Issuu on Google+


a

cy

pe


a

cy

pe


A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

www.tiyatrodergisi.com.tr Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yazı işleri Müdürü: Pınar Erol Yayın Sekreteri: Ebru Ilgaz Çocuk Tiyatrosu Editörü: Duygu Atay Ankara Temsilcisi: Figen Adıgüzel Katkıda Bulunanlar: Sadık Aslankara, Yusuf Eradam, Ragıp Ertuğrul, Özkan Eroğlu, Erbil Göktaş, Beki Haleva, Nihal Kuyumcu, Dilek Öztekin, Robert Schild. Reklam ve Halkla ilişkiler Müdürü: Çiğdem Esmer Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (gDGa) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Teknik Müdür: Erkut Arıburnu

Baskı: M a r t Matbaası T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. L t d . Şti.: M u r a d i y e Deresi Sok. No:47/6 Beşiktaş İ s t a n b u l Telefon: ( 0 2 1 2 ) 2 5 9 2 1 2 4 Fax: ( 0 2 1 2 ) 3 2 7 8 6 2 9 e - p o s t a : e d i t o r @ t i y a t r o d e r g i s i . c o m . t r Banka Hesap No: T. İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245 Abonelik İçin: Abonet Tel: (0212) 210 0 110 • Fax: (0212) 222 27 10 e-posta: abonet@abonet.net Abonet'den tek sayı için bile abone olabilirsiniz. Yurtdışı Abone: 100 EURO Yayın Türü: Yerel Süreli

Kapak Fotoğrafı: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Kapak Tasarımı: Genco Demirer (gDGa) EDİTÖRDEN: / S. 5

a

HABERLER: / S. 6

KUTLAMA: "Tiyatro... Tiyatro... Dergisi 15. Yıl Balosu" / S. 8

pe cy

SÖYLEŞİ: Özlem Tekin "Büyük Bir Aşk Yaşıyor" / Mustafa Demirkanlı / S. 12 BİLDİRİ: "Dünya Tiyatro Günü Uluslararası Bildirisi" / Ariane Mnouchkin / S. 17 BİLDİRİ: "Dünya Tiyatro Günü Ulusal Bildirisi" / Gencay Gürün / S. 19 ELEŞTİRİ: "Kara Sohbet" / Ragıp Ertuğrul / S. 20 BİLDİRİ: "Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Ulusal Bildirisi" / Özdemir Nutku / S. 23 ELEŞTİRİ: "Salıncakta İki Kişi" / Robert Schild / S. 24 FOTOĞRAFLARIN DİLİ: "1001 Gece Masalları" / S. 26 ELEŞTİRİ: "Cümbüş" / Yusuf Eradam / S. 30

ELEŞTİRİ: "Paşaların Paşası" / Dilek Öztekin / S. 34 ELEŞTİRİ: "Sağlık Olsun" / Üstün Akmen / S. 36 SÖYLEŞİ: "Hüznün Dalgın Kuşları" / Ebru Ilgaz / S. 40 ÖZDEMİR ABİ'YE MEKTUPLAR: "Nasrettin Hoca Birgün" / Üstün Akmen / S. 44 FOTOĞRAF VE TİYATRO: "Tiyatro Fotoğrafçılığı mı? Niye ki?" / Gülay A. Yiğitcan / S. 47 ELEŞTİRİ: "Ocak" / Erbil Göktaş / S. 50 SÖYLEŞİ: "Gönüllü Neferler Ordusu" / Duygu Atay / S. 53 ELEŞTİRİ: "Kiralık Daire" / Beki Haleva / S. 56 ELEŞTİRİ: "Burun" / Nihal Kuyumcu / S. 58 KENTLER VE TİYATROLARI: "Selçuk Belediye Tiyatrosu" / Sadık Aslankara / S. 60 BİLDİRİ: "Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Uluslararası Bildirisi" / Volker Ludwig / S. 63 BİLDİRİ: "Amatör Tiyatrolar Çevresi Bildirisi" / Mehmet Akan / S. 63 BU AY SAHNEYE ÇIKANLAR: S. / 64 ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI: "Koca Bolluğu" / Huzursuz Seyirci / S. 66 KÜLTÜR-SANAT AJANDASI: S. / 67


> Editör > Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

On beşinci yılımızı bir balo ile Barcelö - Eresin Topkapı Otel'de kutladık. Güzel bir akşam oldu, danslar edildi, pastamızı kestik, birbirini göremeyen tiyatrocular hasret giderdi. Biz ise yeni 15 yıla enerjimizi toplayarak, dostlarımızın güvenini tazeleyerek başlamanın mutluluğunu yaşadık. *** Tiyatro... Tiyatro... Dergisi için rahmetli Mengü Ertel'in yaptığı 1. Sayı kapağını Alaturka Atölyesi 99 adet çoğalttı ve her biri numaralandı. 15. Yıl anısına satışa sunulan anı kapaklardan 32 adedini okurlarımıza sunuyoruz. 150 YTL olan kapaklan, taksitli olarak edinmek de mümkün. *** Yazı İşleri Müdürümüz Pınar Erol'un başlattığı, sonrasında Nihat Alptekin'in sürdürdüğü "Beyaz Cama Taşanlar" söyleşiler dizisini sonlandırdık, bu alandaki bir başka diziyi başlattık: "Sahne Tozuna Bulaşanlar". Bu dizideki amacımız bir başka alanda "popüler" olmuş, sonrasında tiyatro sahnesine

cy a

geçmiş ünlülerle konuşmak, tiyatroyu tercih etme nedenlerini öğrenmek. İlk konuğumuz "Mucizeler Komedisi" ile öne çıkan Özlem Tekin oldu. ***

Fotoğraf Editörümüz Gülay Ayyıldız Yiğitcan, mustarip olduğu kötü çekilmiş tiyatro fotoğraflarından gına getirmiş olmalı ki "Fotoğraf ve Tiyatro" başlıklı bir dizi yazıyla tiyatro fotoğrafçılığım tartışmaya açıyor. Bu sayıda, tiyatroda

pe

fotoğrafın yeri ve önemini ele aldı. Diğer sayılarda sayısı çok az olan tiyatro fotoğraf sanatçılarıyım söyleşiler yapıp, onların görüşlerini de sizlere aktaracak. Umarım, tiyatrolarımız bu diziden kendilerine faydalar çıkarabilir. ***

Bu yıl Mayıs ayında gözlerimiz ve ruhumuz Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'ni arayacak, ama yok. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, şu işi bir daha gözden geçirse de, yine her yıl Mayıs ayında izlemeye alıştığımız şölene kavuşsak. Ne dersiniz? *** Yaz aylarında da tiyatro, festivaller ve turneler ile devam edecek. Tabii dergimiz de. Mayıs sayısında buluşana dek iyi seyirler, bol tiyatrolu günler©


> Haberler

Özdemir Nutku Sahnesi Narlıdere'deki Güzel Sanatlar Fakültesi'nin yeni binasına bitişik olarak yapılan tiyatro binasına "ÖZDEMİR NUTKU SAHNESİ" adı verildi. 18 Şubat 2005 gecesi açılışı yapılan salon 342 kişilik. Sahne derinliği ve genişliği 14 m. 3 kat arasında çalışan dekor asansörü, sahne içinde de 3 çalışma köprüsü bulunuyor.

ITI, ASSITEJ ve EPICENTRE Oyun Yazma Yarışması ITI, ASSITEJ ve EPICENTRE işbirliği ile düzenlenen, 2006 Uluslararası Oyun Yazma yarışmasına son başvuru tarihi 31 Ağustos 2005. Yarışmaya katılacak oyunların: İngilizce ya da Fransızca'ya çevrilerek gönderilmesi; uzunluğunun 20-50 sayfa arası olması ve daha önce yayımlanmamış, oynanmamış olması gerekiyor. Oyunların nasıl gönderileceği hakkında bilgi Uluslararası Assitej web sitesinden www.assitej.org veya Assitej Türkiye assitej@assitejtr.org adresinden öğrenilebilinir. Başvuru adresi: P.K. 3 06442 Yenişehir-Ankara, www.assitejtr.org, assitej@assitejtr.org

Haldun Taner'in 90. Yaşı Kutlandı

a

Haldun Taner'in 90. doğum yılı, 14 Mart Cuma akşamı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Muhsin Ertuğrul Sahnesi' nde, geniş bir sanatçı kadrosu ve çok sayıda izleyicinin katıldığı bir etkinlikle kutlandı. Kurgusunu Vecdi Sayar' ın, sahne düzenini Metin Deniz' in, müziğini de Selim Atakan 'ın yaptığı geceye Zeliha Berksoy, Savaş Dinçel, Genco Erkal, Ahmet Gülhan, Cihat Tamer, Bilge Şen, Hikmet Körmükçü, Naşit Özcan, Gülriz Sururi, Cüneyt Türel ve Ferhan Şensoy katıldı.

pe cy

Haldun Taner'le yapılan bir söyleşinin barkovizyon görüntülerinin ardından, Genco Erkal, yazarın "Konçinalar" adlı öyküsünü okudu. Gülriz Sururi, "Keşanlı Ali Destanı"ndan ünlü "Şamama" şarkısını seslendirdi ve kendi yazdığı bir yazıyı Haldun Taner'le paylaştı. Zeliha Berksoy, yazarla tanışmasını anlattı ve bir tiyatro şarkısı okudu. Hikmet Körmükçü ile Naşit Özcan "Gözlerimi Kaparım, Vazifemi Yaparım oyunundan bir sahne oynadılar. Ahmet Gülhan, Bilge Şen ve Cihat Tamer, "Devekuşu Kabare" anılarını seyircilerle paylaştılar. Ferhan Şensoy da, Haldun Taner'in kendisini nasıl yüreklendirdiğini, kendi tiyatrosunu açmak için teşvik ettiğini anlattı. Savaş Dinçel'in "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" oyunundan bir pasaj sunduğu gece, ustanın doğum gününde tiyatroseverlerin onu unutmadığını gösteren alkışlarıyla sona erdi.

7. Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivali 27 Mart'ta Başladı Devlet Tiyatroları Sabancı Uluslararası Tiyatro Festivali, 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nde başladı. Adana Devlet Tiyatrosu'nun H.Ö. Sabancı Kültür Merkezi Sahnesi'nde, Orhan Asena'nın yazdığı Ayşenil Şamlıoğlu'nun yönettiği Ankara Devlet Tiyatrosu yapımı "Sığıntı" adlı oyunla başlayan festival, 30 Nisan tarihine kadar sürecek. Festivale; Ankara, İstanbul, Adana Devlet Tiyatroları'nın yanı sıra Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu, Tiyatro Pera, Dostlar Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu, Kenterler, Prodüksiyon Tiyatrosu, Tiyatro İstanbul katılırken, yurtdışından; İtalya "Son Harem", Rusya "Don Juan", ABD "Medea", Romanya "Avrupa Hotel Dolu", Yunanistan "Küçük Asya'nın Kadınları" isimli oyunlarıyla konuk olacak.

Gençlik Tiyatroları Festivali'nin 10.'su Yapılıyor Terakki Vakfı'nın düzenlediği Gençlik Tiyatroları Festivali'nin onuncusu bu yıl 23-28 Mayıs 2005 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Festivale katılmaları için "ciddi tiyatro faaliyetleri yürüttükleri saptanan" İstanbul ili kapsamındaki liselere katılım ve davet formu gönderen Vakıf, davete olumlu yanıt veren liselerin oyunlarını izleyecek ve festivale katılıp katılamayacağına karar verecek. Festival ödülleri bu yıl: "Terakki Vakfı Tiyatro Ödülü", "Onur Ödülü", "En İyi Topluluk", "Jüri Özel Ödülü", "En İyi Dekor Ödülü", "En İyi Kostüm Ödülü", "En İyi Işık Ödülü", "En İyi Oyuncu Ödülleri", "Övgüye Değer Oyuncular" dallarında verilecek.


a

cy

pe


pe

cy

a

işte bütün mesele

bu

*

* tiyatro... tiyatro... dergisi 15. yılını kutluyor

İyisiyle, kötüsüyle bir 15. yıl kutlamasını geride bıraktık. Bir kutlama yapmaya karar verdiğimizde aklımızda şu düşünceler vardı:

Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin yayın yaşamındaki 5. yılını 1996 yılında kutlamıştık. Tiyatro gibi sanatın çok özel bir alanında aylık olarak yayımlanan bir derginin, ülkemizde 5 yıldır yaşamını sürdürebilmesi dergi yönetimini heyecanlandırmış ve ileriye dönük cesaret vermişti. Bu heyecanımızı, cesaret aldığımız okuyucu ve yazarlarımızla, tiyatrosever ama her şeyden önce sanatseverlerle ve dergiye destek veren kuruluşlarla paylaşmak istemiş, 5.yılımızı büyük bir coşkuyla kutlamıştık. 5. yıldan aldığımız cesaretle yayın yaşamına devam ederken, değil 15, 10. yılımıza ulaşmanın hayal bile edilemeyecek denli uzak gözüktüğü bir ortamın içinde bulduk kendimizi. Savaşlar, büyük ekonomik krizler, çalkantılı siyasi ortamlar derken bırakın tek başına tiyatroyu, kültür ve sanata dair


tüm alt ve üst yapıların harap olduğu bir dönemden geçmeye başlamıştık. Tiyatro sanatı ile, bu sanatın tek yayın organı olan Tiyatro... Tiyatro... Dergisi de işte böyle bir ortamda yaşam savaşı vermeye başlamış, okyanus ortasında kalmış kazazedeye dönmüştü. 2005 yılının ilk günlerini yaşadığımız bir zamandı... Bir gün bir hesap yaptık; hiçbir finans ya da medya kuruluşu ile bağlantısı olmadan, aylık olarak yayımlanmaya devam etmiş dergimizin Şubat ayında 150. Sayısının çıkacağını gördük. Ve gördük ki, Şubat 2005'te tam 15 yılımızı dolduruyoruz. 15 yıldır sürdüregeldiğimiz varolma çabamız ve 150. sayımız bizleri bile hayrete düşürürken, bu kez farklı duygularla heyecanlanmamıza sebep olmuştu. İşte tam o sırada," bir kutlama daha yapmalıyız" diye düşündük. Ancak bu kez, önce bizi yaşatanları kutlamaya karar verdik. 15 yıldır destek ve katkılarıyla derginin yaşamasına vesile olan tüm tiyatro ve sanat camiasına, yazarlara, eleştirmenlere, ilan desteğini esirgemeyen kuruluşlara ve bunca yıldır derginin vücuda gelmesini sağlayan tüm Tiyatro... Tiyatro... emekçilerine teşekkür etmek istemiştik. Böyle bir sinerjiyle belki bir 15 yılı daha bu uğurda göze alabilmek için gerekli cesareti bulabilir, ileriye heyecan ve umutla bakmaya devam edebilirdik.

cy a

Kutlama organizasyonu yapmak kolay değildir... Hele "yapalım" kararı aldıktan sonra tüm hazırlıklar için önünüzde sadece bir, bilemediniz bir buçuk ay gibi bir süre varken. "Zor günlerin" insanlarıyız ya, böyle de bir huyumuz var hani. "Olsun" dedik, "Yaparız, bizi yine yalnız bırakmazlar"... Ve öyle de oldu, kısa bir süre içinde karınca kararınca bir kutlama gecesinin çerçevesi oluşmaya başladı.

pe

15. Yıl Balomuz için 1 Mart tarihini belirlemede BarcelöEresin Topkapı Otel etkili olmuştu. Barcelo, sadece tarihi değil, aynı zamanda mekanımızı, ikramlarımızı, pastamızı belirlerken de yanımızdaydı. Bizimle birlikte ev sahipliği yapmayı üstlenmiş, kusursuz bir gece geçirilmesi için elinden geleni yapmaya hazır olduğunu bildirmişti... " İşte başlıyor" dedik heyecanla, işte katkı, işte sanat dostluğu, işte cesaret! Teşekkürler Barcelo-Eresin Topkapı Otel. Balomuzun daha renkli geçmesi için, bir başka sanatçı gruba, sanat dostu Gilda Assa Quartet'e de teşekkür etmemiz gerekiyor. Tüm gece boyunca seslendirdikleri valslerle bizlere tam bir müzik ziyafeti sundular. Vals deyince, Avusturya Lisesi öğrencilerinin vals grubuna da ayrıca teşekkür etmek gerek. Klasik Viyana Valsleri'nden sundukları bir gösteriyle, tıpkı beyazlar içinde kelebekler misali uçuşmaları gibi ruhumuzdan ve gözlerimizden süzülüp gittiler. Hatıralarımızdan hiç gitmeyecek olansa, o gece bizi yalnız bırakmayan dostlanmızdı. Yağmur yağsa da, trafik sıkışsa da, başka bir randevusu, bir hastası ya da bir toplantısı olsa da, ne yapıp edip davetimize gelen, bizim için gelen, ama aslında bu dergi nezdinde Türk tiyatrosunun geleceği için gelmiş olan dostlarımıza sonsuz teşekkürler. Ne iyi ettiniz de geldiniz, bizlere onur verdiniz dostlar. Sevindik, yüreklendik, cesaretlendik, umutlandık. Haydi şimdi hep beraber, var mısınız bir 25. yılı daha -ömrümüz vefa eder de görürsek- birlikte kutlamaya? Ama tüm bu koşullarda törenin gerçekleşmesinde olağanüstü katkıları olan; bu sayfanın sağındaki çekirdek kadromuza ayrıca hepiniz adına teşekkür etmek zorundayız. Bu ekiple, bu dergi daha çok yıl sizlerle buluşacaktır.


a

cy

pe


a

cy

pe


Ele avuca sığmayan, başına buyruk yaşamayı seven Özlem Tekin

pe cy

a

Büyük Bir Aşk Yaşıyor

> Mustafa Demirkanlı > mdemirkanli@tiyatrodergisi.com.tr

Özlem Tekin, özel bir insan, küçük yaşlarda piyano eğitimi almış, flüt bölümünde okumuş, heykeltraş, besteci ve icracı. "Sil Baştan" dizisinde oyunculuğunu kanıtlamış, ilk keç çıktığı tiyatro sahnesinde yılların oyuncusu Meltem Cumbul 'la kastlı olarak sahneye çıkmış. Vücudu dövmelerle dolu, yenilerini eklemeyi planlıyor. Bir gece gittiği barda DJ Pashan eğilip dudaklarından öpmüş, bir ay sonra evlenmişler, altı ay sonra da ayrılmışlar. "Eski eşiniz eşcinsel miydi? " sorusunu soran gazeteciye, "Bilmem, ben hissetmedim." diyecek kadar da özgüvene sahip. Sıkılıyor, aynı şeyleri yapmaktan sıkılıyor, hep yeni birşeyler arıyor, bulduğu zaman da kısa bir süre duruyor, bitiriyor ve tekrar yola koyuluyor. Sıkıldığı bir gün, herşeyi bir kenara bırakıp Amerika'ya ailesinin yanına gidip, sadece spor yapıyor, bir sporcu gibi yaşıyor. Ve dönüp kaldığı yerden devam ediyor. Özlem Tekin ile Malta Köşkü'nde kahvaltılı bir söyleşi için sözleştik, tam zamanında geldi. Yaklaşık iki saat sohbet ettik, teyp açıkken de, kapalıyken de aynı rahatlıktaydı. Kafasının arka planında hiçbir şey yoktu, hiçbir soruya düşünerek yanıt vermedi, eminim en yakın arkadaşıyla da aynı biçimde konuşuyordur; önyargısız ve savunmasız. İlk kez söyleşi için hazırlık yapmadım, hem tanımak hem de söyleşmek istedim ve öyle yaptık.


Bana anlatılandan çok farklısın. Hanım hanımcık bir kız var karşımda, oysa... Büyüdüm artık. Tiyatro mu büyümene neden oldu? Hayır, tiyatro büyüdüğümü hissettiğim sırada karşıma çıktı. Sonra sustum, kahvaltıma başladım, Özlem 'e soru bile sormama gerek kalmadı, başladı tiyatro deneyimini anlatmaya.

Tiyatro konuşurken gözlerinin içi gülüyor, soluksuz anlatıyorsun, bu nasıl bir şey? Seviyorum! O ortamı, arkadaşlarla çalışmayı çok seviyorum. Hani derler ya "sahne tozu yutmak" biz hakikaten sahne tozu yutuyoruz, bu toz konser sahnelerindeki toza benzemiyor, sahici toz yutuyoruz, alerji oldum vallahi. Yok, yok sen mecaz anlamdaki sahne tozunu yutmuşsun, hadi itiraf et. Bilmiyorum, galiba çok özlenecek bir şey gibi duruyor. Dizi de yapılsa, sinema filminde de oynasan illa gidip insanın bir tiyatro yapası gerekecek gibi duruyor. Öyle bir bağımlılık yanı var galiba. Henüz yeni olduğum ve tiyatroya ara vermediğim için bilmiyorum. Belki de iki-üç ay sonra "hadi yeniden başlasın" diyebilirim. Senin bilmediğin kadar ben de bilmiyorum. Peki başa dönelim, bu tiyatro işi nereden çıktı? Teklif nasıl geldi? Müzikal olduğu için ağırlıklı olarak müzikçiler yer alacaktı. Şener Abi'nin yanına tanınmış isimler, özellikle müzik ağırlıklı isimler istendi. Yerime daha önce başka birilerini düşündüler mi bilmiyorum. Ben bunun ne kadar ağır bir rol olduğunu, oyun boyunca sahnede performans gösterileceğini de bilmiyordum. "Denerim " dedim, ama dans edebilir miydim bilmiyordum. Allah'tan rol çok iyi dans gerektirmiyordu. Ben herkesin kastlı oynayacağını zannediyordum. Sadece bizim kastlı oynayacağımızı öğrenince şaşırdım. Ama rolün

pe cy a

Bir yıldır müziği biraz kenara bıraktım. Diziyle beraber çok yoruldum. Tiyatroyla ilgili olduğunu zannetmiyorum. Oyunculuğun çok kalabalık bir kadroyla gerçekleşmesi, belli başlı saatlerde çalışılması benim için çok alışılmış bir şey değil. Ben serbest çalışmaya, kendi patronum olmaya alışığım. Benim karar verdiğim zamanda prova yapılır, benim karar verdiğim zamanda konser yapılır ya da yapılmaz. Benim istediğim şekilde şarkı düzenlenir, istediğim televizyon programlarına çıkarım. Oysa, tiyatroda bir arada hareket edilmesi gerekiyor. Açıkça söyleyeyim bu durum çok sıktı. Zevkli„fakat neşemin biraz kaybolmasına neden oldu. Onun için oyuna ara verdikten sonra bir süre tiyatro yapmayı düşünmüyorum. Çünkü hakikaten karakterime uygun değil. Bir defa yöneten biri var, bir yönetmen var. Sağlığıma iyi gelmiyor. Ne kadar rahat bile olsa ortam, bir şekilde yönetiliyorsun. Başka birinin dediği şeyleri yapmak zorundasınız, ki bu bana çok zor geliyor. Her ne kadar mücadele ettiysem, "burayı öyle değil böyle yapsak istiyorum" dediysem de, karşımda bir yönetmen ve bir ekip vardı.

Ama, önce kızar, sonra "dene bakalım " der. Provalar esnasında ben seksen sekiz tane Sütiye oynadım. Her gün başka bir şey yapıyordum. Bazen hocanın beğenmediğini düşünerek, bazen kendim memnun olmayarak, bazen de sıkıldığım için. "Yine mi aynı hikayeyi oynayacağız, bu dün bitmemiş miydi? " diyorum. Sürekli farklılık arıyorum oyunda, bu bana da enerji veriyor. Şu tiyatroya bir süre ara verirsem belki eski neşem yerine gelecek.

Benim soracağım soruların çoğuna cevap vermişti, ama tam doğruları anlatmamıştı, kendisinin bile bilmediği doğruları. Işıl Kasapoğlu ile çalışmak nasıldı? O işinin ehli, fakat rahat bir yönetmendir. Bildiğim kadarıyla, oyuncularını dinler, görüşlerini mutlaka alır...


buna. Bana senelerdir, müzikte Şebnem Ferah'la aynı şey yapılıyor. Biz Şebnem'le senelerdir iyi arkadaşız, bir sorun olmamasına rağmen sonunda görüşmemeye başladık. İkimiz de aynı şey için çalıştık. Hakikaten bugün çalıştığımız şeyin ekmeğini bütün gençlik yemekte. Ama bu rekabet söylentileri bize rahatsızlık verdi.

pe cy a

ne biçim bir rol olduğunu görünce hak verdim ve şu anda eminim Meltem de çok seviniyordur, hakikaten beş gece oynanacak bir şey değil. Bir hafta ben dinleniyorum, diğer hafta o.

Meltem eğitimli bir oyuncu, onunla yarışmak nasıl bir duygu? Yok hiç olmadı. Hiç olmadı. Çok başka bir iş çıkartacağımızı ben başından beri biliyordum. Ne oynarsan oyna kendini oynuyorsun sonuçta. On tane kadın oyuncu getirin hepsi farklı Sütiye'yi oynayacak. Hiçbir zaman ben de yarışayım, ben de bire bir aynı roldeyim gibi şeyler düşünmedim. Peki, yarışma demeyelim de tedirginlik olmadı mı? Hayır, bana güvendilerse bu konuda iş bitmiştir. O şahane oynayabilir bu beni etkilemez. "Ne güzel, ben de bu tiyatronun içindeyim." derim. Belki karşılıklı oynadığın, beraber oynadığın biriyle bir tedirginliğin olsa, o ürkütücü olabilir, etkileyebilir. Belki yanındakini ezen bir oyuncuyla karşı karşıya gelirsen, ne yapacağım diye düşünürsün ama kastta böyle bir şey olmuyor. Ayrıca provalarda çok rahat ettik. İkiz gibi beraber oynuyorduk. Benim bir sürü kör olduğum nokta vardı. Bakıyorum nasıl yapıyor, nereden girip nereden çıkıyor, aynısını yapıyorum. Bana çok kolaylık oldu. Önümde Meltem olmasaydı bilmiyorum bu kadar iyi oynayabilir miydim? Yardımcı oldu yani.

Eğer bunun adına tedirginlik denirse, "Semaver Kumpanya'nın eğitimli, genç oyuncularından tedirgin oldum. Onlar gerçekten çok başarılı, ben ise popüler olduğum için "hoop" diye tepeden gelip başrole oturdum. Provalar sırasında tek tedirgin olduğum bu arkadaşlardı. Aslında Meltem'e sormam gereken bir soru, ama karşımda seni buldum sana soracağım, bu oyunda Meltem'den daha fazla öne çıktın, daha çok konuşuldun, Meltem ne hissediyordur sence? Hakikaten Meltem'e sorman gerek. Ben biraz rahatsızım böyle olmasından. Niyet böyle değildi. Ama ben alışığım

Tamam, kabul, sorumun adresi yanlıştı, bu soruyu fırsat bulursam bir gün Meltem'e sorarım. Sana bu oyunda oynama teklifi geldiğinde, ne hissettin, nasıl karar verdin? Daha öncesinde tiyatroda sahneye çıkma düşüncen var mıydı? Ben oynayabileceğimi hep biliyordum, ama müzik her zaman daha ağır bastı. Rock-heavy metal çok başka bir bağımlılıktır. Yani müzik bağımlılığına pek benzemez, yaşam tarzıdır. Kılık-kıyafetinize, bakış açınıza yansır. Bu bağımlılıktan dolayı hiçbir zaman kendimi müzikten ayıramadım, ayırmak ta istemiyorum. O yüzden hiç fırsatım olmadı. Sinemacı arkadaşlarım var, küçük bir rol istedim bazılarından, Mustafa Altıoklar "O Şimdi Asker"de küçük bir rol verdi. Tiyatroda da neler yapabileceğimi biliyordum. Ama fırsat olmadı, bana inanan olmadı ya da teklif eden olmadı. Türkiye'de bu işler, bu kadar basit değil mi? Türkiye'de bu konu çok rahat. Hangi meslekten olursanız olun bir diğerini çok rahat yapabiliyorsunuz. Onun avantajını kullanıyorum şimdi. Fakat ne kadar acıklı ki ilk gerçekleştirdiğim rol (Sil Baştan dizisindeki rolü), ilkokul çağında çocuğunu tek başına büyütmeye çalışan bir anne. Keşke liseli rollerinden başlasaydım, bir zaman kaybım var diye düşünüyorum. Hep yaşlı rolü oynamak zorunda kalacağım. Yok canım, liseli değilse bile, üniversiteli rolünü hâlâ oynarsın... Ya tabii, ne demezsin. Filiz Akın gibi olurum değil mi? Peki, biz yine tiyatroya dönelim, aslında senin yapamayacağın tek iş tiyatro oyunculuğu galiba? Büroda da çalışamam. Evet tiyatroda oyunculuk da yapamam


pe cy a


herhalde. Seviyorum ama çok zor, benim karakterime aykırı. Mesela provası çok zevkli. Sonrasında her akşam aynı şeyi oynamak o kadar zevkli değil. Böyle bir disiplinin sağlığıma iyi gelmemesine rağmen mutlaka hep zamanında oradayımdır. Provayı aksatmam. Oyunda mutlaka iyi performans sergilerim. Disiplin konusunda bir eksiğim olamaz. Oynamadığım günler bile tiyatroya gidiyorum, kuliste arkadaşlara yardım etmek, koşuşturmak çok heyecan verici. Bilmiyorum göreceğiz. Hakikaten şu anda senin kadar biliyorum. Sinema filminde de çalışmadım, -başrol olarakbunu da yaşamak istiyorum. Çalışma ortamı rahat olmalı, bir de daha kalıcı olmalı tabii. Dizi de, tiyatro da havaya uçup gidiyor. Bizim canlı müzik gibi. İlk albüm yapmaya da öyle karar verdim. İnanılmaz bir grubumuz vardı ama canlı müzik orada kalıyor. Oyunda da öyle. Arada bir de olsa oyun izliyor musun? Çok az izliyorum. Senede bir filan. Eskiden de öyleydi. Vaktim yok diye değil. Öyle bir faaliyet eksikliğim var. En son "Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış"ı izledim. Yok yok "Azizname"yi izledim. Gülay başka ne soracağız? Kız tiyatroyu sevmiyor, tiyatro yapmak istemediğini söylüyor, yoldan geçerken sahneye çıkmış... Herkes çok başarılısın diyor, o "benim karakterime uyumuyor" diyor... üstelik itiraf da etmiyor. Neyi itiraf etmiyorum?

Evet, böyle bir projemiz var. Işıl Abi "Fırtına"yı müzikal olarak sahnelemek istiyor, müziklerini de benim yapmamı. Fakat Işıl Abi'nin hızına yetişmek mümkün değil, iki ay sonra provaya başlayalım diyor, ama benim müzikleri bu sürede yetiştirmem olanaksız, çok istiyorum, yapacağım. Ama tehlike de burada başlıyor, müziklerini yaptığım oyunda niye oynamayayım ki? Off ben öyle uzun süreli işlere gelemem, gelmemeliyim, gelmesem mi, na'psam... Tiyatro bana göre değil, söyledim di'mi?.. ben yapamam... yapmamalıyım... bilmiyorum... şöyle iki ay güzel güzel çalışsak, ama sonrasında on oyun oynayıp bıraksak olmuyor mu?... Özlem makineli tüfek gibi konuşmayı oflaya poflaya sürdürürken ben istediğim yanıtı almanın rahatlığı ile kahvemi yudumlamaya başlamıştım bile. Bu kız aşka aşık, aşkı seviyor, aşka inanıyor ve eminim ki çok iyi bir aşıktır, ama bağlanmayı sevmiyor, hiç kimseye ve hiçbir şeye... belki de köpeği hariç. Korkuyor, tiyatrodan değil bağlanmaktan korkuyor, aslında yaşlanmaktan korkuyor, durulmaktan, kendi başına buyruk olamamaktan korkuyor, ama çok seviyor, çok sevdiği için de kulu kölesi olmaktan korkuyor tiyatronun. O kaçıyor, tiyatro kovalıyor, tiyatro kovaladıkça reddediyor, inkar ediyor ama konuşurken gözlerinin içi gülüyor, sesi titriyor, aşık olduğunun farkında, aşkı yaşıyor, daha da çok, daha da yoğun yaşamak istiyor ama tiyatronun ona karışmasına, onu yönlendirmesine karşı çıkıyor, giyimine, saç biçimine, dövmelerine karışmasına, yaşamını belirlemesine karşı çıkıyor, ama çok seviyor ve ne yapacağını bilemiyor. Tam bir yol ayrımında hissediyor kendini, bu da huzursuz ediyor, tedirgin oluyor. Lavaboya gittim, döndüğümde hâlâ konuşmayı sürdürüyordu: "Ben, tiyatro yapamam, ben bu kadar uzun süreli sıkıntılara giremem, girmemeliyim, hayır ben yapamam, di'mi, ben yapamam, yapmamalıyım....

pe cy a

Herkesin itiraf edeceği bir şey vardır. Hadi gel seninle bir oyun oynayalım. Nasıl bir oyun?

Kafamı avuçlarımın arasına alıp, muzip muzip gülümseyerek, hem dinlemeye hem de seyretmeye başladım Özlem'i...

"Müzikal" bitmiş, "Işıl" ışıl bir hava ve aniden "Fırtına" çıksa ne yaparsın? Off, Işıl Abi off, bunu da mı anlattı?


> DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ > Ariane Mnouchkin / Yönetmen

Uyuyorum. Uyandır beni

a

Tiyatro, yetiş imdadıma ! Karanlıkta kayboldum, yol göster bana, ya da bir ışık yak

pe cy

Tembelim, utandır beni Yorgunum, kaldır beni İlgisizim, vur bana

Aldırış etmiyorum, yok et bu halimi Korkuyorum, cesaret ver bana Cahilim, öğret bana

Canavarım, insancıllaştır beni

Yüksekten atıyorum, gülmekten öldür beni Edepsizim, alaşağı et beni Kafasızım, değiştir beni

Yaramazım, cezalandır beni

Baskın ve zalimim, savaş benimle Ukalayım, alay et benimle

Avamım, eğit beni Suskunum, çöz beni Artık hayal kurmuyorum, bir korkak ya da budala gibi davran bana Unuttum, bana hafıza yükle Kendimi yaşlı ve tükenmiş hissediyorum, Çocukluğu coştur benim için Ağırım, Müzik ver bana Üzgünüm, Mutluluk getir bana Sağırım, fırtınada Acılara çığlık attır Kışkırtıldım, Bilgeliği göster bana Zayıfım, Dostluğun ışığını yak Körüm, bütün Işıklan bir araya topla Çirkinliğin boyunduruğu altındayım, galebe Güzelliğin girmesini sağla Nefretle kuşatıldım, Sevginin tüm gücünü ver bana©


cy a

pe


> 27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ > Gencay Gürün/Tiyatro İstanbul Sanat Yönetmeni

Aziz Tiyatroseverler, Kaç Kişi Kaldınız? Yüzyıllar önce değil, çeyrek yüzyıl önce Türkiye'de bunu sormak abes olurdu. Tiyatromuzun altın çağı diye bilinen dönem henüz sona ermemişti. Her yıl birbirinden düzeyli pek çok oyun yazılıyor ya da dilimize kazandırılıyor, basınımız bugün magazin haberlerinden esirgemediği ilginin fazlasını tiyatro olaylarına gösteriyor, dolup taşan düzinelerce salondan seyirciler mutlu çıkıyordu. Kısacık bir zaman dilimi sonunda oluşan tablo ise açık: Günümüzde Türk tiyatrosu serumla yaşatılan bir hasta durumunda. Serum takanlar da bunu "kerhen" yaptıklarını belli ediyorlar. Basınımız soruna ilgisiz. "Ölse de kurtulsak" anlamında sesler çıkarıyor yer yer. Dünya Tiyatro Günü'nde bir an durup bu görüntünün anlamını düşünmek toplumsal sağlığımız açısından yararlı olur. Cumhuriyetimizin kurucusunun bütün sözlerini saygıyla karşılar gibi yapıyor, ama pek azının gereğini yerine getiriyoruz. Bir örnek de şu: "Tiyatro bir memleketin kültür seviyesinin aynasıdır." Atatürk'ün bu teşhisi doğruysa, günümüzde tiyatromuzun durumuna değil, ülkemizin durumuna üzülmek gerekir. Politikada, ekonomide, teknolojide ilerlemekte olduğumuza inansak bile, kültür -yani uygarlık- alanında başdöndürücü bir hızla geriye gitmekte olduğumuzu görmemek olanaksız. Bizi çağdaş uygarlık düzeyinden emin adımlarla

cy a

uzaklaştıran bu gerilemenin kaynağını doğru tanımlayabilirsek çözümü bulma şansımız artar. Bütün sanat dallan gibi düzeyli tiyatroyu seyretmek, anlamak ve sevmek "öğrenerek kazanılan" bir uygarlık nimetidir. Kültür düzeyimizin yükseliş döneminde okullar, halkevleri, basın ve en önemlisi "okumuş" analar babalar diğer sanat dalları gibi tiyatrodan zevk almayı öğrettiler çocuklara ve gençlere. Millet ve devlet el ele kendi özelliğimizi kaybetmeden bileşik kaplar haline gelen kültür dünyasında yerimizi almaya çalışıyorduk. Kısa sürede çok da yol almıştık. Sonra yavaş yavaş bu çabadan vazgeçilmesi genel kültür düzeyimizin

pe

düşmesinde rol oynadı. Genel kültür düzeyimiz düştükçe de o çaba gereksiz görülmeye başladı. Türkiye'nin bu kısır döngüyü kırması ve yeniden kültürel yükselişe geçerek uygar dünyadaki yerini alması şarttır. Bugün Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye çıkardığı zorluklar ve devamlı ürettiği bahanelerin kökünde ekonomi değil, kültürel farklılık ve uzaklık yatmaktadır. Kırk yıl önce dile bile getirilmeyen bu farklılığı ve uzaklığı son yıllardaki kültür politikamızın yarattığı da bir gerçektir. 1960'larda, bir buçuk milyon nüfuslu İstanbul'da otuzu aşkın tiyatro, haftada sekiz temsil oynar ve tıklım tıklım dolardı. Bugün kentin nüfusu ona katlandı. Eğer aynı oran korunabilseydi üç yüz civarında tiyatro olurdu -ki bu Paris'teki oran civarındadır-. Oysa bugün devamlı oynayan yerleşik tiyatro sayısı kırk yıl öncesine kıyasla çok daha azaldı. Ve haftada 3 ila 5 oyun zor oynamaktalar. En eski, en önemli tiyatroları bile kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakan ve ülkemizin yetiştirdiği en değerli tiyatrocuları ağlatan bu korkunç gerilemenin sebeplerini doğru teşhis etmemiz ve içinde bulunduğumuz bu kısır döngünün kırılması ve kültürel yükselişe geçmemiz için sahne sanatlarının gücünden yine yararlanmaya başlamamız, başta Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıkları'mız olmak üzere bütün yetkili kuruluşların, okul ve üniversitelerin, ilgili toplum örgütlerinin, özel sektörün ve medyanın elbirliğiyle bir tiyatroseverlik ve kültürseverlik atılımının gerçekleştirilmesi olmazsa olmaz bir şarttır. Aksi halde uygarlık gemisinin yavaş yavaş uzaklaşmasını çaresizlik içinde seyretmeye mahkum olabiliriz. Ama önümüzdeki on iki ay içinde gerekli atılımları başlatabilirsek, 27 Mart 2006 günü toplumumuza daha iyimserce bakabiliriz. O umutla, ülkemizde kalan bütün tiyatro uygarlığı sahiplerine saygılar sunarım©


Uygarca can çekişen insanla

pe

cy a

Kara Sohbet

> Ragıp Ertuğrul ragipertugrul@tiyatrodergisi.com.tr

Havaalanındasımz. Sıradan bir iş seyahatine çıkmak üzeresiniz ve uçağınızın rötar yaptığını öğreniyorsunuz. Yolcu bekleme salonunda oturup gazetenizi okumaya koyuluyorsunuz. Gayet sıradan bir sabah ve siz de gayet sıradansınız. Pardon isminiz? Jerome Angust olabilir mi? Bu sıradanlıkları sıradışı yaklaşımı ve sohbetiyle bölen delilikle normallik arasında gidip gelen bir ruh halinde bir adamın adı ise Texel Texor. Duru Tiyatro, Amelie Nothomb'un romanından uyarlanan Kara Sohbet'i (Cosmetique de l'ennemi) iki kişilik bir oyun olarak sahneliyor. Suçluluk duygusunun esiri olmuş bir adamın, kurbanının eşine itirafta bulunması noktasına gelen sohbet acaba daha nelere gebedir? "Dini inancı olmayan insan her şeyi yapmakta özgürdür" yargısını savunan Texel Texor sapıklıklarında dahi ısrarcı olmaktan geri durmaz. Kendisinin, suçluluk hisseden bir katil olarak diğerlerinden farklı olduğunu bile iddia eder. Kendi halinde(!) bir yaşam süren Jerome Angust'ta intikam arzusu yaratmak için elinden geleni yapmaktadır. Peki nedir bu iki insanın ortak yanı? Onları bu mekanda buluşturan, geçmişte tozlu raflara kaldırılmış defterlerin yeniden açılmasına neden olan, zıvanadan çıkartan, yalanlar,


a

pe cy


kaçışlar, suskunluklar ve kabuslarla geçen yıllarda sinsi bir gölge gibi takip eden nedir? İnsanın kendine söylediği yalanlar mühürlü yüreğinden sızan acıyı tarife yetecek midir, yoksa o acıyı dindirmek bir başka kişiye mi yüklenecektir? "Yasal olarak susturmanın tek yolu konuşmaktır." diyor Texel ve durmadan konuşuyor. Ya Jerome? Texel'in yaptıklarını kusarcasına itiraf etmesine karşılık Jerome'un susmayı tercih etmesi nedendir? Yoksa Texel'in konuşmasına fırsat vererek bu şekilde kendisini susturmakta mıdır? Jerome'un duyduklarına yeterince tepki göstermemesinin, kulaklarını tıkayarak sözlerden kaçmaya çalışmasının normal şartlar altında beklenen şekilde tempoyu düşürmesinin aksine oyunun gerilimini artıran, sohbeti karartan adımlar olduğunu görüyoruz.

Çeviride, örneğin "beyefendi" yerine "bayım" kelimesinin daha uygun olabileceği gibi detaylar dışında kulağa rahatsız gelen örneklere rastlanmıyor. Texel'in itiraflarıyla paralel olarak dev ekrana yansıyan canlandırma filmi, TV'lerde reality showlardan alışkın olduğumuz amatör oyuncularla çekilen ve basit bir anlatım diline sahip canlandırmaları andırdığından verilmek istenen etkiyi azaltıyor ve hatta seyircinin yaratıcı düşünmesini engellediğinden olumsuz bir uygulama olarak yer alıyor. Dekorun minimalist bir anlayışla oluşturulması ve dev ekranla tamamlanması iyi bir tasarım. Ancak ekrandaki görüntünün zaman zaman yolcu görüntüleriyle hareketlenmesi ve fonda arada bir bekleme salonu uğultusunun ve anonsların duyulması atmosferi daha gerçekçi kılabilirdi.

pe cy

a

Arzu Bigat Baril, iyi uyarlanmış ve çarpıcı olan metinde oyuncuları oldukça özgür bırakmış. Ama bu özgürlük bir otoritenin eksikliğine, başıboşluğa dönüşüyor. Emre Kınay (Texel Texor), psikopat karakteri yüzüne taktığı ve oyun boyunca çıkarmadığı müstehzi bir yüz ifadesine sahip maskesiyle canlandırıyor. Nötr ifadeli bir yüz mü, sert ifadeli bir yüz mü olmalıydı? Açıkçası zor bir rol Texel karakteri. Ama şunu söyleyebilirim ki sıkıcı değil tedirgin edici, sevimli değil mesafeli, alaycı değil küçümseyen olması gerekiyor. İşte Emre Kınay da bu tuzakların her birine takıldığından yönetmenin yokluğu hissediliyor. Deneyimli oyuncu Arif Akkaya ise başarılı bir oyun çıkarıyor. Ancak Akkaya'yı, geçen sezondan bu yana İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda oynayan "Trendeki Derviş" oyunundaki derviş

rolünde izleyenler dervişin ruhunun oyuncunun yakasını bırakmadığını hissedebilirler. Arif Akkaya, belki de Texel'in vermesi gereken etkiyi dağıtmamak için psikolojik boyutuyla yer alan karakterlerde gösterdiği yüksek performansını Jerome rolünde yeterince ortaya çıkarmıyor.

"Hepimiz uygarca can çekişmiyor muyuz?" sorunsalı etrafında geçen ve düş mü gerçek mi olduğunun ayırdına varamadığımız geri dönüşlerle, yaşadığımız anı acıya, pişmanlığa sevk ettiğimiz bir olayı yaşıyoruz... Yaşıyoruz mu dedim? Bunu Jerome yaşadı. Ben tanık oldum. Peki bütün bunları ben kime yazıyorum, kendime mi? Texel, bir kağıt ve bir kalem kadar, bilgisayarın klavyesi kadar yakın mı bize? Ben yazıp ben mi okuyorum? Hey, size söylüyorum!.. Sahi, siz kimsiniz?


> ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI ULUSAL BİLDİRİSİ Özdemir Nutku

Yarının Güvencesi Çocuklar Bundan yirmi altı yıl önce, 1979 yılı, "çocuk yılıydı" ve binlerce yazı yazıldı çocuklar üzerine; çünkü birdenbire herkes o minikleri fark etmişti. Aslında, her yıl çocuk yılı olsa ve Muhsin Ertuğrul'un önerdiği gibi, bir Çocuk Bakanlığı kurulsa! Çocuklara çevrilmeli gözler! Peki ne görecek bu gözler? Sokaklara bırakılmış ot gibi büyümeye mahkûm, sahipsiz yüzlerce çocuk... İyi beslenmeyen binlerce çocuk... Ailesine maddi katkı sağlamak için ilkokuldan sonra eğitimini bırakıp şuraya buraya çırak giren yine yüzlerce minik adam... Kentteki, sokaktaki şiddetin içinde büyümeye çalışan, çoğu kez de bu şiddetin bir parçası olduktan sonra yitip giden yarınlar... Bunları görecek o gözler! Tiyatro Eğitimin Bir parçasıdır! Çocukların yetişmeleri, öğrenmeleri ve yarının bilinçli bireyleri olabilmeleri için en büyük sorumluluk önce ailelere, sonra da Milli Eğitim Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı'na düşüyor. Milli Eğitim Bakanlığı okul öncesinden başlayarak akıllıca tasarlanmış bir eğitim planını devreye sokarken, Kültür Bakanlığı da çocuk tiyatrolarının pedagojik olup olmadıklarını yakından izlemelidir. Haldun Taner'in dediği gibi, "Ülkemizde herşeyin polisi var, ama estetiğin polisi yok."; bu yüzden giderek arabesk bir toplum olmaya başladık. Çocukların kültür düzeyinde yaşamalarında en kestirme yol çocuk tiyatrosundan geçer. Okul çocuğun kafasını, tiyatro da yüreğini eğitir. Tiyatro, çocuğun yaşamı bütünüyle hissetmesini sağlar. Doğru ve güzel olanla çocuğun sevinçlerini paylaşır tiyatro...

a

Çocuklarımız Uzay Çocuklarının Dedeleridir Yirmi birinci yüzyılın eşiğindeyiz; bilimsel araştırmalar ve uzay teknolojisinin gelişmesi imgelem sınırlarını zorlamaktadır. Bizler, gezegenlerarası yaşamın kurucuları olacak insanların ataları durumundayız. Gelecek için planlanan hedefler, bilimkurgu yazarlarının bile tasarlayamadıkları boyuttadır. Bugün dört yaşındaki bir insan yavrusu söz dağarcığına en azından "uzay modülü" terimini kattı bile. Yarının dedeleri olacak bu minikler için artık uzay olağan konulardan biridir. Bu minik insanlar, gelecekteki uzay yaşamının ilk kuşağı olacaklardır. Giderek sayıları artan bu geleceğin kuşağını, dededen kalma eski çantadan çıkardığımız kalıplarla, hap haline getirilmiş, dondurulmuş eski fikirlerle, cam toplar, büyü kazanları, cadı süpürgeleri ile aldatamayız... Aldatmamalıyız da!

cy

Titiz Olmalıyız! Günümüz çocukları, daha bilinçli ve bilgili olduklarından, üstünkörü yapılmış şeylerden hoşlanmıyorlar. Onlar için hazırlanacak gösteriler en ince noktalarına kadar dikkatle düzenlenmelidir. Doğrusu çağın gelişimine uygun bir düzenlemedir; bunun için de, pedagoglarla dirsek temasını kaybetmemek gerekir. Çocukları küçümsemeyin! Anlamazlar diye bir konuyu gereğinden çok basitleştirerek ne kadar yanlışsa, salt eğlenceye dayanan bir gösteri hazırlamak da o denli boş bir çabadır. Salt eğlence onların beklentilerini karşılıyamaz. Onlara, anlaşılır bir biçimde, anlamı olan, bilgi veren ve bunları da eğlendirerek yapan birinci sınıf bir gösteri sunmak görev olmalıdır. "Alt tarafı çocuk oyunu" diye küçümsenerek yazılmış bir metnin değersiz bir çaba olduğu kuşkusuz.

pe

Tiyatro Çocukların Yüreklerini Eğitir Çocuk tiyatrosunun en önemli hedeflerinden biri çocukları ruhen geliştirmektir. Bunun için de, dünyayı tüm karmaşıklığı içinde çocuklara açmak gereklidir. Dünyamızdaki güzellikleri gösterirken çirkinlikleri de ele almalıyız, doğruları verirken yanlışları da vurgulamalıyız. Bizim dünyamızdan daha iyisini yapabilmeleri için onları şimdiden uyarmalıyız. Büyük düşünür Bertrand Russel'ın belirttiği gibi, "insanları susta durdurarak ve onları çekingen bir duruma getirerek iyi bir dünya yaratamayız. Güzel ve doğru bir dünya, ancak korkusuz, açık sözlü ve başkalarını düşünen insanlarla yaratılabilir! " Yalnızca büyükleri ilgilendirdiği sanılan bazı konuların çocuk tiyatrosunda da işlenmeleri gerekir. Genellikle çocuklar için"tehlikeli" sayılan bazı konular, onları hazırlamak için işlenmelidir; çünkü yaşam onlar için de tehlikelerle doludur. Örneğin, uyuşturucu maddelere alışkanlığın artığı ve tehlikeli boyutlara ulaştığı dünyamızda, çocukları buna karşı uyarmayacak mıyız? Tiyatro, sözden çok ötede, çok daha etkilidir. Çocuk, televizyonlarda gazetelerde birbirini öldüren insanları, toptan yok etme silahlarını gördükçe soruyor: "bunlar neden birbirlerini öldürüyorlar?" diye... Ya da bunların etkisi altında kalıyor. Küçük çocuklara bunun yanıtını nasıl vereceğiz? Elbette, tiyatronun gücüyle... Genellikle, ölüm teması çocuklar için uygun görülmez; oysa çocuk her gün ölümle karşılaştığı bir dünyada yaşamaktadır. Bu küçük insanları böyle bir kavrama karşı ruhen hazırlamak gerekmez mi? Onları ilerde karşılaşacakları her şeye karşı, örneğin, toplum yaşamına ilişkin sorunlara karşı aydınlatmalıyız; onlara başkalarının haklarına saygı göstermeyi, sorumluluğu, görev bilincini öğretmeliyiz. Açıklık ve Nesnellik! Çocuk tiyatrosunun, çocukların bilmek istedikleri her konuya açık olması, ilerde daha sağlıklı insan ilişkilerinin oluşmasına yardımcı olacaktır. Bugün gençliğin bir bölümünün heba olup gitmesi, çocukluklarında birçok şeyin onlardan gizlenmiş olmasındandır. Sağlıklı bir toplum, ancak eğitimde nesnelliği ve açıklığı içeren temel ilkelerle kurulabilir. Çocuk tiyatrosu da okuldaki eğitimin tamamlayıcı bir uzantısı olduğuna göre, bu nesnelliği ve açıklığı hedeflerinden biri olarak seçmelidir. Sanatın amacı, insan idealinin sağlıklı yaşamını sürdürmek içindir. Sanatın sınırsız toprakları üzerinde tiyatro, çocuklara, yarının yaşamı için estetik dünyayı hazırlamak zorundadır. Bugünün küçükleri geleceğin büyükleri, bizim küllerimizden yeni bir dünya yaratabilecek duruma gelmelidirler. Yirmi birinci yüzyıla beş geçe, artık otuzlu yılların masallarını anlatmayalım. Otuzlu yılların içerikleri ve biçimleriyle tiyatrolarımızı sınırlamayalım. Bilim ve sanatın ortaklığı ile bu ilk uzay kuşağının çocuk tiyatrosunu onlara layık bir duruma getirelim. Alaaddin'in Lambası ile allı pullu boyalı panolar dönemi geride kaldı. Çocuk tiyatroları bunun bilincine varmadığı takdirde, birer müze eskisi olarak kalacaklar ve işlevlerini yitireceklerdir.


Sevgi skalasının uç noktalarında gidip gelen

> Robert Schild robertschild@tiyatrodergisi.com.tr

pe

cy

a

Salıncakta İki Kişi

Bu tiyatro sezonunda da üretkenliğini sürdüren Tiyatro Kedi, "Kamelyalı Kadın" müzikalinin afişinde ve sahnelenmesinde somut olarak kullandığı salıncağı soyutlarştırdı: Henry Fonda ve Anne Bancroft ile Broadway ilk gösteriminde 750 kez perde kaldırmış, Amerikalı William Gibsoriun başyapıtı olan "Salıncakta İki Kişi", uzun yıllar sonra tekrar sahnelerimizde. Hakan Altıner'in sahneye koyduğu, Nurseli İdiz ve Can Gürzap'ı karşımıza getiren bu iki kişilik oyunu irdelerken, bir eleştiri ile başlamam gerek: "New York, 2004... Büyük umutların/dayanılmaz hayal kırıklıklarının kenti..." girişli program notlarında, "Cennet ile cehennemin iç içe yaşadığı böylesi bir metropol..." diye süren tanıtıma bence hiç gerek yok. "Cehennem", göreceli bir tanım olduğu gibi, kuşkusuz 9/11 'den önce de vardı New York'ta - ve ondan öte, oyunumuzun konusu, 1930'larm Berlin'inde de yaşanabildiği gibi, 1940'lann İstanbul'unda da karşımıza çıkabilirdi! Konu, "aşk - dostluk - dayanışma"dır; ister soldan sağa, ister sağdan sola okuyunuz - ve bu nedenle oyunu, ilk gösterimi yapılmış 1958'de niye bırakmıyoruz ki?!


Olaylar, iki yalnız kent bireyi etrafında gelişiyor... ABD'nin bir orta-batı kasabasında avukatlık yapmış Jerry Ryan, karısından boşanmak üzeredir ve yeni iş olanaklarını araştırmak için New York'a gelmiştir. Bu kentin has be has yerlisi, Bronx doğumlu Gittel Mosca ise, yeni işler peşinde olan bir dansçıdır. Ortak bir tanıdıklarının partisinde tanışmalarının ardından, yalnızlıktan kurtulmak isteyen Jerry, bir bahane uydurup Gittel'e telefon eder - ve "salıncak seferi" başlar! Oyunun geri kalan süresi boyunca, bu iki kişi arasındaki ilişkilerin "git-gel"'ini izliyoruz. Apayrı ortamlardan gelmiş bu zıt özyapılar (erkek: kırsal, olduğunca tutucu, eşinin varlıklı babasının koruma/kayırmasıyla başarılı olmuş kadın: kentte büyümüş, liberal/"alternatif, yaşam kavgasında yoğrulmuş/yorulmuş), birbirlerini tamamlamaya çalışıyorlarsa da, ibre hep erkeğe doğru vuracaktır! Jerry, ömrü boyunca "almış", Gittel ise "vermiş"tir. Yeni kurulmuş bu beraberlikte ise, hep kullanmaya alışık olan erkek, bugüne dek sürekli olarak kullanılmış kadına bir şeyler verebilecek mi? Gittel'in, eski bir ilişkisi hakkında dile getirdiği "O benimle sevişti, ben onunla değil!" biçimindeki sitemi, artık geçerliliğini yitirecek mi? Bu iki kişi arasında oluşacak karşılıklı toplumsal/gönülsel gereksinim ile salıncak bir dengeye oturacak mı acaba?

Oyunculara gelince - "komşu" Tiyatro İstanbul'da bundan tam beş yıl önce nefis (ama sıradan) bir Oscar Wilde yorumunda birlikte sahnede gördüğümüz Nurseli İdiz ve Can Gürzap, bu oldukça zor oyuna gereken hakkını veriyorlar mı acaba? Şurasını unutmamak gerekir ki, "Salıncakta İki Kişi", kalemini arada bir tiyatro eleştirmenliği için de kullanan bir "hoca"nın özetlediği gibi "İkisi salıncağa binip, 'boşanma sürecinde' birlikte sallanıyorlar. Adam eski karısı ile ilişkide... Kadın kıskançlık krizlerinde..." biçiminde, "Hoş bir oyun" değil! Sayın hocam, bu öykü bir üçgen ilişkisini işlemekten çok, sevgi skalasının "uç ortamlarında" dolaşırken, gerçek aşk ile dostluğu, belki de şefkati karşı karşıya getiriyor ve her şeyden önce, dayanışma(ma!)yı sorguluyor. Oyunun özellikle ikinci yarısındaki diyaloglar, gittikçe yoğunlaşan çeşitli duygu yumaklarınının dışavurulmasını gerektiriyor ki, bunların yorumlanması oldukça zor olsa gerek.

pe cy

a

Oyun geliştikçe, kurulmaya çalışılan bu duygu denkleminde başından beri var olan bir bilinmeyen, gittikçe öne çıkıyor: Jerry'nin Nebraska'da kalmış eşi. Daha beraberliklerinin başlarında Gittel'e karşı itiraf ettiği "karıma karşı zaafım var" olgusu, eşine karşı duyduğu aşktan mı kaynaklanıyor, yoksa terk etmeyi korktuğu alışılagelmiş taşra yaşamından mı - önemli olan, Gittel'in yeniden ödün vermesidir - ve oyunun bir bölümünde not ettiğim "yardım: sevgiden sonra en iyi sözcük" gibi bir tümce, sonuçta ağırlık kazanıyor...

olmuşken, kurguda da bazı önemli sapmalar göze çarpıyor. Üç perdenin ikiye indirilmesi bir yana, bence daha önemlisi: Hakan Altıner, her iki başkişinin dairelerinde değişimli olarak gelişen olayları, salt Gittel'in yatak ve oturma odalarına taşımış. Jerry'nin tek başına rol aldığı sahneler ya (2004'e uygun olarak!) cep telefonuyla sokakta konuşurken veya sahnenin en sağ köşesinde bir koltukta otururken görüntüleniyor - bana kalırsa, oyunun dinamizmine pek katkıda bulunmayan bir yöntem... (Birkaç yıl önce, Işıl Kapaoğlu'nun yönetiminde H. Bilginer / Z. Olcay ikilisini izlediğimiz "Ayrılış" oyunundaki o mükemmel iki ayrı oda kurgusu, halen aklımdadır!) Bu bağlamda, Figen Soysal'ın dekor tasarımına da pek büyük görevler düşmüyor - dairenin dışını gösteren saydam perdenin güzel bir buluş olması dışında...

Ülkemizde birkaç kez sahnelenmiş olan "Salıncakta İki Kişi", bu kez Sevgi Sanlı'ma yeni bir çevirisiyle karşımızda. Oyunun özgün metninde Yidiş adıyla bilinen Gittel, nedense (bizde "yabancı" - İsveçli??? - olarak tanımlanan) "Gitta"

Yapımcı İpek Kadılar Altıner ile yönetmen Hakan Altıner'm, Türk Tiyatrosu ortamında son yıllarda estirdikleri olumlu rüzgâr, William Gibson'un artık "klasikleşmiş" sayılan bu oyununu da özellikle genç izleyici kuşaklarına tanıtmış olmalarıyla sürüyor. Umarım ki gösteriler sürdükçe, salıncaktaki devinimler, kişisel olarak arzuladığım yumuşaklığa, doğallığa ve düzeye ulaşır...


Fotoğrafların

Dili

pe

Tiyatro: Oyuncular Tiyatro Grubu

cy

a

1001Gece Masalları

Oyunlaştıran-Yöneten: Selma Köksal Sahne-Giysi Tasarımı: Berna Sarıtaş Işık Tasarımı: Kamil Fırat Dans Düzeni: Funda Emir

Müzik: Süleyman Alıntemiz Şarkı Sözleri: Ahmet Önel, Gülsüm Soydan, Salih Bolat. Oynayanlar: Kaan Erten, Gülsüm Soydan, Selma Köksal, Aslıhan Eraltan, Hasan Uzma, Nurçin Karabıyık, Ayşegül Uçanoğlu, Ayça Öztürk. Fotoğraflar: Defne Sesin Okay


Şehrazad'ın yaşamak için anlattığı öyküler, Hasan'ın serüvenleri mi? Görkemin kanatları mı? Şehrazad'ın hayatta kalmak için geceler boyu anlattığı masallar, Hint ve Çin diyarlarının zalim padişahı Şehriyar'm

cinayetlerini engeller,

onu iyileştirir, adam eder.... Çünkü öyküler ilaçtır.*

Şehrazad'ın hayatta kalmak için seçtiği bu yol da onu zafere götürür. Hayatta kalmayı başarmıştır ve Şehriyar, bundan sonra hiçbir kadını öldürmeyecektir. Çünkü Şehrazad'ın öyküleri, tüm kültürlerin eski öyküleri gibi yaşamın kutsallığını gösteren bir rehberdir.

pe

cy a

Bu öyküler yaşam sevinci, yaşam deneyimi, acı, şiddet, kötülük, sevgi, aşk, erotizm ve barış doludur. Hayatı, kendimizi, kadın ve erkek olarak kimliğimizi anlamamız için derin bir kaynaktır. Hasan-ül Basri'nin serüvenleri ise içlerinde, öykü anlatıcısı Şehrazad'ın kadınlık konumuyla en çok örtüşen bir aşk öyküsüdür.

Ama bu öykü bir aşk öyküsü olduğu kadar bir yitirme öyküsüdür. Bu öykünün kadını Görkem, bir aşka kavuşurken onu sonsuz özgürlük sağlayan tüylü mantosunu, yani kanatlarını kaybeder.

Masalların günümüze gelene kadar, kültürel değişimlerle birlikte yeniden, yeniden yazıldığını biliyoruz. Bir peri masalı olan Hasan'ın serüvenlerinde, kadının ruhsal potansiyeli, tutkularının peşinde koşabilme iradesi


ve isteği, özgürlük ve bağımsızlık taleplerinin dışa vurumu olan bu tüylü manto; öykü her ne kadar kavuşma ve özgürlüğün kaybını kabulleniş, veya "aşkın zaferi"yle bitse bile, çok güçlü bir imge olarak anlatıyı yarıyor... Yürekte bir yeri deliyor. Böyle güçlü bir imgeyi, peri masalı formunu yeniden yeniden üreten kültür endüstrisinin filmleri ve dizilerinin çoğunda arayın ki bulasınız.... Şehrazad'ın tüylü manto imgesi daha güçlü çıkar.

Bin yılların derinliklerinden gelen, insanlığın ortak bilinçaltına ait bir paradokstur bu. Gene bin yıllardır hüküm süren ataerkil kültürün

Anadolu mitolojisinden doğan Amazon kadınları, her coğrafyada tüm mitolojilerde yer almıştır ve insanlığın ortak belleğine kazınmıştır. Hasan-ül Basri'nin sevgili karısı

pe

Görkem de kanatlarını teslim edip kocasının evine yerleşir, iki çocuk

doğurur. Eve kapatılmıştır. Özgürce uçması, gönlünce dansedip eğlenmesi engellenmiştir.

Ruhunu kaybeden, teslim eden bir çok kadın gibi. Ama Görkem, bir yolunu bulup mantosunu ele geçirdiğinde, Yedi Denizlerdeki Amazonların yanma kaçmakta hiç tereddüt etmez. Aşkı ve çocuklarını geride bırakarak. Hasan, Görkem'in ona bıraktığı küçük umudun peşinde, yollara düşer... Tehlikeli bir maceradan sonra

bulur. Onu evine geri

cy

bir dönem yaşanmış olmalıdır ki,

a

korkuyla marjinalleştirdiği anaerkil


getirir. Peki ya TÜYLÜ MANTO? Kadınların yaratıcı esin dolu iç dünyası, tutkularının peşinden koşma özgürlüğü, başıboş ve bağımsız uçma isteği ne olacaktır ? "Bir kadın yanlış nedenlerle evlenir hayatından kopar. Bir kadın büyük biri olmak, büyük bir iş yapmak, büyük bir yolculuğa çıkmak ister, ama bunun yerine evde kalır. Bir kadın kendi olmak ister ama karşısına çıkan her aşığa bir kolunu, bir bacağını ya da göz küresini verir." * Bu durum genel ve çağdaş bir durumdur. Aynı zamanda çok eski bir hikayedir. Oyuncular Tiyatro grubu üyeleri, bu paradoksal durumu, kadın olmanın,

pe

cy

a

kadın olarak hayata bakmanın bilincinde olarak ustalıkla belirginleştirmişler. Selma Köksal'ın yönetiminde "Hasan- ül Basri'nin Serüvenleri"ni "Görkem'in Kanatlan" eksenine ustalıkla kaydırmışlar. Bunun yanında, gerilim, fantazi, coşku, aşk, acı ayrılık gibi, masalsı anlatımın tüm renkli öğelerini müzikli, danslı, gözalıcı kostümlerle bezeyerek sahneye taşımışlar. Yorumun en başarılı yanlarından biri de hem masal izleğini korurken, kimi zaman ironik, kimi zaman grotesk, kimi zaman da dramatik bir anlayışla metni çok sesli, tartışmaya açık bir yapıya kavuşturmuşlar. Nejla Algan

*Clarissa P. Estes'in "Kurtlarla Koşan Kadınlar" kitabından alınmıştır.


İstanbul'da dört oyun, dört yorum

pe cy a

Cümbüş

> Yusuf Eradam yusuferadam@tiyatrodergisi.com.tr

"Yalnızlığın Ülkesine Seyahat" Fener Rum Lisesi Tiyatro Topluluğu Balat'ta dolaşırken daha önce fotoğraflarını çektiğim ve benim de herkes gibi bir çeşit mabet sandığım bu Kırmızı Lise ya da Mekteb-i Kebir, İstanbul'un fethinden de önce farklı isimler altında değişik yerlerde akademi işlevini yürütmüş. Lisenin eğitime başlangıç tarihi 1454 kabul ediliyor. En az 550 yıllık bir ilim irfan yuvası. Fetihten sonra, Sultan Mehmet özel bir izin vermiş Patrik Genadios Sholarios'a ve Rumların eğitim öğretimlerini yürütecekleri bir bu merkez kapanmamış. Akademi mezunlarının daha sonra İtalya Rönesans'ına büyük katkılarda bulundukları biliniyor. Liseliler, okul tarihinde Patrik Sholarios'un öğretmeni Mattheos Kamaritis'i de saygıyla anıyor. Okul altın çağını, 16. yüzyılın sonlarında Georgios Aitolos ile Leonardo Mindonio'nun müdürlükleri sırasında yaşamış, 19. yüzyıla gelindiğinde ise Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerinden istek gören, aranan bir okul olmuş, okul mezunları Osmanlı yönetiminde saray tercümanlıkları, Eflak, Boğdan valilikleri gibi mevkilere yükselmişler. Yedi tepeli İstanbul'un beşinci tepesinde bulunan Kırmızı Lise'nin inşaatına ise 1881 yılında başlanmış, Mimar K. Dimadi binayı kanatlarını açmış bir


kartal gibi tasarlamış. 1960'lı yıllarda öğrenci sayısı 480'e kadar yükselmiş, bu felsefe, dil akademisi Lozan antlaşması ile birlikte "azınlık okulları" statüsüne alınmış ve Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlanmış. Okulun bugünkü müdürü Niko Mavrakis, bir İstanbul Üniversitesi mezunu. Okulun çevresinde içinde yaşanabilecek birçok yapının boşluğu, okul çevresine taşınan yeni İstanbulluların bu eski İstanbulluları yadırgamaları, yüksek duvarlarının üzerindeki tellere takılmış çöp torbalan ciddi bir varoluş savaşımını gözlerimiz önüne seriyor. Yetmişli yılların başındaki talihsiz gelişmeler yüzünden bugün İstanbul'daki Rumların sayısı 1300'e kadar düşmüş, 550 yıllık bu akademinin öğrenci sayısı ise sadece 50. Topluluk, okuldaki öğrenci sayısının azlığı benzeri sorunlara karşın 1999 yılından bu yana "Zapt-ü Rapt" ve "Kırlangıçlar Gelecek" adlı kısa eğitim oyunlan dışında "Vah Güzel İstanbul" (2000-2002), "Savaş Devam Ediyor" (2001), "İyi Aileler İyi Çocuklar" (2002), "Yurdun Seni Çağırıyor Nâzım"" (2003) adlı oyunları sahnelemişlerdir. Kırlangıçlar dönse keşke. Ama her keşke gibi bu da içimizi kanatıyor. İçerde bir cümbüş yaşanamıyor ama okul kapısı önünde yeni İstanbullu gençlerimiz "Şakşuka!" diyerek dans ediyor. "Görgü öğretilebilir mi?" yoksa insanın içinden mi gelir,"tevazu ile iktidar niye kol kola gezemezler?" benzeri sorular sormama yol açtı bu görgü eksikliği. Kadim kelam arayışı içindekilerin ise böyle geçici iktidarlara hoşgörü göstermekten başka yapabilecekleri varsa, o da sanat ve bilgi yolundan ayrılmamaktır.

pe

cy

a

İnsanlığın varoluş savaşım tarihini anlatan "Yalnızlığın Ülkesine Seyahat"i, Fener Rum Lisesi'nde izlemek büyük keyifti. Ruslar dışında tüm Ortodoksların yederi konumundaki Patrik ile birlikte Emin Keşmer'in yazıp yönettiği oyunu izledik, tavandaki fresklerden de Yunan bilgeleri, düşünürleri bizi izlediler. Barışın bilgiden geçtiği, bilgiden şaşmamak gerektiğini anlatan özlü sözler de duvarları süslüyordu. Sözden çok dansla anlatıma ağırlık veren bu masal oyunun danslarını da Natalin Boz, folklorik dansları da Angelos Durlaris hazırlamış, çalıştırmış. Sekiz kız öğrencinin farklı rollere girdikleri bir insanlık tarihinin panoraması; ilk günlerden bu yana avlanma, üretme, paylaşma ve kavga tarihi. Ellerini kullanmayı, çevreyi, nesneyi tanımayı, yürümeyi, koşmayı ve ne yazık ki korkularını, iktidar

savaşımını, bu yolda silah kullanmayı, kavga ya da savaş etmeyi, kısacası öldürmeyi öğrenişini anlatıyor. Yardımcı yönetmenliğini Kosta Kiracopulos'un yaptığı, afişi, maskları ve dekoru da Emre Keşmer'in hazırladığı bu oyunda meramı anlatmak için daha çok dans yeğlenmişse de Viki Draku'nun çeviri ve diksiyon çalışmaları sayesinde de oyuncular az da olsa iki dilde konuşuyorlar. O tarihi mekanın tılsımı içinde Antik Yunan oyunlarının şiirselliğini hissediyorsunuz bir an. Ne de olsa dans insanoğlunun ilk iletişme ve kendini ifade aracı, ilk dili. Oyunda Pir Sultan Abdal, Can Yücel, Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali gibi şairlerimizden de şiirler kullanılmış. Didaktik olmaktan kaçındığını söyleyen Emin Keşmer, insanlık tarihinin başlangıç evrelerinde Danvinyen açıdan maymunu görmek dini liderin hoşuna gitmedi haliyle ve oyun sonrasında yaptığı konuşmada Sayın Patrik "homo homini lupus" atasözünü anımsatarak insanların temel amaçlarının barış olması gerektiğine dikkat çekti. Aynı zamanda okulun Müdür Yardımcılığı görevini de yürüten Emin Keşmer'in çabalarının da bu yolda olduğu açıktı. Savaşa, insanoğlunun çeşitli sebeplerle birbirlerine yaşama hakkı tanımayışlarına karşı bir şeyler yapılabileceğine inançlarını ve umutlarını yitirmediklerini söyleyen Emin öğretmen, umutsuzluğa karşı "bu masalı uydurduk" diyor. Gereksinim, barış içinde varolmak olunca bu konuda kafa yormak, hayalgücünü çalıştırmak herkesin işi olmalı. Oyuncular Angeliki, Maria Fani, Maria, Marina, Meri, Meşlin, Natalin ve Patrisya da bu oyunda döktükleri teri, oyunda yoruldukları yetmezmiş gibi, oyun sonrasındaki konuşmalar boyunca da sahnede ayakta bekleyişlerini hiç unutmayacaklar ve çocuklarına da Ege'nin iki yakasının ve tüm dünyanın kardeş kardeş yaşayabileceğini öğreteceklerdir. Gerek Fener Rum Lisesi, gerekse Patrikhane etkinlikleri ziyaret etmek isteyen herkese açıktır. Lisenin kilise gibi, şato gibi duruşu bizi ürkütüp korkutmasın, onlar bize yabancı değil. Vatandaşlarımız, yurdumuzun seçkin simaları. Tarihimizin yadsınamaz parçaları. Bütünselliğimizin garantisi. Birlik ve beraberliğe çağrıları ise sahicidir. "Buluşma" Dostlar Tiyatrosu İşte bu noktada Fener Rum Lisesi'ndeki çabanın benzerini Dostlar Tiyatrosu'nda görüyorum. Usta oyuncu, yönetmen Genco Erkal ve arkadaşları, İngiliz yazar Terry


Mahşer-i Cümbüş Benim başlarını tapışlamak istediğim bu genç tiyatro grubunun izini sürmeye Ankara'dayken başladım, burada da keyifle izledim. Çok komikler. 2001 yılında Ankara'da kurulan ve dünyada çeşitli örnekleri olan "Tiyatro Sporu" anlayışının Türkiye temsilcileri onlar. Mahşer-i Cümbüş doğaçlama tiyatrosu grubu Koray Tarhan, Ayhan Taş, Dilek Çelebi, Yiğit Arı, Zeynep Özyurt, Ayça Işıldar ve Özlem Turay'dan oluşuyor. Her biri gülmekten kırıp geçiriyor izleyeni. Tiyatro sporunun en güzel yanı izleyicinin doğrudan katılımı ve interaktif oluşu. İpuçlarını izleyenler veriyor ve sekiz kişiden oluşan ekip Mahşer ve Cümbüş diye iki gruba ayrılıp izleyenin de son turda bir temsili oyuncu ile etkin katılımına kadar farklı özelliklerdeki dört turda çeşitli insan hallerini kimi zaman birbirlerini de şaşırtarak oynuyorlar. İzleyenler kadar, o sırada oynamayan grup elemanlarının da sahne kenarında kahkahalarını tutamayışlan da bu yüzden. Tiyatroyu müsabaka gibi sunmaları ise izleyenin değerlendirme yapmak, not atmak isteğini de okşuyor. Eskiden izleyenlerden beş kişi jüri olur ve not atardı, şimdi bütün izleyenlere verilmiş bu hak ve iyi de olmuş. Son izlediğimde, Metal Fırtına ve Amerika'nın Türkiye'yi istila etme olasılığı da Ayhan'ın dilinden dökülüverdi. Genç arkadaşlarımın kitap okuyup, bilgilendikçe, sahnede doğaçlama dökülen repliklerin kalitesinde de yükselme olacaktır. Kanadalı Keith Johnstone'un geliştirdiği tiyatro sporu tekniği 2000 yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Tiyatro bölümünde Tülin Sağlam ve Kadir Çevik'in derslerinde kullanılmaya başlandı, sonra grup Tenedos Kafe'de Ankaralıları cezbetmeyi sürdürdü ve bir yıla yakındır da İstanbulluları çekiyorlar salonlarına. Alabildiğine az aksesuarın kullanıldığı oyunlarda izleyen de hayalgücünü çalıştırıp gülerken düşünmeyi öğreniyor. Hiçbir gösterinin bir diğerinin aynısı ya da tekrarı olmayışı da izleyene olduğu kadar oynayanlara da anın "biriciklik" hissini yaşatıyor.

cy a

"Insignificance" adlı oyununu Filiz Ofluoğlu'nun Türçesi ile "Buluşma" başlığı altında sahneledi Muammer Karaca'da. Tevazu ile bilinçli seçimlerle kaliteyi sürdürmek söz konusu olduğunda tiyatromuzun anıtsal isimlerindendir Genco Erkal ve Dostlar. Bu anlamda hep genç kalmıştır Genco usta, hatta bu oyunda gördüm ki çocuk da kalmayı başarabilmiş.

pe

Ali Uyandıran, Dolunay Soysert ve Erdem Akakçe gibi sağlam bir kadroyla sergilenen bu oyunda Einstein ile Maryln Monroe buluşmasında komedinin izleyiciyi fazla eğlendirmesine biraz da dingin, bilinçli ve hoşgörülü profesör karakteri ve Erkal'm oyunculuğu izin vermiyor ve oyun da zaten eğlencelik değil. "Önemsizlik" üzerine ironilerle yüklü oyunda izafiyet kuramının üzerine yazılı olduğu Einstein notlarından, sinema dünyasının kuralları gereği güzel bir kadının insan olarak önemsizliği, kıskanç beyzbol oyuncusu kocanın gözünde Einstein'ın önemsizliği, MacCarthy döneminin temsilcisi Senatörün gözünde insan onurunun önemsizliği işlenirken, Senatörün de önemsiz bir karaktere dönüştüğü yerler olmadı değil (beyzbolcudan sahnede değilse de sahne arkasında dayak yediğini bilmek isterdim, ama olmadı; bir de, senatörün de yer yer komik olmasının onu sevimli kılmasına da içerledim; cadı kazanını kaynatan canilerin sevimli bir yanı olmadığını bildiğim için). Dogma ile aydın bir dehanın çatışması arasında kalmış iki sıradan ünlünün karşılaşmasından ortaya çıkan komik hallerin sonunda da atom bombasının patlatılmış olmasının ise hiç de önemsiz olmayışının altı çiziliyordu finalde. "Bilgi bir kabuldür" diyor profesör ve o bilgiyi çocukları yakmak için kullanmayı akıl etmek zaafiyeti insanın sayısız örneklerini verdiği hamakatının sonucudur. Oyun, evrenin sırlarını, şiirini yakalamaya çalışan bir izafiyet kuramının babası dahinin insanoğlunun bu öldürme zaafiyetine karşı acılar yüklediği yüzünde son buluyor. Oyunun sonu ile insanlığın sonuna da bir anıştırma yapılmış oluyor.

İzleyiciden gelen alkışa Genco Erkal alkışla yanıt verirken bana geçen anlam şuydu: "Yıllardır, sahneden bir bilinci ayakta tutmaya çalıştım, boşa çalışmadığımı bana hep söylediniz, Genco Erkal'in barış ve sevgi akademisinden hepiniz pekiyi ile mezun oldunuz." Ben de böyle bir okuma ile ustaların başımı tapışlamasını istiyorum demek ki.

Grubun müziklerini de yine doğaçlama sahnedeki oyuna bas gitarıyla eşlik eden Yurdal Çağlar yapıyor. Bu uygulama Ankara'da yoktu, sahneye bir eşlikçi müzisyen koymak fikri güzel belki ama bas gitarın sesi daha baskınlaşınca ya da kendisini sahnedeki her hale, her duruma eşlik etmek zorunda


hissedince izleyen için biraz yorucu olabiliyor. Genç bir izleyici kitlesine sahip bu grubun da izleyicide bilinç uyandırması ve kör gözüne parmak sokmadan eğitici, öğretici olması mümkün. Hatta, konservatuvar olsun olmasın, oyunculuk ve tiyatroya ilişkin bir şeyler öğrenmek isteyen herkesin bu ekibin doğaçlama zekasından öğrenecekleri çok şey var: her Cuma 20.30'da İstiklal Caddesi, Beyoğlu sineması karşısındaki Halep İşhanı'mn ikinci katındaki Maya Sanat sahnesindeler ve sinemadan da ucuz. Çayhane Vera Sneider'in yazdığı ve John Patric uyarlamasıyla izlediğimiz bu oyunu bir Pazar günü izledim ve AKM büyük salon doluydu ve çok alkış aldı. Oyun aksiyonunda önemli katkısı bulunan ve dönüşümü kolay metal platformları ile Ali Cem Köroğlu'nun sahne tasarımı ile Bülent Emin Yarar'ın pikaro-Şarlo çizgisindeki başrol oyunu hemen öne çıkıyor ve izleyici Tobuki'li çevirmen-bilge soytarı rolünü bütün sevimliliği ve naifliği ile sunan Bülent'i çok seviyor. Oyunculuğunu Diyarbakır'da çalıştığı zamandan beri izlediğim Bülent Emin Yarar oyunun içindeki Amerikanvari cümbüşle izleyeni oyalama eğiliminden kolaylıkla sıyrıldığı gibi, birbirinden çok farklı rolleri üstlenebildiğim de yıllardır kanıtlamış bulunuyor. Ayumi de göz dolduruyordu oyunculuğuyla.

Ada literatürü içinde de ayrıca incelenebilecek bu oyunun büyük emeklerle çıktığı belli. Tap dance çalışmışlar, keçili, cipli, geyşalı cümbüş ki ne cümbüş, 32 kısım tekmili birden. Herkesin emeğine sağlık. Ama kimi ayrıntılar gözden kaçabiliyor. Bir tanesine daha değineceğim ki neredeyse bütün oyun boyunca bu yanlış duyuru sahnede duruyor. Şöyle bir askeri duyuru görmüş olabilirsiniz: "Subaylara Mahsustur." Buradaki -tur/dır/dir takıları bunun emir olduğunu, bu kuralın çiğnenemeyeceğini askeri bir üslupla söyler. Sahnede duran askeri duyuru ise şöyle diyordu: "Yalnız Subaylara Mahsus." Yalnız olmayan subaylar oraya giremezler mi? Oyundaki önemli nesnelerden ve ritüelistik değere de sahip yelpazeyi karakterlerden biri bir sahnede fırlatıp attı. Japon kültüründe var mıdır yelpazeyi frizbi gibi fırlatmak? Cümbüşü hedeflerken ayrıntılar neden gözden kaçar, oysa oyuna dört dörtlük dememizi sağlayacak olan bu ayrıntılardır. Belki çevirmen, belki dramaturg ve belki de yönetmen ya da herkes sorumludur bundan. Güreşçinin takımlarının tersine Amerikan bayrağının oyunun başından sonuna gözümüze batması amaçlanmış olabilir belki ama ben salondan Amerika'nın dünyanın bir ucunda yaptıklarından rahatsız olarak çıkmadım. Danslar, gösteri vb. verdiğimiz paraya değdi demiştir izleyenlerin hemen hepsi, ayrıntılarla az daha uğraşılsa da benim gibi takıntılı ukalâlar da "olup olacağı bu mu?" demese.

pe

cy

a

Oyunda Amerikalıların yaptığı en büyük yanlışlardan biri, ki Amerikan tarihinin bir özelliğidir, başka yerlere uygarlık götürmektir ve bu anlamda da Amerikalıların bütün dünyaya "Bana maruz kalmaya hakkınız var!" diyen arsız ve ar daman çatlamış bir dış siyaset izlemeleridir. Militarizmin, güç simgesi metal zeminlerde oyun oynanması ile ciddi bir anti-militarist eleştiri var dedik oyunun başında, hele Amerikan askerleri içeri dalınca...ama bir süre sonra Amerikan subayları durum komedilerinde kolaylıkla dalga geçilen aptal karakterlere dönüşüverdiler. Amerika'yı eleştirirken Bush'a salak deyip rahatlamak gafletinden söz ediyorum. İstila ettikleri köyde kalıp orada imece usulü içki üreten ve geliri eşit olarak bütün köylülerle paylaşan "iyi Amerikalılar" komünist olmakla suçlanmamak için subaya "Kazandığımız paralar Seattle'da bir bankada ve bütün köylülerin eşit hakkı var" demişti. Japonya'nın güneyindeki bir kasabanın parası neden bir

Seattle bankasında diye kimse sormadı? Bir de Çayhane'deki eğlence sırasında Sumo güreşçilerinin ön sıralarda oturanlar için bir sürprizi var. İri yarı oyuncuya giydirilen Avanak Avni'ninkine benzeyen bol donu yüzünden Sumo güreşçilerinde hiç görülmeyen bir şeffaflık hasıl oluyordu ve güreşçinin takımları ön sıralarda oturanların gözüne giriyordu.

Cümbüş şimdi ve burası içindir, yani hız gibi, unutturur. Oysa ayrıntının ağırlığı, yavaşlığındadır, kalık ve kalıcı oluşundadır. Oyunun düşündürmesi de bu ayrıntıların bütünselliğinde yatar. Bir ayrıntının eksikliğine canım sıkılacağına bütün oyunun canımı sıkmasını yeğlerim tiyatroda. O sıkıntı etkide totalite olarak kalır belleğimde, salondan çıkınca da düşünmeyi sürdürürüm böylece, tiyatro böyle değiştirir izleyeni. Genco Hoca bunu herkesten iyi bilir©


Antalya Devlet Tiyatrosu'nda

pe

cy

a

Paşaların Paşası

> Dilek Öztekin

Şu 'paşa' önemli dilimizde... Paşa çayı, paşa paşa, gelen ağam giden paşam, paşa gönlün bilir, paşam paşam... Öylesi böylesi, kim hayatında paşalar gibi ağırlanmak istemez ki? Bu, cephede görev yapan bir teğmense bile! Evet, cephede! Nasıl mı oluyor? Şöyle; İsrailli başarılı yazar Eli Saghi'nin "Maine Mutter Die Generalin" - "Paşa Annem" adlı oyununun, Hale Kuntay çevirisiyle, "Paşaların Paşası" olarak Antalya Devlet Tiyatrosu repertuvarında yer almasıyla başlıyor tüm güzellik. Oyunda 6 kişi var: Cephede o bölgenin sorumlusu, dürüst ve işine aşık teğmen Gabi, Gabi'ye aşık ve bu yüzden de bölgedeki tek kadın asker Çedva, pratik zekâlı, hazır cevap ve çapkın 'er-rkek' Assulai, Gabi'nin babası olan ama kimsenin onun babası olduğunu bilmediği, hanımının dırdırı yüzünden gönüllü olarak cepheye gelen palabıyıklı aşçı Binştok, oğlunun


hasretine dayanamayarak dolma, börek, pasta dolu sepetler, işli örtüler ve oğlunun yumoş köpek terlikleriyle cephenin ortasında beliriveren tontiş anne Allegra! E tabii Allegra öyle bir anne ki; allem edip kallem edip dediğini yaptırıyor ve paşa oğluna iyi bakmak için elinden geleni ardına koymuyor. İyi de tam bu curcunanın ortasında ne oluyor? Teftişe sert mi sert bir Albay geliyor!!! Bundan sonrası anlatılmaz izlenir sevgili okurlar. O halde seyreyle gözün, hoş ola gönlün diyelim ve oyunla ilgili eleştirimize geçelim.

Durum komiği ağırlıklı oyun, zamanlamayı ve tempoyu çok dozunda tutarak sahnelenmiş. Hareket komiği ve söz komiği ile durumlardaki komiklikler desteklenmiş. Oyuncuların kıvraklığı ve oyundaki organik bağ takdire değer. Dekor için Gülay Korkut, Kostüm için Esra Selah'ı da tebrik etmek gerek. Uzun zamandır böylesine dört dörtlük beğendiğim bir komedi eleştirisi yazmamıştım; emeği geçen herkesin ellerine yüreklerine sağlık! Antalya Devlet Tiyatrosu'nun idealist müdürü Selim Gürata'ya da tebrikler, sahneniz yıkıldı ama yılmadınız, siz ve ekip arkadaşlarınız mesleğinize ne denli saygılı olduğunuzu böyle başanlı bir oyunla gösterdiniz. Oyunla ilgili bilgi için www.antalyadt.gov.tr .

pe

cy

a

Vodvil deyince aklımızda beliriveren bir tanımlama vardır ki, doğru olmasına doğrudur. Hani pek suya sabuna dokunmayan, güldüren, eğlendiren. Doğru, öncelikle şu güldürme misyonundan başlayalım; belden aşağı çalışmadan, saçma sapan laf bombardımanlarına tutmadan, aklı selim güldüren ve güldürdükten sonra düşüncenizle sizi baş başa bırakan komedileri arayın ki bulasınız. İşte öncelikle bu oyunun, kaliteli bir komedi olarak yazıldığını ve sahneye konulduğunu yürek rahatlığıyla söyleyebilirim. Benzerlerine pek rastlamadığımız kalitede bu vodvili öncelikle bu yüzden kaçırmamanızı öneririm. Tekst; güçlü oyunculuk temposu ve aksiyonu incelikle işlenmiş bir reji gerektiriyor ki bunu da yönetmen Ali Meriç ve oyuncu arkadaşları Selim Gürata, Sevim Şenöz, Şener Kökkaya, Bahadır Karasu, Sedat Mayadağ ve Süheyla Güzel ustalıkla yerine getirmişler. Üstelik, türü gereği pek suya sabuna dokunmayan vodvil,

yönetmenin katkısıyla savaş karşıtı mesaj veriyor; bravo Ali Meriç! İnsani ilişkilerimizi sorgulamamızı sağlıyor, kime neye niçin emek verdiğimizi/vermediğimizi alttan alttan bize gösteriyor. Hem doya doya bir komedi seyrediyor hem usta ve kolektif bilinçle gerçekleştirilmiş bir sanat yapıtı ile ruhunuzu besliyor hem de asık surat gezdiğimiz, yaşam tadını yitirmekte olduğumuz şu günlerde kahkaha ile şarj oluyorsunuz.


Seyircinin ota çoka gülmediği bir komedi

pe

cy

a

Sağlık Olsun

> Üstün Akmen ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Genel olarak üç çeşit dramatik ifade türü var diyorlar. Birincisi şiirmiş. İkinci sırada düz dramla düz komedi gelmekteymiş. Üçüncüyse, yüksek komedi... Ne tuhaf!.. Her üçü de insanoğlunun yaşantısı ile uğraşan yapı taşlan, öyle değil mi ama! Gerçekten de, şiirli dram, insanoğlunun yaşantısını ölümsüz gerçeklerle, içlek değerlerle ölçmekte. Dramla komedi ise, bu yaşantıyı insan doğasının belli ölçekleriyle değerlendiriyor. Yüksek komedi mi? Yüksek komedi, insanı görenekleri ve alışkanlıklarıyla tartıp biçiyor. Komedi Nelerden Doğar? Şiirli dramda aktörün yorumu, her zaman piyesin temeli olan felsefeden yön almalı tamam da, ya düz dram? Ya da düz komedi? İkisi de insanoğlunun özelliklerini, sadece gerçeğe uygun olarak, abartma ile yüceltilmiş, belli bir görüş açısından yorumlamak istiyor. Bununla beraber, bu yorumun kökleri insanoğlunun taaa evrensel niteliklerine kadar uzanmakta. Yüksek komedi de ise, piyes yazarının da, aktörün de başlıca endişesi, davranışa üstünkörü de olsa gene derinlemesine etki eden belli bir çağın dışarlak göreneklerinden kaynaklanmakta. Gerçek komedi, işte bunlardan doğuyor, büyüyor, gelişiyor.


Hoppala Yavrum Hoppala Bugünün edebiyatı, yazıyı, sinemayı hareket; tiyatroyu ise konuşma sanatı olarak tanımlıyorlar. Günümüz tiyatrosu, doğal olarak ticari kaygılarla hareket etmekte. Tiyatro, nedense bu açıdan hiç mi hiç tartışılmıyor. Zaten "komedi" diye sahnelenen oyunların çoğunun düzeyi, bu tartışmayı başlatamaz nitelikte. Fars desen fars değil, vodvil desen ilgisi yok, bulvara hiç benzemiyor... Tamam, seyirci sıkıntısı çekilen bir ortamda tiyatro sanatı tartışılmasın, tamam, itirazım yok. Ama durup bir geriye baksınlar. Komedi adına yapılanlar, komedi adına bir şeyler yaptığını sananların pek çoğu, bugüne değin konuşma dilimize değil, sadece argomuza katkı sunduklarını görecekler. Şimdi: "Türk komedisinin geçmişi argoya dayanır" desem, hop oturup hop kalkanlar olacaktır kuşkusuz. Ben hoplayacağıma, onlar hoplasın, n'apim!

Doğallıkla Oluşturulan Hareketlilik Ali Poyrazoğlu, çeviride (ya da yeniden yazma sırasında) kullandığı sade dili, sahneye koyarken de aynen uygulamış. Sahnede tiyatro adına yapılan her şeyi "ayırma - seçmeyöntem" aşamasından geçirdikten sonra, sıra diyaloglara geldiğinde, uyumlu ve birbirini mükemmel oyunculuğa özendiren bir tutum benimsemiş. Realizmi ön plana çekmiş. Hareketliliğin esasını doğallıkla oluşturmayı hedeflemiş. Jest ve mimiklerin yanı sıra sahne üzerinde gerçekleşen her hareketin gerçeğe yakın olmasını istemiş ve elde etmiş. Komedi doğallığını seyirciye yansıtırken yapay bir takım fiziksel illüzyonlardan da yararlanmış, ama hiç mi hiç abartmamış. Yapma be Barış! Sahne dekorunun "doğru" olarak tanımlanabilmesini, göze bir şeyler sunacak biçimde hazırlanmasında arayanlardanım. Dekor, eğer bir iç görünüş ise, seyircilerin sahnede olup bitenleri seyretmelerini sağlamak üzere bir süre sonra ortadan kalkacak olan dördüncü duvarı hesaba katmaksızın, dört yanı, dört duvarı ile birlikte kurulmalıdır diyenlerdenim. Mimari doğruluk yönünden de sahneden çıkışların mantıkî olmasını isterim. Bu çıkışlara bağlı, dışta kalan bölümlerin, (yani "Sağlık 01sun"da koridor) açık seçik tasarlanmasını beklerim. Yalnız eylemin geçtiği yerin değil, tüm olarak çevrenin planlanmasını benimserim.

a

Geçmişle Hesaplaşmak İçin Esen Poyraz Ali Poyrazoğlu'nu, eskiden beri, geçmişle hesaplaşmak üzere komedi tiyatrosu yapan şövalye olarak tanımlarım. Türk tiyatrosunda argoya gerek görmeden, bayağılığa düşmeden, sözcüklerle incelikli bir biçimde ve biçem içinde oynayarak tiyatro yapmayı başaran bir addır Poyrazoğlu. İnanıyorum ki, gerek görse ve pornografik bir oyun dahi yapsa, dil sanatını her durumda belli bir düzeyde korumayı başaracaktır. Ülkemizde de tanınan İngiliz yazar Eric Chappell, oturmuş "It Can Damage Your Health - Dikkat: Sağlığa Zararlıdır" başlıklı bir oyun yazmış. İngiltere'de kapalı gişe oynanmış bu oyun bir de "sitcom"a dönüştürülmüş. Ali Poyrazoğlu gitmiş, bu oyunu almış, ne çevirmiş, ne de uyarlamış, oturmuş adeta baştan yazmış. Adını da "Sağlık Olsun" olarak saptamış. Başrole de soyunmuş, yetinmemiş bir de yönetmiş.

Solmaz (Eser Ali) diye çok, ama çok genç bir bilgisayarcı aralarına karışır. Hemşire Deniz Gezer (Berrak Kuş), Operatör Doktor Kayhan Bey (Özdemir Çiftçioğlu), Hastabakıcı Hayri (Onur Şenay) ile birlikte, hastane odasında kimi zaman hüzünlü, kimi zaman eğlenceli, duygulu günler geçer. Seyirci, bu oyunda "ota çoka" gülmez, ama tam da sırası gelmişken, tam da kahkaha atarak dünyaya meydan okuyacakken, Ali Poyrazoğlu ve arkadaşları onları birdenbire yaşamın ve ölümün sorgulandığı sessiz bir dünyaya indiriverir. Cinsellik, aşk, yaşam tutkusu hem de herkesin gözleri önünde bir arada yeşerecektir.

pe cy

Cinsellik, Aşk ve Yaşam... Oyun, sıradan bir hastanenin, üç yataklı odalarından birinde geçmekte. Ahmet Şevket Beyatlı (Ali Poyrazoğlu), ameliyat sonrası sağlıklı duruma geçme (nekahet) dönemindeki emekli bir edebiyat öğretmenidir. Yanında, Mazlum Sümbül (Bülent Kayabaş) adında bir hastalık hastası yatar. Derken, Çakıl


a

Eser Ali Adında Bir "Çakıl Solmaz" Oyunda Çakıl Solmaz'a can veren Eser Ali, oyuncunun olma hali nedir, biliyor mu, sanmıyorum. Ama organik bir işleme içinde bile, etkilenme ve ifade alanlarında sınırlarını fevkalade bilinçle çiziyor. Gerçeğin akışını çok çekici hale getirebiliyor. Duyumsuyor, duyumsadığını belli ediyor ve de ifade ediyor. Dürtüsüyle zorunluluk arasındaki kişisel boşluğu bulmuş, düşündüğünü değil, duyumsadığını yapıyor. Eser Ali, beni mutlu ediyor, bana umut veriyor.

pe cy

Barış Dinçel, hiç kuşkum yok ki, iyi bir sahne tasarımcısı. Karşılaştığımızda gözlerindeki ışıltı, her keresinde içimi ışıtır, Türk tiyatrosunun geleceğine umutla bakarım. Ama bu kez olmamış diyeceğim. Penceresi olmayan(!) hastane odasını sınırlayan paravanları da, paravanlara asılmış Monet tablolarını da hiç mi hiç beğenmedim. Koridor denilen karanlığı da... Beğenmedim. Banş Dinçel, çevre düzeninin oyuncu açısından önemini, dekorun yaratımın gerçekleşmesini, oyuncuyu hastane odasına, karaktere uyum sağlatıcı güce eriştireceğini nasıl savsaklamış, anlayamadım...

A be Yüksel Aymaz!!! Yüksel Aymaz'ın ışığına "eh", "peki", "yani", falan diyeceğim de, diğer yandan sormak da isterim: "Neden o kadar çiğ?" A be Sevgili Aymaz, oyun koridor ve odada geçtiğine göre, gölgelendirme ve ışıklandırma konusunda biraz daha duyarlılık gerekmez miydi? Koskoca Yüksel Aymaz, duygusal ve görselden vazgeçtim, tinsel ya da zihinsel bir etki yaratmak için, örneğin Ali Poyrazoğlu'nun "Pembe Panter" ile dans tablosunda, öznel bir ışıklandırma yöntemi yaratamaz mıydı!

Berrak Kuş, Giderek Kanatlanıyor Onur Şenay, Hastabakıcı Hayri'de görevini "bihakkın" yerine getiriyor, gene de ben o tipi, yönetmenin de onayıyla daha bir "vulgaire" çizmesini önereceğim. Doktor Kayhan Bey'de Özdemir Çiftçioğlu'nun, "lütfen" yerine "lutfen" demesini eleştiriyorum, ama rolünün komedi unsuruna olan etkisini çok iyi hesapladığını da açık yüreklilikle söylüyorum. Berrak Kuş'u, geçen sezon seyrettiğim "Havada Buluf'tan bu yana ciddi anlamda ivme kazanmış olarak değerlendirdim. Sahneye de yakışıyor. Davranış ve tutumu, ses ile aktarımın üst sınırlarına çok yaklaşmış. Ne demek istediğimi bizzat kendisi anlayacaktır, eminim.

Bülent Kayabaş'ın Yitip Bitmeyen Disiplini Sahnede izleme olanağını on üç yıl sonra yeniden bulduğumuz Bülent Kayabaş, kontrolünden, zamanlamasından, yaşamsal disiplininden gıdım kaybetmemiş. Hani Stanislavski, karakter yaratımının odak noktasına dikkat çeker ve nesnel yaklaşımlara yer verirken, bir hastanın "ben hastayım" imajını yaratmasında acıma duygusunun komedi ile nasıl bastırılacağını ve bu olayın inandırıcı nesnel yönünü anlatır ya, "nasıl" diye meraklananların Mazlum Sümbül'de Bülent Kayabaş'ı izlemelerini önereceğim, Bülent Kayabaş için başka da bir şey demeyeceğim. Ve... Ali Poyrazoğlu... Ali Poyrazoğlu, gene Ali Poyrazoğlu... Zihinsel düşünceleri, zihinde yaratılan her şeyi gene başarıyla maddeselliğe dönüştürüyor. Betimlemeciliğin sınırlarım zorlayarak Ahmet Şevket Beyatlı'yı ortaya çıkarıyor. Birdenbire, imgelemi devreye sokarak, betim sınırlarını çiziyor, belirliyor. Ali Poyrazoğlu'nun (tıpkı Bülent Kayabaş gibi) bildim bileli varolan yöntemli oyunculuğu, bu oyunda da teatral başarıyı yakalamasına yarıyor. Ali Poyrazoğlu, "Sağlık 01sun"un Ahmet Şevket Beyatlı'sım aklının ve duygularının olumlu beraberliğinde oluşturuyor. "Sağlık Olsun", sezonun görülesi oyunlarından. Yalnız, gülerken doğruyu ya da yanlışı ayırt edebilen, kendisine kimi soruları korkusuzca sorabilen seyirciler için. Yani, çok özel©


pe cy a


Ruşen Hakkı kahramanlarını bu kez karşıdan izliyor

pe

cy

a

Hüznün Dalgın Kuşları

> Ebru Ilgaz > ebruilgaz@tiyatrodergisi.com.tr

Kacaeli Bölge Tiyatrosu, Ruşen Hakkı 'nın şiir ve öykülerinden oluşan "Hüznün Dalgın Kuşları" isimli eseri sahneliyor. Eseri oyunlaştıran ve yöneten, Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun Sanat Yönetmeni Burhan Akçin. Akçin, eseri sahneye hazırlarken yazarın bugüne kadar basılmış tüm eserlerini, şiirlerini, öykülerini, günlüklerini okumuş. Burhan Akçin'le "Hüznün Dalgın Kuşları"nı ve bu yıl 25. yılını kutlayan Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nu konuştuk. "Hüznün Dalgın Kuşları"nı sahnelemeye nasıl karar verdiniz? Kocaeli Bölge Tiyatrosu 1979 yılında kurulmuş bir tiyatro. Üstelik kuruluş biçimi bir dernek. Sonradan profesyonel bir tiyatro olarak işletme biçimini değiştirmiş ve şu anda bir limited şirket olarak çalışıyor. Önümüzdeki beş yıllık zaman içinde ise vakıf veya çok ortaklı bir kurum olma yolunda kararlılığı var. Gelelim sorunuzun yanıtına: Sorunuza yanıt vermeden bu açıklamayı yaptım. Çünkü vereceğim yanıtlar ve açıklamalarımla çok ilintili. Kısacası şu anda Ulusal Tiyatro


"acaba oyun olabilir mi?" sorumun yanıtını oluşturur. Bu konuda başka şairlerin başka yazarların da uyarlamalarını yaptım. Bu ilk değil. Daha önce başka başka şairlerden oluşan beş oyun yaptım. Oyunlardan aldığım tepkiler olumluydu. Aralıklarla yaptığım bu beş oyunun da bir dramatik metni yoktu. Ama oldu, zorlu bir süreç, ciddi bir ön çalışma bunu ister istemez ortaya koyabiliyor. Ayrıca biri Köy Enstitüleri olmak üzere üç ayrı romandan da oyunlar yaptım, bu oyunlarım Kocaeli'de ve tüm Türkiye'de bizleri heyecanlandıran ve yeni yapıtlara iten övgüler aldı. Geçen yıl Muzaffer İzgü'nün "Dilber" adlı romanını oyunlaştırıp oyun yaptık. Seyircilerden aldığımız olumlu tepkiler hem yazarı hem de bizleri tatmin edecek ölçüdeydi. İki yıl önce Can Yücel'in "Müddetname" adını verdiğimiz ve bir tek kitaptaki şiirlerinden oluşan oyunumuzu Anadolu turnelerine çıkardık. Sonuç çok iyiydi. Kısaca şunu söylemek isterim, şiirlerden oyun yapmak, öyküleri oyunlaştırmak, yirmi beş yılını geride bırakmış bir tiyatronun atölye ürünleri arasında olmalıdır. Ben bunu çok seviyorum.

Yazar Ruşen Hakkı eline kalemi aldığından bu güne, yani elli yılı aşkın bir süredir, yaşadığı günlere, olaylara ve duygulara tanıklar bırakıyor. Şiirleriyle, öyküleriyle, roman ve günlükleriyle binlerce tanık bırakıyor yaşadıklarına dair. Yaşadığı günlerle anılarla ilgili ulusal sanatımıza ürün vermiş, ulusal sanatımıza emek vermiş bildik-tanıdık edebiyatçılarla ortak anılarını da, tanıklarıyla birlikte günümüze taşıyor. Halkın içinden yetişen Ruşen Hakkı'nın yazdıklarıyla tekrar halkın içinde olduğunu vurgulamak istiyoruz. Pazar yerinde, çarşıda, sokakta, mahalle kahvesinde, tarlada, çayırda, fabrikada, dolmuşta kısacası hayatımızın her karesinde bizimle birlikte yaşayan bu bilge kişinin, bu oturaklı şairin, çalışkan ve erdemli halk ozanının eserleriyle yüzleşmek istiyoruz. Bizleri şiirlerine, öykülerine, günlüklerine taşıyan bu edebiyat çınarının, bu kez hepimizi karşıdan seyretmesini istedik.

Gelelim "Hüznün Dalgın Kuşları"na. Hüznün Dalgın Kuşları Ruşen Hakkı'nın 1968 yılında Yeditepe Yayınları'nda basılan bir şiir kitabının adı. Proje gündeme gelince oyunumuzun adını bu eserden alalım fikri benimsendi. Ruşen Hakkı'nın yaklaşık sekiz şiir kitabı, bir romanı ile bir "Körfez Güncesi" harmanlanarak oyunumuzu oluşturduk. Bu aşamada, çatışmaları ortaya çıkarmak ve oyunun izlenebilirliğini sağlayan iç aksiyonunu ortaya koymak gibi sorunlar yaşadık. Çünkü elimizde dramatik yapısı olan bir tiyatro metni yoktu bunu biz oluşturacaktık. Nasıl yapmalıydık? Oyun neyi anlatmalıydı? Baştan sona kadar bir temayı nasıl içerebilir? Sahneleri oluştururken, olaylar dizisini, çatışmaları, iç aksiyonu, yan temaları, ana temayı, krizleri ve asal krizi, oyun kahramanlarını, izlek tablosunu nereden yakalarız ve nasıl sıralarız?

Şiir ve öykülerden oluşan bir metni sahneye taşımanın zorluklan nelerdi? Nasıl hazırlandınız? Benim çalışma heyecanımı edebiyatın, sanatın her alanı tamamlar. Şiir, öykü, roman, günce, oyun gibi her türlü ürün

Bu kaygılarla ortaya çıkardığımız ilk metin, yazarın kendi siyasi kültürüne doğru bir yol çizdi bize. Ortaya, yaşanan yılların toplumsal gerçekleriyle örülü dramatik bir yapı çıktı çıkmasına ama bu dramatik yapı grevler, işçi hareketi

pe cy

a

yelpazesinde önemli bir yer tutan, aynı zamanda uluslararası çalışmaların ve meslek örgütlerinin de içinde olan tiyatromuz yerel olma özelliğini hiç unutmadı. Öncelikle Kocaeli bölgesinde bir bölge tiyatrosu olma özelliğini kaybetmedi. Yani bir öncü tiyatro hareketinin kendi kentinde ve bölgesinde temsilciliğini üstlendi. Üstelik yola çıkış gerekçesi Muhsin Ertuğrul döneminin "Bölge tiyatroları kurulması için oluşturulan yasa taslağı"na dayanmaktadır. "Hüznün Dalgın Kuşları" adlı oyunumuzun metnini oluşturan eserler ise yine Kocaeli'ye kendini adamış ve burada yaşayan bir edebiyat gönüllüsüne, bir ozana ait. Kuruluşunun yirmi beşinci yılını bir dizi etkinlikle kutlayan tiyatromuzun etkinlik planı içinde böyle bir seçki vardı. Üstelik Ruşen Hakkı yirmi beş yıl önce tiyatromuzun kurucular kurulunda kurucu üye olarak yer almış ve o günden bu güne hiç kopmadan yardımlarını ve desteklerini sürdürmüştür. Bu gerekçelerin tümü bir araya geldiğinde borçlu olduğumuz ve görev alarak üstlendiğimiz bu projeyi gerçekleştirerek yine yerel olma özelliğimizden ötürü çok özel bir sorumluluğu yerine getirmiş olduk.


ve sendikalar, 12 Mart, 12 Eylül gibi ve benzerlerini izleyen darbelere, oradan işkencelere, tutuklanmalara, kayıplara, yargısız infazlara faili meçhullere kadar uzanan bir yol haritası çıkardı karşımıza. Oysa ki Ruşen Hakki'nın bu gerçekçi ve politize yaşamından geriye kalan sararmış resimlerinin dışında, romantik, yoğun sevgiyle Örülü, aşk ve insan şiirleri de vardı. Hatta bir çok öyküsü bize yaşama sevincinin coşkusunu veriyordu ve gerçekten de ideolojik bir renk vermeksizin "romantik" değerler taşıyordu. Hatta gerçeküstü, postmodern öyküleri, gerçekle düşü iç içe giydiren absürd öğelerle dolu öyküleri de vardı. İnsan kokan ve sevgi ile yaklaşan bu eserlerini yok sayamazdık. Bu nedenle ilk metni yeniden masaya yatırarak, yazarın kendi tekniğini oyunun oynanış biçimine de yansıtmak istedim. Yani gerçekle düş, insan ve aşk, insan ve işkence... İşte oyunun konsepti bu.

Kocaeli Bölge Tiyatrosu yirmi beşinci yılında kendisini nasıl tanımlıyor? Oyunların yanı sıra tiyatro eğitimleri ve şenliklerle de Kocaeli halkının kültür-sanat hayatına büyük katkılar sundunuz ve sunuyorsunuz. Tiyatronuzun Kocaelili tiyatro izleyicisi ile nasıl bir bağı var? Siz bu sorunun çok uzağındasınız. Çünkü Anadolu tiyatroları kendilerini ifade etmekte zorlanıyorlar. İşte en eskimiz Ordu Karadeniz Tiyatrosu. Acaba bu ve bunun gibi kumpanyalarla İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, kaç kişi ilgileniyor? Kendi meslektaşlarının bile aklına geliyor mu? Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nu tanımlamak, anlatmak, anlamak çok zor değil ama çok uzun bir hikaye. Yirmi beşinci yılında Kocaeli'de planladığı her şeyi başardı tiyatromuz. Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nu oyunlar oynayan bir gösteri kumpanyası gibi düşünmeyin lütfen. Tabii ki birinci görevimiz budur. Ancak, içinde tiyatro yapılabilen bir kent yaratmak sevdasıyla yola çıkmıştır K.B.T. Bir şehirde tiyatro sanatının başlatılması, seyirci oluşturması, propaganda sürecini tamamlaması, başka kuruluşlarca da onanması, amatör tiyatroların, özel tiyatroların, belediye tiyatrolarının, devlet ve kurum tiyatrolarının kurulmasını sağlamaktı hedefimiz. Bunların bir çoğunu başardık. Başaramadıklarımızı sıralayacak olursak. Devlet Tiyatrosu İzmit Sahnesi'nin açılışım başaramadık. Sonuna kadar geldiğimiz halde Gaziantep milletvekilleri bunu başardı, biz başaramadık. İkinci projemiz ise Kocaeli Üniversitesi Devlet Konservatuarı içinde veya Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlı olarak oyunculuk bölümünün açılmasını sağlamaktı. Ama bunu da başaramadık. Devlet Tiyatrosu'nun İzmit Sahnesi'nin açılmasını "Belediye tiyatronuz var daha ne istiyorsunuz" gibi tuhaf bir gerekçe ile savundular. Ama Üniversite'de bölüm açılmasının bu kez biz doğru olamayacağını savunuyoruz. Çünkü önceleri var olması için çaba gösterdiğimiz her şey, var olduktan sonra birden bire yüzeyselleşiyor. Derme çatma, basit, tabansız, amaçsız, vur kaç-kap kaç şeklinde sürdürülüyor. Bu Anadolu kentlerinin kaderi oldu sanki. Siz istiyorsunuz ama çağırdıklarınız veya gelmesini bekledikleriniz başka gözle bakıyor projeye. Bir çıkar beklentisiyle, kazanç beklentisiyle veya kişilik problemleriyle çabucak kirletiliyor her şey. Bu yüzden artık akıllı ve sabırlı hareket ediyoruz. Yirmi beşinci yılın sonunda bizler bu şehirde tiyatronun nabzını tutuyoruz. Bu bizim görevimiz. Kimsenin işine karışmaya hakkımız yok gibi bir savunmamız yoktur. Biz İzmit'te herkesin işine karışırız, karışmak hakkımızdır. Bu hakkı kendimizde görüyoruz. Bölümün, tabela bölümü olmasını istemiyorum. Acelemiz yok.

a

O zaman önümüze şöyle bir konu bütünlüğü çıktı: Gündelik yaşamın devamını sağlayan sıradan insanlarla devam eden yaşamdan, sadece kendileri için pay alanlar. Bir tarafta sıcak ekmek kokularıyla günü ışıtanlar, besmeleyle anahtarı yuvasına sokan bakkallar, esnaflar, çarşıcılar ve pazarcılar, öbür tarafta tüm bunları uzaktan izleyerek rahat yaşamayı yanlış tanımlayanlar. Memurlar, sabahlan otobüs, dolmuş, tren, vapur veya yürüyüşle işbaşı yapan insanlar, öbür tarafta iş yerlerinin adresini bile bilmeyen uzaktakiler ve başkaları. Oyunumuz her epizot içinde gerçek halk fotoğraflarını yansıtmakta. Tutulan günlüklerde var olanlar, yaşanan olaylarda bizi düşündürenler kimi zaman içimizi burkan sızılarla, mutlu, güler yüzlü bir yığın insanı ve onların hayatlarım konu alıyor oyunumuz. Sözünü ettiğimiz konsept içinde, bu saydıklarımdan hangisini öne çıkarabilirdim? Taşıyıcı tema hangisi olabilirdi?

bir oyun taşıdığımızı ve ne söyleyeceğimizi üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyor. Ama "Hüznün Dalgın Kuşları" için durum biraz farklı. Çünkü yukarıdaki sorunuzu yanıtlarken açıkladığım şiirlerden oluşan bölümler tüm seyircileri ilgilendiriyor. İlgilendiriyor demeyeyim de, tüm seyirciler tarafından anlaşılıyor ve hemen sempati oluşturuyor. Ama öykülerden oluşan epizodların, geçmişin acılarını yansıtan sahnelerin, seyircinin canını acıttığım hissediyorum. Patetik olarak değerlendiriliyor. Ben şimdi bunu bir "katarsis" plastiği ile savunabilirim, bu böyle falan diyebilirim... Bu, seyircinin canının acıdığını gizlemez. Özellikle işkenceler, sorgular, baskınlar, aramalar tüm çıplaklığı ile gösterildiğinde seyircinin bundan çok hoşlanmadığım gözlemliyorum. Ama oyun broşüründe de söylediğim gibi: "Ey seyirci ne istiyorsun? Ne görmek ne almak istiyorsun?...." ile başlayan ve devam eden bir meydan okuma içindeyim bu oyunda ben. Çünkü onların canını acıtan, taklidini bile izlemeye tahammül edemedikleri bunca olay gerçekten yaşanmıştır. Bu değerlendirme tabi ki konu açısından, söylenen sözlerin anlamı açısından. Ancak oyunun tümü için bir şey söylemek gerekirse; ilginç, şaşırtıcı, sürükleyici, güzel... Ama anlaşılması zor..! Benim de yapmak istediğim buydu zaten. İzlemek kolay değil, bir tutku değil. İzlerken de zorlanmalı...

pe cy

Bir diğer zorluk ise tabloların bu düzenleme sonucunda değişmesi ve konu bütünlüğünün bozulması idi. Zorunlu olarak epizodik anlatım biçimine yöneldik ve metni ona göre yeniden düzenledik. Şiirlerden oluşan bölümleri ayrı olarak değerlendirdik ve acuna "duygusal anlatımlar dokusu" dedik. İnsanların başka insanlar üzerinde kurduğu baskı ve zülüm, buna bağlı olarak işkenceleri anlatan bölümüne ise "gerçekçi olaylar dokusu" tanımlamalarını yaparak provalara başladık. Bunun öncesinde yazarla buluşarak bir çeşit dramaturji ve metin çözümlemesi çalışmasını da yapmış olduk. Epizodları birbirine bağlarken, yazarın şiirlerinden çok yaralandık ve etkilendik. Seyircinin adeta rahatladığı, gerilimin boşaldığı, soluklandığı istasyonlar-mola yerleri olarak oyunumuzun izlenebilirliğini artardı şiirler. Dramatik aksiyonu belki başaramadık ama epizodik anlatımın kendi iç çatışmalarını doruk noktaya taşıdık. Her epizot bir öyküden oluşuyor. Kendinden sonraki epizota konu bütünlüğünü sağlayan bir yada birkaç şiirle bağlanıyor. İşte oyunumuzun genel örgüsü bu. Kimi zaman gerçekçi biçimde karşımıza çıkan sahne düzeni genel görünüm içinde absürd ve epik öğelerle tasarlandı. Oyunumuzun yaratılış serüveni başlı başına bir akademik proje savunmasıdır. Oyun farklı illerde de sergileniyor. İzleyicilerden nasıl tepkiler alıyorsunuz? Oyunumuz 17. Anadolu Turneleri projesi içinde tüm ülkemizde oynanmak üzere geçen hafta yola çıktı. Turne koşullarının olumsuzluğu, gezginci tiyatroların bıraktığı iz, ülkenin siyasi-politik gündeminin akışı belirleyici rol oynuyor. Biz yutarak giriyoruz Anadolu'ya. Tiyatronun bütün illerde yapılabilirliğinin cesaretini götürüyoruz tüm kentlere. Bu ayrı bir konu... İzmit Ruşen Hakkı'yı tanıyor. Burhan Akçin'i de tanıyor. Bu nedenle prömiyer olarak oynadığımız iki gecenin seyircisi sıcak ve dost eleştiriler getirdi. Ben biliyorum ki bu insanlar beni çok seviyor ve cesaretlendiriyor. Asıl gerçek Kocaeli dışındaki seyircilerdir. Kocaeli dışındaki seyirciler bizim tiyatromuzu ve beni çok iyi tanıyor. Nasıl >42I


Tiyatronun her aşamasında-oluşumunda çok ciddi işler yaptık hâlâ yapıyoruz. Kentin kültür sanat hayatında bizim yerimiz büyük. Halkın beklentilerini gerçekleştiriyoruz aslında. Kimsenin ciddiye almadığı işleri ciddi bir proje görünümüne sokuyoruz. Yaz etkinliklerinden tutun, çocuk tiyatrosuna, tiyatro eğitiminden tutun, seyirci eğitimine kadar her aşamada söyleyecek ve yapacak çok işimiz var... çünkü izleyicimiz sadece oyun izleyicisi değil, birinci çember içinde Tiyatro gönüllüsü gibi çalışmaktadır. İsterseniz K.B.T'nun tanıtımını bir başka sayıya bırakalım. Tiyatro dergisi belki 25. Yılımız nedeniyle bize özel bir dosya açar.

"Hüznün Dalgın Kuşları"nın ardından repertuvarınıza hangi oyunlar katılacak? "Hüznün Dalgın Kuşları" tiyatro mevsiminin son oyunu. Önümüzde oyunla sınırlı olmayan projeler var. Örneğin bir kaç kuruluşla ortaklaşa yapacağımız "On Beş Bin Çocuk Tiyatroya" diye bir projenin çalışmaları sürüyor. Onun peşinden yaz etkinlikleri projemiz başlayacak. Yaz etkinliklerinde hedef bir çok il ve ilçelerdeki festivallerdir. Repertuvanmıza hangi oyunların gireceğine ancak Haziran 2005'de karar vererek açıklamada bulunabiliriz. Şu anda tiyatromuzun festivaline kilitlenmiş durumdayız. 18 -29 Mayıs tarihleri arasında 12.'sini gerçekleştireceğimiz festivalimiz için Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nden ciddi bir destek bekliyoruz. Çünkü bu festivalimize yirmi iki grup katılıyor. Bu grupların oyuncuları çocuklardan oluşuyor. Oyuncuları çocuk olan bu festivalimiz aynı zamanda sokak performanslarıyla örülü. Klasik olarak hazırlanan salon oyunlarının dışında gruplar sokaklarda değişik oyunlar oynamaktadırlar. Aslında bu çalışmanın masaya yatırılarak büyüteç altına alınması ve uzmanlarca adlandırılması gerekir diye düşünüyorum.

pe cy

a

Kocaeli Bölge Tiyatrosu ne gibi sıkıntılarla yaşamını sürdürüyor? Kocaeli Bölge Tiyatrosu'nun en büyük sıkıntısı yaptığı her projede kendini unutmasıdır. Kendini geri plana atarak işin başkaları tarafından yapılmasını istemesidir. Önceleri bu özveri bir sıkıntı değil de sanki gereken bir davranış biçimi gibi geldi bana. Ama büyük projelerin başına gelen konuklarımızın yaptıklarına bakınca lüzumsuz bir konukseverlik gösterdiğimi anlıyorum. Şimdi ise en büyük amacım kazandıklarımızı koruyabilmektir. Bir kere, salon sıkıntımızı aşamadık. Beşinci katın bir çok bürosunu yıkarak kendimize bir yer yaptık ve burada biz kiracıyız. Oyunlarımızı Sabancı Kültür Merkezi'nde ve Türkiye'nin tüm sahnelerinde oynamaktayız. Bu yetmiyor. Kendi ideallerimi gerçekleştirmek istiyorum. Kendi tiyatro anlayışım üzerine tesis etmek istediğim denenmiş biçimleri gün ışığına çıkarmak istiyorum. Özelikle çocuk tiyatrosu konusunda, kalan yaşamımı Kocaeli'ye ve tüm tiyatro dünyasına adayabilmem için salonumun olması şart. Tiyatro okulum için şu anda bulunduğum tesis belki yeterlidir ama oyunlarımı oynayabileceğim bir salon istiyorum. Türkiye'yi tüm kentleriyle birlikte on yedi kez dolaşan ve yüzbinlerce çocuk yetişkin seyirciye ulaşan K.B.T.'nin maddi desteği de yok. Firmaların, çok büyük kuruluşların tanıtımını çok az bir çaba ile yapabilecek duruma gelmiş bulunuyoruz. Ama sponsorumuz yok. Çünkü İzmit'teyiz. İzmit'te kalmaya devam edeceğiz. Çünkü biz Kocaeli'nin tiyatrosuyuz. Sıkıntıların adı değişiyor artık. Örneğin eleştirmen olmaması bir sıkıntı. Oyunlarımızın değerlendirmesini yapabilecek kimsemiz yok. Oysaki Kocaeli'de tiyatro artık var ve çok

ciddi çalışıyor. Özellikle Belediye Şehir Tiyatrosu büyük bir boşluğu dolduruyor. Öyleyse neden eleştirmenimiz yok? Neden bilimle buluşamıyoruz? Burada oturan, burada yaşayan yazarlarımız, yönetmenlerimiz yok. Oyuncularımız bile bırakıp bırakıp gidiyor İstanbul'a. Dizilere ve T.V.'lere. Yine de en büyük sıkıntımız salon sıkıntısıdır. Finansal destek sağlayacak bir kurumun olmaması sıkıntısıdır. Özellikle vergilerimizi, SSK-BAĞKUR borçlarımızı ödeyemiyoruz. Zaman zaman icra dosyalan ile karşı karşıya kalıyoruz. Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ödeneğinden bizlere de ödenek çıkması gerekmez mi? Acaba böyle bir şeye aracılık yapacak kimse bulunamaz

Söyleşi için teşekkür eder, iyi çalışmalar dileriz. Derginize Konuk ettiğiniz için tüm çalışanlarımız adına ben size teşekkür ediyorum. Şahsınızda Tiyatro Dergisi'nin 15. yılını kutluyorum. Birlikte nice yıllara ulaşmak dileği ile lütfen yüzünüzü Anadolu'ya dönün diyorum


Şikayetim var, tiyatronun tanrılarına:

pe

cy a

"Nasrettin Hoca Bir Gün..."

> Üstün Akmen ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Özdemir Abicim. Şu arabesk denilen müziği hiç sevmem, bilirsin. Ama geçen gün, Kent Oyuncuları yapımı "Nasrettin Hoca Bir Gün..." başlıklı oyuna gittim. O sevmediğim, ezilmiş insan şarkısı, dilime sanki zamk gibi yapıştı. Atsam atamıyorum, satsam satamıyorum, tükürsem tüküremiyorum. Şarkı şöyle başlıyor:

"Yazıklar olsun Yazıklar olsun Kaderin böylesine yazıklar olsun Her şey karanlık Nerde insanlık Kula kulluk edene Yazıklar olsun..."


cy a

pe

BATSIN BU DÜNYA Özdemir Abicim, Nasrettin Hoca bir gün, hayvanlarına ağır yükler yükleyip onlara eziyet eden köylülerine iyi bir ders vermek istemiş. Eşeğine binerek köy meydanında dolaşmaya başlamış. İşin garibi, dolu bir çuvalı da sırtına vurmuş, öyle geziyor. Şaşırıp sormuşlar: "Yahu Hoca Efendi, hem eşeğin üzerindesin, hem çuvalı sırtında taşıyorsun. Nasıl iştir bu?" Hoca cevabı patlatmış: "Zavallı hayvan," demiş. "Zaten gece gündüz demeden hizmet ediyor bana. Sırtına bindiriyor, yüklerimi taşıyor, değirmeni çeviriyor. Bu kadar hizmetinden sonra, dolu çuvalı da ona yüklemek istemedim. Bu yüzden ben vurdum sırtıma."

"Batsın bu dünya / Bitsin bu rüya / Ağlatıp da gülene yazıklar olsun / Doğmamış çileler / Yaşanmamış dertler / Hasret çeken gönül benim mi olsun..." ŞİKAYETİM YARATANA Küçük bir papağanın on beş altına satıldığını gören Nasrettin Hoca, bir koşuda evine gidip kümesteki hindisini tutmuş. Apar topar pazara götürüp başlamış bağırmaya: "Satılık hindii.... Satılık hindii.... Yirmi altına satılık hindiii!" Şaşırmış pazardakiler. "Yahu hocam," demişler. "Bir hindinin yirmi altın ettiği nerede görülmüş." "Ne olmuş," diye çıkışmış Hoca. "Demin bir kuşu on beş altına sattılar." "Ama o papağandı," demişler. "Tıpkı insan gibi konuşur o." "Olsun," demiş Nasrettin Hoca. "O konuşuyorsa bu da düşünüyor!" "Ben ne yaptım / Kader sana / Mahkûm ettin beni bana / Her nefeste bin sitem var / Şikayetim yaratana / Şikayetim yaratana..." BEN NE YAPTIM? Kimi insanlar olmayacak hevesler peşinde koşup durur. Nasrettin Hoca böylelerine ders vermek istemiş bir gün. Elinde koca bir bakraç yoğurt mayasıyla gölün kenarına gelmiş. Başlamış kaşık, kaşık dökmeye. "Ne yapıyorsun Hoca," demişler. "Göle yoğurt mayası çalıyorum," demiş kıs, kıs gülerek. "Olur mu," demişler, "göl yoğurt mayası tutar mi hiç ?" Hoca cevabı yapıştırmış hemen: "Ya tutarsa!.." "Ben mi yarattım / Ben mi yarattım I Derdi ıstırabı ben mi yarattım / Günah zevk olmuşsa I Vefa yorulmuşsa / Düzen bozulmuşsa / Ben mi yarattım..." ŞAŞIRAN NE SEN, NE BEN: İKİMİZ


Oyunu Sönmez Atasoy yazmış Özdemir Abi. Atasoy'un radyo ve televizyon oyunları yazdığını, kimi tiyatro oyunlarının da gerek Devlet Tiyatroları, gerekse İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tîyatroları sahnelerinde ve Kent Oyuncuları tarafından sahnelendiğini biliyordum. Neyse! Biz çıkalım kereve... Affedersin Özdernir Abi, "biz gelelim oyuna, diyecektim... Hoca, Akşehir'de bir akşam evine dönerken, karşıdan iri yan bir köpeğin geldiğini görür. İster ki, köpek kaçsın ya da kenara çekilsin, ama hayvan üstüne üstüne gelmektedir Hocanın. Korkutmak için köpeğe: "Hoşt," der, ama ne çare ki köpek cevap olarak kocaman dişlerini Hocaya göstererek hırlar. Hoca bakar ki pabuç pahalı, hemen kenara çekilir ve hafifçe eğilerek köpeğe döner: "Geç yiğidim geç!..." "Şaşıran sen mi / Yoksa ben miyim / Bilemedim / Öyle bir dert verdin ki / Kendime gelemedim / Çıkmaz bir sokaktayım / Yolumu bulamadım / Off, off, off, off, off, off, off..." DOĞMAMIŞ ÇİLELER Hoca bir gün göl kenarında karısıyla birlikte çamaşır yıkamaya gider. Tam işe başlayacakları sırada, bir karga gelir ve sabunu kaptığı gibi havalanır. Karısı: "Yetiş efendi, sabunu kuş kaptı," dediyse de, Hoca kılım bile kıpırdatmaz: "Telaşlanma hanım, baksana kapkara olmuş zavallı, o bizden daha kirli, varsın temizlensin." "Doğmamış çileler / Yaşanmamış dertler / Hasret çeken gönül benim mi olsun / Ben ne yaptım / Kader sana / Mahkûm ettin / Beni bana / Her nefeste bin sitem var / Şikayetim yaratana / Şikayetim yaratana" YIKARKEN DEĞİL, SIKARKEN Yok Özdemir Abi, Sönmez Atasoy için: "Kötü tiyatro adamı," der miyim hiç. Aşk olsun! Nasrettin hoca bir gün yolun kenarında kedisini yıkıyormuş. Yoldan geçen arkadaşı hocaya: "Hocam kediyi yıkama ölür," demiş. Hoca aldırış etmemiş ve kedisini yıkamış. Arkadaşı dönüşte hocayı yolun kenarında otururken görmüş. Meğer kedi ölmüşmüş. Adam: "Hocam ben sana kediyi yıkama, ölür demedim mi," demiş. Hoca: "Ben kediyi yıkarken ölmedi ki, sıkarken öldü," diyerek gülümsemez mi! Off, off, off, off, off, off, off, off, off, off / Şikayetim var..."

pe cy a

KENDİME GELEMEDİM "Nasrettin Hoca Bir Gün.. ."ü Sönmez Atasoy sahneye koymuş Özdemir Abi. Atasoy'un tiyatro adamlığını ben de her zaman takdir etmişimdir, ama... O bir günlerin bir gününde, Nasrettin Hoca'nın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca, her kafadan bir ses çıkmaya başlamış. Birisi: "Hocam," demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki?" Bir başkası: "Evine hırsız giriyor da, senin nasıl haberin olmuyor," diye konuşmuş. Bir diğeri de: "Hocam," demiş, "kusura bakma, ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor." Hoca kızmış: "Yahu," demiş, "iyi, güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?" "Şaşıran sen mi / yoksa ben miyim / bilemedim / Öyle bir dert verdin ki / Kendime gelemedim / Çıkmaz bir sokaktayım / Yolumu bulamadım / Off, off, off, off, off, off, off..." TESTİYİ KIRMADAN Metin Deniz'in dekorunu beğendim Özdemir Abi. Murat İpek'in ışık tasannu da iyi... İkisine de sözüm yok. Nasrettin Hoca, oğlunun eline bir testi tutuşturup çeşmeden su getirmesini istemiş. Çocuk dışarı çıkarken de ensesine bir tokat atıp: 'Testiyi kuma ha," diye öğüt vermiş. Bunu gören komşulardan biri: "Yahu Hocam," demiş, "henüz testiyi kurmadan niye dövüyorsun yavrucağızı?" Hoca cevap vermiş: 'Testiyi kırdıktan sonra neye yarar be birader!" ŞEYE TERS BİNMEK Kadriye Kenter'in oyunculuğunu beğenirsin değil mi Özdemir Abi? "Nasrettin Hoca Bir Gün.. ."de o da oynuyor. Ama... "Doğmamış çileler/ Yaşanmamış dertler / Off, off, off, off, off, off, off, off, off, off..." Nasreddin Hoca bir gün yabancı bir köyde misafir olmuş. Cuma günü onu kürsüye çıkartmışlar. Güzel bir vaaz vermiş. Herkes pek memnun kalmış. Camiden çıkınca Hoca'nın eşeğini getirmişler. Köylülerin hepsi ona hizmet etmek için adeta yarışır durumda. Hoca eşeğine binerken biraz düşünmüş, sonra eşeğin üstüne ters oturmuş. Herkes hayret içinde. Köylülerden biri dayanamayıp: "Hocam," demiş, kusura kalma ama eşeğe niçin ters bindin? Hoca tebessüm ederek cevap vermiş: "Eğer düz binip önünüze geçseydim, siz arkada kalacaktınız. Siz öne geçseydiniz, bu defa ben arkada kalmış olacaktım. Ters binince size arkamı dönmemiş oluyorum. Sebebi bu..." YANIYORUM ÖZDEMİR ABİİİ! Nasrettin Hoca'yı Müşfik Kenter canlandırmakta Özdemir Abi. Büyük oyuncu Müşfik Kenter... Müşfik Kenter'in fiziksel deneyimi, fiziksel metafor tekniğinin temel düşüncesi. Kasları gergin, örtülü içgüdüleri oyun boyunca capcanlı. Gözleri ve gövdesinin tüm organları her an her şeye hazır. Ama... "Kömür gibi yanıyorum / Off, offf..." Selam ediyorum, yengemi de öpüyorum 46


FOTOĞRAF VE TİYATRO Gülay Ayyıldız Yığitcan gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr

Tiyatro Fotoğrafçılığı mı? Niye Ki? Düşünün bir; aylarca uğraşıyor, ortaya bir oyun çıkartıyorsunuz. Oyunculuk, dekor, ışık, her şeyi ince ince düşünüyorsunuz. Oyuncuların objeleri nasıl kullanması gerektiğinden tutun da, hangi sahnenin atmosferinin, hangi ışık ve dekor elemanıyla anlatılacağına kadar, daha onlarca görsel ayrıntıyı da özenle planlıyorsunuz. Ve sonra... Sonra ne mi oluyor? Tabii bu oyunun tanıtılması, basına kullanabilecekleri malzemelerin gönderilmesi, onca aylık emeğinizin seyircinin ilgisini çekecek şekilde tanıtılması giriyor devreye. Fakat bu noktada üzülerek görüyoruz ki, görselliğin bu kadar ön planda olduğu bir sanat dalında, tiyatrolar oyunlarını tanıtmak için iki yola başvuruyorlar. Bunlardan birincisi ve en kötüsü, ancak hatıra fotoğrafı çekilebilecek düzeyde makinelerle, bir arkadaşlarından fotoğraf çekmesini rica edip, oyunun atmosferiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan, sahne yerine seyircilerin kafasını fotoğrafa dahil edecek kadar kötü kadrajlanmış, tiyatro oyunu yerine bir müsamere sergileniyormuş izlenimi veren fotoğraflarla oyunlarını tanıtmaya çalışmak. İkincisi ise bu durumu içten içe fark edip, fakat araştırmaya da pek gerek duymadan, bir yerlerden edinilmiş fotoğrafçılık bilgileriyle ya da günümüzde aslında fotoğrafçılar için, profesyonel ölçütlerde oldukça faydalı, fakat yanlış ellerde çok tehlikeli olabilen dijital makinelerle bu sorunu halletmeye çalışmak. Sonuç olarak, maalesef çoğunlukla, kimsenin aklına bu işin de bir uzmanı olabileceği gelmiyor. Çoğunlukla diyorum, çünkü bu işi layıkıyla yerine getiren birkaç bilinçli özel tiyatronun ve düzenli olarak fotoğrafçı kadrosuyla çalışan devlet ve şehir tiyatrolarının hakkını yemek istemiyorum. Bunlar zaten hemen ayırt edilebiliyorlar.

a

Genel yaklaşım; işi uzmanına bırakarak, emeğinin karşılığım vermek veya bu işe belirli bir bütçe ayırmak yerine, eldeki imkânlarla işi halletme yoluna gitmek ve bu alanda bir gelişme sağlanıp sağlanmamasını dikkate almamak yönünde. Bu durum da, mesleğin bu alanında uzmanlaşmak niyetindeki insanların bir süre sonra maddi olanaksızlıklar yüzünden bu alandan uzaklaşmalarına sebep olmakta...

pe cy

Peki, nedir bu tiyatro fotoğrafçısının yaran? Zaten oyununuzu büyük ihtimalle bir kamera yardımıyla kaydedip, gerekli olan belgeleme işlemini yapıyorsunuz. Bunda yanlış bir şey yok. Fakat asıl soru şurada; seyirci fuayeye girdiğinde veya dergide oyununuzun tanıtımını okurken ya da internetten bilgi almaya çalıştığında, karşılaşacağı görüntüler sizin oyununuza mı ait olacak, yoksa oyununuzun kılığına girmiş bir müsamereye mi? Unutmamalıdır ki, bir tiyatro fotoğrafı nerede sergileniyor olursa olsun oyunun odak noktalarını seyirciye gösterebilmeli, onu merak ettirebilmeli ve tamamen oyunun ruhunu yansıtmalıdır. Bu noktada yine bir problem çıkıyor karşımıza. Bu safhaya kadar toplulukla çalışmış olan herkes ekipten sayılmasına rağmen, oyunun tanıtılması için gerekli görselliği sağlayan fotoğrafçı ekipten sayılmadığı için, oyun çıkmadan önceki son gün, fotoğrafçıya haber veriliyor ve sonra ondan mucize yaratması bekleniyor. Fotoğrafçı bir projeyi istenildiği gibi yansıtabilmek için en az iki genel prova seyretmeye ihtiyaç duyar. Birincisinde oyunu izler, oyunun kreşendolarnı ve görsel açıdan değer taşıyan bölümlerini belirler, ikinci provada ise oyuncuları mümkün olduğunca rahatsız etmeden, onlara "Siz buradan geliyormuş gibi yapın, sizde şaşırarak bakın, böyle durun, ben çekiyorum!" şeklinde mizansen vermeden, oyunu kendi akışı içinde takip ederek, asla müdahale etmeden çekim aşamasını gerçekleştirir. Tabii ondan "yok" olmasını beklemek de biraz acımasızca olur. Şimdi sormak istiyorum: Oyuna dekor gerektiğinde dekor tasarımcısı ile çalışmak yerine, neden evdeki koltuğu, masayı, sandalyeyi veya ne bileyim, küveti getirmek tercih edilmiyor da, fotoğraf gerektiğinde asıl işi bu olmayan herhangi birinin bu işi yapabileceği düşünülüyor? Hepimiz tiyatro sanatının, her kolunun birbirine eşit derecede ihtiyaç duyduğunda ve tüm aşamalara aynı özen gösterilmezse ortaya çıkanın bir bütün olamayacağında hemfikiriz sanırım. Gelgeldim, bu safhaların tarifinde bir muğlaklığın varlığı da, beni gün geçtikçe daha çok rahatsız etmekte. Yani bir oyunun sahnedeki işi bittikten sonra her şey bitmiş mi oluyor? Ya da afişin üstüne oyunun ismi yazıldığı zaman? Hiç fark ettiniz mi şu ana kadar oyunlarda -"katkılarından dolayı teşekkürler" bölümü hariç- fotoğrafçının "fotoğrafçı" olarak ismi geçmiyor, (bazı istisnaları saymazsak) ve bu yüzden bir fotoğrafçıyla çalışılmak istense bile, akla ilk başta hiçbir isim gelmiyor. Günümüzde hepimizin muzdarip olduğu bu görüntü kirliliğinden ve yanlış yönlendirmelerden sakınmak için, bu konuda biraz daha duyarlı olunması gerektiğini savunuyorum. Ve bu işi kendine meslek edinmiş insanlara da gereken saygıyı gösterme vaktinin geldiğini düşünüyorum, kendi üretiminiz için. 47


a

cy

pe


a

pe cy


Eskişehir Şehir Tiyatrosu'nda Turgut Özakman

pe cy

a

Ocak

> Erbil Göktaş erbilgoktas@tiyatrodergisi.com.tr

2005, Şubat ayının sonları. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın yeni bir oyunu ve etkinliği dolayısıyla eleştirmen Hayati Asılyazıcı'yla Eskişehir'deyiz. Bu kez hem "Ocak" oyununu izleyeceğiz hem de Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen'e ve Eskişehir'e emeği geçenlere verilecek ödüllerin töreninde bulunacağız. Sevda Şener'le Turgut Özakman da Ankara'dan gelmişler.. Ankara Tiyatro Eleştirmenleri Birliği adına Büyükerşen'e ödülünü Gülşen Karakadıoğlu veriyor ve ekliyor: "Bir kentin başına gelebilecek en iyi şey!.." Hayati Ağabey'in kulağına eğilip "keşke Türkiye'nin başına da böyle iyi şeyler gelse" diyorum. Ütopik bir şeymişçesine gülüşüyoruz. Büyükerşen, kanlarını satarak tiyatro yaptıkları gençlik günlerinden bugüne kadar olan süreci kısaca anlatıp Eskişehirlilerin hak ettikleri tiyatro, opera ve senfoni salonlarını hizmete açmanın mutluluğunu bizlerle paylaşıyor, hiç övünmeden, doğal bir şey yapmanın bilinciyle!.. Eskişehir Sanatsevenler Derneği de, önce Sevda Şener'e ödülünü veriyor. Turgut Özakman çağrıldığında, kulisten geldiğini görüyoruz. "İşte, tiyatronun mutfağından bir yazar", diyoruz. "Başarısının sırrı da sürekli mutfakta bulunması".


Urağ da, Özakman'ın bu çok bilinen oyununu almış sahnelemiş. Bence iyi de etmiş, çünkü Urağ, izlediğimiz iki oyununda yaratıcı yönetmen özellikleri gösteriyor. Ayrıca bir bakış açısının da olduğunu görüyoruz. Urağ, "Ocak"m günümüzle doğrudan bağlantısını kurmuş ve bu oyunda Avrupa Birliği (AB) ile olan ilişkilerimizi ironik bir biçimde ortaya koymuş. Bunları eski evlerin vazgeçilmezlerinden olan radyoyla yapmış. Radyo zaman zaman eğlenceyi sağlarken, oyunun finalinde de Türkiye'nin yarım yüzyılı aşan acıklı AB serüvenine vurgu yapan bir araç oluyor. Urağ bu bağlamda radyoyu çok işlevsel ve oyunu izlenebilir kılan, rahatlatan bir öğe olarak değerlendiriyor. Haberlerden sonra "lambaya püf de" şarkısıyla da bu serüvenin yıllarca "ucunun açık kalmasına" eleştiri yapılıyor. Yönetmen ayrıca oyunun söz ağırlıklı olarak yürüyen aksiyonunu, fiziksele dökebilmek için de radyodan yararlanmış. Ayrıca evin sokağa açılan penceresini de sinevizyon perdesi olarak kullanmakla, dış aksiyonu da ölçülü bir biçimde var etmiş. Sinevizyon perdesi bize kapı önünü ve sokağı gösterirken, aksiyonun oralarda da sürdüğünü etkili bir biçimde gösteriyor. Özellikle Sevda'nın sokakta tanıştığı bir gençle kaçmasında ve Tarık'ın tamirhanesinde çalışırkenki ve hayal kurarkenki görüntüleri aksiyonla doğrudan ilintili olan sahneler, yani aksiyonun bir parçası; görsellik olsun diye kullanılmamış. Bir de yukarı kattaki gençlerin tango dinlemeleri, babanın ve çocukların verdiği farklı tepkilerle fiziksel aksiyonun hizmetine koşulan diğer bir etken olmuş. Her ne kadar "Ocak" bizim imgelemimizde tek katlı müstakil bir evse de, Urağ, günümüzü de çağrıştıracak biçimde, kaçak bir kat kullanmış. Ancak bu kaçak katın tiyatroda cezası yok, sizin düş gücünüzle ilgili. Belleğim beni yanıltmıyorsa oyunda yukarıda oturanlar yoktu; bence bu da işlevsel kullanılmış, tüm oyuna yayılması fazla olabilirdi. Çünkü oyun üç perde ve dediğimiz gibi konuşmalar çok ağırlıkta. Ancak bu işlevsel buluşlar, iki perde olarak sahnelenen oyunun birinci perdesindeki uzunluğun rahat izlenebilirliğini getirmiş.

pe cy

a

Turgut Özakman, çok yönlü bir kişiliktir. Öğretim görevlisi olarak oyun yazmayı öğretmekten, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü'ne kadar pek çok önemli işlerde çalışmıştır. Son dönem yazdığı, filme de çekilen "Kurtuluş" ve "Cumhuriyet" senaryolarıyla geniş kitlelerce tanınan ve sevilen Özakman, öncelikle bir oyun yazarıdır. Onun oyun yazarlığını iki aşamada değerlendirebiliriz: benzetmeci ve göstermeci. Göstermeci oyunları aynı zamanda Osmanlı'nın son dönemine eğlenceli bir bakış olarak da değerlendirilebilir. "Sarıpınar 1914", "Fehim Paşa Konağı", "Bir Şehnaz Oyun", "Resimli Osmanlı Tarihi". "Ah Şu Gençler"i de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Benzetmeci oyunlarının en bilinenleri ise, "Pembe Evin Kaderi", "Güneşte On Kişi", "Kanaviçe", "Duvarların Ötesi" ve "Ocak"tır. 1962 yılında yazdığı, ilk dönem "benzetmeci" oyunları arasında anılan ve bir "başyapıt" olarak nitelenen "Ocak", kırk yılı aşkın bir süredir ödenekli, ödeneksiz, amatör, yarı profesyonel topluluklarca defalarca sahnelenmiş, Türk seyircisinin de en çok tanıdığı oyunlardan birisidir. Tiyatro bölümlerinden edebiyat fakültelerine, iletişimden eğitim bilimlerine, hatta orta öğretime kadar çeşitli okulların ilgili derslerinde okutulmuş ve çalışılmıştır. Diyebiliriz ki, tüm görüş farklılıklarına karşın birkaç kuşak "Ocak'la büyümüştür. "Ocak"ı bu kadar önemli kılan nedir? sorusuna verilecek yanıttan bir lisans tezi ya da bir kitap çıkabilir; ancak ben şu an bir kitap yazmak niyetinde değilim. Sadece "Ocak"ın benzerlerini çokça gördüğümüzü sandığımız, biraz dikkatli bakınca "benzersiz" bir yapıt olduğunu fark ettiğimiz; ulaştığı yalınlığın aslında "büyük bir ustalık" olduğunu anladığımız bir oyun olduğunu belirteceğim. 1991 'de Mitos-Boyut Yayınları'nca "Toplu Oyunları 1" dizisinde yayınlanan ve günümüze kadar aynı yayınevinde dördüncü baskısına ulaşan oyunun kişilerinin kendi yaşamımızdan tanıdık kişiler olması, onların tıpkı yaşamdaki gibi doğal konuşmaları, bu konuşmaların akıcı, kıvrak ve zeka ürünü olması kitlelere ulaşmasının en önemli nedenidir. Bu oyundaki kişilerin yaşadıkları ekonomik sıkıntıların ise Türk halkının ayrılmaz bir parçası olduğunu da söyleyebiliriz. Eskişehir Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Y. Fikret


ilgili karar vermesi yasalarla da güvence altına alınmış bir haktır. Bu hakkı o kişini elinden almaya, onu o yaşa getiren, besleyip büyüten kişilerin bile hakkı yoktur. Bu ne insanlığa ne de yasalara sığan bir davranıştır. Oyunun bu bağlamda da önemli bir işlevi yerine getirdiğini ve iyi bir örnek olduğunu da söyleyebiliriz.

pe cy

a

"Ocak", evimizdir; evlerimizde yaşanan aile içi ilişkilerin mutlu ya da mutsuz görünümlerinin, yaşama mücadelelerinin kimi zaman buruk, kimi zaman gülmeceyi getirecek biçimde sergilenmesidir. Elli yıldır "Küçük Amerika" olamayışımızın, işimizi bilemeyişimizin, AB'ye giremeyişimizin ya da Avrupalı olamayışımızın buruk bir güldürüsüdür. Tarık da, esnafın ya da el emeğiyle geçinenlerin giderek yoksullaşması sürecinde, küçük tamirhanesinde işlerini çevirmeye, ocağını tüttürmeye çalışan bir tamircidir. K. Sinan Demirer, Tarık'ı iyi yorumlamıştı. Tarık'ın hayalciliğini, gelip geçen öfkesini, yaşama sevincini çok iyi yansıttı. Makyajla biraz daha yaşlandırılsa daha iyi olmaz mıydı acaba? Anne Safiye, tüm aileyi bir arada tutan, evin her şeyine koşan özelliğiyle, tüm annelerin çilesiyle birlikte büyük özverisini de sergileyen bir kişidir. Özlem Akdoğan, Safiye'nin aileyi bir arada tutan özelliklerini dinamik bir biçimde yansıtırken, oyunun temel dinamiklerinden biri oluyor. O kadar ki, tüm aile bireyleriyle teke tek ilişkisi, onların hizmetine koşması, herkesin dağıttığını toplaması, tempolu bir oyunculuk gerektiriyor. Bu koşuşturmacada, sahnede gerçek bir yemeğin pişirilmesi de, aile atmosferinin yaratılmasında iyi bir etki yaratıyor. Akdoğan, Safiye'nin cefakarlığını, özverisini, annelerin sıcaklığını ve sevecenliğini seyirciye başarılı bir biçimde aktarıyor. Büyükanne'de Elif Melda Yılmaz, kendi yarattığı düş dünyasındaki Paşa'nın karısı olmasıyla içinde bulunduğu durumun karşıtlığını iyi verdi. Bu tür rollerde genellikle ağır konuşma yeğlenirken, Yılmaz'ın gevezeliği getirecek bir yoruma yönelmesi bence iyi olmuş. Ortanca oğlu Fazıl da, bu süreçte, Tarık'ın hem kalfası, hem de işlerin yükünü sırtlanmış bir emekçidir. Zafer Ergül, onun ezilmişliğini, sıkışmışlığını, sertliğini ancak sağduyusunu da ortaya koyan karmaşık kişilik özelliklerini çok iyi aktardı. Büyük oğul Nihat, çalışmasını sevmeyen, başlarda kaçıp gitmeyi düşünen ancak süreçte çalışması gerektiğini anlayan bir oyun kişisidir. Basri Albayrak, onun züppeliğini, şakacılığını aktarmada başarılıydı. Küçük oğul Özcan'da Ali Eyidoğan, onun dışlanmışlık duygusunu, baba parası yemenin çaresizliğini iyi aktarıyordu. Bu rolü Emre Basalak'la dönüşümlü oynayan Eyidoğan, tip olarak da iyi oturmuştu. Evin ayağı aksayan, karşısına ilk çıkan gençle kaçmayı düşünen ve kaçan, sonra geri dönmek zorunda kalan kızı Sevda'yı oynayan Deniz Erdem de başarılıydı. Sevda'nın ezikliğini, kendi deyimiyle "topallığından" kaynaklanan komplekslerini çok iyi yansıttı. Oyun boyunca sevindiği zamanlarda bile sürdürdüğü kaygılı yüz ifadesiyle, döndükten sonra bir "namus cinayeti"ne bile kurban gidebileceğini düşündüm. Oyunda öyle bir şey olmadığını biliyorum, ancak geçen yıl Festival'de "Nora"yı izledikten sonra, "çarpıcılık" ve "gerçekçilik" adına oyunda olmadığı halde Nora'nın kocası Helmer'i öldürmesi karşısında, Urağ'ının da böyle bir şey yapacağını düşünmedim değil. Neyse ki, Urağ, çok güncel olan "namus cinayeti" olgusunu vurgulamak için bu tuzağa düşmemiş. Zaten bu tür cinayetler aşiret ilişkilerinin geçerli olduğu Doğu toplumlarında sıklıkla görülür. Bir de, vahşi kapitalizmin körüklediği benmerkezci, bencil, yabancılaşmış ve yalnızlaşmış, değertanımaz (nihilist) Batı toplumlarında, Nora örneğinde olduğu gibi sakatlanmış kişilikler yoluyla "kişilik(!)" adına yapılır. Bu noktada Özakman'ın ve Urağ'ın tavrı, Doğu-Batı bireşiminde sıkışmasına karşın, insancıllığını (hümanizm) tam olarak yitirmemiş, yüzü Batı'ya dönük olsa da, Doğu'nun ya da sözcüğün gerçek anlamıyla Türk insanının laik, demokratik ve Cumhuriyet'in kazanımlannın getirdiği "insancıllığı" yansıtmaktadır. Bu bağlamda toplumun son dönemlerde geçirdiği namus hezeyanlarına karşın bu ailenin Sevda'yı kabullenmesi, büyük bir hoşgörü göstermesi, yukarıdaki değerlerden beslenen Türk insanının tavrına da uygun bir davranıştır. Bu hoşgörünün tüm topluma gösterilmesi de, "Ocak" oyununun en önemli görevidir diye düşünüyorum. On sekiz yaşına gelmiş herkesin, varlığıyla

Oyunun dekor tasarımını Urağ, Özüdoğru Cici'yle, kostüm tasarımını ise Meryem Yönlüer'le birlikte yapmış. Askılı, kapaksız mutfak dolabıyla teknolojinin girmediği (TV, çamaşır ve bulaşık makineleri, hatta buzdolabı) Altmışlı yıllan yansıtan dekoruyla, pazen entariler ve çizgili pijamalarıyla, dizaltı etekleri ve "şifon" diye bildiğimiz başörtüleriyle tipik bir "ortadirek" Türk ailesinin giderek yoksullaşmasını çok sıcak bir biçimde aktaran "Ocak" oyunu Eskişehir sahnelerinden tüm Türkiye'ye sesleniyor. Bu arada Ersen Tunççekiç'in ışık tasarımını ve Şafak Özen'in dramaturgisini de anmadan geçmeyelim. Oyunun ortaya çıkmasında yönetmen yardımcılarından realizatörlere, dijital görüntülerden sahne makinistlerine, kondüvitlere kadar pek çok kişinin emeği var. Herkesin emeğine sağlık!.. Oyundan sonra Eskişehir Belediyesi'nin Konukevi'nde Belediye Başkam Büyükerşen'in ve danışman Ali Atıf Bir'in de katılımıyla yemekli sohbet toplantısına katılıyoruz. Hayati Asılyazıcı, "İsmet Küntay Ödülleri"nin diğer jüri üyeleri olan Üstün Akmen ve Nadide Küntay'ın da "keşke onlar da bu oyunları izleselerdi" diye hayıflanıyor. Özen Yula da orada... "Gözü Kara Alaturka" oyununu hazırlıyormuş. Hasan Erkek'le Mustafa Sekmen de bizimle. Kocaeli Bölge Tiyatrosu'ndan sahne tasarımcısı öğrencim Erhan Demiray, "Kocaeli'de oyundan sonra böyle yazarların, oyuncuların, yönetmenlerin ve eleştirmenlerin bir araya geldikleri bir yer olmaması"ndan yakınıyor. Oyunun yazarından yönetmenine, oyuncularından teknik ekibine, hocalardan eleştirmenlere kadar yapılan değerlendirmelerin ve dostça solunan sanatsal ortamın tadını çıkarıyor. Ben de öyle!. ©


pe

cy a

Gönüllü Neferler Ordusu

> Duygu Atay > duyguatay@tiyatrodergisi.com.tr

Reha Bilgen, siz çocuk tiyatrosu yapanların duayenlerinden birisiniz. Mesleğin en eskilerinden biri olarak, okuyucularımızı aydınlatma açısından sormak istiyorum: Bu işe nasıl ve neden başladınız? 1974 AÇOK, 1976 İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları, 1981 AÇT (Ankara Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu) 1986 Masal Gerçek Tiyatrosu ile 2005 yılına geldik. Bu uzun yolculuğun ve tatlı serüvenin içersinde ilk yönetmenlik denememi İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Tepebaşı Deneme sahnesinde "Hoşunun Utancı" isimli çocuk oyunuyla yaptım. Daha sonra AÇT'de Salih Kalyon ile çalışmaya başladım ve 1984 yılında Grips Tiyatrosu'nun oyunu "Und Raus Bist Du" (Oynamak İstiyorum) isimli oyunu sahneleyerek Avni Dilligil ödülünü, 1993 yılında ise "Küçük Kara Balık'la, Lions'ların en iyi çocuk oyunu ödülünü aldım. Böylece 1986 yılında kurduğum Masal Gerçek Tiyatrosu'nda da 19 yılda bir sürü oyuna yönetmen olarak imza attım. Bu işe neden mi başladım, daha doğrusu neden çocuk tiyatrosuna gönül verdim? Her şeyin çocuklardan başlayarak düzelebileceğine inandım. Onlarla birlikte dostluğu, paylaşmanın, sanatın, estetiğin, güzelliğin onlarla birlikte olabileceğine inandığım için çocuk tiyatrosuna yöneldim.


Her meslekte olduğu gibi, bu meslekte de pek çok, hatta diğerlerinden de fazla güçlükler olduğunu biliyoruz. Bu güçlükler sizi nasıl etkiledi, nasıl üstesinden geldiniz? 19 yıldan beri lokomotifi olduğum Masal Gerçek Tiyatrosunu yaşatabilmek, ayakta kalmasını sağlayabilmek için gerçekten inanılması güç bir uğraş verdim. Ben bile bazen arkama baktığımda bu işi bunca yıl nasıl götürmüşüm diye hayretler içersinde kalıyorum. Her sezon perde açıyorsunuz, salon kiraları, gazete ilanları, gerçekleştirmeyi düşündüğünüz projenin masrafları, projedeki ekibin maaşları, sigortaları ve saymaya kalksak daha bir dolu masraf. Bunların sonucunda sezonu borçla kapatıp sezon sonunda oradan buradan ekstra işlerle borçlarımızı kapayarak yeni bir sezona hazırlık yapıyoruz. Nasıl üstesinden geliyoruz peki? Her sezona başlarken, belki bu sefer yakalayabiliriz umudu ile, yani içimizdeki umuda sarılarak yeni bir sezona yelken açıyoruz. Her sezon sonunda bıkıp, "artık bu son" dediğimde, yine gönlüm, tiyatroya olan aşkım, mantığıma yenik düşüyor ve tekrar yola devam ediyorum.

Bir çocuk tiyatrosu gurubunun, sadece çocuk tiyatrosu yapan oyunculardan kurulu olması gerektiğine inanıyor musunuz? Öyle olsa, kalite artar mı dersiniz? Kesinlikle... Hep gönlümde böyle bir düş oluşmuştu. Sadece çocuk tiyatrosu yapan, çocuk tiyatrosuna gönül vermiş bir neferler ordusu olabilseydi. Hiç fire vermeden bu kollektivizm içersinde yoğunlaşıp her sezona daha donanımlı, daha birikimli ve daha güçlü başlayabilseydik. Bir fantezi, bir ütopya ve neden olmasın? Bahçe girişinden tuvaletine dek sadece çocuğun fizik ölçüsünde planlanmış bir mekan düşlüyorum. Aynı ölçülerde bir sahne, oyunun gerektirdiği biçimde değişebilen... Koltuklarının boyutlarıyla, fuayedeki fotoğrafların yüksekliğiyle, çocukların rahatça meyve suyunu, sandviçini alabileceği büfesiyle, lavaboları, klozet ve pisuvar boyutlarıyla, salt çocuklara ait bir mekan düşlüyorum. Değişik yaş gruplarındaki çocuklara yönelik oyunların sahnelendiği, çocuklarla birlikte müzik, resim, dramatizasyon çalışmalarının yapılabildiği bir mekan... Evet, neden

pe

cy

a

Devlet desteği olmadan da bu uğraşı sürdürebilmek mümkün mü? Devlet desteği dediğimiz şey, devede kulak gibi. Zaten verilen devlet desteğinde nedense konuşmaya gelince herkes mangalda kül bırakmıyor ama pratiğe gelindiğinde çocuk tiyatrosu üvey evlat muamelesi görüyor. Yıllardan beri emek verdiğim çocuk tiyatrosuna, devlet desteğini geçen yıl biraz yükselebilmişti. Tabii bunda Hadi Çaman'ın büyük desteği vardı. Bu yıl çocuk tiyatroları sanki cezalandırılıyormuş gibi, yeniden devlet desteğinden yoksun bırakıldı. Birçok çocuk tiyatrosu yapan özel gruplar devlet desteğinden yararlanamadılar. Devlet desteği olmadan da tiyatroyu sürdürebilmek elbette mümkün ama devlet desteği sezona başlarken bu tiyatrolara bir nebze de olsa soluk aldırıyor. Yani kontağı açmaya yarıyor. Ondan sonrası ise sizin koşuşturmanıza bağlı. Şunu bilmiyorlar ki, çocuk tiyatrosu olmazsa yetişkin tiyatrosu da yaşayamaz. Çünkü çocuk tiyatrosu geleceğin tiyatro seyircini oluşturmakta ve beslemekte.

Çocuk tiyatrosu yapanları ve oyunlarını nasıl buluyorsunuz? Gişe açanlar gittikçe azalıyor. Bunun nedeni sanatsal mı, ekonomik mi? Çocuk tiyatrosunun çıtası yavaş yavaş yükselmeye başladı. Artık çocuk tiyatrosu yapanlar kalitenin önemini anlayarak, yaptıkları prodüksiyonlara daha özenle yönelmeye başladılar. Gişe açanlar gittikçe azalıyor mu? Hayır azalmıyor, sadece yerinde sayıyor. Bu işe gönül vermiş birkaç tiyatro "inadına tiyatro" yapmaya çalışıyor. Diğer gişe açıp kapanan bazı gruplar ise, " malzeme çocuk ya", bu işte çok para var diye düşünüp sadece ticari yönden baktıkları için, madalyonun tersini gördüklerinde bu işin o kadar kolay olmadığını, kazanç olmadığını anladıklarında da tornistan edip yine üç beş tiyatroya işi bırakıyorlar. Ayrıca çocuk tiyatrosu yapmak uzmanlık işidir. Her önüne gelenin harcı değildir. Onlar sadece para kazanmak için yapıyorlar. İlköğretim okullarında çocuk tiyatrosu olgusunu kullanarak sözüm ona oyun yaptıklarını zannederek çocukların kanını emiyorlar, çocukları tiyatrodan soğutuyorlar.


Çocuk Tiyatrosu yapmaya niyetlenip, gişe açmaya kalkışacak yeni arkadaşlara ne önerirsiniz? Önce tiyatroyu, özellikle çocuk tiyatrosunu sevsinler. Onu ciddiye alsınlar, bir çocuğu incitemeyeceğin biçimde, ona da bir çocuk gibi davransınlar. İçlerindeki çocuğu hiçbir zaman kaybetmesinler. Her yaptıkları iş sonrasında kendilerine dönüp, kendilerini yargılasınlar. Araştırsınlar, okusunlar ve hep ileriye baksınlar.

pe cy

Devlet desteğinin adil olarak dağıtıldığına inanıyor musunuz? inanmıyorum. Kesinlikle inanmıyorum. Devlet desteğine müracaat eden grupların kaderi, değerlendirme kurulu üyelerinin iki dudağı arasına sıkışıp kalıyor. Hele, çocuk tiyatrosu gündeme geldiğinde, her ne kadar lafa gelince çocuk tiyatrosunun önemini vurgulasalar da, çocuk tiyatrolarına para verilmesi pek gönüllerinden geçmiyor. Çocuk tiyatrosu ya, çocuk işte. Sonuçta birkaç tane çocuk tiyatrosu yapan gruba ELMA ŞEKERİ veriyorlar.

tiyatroyu kapatacakmışım. Yok öyle bir şey. Ben bir kere tiyatroya gönül vermişim, aşkla bağlanmışım. Bir çocuk yetiştirmişim 15 ocakta 19 yaşında. İnsan çocuğunu öldürür mü? Benim bütün tepkim bu insanların çocuk tiyatrosuna sahip çıkmamalarından kaynaklanıyor, bu hiddetim ondan. Yoksa onlar verseler de vermeseler de ben bu sanatımı sürdüreceğim, inadına.

a

olmasın? işte böylesine bir mekanı ve ekibi kurabildiğinizde kalitenin artacağına inanıyorum.

Geçen yıl aldığınız destek 23 milyardan 10 milyara indi. Bunda, geçen yıl destek verme komitesinde Hadi Çaman'ın varlığı ve sizin de onun derneğinde üye olmanızın rolü var mı? Elbette, bunda Hadi Çaman'ın büyük desteği vardı. Bu konuya yukarıda da değindim. Hadi Çaman gerçekten çocuk tiyatrosunun önemini anlamış, bu işe gönül verenlere el vermiş, yürek koymuş bir tiyatrocu. Geçen yıl Hadi Çaman kuruldaydı ve sadece bizim değil, bütün çocuk tiyatrosu yapan grupların destekleri artırılmıştı. Bunda benim de payım büyüktür. Bu yıl da Ali Poyrazoğlu kurul üyesiydi. YORUMSUZ! Devlet desteği olmasa, tiyatro yapmayacağınızı söylüyorsunuz arada bir. Gerçekten böyle mi? Yani parasal yardım olmasa, kapatacak mısınız tiyatroyu? Her sene bu terane böyle gidiyor. Devlet desteği olmazsa

Ülkemizde kötü Çocuk Tiyatrosu yapıldığı bir gerçek. Bu durum sizce nasıl değişir? Ülkemizde sadece çocuk tiyatrosunu değil, yetişkin tiyatrosunu da sorgulamak gerek. Tabii ki bu konuya girecek değilim. Ama son söz olarak şunu söylemek istiyorum. Türk tiyatrosunda kalitenin yükseltilebilmesi için bu ülkede bir tiyatro yasasının çıkması gerekmektedir. Bir oda kurulması gerek.İşte o zaman tiyatronun kalitesi yükselecek ve gerçek tiyatrocular ortaya çıkıp sahne alacaklardır. Yani tiyatro, hiçbir iş yapamayanların en son yapılacak iş olarak tiyatroyu seçenlerin elinden kurtulacak. Bunu da özellikle okullarda çocuk tiyatrosu yapanlar için söylüyorum©


Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu'nda

pe

cy

a

Kiralık Daire

> Beki Haleva

Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu'nun 2004-2005 programında yer alan Kiralık Daire başlıklı oyun Enka Kültür ve Sanat'ın sunduğu bahar etkinliklerinin ilk tiyatro gösterisini oluşturdu. Bu iki ustayı öylesine özlemiş olmalı ki izleyici salonu hiçbir zaman olmadığı kadar tıka basa doldurdu, yetkililer bir sürü sandalye eklemek zorunda kaldılar talebe cevap verebilmek için. Sağlık sorunları nedeniyle bir süre sahneden uzak kaldıklarından olsa gerek daha da bir özletmişler kendilerini. Gerçi bir televizyon dizisinde izlemek olanağımız olsa da Gazanfer Özcanı tiyatroda izlemek elbette farklı bir keyif. Kiralık Daire Georges Feydeau'nun yazdığı Tailleur Pour Dames / Kadın Terzisi başlıklı vodvilden uyarlanmış bir komedi. Uyarlamayı yapan Gazanfer Özcan. Feydeau çok genç yaşta yazmaya başlamış ve vodvil ustası olarak ünlenmiş bir yazar. Meslek yaşamının ilk başarısını bu oyunla elde etmiş. XIX.yüzyıl Fransız bulvar tiyatrosuna damgasını vurmuş bu yazar günümüzde de bir çok oyun yazarına esin kaynağı olmakta, oyunları da eksilmeyen bir ilgiyle izleniyor. Yanlış anlamalardan kaynaklanan gülünç durumları yaratmadaki becerisi, sıradan bir olayı sahnede coşkulu bir


gösteriye dönüştürebilmesi, onu bu oyun türünün ustası yapmış ve dünya çapında bir ün sağlamış kendisine.

Doktoru canlandıran Mustafa Ersin Özben ustalarının yanında kaybolmuyor. Bence işi zor olmalı ne de olsa güçlü oyuncuların karşısında oynamak bir oyuncu için riskli bir durum, gölgede kalmak olasılığı büyük. Oysa Özben yerini gayet iyi dolduruyor. Doktorun sevgilisi Defne'nin (Bahar Karadeniz) kocası Beyti Eligevşek rolünde Nedim Doğan, özellikle ikinci perdeden itibaren kendini göstermeyi başarıyor. Aşçı Hasan rolünde Oktay Tosun'sa bana biraz Levent Kırca'nın parodilerini anımsattı. Terzi tabelasının çıkarılmadığını söylemiştim; böyle olunca gelip gidenler epey bir trafik yaratıyor sahnede. Kurmacının gerektirdiği bu figürleri Sinan Yıldırım, Merve Yıldırım üstlenmişler. Ebru Tekgündüz'ün kim olduğunu da söylemeyeyim ki izleyecek olanlara gelişmeler hakkında ipucu vermemiş olayım. Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan ikilisine gelince benim bir şey söylememe gerek var mı bilemiyorum. Yaşamlarını tiyatroya adamış, mesleklerinin altın yılını birkaç yıl önce kutlamış ve tiyatromuza bunca emek vermiş bu büyük sanatçılar için ne diyebilirim ki? Onlar oynamıyorlar, gerçekten yaşıyorlar rollerini yılların azaltmadığı enerji ve tiyatro aşkıyla. Zaten yalnızca hoşça vakit geçirtmeyi, bol bol güldürmeyi amaçlayan bu tür komedilerin zevkle izlenmesini sağlayan da böylesi sanatçılar değil midir? Oyunun kurgusu kadar, belki de daha çok oyuncunun performansıdır tiyatro seveni çeken. Bu oyunda Gönül Ülkü giysi tasarımını da üstlenip başarıyla gerçekleştirmiş. Sahne tasarımında Ersin Satgan vodvillerin bildik burjuva ev ortamını eksiksiz yaratmış, koltukları, çiçek vazoları, yukarı çıkan merdiveni, odalara açılan kapılarıyla. Aynı şeyi terzi atölyesi için de söyleyebilirim. Çok yoğun bir kapı trafiği olmasa da yine de kapıların epey bir işlevi var oyunun akışında, sahne tasarımı bunu rahatça sağlamış. Işık efektinde Melis Erdem aydınlık bir mekân yaratmış.

pe cy

a

Oyunun uyarlamasında Paris'teki daireyi İstanbul'a taşımış Gazanfer Özcan. Öyle de güzel taşımış ki bana Ahmet Vefik Paşa'nın Moliere'den yaptığı uyarlamaları anımsattı. Doğrusu İstanbul'un göbeği Etiler de hiç Paris'i aratmıyor, gerçi belki Nişantaşı bu son zamanlardaki değişimiyle daha bile uygun düşebilirdi. Çapkınlık yapan, barlara takılan erkekler, bu konuda da erkeklerden aşağı kalmayan kadınlar bizim toplumumuzda da artık gündemde! Kısacası, Gazanfer Özcan'ın Dr. Yaman'ı Feydeau'nun Dr. Moulineaux'suyla gayet iyi örtüşüyor. Türkçe sözcüklerin çok anlamlılıklarından ve Türk dilinin lastik gibi her yöne çekilebilme olanağından çok iyi yararlanmasını bilmiş Özcan uyarlamayı gerçekleştirirken, özellikle de tiplemelerde kullandığı özel adlar güldürü unsuru olarak metne katkıda bulunuyor. Özgün metni okumadığım için yazar dille ne kadar oynamış bilemiyorum ama uyarlamada vodvil oyunlarına özgü dil cambazlıkları çok iyi kullanılmış. Kiralık Daire'nin konusuna gelince, bu tür komedilerin neredeyse değişmez örgüsü hiç çözülmeyecekmiş gibi gelen üst üste atılan düğümler burada da hâkim. Topluma bir ayna olmaktan çok, eğlendirmeyi güden bu oyunlarda kurgu, abartılara, olmayacak rastlantılara dayandırıldığı için yaşamın mantığı da aranmaz elbet. Karmaşık aşk ilişkileri, karılarını/kocalarını aldatan eşler, duruma müdahale etmeye çalışan aile yakınları ya da hizmetçiler bu oyunların olmazsa olmaz öğeleridir. Bu kadar açıklama yeterliyse buyurun size kapıdan da olsa daireyi göstereyim. Halim Duman (Gazanfer Özcan) Etiler'deki dairesine bir kiracı aramaktadır. Yakın aile dostu Dr. Yaman'ın muayenehanesindeki hastalar potansiyel kiracı olabilirler düşüncesiyle onu ziyaret eder. Dr. Yaman'sa (Mustafa Ersin Özben) çapkınlık peşinde geceyi dışarıda geçirmiş ve kansına (Leyla Üner Ermaya) bütün gece, çok ağır hasta olan Halim Ağabeyinin yanında kaldığını söylemiştir, hem de bir yılbaşı gecesi! Bu durumdan haberdar olmayan Halim Duman'ın eve/muayenehaneye gelmesiyle de hiç şüpheniz olmasın Dr.Yaman'ın "hali duman" olacaktır. Doktor Bey hizmetçisi Sıdıka'nın da (Yelda Serbes Yeter) yardımıyla karısını kandırmayı başaracaktır belki de ama kayınvalide Zeynep Haykırır (Gönül Ülkü) kızını görmek üzere İzmir'den çıkagelmez mi! Tabii ki işler bozulur. Doktor, sevgilisiyle rahatça buluşabilmek için eski kiracısı kadın terzisi ne daireyi kiralamaya kara verir. Terzi Suzan'ın tabelası henüz çıkarılmadığından daireye gelen elbette çok olacaktır! Daha ilk buluşmalarında işler çığırından çıkar ve çözülmesi zor düğümlere bir tane daha eklenir. Üç perdelik oyun düğümlerin çözülmesine ancak yetecektir.

Oyunu yöneten Engin Gürmen, Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan ikilisinin başka oyunlarını da yönetmiş. Arkasında böylesine usta bir ikili olunca işi epey kolaylaşmış olmalı. Oyunda genelde aksayan hiçbir şey yok. Oyunun başından başlayan hızlı tempo hiç yavaşlamadan tıkır tıkır işliyor. Bu tür komedilerde de amaç zaten bu değil midir? Belli bir ritmi yakalamak ve sürdürmek, bunda da başarılı olmuş yönetmen.

Son söz olarak derim ki bolca gülmek, bu iki ustanın sahnede yaydıkları pozitif enerjiden paylarına düşeni almak isteyenler, Nisan ayı boyunca Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosunda oynayan bu komediyi kaçırmasınlar.


Zorlu Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu,

pe

cy a

Gogol'ün Burnu

> Nihal Kuyumcu

Ülkemizde çocuklarla ilgili konularda genelde iki anlayış egemendir. İlki didaktik kaygılar, yani; çocuğa yönelik her etkinlikte mutlaka ona birşeyler öğretme, faydacı bir çaba içinde olma, ikincisi ise çocukları birçok şeyin farkında olmayan, anlamayan kolay kandırılabilir küçük yaratıklar olarak görme. Özellikle çocuk tiyatrosunda böylesi çabalar çok belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor. Çocuklara herşeyi anlatabilirsiniz yeter ki anlattıklarınız onun algılama sınırlarını zorlamasın. Onların yaş özellikleri, dikkat süreleri, ilgi alanları gözönüne alınarak hazırlanan bir oyun mutlaka seyircisine ulaşır. Bu nedenle çocuk tiyatrosunda hedef kitle belirlemek ve oyunu ona göre oluşturmak çok önemli. Örneğin, bazı klasik yazarları biraz sadeleştirme ile çocuklara küçük yaştan itibaren tanıtabilir, sevdirebilirsiniz. Bir Moliere'in ya da Shakespeare'in oyunlarıyla neler yapılmaz ki! Mutlaka faydacı bir yaklaşım içindeyseniz bir öğüt vermeden de sahip olduğu olanaklarla seyircinizi uzak ülkelere, farklı dünyalara, farklı kültürlere götürdüğünüzü düşünebilirsiniz. Kiminin dilini sevdirebilirsiniz çocuklara, kiminin olay örgüsüyle alır götürürsünüz ya da o dönemi


anlatabilirsiniz. Örneğin "Gogol" kısa öyküleri 7'den 77'ye her yaştan insanın içinde birşeyler bulabileceği türdendir. Her yataki okuyucuya fısıldayacak birşeyi vardır. Böyle bir metni oyunlaştırmak istediğinizde amacınıza ulaşmanız başarılı olup olmamanız neyi anlatmak ve kime anlatmak isteğinizin yanıtını iyi bilmenizde saklıdır. Örneğin Gogol'un öykülerinden birini çocuklar için oyunlaştırıp içindeki bazı sembolleri değerlendirmesini, "absürd" ün anlamı ile yaşam pratiği içinde bağlantı kurmasını ya da dönemin Rusyası'nda bürokrasiye getirdiği eleştirileri anlamasını beklerseniz başarılı olma şansınız düşük olabilir. Zorlu Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu Gogol'un "Burun" adlı kısa öyküsünü çocuklar için oyunlaştırmış ve kendisine küçük hedefler koymuş. Oyunun broşüründen öğrendiğimize göre tiyatronun sağladığı geniş olanaklardan söz ederek çocukları öykünün kurduğu dünyada küçük bir yolculuğa davet etmiş. "Hiçbir zaman böyle bir soru duyamazsınız! Ne var ki; tiyatro her zaman bunu ve benzeri soruları sorabilir sevgili arkadaşlar. Çünkü tiyatro doğası gereği yaşadığımız hayatın dışına çıkabilir. Sonuç olarak bir sabah uyandığında burnunu her zamanki yerinde bulamayan bir adamın öyküsünü merakla izleyebilirsiniz. Tıpkı oyunumuzdaki öykücünün söylediği gibi, "oldukça saçma " olan bir öyküyü bizlere sevdiren tek şey, dile getirilen öykünün peşine takılıp, yine onun kurduğu dünyada kendimize bir yer bulmakla ilgili belki de".

Salona girdiğinizde perde açık ve oyuncular oyun öncesi son hazırlıklarını yapar görünümünde, kendi aralarında konuşarak, ön sıradaki seyircilere laf atarak toplarla, labutlarla bazı küçük jonglör numaraları yapmaya başlıyorlar. Tüm seyircilerin ilgisi sahneye çekildiğinde anlatıcı söze başlıyor. Kah taktığı maskla Bay Kılçık olarak, kah çıkartıp anlatıcı olarak Ortaoyunundan yabancı olmadığımız bir tarzda diğer oyuncuların da katılımı ile oyun sürüp gidiyor. Basit ama çok işlevi olan dekor parçalan bazen bir masa bazen bir yatak, bazen de bir faytona dönüşerek çocukların ilgisini çekecek şekilde tasarlanmış. Sahnenin sağında yer alan gitar ve vurmalı çalgılardan oluşan müzik grubu üyeleri zaman zaman oyunda koroyu oluşturuyor. Kısaca sahne üstünde yer alan herkes ve herşey her an başka şeye dönüşebiliyor ve bu hareket 7'den 77'ye hatta yelpazeyi daha da geniş tutatak 5'den 77'ye diyebileceğimiz bir seyirci grubunun oyunu zevkle izlemesini sağlıyor. Ticari kuruluşların sanat olaylarını desteklemesi, tiyatroları özellikle çocuk tiyatrolarını destekleyerek çocukların ücretsiz oyunları izlemelerini sağlaması çok güzel. Mehmet Zorlu Vakfı'na da bu anlamda çocuklar adına teşekkür borçluyuz. Ancak salona konan Zorlu şirketleri ile ilgili flamalar geleceğin müşterisi ile geleceğin sanat severini birleştirmek gibi bir çabanın varlığı konusunda kuşkuya düşürüyor. Yetişkin oyunlarında da onaylamamakla birlikte çocukların daha savunmasız varlıklar olduğunu düşünürsek böylesi reklam malzemelerinin salonda yer almamasını tercih ederdik.

pe cy

a

Ahmet Önel yaptığı uyarlamada konu akışı ile ana metne sadık kalırken isimleri Berber Kılçık (İvan Yakovleviç), karısı Bayan Kiğniş (Praskovya Osipovna) Memur Balkuş (Kovalyov), İatifil (Uşak İvan) vb. şeklinde değiştirerek konusu, olay akışı ile kendi içinde bütünlüğü olan hayal ile gerçeğin iç içe geçtiği eğlenceli bir oyun ortaya çıkarmış. Oyunun hedef kitlesinin ilkokul çağı çocukları olduğunu düşünmekle birlikte anlatımdaki açıklık, kısa ve yalın diyaloglar, anlatıcının açıklamaları ile yaptığı vurgular, salona yönelttiği sorularla (özellikle burnunuz yerinde duruyor mu gibi sorular) küçük yaş grubu çocuklarının da ilgisini çekmekte başarılı olmuş. Yönetmen Haluk Yüce ise farklı teknikleri bir araya getirerek masklar, hareketli sahne tasarımı ve comedia dell arte tarzı oyunculuğun yardımı ile oyunun sahip olduğu bu yapıyı daha da güçlendirecek biçimde sahneye koymuş. Ayrıca mask kullanımı okul öncesi çağı çocukları

için çoğu kez sorun olurken değişimleri seyircinin gözü önünde yapması sonucu herhangi bir sorun yaşanmamakta.

Çocukları ciddiye almak çok ciddi ve o kadar da zor bir iştir. Ve Tiyatro Tempo, Zorlu Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu çatısı altında bunu başarmış. Grup, yaptığı turne programı ile önümüzdeki günlerde Çorlu, Trabzon, Adana, Antalya Eskişehir, Denizli,İzmir, Manisa, Sivas ve Bursalı çocuklarla buluşuyor. Haluk Yüce ve grubunu yapacakları yeni oyunlarıyla İstanbullu çocuklar bir kez daha görmekten mutluluk duyacaklardır.


Selçuk'ta Bir Tiyatro;

pe

cy a

Yağmur Altında...

> M. Sadık Aslankara

Yağmur yağıyor, Selçuk'un tiyatro çarşısına... Yağmur, Selçuk'un kıvrım kıvrım sokaklarında dolaşıyor parke taşlarında sekerek... Dongun, puslu bir şubat günü. Selçuk sokaklarının parke taşlan, onca yağmura karşın kararmış çehreleriyle öylece uzanıyor. Üç beş kilometre ötelerindeki Efes'in, Ege'nin yirmi beş bin kişilik bu en büyük açık hava tiyatrosunun, yüzlerce, binlerce yıllık amfitiyatrosunun taşlarına bakamıyor bir türlü... Başı eğik, başı yerde... Yağmur yağıyor Selçuk'un tiyatro çarşısına... Antik Efes Tiyatrosunun taşları, Selçuk caddelerini, sokaklarını çarpılarla kıvrımlandıran parke taşlarına bakıyor, "Üzülme," diyor, "taş taşın halinden anlar, tiyatro tiyatronun..." Öylece bakışıyor iki tiyatronun taşları; biri görkemli bir tiyatro halinde, öteki yollarda paket halinde... Yağmur yağıyor Selçuk'un tiyatro çarşısına... Bereket Selçuk, kör, sağır, dilsiz değil... Selçuk'un bir belediyesi, onun da bir başkanı var, duyarlılık bağlamında kendini eğitmiş... Selçuk'ta gençler, sokaklara serilmiş paket


başlarına ikişerli yerleştirilmiş iskemleler bile dolu. Kuşadası'na da yağmur yağıyor... Topluluğun genç üyelerinden biri karşılıyor beni garajda... Oyun başlamak üzere, bir taksiye atlıyoruz. Sileceklerin ütülediği görüntüler eşliğinde Kuşadası'nı seyrediyorum, kulağım gençte, heyecanla anlattıklarında. Salon dolusu insanın arasında minnacık bir boşluğa benim için de sandalye koymuşlar.

a

taşlan gibi değil yani! Bir çatı altında toplanıp, yağmur da yağsa, güneş de açsa tiyatro yapabiliyor... Arada bir Efes'in oturma yerlerine yerleşip tiyatroyu orada tartışıyorlar. Başlarında oyun yazarları Hasan Öztürk... Şu son aylarda sahneledikleri Babalar adlı oyunla yeniden yeniden gündeme gelen...

pe

cy

Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosu, yağmur altında da perde açar ya, Selçuk Kaymakamlığı, ilçede gösterimini yasaklamış Hasan Öztürk'ün Babalar adlı oyununu. Kaymakamlık oluruyla 11.1.2005'te oluşturulan komisyon, yaptığı inceleme sonucunda, beş madde halinde topladığı "nedenler doğrultusunda bahse konu tiyatro oyununun içeriğinin izleyiciler arasında değişik fikir ve görüş ayrılıklarına yol açtığı, bu nedenle oluşması muhtemel olayları önlemek amacıyla" yasaklanması kararını almış...

Ama Selçuk halkı, kaymakamlığın bu kararına katılmamış... Nereden mi belli? Açıyorsunuz Efes Selçuk gazetesinin 19.1.2005 tarihli sayısını, tiyatronun Selçuklularca nasıl sahiplenildiğinin tanıklığını yapıyorsunuz. Siyasal partilerden derneklere, meslek kuruluşlarından örgütlenmiş gençlere, hemen her kesim gazetede yer alan duyurularında kaymakamlığın oyunu yasaklamasını kınıyor, kendi genç tiyatrocularına, Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosuna sahip çıkıyor... Ne güzel ne güzel! Böyle yağmur, böyle tiyatro, böyle seyirci, böyle kent ne güzel! Böyle olduğu için işte, Selçuk'un Efes Tiyatrosu, Egenin yağmurlarla yıkanan mevsiminde güller açıyor oyun yasaklayanlara inat! O gül Kuşadası'nda açıyor, Çiğli'de açıyor, ama açıyor... Selçuk toprağında beslenip, Efes'in güneşinde közlenip tüm İyon sularını içerek güller açmayı sürdürüyor Selçuk'un güzelim tiyatrosu... Ben de topluluğu yağmur altında tanıdım zaten. Selçuk Kaymakamlığı yasaklamış ya, Babalar da inadına gidip Kuşadası'nda sergileniyor. Hem de bir ay gibi kısa süre içinde... iğne atılsa düşmeyecek bir kalabalığın önünde... Kuşadası Kütüphane Salonunda yalnız koltuklar değil, sıra

Oyunu, Kuşadası'na çağıran CHP İlçe Başkanı Nail Özazman, partilerinin belediye başkanlığını alması durumunda ilçeye bir tiyatro yapısı kazandıracaklarına, bunun ötesinde tıpkı Selçuk gibi bir kent tiyatrosu topluluğu kuracaklarına değgin söz veriyor seyircinin önünde. Avuçlarımız patlarcasına alkışlıyoruz. Ben mi heyecanlıyım yalnızca, kendimi mi kandırıyorum, hayır tüm salon duyuyor bu coşkuyu, onca insan yürekten destek veriyor bu söze. Hasan Öztürk'ün Babalar'ını seyrediyorum dışarıdan çakar almaz bir sesle kulağıma dolan yağmur tıpırtıları arasında. Can Babayla (Yücel) Tanrı Diyanizos Babanın bağlayıcılığında, göstermeci biçimde sunulan oyun, bu iki baba, arada bir dünyaya indikçe öteki babaların, örnekse siyasanın, mafyanın, siyasal dinciliğin babaları arasında dolaşıp onları tanıtıyor bize... Seyircinin alkışları ya da kahkahalarıyla kesiliyor sık sık oyun. Oyunun sonunda, salonda hazır bununan CHP Selçuk İlçe Başkanı oyuncuları kutlayıp seyirciye dönüyor, soruyor: "Söyler misiniz lütfen, yasaklanacak nesi var bu oyunun?" Yağmur sürüyor... Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosunun gençleriyle onları Kuşadası'na çağıran gençler hep birlikte bir türkü evine doluşuyoruz, bir yerlerde çıtırdayan odun, şömineden yayılan sıcaklık... 20 Şubat'ta, Selçuk'un 20 kilometre ötesinde... Rakılarımızı yudumlarken gençlerin çiçeklenmiş heyecanını seyrediyorum, kulağımsa Hasan Öztürk'te. On beş yıl öncesinden tanıyorum onu... Ankara'da buluşup oturmalarımız var. Çok daha gerilere giden tiyatro ilişkileri olduğunu öğreniyorum bu kez... Altmışların onları, yetmişlerin başlarına ulanan. Verimli, üretken bir oyun


yazarı Hasan Öztürk. Okuduğum ya da izlediğim üç dört oyunundan kavrayabildiğim kadarıyla Dario Fo, Muzaffer İzgü çizgisinde toplumsal taşlamaya yatkın bir yazarlığı var Öztürk'ün. Buna karşın oyunlarını dramatik akslarla sıkılamayı savsaklamıyor... Belli, seyirciyle sıcak ilişkiler de kurabiliyor oyunlarında. Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosu'nun bir şansı da Hasan Öztürk. Bir oyun yazarına sahip, bir oyun yazarının yönetiminde kaç topluluk var ki şu ülkede kent tiyatroları arasında? Apaçık görülebiliyor: Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosu ile Hasan Öztürk buluşması her bakımdan büyük yarar sağlamış... Bundan kazançlı çıkanlar Selçuklular doğal olarak. Özellikle Selçuklu çocukların, gençlerin kendi kişiliklerini geliştirme, yeteneklerini bileme yönünde iyi bir ocak olduğu açık bu topluluğun. Selçuk Tiyatrosunun on yılı aşkın bir geçmişi var. Bu süre içinde perdelerini hiç kapatmamışlar. Nükhet Everi tarafından 1993'te, Selçuk Belediyesi'nin desteğinde kurulan topluluğa, Atatürkçü Düşünce Derneği Selçuk Şubesi'nin de yaşamsal katkıları olmuş. ADD, geçmişten günümüze tiyatroya katkısını hep sürdürmüş, sürdürüyor... Belediye başkanlığı el değiştiriyor, ama gelen yeni başkan H.Vefa Ülgür, desteğini artırmış halde sürdürerek yaklaşık on yıl önce yola çıkan topluluğun adının Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosu'na dönüşmesine de olanak sağlıyor. Tarih: 1 Eylül 2000. Sanat Yönetmenliğine de, o sıra İstanbul'dayken başkanın önerisini kabul ederek dönen yazar Hasan Öztürk getiriliyor.

Hey gidi Baybora, Ankara'dan dostum benim... Yıllar sonra Selçuk Belediyesi Efes Tiyatrosu'nun Kuşadası'ndaki temsilinde karşılaşacakmışım Baybora'yla, müziğiyle... Çok hoş bir sürpriz oldu kuşkusuz benim için. Topluluğun Hasan Öztürk'le buluşması ise yazar, Selçuk'a gelip yerleştiğinde başlıyor. Nasıl başlıyorsa öylece de sürüp gidiyor işte, hiç ara vermeden bugünlere ulanmış bir ilişki bu. Kâh yağmur altında, kâh günlük güneşlik... Bugüne dek geçen on yıl içinde dokuzu çocuk, biri gençlik oyunu olmak üzere Babalar'la birlikte otuz oyun sahneleyen topluluk hemen her yıl ortalama üç oyun sunmuş kentlilerine. Onlarca değil yüzlerce, evet evet yüzlerce çocuk, genç Selçuklu bu oyunlarda rol alıp sahneye çıkmış... Yeni kuşaklar enikonu bir tiyatro kültürünün var ettiği ufukla yol alıyorlar yaşamlarında. Giderek çevre illere, ilçelere de taşıyorlar etkinliklerini... İzmir, Denizli, Ankara, Nazilli, Söke, Kuşadası, Özdere, Seferihisar, Bademler, Urla, Çeşme, Güzelbahçe, Narhdere, Bergama, Kiraz, Beydağ, Tire, Torbalı, Aliağa, Karaburun, Alaçatı bu merkezler arasında... Türküevinden çıktığımızda sürüyordu yağmur... Gençler, Selçuk Belediyesinin kendilerine ayırdığı araçlara doluyor... El sallanıyor karşılıklı, Kuşadası'nın gençleri Selçuk'un gençlerini uğurluyor... Adım gibi biliyorum, bir gün de Selçuklu gençler onları uğurlayacak, Kuşadası gençlerinin Selçuk'ta sergiledikleri oyunun ardından... Yurdu kaplayacak tiyatro yağmuru, her kentte bir kent tiyatrosu çiçek açacak...

pe cy

a

Başkan Ülgür, Selçuk'ta kent tiyatrosunun temeline altyapı anlamında ilk harcı koyarken modern bir tiyatro salonunun da temellerini atmış... Söylediği şu, başkanın: "Yalnız Selçuklu tiyatroseverlere değil, aynı zamanda bu coğrafyaya da böyle bir salon yakışır. Selçuk, ülkemizin dünyaya açılan penceresidir." Ülgür, bu inancını yenilenmiş başkanlığıyla günümüzde de sürdürüyor kent tiyatrosunun gençleriyle birlikte.

Kim mi bu gençler? Hiç değilse Babalar'a emek verenlerin adlarını anayım: Cemal Çelik, Tuğrul Karnıca, Gül Mazman, Özgür Güner, Kamer Aydın, Kubilay Özel, Öznur Orfan, Serpil Okul, Kağan Ayhan, Muammer Kükrer... Oyunun ışıklarını Barış Çelik yapmış. Müziklerse Baybora'ya ait.

Yağmur yağıyor Selçuk'un tiyatro çarşısına... Bereketiniz bol olsun...


> ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI ULUSLARARASI BİLDİRİSİ > Volker Ludvvig Yazar-Grips Tiyatrosu Sanat Yönetmeni/Almanya

Sevgili Dostlarım, Yol Arkadaşlarım Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu için çalışan bizler, dünyanın en mutlu insanları olarak isim yaptık. Çocuklar için iyi tiyatro yapmaktan daha anlamlı, daha yapıcı, daha tatmin edici bir iş olabilir mi? Elbette ki hayır. Ancak, mutlu olmak, tartışmalı bir konu. Çocuklarına güçlükle yemek bulan anne babalar acaba ne kadar mutlu ? Küreselleşmenin etkilerini hissetmeye başladıklarından beri, çocuklarımızın özlemini çektiği bir çok şey var. " Dertsiz, tasasız, mutlu çocukluk" devri en zengin ülkelerde bile, her zamankinden daha kısa sürede sona eriyor. Gelecek hayalleri kabusa dönüşüyor, çılgın bir at yarışı daha bebeklikte başlıyor ve işsizlik korkusu daha ilkokuldan başlayarak çocukları sarıyor.

cy a

Hükümetlerin harcamalarda kısıntı yapması gerekiyor; çünkü bütçede ne kadar para olduğu çok uluslu şirketlerin raporlarında var. Ve sosyal haklardan yoksun olanlar daima bu kısıntı yapılacaklar listesinin başında yer alıyor- onları da hemen arkadan sanat dalları izliyor; bu da Çocuk ve Gençlik Tiyatrosunun iki kez etkilenmesi demek. Kurumsallaşmış bir tiyatroya yapılan mali desteğin azaltılması ya da çalışmayan bir tiyatro topluluğunun prova salonunu kaybetmesine rağmen, insanı hayrete düşüren; Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu'ndan kesinti yapmanın tasarrufa hizmet edeceğini düşünen bu adamların inanılmaz derecedeki aptallığıdır. Çünkü bırakılmış çocuklar, içkici ya da kumarcılar, hırsızlar ve uyuşturucu satıcıları, sonu hapishane olanlar, devlete yüz misline mal olurlar. Diğer yandan, kendi gerçekleriyle, kendi günlük yaşamlarıyla, umut, korku, hayalleriyle ilgilenen, onlara yalnız olmadıklarını gösteren, ağlayıp gülmelerini sağlayan, güven veren ve sosyal hayal güçlerini ateşleyen tiyatroyu tanıyan çocuklar- bu çocukları kötü yola düşürmek zordur. Tiyatro dünyayı koruyamaz. Ama kalpleri, duyuları, çocukların ve gençlerin aklını eğitebilir, kesinlikle dünya da değişebilir. Ve bu da mücadele etmeye değer

pe

Çev. Nurgök Özkale

> AMATÖR TİYATROLAR ÇEVRESİ BİLDİRİSİ > Mehmet Akan

Aslolan Amatörlüktür

Henüz kırmızı kadife perdeler, çok katlı düğün pastası misali yaldızlı salonlar, tanrılar, tanrıçalar denli erişilmez yıldızlar yoktu. Ama tiyatro hep vardı. İnsanlar henüz okumayı, yazmayı bilmiyorlardı. Ama oynamayı biliyorlardı. Yurdumuz özelinde, insanımız, yüzyıllar boyu, ahi toplantılarında, yaren sohbetlerinde, kış yansı, koç katımı, hıdırellez törenlerinde oyunlar oynadı, deyim yerindeyse, daha iyi yaşamanın provasını yaptı. Günümüzde o gelenekler yok artık. Teknolojik gelişme insanları yalnızlaştırdı, evlerine kapattı. Artık büyük sermayenin elindeki medyanın tutsağıyız. Onun gizli ya da açık yönlendirmesiyle kararlar alıyor, yaşamımızı öyle sürdürüyoruz. Geldiğimiz bu aşamada tiyatro öldü, artık tiyatro yapılamaz deniyor. Hayır... İşte tam bu aşamada tiyatroya gerek var. Çünkü tiyatro insanla yapılır. Para olmayabilir, teknik olanaklar olmayabilir. Bir park, bir meydan, bir hangar, bir derneğe ya da bir sendikaya ait herhangi bir mekan tiyatro yapmak için yeterli. Yeter ki insanlar bu amaçla bir araya gelsinler. Yeter ki insanlar sermayenin köleliğinden kurtulmayı istesinler. Ne demiştik vaktiyle: Her yer tiyatrodur ve tiyatroya amatörlük yaraşır. Tiyatro günümüz kutlu olsun©


> Yeni Çıkan Oyunlar

FANTASTİK

KARA SOHBET

Yazan: İstanbul Devlet Opera ve Balesi Yazan: Tom Jones Besteleyen: Harvey Schmidt Sahneye Koyan: Doğan Çelik Müzik Yönetmeni: Hüseyin Kaya Sahne Tasarımı: Ferhat Karakaya Giysi Tasarımı: Gizem Betil Koreografi: Erdal Uğurlu Işık Düzeni: Şener Akyamaner Oyuncular: Tülay Uyar, Çağrı Köktekin, Bülent Atak,Toygarhan Atuner,Timur Doğanay, Faruk Göker, Gökçe Şenyüz, Barbaros Taştan, Yücel Özeke, Ahmet Yazıcı, Cemil Özfırat, Ümit Karabel, Tayfun Savlıoğlu.

Tiyatro: Tiyatro Duru Yazan: Amelie Nothomb Çeviren: Sinem Yenel Yönetmen: Arzu Bigat Baril Sahne Tasarımı: Ali Yenel Giysi Tasarımı: Dilara Endican Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan Oyuncular: Emre Kınay, Arif Akkaya "Je'rome Angust Havaalanında uçağının gecikmeli kalkacağını öğrendiğinde bunun başına ne dertler açacağından habersizdir. Uçak saatinin gelmesini beklerken çantasındaki kitabını açıp okumaya başlar. Yanına yanaşıp onunla zorla sohbet etmeye çalışan densiz adamı önce pek önemsemez. Ne var ki işin rengi kısa sürede değişir. Adının Texel Textor olduğunu söyleyen tuhaf yabancı onu canından bezdirecek kadar sinir bozucu biridir."

"İ.D.O.B. 'un yeni müzikalinin konusu yine aşk. "Kıymet bilmenin" önemini vurgulayan Gençlik müzikalinde dekor ve kostümler son derece sade. Eserin sahnelenmesinde oyunculuklar ön plana çıkartılmış."

pe

cy a

OYUN NASIL OYNANMALI

KAFA KAĞIDI

Tiyatro: Bizim Tiyatro Oyunlaştıran-Yöneten: Zafer Diper Sahne Düzenlemesi: Canan Karakadı Işık Tasarımı: Ersin Kızılkaya Müzik ve Ses Düzeni: Süreyya Karaduman Oyuncular: Nazan Diper, Aslı Taşoğlu, Zafer Diper, Gül Seda Küçük, Behçet İlhan, Ekin Kement

"Kullanılmayan, ekilip-biçilmeyen toprakları işgal etmek isteyen bir topluluğun müzikli-epik anlatımlı öyküsü.. Amaçları, toprakların işgali yanı sıra, genetiği değiştirilmiş organizmalardan yola çıkarak, çok uluslu tekellerin oluşturduğu ezici-kaba güce karşı savaşımlarını da kapsamakta.. İşin başında olan yöneticilerden-herkesin ünleme biçimiyle ihtiyar denilen ve mitolojiye ilgisiyle de bilinmekte olan kişi, mitolojiden esinlemelerle - koşutluklar kurmada günümüz gerçeklikleri-sorunlarıyla.."

Tiyatro: Lefkoşa Belediye Tiyatrosu Yazan: Vasıf Öngören Yöneten: Kıymet Karabiber Işık Tasarımı: Osman Alkaş Sahne Tasarımı: Rıza Şen Dans ve Koreografı: Osman Ateş Oyuncular: Asu Demircioğlu, Barış Refikoğlu, Döndü Özata, Deniz Çakır, Hatice Tezcan, Erol Refikoğlu, Melek Erdil, Osman Ateş, Kıymet Karabiber, Hakan Elmasoğlu, Özgür Oktay, Seniha Arkut, Ali Besen, Ahmet Karabiber, Cem Aykut.

"Epik biçimde yazılmış ve komedi unsuru içeren oyunda, para hırsının ve bireysel kurtuluşa yönelimin, beraberinde ahlaki ve toplumsal yozlaşmayı getirdiği günümüz dünyası tartışılıyor."

PUNTİLA AĞA VE UŞAĞI MATTI Tiyatro: Trabzon Sanat Tiyatrosu Yazan: Bertold Brecht Çeviren: Yılmaz Onay Yönetmen: Necati Zengin Oyuncular: Necati Zengin, Zeynep Yılmaz, Süleyman Sırtkaya, Ramazan Uzun, Soner Çelik, Bülent Şen, İbrahim Gürsoy, Yasemin Aslan, Sevil Araboğlu, Songül Nadir Kamber, Güliz Oktar, Duygu Elmas, İbrahim Gürsoy. "Kızı Eva 'yı, uşağı Matti ile evlendirmek isteyen Puntila Ağa, gerçekte eli çok sıkı ve bir insan olmasına karşın, içki içip sarhoş olduğunda, çok iyiliksever ve cömert bir insan görüntüsü verir."


Yeni Çıkan Oyunlar <

ÜÇ HAYAT SONRA Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Brian Friel Çeviren: Şükran Yücel Yöneten: Murat Çidamlı Sahne Tasannu: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Esra Selah Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Dans: Tamara Zurabishvili Oyuncular: Fatih Dokgöz, Şebnem Koçtepe, Erdinç Gülener, Ayla Baki. "Üç Hayat Sonra İrlandalı yazar Brian Friel'in ünlü Rus yazarı Anton Pavlov Çehov'un bir öyküsü, kısa oyunu ve iki ayrı oyununda yer alan iki karakterin bir başka oyunda buluşması esprisinden yola çıkarak oluşturduğu bir kolaj. Bu kolaj üç ayrı imkansız aşk öyküsünü bir potada buluşturuyor. Oyunların isimleri şöyle: 'Yatla Oyunu', 'Ayı' ve 'Oyundan Sonra'."

EVCİLİK OYUNU

Tiyatro:Seyir Tiyatrosu Oyuncuları Yazan: Ferdi Merter Yöneten: Mehmet Çelik Oyuncular: Aylin Altınay, Bahar Çuhadar, Burçin Ekici, İhsan Ata, Yaşar Özbez, Pınar Çelik, Hasan Ergün, Kerem Gül. "Özel bir televizyonda muhabir olarak çalışan Ser sıradan bir yaşam sürmektedir. Bir süre sonra AIDS olduğunu öğrenir. Ser'in o günden sonra yaşamı altüst olmuştur. Gaziantep Devlet Tiyatrosu Salonu 'nda sahnelenen oyun, 2 ve 3 Nisan 'da Kahramanmaraş; 5 ve 7 Nisan 'da Mersin; 9,11 ve 12 Nisan'da Diyarbakır'da sahnelenecek."

BİLİTİS'İN ŞARKILARI Tiyatro: Tiyatro Dafne Yazan: Pierre Louys Çeviren: İzzet Yasar Uyarlayan ve Yöneten: Lulu Menase Sahne Tasarımı: Gürel Yontan Giysi Tasarımı: Zuhal Soy Objeler: Handan Börüteçene Işık Tasarımı: Murat İpek Oyuncular: Filiz Kutlar, Erkan Sever.

a

Tiyatro: Arama Tiyatrosu Yazan: Adalet Ağaoğlu Yöneten: Özkan Schulze Oyuncular: Z. Bala Dura, Barış Özgenç, Beril Senvarol, Ozan Bilen, Sezgin Cengiz, Yelda Alp, Deniz Soruklu, Aslı Özcan.

KUĞULAR ŞARKI SÖYLEMEZ

"Fransız Kültür Merkezi'nin işbirliğiyle sahnelenen oyun, mezarı arkeolog Heim tarafından Kıbrıs 'ta bulunan, Sapho 'nun çağdaşı olan kadın şair Bilitis 'in yaşamına bir yolculuk. 1894 'te 24 yaşında olan Fransız şair Pierre Louys, bu tarihsel ve edebi kurgudan hareketle, eski Yunan'ı hayal ederek "Kadına ve Aşka Övgü" olan "Bilitis'in Şiirleri" ni yazar."

pe

cy

"Oyun, en küçük toplumsal birim olan aile yapısının kendisini ve toplum içindeki yerini, kuşak çatışmalarını, evlilik konulu değer yargılarının güncelliğini, toplumsal örf ve adetlerin yazılmış ve yazılmamış kurallarını trajik bir komedi dilinde anlatıyor."

MUTLU PRENS Tiyatro: Trabzon Devlet Tiyatrosu Yazan: Oscar Wilde Çeviren: Emel Göksu Keleş Uyarlayan: Adem Atar Yöneten: Tansel Öngel Işık Tasarımı: Yüksal Aymaz Giysi-Dekor Tasarımı: Ebru Çulpan Kukla Tasarımcıları: Emre Tandoğan, Çağrı Yılmaz Oyuncular: Ayla Baki, Murat Çıdamlı, Kadri Özcam. "Oscar Wilde'in masalı Otuzsekiz kukladan oluşan dev bir kadroyla sahneleniyor. Mutluluğun ancak paylaşılarak yakalanacağını, başkalarının mutlu olması için yapılan fedakarlıkların bencilce edinilecek bireysel geçici mutluluklardan daha erdemli olduğunu anlatır".

TOL Tiyatro: Tiyatro Oyunevi Yazan: Murat Uyurkulak Sahneye Uyarlayan ve Yöneten: Mahir Günşiray Sahne Tasarımı: Claude Leon Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Ses Tasarımı: Ümit Kıvanç Oyuncular: Mahir Günşiray, Güven İnce. "68 kuşağı Şair, 12 Eylül kuşağı Yusuf'u Türkiye'nin yakın siyasi tarihinden hikayelerle bir yolculuğa çıkarır. Acıklı olduğu kadar komik, eleştirel olduğu kadar yandaş, hüzünlü olduğu kadar ümitli olmayı hissettiğimiz bir dünyanın oyunu."


> ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI > Huzursuz Seyirci > huzursuz@tiyatrodergisi.com.tr

Koca Bolluğu Sevimli okurlarım, yaklaşık beş yıl önce bu sayfayı hazırlamaya başlarken, "amacımızın alışılmış eleştiri olmadığını, hemen düzeltilebilecek ufak-tefek kusurları ortaya çıkarmaya çalışacağımızı, bağımsız ve kimseden icazet almadan gördüklerimizi yazacağımızı, kimseye yaranmamızın söz konusu olmadığını" belirterek, yazı içinde adı geçenlerin gönül koymamalarını belirtmiştik. Gelgelelim zaman içinde, sanki biz böyle yola çıkmamışız gibi, bu bir eleştiri sayfasıymış gibi, 'zülfüyare' dokunduklarımızdan şiddetli protestolar aldık. Bunların büyük bir çoğunluğu da, adımızın olmamasına takılıyordu. Daha önce de birkaç kez yazdım: Buradaki isim Hasan Aslan vb. bir şey olsa ne değişecek? Zaten eleştirmen değiliz, bunu açık açık söylemişiz. Aslında derdimiz, gerçekten seyirci gözlüğüyle bakarak, bize ters gelenleri söylemek. Sayın Ferdi Merter - bu sayfaya bir yanıt göndermiş geçen sayımızda. Bakınız efendim: Tiyatro sanatı yönetmensiz, metinsiz, dekor-kostümsüz, hatta oyuncusuz oyunlarla bile varolabilirken,

a

seyircisiz, seyircinin bakışını umursamayan bir tiyatro olamaz. Bildiğim kadarıyla şu anda hiç bir yayında da bu sayfa gibi bir sayfa yok. O zaman, seyircinin görüşünü umursamak yerine, hiddetlenmek niye? Sayın Ferdi Merter'e, yakıştıramadığım üslubunu da bir kenara bırakarak,

pe cy

bu hatırlatmayı yapmakla yetiniyorum.

Bu arada çok beğenerek izlediğim ve bence son yıllarda gördüğüm en iyi oyun olan "Gayrı Resmi Hurrem"i ikinci izleyişimde huzursuz olduğum iki noktayı da yazmadan geçemeyeceğim. Hurrem

Sultan'ın cariyeye sorduğu "Kaç yılındayız?" sorusuna verdiği yanıt "1588" oluyor ki, doğrusunun kanımca "978- Hicri" olması gerekirdi. Bir de birkaç kez "Manisa" sözcüğü geçiyor. Bilindiği gibi bu ilimizin adı o tarihlerde Saruhan'dı. Manisa adını 24.10.1926 tarihindeki bir yasayla aldı. Dostlar Tiyatrosu'nun "Buluşma" oyununda, Erdem Akakçe'nin "Burada neler oluyor?" repliğine

ağzım bir karış açık kaldı. TV Türkçesi bu kadar mı girdi dilimize, sahnelerimize?.. Mutlaka bir dalgınlıktır, yoksa bildiğimiz çok başarılı Erdem, böyle bir şey yapmaz. Bir de yine Oyuncu'ya söylediği "Haydi, al paltonu da gidelim" repliğine hiç anlam veremedim. Mevsim yaz, pencereler açık. Oyuncu'nun da, beyaz elbisesiyle çekimden geldiği için üstüne alıverdiği siyah bir ince pardesüsü var. Nasıl "palto" olduysa o? İ.B.B.Ş.T., yeni Genel Sanat Yönetmeni ile aylık "Oyun Düzeni" broşürünü değiştirmiş. Çocuk kitabı düzeninde, karton kapaklı, çiğ eflatun renkli, loperello gibi bir "şey" olmuş. Aynı sahnelerde oynanan oyunların, tanıtımlarının da tekrar tekrar yer aldığı bu "şey" i kendileri beğendilerse sorun yok da, karton kapakçıklar açıldığında karşımıza ilk önce "Yedi Kocalı Hürmüz" ve "Yaprak Dökümü"nün fotoğrafları çıkıyor. İyi, tamam. Peki, fotoğrafların üstündeki yazılar, arka arkaya okununca çıkan şu cümlelere ne diyorsunuz? - "Ay abla senin kaç kocan var?" -"Anladık yakamı bırakmayacaksın, ama elimde bir tane de mi kalmayacak?". İ.B.B.Ş.T.'nin 91. yılı kutlu olsun..©


cy a

pe


KültürSanat / Röportaj 24. Uluslararası İstanbul Film Festivali Hülya

Uçansu: Festival Kendi Alanında

Ülkemizin

Yurt Dışındaki Prestiji

cy a

Ebru Ilgaz

İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenen Uluslararası İstanbul Film Festivali 2-17 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilecek. 62 ülke sinemasından derlenen yaklaşık 170 film; Emek, Atlas, Sinepop, Beyoğlu, Rexx sinemalarında haftaiçi 10.00-12.30-16.00-19.00 ve 21.30'da, haftasonları ise 11.00-13.30-16.00-19.00 ve 21.30'da izlenebilecek.

pe

Festival'in ilgiyle karşılanan "Geceyarısı Sineması" gösterileri bu yıl da devam ediyor. Geceyarısı seansları için seçilen 6 film, Festival süresince her Cuma gecesi Beyoğlu Sineması 'nda ve her Cumartesi gecesi Atlas Sineması'nda, saat 24.00'da, iki film olarak sunulacak. İstanbul Film Festivali bu yılki programında iki yeni bölümle sinemaseverlerin karşısında: "Geleceğin Karanlık Yüzü" ve "Gençler... Gençler...". Piyano filmiyle Cannes Film Festivali 'nde Altın Palmiye kazanan yönetmen Jane Campion, oyuncu Harvey Keitel , Valentina Cevri, Amerikalı yapımcı Monty Montgomery, yazar ve yönetmen Alain Robbe-Grillet festivalin önemli konuklarından yalnızca birkaçı. İstanbul Film Festivali bu yıl, Mithat Alam Film Merkezi işbirliğiyle "AB ile Yüzleşen Balkan Sineması" başlıklı bir yuvarlak masa toplantısına da ev sahipliği yapacak. Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya'dan sinema sektörü çalışanlarının katılacağı "AB ile Yüzleşen Balkan Sineması" Yuvarlak Masa Toplantısı'nda Balkan sinemasının sorunları, yaratıcı temaslar, dağıtım sorunları ve kültürel "gümrük"ler tartışılacak. 13 Nisan Çarşamba günü Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi'nde, 11.00-16.00 saatleri arasında iki bölüm halinde yapılacak olan Yuvarlak Masa Toplantısı'nın koordinatörleri FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Birliği) Başkan Yardımcısı Bojidar Manov; Türkiye FIPRESCI Temsilcisi Atilla Dorsay ve İstanbul Film Festivali Yönetmeni Hülya Uçansu. Festival izleyicileri, gösterimler öncesi konuk isimlerle söyleşi olanağı da bulacaklar. (Festival programı ve bilet satışı ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için: www.iksv.org/film)

Festivalin başından beri İ.K.S.V.'de bulunan Festival Yönetmeni Hülya Uçansu, festivalle ilgili sorularımızı yanıtladı.

2 4 . İ s t a n b u l F i l m F e s t i v a l i ' n e nasıl h a z ı r l a n d ı n ı z ? Her yeni yılın çalışması bir önceki yılın değerlendirmesiyle başlar. Nisan ayının sonunda festivali yaptıktan sonra oturur 23 y ı l d a n sonra bile hâlâ h a t a l a r ı m ı z ı d e ğ e r l e n d i r i r , bir sonraki yıl onları tekrarlamamak amacıyla konuşuruz. Sonra T e m m u z ayında ilk d a n ı ş m a kurulu t o p l a n t ı s ı yapılır. Bu t o p l a n t ı y l a toplu gösteriler, a d ı n a b ö l ü m y a p ı l a c a k ustalar, jüri üyelerinin isim taslak listeleri üzerine çalışmalar başlar. D a n ı ş m a k u r u l u n d a çeşitli ç a l ı ş m a a l a n l a r ı n d a n k o n u n u n u z m a n l a r ı n d a n oluşan kişiler bulunur. Atila Dorsay, E s i n K ü ç ü k t e p e p ı n a r , Alin Taşçıyan ve T u n ç B a ş a r a n bu yılın d a n ı ş m a k u r u l u n d a b u l u n a n kişiler. D a n ı ş m a kurulu toplantıları program kesinleştirilene kadar üç-dört kez yapılır F i l m Festivali ekibiyle e ş g ü d ü m l ü olarak. Yurt d ı ş ı n d a da program danışmanlarımız var. Onlarla birlikte koordinasyon halinde p r o g r a m ı n ana hatları çıkarılır, sonra filmler seçilir. Filmleri seçmek için yurtdışındaki arkadaşlarımız oralardaki festivallere gider. B ö y l e c e p r o g r a m o r t a y a çıkar. A n c a k b i z i m k i gibi b ü y ü k bir film festivalinin o l u ş m a s ı n d a tek öğe program değildir. Program ana öğedir. Jüriler belirlenir. Onların davetlerine çalışılır, kabul etmeyenler olursa isimler yedeklenir. D a h a sonra İ.K.S.V. çatısı altında y a p ı l a n festivalin yan ç a l ı ş m a l a r ı ; yani p r o t o k o l , p a z a r l a m a , sponsorluk, halkla ilişkiler, basın çalışmaları başlar. Kısacası büyük bir organizasyonun arkasında gizli kahramanlar yatar. Her yıl çok sayıda film ve beraberinde s i n e m a dünyasının önemli isimleri Festival b o y u n c a İ s t a n b u l ' d a ağırlanıyor. U l u s l a r a r a s ı İ s t a n b u l F i l m F e s t i v a l i ' n i n s i z c e nasıl bir işlevi v a r ? Ü l k e m i z d ü n y a siyasi ve kültürel p l a t f o r m u n d a çok o l u m l u imajı o l m a y a n bir ülke. B u n d a n yirmi beş yıl ö n c e E r m e n i s o r u n l a r ı y l a u ğ r a ş ı r d ı k , onun a r k a s ı n d a n Kürt p r o b l e m i p a t l a d ı . Şu sıralar hepsi b i r d e n yine g ü n d e m d e . Ü s t e l i k Avrupa B i r l i ğ i ' n e g i r m e y e ç a l ı ş ı y o r u z . E n yeni k a z a m ı z , polisin 6 M a r t ' t a yürüyüş y a p m a k isteyen kadınları şiddetle dövmesi ve bu dayak sahnelerinin bütün dünyaya yansıması. B ö y l e bir d u r u m d a ü l k e n i n imajının pek hayırlı o l d u ğ u n u s ö y l e m e k zor. Bu d u r u m d a görev d a h a çok k ü l t ü r k u r u m l a r ı n a d ü ş ü y o r ve k ü l t ü r k u r u m l a r ı k e n d i l i k l e r i n d e n


KültürSanat / Röportaj bir misyon üstlenmiş oluyorlar. "Türkiye sandığınız gibi barbar bir ülke değildir. Bu ülkenin bir sineması vardır, tiyatrosu vardır, müzisyenleri, sanatçıları vardır" diyoruz ve bunları da uluslararası standartlara yakışır düzenlemelerle dünyaya sunuyoruz. Çok yakın bir geçmişte Royal Academy Of Art Londra'daki bir müzede Türkler sergisinin açılması ve kazandığı başarı bu anlattığım duruma iyi bir örnektir. Film Festivali'ne gelince, ülkemizin kendi alanında yurt dışındaki prestiji haline gelmiştir. Çünkü bu kadar yıllar içerisinde ülkeye, festivale çok sayıda tanınmış sanatçı geldi. Bunların izlenimi çok olumluydu. Ülkelerine geri döndükleri zaman bu olumlu izlenimler oralarda yankılandı ve yayıldı.

Festivalin seyirciyle ilişkisi nedir? Genel olarak ülkede sinema izleyici oranlarına baktığımızda, bundan önceki yıllarda izleyici sayısında sürekli yüzde 2025'lik bir düşüş var. Mesela bu yılki Oscar filmlerini çok az sayıda insan izledi. Oysa filmlerin hepsi birbirinden iyi. İstanbul Festivali izleyicisi, festivali yüzde 20 oranında terk etmiyor. Ama bu düşüş bize de yansıyor. Her sene yaklaşık yüzde 5 oranında bir düşüş oluyor. Geçen sene 82 bin bilet satıldı. Bu yıl 100 bini hedefliyoruz. Çünkü bilet fiyatlarını çok düşük tuttuk. Bu rakamlarla izleyicinin festivali yalnız bırakmayacağını umuyoruz. İzleyici sayısındaki düşüşü neye bağlıyorsunuz? Acaba korsan DVD mi diyoruz? Çünkü korsanı iki milyon, kalitelisi sekiz milyon. Bir film alınıyor bütün aile izliyor. İstanbul'da yaşamak hem pahalı hem yorucu. İnsanlar bunu tercih ediyor. İstanbul'da sayıları çok fazla olmayan bir kitle var ve bana öyle geliyor ki, film festivalini de tiyatro festivalini de kentteki diğer etkinlikleri de aynı kişiler izliyor! Tabii... Tabii... Bizim kanaatimize göre bunların sayısı en fazla kırk bin. Şiir kitaplarını kaç kişi alıyor ki? 'Çok satan' kitaplar satıyor. Edebiyat satmıyor. Biz eğlence sineması vermiyoruz, yedinci sanatın ürünlerini veriyoruz. Çok eğlenceli bulmayan insanlar bizim izleyicimiz olmuyorlar.

pe cy a

Bu yılki programda benim dikkatimi çeken iki yeni bölüm var: "Geleceğin Karanlık Yüzü" ile "Gençler... Gençler...". Sizin bu yıl öne çıkarmayı, dikkat çekmeyi amaçladığınız bölümler var mı? Ben bütün çocuklarını seven analar gibi, özel olarak bir bölümü öne çıkarmaya çalışmam. Çünkü her birinin kendi içerisinde, kendi değeri vardır. İsterseniz Kore'den başlayalım; Kore sineması, bir tanesi yarışmada toplam on filimle sunuluyor. Bir Kore delegasyonu geliyor bunun için. Kore, Asya'da yükselen bir sinema. Çek sinemasından, canlandırma sinemasının örneklerini veriyoruz iki programla. "Geleceğin Karanlık Yüzü: Distopya" adını verdiğimiz özel bir bölüm var. Çok iç açıcı filmler olmamakla birlikte hepsi nitelikli filmler. Ne yapalım ki dünya da çok parlak bir durumda değil. Pembe bulutlarla bir hayal alemi çizmenin de bir manası yok. Gençlik üzerine yaptığımız "Gençler... Gençler..." bölümü var -zaten bu iki bölüm birbirini besliyor-. Gençlerin bugünkü durumuna baktığımızda büyük bir şiddet uygulaması, uyuşturucu görüyoruz. Öyle çok mutlu bir gençlik yok. Mutlu olmak için çok fazla nedenleri

de yok çünkü sert bir dünyaya geldiler. Bunun yanı sıra ustalarımız var. Hepsi birbirinden iyi. Alain Robbe-Grillet Fransız sinemasının ve edebiyatının anıt isimlerinden biri. Buraya gelecek ve bir konuşma yapacak. Roman Polanski bütün zamanlarda ilgi çeken bir isim. Neil Jordan İrlanda sinemasının çok renkli bir ismi. İyi bir program her zamanki gibi.


KültürSanat / Kitap DİNAZORLARIN SESSÎZ GECESİ "BİLİNÇ GÖKTEN

DÜŞMEDİ" *

Arzu Özköse arzu_ozkose@yahoo.com Kapitalizmin şekillendirdiği toplumsal düzen ve kendisini olumlama pratiklerinde kullandığı araçlardan birinin de doğa olması alışıldık bir durum olsa gerek. Büyük balığın küçük balığı yuttuğu sıkça söylenirken yine aynı doğa içerisinde yardımlaşmacı, komünal ve bir diğerinin yok olmasına neden olmadan bir arada bulunabilen yaşam formlarının da olduğu nedense pek söylenmez; misal verecek olursak, algler ve mantarların işbirliğine dayalı ortak bir yaşam kurmalarından söz edebiliriz. (Kaldı ki söz konusu bağlamdan kapitalizmi çıkarsak dahi bunun bir alışkı olduğunun anlaşılması pek de zor olmasa gerektir.) Modern diye tabir edilen bilim disiplinlerinden estetiğe ve sanatın farklı dallarına kadar her alanda teori, yaratım ve eylem üreten hemen herkesin doğayı bir dayanak olarak alması doğa bilimlerinin ciddi bir sorumlulukla irdelenmesini etik açıdan öngörmektedir sanırız. O halde yukarıdaki bağlamı gözönüne alarak şöyle denebilir: Sanatın ve sanatsal yaratımların niteliğinin sorgulandığı temel kriterlerden birisi evrensellikse, bir başka deyişle öznesi, temel tanımlarından birisini doğada bulan insan olan sanat, felsefi yönelimlerinin başına evrenselliği koyuyorsa aynı anda onu oluşturan mekanik, maddi ve pratik tüm süreçlerinin de takipçisi olmalıdır diyebiliriz.

İnsan aklının ve bilgi birikiminin sınırlarını zorlayan "Evren neden varoldu?", "Evren varolmadan önce ne vardı?" gibi soruların yanıtları, "evreni ve dünyayı metafizik, mitik güçlerin etkileyip yönettikleri" yolundaki anlayışla temellenen din tarafından Tanrının varlığı ile açıklanırken, bir diğer yanıt arayışı da felsefe alanında sürmektedir. Bu eserde sürekli olarak yinelendiği üzere Tanrının varlığına dair bir ispat kaygısı güdülmemektedir; bu kitabın konusu evrenin neliğine dair değil, nasıllığına dair bilimsel tezler içermektedir aslen.

a

Yaşadığımız dünyanın maddi temellerini anlayabilmenin yolunun onu içine alan evrenin mekanik işleyişini bilmekten geçtiği şüphesizdir. İşte şimdi bahsi geçecek olan eser, bilimsel bilgiler ışığında bu konuyu ele almaktadır. Altı ciltten oluşan ve ilk cildi 1994 yılında yayımlanmış olan "Dinazorların Sessiz Gecesi" adlı eserin yazarı Alman bir psikiyatri ve nöroloji profesörü olan Hoimar Von Ditfurth, ayrıca popüler bilim yazarlığı, televizyon yorumculuğu ve gazetecilik yapmış, bu altı ciltlik eserin de konusu olan modern bilimlerin sonuçlarını sunduğu Kesitler adlı bir TV dizisine de imzasını atmış çok yönlü bir bilim adamıdır.

canlı türü ise fare benzeri çok ufak bir kemirgendi. Bu sıcakkanlı kemirgenler, tüm canlı organizmalar dehası o devasa dinazorlar geceleri hareketsiz uyurken ortalıkta keyif çatıp geziyorlardı. Kısacası tüm tehlikelerden uzak diledikleri gibi besleniyor ve hatta dinazorlar kıpırtısız dururken onların yumurtalarını yiyorlardı. Bu canlı türü ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra dinazor türünün yok olduğunu öne sürüyor Ditfurth.

cy

Evrenin sırları gün ışığına çıkarıldıkça, sınırları, boyutları, zamana ve mekana dayalı özellikleri anlaşıldıkça, insanın ölçütlerinin bu büyüklükleri algılayamayacak kadar özgül ve yerel olduğu da ortaya çıkıyor. Milyarlarca yıllık bir evrimin sonucunda ortaya çıkan insan bilincinin temel verilerini sağlayan algı ve bunları birleştirip bir yargıya varma yetisini kazanmış olan zeka, insanın "yürüyen doğa"** olarak bu dünyadaki yerini almadan çok önce vardı.

pe

Almanca orijinal ismi "Başlangıçta Hidrojen Vardı" olan ve heyecanlı bir polisiye tadı ile bir çırpıda okunan dizinin ilk iki kitabı, 14 milyar yıl önce olduğu sanılan ilk patlamadan başlayarak canlılığın ortaya nasıl çıktığını anlatıyor. İlk patlama ve sonrasında oluşan süreçler, gezegenimizin evrimi, atmosferin oluşumu, yeryüzündeki hayatın kökleri, hayatın yapıtaşları, hücrenin uzmanlaşması ve DNA'nın gizemi üzerine bilimsel bilgileri herkesin anlayabileceği bir dille, öykü tadında anlatması bakımından farklılık gösteren bir eser denebilir; tanıdık bildik bilimsel metinlerin insanı iten ciddiyetinden, sayılara boğulmuş fiziksel verilerden çok şükür ki uzak bir metin. Evrim sürecinde canlılar için yaşam koşullarının sürekli olarak değiştiği ve bu "beklenmedik dönüşümlerin" bir ana tema olarak işlendiği bu seri içerisindeki ikinci ciltte bulunan ana başlıklardan birisidir seriye ismini veren "Dinazorların Sessiz Gecesi". Eserin çevirmeni Veysel Atayman'ın önsözlerden birinde belirttiği üzere diziye adını veren bu alt başlık söz konusu "beklenmedik dönüşümler" temasına en uygun ve en şaşırtıcı bilimsel açıklamaları içerdiğinden seriye bu ad verilmek istenmiştir.

Kitapta bulunan şaşırtıcı bilimsel gerçeklikle dolu anekdotlardan birini burada anmadan geçemeyeceğiz: Karaların canlı yaşamına açıldığı dönemlerdi. Sudaki ortama nazaran sürekli ısı değişimlerinin yaşandığı böylesi bir ortama henüz ayak uydurabilmiş değillerdi bu canlılar. Ditfurth'un deyişiyle "Hayat, milyonlarca yıl sonra, ilk kez periyodik ısı değişimlerinin, olağan bir olay olarak çevre koşulları arasında yer aldığı bir ortamla karşılaşıyordu." Her akşam güneş ışıkları dünyadan çekilip ortalık soğuduğunda canlıların da aktiviteleri azalıyor ve adeta donup kalıyorlardı. Bu böylece tam 300 milyon yıl sürüp gitti. Ta ki evrim canlı türlerinden birisini diğerlerine göre kayırıp, güneşten aldığı enerjinin fazlasını vucudunda depolayabilmesine yarayan bir enzimi ortaya çıkarana dek. Bu

Dizinin üçüncü ve dördüncü kitapları işte az önce sözünü ettiğimiz bilincin evrimini gözler önüne seriyor; bilincin biyolojik temelleri, duyu organlarının nedensellik ilkeleri, yazarın "dünyanın kalıbını, gerçekliğin klişesini almaya hazır dev bir balmumu levhası" olarak tanımladığı bilincin biyolojik ortamı olan beynin evrimi... Son iki kitap ise (orijinal ismi "Biz Bu Evrenin Çocukları" dır) çevirmen sayın Atayman'ın önsözde belirttiği üzere "ilk dört kitapta iletilen bilgilerden, bunlardan kotarılan savlardan ve tezlerden yola çıkarak, doğrudan hayata, öte dünyaya ve varlığa ilişkin felsefi bir söylemin alanına giriyor." Bizim de içinde bulunduğumuz postmodern toplumların kültürel alanlarında dolayımlanan, ulaşabildiğimiz ve bize ulaşan her türlü bilginin varolan toplam bilginin ne kadarı olduğu, ne kadarının egemen odaklarca bir iktidar aygıtı olarak saklandığı, komplo teorilerinin havada uçuştuğu şu dönemlerde şüphe götürür bir olgu durumudur. Ancak bir diğer gerçeklik de şudur ki, insan olmak bir olanaklılık ortamına sahip olmaklıksa eğer biz bu ortam için gerekli olan "varlığın ne'liği" sorusunu daha çok uzun bir süre soracağa benzeriz. Bu ortamın insana sağladığı ve sağlayacağı yetileri, bunların oluşum sürecini, mekanik ilkelerini, maddi temellerini bilmek buna yardımcı olacak en temel unsurdur demek pek de yanlış olmasa gerektir. Aynı tadı almalarını ümit ederek ve "İnsanların Sessiz Gecesi"ni deneyimlememek adına bilgeliğin peşinden ayrılmayarak "Dinazorların Sessiz Gecesi"nde tiyatrocu ve tiyatrosever okur dostlarla buluşmak dileğiyle...

* Dinazorların Sessiz Gecesi, 3. ve 4. ciltlerin orijinal ismi. ** Bülent Gümrükçü.


pe cy a


KültürSanat / Görsel sanatlarımıza eleştiri-yorumlar Musee d'Orsay'de "yeniizlenimciler" sergisi Özkan Eroğlu

Paris şehrinin izlenimciler (empresyonistler) müzesi olarak bilinir; Musee d'Orsay. Sadece izlenimcileri barındırmaz, gerçekçi ve bazı romantik akım sanatçılarıyla beraber, yeniizlenimcileri (Neoempresyonist'ler) ve izlenimcilik sonrası (Postempresyonizm) akımın sanatçılarını da bu müzede bulursunuz.

a

Bir anlamda Paris şehrinde, klasik sanatın tüm örneklerini, 18. yüzyılın resim örnekleri de dahil olmak üzere Louvre Müzesi'nde görür, sonra 19. yüzyıl örneklerini barındıran Musee d'Orsay'i izlemeye devam eder, en yeni/çağdaş yorumları da Centre Pompidou'da yakalarsınız.

parçaları öne iten her sanat dalının başını çeker onlar. Aslında, her sanat yapıtı bir bina olarak görülebilir. Önceki zamanlarda bir kompozisyon düşüncesini öne çıkaran ve onunla hareket eden sanat, önce tümel algıyı devreye sokar, bu algının kapsamında tikel olanı hissettirirdi (Örneğin genel kompozisyon şemasındaki bir figüra serpentinatayı, yani S hareketini). Bu tikel olanı hissettiren de zaten gerçek sanatçıydı (Sırf bu vurgusuyla Parmigianino'nun Uzun Boyunlu Meryem resmi sanat tarihindeki yerini almıştır). Empresyonizm genellemesi içinde, Neoempresyonizm olgusu, retinanın yakaladığı tikellerle bir yapı-resim kurdu. Yani, nokta veya noktacıklar yan yana gelerek, bir binanın tuğlası, demiri misali, resmi oluşturdu. Klasikten Neoempresyonizm'e gelişte, yer değiştiren nesnenin kendisidir. Klasikteki nesne, yerini, Neoempresyonizm'de bir noktaya, Cezanne'da bir geometrik öğeye, Gauguin'de bir renk alanına, Kübizm'de geometrik veya a-geometrik herhangi bir elemana, Fütürizm'de hareket eden bir elemana teslim etti. Bu bir anlamda, "nesneden-figürden", "eleman" denilen her hangi bir şeye doğru gidiştir sanatta; yani sanat tarihindeki ilginç virajlardan biri de böylece oluşmuştur. Sergide işin boyutu Alman sanatçı Paul Klee'ye kadar getirilmiştir. Gelen boyut, çocuksu bir duyarlık ve yüzey/doku estetiğine dayanan soyutlamacı ve soyut bir dildir.

pe cy

Her üç müze de, kendi içerdikleri üzerine, zaman içinde derinlikli sergiler düzenler. İşte bu yazımda, bahsedeceğim sergi, böylesi bir organizasyonu içeriyor. Orsay müzesindeki serginin ismi: "Neoempresyonistler-Yeniizlenimciler/Seurat'danKlee'ye". Serginin küratörleri Serge Lemoine ve Marina-Ferretti-Bocquillon. Serginin bir de 464 sayfalık aynı ismi taşıyan bir kitabı yayınlanmış. 14 Mart'ta açılan sergi, 26 Haziran'a dek sürecek. Ayrıca 10 Temmuz'a dek devam edecek, bir de Yeniizlenimciler desen sergisi, izleyenleri büyüleyecek.

Bilindiği üzere, klasik empresyonist olarak bilinenlerin en sıra dışı olanı Claude Monet'dir. Öyle ki, bu ressam, 19. yüzyıldaki eğilimlerine, bir de 20. yüzyılın ilk çeyreğinde eklediği eğilimlerini katmayı bilmiş, böylece kısa zamanda kendi resim anlayışında devrime neden olabilmiştir. Psikolojik veya düşünsel teorilerini resimlerine yansıtan Cezanne, Van Gogh ve Gauguin ise, Postempresyonist olarak, sanatın bir akımdan ziyade kişiye indirgenen boyutu hakkında bilgi verirler. Arada bir tavır-çıkış, etkileme boyutu vardır ki, bunu sağlayanlarsa başını Seurat ve Signac gibi Fransız ressamların çektiği Neoempresyonizm'dir. 19. yüzyılın sonunda Seurat'nın başlattığı, Signac'ın yaygınlaştırdığı bir resim hareketidir Neoempresyonizm. Bilimsel kuramlardan kaynaklanan, renklerin bölünme yasasının resme uygulanmasıdır. Bu tavra, "Bölmecilik-Divizyonizm" ismi de verilir. Seurat'nm "Grande Jatte Adasında Bir Pazar Günü" isimli resmi, hareketin manifestosudur. Sözü edilen iki ressamın dışında, onların takipçisi olmuş başka isimler de vardır: Pissarro, Dubois-Pillet, Angrand, Luce, Cross vb. Ayrıca Van Gogh ve Toulusse Lautrec gibiler de, bir süre bölmeci teknikle çalışmışlardır.

Bu noktada şunu da belirtmekte yarar var ki, Neoempresyonist'lerin çağdaşı olan Paul Cezanne, doğayı geometriye dönüştürme peşindeydi. Bir anlamda bu ressam, doğadaki her şeyi bir kareye, üçgene, küpe veyahut dikdörtgene dönüştürüyor, aslında özü yapısalcılık olan bir tavır sergiliyordu. Aynı zaman dilimi içinde, kökeninde bir takım fizik kuramlarını barındırsa da Neoempresyonistler, biçimsel dil kapsamında Cezanne'cı resim tavrına çok yakın duran parçalara ve parçaların yan yana gelerek bir konstrüktivist hareketin meydana gelmesini sağlıyorlardı. Aslında nokta kavramının, geometrinin en minimalize elemanı olduğu bilindiğine göre, Neoempresyonistlerin biçim dilleri Cezanne'ın eğilimini de böylece içine almış oluyordu. Yapısalcı sanatın kurucusudur, bence Neoempresyonistler. Yani Kübizmin, Fütürizm'in vb. gibi parça bütün ilişkisine dayanan ve

Tıpkı Kuzeyli Rönesans ustalarında olduğu gibi (örneğin bir Eyck veya Holbein'de olduğu üzere) detaycı empresyonisttir bunlar. Konuların işlenişinde, en ufak ayrıntısına kadar her şeye doğal bir kıvraklık ve benzersiz bir hareket sürekliliği verilmiştir. Akımın manifestosu olan resmi yapan Seurat'yı, kimileri klasik bir sanatçı olarak nitelemiş, kimileri ise bir devrimci olarak görmüştür. Bu akım, önce de belirttiğim gibi Seurat'nın sistem ve kuramlarından kaynaklanmıştır. Oluştuktan sonra da, pek çok kişiyi peşinden sürüklemiştir. 1885-1890 yıllan arasında Seurat'nın çevresini hareketli bir grup sarmıştır. Gruptakilerin tümü, onun kuramlarına ve sanat açısından konuştuğu yeni dile karşı duyarlıdır. Örneğin, Camille Pissarro, empresyonist akımı benimsemiş biridir. Fakat gene de ona göre, bölmecilik-divizyonizm, sadece her zamanki duygularını başka bir biçimde belirlemeye yarayan yeni bir araç olabilmiştir. Gelelim manifesto yapıta: "Grande Jatte Adasında Bir Pazar Günü". Seurat'nın en önemli, en eksiksiz yapıtıdır. Bu resmin etütlerine, manzara oluşturmakla başlamıştır. Bu tür bir başlangıç, onu dikey ve yatay çizgilerin bir tür oyununa doğru itmiştir. Bu yapıttaki kişilerin her biri üzerinde, ayrı ayrı durulmuş, tümünün de en yalın ve aslına en uygun biçimde yansıtılabilmesi için ayrıntılı çalışmalar yapılmıştır. Sanatçı, bu kişileri resimdeki yerlerine kesinlikle yerleştirmeden önce, yaptığı çeşitli denemelerde, bunları değişik noktalara yerleştirmiş, en eksiksiz sonuca da böyle gitmiştir. Desenlerinde siyah beyaz karşıtlığına çok önem vermiştir. Küçük yağlıboyalarda ise, manzaraya ilişkin renkler ve ışık durumlarını aramıştır. Manzaraya canlılık veren insan figürlerinin hemen hepsi profilden, sadece tam ortadaki cepheden görülmektedir. Bundan amaçsa, yapıttaki tüm olayların bu kişi çevresinde döndüğünü vurgulamaktır. Bu yapıta ilk girişimini, 1884 yılında yapan Seurat, 1885'te resmi tekrar ele almış ve 1886'da da tamamlamıştır. Aynı yıl yapıt, 8. Empresyonistler Sergisi'nde, sonra Bağımsızlar Sergisi'nde, 1887'de ise Brüksel'deki Yirmiler Sergisi'nde yer almıştır.


a

pe cy


KültürSanat Günlüğü SERGİ

Adnan Turani Kibele'de İş

Sanat

resim

Kibele

Galerisi,

sergisini,

kendine

22

heyecan

seferinde

veren

ayrı

yağlıboya

bir

serüven,

ve

(Tel:

0212

hariç,

15

resimleriyle kadar

haline

getirmeyi

bir

didinme

desenleri

Pazartesi 316

doğa

tarihine

biçim

resimleri,

Pazar

soyut

Nisan

ve

her

tanınan

görev

ve

araştırma

retrospektif

Doğasal

ve

bunu

yaparken

içerisine

giren

Adnan

oluşan

10:00-19:00

Turani 'nin

buluşturuyor.

edinen

serigrafilerinden

gün

Adnan

sanatseverlerle

retrospektif

arasında

biçimi, her Turani'nin

resim

sergisi

izlenebilir.

80)

FİLM FESTİVALİ

17. Uluslararası İstanbul Kısa Film Günleri Uluslararası

yapılacak.

İsveç,

geçtiğimiz boyunca,

Fransız

Kültür

orijinal

İtalyan

töreninde, 2004

"İFSAK

İngilizce Salonunda

26.

Ulusal

Kısa

değer

konuklara

KONSER

İtalyan

Merkezi

ödülüne

ve

festivalde

yer

almış

Film

görülen

programdan

kazanmış

Alman

gerçekleştirilecek

Nisan

ödül

bir

Kültür

6

da

yazar

sunulacak.

hafta

Merkezi

2005

almış

Agah

Çarşamba açılış

yönetmenlere

Özgüç'e

(Telefon:

kısa

çalışmalar,

19.30

Yarışması"nda

seçki

Türkiye'den

gösterilecek.

araştırmacı

bir

ödül

ve

İngiltere,

ve

olan

ve

arasında

Hollanda,

ve

Merkezi

saat

deneysel tarihleri

Yunanistan

üretilmiş

Kültür altyazılı

Nisan

Fransa,

Polonya,

16mm film formatında

Merkezi,

canlandırma,

7-13

Belçika,

Meksika,

uluslararası ve

kurmaca,

programla

Avusturya,

dillerinde,

Kültür

sinema

verilecek

birçok 35mm

salonlarında,

bir

Macaristan,

alıyor.

Günleri;

zengin

Almanya,

İtalya,

yıllarda,

yer

Film

çok

0212

pe cy

filmler

Kısa

oluşan

Programda;

İspanya,

günü

İstanbul

filmlerden

a

17. belgesel

ve

plaketleri

252

57

00)

Glenn Hughess Türkiye'de Glenn

Hughess

22.00'da

Konseri

Yeni

İngiliz

müzisyen,

olarak

yer

gruplarla basgitarist,

KONSER

Melek

aldı. devam solist

1

Nisan

Gösteri

uzun

süre

Grup

eden ve

Cuma

efsanevi

dağıldıktan

Hughes,

geri

22.00'da

Merkezi'nde.

grup

sonra

Black

vokalist

Conte Garanti Caz Yeşili 'nde Nicola Conte Jazz Comba konseri Garanti Caz Yeşili etkinlikleri kapsamında 15 ve 16 Nisan günleri 23.00'da Babylon'da. Elektronik müzik etkisine sahip ancak gerçek enstrümanlardan elde edilen seslere yönelen Conte, tertemiz caz ritimlerinin üstüste çalınarak hoş bir kulüp müziğine dönüşmesini sağladı. (N. Conte - gitar, D. Scannapieco - tenor saksofon, F. Bosso - trompet, flugelhorn, P. Lussu - piyano, P. Ciancaglini kontrbas, L. Tucci - davul, D. Viterbo ses) Bilet: 30-20 YTL (Tel.: 0216 556 98 00)

Çankaya

(Bilet:

Deep

müzik

Sabbath,

olarak

28

yer

Venue'de

YTL-0216

Purple'da

hayatına

Gary

-

454

basgitarist

solo

Moore,

2

Nisan

15

55) ve

Cumartesi

geri

çalışmalar

vokalist

ve farklı

Whitesnake'in

albümlerinde

aldı.

KONSER

Sherman Robertson Efes Pilsen

Blues

İstanbullulara daha

Nights,

bir

blues

dinleme fırsatını

efsanesini sunuyor.

Gitarist, şarkıcı ve söz yazarı Sherman Robertson,

27 Nisan Çarşamba 21.30

ve 28 Nisan Perşembe 21.30 'da Babylon'da. akordeon genç

yapa

grupla ruh

Zydeco ustası

çıktığı

keşfedilen

tarafından

Robertson,

turnelerde

halini okumayı

öğrendiğini

müziğinin

Chenier

seyircinin

Chenier 'den

belirtiyor.

Bilet: 28,50-23 YTL (Tel: 0216 556 98 00)


pe cy a


KültürSanat / Sinema HER GECE BODRUM

Duygu Atay Peş peşe giriyor yeni Türk filmleri vizyona. İzleyicinin, başka izleyecek şey bulamamasından kaynaklanan ABD filmleri tutkunluğu, yerini yerli yapımlara bırakıyor. Bir sezonda gösterime giren 150'ye yakın yabancı (genelde Amerikan) filmlerinin karşısında yerli filmlerin, izleyicinin % 40'ını kapması,dahası bunu ancak 18 (yazıyla da on sekiz) filmle başarması, bir umut olarak görülebilir belki. Yeşilçam sonrası yeni Türk sineması (bu tanımlama bir ekol olarak ileride kullanılabilir mi acaba?), bu bağlamda başarılı sayılabilir. Türk izleyicisi kendinden olana ilgi göstererek, yapımcıları da bu alana para yatırmaya yönlendirebilir. Kazın ayağı öyle de, nitelik açısından baktığımızda, niceliğin başarısına ulaşabiliyor muyuz dersiniz? Yönetmen olarak bildiğimiz yönetmenlerin dışında, başka kökenden gelenlerin de yönetmenliğe soyunması (Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Savaş Ay, Levent Kırca, Teoman gibi), gişede göreceli bir başarıya ulaşsa da, sinema sanatına olan katkıları kuşkusuz tartışılır.

şişiremeyecek gibi. Artık kimse yemiyor bunları. Filmin sonlarına doğru bile, izleyicilerin "Bu kimin nesi?" diye sorduğu karakterler, filmin içinde içiyorlar, sevişiyorlar, tecavüz ediyorlar, ediliyorlar filan. Mafya hiç eksik olur mu? O da var tabii finalde (her nedense?). Ölenler, kalanlar, mavi deniz, haa bir de Alman kız turistler (aptal sarışın ya onlar da...). Anlayan beri gelsin, beri gelirken de, parası olan herkesin eline bir kamera geçirdiğinde yaptığının "film" olduğuna inanmasın, derim. Bir de "Yazık olmuş Burak Sergen'e" fikrimi eklerim.

pe cy

a

Son dönem yönetmenlerin arasına balıklama dalan Teoman da, "Balans ve Manevra" adlı filmiyle, hayranlarının karşısına çıkıyor. Küplerinden sonra, her halde onu bol bol izlesinler diye, "uzun klip" tadında bir film yapmış. Filmin sonunda Woody Allen'in "Savaş ve Barış"ı, hızlı okuma kursunun sonunda değerlendirdiği gibi ben de "Olay Bodrum'da geçiyor" dedim. Gerçi olay filan da yok ama, durum "Her Gece Bodrum" yani. Medyada, film daha gösterime girmeden "Milli Baldız"ın erotik pozları, Seda Akman'ın cüretkar sahneleri dolayısıyla bu film için pompalanan rüzgar, Teoman'ın ne yazık ki yelkenlerini

GELİBOLU / GELİBOLU YÖNETMEN: Tolga Örnek Jeremy Irons, Sam Neil

Çanakkale Savaşı beyazperdede. Belgeselde, tarihin en büyük 2. kara çıkarma harekatı olan Çanakkale Savaşı, bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış mektuplar, belgeler ve fotoğraflarla, savaşın 90. yılında tamamen objektif olarak ele alınıyor. "Gelibolu", sadece Türk askerlerinin değil, din, dil, ırk, uyruk gözetmeksizin siperdeki askerlerin yaşadıkları acıları ve duygularını anlatan insan hikayelerinden örülüyor. O hikayeler de filmde, 2 İngiliz, 3 Yeni Zelandalı, 3 Avustralyalı ve 2 Türk toplam 10 ana karakterin mektup ve günlükleriyle anlatılıyor. 6 yılda çalışmaları tamamlanan "Gelibolu" için İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Avusturya, Avusturalya, Yeni Zelanda ve Türkiye'deki yetmişin üzerindeki arşivden yararlanıldı ve Çanakkale uzmanı 16 uluslararası tarihçi ile işbirliği yapıldı.

STRINGS / İPLER YÖNETMEN: Anders Ronnow-Klarlund Hayatın cenneten dünyaya sarkan iplerden aktığı büyülü bir evrende, iki ırkın arasında mazisi asırlara dayanan bir savaş sürmektedir. İki halk birbirine köklü bir nefretle düğümlenmiştir. Ancak gökyüzünde tüm insanları ipleri birbirine değmektedir. Kehanete göre hem kendine hem de halkına yabancı birisi, cennetten binlerce ipin kopmasına neden olan ve gökyüzünü ateşe boğan bu amansız savaşa son verecektir. Nefret ile düğümlenmiş iki halk sevgi ile bağlanmalıdır. Yönetmenliğini Anders Ronnow Klarlund'un üstlendiği "Strings" büyüleyici bir kukla animasyonu. Yönetmen Klarlund'un izlediği bir kukla gösterisi onu kuklaların aslında hikaye anlatmak için ne derece etkili bir araç olabilecekleri konusunda son derece şaşırtmış. Bir uçak yolculuğu sırasında içinde sadece kuklaların yaşadığı bir evrenin nasıl bir şey olabileceğini hayal etmiş...


a

pe cy


pe cy a


a

cy

pe


a

pe cy


pe a

cy


cy

pe a


pe cy a


a

cy

pe


2005_152_7308