Page 1

A-PDF Merger DEMO : Purchase from www.A-PDF.com to remove the watermark

SAYFA 3

‘Akademi susmayacak’

Halk soka¤› Mursi’ye b›rakm›yor

Bir yatak 100 bin lira ediyor

Halk›n muhabiri olmaya...

Akademi Susmayacak Platformu’nun sonucu: Mücadele!

M›s›r, Mübarek sonras›n›n en büyük siyasal krizinde

Kampus hastaneleri ihalelerinde bir yatak 100 bin lira

Halkevleri Haber Atölyesi çal›flmalar›na bafllad›

SAYFA 5

SAYFA 14

SAYFA 9

7 fiubat 2013 • 1.25 TL

Y›l 7 • Say› 176

TONYA; HAVASI, SUYU, TOPRA⁄I ‹Ç‹N HAYKIRDI

‘İSTEMEZÜKÇÜYÜK!’ Trabzon Tonya’da kurulmas› planlanan çimento fabrikas› ve tafloca¤›na karfl› halk ayakta

“O duman ne ot biçtirir ne s›¤›r bakt›r›r ne çocuk büyüttürür” diyen Tonyal›lar 7’den 70’e omuz omuza

AKP’li Belediye Baflkan› onlara “istemezükçü” diyor; onlar “topra¤›m›z› kirletenleri istemezük” yan›t›n› veriyor

Hak mücadelesi veren halk seçim vaatlerine aldanmaz Anlafl›lm›flt›r ki, Tayyip Erdo¤an yerel seçimlerin bafllang›ç düdü¤ünü çalmaktad›r. S. 3

K›r›lgan ‘süreç’  AKP, yeni anayasa ve seçim öncesinde bafllatt›¤› Öcalan-M‹T görüflmelerinde BDP’yi hizaya getirip ‘kendi çözümünü’ Kürtlere dayatmak istiyor. ‘Sürecin’ k›r›lganl›¤› ve iktidar›n açmazlar› derinlefliyor  S. 4

‘Biz bu işi bozarız’  Halkevleri E¤itim Hakk› Meclisleri’nin 2627 Ocak’ta ‹stanbul’da gerçeklefltirdi¤i Büyük E¤itim Hakk› Buluflmas›’nda e¤itim hakk› savunucular›n›n söylediklerine kulak verdik.  S. 11

Ferda Koç / Sayfa 4

Özerklik kimin yarar›na?

Yurtiçi Kargo direnişi

SAYFA 8

Yurtiçi Kargo'nun Ankara, Konya ve ‹stanbul'daki flubelerinde 50'yi aflk›n iflçi Nakliyat-‹fl üyesi oldu¤u gerekçesiyle iflten ç›kar›ld›. ‹flçiler birçok kentte iflten ç›karmalara ve sendikal haklar›n önündeki engellere karfl› soka¤a ç›karken, Kad›köy ve Esenyurt'ta direnifl bafllad›. Halk›n Sesi, Esenyurt’taki aktarma merkezi önündeki direniflçilerin yan›ndayd›

Skandala sağlıkçıdan yanıt Taksim E¤itim ve Araflt›rma Hastanesi’ndeki sa¤l›k iflçilerinin haberleri olmadan iflten ç›kar›ld›¤› ve adlar›na ‹fiKUR’a baflvuru yap›ld›¤›, ‹fiKUR’un da bu baflvurulara dayanarak iflçileri flirketlere yönlendirdi¤i ortaya ç›kt›. Dev Sa¤l›k-‹fl, bununla ilgili olarak Taksim E¤itim ve Araflt›rma Hastanesi’nde 6 fiubat günü bir eylem yapt› ve hukuksuzlu¤u protesto etti. Sa¤l›k iflçileri “Tafleron çal›flt›rman›n ak›l d›fl› ve hukuksuzlu¤unda son perde!” dedi.

Oya Ersoy / Sayfa 4

Savafl y›kar geçer...

Hüseyin Boy/ Sayfa 7

Sa€l›kta patron dönemi

Yoksula yer yok

Alo 147: Böl, ihbar ettir, yönet’  Kitaplar yasakland›, ö¤retmenler fifllendi, veliler ö¤retmene karfl› dolduruldu. MEB’in ALO 147 flikayet hatt› gerici, piyasac›, cinsiyetçi, bilim d›fl› e¤itim sisteminin güvencesi haline getirildi. Üstelik hatt›n personeli, Turkcell Global Bilgi’nin çal›flan› ve güvencesiz.  S. 12 Tufan Sertlek / Sayfa 8

Tafleron iflçi ve güvence...

 AKP'nin en çok oy ald›¤› gecekondu mahallesi Ferahevler'de halk bar›nma hakk› için örgütleniyor, mahalle derne¤i kuruyor  S. 6

Anne iflçiler  AKP kad›n›n toplumsal rollerinin süreklili¤inin sa¤lanmas› üzerinden kad›nlar› ‘annelikten’ vazgeçmeden istihdam›n içerisinde konumland›rmay› hedefliyor  S. 10


2

ÇEVRE 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

‘O DUMAN NE OT B‹ÇT‹R‹R, NE SI⁄IR BAKTIRIR NE ÇOCUK BÜYÜTTÜRÜR’

İstemezükçüler susmuyor EVR‹M ÇAKIR

T

rabzon’un Tonya ilçesine kurulması planlanan çimento fabrikasıyla ilgili “Fabrika, 2 bin kişiden fazla hemşerimize istihdam sağlayacak. Fabrika, eczane gibi tertemiz, pırıl pırıl olacak. Atmosfere bir gram gaz, toz bırakmayacak” diyor Çevre ve Şehircilik Bakanı Veysel Eroğlu. Tonya halkı ise Eroğlu’nun “şirinlik” yaparak vaat ettiklerine karşı “uyanık” olduklarını bir kez daha gösterdiler Tonya Meydanı’nda. Trabzon’un Tonya İlçesi’nde yapılacak çimento fabrikası ile fabrika için Çayırbağı beldesinde kurulacak olan kilkalker-taş ocaklarına karşı Trabzonlular ayağa kalktı. Galoşlarını giyerek meydana inen kadınlar, yedisinden yetmişine Tonyalılar hep bir ağızdan “EMBA Tonya’dan defol” dedi.

MÜCADELEN‹N TANI⁄I TONYA MEYDANI 26 Ocak’ta Tonya’da gerçekleştirilen mitinge Çayırbağı ve Çal beldelerinden, Düzköy ilçesinden gelenlerin yanı sıra Araklı-Turup’ta çöp atık tesisine karşı mücadele edenler de katıldı. Tonya Meydanı, bu kadar kararlı ve kitlesel bir eyleme ilk kez tanıklık yapıyordu. Mitinge çimento, ot ve inek getiren Tonyalılar ineğin üzerine “livalobo düzine, fabrika kuracaklar, çiçekli çayırları, çamur mi yapacaklar’’ yazılı döviz astılar. “Çimento külü değil, ormangülü”, “EMBA Tonya’dan defol!”, “Emaneti korumak asalettir”, “Bulu da yersın lahana!’” pankartlarıyla süslenen miting alanında yaklaşık 2500 Tonyalı yerini aldı. Mitingde ilk sözü Tonya Çevre Platformu adına Bekir Uzunoğlu aldı. “AKP’li belediye

Trabzon’da kururulması planlanan çimento fabrikası ve taş ocağına karşı “istemezük” diyenler direniyor

başkanının çimento fabrikasına destek olduğu için belediye başkanına teşekkür ediyorum” diyerek sözlerine başlayan Uzunoğlu, AKP’li belediyenin bir araya gelmelerini sağladığından ve Tonyalıların bu alanda buluşup kardeş olduklarını yeniden hatırlattığını belirtti. Tonya’ya çimento fabrikası yapmak isteyen EMBA şirketinin halka iş bulma vaadinde bulunduğunu ve yalanlar söylediğini belirten Uzunoğlu, Tonya halkının bu yalanlara inanmadığını söyledi. HALK KÜRSÜSÜNÜ KURDU Bölge halkından onlarca kişinin söz aldığı kürsüde, Tonya Belediye Başkanı Ahmet Kurt’un “İstemezükçüler iş

başında” diyerek çimento fabrikasına karşı çıkanları karalamasına sıkça atıf yapıldı. Tonyalılar yaptıkları konuşmalarda Kurt’a “Evet istemezükçüyüz. Havamızın, suyumuzun, toprağımızın, sağlığımızın bozulmasını iztemezük” sözleriyle tepki gösterdi. AKP’li belediyeyi istifaya çağıran Tonyalılar, toprağına, suyuna, yaşamına sahip çıkma mücadelesinin daha güçlü süreceğinin ve EMBA’yı kovacaklarının sözünü verdiler. Eylemin en önünde yer alan kadınlardan Nurten Günaydın ise “çocuklarını karalahana ile büyüttüklerini, çimento fabrikasının yaylalarını, arazilerini ellerinden alacağını ifade ederek, “Tonya’ya çimento fabrikası

yapmak, benzin bidonunun yanına ateş yakmaya benzer” dedi. KAZMA VURMAYA GELENE YANIT KAZMAYLA Trabzon Tonya ve Düzköy’de

yapılmak istenen çimento fabrikası ve taş ocağına karşı mücadele eden halk, 5 Şubat’ta da taleplerini bir kez daha kent merkezinde haykırdı. Tonya ve Düzköy ilçeleri ile Çayırbağı beldesinden gelen vatandaşlar, postane önünden bir araya gelerek Atatürk Meydan Parkı’na yürüdü. Ellerinde de inek çıngırakları taşıyarak kent merkezini sloganlarla yankılatan köylülere, ara sokaklardan esnaf ve vatandaşlar da alkışlar eşliğinde katıldı. Atatürk Meydan Parkı’ndaki TonyaDüzköy Çevre Platformu adına Avukat Nedim Şenol Çelik söz aldı. Çimento fabrikası ve taş ocaklarının çevreye ve insanlara vereceği zararları anlatan Çelik “EMBA şirketi bir taraftan ciğerlerimiz olan ormanlarımızı keserken, bir taraftan da soluduğumuz oksijen yerine karbondioksit vermekte, bizlerin yaşam hakkını doğrudan tehdit etmektedir” dedi. Çelik’in basın açıklaması yaptığı bir köylü söze girerek şunları söyledi: “Ben ormancıyım. Orman bizim şerefimizdir. Tonya’ya kazma vurmak isteyenlere, biz de kazmalarımızla yanıt veririz! HAP‹SHANE ‹ST‹RAHAT SÜRGÜN SEYAHAT Açıklamanın ardından Tonyalılar adına Ayşe Lermioğlu da söz aldı “Bizi cezaevine koymakla tehdit ediyorlar” diyen Lermioğlu şunları söyledi: “Bizim için cezaevi istirahat, sürgün seyahat, dayak tımar. Bizim onlardan korkumuz yok. 70 kuruşa sütü alıyorlar, 50 liraya yem alıyoruz. Namerde muhtaç ettiler bizi.”

TONYALILAR MÜCADELEDE

EMBA Trabzon Çimento Afi’nin kullanmay› planlad›¤› çimento fabrikas› ve malzeme ocaklar› için 17 Aral›k’ta ÇED toplant›s› düzenlenece¤ini ö¤renen Tonya halk› toplant›ya kat›larak flirket yetkililerini protesto ettmiflti. Zehir solumak istemediklerini söyleyen Tonyal›lar, alk›fllarla yetkilileri konuflturmayarak salonu boflaltm›flt›.

‹mza kampanyas› bafllatan Tonyal›lar 28 Aral›k’ta Tonya Meyda›’nda bas›n aç›klamas› yapm›flt›.

Direnmezsen ‘bulu da yersin lahana!’ Tafl ocaklar› ve çimento fabrikalar›na karfl› yürütülen mücadelede yer alan kad›nlar Halk›n Sesi muhabirine, neden mücadele ettiklerini anlatt›. 86 yafl›ndaki Havva teyze “Burada do¤dum, baflka gidecek yerimiz yok” diyerek sözlerine bafllad›. “Fabrika kurunca ifl verece¤iz diyorlar. ne diyorsunuz?” diye sorunca Havva Teyze “Biz buradan gitmek zorunda kal›nca ifli ne yapaca¤›z” diyerek tepki gösterdi. “Kocad›m gittim ben” diyen Havva Teyze yine de topraklar›, do¤alar› için nas›l mücadele edece¤ini flu sözlerle dile getiriyordu: “Bütün köy bir olursa dokunamazlar. Gelmezler ak›llar› varsa. Gelip de beddua almas›nlar. Bir topra¤›m›z var elimizde, baflka hiçbir fleyimiz yok onu da verirsek nas›l yaflar›z biz. Kaç trilyon verirlerse versinler asla yerimizi vermeyiz. Gelirlerse karfl›lar›nda duraca¤›z.” Sonra Kadri-

Sanayi çöplüğü Dilovası’nı öldürüyor T

ürkiye’nin en büyük sanayi bölgesi olan Kocaeli ve Dilovası’nda, artan kanser vakaları ve ardı ardına gelen ölümler Dilovası halkını ayağa kaldırdı. Kocaeli’de son bir hafta içinde biri 13, diğeri 23 yaşında iki genç kızın kanserden yaşamını yitirmesine karşı 28 Ocak’ta Dilovası Koruma ve Geliştirme Platformu’nun çağrısıyla bir eylem yapıldı. Eylemde kente ilçeye hakim bir tepeye kurulan Kömürcüler OSB'nin kaldırılması istendi. Sanayi kuruluşları ile konut alanlarının içine girdiği Dilovası İlçesi’nde araştırma yapan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, ilçede yeni doğan bebeklerin kakalarında ve anne sütlerinde ağır metallere rastlandığını açıklamış, bu açıklaması nedeniyle kendisine “şarlatan” diyen AKP’li Büyükşehir Belediye Başkanı İbrahim Karaosmanğlu

ile mahkemelik olmuştu. Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre bütün kanserlerin yüzde 80’i doğrudan ve dolaylı olarak çevresel faktörlere bağlı. 2004 yılında Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı tarafından gerçekleştirilen bir araştırmaya göre 1995-2004 yılları arasında bölgedeki ölümlerin yüzde 33’ü kanser nedenli.

ye Uzunali kat›l›yor sohbetimize. Ne evlerini ne de kayalar›n› vereceklerini söyleyen Kadriye Uzunali tafl oca¤› yap›l›nca neler yaflayacaklar›n› bir bir anlat›yor: “Duman gelir ektiklerimizi mahveder, açl›k gelir. Zaten biz buralar› aç oldu¤umuz için ekiyoruz. Nas›l verelim buralar›. Zaten burada yetiflen bir fley yok. S›¤›rlar›m›z›, ineklerimizi nerede otlataca¤›z?” Tafl oca¤› yapmaya gelirlerse ne yapacaklar› sorusuna Kadriye Abla “Gerekirse yolun üstüne yatar›m da girmelerine izin vermem. Veririm onlara tafl, bafllar›n› hep yarar›m. Gelemezler!” sözleriyle yan›t verdi. “Ya çimento fabrikas› kurulursa ne olacak Kadriye Abla” deyince ise flunlar› söyledi: “Onun duman› ne ot biçtirir, ne s›¤›r bakt›r›r, ne çocuk büyüttürür. Buralar çöl olur. Asla buralar› vermeyece¤iz”ceye¤iz,meyece¤iz.”

Tonyal›lar Çevre ve fiehircilik ‹l Müdürlü¤ü’ne toplad›klar› imzalar› tutanakla teslim etmifllerdi.

‘Siyanür yanında zararsız kalır’ LEMAN MERAL ÜNAL

B

alıkesir'in Havran ilçesi Kalabak Köyü yakınlarındaki Eybek Dağı'nda 11 Eylül 2012'de yangın çıkmış, yangın sonrası 500 hektarlık ormanlık alan yok olmuştu. Yaşanan orman yangını sonrası CHP Balıkesir Milletvekili Nedret Akova, Kaz Dağları'nda çıkan orman yangınını söndürmek için zehirli su kullanıldığı iddiasıyla ilgili bir soru önergesi vermişti. Verilen soru önergesine, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu'ndan söz konusu iddiayı doğrulayan bir yanıt gelmişti. Eroğlu, siyanürlü suyun orman yangınını söndürmede kullanılmasını en yakın su kaynağının 6.3 kilometre uzakta olmasına bağlamıştı. Siyanürlü suyun kullanılmasının çevre ve insan sağlığına ilişkin olumsuz bir etkisinin olup olmadığı sorusuna da Eroğlu şu yanıtı vermişti: “Yangına müdahalemizde bilimsel açıdan çevre ve insan sağlığına zarar

Çevre Mühendisleri, Kaz Dağları'ndaki yangının bakır molibden madeninin çökertme havuzundaki suyla söndürüldüğünü söyledi

yaşama hakkına” açıkça aykırı. Ayrıca, Türkiye'nin imza koyduğu Uluslararası protokollere ve madencilik kanununa da aykırılık oluşturan bu durum, sağlıklı çevre hakkının ön planda olmasının gözetilmediği anlamına geliyor. YANGIN BAKIR MOB‹LDENLE SÖNDÜRÜLDÜ

verecek bir durum söz konusu değildir. Müdahale etmeseydik Kaz Dağları'nın tamamı yanıp kül olacaktı. Ben su profesörüyüm, bütün sularda bir miktar siyanür olur. Muhalefet ve

medya bu konuda cahilce bir tutum içerisinde.” Bakan Eroğlu'nun “cahilce” olarak değerlendirdiği zehirli suyun doğaya salınımını TMMOB'a bağlı Çevre Mühendisleri

Odası (ÇMO) İstanbul Şubesi ile konuştuk. ÇMO'ya göre, zehirli suyla yapılan yangın söndürme işlemi, Anayasa'nın 56. maddesinde bahsi geçen “Herkesin sağlıklı bir çevrede

ÇMO, Eroğlu'nun her suda belli bir oranda siyanür bulunduğu iddialarına ise şu şekilde yanıt verdi: “Her suda belli oranda siyanür bulunmaz, siyanür uçucu bir kimyasal bileşiktir. Yangın söndürme mevzusunda siyanür kasıtlı bir şekilde ön plana çıkarılmaktadır. Yangın söndürmede kullanılan su asıl olarak bakır molibden madeninin çökertme havuzundan alımıştır ki bu daha da tehlikelidir. Yörede çokça yaşanan balık ölümleri, suya karışan zehirin ne derece öldürücü olduğunu gözler önüne sermektedir.”


3

GÜNDEM 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Akademi susmuyor örgütleniyor Akademi Susmayacak Platformu’nun düzenlediği Üniversitede Hak İhlalleri ve Mücadele Arayışları çalıştayının temel tartışması üniversite bileşenlerinin dayanışma içinde, üniversiteye yönelik saldırılara karşı örgütlü mücadele ihtiyacı idi MEHTAP MET‹NO⁄LU

A

kademi Susmayacak Platformu’nun 2 Şubat'ta İstanbul Tabip Odası’nda düzenlediği “Üniversitede Hak İhlalleri ve Mücadele Arayışları” başlıklı çalıştaya 20'yi aşkın kurum katıldı. Çalıştaya 16 il ve 33 üniversiteden 150'yi aşkın katılım vardı. Çalıştayın moderatörü Akademi Susmayacak Platformu'ndan Sevgi Yılmaz, çalıştayın amacının akademide artan hak ihlallerine karşı daha geniş birlikteliklerin oluşturulması olduğunu söyledi. Açılış konuşmasını Prof. Dr. Beyza Üstün yaptı. Çalıştay, üniversitede yaşanan hak ihlalleri, mücadele deneyimleri ve nasıl mücadele edileceği başlıkları altında devam etti. Yrd. Doç. Dr. Özgür Müftüoğlu yaptığı sunumda geçmişten bugüne akademiye ve bilime yönelik saldırıyı değerlendirdi. Avukat Ziynet Özçelik bilim özgürlüğü kavramının hukuksal boyutunu ve YÖK Yasa Tasarısı’nda belirtilen süreçten geçmekte olan

yasayı üniversitenin özlerinin durduracağını bu nedenle üniversitenin bütün bileşenlerinin birlikte hareket etmesi gerektiğini söyledi. Ural, yasanın meclise sunulmasını beklemeden bir mücadele hattının örülmesi gerektiğini vurguladı. Oturumların ardından kurum temsilcileri bir sonuç bildirgesi oluşturdu. Bildirgede üniversitede hak ihlalleri ve bunların çözümleri için bir yapının oluşturulmasına ve yeni YÖK Yasa Tasarısı'na karşı mücadeleyi hızlandırmak için toplantıların yaygınlaştırılmasına karar verildi.

ABD’nin durumunu anlattı. Bu başlık altında söz alan katılımcılar öğretim görevlilerinin, üniversite çalışanlarının ve öğrencilerin uğradığı hak ihlallerinden örnekler verdi. ÖRNEK MÜCADELELER ÖRNEK DENEY‹MLER Çalıştayın ikinci oturumunda, üç farklı üniversitede yaşanan mücadele deneyimleri aktarıldı. İlk aktarımı Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi’ni ve Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun Dilovası’ndaki çevre kirliliği üzerine yaptığı çalışmaları anlatan Türk Tabipleri Birliği Düzenleme Kurulu üyesi Ali Özyurt yaptı. ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği Başkanı Ali Gökmen, 18 Aralık 2012’de Tayyip Erdoğan’ın ODTÜ’ye gelmesiyle başlayan ve birçok üniversiteye yayılan ODTÜ direnişini anlattı. Gökmen, ODTÜ bileşenleri olarak bir arada hareket ettiklerini ve iletişim halinde olduklarını, bunun da zaman içinde pratikle geliştiğini belirtti. İTÜ Asistan Dayanışması adına konuşan Aykut Kılıç, İTÜ’de 60’ın üzerinde 50/D’li araştırma görevlisinin işine son verilmesiyle başlayan ve 1 Şubat'ta kazanımla sonuçlanan direnişi anlattı. Ufuktaki tehlikelere değinen Kılıç, Yeni YÖK Yasası'nın bir provasının kendilerine uygulanmaya çalışıldığını ve direnişlerinin hak mücadelesi ekseninde ilerleyen bir hareket olduğu

için kazanımla sonuçlandığını söyledi. "BU YASA MECL‹STEN GEÇMEYECEK" “Üniversitede Mücadeleyi Nasıl Örgütlemeliyiz?” başlıklı son oturumda ilk sözü alan Prof. Dr. Büşra Ersanlı, üniversitenin tüm kesiminin dayanışma içinde bir bütünü teşkil etmesi gerektiğini söyledi. Halkevleri MYK

Liselilerin yolu ODTÜ'ye çıkar

üyesi Özge Ozan, Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi’nin gerçekleştirdiği forumu aktardı. Ozan ayrıca, okul öncesinden başlayarak eğitimin bütün safhalarında gerçekleştirilen metalaştırma çalışmalarının akademinin gündeminde eğitim hakkı mücadelesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca yaşam alanlarına, emeğe dönük saldırıların bilimin sorunu

Liseli Genç Umut, “Liselilerin yolu ODTÜ'ye ç›kar” diyerek mücadelenin simgesi olan ODTÜ'ye gidiyor. 22 fiubat Cuma günü Türkiye'nin dört bir

AKADEM‹ E⁄‹T‹M HAKKI ‹Ç‹N MÜCADELE ETMEL‹ Çalıştaya katılımı oldukça yüksek olan araştırma görevlilerinin temel hareket noktasını güvencesizleştirme karşıtı mücadele oluşturdu. Üniversitelilerin mücadelesi, İTÜ'lü asistanların ve ODTÜ'lülerin direnişi, akademide birlikteliğin gerekliliğini ortaya çıkardı. Taşra üniversitelerinden katılan akademisyenler, gerici ve baskıcı uygulamalara maruz kaldıklarını, haklarında sürekli soruşturmalar açıldığını anlattılar. Örgütlenme ve iletişim içinde olma ihtiyacının en çok taşra üniversitelerinde hissedilmesi, çalıştayda öne çıkan sorunlar arasındaydı. Örgütlenme ihtiyacını kapsayan bir yapının oluşturulması akademinin temel talebini oluşturdu. Özellikle asistanların mücadele deneyimi aktarımlarında değindiği bilim insanlarının hepsinin bu mücadeleyi sahiplenmesi gerekliliği üzerinde duruldu.

haline getirilmesi gerektiğini ve akademinin sözünün ancak hak mücadelesi ile dolaşıma sokulacağını vurguladı. Ozan son olarak Halkevleri'nin bu süreci kendi sorunu olarak göreceği ve mücadele edeceğini söyledi. Öğrenci Kolektifleri adına konuşan Kolektif Yürütme Kurulu üyesi Çağla Ural, Yeni YÖK Yasası'nı "üniversitenin ölüm yasası" olarak tanımlayarak bu

yan›ndan ODTÜ'ye giderek, aya¤a kalkan üniversitelilerle birlikte ODTÜ'yü gezecek. Liiseliler, yap›lan gezinin ard›ndan üniversitelilerle ortak bir forum

düzenleyecek. Forumda, ODTÜ'nün tarihi, mücadelesi, e¤itim alan›nda AKP eliyle reform ad› alt›nda yürütülen dönüflümler tart›fl›lacak.

Hak mücadelesi veren halk seçim vaatlerine aldanmaz ayyip Erdoğan'ın talimatıyla “şehit yakınları, gaziler, engelliler ve 65 yaş üstü vatandaşlar” için şehir içerisinde parasız ulaşımı sağlayacak çalışma tamamlandı, Bakanlar Kurulu’na sunulacak. Tayyip Erdoğan köprü ve otoyol ihaleleri ile Başkentgaz ihalesinin çok ucuza gittiğini belirtip iptal edileceklerini söyledi. Tayyip Erdoğan öğretmen tayinlerinin artık yılda iki kez (subat ve ağustos) yapılacağını belirtip yakında çok kapsamlı öğretmen atamalarının da yapılacağı “müjde”sini verdi. Yeni Bakan, bununla da yetinmeyip okul kantinlerinin sağlık koşullarının düzenlenmesiyle, en “can alıcı” yerden işe başladı. Ayrıca neredeyse hiç kimsenin beğenmediği yeni YÖK Yasa Taslağı’nın da erteleneceği imasında bulundu. 4. yargı paketi, önümüzdeki hafta Bakanlar Kurulu’na geliyor. Adalet Bakanı’nın iddiasına göre, şiddet içermeyen düşünce açıklamaları artık suç sayılmayacak. “Halkı askerlikten soğutma”ya hapis cezası verilmeyecek, işkence suçlarına zamanaşımı da kaldırılacak. Paket, aralarında KCK tutukluların da bulunduğu birçok kişiye tahliye yolu açacak… Bir başka müjde 2B arazilerinin üzerinde oturanlara ilişkin, 2B arazisinin satış bedelinin tamamı, artık rayiç bedelin yüzde 70'i üzerinden değil yüzde 50’si üzerinden hesaplanacak. Çevre ve Şehircilik Bakanı Sayın Erdoğan Bayraktar, TMMOB temsilcileri ile yaptığı görüşme sonunda TMMOB Yasası değişikliği üzerine bir çalışma yapıldığını, ancak bu çalışmanın durdurulduğunu, şimdi TMMOB Yasası ile ilgili bir gündemlerinin olmadığını ifade ederek mühendislik mimarlık şehir planlama alanlarında TMMOB ve ilgili odaları ile birlikte çalışmak istediklerini söyledi. (Yani para kaynaklarınızı kesmeyeceğiz ama

T

kentsel dönüşümde bize yardımcı olun!) Anlaşılmıştır ki Tayyip Erdoğan, yerel seçimlerin “başlangıç düdüğünü” çalmaktadır. Artık AKP’nin icraatlarına kamuoyu araştırmalarına bakılarak yön verilecek. AKP’ye oy kaybettirecek uygulamalar gözden geçirilip oy kazandıracak icraatlar keşfedilecek. Yerel seçimlerin başlangıç icraatları bunlarla sınırlı değil. Urfa’nın bağımsız Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba AKP’ye geçti, geçirildi. Hatırlanacak olursa bir önceki seçimde AKP aday göstermedi diye bağımsız olarak adaylığını koyup kazanmıştı. Ve elbette CHP’li belediyelere başlayan savcı-polis operasyonları. Şimdilik Eskişehir ve Antalya. Mutlaka devamı da gelecek. Özellikle AKP’nin almak istediği belediyeler açık hedef halinde. (Bu arada AKP’li belediyelerin içinde yolsuzluk yapılmayan bir belediye var mıdır?) Yerel seçimlerin kazanılması ya da en azından aynı pozisyonun korunması AKP için neden bu kadar önemli? Aslında Tayyip Erdoğan için asıl önemli olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve hemen ardından bir yıl sonra yapılacak genel seçimler. Yerel seçimlerde yaşanacak ciddi bir başarısızlık, hatta AKP’nin başarısız olduğuna ilişkin bir imaj bile Tayyip Erdoğan’ın dolayısıyla AKP’nin bütün planlarını büyük bir riskle karşı karşıya bırakacak. Seçimler arasındaki zamanın kısalığı da direksiyonu tekrar toparlamak için yeterli olmayacaktır. Yani risk çok büyük; AKP’nin 10-12 yıllık saltanatı sona erebilir. Tayyip Erdoğan bunun farkında olduğu için yerel seçim işlerine çok daha önceden başladı aslında. Yeni Belediyeler Yasası tam da bu gerekçeyle özenle hazırlanıp meclisten geçirildi. Bakan değişikleri bu amaca uygun olarak yapıldı, yapılacak. Hatta Abdullah Öcalan’la başlayan görüşme trafiğinin bile

önemli bir nedeni yerel seçimler için Kürtlerden çalınacak oy hesabında yatıyor. Kürt siyasi hareketinin elinden alınacak birkaç belediye bile AKP için çok değerli olacaktır. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, AKP’nin diyalogu başlatma kararı almasının nedenini Türkiye'nin önündeki seçim takvimi, Suriye ve bölgedeki gelişmeler olarak açıklıyor. Kuşkusuz bu durum Kürt hareketinin elini güçlendiren bir faktör. Diğer yandan AKP’nin hedefinin bu kadar “daralmış” olması, tüm toplumsal muhalefet için AKP’yi geriletmek, başarısız kılmak için hangi hedefe yönelinmesi gerektiğini işaret etmekte. Tekrar Demirtaş’ın açıklamalarına dönmek gerekirse, Demirtaş, özellikle Suriye'deki Kürtlerin "İmralı sürecini" yakından izlediğini söylerken, "Suriye'deki Kürtler de Öcalan'ın çağrılarını dikkate alırlar ve bu sorunun çözümü halinde Suriye'deki Kürtlerin de Türk hükümetine güveni artar" ifadesini kullanmakta. Bu noktada “rahatsız edici” bir “ima”nın olduğunu belirtmek gerek. AKP’nin Suriye konusundaki hevesleri malum. Öcalan ile sürdürülen pazarlık maddelerinden biri de hiç şüphesiz Suriye. Ancak Kürt siyasi hareketinin temsilcilerinin, bu ülkede yaşayan Kürtlerin siyasal, sosyal, kültürel haklarını kazanma mücadelesini, bir başka ülkenin (ve o ülkede yaşayan halkların) kaderinin belirlenmesi üzerinden hesap etmeleri veya bunu ima etmeleri bile doğru değil. Bu yolla sağlanacak başarının sadece onursuzluğu bile, kurulacak geleceğin çürük temeli olur. Suriye konusunda ise işler hiç de AKP’nin istediği biçimde ilerlemiyor. Başta ABD ve Rusya olmak üzere emperyalistler uygun bir “gelecek planı”nda anlaşamıyorlar. Bu durum ABD’nin sürece ilgisinin soğumasına neden oluyor. Suudi Arabistan’ın hem bu durumdan kaynaklanan kaygılarla hem de İslamcılar arasındaki ayrılıklara bağlı

olarak süreçten büyük ölçüde çekilmesiyle, “iş” sadece Türkiye ve Katar’a kalmış durumda. Bu iki ülkenin çapı ile Esad rejimini devirebilmek mümkün değil. Bu durumun farkına varan Esad muhalifleri bile uzlaşmanın yollarını aramaktalar. Daha önce hiçbir şekilde görüşmeyeceklerini ilan ettikleri Esad rejiminin temsilcilerine görüşme masası öneriyorlar. Şimdiye kadar sessiz kalan İsrail bile, durumun geldiği noktadan memnun olmasa gerek ki Suriye’ye provokatif müdahalelerde bulunmaya başladı. AKP’nin elinde ise 100 binin üzerinde mülteci ve ne idüğü belirsiz, tam olarak kontrolü imkansız İslamcı militanlar kaldı. Bir de müstesna şahsiyet, savaş çığırtkanı Davutoğlu. Kendisi savaş çıkartmayı beceremeyince şimdi de başkalarını kışkırtmakta ve hatta düşmanından medet umacak kadar acizleşmekte. Esad’ın İsrail’e karşılık vermemesi Davutoğlu’nu çıldırtmış durumda! Diyor ki “Niye İsrail uçakları Esad'ın sarayının üzerinden uçup ülkesinin onuruyla oynarken bir çakıl taşı bile atmıyor?", "İsrail'le Esad'ın arasında gizli bir anlaşma mı var?". Davutoğlu’nun bu aymazlığı, kendini bilmezliği neresinden açıklanabilir ki. “Koskoca” Dışişleri Bakanı provokatörlük yapar mı? Esad da bu şahsiyete “Ben senin uçağını düşürdüm, onurunu iki paralık ettim, sen neden karşılık vermedin?” dese ne diyecek, ne yapacak acaba? Bu arada o uçakları uçuracak pilot bile bulamayabilirler! Tayyip Erdoğan’ın tutuklu askerler için yaptığı açıklamalar herkesi şaşırtmıştı. Hakimler bazı komutanları gereksiz yere cezaevinde tutuyormuş. Sonradan anlaşıldı ki Deniz Kuvvetleri kaynıyormuş, savaş gemilerine komuta edecek subay bulunamadığı gibi, var olanlar da istifa etmeyi düşünüyormuş. Bu duruma yeni bir bilgi daha eklendi; 110 savaş pilotu istifa etmiş. Bu sayı askeri pilotların yüzde 15’i demek-

miş. Ciddi ciddi savaş planları yapan bir ülkenin subaylarının istifayı düşünmeleri bile o ülke ordusunun harcında bir bozukluk olduğunun açık kanıtıdır. Diğer yandan AKP’nin ülkemizin ve bölge halkları üzerinde oynadığı kumarda elinin ne kadar zayıf olduğunun kanıtıdır. Bunun farkında olan Davutoğlu’nun dengesi artık iyice bozuldu, icraatı dili ile sınırlı kalmaya başladı. Esad’dan hırsını çıkaramayınca Irak Başbakanı Maliki’ye sarıyor. Maliki düzeysizmiş, çünkü Türkiye’nin bölgedeki etkisini takdir etmiyormuş! Beceriksizliği ve yalanı tekrar etmekte yarar vardır; komşularla “sıfır sorun” tam bir rezalet oldu. Herkes düşman bir tek Barzani “dost” oldu, Kürt feodalitesinin, emperyalist işbirlikçiliğinin temsilcisi. Neden mi? Tamamen “duygusal”. Almanya’dan sonra ikinci en büyük ihracat pazarı Kuzey Irak. Sadece bu yıl yani 2012’de ihracat yüzde 30 artmış ve 11 milyar dolara yaklaşmış durumda. Bu, Türkiye’nin toplam ihracatının yüzde 7’si demek. Hedef ise bunu 3-4 katına çıkarmak. Kuzey Irak’ın sahip olduğu petrol ve doğal gaz yataklarının iştahlarını kabarttığını söylemeye bile gerek yok. AKP yöneticileri bölgedeki en gerici, en işbirlikçi yöneticilerle aralarındaki ilişkiyi geliştirmekte birbirleri ile yarışıyorlar. Son örnek Abdullah Gül’den. Mısır’a yaptığı ziyarette Mısır Cumhurbaşkanı Mursi tarafından uçağın kapısında karşılanmış. Ne büyük bir onur! Hiçbir bedel ödemeden, fırsat kollayarak ve emperyalizm işbirlikçiliği yaparak elde ettikleri Mısır iktidarını şimdi koruyabilmek için halkını katletmekten çekinmeyen Müslüman Kardeşler ve onların temsilcileri, AKP’lilerin en candan dostu olmuş durumda. *** Egemenlerin cephesinde neoliberalizmin kurumsallaştırılması, gericiliğin yaygınlaştırılması ve savaş

çığırtkanlığı var. Toplumsal muhalefet ise bu cepheye karşı etkili ve güçlü bir direniş cephesi oluşturamamakta. Sadece devrimcilerin kendi eylemleri ve etkinlikleriyle güçlü bir toplumsal muhalefetin oluşturulamayacağı aşikar. Bu noktada giderilmesi gereken eksiklik; siyasal, ekonomik sorunları yönünde harekete geçen yoksul halk kesimlerine ileri hedeflere yöneltilmesidir. Bunun için gerekli örgütlenme çalışmalarının yapılmasıdır. Ezilenleri hareket ettirebilecek “doğal özneler”in siyasal kavrayışlarının, kararlı tutumlarının geliştirilmesidir. Ekonomik krizden kaynaklanan sorunlar, Kürt sorunu, gericiliğe ve kadın düşmanlığına karşı mücadele bunun olanaklarını sunmaktadır. Örneğin, savaş karşıtı propaganda yapmak, eylemler gerçekleştirmek yetmez, aynı zamanda savaştan doğrudan etkilenecek kesimler içerisinde bu mücadelenin öznelerinin örgütlenmesi, bu öznelerin mücadeleye önderlik etmesinin sağlanması gerekmektedir. Benzer bir biçimde neredeyse hiç kimsenin gündemi değilken “hak mücadelelerini” bu ülkenin gündemine sokan politik çizginin geliştirilmesi için de bu yön kaçınılmaz. Ulaşım hakkı, sağlık hakkı ve özellikle eğitim hakkı mücadelesi sadece devrimcilerin etkinlikleriyle başarıya ulaşamaz. Velileri örgütleyen, onları mücadeleye katan “veli örgütçüleri” olmadan, öğretmenleri örgütleyen, onları mücadeleye katan “öğretmen örgütçüleri” olmadan geri çektirtmeler sınırlı, kazanımlar geçici olacaktır. Bu konuda yeniden keşfedilmeye gerek olmayan bir çalışma prensibi zaten mevcut; “en geniş kitle çalışması içerisinde en dar kadro çalışması”. Şimdi bu eksikliği giderme zamanı. Bu gerçekleştirildiğinde hak mücadeleleri, çok daha güçlü ve yaygın bir politik iradeyle siyasal iktidarın karşısına dikilecektir.


4

GÜNDEM 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Özerklik kimin yarar›na KP'nin yapısal olarak Kürt sorununda “çözüm tarafı” olamayacağını daha önce yazmış ve açıklamasını bir başka yazıya bırakmıştım. Sağolsun Tayyip Erdoğan “Kürt sorunu bitmiştir, Kürt vatandaşların sorunları vardır” diyerek yazmamı kolaylaştırdı. Erdoğan'a göre Kürtlerin var olduğunu kabul etmek Kürt Sorunu'nu bitiriyor. Tayyip Erdoğan “Kürt Sorunu”nu kültürel bir sorun olarak sınırlıyor. Kürtlere tanıdığı tek şey “kültürel var olma hakkı.” Geri kalan sorunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt yurttaşlarının “bireysel” sorunları; Kürtlerin özerk bir siyasi iradeye sahip olmayı, bu iradelerine kendi varlık alanlarında yetke kazandırmayı istemeleri “hakları” değil, sadece “bireysel siyasal tercihleri.” Erdoğan, Kürt Sorunu'nu “Türk egemenliği”nin başladığı yerde bitiriyor. Erdoğan'ın Kürt sorunu karşısındaki tahkir edici üslubu liberallerin etkisi altındaki Kürt politikacılarında hayal kırıklığı yaratıyor mu bilmem. Ancak, AKP ve Tayyip Erdoğan'ın Kürt sorunundaki bu tutumu bir “gerileme” değil. Kürt Sorunu'nu “yaratan” Kemalistler ise, yeni sömürgecilik düzenine “eklemleyip yeniden üreten” de “Türk sağı”dır ve AKP, Türk sağının neo-liberal yeni sömürgecilik devresindeki varisidir. Tayyip Erdoğan tıpkı selefi DP gibi işbirlikçi bir Kürt seçkinleri grubu oluşturup bu grubu (iktidara değil) iktidarının nimetlerine dahil ederek Kürtleri neo-liberal yeni sömürgecilik düzenine ulamanın peşindedir. AKP'nin Kürt Sorununu s iyasi bir sorun olarak tanımlaması ve bir çözüm formülü Ferda üretmeye girişmesinin siyasi Koç matematik açısından da olaferdakoc@ nağı bulunmuyor. Kürt soruhotmail.com nunun siyasi bir sorun olarak çözümünün mantıki bir skalası var. Bu skalanın ilk basamağında sınırlı özerklik, son basamağında ise “ayrı devlet kurma hakkının tanınması” bulunuyor. Özerklik çözümünün en “yumuşak” biçimi olan “AB Özerklik Şartı”nın imzalanması ve bu şart çerçevesinde bir yerel yönetim rejiminin oluşturulması dahi AKP'nin bugünkü siyasi gerçekliğiyle uyumlu değil. Herkesin kağıt üzerinde bildiğini görünür hale getirelim. Türkiye'nin siyasi haritası şimdiki temel özelliklerini koruduğu sürece; yani sağ, AKP'deki birliğini koruduğu ve sol, “Türk solu” ve “Kürt solu” olarak bölünmüş durumda kaldığı sürece, AKP'nin merkezi iktidarı tehdit altında olmayacaktır. AKP yüzde 50-55, CHP yüzde 23-27, MHP yüzde 12-14, BDP yüzde 6-8 bandında gezinecek ve her durumda AKP'nin iktidarı güvence altında olacaktır. Oysa AKP'nin ve sağın merkezi iktidar düzeyindeki bu üstünlüğü, yerel oy tablolarıyla uyumlu değildir. Yerel yönetimlerin merkezi iktidar karşısındaki ağırlığının arttığı bir idari-siyasi düzenleme yapıldığında, AKP'nin merkezi iktidardaki egemenlik alanı gerçek bir daralmaya uğrayacaktır. Kürt bölgesindeki oylar BDP ve AKP arasında yüzde 40-60 dolayında paylaşılacak, Kürt illerinin önemli bir bölümünde AKP'nin merkezi otoriteden kaynaklanan nufuzu sıfıra yaklaşacaktır. Diğer yandan, Fırat'ın batı yakasındaki oyların kümülatif olarak yüzde 45-50 AKP, yüzde 35-40 CHP, yüzde 15-17 MHP ve yüzde 2-3 BDP olarak dağılmasına karşılık, bu oy dengesi, değişik havzalarda CHP'yi güçlendirilmiş yerel yönetimlerde iktidar alternatifi haline getirecektir. AKP'nin “çantada keklik” merkezi iktidarının etkinlik alanını daraltacak, CHP'yi ve BDP'yi AKP'nin merkezi iktidarını sınırlayacak yerel iktidar alternatifleri haline getirecek ve zamanla solu merkezi iktidar için de bir tehdit haline getirecek bir siyasi-idari düzenlemeye AKP neden “evet” desin? AKP'nin en yumuşak özerklikten dahi kurtulmayı hedefleyen “neo-liberal yerelleşme politikaları” karşısında CHP'nin “ulusalcıları”nın paranoyak bir hezeyanla, “AKP'nin Türkiye'yi özerk, federatif bir idari taksimata uğratmanın, bölmenin peşinde olduğunu”, bu bakımdan “AKP ile BDP'nin gizli bir anlaşma içinde olduklarını” söyleyip durmaları AKP hesabına bir provokatörlük değilse şapşallık olmalı.

A

BDP’yi hizaya getirme ‘süreci’ AKP, yeni anayasa ve seçim öncesinde başlattığı Öcalan-MİT görüşmelerinde BDP’yi hizaya getirip ‘kendi çözümünü’ Kürtlere dayatmak istiyor. ‘Sürecin’ kırılganlığı ve iktidarın açmazları derinleşiyor landığı saldırı BDP milletvekili Mülkiye Birtane kürsüde konuşurken gerçekleşti. BDP’nin “barış” konulu etkinliğine yönelen saldırı, AKP’nin BDP’liler ile Suriye’deki Kürtler arasındaki dayanışmanın güçlenmesine tahammülü olmadığını gösterdiği gibi AKP’nin kafasındaki “süreç”in barışla alakası olmadığını da net bir şekilde ortaya koydu.

ALP TEK‹N BABAÇ

M

İT-Öcalan görüşmeleri sürerken BDP milletvekilleri Ahmet Türk ve Ayla Akat Ata’nın 3 Ocak’ta Öcalan’la görüşmesinin ardından 1 Şubat günü İmralı’ya ikinci heyetin gönderilmesi gündeme geldi. İlk görüşmeden sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın aktarımlarından gerillaların Türkiye sınırlarının dışına çekilmesiyle adımların atılacağı ve görüşmelerin bu çerçevede geliştiği öğrenildi. Görüşmenin ardından KCK tutuklularının serbest bırakılması, anadilde savunma hakkının yürürlüğe girmesi ve anadilde eğitim gibi başlılar da konuşulmaya başladı. Ortaya net bir çözüm süreci ve takvimi konulamadı. Kürtler gelişmelere “barış süreci” derken, AKP’nin niyetinin “çözüm” ve “barış” olmadığına ilişkin belirtilen görülmeye başlandı. Görüşmelere “süreç” diyen AKP’liler, “Öcalan” yerinde de “İmralı” ya da “Ada” kelimesini kullanır oldu.

BDP’YE AKP PROGRAMI DAYATMASI Görüşmeleri milliyetçi tabanına “PKK’ye silah bıraktırma süreci” olarak lanse eden Başbakan Erdoğan, kafasındaki programı, BDP’ye ve Kürtlere dayatmaya çalışıyor. Habertürk’te 1 Şubat günü Fatih Altaylı’nın sorularını yanıtlayan Erdoğan, Öcalan’la görü-

şecek BDP’liler için “Terör örgütünün dilini kullanmadıkları sürece görüşebilirler” ifadesini kullandı. Başbakan gibi AKP medyası da BDP’lilerin görüşme sonrasında yapacağı açıklamalara dahi kısıtlamalar getirmeye çalışıyor. Erdoğan’ın danışmanlarından Star yazarı Yalçın Akdoğan’ın 5 Şubat günü yazdığı “Süreç dönüştürür” yazısı AKP’nin sıkışmışlığını ve BDP üzerindeki dayatmalarını ortaya koyuyor. AKP’nin “tribünlere oynama” becerisini eskisi kadar göstermeyeceği endişesinin hakim olduğu Akdoğan, AKP’nin süreç üzerindeki hakimiyetini yitirmesinden endişeli. Sürece katılacak

herkes üzerindeki baskı ve denetimi ağırlaştırarak hakimiyet kurmayı politik taktik olarak öne çıkarıyor. Oysa BDP ile Öcalan görüşmelerine katılacak isimleri, BDP’nin bildirimleri sonrasında Adalet Bakanlığı belirliyor. Görüşmelerin tarihi ise Başbakan Erdoğan’ın izninden sonra saptanıyor. Buna rağmen Akdoğan’ın ve AKP’nin “süreci zedeliyor” dediği açıklama BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a ait. 3 Şubat’taki BDP Van İl Başkanlığı 3. Olağan Kongresi'nde konuşan Demirtaş, “Hapiste çok sayıda tutuklu varken ve tutuklamalar devam ederken yeni bir süreçten bahsedilemez” dedi.

AKP’nin baskı siyasetinin bir unsuru BDP’lilerin açıklamalarına karışma ve görüşme sürecini geciktirme olarak yaşanırken bir unsurunu da polis saldırıları ve askeri operasyonlar oluşturuyor.

V‹RANfiEH‹R SALDIRISI AKP’N‹N KÖTÜ N‹YET‹N‹ GÖSTER‹YOR Urfa’nın Viranşehir ilçesinde Suriye Kürtleri için 3 Şubat’ta bir araya gelen binlerce kişiye polis gaz bombalarıyla saldırdı. Polislerin kafasını nişan alarak gaz bombası attığını belirten BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, “Beni öldürmeyi hedeflediler” dedi. Çok sayıda çocuk ve kadının yara-

‘Terörist’ de, malını al “Terörizmin finansman› kanun tasar›s›” ile ‘teröre” kar›flt›¤› öne sürülen kifli ya da kurumun malvarl›klar›na yarg› karar› olmadan AKP'nin belirledi¤i bir komisyonla el konulacak MHP ise muhalefet şerhinde mal varlığına el koyma, mal varlığını dondurma gibi bir karara idari yapının değil, yargının karar vermesi gerektiğini söyledi.

LEMAN MERAL ÜNAL

“T

erörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı”, adalet komisyonunda kabul edildikten sonra 4 Şubat günü meclise sunuldu. Şubat ayı içinde yasalaşması beklenen tasarıya göre, bir kişi ya da şirketin malvarlığına “terörle mücadele” kapsamında el konulabilecek. Tasarı, kişi ya da kurumların mallarına herhangi bir yargı kararı olmaksızın yalnızca Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ya da uluslararası istihbarat birimlerinin verilerine dayanarak, AKP'nin belirlediği “Değerlendirme Komisyonu” kararıyla el konulmasını öngörüyor. Söz konusu kanun tasarısı, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 9 Aralık 1999'da kabul ettiği, “Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme”ye dayanıyor. BM üyesi diğer ülkeler gibi Türkiye de sözleşmeyi 11 Eylül 2001'den hemen sonra imzalamıştı.

TÜM MUHALEFET HEDEFTE Malvarlığını dondurmak ve el koymak için mahke-

Avukat Ayhan Erdo¤an'a göre “Terörizmin Finansman› Hakk›nda Kanun Tasar›s›” için oluflturulacak olan De¤erlendirme Komisyonu Adnan Menderes dönemindeki Tahkikat Komisyonu'nu hat›rlat›yor me kararı aramayan tasarıya BDP, “Kürtlere yönelik baskının başka bir yolu” diyerek tepki gösterdi. BDP Adana Milletvekili Murat Bozlak tarafından sunulan tasarıya ilişkin muhalefet şerhinde, tasarı ile BM'nin kabul ettiği genel terör tanımının dışına çıkıldığı ifade edildi. Bozlak, hükümetin bireyler, şirketler, sendikalar, sivil toplum örgütleri, belediyeler, basın kuruluşları, dernekler, kısacası toplumun her kesimi üzerinde dilediği gibi baskı ve sindirme politikalarını rahatlıkla uygulayabileceğini dile getirdi. İstihbarat birimleri ve oluşturulacak

idari kurulun direkt başbakana bağlı olması nedeniyle keyfi bir şekilde uygulanmasının önünün açıldığı da BDP'nin muhalefet şerhinde ifade edildi. CHP'ye göre ise tasarı, AKP'li olmayan belediyelere karşı baskı aracı olarak kullanılabilecek. CHP, “hükümeti yıpratmaya çalışmanın” bir terör faaliyeti olarak değerlendirildiği düşünüldüğünde terör faaliyeti suçlamasıyla AKP'li olmayan belediyelerin sosyal yardım alanında faaliyet gösteren herhangi bir kuruluşa yaptığı bağışın bu kapsamda değerlendirilebileceğine dikkat çekti.

‘BU YASA ‹Y‹ N‹YET GÖSTERGES‹ DE⁄‹L’ Avukat Ayhan Erdoğan, terörün finansmanı ile ilgili kanun tasarısını Halkın Sesi'ne değerlendirdi. Erdoğan, Türk Ceza Kanunu'nda benzer hükümler olmasına rağmen neden böyle bir yasaya ihtiyaç duyulduğunu anlamanın önemli olduğunu dile getirdi. Yeni yasayla beraber “terörün” net bir tanımının olmayacağını ifade eden Erdoğan, keyfi kuralların uygulanmasının önünün açılacağını söyledi. Erdoğan, tasarı yasalaştığı takdirde, hukukun yanı sıra idari kurumların da “terörist” tanımına soktuğu kişi ya da kurumları iktisaden yok edebilecek konuma geçeceğini belirtti. “Terörün Finansmanı Hakkında Kanun Tasarısı” için “iyi niyet göstergesi olamaz” diyen Erdoğan'a göre bu tasarı bir baskı aygıtı olarak işleyecek.

‘B‹L‹NMEYEN D‹L’DEN ‘RAHAT H‹SSEDECE⁄‹ D‹L’E AKP, “çözüm hamlesi”, “demokratikleşme adımı” diye sunduğu şeyler Kürtleri daha aza razı etme operasyonu olarak yaşanıyor. 31 Ocak günü Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Anadilde savunma hakkı” olarak ifade edilen kanunu onayladı. Gül’ün onayladığı kanunda “Anadil” yerine “Kendisini daha iyi ifade edebileceğini beyan ettiği başka bir dil” ifadesi kullanıldı. Kanunun onaylanmasından önce konuşan Başbakan Erdoğan da konuyla ilgili olarak “Anadil demeyelim” ifadelerini kullanmıştı. Gül’ün kanunu onayladığı gün 98’i BDP’li Belediye Başkanı, 106 kişinin “Öcalan’ın cezaevi koşullarıyla ilgili basın açıklaması yaptıkları” gerekçesiyle yargılandıkları davada BDP’li başkanlar beraat etti. Ama Kürtlerin asıl talepleri yerine getirlmedi; KCK tutukluları hala içerde tutulmaya devam ediliyor.

AKP-Cemaat dersane kavgası büyüyecek

A

KP’nin Milli Eğitim Bakanlığına getirdiği Nabi Avcı’yla bir süredir gündeme getirdikleri dersaneleri kapatma projesini hayata geçirmeyi planlıyor. Dersanelerin kapatılması için süreci hızlandıran Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla AKP MYK üyeleri içinden 7 kişilik bir komisyon kuruldu. Siyasi ve Hukuki İşler Başkanı Mehmet Ali Şahin başkanlığında kurulan komisyon içerisinde AKP Genel Başkan Yardımcıları Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Hüseyin Çelik, Salih Kapusuz, Nükhet Hotar ve Gençlik Kolları Başkanı Zafer Çubuk yer alıyor. Önümüzdeki günlerde Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’ya bir araya gelecek komisyon, şubat ayı içerisinde dersanelerin kapatılmasıyla ilgili bir rapor hazırlayacak.

PARALI E⁄‹T‹M GEN‹fiLEYECEK AKP, dersaneleri kapatıp özel okullar açarak paralı eğitimi genişletmek istiyor. TBMM Genel Kurulu’nda dersanelerin kapatılmasına ilişkin konuşan Nabi Avcı, “paralı eğitim sistemi” oluşturduğu için der-

sanelere karşı çıktığını söyledi. Ancak, Avcı özel okul olmak isteyen dersanelere teşvik vereceklerini söyleyerek alternatif başka bir paralı eğitim modeli önerdi.

‘EV‹N‹Z‹ KAPATSALAR YURT AÇACAKSINIZ!’ Erdoğan’ın dersanelerin kapatılacağını gündeme getirdiği 2012 Kasım ayında Fethullah Gülen’den cemaatin dersanelerini işletenlere ne yapmaları gerektiği konusunda bir açıklama gelmişti. “Evinizi kapattıkları zaman yurt açacaksınız. Yurtlarınızı kapattıkları zaman ev yapacaksınız. Okulunuzu kapattıkları zaman üniversite yapacaksınız. Üniversitenizi kapattıkları zaman on tane okul açacaksınız. Hiç durmadan yürüyeceksiniz” diyen Gülen, alternatif yollar ve yöntemler oluşturarak yollarına devam etmelerini buyurmuştu. Türkiye genelinde 210'dan fazla özel okul, binlerce ışık evi, 460 dersane ve kurs, 500 öğrenci yurdu olan Gülen’in bu çıkışı cemaat- AKP gerilimlerinin daha da artacağına işaret ediyor.

Savafl y›kar geçer, ›rk ve mezhep çat›flmas› miras kal›r uriye’den savaş nedeniyle göçmek zorunda kalan yoksul Suriyeliler, Adana ve Mersin’de yaşamlarını sürdürebilmek için yoksul mahallelere yerleşiyorlar. O mahallelerin eski sahipleri de yoksul Kürtler. Zengin Suriyeliler ise her iki kentte satın aldıkları, kiraladıkları villalarda oturup altlarında ciplerle dolaşıyorlar. Cihatçı çetelere ise Adana ve Mersin sokaklarında rastlanmıyor. Suriyeli Arapların da gelmesiyle beraber başta Antakya, Adana, Mersin olmak üzere Çukurova’da demografik yapı dışsal etkenlerle değiştirilmiş

S

Oya Ersoy Halkeveri Genel Baflkan›

oluyor. Ağırlıklı olarak Türklerin, Kürtlerin ve Arapların yaşadığı kentlere Suriyeli Araplar yerleşiyor. Aynı şehirlerde, aynı mahallelerde yaşamak zorunluluğuyla yüz yüze gelen AleviSünni-Hıristiyan-Arap-Kürt-Türk halklar arasında kendi içine kapanma ve ayrışma yaşanıyor. AKP’nin ırkçı-mezhepçi gerici siyaseti ise halklar arasında yaşanan bu ayrışmayı ırk, mezhep ve din temelinde kışkırtarak düşmanlığa dönüştürüyor. Savaş bölgede, halkın “hayat pahalandı, kiralar arttı” sözleriyle ifade ettiği yoksullaşma olarak

yaşanıyor. Üniversitede, hastanelerde, otobüslerde… yani hayatın içinde “Suriyelilere” ayrıcalık yapıldığı şikayetleri “bizim vergilerimizle bunlar besleniyor” benzeri dışavurumlara yol açıyor. Yoksul Suriyelilerin “kaçak işçi” yani ucuz işgücü olarak çalıştırılmaya başlanması, yerleşik halkta işsizlik korkusuyla birlikte “Suriyeli mültecilere” tepki olarak kendisini gösteriyor. Bütün bunlar, bugün Ortadoğu’da, Suriye’de yaşanan savaşın sınırlarımızın dışındaki bir savaş olarak yaşanmadığını açıkça gösteriyor.

Ortadoğu’da savaş kısa sürede bitmeyecek, savaştan kaçarak gelen Suriyeliler ülkelerine kısa sürede dönemeyecek! AKP’nin, Ortadoğu’da emperyalizmin “vazgeçilmez taşeronu” olma politikası, bir yandan bu ülke topraklarını Suriye’de iç savaşın kışkırtıldığı bir savaş üssü haline getirirken diğer yandan yerleştirilen“füze kalkanlarıyla, patriotlarıyla” ülkeyi savaşın hedefi haline getiriyor. AKP’nin Suriye savaşının başından beri ülke içinde, Suriye politikasını kendi tabanına haklı göstermek için sürdürdüğü mezhepçilik ve halkı ikna etmek

için kışkırttığı Kürt düşmanlığı ise ülkeyi tehlikeli bir çatışmaya sürüklüyor. Bugün başta Çukurova illerinde olmak üzere Türkiye halklarında yaşanan hoşnutsuzluk; milliyetçi-ırkçı refleksleri besleyerek AKP politikalarına destek de oluşturabilir; emperyalist müdahaleyi, savaşı, işbirlikçiliği, mezhepçiliği ve şovenizmi karşısına alarak AKP iktidarını zora sokacak savaş karşıtı bir hareket için de örgütlenebilir. Solun görevi Alevisiyle, Sünnisiyle, Hıristiyanıyla, Arabıyla, Türküyle, Kürdüyle, inananıyla, inan-

mayanıyla tüm halkı, “halkın ortak çıkarlarını korumak için” örgütlemektir. Anti-emperyalist mücadele ile halkların kardeşliği mücadelesi birbiriyle çelişen değil, birbirini destekleyen ve birbirinden ayrılamaz mücadelelerdir. Bilinmeli ki bugün sosyalistler öncülüğünde örgütlenecek etkili bir savaş karşıtı muhalefet, yalnızca Suriye halkının eşitlik, özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi ile dayanışmanın değil Türkiye halklarının AKP iktidarına ve temsil ettiği egemen sınıflara karşı mücadelenin de bir gereğidir.


5

DÜNYA 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Halk sokağı Mursi’ye vermedi Mübarek sonrasının en büyük siyasal krizinde iktidar ve toplumsal muhalefet safları sıklaştırdı. Halk, Mursi’nin olağanüstü hal kararı ve tutuklamalarla kontrol altına almak istediği sokağı terk etmiyor ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

“Devrimimizi çalmaya çalışıyorlar. Buna izin vermeyeceğiz. Mübarek’i nasıl devirdiysek, yaşamımızı her geçen gün daha çok elimizden alan, bu gerici iktidarı da devireceğiz. Taleplerimizi haykırdığımız sokakları barikatlarla kapatmak isteyen halk düşmanlarından hesap soracağız. Özgür ve eşit olana kadar ne mücadelemizden vazgeçeceğiz ne de sokaklarımızdan!” 6 Nisan Gençlik Hareketi’nden Youssef Murabbi, Russia Today muhabiri aracılığıyla Müslüman Kardeşler iktidarına bu sözlerle meydan okuyordu. Kan ter içinde muhabirin yanına geliyor, cümlelerini nefes nefese sıralıyordu. Durumu, kendisi gibi orada bulunan yüzlerce kişiden farksızdı. Mitingleri Mursi iktidarınca yasaklanmış, buna karşın bir önceki günden Tahrir Meydanı’nda buluşmuşlardı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yürümek istemişlerdi. Ne var ki polis, meydandan saraya yürünen tüm sokak ve caddeleri yaklaşık 5 metrelik beton duvarlarla kapatmıştı. Sopalarla ve halatlarla duvarı yıkmaya çalışıyorlardı. Tam iki yıl önce, 25 Ocak 2011’de Hüsnü Mübarek’i devirdikleri eylemlerdeki öfke, ülkenin farklı kentlerinde sokakları dolduran on binlerce kişinin “Şeytan Mursi” sloganlarında sıcaklığını koruyordu. İskenderiyeliler, polis

tarafından sokak ortasında katledilen gençlerin resimlerini, Süveyşliler Mursi’nin Mübarek’e benzetildiği karikatürleri ellerinde taşıyordu. Dövizler ve bayraklar, polisin saldırdığı her an yerini kırılan kaldırım taşlarına, havai fişeklere ve molotof kokteyllerine bıraktı. Greve giden demiryolu işçileri, Kahire’ye giden tren güzergahlarındaki rayları söktü ve demiryolu ulaşımını tamamen durdurdu. İşçiler fabrikalarından sokaklara taştı.

SAFLAfiMA DER‹NLEfi‹YOR Muhammed Mursi şahsında Müslüman Kardeşler, ilk günlerden bu yana iktidarının kalıcılaşması yönünde adımlar attı. Bu adımlardan en önemlisi, Mursi’nin 22 Kasım’da yayımladığı “cumhurbaşkanı kararlarına itiraz yolunu kapatan” bildiriydi. Tartışmalı olan seçimlerden kılpayı galip gelmenin verdiği gücü, otoriterleşme yolunda kullanması ile Mursi sınırı aştı. Sol muhalefet ve liberaller, İslamcılar ile aralarındaki açıyı iradi

bir biçimde genişletti. İktidar baskısı ve halkın tepkisinin paralel yükselişi, saflaşmanın sokakta da derinleşmesine neden oldu. Mursi, 25 Ocak’ın yıldönümü ile başlayan eylemlerin üçüncü gününde, geri adım atmak yerine kendisine yönelik “Firavun” benzetmelerini doğrularcasına İskenderiye, Süveyş ve Port Said’de 30 gün geçerli olacak olağanüstü hal kararı aldı. Halk muhalefetine yönelik bir başka baskılama hamlesi de tutuklama

furyası oldu. Eylemlerin ilk beş gününde gözaltına alınan 300’e yakın muhalifin 200’den fazlası tutuklandı. İktidar, ülke genelinde yüz binlerce kişinin katıldığı eylemlere dönük saldırılarını anarşist “Kara Blok” örgütünün İsrail ile bağlantıları olduğu iddialarıyla aklamaya çalıştı. Yerel mahkemelerin tutuklama gerekçesi olarak bizatihi Mursi’nin ağzından dökülen “Devletin işleyişine başkaldıran teröristler” ifadesi kullanması, nispeten bağımsız bir görünüme sahip olan yargıda önemli bir dönüşümün yaşandığına işaret etti. Halkın, yasal ve fiili düzlemlerdeki suçlulaştırma ve baskılama çabalarına karşı “daha fazla sokak” demesi, önümüzdeki dönemde saflaşmanın daha da derinleşeceğini gösterdi. Olağanüstü hal kararları çerçevesinde 21.00-06.00 saatleri arasında sokağa çıkmanın yasaklandığı üç kentte, karar sonrasındaki günlerde binlerce kişi sokakta sabahlama eylemleri düzenledi. Tutuklama dalgaları, özgürlük ve adalet taleplerinin daha fazla dillendirilmesine, her tutuklunun daha fazla pankartta ve sloganda anılmasına yol açtı. Polis saldırılarına karşın meşru mücadele, hükümette bile gedik açtı. Kültür Bakanı Saber Arab, polisin bu sertlikteki müdahalesinin “kabul edilemez” olduğunu söyledi ve istifa etti.

lere ulaflt›. Hapishane önünde bafllayan polis sald›r›s›, saatler süren çat›flmalar› tetikledi. Günün sonunda 32 kifli öldü, 300’den fazla kifli yaraland›. Port Said Katliam›, “bir holiganl›k vakas›” olman›n ötesinde örgütlü bir kontrgerilla faaliyetiydi. Stadyumda katledilen Al Ahly taraftarlar›, Hüsnü Mübarek ve Yüksek Askeri Konsey’e karfl› yükselen halk hareketinin daima en önünde yer alm›flt›. Katliamda rol alanlar›n idamla cezaland›r›lmas›, son süreçte Mursi’yi hedefe koyan Al Ahly taraftarlar›-

Kıbrıs’ta linç girişimi

K

ıbrıs’ta otoban inşası sırasında Dipkarpaz Milli Parkı’nın tahrip edilmesine karşı 28 Ocak’ta eylem yapanlara karşı kışkırtılan köylüler “dinsizler”, “hainler” diyerek linç girişiminde bulundu. UBP yetkililerinin, Dipkarpaz Belediyesi ve İskele Kaymakamlığı’nın linç girişiminde rol oynadığı iddia edildi. Eylemciler, saldırganların saatler sonra dağılmasının ardından basın açıklaması okudu. Bu sefer de polisin saldırdığı pek çok eylemci yerlerde sürüklendi.

Öğretmenler sokakta

P

ortekiz’de hükümetin, eğitim bütçesinden 1,3 milyar dolarlık kesintiyi meclis komisyonundan geçirmesinden sonra kamuda çalışan eğitim ve sağlık emekçilerinin maaşlarında kesinti yapılmasını ve bir kısım eğitim emekçisinin işten çıkarılmasını gündeme getirmesi üzerine öğretmenler 25 Ocak’ta bir kampanya başlattı. İlk olarak 26 Ocak günü Lizbon’da sokağa çıkan yaklaşık 30 bin öğretmen, hükümetin eğitim politikalarına tepki gösterirken, diğer sosyal hakları ve sağlık hakları için de taleplerini dile getirdi.

İdam ‘Ehli’leştiremedi M›s›r’›n, Mübarek’in devrilmesinden sonra en krizli dönemden geçmesinin önemli bir sebebi 25 Ocak’taki çat›flmalar›n bir gün sonras›nda Port Said Katliam› ile ilgili davan›n yaklafl›k bir y›l sonra sonuçlanmas› oldu. 1 fiubat 2012’de oynanan futbol maç›nda Al Ahly taraftarlar›na sald›ran ve 74 kiflinin ölümüme sebep olan Al Masry taraftarlar›ndan 21’i idama mahkum oldu. Karar, Port Said’de tam anlam›yla infial yaratt›. “‹daml›klar› kurtarmak için” mahkeme salonundan hapishaneye yürüyen kitle, k›sa sürede bin-

7

iklim 5 kıta

n› “ehlilefltirmek” amac› tafl›yabilece¤i gibi, yarg›daki Mübarek dönemi kal›nt›lar›n›n sokaktaki çat›flmalar› derinlefltirmek için verdi¤i bir karar da olabilirdi. Karar sonras›nda yaflananlar, her iki olas›l›kta da s›k›flan›n Mursi iktidar› oldu¤unu ortaya serdi. Port Said Katliam› ile ilgili ikinci davan›n 9 Mart’ta görülecek karar duruflmas›nda 7’si polis 52 kifli yarg›lanacak. Karar hafif ya da a¤›r olsun, sonucun Port Said’deki çat›flmalar›n tekrar alevlenmesine yol açmas› muhtemel.

Belçika’da metal direnişi Şirketin Namur, Strazburg ve Lüksemburg’daki fabrikalarında üretim tamamen durdu. Belçika’nın Namur kentindeki yürüyüşe de polis saldırdı. İşçiler, hiçbir uyarı yapmadan saldıran polise direnişle karşılık verdi.

A

Irkç› sömürüye karfl› kazan›m

Ü

cretlerinin artırılması için direnen Güney Afrika tarım işçilerinin iki hafta süren grevi sonuç verdi. Hükümet günlük asgari ücretin yüzde 52 artırılarak 8,75 avroya yükseltileceğini duyurdu. Tarım işçileri, ülkenin dünyaca ünlü şarapları için üretim yapılan üzüm bağlarında "geçici işçi" statüsünde kabul ediliyor ve kölelik şartlarında yaşamaya zorlanıyor. Kargo konteynırlarında ve domuz ahırlarında kalan işçiler günlük yaklaşık 5,75 avro kazanıyordu. İşçiler günlük asgari 12,50 avro ücret talebiyle greve başladı. Tarım Bakanı'nın "bunların derdi işçi değil, siyasi" açıklamasının ardından polis plastik mermilerle saldırıp 1 kişinin ölmesine neden oldu ve 50 işçiyi gözaltına aldı. Irkçı ayrımcılığa dayalı Apartheid rejimi biteli 18 yıl olmasına karşın Güney Afrika'da ırklar arası ekonomik eşitsizlik sürüyor. Nüfusun yüzde 80'inin siyah olduğu ülkede İstatistik Kurumu'nun geçen ayki raporuna göre siyah bir ailenin ortalama geliri beyaz bir ailenin ortalama gelirinin altıda biri kadar.

vrupa’da tüketici talebinde yaşanan daralmayı gerekçe göstererek kitlesel işten çıkarma kararlarına imza atan şirketlere, demir çelik devlerinden ArcelorMittal de katıldı. Kendisini “İnşaat, otomotiv, beyaz eşya ve ambalaj da dahil olmak üzere tüm büyük pazarlarda kaliteli çelik ürünlerinin lider tedarikçisi” olarak tanımlayan ve 60 ülkede faaliyet yürüten ArcelorMittal, yüzde 9’luk daralma kararı aldı ve kitlesel işten çıkarmalara başladı. İşçi kıyımlarının ilk adresi Belçika’nın Liege fabrikası oldu. Bin 300 işçinin işine son verildi. VE METAL ‹fiÇ‹LER‹ SOKAKTA İşçilerin, “Lider çelik üreticisine” tepkisi büyük oldu. İşten çıkarmaların yaşanacağını duyum almalarının ardından bir dizi toplantı ve basın açıklaması yapan işçiler, şirketin

geri adım atmayarak karara imza atması üzerine direnişe geçti. 25 Ocak’ta başkent Brüksel’deki başbakanlık ofisine ulaşmak ve taleplerini iletmek isteyen binden fazla işçi, kentin ana caddesini trafiğe kapatarak yürüyüşe geçti. İşçileri, panzerleri, köpekleri ve kurdukları tel örgülerle bekle-

yen polisler, barikatı aşmaya çalışan işçilere gaz bombaları ve tazyikli suyla saldırdı. Saldırıya karşın işçiler geri adım atmadı, çatışma saatlerce sürdü. ArcelorMittal işçilerinin direnişine şirketin Avrupa’daki diğer fabrikalarından da destek geldi. 28 Ocak’ta bir günlük dayanışma grevi ilan edildi.

D‹REN‹fi‹N SONUCU İşten çıkarmalara dair ilk eylemleri “Kriz böyle sonuçlara yol açabiliyor ama toplumun refahı için bunlara katlanmak zorundayız” sözleriyle yorumlayan Başbakan Elio Di Rupo, Brüksel ve Namur’daki direniş üzerine geri adım attı. Latin Amerika turunu iptal eden başbakan, işçilerle görüşmek zorunda kaldı. Di Rupo, sorunu çözmek için çaba sarf edeceklerini söylerken, metal işçileri yatıştırıcı sözlere karınlarının tok olduğunu ve işten çıkarma kararı geri alınana kadar direnişi sürdüreceklerini açıkladı.

E.On’da grev kararı

3

0.000 işçi ve büro emekçisinin çalıştığı Almanya’nın enerji tekeli E.on'da süresiz grev kararı alındı. Sendikanın yüzde 6.5 ücret zammı ve meslek eğitimi görenlerin işe alınma talebine, şirket yönetiminin yüzde 1.7'lik ücret zammı teklifi ve işten atmayla cevap vermesi üzerine E.on çalışanları, süresiz grev oylamasında yüzde 91.4 gibi bir oranla süresiz greve evet dedi. E.on’dan yeni bir öneri gelmezse, iş yerinde örgütlü olan sendikalar 1 hafta içinde süresiz grevi başlatacaklar.

Metro ve liman grev alan›

Y

unanistan’da Samaras’ın Başkanlığı ve teknokratların danışmanlığındaki hükümetin kesinti politikalarına karşı yükselen işçi direnişlerini öteleme çabaları sonuçsuz kalmaya başladı. Kesinti kararlarına imza atarken, uygulamaya ileri vadede geçmeyi önüne koyan Samaras hükümeti, metro işçilerinin ardından limanlarda da yükselen grev ile birlikte sıkışmaya başladı. metrodaki direnişi polis saldırılarıyla baskı Altına almaya çalışırken, limanlardan da güvenceli iş talebiyle direnişler yükselmeye

başladı. Liman işçileri, 31 Ocak’ta liman kenti Pire’de kitlesel bir yürüyüş düzenledi. Şubat ayının ilk 5 gününde gerçekleşen grevler ile ilgili Panhellenik Denizcilik Federasyonu ve Liman İşçileri Sendikası birer açıklama yaptı. Açıklamalarda hükümetin uzlaşmaya yanaşmaması durumunda direnişin sürdürüleceği vurgulandı. Sorunun çözümü için çaba harcadığını dile getiren Denizcilik ve Ege Bakanı Kostas Musurulis ise direnişin ülkeye daha fazla zarar verdiğini söyleyerek işçileri suçladı.

Çinli firmaların sömürüsü

N

ijerya Lagos’ta faaliyet gösteren Çinli inşaat firması CCECC’de çalışan Nijeryalı işçiler 1 Şubat’ta firma yönetimini emek düşmanı muamele ve istismar suçlamasıyla protesto etti. Firmanın Ulusal Tiyatro Kompleksi’ndeki ofisi önünde “ Biz Nijerya’nın en az ücret alan işçileriyiz”, “Ücretlerimizi arttırın” yazılı pankartlar taşıyan işçiler, bu durumun “köleliğin ikinci kuşağı” olduğunu dile getirdi.


6

KENT 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Yoksulun Sarıyer’de ne işi var! MEHTAP MET‹NO⁄LU

AKP'L‹LER‹N SEÇ‹M ATAKLARI Tunceliler Kahvesi'nde yapılan ikinci toplantının davetsiz bir konuğu da varmış: Sarıyer Belediyesi AKP Meclis Üyesi Cemil Özbalta. 31 Ocak'ta eylem yapan Armutlu halkını ikna etmek için mahallelerine giden Erdoğan Bayraktar'ın sözlerini olduğu gibi anlatan Özbalta'nın bu girişimi tutmamış. "Herkese bedelsiz olarak yaşadıkları alan kadar yer tahsis edilecek mi?" sorusuna cevap veremeyen Özbalta, çıkmazdan kurtulmak için dernek kurmaya çalışan isimleri hedef göstermiş. Mahallelilerin tepki göstermesi üzerine Özbalta özür dilemek zorunda kalmış. AKP'lilerin bu hassasiyetinin nedeni Demet Çalık şu sözlerinde saklı: "Ferahevler Sarıyer'de AKP'nin kalesi konumunda. En çok oy aldığı bölge burası, bu nedenle seçim sürecinde temkinli davranıyorlar."

İ

stanbul'un Sarıyer İlçesi'ne bağlı Ferahevler bir gecekondu mahallesi. Yoksul halkın oturduğu Ferahevler'de en yeni konut 30 yaşında. Mahallede herkes birbirini tanıyor çünkü 30 yıl önce yolu, suyu, elektriği olmayan mahalleyi onlar kurmuş. Ferahevleri yaşanabilir hale getiren halka gecekondularının tapuları vaat ediliyor. Ancak tapular için istenen bedel, Ferahevlilerin ödeyemeyeceği kadar yüksek. Sarıyer'in Maden, Derbent, Armutlu mahallelerinde olduğu gibi Ferahevler'de yaşayan halka da "tapunuzu almazsanız, evinizi yıkarız" deniliyor. Ancak Ferahevlilerin mahallelerini terk etmeye niyeti yok. Niyetleri ise mücadele etmek. Bunu da kurma girişiminde bulundukları mahalle derneği etrafında örgütlenerek büyütmeyi istiyorlar. Mahalle derneği kurma girişiminde yer alan isimlerden Demet Çakıl, Hüseyin Demir, Erkan Ütebay ve Yasin Gedik ile Ferahevler ve Sarıyer genelinde yürütülen barınma hakkı mücadelesi üzerine konuştuk. SARIYER'‹N SAH‹B‹ K‹M? Sarıyer'in ‘80'lerden bugüne değişimini anlatan Hüseyin Demir, o yıllarda İstinye ve Büyükdere'de fabrikaların olduğunu, işçilerin bu bölgeye yerleşmesi için insanların teşvik edildiğini şimdi ise fabrikaların kapandığını ve kendilerine gerek kalmadığını söyledi. Demir, 99 depreminin ardından 4'üncü dereceden deprem bölgesi olan

AKP'nin en çok oy aldığı gecekondu mahallesi Ferahevler'de halk barınma hakkı için örgütleniyor, mahalle derneği kuruyor Sarıyer'in zenginlerin gözde semtlerinden biri haline geldiğini söylerken Sarıyer'e bağlı Zekeriyaköy'ün önceden orman olduğunu ama şimdi zenginlerin villaları ile ormanın yok edildiğine dikkat çekti. Ferahevler'de okul arazisi diye altı evin yıkıldığını söyleyen Demet Çakıl, 3'üncü parselde 18

pilot bölge seçtiklerini orada yıkım planladıklarını ancak ellerinde nasıl planlar olduğunu bilmediklerini söyledi. Çakıl geçen sene Şubat ayından itibaren belirli aralıklarla mahallede toplantılar yaparak çalışmalara başladıklarını anlattı. Çakıl'a göre mahallenin iki ayrı ucunda biri 27

Ocak'ta diğeri 2 Şubat'ta yapılan toplantılar oldukça verimli geçmiş. İlki Giresunlular ikincisi Tunceliler kahvesinde gerçekleştirilen toplantılarda, "neye karşı, nasıl" mücadele edileceği tartışılmış bunun sonucunda dernek kurma kararı alınmış ve üye olmak isteyenler belirlenmiş.

MÜCADELE BÜYÜYOR Ferahevler Mahalle Derneği kurulduğunda Sarıyer Yaşam Platformu çatısı altında girecek. Platform Sarıyer genelinde barınma hakkı mücadelesini örgütlüyor. AKP ise Sarıyer'de toptan bir dönüşüm planlıyor. Bunun örneklerini de 4'üncü dereceden deprem bölgesi olan Sarıyer'de iki mahallenin riskli alan ilan edilmesi, Ferahevler'de müteahhitlerin cirit atması ve Derbent'e 2006 yılından bu yana yıkım için gelinmesi oluşturuyor. Çünkü AKP'ye göre bir tarafında orman, bir tarafında deniz olan Sarıyer yoksula bırakılmayacak kadar güzel.

Risk değil rant alanı ilan edildi Derbentliler 5 fiubat'ta Sar›yer ‹lçesi'ne ba¤l› Derbent ve Armutlu Mahallesi'nin Bakanlar Kurulu karar›yla "riskli alan" ilan edilmesini protesto etti. Yaklafl›k üç yüz kifli Çevre ve fiehircilik ‹l Müdürlü¤ü binas›na yüz metre mesafeden yolu trafi¤e kapat›p yürüdü. Eyleme y›k›m tehdidi alt›nda olan Sar›yer'e ba¤l› Armutlu, Reflitpafla, Refah, Kaz›m Karabekir, Cumhuriyet mahallelerinden gelen halk da destek

verdi. Derbent halk› ad›na konuflan Önder Yard›mc›, mahallelerinin 1'nci derece riskli alan grubunda bulunmad›¤›n› söyledi. Yard›mc›, as›l amac›n mahallelerinin yüksek rant alan› haline getirilmesi oldu¤unu belirtti. Eylem sürerken Çevre ve fiehircilik ‹l Müdürü Ahmet Ayy›ld›z Derbentlilerle konuflmak için makam›ndan ç›kt›. Ayy›ld›z'›n "Tapu tahsisi ya da elektrik su faturas› ne varsa bu belgelerle müra-

cat etmeniz dahilinde hak sahibi olacaksan›z" sözlerini Derbentliler yuhalad›. Mahalle halk›n› temsilen bir heyetle makam›nda görüflen Ayy›ld›z halk› ma¤dur etmeyeceklerini söyledi. Derbentliler, Çevre ve fiehircilik Bakan› Erdo¤an Bayraktar ile görüflme ve Bakanlar Kurulu'nun karar› iptal edilmesini talep etti. Ayr›ca 1700 dilekçe müdürlük yetkililerine teslim edildi.

‘Evimizi yıkanın villasını yıkarız’ İ

stanbul Sarıyer’de bulunan Armutlu ve Derbent’te toplam 1.680 dönümlük alanın “riskli bölge” ilan edilmesinin ardından 27 Ocak günü miting yapan mahalleliler 31 Ocak'ta Beşiktaş’ta bulunan Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne yürüdü. Müdürlük önünde açıklama yapan mahalleliler, riskli alan ilan edilmesinin ardından mahallelerinin yıkımla karşılaşacağını belirterek kararın iptal edilmesini istedi. Mahalleliler topladıkları imzaları da müdürlüğe iletti. Armutlu halkının eylemini öğrenen Erdoğan Bayraktar ertesi gün mahalleye giderek halkı yıkıma ikna etmeye çalıştı. 20 Ocak’tan itibaren Armutlu, 24 Ocak’tan beri de Derbent riskli alan ilan edildi. Söz konusu yasaya göre mahalleliler, karara itiraz edebilecek ancak mahkemeler yürütmeyi durdurma kararı veremeyecek. Riskli Alanlar, TOKİ’ye devredilerek buradaki tüm evler yıkılabilecek ve bölgede yaşayan vatandaşlara enkaz bedelleri ödenecek.

Deprem değil kentsel dönüşüm mağduru Van Erciş’te depremin ardından planlanan kentsel dönüşüm Erciş esnafı ile AKP'li belediyeyi karşı karşıya getirdi. Yıkımın halk için yapılmadığını söyleyen Erciş halkı ve esnafı sokağa çıktı hatırlatarak Bakan'ın bu konuda tutarsız davrandığını söyledi. Konu hakkında Savcı, "Erciş halkına danışılmadan aylar önce billboardlara asılan kentsel dönüşüm projesi fotoğrafları ile karşılaşan halkımız ocak ayı içinde proje kapsamında kendisine sunulan komik tekliflerle karşı karşıya kaldı. Şimdi soruyoruz belediyenin yaptığı Bakan Beyin söylediklerine uyuyor mu?" diye sordu. Halkın yüzde 85'inin yapılan tekliflere olumsuz cevap verdiğini söyleyen Savcı, hazırladığı dört maddelik öneriyi okumak istedi ancak polis engelledi.

V

Vadi halkı 6 yıldır direniyor D

ikmen Vadisi’nde kentsel dönüşüm projesi adı altında yapılan barınma hakkına yönelik ilk saldırının üzerinden 6 yıl geçti. Vadi halkı 6 yıldır süren saldırıları protesto etmek için Ankara Büyükşehir Belediyesi önüne siyah çelenk bıraktı. Gökçek’in 1 Şubat 2007'den başlayan Dikmen Vadisi’ne, Barınma Hakkı Bürosu’na yönelik saldırılarını unutmayan Vadi halkı, belediye önünde eylem yaptı. Barınma Hakkı Bürosu Temsilcisi Gülhan Yalnız açıklamasında Melih Gökçek’in 6 yıl önce binlerce polis, zabıta, panzer ve kepçelerle mahalleye saldırdığını, kendilerini evsiz bırakmak istediğini söyledi. Gülhan Yalnız açıklamanın devamında, aradan 6 yıl geçmesine rağmen hala evlerinin yıkılmak istendiğini fakat direnişlerinin devam ettiğini belirtti. Yalnız’ın yaptığı basın açıklamasının ardından Vadi halkı, getirdiği siyah çelengi Ankara Büyükşehir Belediyesi önüne bırakmak istedi. Ancak özel güvenlik görevlileri siyah çelenk koyulmasına engel oldu. Bunun üzerine bir süre yaşanan gerginliğin ardından Vadi halkının kendi arasında belirlediği 2 temsilci Büyükşehir Belediyesi Binası’nın önüne çelengi bıraktı.

an'ın Erciş İlçesi'nde 23 Ekim 2011 tarihinde meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremin ardından TOKİ tarafından planlanan kentsel dönüşüm projesinde evleri ve işyerleri proje kapsamına giren Erciş halkı ve esnafı eylem yaptı. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı basın açıklamasında, "Zulüm ile abad olanın, sonu berbat olur", "TOKİ 10 dükkana, 1 dükkan verme", "Ercişliyi göçe zorlama" pankartları taşındı. Ercişliler ilçenin Merkez Kara Yusuf Paşa Camii Meydanı’nda toplandı. Depremde büyük hasar gören Erçiş İlçesi'nde kentsel dönüşüm yapılacak alanların ilçenin en değerli yerleri olduğunu belirten Ercişliler, deprem mağduru değil kentsel dönüşüm mağduru olduklarını söyledi.

YIKIM HALK ‹Ç‹N YAPILMIYOR Erciş halkı ve esnafları adına basın açıklamasını okuyan Esat Savcı, sadece pazarlamacı bir anlayışla süslü binaların resim ya da maketlerinin gösterildiğini söyleyerek, "Burada 100 daire var ama biz 150-200 daire yapacağız demiyorlar. Kentsel dönüşüm halkımız için yapılıyor ise onu gereksiz borçlandırmanın anlamı

var mı? Kentsel dönüşüm bir iki kişi para kazanacak diye yüzlerce kişiyi gereksiz borçlandırmak mıdır?" diye sordu. Savcı konuşmasının devamında, yerleşim alanlarını riskli bölge ilan ederek mevcut yapı

stokunu emsal arttırıcı şekilde arttırmanın ve gereğinden fazla yüksek binalar dikerek insan doğasına aykırı yapılaşmaya gitmenin halkın yararına bir çalışma olmadığını ifade etti.

BAKAN'IN SÖYLED‹KLER‹ YAPTIKLARINI TUTMUYOR Ercişliler eylemde, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın "Halkla anlaştıktan sonra projelendirme aşamasına başlanır" sözlerini

BELED‹YE HAREKETE GEÇT‹ Erciş Belediye Başkanı Zülfükar Arapoğlu, eylem akşamı Ercişlilerle toplantı yaptı. Sorunu çözmek için Ankara yolunu tutan Arapoğlu bir dizi görüşme gerçekleştirdi. Arapoğlu yaptığı açıklamada, Başbakan'ın Erciş'in kendileri için çok önemli olduğunu ve sorunu mutlaka çözmesi için Bayraktar'ı görevlendirdiğini söyledi. Bakanlık, TOKİ ve belediye olarak üçlü bir protokol yaptıklarını söyleyen Arapoğlu yeniden malikleri çağıracaklarını, yeniden görüşmelerin başlayacağını ekledi.

Konteyner kentlerin kapısı depremzedelere kapatılıyor Van Valili¤i taraf›ndan yap›lan resmi aç›klamada, sadece kamu görevlilerinin ve kiralama gücüne sahip olanlar›n konteynerlerden ç›kar›laca¤› aç›klamas›na ra¤men Van’daki depremzedeler kendilerine zorla imzalat›lan dilekçeler ile konteynerlerden at›l›yor. Van Valili¤i taraf›ndan 24

Ocak'ta yap›lan aç›klamada depremzedelerin konteyner kentlerden at›lmas› haberinin do¤ru olmad›¤› iddia edilmifl, sadece kamu görevlileri ve kiralama gücüne sahip olanlar›n konteynerlerden ç›kar›laca¤› söylenmiflti. Afet ve Acil Durum Yönetim Baflkanl›¤› (AFAD), konteyner kentleri tamamen

boflaltmak için depremzedelerin yaflad›¤› konteynerlerin termosifonlar›n› söktü, baz›lar›n›n elektriklerini kesti. Konteyner kent yönetiminin bu tutumu karfl›s›nda eylem yapan depremzedeler, AFAD ve Van Valili¤i’nin insanlar› y›ld›rarak konteynerlerden atma çabas›n›n bofla ç›kaca¤›n› ifade etti.


7

SAĞLIK / EĞİTİM 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Parasız, anadilde sağlık hakkı EVR‹M ÇAKIR

D

emokratik Toplum Kongresi (DTK) Sağlık Meclisi tarafından düzenlenen DTK 1’inci Sağlık Kongresi 26 – 27 Ocak tarihinde Diyarbakır’da gerçekleşti. DTK, Diyarbakır ve bölge tabip odaları ile SES şubelerinin 2010’da yaptıkları Sağlık Kurultayı’nda oluşturduğu sağlık meclisi tarafından düzenlenen, 1. Sağlık Kongresi’nin açılışı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda yapıldı. Kongreye birçok kentten sağlık çalışanları ve Prof. Dr. Gencay Gürsoy, Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Prof. Dr. Beyza Üstün, Türkiye Tabipler Birliği (TTB) eski Başkanı Eriş Bilaloğlu, SES Genel Kadın Sekreteri Bedriye Yorgun, DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk, DTK Daimi Meclisi Üyesi Edip Yaşar katıldı. Kongrenin açılış konuşmasını DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk yaptı. Tuğluk sözlerine kongreyi Paris’te katledilen 3 kadın siyasetçiye armağan ettiklerini dile getirerek başladı.

‘SADECE NEOL‹BERAL DE⁄iL AYNI ZAMANDA C‹NSIYETÇ‹’ AKP rejiminin sağlık anlayışının sadece neoliberal olmadığını belirten Tuğluk, aynı zamanda kaskatı bir cinsiyetçilikle de var olduğunu söyledi. Tuğluk, kürtaj hakkı tartışmalarında AKP rejiminin kadını amiyane deyimle bir “damızlık” olarak gördüğüne dikkat çekerek “Tek yönlü olarak sadece doğurganlığıyla kadını

DTK Sağlık Meclisi 1. Sağlık Kongresi hekimlerin, sağlık çalışanlarının ve akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşti tanımlamaktadır. Kadınların bedeni üzerinde bio-iktidar kurma hakkını kendinde görmekte ve bunu doğallaştırmaya çalışmaktadır" dedi. Tuğluk ayrıca AKP’nin anadilde sağlık konusunda da ayak direttiğini ve bunun AKP’nin sağlıktaki milliyetçiliğini ve ırkçılığını açığa vurduğunu belirtti. AKP’li yetkililerin “herkes dertlerini rahatça anlatıyor” iddiasının yalanlayan Tuğluk, Kürdistan’da görev yapan sağlık emekçilerinin anadilde sağlık hizmeti verilmediği için sıkıntı yaşadığını söyledi. Tuğluk

TTB’nin bölgede görev yapan hekimlere yönelik Kürtçe kurs açtıklarını da hatırlattı. ‘AMASIZ, FAKATSIZ PARASIZ SA⁄LIK’ Tuğluk konuşmasını şu sözlerle sonlandırdı: “Derdimiz toplumsal iyilik hali olarak tanımladığımız sağlıklı bir toplumsal modeli hayata geçirebilmektir. Bunun için herkes için amasız, fakatsız, parasız sağlık hakkı diyoruz. Bunun için her yurttaş için anadilde sağlık hizmetine erişim hakkı diyoruz. Demokratik Özerk-

lik, sağlıklı toplum diyoruz." Kongrede “Çarpıtılmış Sağlık Algısı” ve “Doğal Sağlık Anlayışı” başlıklı sunumlar yapıldı. “Çarpıtılmış Sağlık Algısı” sunumunda iktidar ve sağlık, kadın ve sağlık, ekoloji ve sağlık, kültür ve sağlık, metalaştırılmış sağlık, sağlık eğitimi, kapitalizm ve sağlık konuları tartışıldı. KONGRE SONUÇ B‹LD‹RGES‹ Kongre’de alınan kararlar şöyle: “Anadilde sağlık hizmetinin sunulması, cezaevlerinde uygulanan tecridin kaldırılması için

çalışmalar yürütülmesi, öğrencilere yönelik, sağlığa dair tartışmaların olacağı okullar tarzında sağlık eğitimlerinin yapılması, belediyelerin koruyucu sağlık hizmetlerinin yapılabilmesi için yerellerde kurulan komün meclis tipi örgütlenmelerinin pratik ayağını oluşturan sağlık merkezleri kurması, kurulan bu sağlık merkezlerinin yaptıkları hizmetleri ve sağlığa ilişkin eğitimin halka aktarılması, DTK Sağlık Meclisi bünyesinde, ekoloji ve yerel yönetimler komisyonları ile eşgüdüm içinde çalışacak, kent ve kır bilgisini ekoloji açısından derleyecek, suyun metalaştırılması, orman, mera ekosistemleri, sulak alanlar, tarım alanları korunmasına ve sermayenin bu alanları kullanılmasını önlemeye ilişkin çalışma yürütecek ekoloji ve sağlık komisyonu oluşturulması, Kürtçe tıbbi kavramları ve Kürtçe Tıp sözlüğü oluşturmak, Kürtçe tıp terimlerine ilişkin dilbilimcilerle ortak çalışma yürütecek bir komisyonun oluşturulması kararlaştırılmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün yapmış olduğu sağlık tanımını yetersiz bulduğumuzu belirterek, Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık tanımlanmasına, toplumun siyasal, kültürel, iyilik ve özgür olma halinin eklenmesi gerektiği, sağlık kaynaklarının daha eşitlikçi bir dağılıma kavuşturularak, herkes; konut sağlığı, eğitim, kültür, beslenme, coğrafi konumu, çevresel etkenler ile sağlık hizmetlerinden eşit olarak yararlanmalıdır.”

İşyeri hekimliği ihaleye çıkarıldı Önce para, sonra iş Eskişehir’de bulunan Türkiye Lokomotif ve Motor Sanayi A.Ş. (TÜLOMSAŞ) fabrikası, internet sitesinde açık ihaleyle tam gün çalıştırmak üzere iki işyeri hekimi alacağını duyurdu. Fabrika önünde eylem yapan Eskişehir Tabip Odası, hekimlerin ihaleyle alınmasını protesto etti. Yapılan açıklamada ihalenin, İş Sağlığı ve Güvenliği Yasası’nın ve ona bağlı çıkartılan yönetmeliklerin doğrudan bir sonucu olduğu belirtilerek “İşyeri hekimleri ihaleyle alınıp satılamaz” dendi.

İşe girişlerde istenen sağlık raporları artık para karşılığında verilecek. İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu’yla uygulamaya konulan düzenlemeye göre sağlık raporları 50 ila 100 lira arası değişen paralar karşılığında, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca yetkilendirilen ortak sağlık güvenlik birimleri ile Bakanlığa bağlı çalışan sağlık birimlerinden satılacak.

Eğitimde ‘Molla Kasım’ dönemi Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in yerine gelen Nabi Avcı, 4+4+4’ün mimarlarından. Avcı’nın bakanlığa kadar uzanan kariyerinde Yeni Şafak, Kanal 7 ve tabii bir de danışmanlık görevleri var ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

T

ayyip Erdoğan’ın 24 Ocak akşamı kabinede yaptığı “tahkimat”, Kürt sorunu ve yerel seçim gündemleri ile sık sık ilişkilendirilse de, bu hamlelerin AKP’nin eğitim ve sağlık alanlarındaki gerici ve piyasacı politikalarının yarattığı tahribatın bir ürünü olduğu da gerçek. 4+4+4’ün, kılık-kıyafet sınırlamasının ve öğretmen atamalarının yapılmamasının toplumun geniş kesimlerinde yarattığı rahatsızlık, Erdoğan’ın Ömer Dinçer’i “günah keçisi” ilan ederek “Hocam” dediği Nabi Avcı’yı Milli Eğitim Bakanlığı’nın başına getirmesini sağladı.

20 YILDIR ERDO⁄AN’LA Avcı’nın kabineye girmesi Anadolu ve Bilgi üniversitelerinde iletişim üzerine yaptığı akademik kariyerinde değil, 12 Eylül’den sonra hızla gelişen siyasi kariyerinde saklı. ANAP’ta Turgut Özal, Yıldırım Akbulut ve Hasan Celal Güzel’in danışmanlığını yapan Avcı, 1990’lı yıllarda AKP’nin kurucu kadrolarıyla bir araya geldi. Avcı, 1994 yerel

seçim kampanyasını yürüten ekipte yer aldıktan sonra kesintisiz bir biçimde Erdoğan’ın en yakınındakilerdendi. İslamcı mizah dergilerinde “Molla Kasım” rumuzuyla yazılar yazdı. Kanal 7’de programcılık, Yeni Şafak’ta yöneticilik ve yazarlık yaptı. Avcı’nın bu dönemde Zaman gazetesinde de makaleleri çıktı. Önümüzdeki dönem “dershanelerin kapatılması” girişimlerinde Fethullah Gülen cemaati ile karşı karşıya gelmesi muhtemel olan Nabi Avcı, 26 Ağustos 1995 tarihli Zaman’da Milli Eğitim Bakanlığı’nı Gülen cemaatinin eğitim politikasına bakmaya çağırıyordu: “Hocaefendi’nin bilhassa Asya cumhuriyetlerine yönelik eğitim ve kültür hamlesinin, aydınlar, işadamları, Milli Eğitim ve Dışişleri bürokratları tarafından önyargısız bir yaklaşımla çok iyi değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.” 4+4+4’ÜN ‘KUMANDAN’I Tayyip Erdoğan “Nabi Hoca”sına öyle güveniyordu ki, onu önce Başbakanlık’ta, ardından iktidarının en çok tökezlediği eğitim alanında

görevlendirdi. 2011’de Eskişehir milletvekili olan Nabi Avcı, Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na başkan oldu. Avcı, önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeniden biçimlendirildiği 652 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin, ardından da 4+4+4’ün mimarlığını üstlendi. Avcı’nın 4+4+4 savunusunun en çarpıcı örneği, TBMM Milli Eğitim Komisyonu’nda AKP’li milletvekillerinin CHP’li milletvekilleri ve basın emekçilerini yumrukladığı, tekmelediği toplantının “kumandanlığını” üstlenmesiydi. Mutluluğunu, mecliste vekiller, sokakta emekçiler dövülürken sarf ettiği “Yasanın geçmesi sevindirici” ifadeleriyle dile getirdi. Geçmişinden gelecek icraatlarının ipuçlarını taşıyan Avcı, görevinin ilk 10 gününde de bildiğini okuyan seleflerinden farksız davranmadı. Öğretmenlerin şubat atamasına utangaçça kulaklarını tıkadı, YÖK Yasası’na ilişkin görüşlerini Gökhan Çetinsaya ile paylaştı, eğitimdeki yeni adımlar için AKP içinde bir komisyon oluşturdu.

Gültepe, okulunu imam hatip yaptırmayacak “Yeniden yap›land›rma” gerekçesiyle okullar› iki y›ld›r kapal› olan Gültepe ‹lkokulu velileri, mücadeleleriyle okullar›n›n yeniden aç›lmas›n› sa¤larken, bu defa da “imam hatipleflme” tehdidi ile karfl› karfl›ya. Daha önce Ka¤›thane ‹lçe Milli E¤itim Müdürlü¤ü’ne yürüyüfller düzenleyen ve dilekçeler veren veliler,

karnelerin da¤›t›ld›¤› gün okullar›n›n imam hatip ortaokulu olarak aç›laca¤› duyumu karfl›s›nda harekete geçti. Bölgedeki baz› esnaflar›n, okulun imam hatip olmas› için imza toplad›¤›n› ö¤renen veliler, okul önünde bir eylem yapt›. ‹ki y›ld›r okullar›n aç›lmas›n› beklediklerini söyleyen veliler, okul müdürünün konu hakk›nda bilgi sahibi

olmamas›na da tepki gösterdi. Aç›klama s›ras›nda bir esnaf›n “Siz Müslüman de¤il misiniz?” sözüne de karfl›l›k veren veliler, “‹mam hatibe karfl›y›z. Çocuklar›m›z›n ma¤dur olmas›na izin vermeyece¤iz” dedi. Veliler, hafta bafl›nda ‹lçe Milli E¤itim Müdürlü¤ü’ne gideceklerini ve gerekirse imza toplayacaklar›n› da duyurdu.

Sa¤l›kta patron dönemi KP hükümetlerinin en uzun bakanlık görevini yürütenlerden Recep Akdağ, Sağlık Bakanlığını devretti. Akdağ döneminde SSK hastaneleri devredildi. Sağlık ocaklarının yerine aile hekimlikleri kuruldu. Birinci basamakta muayene katkı payı alınmaya başlandı. Sağlıkta hizmet sunumu ile finansman ayrıştırıldı ve Genel Sağlık Sigortası ile sağlık finansman yönetimi yani sağlığın para kasası görevi Sosyal Güvenlik Kurumu’na (SGK) bırakıldı. Sağlık Bakanlığı da hizmet icrasından çekildi ve karlılık modeliyle çalışmak üzere Kamu Hastane Birlikleri Kuruldu. Karar mercilerine de CEO’lar getirildi. Taşeron çalışan sayısı kamuda 2002’de 20 binden, sadece sağlıkta 140 bine çıktı. Bütün bu piyasacı dönüşümler diğer alanlara göre sağlıkta başarıyla yapılırken ne oldu da Sağlık Hüseyin Bakanı yetersiz bulundu? Boy Piyasacılar daha fazla ne istiyor, karşılanmayan beklentiSES üyesi leri nelerdir? Yeni Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu Başbakanın sınıf arkadaşı, AKP İstanbul İl Başkanlığı görevini yürütmüş, özel bir hastanenin kurucusu ve ortağı. Yani patron. İlk açıklamalarından biri; hastanelerin kamu özel ortaklığı yoluyla yapımını öngören tasarının bir an önce yasallaştırılmasına ilişkin oldu. Bakanlık değişiminin ardından Acıbadem Grubu’nun 2013 yılı için 300 milyon dolarlık yatırım yapacaklarını ve 2016’ya kadar dünyanın birinci sağlık zinciri olmayı hedeflediklerini açıklaması da tesadüf değil. 2 Kasım’da yürürlüğe giren ve Kamu Hastane Birlikleri kuruluşunu da içeren 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’de “Ülkemize yabancı sermaye girişinin sağlanması ve bölgemizin sağlıkta bir cazibe merkezi haline getirilmesi amacıyla Serbest Sağlık Bölgeleri kurulur” hükmü yer alıyordu. Şirketlere getirilecek teşvikler ve çalışanların geçersiz kılınacak haklarının neler olduğu Sağlık Serbest Bölgesi düzenlemesiyle belli olacak. Bu bölgelere kurulacak sağlık kompleksleri kamu özel ortaklığı yoluyla özel şirketlere yaptırılıyor. Şirketler tamamladıkları yapıyı devlete 25-30 yıllığına kiralıyor. TTB, kiralama konusundaki zararı ManisaErzurum kıyas örneğiyle anlatılıyor: "Sadece 400 yataklı bu hastane için 25 yılda yüklenicilere ödenecek toplam kamu kaynağı 1 milyar 606 milyon 250 bin lira. Oysa bu hastanenin 3 katı büyüklüğünde 1.200 yataklı Erzurum Devlet Hastanesi ihalesi klasik ihale yöntemiyle yapıldı ve 193 milyon 270 bin lira bedelle tamamlandı. Yani Manisa'nın 3 yıllık kirasıyla, tam 3 katı büyüklükte bir hastane ‘kiracılık’ ilişkisi kurulmadan yaptırılabiliyor." Öyle görülüyor ki yasa çıktığında dava da hükümsüz kalacak. Ancak yasa beklenmeden projeler Yüksek Planlama Kurulu onaylarıyla yaşama geçiriliyor. Kayseri Sağlık yerleşkesi 1584 yataklı kompleks sözleşmesi 2011’de imzalandı. Tamamlandığında şirketin devletten alacağı yıllık kira bedeli 137 milyon lira. 22 İlde 35 Sağlık Kampusu kuruluyor. Devletin yatak başına ödediği yıllık kira 80-85 bin lira. 35 kampusun toplam yatak sayısı beklentisi 50 bin civarı. Şirketlerin 25 yıllığına devletten alacağı toplam kira 80-100 milyar lira dolayında. Sağlık kampusları yapıldığında halkın kolay ulaşabileceği merkezi yerlerdeki kamu hastaneleri kapatılarak binaları özel şirketlere devredilecek. Para kaynağı için halkın cepten daha fazla fedakarlık yapması bekleniyor. Bir zamanlar sus payı olarak kullanılan yeşil karta ulaşmak da artık o kadar kolay değil. Yeşil kart yenilemede İŞKUR kaydı şartı getirildi. İŞKUR ise geliri olmadığını söyleyenlere iş teklifi sunuyor. 3 teklifi kabul etmeyenlerin yeşil kartları iptal edilecek. Ocak ortasından itibaren muayene tutarları da değişti. Herhangi bir sosyal güvencesi olmayıp muayene olanlardan daha önce 15,50 TL alınırken artık 33-54 TL arasında değişen tutarlarda para alınıyor. “Vaka başı ücret” adıyla paket ödeme olarak alınan bu tutarlara bazı tahlil-tetkik bedeli de dahil. Ancak hiç tahlil yaptırmayanlar da bu tutarı ödüyor. Artık sağlığın başında bir bakanımız pardon, patronumuz da var. Hele şu kompleksler de tamamlansın, kaymak gibi iş. Belli sayıda iyileşmeyen sabit müşteri, yılda bir herkesin ayağını hastaneye sürçecek bir salgınımız da oldu mu, sağlıkta para kesilmeyen musluk gibi akar durur!..

A

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Kamerhatun Mahallesi Tarlabafl› Bulvar› Caddesi No: 117/6 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer ART Matbaac›l›k, Türker Saltabafl, ‹stasyon Mah. 242 Sk, No:32 Kartepe / Kocaeli (0262 373 45 03) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.


8

EMEK 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Tafleron iflçi ve güvenceli çal›flma! ahşi kapitalist sistem emek sömürüsü üzerine kuruludur. Ancak kapitalizm sadece emeğin artı V değerine el koyarak kendini var etmez ve-veya sürdüremez. Dönem dönem emek sermaye çatışmasını gölgeleyecek etnik ve dinsel çelişkiler öne çıkar. Bu eksende üretilen çözümler her zaman kapitalist sistemin yeniden üretilmesine katkı sağlar. Ancak ilk cümlemize dönecek olursak sermayenin emek üzerindeki sömürüsü ve denetimi olmadan kapitalizmin kurucu ve sürdürücü iradesi oluşmaz. Bu anlamıyla güvencesiz çalıştırma sermaye sınıfı açısından son derece kritik öneme sahiptir. Zira güvencesiz bırakılan işçiye-işçi sınıfına her türlü çalışma biçimini dayatmak son derece mümkün hale gelir. Her an ailesinin geçimini sağlamak imkanını kaybetme korkusu yaşayan işçi kendisini boyun eğmek zorunda hissedebilir. Bir başka deyişle işçi sınıfının kaybedecek bir şeyi olmayacak durumda çalışıyor olması onun doğrudan sermaye sınıfıyla ipleri koparacağı anlamına gelmez, aksine sermaye sınıfına çok daha sıkı bağlanmasına ve hatta kaderini onun varlığına bağlamasına da neden olabilir. İpleri mi koparacağı yoksa daha sıkı mı bağlanacağı tamamen onun sermaye sınıfından ve devletinden bağımsız ürettiği çözümlerin gücüne bağlıdır. Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in taşeronlaştırma meselesine köklü çözümler getirme iddiasıyla yaptığı açıklamalar bütün yönleriyle kapitalist düzenin doğasına uygun bir çalışma yaşamının kurulmasının ipuçlarını veriyor. Mevcut yasal düzende bazı sınırları bulunan taşeronlaştırmanın sınırsız biTufan çimde uygulanmasının önü açıSertlek lıyor aslında. Şakşakçı basın utanmazca yapılacak bu düzenDev Sa¤l›k-‹fl lemeyi işçilere kadro geliyor Yönetim Kurulu vb. başlıklarla verebiliyor. Taşeron yasasından önce çıkartılan sendika ve toplu sözleşme yasasıyla işçilerin sendikal örgütlenmesini büyük bir ustalıkla neredeyse imkansız hale getiren AKP iktidarı, hem kamuda hem de özel sektörde yaygınlaşarak işçi sınıfının ana gövdesini bir kanser gibi saran güvencesiz çalıştırmayı yasal olarak güvence altına almayı hedefliyor. Şekil olarak biraz daha düzene girmiş bir taşeron düzeni görebiliriz ama yeni yasal düzenlemenin güvencesizliği yaygınlaştıracağı çok açıktır. Böyle bir durumda işçi sınıfı güvence meselesini nasıl çözecektir? Devrimci Sağlık İş Sendikası taşeron işine el attığından bu yana işçi arkadaşlarımızın “kadro ne zaman verecekler” sorusuna “onların vereceği kadroya değil kendi örgütlülüğünüze güvenin” mesajını vermeye çalıştık hep. Taşeron meselesi o günlerde kimsenin umurunda değilken başta taşeron sağlık işçilerinin mücadelesiyle bugün artık hükümetin “çözmek zorunda kaldığı” toplumsal bir sorun haline getirildi. Artık bundan sonra mücadelenin yeni bir dönemi başlıyor diyebiliriz. Güvencesizliğe karşı mücadelede işçi sınıfının tek tutunacağı dal kendi örgütlenmesi olacak. Ancak kendi öz gücüyle örgütlendiğinde kendisini güvende hissedecek. Kendi özgücüyle diyoruz zira taşeron düzenini bu kadar yaygınlaştıran hükümet eğer tek başına polis copu, biber gazı, aç bırakma tehdidiyle yönetmeyecekse mutlaka iyi organize edilmiş bir işbirlikçi sendika ağıyla karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle güvencesizliğe karşı mücadeleyi geleneksel sendikal yöntem ve araçlarla sürdüremeyeceğimizi söyleyebiliriz. Sadece sendikal alana değil bütün bir toplumsal alana sınıf perspektifi daha net oluşturulmuş bir mücadele programıyla dahil olmak eşitlikçi ve adil bir toplumsal düzenin inşası için daha da kaçınılmaz hale geliyor. Sendikal mücadeleyi daha doğrudan anti kapitalist mücadele eksenine oturtmak ve işçi sınıfının kapitalist düzen karşısında bu şekliyle konumlanmasına yardımcı olmak önümüzdeki dönemde işçi sınıfı açısından daha makul ve gerçekçi bir çözüm yolu olarak görülebilecektir. Bunun için mücadeleyi işçi sınıfının tarihsel birikiminin canlılığına ve yaşadığımız coğrafyanın bize sunduğu imkanlara göre kurma becerisini gösterebilmek gerekiyor.

İş kazasında TUSKON izi ALP TEK‹N BABAÇ

A

ntep’te 4. Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Güneydoğu Galvaniz’de meydana gelen patlama sonucunda 9 işçi hayatını kaybetti, 20’den fazla işçi de yaralandı. Yetkililer yapılan incelemeler sonucunda kazanın buhar kazanının patlaması sonucu meydana geldiği ifade etti. Kazadan sonra başlatılan soruşturma kapsamında Güneydoğu Galvaniz yetkilisi Battalgazi Külte ve kazanın montajını yapan Polgaz Mühendislik yetkilisi Berat Geyik tutuklanadı. SUR‹YEL‹ KAÇAK ‹fiÇ‹LER Kazadan sonra DİSK Gaziantep Bölge Temsilcisi Nihat Bencan’ın ve Limter-İş’in açıklamaları da kazanın nedenleri hakkında bilgi verdi. Bencan, 250 işçinin çalıştığı fabrikada sendikal örgütlenmenin olmadığını aktarırken, işçilerin yarıya yakınının Suriye’den gelen ve kaçak çalıştırılan işçilerden oluştuğunu ifade etti. Nitekim, kazada hayatını kaybedenlerden ikisi Suriyeliydi. Bencan, “Fabrikada kaç işçi çalışıyor?” sorusuna yanıt alamadığı gibi, DİSK heyetinin fabrikada inceleme yapması fabrika yetkilileri tarafından engellendi. Kazanın meydana geldiği işyerinde 2 tonluk asit kazanı kullanıldığına dair işçilerin şikayeti olduğunu hatırlatan Limter-İş de, 5 tonluk asit

Krizin faturası gazeteciye

M Antep’te 9 işçinin hayatını kaybettiği iş kazasının altından kayıt dışı çalıştırma, denetimsizlik ve TUSKON imzası çıktı kazanlarının kullanılması gerektiğine işaret etti. Emek ve meslek örgütlerinin açıklamaları patronları denetlemeyen AKP hükümetinin sorumlu olduğu yönündeydi. Ancak denetleme yetkisi 30 Haziran’da AKP hükümeti tarafından çıkarılan İş Sağlığı ve Güvenliği Yasasıyla devletten alınarak işverenin sorumlulukları arasında sayıldı. 30 Haziran’dan bu yana meydana gelen iş kazalarında en az 564 işçi hayatını kaybetti. 30 Haziran’dan 2012’nin sonuna kadar 496 işçi iş kazalarında hayatını kaybederken 30 Haziran öncesinde bu sayı 439’du. İş kazasının meydana geldiği Güneydoğu Gal-

vaniz, Fethullah Gülen hareketine yakın sermaye örgütü TUSKON’a bağlı HÜRSİAD’ın üyesi. Kazanın ardından TUSKON’un internet sitesinde bir başsağlığı mesajı yer almadı. TUSKON’a bağlı HÜRSİAD Başkanı İlker Hasırcı’nın başsağlığı mesajı ilginçti: “İş dünyamızın başı sağ olsun.” Buhar kazanının montajını yapan mühendislik firmasına varacak kadar araştırma yapan AKP medyası, Güneydoğu Galvaniz’in üyesi olduğu sermaye örgütünün adını vermedi. Star gazetesi, “Galvaniz faciası kimin ‘tasarruf’u” başlıklı haberinde ne TUSKON’un ne de HÜRSİAD’ın adını geçirdi; buhar kazanının

montajını yapan Polgaz Mühendislik firmasını sütunlarına taşıdı. Haberin devamında şirkette Suriyelilerin çalışmasının doğal olduğu iddiasını Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey’in “Halep Belediye Başkanı benim arkadaşımdı. Onu belediyede işe aldım” sözleriyle savundu. HER fiEY SON MODEL AMA MASKE YOK Antep’te 4 Eylül günü meydana gelen bombalı saldırının failini bir anda bulan Antep Milletvekili Şamil Tayyar’dan da ses çıkmadı. Başsağlığı mesajından öteye gidemeyen Tayyar, 9 işçinin hayatını kaybetmesinin ardındaki

failleri bir türlü görmedi. Oysa Güneydoğu Galvaniz firmasının resmi internet sitesinde bulunan tanıtım filminde işçilerin çalışma koşulları gözler önünde. Reklamda firmanın son model teknoloji kullandığı anlatılıyor ancak işçilerin güvenlik önlemleri ise baret ve eldivenden ibaret. Son model havalandırma dahi olsa işçilerin kimyasal gazlarla temasının en aza indirilmesi için maske kullanımı bir zorunluluk olmasına rağmen kurşun ve alüminyum içeren duman, maskesi olmayan işçiler tarafından solunuyor. Ayrıca kesim işlemi yapılırken işçilerin koruyucu gözlük takmadığı da göze çarpıyor.

Direnen İTÜ’lü asistanlar kazandı İ

stanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) asistanları geçici çalıştırılmaya, anti-demokratik ve bilim dışı uygulamalara karşı başlattıkları direnişi 31 Ocak'ta Ankara’ya taşıdı. Asistanlar YÖK'e yürüdü. Bir gün boyunca YÖK binası önünde bekleyen asistanlar bu eylemle kazanıma ulaştı. YÖK Genel Kurulu’nun yapıldığı sırada gerçekleştirilen eyleme Ankara Üniversitesi, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi'nden akademisyen ve öğrenciler de destek verdi. İTÜ'deki güvencesizleştirmenin ve hukuk dışı uygulamaların yeni YÖK yasasının provası olduğunu dile getiren asistanlar, işten atılan asistanların işe geri alınması ve doktora süresi için tanınan 6 yıllık azami süre uygulamasının kaldırılmasını talep

etti. Asistanlar üniversitelerdeki performansa dayalı çalıştırmanın ve antidemokratik uygulamaların da son bulmasını istedi. Asistanlar, YÖK Genel Kurulu’ndan olumlu bir sonuç çıkana kadar bina önünden

ayrılmayacaklarını duyurdu. Ankara’daki YÖK binası önünde iki gün boyunca sabahlayan asistanlar kazanıma ulaştı. YÖK Genel Kurulu'ndan yapılan açıklamaya göre normal süreleri içinde işten çıkarılan 50/d'li asistanlar, değişiklik Resmi Gazete'de yayımlandıktan bir ay sonrasına kadar başvuru yapmaları halinde kadro ilan şartı aranmadan işlerine geri dönebilecek. Tezlerini hazirana kadar verebilenler, aralığa kadar kadrolarında kalabilecek. Asistanlara tanınan azami sürede yüksek lisans ya da doktora tezlerini teslim etmeleri durumunda yüksek lisans öğrencileri 6 ay, doktora öğrencileri ise 1 yıl 50/d kadrosunda kalabilecek. Askerlik ve sağlık gibi sebeplerden kaynaklanan izinler de 6 yıl-

lık süreye dahil edilmeyecek. YÖK’ün 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 50/d maddesiyle çalıştırılan araştırma görevlilerinin yüksek lisansta üç, doktorada altı yılı tamamlayıp mezun olamadıkları takdirde işten çıkarılmalarıyla ilgili gönderilen yazı sonrası İTÜ’de asistanlar işten çıkarılmaya başlamıştı. İTÜ’lü araştırma görevlileri, süre kısıtlaması olmaksızın 33/a kadrosuna geçmek istemişti. Ancak Kasım 2012’de açıklanan 33/a kadrosuna geçme kriteriyle asistanların 33/a kadrosuna geçemeyeceği resmilik kazandı.Bu gelişmeler üzerine İTÜ’lü asistanlar, Asistan Dayanışması’nı oluşturarak güvencesiz çalışmayı reddedip, İTÜ Rektörlük binası önünde çadır kurarak direnişe geçmişti.

edyada her sene başında yapılan işten çıkarmalar başladı. Gazeteciler, NTV ve Cumhuriyet’teki çıkarmaları 1 Şubat’ta öğrendi. Cumhuriyet’te uzun süredir yaşanan maddi krizin faturası işçilere kesildi, 24 işçi işten çıkarıldı. Üç yıldır maaşlarına zam yapılmayan çalışanlar bir eylem yaparak yaşadıkları sıkıntıları duyurmuştu. Cumhuriyet’le aynı gün NTV’de de iki işçi 1 Şubat günü işten çıkarıldığını öğrendi. Bunu Vatan’dan 8 kişinin işten çıkarılması izledi.

İşçiler maaş için yol kesti

İ

zmir Pınarbaşı’nda bulunan BMC Fabrikası’nda çalışan 1.500 işçi ücretlerini alamadıkları için 1 Şubat günü Kemalpaşa Caddesi’ni trafiğe kapattı. 8 aydır ücretlerini alamayan işçiler 10 Ocak’ta da eylem yapmış ve maaşların 31 Ocak’ta ödeneceği söylenmişti. İşçiler, Valiliğe yürümek istedi ancak Türk Metal Sendikası ve polis işçileri engelledi. İşçiler eylemlerini fabrika yemekhanesine yürüyerek sonlandırdı. İşçiler ya kıdem tazminatlarını alıp işten ayrılacak ya da maaşlar ödenene kadar fabrikaya gelip çalışmayacak.

Yurtiçi Kargo’da iflten ç›kar›lan Nakliyat-‹fl üyeleri direniyor

Yurtiçi Kargo’ya artık koli yok ALP TEK‹N BABAÇ / LEMAN MERAL ÜNAL

Yurtiçi Kargo'nun Ankara, Konya ve ‹stanbul'daki flubelerinde 50'yi aflk›n iflçi Nakliyat-‹fl üyesi oldu¤u gerekçesiyle iflten ç›kar›ld›. ‹flçiler birçok kentte iflten ç›karmalara ve sendikal haklar›n önündeki engellere karfl› soka¤a ç›karken, ‹stanbul'da Kad›köy ve Esenyurt'ta direnifl bafllad›. Halk›n Sesi, Esenyurt’taki aktarma merkezi önündeki direniflçilerin yan›ndayd›. Sabah›n erken saatlerinde direniflteki iflçiler karfl›l›yor bizi. ‹flyeri karfl›s›nda bulunan küçük çay oca¤›na geçiyoruz. ‹flçiler, hemen çal›flma koflullar›n› anlat›yor. 10 y›ll›k nakliye iflçisi Zeynel “ifl yo¤un oldu¤u için 3 saat geç ç›k›yorduk ve bize bunun karfl›l›¤› hiçbir ücret verilmiyordu. Saat 05.30'da iflbafl› yapt›¤›n› söyleyen Burhan, gece 11'de iflten ç›kt›¤›n› ve bir y›l boyunca bu flekilde çal›flt›¤›n› söyledi. Burhan ayl›k çal›flma saatini de hesaplam›fl: “450 saat.” Sohbetimize yan masadan oturan ve Yurtiçi Kargo'da çal›flan bir baflka iflçi de kendi sorunlar›n› anlatarak kat›l›yor: “Mesela Ankara-‹stanbul aras› 450 kilometre, bize 6 saat süre veriyorlar. Geç kal›rsan maafl›ndan kesiyorlar. Ben de yetiflmek için bas›yo-

rum gaza, 83'le girmem gereken viraja 93'le giriyorum. Can güvenli¤imiz yok senin anlayaca¤›n.” Özgür de yemek sorununa de¤iniyor. Yemek molalar› yeni ifl gelene kadar sürüyor, iflverenin 30 dakika dedi¤i bu süre asl›nda 10 dakika ve çay molas› bile yok. ‹flyerinde idarecilerin bulundu¤u gündüz vardiyas› ile idarecilerin olmad›¤› gece vardiyas› da farkl›. Gündüz yemekler güzel. Ama gece, gündüzden kalan yemekler veriliyor. ‹fle ilk baflvurduklar› anda “8 saatten daha fazla

çal›flabilirim” yaz›l› bir ka¤›d›n kendilerine imzalat›ld›¤›n› söyleyen iflçiler cumartesileri de çal›fl›yor ama ücret verilmiyor. Böylesi bir çal›flma temposunda ifl kazalar› da çok s›k yaflan›yor ancak kayda geçirilmiyor. ‹fl kazalar› konusunda herhangi bir e¤itim yok, sadece yüklerin nas›l kald›r›lmas› gerekti¤i ile ilgili uyar› levhalar› var. A¤›r çal›flma koflullar› karfl›s›nda sendikal› olmaya karar veren iflçiler, “performans eksikli¤i” gibi

bahanelerle iflten ç›kar›ld›klar›n› ancak as›l nedenin “sendikal› olmak” oldu¤unu söylüyor. ‹flten ç›kar›l›fl sürecini Zeynel’den dinleyelim: “Ev kredisi çekmifltim, bana 10 bin liradan fazla para teklif edip ‘fiimdi seni iflten ç›kartaca¤›m 30'unda ifline döneceksin' dediler. Ev borcu yüzünden paray› kabul ettim, ay›n 30'u geçti hala ifle almad›lar.” ‹flçiler sabah 9'dan akflam 6'ya kadar Yurtiçi Kargo önünde bekliyor. Bazen, kargo yetkililerine seslerini duyurmak için slogan at›yorlar, bazen mahalleli ile birlikte davul ve zurnayla halay çekiyorlar. ‹flçilere arkadafllar› da destek oluyor. Kimi zaman ›s›nmalar› için yakacak kasa veren iflçiler, kimi zaman da çikolata vb. yolluyor. Mahalleliler yemeklerini, esnaf da çay›n› iflçilerle paylafl›yor. Direniflle birlikte servislerin yerlerinin ve güzergahlar›n›n de¤iflti¤ini anlatan Savafl, “Eylem oldu¤u gün iki vardiyay› karfl›laflt›rmamak için servisle gelenleri Esenyurt’ta dolaflt›rd›lar. Evleri yak›n olanlar› dahi servis araçlar›yla evlerine b›rakt›lar.” ‹flçiler, yerlerine ifle al›nanlara çal›flma koflullar›n› anlat›yor ve ço¤u geri dönüyor. ‹flçiler kargo göndermek isteyenleri de uyar›yor. “Mal›n›z› Yurtiçi Kargo’ya vermeyin”

Ocak ayında 68 işçi öldü

İ

stanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi hem Hava-İş üyelerine destek vermek hem de Ocak ayı iş kazaları raporunu açıklamak üzere 2 Şubat günü Bakırköy Özgürlük Meydanı’na yürüdü. Açıklanan rapora göre ocakta 68 işçi hayatını kaybetti. “Taşeron ölüm demektir” pankartının açıldığı eyleme Hava İş, Kristal-İş, Yol-İş, Belediye-İş, Tez Koop-İş, BTS ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği üyeleri ile Genel Maden İş, Sine-Sen, Enerji-Sen genel başkanları, direnişteki DHL işçileri de destek verdi.


9

SERMAYE 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Bir yatak 100 bin lira T

ayyip Erdoğan’ın “9 yıllık hayalim” dediği, 22 ildeki 35 sağlık kampusunun inşasının ihalesi için 23’ü yabancı 77 şirket kapışıyor. Kamu arazisine hastane inşa edecek olan şirketler, bunun karşılığında 30 yıl boyunca “hastane kirası” alacaklar. “Hastane kirası” rekabetinde en düşük kirayı isteyen şirket, ihaleyi kazanıyor. Şu ana kadar yapılan ihalelerde ortaya çıkan rakamlara bakıldığında şirketlerin yatak başına devletten yıllık yaklaşık 100 bin liranın üzerinde bir para alacağı görülüyor. Bu hesaplama şu şekilde yapılıyor: İhaleler sonucunda yıllık kiralar 3.2-4 milyar arasında şekillendi. Sağlık Bakanlığı kampus hastanelerle yatak kapasitesinin 40-50 bin artacağını duyurdu. Bu durumda bir yatağın yıllık kirası ortalama 100 bin liraya geliyor. Oysa, bir hastaneyi kira mekanizmasına girmeden inşa ettirmek çok daha ucuz. Türk Tabipler Birliği (TTB) bu konuda Erzurum Devlet Hastanesi inşaatını örnek gösteriyor. 1200 yataklı bu hastane devlete 193 milyon liraya mal olmuş. Yatak başına hesaplandığında 160 bin liralık bir maliyet ortaya çıkıyor. Bu maliyet bir defada ödeniyor ve bitiyor. Kampus hastanelerindeki bir yatak için ise devlet, yıllık 100 bin lirayı 30 yıl boyunca ödeyecek

ender kişilerden biri. Medical Park hastanelerinin sahibi ve AKP Siirt İl Yöneticisi Ethem Sancak da 3 ihale alan konsorsiyum içinde yer alıyor. Star gazetesinin sahibi Sancak “Erdoğan idolüm, sevdalısıyım” sözleriyle hafızalarda yer etmişti. İnşaatçı Şentürkler ile sağlık sektöründe yatırımları bulunan Sıla Grup ortaklığı da 5 ihaleyi aldı. Malatya İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin inşaatını üslenerek Başbakan’ın gözüne giren Rönesans Holding de 2 ihale kazandı.

Kampus hastaneleri ihalelerinde soygunun boyutu ortaya çıkıyor. Bir yatak için şirketlere 19 kat fazla para ödenecek

ve toplam maliyet 3 milyon lira olacak. Ve 50 bin yatak için toplamda 150 milyara yakın bir para devletten özel sektöre aktarılmış olacak. ‹TALYANLAR ‹HALE PEfi‹NDE Bu büyük soygunda, 35 kampusun 24’ünün ihalesi açıldı. Şu ana kadar sadece

Sağlıkta gündem: Tekelleşme

Kayseri Sağlık Yerleşkesi için sözleşme imzalandı, İstanbul İkitelli ve Yozgat’ta ise sözleşme önümüzdeki günlerde imzalanacak. 11 ihale ise sonuçlandı ve inceleme aşamasında. İhalelere katılan şirketlerin önemli bir bölümü sağlık alanının yanı sıra inşaat sektöründeki faaliyetleriyle, özel-

Sa¤l›k alan›nda h›zl› bir sat›n alma süreci yaflan›yor. ABD’li Texas Pasific Capital ve CVC Capital, 19 sa¤l›k iflletmesine sahip Medikal Park Grubu’nun yüzde 40’l›k hissesine talip. Yüzde 50’sini ABD’li Newcon’a satan Anadolu Hastaneleri de ‹stanbul’da birçok hastaneyi sat›n almaya çal›fl›yor. Medline’a ait 6 hastaneyi sat›n almak için de yabanc›lardan teklif geliyor. 7 hastaneye sahip

likle de devletten aldıkları inşaat ihaleleriyle öne çıkıyor. Sağlık kampusu ihalelerine katılan yabancı şirketlerin üçte birinin İtalyan şirketler olması dikkat çekiyor. ERDO⁄AN’IN HAYAL‹ K‹M‹ ‹HYA ED‹YOR? Sağlık kampusu projelerinde en fazla ihale alan şirketler-

den biri olan YDA İnşaat, İtalyan ortağı ile birlikte 4 ihalede yarışı önde bitirdi. Arslanların en önemli özelliği Erdoğan’a yakınlıkları. Şirketin ortaklarının yakın akrabası olan Ali İhsan Arslan, AKP’nin kurucularından, Başbakan’ın özel danışmanlarından ve Başbakan’ın arabasına binen

Universal Grubu’nun yüzde 51’lik hissesine ise Memorial Grubu ve Katar Yat›r›m Bankas› talip oldu. Geçen y›l Antalya’da 4 hastane alan Memorial en az 3 hastane daha almak istiyor. ‹flas›n efli¤inden dönen Hospitalium üç, Kad›köy fiifa Sa¤l›k Grubu da iki hastanesi için ortak ar›yor. Bu tekelleflme e¤ilimini h›zland›ran etkenlerden biri olarak Sa¤l›k Bakanl›¤›’n›n 2008 y›l›nda

SOYGUN YASALLAfiIYOR İhaleler yapılırken TTB’nin açtığı davalarda Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararları alması ve tüm ihalelerin iptal edileceğinin ortaya çıkması üzerine Tayyip Erdoğan oldukça öfkelenmiş, “kuvvetler ayrılığı” ilkesi ile yargının kendilerine engel olduğunu söylemişti. Bu açıklamanın ardından hemen düğmeye basıldı ve soygunu yasallaştırmak için hazırlıklar başladı. "Sağlık Bakanlığınca Kamu Özel İşbirliği Modeli İle Tesis Yaptırılması, Yenilenmesi ve Hizmet Alınması Hakkında Kanun Tasarısı" Ocak ayında Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülmeye başladı. Yasanın önümüzdeki günlerde Meclis Genel Kurulu’na gelmesi bekleniyor.

yay›nlad›¤› yönetmelik gösteriliyor. Bölgelerde hastane açmay› s›n›rland›ran yönetmelik nedeniyle zincir hastaneler, eski ruhsatlar›n ve küçük hastanelerin pefline düfltü. Sa¤l›kta tasarruf paketleri de sadece SGK’l› hastaya yönelik çal›flan hastanelerin iflini zorlaflt›rd›. Özel sigortal›lara, paral› hastalara ve yurtd›fl›na hizmet satabilenler büyüyor, di¤erleri yutuluyor.

Haydan gelen huya gider İ

Kömüre hücum madenciye ölüm H

ükümet, dış politikası nedeniyle her an kesilme ihtimali olan doğalgaza bağımlı santraller yerine kömür kullanılan termik santralleri desteklenmeye başladı. Önce doğalgaza verilen teşvikler kesildi, peşinden termik santrallere teşvik haberi geldi. Yerli kömürün çıkarılmasının zaten teşvik kapsamında olduğunu hatırlatan Enerji Bakanı Taner Yıldız, yerli kömürden elektrik üretilmesini de teşvik kapsamına alacaklarını açıkladı. Teşvikin kaldırılmasının ardından 2.5 milyar liralık santral projesi iptal olurken, hızla artan termik santral projelerinin tahmini değeri ise 13 milyar lirayı geçiyor. Termik santrallerin 1 milyar lira civarında çok büyük yatırım gerektirmesi, bu alanda sadece tekellerin boy göstermesine neden oluyor. Geçen yıl 13 şirket termik santral kurmak için EPDK’ya başvurdu. Nurol, Yıldırım, Sanko ve Kolin gibi yerli büyük sermaye gruplarının yanı sıra Fransız tekeli Gas De France, Adana’da santral kurmak için başvuru yaptı. Afşin Elbistan havzasında maden ve termik santrallerin işletilmesi de geçtiğimiz ay 12 milyar dolara Birleşik Arap Emirlikleri’ne devredilmişti. HER BOYA UYGUN B‹R‹K‹M Büyük bir sermaye gerektiren termik santral kuruluşu sadece büyük tekellerin işine yaramıyor, aynı zamanda tekellerin kontrolünde irili ufaklı birikim kanalları açıyor. Doğalgaz sadece enerji üretiminde birikim sağlarken, termik santraller girdisi itibariyle de sermayeye fırsatlar yaratıyor. Ocak ayı sonunda Konya Karapınar'da büyük bir rezerv bulunduğunun açıklanması da tesadüf olmasa gerek. Sektördeki taşeronlaştırma düzeyinin yüksekliği, kar oranlarının artması, birçok alt taşeronun bu işten nemalanması ve işçilerin güvencesizleştirilmesi anlamına geliyor. Termik santrallere teşvik, beraberinde sermaye için fırsatlar maden işçileri için büyüyen “ölüm tehlikesi” getiriyor.

stanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda (İMKB) Ocak ayının sonlarındaki sert düşüş Türkiye ekonomisinin kaderinin finans oligarşisinin iki dudağı arasında olduğunu bir kez daha gösterdi. 28 Ocak Pazartesi gününü yüzde 4’lük düşüşle kapatan İMKB’de bir günde 30 milyar lira buharlaştı. 25 Ocak Cuma günü yaşanan düşüşler de eklendiğinde, İMKB-100 Endeksi yüzde 6 değer kaybetmiş oldu. İMKB’deki hızlı düşüş, uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s tarafından yapılan bir açıklamanın ardından geldi. Oysa Moody’s Türkiye’nin kredi notunun arttırılabileceğini açıklamıştı. Ancak öne sürdüğü iki koşul, Türkiye’nin dış kırılganlık yaratan cari açığı yapısal olarak düşürmesi ve döviz rezervlerini arttırması, “piyasalar” tarafından “hamsi kavağa çıkınca” olarak değerlendirildi. Zira cari açık, Türkiye kapitalizminin yapısal

KC’nin ayak oyunları

M

aketten 1154 konut satan ancak teslim etmeyen inşaat şirketi KC Group, faaliyetlerini sürdürüyor. KC, zor durumda olduğu gerekçesiyle evleri teslim etmezken ortakları başka şirketler aracılığıyla işlerini yürütüyor. Mağdurların iddiasına göre KC Group’un ortakları Sarphan İnşaat olarak, İstanbul Finans Merkezi alanında 518 konut, ofis ve rezidanstan oluşan bir gökdelenin inşa ve satışına devam ediyor. Sarphan İnşaat’ın genel koordinatörü Vekalet Kaba, bir internet sitesine verdiği demeçte “KC Grup’la bir bağlantınız var mı?” sorusu üzerine “Bizim herhangi bir bağlantımız yok. Yani firma olarak bir organik bağlantımız yok” dedi. KC mağdurları ise yeni eylemlere hazırlanıyor.

Patronlar çok stresli

B

ankaların dosya masrafı, kredi kartı aidatı ve hesap işletim ücretleri adı altında topladıkları paralara yönelik olarak alınan yargı kararları doğrultusunda tüketicilerin sadece yüzde 1-2’si başvuruda bulundu. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2008, 2010 ve 2011 yıllarında aldığı kararlar doğrultusunda tüketiciler paralarını talep ettiklerinde bankalar 2003 sonrası için 10 milyarlık bir geri ödeme zorunluluğuyla karşılaşacaklar. Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar, kart sahiplerinin Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’ne kredi kartı ekstreleriyle başvuru yapabileceğini duyurdu. Dernek, 14-15 Mart tarihleri için geniş kapsamlı bir banka boykotu için demokratik kitle örgütlerine ve halka çağrıda bulunuyor.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının kararları sonucu borsada yaşanan hızlı iniş çıkışlar üzerinden ciddi vurgunlar yapıldı bir sorunu olarak görülüyor. DO⁄URAN KAZAN ÖLÜR DE Böylesine hızlı düşüşler yaşanan İMKB’de hisse senetleri bir yılda yüzde 60, yılbaşından bu yana ise yüzde 9 civarı değer kazanmıştı. Bu gelişmenin en

önemli nedeni ise Türkiye’nin bir sıcak para cenneti haline gelmesiydi. 2012 yılının 11 aylık döneminde yabancıların sıcak para girişleri, doğrudan yatırım girişinin neredeyse dört katına ulaşmıştı. 11 ayın ardından bu eğilimi güçlendiren en önemli

neden, başka bir uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu olan Fitch’in Kasım 2012’de Türkiye’nin “notunu” arttırması olmuştu. Sonuçta, Fitch’in verdiğini Moody’s de almaya başladı. Yarın ne olacağını da finans seçkinlerinin kararları belirleyecek.

Erdoğan havucu kolay bırakmıyor Özelleştirmelerde fiyatı düşük bularak “yokuş” H yapan Başbakan, kozlarını seçimlere saklıyor abertürk’te Fatih Altaylı’nın sorularını yanıtlayan Tayyip Erdoğan, Başkent Doğalgaz ve köprü ihalelerinden memnuniyetsizliğini dile getirdi ve “ucuza gittiği” gerekçesiyle ihalelerin iptal edilebileceğini duyurdu. Erdoğan’ın memnun kalmadığı 26 Ocak’taki Başkent Doğalgaz ihalesinde en yüksek teklifi 1 Milyar 162 milyon dolarla Torunlar Gıda

verdi. 26 Nisan 2012’de yapılan son ihalede 585 milyon dolarda teklif yapılmış, düşük fiyat nedeniyle ihale onaylanmamıştı. Başkent Doğalgaz’ın 2009’da yapılan ihalesinde en yüksek teklifi Global Yatırım Holding-Energaz vermişti. Ortaklığın teklif ettiği 1.6 milyar dolarlık ödeme yapılmayınca ihale iptal edilmişti. İşte bu fiyat Erdoğan’ın referansı oldu ve bu fiyata

ulaşılamadığı için ihalenin iptal edilebileceğini söyledi. Erdoğan, benzer şekilde, Koç, Ülker ve Malezyalı UEM ortaklığının kazandığı otoyol ve köprü ihalesi için verilen 5 milyar 750 milyonu da düşük bulduğunu açıkladı. İhalenin ardından bu fiyatın otoyol ve köprülerin 5-7 yıllık gelirleriyle çıkarılacağı hesaplanmıştı. Bu iki ihalenin tamamlanmama ihtimali, Erdoğan’ın sermaye için hazırladığı “havuçları” önümüzdeki seçim sürecinden önce kolay kolay elinden çıkarmak istemediğini gösterdi. Şimdi bu ihaleleri haketmek için “çaba” harcama zamanı.

KREDİ DERECELENDİRME KURULUŞLARI “Günümüz dünyas›nda iki süper güç vard›r. Biri ABD, di¤eri Moody’s Kredi Derecelendirme Kurumu’dur. ABD bomba düflürerek, Moody ise kredi derecenizi düflürerek sizi mahvedebilir. Ve inan›n, bazen hangisinin daha güçlü oldu¤u kesin de¤ildir.” (1996, Jim Lehrer- ABD’li Gazeteci) 19. yüzy›l ABD’sinden tahvil ç›karan demiryolu flirketlerinin durumlar›n›n de¤erlendirilmesi için kurulan kredi derecelendirme kurulufllar›, kapitalizmin giderek finansallaflt›¤› neoliberal aflamas›nda, dünya ekonomisinin belirleyici güçleri haline geldiler. Bugün flirketlerin de¤il ülkelerin “kredibilite”sini belirleyerek finansal ak›mlara yön verdikleri için bu kurulufllar›n iki duda¤›n›n aras›ndan ç›kan sözler çok önemli. Yüksek “kredibilite” edinmek isteyen ülkeler sermayeye yüksek bir sömürü ve ya¤ma özgürlü¤ü tan›mal›.


10

KİBELE 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

‘Kutsal annelik’le uyumlu istihdam FATMA GENÇ

S

on günlerde ‘üç çocuk söylemi’ni güçlendirecek teşvikler yönünde düzenlemeler tartışılırken bir yandan da esnek modeller çerçevesinde kadın istihdamının arttırılması yönünde düzenlemeler hayata geçiriliyor. Bu konuda kadının eş ve anneliğine dokunmadan istihdama nasıl dahil edilebilecekleri üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı ile çeşitli sermaye grupları ortaklığında yeni ‘proje’ler üretiliyor. Kadının toplumsal rollerinin ve bakım emeğinin sürekliliğinin sağlanması üzerinden kadınları ‘anneliğin kutsallığından’ vazgeçmeden istihdamın içerisinde konumlandırmayı hedefleyen bu projeler, kadınları bir yandan ‘genç nüfus sağlayıcısı’ olarak görürken diğer yandan da ucuz emek olarak değerlendiriyor. Kadın istihdamını artırırcı tedbirlerin yanında kadınların daha çok çocuk doğurması için yapılan teşviklerin ne anlama geldiğini On Dokuz Mayıs Üniversitesi İktisat Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Melda Yaman Öztürk ile görüştük. BAKANLIK SERMAYE EL ELE ‘Ev kadınlığı’ ve bakım emeği de kadınları istihdam dışı bırakan en önemli faktörlerden. Dolayısıyla kadınların ev işlerinin yükünü taşıması ve bakım emeğinin birincil sağlayıcısı olarak görülmesi istihdama katılmaları önünde engel oluşturuyor. Kadınların düşük istihdam oranlarına karşılık özellikle son yıllarda kadınlara yönelik istihdam politikaları, esnek çalışma koşullarının yaygınlaştırılması, kadın emeğinin yoğun olduğu alanlara yönlendirilmesi ve kadın girişimciliğinin arttırılması olmak üzere temel olarak üç aks üzerinden şekillendiriliyor. Bununla birlikte kadınlara yönelik Dünya Bankası fonlarıyla kreş yardımları düzenleniyor, doğum izinlerinin uzatılması tartışılıyor, çocuk başına teşvik uygulaması yönünde çalışmalar yürütülüyor. Öztürk, sermaye ve hükümetin el ele kadınların istihdama

Kadının toplumsal rollerinin sürekliliğinin sağlanması üzerinden kadınları ‘annelikten’ vazgeçmeden istihdamın içerisinde konumlandırmayı hedefleyen projeler, kadınları ‘genç nüfus sağlayıcısı’ ve ucuz emek olarak görüyor

konularının kesiştiği alan olarak ifade ettiği kreşlerin açılmasıyla birlikte Borusan Holding OSB’lerde hem ucuz kadın emeği kullanabilecek hem de vergi indirimleri alabilecek. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin ise protokol töreninde, kadınların temel görevinin annelik olduğunu belirtirken, kreş projelerinin Dünya Bankası ortaklığı ile devam edeceğini açıkladı. (2 bakanlık ve Borusan Holding’in ortaklaşa kreş projesini açıkladıkları sırada kamu kurum ve kuruluşlardaki kreş ücretlerine de zam gelmişti.) Öztürk, OSB’ler başta olmak üzere kreş açma çalışmalarının yürütülmesinin amacını kadınları sermayenin ihtiyaçları uyarınca istihdam etmeyi kolaylaştırmanın bir yolu olarak değerlendiriyor. ERKEK EGEMEN TAHAKKÜM GÜÇLEND‹R‹L‹YOR Öztürk, liberal politikaların muhafazakârlaşmayla birlikte yürütüldüğünü belirtirken “Bir yandan kadın istihdamını artırmayı amaçlayan uygulamalar geliştiriliyor öbür yandan kadınları eve kapatan, onlara geleneksel rolleri yükleyen politikalar üretiliyor. Kadını değil aileyi güçlendirmeyi hedefleyen politikalarla, üç yetmez beş çocuk doğurmayı ‘tembihleyen’ dille ve anneliği kutsallaştıran söylemlerle ataerkil tahakküm güçlendiriliyor. Böylece kadınlardan geleceğin ucuza çalışacak işçilerini doğurması, büyütmesi bekleniyor.” dedi.

AKP’nin hedefi kad›n istihdam›n› güvencesiz ve esnek çal›flma modelleri biçiminde artt›rmak ve kad›n eme¤ini sermayenin ifline yarayacak flekilde dönüfltürmek. katılımını kolaylaştırıcı uygulamalara başladıklarını belirtirken, sermayenin esnek çalışma biçimleri için yahut kadınların yoğunluklu çalıştırıldığı tekstil gibi ihracat sektörleri için ucuz kadın emeğine ihtiyacı olduğunu vurguluyor. Türkiye’de kadınların istihdama katılım oranının düşüklüğüne

dikkat çeken Öztürk, Ulusal İstihdam Strateji Belgesi’nde de belirtildiği üzere, kadınların ucuz emek havuzu olarak görüldüğünü söylüyor. KADIN ‹ST‹HDAMINA YÖNEL‹K SOSYAL SORUMLULUK Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı,

Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından Borusan Holding ile Türkiye’de Organize Sanayi Bölgelerinde (OSB) kadın istihdamının arttırılması yönünde geçtiğimiz günlerde protokol anlaşması imzalandı. “Annemin İşi Benim Geleceğim” başlığını taşıyan

proje ile sanayide kadın istihdamının arttırılması ana hedef olarak gösteriliyor. Kadınların istihdama katılmasının önündeki en büyük engel bakım emeği olarak belirtiliyor. Proje ile 4 yılda 10 OSB’de kreş kurulması amaçlanıyor. Borusan Yönetim Kurulu Başkanı Agah Uğur’un sanayi, çocuk ve kadın

HEDEF: DAHA FAZLA ESNEKL‹K AKP Hükümeti’nin hedefi kadın istihdamını güvencesiz, yarı zamanlı ve esnek çalışma modelleri biçiminde arttırmak. Hükümet, kadınların kadın olmasından kaynaklanan temel rollerini bozmayarak kadın emeğini sermayenin işine yarayacak biçimde yeniden dönüştürüyor. Öztürk, kadına yönelik yürütülen asıl hedefin bir yandan kadınları eve kapatıp, erkek egemenliğini güçlendirmek diğer yandan da sermayenin ihtiyacına göre, muhtemelen iş güvencesinin ve sosyal güvencenin bulunmadığı koşullarda ucuza çalıştırmak olduğunu belirtiyor.

Marissa’yız, Turfanda’yız, Sultan’ız İ

stanbul Samatya’da Ermeni kadınlara yönelik gerçekleşen saldırılar protesto edildi. Saldırılara karşı, kadınlar 3 Şubat’ta Kocamustafapaşa Meydanı’nda bir araya gelerek 28 Aralık’ta öldürülen Marissa Küçük’ün öldürüldüğü yere çiçek bıraktı. İstanbul Feminist Kolektif’in çağrısıyla bir araya gelen kadınlar Ermenice ve Türkçe basın metinlerini okudu. Türkçe açıklamayı okuyan Diren Şen, Ermeni kadınlara yönelik saldırıların münferit olmadığını belirterek saldırıların “hırsızlık-adli vaka”

olarak yansıtılmasını eleştirdi. “Bu ülkede milliyetçi söylemin en hafifletilmiş hali ‘bizden değil ama iyi insandır’ söylemini duymayan var mıdır aramızda? Kimdir bu bizden olmayanlar ve biz kimiz?” diye soran Şen, şöyle devam etti: “‘Türküm,

doğruyum, çalışkanım’ adıyla büyüyen bu toprakların çocuklarının bir Ermeni’ye, Yahudi’ye, Rum’a, Çerkes’e, Kürt’e, Laz’a ‘biz’ demesi nasıl mümkün olur ve Ermeni kadınların uğradıkları saldırılar nasıl münferit olarak değerlendirilir?” Şen, ayrımcı

söylemler değişmediği sürece Ermeni kadınların şiddete maruz kalmaya devam edeceğini vurgulayarak, “Biz kadınlar bu şiddet diline karşı olduğumuzu hatırlatacağız. İşte bu yüzden biz Maritsa’yız, biz Sultan’ız, biz Turfanda’yız diyoruz, saldırıların takipçisiyiz” dedi. Açıklamadan sonra Marissa Küçük’ün evine kadar alkışlarla yürüyen kadınlar, evin önünde “Ermeni kadınlar yalnız değildir”, “Yaşasın kadın dayanışması” sloganlarını attı.

Bakanlık kadınları koruyamaz Mor Çatı: ‘Şiddeti Önizleme Merkezleri, kadınları koruyamaz. Belediyelerin özerkliğine ve kadın örgütlerinin bağımsızlığına ciddi bir müdahaledir’

A

Tecavüzcüler yine serbest E

dirne’de 14 yaşındaki işitme engelli Z.K.’ye tecavüz etmekle suçlanan 10 sanık, Edirne 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki ilk duruşmada tahliye edildi . Sanıkların hiçbirinin tecavüzü kabul etmediği mahkemede, davada tanık olarak gösterilenler de taciz ya da tecavüze şahit olmadıklarını iddia etti. Z.K’nin ifadeleri haricinde herhangi bir delil bulunmaması gerekçe gösterilerek tüm tutuklu sanıklar tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bir sonraki duruşma nisan ayına ertelendi. Edirne’de 2012 yılının Nisan ayında, ilköğretim okulu öğrencisi 14 yaşındaki Z.K.’ye tecavüz ettikleri gerekçesiyle 16 kişi yakalanmış, Z.K.’nin ağabeyinin de aralarında bulunduğu 11 kişi tutuklanmıştı. Z.K. tecavüz sonucu hamile kalmış, 14 haftalık hamileliliği mahkeme kararıyla sonlandırılmıştı.

ile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın uygulamaya koyduğu Şiddeti Önleme Merkezleri (ŞÖNİM-Koza) ile ilgili düzenlemeler 26-27 Ocak tarihlerinde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın çağrısıyla Kadir Has Üniversitesi'nde tartışıldı.“Hukuk, sosyal politikalar ve kadına karşı şiddetle mücadele açısından ŞÖNİM'ler (Kozalar)” başlığında düzenlenen çalıştaya Bursa'dan Diyarbakır'a birçok kentten kadın örgütü temsilcisi katıldı. Çalıştayda yaklaşık 13 ilde yaşadıkları şiddet nedeniyle Mor Çatı ve diğer kadın örgütlerine başvuran kadınların tanıklıkları aktarıldı. Yeni yasal çerçevenin birçok boşluk doğurduğunu söyleyen kadınlar uygulamayla birlikte destek almak üzere başvuran kadınların bir kez daha mağdur edildiğini belirtti. Çalıştayda Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nun (SHÇEK) lağvedilmesi ile birlikte sadece büyük illerde değil Türkiye'nin dört bir yanında şiddete uğrayan kadınların bu kurumlardan aldıkları hizmetin kesintiye uğradığına dikkat çekildi. Mor Çatı aktivisti Avukat Çiğdem Hacısoftaoğlu, ŞÖNİM’lerin tek

merkezden yönlendirildiği için kadını koruyamadığını ifade ederek, “ŞÖNİM’ler belediyelerin özerkliğine ve kadın örgütlerinin bağımsızlığına ciddi bir müdahaledir” dedi. Çalıştayın son oturumunda konuşan Av. Hülya Gülbahar, devletin ve toplumun en temel görevinin şiddetsiz bir yaşam sağlamak olduğunu vurgulayarak, “Kadına yönelik şiddet en ciddi insan hakları ihlallerinden biri olduğu halde ve suçluların en etkin biçimde

cezalandırılması gerekirken Türk devleti, yargısı tecavüzcüleri ve tacizcileri aklamak peşinde gidiyor” dedi. Devletin şiddet gören kadınlara ücretsiz biçimde tıbbi tedavi ve barınma hakkını sağlaması gerekirken, erkeğin “olmayan adaletine” teslim ettiğini ifade eden Gülbahar, “Bizler, ‘devlet bizi korusun’ derken kendimizi erkeğin insafına teslim edelim demiyoruz. ŞÖNİM’ler içeriği değiştirilmeden kabul edilemez” dedi.

Fikrinizi de zikrinizi de alın gidin Ulaflt›rma, Denizcilik ve Haberleflme Bakan› Binali Y›ld›r›m, kat›ld›¤› ‹zmir Balosu’nda s›navlardan, kad›n-erkek iliflkilerine kadar bir dizi görüfl belirtti. ‹stanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldu¤unu söyleyen Y›ld›r›m, tercih yaparken önünde iki seçenek oldu¤unu ve Bo¤aziçi Üniversitesi’ni tercih etmedi¤ini aç›klad›. Bakan, neden Bo¤aziçi Üniversitesi’ni de¤il de ‹TÜ’yü tercih etti¤ini flu sözlerle aç›klad›: “Gençler k›zl› erkekli oturuyorlar, burada yoldan ç›kar›m dedim.” Y›ld›r›m'›n bu sözlerine karfl› Üniversiteli Kad›n Kolektifi (ÜKK) bir aç›klama yapt›. Y›ld›r›m’›n üniversiteye iliflkin sözlerinin yeni olmad›¤›n› söyleyen üniversiteli kad›nlar, bakanlar›n gerici

ve kad›n düflman› sözlerinin birbirleriyle yar›fl›r hale geldi¤ini ifade etti. Üniversitelerdeki dönüflümün kritik bir ad›m›n›n gericili¤in yayg›nlaflt›r›lmas› oldu¤unu söyleyen kad›nlar, Y›ld›rm’›n sözlerinin Tayyip Erdo¤an'›n s›kl›kla ifade etti¤i “dindar gençlik” vurgusundan çok da farkl› olmad›¤›n› vurgulad›. Y›ld›r›m’›n sözlerinin AKP'nin üniversiteye bak›fl›n› yans›tt›¤›n› belirten kad›nlar AKP'nin cinsiyetçi politikalar uygulamas›na asla izin vermeyeceklerini söyledi. Kad›nlar aç›klamas›nda son olarak “‹stiyorsan duble yoldan ç›k. Yeter ki kad›nlardan ve üniversitelerden elini, zihnini, fikrini çek!” dedi.


11

YÜZ YÜZE 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Söz ‘eğitim hakkı’nda

Halk›n Sesi

Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisleri’nin 26-27 Ocak’ta İstanbul’da gerçekleştirdiği Büyük Eğitim Hakkı Buluşması’nın ikinci gününde, pek çok ilden çeşitli deneyimler paylaşıldı. Kendileriyle sohbet ettiğimiz katılımcılara olduğu kadar, adeta tüm salonla sohbet eder gibi konuşmalar yapan eğitim hakkı savunucularının söylediklerine de kulak vermek

gerekir diye düşündük. Halkın Sesi’nin bu sayısında söyleşi sayfasını tamamen katılımcıların söylediklerine ayırdık. Halkevleri Genel Sekreteri Nuri Günay da foruma ilişkin değerlendirmelerini Halkın Sesi ile paylaştı. Konuşmaların tamamını sendika.tv internet sitesinden izleyebilirsiniz.

E⁄‹T‹MDE YIKIMA KARfiI MÜCADELE EDENLER ANLATIYOR

‘Biz bu işi bozarız’ M

ecliste 500-600 milletvekili bu yasayı çıkarır. “3 gün 5 gün çalıştı” der ama benim gibi bir adam bunu bozar! Şimdi bunu biz bozduk

TÜRKAN KARAKUfi Eğitim Hakkı Forumu’nun en canlı konuşmalarından biri Ankara’dan katılan Orhan Demir’inkiydi. Tüm salonun ilgiyle, yer yer kahkahalarla dinlediği konuşma şöyle: Orhan Demir: Ben Ankara Mamak Dostlar Mahallesi’nden geliyorum. Arkadaşlarımdan bir tanesi dedi ki: “Bizim hanım bugün okula gitmiş, zehirlenmiş.” “Yahu” dedim “Senin hanım okulda mı okuyor ki zehirlenmiş? Ne yemiş ne içmiş?” Ondan sonra dedi ki: “Yahu aidat parasını götüremedi. Müdür de demiş ki ‘Yahu kızım bari sen gel bu sınıfı akşam temizlikten sonra dezenfekte et.’ Ozon suyuyla başlıyor silmeye. Soludukça bayılıyor oraya. Hastaneye götürüyorlar.” Araştırdık, sorduk, soruşturduk, okula gittik, geldik. Gerçekten içler acısı... On yaşında çocuklar çöp döküyor. Sekiz yaşında çocuklar tuvalet temizliyor. Tabii bunların hepsini görüntüledik. Çünkü ispat olmadan olmaz bu ülkede, ispat olsa yine olmuyor ya... Tabii biz dedik “En azından hakkımızda bir soruşturma açılırsa,

O

çocuk 8 senede en azından bir ortaokulu okurdu.Bir kız çocuğu ne olur 4 sene sonra? 9 yaşında o çocuğu evlendirmeye mecbur tutarlar. Bu olacak şey mi? tim’e “Gelecek” dedi. Cevabı geldi. Tabii istediklerini yapamadılar, başaramadılar. Mecliste 500-600 milletvekili bu yasayı çıkarır. “3 gün 5 gün çalıştı” der ama benim gibi bir adam bunu bozar! Şimdi bunu biz bozduk. Dedik ki “Bir gün de okula gitmesin öğrenciler.” Göndermedik çocukları. Vali yardımcısı geldi, kaymakam geldi. Ve biz bunu başardık. Sabah işe gittim. Dediler “İş hakkın feshedildi.” Orada da bir bedel ödedik. Ama mücadelemizden hiçbir zaman vazgeçmeyeceğiz. Biz mücadele ettikçe yaşarız. Mücadele etmedikçe yok oluruz. Hepinize saygılar…

‘Okula ulaşım hakkımızı aldık’ Bartın Eğitim Hakkı Meclisi'nden Sedat Bora: Yasa çıktıktan sonra, Eğitim Sen şubeleriyle görüşmeler yaparak bu yasa karşısında belirli talepler ortaya çıkardık. Okulun yıkılması nedeniyle öğrencilerin merkeze yakın okula gitme masraflarının devlet tarafından karşılanması talebinde bulunduk. Topladığımız imzaları Kaymakamlığa götürdüğümüzde bize, öğrencilerinin taşınma taleplerinin hiçbir şekilde karşılanamaycağı söylendi. Okullar açıldıktan bir hafta sonra öğrenci velilerinin yüzde 80'i çocuklarını okula göndermedi. Bu boykot sırasında Milli Eğitim Müdürü ve valilik temsilcileri, okula gelerek velileri ikna etmeye çalıştı. Velilerin kararlı tutumu sürdürmesi üzerine yasada olmamasına rağmen öğrencilerin taşınma ücretlerinin kaymakamlık tarafından karşılanacağı açıklandı. Ayrıca, ana sınıflarının da bizim talep ettiğimiz gibi mahallede kalması kararlaştırıldı. Bu süreçte AKP de boş durmadı, iki Eğitim Sen üyesine soruşturma açtı. Soruşturma halen sürüyor.

Orhan Demir’in konuşmasından sonra yine Dostlar Mahallesi’nden Hüseyin Dilekçi ile sohbet ettik. Dostlar’da 7’den 70’e herkesin mücadelede kararlı olduğuna inancımız bu sohbetle daha da arttı.

hükümettir güven olmaz, bunu mişler... pankartlarla okulun bahçesine gösteririz. Belki kurtuluruz.” Okul Yani arkadaşlar esprisi bir tarafa toplanırsak biz bu işi yüzümüze TORUNLARIMIZ ‹Ç‹N... müdürü ile görüştük. “Paramız hak aradığın, mücadele verdiğin gözümüze bulaştırırız. Bunlar yok”dedi. Öğretmenle görüştük: zaman “kazanırsın”. Kazanılmayabunun farkına varmadan biz velilerNasıl buldunuz forumu? Hangi “Biz n’apalım!” Müdür çaresiz, cak hiçbir hak yok. Yani yer le tek tek görüşelim. Tek tek adres- atölyeye katıldınız? öğretmen çaresiz. E biz bu olaya el yüzünde yok. lerini alalım, telefon numaralarını Yahu tabiî ki iyidir. Yani kötü attık. Toplandık, basın açıklaması O mücadeleyi başardıktan sonra alalım. Velilerle tek tek görüştük. bir şey olur mu? Her zaman insanyaptık. Milli Eğitim bitmedi. Bizim ordaki okulumuz iki Gece de çalıştık gündüz de çalıştık. lar için uğraşılıyor. Bizim torunBakanlığı’nın önüne okul. Okulumuzun bir tanesi orta Tespitlerini bitirdikten sonra larımız için, çocuklarımız için gittik. İşte deterjana okul bir tanesi ilkokul. Dediler ki “olur”larını aldık. Daha sonra uğraşıyoruz. İşte, bizden geçti ama ihtiyacımız var, tasa “Buraya imam hatip ortaokulu “N’apalım?” dedik. İmza! 600 tane bizim torunlarımız var, çocuklarıvar, süpürgeye, çana- gelecek!” İmam hatip ortaokulu!... de imza topladık. İmzalar da öyle mız var, onlar için uğraşıyoruz. ğa, çömleğe, falana, Arkadaşlar hep imam hatip diyo da gelişigüzel değil yani. Kapı numaraSizin okuyan çocugunuz var mı? fıstığa neyse... Bu ta- adını koymuyor. Lisesi mi ortaokusı, adres, telefon… Öyle “Yoldan Torunlarım var. Çocuklar bitti, leplerimizi dile getir- lu mu belli değil. Ben adını koyuyo- geçeyim, dayı bir imza at, amca bir artık onlar için çabalıyoruz. Benim dik. rum: Oraya gelecek olan imam imza da sen at” yok! Sonra kadınHalkevleri Genel Sekreteri Nuri Günay: torun üniversitede okuyor. Dar geBiz okula gelmehatip “ortaokulu”. Müdüre gittik, erkek İlçe Milli Eğitim’e gittik. İçe- lirli mesela. Onun haklarını savunBüyük Eğitim Hakkı Buluşması eğitim hakkı den hemen önce on- “Bir görüşelim” dedik. Müdür ri şikayet dilekçemizi verdik. İmzamücadelesinin yeni bir döneminin başlangıcı maya çalışıyoruz. lar gelmişler. Tabii “aman” diyor, korkuyor. Öğretlarımızı verdik. “Tamam” dediler olarak algılanmalıdır. Bu mücadele elbette Vatandaşın çocuğu 8 sene okuronların araçları var, menler çaresiz. Yani nereden bak“Gidebilirsin.” 4+4+4 ile başlamadı. Uzun yıllardır yavaş ken kırsal kesimde, şimdi onun 4 biz otobüs bekliyosan tutarsızlık… Kabul etmedik: “Yok kardeşim, yavaş atılan piyasalaştırma ve gericileştirme senelik hakkını elinden aldılar. O ruz, dolmuş bekliyoTuttuk tabii, geçmiş deneyimlesen bana buraya evrağı kayıt edeadımlarına karşı yürütülen mücadele de çocuk 8 senede en azından bir ortaruz, yayan yürüyorimize dayanarak, yani “Biz bunu ceksin. Sayı numarası vereceksin, küçük birikim ve deneyimlerle sürdü. Ancak okulu okurdu. Bir kız çocuğu ne ruz. Bin beş yüz lira illegal bir çalışma ile biraz daha ben bunu takip edeceğim.” 4+4+4 dönüşümü çok daha büyük bir yıolur 4 sene sonra? 9 yaşında o çoda para bırakmışlar. ileri bir noktaya getirelim” dedik. Baktık bize cevap falan gelmikım hedefiyle uygulamaya koyuldu. Dolayıcuğu evlendirmeye mecbur tutarlar. Okulu da temizleÇünkü, işte böyle dövizlerle yor. Bir daha gittik İlçe Milli Eğisıyla eğitim hakkı mücadelesi de geçmiş döBu olacak şey mi? nemlere göre bir yıl içerisinde mücadele hanesine önemli deneyimleri yazmış oldu. Bir yıldır böyle bir süreç yaşanmasaydı bu forum gerçekleşemezdi. Sınıf öğretmeni Mehmet Ali hiçbir yerde Türkçe konuşmuanadilinde eğitim hakkının Forumdan çıkan en Ekşi Diyarbakır’da anadilde yorlar, kullanmıyorlar. Benim örgütlenmesi için çalışmalar temel sonuç eğitim hakeğitim hakkının ne demek de annem, babam, nenem yürütülmesi üzerine konuştuk. kı mücadelesinin aynı olduğunu anlattı: Arapçayla yaşıyor ve Arapça Atölyeye Kürt Enstitüsü, Zaza zamanda bütün bir topMehmet Ali Eşki: düşünüyor. Bir kelimeyi Der, Laz Kültür Deneği katıldı. lumsal yaşamın eşitlik özgürlük temelinde yeDiyarbakır’da bir köy okulunda Türkçe’ye çeviremiyorlar Kürtlerin bu konuda çok iyi niden kurulması mücadelesi yani esasında Kürtlere Türkçe öğreten bir konuşurken. Bu durum en çok araştırmaları var, ilerlemelere sosyalizm mücadelesi olduğunun çok daha Arap öğretmenim. Forumda Kürt halkı için yaratılıyor. Ben sahipler. Mesela araştırmalarda net bir biçimde vurgulanması oldu. İkincisi Anadilde Eğitim Hakkı birinci sınıf öğretmeniyim. çocuk anasınıfında eğitime gericiliğe, piyasalaştırmaya, güvencesizleştirAtölyesi’ne katıldım. Çocuk benimle iletişim anadiliyle başladığında, ikinci meye, kadına yönelik saldırgan politikalara, Diyarbakır’da anadilinde eğitim kurarken Türkçe’ye çeviremive üçüncü sınıflarda anadilinin okulların fiziki koşullarının yetersizliğine, güverilmemesinin ortaya çıkardığı yor doğal olarak. Onu, başka yanında bir dili çok daha rahat vencesizliğe karşı eylem ve mücadeleler artasorunları ben yaşıyorum. bir dilde konuşmaya, yaşamaya öğreniyor. Bu yüzden bile caktır. Bütün atölyelerde en çok tartışılan şey Çocuklar Kürtçe düşünüyorlar, zorluyorsun. Bu bir yaşam anadilinde eğitim, savunulması mücadele yol ve yöntemleridir. İkinci gün ise Kürtçe yaşıyorlar. Okul dışında hakkıdır. Bunun olmaması için ve uygulanması gerekiyor. tahmin ettiğimizin üzerinde bir enerjiyle gerçekleşti. Bu da demek oluyor ki önümüzdeki günlerde bu mücadele artarak devam edecek. Sonuç bildirgemizdeki coşku yazı yazma kabiliyetinden değil mücadelemizin gücünden ve umudumuzdan kaynaklanıyor. Foruma kat›lan ‹zmirli defa buraya geldik. Hep yaflaAncak eğitim hakkı mücadelesini sürekli kad›nlarla konufltuk. ‹lk defa d›¤›m›z fleyleri bulduk burada. ve istikrarlı kılmak için Eğitim Hakkı Meclisleri’nin büyütülmesi şarttır. Yoksa böyle bir foruma kat›ld›¤›n› Okullar›n toplanan paralar›, iflortaya çıkan bir sürü deneyim parlayıp sönen söyleyen Nermin Temiz sizlik, kad›nlar›n ezilmesi... ‹ltepkiler olarak yaşanacaktır. Bu konuda anlat›yor: kokulu bile bitiremedim ben bütün Halkevcilerin gösterecekleri irade önemlidir. Eğitim Hakkı Meclisleri çıkan her Hepimiz ‹zmir’den geldik iflte. ‹lkokul 3’e kadar okudum. bir soruna müdahale etmeli hatta okulların buraya. Ayn› mahallede otuBurada anlat›lanlar› yaflad›m içine hapsedilmeye çalışılan, gizlenen probruyoruz. Daha önce hiç iflte. Tek bafl›na hiç kimse bir lemleri açığa çıkartmalıdır. Kazanmak temel Halkevi’ne gitmemifltik. Hiç fley yapamaz. Baflka kad›nlar›n hedefimiz olacaktır. Çünkü her kazanım başka mücadelelere örnek olacaktır. böyle bir fleye kat›lmad›k. ‹lk yaflamamas› için buraday›z.

Temel hedef kazanım

Meclisleri çoğaltalım Hopa'dan Canan Topaloğlu: Hopa ve Kemalpaşa'da Eğitim Hakkı Meclisi olarak yaptığımız aile ziyaretlerinden çıkardığımız pek çok sonuç oldu. Bu aile ziyaretlerinde, yurtdışında Beden Eğitimi Bölümü'nde eğitim almış birinin sınıf öğretmenliği yaptığını, temizlik parası ödemeyen lise son sınıf öğrencilerinin üniversite sınav kayıtlarının yapılmadığını gördük. Din dersi öğretmeninin cuma namazına giden öğrencilerle gitmeyen öğrencileri ayrı not sisteminde değerlendirdiğini gördük. Bu problemlere müdahale olanakları geliştirdik. Şimdi, tüm veli toplantılarının Eğitim Hakkı Meclisleri'ne dönüştürülmesi, karşımızda önemli bir görev olarak duruyor.

Kürtlere Türkçe öğreten Arap öğretmen

Yaşadıklarımızı bulduk

‘Gerekirse okulu işgal ederiz’ Çekmeköy İstemihan Süzer İ.Ö.O'dan hem öğretmen hem veli Muharrem Atalay: 25 yıllık öğretmenim. Emekli olduktan sonra mücadelenin geniş alanlara yayılacağını fark ettim. Öğretmenlik dönemimde de öğretmenlerin sırf eğitim mücadelesi vermeyeceklerini, mahallelerde, sokaklarda, caddelerde bu mücadelenin beraber örüleceğini biliyordum. Ve devrimci bir öğretmen olarak da bu mücadelenin içinde yer aldım. 4+4+4 yasası ilk geçtiğinde, MEB'in bir tanesi ilköğretim okulu olarak açılan, diğeri de düz lise olarak açılan iki okulu imam hatibe çevirdiğini öğrendik. İki okul arası 300 metre. Amaçları okulları işgal etmek ve imam hatip okullarını yaygınlaştırmak. Biz buna karşı her perşembe imam hatip okulu önünde yürüyüşle birlikte basın açıklaması yaptık. Ayrıca burada kurduğumuz tahta ve sıralarla birlikte kapı önünde dersler yaptık. Ömer Dinçer'in karnesini burada verdik, kendisini sınıfta bıraktık. Sömestr tatili sonrası gerekirse bu okulu işgal edip, buranın bizim okulumuz olduğunu göstereceğiz.


12

DOSYA 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

Böl, ihbar ettir yönet in Birlikte örgütlülüğü AKP’n ‘emektar’ Milli Eğitim Bakanı’nın görevden n alınmasına dahi neden ola r’ ‘öğretmen-öğrenci-velile ek birbirlerine düşman edilm ğü isteniyor. AKP, örgütlülü bölse, ihbar ettirse bile süreci yönetemiyor

AL0 147: Vatandaştan müşteri, müşterisinden polis yaratan hat Kiaplar yasaklandı, öğretmenler fişlendi, veliler öğretmene karşı dolduruldu. MEB’in ALO 147 şikayet hattı gerici, piyasacı, cinsiyetçi, bilim dışı eğitim sisteminin güvencesi haline getirildi

Neoliberal eğitim sistemi nedeniyle müşterileşen vatandaş, Bakanlığın kolluk açığını kapatıyor. İtibarsızlaştırılan öğretmenini ihbar edip, AKP iktidarının hedeflediği eğitim sistemini besliyor

MEB müşteri hizmetleri devrede TUBA GÜNEfi

“Alo, öğretmen Şeker Portakalı, Fareler ve İnsanlar, Semerkant, Zıkkımın Kökü okutuyor.” “Alo, çocuğumun öğretmeninin PKK’li olduğunu düşünüyorum.” “Alo, öğretmen çocuğuma düşük not verdi.” “Alo, öğretmen hükümet aleyhine ifadeler kullandı.” “Alo, öğretmen Darwin’den bahsetti, çocuğumun aklını bulandırdı.” AKP öğretmenleri neoliberal eğitim sistemiyle güvencesizleştiriyor. Eğitimi ticarileştirip, eğitim hizmetini metalaştırıyor, halkı yoksullaştırıyor. Öğretmenlerin ne kadar çok tatil yaptıklarından başlıyor, aldıkları maaşı hak etmediklerine getiriyor. Öğretmenleri itibarsızlaştırıyor. Veli, öğretmenin güvencesizleştirilmesine razı ediliyor. Böylece halkın eğitim sistemine olan tepkisinin hedefinde olmaktan sıyrılıp, velinin ve öğrencinin öfkesini öğretmenlerin üzerine itiyor. Veliler ve öğretmenlerin arasına bakanlık giriyor. Tıpkı sağlık politikaları nedeniyle ortaya çıkan öfkenin sağlık çalışanlarına yönlendirilmesini sağlayan SABİM 187 hattıyla yarattığı düşmanlaştırmayı, eğitim alanında da yaratıyor. Veli, eğitim hizmetini paralı olarak aldığı için müşterileşiyor. Müşterileşen vatandaş bir telefona uzanarak, bir de polisleşiyor. Müşteri-polis-vatandaş karşısına elbette Milli Eğitim

Veliler ve öğretmenlerin arasına bakanlık giriyor, sağlık alanında ortaya çıkan öfkenin sağlık çalışanlarına yönlendirilmesini sağlayan SABİM 187 hattıyla yarattığı düşmanlaştırmayı, eğitim alanında da yaratıyor

AKP, veli, ö¤renci ve ö¤retmeni birbirine karfl› saflaflmaya ça¤›rsa da e¤itim hakk› mücadelesinin bileflenleri bu ça¤r›ya kulak asm›yor. . Bakanlığı’nı değil, en yakınındaki eğitim hizmeti sunan kişiyi alıyor: Öğretmenini. Ve elbette, haklarını bilen bir “tüketici” olup memnun kalmadığı öğretmeni şikayet etmek için ALO 147’yi arıyor. Beğenmediği “ürün”lerin, örneğin “Şeker Portakalı” kitabının okutulmamasını talep ediyor. Veli birinin daha müşterisi haline geliyor: Bakanlığın ihbar hattında işbirliği içinde olduğu Turkcell’in. Ve elbette sorumluluk sahibi bir polis gibi devletine, Bakanlığın uygun görmediği davranışlar içinde olan öğretmenini ihbar ediyor. AKP bir taşla çok kuş vurmak istiyor. Öncelikle, eğitim sisteminde ortaya çıkan sorunların sorumluluğundan sıyrılmaya çalışıyor. Bir araya gelmeleri önemli bir muhale-

fet yaratacak kitleleri birbirine düşmanlaştırıp, karşısında örgütlü bir güç olmasını engellemeye uğraşıyor. Hem dindar bir nesil, hem itaatkar öğretmenler yaratarak rejiminin devamlılığı için çabalıyor. Yani Alo 147, yalnızca fişlenmek istemeyen öğretmenin problemi olmaktan çok toplumsal bir projenin önemli bir yansıması. AKP’nin eğitim sistemi öğretmenler için hem itibarsızlaştırma anlamına geliyor hem de baskı ve denetim. Denetim, müfredat dayatmasıyla yoğunlaşıyor. Yoksullukla içiçe geçen itibarsızlaştırma saldırıları öğretmene yönelik fiziki şiddet vakalarında da önemli ölçüde artışa neden oluyor. Siyasal iktidar, bilime düşman, kitaba düşman,

öğretmene düşman. Çünkü kendisine toplumsal önderlik görevi atfedilmiş öğretmenler hem kendi aralarında örgütlenebiliyor. Hem de toplumun tamamıyla iletişim içinde olan öğretmenler, AKP’yi yok edecek örgütlü bir topluluk oluşturabilme ihtimali açısından tehlikeli. Üstelik Dave Hill’in dikkat çektiği bir başka yönü daha var bu örgütlülüğün: “Öğretmenler kapitalist emek sürecinde emek gücüne beceri, nitelik ve yeterlilik kazandırmak suretiyle emek gücünün toplumsal üretimiyle bağlantılı oldukları için tehlikeli.” Bu örgütlülüğün veli/öğrenci-öğretmen ayağını birbirlerine düşmanlaştırarak kırmak isteyen AKP, öğretmenlerin kendi içindeki birliğini de onları statülerine

göre başöğretmen, uzman öğretmen, stajyer öğretmen diye parçalayarak yok etmeye çalışıyor. Bakanlık tarafında işler hiç bu şekilde anlatılmıyor elbette. Onun anlattığına göre bu hat, “Bakanlığa gelecek her türlü talep, şikâyet, görüş, öneri, ihbar ve soruların etkin, hızlı bir çözüme kavuşturulması ve süratle cevaplanması için; yapılacak başvuruların ülke genelinde kabulünü, müracaatların Bakanlıktan izlenebilmesini, bürokrasi ve kırtasiyeciliğin azaltılmasını sağlamak amacıyla Türkiye genelinde tek bir telefon numarası ile ulaşılabilen bir hat olması için” kuruldu. Hattın tanıtımının yapıldığı kamu spotlarında da kız çocuklarına, ALO 147 tuşlatıldı. Bu numara sayesinde okullaşmaları

sağlandığı anlatıldı. “Yıkılması gereken önyargılar, cevap bekleyen sorular” için bu hat önerildi. “Yarın sizdeyiz” projesiyle ilişki kuruldu. MEBİM sayesinde 63 öğrencinin okula devamının sağlandığı iddia edildi. Üstüne gazetelere, pek çok kız çocuğunun bu hattı arayarak okula gitme isteğini bildirdiğini bakanlığın da onlara yardımcı olduğunu söyleyen haberler servis edildi. Tüm bu haberlere ve Eski Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in bir ayda yapılan 80 bin aramanın yalnızca binde birinde öğretmenlerin şikayet edildiğini söylemesine rağmen, hattın devreye girdiği 1 Mart 2012’den beri yaşananlar, durumun o kadar güllük gülistan olmadığını gösteriyor. Öğretmenler fişleniyor, kitaplar yasaklanıyor. Eğitimde nitelik kaybı yaşanıyor.

Bir tuşla soruşturma A

LO 147’yi aradınız. “Vatandaş temsilcisi” adınızı, soyadınızı, öğrenim durumunuzu, mesleğinizi ve nereden aradığınızı soruyor. Daha sonra “T.C. kimlik numarınızı vermek ister misiniz?” diyor. İstemezseniz vermeyebiliyorsunuz. Bir öğretmeni şikayet etmek istediğinizi söylediğiniz zaman T.C. kimlik numaranızı vermeniz gerektiği belirtiliyor. Ancak istemezseniz öğretmene bildirilmeyeceği ekleniyor. Bir uyarı daha yapılıyor: “Eğer şikayet ya da ihbarınız yargıya giderse, kişisel bilgilerinizi ilgili öğretmene vermek durumundayız.” “Yargı aşaması ne demek?” diye sorunca “Biz şikayetinizi dikkate alıp soruşturma açıyoruz. Daha sonra öğretmen şikayetinize konu olan olayın doğru olmadığını düşünerek dava açmak isteyebilir. O aşamada bilgilerinizi vermek zorundayız.” Bakanlık, soruşturma açmayı üstüne vazife görüyor. Muhbir

vatandaş polisleşince, bakanlık da ihbar ettiğiniz anda yargı organı oluveriyor. Üstelik ispat etme yükü de hukuka aykırı bir şekilde öğretmene yükleniyor. Yani vatandaş “Alo, öğretmen terör örgütü üyesi” dediği andan itibaren, öğretmen kendisinin terör örgütü üyesi olmadığını ispatlamak zorunda kalıyor. Bu hukuksuzluk yalnızca basit bir şekilde usule aykırılık değil, öğretmenin tüm çalışma huzurunu bozabilecek bir uygulama. Kolluk yetkisi olmayan MEB’in soruşturma yürütebilmesi başka bir kanuna aykırılıkken uygulamanın bir diğer problemi de şu: Mevzuata göre, memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikayetler soyut ve genel nitelikte olamaz.Yani kişi ve olay belirtilmeli, dilekçe sahibi doğru adını, soyadını, imzasını, adresini ve delillerini bildirmeli. Bu bilgiler yoksa sözkonusu şikayet ya da ihbar işleme konulamıyor. Sadece iddiaların doğruluğu şüpheye mahal vermeyecek belgelerle ortaya konulmuşsa diğer bilgilerin sunulması şartı aranmıyor. Ancak MEBİM, arayan kişinin doğru adını verip vermediğini dahi incelemeden soruşturmaya başlıyor. Öğretmenler, gerçekte kim olduğu belli olmayan kişilerce fişlenebiliyor. AKP’nin itibarsızlaştırma kampanyası bir kez daha beslenmiş oluyor.

Hattın çalışanları güvencesiz ALO 147 hattının personeli, güvencesiz, performansa dayalı çalıştırma biçimiyle gündeme gelen Turkcell Global Bilgi’nin çalışanı

M

EBİM’in 1 Mart 2012’de açılması kurgulandı Van depreminin ardından, projede değişikliğe gidilerek ilk çağrı merkezi Van Erciş’te açıldı. Bakanlık verilerine göre Turkcell Global Bilgi ve Turksat işbirliği ile açılan çağrı merkezi personelinin büyük çoğunluğu depremzede ve yüzde 50’si engelli. Çağrı merkezi 7 /24 hizmet veriyor. Buraya kadar her şey olumlu görünüyor. Neoliberal eğitim politikaları eğitim kurumlarını işletmeye dönüştürüyor, ilgili hattı da bununla uyumlu olarak hizmet veriyor. Böyle olunca ALO 147’yi aradığınızda size “müşteri temsilcisi” değil “vatandaş temsilcisi” “yardımcı olmaya çalışsa da” siz gerçekte Turkcell’le işbirliği

yapmış bir kamu kurumunun hizmetinden memnun kalmadığınız “işçisini” şikayet etmiş oluyorsunuz. Hattı arayıp sorduk. Personel bilgileri ve özlük haklarıyla ilgili herhangi bir yanıt vermeye yetkili olmadıkları yanıtını aldık. “Vatandaş temcilcisi” Bakanlığın tüm soruların 72 saat içinde yanıtlanacağı iddiasına rağmen, “vatandaş temsilcisi” sorularımızın yarısına “Bu konuda yanıt vermeye yetkili değilim” demek zorunda kaldı. Bu sorulardan biri de cevabı Bakanlığın internet sitesinde açıkça duyurulmasına rağmen yanıtlanamayan “Hangi şirkette çalışıyorsunuz?” sorusuydu. Temsilci söylemeye yetkilendirilmese bile, şirketin ismi tanıdık.

Şirket, internet sitesinde performans sistemiyle personel çalıştırdığını övünerek duyuruyor. Sağlık alanında performans sisteminin yarattığı problemlerle ilgili konularda şikayet için aranan, hatta ölümlere neden olan SABİM 187 hattının da sahibi. Aynı şirket, geçtiğimiz aylarda çalışanlarının primlerini SGK’ye eksik ödemesi ve çalışanlarını günde 11 saate kadar çalıştırması ile gündeme gelmişti. Ama tesadüfe bakın ki bu durumu şikayet etmek için aradığınız Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 170 numaralı hattı da aynı şirkete ait. Dışişleri’nden Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na kadar pek çok kamu kurumu bu şirketle işbirliği içinde.

Gerici müfredatın güvencesi ALO 147 MEB‹M için Ömer Dinçer, “Aramalar›n yaln›zca binde biri ö¤retmenleri flikayet etmek içindi” dedi. Telefon hatt›na dair eski Milli E¤itim Bakan›’n›n paylaflt›klar›ndan baflka veri yok. Ancak Bakan›n verdi¤i bilgi do¤ru olsa dahi flikayetler Türkiye’nin “yaln›zca binde biri”ni etkilemiyor. fiikayetler bir yandan yenisini do¤uruyor, bir yandan da bir ö¤retmenin flikayet edilmesi yüzlerce ö¤rencinin alaca¤› e¤itimi belirliyor. Daha da önemlisi, flikayetler gerici, piyasac›, cinsiyetçi e¤itim sisteminin güvencesi haline getiriliyor. Önce fieker Portakal› ile bafllayan ya da gündeme gelen “Ö¤retmen çocu¤uma kötü kitaplar okutuyor” flikayetlerini, dünyada ve Türkiye’de edebiyat klasikleri aras›na geçmifl Fareler ve ‹nsanlar, Semerkant, Z›kk›m›n Kökü ve di¤erleri izledi. Semerkant kitab›yla iliflkili flikayet hakk›nda aç›klama yapmak zorunda kalan ‹stanbul Milli E¤itim Müdürü Muammer Y›ld›z, “Semerkant”› okudu¤unu, ahlaka ayk›r› bir ifade yer almad›¤›n› söyledi. Cümlenin devam›nda ise aç›lan soruflturman›n da bu kitapla ilgili olmad›¤›, ö¤retmenin baflka bir konuyla ilgili soruflturuldu¤unu söylerek, soruflturmay› bu haliyle meflrulaflt›rmaya çal›flt›. E¤itim Sen 1 Nolu fiube Baflkan› Bar›fl Ulucak’›n soruflturman›n kesinlikle kitapla ilgili olarak aç›ld›¤›n› vurgulamas›n› da ayr›ca not düflmekte fayda var. Kitaplarla ilgili soruflturmalar, AKP’nin müfredat dayatmas›n› desteklerken, ‹stanbul’da Nuri C›ng›ll›o¤lu Lisesi’nde felsefe ö¤retmeni Adnan Marangoz hakk›nda yap›lan flikayet de pek çok benzeri gibi gerici e¤itim sistemini besledi. Veli, ö¤retmen hakk›nda soruflturmas›na sebep olarak flunu gösterdi: “Tevhit inanc›na ayk›r› bilgiler vermek, ateizm gibi konulardan bahsederek çocuklar›n kafas›n› buland›rmak.” E¤itim Sen, aç›lan soruflturmalarda ö¤retmenlere “Okullarda dini ibadetler özgürce yap›labiliyor mu?”, “Hükümet, MEB ve 4+4+4 e¤itim sistemi aleyhine propaganda yapt›n›z m›?”, “Örgüt üyesi misiniz” gibi sorular›n soruldu¤unu bildiriyor.


13

TARİH 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

‘Hani bunun ilk sahibi?’ Nemrut’un tepesindeki kral, yanına aldığı aslanlar, kartallar, Yunan ve İran tanrıları ile Anadolu’yu gözlüyor. İki bin yıldır yurdunu ötekilerle paylaşmak istemeyen ama sonunda sahip de olamayan nicelerini gördü

AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

B

oşnak kökenli İzmir Bergamalı CHP’li vekil konuştu: “Kürt milliyetçiliğini bana 'ilericilik' ve 'bağımsızcılık' diye yutturamazsınız. Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.” Kürt kökenli Muş Yörecikli BDP’li vekil konuştu: “Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler bu ülkenin sahibi değilsiniz, haddinizi bilin...” Kafkas ili Batum’dan Rize Güneysu’ya oradan da İstanbul’a göçen Gürcü kökenli ailenin Kasımpaşa’da dünyaya getirip başımıza başbakan ettiği AKP’li başbakan, “Yaradılanı yaradandan ötürü severiz” dedi ama o da “Allah yarattı” demeden bolca konuştu: “Çok affedersiniz Rum”, “Kılıçdaroğlu biliyorsunuz Alevi,” “Zerdüşt dedelerin torunları”, “Benim ecdadım soykırım yapmaz”, “Gavur İzmir”…

Osmaniyeli MHP’li vekil dili dönse de konuşabilse, memleketi sahiplenip ötekileri ya sevmeye ya da terke zorlayan yeni söylemler türetmede önde bayrak taşıyan olacak. Ama buna içerleyecek de değil; zikri sıkıntılıysa da fikri iktidarda. İster akademik kılıflara, ister ezilen ulus mücadelesinin içinden seslenmenin verdiği özgüvene, ister iktidarın gücüne, ister apaçık faşist olmanın akıl dışı doğasına yaslansın… Belli bir ulusal kimliğin diğerlerine karşı üstünlüğünü savunmanın kabul edilebilir bir yanı olmadığı gibi, buna gerekçe olarak sunulan, belli bir ulusal kimliğin bir memleketin asıl sahibi olduğu iddiasının da gerçeklerle alakası yok. Bunu görmek için, memleket siyasetinin dört büyüklerinden yukarıda sözleri alıntılanmış olanların kişisel geçmişlerine bakmak dahi yeterli.

“GAVUR ‹ZM‹RL‹” ULUSALCI “Türk ulusu”nu yere göğe sığdıramayan Birgül Ayman Güler’in bir başka memleketten göçerek yurt edindiği İzmir, 1922 öncesine kadar bir Türk şehri değildi. “Avusturya-Macaristan İmp. İzmir Başkonsolosu Dr. Karl von Scherzer, Nisan 1873 tarihinde Viyana’ya gönderdiği ‘gizli’ mahreçli raporunda, ‘Türkler, İzmir vilayetinin ticarî yaşamında gözükmemektedirler’ diye yazıyordu: İzmir’in 155 bin nüfusu vardır. Bu sayının 75 bini Rum, 45 bini Türk, 15 bini Yahudi, 10 bini Katolik, 6 bini Ermeni ve 4 bini yabancıdır.” (Soner Yalçın, Efendi) Tayyip Erdoğan’a “Gavur İzmir” dedirten gerçeklik buydu. 1908’de iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi, Balkan Savaşlarının (1912) ardından, Osmanlı Devleti’ni Türk-Müslüman esasına göre yeniden düzenleme planları yapmış, kıyıları

Rumlardan arındırma ve Ermeni tehciri politikalarına yönelmişti. İttihat ve Terakki merkezinin değişmeyen üç üyesi, Doktor Nazım, Doktor Bahattin Şakir ve Ziya Gökalp bu konular üzerinde çalıştı. Osmanlı ekonomisini millileştirmek istiyorlardı. 1915’te yapılan bir sanayi sayımına göre İstanbul’da, Ege’de, Akdeniz yöresinde sanayi adına ne varsa %9596 oranında ya Rumlar ya Ermeniler üzerinde kayıtlıydı. (İsmail Beşikçi, Atlas Tarih, Şubat 2013) İzmir, Türkleştirme çabalarına rağmen uzun süre kozmopolit yapısını korudu. Ancak 1919 Yunan işgali ile başlayıp daha sonra Türk ordusu Yunan işgalini püskürtene kadar üç yıl boyunca yaşanan savaş ve çatışmaların ardından kentin gayri müslim nüfusu yok oldu. Bir kısmı ölmüş, bir kısmı göçmüş, mal varlıklarına Türklerce el konmuş; bir kısmı da varlığını koruyabilmek için “Türk” oluvermişti.

V‹LAYET‹ S‹TTEL‹ B‹R KÜRT Sırrı Sakık kastını aştığını fark ederek sonradan özür diledi ancak “Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler bu ülkenin sahibi değilsiniz” derken, Kürt halkının bir temsilcisi olarak kendi haklılığını “siz yokken, biz vardık” iddiasında arama hatasına düşüyordu. Kaldı ki iddiası da yanlıştı. Sakık’ın memleketi Muş, “Vilayeti Sitte”, yani nüfusunun çoğunluğu Ermeni olan Altı Vilayet olarak bilinen Sivas, Mamüret-ül Aziz, Erzurum, Diyarbakır, Bitlis ve Van’ın sınırları içinde Bitlis’in bir parçasıydı. İttihat ve Terakki’nin Anadolu’yu Rumlar ve Ermenilerden “temizleme” ve gayri müslimlerin ellerindeki mallara el koyma siyasetinin doğudaki aktörü de Kürt beyleri oldu. Beşikçi anlatıyor: “Kürt ağaların, şeyhlerin, aşiret reislerinin zenginliklerinin kaynağı da yine bu Ermeni ve Süryani mallarıdır. Bir şekilde göçer-

Kanla kardeş olunmazmış

Tehcirler muhacirler Sa¤daki foto¤raf 1915’te Balkanlardan gelen bir göç kafilesinin Galata Köprüsü üzerinden Anadolu’ya do¤ru ilerleyiflini gösteriyor. Balkanlardan gelen muhacirler, yani göç edenler, Osmanl› Devleti’nin yüzy›llard›r boyunduruk alt›nda tuttu¤u Balkan uluslar›yla çat›flmas›n›n bedelini ödüyordu. Bu göç ettirme politikas›n› da içeren süreç Rusya,

‹ngiltere ve Fransa taraf›ndan desteklendi. Ayn› y›l Anadolu topraklar›ndaki Ermeniler de ‹ttihat ve Terakki yönetimindeki Osmanl› Devleti’nin Almanya destekli tehcir, yani göç ettirme, politikas› ile Lübnan istikametinde Suriye’ye do¤ru sürülüyordu. Oradan oraya göçe zorlanan Anadolu halklar› memleketinde konuk, dünya üzerinde yolcuydu.

Elveda Rumeli, merhaba Rum eli Osmanlı hakimiyetini desteklemeleri için Anadolu’dan yani Diyar-ı Rum’dan Balkanlara yani Rumeli’ye göçürülen Türkler, Osmanlı hakimiyeti son bulunca geri döndü

“B

alkanlardan gelenler” buradaki “ev sahiplerini” yer yer rahatsız etmişse de, kimsenin “ben ev sahibiyim” diyerek kimseden şikayet etmeye hakkı yok. Bolivya’nın yerli lideri Evo Morales, Avrupa Birliği ülkelerinin göçmen akışını engellemek için çıkardığı yasaya karşı yazdığı mektupta şöyle demişti: “Latin Amerikalılar olarak 500 yıl önce Avrupa’nın yoksulluğundan kaçan sizleri zengin kıtamızda ağırlamıştık. Zaman içinde siz zenginleştiniz, biz yoksullaştık. Şimdi de siz bizi ağırlamalısınız.” Morales’in hatırlattığı bu genel doğru bir yana, Anadolu’dakilerin Balkanlardan gelenlere laf etmesi yakışıksız. Çünkü onlar zaten bir zamanlar Anadolu’dan göç ettirilen komşularımız.

tilen insanlardan geriye kalan atölyeler, evler, uçsuz bucaksız tarlalar, fabrikalar, bölgede yaşayan Müslüman Türk tüccarın veya o bölgede yaşayan, diyelim Siirt, Bitlis, Muş’taki Kürt ağaların, beylerin denetimine geçti.” Pontuslu Erdoğan ve Kilikyalı Bahçeli için ne yerimiz ne de ayrıca tartışma ihtiyacımız var… Yazının sonunu, Adıyamanlı mı Malatyalı mı olduğuna karar veremediğimiz, Mamüret-ül Azizli dersek ayıp etmemiş olacağımız Komagene Kralı Antiochos’a ayıralım. Nemrut Dağı’nda iki bin yıldır iki kartal, iki aslan, Herkül, Zeus ve Oromasdes ile birlikte Anadolu’yu gözlüyor. Bu Ermeni Kral, yerini Yunan ve Pers tanrılarıyla paylaşmayı bilmiş. İmparatorluğunun 250 yıl yaşaması, nice “gerçek sahiplerin” gelip geçtiği iki bin yıllık sürede Antiochos’un Nemrut’un tepesindeki meclisinin ayakta kalması belki de bu sayede oldu.

Osmanlı Devleti sınır politikası olarak Anadolu yörüklerinden ve kuzeyden gelen Kıpçak boylarından oluşan Türk topluluklarını Balkanlar'a yerleştirmişti. Osmanlı hakimiyetinin bir ifadesi olarak 15. yüzyılda bölgeye yerleştirilmeye başlayan Türklerin Balkanlardaki konukluğu, Osmanlı hakimiyetinin sonunun geldiği 19. yüzyılda büyük ölçüde son bulacaktı. Rumi takvime göre 1293 yılına geldiği için 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Osmanlı yenildi. Rusya, Osmanlı topraklarındaki Hıristiyan halkların hamiliğine soyunarak bu savaşa girmişti. Kafkaslarda ve Balkanlarda bir yıl süren savaşın ardından Rus ordusu İstanbul Yeşilköy’e kadar

ilerledi. Bu “utancı” gizlemeye çalışan tarih kitapları Yeşilköy yerine Rumca adı Ayastefanos’u kullanarak olayın uzaklarda bir yerlerde yaşandığı izlenimini vermeye çalıştı. Savaşı bitiren Ayastefanos Antlaşması ve bu antlaşmayı yetersiz bulan Avrupa devletlerinin zorlamasıyla imzalanan Berlin Antlaşması ile Osmanlı Balkanlar'daki nüfuzunu büyük ölçüde yitirdi. 1 milyonu aşkın Osmanlı vatandaşı mülteci konumuna düştü. 1912-1913’te patlak veren Balkan Savaşları Avrupa’daki Osmanlı hakimiyetini kazıyıp attı. Savaş süresince ve savaştan sonra Anadolu'ya dev göç dalgaları yaşandı. Rumeli’ye elveda diyen Türkler, yüzyıllar önce göç ettikleri Anadolu’ya, yani Diyar-ı Rum’a yeniden göçtü.

Demokratik Toplum Kongresi Eflbaflkan›, Mardin Ba¤›ms›z Milletvekili Ahmet Türk kat›ld›¤› bir televizyon program›nda, 1915’te Ermenilerin büyük ac›lar yaflad›¤›n› belirterek flunlar› söyledi: “Burada Kürtlerin de pay› var. Kürtler kullan›ld›. Buradaki halk bir zulümle karfl› karfl›ya kalm›fl. Hem Süryaniler, hem Ezidilerle ilgili hem de Ermenilerle ilgili dedelerimiz, babalar›m›z kullan›ld›, bu halklara zulmetti, onlar›n eli kanl›d›r dedik. Bu halklar›n, bu gruplar›n kan› ile elleri kirlidir, dedim. Biz evlatlar› olarak, torunlar› olarak özür diliyoruz.” Ahmet Türk, devletin de bir özür dilemesi gerekti¤ini belirtti. Türk-Kürt kardeflli¤i mevzu bahis olunca “Dedelerimiz bu topraklar için omuz omuza savaflt›” diye gönderme yap›lan tarihte pür i pak bir kurtulufl savafl› yoktur. Kürt beylerinin oluflturdu¤u Hamidiye Alaylar›’n›n 1915 Ermeni tehcirinde rol almas›, Kürtler ile devleti “bar›flt›ran” tarihsel duraklardan biridir. Kürtlere, H›ristiyan komflular›n› bu topraklardan uzaklaflt›rmalar› karfl›l›¤›nda devletin koruma ve kollamas› ile komflular›n›n mallar› vaat edilmifltir. Göçürülen Ermenilerin para ve mücevherleri, terk ettikleri evlerdeki eflyalar›, evleri ve topraklar› kademe kademe ya¤malanm›flt›r. Ancak Müslüman olmayan›n kan› ve mal› üzerine kurulan bu kan kardeflli¤i de asl›nda yaland›r. Bu kan kardeflli¤inden geriye kardefllik de¤il, kan kalm›flt›r.


14

MEDYA 7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Ustalardan

Halk›n Sesi

HALKEVLER‹ HABER ATÖLYES‹ ÇALIfiMALARINA BAfiLADI

Zafer için örgütlü ve örgütsüz işçilerin işbirliği gereklidir Karl Marx, Rheinische Zeitung gazetesinde basın özgürlüğü üzerine seri yazılar kaleme almıştır. Basın özgürlüğüne karşı sansür yasalarını savunanlarla polemiğe girişen Marx, 19 Şubat 1842 tarihinde yayımlanan “Genel Özgürlük” başlıklı yazısında liberal basın özgürlüğü savunucularını da eleştirir. Aşağıdaki metin, Marx’ın basın özgürlüğünü ticaret özgürlüğü üzerinden kuran bir meclis konuşmasına yönelik yazısından bir alıntıdır. Ticaret özgürlüğü kesinlikle ticaret özgürlüğüdür ve başka bir özgürlük değildir; çünkü onun içinde, ticaretin doğası yaşamın iç kurallarına bağlı, engellenmemiş şekilde gelişir. (…) Özgürlüğün belirli bir alanı, tıpkı yaşamın belirli bir biçimi, belirli bir doğanın yaşam biçimi gibi belirli bir alanın özgürlüğüdür. Aslanın kendini deniz Karl anasının yaşam yasalarına uydurmasını istemek ne kadar yanlış olurdu. (…) Haydi konuşmacının düşüncelerini teşhir edelim. Özgürlük nedir? Konuşmacı yanıtlar: Ticaret özgürlüğü, özgürlük nedir diye sorulduğunda, sanki bir öğrenci yanıtlıyormuş gibi: Gece sona erecek bir şeydir özgürlük. Bir kimse basın özgürlüğü gibi her tür özgürlüğü de ticaret özgürlüğüne eklemleyebilir. Hakim ticaret yasasını, vaiz dini, aile babası çocuk yetiştirmeyi deneyimler. Ne var ki bunlar hukuki, dini ve ahlaki özgürlüğün özünü yansıtır mı? Bir kimse bunu başka bir şekilde ifade edebilir ve ticaret özgürlüğünü sadece basın özgürlüğünün bir çeşidi olarak görebilir. Zanaatkar sadece el ve bacaklarıyla çalışır ama ayrıca beynini de kullanamaz mı? Sözcüklerin dili sadece düşüncelerin dili midir? Mekaniğin dili buhar makinesi üstünden zahmetsizce algılanabilir değil mi kulaklarıma, yatak üreticisinin dili belim için çok açık değil mi, aşçı midem için anlaşılır değil mi? Bütün bu basın özgür-

lüğü çeşitlerine izin verilmesi bir çelişki değil mi, matbaanın mürekkebi vasıtasıyla aklıma konuşan biri bir istisna mı? Savunmak ve hatta anlamak için belirli bir alanın özgürlüğünün dışsal ilişkilerine değil, öz karakterine inmeliyim. Ne var ki basın kendi karakterine uygun mu, kendi doğasının asaletine bağlı hareket ediyor mu, kendini ticaretin düzeyine indirgeyen basın özgür mü? Kuşkusuz yazarın yaşaması ve yazması için kazanması gerekir, ancak hiçbir şekilde kazanmak için yaşamaz ve yazmaz. Beranger şöyle şarkı söyler: Sadece şarkılar yazmak için yazarım,/ Eğer beni kovarsan bayım,/ Yaşamak için şarkı yazarım. Bu gözdağı, şiir onun için bir araç haline geldiğinde, Marks şairin terk edildiği düzen ortamının ironik bir itirafını içerir. Yazar hiç de kendi çalışmasına bir araç olarak bakmaz. O kendinde bir amaç, belki kendi ve diğerleri için oldukça sınırlı bir araçtır ve eğer gerekirse, kendi varoluşunu onun varoluşuna feda eder. Başka bir noktada o, şu ilkeyi benimseyen bir din vaizi gibidir. İhtiyaçları ve arzularıyla birlikte, kendi kendini de insanlara dahil ederek, “İnsana değil, Tanrı'ya itaat et”. (…) Esas basın özgürlüğü bir ticaret olmaya dayanmaz. Basını maddi bir araca indirgeyen her yazar, bu içsel esaret için sansürün dışsal esaretini bir ceza veya kendi varoluşunun bir cezası olarak hak eder. Kuşkusuz basın bir ticaret olarak da var olur, ancak bu artık yazarların değil, yayımcıların ve kitapçıların meselesi olur. Oysaki burada bizi ilgilendiren yayımcıların ve kitapçıların ticaret özgürlüğü değil, basın özgürlüğüdür. * Karl Marx, “Genel Özgürlük”, Basın Özgürlüğü Üzerine, Çev. Önder Kulak-Kurtul Gülenç, Dipnot Yayınları, Ankara, 2012, s.95-112)

Halkın muhabiri olmaya Halkevleri halkın iletişim hakkını egemen medyanın insafına bırakmamak için somut adımlar atmaya başladı. Akademisyenler, gazeteciler ve Halkevciler haber atölyesinde buluştu PEL‹N BAYRAM/ UMAR KARATEPE

A

nkara’da yapılan haber atölyesinde dört gün boyunca medya ve haber tartışıldı. Halkın “ölmeden, cinnet geçirmeden”, yaşamı değiştiren bir özne olarak nasıl haber yapacağı ve haberleştirileceği konuşuldı. İletişim alanın giderek endüstrileştirilmesine, iktidar ve sermaye denetiminin pekişmesine, halkın kendi sorunlarına dair haber alma hakkının engellenmesine karşı Halkevleri, iletişim hakkı mücadelesini bir adım daha ileri taşıyarak Halkevleri Haber Atölyesi’ni faaliyete geçirdi. Gazeteciler ve akademisyenler, çeşitli bölgelerden Halkevciler ile iletişim alanındaki alternatif mecraları geliştirmek amacıyla buluştu. 31 Ocak’ta başlayan ve dört gün süren atölyede medya ve haber üzerine çalışmalar yapıldı.

AKADEM‹ ‹LET‹fi‹M HAKKI ‹Ç‹N ÇALIfiTI Halkevleri Haber Atölyesi’nin ilk eğitim çalışmasına Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden öğretim görevlileri, Sendika.Org ekibi, Uluslararası İşçi Filmleri Festivali gönüllüleri, Ankara’nın Batıkent, Mamak, Keçiören ve Dikmen bölgelerinden, Adana, Niğde ve Hatay’dan gelen muhabir adayı Halkevciler katıldı. Atölyenin ilk günü, yarıyıl tatilinde olan Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeydi. Doç.Dr. Funda Başaran, Doç. Gülseren Adaklı, Dr. Aylin Aydoğan’ın da aralarında bulunduğu akademisyenler ve Sendika.Org’dan Umar Karatepe, “1800’lerden günümüze medyanın endüstrileşme süreci ve politikalar”, “Medya sektöründe mülkiyet ve kontrol”, “Medya endüstrisinde genel eğilimler ve gelecek tasarımları”, “Liberal

basın anlayışı ve basın özgürlüğü kavramı”, “Günümüz haber üretim pratikleri, medya ve siyaset ilişkisi” ve “Alternatif medya” üzerine sunumlar yaptı. METEL‹K GAZETELER‹NDEN ENDÜSTR‹YE Atölyenin ilk gününde “tarafsız, dürüst” olarak ele alınan liberal basın anlayışının sorunlu yanları ve kar etmeye yönelik üretim ilişkisi tartışıldı. Egemen medyanın “yapısal taraflılığı”nın hangi yöntemlerle tarafsızlık olarak gösterildiği kapsamlı biçimde konuşuldu. Atölye katılımcıları açısından ilk günün en çarpıcı konularından biri de gazetenin, İngiltere’de ilk proleterleştirme dalgasının ürünü olduğunun öğrenilmesi oldu. İlk gazeteler (metelik gazeteleri) işçi sınıfının ilk siyasi hareketi Çartistler tarafından çıkarılmışken sermaye egemenliğinde bir medya endüstrisinin nasıl doğduğu önemli dersler içeren bir öykü

oldu. Alternatif medya için tehditler ve olanaklar da en fazla üzerinde durulan konulardı. 12 yıllık Sendika.Org öyküsü, bu tartışmalar için başlangıç olacak deneyimlerle doluydu ve atölye bu deneyimler üzerinden ilerledi. İkinci gün haber üretim sürecinin çeşitli aşamaları tartışıldı. Üniversite öğretim görevlileri Hakan Yüksel, Zafer Kıyan ve Gökhan Bulut’un sunumlarında haber toplama, yazma, editörlük, söyleşi üzerinde duruldu. İkinci günün sonunda eğitime katılanlar çeşitli haberler hazırlamak amacıyla ikişerli gruplara ayrıldı ve her grup bir haber konusu aldı. ATÖLYE SOKA⁄A ÇIKTI Elektrik Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nde gerçekleşen üçüncü günün konusu görüntü teknikleri idi. Sendika.Tv ve Uluslararası İşçi Filmleri Festivali gönüllüleri Bora Balcı, Önder Özdemir ve İzlem Gözükeleş bu konuda sunuşlar

Hapiste, plazada, kapının önünde M

edyanın iktidar ve sermaye kuşatması altında ve gazetecilerin örgütsüzlüğü koşullarında içine düştüğü içler acısı hal her alanda kendini ortaya koyuyor. Tutuklu gazeteci sayısında rekoru elden bırakmayarak, basın özgürlüğü konusunda 179 ülke arasında 154. sıraya gerileyen Türkiye’de dışarıdaki gazetecilerin hali de hal değil. Yeni yılla birlikte işten çıkarma ve maaş indirimi dalgası ile karşılaşan plazalardaki gazeteciler, kaderleri medya patronlarının keyfine teslim edilmiş halde, ağır bir aşağılama ile karşı karşıya. Paris merkezli Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Dünya Basın Özgürlüğü En-

deksi'ni açıkladı. Basın özgürlüğü konusunda altı sıra gerileyen Türkiye 179 ülke arasında 154. sırada yer aldı. "Baharlardan Sonra Umutlar Kırık" başlıklı raporda Türkiye "Yakışıksız Bölgesel Modeller" başlığı altında yer alıyor. Türkiye'yi "Hedeflediği

'bölgesel model' rolüne yakışmayan bir konumda" değerlendiren RSF'nin yorumları şöyle: "Terörle mücadele adına, Türkiye demokrasisi bugün gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi haline geldi. Her eleştiriyi çeşitli yasadışı örgütlerin komplosu

olarak değerlendiren devletin güvenlikçi paranoyası, Kürt Sorunu'nun tırmanışa geçtiği son bir yıl içerisinde yeniden belirginleşti.” Cumhuriyet ve NTV’nin ardından Vatan gazetesinde de işten çıkarmalar başladı. Diğer gazete ve televizyonları da kapsayacağı aylardır bilinen bu dalga karşısında, gazetecilerin eli kolu bağlı beklemeleri ve ses çıkarmaya korkmaları ise ayrı bir utanç kaynağı. Sendikalaşmanın en düşük olduğu üç işkolundan biri olan basın yayında, gazetecilerin örgütsüzlüğü de medya patronlarının işten çıkarmalarda bir açıklama yapma gereği bile duymayacak kadar rahat davranmalarına yol açıyor.

Ne tarz bir editör bu haberi yayımlar? ABD’li fotoğrafçı Sarai Sierra’nın öldürülmesi ile ilgili Milliyet’te yapılan bir haber, egemen medyanın cinsiyetçi dilinin sınırı olmadığını gösterdi

M

illiyet.com.tr, Sierra’nın öldürülmesine ilişkin olarak “Bu kez ABD halkı sordu” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde, Amerikan CBS sitesinde yer alan okuyucu yorumlarına geniş yer verildi. Yorumlarda, Sierra’nın “evli ve iki çocuklu” olması göz önüne alındığında tek başına yurtdışı seyahati yapabiliyor olması da “eleştirildi.” ABD halkının ağzından “Ne tarz bir kadın bunu yapar?” sorusuna yer verildi. Milliyet de bu

yorumları manşetine taşıdı. CBS editörüne ait olduğu öne sürülen açıklamaya göre,“İstanbul’da tecavüz yaygın olsa da diğer büyük şehirlere oranla gayet güvenilir bir şehir.” Milliyet’in haberinde, “Bir kadının nasıl tek başına yurtdışı gezisine çıkabileceği” üzerinde durulurken, “Sadece fotoğraf çekmek için başka bir ülkeye neden gidilebileceği” de sorulmuş. Milliyet’in, “Evli ve iki çocuk

annesi bir kadının Türkiye’de ne işi var?”, “Ne tarz bir kadın bunu yapar?”, “Kadınlar tek başına yolculuk yapmamalı” gibi ara başlıklarla sunduğu bu haberin nasıl bir habercilik anlayışının ürünü olduğu ayrıca sorgulanmalı. Milliyet haberinin “Sierra’nın ölümü Türk turizmini etkilemez” arabaşlığı da kadına yönelik şiddet olayı konusunda gazetenin gerçek kaygısının ne olduğunu ifade etmeye yetiyor.

yaptılar ve eğitim materyallerini paylaştılar. Üçüncü günün öğleden sonrası atölye, bir önceki gün belirlenen haberlerin hazırlaması için sokaklara taşındı. HALKIN AJANSI ÖRÜLÜYOR Yapılan haberler, atölye çalışmasının dördüncü günü tartışıldı. Farklı yöntemlerle hazırlanan haberler üzerine konuşuldu, yaşanan deneyimler paylaşıldı. Halkevleri Haber Atölyesi’nin bundan sonraki çalışmaları üzerine yapılan tartışmanın ardından eğitim sonlandırıldı. Şubat ayı sonunda, Türkiye’nin dört bir yanından bir grup muhabir adayı daha İstanbul’da buluşacak. Egemen medya tarafından gasp edilen halkın haber alma hakkı için “Herkes haber yapabilir” diyerek yola çıkan Halkevciler, onlarca şubeye ve yoksul mahalleye yayılmış geniş bir ağ üzerinden “halkın haber ajansı”nı örmeye başladılar.

İLEF Akit’e dersini verdi İ

LEF’e karşı sistematik bir karalama kampanyası yürüten Akit, 28 Ocak’ta “İLEF baştan kokmuş” başlığıyla bir haber yayımladı. Fakültede torpil, adam kayırma ve müsamaha olduğunu yazan gazete, fakülte öğretim üyeleri Prof.Dr. Eser Köker, aynı zamanda Sendika.Org yazarı olan Doç.Dr. Funda Başaran ve Prof.Dr. Mine Gencel Bek hakkında “terör örgütlerine ve solculara yardım”, “feminist”, “BDP’nin etkinliklerine katılma” gibi “suçlamalar” yöneltti. Bu haber karşısında fakülteden Akit’e resmi bir yanıt geldi. Açıklamada şöyle denildi: “Bu sözde gazetecileri, gazeteciliği öğrenmeden gazetecilik yapmamaya davet ediyoruz.” “Haber nesnesine düşmanlık yapan, yargı içermeyen sıfatlar kullanmadan cümle kuramayan, geçerliliği hiçbir şekilde kanıtlanmayan iddialara, gizli tanıklara dayanan, basit ve standart bilgilerden bile yoksun ve habercilikten uzak anlayışların, zihniyetlerin mahsülleri olan bu ‘haber’lere karşı, gazetecileri, gazeteci yetiştiren fakülteleri mesleklerinin ve derslerinin temel kurallarını savunmaya davet ediyoruz. Evet, basitçe gazetecilik istiyoruz!”


KÜLTÜR SANAT

15

7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

Halk›n Sesi

‹zmir karikatüre ça¤›r›yor

Naz›m’›n foto¤raflar› Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık’ın Nazım Hikmet'in doğumunun 111’inci yıl dönümü için hazırladığı “Alnımın Çizgilerindesin Memleketim-Nazım Hikmet'in Yolculuk Fotoğrafları Sergisi” açıldı. Nâzım’ın 1951-1963 yılları fotoğraflarının yer aldığı sergi, 28 Şubat’a dek Yapı Kredi Kültür Merkezi’nde.

Solun görsel tarihi: Afifle Ç›kmak

Konak Belediyesi 1. Uluslararası Karikatür Yarışması’nı düzenliyor. Sanatçının “İzmir’in güncel veya tarihi öğelerinden en az birini, somut ya da imalı olarak mizahla ele alması ve görselleştirmesi”ni temel alan yarışmaya 2 Nisan’a dek eser gönderilebilecek.

Efsane albüm turnede Pink Floyd’un kurucusu, efsane gitarist Roger Waters, 4 Ağustos’ta “The Wall” turnesiyle İstanbul’a geliyor. Grubun 1979’da çıkan aynı isimli albümünde yer alan şarkıları sisteme getirdiği eleştirilerle büyük yankı uyandırmıştı. Şarkılardan tek tip, baskıcı eğitime karşı çıkan “Another Brick In The Wall”, en bilinenlerinden.

Grafik tasarımcısı Yılmaz Aysan’ın hazırladığı “Afişe Çıkmak” adlı kitap, İletişim Yayınları’ndan yayınevinin 30. yılı anısına çıktı. Alt başlığı “1963-1980: Solun Görsel Serüveni” olan kitapta dönemi anlatan pek çok afiş, dergi, kitap, plak ve kaset kapakları, duvar fotoğrafları ve söyleşiler yer alıyor.

1976’da 13’üncüsü düzenlenen Antalya Uluslararas› Film ve Sanat Festivali’nde duvar resmi yapanlardan biri de ressam Yusuf Taktak’t›r: “Amac›m orada yaflayan insanlar›n resmini yapmakt›. Ancak resmini yapt›¤›m iflçiler sonradan solcu olarak fifllenmekten korktular.” Taktak’›n resmi de di¤er duvar resimleriyle birlikte sald›r›ya u¤rar.

‘Duvar resminden korkuyorlar’ 1975’te kurulan Görsel Sanatçılar Derneği, 12 Eylül sonrasında kapatılana dek, festivallerde yöre halkıyla, sergilerde sendikalarla yan yana geldi. Üyelerinin 1976’da Antalya’da yaptığı duvar resimleri ve sokak heykelleri saldırıya uğradı, 1980’de Kuşadası’nda duvar resimlerine izin verilmedi. 5 yılın öyküsü, İstanbul SALT Beyoğlu Sergi Salonu’nda bir araya geldi

tarih elbette 1 Mayıs’tır. GSD, 1977’de Devlet Resim ve Heykel Sergisi’ni boykot eder ve bunun yerine, gelenekselleşmesi planlanan mayıs sergilerinden ilkini İstanbul Belediyesi Spor ve Sergi Sarayı’nda gerçekleştirir. 1 Mayıs ile eş zamanlı tasarlanan sergi, bir yandan da DİSK ile dayanışma projesidir. Kemal Türkler’in kutlamaların ardından mekana giderek açılış yapması planlanmıştır. Ancak serginin açılış saatinde kanlı 1 Mayıs gerçekleşmiştir. 5 Mayıs’taki mütevazi ödül törenin ardından sergi planlanan kapanışından iki hafta önce sona erer. Belediyenin serginin güvenliğini sağlayamadığı belirtilir. Açık kaldığı kısa süre içinde de sergi duvarları tahrip edilir. Derneğin düzenlediği bu 1 Mayıs sergisinin bir kısmının bugün sergide yeniden düzenlenmiş durumda olduğunu da belirtelim. Bu yıllarda Çanakkale, İstanbul Kartal gibi çeşitli yerlerde düzenlenen şenliklere de katılır dernek üyeleri. Kimi zaman halkla birlikte kimi zaman da çocuklarla beraber çalışır, üretirler. Ancak 1980 yılının yaz aylarına gelindiğinde güvenlik sağlanamadığı gerekçesiyle daha önce yapılan şenlikler iptal edilmeye başlanır.

ÖZEN TAÇYILDIZ

8

-11 Eylül 1980 tarihlerinde, darbenin hemen öncesinde, Kuşadası’nda bir kültür ve sanat şenliği düzenlenir. Festivale katılan sanatçılar, duvar resmi yapmaları valilikçe engellenince bir protesto yürüyüşü düzenler. Şenlik ise edebiyatçı, sinemacı, tiyatrocu, eleştirmenlerden oluşan grubun son akşam, 11 Eylül akşamı, Açık Hava Sineması’nda çektirdikleri toplu fotoğrafla biter. Grup, darbe sabahı İstanbul’a doğru yola koyulur. Hikayede biraz daha geriye gidelim… Duvar resmi yapmaları yasaklanan grubun eserleri 1976’da da Antalya’da saldırıya uğrar. Duvar resimlerine boya dökülür, heykelleri parçalanır. 1975’te Görsel Sanatçılar Derneği (GSD) adı altında örgütlenmeleri ile başlayan maceraları, darbe sonrası kapatılana dek sürer. Faaliyetleri Türkiye yakın tarihine iz bırakmış önemli olaylarla paralel bir biçimde ilerler. Grubun 1980’de Kuşadası’nda arkasında yürüdükleri pankart, şimdi bir sergiye ismini verdi: “Duvar Resminden Korkuyorlar”. İstanbul SALT Beyoğlu Sergi Salonu’nda açılan sergi, GSD’nin kuruluşundan darbeye dek uzanan 5 yılı üzerinden o yılların Türkiye’sinin sanat cephesinden bir dökümünü veriyor. Sanat, sanatçıların hakları, örgütlenmeleri, toplumla ilişkileri ve sansür üzerine fotoğraf, basılı kaynak, film gösterimleriyle bir arşiv niteliğindeki sergi, 21 Nisan’a dek görülebilir.

FA‹L DÜN MEÇHUL, BUGÜN BAfiBAKAN Kuruluş amacını “sanat ve sanatçının onurunu, sosyal ve yasal haklarını, çabalarındaki etkinliğini ve güçlü bir dayanışmanın sağlayacağı yararların ortak savunuculuğunu yapmak…” olarak ifade eden GSD’nin ‘duvar resmi mücadelesi’ kuruluşunun ertesi yılı Antalya Uluslararası Film ve Sanat Festivali ile başlar. 18-26 Haziran 1976’da 13’üncüsü gerçekleştirilen festivalde dernek, duvar resmi sempozyumu organizasyonunu üstlenir. Sanatçılar kendi seçtikleri ve belediyenin tahsis ettiği alanlara heykeller, duvarlara resimleri yapmaya başlarlar. Çalışmalar, derneğin benimsediği şekliyle, “halk için halkla birlikte” ilerleyip insanların ilgisini çekmeye başladıkça saldırılar da başlar. 35 yıl sonra Başbakan Erdoğan’ın emriyle Kars’taki heykeli sökülecek olan Mehmet

Aksoy’un işçi heykeli bir gece parçalanır. Saldırılardan duvar resimleri de payını alır. Antalya’nın dört bir yanındaki duvar resimlerinin çoğu saldırıya uğrar, resimlerin üzerine Adalet Partisi yazılır. Antalya halkı belediyeye başvurarak geceleri yapıtların başında gönüllü olarak nöbet tutmak istediklerini iletir. Üzerine boya atılmış bir duvar resminin önünde basın açıklaması yapan sanatçılar, saldırıları protesto ederler. Diğer yapıtların benzer biçimde tahrip edilmesinin önlenmesini, festivalin açıldığı gün Beden Terbiyesi Müdürlüğünce üzeri branda bezi çekilerek kapatılan Cihat Aral’ın duvar resmine badana çekilmesinin engellenmesini isterler. DGM’YE KARfiI ORTAK CEPHE Aynı yılın sonbaharında binlerce işçi Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ni kuracak olan yasaya karşı genel greve giderken bu defa fotoğrafları,

sendikalara işverenlerden yağan “İşyerimizde hiç sebep yokken iş bırakılmıştır”, “DGM’nin işçi sınıfı ile ne alakası var” telgraflarını derlerler. Resimler yaparlar. Duvar gazetesi gibi düzenledikleri resimleri çoğaltarak grev yerlerinde sergilerler. “DGM’ye karşı direnen DİSK’li işçilerle dayanışma için” bir de resim ve heykel sergisi düzenlerler. Derneğin Şişli’deki binasında düzenlenecek serginin çağrıcıları arasında Türkiye Yazarlar Sendikası adına Aziz Nesin, Karikatürcüler Derneği adına Tan Oral ve Halkevleri, TÖBDER, TÜS-DER gibi dönemin ilerici örgütlenmeleri de vardır. “DGM’ye Hayır” sergisine yığınsal bir sanatçı katılımı olur. KATL‹AMIN GÖLGES‹NDE 1. MAYIS SERG‹S‹ 1977’ye gelindiğinde dernek için mühim

DUVAR RESM‹NE SUÇÜSTÜ Darbeden hemen önceki günlerde GSD üyeleri pek çok edebiyatçı, sinema, tiyatro sanatçısı ve eleştirmenle birlikte bu defa Kuşadası’ndadır kültür sanat şenliği için. Duvar resmi yapmaları Aydın valisi tarafından engellenir; hatta valinin ihbarı üzerine “suçüstü” yapılır, polis ifade alır. Sanatçılar, “Duvar Resminden Korkuyorlar” yazılı pankartlarla gerçekleştirdikleri yürüyüşle valiliği protesto ederler, Kuşadası Meydanı’nda büyük boy tuvallere resim yaparlar. Festival kapanışı 11 Eylül’dür. Darbe sabahına uyanan sanatçılar İstanbul’a doğru yola çıkar. Biz tekrar gelelim duvar resmine ve iktidarların duvar resmi korkusuna. Derneğin başkanlığını da yapmış, ünlü 1 Mayıs afişinin yaratıcısı, ressam Orhan Taylan çağdaş duvar resmini “faşizmin ve şovenizmin emekçi kitleler üzerinde ağır baskıları bulunan ülkelerde gelişen ve bir başkaldırı sanatı özelliğini taşıyan akım” olarak tarif ediyor. İşte bu başkaldırı sanatı, “yalnız ustalaşmış ressamların değil kitlelerin demokratik istemleri üzerine sözü olan ve eli az çok fırça tutan herkesin, hatta çocukların bile katıldığı” bir hareket olduğu için iktidarlar “Duvar resminden korkuyorlar!” Çünkü bir fırçayla kentlerin, sokakların, meydanların bütün duvarları eylem alanı…

Ankaralılar sahnelerin satışına çomak sokuyor Ankara’nın en önemli tiyatro sahnelerinden ikisi, Akün ve Şinasi sahneleri kapatılmak isteniyor. Her yıl 300’ü aşkın oyunu, iki buçuk milyon seyirciyle buluşturan ve birçok festivale ev sahipliği yapan sahneler, AKP’nin devlet tiyatrolarının kuruluşu hakkındaki yasada yaptığı değişiklikle satışa çıkartıldı. Ankaralılar sahnelerinin ranta

kurban edilerek yok edilmesine karşı 2 Şubat günü eylem yaptı. Eyleme çeşitli parti ve kurumlar da destek verdi. Şinasi ve Akün Halkındır Platformu adına Devlet Tiyatrosu sanatçısı Hicran Yavuz tarafından okunan basın açıklamasında, Şinasi ve Akün sahnelerinin rant alanına dönüştürülmeye çalışıldığı, bu yapıların kar elde edilebilecek

yapılar değil, Ankaralıların anılarında önemli bir yere sahip olan birer sanat mekanı olduğu söylendi. Yapılan eylemde “AKP elini tiyatrodan çek!”, “Tiyatrolar halkındır satılamaz!”, “Tiyatro düşmanı gerici AKP!” sloganları atıldı. Ankaralılar sahnelerin satış ihalesinin olduğu 5 Şubat günü de Akün Sahnesi önünde topla-

narak ihaleyi protesto etti. “İhaleye Çomak Sokuyoruz” sloganıyla yapılan eylemde açıklamayı okuyan Sanat Kurumu Genel Sekreteri Cemalettin Erol, tek başına sanatsal faaliyet veren sinema ve tiyatroların hiçbir planlama disiplininde yer almayan bir anlayışla AVM’ler içine hapsedilip, sıradanlaştırıldığına dikkat çekti. Başkent

Dayanışması bileşenleri Akün Sahnesi binasının çatısından sarkıttıkları ipleri Atatürk Bulvarı üzerindeki direklere bağladı. Açıklamada “Akün Sahnesi’ni bu iplerle kente bağlıyoruz. Biz bu iplerle aynı zamanda sanata bağlanıyoruz. Bu bağları kopartmaya çalışanlar başarısız olacaklar. Akün Sahnesinin boşaltılmasına izin vermeyeceğiz” denildi.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

7 fiubat 2013 / 20 fiubat 2013

16 Halk›n Sesi

Taşerona karşı dinmeyen öfke ALP TEK‹N BABAÇ

C

an Yücel’in “Yukarıdalar” adlı şiirine gönderme yaparcasına taşeron işçiler çatıdaydı. Can babanın şiirinde Yılmaz Güney’in Mahir Çayan ve Ulaş Bardakçı’yı nasıl koruduğu anlatılır. Şiirin sonu “Yılmaz gerçekten de o anda yukarıdadır. Yoldaşlarıyla devrim tarihimizin çatısındadır” diye biter. Bugün çatı katında olansa taşeron işçiler.

Taşeron işçilerin tepkisel eylemleri yeni işçi sınıfının kilometre taşlarını oluşturuyor. Türk-İş’in geleneksel sendikaları bile tepkiyi engelleyemiyor

‘AM‹R‹M ÇATIDALAR’ Kartal Koşuyolu Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 1 Ekim 2012 tarihinde direnişe geçen Devrimci Sağlık-İş Sendikası İşyeri Temsilcisi Ziya İncedere, 30 Ocak günü hastanenin çatısına çıktı. Çatıdan “Direne direne kazanacağız” sloganları yükseldiğinde hasta yakınları ve özel güvenlikçiler şaşkınlık içinde etraflarına bakarak, eylem yapan işçileri aradı. Güvenlikçilerin “Amirim çatıya çıkmışlar” anonslarının ardından herkes çatıya baktı ve “İşimi geri istit›s›n› flimdilik tarif ylemleri devrim tarihinin ça e l yorum” yazılı Dev e s i k p e t n i r e l i ç fl i n o r e fl a T re tafllar›n› oluflturuyor. Sağlık-İş imzalı bir pankartı e yeni iflçi s›n›f›n›n kilomet d r e l e s e m t e tutan Ziya İncedere’yi ve oğlu Barış’ı ve bir de Dev Sağlık-İş Örgütlenme uzmanı Ethem Akdoğan’ı gördü. İncedere, çatıdan İstanbul Güney Bölgesi Kamu Hastane Birlikleri CEO’su Tuncay Palteki’nin “işe alınacak” sözünü vermesiyle indi. Çatıdan inen Koşuyolu Hastanesi’nin Ziya Abi’si direniş çadırında bir açıklama yaptı. İşbaşı yapana kadar çadırın kaltaşeron sisteme karşı seslerinin daha Ankara’da binlerce yol işçisinin taşedırılmayacağını belirten İncedere’nin gür çıkmasına neden oluyor. ron sistemine olan tepkisinin yanında mesajı netti: “Oğlumun adı Barış; anTürk-İş yönetimine “istifa” çağrıları da cak barış bu ülkede taşeron sistem taTERSANE ‹fiÇ‹S‹ azımsanmayacak kadar fazlaydı. rihin çöplüğüne gömüldüğünde geleV‹NC‹N TEPES‹NDE cektir.” İncedere’nin çatıdan “Selam olsun” MADENC‹N‹N FENER‹ Koşuyolu’nda güvenlikçileri dediği tersane işçileri de 28 Ocak günü SÖNMEYECEK şaşırtan, “amirim çatıdalar” anonsunu tersanedeki vinci işgal ederek kazanıAKP’ye yakınlığıyla bilinen Türkgeçirten taşeron işçilerin “beklenma ulaşmıştı. Bir diğer selamın gittiği İş’e bağlı Genel Maden İşçileri medik”, “kontrol edilemeyen” eylembinlerce maden işçisi, 27 Ocak günü Sendikası (GMİS), 7 Ocak günü leri geleneksel Türk-İş sendikalarını Zonguldak’ta “Taşerona hayır” dedi. Kozlu’daki iş kazasında 8 maden da zorluyor. Hava-İş direnişiyle başlaMaden işçilerinden bir gün sonra Kaişçisinin hayatını kaybetmesi üzerine yan, Şişecam işçilerinin kazanımıyla, rayolları Genel Müdürlüğü’ndeki taşe- başlayan tepkileri hafifletemedi. Yatağan maden ve enerji işçilerinin taron şirketlerde örgütlenen Yol-İş üyesi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nı şeron şirketi kovmalarıyla devam eden işçiler taşerona karşı çıkarma yaptı. “Madenlerde taşeronu kaldıracağız” süreç, Türk-İş içinde de işçilerin,

Teknopark iflçilerinin direnifli kazan›ma ulaflt›. ‹flçiler, 28 Ocak günü maafllar›n›n bir k›sm›n› ald›. ‹flçilerle flirket aras›nda imzalanan taahhütname gere¤i flirket kalan paray› da 5 fiubat’ta ödedi. ‹stanbul Ticaret Odas›’n›n Teknopark ‹stanbul projesinde çal›flan iflçiler aylard›r alamad›klar› maafllar› için 28 Aral›k 2012’de direnifle geçmiflti. Defalarca polis sald›r›s›na maruz kalan iflçiler direnifllerini sürdürmüfltü.

Tekstil işçisinden Mango işgali

sözünü etmek zorunda bırakan maden işçileri 7 Ocak’tan bu yana Türkiye Taşkömürü Kurumu yöneticilerinin tüm baskı ve zorlamalarına rağmen kazanın olduğu ocağa inmedi ve sendika 27 Ocak günü miting düzenlemek zorunda kaldı. “Emeğe saygı” adındaki mitingde binlerce maden işçisi demokratik kitle örgütlerinin desteğiyle Zonguldak Meydanı’nı doldurdu, “Taşerona hayır” dedi. Mitingde konuşan GMİS Genel Başkanı Eyüp Alabaş “Madende taşeron olmaz diyoruz, çünkü biz 2004’te de bunu söylemiştik” dedi. Son 10 yıl-

da taşeron işçiliğinin 4 kat artarak 1.5 milyona ulaştığını hatırlatan Alabaş’ın sözleri taşeron çalıştırmayı özetliyordu: “Taşeron demek, 12-14 saat çalışmak demek. Mesai kavramı yok, maaş düzeni yok, iş güvencesi yok, kıdem tazminatı yok, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemleri yok, can güvenliği yok, sigorta primleri düzensiz, sendika yok, toplu sözleşme yok. Daha da önemlisi gelecek güvencesi yok.” Madenciler, taşeron sisteminin devam etmesi durumunda gerekirse greve gideceklerini de söyleyerek hükümeti uyardı.

‘Hayır, tam zamanı’

“Barikatlar›, engelleri aflar›z / Ayd›nl›¤a giden yolda biz var›z./ Çimentoya düfler al›n terimiz / Temeldeki harçta yine biz var›z” Taflerona karfl› eylem yapan Yol-‹fl üyeleri, Yol-‹fl Marfl›’ndan al›nt›lanan bu sözleri karfl›l›yor.

‹nflaat iflkolunda meydana gelen iflten ç›karmalara ve direnifllere kay›ts›z kalan geleneksel Türk-‹fl sendikalar›ndan Yol-‹fl taflerona karfl› miting düzenledi. Karayollar›’nda çal›flan binlerce iflçi, ülkenin dört bir yan›ndan Ankara’ya gelerek hükümetin tafleronlaflma politikalar›na tepki gösterdi. ‹flçiler “‹flçi düflman› Recep Tayyip Erdo¤an”, “Genel grev, genel direnifl” sloganlar›yla hükümeti protesto etti. Genel müdürlü¤ün tafleron flirketlerinde çal›flan yol iflçileri, Yarg›tay’›n

PTT işçileri kazandı İ

zmir PTT’de Tempo adlı taşeron şirketin dağıtım ve kargo bölümlerinin ihalesini almasıyla taşeron şirket bünyesinde çalıştırılan 180 işçi işsiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. İşçilere işten çıkarıldıklarına dair herhangi bir yazılı bildirim yapılmazken Bayraklı’daki Posta İşletme Müdürlüğü’ne(PİM) gidip sözleşmelerini yenilemeleri söylendi. Sözleşme yenilenmeyince işçiler

PİM önünde beklemeye başladı. PTT Müdürü gelip elindeki listede yazılı isimleri okudu. İsmi okunmayanların işten çıkarıldığını söyledi. Dağıtım bölümünde işten çıkarmalar “isim okuyarak” gerçekleşirken kargo bölümünde de işçilerden hiçbir sosyal hakkı olmadan çalışmalarının istendiği sözleşmeler dayatıldı. İmzalamayan 50 işçinin işten çıkarıldığı açıklandı.

İzmir gibi Manisa’da da işten çıkarmalar yaşandı. KESK’e bağlı Haber-Sen öncülüğünde bir araya gelen işçiler PTT müdürlükleri önünde eylemlerini dört gün boyunca sürdürdü. Kargolar temsil edilemedi, PTT şubelerinde paket yığılması yaşandı. PTT yönetimi işten çıkarılan işçilerin tüm haklarıyla birlikte 5 Şubat günü işe alındığını duyurdu.

Polis baskısına rağmen

“Tafleron diye isimlendirilen iflçiler ifle ilk giriflinden itibaren Karayollar› Genel Müdürlü¤ü iflçisidir” demesine ra¤men, karar›n uygulanmamas›na da tepki gösterdi. Türk-‹fl’e ba¤l› sendikalar›n tafleron sistemine isyan›na ve direnifllerine seyirci kalan Türk-‹fl Genel Baflkan› Mustafa Kumlu da iflçilerden nasibini ald›. “Kumlu istifa” sloganlar›n›n fazlal›¤› karfl›s›nda Yol-‹fl Genel Baflkan› ve Türk‹fl Yönetim Kurulu Üyesi Ramazan A¤ar “Arkadafllar flimdi zaman› de¤il” dedi.

Asgari Ücret Tespit Komisyonu’nda Türk‹fl ad›na bulunan Ramazan A¤ar tepkileri engelleyemedi. Bunun nedenini Kayseri’den gelen emektar karayolu iflçisi Bayram “750 liral›k maafl› iki ayd›r vermiyorlar, geçen ay iflten ç›kar›ld›m. ‘Yaza do¤ru seni ifle al›r›z’ dediler. 7 ay çal›flt›m sigortam› düzgün yat›rmad›lar” diyerek özetledi. Diyarbak›rl› tafleron karayollar› iflçileri de 3 ayd›r alamad›klar› maafllar› için yapt›klar› 10 günlük ifl yavafllatma eylemi sonucunda ücretlerini ald›klar›n› hat›rlatt›.

Her cumartesi Taksim Meydan›’ndan Galatasaray Meydan›’na yürüyerek direnifllerini sürdüren HEY Tekstil iflçilerinin 26 Ocak günü eylemlerinin adresi HEY Tekstil’in patronu Aynur Bektafl’›n üretim yapt›¤› Mango ma¤azas›yd›. Taksim’den Galatasaray’a yürüyen iflçiler ma¤azan›n önünden geçerken içeri girdi. Ma¤azan›n ikinci kat›nda pankart ve dövizlerini açan iflçiler müflterilere “Mango’yu boykot” ça¤r›s› yapt›.

Sağlık işçisi iki yıldır direniyor Samsun Gazi Devlet Hastanesi’nde Devrimci Sa¤l›k‹fl’e üye olduklar› için iflten ç›kar›lan iflçiler 26 Ocak 2011 tarihinden beri hastane bahçesinde kurduklar› direnifl çad›r›nda. Sendikal› olduklar› için iflten ç›kar›ld›klar› mahkeme karar›yla kesinleflen ve ifle iade davalar›n› kazanan, hatta sa¤l›k iflçisi olduklar› da mahkeme karar›yla kesinleflen iflçilerin direnifli sürüyor. Kentte AKP’nin tüm teflkilat› Dev Sa¤l›k-‹fl üyelerinin direnifline karfl› birleflse de direnifli k›ram›yor. Direniflin ikinci y›l dönümünde Halk›n Sesi’ne konuflan direniflçi iflçilerden Dev Sa¤l›k-‹fl Samsun Temsilcisi Yüksel Arslan “Bizim direniflimiz tafleron sistemine karfl›d›r. ‹fle iade olsak da tafleron sistemi sona erene kadar direnece¤iz” dedi.

176'ncı Sayı  

Halkın Sesi gazetesi 176'ncı sayısı çıktı

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you