Page 1

28.06.2013

1


TEŞEKKÜRLER Yükseköğrenim eğitimini aldığımız ve bizlere biyoloji konusunda temel bilgileri aktaran saygıdeğer hocalarımızdan başlayarak yetişmemizde emeği geçen bütün hocalarımıza teşekkürü bir borç biliriz. Huzurlu bir çalışma ortamı sağlayan ve her zaman desteğini esirgemeyen Fen Fakültesi Dekanlığına, Biyoloji Bölüm Başkanı sayın Prof. Dr. Yılmaz ÇAMLITEPE’ye ve Bölüm Başkan yardımcısı sayın Doç.Dr.Murat YURTCAN’a teşekkür ederiz. Bizi kapsül adlı duvar gazetesi hakkında çalışmaya teşvik eden sayın Uzm.Dr. Volkan AKSOY’a, yine halen yürütmekte olduğumuz Kapsül Plus dergisi ve duvar gazetesi hakkında desteğini bizden esirgemeyen aynı zamanda danışmanlığımızı üstlenen sayın Doç.Dr. Fulya Dilek GÖKALP MURANLI’ya teşekkür ederiz. Eserde bulunan yazıların taslaklarını inceleyen ve değerli eleştirileriyle katkılar sağlayan sayın Doç.Dr.Ayşegül ÇERKEZKAYABEKİR, Araş.Gör.Dr. Kadri KIRAN, Araş.Gör.Dr. Utku GÜNER, Araş.Gör.Dr.Mithat AYDOĞDU, Araş.Gör.Dr. Ebru DİKER, Araş. Gör. Dr. Gazel Burcu GÜLTEKİN’e şükran borçluyuz. Derginin yayınlanmasında ve basılmasında emeği geçen sayın Doç.Dr.Hayati ARDA’ya ve Fizik Bölümü öğretim üyesi sayın Doç.Dr.Şaban AKTAŞ’a katkılarından dolayı teşekkür ederiz. Derginin genel yayın koordinatörü Mete Arslan KONAK’a ve derginin genel başkanı Tayfun GÖZLER’e katkılarından ve çalışmalarından dolayı teşekkürler ederiz. Özellikle yazdıkları yazılarla Kapsül Plus dergisinin ve duvar gazetesinin oluşmasında, hazırlanmasında, gelişmesinde katkıda bulunan tüm hocalarımıza ve öğrenci arkadaşlarımıza, özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ederiz.

2


,

VİZYON Kapsül Plus dergisi tamamen bağımsız, güvenilir ve uzman habercilik ilkelerini benimser. Aylık yayın olması nedeniyle analizler ve yorumlar derginin temelini oluşturur. Kapsül Plus dergisinde çıkan yazılar bilimsel değer taşıyan ve dergi içeriğine uyan konuların analiz ve yorumlamasıdır. Kapsül Plus dergisi etnik, cinsel, ırksal, ulusal ve inanç temelindeki tüm ayrımcılıklara şiddetle karşı çıkar. Kapsül Plus Trakya Üniversitesinin üniversiteler sıralamasında daha üst sıralara yükselmesi için yapılan tüm çalışmaları da yürekten destekler.

MİSYON Kapsül plus dergisi Trakya Üniversitesinde ki tüm akademik birimlerin toplumsal kültürel ve bilimsel alanda tartışma platformu olmayı amaçlar. Kapsül Plus dergisi Trakya Üniversitesinin öğrenci dergisi olmayı hedefler. Ayrıca Kapsül Plus dergisi yayın ilkelerine uyan herkesin dergiye yazılarıyla katkıda bulunması için gayret gösterir.

Tayfun GÖZLER

3


K A P S U L

PSİKOLOJİNİN DNA'SI

“NEDEN?” DİYE SORMANIN

AYNA NÖRONLAR

ZAMANI GELDİ

Sayfa 6

Sayfa 9

Sayfa 12

PROBİYOTİKLER VE SAĞLIKLI YAŞAM ‘Probiyotik’ terimi ‘yaşam için’ anlamına gelen Yunanca bir sözcükten türetilmiştir. FAO (Gıda ve Tarım Organizasyonu) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’nce probiyotikler ‘yaşayan mikroorganizmalar’ olarak tanımlanmaktadır.

Sayfa 7

P L U S

PANDALARIN GELİŞİM SAFHALARI 3 aylık olduğunda tek başına yürümeye, 5 aylık olduğunda ise koşmaya ve bambunun tadına bakmaya başlar. Bebek panda bir buçuk seneden uzun bir süre annesinin yanında kalır. Ancak bu uzun dönemin sonunda tek başına yaşamaya hazırdır.

S A Y I 11

ÖLÜM TANIĞI SİNEK

Sayfa 14

BİYOLOJİ GÜNDEMİ

Sayfa 17

NESLİ TÜKENMEKTE OLAN DENİZ CANLILARI

Sayfa 18

CANLILAR DÜNYASI

Sayfa 20-21 4


EDİTÖRLERİMİZİN KALEMİNDEN

ASLIHAN DİKMEN

GENEL YAYIN KOORDİNATÖRÜ Mete Arslan KONAK EDİTÖRLER Aslıhan DİKMEN Özge BİÇEROĞLU GENEL BAŞKAN Tayfun GÖZLER GENEL BAŞKAN YARDIMCISI Emine Ceyda SÖZÜER İLETİŞİM Trakya Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü

kapsulplus2013@gmail.com

ÖZGE BİÇEROĞLU

Değerli Kapsül Plus Okuyucuları Merhaba ; Sizlere Kapsül Plusun yeni editörlerinden sıfatımızı kullanarak ulaşıyoruz. Bayrağı devralarak üstlendiğimiz bu sorumluluk bir yandan heyecan verici diğer yandan ise gurur verici. Sizlerin karşısında olmak bu dergiyi hazırlamak ve sizlere sunmak bizim için bambaşka bir görev aşkı, şevk kaynağı. Günden güne canlıların ve yaşadığımız dünyanın değeri değişmekte, bunun farkında olabilen herkes bilinçli birer okuyucu olmaktadır. Hedefimiz okurken keyif alacağınız bir dergi hazırlamak. Bu hedefimizi gerçekleştirmek için sizlerin görüş ve önerileri bizlere yol gösterecektir. Yenilenen, değişen ve müthiş bir değişim gösteren bir dergiyle karşı karşıyasınız. Yeniliklere açık olmanız ve bunun zevkine vararak okumanızı temenni ederiz. Saygılarımızla...

Kapsül Plus ailesi olarak üniversitemizin Balkan Kongre Merkezinde gerçekleştirilen Fen Fakültesi mezuniyet törenindeydik. 5


PSİKOLOJİNİN DNA'SI AYNA NÖRONLAR Kendinizi hiç, başkalarının mimiklerini taklit ederken yakaladınız mı, ya da nerede duyduğunuzu hatırlamadığınız bir şarkının dilinize dolandığı oldu mu? Esneyen birinin, ortamdaki diğer kişilerin de uykusunu getirdiğini ve esnemelerin giderek arttığını çoğumuz biliriz.

1990'larda Vittorio Gallase ve Giacomo Rizzolatti adlı iki İtalyan bilim adamı düşünce okuma konusunda maymunlar üzerinde yaptıkları deneyler sırasında yeni bir tip nöron keşfettiler. Bu nöronlar, belli işleri yaparken aktif hale geliyorlardı, tesadüfen fark edilen diğer özellikleri ise bir başkası aynı işi yaparken de aktif hale geçmeleriydi. Bu nöronlar primatları, insanları ve kuşları karşısındakini taklit etmeye zorluyordu. Bu özelliklerinden dolayı "ayna nöron " adını aldılar. Daha sonra yapılan araştırmalar ayna nöronların insan beyninde broca denen ve konuşmadan sorumlu olduğu bilinen bölgede bulunduğunu gösterdi. Bilim insanları buradan yola çıkarak, konuşmanın, başkalarının hareketlerini tanıma ve algılama ile başladığını düşündüler. Önceleri el kol işaretlerine ve mimiklere dayanan haberleşme, zaman içinde konuşmaya dönüşmüştü. Düşmanınızın yüzündeki ifade birazdan ne yapmanız gerektiği hakkında her zaman iyi bir fikir verir.Kendinizi konuşurken düşünün, elleriniz ve kollarınız konuşmayı tamamlamaya çalışırlar ya da kimi zaman sözcüklerinizle saklamaya çalıştığınız düşüncelerinizi yüz ifadeniz ele verir. Vücut dili ya da empati üzerine onlarca kitap bulabilirsiniz bugün. Bilim insanları günümüzde ayna nöronları psikolojinin DNA'ları olarak görüyor.

Son yıllarda yapılan psikoloji araştırmalarının temelini oluşturan ayna nöronlara "sürü psikolojisinin" ortaya çıkmasında aktif rol verildiği anlaşılmaktadır. Maç seyrederken insanların birbirlerini taklidi, mitinglerde insanların daha sonraları kendilerinin bile hayretle karşıladığı aşırılık ve taşkınlıkları ayna nöronların rollerine birer örnektir.

Kendinizi konuşurken düşünün, elleriniz ve kollarınız konuşmayı tamamlamaya çalışırlar ya da kimi zaman sözcüklerinizle saklamaya çalıştığınız düşüncelerinizi yüz ifadeniz ele verir. Vücut dili ya da empati üzerine onlarca kitap bulabilirsiniz bugün. Bilim insanları günümüzde ayna nöronları psikolojinin DNA'ları olarak görüyor.

Şizofreni, otizm ve diğer bazı psikiyatrik bozuklukların temelinde de ayna nöronların rol oynayabileceği düşünülmektedir. Buna "kırık ayna teorisi" denmektedir. Bu tip psikolojik hastalığı olan kişiler karşısındakine ayna olamamakta, yani empati kuramamakta veya aynasındaki görüntü kırık olmaktadır. Aynadaki bu kırıklar arasındaki bağlantı iyi kurulup yapıştırılamadığından, hasta kişi karşısındakinin hisleri konusunda doğru bir yoruma ulaşamamaktadır. Ağlaması gereken yerde gülmek istemektedir. En yakınının cenaze merasiminde üzülmesi ağlaması gerekirken veya en azından diğer üzülen insanları taklit etmesi gerekirken, o hasta kişi defin sonrası dağıtılacak kumanyayı düşünmektedir. Merak edilen sorudur "Her şey nasıl başladı?". Her şey, yansıma ile başladı, milyonlarca kilometre öteden gelen güneş ışını dünyaya vardığında, yansıdı. Yansıma bugün beyinlerimizde devam ediyor.

Minel BORİMALİ

6


PROBİYOTİKLER VE SAĞLIKLI YAŞAM ‘Probiyotik’ terimi ‘yaşam için’ anlamına gelen Yunanca bir sözcükten türetilmiştir. FAO (Gıda veTarım Orgaizasyonu) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü)’nce probiyotikler ‘yaşayan mikroorganizmalar’ olarak tanımlanmaktadır. Çeşitli bakteri cinsleri probiyotik olarak kullanılmaktadır. Bunların başında Lactobacillus, Bifidobacterium, Escherichia, Enterococcus, Bacillus ve Streptococcus gelmektedir. Bununla birlikte Saccharomyces’ e dahil bazı fungal suşlar da probiyotik olarak kullanılmaktadır.

Probiyotik kavramının ortaya çıkışı 1908 yılına kadar uzanmaktadır. Nobel ödüllü araştırıcı Eli Metchnikoff Bulgar köylülerinin uzun yaşamının sırrının fermente süt ürünlerinin tüketimine bağlı olduğunu öne sürmüştür. ‘Probiyotik’ terimi ilk olarak 1965 yılında Lilly ve Stillwell tarafından bir organizma tarafından salgılanan ve diğer organizmaların üremesini engelleyen anlamında kullanılmıştır. Marteau ve ark. (2002) mikrobiyal hücrelerden oluşan komponentlerin sağlık üzerine yararlı etkilerinin olduğunu belirtmişlerdir.

Probiyotikler:      

İnsan vücudu en az 500 türe ait tahmini olarak 100 trilyon bakteri hücresi tarafından desteklenmektedir. Araştırıcılar ‘iyi’ bakterilerin sadece sağlıklı bir sindirim sisteminin değil ayrıca sağlıklı bir immun sistemin oluşmasını da sağladığını keşfetmişlerdir. Doğduğumuz zamana kadar mikroplardan tamamen arınmış durumdayızdır. Rahimden dışarı çıkmayla beraber ise vücudumuzdaki hücre sayısının 10 katı kadar fazla sayıda mikropla bombardımana uğrarız. Probiyotikler yani iyi mikroplar, vücudun immün sistemiyle beraber çalışarak kötü mikropları uzak tutmaya yardım etmektedir. İyi ve kötü mikroplar arasındaki bu simbiyotik birliktelik iyi mikropların önemini ortaya koymaktadır. Bu iyi bakteriler veya probiyotikler ‘arkadaş’ bakteriler olarak da isimlendirilmektedir çünkü işleri, bağırsak popülasyonunu düzenlemektir ve vücuttaki birçok önemli biyolojik fonksiyondan sorumludurlar.

Kötü bakteri popülasyonunu indirgemektedir. Patojenik organizmaların sindirim sistemini istila etmesini engellemektedir. Bağırsak duvar kaslarının kasılmasına ve gevşemesine yardım etmektedir. Bağırsak hareketlerini düzenlemektedir. İnflamasyonu azaltmaktadır. Besinlerin emilimini arttırmaktadır.

Probiyotikler ve Obezite Probiyotikler ve obezite arasındaki olası bir bağlantı araştırmalar için önemli bir başlık olarak ortaya çıkmaktadır. Probiyotiklerin ve bağırsak mikroflaorasının metabolizmaya önemli katkıları vardır. Yapılan bir çalışmada bağırsaktaki bakterilerin obezite ile savaşmaya yardım ettiği gösterilmiştir. Hamile kadınlar üzerinde yapılan bir çalışmada ise, hamileliğin ilk üç aylık döneminde probiyotik verilen kadınlarda daha az obezite gözlemlenmiştir. Aynı çalışmada, sıklıkla kullanılan probiyotikler olan Lactobacillus ve Bifidobacterium içeren kapsüllerden günlük olarak alan bireylerde en alt seviyede obezite ve en alt seviyede yağ yüzdesi gözlenmiştir.

7


Probiyotik Gıdalar

Probiyotikler ve Antibiyotikler

Probiyotikler, tükettiğimiz ve sağlığımız için iyi olan bakterilerdir. Süpermarketten satın alabileceğimiz çok sayıda gıdada bulunmaktadır ve bu gıdaların tatları oldukça lezzetlidir. Probiyotikleri peynir, yoğurt gibi tükettiğimiz kültüre edilmiş mandıra ürünlerinden sağlamak mümkündür. Probiyotik gıdaların ilaç olmadıgı ve tüketimine baslandıgında ara verilmemesi gerektigi, aksi halde bağırsak florasının kısa süre içinde eski haline döneceği unutulmamalıdır.

Vücudumuzda doğal olarak yaşayan bakteriler bulunmaktadır. Fakat yetersiz beslenme, çevresel toksinler, stres, antibiyotikler, immun baskılayıcı terapiler, ışın tedavisi ve diğer faktörler mide rahatsızlıklarına, sindirim problemlerine ve kolon kanseri gibi hastalıklar için önemli olan sindirim sistemi florasının kompozisyonunun değişmesine neden olmaktadır. Antibiyotikler vücutta infeksiyona neden olan bakterilerin gelişmesini inhibe etmektedir. Bununla birlikte iyi bakterilerin ölmesine yol açmaktadır. Michigan Sağlık Sistem Üniversitesi’nde probiyotikler ile çalışan araştırmacı Dr. Garry Huffnagle doğal bağırsak florasının antibiyotik kullanımından etkilendiğini açıklamıştır:

Probiyotikler ve Kanser Bağırsak tümörlerinde Lactobacillus gibi probiyotik bakteriler mutajenik bileşiklere bağlanarak tümör gelişiminin durdurulmasına veya tümörden korunmaya katkı sağlamaktadır. Ayrıca bağırsakta yaşayan ve prokarsinogenlerin karsinogenlere dönüşmesine neden olan bakterilerin üremesini baskılamaktadır. Lactobacillus cinsine ait bakteriler bağırsak mikroflorasını değiştirerek ve β-glukoronidaz ve diğer karsinojen seviyelerini düşürerek kansere yakalanma riskini azaltmaktadır. Yapılan çalışmalar, L. casei gibi probiyotiklerin kullanımının idrar kesesi kanserinin tedavi sonrası tekrar ortaya çıkma olasılığını düşürdüğünü göstermiştir. Fakat bu bulguların yapılacak yeni çalışmalarla doğrulanması gerekmektedir.

‘’Vücudumuzdan iyi mikropları uzaklaştırmanın immün sistemi daha zayıf hale getirmeyle sonuçlandığına ve astım gibi alerjik ve kronik hastalıkların görülme sıklığında artışa neden olduğuna inanmaktayız. Doktorunuzun önerdiği antibiyotikleri aldığınız zamanı takiben probiyotiklerin farklı formlarını alarak bağırsağınızdaki mikroflorayı olması gereken duruma geri çevirmelisiniz. Bu durum sağlığınızı daha iyi hale getirecektir. ‘’

Kaynaklar: Gupta V, Garg R. Probiotics. Indian J Med Microbiol 2009;27:202-9 Study in pregnant women suggests probiotics may help ward off obesity. The 17 th European Congress onobesity Amsterdam 69 May 2009. Aso Y, Akaza H, Kotake T, Tsukamoto T, Imai K, Naito S. Preventive effect of a Lactobacillus casei preparation on the recurrence of superficial bladder cancer in a double -blind trial. The BLP Study Group. Eur Urol 1995;27:104-9. http://www.naturalnews.com/019920_microbes_probiotic_health.html#i xzz2NKw0B72L

Deniz YÜKSEL

8


“NEDEN?” DİYE SORMANIN ZAMANI GELDİ İnsanoğlunun dünya üzerinde nasıl var olduğu hala birkaç tartışmalı teori ile kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Fakat hala kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. Biz de bu yazımızda biyolojinin kısaca tarihi ve nasıl var olduğumuz hakkındaki teorilerle birlikte yeryüzündeki görevlerimiz hakkında düşüneceğiz. İnsanoğlu var oluşuyla birlikte kafasında birçok sorular üretmeye başlamıştır ve bu soruların çoğunda “Neden?” demiştir kendi kendine. Örneğin; Ben şu an bu yazıyı neden okuyorum? Ben neden varım? Neden kuşlar gibi uçamıyorum? Neden balıklar gibi su altında yaşayamıyorum? vs. diyerek sorgulamış her merak uyandırıcı farklılıkları. Merak günümüzde kötü bir olgu gibi algılansa da aslında merak ettikçe kendimizi geliştiriyor ve insani değerler kazandırıyoruz hala olağanüstü olan gizemli yapımıza. Hatta her araştırma ile birlikte bir kademe daha ulaşıyoruz kendi varlığımızın nedenlerine. Her araştırma ile kendi yapısına giden gizemli yolculukta bir yeni bilgi ile tanışmıştır insan. Her seferinde de anlamıştır ki dünya üzerinde var olan tüm canlı ve cansız varlıklarla yakından veya uzaktan da olsa, bir ilişki içerisinde olduğunu. Günümüzde de en geçerli olan varoluş teorilerinin çoğunda da bu ilişkiyi odak almıştır kendine. Tabii ki bu teorilerin hepsine ulaşmak içinde her seferinde “Neden?” diyerek çizmiştir yolunu. Teori ve hipotezler oluştururken birçok canlılardan faydalanmış ve sonuç olarak yaklaşık 4,5 – 5 milyar yıllık dünyamızda tüm canlıların bizden daha yaşlı olduğu sonucuna varmıştır.

Neden laboratuvar ortamında veya doğal ortamında araştırmada kullanılan, canlı veya canlı gruplarının gizemini her seferinde tekrar çözmeye çalışalım ki? diye düşünüp, yaptığı araştırmaların ve verilerin değişen bilgi darağacıyla birlikte sonuca daha hızlı ve güvenilir şekilde yaklaşmak için her kullandığı canlıya bir isim koyma gerekliliğini hissetmiştir. Tabii canlılara verilecek isim için tüm insanlığın ortak kullanabileceği bir dilin seçilmesi en doğrusuydu. Seçilen dil “Latince” idi. Peki neden Latince? Çünkü Latince aktif olarak kullanılmayan, ölü bir dil olduğu için yapısında bozulmanın en zor olduğu dildi. Bu şekilde, ortak olarak kullanılacak bir dil öğrenildikten sonra hiçbir değişiklik olmadan kullanımı en kolay olacak dil olarak görüldü. İlk olarak M.Ö. Hippocrates hayvanlar üzerine türler saymıştır. Devamında da Aristo, Linné, R. Hooke gibi ünlü bilim insanları hayvan, bitki gibi canlı gruplarını belli kurallarla sınıflandırmış ve sistematik bilimini geliştirmişlerdir. Tabii ki bu birbirinden değerli canlı grupları içinde belki de en önemlisi Homo sapiens olmalıydı. Yani “Akıllı İnsan” veya bazı bilim insanlarına göre “Düşünebilen Hayvan”.

9


Canlı veya fosil tüm türler için nereden ve neden geldiği araştırılmıştır. Acaba Salmo trutta (Alabalık) neden var, yararları, zararları neler? veya Ulva lactuca (Deniz Marulu) nereden geliyor, ataları kimler, genel özellikleri hangi canlılarla benzer? Tabii bu soruların en önemlisi de kendimize sorulan olmuştur. İnsan neden var? Ekolojik nişleri nelerdi? İşte bu ve bunlara benzer en önemli soruların yanıtı tabi ki de insan ve diğer canlıların nasıl oluştuğunun bulunmasından geçmekteydi.

, Yaşadığımız dünyada canlılığın ve devamında da bizlerin nasıl oluştuğunu bulmak için en başlara, ta ki dünyanın oluşumuna dönmek en doğrusu olacaktır. Teorilerin hepsinde ortak nokta olarak güneşten kopma egemendir. En çok kabul gören teorilerden biri “Nebula Teorisi”dir. Bu teoriye göre hidrojen ve helyum gazlarından oluşan kızgın kütle (Nebula) evrende dönerken zamanla kendinden parçalar kopmuştur ve bu parçalar ana kütle etrafında dönüşünü sürdürmüştür. Yeterli uzaklığa eriştikten sonra soğumuş ve gezegenleri meydana getirmiştir. Bir diğer teoride “Big Bang Teorisi”dir. Bu teoride de evrenin ve dolayısıyla gezegenimizin büyük bir patlama sonucu oluştuğunu ileri sürmektedir. Bu teori en çok kabul gören kuramdır. En son olarak İngiliz bilim adamı Stephen Hawking tarafından geliştirilmiş ve bu kuramı doğrulayan bilgiler elde etmiştir. Yani dünyamız şu an ki bilgiler ışığında güneşten kopup soğuyan bir parçadır. Dünya oluşumu tamamlandıktan sonra asıl konu canlılığın oluşumuydu. Tabii ki dünya oluşumu ile birlikte canlı oluşmamıştır. Canlıların oluşumu için dünyanın biraz zamana ihtiyacı vardı. Dünya geçirdiği ekolojik değişimler sonrasında ilk canlının oluşumu için hazırdı. İlk canlının nasıl meydana geldiği ile ilgili ise birçok teori üretildi. Dünya oluşumu tamamlandıktan sonra asıl konu canlılığın oluşumuydu. Tabii ki dünya oluşumu ile birlikte canlı oluşmamıştır. Canlıların oluşumu için dünyanın biraz zamana ihtiyacı vardı. Dünya geçirdiği ekolojik değişimler sonrasında ilk canlının oluşumu için hazırdı. İlk canlının nasıl meydana geldiği ile ilgili ise birçok teori üretildi. Bu teoriler; a-) Kendiliğinden Oluş (Abiyogenez) Görüşü b-) Biyogenez Görüşü c-) Panspermia Görüşü d-) Ototrof Görüşü e-) Heterotrof Görüşü f-) Yaratılış Görüşü. 10


a-) Kendiliğinden Oluş (Abiyogenez) Görüşü: Canlı maddeler cansız maddelerden kendiliğinden oluşmuştur fikrini savunur. Evrimin tartışmaya açıldığı ilk fikir olması açısından önem taşır. Bu görüşü ilk olarak Aristo ileri sürmüştür. Yunan filozofu Aristo; “Canlı kendiliğinden var olabilir, yani cansız maddelerden kendiliğinden meydana gelebilir” diyerek abiyogenez görüşünü ortaya atmıştır. Yıllar sonra Belçikalı fizikçi Jean Baptiste Van Helmont kontrolsüz deneyler sonucunda Abiyogenez görüşünü kanıtlamaya çalışmıştır. b-) Biyogenez Görüşü: Bir canlının yalnız kendine benzer başka bir canlıdan oluşabileceği görüşüdür. 1862’de Louis Pasteur’un yaptığı kontrollü deneylerle kabul edilmiştir. Günümüzde de geçerli bir görüştür. Pasteur yaptığı bir dizi kontrollü deneyle canlı, cansızdan oluşur görüşünü yıkmıştır. Abiyogenez görüşünü savunanlar ile Biyogenez görüşünü savunanlar uzun süre boyunca birbirlerine karşılıklı deneylerle yanıt vermişlerdir. Son olarak Pasteur kontrollü deneyler sonucu Abiyogenez görüşünü büyük ölçüde çürütmüştür. c-) Panspermia Görüşü: Bu görüşe göre ilk canlı dünya dışında, yani başka bir gezegende oluşmuştur. Daha sonra bu canlıların spor ya da tohumları göktaşları ile dünyaya taşınmış ve canlılık başlamıştır. Canlılığın nasıl oluştuğu hakkında açıklama getirmeyen bir görüştür. Ayrıca bugünkü bilgilere göre spor ve tohumların uzaydan dünyaya gelişleri sırasında sıcaklık, basınç vb. koşullara dayanması mümkün görülmemektedir. Ancak imkânsız değildir. d-) Ototrof Görüşü: Tüm canlı organizmaların hayatta kalmaları için besine ihtiyaç duydukları düşünülecek olursa, ilk canlının da kendi besinini kendisinin yapması gerekliliği ortaya çıkar. İşte bu görüşe göre ilk canlı kendi besinini üretebilen ototrof bir canlıdır. Diğer canlılarda bunlardan meydana gelmiştir. Ototrof görüşü ilk canlının, kompleks bir organizma olarak basit bir çevrede oluştuğunu ileri sürer. Fakat canlının oluşumunu açıklamaktan ziyade bir canlının nasıl beslendiğini açıklayan bir görüştür. Fazla destek bulamamıştır. e-) Heterotrof Görüşü: Bu hipotez Oparin ve Halden tarafından ileri sürülmüştür. Buna göre ilk canlının, dünyanın geçirdiği uzun süren kimyasal evrim sonucu ortaya çıkan özel koşullarda, uzun süren bir zaman diliminde, çok basit olarak oluştuğunu savunur. Bu görüş iki açıdan önemlidir. Birincisi evrimci bir anlayışa sahiptir. İkincisi ise S. Miller ve H. Urey bu konuda başarılı deneyler yapmışlardır. Fakat deneylerinde kullanılan gazların ilk atmosferde var olduğunu ispatlamaları söz konusu değildir.

f-) Yaratılış Görüşü: Tamamen inanç temellidir. Toplumdan topluma ve kültürel düzeye göre farklı görüşler mevcuttur. Bilinen en eski görüştür. İlk canlıların ve insanların doğaüstü güçler, yaratıcılar tarafından yaratılıp dünyaya gönderildiği görüşünü savunur. İnsanların yerleşik hayata geçmeden öncesine kadar dayanan bir görüştür. Bilimsel değeri ve geçerliliği sayılmamaktadır.

Biyolojinin tarihinde antik çağlardan günümüze yaşayan dünyanın incelenmesi ele alınmaktadır. Biyolojinin; Zooloji, Botanik, Evrimsel Biyoloji ve Tıp gibi dalları eskidir. Her ne kadar biyoloji kavramı belirli bir bilimsel alan olarak 19. Yüzyılda ortaya çıkmış olsa da biyoloji bilimleri Ayurveda, Antik Mısır Tıbbı ve Greko-Romen dünyada Aristoteles ile Galen’in çalışmalarına kadar uzanan tıp tarihine ve doğa tarihine dayanmaktadır. Bu bağlamda biz insanlar, yüzyıllar boyu farklı canlı oluşumu teorileri üretsek bile bir türlü kesin bir bilgiye ulaşmayı başaramadık. Elbette gün ışığına çıkmayı bekleyen yeni veriler ile birlikte beklide bize göz kırpan ilk canlıyı keşfedeceğiz. Mutlaka sonuç olarak bir gün ilk canlının oluşumu ile ilgili ve dolaylı olarak insanoğlunun nasıl var olduğu sırrını çözeceğiz. Fakat dünyanın bizden beklentisi bunu çözmemizden çok üzerinde yaşadığımız soğumuş magma kütlesine olabildiğince az derece zarar vermemiz olacaktır. İnsanoğlunun bir çok ekolojik nişleri olabilir. Ama bana sorarsanız en önemli görevimiz üzerinde yaşadığımız yer kabuğunu diğer canlıların düşünememesine rağmen yaptığı gibi yapıp en iyi şekilde korumak ve ömrünü kısaltmaya çabalamak yerine daha ne kadar uzatabiliriz diye tartışmak olacaktır. En başta da dediğim gibi kendi kendimize “NEDEN?” deme vakti geldi. Artık yeryüzüne en çok zarar veren düşünen hayvanında gerçek anlamda “Düşünme” zamanı gelmiş olmalı. Hepinize tertemiz, mükemmel bir gelecek ve üzerinde daha güzel yaşanacak bir dünya dilerim…

FAİK KAAN PALUZAR

11


ÖLÜMÜN TAN İster toprağın altında, ister üstünde olsun, bir cesetle karşılaşan polislerin ilk sorduğu ve mutlaka yanıtlanmasını istedikleri başlıca konu, ölüm zamanıdır. Üstelik onlar için, aylar ya da günler değil, kimi zaman saatler, hatta dakikalar bile önemlidir ve bunun kolayca hesaplanacağını sanırlar. Ancak bu hesap, ölümün üzerinden 3-5 günden daha uzun bir süre geçtikten sonra, olay yerine keşfe gelen doktorun, filmlerde gösterildiği biçimde, bir bakışta yanıtlayabileceği bir mesele değildir. Ölümü izleyen ilk günlerde çok işe yarayan vücut sıcaklığında düşme (algor mortis), ölü morluğu (livor mortis) ve ölü sertliği (rigor mortis) gibi değişiklikler giderek kullanılamaz olur. Bundan sonra, kutuplardan okyanuslara, her ekosistemde yaşamayı becerebilen eklembacaklıların (arthropoda) dilinden anlayanlara iş düşer. 40 kilo su, 12 kilo yağ, bir o kadar protein, yarım kilo şeker ve onlarca minerali içeren ölü bir bedenden hangi canlının nasıl, ne zaman yararlanacağı bellidir ve hiç şaşmaz. Örneğin leş sinekleri (necrophagous diptera), üzeri bir karış toprakla örtülü olsa bile, ölünün kokusunu, dakikalar içinde ve kilometrelerce öteden fark edebilirler. Ama, ölümden uzuca bir süre geçtikten sonra ölüm zamanını dakikalar, saatler hatta günler doğruluğunda belirlemek, bazı istisnalar dışında neredeyse olanaksızdır. Bir adli entomoloğa (böcekbilimci) öylesine umut bağlanır ki, sadece ölümden sonra geçen süreyi değil, kişinin bir yerde öldürülüp başka bir yere atıldığını, ırzına geçilip geçilmediğini, gece mi yoksa gündüz mü öldürüldüğünü, suda ne kadar kaldığını, kafasının ne zaman kesildiğini, ölenin alkol ya da uyuşturucu kullandığını söylemesi beklenir. Hatta zanlının kolundaki, bacağındaki böcek ısırıklarından ya da otomobilinin hava filtresine takılıp kalan sineklerden, belli bir coğrafi bölgeye gittiğini kanıtlaması istenir. Bir bebek bezinin en son ne zaman değiştirildiğini, bir yatalağın altının ne zaman temizlendiğini söyleyecek kişi yine odur. Bir entomologdan beklenti, bunlarla da sınırlı kalmaz, besinlerdeki canlı kalıntılarının gıda kodekslerine uygunluğu, evdeki karıncalarla hamamböceklerinin nereden, ne zaman geldiği, ondan sorulur.

Halbuki eklembacaklıların dilinden anlayanlar birer sihirbaz değildir. Onlar, sadece bir tahmin yürütürler ve gerçeği aydınlatacak başkaca bir yöntemin kalmadığı noktada, bu tahmin bile çok işe yarar. Adalete hizmet eden on binlerce kimyacı, eczacı, biyoloğa karşın, Türkiye dahil her ülkedeki uzman sayısının, iki elin parmaklarından az olduğu dikkate alınırsa, bir tahmin yürütmenin bile ne denli zor olduğu ortadadır.

Leş sinekleri (necrophagous diptera), üzeri bir karış toprakla örtülü olsa bile, ölünün kokusunu, dakikalar içinde ve kilometrelerce öteden fark edebilirler.

12


NIĞI SİNEK Ömre bedel küçük yanlış 1959'da, 12 yaşındaki kız arkadaşının ırzına geçmek ve onu öldürmekten idama mahkûm edilen, henüz 14 yaşındaki Kanadalı Steven Murray Truscott'un aleyhindeki başlıca delil, kızın üzerindeki larvaların 9 Haziran günü saat 19.00 ile 19.45 arasında ortaya çıktığını, buna göre cinayetin aynı gün saat 17.00 ile 19.45 arasında işlendiğini öne süren entomolog Neal H. Haskell'in bilirkişi raporuydu. Truscott, asılarak idama mahkum edildi, 1960'da cezası müebbete çevrildi. Truscott, yıllarca masum olduğunda ısrar etti, üst mahkemelere itiraz etti. Nihayet aynı larvalar, cinayetten yaklaşık yarım asır sonra başka entomologlarca incelendi, larvaların yaşının, dolayısıyla ölüm zamanının yanlış hesaplandığı ve cinayetin 9 değil de, 10 Haziran günü işlendiği sonucuna varıldı. Olay yeri ve ceset üzerinden yaklaşık 250 delili yeniden inceleten Ontario Temyiz Mahkemesi, 28 Ağustos 2007'de Steven Murray Truscott suçsuz olduğuna karar verdi ve "pardon" dedi. Bu pardonu lafta bırakmayan Ontario Eyaleti, 48 yıl boyunca masum olduğunu kanıtlamaya çalışan Truscott'a, 7 Temmuz 2008'de 6.5 milyon dolar tazminat ödedi.

Pardonların olmaması mümkün Entomologların başlıca yanılma nedeni, böceğin türünü doğru olarak belirleyememeleridir. Bu yüzyılın yıldızı DNA, bu derde de derman oluyor. Henüz başlangıcında olmakla birlikte, artık böcek türlerinin DNA profillerinin depolandığı veri tabanları da var. Olay yeri inceleme uzmanlarının topladığı yumurta Böcekbilimciler, ölümden sonra geçen sürenin hesaplanma- ve larvaların DNA'sı elde edildikten sonra, profilleri bankadaki verilerle karşılaştırılacak, böylelikle bösında, geleneksel olarak başlıca iki veri kullanmıştır. 1) Ceset üzerindeki larvaların yaşı ve 2) cesede hangi böceğin, hangisinden ön- ceğin türü kesin olarak saptanacak. ce geldiğinin bilgisi. Sözde kolay, uygulamada olağanüstü zor işlerdir bunlar ve yapılacak en küçük bir yanlış, entomolojiye fazlaca KAYNAK güvenen bir iddia makamını yanlış yönlendirebilir ve bu durum, http://www.khaber.com.tr/yazar-yazisi/prof-drzanlının başına gelebilecek en büyük felakettir. sevil-atasoy/olumun-tanigi-sinek-2409.html

13


PANDALARIN GELİŞİM SAFHALARI Dev Panda (Ailuropoda Melanoleuca), Ayıgiller familyasından, beyaz postu üzerinde bölge bölge siyah büyük benekleri olan, iri, tembel, nesli tehlikede olan bir ayı türüdür. Yetişkin pandalar yaklaşık 1,5 m uzunluğundadır. Erkek pandalar 115 kg ağırlığına ulaşabilirler. Dişi pandalar genellikle erkek pandalardan daha küçük olup, arada sırada 100 kg'a ulaştıkları olur. Dev pandalar Sichuan, Gansu, Shaanxi ve Tibet gibi dağlık bölgelerde yaşarlar.

Pandalar çiftleşme dönemi dışında tamamen yalnız yaşar. Bu durum sadece Nisan-Mayıs aylarında değişir. Bu dönemlerde düne kadar yalnızlıktan memnun olan panda sesler ve hırıltılar çıkartır, sesini duyurmak için çığlıklar atar. Dişi pandaların eş konusunda çok seçici olmaları erkeklerin işini daha da zorlaştırır. Dişi panda, erkek pandayı ancak çok beğenirse yanına yaklaştırıyor. Erkek panda dişi pandanın kalbini kazanır ve çiftleşme başarılı olursa yaklaşık dört ay sonra minik bir panda bebeği dünyaya gelir.

Yeni doğan panda ancak bir fare büyüklüğünde ve 100 gr ağırlığındadır.Bebek panda küçük ve savunmasız olur. Doğduğunda gözleri kapalıdır ve uzun süre öyle kalır.

Birkaç hafta sonra gözleri açılır fakat bebek panda hala göremez. Bununla birlikte, yetişkin pandalardan daha iyi işitir. Gözleri açıldıktan sonra bu durum değişir ve dengelenir. 14


3 aylık olduğunda tek başına yürümeye, 5 aylık olduğunda ise koşmaya ve bambunun tadına bakmaya başlar. Bebek panda bir buçuk seneden uzun bir süre annesinin yanında kalır. Ancak bu uzun dönemin sonunda tek başına yaşamaya hazırdır.

Çok çabuk gelişip büyüyen pandalar, doğduklarında annelerinden 800 kat daha küçüktürler. Daha dokuz aylıkken 27 kilo olurlar. Oysa doğduktan sonra bizim 27 kilo olmamız için en az 6 yıl geçmesi gerekir. Yetişkin bir panda günde 15 kilo bambu yer. Bu da senede 6 ton bambu yapar. Bu yüzden günün her saati yemek yerler. 15


16


BİYOLOJİ HABERLERİ Bitkiler matematik sayesinde hayatta kalıyor Bitkilerin güneş ışığından daha uzun süre mahrum kalması sonucu nasıl tepki vereceğini görmek isteyen biyologlar, 12 saatlik güneş ışığına alışmış bitkilerin ışıklarını 4 saat erken kapayarak deney yaptı. Normalde üretmesi gereken enerjiden daha az miktarda üretmek zorunda kalan bitkiler, yine de sabaha kadar açlık çekmeyerek ellerindeki nişastayı orantılı bir şekilde kullandı.

Okyanusun 111 metre derinliğinde görüntülendi Bilim insanları, okyanusların en az bilinen canlılarından bir tanesine ait nadir ele geçirilen görüntüleri yayımladı. Boyu 15 metreye kadar ulaşabilen tepeli kağıt balığı, kıyıdan uzakta ve derinlerde yaşadığı için hakkında en az bilgiye sahip olunan deniz canlılarından biridir. Tepeli kağıt balığının, dünyanın en uzun kemikli balığı olduğu düşünülüyor.

Bitkilerin ortaya koyduğu tepkinin bilinçli olmadığını belirten biyologlar, bitkilerin kimyasal yapısının otomatik olarak devreye girdiğini ifade etti.Bitkiler gün içinde depoladıkları enerjiyi yaptıkları kimyasal hesaplamayla gecenin uzunluğuna bölüyor ve bu şekilde hayatta kalarak büyümeye devam ediyor.eLife dergisinde yayımlanan araştırma, aynı zamanda Cornell Üniversitesi Kütüphanesi'nde yerini aldı.

Dev Kertenkele Şırnak'ın Cizre ilçesine bağlı Bozalan köyü İnci mezrasında tarlada çalışan vatandaşlar, 1 metre boyunda 'çöl varanı (varanus griseus)' adlı kertenkele buldu.

En Küçük Omurgalı Hayvan Bilim adamları, Yeni Gine Papua yakınlarında, dünyanın yaşayan en küçük omurgalı hayvanını keşfettiler. Bu minik kurbağa, Güneydoğu Asya’daki sazan balığının rekorunu kırarak en küçük omurgalı hayvan olarak tarihe geçti. Bu kurbağanın yetişkin hali, ortalama 7,7 mm uzunluğunda.

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Malatya 15. Bölge Müdürü Ayhan Deligöz, konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada, Bozalan köyü İnci mezrasında tarlada çalışanlar tarafından bulunan ve halk arasında dev kertenkele olarak adlandırılan 1 metre boyundaki 'çöl varanı (varanus griseus) adlı kertenkelenin Şırnak Orman ve Su İşleri İl Müdürlüğü görevlilerince Kahramanmaraş'a gönderildiğini belirtti. Ölü olarak ele geçen kertenkelenin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde bulunan endemik bir tür olduğunu ifade eden Deligöz,’’Yöremizin biyolojik çeşitliliğini korumak ve halkı bu konuda bilinçlendirmek adına bu şekilde ele geçen ölü yaban hayvanları 15. Malatya Bölge Müdürlüğümüze bağlı Kahramanmaraş Orman ve Su İşleri Şube Müdürlüğümüzde konusunda uzman olan personelimizce doldurularak tahniti yapılmaktadır. Bu şekilde ele geçen ve tahniti yapılan yaban hayvanları 15. Malatya Bölge Müdürlüğümüzce sergilenecektir.’’dedi.

En yaşlı tohum İsrail’deki Masada Kalesi’nde bulunan 2000 yaşındaki hurma tohumu başarıyla çimlendirilip, büyütüldü. Lut Gölü yakınlarındaki antik Masada Kalesi’nde yapılan kazılar sırasında bulunan hurma tohumunun çimlenmeyi başaran en yaşlı tohum olduğu belirlendi. Aşağı yukarı 2000 yaşındaki bir tohumu çimlendirip büyütmeyi başaran ekibin lideri Sarah Salon, tohumun bugüne kadar canlı kalabilmesini yıkıntıların bulunduğu Lut Gölü bölgesinin aşırı derecede kurak ve sıcak olmasına bağlıyor. Masada hurması üzerinde yapılan ilk genetik analizler, DNA’sının yarısını Mısır, Fas ve Irak’taki günümüzün üç hurma çeşidiyle paylaştığını ve bugünkü hurmalara göre büyük miktarda genetik çeşitlilik içerdiğini gösteriyor.

17


Scyllarides latus

(Karavida)

Pinna nob

NESLİ TÜKEN DENİZ C

Anguilla anguilla (Yılan Balığı)

Monachus monachus (Akdeniz Foku)

Denizlerde yaşayan canlı t niyle gün geçtikçe tükenmekted şam alanlarının bozulması, avcı san kaynaklı diğer etkiler gelme rinde dağılış gösteren Monachu sayısı 100’den az sayıya düşmü

18

Tursiops trun


bilis (Pina)

Hippocampus sp. (Deniz atı)

NMEKTE OLAN CANLILARI

türlerinin nesli çevresel etkiler nededir. Bu etkilerin başında türlerin yaılık, istilacı türler ve en önemlisi inektedir. Örneğin ; ülkemiz denizleus monachus (Akdeniz foku) türünün üştür.

ncatus (Afalina)

Rhinobates sp.

(Kemene Balığı)

Torpedo sp.

19


CAN

DÜN Loris tardigradus (İnce Loris) İlkel bir primat türüdür.İnce loris gece ortaya çıkar. İri gözleri karanlıkta görmesine yardımcı olur. Bacakları çok ince olmakla birlikle kuyruklarıda yoktur. İri ve yuvarlak kulakları tüysüzdür. Postu, gümüş beyazı olan alt kısımları ve sırtından geçen bir çizgi hariç kızıl kahverengidir. Ortalama 17-26 cm boyunda, 85350 g ağırlığındadır.Küçük sosyal gruplar oluştururlar. Gündüz saatlerinde gruplar,bacaklarının arasına başlarını koyarak uyku durumuna geçerler. Gruplar içinde eğlenceli vakitlerde geçer. Bu eğlencelerden biride güreş yapmaktır.

İnce Loris, Sri Lanka'nın iç kesimlerindeki sık yağmur ormanlarında yaşar. Yetişkinler genellikle gece boyunca ayrı avlanır. Başlıca besinleri Humboldtia laurifolia bitkisdir. Ancak Humboldtia laurifolia bitkisinin de nesli tehlikededir. Bu bitki karıncalarla bir tür ortak yaşam içerisindedir, ki bu lorisler için başka bir yiyecek kaynağıdır. Bunların yanında böcek, kuş yumurtaları, çilek, yaprak, tomurcuk ve bazen omurgasızlar yanı sıra kertenkeleleri de yerler. Yuvalarını ağaç oyukları gibi güvenli yerlere yaparlar.Loris'ler nesli tükenmekte olan canlıların arasındadır.

20


NLILAR

NYASI Bonsai Ağaçları Bonsai, özel tekniklerle bitkilerin saksılar içinde ölçeklerinin küçültülüp yetiştirilmesi sanatıdır.Japonca olan bu sözcük, tepsi (tabak) anlamına gelen "bon" ve bitki anlamına gelen "sai" sözcüklerinden türetilmiştir. Saksıdaki ağaç veya bitki anlamına gelir. Bonsai sanatı Japonya'ya 7-9. yüzyıllarda Çin'den gelmiştir. Çin'de Penjing adı verilen ağaç minyatürleştirme sanatının binlerce yıllık geçmişi vardır. Genel bir yanlış anlama da bonsainin özel bir tür ağaç zannedilmesidir. Bonsailer minyatür olmalarına rağmen çevremizde gördüğümüz ağaçlardan hiçbir farkları yoktur. Özenle seçilen ağaç dalları, budanarak ve ilgiyle yetiştirilerek minyatür ağaç görünümü kazanır. Japon kültüründe önemli bir yer tutan bonsai sanatı büyük şehirlerde insanların doğaya olan özlemlerinin minik dışavurumları olarak da değerlendirilebilir.

En güzel bonsailer sığ ve yayvan saksılarda yetiştirilenlerdir. Değişik şekillerde bonsailer bulunmaktadır: süpürge şeklinde - şelale şeklinde - rüzgara açık şekildedir. Bonsailer gövde şekillerine, gövde sayılarına, kök şekillerine, dal şekillerine ve düzenleme şekillerine göre de sınıflandırılabilmektedir.

21


22


23


Mezun arkadaşlarımıza ileri ki mesl

24


lek hayatlarında başarılar diliyoruz...

25


Bu dergi Trakya Üniversitesi Biyoloji Bölüm öğrencileri tarafından aylık olarak hazırlanmaktadır. 26

Kapsül Plus Sayı 11  

Trakya Üniversitesi Biyoloji Bölümü

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you