Page 1

SAYFA

2

SAYFA

Haberleri nas›l bilirsiniz? Bir medya şirketinin analizi ‘TV haberlerinde daha çok magazin daha az siyaset var’ diyor

7

Yaflam› savunanlar bulufltu İstanbul’da düzenlenen Yaşamı Savunanlar Buluşması’ndan yola birlikte devam etme kararı çıktı

SAYFA

13

Sat›l›k az kullan›lm›fl köprü Kemal Sunal’ın ‘Keriz’ filmi gerçek oluyor. Boğaz Köprüleri satışa çıkarıldı

SAYFA

14

Taraftar de¤il, eme¤e taraf Yeni kurulan Spor Emekçileri Sendikası yöneticileri mücadeleyi ve hedeflerini anlattı

29 Ekim 2010 • 1 TL

Y›l 5 • Say› 118

Yarg›da AKP devri  Neoliberal dönüşüm politikalarının önünde sistemi içi engel olarak algılanan yargı, HSYK seçiminde sergilenen ‘demokrasicilik oyunu’ ile AKP egemenliğine sokuldu  S. 3

NATO’nun kalkan›... Özgürlük ve demokrasi masalları buraya kadarmış. AKP yargıda ve üniversitede mutlak hakimiyet istiyor. Biat etmeyene göz açtırmıyor

Türban oyununa karşı çıkan üniversitelilerin karşısına ‘mağdur kadın öğrenci’ değil gerici-faşist bir erkek güruhu, YÖK ve polis çıkıyor

Hrant Dink’in katilinden çocuk yaratılıyor. AKP ezilenleri, kontrgerilla kurbanlarını değil, devleti için kurşun atan tetikçilerini ve polislerini kolluyor

Halk da AKP’ye ‘buraya kadar’ diyor. Vakıf Gureba’nın peşkeşine karşı hekimler yol kesti. HES talanı İkizdere ve Dersim’de engellendi

 Değişen NATO konseptiyle beraber gündeme gelen füze kalkanı projesi karşısında şartımız var diyen AKP, yine yalan söylüyor. ABD’ye sırt çeviremiyor  S. 5

nin Halk›n taleplerini mücadele egündemi, halk› da o mücad lenin öznesi yapal›m… YOL YAZISI  S. 3

AKP’den sat›l›k yol Neoliberal kimlik siyaseti ve Aleviler  Dosya konumuz, Alevi muhalefeti ve talepleri  S. 12

Yumurtacılar 6 Kasım’da Ankara buluşuyor  YÖK’ün 29. kuruluş yıldönümünde Ankara’da buluşacak olan Öğrenci Kolektifleri ‘AKP’ye meydan okuyor’

 S. 11

Kutay Meriç / Sayfa 4

Ergun ‹fleri / Sayfa 6

Bar›nma hakk› kardeflli¤i

Engelli derneklerine darbe Emek ve sol

Orta vadeli AKP saldırısı

Halkevleri ‘eğitim hakkı’ için sokaktaydı  Öğretmen, öğrenci ve veliler eğitimde yaşanan yıkıma ‘dur’ demek için Halkevleri’nin eylemlerinde buluştu  S. 6

Tufan Sertlek / Sayfa 8

 Milyon dolarların telaffuz edildiği otoyol ve demiryolu projeleriyle uluslararası sermayeye göz kırpan AKP, bu projeler için güvencesizliğin yollarını da örüyor  S. 9

P›nar Çelik / Sayfa 10

Kim müflteki kim mütecaviz

Çoğunluk’un filmi perdede

 AKP’nin orta vadeli ekonomi planı emeğe saldırı getiriyor. Emek örgütleri planı Halkın Sesi için değerlendirdi

 Yönetmen Seren Yüce’nin bir orta sınıf eleştirisi olan Altın Portakal ödüllü filmi ‘Çoğunluk’ gösterimde

 S. 8

 S. 15

fiiddetin pazar›  Cinsel şiddet sahnede komiklik ve kadının yenilgisi olarak gösterilir, gülerek alkışlanır, çarşıda pazarlanır oldu  S. 10


2

GÜNCEL 29 Ekim 2010 / 11 Kas›m 2010

Halk›n Sesi

Kenar Notlar› ‘Cesaret Et’ aş atan Kürt çocukları için çıkarılan yasadan Hırant Dink’in katili faşist Ogün Samast yararlandı. Samast’ın bundan böyle çocuk mahkemelerinde yargılanacak olması liberal entelektüelleri hayal kırıklığına uğrattı. Oral Çalışlar, “Derin bir çaresizlik içindeyim” diye açıklama yaptı. AKP’ye bel bağlayan liberal entelektüeller arasında bu “derin çaresizlik” belirtileri artmaya başladı. Oysa 12 Eylül referandumu demokrasi, özgürlük, millet iradesi ve adaletin zaferi için bir dönüm noktası olarak adlandırılmıştı. Daha aradan iki ay bile geçmedi. AKP iktidarı tarafından atılan her adım liberallerde derin hayal kırıklıkları yaratıyor. Her adımda liberal dönüşüm ve İslamcı gericilik biraz daha pekişiyor. Her adımda hegemonyasını biraz daha genişleten AKP iktidarı, liberallerin sırtına basarak ileri bir mevzi daha kazanıyor. HSYK seçimlerini AKP kadrolarının kazanması, eski bürokrasi seçkinlerinin tasfiyesini bekleyen liberalleri hayal kırıklığına uğratmıştı. Evet eski bürokrasi seçkinleri tasfiye olmuştu; ama kazanan demokrasi değil, yeni AKP’li bürokrasi seçkinleri olmuştu. Yeni İslamcı liberal seçkinlerin tepesine çöreklendiği yargı sisteminden, hiç değilse ilaç için, küçük bir adalet hamlesi bekleyen liberallerin Ogün Samast olayıyla hayal kırıklığı daha da derinleşti. “Derin bir çaresizlik içindeyim” diyor Oral Çalışlar. Neden? Sen iktidar sözcüsü müsün? Sen hükümet misin, devlet misin? Sanki kazaya ve kadere iman etmiş dinci bir hükümet yetkilisi doğal bir felaket karşısında çaresizliğini haykırıyor. Sözümona aydınsın. Hiç değilse aydınmış gibi davranabilirsin. İktidarla o denli bütünleşmişsin ki ister istemez çaresizlik reflekslerine yansıyor. Yalandan bile olsa, göstermelik bile olsa, sırf inandırıcılığını artırmak için bile olsa, şöyle arasıra kükre. Niye çaresizliğe düşüyorsun? Senin işin kafa emeğini, aklını kullanarak, eleştirerek, muhalefet ederek, aykırı, ayrıksı ve düzendışı davaranarak iktidarları zorlamak değil mi? Evrensel doğrulardan, emekten ve halktan yana yer alarak siyasal iktidarları sıkıştırmak değil mi? AKP iktidarının Kürtleri oyalamak, Kürt açılımını kotarmak için icat ettiği “taş atan çocuklar”ın ‘özel mahkemeler’de değil, ‘çocuk mahkemeleri’nde yargılanması yasasından faşist katiller yararlanıyor. Kaldı ki bu yasa bile İslamcı milliyetçi AKP kadroları tarafından binbir güçlükle çıkarılmıştı. Yasaların kırpılarak kuşa çevirilmesi ne Kürt açılımına yaradı ne de adaleti getirdi. Peki bu arada sen ne yapıyordun? Bırakın emekten yana doğruların savunulmasını, insan aklının büyük bedeller ödeyerek kat ettiği özgür yargılama gücünün geldiği noktayı hiçe sayarak evrensel hakikatleri “yetmez ama evet”in uzlaşmacı burjuva liberal bağnazlığına sıkıştırmaya çalışıyordun. “Hiç yoktan iyidir”, “Kervan yolda dizilir”, “Hele yol bir kere açılsın gerisi nasılsa gelir” gibi iddiaları iktidarın yürütme gücü ve temsilcileri söyleyebilir. Ancak varoluşunu aklın eleştirel düşünsel gücüne borçlu olanlar bununla nasıl yetinebilir?! Aklın özgür sınırlarında çare hep vardır. Kant’ın yüzlerce yıl önce söylediği gibi “Cesaret et!” Bilmeye, öğrenmeye ve bunları açıklamaya cesaret et! Yok eğer sen zaten bunları biliyor da, bilerek, isteyerek iktidarın, dinsel politik iktidarların hizmetine giriyorsan, o zaman kabzımallığı bir dene. Senin ne işin var aklın yargılama gücüyle. Senin yaşam standartların bilmenin ve açıklamanın getirdiği huzursuzluğu taşıyamıyor demektir. Evrensel bilginin mekânı üniversite (“üniversitas”) bugün İslamcı gericilerin “tartışılmaz” (!) tanrısal buyrukları tarafından düzenleniyor. Üniversiteyi savunan devrimci gençlik önce gericilerin, sonra polisin saldırısına uğruyor. Bu da yetmiyor, burjuva hukukunun temel ilkelerinden “masumiyet karinesi” (sanığın suçsuzluğu ilkesi) bile çiğnenerek hakkında gerici liberal üniversiter iktidar tarafından soruşturma açılan devrimci gençler soruşturma tamamlanıncaya dek üniversiteye alınmıyor. Sen de eğitim özgürlüğünden söz ediyor, aydın geçiniyor, sonra da çaresiz kalıyorsun. Utan! Aklın özgür sınırlarında tartışılmaz tanrısal buyruklara bayrak açmaya cesaret eden devrimci gençlikten utan!

T

Radikal ‘yeni’ hayalkırıklığı eski K

adınların Medya İzleme Grubu (MEDİZ), yayımladığı bir basın açıklamasıyla "yeni" Radikal'i değerlendirdi. MEDİZ’in Radikal için yaptığı değerlendirme Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can'ın, "size 'çift cinsiyetli' bir gazete vaat ediyorum" sözlerine rağmen, gazetenin eril dilinde ve erkek egemen bakışında bir değişiklik yaşanmadığını vurguludı. Mediz "Yeni Radikal"in tepe yönetiminde kadınların olmadığını hatırlattı, gazetenin künyesinde kadınların azınlıkta olduğunu belirtti. Gazetede 49 erkek yazara karşın 13 kadın yazar bulunuyor. MEDİZ gazetenin yazar kadrosuna katılan Cüneyt Özdemir’in okurlarına ‘beyler’ diye hitab etmesinin sadece yazar sayısında değil okur algısında da erkek egemen anlayışın hakim olduğunu gösterdiğini söyledi.

‘Beton duvarlara mahkum değiliz’ Mamaklılar yaşadıkları mahallenin arazi planında park olarak gösterilen bölgenin camii ve alışeriş merkezine dönüştürülmesine itiraz etti. 3000 dilekçe topluca

A

nkara Mamak’ta General Zeki Doğan Mahallesi halkının belediyeye itirazı var. Belediye tarafından yaklaşık 5 bin metrekarelik arazi üzerinde yapılması öngörülen plan değişikliğine karşı mahalle halkı isyanda. Daha önce mahallenin kullanabileceği park ve açık/kapalı spor alanı olarak görünen yaklaşık 5 bin metrekarelik arazi planı, 1 ay önce AKP’li Mamak Belediyesi tarafından sessiz sedasız bir şekilde değiştirildi. Mamak Belediye Meclisinden geçen plan değişikliği, yine AKP’li Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından onaylandıktan sonra 27 Eylül’de duyuruldu. Duyurulan yeni plana göre mevcut araziye yolun bir kısmı da eklenerek 2500 metrekarelik “dini tesis” yapılması öngörülüyor. General Zeki Doğan Mahallesi ve Mutlu Mahallesi gibi iki büyük mahallenin arasında kalan alan bölgede park ve yeşil alan olmamasına rağmen yıllardır boş bekletiliyordu. Şimdi ise yapılmak istenen plan değişikliğiyle imara açılıyor. 3 ayrı caminin arasında kalan ve en uzak caminin 100 metre mesafede olduğu bölgede, belediye plan değişikliğine gerekçe olarak mahallede ibadet yerinin yetersizliğini ve mahalle sakinlerinin camii isteklerini imzalarla bildirmelerini gösteriyor. Toplanılan imzaların da adresleri belirli olmadığı için kime ait olduğu bilinmiyor. Mutlu Halkevi’nde toplanan

mahalle halkı, belediyenin yaptığı plan değişikliğine karşı neler yapılması gerektiğini tartıştı. Yapılan tartışmalarda sağlıklı bir çevrede yaşayabilmek için gerekli olan yeşil alanların yetersiz olduğunu, sabahları yürüyüş yapan kadınların yol kenarlarında egzoz dumanı içinde kaldığı belirtildi. Mahallenin çocukları ise pazar yerinde veya sokak aralarında oynamak zorunda kaldıklarını söylediler. Yapılan toplantı sonucunda insanca bir yaşam için mahalleye bir park yapılması gerektiğine karar verildi. SÖZ YETK‹ KARAR MAMAK HALKINA Bunun üzerine Halkevi’nde itiraz dilekçeleri hazırlandı. Hazırlanan dilekçeler mahalle temsilcileri General Zeki Doğan Mahallesi muhtarı tarafından yaklaşık 20 gün boyunca kapı kapı dolaşılarak mahalleye dağıtıldı. Her çarşamba toplantı düzenleyen mahalleliler, topladıkları dilekçeleri tüm sokak temsilcilerinin ve mahalle halkının katılımıyla belediyeye götürme kararı aldılar. Esnafın, muhtarlığın ve apartman yöneticilerinin de aktif destek verdiği çalışma sonunda toplanan yaklaşık 3 bin dilekçe, 26 Ekim Salı günü Mamak Belediyesi önünde yapılan eylemle belediyeye verildi. Mahalle halkı, ellerinde “Park ve spor alanımızı istiyoruz! Rantçılara yedirmeyeceğiz!” pankartı ve “İnsanca bir yaşam için park istiyoruz”, “Mahallemizde söz hakkı istiyoruz”, “Beton yığınları

değil, park istiyoruz” dövizleri ile belediye önünde toplandı. Mahalleli adına açıklamayı okuyan Mutlu Halkevi üyesi Elif Taşdelen, yıllar önce bahçe içindeki evlerinin yıkılıp bu beton bloklar arasına mahkum edildiklerini belirterek; ellerinde kalan son yeşil alanı da rantçılara teslim etmeyeceklerini söyledi. Yapılan eyleme, Mamak Belediye Meclisi Üyesi Yusuf Sağlık ve General Zeki Doğan Mahallesi muhtarı Nurhayat Farımaz da destek verdi. Mamak Belediye Başkanı Mesut Akgül’ün taleplerine cevap vermemesi halinde kendi parklarını kendilerinin yapacağını belirten mahalleliler insanca yaşam hakları için mücadeleye devam edeceklerini duyurdular.Mahallesi ve Mutlu Mahallesi gibi iki büyük mahallenin arasında kalan alan bölgede park ve yeşil alan olmamasına rağmen yıllardır boş bekletiliyordu. Şimdi ise yapılmak istenen plan değişikliğiyle imara açılıyor. 3 ayrı caminin arasında kalan ve en uzak caminin 100 metre mesafede olduğu bölgede, belediye plan değişikliğine gerekçe olarak mahallede ibadet yerinin yetersizliğini ve mahalle sakinlerinin camii isteklerini imzalarla bildirmelerini gösteriyor. Toplanılan imzaların da adresleri belirli olmadığı için kime ait olduğu bilinmiyor. Mutlu Halkevi’nde toplanan mahalle halkı, belediyenin yaptığı plan değişikliğine karşı neler yapılması gerektiğini tartıştı. Yapılan tartışmalarda sağlıklı bir

çevrede yaşayabilmek için gerekli olan yeşil alanların yetersiz olduğunu, sabahları yürüyüş yapan kadınların yol kenarlarında egzoz dumanı içinde kaldığı belirtildi. Mahallenin çocukları ise pazar yerinde veya sokak aralarında oynamak zorunda kaldıklarını söylediler. Yapılan toplantı sonucunda insanca bir yaşam için mahalleye bir park yapılması gerektiğineSÖZ YETK‹ KARAR MAMAK HALKINA

Bunun üzerine Halkevi’nde itiraz dilekçeleri hazırlandı. Hazırlanan dilekçeler mahalle temsilcileri General Zeki Doğan Mahallesi muhtarı tarafından yaklaşık 20 gün boyunca kapı kapı dolaşılarak mahalleye dağıtıldı. Her çarşamba toplantı düzenleyen mahalleliler, topladıkları dilekçeleri tüm sokak temsilcilerinin ve mahalle halkının katılımıyla belediyeye götürme kararı aldılar.

İzlediğiniz haberleri nasıl bilirsiniz? Medya dünyasında yeni yayın dönemi büyük değişikliklerle başladı. En büyük medya grubu konumundaki Doğan Medya alt üst oluşlarla yeniden yapılandırılıyor. Aydın Doğan’ın medya sektöründen çekileceği söylentilerine doğruluk kazandıracak bilgiler ortaya çıkıyor. Mülkiyet ilişkileri değişen medyada tek değişen patronlar olmuyor. Haberler de AKP sultası altında habercilikten nasibini içeriklerinin ‘ciddiyeti’ni aşındırarak alıyor. Kişi ve kurumlar için medyada çıkan haberleri takip hizmeti veren Medya Takip Merkezi (MTM) şirketinin düzenli olarak yayımladığı haber bülteni analizleri izlediğimiz haberlerin artık ‘yaşam’ ve ‘magazin’ ağırlıklı olduğunu gösteriyor. MTM isimli şirket 8 ayrı TV kanalının haberlerini inceleyerek yayımlanan haberleri farklı kategoriye ayırdı. Şirketin haber kategorileri doğal olarak egemen medyanın diline uygun. Fakat burdan yola çıkarak yaptığı analiz izleyicilerin haber olarak ne gibi içeriklere maruz bırakıdlığını ortaya koyması açısından önemli. MTM haberleri; yaşam, sağlık, eğitim, terör, siyaset, ekonomik, kültür-sanat ve magazin olarak niteledi. Bu analiz haber bültenlerinin dramatik bir değişim göstererek izleyicilere ‘yaşam’ kategorisinde değerlendirilen trafik kazalarından komik internet videolarına kadar herşeyi haber olarak izlettirdiğini

ortaya koyuyor. Haber içeriklerinde daha az yer verilenler ise siyaset, kültür-sanat haberleri olduğu görüldü. Raporda kaza, cinayet, hırsızlık, gasp, kapkaç, kavga gibi yaşamdan kesitlerin ekrana taşındığı haberlerin oranının 2008 yılının Eylül ayında sadece yüzde 16 iken, bu yıl ise yüzde 31’e yükseldiği ortaya koyuluyor. Yaşam başlığı altında, ana haberde en çok yer bulan konu, trafik kazası haberleri oldu. Trafik kazası haberlerini, hırsızlık, yangın, cinayet ve eylem (şirketin bu başlığı siyasette almaması egemen medyanın siyaset algısının sığlığını ortaya koyması bakımından ayrıca kaydadeğer bir durum) haberleri izledi. Ana haber bültenleri içerisinde “yaşam” haberlerine en çok yer veren kanal ise ATV oldu. ATV’yi sırasıyla Star TV, Show TV ve Fox takip etti HANG‹ ANA HABER BÜLTEN‹NDE HANG‹ KONULARA YER VER‹L‹YOR? Medya Takip Merkezi’nin, genel içerikli yayın yapan 8 TV kanalının ana haber bültenini inceleyerek oluşturduğu raporda, hangi kanalın hangi konulara yoğunluklu yer verdiği de, araştırma kriterleri arasındaydı. Buna göre; • ATV, Show ve Star TV’de en çok yer verilen beş konu, aynı sırayla listelendi. Sıralama şöyle gerçekleşti: Yaşam, Siyaset, Terör, Eğitim ve Sağlık.

• Kanal D Ana Haber’de ilk dört başlık aynı kalırken, beşinci başlık ise Sağlık değil, Kültür-Sanat oldu. • Fox Ana Haber’de, bültenin yaklaşık yarısı (yüzde 46’sı) yaşam ve magazin haberlerinden oluştu. • Spor haberlerine en fazla yer veren ana haber bülteninin, Fox TV’ninki olduğu gözlendi. • TRT 1’in Ana Haber bülteninde de yaşam haberleri bolca yer aldı. Haberlerin yüzde 20’si gasp, hırsızlık, cinayet, kaza gibi haberlerden oluştu. İçerik anlamında en çok farklılık gösteren ana haber bülteni olan TRT 1 Ana Haber’in en çok yer verdiği ilk beş konu arasında, Ekonomi ve KültürSanat başlıkları da vardı. • Siyaset haberlerine en çok yer veren TV kanalı, bülteninde yüzde 63’ünü bu konuya ayıran Kanal 7 oldu. Araştırmanın dikkat çeken diğer başlıkları; • Ekonomi haberlerine gösterilen ilgide önemli bir düşüş tespit edildi. Ekonomi haberlerine en çok yer veren kanal, TRT 1 oldu. TRT 1’i, Star TV ve STV izledi. • Kültür/sanat haberleri en çok Kanal D’de yer aldı. • Çevre ve doğa haberleri, en fazla Show Ana Haber’de izleyicilerle buluştu. •Program/dizi tanıtımlarına haber bülteninde en çok yer veren kanal, ATV oldu.

Doğan’ın ‘Radikal’ reklam yöntemi Radikal gazetesi 17 Ekim’de yenilendi. Okurlar açısından ilk göze çarpan yenilik, değişen boyutu, sayfa sayısı ve mizanpajı oldu. Radikal’in internet sitesi de gazeteyle aynı gün değişti. Sitedeki önemli değişiklikler arasında köşe yazarlarının kendi sesleriyle yazılarını okuması ve reklamlardaki artış var. Radikal’in dışında bu tür değişiklikler olurken esas değişim içinde yaşandı. Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’ın istifa etmesinin ardından Radikal’in genel yayın yönetmenliğine Eyüp Can Sağlık getirildi. Bu süreçte 30’a yakın çalışan işten çıkarıldı. Öğrencilik yıllarında Zaman gazetesinde yazılar yazmaya başlayan Sağlık, 1994-2004 yılları arasında çalıştığı Zaman’da, gazetenin yeniden yapılanmasının mimarlarından biriydi. 2004’te Doğan Medya’ya giren Sağlık, burada da Finansal Forum gazetesinin adını Referans olarak değiştirdi. 2010’a kadar Referans gazetesinin genel yayın yönetmenliğini

üstlendi. Radikal’in başına geçene kadar, Hürriyet’te yazmayı sürdürdü. Gazeteciliği ABD’de öğrenen Sağlık, aynı zamanda Fethullah Gülen’in parlak çocuklarından biri. Nitekim, 1996 yılında basılan ‘Fethullah Gülen Hocaefendi ile Ufuk Turu’ adlı kitap, Eyüp Can tarafından yayına hazırladı. Kitap Sağlık’ın Gülen’le yaptığı röportajlardan oluşuyor ve 222 sayfa. Radikal’de bu değişiklikler yaşanırken Radikal’in dahil olduğu Doğan Medya borç batağından kurtulmak için çırpınıyor.

Radikal’deki değişimin duyurulmasının ve reklamının yapılmasından sadece birkaç gün sonra Doğan Medya Grubu, aralarında Hürriyet gazetesi ve CNN Türk`ün de bulunduğu medyadaki iştiraklerini satış için 14 Ekim’da Goldman Sachs`a yetki verdi. Radikaldeki değişim süreciyle hızlanan ‘Doğan Medya varlıklarını satıyor’ haberleri, Doğan’ın varlıklarını daha yüksek bir fiyata satma çabası içinde olduğunu ve Radikal’deki değişimle alıcıları etkilemeye çalıştığını gösteriyor. Bankacılık sektörü kaynaklı haberlere göre Hürriyet ve CNN Türk`ün de aralarında yer aldığı yayın organlarına Murdoch, Time Warner, Vivendi, RTL ve Axel Springer gibi grupların talip olduğu söyleniyor. İngiliz Financial Times gazetesi, haberi "RTL ve Time Warner da Doğan Grubu`yla ilgileniyor” başlığıyla duyurdu. Doğan’ın yaklaşık 2 milyar dolar civarında bir satış gerçekleşmesini bekliyor.

AKP ile girdiği çatışmanın faturasını 4 milyar 800 milyon dolar vergi borcu ile ödeyen Doğan’ın bu yüzden tüm medya grubunu satacağı yönündeki söylentiler neredeyse bir yıl boyunca dolaşıyordu. Ayrıca, Radikal’deki değişimden önce Doğan’ın medya varlıklarını yerli şirketlere satacağı yönünde haberler çıkmıştı. Doğan, medyasını ha sattı ha satacak derken elindeki Petrol Ofisi’nin tüm hisselerini Avusturyalı enerji şirketi OMV’ye 22 Ekim günü 1 milyar avroya sattı. Enerji sektöründe Doğan’ın havlu atması anlamına gelen satışın ardından elinde kalan medya grubunu da yakın zamanda satacağı söyleniyor. Hatta 25 Ekim’de, Türkiye'de FOX TV ile medya sektörüne giren James Murdoch'ın Aydın Doğan ile Kanal D, Star ve CNN TÜRK pazarlığında anlaşma sağladığı ve bu kanalların çok yakında resmiyete dökülerek Murdoch'a geçeceği iddia ediliyor.


3

GÜNDEM 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

AKP cübbesini yargıya giydirdi 1

7 Ekim’deki Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde, Adalet Bakanlığı’nın desteklediği, daha doğrusu belirlediği 10 adayın kazanmasının ardından Danıştay ve Yargıtay 5 üyeyi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de 4 üyeyi seçti. Böylece AKP kontrolündeki isimlerin ağırlıkta olduğu yeni bir HSYK biçimlenmiş oldu. HSYK seçimlerinden sonra Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın, AKP’nin seçimlere iktidar olanaklarıyla müdahale etmesini eleştirenleri “kaybetmeye mahkum kibirli statükocular olmakla” suçlaması ise, yargıda AKP’lilerin kendilerini tam egemen hissettikleri yeni bir dönemin başladığını gösterdi. Destekçisi liberalleri de hayal kırıklığına uğratan AKP, yargı üzerinde tam denetim niyetini gizlemiyor. Anayasa Referandumu öncesinde “Demokratik Anayasa”, “Demokratik Yargı” demagojisiyle miting alanlarını ve panoları süsleyen AKP, referandumun ardından yargıyı adaletin ve demokrasinin değil kendi iktidar temelinin bir aracı olarak yeniden yapılandırdı. AKP, bakanlık bürokratlarından kurduğu listenin desteklenmesi için, yerel seçimlerde Kürt illerinde uyguladığı “beyaz eşya yardımı” taktiklerini HSYK seçimlerinde de lojman ve terfi gibi tekliflerle hakim ve savcılara uyguladı. Bu doğal olarak destek vermeyenler için de maddi olanakların ve terfilerin engellenmesi yönünde bir tehdit olarak algılandı. HSYK seçimlerinin kaybeden tarafları ise hüsran yaşıyor. YARSAV Olağanüstü Genel Kurula giderken, Anayasa referandumu sürecinde bunu demokratik bir gelişme olarak adlandırıp

N

eoliberal dönüşüm politikalarının önünde sistem içi engel olarak algılanan yargı sistemi, ‘demokrasicilik oyunu’ ile AKP egemenliğine sokuldu

Adalet Bakan› Sadullah Ergin ve yeni HSYK üyeleri An›tkabir ziyaretinde referandumun “evet”çi kanadında duran Demokratik Yargı Derneği yönetimi HSYK seçimlerine Adalet Bakanlığı ile ortak bir müdahalede bulunamamanın (ya da buradan pay kapamamanın) verdiği hayal kırıklığıyla AKP hükümetini eleştiriyor. LİBERALLERİN HÜSRANI... Demokrat Yargı Derneği eş başkanı Osman Gazi Ertekin, seçim sonrası yaptığı açıklamada, Adalet Bakanlığı’nı kendilerini süreçten dışlamakla, otoriter ve müdahaleci davranmakla suçlayarak “Türkiye’de ikinci gayrı resmi yargı dönemi başlamıştır” dedi.

Desteklediği anayasa değişikliğinin hükümete böylesi bir yetki verdiğini çok iyi bilmesi gereken Ertekin’in, eleştirileri ilkesel olmaktan çok, kenara itilmenin hayal kırıklığından kaynaklanıyor. Bu da AKP’nin ardındaki liberal desteğin gözden kaçırılan önemli bir temelinin de iktidardan nasiplenme beklentisi olduğunu gösteriyor. ‘YETTİ DE ARTTI BİLE...’ Başını liberallerin çektiği ‘Yetmez Ama Evet’ cephesi de yürüttüğü ‘evet’ kampanyasıyla AKP’nin yalanına destek vermişti. Anayasa değişikliğini demokratik atılım hareketiymiş gibi sunan libe-

raller HSYK seçimlerinden sonra pişmanlık yazısı yazmaya başladılar. “Yetmez Ama Evet”çilerin durumu vahim. Kampanyanın önde gelen isimlerinden Nihal Bengisu Karaca, seçimlerin ardından “Şahsım adına itiraf edeyim, yetmez ama evet derken, yetip de artacağını hiç düşünmemiştim” dedi. ‘Ahmet İnsel de 19 Ekim’de Radikal’deki köşesinde şöyle yazdı: “Adalet Bakanlığı bürokrasisinin, dolayısıyla AKP’nin zaferi bu, demokrasinin değil. Adalet Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı’nın adli yargıda, Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü’nün idari yargıda birinci gelmesi, bu seçim-

lerin 1930’ların Türkiyesi’ndeki milletvekili seçimleri kadar ve ancak o kadar demokratik olduğunu gösterir.” ZAFER MÜKAFATI 25 Ekim günü yapılan ilk toplantı öncesi, yeni HSYK üyeleri seçimlerdeki başarılarının mükafatı olan 2011 model makam araçları ve 2 bin liralık ek zamlarıyla karşılandılar. Ahmet Hamsici başkanvekili olarak seçilirken, toplantıda ünvanlı 138 hakim ve savcının atanması, çalışma takvimi ve gündemi konuşuldu. Basında ve siyasi kulislerde HSYK tartışmaları devam ederken, uyum yasaları çerçevesinde AKP’nin Meclis’e sunduğu HSYK yasasına göre, teşkilat yapısı Adalet Bakanı’na bağlı üç daireden oluşacak. Birinci daire, hakim ve savcıların atama, nakil, yetki gibi işlerine bakacak. İkinci daire, hâkim ve savcıların mesleğe kabul, terfi ve disiplin işlerine bakacak. Üçüncü daire, denetim ve soruşturma izni işlerine bakacak. AKP, Anayasa değişikliğinin de yarattığı olanaklarla, yetmez ama evetçilerin samimiyetsiz vahlanmaları arasında bütün yargıyı baştan aşağı kendi iktidarının bir aracı olarak şekillendireceğini ortaya koydu. Ancak, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın türban düzenlemesinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki açıklamaları yargıda kavganın henüz sonlanmadığına işaret etti. Hakkındaki otoriterleşme eleştirileri karşısında daha dengeli davranmak yerine iktidar olanaklarını sonuna kadar kullanan AKP ise, yargının her köşesine hakim oluncaya kadar vargücüyle bir atak halinde olacağını gösteriyor.

HSYK üyelerinin parlak sicili “Listenin ilk s›ras›nda www.ateizm2.org internet sitesinin yöneticilerine “dini de¤erleri afla¤›lama” suçundan dava aç›p tutuklatan Üsküdar Savc›s› Celal Avar yer al›yor. Listedeki ikinci isim ise hala bir sonuç ç›kmayan “Deniz Feneri” soruflturmas›na bakan Ankara Cumhuriyet Savc›s› Harun Kodalak. Bakanl›k listesindeki bir di¤er isim Bak›rköy 14. A¤›r Ceza Hakimi Nesibe Özer. Özer, son olarak iflkenceyle öldürülen Engin Çeber davas›na bakt›. “Pancar Kooparatifi’nin Divan Baflkanl›¤›’na seçilemeyen Ali Ayd›n HSYK’ya seçildi” Yeni HSYK’n›n en ilginç üyesi ise Gül’ün atad›¤› geçmiflte Mazlumder’in Kayseri fiube baflkanl›¤› ve Genel Baflkan Yard›mc›l›¤› görevlerini üstlenmifl olan Kayseri Barosu Baflkan› Ali Ayd›n oldu. Kayserihaber.com yazar› Recep Bulut 1991’den bu yana tan›d›¤› Ali Ayd›n Hakk›nda flunlar› söyledi; “Av.Ali Ayd›n, Millet Partisi saflar›nda ortaya ç›kt›… Belediye Baflkan aday› oldu, do¤al olarak seçilemedi… Ama siyasetle olan iliflkisini hiç koparmad›… MAZLUM-DER Kayseri fiube Baflkan› ve Genel Baflkan Yard›mc›s› görevini ald›… Baflörtüsü eylemlerinde en ön saflarda yer ald›… Elinde pankart meydanlarda aç›klamalar yapt›. Hatta bir defas›nda Üniversite önünde polisle karfl› karfl›ya geldiler. Sonra Avukat Ali Ayd›n’› sürpriz bir geliflmeyle Kayseri Barosu Baflkan› olarak karfl›m›zda bulduk…Baro seçimlerinde rahmetli Ali Taflç› ile Faruk Ülker ayr› ayr› liste ç›kar›nca muhafazakar kesimin ve özellikle AHUDER’in deste¤ini alan Ali Ayd›n Baro Baflkan› seçilmiflti.” Ekim ay› içerisinde yap›lacak Baro seçimlerinde hiç flans tan›nmayan Ali Ayd›n’›n Baro seçimlerini HSYK’n›n sonuçlanmas›na kadar geciktirmesi de Cumhurbaflkan›’n›n listesinin önceden haz›r oldu¤unu iflaret ediyor.

Egemenlerin kuyruğuna değil kendi kavgamıza on on beş günün gündemi önceki gündemlerin ilerlemesiyle şekillendi; referandum sonrası düzenlemeler, türban konusu ve KCK duruşmaları… Yapılan anayasa değişikliklerinin hemen uygulamaya geçirildiği alan beklendiği üzere yargı oldu. Yeni Anayasa Mahkemesi üyeleri ve yeni HSYK üyeleri seçildi. (Abdullah Gül'ün HSYK üyeliğine atadığı Ali Aydın incelenmeye değer bir örnek). Ve yine beklendiği üzere seçim ve atama süreci AKP’nin istediği ve planladığı şekilde gerçekleşti. Üyelere ilk prim olarak da son model makam araçları tahsis edildi. Beklenmedik olan Adalet Bakanlığı’nın hazırladığı listenin açığa çıkması ve kendi saflarında gördükleri Demokrat Yargı Derneği’nin Eşbaşkanı Orhangazi Ertekin’in (diğeri Osman Can) “hükümetin yargıyı kendi siyasi iktidarının bir parçasına dönüştürdüğü” iddiası oldu. Bu durum “yetmez ama evetçilerin”, en azından bir kısmının “hatalarını anladıkları” yorumlarına yol açsa da bu yorumların “saflık”tan kaynaklandığı aşikar. Çünkü “yetmez ama evetçiler” tutumlarının neye yol açacağını biliyorlardı ve bunu bilerek/isteyerek uyguladılar. Hiçbiri saf (her iki anlamıyla da yani masum ya da kolayca kandırılabilen) değil. Yapılan anayasa değişikliklerinin bir kısmı yine beklendiği üzere uygulamaya geçirilmedi, geçirilmesi de zaten beklenmiyor. 12 Eylülcülerin yargılanması mesela. Kenan Evren’i yargıç önüne çıkaracaklarını düşünen “saf” kaldı mı acaba? Özel hayatın korunması, dinlemelerin/fişlemelerin kaldırılması mesela. Sendikal alanda yapılacak düzenlemelerin nasıl uygulanacağı hatta uygulanıp/uygulanmayacağı başka bir belirsizlik. Üstelik genel seçim havasına giren milletvekillerinin seçime kadar yeni yasa çıkartma “zorlukları” da düşünüldüğünde bu düzenlemelerin yeni yasama meclisine bırakılması hiç şaşırtıcı olmayacak. AKP kendisi için acil olanları dönüştürsün yeter. Bu arada beklenmedik olan Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıkları'nı Koruma Kurulu’nun, Rize'nin İkizdere Vadisi'ni Doğal SİT alanı ilan

S

etmesi oldu. İkizdere, Anzer ve Ovit yöresinde yapılması planlanan 22 hidroelektrik santrali (HES) projesinin bu karar uyarınca yapılamayacağı anlaşıldı. Mahkemelerin yerindelik denetimi yetkisini kaldırarak bu sorunu hallettiğini sanan AKP, bu haberle şok oldu tabii. Erdoğan, “Sen bugüne kadar neredeydin? Bugüne kadar niçin oraları SİT alanı ilan etmediniz” diye soruyor. Yani “Ben bunu bilseydim, değişiklik paketinde bu önlemi de alırdım” demeye çalışıyor. Ama iş işten geçmiş durumda, kurulun verdiği karar bağlayıcı, en azından AKP yeni bir üçkağıt bulana kadar. Oysa AKP’nin bu konularda ne kadar “cin fikirli” olduğu biliniyor. Son örnek “taş atan çocuklar için” çıkardıkları yasa ile tekrar kanıtlandı. Hrant Dink’i öldüren faşist katil de bu yasa kapsamına alındı. Yasa çıkartılırken bu durum bilinmiyor muydu? Elbette biliniyordu. Böyle bir uygulamanın iki nedeni var. İlki AKP’nin de mayasında en az MHP kadar Ermeni ve Hıristiyan düşmanlığının var olması. İkincisi, “tetikçileri koruyan ve yeni tetikçilere de güven veren” geleneksel devlet anlayışına AKP’nin de ihtiyaç duyması. Ve türban… son on beş gündeki gelişmeleri kısaca hatırlayalım. Erdoğan, AKP’nin Kızılcahamam kampında bir türbanlı üyenin yönelttiği “Türbanlı kadınlar ne zaman Meclis’e girecek?” sorusuna, “Her şeyin bir zamanı var… Biraz sabredin” dedi. Adana, Mersin ve Konya'da ilköğretim öğrencilerinin okula türbanla sokulma girişimleri oldu. Cumhurbaşkanın, türbanlı eşi Almanya Cumhurbaşkanı’nı karşılama törenine katıldı ve daha önemlisi Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda ilk kez eşli davet programı yapıldı. YÖK, yükseköğretim kurumlarında türbanlı öğrencileri derse almayan öğretim elemanlarına gözdağı verdikten sonra ALES sınavında türbanı serbest bıraktı ve TUS, KPDS, KPSS, YGS ve LYS sınavlarında da türbanın serbest bırakılacağı açıkladı. Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü de, yönetmelik değişikliği yaparak türbanlılara basın kartı verilmemesi yasağını kaldırdı.

Bu arada Kılıçdaroğlu’nun hükümetten istediği “türbanın liselere, ilkokullara ve kamu görevlilerine yayılmaması” güvencesi AKP tarafından reddedildi. Sürecin tıkandığını gören ve bu gündemin kontrolden çıkacağı hesabını yapan Erdoğan da 26 Ekim’de yaptığı grup konuşmasıyla konuyu kapattı, ama geçici bir süre için. “2011 seçimleri bunların tartışılacağı bir dönem olacaktır ve 2011'de de Türkiye'yi prangalarından kurtarmaya devam edeceğiz” diyerek, türbanı seçim kampanyasında bolca kullanacağını ve iktidarda kalmaya devam ederse “umudun” korunacağı müjdesini verdi. Bu gelişmeler yaşanırken hiç “beklenmedik” çok “ilginç” bir olay Yıldız Üniversitesi’nde vuku buldu. “Türban serbestliğine, üniversite ve kadın özgürlüğünü savunmak için karşı çıkan” öğrencilere önce Müslüman Gençlik (Müs-Genç) adlı grup sonra da polis saldırdı. 5 öğrencinin yaralandığı saldırı sonrası YTÜ yönetimi de öğrencilere soruşturma açtı. “İleri demokrasi”nin güzide örneği YTÜ Rektörlüğü üniversite ve kadın özgürlüğü için mücadele eden öğrencilere sadece soruşturma açmakla da kalmadı, 26 öğrenciye okula giriş yasağı koydu. Bu durumun gerici ideoloji ve örgütlenmenin istisnai bir örneğini oluşturmadığını bu toplumdaki herkes biliyor. Sıkça ve yaygın yaşanmamasının tek nedeni AKP’nin iktidarda olmasıdır (Bazı korkaklar bu durumdan AKP hep iktidarda kalsın tercihinde bulunabilir elbette). Tüm gerici gruplar AKP döneminde “tevhit” durumundalar. Gericiler muhalefetteyken yapılan Cuma gösterileri hatırlanmalı, şimdi İsrail karşıtlığı için bile yapılmıyor. Yıldız’da ya da geçenlerde Tophane’de yaşananlar sadece hükümet-idare-polis işbirliğini kanıtlamıyor aynı zamanda gerici ideoloji ve örgütlenmenin maskesini de düşürüyor. Türbana serbestlik sağlamak için kullanılan demokrasi ve özgürlük kavramları sadece demagojiktir. Bunlar ne demokrasi yanlılarıdır ne gerçek özgürlük istemektedirler. Bunlar için demokrasi karşı tarafı kendi silahı ile vurma hamlesidir, özgürlük talebi de dini

kuralları uygulama ve yayma serbestliği. Onlar, size ait olan her şeyi tartışabilir ama siz onlara ait olan hiçbir şeyi tartışamaz, sorgulayamazsınız. Gerici diyemezsiniz, türbana hayır diyemezsiniz, evrimi tartışamazsınız. Bunları yaptığınızda dine hakaret etmiş, kutsal değerlere zarar vermiş olursunuz. Ama lafa gelince onlar demokrasi ve özgürlük için mücadele ediyorlardır. Özellikle de kadın özgürlüğü için. Eşitlik olmadan özgürlük olur mu? Soruyu daha açık soralım, kadın erkekle eşit haklara sahip olmadan kadın özgür olabilir mi? Türban, kadın ile erkeği eşit haklara kavuşturmak için sürdürülen bir mücadelenin aracı mıdır? Ne ağzı çok iyi laf yapan gerici demagogu ne de sözde solcusu kalkıp “türban, kadını özgürleştirir” kandırmacasına sarılmasın. Dinin, kadını ikinci sınıf olarak gören anlayışına, bunu yayan ve örgütleyen kurallarına karşı mücadele edilmeden ve hatta o alanda bir eşitlik sağlanmadan “Müslüman kadın” özgür olamaz. “Bir erkeğin şahitliğine ancak iki kadının şahitliği denktir” yargısına karşı çıkmadan, “Mirastan kız çocukları erkek çocuklardan daha az pay alırlar” kuralını değiştirmeden eşitlik sağlanabilir mi? Türban talebi kadının özgürleşme mücadelesi değil, kadınlar aracılığıyla dini kuralların yayılması faaliyetidir. Türban talebi özünde mescit talebinden, ders saatlerinin namaz saatlerine göre düzenlenmesi talebinden, kadın ve erkeklerin ayrı sınıflarda bulundurulması talebinden farklı değildir. Ve elbette ki gericiliğe karşı mücadele de sadece türbana karşı çıkmakla verilemez, Yusuf Ziya Özcan en “şatafatlı türban”ı takmaktadır. AKP’li erkeklerin özellikle Erdoğan’ın türban konusundaki hesabı sadece oy hesabı değildir. Kuşkusuz türbanın sağladığı oy kadar AKP’ye hiçbir şey yardımcı olmadı. Ancak türban, AKP ve Erdoğan için bir başka sürecin anahtarı işlevine sahip; çok hukukluluk düzeninin kapsını açacak, daha doğrusu çifte hukukluluk düzeninin. Erdoğan’ın, yazılı metin olmadan yaptığı konuşmalarda verdiği işaretlerinden de (ulemaya sorun ulema

bilir) anlaşılacağı gibi AKP zihniyeti asıl olarak burjuva hukukuyla iç içe ilerleyecek bir başka hukuk işleyişini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu hukuk işleyişi tarikat ve cemaatlerde zaten uygulanmaktadır, yani örnekleri vardır ve zaten bizzat Erdoğan da bu ikili hukukun içerisindedir. Ancak bu talep sadece kendisi ve kendisi gibi olanlar içindir, örneğin Aleviler ya da Kürtler kendi hukuklarını uygulamak istediğinde şiddetle karşı çıkılmaktadır. O yüzden hedef çok hukukluluk değil, çifte hukukluluktur. Sol ise bu konuda tam bir kafa karışıklığı ve aymazlık içerisinde. Üniversitelerde gericik karşıtı mücadele eden devrimcilerin aldıkları inisiyatif sadece üniversite mücadelesi için değil aynı zamanda sol adına da ön açıcıdır. Ancak buna rağmen solun önemli bir bölümü gerek konunun önemini kavrayamadıkları için gerekse kitle kuyrukçuluğundan kurtulamadıkları için ne ideolojik mücadelede ne politik mücadelede bir adım ilerleyebilmektedirler. Referandum konusunda olduğu gibi bu ve benzer konularda açığa çıkan anlayış ve uygulama farklılıkları sol içinde de gerçek sorunlar üzerinden bir saflaşmaya ilerleyecektir. Masa başı birlikler ya da masa başı ayrılıklar artık yerini her geçen gün gerçek sorunlar karşısındaki birliklere ya da ayrışmalara bırakacak. Bu da elbette çok “hayır”lı olacak (her iki anlamıyla da). Süren gündemlerinden bir diğeri ise Kürt sorununun bu dönem odaklandığı KCK duruşmaları. 12 Kasım’a kadar sürmesi beklenen duruşmalardan Kürtler de her geçen gün beklentilerini azaltıyorlar. Bunun nedeni sadece duruşmaların seyri değil elbette. AKP’nin çift taraflı yapılan mutabakata uymadığını ifade eden PKK sözcüleri karamsar. Mutabakatta sadece KCK’lıların bırakılması değil aynı zamanda operasyonların yapılmaması, yeni anayasa çalışmasına başlanması, güvenlik protokolünün hazırlanması, hakikati araştırma komisyonunun kurulması ve Öcalan’ın şartlarının iyileştirilmesi mevcut. AKP’nin kontrolünde bir oyalama taktiği işliyor. Diğer yandan ülkede ilginç

gelişmeler de yaşanmakta. Füze kalkanı projesinin Türkiye’de uygulanıp/uygulanmayacağı tartışması henüz sonlanmadı. Ancak savunma sanayinde gariplikler baş göstermeye başladı. “Genelkurmay Elektronik Sistem Komutanlığı, Savunma Sanayi Müsteşarlığı, TÜBİTAK, Erdek Mayın Filo Kom., Foça Deniz Üs Komutanlığı, Aksaz Deniz Üssü ve Deniz Harp Okulu’nda” 45’i muvazzaf asker 49 kişiye yönelik “gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla temin” suçlamasıyla aramalar yapıldı. 123 helikopter için 4 milyar dolarlık ihale ekim ayı içinde sonlanacak. ABD mi İtalya mı kazanır? Bu arada “Yargıda rüşvet operasyonu” kapsamında gözaltına alınan ve Ankara Adliyesi'nde sorguları tamamlanan 11 sanıktan 9'u hakkında tutuklama kararı çıktı. İstanbul Ticaret Odası Başkanı Murat Yalçıntaş ve eski Yargıtay Daire Başkanı da hakkında tutuklama kararı çıkanlar arasında yer aldı. Yani ordu, yargı ve sermaye saflarını düzene sokma projesi sürüyor. Bunlar basına yansımadığı, ortaya dökülmediği zaman anlayacağız ki proje tamamlandı. Bu gelişmelerin beş yılda bir yeniden yazılan “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”nin 27 Ekim’de toplanan MGK’da yazılacak olmasına denk gelmesi de bir başka ilginçlik. Siyaset; gizli planlar çerçevesinde, açık olmayan hesaplar yaparak, minarelere “kılıf” dikerek yapılmaya devam etse de hızla genel seçime doğru ilerliyor. Seçim, egemenler için her zaman bir risk. Halkın siyasal sürece katılımının sınırını ve içeriğini belirlemek zorundalar. Halkın siyasal sürece katılımının ise varolan/dayatılan gündemlerle sınırlı tutulmaya çalışılacağı aşikar. Aşikar olan bir başka şey de halkın bu gündemlerde özne olmayacağı. Halk için sahte gündemler, halk için sahte çözümler önerilecek. Neyi, ne için yaptığını bilmeyenler bu sürecin ancak kuyruğuna takılırlar. Halkın bağımsız çıkarları için mücadele etmeyenler de, egemenlerin çıkarları için yürütülen mücadelelerin kuyruğuna…Halkın taleplerini mücadelenin gündemi, halkı da o mücadelenin öznesi yapalım…


4

GÜNDEM 29 Ekim 2010 / 11 Kas›m 2010

Halk›n Sesi

Bar›nma hakk› kardeflli¤i alkevleri ve Barınma Hakkı Büroları 17 Ekim’de Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’ne kitlesel bir ziyaret düzenledi. Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkının CHP’li Yenimahalle Belediyesi’ne karşı verdiği barınma hakkı mücadelesi şimdiden birçok politik sonuç üretti. Ziyaret sırasında yaşanan samimi sıcak sohbetler ve konuşmalar hak mücadelelerinin doğru bir yolda devam ettiğini göstermesi açısından önemli ipuçları veriyor. Hak mücadelelerinin birleştiriciliğinin ilk prototiplerini görüyoruz. Ankara mahallelerinden gelen, farklı mezhep, etnik köken ve siyasi aidiyetten, farklı yaşam biçimlerine sahip insanların birbirleriyle samimi sıcak kaynaşmaları bize çok şey öğretiyor. Kürsüye, Mamak’tan, Alevi ve CHP’li bir abla çıkıyor; CHP’li belediyeye karşı çoğunluğu Sünni ve sağ görüşe sahip bir mahallenin yürüttüğü Kutay barınma hakkı mücadelesinin Meriç yanında olduğunu haykırıyor. Dikmen Vadisi’nden bir kutay@ abimiz, CHP’nin Tandoğan’daki sendika.org referandum mitinginde belediye başkanı Fethi Yaşar anons edildiğinde nasıl yuhaladıklarını anlatıyor. Bir başkası “Mehmet Akif’e yıkıma geldiklerinde bize de haber verin, biz de gelelim” diyor. Türban-başörtüsü tartışmalarının ülkemiz gündemini kapladığı bugünlerde, Mehmet Akif Ersoy Barınma Hakkı Bürosu bahçesinde farklı mahallelerden kadınların bir çember oluşturup yaptıkları sohbet, solun başörtüsü meselesine dair nasıl bir tutum alması gerektiğine ilişkin önemli ipuçları barındırıyor. Dikmen Vadisi’nden bir ablamız başındaki türbanının ucundan tutarak, Mehmet Akifli kadınlara, “Bizi yıllarca bununla kandırdılar aldanmayın. Hakkınız için birleşin mücadele edin” diyor. Başı açık kadınlarla başörtülü kadınlar hiçbir önyargı taşımadan birbirleriyle yaşadıkları üzerine konuşuyor ve dostluk kuruyorlar. Ankara mahallelerinde süren barınma hakkı mücadeleleri düşmanlarını da bir garip etti. CHP’li Fethi Yaşar’ın, Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde uyguladığı taktiklerin, AKP’li Melih Gökçek’in Mamak’ta ve Dikmen Vadisi’nde uyguladıklarından hiçbir farkı olmadığını görmüştük. Ancak öğrendiğimiz ilginç bir ayrıntıya dikkat çekmek önemli. Mahalleye karşı sabah erken saatlerde aniden gelişen baskınlarda çoğu kere mahalleli basına haber verememişti. Ama basın tam tekmil orada bulunuyordu. İşin kerametini muhabirlerden öğrendik. Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’ne yapılan her saldırıda, Büyükşehir Belediyesi basın ve halkla ilişkiler müdürlüğü basına haber veriyormuş. Anlaşılan Gökçek kendi yapacağı benzer işlerle ilgili olarak kamuoyu yaratmak istiyor. “En büyük düşmanı” CHP’nin sürdürdüğünü zannettiği barınma hakkı mücadelelerine karşı kendince cephane topluyor. Mahalleli ise esprili bir şekilde “Gökçek’e yardımlarından dolayı teşekkür ederiz” diyor. Mehmet Akif’te süren barınma hakkı mücadelesi CHP’nin hak mücadeleleriyle tanışması açısından da önemli oldu. Kendisini muhalefet görüp ülkedeki bütün melaneti AKP’nin sırtına yıkıp oy avcılığı yapmayan çalışan CHP’ye, küçücük bir mahalleden büyük bir ders verilmiş oldu. Hak mücadeleleri de, hedef tahtasına kimin geleceği konusunda ayrım yapmayacağını dosta da düşmana da gösterdi. Ankara mahallelerinde barınma hakkı mücadelesi veren halk, AKP’li ya da CHP’li, aralarında fark gözetmeden neoliberal rantçı bütün belediye yönetimlerine karşı mücadeleyi yükseltme kararlılığını sürdürüyor.

H

Sol, AKP faşizmine karşı bir arada T

oplumsal muhalefeti sindirme ve baskı altında tutma amacıyla gerçekleştirilen polis operasyonlarına karşı başlatılan “Sıra Kimde?” eylemleri sürüyor. Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) üyelerinin polis operasyonuyla tutuklanmasına karşı başlatılan eylemler İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere Türkiye’nin pek çok kentinde, geniş katılımla sürdürülüyor. İstanbul’da DİSK İstanbul Temsilciliği, KESK Şubeler Platformu, Eğitim-Sen, 78’liler Derneği, Halkevleri, Devrimci Hareket, DİP Girişimi, SGPH, SBH, BDP, EHP, EMEP, ESP, Sosyalist Parti, TKP, SDP ve TÖP'ün çağrıcısı olduğu “İşte AKP demokrasisi, sıra kimde?” eylemleri her cumartesi Galatasaray Meydanı’nda devam ediyor. Bu eylemlerle, Kürt hareketine, emek hareketine ve sola yönelik operasyonlar karşısında ortak bir duruş sergilenmeye çalışılıyor. SDP İstanbul İl Binası’na, SDP ile TÖP yönetici ve üyelerinin evlerine 21 Eylül sabahı düzenlenen polis operasyonu sonucu 17 kişi gözaltına alınmıştı. SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ve TÖP Sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu’nun da aralarında bulunduğu 13 SDP ve TÖP üyesi “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanmıştı. Bu operasyonların öncesinde Samsun’da Halkevciler, Mahir Çayan’ın ve Deniz Gezmiş’in posterlerini evinde bulundurmak, Tekel eylemine katılmak gibi fiillerden yargılanmış ve serbest kalmışlardı.

AKP yolunu türbanla açıyor AKP türban konusunu seçim sonrasına bırakarak iktidarını sürdürmek için en önemli kozundan vazgeçmeyeceğini gösterdi

T

ürban tartışmalarının sokakta bir diğer yansıması ise Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yaşandı. 20 Ekim Çarşamba günü kulislerde görüşmeler sürerken, türbanın üniversitede serbest bırakılmasını eleştiren TKP’li öğrencilere Müslüman Gençlik (MüsGenç) adındaki gerici bir grup sopalarla saldırdı. Ertesi gün olaylar daha da büyüdü. 21 Ekim’de TKP ve Öğrenci Kolektifleri’nin türbanla ilgili bildiri ve afişlerini indirmek isteyen gerici grup, yine taş ve sopalarla YTÜ Beşiktaş Yerleşkesi’nde toplandı. Öğrencileri tehdit eden gerici güruh, polisin kampüse girmesiyle okulu terk etti. Fakat saldırıyı polis devraldı. Öğrencilerin afiş ve duvar gazetelerini yırtmaya çalışan polis ile üniversiteliler arasında arbede yaşandı. Polisin saldırması üzerine 5 öğrenci yaralandı. Daha sonra saldırıya taraf olan YTÜ Rektörlüğü, saldırıya uğrayan öğrencilere okula giriş yasağı koydu. İşin ilginç yanı bu saldırılarda “türban özgürlüğünü” savunma bahanesiyle solcu öğrencilerin karşısına dikilenler, türbanlı kadınlar değil; Müs-Genç adlı gerici-faşist erkek güruhu, polisler ve AKP güdümlü rektörlüktü. Saldırıların ertesi hafta ise İslamcı güruh üniversitelerde bir bildiri dağıtarak, “Kimsenin Rabb’in emirlerine karşı yasak koyamayacağı” tehdidini savurdu. Bildiride yer alan şu cümleler türbanın özgürlük meselesi olarak ele almanın anlamsızlığını özetliyor: “Başörtüsü namaz gibi, oruç gibi Allah’ın Müslüman hanımlara farz kıldığı, hükmünün üzerinde tartışmaya meyil vermeyecek kadar kesin olduğu dini bir vecibedir. Başörtüsünün üniversitelerde yasaklandığı günden bu güne mücadele ettik. Hüküm tamam olana kadar da mücadelemizi sürdüreceğiz.”

R

eferandum sonrası CHP’nin ‘karşı tarafın siyaset silahlarını elinden alıyoruz’ iddiasıyla tekrar ülke gündemine soktuğu türban meselesi ülke siyasetinin temel çatışma konusu haline geldi. AKP kısa sürede siyasal İslam’ın geleneksel siyaset araçlarından biri olan ‘türban’ gündemini kendi tekeline aldı. Tabanda yer alan radikal İslamcı gruplar ise iktidardan aldıkları güvenle daha ‘aşırı’ taleplerini gündeme getirmeye çalıştı. Tabanda bu derece coşku yaratan havayı iyi okuyan AKP, ‘türban sorunu’nu çözmeyi seçim sonrasına erteledi. Böylece hem oy isteme araçlarının en ciddilerinden türbanı koz olarak elinde tutmayı sürdürecek, hem de ‘türban sorunu’nun çözümü için heyecanlanan İslamcı kadroların seçim çalışmalarındaki motivasyonunu diri tutacak.

CHP’N‹N SAFD‹LL‹⁄‹ Türban gündemi, referandum sonrası CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Ben AKP’nin türbanı çözeceğine inanmıyorum ama biz çözeriz. Biz olaya evrensel değerler çerçevesinde bakıyor ve öyle değerlendiriyoruz. Kılık kıyafet bir yasa konusu değildir. Meseleye özgürlük çerçevesinde bakıyoruz” sözleriyle gündeme geldi. Kılıçdaroğlu, referandum sürecinde “Başbakanın elindeki bütün silahları aldım. Söyleyecek lafı kalmadı” sözleriyle bir tür taktik siyaset izlediğini ifade etmişti. Ancak AKP, siyasal İslam’ın bayrağı haline gelmiş olan ‘türban meselesi’ni kendi tekeline almakta ve CHP’yi saf dışı bırakmakta zorlanmadı. Kılıçdaroğlu’nun “türbanı biz çözeriz” açıklamalarına anında “Getirin teklifi, meclis açılır açılmaz hemen anayasa değişikliği

Direniş gericileri teşhir etti

yapalım” cevabını veren Erdoğan, ardından devreye YÖK’ü soktu. CHP ise AKP’nin meclisteki partilere düzenlediği ‘türban’ ziyaretinde “AKP’nin gizli gündemi olduğunu ve türban serbestliğinin ülkeyi karanlığa sürükleyeceği” gerekçesiyle olumsuz yanıt verdi.

ÖNCE ÜN‹VERS‹TE, SONRA… Türban tartışmaları sürerken, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde türbanlı bir öğrencinin dersten çıkarılması üzerine YÖK, üniversiteye yazı göndererek öğrencilerin dersten çıkarılamayacağı uyarısı yaptı. Sadece İstanbul Üniversitesi’ne gönderilen bu yazı bir anda basında genelge gibi sunuldu. Cumhurbaşkanlığı ve YÖK tarafından üniversitelere atanan AKP’li rektörler de yazıyı fırsat bilerek türban yasağını fiilen kaldırdı. YÖK bununla da yetinmeyerek üniversite giriş sınavları ve yüksek lisans sınavlarında türban yasağının uygulanmayacağını duyurdu. Üniversitelerdeki türban yasağının fiilen

kalkmayasıyla siyasal İslamcı kesimler tartışmayı daha geniş bir alana yayma çabasına girişti. Zaman, Yeni Şafak, Star, Sabah gibi AKP destekçisi yayın organlarında köşe yazarları “Üniversitede türbanla okuyan öğrenci, mezun olduktan sonra ne yapacak?” gibi sorularla daha ileri bir adıma işaret etmeye başladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 29 Ekim Resepsiyonu’na eşli katılım çağrısı yapmasıyla ‘kamusal alanda türban serbestliği’ konusu da tartışmaya dahil oldu. Başbakan bu konuda “7 yıldan önce Türkiye'de bu konuyla ilgili 'kamusal alan' diye bir ifade hiçbir zaman kullanılmamıştır. Daha sonra gündeme girmiş ve bu konu tartışılmaya başlanmıştır” diyerek türbanın sınırsız bir serbestlik alanına kavuşmasına zemin hazırlayacaklarının sinyalini verdi.

‘SOKAKTAK‹ ‹SLAMCI’DAN AL HABER‹ Bu arada tartışmayı boyutlandıran bir başka olay da ülkenin bazı illerinde türbanlı

ilköğretim öğrencilerinin derslere girme talepleri oldu. Mersin’de türbanlı bir 8. sınıf öğrencisi babasının talebiyle türbanla derslere girerken, Adana ve Diyarbakır’da da benzer talepler oldu. Hükümet sözcüleri bu talepleri ‘tam çözüme gelirken provokasyon yaratıyorlar’ sözleriyle karşılarken, çocukların ailelerden alınabileceğini de gündeme getirerek İslamcı tabana ‘sabırlı olun’ mesajı verdi.

SEÇ‹ME KADAR DEVAM Tüm bu gelişmelerin ardından 26 Ekim’de partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, partilerle yaptıkları görüşmelerde olumlu yanıt alamadıklarını söyleyerek, ‘türban sorunu’nu 2011 seçimlerinden sonra çözeceklerini ileri sürdü. Seçimlerde ciddi bir başarı elde etmesi durumunda AKP’nin türban serbestliğini sadece üniversitelerle sınırlı tutmayacağını, türbana daha geniş bir alan açarak toplumsal yaşamı dini buyruklar temelinde düzenleme siyasetini derinleştireceğini kestirmek zor değil.

Kürt sorununda taktik savaşları Kürt halkının demokratik alandaki siyasi temcilcilerinin yargılandığı, 103’ü tutuklu 151 sanıklı KCK davası 18 Ekim'de başladı. Birçok kurum temsilcisi ve gözlemci Diyarbakır’a gitti

Bu dava kardeşliği yargılıyor” diye ortak bir açıklama yayınlayan TKP, EMEP, ÖDP ve Halkevleri de genel başkanlar düzeyinde bir katılımla Diyarbakırdaydı. Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, dava günü gazetemize yaptığı açıklamada, bu davada tutuklu siyasi temsilcileri nezdinde Kürt halkının yargılandığını belirterek şunları söyledi: “Kürtlerin kendi taleplerinin temsilcisi olarak seçtikleri insanlar üzerinden, bu halkın bu topraklarda eşit yurttaşlar olarak yaşama talebi yargılanıyor.”

DAVADA TAKT‹K SAVAfiI Tutuklu sanık Hatip Dicle davanın başında bütün sanıklar adına konuştuğunu belirterek, savunmalarını anadillerinde yapmak istediklerini belirtti. Böylece, hem sanık sandalyesinde dahi, Kürtlerin anadilde eğitim talebini sert bir dille reddeden AKP’ye karşı Kürt halkının siyasi temsilcisi oldukları mesajını verdiler hem de AKP’nin olası bir göz boyama manevrasını boşa çıkaracak bir kart açmış oldular. AKP ise türban gündeminden de faydalanarak dava

üzerinde gözle görünür bir sansür uygulattı. Bu ilk duruşma 11 Kasım’da tamamlanacak ve çıkan tahliye ya da tutukluluk kararı, Kürt hareketinin yeni dönem adımları üzerinde doğrudan belirleyici olacak.

SÖZLER TUTULMADI Tek taraflı ateşkeste uzatmaları oynayan PKK ise, hükümetten olumlu bir adım gelmemesi karşısında zaman ilerledikçe beklentilerinin düştüğünü ifade eden açıklamalar yapıyor. Kandil’den yapılan açıklamalarda da dikkat çekildiği gibi, hükümet operasyonları durdurmadı, anadilde eğitim talebini sert bir dille reddetti, Abdullah Öcalan’la görüşmeleri askıya aldı ve KCK davası konusunda olumlu bir sinyal vermedi. Gerek PKK’nin gerek AKP’nin tavrının geçmişten çıkan dersler doğrultusunda oldukça temkinli bir taktik savaş izlediği görülüyor. AKP, PKK’ye koz vermemeye çalışırken, PKK de çelişkili görünen açıklamalar yaparak aslında savaş ve barış da dahil her senaryoya hazır olduğu mesajını

veriyor. Hükümetin seçim hesaplarıyla bir süre daha uzatmayı tercih ettiği bu görece barışçıl süreç yine de bir çatışma seçeneğini dışlamıyor. Özellikle Dersim’de düzenlenen operasyonlarda şiddetin son dönemde giderek tırmandığı ve sınır bölgelerinde de hareketliliğin sürdüğü gözleniyor. Dışişleri’nin Ekim sonunda Kürdistan yönetimi ile görüşmesi ve Öcalan’ın avukat-

larıyla görüşmesini bu görüşme sonrasına atması da inisiyatifi elde tutma, bir adım önde olma çabası olarak değerlendiriliyor. Öcalan’ın “Ekim sonuna kadar muhatap alınmazsan çekilirim, ateşkes de biter” diye verdiği takvimin sonuna yaklaşılırken, sürecin kaderinin KCK duruşması, Öcalan’la görüşmeler ve yurtdışı ittifak arayışlarının dahil olduğu bir denklemle belirleneceği görülüyor.

Taş atan çocuklardan utanın H

rant Dink cinayetiyle ilgili İstanbul özel yetkili 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Ogün Samast, 22 Temmuz’da yürürlüğe giren ve "taş atan çocuklar yasası" olarak bilinen Terörle Mücadele Yasası'nda yapılan değişiklikten yararlandı. Duruşma savcısı Mustafa Çavuşoğlu, Samast'ın avukatının, müvekkilinin çocuk mahkemesinde yargılanmasına ilişkin verdiği dilekçe için "olumlu" görüş bildirdi. Olay tarihinde 18 yaşından küçük olan Samast’ın yargılanmasına İstanbul Nöbetçi Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edilecek. Mahkeme salonunda Samast’ı gülümseten bu kararla birlikte, 18

yıldan 29 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Samast, Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’nde 17 yıldan 26.5 yıla kadar hapis cezası ile yargılanacak. Hukukçulara göre yaşı 18’den büyük olduğu için cezaevi değişmeyecek. Ancak Samast’ın avukatı, müvekkilinin tutukevinde kalması yönünde talebi olacağını söyledi. Tutuklu diğer iki sanıkla birlikte yargılanan ve çapraz sorguda avukatların sorular yöneltebildiği Samast için artık ‘yüz yüze yargılama’ ortadan kalkacak. İki davanın sanıkları birbirlerinin davalarına tanık olarak katılabilecek. Büyük tepki yaratan karar için Dink’in eşi Rakel Dink, “Taş atan

çocuklardan utanın” yorumunu yaparken Hrant'ın Arkadaşları grubu da yaptıkları yazılı açıklama ile “Katilin hakları sözkonusu olduğunda yargının büyük hassasiyetle görev yaptığına” değinerek “Tamamdır; katil çocuk mahkemesinde yargılansın, cinayet davasının görüldüğü "yüce" mahkemenin önüne abileri gelsin” dedi. Dink ailesinin avukatları ceza yargılamalarının en önemli ilkelerinden birisinin yüzyüzelik ve tüm delillerin birlikte değerlendirilmesi ilkesi olduğunu hatırlatarak karara itiraz edeceklerini ve dosyanın birleştirilmesini talep edeceklerini söyledi.


5

DÜNYA 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

NATO’nun kalkanı AKP’nin yalanı BD Savunma Bakanlığı'nın Avrupa ve NATO politikasından sorumlu üst düzey yetkilisi Jim Townsend’in 13 Ekim’de yaptığı “Balistik füze tehdidinin nereden gelebileceğine baktığımızda, Türkiye çok fazla ön cephede yer alıyor” şeklindeki açıklaması NATO’nun yeni stratejisi ve füze kalkanı projesi tartışmalarının fitilini ateşledi. Bush döneminde ABD projesi olarak dünya gündemine gelen füze kalkanı projesi, Rusya’nın etkin muhalefeti ve projenin ABD menşeili olması nedeniyle birçok ülkenin isteksiz davranması nedeniyle rafa kalkmıştı. Obama yönetiminin raftan indirdiği proje, dünya gündemine bu kez NATO projesÊSekreteri Rasmussen tarafından da her seferinde mutlaka hayata geçmesi gereken bir proje olarak dillendirilen füze kalkanı projesine Türkiye şartlı destek olacağını açıkladı. 19 Kasım’da projenin o(na)ylanacağı Lizbon toplantısı öncesi Brüksel’de yapılan NATO toplantısından sonra konuşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Türkiye’nin projeye “evet” demek için şartlarını açıkladı: “İran tehdit olarak gösterilmesin, projeyle sağlanacak olan istihbarat İsrail’le paylaşılmasın, Türkiye istihbaratın kullanılmasına doğrudan müdahale etsin…” 5000 km çapta havaya atılan bir tenis topunu dahi gözetleyebilen

Füze kalkanı gündeme geldiğinden beri ‘şartımız var’ diyen AKP yine yalan söylüyor, ABD’ye sırt çeviremiyor

Sendika lordları dalga geçiyor

K

A

radar sistemi ve avcı füze sistemlerinden oluşan füze kalkanı projesinin amaçları ise AKP’nin öne sürdüğü şartlarla çelişiyor. Rusya’nın (şimdilik yumuşamış gibi görünse bile) projeye soğuk baktığı biliniyor. ABD Türkiye’nin İran şartını kabul etmiş olsa da projenin İran, Çin, Rusya ve Kuzey Kore’ye karşı kurulduğu da ABD’li yetkililer tarafından sık sık dile getiriliyor. Projenin Ortadoğu’da İsrail’i güvence altına alacak her türlü adımı atması

üresel ekonomik krizin faturası tüm emperyalist ülkelerde olduğu gibi İngiltere’de de emekçilere kesilmeye çalışılıyor. İngiltere’de 155 milyar sterlini bulan bütçe açığını kapatmayı öngören kamu kesintileriyle en az 490 bin emekçi işten çıkarılacak. Yıllık geliri 30 bin doları aşan emekçilerin maaş artışı iki yıl süreyle dondurulacak. Kadın işçilere yapılan çocuk yardımı %94 oranında düşürülecek. Kesintilere katma değer

da AKP’nin “Proje İsrail’e yaramasın” şeklindeki çıkışlarının tümünü boşa düşürüyor. 2004’te NATO’nun Ortadoğu’ya yerleşmesine yasal zemin hazırlayan İstanbul İşbirliği İnisiyatifi’ne ev sahipliği yapan Türkiye altına imza attığı anlaşmalarla İsrail’in koruma altına alınmasını da sağladı. O günden sonra Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri’nde füze savunma sistemleri kuruldu ve İsrail tam bir koruma çembrine alındı.

vergisine yapılacak olan zam da eklenince emekçilerin yaşayacağı zorluklar bir kat daha artmış olacak. İngiltere Başbakanı David Cameron’un haziranda açıkladığı kesinti planının 4 Ocak 2011’de yürürlüğe konulması planlanıyor. Ülkeyi iflastan kurtarmak için planı uygulamaya mecbur olduklarını iddia eden İngiltere Maliye Bakanı George Osborne, kesinti ve işten çıkarmalarla 2015 yılında bütçe açığının sıfırlanacağını öne sürdü.

Yine aynı anlaşmayla Ortadoğu’daki petrol ve doğalgaz boru hatlarının koruması NATO’ya devredildi. Çokça gündeme gelen Nabucco projesinin koruması da NATO tarafından yapılacak. Türkiye’nin “hassas” olduğu İran konusu ise tam bir aldatmaca ile geçiştiriliyor. “Projede İran’ın adı tehdit olarak geçmesin” diyen Türkiye’ye “olur” diyen ABD projenin kimi tehdit olarak gördüğünü söylemiyor. Rusya’yı, Çin’i, İran’ı

Hükümetin “kurtuluş” planıyla emeklilik yaşı da 60’tan 66’ya çıkıyor. Kesintiler en çok kadın emekçileri etkileyecek. 16 milyar sterlinlik ücret kesintilerinin yaklaşık 11 milyar doları kadın emekçilerden yapılacak. Bu denli büyük bir kesintiye ve hak gaspına rağmen İngiltere’deki yerleşik sendikal bürokrasi nedeniyle çok cılız eylemler yapılıyor. Fransa’da emekçiler hayatı durma noktasına getirirken, İngiltere’de şu ana kadar tek

tehdit olarak görmeyen projenin ne amaçla kurulduğu ise muamma. Türkiye’ye İran konusunda olumlu yanıt veren NATO ve ABD Türkiye’nin bulunmadığı ortamlarda “İran’a karşı önlem almak lazım” demekten de gocunmuyor. Kaldı ki proje kabul edildikten sonra ABD savaş gemileri hemen Doğu Akdeniz’de konuşlanacak. Bunları görmezden gelen AKP de “Bölgede sözümüzü geçiriyoruz” diye kasılmaya devam ediyor. 15 Ekim’de toplanan Türk-Amerikan Konseyi’nde ise konu bambaşka bir boyutuyla ele alındı. Füze kalkanı projesinde nazlanan Türkiye’ye “Ekseniniz doğuya kayarsa ilişkiler zedelenir” denildi ve AKP’yle birlikte sermayenin de kulağı çekildi. Ticari ilişkiler de zedelenir mesajını alan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu “Eksen kayması yok. Nükleer tehlike arz eden bir İran kabul edilmemeli. Potansiyel tehlikenin farkındayız” diyerek sermayenin ABD yalakalığını Washington’da temsil etmekten kendini alamadı. NATO’nun “21. Yüzyıl tehditlerine karşı“ belirleyeceği yeni stratejisi ve onun bir parçası olan füze kalkanı projesi 19 Kasım’da Lizbon’da yapılacak olan NATO toplantısında ele alınacak. NATO’nun yeni stratejisi ve füze kalkanı konusundaki gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz ve önümüzdeki sayılarda konuyu diğer boyutlarıyla ele alacağız

kayda değer eylem itfaiyeciler tarafından yapıldı. 23 ve 25 Ekim’de tek günlük grev yapan itfaiye işçileri 1 Kasım’da tekrar grev kararı aldı. İtfaiyecilerin eylemine destek olan 3 bin kişi de Londra’da bir yürüyüş yaptı. Emeğe dönük bu saldırılara karşı sendikalar ise 26 Mart’ta greve gitme kararı alarak adeta emekçilerle dalga geçti. Türkiye’de de buna benzer bir örnek geçtiğimiz kış Tekel işçilerinin direnişinde yaşanmış ve sen-

dikalar 22 Şubat’ta işçilere “destek” adı altında 26 Mayıs’ta grev yapma kararı almıştı. 26 Mayıs’ta yapılan tek günlük genel eylem de etkisiz kalmıştı. Buna tepki gösteren Tekel işçileri her alanda sendikal bürokrasiye karşı mücadele vermiş ve 1 Mayıs’ta kürsüyü işgal edip tepkilerini ortaya koymuşlardı. İngiltere’de önümüzdeki günlerde emekçilerin buna benzer bir tepki gösterip, eylem kararı alıp almayacağı merak ediliyor.

7

iklim 5 kıta

Küba’ya ambargoya son

A

BD’nin Küba’ya 50 yılı aşkın bir süredir uyguladığı ambargonun kaldırılması için Birleşmiş Milletler’in 26 Ekim’deki toplantısında oylama yapıldı. Daha önce 18 kez yapılan ve ambargonun kaldırılması yönünde karar çıkan oylamanın sonucunda 187 ülke “ambargo kalksın” dedi. Yalnızca ABD ve İsrail “ambargoya devam” derken 3 ülke de (Mikronezya, Marşal Adaları, Palau) çekimser kaldı. Ambargo sürüyor.

Saadat’›n tecridi uzat›ld›

1

8 Mart 2009’dan beri İsrail zindanlarında tecrit altında tutulan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Ahmed Sa’adat’ın tecrit süresi bir kez daha uzatıldı. İsrail’in işgal mahkemeleri tarafından insan haklarına aykırı bir biçimde tecrit süresi sürekli uzatılan Sa’adat, verilen son kararla birlikte en az 21 Nisan 2011’e kadar tecritte tek başına kalmaya devam edecek. Sadece İsrail’de çıkan İbranice gazeteleri okumasına izin verilen Sa’adat’ın dış dünyayla bağlantısı tamamen kesilmiş durumda. Sa’adat için 5-15 Ekim arasında uluslararası dayanışma günleri yapılmıştı.

İşgal altında sağlık, sağlık işgal altında Filistin ‹çin ‹srail’e Karfl› Boykot Giriflimi taraf›ndan düzenlenen “Filistin’le Beyaz Dayan›flma: Sa¤l›k Emekçileri Konufluyor” etkinlikleri 17-18 Ekim tarihlerinde yap›ld›. Bat› fieria’dan Dr. Ra’ed Hamadeh’in kat›ld›¤› etkinliklerde Filistin’de yaflanan sa¤l›k sorunlar› ve yap›labilecekler tart›fl›ld›. Etkinliklerin ilki 17 Ekim’de ‹stanbul Tabip Odas› Kad›köy Bürosu’nda gerçeklefltirildi. 2008 y›l›ndaki ‹srail sald›r›s› s›ras›nda Gazze’deki sa¤l›k çal›flanlar›n›n yaflad›¤› s›k›nt›lar› gösteren “To shoot an elephant”

belgeseliyle bafllayan etkinlik, Dr. Ra’ed Hamadeh’in sunumuyla devam etti. Hamadeh sunumunda iflgal alt›nda yürütülen sa¤l›k çal›flmalar›na ve koflullara de¤indi. Sunumun ard›ndan Gazze’den ç›kmas›na izin verilmedi¤i için etkinli¤e kat›lamayan Dr. Yousuf Mousa’yla video konferans ba¤lant›s› yap›ld›. Gazze’nin sadece üstü aç›k kalan bir hapishaneye benzedi¤ini ifade eden Dr. Mousa’n›n sa¤l›k koflullar›n› anlatt›¤› konuflmas› devam ederken Gazze’de elektriklerin gitmesiyle ba¤lant› sona erdi.

Ba¤nat›n›n tekrar kurulamamas› üzerine ‹stanbul Tabip Odas› Genel Sekreteri Dr. Ali Çerkezo¤lu ve Dr. Ra’ed Hamadeh’in birlikte kat›ld›¤› panele geçildi ve ard›ndan ilk günkü program sona erdi.Filistin’le beyaz dayan›flma etkinliklerinin ikincisi ‹stanbul Eczac› Odas›’n›n Galatasaray Kültür Merkezi’nde yap›ld›. ‹lk gün oldu¤u gibi “To shoot an elephant” belgeseliyle bafllayan etkinlikte sa¤l›k çal›flanlar› bir araya geldi. Ekinlikte ilk olarak Dr. Hamadeh söz ald›. ‹flgalin devam etti¤ini, ‹srail’in ördü¤ü ›rkç›

duvar ve kontrol noktalar›n›n sa¤l›k koflullar›n› iyice güçlefltirdi¤ini ifade eden Hamadeh’in ard›ndan Ali Çerkezo¤lu söz ald›. “Filistin halk›n›n sorunu emekçilerin, ezilenlerin sorunudur” diyen Çerkezo¤lu yaflananlar›n sadece “Yahudilerin Müslümanlara düflmanl›¤›”ndan ibaret olmad›¤›n›, as›l meselenin emperyalizmin üssü olarak ‹srail’i Ortado¤u’ya yerlefltirmek oldu¤unu dile getirdi. Etkinlik akademi, sanat, spor ve pek çok alanda ‹srail’e karfl› boykot ça¤r›s› yap›lmas›yla sona erdi.

Fransa neden önem arz ediyor* aftalardır Fransa geneline yayılmakta olan tarihsel sosyal değişim, artan küresel ilginin buraya yönelmesine sebep oldu. Olmalı da. Halis muhlis, kitlesel demokratik kabarma, Fransa ya da ABD gibi ülkelerde artık böylesi şeyler olamayacağını düşünen, uman ya da bundan korkan kimseleri hayrete düşürdü. (Sol politik partilerdeki, kilisedeki ve öğrenci gruplarındaki) Fransa halkından milyonlar, birleşik bir sendikal hareketin liderliğini kabul ettiler ve cesaretlendiler. Yeniden bir araya geldiler ve Fransız politikasına güçlü bir solu yeniden monte ettiler. Onlar Sarkozy’ye ve Fransa ekonomi-politikasındaki 25 yıllık tüm neoliberal kaymaya meydan okuyorlar. Bu süre zarfında Fransız sağını sinir bozucu bir şamata durumunda bırakan bir direnç ve tutarlılık gösterdiler. Kimi hesaplamalara göre Fransa solu 240’ın üzerinde şehir ve beldede aralıksız olarak 1,3 ile 2,9 milyon arasında kişiyi eylemlere taşıdı. Fransa’daki gerçek kitlesel hareketlenme 7 Ekim’deki grevle birlikte başladı. Bu eylem, grev hareketini “destekleme” ya da harekete “sempati duyma” anlamında yüzde 70 oranında bir kamuoyu

H

desteği kazandı. Tırmanan hükümet ve şirket tehditlerine, gözdağlarına ve Sarkozy’nin hiçbir şekilde uzlaşma olmayacağına dair küstahça havlamalarına karşı Fransız grevcilerini ve eylemcilerini destekleyen kamuoyu oranı bugüne kadar sabit kaldı. Rejimin, kendilerine yarayan politik ve ekonomik pozisyonlarını sürdürmek ve sömürmek için çabalayan iktidardaki azınlığın rejimi olduğunu ifşa eden Fransa’nın “sessiz çoğunluğu” artık sessiz değil. Her geçen haftayla birlikte gerilim tırmanıyor. Kazıklar da artıyor. Emeklilik hakkı, hükümetin kemer sıkma politikası vs.’nin detayları üzerindeki yoğun ihtilafın arkasında, Fransa’nın çoğunluğunun ülkenin kapitalist ekonomik sisteminin istikrarsızlıklarını, verimsizliklerini, çok büyük maliyetlerini ve adaletsizliğini emmeye devam edip edemeyeceği sorunu daha temel bir sorun olarak beliriyor. (…)Fransa bugün gösteriyor ki kamu ücretlerinde ve kamusal hizmetlerde kısıntıya giderek (kemer sıkma programlarında krizin atlatılması için bedel ödeterek) bir halkı daha fazla cefa çekmeye doğru iterseniz, ülkenin politik, kültürel ve ideolojik

hayatında kitlesel bir sol kabarmayı kışkırtma riskini alıyorsunuz demektir. Krizin nasıl biteceğinden bağımsız olarak, Fransa gelecekte aynı Fransa olmayacak. Fransız grev ve gösterileri Sarkozy’nin Fransız çalışanlar için emekliliğin iki yıl ertelenmesi talebinin reddinin çok ötesinde, bazı temel talepler etrafında birleşiyor. Fransızları hareketlendiren mevzu (1) kapitalizmin 2008 ve 2009’daki çöküşünün, (2) yüksek işsizliğin, ev kayıplarının, iş haklarındaki kısıtlamaların ve vatandaşların çoğunluğunun yaşam standartlarına yapılan saldırıların ortaya çıkardığı, artmakta olan sosyal ve kişisel bedellerinin, (3) krizi sonlandırmanın maliyetinin kimin tarafından ödeneceği temel sorunu. Fransız kitlesi hali hazırda (1) ve (2)’nin bedellerini sindirip cefasını çektiler. Şimdi (3)’teki çizgiye çekilmiş durumdalar. Şu anda reddettikleri de bu. Bunun yerine onlar kapitalizmin krizinin üstesinden gelmenin maliyetinin esas olarak bankalar, büyük şirketler ve zenginlere koyulacak vergilerle ödenmesini talep ediyorlar. Bu gruplar şu şekilde deklare ediliyor: (1) ödeme imkânı bulunanlar, (2) krizin başladığı 2007 yılı öncesinde

spekülasyonlardan ve borsa yükselişlerinden en çok kâr edenler, (3) yatırımları ve ticari faaliyetleri krizin anahtar sebepleri olanlar ve (4) uşakları olan hükümetten en büyük ve en erken kurtarma yardımları alanlar. Sarkozy hükümeti izole oldukça ve hakaretlere uğradıkça “patronat” olarak adlandırılan Fransız kapitalist eliti, endişelenmeye başlamak zorunda. Elit Sarkozy’nin, güçlü bir muhalefet tarafından sarsılan değil, barışçıl, uyumlu ve kar getirir bir Fransa’ya başkanlık etmesini istiyorlar. Onlara göre, Sarkozy işini iyi yapmıyor. Bu esnada, Fransız emekçileri, kendileri çalışmadığında ekonominin duracağını yeniden öğreniyorlar ve herkese bunu hatırlatıyorlar. Şirket yöneticileri ve politikacılar emirler yağdırıyorlar ancak emekçiler ikna olmadıkça hiçbir şey olmuyor. Fransızlar, dayanışmalarıyla politik güçlerinin köklerini yenden keşfediyorlar. (…)

*Rick Wolff tarafından yazılan bu yazı mrzine.org internet sitesindeki İngilizce orijinalinden İbrahim İçmez tarafından Halkın Sesi için çevirilmiştir.

Haiti’de kolera salg›n›

H

aiti’de 23 Ekim’de patlak veren kolera salgını sonucunda en az 250 kişi yaşamını yitirdi. 3 binden fazla kişinin etkilendiği salgın 26 Ekim’den itibaren etkisini yitirse de ocak ayında meydana gelen depremden beri çadır kentlerde yaşayan 1 milyonun üzerindeki insan için tehlike hiçbir zaman tamamen geçmiyor. Kolera antibiyotik ve serumla kolayca tedavi edilebiliyor. Milyonlarca insanın temiz suya ve sağlıklı gıdaya ulaşamadığı Haiti’de ABD gibi emperyalist ülkelerin askeri yığınak yapma çabaları kesintisiz devam ediyor.

Tsunami yine vurdu

2

5 Ekim’de Endonezya’nın batı sahillerinde 7,7 büyüklüğünde bir depremle birlikte tsunami meydana geldi. Kıyı bölgelerindeki en az 10 köyü haritadan silen tsunamide, en az 110 kişi yaşamını yitirdi. 500’den fazla kişi ise hala kayıp. Boyu 3 metreyi geçen dalgalar 600 metre kadar içeri girmiş durumda. Depremde ayrıca 23 kişi de enkaz altında kalarak hayatını kaybetti. Endonezya’da 2004 yılında meydana gelen 9.1 büyüklüğündeki depremden sonra oluşan tsunamiyle birlikte 230 bin kişi hayatını kaybetmişti.


6

İNSANCA YAŞAM 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

Engelli derneklerine vergi darbesi ısa bir süre önce, bazı engelli derneklerine bir tebligat yapıldı. Bu tebligatla, Maliye Bakanlığı, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 31.08.2010 tarihli bir yazısına dayanılarak, ilgili derneklere kurumlar vergisi borcu çıkarıldı. Olayın kaynağında, engelli derneklerinin istihdam amaçlı olarak yaptıkları meslek edindirme kursları yer almaktadır. Maliye Bakanlığı bu kursları ticari faaliyet olarak değerlendirip, engelli derneklerine kurumlar vergisi borcu çıkarmıştır. 1 Seri Numaralı Kurumlar Vergisi Tebliği, bir bedel karşılığı olmaksızın dernekler tarafından verilen eğitim ve sağlık hizmetlerini ticari faaliyet saymamaktadır. Dolasıyla bu faaliyetleri yapan dernekleri vergi mükellefi olarak görmemektedir. Sekretaryasını İŞKUR’un üstlendiği bir komisyon tarafından engelli derneklerine proje üzerinden bir kaynak tahsis edilmektedir. Söz konusu kaynak, engelli kotasına uymayan işverenlerden ceza olarak kesilen paralardır. Maliye Bakanlığı, İŞKUR aracılığıyla verilen bu kaynağı zorlama bir şekilde satın alınan hizmet bedeli olarak yorumlamaktadır. Yani dernek hizmeti engelli Ergun vatandaşlara veriyor, onlardan İşeri bir bedel almıyor. Ama Maliye Türkiye Sakatlar “Hayır sen bu hizmetin parasını Derneği İŞKUR’dan aldın, ticaret yaptın, şimdi vergisini öde” diye dayatıyor. Ortada tersine işleyen bir şeyler olduğu kesin, bunu vergi uzmanları elbette çözümleyecektir. Diyelim ki Maliye Bakanlığı haklı, ilk soru, “Bu saate kadar aklınız neredeydi?” olacaktır. Çünkü derneklere eğitim için kaynak tahsisi 2003 yılından beri uygulanmaktadır. İkinci soru, projelerde olmayan bir gider olan kurumlar vergisinin dernekler tarafından nereden ve nasıl karşılanacağıdır. Talep edilen kurumlar vergisi miktarları proje başına binlerce lira tutmaktadır. Eğer arkasında iktidarın desteği yoksa vatandaşların desteğiyle ayakta durmaya çalışan engelli derneklerinin bu paraları ödemesinin imkanı yoktur. Dernekte para ve hacizle el konulacak mal-mülk yoksa, dönüp derneğin başkanına ve yönetim kuruluna bunu ödeyin diye dayatacaklardır. Ortalama engelli derneği yöneticisi profili; bir kısmı emekli, bir kısmı engelli aylığı alan, bir kısmı ise en düşük derece ile memur veya asgari ücretle çalışan işçi engellilerdir. Yani kişisel olarak da böyle bir yükün altında kalkamayacak durumda olan engelli vatandaşlardır. Özetle engelli dernekleri, üyeleri olsun olmasın engelli vatandaşlarımız için açtıkları mesleki eğitim kursları nedeniyle suçlu bulunmuş ve kapatılmaya mahkum edilmiştir. Bu saçmalığın “pozitif ayrımcılık” meraklısı ve iktidar yandaşı medya tarafından nasıl yorumlanacağı ayrı bir merak konusu olarak durmaktadır. Muhtemelen bunu görmezden geleceklerdir. İnsan ister istemez bu işin altında bir başka nedeninin olup olmadığını düşünüyor. Olası en akılcı neden, iktidarın kesilen ceza paralarının bir kısmına kurumlar vergisi adı altında el koyma isteği geliyor. Bir tür ölümü gösterip, sıtmaya razı etme yöntemi söz konusu olabilir. Vergi borçlarıyla dernekleri ürkütüp, öncekiler hata idi affedelim, ama bundan sonra proje yaptığınızda içine kurumlar vergisi miktarını da koyun, sonra onu bize verin denilirse hiç şaşmamak gerekir. Kapanmayan ve seçimlerle artacağı muhtemel bütçe açıkları için her kaynağa göz diken iktidar, şimdi engellilerin eğitimi için ayrılmış bir kaynağa da el uzatmış görünmektedir. Eğer buna karşı ciddi bir karşı duruş sergilenmezse, eğitim verecek dernek de eğitim alacak engelli de kalmayacak. Çünkü bunlar, bir süre sonra kalkıp, size eğitime katıldığınız için harçlık verdik diyerek, engelli öğrencilere de gelir vergisi borcu çıkarabilirler. Bu haksız ve hukuki dayanağı tartışmalı vergileri de engellilerin eğitimi için ayrılmış kaynağa el uzatmalarına da sessiz kalınamaz.

K

‘Bu bir gelecek kavgasıdır’ Sarıyer’de aralarında Halkevi, İstanbul Tabip Odası ve muhtarlıkların bulunduğu Sağlığıma Engel Olma Platformu, ilçeye hastane açılması için 20 bin imza topladı

S

oner İlhan 1 Nisan 2010’da annesinin 5 bin TL’lik dershane borcunu ödeyemeyip hapse girmesi üzerine intihar etti. Türkiye'de dershaneye giden 1 buçuk milyon öğrenciden 45 bininin ailesi Soner’in ailesi gibi dershanelere olan borçları nedeniyle icralık. Maltepe Dumlupınar İlköğretim Okulu’nun anaokulu bölümü öğrencisi Efe Boz 12 Mayıs 2010’da okulun tuvaletindeki lavabo üzerine düştüğü için hayatını kaybetti. Bursa’da yaşayan 24 yaşındaki Fikret Ercan vekil öğretmenlik yapıyordu. KPSS’ye giren Ercan ataması yapılmadığı için bunalıma girip intihar etti. Ercan atanamadığı için intiharı seçen 13’üncü genç ve işsiz eğitimciydi. DİRENENLER DE VAR Borç yüzünden hapsedilen veliler, intihar eden ya da hayatını kaybeden öğretmenler, öğrenciler... Eğitim sisteminde piyasalaştırma oldukça karanlık bir tablo yaratıyor. Halkevleri bu yıkıma teslim olmak yerine velisiyle, öğrencisiyle, öğretmeniyle eğitim hakkı için mücadeleyi seçti. 23-24 Ekim’de Türkiye’nin farklı şehirlerinde düzenlediği eylemlerle Halkevciler, ilköğretim, lise ve üniversite öğrencilerinin, öğrenci velilerinin, sözleşmeli, ücretli, kadrolu öğretmenlerin ve dershane öğretmenlerinin taleplerini bulundukları kentlerin meydanlarına taşıdı. Eylemlerde eğitimin paralılaştırma uygulamasına ve ırkçı-gerici-cinsiyetçi niteliğine karşı herkese parasız, nitelikli, bilimsel, anadilde eğitim talebi dile getirildi. İZMİR İzmir’de, eğitimde yaşanan yıkımı durdurmak için bir araya gelen Öğrenci Velileri Derneği, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri ve Liseli Genç Umut üyeleri 23 Ekim günü Konak Meydanı’nda basın açıkla-

Eylemde paras›z e¤itim talebinin yan› s›ra “cinsiyetçi e¤itime hay›r” pankart› ve Kürtçe “anadilde e¤itim istiyoruz” pankartlar› da tafl›nd›. ması yaptı. İSTANBUL Beşiktaş’ta bulunan Barbaros Bulvarı boyunca bir yürüyüş yapan Halkevciler Beşiktaş Meydanı’nda yaptıkları açıklamalarla, eğitim hakkı mücadelesinde taleplerini ortaya koydular. Öğrenciler, öğrenci velileri, ücretli öğretmenler ve dershane öğretmenlerinin katıldığı eyleme, eğitim hakkı mücadelesi veren Öğrenci Kolektifleri ve Liseli Genç Umut kitlesel olarak katıldı. İstanbul Eğitim-Sen şubeleri yöneticileri de eyleme katılarak eğitim hakkı mücadelesinin kol kola verilmesi gerektiğini gösterdi. KOCAELİ Kocaeli’nde 24 Ekim günü Merkez Bankası önünde bir araya geleren emekli-kadrolu-güvencesiz

öğretmenler, üniversiteliler, liseliler ve öğrenci velileri İnsan Hakları Parkı’na yürüdü burada bir basın açıklaması gerçekleştirdi. BURSA Eğitim hakları için Yıldırım Halkevi önünde toplanan öğretmen, öğrenci ve veliler “Katkı parası ödemiyoruz” “Yolunacak kaz değil, veliyiz biz” sloganları eşliğinde Mesken Meydanı’na yürüdü. Burada farklı isimler söz alarak taleplerini dile getirdi. ESKİŞEHİR Eskişehirli öğretmenler, öğrenciler ve veliler 24 Ekim’de Eskişehir Halkevleri Eğitim Hakkı Atölyesi'nin çağrısıyla yapılan eylemde buluştu. Eylemde ğitim Hakkı Atölyesi'nin kurduğu “Alo Eğitim Hakkı” Eskişehirlilere duyuruldu. Eskişehir halkının, Halkevi

SÖZ KONUSU BİR ÜLKENİN GELECEĞİ Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol Halkevcilerin eğitim hakkı eylemi yapmalarının nedenini gazetemize anlattı. Birol AKP iktidarının 8 yıllık icraatlarının en

önemli kalemlerinden birisinin eğitim odluğunu belirtti. “AKP iki önemli özelliği nedeniyle eğitim alanına özel bir saldırıda bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, uygulanan neoliberal iktisadi program açısından eğitim kar getirisinin fazla olacağı bir alan olması. Bir diğeri, ülkenin geleceği ve bir toplumun biçimlenmesini sağlayacak en önemli etkenin eğitim olmasıdır” dedi. Eğitim müfredatının giderek gerici-ırkçı-cinsiyetçi bir içeriğe büründüğüne dikkat çeken Birol, bu sayede yaratılmak istenenin yurtaşlık bilinci yerine kulluk anlayışı taşıyan bir toplum olduğunu belirtti. Birol, “Bir ülkenin geleceğinin kararmaması için bu eylemi yapıyoruz. Eğitimin bir bütün olarak laik, demokratik parasız ulaşılabilir biçimde tesis edilmesi istiyoruz” dedi.

Din dersi almayan kalmayacak D

in dersi alan 10 milyondan fazla öğrencinin arasına, temel iletişim becerilerine sahip olmayan ve soyut düşünme yeteneği bulunmayan otistik öğrenciler ile eğitim ve uygulama okullarındaki zihinsel engelli öğrenciler de katıldı. Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu tarafından eğitim öğretimin her düzeyi için ayrı ayrı hazırlanarak okullara yollanan haftalık ders çizelgelerinde sessiz sedasız birçok değişiklik yapıldı. Bu değişikliklerden birisi de kurulun 28 Eylül tarihli yazısıyla Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne yolladığı haftalık ders çizelgesinde yaşandı. Kurulun yolladığı yeni eğitim programında otistik çocuklara din dersi getiriliyor. Daha önce İngilizce ve Din dersinden muaf olan

işitme engelliler için de din dersi zorunlu hale getiriliyor. Yeni ders çizelgesi ülke çapında sayıları 122’yi bulan eğitim ve uygulama okulunda hayata geçecek. SOYUT DÜŞÜNEMEYEN ÇOCUĞA DİN NASIL ANLATILACAK? 2005 yılında hazırlanan ve bu ders yılı başına kadar uygulanan bir önceki haftalık ders çizelgesinde sadece hafif düzeyde zihinsel yetersizliği olan çocuklara ilköğretim okulları ve iş okullarında din dersi verildi. Yeni hazırlanan ders çizelgesindeyse din dersi, aralarında otistik çocuklarında bulunduğu daha geniş bir öğrenci kitlesine verilecek. Yeni çizelgeyle otistik çocuklar beden eğitimi dersini bir saat daha az alarak din dersi görmeye başlayacak.

Halkevleri Engelli Hakları Atölyesi’nden zihinsel engelliler öğretmeni Hatice Allahverdi uygulamayı Halkın Sesi için değerlendirdi. Allahverdi, otistik çocukların en belirgin özelliklerinin iletişim, dil ve konuşmada yaşadıkları sınırlılık olduğunu söyleyerek iletişim kurarken şahıs zamirlerini kullanmakta zorlandıklarını, en önemlisi sözcüklerin mecaz anlamlarını, deyimleri, soyut sözcükleri ve dile dayalı şakaları anlamada güçlük çektiklerini ifade etti. Allahverdi birçok otistik çocuğun dil gibi soyut bilgileri hatırlayabilmek için görsel ipuçlarına ihtiyaç duyduğunu ifade etti. YARGIYA TAŞIYACAKLAR Allahverdi, zihinsel engelli çocuklara verilen eğitimle, yaşamlarını bağımsız olarak sürdürebilmeleri için özelliklerine uy-

KTÜ Kolektif: ‘Hamsi değil öğrenciyiz’ K

TÜ Öğrenci Kolektifleri’nin elinden bir şey kaçmıyor. Rektör Özen zorunlu tutulan bağış paralarını isteyen öğrencilere geri ödeyeceğini açıkladı, Trabzon Belediye Başkanı ise Kolektifler’in ek sefer talebini ‘imkânları ölçüsünde’ yerine getireceğine söz verdi. KAYIT PARALARI İADE EDİLİYOR KTÜ yönetimi altı yıl önce yeni öğrencilerden zorla kayıt parası toplamaya başladı. KTÜ Öğrenci Kolektifi de o günden bu yana, zorunlu kayıt paralarına karşı ısrarlı bir mücadele sürdürdü. Daha önce üniversitelilerin toplanan paraları ‘gönüllü’ olarak KTÜ Vakfı’na bağışladıklarını söyleyen Rektör İbrahim Özen, yerel basının verdiği haberlere göre kayıt paralarının talep edilmesi halinde üniversitelilere iade edileceğini açıkladı. Bu haberler üzerine 23 Ekim günü rektörlük önünde bir basın açıklaması yapan üniversiteliler zorla toplanan bağış paralarının iadesini talep ettikleri dilekçelerle okul yöne-

şubelerine ve Alo Eğitim Hakkı numarasına (0222-234-60-12) şikâyette bulunabilecekleri bu çalışma hakkında Eskişehir Halkevi yöneticilerinden Şahabettin Arpacı Halkın Sesi’nin sorularını yanıtladı. Arpacı, Halkevi şubesi telefonunun eğitim alanında yaşanılan zorla para toplamadan, okullardaki gerici-ırkçı-erkek egemen baskılara kadar her konuda velilerin, öğretmen ve öğrencilerin yaşadıkları sorunlar konusunda başvurabilcekleri bir hatta dönüşmesini amaçladıklarını aktardı.

timine başvurdular. Hazırladıkları dilekçeleri rektörlüğe ileten Kolektifçiler ay sonuna kadar üniversitede dilekçe dağıtarak tüm üniversitelilerin haklarını almaları için mücadele edeceklerini, paraları iade edilene kadar da dilekçelerin takipçisi

olacaklarını belirttiler. OKUL YOLU DERT DOLU Fakat KTÜ öğrencisinin çilesi kayıt parasıyla bitmedi. Ders çıkış saatlerinde kampüsle kent merkezi arasında ulaşımı sağlayan otobüs ve

minibüs seferlerinin yetersiz olması nedeniyle balık istifi yolculuk yapan üniversitelilerin rektörlük dışındaki bir adresi de Trabzon Belediyesi oldu. 21 Ekim günü Uzun Sokak’ta toplanarak “Hamsi değil öğrenciyiz, balık istifi ulaşım istemiyoruz” pankartı arkasında Trabzon Belediyesi’ne yürüyen üniversiteliler burada ulaşım konusundaki sorunlarını anlatan bir basın açıklaması yaptı. Nitelikli bir ulaşım hizmeti talep ettiklerini dile getiren üniversiteliler adına bir heyet Trabzon Belediye Başkanı Orhan Gümrükçüoğlu ile görüştü. Üniversiteliler Gümrükçüoğlu’na KTÜ Meydan hattının yeniden hizmete sunulması, ders çıkışlarına ek seferler konulması ve ikinci öğretim öğrencileri için sefer saatlerinin düzeltilmesi gibi taleplerini sundu. Belediye başkanı ise imkânlar dâhilinde talep edilen düzenlemelerin gözden geçirilmesi sözü verdi. Öğrenciler taleplerinin takipçisi olacaklarını belirterek eylemlerini sonlandırdı.

gun olarak sosyal becerilerini, iletişim, öz bakım ve bilişsel becerilerini geliştirecek aşamalı bir yöntem izlendiğini belirtti. “Uzun çalışmalar sonucunda kazandırılan temel becerilerde çocukların dokunarak yaşayarak algılayabildikleri unutulmamalıdır” diyen Allahverdi “Din gibi soyut bir kavramın zihinsel engelli çocuklarda eğitiminin yapılması çocukların bu özelliklerinden kaynaklı imkânsızdır. Bunun doğrudan MEB tarafından ortaya atılması ise ne yazık ki bir trajedidir”dedi. AKP iktidarı eğitimi gerek müfredatla gerekse kadrolaşmasıyla her geçen gün biraz daha gericileştirmekte ve akıl dışına itmektedir” diyen Allahverdi Halkevleri Engelli Hakları Atölyesi’nin yeni haftalık ders çizelgesine karşı iptal istemiyle dava açmaya hazırlandığını ifade etti.

Hastane hibesine isyan! 165 y›l önce kurulan Bezmi Alem Vak›f Gureba E¤itim Araflt›rma Hastanesi’nin ayn› isimle kurulan bir vak›f üniversitesine devredilmesine hekimler isyan etti. Yoksullara hizmet vermesi için kurulan hastanenin devredildi¤i vakf›n mütevelli heyetinin AKP Hükümeti’ne yak›nl›¤› ile bilinen ifl adamlar›na ait özel bir t›p fakültesine devredilmesi, hastanede çal›fl›rken iflyerleri de¤ifltirilen hekimler taraf›ndan 25 Ekim günü hastane önündeki yolun trafi¤e kapat›ld›¤› eylemle protesto edildi.


7

İNSANCA YAŞAM 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

Yaşamı savunanlar buluştu S Çocuklarımıza sahip çıkıyoruz A

nadolu Üniversitesi’nde geçtiğimiz dönem üniversitelilere açılan soruşturmalar bu dönem başında sonuçlanmış ve onlarca öğrenciye 3 yıla kadar uzaklaştırma cezası verilmişti. 17 Ekim’de üniversitelilere açılan soruşturmalar ve verilen cezalar için Eskişehir toplumsal muhalefeti “Çocuklarımıza sahip çıkıyoruz” sloganıyla bir yürüyüş gerçekleştirdi. Yürüyüş Hamamyolu Caddesi Yediler Parkı’ndan Adalar Porsuk Bulvarı’na kadar devam etti. Yürüyüşün sonunda Eğitim-Sen Eskişehir Şube Başkanı Süleyman Solak bir basın açıklaması okudu. Solak açıklamada “Eğitim-Sen olarak öğrencilerimizin eğitim hakkının engellenmesine yönelik bu tür baskıların karşısındayız. Anadolu Üniversitesi Rektörlüğü’nden soruşturmaları durdurmasını talep ediyoruz” dedi. Yapılan basın açıklamasının ardından uzaklaştırma cezası alan bir üniversitelinin babası, Birol Mazlumoğlu konuştu. Mazlumoğlu; eğitim, sağlık, barınma ve ulaşım hakkına sahip çıkan, HES’lere karşı mücadele veren, halkların kardeşliğini savunan üniversitelilerin AKP’li rektörler tarafından okuldan uzaklaştırıldığını söyledi. Mazlumoğlu sözlerini “Biz çocuklarımızla gurur duyuyoruz ya siz?” diyerek sonlandırdı.

uyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu tarafından 15-16-17 Ekim tarihlerinde “Suyuna, Toprağına, Ormanına, Emeğine Sahip Çıkanlar Buluşuyor – Yaşamı Savunanlar İstanbul’da” başlığıyla düzenlenen forum, sermayenin doğayı, suyu, havayı metalaştırma, yok etme saldırısına karşı direnişlerden yükselen mücadele çağrısı ve umutla sona erdi. 70’ten fazla emek ve meslek örgütü, siyasi parti ve demokratik kitle örgütünün katılımıyla kurulan Platform’un etkinliğinde Karadeniz’den Akdeniz'e, Dersim’den Bergama’ya farklı bölgelerden gelen HES, maden, nükleer ve termik santral karşıtları, çevre hakkı mücadelesi verenler, deneyimlerini paylaştı, gelecek için yeni stratejiler belirledi. Programın 15-16 Ekim’i kapsayan ilk iki gününde farklı kentlerden farklı sorun alanlarına dair mücadele deneyimleri düzenlenen forumlarda tartışıldı. Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü’nde gerçekleşen forumda santrallere, taş ocaklarına, maden şirketlerine ve yaşamın her alanına dönük sermaye saldırılarına karşı ortak strateji belirlemek için tartışmalar yürütüldü. Buluşma, 17 Ekim Pazar günü saat 14.00’te Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleşen bir konserle sona erdi. Forumun sonuç bildirgesi de bu konserle duyuruldu.

S u y u n a , t o p r a ğ ı n a , o r m a n ı n a s a h i p ç ı k a n l a r İ s t a nbul’da buluştu, ‘Mücadelemiz su ve doğa meta olmaktan çıkarılana kadar sürecek’ dedi

GÜCÜMÜZ BİRLİĞİMİZDEN GELİR’ Forum programının 14 Ekim Cuma günü gerçekleşen ilk gününde dört oturum yapıldı. Kentte su hakkı mücadelesi, nükleer santral karşıtı mücadeleleler, termik santrallere karşı mücadeleler ve maden şirketlerine karşı mücadeleler olmak üzere dört ayrı oturum gerçekleşti. Forum programının ikinci günü, GDO’lara neden hayır denilmesi gerektiğini anlatan bir sunuşla başladı. Bu ilk oturumda Bursa’daki su şişeleme şirketlerine karşı

mücadele ve İstanbul’da 3. köprüye karşı çalışmaların anlatıldığı sunuşlar gerçekleşti. Forumun kalan kısmı hidroelektrik santral projelerine karşı yerel direnişler başlığı altında üç ayrı oturumda gerçekleşti. Rize (Fındıklı), Artvin (Ardanuç, Borçka, Şavşat), Trabzon (Tonya), Amasya (Taşova), Tokat (Niksar, Erbaa), Munzur, Allianoi, Kastamonu (Loç), Düzce (Aksu), Muğla (Saklıkent), Antalya (Alakır), Eskişehir'den (Gürleyik) gelen yerel mücadele platformları ayrı ayrı yaptıkları sunuşlarla

kendi deneyimlerini anlattı. SONUÇ GELECEK İÇİN UMUT VERİYOR Sunuşların ardından yapılan katkılar ve konuşmalarla forum bölümü sona erdi. Forumun ardından ortaya çıkan sonuç deklerasyonu 17 Ekim günü Kadıköy’de düzenlenen konserde kamuoyuna deklere edildi. Erdal Bayrakoğlu ve Edcan Aydın’ın sahne aldığı konserde Kastamonu Loç bölgesi halk oyunları gösterisi de yapıldı. Platformun

bileşenlerinden Halkevleri adına bu üç günlük buluşmanın örgütlenme sürecinde yer alan Özge Ozan, Yaşamı Savunanlar Buluşmasını şu sözlerle değerlendirdi: “Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu 2008 yılında İstanbul’da ortaya çıktı. Düzenlediğimiz üç günlük program Anadolu’nun dört bir yanında mücadele edenleri buluşturan bir etkinlik oldu. Bu etkinlik; kapitalist üretim biçiminin doğayı ve yaşamı geri dönülmez biçimde tahrip etmesine; kapitalizmin doğayı metalaştırma saldırısına karşı farklı alanlar açığa çıkan direnişlerin birbirlerine yakınlaşmasını sağladı. Yapılan tartışmalar saldırının bütünlüğünü görünür kıldı, mücadelelerin ortaklığını berraklaştırdı. Üç günlük yoğun bir programla tamamlanan forumda sürdürülen tartışmalar ve açığa çıkan sonuç bildirgesi; anti-kapitalist bir mücadele çizgisinin altını çizmesi; sermayenin doğayı metalaştırma saldırısı ve yarattığı tahribata karşı mücadeleyle emek mücadelesinin birliğini vurgulaması; sermayenin saldırı stratejilerini Anadolu’nun dört bir yanında nasıl yaşama geçirdiğinin ifade edilmesi, saldırının aktörlerini tanımlaması ve mücadele ilkelerine dair vurgularıyla devam eden mücadele süreci açısından değerli bir çıkış noktası oluşturuyor.”

İstanbul’a aile hekimi geliyor

İ

stanbul’un 1 Kasım 2010 tarihinde Aile Hekimliği’ne geçmesine karşı Herkese Sağlık Güvenli Gelecek Platformu 26 Ekim’de bir eylem yaptı. Eylem, Okmeydanı Halkevi tarafından yürütülen uzun erimli bir kampanya ile açılan Mahmut Şevket Paşa Sağlık Ocağı önünde gerçekleştirildi. Eyleme, platform bileşeni kurumların temsilcileri ve Okmeydanı halkı katıldı. Platform adına İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu tarafından yapılan açıklamada, “Sekiz yıllık iktidarı süresince İstanbul'un gereksinimi olan sağlık ocağı sayısını tamamlayamayan hükümet, bu ihtiyacı Aile Hekimi olmayı seçen hekimler üzerinden birkaç ay içinde tamamlattırmaya çalışmaktadır” denildi. Uygulamayla çalışan hekim sayısının 372’den 170’e düşeceğinin altının çizildiği açıklamada 1 Kasım günü verilecek sağlık hizmetlerinde yaşanacak sorunların tek sorumlusunun Sağlık Bakanlığı olduğu vurgulandı.

Avcılar’da veliler eylemde

İ

Dur demek için çok yol var H

ES’lere karşı verilen mücadelelerin sonuçları alınmaya başladı. Uzun süreden beri Rize’nin İkizdere Vadisi’ne yapılacak olan hidroelektrik santrallerine karşı verilen fiili mücadele hukuki bir adımla güçlendi. Vadi, Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 22 Ekim’de sit alanı ilan edildi. Kurulun kararı İkizdere, Anzer ve Ovit yörelerinde uygulanacak 22 HES projesinin iptal edilmesi anlamına geliyor. İkizdere bölgesinde daha önce 4 HES yapılmış, birinin açılışı Tayyip Erdoğan tarafından yapılmıştı. Yapılacak 22

Yaflam için yola birlikte devam...

Konuk Yazar EMİNE GİRGİN ‹STANBUL ÇEVRE MÜHEND‹SLER‹ ODASI YÖNET‹C‹S‹

15-17 Ekim tarihlerinde Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu tarafından düzenlenen forum etkinliği, ülkemizin dört bir yanından suyuna, toprağına, ormanına ve emeğine sahip çıkma mücadelesi verenleri İstanbul’da buluşturdu. Bütün nehirlerimizi tehdit eden HES projelerinin hızla hayata geçirilmesi ve doğada yarattığı tahribata duyulan tepkinin her geçen gün artmasıyla güçlenen HES karşıtı mücadele başta olmak üzere, kentte su hakkını savunanlar, İstanbul’da 3. Köprü projesinin yaratacağı yıkıma karşı çıkanlar, termik/nükleer santraller ve maden şirketlerine karşı yaşamı savunanların bir araya geldiği etkinlikte iki gün boyunca mücadele deneyimleri paylaşıldı. Yaklaşık 40 farklı yöreden konuşmacının katılımı, sermayenin doğaya her alandaki saldırısının ne kadar yaygınlaşmış olduğunu gösterdi ve bu saldırıya karşı harekete geçen halkların mücadelelerini ortaklaştırarak yola devam etmesinin gerekliliğini vurguladı. Çevre sorunlarının tartışıldığı pek çok etkinlikle karşılaştırıldığında düzenlenen forum, barındırdığı mücadele

alanı çeşitliliğiyle olduğu kadar, sözü sorunu bizzat yaşayan insanlara bırakmış olması ile de dikkati çekti. İKİYÜZLÜ HAYIRSEVERLİK Suyunu kaybeden, toprağı siyanürle zehirlenen, yaşam alanı termik veya nükleer santral projeleriyle yok edilmeye çalışılan ve bütün bunlara karşı mücadele verenlerin aslında dertlerinin ne kadar ortak olduğunu ve tek bir düşmana karşı savaştıklarının altını çizmiş olması bakımından da oldukça önemliydi. Nereden katıldığı ya da neye karşı çevre mücadelesi verdiğinden bağımsız olarak, bütün konuşmacıların aktardığı en önemli nokta sermayenin bir yandan doğa yıkımına sebep olurken diğer yandan halkla uzlaşma yolu arayışlarında çok çeşitli yöntemler kullanması idi. Kimi yerlerde sermaye STK’larının devreye girmesi ile mücadele bölünmeye ya da etkisizleştirilmeye çalışılırken, çoğu yörede halk iş vaatleri ile kandırılmaya, okul-cami yapımıyla gözü boyanmaya çalışılmakta, mücadele verenler ise polis ve jandarma tarafından tartaklanmakta, özel güvenlik birimleri tarafından

HES için ise yer tespitleri yapılmış, proje onay aşamasına gelmişti. Ancak bölgenin Kültür Bakanlığı’na bağlı Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından doğal sit alanı ilan edilmesi ile birlikte Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu uyarınca yöreye her çeşit inşai ve fiziki müdahalede bulunmak yasak hale getirildi. Bir taraftan da, Dersim’de Munzur Vadisi Milli Parkı üzerinde yapılması planlanan Konaktepe Hidroelektrik Santralleri ile ilgili açılan dava sonucunda yürütmeyi durdurma kararı verdi.

tehdit edilmekte. Özellikle enerji ihtiyacı argümanından yola çıkarak HES, nükleer ve termik santralleri savunan ve doğa katliamlarını görmezden gelen AKP hükümetinin ülkemizi santral çöplüğüne dönüştüreceği belirtilerek, enerji ihtiyacı argümanının “kimin için enerji”, “ne pahasına enerji” soruları çerçevesinde tartışılması gerektiğinin altı çizildi. AKP hükümetinin pek çok mücadele örneğinde olduğu gibi kamulaştırılan arazilerin sermayeye satılması yoluyla kamulaştırma sürecini sermaye lehine kullandığı ve hazırlanan ÇED raporlarının göstermelik olduğu göz önünde tutularak hukuk mücadelesinin sürdürülmesi ancak toplumsal muhalefetin örgütlenmesinin mücadelenin en önemli ayağı olduğu vurgulandı. BİRLEŞE BİRLEŞE Oturumların ardından gerçekleşen forum kısmında söz alan konuşmacılar, farklı yörelerde yaşananlar ve mücadeleler hakkında bilgi edinmenin, hem yalnız olmadıklarının farkına varmalarını sağlaması hem de bundan sonra atacakları adımlara

Av. Barış Yıldırım tarafından Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK)’na karşı açılan dava sonucunda Danıştay 13. Daire Başkanlığı yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar milli parklarda HES ve baraj yapılması ile ilgili verilen ilk karar olarak, HES’lere karşı yürütülen hukuk mücadelelerinde emsal gösterilebilecek. Kararı öğrenen Dersim Belediye Başkanı Edibe Şahin, ilçe belediye başkanları ve siyasi parti temsilcileri Dersim Kışla Meydanı’nda bir araya geldi. Davacı Av. Barış Yıldırım, Danıştay’ın kararı ile birlikte Munzur Vadisi

Milli Parkı üzerinde yapılması düşünülen barajların yapılmasının engellenerek, hukuksuzluğun önüne geçildiğini söyledi. Yıldırım, “Yıllardan beri bakanlar kurulu kararı ile başlayan bir hukuksuzluk vardı. Devlet Su İşleri Müdürlüğü hukuka aykırı bir şekilde su kullanım anlaşması imzaladı. EPDK da buna izin verdi. Danıştay yıllardır Munzur Vadisi Milli Parkı’nda yürütülen bu hukuksuzluğa açık bir şekilde dur dedi. Konaktepe şirketine verilen elektrik üretim lisansını durdurdu.” dedi. Yıldırım bu konda açılan davanın devam ettiğini belirtti.

ilişkin yol gösterici olduğu vurgusuyla benzer etkinliklerin farklı illerde yinelenmesi taleplerini dile getirdiler. Halk hareketleri bundan sonraki süreçte sadece kendi yaşam alanını kurtarmaya yönelik mücadele sürdürmenin ötesine geçerek tüm çevre direnişçilerine ve beraberinde tehdit altında olan ancak henüz mücadelenin başlamadığı yörelere de bilgi ve deneyim aktarımı konusunda desteklerini sürdüreceklerini vurguladılar. Kapitalizme karşı yaşam alanlarını koruma mücadelesinin aynı zamanda bir sınıf mücadelesi olduğunun vurgulandığı forumdan çıkan en önemli sonuç ise mücadelelerin ortaklaştırılması yolunda atılması gereken adımların kararlaştırılması ve bu süreçte Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’nun kapitalist üretim biçiminin suda ve doğada yarattığı yıkıma karşı mücadele edenlerin iletişim ve dayanışma ağlarını yaratmak, bilgilendirme faaliyetlerinde kullanılacak yazılı ve görsel malzemeleri üretmek, bilgi ve deneyimleri paylaşmak amacıyla etkinlikler düzenlemek ve yayınlar yapmak görevlerini üstlenmiş olmasıdır.

stanbul Avcılar’da binasına baz istasyonu yerleştirilen Ambarlı İlköğretim Okulu öğrencileri kalp hastalığıyla hayatlarını kaybetmeye başladı. Veliler çocuklarının sağlığının bozulmasından sorumlu tuttukları ve 4 yıl önce polis marifetiyle binaya takılan baz istasyonun kaldırılması için harekete geçti. Son dört yılda iki öğrenci kalp krizi yüzünden hayatını kaybederken 5 öğrencide de kalp hastalığı şikayeti başlaması üzerine veliler 25 Ekim günü okul önünde bir eylem yaparak baz istasyonun kaldırılmasını talep etti. Okula devam eden öğrencilerin velileri ve okullun bulunduğu mahallede yaşayanlardan toplanan binden fazla imza ile istasyonun kaldırılması için harekete geçildi. Velilere, Halkevleri Hukuk Dairesi ve Avcılar Halkevi destek veriyor.

Avrasya Maratonu’nda engelliler de vardı

1

7 Ekim’de gerçekleşen 32. Avrasya Maratonu'na katılan Engelsiz Erişim Platformu üyeleri ulaşımla ilgili taleplerini yaptıkları maket otobüslerle dile getirdi. 100 bin kişinin katıldığı maratonda engelliler kara ulaşımını sağlayan otobüs, metro, tramvay ve duraklarda engellilere yönelik düzenleme yapılmasını istedi. Maratona katılan halk tarafından sık sık alkışlarla desteklenen engelliler Beşiktaş'a kadar maket otobüslerle yürüdü. Platform üyeleri yürüyüş boyunca "Engellenmek istemiyoruz", "Evde, sokakta, köprüde engelliler her yerde", "Ulaşım hakkımız engellenemez" sloganları attı. Engelliler maraton sonunda İETT'nin 2012'ye kadar tamamlaması gereken ulaşım araçlarındaki düzenlemelerin takipçisi olacaklarını duyurdu.


8

EMEK 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

Emek ve sol ev-Sağlık İş Sendikası’nın eğitim faaliyeti için geçtiğimiz hafta Diyarbakır ve Tunceli’yi ziyaret ettik. Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ndeki örgütlenmemiz epeyce mesafe aldı ve şubemiz yaz aylarında açıldı. Tunceli’de ise yeni başlayan bir örgütlenme çalışması var. Tunceli malum, Türkiye’de sol siyasetin göz bebeği olan bir ilimiz. İşçi arkadaşlarla yaptığımız toplantıda devlet hastanesinde taşeron firmada çalışan işçilerin hallerinin Türkiye’nin herhangi bir yerinden pek farkı yok, hatta bazı yerlere göre daha kötü durumdalar. Bir kadın işçi aynı hastanede 10 yıldan fazla çalıştığını ve bir gün dahi yıllık izin kullanamadığını anlatıyor. Fazla mesai hakkı, emeklilik falan zaten bunlar taşeron işçiler için lüks. Yine bir kadın işçi hastane müdürüyle yaptıkları görüşmede müdürün kendilerine aşağılayıcı bir tavır takınmasını hazmedemediğini ve sonrasında bu durumu gururuna yediremediği için kendini tutamayıp ağladığını söylüyor. Bizim için son derece alışık olan bu tabloyu izlerken birden toplantı yaptığımız yerin sağına soluna serpiştirilmiş bilumum sosyalist dergiler dikkatimi Tufan çekiyor. Tunceli’de olduğumuz Sertlek aklıma geliyor. Tunceli halkının Türkiye’nin sosyal-siyasal olayDev Sağlık-İş larına karşı ne kadar duyarlı Genel Sekreteri olduğundan bahsetmeye gerek yok. Ama aynı Tunceli halkının emekçilerin sorunlarına karşı aynı derecede duyarlı olduğunu söylemek mümkün mü bilemiyorum. Diyarbakır’dan Tunceli’ye gelirken yolda sohbet ettiğimiz bir belediye işçisi BDP’li başkanlardan birinin kadrolu işçilerden “sırtımızda yük” diye bahsettiğini anlatıyor. Tunceli’de bir kamu hastanesinde işçiler köle gibi çalıştırılıyorlar, hiçbir hakları yok. Özelikle sordum, hastane başhekimi ve müdürü “yerli mi” diye… İkisi de Tuncelili imiş, muhtemelen ikisi de en azından sosyal demokrat! Neredeyse herkesin solcu olduğu yerde işçi haklarının Türkiye’nin herhangi bir yerinden farkı yok. Oysa en azından yasal standartların korunmasına özen gösterilebilirdi. Ama kimse emekçilerin gözünün yaşına bakmıyor. Çünkü bu ülkenin ne hükümetinde ne belediyesinde ve hatta ne genel siyasetinde ne de yerel siyasetinde emeğe ve emekçilere zerre kadar yer verilmiyor. Tunceli gibi bir ilde kimse o ildeki emekçilerin hangi çalışma koşulları altında bulunduğuyla ilgilenmiyor bile… Muhtemelen herkesin daha önemli işleri var! Oysa sol düşüncenin temeli olan eşitlik ve adalet, emek-sermaye ilişkisi ve çelişkisi üzerinde şekillenir, bu çatışmanın örgütlenmesiyle bu fikir siyasal mücadelenin ana teması haline gelebilir. Sol bu damardan beslenmediği sürece hep özürlü olarak yaşamını sürdürmek zorunda kalacak. Sınıf siyaseti gücünü kaybettiği için işçi sorunu basitçe “üç kuruş ücret” meselesine indirgeniyor. Toplumsal zemini buraya daralmış durumda, bu daralma aynı zamanda emek siyasetinin toplumsal meşruiyetini de zayıflatıyor. Sendikaların büyük çoğunluğu da ne yazık ki, sorunu sadece bununla sınırlı görüyor. İşçi kendisindeki cevherin farkında olmadığı gibi toplumun geri kalanı da işçileri acz içerisinde başkasının yanında çalışmak zorunda kalan çaresizler olarak görüyor. Oysa işçi sınıfında potansiyel olarak var olan sınıf karakterini örgütlemek ve ortaya çıkarmak sol siyasetin en büyük maharetidir. Ama sanırız sol siyasetin öncelikle “emek gerçeği”ni görmesi gerekiyor. Emeğin ve emekçilerin gündemin arka sıralarına itilmek istendiği ve fakat emekçilerin buna karşı ısrarla direndiği bir süreçte sol-sosyalist siyaset bütün imkanlarını emekçilerin tepkilerini açığa çıkartmasına yardımcı olmak için seferber etmelidir. Sol-sosyalist siyaset felç halinden kurtulup yeniden “doğal” reflekslerini göstermeye başladığında sadece emekçilerin hak mücadelelerini değil kendi hareket zeminlerini de genişletme imkanına kavuşacak.

D

‘Kuran’a el bastık’

K

ocaeli Gebze’deki Çizmeci Gıda fabrikasında patron, işçilerin sendikalı olup olmadığını anlamak için Kuran’a el bastırma yöntemi kullanıyor. Çizmeci Gıda patronunun bu yöntemi ilkel de olsa çok uluslu tekellerin uyguladığı yöntemlere taş çıkaracak cinsten. Mc Donalds, işe yeni aldığı çalışanlarının sendikaya üye olup olmadıklarını anlamak için yalan makinesi kullanmıştı. Bisküvi ve gofret imal eden Çizmeci A.Ş’de 235 işçi çalışıyordu. İşçiler, bir süre önce Tek Gıda-İş’te örgütlenmeye başladılar. Patron sendikal örgütlenmeyi fark etti işçilerin sendika üyesi olup olmadıklarını anlamak için işçilerden Kuran’a el basmalarını istedi. İşçiler, patronun Kuran dayatmasına karşı çıktı. Patron, kendisine karşı çıkan 33 işçiyi performans eksikliği gerekçesiyle işten çıkardı ve işçilerin tazminatlarını ödemedi. İşten çıkarılan işçiler fabrika önünde direniyor.

Orta vadeli AKP saldırısı ‘Ortak mücadele gerekiyor’

AKP’nin orta vadeli programı emeğe saldırıyor, emek örgütleri buna karşı ‘mücadele’ diyor

D

D

evlet Planlama Teşkilatı'nın (DPT) hazırladığı, 2011-2013 dönemini kapsayan Orta Vadeli Program, Bakanlar Kurulu'nca kabul edildi. Bakanlar Kurulu'nun konuya ilişkin kararı, Resmi Gazete'nin 10 Ekim sayısında yayımlandı. Buna göre, Orta Vadeli Program’ın (OVP) temel amacı, “ülkenin refah seviyesinin artırılması nihai hedefi doğrultusunda, büyümeye istikrar kazandırmak, istihdamı artırmak, kamu dengelerini iyileştirmek ve fiyat istikrarını sağlamak” olarak tanımlandı. Program döneminde büyümenin 2010’de yüzde 6,8, 2011’de yüzde 4,5, 2012’de yüzde 5, 2013 sonunda yüzde 5,5 olması bekleniyor. Aynı dönemde bütçenin sırasıyla 33,5 milyar, 32,2 milyar, 24,3 milyar lira açık vermesi hedeflendi. Programa göre 2010 sonunda kişi başına düşen gelirin 10 bin 43 dolarken 2013’te 12 bin 157 dolar olması hedefleniyor. Programda istihdam hedefi yüzde 43; işsizlik oranı yüzde 11,4 olması planlandı. IMF ile yola devam edilmemesinden sonra önem kazanan OVP’de, IMF programının özünü oluşturan faiz dışı fazla verme hedefi aynen korunuyor. OVP ilk olarak Başbakan Erdoğan’ın “IMF’siz

Ekonomi sözlüğü: Faiz dışı fazla Devletin gelir ve giderlerini gösteren cetvele bütçe denir. Giderin gelirden fazla olduğu durumlarda bütçe açık verir ve bu açık borçlanarak kapatılır. Türkiye bütçesi de sürekli açık veren bir bütçe olduğu için ülkemizin gider kaleminde normal giderlerin yanı sıra faiz giderleri de vardır. Normal gelirlerden normal giderler çıkarıldığında bulunan rakam faiz dışı fazladır. Örneğin ülke gelirleri 120, normal giderler 100, faiz giderleri 50 lira olsun. Türkiye’nin faiz dışı de olur” diyerek IMF anlaşması süresini uzatmamasıyla gündeme gelmişti. OVP büyüme, enflasyon, bütçe ve işsizlik gibi temel ekonomik konularda hükümetin 3 yıllık programı anlamına geliyor. OVP, kamu kaynaklarının kısılması, ücretin düşürülmesi ve emeğin güvencesizleştirilmesi bakımından IMF reçetelerini

15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

aratmıyor. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesi amacını taşıyan plan, kıdem tazminatının kaldırılması, bölgesel asgari ücret uygulaması, part time çalıştırma gibi güvencesiz çalıştırma biçimlerinin yaygınlaşmasının referandum sonrasında önünü açan ilk adım niteliğinde. OVP’deki ‘büyümeye istikrar kazandırmak’ ve ‘istihdamı

artırmak’ konuları kriz sonrasında gündeme gelmiş, TOBB ile AKP arasında 1 milyon kişiye iş bulma ya da bulmama tartışmalarıyla sürmüş ve hükümet bu konulardaki nihai hedeflerinin güvencesizleştirme ve piyasalaştırma olarak mayıs ayında gerçekleştirilen Ulusal İstihdam Stratejisi toplantısında açıklamıştı.

Güvencesiz, ücretli kölelik Hava-‹fl Genel Baflkan› Atilay Ayçin Halk›n Sesi’ne yapt›¤› aç›klamada, OVP’de kamu aç›klar›n›n kapat›lmas› hedefi olmas›na ra¤men özel sektörün kullanaca¤› kaynaklar›n art›r›lm›fl oldu¤unu ifade etti ve OVP ile özel sektör öncülü¤ünde bir büyüme hedeflendi¤ini söyledi. Ayçin, OVP ile vergilerin artaca¤›n› ve e¤itim, sa¤l›k gibi temel hizmetlere bütçeden ayr›lan pay›n

azalt›laca¤›n› söyledi ve plan›n iflgücünü esneklefltirme hedefi üzerinde durdu. Ayçin, plan›n çal›flanlar için “güvencesiz, korumas›z ve düflük ücretli kölelik”, patronlar için ise “daha az vergi, daha fazla devlet teflviki ve daha ucuz iflgücü” anlam›na geldi¤ini söyledi. Ayçin OVP’ye karfl› yap›lmas› gerekenleri flu flekilde ifade etti: “Bu program›n neresinden bak›l›rsa bak›ls›n, iflçiler ve

emekçiler aç›s›ndan toplu felaket ve y›k›m getiriyor. Yoksulluk ve a¤›rlaflm›fl çal›flma hayat›na mahkumiyeti getiriyor. ‹flçi sendikalar› olarak bu tehlikeye dikkat çekmek ve iflçileri harekete geçirmek mecburiyetindeyiz. ‹flçi sendikalar› ve ba¤l› oldu¤umuz konfederasyonlar OVP’de var olan tehlikeleri görüp karfl› ç›kan politik mücadeleyi hayata geçiremezse dolayl› olarak bu programa destek

vermifl olur. Yani yoksullu¤u art›ran, çal›flma flartlar›n› a¤›rlaflt›rarak bizleri kölelefltiren ve patronlar›n hakimiyetini mutlak k›lan program›n hayata geçirilmesini kolaylaflt›rm›fl oluruz. Bu affedilemez, affedilmemelidir. Tüm iflçi ve emekçiler ortak mücadeleye, alanlara ç›kmal› AKP’nin aymaz ve ars›z emek karfl›t› politikalar›na ve emek düflmanl›¤›na dur demeliyiz.”

Metal işçisinin sözü sokakta M

etal işkolunda toplu iş sözleşmesi görüşmeleri dönemi başladı. 31 Ağustos 2012 tarihine kadar geçerli olacak toplu sözleşme görüşmeleri Metal Sanayicileri Sendikası’na (MESS) bağlı 160 işletmede çalışan 120 bin metal işçisini kapsıyor. Görüşmelerin başlamasıyla patronların çıkarlarına hizmet eden Türk-İş’e bağlı Türk Metal ve hükümetin sözcülüğünü yapan Hakİş’e bağlı Çelik-İş sendikaları kulis ve tehdit faaliyetlerine hız verirken DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş (BMİS) görüşme sürecini sokakta ve direnişte karşıladı. Türk Metal, işverene ilk altı ay için işçinin saat ücretine yüzde 5 zam artı 25 kuruşluk ilave para talebi ile sözleşmenin 2’nci altı ayı için enflasyon oranında, 3’üncü altı ay için enflasyon artı 2 puan, 4’üncü altı ayında enflasyon oranında zam talebinde bulundu ve bu

durumu işçilere “Pazarlık payı yok!” diyerek duyurdu. Türk Metal’in teklifi, düşük ücretle çalışan işçiler için 70, yüksek ücretliler için 108 liraya zam ediyor. Görüşme sürecini sokakta karşılayan BMİS ilk iş olarak Kocaeli merkezinde bir yürüyüş gerçekleştirdi. Kocaeli yürüyüşünün ardından 21 Ekim’de Düzce’de direnen Mutaş işçileri Taksim’den Galatasaray’a yürüdü. 22 Ekim’de Sinter işçilerinin işe iade davasında buluşan işçiler 25 Ekim’de Düzce’de 26 Ekim’de de Gebze’de eylemler yaptı. BMİS’in talepleri 1.000 kişilik işçi komitesi tarafından hazırlandı. BMİS’in taleplerinin arasında, taşerona imkan verecek her türlü maddenin sözleşmeden çıkarılması var. Haftalık çalışma süresinin 45 saatten 37,5 saate düşürülmesi, cumartesi ve pazarın

ücretli hafta tatili ilan edilmesi ve 45 saat üzerinden ödeme yapılması, yıllık izin süreleri artırılması da BMİS’in diğer talepleri arasında. BMİS, işçi ücretlerine aylık ortalama 151 lira zam öngörürken ikinci, üçüncü ve dördüncü altı aylarda sırasıyla yüzde 6, yüzde 5 ve yüzde 6 ücret zammı talep ediyor. BMİS’in Kırklareli Lüleburgaz Anakonda Isıtıcı fabrikasında 6, Kocaeli Gebze Mutaş fabrikasında 7, Akkardan fabrikasında 108, Düzce’de Mas Daf Makine fabrikasında 22, Nema tekstil fabrikasında 32, İzmir Eko Depar fabrikasında 14, İstanbul Tuzla’daki Procast Metal fabrikası’nda 12, İstanbul Ümraniye’deki Sinter Metal fabrikasında 380 işçi olmak üzere 581 üyesi sendikalı oldukları için işten çıkarılmış ve işlerine geri dönmek için direniyorlar.

Kriz dönemi, iflçilere patronlar›n neler yapabilece¤ini gösterdi ve iflverenler de bu süreçten önemli deneyimlerle ç›kt›. Sinter iflyerine sendika girmemesi için batmay› göze al›yor. 2 y›ld›r süren Sinter iflçilerinin ifle iade davas› yine ertelendi. Sinter, iflten ç›kard›¤› iflçilere tazminat vermesi durumunda tamamen batacak.

Taşeron işçi eylemle maaşını aldı

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29)

fazlası normal gelirlerden faiz gideri dışındaki yani normal giderler çıkarılarak bulunur. Bu rakam örneğimizde 120 – 100’den 20 çıkar. Bu, “Türkiye 50 liralık faiz borcunun 20 lirasını ödeyebilir” demektir. Bu sayıyı, ülkedeki mal ve hizmet üretiminin toplam değerine bölerek faiz dışı fazla oranını buluruz. Ancak Türkiye’nin faiz dışı fazla gösterebilmesi için açık vermemesi, bunun için de kamu harcamalarını kısması, vergileri artırması ve ücretleri azaltması gerekir.

İSK Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, Orta Vadeli Program’daki uygulamaların yeni olmadığını, sermaye çevrelerinin yıllardır yapmaya çalıştıkları maddeler olduğunu söylüyor. Halkın Sesi’ne konuşan Serdaroğlu, esnekleştirme gibi emeğe yönelik saldırıların mücadeleci sendikaların bulundukları işkollarında tam olarak hayata geçirilemediğini söylüyor. Serdaroğlu, hükümetin orta vadeli saldırısına karşı toplu sözleşme süreçlerinde karşı duruş sergilediklerini belirtiyor. Serdaroğlu, kıdem tazminatının hak olarak korunmasını, taşeron şirketlerin girişine imkan verecek her maddenin kaldırılması gibi taleplerini toplu sözleşme süreçlerinde ortaya koyduklarını ifade eden Serdaroğlu, “Hükümet esnekleştirme ve kıdem tazminatına ilişkin maddeleri yasallaştırsa bile toplu sözleşmelerde bunlara karşı işçilerin haklarını garanti altına almaya çalışıyoruz” diyor. Serdaroğlu, işverenlerin ve hükümetin kriz döneminden aldıkları cesaretle böylesi bir program açıkladıklarını belirtiyor ve referandumdan AKP’nin büyük bir cesaret toplayarak ayrılmasının da saldırılarda önemli bir rolü olduğunu söylüyor. Serdaroğlu, hükümetin emeğe yönelik saldırılarına karşı neler yapılması gerektiğini şu şekilde anlatıyor: “AKP’nin plan ve yasaları sermayenin istekleridir ve bu istekler işçileri büyük bir yıkıma sürüklüyor. Bu yasalar ancak ortak bir mücadeleyle püskürtülebilir.”

Fakültelerde çalışan taşeron işçiler eylem yaptı ve maaşlarını aldı. İşçiler şimdi Sosyal-İş’e üye oluyor

B

ursa’daki Uludağ Üniversitesi fakültelerinde çalıştırılan taşeron işçiler bir buçuk aydır alamadıkları maaşlarını eylem yaparak aldılar. Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü önünde eylem yapan 200 taşeron işçi maaşlarını alamamanın yanı sıra yaşadıkları birçok sorunu da dile getirdi. Sorunları konusunda muhattap bulamadıklarını belirten işçiler, taşeron firmanın rektörlüğe, rektörlüğün de taşeron firmaya yönlendirerek yetkililerin kendilerini oyaladığını söylediler.

İşçiler Rektörlük yetkilileriyle görüştükten sonra maaşlarının ödenmemesi durumunda 22 Ekim’de günü iş bırakma eylemi yapacaklarını söylemişlerdi. Eylemden 3 saat sonra rektörlük işçilerin maaşlarını yatırdı. Eylem yapan işçiler, eylemden sonra gerçekleştirdikleri toplantıda sözleşme yenileme sürecinin yaklaşmasıyla birlikte işsiz kalma riskine karşı sendikalı olmaya karar verdiler. Eylemin ardından, eyleme katılan birkaç işçinin taşeron şirket yetkilileri tarafından uyarıldığı ve tehdit edildiği öğrenildi.

Kıdem tazminatı hakkından yoksun olan işçiler, günde 10 saat çalışıyor ve izin hakları neredeyse yok. Hastanede çalışan kamu personellerinin servislerinden yararlanamayan işçiler için taşeron şirket de servis hizmeti verilmiyor. Ulaşım parası işçilere ayrı bir külfet getiriyor. Birçok haktan mahrum kalan işçiler üniversite personelinin yararlandığı yemek indiriminden yararlanamıyor. Personel 2,25 liraya yemek yerken taşeron şirket bünyesinde fakülte binalarında çalışan işçiler aynı yemekhanede aynı yemekleri 4 liraya yiyor.


9

EMEK 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

Ucuz işgücü otoyolu Ö

zelleştirme Yüksek Kurulu 20 Ekim tarihinde otoyol ve köprüler özelleştirme programına aldı. Hükümetin kararı aynı gün Resmi Gazete’de yayımlandı. Karar ile daha önce özelleştirme kapsamına alınan Edirne-İstanbul-Ankara, Pozantı-Tarsus-Mersin, Tarsus-Adana Gaziantep, Toprakkale-İskenderun otoyolları ile Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri özelleştirme programına alındı. Bu otoyollar ve köprülerin bağlantı yolları, Gaziantep-Urfa, İzmir-Çeşme, İzmir-Aydın otoyolları, Ankara, İzmir ve Fatih Sultan Mehmet Köprüsü çevre otoyolları ve bunların bağlantı yolları da özelleştirme kapsam ve programına dahil edildi. Tüketiciyi Koruma Derneği, 9 otoyol ve 2 boğaz köprüsünün işletme hakkı devri yöntemiyle 31 Aralık 2008’e kadar özelleştirilmesine ilişkin ÖYK kararının iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay’da dava açmıştı. Mahkeme otoyolların ve köprülerin özelleştirilmesinin hukuki alt yapısının olmadığına işaret ederek ÖYK’nın kararını durdurmuştu. Otoyolların özelleştirme programına alınmasının ardından özelleştirme işlemlerinin 2012 sonuna kadar tamamlanması planlanıyor. 421 KİLOMETRELİK OTOYOL Otoyol alanında bir diğer gelişme 28 Eylül günü yaşanmıştı.Türkiye’nin en büyük otoyol projesi olan İzmitOrhangazi-İzmir otoyolunun inşaatına yıl sonunda başlanacağı duyuruldu. İhalesi 2009’un Haziran ayında sonuçlanan otoyolun yapımına 2010’un ilk aylarında başlanacağı duyurulmuştu. İhaleyi alan Nurol, Makyol, Özaltın, Göçay İnşaat, Yüksel İnşaat ve Astaldi firmaları 27 Eylül günü projeyi resmen imzaladı. Proje kapsamında dünyanın ikinci büyük asma köprüsü İzmit Körfezi’ne

M

istihdam olanağı yaratılacağını açıkladı. Yıldırım’ın işsizliğe çözüm olarak sunduğu projede adı geçen ‘dolaylı çalıştırma’ işçilerin güvencesiz bir şekilde taşeron şirketler bünyesinde çalıştırılması anlamına geliyor.

ilyon dolarların telaffuz edildiği otoyol ve demiryolu projeleriyle uluslararası sermayeye göz kırpan AKP, güvencesizliğin ‘yollarını’ örmeye başladı

TEKELLERE AKP SİNYALİ İktidarları boyunca, duble yol gibi küçük ölçekli projelerle küçük inşaat şirketlerini palazlandıran AKP, otoyol projeleriyle uluslararası şirketlerin talep bulamama sıkıntısına çözüm sunuyor. Yolların geçeceği alanlardaki kamulaştırmaların yapılması yetkisi, büyük oranda yüklenici (taşeron) firmalara tanınıyor. Yüklenici firmaların ihale bedeli olan 6,5 milyar doları karşılaması zor görünüyor. Kamulaştırmaların da ihaleyi alan şirkete yüklenmesiyle otoyolun maliyetinin 11 milyar dolara çıkaracağı tahmin ediliyor. Bu durum, yüklenici firmaları yurt dışından kaynak veya ortak aramaya itiyor. Böylece otoyolların ve ileride yapılacak olanların, uluslararası sermayenin eline verilmesinin önü açılacak; ihaleyi alan yerli sermaye grupları da uluslararası şirketlerin taşeronu konumunu alacak.

inşa edilecek. Yol güzergahı boyunca, 18 bin 212 metre uzunluğunda 30 adet viyadük, 7 bin 395 metre uzunluğunda 4 adet tünel, 209 adet köprü, 18 adet gişe alanı, 5 adet otoyol bakım ve işletme merkezi, 7 adet servis alanı ve 7 adette park alanı yapılacak. Otoyol projesi, 44’ü bağlantı yolları olmak üzere toplam 421 kilometre uzunluğunda olacak. Yap işlet devret modeliyle gerçekleştirilecek olan projenin inşaatı 7 yıl sürecek ve otoyol, fiili teslim tarihinden itibaren 25 yıl süreyle ''işletme haklarının verilmesi'' yön-

temiyle özelleştirilecek. Özelleştirme işlemleri tamamlanıncaya kadar her türlü bakım, onarım işletim ve benzeri işler Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından yürütülecek. Halk, özelleştirme sonrasında İzmitİzmir arasını para ödeyerek gidecek. Otoyol tamamlandıktan sonra yol kullanım fiyatı da şirketler tarafından belirlenecek. İhaleyi alan şirketler İzmit Körfezi’ndeki köprü geçişinin tavan fiyatını şimdiden 35 dolar olarak belirledi. Binali Yıldırım, bu konuya ilişkin gazetecilerin sorduğu “Pahalı

değil mi?” sorusuna “Türkiye’de yollar çok ucuz, hatta bedava bile” yanıtını verdi. TAŞERONUN OTOYOLU Hükümet, otoyol ihaleleriyle işsizliğe ‘güvencesizleştirerek’ çözüm bulmaya çalışıyor. 6,5 milyar dolara mal olması düşünülen proje istihdam yaratması bakımından da oldukça önemli. İhalenin imza töreninde konuşan Binali Yıldırım, proje kapsamında 10 bini dolaysız , 50 bini dolaylı olmak üzere 60 bin kişilik bir

HIZLI TREN ÇİNLİLERİN Otoyol özelleştirmelerinin yanı sıra AKP’nin son dönemde hız verdiği bir diğer proje de demiryollarının özelleştirilmesi. Binali Yıldırım’ın ‘demiryollarını modernleştirme projesi’ olarak sunduğu hızlı tren hattı projelerinin yapımını Çinli şirketler üslenecek. Çin Başbakanı Ven Ciabao’nun 8 Ekim’de gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti sonrasında iki ülke arasında imzalanan anlaşmaların arasında 4.500 kilometrelik hızlı tren hattı inşaatı da var. Otoyol projelerinden farklı olarak demiryolu inşaatlarında Çinli işçiler de çalışacak.

Topbaş, deniz ve gaz yollarını sattı İ

stanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Meclisi 14 Ekim günü yaptığı toplantıda İstanbul Gaz Dağıtım Sanayi Ticaret AŞ (İGDAŞ) ve İstanbul Deniz Otobüsleri AŞ’nin (İDO) blok satış yöntemiyle özelleştirilmesini oy çokluğu ile kabul etti. İDO, 34 adet yolcu vapuru ve 49 Şehir Hatları iskelesini İBB iştiraki olarak kurulan İstanbul Şehir Hatları Turizm San. ve Tic. AŞ'ye devretti. 20 Ekim günü basının sorularını yanıtlayan Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “Para lazım oldukça satıyoruz”

dedi. İDO ve İGDAŞ’ın özel şirketlere satılması, iki kuruluşu satın alan şirketlerin kar amaçlarına göre deniz ulaşımına ve doğalgaz kullanımına zam yapabilmelerinin önünün açılması anlamına geliyor. 1986'da kurulan ve geçen yıl 2,84 milyar TL değerinde net satış gerçekleştiren İGDAŞ, 8 milyonu geçen Türkiye toplam doğalgaz abonelerinin yarısına sahip. İGDAŞ, 4,2 milyon abone ve 4 milyar metreküplük doğalgaz tüketimi ile yerli ve yabancı onlar-

ca şirketiniştahını kabartıyor. 1987'de kurulan geçen yıl 400 milyon liralık gelir elde eden İDO aynı yıl 80 milyon liralık yatırım yapmıştı. Şubat 2005'te Büyükşehir Belediye Başkanlığı Özelleştirme (ÖYK)Yüksek Kurulu ile bir protokol yaparak Şehir Hatları İşletmesi'ni devraldı ve İDO, İstanbul'da deniz ulaşımından sorumlu tek otorite oldu. Şirket, 19 hatta, 25 deniz otobüsü, 10 hızlı feribot, 17 araba vapuru ile 31 noktaya hizmet götürüyor. Ancak ÖYK ile İBB arasında 2005’te imzalanan ve

Çadır-holding karşı karşıya Ankara’daki 78 günlük direniflleri, Dan›fltay’›n 4/C’ye geçifl için baflvuru süresini uzatmas› ve 4/C’yi hukuksuz bulmas›n›n ard›ndan bitiren Tekel iflçileri, 4 Ekim günü Tek G›da-‹fl Genel Merkezi (‹stanbul)’nin genel merkezi önünde direnifle geçti. Bu direnifl eyleminin hedefinde AKP’nin yan› s›ra iflçilerin sendikas› Tek G›da-‹fl de var. ‹flçiler, hem Anayasa Mahkemesi’nin 4/C ile ilgili karar›n› hem de Ankara’daki direnifl sona erdikten sonra verdi¤i sözleri tutmayan Tek G›da ‹fl’in bir aç›klama yapmas›n› ve direnifllerinde kendilerine destek olmas›n› istiyor. Bir tarafta iflçilerin çad›rlar› di¤er tarafta Tek G›da-‹fl’in holdingi and›ran büyük binas›… Direnifllerinin 15’inci gününde Tekel iflçilerinin yan›ndayd›k. Çad›rlara gitti¤imizde iflçiler hummal› bir flekilde yemek yap›yorlard›. Kald›r›mlarda bafllayan direnifl ikinci gününde çad›rlara tafl›nm›fl; ertesi gün Befliktafl Belediyesi parka bir seyyar tuvalet koymufl. Ailelerini memleketlerinde b›rakan iflçilerin ne maafl› ne sigortas› var. ‹flçilere ilk günden beri mahallelinin ve esnaf›n destekleri sürüyor ama yeterli de¤il. ‹flçiler; “Çok flükür idare ediyoruz” diyor ve yakacak gibi bir dizi ihtiyaçtan bahsediyor.

Öncelikleri direnifllerini sürdürmek olan iflçilerin dertleri direniflin ihtiyaçlar›ndan sonra geliyor. 19 y›ll›k Tekel iflçisi Bafral› Hüseyin Bozkurt anlat›yor: “Kadrolu bir iflçiydim, garanti iflim var diye bankaya borçlanarak ev ald›m. Sonras›nda iflsiz kald›m. fiimdi iki çocuk okutuyorum. Çal›fl›rken 1.200 lira maafl al›yordum. 1.040 lira iflsizlik maafl› ald›m. fiimdi 4/C’ye geçince 772 lira alaca¤›m. 772 lira ile çocu¤u mu okutaca¤›m, evin borcunu mu ödeyece¤im, evi mi geçindirece¤im? Domatesin kilosu 6 lira, ekme¤e zam gelecek, zaten yiyemiyoruz. Aç›z. Bafra’da cebime 150 lira al›p buraya geldim, çocuklar okulu Dan›fltay›n 4/C’ye baflvuru süresini uzatma karar›n›n ard›ndan Ankara’daki b›rakacak herhalde ama nerede çad›rlar› toplayan Tekel iflçileri direnifllerini gittikleri memleketlerinde de çal›flacaklar onu da bilmiyorum.” sürdürmüfl ve önemli eylemlere imza atm›fllard›. Bozkurt konuflurken 60 yafllar›nda bir Tokatl› Salih ‹ncea¤aç 4/C’nin imzalan- ‹ncea¤aç, 16 Eylül’de Anayasa adam elinde bir pofletle iflçi çad›r›na mas›nda kand›r›ld›klar›n› ileri sürüyor. Mahkemesi önünde yapt›klar› eylem geliyor ve “Al›flverifle ç›karken gördüm fieker hastas› olmas›na ra¤men ‹stanneticesinde 4/C ile ilgili karar›n ç›kma gelirken size bunlar› ald›m” diyerek bul’a gelen ‹ncea¤aç, Tek G›da-‹fl sürecinin bir y›l› bulabilece¤ini ald›¤› tavu¤u iflçilere veriyor. avukatlar›n›n imzas›n› tafl›yan ve ö¤rendiklerini söylüyor. ‹flçilerin, kap›s› çevik kuvvet Tekel iflçileri özlük haklar›n› alana taraf›ndan ‘korunan’ sendikalar›na karfl› üzerinde 4/C’ye geçmemeleri durumunda ‘yak›n bir zamanda’ ç›kacak olan kadar direnifllerini sürdürmeye sitemleri 4/C’nin imzalanmas›yla Anayasa Mahkemesi karar› sonucunda kararl›lar. ‹flçiler ayn› zamanda Tek bafllam›fl, Tek G›da-‹fl yönetiminin iflsiz kalmamak için 4/C’ye geçilmesi G›da-‹fl yetkililerinin kendileriyle verdi¤i sözleri tutmamas›yla giderek görüflüp bir aç›klama yapmas›n› da bekartm›fl ve iflsizlik maafl›n›n kesilmesiyle gerekti¤ini yazan ka¤›tlar› ald›ktan sonra 4/C’ye geçtiklerini söylüyor. liyorlar. de doruk noktaya ulaflm›fl. ‹flçilerden

halen geçerli olan protokolde İDO bünyesine TDİ’den gelen deniz araçlarının İBB tarafından yeni bir ihale açılarak başka bir kuruma ya da şirkete satılamayacağı yazıyor. İDO bir anonim şirket olmasına rağmen kamu hizmeti sunduğu için kamu yararı gözetmesi gerekiyor. Özelleştirme sonunda kamu yararı ilkesi terk ediliyor. İBB bünyesinde kurulmuş olsa da özel bir şirket olan İDO, kar getirmediği için İstanbul-Yalova ve Adalar vapur hatlarını iptal etmişti.

Her pazar eylem ‹lk bak›flta sendika içi çekiflmeyi and›rsa da Tek G›da-‹fl yönetiminin sürece kay›ts›z kalmas› ortada büyük bir inisiyatif bofllu¤u yarat›yor. Tek kelimeyle kaybedecek hiçbir fleyi kalmayan iflçiler maruz kald›klar› s›k›nt›lar› ve zorluklar› olumlu bir motivasyon unsuru olarak mücadelelerini aktar›yorlar ama bu, bofllu¤u doldurmaya yetmiyor. Tekel iflçilerinin ‹stanbul Levent’teki Tek G›da-‹fl Genel Merkezi önündeki oturma eyleminin 14. gününe denk gelen 17 Ekim akflam›nda ‹stiklal Caddesi’nde meflaleli bir yürüyüfl düzenlendi. Çeflitli sosyalist çevrelerin, emek örgütü temsilcilerinin, iflçilerin, ayd›n ve sanatç›lar›n da destek verdi¤i eylemde hükümetin güvencesiz çal›flt›rma dayatmas› ve buna karfl› mücadele sürecini ilerletmeyen Tek G›da-‹fl yönetimi protesto edildi. 23 Ekim gününde de Tekel iflçileri ve iflçilere destek veren ilerici kurum ve örgütler fiiflli AKP ‹lçe binas›na yürüdü ve taleplerini yineledi. ‹flçiler bu eylemin ard›ndan her pazar saat 18.30’da bir yürüyüfl gerçeklefltirme karar› ald›.

PTT işçisi taşeronu yendi

P

TT’deki taşeronlaştırma ve hizmetin ticarileştirilmesine karşı emsal niteliğinde bir yargı kararı geldi. HaberSen İzmir Şubesi’nin hukuk mücadelesi sonucunda, sendikalaştığı için işten çıkartılan 4 taşeron çalışan işe iade davası kazandı. Yargı, taşeron çalışanların asıl işvereninin PTT olduğu ve PTT’nin, işçilerin tazminatlarını ödemesi gerektiği kararına vardı. Bu karar, PTT’deki diğer taşeron çalışanların hak talebinde bulunabilmesinin önünü açacak.

Tersane işçilerine dava açıldı

A

KP’nin tersane işçisine yönelik saldırıları intikama dönüşüyor. 27 Şubat 2008'de eylem yapan ve gözaltına alınan Tuzla işçilerine 28 ay sonra Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefetten 3 yıl hapis istemiyle dava açıldı. Başbakan Erdoğan’ın 3 Ekim’deki Tuzla ziyareti sırasında kendisiyle görüşmek isteyen Tersane İşçileri Birliği Derneği Başkanı Zeynel Nihadioğlu ve tersane işçisi Zeynel Kızılaslan polis saldırısıyla gözaltına alınmıştı.

THY’de 150 işçi atıldı

H

ava-İş Sendikası 14 Ekim günü İzmir, Ankara, Antalya ve Adana’da firma değişikliği gerekçe gösterilerek Türk Hava Yolları’ndan (THY) 150 işçinin atılmasını protesto etti. Emekliliklerine az bir süre kala işten çıkarılan işçiler THY Genel Müdürlüğü’ne siyah çelenk bıraktı ve yönetimi toplu sözleşme maddelerine uymamakla suçladı. THY’deki işler parça parça taşeron şirketlere veriliyor ve işçilerin çalışma koşulları da gün geçtikçe kötüye gidiyor.


10

KİBELE 29 Ekim 2010 / 11 Kas›m 2010

Halk›n Sesi

Kim müflteki, kim mütecaviz? slında uzayan duruşmalar, gelmeyen bilirkişi raporları, geciken adalet hali bir avukat olarak sıkça karşılaştığım, hatta gitgide kanıksadığım durumlardır. Bir yıldan kısa bir zamanda herhangi bir dava sonuçlanmışsa şaşırırız ve meslektaşlarımıza bu durumu “Biliyor musun şu mahkemede şu hakim 1 yılda davayı karara bağladı” diye hayretle anlatırız. Ancak geciken yargılamalar diğer davalardan başka anlamlar içeriyor cinsel saldırı suçlarında. Cinsel saldırıya uğrayan ve yargılamada “müşteki”, yani şikayet eden olarak adlandırılan kadınların yıllarca süren “adaletin yerini bulması” beklentisi bir travmaya dönüşüyor. Saldırının ruhlarında yarattığı derin yaralar; hak ve adalet arayışının tozlanmış arşivlerinde her geçen zaman örseleniyor. Yılları bulan yargılama sürecinde müşteki, mütecaviz, mağdur ve sanık kimlikleri Av. P›nar iyiden iyiye belirsizleşiyor. Ve “erkekliğinden sual olunmaz” Çelik adliye koridorları, duruşma Eskiflehir salonları en fazla saldırganı Halkevi dinliyor, saldırganı anlıyor ve o soğukkanlı mütecavizle günah çıkartıyor. En son Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ve iki kadını kaçırarak tecavüz eden sanıkların yargılandığı davada, müştekinin İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan alacağı raporun sonucunun geç geleceği düşünülerek sanıklar tahliye edildi. Bu olay cinsel saldırı suçlarının yargılanmasındaki birçok uygulamayı yeniden tartışmaya açtı. Öncelikle Adli Tıp Kurumu’ndan alınacak raporun ne olduğunu açıklamak gerekiyor. Türk Ceza Kanunu’nun 102/5 maddesine göre cinsel saldırıya uğrayan bir kişinin bu saldırı sonrasında ruh ve beden sağlığı bozulmuşsa sanığın alacağı ceza on yıldan az olmayacaktır. Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesinin Adli Tıp Kurumu’ndan gelmesini beklediği rapor, aslında o denli önemlidir ki; sanıkların daha fazla ceza alıp almayacağı ile doğrudan ilgilidir. Yani, mahkeme heyetinin tahliyeye karar vermesi, adli tıptan gelecek raporda sanıkların daha az bir ceza alma ihtimali ile ilgili değildir. Tam aksine cezayı artıracak nedenlerin raporda ortaya çıkacak olmasını bekleyemeyen mahkeme üyeleri, şu satırların okunduğu anda dahi yaşanıyor olan cinsel saldırıları cesaretlendirdiklerinin farkında olmalılar. Geciken raporların ve yargılama halinin sona ermesi için tecavüz suçundan yargılanan mağdurları tahliye etmek yerine, gerçek adaletin tesis edileceği bir yargı süreci inşa etmek daha doğru bir yaklaşım değil midir? Bir insanlık suçuna karşı bir insanlık onurunun onarılacağı mahkeme kararlarına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ayrıca söz konusu davada iki farklı hastanenin raporları olmasına rağmen mahkemenin Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek raporun beklemesi de kuşkusuz yargılama sürecini uzatmaktadır. Ülkenin toplumsal ve siyasal gündemini işgal etmiş pek çok davada ortada hiçbir delil bulunmadığı halde sanıkların yıllarca tutuklu kaldığını biliyoruz. Ancak bu davada cinsel saldırı sanıklarının sperm örneklerinin tutması gibi ortada çok kuvvetli delillerin varlığına rağmen serbest bırakılmaları, bir kez daha hukukun ve kanunların erkek egemen yapısını gözler önüne sermiştir. Cinsel saldırı mağduru kadın, yaşadığı tecavüzü karakolda polise, hazırlık soruşturmasında savcıya, dava açıldıktan sonra hakime, gönderildiği hastanelerde –ki bir çok davada farklı iki hastane ve bir de adli tıp raporu alınıyor- doktorlara anlatmak zorunda bırakılıyor. Duruşmalarda “neden bağırmadın, onu daha önceden tanıyor muydun, ne giymiştin, neden onun evine gittin” gibi kuşkucu soruları yanıtlamak zorunda kalan kadın tecavüzcüsünü şikayet ettiği için neredeyse cezalandırılıyor. Cinsel saldırı mağdurunun yalnız bir kereliğine teknik araçlarla olay anlatım kaydının yapılması yerinde bir uygulama olacaktır. Ayrıca cinsel saldırı suçlarını soruşturan savcıların özel eğitim almaları ve üniversite raporlarının da yargılama sırasında karara esas alınması gerekmektedir. Cinsel saldırı suçlarının yargılanması sırasında yaşanan bu uygulamalara karşı mücadele, kadın hakları mücadelesinin önemli başlıklarından birisidir. Mevcut erkek egemen yasaların tasfiye edilmesi ve eşitlikçi pozitif ayrımcılık anlayışıyla yeni hukuki düzenlemelerin yapılması için siyasi iktidarlar üzerinde baskı kurulmalıdır.

A

Çarşıdan sahneye pazarlanan şiddet

c

‘F

atmagül’ün suçu ne?’ dizisiyle birlikte toplumdaki tecavüz kültürü teşhir olmaya başladı. Ancak bunun için dizinin izlenmesine gerek kalmıyor. Başı örtülü playboy tavşanı resmi altında ‘Fatmagül’ün suçu ne?’ yazılı baksırlar ve pazarda ‘Fatmagül donu’ satışa çıktı. Çok geç kalmadan dizide Fatmagül karakterini canlandıran Beren Saat’e benzeyecek bir şişme bebek promosyonu yapılmaya başlandı bile. Şişme bebeğin tanıtıldığı Şok gazetesi haberinde, üzerinde ‘İster tecavüz et, ister koynuna al yat’ yazısı yer alan bir fotoğraf yer alıyor. Haber ‘Böylece isteyen Fatmagül’e tecavüz bile edebilecek’ cümlesi ile bitiyor. KAHKAHALAR EfiL‹⁄‹NDE TECAVÜZ Görsel medyada da tecavüzün normalleştirildiği ve espri unsuru haline getirildiği yayınlar devam ediyor. Ali Poyrazoğlu’nun Gölgede Muhabbet isimli programında yayınlanan ‘Fatmagül’ün Dolmabahçe’de işi ne?’ isimli skeçte Fatmagül’e karşı 4 erkeğin futbol sahasında “bol gollü” maçı komiklik olarak sunuldu. Skecin alkış toplayan son kısmında yine Ankaragücü taraftarının sloganlaştırdığı “Hapı attık patladık, Fatmagül’e rastladık, Fatmagül’ün suçu yok, biz onu Bihter sandık” cümlesi yer alıyordu. Skecin yer aldığı programda skeci ‘güzel’ tepkisiyle karşılayan Poyrazoğlu’nun eleştiriler sonrasında yaptığı açıklama ise manidardı: “Biz tecavüzün değil, dizinin parodisini yapıyoruz.

F‹LM DE⁄‹L GERÇEK Adana Kadın Platformu’nun gelişen olaylar sonrasında başlattığı 25 Kasım’a kadar sürekli eylemlilik kararı üzerine yaptığı ilk eylemde ‘Film değil; gerçek her gün tecavüze uğruyoruz’ pankartı açıldı. Eylemde basın açıklamasını

üro Emekçileri Sendikası Ankara Adliyesi çalışanları temsilcilerinden Necla Yıldız, 20 Ekim sabahı bir kadın cinayeti sonucu hayatını kaybetti. Necla Yıldız, işe gitmek üzere otobüs durağında oğluyla birlikte beklerken, kızının eski erkek arkadaşı tarafından 27 yerinden bıçaklanarak öldürüldü. Son zamanlarda katili tarafından çok kez ölüm tehdidi alan Yıldız ve adliye tuvaletinden çıkarken aynı kişi tarafından dövülen kızının, durumu savcılığa bildirmelerine rağmen, zanlı bir gece gözaltında tutularak serbest bırakılmıştı. 21 Ekim’de Adliye önünde yapılan cenaze töreninde BES adına açıklama yapan Necla Yıldız’ın çalışma ve mücadele arkadaşları Yıldız için; “Henüz 40 yaşında, küçük yaşta anne olmuş; hayatın bütün zorluklarına karşı mücadeleyi, örgütlü mücadeleyi seçmiş

okuyan Av. Fatoş Hacıevlioğlu, ‘Gölgede Muhabbet’ isimli programının kaldırılmasını ve Haber Türk kanalının kapatılmasını talep ettiklerini belirtti. Hacıevlioğlu, erkeklerin oyunu olarak algılanan futbol aracılığı ile sunulan skeçte karşı takımdaki adamın kadınlaştırılması yoluyla küçük düşürüldüğünü vurguladı ve tecavüz kültürünün ancak bu kadar açık ve rezil bir şekilde ortaya konabileceğini söyledi.

Fatoş Hacıevlioğlu, her gün artan tecavüz vakaları ile ilgili “Biz kadınlar her gün tanıdığımız, tanımadığımız; hoşlandığımız, hoşlanmadığımız her sosyal statüden erkeğin her gün tecavüzüne uğruyoruz” diyerek tecavüzün yaygınlığına dikkat çekti. Eylemde kadın hareketi ile özdeşleşmiş ‘Öldürmeyeceğiz ölmeyeceğiz, kimsenin namusu olmayacağız,’ ‘Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz’ sloganları

Çocuklar mesaiye kaldı amu emekçileri, kreş talepleri için 13 Ekim’de ülkenin pek çok yerinde işe çocukları ile birlikte gitti. Çocuk bakımının anneye yükletilmesi ve bu nedenle işten ayrılmak zorunda kalan binlerce kadının varlığına dikkat çeken Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), çocuk bakımının ebeveynlerin ve kamunun ortak sorumluluğu olduğunu söyledi. Bunun için kapatılan kreşlerin yeniden açılmasını ve 50’den az çalışanın olduğu iş yerlerinde de kreş ve bebek bakım ünitelerinin açılmasını istedi. İstanbul, Ankara, Adana, Diyarbakır, Manisa, Antalya, Samsun ve Bursa’da yapılan basın açıklamaları ile de talepler yeniden sıralandı. ANNELER EVDE ÇOCUK BAKMASIN ‘Ebeveynler işe, çocuklar kreşe pankartı’ ile İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde toplanan KESK’li ebeveynler, devlet üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmediği için çalışanların aile büyüklerinden destek almak ya da ücretli bakıcı veya özel kreşlerden hizmet almak zorunda bırakıldığını söyledi. Bunun sonucunu birçok annenin çocuk bakımı için çalışma hayatından ayrılması ve hapsolması olarak değerlendiren KESK’liler devleti görevini yapmaya çağırdı.

bir emekçi kadındı” dedi. Sorgulanması gerekenin erkek egemen sistem olduğunu söyleyen arkadaşları “Acılarımızı paylaşarak, umutlarımıza sarılarak değiştirmek için bu kara düzeni, hep birlikte söz veriyoruz Necla’ya.” diyerek davanın takipçisi olacaklarını bildirdi. 23 Ekim’de Ankara Kadın Platformu’nun yaptığı basın açıklaması “Bu kez kaybettiğimiz, sendikal mücadelede omuz omuza mücadele ettiğimiz, birlikte ‘kadın cinayetlerine son’ diye slogan attığımız, yan yana polis şiddetine maruz kaldığımız bir arkadaşımız” cümleleri ile başladı. “Susmayacağız ve kabullenmeyeceğiz” diyen platform, kadınların öldürülmediği bir ülkede yaşayabilmek için inadına sokaklarda olacaklarını, inadına mücadele edeceklerini söyledi.

Mesaiden sonra Ankara’da Başbakanlık önünde toplanan KESK’liler adına açıklama yapan Tüm Bel-Sen Ankara 2 No'lu Şube Yöneticisi Satı Buruncu Çalı, işyerlerine iki gün boyunca kreş talebiyle başvur-

duklarını aktardı. Çalı, çocuk bakımı hizmeti gibi temel haklarını kullanabilmek için mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.

KREfi YETMEZ ‹Z‹N HAKKI Adana’da doğum izin sürelerinin bitiminden çocuğun ilköğretime başlayacağı süreye kadar ebeveynlerin 6 ay dönüşümlü olarak kullanabilecekleri 2 yıl ücretli izin hakkı olması talebi dile getirildi. Ebeveynlerin izin kullandıkları için, işyeri ve çalışma koşullarında aleyhte veya rızaları olmadan değişiklik yapılmaması gerektiği de eklendi. KESK’in çeşitli illerde yaptığı ortak basın açıklamasında kamu emekçilerinin çocuk bakımı konusundaki talepleri sıralandı. Tüm çalışma alanlarında kreş hizmeti verilmesi ve kreşlerde yeterli sayıda uzman personelin bulundurulması gerektiğini söyleyen kamu emekçileri, bu hakların evli bekâr tüm çalışanlar için geçerli olmasını istediklerini de belirtti. N‹TEL‹KL‹ E⁄‹T‹M ‹Ç‹N KREfi Kreş talebi toplumsa cinsiyete dayalı işbölümünün ortadan kalkması açısından önem taşıdığı kadar çocukların eğitim hakkını alabilmesi için de önemli. 7 yaş altı, çocukların zihinsel ve sosyal gelişimi için en çok nitelikli eğitimin gerektiği dönem olarak yaşanıyor. Ancak Türkiye’de çocuk nüfusunun yalnızca binde 4’ü okul öncesi eğitim alabiliyor.

YARGI SUÇA ORTAK OLUYOR İstanbul Feminist Kolektif 23 Ekim’de Haber Türk binası önünde basın açıklaması yaptı. ‘Fatmagül’ün suçu ne?’ dizisindeki cinsel şiddet sahnesini Haber Türk ve diğer medya kuruluşlarının ele alış biçimini kaygıyla izlediklerini belirten kadınlar, tecavüzü normalleştiren, komedi haline getiren pornografik malzeme olarak sunan yayınlara tepki gösterdi. İstanbul Feminist Kolektif, Adli Tıp Kurumu’nun tecavüze uğrayan kadınla görüşmesini 1,5 yıl sonraya ertelemesine ve Sincan Fatih 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin bir kadına tecavüz eden iki kişiyi serbest bırakmasına eylem vesilesiyle dikkat çekti. “Tecavüzcüleri serbest bırakan mahkemeleri uyarıyoruz. Tecavüze ortak olmayın” diye seslenen Feminist Kolektif, tecavüz sonrasında istenen raporun, bu çalışmayı aylarca yapamayacağını bildiren Adli Tıp Kurumu’nun dışında üniversite hastanelerince de verilebileceğini söyledi ve bunun için üniversitelerde Tecavüz Kriz Merkezleri kurulması taleplerini iletti.

O dediğin ondan değil Yaşar T

ürbanın üniversiteye girip girmemesi üzerinden yürüyen tartışma ve saflaşma, bazı yazarları tartışmanın “saf”ı pozisyonuna itmiş görünüyor. Sabah gazetesinden Süleyman Yaşar “Başörtülü kadın taşeron işçiliğe mahkum ediliyor” başlıklı yazısında kendince başörtüsü takan kadınların bu nedenle kamu kesiminde iş bulamadıkları için taşeron çalıştırıldıklarını, “kadın emeğinin taşeron firmalar tarafından insafsızca sömürüldüğünü” söylüyor. Süleyman Yaşar’ın kendince yaptığı emek açılımının neresinden tutsak bilmiyoruz: Başörtülü-başörtüsüz tüm kadınların emek piyasasının en ucuz ve güvencesiz işgücü olduklarından mı; kamuda çalışmanın artık kamuda sözleşmeli-ücretli gibi statülerle güvencesiz çalışma anlamına geldiğinden mi; dünyada hiçbir kuralın işlemediği, hiçbir güvencenin olmadığı serbest bölgelerde çalışanların %80’inin kadın olduğundan mı; kamu kesiminde iş bulamamalarının gerekçesinin kadınların ta çocukluklarından başlayıp eğitim sürecine kadar eşitsiz bir biçimde hayata katılmalarından ve annelik-çocuk bakımı gibi geleneksel rolleri nedeniyle kamusal alandan bir biçimde dışlandıklarından mı… Kısacası mesele türbanda değil, mesele kadın olmakta…

*Semra Ocak taraf›ndan haz›rland›

Kaç, kurtar kendini tacizden

Dava bu kez Necla için B

insel şiddet, sahnede komiklik ve kadının yenilgisi olarak gösterilir, karşısında gülerek alkışlanır, çarşıda fantazi öğesi olarak pazarlanır oldu

Dizilere bakın orada tecavüzün ticareti yapılıyor. Bizim programda hicvedilen şey tecavüz değil, tecavüzün ticarileştirilmesi.”

K

atıldı. Platform 25-26 Ekim’de Kültür Sokak önünde tecavüzü sıradanlaştıranların ve bunun üzerinden nemalananların da bu suça ortaklık ettiğini duyurarak, kadınlardan imza topladı. 27 Ekim’de yeniden bir araya gelerek medya patronları ve iş adamları hakkında reyting ve para kazanma hırsıyla tecavüze azmettirme suçunu işledikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

H

acettepe Üniversitesi Öğrenci Sağlık Merkezleri’nde son günlerde dağıtılan bildirilerde taciz vakalarına karşı güvende olmak için öneriler yer alıyor. Öneriler taciz ve tecavüzün yaygınlığına ve erkek kadın ayırmadığına vurgu yapar şekilde kaleme alınıyor ve tacizden kaçarak kurtulmaya dönük maddelerden oluşuyor. “Erkek ve kız öğrenci fark etmez, güvende olmak için;” cümlesi ile başlayan öneriler listesi maddeleri şu şekilde sıralıyor; 1. Grup halinde gezmelisin, 2. Karanlık caddelerde yürümemelisin, 3. Eğlence yerlerine erkek arkadaşlarınla gitmemelisin, 4. Evde kapıyı kilitlemelisin. Bildiri, hem kadın hem erkeğe dönük hazırlanmış gibi başlasa da, toplumun en özgür hareket eden kesimi olarak görünen üniversiteli kadını eve kapatan, üstüne bir de kilit vuran, tacize önlem olarak yalnız yürümeyi, geceleri dahi kadına yasaklayan düşünce biçimini besleyen bir metin olarak bitiyor. Beytepe Öğrenci Kolektifi’nden Kadınlar’ın yayımlanan bildirideki gerici ve cinsiyetçiliği teşhir

eden afişlerinde, bildirideki maddelerin üstü karalanarak kadınların alternatif maddeleri yazıldı; “1. Tacizin sorumlusu biz değiliz. 2. Daha güvenli sokaklar için kampüs alanları aydınlatılsın, 3.Erkek egemen sisteme son, başımızda adam istemiyoruz. 4. Kadınlar için de güvenli yaşam.” Öğrenci Kolektifi’nden Kadınlar’ın yaptığı yazılı açıklamada “Biz üniversiteli kadınlar, ne çözüm olmayan çözüm önerilerine ne de tacizin ve şiddetin meşrulaştırılmasına sessiz kalacağız. Gericiliği, piyasacılığı, cinsiyetçiliği, taciz, tecavüz ve şiddeti kampüslerimizden kovmaya devam edeceğiz” dendi. Üniversiteli kadınlar üniversite yönetimini üniversitede Özel Güvenlik Birimi’nin ve polisin son günlerde artan ve süregelen fiziksel ve sözlü tacizlerini görmeye çağırarak, “ÖGB'nin ve polisin bizim güvenliğimiz için olduğunu söyleyen yönetim YÖK'ün yayınladığı son genelgeden cesaret alarak, üniversiteye polisin girmesini yaygınlaştırmış ve tacizi de bu yolla normalleştirmeye başlamıştır” dedi.

“Geceleri de, sokaklar› da, meydanlar› da terketmiyoruz” (Bir gece eyleminden)


11

YÜZ YÜZE 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Üniversite AKP’ye pes etmiyor

Halk›n Sesi

Abdullah Gül, Cumhubaşkanı olduktan sonra YÖK Başkanlığına ve rektörlüklere AKP’nin adaylarını atadı. Daha önce sistem içi en ciddi muhalefet odaklarından biri olarak AKP’nin eleştirilerine hedef olan YÖK ve rektörlükler ele geçirildikten sonra AKP için mesele kalmadı. Üniversite tam gaz gerici liberal bir yapılanmaya girdi. Baskılar şiddetlendi. Son türban kararı da tüm bunların

ÜN‹VERS‹TEL‹LER

6

KASIM’DA

üstüne tüy dikti. AKP’nin saldırıları karşısında ulusalcıların süngüsü düştü ama sol inadına direniyor. AKP’nin ve YÖK’ünün gerici, liberal, baskıcı siyaseti karşısında sıkı bir mücadele yürüten ve 6 Kasım’da Ankara’da buluşup AKP’ye meydan okumaya hazırlanan Öğrenci Kolektifleri’nden Nida Karabağ ve Can Mesut’la üniversitede süren mücadeleyi konuştuk

ANKARA’DA

BULUfiUYOR

Yumurtacılar Ankara yolunda N M aksat kadınların eğitim hakkı mücadelesini vermekse, neden üniversitelerde bunun mücadelesini, türbana hayır diyen afişlere saldıran erkekler veriyor

eden yumurta? Biz akıllı olduğumuz için... Sonuçta bugün egemenlerin karizmasını büyük ölçüde zedeleyen hatta kimi zaman yok eden bir araç

kisvesiyle üniversitelere sokmaya çalıştığı türban, siyasal İslam’ın üniversitelerde örgütlenmesinin önünü açmak için kullanacağı bir araçtır. Son olarak belirtmek istediğim diğer nokta türban ile yani dini bir simge ile üniversite-bilim ilişkisinin zedeleneceğidir. Yani dogmatizmin hakimiyetinde üniversite eğitiminin bilimselliğinin zedeleneceğidir.

K

olektifler 6 Kasım'da YÖK’ü protesto etmek için Ankara'ya gidiyor? Neden Ankara? Neyi protesto edeceksiniz? Nida Karabağ: Özellikle referandum sonrasında üniversitelere yönelik saldırıların arttığı bir süreci yaşıyoruz. Ankara ise bu saldırıyı yöneten siyasal iktidarın bulunduğu kent. Türkiye’nin dört bir yanından üniversitelilerin bir araya gelip, seslerini güçlü bir şekilde iktidara duyurabileceği bir alan. Can Mesut: Biz bu 6 Kasım’da binlerce üniversiteliyle iddialı bir şekilde Ankara meydanlarına çıkıyoruz. AKP’ye meydan okumaya gidiyoruz. Hedefimiz doğrudan hükümet olduğu için, bu meydan okumanın gerçekleştirilebileceği en doğru yerin Ankara olduğunu ve fiili bir öğrenci mitinginin önemli bir yankı uyandıracağını düşünüyoruz. Ankara’ya üniversitelerimizde hızla tırmanan gericiliğe, paralı eğitime ve tüm bunların mimarı YÖK’e “Hayır!” diyerek üniversitelilerin tarafını göstermeye gidiyoruz.

Bugün YÖK sizin için ne ifade ediyor? Eskimiş bir darbe kurumu mu, üniversite üzerinde hükümetten hükümete değişen bir iktidar aygıtı mı? Nida Karabağ: Kısaca ifade etmek gerekirse, 12 Eylül faşist darbesinin üniversiteler üzerinde kurmayı amaçladığı hegemonyanın en önemli aracı. Aynı zamanda, AKP döneminde çok açık gördüğümüz gibi, siyasal iktidarın üniversitelerde kadrolaşmak gibi amaçlarla da kendi fikirleri çevrevesinde kullandığı bir kurum. AKP, Ahmet Necdet Sezer döneminde atanan Erdoğan Teziç’in başkanlığı döneminde YÖK’e karşıydı. Ama AKP’nin YÖK’e karşı muhalefeti Abdullah Gül’ün YÖK Başkanı olarak Yusuf Ziya Özcan’ı atamasıyla sona erdi. AKP artık YÖK’e karşı söz söyletmiyor. Nida Karabağ: Ayrıca gericiliğin ciddi bir ivme kazandığını görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz, Hacettepe Üniversitesi’ne atanan rektör okula tamamen cinsiyetçi yaklaşımlar içeren bildiri astırabiliyor. Bir bildiride şöyle yazıyor mesela; “Kızlar yanında erkek olmadan sokağa çıkmasın.” AKP’nin üniversitelere atadığı rektörlerle gerici faaliyetlerin önü açılmakla birlikte, ilerici öğrencilerin etkinliklerine ÖGB (özel güvenlik birimleri), polis saldırıyor. Üniversitelerde özgürlüğü türban serbestliğiyle sınırlandırıp, baskıları sürdürüyor. Üniversitelerde yıllardır süren soruşturma ve disiplin cezası furyası konusunda ne düşünüyorsunuz? O kadar ceza alıyorsunuz, neden pes etmiyorsunuz? Nida Karabağ: Sonuçta Türkiye’nin en dinamik muhalefet hareketlerinin üniversitelerden çıktığını biliyoruz. Bunun yanı sıra üniversite toplumsal anlamda pek çok zaman ilerici kimliğiyle öne çıkmıştır. Önemli bir muhalefet odağıdır. Doğal olarak egemenlerin hep hedef tahtasında yer almıştır. Bunun için de başta YÖK olmak üzere çeşitli baskı mekanizmalarını devreye sokmuştur. Bunların önümüze getirdi-

ği sonuçtur soruşturmalar ve cezalar. Bu soruşturma ve ceza furyası AKP’nin YÖK’ü ile beraber daha da şiddetlendi. Bunun sebebi de açık. AKP üniversiteleri zaptettiğini sanarken hala o muhalif sesin yükseldiğini görüyor ve bu, iktidarda bir korku yaratıyor. Can Mesut: Neden pes etmiyoruz? Niye edelim ki arkadaş! Sonuçta üniversiteliyiz. Üniversiteli olmanın bilinci toplumsal duyarlılık taşımaktır. Şimdi bakıyorsun, harç parasını ödemek için çalışan arkadaslarımız ölüyor. Biz açıkçası mücadelemizin meşruluğuna ve gerekliliğine inanıyoruz, dolayısıyla cezalar bizi yıldırmıyor. Aksine daha çok güçleniyoruz. Pek çok üniversitede ulaşım ve kayıt paraları ile ilgili eylemleriniz var. Çalışmalarınızı biraz anlatır mısınız? Ne için mücadele ediyorsunuz? Nida Karabağ: Türkiye’nin birçok üniversitesinde üniversitelilerin ihtiyaçlarına yönelik her türlü ücretlendirme, zam gibi uygulamalara karşı refleksif ve yaratıcı eylemler yapılıyor. Sadece ses yükseltmek değil; aynı zamanda kararlılığımızla kazanımlar elde ediyoruz. Üniversite yaşamı içerisinde yurt ve harç paralarına yapılan zamların geri çektirilmesinden ulaşım ve kantin zamlarının geri çektirilmesine kadar

Neden pes etmiyoruz? Niye edelim ki arkadaş! Sonuçta üniversiteliyiz. Üniversiteli olmak toplumsal duyarlılık gerektirir kazanımlarımız mevcut. YÖK’ün üniversitelerde türban yasağını fiilen kaldıran yeni uygulaması konusunda ne düşünüyorsunuz? Üniversitelerde türbanın serbest bıraklımasına hayır dediniz, siz özgürlükçü değil misiniz? Nida Karabağ: Açıkçası söylenecek çok şey var. Yani öyle ki, bir söyleşi yetmez bu tartışma için. Derin bir tartışma sonuçta ama kısa ve net bir şekilde anlatmaya çalışalım. İktidar türbanı serbest bırakma propagandasını çoğunlukla eğitim hakkı üzerinden yürütüyor. Fakat eğitim hakkı elinden alınanlar, üniversite kapılarında kalanlar sadece türbanlılar mı? Paralı eğitim yüzünden, harç parasını ödeyemediğinden, üniversite yaşımının yemek, ulaşım gibi

temel gereksinimlerini karşılayamadıkları için eğitimini yarıda kesmek ya da çalışmak zorunda kalan üniversitelilerin eğitim hakkı, AKP’nin diline doladığı hak kavramının neresinde. Bir başka örnek verelim. Düşüncelerini afiş asarak, etkinlik yaparak ifade ettikleri için, muhalif oldukları için disiplin cezalarına çarptırılarak eğitim hayatları yarıda kesilen üniversitelilerin eğitim alma hakkı, AKP’nin hak kavramının neresinde? Ayrıca bir çelişki de üniversitede özgürlük tanımının yalnızca türban serbestliğiyle yapılmasıdır. Bugün üniversitelerimizde gerçek bir özgürlük ortamı olduğundan söz edemiyoruz. Yakın zamanda YÖK’ün yayımladığı “güvenli ve özgür üniversite raporu”nda neredeyse sınıf başına bir tane olmak üzere sivil polis kontenjanının arttırılması talep ediliyor. Okullarımızın her tarafına kamera sistemleri yerleştiriliyor. Bu nasıl bir özgürlük? Eğer maksat özünde kadınların eğitim alma hakkının mücadelesini vermekse politik atılımları neden Tayyip tarafından yapılıyor? Neden üniversitelerde bunun mücadelesini, “türbana hayır” diyenlerin afişlerine saldıran erkekler veriyor? Şunu anlıyoruz. Ne üniversitelerin özgürlüğünü ne de kadının eğitim alma hakkını savunan bir zihniyet var. Açıkça görülüyor ki AKP’nin özgürlük

Bir de siz hep yumurtalı protesto eylemleriyle gündeme geliyorsunuz? Neden yumurta? Siz neden akıllı uslu çocuklar olmuyorsunuz? Nida Karabağ: Biz akıllı olduğumuz için yumurta. Sonuçta bugün egemenlerin karizmasını büyük ölçüde zedeleyen, hatta yok eden bir araç. Ha, yumurtaları çok isabetli atabildiğimiz söylenemese de isabet ettirdiklerimiz oluyor. Artık şemsiyeleri ıle geliyorlar üniversitelerimize. Can Mesut: Bu konu çok konuşuluyor, sizin de belirttiğiniz gibi. Yumurta bugün bizim isyanımızı temsil ediyor. Üzerimizde oynanan siyasetle hayatlarımız karartılıyor, insanlar ölüyor, paralı eğitim can alıyor, üniversitelerde en ufak bir hak arama eylemi cezalar ile bastırılıyor ve eğitim hakkımız elimizden alınıyor. Daha buna benzer onlarca şey sayabiliriz. Şimdi tüm bu saldırılar karşısında bizim kendimizi ifade edebilme olanaklarımız da yok ediliyor. Kürsülerde bize söz hakkı tanınmıyor. Ya da mikrofon bize bir türlü gelmiyor. Konuşan konuşuyor, bir şeyler diyor ve gidiyor, biz buna karşı geliyoruz. Dikkatleri üzerimize çekme çabası olarak algılanabilir belki. Evet, bunu da düşünüyoruz ama asıl olarak öfkemiz ile beraber kullandığımız bir özgürlük aracıdır yumurta. Bizi kandırmaya çalışanların, susturmak isteyenlerin, hayatlarımızı çalanların karizmasını çizdiğimiz, üniversitelerde yerlerinin olmadığını belirttiğimiz bir araçtır. Bu yüzden buradan bir kere daha belirtelim üniversitelerimize AKP’nin gerici piyasacı zihniyetini temsilen kim gelirse gelsin yumurtalarımızın hedefindedir. Onların paraları var, medyaları var, iktidarları var; bizim gücümüz sokakta. Sesimizi duymak istemiyorlarsa yumurtamızın tadına bakmak zorundalar.

Öğrenci Kolektifleri AKP’ye meydan okuyor

Ö

ğrenci Kolektifleri 6 Kasım’da YÖK’e karşı Gençlik Muhalefeti ile birlikte Türkiye merkezli bir miting düzenliyor. Tüm üniversitelileri 6 Kasım'da Ankara'da olmaya çağıran Öğrenci Kolektifleri, “YÖK’e hayır demek, AKP’ye meydan okumak için alanları dolduracağız” diyor. Üniversiteliler “YÖK’e hayır” demek için Ankara Üniversitesi Cebeci Kampusü önünde saat 13.00’da toplanarak, Ziya Gökalp Caddesi’ne yürüyecek. Öğrenci Kolektifleri’nin açıklamasında şu ifadelere yer veriliyor: “YÖK’ü kaldıracağız dediler, ele geçirdikten sonra herkes işine baksın dediler. Demokrasi getireceğiz dediler, üniversitelere 2 oy almış rektör atamaya kalktılar. 12 Eylül ile

hesaplaşacağız dediler YÖK’e dokunmadılar. İleri demokrasiye geçtik dediler, ilk icraatları üniversitelerde polis kuşatmasını yaygınlaştırmak ve kurumsallaştırmak oldu. Öğrenci Kolektifleri olarak tüm bu yalanlara kanmıyor, AKP’ye karşı sessiz kalmıyoruz. Türkiye’de 40 üniversitede örgütlü gücü olan Öğrenci Kolektifleri olarak, paralı eğitime, gericiliğe, YÖK’e karşı Ankara’da büyük öğrenci mitinginde buluşup, AKP’ye meydan okumaya gidiyoruz. Çağrımız üniversitenin gerçek sahiplerinedir. Üniversiteyi var eden öğrenciler, antidemokratik uygulamalar ile kürsüsünden alınan akademisyenler, bilim insanları 6 Kasım’da binlerce kişi YÖK’e hayır sloganını siyasi iktidarın merkezinde tüm Türkiye’ye duyuralım.”

Siyasetten uzak tutunuz Üniversite gençliği gündelik sorunları ile siyaset arasında bağ kurabiliyor mu? Can Mesut: Aslında kuramıyor diyebiliriz. Sonuçta yukarıdan yürüyen bir siyaset var Türkiye’de ve üniversiteli buna müdahil olma noktasında sıkıntılar yaşayabiliyor. Oysa, geleceğimizi ilgilendiren siyasi konular oluyor. Daha doğrusu bizi ilgilendiren gelişmeler ülke siyasetine tabi olarak yaşanıyor. Burada özellikle belirtmek gerekir ki sorun üniversitelilerde değil. Toplumsal misyonundan uzaklaştırılmış üniversite gerçeği ister istemez arkadaşlarımızın gündelik sorunların siyaset ile bağ kuramamasına sebep olabiliyor. Nida Karabağ: Rekabetçi bir eğitim sistemi var üniversitelerde. Üniversiteler iş bulmak için geçilmesi gereken bir yol olarak görülüyor. Bu durum üniversite gençliğini kendi sorunlarını fark edemez hale getiriyor.

Yusuf Ziya’nın bir YÖK’ü var Yusuf Ziya Özcan başkanlığındaki YÖK'ün farkı ne? Yusuf Ziya Özcan, YÖK başkanlığına atanmadan önce ODTÜ’de gerici kimliği ile tanınan bir akademisyendi. AKP’nin üniversitelerde yaratmaya çalıştığı gerici ve piyasacı dönüşümün temel aracı olan YÖK’ü bu hedefe göre şekillendirebilecek uygun bir kişiydi. Keza YÖK başkanlığına atandığında ilk açıklamaları türbanın serbest kalması ve üniversitelerin de paralı olması doğrultusundaydı. Yusuf Ziya Özcan döneminin farkı YÖK’ün baskıcı karakterinin daha da öne çıkmış olması. Yalnızca öğrenciler üzerinde değil, akademisyenler üzerinde de ciddi bir baskı mekanizmasının işletildiği görülüyor. Artık üniversitelerimizde kendimizi ifade ettiğimiz afişleri asmamız dahi başlı başına bir soruşturma ve ceza gerekçesi olarak kabul ediliyor. Açılış dönemlerinde her sene yapmış olduğumuz kayıt çalışmaları kapsamında yeni gelen üniversiteli arkadaşlarımız için açtığımız bilgilendirme masaları bugünkü YÖK için sorun teşkil ediyor.


12

DOSYA 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

A lev ile r ne istiyo r? ptıkları Alevi örgütleri 9 Ekim’de ya kaldırılması eylemle zorunlu din dersinin e getirdi. Bu taleplerini bir kez daha dil olarak’ talebi AKP’kabul edilemez görmezden niteledi. AKP’nin taleplerini iyorlar? geldiği Aleviler kim? Ne ist n rahatsız Talepleri siyasi iktidarı nede cadelesinde ediyor? Ezilenlerin hak mü rak yer Aleviler nasıl bir dinamik ola alıyor, alabilir?

Neoliberal kimlik siyaseti ve Alevi muhalefeti Alevilerin zorunlu din dersinin kaldırılmasına için yaptıkları eylemleri AKP demokrasisinin sınırlarını gösterdi. Alevi calıştayıyla esen ılımlı hava AKP’nin katı sunni iklimini yumuşatmadı

B

aşını Pir Sultan Abdal Kültür Derneğini’nin çektiği Alevi örgütleri 9 Ekim günü Ankara’da 24 saatlik bir eylem yaparak zorunlu din dersinin kaldırılması taleplerini bir kez daha dile getirdi. Demokratlığının sınırı anadilde eğitim talebinin reddiyle ortaya çıkan AKP, Alevilerin zorunlu din dersinin kaldırılması talebine de olumsuz yaklaştı. Eylemin hemen ertesi günü 10 Ekim’de hükümetin Alevi Çalıştayı’nda temsilci olarak görevlendirdiği Devlet Bakanı Faruk Çelik “Zorunlu din dersine hayır” diyen Alevileri “Ne derdiniz var din dersiyle, niye kalksın din? … Bu yaklaşım bizim iktidar olarak doğru bulmadığımız bir yaklaşımdır” sözleriyle cevapladı. Bu cevap AKP’nin çok uzak bir zamandan değil 1994 İstanbul Belediye Başkanı Erdoğan’ın, tarihi üç dergâhtan biri olan Karacahmet Dergahı’nı yıktırmak istemesinden öteye gidemediğini de gösterdi. BU İLK KARŞILAŞMA DEĞİL Bakan Çelik’in çıkışı, 2009 Haziran’ında başlayan ve yedi oturumda gerçekleşen Alevi çalıştayları ve ortaya çıkan sonuçları, AKP’nin demokrasi sınırının Aleviler olduğunu gösteriyor. Çalıştay sürecinde Alevilerin din dersi, cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi ve Madımak Oteli’nin müzeye çevrilmesi taleplerine olumlu yaklaşamayan hükümet, Anayasa referandumunda da benimsediği gerici-milliyetçi söylemiyle Alevileri hedef almıştı. Bu tavır başbakanın yargı değişikliklerini halka ‘dedelerden talimat alamayacaklar’ sözleriyle savunmasıyla hafızalara kazınmış, Alevi dernekleri bu noktada ‘alevi açılımı’nı çaktırmadan kapatan Erdoğan için ‘alevileri gözden çıkardı’ yorumu yapmıştı. Alevilerin zorunlu din dersinin kaldırılması talebi Alevi Çalıştayı’ndan çok önceye dayanıyor.

Aleviler, 1980 darbesi sonrası anayasal dayanak oluşturularak okullarda verilen zorunlu din derslerine karşı hem hukuki hem siyasi alanda mücadele ediyor. 1982 Anayasası’nın 24. maddesinde ifade edilen “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri zorunlu derslerdendir” ifadesi milyonlarca Alevi çocuğunun Sünni mezheplerin inanışlarına göre hazırlanmış din dersi müfredatlarını görmesine sebep oldu. Bu anayasa yürürlüğe girdikten 13 yıl sonra Alevi yurttaşlar önce mahkemelere başvurarak din derslerinin kaldırılmasını talep ettiler. Zorunlu din dersi uygulamasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan ilk başvuru 1995’te kabul edildi. AİHM 2007’de Türkiye aleyhine karar vererek böyle bir dersin zorunlu olmasının Türkiye ile AİHM arasında imzalanan 1 No’lu Protokol’ün eğitim hakkı ile ilgili 2. maddesine aykırı

olduğuna hükmetti. Hükümet bu kararın din dersinin verilmesiyle ilgili olmadığını müfredatla ilgili olduğunu savundu. AKP bu algısını sürdürerek Alevi Çalıştayı raporunda din dersini kaldırmak yerine dersin kitaplarında Alevilik konusunu daha geniş işlemek ve bu bölümleri Alevilere yazdırmak gibi bir öneri sundu. Bu öneriye Alevi hareketi içindeki farklı eğilimler farklı tavır gösterdi. Cem Vakfı bu öneriye sıcak bakarken Alevi muhalefetinin Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin başını çektiği bir diğer kesimi din dersinin içeriğinin değişmesini yeterli bulmayarak zorunlu din dersinin kaldırılması talebinden vazgeçmedi. PSAKD Başkanı Fevzi Gümüş bunun nedenini 18 Ekim’de Günlük gazetesinde yayımlanan söyleşisinde şu sözlerle ifade etti: “Bizim derneğimizin de içinde bulunduğu demokratik Alevi

örgütlenmesi genel olarak zorunlu din derslerinin, gerçekten laik bir ülkede olmaması gerektiği inancında. Bu yüzden de müfredatın içinde Alevilerle ilgili bilgileri içeren kimi değişiklikler yapılması Aleviler açısından kabul edilebilir bir çözüm olamaz. ..Farklılıklar olsa bile demokratik, evrensel değerler açısından savunulabilecek konuların arkasında durulması gerekiyor. Bunların başında da Türkiye’nin laik-demokratik bir ülke olması geliyor…” Alevi örgütleri içerisindeki bu ilerici eğilim eşit yurttaşlık mücadelesi açısından Alevi hareketinin ilerici bir dinamik olma potansiyelini güçlendiriyor. NEOLİBERAL UZLAŞMA Öte yandan AKP’nin Alevilerin kimi taleplerini kısmen kabul eden ve Alevilerin taleplerini düzeniçileştirmeyi amaçlayan çözümünü benimseyen Alevi örgütleri de var. Bu

Talepleri kabul edilmeyen Alevi muhalefeti bir yol ayrımına doğru ilerliyor. Ya neoliberal kimlik siyasetiyle uzlaşacaklar ya eşit yurttaşlık mücadelesinin bir parçası olacaklar

örgütler Alevilere dönük baskı ve asimilasyon politikalarına karşı çözümü bireysel haklar ve özgürlükler çerçevesinde arayan ve Alevi sorununu siyasi içeriğinden uzaklaştıran bir algıyı yansıtıyor. Oysa Aleviliğe dönük Osmanlı’dan bugüne baskı politikalarının hem denetim gibi ideolojik amaçlar hem de muhalif potansiyelinden ötürü sınıfsal/politik amaçlar taşıdığı ortada. Neoliberalizmin kimlik politikaları, siyasi niteliği olan etnik/mezhepsel/cinsiyet sorunlarını bireysel hak ve özgürlükler sorununa indirgemektedir. Aleviler için de devreye sokulduğu üzere kimlik siyasetini kullanarak farklı ezilen kesimleri cemaatleştirmeye çalışmaktadır. Bu sorunlardan doğan toplumsal çelişkileri ilerletici bir toplumsal dinamiğe dönüşmeden sistemle bütünleştirme gayreti içindedir. Bu nedenle hükümet cephesinden gelen din dersine Aleviliği ekleme, Diyanet İşleri’ni kaldırmak yerine Alevi dedelerini ona bağlamak önerilerinin neoliberal kimlik politikalarıyla örtüştüğünü söylemek mümkün. Bu önerilenin kabul edilmesi, ezilen Alevi kitlelerinin tepkilerini düzenle uzlaştıracak çözüm önerilerinin Alevi tabanı içinde yaygınlık kazanması da Alevi muhalefeti içindeki uzlaşmacı eğilimlin benimsenmesi anlamına geliyor. Alevilerin talepleri niteliği itibariyle sadece inanç özgürlüğü kapsamında değil demokratik bir ülke ve eşit yurttaşlık mücadelesi kapsamında yer alıyor. Fakat muhalefetin ilerici potansiyeli Alevi örgütlerinin bundan sonra atacağı adımlara ve hareket içinde işi laik ve demokratik bir ülke mücadelesi olarak görmek ya da salt Alevi kimliğinin tanınması olarak görmek diye ayrıştırılacak iki farklı eğilimden hangisinin benimseneceğine göre değişebilir. AKP’nin önerileriyle uzlaşıp uzlaşmamak Alevi hareketinin eşit yurttaşlık mücadelesine katılıp katılmayacağını da gösterecektir.

Gülen’in çözümü samimi değil Fettullah Gülen’in Onursal Baflkan’› oldu¤u Gazeteci ve Yazarlar Vakf› (GYV) Yönetim Kurulu Üyesi ve Zaman gazetesi yazar› Hüseyin Gülerce 14 Ekim günü verdi¤i bir röportajda Fettullah Gülen’in aleviler taraf›ndan yanl›fl alg›land›¤›n› da vurgulayarak Gülen’den al›nt› yapt›. “Hoca efendi sekiz dokuz sene önce dedi ki ‘Alevi vatandafllar›m›z›n flifahi kültürlerini yaz›l› kültüre geçirmeleri ihtiyaçlar› var. Cemevlerinin, cazibe merkezi gibi Alevi gençlerinin gitmeyi isteyecekleri komplekslere dönüfltürülmesi gerek.” Gülerce’nin aç›klamas› Cemaatin, art›k kangren haline gelen Alevi sorununun çözülmesi gerekti¤i görüflünü yans›t›yor. Fakat bu çözüm elbette san›ld›¤› gibi Alevilerin kendi varl›klar›n› korumalar› fikrine de¤il inançlar›n› Sunnilefltirerek içermek üzerine kurulu. Alevi çal›fltay›n›n koordinatörlü¤ünü üstlenen, Mu¤la Üniversitesi Felsefe Bölümü Ö¤retim Üyeli¤i yapan Yrd. Doç. Dr. Necdet Subafl› baflta olmak üzere birçok Sünni kökenli ilahiyatç›n›n Alevi kültürü üzerine yazd›¤› kitaplar›n ortak özelli¤i Alevi kültürünün özgün niteliklerini siliklefltirip ‹slam kültürüyle benzer motiflerini öne ç›kartmas›. Fettullah Gülen çizgisindeki Abant Platformu’nun ve AKP’nin Alevi Çal›fltaylar›’n›n kat›l›mc›s›

olan Osman E¤ri’nin Diyanet ‹flleri için haz›rlad›¤› “Alevi Köylerinde Din Hizmetleri Nas›l Yap›labilir?” k›lavuzu AKP-Gülen çözümünün neyi içerdi¤ini göstermesi bak›m›ndan anlaml›. Alevi Haber Ajans›’n›n klavuzdan aktard›¤› baz› maddeler flöyle: Alevi köylerine cami yap›m› teflvik edilmeli, cami yap›m› konusunda devletten yard›m sa¤lanmal›d›r. Alevilerin yo¤un olarak yaflad›¤› illerdeki müftülükler bu konuyu merkeze alarak reorganize olup, aktif bir flekilde çal›flabilirler. Müftülükler Alevi köylerine yönelik olarak “irflat ekipleri” görevlendirebilirler. Yol, su, kanalizasyon gibi köye yönelik hizmetler imamlar arac›l›¤›yla, onlar›n bir eseri olarak sa¤lanmaya çal›fl›labilir.”

nedeni katliam ve kıyamda Ağacın kurdu Sırrın D kendinde olur A

leviler oldukça örgütlü bir topluluk. Birbirinden farklı eğilimlerde birden çok dernek ve yapılanma var. Hatta bu çokluk onların bölünmüş bir hareket olduğu izlenimini veriyor. Bu örgütleri dönemin ABF başkanı Selahattin Özel, 2006 yılında Alevilikle ilgili bir dosya çalışması yapan Birgün gazetesine şöyle anlatıyor: “Esas olarak Aleviliğe bakış noktasında üç çizgi bulunuyor. Birincisi Aleviliği İslamiyet’in Türklük yorumu olarak kabul eden Cem Vakfı ve çevresi. Diğeri Alevileri Şiilik dairesi içine sokarak Aleviliği asimile etme çabasında olan Ehlibeyt Vakfı’dır. Üçüncüsü ve ağırlıklı yapıysa Aleviliği özgün bir inanç, kültür olarak kavrayan Hacı Bektaşi Veli, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Hubyar derneklerinin de aralarında bulunduğu derneklerin bir araya gelerek kurduğu Alevi Bektaşi Federasyonu’dur.” Aleviliğin yorumlanmasına

dair farklılık kendisini siyasi konumlanışlara da yansıtıyor. Aleviler arasındaki ayrışmada bir ucun siyasi iktidarla aynı safta yer alması Alevi muhalefetinin gücünü kırmanın bir aracına dönüşüyor. Bu örgütler içinden bir tanesi iktidarla her dönem kurduğu yakın ilişkilerle öne çıkıyor: Cem Vakfı. Cem Vakfı AKP’nin düzenlediği çalıştaylara katıldı. Vakfın başkanı olan İzettin Doğan Demokrat Partili bir aileden geliyor. 1980 sonrası Kenan Evren’in kurdurduğu MDP’nin kurucu isimleri arasında yer aldı. İzettin Doğan siyasi otoriteyle kurduğu ilişkilerde hep egemenler cephesinde yer alma eğilimine sahip olduğu için AKP çalıştayına katılması çok da şaşırtıcı değil. Burada bir parantez açıp CHP’nin 17 Ekim’de Swiss Otel’de düzenlediği aydın sanatçı buluşmasına alevi kanaat önderi olarak yalnızca İzettin Doğan’ı çağırması da unutulmaması gereken bir diğer temas.

osyamızda bir muhalefet bileşeni olarak ele aldığımız Aleviler kim, tarih boyunca toplumsal mücadeleler içinde konumları ne oldu? Türkiye’de kendini Alevi olarak tanımlayanların sayısı net değil. Milli Güvenlik Kurulu’nun 2008 yılında hazırlattığı ‘Türkiye'deki Etnik Grupların Dağılım Raporu’na göre Türkiye’de 8 milyon 750 bin Alevi var. Alevi örgüt-

Semih Poroy’un fieyh Bedrettin çizimi

lerinin verdiği rakamlara göre ise ülkede 25 milyon Alevi bulunuyor. Alevilik inanışı Anadolu odaklı. Fakat İran’ın doğusundaki Horasan ve Balkanlar’da da Alevi öğretisini benimseyen toplulukların yaşadığı biliniyor. İKİ AYRI TARİH TEZİ Bir görüşe göre Alevilik Anadolu’da Sünni mezheplerden sonra en yaygın İslami

mezhep. Bu görüş Aleviliğin 4 halife dönemindeki iktidar savaşımı sonrası yaşanan ayrışmada Hz. Ali yanlılarının benimsediği İslam mezhebini ifade ettiğini savunuyor. Bununla beraber Alevi yazarlar Erdoğan Çınar, Atilla Erden, Ali Yıldırım’a göre ise Alevilik içinde İslam’dan izler taşıyan fakat bununla birlikte Şamanizm’den, Budizm’e kadar farklı dinlerden de izlerin bulunduğu Anadolu’ya özgür bir inanış. Anadolu topraklarında 5500 yıl öncesine ait Sümer Tabletleri’nde bile cem törenlerinin anlatıldığını bu iddiaya kanıt olarak gösteren araştırmacılara göre bu inanış tarih boyunca Anadolu’da varlığını sürdürmüş, İslam’ın bu topraklara gelmesinin ardından zorla Müslümanlaştırılan Türkmenler tarafından da benimsenerek yaygın bir inanış haline gelmiştir.

OSMANLI’DAN CUMHURİYETE ALEVİLER Tarihsel kökenleri ve İslam’la ilişkisi konusunda farklı görüşler olsa da Aleviler konusunda tartışılamayan tek bir gerçek vardır. Aleviler, tarih

boyunca siyasi iktidarlar tarafından ezilmiş, maruz kaldıkları baskılar yüzyıllar boyunca kendilerini ve ibadetlerini gizlemelerine neden olmuştur. Selçuklular döneminde Babailer İsyanı’nın bastırılması için Kırşehir Malya Ovası’ndaki kıyım, Osmanlı döneminde Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferi öncesindeki kıyımı Alevilerin geçen bin yılda maruz kaldığı iki kitlesel katliam. Bu kitlesel katliamların yanı sıra tarihteki farklı Anadolu isyanları boyunca merkezi otoritenin saldırılarına maruz kalan Alevilik bu baskılardan ötürü kendisini gizleyerek varlığını devam ettirdi. Yerleşim yerlerini ve ibadet yerlerini devlet otoritesinin ulaşmakta zorluk çekeceği coğrafyalara kurdu. Merkezi feodalizmle yönetilen Osmanlı elbette merkezden uzak duran Alevileri iktidar olmanın bir gereği olarak kontrol altına almak istedi. Bunla beraber Alevilerin yukarda da belirtildiği gibi farklı Anadolu isyanlarına katılmış olması da denetim ve asimilasyon politikalarının bir diğer sebebini oluşturur.

Bu durum cumhuriyetin kuruluşuyla da değişmemiş, Kurtuluş Savaşı öncesi Sivas Kongresi ile beraber cumhuriyetin kuruluşu sürecine katılan Aleviler yeni cumhuriyetin “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir toplum yaratma” ereğinden nasibini dergâhlarının kapatılmasıyla aldı. 1925’te çıkartılan Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun’la beraber aralarında Hacıbektaşı Veli dergahının da bulunduğu dergahlar kapatıldı. Cumhuriyet’in ilerleyen yıllarında Diyanet İşleri’nin kurulması, üniversitelerde kurulan ilahiyat fakültelerinin niteliği cumhuriyetin kurumlarının Sunni mezheplere göre şekillendiğini gösterdi. 1970’lerden sonra iç savaşın şiddetlenmesiyle beraber Aleviler bu sefer sadece resmi otoritenin değil faşist provokasyonların da hedefi oldu. Çorum ve Maraş’ta Alevilere dönük kontrgerilla destekli katliamlar farklı türden bir sindirme ve yıldırma politikası oldu. Bu tezgahların en yakını 1992’de Sivas’ta 33 insanın hayatına mal oldu.


14

SPOR 29 Ekim 2010 / 11 Kasım 2010

Halk›n Sesi

‘Taraftar değil, emekten tarafız’ S

por emekçileri denillince akla hemen sporcular geliyor; ancakspor emekçileri içinde malzemeciler, masörler, sağlık görevlileri, antrenörler de var. Spor-Sen, tüm spor emekçilerini kapsayan bir sendika ve 2821 Sayılı Sendikalar Kanunu’nun 60’ıncı maddesinde yer alan 25 numaralı işkolunda yani konaklama ve eğlence yerleri işkolunda örgütleniyor. Spor-Sen Genel Başkanı Kemal Salahioğlular, yeni kurulan bir sendika olduklarını ve şu an için dünyada spor emekçilerini örgütleyen tek sendika olduklarını söyledi. Salahioğlular, Diyarbakır, Trabzon, Mersin, Adana’da ve İstanbul’un Anadolu yakasında çalışmalara başladıklarını söylüyor. Salahioğlular neden bir spor emekçileri sendikası kurduklarını şu sözlerle açıklıyor: “Sporcular da emeğini satıyor, onlar da emekçidir ve biz de bu yüzden spor emekçilerinin örgütlenmesi gerekliliği üzerine sendikayı kurduk. Biz, çalışan bir insanla bir sporcunun farkı olmadığını söylüyoruz.” Spor-Sen’in kuruluş sürecinde birçok zorluk yaşanmış. Emniyete başvuru yaptıklarında “Böyle bir işkolu yok” cevabını almışlar ama işkollarının 25 No’lu işkoluna girdiğini ısrarla söylemeleri sonucu işkollarının olduğu ortaya çıkmış. Salahioğlular, sendikayı kurduktan sonra birçok yerden destek mesajı aldıklarını söylüyor ve ilk amaçlarının bir spor iş yasasının oluşturulması olduğunu belirtiyor. Salahioğlular, Avrupa’da da spor iş yasası olmadığını ancak Avrupa ülkelerinin yasalarındaki sendikalaşma hakları ve özgürlükleri sebebiyle böyle bir yasaya ihtiyaç duyulmadığını sözlerine ekliyor. Sohbetimiz sürerken Spor-Sen Genel Sekreteri İbrahim Akseloğlu, spor federasyonlarının faaliyetlerine ilişkin çıkardığı yönergeleri masaya getiriyor. Yönergeler üst üste konulduğunda yükseklikleri 30 santimi geçiyor. SporSen’liler bunu federasyonların hiçbir açık kapı bırakmamak ve sporcuları köle haline getirmek için yaptıklarını ifade ediyorlar. GÜVENCESİZ SPOR Spor, güvencesizleştirmenin en yoğun yaşandığı alanlardan biri. Spor-

H

alkın Sesi olarak yeni kurulan Spor Emekçileri Sendikası’nı (Spor-Sen) ziyaret ettik, Spor-Sen’in hedeflerini ve spor alanındaki mücadeleyi konuştuk

Sen Genel Sekreteri İbrahim Akseloğlu, futbolcuların şöhret olduğuna ve birçok gencin de futbolcu olma hayali olduğuna dikkat çekiyor. Akseloğlu, futbolda amatör kulüplerde 33 yaşın üstünde sporcu kabul edilmediğini ve amatör kulüplerde oynayan futbolcuların 22-23 yaşını geçtikten sonra profesyonel kulüpler tarafından alınmadığını söylüyor. Amatör kulüplerde tam zamanlı sporla uğraşabilen sporcu sayısı çok az. Çoğu sporcu başka işlerde çalışırken hafta sonlarında ya da işten çıktıktan sonra antremanlara katılabiliyor. Kulüp istediği zaman antreman yaptırabiliyor, yani amatör kulüplerde spor yapanlar telefonla aranarak antremana çağrılabiliyor. Amatörde

oynayan sporcular, profesyonallerle aynı işi yapıyorlar ama amatörlerin sigortası ve sözleşmesi yok. Profesyonel sporcuların sözleşmesi var ancak sigortaları yok. Amatör kulüplerde ve birçok profesyonel kulüpte sporcular paralarını alamıyor. Son olarak Erzurumsporlu futbolcuların uzun süre maaş alamadığını, kulübü terk ettiklerini ve baskıyla oynatıldıklarını belirten Akseloğlu, “Sendika işte böyle bir durumda gerekir” diyor. Akseloğlu, Arda Turan’la gündeme gelen gece yaşantısı tartışmalarına farklı bir boyut katıyor. Akseloğlu, Arda’nın medyada üst üste cinsel yaşantısı ile ilgili çıkan haberlerin Arda’nın kendini sigortalattıktan sonra yapılmasına dikkat çekiyor.

MİLYON DOLAR KAZANAN SPORCU YÜZÜ GEÇMEZ Türkiye’de bir sporcu ortalama 15 yıl spordan para kazanabiliyor. Hiçbirinin güvencesi yok. Sporcuların klüplerle imzaladıkları sözleşmeler sporcuları kulübün kölesi haline getiriyor. Sporcuların emekliliği yok. Zamanının yıldız sporcuların çoğu bugün şoförlük yapıyor, para durumu biraz daha iyi olanlar ise meyhane ya da restoran işletiyor. Akseloğlu, bir anısını anlatıyor: “1 Mayıs mitinginde Spor-Sen pankartımızla yürüyorduk, bir genç, ‘Milyon dolar kazanıyorlar sendika sporcuların neyine’ diyerek laf attı. Ben de gencin yanına gittim ve milyon dolar kazanan sporcuların çok az olduğunu ve sporcuların içinde

bulunduğu durumu anlattım.” Akseloğlu devam ediyor: “Türkiye’de, on binlerce sporcu var ve bahsedilen milyon dolarları alan sporcular yüzü geçmez. Milyon dolarlarla gündeme gelen sporcuların aldığı paralar ve gece hayatının medya tarafından yansıtılması sonucu sporcular hakkında toplumda böyle bir yargı oluşmuş; oysa durum hiç de öyle değil.” HEM SPORCU HEM EMEKÇİ Genel Başkan Salahioğlular, sendikalaşma sürecine girildiğinde toplumun sporcular hakkında oluşturdukları bir takım ön yargılarla mücadele ederken, sporcularda oluşan elitist düşünceyle de mücadele ettiklerini söylüyor. “Ben sporcuyum işçi değilim” şeklindeki bakış açısının sıkıntılı olduğunu ve yeni bir sendika olmalarına rağmen bu bakış açısıyla çok sık karşılaştıklarını söylüyor. Kulüplerin, kendi istediklerini yapmayan sporcuların spor yaşantısını bitirdiklerini ifade eden Salahioğlular, sporculardan sendikalaşma yönünde talepler olduğunu; ancak sporcuların kulüplerin tehditlerinden çekindiğini de söylüyor. Salahioğlular, sporun sağlıklı bir yaşam için gerekli olduğunu da söylüyor ve Türkiye’nin her hangi bir spor politikası olmadığına dikkat çekiyor. Salahioğlular, spor aktivitelerinin halka parasız bir şekilde sunulması gerektiğinin de önemine dikkat çekiyor. ‘TARAFTAR DEĞİL TARAFIZ’ Spor-Sen Genel Sekreteri, İbrahim Akseloğlu taraftarlık konusunda, kendilerinin bir taraftar olmadığını belirtiyor ve “Biz taraftar değiliz, tarafız. Emeğin tarafındayız” diyor. Akseloğlu, spor alanında taraftarlığın yaygın olduğunu ve bazı taraftarların diğer takım taraftarlarına neredeyse düşman gözüyle baktığını kaydetti ve taraftar gruplarının UPS işçilerine destek eyleminde ortak bir amaç için birleşebilmesini önemli bulduğunu söyledi. Akseloğlu, genelde taraftarlık kavramının büyük kulüpler tarafından insanlarda biriken öfkenin birbirlerine kırdırılarak kontrol altına alınması noktasında kullanıldığını da belirtti.

Kara para futbola akıyor S

por-Sen Genel Sekreteri Akseloğlu, son 30 yıl içinde sporun oyun olmaktan çıkıp bir sektör haline geldiğini söylüyor. Sporun kara para aklama amacıyla da kullanıldığını belirten Akseloğlu transferlerde telaffuz edilen rakamların büyüklüğünün bunun bir göstergesi olduğunu dile getiriyor. Akseloğlu, büyük futbol klüplerinin başkanlarının çoğunun inşaat sektörü patronları olduğuna dikkat çekiyor. Akseloğlu, büyük-küçük ayrımı yapmadan birçok klübün borç batağında yüzdüğünü ve borçlarının büyük kısmını vergi borçlarının oluşturduğunu da

‘Liderli CD’ler gelmiştir’

Yıllardır ‘konulu, konusuz film’ gibi değişik tanımlalarda bulunulan porno film tanımlarına bir yenisi daha eklendi; “Liderli film.” “Ben bakmadım ama bir siyasi liderin bir kadınla porno görüntüleri varmış, açıklanırsa gündem değişirmiş”. Bu iddialar eski AKP Ankara İl Başkanı Dr. Tunay Demirtaş’a ait. Güneş gazetesi’nin haberine göre kendisine ‘konulu filmi’ alma teklifi geldiğini ve reddettiğini ancak çevresindeki bazı kişilerin filmleri izleyip anlattıklarını ve bu bilgiler ışığında bu açıklamayı yaptığını kaydeden Demirtaş, bu kasetin Baykal’ın kasetinden daha fazla ses getireceğini iddia etti.

belirtiyor ve 5 sene sonra Türkiye 1’inci Futbol Ligi’nde mevcut klüplerin şirketlere satılacağını söylüyor. Akseloğlu, futbolun kara para aklama alanına dönüşmesine ilişkin tespitini, OECD’nin karapara aklamayla mücadele yürüten Mali Eylem Görev Gücü’nün 22 Ekim 2009 tarihinde yayımladığı “Futbol sektörü aracılığıyla kara para aklama” konulu raporuna dayandırıyor. Futbolun giderek bir sektöre dönüşmesi ve yarattığı ciddi tüketim imkanıyla iktisadi önemi artıyor ve bu artış futbola yapılan yatırımları

artırıyor. Rapora göre, futbolda sadece Avrupa pazarının büyüklüğü 13,8 milyar Avro’ya ulaşıyor. Uluslararası transferde çok büyük paraların döndüğü işlemler ulusal futbol organizasyonları tarafından kontrol edilemiyor. Transfer paraları kontrolsüz bir şekilde artıyor. Uluslararası futbolcu transferi karapara aklamanın yanı sıra vergi kaçırmaya da yarıyor. Bu para akışlarında genelde ‘vergi cenneti’ olarak tabir edilen ülkeler kullanılıyor. Kara para aklama amacıyla kullanılan bir başka unsur da bahis oyunları.

Haydi gençler siyasete

Vakit, alkolikleri sevindirdi Alkole bağımlılık derecesinde allerjisi olan Vakit gazetesi, 19 Ekim günü “Kipa alkolikleri sevdindirecek” başlıklı bir haber yayımladı. Alkollü içki içenlerin tamamına ‘alkolik’ damgası vuran Vakit, bira reklamı yapmış oldu; çünkü haber bir tek Vakit’te yer aldı. Haber, ekim ayı boyunca Kipa’nın birayı indirimli satacağını ve bira alanlara çeşitli hediyeler verileceğini duyuruyor. Haberin içinde ‘October Beer Fest’ manalı manalı geçerken, Vakit yazarlarının konu hakkında düzenli bir biçimde ‘fikri takip’ yapması da gözlerden kaçmadı.

2011’deki seçim öncesinde bir grup genç, AKP’ye karşı sağ bir alternatif oluşturma peşindeler. Saadet Partisi Genel Başkanlığı’na seçilen Necmettin Erbakan ile başlayan genç kalkışma Süleyman Demirel ve Hüsamettin Cindoruk’un da “Biz de varız” demesiyle ileri bir boyut kazandı. Görüşmeler malum, yavaş ilerliyor. Şimdilik görüşme aşamasındaki oluşumun içinde Türkiye Partisi Genel Başkanı Abdüllatif Şener, eski CHP milletvekili İlhan Kesici, Türk Metal’in eski Genel Başkanı Mustafa Özbek, Yurt Partisi Genel Başkanı Sadettin Tantan ve daha kimler kimler. Haydi gençler siyasete!

Trajikomik ekonomi Bakanların ve sermaye çevrelerinin yaptığı açıklamalara göre Türkiye ekonomisi güldürüyor. Gün geçmiyor ki, ülke ekonomisinin büyüme haberleri bir sermayedarın, bir ihracatçının ya da bir bakanın yüzünü güldürmesin. Ekonomi büyüyor; ancak işsizlik küçülmüyor. Yani aslında ülke ekonomisi güldürürken düşündürüyor. İşsizliği azaltmayan, istihdam yaratmayan büyüme bolca ‘komiklik’ yaratıyor.

Sporun mücadele tarihi

Spor-Sen Çal›flma Bakanl›¤›’na 28 Aral›k 2009’da yap›lan baflvurunun ard›ndan 2010’un mart ay›nda kuruldu ve Eylül ay›nda ilk genel kurulunu yapt›. Spor-Sen, genel kurulunda oy birli¤i ile D‹SK’e kat›lma karar› ald›. Spor-Sen, dünyada var olan tek spor emekçileri sendikas› olmas›na karfl›n sporcular›n sendikalaflmas› 20. yüzy›l›n bafllar›na dayan›yor. Türkiye’de spor alan›ndaki ilk sendika 1965 y›l›nda kuruldu. Ad›, Profesyonel Futbolcular Sendikas› olan sendika ad›n› 1969’da Türkiye Profesyonel Futbolcular, Antrenörler, Menajerler, Moniterler (yetifltirici) Sendikas› olarak de¤ifltirdi; 1975’te de Türkiye Futbolcular, Antrenörler, Masörler Sendikas› (Futbol-‹fl) ad›n› ald› ve ayn› y›l Türk-‹fl’e kat›ld›. Futbol alan›nda dernekleflme faaliyetleri sendikalaflmaya nazaran daha önde oldu. Halen farkl› spor dallar›nda birçok dernek faaliyet gösteriyor ancak Amatör Sporcular Derne¤i bu alandaki en özgün örnek. 1977’de kurulan dernek tüm spor dallar›n› kapsayan bir örgütlenme çal›flmas› yürütüyordu ve 1979 y›l›nda ald›¤› bir kararla amatör-profesyonel ayr›m›n› kald›r›p tüm sporcular› örgütleme çal›flmas›na giriflti. Derne¤in bu karar›nda tüm sporcular›n emekçi oldu¤u düflüncesi belirleyici oldu. Dernek, 13 Eylül 1980 tarihindeki genel kurulunu gerçeklefltiremedi. Dernek, t›pk› Futbol-‹fl gibi 12 Eylül askeri faflist darbesi taraf›ndan kapat›ld›.

Ödeneği alan örtüyü hazırlar Kapalı istihbarat ve savunma hizmetleri, devletin yüksek menfaatleri ve milli güvenlik, devlet itibarı gerekleri, siyasi, sosyal ve kültürel amaçlar ve olağanüstü hizmetlerle ilgili hükümet icapları için ayrılan ödeneğe örtülü ödenek denir. Nereye harcandığı, tam olarak bilinemediği için örtülü işler için ayrılan para 2009 yılında 207 bin liraydı; ancak Başbakanlığın yaptığı örtülü harcamanın 341 milyon 971 bin 42 lira olduğu ortaya çıktı. Yani ayrılan paranın yaklaşık 1.500 katı 2009 yılında harcanmış. Nereye ne kadar harcandığı bilinmese de bu paranın büyük kısmının ‘örtüye’ gitmiş olduğu anlaşılıyor. Bu sene de haydan gelen huya gitmiş olsa gerek ki, Temmuz ayında yıllık ödenek çoktan erimiş. Örtülü ödenek daha önce Tansu Çiller hükümeti döneminde, Çiller’in oğlu Mert’in jetski üzerinde görüntülenmesinden sonra jetski ile birlikte anılır olmuştu. Çiller bu paraya ‘Anamın bohçasından çıktı’ demişti.


KÜLTÜR SANAT

15

29 Ekim 2010 / 11 Kas›m 2010

Halk›n Sesi

Arif Damar› kaybettik Usta şair Şair Arif Damar, hayatını kaybetti. 1945 yılında Ant Dergisi'nde yayımladığı şiirlerle adını duyuran ve toplumcu gerçekçi şiirleriyle bir dönemi anlatan Damar, şiirlerinden dolayı örgüt üyeliğiyle suçlanarak 1951 ve 1982‘de iki kez hapse atılmıştı.

Kemal’le ‘Bugünlerde Bahar ‹ndi’

O¤lumuz Erdal perdede

İlkgençlik yıllarında hikâye ve romandan önce şiir yazmaya başlayan Yaşar Kemal, şiirlerini 'Bugünlerde Bahar İndi' adlı kitapta topladı. Kitap, ağırlıklı olarak 1940’larda yazılan, ‘50’ler ve ‘60’larda devam eden ve sonuncusu 1973’te yazılan usta işi şiirlerden oluşuyor.

Erdal Eren’i doğduğu Şebinkarahisar’dan başlayarak dönemin gençliğini etkileyen olaylarla birlikte anlatan belgesel, Oğlunuz Erdal’ın ilk gösterimi 18 Ekim’de yapıldı. Belgeselin yapımcılığını Sosyal Araştırmalar Vakfı üstlendi.

Tiyatro 2010 ödülleri Tiyatro Dergisi’nce düzenlenen ‘Tiyatro 2010 Ödülleri’ sahiplerini buldu. Demet Evgar ‘Yılın Kadın Oyuncusu’, Yetkin Dikinciler ise ‘Yılın Erkek Oyuncusu’ ödülünü aldı. ‘'Yılın Yapımı'’ ödülü ‘Mefisto’, ‘Yılın Yönetmeni’ ödülü ise ‘Cimri’nin yönetmeni Mehmet Birkiye'nin oldu.

Anlatılan ‘Çoğunluk’un hikayesi Çoğunluk filmini izlerken izlerken salonda bulunan bir çok kişi kimi sahnelerde Mertkan’a güldü, eğlendi. Benim aklıma o Helen sözü geldi: ‘Neden gülüyorsun, farklı isimlerle anlatılan senin hikayendir’ MEHMET ZUBARO⁄LU

K

apital’in önsözünde yer alarak nam yapmış olsa da, sadece komedi ve trajedilerin sergilendiği Eski Yunan amfi tiyatrolarında, izleyicinin oyunda anlatılan olaylardan kendini soyutlamasını engellemek için, girişte kemerde Latince büyük harflerle “De te fabula narratur” (Anlatılan senin hikayendir) yazılı olduğu söylenir. Seren Yüce’nin Altın Portakal’dan en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödülleriyle dönen ilk filmi Çoğunluk için de aynı sözü söylemek gerek. Venedik Film Festivali’nden de Geleceğin Aslanı ödülünü alması ile dikkatleri üzerine çeken film bir orta sınıf aileyi merceğine alıyor. Sadelikten taviz vermeden ailenin küçük oğlu Mertkan’ın hayatına dahil ediyor bizi. Mertkan liseyi zar zor bitirmiş, açıköğretime devam etmektedir. Biraz züppe biraz serseri aylak aylak gezmekte arada babasının ofisinde getir götür işlerini yapmaktadır. Babası için şirketin dolayısıyla iktidarının varisidir. Annesi için henüz büyümemiş

küçük oğlan, ofisin karşısındaki kafede garsonluk yapan Gül için müşterilerin en yakışıklısıdır. Ama kendisi için aslında hiçbir şeydir. Babanın çocuğu üzerinde kurduğu tahakkümü çevrenin yönlendirmelerini görürüz filmin başlarında. Baba ile işten birlikte eve dönmek ve aynı şekilde ayakkabıları çıkarıp terlikleri giymek, hep birlikte aynı saatte akşam yemeğine oturmak ritüelleri disiplinin ifadesidir. Kendisi gibi insanlarla gezmesi gerektiği tavsiyesi ve taksi şöförüne verilmeyen hak ise sınıfın gereğidir. Gül’e sırf Van’lı olduğu için bölücü muamelesi yapmak dolayısıyla ‘kızdan ayrılma’ milliyetin gereğidir. Ve tüm bu uyarıları oğula yapmak babanın görevidir. Tüm bunlardan anlaşılacağı gibi Mertkan milliyetçi, militarist ve ırkçı bir iklimde eril bir dil ile büyütülmektedir. Bu iklimin bir sonucu olarak amaçsız ve umursamazdır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde henüz ikinci basamaktadır ve orada kalmaya niyetlidir. Babası gibi düz, duygusuz olmaktadır. Anne de babaya tabidir ama o bile nasıl bu denli duygusuz bir evlat

Karadeniz’den iki dil bir albüm D‹LEK ERSOY

Son dönemlerde Karadeniz müzi¤inde genç seslerde ve gruplarda önemli bir art›fl var. Aydo¤an Topal da bu genç seslerden bir tanesi. Karadenizli. Orda do¤mufl orda yaflam›fl. Müzi¤e önce ba¤lama çalarak bafllam›fl sonra gitar› da ekleyerek devam etmifl. Albüm fikri do¤du¤unda en çok nereyi tan›y›p biliyorsa nerede do¤up büyümüflse oran›n müzi¤ini, yani en yeflilin, yani en mavinin, bol bol ya¤murun ya¤›p, gürül gürül derelerin akt›¤› Karadeniz’in müzi¤ini yapmaya karar vermifl. Albümün ad›“ Heyyamo”. Albümde anonim flark›lardan çok kendi bestelerine yer vermesi onun özgünlü¤ünün ve üretkenli¤inin bir

kan›t› olurken onu taklitçilikten de ay›rm›fl oluyor. ‹çerisinde hem Lazca hem de Hemflince flark›lar var. Bu besteler kendisine sözleri ise annesine ait. Albümde, tulum, kemençe gibi yerel enstrümanlar›n yan› s›ra saksafon, klarnet gibi bat› enstrümanlar› da kullan›lm›fl. Albümü dinledi¤inizde, saund olarak tan›d›k gelsede onu di¤erlerinden ay›ran özelliklerini fark edebiliyorsunuz. Farkl› kültürlere, çok seslili¤e tahammülsüzlü¤ün hat safhada oldu¤u bir dönemde bu albüm bir o kadar anlaml›. Karadeniz’de özellikle Hopa’dan Pazar’a kadar olan kesimde yaflayanlar bilir. Bu bölgelerde kendilerine ait dilleri olan Laz ve Hemflin halklar›n›n y›llar boyunca birbirlerine k›z al›p vermemeleri, yada birbirleriyle dostluk ba¤› kur-

yetiştirdiğine şaşmaktadır. Bu denklemi değiştirecek tek kişi olan Gül ise babanın Mertkan’a direktifi doğrultusunda terk edilecek sonra da zaten onu arayan ağabeyleri tarafından geri memleketine götürülecektir. Mertkan için son kaçınılmazdır: Babası gibi (Çoğunluk) olmak… Film estetiğine ve diline gelirsek; sinematografik açıdan özgün bir dil oluşturduğu söylenemez Seren Yüce’nin. Açılış sahnesinin Yumurta’nın açılış sahnesini anımsatması ve arada kimi sahnelerde bunu görmüştüm duygusunun uyanması özgün bir dil oluşturma çabası olmadığını düşündürüyor. Orta sınıf eleştirisi Haneke’yi andırsa da onun gibi sert bir dil kullanmaz hatta şiddete de başvurmaz, gerilim üretmez. Yeni Sinemacılar’dandır. Anlatımı sadedir, gerçekçidir… Ve başa dönersek filmi izlerken salonda bulunan bir çok kişi kimi sahnelerde Mertkan’a güldü, eğlendi. Benimse aklıma o eski Helen sözü geldi: “Quid rides? mutato nomine, de te fabula narratur”(neden gülüyorsun, farklı isimlerle anlatılan senin hikayendir.)

ayıs ayında üç büyük şehirde start veren 5. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, Anadolu kentlerini dolaşmaya devam ediyor. “Güvencesizliğe seyirci kalma” temasıyla gerçekleştirilen festivalin son durağı ise Eskişehir ve Konya.

Hemflin bir baba ve Laz bir annenin o¤lu. Dolay›s›yla hemflince afl›k olup lazca küsebilmifl ya da hemflince a¤›t yak›p Lazca gülebilmifl. Bu her iki kültürüde tan›mas› müzi¤ine de yans›m›fl.

R

oman, şiir, tiyatro oyunu, öykü gibi çeşitli yazın alanlarındaki eserleriyle tanınan Murathan Mungan’ın yeni şiir kitabı ‘Gelecek’ okuyucuyla buluştu. Mungan, yeni kitabında da yine adeta sessizliği dile getirerek okuyucusuna kadife tenli şiirler sunuyor. Gelecek; “Geçit veren şiirler“, “İçimin atları“, “De ki üçüncü eşik“, “Kumdan düğmeler“, “Söz kayıpları“ ve “Kendindeki kitap“ başlıkları altında toplanmış ve Mungan’ın 1997 yılından bu güne yazdığı şiirlerin bir kısmı olan 73 şiirden oluşuyor. Yapıtlarının ana temalarından birini gündelik koşuşturmanın ayrıntılarından çıkardığı ideolojik muhteva olarak belirleyen Murathan Mungan, yine “dünün içindeki bugünden” yola çıkarak “derin bir sessizliği” dile getiriyor. Mungan, şiirinde kullandığı bir taktik olarak, tarihsel gerçekleri bu günün sosyal, siyasal ve ekonomik durumundan geçirerek toplumun oluşumu süren ruhuyla ilişkilendirmesiyle de şiirdeki tarzına önemli kolonlarla destek çıkıyor. Mungan‘ın 20. şiir kitabı Gelecek, Metis etliketiyle raflardaki yerini aldı.

Festival uzun yolda M

mamalar›, ya da anlams›z kavgalara tutufltuklar› olmufltur. Hatta bu dönemde bile hala bu kavgalar devam eder eskisi kadar olmasa da. Aydo¤an Topal ise sanki bütün bu kavgalara inat edermiflcesine

Mungan’ın sessizliği dile geldi

KONYA: İşçi Filmler Festivali, Konya’da 24 Ekim'de gerçekleştirilen ve 150 kişinin katıldığı açılış etkinliğiyle başladı. Alaaddin Keykubat Toplantı Sarayı’nda yapılan açılış etkinliğinde, düzenleyen kurum temsilcilerinin yaptıkları konuşmaların ardından Halkevi Müzik Atölyesi bir müzik dinletisi gerçekleştirdi. Müzik dinletisinden sonra festivalin açılış filmi olan ‘Gördüğümüz Kendi Yüzümüzdür’ ile ‘Oyuncu, 19 Ocak’tan Ocak’a ve Barış Tohumları’ filmi seyredildi. KESK, DİSK, TMMOB, EMO, Halkevleri ve Öğrenci Kolektifleri’nin düzenlediği festival, KESK Eğitim-Sen, DİSK Nakliyat-İş ve Konya Halkevi salonlarında 29 Ekim’e kadar yapılacak gösterimlerle devam edecek.

ESK‹fiEH‹R: Eskişehir’de de festival hazırlıkları başladı. Bu yıl “Güvencesizliğe Seyirci Kalma” temalı İşçi Filmleri Festivali 11-17 Aralık tarihlerinde Eskişehir halkıyla buluşacak. Festival düzenleyicileri, 25 Ekim günü saat 12.00’de Tezkoop-İş sendikası binasında gerçekleştirdikleri basın toplantısıyla festival çalışmalarına başlandığını Eskişehir kamuoyuna duyurdu. Festival komitesi adına açıklamayı Tez Koop-İş Şube Başkanı Recai Ilgın yaptı. Bu yıl 5. Uluslararası İşçi Filmleri Festivalinin Eskişehir düzenleyicileri DİSK, KESK, Kristal-İş, T.Harb-İş, Tez Koop-İş, ESMMMO, Eskişehir Tabip Odası, TMMOB İKK, Eskişehir Kent Konseyi ve Halkevleri; destekleyicileri ise Eskişehir Büyükşehir Belediyesi, Tepebaşı Belediyesi, Anadolu Üniversitesi Sinema Kulübü ve Öğrenci Kolektifleri olacak. Festival boyunca Eskişehir Taşbaşı Kültür Merkezi, Anadolu Üniversitesi Kırmızı Salon, Gültepe Halkevi ve Emek Halkodası’nda gösterimler gerçekleştirilecek.

Ankara Halkevi Sahnesi kuruldu A

nkara Halkevleri Sahnesi seyircisiyle buluşuyor. Yaklaşık bir yıl önce tiyatro faaliyetine başlayan Ankara Halkevleri Sahnesi bugünlerde üretimlerini sahneyle buluşturmaya hazırlanıyor. HEP YUVAYA DÖNMEK Ankara Halkevleri Sahnesi (AHES) ekibi, Ankara Halkevleri şubelerinde tiyatro kursu almış halkevci kursiyerlerden oluşuyor. Tiyatroya ilişkin Ankara, Mersin, İzmir konservatuarları ve tiyatro okullarında akademik eğitimlerini tamamlayan ekip üyeleri, Ankara’ya döndüklerinde hem Halkevleri’nin

hem de kendilerinin ideallerine denk düşecek bir tiyatronun mutlaka yaratılması gerektiği düşüncesiyle bir araya geliyor. Geçmişte tiyatro ile uğraşmış alaylı ve okullu tiyatrocular etrafında toplanarak gerçekleştirilen uzun ve yoğun tartışmalardan sonra Ankara Halkevleri Sahnesi, 20102011 sezonu için oyun seçimlerini tamamladı. OYUNLAR BAfiLIYOR AHES ekibi; yazar, akademisyen, teknik ekip ve oyuncularıyla birlikte 15 kişiden oluşuyor. AHES, bu sezon için birincil amacını Ankara’da tiyatro kursu yerine profesyonelce kurgu-

lanmış, “Halk için sanat” şiarıyla perdelerini açmak olarak tanımlıyor. Halkevleri’nin bu anlamdaki kültürel ve sanatsal üretimlerini kendi seyircisine ve sanat çevrelerine göstereceği bir yapılanma ve faaliyet kurgusuna sahip. AHES'in bu çalışma anlayışı aynı zamanda tiyatro ile uğraşan, diğer tiyatro faaliyetleriyle kendisini ifade edemeyen bütün sanatçılara da bir davet içeriyor. AHES, 15. Uluslararası Geleneksel Tiyatro Festivali kapsamında Robert Thomas’ın ‘8 Kadın’ oyununu sahneye koyacak. 30 Kasım 2010’da Çağdaş Sanatlar Gösteri Merkezi’nde sahnelenecek oyunun olay örgüsü, 1950

yılında Fransa’daki taşra kasabalarından birinde Noel gecesi etrafı karlarla kaplanmış, ulaşıma kapanmış bir evde geçiyor. Oyunun biletleri Ankara Devlet Tiyatroları gişeleri ve internet üzerinden de www.mybilet.com adresinden temin edilebilinecek. Ekibin ikinci oyunu ‘Dudağımda Karanfil Kanaması’ ise AHES oyuncularından Ejder Demir’in kurguladığı ve oynadığı bir öykü ve üç şiirden oluşuyor. 1970, 1980 ve 1990’lı yıllarda yaşanan toplumsal olayların birey üzerindeki etkilerini irdeleyen tek kişilik bir oyun, 2010’un Aralık ayında gösterime sunulacak.

AHES Robert Thomas’›n ‘8 Kad›n’ oyununu 15. Uluslararas› Geleneksel Tiyatro festivali kapsam›nda sergilemeye haz›rlan›yor. Oyun 30 Kas›m’da Ça¤dafl Sanatlar Gösteri Merkezi’nde sahnelenecek.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

29 Ekim 2010 / 11 Kas›m 2010

16 Halk›n Sesi

‘ B U U ⁄ U R DA YA R A L A N A B ‹ L‹ R , H A P S E D Ü fi E B ‹ L‹ R , H AT TA Ö L E B ‹ L‹ R ‹ Z ’

‘Evimiz onurumuzdur’

Artık barınma haklarının peşindeler Ankara’nın Yenimahalle ilçesinde Mehmet Akif Ersoy Mahallesi kentsel dönüşüm talanına karşı direniyor

‘Dönüşüm’ diye gelenler moloz yığınları bırakmaya, mahalleliler de molozların arasında direnişi yeşertmeye yeminliler

M

ehmet Akif Ersoy Mahallesi, kentsel dönüşümün en çarpıcı yanını yaşıyor. Belediye, mahallelilerin evlerini yıkmak istiyor, mahalleliler de evlerini vermek istemiyor. Mahalledeki Barınma Hakkı Bürosu temsilcilerinden Mahmut Aydoğan ile konuştuk. Aydoğan, Ağustos’tan bu yana polisin ve zabıtanın saldırılarına karşı direndiklerini ancak sorunun çözümünün kolay olduğunu söylüyor. Aydoğan anlatıyor. Belediye mahallemize 500 zabıta, 500 çevik kuvvet polisini getireceğine, gelip bizimle konuşsun. Büyük bir masa etrafında oturalım. Belediye ekibi, bizim avukatımız, belediyenin hukuk müşaviri, bizler olacağız. Şimdi bir masa etrafında otursak bu mesele bir kerede çözülür. Biz bunu Yenimahalle Belediye Başkanı Fethi Yaşar’a da dedik. Bunca polis ve zabıta ile geleceğine 12 kişilik teknik ekiple gelse bu iş çözülürdü. Çevik kuvveti 5 kere mahalleye getiriyorsun hala mahallede direniş var ve bu direniş büyüyerek devam ediyor, edecek görüyorsun. Şu ana kadar boş evleri yıkıyorlardı. Boş evleri yıktıkları için çok fazla bir tepki almadılar. İnsanlar bir noktadan sonra “bu adamlar evini terk edip gitmiş. Ben bunun evini niye savunayım” demeye başladı. “Çevik kuvvetin karşına bunun için durmama değmez” diyor. Bir şey olacaksa

kendi malını savunurken olsun istiyor. 11 Ekim’de büyük bir saldırı yaşanmıştı. O günü nasıl değerlendiriyorsunuz? Önce 7 Ekim’deki saldırıdan başlamak lazım. Bunlar geldiğinde bizim elimizde mahkemeden aldığımız yürütmeyi durdurma kararımız vardı. Cumhuriyet başsavcısı yürütmeyi durdurma kararı için “Bu genel bir karar, herkes için geçerlidir” diyor. Mahkemenin hâkimine soruyoruz o da genel diyor. Belediyenin kendi avukatlarına soruyoruz o da genel diyor. Ama ne hikmetse buraya gelen zabıta müdürü ile emniyetin müdürüne biz bunu anlatamıyoruz. Bu karar umumi, boş evlerin yıkılmamasını da kapsıyor. Çünkü biz meclis kararının iptali için açmışız davayı bunla ilgili de yürütmeyi durdurma kararı almışız. Avukatımız bile geldi bunu anlatamadı bu

adamlara. En son zabıta müdürüne “Seni dava edeceğim, buradaki arkadaşları da şahit tutuyorum” dedi ve zabıta müdürü o alandan kaçtı gitti. Kaçtı, çünkü yaptığının suç olduğunu biliyordu. Bunu bilerek yapıyor çünkü, yukarıdan talimat gelmiş. Ellerinde hukuksal anlamda bir şey kalmadı. Bu yüzden ne koparsak kârdır mantığıyla ilerliyorlar. Elimizde bir karar var diyoruz. Polis mahkemenin kararını uygulatır diyoruz. Bir bakıyoruz ki buraya gelen emniyet müdürü de belediyenin tarafında. Bir de bu kararı emniyetin hukukçularına göstermek lazım. Emniyetin hukukçuları da “Bu karar geçerlidir” derse o zaman polise de dava açmak lazım. Çünkü sen burada benim evimi yıktırıyorsun. Ben bağırdığım zaman “Haklı bir tarafın varsa git mahkemeye

ver” diyorsun. Haklıysan tazminatını al. Ben evim yıkıldıktan sonra tazminatı ne yapayım. Zaten buradaki insanların çoğunun dava açacak parası yok. Mahalleli artık “Canımızdan mı olacağız” diyor. İş artık o noktaya geldi. Can güvenliğiniz yok yani... 7 Ekim günü mahallemize yıkım ekipleri ilk geldiğinde biz altı kişi gittik. Nasılsa polis var diye biliyorduk. Polise kararı gösteririz, karar elimizdeyken polis bir şey yaptırmaz diye düşünüyorduk. Bir baktık ki karşımızda 400 kişi var. Belediyenin zabıtası var, güvenliği var, park-bahçe çalışanları var, çakalı çukalı var. Biz bu insanlara kararı göstermeye gidiyoruz ve bu insanlar bize saldırıyor, çünkü başkaları gelmeden mahalleye girmek istiyorlar. Hatta zabıtanın yunus ekibinden bir memur beni tehdit etti. Bu mahallede sağ seçmen ağırlıkta ve polis sağ seçmen kitlesine saldırmaz diye biliriz ama polis size saldırıyor. Siz de çatışmaya giriyorsunuz. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz? Bizim emniyetle hiç bir sıkıntımız yoktu. Ta ki hukuku uygulamayana kadar. Şimdi emniyet normal şartlarda benim mahkeme kararımı uygulamış olsa belediyeyi hiçbir şekilde benim mahalleme sokmazdı. Cumhuriyet savcısı bile “Polis neden müdahale etmiyor” diyor. “Siz müdahale edin sayın savcım” diyoruz. Bu sefer

de “Bizim de bir yetkimiz kalmadı ki son referandum kararlarından sonra” diyor. Mecburen bana iki şey kalıyor. Ya kaderime küsüp buraları terk edeceğim ya da hakkımı almak için mücadele edeceğim. Mahallemiz yüzde 85 sağ görüşlü. Biz öyle asilik falan bilmeyiz ama bıçak kemiğe dayanana kadar tabi. Biz, tek varlığı evi olan ve bu evleri savunmaktan başka da çaresi olmayan gariban insanlarız. Bugüne kadar boş evleri yıktılar ama yarın dolu evleri yıkmaya geldiklerinde bu çatışmalar böyle olmayacak. Bunu herkes bilsin. Yani bu uğurda ölebilir, yaralanabilir ya da hapislere düşebiliriz. Bir atasözü vardır: “Canı yanan eşek atı geçer” diye. Sen bana sopayla vurursan kusura bakma ama ben sana çiçek uzatamam. Bu mahallenin siyasi kimliği yok. Sağcısı da solcusu da, Kürdü de Türkü de bir. Burada tek bir amaç, tek bir sevda var; o da Mehmet Akif Ersoy Mahallesi. Peki, yaptığınız bu mücadeleye destek var mı? Bizim kapımız herkese açık. Bize destek verecek her fikre kapımız sonuna kadar açık. Şimdi benim kapıma Halkevleri de geliyor, Dikmen ve Mamak Barınma Hakkı Büroları da geliyor. Konu hak mücadelesi olunca herkes yanımızda oluyor. Mücadelenin doğruluğu da buradan anlaşılıyor.

Mahallelinin referandum tavrı neydi? Mehmet Akif Ersoy Mahallesi referandum sürecinde bas›nda da takip edildi¤i üzere tavr› belliydi. Bar›nma hakk› bürosu olarak biz referandumda hay›r dedik. Mahallemiz büyük bir mahalle, içinde Urankent diye bir bölge var. Urankent’in kat›l›m› az oldu. Mahallemizde ç›kan oylar›n 2.700’ü evet, 2.250’si de hay›r oldu. Biz insanlara ne kadar da “hay›r” oyu verin desek de yetmedi. Bizim için bu anayasada bir fley yok. Yerindelik maddesi gelince hukuki hakk›m›z› arayamayaca¤›m›z için biz “hay›r” dedik. Mahallede biz tepki gördük. Kendi aram›zda bu

konular› konuflurken mahalleli arkadafllar›m›z dedi ki “Arkadafl CHP hay›r diyor. Siz de hay›r diyorsunuz. Bu ne tezatt›r” dediler. Sadece ve sadece Fethi Yaflar’›n burada yapt›¤› uygulamalar, CHP yönetiminin bu duruma tamamen kay›ts›z kalmas›, göz yummas› buradaki evet- hay›r oylar›nda “evet”e yolu açt›. Bence daha çok “hay›r” ç›kmas› gerekiyordu ama Fethi Yaflar’›n ve CHP’nin buradaki yanl›fll›¤› “evet”in önünü açt›. Ben Bar›nma Hakk› Bürosu’yla tan›flmasayd›m, bu mücadelenin içinde olmasayd›m ben de herhalde “evet” verirdim.

OSMAN NUR‹ ORHAN

Umutlar›n› küçücük evlerinin içine s›¤d›rm›fl yoksul bir halk›n bar›nd›¤› bölgenin ad›d›r Mehmet Akif Ersoy Mahallesi. 30 y›l önce bofl bir bölgenin üzerine emek verilerek kurulmufl bir mahalle. A¤aç bile yetiflmeyen bir yerde insanlar yetiflmifl. Mahalle büyümüfl, yeflermifl. K›rdan kente göç etmek zorunda b›rak›lan halk›n yeni yaflam yeri olmufl. “30 y›l sonra kentsel dönüflüm yapaca¤›z biz burada” denilerek sürülmek isteniyorlar mahallelerinden. Ayn› 30 y›l önce göç ettirildikleri köylerinde oldu¤u gibi. Ancak bu sefer bir fark var Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde. Onlar art›k bar›nma haklar›n›n peflinden kofluyorlar. AKP’li Ahmet Duyar ile bafllayan kentsel dönüflüm projesine karfl› ilk umutlar› sosyal demokrat belediyecilik yapaca¤›n› söyleyen CHP’li Fethi Yaflar olmufl. Ama Fethi Yaflar da seçilince Ahmet Duyar’dan beter olmufl. Ne olmufl Fethi Yaflar baflkanl›¤›nda; 30 Temmuz: Belediye önüne kentsel dönüflüme karfl› eylem için gittiklerinde f›rsat kollayan belediye mahalleye sald›rd›. Mahallenin direnmesiyle ç›kan çat›flmadan sonra üç kifli gözalt›na al›nd›. 5 A¤ustos: Çevik kuvvet ekipleriyle beraber ilk sald›r› gerçeklefltirildi. Yüzlerce polise ve y›k›m ekiplerine direnen mahalle halk› çat›lara ç›karak evlerini savundu. 17 Eylül: ‹ki dozerle gelen y›k›m ekiplerine 4 otobüs çevik kuvvet, 5 minibüs karakol polisi, 2 motorize ekip ve 12 zab›ta arac› efllik etti. Mahallelinin kontrolünde sadece bofl evler y›k›ld›. 19 Eylül: Üç befl kifli bu projeye engel olmak istiyor diyen Fethi Yaflar’a karfl› yüzlerce kifliyle toplant› yapan mahalle halk› Fethi Yaflar’›n rantsal projesine karfl› direneceklerini söyledi. 7 Ekim: Yüzlerce polis ve zab›ta ile mahalleye gelen y›k›m ekipleri mahalleye sald›rd›. Bar›nma haklar› için mücadele eden mahalle halk› Atatürk Bulvar›n› (Çevre yolu) trafi¤e kapatarak y›k›mlar› engelledi. 17 Ekim: Yaklafl›k 500 belediye çal›flan›yla y›k›ma gelen Yenimahalle Belediyesi y›k›m ekipleri ile mahalleli aras›nda çat›flma ç›kt›. Polis her zamanki gibi mahalleliye sald›rd›. Yaklafl›k 40 bofl ev y›k›l›rken 17 kiflide gözalt›na al›nd›. Daha önce Dikmen Vadisi’nde ve Mamak’ta gördü¤ümüz kentsel dönüflüm projesinde, daha do¤rusu mahallelilerin dedi¤i gibi rantsal dönüflüm projesinde, Fethi Yaflar, Ankara Büyükflehir Belediyesi baflkan› ‹. Melih Gökçek’e özenmifl. Hatta onu da geçmifl. Gökçek bile 5 y›ld›r bar›nma hakk› mücadelesi veren Dikmen Vadisi’ne bir kez sald›rm›flt›. Fethi Yaflar’sa 6 kere. Bar›nma haklar›n› rantç›lara yedirmeyeceklerini söyleyen mahalle halk› gerekirse bu u¤urda canlar›n› verebileceklerini söylüyor.

118'inci sayı  

Halkın Sesi gazetesinin 29 Ekim - 10 Kasım 2010 periyodlu sayısı