Issuu on Google+

A-PDF Merger DEMO : Purchase from www.A-PDF.com to remove the watermark

SAYFA 7

‘Geceyi gündüze çevirmek için’

‘42 y›ld›r ev temizliyorum’

Bac›lar silah kuflan›nca

Solun serüveni afifllerde

Ankara’da sa¤l›k çal›flanlar› Anayasa Mahkemesi önündeydi

Tek maaflla yaflam mücadelesi veren güvencesiz kad›nlar...

Anadolu’da 800 y›l önce kurulan Bac›lar Örgütü

Y›lmaz Aysan’la solun görsel serüvenini konufltuk

SAYFA 10

SAYFA 14

SAYFA 13

21 fiubat 2013 • 1.25 TL

Y›l 7 • Say› 177

HALKEVLER‹ SAMSUN’DAK‹ SALDIRIYA KARfiI AKP B‹NALARINA YÜRÜDÜ

‘Misliyle yanıt veririz’ AKP halka karfl› emsalsiz bir sald›r›ya giriflti. Onlarca ilde KESK’e operasyon düzenlendi, 167 kifli gözalt›nda

HDK’n›n Karadeniz turunda, Sinop ve Samsun’da AKP ve polis gözetiminde faflist provokasyonlar düzenlendi

Sald›r›lar karfl›l›ks›z kalmad›. Samsun’da sol güçler faflizme direnirken, Ankara ve ‹stanbul’da hedef AKP binalar›yd›

AKP tezgah›n› bozduk, yine bozar›z! AKP plan›n› ne kadar iyi yaparsa yaps›n, devrimciler bu çarka bir çomak sokarak, onu ifllevsiz hale getirir  S. 3

E¤itimde skandal  AKP, gerici sald›r›lar›n› durdurmuyor. Cemaatlerle “resmen” iflbirli¤i yap›yor. Zorunlu din dersi yetmiyor. Baflka derste zorunlu cami maketi ödevi veriliyor. Tepki gösterene de “Neden rahats›zs›n? Yoksa Alevi misin?” deniyor  S. 6

Arkas› kuvvetli

Nahda Vadi şirketi kürekle kovdu ayağına sıktı  Tunus rejiminin gerici-bask›c›-piyasac› dönüflümünü fliddetle tesis etmeye çal›flan Nahda, muhalefete gözda¤› vermek isterken, kurflunu kendi aya¤›na s›kt›  S. 5

SAYFA 8

Ankara'da Dikmen Vadisi'nin y›k›m ihalesini alan GENKAR isimli tafleron flirket mahalleye dozer, özel güvenlik ve polis eflli¤inde geldi. Vadililere sald›ran tafleron flirket heyeti ve özel güvenlikçiler mahalleden kovuldu

Taksim ‹lkyard›m’daki iflçilerin haberleri olmadan adlar›na yap›lan ifl baflvurular›yla ortaya ç›kan skandal büyüyor. Skandal tafleron flirket, ‹fiKUR ve hastane yönetiminin örgütlü iflçilere karfl› suç ortakl›¤›n›n boyutlar›n› gösteriyor  S. 8

Kedi de€il h›rs›z, h›rs›z!

Hüseyin Boy / Sayfa 7

Kara delik neylesin

Karanlığa meydan okuyan 81 yıl  Halkevleri, Türkiye’nin ilerici devrimci miras›n› da arkas›na alarak halk›n haklar› mücadelesini örgütleyen bir devrimci kitle örgütü.  S. 12

Taksim İlkyardım’da organize işler

Ferda Koç / Sayfa 4

 Ça¤layan ile MB aras›ndaki kavga, küçük ve orta büyüklükteki ihracatç›lar ile finans kesimi aras›ndaki çeliflkilerin yans›mas›  S. 9

Umar Karatepe / Sayfa 9

Dilflat Aktafl / Sayfa 10

81 y›ll›k Halkevleri yarars›z... 8 Mart’ta meydanlar bizim

Yeni bekçiler  Son y›llarda artan Özel Güvenlik Birimleri’nin hangi ihtiyac›n sonucu yayg›nlaflt›¤›n› Ordu Üniversitesi’nden Yrd.Doç.Dr. Evren Haspolat’la konufltuk.  S. 11


2

KENT 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Vadi şirketi kürekle kovdu Ankara'daki Dikmen Vadisi'nin yıkım ihalesini alan GENKAR isimli taşeron şirket mahalleye dozer, özel güvenlik ve polis eşliğinde geldi. Vadililere saldıran taşeron şirket heyeti ve özel güvenlikçiler mahalleden kovuldu

Vadi halk› tafleron flirketin sald›r›s›na karfl› ellerine ne geçerse kulland›. Arbede s›ras›nda toplad›klar› tafllar›, mahallelerini savunma arac›na dönüfltüren Vadililerin en s›rad›fl› arac› ise bir flirket yetkilisinin s›rt›na inen inflaat küre¤i oldu.

Eylemle kazanılan hat Kocaeli Derince’de, 29 Ocak tarihinde Yenikent-Sopal›-60 Evler aras›nda çal›flan 103 numaral› otobüs hatt›n›n iptal edilmesi üzerine, mahalleliler Çeneda¤ Halkevi önünde bir araya geldi. Derince Meydan›’na yürüyen halk, meydanda aç›k kürsü kurdu. Kürsüde konuflan mahalleliler, son düzenlemeyle ulafl›m sorununun tam bir kaosa dönüfltü¤ünü belirtti. Kipa AVM'den ç›kan 101 nolu hatt›n, Derince'ye gelen turistleri gezdirmek ve ilçeyi tan›tmak için konulmufl gibi oldu¤unu söyleyen mahalleliler, 103 nolu hat ile 10 dakikada ulafl›lan Yenikent'e art›k 50 dakikada gittiklerini dile

MEHTAP MET‹NO⁄LU

B

arınma hakkı mücadelesinin Ankara'daki adreslerinden biri olan Dikmen Vadisi'nin yıkım ihalesini alan GENKAR adlı taşeron şirketin patronu, korumaları ve çalışanları 12 Şubat günü

O sırada Melih Gökçek... Vadi halk› 13 fiubat'ta tafleron flirketin sald›r›lar›na karfl› direnirken Ankara Büyükflehir Belediye Baflkan› Melih Gökçek, "Her yönüyle kentsel dönüflüm zirvesi" adl› etkinlikte yalan söyleme üzerine hünerlerini sergiliyordu. 16 bin 774 hak sahibiyle anlaflma yapt›klar›n› iddia eden Gökçek'e göre bu say› oldukça fazla. Ancak Ankara'da yaklafl›k 50 mahallede yürütülen y›k›m projeleri, ortalama 200 bin hak sahibini ilgilendiriyor. 200 binde 16 bin hak sahibiyle anlaflmaya var›lmas› Gökçek'in asl›nda büyük bir baflar›s›zl›k içinde oldu¤unu gösteriyor. Gökçek anlaflmaya varabildi¤i 16 bin kifliden binlercesini de ma¤dur etti. Kuzey Ankara Kentsel Dönüflüm

getirdi. Derinceliler, Sopal› Hastanesi'ne yolculu¤un bir saat sürdü¤ünü ve hastalar› minibüs yerine taksiyle hastaneye götürmek zorunda kald›klar›n› belirtti. 103 nolu otobüs hatt› geri gelene kadar eylemlerine devam

Projesi’nde 8 bin 500 kifliyle anlaflmaya varan Büyükflehir Belediyesi, sadece 4 bin kiflinin evini vermifl ve geriye kalan hak sahiplerini evsiz b›rakm›flt›. Ayn› durum Yeni Mamak Kentsel Dönüflüm Projesi'nde de yaflanm›flt›. 2 bin 200 gecekondu y›kan belediye sadece 250 gecekondu sahibinin evini vermifl, di¤er hak sahipleri ise sokakta kalm›flt›. Zirvede konuflan Çevre ve fiehircilik Bakan› Erdo¤an Bayraktar da Gökçek’ten geri kalmad›. Bayraktar, Ankara Büyükflehir Belediyesi’nin çok k›sa sürede kentsel dönüflüm süreçlerini tamamlad›¤›n› öve öve bitiremedi. Oysa belediye son 19 y›lda befl etapl› Dikmen Vadisi Projesi'nin sadece üç etab›n› tamamlayabildi.

edeceklerini söyleyen Derinceliler eylem sonras›nda hatt›n geri gelmesi için toplad›klar› 500 imzay› Kocaeli Belediyesi’nin UKOME birimine iletti. Bu eylemler neticesinde 103 nolu hat, tekrar ulafl›ma aç›ld›.

mahalleye gitti. Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılacak olan Dikmen Vadisi Kentsel Değişim ve Dönüşüm Projesi kapsamında yıkımlar taşeron şirkete ihale edilmişti. GENKAR isimli şirket Dikmen Vadisi'nde ihaleyi aldığını söyleyerek ortaya çıktı. Yıkım için Dikmen'de fizibilite çalışması yapmaya çalışan şirket çalışanları; mahallelilere yıkım ihalesini aldıklarını ve evlerinin yıkılacağını söyledi. Bunun üzerine şirketi kovmak için bir araya gelen Vadilileri gören şirketin elemanları, bir daha geleceklerini söyleyerek mahalleyi terk etti. Barınma Hakkı Bürosu önünde bir araya gelen Vadililer, direniş ateşini yaktı ve şirketi mahalleye sokmamak için bekleyişe geçti. S‹LAHLI, BIÇAKLI TAfiERON Vadi halkının bekleyişi çok sürmedi, kovuldukları mahalleye 13 Şubat sabahı tekrar gelen şirket bu sefer yanında 50 kişilik bir “heyet” getirdi. Şirket

kendi ekibinin yanı sıra çevik kuvvet, özel güvenlikçi ve dozer getirdi. Vadililerin, taşeron şirketin yıkım için yapmak istediği fizibilite çalışmalarına izin vermeyeceklerini söylemesi üzerine şirket yetkilileri tehditler yağdırdı. Bu sırada bir mahalleli şirkete ait olduğu söylenen iki araçta silah ve bıçaklar olduğunu fark etti.

Bunun üzerine Vadililer arabalara yöneldi, iki şirket yetkilisi silah ve bıçakları alarak uzaklaştı. Mahalleliler, yaklaşık bir ay önce yaptığı toplantıda yıkımların taşeron şirketlere verilmesiyle mafyalaşmanın önünün açılacağını öngörmüştü. Bıçak ve silahların görülmesi bu öngörüyü de doğruladı. fi‹RKET PATRONU "HÜCUM" DED‹, POL‹SLER ‹ZLED‹ Vadi halkının sloganlarla bekleyişe geçtiği sırada, 50 kişilik taşeron şirket heyetine "hücum emri" veren şirket patronu, mahallelilere saldırıyı başlattı. Mahallelilerden bir kadını yaralayan saldırganlara, Vadililerin müdahale etmesi üzerine arbede çıktı. Vadi halkı, saldırganlara karşı ellerine ne geçerse kullandı. Çıkan arbede sonrasında, hücum emriyle saldırıya geçen şirket heyeti ve özel güvenlikçiler arkasına bakmadan mahalleden kaçtı. Saldırılar, Yıldız Karakolu’nun yanı başında, çevik kuvvet polislerinin gözü önünde gerçekleşti. Polisler saldırı anında hiçbir müdahalede bulunmadı. DOZER‹N HAKKINDAN VAD‹L‹LER GELD‹ Yıkım için getirilen dozer-

ler de Vadi halkının öfkesinden nasibini aldı. Tıpkı daha önceki onlarcası gibi. Gökçek'in, mafyatik taşeron şirketlerin ve polisin saldırılarından korkmayacaklarını, barınma hakları için mücadeleden vazgeçmeyeceklerini söyleyen Vadililer, dozerleri tahrip etti. Saldırganların ve özel güvenlikçilerin kaçmasının ardından, polisin de mahalleyi terk etmesi üzerine Vadi halkı, Barınma Hakkı Bürosu'nda toplanıp saldırıyı değerlendirdi. VAD‹ HALKI YALNIZ DE⁄‹L Ankara Halkevleri, Vadi halkına yönelik saldırının ardından 14 Şubat'ta yaptığı basın açıklamasında, saldırıdan Melih Gökçek ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın sorumlu olduğunu söyledi. Taşeron şirketin saldırısıyla ilgili Halkevleri İstanbul Barınma Hakkı Meclisi ve TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulu da birer açıklama yayımladı. Açıklamalarda "Yağmacılara ve rantçılara karşı direnen Vadililerin yanındayız" dendi. Vadi halkına bir destek de Başkent DayanışmasıBen Ankara’dan geldi. “Vadi halkı yalnız değildir” sloganıyla yapılan yürüyüşe, BDP, İMO, Devrimci 78’liler Derneği, AFSAD, Kor-Der ve Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği katıldı.

Dünya Bankası’nın Mamak’ta ne işi var?

M

amak Barınma Hakkı Bürosu'nun 8 Şubat günü "sürpriz" konukları vardı. Dünya Bankası (DB) yetkilileri, Barınma Hakkı Bürosu ile görüşmek için mahalleye geldi. DB yetkilileri bu ziyareti "araştırma amaçlı" diye açıkladı. Yetkililer nasıl bir araştırma olduğunu ise şöyle anlattı: "Birçok ülkeye kredi veriyoruz. Verdiğimiz krediler doğru kullanılıyor mu, bunu öğrenmek için her iki tarafla da görüşüp konuşuyoruz." Barınma Hakkı Bürosu bu ziyaretin altında yatan amacı derinlemesine araştırdı. DB yetkilileri kısmen doğru söylüyordu; AKP'nin Türkiye'deki kentsel dönüşüm projeleri hakkında etrafa

saçtığı abartı ve yalanlar DB yetkililerini dahi meraklandırmıştı. Kentsel yıkımın dünyadaki yürütücüsü ve destekçisi DB, Gökçek’in ve AKP’lilerin kentsel dönüşüm adlı yıkım projesinde ne kadar ilerlediğini yerinde görmek istedi. DB’nin ziyareti bir nevi denetlemeydi. Denetimin temelini oluşturan 13 Şubat'taki "Her yönüyle kentsel dönüşüm zirvesi" gibi etkinliklerin ortalama her ay yapılması, bu etkinliklerde bir araya gelen AKP’lilerin gerçek dışı veriler sunması ve medyada yıkım projesinin çok iyi gittiği yönündeki yalan haberler, yıkımlarda DB’nin istediği aşamaya gelinemediğini gösteriyor.

2011’de yüzde 60’› gecekonduda yaflayan 21 milyon nüfuslu Hindistan’›n Mumbai kentinde, oran›n TOK‹'si ve DB'nin kredisi kenti finans merkezi yapmak için gecekonducular› soka¤a att›.

‘Taksim’i 1 Mayıs’ta eyleme açacağız’

K

ESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin çağrısıyla 15 Şubat'ta Taksim Meydanı için meşaleli yürüyüş gerçekleştirildi. Galatasaray Lisesi önünden başlayan yürüyüşte “Taksim'e, 1 Mayıs alanımıza dokunma" denildi. “Taksim

meydanı 1 Mayıs alanı” sloganının atıldığı eylemin basın açıklamasında, en önemli kentsel ve kamusal alanlardan biri olan Taksim’e yönelik saldırılara karşı 1 Mayıs alanına, Taksim’e sahip çıkılacağı belirtildi.


3

GÜNDEM 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Faşist saldırı, örgütlü halka sökmedi HDK’nin Karadeniz gezisi AKP tarafından örgütlenen faşist provokasyonlara, saldırılara ve linç girişimlerine sahne olsa da faşizme karşı direnenler meydanı boş bırakmadı ALP TEK‹N BABAÇ

K

ürt sorununun demokratik çözümü ve barış talebini anlatmak için HDK’nin 17 Şubat günü Çorum’da başlattığı Karadeniz gezisi, Sinop ve Samsun duraklarında AKP eliyle örgütlenen faşist saldırılara sahne oldu. Sinop ve Samsun’da faşistler HDK milletvekilleri Sırrı Süreyya Önder, Levent Tüzel ve Ertuğrul Kürkçü ile HDK üyelerine linç girişiminde bulundu. Sinop’ta 18 Şubat günü HDK heyetinin toplantı yaptığı Sinop Öğretmenevi’nin etrafı faşist gruplar tarafından sarıldı. Polis, binaya ve binanın park alanında bulunan araçlara taş ve sopalarla saldıran grubu engellemedi. HDK üyelerinin 19 Şubat’ta ziyaret ettikleri Samsun’da da emniyetin aynı tutumu devam etti. Faşist saldırılar sonunda HDK üyeleri Karadeniz turunu iptal ettiklerini açıkladı.

DÜZENLEYEN: AKP Sinop’ta faşist saldırı öncesinde Sinop Gençlik Platformu adlı bir grubun çağrısı vardı. Faşist provokasyonu örgütleyen söz konusu grubun Sinop İl ve İlçeleri Başkan Yardımcısının AKP Boyabat

Gençlik Kolları Başkanı Olcay Kargınoğlu olduğu öğrenildi. Samsun’da da benzer senaryo tekrar edildi. Samsunspor’un Şirinler adlı taraftar grubu ve Türk Milliyetçi Cephe adlı grupların çağrılarının yanı sıra Asarlık İlçesi Kaymakamlığı’na bağlı Ziraat Odası Başkanı Halil Oytun da provokatif açıklamalarda bulundu. Sinop ve Samsun’da polis, faşist grupları dağıtmak yerine izlemeyi tercih etti. Hatta Samsun’da polis, faşist gruplar tarafından etrafı sarılan binadakilere

“Sizin güvenliğinizi alamıyoruz siz kendi güvenliğinizi alın” dedi. Faşist saldırılar sonrasında HDK Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Sinop’taki saldırının CHP’li belediye başkanı tarafından kışkırtıldığını söylese de sonrasında bunun bir dezenformasyon olduğunu anlayınca özür diledi. AKP, Kürt sorununda başlattığı müzakere adı altındaki yeni saldırı sürecinde elini güçlendirmek için faşist provokasyonlara girişeceğini gösterirken, Sinop ve Samsun saldırıları, milliyetçi reflekslerin

AKP’yi güçlendireceğini bir kez daha ortaya koydu. FAfi‹ST SALDIRI ÖRGÜTLÜ HALKA SÖKMED‹ Faşist saldırılar karşısında direnişler de gelişti. Samsun’da binlerce faşistin etrafını sardığı Halkevleri, TKP, 78’liler Derneği, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin bulunduğu bina terk edilmedi. Devrimciler, binanın içine kadar giren faşistleri püskürttü. Kentin diğer bir kısmında HDK’lilerin toplantı yapacağı binanın önünde de ufak

çaplı arbedeler yaşandı. Samsun’da devrimciler, polisin saldırgan faşist güruhu engellemeyip “Binayı boşaltın” dayatmalarına “meydan boşalana kadar binaları boşaltmayacağız” yanıtını verirken Ankara’da Halkevleri üyeleri AKP İl Binasına yürüdü. AKP İl Binası önünde çevik kuvvet barikatıyla karşılaşan Halkevleri üyeleri, “Samsun’da arkadaşlarımıza ne yapılırsa biz de AKP’ye aynısını yapacağız” dedi ve Samsun’daki grup dağılmadan oradan ayrılmadı. Samsun’da faşistlerin meydanı boşaltmasının ardından polisle birlikte binadan ayrılan 37 kişi savcının kararıyla gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar, “mağdur şüpheli” sıfatıyla ifade vermeye zorlandı. Hatta 9 saat boyunca faşistlerin taşlı sopalı saldırısına maruz kalan 37 kişiye “Aşağıdakilere taş attınız mı” sorusu polis tarafından ısrarla soruldu. Gözaltına alınan 37 kişi “Bize şüpheli muamelesi yapamazsınız” diyerek maruz kaldıkları saldırıyı anlattıktan sonra serbest bırakıldı. Faşist saldırı Kıbrıs’ta da protesto edildi. Baraka Kültür Merkezi üyeleri 19 Şubat günü ellerindeki Halkevleri bayraklarıyla Türkiye Cumhuriyeti Elçiliği’ne yürüdü.

‘Üç beş çapulcuya pabuç bırakmayız’ AKP taraf›ndan tezgahlanan faflist sald›r›lar sonras›nda Halkevleri Genel Baflkan Yard›mc›s› Samut Karabulut bir aç›klama yay›mlad›. Aç›klama flöyle: Sald›r› Samsun Halk›na mal edilemez. AKP ve faflistlerin ortak provakasyonudur! Samsun Halk› Halkevlerini iyi tan›r; Samsun’da Tekel iflçileri, Halkevcileri ikibuçuk ay Ankara k›fl›nda birlikte direndikleri Tekel direniflinden tan›r. Samsun Halk›, Halkevcileri rayl› ulafl›mdaki soyguna karfl› eylemlerinden tan›r. Samsun Halk›, Halkevcileri Sivasl›lar Köyü’ndeki ya¤maya karfl› köylülerle ortak mücadelelerinden tan›r. Samsun Halk›, Halkevcileri Devlet Hastanesi’nden at›lan iflçilere 800 gün boyunca deste¤inden tan›r. Samsun Halk›, Halkevcileri ‹kiyüzevler semtinin talan edilmeden önceki çal›flmalar›ndan, sel

felaketzedelerine uzatt›¤› elden tan›r. Samsun Halk›, Halkevcileri “paras›z e¤itim”, “paras›z sa¤l›k” kampanyalar›ndan, 4+4+4’e karfl› çal›flmalar›ndan, Eti Bak›r’›n özellefltirilmesine karfl› duruflundan tan›r. Samsun Halk›, Halkevlerini “Karadeniz Kararmas›n” diyerek kap› kap› kanser taramas› yapmas›ndan tan›r. Sözün k›sas› Samsun Halk› Halkevcileri ‹yi tan›r! Halkevcilere sald›ranlar, halk de¤il AKP’nin denetimindeki ›rkç›lard›r! Faflistlerdir! Halkevleri bugüne kadar Karadeniz’de birçok provokasyonu bofla ç›kard›¤› gibi bugün Samsun’da yaflan›lan provokasyonu da bofla ç›karacakt›r. Faflizme karfl› demokrasi mücadelesi Halkevleri’nin tarihinin ve bugünün ayr›lmaz görevlerindendir. Irkç›l›¤a ve flovenizme karfl› Halklar›n Kardeflli¤i için mücadelemiz devam edecektir.

AKP’nin tezgâh›n› bozduk, yine bozar›z! KP’nin daha doğrusu Tayyip Erdoğan’ın içinden geçilen süreçte inisiyatif kaybetme, süreci kendiliğindenliğe bırakma gibi bir “lüksü” yok. Önündeki zaman dilimleri ne kadar iyi planlanırsa planlansın süreci “bozabilecek”, AKP’yi alaşağı edebilecek bir dizi gelişme her an yaşanabilir. Tam da bu yüzden Tayyip Erdoğan, planı harfiyen uygulamak, her yeni gelişmeye müdahil olmak zorunda. Bir taraftan seçim yatırımları yapmak, diğer taraftan Kürtlerle girilen “yeni” süreçte inisiyatifi elden kaçırmamak, ayrıca siyasi rakiplerine hiçbir fırsat vermemek için canhıraş koşturuyor. Seçim hazırlıkları (anlaşıldığı kadarıyla) AKP’nin önceden hazırladığı şekilde adım adım ilerliyor. Yaşlılar, gaziler derken şimdi de engellilerin ağzına “bir parmak bal” çaldılar. “Kamudaki engelli istihdamını beş kat artırdık. Bu ülkede engelli kardeşlerimizin yanında kim var; AK hükümeti var. Çünkü biz 'insanı yaşat ki; devlet yaşasın' görüşünde hareket ediyoruz. 2013 yılında 8 bin 115 engelli kardeşimizi daha kamuda istihdam edeceğiz.” (Büyük çoğunluğu Diyanet elbette.) Bununla yetinilmedi tabii, Tayyip Erdoğan belediyelerdeki 18 bin sözleşmeli personelin kadroya alınması talimatını da verdi. Hemen ardından Çalışma Bakanı Faruk Çelik’in önerisiyle, tek personel rejimine geçebilmek için de bir kereye mahsus olmak üzere sözleşmelilerin kadroya alınması kararlaştırıldı. Yaklaşık 80 bin personel kadroya alınacakmış. Belediyelerin son dönemde işe aldığı kişiler de birkaç ay çalışıp kadro hakkı kazanacakmış. Hatırlanacağı gibi Haziran 2011'deki seçimlerden önce 200 bin sözleşmeli personel kadroya alınmıştı. Türban konusunu ise AKP Hükümeti, seçimlerden önce her alanda kesin olarak halletmeye karar vermiş gibi gözüküyor. Spor Bakanlığı, federasyonlara daha önce gönderdiği talimatı tekrar hatırlatarak 'sporcuların kıyafetine karışmayın' mesajı gönderdi. Yine hatırlanacağı gibi 2012 Londra Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'nda mücadele

A

eden sporcular için kıyafet sınırlaması kaldırılmış ve dileyen sporcu başörtüsüyle “özgürce” mücadele edebilmişti. Değiştirilen bakanlardan da ilk icraatlar açıklamalar gelmeye başladı. Milli Eğitim Bakanının, “YÖK yasası yeniden hazırlanacak” ve “kılık-kıyafet yönetmeliğini yeniden değerlendireceğiz” açıklamalarından sonra Sağlık Bakanı’ndan “doktorların tam gün yasasını değiştireceğiz” açıklaması geldi. Böylece 2500 doktora tekrar devlet hastanelerine dönme olanağı sağlanacakmış. (Ne devlette süreklilik var, ne hükümette, birinin yaptığını diğeri değiştiriyor. Madem değiştirecektiniz, niye yaptınız, sanki ayrı partilerin bakanları). Bu arada yeni Kültür Bakanı da Yaşar Kemal’i ziyaret edip, “Yaşar abi, nasılsın?” demiş. Seçim hazırlıkları bunlarla sınırlı değil, ilk transferler de (biraz erken ama) başladı. Eski CHP Tunceli milletvekili Sinan Yerlikaya AKP’ye geçti. AKP’ye katkısını ve mesajını da şöyle açıkladı; “Hz. Muhammed ve Hz. Ali yardımcınız olsun”. AKP’nin transferleri onunla sınırlı değil, Yalova’nın eski DP’li şimdi bağımsız Belediye Başkanı ile üç belde Belediye Başkanı da AKP’ye geçti: Kastamonu Tosya (MHP), Antalya Kahyalar (CHP) ve Mardin Ömerli Belediye Başkanı Yılmaz Altındağ (Güneydoğu’da CHP’nin tek belediye başkanıydı). Ancak seçim süreçlerinin kendisi için büyük öneminin farkında olan AKP Hükümeti, rüzgarın estiği yöne göre gittikçe daha tavizkar uygulamalara girişecek. Bu esnekliğin farkında olan AKP içi güçler bile seslerini daha yüksek çıkarmaya başladı. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye ekonomisi için “uçaktan indik karayoluyla gidiyoruz” diyen Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya sert çıkmakta mahsur görmüyor. Başçı’nın hükümetin bir memuru olduğunu söyleyen Çağlayan, “Herkes yerini ve haddini bilecek. Merkez Bankası hükümetin kararnamesiyle atanan veya görevden alınacak olan biridir” diyor. Çağlayan aslında, finans tekellerine karşı orta ve büyük ölçekli imalat sanayisinin

sözcülüğünü yapmakta (onlar bağıracağına, ben bağırayım, misali). Bu bağırış-çağırışın kendi iç mantığında bir haklılık zemini de mevcut. Dünyada devam eden ekonomik kriz nedeniyle panikleyip, ekonomiyi soğutma kararı alan AKP, para kontrolünü elinde tutup yüksek büyüme hedeflerinden vazgeçmişti (en iyimser beklentilerle bu yıl büyüme oranı %2,5 olacak). Ancak bu durum cari açığın suni olarak düşmesine yol açsa da imalat ve sanayi sektörleri krize girmek üzere. Yüksek faiz oranlarının korunduğu bu dönemin kaymağını ise finans tekelleri yemekte. 2011 yılında toplam 19,8 milyar lira kâr elde eden bankalar, 2012’de bu rakamı 23,6 milyar liraya yükseltti. Bu “tatlı kar”larının nedeni de faiz ve komisyon gelirleri. Yani halkın ürettiği artı değere, hiçbir üretim faaliyetinde bulunmadan el koyan operatörler. Tayyip Erdoğan’ın bu dönem “ilgi göstermediği” neredeyse tek konu Suriye. Neden acaba? Çünkü Suriye konusu AKP için çıkmaz bir bataklığa dönüşmek üzere. Muhaliflerin önemli bir bölümü Esad ile görüşme yapma kararı alınca, Rusya da olaya el koyunca (görüşmeler Moskova’da yapılacak) AKP iyice boşa düştü. Şu an elinde kalan tek koz, El-Kaideci katiller. Ha, bir de ABD var, doğru ya. Tayyip Erdoğan, yüksek ikna gücüyle Obama’yı ikna edebileceğini düşünüyor, bi randevu koparabilse (Obama seçildiğinden beri ısrarla gönderdiği randevu taleplerine henüz yanıt alamamış da). Ama bu ay bir umudu var; yeni ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ilk dış gezisini Türkiye’ye yapacak. Konu malum; Suriye, Irak ve İran. AKP de araya PKK’yi ve elbette şu randevu meselesini sıkıştıracaktır. Bu arada AKP’liler içinden bile (Abdullah Gül dahil) yükselen seslere bakılırsa Ahmet Davutoğlu’nun da suyu iyice ısınmaya başlamış durumda. “Bizzat kişisel kibri ve hırsıyla hareket edip, Suriye konusuna yanlış öngörüyle (Libya ve Mısır’da olduğu gibi kısa sürede sonlanacak) davrandığı” değerlendirmeleri artık açıktan açığa yapılır durumda. Ancak ne yazık ki (!) AKP, Davutoğlu’na

mahkum çünkü onun değiştirilmesi, “dış politikada halt ettim” anlamına geleceğinden AKP’nin karizmasını fena çizer. Ancak yine de uygun bir durum kollanmıyor da değil. Ne hazindir ki (!) AKP’nin Suriye politikasında tek dayanabileceği gerçek güç olarak Kürtler kalmış durumda. Mardin bağımsız milletvekili, aynı zamanda DTK Eş Başkanı Ahmet Türk’ün Tayyip’i gazlamak için mi yoksa sürecin dışında duran güçleri ikna etmek için mi söylediği “Türkiye demokratik ünitede Kürtleri kucaklayarak sorunu çözerse inanın Ortadoğu’nun tek büyük gücü olur. Ortadoğu’ya demokrasiyi götürerek bölgedeki dengelerin, statükonun değişmesine çok büyük katkı sağlar” ifadeleri, bu süreçte dikkate alınmaya başlamış durumda. Tayyip Erdoğan sadece Ortadoğu planları için değil aynı zamanda seçimler sürecinde de Kürtleri bir aktör olarak (yanında ya da karşısında) değerlendirmeye ihtiyacı olduğunun iyice idrakine varmış durumda. Kuşkusuz bu süreç çok yönlü, bir tarafında da Anayasa pazarlığı var diğer aktörlerle de yapılan. Bu pazarlığın mahiyetini anlamak için Beşir Atalay’ın rüşveti andıran açıklaması manidar; “Eğer uzlaşma olacaksa başkanlıktan vazgeçebiliriz”. Tam da bu yüzden sürecin tüm aşamalarında inisiyatif alıp, kontrolü hiçbir zaman elinden kaçırmamaya çalışıyor (Neredeyse Öcalan’la görüşmeleri bile kendi yapacak). Elbette bu süreci demokratik bir çözüme doğru götürme niyetinde olduğunu söylemek imkansız. Üstelik AKP’nin iktidarını devam ettirmek için her yolu kullanacağı, bunların arasında kirli savaş yöntemlerinden kendi kitlesini tahrik ettirmeye kadar varan yöntemlerin de olacağı aşikar. En son BDP’nin Karadeniz turunda denenen linç girişimlerinde devletin, AKP’lilerin parmağının olmadığını söylemek safdillik olacaktır. Saldırının son derece örgütlü olduğu: günler öncesinden bildiriler dağıtılmaya başlanmasından, tek örnek pankartlar yapılmış olmasından, ev ve iş yerlerinin bayraklarla donatılmasından anlaşılıyor. Hadi diyelim ki bunları AKP yapmamış, CHP yapmış olsun

–ki CHP’nin buradaki suçu herkesten daha çok, çünkü bu süreçte nasıl bir pozisyon alınacağını genel başkan dahil kimse bilmiyor-, AKP Hükümeti polisi, MİT’i ve kendi teşkilatlarınca bu kalkışmayı engelleyemez miydi? Tam tersine BDP milletvekillerinin tanıklıklarından anlaşılıyor ki polis saldırganlara aşırı tolerans göstermiştir. Ayrıca taşlayan kitlenin içindeki AKP’li yöneticiler ne yapıyorlardı acaba? Kısaca Tayyip Erdoğan, “tavşana kaç, tazıya tut” siyaseti izlemektedir. Tayyip Erdoğan’ın bu kadar hegemonya kurduğu ve Abdullah Öcalan’a bu kadar “bağımlı” olunan bir süreçte Kürt Hareketi de yanlışlar yapmaktadır. Dikkat edilirse Tayyip Erdoğan’ın bile bu süreci anlatmak için gittiği yerler Kayseri ve Mardin’dir (O da üstelik garantisini aldıktan sonra). Ne büyük cesaret değil mi, Midyat’ın ardından Belediye Başkanı Ferhan Türk’ün KCK’den tutuklu olduğu, BDP’nin kalesi Kızıltepe’ye geçip binlerce insana hitap edebiliyor. Oysa kendisi bile Karadeniz’e gitmeye cesaret etmemiştir. BDP Heyeti’nin sonuçlarını hiçbir biçimde kontrol edemeyeceği böyle bir tura çıkmasının riskleri ortadadır. Karadeniz’in provokasyonlara çok açık bir bölge olduğu daha önce yaşanan rahip Santoro cinayeti, TAYAD’lılara saldırı, Ahmet Türk’ün yumruklanması gibi olaylardan bilinmekteydi. Karadeniz Bölgesi neredeyse şovenizmin bir tür ana üssü hâline getirildi. Kürt sorununun bu kadar gündem olduğu ve beklentilerin her gün kendisini büyüttüğü bir dönem sistem içi güçleri olduğu kadar sol toplumsal muhalefeti de “kilitlemiş” ve edilgen konuma sokmuş durumda. Hem sürecin tüm bilgisine/ilgisine sahip olunmayışı hem de kendisini bu sürecin öznesi olarak görmeyişi, sol toplumsal muhalefet örgütlerinin bu sürece ilişkin ortak bir değerlendirme açıklaması yapmasını bile engeller vaziyette. Üstelik her yıl (güçlü ya da zayıf ama kendine ait) özel gündemlerle 1 Mayıs’a giden dönemde başlayan Mart ayı yoğunluğu bile tam da bu atmosferden olumsuz etkilenmiş görülüyor.

Sadece son iki yılın Mart ayları hatırlanacak olursa bile bu yılın “gündemsizliği” daha rahat görülebilir. 2011 yılı Mart ayı olağan gündemlerinin yanında, yani 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, 12 Mart Gazi Katliamı, 16 Mart Beyazıt Katliamı, 21 Mart Newroz, 30 Mart Kızıldere’nin yanında 6 Mart’ta Alevilerin İzmir Mitingi, 13 Mart’ta sağlık meslek örgütlerinin Ankara’daki eylemi, yine Martta İstanbul’da su, 3 Nisan’da Ankara’da güvencesizler, 9 Nisan’da HES’lere karşı, 10 Nisan’da yine Ankara’da Eğitim Hakkı Meclislerinin “Eğitim Hakkı” mitingi ve Barınma Hakkı Mitingi gibi çok yoğun bir dönem olarak geçirilmişti. 2012’nin Mart ayına ise 4+4+4’e karşı eylemler damgasını vurmuştu (İstanbul’da 8 Nisan’da yapılan Halkevleri’nin 80’inci yıl şenliğini de unutmamak gerek). Bu yıl ise 8 Mart Dünya Kadınlar Günü bile, olması gereken güçle gündem yapılabilmiş değil! Üstelik bir savaş ve katliam bilançosuna benzer rakamlarla, AKP’nin 2012 karnesinde yazan; (sadece resmi rakamlarla) 160 kadının öldürülmesi, 226 kadının yaralanması, 143 kadının tecavüze uğraması verileri varken. Üstelik Türkiye, kadın-erkek eşitliğinde 135 ülke arasında 132’nci sırada iken. Üstelik türbanın siyasetinin azdırıldığı bir ülkede bu sayıların artacağı kesinken. Üstelik hala kadınlar konusunda karar verme hakkının erkeklerde olduğu bir toplumsal düzen katmerleşirken… Unutulmamalıdır ki AKP planını ne kadar iyi yaparsa yapsın, düzenini ne kadar iyi tezgahlarsa tezgahlasın, tekerine sokulacak bir çomak o makineyi işlemez hale getirecektir. Samsun’da Ankara’da gösterilen refleks, en dezavantajlı durumda dahi devrimcilerin inisiyatif alma konusundaki irade ve yeteneğinin kanıtıdır. Bunu daha önce de yaptık; Hopa’da yaptık, Dikmen’de yaptık, üniversitede yaptık, sağlık emekçisiyle Taşeron Cumhuriyetine karşı, eğitim emekçisiyle 4+4+4 ucubesine karşı yaptık, turnikede, yürüyüş yolunda, HES’te yaptık, yumurtayla yaptık, şemsiye ile yaptık… Yine yaparız, yapacağız da…


4

GÜNDEM 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Kedi de¤il h›rs›z, h›rs›z! erilla'ya sürek avı, Kandil'e bombardıman, AvruG pa'da suikast, BDP'ye burun sürtmeyi "AKP kendi kitlesini müzakere sürecine ikna etmeye çalışıyor" diyerek mazur gösterilebildi. Karadeniz'deki linç girişimi de MHP ve CHP'nin sırtına yıkılıp Tayyip Erdoğan'ın eli yıkanabilir elbette. Sokağa salınan itin kopuğun "hüviyetlerine" üstün körü bakıp "kedidir kedi" diye söylenerek uykuya dalmayı tercih edeceklere sözümüz yok. Onlarda AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın "Türkiye'deki Kürt sorununu çözmek istediğine" bu iman varken hiç bir kudret, hiçbir kanıt aksine inandırmaya yetmez. Sözümüz, "AKP'nin çözüm istediği veya çözüme mecbur olduğu" ön yargısına sahip olmayanlara. Mustafa Suphi'lerin katlinden bu yana bu ülkede devlet "yol vermeden" linç de olmaz, girişimi de olmaz. Sadece "yol vermek"le de yetinmez bu devlet, iti köpeği de toplar, düzene sokar, nerede havlayacaklarını, nerede ısıracaklarını, nerede kuyruklarını toplayıp sıvışacaklarını da belirler. (İsteyen Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı "TKP ve Mustafa Suphi Olayı" kitabını okusun.) Bir linç hareketinde polis "yol veriyorsa" bilin ki orada siyasi irade vardır, hem de en yüksek kattan ortaya konulmuş şekilde. Dünyanın en "duygusal", en "provokasyona açık", en "başıbozuk" polisi imiş gibi görünen Türk polisi iş siyasete, hele de siyasetin zorbalıkla sürdürülmesine geldi miydi yukardan emir almadıkça nefesini bile bırakmaz. Bu ülkede en yüksek yerden emir almadan ne linç olur, ne yargısız infaz, ne de işkence. Eğer oluyorsa bilin ki en yüksek yerin talimatı vardır. Sinop ve Samsun'daki linç girişimlerinin talimatının da "en yüksekten" verildiğini anlamak için kahin olmak gerekmiyor. Termik santral ve HES protestolarında ellerinde Türk bayrağı taşıyan yaşlı kadınları, erkekleri yerlerde süründüren Sinop ve Samsun polisi, bağıra çağıra gelen bir linç girişimine "kendi kafasından" yol vermez, veremez, verirFerda se sürüm sürüm süründürüleceKoç ğini bilir. Peki bu "en yüksek yer" bunu ferdakoc@ neden yapıyor? hotmail.com Lice katliamını niçin yaptıysa, Kandil'i niçin bir ay boyunca her gün ABD-İsrail teknolojisiyle bombaladıysa, Paris cinayetini NATO gladiosu vasıtasıyla niçin işlediyse o yüzden elbette. "Savaşta yenemediğini, masada yenmek için". Oynanan oyun basit: Kürtleri yalnızlaştırmak, her cepheden baskı altına almak ve Türklerdeki "Kürt düşmanlığının derinliğini" göstererek Kürtleri, kendi çözüm mizansenine razı etmek. Razı olmazlarsa da Kürtleri "oyun bozan" ilan etmek. Bu mizansenin en önemli unsurlarını, Suriye'deki Selefi angajmanını Kürt desteğiyle tahkim etmek ve 1,5 yıl sonra başlayacak seçim maratonu boyunca PKK gerillasını, (Türkiye'deki Kürtler sorununun çözümüne dair anlamlı bir adım atmadan) Türkiye sınırlarının dışına çıkarmak oluşturuyor. Türkiye'deki Kürt sorununu çözmeden PKK gerillasını Türkiye sınırları dışına çıkarmak mümkün mü? Kürtler gerek bölgesel stratejik durumları, gerekse de siyasi birlikleri açısından tarihlerindeki en güçlü konumlarındayken; AKP hükümeti Suriye'de iflas etmişken ve ABD ile İsrail'den bugüne kadar aldığı desteği yeni durumda alıp alamayacağı iyice belirsizleşmişken bunu niçin kabul etsinler? AKP, Esad'ın beklenmeyen direniş performansının, SUK'un Arap Milliyetçiliğinin ve "Batı Kürdistan Devrimi"nin bozduğu Suriye hesabını toparlayabilmek için bir süredir Batı Kürdistan'a yönelik bir kontra savaşı yürütüyordu. Kontra savaşının iki hedefinden birincisini Suriye'nin en büyük petrol bölgesi Rimelan'ı kontrol altına almak, ikincisini ise Batı Kürdistan'ı bir "Arap Şeridi" ile ikiye bölmek oluşturuyordu. Rimelan'ın kontrol altına alınması ve bölgedeki petrolün Türkiye'ye taşınarak değerlendirilmesi, "Selefi Kontraları" Türkiye'nin güdümünde kalıcı ve birleşik bir güç haline getirmek için etkili bir yoldu. Batı Kürdistan'ın ikiye bölünmesi ve Güney Kürdistan'dan yalıtılması ise, özerk yönetimi "boğulabilir" hale getirecekti. AKP hükümeti ikinci hedefini gerçekleştirmesine karşın birinci hedefine ulaşamadı. Oysa AKP asıl sorunu olan "ABD'nin gözdeliğine yeniden terfii etme" sorununu birinci hedefine ulaşmadan çözemeyecekti. Bu durumda AKP bölgeyi ÖSO-PYD ittifakıyla "ortak denetim" altına almayı kabullenebilir. AKP PKK'yi Batı Kürdistan'ın özerkliğine karşı saldırılarını (PYD'yi ÖSO'yla markaja alarak) durdurma karşılığında Türkiye Kürdistanı'ndan çekilmeye razı edebilirse, "kendi Kürtlerine" hiçbir şey vermeden "PKK sorununu çözebileceğini" de düşünüyor olabilir. Abdullah Öcalan'ın "Suriye'de bir yılda iki yılda ne olacak net değildir. Kürtlere, tüm Suriye'de yaşayan halklara söylüyorum, Kürtlerin yaşadığı yerlerde, ekmekten, sudan, yemekten önce, önümüzdeki günlerde olacak büyük şeyler için bunun önüne büyük bentler oluştursunlar" sözleriyle işaret ettiği "büyük şeyler"in ne olduğu, "bentlerin" nerede, nasıl ve kimlerle kurulmasını istediği ortaya çıktığında böyle bir hesabın olup olmadığı da tutup tutmayacağı da belli olacaktır.

Saldırı emek hareketine ‘DHKP-C operasyonu’ adı altında 28 ilde 167 KESK üyesi gözaltına alındı. Saldırı, birçok kentte protesto edildi. Eylemlerde, saldırıların hedefinde emek hareketi olduğu vurgulandı LEMAN MERAL ÜNAL

T

erörle Mücadele Şubesi'ne bağlı polisler, 19 Şubat'ta, sabahın erken saatlerinde 28 ilde yaptıkları ev ve işyeri baskınlarında 167 KESK üyesini gözaltına aldı. “DHKP-C operasyonu” adı altında gerçekleştirilen baskınlarda KESK MYK Yöneticisi Akman Şimşek de gözaltına alınanlar arasında. KESK’e yönelik baskınlar birçok kentte protesto edildi. KESK üyelerinin yanı sıra toplumsal muhalefet bileşenleri de eylemlere destek verdi; “AKP elini KESK’ten çek” dedi. KESK Genel Başkanı Lami Özgen bir açıklama yaparak şunları söyledi: “KESK olarak, ne zaman haklarımızı, özgürlüklerimizi yok sayan düzenlemelere, saldırılara karşı emek ve demokrasi mücadelemizi yükselterek karşımızda korku imparatorluğunun mimarı AKP’yi buluyoruz. Bu sabah gerçekleştirilen operasyonun KESK olarak ülke genelinde başlattığımız örgütlenme kampanyasının birinci gününe denk getirilmesi de kesinlikle tesadüf değildir”

SEND‹KAL FAAL‹YET YARGILANIYOR Ankara Cumhuriyet Başsavcıvekilliği'nin KESK üye ve yöneticisi 72 kişi hakkında “PKK-

“DHKP-C operasyonu” ad› alt›nda kamu emekçilerini hedef alan polis operasyonuna karfl› emek ve demokrasi güçleri ülkenin pek çok yerinde soka¤a ç›kt›. ‹stanbul ve Ankara'daki eylemde AKP'nin “grev yasakl› tek sendika rejimine” karfl› mücadele eden kamu emekçilerinin hedef al›nd›¤› ifade edildi. KCK üyesi oldukları” iddiasıyla hazırladığı iddianame, 12 Şubat'ta Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. İddianamede, KESK Genel Başkanı

Antakya'da ise KESK'e yönelik operasyonun protestosuna polis sald›rd›. Sald›r› sonucu Antakya Halkevi Baflkan› Eylem Mansuro¤lu yaraland›. Mansuro¤lu'nun sa¤l›k raporu almas› polis tehdidi ile engellenmeye çal›fl›l›rken, doktor da polis tehdidine maruz kald›.

Lami Özgen'in de bulunduğu sendika üye ve yöneticileri için 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis istendi. Savcı, sendikal faaliyetlerin açılan soruşturmalara rağmen

kararlılıkla sürdürülmesini “örgüt üyeliği” delili olarak gösterdi. Kabul edilen iddianamede, “grev gibi önemli bir sosyal ve ekonomik gücü elinde tutan

AKP’nin çözüm tezgahı AKP bir yandan ‘süreci’, ‘bar›fl süreci’ gibi göstererek Kürt halk›n› kand›r›yor, öte yandan ‹slamc›-Türkçü histeriyi k›flk›rtarak iktidar temelini güçlendirmeyi planl›yor TUBA GÜNEfi

"M

üzakere süreci" Abdullah Öcalan'la görüşecek ikinci BDP heyetinin isimlerinin belirlenmesi noktasında tıkandı. BDP, heyetteki isimlerin kimler olacağına kilitlenirken sürecin bütünü üzerindeki genel inisiyatifi Tayyip Erdoğan’a kaptırmış görünüyor. Başbakan Erdoğan ise, bir yandan Kürtler üzerinde demogojik barış söylemini artırıyor; öte yandan Kürt hareketi üzerindeki baskıyı sürüdürüyor.

ÇÖZÜM DE⁄‹L; SAVAfi, BASKI, OPERASYON… Erdoğan, 17 Şubat’ta Kızıltepe mitinginde barış sürecine girmiş bir Türkiye’yi tarif ederek, ret, inkar ve asimilasyon politikalarına son verdiklerini iddia etti. Artık anneleri, babaları, kadınları sevindireceklerini söyledi. Ancak öbür taraftan yürüttüğü baskı politikaları Erdoğan’ı yalanlıyor. Diyarbakır’da Şahin Öner ismindeki genç zırhlı araçla ezilerek hayatını kaybetti. İstanbul’da yapılan Newroz operasyonlarında 4 çocuk tutuklandı. Tahliye dilekçeleri kabul edilmeyen tutuklu hasta Şehabettin Yücel hayatını kaybetti. Patnos Belediye Başkanı Yusuf Yılmaz tutuklandı. “Sürecin birincil muhatabı”

sendikaların” örgüt kontrolüne alınması amacıyla KCK içinde Demokratik Emek Platformu (DEMEP) ismini alan bir yapı oluşturulduğu öne sürüldü. İddianamede, KESK'lilerin sendika için fazla mesai yapmaları, kararlılıkları ve yorulmazlıkları terörist olmak için “yeter şart” sayılırken bu durum şöyle ifade edildi: “Sendika üye ve yöneticilerinin kamu çalışanı olduğu göz önüne alındığında, gün içerisindeki mesai saatlerinin dışında sendika için mesai yapmaları, haklarında soruşturma açılması halinde işlerini kaybetme risklerinin bulunduğunu bilmelerine rağmen büyük bir örgütsel disiplinle faaliyetlerine devam etmeleri, KCK-DEMEP yapılanmasının niteliği itibariyle KCK içerisinde en tehlikeli birimlerden biri olduğu açıkça anlaşılmaktadır.” KESK üyeleri ayrıca 4+4+4 protestosuna, 8 Mart eylemine, sürgün protestosuna katıldıkları için “terör suçlusu” oldukları iddia edildi.

6 KESK'L‹ TAHL‹YE ED‹LD‹ KESK iddianamesi kabul edildikten iki gün sonra, KESK ve bağlı sendikalara 28 Haziran'da yapılan operasyonda keyfi biçimde tutuklanan kamu emekçilerinden 6'sı tahliye edildi.

ODTÜ’de olmak da konuşmak da suç ODTÜ’deki son yılların en kitlesel ve militan öğrenci eylemine katılan üniversitelilere savcılık ve ODTÜ Rektörlüğü soruşturma başlattı. Savcılığın soruşturma başlattığı üniversiteliler arasında biber gazının başına isabet etmesiyle beyin kanaması geçiren Barış Barışık da yer alıyor. Rektörlük, Ankara Valiliği ve emniyeti tarafından gönderilen yazıya dayanarak 26 üniversiteli hakkında disiplin soruşturması açtı. İstanbul Üniversitesi’nde de 27 Aralık’ta ODTÜ’de yaşanan polis saldırısını protesto etmek ve ODTÜ’ye destek vermek amacıyla yapılan forumunda konuşan Ar. Gör. Barkın Asal ve Ar. Gör. Mehmet Cemil Ozansü’ye rektörlük tarafından soruşturma açıldı. Soruşturmanın konusu “yeni YÖK tasarısını protesto etmek amacı ile toplanan öğrenci gurubuna konuşma yapmak” olarak belirtildi.

‘Hopa Davası onurumuzdur!’ olarak görülen Öcalan üzerinde uygulanan tecrit politikasından vazgeçilmedi. Öcalan'ın avukatlarıyla görüşmek için verdiği 157. dilekçesi de "gemi bozuk" denilerek reddedildi. Üstelik AKP, Karadeniz’de Kürtlerin taleplerini Batı’ya anlatma noktasında inisiyatif alan Kürt hareketi ve HDK’ye karşı yürtülen linç girişimlerinden de nemalanma yoluna gidiyor. CHP ve MHP üzerinde baskılanma yaratan AKP, yükselttiği milliyetçi-şoven histeriyi kendi iktidar temelini güçlendirmek için kullanıyor. Bu süreçte her türlü aldat-

macaya başvuran AKP, politik rehine olarak uzun süredir mağdur edilen KCK tutuklulularının tahliyesini bile lütuf gibi değerlendiriyor. 4 yıldır neredeyse aşama kaydetmeyen KCK ana davasında 175 kişi yargılandığı halde yalnızca 10 kişi için tahliye kararı verildi. Mardin’de yargılanan 22 kişiden yalnızca 2’si tahliye oldu.

BDP ‹N‹S‹YAT‹F‹ KAYBED‹YOR İmralı’ya gidecek ikinci heyette yer alacak isimlerin belirlenmesine kilitlenen BDP, şimdilik süreç üzerindeki genel inisiyatifini

yirtirmiş görünüyor. Bırakın “milletvekillerinin Karadeniz turu”, AKP’nin demogojik söyleminin boşa çıkarılması konularındaki hatalı tercihleri, Kürtlerin genel siyasal iradelerinin en zengin ve etkin şekillerde sergilenmesi gereken bu yeni konjonktürde BDP etkili hamleler geliştiremiyor. Öcalan'ın Türkiye'ye getirilmesinin yıldönümü olan 15 Şubat'ta, 5'i merkezi olmak üzere pek çok kentte yapılan eylemler, hareketsiz geçen bir dönemin istisnasıydı. “Önce müzakere, sonra Öcalan’a özgürlük” isteyen binlerce kişi sokaklara çıktı.

Metin Lokumcu’nun Hopa’da öldürülmesinin Ankara’da protesto edilmesinin ardından açılan ve 98 kişinin yargılandığı birleştirilmiş Ankara Hopa davası, 12 Şubat’ta Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Dava öncesinde KESK, Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri tarafından adliye önünde bir basın açıklaması gerçekleştirildi. KESK Ankara Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Devrim Kahraman tarafından okunan açıklamada, Hopa olayları sonrasında yapılan operasyon ve açılan davalara dikkat çekilerek temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellemelerin kaldırılması talep edildi. Davada avukatlar, iddianamenin reddi taleplerinin mahkemece kabul edilmemesine itiraz ederek bu itiraza dair karar alınmadan sanıkların savunmalarının alınmamasını talep etti. Savunmalar alınmazken davada yargılanan 6 avukatın dosyası da ayrıldı. Dava, 25 Mart’a ertelendi.

Ç›kmaza düflen AKP suskun ürkiye-Suriye arasında yaşanan hemen hemen her gerilimli olay veya durum, AKP’nin Suriye politikasının iflasından sonra batağa saplandığını kanıtlıyor. Her gerilimli süreç, AKP’nin beylik açıklamaları, suçlamaları ve sessizlik duraklarından oluşan bir döngüye dönüşüyor. Bu döngü içinde her seferinde AKP hükümetinin cihatçı çetelere olan desteği ayyuka çıkıyor. Yapacak hamlesi kalmayan ve kendini tekrar eden her döngünün sessizlikle sona

T

Alp Tekin Babaç atb@ sendika.org

ermesi ise AKP’nin sıkışmışlığının belirtisi. Hatay’ın Reyhanlı İlçesi’ndeki Cilvegözü Sınır Kapısı’nda bulunan tampon bölgede 11 Şubat’ta meydana gelen patlamada 4’ü Türkiyeli, 10’u Suriyeli 14 kişi hayatını kaybetti. Bomba yüklü bir aracın patlamasıyla meydana gelen olayın ardından ilk soru, “Araç Suriye’den mi yoksa Türkiye tarafından mı geldi?” oldu; çünkü patlayan araç park halindeydi. Patlamanın ardından bölgeden aktaran CHP Hatay

milletvekili Refik Eryılmaz bu sorunun MOBESE kayıtları incelenerek verileceğini belirtti ve kayıtların kamuoyuyla paylaşılmasını istedi. AKP hükümeti, patlamanın ardından hiçbir net açıklama yapmadı. Anadolu Ajansı, patlama ile ilgili görüntülerin çok küçük bazı kısımlarını kamuoyuyla paylaştı. AKP medyası önce “Acilciler yaptı” dese de ardından Muhaberat’ta karar kıldı. Patlamanın gerçekleştiği 11 Şubat’a kadar tampon bölgenin

Suriye tarafında kontrolün cihatçı çetelerde olduğu biliniyordu. 15 Şubat’ta Cilvegözü, “normal” bir sınır kapısına döndü. Uzun bir aradan sonra denetimler ve kontroller başladı. Bölgede 15 Şubat’a kadar hemen her gün cihat bayraklarıyla araçların camlarından sarkıp silahlarını göstererek propaganda yapanlara rastlamak mümkündü. Saldırının Türkiye tarafından gelen araçta gerçekleşmesi ihtimaline bakıldığındaysa ibre yine AKP hükümetine dönüveriyor. Çünkü

sınırın Türkiye tarafındaki kontrolü güya devlet tarafından yapılıyor ve o devletin başında da AKP var. Bir ihtimal daha var, o da Suriye’den Türkiye’ye mülteci adı altında geçen cihatçılar. 26 Ağustos 2012’de Suriye’den gelen mültecilerin kaldığı kampta meydana gelen patlama, 16 Ocak 2013’te Yayladağ’a bağlı Gürışık köyü yakınlarında bulunan bir evde meydana gelen patlama ve daha birçok olay cihatçılara işaret ediyor. Olayla

ilgili soru önergelerini zaman aşımı nedeniyle yanıtlamayan, Cilvegözü’ndeki patlamanın ardından hiçbir açıklama yapmayan AKP’nin sessizliğinin nedeni çabalasa da kurtulamadığı açmazı. Bu nedenle patlamanın kimin tarafından gelen araçla yapıldığının ya da hangi güçler tarafından yapıldığının bir önemi yok. AKP’nin savaş politikalarının bölgede yaşayan insanları getirdiği nokta da, emperyalizmin taşeronluğunun AKP’yi getirdiği çıkmaz da ortada.


5

DÜNYA 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Muhalefete değil ayağına sıktı ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

T

unus’un muhalif siyasetçilerinden Şükrü Belaid, 6 Şubat sabahı başkent Tunus’un yakınlarındaki El Menzah’taki evinden çıktığı sırada iki kurşunla öldürüldü. Belaid’in başına ve boynuna sıkılan iki kurşun, hem neoliberal ve gerici Ennahda’nın koalisyon hükümetinde ve rejimin dönüşümünde yaşadığı krizi hem de Tunus muhalefetinin ve sınıf hareketinin 2011 ayaklanmasını sürdürme iradesini gözler önüne serdi. 2011’de devrilen Bin Ali diktatörlüğünün otoriter yapısını, neoliberal-gerici politikalarıyla bütünleştiren Ennahda’ya karşı Halk Cephesi adıyla geniş bir muhalefet hattı örmeye çalışan Belaid’in öldürülmesi ülke içinde ve dışında büyük bir şok etkisi yaratmadı. Öyle ki Tunus’un muhalif yayın organları suikastı “Biz demiştik” başlığıyla haberleştirdi. Zira Belaid uzun bir süreden beri Ennahda yöneticileri tarafından hedef gösteriliyor, Ennahda’ya bağlı “Devrimi Koruma Komiteleri” tarafından ölümle tehdit ediliyordu.

DÖNÜfiEN REJ‹M‹ KONTRGER‹LLA BEL‹RL‹YOR Ennahda liderliğindeki üçlü koalisyon hükümeti içerisindeki kriz, suikasttan önce belirgindi. Gerici, baskıcı ve piyasacı bir rejimi inşa çabasının ilerici-devrimci halk muhalefeti tarafından kesintiye uğratılması, kontrgerilla aygıtının örgütlenmesini hızlandırdı. Ennahda, İslamcı militanların denetimindeki Devrimi Koruma Güçleri adlı sivil yapılanmayı, dernek çatısı altında yasallaştırdı ve yetkilendirdi. Bu yapı, muhalif Nida Partisi’nin bir üyesinin sokak ortasında öldürülmesi ve bürolarının yağmalanması, muhalif İlerici Demokrat Parti lideri Necip Çe-

Tunus rejiminin gerici-baskıcı-piyasacı dönüşümünü şiddetle tesis etmeye çalışan Ennahda, muhalefete gözdağı vermek isterken, kurşunu kendi ayağına sıktı

bi’nin tartaklanması, “güvenceli iş, güvenceli yaşam” diyerek greve çıkan işçilerin saldırıya uğraması ve suikasttan 4 gün önce Belaid’in de katıldığı Demokratik Yurtseverler Toplantısı’nın basılmasının başrolündeydi. Suikasttan bir gün önce bir televizyonda canlı yayına katılan Belaid, “Ennahda’ya muhalefet edenler, Ennahda içindeki şiddet yanlılarının eylemlerine hedef oluyor ve Ennahda siyasi cinayetlere yeşil ışık yakıyor” demişti. Bu sözler 12 saatte doğrulandı. ENNAHDA SALLANTIDA Muhalif partiler, suikasta yönelik tepkilerini kurucu meclis üye-

liklerini askıya alarak gösterdi. Tepkinin, muhalefet ile sınırlı kalmayarak koalisyon hükümeti içinde de başlaması Ennahda Partisi lideri ve Başbakan Hamadi Cebali’yi “yumuşatma” taktiği izlemeye itti. Cebali, bakanlarını çekebileceklerini ve yazın yapılacak seçimlere kadar ülkenin idaresini teknokrat hükümetine devredebileceklerini ifade etti ama son sözü Ennahda’nın “parti” kanadı değil, “hareket” kanadı söyledi. Cebali’nin önerisini reddeden hareket liderlerinden Raşid el Gannuşi, suikastın sorumlusunun devrim karşıtları olduğunu öne sürdü ve iktidarı sürdüreceklerini ilan etti.

Hareketin iktidar koltuğuna dört elle sarılma kararı, Ennahda’nın 9 Şubat’ta düzenlediği mitingde atılan “Müslümanız, yerimizden kıpırdamayız” sloganından da anlaşılmaktaydı. Yine de gerek laik-sosyalist kesimlerin gerekse Belaid’in öldürülmeden bir gün önce sarf ettiği sözlerin doğruluğuna dikkat çeken koalisyon ortağı liberallerin tepkileri, Ennahda’nın sonbaharı iktidarda karşılama olasılığını giderek zayıflattı. Belaid’in evinin önünde iki kurşunla katledilmesi, rejimde yaşanan gerici-baskıcı-piyasacı dönüşümden rahatsızlık duyan laik, liberal ve sosyalist kesimlerin

sokağa dökülmesine neden oldu. 2011 ayaklanmasında ete kemiğe bürünen özgürlük, demokrasi ve hak talepleri, birkaç saat içerisinde yüz binlerce insanın dilinde yankılanmaya başladı. Öğle saatlerinde başkent Tunus’ta binlerce kişi Dışişleri Bakanlığı önünde ve Liberte Sokağı’nda bir araya geldi. Her iki noktadan İçişleri Bakanlığı’na yapılan yürüyüş, polisin tek örgü ve barikatlarıyla kesildi. “Hepimiz Şükrü’yüz” sloganında somutlaşan birliktelik, gaz bombalarına karşı direnişe dönüştü. Saatler süren çatışmalar yaşandı ve bir polis yaşamını yitirdi. Ülke genelinde 20’den fazla Ennahda bürosu ateşe verildi. 2011 ayaklanmasının fitilinin ateşlendiği Sidi Bouzid’de 4 binden fazla kişi karakolu işgal etti. SINIF YÖN VER‹YOR Yükselen birleşik tepkisellik içerisinde işçi sınıfı hareketinin dinamiği, Belaid’in cenazesinde daha açık görüldü. Son iki yılda farklı işkollarında onlarca grevin yaşandığı ülkede 35 yıl sonra ilk genel grev gerçekleşti. Avukatlar ve hekimler gibi yoksullaşan ve güvencesizleşen orta sınıf kesimlerinin de destek verdiği grev, ülkede hayatı tamamen durdurdu. Okullar, hastaneler, devlet daireleri açılmadı, uçak, metro ve otobüsler çalışmadı, esnaf kepenk kaldırmadı. Parlamento çalışanları dahi grevdeki yerlerini aldı. Grev kapsamında hemen hemen tüm kentlerde yapılan yürüyüşlerde atılan “ikinci devrim” sloganları, Ennahda karşısındaki halk muhalefetinin yükseleceği politik hattı işaret etti. Tunus sosyalist hareketinin on yıllardan bu yana devam eden parçalı yapısını sonlandırmak için çaba sarf etmiş olan Belaid, cenazesinde yeni bir ortak mücadelenin kapısının aralanmasını sağladı.

Tahrir, Mısırlı kadınların! BANU SERVETO⁄LU

“Ö

Endonezya da asgari yaflam istemiyor Endonezya'da onbinlerce iflçi asgari ücrete yap›lmas› planlanan zamm›n ertelenmesi üzerine sokaklara ç›kt›. Endonezya hükümeti ekonomik koflullar› bahane ederek her y›l aral›k ay›nda yap›lan asgari ücret belirleme çal›flmalar›n› yapm›yor. ‹ki ay önce bütçe haz›rl›k çal›flmalar› kapsam›nda bir araya gelmesi gereken iflçi sendikalar›, iflveren örgütleri ve hükümet 2013 bütçesi için bir araya gelemedi. ‹flçiler zams›z maafl›n dayat›lmas› ve hiçbir ad›m at›lmamas› üzerine harekete geçti ve baflkent Jakarta dahil befl büyük flehrin sokaklar›n› doldurdu. Maafllar›na yüzde 40 oran›nda zam isteyen iflçiler, çal›flma flartlar›n›n düzeltilmesi ve asgari ücret zamlar›n›n bir an önce belirlenmesini talep ediyor. Eylemde konuflan sendika yöneticisi Said ‹kbal, asgari ücret sorununun sadece iflçilerin de¤il, di¤er maafllar›n belirleyici unsuru olmas› sebebiyle tüm yoksul halk›n ve tüm emekçilerin sorunu oldu¤unu vurgulad›. Asgari ücret mücadelesinin iflçi s›n›f›n›n gelecek mücadelesi oldu¤unu söyleyen ‹kbal, ayr›ca hükümetin tüm Endonezyal›lar için bir sa¤l›k sigortas› ve emeklilik sistemi yürürlü¤e koymas› gerekti¤ini belirtti. Çok fazla say›da asker ve polisin izledi¤i protestolarda iflçiler “Ya yüzde 40 zam ya da görevi b›rak›n” yaz›l› dövizler tafl›d›.

zgürlük” anlamına gelen Mısır’ın ünlü meydanı Tahrir, bugünlerde kadınlar için ayrı bir öneme sahip. İslamcı iktidarı sallamaya başlayan kitle protestolarına karşı saldırıya geçen Selefiler ve Müslüman Kardeşler, Tahrir Meydanı’nda toplu tecavüz eylemlerine başladı. Cinsel saldırılar aslında Mısır toplumunda yıllardır büyük bir sorun ancak Hüsnü Mübarek’in devrildiği Ocak 2011’den sonra Tahrir Meydanı’nda protestolara katılan kadınlar bu kez organize ve toplu tecavüz vakalarıyla karşı karşıya. Saldırganlar 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarını deviren halk hareketinin etkin bir parçasını oluşturan kadınları baskı altına alarak, protestolara katılmalarını engellemeye ve böylece protestolara katılımın düşük olmasını sağlamaya çalışıyor. Mısırlı Selefi din hocası Abu İslam, yayımladığı bir videoda cinsel saldırıya uğ-

Mısırlı kadınlar Müslüman Kardeşler yandaşlarının cinsel saldırılarına boyun eğmiyor! rayan kadınların utanmaları ve korkuları olmadığını, Tahrir Meydanı’nda onlara tecavüz edenlerin “haklı olduklarını” söyledi. Kadınlara yönelik cinsel saldırıların görüntüleri de ortaya çıktı. Görüntülerde bir grup erkek önce bir kadını daire içine alıp, kaçmasını ve yardım almasını engelliyor.

Ardından kıyafetlerini yırtıyor ve taciz/tecavüz ediyor. Mübarek’in devrilmesinin ikinci yıldönümünde ve Muhammed Mursi iktidarının protesto edildiği 25 Ocak’ta bildirilen cinsel saldırı sayısı 25’ti. Kadınlar, saldırılar karşısında sokaktan vazgeçmeyi reddetti ve bir

video hazırladı. Hakları ve özgürlüklerinden asla vazgeçmeyeceklerini söyleyen kadınlar, “Tecavüzcülere karşı durun, çünkü biz evlerimize saklanmayı düşünmüyoruz. Bu bizim meydanımız, bu bizim devrimimiz” dedi. Facebook üzerinden örgütlenen “Arap Kadınlarının İsyanı” adlı bir grup, tüm dünyada kadınları 12 Şubat günü bulundukları ülkede Mısır konsoloslukları önünde eylem yapmaya çağırdı. “Mısırlı kadınlara yönelik yaygın cinsel saldırıya karşı sessiz kalmayacağız” diyen kadınlar, saldırılardan Mısır hükümeti ve polisinin sorumlu olduğunu söyledi. Çağrı üzerine İstanbul’dan New York’a 35 şehirde gösteriler düzenledi. Mısır’da düzenlenen gösterilerde kadınlar “Oğullarınızı kontrol edin, kızlarınızı değil”, “Şura Konseyi, kadınlar Mübarek’i devirdiği gibi sizi de devirecek”, “Mısır’ın kadınları sözlerini söylediler, Kardeşlik onların ayaklarının altında” yazılı pankartlar taşıdı.

7

iklim 5 kıta

BBC çal›flanlar› grevde

B

BC yönetiminin “kaliteye öncelik” sloganıyla yürürlüğe soktuğu ve 2017’ye kadar 2 bin kadroyu kapatacağını söylediği program sonuçlarını vermeye başladı. Peş peşe yaşanan işten çıkarmaların yanı sıra başka birimlerde iş olanağı yaratılmaması, Ulusal Gazeteciler Sendikası’nı (NUJ) harekete geçirdi. 15 Şubat’ta iş yavaşlatma eylemi yapan emekçiler, 18 Şubat’ta ise greve çıktı. NUJ yetkilileri, BBC’nin nisan ayına kadar işten çıkarmaları sürdüreceğini söyledi.

FARC silah› eline ald›

K

olombiya Devrimci Silahlı Güçleri (FARC), hükümet ile aylardır süren barış görüşmelerinde ordunun operasyonlarının sürmesi üzerine silahlı eylemlerine yeniden başladı. FARC gerillaları, 12-14 Şubat tarihleri arasında üç farklı noktada eylem gerçekleştirdi. 7 asker, 2 polisin yaşamını yitirdiği eylemlerde Putumayo petrol boru hattı da kundaklandı. Ateşkes sürecinde 30 gerillanın öldüğünü hatırlatan FARC, “Barış koşulları olmadan silahlar susmaz” dedi.

‹spanya’da 3 gün ders yok

İ

spanya merkezi hükümetinin yaz aylarından bu yana sürdürdüğü eğitimde piyasalaştırma ve özelleştirme politikalarına karşı öğrenciler üç günlük ders boykotu ilan etti. Boykot kapsamında ülkenin dört bir yanında sokağa çıkan lise ve üniversitelilere, sonbaharda ortak eylemlere imza attıkları veliler ve öğretmenler de “meclis” çatısı altında destek verdi. Yüzde 90 oranında katılımın olduğu boykot, geri adımlar olmadığı takdirde büyüyerek ilerleyecek.

‹srail hapishanesine yürüdüler F

ilistinli tutsak Samir El İsawi açlık grevinin 7’nci ayına girdi. Sadece su ve şeker ile beslenen El İsawi yakında su ve şeker almayı da bırakacak. İsrail hapishanelerinde 4 bin 700’ü aşkın tutsak bulunuyor. En yaşlı Filistinli tutsak Lina el Jarboni (48) 11 yıldır yargılanmadı. Ayrıca hapishanede 18 yaş altı 198, 16 yaş altı 25 çocuk tutsak bulunuyor. Filistinli tutsaklara özgürlük için Batı Şeria’da İsrail hapishanesinin önünde protesto

düzenlendi. Çıkan çatışmalarda 200’den fazla Filistinli genç ve iki gazeteci gaz bombaları ve plastik mermilerle yaralandı. Bu çatışmada 8 İsrail askeri de yaralandı. Filistinli eylemciler çarşamba günü, Filistin mücadele tarihinin en uzun açlık greviyle birlikte sağlık koşulları tehlike altına giren mahkumları desteklemek için Gazze ve Batı Şeria’da “Sessizliği Bozan Cuma” isimli yeni bir kampanyanın başlayacağını söyledi.

‹ntihalin ispat› istifa getirdi

A

‹srail askerleri Filistinlilere yönelik vahfleti sosyal paylafl›m sitelerinde paylafl›yor. ‹srail ordusunda görevli bir asker silah›yla Filistinli bir çocu¤u hedef al›rken çekti¤i foto¤raf› Instagram'da yay›nlad›.

lmanya Düsseldorf’taki Heinrich Heine Üniversitesi, Eğitim Bakanı Annette Schavan’ın doktora tezinde intihal yaptığının tespit etti ve akademik unvanını elinden aldı. Tepkilerin hedefi haline gelen bakan, görevinden istifa etti. Merkel’in yakın arkadaşı olan Schavan’ın istifası akıllara Ömer Dinçer’i getirdi. Bir önceki dönemin Milli Eğitim Bakanı Dinçer’in de intihal yaptığı ortaya çıkmıştı fakat Dinçer tepkilere karşın istifa etmemişti.


6

EĞİTİM 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

E⁄‹T‹MDE GER‹C‹ SALDIRILARIN ARDI KES‹LM‹YOR

AKP ile skandaldan skandala her gün yeni bir skandal fark ediliyor. En sonuncusu lise 4. sınıflara okutulan ders kitabındaki sansür. Kitapta, Edip Cansever’in “Masa da masaymış ha” şiirindeki yalnızca “Bir bira içmek istiyordu kaç gündür/Masaya biranın dökülüşünü koydu” dizeleri bulunmuyor. Kitapları, şiirleri sansürleyen AKP’liler, nefret içerikli, cinsiyetçi, ırkçı ve gerici ifadeler içeren yayınlarda ise sıkıntı görmedi. Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürü Faik Kaptan hakkında Edison için “küpünü doldurdu”, Einsten için “pasaklı bir Yahudi”, Darwin için “gençliği maymunlara fıstık atmakla geçti”, Afife Jale için “aşüfte” ifadelerini içeren kitapları 5, 6, 7 ve 8. sınıfa giden öğrencilere dağıtmaktan sorumlu olması nedeniyle şikayetçi olunmuştu. Ancak Maltepe Kaymakamlığı, konuyla ilgili soruşturma izni vermedi.

TUBA GÜNEfi

M

ersin’de Milli Eğitim Müdürlüğü, İlim ve Kültür Vakfı’yla anlaşma yaparak, öğrencilerin “ahlaki gelişimlerini sağlamaya” soyunuyor… Ankara Batıkent’te imamın girdiği din kültürü dersinde cami maketi yaptırılıyor… Ders kitaplarında içinde “bira” geçtiği için Edip Cansever’e ait şiir sansürleniyor… Buna rağmen gerici, faşist, cinsiyetçi ifadeler içeren kitapların soruşturulmasına bile izin verilmiyor... Okul idarelerinde gerici kadrolaşmayı kolaylaştıran yasal düzenlemeler yapılıp, uygulanıyor… Dindar nesil projesi yalnızca okullarda yürütülmüyor. Konya’da sömestr tatili boyunca camiye giden çocuklara tablet ve mp3 çalar hediye ediliyor. Üstelik yukarıda bahsedilenlerin içeriğine bakıldığında alarm daha da şiddetleniyor. DERS‹M‹Z R‹SALE-‹ NUR Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün işbirliği yaptığı Mersin İlim ve Kültür Vakfı ile birlikte yatılı lise öğrencilerine bir yıl boyunca “ahlaki gelişimlerini sağlamak amacıyla”, “peygamber sevgisi”, “bilim ve din ilişkisi”, “gençliği bekleyen tehlikeler ve çözüm önerileri”, “inancın bireysel ve toplumsal hayata etkileri”, “gençlik döneminin en önemli konuları olan aşka yeni bir yorum” konularında ders verecek. Vakıf, Bediüzzaman Said Nursi’nin “öğrencileri” olarak faaliyet yürütüyor. Amaçları Said Nursi’nin Risale-i Nur’unu anlatmak, bu konuda eğitim vermek. Kendilerini tanıtırken atlamadıkları husus da neden Mersin’deki liselileri “kucakladıklarını” anlatıyor: “Geçirdiğimiz anarşi felaketlerinin bize nelere mal olduğu hepimizin malumudur. Anarşinin cahillerden ziyade üniversiteli, yani okumuş gençlerden çıkması, bu ibretli gerçeğin acı bir örneğidir.”

AKP, dindar nesil projesi için gerici saldırılarını durdurmuyor. Cemaatlerle artık “resmen” işbirliği yapıyor. Zorunlu din dersi yetmiyor. Başka derste de zorunlu cami maketi ödevi veriliyor. Tepki gösterene de tırnakları çıkarıyor: “Neden rahatsızsın? Yoksa Alevi misin?” İl Milli Eğitim Müdürlüğü, öncelikli olarak öğrencilerin dini bilgilerini dert edinmişse de kendisinin 2010-2014 yılları için bizzat hazırladığı “Stratejik Plan” da ilin zayıf yönleri şöyle sıralanıyor: “Fiziki yetersizlik, bütçe eksikliği, sosyal kültürel ve spor anlarının yetersizliği, birleştirilmiş sınıflar, taşımalı eğitim…” Ö⁄RETMENDEN SATILIK CENNET Dindar nesiller için AKP olanca kuvvetiyle, tüm organlarıyla atakta. Bunun için tüm

kadroları da harekete geçmiş durumda. Ankara Batıkent Ahmet Hamdi Tanpınar İlkokulu “performans” dersinde öğrencilerden zorunlu olarak cami maketi yapılması istendi. “Dinsel semboller” başlığı altında verilen ödeve itiraz eden veli, müdür yardımcısının baskısıyla karşılaştı. Müdür yardımcısı “Neden rahatsızsınız? Alevi misiniz, ateist misiniz?” diye sordu. Okulun din öğretmeni, öğrencilere cennetin 7 kattan oluştuğunu, en üstteki 7. katta ülkeyi yöneten cumhurbaşkanı,

Akıl değil, zehir küpü G

eçen yıl mayıs ayında başlatılan “Okul sütüakıl küpü” projesi kapsamında okullarda yapılan parasız süt dağıtımının ilk gününde 500’den fazla öğrenci zehirlenerek hastanelik olmuştu. O zamanki Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer, bir gazetecinin “Diyarbakır’da 50 öğrencinin sütten zehirlendiği iddiaları var. Bununla ilgili ne diyeceksiniz?” sorusunu ”Sütü daha bugün dağıttık arkadaşlar” yanıtını vermişti. Oysaki öğrencilerin şikayeti süt dağıtımından yarım saat sonra başlamıştı. Daha sonra hükümet yetkilileri öğrencilerin süte alerjiden rahatsızlandıkları iddia etmişti. Bu yıl 2’nci dönemin başlamasıyla yeniden başlatılan proje kapsamında Türkiye’nin bütün illerinde ana sınıfı ve ilkokul öğrencilerine dönem sonuna kadar haftada üç gün 200 mililitre süt dağıtılacak.

1700 VEL‹ OKUL SÜTÜ ‹STEMED‹ AKP yetkililerinin zehirlenmelerin süte alerjiden kaynaklandığı iddiası velileri ikna etmeye yetmedi. Kayseri Valisi Şerif Yılmaz, TOKİ Adnan Menderes İlkokulu’nda düzenlenen ‘okul sütü’ projesi töreninde “Kayseri’de 474 ilkokul ve anaokulunda her gün 110 bin öğrencimize süt dağıtacağız. Ancak bin 712 veli ise, Milli Eğitim ve okullara başvurarak çocuklarına süt verilmesini istemedi” dedi. GENÇ UMUT BASKINI Okullar açılmadan bir gün önce 8 Şubat’ta Beşiktaş The Plaza Hotel’de düzenlenen Ulusal Süt Konseyi Başkanı Harun Çallı’nın ve okul sütü projesine dahil olan firma yönetici ve temsilcilerinin katıldığı okul sütü projesi basın toplantısı 7 Liseli Genç Umutçu tarafından basıldı.

Ulusal Süt Konseyi Başkanı Harun Çallı “Geçtiğimiz yıl okullarda çocuklar zehirlendi, çocukların sütlerden zehirlendiğini belirten laboratuvar kapatıldı bir açıklama yapacak mısınız?’’ sorusuna “Kesinlikle zehirlenme yok, çocuklar alerji olmuş. Ayrıca eğer laboratuvar hatalı sonuç verdiyse kapatılır’’ cevabını verdi. Temsilcilerin sorulan sorulara net bir yanıt vermemesi üzerine liseliler “Bu sütler akıl küpü değil, zehir küpüdür. Kardeşlerimizi zehirlemenize izin vermeyeceğiz. Sizin gibi piyasacıların okullarımıza girmesine izin vermeyeceğiz” dedi. Kendilerini otelin güvenlik amiri olarak tanıtan kişiler basın toplantısından ayrılan ve binayı terk eden liselilerden ikisini bir odaya kapatarak zorla kimlik fotokopilerini aldı. Dışarıda bekleyen diğer arkadaşlarının tepkileri üzerine liseliler dışarıya çıkartıldı.

başbakan ve Bakanlar Kurulu’nun olduğunu, geri kalan katlarda ise diğer insanların bulunduğunu (?) anlattı. Öğretmenin siyasal iktidarı cennette makam sahibi yapmasına bir öğrenci itiraz etti. Din öğretmeni, itiraz eden öğrenciyi sınıftan çıkardı. AKP SÖZCÜSÜ: “KADINLAR AC‹ZD‹R” Batıkent’teki Mehmet Akif İnan İlkokulu’nun müdürü ise, bir veli toplantısında kendisinin AKP’nin sözcüsü olduğunu söyledikten sonra devam etti: “Ben 4+4+4’ün uygulayıcısıyım.

Ana sınıfına gidecek çocukları da 1. sınıfa yazdırdım. İtiraz istemiyorum.” “AKP’nin sözcüsü” müdür, kendine bir vasıf daha yüklemişti: “Allahın emirlerinin uygulayacısı!” Okul müdürü bu görevi kapsamında bir uyarı da yaptı: “Kadınlar erkeklerin arkasında oturmak zorundadır. Sadakatli ve itaatkar olmak zorundadır. Çünkü kadınlar aciz varlıklardır.” 15 NAMAZ KIL TABLET‹ KAP Konya Derbent Belediyesi de AKP’nin “dindar nesil” projesi için elinden geleni yaptı.

Sömestr tatili boyunca hiç aksatmadan camiye gelip sabah namazını kılan çocuklara tablet, kimi vakitleri kaçıran çocuklara da mp3 çalar verdi. Duyana duymayana “ödülleri” ilan etmek için düzenlenen törene İlçe Milli Eğitim Müdürü İshak Akyazıcı da katıldı. Akyazıcı öğrencilerin, tatil dönemini zararlı alışkanlıklarla, vakitlerini boş geçirmektense bu şekilde manevi bir olgunluğa eriştiğini söyledi. fi‹‹RE SANSÜR VAR, FAfi‹ZME YOK Öte yandan müfredatta da

VE BAfiARI ‹Ç‹N ANAHTAR: GER‹C‹ KADROLAfiMA AKP elbette tüm bu adımları için yereldeki en kuvvetli makamı da garanti altına aldı. 652 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki KHK ile yasal dayanağını oluşturduğu gerici kadrolaşmanın anlamı da şubat ayının gelmesi ile daha iyi görüldü. Bu KHK ile okullarda yönetici atanmak için gerekli sınav şartının yanına bir de mülakat sistemi getirildi. Şubatta yönetim kadrolarına atanmak isteyen pek çok öğretmen, “torpil”in önemli ölçüde etkili olduğu mülakatlardan geçemedi. İlkokul, ortaokul ve liselerde yöneticiler AKP kadrolarından seçildi.

‘Devlete mi, zenginlere mi, millete mi hizmet ediyor anlayamadık’ Biz Çekmeköy için çok fley yapt›k.” “Ne yapt›n›z?” “Okullar açt›k.” “Ben 60 kiflilik s›n›fta okudum. On y›llar sonra çocuklar›m yine ayn› flekilde, ayn› s›n›fta okuyor. Ne de¤iflti? Biz çocuklar›m›z› s›rt›m›zda tafl›d›k flimdi torunlar›m›z› da s›rt›m›zda tafl›mak istemiyoruz. Yaz›k günah de¤il mi millet s›rt›nda tafl›yor bu çocuklar›!” “Oraya ilkokul tabelas› asarYukar›daki diyalog “kötü ile iyi”nin sahnelendi¤i bir tiyatro oyunundan al›nt› de¤il. Çekmeköy ‹lçe Milli E¤itim Müdürü ile bölge velileri aras›nda geçen bir görüflme. Bafltan alal›m: ‹stanbul Çekmeköy’de veliler, kendilerine verilece¤i söz verilen okullar›n›n bir gecede imam hatip yap›lmas›na karfl› mücadelelerine devam ediyor. Üç okulun velilerinin bir araya gelmesiyle oluflturulan “Okulumu Geri ‹stiyorum” ‹nisiyatifi ‹lçe Milli E¤itim Müdürü S›tk› Verim’le görüfltü. Verim’den “Ben bu koltukta

sam sizin için ne fark edecek?” “Çok fley fark edecek. 70 kiflilik s›n›flar hiç olmazsa 30 kifliye düflecek. ‹mam hatipte 294 ö¤renci var. 15-20 kifliye bir ö¤retmen veriliyor ama bizim okullar›m›zda 55-60 kifliye de bir ö¤retmen veriliyor. Hem ö¤retmenlerimiz hem de çocuklar›m›z zor durumda. E¤itim gerçekten s›n›fta olmal› ama 60 kiflilik s›n›flarda e¤itim olunca biz e¤itimi evde vermek zorunda kal›yoruz.”

oturdu¤um sürece size o okulu vermeyece¤im” yan›t›n› alan veliler 12 fiubat’ta Mimar Sinan ‹lkö¤retim Okulu önünde eylem yapt›. Eylemde “Karanl›¤a teslim olmayaca¤›z”, “AKP’ye b›rakma okuluna sahip ç›k”, “Okulumu geri istiyorum” sloganlar› eksik olmad›. “KEND‹ PROGRAMIMA TERS DÜfiMEM”

Halk›n Sesi’ne konuflan veliler ‹lçe Milli E¤itim Müdürü ile yapt›klar› görüflmeyi aktard›. Veliler, Müdür Verim’in bölgede imam hatipe de¤il, ilkokula ihtiyaç oldu¤unu

do¤rulad›¤›n› ama “Sadece 294 ö¤rencisi de olsa ben bu okulu dikece¤im oraya. Bu ifli ben kendim programlad›m. Kendi program›ma ters düflmem. Milli E¤itim Bakanl›¤›na, Kaymakaml›¤a siz gidin” dedi¤ini ifade etti. Velilerin anlatt›¤›na göre, görüflmede Verim velilere, bir zenginin elini ete¤ini öpmelerini ve bir okul istemelerini tavsiye etti. Veli Gülsüm K›r›lmaz bu öneriye tepkisini flöyle gösterdi: “Acaba bizim milli e¤itimimiz bir zenginin elini ete¤ini öperek mi bir yerlere gelecek?” Bahar

Polat de ekledi: “Devlete mi, zenginlere mi, millete mi hizmet ediyor anlayamad›k!” KADIN BAfiINIZA BURADA NE ‹fi‹N‹Z VAR?

Velilerin anlatt›klar›na göre Müdür Verim, velilerin taleplerinden çok nerede oturduklar›yla, kimlik numaralar›n›n ne oldu¤uyla ilgilendi. Üstelik, kad›nlara, toplumsal cinsiyet rollerini de hat›rlatmay› görev bildi. Polat duyduklar›n› flöyle iletti: “Müdürlü¤e gitti¤imizde bizi ev kad›n› oldu¤umuz için suçlad›. ‘Ev kad›n›s›n›z, burada ne ifliniz

var gidin iflinizi yap›n’ dedi. Kad›n bafl›n›za burada ne ifliniz var gibisinden vurgular yapt›. Yani ‘Ne ifliniz var kad›n bafl›n›za gidin iflinizi yap›n evinizde’ dedi. ‘Cahilsiniz’ dedi. fiikayetlerimizi söyledik ama müdüre yak›flmayacak fleyler söyledi. Bizi tehdit etmeye bafllad›. Mesela ‘Senin ismin ne’, ‘Nerede oturuyorsun?’ gibi sorular sormaya bafllad›.” Müdürün tüm tehditlerine ve umursamaz tav›rlar›na ra¤men veliler mücadele etmekte kararl›. Yapt›klar› eylemde en çok vurgulad›klar› fley bu oldu.


7

SAĞLIK / ÇEVRE 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

ANAYASA MAHKEMES‹’NE “SA⁄LIK HAKTIR” YAZDILAR

‘Kara delik’ neylesin KP, Sağlıkta Dönüşüm Programı ile Sağlık Bakanlığı’nın hizmet sunumundan çekileA ceği eleştirilerine, “halkı kandırmayın” diyerek

Anayasa Mahkemesi önünde 663 say›l› KHK’yi protesto eden sa¤l›kç›lar yapt›klar› pantomim gösterisiyle de AKP’nin sa¤l›k sistemini protesto etti.

‘Geceyi gündüze çevirmek için’ Ankara’da sağlık çalışanları “Geceyi gündüze çevirelim” sloganıyla buluştukları Anayasa Mahkemesi önünde 663 sayılı KHK’nin iptali için “Beyaz nöbete devam” dedi EVR‹M ÇAKIR

S

ağlık çalışanları 13 Şubat’ta “Geceyi gündüze çevirelim” sloganıyla Ankara’daki Anayasa Mahkemesi önünde bir araya geldi. Sağlık Bakanlığı ile bağlı kuruluşlarının yeniden yapılandırılmasını düzenleyen ve sağlıkta neoliberal dönüşümün son adımlarından olan 2 Kasım tarihli 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin (KHK) iptali için sağlıkçılar iki gün boyunca Anayasa Mahkemesi önünde nöbet eylemi gerçekleştirdi. Türk Tabipleri Birliği (TTB), Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası (SES), Türk Diş Hekimleri Birliği,

Türk Hemşireler Derneği ve Türk Medikal Radyoteknoloji Derneği’nin yanı sıra demokratik kitle örgütleri ve siyasi partiler de Anayasa Mahkemesi önünde eylemdeydi. 14 Şubat’ta görüşülecek olan 663 sayılı KHK’nin iptalini isteyen sağlık örgütleri, Anayasa Mahkemesi’nin duvarına lazerle “Sağlık haktır” yazdı. Sağlık örgütleri dedikleri gibi geceyi gündüze çevirdi. Müzik eşliğinde meşalelerini ve fenerlerini yakan sağlıkçılar, yanlarında getirdikleri projektörlerle ve araçlarının flaşörleriyle karanlığı aydınlattı. Anayasa Mahkemesi binasının karşısına “Bu bir Meşru Müdafadır” pankartı asan ve

“AKP sağlığa zararlıdır” sloganlarıyla sağlıkta dönüşüm politikalarına tepki gösteren sağlık çalışanları, eylemlerini KHK’nin görüşüldüğü saatlerde de sürdürdü. Mahkeme önünde yapılan basın açıklamasında ilk sözü Ankara Tabip Odası Başkanı Özden Şener aldı. Şener, 663 sayılı KHK’nin, sanki TBMM yokmuş gibi çıkarıldığını ve sağlıkta dönüşümün en şiddetli darbesinin yapıldığını söyledi. Aylardır bu günü beklediklerini belirten Şener, “Burası eğer bir hukuk devletiyse, bir demokrasi varsa, bir anayasa varsa ve bu anayasa yürürlükteyse bu 663’ün bütün maddeleri istisnasız iptal edilmelidir” dedi.

663 SAYILI KHK 663 Sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşlarının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 2 Kasım 2011'de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. TTB’nin verdiği bilgilere göre 663 sayılı KHK, devlet hastanelerinin birer ticarethaneye dönüştürülmesi ve özel hastaneler gibi sınıflandırılmasına zemin hazırladı. Kamu sağlık kurumları yöneticiliklerine kamuda veya özel sektörde iş tecrübesine sahip CEO’lar atandı. KHK'de performans hedeflerini tutturamayan yöneticilerin görevden alınabilmesi, Serbest Sağlık Bölgeleri oluşturulması, her türlü

sağlık meslek mensubunun yeniden mesleki eğitime tabi tutulması, disiplin cezası alan personelin uzmanlıktan veya meslekten men edilebilmesinin önünü açıyordu. KHK’NIN 7 MADDES‹ ‹PTAL 15 Şubat’ta görüşmeleri karara bağlayan Anayasa Mahkemesi heyeti, 7 maddeyi iptal etti. Hekimlerin iş güvencesine yönelik saldırıların yer aldığı ve özel hayatın gizliliğini ihlal eden maddelerin yanı sıra hekimliği kamu yararından uzaklaştırmayı amaçlayan, “Tabipliğin kamu ve kişi yararına uygulanıp geliştirilmesini sağlamak” ibaresinin kaldırılması iptal edildi.

‘Tam Gün’e küsenlere Bakandan mesaj

Y

eni Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, 19 Şubat’ta TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmeye başlanacak olan sağlıkta kamu-özel işbirliği modeliyle tesis yaptırılması, yenilenmesi ve hizmet alımını düzenleyen yasa tasarısı hakkında milletvekillerini bilgilendirdi. Toplantı öncesi basının “tam gün yasası” ile ilgili sorularını yanıtlayan Müezzinoğlu, konuyla ilgili olarak önümüzdeki hafta üniversite hocalarıyla bir araya geleceklerini söyledi. Bakan Müezzinoğlu, tam gün düzenlemesinin en fazla sıkıntı yarattığı alan olan üniversitelerle görüşmelerinin nedeniyle ilgili "Amacımız istifa eden hocaları kazandırmak" dedi. Ayrıca hekimlerin tam gün yasası ile ilgili sıkıntılarına çözüm üretecek bir formül üzerinde çalışacaklarını da belirtti. Müezzinoğlu, sağlık hizmetlerinin tamamının özel şirketlere kiraya verilmesinin özelleştirme olmadığını iddia etti ve “Sağlık hizmetlerini ideal bir şekilde sunmak için özel sektörden hizmet almayı amaçladık” dedi. Türkiye’deki hekim açığı ile ilgili Türk Tabipler Birliği ve muhalefeti suçlayan Müezzinoğlu şunları söyledi: "Yıllarca kendi insanımızın önünü kestik, Türk Tabipleri Birliği ile gerekirse kavga edeceğiz."

Acil Servis’in ‘acillik’ durumu A

KP, sağlıkta dönüşüm adı altında hastaneleri ticarethaneye çeviren sağlık politikalarıyla “kesintisiz ticaret” yapmaya devam ediyor. İzmir Bozyaka Eğitim Araştırma Hastanesi Acil Servis Kliniği’nde yeni birimlerin yapımı ve tadilat işlemleri devam ederken, gelir kaybı olmaması için bir yandan da acil serviste hasta bakım hizmetlerine devam ediliyor. 19 Şubat’ta tadilat esnasındaki elektrik kesintisi nedeniyle yoğun bakımdaki hastaların takibinin yaklaşık yarım saat boyunca cep

telefonu ışığından yararlanarak yapan sağlık çalışanları, sorunların bir an önce çözülmesini istiyor. SES ‹ZM‹R fiUBES‹ AC‹LDEK‹ SORUNLARI SIRALADI Konuyla ilgili 15 Şubat’ta bir açıklama yapan SES İzmir Şube Başkanı Dr. Veli Atanur, tadilat yapılması önceden belli olmasına rağmen gerekli önlemler alınmadığını ifade ederek acil servis çalışma ortamında tespit ettikleri sorunları sıraladı:

“Sağlık çalışanlarının tozlu, gürültülü ve hijyenik olmayan ortamda çalışmak zorunda bırakılması ve bu nedenle hasta yakınlarıyla aralarında tartışma çıkması, yeni yapılan hasta bakım birimlerinde perde bulunmaması, paravanların ise yetersiz olması, elektrik kesintisi nedeniyle yoğun bakımdaki hasta takibinin zorlaşması, oksijen yokluğundan astım ve nefes darlığı şikâyeti olan hastaların başka birimlere aktarılması.” SES İzmir Şube olarak sorunların çözümüne ilişkin taleplerini

de açıklayan Atanur, tadilat bitene kadar öncellikli hastalar dışındaki tüm hastaların en yakın sağlık kurumunun acil servisine yönlendirilmesi gerektiğini özellikle belirtti. Kalan hastalar için de kliniklerle görüşülüp acil serviste hasta kalış süresinin kısaltılmasının, takip gerektiren hastaların ise servise alınmasının, hasta takibinin serviste yapılmasının talep edildiği açıklamada hasta mahremiyeti ve bakımı için de eksikliklerin bir an önce giderilmesi gerektiği belirtildi.

Diren Tonya doğamız tehlike altında T

rabzon’da çimento fabrikasına ve taş ocaklarına karşı mücadele eden, düzenledikleri kitlesel mitinglerle çevre hakkını savunan Tonya ve Çayırbağı halkı 15 Şubat günü “Doğamız, suyumuz, havamız, toprağımız tehlike altında. Farkındayız! Diren Çayırbağı, diren Tonya!” sloganıyla bir panel düzenledi. Yöre halkı çimento fabrikası ve taş ocaklarına karşı mücadelenin yükseltileceği sözü verdi. Pek çok akademisyenin katıldığı panelde, Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu, fabrikanın yöre halkına vereceği zararları anlatarak, çimento fabrikalarının bu-

lundukları bölgeye birkaç işçi alımı dışında başka bir yararı olmayacağını ifade etti. Prof. Dr. Adnan Baki ise çimento fabrikası ve taş ocaklarına karşı verilen mücadeleye sonuna kadar destek verdiğini ifade etti. Hukukçu Nedim Şenol Çelik de mücadelede hukuki olarak neler yapılabileceği konusunda bilgi verdi. HES’e karşı mücadele verenlerden Sami Koç da panelde söz alarak, kurulacak fabrikanın Tonya’nın çehresini değiştireceğini belirterek “Bu fabrika Tonya’nın yok edilmesidir” dedi.

tepki gösteriyordu. Yeni yasayla Sağlık Bakanlığı teşkilat yapısı ve görevleri de değişti. Bakanlık hizmet sunumundan arındırıldı. Sağlık Bakanlığı sitesinde “Değişim Yönetimi” konulu içerikte “Sağlık hizmetlerinin daha etkin ve verimli bir şekilde yürütülmesi için icracı birimlerle, politika yapan ve düzenleyen birimler ayrıştırılmıştır” ifadesi artık açıkça yer alıyor. Yani uygulamayla söylem ayrı merkezlerden üretiliyor. Söylem, uygulamayı örtmeye çalışıyor. Teşkilat yapısı değişen, hizmet sunumundan arındırılan Sağlık Bakanlığı şimdi ne iş ile meşgul dersiniz? Sağlıktaki “kaliteyi” nasıl artıracağını düşündü ve icraata da geçti. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü Sağlıkta Kalite ve Akreditasyon Daire Başkanlığı “Sağlıkta Kalite Fikirleri Yarışması” düzenlendi. “Sağlıkta Kalite Gelişimine neden sizin de bir katkınız olmasın?”, “Bir Fikrim Var!” sloganlarıyla yapılan yarışmanın sonuçları Mart ayında açıklanacak. Bu yarışmayla sağlık çalışanlarının sağlıkta dönüşüm programına katılımı amaçlanıyor. Sağlık Bakanlığı “kaliteyi” artırmaya çalışırken hastaneler de skorlarını artırarak A sınıfı ya da üst sınıflarda hastane olma çabasına girişiyor. Yapmaları gereken hasta ve çalışan memnuniyetini artırmak. Nasıl mı? Yakın bir zaman önce Bursa’da bir hastanede çalışanların önlüklerine “Sizin için buradayım”, “Bana sor” gibi yazılar yazarak ya da muayene sırası bekleyenlere “çay-simit ikramı” yaparak hasta memnuniyeti sağlanmaya Hüseyin çalışılmıştı. Tabii günde 24 Boy hastaya bakması gerekirken 150 – 200 hastaya bakmaya SES üyesi zorlanan hekimin mutlu görünmesi, gülerek “Hoş geldiniz” demesi ise en önemli memnuniyet artırıcı. 36 saat kesintisiz çalışan asistan hekimlerden de aynı tebessümü görmek hastaları son derece mutlu edecektir. Bu arada Ankara Tabip Odası’nın verdiği bilgilere göre Ankara’daki Dışkapı Hastanesi’ne şubatın ilk haftasında bir poliklinik hekimi 1 günde 230 hasta bakmış. Hasta memnuniyeti de bu şekilde sağlanınca iş kaldı çalışanların memnuniyetine. Bu memnuniyet klasmanını ölçmek için çalışan memnuniyeti anketleri düzenlendi. Çalışanlar ilk anketleri doğru bir şekilde doldurmaya çalışınca Sağlıktaki Dönüşüme hiç de yakışmayan sonuçlar ortaya çıktı. Çalışanların yüzde 80’i memnun değil. Acaba şike mi yapıldı, çünkü bu memnuniyetsizlikle üst sınıf hastane olmak oldukça zordu. Bu memnuniyetsiz sonucun hastaneye puan kaybettirdiği fark edildiği zaman yeni anketlerden çıkacak sonuç şimdiden belli: Bunu gören hastane yönetimleri konuya el attı ve anketlerin yılsonunda yenileneceğini açıkladı. Anketlerden çıkacak sonuç ise şimdiden belli: “Yalan da olsa mutluyuz.” Kalite denetlemeleri, yarışmalar, hasta ve çalışan memnuniyetlerinden elde edilen deneyimler; hizmet sunumundan arındırılan Sağlık Bakanlığı’nın zevahiri (görüntüyü) kurtarmaya çalıştığını ortaya koyuyor. Bu noktada sağlık çalışanlarının çalışma koşullarına karşı verdikleri mücadeleye hastaların da destek vermesi gerekiyor. Sağlık çalışanları 36 saat kesintisiz çalışmamayı, hekimler günde 150-200 hasta bakmamayı talep ettikçe hastaların da bu talebe destek vermesi gerekiyor; çünkü hiçbir hasta 36 saat sürekli çalıştırılan sağlıkçıya muayene olmamayı ya da bir hekimin 201’inci hastası olmayı istemez. Sağlıkçıyı bu koşullarda çalışmaya zorlayan, hastaları da aynı koşullarda sağlık hizmeti almaya zorlayan sistemin kamuya yararlı olmadığı da ortadadır ve sürekli teşhir edilmelidir. Kamu yararı demişken sahi, AKP’nin Sağlıkta Dönüşüm planının başlangıç noktası neydi? Bir zamanlar Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) için “kara delik” deniliyordu. SSK’nin 5 milyar lira borcu vardı ve sağlık harcamaları bu borcun küçük bir kısmıydı; asıl borç sigorta harcamalarından kaynaklanıyordu. Oysa SSK’nın 6 milyar da (çoğu kamu kurumlarından) alacağı vardı ve tahsil edilemiyordu. AKP geldi ve bu sorunu çözdü(!) Şimdi başta Sağlık Bakanı olmak üzere AKP’li bürokratlar “SSK’nin 2011’de 27 milyar olan borcunu 17 milyara düşürmek”le övünüyor. Sağlık Bakanlığı bu kalemde de kafaları karartmaya devam ediyor. Kara delik neylesin?

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Kamerhatun Mahallesi Tarlabafl› Bulvar› Caddesi No: 117/6 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer ART Matbaac›l›k, Türker Saltabafl, ‹stasyon Mah. 242 Sk, No:32 Kartepe / Kocaeli (0262 373 45 03) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.


8

EMEK 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Sermaye nerede emek orada! ekirdağ Çorlu’da DAİYANG SK adında bir işyeri var. Web sitesine bakılırsa Türkiye’nin ilk paslanmaz çelik üreticisi… DAİYANG Güney Kore’de 1973 yılından beri faaliyette ve dünya çapında tanınmışlığa sahip. 2007 yılında Türkiye’deki üretiminde hisselerinin yüzde 30’unu SK NETWORKS adındaki yine Güney Koreli ve 1950’li yıllardan beri faaliyette bulunan firmaya satarak ortaklık kuruyorlar. Fabrikanın kurulu olduğu bölgeye AVRUPA SERBEST BÖLGE adı veriliyor. Serbest bölge denilince malum sermayenin istediği gibi cirit attığı yer anlamına geliyor. Ancak anlaşılan metal işçilerinin bundan haberi yok ki sermayeyi dizginlemek için örgütlenmeye karar vermişler ve Birleşik Metal İş Sendikası ile iletişime geçmişler. Ondan sonrası malum… Patronun tehditleri, işten çıkarmalarına karşı metal işçisinin tereddütsüz verdiği cevap direniş ve mücadele oldu. DİSK 46.yaşını DAİYANG SK işçileriyle birlikte kutlayarak buradaki mücadelenin önemine vurgu yaptı. İşyerinin Güney Koreli patronu ilk başlarda başlarına geleni anlamakta oldukça zorlanmış… “Biz buraya yatırım yaparken, burasının ‘serbest bölge’ olduğunu burada hiçbir tehditle karşılaşmayacağımızı ve sendikanın yasak olduğunu söylemişlerdi” diyor. Anlaşılan hükümetimiz yabancı sermayeyi böyle davet ediyor Türkiye’ye… Tufan “Gel buraya yatırım yap Sertlek işçinin eti senin kemiği benim olsun.” Ancak metal işçisinin Dev Sa¤l›k-‹fl Yönetim Kurulu kimseye ne etini ne kemiğini vermeye niyeti yok… DAİYANG SK mücadelesi iki açıdan oldukça önemli. Birincisi “serbest bölge” denilen köle pazarlarında yerli–yabancı sermayenin utanmazca emeği sömürmesine karşı verilen mücadelelerin bir örneği olması… Bu konuda değişik iş kollarında örgütlenmiş başka örnekler de var. Bu anlamıyla önümüzdeki süreçte işçi sınıfı mücadelesi açısından son derece önemli bir yere işaret etmiş oluyor. İşçi örgütleri daha baştan “orası serbest bölge, orada örgütlenemeyiz” ön kabulüyle teslim olmayı bir kenara bırakmalılar… İkinci önemli husus da işin uluslararası boyutu. Güney Koreli sermaye grubu Türkiye’ye gelirken öyle anlaşılıyor ki Güney Kore’deki işçi mücadelesinden bunalmış vaziyette burada güle oynaya üretim yapacağını hesaplamış ve bir de kendisine “serbest bölgede sendika yasak” güvencesi verilince koşa koşa gelmiş… Ancak evdeki hesap çarşıya uymamış… Malum sermaye sınıfı bu küreselleşme denilen yeni emperyalist sömürü sisteminde artık nerede rahat ediyorsa oraya kolaylıkla gidebiliyor. Nerede maliyet hesapları daha ucuzsa, nerede işçinin eli kolu yerel ülke devletleri tarafından bağlanmışsa oraya yatırım yapıyor. Ancak işçi mücadelesinin yaygınlığı sermaye sınıfının karlılık oranını yükselten bu hareket serbestisini sınırlayabilir. Dolayısıyla sermaye akışının sınırlanması küresel kapitalist sistemin çarklarında ciddi kırılmalara yol açabilir ve kapitalist krizin derinleşmesine önemli katkı yapabilir. Sınıf mücadelesinin önümüzdeki dönem oturması gereken en önemli zeminlerden biri de mücadelenin uluslararası boyutunun iyi örgütlenmesidir. Özellikle uluslararası-ulus ötesi sermayenin üretimde bulunduğu alanlarda ve iş kollarında örgütlenmeyi önemseyerek sermaye sınıfına bu dünyayı dar edecek bir uluslararası mücadele sürecini ön görmek, süreci ona göre kurgulamak işçi mücadelesi örgütlerinin olmazsa olmaz görevlerinden biri olarak durmaktadır.

T

Organize işler... Taksim İlkyardım’daki skandal iş başvuruları; taşeron şirket, İŞKUR ve hastane yönetiminin örgütlü işçilere karşı suç ortaklığının boyutlarını gösteriyor görüşmeye göre işe de alınmış.

ALP TEK‹N BABAÇ

T

aksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde işçilere bir anda İŞKUR’dan davet mektupları gelmeye başladı. İşçiler de haberleri olmadan İŞKUR’a başvuru yapıldığını belirterek önce hastane yönetimine ve hastanedeki taşeron şirket yetkililerine durumu sordu. “Bilgimiz yok” yanıtını alınca İŞKUR’a dilekçe yazan işçiler “İŞKUR’un konuyla alakası yoktur” yanıtını aldı. İşçiler 13 Şubat’ta Çağlayan Adliyesi’nde suç duyurusunda bulundu. İŞKUR’a işçiler adına bildirim yapılmasıyla ortaya çıkan skandal yöntem, taşeron sistem içinde çok sık kullanılıyor. Şirket sahibinden başhekime, hastanelere yeni atanan CEO’lara kadar tüm hastane yönetimi olanların farkında ve hepsi birbirinin suç ortağı.

‹fi BAfiVURUSUYLA AYNI GÜN ‹fiGÜCÜ TALEB‹ Suç ortaklığı, işçilerin ifadeleriyle netlik kazandı. İşçilere yollanan davet mektuplarına göre veri giriş bölümündeki işçiler 28 Aralık 2012 tarihinde, temizlik bölümündeki işçi-

Taşeronun Misyon’u belli

ler de 4-9 Ocak 2013 tarihlerinde iş başvurusunda bulundu. İş başvurusu yapılan günlerde Elif Medikal ve Marmara Temizlik şirketleri de işgücü talebinde bulundu. Hatta veri giriş bölümündeki işçilerden Güllü Hanoğlu, adına

Suç duyurusunun ard›ndan bir tafleron flirket yetkilisinin telefon konuflmas›na tan›k olan iflçiler yetkilinin flu sözleri söyledi¤ini aktard›: “Bizim ad›m›z geçmiyor, bir fley olmaz.” Ad› geçmeyen flirket Misyon Temizlik Güvenlik Yönetim Hizmetleri A.fi.

düzenlenen davet mektubunu ve işveren tarafından yapılan işgücü başvurusunun sonuçlarını Halkın Sesi ile paylaştı. Belgelere göre Güllü, 28 Aralık günü iş başvurusu yapmış, aynı gün davet mektubu gönderilmiş, aynı gün gerçekleşen

(Misyon). Mis Group’a ba¤l› olan bu flirket için 12 y›ld›r hastanede çal›flan bir sa¤l›k iflçisi flu ifadeleri kullan›yor: “12 y›ld›r üzerimizdeki üniformalardaki flirket isimleri de¤iflti ama bu flirketlerin bafl›nda olan Cevat Turan ve flirket yetkilileri de¤iflmedi.”

‘‹fiÇ‹LER AYAKLANDI DÜZELT‹N’ Dev Sağlık-İş tarafından yapılan suç duyurusunun ardından ilginç telefon görüşmeleri ortaya çıktı. İşçilerden İlknur, 14 Şubat günü imza atmak için taşeron şirket yetkilisinin odasına girdiğinde şu telefon görüşmesine tanık oldu: “İşçiler ayaklandı, hepsinin bilgisi oldu, niye böyle bir şey yaptınız.” Hastanede taşeron şirket bünyesinde çalıştırılan işçiler aslında sürekli işten çıkarılıp yeniden işe alınıyor. Taşeron şirket, işçinin kıdem tazminatı gibi haklarını talep etmemesi için bu yönteme çok sık başvuruyor. Borçlarını ödemek için bankaya kredi başvurusu yaptığında “sürekli işten çıkıp işe girmişsin sana nasıl güvenelim” yanıtını alarak kredi verilmediğini anlatan işçilerden Erol Akaslan bordrosunu gösterdi. Bordroda 5 ay içinde 5 defa sigorta çıkış ve girişi yapılmış gözüken Erol, 5 Kasım - 31 Aralık 2012 tarihleri arasındaki 55 günlük çalıştığı süre içinde 30 günlük sigortalı gözüküyor.

Gazeteciler artık DİSK Basın İş’te D

İSK Basın İş’te örgütlenen gazeteciler, tüm basın emekçilerini haklarına, emeklerine ve mesleklerine sahip çıkarak örgütlenmeye ve mücadeleye çağırdı. Basın İş üyeleri 15 Şubat'ta İstanbul’daki DİSK Genel Merkezi'nde yaptıkları basın toplantısında, basın emekçilerinin örgütsüzlüğünden güç alan medya patronlarının kabul edilemez bir çalışma rejimi oluşturduğunu belirtti. Açıklamayı, DİSK Basın İş'te örgütlenen gazeteciler adına Faruk Eren okudu. Eren, basın emekçilerinin insanlık dışı çalışma koşulları ve güvencesizliğe mahkum çalıştırılmalarının temel sebebinin basın yayın işkolundaki sendikal örgütlenmenin azlığı olduğunu vurguladı. Açıklamada, matbaa emekçilerinden editörlere, sayfa tasarımcılarından tele-

vizyon ve gazete çalışanlarına kadar bütün basın emekçileri Basın İş'te örgütlenmeye çağrıldı. DİSK yönetimini temsilen DİSK Genel Başkan Yardımcısı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, DİSK Başkanlar Kurulu'ndan Dev-Sağlık İş Genel Başkanı

Arzu Çerkezoğlu da gazetecilerin sendikalaşma çabasının yanında olduklarını ifade etti. Halkın Sesi’ne konuşan Basınİş Genel Başkanı Mustafa Yamak, basın yayın sektöründeki örgütsüzlüğe ve güvencesizliğe karşı, temmuz ayına kadar işkolu

yetkisi almayı planladıklarını dile getirdi. Gazetecilerin çoğu sigortasız olarak günde 12 saatten fazla çalışıyor ve yıllık izin hakları gasp ediliyor. Tehlikeli ve zor şartlarda çalışan basın emekçileri yasal hakları olan Basın İş Kanunu'ndan da yararlanamıyor. “Gazeteciler yıpranmıyor” denilerek yıpranma payının kaldırılması, gazetecilerin uğradığı hak gasplarından sadece biri. Yine edindikleri bilgiyi halka ulaştırdıkları, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandıkları için bugün 100'den fazla gazeteci hapishanede. Basın-yayın, inşaat ve sağlık sektöründen sonra en düşük sendikalaşmanın olduğu işkolu. Toplam 104 bin çalışanın olduğu basın-yayın işkolunda 3 bin 700 sendikalı var, bu işkolundaki sendikalaşma oranı ise yüzde 3,6.

Güvenlik söker işçi kurar

T

rabzon’daki Karadeniz Teknik Üniversitesi Hastanesi’ndeki sağlık işçilerinin işlerine geri dönmek için başlattıkları direniş sürüyor. İşçilerin hastane bahçesine kurdukları direniş çadırı 13, 15 ve 18 Şubat’ta özel güvenlikçiler tarafından söküldü. Her seferinde işçiler direniş çadırını yeniden kurdu. “Kaynak azlığı” bahanesiyle işten çıkarılan 85 işçi 7 Ocak günü hastane önünde direnişe geçmişti. KTÜ Rektörü Süleyman Baykal ise “İşten çıkarma yok, hizmet alımında işçi sayısını azalttık” demişti.

East Balt direnişinde kazanım

T

ek Gıda-İş’e üye oldukları için 12 Şubat günü işten çıkarılan ve direnişe geçen East Balt işçileri kazanıma ulaştı. Sendika yetkilileriyle 16 Şubat günü bir araya gelen işveren temsilcileri, işçilerin tüm taleplerini karşılama sözü verdi. Kazanımda Tek Gıda-İş’in asıl işvereni hedef alması etkili oldu. Tek Gıda-İş, işçiler haklarını alana kadar East Balt’ın üretim yaptığı Mc Donalds’ı hedefine aldı. Kazanım, sendikanın Türkiye’deki tüm Mc Donalds’ları eylem alanı ilan etmesinden sonra geldi.

‘Grevden dönenin kadehi kırılsın’ CEYHAN ÇAYAÇ

Yurtiçi Kargo direnişi çatıda Direniflteki Yurtiçi Kargo iflçileri 19 fiubat günü ‹stanbul’daki Frans›z Konsoloslu¤u’nu iflgal ederek, çat›s›nda “Yurtiçi Kargo/GeoPost’ta iflçi k›y›m›na son” yaz›l› bir pankart açt›. “‹flçi düflman› Yurtiçi Kargo”, “Sendika hakk›m›z söke söke al›r›z” sloganlar›n› atan iflçilere polis sald›rd›. D‹SK Genel Baflkan Yard›mc›s› Ali R›za Küçükosmano¤lu’nun da bulundu¤u 17 iflçi gözalt›na al›nd›. Çat›da kalan ve yar›m saat daha eylem yapan üç iflçi inince polis sald›r›s›na maruz kald› ve gözalt›na al›nd›. Eyleme çevredekiler alk›fllar›yla destek verdi. ‹stanbul Esenyurt’taki Yurtiçi Kargo iflçileri Nakliyat ‹fl’e üye olduktan sonra “daralma” bahanesiyle iflten ç›kar›lm›fl, 18 Ocak’ta direnifle geçmiflti.

Tekirda¤’›n Çorlu ilçesinin meydan›nda bir çad›r var. Çad›rda açl›k grevi yapan iflçiler. 22 Ocak’tan bu yana açl›k grevinde olan iflçiler Güney Kore sermayeli Daiyang-SK Metal fabrikas›nda grevde olan Birleflik Metal-‹fl üyesi iflçiler. Çorlu meydan›n› zapt eden iflçileri demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve sendikalar sürekli ziyaret ediyor. D‹SK, 13 fiubat’taki 46’›nc› kurulufl y›ldönümünü Çorlu Meydan›’nda Daiyang-SK iflçileriyle birlikte eylem yaparak kutlad›. ‹flçiler, haklar›n› alana kadar grevlerini sürdüreceklerini söyledi. Daiyang ile Birleflik Metal-‹fl aras›ndaki toplu ifl sözleflmesi görüflmesinde anlaflmazl›k ç›kmas› üzerine iflçiler 14 Kas›m 2012’de grev çad›r›n› fabrika önüne kurdu. Grev sürerken iflveren, Güney Kore’den iflçi getirtip grevi k›rmaya çal›flt›, grevdeki iflçiler müdahale etti, polis grevdeki iflçilere sald›rd›. Bu yol tutmay›nca iflveren t›rlar›n› fabrikadan ç›karmak istedi ve yine polis grevdeki iflçilere sald›rd›. ‹flçiler organize sanayi bölgesinin yolunu trafi¤e kapat›nca ve iflverenler “iflimiz aks›yor”

diyerek polise flikayette bulununca bir saat önce iflçilere sald›ran polis bu sefer iflçilerin talebini yapmak zorunda kald›. Günlerdir getirilmeyen yetkili, yasa d›fl› iflçi çal›flt›r›ld›¤›n› polisle birlikte tespit etti. Bu yolda tutmay›nca iflveren kendine yak›n iflçileri bir içki masas›nda ikna edip di¤er iflçilere “birlik beraberlik” mesaj› içeren elde

kadehli foto¤raflar›n› paylaflt›rd›. Grev k›r›c›lar› direniflten atan iflçilerin yan›t› da netti: “Grevden dönenin kadehi k›r›ls›n”. Halk›n Sesi’ne konuflan iflçilerden Soner Keskin’in sözleri mücadeleyi özetliyor: “Kazanmaktan baflka flans›m›z yok. Açl›k grevi sonuç vermezse ölüm orucuna da gidebiliriz. Bizim savafl›m›z da bu.

Ücretsiz Kirpi yapanlar eylemde

T

ürk Metal Sendikası, BMC Fabrikası’ndaki işçilerin tepkisine engel olamadı. İzmir Bornova’da BMC Fabrikası’nda çalışan 1.500 işçi, 17 Şubat günü iş bırakarak İstanbul ve Ankara’nın yolunu tuttu. İşçileri, patlama noktasına getirense maaşlarının on aydır verilmemesiydi. İşçiler 18 Şubat’ta Manisa’da mola verdi. Manisa’yı eylem alanına çeviren işçiler haklarını alana kadar mücadele edeceklerini duyurdu. Eylem nedeniyle TSK’nin Kirpi adlı araçlarının da tamamlanması gecikti.


SERMAYE

9

21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Bu ‘memurun’ arkası kuvvetli H

ükümetin iki üyesi Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ve Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan arasındaki “gaz-fren” tartışması yeniden hortladı. Bu kez kavganın tarafları, faizlerin düşmesini ve TL’nin değerini kaybetmesini isteyen Çağlayan ile enflasyonla mücadele adına TL’nin değerini görece yüksek faizlerle koruyan Merkez Bankası (MB). Çağlayan, MB ile ilgili konuşurken “hadlerini bilecekler” dedi, MB ise “Merkez Bankası Bağımsızlığı” kitapçığı yayımlayarak yanıt verdi. Sorunun temelinde “döviz kuru mu faiz mi yüksek olsun” tartışması yatıyor. Faiz yüksek olunca TL değerli oluyor. (Döviz kuru düşük oluyor) TL değerli olduğunda Türkiye’nin ihraç malları dış dünyaya pahalıya geliyor ve ihracat düşüyor. MB ise TL’nin değerini kaybetmesi (döviz kurunun yüksek olması) halinde enflasyonun artacağından endişeleniyor. MB, TL’nin değer kaybetmesinden ve enflasyonun yükselmesinden rahatsız ama bunun nedeni enflasyonla halkın gelirlerinin erimesi değil, uluslararası finans sermayesinin faiz gelirleri aşınması. Bu nedenle yüksek faiz getiren TL değerli kılınıyor, dolar/euro ve dolayısıyla ithalat mallar ucuzluyor, enflasyon düşük tutuluyor. Yani döviz kuru yüksek olursa ihracatçı imalat sanayi, faizler yüksek olursa finans sermayesi kazanıyor. “MEMURUMUZDUR, HADD‹N‹ B‹LECEK” Tartışma MB Başkanı Erdem Başçı’nın, Türkiye ekonomisi için "uçaktan indik, karayoluyla ilerliyoruz" sözleriyle başladı. Başçı, yüksek faizlerle ekonominin inişe

ARKALARINDA K‹MLER VAR? MB’nin bu kadar net ve üst perdeden bir yanıt verebilmesinin nedeni ise Çağlayan’ın dediği gibi basit bir “memur” olmaması. MB politikaları hükümet içerisinde Ali Babacan’ın ve uluslararası finans seçkinlerinin desteğini alıyor. Kimi sermaye kesimleri ise MB’ye karşı Zafer Çağlayan’ın yanında saf tuttu. Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Mehmet Büyükekşi kur savaşlarında Türkiye’nin proaktif davranmasını istedi, ihracatçının pazardaki gücünün azalmaması için TL’nin değerini yitirmesi gerektiğini savundu.

Çağlayan ile MB arasındaki kavga, küçük ve orta büyüklükteki ihracatçılar ile finans kesimi arasındaki çelişkilerin yansıması geçtiğini ama buna mecbur olunduğunu söyledi. Çağlayan’ın bu sözlere yanıtı sert oldu: “Kalkıp da Türkiye’nin başarısını MB Başkanı’na bırakacak halimiz yok. Başçı hükümetin bir memurudur. Kendini hükümetin yerine koymamalı. Herkes haddini bilecek.” MB’nin Çağlayan’a yanıtı ise “Merkez Bankası Bağımsızlığı” başlıklı bir broşürü

internet sitesinden yayımlamak oldu. Broşürde, MB’nin “hükümet veya başka otoritenin onayına gerek duymadan serbestçe” yöntemlerini ve araçlarını belirlemesi gerektiği vurgulandı. MB’nin faiz oranlarını etkileme kabiliyetini kısıtlayan her durumun, bağımsızlığın kısıtlanması anlamına geldiği savunuldu.

KUR SAVAfiLARI PAN‹⁄‹ Çağlayan’ın ve ihracatçı sanayinin seslerini yükseltmesine neden olan faktörlerden biri dünya çapında yaşanan “kur savaşları”. İhracatlarını yükseltmek isteyen ülkeler, kendi paralarını değersizleştirerek dış ticarette üstünlük kurmaya çalışıyorlar. Tüm dünyada bu eğilim güçlenirken Türkiye’de MB’nin TL’yi değerli kılan politikalar izlemesi, ihracattaki kayıplarını finansal getirilerle telafi edemeyecek durumdaki küçük ve orta büyüklükteki, “finansallaşamamış” sermaye kesimlerini endişelendiriyor. Endişeden öte gerçek rakamlar vaziyetin ciddiyetini gösteriyor. Bu yılın Ocak ayında, 2012’nin aynı ayına göre kurulan şirket sayısında yüzde 21 azalırken, kapanan şirket sayısı 2012 yılının aynı ayına göre yüzde 31 arttı. AKP’nin can damarlarını oluşturan sermaye kesimleri sarsılıyor. Uluslararası finansal akımların cazibesinden de vazgeçilemiyor. Bu durumda AKP iki cami arasında binamaz kalıyor. Çağlayan esiyor gürlüyor ama Babacan’ın ve MB’nin dediği oluyor. Şimdilik…

Döviz kuru savaşı 1930’lardaki gibi Rusya’da 15-17 fiubat’ta yap›lan G-20 Maliye Bakanlar› toplant›s›na, küresel ölçekte yaflanan “kur savafllar›” damgas›n› vurdu. Ülkelerin mallar›n› ucuzlatarak ihracatlar›n› art›rmak için kendi paralar›n› de¤ersizlefltirmeye yönelmelerine “kur savafllar›” deniliyor. Kur savafllar›n› k›z›flt›ran ülke olarak, Japonya gösteriliyor ancak Japon Yeni 3-4 y›ld›r h›zla de¤er kazanm›flt› ve flu anda eski de¤erine dönüyor. Kur savafllar›n› as›l k›z›flt›ran ülke ise ABD. ABD hazinesi iç piyasay› canland›r-

mak ad›na bir süredir piyasaya dolar pompal›yor. Bu dolarlar dünya piyasalar›na yay›l›yor ve piyasalardaki dolar bollu¤u dolar›n ucuzlamas›na, di¤er paralar›n dolar karfl›s›nda de¤er kazanmas›na yol aç›yor. Dolardaki bu geliflme, di¤er ülkelerin de ihracatlar›n› korumak için kendi paralar›n› de¤ersizlefltirerek savunmaya geçmelerine neden oluyor. Çok say›da ülkenin ayn› anda bu ifle giriflmesinin bir nedeni de krize karfl› eme¤in al›m gücünü azaltarak iç piyasalar›n› daraltmalar›.

‹ç piyasadan umudu kesen sermayedarlar baflkas›n›n pazar›na girmeye çal›fl›yor. Herkes birbirinin pazar›na girmek için ayn› anda paras›n›n de¤erini düflürünce, asl›nda hiçbir paran›n de¤eri di¤er paralar karfl›s›nda düflmemifl oluyor. Çözüm olmay›nca tek “çare” inkar oluyor. IMF gibi kurulufllar “kur savafl›” tespitlerini “abart›l›” buldu¤unu aç›klarken Rusya’daki G20 toplant›s›ndan da hiçbir somut çözüm ç›kmad›. Son büyük kur savafl› 1930’larda, 2. Paylafl›m Savafl› öncesinde yaflanm›flt›.

Cari açıkta züğürt tesellisi Türkiye’nin dış ticaret açığındaki “düzelme” üzerine Başbakan Tayyip Erdoğan, İl Başkanları toplantısında muhalefeti alaya alan açıklamalarda bulundu. Portekiz’deki Sosyalist Enternasyonal toplantısında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşmada Türkiye ekonomisindeki büyük problem olarak “cari açık” meselesine değindiğini hatırlatan Erdoğan şunları söyledi: “Her şeyde tersine gidiyor. Portekiz'de

yoldaşları CHP Genel Başkanına kıs kıs gülmüşlerdi. Şimdi bu cari açıktaki düşüşü duydularsa artık kahkaha atmışlardır." Erdoğan’ın bu açıklamaları toplantıya katılan İl Başkanları’nı ikna etse de, ekonomistlere “kahkaha attıracak” cinstendi. Zira cari açığın 77 milyardan 49 milyara düşmesinin en büyük sebebinin ithalattaki azalma olduğunu hemen hemen tüm ekonomistler kabul ediyor. İthalattaki azalma-

Elektrikte indirim oyunu

E

nerji Piyasaları Denetleme Kurulu’nun (EPDK) aldığı bir karar “Elektrikte yüzde 15 indirim” müjdesi olarak duyuruldu. Karara göre sanayi kuruluşları ve ticarethanelere sağlanan ucuz elektrik uygulaması meskenlere de açılmıştı. Eskiden yılda 25 bin kilovatın üstünde elektrik

nın sebebi ise ithal yerine yerli mallar kullanılması değil, Türkiye ekonomisinin 2012'de hızla yavaşlaması. Özellikle yatırım malları ithalatında yaşanan hızlı düşüş dış ticaret açığının azalmasında etkili oldu. Bu yıl büyüme oranının daha da düşmesi halinde cari açığın da azalması bekleniyor.

tüketen işyerleri indirimli elektrik kullanabiliyorken bu rakam 5 bin kilovata çekildi ve evler için de bu indirim geçerli oldu. Bu müjde, yandaş basında ballandıra ballandıra anlatılırken bir konudan hiç bahsedilmedi. Bahsedilen kilovattan indirim sağlamak için ayda 150 TL’nin üstünde bir faturanın gelmiş olması gerekiyor. Bu

fatura ise ancak büyük villalarda mümkün. Yani EPDK elektrikte çok küçük bir azınlığa indirim yaptı. Bu indirim palavrası piyasaya sürülerek, gerçek bir “indirim” olanağı gözlerden uzak tutulmaya çalışıldı. Bu haber manşetleri süslerken, başka bir haber gazetelerin kıyısında köşesinde kaldı. Sivas 3. Asliye Hukuk Mahke-

mesi, dağıtım şirketinin çıplak enerji maliyeti dışında kalan kayıp-kaçak, perakende satış, iletim, dağıtım ve sayaç okuma adı altında tahsil edilen 5 kalem bedelin iadesine 50 vatandaşa iadesine karar verdi. Dağıtım şirketleri bu karara tepki gösterdi ve temyiz yolu da açık olmayan bu kararın sektörü alt üst edeceğini savundu.

81 y›ll›k Halkevleri ‘yarars›z’ bak›n kim yararl›? Malum, Rize Üniversitesi’nin adı değiştirildi ve Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi (RTE-Ü) oldu. Geçtiğimiz günlerde de Türkiye'nin önde gelen patronları ve siyasetçileri Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Geliştirme Vakfı'nı kurdu. Vakfın amaçları arasındaki bir cümle çarpıcı: “Eğitim alanında devletin kamu hizmeti yükünü azaltmak için hayırlı çalışmalarda bulunmak.” “Devletin kamu hizmeti yükünü azaltmak için” ifadesinin altını bir kez daha çizmek gerekiyor. Çünkü AKP döneminde bu ifade bir derneğin/vakfın “kamu yararına” sayılmasının en temel kriteri haline getirildi. Maliye Bakanlığı’nın 14/11/2003 tarihinde yayınladığı Kemal Unakıtan imzalı sirkülere göre bir derneğin faaliyetlerinin “Kamu Yararına” sayılması için “Tüzükte yazılı amaçlar arasında yer alan hizmetlerin, kamuya yararlı hizmetler olması” yetmiyor. Yani sen istediğin kadar amaçların “kamu yararına” de boşuna. AKP’nin koyduğu kriter şu: “Gerçekleştirilen hizmetlerin devletin kamu hizmeti yükünü azaltıcı ölçüde bulunması da gereklidir.” Yani dernek amacını belirlerken bu neoliberal dönemin en hayırlı işinin “devletin kamu yükünü azaltmak” olduğunu unutmamış. Zira devletin başka “mühim” görevleri var: Sermayeyi teşvik edecek, bir savaş mekanizması kuracak, sesini çıkaranı asi diyerek içeri tıkmak için polis istihdam edecek, hapishane açacak, en büyük adalet saraylarını kuracak. “Devletin yükünü azaltmak” denilen şey ise hepimizin harcı değil, “hükümet gibi” olmayı gerektiriyor. Örneğin Bakanlar Umar Kurulu 2011 yılında Halkevleri’ni “kamu yararına dernek” statüsünKaratepe den çıkarırken en temel gerekçesi umar@ bu örgütün yoksulluğu idi. sendika.org Kararda atıfta bulunulan yönetmelikte, bir derneğin kamu yararına faaliyet göstermesi için şu söylenmekteydi: “Sahip olduğu mal varlığının ve yıllık gelirinin tüzüğünde belirtilen amacı gerçekleştirecek düzeyde olması gerekir.” (31.03.2005 tarihli Dernekler Yönetmeliği’ndeki ifade) Halkevleri’nin tüzüğünde yer alan amaçlar devletin kamu hizmetini azaltacak düzeyde gerçekleştirilemez? Niye? Halkevleri yoksul. Başka niye? “Parasız sağlık, parasız eğitim” gibi bir mücadele programı olan Halkevleri, “kamu hizmeti yükünü” arttırmaya çalışıyor. Neoliberalizmin dışlayıcı karakterini en çıplak biçimde yansıtan bu yaklaşıma göre kamuya yararlı olabilecek olanlar, “katılımcı”, “görev bilinci olan”, “aktif yurttaşlar”, sadece ve sadece varlıklı ve mülk sahibi kesimlerdir. Nitekim RTE-Ü için seferber olan isimlere baktığımızda tam bir “vatan millete hayırlı”, “kamuya yararlı” insanlar geçidi ile karşılaşıyoruz. Hamdi Topçu: En temel haklarından olan grev hakkını savunan çalışanlarını kapı önüne koyan THY Yönetim Kurulu Başkanı. Mehmet Nazif Günal: Bodrum’da 2007 yılında yanan ormanlık alanın otel kurması için tahsis edildiği MNG Holding’in patronu Halit Dumankaya: Kentsel dönüşümden büyük vurgunlar yapan ve daha büyüklerine hazırlanan Dumankaya İnşaatın patronu. Metin Kalkavan: İşçiler için bir kıyım mekanına dönen Tuzla’da maliyet yükseltici iş güvenliği önlemlerinin önlenmesi, iş kazalarına neden olan taşeron sisteminin savunulması adına canını dişine takan tersaneci, Deniz Ticaret Odası Başkanı. İbrahim Karaosmanoğlu: Kocaeli Dilovası’ndaki sanayi tesislerinin kamu sağlığını tehdit ettiğini ortaya çıkaran Prof.Dr. Onur Hamzaoğlu’na “şarlatan” diye hakaret eden ve bu nedenle mahkum olan Belediye Başkanı. İmdat Sütlüoğlu: Çaykur'un İslampaşa Mahallesi'nde bulunan Taşlıdere Çay Fabrikasını Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi’ne devrederek, “devletin kamu hizmetindeki yükünü azaltan” ancak çay üreticilerinin isyan etmesine neden olan Çaykur Genel Müdürü. Ve daha nice nice patron ve tabii ki AKP’li bürokrat, bakan, milletvekili kamu yararına hayırlı işler yapacak vakfın kurucular listesinde. Toplumsal sorunların kaynağı olarak mülksüzlerin görüldüğü kapitalizmde, çözümü ise mülk sahipleri olarak gören bir toplumu öngörülmekte. Kamunun “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi” olduğu yerde çözüm de bu isimler. Bunlar kamuya yararlı ise “kamu yararına olmak” değil bu “kamu düzenini bozmak” daha meşru görülüyor. 81. yılını kutlayan Halkevleri için bu statünün sökülmesi yeni bir onur nişanesidir. Nice yıllara!

‘Küresel fabrika’ evine mi dönüyor? The Economist dergisi, büyük çok uluslu tekellerin, üretim faaliyetlerini deniz aşırı ülkelere, özellikle de emek gücünün ucuz olduğu yerlere doğru parçalama stratejisini mercek altına aldı. Dergiye göre küreselleşme süreci denen son 30 yıla damgasını vuran bu stratejinin sonlarına geliniyor. Bu stratejide şirketler kendi bünyelerinde sağladıkları mal veya hizmetlerin bir bölümünü, özellikle de emek yoğun üretim gerektirenleri, çevre ülkelerden tedarik ediyordu. Ya da üretim doğrudan ucuz emek havzalarına taşınıyordu ve finansal merkez haline gelen emperyalist merkezler için müthiş karların yanında “sanayisizleşme” olgusu büyüyordu. The Economist’e göre yıllarca çok iyi işleyen bu stratejinin sonuna geliniyor, “Batılı şirketler

küresel ayak izlerini gözden geçiriyor.” Şirketler ulus aşırı üretimlerini sınırlandırmaya başladı. Örneğin Çin’deki bir ABD şirketi Çin’deki ve çevre pazarlardaki satışı kadar üretimi orada yapma eğiliminde, üretimin geri kalan kısmı ise artık “eve dönüyor”. Bu eve dönüş eğiliminin artmasının gerekçeleri olarak şunlar sıralanıyor: 1. Küresel ucuz emekgücü kaynağı giderek tükeniyor. Çin ve Hindistan'da reel ücretler son 10 senede yılda ortalama yüzde 10-20 oranında artarken, ABD ve Avrupa'da imalat ücretleri neredeyse hiç yükselmedi. Ücretler arasında hala büyük farklar olsa da ulaştırma maliyetleri gibi diğer faktörler ücret farklarını dengeliyor. Vietnam, Endonezya ve Filipinler gibi ülkelerde halen çok düşük ücretler olsa da bunların üretim

kapasitesi ve verimliliği düşük. 2. Asya'da çalışan işçiler yavaşça da olsa haklarını artırdıkça zengin ülkelerde emekgücünün daha esnek hale geldiğine dair işaretler artıyor. İspanya ve İtalya büyük emekgücü piyasası reformları yürürlüğe koydular. The Economist'e göre Batılı otomotiv işçileri gece vardiyalarında çalışmayı kabul ettiler. Oysa G.Kore'deki otomotiv işçileri verdikleri mücadelelerle gece vardiyasına son vermeyi başardı. 3. Şirketler imalatı ucuz ve uzakta olan bir yerlerde yaparken, araştırma ve geliştirmenin (Ar-Ge) kendi ülkelerinde bulunmasının üretimin örgütlenmesinde olumsuz etkiye yol açabileceğini düşünmeye başladılar. Şirketlerin bu duruma bir yanıtı ArGe faaliyetlerini de gelişmekte olan ülkelere taşımak olabilirdi. Fakat son derece değerli gör-

DÖVİZ KURU

dükleri “fikri mülkiyetin” kendi ülkeleri dışında güvenliğinin tehlikeye gireceğinden korkuyorlar. 4. Üretimin taşındığı azgelişmiş ülkelerdeki isyanların (siyasi istikrarsızlık) ve savaşların üretimi sekteye uğratabildiği görüldü.

5. Ülkelerin çeşitli mal ve hizmet üretimini ucuz emek bölgelerine taşımasıyla batıda işsizlik tehdidi büyüdü. Milyonlarca işsizin yarattığı “iç istikrarsızlık”, batılı devletlerin kendi ülkelerindeki yatırımlara özel destekler sunmasına neden oldu.

Döviz kurları ülkelerin ulusal parasının diğer ülke paraları cinsinden değeridir. Bir başka ifadeyle de döviz kuru yabancı bir para birimi için ödenen ulusal para miktarını ifade etmektedir. Örneğin 1 Avro 2.3 TL’ye denk düşer. Döviz kuru yükseldiğinde, örneğin 1 Avro 2.5 TL olduğunda, TL değer kaybetmiştir. Çünkü 1 Avro için daha fazla TL ödemek zorunda kalırız. Tersinde döviz kuru düştüğünde, yani 1 Avro 2 TL olduğunda ise TL değer kazanmıştır. Çünkü daha az TL ödeyerek Avro satın alabiliriz. İhracatçılar genellikle kurun yükselmesini, yani TL’nin değerini yitirmesini ister. Örneğin 30 TL’lik bir ürün satıyor olsunlar. Eğer 1 Avro = 2 TL olursa bu ürünün fiyatı 15 Avro olur. Oysa TL daha değersiz olursa, örneğin 1 Avro = 3 TL ise ürünün fiyatı dış dünyada 10 Avro’dur. İhracatçı TL olarak aynı parayı kazanır, ancak Avro olarak fiyatı düşük ürün sattığı için başka ülkelerdeki rakip ihracatçılara göre avantajlı bir pozisyona geçer.


10

KİBELE 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Karar da bizim yaflam da: 8 Mart’ta meydanlar bizim Bu yıl 8 Mart’ı, AKP iktidarı kadın düşmanlığını körüklerken, iktidar karşısında öfkesi biriken kadınların sokağa çıktığı bir dönemde karşılıyoruz. Adliye önlerinden mahalle aralarına, işyeri direnişlerinden üniversitelere, kadınlar her yerde görünür olmak ve erkeklerle eşit haklara sahip olmak için sokaklarda. Kadınlar kendi yaşamında söz ve karar hakkına sahip olduklarının bilinciyle, haklarına sahip çıktıkları için inatla sokağı işaret ediyor. Kadınlar kendilerine dönük saldırılara cevabı sokakta verdi Geçtiğimiz yıl kürtajı yasaklamaya kalkan AKP, kadınların kararlı tepkisi sonucunda geri adım atmak zorunda kaldı. Kürtaj yasağının gündeme gelmesiyle sokakları dolduran kadınlar yasayı geri çektirdi. İktidar, kadınların militan eylemleri karşısında, çareyi dava açmakta buldu. Ancak adliye önleri kadınların “Kürtaj haktır, yargılanamaz” sloganlarıyla eylem alanına döndü. Kürtaj yasağı, 3 (hatta 5-10) çocuk doğurma baskısı, bunun için verilen teşvik primleri gibi, kadınlara aileyi dayatan politikalar bir zincir gibi boğazımıza dolanıyor. Kadınlarsa bedenlerini siper ederek karşı koymaya devam ediyor. İktidarın aile içine hapsetmek istediği kadınlar, aile içinde gün geçtikçe artan düzeyde şiddete maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddet karşısında AKP iktidarının Dilflat aldığı sözde önlemlerin balonları Aktafl çok çabuk sönüyor. Belediyeler Yasası’nda 50 bin nüfuslu yerlerHalkevleri de sığınma evi açılması şartının Kad›n Sekreteri 100 bin nüfus gerekliliğine çıkarılmasının ardından, bakanlığın erkekler için sığınma evi açacağını ilan etmesi, AKP’nin meseleyi kadın sorunundan çok uzakta gördüğünü yeniden gösterdi. İşte bu yüzden AKP’nin kadın düşmanı politikaları ile ivme kazandırdığı fiziksel şiddete, tacize, tecavüze karşı kadın dayanışmasını örgütlediğimiz Mamak’ta Zülfü Kadın Yaşam Parkı’nı kurmak için ayağa kalktık. Mamak Belediyesi’nin parkın yerine cami yapma girişimine de sessiz kalmayan direnişimiz gericiliğe karşı yaşam hakkı mücadelesine dönüşüyor. AKP kadınlara yönelik saldırılarına eğitim alanında da devam ediyor. 4+4+4 ve kılık kıyafet yönetmeliğinin tek serbestisi olan türban, kız çocuklarından başlayarak kadınların bedenini ve yaşamını denetim altına almak için getirildi. Eğitimdeki cinsiyetçiliğe ve gericiliğe karşı kadınlar olarak okul önlerinde yan yana gelmeye hazırlanıyoruz. AKP şu günlerde de kadın emeğinin piyasaya nasıl daha iyi eklemleneceği üzerine çalışıyor. Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile kadın istihdamının arttırılması yönünde imzalanan protokol, kadınların aile içinde tanımlanan geleneksel toplumsal rolleri ile kadın emeği sömürüsünü uyumlulaştırmayı hedefliyor. Çalışan kadınlara kreş projesi geliştirilirken kamu kurum ve kuruluşlarında kreş ücretlerine zam geldi. Güvenceli çalışma hakkı için direniş çadırlarındaki kadınlar, görünmeyen ev içi emeğinin karşılığını isteyen kadınlar, hepimiz hakkımız olanı almak için patronların, erkeklerin karşısına dikiliyoruz ve her yeni saldırıda karşılarında olmaya devam edeceğiz. Karadeniz’deki HES direnişleri kadınların işyerlerindeki sermaye saldırısına karşı mücadele rehberine dönüşüyor. Çanakkale Lapseki’de köylerine termik santral yapılmasına izin vermeyen kadınlar ellerinde teneke-sopalarla ÇED toplantısı için gelenleri kovuyorlar. Barınma hakkı mücadelesi veren kadınlar, güvencesizliğe karşı mücadelenin ilk adımlarını atıyorlar; temizlik işçisi kadınlar Dikmen Vadisi’nde haklarını öğrenmek için yan yana geliyor. Kadın düşmanlığı ırkçılıkla besleniyor. Geçtiğimiz ay Ermeni kadınlar saldırıya uğradı. Kadınların barış mücadelesi sindirilmeye çalışıldı. Devlet yine önce kadınları vurdu. Paris’te üç Kürt kadın katledildi. Hindistan’da tecavüze karşı, Mısır’da iktidar karşısında mücadele eden kadınlara yönelik saldırılara kadınların direnişle yanıt vermesi mücadelenin sokaktan geçtiğini bir kez daha gösterdi. Kadını tamamen görünmez kılmak üzerine yapılan saldırılara karşı bu yıl 8 Mart’ta meydanlar tüm kadınların kürsüsü haline dönüşecek.

‘42 yıldır başkalarının evini temizliyorum’ FATMA GENÇ / TUBA KAYA

A

nkara Çankaya’da lüks evlerle çevrili bir gecekondu mahallesi Yukarı Dikmen Vadisi. ‘Kentsel Dönüşüm’ adı altında yıkım sürecini yaşayan en önemli örneklerden birisi. İki yamaca kurulmuş bir mahalle olan Yukarı Dikmen’de, tek maaşla yaşam mücadelesi verilen, geçim sıkıntısının yaşandığı mahallede kadınlar, diğer tüm kadınlar gibi kadın olmanın ‘olağan’ sıkıntılarını üstlerinde taşıyor. ‘Katkı’ mahiyetinde gündelikçilik yaparak hayatlarını devam ettirmeye çalışan bu kadınlar, barınma hakkı için evlerini korurken, ekmek parası için lüks konutları temizliyor. Bu anlamda ev geçimine ‘yardım’ olsun, çocukları daha iyi koşullarda okusun diye uğraşıp didinen bu kadınlar, farkında olarak ya da olmayarak da güvencesizliğin önemli bir halkasını oluşturuyor. Farklı deneyimlere sahip kadınlar olarak sorunlarımızdan konuşmak ve hayat deneyimlerimizi paylaşmak üzere barınma hakkı mücadelesi yürüten bu dirençli kadınların, kadın olmaktan doğan sorunlarına kulak verdik, evlerine konuk olduk: Bediha, 1971 yılında eşi ve üç çocuğuyla Kars’tan gelerek Ankara’da Aşağı Ayrancı Semti’nde ufak bir kapıcı dairesine yerleşmiş. Eşi kapıcılık yaparken o da eşine ‘yardımcı’ olmak için evlere gündeliğe gitmeye

A

nkara Yukarı Dikmen’de, tek maaşla yaşam mücadelesi veren kadınlar, diğer tüm kadınlar gibi güvencesiz koşullarda yaşıyor ve çalışıyor

Hepsini bitirdin mi'ye kadar vaktim var/ Varsa var, ben koca götlü bir kad›n›m alt taraf›, cam bölmeleri siliyorum/ Binlerce cam bölmeyi siliyorum, "neden hiç bitmiyor'a kadar/ Durmadan siliyorum, bunu hep yap›yorum, kurtulam›yorum (Edip Cansever, Hizmetçi Firdevs ve Cam Bölmeler) başlamış. 42 yıl önce memleketini bırakıp gelen Bediha, bir göz odada geçinmeye çalışırken “zor iş ama ben de mecburdum çalışmaya” diyor. “Ankara’ya geldiğimde 18 yaşındaydım, bugün ise 59 yaşındayım.” ‘Ev kadını’ olan Bediha, uzun zamandır ‘evin işleri’ ile uğraşırken, 42 senedir de başkalarının işlerini yaptığını belirtiyor.

“Ankara’ya geldiğimde gidiyordum, hâlâ gidiyorum temizliğe” diyor. Bu işe nasıl başladığını sorduğumuzda ise “elimden bir şey gelmiyor, okumam yazmam yok, 3 çocukla geldim, benim için yapılacak tek iş buydu” diye yanıt veriyor. Eskiden neredeyse her gün temizliğe gidiyormuş Bediha, artık o kadar sık değil.

‘BED‹HACI⁄IM BURAYI ‹Y‹ S‹LEMEM‹fiS‹N’ Bediha, gittiği evlerde cam, kapı, halı, mutfak, banyo gibi birçok yeri temizlediğini belirterek “ev kadını ne yaparsa onları yapıyorum” diye belirtiyor. Neredeyse aralıksız ve tam gün çalışan Bediha, sadece yarım saatlik bir yemek molası olduğunu, onda da laf işitmemek için hızlı hızlı

yediğini söylüyor. Evlerine gittiği kadınlarla olan ilişkilerini soruyoruz. İlişkilerinin çok güzel olduğunu hiçbir kötü olay yaşamadığını ancak, “bazen şu bardak hiç kırılmasın kolum kırılsın diye düşünüyorum. Çünkü onlar için şu üç kuruşluk bardak senin kolundan daha kıymetli” diye ekliyor. Camları silmek ya da merdivene çıkarak

duvarları silmek gibi tehlikeli işleri de yaptıklarını belirten Bediha, “sizi insan olarak görmüyorlar, hatta bazı durumlarda bu tehlikeli işleri yaparken daha da titizleniyorlar. Mesela vitrini siliyorsun, bardağın gölgesi geliyor onu da kir diye ‘Bedihacığım burayı iyi silememişsin’ diyerek tekrar silmemizi istiyorlar” diyor. Başkasının evini temizledikten sonra kendi evinin işlerini de yaptığını belirten Bediha, “robotlaşmıştım her gün aynı işleri yapmaktan” diyor. “Hep bir hayalim vardı, ‘benim de bir gün öyle bir evim olacak’, işte gecekondum oldu; onu da şimdi yıkmak istiyorlar.” “Evin işleri, başkasının evlerinin işleri, bunda bir eşitsizlik yok mu” diye soruyoruz. “Huzurlu bir ev istiyorum ben” diyor. Bir iki tekrarlıyoruz, yani bir kadın olarak eşitsizlik diyoruz. Israrla “Evim!” diyor. Dönüyor başa: “İşte gecekondum oldu; onu da şimdi yıkmak istiyorlar.” Dikmen’in ağaçları çıplak, bahar yaklaşıyor ama gıpgiri görüntü hâlâ yerinde. Bir 8 Mart daha gelirken Firdevs ya da Bediha, hâsılı; bir kadın daha ‘olağan sıkıntı(!)’, ‘katkı(!)’, ‘yardım(!)’ ve ‘görünmez emek(!)’ ile çarpışmaya devam ediyor. Görecek mi Bediha? Diyelim gördü; gösterebilecek mi Bediha? Olur ya diyelim gösterdi, görünecek mi Bediha? Firdevs? “Neden hiç bitmiyor’a kadar”ı erkek şairinin dilinden değil kendi kendine söyleyebilecek mi Firdevs?

‘Evde, işte çalışıyoruz. Sağlığımızdan oluyoruz’ İ

stanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi bir kadın çalıştayı gerçekleştirdi. Petrol-İş Sendikası’nda gerçekleşen çalıştayın açılış konuşmasını Petrol-İş Sendikası’ndan Selgin Zırhlı Kaplan yaptı. Kaplan, iş kazası istatistiklerinde kadınlara yer verilmediğini belirtti ve “Eşit koşullarda, sendikalı, güvenceli ve güvenli işlerde çalışmak istiyoruz” dedi. Marmara Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Berna Güler Müftüoğlu, İSİG Meclisi verilerine göre 2012’de en az 61 kadın işçinin hayatını kaybettiğini söyledi. Müftüoğlu esnek

çalışmanın dayattığı güvencesiz çalışma koşullarına, kadınların daha çok maruz kaldığını belirtti. Direnişlerinin 246’ncı günündeki DHL işçileri adına konuşan Aysel Şimşek, kadınların 15 kiloluk kolileri kaldırmaktan fıtığa yakalandığını söyledi ve sendikalı oldukları için performans düşüklüğü bahanesiyle işten atıldıklarını belirtti. İMECE Kadın Sendikası’ndan Serpil Kemalbay, ev işçilerinin yaptıklarının iş olarak görünmediği gibi iş kazalarının da görünmediğini, ev içi sağlık ve güvenlik koşullarının sağlanması

gerektiğini belirtti. İSMACO direnişçilerinden Münevver Uyar, sağlık koşulları nedeniyle oturarak çalışması gerekirken ayakta çalışmaya zorlandığını ve sendikalı oldukları için işten atıldıklarını anlattı. Dev Sağlık-İş’ten Güllü Hanoğlu, kadınların çok çocuk doğurması ve güvencesiz çalışması üzerine bir sistem inşa edilmeye çalışılan Türkiye’de en büyük sorunun “taşeron çalıştırma” olduğunu vurguladı. Çocuklar için bir kreş ortamı yaratılan çalıştayda şiir ve müzik dinletisi ile bir tiyatro gösterisi yapıldı.

Söz ve karar hakkı kadınlara! D‹SK, KESK, TMMOB ve TTB’li kad›nlar, 8 Mart’›n tatil olmas› için 1 Mart’a kadar sürecek bir kampanya düzenliyor. Türk Tabipler Birli¤i Genel Merkezi’nde kampanyayla ilgili toplant› düzenleyen kad›nlar çifte ezilmiflli¤e ve çifte sömürüye bir kez daha “hay›r” diyeceklerini belirtti.

Kadınlar, hükümetin ürettiği tüm politikaların alt yapısını “kadının asıl yeri aile içidir, evidir” anlayışıyla oluşturduğuna dikkat çekti

Kad›nlar›n 1 Mart’a kadar sürdürecekleri kampanyan›n talepleri flöyle:

I Kad›n bedeni üzerindeki tüm söz ve karar haklar›n›n kad›na ait oldu¤unun kabul edilmesi, siyasi iktidarlar›n kad›n›n bedeninden elini çekmesi. I “Kad›n"› aile ve namus ile kurumsal olarak da özdefllefltirilen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanl›¤›’n›n kald›r›larak Kad›n ve Eflitlik Bakanl›¤›’n›n kurulmas›. I Kad›n› e¤itimden, yaflamdan koparan, çocuk gelinleri meflrulaflt›ran, ça¤d›fl› gerici yaklafl›m›n son örne¤i 4+4+4 e¤itim düzeninin kald›r›lmas›. I Kad›n istihdam›nda tek seçenekmifl

gibi görünen esnek-güvencesiz-kay›t d›fl› ve tafleron çal›flt›rmaya son verilmesi. I Militarizmin ve savafl›n en çok kad›nlar› etkiledi¤i bilinci ile bar›fl›n bir an önce demokratik yollarla sa¤lanmas›. I Eflit ifle eflit ücret ve insanca yaflanmas›na olanak veren “yeterli ücret” verilmesi.

I Sendikalaflma ve örgütlenmenin önündeki her türlü yasal ve fiili engellerin kald›r›lmas›. I Ev iflçisi ve ev eksenli çal›flan kad›nlar›n emeklerinin görünür k›l›narak sosyal güvence kapsam›na al›nmas›. I Çocuklar›m›z› güvenle b›rakaca¤›m›z

ücretsiz, sa¤l›kl› krefller ve bak›m evlerinin sa¤lanmas›. I Baflta cinsiyet ayr›mc›l›¤› olmak üzere her türlü sömürü ve ayr›mc›l›¤a son verecek eflitlikçi, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa haz›rlanmas›. I fiiddete u¤rayan kad›nlar›n korunmas›n› ve kad›n cinayetlerinin engellenmesini, I Eflitlik ve özgürlük talebi ile mücadele yürüten kad›nlara yönelik gözalt› ve tutuklamalar›n son bulmas›. I ‹flyerinde, sokakta, evde kad›na yönelik taciz, tecavüz ve mobbingin son bulmas› için düzenleme yap›lmas›. I Kad›ndan yana imza at›lan uluslararas› sözleflmelerin uygulanmas›. Toplant›da konuflma yapan KESK Kad›n Sekreteri Canan Çala¤an da eflitlik ve özgürlük mücadelesi veren tutuklu KESK’li kad›nlar baflta olmak üzere tüm mahpus kad›nlara selam yollayarak “En k›sa zamanda aram›zda görmek istiyoruz” dedi.

Aile dışında hayat var Sosyalist Feminist Kolektif’in ça¤r›s›yla bir araya gelen kad›nlar “Aile d›fl›nda hayat var” demek için Befliktafl’ta Baflbakanl›k Ofisi önünde bir eylem gerçeklefltirmek istedi. Eylem polis engeliyle karfl›laflt›. Polisin engellemelerine ra¤men kad›nlar Befliktafl Meydan›’ndan iskeleye do¤ru bir yürüyüfl gerçeklefltirdi. Yürüyüfl sonunda Befliktafl’taki ‹skele Meydan›’nda okunan bas›n aç›klamas›nda her gün kad›n cinayetleri haberleriyle uyan›ld›¤› hat›rlat›larak ailenin kad›n için “mutlu bir yuva” olmad›¤› söylendi ve “Aile düzeninin tek meflru ve istenen yaflama biçimi olmas›n› reddediyoruz” denildi.


11

YÜZ YÜZE 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Şiddet aygıtı çeşitlenirken

Hak arama eylemlerinin, piyasa düzenine karşı hakkını söküp alanların karşısında özel güvenlik görevlileri dikiliyor. Trabzon’da işten atılan taşeron sağlık işçileri, Dikmen’de barınma hakkını savunanlar, Karaçam’da HES’lere karşı mücadele edenler, trene parasız binmek isteyen genç… Her bir hak arama eylemi şiddetle bastırılmaya çalışılıyor. Son yıllarda polisin

denetiminin yanı sıra beliren Özel Güvenlik Birimleri’nin hangi ihtiyacın sonucu olarak yaygınlaştığını Ordu Üniversitesi Ünye İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Evren Haspolat’la konuştuk. Haspolat bu eğilimin nedenini şöyle açıklıyor: “Sermaye sınıfının ihtiyaçları ve öncelikleri ölçüsünde devletin şiddet aygıtı genişlemiş ve çeşitlenmiştir.”

HAK ARAYANLARIN KARfiISINA ÖZEL GÜVENL‹KÇ‹LER ÇIKIYOR

Piyasalaşmanın yeni bekçileri Ö Ö zel güvenlik işçi sınıfının bir bölümünün kendi sınıfının mensuplarına burjuvazi adına ve çıkarına şiddet uyguladığı bir alana dönüşmüştür

zel Güvenlik devletin baskı ve denetim bakımından genişlemesine ve daha önce olmadığı kadar geniş alanları denetlemesine, zapt etmesine işaret eden bir gelişmedir

Evren Haspolat

TÜRKAN KARAKUfi Son yıllarda özel güvenlikçilerin artan saldırılarını oldukça sık görmeye başladık. En son geçtiğimiz hafta Dikmen’de barınma hakkını savunan mahalleliler, Yenikapı’da trene parasız binmek isteyen genç, Karaçam’da HES’lere karşı mücadele eden köylüler örneğinde olduğu gibi. Bu anlamda farklı ve birçok kesim saldırıların hedefindeydi. Bu saldırıları değerlendirdiğimizde özel güvenlikçiler ya da kurum olarak özel güvenlik, polis aygıtının yerini mi alıyor? Özel güvenliğin polisin yerini alması söz konusu değil. Bu ne Türkiye için geçerli bir durum ne de dünyadaki diğer ülkeler için. Polis, kapitalist devlet varolduğundan beri devletin asli iç güvenlik ve baskı aygıtıdır. Bu rolünü konumunu pekiştirerek sürdürüyor. Fakat bu alanda değişen bir şey var. O da şu: Özel güvenlik hastanelerden iş yerlerine, okullardan HES’lere, sitelerden askerlik şubelerine, AVM’lerden bakanlıklara, kentsel dönüşüm alanlarından tren istasyonları ve havaalanlarına kadar kamusal ve özel olan neredeyse her alanda bu alanların devlet tarafından denetlenmesinde ve de zapt edilmesinde 1980 sonrasına özgü yeni bir güvenlik/baskı aygıtı olarak belirdi. Ve bu yeni güvenlik aygıtı polisin girmediği özel alanları da devletin denetimine ve gözetimine açtı. Devletin toplamda denetlediği alanların çapını kapitalist devletin bugüne kadar eriştiği alanların çok ötesine taşıdı. Ama bunu yaparken de polisten ayrı bir aygıt olarak kendine özerk bir denetim alanı yaratmadı, tam tersine onu bütünleyen bir aygıt olarak yine onun denetlediği alana yeni halkalar ekleyerek bunu yaptı. Kısacası özel güvenlik, polisi bütünleyen ikincil bir güvenlik aygıtı olarak belirdi ve konumunu bu şekilde pekiştirdi. Özel güvenlik 1980 sonrasına özgü bir ikincil güvenlik aygıtı olarak belirdi dediniz. Bu süreci biraz açar mısınız? Özel güvenlik hangi ihtiyaçtan doğdu? Ya da hangi toplumsal kesimlerin ihtiyacına yanıt olarak doğdu? Özel güvenliğin tarihini, ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkeleri baz alırsak çok daha eskilere götürmek mümkün. Özel güvenlik ABD’de güvenlik endüstrisinin taşeronlaştırılması ile 1850’lerde başlarken, İngiltere’de özellikle Afrika ve Ortadoğu’da faaliyet gösteren İngiliz enerji ve maden-

cilik şirketlerine devletin güvenlik tedarikinin yetersiz olduğu ya da hiç sağlanamadığı koşullarda hizmet üreterek ve bu anlamda çoğunluğu ticari müşterilere dayanarak 1960’larda büyümüştür. Ardından ise 1980’lerden itibaren dünyada bir genel eğilim olarak yükselişe geçmiştir. Bu genelleşme ve yükselişin pek çok nedeni var aslında. POL‹SL‹⁄‹N TEM‹N‹ METALAfiIYOR Kapitalizmin 1970’ler krizinin ardından girilen yeni dönem olarak neoliberal dönem, piyasanın hâkim aktör olarak temel gidişatı belirlediği ve bu bağlamda eğitimden sağlığa, güvenlikten bürokrasiye kadar piyasa dışı olarak algılanan her alana kârlılık, verimlilik ya da hantal devletin küçültülmesi şiarı çerçevesinde piyasa ilişkilerinin dahil edildiği bir dönem olmuştur. İşte bu genel eğilimle birlikte Keynesyen dönem boyunca gelişen ve ulusal-sosyal devlet ya da refah devleti olarak bilinen, yoksullukla mücadele çerçevesinde içerici özellikleri ağır basan, buna uygun olarak pek çok sosyal görev ile donatılan devlet yapılanması, yeni birikim rejimine uygun olarak piyasacı bir dönüşüm sürecinden geçmiştir. Bu dönüşüm sürecinin sonucunda da “devletin sosyal boyutu ortadan kaldırılırken”, devlet küresel kapitalizmin genel eğilimine uygun olarak baskıcı özelliklerin ön plana çıkarıldığı gerçek bir “polis devletine dönüşmüş”tür. Devletin polis devletine dönüşme hali yine devletin piyasalaşması süreci ile paralel ilerlemekte. Her ikisi karşılıklı olarak birbirinin nedeni ve sonucu olduğu için polisliğin teminini artan oranda metalaştırılmıştır.

Ancak bu metalaşma sürecinin arka planında da son derece esaslı ve derin yapısal değişimler yer alır: Büyük ve ağır ekonomik yeniden yapılanma ve artan mali baskı (özellikle kamu hizmetleri ile ilgili); özellikle gelişmiş ülkelerde yüksek suç düzeylerinin ‘normal bir sosyal gerçeklik’ olarak deneyimlenmesi; suç kontrolünün ‘politikleştirilmesi’ ve neoliberalizmin hâkimiyeti; yerel güvenliksizliklerin deneyimlenmesi; mülkiyet ilişkilerinin değişimi ve ‘özel hükümetlerin’ ortaya çıkışı; yeni teknolojilerin ortaya çıkışı; bekçilik, kontrolörlük gibi ikincil sosyal kontrol mesleklerinin reddi; alışveriş merkezleri, havaalanları, eğlence parkları ve üniversite kampüsleri gibi kitlesel özel mülkiyetin çoğalması; yeni orta sınıfların yükselişi ve onların ek güvenlik talepleri; neoliberalizm ile birlikte kentsel alanın kapılarla, duvarlarla biçimlenen bir dışlayıcılıkla ve parçalanmışlıkla dönüşüme uğraması; bu anlamda bir taraftan kameralı, özel güvenlikli, alarmlı güvenlikli siteleri ve mekânlar oluşurken diğer taraftan onun dışında kalan alanların suç ile karakterize edilmesi; esnek üretim biçiminin sonucu olarak beliren yoksul, işsiz, güvencesizleşen işçi kesimlerinin yarattığı “düzensizliği” denetleme ihtiyacı ile birlikte geleneksel adalet sisteminin yanıtlarının giderek artan oranda etkisiz bulunmaya başlaması. Tüm bu karmaşık ve çok boyutlu nedenleri kabaca ana bir nedene indirgersek, o nedeni kapitalizmin 1970’lerde içine girdiği kâr krizini aşmaya dönük bir hamle olarak her alanın piyasalaşma süreçlerine açılması ile refah/sosyal devletin ortadan kaldırması olarak belirtebiliriz. Ki bu neden burjuva sınıfının ihtiyaçla-

rının sonucudur. Bu anlamda özel güvenliğin yükselişi burjuvazinin daha çok kâr ihtiyacı ile birlikte 1980 sonrasından yaratılan güvenliksizlik algısına bağlı olarak yine 1980 sonrasında yükselen yeni orta sınıfların güvenlik ihtiyacının bir sonucu olarak yükselişe geçmiştir. Söz konusu gelişim sürecini dikkate alırsak, özel güvenlik devletin özelleştirmeler ve piyasalaştırma süreçleri ile küçüldüğü bir dönemin ürünü. Bu anlamda özel güvenliğin yaygınlaşmasının “devletin küçülmesi” anlamına geldiği sonucuna varabilir miyiz? Kesinlikle hayır. Tam tersine devlet özel güvenlik sayesinde, ondan önce gerek mevzuat nedeniyle gerekse personel sıkıntısı nedeniyle kontrol edemediği pek çok alanı özel güvenlik eliyle kontrol eder hale gelmiştir. Düşünün; eskiden işyerleri, hastaneler, pazarlar, okullar, siteler, bankalar, parklar ve bugün özel güvenlik tarafından korunan daha pek çok yerde 10 yıl önce hiçbir denetim yoktu. Polis yalnız genel güvenliği sağlayan, suçla mücadele eden ve bunun yanı sıra da belirli kamusal kurumları ve alanları koruyan bir görevdeydi. Sözünü ettiğimiz öbür alanların tümü devletin doğrudan denetimi, kontrolü ve gözetimi dışındaydı. Oysa 10 yıl sonra bugün artık hemen her alanda kameralarla, özel güvenlik görevlileri ile denetleniyor, gözetleniyor ve kontrol ediliyoruz. Ve sözünü ettiğimiz özel güvenlik yasal bir oluşum. Devletin kendi yasa gücü ile yarattığı, bu anlamda kendi kudretinden bir parça akıttığı yeni, polisin yanında ikincil bir zapt etme gücü, alanı. Bu anlamda özel güvenlik, devletin küçültüldüğü söylemlerinin hakim

söylem olduğu bir dönemde devletin baskı ve denetim bakımından genişlemesine ve daha önce olmadığı kadar geniş alanları denetlemesine, zapt etmesine işaret eden bir gelişmedir. Özel güvenlik ile devletin toplumsal denetiminin bu aygıt bağlamında genişlediğini belirttiniz. Peki bu durum polisin toplumsal denetiminde nasıl bir değişim yarattı? Polisin toplumsal denetimi arttı mı azaldı mı? Evet, özel güvenliğin yayıldığı ve daha çok alanı denetlediği oranda devletin toplumsal denetimi de genişledi. Ancak bu durum hem Türkiye’de hem dünyada polisin toplumsal denetimini daraltma, azaltma pahasına olmadı. Türkiye’de ve çoğu ülkede özel güvenlik sayıları artarken polis sayıları da eşzamanlı bir artış kaydetti. Sayısal olarak artan polis, 1980 sonrasının esnek üretim biçiminin sonucunda artan işsizlik ve yoksullaşmaya bağlı olarak yaratılan yeni suç tanımları, suçun artışı ve denetimi söylemi ve son olarak 2001 sonrasının dünyasında terörle savaş yasaları bağlamında oldukça geniş yetkilerle donatıldı. Ve bu yetkileri ile yine ve yeniden kapitalist devletin asli yönetim aygıtı olarak merkezine oturdu. Bu nedenle polisin toplumsal denetimi sosyal devlet dönemi ile karşılaştırıldığında 1980 sonrasında fazlası ile genişledi ve devlet açısından merkezileşti. Bir de polisin yaygınlaşan özel güvenlik ile koordine çalışması ve çoğu ülkede yasal olarak özel güvenliğin denetlediği alanlarda suç işlenmesi halinde polisin emrine girmesi gibi gerçeklikler dikkate alınırsa polisin toplumsal denetim alanının aslında ne denli genişlediği de görülecektir. Bu açıklamalarınız üzerinden özel güvenliğin gelişiminin devletin şiddet aygıtının genişlemesi anlamına geldiği sonucu çıkıyor. Öyle değil mi? Kesinlikle evet. Kapitalist devlet, özel güvenlik şirketleri sayesinde içerde, özel askeri şirketler sayesinde ise dışarıda şiddet kapasitesini genişletmiştir. İç denetim aygıtı olarak polis, dış denetim ve savunma aygıtı olarak da ordusunun gücünü ve kapasitesini özel güvenlik ile genişletmiştir. Devletin baskı kapasitesinde yaşanan bu çift yönlü genişleme, sermaye sınıfının hem içerde hem de dünya genelinde yeni sermaye birikim alanları elde etmesinin olmazsa olmazıdır ki bu nedenle özel güvenliğin gelişimini sermaye sınıfının ihtiyaçlarından ve önceliklerinden bağımsız olarak okumak mümkün değildir. Sermaye sınıfının ihtiyaçları ve öncelikleri ölçüsünde devletin şiddet aygıtı genişlemiş ve çeşitlenmiştir.

Birikim alanı olarak özel güvenlik Özel güvenlik salt şiddet aygıtı olarak mı kullanılıyor? Sermaye birikim alanı olarak da görülebilir mi? Kesinlikle. Hem de çok kârlı, dahası 1980 sonrasının en kârlı sermaye birikim alanı. Özel güvenlik dünya genelinde yıllık %7-8 gibi bir büyüme oranına sahiptir.

Yine 2010 yılında sektörün büyüklüğünün dünya genelinde 200 milyar dolar civarında olacağı tahmin edilmekteydi. Türkiye’de de sektörün kapalılığı ve en önemlisi de kayıt dışılığı nedeniyle gerçek sayılara ulaşmak imkansız olmakla birlikte, özel güvenlik sektörünün yıllık gelirinin 3 milyar doları

aştığı ve ülke bütçesinin yüzde 1’ini geçtiği bilinmektedir. Önümüzdeki dönemde de bu artış devam edecektir. Çünkü özel güvenlik salt bir yeni sermaye birikim alanı değildir, eşzamanlı olarak da kamudan özele sermaye transferi yöntemi olarak işlemektedir. Bu da yükselişinde oldukça etkilidir.

Burjuvazi adına kendi sınıfına karşı Hem içte hem de d›flta devletin fliddet ayg›t›n› geniflleten bu alanda toplumun hangi kesimleri istihdam ediliyor? Özel güvenlikçilerin s›n›fsal kökeni nedir? Bu köken ile son dönemlerde iyice görünür olan özel güvenlikçi fliddeti ya da terörü diye adland›r›lan durum aras›nda bir ba¤lant› var m›? Özel güvenlik geliflti¤i her ülkede iflsiz ve yoksullar›n yeni ifl alan› oldu. Bu nedenle bu alan alt s›n›flar›n, yani iflçi s›n›f›n›n istihdam edildi¤i bir alan. Ama buradan do¤rudan flu sonuç ç›kmaz: Özel güvenlik alt s›n›flar›n, iflçi s›n›f›n›n istihdam edildi¤i bir alan, alt s›n›flar da 1980 sonras›n›n yeni suç ve suçlu tan›m›n›n özneleri, bu nedenle bu kesimlerin istihdam edildikleri bu alanda bizzat fliddet uygulamalar› da gayet normal. Hay›r, böyle de¤il. Evet özel güvenlikçiler fliddet uyguluyor, dahas› özel güvenli¤in kendisi bir fliddet ayg›t›. Ama özel güvenlikçilerin fliddet uygulamas› tek bafl›na ne yapt›klar› iflin niteli¤i ne de özel güvenlikçilerin s›n›fsal konumlar› ile, yani burjuvazi ve devleti taraf›ndan daima potansiyel suçlu olarak damgalanan iflçi s›n›f›n›n üyeleri olmalar› ile aç›klanabilir. Özel güvenlik sektörü bugün dünyada ve Türkiye’de en çok istihdam yaratan alan olarak sivrilmifltir. Ancak söz konusu genifl istihdam olanaklar›na karfl›n özel güvenlikçilerin gelirleri son derece düflük, çal›flma koflullar› ise son derece olumsuz ve güvencesizdir. Türkiye’de 2012 sonu itibariyle özel güvenlik kimli¤i alan kifli say›s› 657.000 kifli iken, SGK verileri ile bunun ancak üçte biri istihdam edilmektedir. Yani özel güvenlik k›sa sürede ifl becerisi edinmek aç›s›ndan iflsizleri h›zla kendisine çekerken, yaratt›¤› yeni iflsiz özel güvenlikçiler ordusu ile ücretleri ve çal›flma koflullar›n› bask›lamaktad›r. Ezici ço¤unlu¤unun asgari ücretle, geçici, güvencesiz, uzun mesai saatleri gibi olumsuz koflullarda çal›flt›¤› bir alan olarak özel güvenlik, çal›flanlar›n› bir taraftan ifl korkusu ile di¤er taraftan da yaratt›¤› ekonomik ve psikolojik gerilimler ile fliddete sürüklemektedir. K›sacas› özel güvenlik de polisin ard›ndan iflçi s›n›f›n›n bir bölümünün kendi s›n›f›n›n mensuplar›na burjuvazi ad›na ve ç›kar›na fliddet uygulad›¤› bir alana dönüflmüfltür. Ama gerek özel güvenlikçilerin gerekse asli bask› ayg›t› olarak polisin iflçi s›n›f› üzerinde uygulad›¤› fliddet ve sald›rganl›k, asl›nda sermayenin kendi kâr› ve güvenli¤i için hem özel güvenlikçiler hem de polis üzerinde yaratt›¤› bask›, gerilim ve güvencesizli¤in sonucudur. Bu gerilimleri ve sorunlar› aflmak için de yasa ile engellenmifl olmas›na ra¤men son bir iki ay içerisinde hem polislerin hem de özel güvenlikçilerin sendikal örgütlenmelere gittiklerini görüyoruz.


12

DOSYA 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Karanlığa meydan okuyan 81 yıl Toplumsal muhalefetin en dinamik güçlerinden olan Halkevleri, Türkiye’nin ilerici devrimci mirasını da arkasına alarak halkın hakları mücadelesini örgütleyen bir devrimci kitle örgütü

Halkevleri’nin halkın hakları mücadelesi olarak tarif ettiği çizgi neoliberal saldırganlığa karşı halkın özsavunma eylemini merkezine alıyor ve sınıf mücadelesinin güncel eksenini oluşturuyor

ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

H

alkevleri, 1932 yılında bir aydınlanma ve yurttaşlık bilinci oluşturma örgütü olarak kuruldu. Kurucuları aynı zamanda Cumhuriyet rejiminin de kurucuları olan ilerici küçük burjuva unsurlardı. Cumhuriyet rejimi, sınıfsal bileşiminde yerli ticaret burjuvazisi ve toprak ağalarının da bulunduğu bir ittifakla kurulmuştu. Dolayısıyla bunun tüm gerilimlerini içinde barındırdı. ‹LER‹C‹ N‹TEL‹KL‹ ‹LK DÖNEM Saltanatın ilgası, halifeliğin lağvedilmesi gibi süreçlerle ümmetten yurttaşlığa geçiş sağlanmaya çalışıldı ancak “imparatorluk, saltanat ve hilafet” döneminin ruhu etkinliğini sürdürdü. Bu gerilimler içinde Mustafa Kemal’in, ümmete karşı yurttaş bilinci yaratma amacıyla kurulmasını sağladığı Halkevleri’nin ilham kaynağı ise Rusya ve Bulgaristan’daki benzer halk örgütlenmeleriydi. Halkevleri, çelişkili ittifakın ilerici, aydınlanmacı kurumu olarak işlev görmekteydi. Tiyatro, kütüphane, okur-yazarlık eğitimi, yayıncılık alanında o dönemin neredeyse tek örgütüydü. 1950’ye kadar Türk tiyatrosu aslında Halkevi Tiyatrosu’ydu. Kütüphanelerindeki kitap sayısı, devlet kütüphanelerinden kat kat fazlaydı. Geniş kitle bilgilendirme faaliyetleri, “Köycülük kolu” gibi kollarla yaygın olarak sürdürülmekteydi. Demokrat Parti iktidarınca 1951’de kapatılmaktan çok yağmalanma şeklinde gerçekleşen tasfiyesi dramatik bir bilinç oluşturdu. Demirbaşları yağmalandı, kitaplar, kostümler sokağa atıldı. Özetle bir döneme damgasını vuran Halkevleri, çok sayıda aydın, yazar ve sanatçının yetiştiği kurum oldu. Bu nedenle halk açısından olumlu bir mirası temsil etti. Halkevleri’ne dair akla gelenler ilerici, aydınlanmacı hatta kimilerince devrimci nitelemelerdi. Halkevleri’nin bu ülkenin ilerici birikimini, geleneğini

temsil etmesi, devrimcilerin sahiplendiği tarihin özetiydi. Elbette bu ilk dönemin, sosyalist ideoloji ile bir ilgisi olmadı ancak dönemin tüm çelişkiliçatışmalı özelliklerinden etkilenmesine karşın esas niteliği ilericilik oldu. HALK, MUHALEFET EVLER‹NDE Halkevleri, 1963’te yeniden kurulurken, açılışına izin verilmez

Liberal tezlere sınıfsal yanıt H

alkevleri yaşayan bir organizma olarak çeşitli değişim ve dönüşümlerden etkilenerek, etkileyerek bugünkü niteliğine ve yapısına kavuştu. Zaten 81 yıl önce kurulan bir örgütün sınıf mücadelesinin gelişiminden etkilenmeksizin bugüne gelmesi beklenemezdi. Halkevleri’nin bu özelliği aynı zamanda araç ve örgüt tartışmalarının dar anlamda yapılmasının çözücü olmadığının da güzel bir göstergesiydi. Anadolu’nun dört bir köşesinde dostunun da düşmanının da Halkevleri’ne dair fikri, ilericiliğine hatta devrimciliğine dairdi. Bugün kimi yaklaşımlar, somut durumun somut tahlilinden uzak değerlendirmelerle Halkevleri’nin önceki döneme ait politikalarını eleştirilebildi. Bu konuda en anlamlı eleştiri, asimilasyon aracı olarak da kullanılmış olduğuna dair eleştirilerdi; ki bu sadece birinci dönem için kısmen haklıydı. Kısmen haklıydı, çünkü asimilasyonun asıl aracı Halkevleri değil, anadiliyle eğitimin reddedildiği okullar ve pazar ilişkileriydi. Halkevleri’nin Kürtler için asıl işlevi hiçbir zaman asimilasyon olmadı. Halkevleri’nin ikinci ve özellikle üçüncü dönemi için ise bu eleştiri anlamsızdı. Özellikle liberallerin özel maniplasyonuna vurgu yapmakta fayda var. Tüm sınıf mücadelesi merkezli yaklaşımları ve emperyalizm analizlerini reddeden liberaller bu çizgiyi başarıyla hayata geçirdi. Türkiye’nin devrimci birikimini karalamayı özel bir misyon olarak üstlenmiş durumdalar. Bunu kademeli biçimde veya işbölümü şeklinde yapmaktalar (Karalamalarını Deniz Gezmiş’in darbeci, yabancı düşmanı olduğuna; AKP’nin ise demokrat olduğuna kadar vardırdı-

lar). Halkevleri’ni de ulusalcılıkla, darbecilikle, yabancı düşmanlığıyla “suçlamak” bir başka marifet olarak öne çıktı. Bu liberal tez ve karalamalar yer yer sosyalist örgütlerde de karşılık bulabildi. Oysa Halkevleri, bugün herkesin kabul ettiği, özgün bir mücadele çizgisi üretti ve güç kazanmakta. “Halkın hakları mücadelesi” adı verilen bu çizgi, saldırgan neoliberal sömürü sistemine karşı halkın öz savunma eylemini merkeze alan, sınıf mücadelesinin güncel gelişme eksenini buradan tarif eden bir anlayışa dayanmakta. Dolayısıyla demokrasi, özgürlük gibi tüm kavramları ve sorunları diğer haklarla kopmaz bağlarla tarif etmesinden dolayı liberal tezlerle çatışması kaçınılmaz. Solun ideolojik açmaz yaşayan kesimlerinin bir kısmının, bu açmazlarını liberalizmden aldıkları tezlerle kapatmaya çalışmaları, yaşadığımız son on yılda hızla güç kaybetmelerine yol açtı. Halkın hakları mücadele çizgisi sosyalizm mücadelesinin kitleler nezdinde yeniden üretilmesinin de bir aracı oluyor. Bir yandan yeni bir meşruiyet alanı açılırken, diğer yandan neoliberal talanın sekteye uğratılması, engellenmesi gibi çabalarla yerel direnişleri genelleştirme olanağı da üretebilmekte. Bu çizgi muhalefetin uzun süredir protesto hareketlerine sıkışmasının aşılması açısından da modeller üretmeyi başarmakta. Kentsel dönüşüm yasasının protestosu ile yetinmeyen, o yasanın uygulanmasını engelleyen; benzer şekilde HES yapımını protesto etmekle yetinmeyen, engelleyen; taşeronlaştırmayı protesto etmekle yetinmeyen, ihaleleri engelleyen vb. direniş örnekleri çoğaltılabilir.

kaygısıyla Kültür Derneği adıyla kuruldu ve adı sonradan Halkevleri’ne dönüştürüldü. 60’lı yılların yükselen devrimci-sosyalist dalgasından hızla etkilendi ve tabandan dönüşmeye başladı. 70’li yıllarda ise Halkevleri’ni anti-faşist devrimci hareketlerden yalıtmaya çalışan Genel Merkez, şubelerden yalıtık hale geldi ve bu nedenle yönetim çekilmek durumunda

kaldı. 1980’de faşist darbeyle kapatılan Halkevleri’nin yönetici ve üyeleri, diğer devrimci kitle örgütlerinin karşılaştığı cezalandırma yöntemleriyle karşılaştı. Buna karşın askeri mahkemelerden beraat ederek 1987’de yeniden açıldı. 1987’de açıldığında ilerici, sosyal demokrat, solcu, devrimci, yurtsever tüm

unsurların nefes aldığı bir örgüt işlevini gördü. Başta kamu çalışanlarının sendikal örgütlenmeleri olmak üzere birçok ilerici çabanın buluştuğu mekan oldu. Birçok sol anlayış Halkevleri şubelerinde yer almaktaydı. İyi işleyen bir iç demokrasi sayesinde Halkevi şubeleri hızla çoğaldı. Çeşitli kültürel ve sosyal çalışmaların yanı sıra insan hakları

ihlallerine karşı çalışmaları, demokrasi talepli eylem ve etkinlikleri, işçilerle dayanışma faaliyetleri gibi çalışmaları, polisin sıkça baskınlarına sahne oldu. Halkevi şubeleri sudan bahanelerle mühürlendi, içerde bulunanlar gözaltına alındı, işkencelere tabi tutuldu. Ancak örgütlenmenin önüne geçilemedi. Mühürlenen şubelerin davaları (bugünkü uzun tutukluluk misali uzun mühürlülük) uzun sürüyor, 7-8 yıl sonra beraat eden şubelerin üyelerinin ve yöneticilerinin çoğu dağılmış oluyordu. Özellikle 1992’deki kirli savaş döneminde Halkevleri’ne dönük hukuksuz saldırlar had safhaya ulaştı. Bunun karşısında tutunamayan birçok sol anlayış geri çekildi. Kendi homojen derneklerini, bazen kültür merkezleri adı altında şirket yapılarına dayalı kurumlarını oluşturma yoluna gittiler ancak polis oralara da aynı baskıyı uygulamakta gecikmedi. 1990’ların ikinci yarısı Türkiye sol hareketlerinin yasal partiler kurma dalgasının yükseldiği bir dönem oldu. Halkevleri de bu dalgadan doğrudan etkilendi. Başta Anadolu’da olmak üzere Halkevleri şubelerinden çekilen unsurlarla parti yönetimleri oluşturuldu, hatta demirbaşlar dahi Halkevleri’nden sağlandı. Aslında Türkiye sol hareketinin Halkevleri’ne ve tarihine dönük olumsuz eleştirileri de bu dönemde başladı. Halkevleri’nin misyonunu tamamlamış olduğu, yeni örgüt ve mücadele biçimleri bulmak gerektiği gibi tartışmalardan sosyalizmin sorunları tartışmalarına uzanan yelpazedeki değerlendirmeleri yapanlar –ağır baskı koşullarının yarattığı bıkkınlığın da etkisiyleHalkevleri’nden çekildi. Halkevleri’nin bugünkü yapısını sürdüren unsurlarının mücadelenin içerisinden ilerlettikleri eleştiri ve tartışma düzlemi, yasal parti kurma cazibesinin çekiciliği karşısında etkisiz kaldı. Halkevleri örgütlenmesinde ısrar eden “bir avuç” insan çoklarının tahminlerinin aksine bu örgütü yeniden diriltecekti.

81. yıl coşkusu her yerde “A

KP ve sermayeyi durduracak tek güç halkın örgütlü gücüdür. Tarihte kazananlar sadece mücadele edenlerdir” diyerek herkesi çatısı altında örgütlenmeye davet eden Halkevleri, 81’inci kuruluş yıldönümünü ülkenin dört bir yanında düzenlediği bir dizi etkinlikle kutladı. Halkevleri’nin çocukları, 81’inci yılı ilk kutlayanlar oldu. 250 çocuk, 8 Şubat günü Ankara Sanat Tiyatrosu’nun “Dans Eden Eşek” adlı oyununa gitti. Birçoğu tiyatroyla ilk defa tanışan çocuklar, tiyatroya daha sık gideceklerini ve sahip çıkacaklarını söyledi. 81’inci yıl coşkusu, 18 Şubat’ta Ankara Konur Sokak’taki “Halkevleri Mutfağı Sergisi”ne taşındı. Halkın hakları mücadelesinin, yaz okulu faaliyetlerinin, kültürel-sanatsal etkinliklerin sokak boyunca sergilendiği etkinlik, “Tek yol sokak” sloganının anlamını bir başka pencereden göster-

di. Kocaeli Halkevleri de “81’inci yılda 81 fidan dikiyoruz” başlıklı bir etkinlik düzenleyerek halkın yaşam alanının önemine işaret etti. Basın, sanat ve dayanışma alanlarında verilen Halkın Hakları Ödülleri’nin üçüncüsü de 20 Şubat akşamı Ankara’daki törenle sahiplerini buldu. Sanat dalında Muzaffer

Devrimci bir halk hareketi için… H alkın hakları mücadelesi, Halkevleri’ni örgütsel yapı olarak da etkin bir konuma getirdi. Bu etkin konum, bazen sendika beklentisi bazen parti beklentisi yarattı. Aslında Türkiye’de halkın taleplerini karşılayacak, halkı bu talepler doğrultusunda örgütleyebilecek devrimci bir parti ihtiyacı her zaman vardı. Ancak bu niyetle yola çıkan hatırı sayılır kuvvetler bu yolda ciddi kayıplar verdikleri halde bu amaca da ulaşamadı. Halkevleri, bugün öne alınması gereken şeyin, bir devrimci halk hareketi inşası olduğunu, ihtiyaç

duyulan (hedeflerini gerçekleştirebilecek veya en azından hedefe yaklaşabilecek) bir partinin ancak bu hareketin sonucu olarak yaratılabileceğine inandı. Halkevleri zaman zaman partileri aşan bir etki yarattı ve parti misyonu yüklendi. Ancak Halkevleri bir parti değil Türkiye’nin ilerici, devrimci mirasını da arkasına alarak halkın hakları mücadelesini örgütleyen bir devrimci kitle örgütüydü. Ne üyeliğe ve toplu sözleşmelere sıkışmış bir sendika sınırlılığındaydı ne de bir parti işlevindeydi.

İzgü, dayanışma alanında Dev Sağlıkİş ve Hava-İş üyesi işçiler ile ODTÜ’lüler, televizyon dalında İrfan Değirmenci, radyo dalında Nihat Sırdar, internet gazeteciliği dalında Yüksekovahaber, gazetecilik dalında da Dicle Haber Ajansı, BirGün’den Zeynep Kuray, Yurt’tan Ömer Ödemiş, Cumhuriyet’ten İklim Öngel

ve Sinan Tartanoğlu, Radikal’den Umay Aktaş Selman ve Milliyet’ten Şenay Güner ödüle layık görüldü. Ödül sahiplerinin seçiminde savaş politikalarına karşı barış talebinin ve eğitim hakkı mücadelesinin halka ulaştırılması esas alındı. Türkiye’nin dört bir yanındaki 80 Halkevi şubesi de çeşitli etkinlikler düzenledi. Yemeklerde, kokteyllerde, sokak tiyatrolarında, müzik dinletilerinde, sinevizyon gösterimlerinde Halkevi dostlarıyla bir araya gelindi. İstanbul Esenyurt Halkevi, kuruluşunu direnişteki Yurtiçi Kargo işçileriyle birlikte kutlarken, Ankara Dostlar Mahallesi Barınma Hakkı Bürosu da bir üyelik töreni gerçekleştirdi. Halkevleri 81. Yıl Şenliği ise kuruluş yıldönümü etkinliklerinin sonuncusu olacak. 23 Mart günü Ankara Arena Spor Salonu’nda buluşacak yaklaşık 15 bin kişi, “karanlığa meydan, barışa şarkı okuyacak”.


13

TARİH 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

ANADOLU’DA 800 YIL ÖNCE KURULAN BACIYAN-I RUM’UN ÖYKÜSÜ

Bacılar silah kuşanınca

Kızını bir ara bu örgüte kaptıran Mevlana dahil, iktidarla iyi geçinen tarikatların, resmi tarihçilerin ve işgalcilerin düşmanlığını kazanan bir Bacıyan örgütü vardı AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

P

ek çoklarınca hoşgörü abidesi sayılan Mevlana, onları hiç sevmedi. Koca sultanların teslim ettiği Anadolu’da şaşırtıcı bir direnişle karşılaşan Moğol istilacılar da… 20. yüzyıl aklıyla Anadolu tarihini incelemeye girişen Alman tarihçi onların var olmasına ihtimal vermedi. Onların emeğiyle ayakları üstüne kalkan Osmanlı devletleşirken onları yok etti. Sultanlar, şeyhler, şehirler, imparatorluklar, kendine yeni düzende bir yer bulan erkekler onları tarihe gömmek istedi. Ancak onlar kâh çarşılarda, kâh “sapkın” tarikat çevrelerinde, kâh savaş meydanlarında, kâh sığındıkları dağlık bölgelerde varlıklarını sürdürdüler. Bir yerde yok edildiklerinde, bir başka yerde meydana çıktılar. Bu tarih, bugün de toplumsal mücadele deyince barikatta en önde duran Anadolu kadınının yok sayılan tarihiydi. (Bu sayıda ele aldığımız Bacıyan-ı Rum örgütüne ilişkin kaynaklar ya resmi tarih tahrifatıyla ya da ezilen mezhep duygusallığıyla maluldur. Kaynak kitap “Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum”un yazarı Prof.

Dr. Mikail Bayram da resmi tarih karşısında eleştirel olmakla birlikte, sınıfsal bir bakış sunamamakta, mezhepçi eğilimler barındırmaktadır. Okur aşağıda aktarılacakları okurken bu durumu göz önünde bulundurmalıdır.) B‹R ZAMANLAR ANADOLU 800 yıl önce Anadolu’da bir kadın örgütü vardı. Adı “Bacıyan-ı Rum” yani Anadolu Bacıları ya da Kızkardeşleri’ydi. Anadolu tarihinin hayranlık uyrandıran örgütlerinden Bacılar, demirin üstünde karınca izi sürercesine, tahrif edilmiş tarihte gizli kırıntılardan yola çıkılarak bulunacaktı. 1400’lü yıllarda yaşamış tarihçi Âşık Paşazade “Târih-i Âl-i Osman” adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenlerin oluşturduğu toplumsal kesimleri “Gaziyân-ı Rûm”, “Ahiyân-ı Rûm”, “Abdalân-ı Rûm” ve “Bacıyân-ı Rûm” diye dörde ayırmıştı. ‘BACILAR’ MI ‘HACILAR’ MI “Bacıyân-ı Rûm” üzerinde ilk defa Alman doğubilimci Franz Taeschner durdu. 1900’lerin ilk yarısında Türkiye üzerine çalışmalar yapan Franz

Taeschner, o günün toplumunda kadınların bir örgüt kurmuş olmalarını imkansız gördüğü için, bunun bir yazım hatası veya yanlış anlama sonucu Âşık Paşazade tarafından ortaya atılmış olduğunu kabul etti. Ona göre “Hâcıyan-ı Rûm” veya “Bahşıyân-ı Rûm” tabirleri bir hata sonucu “Bacıyân-ı Rûm” olarak yazılmıştı. O devrin resmi tarihçileri de devlet yanlısı bir anlayışta olduklarından, devletle mücadele halinde bulunan Türkmenlerin dini düşünüş ve yaşayışları ile mücadele eden devleti savunmayı görev bildiklerinden verdikleri bilgiler gerçekleri tam ve doğru olarak yansıtmaktan uzaktır. Her şeye rağmen Alman tarihçi Taeschner’e inanılmaz gelen Bacılar örgütünün var olduğunu kanıtlayacak kadar kaynak vardır. Bunlardan biri Hacı Bektaş Veli ve ardıllarının eserleri, diğeri de Süryani tarihçi Malatyalı Ebu’l Ferece Gregory’nin Moğol istilalarını anlattığı eseridir. Süryani tarihçi Malatyalı Ebu’l Ferece Gregory, Moğolların Kayseri’yi kuşatmasını anlatırken, kentin direnişinden söz eder ve direniş

sırasında on binlerce kişinin öldürüldüğünü ve çok sayıda genç erkek ve kadının esir alındığını belirtir. Kayseri’nin Moğol istilasına direnişinde kadınlar da rol oynamıştır. Burada direnen erkekler Anadolu Ahileri, kadınlar ise Anadolu Bacıları’dır. FATMA ANA VE BACILAR Ahi Teşkilatı’nın kurucusu Ahi Evran, Kayseri’de dericilik başta olmak üzere çeşitli işkollarında esnafın bir arada olduğu bir sanayi sitesi kurmuştur. Ahiler dericilikle uğraşırken, yan kol olan yün örgücülüğünü de Bacılar yapmaktadır. Bu erkek ve kadınlar birer lonca örgütlenmesi olan Anadolu Ahileri ve Anadolu Bacıları örgütlerini kurar. 13. yüzyılın başlarında kurulan bu örgütler, yalnızca ekonomik değil kültürel, askeri ve siyasi yönü bulunan örgütlerdir. Anadolu Ahilerinin kurucu lideri Ahi Evran, Anadolu Bacılarının kurucu lideri de Ahi Evren’in eşi Fatma Bacı’dır. Ahi Evran ve Fatma Bacı, Kayseri’de Moğol istilasına karşı savaşacak Türkmenlerin devletle mücadelesinde geçen esirlik, sürgünlük, kaçaklıklarla dolu

bir hayatlarıyla 13. yüzyılın çalkantılı Anadolu’sunda iz bırakacaktır. Fatma Bacı’ya aynı zamanda Hacı Bektaş Veli’nin Menakıbnamesi’nde rastlanmakta ve Fatma Bacı ile Abdal Musa ve Hacı Bektaş’ın yakınlıklarına değinilmektedir. KADIN DED‹⁄‹N BÖYLE OLUR MU? Fatma Bacı ve Bacılar, yalnızca yün ve örgücülük işi yapmıyordu. Göçebe toplumların doğasına uygun bir şekilde Türkmen kadınlar toplumsal hayatta aktif bir rol oynuyordu. Hapsedilecekleri ev ve kent hayatı ile henüz tanışan bu kadınlar, eşleri ile yan yana esnaflık yaptıkları gibi, ata biniyor, silah kullanıyor, dini ve kültürel toplantılara birlikte katılıyor, devletle ters düşünce erkeklerle omuz omuza mücadele ediyordu. Kızını bir ara bu örgüte kaptıran Mevlana dahil iktidarla iyi geçinen tarikatların, resmi tarihçilerin, işgalcilerin ve sultanların tamamının düşmanlığını kazanmaları boşuna değildi. Düşmanlık şiddetliydi ancak kadınların örgütlü mücadele mirasını tümüyle yok etmeye kadir de değildi…

Jan Dark’ın sönmeyen ateşi ‹ktidarlar›n h›flm›na u¤rayan bir baflka “bac›” da Jan Dark’t›. 14121431 y›llar› aras›na denk gelen 19 y›ll›k ömrünün son y›llar› savafl cephelerinde geçti. Yüzy›l Savafllar› boyunca ‹ngiltere'ye karfl› ülkesi Fransa için Frans›z ordusuna kat›larak savaflt›. Daha sonra onu esir alan ‹ngilizler Jan Dark’›n erkek giysileri giyip savaflan ve gaipten sesler duyan bir kâfir oldu¤unu öne sürerek onu daha 19 yafl›ndayken yakarak öldürdü. Ölümünden befl yüzy›l sonra azize ilan edildi. Onu yakanlar dahil, 600 y›l önce yaflam›fl pek çok kimse tarihten silinip giderken, Jan Dark’›n ad› hala yafl›yor.

Dönenlere, döneklere rağmen Anadolu’da Moğol güdümlü yönetimler oluştuğunda Pervane Süleyman gibi dönekler ve Mevleviler gibi mal mülk peşinde iktidara yamanan tarikatlar Moğolcu kesilirken Türkmenler itaati reddediyordu

A

‘Ne olursan ol gel’ (kadınlar hariç) Mevlevi yazar Ahmed Eflâkî, Konya’da bir kad›nlar cemaatinden söz ederken fiems-i Tebrizî’nin bu kad›nlara bak›p “Onlar›n içinde bir tek nur var o da Mevlana’dan kaynaklan›yor” dedi¤ini belirtir. Mevlana’n›n k›z› da bir zaman Bac›lar aras›na kat›lm›fl fakat sonralar› onlar›n aras›na girmesi engellenmifltir. “Fatma Bac› ve Bac›yan-› Rum” kitab›n›n yazar› Prof. Dr. Mikail Bayram’›n aktard›¤›na göre Mevlevi yazarlar da, o dönemin iktidar› Mo¤ollardan yana bir siyasi tutum içinde olup, Türkmenlere karfl› olduklar›ndan Bac›lar konusunda gerçe¤i tahrif etmifllerdir. Mevlana’n›n çevresindekilere Mo¤ollar›n Anadolu’daki komutan› Baycu Noyan’›n “Veli” oldu¤unu telkine çal›flmas›, Cengiz Han’› da “Lahuti” bir kifli olarak anlatmas› Mevlana ve çevresindekilerin siyasi tutumlar›n›n ifadesidir.

nadolu Selçuklu Devleti ilk dönemlerinde Türkmenlerle ve Ahi örgütleriyle uyum içindeydi. Çünkü göçebe Türkmen boylarını Anadolu’ya çekecek ılımlı bir politika izlemeleri, Ahilerin yeni bir yerleşik düzenin oluşmasındaki işlevsellikleri Anadolu Selçuklular’ın kendi iktidarlarına toplumsal bir temel kazandırmaları açısından gerekliydi. Ne var ki bu ilişki zamanla değişti. Ahiliğin bütün Anadolu’ya yayılmasına hizmet eden Sultan Alaaddin Keykubat, oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından öldürüldüğünde Ahi ve Türkmenler yeni sultana karşı direnişe geçtiler. Sultan da iktidarına karşı oldukları ve kendisini devirmeyi planlayan Sadettin Köpek ile işbirliği içinde oldukları gerekçesi ile

pek çok Ahi ve Türkmeni öldürttü, liderlerini tutuklattı. Ahi Evren 12401245 arasında tutuklu kaldı. Sultan, Mevlana’ya yanaştı. Bu dönemde 1243 Kösedağ Savaşı patlak verdi. Tokat ve Sivas’ı teslim alan Moğollar, Kayseri’de karşılarında Ahi’leri buldu. Teşkilat bu çarpışmalarda dağıtıldı. Daha sonra Moğollarla anlaşmalı olarak Sultan Celalettin Karatay tahta oturdu. Bu arada Ahiler yeniden örgütlenmeye çalıştı. Karatay’ın ardından oğulları taht mücadelesine girişince Ahi ve Türkmenlerin desteklediği İzzeddin Keykavus ile Moğolların desteklediği 4. Kılıçarslan çatıştı ancak Keykavus yenildi. Yeni sultan zamanında Moğolların emrine giren dönemin meşhur döneği Pervane Sü-

leyman, Sahib Ata Fahrettin Ali ve Vezir Tacettin Mutez üçlüsü ülkeyi yönetti. Bu yeni yönetim bir ferman çıkararak bütün ülkede Ahilerin ellerinde bulunan medrese ve zaviyeleri Mevlana’ya ve çevresine verdi. Moğol güdümlü iktidarın Türkmenlerle mücadeleleri sürdü. Ahiler ve Bacılar uç beyliklere ve ulaşımı güç kırsal bölgelere çekildi. Anadolu’da Moğol güdümlü yönetimler karşısında Türkmenler itaati reddetti. Harici isyanları diye bilinen isyanlar başladı. Ahiler isyan etti ve Ahi Evren 13. yüzyıldaki bu isyanlar sırasında öldürüldüğünde 90 yaşındaydı. Mevlana’nın başkaldıran oğlu Alaaddin Çelebi de Ahi Evran’ın yanındaydı.

M›s›r’da Mübarek’in ard›ndan ‹slamc›-ordu ittifak›yla kurulan yeni iktidara karfl› mücadeleyi a¤›r fliddete ra¤men sürdüren kad›nlar, Frans›z Devrimi’nde barikat›n üstüne ç›kan kad›n›n elindeki mücadele bayra¤›n›n bugünkü sahibi...

Anadolu’da Mo¤ol güdümlü yönetimler karfl›s›nda Türkmenler itaati reddetti. Ahiler isyan etti ve Ahi Evren 13. yüzy›ldaki bu isyanlar s›ras›nda öldürüldü¤ünde 90 yafl›ndayd›.


14

MEDYA 21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

HERKES AYfiENUR ASLAN’IN ATILACA⁄INI B‹L‹YORDU ASLINDA

‘Beyefendi’nin Medya Mahallesi Ayşenur Arslan’ın işten çıkarılması ile egemen medyada ‘Beyefendi’nin mahallesinden başka bir medya mahallesi olmadığını anladık. Bu mahallenin sloganı: “Halkın haber alma hakkı yok” AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

M

edya Mahallesi’nin ablası Ayşenur Aslan, meslekteki 40’ıncı yılına girmeye ramak kala CNN Türk’ten atıldı. Aslında bunun böyle olacağını herkes biliyordu. Medya Mahallesi’nin artık “Beyefendi”si vardı çünkü.

“Beyefendi”ye karşı gelen bir ablaya ise Medya Mahallesi’nde yer yoktu. Bütün medya “Beyefendi” karşısında hizaya geçerken, muhalefetin ekrandaki son kalesi olarak giderek sivrilmeyi göze aldığında riskli bir yola girmişti zaten. Çoğu çocuk yaşta 34 Kürdün öldürüldüğü Roboski (Uludere) Katliamı karşısında egemen medya suskunluk içindeyken, canlı yayında kanal yöneticilerinin uyarılarına rağmen haberi verip utanç verici suskunluğu bozduğunda da, halkın haber alma hakkını savunmak adına bir daha haber sunamama tehlikesini göze almıştı. Akrabası Metin Lokumcu’nun katledilişini “Beyefendi”nin önünde olabilecek en kibar ve “saygılı” biçimde mevzu ettiği için bileti kesilip ekranlara veda eden eski solcu Ruşen Çakır bile muhalefete karşı AKP’yi savunmayı devam ederken; Ayşenur Aslan, Halkevleri’nden aldığı ödülü, “Halkın Haber Alma Hakkı Var” dövizi taşıyan pırasa bebeği masasına koyuyordu. Ruşen Çakır, Hizbullah gibi İslamcı örgütleri olabilecek en olumlu ifadelerle ve adıyla anarken soldan “marjinal grup” diye bahsediyor, yani kendisini itekleyen iktidara “Ben de sizdenim”

demeyi sürdürüyor, Ayşenur Aslan ise şucu ya da bucu olduğundan değil gazeteci olduğundan herkesi adıyla anıyordu. HERKES HER fiEY‹ B‹L‹YOR Önce program erken tatile çıktı. Sonra Ayşenur Arslan’a bundan sonra programı tek başına yapamayacağı, iktidara yakın bir isimle ekranı paylaşması gerektiği söylendi. Programı Ayşenur Aslan hazırlayacak ve karşısında bir AKP medya komiseri durup gerektiğinde onu frenleyecek ya da düzeltecekti. Nagehan Alçı önerisini kabul etmeyen Arslan, Akif Beki’ye razı geldi. “Beyefendi”nin eski basın danışmanı Beki de, Medya Mahallesi’nde fiilen AKP adına medya komiserliği yapmaya başladı. Alevi kökenli türkücü Zara ile evlendiği için kendi camiasından çizik yediği belirtilen ve beklediği büyük mevkilere gelemeyen Akif Beki de bu rolüne razı geldi ve Ayşenur Arslan’a yönelik sürekli müdahaleleri ile Medya Mahallesi’nin izlenilmez kılan siyasi bir “mobbing” (bezdiri) unsuru olarak ekranda yerini aldı. Yine bir programda, yalnızca Ayşenur Arslan’ı değil izleyiciyi de bezdiren müdahaleleri karşısında, Arslan hafızalara kazınan o cümleleri Beki’nin yüzüne söyledi: “Her şeyi herkes biliyor biliyor musun? Biz niye burada beraberiz seninle... Onu da biliyorlar.” MALUMU ‹LAN ETT‹ Program artık izlenmez hale

gelmişti, Beki “bezdiri” görevini yapıyor, Arslan direniyordu. Her şey bir bahaneye kalmıştı. Ayşenur Arslan, Şubat’ın ilk haftasında Cumhuriyet Pazar ekine bir röportaj verdi. Herkesin bildiği süreci bir de ondan öğrendik. Ayşenur Arslan vicdani bir yük taşıdığından habercilikte ısrar ediyordu ancak vicdan “Beyefendi”nin medyasının taşıyamayacağı kadar ağır bir yüktü. Nihayet, Arslan, Cumhuriyet’e verdiği röportajın ardından CNN Türk’ten çıkarıldı. Arslan’ın Medya Mahallesi’nin tasfiyesi ile, egemen medyada “Beyefendi”nin mahallesinden başka bir medya mahallesi olmadığı gerçeğini daha iyi idrak edebiliriz. Bir kısmı gazeteciliğin g’sini bile bilmeyen emanetçi iş adamlarının resmi sahip olarak göründüğü Star Gazetesi’nin ve Kanal 24’ün gerçek sahibi Tayyip Erdoğan. ATV-Sabah resmen dünürlerinin; gerçek sahibi Tayyip Erdoğan. Yeni Şafak, Vakit, Türkiye… Erdoğan’ın dümen suyunda. NTV, Star TV; aldığı ihalelerden sonra kim var kim yok kapıya koyarak Erdoğan’ın kardeşi olduğunu ispatlayan “Ferit Kardeş”te. “Amiral Gemisi” diye bilinen Doğan Grubu gazete ve televizyonları, vergi incelemelerinin ardından Erdoğan’ın her hal ve sözünden vazife çıkarmayı bilen Aydın Doğan’da. Halkın haber alma hakkı yok ama yalan, dezenformasyon, döneklik, karaktersizlik, iktidar yalakalığı… “Beyefendi”ye yakışan her şey bu medyada…

Canlı yayında mobbing A

yşenur Arslan’ın önce Akif Beki ile birlikte çalışmaya zorlanıp sonra da işten çıkarılması süreci, işyerinde psikolojik taciz (mobbing) olarak değerlendildi. Bu değerlendirmeyi yapan Mobbinge Karşı Dayanışma Derneği Genel Başkanı Tülin Yıldırın, süreci Sendika.Org için kaleme aldığı “Canlı yayında mobbing örneği: Medya Mahallesi” başlıklı yazıda inceledi. “Ayşenur Arslan’ın yaşamış olduğu bu süreç de sistematik, düzenli bir yıpratma, çalışanı işten ayrılmaya zorlayan canlı bir örnek” diyen Yıldırım bu durumun mobbingin kamusallaşmasına işaret olduğuna dikkat çekti: “Yaşanılan bir mobbing sürecini kamuoyu ile paylaşmak çok ciddi dikkat gerektirir. Ancak televizyonlarda canlı canlı bir mobbing olayını seyretmek, mobbing’in günlük hayatta ne kadar kamusallaştığını gösteriyor.” (Yazının tamamına Sendika.Org’dan ulaşılabilir.)

Parayla değil yumurtayla S

on günlerde Melih Gökçek’in adı ödüllerle anılır oldu. Ankara’nın “En Yaşanabilir Şehir”, kendisinin de “Yılın Belediye Başkanı” ödülünü aldığını ilan eden Gökçek’in ödülleri elinde patladı. Üniversiteli Kadın Kolektifi’nin üzerinde patlattığı yumurtalı pozu ise Yılın Basın Fotoğrafları yarışmasında ödül aldı.

fi‹RKETTEN KELEP‹R ÖDÜL Gökçek’in ödüllerinden ilki, Birleşmiş Milletler onaylı olduğunu iddia ettiği LivCom Awards adlı şirketin Ankara’ya verdiği “En Yaşanabilir Şehir” ödülüydü. LivCom Awards’a Birleşmiş Milletler tarafından verilmiş herhangi bir ‘ödül verme yetkisi’ olmadığı gibi işin aslı LivCom gerçek anlamda bir şirket de değil. Alan Smith adlı belediyeden emekli uyanık bir İngiliz tarafından kurulan ve İngiltere’de Smith’in yaşadığı köy evinden yönetilen şirketin kendisinden başka sürekli çalışanı da yok. Şirketin amacı reklam ihtiyacı olan belediyelere ödül dağıtarak para kazanmak. Şirket, ödüle ihtiyacı olan belediyenin dosyasını hazırlamasına yardımcı oluyor. Daha sonra ödül vereceği belediyeler aracılığıyla bulduğu sponsorlar desteğiyle bir ödül töreni düzenleniyor ve şirket kendisini bu sponsorların verdiği paralarla sürdürüyor. Bu ödül balonu, İrfan Taştemur tarafından Smith ve BM Çevre Programı (UNEP) sözcüsü Nick Nuttal ile görüşülerek Yurt gazetesinin haftalık dergisi Bağımsız’da patlatılınca, Gökçek twitter hesabı üzerinden

hakaretler ve tehditler savurmaya başladı. Taştemur, haberinin arkasında durdu ve yeni belgelerle Gökçek’in yalanını ifşa etti. Gökçek, Öğrenci Kolektifleri’nin internet sitesi kolektifler.net’e de haberi yayımladığı için ihtar çekti. Kolektifler ise “Özür dilemesi gereken birisi varsa Gökçek’tir” dedi. Gökçek, yeni bir ödülle teselli

bulmak istedi ama yine olmadı. Gökçek, Turizm Tanıtma Platformu adlı kuruluştan “Yılın Belediye Başkanı” ödülünü aldı ancak bu defa Onur Kurulu üyesi olarak kuruluşun içinde bizzat kendisinin olduğu ortaya çıktı. Üstelik Platform’un 17 kişilik Onur Kurulu’nun büyük bölümünü AKP’li ve AKP’ye yakınlığıyla bilinen isimler oluşturuyordu

BAfiROLÜYLE ÖDÜLÜ KAPTI Gökçek’in ödül balonları patlasa da en ‘hakiki’ ödülü bizzat kendi yarattı. Gökçek’in yumurtalı protestoya uğradığı anın fotoğrafı, Yılın Basın Fotoğrafları yarışmasında ödül aldı. Kürtaj tartışması ile ilgili sarf ettiği “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün” sözleri nedeniyle 2 Haziran 2012’de Üniversiteli Kadın Kolektifi tarafından yumurtalarla protesto edilen Gökçek, bir mağazaya sığınmak zorunda kalmıştı. Gökçek, çevrede biriken halkın tepkisi nedeniyle uzun süre sokağa çıkamamış, sonra da polis koruması ve bir koli şemsiye eşliğinde kaçarcasına uzaklaşmıştı. Olay anı, pek çok medya kuruluşu tarafından görüntülenmesine rağmen haber medyada uzun süre yer bulamamış, ilk gün sadece Sendika.Org tarafından yayımlanmıştı. Kadınlar Gökçek’in şikayeti üzerine Gasp Büro’da tutulmuş, avukatları şikayet karşısında savcılığa savunma vermek için olay yerinde çekim yapan medya kuruluşlarından görüntü isteyince Sendika. Org muhabirin çektikleri dışında verilecek görüntü bulunamamıştı. Bazı ajans ve büyük TV kanallarına mensup çalışanların “malum sebeplerden haber yapamıyoruz” dediği ve Gökçek’in “adamları”nın tüm basını arayarak tek tek “rica”da bulunduğu o günlerde kullanılması engellenen fotoğraflardan biri de Evrim Aydın’ın çektiği fotoğraftı. Kollarından sızan yumurtalar ve korku dolu gözleriyle korumasına sarılırken görüntülenen Gökçek ödül alan fotoğrafın başrolündeydi.

Kızıl korsanlar beyaz perdede Suavi’nin haklar›nda flark› yapt›¤›, Orhan Gökdemir’in kitap yazd›¤› k›z›l inernet korsanlar› (Redhack), flimdi de “Red!” isimli belgeselle beyazperdede. Ba¤›ms›z Sinema Birli¤i’nin imzas›n› tafl›yan fiflmin yönetmeni, Devrimden Sonra filmiyle ad›ndan söz ettiren Mustafa Kenan Aybast›. 60 dakikal›k belgesel 1997 y›l›nda kurulan Redhack’in tarihini anlat›yor, eylemlerini hat›rlat›yor. Belgesel, grubun üyeleriyle söylefliyi içeriyor ve siber-aktivizmin uluslararas› muhalif örgütü Anonymous’a da genifl bir yer ay›rl›yor. Filmde siber aktivizm üzerine uzmanlar›n görüfllerine de yer veriliyor. Filmin galas› 15 fiubat’ta yap›l›rken ‹stanbul Naz›m Hikmet Kültür Merkezi’nde yap›l›rken, en çok merak

edilen konulardan biri Redhack’ten birilerinin galaya gelip gelmeyece¤iydi. Redhack twitter hesap›ndan galan›n bir foto¤raf›n› yay›mlad› ve “Gala bitti, s›ra flimdi il il gösterim olay›nda. Kat›lmayanlar mutlaka kat›ls›n, gerçekten çok be¤endik. RedHack'in ça¤r›s› niteli¤indeydi” mesaj› geçtiler. ‹stanbul ile ayn› gün Ankara, Eskiflehir, Artvin Hopa ve Arhavi, Sinop, Erzincan, Bursa, Ordu Merkez ve Fatsa, Trabzon, Mersin ve Antalya’da filmin galas› yap›ld›. Film 16 fiubat’ta Adana, 19 fiubat’ta da ‹zmir’de izleyicilerle bulufltu. Film vizyona girdikten hemen sonra, 25 fiubat’ta ise 10 san›kl› Redhack davas›n›n ikinci duruflmas› var.

Turnikesinde kan, dilinde yalan S

endika.Org, İstanbul Yenikapı İstasyonu’nda trene parasız binmeye çalışan çocuklara yönelik güvenlikçi şiddetini belgeleyerek önemli bir habercilik başarısına imza attı. 12 Şubat gecesi Yenikapı İstasyonu’ndaki iki güvenlikçi parası olmadığı için trene parasız binmek isteyen 17 yaşındaki Ö.G.’yi odaya kapatarak copla dövdü. Sesleri duyan yolcular Ö.G’yi güvenlikçilerin elinden aldı. Ö.G. ve yolcular ambulans beklerken bu kez sivil ve üniformalı 20-30 kişilik bir güvenlikçi grubu ellerinde coplar ve sprey gaz kutuları ile gelerek çocuğu yolcuların arasında almaya ve basının görüntü almasını engellemeye çalıştı. Ö.G.’yi vermek istemeyen yolculara biber gazı sı-

kan güvenlikçiler, yaralı çocuğa bir kez daha vurdu. Çocuğun yüzü kanlar içinde kaldı. Yolcuların direnmesi üzerine güvenlikçiler geri adım atarken, polis de olay yerine geldi. Yolcular eşliğinde karakola giden Ö.G, önce tıbbi müdahale için Haseki Hastanesi’ne, ardından 18 yaşından küçük olduğu için Kocamustafapaşa’daki Çocuk Şube’ye götürüldü. Ö.G.’nin, olayı telefonla haber alan ailesinin ve yolcuların şikayetçi olması üzerine güvenlikçiler hakkında hukuki işlem başlatılmak için tutanak tutuldu. Tıbbi müdahalede Ö.G.’nin parmağının kırıldığı, kafa travmasına bağlı olarak risk altına girdiği tespit edildi. Saldırgan güvenlikçiler de darp edildikleri iddiası ile şikayette bulundu.

Başbakan Erdoğan’ın “engellilere, yaşlılara ve şehit yakınlarına parasız ulaşım” dediği gün gerçekleşen saldırının ardından TCDD olayı saptırmaya çalıştı. TCDD, Sendika.Org’un haberinin hayal ürünü olduğunu, olay sırasında istasyonda tek güvenlikçinin bulunduğunu, hatta darp edildiği hekim raporuyla da sabitlenen Ö.G’nin “dengeyi ayarlamadan gerçekleştirdiği saldırı sonucu bu hale geldiğini” iddia etti. Yenikapı İstasyonundaki güvenlikçi saldırısı Halkevleri üyeleri tarafından 17 Şubat günü protesto edildi. İstasyona “parasız ve güvenli ulaşım” talebiyle gelen Halkevciler turnikelerden atladı. ÖG’nin annesi ve Halkevciler olayın peşini bırakmayacaklarını söyledi.


KÜLTÜR SANAT

15

21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

Halk›n Sesi

Benim çocu¤um

Art›k bayilerde OT var

Kürt filmleri ‹BV’de İstanbul’da İsmail Beşikçi Vakfı bünyesinde çalışmalarını yürüten Kürt Sineması Araştırma Topluluğu, her cuma günü saat 19.00’da Kürt film gösterimleri düzenliyor. Vakfın teras salonunda yapılan gösterimler sonrası izleyicilerle birlikte film okumalarını da içeren söyleşiler gerçekleştiriliyor.

‹zmir Rumlar›n›n müzi¤i

Çocukları eşcinsel, biseksüel veya trans bireyler olan anne-babaların hikayelerini anlatan “Benim Çocuğum” belgesel filmi 14 Şubat-3 Mart tarihleri arasında !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında İstanbul, Ankara ve İzmir’de, 24 Şubat’ta da internet üzerinden eş zamanlı olarak 31 şehirde gösterilecek. Gösterimlerle ilgili ayrıntılı bilgi için: http://www.benimcocugumbelgeseli.com.

Metin Üstündağ, yeni dergisi “Ot” ile mizah-edebiyat dergilerinin arasına bir yenisini ekliyor. Met-Üst aylık yayımlanacak “Ot” dergisi için “Mottomuz: Hazla ve hızla okunan kültür sanat dergisi” diyor. Dergi, okurlarından yeni yazarlar çıkarmayı da amaçlıyor.

20. yüzyıl başında İzmir’in çokkültürlü hayatında Rumlar ve Levantler, kentin müzik yaşamına da damgalarını vurmuştu. Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “İzmir Rumlarının Müziği 1900-1922 – Eğlence, Müzik Dükkânları, Plak Kayıtları” isimli kitap, plakların izini sürerek İzmir’in bu parlak yıllarını yeniden bir CD’de canlandırıyor.

Solun serüveni afişlerde Y›lmaz Aysan’›n “Afifle Ç›kmak 1963-1980: Solun Görsel Serüveni” isimli kitab›, sol mücadelenin biriktirdi¤ini görsel olarak sunuyor, arkalar›ndaki hikayelerini anlat›yor. Kitapla ayn› isimli sergide Aysan’la konufltuk ÖZEN TAÇYILDIZ

İ

stanbul Tütün Deposu (DEPO) duvarları, bugünlerde Türkiye sol tarihinin 17 yılını taşıyor üzerinde. 1963-1980 arası sol hareketin görsel tarihi; afiş, dergi, gazete, plak olarak DEPO’nun duvarlarında sergileniyor. Sergi, Yılmaz Aysan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Afişe Çıkmak 1963-1980: Solun Görsel Serüveni” kitabının cisimleşmiş hali. Aysan, solun fikirlerini, dertlerini, kavgalarını sözlü, görsel ve işitsel olarak nasıl sunduğunu araştırmış, bunları derlemiş toplamış, dönemin tanıkları ile de görüşerek solun serüvenini sunmuş. Bu serüven içinde yakın tarihimizi kavgası, şenliği ve mücadelesiyle afişlerden okumak, dönemi sanatın penceresinden görmek isterseniz, 23 Mart tarihine dek sergiyi gezebilirsiniz. Hepsinin arkasında yatan hikayeler, hangi koşullarda, kimler tarafından, nasıl üretildikleri ise kitapta mevcut. DEPO’da Yılmaz Aysan’la konuştuk. Kitabınızda “afişe çıkmak” ifadesini iki şekilde kullanıyorsunuz; insanların afişleme yapması ve fikirlerin afişe çıkmış olması. Afişe çıkmayı bu kadar önemli kılan nedir solun görsel tarihi

içinde? Solun görsel tarihinin başlangıcı afişe çıkmakla başlıyor. Sol her zaman olduğu gibi o dönemde daha da güçlü bir muhalefet. 1960’lardan söz ediyoruz. Daha özgürlükçü, eşitlikçi, kardeşçe fikirleri savunan insanlar bunlar ve fikirlerini dışarıya vuracak mecralar bulmakta zorlanıyorlar. Yapabilecekleri en güzel yöntem, bu fikirleri afiş, duvar yazıları haline getirip şehir duvarlarında şehirde yaşayan insanlara sunmak. Tabi kendine göre bazı kuralları var. O kurallar çerçevesinde gece yarısından sonra sokaklara dökülüp örgütlü bir şekilde bu afişleri duvarlara yapıştırmak durumunda kalmışlardı. Afişe çıkmak burada o duyguyu ifade ediyor ama bir yandan da fikri olan insanların bunları açıkça dile getiriyor olması da bir anlamda bence afişe çıkmak. Afişe çıkmayı örgütlü bir süreç olarak tarif ettiniz. Kitabınızda bu noktada ODTÜ Devrimci Afiş Atölyesi dikkat çekiyor. Bu atölyede afişlerin hazırlanması, üretilmesi ve dağıtım sürecinden bahseder misiniz? Şimdi afişe çıkmadan önce başka bir tabir daha var o da “afişe gitmek”. “Arkadaşlar afişe gidiyoruz” dendiğinde insanlar toplanır, “hadi

toplanın hep beraber bir afiş yaratalım…” Buna “afişe gitmek” deniyor. Bir araya geliyorlar, o günkü konu neyse, mesela bir gereklilikten ötürü bir afiş yapılması isteniyor. Önce afişi tasarlıyorlar. Sonra bunu afişi talep eden insanlarla tartışıyorlar. Sonraki aşamada bunu imal ediyorlar. Matbaaya gitmek, matbaayla çalışmak devletin kontrolünde olan bir şey. Ayrıca çok pahalı bir iş ve de yavaş. Bunun için kendileri matbaa yapıyorlar. Her yerden her çeşit talepler geliyor. Yetişemez hale geliyorlar. Bunun üzerine diyorlar ki “Bir el kitabı hazırlayalım. Bir de bir serigrafi kiti hazırlayalım ve bunu Türkiye’ye DevGenç örgütlerine dağıtalım.” Böylelikle bu afiş yapımı yaygınlaşıyor. Bu hızlı üretim sürecinde sizin gözünüzde bunların estetik niteliği nedir? Bu insanlar hem politik aktivistler hem de bir yandan sanatçı ve tasarımcılar. Taylan Özgür afişine bak, 69 yılında yapılan Taylan Özgür afişine. Bugün için de çok üstün standartlı bir baskı kalitesi var. Öğrenciler kendi imkanlarıyla yapmışlar ve bunu öyle bir hale getirmişler ki bunu bir manifesto gibi yapıyorlar; yani “Siz Taylan Özgür’ü öldürürse-

niz biz de yapabileceğimiz en güzel anmayı hem toplantı olarak hem afiş olarak yaparız.” 70’lerin sonunda olaylar çok kanlı ve çok hızlı bir hale dönüştüğünde “Biz bu afişi nasıl daha çarpıcı yapabiliriz”den çıkıyor tabi iş. Afişlere baktığımızda memleketin genel havasını, dönemin dertlerini yansıtıyorlar. Peki afişler memleketin genel havasını, ortalama insanı etkilemiş midir, nasıl etkilemiş olabilir? Kesinlikle etkilediğine inanıyorum. Ben o zaman 18 yaşında biri olarak sokakta afiş gördüğümde etkilendiysem… Bir de şunu unutmamak lazım, o dönem şehirlerde sokaklar bomboş, billboard falan gibi bir konsept yok. Bütün duvarlar tertemiz. O dönemde boş bir şehrin içine sabah uyandığında, sokağa çıktığında, işe giderken duvar-

larda renkli, çarpıcı afişler gördüğünde, onları okumamak, onlardan etkilenmemek mümkün değil. Peki aynı dönem için sağın görsel tarihi yapılmaya kalkılsa konulabilecek hiçbir şey mi yok? Çok nadir. Dergileri falan vardı, kapaklarında çok dogmatik şeyler. Bu dogmayı da işte en fazla yazıyla veya kendine ait birtakım renklerle ifade eden dergi kapakları yapılırdı. Yapabildikleri tek şey gördükleri afişleri yırtmak, karalamak… Belki bir-iki tane arada yapılmıştır. Tabi ihtiyaçları da yoktu. Ellerinde zaten başka propaganda olanakları var.

Afişe çıkmanın bugün eski cazibesi yok mu? Aslında afiş var bugün de. Beyoğlu’nda dolaşıyorsun bakıyorsun çok fazla afiş var. Bu afişler daha ziyade müzik, sergiler, sanat etkinlikleri ile ilgili. Çok güzel çok yaratıcı afişler var. Ne yazık ki içlerinde bir tane siyasi afiş yok. Stencilleri daha yaratıcı buluyorum. 70’lere en yakın onlar. Çünkü çok basit. Toplumsal eleştiri getiren bazı stenciler görüyorsun. Festus Okey gibi… Afiş canlılığı başka bir alanda yapabiliyorsa neden siyasette yapamasın? Daha kolay yöntemler olduğu için artık sosyal medya gibi veya internet gibi hani biraz kolaycılık olarak görüyorum. Kitapta ilginç bir şey daha var. Devrimci Yol’un figürünü siz çizmişsiniz. O süreç nasıldı? Evet böyle bir arayış vardı, fakat bir işaret, amblem, sembol henüz bulunamamıştı. Ben zaten o sırada afişler, çeşitli başka şeyler yapıyordum. Bu bana bir talep olarak gelince ben çok heyecanlandım. Çünkü dönemin en güçlü ve en yaygın hareketi. “Acaba iyi bir şey yapabilecek miyim” diye böyle bir strese girdim ve ciddi bir çalışma yaptım. Epeyce üzerinde çalıştım, hakikaten iyi bir şey yapmaya çalışıyordum. Yıldız-yumruk-güneş figürleri onlardan gelen bir şey ama değil mi? Tabi. “Şartımız bu” demediler tabi ama “bunlarla ne yapılabilir” gibi konuştuk. Orada istenen farklı, heyecanlı bir işaret yakalamaktı. Herkes kendisini farklılaştırmak istiyor. Başkalarında olmayan bir sembolü kullanmak istiyor. Orada o yıldızla yumruğun bütünleşmesinde bir aksiyon hissediliyor. Yani kuyruklu yıldız gibi arkasından akıyor gibi, güç veriyor gibi bir ifade var orada. 1977… Aradan geçti 36 sene. Eskimedi. Gurur duyduğum bir iş. Hala sevilip kullanılması mutlu ediyor.

1960’lar Brezilyas›’n›n sosyo-politik problemlerine yo¤unlaflan “Cinema Novo” hareketinden yönetmen Glauber Rocha, 1964’te “Deus e o Diabo na Terra do Sol” (Tanr› ve fieytan Günefl Topra¤›nda) filmini çeker. Bas›na da¤›t›lan bu görüntü 1966’da ‹stanbul Sinematek Derne¤i yay›n› Yeni Sinema dergisinde Cinema Novo’yu tan›tan yaz›da kullan›l›r. 1969’da ODTÜ SFK’n›n broflüründe kullan›larak sol literatüre girmifl olur.

Bienal’deki ikiyüzlülüğe itiraz Kentsel dönüşüm temasıyla düzenlenen 13. İstanbul Bienali’nde, dönüşümden rant sağlayan sermaye kesimlerinin sponsorluğuna üniversitelilerden itiraz geldi

İ

stanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) bünyesinde iki yılda bir düzenlenen Uluslararası İstanbul Bienali, bu yıl 14 Eylül10 Kasım tarihleri arasında gerçekleşecek. 13. İstanbul Bienali, “Anne ben barbar mıyım?” tema başlığı altında kamusal alan tartışmalarına ve kentsel dönüşüme odaklanıyor. Bienal’in açılışına kadar bu tema etrafında düzenlenecek etkinliklerin ilki de 8 Şubat’ta İTÜ Maçka Kampusu’nda başladı. “Şehri kamusallaştırmak” başlığı altında İstanbul’un kentsel dönüşümüne odaklanan üç günlük etkinlik şu ifadelerle duyurulmuştu: “İstanbul muazzam bir sermaye yatırımıyla dönüştürülüyor ve bu dönüşüm tarihsel ve

kültürel çeşitlilik taşıyan mahalleleri yok ediyor. Bu bağlamda, tartışmamızın başlangıç noktası İstanbul’un kentsel dönüşümünün toplumsal ve kültürel etkisi ve kentlilerin buna tepkileri olacak.” Bienal’i düzenleyenlerin tartışmanın başlangıç noktasına koyduklarını belirttikleri “tepki”nin ilki, etkinliğin yapıldığı İTÜ’de Öğrenci Kolektifleri’nden geldi. İtirazın nedeni kentsel dönüşüme eleştirel yaklaştığını iddia eden Bienal’in, bu dönüşümden rant sağlayan Eczacıbaşı ve Koç’un sponsorluğunda yapılması ve bundan hiç bahsedilmemesiydi. Kolektif üyesi bir öğrenci, neoliberal kent politikaları ve İstanbul’da halihazırda devam

eden kentsel dönüşüm uygulamalarını eleştiren sunumların ardından söz alarak şu soruyu sordu: “İKSV’nin kurucusu olan Eczacıbaşı Holding’in Kartal’da 5500 metrekarelik bir alanı kentsel dönüşüm projeleri yapmak için satın almasını ve aynı zamanda İstanbul Bienali’nde şehrin kamusallaştırılması tartışmasını ahlaki buluyor musunuz? Eczacıbaşı Holding bir yandan kenti talan ederken bir yandan da burada sanki bu talana muhalifmiş gibi davranması ikiyüzlülük değil midir?” Salondaki izleyiciler bu itiraza alkışlarla destek verirken kürsüden tatmin edici bir cevap gelmedi. Bunun üzerine izleyicilerin bir kısmı da salonu terk etti.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

21 fiubat 2013 / 6 Mart 2013

16 Halk›n Sesi

Tenekeler sopalar, santral için geleni kovalar

Termik santral projelerine karşı Çanakkale’den Mersin’e uzanan çevre hakkı mücadeleleri yaygınlaşıyor EVR‹M ÇAKIR

Ç

anakkale Lapseki’ye bağlı Adatepe köyünde yapılması planlanan termik santralin Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) toplantısı, köylülerin protestosuyla engellendi. Adatepeliler 12 Şubat’ta köy kahvehanesinde yapılacağını duydukları ÇED toplantısı öncesi kahvehanenin önünü eylem alanına çevirdi. ÇED toplantısı için gelenleri karşılayanların çoğunluğu ise Lapsekili kadınlardı. Ellerinde tenekeler ve sopalarla köyü inleten kadınlar, ÇED yetkililerini önce köyün girişindeki yolu trafiğe kapatarak beklediler. “Şirket yetkililerini köyümüze almayız!” diyen kadınlar köy girişinde eylemlerini sürdürürken, kahvehane önünde de bekleyiş sürüyordu. Kahvehaneye ÇED toplantısı yapmak için yetkililerin ve aralarında şirket adına sunum yapmak için gelen bir yetkilinin de geldiği haberini alan Lapsekili kadınlar kahvehanenin yolunu tuttu. Ellerindeki tenekelere sopalarla vurarak kahvehaneye giren kadınlar, yetkililerin konuşmasına izin vermeyerek ÇED için gelenleri dışarı çıkardı. Toplantı

alanının tamamen boşalmasının ardından kadınlar kahvehane önüne çıkarak bir açıklama yaptı. Termik santral kurulmasına hiçbir şekilde izin vermeyeceklerini belirten kadınlar şunları söyledi: “Santral demek, bomba demek. Köyümüze bomba yaptırmayız. Gerekirse kavga eder kafalarını kırarız, köyümüze sokmayız.” BARTIN’DA DA TERM‹KÇ‹LER ‘U⁄URLANDI’ Bartın’ın Amasra İlçesi’nde 19 Şubat günü yapılmak istenen termik santralin ÇED toplantısı Amasralıların protestosu sonucu iptal edildi. Amasra Tarlaağzı Köyü’nde bulunan kuran kursu binasında yapılacak ÇED toplantısı için gelen yetkilileri köylüler ellerindeki tenekelere sopalarla vurarak protesto etti. Hattat Holding'e bağlı HEMA Endüstri AŞ'nin, yapmak istediği termik santrale karşı Tarlaağzı köyü halkı Bartın Platformu'nun çağrısıyla ÇED toplantısının yapılacağı yere gitti. “Termik santral istemiyoruz” yazılı dövizler taşıyan köylüler tüm köyü davul ve tenekelere sopalarla vurarak inletti.

İşte Çanakkale’deki büyük talan

Kadınlar termikçilerin yakasını bırakmıyor ÇED toplant›s›n›n yap›laca¤› kahvehane önünde bir araya gelenlerin ço¤unlu¤u oluflturan Lapsekili kad›nlar eyleme yön verenlerdi. ÇED toplant›s› için gelen termik santral yetkililerini, kad›nlar getirdikleri tenekelere sopalarla vurarak protesto etti. “Termik santrale hay›r” slogan›n›n santralciler gidene kadar dinmedi¤i kahvehanede, kad›nlar yetkilileri sopalarla “u¤urlad›”.

Mersin: ‘Termikçi şirket, Akdere’yi terket’ M

ersin Akdere’ye yapılması planlanan termik santralin ÇED toplantısı da Mersinlilerin protestosuyla karşılandı. Akdereliler ve Nükleer Karşıtı Platform (NKP) üyeleri 13 Şubat’ta termik santralin ÇED toplantısının yapılacağı kahvehane önünde bir araya geldi. Sabahın erken saatlerinde kahvehane önünde buluşan köy halkı, toplantı için gelecek şirket yetkililerini beklemeye başladı. Jandarma eşliğinde bölgeye gelen şirket yetkililerini köylüler kahvehaneye sokmadı. Bir saat

45 santral satışta E

lektrik Üretim AŞ’nin en kârlı santralleri önümüzdeki günlerde Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından satışa çıkarılacak. Türkiye’nin Kamu İktisadi Teşebbüslerinden (KİT) biri olan Elektrik AŞ’ye ait 27’si hidrolik, 18’i termik santral olmak üzere 45 santral satış listesinde. Satış listesinin açıklanmadan önce hükümet doğalgaz çevrim santrallerine verdiği teşviki kaldırıp kömürden elektrik üreten termik

AKP, termik santrallerden sağlayacağı kardan vazgeçmezken, Lapsekili kadınlar yanıtı sokakta veriyor: “Santral demek, bomba demek. Köyümüze bomba yaptırmayız, geleni döver göndeririz”

santrallere teşvik vermişti. 45 santralin satışa çıkarılmasıyla ilgili bir açıklama yapan Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) Ankara Şubesi “enerjide altın yumurtlayan tavuğun birilerine altın tepside sunulmaya devam ettiğini” söyleyerek özelleştirmelere tepki gösterdi. EMO Ankara Şubesi, bugüne kadarki özelleştirmelerin geri alınmasını ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın kapatılmasını talep etti.

boyunca kahvehane önünde alkışlar ve sloganlarla protesto eylemi yapan Akdereliler, kahvehaneye girerek termik santralin zararlarını anlatan konuşmalar yaptı. Köylüler konuşmaları sırasında kahvehanenin arka kapısından içeriye sokulan şirket yetkilileri “Termikçi şirket Akdere’den defol” sloganları ve alkışlarla konuşturulmadı. ÇED toplantısını yapamayan şirket yetkilileri Akdere’den ayrılmak zorunda kaldı. Eylemin ardından Akdereliler kahvehanede masa kurarak termik santrale karşı imza toplamaya başladı.

Dünyanın en önemli oksijen kaynaklarını bünyesinde barındıran Çanakkale, sermayenin azgın saldırısıyla karşı karşıya. Çanakkale’nin eşsiz doğası enerji santralleri ve altın madenlerinin tehdidi altında Enerji santralleri 1. ‹çdafl Bekirli Termik Santrali Biga ‹lçesi’nin Kemer ve Bekirli köylerinin, Marmarac›k ve Durmufldede mevkiine Do¤algaz Kombine çevrim santrali kurulacak 2. ‹çdafl De¤irmencik Termik Santrali 3. ‹çdafl Do¤algaz Kombine çevrim santrali 4. Alarko Holding ve Cengiz ‹nflaat›n ortak giriflim gurubu AlCen, Biga’da ithal kömür santrali kuruyor. Ayr›ca bu santrale ait bir iskele ve kül depolama sahas› bulunuyor. 5. Alarko Karabiga do¤algaz santrali 6. Lapseki Kirazl›dere Termik Santrali: Lapseki ‹lçesi s›n›rlar› içerisindeki santralin sahibi, Filiz Enerji Madencilik Tar›m Sanayi ve Ticaret Afi. 7. Alarko’ya ait Ezine’deki do-

¤algaz yak›tl› kombine çevrim santrali 8. Lapseki Kirazl›dere-2 Termik Santrali’nin sahibi, Filiz Kirazl›dere Elektrik Üretim Afi. 9. Sar›kaya Enerji’ye ait Karaburun Termik Santrali Karabiga’da kuruluyor. 10. Çan Termik Santrali 11. Sabanc› Holding’e ait Akçansa/Enerjisa termik santrali projesi Ezine’de. 12. Çanakkale Seramik de Çan’da bir termik santrali projesi yürütüyor. Alt›n ‹flletmeleri (ÇED Süreci Tamamlananlar): 1. A¤› Da¤› Alt›n ‹flletmesi(Alamos Gold-Çan) 2. Kirazl› Alt›n ‹flletmesi -(Alamos Gold Çanakkale Merkez) 3. Çamyurt Alt›n ‹flletmesi(Alamos Gold-Çan) 4. Bayramiç Kuflçay›r› Alt›n ‹flletmesi- (Chesser Arama Mad.Ltd.fiti.-Bayramiç) 5. Lapseki fiahinli Alt›n ‹flletmesi- (Chesser Arama Mad.Ltd.fiti.Lapseki) 6. Esan Eczac›bafl› Lapseki fiahinli Alt›n ‹flletmesi- (Eczac›bafl›Lapseki) 7. Çan Halila¤a Alt›n ‹flletmesi(Truva Bak›r Maden ‹flletmeleri AfiPilot Gold-Çan)


177'nci Sayı