Page 1


cy a

pe


ISSN 1300-7963 KASIM 2007

tiyatro

S A Y I : 1 8 3 Beş Y e n i TL

A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ

w w w . tiyatrodergisi.com.tr

Sahibi ve Yayın Yönetmeni (Sorumlu): Mustafa Demirkanlı Yayın Kurulu: Ali Taygun, A. Ertuğrul Timur, Mustafa Demirkanlı, Nihal Kuyumcu, Üstün Akmen Yazı işleri Müdürü: Ebru Seyhan Çocuk Tiyatrosu Editörü: Nihal Kuyumcu Gençlik Tiyatrosu Editörü: A. Ertuğrul Timur Düzelti: Ayşe Nalân Özübek Sanat Yönetmeni: Genco Demirer (57 elliyedi) Fotoğraf Editörü: Gülay Ayyıldız Yiğitcan (gayyildiz@tiyatrodergisi.com.tr) Hukuk Danışmanı: Av. Levent Aral Baskı: Hat Baskı Sanatları T i y a t r o Yapım Yayıncılık Tic. ve San. L t d . Şti.: M u r a d i y e Telefon: (0212) 259 21 24 e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr

Deresi

Sok.

No:47/6

Beşiktaş

İstanbul

Abonelik İçin: (0212) 259 21 24 - 259 34 98 • e-posta: editor@tiyatrodergisi.com.tr Yıllık Abone Bedeli 60 YTL / Yurtdışı Abone Bedeli: 100 EURO Hesap No: T. iş Bankası-Cihangir Şb. Tiyatro Yapım ve Yay. Tic ve San. Ltd. Şti. Şube Kodu: 1014 Hesap No: 0197245

Kapak Fotoğrafı: Müjdat Çoban (Savaş ikinci Perdede Çıkacak)

Yayın Türü: Yerel Süreli EDİTÖRDEN: / S. 3

cy a

HABERLER: / S. 4 İZLENİM: Kemal Başar'ın "Romeo ve Juliet'i" / Üstün Akmen / S. 5 ELEŞTİRİ: "Kürklü Merkür" ve Tiyatro'nun Asal Görevi I Robert Schild / S. 10 GÖRÜŞ: Haset Bir Tiyatrocunun Portresi ve Sayın Ertuğrul Günay'a Teşekkür/M. Birkiye /S. 13

ELEŞTİRİ: "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" I Eser Rüzgar / S. 16 İZLENİM/ELEŞTİRİ: Cafe Müller ve "Bahar Ayini" I Kerem Özel / S. 20

pe

ELEŞTİRİ: "Profesör ve Hulahop" I Üstün Akmen / S. 23 ELEŞTİRİ: "Aşkın Yaşı Yoktur" I Beki Haleva / S. 26 ELEŞTİRİ: "Derya Gülü" I Ragıp Ertuğrul / S. 28 SÖYLEŞİ: Oyuncular Tiyatro Grubu I Ebru Seyhan / S. 30 FOTOĞRAFLARIN DİLİ: Karagöz ve Hayali I Ufuk Sarışen / S. 33 AVRUPA TİYATROSU: / Tilda Tezman / S. 37 HERKESİN BİLDİĞİ ŞEYLER: Tiyatro Topluluklarına İsim Bulma Referandumum. Atay /S. 39 SADIK SEYİRCİ: Seyircinin Röntgenciliği I Sadık Aslankara / S. 40 TANITIM: 12. Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali I S. 44 SAKSININ DİBİNDEKİ: Avandgard Karagöz ve Cengiz Samsun I Suat Başkır / S. 46 ANISINA: Seyhun Ayaş / Gülsen Karakadıoğlu / S. 50 ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI: Ölmüşüz de Ardından Ağlayanımız Yok I Huzursuz Seyirci / S. 52 ÇOCUK TİYATROSU: Editör: Nihal Kuyumcu I S. 53 YENİ OYUNLAR: / S. 56

1


pe cy a


Bildiğimiz, tanıdığımız, aralarımızın saklı olduğu Taksim Sahnesi'nden sonra Muhsin

a

Ertuğrul Sahnesi de tarihteki yerini aldı. Şimdi, umutlu bekleyişin dışında yapılacak bir şey yok gibi gözüküyor. Yerine yeni salonlar olacak mı olmayacak mı, zaman gösterecek.

cy

Yenisi olsa da belleklerimizdeki yerleriyle bu iki salon artık yok.

Yaz tatilinin ardından eleştirmenlerimiz kollan sıvadı: Robert Schild "Kürklü Merkür", Eser Rüzgar "Savaş ikinci Perdede Çıkacak", Üstün Akmen "Profesör ve Hulahop", Beki Haleva "Aşkın Yaşı Yok", Ragıp Ertuğrul "Derya Gülü" eleştirileriyle sezona

pe

başladı. Üstün Akmen bu arada Romanya seyahati gerçekleştirerek Kemal Başar'ın sahnelediği "Romeo ve Julief'i izledi ve izlenimlerim paylaştı.

Tilda Tezman, Avrupa Tiyatrosu'nda sahne alan oyunları izleyip bizlerle paylaşmaya devam ediyor.

"Sadık Seyircimiz" Sadık Aslankara da Tilda Tezman gibi yaz tatili arası vermeden katkılarına devam ediyor.

Duygu Atay, "Herkesin Bildiği Şeyler" başlığı ile yeni seri yazılarına başladı, ilk yazısının konusu 'Tiyatro Salonlarına İsim Bulma Referandumu"

***

Tiyatro Ödülleri-2007 kısa bir gecikme ile 10 Aralık'ta yine Lütfi Kırdar'da sahiplerini bulacak.

Yetersiz salonların daha da azalmasına rağmen, yine de iyi bir sezon diliyorum.

3


Baykal Saran Tiyatro Ödülü Verildi Geçtiğimiz yıl, 28 Temmuz'da yitirdiğimizi Devlet Tiyatroları sanatçısı Baykal Saran anısına düzenlenen Yılın Sanatçısı Ödülü Ankara DT sanatçısı, Benian Dönmez'e verildi. Ödül töreni, 22 Ekim Pazartesi günü, 20.10'da Ankara Küçük Tiyatro'da yapıldı. Seçici Kurul tarafından 2006-2007 Tiyatro Sezonunda Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen "İki Kişilik Hır Gür" adlı oyunundaki başarısıyla "Baykal Saran Tiyatro Ödülü"ne değer görülen Dönmez, ödülünü oyunun temsilinden önce aldı.

pe cy

a

Güney Kore Ulusal Tiyatrosu Ankara'daydı Güney Kore Ulusal Tiyatrosu, ülkemiz ile Güney Kore arasında yapılan işbirliği ve diplomatik ilişkilerin 50. yıl dönümü kutlamaları kapsamında; "Korean Fantasy " - Kore'nin Sonsuz Düşleri adlı gösterisiyle, 18 Ekim günü Çayyolu Tiyatrosu 125. Yıl Sahnesi'nin konuğu oldu. Gösteride, otuz sekiz sanatçı sahne aldı.

TEB: "Operadaki Zemzemli, Tütsülü Açılış Skandal Ötesidir" Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Suudi Arabistan Krallığı Kültür ve Enformasyon Bakanlığı'nın işbirliğiyle düzenlenen "Suudi Arabistan Günleri"nin açılışının opera sahnesinde yapılmasına, Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi (TEB) Başkanı Üstün Akmen tepki gösterdi. Açılışta, Arap kültürünün hemen hemen her öğesinin etkinliğe yansımasına, giriş kapısı önünde geleneksel kıyafetli Suudilerin bulunmasına, tütsüler yakıp bir testiden ikram ettikleri zemzem suyu ile konukları karşılamalarına, tüm konuklara aynı bardaktan zemzem suyu ikram etmelerine, "mırra" içmelerine sözleri olmadığını söyleyen Üstün Akmen: "Böyle bir etkinlik yeri olarak Devlet Opera ve Balesi'ne ait salonun kullanılmasını esefle karşılıyoruz. Türk Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın opera salonunda Suudi Kültür Bakanı Eyad Amini Medeni ile birlikte zemzem suyu içmesi, Kuran-ı Kerim dinlemesi Ertuğrul Günay'ın göreve başlamasının üçüncü ayında sınıfta kaldığının somut belgesidir," dedi. Yıllar yılı dünyaca ünlü opera ve bale eserlerinin sahnelendiği opera binasında tütsü, zemzem suyu ve Kuran-ı Kerim'li etkinlik yapmakla çok şeyin "ima" edildiğini vurgulayan Akmen, böyle bir etkinlik yeri olarak Devlet Opera ve Balesi'ne ait salonun tahsisinin sağlanmasına göz yuman, ses çıkarmayan Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü'nün istifasını istedi; sanatçıları tepkilerini göstermeye, bakanlığın bu tutumunu ciddiyetle ve kararlılıkla protesto etmeye çağırdı.

4


pe

cy

a

Târgovişte İzlenimleri

Sezonu, Romanya'n ın yüz bin nüfuslu kenti Târgovişte' de açtım. Tony Bulandra Tiyatrosu'nda "Romeo ve Jüliefi seyrettim.

Kemal Başar'ın "Romeo ve Juliet"i Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

2007-2008 tiyatro sezonunu, bu yıl Romanya'nın yüz bin nüfuslu kenti Târgovişte'de açtım. "Herkes giderken Mersin'e, sen acaba neden gidersin Târgovişte'ye," diye sual edecek olanlara, hiç de ters yola gitmediğimi sonra kanıtlayacağım. Târgovişte Tony Bulandra Devlet Tiyatrosu Genel Sanat Yönetmeni Mc Ranin'den, sezon açılış oyununu izlemem ile ilgili çağrı alınca, duraksamadan kabul ettim. Kabul ettim, çünkü oyunun yaratıcı

kadrosunun Türk sanatçılardan oluştuğunu duymuş, okumuştum. Oyunu izledikten sonraysa, ne yalan söyleyeyim, sezonu Târgovişte'de açtığıma daha bir memnun oldum. Bu arada, yılda beş oyun sahneye koyan ve bu beş oyunu dünyaca ünlü yönetmenlere yaptıran Tony Bulandra Tiyatrosu'nda "Romeo ve Jüliet"i seyredeceğim, tiyatronun ünü yurdunun dışına taşmış genel sanat yönetmeni Mc Ranin ile tanışacağım için mutluydum.

5


İzmir Devlet Tiyatrosu'n dan Murat Gülmez, sahne tasarımını tasarlarken özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırma çabasına girişmişti.

Horajiu Mıhaiu Anlattı Bizi, Otopeni Havaalanı çıkışında (değerli oyun yazarımız Tuncer Cücenoğlu ve beni) Romanya'nın ünlü rejisörlerinden Horajiu Mihaiu karşıladı. Kente "Târgovişte" adını verenin çağdaş yazarlardan Wallachian Florence olduğunu ondan öğrendim. Baktım ve gördüm, gel gelelim tarih ile şimdiki zaman, yeni ile eski arasında pek uyuma rastlayamadım. 1396 ve 1711 yıllarında başkent ve kraliyet ailesinin yaşama yeri olan Târgovişte, üç yüz yıldan fazla Wallachia'daki en önemli ekonomi, kültür, askeri ve politik merkez olmuştu, hepsi o kadar. Royal, Metropolitan, Fair, Katolik Kiliseleri, Stelea ve Dealu (Tepe anlamına geliyormuş) Manastırları eski yüzyılların görkemine tanıklık eden değerli Ortodoks mekânlarıydı. Her ne kadar, "Romeo ve Juliet'te Kont Capulet'i oynayan Liviu Cheloiu, Sub-Carpathian Bölgesi'nin tepelik ve düzlük alanları arasındaki sınırda bulunan Târgovişte'nin doğa güzelliğinden söz ettiyse de, ne yalan söyleyeyim, doğa da beni fazla gıdıklamadı. Kim Bu Mc Ranin Mc Ranin akşam yemeğinde, Târgovişte'nin Transylvania'yı Danube'ye, Rucar'dan Targsor Braila'ya ve ayrımlarla Bükreş'e bağlayan önemli bir ticari yol olduğunu söyledi. Coğrafi konumundan dolayı, turistik gezilerin başlama noktasını oluşturuyor; Bükreş'e yakınlığı ve bölgedeki bağlantı noktalan, Targovişte'nin, dünyadaki bütün ekonomik merkezlerle ilişki kurmasını sağlıyormuş.

Fransız, Ermeni, Türk, İngiliz, İskoç, Polonyalı, Güney Koreli ve Romen sanatçıları bir araya getirmiş. Genel sanat yönetmeni, rejisör, tasarımcı, hatta usta bir heykeltıraş Mc Ranin. St. Petesburg, Seul, Sibiu, Craiova kentlerinde festival açılışları ya da kentlerin önemli günleri için tematik su, ateş, ve akrobasi gösteri düzenlemeleriyle de tanınmakta. Yedi Yüz Oyunculu Gösteri Biz Târgovişte'ye geldiğimizde Mc Ranin Craiova'daydı ve özel olarak döndü, ayağının tozuyla da Aristokrat Restaurant'taki akşam yemeğinde bizimle masaya oturdu. 1595'te Osmanlıların Eflak Prensi Mihai Viteazul (1593-1601) üzerine seferler düzenlediğini, Osmanlı güçlerinin Bükreş ve Târgovişte'yi ele geçirdiklerini, ancak Viteazul'un karşı saldırıya geçtiğini ve Osmanlıların geri çekilmek zorunda kaldıklarını anlattı. Craiova da bu tarihi anı canlandırmak için çalışmakta olduğunu söyledi. Çalışmasında yedi yüz oyuncu kullanıyor, iki buçuk saat süren bir gösteri yürüyüşü sonunda göl kıyısında gösteriyi sonuçlandırıyordu. Alegorik savaş arabaları, su, ateş, akrobasi...

pe cy

a

Nuri Çolakoğlu'nun Dikkatine Bir ara: "Romanya'nın bütün doğal değerlerine el attılar," dedi. Sonra da ekledi: "Çünkü kendimize yetmeyi bilemedik." Resmi konuşmalardan nefret ettiğini, bu akşam da görüşmemizi olduğu gibi götürmek istediğini söyledi. Yaklaşık yirmi saat sonra izleyeceğim "Romeo ve Jüliet" oyununu sahneye koyan Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı Mc Ranin, Eylül ayında "Uluslararası Babil Tiyatro Kemal Başar, oyundaki asistanı Daniel lonescu, ışık Festivali"nin ilkini düzenlemiş ve böylece Bulgar, tasarımını yapan ve ne yazık ki (hem de ne yazık

6


a

Çavuşesku'ya (1918-1989) geldi. Çavuşesku, Batı ülkeleri tarafından kendi saflarına çekilebilir biri olarak görülmüş ve kendisine finans desteği önerilmiş. Yaklaşık on üç milyar doların üzerinde borç almış Çavuşesku. Mc Ranin: "Romanya, kötü mali yönetim sonunda çok ağır bir bütçe açığı vermeye başladı. 1980'lerde Çavuşesku, bütçe açığını kapatmak için tarım ürünleri ve sanayi mallarının dışarı satılmasına izin verdi. O zaman da, doğal olarak Romanya'da yiyecek sıkıntısı baş gösterdi," dedi. 1989 yılında halk ayaklanmış. Askerlerin 17 Aralık'ta Macar asıllı halkın yaşadığı Timaşvar'da göstericilerin üzerine ateş açması üzerine Çavuşesku rejimi çökmüş. Ülke dışına kaçmaya çalışan Çavuşesku çifti uzun bir kovalama sonunda polise sığınmış, ancak polis onları orduya teslim etmiş. Noel günü yapılan yargılamadan sonra eşiyle birlikte bulunduğumuz kentte, Târgovişte'de kurşuna dizilerek idam edilmiş.

pe

cy

ki) o akşamın sabahında Ankara Devlet Tiyatrosu'y la çıktığı "Salome"nin Güney Kore turnesinde, uzun uçak yolculuğunun ardından kalp krizi geçirerek kırk sekiz yaşında yaşamdan ayrılıveren, değerli ışık tasarımcısı (ışıklar içinde yatası) Seyhun Ayaş, "Çığ" başlıklı oyunu Kasım ayının ilk yarısında yüz otuz beş yıllık Baku Akademik Ulusal Dram Tiyatrosu'nda sahnelenmeye başlanacak değerli oyun yazarımız Tuncer Cücenoğlu da masadaydı. Mc Ranin, sözü döndürdü dolaştırdı İstanbul'un 2010 yılında "Avrupa Kültür Başkenti" seçilmesine getirdi. Bu seçimin genel amacının programa dahil olan ülkelerin sanatçıları, kültür uygulayıcıları ve kültür kurumlan arasındaki işbirliğinin geliştirilmesi, böylece ortak kültürel miras temeline dayanan ve üye devletler tarafından paylaşılan kültürel alanın genişletilmesi olduğunun altını hem akıllıca hem de kalın mı kalın çizdi. "Çok uluslu kültürel işbirliğini geliştirmeyi bağdaşık, küresel ve tamamlayıcı bir araç olarak görüyorum," dedi. Üzerinde titizlikle çalıştığı "Costantinople"ın düşüşünü anlatan bir projesi varmış: "Benden istenirse bu amaçla projemi seve seve, hem de hiçbir ücret istemeden 'Avrupa Kültür Başkenti İstanbul' için 2010'da uygularım," diye de ekledi.

Müslümanlığın Kaynama Noktasındaki Devrim Söz bu kere, 1968 yılında Çekoslovakya'nın işgalinde SSCB'ne karşı tutum takınan Komünist Romanya'da yirmi dört yıl devlet başkanlığı yapan

Tam da: "Yahu bu adam bunları neden anlatır ki," diye düşünürken Mc Ranin bu kere: "Benim izlediğim, Türkler Atatürk devriminden sonra derin bir uyku içinde," demez mi? İster inanın, ister inanmayın, ama vallahi dedi. Hatta: "Atatürk devrimi, Müslümanlığın kaynama noktasında olmuştur," diye de ekledi. Galiba, Gerçekten Kompleksliyiz Biz Mc Ranin, konuşurken daldan dala atlıyordu. Bir ara: "Avrupalı olabilmenin kompleksi içindesiniz.

Murat Gülmezin dekoru düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini dışa vurabilen, dramatik yoğunluğun belirlenmes inde Kemal Başar'a yardımcı olabilen bir çalışmaydı. Yenilikçiydi, işlevseldi ve yaratıcıydı.

7


Oysa, bu tam bir oyundur. Biliniz ki, Avrupa'nın Türkiye'ye de, Romanya'ya da her zaman gereksinimi olmuştur ve olacaktır," diyerek şarabından bir yudum içti. Kültürümüzü korumak için, "ihraç" etmek için çok ciddi bir uğraş vermemiz gerektiğini söyledi. Orhan Pamuk'un Nobel'i alması bir tarafa, sportif başarılarımızın, hatta ve hatta Sertap Erener'in Letonya'nın başkenti Riga'da elde ettiği Eurovision şarkı yarışması birinciliğinin bile öneminden söz etti. Konu, dinlerden açıldığında: "Din, dinlemeyi öğretir, gelişmeyi önler," dedi.

görmek üzere gidişlerini, ancak, Romeo'nun orada Capulet'lerin kızı olan ve Prens Paris'le (Radu Campean) evlendirilmek istenilen Juliet (Laura Vasiliu) ile karşılaşmalarını anlatan bölüm/leri Hugo Wolff 'ün mükemmel koreografisine sırtım dayayarak "komprime" olarak verişine öncelikli olarak içimden alkış tuttum. Wolff, bedensel anlatımı yöneltmiş, denetlemiş ve gösterimi bütünlüğe dönüştürmüştü. Elbette onu da alkışladım. Özellikle "tango" tablosundaki her hareketin, sıradan deneyimden ne kadar uzak olursa olsun, yine de sıradan deneyimle bağıntılı olduğunu bana kanıtlamasını hâlâ takdirle Hep beraber birer kadeh daha şarap içtik. "Boş verin anmaktayım. Dansçılar deneyimlerini kendi içlerinde bunları. Gelin, artık tiyatro konuşalım" derken ilk kısmen yeniden üretirlerken, bedenimde kez gülümsediğini sezdim. devinduyumsal bir yanıt oluşmasına o akşam çok şaşırdım. 2007-2008 tiyatro sezonuna Târgovişte'de Mc Ranin Gülmez'in Yüzümüzü Güldüren Dekoru ile birlikte gireceğime gerçekten sevindim. İzmir Devlet Tiyatrosu'ndan Murat Gülmez, sahne tasarımını tasarlarken özde belirli bir biçimi değil, Tiyatro ile ilgili söyleşiye ilk ben girdim. bir kavramı belleklere ulaştırma çabasına girişmişti. Montague'leri ve Capulet'leri simgeleyen Ertesi Akşam Oyun İzledim soffitto'daki birer çembere tutturulmuş halatlar, Mc Raninli gecenin devrisinde, Tony Bulandra yerine göre "çok şey olan" ince kırmızı perdeler, Tiyatrosu'nda "Romeo ve Juliet"in prömiyerine çözüme giderken yeni bir söz, yeni bir söylem biçimi katıldım. Mc Ranin, smokiniyle davetiyeli ya da biletli tüm izleyicileri kapıda karşıladı, sonrasında yaratmıştı. Juliet'in uyku ilacı içtiği tabloda, sahnenin ve perde arasında neredeyse herkesle birebir ilgilendi. her iki yanındaki büyük panolara gerdiği lasteks Shakespeare'in "Romeo ve Juliet" öyküsünü bir aşk kumaşı kullanışı ustalık işiydi. Murat Gülmez'in dekoru düş gücünü zorlayan, duygu birikimlerini söylencesine dönüştürerek (1591), temel bir aşk dışa vurabilen, dramatik yoğunluğun belirlenmesinde imgesi yarattığını, ana tema olarak aldığı aşkı ilk Kemal Başar'a yardımcı olabilen bir çalışmaydı. kez tragedya içinde işleyerek, ilk İngiliz aşk tragedyasını ortaya çıkarmış olduğunu biliyordum Yenilikçiydi, işlevseldi ve yaratıcıydı. da, salona girdiğimde, konunun perdesiz sahnede kurulu dekor ile pek ilintisini saptayamadım, öylece Mc Ranin'in Kostümleri, Ayaş'ın Işığı baktım. Oyunun giysi tasarımlarını yapan Mc Ranin ise,

pe cy a

Oyunun giysi tasarımlarını yapan Mc Ranin ise, döneminden ve bugünden simgesel özellikler taşıyan kostümler yaratmıştı ve bu yaratı, yönetmenin ve koreografın özel yorum amacına hizmet etmekteydi.

Yapıtın Ön Sayfaları Koreografı Olmuş Oysa oyun başlayınca ve akınca ortaya çıkarılan "işi" bir güzel kavradım. Kemal Başar'ın, Verona'nın önde gelen iki ailesi Montague'ler ile Capulet'ler arasında süregelen "ezeli ve ebedi düşmanlığını"; Prens Escalus'un, kentte güçlükle sağladığı barışı bozacak eylemleri ağır cezalandırma kararı alışını; bir Montague olan Romeo'nun (Marius Manole), arkadaşı Mercutio'yla (Iulian Ursu) birlikte Capulet'lerin verdiği bir maskeli baloya Rosaline'i

döneminden ve bugünden simgesel özellikler taşıyan kostümler yaratmıştı ve bu yaratı, yönetmenin ve koreografın özel yorum amacına hizmet etmekteydi. Tarihsel ve sosyal süreci çok iyi bildiği anlaşılan Mc Ranin, hayal gücünün ürünlerini sadece sembolik düzeyde değil, aynı zamanda teknik düzeyde de yansıtmıştı. Oyunun ışık düzenini kuran ve şimdilerde ışıklar içinde yatmakta olan Ankara Devlet Tiyatrosu'nun değerli ışık tasarımcısı Seyhun Ayas, sahnenin bölümlenen her alanına birbiriyle bağlantılı ışıklar ayarlamıştı. Kostüm-ışık bağlantısını da iyi kurmuştu Ayas. Kullandığı renk filtreleri ağırlığı beyaz olan kostümleri, kostümlerin desenlerini güçlendiriyor, belirginleştiriyordu. Gece efektleri de ilginçti, iyiydi. Can Atilla ve Kemal Başar'ın Özel Başarıları Ülkemizin önde gelen bestecilerinden Can Atilla'nın kimi zaman tek amacı bir durumu tanıtmak olan, kimi zamansa birkaç notanın eylemi belirlediği akustik dekora dönüşen, müzikal bir motifle atmosfer yaratan müziğiyse hiç kuşkum yok ki oyuna destek veren ana unsurlardan biri durumundaydı. Kemal Başar rejisinde, bir yandan Shakespeare'in romantik konuyu trajik havaya bulayışını pek güzel kavradığını izleyiciye aktarırken, diğer taraftan da

8


şiirsel bir ortam geliştirmişti. Yapıta derinlik ve olgunluk katmış, konuya özgü Rönesans özelliklerini kenara bırakmıştı. Tabloların sıralanışını ve oyun kişilerini titiz mi titiz bir simetri, denge ve uyum ile sağlamlaştırdığı da gözden kaçmıyordu. Romeo ile Juliet'in ateş artışlarını, çocuksu davranışlarını verişindeki ustalıksa bence görülmeye değerdi. İkilinin "tüy" ile oynayışları, coşkulu sevişme tablosu... Sevilenin sevgi tarafından korunması, sevginin sevileni yeniden yaratması, nefret nesnesinin yok oluşu...

Tiyatro: Târgovişte Tony Bulandra Devlet Tiyatrosu Yöneten: Kemal Başar Sahne Tasarımı: Murat Gülmez Giysi Tasarımı: Mc Ranin Işık Tasarımı: Seyhun Ayas Müzik: Can Atilla Dans Düzeni: Hugo Wolff Oyuncular: Marius Manole, Laura Vasiliu, Rodica Mandache, Corneliu Jipa, Liviu Cheloiu, Rodica Bistriceanu, Sebastian Balasoui, lulian Ursu, Vatalie Ursu, Radu Campean, Catalin Mareş, Irina Melnic, Adrian Angel, George Bonceag, George Buica, Ioana Grigoriu, Delia Lazar, Miruna Vaju, Iulia Brezeanu, Daniela Mihai, Ovidiu Vaduva, Marius Petrescu, Ramona Barbulescu

Kemal Başar'ı ille de eleştir derseniz, balo tablosunda Hizmetçi'nin (George Bonceag) elindeki tepsiye Tybalt'ın (Vitalie Ursu) tekme atmasında kadehler etrafa saçılırken neden bir damla içki yere dökülmez; Romeo tarafından yere yatırılıp boğazı sıkılan Benvolio (Sebastian Balasoiu) Romeo'nun elinden kurtulduktan sonra neden boğazını tutup öksürmez diye sorarım, başka da soracak bir şey bulamam.

Vasiliu canlı mı canlı fiziksel ve olabildiğince psikolojik yönelimlerinden ender rastlanılan bir Juliet yaratıyor. Karakteri nasıl biçimlendireceğini, biçimlendirebilmesi için nasıl çaba göstermesi gerektiğini, nereye yoğunlaşacağını çok iyi biliyor. Yeri geliyor, sanki karanlıktaymışçasına gözleriyle oynuyor.

cy a

Oyunculara Gelince Evet... Oyunculara gelince, koro dahil çoğunlukla başarılı olduklarını gönül rahatlığıyla söylemeliyim. "Koroda fevkalade sevimli yüzüyle ve Mercutio'nun Tybalt tarafından öldürülmesi tablosundaki mimikleriyle Daniela Mihai, yarım adım dahi olsa öne çıkıyor," dersem sanırım diğerlerine haksızlık etmiş olmam. Kontes Capulet'te Moldavya asıllı oyuncu Rodica Bistriceanu Ursu, esasen güler yüzlü bir hatun olmasından dolayıdır sanırım, en trajik sahnede bile yüzünden tebessümünü silememesiyle dikkatimi çekti. Olmuyordu. Bu görüşümü, bir gün sonra Türkiye'nin Romanya Büyükelçisi Ahmet Rıfat Ökçün'ün yaklaşık doksan yıllık konsolosluk binasında "Romeo ve Juliet'in tüm kadrosuna verdiği "brunch"ta kendisine de söyledim, olanca güzelliğiyle yine gülümsedi. Dadı'da, Romanya'da çok ün kazanmış altmış beş yaşındaki kıdemli (emekli değil) oyuncu Rodica Mandache'yi doğrusu oyundan önce bana övüldüğü kadar "yüce" bulmadım. Anlamın ve dilin anlatımbilimsel kuramı, oyuncunun bedeni ve ruhunun alt-partisyondan partisyona geçen karma ve süzme sürecinden bu kadar mı uzakta olur, şaştım kaldım. Ne yalan söyleyeyim, "yabancı" olmasa, Juliet'i Peder Lorenzo'nun (Corneliu Jipa) kendisine verdiği uyutucu ilacı içtikten sonra ölüm uykusunda bulduğundaki oyun tutuşunu ayıplardım. Kont Capulet'te Liviu Cheloiu'yu hemen tepki vermeye hazır bir oyuncu olarak beğendim.

İstek, çaba ve elde etme... Vasiliu'da evvel Allah hepsi bulunuyor.

pe

Marius Manole Adında Bir Oyuncu 2006-2007 sezonunda Romanya'da "En İyi Oyuncu" seçilen yirmi sekiz yaşındaki delikanlı Marius Manole ise Romeo'yu oynuyor. Manole, Romeo'yu fiziksel olarak yaşama geçirirken, karakterin içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi, sesi ile değil gövdesiyle de mükemmelleştirerek veriyor. Ufacık tefecik, çelimsiz Marius Manole, sahneye adımını atar atmaz devleşiyor.

Laura Vasiliu'nun Oyun Gücü 60. Cannes Film Festivali'nde yirmi iki aday film arasından sıyrılarak dünyanın en prestijli sinema ödüllerinin başında gelen Altın Palmiye'yi kazanan Cristian Mungiu'nun filmi "4 Months, 3 Weeks and 2 Days / 4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün"de Anamaria Marinca ile yirmi iki yaşındaki iki öğrenciden birini, içe dönük Gabita'yı canlandıran Laura Vasiliu, Juliet'e can veriyor. Beyaz perde bir yana, Vasiliu'yu sahnede izlemek ayrıcalık diye düşünüyorum, çünkü

Bu Oyun Festivale Getirilmeli Sonuç olarak, bu oyunu Türk tiyatroseverlerin de izleyebilmesini diliyorum. Her açıdan... Hem yaratıcı kadrosundaki dört önemli Türk sanatçı adına hem de iyi çıkan bir "iş" adına. Önümüzdeki yıl, "malûm-u Âliniz" 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali var. Hani yani, bu oyun İstanbul'a çağırılsa diyorum. Prof. Dr. Dikmen Gürün'ün kulaklarını çınlatıyorum. Çınlatmak da ne kelime, ayol kampana çalıyorum.

Kemal Başar rejisinde, bir yandan Shakespeare'in romantik konuyu trajik havaya bulayışını pek güzel kavradığını izleyiciye aktarırken, diğer taraftan da şiirsel bir ortam geliştirmişti.

9


pe

cy

a

DOT'un "Suratımıza Patlayan" Yeni Oyunu

"Kürklü Merkür" ve Tiyatro'nun Asal Görevi...

Robert Schild / robertschild@tiyatrodergisi.com.tr

Kötülüğün bizi sarmaladığı bir dünyada, sapkınlıktan başka ne beklenebilir ki? Terör ekersen, işkence biçersin... 10

Kenter Tiyatrosu, Semaver Kumpanya - dahası, İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda bile örnekleri sahnelenmiş olmakla birlikte, İngiltere'den yurdumuza gelmiş olan "In-Yer-Face" tiyatrosu (INYF) ile özdeşleşmiş görünen DOT, bu türün en yeni, belki de en "sert" örneği ile yeni sezonu açtı... Tiyatro kuramcısı Alex Sierz'in "... etik kuralları sorgulayan, tabuları alt üst eden, yasak

olanları ortaya çıkaran ve rahatsızlıklar yaratan;... oyuncuları sahnede soyunan, aşk yapan, mastürbasyonda bulunan, tüküren veya kusan..." kısacası: "insanoğlunun yapabileceğini, ancak yapmasını!en azından bizim görmek istemediğimizi gözlerimizin/düşgücümüzün önüne seren.." tanımlamalarıyla tiyatro literatürüne dahil ettiği bu türün en bilinen yazarları Sarah Kane, Mark Ravenhill veya Martin McDonagh'ın doksanlı yılların

ortalarında yarattıkları patlamadan daha dört yıl önce ilk IYFT yapıtını vermiş olan Philip Ridley'in 2005'te ilkgösterimi yapılan "Kürklü Merkür", bu türe alışmış olması gereken İngiltere tiyatro camiasında büyük çalkantılara yol açmıştı. Bir yandan "Daily Telegraph" gazetesinde yazarın "kendi sapkın düşgücüyle doyuma ulaştığı" savlanıyor, Ridley'in yayınevi olan Faber & Faber "Mercury Fur"ü basmayacağını belirtirken,


kümeleri akla geliyor - öte yandan, "zebra", yazarın esinlendiği Ruanda katliamına bir çağrıştırmayı mı simgeliyor acaba?

cy a

bulundukları ortamı pek aşamıyor... Tarih bilgisi ise hiç yok - piramit veya firavun gibi sözcükleri hiç duymamış! Aralarında tek okumuş olanı, Elliot'dur - o ise, İkinci Dünya Savaşı'nın Marilyn Monroe için birbirleriyle kapışan John F. Kennedy ile Adolf Hitler'in arasında koptuğunu biliyor ve bu bilgilerini, zaman zaman bazı mitolojik öykü parçacıklarını da kardeşi ve arkadaşıyla paylaşıyor... Arka planda ise hep o korkunç, kâbusvari, bir mahşeri andıran olaylar: "... Çıkmaz sokağa doğru gidiyorum. Bir at. Hayır, zebra bu. Nasıl gelmiş buraya? Küçük çocuklar kovalaya kovalaya köşeye sıkıştırıp bıçaklıyorlar hayvanı... Her yeri alev almış. Ben diğer tarafa koşuyorum... Zar zor ayakta duruyor, sendeliyorum. Her şey puslu, dönüyor..." İki yıl önce yine DOT'da izlediğimiz, Caryl Churchill'in "Çok Uzak" oyununda sürekli olarak sözü edilen düşman ordular ve aynı kefeye konan çeşitli havyvan

pe

oyunun kendisi büyük ilgi görüyor ve kısa sürede ABD, Avustralya, Japonya'da, ayrıca Paris, Roma ile Prag gibi Avrupa kentlerinde sahnelenmeye başlanıyor. Bizde ise, neredeyse on beş yıllık bir gecikme ile tanımaya başladığımız IYFT, Murat Daltaban ve ekibinin yürekli girişimleri sonucu, en yeni yapıtlarından biriyle varlığını sürdürüyor...

Kağıt atıkları ile dolu, kullanılmayan bir apartman dairesindeyiz (bunlar acaba çöpü mü simgeliyor - ve öyleyse, neden sadece kâğıt atıkları?). Elliot ve erkek kardeşi Darren, değişik ve özel bir parti hazırlığı içindeler; yan daire komşusu Naz da onlara katılıyor... Gençlerin dialoglarından, kardeşlerin mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiklerini, ancak nedenleri karanlıkta kalan bir terör olayı sonucu ailenin parçalandığını öğreniyoruz. Ne var ki, geçmişi pek anımsamıyorlar; aynı şekilde Naz'ın dünyası da, içinde

Şurası kesindir ki, Philip Ridley'in gençlere anlattırdığı olaylar, oyunun ortamına yönelik bir hazırlık oluşturmakta: Ancak terörün, kıyıcılığın gölgesinde gelişmiş bir dünyada, tanık olacağımız türde bir parti düzenlenebilir! Bu özel "parti'nin amacı, varlıklı olduğu kadar sapkın dürtülere sahip bir kişinin, Londra'nın bu metruk apartman dairesinde kendisine bir çeşit "kurban" olarak sunulacak genç bir oğlan ile cinsel ilişkiye girmesini sağlamaktır... İşte, kötülüklerin rehber olduğu bir dünyada, eğlencenin bu türü cazip hale gelmiş ve "prim" yapmakta - ve geçimlerini bu yoldan sağlamakta olan Elliot ve kardeşi, elebaşıları "Sfenks"in doğrultusunda, komşu Naz ve Elliot'un sevgilisi, travesti Lola'nın yardımıyla, kurban edilecek çocuğu "hazırlıyor", çeşitli işkencelerden geçiriyor ve Parti Konuğu'na "sunuyorlar".

Kötülüğün bizi sarmaladığı bir dünyada, sapkınlıktan başka ne beklenebilir ki? Terör ekersen, işkence biçersin... Sevgi yok olduğunda, çıkar ilişkileri ağırlık kazanır... Aile ortamı, huzur ve sevgi çok gerilerde kalmıştır artık - oyunun ortalarına doğru beliren kör "Düşes" (=kardeşlerin katliamdan kurtulmayı başarmış anneleri), çocuklarını hatırlamayacaktır bile. Ve işte anılar yitirildiğinde, onların yerini ancak uyuşturucular ile sağlanabilecek düşler alabilecektir - oyundaki gençlerin yuttukları

Murat Daltaban, oyundaki başdöndürücü dinamizmi büyük bir ustalık ile tasarlamış, makinalı tüfek atışları gibi gelen replikleri tek tek yüklemiş genç oyuncula­ rına.

11


renk renk "kelebekler"in simgelediği gibi... Murat Daltaban, oyundaki başdöndürücü dinamizmi büyük bir ustalık ile tasarlamış, makinalı tüfek atışları gibi gelen replikleri tek tek yüklemiş genç oyuncularına.Sürekli yinelenen "belden aşağı" sözcükler yormuyor mu izleyicileri? Belirli bir süre sonra, onları duymuyorsunuz artık, devinimlere kaptırıyorsunuz kendinizi. Geriye dönüşler ve buradaki efektler yeterince çarpıcı ve belirgin mi? Bence hayır - ışık ve ses de daha güçlü biçimde "suratımıza patlamalı". Engin Altan Düzyatan ("Anna

Karenina"/Kenterler: Vronsky) ve Cemil Büyükdöğerli'nin ("Mutlu Günler"/Beşiktaş BT: Willie) dışında hiçbirini sahnede görmediğim genç oyuncuların tümü, daha üçüncü sergilenişinde izlediğimiz oyunda, olduğunca başarılı ve rollerine hakim görünüyorlar. Kendi kanımca en rahat canlandırmayı Cemil Büyükdöğerli (Parti Konuğu) gerçekleştiriyor - öte yandan bu karakteri biraz daha "entel" veya "üst düzey yönetici", yani gündelik yaşamında bir "Dr.Jekyll" olup, tanık olduğumuz parti boyunca "Mr.Hyde"leşen biri olarak çizmemiş midir Philip Ridley acaba?..

mıdır? " - "Bunca vahşeti, sapkınlığı sahnede görmesek de olmaz mı?" - "Bulvar gazetelerinde okuduklarımız, TV'de izlediklerimiz yetmiyor mu bize?" Sık sık duyulan bu sorulara yanıtlarımız "var!", "olmaz!" ve "yetmez!" şeklinde olmalıdır, kuşkusuz... Zira, tiyatroya salt "hoşça vakit geçirmek" için gitmiyorsak, sahne yaşamın bir aynası, dahası; irdelenmesine yönelik bir ortam olacaksa, gerçek yaşamdaki aşağılıkları, vahşeti ve sapkınlıkları tüm çıplaklığı ile izleyicilerin gözlerinin içine içine sokup suratlarına birer tokat gibi patlatarak çözümlemeye çalışmıyorsa, tiyatro görevini yerine getirmemiş olur!..

"Bu tür oyunlara gerek var

pe

cy a

Sürekli yinelenen "belden aşağı" sözcükler yormuyor mu izleyicileri? Belirli bir süre sonra, onları duymuyor­ sunuz artık, devinimlere kaptırıyor­ sunuz kendinizi.

Tiyatro: DOT Yazan: Philip Ridley Çeviren: Cem Kurtuluş Yöneten: Murat Daltaban Sahne Tasarımı: Yeşim Bakırküre Giysi Tasarımı: Hatice Gökçe Video Tasarımı: Sercan Şengün Işık Tasarımı: Kemal Yiğitcan

Oyuncular: Serkan Altunorak, Rıza Kocaoğlu, Tuğrul Tülek, Enis Arıkan, Engin Altan Düzyatan, Veda Yurtsever İpek, Cemil Büyükdöğerli, Cem Özeren


a

Haset Bir Tiyatrocunun Portresi ve Sayın Ertuğrul Günay'a Teşekkür Mehmet Birkiye / mbirkiye@istanbul.edu.tr

3 numaralı antrepo adındaki Modern mimarinin fonksiyonel, kişiliksiz mekanını gezerken onu çağdaş tiyatroya ev sahipliği yapmak için kimliğinden vazgeçen bir aziz gibi görmeye başladım.

pe

cy

İbadet sırasında nedeni meçhul gülmesine engel olamayan çocuk gibi, İstanbul Modern'in eğimli yolunu tırmanırken, olağanüstü güzellikteki kafesinde oturma olasılığımızın suratımdaki bu budala sırıtışın temel nedeni olduğunu anlamasın diye karımın elini biraz daha sıkıp, derin bir nefes alarak bir an durdum ve dönüp eşime baktım. Lütfen alçaklıkta sınır yoktur diye düşünmeyin. Eşimin benim tebessümümden çıkardığı anlamın, karıkoca güzel bir İstanbul gününde "İyimser" bir sanat kolleksiyonunu gezmenin, aşklarını sanata bulayarak pekiştirmenin mutluluğu diye algıladığını utanç içinde fark ettim, ama bu günahı açıklamanın olanaksız olduğunu anlayınca, tebessümüm yanaklarımın kızarması ile daha da ballı bir hale geldi. Bu alçaklığın bir iki saat sonraki alçaklık yanında masum kalacağını, üstelik Kültür Bakanı Sayın Ertuğrul Günay'ı da bu işe alet edeceğimi nereden bilebilirdim. Bienalin on yıllık geçmişindeki en dikkate değer yapıtların sergilendiği İstanbul Modern'i gezmeyi, bir şeyler yedikten sonra yapalım mı diye, tüm oyunculuk eğitiminin olanaklarını kullanarak çok doğal bir biçimde sormayı becerdim. Sevgili eşim içten gelenin doğal rengine kanıp, tabii ama dur şu dükkana - ince bir tasarım beğenisinin ürünü olan hediyelik eşyaların satıldığı - bakalım deyince, açgözlülüğümü frenlemeye çalıştım çalışmasına ya, kafenin balkonunun dolu olduğunu, bir yer bulup oturmanın tehlikeye düştüğünü görünce de; sanki tanıdık birini görmüş ve bu insanı görmenin çok önemli olduğunu, beni şaşırtığını ve bu nedenle ayaklarımın istemdışı beni ona doğru sürüklediğini,

dükkanda kalıp sevgili eşimle her objeyi birlikte takdir etme mutluğunu elimden aldığı için de bu meçhul kişiye kızdığımı göstererek ve kızgınlığımı eşim anlasın diye gözüne sokmayı ihmal etmeyerek balkona fırladım. Tanrım! Bir tek boş masa var. Üstelik harika bir masa. Hızla kendimi masaya attım. Sevgili Handan Şenköken arkamdan seslendi ise de tabii ki duymadım, hatta hafif göbekli orta boylu bir adamın panik içerisinde ileri doğru yuvarlanmasının yansıdığı ayna parlaklığındaki camları da dikkate almadım, hedefinden şaşmayan kör bir köstebek kararlılıyla masaya ulaştım ve kaptım -MASA BENİM - derin bir nefes alıp hâlâ seslenen Handan'a "Aaaaa Canım" ifadesiyle döndüm. Handan içimden dışarı doğru fırlayan şeytanı gördü mü? İkinci kadeh beyaz şarabımı götürürken (özür dilerim içerken) eşim geldi. İyi kızdır, meçhul arkadaşımı sormadı. Kendini somonlu sandviç zanneden -kafe yönetimi öyle inandırmış- bir somonlu sandiviç yedik. Sonra da sergiyi gezdik.

On yıllık süreçte karşılaştığınız bu yapıtların tekrar aynı düşünceleri oluşturup oluşturamayacağı merak ederek gezdim sergiyi, ama fark ettim ki bu yapıtları ilk gördüğümde ne düşündüğümü ve etkilerinin ne olduğunu kesinlikle hatırlamıyorum. Bir karşılaştırma yapamadım. Sanatsal alzaymer. Sonra 3 numaralı antrepoya gittik Bienalin önemli mekanı ve benim hikayemin ana ekseni olan 3. Antrepo.

13


Gezdikçe mutluluk, babasının evindeymiş gibi içimden dışarı doğru tebessümün ve gülmenin binbir hali olarak yayılmaya başladı. Eve gidip "iyimser" sözcüğüne lugatta bakacağım, ben herhalde yanlış biliyorum diyen eşim, benim yüzüme yayılan bu hafif pişmiş kelle durumunu hayret ve inanmazlıkla, belkide "iyimser" sözcüğünün anlamını lugata bakmadan bildiğimi sandığı için kıskançlıkla izlemeye başladı. Oysa benim aklım, bambaşka bir dünyanın, kendi bencil dünyamın kapılarını aralamıştı.

olarak da özünü silen muhafazakar politikaların bir sonucudur diyebiliriz. Ancak dağınık saçlı, dili dışarda küçük bir adamEinstein hep bu klişe ile tarif edilir- gerçeğin çoklu olabileceğini bize gösterdi. Bunun adına da Görecelik Teorisi dedi. Gerçi Shakespeare göreceliği bilirdi ama teorik fiziğin onu desteklemesi hoş oldu. Fizikteki bu büyük değişim ile, kültür üstüne yazan Adorno, Derrida, Heildelger gibi çağdaş düşünürler, büyük metinlerin tek bir okuması yerine farklı okumalarının olabileceğini gösterdiler -ancak postmodernistlerin anlamadığı bu okumaların sonsuz olamayacağıdır. Bu yaklaşımın çağımıza pratik olarak yansıdığı yerlerden biri de; sinema ve kameranın bakış açısıdır. Kamera her açıya sahiptir ve konvansiyonel tiyatronun durağan açısına üstünlük sağlar. Bir diğer büyük fark ise belli bir anlayışın ürünü olan bir mekanın baskısı yerine, mekan kendini siler ve adeta aksiyona, hikayeye uygun kılıklara girer. Mekan, sınıfsal simge olmaktan öte sınıfsız olana dönüşür. Sokağın herkese açık çekiciliği...

a

Dram sanatı tüm sanatlar gibi yaşama dair bir gerçekliği kendi malzemesinin olanakları ile değerlendirerek ortaya çıkarır. Kabaca ifade edersek resim, boya, desen, figür ve tuvalin- ya da tuval yerine geçen şeyin- sınırları içerisinde söyler, ne söyleyecekse. Dramatik sanatlar da bir gerçekliği kendi malzemesi ile ifade ederken, o malzemenin sınırları ile çerçevelenmiştir. Süreç içerisinde bu malzemenin sınırları değişmiş, zorlanmış ve anlatım olasılıkları eksilmiş, artmış ama sürekli bir değişim göstermiştir. Bu değişim, çağımızın gerçekle kurduğu ilişki ile hem nitelik hem de nicelik olarak koşutluk içerir. Örneğin, oyuncunun bu sanattaki yerinin ve olanaklarının kullanımının Eski Yunan Tiyatrosu ile 19. yüzyıl tiyatrosundaki farklılıkları, tiyatro -ya da dramatik sanatın- kültür dediğimiz olgudaki yeri ve tanımıyla ilgilidir. Metin, oyuncu, dekor, ışık vb. öğelerin olasılıkları, hep kendi çağının gerçeklikle kurduğu ana ilişki ekseninde değişir. Mekân da bu öğelerden biridir. Çağımızın baskın tiyatro mekanı olan, seyirci ve oyun yerinin bölünmüş Latin Sahne mantığı, kadife koltuklar, görkemli fuayeler ile geldikleri çağın gerçeklikle kurduğu ilişkilerin sonucudur. Değişmez, bitmiş ve tamamlanmış gibi görünen yapılan, Newton fiziğinin neden-sonuç ilişkisine bağlı determinist karekterinin izlerini taşır. Görkemli, süslü, bezemelerle dolu iç ve dış tasannu, sanatın; tanrıya ulaşmada, onun kutsal harmonisini çözmede yüce bir yol olduğunu ve tanrısal esin perisine layik bir mimari yüceliği içermesi gerektiğini öngören Gotik yaklaşımın sonucudur. Başka bir okumayla, üst sınıfların sanatı ele geçirmelerinin bir metoforu olarak da düşünülebilir. Ya da sanatın içini boşaltan, içeriğin değil, sergi alanının, çerçevenin önemini öne çıkaran ve içinde sergilenen yapıta baskın olan bu mekan anlayışı; sanatın radikal, devrimci yanını, buna bağlı

pe

cy

Peter Brook'un herkesin dilinin pelesengi olmuş "boş alan" kavramı ile ilahi örtüşen, sokağın herkese açık gönlü zenginliğine sahip bu mekanı düşündük­ çe, pişmiş kelle sırıtışım yüreğimden gelen gözyaşları ile karışmaya başladı.

3 numaralı antrepo adındaki Modern mimarinin bu fonksiyonel, kişiliksiz mekanım gezerken onu çağdaş tiyatroya ev sahipliği yapmak için kimliğinden vazgeçen bir aziz gibi görmeye başladım. Bir tür esrikle hangi oyunların nasıl yapılabileceğini düşledim. Bir değil birçok tiyatro mekanının var olabileceğini ve boş, kendi kimliğinden vazgeçmiş, illa da kimliğim diye kafamıza vurmayan, kimliğini içinde sahnelenecek yapıttan almaya hazır, Peter Brook'un herkesin dilinin pelesengi olmuş "boş alan" kavramı ile ilahi bir biçimde örtüşen, sokağın herkese açık gönlü zenginliğine sahip bu mekanı düşündükçe, pişmiş kelle sıntışım yüreğimden gelen gözyaşları ile karışmaya başladı. Kendimi bu olağanüstü yerde oyun koyarken, oynarken, herkes gelip bana bir şeyler danışırken düşledim. Ve kendime bir kere daha aşık oldum. (3 numaralı antrepoda işleri sergilenenlerden utanarak özür diliyorum.) Sırıtışım arttı, gözyaşım bollaştı, ta ki eşimin şaşkın bakışlarını görünceye kadar. Bir Macbeth edası ile elini tuttum -zafer ortağım durumu- ve düşlerimi, bana nasıl hayran olacağından emin, benle evlenerek ne kadar doğru bir seçim yaptığını bir kere daha idrak edeceğine güvenim tam, anlattım gözyaşları içersinde. "Ha... dedi bizim tiyatro -İstanbul Devlet Tiyatrosu- burayı kiralamak istiyor. Konuşmuşlar prensipte anlaşmışlar" ve arkasını dönüp gitti. Gerisi sessizlik AH! HAYIR! İDT Müdürü Osman Wöber'i öldürmeliyim. Devlet Tiyatrosunu havaya uçurmalıyım. Kıskaçlıktan öleceğim. Hasetimden çatlayacağım.. En korkuncu ise küçük düşmek. Asıl ölümcül olan, bu parlak düşüncenin ikinci sınıf yaratıcısı olmak. Eşimin "Ah canım, bak sen de düşünmüşsün aferin sana!" diyen umursamaz ifadesi. Tam bir tiyatro darbesi. O an benim bittiğim andır. Olağanüstü çok boyut içinde yüzerken bir tek boyuta iniverdim. Akrep kaşlı, zalim dudaklı bir ifade yüzüme yapıştı. Mafya dizilerinin unutulmaz aktörleri gibi dolaştım günlerce. Uyudum uyandım aynı ifade.

14


...yani yaşayın... üzüldüğünüz için... hay yaşayın, çok yaşayın (salak zırvalıyorsun) / Neler saçmalıyorsun /... (içsel deneyimine sarıl, masum bir çocuk tebessümü bul hadi... hayır, hayır şeytanın sırıtışı değil... imdat!, yetiş Stanislavski.) /...bilmem neler saçmalıyorum.. Eşimin sülalesi Fatih Sultan Mehmet'in kızkardeşinden gelir, aristokrattır, bu nedenle bu diyaloğu daha fazla sürdürmenin kendisi için olanaksız olduğunu anlatırcasına boynunu dikleştirip bana şöyle bir baktı ve yemeğine döndü.

pe cy a

Oğlum korktu yanıma yaklaşamadı. Sevgili eşim içine düştüğüm bu ruh halini anlamazdan geliyor, aklımı kaçıracağım.

Bir akşam kaşlarım akrep, dudaklarımda zalim bir tebessüm, dişlerimin arasından tıslayarak "ne koyacaksınız... orda" dedim. 3 numaralı antrepo diyemiyorum. Nerde dedi? Hay Allah anlaşana be kızım. Orada dedim elimle bizim evdeki yemek masasından antrepo istikametini işaret ederek. Eşim dikkatlice duvara baktı, sonra gözleri duvardaki resme kaydı, oradan piyanonun üzerindeki şamdana, tekrar bana.. Ben, akrep kaşlı, büzük dudaklı, başım hafif yana yatmış ve boynuma gömülmüş, insanoğlunun tebessümü ilk keşfetme gayretine benzer bir çabayla kafamı hafiften sallayarak eşime bakıyorum... Biraz daha uzatırsa her yanıma kramp girecek... Dayanamadım "depfmmmm" diye baş harfi d olan bir şey tısladım. Eşim hemen su bardağını uzattı, boğuluyorum sandı anlaşılan. Evet boğuluyorum, ama kıskançlıktan. Artık kaderle yüzleşmenin zamanı gelmişti. Depo dedim depo hâlâ antrepo diyemiyorum. Eşim iyi yetiştirilmiş biridir, ağzında yemek varken asla konuşmaz, başladı ağzındaki yiyeceği çiğnemeye. Meraktan ölüyorum ama sindirim sürecinin ilk aşaması olan bu çiğneme bir ritüelin tüm ciddiyeti ve önemi ile sürüyor. Aklımı kaçıracağım. Çiğneme bitti... "Olmuyor... Bakan o bina çok çirkin, orada tiyatro falan olmaz mı demiş, yıkılacak mı tam bilmiyorum ama istememiş işte." ...istememiş mi / İstememiş/ ..ya! (insiyaki bir) .OHH (cılız bir) vah vah / Ya... biz de üzüldük / ...(içimde tutamadığım güçlü bir) YAŞASIN!.. / Yaşasın da ne demek / (sessizlik çok fena bakıyor)

Artık ne denebilir ki... gerisi mutluluk....

Sayın Ertuğrul Günay size çok teşekkür ederim. Benim için olağanüstü bir tiyatro mekanı olan 3 numaralı antreponun, bana yar olmayacağı açıktı. Ama sayenizde hiçbir tiyatronun da olamayacak. Beni kıskançlıktan takkallüs edip felç geçirmekten, katil olmaktan, hasetinden çatlamaktan, kundakçı olmaktan kurtardığınız için size bir kere daha teşekkür ederim. Bu aralar çok mutluyum. ÇOK!

Ama ne zaman mutlu olsam, mutluluğu düşünsem ya da mutluluğa benzer bir şey gelse aklıma, hemen Sayın Ertuğrul Günay'ın hayali karşıma dikiliyor ve mutlu bir tebessümle bana bakıyor en tuhafı da gitmek bilmiyor. Benim hayali arkadaşım, yüzündeki tebessümü hiç silinmeyen Sayın Ertuğrul Günay mı oldu yoksa. Bir gün gider değil mi? Gider? (sessizlik!..)

Sayın Ertuğrul Günay size çok teşekkür ederim. Benim için olağanüstü bir tiyatro mekanı olan 3 numaralı antreponun, bana yar olmayacağı açıktı. Ama sayenizde hiçbir tiyatronun da olamayacak. 15


cy

a

Şerefini Tiyatro İçin Harcamış Bir Adam "Vladimir Bendi"

"Savaş İkinci Perdede Çıkacak"

pe

Eser Rüzgar/eser_ruzgar@hotmail.com

"Savaş İkinci Perdede Çıkacak" İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun yeni oyunların­ dan. Oyunun prömiyeri 16 Ekim'de yapıldı. 16

Yaz geçti, sezon boyunca yaptığım yoğun izlemelerin ardından ve uzun bir tatilden sonra sanatla, tiyatroyla buluştuk yine. Ne yazık ki çok büyük iki kayıpla başladı tiyatro sezonu. Sonunda olan oldu, söylentiler gerçeğe dönüştü. Şehir Tiyatrosu'nun ve Devlet Tiyatrosu'nun aylık program listelerinde Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin ve Taksim Sahnesi'nin yer almaması, bu yıl bu sahnelerde oynanacak oyunların olmaması, gerçeği somut olarak gözler önüne serdi. Yeni salonlar yapılacakmış, daha uygun ortamlar oluşturulacakmış, İstanbul kültür başkenti olmayı fazlasıyla hak edecekmiş... Tüm bu "mışlar" ve "misler" iki sahne eksiğini kabullenmemize yetmez elbette. Ayrıca kültür başkentinin devlet tiyatrosunda daha önce

özenle hazırlanan oyun tanıtım broşürlerinin artık iki sayfalık A4 kağıtlarına sıkıştırılmış olması da işin başka bir boyutu. Tecrübeli yönetmen Yücel Erten, tam da bu kayıpların yaşandığı dönemde "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" oyunuyla pek manidar bir iş yapıyor. Ne pahasına olursa olsun, tiyatro yapma amacında olan, oyunculuğu bir tutku haline getiren Vladimir Bendi'in öyküsünü aktarıyor izleyiciye. "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun yeni oyunlarından. Oyunun prömiyeri 16 Ekim'de yapıldı. Oyunu, Çek yazar Oldrich Danek kaleme almış. 1927 doğumlu olan Danek, Prag Güzel Sanatlar Akademisi'nin tiyatro bölümünü

bitirmiş, yazarlığının yanı sıra yönetmenlik de yapmış. Yücel Erten de Danek'in bu eserini 1989'da Almanca'dan çevirerek dilimize kazandırmış. Eser 1998'de de "Öteki Yayınevi" tarafından basılmış. Oyun, bir hastane odasında ömrünün son yıllarını yaşayan aktör Vladimir Bendl'ın hasta yatağında çevresindeki doktor ve hemşirelerle başlıyor. Geriye dönük anlatım tekniğiyle Bendl'ın oyunculuğa ilk adım attığı yıllara dönülüyor. Sıradan bir kumpanyada bir mektup verme sahnesiyle - ki pek de başarılı olduğu söylenemez bu ilk rolündeoyunculuk macerası başlıyor. Yıllarca birçok rolde oynayan Bendl'ın hayat vermek istediği asıl rol ise Kral Oidipus'tur.


En son, İBB Şehir Tiyatroları'nda "Keşanlı Ali Destanı" isimli oyunu yöneten, şimdi de "Savaş 2. Perdede Çıkacak"ın yönetmeni

a

Anna, genç oyuncu, rejisör rolleriyle Şenay Gürler akılda kalıcı sahnelere imza atıyorlar. Burak Şentürk ise özellikle mahkumu canlandırdığı hapishane sahnesindeki oyunculuğuyla dudaklarımıza tebessümü yerleştirmeyi başarıyor.

cy

ve çevirmeni konumunda olan Yücel Erten, başta da söylediğimiz gibi tiyatro sanatının sıkıntılarla boğuştuğu günümüzde yerinde bir oyun seçimi yapmış. Oyunu sahneye taşımada da aynı özeni göstermiş. Geçtiğimiz sezon "Tek Kişilik Düet", "81.Cadde 14. Bina 12 Numaralı Daire" gibi iki kişilik oyunlara ev sahipliği yapmış olan Oda Tiyatrosu, bu kez daha kalabalık bir oyunla izleyiciyle buluşuyor. Oda Tiyatrosu'nun oldukça küçük sahnesine oyunu sığdıran yönetmen, sadece birkaç mobilya, üç dört cansız manken ve çeşitli aksesuvarlardan oluşan yalın bir dekor kullanarak oyunun sahne dışına taşmasını engelliyor. Müzisyenlerin, yerleştirildiği balkondan merdivenle inişini sağlayarak da oyuna hareket katıyor.

pe

Kadınların hayran olduğu Bendi, onların bu zaafını tiyatroya izleyici çekme amacıyla değerlendiriyor. Annesinin cenaze törenine gidemeyen, içi kan ağlarken oyununa devam eden Bendi, birçok oyuncunun kendini bulacağı sahneleri aktarıyor. Aptal rejisörlerden ve ebleh yazarlardan bıkan Bendi, kendi tiyatrosunu yapmak adına dikiş makinesi fabrikatörünün sponsorluğunda, fabrikatörün karısının kollarında(!) oyunculuğunu sürdürüyor. 2. Dünya Savaşı patlak verdiğinde ise savaş yıllarında bile tiyatro yapmaya devam ediyor. Nazi çizmelerinin seslerini alkışlarla bastırmak isteyen Bendi, gestapoyla işbirliği, yani hainlikle suçlanıp hapishaneye girdiğinde ise "İnsanın suçlarından arınması için hapishanede tiyatro yapılabilir mi?" diyerek oradaki mahkumlara Shakespeare'in suçlusundan yani Macbeth'ten bahsediyor.

Kalabalık kadrodaki oyucu seçimi gayet yerinde. Oyuncular arasındaki uyum ise yerli yerinde. Özellikle Bendi rolündeki Hakan Meriçliler; başhekim, yaşlı oyuncu, Landecky ve müdür rolleriyle Alpay İzbırak; hemşire,

Bir piyano ve iki viyolonselden oluşan müzik ise özellikle ölüm ve ayrılış sahnelerinde beliren kadın solistle daha anlamlı hale geliyor. Çiğdem Erken, seçimini hüzünlü ama etkileyici notalardan yana kullanıyor. Koreografiyi ise danslarıyla yine oyuncular destekliyor. Yakup Çartık, ışık tasarımında yine görevini aksatmadan yerine getiriyor. Derinliği iyi ayarlıyor. Dönem kostümleri de oldukça şık. Zamandaki ilerleyişe uygun, özenli çalışmalar yapmış Gülhan Kırçova. Kostümlere lafım yok da Bendı'ın baloya katılmak üzere ödünç aldığı frankından sürekli olarak göbeği görünmese... Küçük sahneyi ayrıntılara boğmayan az ve öz sayıdaki

Bir piyano ve iki viyolonsel­ den oluşan müzik ise özellikle ölüm ve ayrılış sahnelerin­ de beliren kadın solistle daha anlamlı hale geliyor. 17


Bedenini tiyatro salonlarında süpürge yapan, tiyatro uğruna çok şeyden vazgeçen, oyunculuk tutkusuyla beslenerek hayatta kalan Vladimir Bendi sizi bekliyor.

aksesuvar yerli yerinde ancak Bendl'in evindeki sobanın üzerinde bulunan beyaz emaye tencere yerine, daha eski, dönemine uygun, üstelik yemeklerin altını tutturan bir kadının tenceresi kullanılsa...

tatmin olacağınız, dinamik bir oyun izlemek için, "Savaş İkinci Perdede Çıkacak" yerinde bir çalışma. Bedenini tiyatro salonlarında süpürge yapan, tiyatro uğruna çok şeyden vazgeçen, oyunculuk tutkusuyla beslenerek

hayatta kalan Vladimir Bendi sizi bekliyor. Öyle ki Yunus Emre'nin "Bana seni gerek seni" deyişi gibi Bendi da "Bana seyirci gerek seyirci" diyor son sözlerinde bile. Siz de bu çağrıya kulak verin ve Bendl'i yalnız bırakmayın.

Yücel Erten oyunu Türkçeleştirmiş, eline sağlık. Yine de çeviride kulağı tırmalayan bir iki noktaya değinmekte yarar var. Birincisi "Buraya gelmezden önce" yerine "Buraya gelmeden önce" şeklinde zarf-fiil eki olan "madan" kullanılsa... Yine "Birlikte gidelim, ayrılmayalım olmaz mı?" olumsuz-soru onaylatma cümlesinde "Birlikte gidelim, ayrılmayalım olur mu?" dense...

pe cy a

Sonuç olarak; bu sezon etkileyici bir öyküsü olan, oyunculuklardan

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Oldrich Danek Türkçesi: Yücel Erten Yöneten-Tasarlayan: Yücel Erten Giysi Tasarımı: Gülhan Kırçova Işık Tasarımı: Yakup Çartık Müzik: Çiğdem Erken Dans Düzeni: Cihan Yöntem

18

Oyuncular: Hakan Meriçliler, Levent Güner, Alpay İzbırak, Burak Şentürk, İpek Bilgin, Şenay Gürler, Esra Ruşan, Selen Domaç, Deniz Evrenol, Zeynep Alkaya, Nazlı Uğurtaş, Hale Şenözgen, Gürsan Piri Onurlu, Efe Ünal, Destan Batmaz. Orkestra: Ayça Daşdan, Tansu Eğimlioğlu, Derya Davulcu


cy a

pe


pe

cy a

Pina Bausch'dan İki Zor Eser!

Cafe Müller ve Bahar Ayini

Kerem Özel / kerem_ozl@hotmail.com

İlki bir aşk hikayesi, diğeri ölüm. İlkine hüzün hakim, ikincisine dehşet... 20

Tanztheater Wuppertal Pina Bausch'tan iki zor eser! İlki bir aşk hikayesi, diğeri ölüm. İlkine hüzün hakim, ikincisine dehşet. İlki acıdan bahseder; kalp sızısından, sevdiğini kaybetmekten, ayrılıktan, hasretten ve bekleyişten... Diğeri korkudan; ölüm korkusundan, arzudan ve endişeden, iktidardan ve başkaldırıdan...

duygusal gerekse fiziksel olarak varlarını yoklarını ortaya koyar, hatta giderek tükenirler...

Cafe Müller'de Pina Bausch'un kendisi de dans eder. 1978 tarihli yapıtın orijinal kastı bir anlamda o dönemin Tanztheater Wuppertal Yıldızlar Geçidi gibidir; Malou Airaudo, Dominique Mercy, Jan Minarik, Merly Tankard, Pina Bausch ve Rolf Borzik. Malou Airaudo bir söyleşide, o dönemde hepsinin Aynı akşam arka arkaya sahnelenen, deyim yerindeyse "demir leblebi" gibi iki başyapıt; sadece Pina Bausch'u sahnede görmek istediklerini, çünkü seyirciler için değil, sahne üzerindeki dansçılar için onun gibi fantastik bir sanatçının dans etmesi ve herkesin onu görmesi gerektiğine inandıklarını de... Süre olarak kısa -ilki 45 ikincisi 35 dakika 1 sürer-, ancak atmosfer olarak çok yoğun ve sahneden söyler. seyirciye geçen duygular aşırı yüklü olduğundan iki yapıtın da etkisi uzun sürer; hazmedilmeleri zordur... Cafe Müller'de orijinal kasttan sadece iki kişi hâlâ Yoğun duygulan seyirciye geçiren dansçılar da gerek


sahnededir: Pina Bausch ve Dominique Mercy. Pina Bausch da yakın zamanda yapılan bir söyleşide, Cafe Müller'in yaratılış aşamasının gerek kendisinin gerekse diğer dansçıların hayatlarının çok önemli ve kişisel bir parçası olduğunu, bu döneme ve bu esere dair çok özel anılarının bulunduğunu ve bu nedenle Dominique Mercy'nin rolünü başka birisinin aldığı gün kendisinin de bırakma zamanının geldiğini düşündüğünü belirtir.2 Gerçekten de bu iki büyük sanatçıyı sahnede seyretmek, yapıtın içerdiği yoğun hüzün ve melankoli bir yana, büyük bir keyiftir.

cy

Pina Bausch ortaya koyduğu yapıtlar üzerine konuşmak yerine, her seyircinin sahnede gerçekleşenler hakkında kendi yorumunu yapmasını tercih eder. Bu açıdan, Cafe Müller onun en zor anlaşılabilecek eserlerinden biridir; çok kişiseldir ve sembollerle yüklüdür. Pina Bausch'un Cafe Müller'i, anne babasının işlettiği lokantada masa altlarında dolaşarak geç saatlere kadar müşterileri seyrettiği çocukluğundan kalma anılardan esinlenerek hazırladığı söylenir. Yaratım sürecinde rastlantıları göz ardı etmeyen, hatta oldukça da önemseyen Pina Bausch aslında eserin ilk halinde kendisi için bir rol düşünmemiştir; 1999 yılında Taormina'da Avrupa Tiyatro Ödülü'nü alırken açıkladığı gibi, Malou Airaudo için önceden belirlediği bir müzik eşliğinde bir koreografi hazırlamak istemiş ancak Malou Airaudo hareketleri iyi ezberleyemediği için, arkasında durup hareketleri yaparak onun aynadan kendisine bakarak hareketleri tekrar etmesini sağlamış ve ardından Malou Airaudo eğer o olmazsa kendisinin de dans etmeyeceğini söyleyerek Pina Bausch'u ikna etmiştir.3

a

Pina Bausch eserin belkemiğidir; eserde sahneye ilk o adımını atar; karanlıkta, ince beyaz geceliğiyle gözleri kapalı ve kolları sarılacak birini arar gibi avuçları dışa dönük öne doğru açılmış olarak sahnenin sağındaki kapıdan girer, sahnenin bütününü kaplayan sandalye ve masalara çarparak ilerler. Yaklaşık 45 dakika sonra, ışıklar yavaş yavaş kararırken, Pina Bausch hâlâ gözleri kapalı ve kolları açık bir şekilde dolaşırken eser sonlanır. Eserin bitiminden hemen önce, bütün eser boyunca başka bir dünyadanmış gibi kısa adımlarla sekerek sahnede dolaşan ve olup biteni, müdahele etmek istermiş ama beceremezmiş gibi ürkek ve tereddütle seyreden yeşil kıyafetli kız (Nazareth Panadero), ona üzerindeki paltoyu ve kafasındaki kızıl renkli kıvırcık peruğu giydirir. Çingene pembesi topuklu ayakkabılarını ise sahnenin ortasına bırakır, Pina Bausch eserin başında da olduğu gibi, ayakları çıplak kalır.

filme çekilirken, Malou Airaudo eserin bitiminde yere baygın olarak yığılır ve bir süre sonra dansçı arkadaşları tarafından kaldırılır.5)

pe

Cafe Müller ile Bahar Ayini aynı akşamda sahnelenmek üzere tasarlanmamıştır ancak uzun zamandır bu iki eser arka arkaya oynanır ve ilginçtir ki birbirlerine zıt özellikler gösterir. Cafe Müller Tanztheater Wuppertal'in hâlâ repertuvannda bulunan en az kastlı eserdir, 6 kişiliktir. Bahar Ayini ise, Pina Bausch'un hem eğitim gördüğü hem de uzun yıllar idareciliğini üstlendiği Essen'deki Folkwang Tanzstudio'dan davet edilen genç dansçılar ile desteklenen 32 kişilik kalabalık bir kadro ile sahnelenir. Cafe Müller'de Henry Purcell'in The Fairy Quenn ve Dido and Aeneas operalanndan içkin, hüzünlü aryalar kullanılırken, Bahar Ayini'nde (Le Sacre du Printemps) İgor Stravinski'nin yabansı, fırtınalı, dinamik ve gerilimli müziği koreografide karşılığını bulur.

Son yıllarda, Malou Airaudo'nun rolünü devralan Aida Vainieri fiziğiyle selefi olduğu sanatçıyı andırsa da onun barındırdığı doğal karizmaya sahip değildir. Yine de rolün gerektirdiği yoğunluğu yaşayıp, seyirciye aktarabilmektedir. Malou Airaudo'nun Tanztheater Wuppertal'in repertuvarındaki önemli rollerinden bir diğeri, 1975 yılında tasarlanmış olan Bahar Ayini'ndeki kurban olarak seçilen bakire kızdır. Bu rolü son yıllarda, büyük bir başarıyla ve Malou Airaudo'yu aratmayacak fiziksel performans ve adanmışlıkla canlandıran Ruth Amarante, Pina Bausch ile çalışıyor olmasını da bir açıdan bu yapıta bağlar; uzun süre kendini ifade etmek istediği bir dil ararken bir gün "Bahar Ayini"'nin bir video kaydını seyretmiş ve "işte, uzun zamandır aradığım dil bu!" demiştir.4 Ruth Amarante, özellikle eserin son bölümündeki gerilimli ve dansçıyı tüketen soloda kabullenmişlik ile başkaldırı, dehşete düşmüşlük ile çaresizlik arasında gidip gelen duyguları ustaca birleştiren yorumuyla çok etkileyici. (1978 yılında Bahar Ayini

Cafe Müller'de mekan tanımlı ve sınırlıdır. Sahnenin üç bir tarafı gri duvarlarla çevrilidir, sanki burası gözleri kapalı kadının bilinçaltıdır. Dört kapı ve bunlardan birinin ardındaki ikinci bir döner-kapı sahne arkasına, dış dünyaya açılır; ya da üst bilince... Kapılar bir leitmotiv gibi eser boyunca kullanılır; kapılardan girip çıkmak, kapıları çarpmak, kapının kolunu tutup beklemek, kapıyı yavaşça kapatmak, iki kapı arasında kalmak, kapının arkasından seyretmek... Sahne ise masa ve sandalyelerle tıka basa doludur, hareket edecek yer yoktur; aynı "Nelken"deki sahneyi bütünüyle kaplayan karanfil tarlası gibi ve aynı karanfillerin eser boyunca

Bahar Ayini'nde mekan sınırsız ve tanımsızdır; sadece zemin, boydan boya nemli toprak ile örtülüdür. Peter Brook'un dediği gibi, nasıl her din kendi mimarisini yaratmışsa, her sahne düzenle­ mesi de kendi oyununu kurar.


a

de jestler, mimikler ve toprak arkaik dönemleri, insanın doğayla dolaysız ilişki kurduğu ilk dönemleri anımsatır; "ilkel" insanların doğa-tanrıya kurban adadıkları pagan ritüellerin dönemini... Çıplak bedenlerine, yüzlerine, terlemiş kıyafetlerine toprak yapışan kadın ve erkeklerin sahnenin her bir santimetre karesini kullanan koreografinin oluşturduğu tablolar Ortaçağ ressamlarının, özellikle Hieronymus Bosch'un ve Pieter Brueghel'in karanlık, apokaliptik cehennemlerini anımsatır. Kırık, asimetrik hareketler, Stravinski'nin çığır açan dinamik müziğinin bütün aksak ritmlerini yakalar. Dansçıların aşırı efordan kaynaklanan hızlı ve yüksek soluk sesleri, insanın çaresizliğini ve tükenmişliğini beraberinde taşıyarak, eserin en can alıcı noktalarında müziğin ve trajedinin etkisini pekiştirir.

22

cy

pe

İki eser arasındaki dekor değişimi, Wuppertal'deki Schauspiel haus'un perdeleri kapatılma­ dan gerçekleşir. Fuayeye bir şeyler atıştırmak için çıkmak yerine salonda koltukların­ da oturmayı tercih eden seyircileri bambaşka bir şölen bekler...

çiğnenmesi gibi, masa ve sandalyeler de eser boyunca oradan oraya atılıp, çekilerek -hem de bu iş üzerine basa basa, gürültüyle yapılarak- ortalık darmadağın edilir; belki de hareket edecek yeri olmayan kadın ve erkeğe mekan açmaktır istenen. Masa ve sandalyeleri, çarpmasınlar diye dansçıların önünden çekip alan kişinin, orijinal kastta, aynı zamanda topluluğun sahne tasarımcısı Rolf Borzik'in olması anlamlıdır. İki eser arasındaki dekor değişimi, Wuppertal'deki Schauspielhaus'un perdeleri kapatılmadan gerçekleşir. Fuayeye bir şeyler atıştırmak için çıkmak yerine salonda koltuklarında oturmayı tercih eden seyircileri bambaşka bir şölen bekler; on beş sahne görevlisi, en az bahsi geçen yapıtlardaki kadar yetkin bir koreografiyle, yaklaşık 20 dakikada Cafe Müller'in duvarlarını, masa ve sandalyelerini kaldırıp, Bahar Ayini için beş büyük çöp konteynerinde getirdikleri nemli toprağı sahneye dağıtırlar.

Geçen sezon sahnelenmeyen Cafe Müller ve Bahar Ayini, 7-9 Eylül'deki Wuppertal gösterimlerinin ardından Eylül sonunda Pekin, 2008 Şubatı'nda da Londra turnelerine çıkacak. Cafe Müller, tekil yolculuğunda ise 2008 baharında Lizbon'a uğrayacak. Yıllarca İstanbul Tiyatro Festivali'nde Yönetmen Yardımcılığı görevini üstlenmiş olan Koza Tandoğan son üç yıldır Tanztheater Wuppertal Pina Bausch topluluğunun idareciliğini yapıyor. Kendisinden öğrendiğime göre, Pina Bausch 1998 yılından beridir uluslararası duraklarından biri haline getirdiği İstanbul'u çok seviyor ve buraya tekrar gelmeyi çok istiyor. Nitekim, 2010 yılındaki Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri dolayısıyla Pina Bausch'un yolu yeniden kentimize düşecekmiş. Umalım ki bu sefer sadece bir tek eseriyle değil, birkaçıyla birlikte konuğumuz olsun ve özellikle de, onun bu iki başyapıtını ülkemizde seyretme imkanına kavuşalım.

Bahar Ayini'nde mekan sınırsız ve tanımsızdır; sadece zemin, boydan boya nemli toprak ile örtülüdür. Peter Brook'un dediği gibi, nasıl her din kendi mimarisini yaratmışsa, her sahne düzenlemesi de kendi oyununu kurar. Bu bakımdan orijinal librettosuna sadık kalınan bir Bahar Ayini koreografisinde nemli toprak kullanmak, kavramsal olarak baştan eserin özünün yakalanmasını sağlar. Dansçıların her hareketine cevap veren, bazen katmerlendiren bazen söndüren bazen de içine alan neredeyse canlı bir organizma 1 DominiqueMercy tanzt Pina Bausch, yön: Regis Obadiagibidir nemli toprak; Pina Bausch ile Rolf Borzik'in Usa Wiergazova, ARTE F, 2003. dahiyane buluşlarıdır. 2 DominiqueMercy tanzt Pina Bausch, yön: Regis ObadiaLisa Wiergazova, ARTE F, 2003.

3 Pina Bausch, Guy Delahaye, Edition Braus, 2007. Sahnede başka hiçbir obje yoktur, bir tek kırmızı elbise dışında; elden ele dolaşan, başta arzu, ardından 45 Pina Bausch, yön: Anne Linsel, WDR, 2006. Beobachtungen bei einer TV-Werkstatt, ZDF, 1978. kaygı nesnesi olan... Zaman, her ne kadar belirsizse


pe cy

a

Kazankaya, 12 Eylül ile Yüzleşirken:

"Profesör ve Hulahop"

Nesrin Kazan kaya, bu kere askeri darbeyle sosyo­ kültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye'sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş.

Üstün Akmen / ustunakmen@tiyatrodergisi.com.tr

Giderek ustalaşan oyun yazarı Nesrin Kazankaya'yı, yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci olarak tanımlıyorum. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretlemesini, kıyasıya eleştirmesini bundan önceki oyunlarında ayakta alkışlamış bir eleştirmenim ben. Gerek "Dobrinja'da Düğün", gerekse "Şerefe Hatıralar-İstanbul 1955" başlıklı oyunlarını izlerken, hep Herb Cohen'ın: "Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir," sözü gelmiştir aklıma. Dolayısıyla, Nesrin Kazankaya benim indimde taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarıdır. Cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme

cesaretini göstererek aydın sorumluluğunu yerine getiren asil bir kahramandır.

Oyunun Konusu Şimdi gelelim, gene kendisinin yazıp yönettiği ve rol aldığı "Profesör ve Hulahop" başlıklı 2007-2008 sezonu oyununun konusuna: 1982 yılının karlı bir gece yansında otomobiliyle bir kentten bir kente konferansa giden fizik profesörü, dağ yolunda arabası bozulunca boş bir lokantaya sığınır. Profesörü lokantada, çocukluğunun güzel şarkılarını çalan eski bir müzik dolabı ve hulahopuyla güzel, çocuksu bir kadın beklemektedir. Yeni tanışan kadın ve adam kurdukları zorunlu ilişkide duygusal, gerilimli ve sürprizli bir gece geçirirler. Geceden sabaha

süren birlikteliğe 1982 Türkiye'sinin acılı politik süreci, şarkılar, dans, alkol ve kuantum fiziği eşlik eder. Her ikisi de geçmiş ve gelecekleri üzerine varoluşlarını sorgulayarak bilim insanı ve kadın olmanın sosyal sorumluluğunu benliklerinde duyumsarlar. Yıl, 1982 Yılının Sancılı Türkiye'sidir Özetimden de anlaşılacağı gibi, Nesrin Kazankaya, bu kere askeri darbeyle sosyo-kültürel ve bilimsel geleceğine ipotek konulan 1982 Türkiye'sinin sancılı dönemini konu edinmiş. Bir bilim insanının bakış açısını anlatım tezgâhı olarak seçmiş. Oyun karakterlerinin allak bullak dünyalarını, neşelerini, kolayca ve her fırsatta dışa vurdukları

23


olunca, anlamın özümlenebilir duruma getirilememesi estetiğe de çelme takıyor. Kazankaya'ya Üç Sorum Var Bu arada, sahneye koyuş değinmelerimi Yönetmen Nesrin Kazankaya'ya üç soru sorarak noktalamam gerekmekte. Bir: İlk, son ve kimi ara tablolar neden o denli ağır;

fiziksel niteliklere ilişkin doğal kesikli birim ya da paket anlamına geldiğini; atom ve moleküllerindeki çekirdeğin davranışını anlatmak zorunda kalıyor. Güme Giden Eleştiri ve Sahneye Konuluş Nesrin Kazankaya'nın, oyunu yazarken Antik Çağ'ı, Rönesans'ı, Aydınlanma Çağı'nı, Dünya Savaşlarım, Soğuk Savaş Yıllarını çok iyi irdelediğini kim yadsıyabilir ki! Keza Bruno'yu, Laplace'ı, Kelvin'i, Einstein'ı, Tolman'ı, Oppenheimer'ı, Prigogine'i, Saharov'u didik didik ettiğini de... Emeğine dirlik. Ama işte böyle yoğun "mütemmim" bilgi aktarımı, replikleri giderek didaktik kılıyor. Bu denli öğretme ereği güdümü altında, 12 Eylül'ün militarist etkilerinin cesur eleştirisi de ne yazık ki güme gidiyor.

Nesrin Kazan kaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığın­ da, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenme­ dik bir kısır döngüye dönüşebi­ leceğini savlıyor. 24

pe cy

a

öfkelerini Lynn Anderson'dan The Supremes'e, Cat Stevens'ten Simon & Garfunkel'a, Bob Dylan'dan Joan Baez'e uzanan yelpazedeki altmışlı yılların şarkıcı ya da müzik gruplarının ezgileriyle vermeyi yeğlemiş. Böylece, başta İstanbul'da sokaklarda hulahop çevirmenin yasak edildiği 1958 yılının sonunu benim gibi yaşayanlar olmak üzere, o dönem kıvranmalarını, sancılarını çekenlere düşünce çizgilerine merdiven dayayarak ulaşmayı amaçlamış. İyi mi etmiş, iyi mi eylemiş, görelim efendim...

12 Eylül'ün Bir Toplumu Yiyip Bitirmesi Nesrin Kazankaya, titizliliğin başarısı örneği, belgesel nitelikteki oyun kitapçığında, bilim insanlarının yaratım ve buluşlarını olumsuz sonuçlarıyla suçlamanın beklenmedik bir kısır döngüye dönüşebileceğini savlıyor. Savlarken: "Atom ve hidrojen bombalarının kitle imha silahlarına dönüşmesi; Einstein, Oppenheimer, Saharov gibi ünlü bilimcilerin tüm çalışma süreçlerini karalamaya yeterli midir," diye de soruyor. Düşüncelerinin oyun içinde soru haline gelmesi için doğal olarak izleyiciye "Kuantum mekaniği"ni; kuantumun fizikte enerji, yük, açısal momentum ya da başka

Eleştirinin güme girmesi bir yana, sahne olgusu betimlenemiyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabiliyor, kapalı kalıyor. Sahnedeki oyunun duyuları devindiren algısına izleyicinin yönelmesini sağlayacak sezgi olmaksızın, daha yeni somutlaşan göstergeler saptanabilir mi? Saptanamıyor. Oyuncular varlıkları, hareketleri, tümcelemeleriyle izleyiciye doğrudan ulaşamıyor. Hal böyle

İki: Ceketiyle, paltosuyla, kalın boyun atkısıyla lokantaya tespih böceği gibi giren Profesör, kapıyı açıp dondurucu soğuğa gömleğiyle çıktığında hiç mi üşümüyor ve açık kalan kapının hemen önünde masaya kapanmış kadın ardına kadar açık kapıdan giren "dondurucu" soğukta nasıl oluyor da donmuyor. Üç: Engin Alkan, söylediği anlaşılmasın diye mi kimi bölümlerde mırıl mırıl konuşuyor. Vallahi art niyetim yok, anlamadım soruyorum. Diğer taraftan, yerli yerinde kullandığı hulahop ve yoyo öğelerim övmeden diğer paragrafa geçmiyorum. Yaratıcı Kadroya Gelince... Şafak Eruyar'ın dramaturgisine sözüm yok. Nilüfer Moayeri'nin Kadın karakteri için tasarladığı giysi pek güzel. Bunu söylerken, Nesrin Kazankaya'nın giysiyi taşımasındaki payı elbette göz ardı etmiyorum. Profesör'ün giysisi, belki daha derli toplu olabilirdi diye düşünmekteyim. Nasıl derli toplu? İşin o tarafını Nilüfer Moayeri bilir. Başarılı ışık ustası Yüksel Aymaz'in ilk tabloda black-out öncesi, sağdaki ışığı Profesör masaya oturup sigarasını yakarken neden yavaş yavaş alışını anlayamadım. "Herhalde Aymaz'ın bir bildiği vardır," diyerek kurcalamıyorum, ışık tasarımının geri kalan bölümünü övüyorum. Oyuncular Gerek Kazankaya, gerekse Alkan


en az benim kadar iyi bilirler ki, oyuncu sahnede coşkularını yönetmeyi bilmeli. Kimse oyuncuyu can verdiği karakterin duygularını gerçekten yaşamaya zorlamıyor, zorlayamaz ki! Oyuncunun "mış" gibi yapıp duygulanımlarını soğukkanlılıkla üretmeyi bilmesi de son derece önemli bence. Bu üretim, en azından kendiliğindenliğe bağımlı kalmamak adına yapılmalıdır diyorum. Çünkü, Lee Strasberg'in dediği gibi: "... oyuncunun tekniğinin temel sorunu kendiliğinden gelen duygulanımların güvenilirsizliğidir". Öyle değil mi ama?

Bir Bütün Oluşturmak İyi oyuncunun, sahne üzerinde üretici-sanatçı olduğunun unutulmasına asla izin vermediğini, çünkü gösterimin üretimin "temsil edilmesinin" ve izleyicinin aldığı hazzın bir

parçası olduğunu ben de öğrenmiştim, bilirim. O halde, iki değerli oyuncu Nesrin Kazankaya ve Engin Alkan, hareket ve metni ya da hareket ve sesi birbirinden ayırmak yerine, içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün neden oluşturamamışlar acaba? Bilemedim. Ne yalan söyleyeyim, "Profesör ve Hulahop"u pek sevmedim.

Eleştirinin güme girmesi bir yana, sahne olgusu betimlene­ miyor, çünkü oyunun göstergeleri uygulamaya küçük geliyor, zorlukla algılanabili­ yor, kapalı kalıyor.

pe cy

a

İzlerken, oyunun iki karakterinden biri olan Kadın'da Nesrin Kazankaya'nın ve diğer karakter Profesör'de Engin Alkan'ın duygulanımlarının iç

hakimiyetinden çok, yorumladıkları duygulanımların izleyici tarafından okunabilir olmadığını gözlemledim. O nedenle bunları yazıyorum. Oyuncunun, gerçek yaşamdakinin aynısı olması gereken duygulanımları yakalaması, dolayısıyla duygulanımlarını yarı isteksiz olarak dışa vurması gerekli değil ki! Tanıgımdır, her iki oyuncu da duygulanımlarını nice oyunda bir oyunculuk biçemi içinde kodlamışlardır. "Profesör ve Hulahop"ta neden olmamış, işte orasını bilemem ben, "olmamış" der geçerim.

Tiyatro: Tiyatro Pera Yazan-Yöneten: Nesrin Kazankaya Sahne-Giysi Tasarımı: Nilüfer Moayeri Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oyuncular: Engin Alkan, Nesrin Kazankaya

25


cy

a

Hadi Çaman Yedi Tepe Oyuncuları'ndan

"Aşkın Yaşı Yoktur"

pe

Beki Haleva / bekihaleva@hotmail.com

26

Ekim ayının gelmesiyle perdeler teker teker açılmaya başladı. Gördüğüm ilk oyun, Hadi Çaman Yedi Tepe Oyuncula­ rının geçtiğimiz Mayıs ayında sahneye koydukları "Aşkın Yaşı Yoktur" oldu.

Geçen yıl sezona Kâğıthane Sadabat Sahnesi'nde izlediğim bir oyunu yazarak başlamış ve İstanbul'un yeni bir sahneye kavuşmasından duyduğum sevinci sizlerle paylaşmıştım. Bu yılsa, Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi ile Taksim Sahnesi'nin, İstanbul'da tiyatro salonu dendiğinde ilk akla gelen, deyim yerindeyse Türk tiyatrosunun bu iki demirbaşının tarihe karışmalarıyla içim buruk, iki yakın dostu kaybetmişçesine üzgün başlıyorum sezon yazılarıma. Ekim ayının gelmesiyle perdeler teker teker açılmaya başladı. Gördüğüm ilk oyun özel bir gösterim için sezon öncesi sahnelerini açan Hadi Çaman Yedi Tepe Oyuncularının geçtiğimiz Mayıs ayında sahneye koydukları yeni oyunları "Aşkın Yaşı Yoktur" oldu. Oyunu ünlü İspanyol yazar Alfonso Paso yazmış, ilk olarak 1960'ta sahnelenen bu oyunun özgün adıysa Cosas de papa y

mama. Paso XX.yüzyılın en üretken ve oyunları en çok sahnelenen komedi yazarlarından biri. Sayıları iki yüzü aşan oyunları dünyanın dört bir yanında oynanmış ve oynanmayı da sürdürmekte. Bu arada oyunu Broadway'de oynanan ilk İspanyol oyun yazarı olduğunu da unutmadan ekleyelim. Tiyatro ve bir tür İspanyol operası diyebileceğimiz "zarzuela" yazarı bir babanın ve oyuncu bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen Paso, felsefe, psikoloji, tıp ve gazetecilik gibi farklı alanlarda öğrenim görmüş olsa da onu en çok baba mesleği çekmiş ve yirmi yaşında başladığı oyun yazarlığını ölene dek sürdürmüş. Sinema oyuncusu olarak da ünlenen yazar tiyatro oyunlarının yanı sıra birçok sinema ve televizyon filmi senaryolarına da imza atmış bir isim. Oyunu dilimize uyarlayan Hale Kuntay. Gerek metin düzeyinde, gerekse sahneye koyuş açısından

iyi bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim. Hatta yabancı bir yazarın oyunu olduğunu bilmesem rahatlıkla Muzaffer İzgü'nün yazdığı bir komedi diyebilirdim. Oyunu bir cümleyle özetleyecek olsaydım sanırım şöyle demem gerekirdi: Aşk her derde devadır. Perde bir doktor muayenehanesine açılır. Ellili yaşları geride bırakmış, her biri eşlerini kaybetmiş, metne göre iki yaşlı insan, (1960'ların yaşlı ölçütü 2000 'li yıllarla örtüşmediği için elli beş yaşın sahnede yaşlı olarak tanımlanması doğrusu bana yadırgatıcı geldi) Beyhan ve Orhan, yetişkin çocuklarının eşliğinde, ahlaya puflaya hayali rahatsızlıklarına bir çare aramaya geldikleri doktorun bekleme odasında karşılaşırlar. Bu karşılaşma gerek iki genç, gerekse iki yaşlı için yeni umutların başlangıcı olacaktır, gençlerin meslektaş olmaları bir ortaklığa yol açarken anne ve babaları, tahmin edileceği gibi, "hastalıklarına" ilacı doktorda


Murat Aydoğdu 'nun sahne dekoruna değinecek olursam, abartıya yer vermeyen, muayenehanenin bekleme odası ile Orhan Bey'in evini ışık desteğiyle bir arada barındıran,

kimi ayrıntıları da göz ardı etmeyen, sade ve işlevsel bir tasarım olduğunu söyleyebilirim. Ancak Sevay Ulaş'ın giysi tasarımı için aynı şeyleri söylemek mümkün değil bana göre. Orhan'ın giysileri ruh haliyle uyum içinde bir görüntü sergilerken, Beyhan'ın âşık olduktan sonra giydiği kıyafetler (siyah kısa pelerin, gümüş renkli güneş gözlükleri, alacalı bulacalı elbise), kendini beğendirme kaygısıyla genç kızlığa özenen bir kadının abartılı giysilerinden çok, sahnede kitch bir görünüm oluşturuyorlar.

Anlatıcı olarak da sıcak bir açılış yapan Türker, mesleğini seven, sevimli doktoru başarıyla canlandı­ rıyor.

Sonuç olarak biraz gülerek, biraz düşünerek eğlenceli bir iki saat geçirmek isteyenlere önerilir.

pe

Oyunun yönetmenliğini Hadi Çaman üstlenmiş. Bir uyarlama çerçevesinde değerlendirilecek olursak oyun öncesi başlayarak seyirciyi havaya sokan, oyun süresince de metinle bütünleşen canlı, neşeli, hani neredeyse insanda oynama arzusu uyandıran Türk musikisinden enstrümantal parçalarla bir atmosfer yakalamayı başarmış. Oyunun tüm zamanlar için geçerli bir sorunu, günümüz dünyasında boyutları daha da büyüyen, yalnızlık, yaşlılık, kuşak farkı gibi bildik temaları işlemesi, olay örgüsününün de çok karmaşık olmaması, seyircinin bir sonraki sahneyi neredeyse önceden tahmin etmesine yol açıyor. Durum böyle olunca, üç perde olarak tasarlanan oyun, süresi fazla uzun olmasa da, uzun olarak algılanabiliyor. Özgün metnin iki prolog ve iki perdeden oluştuğu göz önünde bulundurulursa, oyunun iki perdeye indirgenebileceğim, özellikle biraz kısa olan ilk perdenin ötekilerinin içine yedirilebileceğini düşündürdü bana. Buna karşın durum komedilerine ek olarak, Beyhan ile Orhan isimlerinin uyaklı birlikteliklerinin diyaloglarda vurgulanmasıyla özgün metinde bulunmayan bir komedi unsuru daha yaratılmış olması yerinde bir yaklaşım olmuş.

Rolünün üstesinden gelen bir başka oyuncuysa Kevork Türker. Anlatıcı olarak da sıcak bir açılış yapan Türker, mesleğini seven, sevimli doktoru başarıyla canlandırıyor. Soğuk, katı, duygudan uzak, eskilerden hayli farklı genç kuşağın birer temsilcisi olarak düşünülmüş. Beyhan'ın kızı rolünde İdil Vural ile Orhan'ın oğlunu canlandıran Arda Karapınar'ın rollerine biraz daha ısınmaları gerekiyor kanımca.

cy a

değil birbirlerinde bulacaklardır. Ancak mutlu son sanıldığı kadar da kolay değildir. Gençlerin hiç biri anne ve babalarının yakınlaşmalarına sıcak bakmayacak ve onlardan beklenmeyecek kadar katı ve sevgisiz bir yaklaşımla bu ilişkiyi yasaklayacaklardır. Oyunun gerisini, yaşanacak komik gelişmeleri oyunu izleyecek seyirciye bırakalım.

Yönetmenliğin yanı sıra Orhan rolünü de üstlenen Hadi Çaman yılların deneyimiyle rolünü oynamıyor, yaşıyor diyebilirim. Kimi zaman bezgin bir yaşlıyı, kimi zaman delikanlılara taş çıkartacak kadar hareketli bir çapkını ya da artık sayıları hayli azalmış olan bir İstanbul beyefendisini, üstelik de âşık bir beyefendiyi tüm doğallığıyla oynuyor Çaman. Aynı sözleri Beyhan'ı canlandıran Suna Keskin için de yinelemem gerekecek. Üstün rol yeteneğiyle ve sahneyi dolduran fiziğinin sağladığı avantajla yalnızlıktan bıkmış, hastalık bahaneleriyle kızının ilgisini çekmeye çalışan mutsuz dul kadından, gözlerinin içi gülen, bir genç kız gibi sahnede uçuşabilen âşık bir kadına büyük bir başarıyla dönüşüyor.

Tiyatro: Hadi Çaman Tiyatrosu Yazan: Alfonso Paso Uyarlayan: Hale Kuntay Yönetmen: Hadi Çaman Sahne Tasarımı: Murat Aydoğlu

Oyuncular: Suna Keskin, Hadi Çaman, İdil Vural, Arda Karapınar, Kevork Türker

27


Göl Kıyısında, Dolunay Altında Bir Seyir

a

"Derya Gülü"

cy

Ragıp Ertuğrul / ragipertugrul@tiyatrodergisi.com.tr

fırsatı bulamadan yoksul ve yalnız bir hayatın içine düşen bir kadına biçilen toplumsal değer ile kadının bu durumdan kurtulmak için başvurduğu yolun ahlaki boyutunun çatışmasıdır bana göre. Oyunda, toplumsal bir yara olarak değerlendirebileceğimiz ve sadece taşra çerçevesinde kalmayıp şehirlerde bile halen devam eden, bırakın haklarına saygı göstermeyi kadının varlığının hiçe sayılması, bir meta olarak kullanılması, görüşlerinin, düşüncelerinin bir avuç bez parçasıyla karanlığa gömülmesi, özetle dramının çok ön planda çıkarılmadığı görülüyor. Derya Gülü oyununun bir metafor olarak iddiası bu ama küçük bir ilişkiler yumağı çerçevesinde gelişen olay, mesaja ulaşmamıza olanak vermiyor. Genç kadın ile balıkçılıkla uğraşan yaşlı kocası arasında gözle görülür bir geçimsizliğin olduğu söylenemezse de oyun tanıtımında bunun altı çiziliyor. Oysa oyunda geçenler, geçimsizlik boyutunu

pe

Savaş Özdemir'in oyunu, metne bağlı kalarak sahnele­ mesi başarılı bir sonuç getiriyor. Doğru oyuncu seçiminin de özellikle klasik bir oyunun sahnelen­ mesinde ne denli isabetli olduğunu görüyoruz. 28

Bu sene, sezonun ilk oyununu izlemek Adana'da kısmet oldu. Necati Cumalı'nın Derya Gülü adlı oyunu, her sezon Türkiye'nin farklı bölgelerinde mutlaka sahneleniyor. Daha önce Antalya, Gaziantep ve İzmir Devlet Tiyatroları'nda, İstanbul'da ise Şehir Tiyatroları'nda sahnelenmiş olan oyun, Adana Devlet Tiyatrosu'nun yeni sezon oyunlarından ilki. 1960'lı yıllarda yayımlanan Derya Gülü, bazı bakımlardan Cumalı'nın toplumsal içerikli eserlerinden ayrışıyor. Ve bireyi özellikle de kadını odak noktası kabul eden, kadının toplumdaki yerini irdeleyen hikayesiyle farklılık yaratıyor. Oyun, 70'lerde başlayacak olan ve kadının toplumda birey olarak varolma çabalarını anlatan eserler içinde de başı çekiyor. Derya Gülü, erken yaşta evlendirilen ve kendini tanıma

abartan günümüz insanı, yani trajik örnekleri her gün gazetelerin üçüncü sayfalarını kaplayan haberleri kanıksayan bizler için yadırgatıcı sayılmaz. Yaşlı adamın içkiye düşkünlüğü bir tarafa, alkollü eve geldiğinde karısına sövmesi, şiddet uygulaması söz konusu bile değil. O nedenle genç kadının zamansız ve gönülsüz katlanmak zorunda bırakıldığı bu evliliği temelinde tasvip etmesek de kadının kocasına yaklaşımına empatiyle bakmak da çok mümkün değil. Hele ki kadının bu evlilikten intikam alırcasına balıkçının yanına çalışmaya gelen gençlerle ilişki kurması, bunun kasaba halkı tarafından duyulmasına umarsız kalması, üstüne üstlük kocasını öldürmeleri için teşvik etmesi kadını yaşadıkları ve yaşayacakları boyutunda desteksiz bırakıyor. Yönetmen Savaş Özdemir'in yorumu da Cumalı'nın metninin sınırları içinde kalıyor.


Birey özelinde irdelenince ve bütün davranışları bir arada düşününce, kadının genç balıkçıya sevgi duyduğuna inanmak güçleşiyor. Kadın ile genç balıkçı arasındaki duyguyu gerçek bir sevgi değil ancak bir hoşlanma olarak nitelendirebiliriz. Nihayetinde ayrılmalarıyla yaşadıkları acı da aslında olayın planladıkları gibi gelişmemesinden kaynaklanmaktadır. Oyun, metin olarak kadın sorununun çözümüne inmek yerine, sadece değinerek sorunlara dayalı olarak ortaya çıkan bir durum üzerine yoğunlaşıyor. Kadın olmanın zorluğundan ziyade asıl sorun erken yaşta evliliktir. Buna görücü usulü de dahildir, şehirde yaşayıp, gayet serbest büyüyüp, genç yaşta aşık olup, daha kendini ve yaşamı tanıyamadan evlenme sevdasına kapılmak da...

Oyunun sonunda, genç kadının sözde özgürlüğüne kavuşmasının çoğu kimsede mutluluk ve başarı hissi yarattığını düşünmüyorum. Bu olsa olsa saf ve nahif bir algılayış olur. Savaş Özdemir'in oyunu, metne bağlı kalarak sahnelemesi başarılı bir sonuç getiriyor. Doğru oyuncu seçiminin de özellikle klasik bir oyunun sahnelenmesinde ne denli isabetli olduğunu görüyoruz. Tabii Haşim Kaptan rolünde Raif Hikmet Çam gibi yıllan deneyimle zenginliğe ulaştırmış bir oyuncunun varlığının, oyunun performansını ne denli yükselttiğini belirtmek gerekir. Takma sakalla, saç boyamayla çoğu rolün altından kalkılamayacağının altını yeniden çizer, yaş haddinden emekliliğe ilişkin yönetmeliği de bu vesileyle kınarım. Demet İyigün, genç kadının kaderine isyanına ve ihtirasına bağlı olarak duygu değişimlerini vermede iyi bir oyunculuk sergiliyor. Devrim Evin, genç balıkçı Sinan'ı, tam da Necati Cumalı'nın metinde resmettiği şekilde tutkulu, ama mantığını tutkularına teslim etmeyecek kadar duyarlılık sahibi biri olarak canlandırıyor. Sinan, sevgiye-şefkate muhtaç ama terazisinde sadakat ve vefa daha

pe

cy a

Çağda Çitkaya, dekor ve kostümlerle oyunun, zaman ve mekanla bağlantısını sağlayacak derecede iyi bir iş çıkarmış.

Tiyatro: Adana DT Yazan: Necati Cumalı Yöneten: Savaş Özdemir Sahne-Giysi Taşarımı: Çağda Çitkaya Işık Tasarımı: Özer Kuşkaya, Kadir Karagöl

ağır basıyor. Evin, kolaylıkla heyecansız algılanabilecek ve antipatiklik sarmalına takılabilecek bir rolü son derece gerçekçi kılıyor. Çağda Çitkaya, dekor ve kostümlerle oyunun, zaman ve mekanla bağlantısını sağlayacak derecede iyi bir iş çıkarmış. Oyunun Seyhan Baraj Gölü kıyısında sergilenen gösterisini izleme şansını yakalamam, dekordan daha fazla etkilenmiş olmama neden oldu. Ayın ışığı, göl yüzeyindeki yakamoz, gecenin sesi ve sessizliği, atmosferi güçlendiren birer unsur olarak görülebilir. Ancak tasarımcının, kullandığı malzemeler ve renkler, objeleri yerleştirmedeki özeni, daha doğrusu denilebilir ki sıradanlığı ve özensizliği yaratmadaki özeni Derya Gülü'nü görsel olarak zengin kılıyor. Özer Kuşkaya ve Kadir Karagöl'ün ışık tasarımları çok kısıtlı imkanlarla sahnede ne derece etkili fotografik görüntüler elde edilebileceğini gösteriyor. Bu ekibin, Derya Gülü kapalı salondaki sahneye taşındığı zaman da, performansı etkileyecek avantaj ve dezavantajları ideale yaklaştıracaklarına inanıyorum.

Oyuncular: Demet İyigün, Raif Hikmet Çam, Devrim Evin


cy a

Selma Köksal'la

Oyuncular Tiyatro Grubu "Tiyatromuz için, oyun metinleri yanında, her türlü metin, yola çıkmanın nedeni olmuştur. Roman, öykü, hatta şiir. Tercihleri­ mizi daha çok tematik olarak yapıyoruz." 30

pe

Ebru Seyhan / ebruseyhan@tiyatrodergisi.com.tr

Selma Köksal ve Gülsüm Soydan tarafından 1991 yılında kurulan Oyuncular Tiyatro Grubu, 20072008 sezonunda "Hişt Hişt" isimli oyunu sahneliyor. 3 Kasım'dan itibaren, her cumartesi saat 20.00'de, grubun Beyoğlu Rumeli Han'da bulunan mekanı, Cem Safran Sahnesi'nde sahnelenecek oyun, Sait Faik'in öykülerinden uyarlanmış. Grubun kurucusu, Selma Köksal ile Oyuncular Tiyatro Grubu'nu ve yeni oyunlarını konuştuk.

eklenir. Sahnemize ismini veren grup arkadaşımız Cem Safran, 1993 yılından 2003 yılındaki ölümüne kadar grubumuzla, yazar, oyuncu ve tasarımcı olarak çalıştı. Grubumuzun kimliğini oluşturmasında, devam etmesinde olağanüstü katkılarda bulundu. Emrah Kolukısa ise aramızal998 yılında katıldı. Pek çok projemizde oyuncu, yazar olarak ve oyun öncesi dramaturji çalışmalarımızda yer aldı. "Hişt Hişt"de şu an başrolü oynuyor.

Öncelikle, okurlarımıza topluluğunuzu tanıtır mısınız? 1991 yılında İstanbul Devlet Konservatuarı'ndan bir grup arkadaşla kurduk. 1993 yılından beri Gülsüm Soydan ile birlikte, tiyatromuzun varlığını sürdürüyoruz. Her ikimiz de, istisnai çalışmalar dışında her zaman oyuncu olarak çalışmalarda yer aldık. Ben reji ve oyunlaştırma süreçlerinde, Gülsüm ise oyunlaştırma süreçlerinde ayrıca hep bulunduk. Oyun çalışma süreçlerimiz, her zaman oyunlaştırma ve dramaturji çalışmaları ile başlar. Bize katılan tüm arkadaşlar, oyun öncesi çalışmalara katılır. Çoğu zaman bu çalışmalara, fiziksel ön çalışmalar da

Genel olarak, düşük bütçeli, minimalist çalışmalar yaptık. Bu koşullarımızın bir sonucu idi. Celal Perk, Müge Gürman, Süleyman Alnıtemiz, İlker Görgülü, Sefa Zengin, Yasemin Alkaya, Fuat Onan, Kamil Fırat, Kaan Ertan, Aslı Tülüoğlu, Berna Santaş bize destek olan sanatçılardan bazıları. 1991 yılından beri istikrarlı olarak her yıl, yenilikçi çizgide projeler üretmeyi sürdürdük. Güçlü temaların peşinden gitmenin yanında, Tiyatroda beden dilinin kullanımına, ışık tasarımıyla atmosfer yaratmaya özel bir önem verdik. Bu yolla, kendimize ait bir tiyatro dili oluşturmaya çalıştık.


kendimizi aynı yerde hissettik. Onun doğa ve insan sevgisine, farklı bir dünya önerisine şiddetle ihtiyacımız vardı. Seçtiğimiz öykülerdeki (Öyle Bir Hikaye, Hişt Hişt, Plajdaki Ayna ve Havuz Başı), yalnızlık duygusunu ve yaşama karşı sorumluluğu yoğun olarak hissediyorduk.

cy a

1991 yılında kurulmuş bir topluluksunuz. Ancak birçok tiyatrosever sizi 14. yılınızda sahnelediğiniz "Binbir Gece" ile hatırlıyor. "Binbir Gece"nin bu denli akılda kalıcılığını sağlayan neydi? "Binbir gece" bizim, en kalabalık kadrolu, görsel açıdan zengin, hareketli oyunumuzdu. Ayrıca oyunda dans eden kızlar, aşk, müzik, uçuşan kostümler vardı. Her oyunumuz gibi, yazım aşamasından, reji çalışmasına, özenli bir çalışmaydı. Ama seyirci "Kafka" dünyasını seyretmeye, anlamaya, binbir gece masallarının, metoforik, gerçeküstü, canlı dünyasını tercih ediyor. Bütün bunlardan dolayı "Binbir Gece" Enka, Tantavi ve İzmir Tiyatro Festivalleri'nde çok geniş kitlelerle buluşma imkanı buldu. En çok seyirci sayısına ulaştığımız oyun oldu.

pe

Gülsüm Soydan ile yaptığınız bu çalışmadan nasıl bir oyun çıktı? İki değişik algının, ortak bir çalışma yürütmesi zor oldu mu? Ortaya çıkan metni biraz tanıtır mısınız? Gülsüm'le on beş yıldır birlikte çalışıyoruz. Sanırım her ikimiz de egolarımızı kontrol etmeyi, paylaşmayı ve birlikte üretebilmeyi öğrendik. Grubumuza katılan arkadaşlarla, kimi zaman iki değil, üç-dört-beş olmayı da başarabiliyoruz. Çünkü tiyatro bizim için bir ego tatmin yeri değil. Bizim için tiyatro; çatışmalarımızın olduğu, beğenmediğimiz yaşamın tartışma alanı. Her ikimiz de konservatuvardan ayrıksı kişiler olarak mezun olduk ve ego çatışmaları ile boğulan kurum tiyatrolarında yer almayı hiç düşünmedik. Hep özgür ve yenilikçi olmayı hedefledik. Bunun koşullarını oluşturmak için de, yıllarca başka işlerde çalıştık. Düşük bütçeli projeler gerçekleştirmek zorunda kaldık ama her biri için aylar süren özenli çalışmalar yaptık. Bu atmosferimizi, bize katılan arkadaşlar da paylaştı. İşimizi hep severek yaptık.

Bu sezon, Sait Faik'in öykülerinden oyunlaştırdığınız "Hişt Hişt" isimli oyunu sahneliyorsunuz? Öyküleri oyunlaştırma sürecinden biraz söz eder misiniz? Yazarın hangi öykülerinden yararlandınız? Tiyatromuz için, oyun metinleri yanında, her türlü metin, yola çıkmanın nedeni olmuştur. Roman, öykü, hatta şiir. Tercihlerimizi daha çok tematik olarak yapıyoruz. Örneğin yaşadığımız süreçte, yaşamımızda hangi çatışmalar içinde isek ve bunlar hangi yazarın temaları ya da metinleriyle çakışıyorsa o yazarı ya da metni seçip, oyunlaştırma süreci başlıyor. Belki bu sürece, esinlenerek yeniden yazma da diyebilirsiniz. Ama söz konusu olan Leyla Erbil, Nâzım Hikmet, Kafka, Sait Faik ise, oyunlaştırma demeyi daha doğru buluyoruz. "Hişt Hişt'de böyle bir sürecin ürünü oldu. Sait Faik'in dünyasıyla

"Hişt Hişt"in oyun metni de böyle bir çalışmanın ürünü. Sait Faik'in engin dünyasını, olağanüstü sade ve güçlü dilini, bir saatlik bir oyuna sığdırmak mümkün değil ama onun dünyasından güçlü bir izlenimi tiyatroya taşımak mümkün.

"Genel olarak, düşük bütçeli, minimalist çalışmalar yaptık. Bu koşulları­ mızın bir sonucu idi."

31


Aynı zamanda oyunun yönetmeni olmak, uyarlamayı yapmak size ne gibi avantajlar ya da dezavantajlar sağladı? Her zaman avantaj sağlıyor. Daha doğrusu, ön çalışmasız bir reji çalışması mümkün değil. Hele sahneye uyarlanan, oyun teksti dışında bir metin ise. Çünkü sahneleme çalışması, oyunlaştırma çalışmasının sürecinde başlıyor.

İyi çalışmalar dilerim. (Cem Safran Sahnesi: Beyoğlu İstiklal Caddesi Rumeli

pe cy 32

tiyatroseverlerin de "Hişt Hişt'i görme şansı olacak mı? 13 Kasım'da Enka Kış Etkinlikleri programında yer alıyoruz. Başka illerde organizasyonu sağlayan arkadaşlar olur ise, şehir dışında da oynuyoruz.

Oyun, Cem Safran Sahnesi dışında başka yerlerde Han 88/4 0212 245 13 14) de sahnelenecek mi? Başka illerdeki

a

"Sait Faik'in dünyasıyla kendimizi aynı yerde hissettik. Onun doğa ve insan sevgisine, farklı bir dünya önerisine şiddetle ihtiyacımız vardı."


cy a pe Karagöz ve Hayali Yazı: Meltem Kıyak Fotoğraflar: Ufuk Sarışen

33


Gerçek düşün önünde eğilir, Akıldan koparılan ödün bir diğerini berisinde sürükler. Seyreden hem kendisidir hem de kendisi değildir artık. 'Aman aman! Öldüm bimecal oldum, çıngarın sonunda kendimi yerde buldum! Amanın aseldirlerim! Darbe-i tekmeviyenin tesirinden eşek gibi zırlarım! Amanın omuzbaşlarım, cereyan-ı tokattan tüysüz kalan hilal kaşlarım! ' O an perdedeki komik o bilindik suç otaklığını yaratır, Bir salon dolusu hem de..

Ne sanata ne de yaşama ait olamayan 'komik' bize kendini

pe

cy

a

dümdüz gerilmiş bir bez parçasında; titrek, sırlı mum ışığında, renkli,hareketli suretlerle yansıtıyonmedrese tozu yutmamış, dil kurallarıyla konuşmayı sevmeyen konuşanı da anlamak işine gelmeyen, patavatsız, hazırcevap, meraklı, perde üzerinde olmadığında bile her lafa karışan ve bunun olumsuz sonuçlarından paçasını kolaylıkla kurtarabilen Karagöz ve onun karşısında; eğitimli, ilim, irfan hakkında bile konuşacak birkaç lafı olan, çıkarcı ve çıkarları uğruna her türlü şekle girebilen, paranın kokusunu aldığı her işi yapabilecek kadar açıkgöz Hacivat.

"Kim Karagöz oynatacaksa,

34


İstanbul türkçesi ile konuşmalı" diyor yılların hayalisi 85 yaşındaki Taceddin Diker. "Özellikle Hacivat'ı seslendirirken, çünkü medrese görmüş insan bu" diye eklerken 'komik' i yaratan uyumsuzluğa da dikkatimizi çekiyor "Karagöz ile Hacivat'ın iki zıt karakteri canlandırması gerekli, oyunun kurgusu. "

Bakındığımız kaynaklardan okuduğumuz üzere Karagöz ile Hacivat'ın gerçekten yaşayıp yaşamadıkları halen tartışılıyor, fakat yaşamış olsalar da olmasalar da görünen o ki; izleyici onları hayatının bir parçasıymış gibi ete, kemiğe onlarla ve ahaliyle tanıştırabilmek için huzuruna getirmiş. Yine de Karagöz perdesinin yaşını irdeleyince, 16. yy'da gölge oyununun Osmanlı Halk Komedyası haline gelmesiyle başladığını bu iki karakterin

pe

öğreniyoruz. Fakat o zamanlar

cy a

bürümüş, çevresindekileri

tekerlemelerinin duyulduğu yerler:

"Eskiden ramazan ayında iftar sonrası kahveler" ustanın söylediğine göre "Karagöz için çocuk oyunu denir ama zamanında kahvelerde oynandığı düşünülürse aslında büyük oyunu"

Bu durumda aklına ve gözüne seslenilen topluluğun yaşı

35


seslenilen topluluğun yaşı arttıkça Karagöz'ün aslı da farklılaşıyor; Karagözcüler köşe yazarları gibi siyasi ve toplumsal olayları yorumluyor Karagözcü Belgeleri ile, diye araştırıp buluyoruz, "Karagöz'de edebiyat, müzik, sanat ve estetik, yani güzel sanatlar adına ne biliyorsak hepsi vardır" diye ekliyor yılların hayalisi ustalığının alçakgönüllüğü içerisinde. Öyle ya; Karagöz Perdesi'nin içeriği kabarık; yörelerin kültürlerini yansıtan oyun tipleriyle özdeşleşen 'Karagöz Musikisi' nden ; Karagöz'ün aydın türküleri, frenk-rum polkaları, Arnavut'un 'Alişimin Kaşları Kare' köçekçesi,

pe

cy a

Pişekar'ın 'Pişekar Havası' kulağımıza çalınanlar.Gözlerimiz merakla daha da keskinleşiyor, ne de olsa tiplemeler de kalabalık; Çelebi, Beberuhi, Tiryaki, Tuzsuz Deli Bekir, Külhanbeyi gibi daha birçoğu. Perde arkasındaki pürtelaş hale biz de kendimizi kaptırıyoruz; oyunun içerisindeki sesler, tefin arada neşeli neşeli titremesi gözümüzde, kulağımızda birleşiyor. Sandıkkarlar, yardaklar ve usta. Hayali.. Hayali(m)den içeri Karagöz Hayali(min) perdesindeki Karagöz

36


Patrick Haudecoeur'den

"Penguenlerin Valsi"

yavaş başlasa da ikinci yarıda o devasa gorilin sahneye girmesiyle adrenalin yükseliyor.

Mart 2007'de başlayan ve bu sezon da sükseyle oynanmaya devam eden bu müzikal komedi, artistlerin başarılı performansından dolayı afişte kalıyor ve seyircinin akınına uğruyor.

pe cy

Seyirci olaylarda mantık aramadan gülüp eğleniyor. İlk yarı biraz

a

Tilda Tezman / tildatezman@tiyatrodergisi.com.tr

Bu neşeli oyunu yazan Patrick Haudecoeur bundan önce de "Frou- Frou Les Bains" operetini yazmış ve başarılı olmuştu. Haudecoeur operete genç ve yeni bir soluk getirerek bu türü seyirciye sevdirmeyi becermiş bir yazar ve aktör.

Bu oyundaki "Penguenler", zengin evinde hizmetçilik yapan yeni evlenmiş bir çift. Perde açılır açılmaz, çiçeği burnundaki bu karı kocayı çalışma kıyafetleriyle görürüz. Normal olarak balayında olmaları gerekirken, bu geceyi farklı bir şekilde, çalışarak geçirmeyi tercih etmişlerdir. Çünkü bu gece patronları çok zengin bir kontu evde konuk edecektir. Böylece yeni evliler unutamayacakları ve zihinlerinde daima yer edecek bir balayı gecesi yaşamaya kararlıdır. Patronları çizme üreticisidir, ama son aylarda çok özel bir çizme imal etmiştir.

Bu çizme, parfüm kokan ve ayaktan kendi kendine çıkan türde bir çizmedir. Kont ise bu çizmenin potansiyel alıcısı olarak evde yemeğe davet edilmiştir. Vodvilin bütün öğeleri oyunda toplanmıştır: Bir gorille karşılaştığından beri konuşma yeteneğini kaybeden ve yalnızca ilk heceleri söyleyebilen genç kız; gördüğü her erkeği baştan çıkarmaya hazır seks düşkünü evin hanımı; aklını sadece para kazanmakla bozmuş evin beyi; utangaç, iyi yetiştirilmiş ve kekeme kıza aşık olan evin oğlu; bu aşkı tasvip etmeyen kızın dindar annesi... Öyle ki akşam yemeği tam bir kakofoniye dönüşür: Sevgililer, evliler, aşıklar hepsi bir arada haşır neşir olurken bahçede bir zamanlama hatasıyla ateş alan havai fişeğinin patlaması ve ortaya çıkan ihtişamlı gorilin etkileyici görüntüsü... Tam bir komedi! Seyirci olaylarda mantık aramadan gülüp eğleniyor. İlk yan biraz yavaş başlasa da ikinci yanda o devasa gorilin sahneye girmesiyle adrenalin yükseliyor. Patrick Haudecoeur'ün oyunu çok başarılı. Sara Giradeau tek heceli konuşmalanyla seyirciden sürekli alkış alıyor her ne kadar dediğini bir tek kendisi anlıyor olsa da... Jacques Decombe'un rejisini de göz ardı etmemek lazım... "Theâtre des Nouveautes'"deki bu oyun, sıkıntıları 2 saatliğine unutup neşelenmek için biçilmiş kaftan!

37


Theâtre Michel'de seyrettiğim hafif ama akıllıca kurgulanmış bu komedi sayesinde güzel, keyifli bir akşam geçirdim.

Happy Hanouka

(Işıklar Bayramı) Paris'te Ağustos'un ikinci yarısında başlayan Happy bilmemektedir. Akşam yemeğine önce David'in kız Hanouka oyununu Alex Pandev ve Sylvie Audcceur kardeşi gelir. Bu rolü oynayan ve aynı zamanda bu yazdı. Jean- Luc Moreau sahneye koydu. Oyuncular: piyesi de yazan Alex Pandev aslında bir erkek, fakat Maaike Jansen (anne), Alex Pandev (David'in kız kadın rolünde. Alex bu rolünde öyle başarılı ve kardeşi), Ary Abitan (oğul David), Sylvie Audcceur i n a n dırıcı ki seyirci oyunun sonuna kadar onun bir (David'in karısı Julie). travesti olduğunu anlamakta zorlanıyor. David, Las Vegas'ta gizlice Julie'yle nikahlanır. Paris'esonra sahneye bütün ihtişamı ve güzelliğiyle anne döndüğünde evlendiğini ailesine, özellikle çok koyu giriyor ve ortalığı kırıp geçiriyor. Yahudi anneyi tek bir Yahudi olan annesine haber vermek üzere evinde kelimeyle muhteşem bir şekilde yorumlayan Maaike bir akşam yemeği tertipler. Yemeği de Yahudilerin Işık jansen ise Hollandalı bir Protestan, ama rolünü öyle Bayramı olan HANOUKA gecesi yapmaya karar verir.güzel çalışmış, öyle iyi gözlemler yapmış ki, insan Julie, David'in annesine evlilik haberini vermediğini adeta onu değme bir Yahudi sanıyor: Geleneklerine

pe

cy

a

sıkı sıkı bağlı, oğluna takıntılı Yahudi anneyi mükemmel yorumluyor. Sahneye girince ellerinde taşıdığı börek, tatlı kutuları, oğluna olan zaafı, üstüne titremesi, gelini ilk bakışta beğenmeyişi, üstünübaşını, giyimini tasvip etmemesi ve eleştirel bakışlar atması, oğluna hiçbir dişiyi layık görmemesi ve oğlunun evlendiği kızın "goy" (Yahudi olmayan) olduğunu anlamasıyla geçirdiği krizi, masanın üstündekileri devirip, yere düşüp bayılması inanılmaz eğlenceli, bir o kadar da inandırıcı.

Gelin-görümcenin şırınga sahnesi de ayrı bir matrak: Görümce uyuşturucu bağımlısı, sinemada kariyer yapmaya çalışan ama pornografik rollerin dışında ciddi bir teklif alamayan, sürekli depresyonda olan bir kız. David'den aldığı paralarla uyuşturucu alıp kendine iğne yapıyor. Gelin Julie ise şeker hastası olan taşralı, basit bir fabrika işçisinin kızı. O da şeker koması hallerinde kendine karnından iğne yapıyor. Görümce, yeni gelini kendisi gibi uyuşturucu bağımlısı sanıp onu tehdit ediyor. Diyaloglar çok komik, seyirci katıla katıla gülüyor. Oyunun sonunda herkesin gerçek durumu ortaya çıkıyor. O burnundan kıl aldırmayan "Yahudi Anne" bile ailesinin geldiği durumu kabullenmek zorunda kalıyor. Theâtre Michel'de seyrettiğim hafif ama akıllıca kurgulanmış bu komedi sayesinde güzel, keyifli bir akşam geçirdim.

38


Tiyatro Topluluklarına İsim Bulma Referandumu Duygu Atay / duyguatay1@hotmail.com

Öteden beri aklımı kurcalar durur, tiyatro kumpanyalarına, binalarına seçilen isimler. Şunları bir toparlayayım dedim, değişik bir konu olsun diye. Burada herkesin bildiği ama üstünde durmadığı konuları yazacağız ya... Aslında isim koyma konusunda pek de yaratıcı olduğumuz söylenemez. Genel olarak kendi tiyatrolarını kuranlar, kendi isimleriyle anılmasını isterler kumpanyalarının (Burada 'kumpanya' sözcüğü sakın ola ki alçaltıcı bir tını kazanmasın. Grup, topluluk ya da Frenkçe trup anlamı çıkmalı, gezgin turne tiyatroları değil). Genelde haklıdırlar da. Uzun yıllar dişleriyle tırnaklarıyla savaşarak kazandıkları birikimlerini dökmüşlerdir ortaya. Tabii ki kendi isimleriyle anılmasını isteyeceklerdir topluluğun. Gazanfer Özcan, Ali Poyrazoğlu, Kenterler, Hadi Çaman gibi. Bunlar, o topluluğun yıldızlarıdır ayrıca, olmazsa olmazlarıdır. Bazıları da örneğin Ferhan Şensoy gibi, yıldız da olsalar, tek kişilik oyunlarda sadece kendileri oynasalar da tevazuu elden bırakmazlar, "Ortaoyuncular" gibi bir isimle, topluluklarını ön plana çıkararak arkadaşlarını onore ederler.

pe cy a

Ensemble görünümündeki topluluklar ise, teknik terimle adlandırırlar tiyatrolarını: Tiyatro Stüdyosu, Stüdyo Oyuncuları, Stüdyo Tiyatrosu, Oyuncular Stüdyosu, Stüdyo Stüdyosu (bu da şakası tabii). Stüdyo sözcüğü İtalyanca olup, daha çok deneysel ya da hazırlık çalışması aşaması için uygundur bence ama, nedense bu gruplar böylesi bir adı uygun görüyorlar. Bu kadar çok, içinde stüdyo sözcüğü geçen grup olması kafa karıştırmaz mı? Haluk Bilginer'in, Ahmet Levendoğlu'nun içinde olduğu gruplar, zaten kendi isimlerine çekmezler mi izleyiciyi? Bu konuda tevazua da gerek yok derim. Öyle ya, ben bir izleyici olarak Haluk Bilginer'in tiyatrosu diye bilirim orasını. Adı beni pek de ilgilendirmez açıkçası. Nasıl ki Tiyatro İstanbul Gencay Gürün'ün, Tiyatro Kedi Hakan Altıner'in, Duru Tiyatro Emre Kınay'ın, Çevre Tiyatrosu Işıl Kasapoğlu'nun tiyatrosu olarak anılıyorsa... azı guruplar da DOT gibi, Oyunevi gibi ilginç adlar buluyorlar. Onlar da bence Mahir Günşiray'ın, Murat Daltaban'ın yıldız olduğu topluluklar ama, öyle tercih etmişler demek.

Ödenekli Tiyatrolar ise bu konuda tam bir karmaşa içindeler. DT'nin Taksim Sahnesi'ne (el fatiha) bir isim vermemiştir ama, İstanbul'un tiyatro yapmaya en elverişli sahnesine, Aziz Nesin Usta'nın adını koymuştur. Diğer yanda Oda Tiyatrosu, pek çok batı ülkesinde olduğu gibi sadece "Oda Tiyatrosu" olarak anıldığında, diğer toplulukların bu adı kullanmasını gasp etme durumuna düşmez mi? Pek çok oda tiyatrosu olması gereken kentimizde bu yüzden başka topluluklar, kendilerine başka isim bulmak zorunda kalmaz mı? Cevahir Sahnesi gibi garabet isimlerin ise üstünde durmaya değmez, alışveriş merkezinin reklamını yapar gibi, ne o öyle... İBBŞT'ye gelince, her ne kadar yine vefa borcu dolayısıyla Fatih'teki (aslında Saraçhane) tiyatronun adı Reşat Nuri Güntekin, Üsküdar'dakinin Kerem Yılmazer, Kadıköy'dekinin Haldun Taner ise de kim bilmektedir bu isimlerdeki binaların varlığını? Binin bakalım Üsküdar'dan bir taksiye ve "Kerem Yılmazer Sahnesi'ne lütfen" deyin, alacağınız yanıt "Haa" olacaktır. Bunu yerine Şehir Tiyatrosuna derseniz sizi şıp diye götürür. Ama Kağıthane'deki tiyatro binasına "Sadabad" adını vermek çok mu uygun derseniz, yanıtım sadece susmak olacaktır. Ne Sadabad'ı yahu? O ne demek öyle? Bırakın ne olduğunu bilmeyi, doğru dürüst yazılışını bilen bile çıkmaz bugünün izleyicilerinde. Şehir Tiyatrosu'nun yüz yıllık adına ne olmuş o zaman? Dar-ül bedayi diyelim olsun bitsin. 39 yıllık geçmişine karşın Muhsin Ertuğral Sahnesi (el fatiha) bile, taksiciler tarafından Şehir Tiyatrosu olarak bilinirken, diğerleri hayda hayda bilinmez. Bırakalım bu isim koyma merakını, da, semt tiyatroları olarak kalsın adları derim. Fatih, Üsküdar, Kağıthane, Kadıköy gibi. Kötü mü olur? En azından gönenir o çevre sakinleri. Hem, halkımızın yeni olana yatkın olduğu da pek söylenemez. Neredeyse üç yıl bitecek YTL'ye geceli, hâlâ milyon, yüzbin gibi eski para söylemleri devam ediyor. Galiba alışmak için çoook yıllar geçmesi gerekli. AKM'nin adını (ona henüz el fatiha yok) artık herkesin bildiği gibi. Kimse opera binası filan demiyor. Ama yine de bence en iyisi halka sormak. Tabii bunun için önce referandum yapılacak:"Tiyatroların isimlerini halk seçsin mi, seçmesin mi?" Sonrası kendiliğinden gelir: "Filanca oyunu Yücel Erten sahnelesin mi, sahnelemesin mi?" gibi...

39


Seyircinin Röntgenciliği

a

Sadık Aslankara/ msaslankara@hotmail.com

40

çerçevede özgürlüğe, düşünselliğe sahipken seyirci, bunun çok ötesinde, hatta tam anlamıyla dışına çıkarak kendini koyar, korur, bu oranda da yaşar söz konusu gerçekliği.

tiyatronun Selçuklu saraylarındaki izlerine bakarak söyleyecek olursak Doğudaki Batı ya da Batıdaki Doğu kucaklaşıyordu söz konusu bu tiyatro eyleminde herhalde bir çalım.

Geçen ay "Sadık Seyirci"yi noktalarken, "Seyircideki değişimin ayırdında mıyız? Onu nelerin etkileyip yönlendirdiği, seyircinin alımlama gücünün ne yönde evrildiği konularında bilgili miyiz? Yeni seyirci kalıbı (paradigması) üzerinde düşünce üretebiliyor muyuz?" diye sormuş, ardından "seyircideki değişim üzerinde durmak, bu yeni seyirci kalıbı üzerinde düşünceler üretmek" gerektiğine değinmiştim.

Türklerle Anadolu'ya gelen Bektaşiliğin, Ahiliğin o yüzyıllarda Batıda örneğinin ya da karşılığının bulunmayışına da yine bu açıdan bakılmalı derim. Hadi diyelim bunların benzerleri yoktu Batıda, iyi de Şeyh Bedrettin'in, Yunus Emre'nin, Kazak Abdal'ın pek mi benzeri vardı sanki?

pe cy

T. Yılmaz Öğüt'ün uyarladığı oyunda herkes üzerine düşeni yapmış bana göre, ama tam yüz yirmi beş yıldır, aralıklarla da olsa seyirciyle buluşturulan oyun, yuvarlamay­ la yüzyıl boyunca nasıl bir seyirci kimliğiyle karşılaştı acaba bu süreçte, benim asıl merak ettiğim bu!

Jorge Luis Borges, Alçaklığın Evrensel Tarihi'nde "Birinci Basıma Önsöz"de şunları söylüyor:

"Bana öyle geliyor ki, iyi okurlar, iyi yazarlardan da az. (...) Okuma, elbette yazmadan sonra gelen bir etkinliktir; daha gösterişsiz, daha özgür, daha düşünseldir." (Çeviren: Celâl Üster, İletişim, dördüncü basım, 2001, 11)

Borges'in sözünü ettiği okur-yazar ikilisinin yerine, el çabukluğu yaparak seyirci-oyuncu (oyun/topluluk) ikilisini koyuversek ne olur, tümceyi bu yeni anlam öbeğine uygun düzenlediğimizde ne değişir? Ya da pek mi değişir olguyu dile getiren gerçeklik? O halde gelin, yeniden düzenleyip seslendirelim yukarıdaki öne sürüşü: İyi seyirci, iyi oyundan, oyuncudan, topluluktan da az. Çünkü Borges'in çarpıcı biçimde altını çizdiği üzere, oyuncudan sonra gelse de "gösterişsiz", ancak "özgür", "düşünsel" niteliklerle donandığmdan seyircinin oyuncuya oranla özellikle daha olanaklı olduğu söylenebilir. Bir başka deyişle oyuncu, sunumu çerçevesinde yani oyunla sınırlanmış olarak ister istemez "gösteriş" yansıtırken, ancak bu

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımı Feraizcizade Mehmet Şakir'den T. Yılmaz Öğüt'ün uyarlayıp Erhan Yazıcıoğlu'nun yönettiği İlk Göz Ağrısı'nı izlerken, bütün bunları yeniden, bir kez daha düşünme fırsatı yakalayıverdim sanki bir çırpıda... Batının Doğusu, Doğunun Batısı... Anadolu'ya geldiklerinde resimsiz, anlatışız, söylensiz, yontusuz olmadıkları gibi oyunsuz da değildi atalarımız kuşkusuz. Getirdikleri

Ama ne oldu? Bunu sürdüremedik, daha işin başında ilk yüzyılda, pek pek ikincisinde tam anlamıyla çuvalladık. Çünkü Anadolu'dan içeri adım atarken daha, İslamiyete geçiş sonucunda ortaya çıkan kişilik yarılmasıyla örselenmiş, zedelenmiş olarak, deyiş yerindeyse sürünmeye koyulduk. Kendi dilimizi bir yana bıraktık, yalnız tapınım dili bağlamında değil başta bilim, felsefe, sanat dili olmak üzere tüm yaşam dilimizi de Arapça'ya, Farsça'ya dayandırdık... Nitekim şiirimizi abuk sabuk bir Divan anlayışının ardına takıp ancak altı yüz yıl sonra görece bir


Örneğin Halit Ziya'nın Aşkı Memnu'su, Yakup Kadri'nin Yaban'ı kuşkusuz çok başarılı romanlar, iyi de ne denli özgünler acaba? Peki sanatta olmazsa olmaz koşullardan biri de özgünlük değil mi? Öyleyse bu başarılı romanların, gerçekte Batının Doğu'ya uzanmış örnekleri olarak değerlendirilmesi de gerekmez mi bu durumda?

Demek ki biz, belki Batıya doğru yol aldığımızı düşünüyoruz durmadan, bir bilimsel gerçeğe ayak uydurarak, ama bakıyoruz ancak Doğuya, daha doğrusu Doğululaşılan bir yere varmış oluyoruz tragedik bir yazgı gibi! Dünya yuvarlak, tamam, ama rotanın Batıda bir düzeyi, evreyi, aşamayı göstermesi hiç mi olası değil? Batıya Gide Gide Doğuya Varmak: Doğul ulaşmak... Yaşadıkları dönemde Kazak Abdal'ın, Pir Sultan'ın, Şeyh Bedrettin'in, Hacı Bektaş Veli'nin, Yunus Emre'nin, nicelerinin bir benzeri bile yok Batıda. Bu andıklarım Doğuda yaşadıkları, Doğulu oldukları halde Batı için de birer öncü bağlamında alınabilecek sanat, düşünce verimleyicileri... Ama özgünlüğünü yitirip de kendi dışındakine benzemeye, onunla özdeşleşmeye çabalayınca insan, ne eski konumunu sürdürebiliyor ne de bunların benzeri olabiliyor. Mustafa Kemal'in Batılılaşmak kavrayışının altında ilk önce "bireyleşme" eyleminin temele alınması rastlantı olmasa gerek! Gerçekten de Mustafa Kemal, halkın "kul" olmaktan çıkarılıp "birey" olabilmesi için didinip durmadı mı? Özetle neydi bu? Batı, kopkoyu bir karanlığı

pe

Bunu tiyatro sanatımız için söylemek de olası görünüyor bana. Gerçekten de Anadolu'ya gelirken yanımızda getirdiğimiz tiyatroyu bir yana atıp Batı tarzı tiyatro için hep birlikte kollarımızı sıvamadık mı? Çevirilerimiz, uyarlamalarımız bunu göstermiyor mu? Önce modele uygun örnekler yaratmaya koyulup sonra da bu modeli yetkinleştirmeye çalışmadık mı?

Sonuçta başarabildik mi Batıya varmayı?

Ama şunu eklemeyi de unutmayalım bu arada. Modele

sürdürürken, Anadolu'da Şeyh Edebali'yle, Hacı Bektaş Veli'yle, bir dizi güzel insanın öncülüğünde filizlenen, özetle kulluğa isyan bağlamındaki Ahiliğin, Bektaşiliğin bin yıl sonraki ardıllığı değil miydi? Bu çerçevede Mustafa Kemal'in öncülüğünde başlatılan kimi girişimlerin özellikle altım çizmek gerekmez mi? Üniversitelerin, ama özellikle özgün üniversite yapılanması olarak Dil ve TarihCoğrafya Fakültesinin kuruluşu, Ankara'daki Musiki Muallim Mektebinin, Halkevlerinin açılışı, Batıya gönderilen aydınlanmacı gençlerle çıtanın yükseltilişi, yine bunların aracılığıyla başlatılan sonradan Hasan-Âli Yücel'le olağanüstü boyuta ulaşan çeviri eylemi, Saffet Ankan'la başlatılan sonrasında yine Yücel'le doruklaşan Köy Enstitüsü eylemi... Bütün bunlar Mustafa Kemal'in Cumhuriyetle birlikte insanımızı sarsıp uyandırmaya giriştiğinin, onları kulluktan çıkarıp birey yapmaya yönelişinin kanıtları değil midir? İnsanoğlunun bireyliğe soyunuşunun Mustafa Kemal'in parmağını oynatışıyla bir çırpıda gerçekleşiverdiği düşünülmemeli! Bu insan, 1923'te doğan, Cumhuriyetin yarattığı, yoktan var ettiği insandır elbette. 1920'lerden 30'lara özgür Türkiye Cumhuriyeti'nde dünyaya gelen bu tiyatrocularla değil yalnız edebiyatçılarla, sinemacılarla, ressamlarla, müzisyenlerle 1950 Ter, 60'lar tüm sanat dallarının da "altın yılları" olmamış mıdır aynı zamanda? Bunun üzerinde sıkı sıkıya durmak gerekmiyor mu öyleyse?

a

Çünkü Batı kaynaklı bir "asıl'ı örnek alıp buna uyan herhangi yapıt çıkardığımızda ortaya, bunun asıl sayılamayacağını, çünkü ancak "kopya" hükmünde değer taşıdığını görüyoruz çok geçmeden...

uygun bütün verimleyişlerimizde kendi sorunsallarımızı işlemeyi, kendi toplumsal yaşantılarımızı aktarmayı ya da bunlardan kesitler getirmeyi savsaklamadık yine de hiçbir zaman.

cy

ölçüde Yahya Kemal'le kendimize gelir gibi olduk belki biraz. Öteki sanat alanlarında da şiirde sergilediğimiz yarılmaya benzer tuhaflıklar sergilemedik ki sürekli? Öyle ya sanki şiir böyle de roman, tiyatro pek mi farklı? Kaba bir yuvarlamayla son yüz elli yıldır hep kendimize özgü sanat ortaya koymaya çalışıyor, ama bütün yapıp ettiklerimizle aslında vara vara yalnızca bir öykünmeciliğe ulaştığımızı görüyoruz kestirmeden...

Tiyatromuzda da "Altın Çağ" olarak nitelenegelen 1950-60 sanat doruğu, seyircisiyle vardı. Bu seyircinin izine rastlandığı söylenemez günümüzde! Belki de bu nedenle, oyunlarımız kendi ağırlıklarına da kavuşamıyor bir türlü.

41


olsa seyirciyle buluşturulan oyun, yuvarlamayla yüzyıl boyunca nasıl bir seyirci kimliğiyle karşılaştı acaba bu süreçte, benim asıl merak ettiğim bu! Sonra nasıl bir değişim sergiledi acaba seyirci baştan bu yana? Yüz yirmi beş yıl sonra karşılaştığım seyircinin beni mutlu ettiğini söyleyemem. Erişkin yaştaki seyirci değil burada dikkate aldığım, genç seyircideki değişimin ne olduğunu çözümlemeye dönük düşünceler üretmeye çabaladım durmadan kendimce. Bu genç seyircide, sonra öteki oyunları izleyen gençlerde gözlediğim iki önemli değişmenin beni irkilttiğini söyleyebilirim: 1. Seyirci, bir sanat etkinliği ile karşı karşıya olduğu düşüncesinden hayli uzaklaşmış görünüyor,

pe

cy

a

2. Seyirci, sanat yapıtının alımlayıcısı olduğunun bilincini yitirmiş görünüyor.

Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Feraizcizade Mehmet Şakir Uyarlayan: Yılmaz Öğüt Yöneten: Erhan Yazıcıoğlu Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan Giysi Tasarımı: Ayşen Aktengiz Işık Tasarımı: Ceyhun Ergül Müzik: Hazım Körmükçü Dans Düzeni: Eftal Gülbudak Oyuncular: Bestem Türen, Selçuk Yüksel, Gül Akelli, Uğurtan Atakan, Burteçin Zoga, Gürol Güngör, Funda Postacı Kıpçak, Ümit İmer, Yonca İnal, Işıl Zeynep Tangör, Aslı Narcı, Emre Narcı, Esra E. Karabaş, Güneş Han, Pınar Ay gün, Esra Ede, Gökhan Eğilmezbaş, Doğan Altınel, Yalçın Avşar, Mevlüt Demiryay.

42

1920'lerde, 30'larda dünyaya gözlerini açıp da aydınlanmacı cumhuriyet ortamında birey olarak yetişenlerin olgunlaşıp meyve verdiği yıllar olarak alınmalı 1950'ler, 60'lar... Bu nedenle anılan dönemde sanatın açtığı bu derin yatak doğal sayılmalı. Sonuçta demek ki beklenen bir rönesanstı bu.

Ama tam da işte bu yıllarda gericiliğin, dizginlenemez biçimde gemi azıya almaya koyuluşu da bu gelişimin diyalektik bağlamda ketlenişi olarak değerlendirilebilir pekâlâ. Bunun da meyvelerini 1980'lerde, 90'larda vermesi doğaldı bu durumda. Yitirdiğimiz sanatçıları geçtim, ama birer alımlayan olarak okuyucunun, dinleyicinin, seyircinin, izleyicinin vb. aydınlanmacı cumhuriyetle kazandığı genetik şifrenin

bozularak bunun kullaştıran şifreyle yer değiştirmeye yönelmesi, atomun parçalanması kadar sarsıcı darbe görünüyor bana. Oyun, Sahnesinde Ağırdır! Erhan Yazıcıoğlu, İlk Göz Ağrısı için şu notu düşmüş: "Osmanlının son dönemlerinde yazıldığı bilinen 'İlk Göz Ağrısı'nın Fransız vodvillerinden etkilendiği görülüyor. Daha önce de sergilenen oyunu, bu kez özüne sadık kalarak, ama modernize edilmiş bir yorumla seyirciyle buluşturuyoruz." Feraizcizade Mehmet Şakir (18531911), otuz yaşına adım atarken, 1882'de verimlemiş İlk Göz Ağrısı'nı. T.Yılmaz Öğüt'ün uyarladığı oyunda herkes üzerine düşeni yapmış bana göre, ama tam yüz yirmi beş yıldır, aralıklarla da

Bu seyirci paradigması bizi nereye götürür dersiniz? Tiyatromuzda da "Altın Çağ" olarak nitelenegelen 1950-60 sanat doruğu, seyircisiyle vardı. Bu seyircinin izine rastlandığı söylenemez günümüzde! Belki de bu nedenle, oyunlarımız kendi ağırlıklarına da kavuşamıyor bir türlü. Özgül ağırlık taşımayan bir tiyatro yapıyoruz yıllardır. Oysa taş, yerinde ağır değil midir? Tiyatromuza, gereken ağırlığını kazandıracak seyirciye yeniden ne zaman kavuşacağız dersiniz? Yıllar önce, 1990'da, salonu, sahnesi sosyaldemokrat belediye başkanı tarafından elinden alınan Denizli Tiyatrosunu (DE-Tİ), onca ağır koşullarda Ankara'ya taşırken bu yeni yapılanmayla de tiyatrosu olarak perdemizi açarken, bir de çıkış bildirgesi kaleme almıştık. Bildirge şu sözlerle sona ermişti: "Röntgenci seyirci istemiyoruz!" Özlenen seyirci ya da tiyatro alımlayıcısı Borges'in altını çizdiği özgür, düşünsel nitelikleri olan izleyiciden başkası değil, hiç kuşkunuz olmasın bundan...


a

cy

pe


a

12. Uluslararası

pe cy

Ankara Tiyatro Festivali

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin 12.'si, 1630 Kasım 2007 tarihlerinde gerçekleşiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Tiyatroları ve çok sayıda kurum-kuruluşun katkılarıyla, Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat için Vakıf tarafından düzenlenen festival, bu yıl Çağdaş Marketler Zinciri'nin ana sponsorluğu ile "Yaşanılır bir dünya için sanat" temasıyla izleyicilerinin karşısına çıkıyor.

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali'nin 12.'si, 16-30 Kasım 2007 tarihlerinde gerçekleşi­ yor. Festivalin teması ise, "Yaşanılır bir dünya için sanat" 44

biçem doğrultusunda bir dengeye ulaşmaya çalıştık."

Komite, aynı zamanda bir çocuk tiyatrosunun ve İşitme Engelliler Amatör Dans Tiyatrosu'nun da programa eklendiğini duyurdu. "Üçleme: Beden, Maske, Yansıma" konulu belgesel film ise festivalin özel etkinliklerinden bir tanesi. Rusya-Kırgızistan Devlet Sanatçısı, Devlet Akademik Malıy Tiyatrosu'nun Yönetmen profesörü Ludmila Tusukasova, festivale, "Stanislavski Tiyatro Kuramı" Festivale, yüz beş ulusal ve uluslararası tiyatro topluluğu başvuruda bulundu. Festival Komitesi, bu başlıklı bir atölye çalışması ile katılıyor. Festival yıl kırk bir tiyatro topluluğunun festivale katılmasını programında, atölye çalışmalarının yanı sıra, tiyatro kararlaştırdı. Komite, konuyla ilgili açıklamasında sanatının sorunlarının konuşulduğu bir de söyleşi düzenlenecek. Festivale katılacak tiyatro toplulukları şöyle dedi: "Festivale başvuruda bulunan tiyatro ve dağılımları ise şöyle: gruplarını değerlendirirken; anlatı üsluplarının çeşitliliğine önem vermeye çalıştık, bölgesel dağılımları, özgünlükleri, sanatsal alt yapıları ve Sekiz yurtdışı tiyatro topluluğu, beş üniversite tiyatro oyunların festivalin temel ilkelerine uygunluğu, topluluğu, beş şehir tiyatrosu, yirmi altı özel ve toplulukların elimize ulaşan görsel materyallerini amatör tiyatro topluluğu, dört özel gösterim (üç izleyerek ve üstünde tartışarak katılımcı grupları tiyatro oyunu-bir belgesel), sekiz atölye çalışması, belirledik. Deneysel çalışmalardan absürd anlatıya, bir panel. sokak tiyatrosundan doğaç performansa, göstermeci anlayıştan benzetmeci anlayışa ve danslı anlatımdan 12. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali Danışma müzikal oyunlara bir mozaik oluşturmaya çaba Kurulu şu isimlerden oluşuyor: gösterdik. Başvuran tiyatro emekçilerinin benimsediği Prof. Dr. Sevda Şener, Prof. Dr. Ayşegül Yüksel,


Av. Atilla Sav, Gülsen Karakadıoğlu, Şenol Tiryaki, Dr. Türel Ezici, Şefik Kahramankaptan, İlker Çetin, Atilla Gürçay. Festival Direktörü ise Yener Aksu. Festival Komitesi: Yener Aksu (Festival Komitesi Başkanı), Aydın Akyazı, Abdullah Kahraman, Celal Musaoğlu, M. Kemal Sevgisunar, Mevlüt Çoban, Hatice Can, Ezgi Koman, Fehmi Başusta, Deniz Gölpunar, Berna Özdemir, Ali Karaköse, Can Tazebaş, Meral Çolak. Festivalin açılışı, 16 Kasım Cuma günü, Yenikapı Sokak Tiyatrosu'nun gösterisiyle Sakarya

Caddesi'nde yapılacak. Saatl9.30'da DT Büyük Tiyatro'da yapılacak olan açılış galasında, Festival Onur Ödülü, Tiyatro Emek Ödülü, Tiyatro Teşvik Ödülü sahiplerine verilecek. Gecede, Tiyatro Tempo'nun, "Bir Beckett Oynamak" isimli, kukla oyunu sahnelenecek. Kapanış ise, 30 Kasım Cuma günü, Saklıkent'te, Bulutsuzluk Özlemi, Babazula ve Gevende konseriyle yapılacak. (İletişim: Atatürk Bulvarı Selcan İşhanı No: 127 Kat 10 Bakanlıklar-Ankara Telefon: 0312 419 83 98)

Uluslararası Eskişehir Festivali

cy

Eskişehir Kentsel Gelişim Vakfı ve Zeytinoğlu Eğitim, Bilim ve Kültür Vakfı işbirliğiyle gerçekleşen Uluslararası Eskişehir Festivali'nde bu yıl, dokuz gün içinde beş klasik müzik, beş caz -rock, bir fado, bir Türk müziği konseri, iki kara tiyatro gösterisi, yetişkinler için üç, çocuklar için dört tiyatro ve gölge oyunu, üç sergi ve altı atölye olmak üzere toplam otuz etkinlik yer alıyor.

a

13. Uluslararası Eskişehir Festivali, 17-25 Kasım tarihleri arasında yapılıyor. Dört yüz elliyi aşkın yerli ve yabancı sanatçının katılacağı festivalin programında bu yıl da tiyatro, müzik, resim etkinlikleri ve workshoplar var.

pe

Uluslararası Eskişehir Festivali'nde 2002'de başlatılan konuk ülke programı çerçevesinde her yıl farklı bir ülke, kültür ve sanatıyla Eskişehrrliler'e tanıtılıyor. Bu yılın konuk ülkesi Portekiz. Programda fado konserleri ile Portekiz'in uluslararası üne sahip fotoğraf sanatçısı Antönio Sâ'nın fotoğraf sergisi ve Eskişehirli fotoğrafçılarla gerçekleştireceği atölyeler yer alıyor.

"4 Ayak" adlı gösterisiyle Zeynep Tanbay Dans Projesi; "Faust'un Serüvenleri" ile Prag Kara Tiyatro; "Fername" ile Ortaoyuncular; "Yaşamak mı Yoksa Ölmek mi" ile Ankara Devlet Tiyatrosu; "Ölümsüz Öykü" ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu festivalin konuklarından bazıları.

Çocuklar için Bursa Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu "Sevdalı Bulut", Ankara Devlet Tiyatrosu "Keloğlan Keleşoğlan", İstanbul Devlet Opera ve Balesi "Heidi", Cengiz Özek Kukla Tiyatrosu ise "Büyülü Ağaç" adlı oyunları sahneleyecek. Tülin Özen yönetiminde tiyatro; Aydın Teker yönetiminde dans, Cengiz Özek yönetiminde gölge oyunu atölyeleri de çocuklar için hazırlanmış. Anadolu Üniversitesi Spor, Sinema ve Atatürk Kültür Merkezi salonları ile Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Kültür Sarayı salonları festival izleyicilerine bu yıl da ev sahipliği yapıyor.

Festivali'nin biletleri, Köprübaşı Caddesi'ndeki BİLEM (Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Projeler Bilgi İletişim Merkezi) ile Anadolu Üniversitesi Sinema Salonu ve E. Osmangazi Üniversitesi'ndeki gişelerinde satışa sunuluyor. Ayrıca etkinlik günleri gösteri mekânlarında da bilet satışına devam ediliyor. Bilet fiyatları; tam 12YTL, öğrenci 6YTL, çocuk 1YTL. Altmış beş yaş üstündekiler, öğretmenler ve grup bileti alanlar için indirim uygulanıyor. (Festival web sitesi www.eskfest.org)

Uluslararası Eskişehir Festivali'nin bu yıl ki konuk ülkesi Portekiz. 45


cy a

"Hayali'nin Hayali.

"Meddahtır, ortaoyunudur derken, yol beni Karagöz'e götürdü ve bir daha da oradan çıkmak istemedim. Derin, geniş, engin bir felsefe çünkü, tekniğiyle, diliyle, yapım aşamaları ve onun meşakkat­ leriyle..." 46

pe

Avantgard Karagöz ve Cengiz Samsun Suat Başkır / sbaskir@yahoo.com

... Devam ediyor yolculuk...

Mimar Sinan Üniversitesi'nde, tasvirlerini yeniliğe açmış bu ustayla karşılaşmış ve kalemimin sözünü dinleyerek, bu projeye, modern karagözün hayalbazının hayallerini katacağıma geçen aydan karar vermiştim zaten. Ne güzel bir yolculuk olmaya başlamıştı bu. Nereye el atsam, birbirine bağlı, enerjisini amacını anlatmaya tüketen, başka türlü kavgalara yer vermeyen, bu toprağın gözleri ışıl, ışıl evlatlarıyla karşılaşıyordum. Umarım hepimizin hayalleri her zaman bu kadar umut dolu, bu kadar elle tutulamayan, bu kadar ayakları yere basan, bu kadar ne yaptığını bilen fikirlerden ibaret olur. Bizlerin bu zamanda belki de en ihtiyacımız olan, ulaşılabilecek hayaller kurmaktan ibarettir. Ulaşabildiğimiz kadar kurarak...

Ortaoyunu provalarını ertelemek pahasına, Galatasaray da bu çok amaçlı keyifli kültür merkezinin, sahnesinde başladık sohbetimize... Nasıl başladın bu işlere ? Ben Hataylıyım. Ve akademik bir eğitimim de yok, alaylıyım yani. Hatay'da Atatürkçü Düşünce Derneğinin ve okulların çeşitli oyunlarında yer alıyordum. Bir gün çocuk tiyatrosundayken, Erkan Yücel Ustam tiyatrosuyla turneye geldi. Turneleri sırasında onlara birtakım ek işlerde yardımcı oldum. Bu tanışma sonunda Allah'ın izniyle beni istediler, ben de peygamberin kavliyle onlara geldim. Böylece, bu durum İstanbul'da olma ve Karagöz'ü tanıma fırsatı verdi.

Karagöz neydi, kimdi yani? Açıkçası geleneksele her zaman ciddi bir merak Cuma gününden Cengiz (Samsun) ile telefonlaştık. duymuşumdur. İşte meddahtır, ortaoyunudur derken, Attila İlhan Kültür Merkezi 'nde provaları olduğunu, yol beni Karagöz'e götürdü ve bir daha da oradan pazar günü söyleşiyi yapabileceğimizi söyledi. Hay, çıkmak istemedim. Derin, geniş, engin bir felsefe çünkü, tekniğiyle, diliyle, yapım aşamaları ve onun hay dedim ve Pazar günü Ezgi ile beraber, yine düştük yola. Cengiz söz verdiği gibi bizi bekliyordu. meşakkatleriyle, deri ile uğraşıyorsunuz çünkü ve


çalışıyorum ki, çocuk içeride olsun.

a

bu hem zor hem de tarifsiz bir keyif. Karagöz öyle biri ki sizi diğer hayatınızdan alıkoyuveriyor. Bu bağlılık benim o anki oyunculuğuma mal oldu. 3-4 yıl kadar ara verdim.

pe cy

Metne bağlı mı oynuyorsun, yoksa doğaçlama mı daha çok? Açıkçası doğaçlamayı oldukça sık kullanıyorum, zaten Karagöz'ün doğasında doğaçlama var.. Hatta, bizler o oyunun tasvirlerini oyun öncesi sıraya koyarız ki sırası gelince bir kargaşa olmasın diye. Ben metinde olmayan diğer figürleri de ulaşabileceğim yakın bir yerde tutarım seyircinin nabzına göre. Ve hemen hemen tüm oyunlarımda da perde görmemiş tasvir kalmaz. Peki büyükler? Onlar hâlâ çocuklar kadar yakınlar mı? Aslında pek değiller galiba çünkü, bu işin merkezi olan ve müzesel bir saygıyla korunması gereken Bursa'daki Karagöz Evi gitti ya da gitmek üzere bildiğim kadarıyla. Bu iş için Ankara kaldı yalnızca, çünkü İstanbul da dahil olmak üzere başka hiçbir yerde bir çatı yok.

Şimdi aynı zamanda oyunculuk da yapıyor musun? Tuncay Özinel Tiyatrosu'ndayım. Ama Karagöz hâlâ ağır basıyor tabii.

Eğitim sonrası perdeyi nasıl kurmaya başladın? Karagöze rağbet var mı? Yapım tekniğini ve sahnelemeyi öğrenip uygulamaya başladıktan sonra, festivaller, özel birtakım organizasyonlar ve özellikle okullarda çıkmaya başladım. Çocukların gerçekten ciddi bir ilgisi var Karagöz'e.

Yapma ya, aslında ben, özellikle çocukların reddettiğini düşünürüm artık böyle işleri, çünkü düşünsene Tom&Jerry... vb. kabullenmiyorlar, basite alıyorlar. Çizgi film anlayışları bile değişti. Aksine, belki de çocuk, Karagöz'ü canlı karşısında oynayan bir çizgi film gibi gördüğünden oyunun tamamen içine giriyor. Ve çok eğlendiklerine özellikle şahitim. Hatta bu yüzden diğer tiyatrocu arkadaşlardan özür dilerim. Çünkü okulların gelen talepleri, Karagöz'e olan rağbet yüzünden reddettiklerini görüyor ve bundan keyif alıyorum. Tabii işimin bu kadar başarılı olmasından dolayı. İzleyicinin oyunun bu kadar içinde olmasını nasıl sağlıyorsun? Tabii, özellikle okullardaki gösterilerde, oyunun interaktif olması için elimden geleni yapıyorum. Çocuklar Karagöz'e laf attıkları vakit, Karagöz'ün özellikle onlara cevap vermesini sağlamaya

Çok tuhaf değil mi? Bu tür feryatlar, atılmaktan artık klişe oldu ama, sahip çıkma yetimizden yoksunuz. Çok doğru, Bugün Atina'da en az 10 tane Karagöz Evi var. Ve adamlar devlet televizyonundan, günde mecburi yarım saat Karagöz oynatıyorlar. Sahip çıkıyorlar. Sonra biz burada, hırsızlık yaygarası yapabiliyoruz sadece, baklava ve Nasrettin Hoca ile beraber. Tasvirleri nerede yapıyorsun? Atölyemde. Aslında yolun başlarında, atölye olarak evi kullanıyordum. Ancak daha sonra (uzunca bir süre tabii) bir atölyeye kavuştum. Ülke içinde, Karagöz ile uğraşan kaç usta var?

"Yapım tekniğini ve sahnele­ meyi öğrenip uygulamaya başladıktan sonra, festivaller, özel birtakım organizas­ yonlar ve özellikle okullarda çıkmaya başladım. Çocukların gerçekten ciddi bir ilgisi var Karagöz'e." 47


Yaklaşık yirmi kadar sanırım. Aranızda bir birlik ya da farklı bir yapı mevcut mu? Hepimiz merkezi Fransa'da bulunan "Unima" ya bağlıyız. Ve buradan ustalarımız yönetim kadrosundalar. Tek birlikte olabildiğimiz oluşum bu maalesef. Ayrı ayrı görüşülüyor tabii, ama bir şeyler katmak için veya beyin fırtınası için bir başka platformumuz yok Karagöz'ün gelenekselliğiyle beraber, tozlanmaması için neler yapıyorsun? Açıkçası Karagöz, yapısı ve dili itibariyle, yaşadığı sürece zamanın aşınmasına pabuç bırakacak bir yapıya sahip değil. Başlangıcı 16. yy. olarak düşünürsek, 17. yy. metinlerinde metinler ve kıyafet bakımından zamana nasıl da ayak uydurabildiğini görürüz. Ancak şu anda kullanılan tüm metinler ve tasvirler bu zamanlardan bize ulaşmakta. Belki de öncelikli yapmamız gereken, 21. yy.da bulunduğumuz şu zamanlarda, tüm yapısı gelenekselliği korunarak, doğru biçimde stilize edilmiş bir Karagöz'ü aramızda yaşamına devam ettirebilmek. Benim de elimden geldiğince yapmaya çalıştıklarım bunlar şu anda. doğal olarak metinlere de yansıyor. Örnek verebilir misin? Tabii, Karagöz ve Hacivat'ın tasvirlerine pek dokunmasam da, diğer tasvirlerimi, zamana ayak uyduran karakterlerden yapmaya çalışıyorum. Rapçi ve eski tasvirlerde eskici olarak çizilen Yahudinin, elinde elmas tutan çizimi gibi. Rapçi, gelenlerin artık görmek istediği biri, her yerde var olan bir kültür, Yahudi ise, hepimizin bildiği gibi parası ve doğal olarak gücüyle, şu anda dünyaya hükmeden yapısal bir değişimin ürünü, hâlâ eskici olarak kalmamalı. Misal aynı çizimde çember sakal yerini top sakal ve çember sakal karışımı bir dizayna da bırakıyor. Diğer tasvirlerde de farklı stilize denemeleri uygulamak istiyorum, yani bir Cihangir aydını ve toprağın içinde değişiklik göstermiş tüm figürler ile izleyicilerim yakın zaman içinde karşılaşacaklar. Tabii değişim

Karagöz gelenekseldir. Peki bu modernleştirmenin onun bu yapısına zarar verdiğini düşünenler oluyor mu? Kesinlikle, ancak bir iş yapıyorsanız ve bahsettiğim gibi farklı fikirleriniz de var ise, eleştiri kaçınılmazdır. Ben bu tür eleştirileri katmaya çalıştıklarımın dikkate alınması olarak gördüğüm için memnunum bile denilebilir. Sonuçta, biz de bu geleneksel yapının hamuruna zarar vermemek için, bu eleştirileri dikkate alıyor, gerekli olan saygıyla tartıyor ve ruhuna en uygun değişimleri uygulamaya çalışıyoruz. Ancak ustalarımızın da çok iyi bildiği gibi, bizim bu çabamız, yalnızca onun yaşamına daha geniş bir çerçeve ve tarzına uygun bir zekayla devam edebilmesini sağlamaktan ibaret.

pe

cy

a

"Belki de öncelikli yapmamız gereken, 21. yy.da bulundu­ ğumuz şu zamanlar­ da, tüm yapısı gelenekselliği korunarak, doğru biçimde stilize edilmiş bir Karagöz'ü aramızda yaşamına devam ettirebil­ mek."

Peki bu zeka Karagöz'ü modern sanatın içinde nerelere götürecek? Açıkçası yolculuğu şu anda bile atılım ve keyifle devam ediyor. Senin de bildiğin gibi Mimar Sinan Üniversitesi'nde pantomim ve kukla sanatçıları ile beraber bir gösteri hazırladık. Bu gösteri içinde, aynı sahnede, üçümüz de kendi işimizi yaparak var olduk. Kimse kimsenin yanında sırıtmadı ve çok iyi tepkiler aldık. Zaten Karagöz için de yapmaya çalıştığımız tüm farklı çalışmalarda, izleyicilerden ve insanlardan aldığım en değerli hediye heyecanlandıklarını görmek oluyor. Mimar Sinan'daki akademik çalışmalarımıza bu sene de devam edeceğiz. Çünkü burada Karagöz'ün avantgard yapıda da var olabileceğini net bir şekilde görüyoruz. Yani sanılanın aksine, modernleşmek veya sahnesini farklı yapılarla paylaşması Karagöz'ün, varlığından bir şey kaybettirmiyor. Karagöz, avantgard'ı dili daha farklı komşularıyla başarabildi. Peki tek başına avantgard veya modernize edilmiş hali nasıl olur? Daha önce de belirttiğim gibi, metinleri zamana uydurarak biz hayalciler çözüyoruz. Ancak kıyafetler

48


pekala yeni bir şekilde dizayn edilebilir. Ve bu dizayn ile Karagöz yeni yan karakterlerine daha rahat ulaşarak, kendini daha rahat ifade edebilir. Tabii en önemlisi cesaret. Bu atılım usta-çırak kültüründe, bu terbiyeyi almış olanların idealizmiyle gerçekleşirse, hiçbir yerine zarar verilmemiş olunur. Böylece, her tarafıyla zamana ayak uydurmuş bir Karagöz halkın içine daha rahat karışarak, daha fazla gösteriyle sesini daha net duyurabilir. Okul, festival, özel gösteri haricinde, Karagöz'ün perdesini açtığı bir başka alan var mı? Karagöz, diğer geleneksel örneklerinde de olduğu gibi, halkın sıkça bulunduğu yerlere gitmelidir aslında. Çünkü gelenekseli diğer tiyatrodan ayıran en önemli özelliğin halkın gelmesi değil, halka gitmesi olduğunu düşünüyorum. Zamanında kıraathanelerde boy gösterirken, birkaç faaliyet dışında, evde boş boş oturması onun da canını bir hayli sıkıyor. Tıpkı diğer geleneksellerin canının sıkıldığı gibi.

cy a

Bir planın var mı? Tabii, şu anda kıraathaneler ilk kuruluş amaçlan gibi işlemiyor maalesef. Ancak, onların ödevlerini şu anda cafeler yerine getiriyor. Örnek olarak, Leman Kültür Merkezi'nde geçenlerde bir gösteri yaptık. Ve özellikle rapçi Karagöz çok ciddi ve iyi tepkiler aldı. Bence bu durumda bizim yapmaya çalıştığımız yenilikleri doğru bir şekilde kanalize edebildiğimizi gösteriyor. Cafeler ile beraber çok ciddi bir şekilde sokağa çıkma planımız da var.

emaneti bir ustadan aldık. Yeni ustalar görene kadar, öğretmeye devam edeceğiz. Eray Işık, sen nasıl karşılaştın Cengiz'le? Ben Tuncay Özinel Tiyatrosu'nda oyuncuyum. Cengiz Ustam ile Tuncay Özinel'in sahnesinde karşılaştık. Benim de geleneksele merakım olduğu için ustamın yanma yardak olarak katıldım. Şu anda, en büyük hayalim perde arkasına geçmek. Bu arada yeni çıraklar bile yetiştiriyorum.

pe

Karagözü sokakta nasıl sahneleyeceksin, ekipman gerektiren bir iş ve tek başına ayakta kalmaya çalışıv-orken riskli değil mi? Haklısın, riskli ancak öncelikle, doğru alana ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum ve tabii sponsora. Hazırlıklarımız aşama aşama ilerliyor, sokakta kendimize uygun şartları yaratarak var olabilirsek, hatırlanmak gibi bir gayemiz olamayacağını düşünüyorum. Kapıları çalıyor musun? Görüşmelerimiz var. Ancak benim asıl amacım, tüm geleneksel yapıyı içinde barındıran bir "ev"e sahip olabilmek. İçinde hem eğitimin hem icranın alışagelmiş düzeniyle verildiği bir yapı için, bir kaynak yaratabilirsek, işte o zaman gerekli olanı yapabilmişizdir demektir.

Geleneksel Türk Tiyatrosu Evi hayalini biraz açabilir misin ? Ortaoyunu, gölge, meddah gibi yapıların var olabildiği, bu yapılara merak salanların bir adres olarak eğitim veya uygulama için ulaşabildiği, yaptığımız işleri bütünlükle içinde barındıran, bir geleneksel Türk tiyatrosu evi. Ve bunun çok da uzakta olmadığını düşünüyorum, bizi destekleyeceklerin çok ciddi bir yükümlülük altına girmeyeceklerini düşünüyorum. Sen bugüne bir ustanın izinden giderek ulaştın. Peki senin eğittiğin çırakların veya yardakların var mı? Tabii, Eray (Işık) arkadaşım var. Hatta onun çırakları. Bu şekilde eğitimimiz sürüyor. Sonuçta biz de bu

Eğitim nereden? Alaylıyım. Senin hayallerin neler? Genel anlamda Cengiz Ağabey ile aynı fikirlere sahibim ve zaten yeni tasvirler ve fikirleri beraberce oluşturuyoruz. Umut ile bakmamızı sağlayan ise, bize ait olanlara sahip çıkacak bizler gibi arkadaşlar kapımızı çalmaya devam ediyor. Tabii ki en büyük hayalim geleneksel tiyatromuzun zamana ayak uydurup, ayakta kalmaya devam etmesi. Peki Cengiz, Karagöz'e meraklılar veya seni izlemek isteyenler sana nasıl ulaşabilirler? Gösteriler şu an itibariyle okul veya diğer talepler sonucunda gerçekleşiyor. Ancak burada Attila İlhan Kültür Merkezi'nde bir Karagöz atölyesi açılması plan dahilinde, Ekim'de başlamayı düşünüyoruz. Burası ile irtibata geçerek bana ulaşabilirler rahatlıkla. Teşekkürler...

"Gelenek­ seli diğer tiyatrodan ayıran en önemli özelliğin halkın gelmesi değil, halka gitmesi olduğunu düşünü­ yorum."

49


Seyhun Ayaş'ı Kaybettik Devlet Tiyatroları ışık dekoratörü Seyhun Ayaş'ı kaybettik. Seul'de düzenlenen I. Uluslararası Ulusal Tiyatro Festivali'nde 10-11 Ekim tarihlerinde sahnelenecek Ankara Devlet tiyatrosu yapımı "Salome" oyunun ekibiyle Seul'e giden Ayaş, 8 Ekim günü Seul havaalanında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Ayaş'ın cenazesi, 15 Ekim günü Küçük Tiyatro'da düzenlenen törenden sonra, Kocatepe Camiine oradan da Asri Mezarlık'a götürüldü. Son olarak Romanya'daki Tony Bulandra Tiyatrosu'nun "Romeo Ve Juliet" adlı oyunun ışık tasarımını üstlenen Seyhun Ayaş; Türkiye'de birçok oyunda tasarım yapmış ve ödüller kazanmıştı.

cy

Gülsen Karakadıoğlu

a

Işıkçı... Işıkçı... Işıkçı... Türk Tiyatrosu yetenekli bir ışık tasarımcısını yitirdi. Tiyatronun; yönetmen, yazar, oyuncu ve tasarımcılarla yaratıcı bir ekibin işi olduğu bilinciyle, kaybımız hem tiyatroya değgin bir eksikliğe neden oldu hem de bir dost kaybına.

pe

Yetenekli, iddialı, çalışkan, ilkeli, mesleğine aşık bir sanatçıydı Seyhun Ayaş. Seyhun kendisine hani alışılmış deyimle hiç yakışmayan bir iş yaptı. Yapacağı daha onca iş, yaşayacağı daha onca şey varken 50 yaşına gelmeden aldı başını gitti. Zaten hiç hesabı kitabı sevmez, keyfince yaşar bir adamdı. Yetenekliydi, tasarımını ayrıntılarıyla düşünüp belirler ama "Yönetmen sonuçta size kendi kafasındakilerle geliyor. Sizin dünyanızla örtüşebilmesi, oyunun tasarımı açısından çok önemli" diyordu. İddialıydı, yapamam sözü dilinde yoktu: "Evet en iyi benim, iyi olmak için bunu kendime söylemek zorundayım. Çünkü sanat iddialı olmayı gerektirir" diyecek denli sağduyulu, iddiasını kişisel egosunu tatmin için değil sanatsal yeteneklerini geliştirmek için zorunlu görürdü.

Çalışkandı, oyunun son günlerinde, o en gerilimli günlerinde, son provalarda tasarımını realize ederken güngece-saat-yer hesabı yapmaz, çalışırdı. 50

İlkeliydi, tasarımını ciddiye alır, yakın arkadaşı bir yönetmenle çalışırken bile "Eğer kreatif kadronuza güvenmiyor, her şeyi ben bilirim diyorsanız buyrun siz yapın" diyebiliyordu. Çalışkandı, oyunun son günlerinde, o en gerilimli günlerinde, son provalarda tasarımını realize ederken gün-gece-saat-yer hesabı yapmaz, çalışırdı. Mesleğini iyi tanır, tiyatroda yönetmenin iktidarına saygı duyar; Bilkent Tiyatro Bölümü'ndeki derslerinde öğrencilerine "Arkadaşlar mezuniyet oyunlarınızın ışığını yaparken beni hocanız olarak değil ışık tasarımcınız olarak görün. İtiraz etme hakkınız var ama sebebini biliyorsanız" sözleriyle yol gösterirdi. Seyhun Ayaş ülkemizin en değerli yönetmenleriyle; Devlet Tiyatroları'nda, özel tiyatrolarda ve gösterilerde sayısız işe imza attı. Ödüller kazanan oyunların tasarımcısıydı. Işığıyla ödüller aldı. Yaşamı boyunca, ölesiye seven, ölesiye kızan her ne yaşadıysa sonuna dek giden Sevgili Seyhun, Ankara Küçük Tiyatro'da ulaşılması zor bir acılı kalabalıkla: Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve arkadaşları Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Lemi Bilgin'le Yönetmen Serhat Nalbantoğlu'nun konuşmalarıyla uğurlandı. Bir araya gelmekte bunca zorlanan tiyatrocuları böyle bir acıyla buluşturmayı başarmasaydı keşke.


SEYHUN AYAŞ 1959'da Ankara'da doğdu Anadolu Üniversitesi, İş İdaresi Bölümü'nden 1993'te mezun oldu. 1993'ten bu yana Devlet Tiyatroları Işık Tasarımcısı'ydı. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölümü Rejisörlük Sanat Dalı'nda 2005 yılından beri Öğretim Görevlisi görevini yürütüyordu. Sanat-Teknik Müdür Yardımcılığı (2004 - 2005) Devlet Tiyatroları Işık Uzmanı (1977 - 1993) Mim Sanatçısı Erdinç Dinçer'in Projelerinde Işık Tasarımı (1978-1981) Trabzon Devlet Tiyatrosu Işık Şefliği (1987-1989) Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü Oyunlarının Işık Tasarımlan ve Öğrencilerle Işık Çalışmaları (1989 - 2000) Bilkent Üniversitesi Uluslararası Tiyatro Festivali Teknik Koordinatörlüğü (1993 ve 1996) Karadeniz'e Kıyısı Olan Ülkeler Tiyatro Festivali Teknik Koordinatörlüğü (1999 ve 2000) National Theater Arturo Ui'nin Önlenebilir Yükselişi Işık Tasarım Çalışması (1991) Royal Shakespeare III. Richard Işık Tasarım Çalışması (1991) Royal Shakespeare Martı Işık Tasarım Çalışması (1991) kariyerindeki bazı duraklardır.

pe

cy

a

Işık Tasarımını Yaptığı Oyunlardan Bazıları Venedik Taciri, - Shakespeare, Rejisör: Işıl Kasapoğlu Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası - Shakespeare, Rejisör: Semih Sergen Oyunun Oyunu - Michael Frayn, Rejisör: Özdemir Nutku Mutlu Son - B. Brecht, Rejisör: Yücel Erten Dört Mevsim - A. Wesker, Rejisör: Burak Sergen On İkinci Caddenin Mahkumu - N. Simon, Rejisör: Serhat Nalbantoğlu Ölümün Dansı - Strinberg, Rejisör: Semih Sergen Tartuffe - Moliere, Rejisör: Varlam Nikoladze Bir Halk Düşmanı - H. Ibsen, Rejisör: Nurşim Demir Lysistrata - Aristophanes, Rejisör: Zekai Müftüoğlu Doğrular - A. Camus, Rejisör: Ali Ulvi Hünkar Yunus Emre - Recep Bilginer, Rejisör: Zafer Kayaokay Keşanlı Ali Destanı - Haldun Taner, Rejisör: Oğuz Aral Asiye Nasıl Kurtulur - Vasıf Öngören, Rejisör: Çetin İpekoğlu Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe - Orhan Asena, Rejisör: Cemil Özbayer Yedi Kocalı Hürmüz - Haldun Taner, Rejisör: İsmet Hürmüzlü Sersem Kocanın Kurnaz Karısı - Haldun Taner, Rejisör: Müjdat Gezen Yeşil Gece - Tuncer Cücenoğlu, Rejisör: Murat Karasu Sen de Gitme Triandafilis - Ayla Kutlu, Rejisör: Serhat Nalbantoğlu Kısmet - Erhan Gökgücü, Rejisör: Erhan Gökgücü Eski Fotoğraflar -Dinçer Sümer, Rejisör: Ebru Nil Aydın Dallar Yeşil Olmalı - Vedat Türkali, Rejisör: Zekayi Müftüoğlu Fermanlı Deli Hazretleri - Musahipzade Celal, Rejisör: Yılmaz Onay Gol Kralı Sait Hop Sait - Aziz Nesin, Rejisör: Mehmet Büyükağaoğlu Salome - Oscar Wilde, Rejisör: Müge Gürman Hayatı Yaşamak - William Saroyan, Rejisör: Kemal Başar Yaşamak mı, Ölmek mi - Melchior Lengyel, Rejisör: Yücel Erten Romeo ve Juliet - William Shakespeare, Rejisör: Kemal Başar Titanik Orkestrası - Hristo Boytchev, Rejisör: Plamen Panev Bilkent Tiyatrosu Don Juan ve Geometri Aşkı - Max Frisch, Rejisör: Gia Antadze Düş Oyunu - Strindberg, Rejisör: Aylin Bozok Kıyamet Sularında - Civan Canova, Rejisör: Umut Tanyolu Çıkmaz Sokak Çocukları - Lyle Kessler, Rejisör. K. Saveri Kozalar - Adalet Ağaoğlu, Rejisör: Nuray Çınar Salıncakta İki Kişi - William Gibson, Rejisör: Kıvanç Hürdoğan Troyalı Kadınlar - Euripides, Rejisör: Erdal Küçükkömürcü Ayaş, "Köleler Adası" oyununa yaptığı tasarımla, 2004-2005 Sanat Kurumu En İyi Işık Tasarımı Ödülü sahibidir.

51


Huzursuz Seyirci

Ölmüşüz de Ardımızdan Ağlayan Yok huzursuz@tiyatrodergisi.com.tr

Sevimli okurlarım, bir tiyatro sezonu daha başladı işte. Neresinden başladıysa artık... Keyifli keyifli gidiyorsunuzdur oyunlara, umarım. Bende artık ne keyif kaldı, ne istek. Onlar kalsa bile, gidecek tiyatro kalmadı şimdilerde. Başımızdakiler elbirliğiyle İstanbul'un 2010 yılında kültür başkenti olmasıyla, yabancılara gösterecekleri kenti hazırlamakla uğraşıyorlar. Operasız, balesiz, tiyatrosuz kültür kenti nasıl olacaksa?.. Mehter takımı, fesli balık satan adamlar falan dolaşır ortalarda herhalde. Uyuyan güzel bakanımız gitti de sabık CHP'lisi var şimdi ama, unutmayalım ne çektiysek zaten sosyal demokrat kültür bakanlarından çektik şimdiye kadar.

İBBŞT'nin 2007 tiyatro sezonu için bastırdığı "insert" geçti elime. Şaşırmayın evet, aylık program tanıtım broşürü değil bu, moda deyimle "insert". Hani gazetelerin içlerine tıkıştırıyor ya büyük firmalar boyalı reklam kağıtçıklarını, onlardan bu da. Tek bir yapraktan oluşan, bir yüzünde yalapşap oyun günleri, oyun isimleri, diğer yüzünde de büyük bir buluş(!) olan "ağlayan nar ve gülen ayva". Ört ki ölem yani...

pe

Ben, kent merkezinde oyun izlemek istiyorum. Dahası, uygarlığın göstergesi olan, alışveriş merkezlerinin içine tıkılmayan, görkemli binalarda tiyatro sanatına yakışan klasik-çağdaş oyunları halkına izletebilen bir yönetim istiyorum.

cy

a

Gelelim konumuza: Ömrü bir asıra yaklaşan Dar-ül bedayi, bu sezona başladı mı başlamadı mı ben pek fark edemedim. Takkeli-çember sakallıların tiyatro yönetmeye kalktığı bu devirde, kentin göbeğinde 39 yıldır yaşamını sürdüren ve sadece adı bile -Muhsin Ertuğrul- anılırken, ceketin önünün iliklenmesi gereğini düşündüren bu yapı, bu yıl yok. Ne var onun yerine? Fatih, Kağıthane, Üsküdar, Ümraniye sahneleri. Elit semt olarak da sadece Kadıköy. Herhalde Ertuğrul Muhsin'in "her semte bir tiyatro" düşüncesiyle olsa gerek. Ama o, "kentin merkezinde tiyatro olmaz ha, zinhar" mı demişti acaba? AKM de yok. Nerede seyredecek aydın kesim insanları oyunları? Cevahir'de mi, Profilo'da mı? Alışveriş merkezlerine mi sığınacak 3000 yıllık geçmişiyle tiyatro sanatı? Sanata, özellikle tiyatro sanatına verdiği önem bilinen Atatürk için Attila İlhan'ın yazdığı bir şiirin şu mısrama gelin de katılmayın şimdi: "Yaptıklarını yıkıyorlar Mustafa Kemal!".

52

Peki bakalım neler varmış oyun isimlerinin dışında ne yazarı, ne yöneteni belli olan bu programda? O da ne? Yeni olarak tek BİR oyun var:"Divane Ağaç-Yunus Emre". Diğerleri geçen sezonlardan kalan, döndürüle döndürüle başı dönmüş "Kantocu, Ceza kanunu, Kim Kimi Kimle, Lüküs Hayat" filan. Geçen sezondan kalan iki oyun hariç, diğerleri yerli yapımlar. Yerli malı haftasındayız ya, "yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı". Çürük çarık, fark etmez, yerli olsun çamurdan olsun. Ya hafızam beni yanıltıyor mu, hani Muhsin Ertuğrul döneminin "yeni sezona başlarken mutlaka bir Shakespeare" uygulaması? "Gavur" mu ilan edildi yoksa ben bilmeden dünyanın en büyük oyun yazarı? Adını "Şeyhuspare Efendi" diye değiştirsek, oynarlar mı sevabına acaba? Çocuk oyunları da tek bir sahnede idare ediliyor Ekim ayında, Gaziosmanpaşa'da. O da ayın 20'sinde başlıyor. Keramet o gündeymiş, nedense artık. Mübarek gündür belki, ne bileyim? Şimdi diyecekler ki, "para yok para"... Biliyorum efendim onu da, yani öyle dediklerini. Yoksa neden yok para, onu biliyor değilim. Ayrıca, her şey de parayla olur diye bir kural yok. İstek, iyi niyet, amatör çaba, her şeyin üstesinden gelebilir. Yakışıyor mu 12 milyonluk, potansiyel kültür başkentine bu repertuvar, bu "insert", bu kent merkezini sahnesiz bırakmak? "Belediyenin çağdışı tutumunun biz de farkındayız da, elimizden bir şey gelmiyor" demek, mazeret değildir. Ben, kent merkezinde oyun izlemek istiyorum. Dahası, uygarlığın göstergesi olan, alışveriş merkezlerinin içine tıkılmayan, görkemli binalarda tiyatro sanatına yakışan klasik-çağdaş oyunları halkına izletebilen bir yönetim istiyorum. Beceremiyorsanız, koltuklarınızdan olmamak uğruna gerici yönetimlere kafa tutamıyorsanız, buyurun evlerinize. Sizin yerinize geçecek yürekli insanlar görelim artık. Huuu, orda kimse var mı?


Çocuk tiyatrosu

Editör: Nihal Kuyumcu nihalkuyumcu@yahoo.com

Kış geldi,

Sıcacık Tiyatro Salonları Bizleri Bekliyor!.. Bazıları Hariç... Tiyatro mevsimi başladı. Her mevsime bir önceki yıldan daha güzel oyunlar görme ümidiyle başlıyorum... Her yıl biraz daha fazla çocuk tiyatrosu konuşuluyor. Toplantılar, paneller, buluşmalar, festivaller. Şimdilik sadece konuşup konuşup dağılıyoruz gibi gelse de uzun vadede elbette bir iz bırakıyor, yavaş da olsa bir şeyler değişiyor. 16-21 Ekim tarihleri arasında ASSITEJ 12. Bursa Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivalini düzenledi. (Önümüzdeki sayıda ayrıntılarına yer vereceğiz). Yine başta Tayyare Kültür Merkezi olmak üzere birçok mekanı çocuk sesleri doldurdu. Binalar şenlendi.

cy a

Ne yazık ki bazı binalar sessizliğe gömülü halde mevsimi açamamanın karanlığında başına gelecekleri bekliyor, geçmişten perdelerde takılı kalan replikler de... "Söz uçar, yazı kalır" demiş eskiler. Uçan sözcükler yıkılan binaların altında kalacak, yok olup gidecek. Yazık olacak!

pe

Çocuk Oyunu Yapmak Çok Zor, Korkutucu ama Bir O Kadar da Keyifli!

Bursa Devlet tiyatrosu sanatçılarından Özer Tunca, oyunculuğunun yanı sıra birçok çocuk ve yetişkin oyununa yönetmen olarak imzasını atmıştır. Bu alanda kazandığı birçok ödülün sahibidir. Çocuk tiyatrosuna yaptığı hizmetlerden dolayı 1997 yılında Bursa Yıldırım Beyazıt Rotary Kulübü Meslek Onur Ödülü, Siz hem çocuklar hem de yetişkinler için oyun 2001 'de Rusya St. Petersburg 'da Rainbow Tiyatro yapıyorsunuz. Hangisi sizin için daha kolay ya Festivalinde yönettiği "Keloğlan" oyunundaki kendi da şöyle sorayım çocuk ve yetişkin seyirci canlandırdığı Keloğlan rolü ile En İyi Erkek Oyuncu, hangisi sizi daha çok korkutuyor? Neden? Tabii ki çocuk oyunu çok zor ve de korkutucu. 2005 Rusya St. Petersburg Rainbow Tiyatro Onlara ulaşmak, onların beyinlerine, dünyalarına Festivalinde. "Androcles ile Aslan" ile "En İyi girmek, düşlerini harekete geçirmek beni hem çok heyecanlandırıyor hem keyiflendiriyor hem de Geleneksel Oyun ", 2005 Tunus Ben Arous Med Tiyatro Festivali'nde "Otobüs Durağında Üç Bencil" zorluyor. Başlı başına büyük sorumluluk. Ama bir o kadar da zevkli. ile "Altın Ağaç En İyi Oyun" ödülü, 2007 Tunus Ben Arous Med Tiyatro Festivali'nde katıldığı "Yedi Oyunlarınızda müthiş bir hız, bir hareket var. Köyün Yargıcı" oyunu ile "Altın Ağaç En İyi Oyun " Oyun bir başlıyor, müzik, dans, sağdan girenler soldan çıkanlar, sahne üstünde seyircinin gözü ödülünü almıştır. Bu ay, Özer Tunca ile söyleştik.

53


Çocuk tiyatrosu merak öğesi, soru sordurması, görsellik, az dekor vazgeçilmezlerim. Bu durum, özellikle az dekor sanırım sabırsız çocuk seyirci karşısında size hareket kolaylığı, özgürlüğü de sağlıyor değil mi? Evet. Yaratıcılığımı da destekliyor. Hazır dekor çocuğa sunulan kolay bir yol. Beni de sınırlıyor. Oysa boş bir alan sadece birkaç parça aksesuvar ya da dekor parçası istediğimi yapmamı sağlıyor.Tabii tutarlı olmak şartıyla. Çocuk soru sormalı ve kendi tamamlamalı. Oyundan çıktıktan sonra bir süre düşünmeli. Pelüş tiyatrosu çok kolay bir yol. Bizde binlercesi var.

"Çocukla­ rın tepkilerine göre tabii ki değişiklik yaparım. Genel provaları çocuklara seyrettirip onların yönlen­ dirmesiyle oyundaki değişiklik­ leri yapıyorum. Onların oyuna ilgisi benim için önemli." 54

pe

cy a

Genellikle sahnelediğiniz oyunları kendiniz kaleme alıyorsunuz. (Galiba bir tek Androkles ile Aslan sizin değildi) Eğer iyi metin bulmak zor ya da yok diyorsanız bunu neye bağlıyorsunuz? Bu alanın gelişmesi için öneriniz var mı? Oyun koyarken yazılı bir metin de olsa doğaçlama çalışıyorum. Özgür olmayı seviyorum. Yazılı metnin beni çok kısıtladığını, sınırladığını düşünüyorum. Ama kendi metnimde daha rahat hareket edebiliyorum. Bazı yazarlar noktasını değiştirtmiyor. Bense sözün az olduğu, daha çok beden dilinin kullanıldığı görsel ve fiziksel oyunlar yapıyorum. Bu noktada yazılı metin çalışmak, sözleri atıp onun yerine başka bir şey kurgulamak, dramaturgisini yapmak hem zaman alıyor hem hikayeden çıkma ihtimalini güçlendiriyor. Ama başka yazarların oyunlarını da yaptım. Sönmez Atasoy, Osman Öskan. Şimdi provalarını yaptığımız Yılmaz Onay'ın "Kara Kedi Geçti" oyunu... Yeni çalıştığım oyunda da bütün sözler atıldı. Clown oyununa dönüştü. Hikâye de az da olsa değişti. Çok iyi çocuk oyunu bulmak önünde yapılan değişiklikler bir de bakıyorsunuz çok zor. Yerli yazarımız yok denecek kadar az. Ama 45 dakika, 1 saat geçmiş, sizin tarzınız için yerli iyi oyun yazan yazarlar için söylüyorum bunları. Ya da benim tarzımda yapabileceğim oyun az. comedia del-arte diyebilir miyiz? Bu tarz ile Yazarlarımız Geleneksel tiyatromuzdan çocuk seyirci arasında bir bağ kurduğunuz beslenebilirler. Çok gereksiz söz kalabalığı yapılıyor. söylenebilir mi? Az kişili, hikayesi güçlü, bugünün çocuklarına Öncelikle geleneksel oyunlarımızdan orta oyunu, seslenecek oyunlar yazmalılar. köy seyirlik ve commedia dell'Arte den, görsel ve fiziksel tiyatrodan beslendiğimi söyleyebilirim. Oyunlarımı çok zenginleştiriyor. Çocuklara kolay Söz kalabalığından kastınız? ulaşmamı sağlıyor. Söz kalabalığı bir imge ile ya da bir durumla anlatılabilecek bir şeyin sayfalarla ifade edilmesidir. Çocuklara kolay ulaşmanın yolunu sadece Söylenmek isteneni çocuk görmek ister. Sadece harekete bağlayabilir miyiz? sözde kalmamalı, sahnede eylem gerek. Ele alınan Tabii ki hayır. Oyun harekete dayalı olduğu için belli hikâyedeki ana tema ne ise sona saklanmamalı, oyun boyunca çocuk onu sahnede eylem olarak görmeli. ritimlerde oynanıyor. Bu bir parçası. Oyunda Sonu didaktik bir mesajla bitmemeli. Kahramanın yarattığım atmosfer daha doğrusu çocukların beyninde sorularla yarattığım atmosfer, sürprizler, kendi çabasıyla değişim olmalı. Sürekli çevre merak, devamlı değişen durumlar çocuklara ulaşmamı kirliliği, diş sağlığı gibi konular işleniyor. Artık işlenmesin, çocuğun kimlik arayışı, arkadaş ilişkileri, sağlıyor. aile içi sorunları, kişisel korkuları, hayata karşı duruşu, hatta cinsellikle ilgili vb. birçok konu var, Çocuk seyircinin anında tepki veren özelliği hepimizce biliniyor. Bu tepkileri ne kadar dikkate onlar işlenebilir. alırsınız. Oyunda değişiklik yapar mısınız? Daha önce görüştüğüm bazı çocuk tiyatrosu yapan Bugünün çocuklarını tarif eder misiniz? arkadaşlar büyük değişiklikler yapmadıklarını Bugünün çocuğu bilgiye kolaylıkla ulaşabiliyor. dile getirmişlerdi. Değişiklik yapmak çok mu zor, Dünyayı takip edebiliyor. Kendini çok rahat ifade yoksa başka bir nedeni olabilir mi? edebiliyor. Hazırcevap. Bunu mutlaka dikkate Çocukların tepkilerini önemsememek mümkün değil. almalıyız. Büyük seyircimize gösterdiğimiz özeni Çocukların tepkilerine göre tabii ki değişiklik fazlasıyla onlara da göstermeliyiz. yaparım. Genel provaları çocuklara seyrettirip onların yönlendirmesiyle oyundaki değişiklikleri yapıyorum. Yazarları bu alana yönlendirmek, özendirmek Onların oyuna ilgisi benim için önemli. Oyunlarımın için ne yapmalı sizce? Ödül vb? çok enerjik oynanması, beden dilinin kullanımı Yazarları özendirmek için ödüller verilebilir. önceliğim. Daha önce de dediğim gibi sürprizler, Yazdıkları eksik de olsa onların oyunları oynamalı,


Çocuk tiyatrosu oyun yazmalarını sağlamalıyız. Onları doğru yönlendirmeliyiz. Ama kaç tane doğru çocuk tiyatrosu yapan tiyatro var ki?.. Çok fazla çocuk tiyatrosu olmalı ki fazlaca yazar yetişsin. Devlet de destek olmalı. Yarışmalar açmalı.Tabii ki yerel yönetimler de bu konuda destek olmalı. İşadamlarının da bu konuda yapacağı şeyler olabilir. Ülkemizde hep bir öğüt verme, bir şeyler öğretme çabasına giriyor çocuk tiyatrosu alanında çalışanlar. Çocuk tiyatrosunda Didaktizm olmalı mı, sizce olursa sınırları nasıl belirlenmeli? Olmamalı. Çocuk öğütten nefret ediyor. Artık çocuk tiyatrosunda da tiyatro yapılmalı. Tiyatro öğelerini taşımalı, tıpkı büyük oyunlarındaki gibi. Elbette bir teması olacak. Elbette oyunun söylediği bir şey olacak ama ölçü çok önemli.

zorlanıyorsunuz. Gönüllü oyuncu bulmak çok güç. Çocuk tiyatrosu ceza imiş gibi geliyor oyuncu arkadaşlara. Ben bölgelerde çok zorluk çekerek bu işi yapmaya çalışıyorum. Kimse çocuk oyununda oynamak istemiyor. Maalesef. DT bu konuya en kısa zamanda el atmalı. Yaratıcı güçler yetiştirmeli. Onlara destek olmalı. Yeni projeler üretmeli. Kendi çocuk tiyatrosunu oluşturmalı. Dünya ile yarışır hale gelmeli.

a

Devlet yardımı hakkında neler söyleyeceksiniz? Devlet kaliteli çocuk tiyatrosu yapan guruplara ciddi yardım yapmalı. Bu konuda ASSİTEJ gerçek anlamda belirleyici olmalı. ASSİTEJ'in öncülüğünde bir kurul oluşturmalı ve vereceği kararlara gerçekten uyulmalı. Çocuk tiyatrosu ile ilgilenmeyen, bilmeyen hiç kimse bu konuda karar vermemeli. ASSİTEJ'in kaliteli tiyatro anlamında bazı kıstasları olmalı. Oyunu ya da Çok iyi bir çocuk oyunu yapmak için neler projeyi bir bütün içinde değerlendirip ona göre gerekli? Öncelik sırasına göre sıralar mısınız? yardım yapılmalı. Bu kıstaslara uymayan ucuz, Buradan belki Türkiye'de neden iyi çocuk kalitesiz oyunlara yardım yapılmamalı. Bu da tiyatrosu yapılamadığının yanıtına ulaşırız. Öncelikle yaratıcılık çok önemli. Oyunun bütününde. yardım alınması konusunda belki özendirici Yönetmene yol gösterici, ipucu veren güçlü bir yapı, olabilir. Aslında bu tamamen sistemle ilgili. Büyük sağlam hikaye önemli faktör. İstekli oyunculuk. Çok tiyatrolara yardım konusunda fırtınalar koparken çocuk tiyatrolarına yardım beklemek çok fazla para gerektirmeden az aksesuvarla bir dünya iyi niyet diyorum. Umarım bir gün bu isteklerimiz kurulabilir. Yeter ki yaratıcı zeka olsun. Bunun gerçekleşir. Yerel yönetimler, sponsorlar, devlet yanında bilgi de gerekir tabii. Çocuk tiyatrosu, çocuklar, para getiren bir araç olarak görülmemeli çocuk tiyatrolarını destekler. Bilgili, yetenekli öncelikle. Onları düşünen, sorgulayan, eleştiren bir oyuncular yetişir. Yazarlarımız iyi oyunlar yazar, birey ve de bugünün seyircisi olarak görmek gerekir. yaratıcı yönetmenlerimiz yönetir ve çocuklarımız kaliteli oyunlar izler. Onları önemsemek ilk şart.

"Çocuk öğütten nefret ediyor. Artık çocuk tiyatro­ sunda da tiyatro yapılmalı. Tiyatro öğelerini taşımalı, tıpkı büyük oyunların­ daki gibi."

Eleştiri kurumu, eleştirmen sizce ne anlam ifade ediyor? Eleştirmen çok şey ifade ediyor. Oyunu yönlendirici, tanıtıcı, geniş kitlelere duyurucu bir araç olarak görüyorum. Aynı zamanda projenin kaderini belirleyici de. En azından yurtdışında bu böyle. Yurtdışında galadan sonra merakla eleştiri yazısı beklenir. Bazen oyun bir anda bitebilir. Bizde ise?..

pe cy

O zaman Türkiye'de çocuk tiyatrosunun bugünkü halini düşündüğümüzde "sağlam hikâye yok, istekli oyunculuk yok, yaratıcı zeka yok ve bilgi eksiliği var" diyebilir miyiz? Bu kadar yokluk içinde halimize şükredelim o zaman... Sağlam hikayelerimiz var. Masallarımız.. Geleneksel tiyatromuz gibi... Ama bunları sağlam bir şekilde oyuna dönüştürme, oyunlaştırma eksikliği var. Tiyatro eğitimi veren okullarda çocuk tiyatrosu dersleri verilmiyor. Mesela bir soytarılar okulu yok. Kukla eğitimi yok. Pandomim yok. Akrabosi yok. Dans yok... Ya da yeteri derecede yok. Bilgi eksikliğini de buna ekleyin. Böyle olunca oyun yapmaya kalktığınızda bunlar olmayınca kalite anlamında

Teşekkürler. Ben teşekkür ederim. Daha iyi, kaliteli çocuk oyunlarının oynandığı günleri görmek dileğiyle.

yeni oyun

Tarzan Tiyatro: Tiyatro Alkış Yazan-Yöneten: Oktay Şenol Müzik: Oktay Şenol Sahne Tasarımı: İ.Ümit Erzurumlu Giysi Tasarımı: Kulis Kostüm Işık Tasarımı: Erdal Kotan Oyuncular: Tan Güneş, Fuat Mete, Halil Bilgili, Narin Koala, Badem Koala, Burcu Saraçoğlu, Okay Şenol, Fahri Öztezcan, Abdullah Özdemir "Tarzan, bir uçak kazası sonucu yağmur ormanlarına düşüp Maymun Kuki, Aslan Kral ve Badem Koala tarafından büyütülmüş ve onlarla yaşamakta olan bir insandır fakat insan olduğunu bilmemektedir. Bir gün Aslan Kral'in yukardan geçen bir uçaktan ormana bırakılan çöpler için 'insanların işi bu'demesi ile Tarzan, 'insan'ın ne demek olduğunu merak edip sormaya başlar."

55


Kısasa Kısas Tiyatro: Ankara DT Yazan: W. Shakespeare Çeviren: Zeynep Avcı Yöneten: John Burgess Sahne-Giysi Tasarımı: Hakan Dündar Işık Tasarımı: Önder Arık Oyuncular: Sinan Pekinton, Murat Çıdamlı, Neşe Baykent, Mert Tanık, Ercan Eker, Eren Oray, Nusret Şenay, Serpil Çağıran, Ali Hakan Beşen, Cahit Çağıran, Orhan Özyiğit, Yavuz Sepetçi,

Mine Medya Haktanır, Acan Ağır Aksoy, Tuba Erkan Tazebaş, Utku Oğuz, Mehmet Onur Atbaş "Dinsel ve ahlaksal kaygıların ağır bastığı ve adaletle merhamet kavramlarının çatışması üstüne kurulu bu 'kara komedyanın'ana düşüncesi adalet ve merhamet arasında denge sağlamak, suçluları cezalandırırken onlara karşı anlayışlı davranmak gerektiğidir."

Tek Kişilik Şehir Tiyatro: Ankara DT Yazan: Behiç Ak Yöneten: Serhat Nalbantoğlu Sahne-Giysi Tasarımı: Işın Mumcu Işık Tasarımı: Şükrü Kırımoğlu

Oyuncular: Cüneyt Mete, Devrim Yakut Benian Dönmez, Merve Gül, Ercan Uğur, Melih Duran "Oyun, teknolojinin ve bireyselleşmenin oluşturduğu tek kişilik dünyaların eleştirisi."

Yıldız Yargılanması

pe cy a

Tiyatro: Ankara DT Yazan: Orhan Asena Yöneten: Mehmet Ege Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Giysi Tasarımı: Nursun Ünlü Işık Tasarımı: Osman Uzgören Müzik: Can Atilla Oyuncular: Nihat Hakan Güney, Nermin Uğur Bakır, Hülya Dizmen Yücel, Erdinç Gülener, Sedat Keçeci, Ayşe Akınsal, Mehmet Ege, Tuncer

Yığcı, Şahin Ergüney, Osman Nuri Ercan, Mehmet Gürkan, Murat Özgen, Dara Tan, Engin Özsaym, Ahmet Türkoğlu, Ümit Hasret Aslan, Murat Özgen, Eylem Türkmen, Deniz Ay gün, Gülay Gür Bayram, Yeliz Erülgen, Aylin Tez, Oğuz Çiçek, Serkan Ercan, Ömer Comba, Kemal Şerif Öztürk, Murat Barut "Bir intihar ya da diğer iddiaya göre bir cinayettir olay. Olaydan beş yıl sonra Yıldız Sarayı 'nın bahçesinde kurulan bir çadırda görülür dava."

Japon Kuklası

Tiyatro: Ankara DT Yazan: Dario Fo Çeviren: Egemen Berköz Yöneten: İlham Yazar Sahne Tasarımı: Zeki Sarayoğlu Giysi Tasarımı: Çevren Sarayoğlu Işık Tasarımı: Zeynel Işık Oyuncular: Serpil Gül, Eray Eserol, Adnan Erbaş,

Ebrunu Aydın, Buket Türkyılmaz, Özlem Kırkpantur, Pınar Yüksel, Ünal Yeter, Sertan Müsellim, Atilla Can Çelebi, Ertuğrul Sakar "Fabrikalarda verimi artırmak için insana güç veren bazı hakların sunulduğu kimse için yeni bir haber değil... Nazlanma al bir tane... Bedava... Parası patrondan çıkıyor..."

Bir Mahalle ki Tiyatro: Ankara DT Yazan-Yöneten: Münir Canar Sahne Tasarımı: Güven Öktem Giysi Tasarımı: Sevgi Türkay Işık Tasarımı: Zeynel Işık Müzik: Kemal Günüç Dans Düzeni: Hakan Odabaşı, Nilgün Bilsen Oyuncular: Fikret Ergin, Aydın Uysal, Sabri

56

Özmener, Neşet Erdem, Levent Şenbay, Nejat Armutçu, İsmet Numanoğlu, Volkan Duru, Fikriye Musluoğlu, Göktür Arıkan, Hasan Ataman, Seda Özgiş, Erengül Öztürk, Halil İbrahim Yaman, Murat Kavas, Sinan Hürkardeş, Sinem Çekerek, Fahrettin Ünal, Fikri Özdemir, Mertol Aytekin, Tolga Unsal, Hakan Şenlik, Fırat Erdoğan


Aşk-ı Memnu Tiyatro: Ankara DT Yazan: Halit Ziya Uşaklıgil Uyarlayan: Tarık Günersel Yöneten: Mehmet Atay Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner, Aydan Çınar Giysi Tasarımı: Sevgi Türkay Işık Tasarımı: Zeynel Işık Dans Düzeni: Alpaslan Karaduman Oyuncular: Selçuk Özdoğan, Elvin Beşikçioğlu,

Emine Semra Gökalp, Tolga Tekin, Serap Sağlar, Edip Tümerkan, Yasemin Karataş, Meltem Keskin, Deniz Gökçe Kayhan, Çağrıl Atay, Hakan Güngör "Yaratılışımızın soluk alıp vermek kadar doğal refleksi aşk... Ve erdem. Nerden ve nasıl doğdukları, sınırları ve ölçüleri belli olmayan iki kavram, dönüşebilir."

Rembetiko Çavuşoğlu, Seda Oksal, Uğur Keleş, Emrah Keskin, Emine Buse Buhur, Nisa Büyüknalbant, Selçuk Göldere, Aslıhan Nebi Ercan, Nihal Erdoğan, Handan Kaya, Eda Demirsoy, Dilara Gürdere, Dilan Kart, Diler Öztürk, Gülan Düzgün, Peyruze Rana Şimşek, Umut Kılmç, İlke Can, Murat Kurşun "Savaş sonrası... Mübadele... Göç... Yabancılaşma... Tutturamama... Ve bir çığlık: Rembetiko, Aşkın ve isyanın ezgili çığlığı anlatılıyor."

a

Tiyatro: Ankara DT Yazan: Costas Ferris-Thesia Panayiotou Çeviren: Başar Sabuncu Yöneten: Costas Ferris Sahne Tasarımı: Zeki Sarayoğlu Giysi Tasarımı: Çevren Sarayoğlu Işık Tasarımı: Zeynel Işık Müzik: Thesia Panayiotou Dans Düzeni: Deniz Gebeshuber Oyuncular: Zeynep Çimenser, Emre Erçil, Buğra Koçtepe, Sukün Işıtan, Bilal Gürdere, Uğur

cy

Tozlu Çizmeler

Bayazıt

Kırşehirlioğlu, Aslıhan Kandemir, Caner Çandarh, Emre Narcı, Sevgi Sakarya, Ayşegül İşsever, Rahmi Elhan, Münir Kutluğ, Murat Derya Kılıç, Süleyman Balcın, Ozan Gözel, Cem Uras "İsmet Küntay'in bu tarihsel misyon taşıyan oyunu I.Dünya Savaşı ve İstanbul'un işgalinin Türk insanı üzerindeki etkilerini anlatıyor."

pe

Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: İsmet Küntay Yöneten: Engin Uludağ Sahne Tasarımı: Sabahat Çolakoğlu Giysi Tasarımı: Aysel Doğan Işık Tasarımı: Zilkifli Özdemir Oyuncular: Levent Üzümcü, Ertuğrul Postoğlu, İbrahim Can, Yıldıray Şahinler, Kutay

Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Jean Racine Çeviren-Yöneten-Sahne Tasarımı: Başar Sabuncu Giysi Tasarımı: Canan Göknil Işık Tasarımı: İlhan Ören Oyuncular: Can Başak, Mehmet Avdan, Şebnem Köstem, Hümay Güldağ, Ahmet Özaslan, Işıl

Zeynep Tangör, Yonca İnal "Murat, Bağdat seferine çıkarken yönetimi Roksan 'a bırakmış, Roksan Murat'ın kardeşi Şehzade Bayazıt'a âşık olmuştur. Bayazıt Murat tarafından öldürüleceğinden korkar; Roksan'ı sever görünür ama birlikte büyüdüğü Atiye ile aşk yaşamaktadır..."

BernardaAlba'nm Evi Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Federico Garcia Lorca Çeviren: Hale Toledo Yöneten: Engin Aklan Sahne Tasarımı: Ayhan Doğan Giysi Tasarımı: Nihal Kaplangı

Işık Tasarımı: Özcan Çelik Oyuncular: Hülya Arslan, Sevil Akı, Bercis Fesçi, Oya Palay, Ayça Telırmak, Özlem Türkad, Ayşen Çetiner, Elçin Altındağ, Aslı Nimet Altaylar, Neslihan Öztürk, Yeliz Gerçek.

57


Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Aziz Nesin Yöneten: Kenan Işık Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli, M. Emin Kaplan Giysi Tasarımı: Duygu Türkekul Dans Düzeni: Çiğdem Gürel, Ali Düşenkalkar Işık Tasarımı: Fatih Mehmet Haroğlu Müzik: Timur Selçuk Oyuncular: Can Doğan, Derya Kurtuluş, Ergün Işıldar, Ezgim Kılınç, Hamit Erentürk, Hasibe Eren, Kahraman Acehan, Mehmet Bulduk, Mert

Turak, Mevlüt Demiryay, Murat Güreç, Murat Üzen, Osman Gidişoğlu, Reyhan Karasu, Savaş Barutçu, Şevket Avşar, Tuğrul Arsever, Volkan Ayhan,Yalçm Avşar, Nurdan Kalmağa, Senem Oluz, Tankut Yıldız, Tolga Coşkun, Berk Samur, Göksel Arslan, Özgür Efe Özyeşilpınar, Başar Engin Tuğut, Cihan Kurtaran, Özge O'neill, Berna Adıgüzel, Selin Türkmen "Yaşar okula başlarken nüfus kaydına göre ölmüş olduğunu öğrenir. Bundan sonra hiçbir olayda Yaşar yaşadığını anlatamaz."

Divane Ağaç

cy a

Tiyatro: İBB Şehir Tiyatroları Yazan: Turgay Nar Yöneten: Hüseyin Köroğlu Sahne Tasarımı: Hakan Atak Giysi Tasarımı: Feyza Zeybek Dans Düzeni: Özge Midilli Işık Tasarımı: Mahmut Özdemir Oyuncular: Erhan Abir, Tomris İncer, Zümrüt

Erkin, Meriç Benlioğlu, Çağlar Yiğitoğulları, Eraslan Sağlam, Esin Umulu, Pelin Budak, Özge Midilli "Anadolu 'da kanlı Moğol istilası sürmektedir. Kün Ana Yunus'u henüz doğurmuştur, 'albastıya'girer: Gördüğü sanrılar, hayaller, rüyalar içinde başka bir zaman dilimine geçer..."

Gözü Kara Alaturka

pe

Tiyatro: Bakırköy Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Özen Yula Yöneten: Levent Tülek Sahne Tasarımı: Behlül Tor Giysi Tasarımı: Ayçın Tar Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Müzik: Tolga Cebi Oyuncular: Ali Rıza Kubilay, Nurhayat Atasoy,

Aytekin Özen, Mert Asutay, Füruzan Aydın, Kadriye Çetinkaya "Harbiye'nin arka sokaklarında bir evin yatak odasında metazori buluşan beş kayıp ruh, hayattan ne istediklerini kendileri henüz bilmezken birbirlerini sorgulamaya başlarlarsa ne olur? "

Çıkmaz Sokak Çocukları (Orphans)

Tiyatro: Tiyatro İstanbul Yazan: Lyle Kessler Çeviren: Ali Neyzi Yöneten: Gencay Gürün Oyuncular: Cüneyt Türel, Ömer Akgüllü, Serhan Arslan

"Oyun, anasız babasız iki yetim kardeş olan Treat ve Phillip'in Philadephia'da ki evlerinde geçer. Bu iki kardeşin sürdürdükleri tek düze yaşam, bir gece yabancı bir kişinin evlerine gelişiyle bozulur."

İki Efendi'nin Uşağı Tiyatro: Kocaeli Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Carlo Goldoni Çeviren: Rekin Teksoy Yöneten: Levent Suner Sahne Tasarımı: Hakan Dündar Giysi Tasarımı: Zuhal Soy Dans Düzeni: Gökmen Kasabalı Işık Tasarımı: Cafer Yiğiter Oyuncular: Aydın Sigalı, Esra Ronabar, Tarık

58

Keskiner, H.Erdem Irmak, Ozan Şahin, İrem Kahyaoğlu, Engin Benli, Esra Bezen Bilgin, Nuri Karadeniz, Aytek Mete Elgün, S. Taylan Ertuğrul, Onursal Yıldırım "İki Efendinin Uşağı 'nda yazar, paranın en geçerli değer olduğu, ilişkileri paranın belirlediği, aşkların bile alınıp satılabildiği bir dünya sergiler."


Evlilikte Ufak Tefek Cinayetler Tiyatro: Oyun Atölyesi Yazan: Eric-Emmanuel Schmitt Çeviren: Şehsuvar Aktaş Yöneten: Kemal Aydoğan Oyuncular: Haluk Bilginer, Vahide Gördüm Sahne Tasarımı: Bengi Günay Işık Tasarımı: İrfan Varlı

Müzik: Tolga Cebi "Oyun, 'kentli', 'orta sınıf'çoğunluğun 'normal' dünyasının sınırları içerisinde geçer. Suç işlemek için seri katil olmaya gerek yoktur. Bir kadınla bir erkeğin evliliğinde yeteri kadar suç bulmak hiç de zor değildir."

Köşk Tiyatro: Tiyatro Fora Yazan: Craig Wright Çeviren: Zeycan Monteleone Yöneten: Tufan Karabulut Müzik: Burcu Selçuk Dans Düzeni: Yeşim Alıç Sahne-Giysi Tasarımı: Bora Karabulut Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oyuncular: Tufan Karabulut, Özden Ayyıldız,

Arda Kavaklıoğlu, Canan Çiftel "Peter, yıllar önce beklenmedik bir hamileliğin ilişkilerini bitirmesinin ardından, gerilerde bıraktığı eski aşkı Kari'yi yeniden kazanma hayalleriyle lise mezuniyetlerinin 20.yılı kutlamalarına gelir. Fakat Peter 'ın hala yeterince büyümemiş olması, Kari 'nin kocası ve geçmişte olup bitenlere karşı süregelen burukluğu Peter'in önünde engeller oluşturur."

Müzikaldeki Hayalet

pe cy a

Tiyatro: Tiyatro Kedi Yazan: Jack Sharkey, Dave Raiser Uyarlayan: İpek Kadılar Altıner Yöneten: Hakan Altıner Sahne Tasarımı: Barış Dinçel Giysi Tasarımı: Sema Gücer Işık Tasarımı: Teoman Kumbaracıbaşı Oyuncular: Deniz Türkali, Atılgan Gümüş,

Demet Tuncer, Elif Çakman, Dilek Aba, Erez Ergin Köse "New York'ta eski bir opera binasından dönüştürülmüş dar bütçeli bir tiyatro. Hayalleri büyük ama bütçesi çok küçük üç genç tiyatrocu tiyatro yapacak parayı toparlamak için bir süreliğine tiyatroda konserler düzenliyorlar..."

Kuzey Işığı

Tiyatro: Tiyatro Rast Yazan: Paul Pourveur Çeviren-Yöneten: Şaban Ol Sahne Tasarımı: Bülent Evren Giysi Tasarımı: Claude Leon Işık Tasarımı: Dirk Blom Oyuncular: Bülent Emin Yarar, Koksal Engür, Erdem Akakçe

"Bir otel lobisinde 1927yılının 28 Ekim'ini 29 Ekim'e bağlayan gece yansı başlayan oyunda üç kişi sabahın ilk ışıklarına dek dünyaya, insanın geçmişine ve geleceğine dair sorularına yanıt bulmaya çalışan Bilim Adamı, Otel Müşterisi ve Resepsiyonist..."

V. Frank Tiyatro: Tiyatro Anadolu Yazan: Friedrich Dürrenmatt Yöneten: Enis Yıldız Çeviren: Tahsin Saraç Sahne Tasarımı: Tayfun Cebi Giysi Tasarımı: Nalan Türkoğlu Işık Tasarımı: Yakup Çartık Müzik: Oktay Köseoğlu

Dans Düzeni: Emre Karaca "Frank Özel Bankası çok yakında 200. kuruluş yıldönümünü kutlayacaktır. Yıllardır hile ve kurnazlıkla bankayı hortumlayan yönetim bu yıldönümünün ardından bankayı tasfiye etmeyi planlamaktadır. Ancak hesapta olmayan olaylarla işler içinden çıkılmaz bir hal alır."

59


Ben Anadolu Tiyatro: Kent Oyuncuları Yazan: Güngör Dilmen Yöneten: Yücel Erten Sahne-Giysi Tasarımı: Osman Şengezer Oyuncu: Yıldız Kenter

"Yıldız Kenter, Hititlerden günümüze Anadolu topraklarında öne çıkmış, tarihin akışını değiştirmiş ya da kadın kimliğini etkilemiş on altı farklı kadını canlandırıyor."

Hişt Hişt Tiyatro: Oyuncular Tiyatro Grubu Yazan: Sait Faik (Havuzbaşı, Plajdaki Ayna, Öyle Bir Hikaye) Oyunlaştıran: Selma Köksal,Gülsüm Soydan Yöneten: Selma Köksal

Müzik: Christian Moser Sahne-Işık Tasarımı: Kamil Fırat Oyuncular: Emrah Kolukısa, Fuat Onan, Ayça Öztürk, Ege Soydan

Semaver ve Kumpanya Oyuncular: Asil Büyüközçelik, Aylin Çalap, Burcu Doğan, Nadir Sarıbacak, Nilüfer Alptekin, Sarp Aydınoğlu, Serkan Keskin, Sibel Atlan, Tansu Biçer "1940'lı yılların son demleri... Savaş sonrası yılgın ve yoksul yıllar... 'Her şeye rağmen tiyatro' diyen gezici bir kumpanyanın hayat dolu öyküsü..."

a

Tiyatro: Semaver Kumpanya Yazan: Sait Faik Uyarlayan: Yavuz Pekman Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Cem Yılmazer, Nehir Çinkaya Giysi Tasarımı: Funda Cebi Müzik: Gevende Işık Tasarımı: Cem Yılmazer

cy

Dua Odası

pe

Tiyatro: Tiyatro Z Yazan: Shan Khan Yöneten: Cem Kenar Oyuncular: Özgür Atkın, Aydın Şentürk, Hilal Özbay, İnanç Koçak, Umut Beşkırma, Şebnem Hassanisoughi, Deniz Gönenç Sümer, Orhan

Şimşek, Serhan Çetin "Müslüman, Yahudi ve Hristiyanların bir arada kullandıkları bir ibadet odasında olan olaylar Kudüs hikayesini bizlere hatırlatıyor."

Oyunu Bozuyorum

Tiyatro: 10+ Projesi Yazan: Meltem Arıkan Yöneten: Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Görüntü Yönetmeni: Veysel Tekşahin Oyuncular: Övül Avkıran, Mustafa Avkıran,

"Oyun, bir kadının kendi varoluş yolculuğundan yola çıkarak; görmezden geldiğimiz namus cinayetleri, ahlak kavramı, ensest, tecavüz gibi gerçekleri sorgulayıp sözünü cesurca söylüyor."

Kadıncıklar Tiyatro: Sadri Alışık Tiyatrosu Yazan: Tuncer Cücenoğlu Yöneten: Galip Erdal Sahne Tasarımı: Yekta Özdemir Giysi Tasarımı: Çolpan İlhan-Faruk Saraç Işık Tasarımı: Harun Özden Müzik: Devrim Özder Akın Oyuncular: Kerem Alışık, Nurseli İdiz, Songül

60

Öden, Oya İnci, Yeşim Kızılçeç, Kadir Çermik, Ahmet Ferhat Göçmen, Ömer Duran, Derviş Tezcan, Arzu Oruç, Çisil Oral, Nihan Sevinç, Şeniz Kurultay, Ayşin Çukadar, Gökhan Atasoy, Burak Türker, İsmail Sağır, Mahsun Yıldırım, Ramazan Ilgar, Başak Koyuncuoğlu, Anıl Kurtuldu, Ömer Yiğitoğlu. Hayatın her alanından kadın hikayeleri...


61

cy a

pe


62

cy a

pe


63

cy a

pe


64

pe cy a


pe cy a


pe cy a


2007_183_11316  
Advertisement
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you