Issuu on Google+


pe cy a


A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

www.tiyatrodergisi.com.tr Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Yayın Kurulu: Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, A. Ertuğrul Timur, Mustafa Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Orhan Alkaya, Üstün Akmen Yazı İşleri Müdürü: Ebru Seyhan Koordinatör: Duygu Atay Tiyatro Eğitimi Editörü: Ali Taygun Çocuk Tiyatrosu Editörü: Nihal Kuyumcu Gençlik Tiyatrosu Editörü: A. Ertuğrul Timur Ankara Temsilcisi: Figen Adıgüzel Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (gDGa) Fotoğraf Editörü: Gülay A y y ı l d ı z Y i ğ i t c a n (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent A r a l Baskı: Hat Baskı Sanatları T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. L t d . Şti.: M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax: ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e-posta: e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r Banka Hesap No: T. İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245 Abonelik İçin: (0212) 259 21 24 - 259 34 98 • e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr Yıllık Abone Bedeli 60 YTL/ Yurtdışı Abone Bedeli: 100 EURO Hesap No: T. iş Bankası-Cihangir Şb. Tiyatro Yapım ve Yay. Tic ve San. Ltd. Şti. Şube Kodu: 1014 Hesap No: 0197245 Yayın Türü: Yerel Süreli

Kapak Fotoğrafı ve Tasarımı: Genco Demirer (gDGa)

a

EDİTÖRDEN: / S. 3 HABERLER: S. 4

pe cy

AVRUPA TİYATROSU: 60. Avignon Festivali / Tilda Tezman / S. 7 ELEŞTİRİ: "Harputta Bir Amerikalı" / Üstün Akmen / S. 12

İZLENİM: tstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali Tuttu / Genco Demirer / S. 14 İNCELEME: Tiyatro Alımlamasında Toplumsal ve Kültürel Etkenler I Zehra İpşiroğlu / S. 18 KIRK YILDA BİR: Devlet ve Tiyatro / Mustafa Demirkanlı / S. 22 İZLENİM: Uluslararası Alaçatı Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali I M. Demirkanlı/ S. 25 YORUM: Yağ Satarım Bal Satarım, Çeşme'de Pasalimanı ile Alaçatı'yı Satarım IÜ. Akmen/ S. 28 GÖRÜŞ: Azerbaycan Tiyatrosunun Oyunlarından / Nâzım Hikmet / S. 31 İZLENİM: Troya Önünde Atlar / Halide Eşber / S. 34 ELEŞTİRİ: "Avrupa Komedyası" / Lokman Zor / S. 36 İZLENİM: Tiyatrom / Genco Demirer / S. 38 İZLENİM: Belçika'dan İzlenimler / Nihal Kuyumcu / S. 40 GENÇLİK TİYATROSU: Editör: A. Ertuğrul Timur Konuk Yazar.Gençlik Üzerine Oynanan Oyunlar / Adnan Tönel / S. 44 Söyleşi: "İtalyan Lisesi Tiyatro Topluluğu / Ceren Aşkın / S. 45 İNCELEME: Tiyatronun İstatistiklerini Doğru Okumak / Semih Çelenk / S. 46 TANITIM: Minifest / S. 48 KÜLTÜR-SANAT AJANDASI: S. 49


cy a

pe


pe cy a

Bu sayı, daha çok dünya festivallerinden izlenimlere ayrıldı. Tilda Tezman, "60. Avignon Tiyatro Festivali"ni sizler için izledi ve bu sayıda aktarmaya başladı. Sayın Tezman'ın izlenimleri önümüzdeki sayı da devam edecek.

Çocuk Tiyatrosu Editörümüz Nihal Kuyumcu ise Belçika'daydı. Fransızca konuşulan bölgede sahnelenen çocuk ve gençlik oyunlarını sizler için izledi. Beş yıl aradan sonra gerçekleştirilen 12. Uluslararası Alaçatı Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali'ni ise ben sizlere aktarmaya çalışıyorum.

İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali'ni ise Genco Demirer izledi ve gözlemlerini sizlerle paylaşıyor.

Ne kadar yoğun bir yaz geçiyor değil mi? Her taraf tiyatro ile dopdolu, bir de "Devlet" gölge etmese ne güzel olacak. Geçtiğimiz ay "Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği" yürürlükten kaldırıldı. Rivayet çeşitli: "Yasa çıkacak-mış... sonra yeni yönetmelik yapılacak-mış... Hükümetin bu temposunda -eğer söylenenler gerçeği yansıtıyorsa- bu yıl özel tiyatrolar devlet desteğinden umudunu kesip, tedbirlerini şimdiden almalılar bence. *** Ekim, sezon başlangıcı, yeni sezonda derginizi mizanpajı da değişmiş olarak okuyacaksınız. Sevgili Genco çalışmalarına başladı, yakında bizlerin de merak ettiği taslakları getirir.

*** Sezonda buluşmak umuduyla, yazın son günlerini sağlıcaklara geçirmenizi dilerim.


> Haberler

Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Artık Yok Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği iptal edildi. 11 Ağustos 2006 tarihinde onaylanarak Resmi Gazete'de yayımlanan kararla, zaten yetersiz bulunan ve çokça tartışmaya neden olan devlet desteği kalkmış oldu. Karar ile, özel tiyatrolar bu sezon sahnelerini açamamakla karşı karşıya bırakıldı.

cy a

Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği'ni yürürlükten kaldıran yönetmeliğe ilişkin bir açıklama yapan Kültür ve Turizm Bakanlığı, 'ticari kimliği olmayan özel tiyatrolarla ilgili herhangi bir problemin olmadığını' belirtti. Bakanlık, bir süredir uygulanan 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun genel perspektifi içinde "ticari kimliği olan tiyatrolara nakden yardımın mümkün olmadığını" vurgularken yeni yasal düzenlemelerin de yapılacağını açıkladı. Açıklamada, "Ticari kimliği olan özel tiyatrolara da devlet yardımı yapılabilmesi için Maliye Bakanlığı ile birlikte sürdürülen ortak çalışmalar kapsamında yasal düzenleme yapılarak Başbakanlığa sevk edilmiştir." denildi.

Mitos-Boyut 2. Oyun Yazma Yarışması Gençlik Oyunlarına Ayrıldı Mitos-Boyut Yayınlan, "tiyatro yaşamımıza yeni oyunlar kazandırmak" amacıyla düzenlediği oyun yazma yarışmasının 2.sini, Gençlik Oyunları'na ayırdı. Yayınevi'nin, ASSITEJ-Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Birliği Türkiye Merkezi ile işbirliği halinde gerçekleştireceği yarışma için temel alınacak olan gençlik oyunu tanımı, "Gençler için veya gençler tarafından yapılan, araştırmacı, yenilikçi, özgür ve özgün, yaşadığı toplumun kültürüne, sorunlarına duyarlı, evrensel nitelikli ve tiyatro sanatının isterlerine uygun tiyatro yapıtı" olarak açıklandı.

pe

2007 yılında gerçekleşecek yarışmaya katılım koşulları şöyle: Yarışmaya 'yeni/genç oyun yazarı olarak' herkes katılabilir. Konu sınırlaması yoktur. Oyunlar, özgün yeni çalışmalar olacaktır; roman, öykü, şiir, anı, oyun vb. gibi yapıtlardan yapılmış uyarlamalar yarışma dışıdır. Oyunlar, son başvuru tarihine kadar hiçbir yerde yayınlanmamış, ödenekli veya profesyonel tiyatrolarda oynanmamış, yarışmalarda ödül almamış olmalıdır. Seçici Kurul'un derecelendirmeden seçeceği üç oyun bir arada tek kitap halinde yayınlanacak ve kazanan her yazara 500'er (beşyüz) YTL telif ücreti ödenecektir. Oyunlar, 02.01.2007 tarihi akşamına kadar, dijital ortamda, disket/CD ile yayınevine bizzat teslim edilmeli/posta ile gönderilmeli veya internet aracılığıyla temyapim@yahoo.com adresine e-mail ile iletilmelidir. Yayınevinin adresi: Ağa Çırağı Sokak 7/2 Gümüşsuyu34037 Beyoğlu/İstanbul (Telefon 0212 249 87 37-8). Başvuruda bulunanlar, adları, adresleri, kısa özgeçmişleri ve telefon numaralarını, gönderilen oyun metninin başına açıkça yazmalıdırlar. Kimliği yazılı olmayan metinler yarışma dışı tutulur. Yarışmacılar, bu yarışmaya birden fazla oyunla katılamazlar. Seçici Kurul'un değerlendirme sonuçları, 20 Mart 2007 Dünya Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Günü'nde açıklanacak. Yarışmanın seçici kurulu: Ahmet Önel (Yazar, ASSITEJ üyesi), Zerrin Yanıkkaya (Öğretim görevlisi, ASSITEJ üyesi), Ali Kırkar (Yönetmen, ASSITEJ üyesi), Nihal Kuyumcu (Eleştirmen ve öğretim görevlisi, ASSITEJ üyesi) ve Ali Meriç'ten (Devlet Tiyatrosu Sanatçısı, yayınevi'nin temsilcisi) oluşuyor.

Erkek ve Zeybek'in Oyunları Avrupa Tiyatro Konvansiyonu Katalogunda Hasan Erkek'in "Kutsal Döngü" ve Haşmet Zeybek'in Zilli Şıh" oyunları, Avrupa Tiyatro Konvansiyonu 2006 katalogunda yer aldı. 1994 yılından beri, iki yılda bir hazırlanan Avrupa Tiyatro Konvansiyonu kataloğu, bu yıl Wiesbaden Bienali'nde ve Avignon'daki yeni tiyatro metinlerine adanmış "Avrupa Günleri'nde sergilendi. Hasan Erkek'in "Kutsal Döngü" oyunu Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde, Prof. Dr. Nurhan Karadağ'ın rejisiyle sahnelenmiş ve Tunus'un Monastir kentinde düzenlenen Uluslararası Üniversite Tiyatroları Festivaline davet edilmişti. Haşmet Zeybek'in, "Zilli Şıh" adlı oyunu ise, Doç. Dr. Nurhan Tekerek tarafından, deneysel bir çalışma olarak, çeşitli mekanlarda, oynanmaya devam ediyor. Ülkemizden iki yazarın oyunlarının, Avrupa Tiyatro Konvansiyonu kataloğunda yer almış olması, bir ilki oluşturuyor.


> Haberler

İsmail Dümbüllü Ödülleri 18. Kez Sahiplerini Buldu Üsküdar Belediyesi tarafından verilen 'İsmail Dümbüllü Tiyatro Ödülleri' bu yıl da sahiplerini buldu. Uluslararası Katibim Kültür ve Sanat Şenlikleri kapsamında, İsmail Dümbüllü anısına düzenlenen törende; En İyi Tiyatro Oyuncusu Ödülü Zihni Göktay'a, En İyi Tiyatro Yönetmeni Ödülü Bülent Emin Yarar ve Işıl Kasapoğlu'na verildi. Dümbüllü'nün kızı İpek Çıngay Dümbüllü'nün de katıldığı törende En İyi Tiyatro Oyunu, Semaver Kumpanya'nın Murtaza'sı olarak belirlendi. En İyi Sinema Oyuncusu ödülünü Halit Akçatepe, En İyi Sinema Yönetmeni Ödülü'nü Ezel Akay, Türk Tiyatrosuna Hizmet Ödülü'nü ise Levent Kırca aldı. Ödül töreninde, Yaşam Boyu Onur Ödülü'nü alan Erol Günaydın ile Zihni Göktay, Prof. Dr. Şükran Esen ve İpek Çıngay Dümbüllü'nün katıldığı "Türk Tiyatro ve Sinemasında İsmail Dümbüllü" başlıklı söyleşi de yapıldı. Ödüller, bu yıl 18. kez verilmiş oldu.

pe cy a

Lefkoşa, Gazimağusa ve Girne'de Festival Coşkusu Lefkoşa, Gazimağusa ve Girne Belediyeleri'nin işbirliği ile düzenlenen Uluslararası Kıbrıs Tiyatro Festivali'nin dördüncüsü 18 Ağustos'ta başladı. 8 Eylül'e kadar sürecek festival boyunca; Lefkoşa, Gazimağusa ve Girne'de on iki farklı oyun yirmi yedi temsil sunacak.

Ankara Devlet Tiyatrosu Salome ve Tek Yol, Dostlar Tiyatrosu Aymazoğlu ile Kundakçılar, Bosna Halk Tiyatrosu Düdüklüde Kıymalı Bamya, İstanbul Şehir Tiyatroları IV. Murat ve Ben Anadolu, Satirigo Tiyatrosu Rodulla ile Aslancık, Girne Belediyesi Tiyatro Stüdyosu Şerefine İnsanoğlu, Kıbrıs Türk Devlet Tiyatrosu Ayak Takımı Arasında, Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Dolu Düşün Boş Konuş, İstanbul Cengiz Özek Kukla Tiyatrosu Büyülü Ağaç ve Tiyatro Stüdyosu Teyzem ve Ben isimli oyunlarını Kıbrıslı seyirciyle buluşturuyor. (Ayrıntılı bilgi ve iletişim: 0392 227 34 29)

Ankara DT Uluslararası Festivallerde Ankara Devlet Tiyatrosu, 18 Ağustos-10 Eylül tarihleri arasında Lefkoşa Türk Belediyesi'nin ev sahipliğinde gerçekleştirilen Uluslararası Kıbrıs Tiyatro Festivali'ne Salome ve Tek Yol adlı oyunlarla katıldı. Festivalin açılışı 18 Ağustos günü Lefkoşa YDÜ Atatürk Kültür ve Kongre Merkezi'nde "Salome" ile gerçekleşti. Oscar Wilde'den Nurettin Sevin'in dilimize çevirdiği oyunun rejisi Müge Gürman'a ait. Oyun ertesi gün de aynı sahnede oynandı. Aziz Nesin'in yazdığı, Osman Özkan'ın oyunlaştırdığı, Coşkun Irmak'ın yönettiği "Tek Yol" ise; 5 Eylül'de Girne Kalesi'nde; 6 Eylül'de Lefkoşa YDÜ Atatürk Kültür Merkezi'nde; 8 Eylül'de Othello Kalesi'nde izlenebilecek. Ankara DT "Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım" isimli oyunu ile Başkurdistan'ın başkenti Ufa'da 11 -20 Eylül tarihleri arasında düzenlenecek IV Uluslararası Tuganlık Türk Dili Konuşan Tiyatrolar Festivali'ne katılacak. 17 Eylül tarihinde oynanacak Haldun Taner'in oyununu Serhat Nalbantoğlu yönetmiş.


> Yitirdiklerimiz

Tuncer Necmioğlu Oyuncu Tuncer Necmioğlu, 20 Ağustos 2006 günü tedavi gördüğü Özel Okmeydanı Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Necmioğlu için 22 Ağustos Salı günü saat 11.00'de İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi'nde bir tören düzenlendi. Sanatçının naşı buradan Teşvikiye Camii'ne götürüldü. Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazından sonra Hasdal Mezarlığı'nda toprağa verildi. 1936 yılında doğan Necmioğlu, tıp fakültesi ve İTÜ Makine Bölümünde öğrenim gördü. Öğrenim yıllarında tiyatro çalışmalarına başlayan Necmioğlu, Arena, Ankara Sanat Tiyatrosu, Küçük Sahne gibi topluluklarda profesyonel olarak çalıştı. Necmioğlu, aralarında "Hudutların Kanunu", "Kızılırmak Karakoyun", "Pir Sultan Abdal" ve "Kuma"nm da bulunduğu çok sayıda sinema filmi ve dizi filmde rol aldı. 1990 yılında 27. Antalya Film Şenliği'nde "Karılar Koğuşu" adlı filmdeki, 1992 yılında 29. Antalya Film Şenliği'nde de "Yağmur Beklerken" filmindeki rolleriyle "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" ödüllerine değer görüldü. Necmioğlu, 42. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde de "Yıldırım Önal Anı Ödülü" aldı. Sanatçının 50. sanat yılı, iki ay kadar önce Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tivatrosu'nda kutlanmıştı

pe cy a

Baykal Saran

Ankara Devlet Tiyatrosu emeklisi, yönetmen ve oyuncu Baykal Saran bir süredir tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi'nde, 28 Temmuz Cuma günü yaşamını yitirdi. Sanatçı, 29 Temmuz Cumartesi günü Ankara Büyük Tiyatro'da düzenlenen törenin ardından Cebeci Asri Mezarlığı'nda toprağa verildi. 1937 Yılında Kütahya'da doğan sanatçı, Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nden 1960 yılında mezun oldu. 1958-1960 Yılları arasında Adana Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda sanatçı olarak görev aldıktan sonra, 1961 yılında Devlet Tiyatroları ailesine katıldı. 19851987 yılları arasında Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü, 19901992 ve 1995-1998 yılları arasında Sanat Yönetim Kurulu Sanatçı Temsilciliği görevlerinde bulundu. Kırk dokuz oyunda oyunculuk ve altı oyunda yönetmenlik görevi üstlenen Baykal Saran'ın oynayıpyönettiği oyunların bazıları şunlar: Altın Kuş, Oyuncakçı Dede,

Genç Osman, Köroğlu, Suavi Efendi, Aşk Ve Barış, Kocaoğlan, Don Juan, Andorra, Vişne Bahçesi, Julius Caesar, Liliom, Tohum Ve Toprak (Alemdar Paşa), Savunma, Yabanlar, Ayakta Durmak İstiyorum, Bir Bebek Evi (Nora), Göktaşı, Bütün Gün Ağaçlarda, Ölen Hangisi, Sokrates'in Savunması, Yeryüzü Cenneti, Kaşıkçılar, Çark, Gömü, Çığ, Küçük Tilkiler, Fatih, Bir Tavsiye Mektubu, Maymun Davası, Yunus Emre, Lodos, Koca Sinan, Erkek Satı, Eski Toprak, Yaban Ördeği, Ya Devlet Başa

Ayşen Tekin Oyuncu Ayşen Tekin, 28 Temmuz Cuma günü elli üç yaşında yaşamını yitirdi. Oyuncu, bir süredir tiroit nodülü teşhisiyle Çengelköy'deki bir özel hastanede tedavi görüyordu. Ayşen Tekin, 2 Mart 1953'te Amasya'da doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitiren Tekin, tiyatroya 1970 yılında Tevfik Gelenbe Tiyatrosu'nda başladı. Lale Oraloğlu, Ankara Birlik ve Tuncer Özinal tiyatrolarında görev alan Tekin, televizyon dizilerinde de rol aldı. Tekin, aynı zamanda seslendirme sanatçısı olarak da tanınıyordu.


pe

cy a

60. Avignon Festivali

> Tilda Tezman > tildatezman@tiyatrodergisi.com.tr

Anatoli Vassiliev'den "Mozart ve Salieri. Requiem" Bu seneki 60. Avignon Festivali, bana göre çok enteresan ve çok keyifli idi. Avignon içindeki "La Mirande" Otelinde kalmak ve yürüyerek günde dört oyun izlemek, oyun aralarında da sanat galerilerini gezmek çok eğlenceliydi. Bir tek kırk derecelik sıcak rahatsız ediciydi ama o güzelim gösterilere yetişme heyecanı bunaltıcı sıcağı bile unutturmaya yetti. Saat 19.00'daki oyun ile 22.30'daki oyun arasında "La Mirande"ın gurme restoranında yemek yemek ve de vakit darlığından yemeğe vakit bulamadığımız peynir ve tatlıları gece dönüşte şarabımızı yudumlayarak tatmak ayrı bir zevkti.... İlk gece Alexandre Pouchkine'in yazdığı Mozart ve Salieri Requiem'ini izledim. Anatoli Vassiliev'in sahneye koyduğu, koreografisini Efva Lilja'nın, müziğini Vladimir Martynov'un yaptığı bu oyunda Mozart'ı İgor Yatsko, Salieri'yi Grigori Glady oynuyor. Bu oyun Carriere de Boulbon'da sahnelendi. Bu yerin özelliği kayalıkların arasında bir anfitiyatro olması; kayalıklar arasında oturup, kayaların üstündeki alt yazıları okumak, bir yandan mehtap, bir yandan Mozart'ın Requiem


müziğini çalan değişik ve renkli kostümler giymiş on altı kişilik bir orkestra ve de siyah cüppeli rahiplerle, ortaçağ kıyafetli melekler korosu çok ilginçti. Gösteri iki bölümden oluşuyor: İlk bölüm Pouchkine'in Mozart ve Salieri arasındaki dramatik sahne. İki kompozitör arasındaki son karşılaşmada iki yüz otuz bir mısralık diyalogun sonunda Mozart'ın Salieri tarafından zehirlendiği efsanesi anlatılıyor. İkinci bölüm müzikal bir kompozisyon. Martynov'un düzenlediği bu Requiem, ölüler için cenaze ayininde latince söylenen aryalar. Pouchkine'in 231 mısrada Rus dilinde yazılmış bu eseri çok kısa ve çok sert. Vassiliev, Pouchkine'in Rusya'da çok az sahneye konmuş bazı eserlerini de daha önce sahneye taşımıştı: Don Juan veya Taştan Misafir gibi... Stanislavski 1914'de Salieri rolünü Moskova'da oynamış ve şiir-drama tarzının ilk adımlarını atmıştı. Bu oyunda iki kompozitör arasındaki büyük Kıskançlık ve bu kıskançlığın anlatıldığı mısralar bazen seyircinin ağır tepkisini alıyor.

Marcial Di Fonzo Bo & Theatre Des Lucioles / Copi'nin iki oyunu "La Tour de La Defense" (Savunma Kulesi) ve "Les Poulets n'ont Pas de Chaises" (Tavukların İskemlesi yok) benim için festivalin en orijinal oyunlarıydı. Arjantin asıllı Marcial di Fonzo Bo 1987'den beri Paris'te tiyatro yönetmenliği yapmakta. Rennes şehrinde Theâtre des Lucioles'ün kurucusu olan di Fonzo 1998'de Copi'yi sahneye koyar. 2001'de Şili'de Copi'nin Eva Peron'unu sahneye taşır. Fassbinder, Genet, Lars Noren, Leslie Kaplan, Philippe Minyena, Pier Paolo Pasolini ve Copi gibi çağdaş edebiyatçıların eserleri üstünde çalışmalarını sürdürür.

a

İlk bölümün sonunda Mozart Salieri'nin hazırladığı zehirli içkiyi kristal bardaktan içer ve iki başrol oyuncusu donmuş gibi, plastik balonun içinde kalır ve ikinci bölümde Requiem müziği eşliğinde birbirlerine sözcükler ve kısacık şiirler söylemeye, hatta ara sıra aralarında gülüşmeler ve münakaşalar koro eşliğinde cereyan eder; onların etrafında dönen dervişleri andıran rengârenk kostümler giymiş dansçılar gösteriyi en üst mertebeye çeker. Salieri, cinayetini işlemesine rağmen aciz durumdadır; ne kadar çabalarsa çabalasın müzik besteleme yeteneğini kaybeder. İçgüdünün sebebiyet verdiği kaçınılmaz rahatsızlık toplumsal bir ayine dönüşür.

cy

Vassiliev bu yıl Avignon'da Mozart ve Salieri'den başka İLİADA oyununu da sahneye koydu. Her iki oyun da gizemli ve kapalı eserler olduğundan benzerlik taşıyor.

Loretta Strong İmzalı Oyunlar

pe

Bu yıl Avignon Festivalinde en çok beğenilen, en çok alkışlanan, yer bulabilmek için saatlerce kuyrukta beklenilen iki oyun da Loretta Strong imzalı.

1939'da Buenos Aires'de doğan ve 1987'de Paris'te ölen Copi'nin asıl adı Raul Damonte Botana'dır. Nouvel Observateur'de 1963'de yayınlanan karikatürleri ve karakalem resimleriyle meşhur olur. 1970 yıllarında Fransızca yazdığı


için çabaladık ve de içeride bir bar taburesinde yerimizi alınca rahat bir nefes aldık.

pe cy a

kitaplar ve tiyatro oyunlarıyla sanat camiasının gözbebeği olur. Provokatör ve marjinal duruşunu sanatına taşımaktaki başarısı tartışılmaz. Bu iki oyun projesi için "Theatre des Lucioles", "Theatre Dromesko" ile işbirliği yaparak 1990'ların efsanevi unutulmaz "Voliere Dromesko" büyüsünü sahnede tekrar yarattı. La Tour De La Defense (Savunma Kulesi) Copi'nin en "klasik", "yere en sağlam basan" piyesi olan "Savunma Kulesi" 31 Aralık 1976'da bir yılbaşı gecesi bir gökdelen katında toplanmış altı kişi arasında geçen metafizik bir komedi. Vodvil ile psikolojik dram arası yazılmış bu oyunda usta Copi büyük bir özgürlükle dramaturji buluşları icat ediyor.

Enteresan sahne düzenini çok çok beğendim: Uzun, dikdörtgen sahne ortada, önünde ve arkasında seyirciler oturuyor. Sahnede, apartman kapısı, salon, salonun balkonu, mutfak, yatak odası ve banyo var (Banyodan odaya geçişler pleksi ve şeffaf kapılarla yapılmakta). Oyuncular sanki kendi evlerinde hareket ediyor gibiler... (Mutfakta yemek pişirip, odaya geçip çırılçıplak soyunup, duş alıp, yatakta sevişip, sonra giyinip salonda içkilerini içiyorlar) Bu oyunda asit çekmiş sevgililerin didişmeleri, kıskançlık kavgaları, pencereden giren martının kurtarılması, fırında unutulan tavuğun yanmasından sonra klozet giderinden çıkan bir boa yılanı ve bir fareyle hazırlanan akşam yemeği ve valizin içinde bulunan küçük bir kız çocuğunun cesedi... bütün uçukluklar mevcut! Acayip durumlar birbirlerini takip ederken, seyirci bu delice sürate yetişmek için çaba sarfediyor. Seyircinin gülmesi, bu altı insanın yalnızlığı karşısında soluyor ve insanı yok eden bu dünyada kişinin çaresizliği düşündürüyor. Ama insancıklar dansettikleri uçurumun kenarından aşağı düşmemek için direniyorlar. Copi'nin dediği gibi: "Tanrı bazen o kadar beklenmedik bir zamanda beliriverir ki!" Les Poulets N'ont Pas De Chaises (Tavukların İskemlesi Yok) Loretta Strong'un bu piyesi yine Lycee Mistral'de ama bahçede kurulan bir sirk çadırı içinde 22.30'da başlayıp iki saat süren bir gösteriydi. Tam bir buçuk saat içeri girebilmek

"Perverse Polymorphe" eser olarak nitelenen bu oyunda Copi'nin meşhur "Oturan Kadın" karikatürleri sahne önündeki dört perdenin üstünde bilgisayar ile çizilirken, oyuncular da "Oturan Kadın"ın konuklarını canlandırıyor: anne, kız, sevgili, tavuk, sümüklü böcek v.s.... Bunlara beş travestinin canlı çaldığı bir orkestra ve de video görüntüleri eşlik ediyor. Oyuncular, çizgi resimlerle iç içe hareket ediyor ve resimlere can yürüyor. Kozmonot Loretta Strong radyodan Dünyanın patladığını öğrenir. Uzay mekiğinde tek başına kendini patlamaların arasında bulur, halbuki o "Betelgeuse" gezegeninde altın üretip çoğaltmak için görevlendirilmişti. Bilim-Kurgu niteliğindeki bu yolculuk ikinci yarıda çadırın ortasında seyircilerin üzerinde gerçekleşiyor. Copi'nin üslubu ile "ölüm" uçuk, kaçık bir tarzda sahneye konuyor. Copi'nin "fetiş" dostlarının hepsi buzdolabı ve fareler, yılanlar, yarasalar, papağanlar.... ve iki cinsiyeti bir arada taşıyan insan topluluğu Loretta ile diyalog halindeler, ta ki Loretta onları teker teker yok edene kadar. Ölümün kendisi de bir kişiliğe dönüşüyor ve Venüs gezegeninden gelen vahşiler tarafından parçalanıyor. Karnaval havasmdaki bu oyun sanki bir rüya - kabus deliliği.... Çadıra girince barda oturan travestilerin, transseksüellerin, fahişelerin hepsinin oyuncu olduğunu bir kaç dakika içinde anlıyoruz. Bilgisayar tekniğinin perdeye yansımasıyla Copi'nin çizgilerinin yaşatılması çok etkileyici!

"Asobu" Josef Nadj 60. Avignon Tiyatro Festivali, Papaların Sarayında Asobu gösterisiyle açıldı. Bu sezon festivalin onursal konuğu olan Josef Nadj'in Asobu'sü altı gece boyunca binlerce seyirci tarafından ayakta alkışlandı. Ben ikinci gece bu gösteriyi izledim ve büyülendim. Josef Nadj 1957'de Yugoslavya'nın Kanizsa şehrinde doğdu. Orta Avrupa kültürünün göbeğinde yetişti. Budapeşte'de sanat tarihi ve müzik okuyan Nadj 1980'de Paris'e geldi ve modern dans sanatıyla tanıştı. Nadj'ı sahne üstündeki insan,


pe cy a onun vücudu, onun kendini ifade etme yeteneği, hareketin ortaya çıktığı sonsuz derinlik etkiledi. Plastik sanatlar ve resim alanındaki ustalığı sayesinde olağanüstü koreografiler yarattı. Kendine özgü sahne dünyasının atmosferi çok trajik; tiyatro-dans arası gidip gelen gösterilerinde nükte, hiciv bu trajediyi biraz yumuşatmakta. Ressam Miquel Barcelo'dan etkilenen Nadj'ın gösterilerinde müziğin yeri çok önemli, özellikle her oyununda müzisyen Vladimir Tarasov'dan vazgeçemiyor. Geçen sene Avignon'da Nadj "Last Landscape"i Vladimir Tarasov ile bir düet şeklinde sahnelemiş ve de çok beğenilmişti. Nadj çok yönlü bir artist: aktör, mim ustası, dansçı, ressam, fotoğraf sanatçısı, koreograf ve de büyük bir kitap kurdu... Beckett, Büchner, Borges, Schulz, Roussel hayranı Nadj son

gösterisi Asobu'de yazar Henri Michaux'dan etkilenmiş ve esinlenmiş. Nadj'ın dünyası kuklalarla, Godot vari melon şapkalı, siyah kostümlü ve beyaz gömlekli adamlarla dopdolu. Bunlar boşluğa açılan kapılar, masalar ve iskemleler arasında dolaşıyor. Zerafetin doruğundaki bu garip yaratıkların aynı zeka coğrafyasındaki oyunları bize Tadeusz Kantor'u anımsatıyor. Gençliğinde Nadj'ın hayran olduğu Peter Brook, Anatoli Vassiliev, Pina Bausch ve Eugene İonesco sanatına da etki etmiş. O, onu dibe çeken girdaba karşı devamlı hareket eden ve sürekli değişimlere uğrayan şiirsel dünyasını su yüzüne çıkarmaya çalışıyor. Aynen Yugoslavya'da ve sonra Orta Avrupa'da yaşadığı kendi hayatı gibi. Yirmi senede yirmi eser sahneye koyan, bu avurtları çökmüş, başı omuzlarının içine hafifçe göçmüş, dans ederken omuzlarında askı taşırmış hissi veren bu koreograf her an boşluktan dışarı fışkırmak isteyen bir "gece kuşu". Hafızasını sahnede dans ettiren bu şamanın yaptığı kurgu mu, gerçek mi? Bunu


Nadj, doğduğu şehir Kanizsa'dan yola çıkıp Doğu'ya gidip Asobu'yu yaratıyor. Nadj bu oyun için altı Japon dansçıyı da yirmi dört kişilik kumpanyasına kattı. Dansçılar, aktörler ve müzisyenler, manken ve kostümler sayesinde bir değişim bilmecesine dönüşüyor. Vücutlar birbirlerinin içinde eriyor, biçim değiştiriyor, yuvarlanıyor, hareketsiz kalıyor, kalkıyor, düşüyor ve garip iç dünyaları açığa çıkarıyor.

Human (İnsan) Cristophe Huysman'ın yazıp, sahneye koyduğu "Human" tiyatro ile sirk arasında gidip gelen, belagat üzerine kurgulanmış bir gösteri. Bu sirk-piyeste iki iğne, üç Çin direği, bir merdiven, bir sabit çerçeve kullanılmış. Sahnede önce bir, iki, üç siluet emekleyerek, bir şeyler ararmışçasına, yan karanlıkta hareket etmekte. Işığın yardımıyla yerden bir kaç metre yukarıda, onların üstünde üç siluet daha belirir. Beş erkek ve bir kadın, sirkten ödünç alınmış demir bir dekor içinde ebedi bir arayış halinde. Tuhaf bir kolun taşıdığı döner sahnede, oyuncular, yatay barfiks, uzun merdiven, üç Çin direğinden yararlanarak kaymakta, zıplamakta, perende atmakta, akrobasi hareketleri yapmakta, aynı zamanda da kelimeleri arka arkaya süratle sıralamaktan geri kalmamakta. Sualler, şairin acılarına, nüktelerine, eğlencelerine ve kırgınlıklarına pistin ortasında cevap bulmakta.

cy

a

Huysman, Human'da sirki tiyatroyla, sözü vücut hareketiyle birleştirerek başarılı bir iş çıkarmış. Oyunu sahneye koyarken, Huysman tesadüfleri yok etmiş, oyuncunun karşısındaki oyuncuya gözü kapalı, fani olduğu için, güvenmesini kontrol altına almış. Çünkü oyuncu da her insan gibi fani! Kelimeler bazen anlamlarını kaybederken, oyuncular da baş aşağı hareket etmeye başlıyor. Alfabetik kelimeler basit bir şekilde sıralanırken, oyuncuların akrobatik hareketlerindeki sağlamlık ve mükemmel kıvraklık seyirciyi büyülüyor.

pe

Huysman daha önce de "Especes" (Cinsler) ile böyle bir sirk-piyes denemesi yapmıştı: Oyunculuğa yeni bir ufuk arayışı, diyalogların farklı bir drama ile aktarma üslubu, hemen hemen boş bir alanda seyircinin hafızasına tercümen olma isteğini arayan bu oyun bana biraz kabare, biraz müzikhol, biraz sirk alanını anımsattı.

anlamak mümkün değil; ama bana göre önemli de değil. Her bölüm göçebe bir Avrupalının, bir oduncu oğulun, bir çiftçi torunun hikayesi. Asobu, Japonca, "her türlü boyutunda oyuna iştirak etmek" anlamına geliyor.

Henri Michaux, Japonya'ya yaptığı yolculuk sonrası yazdığı "Köklerin Masalı" ve "Asya'da Bir Barbar"dan etkilenen

Bu değişik kurgulanmış sahnede, sesler ve vücutlar korosu bazen neşeyle bazen de sertlikle bize, hayatı anlatmak için yeni formatlar arama gereğini irdeliyor. İnsanların hunharca vahşetine karşılık artistik, duygusal, zengin öneriler içeren şekil ve hareketleri bir alternatif olarak sunan Huysman'ın kendisi hem aktör, hem yazar, hem de yönetmen; Paris'te çalışan bu sanatçı dünyanın dört bir yanından gelen plastik, video, sirk sanatçılarıyla çalışmayı yeğliyor. Bir buçuk saatlik bir gösteri olan Human'ı "Tinel de la Chartreuse"de büyük bir zevkle izledim©


Geçen Sezonun Kötülerine İstanbul'dan İkinci Örnek:

pe cy a

"Harputta Bir Amerikalı"

> Üstün Akmen > uakmen@superonline.com

II. Dünya Savaşı kuşağının üç önemli Türk tiyatro yazan vardır: Ahmet Kutsi Tecer (1901-1969), Cevat Fehmi Başkut (19051971) ve Ahmet Muhip Dranas (1909-1980). Birçok ortak yanları olan bu üç yazarımızın oyunlarında vurguladıkları kavramlar birbirlerinden çok değişiktir. Değişikliklerini bilenler bilmeyenlere anlatsın diyerek, burada deşmeye kalkışmayacağım. Etik Yorumcu Başkut Başkut, hiç kuşkum yok ki seyircinin ilgisini sürekli ayakta tutmayı bilen ve başaran önemli bir yazardır. Modern Türk toplumundaki paranın gücünü ve bireyler üzerindeki baskısını pek güzel sergiler. Büyük kentlerde olsun, kırsal kesimde olsun yaşamı çok iyi gözlemlemiştir. Kent insanının sorunlarına bana sorarsanız yüzeysel olan etik yorumlar da katar. Harput'a Mersiye Yirminin üstünde oyunu olan Cevat Fehmi Başkut'un "Harputta Bir Amerikalı"sım, Özdemir Nutku Hoca "... dört önemsiz oyundan..." biri olarak nitelendirir ki, bence yerden gökyüzüne kadar haklıdır. Haklıdır, ama ne yapalım ki İstanbul Devlet


Tiyatrosu, 2005-2006 sezonunda sahneye taşımaya çalışmış ve de taşımıştır. Başkut, vakti zamanında Harput'ta, üzerinde derin izler bırakan birkaç gün geçirmiş, coğrafyanın ve ekonomik koşulların ölüme mahkûm ettiği bir kentin son nefesine yetişmiş olmanın kederini yaşamıştır. "Harput öldü, havaya uçtu. Sanırsınız bir cehennem ateşi ile taşları bile yandı ve külleri göğe yükseldi. Buradan aşağıya Elazığ'a gidenler evlerini de yıktılar taşlarını dahi taşıdılar," der. Der ve adeta Harput'un son mersiyesini, Harput'un yazılmamış yazılamamış "çöküş hikâyesini" dile getirmek ister. Oyunun Konusu Çocuk yaştayken babasıyla Harput'tan Amerika'ya göç eden milyoner Maderus, kırk sene sonra geride bırakılan kardeşini aramaya gelir, oysa karşısına bir kardeş yerine batı hayranı üç kardeş ve bir de kardeşin karısıyla kızı çıkar. Kimin öz kardeş olduğu araştırılırken, üstüne üstlük bir de bu grubun arasına bir delinin karıştığı öğrenilmez mi! Varın siz düşünün gerisini...

pe cy a

Akla Hizmet Bir Eser Eserde 19. yüzyılda Harput'ta sanayinin filiz vermeye başlamış olduğu; Osmanlıların son döneminde batılıların Harput'a özel önem verdiği; Harput'ta Amerikan, Alman ve Fransız kolejlerinin kurulmuş olması; bu okulların Harput'taki yaşama biçimini doğal olarak etkilediği; bu nedenle Harput halkından pek çok insanın Amerika'ya gidip yerleştiği işlenmemiştir. Başkut, sadece çöküşü anlatır. Harput'un, terk edildiğini; yöneticilerin 1834 yılında askeri ve idari merkezlerim mezraya taşımaları, demir yolunun mezradan geçmesi gibi nedenlerle, zaman içerisinde Harput'un tüm fonksiyonları ile birilikte taşınarak bugünkü Elazığ'ı oluşturduğunu Cevat Fehmi Başkut nedense es geçer. İyi de, bu oyunu repertuarı için seçmekle İstanbul Devlet Tiyatrosu acaba hangi akla hizmet eder? Hangi akla hizmet ettiğine karışmak haddimiz değildir, ama bize gene de Ankara Devlet Tiyatrosu oyuncularından Ali İpin'in, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda yönettiği oyunu değerlendirmek düşer. Dekor, Kostüm, Işık Üzerine Sorular İşe dekordan başlamam gerekirse, Behlül Dane Tor'a, birinci perdenin geçtiği İstanbul Hilton Oteli'nin "Sweet Oda"sı bu kadar mı sade olur, diye sormam gerekecek.

Şirin Dağtekin ise, sıcaktan herkesin yellim yellim yellendiği Harput Belediye Başkanı'nın odasındaki ikinci sahnede, Celile ve Ayşe Kızılçiçek karakterlerine neden çoraplar, hırkalar giydirmiş, anlayamadım. Bahçıvan Ahmet Müderrisoğlu'nun lastik çizmeleri, kalın ceketi ne öyle! Hele hele, dolar milyarderi Abraham Maderus'un ropdöşambra benzeyen ceket-montu!..

Ayhan Güldağları'nın ışık tasarımı, üzgünüm ama dekora atmosfer, renk, derinlik veremediği gibi, makyaj-ışık bağlantısındaki dengesizliği de kıyasıya eleştirilmek istiyor. Seviyeleri yüksek atmosfer ışığı kullanmasından olsa gerek, oyuncuların yüz hatları ve detaylar görünmüyor. Ali İpin Yönetmiş... Dramaturgi yeteneğine güvendiğim Selen Korad Birkiye'den Ali İpin rejisör olarak hangi oranda yararlandı elbette bilemem, ama Ali İpin'e soracak sorularım var! Önce oyunu güncelleştirmeyi düşünmüş Ali İpin. Emekli Sorgu Komiseri Cavit Kocabıyık karakteri aracılığıyla, bunu ilan da ediyor. Komiser, "Ceza Muhakemesi Kanunu (CMUK)"dan söz ediyor. Ceza muhakemesinin nasıl

yapılacağı hususundaki kuralların ve bu sürece katılan kişilerin hak, yetki ve yükümlülükleri yeni yasayla düzenlenmiştir ve komiser değişen kurallara uyum sağlayamadığı için emekli edilmiştir. Demek günümüzdeyiz. O halde, Amerikan Pazarları Pazarlama Müdürü Fikret Arman tiplemesine ne gerek var? Günümüzde Amerikan pazarı mı kaldı tanrı aşkına, her yanımız zaten Amerikan ve de Amerikalılarla sanlı değil mi? Sonracığıma, olay günümüze taşındıysa "bell boy", Necmettin, neden buruş buruş, kenarları sararmış, 1955 basımı gazeteleri getiriyor. Dolar milyoneri (ya da milyarderi) koca Amerikalı İstanbul'dan Harput'a günümüzde otobüsle mi gider/gelir? Ahmet Bulur'un: "... sükseler Monşer, sükseler," demesine, katip Necmettin'in: "Sizi de efendim, sizi de," yanıtı oyuna ne katıyor? Kâtip: Ahmet Bulur'a: "Aletinizi oraya buraya değdirmeyin," dediğinde, salondan gülme alınıyor iyi de, oyunun neresi kurtuluyor? "Bell boy", nasıl oluyor da kâh kapıyı çalarak, kâh paldır küldür giriş yapıyor? Sorular bunlar da, acaba kim yanıtlar? Oyuncular Oyunculardan Canberk Uçucu Kâtip karakterini canlandırmayı, kompozisyona dayandırmış, iyi de etmiş. Umut Demirdelen, Ahmet Okyay'a can vermesinde, oyunculuğunu sanatçılığa yaklaştıran tek olgunun "yaratma" ürünü olacağının bilincinde. Hidayet Erdinç, Belediye Başkanı'nın davranışlarını, davranışlarının kökenlerini, çeşitliliğini, tuhaflıklarını iyi algılamış. Mine Tüfekçioğlu role yakışmamış. Kürşat Almaçık, Saydam Yeniay, Ali Fuat Çimen, Canan Türker, Cemal Ünlü, Ömer Hüsnü Turat, Tayfun Savlıoğlu kendilerim alıştıkları tepkilere bırakmışlar, uğraşsal kavrama yeteneğiyle duyarlılıklarının kendilerini nereye götüreceğini kestiremiyorlar. Basmakalıplar. İşin kötü yanı, hepsi bir olup, beni tiyatrodan soğutuyorlar..©


Başımıza Yine İcad Çıktı

pe cy a

İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali Tuttu...

> Genco Demirer > genco@gdga.net

İlkini dün gibi hatırlıyorum. Şehir Tiyatroları'na o zamanlar 'siyah' afişler yapardım. Millet sinir olurdu, içimizi karattın derdi. Zaten o dönemler işler de karışıktı. Sonra birden Köprü'de oyunlar oynanacağı ve bununla ilgili reklam çalışmaları yapılması gerektiği filan derken birden, İstanbul-Mekan-Tiyatro doğdu. O sıra Şehir Tiyatrosu ile ilişkilerimi kesmiştim bir başka tasarımcı hazırlamıştı afişleri. Balık ekmek vardı hatırlarsanız. Açılışta da balık ekmek dağıtılmıştı. Başından beri, hem dergi olarak (sanırım) hem ailece, hem de bizzat desteklediğimiz bir yapı idi. Ücretsiz tiyatro, hiç bir zararı olamazdı. İlkinde kurumun kendi yapımları da görev almıştı. Tabii ki bir belediye aktivitesi olmasından sebebiyet Türkiye Cumhuriyet'lerin 'başımızın üstünde yeri var' idi. O dönem çok eleştirildi, işte hep aynı kültürün tanıtımı diye, rutin bir belediye aktivitesi kıvamındaydı. Gerçi ben altı yıldır Büyükşehir Belediyesi'nde Sanat Yönetimi yapıyorum, yani kendi kurumumu eleştirmiş gibi olmayayım ama o dönemler olanlar bunlardı. Sonraki sene ikincisi olduğu zaman ne Nurullah Abi (Tuncer) görevdeydi ve ne ilki gibi tek bir mekandaydı festival. İş iç yapımın dışına çıkmış, büyük ihaleli bir aktivite olmuştu. İşin içine Kültür A.Ş. de girdi. Adeta güç gösterisi idi. Nurullah Abi (Abi dememin sebebi tüm görevlerinden önce de abimdi, sonrada öyle olsun diyedir.) sadece bu aktivite ile ilgileniyordu. Bu sefer açılış pek bir etkili


idi, basının da ilgisi büyüktü. "Helal" diyorduk. Ve ikincisinde sadece Türkiler değil Balkan ve Avrupa'dan da birçok grup ve benim pek beğendiğim orta doğu grupları da vardı. Pek zevkliydi. Akımda hâlâ Filistin'nin oyunu.

Bir gece sonra Taksim Meydanı'nda Irak ile beraberim. Benim Ortadoğu sevgim bu adamlara karşı bir saygıyı da getiriyor. Eee kanımızda var napalım. Irak zor günler geçiriyor, Irak Devlet Tiyatrosu bu zor günlere "al sana!" dercesine çok iyi bir oyun seçmiş. Romullus'un iktidar kavgası içindeki garip bir yönetimi sergiliyor, Germenler tarafından işaline

pe cy a

Ve bu yıl, reklam bu yıl biraz zayıftı. Program festivale iki gün kala matbaadan gelmişti. Programda tashihler vardı, görsel hatalar doluydu. Biraz şaşırdım, "hani iyi gidiyorduk ya" derken ilk Suriye oyununa gittim. Galata Köprüsü'ndeydi. Bir çok semt sakini yine çekirdekleri ile gelmişti, eşim Berna ile oturduk bekliyoruz. Oyun başlamıyor, saat 21.15 olmuş bir Suriyeli cengaver trustta ışık düzeltiyor hâlâ. Ses testleri yapılıyor. Ortalıkta barkovizyon yok; anlaşılan bu yıl yan yazı da yok. Oyunlar da geç. Oyun dolu. Millet bekliyor. 21.30'da oyun başlıyor, Arapça bir İspanyol oyunu izliyoruz. Hoş bir an. İstanbul çok güzel, ay kocaman Galata Kulesi'nin yanında, her şey yeterli. Sorunları unuttuk. Oyun iyi seçilmiş. Suriye'den gelen Şam Devlet Tiyatrosu, gerçekten çok anlamadığım Arapça ile neler neler düşündürdü. Sağır ve dilsiz yeğenine "La!" "Hayır!" demesini öğreten bir teyze ile ilgili. Teyzenin de bir derdi vardı ama onu çözemedik, sevgilisi sanırım deniz kazası geçirdi, çünkü bir ara mektup geldi, teyze yıkıldı. Oyun bitti, yüzüm gülüyor. İyi valla be, o kadar da kötü gitmiyor galiba. Sonraki oyunum Bosna Hersek. Demirkanlı ile en öne oturduk. Oyun Memet Baydur'un oyunu. Oyun pek güzel ama oyunculuklar bir garip. Epik arayışında Boşnaklar, senkronu kaymış üst yazı. Çok açık müziğin sesi. Gerçi Boşnakça bilmediğimizden oyuncuları duyamaya gerek olmayabilir ama bir meyhane havası hakim oyunda. Arada sufi ezgiler de geliyor. Oyun 'abdestsiz okunan Fatiha' ile sona eriyor. Olur böyle şeyler devam etmek lazım. En azından onlarca kişi ayakta kaldı baksana. Bir sonraki oyunum Sırbistan'ın oyunu. Aya

İrini'deyim. Oyun saatinde başlıyor. Minik bir protokol krizi ilgimi çekiyor. Ama çabuk çözüldü. Ya protokol gelmedi (genelde öyle olur) ya da yerlerine razı oldular. Oyun tek kelime ile muhteşem. Aklım gitti. Hemen Demirkanlı'yı andım. Gelseydin be Abi keşke! Mekân zaten büyülü, "ölüm" temalı üç kısa oyun birbirine eklenmiş, Şahika Tekand'tan alıştığımız siyah giymiş koro ile başlıyor. Aklın yolu bir galiba. Çok etkili. Yan yazı bu oyunda özet geçiyor. Böylece senkron sorunu da yok. Sahnede beyaz saçlı simsiyah kostümlü bir figür ile açılıyor oyun. Sonra arkamızdan tabut taşıyarak dokuz erkek üç bayan koro geliyor ve oyun birden göklere çıkıyor. Mekan zaten büyülüyordu, siz de üstüne geldiniz vurun bakalım. Kesintisiz, göz kırpmadan izledim koca oyunu. Görselliği, melodisi ile unutulmaz anları anıladı bana. Mekan-Tiyatro Festivali'nde mekanı reddeden bir oyun. Çok akıllıca, çok iyi seçim. Geçen yıl da Sırbistan pek iyiydi. Aynı yönetmendi diye hatırlıyorum. Yazının sonunda bu oyun ile ilgili notlarım olacak. Sırbistan oyunundan hemen çıkıp Galata Köprüsü'ne koştum. Köprüde Makedonya var. Tartuffe oynanıyor. Dekor, ışık çok güzel. Oyunculuklar (belki de 'kırık' Türkçe'nin azizliğinden) biraz amatör. Ancak izleyici sayısı inanılmaz. O an anladım bu yıl, bu işin tuttuğunu. Korkum milli bir sözümüzdendir. Ve korkumu Sayın Nurullah Tuncer abime söylemek isterim, abi ben küçükken "yeni icad çıkartma başımıza (lan)" diye çok dayak yedim. Korkum budur.


a cy

görüyorum ancak henüz izleyememiştim. Ihlamur Kasrı'ndayım. Ortalık karanlık. Belediye görevlisi olarak arka kapıdan dalıyorum içeri, "ulan oyun yok mu acaba niye karanlık burası" derken bir kaç gölge görüyorum. Oyun alanına doğru ilerliyorum. En sevdiğim oyun mekanlarından biri Ihlamur Kasrı. Bir kız (Türkçe bilmeyen) vücut dili ve yetmediği yerde İngilizce'si ile izleyicileri yerleştiriyor. En öne çöküyorum. Fotoğraf çekecem abi... Sahne ikiye bölünmüş. Ancak Ihlamur Sahnesi zaten iki yönden izlenen bir sahne. Bu düzende eğer oyunda iki oyuncu varsa ben birini izleyeceğim demektir bu. Acaba diğeri ne yapacak. Gerçi aradaki paravan şeffaf ama insan merak ediyor. Zaten "sözsüz oyun" yazıyor. Söz anlamı olan seslerdir diyebilirim, yani anlamsız sesler mi çıkacak karşıma? ' Agu Bagu Takkkro Mal ço Bihm Laşkktr'... Merak içindeyim. Son oyunum bu festivaldeki. Kasr'ın merdivenlerinin başında DJ var bir tane. İki adet projeksiyon beyaz masaları aydınlatıyor. Bu oyundan çok etkilenecek miyim acaba? İranlıların sürprizlerine alışık

pe

kadar bu gariplik devam ediyor. Bize ve onlara çok şey hatırlatıyordur sanırım. Taksim Meydanı dolu. İlk bakışta Taksim, taş koysan, üstüne ışık versen millet toplanır bakar diye düşünülebilir, ancak gelen izleyicinin gayet bilinçli bir kitle olduğunu en azından ben gözümle gördüm. Teknik bazı aksaklıkların ve meydandaki bir kaç 'delinin' oyunda kullanılan tenis toplarını tekrar sahneye geri atmalarını saymazsak çok iyi bir gece idi. Akşam oyundan sonra teknik ekiple uzun uzun lafladık. Sıkıntılarını konuştuk. Bu sohbetten de işin az sıkıntılı ve yavaş yavaş oturduğunu anladım. Ardından, organizasyonu yapan kurumların Taksim Meydanı'na getirdiği seyyar tuvaleti de gezdim. Ve ilginç bir bilgi daha, Irak Devlet Tiyatrosu oyuncuları World Pop Star'mız Mr. Tarkan ile aynı tuvaleti kullanıyorlarmış. Starlık zor iştir. Bir sonraki gece, kültürüne pek bir hayran ve hakim olduğum Farsi kardeşlerimin oyunu var. İran Bazi Tiyatrosu. Bu ismi uluslararası birçok festivalde duyuyorum, mesela Edinburg Festivalin'de en fazla lansmanı yapılan grup olarak


cy a

pe

biriyim. Sanatçılarının nerelere uçabildiğim çok iyi bilirim ama neymiş acep bu Bazi Tiyatrosu? Oyun başlıyor. Alper Meral vardı, deneysel oyun müzikleri yapardı. Hemen aklıma geldi. Sonra projeksiyonda Bienal'deki video sanatlarını andıran görüntüler akmaya başladı. İki masa demiştim ya, onların altından iki figür çıktı ortaya. Ve elli dakikalık muhteşem bir şov başladı. DJ, video ve mim. Aklıma geldiği gibi garip sesler de çıkarmıyordu İranlı sanatçılar. Bazi Tiyatrosu'nun neden görülmesi gerektiğini anlamıştım. Etnik göndermelerle dolu, Marilyn Manson'ın cover yaptığı "Sweet Dreams" (tatlı rüyalar) şarkısı değişik zamanlarda oyuna dahil oluyor. "Tatlı Rüyalar, yapay rüyalardır..." lafı enkazın ya da belli bir baskının altında bulunan iki yolcu figür ile iyi bağdaşıyordu. An an birçok detay takıldı gözüme ve bunları da yazının sonunda notlarla vereceğim.

Ama öncesinde İstanbul-Mekan-Tiyatro Festivali tutmuştur. Yolu açık olsun. Emeği geçen herkese, uykusuz kalanlara, araç bulamadıkları için oyunlardaki görevlerine yetişmek için kendi paraları ile taksi tutanlara, tüm çalışanlara teşekkürler. Minik bir hatırlatma, o kadar oyuna gittim ve malesef oyuncu camiasından çok çok az kişi ile karşılaştım. Hele "Turnelere gidiyoruz ama boş geçiyor, kimse gelmiyor bu millete fazla bunlar işte" diyenler de hiç yoktu. Fazla geldi herhalde. Sırbistan Belgrad Dram Tiyatrosu'nun oyunu "Ölüm Üçlemesi" üzerine soru(n)sal notlar; En büyük kubbe ne kadardır? Altındaki ne hisseder? Ölüler niye yukarıda taşınır da aşağıya gömülür? Siyah giymiş kişiler maddeden uzak olanlar mıdır? Saat yönü doğal mıdır? Şöhret neye gerek? Ölmek kim için geç gelir? Ruh nefes alır mı? Doğum, doğan için bir son değil mi? Kaç son yaşanabilir ki? Ya da kaç başlangıç? İran Bazi Tiyatrosu'nun oyunu "Çakılma Noktası" üzerine

soru(n)sal notlar; Bavul taşıyan her figür nereye gider? Beyaz temiz ise kirliyi yansıtır mı? Sanat bakılan mı? Baktıran mı? Zaman eşit aralıkların toplamı olduğu için mi çok sıkıcıdır? Işık hep doğruyu mu gösterir? Sakinlik yavaş geçen zaman gereği midir? Kutsallar değişir mi? Siyah ve Beyaz bir endişe midir? Buluşma beklenirse heyecan baki mi kalır?©


Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın

pe cy

a

Tiyatro Alımlamasında Toplumsal ve

> Zehra İpşiroğlu > z.ipsiroglu@arcor.de

Tiyatroda Alımlama Tiyatroda alımlama, aynı oyuna sahnelendiği dönemin toplumsal ve kültürel koşullarına ve ortamına göre farklı açılardan, farklı biçimlerde yaklaşılması çağımıza özgü bir tiyatro anlayışını dile getiriyor. Bu yaklaşım klasik oyunların yeniden okunmasını sağlıyor. Modern oyunlar ise, soyut yapıları gereği sahne yönetmenlerini ve dramaturglarını yeni sahne yorumlarına neredeyse özendiriyor. Buna Max Frisch'in "Biedermann ve Kundakçılar"ım örnek getirmek istiyorum. Soyut bir yapısı olan bu oyunda bireyi kıskaç altına alan baskıcı dönemlere ya da totaliter yönetimlere gönderme yapılıyor. Bu da oyunun koşullara ve ortama göre farklı biçimlerde yorumlanmasına yol açıyor. Max Frisch, bir yazısında bunu çeşitli örneklerle dile getirir.* Oyun Fransa'da sahnelendiğinde Fransa'nın koşullarına sıkı sıkıya bağlı bir taşlamaya gidildiğinden oyunu yeterince anlayamadığını, New York'ta Biedermann'ın Amerikalı bir iş adamı olarak yorumlandığını, Londra'da ise kendini 'gentleman' sanan tipik bir İngiliz olarak ele alındığını anlatıyor. Yazıldığı dönemde örneğin Fransa'da, Amerika'da değişik okumaları ve tartışmaları gündeme getiren bu oyun**, günümüz Almanya ve Türkiyesi'nde ne tür yeni okumalara ve yorumlara yol açabiliyor? Farklı toplumsal ve kültürel ortamlarda bu oyun bizlere ne söylüyor? Bu soruları yanıtlamaya çalışırken, hem son bir yıl içinde Berlin ve Köln'de izlediğim değişik sahne yorumlarına değineceğim hem


de Türkiye'deki koşulları gözönüne alarak bizde bu oyunun ne tür yeni okumalara yol açabileceğinin üzerinde duracağım.

Biedermann her yerde, her zaman rastlayabileceğimiz herkestir.

Oyun Metnine Eleştirel Bir Yaklaşım 'Kundakçılar'da sıradan vatandaş Biedermann'ın ansızın kapısını çalıp içeri sızan şiddetin durdurulamaz yükselişi anlatılır. Biedermann ve eşi Babette'nin evlerini yakıp, her ikisini de cehenneme yollayan kundakçılar bu şiddetin sözcüleridir. Şiddet deprem ya da tayfun gibi insanın önüne kolay kolay geçemeyeceği doğal bir olgu mu, yoksa onu çağıran ve yaşatan insanın kendisi mi? Aziz Nesin'in 'Ah Biz Eşekler' masalında kurdun geldiğini ve kendisini yiyeceğini gördüğü halde 'inşallah kurt değildir. Yok canım niye kurt olsun, herhalde kurt değildir' diye kendini avutan eşek gibi, Biedermann da onu göz göre göre tehdit eden kundakçıları 'kundakçı değillerdir canım, niye kundakçı olsunlar, olsa olsa kundakçı rolüne girmiş şakacı insanlardır' diye evine buyur eder, onlara yatacak yer verir, karınlarını doyurur, ziyafet sofralarını hazırlatır, kısaca ikramda hiç kusur etmez. Sonunda evini yakmaları için kibriti bile kendisi tutuşturur ellerine.

Bugünün açısından Frisch'in oyununa baktığımızda, oyunun zayıf noktasının, faşizm olgusunu tek yönlü ve öznel bir açıdan dile getirilişi olduğunu söyleyebiliriz. Faşizmin yükselişinde küçük burjuva kesiminin aymazlığı kadar ekonomik, sosyal sorunların da rol oynadığı açık. Yazar oyununda Biedermann'ı odak noktası yaptığından, bu sorunları görmezden geliyor.

Kim bu Biedermann, gözü nasıl böylesine bağlanmış? Bir aptal, bir korkak mı, yoksa bana dokunmayan yılan bin yaşasın hesabı mı yapmakta? Nedir onu kundakçılara karşı koymaya alıkoyan güç?

Almanya'da 'Kundakçılar' Berliner Ensemble ve Köln Horizont Theater'de izlediğim yorumlarda oyunun orijinaline bağlı kalan bir yaklaşım benimsenmişti. Ancak Horizont Theater'da oyun TV eğlence programlarından alışık olduğumuz çeşitli güldürü numaralarıyla, dans ve müzikle yüzeysel bir komediye dönüştürülürken, Berlin'de (Yönetmen: Cornelia Crombholz) anlamı ve iletisi ciddiye alınarak güncelleştirilmeye çalışılmıştı. Bu yorumda oyunun Biedermann'ın kişiliğinde odaklaşan soyut yapısı bozulmadan bugüne gönderme yapan ipuçları veriliyordu. Kedinin fareyle oynaması gibi Biedermann'la oynayan kundakçının dazlak kafa, yağ tulumu görünümlü bir Neonazi olarak yorumlanması buna örnek getirilebilir. Biedermann'a gelince hem astığı astık kestiği kestik, otoriter, neredeyse faşizan hem çıkarcı ve üçkağıtçı hem de gölgesinden bile korkacak kadar ürkek bir tip olarak çizilmişti. Öte yandan Berliner Ensemble'in geleneğine sadık kalan Brechtyen bir oyunculuk anlayışıyla her tipin

pe

cy

a

Frisch bir yazısında Biedermann'ın ikiyüzlülüğüne dikkati çeker***, çünkü o iyi bir insan olmadığı halde, sözgelimi kendi yanında çalışanları acımasızca ezer, iyiymiş gibi görünmek ister; yalnızca başkalarını değil, kendisini de kandırır, kundakçılara kucak açmakla da vicdanını rahatlatır. Böylece kendi tuzağını kendi hazırlar. Frisch Hitler Almanyası'nı düşünerek yazdığı bu oyunda faşizmin önüne geçilmez tırmanışını sıradan vatandaşın aymazlığında görür. Sıradan vatandaş kötü vicdanı, pısırıklığı, korkaklığı, ikiyüzlüğü, umursamazlığıyla faşizme neredeyse kucak açmıştır. Bu açıdan faşizmin yükselişinin birinci sorumlusu O'dur. Kara güldürü biçiminde gelişen oyun aymazlık sorununu Biedermann'ın kişiliğinde odaklaştırıyor.

Sözgelimi kundakçılar neden kundakçılık yapmakta, kime hizmet etmekte ya da neye başkaldırmakta bu soruların açıkta kalması, metne özellikle günümüzde eleştirel bir yaklaşımı koşulluyor. İşte bu noktada sahne yorumunda metini güncelleştirmekten kaçınmayan özgür bir yaklaşımın bu sorunun üstesinden gelebileceğini düşünüyorum. Bu açıdan metinle bugünün gözüyle hesaplaşan bir dramaturgi çalışması ilginç sonuçlara yol açabilir. Burada önemli olan, oyuna aşın öznel olanın sınırlarını aşan bu açıdan da tek boyutluğu kıran politik bir boyutun getirilebilmesi.


tarafından büyük tepkiyle karşılanarak Amerikan düşmanlığıyla suçlanan çarpıcı, düşündürücü ve kışkırtıcı bir sahneleme... Sahnelemeye getirilen en önemli eleştiri de oyunun soyut yapısını bozarak yüzeyselleştirmesi.**** Bütün bu eleştirilere karşın Köln'deki yorumun, oyunun tek boyutluğunu kırma açısından çok başarılı olduğu söylenilebilir.

cy a

toplumdaki belli bir davranışı, söylemi dile getirmesini, oyunu yine günümüze taşıyan temel özellikler olarak görebiliriz.

Türkiye'de 'Kundakçılar' Bizim açımızdan 'Kundakçılar'ın güncelliğini uzun bir süredir sürdürdüğü sanırım tartışma götürmez. 'Kundakçılar' üzerine yazdıklarıma baktığımda yaklaşık on yıllık bir sürenin geçtiğini görüyorum. 1997'de Milliyet Sanat'ta bu konuda çıkan yazım düşündürücü. 'Bizim açımızdan çok güncel olan bu oyunu bugün yeni gözle okurken, 'Müslümanlar içinizdeki hırsı, kini ve nefreti eksik etmesinler, laik olduğumu sakın sanmayın. İnancımıza saygı duyulmadığı bir ortamda içim kan ağlayarak 10 Kasım törenlerine katıldım' diyebilen Kayseri Belediye Başkanı Karatepe'nin konuşmasını 'Canım ben onu tanırım içinde kötülük yoktur. Basın sözlerini abartıyor, o çok demokrat bir adamdır' diye yorumlayabilen Yeni yüzyılın liberal yazarını düşünüyorum. Tehlikeyi göz göre göre görmezden gelen bu tür aydınlar kendi görüşlerine karşı çıkarak kundakçılarla savaşanları da kolaylıkla 'anti demokrat', 'Kemalist', 'Modası geçmiş solcu' diye suçlayabiliyorlar' (Ergun Balcı Cumhuriyet 14.11.1996). İşte alın size günümüz Biedermann'ı'.

pe

Yine de bana yalnız Köln'de değil Berlin'deki sahnelemede de yetersiz gelen, her iki oyunun da günümüz izleyicisinin gerçeklerinden ve sorunlarından uzak bir çerçeve içinde sınırlandırılması oldu. Nitekim B. Ensemble'de ırkçılık, yabancı düşmanlığı gibi güncel konulara sadece şöyle bir değiniliyor, ama üzerine yeterince gidilmiyordu. Oysa özellikle Almanya'da gerçekleştirilen güncel bir sahne uyarlamasında ırkçılık gibi gündemden bir türlü çıkmayan çarpıcı bir konu gerçekten oyunun eksenini oluşturabilirdi. Örneğin insanların beyinlerinin içine girerek günümüz yaşamını yönlendiren medyada odaklaşan bir sahne yorumu oyuna yeni bir boyut kazandırabilirdi. TV aracılığıyla toplumda yabancılara, özellikle de Türklere yapılan saldırılar ve kundaklama olayları gündeme getirilebileceği gibi bu olaylar üzerine tartışan politikacıların ya da sıradan vatandaşların çeşitli söylemlerine de yer verilebilirdi. Sözgelimi doğrudan yabancılara karşı düşmanlığı körükleyen milliyetçi ya da dinci söylem ya da hoşgörü maskesi ardında yine de ayırımcılığı duyumsatan liberal söylem gibi. Buna bir de Biedermann'ın ayrımcılığı kışkırtıcı görüşlerini de eklediğimizde, oyun birden 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' izleğini çeşitli katmanlarda bugüne taşıyarak yepyeni bir boyut kazandırabilirdi. Günümüz gerçekleriyle yoğun bir hesaplaşmayı gündeme getiren böylesine bir yaklaşımı Frisch'in güncelliğini aslında hiç de yitirmemiş olan oyununun gerçekten hak ettiğini düşünüyorum.

Son olarak Köln Schauspielhaus'da izlediğim yorumda (Yönetmen: Fischer Fels) diğer yorumların tersine şaşırtıcı bir buluşla metinden uzaklaşılarak çok cesur ve özgür bir yaklaşım getirilmişti. Bu yorumda Biedermann kara bir güldürü çerçevesinde petrol kralı Bush'a kundakçılar ise Bin Ladin ve Saddam'a dönüştürülmüştü. Kısaca çıkarı uğruna kundakçıları evinde konuk ederek ateşle oynayan Biedermann, politik, ekonomik ve medyatik güçleri elinde tutmaya çalışan bir dev olarak çizilmişti, günümüzün Bush'u. Arka planda milli marş eşliğinde savaş uçaklarının sesleri duyulurken Biedermann Bush küçük hesaplar peşindedir. Köln izleyicisi

Bugünün, yani 2000'li yılların Biedermann'ı sanırım doksanların Biedermann'ına aşık atıyor. Doksanlı yıllarda ona şurada burada arada bir Tasladığımızda, kimi kez başımızı çeviriyor, kimi kez de bir tepki gösteriyorduk. Bugünse öylesine şişti, yayıldı ve yaşamımızın doğal bir parçası haline geldi ki, onu görmüyoruz bile. Önümüz arkamız, sağımız solumuz Biedermann'larla dolu. Günlük yaşamın hayhuyu içinde sokakta, evde, televizyonda her an, her dakika karşımızda. Öyleyse kim Biedermann? İçimizden biri mi, yoksa birileri mi, yoksa yoksa... biz kendimiz miyiz? Başka bir deyişle hepimizin içinde azıcık Biedermannlık yok mu? Bu sorular bu oyunla yeniden hesaplaşmayı, metni yeni bir gözle okumayı ve yorumlamayı, kısaca oyunu


günümüz Türkiyesi'ne taşımayı neredeyse zorunlu kılıyor.

* Max Frisch, Was bedeutet die Parabel?',Materialien zu Biedermann und Brandstifter, Frankfurt 179, S.70 ** Aynı yapıt, S.70 *** M.Frisch, Wer sind die Brandstifter, Materialien zu Biedermann und Brandstifter, S. 74 **** Zehra İpsiroğlu, Amerikan Düşmanlığı mı?; Cumhuriyet, 6.7.2005

pe

cy

a

Şu bir gerçek ki, Biedermann'ın eline olanak geçtiğinde insanları ölesiye ezip hırpalayan, korkutulunca da, en küçük tehlike karşısında sinen otoriter kişiliği bizim insanımıza çok yakın. Ama burada önemli olan onun otoriter ve çıkarcı kişiliğinin belli bir ortamın ve koşulların ürünü olduğunun vurgulanabilmesi. Demokrasinin bir türlü tam yeşeremediği bir toplumun Biedermann'ı nasıl bir insan olacak, kucak açtığı kundakçılar hangi güçlerin sözcüleri olarak yorumlanabilir? Bu sorular ister istemez köktendincilik, İslami terörizm gibi sorunları gündeme getiriyor. Bu bağlamda sıradan vatandaşın (Biedermann) aymazlığı, giderek yükselen tehlike (İslami terörizm) ve bozuk bir devlet yapılanmasının (Biedermann'ı kıskaç altına alan, böylelikle onun kundakçıları elevermesini engelleyen güvenlik güçleri) bütünleşebileceğini düşünüyorum. Sözgelimi köktendinci bir yönetim gücü bütünüyle ele geçirmek için kundaklama olaylarıyla anarşik bir ortam yaratabilir. Böylece Biedermann yalnız kundakçılardan değil, aynı zamanda vatandaşın güvenliğinden sorumlu olan devlet yapılanmasından da korkmaktadır. Max Frisch'te antik bir koro parodisi çerçevesi içinde olaylara seyirci kalan ama karışmayan bir uyarıcı görevi gören koroya bu doğrultuda farklı bir işlev yüklenilebileceğini düşünüyorum. Buna göre güvenlik güçleri sıfatıyla kundakçıların peşine düşen koro olaylara sadece izleyici kalarak, daha somut bir deyişle göz yumarak ikili oynayacaktır. Böylesine, Brechtyen bir yaklaşım Biedermann'nın otoriter kişiliğini içinde yaşadığı koşulların ürünü olarak göstererek oyunun tek boyutluğunu kıracaktır.

Kuşkusuz bizim açımızdan oyunu güncelleştiren başka yorumlar da düşünülebilir. Örneğin Biedermann'ı gerçekleri görmezden gelen tipik bir küçük burjuva olarak değil de, vicdan azabı çeken bir aydın olarak da gözümüzün önüne getirebiliriz. Bunun nedenini de orijinal metinde olduğu gibi başkalarını ezen otoriter kişiliğine değil, giderek çürüyen bir politik yönetimin karşısında eli kolu bağlı olmasına, yani iç değil dış nedenlere bağlayabiliriz. Ya da daha da somutlaştırarak Biedermann'ın davranışını bu dünyanın değiştirilebileceğine olan inancının tükenmesiyle, yıkılan umutlarıyla açıklayabiliriz. Biedermann politik gelişmelerin altında öylesine ezilir ki, sisteme başkaldıran yıkıcı güçleri kendi yaşamı pahasına bile olsa sonuna değin destekler. Kundakçıları evine buyur etmekle oynadığı rolün bilincindedir. Tehlikenin de bilincindedir. Gene de durmaz. Dahası kundakçılara evini açan Biedermann onlarla savaşanlarla alay ettiği gibi, kundakçılara karşı olanları da sistem yanlısı olmakla suçlar. Çünkü o demokrasi adına kundakçıların desteklenmesi gerektiğine inanır. Günümüz Türkiyesi'ndeki solcu aydınların bir kesimine oldukça sert bir eleştiri getiren bu yorumda da amacın Frisch'in metnin öznelliğinin ve tek boyutluğunun aşılması olduğu söylenebilir©


> KIRK YILDA BİR > Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Devlet ve Tiyatro Yaklaşık bir yıldır Türk tiyatrosu üzerinde dolaşan kara bulutlar yoğunlaşmaya başladı. Şu gerçek benim açımdan anlaşıldı; artık Türkiye'de tiyatro-devlet ilişkisi eskisi gibi olmayacak. Bu netleşti. Ancak, bu sorunun yanıtı "İşte AKP..." sloganıyla çözülemeyecek kadar girift gözüküyor. Son bir yılı hatırlayalım. 1) Devlet Tiyatroları'nda geçen yıl bugünlerde Genel Müdür değişikliği gerçekleştirildi. Lemi Bilgin görevden alındı, yerine Mine Acar atandı. 2) Bu yılın başında İstanbul Şehir Tiyatroları Katma Bütçe'den çıkartılarak, belediyenin genel bütçesine alındı. 3) Son olarak, Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği kaldırıldı. Özel tiyatroları da tek başlık altında toplarsak, Türkiye tiyatrosunun yaklaşık % 98'ini oluşturan üç kurum karıştı, karıştırıldı. Şimdi, tek tek ele alıp tüm cepheleriyle bakmaya çalışalım.

pe cy a

1) Devlet Tiyatroları'nda Genel Müdür değişikliğinin gerekçeleri ve tepkiler. A. Genel Müdür Lemi Bilgin'in birçok usulsüzlüğü saptandığı için görevden alındı. (Bakanlık açıklaması) Ve ardından art arda cezalar yağmaya başladı Lemi Bilgin'e. Bildiğim kadarıyla cezaların önemli bir kısmı iptal edildi, son kalanlar da yakında bitecek gibi görünüyor. Ama, Bilgin'e yeni cezalar da yolda gibi... Demek ki bu gerekçe (usulsüzlükler gerekçesi) pek geçerli değilmiş. Devlet Tiyatroları kamuoyu Genel Müdürleri'ne böylesine ağır saldın karşısında gerekli tepkiyi verdi mi? Hayır. Sessiz kaldı. B. Verilen tepkiler, belki de Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez bu yoğunlukta gerçekleşen tepkiler ise -D.T. üst yönetimi ve bütün bölge müdürleri aynı gün istifa ettiler- doğru hedefe yoğunlaşmamıştı. Bunun için tepkisizlik diye tanımladım bir üst paragrafta? Öyle tanımladım, çünkü tepki Genel Müdür'ün görevden alınış biçimine değil, yerine atanan Mine Acar'ın D.T. yasasına uymadığınaydı, hatta daha da ileri gidilerek tepkiler "Dramaturg"dan Genel Müdür olmaza kadar uzandı. Tepkinin bir boyutu doğru; Yasa'ya uymuyor ama öteki yanını hiç anlamadım, kabul de etmiyorum. Ne demek dramaturg biri Genel Müdür olamaz, olur bal gibi olur belki iyi bile olur. (İsimler üzerinden konuşmuyorum) Sayın Gencay Gürün de İstanbul Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni olduğunda dramaturg değil miydi? Gencay Hanım'ın politikasını beğenirsiniz beğenmezsiniz o ayrı. Ama, benim tanıdığım (son on altı yılı baz alıyorum) en dirayetli, kararlı ve yöneticiliği olabildiğince başarılı yapan bir Sanat Yönetmeni'ydi. Ben o dönemlerde Şehir Tiyatrosu'nda bir müdür olduğundan bile habersizdim. Sonrasında, bir süre sonra muhatap olarak karşımızda sadece müdürleri görür olduk. Kurumu artık müdürler temsil eder oldu. O halde, benim, Mustafa Demirkanlı'nın D.T yasasına göre Genel Müdür olabileceği bir ucube yasaya sığınmayı anlayan bana da anlatsın. Devlet Tiyatroları çalışanlarının ve STK'larının tepkilerini samimi bulmadım o günlerde. Sonrasında kendi içlerinde de çatışmaya başladılar, o gün tepki verenleri yeni yönetimle işbirliği yapıyor diye suçladılar, ayrıldılar, ayrıştılar. C. Genel Müdür'ün, Bakan'ın isteklerine karşı çıkmasının zaten bu sonu hazırladığını o gün hepimiz görüyor, biliyorduk. Ama tepkilerde bu da yoktu. Sadece Mine Acar karşıtlığına dönüştürülerek, ucube yasanın savunuculuğu da tepki verenlere kalmadı mı? D. Oysa, o günlerde açıkladığım duyumlara Bakanlık'tan hiçbir açıklama / yalanlama gelmedi. Devlet Tiyatroları Yasası ve Devlet Opera Balesi Yasası kaldırılıp, Müdürlük olarak Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlanacağı ve her iki kurumun bölge müdürlükleri de Bakanlık taşra teşkilatları kapsamına alınarak hâlâ üzerinde çalışılan "Kamu Yönetimi Kanunu Taslağı"na uygun hale getirilecek ve Devlet Tiyatroları'nın bölgeleri, yerel yönetimlere veya İl Özel İdareleri'ne bağlanacak. Bu er veya geç olacak, duyumlarım doğrultusunda veya bir başka yöntemle. Kimse kafasını kuma görüp bu gerçekten kaçmasın. Kavgayı da o Genel Müdür olur,


bu olamaz noktasına getirmesin, en azından ertelesin. Yakında Genel Müdürlük için kavga edilecek bir kurum kalmayacak. IMF'in kesin talebi bu? (Haa bu talep özel olarak Devlet Tiyatroları'na yönelik değil tabii ki, sadece bir kamu kuruluşu olduğu için onu da ilgilendiriyor.) E. Geçen yıl bu günlerde SKY Türk televizyonundaki canlı yayına telefonla katılan Müsteşar Sayın Mustafa İsen'in "Dünya'da böylesi bir örnek var mı? Yok. Biz de çağdaş dünyaya uygun yeni yapılanmalara geçeceğiz" (Mealen böyleydi.) açıklamasına orada bulunan değerli tiyatro insanları anında, diğerleri sonrasında seslerini yükselttiler. Doğru değil miydi Sayın İsen'in açıklaması? Doğruydu. Karşı çıkarken verilen örneklerin hangisi bizim Devlet Tiyatroları'na benziyor? Yapının hantallığını yüksek sesle dile getirenler yine sizler/bizler değil miydik? Bir değişim yaşanacak, kaçınılmaz, bu değişime öncülük etmesi gerekenler yine mesleğin erbapları değil mi? Böyle olması gerekmiyor mu? Nerdeyse, Genel Müdür'ün seçimle göreve gelmesinde somutlanabilecek öneriler Devlet Tiyatrosu'nun önünü nasıl açacak? Geçen yıl Birgün Gazetesi'nde yazdığım bir yazıda da vurguladığım gibi meslek örgütleri ne zaman meslektaş örgütleri olmaktan vazgeçip, "Mesleği" savunmaya başlayacak? F. Son olarak, geçen yıldan bu yana ne değişti? Lemi Bilgin davalarıyla uğraşıyor, Mine Acar Vekaleten görevini sürdürüyor, herkes dizileri için izinlerini alıyor, protestocular birer birer sessizce günah çıkartıyor, ortalık sessiz, sakin... Devlet Tiyatrosu gemisi yoluna devam ediyor. Amma, sessiz sedasız geminin altına ne delikler açılıyor kimsenin haberi yok. Bilgisi de yok, tıpkı Şehir Tiyatroları'nın başına üç yıl önce örülen ağdan kimsenin haberi olmadığı gibi.

cy

a

2) İstanbul Şehir Tiyatroları bu yılın başında Katma Bütçe'den çıkartıldı. A. Evet, bu yılın başında 01.01.2006 itibariyle İstanbul Şehir Tiyatroları Katma Bütçe'den çıkartıldı ve belediyenin genel bütçesine alındı. Bu, Şehir Tiyatrosu için bir yıkımdı, çünkü bu kurumun yönetilmesi (mali ve idari anlamda) belediyenin herhangi bir müdürlüğü gibi olamazdı, olamıyor da. B. Peki, AKP'nin bir tasarrufu muydu? Hayır değildi. AKP'den önce taslak hazırlanmıştı. Yerel Yönetimlerin mali açıdan tek merkezde toparlanmasına yönelik bir tasarruftu, mecliste hiç tartışılmadan geçti (Sanırım, tartışılsa haberimiz olurdu herhalde) Yine bir IMF uygulamasıyla karşı karşıyaydık, kimsenin de tiyatroyu düşündüğünü filan sanmıyorum, yani tiyatroya zarar verelim diye düşündüğünü sanmıyorum.

pe

C. Bu sürelerde İstanbul Şehir Tiyatrosu başta olmak üzere neler yaşanıyordu: Yönetim kavgaları. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda; "'Dekoratör''den Sanat Yönetmeni olmaz!" haykırışları. İzmit Şehir Tiyatrosu'nda, yönetmeliğin çiğnenerek Sanat Yönetmeni değiştirilmesinin protestoları. En güvendiğimiz Eskişehir Şehir Tiyatrosu'nda ise yine siyasi bir müdahale ve çok çirkin bir biçimde Sanat Yönetmeni değişikliği.

D. İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda -bilebildiğim kadar- Orhan Alkaya'nın ve birkaç kişinin daha neredeyse kişisel çırpınışlarının dışında ne var? Kocaman bir "HİÇ". Koca bir yaz geldi geçiyor, İstanbul Şehir Tiyatroları sanatçıları ne zaman toplandılar, görev bölümü yaptılar, yeni öneriler oluşturma çalışmasının içindeler, bilen yok, olduğunu da sanmıyorum. E. Ne yapılıyor, iç yazışma guruplarında biri çıkıyor, kendi iç acısını kusmaya başlıyor. Hesap soracağından bahsediyor. Kimden? Kendisini saf dışı bırakan Sanat Yönetmeni'nden. Tiyatro elden gidiyor, kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa ben kavgası ve sessiz çoğunluk. Sanırım kimse içinde bulunulan durumun farkında değil, koşuşturmaktan ve biz büyük bir kurumuz edalarından sıyrılamamaktan.

3) Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Yönetmeliği kaldırıldı. A. Evet, son halka olan ve zaten içlerinde en zor koşullardaki Özel Tiyatrolar da darbeyi yedi ve ulufe gibi dağıtılan "Destek"de ortadan kalktı. Peki... B. Yıllardır yaşananlar neydi hatırlayalım mı? Her yıl destek dağıtım öncesi projeler verilir, dağıtım beklenirken birileri Dernekler yönetimine sahip olur ve derneklerin "Tek" işi olan "ulufe" dağıtım toplantısına gider, kendilerinin ve yakınındakilerin üst dilimden pay almasına çalışır ve sonrasında mutat kavga başlardı her yıl. En çirkini ise geçen yıl Ali Kırca'nın yönettiği Siyaset


Meydanı'nda yaşanmadı mı? Ben de o toplantıdaydım, yüzüm kızararak çıktım. Hadi beni bir kenara bırakın, Yıldız Kenter'in ağlamaklı sesiyle söylediklerini bile dinlemediler, duymadılar. Program sonrası aynı kavga aynı hızıyla devam ediyordu fuayede. C. Zaten bir avuç olan özel tiyatrolar beşer kişi ile iki ayrı derneğe ayrışıyor, "Destek" dağıtım toplantısına hangimiz gideceğiz kavgasına başlıyorlardı. Bu kavgayı kazanan diğerinden epi topu 5.000 YTL fazla alıyordu, tüm kavgada bunun için yapılıyordu. Bu ülkenin sanatçıları, tiyatrocuları herkesi irkilten bu durumun da ayırdına varamadılar. D. Bu alanda da "Meslek Örgütü" değil "Meslektaş Örgütleri" devredeydi, "Mesleği" umursayan kimse yoktu. E. Durum ne? Bakanlık doğru dürüst bir açıklama yapmadığı için ne olduğunun kimse farkında değil, herkes bekliyor, bu yıl da o minik payı alabilecek miyim diye. Rivayet o ki: a) 1982 yılında bu yana devam eden yardım, sonrasında destek yönetmeliğinin dayandığı bir yasa olmadığı için Maliye Bakanlığı müdahale ederek, yönetmeliğin iptalini istemiş. Bu konuda yasa çıkartılması gerektiğini söylemiş. Yasa için çalışmalar başlatılacakmış. b) Yönetmelik iptali yanlışlıkla olmuş, düzeltilecekmiş. (Bakanlık yetkililerinin Yıldız Kenter'e söylediği.)

a

c) Yeni yönetmelik yapma hazırlıkları devam ediyormuş. Eğer, mesele yasanın olmamasıysa -ki bunu yıllardır söyler dururum ama kimse umursamadı, önce yasa çıkartılır, o arada mevcut yönetmelik iptal edilir ve yeni yönetmelik çıkartılırdı. Alt alta getirince son bir yılda tüm yaşananları, ister istemez insanın aklına başka sorular takılıveriyor.

cy

4) Topluca bakalım ve öneriler oluşturmaya çalışalım. A. Gördüğümüz gibi tüm kurumlarda iç kavgalar her şeyin önüne geçmiş durumda. Hemen, hiç beklemeden bunlardan uzaklaşılmalı. Herkes -özeli, ödeneklisi aynı gemide unutulmamalı. B. Meseleye sadece AKP karşıtlığı olarak bakıp, olayı hafifsememeli (Bu durum AKP'in ayrıca işine geliyor olabilir, o ayrı konu.) tüm sorumluluğu ona atarak, kenara çekilinmemeli.

pe

C. Gerek IMF'in dayatmaları, gerekse de AB süreci her alanda olduğu gibi tiyatro alanında da artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösteriyor, bu gerçeği kabul ederek, beklemek, mevcut durumu korumak yerine topyekûn bir tiyatro projesi oluşturmak gerekir. D. Devlet Tiyatroları çok uzun olmayan bir zaman sonra Şehir Tiyatroları'nın konumuna indirgenecek hem de Şehir Tiyatroları'nın eski değil, yeni konumuna. İkisinin de kaderi aynılaşacak. Bu karmaşa arasında Özel Tiyatrolar daha da aşağıya düşecek, bu durum diğer her iki ödenekli kurumu da ister istemez etkileyecek ve onları da daha aşağı çekecek. E. Artık, tüm kurumlarda Meslektaş Dernekliğinden vazgeçip Meslek Örgütleri olmaya doğru hızlı adımlar atılmalı, bu kavgalardan sıkılmış ve bir kenara çekilmiş olan ustalar ortaya çıkıp duruma el koymalı, yol gösterici olmalı. Kişisel menfaat peşindeki her kişi ve her örgüt yöneticisi tarihe karşı sorumluluğunu hatırlamalı, görmeli, kabul etmeli ve adımlarını buna göre atmalı.

Benim gördüğüm tablo şu: Ya topyekûn bir çöküşe gidilecek ya da topyekûn bir çıkışa geçilecek. Ama, kimseden bir şey bekleyerek, kişisel sesleri yükselterek olamayacak bu. Bu güne, yarına dikkatli bir biçimde bakarak, dünyaya bakarak projeler -tüm kurumları kapsayan projeler- oluşturarak, tek bir çatı altında örgütlenip yürümekten başka bir yol görünmüyor. Ama, bu projeler eski projelerden oldukça farklı ve gerçekçi olmalı diye düşünüyorum. Artık Devlet Tiyatrosu çalışanları, Şehir Tiyatroları çalışanlarını ve özel tiyatro çalışanlarını küçümseyen bakışlardan vazgeçmeli. Şehir tiyatroları çalışanları özel tiyatroları küçümsemekten vazgeçip elini uzatmalı. Özel tiyatrolar çalışanları da ödenekli kurum çalışanlarını kıskanıp, eleştirmekten vazgeçmeliler. Gemi batıyor, köpek balıklan sizleri yutarken hiçbir ayrım yapmayacak, önce kime ulaştıysa onu yutacak, sonra diğerini, ama emin olun ki hepimizi yutacak.


Beş yıl aradan sonra... yeniden...

pe cy a

Uluslararası Alaçatı Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali

> Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

12. Uluslararası Alaçatı Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali, on birincisinden beş yıl sonra gerçekleşti. Alaçatı'ya son olarak 1999 yılında TOBAV'la birlikte gerçekleştirdiğimiz " 1 . Türkiye Çocuk Tiyatrosu Kurultayı"nda gitmiştim. Aklımda kalanlar, bu minik ve şirin kasabanın tiyatro ile dopdolu olduğu, tüm Alaçatılıların övünerek yaşadıkları ve yaşattıkları bir şölendi.

Eski Başkan Remzi Özen'in başlattığı ve zorunluluklardan dolayı verilen aranın ardından yeni Başkan Muhittin Dalgıç'in devam ettirdiği Festival'in kaldığı yerden değil çok daha geriden başladığını görünce önce çok şaşırdım, ilerleyen günlerde 'devamlılığın' ne kadar önemli olduğuna bir kez daha tanık oldum. Festival'le büyüyen çocuklar artık delikanlı olmuş, yeni çocuklar ise tanımaya, anlamaya çalışıyorlardı. Minik kasabanın, minicik salonu bile dolamıyordu, "workshop"lara katılması beklenen çocuklar ya evlerinde oturuyor ya da denize gitmişlerdi. Devamlılığın en çarpıcı örneğini ise


Festival'in Alhan Özdemir ile birlikte görünmez kahramanlarından Yavuz Sepetçi yaşayacaktı. İngiltere'den gelip, "Çocuk Tiyatrosunda Gelişim ve Demokrasi Üzerine Görüş Alışverişi" başlıklı Atölye çalışması gerçekleştirecek olan Stephanie Knight'a katılacak çocuk bulmakta zorlanılırken, 15-16 yaşlarında bir genç, Yavuz'un yolunu çevirip, "workspop"a katılmak istediğini ama berber dükkanında çalıştığı için katılmasının zor olduğunu, ustasından kendisi için izin isteyip isteyemeyeceğini soruyor. Yavuz da şaşkın ama bir o kadar mutlu olarak berber dükkanın yolunu tutuyor... Ustanın ilk tepkisi: "Nedir bu work mudur shop mudur dedikleri, bu tutturdu, illa oraya gideceğim diye." Yavuz kısaca anlatıp, delikanlı için izni koparıyor. Yavuz mutlu, genç Alaçatılı mutlu, berber şaşkın...

Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu (OBKT) Ali Taygun'un "Masal Bahçesi" oyunu ile Festival'e katılmıştı, iyi de yapmıştı ama tüm iyi niyetli gayretlerine rağmen çok fazla amatör kaldılar. Sadece Festival'e katılan toplulukların izlediği oyun sonunda "iyi ki Alaçatılı çocuklar gelmemiş" demeden edemedik. Aynı günün akşamı Açıkhava Tiyatrosu'nda sahnelenen Ankara Deneme Sahnesi'nin "Sevgi Çemberi" isimli oyunu için de aynı duyguları taşıdık. Öncelikle bu kadar didaktik bir oyunun neden seçildiğini doğrusu anlayamadım, sonrasında büyük çoğunluğu amatör oyunculardan oluşan topluluğun oyuncularını yılların deneyimli hocası Prof. Nurhan Karadağlı biraz daha hazır hale getirmiş olmasını beklerdim doğrusu. Oyundan sonra konuştuğumuzda Nurhan Hoca da, metinle ilgili eleştirilerime katıldığını, metni oldukça kısaltarak bu hale getirdiklerini söyledi ama şunu soramadım: "Peki Hocam, o zaman neden seçtiniz bu oyunu?"

cy

a

Yıllarca verilen emek boşa gitmemiş, geride çok önemli kalıntılar bırakmış ama şimdi yine baştan başlamak gerekiyor. TOBAV'da Başkan Muhittin Dalgıç da işlerinin zorluğunun farkında ancak kararlı bir biçimde 13. Uluslararası Alaçatı Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali için şimdiden kolları sıvamış durumda.

isabetli olduğunu söyleyemeyeceğim, özellikle yerli oyunlar için.

pe

Festival Başlıyor Her Festival başlangıcında olduğu gibi yine sıkıcı ama galiba zorunlu açılış töreninden sonra Festival topluluklarının da katıldığı Festival yürüyüşü başladı ama bu yıl geçmiş yılların aksine Alaçatı sokaklarında yürüyenler sadece tiyatroculardı. Festival'in esas sahibi Alaçatılılar uzaktan izlemekle yetindiler, oysa eskiden çocukların hatta yetişkinlerin de katıldığı uzun bir kortej olurdu... Bu, Festival için ilk ciddi ikazdı, ama şunu hemen belirteyim ki Belediye yetkilileri bunu algılamakta biraz zorlandılar. Geçmişin alışkanlığı ile bir iki duyuru ile meselenin halledileceğini sandılar, aslında ilk başta biz de öyle düşündük ama hiç de böyle olmadığını görmekte gecikmedik. Başta, TOBAV Başkanı Tamer Levent olmak üzere organizasyondaki herkes ilk günün sonunda durumu anlamış, endişe ile koşuştururlarken fazla bir yol katedememenin yorgunluğunu yaşadılar. Festival Oyunları Festival'e dört yerli dört de yabancı topluluk katıldı. Kapanışı da Tefken Filarmoni Orkestrası yaptı. Oyun seçimlerinin pek

Özer Tunca'nın yazıp-yönettiği "Otobüs Durağında Üç Bencil" Festival'in en iyi oyunuydu. Bursa Devlet Tiyatrosu'nun deneyimli üç oyuncusu ve Özer Tunca'nın mükemmel rejisi ile izleyenlere tiyatronun keyfini yaşattı. Polis amca İlköğretim Okulunu, sona bırakıp, yabancı oyunlara göz atmak istiyorum. Romanya'dan Constantza Ulusal Tiyatrosu'nun sahnelediği "Paparudele" tam bir gençlik oyunuydu. Danslarıyla, canlı müziği ve oyunculuk becerileri kıskandırmadı desem yalan olur, umarım İstanbullu tiyatroseverler de izleme şansı bulurlar. İsrail'den Festival'e katılan "Gallile Dans Grubu" minik izleyiciler için (beş yaş üstü diye düşünüyorum) hazırladıkları "Bağlar" oyununu sundular. Çok az çocuğun izleyebildiği ama izleyen çocukların beğenileri yaş gurubuna göre seçimin doğruluğunu gösteriyordu. Rusya'dan gelen "Theatre. Lab", "Freddy: Çılgın Bir


Hamster'ın Hayatı" ilin Açıkhava Tiyatrosu'nda seyirci karşısına çıktı. Oyunculukları ile müziği ile dikkat çeken topluluğun oyunu ilgi çekici olmasına karşın, zaman zaman izleyenlerde sıkıntılar oluşmasını engelleyemedi. Bunun tek nedeni diyalogların yoğunluğu ve Rusça olmasıydı, olanak olabilse de altyazı tekniği kullanılabilseydi. Kullanılamıyorsa bu kadar yoğun diyaloglar içeren oyunlar belki de seçilmemeli.

Ve kapanış Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç ile Festival'in kapanış yemeğinde uzun uzun konuşma şansı bulabildim, öncesinde kendisi pek görememiştik çünkü. Festival ile ilgili görüşlerimi sakınmadan aktardığım Başkan'dan çok uygar davranışlar gördüm. Savunmaya geçmeden, mazeretler üretmeden bütün eleştirilerimi dinledi ve kendi özeleştirilerini de eklemeyi ihmal etmedi. Uzun konuşma boyunca, önümüzdeki Festival'in en azından fikirsel düzeydeki çalışmalarına başlamış olduğunu görmekten çok mutlu oldum. Başkan kadar TOBAV da gelecek Festival için kolları sıvamış durumdaydı. Daha yoğun bir koordinasyonla ve Festival'in görünmez kahramanları Alhan Özdemir- Yavuz Sepetçi ikilisi ile ekibinin çok daha iyi organizasyonlara imza atacağını düşünüyorum.

a

Japonlar ise Festival'in maskotu gibiydi. Tamamen amatör oyunculardan oluşan topluluk: "Akebi Gurubu"nun sahneledikleri gölge ve kukla oyunları vasata bile yanaşmıyordu. Grup elemanlarının beş gün boyunca birbirine görünmez iplerle bağlıymışçasına her yerde birlikte olmaları, aynı renk ve model giysileriyle sivil bir askeri birlik gibi dolaşmaları dikkat çekiciydi. Sahneledikleri gösterileriyle değil ama sevimlilikleriyle Festival'in en renkli grubuydular.

dudak uçurttu. Bu çocuklar eğitimlerini mutlaka bu alanda sürdürmeliler. Oyun doğal olarak çok didaktikti, ama oyun ve oyunculukların ötesinde bakılması gereken çok fazla noktayı içeren bir çalışma. Bu çalışmanın detaylarını ve amaçlarını Emniyet Amiri İbrahim Çapan ile uzun uzun konuştum, bu söyleşiyi önümüzdeki sayı sizlere aktaracağım.

cy

Polis Amca İlköğretim Okulu Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Ankara'da pilot bölge olarak seçip çalışmalarını yürüttüğü Ankara Altındağ'daki "Polis Amca İlköğretim Okulu"nun çocuklarının sahnelediği "Söz mü?" oyunu her yanıyla incelenmeğe değer bir oyundu bence. Oyunun yazarları; Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Feyzullah Arslan ve Polis Memuru Nermin Ertürk. Sorunlu bir bölgenin çocuklarının tiyatroyla bu kadar ilgili olmaları beni çok şaşırttı. Hele oyunculardan ikisinin performansı gerçekten

pe

Alaçatı'nın alıştığımız o muhteşem minik seyirci kitlesinin tekrar ve biran önce yeniden oluşturulması ve Festival'in bir daha ara vermeksizin sürmesi dileğimle..


a pe cy

> Üstün Akmen > ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır; rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.' Ne güzel demiş Sabahattin Ali (1907-1948) 'Rüzgâr' adlı şiirinde, öyle değil mi ama!.. Doğrudur... Rüzgâr, insanın içindeki tüm hırs ve harislikleri siliyor, yakından tanığım. Herkes mi böyle etkilenir rüzgârdan elbette orasını bilemem, ama örneğin ben, sadece rüzgâra güvenenlerdenimdir. Evet! Rüzgâra güvenirim ben. Rüzgâra Güvenmek Bu güvenim, elbette öyle şıpınişi doğmadı içime. Yıllar içinde oldu, oluştu. İstanbul'da Beyoğlu'nda İstiklâl Caddesi'nde ya da Şişli'de Abide-i Hürriyet Caddesi'nde veya Nişantaşı'nda Vali Konağı Caddesi'nde oluşacak değildi ya bu güven! Başka bir yerde oldu, oluştu. Şimdi: 'Nerede,' diye soracaksınız, biliyorum. Yedi yıldır Çeşme'nin Ardıç Mahallesi'ndeki Paşalimanı'na geliyorum ben. 'Paşalimanı'nın neresine,' derseniz, 'Urban Coll'ların toplaştığı yeni mekân 'Aqua'nm tam karşısına diyeceğim. Yani, evim ' Aqua'mn karşı kıyısında. Şimdi de, hiç kuşkum


yok ki, bu kere 'Urban Coll'un neyin nesi olduğunu soracaksınız. İzin verin anlatayım. 'Urban Cool' da Kim Ola? Efendim, 'Urban Cool'u tanırsınız. Görmüşlüğünüz vardır, mutlaka anımsayacaksınız... Daima rahattır 'Urban Cool'. Komiktir, ama gülünç değildir. Çok güzel ya da yakışıklı olmasa da, giydiğini yakıştırır. Herkes takım elbiseyle gezerken, o 'jean' giyer. Bunu aykırılık olsun diye yapmadığı ortadadır. Dikkat çekmesine çeker, ama referansını kendinden alır. Kimseye benzemez, kendisine benzer. Her konuda konuşabilir(!), her sporu yapabilir, gel gelelim bu yeteneğiyle pek övünmez ya da öyle görünür. Havuz kenarında gürültü yapıp dikkatleri üzerine çekmez, zira herkes ona bakmaktadır zaten. Peki bütün bunları nasıl başarırlar 'Urban Cool'lar, herkesi nasıl tanırlar? Paranın tadı mı, babanın adı mı, bilemem. Ama şimdilerde, işte bu tiplere 'Urban Cool' diyorlar onu bilirim, onu söylerim. Geçen gün kulak misafiri oldum, bir genç diğerinin sorusunu: "Tatilini Çeşme'de geçiren 'Urban Cool'ların yeni 'pareo' adresi Paşalimanı'ndaki 'Aqua" diye yanıtladı. İsteyen 'Urban Cool', 'Aqua'nın şifalı su havuzuna giriyor, isteyense iskeleden denize atlıyormuş. Akşamüzeri, masaj hizmetinden de yararlandıktan sonra, kalabalıklaşan mekândan kaçıp, doooğru Alaçatı'daki 'Lavanta'ya giderlermiş. Ben görmedim bilmem, vallahi anlatanın yalancısıyım, 'bizzat' yalan söyleyecek değilim ya!

Konuşmamız sırasında Ömer Önal'ın canını sıkmamak için, Çeşme ilçesindeki üç kitabevinden ikisinde açık açık korsan kitap satıldığından haberi olup olmadığını sormadım. Çeşme Cumhuriyet Savcılığı'nın, Çeşme Kaymakamlığ'ının ve Belediye'nin tüm başvurular karşısında bilebildiğim ilgisizliğinden yakınmadım. Emniyet Müdürlüğü yetkililerinin de beni: 'Bilirkişimiz yok' mazeretiyle geri çevirdiklerini anlatmadım. Kitaplar bandrollüymüş, korsanla özgün baskıyı ayırt edemiyorlarmış, falan... Yayınevleri yüzde kırk ile, kırk beş ile dağıtımcıya kitap verir. Ayol, bu kitabevlerinin ikisinde fiyatlar yarı yarıya... Bu mene iş? Sormadım. Sakız Ağaçlı Belde Alaçatı, yüzeylerine begonvillerin aşkla sarıldığı taş evleri, küçük dükkânları, avlusu çakıl taşlarıyla bezeli kahvesiyle (şimdiki adı Gizem Cafe. Zaten Alaçatı'da her yer 'Cafe'), içimde genişleyen daracık sokaklarıyla, benim taaa eylül sonuna dek kimi gecelerimi değerlendirdiğim bir yer. Herkesin aksine, hava kararmadan Alaçatı'ya gelmek istememin nedeniyse, Alaçatı'ya inerken etrafta olması gereken sakız ağaçlarını görebilme umudumdan başka bir şey değil. Gene Ömer Önal'dan edindiğim bilgiye göre, sakız ağacını/ağaçlarını yollarda aramam 'geçersiz iyi niyet'miş. Sakızı, ancak 'Sakızlar Restaurant'ın bahçesinde görebilirmişim.

pe cy

a

Sörfçülerin Üç Parkurundan Biri Doğrudur, Alaçatı'da buldum bunca yaştan sonra rüzgâra olan güvenimi. Rüzgâr, Alaçatı'da daha hâlâ adını koyamadığım bir ıslık türü gibi. Rüzgâr Alaçatı'da insanın, hayvanın, börtü böceğin tenini; ağaçların, bitkilerin kabuğunu, dalını değeri kadar okşayan yumuşacık bir el... Alaçatı, rüzgârın tanrılarla adeta eşleştiği yer...

rüzgârla denizde dans edip, diğer yandan dalgalarla savrulanların, yani sörfçülerin birinci adresiymiş. Sörfçüler açısından Avrupa'nın üç önemli parkurundan biri sayılıyormuş Alaçatı. Uğur Mumcu Caddesi'ndeki kasabanın tek kitabevi 'Dost'un sahibi Ömer Önal'dan aldığım bilgi çerçevesinde inandığım gerçek ise, sörfçülerin denizin üstünde kelebek gibi rengârenk uçuşuşlarının, Alaçatı'nın ilginç coğrafyasına, mimarisine, havayı kulaçlayan yel değirmenlerine, yetişen ürünlerine, butik otellerine, bakir plajlarına simge oluşu oldu.

Zaten, Yunan mitolojisine göre, Alaçatı rüzgâr tanrısının yaşadığı yermiş. Şimdilerde (ben pek anlamıyorum, bilmiyorum, ilgilenmiyorum da, ama) sahili bir yandan

Nitekim, bir gece geç saatte gittim, gördüm. 1873'den beri hizmet veren 'Sakızlar Restaurant'ın bahçesinde, araştırma konusu olmuş tam 117 adet sakız ağacı varmış vakt-i zamanında. İşletme sahibi Güray Tınaz yoktu, yerine Ödemişli


seviyorum ben. Ne yapayım? Orada soluk almaktan da hoşlanıyorum. Şimdi de gelelim Alaçatı'nın denizineee... Merkezden ayrılıp, mimoza ağaçlarıyla çevrelenmiş yolu takip ederek, rüzgârın enerjiye dönüştüğü tepenin eteğindeki sörf merkezine ya da tam karşısındaki plaja gitmek için başka yol yok. Gerçi ben denemedim, ama plaj boyunca, hafif engebeli tepeleri aşarak pek çok sakin koy keşfetmek de olasıymış. Alaçatı plajı, yaklaşık on beş yıldır sörfçülerin uğrak yeriymiş. NisanKasım aylan arasında en yoğun dönemini yaşarmış sörfçülerin doldurduğu plaj. Bu denli yeğlenir olma nedeniyse, sahilden yaklaşık yedi yüz metre mesafeye kadar derinliği bir metreyi geçmeyen kum bir sahile sahip olması olarak gösterilmekte. 'Ne var bunda' dedim, meğer bu sayede yüzme bilmeyenler bile rüzgâr sörfü öğrenebiliyormuş. Bir diğer önemli özelliği de, plajdaki tesislerde her türlü malzemenin bulunması ve ders alma olanağının da olması.

pe cy a

Aşçıbaşı Coşkun Güleryüz beni ağırladı. Şimdilerde kırkelli ağaç kalmış. Ağaçlar Alaçatı Belediyesi'nin mülkiyetindeymiş. Gördüğüm kadarıyla bakım yoksunuydular ağaçlar, hatta biri kırılmıştı. Öğrendim ki, sakız ağacı yaz aylarında 'çizilir' ve ağacın kök çevresi beyaz mermerle kaplanır, sakızın o mermere damlaması sağlanırmış. Sakızdan reçel, muhallebi, sütlaç, dondurma, likör gibi yiyecek ve içecek ürünlerinin yanı sıra kuduz, yılan sokmaları, mide, akciğer ve bağırsak rahatsızlıklarına karşı ilaç yapımında da faydalanılıyormuş.

Turizm Kenti Yapılacakmış Geçen gün çarşı içindeki kahvehanede oturuyor, kasabalılarla söyleşiyordum, dediler ki: 'Senin yazlan oturduğun Paşalimanı'nda ve keyif odağın Alaçatı'da, Alaçatı-Paşalimanı Turizm Kenti yapılacak. Duymuş muydun?' Vallahi duymuşum, duymuşum da aldırmamışım. Daha doğrusu anlamamışım, kafa yormamışım, cahillik işte. 'Ne olacak bu turizm kentinde' diye ister istemez sordum. Kentte golf alanları, turistik konaklama tesisleri, termal köy, tedavi, sağlık-güzellik merkezleri, butik tatil villaları, kür (tedavi) merkezi, yiyecek-tesisleri, kıyının günübirlik kullanıma yönelik tesisleri ile sosyal tesisleri ve kongre merkezleri yer alacakmış. 'İyi' dedim kendimce. 'İstihdam da yaratılmış olacak, fena mı?'

Alaçatı'nın Bilinen Tarihi Adı, Anadolu Selçuklularına özgü, üstü konik, yanları karaçam ve kayın ağacından yapılan 'Alacık' çadırlanndan ya da yine Selçukluların ünlü 'Alaca' atlarından geldiği sanılan Alaçat'tan gelişen Alaçatı'nın bilinen tarihi, 1850'ye dek gidiyor, sonra tıkamyormuş. O tarihlerde, sıtmaya neden olan bataklığın kurutulmasını buyuran sadrazam, bu iş için adalardan Rum işçiler getirtmiş. Gelen Rumlar, büyük toprak sahibi Türklerin verdiği arazilerde bağcılığı geliştirmişler; sonrasında geri de dönmemişler. Alaçatı Limanı'nda üzüm işleme tesisleri kurulmuş. 1924 yılında ise, mübadele ile Selanik göçmenleri çıkagelmiş Alaçatı'ya. Yeni gelenler, bölgedeki bağcılık tarımını bilmedikleri için tütün işine dalmışlar.

Günümüzde bağcılık da, tütüncülük de tarihe karışmış. Ama her iki uğraştan geriye kalan bir mekânda nostalji yaşamanıza kimse engel olamıyor. 1800'lerden kalma eski bir üzüm ve tütün deposundan söz ediyorum. Şimdilerde 'Kemal Paşa' olarak anılan caddenin üzerindeki 'Cafe Agrilia' bu mekân. Özgün mimarisini bozmadan misafirlerini ağırlayan bir restoran burası... Ne bahçesi, ne de açık alanı olan bu mekân, ahşap konstrüksiyonlu taşıma sistemi ve yüksek tavanlı binanın taş duvarlarına açılan pencerelerinden sızan güneş ışığı sayesinde, inanılmaz bir atmosfere sahip. Yani pek güzel.

Seviyorum Şu Alaçatılıları Alaçatı'nın mimari dokusu gerçekten de büyüleyici güzellikte. 'Alaçatı Taşı' denilen ponza taşı görünümlü kesme taşlardan yapılan evler, kışın sıcak, yazın da serin tutma özelliğine sahip. Çürük bir taş sayılmasına karşın, havanın karbondioksiti ile birleşince, kalker oluşturup filtre görevi yaparmış bu taşlar, yeni öğrendim. Beldenin zemini de, yer yer bu taşlarla kaplı. Yerleşime açılmasına rağmen, tarihi dokusunu bugüne dek koruyabilen Alaçatı'yı; cumbalı eski evleri, yel değirmenleri, parke kaplı dar sokakları, Boşnak, Arnavut ve Selanik göçmeni güler yüzlü halkıyla çok

Meğer Fenaymış! Meğer, yabancı yatınmcının ilgisini çekmek amacıyla, proje yurt dışında müşavirlikler kanalıyla tanıtılmış. İspanyol, Japon ve Rus turizmcileri büyük ilgi göstermişler. Güya, yabancı sermayenin yatırımlarla Türkiye'ye girmesi ve bu doğrultuda riskin de azaltılması amaçlanıyormuş. Söz konusu 'Turizm Kenti'nde, yetmiş beş bin yatak kapasiteli bir yatınm hedefleniyormuş. Bölge, tahsise SİT alanı dereceleri düşürülerek ve mülkiyete ilişkin sorunlar çözülerek hazırlanmış. Yani işin içi deşilmiş, kılıfı dikilmiş. Masadakilerden biri: "Mülkiyete konu olamayacak kamu varlıkları, özel kurum ve kişilere devredilecek" dedi, gözlerini yere eğdi, başka da bir şey demedi. Bu arada, Mimar Tamer Demirasal, yedi sekiz yıl içinde tamamlanacak Alaçatıport'u 'Windsorf ölümü' olarak tanımladı. Tedirginliğiyse, Alaçatıport'un rüzgâra engel olacağından değil, yapılaşmadan, gelecek varsıl teknelerden ve 'jet ski' kullanacak varsıl aile çocuklarından kaynaklanıyor. Mimar Tamer Demirasal'ın eşi Mücella Demirasal'ın 'Lâl Cafe'sinde konuştuğum biri Paşalimanlı, diğeri Alaçatılı iki dost ise, 'Turizm Kenti' ile ilgili olarak kamu varlıklarını özel kurum ve kişilerin mülkiyetine devredilmesine yol açmanın amaçlandığını söylediler. 'Tarımsal niteliği korunacak alanların, orman alanlarının ve ağaçlandırılacak alanların, plan kararları getirilen bölgelerde lokanta, cafe-bar, gazino, çay bahçesi, eğlence, spor, golf tesisleri, su parkı gibi tesisler yapılmasına olanak tanınmasıyla, koruma-kullanma dengesi kalmayacak' dediler. Çeşme-Alaçatı bölgesinin endemik (bölgeye özgün) bitki topluluğuna sahip olduğu hususunun, doğal sit alanlarının, orman alanlarının dahi yapılaşmaya açıldığının altını çizdiler. Yüzlerinden düşen bin parça... Hepsi birbirinden beterdiler. Çaresizdiler..©


pe cy a

Azerbaycan Tiyatrosu'nun Oyunlarından

> Nâzım Hikmet > Çev.: Doç. Dr. Mehmedşah Atayev

Ben bu yakınlarda Bakü'deydim. Ünlü şair Samed Vurgu'nun halk kahramanlık trajedisi olan "Vagif' dramının 600. oyununu seyrediyordum. Oyun salonu o kadar da küçük değildi. Yeteri kadar büyük olan, M. Azizbeyov adına Dram Tiyatrosu'nun Salonu seyircilerle tamamen dolmuştu. Tiyatronun karşısında ve ona çok yakın olan sokaklarda "sizde artık bilet yok mu?" diye soranlar bile vardı. Azerbaycanlılar kendi tiyatrolarını çok severler. Köylerden, yakın-uzak mezralardan (kolhozlardan), Azerbaycan'ın başka başka kentlerinden de seyirciler otobüslerle oyunları seyretmeye geliyorlardı. Azerbaycan dramaturyası bütün janrlarda (türlerde) komedi ve müzikli komedya, drama ve trajedi türlerinde de özeldir, gerçektir ve Sovyetler döneminde ise toplumsaldır. Azerbaycan dramaturyası kendinin büyük ve ulusal geleneklerine (ananelerine), progresif dünya kökenlerine dayanır. Sovyetler Birliği'nin dönemine kadar Azerbaycan Tiyatrosu'nda aslında komedi ve müzikli komedi türleri hüküm sürdürdü. Mirza Fatali Ahundov, Celil Memmed Kulizade ve Üzeyir Hacıbeyov ilk ve progresiv, aynı zamanda klasik komedi, müzikli komedi ve satira (keskin eleştiri) türünde eserler yazmışlardır. Bu komedilerin çoğu şimdilerde bile çağdaşlığını ve güzelliklerim saklı tutmuştur.


pe cy a

Klasik Azerbaycan dramaturyasına; Rus dramaturyası kısmen etki etmiştir. Özellikle Cogol ve Criboyedov ve hatta Molier'in de etkisi hissedilmektedir. Bilinmektedir ki, Azerbaycan edebiyatında dramaturya tiyatrodan önce yazılmıştır. M.F. Axyndob'un dramaturyası önce, (yani 1852 yılında- M.A.) Rusça'ya çevrilmiş ve Rus Tiyatrolarında oynanmıştır.

Halk kahramanlık trajedisi, Azerbaycan dramaturyasında Ekim Devrimi'nden önce yazılmıştır. (Trajedi türünün ilk örneği ise Azerbaycan dramaturyasında Necef Bey Vezirov'un yazdığı "Müsibeti Fahraddin" trajedisi olmuştur- M.A.) Açıktır ki bu eserlerde esas amaç; halka inan, halkın kazandığı, kalabalar, çarpışmalar ve geleceğe inandır. Ekim Devrimi'ne kadar, Çarlık Rusyası döneminde Azerbaycan'da böyle halk kahramanlığı konusunda dram eserleri yazmak olası değildi. Azerbaycan-Sovyet dramaturyasının klasiği Cafar Cabbarlı olmuştur. O, Azerbaycan dram ve komedisinde mücadele ruhunu toplumsal gerçekliği doruğa çıkardı. O, hem de halk kahramanlık trajedisinin temelini attı.

1957 yılında Moskova'da Sovyetler Cumhuriyeti halklarının tiyatro, dans ve müzik kollektiflerinin Festivali sırasında M. Azizbekov adına iki tiyatro oyunu gösterdi: Cafar Cabbarlı'nın "Almas" ve Hüseyin Mehti'nin "Cavanşir". Benim düşünceme göre "Almas" Sovyet dramaturyasının en iyi ve güzel eserlerinden biridir. Bir zamanlar Moskova'da bir genç aktörle konuşmuştum. Büyük ve ünlü bir Rus oyuncusu hakkında konuşurken o genç söyledi: "Shakespeare kahramanlarını oynayan bir aktör (oyuncu), Kolhoz Başı rolünü oynayamaz." Ben ona "bu doğru değil" yanıtını verdim. Kolhoz hayatı dramaya en karmaşık en hayırlı ve en gereken malzemeyi (konulan) verebilir. Kolhozcular ve o cümleden kolhozbaşıları daha önemlidir, onların karakterleri, çılgınlıkları daha ihtiraslıdır, nerede kaldı ki Shakespeare kahramanları. "Almas" oyununu seyrederken ben bu konuşmayı hatırladım.

Bu eser bir daha kanıtladı ki insanlar, daha doğrusu yazarlar; Kolhoz konusunda değerli piyesler (oyunlar) yazdılar, yazıyorlar ve yazacaklar. Beni sorumlu tutabilirler ki "Almas" aile-geçim, psikoloji, doğu gerçek bir piyestir. Benim genç oyuncu ile konuşmam Shakespeare kahramanları hakkında idi. Bu arada (sorumluluğa) karşı ben böyle bir yanıt verirdim: "Almas" dramındaki kahramanlar; kendilerinin heyecanlarına, mücadelelerinin büyüklüğüne ve özelliğine göre Shakespeare kahramanlarından çok az farklıdırlar. Eserin kahramanı öğretmen Almas'ı ele alalım. Sovyetlerin ilk kuruluş yıllarında, kollektifleşme zamanında Almas, kentten köye, kendi yurduna geliyor. Burada hâlâ ağalık, din, kadınların örtülü gezmeleri ve sair hüküm sürüyordu. Sovyet kadınlarına bakmayarak erkekler kendi eşlerini köle durumunda gibi sayıyorlardı. Almas böyle bir çevrede, böyle şartlarda mücadele ediyordu. Sınıf çatışmalarının keskinliği zamanında böyle bir Almas sosyalizm uğrunda mücadeleden hiçbir şeyi esirgemiyor. Ne kendisini ne de yakın adamlarını. O'nun manevi dünyası böyle şekillenmişti. Hiçbir korkulu olay ve baskı O'nun yolunu kesemiyor, mücadeleden vazgeçiremiyordu... Ama olaylar gitgide karmaşıklaşıyor... Eşinden habersiz bir kadın (eserde O'nun adı "yahşidir M.A) hamile kalmış ve yenice çocuk doğmuş. Bu kadının eşi ve kardeşi, bu olayı öğrenirse kadını ve çocuğunu öldürecekler. Almas, bu kadını (yahşınıM.A.) ve çocuğu ölümden kurtarmak için kendisine götürür. Almas'ın durumu daha da kötüleşir. Buna bakmayarak, iki insanı ölümden kurtarır. Ama kendi durumunda bir kararsızlık yaşar. Çocuğu annesine (Yahşıya- M.A.) götürür ve sonra geri alır. Hatta bu durumu kendi sevgilisine bile söylemez. Olaylar bu kadar keskinleşir Eserin öteki kahramanlarının da manevi dünyası ve heyecanları, hiç de Almas'ın psikolojik durumundan geri kalmıyordu. "Almas" oyunu komedi motifleri ile yoğrulup, keskin eleştiriye doğru yükseliyor, dramdan trajediye kadar gelişme gösteriyor. Benim düşünceme göre, o ünlü Rus oyuncusu, yalnız Shakespeare kahramanlarını oynayan bir


aktör, "Almas"daki ağayı (Hacı Ahmet- M.A.) çok iyi oynardı. Bu son derece karmaşık karakterli, zor rolü ünlü aktör, Devlet Sanatçısı, Ali Kurbanov güzel oynamıştır. Genel olarak demektir ki, M. Azizbeyov adına tiyatro "Almas" eserini Sovyetler Cumhuriyeti'nin başkenti Moskova sahnesinde göreyim. Ancak onu çok güzel, doğru çevirmek gerekir. Aksi halde Cafar Cabbarlı'nın şirin, güzel, liyakatli, akıcı, zengin, ulusalcı, halk dili kaybolabilir. M. Azizbekov adına Akademik tiyatro "Almas" ve Hüseyin Mehti'nin "Cavanşir" piyeslerini Moskova'nın A.S. Pushkin adına tiyatronun sahnesinde gösterdiler. "Cavanşir" dramı oynandığı zaman ben, salondaki seyircilere dikkat ediyordum. Onlar Azerbaycan dilini bilmedikleri için kulaklıktan yararlanıyorlardı. Çeviriyi oradan dinliyorlardı. Böyle seyirciler (dil bilmeyenler- M.A) dramın yarısını oluşturan dil anlayışından, aktörün duygu heyecanından, canlı konuşmasından mahrumdurlar. Bu mahrumiyete bakmadan, salondaki seyirciler nefes almadan böylece "Cavanşir" dramını seyrettiler. Seyirciler milattan önce, VII. yüzyılın insanları için, onların yaşayış tarzı için üzülür. Hüseyin Mehti, Cafar Cabbarlı'nın draması gibi, onun geleneklerini sürdürerek, tarihi halk kahramanlık trajedisi yazmıştır. Güçlü-kuvvetli, görkemli, uyumlu bir birlik yaratabilmiştir. Bu uyumun içinde kızgın tartışmalar, kahramanlıklar, en alçak hıyanetler, çok yönlü mücadeleler, halka inan ve bu gibi çağdaşlığı içeren motifler vardır. Oyun tam anlamıyla vatanseverlik, insancıllık, kahramanlık duyguları aşılıyor. (Moskova'nın- M. A) tiyatrolarını inandırmak istiyordum ki, onlar Azerbaycan Dramaturyası'nın hazinesinden geniş bir şekilde yararlansınlar.

a

Bu oyunda beni sevindiren büyük aktör, Devlet sanatçısı başkahraman Cavanşir'in rolünü oynayan Alesker Alekberov'un ustalığıdır. Hazinedar'ı (oyundaki şahıs) ise aktör Mammedali Velihanov ustalıkla yarattı. Bahram rolünü ünlü aktör Devlet sanatçısı İsmayıl Dağıstanlı, Rayhan rolünü Devlet sanatçısı, yetenekli aktris Höküme Kurbanova -özellikle babasının kızım öldürmek istediği sahneleri- çok güzel oynadı.

pe cy

Eğer yakın tiyatro mevsimlerinde, Moskova'nın sokaklarında Azerbaycan Dramaturyası'nın temsillerini gösteren oyunların afişlerini görebilirsem çok mutlu olurdum. O zaman ben düşünürdüm ki, bu işte benim de hizmetim var. Ne edeyim ki ben bir insanım, insanlık duyguları bana hiç de yabancı değil.

Bana, "Neye göre başka oyuncular hakkında büyük sanatçı dediğimi; yönetmen Adil İskenderov'un oyuna verdiği kuruluş hakkında ise fıkrimi-eleştirilerimi söylemediğimi" sorabilirler. Ben bu sorulara yanıt olarak diyebilirim ki; ben bu küçük makalede karşıma başka bir amaç koymuştum: Ben başkentin

Tiyatro Dergisi (Rusça), Moskova, 1958, No:l Sayfa: 95-100. Doç. dr. Mehmedşah Atayev, Beykent Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Üyesi "


Bozcaada'da Workshop:

pe

cy

a

"Troya Önünde Atlar"

> Halide Eşber > esber@superonline.com

Melih Cevdet Anday'ın "Troya Önünde Atlar" şiiri Bozcaada'da sanat eğitimi alan Türk ve Alman gençlerinin katıldığı on günlük bir workshop" sürecinden sonra sahnelendi... Alman Hildesheim Üniversitesi ve Ankara Hacettepe Üniversitesi işbirliğinde gerçekleşen etkinlik sonucu yönetmen Şahine Hatipoğlu'nun yirmi yıllık düşü gerçekleşti. Belki de ancak kör bir ozan anlattığında inanılabilir atların da ruhları olduğuna... Gittikçe ruhsuzlaşan günümüz dünyasında -özellikle gençlere damardan (!) verilenlerin ötesindeki değerleri şiir satırlarında bulmaları, anlamaları ya da hiç olmazsa var olduğuna inanmaları için yapılan sahne üstü çalışmaları su üstüne yazı yazmak gibi... Almanya ve Türkiye gibi apayrı, bazen oldukça çakışan ve zaman zaman da -izin verildiğinde kaynaşan iki ülkenin kültürleri on gün boyunca Bozcaada'nın sokaklarında, kalesinde, rüzgarında, denizinin kıvrımlarında, sıcağında, -Türk ve Alman Üniversitelerinin müzik bölümü öğrencilerinin çalışmaları da eklenince- bir konsevatuara dönüşen Armagrandi Oteli'nin her köşesinde, özellikle de gençlerin gözlerinde özgür atlar gibi koşturup durdu. "Kör bir ozan anlattı bunları, Atların da ruhu vardı Troya önünde" satırlarıyla başlayan şiir, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Öğretim Görevlisi olan Şahine Hatipoğlu'nun


gönlüne yirmi yıl kadar önce düşmüş. O zamandan bugüne dönem dönem gündeme gelen sahneye koyma düşü, uzun yıllardır düzenlenen Troya Festivali'nin yaratıcısı sayılan Hildesheim Üniversitesi'nden Orkestra Şefi Helmut Rocholl'ün önerisiyle sahneye koyma sürecine dönüşmüş; Türk-Alman Müzik ve Tiyatro Yaz Okulu Etkinlikleri kapsamındaki on günlük bu sürecin her dakikasında onlarlaydım. Bazen çalışmaya katılarak, bazen çevirilere yardımcı olarak, bazen de yazarak ve okuyarak içinde yer aldım. Sabah 10.00'da başlayan çalışmalar, sıcağın ve yorgunluğun etkisini azaltmak için alınan aralarla gece 11.30' a kadar sürdü her gün. Hildesheim Üniversitesi'nden yedi (Silvie Marks, Sandra Czenvonka, Friederike Baasner, Silke zum Escheuhoff, Johannes Schleker, Julian Meding, Marianne Kreuzig), Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden dört öğrenci (Seher İpekçi, Nilay Özay, Özlem Yoldaş, Mine Gezgüç) ve bir öğretim görevlisi Özlem Suyünç olmak üzere oniki kişinin katıldığı şiir izlencesine dönüşen bir "workshop" çalışmasıydı.

"Değişimin anlamı deneyimdir ve zamanı değerli kılan budur." Julian Meding "Başlangıçta yapılan çalışmaların oyunun bütünüyle ilişkisini kavrayamadım. Daha önce bu biçim bir çalışma yapmamıştım." Silvie Marks "İlk kez 1981 'de okuduğum bu şiirleri, yıllar içinde sık sık sahneleme çabalarım oldu. Ama hiçbiri seyirci karşısına çıkmadı. Bu yaz okulunda, dokuz iş gününde bunu gerçekleştirmeye çalıştık. Bu şiirler bir ömür çalışılsa, her seferinde yeni şeyler üretebileceğiniz bir derinliğe sahip. O nedenle çalışma süreci bitmiş sayılmaz'' Şahine Hatipoğlu "Dans ve vücud kullanımında, mimik, ses ve ritm çalışmalarındaki farklı yetenek ve kişiliklerin karışımı çok güzel." Johannes Schleker "Sesle ilgili bazı farklı çalışmaların yanısıra ayrıca objeyle nasıl ilişki kurabileceğimi öğrendim." Friderike Baasner "Savaşlar içinde, savaşa karşı, savaşı anlatmak için dilin ayrılığına ihtiyaç yokmuş" Özlem Yoldaş hayalgücünü geliştirmek, yaratılanları, bulunanları görünür hale getirerek izlenecek düzeye ulaştırmak, sesleri araştırıp doğru biçimde kullanabilmek ve bir şairin dizelerini anlayarak yorumlayabilmek hem oldukça zor ve sıkıntılı, hem de yaratıcılığın farklı yollarında yürümenin ne denli zevkli bir uğraş olduğunun göstergesiydi.

a

Daha ilk günün başında ortaya çıkan, bu çalışmanın hayal edildiği gibi güzel bir tatil anısından daha derin anlamlar içerdiğini gözler önüne sermesi oldu. Başlangıçta iyice karışan kafalar ancak üç gecenin ilerleyen saatlerinde herkes için benzer (aynı değil) melodileri duymaya başladı. Hangi objeyi nereye koyacakları, hangi hareketi ne zaman ve niçin yapacakları konusunda oldukça sıkıntılı anlar yaşadılar. Daha sonraki günlerde anlaşılmayanlar anlaşılır hale dönüşmeye başladı ancak gösteri anında ve daha sonrasında hararetli tartışmalar yaşandı, ki uzun yıllarını bu tür çalışmalara vermiş Şahine Hatipoğlu'nun tam da istediği şeydi bu. Sorulan soruların vücut tarafından verilmesi istenen yanıtlarının hangi harekete karşılık gelmesi gerektiğini çözmeye başladı "workshop"a katılanlar.

Katılımcıların Notlarından:

pe cy

Yürüyüş çalışması, mekanı ses ve hareketlerle belirleme, dans figürlerini uygulanma aşamaları ilk günün çalışmaları arasındaydı.İkinci gün Bozcaada Kalesi'nde yapılan keşif gezisinde kalenin içinde seçilen mekanlarda bireysel çalışmalar yapıldı. Şiirden pasajlar kullanıldı. Fredl, Silke, Maryanne'ın üçlü mağara çalışması daha sonra oyunun bütünü içine dahil edildi. Objeleri bulma ve seçilen, belirlenen at karakterleri içinde kullanma en çok zorlanılan çalışmalardandı. Doğum-doğma-doğurma çalışmasında ortaya çıkanlar da etkileyiciydi ve sahneye taşındı. Dans figürlerini at yürüyüşlerine karıştırırken Öğretim Görevlisi Özlem Suyünç'le başlayan adımlar, yöre halkından -ki otelde çalışıyorlardı- katılımlarla eğlenceli bir ekip çalışmasına dönüştü. Günler ilerledikçe parçalar çoğalmaya başladı. Çoğalan parçaları bütün halinde görebilmek için tartışmalar yapıldı. Mekanlar denendi, arkaya deniz alınınca sonsuz karanlıkta kaybolundu, farklı mekanlar bulundu. Işık sorun oldu. Rüzgar esti sesler rüzgarda yitti. Kedi yavruları ve köpekler tam oyun anında sahnede yer almak istedi. Kostümler bulundu, objeler yaratıldı, aksesuarlar dikildi. Oyun günü geldi, 15 Ağustos Salı akşamı, Çanakkale Çimenlik Kalesi neredeyse ilk provaydı ama 16 Ağustos Çarşamba akşamı, Bozcaada'da seyircilerle birlikte alkışladık ve kucakladık bir güzel şiirin dizelerini... Bir savaşı atların gözünden yorumlamak için bürünülen tavırların sahne diline aktarılabilmesine yardımcı olan

Melih Cevdet Anday'ın şiirleri çalışılırken Hildesheim Üniversitesi'nin öğrencileri için 1982 Yazko Çeviri yedinci sayıda yayınlanan Sevi-Love bölümünün Fred Stark'a ait çevirisinden yararlanıldı. Şahine Hatipoğlu; DTCF Tiyatro Bölümünü bitirdikten sonra, İletişim Fakültesi'nde lisansüstü yapmış daha sonra uzun yıllar İBŞT Tiyatro Laboratuvarı'nda bulunduğu sıralarda Yunanistan, Japonya, Tunus, İtalya, Polonya gibi ülkelerin önde gelen tiyatrocularıyla workshoplara katılmış. Beş yıldır ÇOMÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışmakta. Tüm bu çalışmalar önümüzdeki yıllarda da sürdürülecek. Son alınan kararlar eşliğinde Şahine Hatiboğlu'nun önerisine göre isteyenler bir ön elemeden sonra "workshop"a katılabilecekler. Bozcaada gibi tarihin seslerinin rüzgara, denize karıştığı bir yerde sanatın tiyatro çalışmasına bürünmesine katkıda bulunmak isteyenler bir konuyu gözardı etmemeliler; çalışmalar her açıdan oldukça yoğun geçiyor. Böyle bir çalışmada yer almayı düşünüyorsanız her anınız ve her parçanızla kendinizin derinlerine inmeyi de göze almalısınız©


Ölümün değil, özgürlüğün oyunu

pe cy

a

"Avrupa Komedyası

"

> Lokman Zor

Ankara Devlet Tiyatrosu'nun, Türkiye'nin yakın dönem Avrupa serüvenini ele alan yeni oyunu "Avrupa Komedyası", seyirciyle buluştu. Çeviri ve uyarlamalarıyla tanıdığımız, Özcan Özer'in yazdığı oyunu Şakir Gürzumar yönetti. Şakir Gürzumar genelde zaman, mekan ve sistem ne oldursa olsun değişmeyen insan ilişkilerini, iktidar kavgalarını, hırs ve ihtirasın sebep olduğu sorunları ve bütün bunların insan yaşamına verdiği zararları ele alan oyunları seçiyor. "Avrupa Komedyası" da Gürzumar'ın bu özel bakış açısıyla seçilmiş bir oyun. Kişisel varlığını ve çıkarlarını ülke çıkarlarının hatta ulusal varlığın üstünde tutan bir iktidarın gaflet dolu bir hayalle sebep olduğu korkunç sonu ele alıyor. Türkiye'nin yaklaşık kırk yıldır devam eden Avrupa Birliği'ne üyelik sürecini iktidardaki üç partili bir koalisyonun yaklaşımı ile değerlendiren "Avrupa Komedyası", gereksiz ve küçük uğraşlar içerisindeki iktidarın dış güçler tarafından sona erdirilmesini kara komedya yolu ile anlatıyor.


Oyun gerek ele aldığı konu ve gerekse bu konuyu işleyiş şekli itibariyle çok eleştiri alacak gibi görünüyor. Öyle ki, seyrettiğim dört gösterimden üçünde farklı siyasi görüşlerden protesto niteliğinde tepkiler aldı. Söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla Batı taraftan mutlu azınlığın ikinci perdede "böyle sanat olmaz, bu kadarı haksızlık" diye protesto ettiği oyunu, aynı gün ulusalcı solcular da "emperyalizm düşüncesi meşrulaştırılmaya çalışılıyor, emperyalizme hizmet ediliyor" diye eleştirdi. Bozuk düzenden nasiplenenlerin kişisel bakış açısı nasıl olursa olsun bana göre ortada bir tek doğru bakış açısı var; o da Şakir Gürzumar'a ait... Birbirine zıt iki bakış açısını aynı noktaya çekebilen bu üçüncü bakış açısı, her şeyden önce amacına ulaşmış olması yönüyle doğru bakış açısı niteliği kazanıyor. Zira sanatçı, kendi üslubuyla ortadaki sorunu işaret etme sorumluluğuna sahiptir, Şakir Gürzumar'da "Avrupa Komedyası"nda bunu başarıyla yapıyor.

Oyunda siyasetçiler ile bilim adamları, bürokrat, gazeteci, sanatçı ve halk arasındaki ilişkiler de irdeleniyor. Siyasetten beslenen bilim adamları, siyasetçiler tarafından aşağılanıp hor görülmeye razı olan bürokratlar, ezilip hırpalanan sanatçılar, dalkavuk gazeteciler ve sık sık siyasilerin koltuk çevirip sırt döndüğü halk yani seyirci, ele alınarak aralarındaki ilişkiler eleştiriliyor. "Avrupa Komedyası", aynı frekansı yakalamayı başarabilen bir ekibin neler yaratıp, nasıl bir başarıya imza atacağının gösteriyor. Oyunu seyrederken yazar, yönetmen, sanatçı ve teknik ekibin aynı düşünce merkezinde hareket ettiğini, bakış açılarının ve ifade tarzlarının aynı şekilde olduğunu çok net bir şekilde görebiliyorsunuz. Özellikle oyuncular arasındaki uyum son derece dikkat çekici. Ancak oyunu seyreden herkes Sabri Özmener'in biraz daha sıyrıldığını fark edecektir. Oyuncuları yönetmenin oynattığına inananların "Avrupa Komedyası"nı mutlaka seyretmesini, seyrederken de Sabri Özmener'e dikkat etmesini öneririm. Eminim büyük bir zevk ve hayranlıkla izleyecekleri Sabri Özmener, fikirlerinin değişmesinde etkili olacaktır. Oyunda dikkat çeken bir başka kişi de Zafer Güllü. Oyunu seyrederken oyuna emeği geçen herkesin gösterdiği yüksek performansı her an gözlemlemeniz mümkün ama Zafer Güllü'nün ortaya koyduğu oyunculukla seyirciden özel bir beğeni topladığını da belirtmek gerekir.

cy a

Oyun, başlangıçta soyut öğeler üzerine kurulmuş gibi görünse de aksiyon ilerledikçe isim vermeme gayretinden dolayı bu tür bir yöntem uygulandığı ortaya çıkıyor. Bunun sebep olduğu belirsizlik, oyunun cesur yaklaşımına gölge düşürdüğü gibi tarzı konusunda da kafalarda soru işareti oluşturuyor. Grotesk ve absürd öğelerin yoğun kullanılması ve oyun kişilerinin simgeleştirilmiş olması, seyircide oyunun tamamına başarıyla yayılmış bir soyutlama beklentisi yaratıyor. Ancak yer yer soyutlamanın yapılması yer yer de somut olay ve kurum isimlerinin kullanılması "iki arada bir derede" hissi uyandırarak genel bir karmaşaya neden oluyor. İsimlere yönelik soyutlamanın, yer ve kurum isimlerine de uygulanması, söz konusu belirsizliği ve karmaşayı ortadan kaldırıp oyunun seyirci üzerindeki etkisini daha da arttırabilirdi.

daha kalıcı ve değerli oluyor.

pe

Şakir Gürzumar'ın reji anlayışının en belirgin özelliklerinden biri de birçok şeyi aynı anda etkili bir şekilde söyleyebilmesi. Bu, onu başarılı kılan en önemli özelliklerinden biri. Yönettiği oyunları seyrederken her oyuncuyu, her hareketi, her mizanseni, her dekor elemanını, aksesuarı, müziği, dansı, kısacası oyunla ilgili her şeyi büyük bir dikkatle takip etmek gerekiyor. Çünkü onun kullandığı her şeyin mutlaka bir anlamı bulunuyor ve her şeye bir mesaj yükleyebiliyor. Bunu yaparken bazen simgesel, çoğu zaman kısa ve net bir ifade kullanması seyirci üzerinde oldukça ciddi bir etki yaratıyor. Bu yönüyle seyirciyi sürekli zinde tutan bir atmosfer yaratarak sıkma ve bıkkınlık verme gibi olumsuz durumları tamamen ortadan kaldırmış oluyor.

"Avrupa Komedyası" da ele aldığı ana konunun yanı sıra ayrıntılara gizlenmiş birçok önemli noktayı vurguluyor. Müzikten dansa, dekordan aksesuara, kostümden makyaja kadar her şey özel olarak seçilmiş. Gürzumar, seyircinin gördüğü ve duyduğu her şeye bir anlam yükleyip amacına hizmet ettirmiş. Söylemek istediği şey için aynı anda birçok dili kullanabilmesi oyunun gücünü arttıran en önemli unsurların başında geliyor. Seyirci oyunun başından sonuna kadar detayları yakalamaya zorlandığı için ilgisi hep aynı düzeyde kalabiliyor. Ayrıca seyrederken oyuna emek harcadığı için seyreden olarak kazanımları

"Avrupa Komedyası", hareketli ilerleyişine uygun bir finalle; sahneyi ve salonu dolduran Amerikan Askerleri'nin işgali ve şart olarak yöneticilerin önüne koydukları Sevr Antlaşması'nın ilk dört maddesinin okunmasıyla son buluyor. Yine Şakir Gürzumar'ın yönettiği "Büyük Romulus"un finalini hatırlatan final, efekt ve ışıkla zenginleştirilmiş görsel bir şölen niteliğinde. Yaratılan atmosfer o kadar etkileyici ki etrafınızda dolaşan Amerikan askerlerinin varlığından rahatsızlık duymamanız olası değil. Oyunun tansiyonunu maksimum düzeye çıkaran final sahnesi, oyuna yönelik eleştiri ve protestoların bir kısmının da merkezini oluşturuyor. Seyirci üzerinde bıraktığı etki ile oyun sonrasında gösterilen tepkilerin büyük bir kısmı da bu sahneden kaynaklanıyor. Dürrenmatt'ın "Uyarca" ve "Büyük Romulus" adlı oyunlarını Şakir Gürzumar rejisiyle seyrettiğimde hayran olmuş, lisans eğitimimin son yılında hazırladığım lisans tezimi Şakir Gürzumar'ın "Uyarca" ve "Büyük Romulus" adlı oyunlara yönelik reji ve dramaturgi anlayışı üzerine yapmıştım. Çalışmalarım sırasında Ayşegül Yüksel'in on yıl önceki bir yazısında Gürzumar için; "son dönemlerde ortaya koyduğu çalışmalarla yönetmen olarak olgunluk döneminin eşiğine geldiğini görüyoruz" dediğine rastlamıştım. "Avrupa Komedyası", Şakir Gürzumar'ın artık olgunluğun eşiğinde değil, usta yönetmenlerden biri sayılmasını sağlayacak niteliklere sahip bir oyun. Bir yönetmen olarak Türk Tiyatrosu'na çok şey kazandırdığına ve kazandıracağına inandığım Şakir Gürzumar'ın yönettiği bütün oyunlar üzerinde ciddiyetle durulmasının, yapılacak araştırma ve çalışmaların tiyatromuza büyük katkı sağlayacağı kanaatindeyim©


Berlin'nin Türkiyeli Tiyatrosu:

pe

cy a

Tiyatrom

> Genco Demirer > genco@gdga.net

Almanya'da artık dördüncü kuşak Türkiyeliler boy gösteriyor. Göçmen psikolojisi ve aidiyetsizlik baskısı sanat aracılığıyla patlıyor ve çok deneysel işler çıkıyor gördüğüm kadarıyla. Tüm disiplinlerde ama genellikle sahne sanatlarında göze çarpan ve ciddi başarılar elde etmiş Türkiyeli ya da adı Türkçe sanatçılar var. Berlin'de bu sanatçılardan ve sanat gruplarında bir sinemacı ve bir tiyatro sahibiyle genel olarak bu sanatsal patlamayı ve direnişi konuştum. Sinemacı Ayşe Polat ikinci kuşak bir Almanyalı. Sinemacı, bir çok başarı ödülü ve kabul görmüş projesi var. Şu sıralar bir tiyatro oyunu ile Berlin'de afişlerde. Oyunun adı Türkçe "Otobüs" ancak oyun Almanca. Türkiye'ye seyahate gelen ve birileri tarafından rehin alınan bir gurup Alman ve Türkiyelinin otobüste geçen, kendilerini sorgulama saatleri içinde akıp gidiyor oyun. Ayşe ile genel olarak kendi çevresindeki sanatsal duruşu, Türkiye kökenli sanatçıları, tepkilerini, etkilerini, hayallerini, isteklerini konuştum. Oyunun oynandığı HausEins tiyatro salonunda buluştuk. Güzel bir kafesi var orada söyleştik. Oyun dolu idi, zaten öğrendiğim kadarıyla böyle oyunlar pek boş geçmezmiş. Benim denk geldiğim oyun da bir "Göç Festivali" kapsamında sergileniyordu. Ayşe'den aldığım bilgilerden Almanya'da yerleşik olarak üç tiyatro gurubu devamlı oyun oynuyormuş Türkçe olarak. Gerisi tek oyunluk ya da bu tip festivallere katılan oyunlar ve gruplarmış. Sıkışmalar ve baskı sanatı besler ise şu sıralar Almanya genelinde esen Türkiye kökenli sanatçılar rüzgarı inkar edilen bir baskının sonucu olabilir. Ayşe ile konuşurken dikkatle izlediğim bir olay


eserlerinde mutlaka bir göç temasına yer vermesi oldu. Bunu sordum ve bu benim yaşadığım bir olay inkar da edemem ve görmezden de gelemem ve üretirken bundan kaynak alıyorum şüphesiz dedi. Bu bana sanat disiplinleri arasındaki tematik paslaşmayı anımsattı. Tematik olarak genelde işlenen konu göç ve göçmenlik. Bu da hafif gödümlü eserler öne çıkarmıyor değil. Aklıma en çok takılan böyle güdümlü işlerin tüketimi idi. Acaba izleyici bu temalı kaç işi tüketebilecekti. Eğer bir yapıt tüketilmiyorsa yapıtın kalıcılığı ve varlığını ispatı da o kadar zorlaşıyordur zannederdim. Ama bu fikir Berlin'de karanlık bir kafede söyleşirken değişiverdi. Genel olarak ikinci kuşak tarafından üretilen sanat yapıtları daha önce de söylediğim gibi sahne sanatları üzerine yoğunlaşmış. Ciddi anlamda bir sinema dili yakalanmış ve bu dilin başarısı da kanıtlanmış. Bunun dışında benim daha çok ilgilimi çeken tiyatro yapıtları idi. Ayşe ilk tiyatro oyunun yazmış ve yönetmişti. Dolu salonda Ayşe'nin bu işi tüketiliyordu. Ayşe dışında alternatif tiyatro dili ile anlatılan ve sürekliliği olmayan bir çok oyun da sergileniyordu. Bunların hepsi ile görüşemedik ancak bilgi ve ilgileri hakkında ciddi belgeler edindim. Öncelikle bu tip oyunlar Türkçe bile olsa Alman izleyicisi çok oluyor.

pe cy

a

Berlin'de yirmi bir yıldır Türkçe tiyatro yapan ve Berlin'inin ciddi tiyatro toplulukları listesinde var olan, repertuvarı zengin bir tiyatro topluluğu var: Tiyatrom. Yıllardır ısrarla, istekle ve azimle birileri, içimizden birileri; yani bir zamanlar içimizdeymiş ve bazı hatırlamak istemediğimiz sebeplerden dolayı ruhları içimizde bedenleri Berlin'de çabalıyorlardı. Bilmiyorduk büyük ihtimalle. Hep bir şeyleri anlatmak, birilerine bir şeyler göstermek ve oranın (biz bilmeyiz) major sorunu adapte fikrini aşılamak için sahnedelerdi. 20 yılı aşkın, Tiyatrom olarak orada anlatıyorlardı. Onlarca oyun, tiyatro atölyeleri, okulu ile Türkçe konuşan Almanyalıların sesiydi. Ki hâlâ öyle. Berlin'de bir binanın önündeyim. Tiyatrom yöneticisi Yekta Arman ile görüşeceğim. Yekta, bu ısrarlı yılların başrol oyuncusu. Bir çok yardımcı rollerle bezenmiş, anlatırken gözlerinin dolduğu uzun bir oyun. Alışagelmediğimiz, hayal ettiğimiz ama yapamadığımız maceraların toplamı.

anlamıyor tabi. Yasaklar ve özgürlük zamana ve mekana göre şekil değiştirebilen en liboş kavram aslında. Sen özgür müsünün cevabı Evet oluyor Ayşe'de. Bana soruyor acaba sen diye? Bilmiyorum. Ya da henüz fark etmedim. Kimlik sorununa değiniyorum. Sen Almanyalı mısın? Ayşe çok ciddi bir şekilde evet diyor. Ben burası için çalışıyor ve burası için üretiyorum. Bu cevap klasik ve tatminkar değil tekrarlıyorum soruyu. Ayşe durdu, düşünüyor, bana bakıyor ve sence diyor. Bence öylesin ama sen ne hissediyorsun? Ayşe bir kez daha evet diyor. Tamam bende aksini söylemedik ama diye ekliyor. Ne tam Almanyalıyım ne tam Türkiyeli. İşte sorun olan bu sıkışmışlık aslında. Baskının kaynağı da buradan kaynaklanıyor. Düşünüyorum İstanbul'da bir milyon Alman'ın kendi adet, dil ve gelenekleri ile yaşama savaşı verse. Diyalogu rededse biz onlara ne derdik? Bu güne kadar buna karşı savaşmışlara ne dedik? Varsayılan ve Ayşe'ye göre reel olan bu baskı acaba diyalog eksikliği mi? Bir çok soru var kafamda ama ne net cevap bulabiliyorum ve ne ben cevaplandırabiliyorum. Olay soyut bir boyutta bize hiç yabancı değil. En azından bana. Ama somut olarak ilk defa bir direnişin cevap bulduğuna şahit oluyorum. Sonuçta tüm bu festivaller, bu oyunlar ve anlatılan işler Devlet desteği ile yapılıyormuş. Devlet kendine karşı olan gücü de besliyor anlaşılan. Ve gayet mantıklı. Bizim gibi bu gücü bitirmeye çalışmak aslında kendini de kuvvetsiz duruma itmek demek. Anarşinin her zaman karşı tarafa da güçlenme fırsatı tanıdığını kim görmez gelebilir. Kontrol etmek varken Almanlar belki bu yüzden yasaklamıyor başörtüsünü. Ve Yekta ile görüşmemden çıkan net toplumsal sonuç şu; bilinçli bir şekilde Türkiye kökenli grubu dört ana kategoriye bölmüş bile. Büyük birinci kısım dinci kesim diye adlandırılıyor. Bu kesim sanat adına çok fazla bir şey üretmiyor sadece mevcut değerlerin korunması için tekrar edilen bir sürü etkinlik yapıyor. Diğer büyük grup ise Türkiye Kürtlerine ait. Sanat film ve tiyatro olarak kendini ciddi anlamda ifade ediyor. Oynanan oyunların ve filmlerin ciddi bir çoğunluğu bu kesimden yaratılıyor. 3. Kesim ılımlı olarak tanımlanıyor. Bu kesim Almanya'nın asıl hitabettiği Türkiyeli kesim. Aydın, geleneklerini yerel kültüre adapte edebilmiş ve kendisini bulunduğu yerelin bir parçası olarak görüyor. Kendini ifade edebilen bu grup yerleşik tiyatroları, galerileri ve sinema salonlarını işletiyor. Ciddi bir ağırlığı olan devlet ve yerel yönetimde söz sahibi benimsenen bir kesim. Dördüncü kesim ise kimlik kaybına uğramış ve asimile olmuş adı bazen Türkçe olan kesim. Ve gizliden gizliye bu kesimler arasındaki çekişme ve kaybolan enerji Alman devletinin işine yarıyor. Yani fikri yasaklamak yerine alternatifini beslemek felsefesi Almanya'da değerleniyor. Ben de sözün özü şunu diyeyim bari; "Düşmanın seni güçlendiren tek dostundur." O

Yekta kendini Almanyalı Türkiyelilere adamış nerdeyse. Yıllarca onlarla dersler vermiş, uyum sağlamaları için atölyeler yönetmiş bir 'Nur'. İnanır mısınız uyuşturucu ve alkol bağımlısı Türkiyelilerle yıllarca rehabilitasyon merkezinde çalışmış, hem de onlarca tehlike atlatarak. Hem de inanın ferah ve refah içinde bir gelirle değil. Uyum için ille de oynamış, oynatmış. Ciddi repartuvarı olan bir kurum yaratmış. Dile kolay 20 yıldır her sezon perdesini açan bir tiyatro eklemiş Berlin'in 300'ün üzerindeki tiyatrosuna.

Neden ve kime ne anlatıyorsunuz? Diye başlayan sorularıma Yekta'nın cevabı hep aynı dairelerde. Biz buraya aitiz, bunu anlatmaya çalışıyoruz ama biz başka bir kültürüz. Bizim kültürümüz bu. Biz diyor Yekta, Türkiye topraklarından bura göçmüş dilleri ve dinleri değişik bir topluluğuz. Bizi ciddi bir şekilde yönlendiriyorlar. Ve maalesef biz bu yönlendirmeye karşı duramıyoruz. Birlik ve beraberlik için hep temel atıyoruz, hep çabalıyoruz ama maalesef olmuyor diyor Yekta. Ama vazgeçmiyor.

İkinci kuşağın üzerinde hissettiği ve benim orda bulunduğumuz 10 gün içinde gözlemleyemediğim baskılar nelerdir? Bu baskılar nasıl bir kimlik sorununa dönüşebiliyor? Öncelikle Berlin kenti ciddi anlamda Türkiyeli nüfusuna sahip bir kent. Legal olmayan ama gerçek olan sayı 500 bin yani İstanbul ile kıyaslarsak İstanbul'da yaşayan bir milyon Alman demek. Ve duvar öncesi bir getto olan ama duvardan sonra şehrin tam merkezi konumuna gelen bir bölgede yerleşmiş, Türkçe konuşan ciddi bir kalabalık. Önemli bir detay Krouzberg diye bir bölge burası ve kocaman bir tabela var Krouzberg Merkezi diye. Bunun dışında vitrinler ve dükkan tabelaları zaten sadece Türkçe. Döner Almanlara en güzel armağanımız olmuş. Biz kimliklerimizi böylesine ifade ederken nasıl bir baskı bunları ifade edemediğimiz hissettirmiş acep bana diye sordum Ayşe'ye. "İşin aslı öyle değil on günde her şey süt liman gözüküyor tabi ama yıllarca süren bir yaşam ve görülen aksaklıklar insana başka şeyler hissettiriyor" dedi. İyide bizde Türkiye'de yıllar boyu tek dil, tek kimlik ile yaşadık ve kaybolan Lazca, Kürtçe, İstanbul Rumca'sı hiç mi kötü hissettirmedi bizi? Ayşe'de bunu


pe cy

a

Belçika'dan İzlenimler: Chambre des Theâtres Rancontres Theatre Jeune Public

> Nihal Kuyumcu > nihalkuyumcu@yahoo.com

Yine bir buluşma, yine çocuklara bir tiyatro bayramı! Her yıl Belçika'nın Huy şehrinde Fransızca konuşulan bölgede sahnelenen çocuk oyunları "Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Odası"nın organizasyonu ile görücüye çıkmakta. Bu yıl da, 16-24 Ağustos tarihleri arasında gerçekleştirilen bu buluşma süresi içinde otuzdan fazla oyun sergilendi. Huy'da bu dönemde demontable çelik konstruksiyonlarla uygun olan her salona, özellikle okulların spor salonlarına yaş grubu özelliklerine göre seyirci oturma alanları kuruluyor ve öğretmen, pedagog, yönetmen, oyuncu, vb. çocuklarla çeşitli alanlarda çalışan insanlardan oluşan jüri üyeleri oyunları izliyor ve değerlendiriyor. Gruplar bir çeşit sınavdan geçiyorlar. Bu arada Fransa'dan İsviçre'den (frankofon) vb. ülkelerden organizatörler gelerek düzenledikleri festival vb. etkinlikler için oyun seçiyorlar ve beğendikleri oyunları ülkelerine davet ediyorlar. Gruplar davet edildikleri ülkelere giderken devletten yardım alıyorlar. Belçika'da çocuk tiyatrosu grupları, istediği gibi oyun sahneleyerek çocukların karşısına çıkamıyor. (Aslında çıkar, ama nasıl çıkamadığını açıklayacağım.) Bir okulda oyun sergileyebilmesi için bu jürinin karşısına çıkıp olumlu puan


a cy pe alması gerek. Aksi takdirde hiçbir okulda oyun sergilemesine izin verilmiyor. Eğer olumlu puan alırsa afişlerinin altına "Huy elemelerinden olumlu puan almıştır" gibi bir not düşülerek okullara girmesine izin veriliyor. Yani Huy bir çeşit referans. Tiyatro gruplarının hemen her okulda bulunan tiyatro salonlarında oyunlarını sergilemek için sadece okuldan randevu alması yetiyor ve tiyatro grubunun parasını devlet ödeyerek destekliyor. Eğer olumlu puan alamamışsa getirilen tek kısıtlama okullarda oyun sergileyememesi. İsterse bir salon kiralayarak oyun oynayabilir, ama ebeveynler bu notu görmeden çocuklarını o oyuna götürmüyorlar. Tabi tiyatronun

o koşullarda ayakta durması çok zor. Dolayısıyla kendiliğinden oluşmuş bir otokontrol ile Çocuk tiyatroları vargüçleriyle çalışarak olabildiğince ilginç projelerle jürinin karşısına çıkıyorlar. Bu yıl küçük oyuncu kadrosu ile oluşturulan oyunlar çoğunluktaydı. Genelde hakim olan bir başka özellik ise "anlatıcı" diyebileceğimiz, bizim meddahı çağrıştıran bir teknikle oyunların sunulması. Sahnede birden fazla kişi olsa da tüm ağırlık anlatıcıda olmak üzere oyun hareketlerle, taklitlerle sürüp gidiyordu. Bu yıl "buluşma" da yer alan


pe cy a

gruplardan ikisi sağırları unutmamış. Birinde sahnenin yanına oturan bir kişi sahnede söylenenleri işaret diline çevirirken diğer grupta oynayan iki kişiden biri aynı zamanda anlatıcı idi. Bir yandan oynuyor, bir yandan anlatıyordu. Anlatırken de işaret dilini de kullandı.

Oyunlarda şiddet öğesi dikkat çekecek derecede yer alıyordu. Hemen her oyunda çok ya da az fiziksel ya da psikolojik şiddet kullanılmıştı. Oyunlardan birinde öyle ileri gidildi ki seyirciler oyun sonrası tepki gösterdiler, yanda çıkanlar oldu. Oyunda uzun burunlular ülkesinde yaşayanlardan biri burnunu düşürür kısa burunlu olarak kalır. Bu farklılık onun toplum dışına atılmasına neden olur. O kadar ki ona olmadık işkenceler yaparlar. Çöp tenekelerini önüne koyarak içindekileri yedirirler.

Yerleri yalatırlar. Bu sahneler son derece rahatsız ediciydi. Tiyatro hayatın aynasıdır dediğimiz zaman insan ister istemez düşünüyor acaba Belçikada öteki olmak bu kadar zor mu? Göçmenlik sorunu daha önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da çokca işlenen konulardan biriydi. Büyük annesinin isteği üzerine, torunun daha önce hiç gitmediği ana vatana yaptığı ziyaret ve bu sırada yaşadıklarının ironik bir dille anlatıldığı oyun en çok alkış alan oyunlardan biriydi. Daha önceki yıllarda iki arada kalan "Torun" görünüşe göre artık tam bir batılı, bir Belçikalı olmuştu. Önümüzdeki sayılarda bu grupların oyunlarına, ilginç projelere daha ayrıntılı bir şekilde yer vereceğiz.

Theatre du Public'den 'Vaadedilmiş Topraklar'

Belçika'da izlediğimiz ilginç oyunlardan biri "Terres Promises" (Vaadedilmiş Topraklar) idi. Oyun, İsrail, Filistin ve Ürdün'ün birbirine girdiği şu günlerde on dört yaşından itibaren çocuklar-ergenler için hazırlanmış. Bu oyunu fazla politik bulan seyircinin önemli bir kısmı ilk yarının sonunda salonu terketti. Oysa oyunu farklı bir yöne götüren ikinci kısmı idi...

1948, İsrail devletinin kurulduğu yıl. Hayfa'da oturan tüm Filistinliler gibi Said ve Safia askerlerin ve İngilizlerin zoruyla şehri terkederler. Yaşanan bu panik sırasında arkalarında birkaç aylık oğullan Haldun'u bırakmak zorunda kalan aile yirmi yıl aradan sonra 1967 savaşı ertesinde bir günlüğüne Hayfa'ya geri dönerler. Said ve Safia evlerine geldiklerinde, evlerine Polonya'dan göçetmiş Yahudi bir ailenin yerleştirildiğini ve bu arada bıraktıkları oğullarını yine bu ailenin alıp büyüttüklerini görürler. Bir İsrailli olarak yetiştirilmiş Haldun'un adı Dov olarak değişmiş ve şu anda İsrail ordusunda askerlik yapmaktadır.

Oyunun temel noktasını ailelerin karşılaştığı an ve sonrası oluşturuyordu. Anne hangisi, oğul bir Filistinli-Müslüman mı yoksa yetişip biçimlendiği kültürün parçası olarak bir İsrailli Musevi mi? Annelerin yaşadığı çelişkiler, babanın fevri hareketleri ve içlerinde asıl anne babasını suçlayarak işin içinden çıkmış en sakin en kararlı görünen Haldun / Dov ... Seyirci Brecht'in oyununda -Kafkas Tebeşir Dairesiolduğu gibi gelgitler yaşıyor, sorgulamalar sürerken, 'kim haklı' değil de 'kim suçlu' demeye başlıyor. Burada


Oyun özellikle ikinci bölümüyle seyirciyi içine alıyor; kafasında oluşan soru işaretlerini açmasına, netleştirmesine yardım ediyordu. Biraz forum tiyatroyu çağrıştırmakla birlikte farklı bir şey yapılmıştı. Brecht tiyatrosunda seyirci bu sorularla dışarı çıkarken tiyatro grubu seyircinin bunları sormasına izin veriyorlardı. Gelen son soru ve yanıtları çarpıcı idi: "Topraklar kimin?" sorusuna Filistinli baba: "İyi komşuluk ilişkileri içinde yaşayan, beraber çalışan, birbirini seven insanların" yanıtını verdi ve ekledi "Çünkü eskiden birileri ortalığı karıştırmadan önce biz Arap, Yahudi, Müslüman, Katolik bir arada barış içinde yaşıyorduk." Dileriz o günler geri gelir. Terres Promises-Vaadedilmiş Topraklar Yazan: Ghassan Kanafani Uyarlama: Hamadi Sahneye koyan:Claudin Aerts

pe

cy a

kadınların tutumu ile ilgili küçük bir not düşebiliriz; kadınlar insan yaşamı söz konusu olduğunda daha hoşgörülü, daha yapıcı olabiliyorlar. Annelerin ikisinin de sahip çıktığı, oğulun seçim yapma durumuyla karşı karşıya kaldığı anda oyun kesildi. Işıklar yandı ve oyuncular seyircilere döndü. İçlerinden biri "Oyunu izlediniz. Bu iki aile ve oğulları ile ilgili sorularınız varsa kendilerine sorabilirsiniz." dedi. Seyirci çoğunlukla Filistinli aileye ve Dov / Haldun'a sorularını yöneltti. Neden yirmi yıl beklediniz? Kendini Filistinli mi İsrailli mi hissediyorsun. Öz kardeşinin Filistin ordusunda savaştığını duyduğunda ne hissederdin? Vb... Oyuncular, sorulara içine girdikleri karakter olarak cevap verdiler. Oğula soru yöneltildiğinde eğer Haldun olarak yanıtlaması isteniyorsa biraz başı eğik, zavallı bir ifade alarak cevap verirken, Dov olarak yanıtlanması istendiğinde hemen İsrailli ailenin yanına geçerek başı yukarda biraz küstah bir tavır içine giriyordu. Grup tavrını çok az da olsa Filistin'den yana koymuştu.


Gençlik Üzerine Oynanan Oyunlar Konuk Yazar > Adnan Tönel / adnantonel@gmail.com Genciz, hayallerimiz var, umutlarımız var, hedeflerimiz var. Ailemiz var, kardeşlerimiz var, mahallemiz var, dostlarımız, arkadaşlarımız. Ve mahallemizde, ilçemizde sosyal faaliyetlerimiz olmasa da, her akşam karşısına geçip katıla katıla, oluk oluk güldüğümüz TV dizilerimiz var. Yani bu (!) televizyonlar, kültürel ve sanatsal anlamda her birimizi geliştirip beğenilerimizi oluşturmamıza yardımcı oluyorlar. Model almak, örnek almak zorunda bırakılıyoruz, bir genç olarak kendimize o ekranın komiklerini; anchormanlarını, şovmenlerini, açık göbekli - eze eze konuşan sunucularını, dizi film mankenlerini. Kısaca, "Gençlik Üzerine Oynanan Oyunlar"ı toplum olarak hep birlikte seyrediyor ve müthiş mutlu oluyoruz. Ve böyle yuvarlana yuvarlana, bata çıka, saça döke akşamı ediyoruz. Bir acaip mahlukların kuşatması altındayız. Üstelik hava bedava su bedava değil mi? Öte yandan tüm bu yaşananlardan sonra, yaşayanların içinde; küskün ya da bezgin birilerimiz aykırı bir birey olarak, yani kentlimizden, kasabalımızdan ya da köylümüzden bir gencecik beynimiz, çıkıyor ortaya ve ben tiyatrocu olmak istiyorum diyor. Seyreyle gözüm şimdi sen...

> Editör: A. Ertuğrul Timur > aetimur@tiyatrodergisi.com.tr

puan kazanıp yetenek sınavıyla öğrenci alan sanat bölümlerinden tiyatro bölümünün sınavlarına girdiğini düşünüyoruz hızla. Anne memnun, baba mutlu ve gönençli. Duvardaki Atatürk resmine bakıyor baba. Ve sonra büyüklerimizin konuşmalarında takındıkları duyguyla bakıyor çocuğuna. "Çocuğunun olumsuzluklardan etkilenmeden mutlu bir yaşam sürmesinin sağlanması, geleceğinin güvence altına alınması, Devlet'in yanısıra, bireylerden başlayarak toplumun tüm kesimlerinin çabasını gerektirdiğini hatırlıyor. Toplumun ümmet anlayışından kurtulup, ulus olma bilincine kavuştuğu süreçler geliyor aklına. Gözleri doluyor. Ve çocuğuna büyük bir coşkuyla sarılıyor. Ertesi hafta genç girdiği devlet üniversitesi tiyatro bölümü sınavında, örnek almak zorunda bırakıldığı, o ekran komiği; anchormanı, şovmeni, açık göbekli - eze eze konuşanı gibi rahat olamadığı için, yani sınav neticesinde başarılı olamıyor. Arkadaşları onu teselli ediyor. Ve 10 gün sonra açılacak özel üniversitelerin tiyatro sınavlarına da girmesini istiyorlar. Genç bu kez tecrübeli ve tiyatro bölümlerinin hepsine giriyor ve kazanıyor. Genç mutlu, heyecanlı. Eve geliyor annesine babasına olanı biteni anlatıyor. Peki iyi güzel de diyor baba, karar verdin mi hangisine gireceğine diyor. Genç başlıyor seç beğen al dercesine babasına anlatmaya , "En ucuzu yıllık 9.000 YTL'den başlıyor en pahalısı 16.000 YTL" diyor genç. Anne düşünceli, baba esrik. Akıllarına Türk-İş geliyor. Vatan Millet Sakarya geliyor. Baba "Türk-İş 'in tespitlerine göre ülkenin yüzde yetmişinden fazlası yoksul gibime geliyor" diyor. "Ve bu ailelerde tiyatrocu olmak isteyen yüzlerce genç, belki de tiyatro okumayı, tiyatro sanatçısı olmayı isteseler de hiçbir zaman göremeyecekler." diyor. Avrupa'da küçük bir kasabada dahi sanat okulları karşımıza çıkarken, ülkemde sadece parası olduğu için bu bölümlere kayıt yaptırıp, derslere gelmeyen, gelse bile derse ilgisiz kalan, ite kaka tiyatroculuk oynamaya çalışan ve okulundan mezun olduktan sonra "Shakespeare oynamanın dayanılmaz hafifliğini" çerçeveletip, evine asma cüretini gösterecek, oyun oynamadan bankamatik sanatçısı olup maaşını alabilecek onlarca insana dönüşüyorlar.. Mesleğe başlamak için eğitim şart diyenler , işte böyle bir dramatik yol haritası sizlere. Farkında mısınız, sıradanlaştırıyorlar gençliği. Amaç: boyun eğen, sorgulamayan, kabullenen bir nesilse. Başarıyorlar az kaldı.

cy

a

Değerli okuyucum, bak şimdi sana bazı şeyler söyleyeceğim. Sakın; kızma, darılma, gücenme. Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş), geçen ay dört kişilik ailenin "açlık sınırını", 573 YTL, "yoksulluk sınırını" ise 1.867 YTL olarak hesaplamıştı. (Burada bu hesaplamanın göstergelerini tartışmak istemiyorum) Yani bu şu demek oluyor. Ülkemin köyünde, kasabasında, kentinde yaşam süren dört kişilik bir ailenin dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için yapması gereken asgari harcamayı ifade eden ve "açlık sınırı" olarak adlandırılan tutar, 573 YTL. Ailenin gıda harcamalarının yanı sıra kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, eğitim, sağlık, iletişim, kültür gibi temel ihtiyaçları için gerekli olan ve "yoksulluk sınırı" olarak da ifade edilen tutarı ise 1.867 YTL' ymiş.

Gençlik Tiyatrosu

pe

Hani benim; yiğidim, aslanım, küskün, bezgin aykırı genç bireyim vardı ya. İşte o da bu ailenin bir bireyi olarak çıkıyor ortaya ve "ben tiyatrocu olmak istiyorum baba" diyor. Anne ise, evde bu sırada pirincin taşlarını ayıklamakla meşgul. Bu çığırtılı ve cızırtılı haberi alır almaz koşuyor avluya. Baba, şokta epey düşünceli, "İyi diyorsun da evlat hiç düşündün mü nasıl edeceğini bu işi, bi sorsak, danışsak, bir bilene" diyor. Bu ailedeki gencin ÖSS sınavına girip yüz altmış

Unutmadan her şeye rağmen, özel bir konservatuvarda okuyan bir öğrencimin, bütün bir yaz mevsimini çalışarak geçirmekte olduğunu ve bu yolla bir sonraki yılki okul harç parasını ödemeyi şimdiden garanti altına aldığını duyurmalıyım. Adı bende saklı.

I.U.T.A VI. Uluslararası Kongresi Ve Üniversite Tiyatrosu Festivali Yapıldı

İtalya'nın Urbino şehrinde, I.U.T.A'ın ve Urbino Üniversitesi'nin gerçekleştirdiği VI. Uluslararası Kongre ve Üniversite Tiyatrosu Festivali tamamlandı. Kongrenin ikinci günü Dario Fo ve Franca Rama, kongre üyelerinin ve festival seyircilerinin bulunduğu bir törene katıldı. Törende I.U.T.A'mn başkanı, Urbino Üniversitesi ve diğer İtalyan üniversitelerinin öğretim üyeleri Dario Fo onuruna birer konuşma yaptılar. Festival organizasyonu adına kendisine bir ödül sunulan Fo da bir konuşma ve on beş dakikalık sürpriz bir gösteri yaptı. Konuşmasında, süre giden savaş ve saldırıların sorumlularına çatarak, İsrail'in saldırılarının destekçilerini eleştirdi. Fo, özellikle Bush'u hedef alarak sert eleştirilerde bulundu. İtalya Başbakanı Romano Prodi ve İtalyan Senatosu Başkanı Franco Marini'nin açılış mesajlarıyla başlayan kongrede, çeşitli bildiriler sunuldu. Etkinlik temel olarak üç düzlemde gerçekleştirildi; kongre, work-shop ve üniversite tiyatrosu festivali. Üniversiteli oyuncu için sahne üzerinde olmanın anlamı nedir?, oynamanın anlamı nedir ve oyuncunun şimdiki sahnesinin ortamıyla ve gelecekle ilişkisi nedir? alt temaları üzerine yoğunlaşan festivale Türkiye'den katılan Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Mustafa Sekmen de "Üniversite Tiyatrosu Oyuncusunda Somutlaşan Çağdaşlık" başlıklı bir bildiri sundu. Kongre süresince akşamları üç ayrı mekanda, İtalya'nın farklı üniversitelerinden beş oyun ve Kamerun, Yunanistan, Fas, Litvanya, Kore'den oyunlar sergilendi. Kongre, yeni yönetim kurulunun seçilmesi ve bir sonraki kongre ve festivalin 2008 Mart ayında Meksika'da yapılmasına karar verilmesi ile bitirildi.


Yıllar Sonra Yeniden Canlanan Topluluk:

Galileo Galilei İtalyan Lisesi Tiyatro Topluluğu

Galileo Galilei İtalyan Lisesi Tiyatro Topluluğu'ndan Barış Kıralioğlu Sorularımızı Yanıtladı.

Çalışmalara başladığımız ilk yıl 'Stanno Tutti Bene' (Herkesin Keyfi Yerinde) isimli sinema filmini tiyatroya çevirmek istedik ama başarılı olamadık. Sonra Nasreddin Hoca skeçleri ve ardından Turgut Özakman'ın "Ah Şu Gençler" adlı oyununu oynadık. Yılmaz Erdoğan'ın "Haybeden Gerçeküstü Konuşmalar"ını sahneye koyduk ve son olarak da Müjdat Gezen'in yazdığı "Salak Oğlum" isimli ortaoyununu sahneledik. Kendinize ait bir salonunuz var mı? Kendimize ait bir salonumuz maalesef yok. Bu yüzden provaları okuldaki boş sınıflarda ve bahçede yapıyoruz. Yalnız bir avantajımız var. Okulumuz İtalyan Kültür Merkezi'nin sahnesini oyunları sahnelemekte kullanabiliyor. Bu da bizim için çok iyi. Hem öğrencilerin sahne, kulis kültürü alabilmesi açısından hem de yaklaşık iki yüz elli kişiye oyun oynayabilmenin getirdiği tecrübe açısından.

a

Okulunuzda kaç yıldır tiyatro çalışması yapılıyor? İlköğretimin sekiz yıla çıkmasıyla İtalyan Ortaokulu olan okulumuz önce Beyoğlu İtalyan Lisesi adını aldı. İtalya'daki liselerle denklik alındıktan sonra ise adı Galileo Galilei İtalyan Lisesi olarak değişti. 1870 yılından beri açık olan okulda ortaokul zamanlarından kalma siyah beyaz tiyatro fotoğrafları bulabiliyoruz. Fakat bilinen en yakın çalışma sekiz sene önce yapılmış. Son üç yıldır tiyatro çalışmalarını devam ettiriyoruz.

> Ceren Aşkın > cerenaskin@hotmail.com

pe

cy

Okul yönetiminin ve öğrencilerin tiyatroya bakışı nasıl? Destek ve ilgi görebiliyor musunuz? Okul yönetimi müziğe çok önem veriyor. Klasik, pop ve rock müziğinin iç içe geçtiği bir orkestramız var. Bu orkestra yaptığı her proje destekleniyor. Tiyatro ise daha yeni yeni faaliyetlere başladığından başlarda orkestra kadar desteklenmemişti. Şimdi hem yönetim hem öğrenciler büyük bir dayanışma içindeler. Biz de tiyatro grubu olarak yönetime seneye bir sürpriz hazırlayarak orkestra ile ortak çalışmalar yapmayı planlamaktayız.

Topluluk profesyonel çalıştırıcılarla mı çalışma yapıyor yoksa hocaların mı bu konuda yardımı oluyor? 1997 yılında tiyatroya amatör olarak başladım. Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu'nda ve Oyun Atölyesi'nde eğitim aldım. Bu zamana kadar iki sinema filmi, çeşitli diziler ve birçok oyunda görev aldım. Şimdiye kadar çalışmaları amatör tiyatrocu olan tarih dersi öğretmenimiz Ayşe Tosun ile birlikte benim yönetmenliğimde yapmıştık. Geçen sene okuldan mezun oldum ve çalışmaları sürdürmek için okulda eğitmenliğe başlıyorum. Peki belli bir tiyatro geleneği oluştu mu? Oyunları nasıl seçiyorsunuz, kim karar veriyor? Geleneği oluşturduğumuzu sanıyoruz. Bundan sonra gerekli altyapı oluştu ve kesinti olmadan devam edecektir. Oyunları seçerken öncelikle skeçlerle başladık. Hem birbirimizi tanımak hem de kolay bir şeylerle kendimizi denemek için, sonra kademeyle geliştirdik. Skeçlerle başlayan oyunlar yerini ikililerden oluşan kısa oyunlara ve doğaçlamayla bezenen ortaoyununa taşıdı. Bu yıl geniş kadrolu daha zor oyunları sahnelemeyi planlamaktayız. Önceki yıllarda oynadığınız oyunlar nelerdi?

Festivallere katılıyor musunuz? Bir defa Profilo'da yapılan Liselerarası Tiyatro Festivali'ne katılmak istedik fakat kuradan çıkmadık. Bu yıl katılmak istiyoruz.

Okul arkadaşlarınız ve aileleriniz dışındaki seyirciye ulaşma şansı bulabiliyor musunuz? Şimdiye kadar arkadaşlarımız, aileler ve tanıdıklarımız dışında farklı seyirciye ulaşamadık. Festivallere katıldığımız takdirde yeni seyircilere ulaşacağımızı umuyoruz. Peki bir okul topluluğu çalıştırmanın dezavantajları neler? Öncelikle, provalar okul sonrası olmak durumunda ve çok vakit alıyor. Bu işleri zorluyor. Doktor randevusu olanlar, velisi izin vermeyenler gibi engellerimiz var. Provada bir iki kişi bile eksik olsa verim düşüyor. Güzel olan şeylere ise bir örnek şöyle verebilirim: eve geç gidildiğinde kızan velilerin, oyun sahnelendikten sonraki yüz ifadeleri bir sonraki sene çalışmalarında her türlü izine garanti sağlıyor. Galileo Galilei İtalyan Lisesi Öğrencileri'nin sahnelediği son oyun 'Salak Oğlum'. Barış Kıralioğlu'nun yönettiği oyunun sahne tasarımı Aynur Pehlivan ve Ayşe Tosun'a, sahne tasarımı Fabrizio Gangi'ye, ışığı Ozan Korkmaz'a, müziği Yaşar Döven ve arkadaşlarına, makyajı Giorgia Tausi'ye ait. Oyunda; Barış Kıralioğlu, Can Türkdoğan, Efe Sarıahmetoğlu, Burkay Kalyon, Mert Ali Bulut, Yeşeren Güven, Melis Algın, Tuna Dinç, Pelin Bonomo, Cansu Habek, Kerem Işık ve Berkay Çankaya rol alıyor©

Gençlerden 3. Uluslararası Mekan Tiyatro Festivali'ne Destek DİBŞT Çocuk-Genç Eğitim Birimi Mezunları, Fatih Belediyesi Tiyatro Topluluğu, İki Kalas Bir Heves Tiyatro Topluluğu, Anatole Sokak Oyuncuları-Curcunabazlar ve pek çoğu Gençlik Tiyatroları Oluşumu üyesi gençler, İstanbul Şehir Tiyatroları'nın 3.'sünü gerçekleştirdiği Uluslararası Mekan Tiyatro Festivali'nde gönüllü olarak görev aldılar. Gençler festival öncesi Galatasaray'dan Taksim Meydanı'na düzenlenen yürüyüşle halkı festivale davet ederken; Şehir Tiyatroları Sanatçıları Eftal Gülbudak ve Ümran İnce eşliğinde çalıştıkları "İpek Yolu" isimli performanslarını açılış gösterisi olarak Sultanahmet Meydanı'nda sundular.


pe

cy

a

Tiyatronun İstatistiklerini Doğru Okumak

> Semih Çelenk

Kültür hayatı ile ilgili yapılan istatistik çalışmaları ya da anketler her zaman çok ilgi çekicidir. Bu türden araştırmalar her gazetede, televizyonda ya da yayın organında habere dönüşüverir. Çünkü istatistikler toplumun alışkanlıkları, zihniyeti, eğilimleri hakkında söylediğimiz tümcelerin dayanağını oluştururlar. Devlet İstatistik Enstitüsü, birçok konuda olduğu gibi kültürel sanatsal konularda da istatistikler yapan yegane kuruluşumuz. Enstitü'nün 1992-93 tiyatro süreminden 1999-2000 tiyatro süremine kadar sekiz tiyatro süremine ait ülkemizde tiyatroların sayısı ile oynadıkları telif ve çeviri oyun sayıları ve bu oyunlarda topladıkları seyirci sayılarına ait istatistikleri bulunuyor. Bu istatistiklerdeki verilerin kaynağı ise Devlet Tiyatroları, Belediye Tiyatroları ve Özel Tiyatrolar. Bu istatistiklerde en önce ilgimizi çeken tabii ki "seyirci sayısı". DİE'nin topladığı verilere göre, ülkemizde 1992-93 tiyatro süreminde 1.868.000 adet bilet satıldığını görüyoruz. 19992000 tiyatro süreminde satılan toplam bilet sayısı ise 3.743.000. İlk bakışta sekiz yıllık bir periyod içinde Türkiye'de seyirci sayısının neredeyse % 100 arttığı söylenebilir. Ancak bu


hesaba nüfus artışını da katmak gerekir. Aynı yıllar arasında ülke nüfusunun %15 civarında artığı biliniyor.

yılında yaptığı bir araştırmaya göre nüfusun %22'si en az bir kez tiyatroya gittiğini söylemiştir.

Buradan çıkarak satılan tiyatro biletinin genel nüfusa oranının 1992'de %3 ve 2000 yılında ise %5,5 civarında olduğunu söyleyebiliriz. Buradan da yola çıkarak artışın yaklaşık %80 olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, bu bize ülkedeki toplam tiyatro seyirci sayısını vermez. Kimi seyirci bir yıl içinde beş kez kimi seyirci ise belki sadece bir kez tiyatroya gitmiştir. Varsayımsal olarak ortalama her seyircinin iki kez tiyatroya gittiğini düşünürsek bu sayıları en azından ikiye bölmek gerekecektir. Öyleyse 2000 yılı itibarıyla Türkiye'deki tiyatro seyircisi ortalama 1.870.000 kişi ya da başka bir deyişle nüfusumuzun % 2.75'idir.

Batı'da modern yaşamın bir parçası haline gelebilmiş "sanat seyircisi" olma kültürünün bizde hâlâ yerleştirilemediğini görebiliyoruz. Bunun nedeni belki de yüzlerce yıllık "geleneksel seyir" sanatı birikimimiz ile Batı'dan ithal ettiğimiz modern tiyatronun sağlıklı bir bireşimini oluşturmamış olmamız ve dolayısıyla da tiyatro sanatını giderek "marjinal ve arkaik" bir hale getirmiş olmamızda yatıyor.

Bu noktada gelişmiş bir kültür hayatı olan ülkeler ile yapılacak bir karşılaştırma yararlı olabilir belki. Norwegian Cultural Barometer adlı kuruluşun 2000 yılında "Konser ve Tiyatro Seyircisi Artıyor" başlığıyla ilan ettiği açıklamaya göre, Norveç'te nüfusun %50'sinin düzenli olarak tiyatroya gittiği belirtilmektedir. Kanada'da 1998 yılında 10.500 denek üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, genelde gösteri sanatlarını takip eden seyircinin genel nüfus içindeki oranı %37.6, salt tiyatro seyircisinin ise %21.7'dir. Kanada'da 1992 yılında yapılan bir araştırmada ise bu verilerin 5'er puan daha yukarıda olduğu gözüküyor. Araştırmacılar tiyatronun bu altı yıl içinde 100 bin seyirci kaybettiği anlamına geldiğini belirtiyorlar.

1. Oynanan yapıtların sayısı söz konusu sekiz yıl içinde üç misli artmışken, seyirci sayısı yaklaşık iki misli artmıştır. 1992'de ortalama bir oyunu 6.531 kişi seyrederken, 1999'da 4.482 kişi izlemiştir. Yani 1992'de bir oyun yaklaşık 22 temsil yaparken 1999'da 14-15 temsil yapabilmiştir. 2. Söz konusu periyot içinde görünüşte telif oyunlara bir yönelim ve bunun da seyirci sayısına yansıdığı görülmektedir. Bu süre içinde çeviri oyunlar iki misli, telif oyunlar ise üç misli artmıştır.

pe cy a

İngiltere'de Ulusal İstatistik Merkezi'nin Sanat Konseyi adına yaptığı ve sonuçları 10 Mart 2005'te açıklanan 6.500 denek üzerinde yapılan bir araştırmaya göre ise İngiltere'de son on iki ay içinde tiyatroya gidenlerin nüfus içindeki oranı %29'dur. Bu sayıya pantomim ve müzikal seyircisi dahil değildir.

DİE'nin istatistiklerinde seyirci sayısının yanında oynanan çeviri ve telif oyunların sayısı, birbirine oranı da bulunuyor. Bu sayılara göre 1992-93 tiyatro süreminde 193'ü telif ve 93'ü çeviri olmak üzere 286 oyun oynanmış ve yukarda belirttiğimiz gibi 1.868.000 seyirciye ulaşılmış. 1999-2000 süreminde ise 647'si telif 188'i çeviri olmak üzere 835 oyun oynanmış ve bu oyunlarla ulaşılan seyirci sayısı 3.743.000. Bu rakamlardan birkaç çıkarımda bulunmak mümkün:

İspanya'da sonuçları 1999 yılında açıklanan bir araştırmaya göre ise 1998 yılında tiyatroya 1-6 kez gidenlerin sayısı %32'dir. Hollanda'da Sosyal ve Kültürel Planlama Bürosu'nun 1998

Telif ve çeviri oyunların topladığı seyirci sayısına bakıldığında ise yukarıdaki yargının tersi bir sonuçla karşılaşmaktayız. 1992-93 süreminde 193 telif oyunun ulaştığı seyirci 1.216.836; seyirci ortalaması 6.304 iken, aynı süremde 93 çeviri yapıtın ulaştığı seyirci 643.711 ve seyirci ortalaması da 6.921'dir. 1999-2000 süreminde 647 telif yapıtın ulaştığı toplam seyirci 2.376.066 ve ortalaması 3.672, 188 çeviri yapıtın ulaştığı seyirci sayısı 1.370.095 ve ortalaması da 7.287'dir. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, ülkemizde söz konusu dönem içinde oynanan telif oyunların sayısı artmasına rağmen seyirci sayısı alabildiğine düşmüş; telif yapıtlara göre yapıt sayısı çok az artan çeviri yapıtların ise seyirci sayısı alabildiğine artmıştır. Oynanan çeviri metinler telif metinlerin üçte biri olmasına rağmen topladıkları seyirci sayısı telif metinlerin temsil bazında iki mislidir.

DİE'nin 2000'den sonra bize taşıdığı herhangi bir bilgi olmadığı için son beş yıl içinde bu sayıların nasıl bir serencam izlediğini bilmek güç. Ancak ele alınan süreç içindeki sayıların bile bize öğreteceği çok şey var. 1. Tiyatro seyircisi demek kenfli-modern birey demektir. %2.75'i tiyatroya giden bir ülkenin Kültür Bakanlığı'nın "el elde el başta" oturması değil; toplumu tiyatro ile (ve tabii ki diğer sanatlarla) tanıştırma adına kimi kültür politikaları üretmesi gerekir. 2. Bu yıllar içinde oynanan yapıtların sayısı neredeyse üç misli artmışken seyirci sayısının iki misline yakın artması her oyunun giderek daha az seyirciye oynandığı anlamına gelmektedir.

3. Devlet Tiyatroları, Belediye Tiyatroları ve Özel Tiyatrolar bu türden istatistikleri iyi okumalıdır. En kitlesel "canlı seyir" sanatının, marjinal bir sanat'a doğru yol alışından, toplumla ve hayatla bağlarını koparmış "icracılar" da fazlasıyla sorumludur©


Miniklerin Festivali 22-24 Eylül'de

pe cy a

minifest

İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın düzenlediği Çocuk Şenliği "minifest" 22-24 Eylül tarihleri arasında Parkorman'da gerçekleştiriliyor. Etkinlikte, "her yaş grubundan çocuklara çeşitli sanat dallarıyla zenginleştirilmiş hareketli ve rengarenk bir dünya sunulması" amaçlanıyor. Çocuklar 10.00 ile 17.00 saatleri arasında Parkorman'ın değişik alanlarına yayılmış olan Atölye Çalışmaları'na katılıp el sanatlarından dansa, tiyatrodan müziğe, arkeolojiden çalgı yapımına, masal anlatılarından sirk gösterilerine kadar birçok sanat çalışmaları gerçekleştirebilecekler. Minifest'e gelen çocuklar "Doğada Bir Gün" programıyla "Labirent", "Yurdumu tanıyorum", "Küp Oyunu" gibi çeşitli oyunlara katılacak, İstanbul Oyuncak Müzesi'ni gezecek, "Camocağı"mn ustalarıyla beraber camı şekillendirebilecek. Çocuklar ayrıca; parkın çeşitli alanlarına konacak oyuncaklardan yararlanacak, CimCimler artistik jimnastik atölyesine katılabilecek ve ardından minik jimnastikçilerin gösterilerini izleyebilecekler. Küçük konuklar ayrıca Curcunabazlar'ın yaratacağı "Masal Bahçesi"nde çok sevdikleri masal kahramanlarım canlandırabilecekler. İsteyenler yüzlerini boyatıp, ellerine kocaman balonlar alıp, Curcunabazlar'ın Palyaço Taksi'si ile bir atölyeden diğerine gezip, Tahta Bacaklar'ın peşine takılabilirler ya da tiyatro izleyebilecekler. Kazı Atölyesi, Mozaik Atölyesi, Hareket Atölyesi, Çamurköy, Bir Şehir Yaratmak, Müziğimi Arıyorum, Oyuna Davet, Yapalım Çalalım, Parkorman'da minifest kapsamında yer alacak atölye çalışmalarından bazıları. Minifest biletleri Biletix satış noktaları, www.biletix.com, Biletix çağrı merkezi 0216 556 98 00 aracılığıyla temin edilebilir©


cy

pe a


pe cy a

KültürSanat

Bertolt Brecht, 50. ölüm yıldönümünde, Goethe Enstitüsü ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen etkinlikle anılıyor. Film, müzik ve atölye çalışmasından oluşan program, 2224 Eylül 2006 tarihleri arasını kapsıyor. Etkinlerin ilki 22 Eylül Cuma saat 19.00'da gösterilecek "Happy End" isimli film. Dorothy Lane (Elisabeth Hauptmann) tarafından yazılan bir komediden uyarlanmış filmin şarkı sözleri Brecht'e ati. Manfred Wekwerth'in yönettiği filmde, Renate Richter, Inge Keller, Wolf Kaiser, Rolf Hoppe, Christian Grashof, Dieter Knaup, Dieter Wien, Peter Aust, Dietrich Körner rol alıyor. Türkçe altyazılı film Goethe Enstitüsü'nde gösterilecek. "Happy End, 1929 yılında Berlin'de Schiffbauerdamm Tiyatrosu'nda Üç Kuruşluk Opera'nın ardından ilk kez sahnelendi. Film, bir gazete haberinden çıkarılan, Şikago'nun en büyük çete reisinin iyilik melekleri birliği üyesi sıradan bir kızcağızın etkisiyle yola gelişinin

öyküsüdür. 1981 yılında Happy End, Venedig'te verilen Eğlence Sanatı Olarak Sinema Büyük Ödülü'nü almıştır." İkinci etkinlik 23 Eylül Cumartesi saat 20.00'da gerçekleştirilecek Brecht Şarkıları Akşamı. Renate Richter, Manfred Wekwerth, Syman (piyano) ve Zeliha Berksoy Brecht'ten şarkılar sunacaklar. Etkinliğin biletleri 10 YTL. Bu etkinlik, Goethe Enstitüsü'nün Beyoğlu Tünel Galip Dede Caddesi'ndeki binasında gerçekleştiriliyor. 24 Eylül Pazar günü ise, "Brecht'e Göre Tiyatro" isimli bir atölye çalışması gerçekleştirilecek. Saat 10.00'da başlayacak çalışmaya önkayıt yaptırmak gerekiyor. Video örnekleriyle sunulacak çalışma Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde yapılacak. (GoetheInstitut: Yeniçarsi Cad. 52 Beyoğlu - İstanbul / 0212 2492009)


a

cy

pe


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Galeri Artist 20. Yıl Sergisi Galeri Artist 1-30 Eylül 2006 tarihleri arasında modern sanatın önemli isimlerini ve genç sanatçıların seçme eserlerini izleyicileriyle buluşturuyor. Sergide eserleri bulunan sanatçılar şöyle: Özdemir Altan, Onay Akbaş, Koray Ariş, Yüksel Arslan, Mustafa Ata, Filiz Azak, Sabri Berkel, Bervoets, Nejad Devrim, Burhan Doğançay, Dokoupil, Devrim Erbil, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Eyüboğlu, Jan Fabre, Genco Gülan, Ender Güzey, Emiel Hoorne, Mehmet İleri, Zeki Faik İzer, Ergin İnan, Güllen İmamoğlu, Roel Jacobs, Kornet, Çerkeş Karadağ, Hüsamettin Koçan, Füreya Koral, Fikret Mualla, Şahin Paksoy, Panamarenko, A. R. Penk, Süleyman Saim Tekcan, Selim Turan, Ömer Uluç, Utku Varlık, Fahr El Nissa Zeid. (Ayazma Cad. No: 4 Otim Binası karşısı Fulya

FESTİVAL

Rock'n Coke 2-3 Eylül tarihlerinde Hezarfen Havaalanında dördüncü kez gerçekleşecek olan açıkhava festivalinde dünyaca ünlü bir çok yabancı grup ve DJ'in yanısıra yerli müzisyenler de sahne alacak. Konserlerin dışında, kamp aktivitelerinden de yararlanılabilecek. Festivale: 2 Eylül günü Muse, Kasabian, Gogol Bordello, Şebnem Ferah, Mercury Rev, Yüksek Sadakat, Hayko Cepkin; 3 Eylül günü ise Placebo, The Sisters Of Mercy, Duman, Editors,

Müzeyyen Senar

cy

KONSER

a

Reamonn, Vega, Ogün Sanlısoy katılıyor. (0216 556 98 00)

pe

Sanatçı, Kulüp Rakı Taş Plak Gecesi'yle sahnelere veda ediyor. 918 yılında Bursa'da dünyaya gelen sanatçı müzik eğitimine Anadolu Musiki Cemiyeti'nde, kemençe üstadı Kemal Niyazi Seyhun Bey ve udi Hayriye Hanım gözetiminde başladı. Ünü yayıldıkça, hafız Sadettin Kaynak, Selahattin Pınar, Lem-i Atlı, Mustafa Nafiz Irmak gibi devrin önemli üstatları da ona dersler verdiler. Zamanın sevilen şarkılarının yanı sıra, kendi bestelerini de öğretip söylemesine yardımcı oldular. 5 Eylül günü Sepetçiler Kasrı 'ndaki konser 20.00'da başlıyor. (0216 556 98 00)

KONSER

Emma Shaplin &Ferhat Göçer Ferhat Göçer ve Emma Shaplin,

7 Eylül Perşembe

akşamı

Harbiye

Tiyatrosu paylaşıyor. ismini

"Mystique"

taşıyan

müzikseverler Metropol

Açıkhava

sahnesni konserde yüz

kişilik

Senfoni

Orkestrası

ve korosu eşliğinde Emma Shaplin

ve

Ferhat

Göçer'in

hem birlikte hem de ayrı ayrı repertuarlarını (0216 556 98 00)

inleyecekler.

KONSER

Pink Henüz yirmi yaşındayken, ilk albümü "Can't Take me Home" ile tanınan Pink, asıl büyük çıkışını "Missundaztood" albümüyle yaptı. Albüm tüm dünyada an iki milyondan fazla sattı. Sanatçı, Rock, soul ve funk'ın farklı tatlarını sunan "I'm Not Dead" albümünün yayınlanmasından sonra başladığı dünya turunun Avrupa ayağının ilk konseriyle 8 Eylül Cuma gecesi 18.00'da Parkorman'da olacak. (0216 556 98 00)


a

cy

pe


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Hepimiz Kristof Kolomb'a Güldük Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi, 14 Eylül-21 Ekim 2006 tarihleri arasında, Hepimiz Kristof Kolomb'a Güldük adlı sergiye ev sahipliği yapacak. Küratörlüğünü Krist Gruijthuijsen ve November Paynter'ın yaptığı sergide, video ve enstalasyonlarla, geçmişten hatırlanan önemli olaylara bir dizi öznel sanatsal yorum getiriliyor. Seçilen konular birbirleriyle bağlantılı olmasa da, sanatçılar konuları benzer estetik yaklaşımlar ve tutumlarla değerlendiriyor. (İstiklal Cad. No 276 Beyoğlu / 0212 293 23 61) KONSER

Zülfü Livaneli Otuz beşinci sanat yılını kutlayan Zülfü Livaneli, kendisine ait şarkıları seslendiren sanatçı dostları ile Kuruçeşme Arena'da, aynı sahnede buluşuyor. Livaneli şarkılarını bu özel gecede Ajda Pekkan, Ferhat Göçer, Hakan Aysev, Hüsnü Şenlendirici, Nilüfer, Sezen Aksu, Şükriye Tutkun, Yavuz Bingöl ve sürpriz sanatçılar seslendirecek. Konser,

The Blues Brothers

cy

KONSER

a

9 Eylül Cumartesi 21 .00 'da Kuruçeşme Arena'da. (0216 556 98 00)

Z1980 yılında sinema dünyasının önemli örnekleri arasında sayılan The Blues Brothers (Cazcı Kardeşler), orjinal kadrosuyla bu yıl çıktıkları dünya turnesinin İstanbul durağında, 9 Eylül Cumartesi akşamı 22.00'da Parkorman'da müzikseverlere buluşuyor. John Belushi ve Dan Aykroyd ile birlikte filmde rol almış olan ve Blues Brothers Band

pe

projesinin yaratıcıları olan dört orijinal üye, yetenekli rhythm & blues müzisyenlerini ekibe dahil ederek efsaneyi yirmi yedi yıldır yaşatıyor. (0216 556 98 00)

KONSER

W.A.S.P

14 Temmuz günü İstanbul'da vermesi planlanan konseri, solistinin rahatsızlanması üzerine iptal edilen grup, bu kez 10 Eylül Pazar günü 20.00'da Refresh'de sahne alacak. 80'li yılların başında Los Angeles'da kurulan WASP, kışkırtıcı müzikleri ve sıradışı sahne gösterileriyle heavy metal tutkunlarının dikkatini çekti. Sahnede yarattıkları tiyatral atmosfer, Blackie Lawless'ın vokali ve eskimeyen hitleriyle WASP ilk kez Türkiye 'de. 0216 556 98 00)

KONSER

Nazareth İskoç grup Nazareth, ilk kez 16 Eylül 2006 tarihinde Türkiye'de bir konser verecek. Amerikalı grup, 1970'lerde "Love Hurts", "Dream On", "Hair Of The Dog " ve "Expect No Mercy" gibi parçalarla önemli rock grupları arasına girdi. 1980'lerde turnelere ve stüdyo çalışmalarına devam etti. Grup, kırk yıllık çalkantılı tarihinin ardından, dört kişilik kadrosuyla, eski sert tarzıyla 16 Eylül Cumartesi günü 21 .00'da Yeni Melek Gösteri Merkezi 'nde. (0216 556 98 00)


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Gökşin Sipahioğlu Retrospektif İstanbul Modern, önemli fotoğraf sanatçısı Gökşin Sipahioğlu'nun retrospektif sergisine evsahipliği yapıyor. 6 Eylül tarihinde açılacak sergi, sanatçının yüz yirmi dört fotoğrafını izleyicilerle buluşturacak. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir basın fotoğrafçılığının içinde olan Sipahioğlu, Sipa Press Fotoğraf Ajansı'nın kurucusu olarak da, foto-jurnalizme yaptığı katkılarla adını duyurmuştur. Küba'daki füze krizinden Prag olaylarına, 1968'de Paris'te yaşanan öğrenci olaylarına, Mao'nun Çin'inden Sina Çölü'ndeki savaşa, kadar pek çok olay ve tarihi kişiliği objektifi ile yakalamıştır. (Meclis-i Mebusan Cad. Liman İşletmeleri Sahası Antrepo No:4 Karaköy I 0212 334 73 00)

KONSER

deUS Belçikalı rock grubu deUS, 16 Eylül Cumartesi 21.00'da Balans Music & Performance Hail'da sahne alacak. 4. stüdyo albümleri Pocket Revolution'ın tanıtımı için turneye çıkan grup, müzik dünyasına 1994 yılında çıktı. 1999 senesinde çıkardıkları İdeal crash sonrası uzun bir sessizliğe bürünen grup, dağılma söylentileriyle geçen altı yıl sonra, geçtiğimiz yıl Pocket Revolution'u çıkardı. Grup, bu yaz aralarında Southside,

(0216 556 98 00)

cy

en önemli festivallerinde sahne alıyorlar.

a

Roskilde, Hurricane, Rock Werchter, Benicassim ve Motreal Jazz festivali gibi dünyanın

KONSER

Borusan Filarmoni Orkestrası

20 Eylül günü 20.00'da Caddebostan Kültür Merkezi'nde, 21 Eylül günü 20.00'da ise Lütfi Kırdar Konser Salonu'nda. Şef Gürer Aykal'ın yönetimindeki Orkestra'nın solistleri

pe

Irina Rubtsova (soprano) ve Dimitru Stepanoviç (bas). Program şöyle: Ulvi Cemal Erkin: Senfoni No. 1 Sostakoviç : Senfoni No. 14. Orkestranın, "İstanbul'un iki yakasını müzikle buluşturan" konserleri de bu sezon da devam ediyor. (0212 336 32 80) SİNEMA

Kebab Connection

Anno Saul'un Kebab Connection isimli filmi 27 Eylül 2006 günü 19.30'da Goethe Enstitüsü'nde gösterilecek. Tatjana Velimirov, Farih Ogün Yardım, Romina Fütterer, Sibel Kekilli ve Güven Kıraç'in rol aldığı film, Almanya'da yaşayan Türkler'e dair komik bir öykü... Ibo Seçmez, amcası Ahmet'in Hamburg'un Schanzenviertel semtinde bulunan büfesi için bir reklam filmi çevirmektedir. Seçmez, kung fu filmlerine olan tutkusunu bu filme taşır... (Goethe-Institut İstanbul, Yeni Çarşı Cad. 52, Beyoğlu)

KİTAP

Arapların Gözünde Haçlı Seferleri Yazar: Amin Maalouf Çeviri: Ali Berktay Yapı Kredi Yayınları / İnceleme Kitap, Haçlı Seferleri 'nin tarihini 'öteki cephe'de yani Arapların tarafında görüldüğü, yaşandığı ve hikaye edildiği biçimde anlatyor. Kitabın hemen hemen tüm içeriği, o çağın Arap tarihçilerinin ve vakanüvislerinin tanıklıklarına dayanıyor. Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf, kitabı 1983 tarihinde kaleme almış.


KültürSanat / Kitap / Etkinlik Gül Gül Öldük!.. İlahi Hiaasen Koray Onur

korayonur@hotmail.com Okuyucular arasında, okuduğu bir romanın sinemaya uyarlanmış halini izlemekten hoşlanmayanlar çoğunluktadır. Aslında bunda pek haksız sayılmazlar. Yazarın betimlemeleri, psikolojik saptamaları, bizim hayal gücümüzü uyaran bir afrodizyak etkisi yapar, hayalimizin kapıları açıldığı andan itibaren biz okuyucuların macerası başlar... Yazar, işini yapmış ve kahramanını, hayal gücümüzün kapısından içeri sokmuştur bir kere. Ama filmde, yönetmenin hayal gücüyle sınırlı kalıp, bir kadrajın içine sıkışmış kahramanımızı gördüğümüzde çimizde bir sıkıntı baş gösterir. Bir romandan sinemaya uyarlanmış filmleri izlerken bizi beyaz perdede ördüğümüz "şey" den soğutan biraz da şudur: "O artık benim kahramanım değil." Tüm bunların tersi olarak bir de, " N e okuyacağım kardeşim kitabı, filmi çıkarsa ona giderim yeter." diyen bir kesim de yok değil (gerçi son zamanlarda peydah oldu bunlar). Kitabı okumak için "günlerce uğraşmaktansa" iki saatte "konuyu toparlamış" bir halde entelektüel hazzın doruklarında gezinen bir kesim... Bunları size, filmleştirilmiş bir kitaptan bahsedeceğimden yazmıyorum. Carl Hiaasen'in 514 sayfalık Çıplak Yüzmek adlı romanından sözedeceğim. Hiaasen'in mizah romanı Çıplak Yüzmek'ten... Eğer bir gün, biri, bana "Koray, bir kitap çıkacak ve sen, 'keşke okumak yerine filmi çıksaydı da, onu izleseydim.' diye düşüneceksin", deseydi onunla alay ederdim. Ama hayır, insan büyük lokma yemeli, büyük söz söylememeli. "Okumasaydım da olurdu" dediğim kitapların listesine girdi bu r o m a n . . . Acaba çok mu Amerikanvari bir espri anlayışıyla yazılmış da, ondan mı gülmüyorum, diye saf saf düşünüp bir de o gözle inceledim, ama bir türlü, tüm iyi niyetimle aradığım harikuladeliği bulamadım.

a

Romanın önemli bir sorunu, karakterlerinin bir albenisinin olmayışı. Görece renkli çizilişleriyle Dedektif Karl Rolvaag ve fedai Tool gibi yan karakterlerin dışında, ana karakterlerin hiçbirinde dramatik bir çizgi, bir iniş çıkış tespit edemiyoruz. Eminim Hollywood bu romandan çok eğlenceli bir film çıkarırdı, biz de bayıla bayıla izlerdik... Ama bu basit kurgu, basit karakterlerle bir mizahi roman olmaz. Ayrıca kapağındaki Miami Herald, Kirkus Rewievs, The New York Times, Entertainment Weekly, Newsweek, Bookreporter.com'dan alıntılanmış "inanılmaz komik, gül gül öldük, ilahi Hiaasen" anatemalı yorumlar da romanı eğlenceli bir eser haline getirmek için yeterli olmuyor.

cy

Kitabın bence en güzel tarafı, Gökçen Ataman'ın illüstrasyonunu yaptığı ve Gökçen Ergüvenin tasarladığı kapak... Bu adaşlar hakikaten ilgi çekici, üzerinde çalışıldığı belli olan ve çok güzel renklerin seçildiği bir kapağa imza atmışlar... Kutluyorum. Eserin tercümesi d e , Türkan Çolak ve Bige Turan'a ait. Keşke filmi gelse de, gitsek... (Söyledim işte)

NOT: Tiyatro Dergisi'nde kitap tanıtımlarımda siftahı yaptığım, Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita adlı kitabın yazarı, gazeteci Ece Temelkuran, son kitabı, Ne Anlatayım Ben Sana kitabını imzalayarak bana yollama zarifliğini göstermiş. Buradan kendisine teşekkür ederim.

pe

Yapı Kredi Kültür Merkezi Etkinlikleri Başlıyor

Yapı Kredi Kültür Merkezi, 2006-2007 sezonunu Eylül ayında açıyor. Bilim, tarih, çağdaş sanat konuşmaları, Salı Toplantıları, Cogito Söyleşileri, dans atölyeleri, tiyatro ve müzik etkinlikleri yeni sezonda da devam ediyor. Etkinliklerden bazıları şöyle: 6 Eylül /13 Eylül / 20 Eylül / 27 Eylül Atölye Çalışması Konu: "Çatalhöyük'te Çocuklar" Yöneten: Cemil Güç, Berrin Çakin ve Filiz Demirkaya Yer: Sermet Çifter Salonu, saat: 15.00

11 Eylül Pazartesi 11 Eylül -Terör Günlerinde Felsefe Etkinliği Konu: "Terör ve Felsefe" Moderetor: Zeynep Direk Konuşmacılar: Leonard Lawlor, Michael Naas Yer:Sermet Çifter Salonu Program: Film Gösterimi 17:00-18:30 / Konuşma 19:00 13 Eylül Çarşamba Müzikli Söyleşi Konu: Sümer Ezgü İle Halk Müziği Üzerine Müzikli Söyleşi Konuşmacı: Sümer Ezgü Yer: Sermet Çifter Salonu, saat: 19.00 16 Eylül Cumartesi Sanat Söyleşisi Konu: Albert Gabriel'i Yorumlamak Konuşmacı: Pierre Pinon, Pierre Chuvin Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 15:00

19 Eylül Salı Dans Söyleşisi Konu: "Türkiye'de Modern D a n s " Konuşmacılar: Tan Temel, Sernaz Demirel Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 18:30

20 Eylül Çarşamba Fotoğraf Klübü Konu: "İlk Fotoğraf Bienalinin Ardından..." Moderatör: Merih Akoğul Konuşmacılar: Ayhan Aydın, Osman Ürper Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 18:30 21 Eylül Perşembe Müzikli Söyleşi Konu: "Türk Musikisinde Dünden Bugüne Şarkı" Konuşmacı: Çetin Körükçü Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 18:30 25 Eylül Pazartesi Müzikli Söyleşi Konu: "Konvansiyonel Bir Uç-Model Olarak Paul Hindemith" Moderatör: Mehmet Nemutlu Konuşmacılar: Aykut Köksal, Özkan Manav, Hasan Uçarsu Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 18:30 26 Eylül Salı Salı Toplantıları Konu: "Erkek Yayınlan (Osmanlı'dan Günümüze Erkek Dergileri)" Moderatör: Veysel Bakmaz Konuşmacılar: Kamil Şükun , Emre Aköz , Hulki Aktunç Yer: Sermet Çifter Salonu, Saat 18:30 (İletişim: 0212 252 47 00)


a

cy

pe


pe cy a


2006_169_9371