 10-11 yılda ikiye katlanması anlamına geliyor. Avrupa’da 20-79 yaş arası en fazla diyabetli bireyin bulunduğu ülkeler sıralamasında ülkemiz 7 milyonu aşkın kişiyle Rusya ve Almanya’dan sonra 3. sırada yer alıyor. Kentleşme ile birlikte yaşam ve beslenme tarzındaki değişikliler ve diğer faktörlerin de etkisiyle 2035 itibarı ile ülkemizdeki diyabetli sayısının 12 milyona

yükselmesi bekleniyor. Diyabete zemin hazırlayan en önemli faktörlerden biri olan obezitenin ülkemizde özellikle son yıllarda artış göstermesi bu sonucun ortaya çıkmasında önemli bir rol oynuyor. SGK tarafından yapılan toplam sağlık harcamaları arasında diyabet 2008 yılında %16.4 gibi bir orana sahipken 2012 yılında bu oran %23’e çıkmıştır. TÜRK DİYABET CEMİYETİ Kamu yararına çalışan dernek statüsünde olan ve 1955’ten bu yana faaliyet gösteren Türk Diyabet Cemiyeti diyabet hastalığı, korunma yolları ve tedavisi hakkında halkın bilinçlenmesini sağlayan, eğitimler, kamplar düzenleyen, bilimsel araştırmaların yapılması ve politikaların oluşturulmasına destek veren, yayınlar çıkaran Türkiye’nin ilk ve önde gelen kurumlarından biridir. 4000 üyesi bulunan Türk Diyabet Cemiyeti ve faaliyetleri hakkında bilgiye www.diyabetcemiyeti.org’dan ulaşılabilir.

RAKAMLARLA TÜRKİYE’DE DİYABET 20-79 yaş arası yetişkin nüfus

50.648.000

20-79 yaş arası diyabet vakaları

6.339.000

20-79 yaş arası tanı konulmamış diyabet vakası

2.731.000

20-79 yaş arası Diyabet Prevelansı (%) vakası

12,8

Kişi Başı Ortalama Diyabet Harcaması - ABD ($)

846

Diyabete bağlı ölümler

52.100

Diyabete bağlı harcamalar toplamı (2012 SGK)

10 milyar $

Ulusal sağlık harcamalarında diyabetin payı (% 2012)

22,6

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 29


DOSYA

“Gözler Diyabetin Üzerinde” KORKUTAN KOMPLİKASYON: DİYABETİK RETİNOPATİ

Prof. Dr Şehnaz Karadeniz Florence Nightingale Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı IDF Avrupa Bölgesi Başkanı

Diyabetli bireyler kan şekeri kontrolünü sağlayamadıklarında görüş kaybı tehlikesi altındadır. Uluslararası Diyabet Federasyonu verilerine göre günümüzde 415 milyon kişi diyabetli. 190 milyondan fazla yetişkin de diyabetli olduğu halde henüz tanı almamış, diyabetli olduğunun farkında değil. Kan şekeri, kan lipidleri ve kan basıncının iyi kontrolü, diyabetli bireylerde göz hastalıkları ve görme kaybı sıklığını azaltabiliyor. Bu nedenle tüm diyabetli bireylerin düzenli göz taraması yaptırması vurgulanıyor.

30 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Uluslararası Diyabet Federasyonu (IDF) 14 Kasım Dünya Diyabet Günü temasını "Eyes on Diabetes-Gözler Diyabetin Üzerinde " olarak belirledi. Diyabeti olan bireyler için oldukça önemli olan Diyabetik Retinopati’yi Florence Nightingale Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı ve IDF Avrupa Bölgesi Başkanı Prof. Dr Şehnaz Karadeniz ile konuştuk. Diyabette göz muayenesi ne zaman başlamalı, hangi sıklıkta yapılmalı, kimler risk altında, tedavide güncel gelişmeler neler gibi birçok sorumuzun yanıtlarını aldık. DİYABETİK RETİNOPETİ BELİRTİ VERMEYEBİLİR! PS: Klasik bir soru ile başlayalım. Diyabetik retinopati nedir? Prof. Dr. Karadeniz: Önce size ve derginize bu sayıda ülkemizde en az 6 milyon diyabetli kişiyi ilgilendiren bu göz soru-

nuna yer ayırdığınız için teşekkür etmek isterim. Diyabetik retinopati, gözün ağ tabakasındaki yapılarda ve özellikle damarlarda meydana gelen değişikliklerdir. Ağ tabaka dediğimiz yer, gözde görme hücrelerinin yer aldığı kısımdır, tıp dilinde biz bu tabakaya retina adını veriyoruz. Hastalıkta öncelikle bu alanda damarlar tutuluyor. Damarların hem geçirgenliğinde bir bozulma oluyor, hem de ufak damarlarda birtakım tıkanmalar meydana geliyor. Tüm bu değişiklikler retinadaki yani ağ tabakadaki yaygınlıklarına ve ağırlıklarına göre değişik derecelerde beslenme bozukluğu yapıyor. Bunun sonucunda diyabetik retinopati dediğimiz ve evrelerle belirttiğimiz değişiklikler ortaya çıkıyor. Bu değişiklikler erken evrelerinde yani “nonproliferatif retinopati” evresinde ağ tabakanın içinde yer almaktadır. Diğeri ise bunun daha da ileri evresi “proliferatif retinopati” dediğimiz diyabetik retinopati. Buradaki değişiklikler anormal damar yapılarıyla veya bağ dokusuyla gözün içine


doğru ilerler. Sonuçta diyabetik retinopatiyi göz hekimleri olarak değerlendirirken tek tek lezyonlar olarak değil, evrelerle ifade ederiz. Diyabetik retinopati, diyabetin en korkulan komplikasyonlarından biridir ve gelişmiş ülkelerdeki çalışma çağındaki nüfusta önlenebilir körlüğün önde gelen nedenlerinden biridir diyebiliriz. Diyabetik retinopati, sistemik bir hastalığın gözdeki bulgusu olduğu için hastanın kan şekeri ayarı, kan basıncı ayarı, kan yağlarının nasıl gittiği, kansızlığının olup olmadığı çok önemlidir. Bunların hepsi diyabetik retinopati seyrini etkiliyor. PS: Bu yılın teması 'Gözler Diyabetin Üzerinde’. Amaç, farkındalık yaratma. Diyabetli herkes diyabetik retinopati riski altındadır diyebilir miyiz? Prof. Dr. Karadeniz: Evet diyebiliriz. Diyabetik retinopati diyabetin uzun dönem organ hasarlarındandır, yani diyabet süresi arttıkça diyabetik retinopati görülme sıklığı da artmaktadır. Yapılan çalışmalarda genellikle diyabet süresi 20 yıl üzerinde olanlarda 10 hastanın en az 7’sinde değişik ağırlıkta diyabetik retinopati saptanmaktadır. Diyabetli kişilerin sayısı her geçen gün arttıkça, retinopati gelişme riski taşıyan kişilerin sayısı da artıyor. Ayrıca diyabetli kişiler de diyabet kontrol altına alınmadığı taktirde retinopati ve diğer uzun dönem organ hasarı riski de artmaktadır. IDF tahminlerine göre; diyabet tanısı konulmamış yaklaşık 190 milyon kişi var. Kontrolsüz ve tedavi edilmemiş olarak yaşadıkları da farz edilirse, retinopati açısından daha yüksek risk taşıyorlar. PS: Çalışmalar neyi gösteriyor? Geleceğe yönelik umutlarınızı artıran araştırmalar var mı? Prof. Dr. Karadeniz: Çalışmalar, iyi glisemik kontrolünün uzun vadeli faydalarını, retinopati gelişimini geciktirdiğini ve diyabetik retinopatinin ilerlemesini yavaşlattığını gösteriyor. Gerek Tip 1 gerekse Tip 2 diyabetli kişilerde yapılan uzun soluklu çalışmalar bu konuyu tartışmasız olarak ortaya koydu. Ancak halen cevap veremediğimiz bazı sorular var, örneğin kan şekerindeki büyük dalgalanmaların etkisi gibi Tip 1 diyabetlilerde yapılan Diyabet Kontrolü ve Komplikasyonları Araştırması’ndan (T1DM’de kontrollü bir klinik araştırma olan ve 1983-1989 yılları arasında yürütülen) ve Diyabet Müdahalelerinin Epidemiyolojisi ve Komplikasyonları (uzun süreli gözlemsel takip çalışması) çalışmasında; proliferatif diyabetik retinopatinin gelişme riski; kan şekeri daha sıkı kontrol edilen grupta ortalama 6.5 yıl olan çalışma süresince ve sonrasındaki 10 yıllık izlemde konvansiyonel tedavi grubunda olanlara nazaran en az % 5070 oranında daha azdı; bu veri ve diğer çalışmalarda elde edilen sonuçlar yoğun

kan şekeri kontrolünün güçlü etkisini yansıtmaktadır. Yaklaşık kırk yıldır, proliferatif retinopatinin tedavisinde laser fotokoagülasyon etkili bir yaklaşım olmuştur. En güçlü kanıtlar 1970’ler ve 1980’lerde iki büyük çaplı çalışmadan geldi; Diyabetik Retinopati ve Erken Tedavi Diyabetik Retinopati Araştırmaları. Bu çalışmalar Panretinal Fotokoagülasyon ile zamanında müdahale edilmesi durumunda, ciddi derecede görme kaybını en az % 50 azaltılabileceğini gösterdi. Yine bu çalışmalar diyabette orta derecede görme kaybının önde gelen nedeni olan maküla ödeminde zamanında laser tedavisiyle orta derecede görme kaybı riskinin %50 oranında azalttığını göstermişti. 2012’de FDA, diyabetik maküla ödemi tedavisinde ranibizumab’ı (anti-VEGF) onayladı. Ranibizumab, görmeyi tehdit eden diyabetik maküla ödemi olan kişilerde diyabetik retinopati tedavisinde göz içi kullanımı için yaklaşık son 30 yılda onaylanan ilk tedavi yöntemiydi. Bir deksametazon intravitreal implant (kortikosteroid) 2014’te onaylanmış ve başka bir anti-VEGF, aflibercept, 2015 yılında benzer endikasyonlarla onaylanmıştır. Diğer moleküller de yolda.

PS: Bu çalışmaların sonuçları hastaları nasıl etkileyecek, tedaviye yansıması nasıl olacak? Prof. Dr. Karadeniz: Evet asıl soru da bu olmalı. Yakından takip edilen ve yüksek motivasyona sahip çalışma gruplarında alınan bu olumlu araştırma sonuçlarının diyabetli kişilerin gerçek yaşamlarına ne derece yansımaktadır? Popülasyon temelli uzun soluklu bir çalışmada, Tip 1 diyabet süresi ile görme bozukluğu değişiklikleri arasındaki ilişki incelendi. Görme bozukluğu diyabet süresi aynı olsa da daha eski yıllarda teşhis edilenlerde göre daha yakın zamanda teşhis edilen kişilere göre daha yaygındı. Şüphesiz büyük gelişme kaydedildi ancak hala arzuladığımız veya olabileceğimiz noktanın gerisindeyiz. PS: Diyabetli bireyler sizce hastalıkları konusunda bilinçli ve eğitimli mi? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabetli kişilerin eğitimi çok önemlidir. Bu onların bakım ekibinin bir parçası haline gelmelerinin, bilgilendirilmiş insanlar olarak karar alma sürecine dahil olmalarının ve kendi bakım sorumluluğunu almalarının tek yoldur. Ne yazık ki, diyabet eğitimine erişim pek çok ülkede büyük bir sorundur. Kısa bir süre önce 17 ülkede yürütülen diyabette tutum, POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 31


DOSYA istek ve ihtiyaçlar çalışması (DAWN2™), katılımcıların sadece % 48,8’inin diyabet eğitim programlarına katıldığını gösterdi. Diyabetik retinopati ile ilgili mücadele etmemiz gereken ek bir faktör hastaların retinopati ile ilgili bilgisi olsa dahi şikayetleri olmadığı taktirde göz kontrollerini ihmal edebilmeleri, ancak görme ile ilgili problem yaşadıklarında göz hekimine başvurmaları, bu da aslında görmenin korunması açısından önemli bir fırsat kaybı. Görmeyi tehdit eden retinopati erken teşhis edilirse, zamanında tedavi edilmesi ve görmenin korunması için fırsat verir. Geç kalındığında yaşam kalitesi olumsuz etkileniyor ve çoğu zaman göz ciddi şekilde etkilenebiliyor. Bu sebeple bilgilendirilmeleri ve diyabetin tüm komplikasyonlarını bilmeleri önemli. PS: Ülkemize ve dünyaya baktığınızda, hastalar bilgilendiriliyor ve doğru zamanda göz muayeneleri için yönlendirebiliyorlar mı? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabetik retinopati bilinen bir hastalık ve tanı-tedavi olanakları mevcuttur. Hastada şikayetin olmadığı erken bir “asemptomatik” dönem var. Tekrar tekrar vurguladığım gibi, hastanın henüz şikayetinin olmadığı dönemde varsa retinopatinin tespiti önemli. Gözbebeğini bir göz damlası damlatılarak genişletildikten sonra yapılan retinal muayene ile hastalığın durumu anlaşılabiliyor. Keskin görmemizi sağlayan halk arasında “sarı nokta” olarak bilinen makulada ödem varlığındaki gibi durumlarda bazen tanı ve takip için ek tetkik gerekebiliyor. Hangi evrede müdahale edilmesine dair üzerinde görüş birliğine varılmış rehberler var, yani göz hekimleri olarak kimi tedavi etmemiz, nasıl tedavi etmemiz gerektiğini biliyoruz. Kısacası, doğru zamanda gelen ve düzenli takipleri yapılan hastalarda yardımcı olabilmek için elimizde kanıta dayalı birçok imkan var. Ancak gerek hastaların gerek göz kliniğine refere edilmesinde veya refere edilen hastanın göz muayenesini ihmal etmesi gibi ek faktörler konusunda bilinci arttırmak için bunları daha fazla gündemde tutmamız gerektiğine inanıyorum. Uluslararası Diyabet Federasyonu, Fred Hollows Vakfı ile birlikte “Diyabet göz sağlığı” rehberini yayınladı. Benim de Editör Grubu Ortak başkanı olduğum bu

1- SAĞ NORMAL GÖZ DİBİ 2- SAĞ CİDDİ DERECEDE NPDR VE MAKULA ODEMİ 3- SOL NPDR VE MAKULA ODEMİ 4- SOL NORMAL GÖZ DİBİ

32 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

rehberde özellikle diyabetli hastayı gören sağlık ekibinde disiplinler arası koordinasyonun ve entegre sağlık hizmetlerinin önemi vurgulanmaktadır. Ne yazık ki bugün dünyanın birçok bölgesinde, hatta gelişmiş bazı ülkelerde bile, diyabetlilerin önerilen ideal rutin göz muayenesi ile ilgili olanaklar, göz hastalıkları kliniklerine başvuran hasta sayısına karşın göz hekimi ve klinik sayısının yetersizliği nedeniyle kısıtlıdır. Bu nedenle de fundus (göz dibi) fotoğrafı ile tarama gibi alternatif diğer yöntemlerle soruna çözüm bulunmaya çalışılmakta ve göz dibi muayenesinde sorun saptanan hastaların göz hekimlerine yönlendirilmesi gibi basamaklı sağlık hizmeti ile bir yol bulunmaya çalışılmaktadır. Ancak ülkemizde gerek göz hastalıkları klinikleri gerekse göz hastalığı uzmanlarının sayısı ihtiyaca cevap verdiğinden bu bakımdan şanslıyız. Ancak diyabetli kişilerin halen önemli bir kısmı düzenli göz muayenesi olmamaktadır. PS: Belirti vermiyor dediğiniz hastalar hangi aşamada karşınıza geliyor? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabetik retinopatiye bağlı görme kaybı zaman içinde gelişir, yani bugün gözdibinde retinopati saptanmazsa birkaç gün içinde gelişip yine birkaç gün sonra görme kaybına neden olmaz. Bu yıllar içinde gelişen bir süreçtir. Ancak diyabetik retinopati varlığında geç evrelere kadar hastada şikayete neden olmayabilir. Diyabetik retinopatiye ait ilk değişiklikler ortaya çıktığında eğer keskin görmemizi sağlayan makula bölgesi tutulmadıysa, hastanın retinopatiye bağlı görme ile ilgili şikayeti olmaz,. Makula bölgesi tutulduğunda genellikle retinopatiye bağlı görme şikayeti sinsi başlar, yavaş yavaş ilerler. O nedenle hasta yaşam kalitesini etkileyecek derecede bir görme azlığı oluşana kadar farkına varmayabilir. Diyabetik retinopatinin ileri evresi olan “proliferatif diyabetik retinopati” evresinde dahi hastanın şikayeti olmayabilir, ve hasta anormal damarların yırtılarak göz boşluğuna kanaması sonucu ani görme kaybı şikayetiyle başvurur. Kısacası, hasta düzenli göz muayenesi yaptırmadığı taktirde, yaşam kalitesini etkileyecek görme kaybını engellemek açısından şanslarını o kadar müsrifçe harcamış oluyor ki..

1

2

PS: Diyabetli hastalarda göz muayenesi ne zaman başlamalı? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabet hastalığının tipine göre ilk muayene için önerilen zamanlama değişmektedir. Diyabetli kişilerin en az %80’inde görülen Tip 2 diyabet sinsi başlangıçlı olduğundan tanısı geç konulmaktadır. Bu nedenle çoğunlukla hasta diyabet tanısı aldığında ne kadar süredir diyabetli olduğunu bilemiyoruz. eni tanı konan Tip 2 diyabetlilerin yaklaşık %20-25’inde diyabetik retinopati tespit edilebiliyor. Bu nedenlerle Tip 2 diyabetli kişilerde tanı konulduğundan itibaren göz dibi taraması yapılsın ve sonrasında da düzenli aralıklarla devam edilsin diyoruz. Daha gürültülü başlayan Tip 1 diyabette ise en geç 5 yıl içinde ilk göz dibi muayenesinin yapılması ve sonrasında düzenli aralıklarla takibi önerilmektedir. Diyabeti olup gebe kalan hanımlarda planlı gebelik ise gebelik öncesinde veya en geç gebeliğin ilk 3 ayında göz muayenesi önermekteyiz. Diyabetik retinopati tanısını, göz dibi muayenesiyle koyabiliyoruz. İlk muayenenin gözbebeğini genişletilerek yapılan kapsamlı göz dibi muayenesini de içeren genel göz muayenesi olması lazım. Hastanın genel durumunu bilmek lazım. Çünkü diyabetli kişilerde karşılaştığımız yegane göz problemi diyabetik retinopati değil, örneğin kan şekerindeki dalgalanmalara bağlı gelip geçici görme değişiklikleri olabiliyor, gözlük numarasında değişiklikler meydana gelebiliyor. Diyabetli hastada katarakta daha sık rastlıyoruz. Göz sinirlerinde zayıflığa bağlı çift görme gelişebiliyor. Diyabetli hastalardaki sıklığı tartışmalı olsa da birçok araştırıcı göz tansiyon hastalığının diyabetli kişilerde daha sık saptandığını öne sürmektedir. Dolayısıyla sadece göz dibi değil, gözün diğer yapılarını da muayene etmek gerekir. PS: Hangi sıklıkta yapılmasını öneriyorsunuz? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabetik retinopati diyabetin uzun dönem organ hasarlarından, başlangıcında olduğu gibi seyri de özellikle erken evrelerde bugünden yarına, yani kısa dönemde büyük değişiklik göstermemektedir. İster Tip 1 isterse Tip 2 diyabetli olsun, tüm hastalarda göz dibi muayenesinde herhangi bir bulgu saptanmadığı taktirde retinopati açısından 1 yıl sonra görülmesi

3

4


önerilmektedir. Birkaç takip sonrasında halen retinopati saptanmayan ve kan şeker kontrolü iyi olan hastalarda takip aralığı 2 yıla uzatılabilir. Eğer hastanın göz dibinde sorun varsa sorunun ağırlığına ve kan şekeri ve retinopati seyrini etkileyebilen diğer sistemik faktörlerin durumuna göre bir sonraki randevuyu planlamak lazım. Diyabetli olup gebe kalmış hanımlarda ise tüm gebelik süresince ve sonrasındaki 1 yıl boyunca yakın takip gerekmektedir. Yaşam süresinin uzadığını da düşünürseniz her diyabetli kişide düzenli takip çok önemli. Önceliğimiz olan görmeyi korumak. Hiç bir şikâyeti yokken takip etmeye başlarsak, gelecekte olası veya hastanın yaşamını etkileyecek görme kaybını büyük oranda önleyebiliyoruz. Ancak başta da söylediğim gibi tek başına göz takibi görmeyi korumak açısından yeterli değil, hastanın diyabeti de iyi kontrollü olmalı. “BUGÜN SAĞLIK BAKIMINA YÖNELİK VİZYONUMUZUN İYİLEŞTİRİLMESİ, DAHA SAĞLIKLI BİR YARIN SAĞLAYACAKTIR’’ PS: Sizce neler yapılabilir, bir yol haritası verebilir misiniz? Prof. Dr. Karadeniz: Eldeki bilimsel kanıtlar ile bu kanıtların diyabetli kişilerin hayatlarında uygulanması arasında net farklılık var. Diyabetik retinopati, medikal teknoloji, tıp ve tıbbi cihazlardaki muazzam ilerlemelere rağmen önlenebilir körlüğün önde gelen nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu farklılıklar sağlık sistemlerindeki aksaklıklar, sağlık hizmeti sunucuları arasındaki koordinasyon yetersizliği, diyabetli hasta eğitiminde ve sürekliliğinde yetersizlik gibi çeşitli faktörlere bağlı olabilir. Diyabet gibi kronik, yaşam boyu süren hastalıklarda sağlık sistemlerini reaktiften proaktife ve hasta merkezli hale dönüştürerek, diyabetli hasta eğitimi olanaklarını arttırarak, sağlık disiplinleri arasındaki koordinasyonu ve işbirliğini geliştirerek, sağlık hizmetlerini, bakım ve tedavi olanaklarını erişilebilir hale getirerek bu farklılıkları zaman içinde giderebiliriz.

Prof. Dr. Karadeniz: Tıbbın bugün geldiği noktada, evet diyabetik retinopatiyi önleyemiyoruz, önlüyoruz dersem yanlış söylemiş olurum. Yeni ilaç çalışmaları gündemde ama tamamen önleyemiyoruz. İyi bir diyabet kontrolünün retinopatiyi geciktirdiğini biliyoruz. Genetiğin önemli olduğunu biliyoruz. Ancak sıklıkla tekrarladığım gibi retinopatiyi önleyebiliyoruz, engelleyebiliyoruz demek şu an için çok iyimser bir yaklaşım olur. İddialı ve bilimsel bir yaklaşım olmaz. Retinopatinin patogenezinde birçok faktör rol oynuyor, hakkındaki bilgimiz gittikçe artıyor, ancak bilmediğimiz daha birçok şey var. Gelecekte bilim bunu da çözecektir. “DİYABET SİSTEMİK BİR HASTALIK, TÜM VÜCUDU TUTUYOR’’ Tek başına gözün düzenli muayenesini veya gerektiği zaman tedavisini yaparak gözü koruyamıyorsunuz. Çünkü gözün ağ tabakasında saptadığımız değişiklikler sistemik bir hastalığın gözdeki bulgusu dolayısıyla sistemik hastalığın yani diyabeti iyi kontrolü şart. Hastanın kan şekerinin yıllar boyunca düzenli gidiyor olması gerekir. Kan basıncının da iyi olması gerekir, çünkü tüm bunlar vücuttaki damar sistemini etkileyen hastalıklardır. Diyabetli hastanın tanıdan itibaren düzenli aralıklarla göz muayenesi ve görmeyi tehdit edebilecek değişiklikler ortaya çıktığında çeşitli yöntemlerle tedavi ya da kontrol altına alınması mümkündür. Diyabetli kişilerin en az %80’inde görülen Tip 2 diyabet sinsi başlangıçlı olduğundan tanısı geç konulmaktadır. Bu nedenle çoğunlukla hasta diyabet tanısı aldığında ne kadar süredir diyabetli olduğunu bilemiyoruz. Yeni tanı konan Tip İP2 diyabetlilerin %20 -25’inde diyabetik retinopati tespit edilebiliyor. Bu nedenlerle Tip 2 diyabetli kişilerde tanı konulduğundan itibaren göz dibi taraması yapılsın ve sonrasında da düzenli aralıklarla devam edilsin diyoruz. Daha gürültülü başlayan tip 1 diyabette ise en geç 5 yıl içinde ilk göz dibi muayenesinin yapılması ve sonrasında düzenli aralıklarla takibi önerilmektedir. Yinelemek gerekirse diyabeti olup gebe kalan hanımlarda gebelik süresince ve gebelik sonrasındaki 1 yıl boyunca retinopati açısından yakından göz takibi önemlidir.

Bütün bunları başarmak için kapsamlı bir planlamaya ihtiyaç duyuyoruz. Retinopati taraması diyabete yönelik koordine edilmiş ve kapsamlı yanıtın bir parçası olmalıdır. Başarılı bir uygulama için, gerçek hayatta olumlu bir değişiklik yapmak için ölçülebilir kısa ve uzun dönem planlama ve hedefleri kapsayan bir yol haritası çizilmeli ve uygulanmalıdır.

“SAĞLIK HİZMETLERİNE ULAŞIMDA BİRÇOK ÜLKEDEN İYİYİZ’’

PS: Diyabetik Retinopati erken teşhis ile önlenemiyor dediniz. Diyabet tanısı ile eşzamanlı önlenebilir hale gelebilecek mi?

Prof. Dr. Karadeniz: Dünyada tarih içinde hep akut hastalıklarla uğraşıldı. Diyabet uzun vadeli yatırım gerektiren ve uzun

PS: Ülkemizde de Bakanlık, sivil toplum kuruluşları, dernekler önemli çalışmalarla farkındalık yaratmaya çalışıyor. Tedaviye erişimde ve sağlık sisteminde özellikle diyabet kontrolünde sizce nasılız?

döneme göre planlaması gereken kronik bir hastalık ama kısa dönem hedefleri de belirlemek lazım. Yılmamamız gerekiyor. Bu mücadelede diyabet eğitimi önemli bir yer tutuyor. İyi sağlık politikaları ile maliyet kontrolünü aşağıya çekmede şansımız olabilir. Her şey bir anda düzelemez ama parça parça uzun vadede yararı olur. Biz ülke olarak sağlık hizmetlerine ulaşımda birçok ülkeden iyiyiz. Ancak uzun vadede iyi sonuçlar için sağlık bakım kalitesini Kaliteyi de biraz arttırmamız gerekiyor. Her şeyi devletten beklememek gerekir. Türkiye’de bu yönden de şanslıyız, diyabet alanında güçlü sivil toplum kuruluşları var, Türkiye Diyabet Vakfı, Diyabet Cemiyeti ve birçok kuruluş bu konuda önemli çalışmalar yapıyor. Örneğin ülkemizde Türkiye Diyabet Vakfı koordinatörlüğünde sürdürülen Akran Eğitimi, Diyabet 2020: Türkiye için Vizyon ve Hedefler Projesi, Diyabet Parlamentosu sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da ve dünyada da diyabetle yaşam ve bakım kalitesinin arttırılması için model projeler olarak gösterilmektedir. PS: Son olarak vermek istediğiniz bir mesajınız var mı ? Prof. Dr. Karadeniz: Diyabetli kişiler kontrollerini aksatmamalı ve kendilerini ihmal etmemeliler. Diyabette önemli olan tanı konduğu andan itibaren iyi takip, böylece sonrasında çıkabilecek sorunları da kontrol altına alabiliyorsunuz. Bir kez daha altını çizmek isterim; hem diyabetli popülasyonun büyük bir kısmını oluşturan tip 2 diyabeti, hem de diyabetli olan kişide orta derece görme kaybını bile önlemek mümkün. İdeal olan herkesin ilk tanı almasından sonra mutlaka göz muayenesi olması. Sorun yoksa 1yıl, hatta iyi kan şekeri kontrolü olan başkaca riski olmayan kişilerde 2 yıl içinde tekrar göz muayenesi olmasını söylüyoruz. Bugün diyabete bağlı görme kaybı kötü bir talih, kader değil. Bugün, diyabetik retinopati gelişimini kesin olarak engelleyemesekte, kişilerin yaşamını etkileyebilecek görme bozukluğunun önlenmesi elimizdedir. Diyabetli insanlarda görmeyi ve yaşam kalitesini korumak için birlikte çalışmak zorundayız. Röportaj: Zeynep Çetinkaya

. Diyabetik retinopatide erken teşhis ve zamanında yapılan müdahale görme kaybını önleyebilir ve bireylerin kendileri ile iş ve sosyal yaşamları üzerindeki olumsuz etkileri azaltabilir. İdeal olan herkesin diyabet tanısını almasından sonra mutlaka düzenli göz muayenesi olması. . Etkili bir diyabet yönetimi ve gözlerde yapılacak düzenli taramalar, görme kayıplarının önüne geçebilir. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 33


DOSYA

DİYABETTE DOĞRU BİLİNEN YANLIŞLAR yaşam kalitesi azalmakta diyabetin sorunlarına bağlı maduriyetler ortaya çıkmaktadır.

damar hastalığı gelişen diyabetiklerde kan şekeri yüksek seyretmese de insüline geçilir.

.D

iyabet hastası spor yapamaz.

Doç. Dr. Haluk Sargın Kadıköy Florence Nightingale Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümü

nsülin bağımlılık yapan bir ilaçtır.

İnsülin bir ilaç değil hormondur. Eksik olan bünyeye dışardan verilen takviye bir hormondur. Yani vücudun ihtiyaç duymasından kaynaklanır. Bağımlılık yapma özelliği katiyen yoktur.

nsüline başlandığı zaman bırakılmaz.

İnsülin rezervleri tamamıyla tükenmiş olan diyabetik hastalar istisna, hap kullanan hastaların ağır enfeksiyonlarında, cerrahi girişimlerinde ve gebeliklerinde geçici olarak kullanılıp bırakılabilir. Bazı aşırı kilolu hastalarda insülin rezervi uygunsa ciddi kilo verimi sonucu haplara dönülebilmektedir.

nsülin şişmanlatır.

Egzersiz ve diyetine dikkat eden hastalarda insülin kilo yapmaz. İnsülin direnci sebebiyle iştah artışı olan hastalarda insülin direncini kıran haplarla kombinasyonlar yapılarak iştah artışı engellenebilir. .Bazı bitkilerin, tarçın ve limonun kan şekerini düşürmesi iddiası Bilimsel karşılığı olmayan ispatlanmamış söylentilerdir bunlar.

.D

iyabet yaşlandırır.

Bu görüşte tamamiyle yanlıştır. İlaç, diyet ve egzersiz insülin uygulayan hastalarda bir sorun görülmemiştir. Tip 1 Diyabet olup iyi kan şekeri seviyesi yakalanamamışsa gelişme geriliği olabilmekte, yine iyi kan şekeri düzeyi yakalanamamış Tip 2 Diyabetli hastalarda

34 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Bu bilgide son derece yanlıştır. Bilakis spor yapması önerilmektedir. Spor öncesi ve sonrası kan şekerine bakarak gerekirse bir ara öğün ilave edebilir. Açken (bilhassa sabah) spor yapmak sakıncalı olur. Hipoglisemi riski artar. Kesinlikle doğru değildir. Ayrıca istikrarlı spor yapanlarda insüline olan ihtiyaç azalır, insülin direnci küçülür veya ortadan kalkar.

.D

iyabetikler çocuk sahibi olamaz.

Buda gerçek dışı bir bilgidir. Kan şekeri düzeyi iyi ise üç aylık ortalama HbA1c referans aralıklarda ise gayet sağlıklı çocuk sahibi olunur doğum yapılabilir. Erkeklerde iyi kan şekeri seviyesi seksüel fonksiyon bozukluğu görülmesine mani olacağından sağlıklı bir cinsel yaşam ve çocuk sahibi olma yeteneğini muhafaza edilmesini sağlar.

.M

eyve suyu tüketimi zararlı değildir.

Meyvenin suyundan ziyade kendisi porsiyon (1 adet) olarak önerilir. Meyve suyu elde etmek için o meyveden 3-4 adet sıkmak, kullanmak gerekir. Bunun tabii sonucu olarak fazla meyve tüketimi glukozun aşırı alımına sebep olur. Ayrıca sıvı gıdalar çabuk emildiğinden kan şekerlerinde ani yükselmelere sebep olur.

.S

adece kan şekeri çok yüksek olanlar insülin kullanmalıdır. İnsülin eksikliği, yetersizliği diyabetin oluşumunda esas mekanizmadır. Bu durumun tedavisi insülin salgılatıcı ilaçlar ve etkisini arttırıcı olanları almaktır. Tip 1 Diyabette insülin rezervi kalmamış veya çok azalmıştır. Bu grupta sadece insülin kullanımı zorunludur. Diğer grupta hapların yetersiz kaldığı durumlarda insülin verilebilir. Ayrıca kan şekeri normal giden hap kullanan hastalarda karaciğer veya böbrek hastalığı (yetersizliği) geliştiyse, gebelerde, ameliyat olacak diyabetiklerde, göz sorunları veya kalp

nsülin tedavisi böbrek ve gözlere zarar verir körlüğe sebep olur. Tamamıyla gerçek dışıdır. Bilakis iyi regüle olamamış diyabetliler kalp damar hastalığının yanı sıra ağır böbrek hasarı sonucu böbrek yetmezliği ve diyaliz, gözlerde kanamalar ve körlük akıbetiyle karşılaşırlar.

.D

iyabet hastalığı bulaşıcı bir hastalıktır.

Kronik ve metabolik bir hastalıktır. Bulaşıcı özelliği yoktur. Kalıtsal özelliği vardır. Diyabet hastaları göz rahatsızlığı yoksa göz doktoruna gitmemelidir. Diyabet göz, böbrek ve kalp damar açısından hedef organ hasarı yapan bir metabolik hastalıktır. Tip 1 Diyabetiklerde tanıdan 5 yıl sonra Tip 2 Diyabetiklerde tanı konulduğunda göz ve böbrek kontrolleri yapılmalıdır. Sonra da her yıl göz dibi muayeneleri tekrarlanmalıdır. Ailede şeker hastalığı varsa bende muhakkak şeker hastası olurum. Tip 1 DM ailevi geçiş seyrektir.Tip 2 DM de ailevi geçiş oranı daha fazladır. Yaşam tarzı değişiklikleri (yeme içme) disiplini ve egzersiz uygulamalarıyla gerekirse insülin etkisini arttırıcı ilaçlarla diyabetin gidişi durdurulur veya geciktirilir.

.D

iyabet hastası ekmek, patates, makarna yiyemez.

Diyabetik hastalar nişasta tüketebilir. Ancak alınan gıdanın miktarına dikkat etmek gerekir. Diyabetik olmayan hastalara da önerildiği üzere kepekli ürünler tercih edilmelidir.

.D

iyabet hastaları tatlı ve çikolata yiyemez. Egzersiz ve diyet uyumu olan hastalar zaman zaman ölçülü bir oranda bu gıdaları tüketebilirler.


DOSYA

işman hastalar muhakkak diyabet olurlar.

Obez ve fazla kilolu olmak diyabet riskini arttırır. Ancak bu hastaların muhakkak diyabet olacağı anlamına gelmez. Tip 2 Diyabet olup obez olmayan çok sayıda hasta vardır. Keskin bir genelleme doğru değildir.

.D

iyabet ciddi bir hastalık değildir.

Diyabet kötü yönetilir veya hasta uyumsuzluğu olup kan şekeri yüksek seyreden bir hal alınca cidden ürkütücü ve akıbeti hiç de iyi olmayan bir hastalıktır. Yavaş ve eziyetli bir ölüm sürecine sebep olur. En sık kalp damar hastalıkları, felç, böbrek yetmezliği, göz hastalıkları sonucu görme kaybı ve körlüktür.

.E

kşi meyvelerde daha az şeker bulunur.

Tatlı ve ekşi meyvenin içerdiği şeker miktarı aynıdır. Meyveler olgunlaştıkça içindeki şeker miktarı artar emilimi hızlanır. Bu sebeple armut, muz, şeftali, kayısı gibi meyvelerin yumuşak ve sulu olduğu dönemde yenilmemesi veya daha sert olanları tercih edilmelidir.

.D

oğal balda şeker yoktur serbestçe yenebilir.

Hem doğal hem yapay balda glukoz ve früktoz vardır. Bal kan şekerini yükseltir.

Hamileyken insülin kullanımı bebeğe zarar verir. İnsülin bebeğe geçemediğinden herhangi bir olumsuz etkisi yoktur. Plasenta anne rahmi ve bebek arasında kan alışverişi sağlamada bariyer oluşturur. Her maddenin geçişine izin vermez.

nsülin iğne uçları değiştirilmeden birkaç gün kullanılabilir. İğne uçları her kullanımda değiştirmek zaruridir. İnce iğne uçları ilk bastırmadan sonra dik kalma vasfını kaybetmekte ve yamulmaktadır. Bu yamulma sonraki iğne uygulamalarında can acımasına sebep olmakta, kanama ve enfeksiyon riskini arttırmaktadır. İnsülin protein yapısında bir hormondur. İğne ucu kalemde takılı kalınca bakteriler yerleşir. Kalem içi insüline bu bakteriler ulaşıp ilacın vasfını bozabilir. Deride oluşan bakteriyel enfeksiyonlara sebep olur.

.D

iyabet cinsel hayatı bitirir.

İyi yönetilmeyen ve yüksek kan şekeri seviyesiyle seyreden hastalarda cinsel hayatı olumsuz etkiler. Dikkat edildiği taktirde sağlıklı bir cinsel hayat mümkündür.

.D

iyetisyene başvurmadan diyet uygulamalar.

Diyabet hastaları Diyabet hastalarına

özel kişisel özellikleri de dikkate alınacak şekilde özel spesifik bir diyet programına diyetisyen eşliğinde muhakkak başlamalı ve sürdürmelidir.

.D

iyabet hastaları sinirli olurlar.

Hipoglisemi dediğimiz kan şekeri düşüklüğünde rastladığımız bir durumdur. İlaç ve diyet uyumu sağlandığında bu tür bir yakınma olmaz.

.D

iyabet çok şeker yiyen insanlarda görülen bir rahatsızlıktır! Bu düşünce tamamen yanlış olup çok şeker yeme yüksek kalori alımına sebep olmakta obeziteye sebep olmakta genetik yatkınlığı olan kişilerde diyabetin oluşumuna zemin hazırlamaktadır.

.A

rtık şekerim normal, kontrole gerek yok! Kan şekeri normalize edildikten sonra hastanın kontrolleri yaptırmaması ve iyileşme hali olduğu düşüncesi Bu durum uyumlu tedavi sonucu elde edilen iyilik hali sonrası ortaya çıkar. Hastanın kan şekeri ortalaması iyi de çıksa doktorunun önerdiği zamanlarda muhakkak kontrollere gelmesi gereklidir. İyileştim zannıyla ilaç alımını terk etme, kontrollere gelmeme son derece hatalı bir tutumdur. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 35


DOSYA

“HER DİYABETLİ BİREYİN BÖBREK HASARI İÇİN, MUTLAKA HER YIL KAN KREATİNİN SEVİYESİ VE İDRARDA MİKROALBUMİNÜRİ MİKTARINA BAKILMALIDIR”

Eğer idrarda mikroalbuminüri varsa hedef kan basıncı 130/80 ve altı olmalıdır. Son 3 aylık şeker dengesini gösteren HbA1C oranı %7'nin altı olmalıdır. TÜRKİYE'DE DİYABET VE DİYABETE BAĞLI BÖBREK YETMEZLİĞİ RAKAMLARI

Prof. Dr. Bülent Tokgöz Türk Nefroloji Derneği Yön. Kur. Üy. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Öğr. Üy.

Diyabetik nefropati de böbrek hastalığını etkileyen en önemli faktörler diyabetin süresi ve kan şekerinin kontrolsüz olması, hipertansiyon varlığı ve tedavinin yetersiz olmasıdır. Bunun dışında genetik yatkınlıkta önemlidir ve bazı ailelerde böbrek hasarının daha fazla görülmektedir. Böbrekleri şeker hastalığından etkilendiğinin ilk bulgusu mikroalbuminüri dediğimiz idrarda protein kaçağının tespit edilmesidir. Bu durum kan şeker ayarı, uygun yaşam tarzı değişiklikleri ve kan basıncı kontrolü ile geri döndürülebilir. Hastada bu aşamada uygun önlemler alınmaz ise mikroalbuminüri miktarı giderek artar ve böbrekteki hasar kalıcı hale gelebilir. Takip eden dönemde böbrek fonksiyon kaybı başlar ve protein kaçağı artar. Bu sebeple her şeker hastasının böbrek hasarını erken tespit edebilmek için mutlaka her yıl kan basıncı kontrolü, kan kreatinin seviyesi ve idrada mikroalbuminüri miktarına bakılmalıdır.

36 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Diyabetik nefropati dünyada ve ülkemizde son dönem böbrek yetmezliği nedenleri arasında birinci sırada yer almaktadır. Tip1 diyabetli olgularda %30 tip 2 diyabetli olgularda ise %10-20 oranında diyabetik nefropati gelişebilir. Özellikle tip 2 olarak adlandırılan insüline bağımlı olmayan diyabette bulgular sinsi gelişmekte hasta tanıda gecikebilmektedir. AŞIRI KİLO BÖBREK HASTALIĞI RİSKİNİ ARTTIRIYOR Şişmanlık tüm dünyada önemli bir sağlık problemi olarak karşımızda çıkmaktadır. Obezitenin hipertansiyon, şeker hastalığı ve kardiyovasküler risk artışı gibi bir çok sağlık problemini tetiklediği bilinmektedir. Vücut kitle indeksi arttıkça böbrek yetmezliği riski de artmaktadır. Kilo aldıkça yıllar içindeki takipte daha yüksek oranda böbrek hastalığı görüldüğü saptanmıştır. Vücut kitle indeksi 26 ve üstü olanlarda böbrek hasarı gelişimi %45 artmaktadır. Morbid Obezite dediğimiz beden kitle indeksi 40 ve üstü olanlarda 7 katı daha fazla böbrek yetmezliği saptanmıştır. Kilonun kendisi kadar yağ dağılımı da riski belirlemede rol oynamaktadır. Santral obezite dediğimiz gövdesel kilo alan, elma tipi yağlanma olan kişilerde böbrek yetmezliği gelişme riski ve böbrek hasarı varsa hasarın ilerleme ihtimali daha fazladır. İç organ yağlanması olarak tanımladığımız karaciğerde veya böbrek çevresi yağlanma saptanması böbrek hastalığı-

na meyil konusunda ipucu verebilir. Kilo artışı olunca vücutta daha fazla tuz tutulumu olmakta, sinir sistemi aktivasyonu olmaktadır ve kan basıncı yükselmektedir. Kilo vermek kan basıncını anlamlı oranlarda düşürmektedir. Böbrek süzme sistemindeki basıncı düşürerek protein kaçağı var ise, azalmasına yol açmaktadır. Yine şeker hastalarında insülin direncini azaltarak, kan şekerinin daha kolay dengelenmesini sağlayacaktır. İNSULİN DİRENCİ VE BÖBREK İnsülin direnci insülinin iskelet kası ve karaciğer gibi hedef organlardaki etkisine direnç olmasıdır. İnsülin direnci geliştiğinde açlık insülin düzeyi yükselir, gizli şeker dediğimiz glukoz intoleransı gelişir, kan yağları özellikle trigliserid yükselir. İnsülin direnci şeker hastalığının gelişimini tetikler ve kalp hastalığı riskini arttırır. Şeker hastalarında veya başka nedenlerle böbrek hastası olanlarda insülin direnci varsa böbrek hastalığının seyri hızlanabilir. Böbrek şeker ve insülin dengesinde rol oynayan bir organdır. Şeker üretimine katkıda bulunurken, insülinin de atılımından sorumludur. Böbrek yetmezliği geliştiğinde de insülin direnci geliştiği bilinmektedir. Özetle insülin direnci şeker, kalp ve böbrek hastalığı riskinin artışına neden olacağı için önemsenmesi gereken bir sağlık problemidir. Böbrek hastası olanlarda insülin direnci varsa, hastalık seyrinin hızlanmasına yol açabileceği bilinmelidir.

Türkiye'de yeni hemodiyalize başlayan hastaların %40'ı şeker hastalığına bağlı böbrek yetmezliği tanısına sahip. Bu yaklaşık 3.900 hastaya denk geliyor.


DOSYA

TÜRKİYE AVRUPA'DA DİYABET ARTIŞ HIZININ EN YÜKSEK OLDUĞU ÜLKE

Dünya Sağlık Örgütü'nün 1996 yılında Türkiye ilişkili olarak 2025 yılında Türkiye'de diyabet prevelansı yüzde 7 olmak gibi bir öngörüsü var. Bu rakama biz Türkiye olarak 2000 yılında ulaştık. Yapılan çalışmalarda diyabetin son 10 yıl içinde yüzde 90 ile 100 arttığını gördük. Türkiye'de diyabet artış hızı dünya ortalamasının iki kat üzerinde. Ülkemizde yaklaşık 8 ile 10 milyon arasında diyabet var. Bunların yaklaşık 7 milyonu diyabetle ilişkili ilaç kullanıyor.

hızını salgın olarak ele alıyor. Birleşmiş Milletler kendi tarihinde sıtma, tüberküloz AIDS'ten sonra diyabetle ilgili olarak toplanarak, dünyadaki tüm ülkeleri global sağlık felaketi ile uyarmak zorunda kaldı. İlk 3 hastalık mikrobik hastalık ama diyabet mikrobu, virüsü olmayan salgın şeklinde çok hızlı yayılan bir hastalık. Çocukların 3'te 1'i obez. Diyabet artık 20'li yaşlarda başlamaya başladı. Önümüzdeki yıllarda bu yaş küçülecek ve sayı daha da artacak.

“DİYALİZE GİREN HER İKİ HASTADAN BİRİ DİYABETLİ”

DİYABETTE TEDAVİLER GELİŞİYOR

Tüm dünyada ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan kalp ve koroner hastalıklarının en önemli nedeninin diyabet. Hipertansiyon, obezite, inme, böbrek yetersizliklerinin en önemli sebebi de diyabet. Diyalize giren her iki hastadan biri diyabetlidir. Diyabet tek başına ölüm nedenleri arasında ise dünyada 6'ncı sırada yer alıyor. Diyabet, hem kendisi ölüm nedenleri içinde ilk altıda, hem de en önemli ölüm nedenleri sıralamasında yer alan hastalıkların sebebi. Onun için diyabet ülkemiz için hastalık ve ekonomik yük olarak Türkiye'nin gündeminde olan önemli sorunlardan birisi.

Gelecek 10 yıl içinde diyabetli bir hastanın hayatının çok kolay olacak. Kan şekerini ölçmeden ilaçların dozajını ayarlamak, hastalığı yürütmek mümkün değil. Şimdi parmağın ucundan bir cihazla belirlenebiliyor. Bu uygulama bile 30 sene öncesine göre çok iyi. Ama giderek bunlar da tarihe karışıyor. 10 yıl içinde bunların yerini sürekli glikoz izlem sistemleri alacak. Bir küçük düğme ile cep telefonundan günün istenilen saatinde kan şekeri öğrenebiliyor. Hiç kanla temas olmadan sadece bir saat gibi cihazla glikoz değeri öğrenebiliyor. Kök hücre nakli ile ilgili çalışmalar var. Akıllı insülinler üretildi. Aşı çalışmaları da yapılıyor.

“HAYAT MODELİ DİYABETİ ETKİLİYOR” Diyabet dünyada neden hızlı artıyor. Bu artış 21. yüzyılın yeni hayat modelinden kaynaklanıyor. Gelişen ileri teknoloji, bizi hareketsiz hale getiriyor. Stres etkisinin yanında yiyecek kültürlerimiz değişti. Hızlı tüketilen yiyeceklere yöneldik. Dünya Sağlık Örgütü, diyabetin artış

“TÜRK İNSANI SPORU SEVMİYOR’’

Prof. Dr. Temel Yılmaz İÜ İstanbul Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi İÜ. Diyabet Araştırma ve Uygulamaları Merkezi Müdürü

dinlenme var. Beslenme biçimimiz ise en önemli etken. Türkiye'de diyabetin en yüksek oranının Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve bu mutfağın etkili olduğu şehirlerde olduğunu görüyoruz. Dünyada da diyabetin artış hızının Ortadoğu olduğunu görüyoruz. Ortadoğu ve Güneydoğu Anadolu mutfağı fast food’a dönüştü ve tüm Türkiye'ye yayıldı. Buna bağlı olarak beyaz ekmek, un, et, yağ, yüksek kalori, tetiklenen obezite, ondan sonra gelişen insülin direnci ve son olarak tip2 diyabet. Diyabeti olanların beslenmesinde asıl sorun, yiyeceklerin fazla tüketilmesi.

Türk insanı teknolojiyi seviyor. Yakından takip ediyor. Şehirde yürürseniz herkesin elinde telefon var. Ama sporu sevmiyoruz. Kültürümüzde spor yapma diye bir olgu oturmamış. Bizim kültürümüzde POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 37


DOSYA

DİYABET CİNSEL HAYATINIZI ETKİLEMESİN KONTROLSÜZ DİYABET CİNSEL HAYATI VURUYOR

Doç. Dr. Başak Karbek Bayraktar Medistate Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı

Diyabet hastalarının korkulu rüyalarından biri de cinsel hayatlarının bu hastalıktan olumsuz etkilenmesi. Uzun süreli kontrol altına alınmayan diyabete bağlı sinir harabının, cinsel hayatı olumsuz yönde etkilediğini belirten Medistate Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolik Hastalıklar Uzmanı Doç Dr Başak Karbek Bayraktar, diyabetin yol açtığı cinsel sorunlarını diyabet hekimiyle paylaşmalarını öneriyor.

38 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Cinsel sorunların gelişmesindeki en önemli nedenin diyabete bağlı sinirlerin harabiyeti ve beraberinde damar yapısında önemli bozuklukların gelişmesi. Diyabetin kontrolsüz seyrettiği bazı erkeklerde sinirlerdeki hasar ereksiyon kusuruna yol açabilir ya da ereksiyon için gerekli olan kan akımını kontrol eden damarların işlevini bozabilir. Kadınlarda ise bu durum kendini cinsel isteksizlik, vaginal kuruluk ve ağrılı cinsel ilişki ile gösterir. NE YAPMALI? Diyabetle birlikte ortaya çıkan cinsel fonksiyon bozuklukları tedavi edilebiliyor. Böyle bir durumda yapılması gereken sorunun tam olarak kaynağının anlaşılabilmesi için mutlaka diyabet hekimine danışılmalı. Psikolojik kaynaklı cinsel bozukluklarda hasta gere-

kirse terapiste yönlendirilmeli, vasküler kaynaklı cinsel disfonksiyonlarda ise ürolog, jinekolog, endokrinolog, psikolog ve hatta kardiyolog da sürece dahil olarak multidispliner bir yaklaşım sergilenmelidir. Nöropatik sorunların tedavisinde de her şeyden önce hastanın diyabetini iyi bir şekilde regüle etmek gerekir. Kısa dönemde hipo ve hiperglisemileri önlemenin, cinsel yaşamı dolaylı yoldan iyileştirebilir. Uzun dönemde kan şekerinin iyi kontrol edilmesi, diyabet ile ilgili komplikasyonların önlenmesine yardımcı olup cinsel fonksiyonların düzelmesini sağlayabilir.


DOSYA fark edilerek, gerekli tedavilerle ilerlemeleri önlenebilir. Bu nedenle diyabetin seyrini değiştirmek ve komplikasyon riskini azaltmak için tip 2 diyabet taramaları çok önemlidir.” SAĞLIKLI BİR YAŞAM TARZIYLA TİP 2 DİYABET VAKALARININ ÇOĞU ÖNLENEBİLİR

HER 2 DİYABET HASTASINDAN 1’İ HASTALIĞININ FARKINDA DEĞİL! Ülkemizdeki büyüyen diyabet sorununa karşı harekete geçen Etkin Eczacılık Derneği 14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde, diyabet tarama testlerinin önemine ve diyabetin yarattığı sağlık sorunlarına dikkat çekmek üzere bir kampanya başlattı. Yetişkin her 2 diyabet hastasından 1’inin hastalığının farkında olmadığını vurgulayan kampanyada, önlem alınmazsa diyabet hastalarının üçte birinden çoğunun ileride görme kaybı yaşayacağına dikkat çekiliyor. Ayrıca kampanya kapsamında ücretsiz bir diyabet risk anketi dernek sitesinden kullanıma sunuldu. Ülkemizde yaygın olarak görülen diyabet kardiyovasküler hastalıkların, körlüğün, böbrek yetmezliğinin ve ayak ve bacak ampütasyonlarının önde gelen nedenlerinden biri. Etkin Eczacılık Derneği’nin her yıl Dünya Diyabet Federasyonu’nun belirlediği temayla ve önerdiği doğrultuda planladığı ve “Gözünüz Diyabette Olsun” sloganıyla hayata geçirdiği kampanya kapsamında, tip 1 ve tip 2 diyabetlilerin üçte birinden fazlasının ileride körlüğü neden

olabilecek göz hasarlarıyla karşı karşıya kalabileceğini vurgulayarak, diyabetin kalıcı hasarlarından korunmak için erken teşhisin ve tarama testlerinin önemine dikkat çekti. Dernek, 14 Kasım Dünya Diyabet Günü’nde kullanımı sunduğu diyabet risk anketinin de yardımıyla, diyabette erken teşhisin önemine dair farkındalık seviyesini artırmayı hedefliyor. DİYABET KAYNAKLI HASARLARDAN KORUNMAK İÇİN TARAMA TESTLERİ İHMAL EDİLMEMELİ “Gözünüz Diyabette Olsun” kampanyası kapsamında dernek yetişkin her 2 diyabet hastasından 1’inin hastalığının farkında olmadığını ve bunların çoğunluğunun ise tip 2 diyabet hastası olduğunu vurguladı. “Maalesef birçok insan farkına bile varmadan çok uzun bir süre tip 2 diyabet hastası olarak hayatını sürdürüyor. Teşhis koyulduğunda ise diyabet komplikasyonları çoktan ortaya çıkmış oluyor. Oysa zamanında müdahale edilerek kandaki glikoz seviyesi, kan basıncı ve kolesterol seviyesinin mümkün olduğunca normal seviyelerde tutulmasıyla bu komplikasyonlar önlenebilir veya en azından ertelenebilir. Eğer tarama testleri ihmal edilmezse pek çok komplikasyon erken aşamada

Günümüzde pek çok ülkede çocuklar arasında yetersiz beslenme ve fiziksel hareketsizlik artarken, çocukluk çağında görülen tip 2 diyabetin global bir sağlık sorunu haline gelerek ciddi sonuçlara yol açma riskinin çok yüksek1 olduğuna dikkat çeken dernek yetkilileri şunları söyledi: “Daha sağlıklı bir yaşam tarzıyla tip 2 diyabet vakalarının %70’e varan bir kısmı yani 2040 itibariyle yaklaşık 160 milyon vaka önlenebilir veya geciktirilebilir.1 Aksi takdirde düşük ve orta gelirli ülkelerdeki diyabetlilerin sayısı artmaya devam ederek, sürdürülebilir gelişmeye karşı büyük bir tehdit oluşturacak. Örneğin 2040 yılı itibariyle Afrika’daki diyabetli nüfusun iki katına çıkması bekleniyor.1 Dünyadaki toplam sağlık masraflarının %12’si ise diyabetli yetişkinler için harcanıyor ve bu harcamalar 2015’te 673 milyar dolar seviyesine ulaştı.” DİYABET HASTALARININ 3’TE 1’İ GÖRME SORUNLARI VE KÖRLÜKLE KARŞI KARŞIYA KALIYOR Diyabetin körlüğün başlıca nedenlerinden biri olduğunun ve diyabet hastalarının üçte birinden çoğunun ileride görme kaybı yaşadığının altını çizen yetkililer tarama testlerinin bu noktada çok önemli olduğunu belirtti. “Şu anda dünyadaki toplam diyabetli nüfusun üçte birinin, yani 93 milyonun üzerinde insanın diyabet kaynaklı görme bozuklukları vardır. Oysa diyabet kaynaklı görme hasarlarının, yani diyabetik retinopatinin erken teşhisi ve zamanında tedavisi, görme kayıplarını engelleyerek diyabetin hastalar, kariyerleri ve toplum üzerindeki etkisini azaltabilir. Bu nedenle diyabetin ve diyabet komplikasyonlarının yönetimi, temel sağlık hizmetlerinin bir parçasıdır ve diyabetik retinopati taramaları buna dahil olmalıdır. Diyabetin dikkatli bir şekilde yönetilmesi ve diyabetik göz hastalıkları için tarama yapılması görme kayıplarının ve körlüğün engellenmesine yardımcı olabilir.”

Dernek tarafından hazırlanan online risk anketine aşağıdaki linkten ulaşılabilir: http://www.etkineczacilik.org/ anket/diyabet/index.php POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 39


DOSYA

PEDALLAR DİYABET İÇİN... BİSİKLETÇİLERİMİZ DÜNYA REKORU KIRDI

T

ürkiye Diyabet Vakfı, Lilly İlaç ve Işık Üniversitesi diyabete dikkat çekmek amacıyla kırılması zor bir dünya rekoruna imza attı. Uzun hazırlıklar sonucu turbo trainer’lara bağlı 30 bisiklet ve 120 profesyonel ve amatör bisikletçinin katılımı ile başlayan 1 saatlik rekor denemesinde, sporcular büyük performans göstererek, 8457,2 watt’lık mekanik enerji üretimi ile 8362 watt’lık Guinness eski rekorunu kırdı. Guinness tarafından onaylanan rekor, daha önce İngiltere tarafından kırılmıştı. Dünyada en yaygın kronik hastalıklarından biri olan diyabet, Türkiye’de de hızla yaygınlaşan bir sağlık sorunu haline geldi. Diyabetin 10 yıl içinde yüzde yüz arttığı Türkiye, Avrupa’da diyabet artış oranı açısından ilk sırada yer alıyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun 2016 Diyabet Atlası verilerine göre ülkemizde diyabet görülme sıklığı yüzde 14,5’e yükseldi. İlk beş hastalık arasında yer alırken her iki diyabetliden biri hastalığının farkında değil. Türkiye Diyabet Vakfı’nın Kasım 2013 yılında açıkladığı Diyabet Farkındalık Araştırması (DİFA) Türkiye’de nüfusun yüzde 63’ünün diyabetin farkında olmadığını göstermiştir. “İYİ TEDAVİ EDİLEN DİYABET, HAYATI ETKİLEMEZ” Türkiye Diyabet Vakfı Kurucu Başkanı Prof. Dr. M. Temel Yılmaz, Türkiye’deki diyabet artış hızının Avrupa’nın 4, dünya ortalamasının 2 katına ulaştığını belirterek, şunları söyledi: “Tüm bu verilere karşın Türkiye henüz diyabetin farkında değil. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’de diyabet farkındalık oranı %36 civarında. Halkın %64’ü diyabeti bilmiyor. Bu nedenle ciddiye almıyor. Dünyada 450 milyon diyabetli var ve 20 yıl sonra 800 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor. Dünya

40 POPÜLER SAĞLIK KASIM- ARALIK 2016

Sağlık Örgütü, dünya tarihinde ilk kez bir sonraki kuşağın ömrünün önceki kuşaktan daha kısa olacağı konusunda uyarıyor. Bunun nedeni, yeni kuşağın hareketsiz bir yaşam sürerek, kötü beslenmesi. Diyabet, iyi tedavi uygulanması durumunda yaşam süresini ve kalitesini etkilemeyen bir hastalıktır. İyi tedavi gören, kontrollü bir diyabet hastasının aktivite ve enerji açısından sağlıklı insanlardan farkı yoktur. Bisiklete de binebilir, hayatın her alanındaki aktivitelerde de yer alabilir.” İyi tedavi edilmeyen diyabetin yol açabileceği riskler şunlar:

• Her 2 diyabet hastasından biri kalp hastalığı sebebiyle hayatını kaybediyor. • Her 2 diyabet hastasından birinde sinir sisteminde hasar (nöropati) görülüyor. • ABD’de son aşamaya gelmiş böbrek yetersizliği vakalarının yüzde 50’sinden sorumlu. • Normal hastalara göre 15 kat daha fazla uzuv kaybı (ampütasyon) yaşanıyor. • 20 yaş üstü körlük nedenlerinde birinci sırasında diyabet yer alıyor. Ciddi diyabetik retinopati gelişen hastaların yüzde 50’si tanıyı takip eden 5 yıl içinde kör olabiliyor. • Depresyon, diyabet hastalarında 2 kat daha fazla. • Tip 2 diyabet demans (hafıza kaybı) riskini 3 kat artırıyor. • Diyabet hastalarının ölüm riski diyabet hastası olmayanlara göre 2 kat daha fazla. TÜRKİYE DİYABET VAKFI Türkiye Diyabet Vakfı 1996 yılında kurulmuş, 1997 yılında Uluslararası Diyabet Federasyonu (International Diabetes Federation-IDF) üyeliğine kabul edilmiş,

2000 yılında ise Bakanlar Kurulu kararı ile kamuya yararlı Vakıf statüsü tanınmıştır. Türkiye Diyabet Vakfı diyabetle mücadele ve diyabetli kişilerin yaşam kalitesinin geliştirilmesini hedeflemektedir. Bu hedef doğrultusunda toplumda diyabet konusunda farkındalığın artırılması, diyabetli hastaların bakım ve tedavi hizmetlerinin iyileştirilmesi, diyabet eğitimi, sosyal haklarının iyileştirilmesi, hastalar arasındaki paylaşımın artırılması, diyabet alanında bilim düzeyinin yükseltilmesi ve bilim adamlarının desteklenmesi, diyabet ekibinin eğitim kalitesinin geliştirilmesi için çalışmalarını Türkiye çapında ve uluslararası alanda sürdürmektedir.


KONGRE

EndoBridge® 2016 29 ÜLKEDEN ENDOKRİNOLOGLARI AĞIRLADI

EndoBridge® Kongresi Amerikan Endokrin Derneği, Avrupa Endokrinoloji Derneği ve Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği işbirliğinde 20-23 Ekim 2016 tarihleri arasında Antalya’da düzenlendi.

%29’unu uzun dönem kırık bakımı, %5’inin ise osteoporoz ilaçlarının teşkil ettiğine değindi.

EndoBridge® Kurucu Başkanı Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız düzenlenen basın toplantısında: kongre hakkında şu bilgileri verdi: “Alanında birçok ilke imza atan toplantının dördüncü yılında, diyabet, obezite, lipid bozuklukları, tiroid, kemik ve osteoporoz, hipofiz, böbreküstü bezi, nöroendokrin tümörler, kadın ve erkek üreme endokrinolojisi dâhil olmak üzere tüm hormon ve metabolizma hastalıkları ele alındı. Türkiye’de birçok uluslararası toplantı ve kongre yabancı katılımcıların güvenlik gerekçesi ile iptal edilirken, EndoBridge® 29 ülkeden 420 katılımcı ile gerçekleşti.”

Avrupa Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Aart Jan Van Der Lely basın toplantısında yaptığı konuşmasında; “Avrupa Endokrinoloji Derneği, Profesör Bülent Yıldız’ın ve Türk Endokrin Derneği’nin mükemmel bir girişimi olan Endobridge’e aktif olarak katılmaktan gurur duymaktadır. Ayrıca, Avrupa Endokrinoloji Derneği’nin Amerikan Endokrin Derneğiyle işbirliğine de AED tarafından büyük değer verilmektedir. Kısa bir zaman önce, AED, Endokrin Derneği ve Uluslararası Endokrinoloji Derneği (UED) obeziteyle savaşmak için güçlerini birleştirdiler. Endobridge’te de, program obezite problemine dikkat gösteriyor. AED, onun kardeş örgütleri gibi, bu önemli uzmanlığın geleceğini temsil eden genç endokrinologların katılımına özellikle değer vermektedir” dedi.

Prof. Dr. Yıldız, toplantının bu yıl 20 Ekim Dünya Osteoporoz günü rastlaması sebebiyle Osteoporoz’a dikkat çekti. “Dünyada her üç saniyede bir kişide kırık oluyor ve 50 yaş üstü her 3 kadından ve her 5 erkekten biri osteoporoza bağlı kırığa maruz kalıyor. Erkekte kırık riski prostat kanseri riskinden %27 daha fazla. Dünyada yıllık kırık sayısının yaklaşık 9 milyon ve her üç saniyede bir kişide kırık oluyor. Bir kez kırık olduğunda ise yeniden kırık olma riskinin %85’den fazla görülüyor.”

‘‘SON 2 YILDA AŞIRI KİLODAN ÖLENLERİN SAYISI ARTTI!’’

Amerikan Endokrinoloji Derneği yönetimi adına ve kişisel olarak Türk Endokrinoloji Derneği liderliğinde yapılan EndoBridge 2016 toplantısına katılmaktan memnun olduğunu ifade eden Amerikan Endokrinoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Joshua Safer, Avrupa Endokrinoloji Derneği’ne de işbirliği ve dünyanın birçok ülkesinden gelen endokrinologları bir araya getirdikleri için teşekkür etti.

Avrupa Birliği ülkelerinde osteoporoz tedavisinin yıllık maliyetinin yaklaşık 40 milyar Euro olduğunu söyleyen Prof. Dr. Yıldız, bu rakamın %66’sının akut, POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 41


KONGRE

TEHLİKELİ BİRLİKTELİK: DİYABET VE KALP DAMAR HASTALIKLARI

ve düzenli fiziksel aktivite vazgeçilmez şekilde yerlerini koruyor. İlaç tedavisine geçilmeden yapılacakların altını her zaman çiziyorum. Hareket ve hareketli yaşam önemli. Mesela 2 saat televizyon karşısında oturduğunuzda diyabet riskiniz %20 artıyor. Ama haftada 5 gün 30 dakika yürüdüğünüzde diyabet riskini %25 azaltıyorsuz. Prediyabet bizim önemli konularımızdan biri. Riski olanlarda hareketi % 25 arttırabilseniz 1.5 milyon kişi diyabet olmuyor. DİYABET TEDAVİSİNDE HASTA UYUMU ŞART!

betli birey sayısı açısından da Rusya ve Almanya ile birlikte ilk üç arasında yer alıyor ve tüm sağlık harcamalarının yaklaşık dörtte birini diyabet için yapıyor. DİYABETLİ BİREYLERDE KALP DAMAR HASTALIKLARI HEM DAHA ERKEN HEM ÇOK DAHA SIK GÖRÜLÜYOR Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız EndoBridge® Kurucu Başkanı

EndoBridge® 2016 Kongresi’nde diyabet ve kalp damar hastalıkları konusunda son gelişmeler, diyabet yönetiminde teknoloji kullanımı, yeni ilaçlar ve diğer tedavi seçenekleri en çok tartışılan konular arasındaydı. Prof. Dr. Bülent Okan Yıldız, diyabet ve kalp damar hastalıkları birlikteliğinin tehlikeli bir birliktelik olduğunu, tedavide hasta uyumunun önemli olduğunu vurguladı. HER 6 SANİYEDE BİR DİYABETLİ BİREY YAŞAMINI YİTİRİYOR Diyabet en büyük küresel sağlık sorunlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Halen dünyada 415 milyon olan diyabetli birey sayısının 2040 yılında 642 milyona ulaşacağı öngörülüyor. Her iki diyabetli bireyden biri tanı almamış durumda. Diyabet ve komplikasyonları için her yıl 600 milyar dolar üzerinde harcama yapılıyor ki bu rakam dünyanın tüm sağlık harcamalarının %11’ine karşılık geliyor. Türkiye diyabet görülme sıklığı açısından Avrupa’da birinci, diya-

42 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

2015 yılında diyabete bağlı 5 milyon ölümün çoğu kardiyovasküler komplikasyonlar nedeniyle gerçekleşti. İlginç olarak kişi başına milli gelir düzeyi yüksek ülkelerde obezite ve kolesterol bozuklukları gibi risk faktörleri sık olmasına rağmen kalp damar hastalığına bağlı ölümler daha az görülüyor. Bunda sağlık harcamalarının yüksekliği ve kronik hastalık takip sistemleri kullanılmasının rolü olduğu düşünülüyor. Buna karşılık kişi başına milli geliri düşük ülkelerde ise hem hipertansiyon sıklığı hem de kalp damar hastalığına bağlı ölümler daha fazla. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre dünyada tüm nedenlere bağlı ölüm oranı her yıl 1000 kişide 7.8 kişi iken her yıl 1000 diyabetli bireyin 27’si kalp ve damar hastalıkları nedeniyle kaybediliyor. REÇETEYE YAZILMASI GEREKEN: FİZİKSEL AKTİVİTE VE DOĞRU BESLENME Yeni diyabet ilaçları ve yeni insülinler diyabet tedavisinde seçeneklerimizi artırırken diyabetin hem önlenmesinde hem de yönetiminde sağlıklı beslenme

Ne yaparsak yapalım verdiğiniz tavsiyeye ve yazdığınız reçeteye hasta uymazsa hiçbir işe yaramıyor. Bu konuda gelişmiş ülke verilerine baktığımızda sağlığa ciddi yatırım yapıyorsunuz. Amerika’da yapılan bir araştırmada bir diyabet hastasının hekimiyle, hemşiresiyle, diyetisyeniyle, diyabet eğitimiyle hastaneye gidip gelmesinde toplam geçirdiği süre 3 ayı baz aldığınızda en iyi merkezlerde toplam 6 saat. Bunu tersten okuduğunuzda yılın 365 gününde ne öğreniyor ve uyguluyorsa tedavi başarısı da o oranda olacaktır. Uygulatamadığınız sürece, hangi ilacı verdiğiniz hangi öneride bulunduğunuzun gerçek hayatta hiçbir önemi yok. DİYABET EĞİTİMİ TAM VERİLMELİ Türkiye’de sağlığa erişim arttı. Artması kronik hastalığı olanlara yaradı mı, yaramadı mı buna bakmak lazım. Geçen yılın rakamları vizit sayımız 500 milyon üstünde. 75 milyon üzerinde nüfusumuz var. Bir vatandaş 7.5-8 kere doktora gidiyor. Sorunu olmayanların sürekli sağlık sistemini meşgul ettiği bir ortamda gerçek hastaya zaman ayırma şansınız olmuyor. Bu ülkemizde bir sorun ve bunu gözden geçirmek lazım. Ciddi rakamlar harcıyoruz. Sağlığa erişim arttı, bu da doğru. Ama 500 milyon vizit içinde nasıl zaman ayıracaksınız ve gerçek hastanın derdini çözeceksiniz, bu biz hekimler için de sorun. Erişimin kısıtlanması durumu çözmez. Hastanın hekimine ulaşmasında engel olmamalı. Türkiye kaynak ayırıyor ama sistemde gerçekten ihtiyacı olanı ayırmak lazım. Diyabetin yükünü azaltabilmek için sistem gözden geçirilmeli ve diyabet eğitimi tam verilmeli.


T

iroid hastalıkları dünyada ve özellikle de ülkemizde en yaygın endokrinolojik hastalıklardır. Bu konuda yapılan çalışmalar Türkiye’de toplumun yüzde 40'ında tiroid hastalığı veya riski bulunduğunu göstermektedir.

TÜRKİYE’DE TOPLUMUN YÜZDE 40’I TİROİD HASTASI

Tiroid bezi küçük, kelebek şeklinde bir organ olup boyunda Adem elması olarak bilinen çıkıntının alt tarafında bulunur. Vücudun hormon sisteminin önemli bir parçasıdır ve ürettiği hormonlarla vücudun enerji metabolizma hızı başta olmak üzere birçok faaliyetini düzenler. Tiroid bezi hızlı çalıştığında Hipertiroidi yavaş çalıştığında Hipotiroidi gibi hastalıklar ortaya çıkar. Ülkemizde yaklaşık 20 yıldır uygulanan tuzların iyotlanması programı ile iyot alımında düzelmenin kısmen sağlandığı, ancak sorunun devam ettiği açıktır. Bununla birlikte iyot alımındaki artış, otoimmün tiroid hastalıkları, hipertiroidi ve tiroid kanserleri gibi bazı tiroid hastalıklarının dağılımında değişikliklere neden olmuştur. İyotlama programı ile iyot eksikliği bölgelerinde ortaya çıkabilecek tirotoksikozlar toplum sağlığı açısından iyot destek programına engel olmamalıdır. Temel olarak dört tiroid hastalığından bahsedebiliriz ki bunlar; ‘Hashimoto’s Hastalığı, ‘Graves Hastalığı’, ‘Guatr’ ve ‘Tiroid Nodülleri’dir. HASHİMOTO'S HASTALIĞI Hashimoto's Hastalığı kronik lenfesitik tiroidit olarak da bilinir. Gelişmiş ülkelerdeki en sık görülen hipotiroidi sebebidir. Herhangi bir yaşta görülebilmekle beraber çoğunlukla orta yaşlı kadınlarda ortaya çıkar. Hastalık vücudun immün sistemi yanlışlıkla tiroid bezine saldırdığında, hormon üretme kabiliyetini kaybetmesiyle son bulur. Hashimoto’s Hastalığının başlangıç safhalarında hastaların hiçbir şikayeti olmayabilir ya da çok hafiftir. GRAVE’S HASTALIĞI Grave’s Hastalığı yaklaşık 150 yıl önce tanımlayan doktorun ismiyle anılmaktadır. Hipertiroidinin en sık sebebidir. Yine bir otoimmün hastalıktır. Bezin aşırı hormon üretimiyle sonuçlanan vücut fonksiyonlarının hızlanmasıyla karakterizedir. Hastalık erkek ve kadınları etkiler ve en sık 20’li 30’lu yaşlarda ortaya çıkar. Sigara, gebelik, stres ortaya çıkmasını artırabilir. GUATR: KADINLARDA 40’LI YAŞLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR Türkiye'de guatr toplumun yüzde 5'inden daha sık görülen yaygın hastalıklar. Halen şehir merkezlerinde bile toplumun önemli bir kısmında iyot eksikliğine bağlı

guatra rastlanmaktadır. Okul çağı çocuklarında bile guatr sıklığını yüzde 30 bulan çalışmalar mevcuttur. Guatr, tiroid bezinin kanser olmayan büyüme sebeplerinden birisidir. En sık sebebi iyot eksikliğidir ve halen ülkemizde ve dünyada büyük bir sorundur.. EN SIK KARŞILAŞILAN KLİNİK PROBLEM: TİROİD NODÜLLERİ Epidemiyolojik çalışmalarda elle palpasyonla kadınların % 5’i, erkeklerin %1’inde görülür. Ultrasonla yapılan çalışmalarda toplumun % 19-68’inde saptanabilir. Kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık görülür. Tiroid nodüllerinin klinik önemi kanser riskidir. Nodüllerin %7-15’inde yaş, cinsiyet, radyoterapi hikayesi, aile hikayesiyle ilişkili olmak üzere görülebilir. Diferansiyel tiroid kanserleri tüm tiroid kanserlerinin % 90’nından fazlasını oluşturur. Doğru takip ve tedaviyle mükemmele yakın sonuçlar alınmaktadır. Birçok kişi farkında olmadan yaşamını sürdürebilir. Her zaman belirti olmayabilir. Başka amaçlarla yapılan görüntüleme teknikleri ile ortaya çıkabilir. Hasta kendisi ele gelen şişliği fark edebilir. Çevresindekiler uyarabilir. Bazen yutkunurken “takıntı” hissi olabilir. Tiroid palpasyonu ve ultrasonografi ile tanı konur. Tiroid nodüllerinin % 50’si sağ ve sol tarafta ve birden fazladır. Eğer TSH referans değere göre düşük ise nodül fonksiyonunu araştırmak için tiroid sintigrafisi yapılır. Radyoaktif maddeyi alan nodül fonksiyone yani tiroid hormon sentezi yapmaktadır: hiperaktif nodül olarak tanımlanır. Radyoaktif maddeyi almayan

Prof. Dr. Sait Gönen Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı TEMD Yönetim kurulu üyesi

yani tiroid hormon sentezi yapmayan nodül hipoaktif olarak tanımlanır. Tiroid nodüllerinin % 5 kanser olma olasılığı vardır. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılarak takibe alınır. Tiroid muayenesi ve ultrasonografi 6 ay ara ile tekrar edilir. Tiroid muayenesinde nodül sert ve hareketi azalmışsa, boyunda lenfadenopati tespit edilirse, ses değişikliği var ise veya ultrasonografi ile nodül boyutunda 1.5 kat artma olması durumunda ince iğne aspirasyon biyopsisi tekrar edilir. Tiroid nodülü tedavisi için, eğer tiroid hormonları normal düzeyde ise ilaç tedavisine gerek yoktur. Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi “benign” yani normal doku olarak yorumlanırsa tekrar edilmez. Şüpheli yada “malign” yani kanser odağı olarak yorumlanırsa tedavi olarak ameliyat önerilir. Bazen tiroid bezi boyutu çok artabilir: ses kısıklığı, nefes borusuna bası belirtileri olabilir veya kozmetik nedenlerle ameliyat önerilebilir. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 43


KÖŞE YAZISI

SAĞLIK BİLGİLERİNİ ANLAMAK HER BİREYİN HAKKIDIR SAĞLIK OKURYAZARLIĞI NEDİR? NEDEN ÖNEMLİDİR?

ya ülkelerinde gebelik eğitimi, cahillik toplum sağlığını etkileyen konu, 19701980: Sosyoekonomik düzey-sağlık düzeyi çalışmaları, eğitim düzeyi ile sağlıklı olma arasındaki ilişki, 1980-1990: RWJ Foundation sağlık okuryazarlığı ölçme projesi, sağlık okuryazarlığı ile sağlık sonuçları arasındaki ilişki çalışmaları ve 1990: Sağlık okuryazarlığı düzeyi ile sağlık sonuçları arasındaki ilişkinin önemi, AMA raporu, IoM Raporu, DSÖ raporu olarak özetlenebilir.. Bu çalışmaların yayınlanmasından sonra çeşitli uluslararası kuruluşlar “sağlık okuryazarlığı” ile ilgili raporlar yayınlamaya başladılar. Bu kuruluşlar arasında Dünya Sağlık Örgütü (WHO 2001), İngiliz Tüketici Konseyi (2004), Avrupa Birliği (EU 2005), Amerikan Tabibler Birliği (AMA 2003), Amerikan Sağlık Bakanlığı (HHS, 2000, Healthy People 2010) ve bir bağımsız kuruluş olan Institute of Medicine (IoM 2004) yer almaktadır. En ses getiren ve konuya yön veren rapor IoM’ın yayınladığı rapor olmuştur.Bu rapora göre sağlık okuryazarlığının tanımı şu şekilde yapılmaktadır; Sağlık okuryazarlığı, kişinin sağlıkla ilgili etkin ve uygun kararları verebilmesi için sağlık bilgilerini okuma, anlama ve kullanma kabiliyetidir. Sağlık sisteminin nasıl kullanılabileceği ve bu sistemden nasıl yararlanılabileceğinin bilinmesi de bu tanımın içinde yer alır. Tanımdan anlaşılabileceği gibi, toplumun her ferdi sadece okuma ve anlama değil, sağlıkla ilgili karar verebilmeyi sağlayacak kadar sağlık bilgilerine sahip olmalıdır. SAĞLIK OKURYAZARLIĞININ ULAŞMASI GEREKEN HEDEFLER Bu tanım çerçevesinde sağlık okuryazarlığının ulaşması gereken hedefler de belirlenmiştir. Buna göre;

Prof. Dr. H. Erdal Akalın, Modern sağlık sistemi, hizmetten yararlananlar ve yararlanacak olanlar için son derecede kompleks bir yapıdadır. Kişilerin sağlık sorunları ve verilen hizmetle ilgili olarak bilgilenmeleri, sorumlulukları ve haklarını bilmeleri, sağlık ile ilgili kararlar verebilmeleri gibi yeni rolleri vardır. En önemlisi de, bu konularda bilgi ve yeterlilik sahibi oldukları kabul edilmektedir.

44 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Sağlıkla ilgili bilgileri iletmek bugün oldukça zor bir hale gelmiştir. Bunun nedenleri arasında; tanı koyma sürecinin kompleksliği, ürekli yenilenen ve büyüyen araştırma bulguları, sınırlı okuryazarlık düzeyi, kültürel farklılıklar, yaşa bağlı fiziksel ve kognitif değişiklikler ve dinleme, öğrenme ve hatırlamayı etkileyen duygusal durumlar sayılabilir. Bunlara ek olarak bu iletişimin ideal şartlarda olmaması, durumu daha da zorlaştırmaktadır. (Hekim-hasta ilişkisi için ayrılan sürenin yetersizliği, hastanın veya bilgi almak isteyenin içinde bulunduğu durum-korku, ağrı, vb) Sağlık okuryazarlığı ile ilgili çalışmalar 1950’lerde başlamıştır. Bu çalışmalar 1950-1970: Global perspektif-3. dün-

•Her bireyin sağlık okuryazarlık düzeyini iyileştirme fırsatı olmalıdır. •Her birey güvenilir, anlaşılabilir bilgiye ulaşma fırsatına sahip olmalıdır. •Sağlık ve bilim konuları temel eğitim sisteminin (12 yıllık) parçası olmalıdır. •Toplum güvenilir sağlık bilgilerine erişebilmeli ve eriştiği bilgilerin, kaynağı ne olursa olsun doğru olduğuna güvenebilmelidir. •Hastalar sağlık çalışanlarına serbestce ve rahatca soru sorabilmelidirler. Yapılan çalışmalar Amerika Birleşik Devletleri’nde toplumun %14’ünün az,


%22’sinin ise ancak temel bilgilere sahip olduğunu göstermektedir. Sağlık okuryazarlık düzeyi yüksek olanların oranı ise sadece %12’idir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmalarda sağlık okuryazarlığı yetersiz olan hastaların %26’sı bir sonraki randevu tarihini, %42’si “ilacınızı aç karna alınız” talimatını ve %86’sı sağlık hizmeti kullanımı ile ilgili bürokratik soruları anlayamamışlardır. Amerika Birleşik Devletleri’nde yetersiz sağlık okuryazarlığının sağlık harcamalarına olan yükünün 106 ila 238 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. ETKİLEYEN FAKTÖRLER Sağlık okuryazarlığını etkileyen çeşitli faktörler vardır. Bunlar aşağıda sıralanmıştır. • Genel okur-yazarlık düzeyi • Gelir düzeyi (düşük) • Çalışma durumu (işsizlik) • Sağlık hizmeti sunumu ile olan deneyim • Bilginin veriliş yöntemi • Kültürel faktörler • Yaş ÜLKEMİZDE DURUM

erişkin nüfusun sağlık okuryazarlığı düzeyi ile yeterli ve mükemmel sağlık okuryazarlığı prevalansının belirlenmesi idi. Bu amaçla gerçekleştirilen saha araştırmasında, Avrupa Birliği tarafından finanse edilen “Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Araştırması” için geliştirilen “Sağlık Okuryazarlığı Araştırması-Avrupa Birliği” (HLS-EU) anketi kullanıldı. Araştırma, Türkiye’yi temsilen 12 bölgedeki 23 ilde 4924 kişinin katılımı ile gerçekleştirildi. Araştırma sonucunda Türkiye’nin genel sağlık okuryazarlık indeksi 30.4 (Avrupa ortalaması 33.8) olarak bulundu. Kategorik değerlendirmede toplumun %64.6’sının “yetersiz” (%24.5) veya “sorunlu (%40.1) sağlık okuryazarlık kategorilerinde olduğu saptandı. Bu bulgu, yaklaşık 50 milyonluk erişkin nüfus göz önüne alındığında, yaklaşık 35 milyon kişinin “yetersiz” ve “sorunlu” sağlık okuryazarlığa sahip olduğunu göstermektedir.Sağlık okuryazarlığının kadınlarda erkeklere göre, yaşlılarda gençlere göre daha düşük olduğu saptandı. Kişinin eğitim süresi ile sağlık okuryazarlığı düzeyinin anlamlı bir şekilde yükseldiği de görüldü. NEDEN ÖNEMLİ? Yeni sağlık sistemi beraberinde pek çok yeniliği de birlikte getirmektedir. Bu değişiklikler hem sağlık çalışanlarını hem de toplumun tüm üyelerini etkileyecektir. Değişiklik veya yenilik olarak görülen önemli konular şunlardır:

Ülkemizde sağlık okuryazarlığı ile ilgili yapılmış çalışma çok azdır. Bunlar da daha çok özel hastalık veya hasta gruplarına bakmıştır. Genel okuryazarlık ile ilgili verilere göre bir tahmin yürütmek gerekir ise durum pek de parlak değildir. UNP raporuna göre (2011) Türkiye’de kişi başına eğitim yılı 6.8 yıldır. Sağlık okuryazarlığının genel eğitim süresinde 3 ila 4 yıl daha düşük olduğu göz önüne alınırsa, bizim toplumumuzun sağlık okuryazarlığı düzeyi en fazla ilkokul 4. sınıf düzeyinde olabilir. Ancak kapsamlı çalışmalara gerek vardır.

•Kronik hastalık yönetimi ve hastanın kendi sağlığını yönetmesi

Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Araştırması ise Aralık 2014 tarihinde yayınlandı. Araştırma ekibinde; Doç. Dr. Mine Durusu Tanrıöver, Doç. Dr. Hasan Hüseyin Yıldırım, F. Nihan Demiray Ready, Prof. Dr. Banu Çakır ile birlikte yaptığımız bu çalışmanın temel amacı; Türkiye’de

•Sağlık harcamaları

•Hasta-sağlık çalışanı iletişimi (zaman, yöntem, süre) •Hasta güvenliği ve sağlık hizmetinin kalitesi •Sağlık hizmetine erişim

sık yatırıldıklarını, ciddi hastalıklarda mortalite oranlarının yüksek olduğunu göstermiştir.Sağlık okuryazarlık düzeyi sınırlı veya yetersiz olanlarda ise; •Daha sağlıksız bir yaşam •Kronik hastalıklarla ilgili bilgi eksikliği (hipertansiyon, diabetes gibi), verilen eğitimleri anlamada güçlük •Sağlıklı kalma ve koruyucu sağlık hizmetleri ile ilgili bilgi eksikliği ve bu hizmetleri kullanmada sorunlar (tarama, aşılar, ekzersiz programları, beslenme, vb) •Verilen tedaviye uymada güçlük (ilaç tedavisine, kontrollere uyum, vb) •Hastaneye yatış hızında artma •Sağlık harcamalarında artma gibi olumsuz sağlık sonuçları görülebileceği öngörülmektedir. Sağlık okuryazarlığı tüm toplumların üzerinde çalışması gereken bir konudur. Bizim de en kısa süre içinde toplumun ve bireylerin sağlık okuryazarlık düzeyini iyileştirmemiz şarttır. Bunu sağlayabilmek için; sağlık çalışanları ve yetişkin eğitimi profesyonellerinde sağlık okuryazarlığı farkındalılığını, bilgisini ve eğitim becerilerini iyileştirmek ve özellikle sınırlı okuryazar gruplarda, genelde tüm toplumda sağlık okuryazarlığı düzeyini iyileştirmek alınması gereken ilk hedefler olmalıdır. Sağlık çalışanlarının, özellikle hekimlerin hasta ile doğru iletişimi kurarak bu önemli konuda öncülüğü yapmaları gerekmektedir. Unutmayalım; Sağlık bilgilerini anlamak her bireyin hakkıdır.

•Koruyucu sağlık hizmetleri •Sağlık çalışanının zaman sorunu

•Tüketiciye yönelik sağlık sunumu Yapılan çalışmalar sağlık okuryazarlığı yeterli olmayan kişilerin acil servisleri daha fazla kullandığını, hastaneye daha

Toplumun her ferdi sadece okuma ve anlama değil, sağlıkla ilgili karar verebilmeyi sağlayacak kadar sağlık bilgilerine sahip olmalıdır.

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 45


KONGRE Kongreye ayrıca onkoloji hemşireleri, hasta dernekleri ve halk, aktif olarak katıldı. Konular arasında bilimsel araştırmalara hasta olarak katılım, hasta hakları, risk azaltıcı yöntemler, sağlıklı yaşam, tedavi sonrası rehabilitasyon, Avrupa Birliği bünyesinde ve ülkemizde sağlık politikaları, hizmete ulaşım stratejileri ve uygulamaları konuları yer aldı. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; Kongre Eşbaşkanı Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cihan Uras, Kongre Eşbaşkanı Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu, Acibadem Hastanesi Medikal Onkoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gül Başaran, Dünya Meme Hastalıkları Derneği Başkanı Prof. Dr. Alexander Mundinger, Avrupa Meme Bilimleri Akademisi (EAoS) Başkanı Dr. Mahdi Rezai, Europa Donna Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Violet Aroyo meme kanseri tanı ve tedavisinde yeni gelişmeleri aktardılar, farkındalık çalışmalarının önemine dikkat çektiler. “ÜLKEMİZDE 12 KADINDAN 1’İNİN YAŞAMLARI BOYUNCA MEME KANSERİ İLE KARŞILAŞMA RİSKİ VAR’’ Prof. Dr. Cihan Uras Kongre Eşbaşkanı Acıbadem Üniversitesi Tıp Fak. Genel Cerrahi Anabilim Dalı Bşk. SOLDAN SAĞA: Prof. Dr. Alexander Mundinger, Prof. Dr. Cihan Uras, Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu, Dr. Mahdi Rezai

DÜNYANIN ÖNDE GELEN KANSER UZMANLARI BREASTANBUL’DA BULUŞTU Dünyanın önde gelen kanser uzmanları BREASTANBUL 2016 - 2. Uluslararası İstanbul Meme Kanseri Konferansı’nda biraraya geldi.

hasta merkezli kanseri önleme, tanı koyma, tedavi etme, tedavi sonrası uzun süreli bakım ve sağlıkta kalite konuları masaya yatırıldı.

10-12 Kasım 2016 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen BREASTANBUL 2016 - 2. Uluslararası İstanbul Meme Kanseri Konferansı’na ABD, Güney Amerika, Avrupa, Kuzey Afrika ve Uzak Doğu’nun önemli meme kanseri alanındaki liderleri, dernek başkanları kongrenin konukları arasındaydı. Kongrede tanı ve tedavide

Dünyanın meme kanseri tanı ve tedavisi konusunda önde gelen, bilimsel araştırmaları olan çeşitli branşlardan hekimler ve araştırıcıların katıldığı kongrede, yurtdışından yollanan 200’e yakın tebliğ de bilimsel oturumlarda sunuldu ve tartışıldı, konferans öncesinde çeşitli branşların mezuniyet sonrası güncel kursları yapıldı.

46 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

ABD’de 8 kadından 1’i, ülkemizde 12 kadından 1’inin yaşamları boyunca meme kanseri ile karşılaşma riski var. Türkiye’de meme kanseri görülme sıklığı Avrupa ve Amerika’ya göre bariz olarak daha düşük. Bunda nüfusumuzun genç olmasının da etkisi var. Ancak bizde 40 yaş altı genç meme kanserli hasta sayısı oldukça yüksek oranda. Türkiye’nin batısında yaşayanlarda, doğusunda yaşayanlara göre daha sık meme kanseri gelişiyor. Bu konuda farkındalık çok önemli. Kadınların bunun farkında olması ve bu nedenle meme kontrolüne düzenli olarak gelmelerinin altını çiziyoruz. Kendi kendini muayene, hekim tarafından muayene ve belli yaştan sonra tarama tetkiklerine girmeleri erken tanının olmasını sağlıyor. Erken tanı bu hastalıktan kurtulmalarını sağlıyor. Bugün meme kanseri tedavisinde çok önemli gelişmeler var. Özellikle hem tanısı hem de tedavisinde gelişmeler var. Bunun sayesinde kadınlara erken teşhis koyuyoruz ya da erken teşhis olmasa bile en iyi tedavi şekillerini uygulayarak bu hastalıktan ölmelerini engelliyoruz. Ailede meme kanseri olmaması, meme


kanseri olmayacağının göstergesi değildir. Ailesinde meme kanseri varsa artmış bir riskin göstergesidir. Risk faktörü olarak; doğum yapmamış olmak, erken adet görmek, geç menopoza girmek, hormon ilaçları kullanmak, sigara içmek, alkol almak gibi birçok risk faktörü söz konusu. Kadınlara bu risklerden kurtulmak ve riski azalmak için spor yapmaları ve kötü alışkanlıklardan kaçınmalarını öneriyoruz. “MEME KANSERİ TEDAVİSİNDE ÖNEMLİ İLERLEME KAYDEDİLDİ’’ Cerrahiler daha küçüldü. Özellikle estetik görünüme önem verildi. Onkoplastik cerrahi ile kanser cerrahisini birleştiren cerrahiler ortaya çıktı. Memeye yeni meme yapma ameliyatlarının sayısında artış oldu. Kemoterapide de çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Her hastaya mümkün olduğunca kemoterapi yapmıyoruz. Bir takım tümörün genetik yapılarını inceleyerek, kemoterapi gereken ve gerekmeyen durumu ayırt edebiliyoruz. Kemoterapi gerekmeyen gruba gereksiz yere bu tedaviyi yapmıyoruz ve diğer tedavi şekillerini uyguluyoruz. Hormon tedavileri uygulayabiliyoruz. Akıllı ilaç tedavileri uyguluyoruz. Her kadının tümörüne göre ayrı bir tedavi protokolü çiziyoruz. Eskisi gibi tek tip standart tedavi yapmıyoruz. Bu sayede de tedavide çok başarılı olarak bu kanserden ölümleri engelliyoruz. “AMACIMIZ; BİLGİYE VE BECERİYE ULAŞMAK, HERKESİN TECRÜBESİNİ LİDERLERİN FİKİRLERİYLE BİR ARAYA GETİREBİLMEK’’ Prof. Dr. Bahadır Güllüoğlu Kongre Eşbaşkanı Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Kongre uluslararası bir kongre. 2014’de ilkini yaptık. Dünyada bu tarz uluslara-

Uzman Hemşire Violet Aroyo, Prof. Dr. Gül Başaran

rası 3-4 kongre var. Bu kongrenin amacı; Kuzey Afrika, Orta Doğu, Balkanlar, Karadeniz ülkeleri olmak üzere yaklaşık 30-38 ülkenin derneklerini, hastalarını, hasta hakları derneklerini, toplum gönüllülerini ve hekimlerini bir araya getirmek. Yaklaşık 3 gün boyunca meme kanserinin çeşitli alanlarında; cerrahi, medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, patoloji, radyoloji gibi konularda tartışabilmek yeni bilgileri paylaşabilmek. Mottomuz ise, herkesin tecrübesini liderlerin fikirleriyle bir araya getirebilmek. Bu sadece Türkiye için değil, en uygun tedavi modellerini kendi ülkelerine döndükleri zaman uygulayabilmelerini sağlamak. Diğer amacımız; kişiler arasında ilişkileri en iyi hale getirebilmek. Gelecekteki gelişmeler için, üreticilik ve inovasyon için insanların birbirlerini tanıması çok önemli. Başka bir fırsatta tanıyamayacağınız insanları burada tanıyabilirsiniz. Asıl önemli olan, bu kongrenin sonunda elde edilecek

bilgilerle beraber hastalara gerçekten standart tedavileri ulaştırabilirsek, amacımıza ulaşmış olacağız. “AKREDİTE MEME MERKEZLERİNİN KURULMASI GEREKİYOR’’ Prof. Dr. Alexander Mundinger Dünya Meme Hastalıkları Derneği Başkanı SIS/ISS - International School of Senology President Benim için burada olmak bir ayrıcalık. Türkiye Meme Hastalıkları Dernekleri Federasyonu, SIS resmi ortağıdır. Bu ortaklığın en önemli meyvelerinden biri, SIS 2018 kongresini Antalya’da yine Breastanbul ile ortak gerçekleştireceğiz. Bölgesel çözümlerin meme kanseri tedavisinde ve kazanımların çok önemli olduğunu düşünüyorum. İki önemli konu var. Bunlardan biri organize tarama programlarının ülkelerde uygulan-

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 47


ması. Bunun sonucunda da sadece taramaların uygulanması değil, hedeflenen sonuçlarının da mutlaka ölçülmesi gerekiyor. İkinci önemli konu ise; standardın sağlanması ve akredite meme merkezlerinin kurulması gerekiyor. Bu sadece erken tanı için değil, tedavi için ki bunun içinde medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, plastik cerrahinin de olduğu bu merkezlerde gerçekten bu çizgi yakalanmış olunursa, yüksek standartlara ulaşmış ülkelerdeki sonuçların yakalanması için herhangi bir engel olmayacaktır. “İKİ YILDA BİR KANSER TARAMASINDAN GEÇİLMELİ’’ Belli bir yaş diliminden sonra Türk kadınları da, tıpkı Almanya’da olduğu gibi her iki yılda bir kanser taramasından geçmeli. Meme kanserine karşı birçok tedavi yöntemi uygulanıyor. Erken tanı çok önemli. Hormonal kaynaklı kanserde hormon tedavisi, diğer vakalarda ise klasik yöntemleri uyguluyoruz. Hastalığın biyolojik özelliklerinin daha iyi tanınması, tedavilerin son yıllarda oldukça önemli aşama kaydetmesini sağladı. Tedavide çok yüksek oranlarda yüz güldürücü sonuçlar elde ediliyor. “TÜRKİYE’DE KLİNİK UYGULAMALAR DÜNYA STANDARTINDA” Dr. Mahdi Rezai Avrupa Meme Bilimi Akademisi (European Academy of Senology; EAoS) Başkanı Bu konferansta olmaktan onur duyuyorum, çok uzun yıllardır Türk cerrahlarla ve kIinisyenlerle çalışıyorum ve bundan gurur duyuyorum. Türkiye’ ye çok sık gidip geliyorum. Tüm bu gelip gitmele-

48 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

rimde görüyorum ki, Türkiye’de meme hastalıkları ile ilgili tüm bu klinik uygulamaların dünyadaki standartlardan daha az olmadığı, yaşam beklentilerinin dünya ile karşılaştırılabilir olduğunu söyleyebilirim.

düzenlenen en kaliteli kongre olduğuna inanıyorum.

“MEDİKAL ONKOLOJİDE TÜRKİYE BÖLGESEL LİDER KONUMUNDA”

Violet Aroyo Uzm. Hemşire Europa Donna Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı

Prof. Dr. Gül Başaran Acıbadem Hastanesi Medikal Onkoloji Ana Bilim Dalı Öğr. Üy. Medikal onkolojide çok uzun yıllardır oldukça hızlı ve önemli gelişmeler oluyor. Bilgi çok arttı ve meme kanseri de tüm dünyada ve bizim ülkemizde çok sık görülen bir kanser olduğu için yapılan çalışmalar da çoğaldı. Genel olarak yaklaşım şu; hastanın hayat kalitesini koruyan ona daha az zarar veren ama tümörü de yok eden, daha etkin tedavilerin geliştirilmesi üzerine. Bu kongre, bizim hem Türkiye’deki kendi meslektaşlarımızla hem de yakın çevredeki komşularımız özellikle doğu Avrupa, Kuzey Avrupa ve Ortadoğu’daki meslektaşlarımızla, bunları güncellemek açısından çok önemli bir fırsat. Ben medikal onkolojide Türkiye’nin lider bir konumda olduğunu düşünüyorum. Bütün tedavi olanaklarını çevremizdeki ülkelerle karşılaştırınca bir çok imkana sahip olduğumuz görülmektedir. Kongrenin bir başka önemi ise; hastaların ve hasta derneklerinin de yer alması. Hastalar kendileri için olan seçeneklerden haberdar olup birbirlerinin deneyimlerini paylaşıyorlar. Dünyada çok az kongrede bu olabiliyor. Hasta ve hasta yakınları hastalıkları ile ilgili güncel tedavi bilgilerini almış oluyor. Bu kongrenin meme kanseri alanında ülkemizde

“KADINLARIMIZA MEME KANSERİNDE ERKEN TEŞHİSİN ÖNEMİNİ ANLATIYORUZ’’

Europa Donna Avrupa 1993 tarihinde Prof. Dr. Umberto Veronesi tarafından kuruldu. Benim başkanlığını üstlendiğim 2001 yılında kurulan Europa Donna Türkiye olarak, Acıbadem ve Senatürk ile birlikte ortaklaşa düzenlen bu kongrede onkoloji hemşirelerine yönelik çalışmalarda yer alıyoruz. Biz, dernek olarak kadınlarımızla farkındalık, bilinçlendirme ve bunun gibi çalışmalar yürütüyoruz. Kadınlarımıza meme kanserinde erken teşhisin önemini meslektaşlarımızla ve doktorlarımızla anlatmaya çalışıyoruz.


SOSYAL SORUMLULUK

KADIN KANSERLERİNE KARŞI GÜÇLER BİRLEŞTİ #KadınKansereKarşı Kansere karşı mücadelede kadınların gücüne güç katmak ve yaşam umutlarını artırmak amacıyla güçlerini birleştiren Pembe İzler Derneği ve Türk Kanser Derneği, hayata geçirdikleri “Kadın Kansere Karşı” proje kapsamında hem farkındalığı artıracak iletişim çalışmaları yapacak, hem de farklı kentlerdeki kadınlarla buluşarak bilinmesi gerekenleri aktaracak. Türk Kanser Derneği Başkanı Burak Duruman; proje hakkında: “Türk Kanser Derneği olarak 52 yıldan beri kanser hastalığının erken tanı ve tedavi yöntemleri konusunda toplumu ve özellikle kadınlarımızı bilinçlendirmek en önemli amacımız. Kadınlar dünya nüfusunun yarısını oluşturmaktadırlar. Sağlıklı kadın popülasyonu, ülke geleceği için son derece önemli. Sağlıklı kadınlar, hem fiziksel hem ruhsal yönden sağlıklı nesiller yetiştirebilir. Bu projede; kadınlarımızı erken tanı yöntemlerinin etkin kullanımı ve bilimselliği kanıtlanmış tedaviler konusunda bilinçlendirmek amacıyla bir araya geldik” dedi. “TÜM AİLE ETKİLENİYOR” Pembe İzler Derneği Başkanı Arzu Karataş ise hastalığı tüm aileyi ve çevresini de yakından ilgilendirdiğini belirterek sözlerine şöyle devam etti; ‘‘Kadına destek olmak gerçekten çok önemli. Kadın hastalanınca yakın çevresi ve özellikle ailesi de çok etkileniyor. Eşi,

çocukları… Hastanın yanı sıra ailesi ve çevresinin de çok etkilendiği için tedavi sürecinde pek çok sıkıntı yaşanıyor. Pembe İzler Derneği olarak, tüm bu süreçlerde kadınlarımızın yanında olarak omuzlarına dokunan el olmayı amaçlıyoruz. Kadın Kansere Karşı projesini de pek çok kadına ulaşacağımız bir proje olması nedeniyle çok önemsiyoruz.” Türk Kanser Derneği Başkan Yardımcısı Dr. Murat Atay ise, “Türk Kanser Derneği olarak bir yılda 10.000’ e yakın kadının sağlığına dokunduk. Erken tanı desteği kadar, tanı sonrası süreçte de hastalara destek ve yol gösterici olmak önceliğimiz. Tanı sonrası doğru ve etkin tedavi yöntemlerine ulaşılması, gereksiz travmatik tedavilerin ve gereksiz organ kayıplarının önlenmesi için, çok disiplinli hekim yaklaşımı konusunda farkındalık yaratmak bu projedeki bir diğer amacımız.”

lerine katkıda bulunuyoruz” dedi. Acıbadem Hastanesi uzmanlarından Prof. Dr. Gökhan Demir, Prof. Dr. Cihan Uras ve Prof. Dr. Mete Güngör, proje kapsamında kadın kanserleri içinde en sık örülen meme, rahim, rahim ağzı ve yumurtalık kanserlerinin tanı ve tedavisi hakkında bilgiler vererek projeye destek sağlayacaklarını ifade ettiler. “Kadın Kansere Karşı” projesi kapsamında, sosyal medyadan “#KadınKansereKarşı” hesabından düzenli olarak bilgilendirme yapılacak. Kadın Kansere Karşı” projesi İstanbul’un ardından Bursa ve Aydın’daki toplantılarla devam edecek.

Roche İletişim Direktörü Meltem Ersöz, “Roche olarak bugüne kadar meme kanserinde hedefe yönelik akıllı moleküller ile tüm dünyada 18 yılda 2.5 milyon kadının hayatına dokunduk. “Önce Hastalar” anlayışı ile hareket etmeyi kendimize vizyon belirledik. Bu çerçevede hasta derneklerinin bilinçlendirme çalışmalarına destek oluyoruz. Kansere Karşı projesi ile kadınlarımızın yanında durarak kanser konusunda bilinçlenmePOPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 49


PSİKİYATRİ

Bağımlılıkta yeni kavramlar: Sanal Bağımlılıklar

Prof. Dr. Nesrin Dilbaz Psikiyatri Uzmanı Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü

Modern hayat teknoloji gibi sunduğu nimetlerle birlikte yeni bağımlılıkları da beraberinde getirdi. Alkol ve madde bağımlılığı ile birlikte artık hayatımıza yeni bağımlılık kavramları da girdi. İnternet, sanal şans ve kumar bağımlılığı... Bireyin yalnızlaşması paylaşımlarının azalması ile aile ve arkadaşlık gibi kavramlar değişmeye başladı. Yalnızlaşan ve herhangi bir stres anında ise sığınma yolu olarak farklı arayışlara yönelenlerin sayısı da artmaya başladı. Üsküdar Üniversitesi Bağımlılık Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü ve NPİSTANBUL Hastanesi Bağımlılık Merkezi Koordinatörü Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Dilbaz günümüzde bağımlılığın değişen yüzünü anlattı. TEKNOLOJİYLE YALNIZLAŞAN BİREYLER MADDEYE YÖNELİYOR! Bağımlılık, bir maddenin yaşamı olumsuz etkilemesine rağmen kullanımına devam

50 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

“OYUN VE İNTERNET BAĞIMLILIĞI GELECEKTE KARŞIMIZA ÇOK FARKLI BİR YAPIDA PROBLEMLER ÇIKARACAK,SANAL DÜNYA TERAPİ GEREKTİRECEK” etmektir. Kişinin kullanmaya başladıktan sonra durduramamasıdır. Bağımlılık bir beyin hastalığıdır ve mutlaka tedavi edilmelidir. Madde kullanan herkesin de bağımlı olma riski vardır. Kişinin ruhsal özellkleri, genetik yatkınlık, çevresel faktörler, maddeye ulaşılabilirliği ve kültürel özellikleri madde bağımlılığına dönüşmesinde etkendir. SOSYAL MEDYA ÖNEMLİ BİR BAĞIMLILIIK GÖSTERGESİ Kendimizin ve başkalarının sosyal medyadaki hayatlarına yüklediğimiz değerin kontrolsüz bir şekilde artması durumunda, gelecekte insanlar sanal dünyadaki hayata adapte olabilmek için veya sadece orada yaşamış oldukları problemlerle ile ilgili olarak terapi almak zorunda kalabilecekler. Bundan 10-15 yıl önce oyunlar sadece bilgisayardan oynanabildiği için hayatın sadece belli bir bölümünü etkiliyordu. Bugün akıllı telefonlarla cepte bağımlılık yaratabilecek bir araçla yaşanıyor. Gelecekte belki gözümüze takılan bir çip ile sosyal medya ve oyunlara bağımlılığı-

mız had safhaya ulaşacak.Hayatın bireye sunduğu değişiklik veya yeniliklere göre değişik bağımlılık alanları arasında köprüler kurarak farklı bağımlılıklara yöneliyor. Bilgisayardan telefon bağımlılığına, telefondan sosyal medya bağımlılığına geçişle yalnızlaşan bireyin madde bağımlılığına geçişi de kolaylaşıyor. 24 saat bilgisayar başında kalan, yeme içme ve diğer ihtiyaçlarını klavye önünde gidermeyi tercih eden kişilerin bir süre sonra beyin kimyaları da bozuluyor. Beyin madde bağımlılığına benzer narkotik etki oluşturuyor. 24 saat bilgisayar başında sanal bir hayat yaşamaya başlıyor ve dış dünyadan uzaklaşıyor. Bu durum bazı kişileri beynin eski fonksiyonlarını kazanması için yatarak tedavi edilmeye kadar götürüyor. ÖN BEYİN 21 YAŞINDA GELİŞİYOR Aileler, çocuklarına; başka evlere göndermeyecek kadar koruyucu ve kontrollü davranıyor. Oysa çocuklar internet aracılığıyla istediği her yere gidebiliyor. Ailelere


önerim, çocuklarının 18 yaşına gelene kadar bilgisayarını salonda bulundurmaları. Çünkü ön beyin yani empati yeteneği 21 yaşında gelişiyor. Üniversite öğrencilerinde yalnızlık, sosyal fobi ve bağımlılık el ele yürüyor. Öte yandan gençlerin tuvalette geçirdikleri 3 dakikada bile bahis oynayabildikleri göz önüne alındığında akıllı telefonlara her an ulaşmamaları da önemli. Ayrıca paralarını nereye harcadıkları da mutlaka kontrol edilmeli.Bir de otoriter ebeveynler var.Bu da onaylanma bağımlılarını yaratıyor.Sevgi ve onaylanma ihtiyacı bireyin en temel gereksinimlerinden biri. Bazı insanları onay sözcükleri mutlu eder. Sevildiklerini ancak böyle hissederler. Bunların çoğunluğunun otoriter ebeveynlere sahip olduğunu görüyoruz. Bunlar maalesef olgunlaşmayı tamamlayamıyor ve sevildiklerini ancak onaylandıklarında hissedebiliyorlar. ESRAR YASADIŞI MADDEDE İLK SIRADA VE ARTIŞ DEVAM EDİYOR MADDE KULLANMA YAŞI

14’E DÜŞTÜ!

Madde bağımlılığında yakın zamana ait ulusal veri olarak ne yazık ki elimizde tam bir sayı yok. Bu konuda araştırma anket gibi veri toplama şansımız Milli Eğitim Bakanlığı ve sağlık politika yapıcılarının izin vermemesi ile ilgili şimdilik mümkün görünmüyor. Yapılan ufak çaplı araştırmalarda ise Türkiye’de maddeyi ilk kullanma yaş ortalamasının 14’e düştüğünü görüyoruz. Yeni madde deneme oranının da yıllar içinde yükseldiğini, 2011’de % 5 olan yeni madde deneme oranı 2014’de % 8‘e çıktığını görüyoruz. Kullanılan madde tercihine bakıldığında ise ilk sıralarda sigara, alkol, esrar ve uçucu maddeler yer alıyor.Madde kullanan kişilerin % 20’si çoklu madde kullanıyor. Sigara, alkol ve uçucu maddeleri yasal olması nedeniyle en yaygın kullanılan bağımlılık maddeleri. Alkolün cinsi ne olursa olsun belli bir düzeyin üzerinde kullanımı bedensel, ruhsal ve sosyal zararların ortaya çıkmasına yol açacaktır ve bağımlılık yapma riskini artıracaktır. Yıllar içinde özellikle esrar ve esrar türevi maddelerin kullanımında son zamanlarda sentetik esrarın devreye girmesi ile birlikte dört misli bir artış var. Hastaneye başvurularına baktığımızda bu bir anlamda ülke profilini de gösteriyor. Ciddi anlamda metamfetamin kullanımında artış var. Merdiven altında yapılan ucuz ve kokain benzeri uyarıcı etkisi var. Eroine baktığımızda 2015’te bir artış görüyoruz. Tedavi seçeneklerimiz ve merkezler artınca tedavi başvurularda artıyor. BEYNİN YAPSI BOZULUYOR Madde bağımlılığı gelişen kişilerin aynı zamanda yeni bilgiyi öğrenme, kaydetme

ve hatırlama yetilerinde de bozukluk gelişiyor.Tekrarlayıcı ve aşırı dopamin salınımının doğal ödüllendirici olarak bilinen ve normal şartlarda kişiye keyif veren yemek yeme ve sanattan-müzikten keyif almasına da engel olabiliyor.Türkiye’de en sık kullanılan yasadışı madde ise esrar. Esrarın bitki olduğu ve bağımlılık yapmayacağı, zarar vermeyeceği düşüncesi esrar kullanımına başlamada en önemli sebeplerin başında geliyor. Ancak esrarın diğer maddelere “geçiş maddesi” olarak kullanılıyor olması esrarın hafife alınmayacak tehlikeler doğurduğunu ortaya koymaktadır. Topraktan çıkıyor algısı kişilerde esrarın içindeki kimyasalları fark etmemelerine ve yok saymalarına neden olmaktadır. Ancak yapılan araştırmaların genelinde esrarın içinde yüzlerce kimyasal madde olduğu gözlemlenmiştir. Halüsinojen maddelerin kullanımı ülkemizde diğer maddelere göre daha nadir görülmesine karşın son yıllarda artış gösterme eğiliminde. Türkiye’de sentetik uyuşturucuların tüketimi ise geçen yıllara göre artış gösterdi. MADDE KULLANIMI BİR BEYİN HASTALIĞIDIR Madde kullanımın beyinle ilgili olmadığı sosyal, kişilik ve inanç problemi olduğu tartışılsa da, Amerikan Psikityatri Birliği ve Dünya Psikiyatri Birliği’nin kabul ettiği gibi bağımlılık bir psikiyatrik hastalıktır ve mutlaka tedavisi gerekir. Biz hastanemizde öncelikle tıbbi tedaviyi, ikinci tedavi olarak da psikoterapiyi uyguluyoruz. Bireysel, grup ve ergoterapi dediğimiz iş uğraş terapileri uyguluyoruz. 12 basamak tedavi ile kendi kendine yardım dediğimiz narkotik, alkol bağımlıları ile yeni yeni kumar bağımlıları ile gruplar oluşturuyoruz. Tedaviye dirençli depresyonda ve uygun hastalarda transmanyetik uyarı dediğimiz beyin uyarı sistemini tedavi planımıza alıyoruz. Bir kaç önemli merkez de manyetik uyarım tedavisine başladı. Donanımlı teknik laboratuvar çalışmalarımızda görüyoruz ki, tek madde bağımlılığı yok. Çapraz tarama testleri, bireye özgü genetik testler sonucuna göre tedavi planına karar veriyoruz. BAĞIMLILIK TEDAVİSİNDE YETİŞMİŞ PERSONEL AÇIĞI KAPATILACAK Bağımlılık tedavisinin en önemli unsurlarından birini de yetişmiş uzman kadrosu oluşturuyor. Türkiye’de tedavide ya da hastalığın yönetiminde görev alacak yetişmiş personel eksiliği var. Bu personel eksiğini de doktorlar ya da yardımcı sağlık personeli veya psikologlarla çözmeye çalışıyoruz ama onlar da yeterli değil.Bu alandaki ihtiyacı karşılamak için Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü çatısı altında Bağımlılık Danışmanlığı ve

Rehabilitasyon Yüksek Lisans Programını başlattık. Nitelikli bağımlılık danışmanları yetiştirecek bir program hazırladık. Bu anlamda çok ciddi bir boşluk dolduracağanı düşünüyorum. DANIŞANLARIMIZIN ‘İLGİ REPERTUARLARI’NI GELİŞTİRMEYE ÇALIŞIYORUZ Bize başvuran hastalara sadece tedavi değil, geniş bir ilgi repertuvarı oluşturmaya çalışıyoruz. Bağımlı oldukları maddelerin yerini dolduracak başka bir şeye yönelmeleri gerekiyor.Çünkü bağımlılıkta beyin sadece bir maddeye ya da alışkanlığa bağımlı olmuş ve sadece ondan haz alıyor. Bu nedenle danışanlarımız için zengin bir repertuvar oluşturmaya çalışıyoruz. Bu repertuvarla beyin yeni bir hazın peşine düşüyor. Yatarak tedavi dışında ayaktan tedavilerde en sık artan da kumar, bahis ve sanal bağımlılıkları, yavaş yavaş görmeye başladığımız yeme bağımlılıkları var. Çok sık karşılaşmasak da mide küçültme ameliyatları sonunda yeme bağımlılıkları yerine o hazzın yerine yönelik az da olsa alkole yönelme gözlemliyoruz. Danışanlarımızı sanatla ilgilenmelerini sağlamak gibi keyifli zaman geçirecekleri aktivitelere yönlendirmeye çalışıyoruz. BAĞIMLILIKLA TEDAVİ SÜRECİ ÇOK BÜYÜK EMEK VE SABIR GEREKTİRİYOR Kimi hastalarımız tedaviden hemen sonuç almak istiyor ama bizde sihirli bir değnek yok. Bu süreç çokça sabır ve emek isteyen bir aşama. Kişinin önce tedavi olmayı istemesi, ailenin ve yakın çevrenin desteği de çok önemli.

‘’ARTIK SIKILMA DUYGUSUNU YAŞAMAYI UNUTTUK” Hazza yönelik yapılan her davranış bağımlılığa dönüşebilir.“Ben hep mutlu olmalıyım” isteği tehlikeli bir istek. Sıkılma ihtimalinin devreye girmesi halinde hemen akıllı telefon çıkarılarak, duygusal farkındalık kısıtlanıyor. Çocuklarınızın biraz da canı acısın bir şey olmaz.

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 51


AYIN KONUSU

GSK Türkiye, HIV alanında farkındalık yaratmak amacıyla “Kendin için 1 Ara’lık” adında bir kampanya başlattı. www.kendinicin1aralik.org adresinden ulaşılan kampanyaya #dokun etiketi ile fotoğrafını sosyal medyada paylaşan herkes destek olabiliyor. Dünyada milyonlarca insanı etkileyen HIV (Human Immunodeficiency Virus – İnsan Bağışıklığı Yetmezlik Virüsü) hakkında farkındalık yaratmak amacıyla GSK Türkiye tarafından hayata geçirilen “Kendin İçin 1 Ara’lık” kampanyası 1 Aralık Dünya AIDS Günü’nde başladı. Kampanya, HIV’in tokalaşarak, sarılarak, dokunarak bulaşmadığına vurgu yapmak amacıyla “dokun” temasına odaklanıyor. Gerçek hikayelerden yola çıkarak hazırlanan 15 kurgu videonun bulunduğu www.kendinicin1aralik.org online platformunu ziyaret edenler, HIV pozitif bireylerin ve yakınlarının hayatına dokunabiliyor. Hikayelerin sonunda yer alan manifestoya “katılıyorum” seçeneğini işaretleyerek HIV ile yaşayanların yanında olduklarını belirtebiliyor. GSK Türkiye ev sahipliğinde düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtılan kampanya bu alanda çalışan hekimlerden de destek gördü. Toplantı, HIV/AIDS Tedavi ve Araştırma Merkezi (HATAM) Başkanı ve HIV/AIDS Korunma ve Eğitim Derneği (HAKED) Genel Sekreteri Prof. Dr. Serhat Ünal, Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği (EKMUD) Başkanı Prof. Dr. Hürrem Bodur, HIV Enfeksiyon Derneği (HIVEND) Başkanı Prof. Dr. Fehmi Tabak ve Ege Üniversitesi HIV/AIDS Araştırma ve Uygulama Merkezi (EGEHAUM) Müdürü Prof. Dr. Deniz Gökengin’in katılımıyla gerçekleşti. Kampanyaya destek veren derneklerin de hazır bulunduğu toplantıda, GSK Türkiye Genel Müdürü ve Başkan Yardımcısı Dr.

52 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Emin Fadıllıoğlu Kendin için 1 Ara’lık projesi konusunda bilgi verdi. GSK’nın sağlık ve iyilik temsilcisi olduğunu belirten Dr. Fadıllıoğlu; “GSK bu sene de 5. defa ilaca erişim şampiyonu seçildi. Bu da GSK’nın ilaç ve sağlık hizmetlerinin yanı sıra toplumun her kesimine sosyal sorumluluk projeleriyle de dokunduğu için gelen bir başarı. Biz de GSK Türkiye olarak sadece sunduğumuz yenilikçi tedavi çözümlerimizle değil bu anlamlı günde hayata geçirdiğimiz bu proje ile HIV pozitif bireylerin yanında olduğumuzu bir kez daha göstermek istiyoruz. 2020 vizyonumuz kapsamında hayatı sağlık ve iyilikle buluşturmak hedefimize giderken bu önemli işbirliği ile milyonların hayatına dokunacağımız için çok heyecanlıyız. Bu kampanya ile insanların birbirlerinin hikayelerine dokunmalarını hedefliyoruz. Bir yılın sonunda 3 milyon kişinin HIV pozitif hikayelere dokunmasını sağlamayı hayal ediyoruz” dedi. Prof. Dr. Serhat Ünal “Dünyada HIV ile yaşayan insan sayısı 36,7 milyon. Bu sayının 34,9 milyonu yetişkin iken, 1,8 milyonu ise çocuk. 2015 yılı itibariyle 1,1 milyon kişinin bu virüs sebebiyle hayatını kaybettiği görülüyor. Bugüne kadar ise tüm dünyada 35 milyon kişi bu virüs sebebiyle hayatını kaybetti. Türkiye’ye döndüğümüzde ise 12.541 HIV vakasının olduğunu ve bu vakaların her yıl arttığını görüyoruz. Yapılacak her farkındalık çalışmasının hayati önem taşıdığı HIV’ye

ilişkin bilinç seviyesinin hala yetersiz olduğunu görüyoruz. Bu kampanyanın, HIV pozitif birey veya birey yakını olsun olmasın, toplumun her kesimine ulaşarak, güçlü bir farkındalık yaratacağını umuyoruz” şeklinde konuştu. HIV’in viral bir durum olduğunu belirten Prof. Dr. Fehmi Tabak ise HIV’in; Hepatit B, Hepatit C, diyabet gibi kronik bir durum olduğunu vurguladı. HIV tedavisinin mümkün olduğuna ve tedavi ile bulaşın engellendiğine değinen Prof. Tabak günümüzde 20 yaşında tanı alan bir hastanın 53 yıl yaşam beklentisi olduğuna dikkat çekti. Prof. Dr. Hürrem Bodur; HIV’in genellikle korunmasız cinsel ilişki ve damar içi madde kullanımı ile bulaştığını söyledi. HIV pozitif kişilerin yüzde 40’a yakınının virüsü taşıdığının farkında olmadığını belirten Prof. Dr. Bodur “Şüphe taşıyan kişilerin mutlaka test yaptırması gerekiyor” dedi. Prof. Dr. Deniz Gökengin ise bu alanda yapılacak bir farkındalık kampanyasının son derece önemli olduğuna değinerek, HIV ile yaşayan kişilerin sağlıklı, kaliteli ve uzun yaşamasının mümkün olduğunun altını çizdi. Kampanya tanıtım toplantısına; Kırmızı Kurdele İstanbul Derneği, Kırmızı Şemsiye Derneği ve Toplum Gönüllüler Vakfı (TOG) katılımlarıyla destek verdi.


POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 53


AIDS ARTIK TEDAVİ EDİLEBİLİR KRONİK BİR HASTALIK Günümüzde her yıl yaklaşık 2 milyon kişiye virüs bulaşmakta ve yılda 1 milyon kişi bu virüs nedeni ile yaşamını yitirmekte. Halen 36 milyon kişinin HIV ile enfekte olduğu tahmin ediliyor. 1 Aralık Dünya AIDS günü nedeni ile HIV Enfeksiyon Derneği tarafından düzenlenen basın toplantısında sorularımızı yanıtlayan HIVEND Başkanı Prof. Dr. Fehmi Tabak, AIDS’in dünü bugünü ve yarınını anlattı, Türkiye’deki güncel durumu özetledi. AIDS’in ilk ortaya çıktığı 1980 yılından bugüne kadar yaklaşık 36 yıl geçti. Bu süre içerisinde tüm dünyada yaklaşık 78 milyon kişi hastalandı ve bunların 38 milyonu da kaybedildi. Dünya’da 36 milyon pozitif hasta olduğu tahmin edilmektedir. Bunların sadece 17 milyonu tedavi altında. %40 henüz tanınmamış durumda. Hastalık yükü ağırlıklı sahra altı ülkelerde yani Afrika’da. Dünya Sağlık Örgütü, ilaç firmaları ve kurumlar ücretsiz ilaç ve tedaviler ile özellikle Afri-

54 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

ka’da hastalığı stabil duruma getirmeye çalışıyor, ama henüz önüne geçilemedi. “MODERN TEDAVİLERİN BAŞLANGICI 20 YIL ÖNCESİNE DAYANIYOR’’ İlk olgular 1980 yılında Amerika’da ortaya çıktı. Hastalığın virüsünün izole edilmesi 1983 yılını buldu. Daha sonra hastalığın tanısını koyacak antijen-antikor testleri ortaya çıktı. İlk ilaç 1985 yılında bulundu. Bu ilaç tekti ve direnci de beraberinde getirdi ve çok kısa sürede bu kişilerde direnç gelişti. Nihayet 1996 yılında birden fazla ilacı bir arada kullanıp virüs sentez edilirken, çoğalırken kullandığı enzim sistemini bloke ederek daha etkili hale geldi. “TÜRKİYE’DE SAYI ARTIYOR!” Ülkemizde ilk vaka bildiriminin yapıldığı 1985 yılından beri yaklaşık 13.000 kişi hastalığa yakalanmıştır. Gerçek rakam bu sayının çok üstündedir. Ülkemiz yeni tanı sayısının giderek arttığı ülkelerden biridir. Son yıllarda her yıl ortalama 1000-2000 kişiye tanı konulmaktadır. HIV/AIDS artık tedavi edilebilir bir hastalık yani “Kronik bir hastalıktır”.

Gelişen tedaviler ile hastalık kontrol edilebilir bir noktaya gelmiş olup, yaşam süresi 25-30 yaşlarındaki hastalarda en az 30-40 yıla kadar çıkmıştır. Arık ‘test et, tedaviye başla’ noktasına geldik. Gelecekte tamamen kür olabilecek tedaviler gelecek. “AIDS HIV'İN İLERLEMİŞ HALİDİR’’ HIV, ‘İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü’ anlamına gelir. Bir kişi bu virüsle enfekte olduğunda, o kişi "HIV pozitif" olur. HIV bulaştığı zaman virüs bağışıklık sisteminin organizatörü ve planlayıcısı olan CD4 lenfositleri adı verilen beyaz kan hücrelerine yerleşerek çoğalmaya başlar. Zamanla bu hücrelerin sayısı kanda azalmaya başlar ve bu azalma kritik bir sayıya indiğinde enfeksiyonlara, bazı kanser türlerine karşı bağışıklık sistemimizin koruma fonksiyonunu zayıflatır. Sonuçta normal insanda hastalık yapması zor olan mikroorganizmalar, bu kişilerde çok kolay hastalıklara yol açabilir. Sağlıklı bir kişide genellikle 600 ile 1200 arasında bir CD4 sayısı vardır. CD4 sayısı 200'ün altına düştüğünde, kişinin bağışıklık sistemi ciddi şekilde zayıflar bu nedenle fırsatçı enfeksiyonlar ve kanserler kolayca gelişebilir. Bu


aşamadan sonra kişi AIDS tanısı alır. AIDS "Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu" anlamına gelir. Her iki terim aynı hastalığı tanımladığından kafa karıştırıcı olabilir. AIDS’i, HIV'in neden olduğu hastalığın ilerlemiş hali olarak da tanımlayabiliriz. “HIV ENFEKSİYONUNUN HASTALIK SÜRECİ” HIV ile enfekte olan kişi bir süre sonra grip benzeri bir hastalık geçirebilir. Bu döneme "Primer HIV Enfeksiyonu" ya da "Akut Retroviral Sendrom" adı verilir. Kısa süren bu dönem atlatıldıktan sonra (15-20 gün) sessiz döneme girilir (Latent Dönem). Kişiden kişiye değişmekle birlikte yaklaşık 2-10 yıl süren bu dönemde, genellikle hastalıkla ilgili hiçbir bulgu ve belirti olmayabilir. Bu dönem içinde CD4 sayıları azalmakta ve vücuttaki virüs miktarı artmaktadır. Son olarak, CD4 sayılarının kritik düzeylere gelmesi ile (< 200) hastalarda fırsatçı enfeksiyonlar ve kanserler ortaya çıkmaya başlar.

?

HIV TANISI NASIL KONULMAKTADIR

HIV tanısı için herhangi bir laboratuvarda test yaptırmanız gerekmektedir. Virüse karşı gelişen antikorları gösteren anti-HIV testinin pozitif bulunması ile tanı koyulmaktadır. Basit, ucuz ve birçok laboratuvarda yapılan bir testtir. Bulaşma sonrası yaklaşık ilk 10 gün içinde (7-15 gün) pozitif hale gelmektedir. Tekrarında da pozitif bulunursa doğrulama testi yapılarak kesin tanı koyulur. “HIV TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR!” Yaklaşık 20 yıl önce başlayan 2-3 ilacın birlikte kullanıldığı tedaviler ile hastalık kontrol altına alınmaya başlamıştır. Bu gelişmelerin sonucunda artık hastalarımızı yan etkileri olmayan, günde 1 veya 2 tablet kullanarak tedavi etmekteyiz. Bu tedaviler ile hastalık kontrol edilebilir bir noktaya gelmiş olup, yaşam süresi 25-30 yaşlarındaki hastalarda en az 3040 yıla kadar çıkmıştır. Günümüzde HIV tedavisindeki bu gelişmeler çok sevindiricidir. Burada akıldan çıkarılmaması gereken nokta HIV bulaşması için riskli davranışlarda bulunan kişilerin erken dönemde test yaptırarak, hastalık fazla ilerlemeden tedaviye başlanabilmesi. Çok önemli 3 çalışma yapıldı. Bu çalışmalarla tedavinin geldiği nokta, tedavi artık önleyicidir. Bulaşmayı önlemektedir. Tedavide tüm dünyada hedef 9090-90’dır.Yani hastaların en az %90’ına tanı koyulsun, tanı koyulanların en az %90’ı tedaviye başlamış olsun ve tedavi alanların en az %90’ının kanında virüs saptanamaz düzeylerde bulunsun.

HIV ENFEKSİYONU DERNEĞİ (HIVEND) (www.hivist.org)

Bunu dünyada gerçekleştiren bir tek ülke var, o da Norveç. Amerika’da bu oranlara yaklaşıyor. Ülkemizde pozitif tanı koyulan hastaların tedavi erişmesi açısından bir sorun bulunmamaktadır. Önümüzdeki yıllarda hastalığın tüm paydaşları ile bu hedefi gerçekleştirmeye çalışılacaktır. “DAMGALANMA VE AYRIMCILIK HALEN SORUN” HIVEND İkinci Başkanı Doç. Dr. Hayat Kumbasar hastaların yaşadıkları zorlukları anlattı. “İlk tanı sırasında hastanın doğru bilgilendirilmesi ve bu hastalığın artık tedavi ile ölümcül olmaktan çıktığının hastaya aktarılması çok önemlidir.

NASIL BULAŞIR • Kan (adet kanı dahil) ve kan ürünleri • Semen ve seminal sıvı • Vajinal salgılar • Doğum (anneden bebeğe) • Anne sütü-Emzirme • Aynı enjektörün kullanımı • Dövme ve piercing • Kan nakli • Organ nakli (organ verici HIV pozitif ise)

Çevreden, internetten ve değişik kaynaklardan hastanın edindiği doğru-yanlış, gerekli-gereksiz birçok bilginin sabırla doğrultulması çok önemlidir. Bu ilk tanı şoku atlatıldıktan sonra takip sırasında hastalarımız daha sonra arkadaşımız, yakın dostlarımız olmaktadır. İlk korkuları hatırlatıldığında, ne kadar gereksiz yere üzüldüklerini gülerek anlatmaktadırlar. Bunun dışında şu an için hayat boyu ilaç kullanma gereksinimi önemli bir sorundur. Hastalarımız “Bu ilaçlar beni yakın gelecekte hastalığımı tedavi edecek ilaçlara eriştirecek köprüdür” cümlesini hiç akıllarından çıkartmamalıdır. Ayrıca hastalarımızın tanılarını başkaları ile paylaştıklarındaki damgalanma ve ayrımcılık halen biz de ve dünyada önemli bir sorun olarak devam etmektedir.”

HANGİ YOLLA BULAŞIR •Vajinal seks •Kadınlarla veya erkeklerle yapılan anal seks •Oral seks NASIL BULAŞMAZ? Tükürük, gözyaşı, ter, dışkı veya idrar, sarılma, öpüşme, masaj, el sıkışmak, böcek-sivrisinek ısırıkları, HIV pozitif olan biriyle aynı evde yaşamak ve HIV pozitif olan biriyle aynı duş veya tuvaleti paylaşmakla hastalık bulaşmaz.

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 55


KALP VE DAMAR CERRAHİSİ

“İÇİNİZDEKİ BALON”A DİKKAT! önceden saptanabilirse, cerrahi girişim ile yaşamsal tehlike ortadan kalkar. SİGARA VE GENETİK ETKENLER BALONLAŞMADA ROL OYNUYOR Karın ana damarındaki balonlaşma, çoğunlukla böbrek damarlarının altındaki bölgede damar duvarının yaşlandıkça zayıflaması ve genişlemesi sonucu oluşur. Sigara ve genetik etkenler balonlaşmada rol oynar. 65 yaş ve üzeri nüfusta her 65 erkekten birinde bu hastalık mevcuttur. Erkeklerde kadınlara göre beş kat daha fazla görülmektedir. Prof. Dr. Anıl Z. Apaydın Türk Kalp ve Damar Cerrahisi Der. Bşk.

Türk Kalp ve Damar Cerrahisi Derneği, ölümcül durumlara yol açabilecek hastalıkla ilgili toplumda farkındalık yaratmak amacıyla bir sosyal sorumluluk projesi başlattı. Bu projenin amacı “aort” büyük atardamarın karın bölgesinde yer alan kısmının balonlaşması hakkında halkı bilgilendirmek ve bu hastalık için risk taşıyan kişilerde farkındalık sağlamak. Türk Kalp ve Damar Cerrahisi Derneği Başkanı Prof. Dr. Anıl Z. Apaydın, Aort Anevrizması hakkında bilgi verdi, 65 yaş ve üzerindeki erkeklerin ve sigara içenlerin riskli grup olduğunu belirtti. ABDOMİNAL AORT ANEVRİZMASI NEDİR? Aort denilen vücudumuzun en büyük atardamarının karın bölgesindeki balonlaşması, çoğunlukla bir yakınmaya neden olmadan sessizce ilerler ve patlayıp kanamaya yol açar. Bu durumdaki hastaların yaklaşık % 60 ile 80’i hastaneye ulaşamadan kaybedilir. Ameliyata kadar ulaşabilen hastaların da riski yüksektir. Sonuçta, kanamaya yol açmış damar balonlaşması olan tüm hastaların en çok % 10 ile 25’i taburcu olabilir. Eğer risk altındaki kişilerde “anevrizma” denilen damar balonlaşması olup olmadığı

•Belirti vermeden sessizce büyür. •Patlarsa yaşamsal tehlike oluşturur. •Kolayca saptanabilir. •Tedavisi mümkündür.

ABD’de her yıl yaklaşık 200.000 kişide karın ana damarı balonlaşması saptanmaktadır. Bu kişilerin 15.000 kadarında balonlaşma, yüksek patlama riski taşıyacak derecede büyüktür. Bu verileri yurdumuz için nüfus oranı temelinde hesaplarsak her yıl 3.600 kişide tehlikeli boyutta karın ana damarı balonlaşması olduğu tahmin edilebilir. ABDOMİNAL AORT ANEVRİZMASI TEDAVİSİ Tedavide yaklaşım anevrizmanın büyüklüğüne bağlı olarak değişmektedir. Bazı bireylerde anevrizmanın tamiri için cerrahi işlemler gerekirken bazılarında ise anevrizmanın belli aralıklarla takibi önerilmektedir. Her balonlaşma girişim gerektirmeyebilir, damar çapına göre takip edilebilir ya da cerrahi girişim yapılabilir. Çok geniş ve tedavisi gereken balonlaşmalar açık ya da kapalı yöntem ile tedavi edilebilir. Hangi yöntemin seçileceğine kişinin yaşına, önemli başka sağlık sorunları olup olmamasına ve ana damar balonlaşmasının yerine göre karar verilir. Abdominal aort anevrizması tamiri için 2 yöntem mevcut; • Geleneksel “açık” cerrahi yöntem: Doktorunuz size ameliyat olmayı önerdiyse, karın bölgesinden yapılacak bir kesi ile aort damarının balonlaşma gösteren bölgesi çıkarılacak ve kan akımı

•Yaşınız 65’in üzerinde ve erkekseniz, •Sigara kullanıyorsanız, •Ailenizde bu hastalığa sahip bireyler bulunuyorsa •Kalbinizi veya kan damarlarınızı ilgilendiren bir hastalığınız mevcutsa RİSK ALTINDA OLABİLİRSİNİZ!

56 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

yapay bir damar ile sağlanacaktır. Bu yöntemde yapay damar aort damarına dikilmektedir. • Endovasküler (kapalı) yöntem: Bu yöntem için uygun olduğunuz takdirde, doktorunuz kasık bölgesinden kan damarlarına girişim yaparak yapay damarı buradan ilerletecek ve bunu anevrizmanın olduğu bölgede açarak işlemi tamamlayacaktır. Bu yöntemde yapay damar dikilmemekte, aort damarının içine yerleştirilmektedir. Tedavi sonrası; uygulanan yönteme göre değişmekle beraber hastalar yaklaşık 2-4 gün sonra evlerine gönderilmektedir. Yaklaşık 2-6 hafta içerisinde normal yaşam aktivitesine dönmektedirler. 65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİ ERKEKLER, SİGARA İÇENLER RİSKLİ GRUP 65 yaş ve üzerindeki erkeklerin bir kalp ve damar cerrahına başvurmalarını öneriyoruz. Sigara içenler ya da ömrü boyunca 5 paketten fazla içmiş olanlar, ailesinde bu hastalığa sahip bireyler bulunanlarda risk daha yüksektir. Basit görüntüleme yöntemleriyle karın ana damarında balonlaşma olup olmadığı saptanabilir. Risk altında olduğunu düşünenler mutlaka Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı bir hekime başvurmalıdırlar. Detaylı bilgi için: www.icinizdekibalon.com


KARDİYOLOJİ

KALP HASTALIKLARINDA AMELİYATLARIN YERİNİ GİRİŞİMSEL İŞLEMLER ALIYOR

Prof. Dr. Ömer Göktekin, Türk Kardiyoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji ABD Başkanı

Kalbi besleyen damarların yani koroner arterlerin darlığı ya da tıkanıklığı, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de başlıca ölüm ve kronik hastalık sebebidir. Bu hastalığın tedavisinde kullanılan ilk yöntem, 1960’lı yıllarda yapılmaya başlanan koroner bypass ameliyatıdır. Bu ameliyatta bacaktan alınan toplardamarlar ya da göğüs duvarındaki atardamarın bir ucu ana aort damarına, diğer ucu kalp damarının darlık bölgesi sonrasına dikilir. Dolayısıyla kanın, tıkalı kalp damar kısmını bypass yapması sağlanır. Bu ameliyat açık kalp ameliyatıdır, göğüs duvarı açılır, hasta uzun süre genel anestezi alır, ayrıca hastanede yatış süresi ortalama 7 gün, normal hayata dönüş ise 2 ay kadardır. Bu tedaviye alternatif tedavi 1977 yılında geliştirildi. Tıkalı olan kalp damar bölgesinde damar çapı kadar bir balon şişirilerek bu bölgenin açılması sağlandı. Daha sonra 1987 yılında balonla açılan

58 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

bu bölgeye tekrar daralmasını önlemek için stent takılmaya başlandı. Stent tükenmez kalem yayına benzeyen rulo şeklinde metalden yapılmış bir kafestir. Aradan geçen yıllar içerisinde bypass ameliyatı, bacaktan alınan toplardamarlar yerine atardamarların kullanılması, operasyon sırasında kalbin durdurulmaması gibi yeniliklerle geliştirildi. Ancak esas ilerleme ameliyatsız kasık veya bilek damarından kateterle girilerek yapılabilen, hastanın narkoz almadığı, dolayısıyla ameliyata bağlı risklerden büyük ölçüde korunduğu girişimsel yöntemlerde kaydedilmiştir. Balon anjiyoplasti ile başlayan bu maraton önce metal stentlerin daha sonra ilaç kaplı stentlerin ve son olarak eriyebilen stentlerin icadı ve kullanımıyla baş döndürücü hızla devam etmektedir. İşlem stent takılan damar sayısına bağlı olmakla beraber ortalama 30 dakika sürer. Hasta ertesi gün taburcu olabilir ve isterse taburcu olduğu gün işine dönebilir. İLAÇ KAPLI STENTLERİN ORTAYA ÇIKMASI İLE BU ALANDA BİR DEVRİM GERÇEKLEŞTİ İlaç kaplı stentler zaman içinde geliştirildi, daha etkin ilaç ve üstün teknoloji ile yeniden tıkanma oranları %10-12 civarına gerilemiştir. Şu anda 3. jenerasyon ilaç kaplı stentleri kullanmaktayız. İlk 6 ayda tıkanmayan stentin sonraki dönemde daralma ya da tıkanma ihtimali %1’in altındadır. Günümüzde bu stentler ile daha önceleri stent yapılmasını aklımızdan dahi geçirmediğimiz, ana koroner, çatallı yerlerdeki daralma ve

kronik tam tıkalı damarlara stent yapabilir hale geldik. Bu durum mutlaka bypass ameliyatı gerektiren hasta sayısını çok azalttı ve bypass ameliyatı özel durumlarda yapılır hale geldi. Ayrıca ülkemizde de kullandığımız eriyen stenler, stentin damardan kaybolarak damarların orijinal önceki haline dönmesine imkan vermektedir. HASTAYA HANGİSİ UYGUN İSE O CERRAHİ UYGULANMALI Kalp damarında tıkanıklık tespit edilen hastalara tutulan damarlara göre 3 şekilde öneri sunulabilir. Stentin ilk seçenek olduğu, stent ya da bypassın ikisinin de olabileceği ya da bypassın ön planda olduğu hastalar vardır. Ancak yeni stentler ile bypass önerildiği halde bypass ameliyatını kabul etmeyen hastaların tamamına başarılı şekilde stent işlemi yapılabilmektedir. Zaten uzun dönem takiplerde stent ve bypass arsında hayatta kalma oranlarında anlamlı farklılıklar saptanmamıştır. Tek damar ya da iki damar hastalığı olanlarda ilk seçenek stent olmalıdır. Üç damar hastalarında eğer tıkanıklıklar kısa ve kolay ulaşılabilir yerde ise yine ilk tercih stent olmalıdır. CERRAHİDE YAŞANAN OLUMSUZLUKLAR KAPALI AMELİYATLARDA YAŞANMIYOR Kalbin sol tarafını besleyen sol ana koroner damarın darlığında, daha önceleri acil açık kalp ameliyatına alınan, oldukça riskli bu hastalar günümüzde ilaç salınımlı stentlerle başarılı bir şekilde tedavi edilebilmektedir. Beyin damarla-


rına pıhtı atması sonucu felç gelişmesi, ameliyat sırasında durdurulan kalbin tekrar çalıştırılmasında yaşan güçlükler ve narkoz uygulaması sonrası büzülen akciğerlerin tekrar açılmasında zorluklar gibi olumsuzlukların yaşanmadığı stent uygulaması sonrası hayatta kalma oranı, beş yıllık takipte cerrahiden farksızdır. DAMAR KALİTESİ ÖNEMLİ Şeker hastalığı olan ve aynı anda 3 kalp damarında damar tıkanıklığı olanlarda bypass cerrahisi ön planda düşünülür. Ancak bunun için hastanın damar kalitesinin bypass ameliyatına uygun olma şartı vardır. Aksi takdirde bypass yapılsa bile istenilen randıman alınamayacaktır. Damarlar yaygın hasta ve içi yağ tabakaları ile dolu olduğunda çok ince gözüküp bypass’a uygun olmadığı halde bu damarlar stent ile açılıp, genişletilip eski büyüklüklerine döndürülebilir. Ayrıca ameliyat riski yüksek, eşlik eden diğer hastalıkları olan, kalbin pompa görevi azalmış ve ileri yaşta olan hastalarda stent tedavisi vazgeçilmez iyi bir alternatiftir. Yine kalp krizi geçirilirken bypass ameliyatı çok riskli iken stent işlemi hayat kurtaran bir tedavi seçeneğidir. GÜVENLİ BİR YÖNTEMDİR Halk arasında stent işleminin geçici, bypass ameliyatının ise kalıcı bir tedavi olduğuna dair bir kanaat vardır ki bu doğru değildir. Bypass işlemi sonrası stentlerde tıkanma oranı %10-12 iken, bypassta bacaktan alınan damarların 1 yıl tıkanma oranı %10’dur. Göğüsten alınan damar uzun yıllar açık kalırken, bacaktan alınan damarların 10 yıl içinde tamamına yakını tıkanmaktadır. Yani 50 yaşında bypass ameliyatı olan bir hasta 60 yaşına geldiğinde göğüsten alınan damar açık kalsa da bacaktan alınan damarlar çok büyük ihtimal ile tıkanmış olacaktır. Ancak bu hastaların bypass damarları tıkansa da kendi damarları yıllar sonra stent ile açılabilmektedir. Bu hastalara çok riskli olan ikinci bypasstan ziyade stent yapılması çok daha güvenli ve etkili bir yöntemdir. STENT TEKNOLOJİSİNİN GELİŞİMİ TEDAVİNİN DE GELİŞİMİNİ OLUMLU ETKİLİYOR Bir hastaya stent takıldıktan sonra nadiren bypass ameliyatına ihtiyaç duyulur, ancak hastaya stent yapılmış olması hastaya daha sonra bypass ameliyatı yapılmasına engel olmaz. Bilimsel gelişmelere paralel olarak gün geçtikçe ilerleyen stent teknolojisi, pek çok koroner arter hastasının tedavisinin ameliyatsız yapılmasına imkan sağlamaktadır. Günümüzde sağlığın hemen her alanında teknolojinin ve bilimin bize sağladığı çok

önemli yenilikler ve gelişmeler mevcut. Bu gelişme ve yeniliklerden en fazla nasiplenen kardiyoloji ve özellikle stent uygulamaları oldu. 2003 yılında uygulamaya giren ilaç kaplı stentler, stent sonrası daralma oranlarını %30’lardan %15’lere kadar düşürdü. Ayrıca ilaç kaplı stentlerde ilk çıktığı zamandan şu ana kadar çok önemli değişimler göstererek 3. Kuşak ilaç kaplı stentlere sahip olduk. Bu stentlerin avantajı çatallanma yerlerindeki tıkanıklara, çok kıvrımlı damarlardaki darlıklara, kireçli damarlara, ayrıca daha küçük damarlara stent uygulamasına fırsat vermesi oldu.Ayrıca bu yeni stentlerle tekrar damar tıkanıklığı ı %10 seviyelerine düşürmesi oldu.

rafında ise bypass başarı ve sonuçlarını etkileyen çok önemli bir gelişme olmadı. Önceleri kardiyolog olarak hastamızı bypass operasyonuna verdiğimiz iki önemli neden vardı, bunlar ana koroner damar darlığı ve uzun zaman önce tam olarak tıkanmış damar hastalığı olması bu iki durumda günümüzde stent uygulaması ile tedavi edilebilmektedir. İnanıyorum ki çok yakında stent uygulamaları bypass ameliyatlarının tedavideki yerini %5’in altına düşürecek.

Stent alanındaki gelişmeler halen devam ediyor, Örneğin son 4 yıldır kullandığımız eriyen stentler, damarı açtıktan 2 yıl gibi bir zamanda damarda tümüyle eriyip yok olmakta, hastamız stentsiz hale gelmektedir. Yine stent uygulaması sırasında kullanıma giren damar içi ultrasound ve ışıklı görüntüleme teknikleriyle çok daha mükemmel sonuçlar almaya başladık. Bu gelişmelere son yıllarda tel, kateter ve balon alanlarındaki teknolojik ilerlemeler eklenince daha önce açmayı hayal edemediğimiz ve bypass önerdiğimiz tıkanıklıkları stent ile açmaya başladık. Stent alanında işlem başarı ve sonuçlarını etkileyen bu baş döndürücü gelişmeler yaşanırken daha çok el maharetine dayanan bypass taPOPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 59


KONGRE

SOLDAN SAĞA: Prof. Dr. İsmail Mihmanlı, Prof. Dr. Ayşenur Oktay, Prof. Dr. Tamer Kaya, Prof. Dr. Orhan Oyar

TÜRKİYE MR UYGULAMASI SIKLIĞINDA BİRİNCİ SIRADA Türk Radyoloji Derneği (TRD) tarafından düzenlenen “37. Ulusal Radyoloji Kongresi”, 1-5 Kasım 2016 tarihleri arasında Belek-Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına katılan; Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya, Türk Radyoloji Derneği üyesi Prof. Dr. Ayşenur Oktay, Türk Radyoloji Derneği Görüntüleme Fiziği ve Güvenliği Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Orhan Oyar ve Kongre Bilimsel Kurul Başkanı Prof.Dr.İsmail Mihmanlı, modern tıpta görüntülemenin vazgeçilmez bir araç olduğunu, radyolojinin “Tıbbın Gören Gözü” olmanın yanı sıra aynı zamanda” Şifa Sağlayan Eli” özelliğini vurguladılar. Türkiye'nin MR uygulaması sıklığında birinci sırada olduğunu hatırlatırken, radyasyon güvenliğine dikkat çektiler ve özellikle çocukların radyasyon uygulamalarından, bunları yayan cihazlardan

60 POPÜLER SAĞLIKKASIM - ARALIK 2016

mümkün oldukça uzak tutulması gerektiği konusunda uyarılarda bulundular. 1000’İN ÜZERİNDE KATILIMCI 63 OTURUM, 146 KONUŞMACI Bilimsel Kurul Başkanı Prof. Dr. İsmail Mihmanlı kongre hakkında şu bilgileri paylaştı: “Bu yıl kongremizin ana konusu olarak ‘Obstetrik ve Pediatrik Görüntüleme’ başlığı altında seçtik. Bu konuyu seçmemizin temel sebebi, radyoloji uzmanlarının ve adli tıpta çalışan radyolog meslektaşlarımızın gebelikle ilgili konularla adli yargı karşısında sıklıkla karşı karşıya kaldıkları sorunlardır. Bilimsel programda yer alan konular alanlarında uzman olan değerli ulusal ve uluslararası bilim insanlarının katılımıyla tartışıldı. 1000’in üzerinde katılımcının, 97 oturum başkanı ile 146 konuşmacının yer aldığı kongremizde paralel olarak devam eden 5 salonda

63 oturum düzenlendi. Ayrıca her gün 5 çalıştay toplantısı gerçekleştirildi. Nadir görülen veya gri zondaki olguların sunulduğu ‘Olgularla Öğrenelim’, interaktif bir oturum olan ‘Aramızda Konuşacaklarımız’ oturumunda sorunlarımızı tartıştık. Kongremizde ayrıca; Girişimsel Radyoloji Derneği’nin 4.Temel Girişimsel Kursu eşzamanlı olarak alanında yetkin eğitimcilerle gerçekleşti.”


RADYOLOJİ

R

“TIBBIN GÖREN GÖZÜ ŞİFA SAĞLAYAN ELİ”

adyoloji “tıbbın gören gözü” olmanın yanı sıra ve aynı zamanda” şifa sağlayan eli”. Kanserden inmeye kadar pek çok hastalık ve sorun radyolojik tetkiklerle teşhis edilmekte ve yine girişimsel radyoloji ile tedavi de edilebilmektedir.Tıbbın gören gözü olmasına karşın, aynı zamanda tıbbın görünmeyen yüzüdür. Radyologlar ise, sağlık sektörünün gizli kahramanları. Radyoloji, teknolojiyi en çok kullanan ve bu nedenle gelişen teknoloji ile dev gibi büyüyen bir bölüm. Türk Radyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Tamer Kaya radyoloji alanında güncel gelişmeleri ve sorunları aktardı, radyasyon güvenliği ile ilgili uyarılarda bulundu. “TÜRKİYE MR UYGULAMASI SIKLIĞINDA BİRİNCİ SIRADA’’ Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD’nin “Avrupa Birliği Sağlık İstatistikleri ve Türkiye” raporuna göre Türkiye’nin manyetik rezonans görüntüleme (MR) uygulaması sıklığında birinci, bilgisayarlı görüntüleme (BT)’de ise Fransa’dan sonra ikinci sırada yer almaktadır. OECD’nin raporu Türkiye’nin sıra başı olduğunu net olarak göstermektedir, son 5 yılda ise ülkemiz ilk sırada yer almaktadır. Bu sonuca halkın beklentilerinin neden olduğu, sürecin bunun üzerine şekillendiği düşünülmektedir. Hastalar görüntüleme tetkiki yapılmadığı zaman hiçbir şey yapılmadığı hissine kapılmaktadır. MR’ın zararı da, yan etkisi de yoktur. MR çektirmeden hastaneden çıkmanın yanlış olduğu hissi vardır. Vatandaşın tatmin olarak ayrılmasının tek yolu o hizmetin verilmesidir. Hekim bununla mücadele edemiyor, yani gerekmiyorsa bile, hekim istemese de vatandaşın zoruyla bu noktaya geliniyor. “ÇOK TETKİK, HİÇ TETKİKTİR”

Sadece gerektiği zaman yapılırsa ne gibi avantajları olduğu, her şeyin MR üzerinden kurgulanmaması gerektiği, bu tetkiklerin gerekli olmadığı zaman yapılmasının hastalara bir maliyeti olduğununun anlatılması gerekir. Hastalarımız, kendilerini muayene eden doktorlarının muayeneye daha çok zaman ayırmaları durumunda bundan çok daha fazla fayda göreceklerini bilmeliler. Hızlıca MR ile sonuç vermek klinisyenler için de kolay bir çözüm oluyor. Klinik hekimlik, görüntüleme yöntemlerinin cazibesi nedeniyle ihmal ediliyor. Bunlar hiçbir klinik rahatsızlığa neden olmadığı halde fazladan gereksiz araştırmaya gidilebilmesine neden olabiliyor. Bu da hem

fazla bir mali külfet getirdiği gibi, gereksiz bir sürü ameliyat ya da işlemin yapılmasına yol açabiliyor. Radyolojik tetkiklerin sağlığa olumsuz yansımaları hep tartışılan bir konu, ancak bu yöntemlerin sağlıkta vazgeçilmez ve riskleri, yararları ile oranlandığında önemsiz düzeydedir. X ışınları ve cep telefonlarında kullanılan enerjiler aynı gruba girmektedir. Her ne kadar aynı enerji seviyesine ve aynı fiziksel özelliklere sahip olmasa da ikisi de aynı gruba girmektedir ve bir zararı olmadığını söylemek kesinlikle mümkün değildir. Ama ne kadar zararlı olduğunu belirlemek çok önemli. “RADYASYON RİSKİ İYİ ANALİZ EDİLMELİ” Günümüzde radyoloji çalışanları, ne kadar radyasyon alacağını bilmektedir. Devamlı kendisinin ve hastasının alacağı radyasyon dozu dikkate alınarak çalışmaya girilmelidir. Ancak radyasyonun dozdan bağımsız zararları da vardır. Tek bir diş röntgeni bile çektirdiğinizde, dozu çok az olmakla birlikte bir şeyin tetiklenme riskinden bahsedilebiliyor. Onun için gerekmedikçe kesinlikle radyolojik yöntemlerin kullanılması yanlıştır. “GÜNÜMÜZDE ULTRASON VE MR'IN BİLİNEN HİÇBİR YAN ETKİSİ BULUNMAMAKTADIR” Röntgen, bilgisayarlı tomografi, anjiografi ve momografi, X ışını kullanılarak yapılan yöntemlerdir. Fakat, bunlar içinde en

Prof. Dr. Tamer KAYA Türk Radyoloji Derneği Başkanı

yüksek doz bilgisayarlı tomografide alınmaktadır. Tarama amaçlı tomografi yapmak gerçekten bir topluma gereksiz doz vermektedir. Ortalıkta hiçbir şey yokken, bir hastalığın belirtisi yokken ya da daha önce bilinen bir hastalığı takip amacı yokken, gereksiz yere sadece bende bir şey var mı diye tarama amaçlı tomografi yapmak yanlıştır. Diğer yandan gerçekten gereklilik söz konusu ise tomografinin, yerine göre MR ve ultrasonografi gibi bilinen, radyasyon riski olmayan yöntemlere göre çok başarılı olduğu alanlar vardır ve bu amaçlarla kullanılmalıdır. Tıpta radyasyon dozu görecelidir. “PET-BT TETKİKLERİNİ RADYOLOJİ UZMANI DA RAPORLAYACAK” Sağlık Bakanlığı Tıpta Uzmanlık Kurulu, PET-BT işleminin raporlama aşamasında, Nükleer Tıp ve Radyoloji uzmanlarının birlikte onaylama şartının aranmasının uygun olduğu kararını almıştır. Yaklaşık 10 yıldır kullanımda olan PET-BT aygıtlarında teknolojik yenilikler gittikçe artmış ve görüntüler tüm vücudun BT görüntüleri ile birlikte verilmektedir. Bu durumda görüntülerinin radyoloji uzmanlarınınca görülmesi ve raporlanması, gereksiz tetkikleri önleyecek, hastaların ek radyasyon dozuna maruz kalmalarının önüne geçecek, diğer yandan ekonomiye de katkıda bulunacaktır. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 61


RADYOLOJİ

ÇOCUKLAR RADYASYONDAN KORUNMALI!

veya manyetik rezonans görüntüleme gibi yöntemleri tercih etmeliyiz. Bilmeliyiz ki en az doz hiç verilmeyen dozdur. Ancak bazı durumlarda röntgen, BT gibi iyonlaştırıcı radyasyon uygulamalarını yapmak mutlak gereklilik olabilir. Böyle durumlarda, incelemeyi isteyen klinisyen ile radyoloğun bir araya gelip bu uygulamanın radyasyon riski ile tanısal yararlılığını düşünmeleri; tetkikten sağlayabilecekleri tanısal yararlılık, alınacak dozun yaratabileceği sorunların üzerinde geliyorsa böyle bir uygulamaya karar vermeleri, çekim sırasında da mümkün olabilecek en az dozla yeterli kalitede filmleri elde etmeye çalışmalıdırlar. BT çekimlerinde maruz kalınacak dozlar, röntgen çekimlerinden alınabilecek dozlardan birkaç yüz kez fazla olabileceğinden özellikle bilgisayarlı tomografi çekimlerine karar vermeden önce iki kez düşünülmelidir. RADYASYON İLE İLGİLİ KORUNMA YOLLARININ ABC’Sİ: ZAMAN, MESAFE VE KALKANLAMA

Prof. Dr. Orhan OYAR Türk Radyoloji Derneği Görüntüleme Fiziği ve Güvenliği Çalışma Grubu Başkanı

Radyoloji cihazları kullanarak görüntü elde ederken tüm hastalarımız için dikkatli olmamız bir zorunluluk olmakla birlikte, çocuklarda çok daha hassas davranmalıyız. Çocuklar radyasyondan özellikle iyonlaştırıcı tıbbi uygulamadan

62 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

daha çok etkilenirler. Çünkü çocukların hücreleri daha hızlı bölünüp çoğaldığından ve organları daha az farklılaştığından radyasyona erişkinlerden daha duyarlıdır. Erişkinlere verilen dozlarla yapılan çekimlerde erişkinlere göre daha yüksek organ dozlarına maruz kalırlar. Ayrıca önlerinde muhtemelen erişkinlerden daha uzun bir yaşam süresi bulunduğundan, hayatı boyunca iyonizan radyasyona bağlı istenmeyen kanser gelişim riski 2 ila 5 kez daha yüksektir. Bu nedenlerle çocukları gerek iyonizan gerekse non-iyonizan radyasyon uygulamalarından ve bunları yayan cihazlardan uzak tutmalıyız. “EN AZ DOZ HİÇ VERİLMEYEN DOZDUR” Çocukları tetkik ederken radyolojik görüntüleme yöntemlerinden iyonlaştırıcı radyasyon içermeyen ultrasonografi ve/

Her biri birer elektro-manyetik yayma özellikli cihaz olarak ve iyonlaştırıcı olmamakla beraber yıllar içerisinde fazla kullanmaya bağlı olarak bir takım fiziksel değişimler meydana getirdiğini biliyoruz. Örneğin cep telefonlarının tutulduğu kulak tarafına çocukların yaşı ne kadar küçük olursa o kadar derine indiği ve hasara uğratabileceğine ilişkin yayınlar mevcuttur. Dolayısıyla elektro-manyetik radyasyon her ne kadar iyonlaştırıcı olmasa bile çağımızda uzun süreli konuşmaların engellemesi konusunda ciddi yayınlar mevcuttur. Tamamen zararsızdır diyemiyoruz artık günümüz koşullarında. Tamamen uzun durun diyemiyoruz ama saatlerce konuşmaktan imtina etmek gerekiyor. Bizler için de cep telefonu ne kadar uzakta durursa o kadar iyidir diye bir prensip vardır. Zaten radyasyonun temelinde bu var isterseniz X ışınları ile uğraşın isterseniz iyonlaştırıcı olmayan radyasyonla uğraşın bu tür ışınlar mesafenin karesiyle ters orantılı olarak etkisini azaltırlar. Dolayısıyla bu prensipten yola çıkarsak aranıza bir mesafe koymanızı öneriyoruz. İkincisi radyasyonla uğraşılan her durumda zaman çok önemlidir. Bu işle ne kadar zaman geçiriliyorsa alınacak doz o kadar fazlalaşacaktır. Bunların hiçbirini yapamıyorsanız en azından engel koymaya çalışın. Vücut bölgelerinden radyasyonu engelleyebilecek maddeler kullanın. Biz radyologların zaman zaman kullandığı kurşun önlükler giyilmesi gerektiği yada bir paravan arkasına gizlenip çekimleri o şekilde gerçekleştirmemizin sebebi de budur. Yani bir kalkanlama da radyasyonun temel prensiplerinden birisi sayılabilir.


RADYOLOJİ

“RADYOLOJİ MEME KANSERİ TANISINDA TEMEL ROLE SAHİP”

H

er yıl 8 Kasım’da düzenlenen Uluslararası Radyoloji Günü, bu yıl Meme Radyolojisi teması ile kutlandı. Radyoloji disiplininin genel tıp içindeki rolünü anlatmak ve farkındalık oluşturmak amacıyla, ESR (Avrupa Radyoloji Derneği) ve TRD (Türk Radyoloji Derneği) dahil olmak üzere bu çatı altındaki tüm ulusal dernekler, ISR (Dünya Radyoloji Derneği), ACR (Amerikan Radyoloji Birliği) ve RSNA, Asya Pasifik Radyoloji Birliği ve diğer pek çok derneğin katılımı ile her yıl farklı bir konu ele alınarak Radyoloji Günü içinde etkinlikler yapılmaktadır. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ayşenur Oktay, Türk Radyoloji Derneği (TRD) tarafından düzenlenen “37. Ulusal Radyoloji Kongresi’nde eldeki en güçlü silahın erken tanı olduğunu, kontrollerin ve taramaların düzenli yapılmasının önemini vurguladı. “MEME KONTROLLERİ VE TARAMALARI DÜZENLİ YAPTIRILMALIDIR” Meme kanseri, kadınların önemli sağlık sorunlarından birisi. Tüm kadın kanserleri içinde görülme sıklığı olarak birinci sırada, kanser ölümleri içinde ise ikinci sırada yer almaktadır. Bu hastalıkla mücadelede elimizdeki en güçlü silah ERKEN TANIdır. Memenin radyolojik inceleme yöntemi olan mamografi, erken tanıda etkinliği kanıtlanmış tarama yöntemidir. Mamografi klinik bulgu vermeyen, elle hissedilmeyen kanserleri gösterme gücüne sahiptir. Bu nedenle radyolog kilit role sahiptir. Tarama yapılan kadınlarda memede kuşkulu bir bulgu var ya da yok demek gibi önemli bir kararın altına imza atar.

“RADYOLOJİNİN ÖNEMİ ARTIYOR’’ Radyolojinin meme hastalıklarındaki rolü son birkaç dekadda önemli derecede genişlemiştir. Yalnızca kuşkulu lezyonları saptamada değil, kesin tanı için görüntüleme rehberliğinde iğne biyopsileriyle minimal invaziv girişimle örnek doku almada, tedaviye yön vermede ve tedavi sonrası izlemde de radyolog önemli role sahiptir ve meme hastalıklarıyla uğraşan multidisipliner ekibin temel bir öğesidir. “MAMOGRAFİ ANA TARAMA YÖNTEMİDİR’’ Mamografi ile ilgili sık sorgulanan konulardan birisi radyasyonun kendisinin kanser yapma potansiyelidir. Hiç kuşkusuz genel olarak radyasyonla ilgili risk vardır, ancak mamografide kullanılan dozlar ihmal edilecek kadar düşük orandadır, özellikle yeni teknolojiye sahip cihazlarda bu doz çok düşüktür. Mamografinin erken tanı ile sağladığı yarar, teorik olarak hesaplanan olası zararının çok üzerindedir. Bu nedenle günümüzde halen toplum taramasında kullanılan tek yöntemdir. Meme görüntülemesinde mamografi yanı sıra kullanılan diğer yöntemler ultrasonografi ve MRG (manyetik rezonans görüntüleme)dir. Ultrasonografi genç yaş grubu kadınlarda, gebe ve emzirenlerde ve erkek hastalarda ilk seçilen yöntemdir. Mamografide yoğun meme parankim yapısı gibi değerlendirmenin güç olduğu olgularda da ultrasonografi önemli katkı sağlar. MRG ise yüksek riskli kadınlarda ve diğer yöntemlerin sınırlı kaldığı seçilmiş olgularda başvurulan yöntemdir.

Prof. Dr. Ayşenur Oktay Ege Üniv. Tıp Fak. Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

“GELECEKTE KİŞİYE ÖZEL TARAMALAR YAPILABİLECEK” Meme görüntülemesi aynı zamanda çok aktif bir araştırma alanıdır. Meme kanserinin erken tanısı ve karakterizasyonuna yönelik yeni gelişen teknolojilerin katkısı yoğun şekilde araştırılmaktadır. Yakın zamanda radyolojide tartışılan önemli konu başlıklarından birisi kişiye özel taramaların geliştirilmesidir. “MEME KANSERİ TARAMA PROGRAMI İLE DAHA ÇOK KADINA ERKEN TANI İLE ULAŞABİLECEĞİZ’’ Meme kanseri ve tarama konusunda farkındalık oluşturmak için ülkemizde de son yıllarda giderek artan ciddi çalışmalar yapılmaktadır. T.C. Sağlık Bakanlığı, 40-70 yaşlar arasındaki kadınlarımızın taranması hedefiyle, 2 yılda bir organize tarama projesi başlatmıştır. Bu konudaki çalışmalarda planlamadan eğitime ve kalite denetimine kadar tüm aşamalarda TRD destek vermektedir. Amaç daha fazla kadına yüksek kalite standartları ile ulaşılmasını sağlamaktır. Radyologlar olarak kadınlarımıza vermek isteyeceğimiz en önemli mesaj meme kontrollerini ve taramalarını düzenli yaptırmalarıdır. Sağlıklı kadınlarımız geleceğimizdir. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 63


KONGRE

18. ULUSAL İÇ HASTALIKLARI KONGRESİ Bilimsel kongreler içinde en fazla ilgi çeken ve takip edilen 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi, Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından 12-16 Ekim 2016 tarihleri arasında Antalya’da 3.250 katılım ile gerçekleştirildi. Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli kongre hakkında şu bilgileri verdi: “Kongremizde İç Hastalıkları kliniklerindeki çok önemli ve ilgi çeken konuların yanı sıra, olgular eşliğinde sık karşılaşılan problemlere ve kronik hastalıklara yaklaşım ile birlikte, tıptaki yeni gelişmeler gözden geçirildi. Son gelişmelere ilişkin iç hastalıklarında kanıt-hastalık ilişkisi oturumları, klinik ve laboratuvarlardaki güncel konuları içeren sempozyumlar, programın ana başlıklarını oluşturdu. Kongrede konularında ülkemizde söz sahibi 104 konuşmacı ve oturum başkanı görev aldı. Bu yıl kongreye 401 bildiri kabul edildi.” Basın toplantısına katılan Prof. Dr. Serhat Ünal, Prof. Dr. Kerim Güler, Prof. Dr. Birol Özer, Prof. Dr. Tufan Tükek, Prof Dr Sedat Kiraz ve Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran kongrede öne çıkan ve toplumu ilgilendiren konular hakkında kısa bilgiler verdiler.

64 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

“GRİP VE SOĞUK ALGINLIĞI AYNI ŞEY DEĞİL” Prof. Dr. Serhat Ünal Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Kongre Başkanı Grip, viral bir solunum yolu enfeksiyonu ve bu hastalığın soğuk algınlığıyla karıştırılmaması gerekiyor. Nezle ve soğuk algınlığı daha hafif seyreden, az kas ağrısı, hafif ateş yükselmesi ve ölümcüllüğü yüksek olmayan bir hastalıktır. Grip ise sadece kendi hastalığı nedeni ile 100 bin ila 300 binde 1 kişiyi öldürür. 65 yaş üzerinde, kronik akciğer, astım, diyabet, kalp yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği, kronik karaciğer yetmezliği gibi hastalığı olanlarda, kanser tedavisi görenlerde, romatizma hastalığı nedeniyle kortizon tedavisi görenlerde ve gebelerde grip çok daha yaygın gözükür ve öldürebilir. Çünkü grip bu hastalıkların düzenini bozar. Özellikle bu hastalıkları olanlarda komplikasyon daha yüksek olacağı için mutlaka aşı ile korunması gerekir.

mizlikçiden kalp nakli yapan cerraha kadar, aşısını yaptırmayana o sezon çalışma izni verilmiyor. “ZİKA VİRÜSÜ TEHDİTİ DEVAM EDİYOR” Sivrisineklerle yayılan virüs dünya genelinde 70 ülkede tespit edilmiştir. Zika virüsü, aynı zamanda deng humması, sarı humma ve chikungunya virüslerini taşıyan Aedes türü sivrisineklerin insanları ısırmasıyla olur. Sivrisinekler, zika hastalığını geçirmekte olan bir kişiyi ısırarak enfekte olurlar, daha sonra bu enfekte sinekler, diğer sağlam kişileri ısırarak onları da enfekte ederler. Ayrıca bu virüs ile enfekte olan her 5 kişiden yaklaşık 1’i hasta olmakta ve semptom geliştirmektedir. Önleyici bir aşı ya da ilaç bulunmamaktadır. Bu sebeple sivrisinek ısırıklarından korunmak önemlidir. “KARDİYOVASKÜLER HASTALIKLAR HALA İLK SIRADA’’

“AŞILAMADA GENEL BİR FARKINDALIK EKSİKLİĞİ VAR”

Prof. Dr. Kerim Güler TİHUD Yönetim Kurulu Üyesi İÜ İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD Öğretim Üyesi

Aşı da yanlış biliniyor. Aşı çoğaltılıyor, parçalanıyor ve protein halinde veriliyor yani sadece bir protein parçasıdır. Hastalık yapması söz konusu değildir. Özellikle sağlık personeli hem kendi sağlığı hem de hastanın sağlığı için yaptırmak zorundadır. ABD’de eyaletlerin yüzde 90’ına ulaştı. Grip sezonunda, çalışan tüm sağlık personeline yerleri silen te-

Tansiyon damarları tutan bir hastalıktır. Damarları tutan başka bir hastalık varsa ona göre hedef belirlemelidir. Bunlardan biri toplumumuzda oldukça sık rastlanan şeker hastalığıdır. Hipertansiyon ve diyabet son derece önemli konulardır. Damarı tutar ve kardiyovasküler hastalıklara neden olur. Türk toplumunda üç kişiden birinde bu var.


2005 yılında 17 milyon kişi bu hastalıktan hayatını kaybetmiş. Yapılan bütün çalışmalara, bulunan yeni moleküllere, kılavuz ve halkın bilinçlendirme çalışmalarına rağmen 2020 yılında bu rakamın 24 milyona çıkması bekleniyor. Yani toplumumuzu asıl tehdit eden hastalıklar kardiyovasküler hastalıklardır. Bir hastanın şekerini kontrol edebilir; yağlarını normal değerlere getirebilirsiniz; tansiyonunu düzeltebilirsiniz. Bunlar bu çok önemlidir ancak LDL’de yüzde birlik artış yüzde birlik kardiyovasküler mortalitesini getiriyor. Bu son derece önemli bir oran. O yüzden halkın bu konuda bilinçlendirilmesi ve kafasının karışmaması gerekiyor. Kardiyovasküler hastalıkları etkileyen olaylardan diğeri de tansiyon ve maalesef şeytanın üçlüsü gibi beraber geziyorlar. Bir hasta obez ise onda şeker hastalığı olma olasılığı yüksek. Yağ oranının yüksek olma olasılığı yüksek ve aynı hastada tansiyon olma olasılığı yüksek. Riskli hastaya yaklaşırken bu üçlüye birden yaklaşmak gerekir. “HEPATİT C (HCV)” Prof. Dr. Birol Özer Başkent Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Hastalığa hepatitis C denilen bir virüs neden olur. İnsandan insana kan ve kan ürünleri ile bulaşır. Ayrıca ortak iğne kullanımı ve cinsel temas yoluyla da bulaşabilir. Hepatit C’li birçok hastada bulgu ya da belirti yoktur. Ancak bazı hastalarda halsizlik, yorgunluk, bulantı, kas eklem ağrısı ve kilo kaybına neden olabilir. Tüm dünyada 170 milyondan fazla insan hepatit C ile yaşamaktadır. Ülkemizde hepatit C sıklığı yaklaşık %1 civarındadır. HCV bulaşan kişilerin yaklaşık %15-20’si 6 aylık bir sürenin sonunda tamamen iyileşir. %80-85’İ ise kronik hepatit C ile infekte birey haline gelir. Bu kişilerin %20’sinde ise sonunda karaciğer kanserine dönüşme riski olan siroz gelişir. HCV için aşı bulunmadığından, tek korunma yolu risk faktörlerini anlamak ve virüse maruz kalmaya yol açabilecek durumlardan kaçınmaktır. Hepatit C hastalığı tedavi edilmediğinde uzun yıllar sonra karaciğerde sertleşme, büzüşme ile kendini gösteren siroza neden olabilir. “200’DEN FAZLA ROMATİZMAL HASTALIK VAR” Prof. Dr. Sedat Kiraz Hacettepe Üniv. Tıp Fakültesi İç Has. AD. Romatoloji BD. Öğr. Üy. Romatizma tek bir hastalık değildir. 200’e yakın hastalık bu sınıfa girer. Eklem romatizmaları (osteoartrit, romatoid artrit), yumuşak doku romatizmaları

(fibromiyalji) ve kemik erimesi (osteoporoz) bunlar arasında en sık görülenleridir. Bütün sağlık sorunlarında olduğu gibi romatizmal hastalıklarda da en uygun tedavinin yapılabilmesi için, ilk aşamada hastalığa doğru tanının konulması gereklidir. Romatizmal hastalıklara özellikle erken dönemde tanı konulması güç olabilir ve hastanın bir süre konunun uzmanı tarafından tetkik edilmesi ve izlenmesi uygun tedavinin yapılması gerekebilir. Romatizmal hastalıkların belirtileri zaman içinde değişiklik gösterebilir. Romatizmal hastalığı olan her hasta için kişisel bir tedavi planı yapılması gerekir. Hekimler olarak romatizma hastalarının sıkıntısını çok yakından görüyoruz. Bir kavanoz kapağını açmak bile bu hastalar için çok zor olabiliyor. 12 Ekim Dünya Artrit Günü kapsamında toplumu bu konuda bilgilendirmek için etkinlikler düzenledik. Dünya nüfusu yaşlanıyor, yaşlı popülasyonu giderek artıyor, kendine özgü getirdiği sorunlar var. “GUT GÖRÜLME SIKLIĞI ARTIYOR” Romatizmal hastalıkların içinde daha sık görmeye başladığımız ise; gut hastalığı. Aşırı beslenme, aşırı proteinli beslenme, yaşam tarzı değişikliğinin yeteri kadar yapılamaması dışında özellikle hipertansiyon tedavisinde kullanılan nörotik ilaçlar, gut sıklığının artmasına sebep oluyor. Hastalıklar, erken tanınırsa, bunların önüne geçebiliyoruz. “DİYABET TEDAVİSİNDE YENİ GELİŞMELER VAR” Prof. Dr. Tufan Tükek İÜ İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Öğretim Üyesi Diyabet hastalığı, oluşmadan önlenmesi gereken bir toplum sağlığı sorunudur. Ancak, maalesef hastalar genelde hekimlere hastalık geliştikten sonra gitmektedir. Son yıllarda diyabet tedavisinde yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Umut verici yeni ilaçlar hekimlerin kullanımına sunulmuştur. Bunlardan en farklı olanı böbrek üzerine etki eden SGLT2 reseptör blokerleri dediğimiz, kan glikozunu düşüren ilaçlardır. Kan şekerini normalin altına indirmeden böbrek yoluyla glikozun uzaklaşmasını sağlayan ilaçlardır. Almakta olduğu diğer ilaçlara eklenerek ek bir fayda sağlanmakta ve kan şekeri normal aralığa indirilmektedir. Aynı şekilde DPP4 inhibitörleri arasına yeni bir ilaç katılmıştır. Etkinliği ve yan etkileri anlamında daha olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Tüm bu ilaçları iç hastalıkları uzmanları reçete edebilmektedir. Yeni insülin formülasyonları beklenmektedir. Yakın zamanda tedaviye girecek olan bu insülinlerle diyabet tedavisinde başarı şansı artacaktır.

“TÜRKİYE YAŞLANIYOR; GELECEK PLANLAMANIZI YAPIN!” Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran Hacettepe Üniv. Tıp Fakültesi İç Hast. AD Geriatri BD Öğr. Üy. Türkiye’de yaşlı nüfus giderek artmaktadır. 2016 yılı nisan ayı rakamlarına göre ülkemizde 65 yaş üstü nüfus %8.2, 6.5 milyon,65 yaş üstü vatandaşımız vardır. 60 yaş üstü ise yaklaşık 10 milyon vatandaşımız vardır. Yaşlıların bakıma ihtiyaçları vardır. Geleneksel aile yapısı değişmektedir. Çekirdek aile yapısı, yaşlıların sayısının artması ve hastalıklarını artması sonucunda ihtiyaçlar değişmektedir. Yaşlılara bakmak giderek zorlaşmakta ve uzmanlık gerektirmektedir. Ülkemizde Geriatri uzmanları sayısı sadece 80’dir, Geriatri uzmanı da dahiliye uzmanlığından yetişmektedir ve dahiliye uzmanıdır. Dahiliye uzmanları sahada her yerde yaşlı hastaları sıklıkla görmekte, tanı tedavilerini yapmakta ve bakımları için öneriler yapmaktadır. Ülkemiz için en büyük sorunlardan birisi yatak sayısının az olmasıdır, hastanelerde acillerde çok ciddi sayıda yaşlı hasta başvurusu vardır ve hasta yatırmak zorlaşmaktadır. Hasta taburcu olurken eve çıkamayacak hastalar için ara bakım servisleri, subakut servisler, hastanelere bağlı bakımevleri veya evde bakım sistemleri, ülkemizde son 3-5 yıldır organize edilmektedir, ancak sayıca yetersizliklerimiz vardır. Buralarda sayıca yetersizliklerin dışında, verilen hizmetin içeriği ve kalitesi konusunda da eksikler ve geri ödeme kapsamında sorunlar bulunmaktadır. Bakım 3 yönlü olarak artmaktadır; Bakımevi, Evde bakım ve Palyatif bakım. Her üç bakım alanında malnutrisyon, sarkopeni, ağrı, polifarmasi, konstipasyon, inkontinans, infeksiyon, yara, aciller, depresyon, demans ve stroke en önemli sağlık sorunları arasında yer almakta ve en önemli bakım alanları olarak durmaktadır. Bu konularda dahiliye hekimleri ve geriatri hekimleri dernekler vasıtası ile eğitimlerini ve stratejilerini güncellemektedirler. Bakımda standart önemlidir. Yasal düzenlemeler, dahiliye hekiminin rolü, geriatri hekiminin koordinasyonu son derece önemlidir. Yaşlılık dönemi için herkes plan yapmalı, bakım konusunda alternatifler gözden geçirilmeli ve yaşlılık dönemine uygun akılcı planlamalar yapılmalıdır.”

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 65


KONGRE

ÜLKEMİZDE 10 KİŞİDEN 7’SİNDE SİNDİRİM SİSTEMİ HASTALIĞI VAR! Türk Gastroenteroloji Derneği (TGD) tarafından düzenlenen 33. Ulusal Gastroenteroloji Haftası, 22-27 Kasım 2016 tarihleri arasında Antalya’da yapıldı. Kongreye bu yıl 1000’e yakın doktor, hemşire, teknisyen ve öğrenci katıldı. Düzenlen basın toplantısında konuşan 33. Ulusal Gastroenteroloji Haftası Kongre Başkanı Prof. Dr. Zeynel Mungan, kongre hakkında şu bilgileri verdi: “Ana temasını ‘Doğal Zenginliklerimizi Koruma’ olarak belirlediğimiz kongremize bu yıl 1000’e yakın doktor, hemşire, teknisyen ve öğrenci katıldı. Gastroentero-Hepatoloji alanında çok önemli ve ilgi çeken konuların yanı sıra, olgular eşliğinde sık karşılaşılan problemlere ve hastalıklara yaklaşım ile birlikte tıptaki yeni gelişmeler gözden geçirildi. Son gelişmelere ilişkin konferanslar, dünyadaki gastroentero-hepatolojideki son gelişmeler, programın ana başlıklarını oluşturdu. Kongrede konularında söz sahibi Türkiye’den 197 ve yurtdışından 10 konuşmacı ve oturum başkanı görev aldı. Kongremizde ‘Temel Gastroenteroloj’, ‘İleri Gastroenteroloji’, ‘İyi Klinik Uygulamalar’, ‘Nörogastroenteroloji ve Motilite Çalışma Grubu Toplantısı’ ‘Gastroözofage-

66 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

al Reflü Hastalığı Kursu; G’den H’ye...’ ” kursları yapıldı.” Toplantıda Prof. Dr. Serhat Bor, Prof. Dr. Kadir Bal, Prof. Dr. Birol Özer, Prof. Dr. Orhan Sezgin ve Prof. Dr. Hale Akpınar Gastrointestinal Sistem içinde sık görülen hastalıklar hakkında bilgiler verdi, alanlarında yaşanan sorunlara dikkat çekti. “GASTROENTEROLOJİ UZMANI SAYISI GİDEREK AZALMAKTA” Prof. Dr. Serhat Bor TGD Derneği Başkanı Ege Ünv.Tıp Fakültesi Gastroenteroloji B.D. Öğ. Üyesi Türkiye’de her 10 kişiden 7’sinde sindirim sistemi hastalığı olduğu öngörülmektedir. Reflü sıklığı yaklaşık yüzde 23, kabızlık sıklığı yüzde 9, altına büyük abdest kaçırma oranı yüzde 3,5, hassas bağırsak hastalığı sıklığı yüzde 15’tir. Bu hastalıkların yanı sıra safra taşı, hepatitler, kanserler de sık görülen sindirim sistemi hastalıklarıdır. Türkiye’de şu anda yaklaşık 768 olan sindirim sistemi hastalıklarıyla ilgilenen gastroenteroloji uzmanı sayısı giderek azalmaktadır, bu durum gelecekte ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Avrupa ülkelerinde 100 bin kişiye düşen gastroenterolog sayısı incelendiğinde, Türkiye %1’in altında olan tek ülke du-

rumundadır. Bu oran daha da düşmeye başlamıştır. Çünkü, ihtisasa ayrılan yan dal kadroları azalmış. Bu durum, hem kaliteli, doğru, zamanında verilebilecek hizmet sunumu aksatmakta ve hem hasta mağduriyetine hem de maliyet kaybına neden olmaktadır. Çünkü, başta karaciğer olmak üzere birçok hastalığın tedavisi oldukça pahalıdır ve bunların hasta olmadan önlenebilmesi için uzman hekim ihtiyacının karşılanması gerekir. Bunun için vakit kaybetmeden yan dal kadro sayısının artırılması gerekir. Aksi takdirde gastroenteroloji giderek nesli kaybolmakta olan bir branş haline gelmektedir. “ENDOSKOPİ İŞLEMLERİNİ SADECE GASTROENTEROLOJİ UZMANLARI YAPMALIDIR!” Modern tanı ve tedavi yöntemleri arasında önemli bir yer tutan endoskopik girişimler; yemek borusu, mide ve onikiparmak bağırsağının rahatsızlıklarında; nedenin ortaya çıkarılması amacıyla yapılan oldukça etkin ve güvenilir yöntemlerdir. Bu işlem, hekimin doğru teşhis koymasını ve sağlık sorununun tedavisinin planlanmasını sağlamaktadır. Endoskopinin başarısı ve hastanın endoskopiden rahatsızlık duymaması; kimin yaptığına, nerede yapıldığına, nasıl yapıldığına ve deneyimli bir yardımcı ekibinin olup olmamasına göre değişir. Endoskopiyi bu konuda eğitim görmüş olanlar yani gastroenterologlar yapmalıdır. “15 GÜNLÜK KURSLARLA ENDOSKOPİ SERTİFİKASI VERİLEMEZ!” Türk Gastroenteroloji Derneği’nin toplam 768 üyesi vardır. Ülke nüfusumuzun Gastroenterolojik sorunlarını ve endos-


kopi ihtiyaçlarını karşılayamayacağı açıktır.15 günlük kurslarla endoskopi sertifikası verilmesi uygulaması acilen durdurulmalıdır. Endoskopi sertifikası eğitimi 18 aydan az olmamalıdır. Bu konuda Avrupa veya ABD’deki kılavuzlardan faydalanılabilir. “PPI - MİDE KORUYUCU İLAÇLAR 35 YILDIR KULLANILIYOR” Prof. Dr. Kadir Bal TGD Derneği İkinci Başkanı İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Gastroenteroloji B.D. Öğr.Üyesi PPI halk arasında mide koruyucu olarak adlandırılan ilaçlar arasında mide asidinin baskılanmasında en etkili olan çeşitli moleküllere verilen genel addır. PPI’lar reflü, ülser gibi midede artmış asitle seyreden hastalıklar yanında ülsere bağlı mide kanamalarında kullanılırlar. Bunun dışında çeşitli ağrı kesici ve kan sulandırıcı ilaçların midede ülser ve kanama gibi yan etkilerini engellemek için koruma amaçlı da verilirler. Özellikle yetişkin ve yaşlılarda önemli yandaş hastalıkların (kronik kalp, solunum, böbrek ve karaciğer hastalıkları) varlığında kullanılan çok sayıda ilaçların yanında koruyucu olarak kullanılabilir. PPI KULLANIRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİDİR? Özellikle kalp ritmini düzenleyen ve/ veya kan sulandırıcı ilaçlar kullanan hastaların bazı PPI’ları kullanırken bu ilaçların (ör. tiroit hormonları) etkisinin artma ya da azalma yönünde değişebileceğini bilmeleri ve bu ilaçları yazdırırken ilgili hekimi diğer ilaçları hakkında bilgilendirmeleri gerekmektedir. Uzun süre kullanımlarında midede zararsız poliplere neden olabilir. Elimizdeki çeşitli çalışmaların verilerine göre, PPI’ların insan vücudunda herhangi bir organda kanser oluşturduğuna dair bilgi bulunmamaktadır.PPI ilaçların yemekten yarım saat önce aç karına alınmalıdır. Emilimini etkilediği ilaçlarla aynı anda alınmamalı doktora danışılmalıdır. Bu ilaçların kullanım dozu hastanın klinik durumlarına göre kişiden kişiye değişebilir. PPI ilaçlar uygun tanıda, etkin olan en küçük miktarda ve yeterli olan en kısa süre boyunca kullanılmalıdır. “50 YAŞINA GELEN HERKES KOLONOSKOPİ YAPTIRMALI” Prof. Dr. Orhan Sezgin TGD Yönetim Kurulu Üyesi Mersin Üniv.Tıp Fakültesi Gastroenteroloji B.D. Öğr.Üyesi Kolon Kanseri en sık görülen 4. kanser olup, önemli bir ölüm sebebidir. Yaşla

birlikte sıklığı artar ve genetik temeli olan bir kanserdir. Birinci derecede kan bağı olanlarda görülme sıklığı artar. Kolon kanserleri her zaman daha önceden var olan “adenomatöz poliplerden” gelişir. Bu nedenle bu poliplerin önceden saptanıp, çıkarılması ile kolon kanseri gelişimi tamamen önlenebilir. Yani, kolon kanseri önlenebilir, önceden saptanabilir nadir kanserlerden birisidir. Bu nedenle 50 yaşına gelmiş her sağlıklı insana veya ailesinde kolon kanseri bulunanlara kontrol kolonoskopisi yapılarak polip veya gelişmekte olan erken evre kanser saptanıp, tamamen önlenebilir ya da tedavi edilebilir. Kolon Kanseri gelişmiş olduğunda ise, cerrahi tedavi ve ardından gerekirse uygulanacak kemoterapi ile başarıyla tedavi edilebilir. ‘‘BİR AYDAN UZUN SÜRELİ YANİ KRONİK İSHALİ OLAN HASTALARIN MUTLAKA GASTROENTEROLOĞA BAŞVURMALARI GEREKİR’’ Prof. Dr. Hale Akpınar TGD Yönetim Kurulu Üyesi Dokuz Eylül Üniv. Tıp Fakültesi Gastroenteroloji B.D. Öğr. Üyesi İnflamatuvar Bağırsak Hastalığı ağızdan anüse kadar sindirim kanalında kronik iltihap ve duvar kalınlaşmasına neden olan, nedeni tam olarak bilinemeyen hastalık-

lardır. Ülseratif kolit ve Crohn hastalığı bu hastalıkların başlıcalarıdır. İBH her yaşta görülebilirse de özellikle 15-30 yaş arasında en sık olarak izlenmektedir. Crohn hastalığı kadınlarda biraz daha sıktır. Türkiye’de iyaklaşık olarak 60.000 inflamatuvar bağırsak hastası bulunduğu tahmin edilmektedir.IBH genellikle dünyada gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerde görülür. İBH bulaşıcı değildir. Hasta, hastalığını çevresindeki insanlara bulaştırmaz. İBH’nın genetik olarak yatkın bireylerde çevresel faktörlere karşı verilen anormal bağışık yanıt sonucu geliştiği kabul edilmektedir. Böylece bağırsak duvarında iltihaplanma ve ülserler (yaralar) gelişmektedir. Bu bulgular hastalarda inatçı ve sık ishal (bazen kanlı), karın ağrısı, ateş, yorgunluk ve kilo kaybına neden olmaktadır. Özellikle kanlı ishali olan hastalara kolonoskopi uygulanmalıdır . Hastalara tanı konduktan sonra tedavi ve izlem uzun soluklu çoğu hastada ömür boyudur. İBH’nda hastanın yaşı, hastalığın şiddeti, hastalığın sindirim sistemi içindeki yaygınlığı, sindirim sistemi dışında belirtilerin varlığı gibi pek çok faktör tedavi kararını etkilemektedir. Bu nedenle tedavi şekilleri hastalar arasında bireysel farklılık göstermektedir. İBH tedavisinde amaç, hastalık ataklarını tedavi etmek, hastanın iyilik halini korumak ve hastalığın seyrinde oluşabilecek komplikasyonları engellemektir. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 67


KARACİĞER HASTALIKLARI

ALKOL DIŞI YAĞLI KARACİĞER HASTALIĞI (ADYKH) BATI TOPLUMLARINDA KARACİĞER HASTALIKLARININ EN SIK NEDENİ

Prof. Dr. Birol Özer Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Türk Gastroenteroloji Derneği Genel Sekreteri

ADYKH tüm dünyada görülmekle birlikte sanayileşmiş batı toplumlarında karaciğer hastalıklarının en sık nedenidir. ADYKH için en önemli risk faktörü, santral obesite, tip 2 diyabetes mellitus, hiperlipidemi ve hipertansiyonu içinde barındıran Metabolik Sendrom’dur. Aslında ADYKH, metabolik sendromun karaciğer bulgusudur.

Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi, Türk Gastroenteroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Birol Özer karaciğer hastalıkları içinde en sık rastlanan Alkol Dışı Yağlı Karaciğer Hastalığı’nı anlattı.

ADYKH prevalansı dünya genelinde %20 civarındadır. Tanı alan hastaların büyük çoğunluğu 40 ya da 50’li yaşlardadır. ADYKH siroza ilerleyebilir. Sadece ADYK olan bireylerde siroz riski %3 iken, ADYK hepatiti olanlarda %20’ye kadar çıkmaktadır. ADYKH bağlı karaciğer kanseri gelişme riski de vardır.

Alkol dışı yağlı karaciğer hastalığı; ağır alkol kullanımı (iki yıldan uzun süreli haftalık ortalama; erkeklerde >210 gr, kadınlarda >140 gr) gibi sebeplerin bulunmadığı durumlarda, karaciğerde yağlanma olmasıdır. ADYKH, karaciğerde sadece yağlanmanın olduğu ADYK ve yağlanmaya karaciğer inflamasyonunun eşlik ettiği ADYK hepatiti olmak üzere iki alt gruba ayrılır.

ADYK hepatiti olan bazı hastalarda halsizlik, yorgunluk, sağ üst kadranda rahatsızlık hissi olmasına rağmen sadece ADYK olan hastaların çoğunda yakınma yoktur. Hastalar genellikle başka nedenlerle yapılan laboratuvar incelemelerinde karaciğer fonksiyon testlerinde yükseklik ya da karın görüntülemesi yapılırken tesadüfen saptanan karaciğer yağlanması ile tanı alırlar. Fizik

68 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

muayenede karaciğerde büyüme, veya siroz gelişti ise kronik karaciğer hastalığı periferik bulguları (asit, palmar eritem, spider) saptanabilir. Karaciğer testlerinin normal olması ADYKH tanısını dışlamaz. Karaciğer yağlanması yapan diğer nedenlerin dışlandığı durumlarda radyolojik görüntüleme ile ADYKH tanısı konabilir. Bununla birlikte tanının net olmadığı durumlarda ya da karaciğerdeki zedelenmenin derecesini tayin etmek için biyopsi yapılabilir. TEDAVİDE EN İYİ YÖNTEM; SAĞLIKLI BESLENME VE EGZERSİZ ADYKH tedavisi için birçok yöntem araştırılmıştır. Bunlardan sadece kilo vermenin faydalı ve güvenilir olduğu gösterilmiştir. Fazla kilolu ve obez hastaların (ideal kilolarına ulaşana kadar) haftalık 0.5-1 kg zayıflamaları önerilmektedir. Hastalar aşırı alkol kullanımından kaçınmalıdırlar. ADYKH’ında kardiyovasküler hastalık riski arttığı için eğer varsa hiperglisemi ve hiperlipidemi tedavi edilmelidir. Statin tedavisinin ADYKH’nda güvenli olduğu gösterilmiştir. ADYKH bağlı siroz gelişti ise hepatosellüler karsinom için tarama, eğer son dönem siroz hastası ise karaciğer nakli düşünülmelidir.


BESLENME

KARACİĞER YAĞLANMASINA KARŞI

K

araciğer yağlanması, günümüz toplumlarında görülme oranı en yüksek olan karaciğer hastalığı türü. Toplumdaki her 4-5 kişiden birinde de karaciğer yağlanması görülmektedir. Karaciğer hücrelerinde aşırı derecede yağ toplanmasıyla meydana gelen ciddi bir sağlık sorunu olan karaciğer yağlanması, karaciğerin kendini koruma amaçlı oluşturduğu yağ bezlerinden oluşur.

Uzman Diyetisyen İpek Ağaca Özger’in karaciğer yağlanmasına karşı tüketilmesini önerdiği 7 besin şöyle:

1

- Sarımsak, soğan, enginar gibi beyaz sebzeler Başta sülfür içeriği yüksek olan soğan ve sarımsak olmak üzere beyaz renkli sebzeler çok önemlidir. Sülfür maddesi karaciğer yağlanmasına neden olan kimyasal maddelerin karaciğer hücrelerinden uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Ayrıca enginar, karaciğer detoksunu en iyi sağlayan beyaz sebzelerden biridir.

2

- Yağsız süt ürünleri

Süt grubu besinleri tüketmek, vücudun ihtiyacı olan protein alımına destek olur. Miktarda aşırıya kaçmamak gerekir. Süt ürünlerini yağsız tercih etmek gerekir.

3

- Böğürtlen, mor üzüm, yaban mersini gibi mor meyveler Antioksidan açısından zengin olan mey-

7 SÜPER BESİN

velerin tüketilmesi meydana gelmiş olan karaciğer fonksiyon bozukluklarını giderir. Karaciğer yağlanmasına neden olan toksinlerin vücuttan uzaklaştırılması için koyu mor renkteki kiraz, böğürtlen, kızılcık, mor üzüm ve yaban mersini gibi mor meyveler ara öğünlerde tüketilmelidir.

4

- Tam buğdaylı tahıllar

Tam buğdaylı ekmek, yulaf kepeği, çavdarlı gevrek gibi kompleks karbonhidrat bakımından zengin tahıl grubu besinler liften de zengin olduğundan hergün uygun miktarlarda tüketilmelidir.

5

İpek Ağaca Özger Uzman Diyetisyen

- Kurubaklagiller

Bitkisel protein ve lif içeriğinin yüksek, doymuş yağ içeriğinin düşük olması bakımından kurubaklagiller karaciğer yağlanmasına karşı tüketilmesi gereken besinlerdendir. Haftada 2 kez kurufasulye, nohut, mercimek, barbunya gibi kurubaklagil yemeği tüketmeye özen gösterilmelidir.

7

- Su ve diğer sağlıklı içecekler Karaciğer detoksu için hergün 2-2,5 lt su içmeye özen gösterilmeli, suya ek olarak şekersiz komposto, ayran, çorbalar, maden suyu, kefir vb. tüketerek sıvı alımına destek olunmalıdır.

6

- Kırmızı meyve ve sebzeler Domates, karpuz, kızılcık, kırmızı biber başta olmak üzere kırmızı renkli meyve ve sebzeler de çok güçlü antioksidan olan likopen ve C vitamini bolca bulunur. Karaciğer yağlanmasına karşı antioksidan desteği için kırmızı meyve ve sebzeler öğünlerde tüketilmelidir. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 69


GÜNCEL

DÜNYADA YAKLAŞIK 125 MİLYON İNSAN SEDEF HASTALIĞIYLA MÜCADELE EDİYOR 29 Ekim Dünya Sedef Günü nedeni ile Psoriasis Derneği tarafından düzenlenen basın toplantısında hasta gözünden sedef hastalığı değerlendirilirken, konuşmacı hekimler tarafından güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgiler verilirdi. Toplumda yanlış algı nedeni ile hasta ve hasta yakınlarının yaşadıkları sosyolojik ve psikolojik sorunlar gündeme getirildi, özellikle sedef hastalığının bulaşıcı olmadığına dikkat çekildi. “SEDEF HASTALIĞI HAKKINDA YANLIŞ BİLİNENLER, HASTALARIN SOSYAL HAYATINI OLUMSUZ ETKİLİYOR!” Prof. Dr. Mehmet Ali Gürer Psoriasis Derneği Başkanı Gazi Ünv. Tıp Fakültesi Dermatoloji A.B.D. Öğretim Üyesi Sedef hastalarının sosyal hayatını etkileyen en büyük sorun, sedef hastalığının bulaşıcı zannedilmesidir. Mayıs 2014’ de Stockholm’de düzenlenen ’67. Dünya Sağlık Örgütü’ toplantısında sedef hastalığı bulaşıcı olmayan bir hastalık olarak kabul edilmiştir. Sedef hastalığı, hastaların fiziksel olarak yaşam kalitesini düşürmekle kalmayıp, aynı zamanda sosyal yaşamlarında da birçok olumsuzluğu beraberinde getirmektedir. Gündelik ve iş hayatlarında çevrelerindeki insanlar ve hatta kimi zaman aileleri tarafından dışlanan ve ‘Damgalanma’ sorunu yaşayan sedef hastaları psikolojik olarak büyük sorunlarla karşılaşmaktadır.

70 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

“HASTALIĞIN NEDENLERİ BİLİNMİYOR” Prof. Dr. Serap Öztürkcan Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Sedef hastalığının nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bağışıklık sisteminin normal çalışmamasıyla ilgili olduğu bilinmektedir. Bağışıklık sistemindeki bu bozukluk, derideki hücrelerin hızla çoğalmasına neden olur. Çoğalan bu hücreler, deri yüzeyinde birikmeye başlar. Tetikleyici faktörler arasında fiziksel travma, stres, enfeksiyonlar ve ilaçlar yer alır. Sedef hastalığı bulaşıcı değildir. Hastalığın kesin tedavisi olmasa da, kontrol altına alınması ve normal yaşantıya devam edilmesi, yaşam kalitesi yüksek bir yaşam sürdürülmesi mümkündür. Sedef hastalığı uzman dermatologlar tarafından uygulanacak uygun tedaviler ile kontrol altına alınabilmektedir.’ “UYGUN TEDAVİ YÖNTEMLERİ UYGULANMALI” Doç. Dr. Savaş Yaylı Karadeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Güncel psoriasis tedavisi, direkt olarak deriye uygulanan topikal tedaviler yanında, fototerapi ve sistemik tedavilerden oluşmaktadır. Ülkemizdeki hastaların önemli bir kısmının halen topikal tedaviler ile yönetildiği açıktır. Sistemik tedaviler ile yönetilmesi gerektiği halde, halen topikal tedaviler ile yönetilen, bu nedenle hastalığın kontrol altına alınamadığı ve yaşam kalitesinin negatif yönde fazlaca etkilendiği, mutsuz orta şiddette ve şiddetli psoriasis hastaları vardır. Ülkemizde de, bu hastaların sayıları azımsanmaya-

cak ölçüde fazla. Bu hastalarımızı topikal tedavilere göre konforu çok daha iyi olan, tablet, injeksiyon veya infüzyon şeklindeki çok daha etkili sistemik ilaçlarımız ile güvenli bir biçimde yönetebiliyoruz. SEDEFİ TANIMAK VE ONUNLA YAŞAMAK ZOR AMA ONUNLA BAŞ ETMEK ZORUNDAYIZ Mustafa Yıldırım Türkiye Sedef Hastaları Dayanışma Derneği Başkanı Ben de tüm sedef hastaları ile aynı duyguları yaşıyorum. Sedefi tanımak ve onunla yaşamak oldukça zor ama onunla baş etmek zorundayız. Sedef tedavi edilebilen bir hastalıktır. Dernek olarak hastalara kaybettikleri özgüveni kazandırmak, onları sosyalleştirip topluma kazandırmak, daha iyi tedaviye erişimlerini sağlayarak, yaşam kalitelerini yükseltmek için 2010 yılından beri çalışıyoruz. Psoriasis Derneği ve Sedef Hastaları Dayanışma Derneği işbirliğinde, Janssen’in koşulsuz katkılarıyla hastalığın bilinirliği konusunda gerçekleştirilen sosyal sorumluluk projesi kapsamında, Sedef Hastaları Dayanışma Derneği üyeleri ile 6 ünlü bir dergi için poz verdi ve hastalıkla ilgili mesajlarını paylaştı. Çekimlere katılan yazar ve Yaşam Atölyesi’nin Kurucusu Aret Vartanyan basın toplantısında söz alarak; “Bu çekimler vasıtası ile sedef hastalığı hakkında detaylı bilgi sahibi oldum, hastaların yaşadığı toplumsal sorunları dinledim. Hepimize önemli görevler düşüyor, bilmeliyiz ki; sedef bulaşıcı değil” dedi.


SEDEF HASTALARININ HİKÂYELERİ BELGESEL OLDU Sedef Hastaları Dayanışma Derneği ve Novartis, Türkiye’nin farklı illerinden dört sedef hastasının yaşadıklarını “Sedef Hikâyeleri” adlı belgeselde bir araya getirerek bir ilke imza attı. Sedef hastalığı hakkında toplumu bilinçlendirmek ve hastaların yaşadıklarına dikkat çekmek amacıyla İz TV’den yapımcı ve yönetmen Vedat Atasoy ve ekibi tarafından hazırlanan belgeselin ilk gösterimi Dünya Sedef Günü kapsamında Salt Galata’da yapıldı. Türkiye’nin farklı illerinden dört sedef hastasının yaşamından kesitler sunan belgeselde Amasya Merzifon’dan Mustafa Ay, Manisa’dan Belma Gündüz, Kahramanmaraş Soğukpınar Köyü’nden Sezer Tunç ve İzmir’den Özer Malçok sedef hastalığı ile yaşamayı anlatıyor. Hastaların yaşadıkları coğrafyadan görüntülerle birlikte kişisel hikayelerine odaklanan belgesel bu anlamda bir hastalıkla ilgili Türkiye’nin ilk belgeseli olma özelliğini taşıyor. Türkiye’de sedef hastalığı ile yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon kişiye umut vermek için kamera karşısına geçen hastalar kendi yaşadıklarını, deneyimlerini ve tavsiyelerini paylaştılar. Belgeselde yer alan hastaların katılımıyla gerçekleştirilen “Sedef Hikâyeleri”nin ilk gösteriminde konuşan Sedef Hastaları Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Yıldırım; “Yıllardır dernek olarak sedef hastalarını en iyi şekilde tem-

sil etmek, toplumu hastalık konusunda bilinçlendirmek ve hastalara en doğru bilgiyi ulaştırmak amacıyla çalışıyoruz. Toplumda sedef hastalığı hakkında çok fazla yanlış bilgi var. Bu yanlış bilgiler ve önyargılar nedeniyle sedef hastaları çok zorluk yaşıyorlar. Ben de bir sedef hastası olarak bunları bizzat yaşadım. Hastaların yaşadıklarının toplum tarafından daha iyi bilinmesi gerekiyor. Tüm sedef hastalarının benzer şeyler yaşadıklarını göstererek toplumdan izole olmamaları mesajını vermeye çalıştık. Yaşadıklarını içtenlikle paylaştıkları için arkadaşlarımıza Sedef Hastaları Dayanışma Derneği adına teşekkür ediyorum” dedi. ‘İYİ BİR ÖRNEK OLDUK’ Novartis İmmünoloji ve Dermatoloji Bölüm Direktörü Dr. Kemal Kendir ise bu projede neden yer aldıklarını açıkladığı konuşmasında, “Novartis olarak, insanların yaşam kalitesini artıracak ve ömürlerini uzatacak yeni yollar keşfetmek misyonu ile çalışıyoruz. Bilime dayalı yenilikler yoluyla toplumun en önemli sağlık sorunlarını çözmek için çalışırken hasta bakış açısını işimizin merkezine koyuyoruz. Çünkü, ancak bir hastalıktan etkilenen insanları dinleyerek, onların yaşadıkları zorlukları ve ihtiyaçlarını anlayarak, özellikle tedavi ve hayat kalitesi açısından doğru çözümler üretebileceğimizi düşünüyoruz. Hastaların yaşam kalitesini iyileştirmenin önemli yolların-

dan biri de toplumsal farkındalığı artırmak. Bu nedenle hasta dernekleri ile işbirliği yaparak hastalıkların bilinmesini ve hastaların yaşadıklarının daha iyi anlaşılmasını sağlamaya çalışıyoruz. Sedef Hikâyeleri belgeselinin, bu anlamda iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Belgeselde yer alan hastalara hikâyelerini bizlerle paylaştıkları için çok teşekkür ediyorum” dedi. Sedef Hikâyeleri belgeselini çeken İz TV Belgesel Yapımcısı ve Yönetmeni Vedat Atasoy ise “İlk kez Sedef Hastaları Dayanışma Derneği ve Novartis ile birlikte bir hastalığı ve bununla yaşayan hastaların yaşam deneyimlerini paylaştığımız bu projeyi hayata geçirdik. Hastaların yıllara dayanan hastalıkla birlikte yaşam mücadeleleri yepyeni bir çalışmanın ilk örneği oldu. Bu deneyimler, hastalığı yaşayanların dayanışması ve bu konuda hizmet veren kurumların hastaları sayı olarak değil fert olarak görmelerini sağlayacak. Bu çalışmada bize destek olan öncelikle tüm hastalarımıza ve ailelerine teşekkür ederim” dedi.

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 71


SEKTÖR / HABER

Medical Park, BAU ve Medtronic’ten Startejik İşbirliği:

SURGICAL SYNERGY™ PROJESİ, BEYİN, OMURGA VE ORTOPEDİ CERRAHİSİNİN GELİŞİMİNE YÖN VERECEK Medical Park Hastaneler Grubu, Bahçeşehir Üniversitesi ve Medtronic, Türkiye’de beyin cerrahisi, omurga ve ortopedi alanında tedavi süreçlerine ve bilimsel çalışmalara yön verecek önemli bir işbirliğine imza attı. Surgical Synergy™ projesi kapsamında, Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi’nde kullanılacak “StateOf-The-Art” teknolojisi, beyin, omurga ve ortopedi ameliyatlarının planlanmasından sonlandırılmasına kadar geçen tüm süreçleri, gerçek zamanlı radyolojik görüntülemeye imkan vererek, uzman cerrahi kadronun daha başarılı sonuçlar almasına yardımcı olacak. Bu yeni teknolojiyle aynı zamanda, ameliyat öncesi alınan radyolojik görüntüler sayesinde, ameliyat sırasında kullanılan Nöro navigasyon cihazı ile yapılan kraniyel cerrahisi ameliyatlarında hedef noktaya direkt ulaşılabilecek olması ile hasta yararının daha da yukarı taşınması; ameliyat sürelerinin de kısalması sayesinde hastaların en doğru tedavi ile daha hızlı taburcu olabilmeleri sağlanmış olacak. İşbirliği, bu alandaki eğitim süreçleri ve bilimsel gelişim çalışmalarına da katkı sağlayacak. Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi, işbirliği kapsamında, “Mükemmeliyet Merkezi” olarak eğitim süreçlerini bilimsel anlamda en üst düzeyde gerçekleştirebilmek amacıyla Medtronic ile çalışmalar yürütecek. Projenin, 7 Kasım’da Bahçeşehir Üniversitesi’nde gerçekleştirilen imza törenine, Medical Park Hastaneler Grubu Strateji ve Performans Grup Koordinatörü Dr. Hikmet Çavuş, Medical Park Hastaneler Grubu Tıbbi Hizmetler Direktörü Dr. Şerif Köksal, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli

72 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Heyeti Başkanı Enver Yücel, Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şenay Yalçın, Bahçeşehir Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Türker Kılıç, Medtronic Orta Doğu, Afrika, Orta Asya ve Türkiye Bölge Başkanı ve Yönetici Direktörü Majid Kaddoumi ile Medtronic Türkiye ve Orta Asya Bölge Başkanı Ayhan Öztürk katıldı. Törende konuşan Dr. Hikmet Çavuş şunları söyledi: “Kısa bir süre sonra 29. hastanesini açmaya hazırlanan, hasta sayısı 7 milyonu aşan, ameliyat sayısı 1 milyona ulaşan Medikal Park Hastaneler Grubu olarak, başarı oranımızı sürekli artırmak ve yeni yöntemlerin önünü açmak üzere, cerrahlarımızın uzmanlığını en ileri teknolojilerle destekliyoruz. Bu nedenle tıp alanında dünyadaki gelişmeleri yakından takip ediyor; özellikle bir ucu hastanın yüksek menfaatine yönelen; doğru teknolojilere yatırım yapıyoruz. Surgical Synergy™ projesi de bu yaklaşımımızın bir yansıması olarak Bahçeşehir Üniversitesi ve Medtronic ile birlikte hayata geçirildi. Proje kapsamında yatırım yaptığımız ve Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi’mizde kullanılacak “State-Of-The-Art” teknolojisi sayesinde, beyin, omurga ve ortopedi cerrahisinde çıtayı daha da yükseltiyoruz. Sağlık sektörünün önde gelen kurumları olarak işbirliğimizin önemli bir sinerji yaratacağına ve bu alandaki çalışmalara yön vereceğine inanıyorum.” Prof. Dr. Türker Kılıç da işbirliğiyle ilgili, “Bahçehir Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak amacımız, dünyaya fayda sağlayacak başarılı bilim insanları - hekimler yetiştirmektir. Akademik kadromuzu ve fiziki olanaklarımızı bu çerçevede inşa ettik. Bu vizyonu da sürdürmeye devam ediyoruz. Bir dünya üniversitesi olmanın gereği, öğ-

renci ve öğretim üyelerine, dünyadaki teknolojik yeniliklerin, yeni bilgilerin dünya ile eş zamanlı olarak aktarılabilmesidir. Bilim ve teknolojinin en iyi şekilde aktarılması ve geliştirilebilmesi için alanında başarılı kurumlarla doğru iş birliklerinin yapılması gerekmektedir. İşte tam olarak Medtronic ile yapılacak olan bu işbirliği öğretim üyelerimiz ve öğrencilerimizin ihtiyaç duyduğu bilimle birleştirilmiş teknolojik yenilikleri taşıyan eğitim ayağında yardımcı olacaktır. Bu çalışmalar sonunda ortaya çıkacak olan patent ve proje çalışmaları da ülkemize büyük katkılar sağlayacaktır” dedi. Majid Kaddoumi şöyle konuştu: “Medical Park Hastaneler Grubu ile yaptığımız işbirliği Medtronic’in Surgical Synergy™ sunumlarının belirgin bir örneğidir. Cihaz temin işinin ötesine geçerek, cerrahi deneyimin dönüştürülmesine yardımcı olacak, daha iyi hasta sonuçlarına ulaşılmasını ve ekonomik değerin arttırılmasını sağlayacak sağlık hizmetleri sunmaktayız. Bu anlaşma Medtronic Surgical Synergy™ tarafından Türkiye’de yapılan, türünün ilk örneği olan bir taahhüttür. Genel sağlık gereksinimlerine çözümler sağlanması ve dünya genelinde 62 milyondan fazla insanın yaşamını iyileştirilesine yönelik şirket vizyonunun altını çizmektedir. Bu işbirliği Medtronic’in, Medical Park Hastaneler Grubu ile işbirliği içerisinde çalışarak en iyi hasta bakımını sağlamak amacıyla restoratif tedavi olanaklarını ve inovatif becerilerini sergilemesi açısından eşsiz bir fırsat sunmaktadır.”


SEKTÖR / HABER

EIU TARAFINDAN 25 ÜLKEDE YAPILAN ANALİZ DEĞER BAZLI SAĞLIK HİZMETİNİN UYGULANMASI İÇİN BİR YOL HARİTASI SAĞLIYOR • Yeni EIU araştırması dünya genelinde 25 ülkede değer bazlı sağlık hizmetinin (VBCH) uygulanması yönündeki gelişmeyi değerlendirmek ve takip etmek için ortak bir çerçeve oluşturmuştur. • Bağımsız sağlık hizmeti uzmanlarından oluşan bir panel ile birlikte oluşturulan bu çerçeve, ülkelerin çoğunun VBHC ile uyumun erken aşamalarında olduğunu göstermiştir. • Söz konusu program VBHC uyumunun veri matrisiyle yayınlandığı 25 ülkeyi kapsayan temel çalışmayı, kapsamlı bir raporu, bir yönetici özetini ve her ülkeye ait genel görünümü içermektedir. Hastaların önem verdiği tıbbi sonuçlar ve bunların maliyeti arasında bağlantı kuran ve sağlık sistemleri için geliştirilen yeni bir model olan değer bazlı sağlık hizmetinin (VBHC) değerlendirilmesi için yeni bir çerçeveyi kapsayan bir araştırma 20 Eylül tarihinde Economist İstihbarat Birimi (EIU) tarafından açıklanmıştır. Bu çerçeve dört alanda organize edilen 17 temel göstergeden oluşmaktadır. Bu alanlar sağlık hizmetinde değer sağlayan bağlam, politikalar ve kurumlar; hasta sonuçlarının ve maliyetlerin ölçülmesi; entegre ve hasta odaklı sağlık hizmeti ve son olarak sonuç bazlı ödeme yaklaşımıdır.

rın VBHC’yi uygularken yaşadığı temel sorunlara (teknoloji sistemleri, insan kaynakları ve ödemeler) yoğunlaşan vaka çalışmaları da yer almaktadır. EIU Sağlık Hizmeti Müdürü Annie Pannelay bu konuda “Ülke sağlık sisteminin değer bazlı sağlık hizmetine olan uyumu üzerine yapılan bu çalışma, değer bazlı sistemin yapı taşlarıyla ilgilenen organizasyonlar için şeffaf bir çerçeve oluşturmaktadır. Bu ilkeleri uygulamak isteyen ülkelerde etkin bir dönüşüm yapabilmek için pek çok unsurun mevcut olması gerekir ve bu da sistemlerdeki tüm paydaşların farklı seviyelerde dâhil olması anlamına gelir. Örneğin, hastalar için önemli olan sağlık sonuçlarını temel alarak organize olan bir sağlık sistemini destekleyen üst düzey politikalar çerçevesinde, sağlık mesleği mensuplarına eğitim verilmesi ve hizmet sağlayıcıların da veri toplamak ve bu verileri kullanıma açmak için çaba göstermesi gerekmektedir” demiştir. Tüm araştırmayı görmek için http://www.vbhcglobalassessment.eiu.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Tespit edilen önemli bulgulara göre İsveç ve Birleşik Krallık sırasıyla VBHC ile çok yüksek uyumlu ülke ve yüksek uyumlu ülke olarak başı çekmektedir. Sağlık hizmetinin koordineli verilmesi için uygulanan paket ödeme gibi sonuç bazlı ödeme yaklaşımları her geçen gün daha çok kabul görmektedir – söz konusu 25 ülkenin altısında, paket ödeme yaklaşımı bir veya daha çok ödeme kuruluşu tarafından uygulanmaktadır. Sağlık sistemlerini VBHC’nin ilkeleriyle daha uyumlu hale getirmesi amacıyla ülkelere yardımcı olan güçlü politika desteği, daha zengin ülkelerde nispeten daha çok görülmektedir. Üst düzeyde VBHC politikası veya planı olan yedi ülke içinden sadece ikisi (Türkiye ve Kolombiya) gelişmekte olan ülkelerdir. Bir medikal teknoloji, hizmet ve çözüm şirketi olan Medtronic tarafından desteklenen araştırma programı, VBHC için uygun bir ortam sağlayan ana bileşenleri, sağlık hizmeti paydaşları tarafından yaygın bir şekilde kullanılabilecek konsolide bir çerçevede global olarak tesis etmeye çalışmaktadır. VBHC ile uyumu değerlendirme çerçevesi, dünyanın farklı bölgelerinden gelen yedi bağımsız uzman danışmandan oluşan panel ile birlikte oluşturulmuştur.

ECONOMİST İSTİHBARAT BİRİMİ HAKKINDA Economist İstihbarat Birimi global iş araştırması alanında dünya lideridir. Bu birim Economist adlı gazeteyi yayınlayan Economist Grubunun işletmeler arası koludur. Economist İstihbarat Birimi dünya genelinde piyasa eğilimleri ve iş stratejileri alanında zamanında, güvenilir ve tarafsız analizler sunarak yöneticilerin daha iyi kararlar almasına yardımcı olmaktadır.

Söz konusu program VBHC ile uyumun gösterge skorlarının veri matrisiyle yayınlandığı 25 ülkeyi kapsayan temel çalışmayı, bulgular ve metodoloji raporunu, bir yönetici özetini ve her ülkenin durumunun anlık görüntüsünü içermektedir. Çalışmada ayrıca politika yazıları ve politika oluşturucula-

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 73


FİTOTERAPİ

IHLAMUR : SOĞUK KIŞ GÜNLERİNİN VAZGEÇİLMEZİ

içilebileceğini söylüyor. Soğuk algınlığı dışında ıhlamurun keyif için de içilmesini tavsiye eden Sezik, tüketicileri açıkta satılan ürünler için de uyarıyor. ÜLKEMİZDE ÜÇ IHLAMUR TÜRÜ VAR

Prof. Dr. Ekrem Sezik Fitoterapi Derneği Başkanı

Her ne kadar Barış Manço’nun ‘Nane Limon Kabuğu’ şarkısında adı geçmese de, soğuk algınlığı geçirenlerin aklına ilk gelen ıhlamur çiçekleridir. Ihlamur çiçeklerinin demlenmesi ile elde edilen çay, uzun yıllar, eski hekimlerin yazdıkları “majistral”, yani eczacıların eczanelerinde yaptıkları reçetelerde bazı maddelerle beraber soğuk algınlığına karşı kullanılan terkiplere de girmiş, bunun yanında taşıyıcı olarak da yaygın bir şekilde kullanılmıştır . Fitoterapi Derneği Başkanı Prof. Dr. Ekrem Sezik, Avrupa İlaç Kurumu tarafından da soğuk algınlığı ve stres üzerindeki hafifletici etkisi kabul edilen ıhlamurun, çay olarak günde 2 veya 4 kez

74 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

Ihlamur, ıhlamur ağaçlarından toplanıp kurutulmuş çiçeklerdir. Çay olarak kullanılacak ürünün, çiçek sapına yapışık çiçek yaprağını taşımaması istenirdi. Fakat ıhlamur, çiçek yaprağı ile çiçeğin ayrılmasının güçlüğü ve bu esnada çiçeğin de zarar görmesinden dolayı, artık çiçek yaprağı ile beraber kullanılmaktadır. Ihlamurun etkileri, yapısında bulunan flavonoitler, fenolik asitler, müsilaj ve uçucu yağ tarafından meydana getirilir. Demlendiğindeki sarı rengini taşıdığı flavonoitler, hoş kokusunu ise uçucu yağı vermektedir. Marmara ve Karadeniz ormanlarında genellikle dağınık olarak yetişen 3 ıhlamur türü bulunuyor. Piyasada bu türlerin çiçekleri genellikle karışık olarak satılmaktadırlar. Nerelerde derseniz: Aktar ve baharatçılarda! Bu dükkânlarda, çuval veya kutuların içinde, ‘çiçek ıhlamur’, ‘ıhlamur’, ‘yaprak ıhlamur’

olarak isimlendirilen çeşitleri satılmaktadır. ‘Çiçek ıhlamur’, sadece çiçekler; ‘Ihlamur’ çiçek ve çiçek yaprağı; ‘Yaprak ıhlamur’da ise fazla miktarda ağacın yaprakları, az miktarda çiçek ve çiçek yaprağı bulunur. Türkiye’de yetişen türlerden elde edilen çiçeklerin kimyasal yapısı çok ayrıntılı olarak incelenmemiştir. Ama bugüne kadar elde edilen bulgular, tıbbi olanlara benzer olabileceğini göstermektedir. Dolayısıyla gıda olarak kullanılmasında herhangi bir mahzur bulunmamaktadır. SOĞUK ALGINLIĞININ BELİRTİLERİNİ AZALTIYOR VE RAHATLATIYOR Ihlamur çiçekleri artık daha çok gıda olarak değerlendiriliyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ihlamur çok eskiden beri soğuk algınlığında ter verici, göğüs yumuşatıcı olarak kullanılan bir çiçektir ve bu kullanım hâlâ devam etmektedir. Avrupa İlaç Kurumu Tıbbi Bitkisel Ürünler Komitesi tarafından ya-


yınlanan bilimsel raporda ıhlamurun kullanımı ve bu kullanım ile ilgili bilimsel bilgiler bulunmakta. Şöyle ki: Avrupa İlaç Kurumu, ıhlamurun uzun süre geleneksel kullanıma sahip olmasından dolayı, soğuk algınlığının ve stresin belirtilerini hafifletici olarak kullanılabileceğini kabul etmektedir. GÜNDE 2 VEYA 4 KEZ KULLANILABİLİR Ihlamuru genellikle çayı halinde günde 2-4 defa kullanmak yeterli olmaktadır. Dört yaşına kadar olan çocuklarda da aynı şekilde kullanılabilmektedir. Daha küçük çocuklarda yeterli bilimsel kayıt bulunmadığı için, kullanılması tavsiye edilmemektedir. Ama ülkemizde, halk arasında bebeklere bile, çok düşük miktarlarda verilmektedir. Diğer taraftan, ıhlamurun fazla miktarda kullanılmasından doğabilecek yan etkilere ait herhangi bir yayın bulunmamaktadır. Dolayısıyla çok da çekinmeyi gerektiren bir husus yoktur. Eski kitaplarda veya internette, ıhlamur için yukarıda belirttiklerimizin dışında çok sayıda kullanılış verilmektedir: Migrene karşı, histeride, damar sertliği ve tansiyona karşı gibi... Yukarıda belirttiğim kullanılışlar, geleneksel bilimsel kullanılışlar olarak kabul edilmektedir, diğerlerine itibar edilmemelidir. İlaç olarak kullanılacak ıhlamur çiçeklerinin kalitesini belirleyen özellikler ve deneyler de Avrupa Farmakopesi yani Avrupa ilaç standartları kitabında bulunmaktadır. NASIL HAZIRLANMALI? 2 gram kadar ıhlamur veya 1 poşet ıhlamur, porselen veya cam bir demliğe konur, üzerine 1 su bardağı kaynamaya yakın sıcaklıktaki su ilâve edilip, 5-10 dakika çay gibi demlenir ve içilir. Daha kolay ve kullanılışlı bir yol ise şöyledir: 1 poşet ıhlamur kupaya konur üzerine kaynamaya yakın sıcaklıktaki su ilâve edilir, 5-10 dakika kadar bekletilip içilir. Kupanın üzeri taşıdığı uçucu yağın kaybolmasını önlemek için kapatılmalı, yapısında bulunan müsilajı poşetten tamamen çıkarmak için de poşet sıkılmalıdır. BEKLEME SÜRESİ ÖNEMLİ Yukarıda belirtilen süreden daha uzun bir süre bekletilirse, ıhlamurun yapısındaki maddelerin değişmesine paralel olarak, sarı olan rengi kırmızıya dönmeye ve kendine has kokusunu kaybetmeye başlar. Bu, istenmeyen bir durumdur. Eğer yaprak ıhlamur kullanılırsa,

ilk demleme anından itibaren çözelti kırmızı renkli olur. Kırmızı renkli olursa, zararlı mıdır? Zararlı değildir ama yapısındaki maddeler değiştiği için yararlı etkisi, ayrıca hoş kokusu ve tadı da kaybolmuştur. AÇIKTA SATILANLARA DİKKAT! Ülkemizde, ıhlamur elde edilirken istenen şekilde kurutulamadığı, daha sonra uygun şartlarda saklanmadığı için kolaylıkla mikroorganizma üremesi olmakta ve aflatoksinler meydana gelmektedir. Dolayısıyla, aktar vb. dükkânlardan satın alınan ıhlamurlarda mikrobiyolojik kirlenme olabileceği hususu göz ardı edilmemelidir.

bulacağız derseniz, her zamanki cevabı vereceğim: Bitkisel çaylar eczanelerde satışa sunuluncaya kadar, bilinen firmaların gıda kalitesindeki poşet çaylarını alınız. Ağır metal, pestisit artıkları ve mikroorganizma taşımayan ıhlamurun içilmesi önemli. Poşet ıhlamuru bu yüzden tavsiye ediyorum. Gönül rahatlığı ile ıhlamurun keyfini çıkarın.

KEYİF İÇİN, İÇİN Soğuk algınlığı geçirenlerin dışında ıhlamurun keyif için de içilmesini tavsiye ediyorum. Ihlamur, soğuk kış günlerinde, nezle, grip ve soğuk algınlığı belirtilerinin hafiflemesine yardımcı olur, rahatlama hissi verir. Mikroorganizma bulaşmamış, analizi yapılmış ıhlamuru nereden POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 75


KİTAP KÖŞESİ BÜYÜLEYİCİ BAĞIRSAK Yazar: Giulia Enders BÜYÜKADA YAYINCILIK “Oldukça eğlenceli, sürükleyici ve öğretici bir kitap!”

İYİ Kİ TANSİYONUM ÇIKTI Yazar: Prof. Dr. Tekin Akpolat DOĞAN KİTAP Hipertansiyonunuz olduğunu öğrendiniz! Kendinizi kötü hissediyorsunuz, durumu kabullenmek istemiyorsunuz. Panik yok! Sakın moralinizi bozmayın, çünkü bunu fırsata çevirebilirsiniz. Nasıl mı? Yaşam düzeninizde yavaş yavaş yapacağınız basit değişikliklerle. İşte bu kitap rehberiniz olacak.

Organların arasındaki çirkin ördek yavrusu; bugüne dek insanlara rahatsızlık veren yegâne konu. Fakat bu rahatsızlık verici imajın değişmesine oldukça az kaldı. Aşırı kilo, depresyon ve alerji, bağırsak florasıyla son derece bağlantılı konular. Bunu sözlere dökmek gerekirse: Vücudumuzun kendisini daha iyi hissetmesini istiyorsak, daha uzun yaşamak istiyorsak ve amacımız daha mutlu bir yaşam sürmekse bağırsağımıza iyi bakmamız ve ona dikkat etmemiz şart. Bu konuda yapılan son araştırmalar da tam olarak bunu gösteriyor. Genç bir araştırmacı olan Giulia Enders da bu kitapta mizahi bir dil eşliğinde bu organın ne kadar karmaşık ve ne kadar büyüleyici olduğunu gözler önüne seriyor. Bu organ, vücudumuza ve ruhumuza giden yolda anahtar görevi taşırken bir yandan da arka kapıdan, bambaşka bir bakış açısından olaylara bakmamızı sağlıyor.

GENLERİN G’Sİ Yazar: Kathryn Asbury /Robert Plomin Domingo SOLA YAYINLARI “Eğitim ve Başarıda Katılımın Etkisi” Yazma, geniş seyirci kitlesi için kompleks bilimin yıkıldığı cezbedici bir yoldur, yazarlar genetik etkinin genetik determinizmle aynı olmadığını ve genlerin çocuğun çevresiyle nasıl uyum içinde çalıştığını göstermek için bol miktarda davranış genetiği araştırmalarından yararlanıyorlar. Aynı zamanda yazarlar gelecek zamanda genetiğe duyarlı okulların nasıl olacağına dair görüşleriyle birlikte okul ve sınıflardaki öğrenmeyle ilgili genetik etkilere olanak tanımak için birçok politika önerisi sunuyorlar.

Hem öğrenecek hem de eğleneceksiniz. “İyi ki tansiyonum çıktı” demekten kendinizi alamayacaksınız.

Aileler, eğitimciler ve benzer şekilde politika belirleyiciler için de önem taşıyan Genlerin G’si, bir çocuğun hayatını oluşturan karmakarışık bir yapbozun en önemli parçalarından biri için paha biçilmez bir iç görü sunuyor.

SON NEFES HAVAYA KARIŞMADAN Yazar: Paul Kalanithi ALTIN KİTAPLAR 36 yaşında başarılı bir beyin cerrahı olarak yıllarını verdiği yüksek tıp ihtisasını tamamlayıp tam emeklerinin karşılığını almak üzereyken, dördüncü evre akciğer kanseri olduğunu öğrenen Paul Kalanithi, kendini bir anda ölümle yüz yüze bulmuştu. Düne kadar ölümcül hastalıkları tedavi eden bir hekimken, bugün hasta yatağında yaşam mücadelesi veren kendisiydi. Karısıyla hayalini kurdukları ve ulaşmaya çok yaklaştıkları gelecek bir anda buharlaşıvermişti. Paul, herkesin bir başına

76 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016

yüzleştiği ve hiç kimsenin muaf olmadığı o en büyük eşitleyiciye birinci elden tanıklık etmek üzereydi. “Yaşayan her şey ölmeye mahkûmken, hayatı anlamlı kılan nedir?” Hayatı boyunca bu soruya kafa yoran Paul Kalanithi, yazdığı ilk ve son kitapta, insan hayatını ölüm ve yok oluş karşısında bile anlamlı kılan şeyin ne olduğunu sorgularken, her ikisini de bizzat tecrübe etmiş yetenekli bir yazarın gözünden doktor-hasta ilişkisine ışık tutuyor.


KÜLTÜR

EDİRNE DÂRÜŞŞİFASI OSMANLI TIBBI HAKKINDA BİLİNMEYENLERİ GÜN IŞIĞINA ÇIKARIYOR

A

bdi İbrahim tarafından 1,5 yıl süren çalışmalarla çağdaş müzecilik anlayışıyla yenilenen ve geçtiğimiz yıl törenle hizmete açılan Edirne Darüşşifası İyileştirme Projesi, Osmanlı tıbbı hakkında bilinmeyenlerin gün ışığına çıkmasına öncülük etmek amacıyla hayata geçirildiği ilk günden bu yana büyük ses getirdi ve önemli ödüller kazandı. 1488 yılında hastane olarak kapılarını açan ve 1915’de kapanana kadar hastaları tedavi etmek için hizmet veren Sultan II. Bayezid Edirne Darüşşifası’nın yenileme çalışmaları uzun bir bilimsel ön hazırlık sürecinin ardından modern bir tasarımla gerçekleşti. Tıp tarihinin en önemli merkezlerinden biri olan Edirne Darüşşifası, tarihine ve mimari dokusuna saygı duyularak ve Osmanlı tıbbına dair bilgilerin gün ışığına çıkmasına öncülük ederek yenilendi. 26 odası bulunan Edirne Darüşşifası birebir o dönemin uygulamalarını yansıtabilmek amacıyla büyük bir titizlik ve emekle kurgulandı. EDİRNE DARÜŞŞİFASI’NDA NELER SERGİLENİYOR? Osmanlı döneminde hastane olarak insanlara şifa dağıtan Sultan II. Bayezid Edirne Darüşşifası’nı ziyaret edenler, 15 ve 18. yüzyılda estetik ameliyatların yapıldığını, yeniçerilere fıtık ameliyatı yapan kadın cerrahların varlığını ve İngiltere Kraliyet Ailesi’nin de yaptırdığı Türk Usulü Çiçek Aşısı’nın Edirne’den Avrupa’ya yayılış öyküsünü, gülcülüğün

ve gülsuyunun memleketinin bilinenin aksine Edirne olduğunu, hastalıklara nasıl tedaviler uygulandığı ve ameliyat teknikleri gibi birçok değerli bilgiyi hem metinlerle hem de canlandırmalarla yerinde öğrenme şansını yakalıyor. Darüşşifa’yı ziyaret edenler ayrıca tablet şeklindeki ilaçların yapımında kullanılan tenzu (ilaç) kalıbı, Dârüşşifada musiki icrası, dönemin tedavi yöntemlerini gösteren balmumu heykelleri, Osmanlı Tıbbından günümüze ilaç hazırlama yöntemlerine ait belgesel ve ilaç yapımında kullanılan bitkilerden örnekler ile baş ağrısı tedavisi için kullanılan dağlama yönteminin resmedildiği minyatürü de görme imkanını buluyor. MİMARİ ÖZELLİKLERİYLE BATIYA İLHAM VERDİ Hastane mimarisi tarihinde merkezi sistem olarak tanımlanan bu planın ilk uygulandığı yerlerden biri olması bakımından Edirne Dârüşşifası’nın dünya hastanecilik tarihinde önemli bir yeri vardır. Mimari özellikleriyle batıya ilham veren Edirne Darüşşifası, ilk kez hastane fonksiyonları esas alınarak merkezi sistemde altıgen planlanmış yeni bir hastane mimarisi. Bu merkezi sistem sayesinde hasta hizmetleri daha az sayıdaki personelle yapılabilmiş. Daha sonra bu sistem 19. yüzyılda Avrupa'da ve Amerika'da revaç kazanmış ve Gasthius, Stuiven, Philadelphia Presbyterian, John Hopkins gibi önemli hastanelerde de kullanılmış. Ayrıca Sultan II. Bayezid

Edirne Darüşşifası'nın mükemmel akustiği ve havalandırma feneri de hastane mimarisinde dikkat çeken uygulamalar arasında yer alıyor. Beş asırlık tıp tarihini gün ışığına çıkaran ve çağdaş müzecilik anlayışıyla Abdi İbrahim tarafından yenilenen bu önemli eseri bir yılda 235 bin kişi ziyaret etti.

SULTAN II. BAYEZİD EDİRNE DÂRÜŞŞİFASI HAKKINDA Sultan II. Bayezid Darüşşifası, II. Bayezid’in 1484’te Akkirman Seferleri’nden elde ettiği ganimet gelirleri ile yaptırdığı külliyenin bir ünitesidir. Darüşşifa, 1877-1878 OsmanlıRus Savaşı’na kadar yaklaşık 400 yıl boyunca önceleri her türlü hastaya; sonraları sadece ruh ve akıl hastalarına hizmet verdi. 1866 yılında Edirne'de yeni bir hastane açılınca dârüşşifa binası akıl hastalarına tahsis edilmiş ve Edirne Bimarhanesi adını almıştır. Osmanlı-Rus savaşında Edirne’nin işgali üzerine akıl hastaları İstanbul-Toptaşı Bimarhanesi’ne gönderildi (1878). Savaştan sonra onarılan Edirne Bimarhanesi, 23 Kasım 1893 tarihinde yeniden hasta kabul etmeye başladı. 1910 yılında fıskiyeli havuzun üstüne soba kurulmuş, hasta yatakları sobanın etrafına yerleştirilmişti. Çevresine zarar veren tehlikeli akıl hastaları kapalı odalarda tutuluyordu. Bir süre sonra Dr. Mazhar Osman’ın girişimiyle akıl hastaları Kıyık'taki Fransız Hastanesi'ne sevk edildi (1915). Böylece 427 senelik bir hastane kapatılmış oldu. POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 77


KONGRE TAKVİMİ

ŞUBAT 2017 PEDIRHYTHM VII: Pediatric and Congenital Rhythm Congress 4-7 Şubat 2017 Selanik / Yunanistan Organizasyon: D Event Ulusal Klinik Eczacılık Kongresi 2017 9-12 Şubat 2017 Papillon Ayscha Otel Belek / Antalya Organizasyon: ICM Turizm 2. Selim Hematoloji Güncelleme Sempozyumu 23 -26 Şubat 2017 Papillon Ayscha Hotel / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

OCAK 2017 15. Hepatoloji Sempozyumu 13 Ocak 2017 Wyndham Otel / Ankara Düzenleyen: Türkiye Hepatoloji Vakfı Organizasyon: Flap Tour TOD 38. Kış Sempozyumu 13-15 Ocak 2017 Sheraton Bursa Otel Organizasyon: Serenas Turizm Meme Kanserinde Yeni Yaklaşımlar Eğitim Toplantısı 2017 14-15 Ocak 2017 Swissotel The Bosphorus İstanbul Organizasyon: Humanitas Turizm

4. Multidisipliner Tiroid Kanseri Sempozyumu 24-25 Şubat 2017 Green Park Otel / Ankara Organizasyon: Serenas Turizm 4. Nadir Tümörler Sempozyumu & İzmir Onkoloji Günleri 24-26 Şubat 2017 Hilton İzmir Otel / İzmir Organizasyon: Dalya Turizm

MART 2017

Estetik Plastik Cerrahi Derneği 21. Ulusal Kongresi - EPCD 2017 14-15 Ocak 2017 Hilton Bomonti Otel / İstanbul Organizasyon: Seven Event Company

3rd Vertigo Academy International Meeting 44th Meeting of the Neuro-Otological and Equilibriometric Society (NES) 2-4 Mart 2017 Grand Hyatt Mumbai Hotel, Mumbai / India Organizasyon: Serenas Turizm

EAONO 18 -21 Ocak 2017 Kaya Thermal Hotel & Convention Center / İzmir Organizasyon: Serenas Turizm

9. Çapa Nefroloji ve Transplantasyon Günleri 2-5 Mart 2017 NG Güral Sapanca Otel, Kocaeli Organizasyon: Serenas Turizm

1. Diyabet Teknolojileri Sempozyumu 20-22 Ocak 2017 Swissotel Büyük Efes / İzmir Organizasyon: Motto Turizm

2. Psikiyatri Zirvesi ve 9. Ulusal Anksiyete Kongresi 8 Mart- 12 Mart 2017 Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

7. Üroonkoloji Kongresi 26-29 Ocak 2017 Balkan Kongre Merkezi / Edirne Organizasyon: Bros Turizm

12.Girişimsel Radyoloji Yıllık Toplantısı 9-12 Mart 2017 Sueno Belek Kongre Merkezi / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

Geleneksel İç Hastalıkları Günleri 2017 16-19 Mart 2017 NG Sapanca Hotel / Sakarya Organizasyon: D Event Turizm Hacettepe İç Hastalıkları Mezuniyet Sonrası Eğitim Kursu 16-19 Mart 2017 Swıssotel / Ankara Organizasyon: DMR “5.Fetal Hayattan Çocukluğa “ilk 1000 gün” Gebe ve Çocuk Beslenmesi Kongresi 19 - 22 Mart 2017 Sheraton Hotel / Ankara Organizasyon: FTS Turizm

Uluslararası Katılımlı Türk Romatoloji Kongresi 2017 22 - 26 Mart 2017 Regnum Carya Otel / Antalya Organizasyon: GENX XVIII KLİMİK Kongresi 22-26 Mart 2017 Gloria Golf Resort Hotel / Antalya Organizasyon: Süer Turizm 4. Karadeniz Meme Kongresi 30 Mart - 1 Nisan 2017 Sheraton Hotel / Samsun Organizasyon: DMR

78 POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016


NİSAN 2017

10. Anadolu Romatoloji Günleri 3 - 7 Mayıs 2017 Elexus Hotel / Girne - KKTC Organizasyon:

Türk Toraks Derneği 20. Yıllık Kongresi 5 – 9 Nisan 2017 Sueno Deluxe Ote / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

8.Uluslararası ‘Yeşeren Bir Bitki’ Onkoloji Günleri 7-14 Mayıs 2017 Muş Alparslan Üniversitesi Kongre Merkezi Düzenleyen: Genç Birikim Derneği

Uluslararası Akademik Geriatri Kongresi 12-16 Nisan 2017 Calista Otel Kongre Merkezi / Belek Organizasyon: Serenas Turizm

19. Ulusal Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Kongresi 10 - 14 Mayıs 2017 Elexus Otel Gırne / KKTC Organizasyon: GENX KONGRE

Hastane İnfeksiyonları Eğitim Programı 12-16 Nisan 2017 Swiss Otel / Ankara Organizasyon: Serenas Turizm 12. Ulusal Endoüroloji Kongresi 13-16 Nisan 2017 Perissia Hotel / Kapadokya - Nevşehir Organizasyon: BROS 16. Ulusal Pediatrik Kardiyoloji ve Kalp Cerrahisi Kongresi 19-22 Nisan 2017 Titanic Lara Otel / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

12. Akdeniz Romatoloji Sempozyumu ve Eular Basıc Ultrason Kursu 26 - 30 Nisan 2017 Cornelıa Deluxe Hotel / Antalya Charite Üniversitesi Romatoloji ve Klinik İmmunoloji Bölümü Organizasyon: DMR ISSAID 2017 27-30 Nisan 2017 Titanic Belek Hotel / Antalya Organizasyon: Serenas Turizm

53 Türk Pediatri Kongresi 14 -18 Mayıs 2017 Elexus Resort Hotel / Girne-KKTC Organizasyon: Topkon XVI. Türk Kolon ve Rektum Cerrahisi Kongresi 16-20 Mayıs 2017 Regnum Carya Otel / Belek- Antalya Organizasyon: Valör

MAYIS 2017 39. Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Kongresi 3 - 7 Mayıs 2017 Sueno Deluxe Hotel / Antalya Organizasyon: DMR

XXII. Ulusal Kanser Kongresi 19 - 23 Nisan 2017 Regnum Carya Golf Hotel / Antalya Onkoloji Grubu Derneği Organizasyon: DMR 7. Ulusal Alzheimer Kongresi 20-23 Nisan 2017 Dedeman Otel / Konya Organizasyon : Flap Tour 26. Ulusal Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Kongresi 25-29 Nisan 2017 Maxx Royal Otel / Antalya Organizasyon: Opteamist 9. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi 5. Uluslararası Çocuk ve Ergen Psikofarmakolojisi Sempozyumu 26-30 Nisan 2017 Susesi Otel / Antalya Organizasyon: Global Turizm

6th International Congress on Leukemia Lymphoma Myeloma (ICLLM) 11- 13 Mayıs 2017 Radison Blu Şişli, İstanbul Organizasyon: Serenas Turizm 11.Ulusal Hepatoloji Kongresi 17 - 21 Mayıs 2017 Kaya Palazzo Otel / Belek- Antalya Organizasyon: Serenas Turizm 15th Congress of Turkish Society of Obstetrics and Gynecology25th European Congress of Obstetrics and Gynaecology 17 - 21 May 2017 Titanic Deluxe Belek Hotel Belek- Antalya Organizasyon: Opteamist İlaç ve Tedavi Kongresi 24 - 28 Mayıs 2017 Ela Quality Resort Hotel / Antalya Organizasyon: DMR

POPÜLER SAĞLIK KASIM - ARALIK 2016 79


Popüler Sağlık Dergisi’ne abone olmak isterseniz; abone@populersaglikdergisi.com veya info@populersaglikdergisi.com adreslerine iletişim bilgilerinizi yazarak talebinizi lütfen iletiniz. Talebinizin ardından formun tarafımıza ulaşmasıyla aboneliğiniz başlayacaktır. Yıl: 11

si

Sağlıklı

Yönetim Merkezi (İZMİR) : 0 232 465 32 32 (pbx) 0232 422 08 38 Faks: 0232 465 30 94 İstanbul Haber Merkezi...: 355465 02 32 59 32 GSM: 0 532 470 0008 2538 Faks: 0232 465 30 94 Yönetim Merkezi (İZMİR)0 :216 0 232 (pbx) 0232 422 info@populersaglikdergisi.com İstanbul Haber Merkezi...: 0 www.populersaglikdergisi.com 216 355 02 59 GSM: 0 532 470 00 25

Sayı:

stos-

61 Ağu

Eylül

2016

t: / Fiya

Sağlıkl

ı yaşa

15 TL

m de

disk o Nor mek... R: Nov Değiştir abeti en imiz: Diy ecan Ver “Hedef k İçin Hey ” Gelece alarımız Var ayene seri Çalışm Kez Mu im Kan ve Rah Yılda Bir ServiksTeşhis İçin Erken EF üyle ı Her Yön talık: SED Yaşam en Bir Has talık: n Has Etkiley et OlaU) Diy i avis (PK yor Tek Ted ETONÜRİ Kurtarı Hayat FENİLK Pilleri z Kalp Kablosu

62 Kas

ım - Ara

lık 201 6

Sağlık Neden Okuryaza Önem rlığı Ne dir? lidir? Bağım Sanal lılıkta Yen i Ka Bağım lılıklar vramlar “Tıbbın Radyo Gören Gö loji zü, Şifa Sağlay “İçiniz an Eli” deki Balon ”a Dik kat!

SEKTÖ

info@populersaglikdergisi.com info@populersaglik.com www.populersaglikdergisi.com www.populersaglik.com ÜL

Sayı:

KAPA Akciğe K KONU “Kanse r Kanseri SU: Tamam r Tedavi en De si Gelec ekte ğişece DOSY k” 14 Ka A KONU ‘’Gözl sım Dünya SU:DİYA er Diy BE abetinDiyabet Gü T Üstün nü Korku de’’ Diyabetan Komp lika tik Re tinopat syon: i Tehlike Diyabe li Birlikte t ve Ka lik lp Da mar Ha AYIN stalıkla HIV-AI KONUSU rı DS

NUSU K KO anı KAPA Okul Zam aması Şimdi lık Tar cesi Sağ lı! Okul Öna Yapılma I Mutlak SYAS avisinde t Ted ET DO DİYAB t ve Diyabe Diyabe l Gelişmeler Günce

YL 21 E

rgisi Yıl: 12

dergi yaşam

DÜN

YA

ALZ

EHİ

MER

GÜN

Ü

12. Yıl

/ Fiya

t: 15

TL


Populer saglik dergisi sayi 62 2016  

Kapak Konusu:Akciğer Kanseri “Kanser Tedavisi Gelecekte Tamamen Değişecek” DOSYA KONUSU:DİYABET 14 Kasım Dünya Diyabet Günü ‘’Gözler Diyabe...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you