Issuu on Google+


pe cy a


EKİM 2 0

KASIM 0 0

SAYI: 107-108 1 . 5 0 0 . 0 0 0 - TL

A Y L I K

T İ Y A T R O

D E R G İ S İ Kapak Fotoğrafı: Dursunali Sarıkoç

Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı

EDİTÖRDEN /S.5

Yayın Kurulu: Orhan Alkaya, Mustafa Demirkanlı, Kerem Kurdoğlu,

HADERLER /S.6

Nilüfer Kuyaş, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Sibel Arslan Yeşilay

SÖYLEŞİ: Vüs'at O. Bener'le Uzaktan Kumandalı Söyleşi - Ayşegül Yüksel IS.9

Katkıda Bulunanlar: Şirin Akdil, Hasan Anamur, M. Sadık

İZDÜŞÜM: Devlet Ne Yapar, Ne Yapmaz? Ahmet Levendoğlu IS. 13

Aslankara, Haluk Şevket Atasever, Memet Baydur, Selen Korad

İNCELEME: Ihlamur Ağacı - Sevda Şener /S. 14

Birkiye, İsa Çelik, Mehpare Dilsizgil, Selim İleri, Hasibe Kalkan Kocabey, Nihal Kuyumcu, Sevda Şener, Ayşegül Yüksel

ANI: Ihlamur Ağacı Anısı - Selim ileri IS. 15 ELEŞTİRİ: Klasik Oyunların Sahnelenmesi ve iki Cyrano de Bergerac - Hasan Anamur /S. 16

Yayın Koordinatörü: DuyguAtay Ankara Temsilcisi: Yalçın Günaydın (0312) 4674082

KUŞBAKIŞI: Tiyatroda Yıldız Yağmuru - Memet Baydur /S. 19 SÖYLEŞİ: Çok Geç Olmadan Bu Ölü Kaldırılmalı - Mustafa Demirkanlı IS.20

Redaksiyon ve Düzeltme: Ayşe Halân Özübek

a

KIRK YILDA BİR: İçindeki Çocuk Nerede? - Mustafa Demirkanlı /S.23

Teknik Müdür: ErkutArıburnu

İZLENİM: Hakkâri, Bir Tanem - Orhan Alkaya IS.24

Abone Sorumlusu: Murat Güler

cy

SÖYLEŞİ: 1966 Yılında Hakkâri - Mustafa Demirkanlı IS.26

Film Çıkış. Çağdaş Grafik

ELEŞTİRİ: Sevilmek - Sevda Şener IS.28

Baskı: Mart Matbaası

TİYATROCA DÜŞÜNMEK: M o l e k ü l e r T i y a t r o

Abone Bedeli: 18.000.000.-

Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti.:

SUFLE: Hormongolos • Şirin Akdil IS. 30

pe

Yurtdışı Abone: 150 DM/75$

ve Hareket Analizi - Haluk Şevket Atasever IS.29

Firuzağa Mahallesi Ağahamamı Sokak 5/3 Cihangir 80060 İstanbul

ELEŞTİRİ: Babalar ve Oğullar - Sibel Arslan Yeşilay IS.32 FOTOĞRAFLARIN DİLİ: "Ceza Kolonisi "nde I S. 34 SÖYLEŞİ: İ.D.T, Müdürü Zafer Kayaokay: Bir Gün Devlet Tiyatrosunun

Telefon: (0212)243 09 37 Fax: (0212) 252 94 14

Başında Olmak İsterim - Mustafa Demirkanlı /S.38

HUZURSUZ SEYİRCİ: /S. 41

P. Çeki: Tiyatro Yapım 655 248

İZLENİM: Arrivano dal Mare Kukla Festivali - Selen Korad Birkiye IS.42

Banka Hesap No: T. İş Bankası, Cihangir Şb. 197 245

İZLENİM: Yeni Bir Sezon ve "Theater Ander Ruhr" - Hasibe Kalkan Kocabey IS.44 ÇOCUK TİYATROSU: Bursa Festivali'ne Neler Oluyor? - Duygu Atay IS.48 ÇOCUK TİYATROSU: Çocuk Tiyatromuz - Nihal Kuyumcu IS.50 KENTLER VE TİYATROLARI: Her Ordulu Ayaklı Bir Tiyatro - M. Sadık Aslankara IS.52 BELGE: Tiyatro Komisyonu Raporu IS.55 KÜLTÜR BAKANLIĞI ÖZEL SAYFASI: " C u m h u r b a ş k a n ı

Hemen istifa Etmeli" - Mustafa Demirkanlı /S.56 HABER: Devlet Tiyatrosu İcralık - Mehpare Dilsizgil IS.60 TOMRUK/OKUR MEKTUPLARI: IS.61 TİYATRO KİTAPLARI: /S.62 SAHNEDE YERİNİ ALANLAR: /S. 64

3


ay c

ep


________________________________________________________________ EDİTÖRDEN

Birçok tiyatro gibi biz de sezonu gecikmeli olarak aç­ tık. Son kez iki sayıyı birleştirdik, bundan böyle her ay Derginiz elinizde olacak. Yeni yayın dönemine güçlenmiş olarak giriyoruz. Tiyat­ ro... Tiyatro... Dergisi artık; Orhan Alkaya, Kerem KurdoğIJ, Nilüfer Kuyaş, Ahmet Levendoğlu, Ali Taygun, Sibel Arslan Yeşilay ve Mustafa Demirkanlı'dan oluşan Yayın Kurulu tarafından yönetilecek. Şimdiden zenginleşmeye başla­ yan ve önümüzdeki aylarda sonuçlarını çok daha net göreceğiniz, daha doyurucu Tiyatro... Tiyatro... ile siz­ leri buluşturmak üzere bir aydır yoğun bir çalışma için­ de olduğumuzu söyleyebilirim. [Su sayıdan başlayarak iki yeni sayfa açtık: "Tomruk" ve "Okur Mektupları". Tomruk'ta alanımızla ilgili incilere yorumsuz olarak yer vereceğiz. Okur Mektupları Sayfa­ sı ise size ait, tiyatro ile ilgili her konuda bize yazabilir,

a

tepkilerinizi dile getirebilirsiniz, getirmelisiniz.

Yazar kadromuz zenginleşiyor, elinizdeki sayıda Cum-

cy

huriyet'teki köşe yazısını yayımladığımız Memet Baydur önümüzdeki sayıdan itibaren düzenli olarak yazıla­ rına kaldığı yerden devam edecek, Orhan Alkaya da Dergi içindeki köşesinde sizlerle olacak.

Hasan Anamur ve Sibel Arslan Yeşilay'dan sonra,

pe

Mustafa Demirkanlı

Dikmen Gürün, Üstün Akmen, Ankara'dan Pınar Şe­ ner'in eleştiri yazıları da önümüzdeki aydan itibaren Dergi sayfalarından sizlere akacak. Eleştirmen Adayalarına Çağrı

Okurlar arasından çıkacak yeni eleştirmenlere de sayfa­ larımızı açmak istiyoruz. Bize izlediğiniz oyunlarla ilgili eleştiri yazılarınızı gönderebilirsiniz, ancak iki yazıdan az olmamak ve Yayın Kurulu'nun değerlendirmesine açık olmak koşuluyla. Yayın Kurulu'nda kabul edilen, yayımlanmaya değer bulunan eleştiriler yayımlanacak ye eleştiri sahipleri Tiyatro... Tiyatro...'nun aday eleştir­ menleri olarak kabul edilecek, sezon oyunlarına davetiye teminini Dergi üstlenecektir. Eleştirmen aday­ larının sayısı belirli bir seviyeye ulaştığında da eleştir­ menlik üzerine kısa dönemli kurslar açılacaktır. 3aşkaca yeniliklerimiz ve sürprizlerimiz de var ama hepsini şimdiden aktarmak yerine, oluştukça, hayatiyet kazandıkça sizlerle paylaşmak umuduyla, iyi bir tiyatro sezonu dilerim. 5


H A B E R L E R . . .

H A B E R L E R . . .

H A B E R L E R . . .

İSTANBUL'DA YENİ BİR OLUŞUM: DÜŞÜN SAHNESİ KÜLTÜR VE SANAT EVİ

25. İSMET KÜNTAY ÖDÜLLERİ SAHİPLERİNİ BULDU 1999-2000 dönemini kapsayan İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri, 26 Ekim'de İstanbul Devlet Tiyatrosu"nun Oda Tiyatrosu"nda, Vüs"at O. Bener'in "Ihlamur Ağacı" oyununun galasında sahiplerini buldu. Sibel Aslan Yeşilay, Hayati Asılyazıcı, Doğan Koloğlu, Nadide Küntay, Sevgi Sanlı'dan oluşan seçici kurul, en iyi oyun ödülünü Kent Oyuncuları yapımı, Yıldız Kenter'in yazıp, yönetip, oynadığı "Hep Aşk Vardı" adlı oyuna verdi. En İyi Yönetmen ödülünü Adana Devlet Tiyatrosu'ndaki "Pazartesi-Perşembe" yorumuyla Ayşenil Şamlıoğlu'na, En İyi Kadın Oyuncu ödülü İBŞT'nin Kenan Işık'ın yönettiği 'Aşk Hastası' oyunundaki performansıyla Ayla Algan'a, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü de İstanbul DT yapımı, Memet Baydur'un 'Günebakan Cam Kırıkları' oyunundaki rolüyle Adnan Biricik'e verildi.

"BOYACI" RUSYA'DA

a

İstanbul'un kültür ve sanat merkezi olan Beyoğlu'nda yeni bir tiyatro salonu açılıyor. Adı "Düşün Sahnesi Kültür ve Sanat Evi". Salon, Mümtaz Sevinç'in düşü ve düşüncesi olarak ilk adımını atmış. Salonun ve topluluğun oluşum basamaklarını Mümtaz Sevinç şöyle anlatıyor. "Her şey iki yıl kadar önce, tek kişilik bir oyun projesiyle başladı. Banu H., Nâzım Hikmet'in kadınlarına yazdığı şiirlerden hareketle bir derleme yaptı. Bu derleme Nâzım'ın hem sevdalarını hem de yaşamının kronolojisini içeren çok güzel bir çalışma. Bu çalışmanın rejisi için Mahmut Gökgöz devreye girdi ve doğru bir konsepte oturtarak olağanüstü bir çalışma yaptı. Nurettin Özşuca oyun için yaptığı, senfonik diyebileceğimiz müziği ile aramıza katıldı. Oyunumuz hazırdı artık. Nerede oynayabiliriz sorusunun yetersiz cevabıyla meşgulken, Reis Çelik tiyatro olabilecek bir mekândan bahsetti. Gidip baktık. Bir binanın üçüncü katında depo olarak kullanılan bir yer. 'Neden olmasın?' Orada tiyatro olabileceğini gördüm. Ve başladım.

cy

22 Eylül 2000 tarihinde Rostov Maksim Gorki Akademik Dram Tiyatrosu'nda Tuncer Cücenoğlu'nun "Boyacı" adlı oyunu Rus izleyicilerle buluştu. Yönetmenliğini bu tiyatronun Genel Sanat Yönetmeni ve Rus parlamentosu Milletvekili Nicolay E. Sorokin'in yaptığı oyunun çevirmeni Rusya Uluslarası Tiyatro Enstitüsü Genel Sekreteri Valery Khasanov. Bu tiyatro daha önce, 1954 yılında Nâzım Hikmet'in "Ferhat ile Şirin"ini oynamış. Oyun sezon boyunca sergilendikten sonra, 1-10 Aralık tarihlerinde Moskova'da, daha sonra da diğer kentlerde seyirci karşısına çıkacak.

ABT OYUNCULARINA SORUŞTURMA

Tuncer Cücenoğlu'nun yazdığı 'Çıkmaz Sokak' adlı oyunu sahneleyen Ankara Birlik Tiyatrosu'nun üç oyuncusu hakkında savcılık tarafından suç duyurusunda bulunuldu. Ankara Birlik Tiyatrosu'nun geçen sezon sahnelediği, Murat Çobangil, Nilgün Karababa, Almula Uluer'in rol aldığı "Çıkmaz Sokak", başta ABD olmak üzere Almanya, Avustralya gibi birçok ülkede sahnelendiği, Kültür Bakanlığı'nca İngilizce olarak kitaplaştırıldığı, ABD'de film çekimi için çalışmaların yapıldığı, Fransız Kültür Bakanlığı'nca Fransızca yayımlanması kararlaştırılan bir oyunun Türkiye'de savcılık tarafından soruşturma açılması, oyun yerine soruşturmaların oyunculara açılması Ankara Birlik Tiyatrosu'na yıllardır uygulanan baskının bir başka biçimi olarak yorumlandı.

pe

H

Biz, emek yoğun çalışan insanlarız. Bugün Türkiye'de telaffuz edilen büyük rakamların, söylemekte bile güçlük çektiğim rakamların çok gerisindeyken, sanatıma sevdalı olduğumdan akıl almaz bir heyecan ve cesaretle salon yapımına girdim. Bugün, bir tiyatro salonunda insana yakışan, insana dair olması gereken ne varsa yerine getirmeye çalıştım. Ve elbette dostlarımın emek gücüyle ve manevi destekleriyle oluştu. Hiçbir kurumdan ve kuruluştan maddi destek almaksızın, zaten veren de yoktu. Bazı şeyler var ki, yeter ki düşünüz olsun, yeter ki o düşü gerçekleştirmek için düşünce yollarınız ve eylemleriniz olsun. Başarabiliyorsunuz. Onun için tiyatromuzun adı, 'Düşün Sahnesi Kültür ve Sanat Evi'. Düşün düşünceyle, düşüncenin düşle beslenmesi. Ve söyleyecek sözümüzün olması. İlk oyunumuzun adı da "Bir Çift Sözümüz Var Aşka Dair". Sözümüz bu oyunla başlıyor. Sözlerimizi toplumsal, siyasal ve ideolojik çerçevede oyunlarla söylemeye devam edeceğiz. Bu düşünceden hareketle "18.00 oyunları" adını verdiğimiz, daha çok genç insanlara sesleneceğimiz oyunlar koyuyoruz. Bu yıl Dario Fo'nun kadın oyunlarıyla, işkence, F tipi cezaevi, gladio ve sosyal gerçekliği işleyen oyunların provaları yapılıyor.

İDT'YE ÖDÜL İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun "Yemenimin Uçları" adlı oyunu, Belarus'ta ödüle değer bulundu. Brest'te düzenlenen "Belaja Vezha-2000 6. Uluslararası Tiyatro Festivali"ne Refik Erduran'ın "Yemenimin Uçları" isimli eseriyle katılan İstanbul Devlet Tiyatrosu'na "Çağdaşlaşmadan Kaynaklanan Ahlaki Değer Sorunlarının En İyi Sanatsal Yansıtılması" dalında özel ödül verildi. Fransa, Çin, ABD, İsviçre, Almanya, Litvanya, Ukrayna'nın da katıldığı festivalin büyük ödülünü "Prens Vitovt" adlı oyunu sahneleyen Belarus'un Yanka Kupala Ulusal Akademik Tiyatrosu kazandı.

4.11.2000'de "Bir Çift Sözümüz Var Aşka Dair" oyunla perdemizi açıyoruz. Umudumuz ve dileğimiz perdemizin uzun yıllar açık kalması." Adres: İstiklal Caddesi İmam Adnan Sokak No: 10 Kat: 3 Beyoğlu Telefon: Gişe (0212) 293 68 00 Müdüriyet: (0212) 292 40 40

6


H A B E R L E R . . .

H A B E R L E R . . .

3. İZMİT SOKAK TİYATROSU FESTİVALİ

İSM 2. KATTA YENİ BİR OLUŞUM Tepebaşı'ndaki İstanbul Sanat Merkezi'nin 2. katında yeni bir tiyatro salonu, 30 Ekim Pazartesi günü basın sohbet toplantısı ile açılışını yaptı. Gecede, Aydın Teker'in dans gösterisi ve Nadi Güler'in performansının ardından, Bedri Koçancı ve Krzysztof Ochedowski, çeşitli ülke müziklerinden örneklerle bir nostalji potburisi sundular. Ayrıca Ayşegül Betil tango dostlarıyla, Jose Manuel Reine Gomez de Flamenco sevenlerle buluştu. İSM 2.kat, bütün bir sezon boyunca farklı tiyatroların, dans gruplarının sergileyeceği performansların, konserlerin, video gösterilerinin, dans ve tiyatro konularında çeşitli atölye çalışmalarının yapılacağı bir mekân olacak. Tiyatro Oyunevi ve 5.Sokak Tiyatrosu'nun ev sahipliği yaptığı İSM 2. Kat'ta bu sezon, bu tiyatroların yanısıra Tiyatro Stüdyosu, Bilsak Tiyatro Atölyesi, Stüdyo Oyuncuları gibi gruplar da yer alacak.

İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu ve Kocaeli Fuarı'nın ortaklaşa düzenlediği III. Uluslararası İzmit Sokak Tiyatrosu Festivali bu yıl 1-15 Eylül arasında gerçekleşti. Bu yilki festivalin bir özelliği de, diğer sanat disiplinlerinin de tiyatro gibi sokağa taşınması oldu. İngiltere, Fransa, İtalya, Romanya, Cezayir'den sokak tiyatrosu sanatçıları, tiyatro yazarları, performansçılar, müzisyenler, tasarımcılar, plastik sanatçılar, fotoğraf sanatçıları, koreograf ve

Festivalin bir başka özelliği de İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir

a

dansçıların katıldığı festivalde, ülkemizden uluslararası boyutta işler yapan önemli sanatçılarımız da vardı.

cy

Tiyatrosu'nun kuruluş amaçlarından biri olan tiyatro yazarlarımızı desteklemek düşüncesini somutlaştırmak. Paris'te bulunan ve

alternatif projeleriyle dikkatleri çeken "Gare au Theatre" ile İzmit

Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun işbirliğiyle gerçekleşecek

ortak yapımda her iki tiyatronun önerdiği beş genç yazar, beş genç yönetmen ve profesyonel oyuncu arla, Paris ve İzmit'te bu

pe

performans gerçekleşecek. Yazılan oyunlar daha sonra Fransa'da basılacaktır.

H A B E R L E R . . .

I.Uluslarası Sokak Tiyatrosu Festivali'ne üçü yabancı olmak üzere 11 grup katılmıştı. Aynı günlere rastlayan deprem felaketi yüzünden 2. si yapılamayan festivale bu yıl kat lan grup ve sanatçılar şunlar:

The Grand Theatre of Lemmings(lng), Jason Maverick(ing), The Sockwell Puppet Theatre (Ing), Denis Tricot(Fra), Von Magnet(Fra), Theatre du Lin(Fra), Troup Masrah el Tedj(Cez), Teatro dei Pazzi(lta), Nita Mocanu(Rom), İzmit B.B. Şehir Tiyatrosu Modern Dans Birimi, Yıldız Teknik Üniversitesi Dans Tiyatrosu, Antalya B.B. Şehir Tiyatrosu, Gurup Anatolia, Don Kişot Tiyatrosu, Tiyatro İmge, Sandımay, Orhan Cem Çetin, Şule Ateş.

ENKA VAKFI'NDA KÜLTÜR PROGRAMI KIŞIN DA DEVAM EDİYOR 12 yıldır yaz aylarında düzenlenen kültür programı bu yıl kış aylarında da sürecek. 23 Ekim'de başlayan etkinlikler Enka Oditoryum'da gerçekleşecek. İlk oyun Yılmaz Erdoğan'ın yazıp yönettiği tek kişilik "Cebimdeki Kelimeler". Diğer etkinliklerin adları ve tarihleri ise şöyle: 31 Ekim Salı: Oyun Atölyesi'nin yeni oyunu "Ayrılış" var. Tom Kempinski'nin yazıp Işıl Kasapoğlu'nun yönettiği oyunda, Zuhal Olcay ve Haluk Bilginer başrolleri paylaşıyorlar. 14 Kasım Salı İzmit Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu'nun sunacağı Bertolt Brechf'in "Üç Kuruşluk Opera" adlı oyunu izlenebilir. Oyunu Malcolm Mc Kay sahneye koyuyor. 28 Kasım Salı günü İstanbul Devlet Tiyatrosu Noel Coward'ın "Özel Hayatlar'ını sahneliyor. Oyunun yönetmeni Nedret Güvenç. 5 Aralık salı Dormen Tiyatrosu "Hayati Bey'i Arıyorum" adlı oyunla izleyicilerin karşısına çıkacak. Valentin Kathev'in yazdığı oyunun yönetmeni Metin Serezli. 19 Aralık Salı günü Kenter Tiyatrosu Yıldız Kenter'in yazıp yönetip oynadığı "Hep Aşk Vardı" ile Enka Vakfı'nda.

Ortak projelerde çalışacak sanatçılar: Denis Tricot, Kriztof Guez,

"ÇOK GEÇ OLMADAN''IN YAZARI KÜLTÜR BAKANLIĞI'NDAN TAZMİNAT İSTİYOR

Mark Pichelin, Eveline Mekhitarian, Pascal Delhay, Pierre Druilhe, Isabelle Duthoit, Fabrice Charles, Laurent Charles, Cristelle Emile, Joel Caron, Paul Gabriel Leontina, Kamel Kekhli, Arzu Bigat Baril.

İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenme aşamasında gerekçesiz olarak kaldırılan "Çok Geç Olmadan"ın yazarı Cuma Boynukara Kültür Bakanlığı'ndan 5.000.000.000 TL manevi tazminat talebinde bulundu.

7


H A B E R L E R . . .

H A B E R L E R . . .

H A B E R L E R . . .

KÜLKÜR-SEN'DEN İSTANBUL DEVLET TİYATROSU'NA KINAMA

KÜLTÜR SANAT HABERCİLERİ DERNEĞİ (KÜSAD) KURULDU

İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü bir buçuk ay içinde iki genelge yayımlamıştır. Bir bölge müdürünün yasal dayanağı olmayan bir genelge yayımlaması hakkının bulunup bulunmaması bir yana, ikinci genelge ile tüm çalışanlar suçlanmaktadır. 16.10.2000 tarihinde Zafer Kayaokay imzasıyla yayımlanan ikinci genelge, İstanbul Devlet Tiyatrosu çalışanları içinde iş yapma konusunda bir art niyet ya da adamsendecilik tavrıyla ısrarla işlerin yavaşlatılmaya çalışıldığı belirtildikten sonra, tüm birimlerin müdürlük sekretaryası ve asistanlık biriminin tüm talimatlarına uyması, uymayanlar hakkında kanuni işlem yürütüleceği tehditiyle son bulmaktadır. Bir müdürün tüm çalışanlarını herhangi somut bir gerekçeye dayanmadan suçlaması, hem herkesi töhmet altında bırakıcı hem de çalışma barışını olumsuz yönde etkileyecek bir gelişmedir. Buna ek olarak tüm birimlere yani sanatçı-sanat uygulatıcısısahne uygulatıcısı ve idari hizmetlere dağıtım yapılması öngörülen genelgenin sadece idari hizmetleri içeren bürolara dağıtılması suçlamanın muhataplarının da aslında kimler olduğunu işaret etmekte ve kimseye savunma hakkı tanımamaktadır. Sorunun bir diğer yönü ise, kesin talimatlarına uyulması belirtilen asistanlık biriminin yasal olarak var olmayan bir statüsü bulunmasının yanı sıra, asistanlık görevinin kurum elemanı olmayan, bir temizlik hizmetleri şirketine bağlı, idarecilik tecrübesi ve vasfı olmayan bir kişi tarafından yürütülmesidir. Herhangi yasal bir yetki ve sorumluluğa sahip olmayan bir şahsın, birimleri ile ilişkilerde düzenleyici olması ve kendince saptadığı itaatsizlik ve aksamalar sonucunda bir ceza mekanizmasının başlatıcısı olması ise genelgedeki başka bir keyfiliktir. İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü'nü daha çağdaş bir yapıya döndürmek ve günün şartlarına ayak uydurabilen bir tiyatro yaratma iddiaları ile iş başına gelen idarenin, çağdaşlık kisvesi altında yaptığı, tüm faşizan, keyfi uygulamalar ile soyut ve dayanaksız suçlamalarla ilgili olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü'nü kınıyor ve bunların düzeltilmesi için itidallı davranmaya çağırıyoruz.

Hami Çağdaş (Hürriyet), Hüseyin Sorgun (Zaman), Şehnaz Pak (Radikal), Bedir Acar (Serbest Gazeteci), Mustafa Demirkanlı (Tiyatro... Tiyatro... Dergisi), Sema Aslan (Milliyet) ve Hicran Duran'dan (Milliyet 2000) oluşan Geçici Yönetim Kurulu; KÜSAD'ın sanatın farklı alanlarıyla ilgili haber üreten görüntülü, işitsel ve yazılı basında çalışan gazetecileri bir çatı altında toplamak; mesleki anlamda iç bilgilenmenin kapılarını aralamak ve bu alanlara ilişkin yapılacak etkinliklere bazen bizzat bazen destek vererek katılmak amacını taşıdığını açıkladı. KÜSAD, sanata ilişkin haberlerin sulandırılarak, amacından uzak bir biçimde verilmesini olduğu kadar; kültür sayfalarının hacimsel anlamda giderek azalmasını da kaygı verici olarak değerlendiriyor ve kamuoyunu, sanatsal üretimin doğasına uygun bir üslupla bilgilendirmenin gerekliliğinin altını çiziyor. Bu amaçlar etrafında, kültürel konularda kamuoyunu bilgilendiren habercilerin ve yazarların katılımıyla oluşacak kümelenmenin, KÜSAD'ı, dolayısıyla da amaçlarını güçlendireceğini ve tüm kültür sanat habercilerini derneğe katılmaya çağırıyor. İrtibat: Hüseyin Sorğun 0.542. 656 6538 Mustafa Demirkanlı 212. 243 09 37 Hami Çağdaş: 212. 677 03 84

a

KUMPANYA 1. YIL KURULUŞ ETKİNLİKLERİ

pe

cy

Kumpanya, Tarlabaşı / İstanbul Sanat Merkezi'nde oluşturduğu Kumpanya Sahnesi'ndeki ilk gösterisini 10 yıl önce 1990-1991 sezonunda gerçekleştirdi. İlk etkinlik İSM II. Kat etkinlikleri içinde de yer alacak olan Bülent Erkmen'in Kumpanya için tasarladığı "Afişler ve Diğer Şeyler" Sergisi. Bu sergi sezon boyunca Kumpanya Sahnesi'nin fuayesinde görülebilir. 30 ve 31 Ekim saat 20.00'de ise Nadi Güler'in Lale Müldür ve Orçun Baştürk'le birlikte gerçekleştireceği "Büyük Ünlü Uyumu" adlı performans izlenilebilir. Nadi Güler'in kendi tanımıyla; "Lale Müldür'ün 'kendini anlattığı' özel çekimlerle oluşturulmuş film parçalarına bir müzisyenin katıldığı, farklı sesler, tınılar, boşluklar, mırıldanmalar ya da çığlıklarla Lale Müldür'de ses bulan, onun sesini arayan, kendi seslerinde onu bulmaya çalışan, ondan ses çıkarmaya çalışan bir yapıt..."

Y İ T İ R ERGUN KÖKNAR

İrfan Kuruüzüm Kültür-Sen İstanbul Şubesi Başkanı

D

İ

K

L

E

R

İ

M

İ

Z

Tiyatro sanatçısı Ergun Köknar, tedavi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Onkoloji Servisi'nde 66 yaşında yaşamını yitirdi. Uzun süredir kanser hastalığı nedeniyle tedavi gören Köknar'ın, kullandığı ilaçlar yüzünden kalp rahatsızlığı da vardı. 1934 yılında İstanbul'da doğan sanatçı, son dönemlerinde Dünya Gazetesi'nde ve Bizim Gazete'de sanat editörü olarak çalıştı. Genç Oyuncular'da Ayyar Hamza' oyununda başarı sağlayan Köknar, 1962'de Oraloğlu Tiyatrosu'nda yönetmenlik yaptı. Aynı yıl Arena Tiyatrosu'nda 'Übü', 'Başkalarının Kellesi', 1963'te ise Arslan Asker Şvayk' ile 'Kayıp Mektup'ta rol aldı. Sanatçı ayrıca, İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda da çalıştı.

KADIKÖY BELEDİYESİ OYUN YAZMA YARIŞMASI SONUÇLANDI Kadıköy Belediyesi'nin düzenlemiş olduğu 2. Oyun Yazma Yarışması sonuçlandı. Hayati Asılyazıcı, Ahmet Levendoğlu, Zuhal Ergen, Nesrin Kazankaya, Ülkü Ayvaz, Selçuk Uluergüven ve Cuma Boynukara'dan oluşan Seçici Kurul'un değerlendirmesi şöyle: 1. Ödül; Mehmet Murat İldan'ın "Büyünün Gözleri". 2. Ödül; Ahmet Önal'ın "Baton ya da Baton". 3. Ödül; Kerim Yavuz'un "Şeytan Tırnağı". Mansiyon; Hasan Öztürk'ün "İlmik İlmik". Yarışmada dereceye giren oyunlar kitap haline getirilecektir. Ödül töreni ise 27 Kasım'da Barış Manço Eğitim ve Kültür Merkezi'nde düzenlenecek bir törenle sahiplerine verilecektir.

ŞÜKRÜYE ATAV Türk sinemasında "anne" rolleriyle tanınan, sinema ve tiyatro sanatçısı Şükrüye Atav, Antalya'da öldü. Kalp rahatsızlığı nedeniyle kaldırıldığı Antalya Devlet Hastanesi'nde yaşamını yitiren86 yaşındaki Atav, sanat yaşamına İstanbul Şehir Tiyatroları'nda başlamıştı. Muhsin Ertuğrul ile birlikte sinemaya adım atan Şükrüye Atav, 15 yıl önce ayrıldığı Yeşilçam'da, 60'a yakın filmde rol aldı.

8


Sunu Çocukluğumun minyon güzeli Neşecan Teyzem'in kocası, yakışıklı yazar Erhan Amca'nın bir ağabeyi vardı: Vüs'at Bey. Yazar olduğunu, sonra öğrendim. Çünkü Vüs'at O. Bener, memleketin en iyi gizlenen yazarlarındandı. Bilge Karasu, Sevim Burak, Vüs'at Bey, Ece Ayhan... Sonradan, benim için direniş kahramanları oldular. Yahya Kemal Beyatlı, bize "mısranın haysiyeti"ni öğretmişti; Vüs'at Bey ve yukarıda andığım kahramanlarımdan, "harfin, "im"in peşinden bir ömür devrimci hisler ve sadakatle

,

yürünülebileceğini öğrendim. Bir

pe

cy

a

de Beckett'den... Onlar, dilin perdelediği bir hayatı, dilin imkânlarını kullanarak mümkün kılmanın yollarını gösteriyorlardı. Göstermiyormuş gibi gösteriyorlardı. Birçok arkadaşım gibi, ben de, "Ihlamur Ağacı" oyununu sahneye koymayı, bunu ilk kez yapmayı istedim. Kısmet, sevgili dostum Nur Bey'inmiş. Dergimiz, bu sayısında. Nur Subaşı'nın sahnelemesine hiç dokunmadan, dilin bu manivelası sağlam yazarını, Vüs'at O. Bener'i, mahcubiyetle takdim ediyor. Önümüzdeki sayımızda. Nur Subaşı rejisiyle İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenen "Ihlamur Ağacı" oyununun kritiğini de yayınlayacağız. Vüs'at O. Bener: Her harfini savundu, hesabını verdi.

Vüs'at O. Bener

Cümlesinin sihrine kapılmadı. Kurguladı ama yalan söylemedi.

Orhan Alkaya


S

Ö

Y

L

E

Ş

İ

VÜS'AT 0. BENERLE UZAKTAN KUMANDALI SÖYLEŞİ Söyleşi: Ayşegül Yüksel

a

Vüs'at O. Bener'le yaptığım ilk söyleşi değil bu. Ustayla karşılıklı konuşmanın tadına doyum olmaz. Ancak bu kez ikimizin de gribe yakalanmamız

cy

nedeniyle uzaktan kumandalı bir söyleşme içine girdik ister istemez.

Ben soruları ona ilettim. O da kendisine yüklediğim yazma eziyetinin öcünü almak için, sınav yapan "öğretmen" konumuna yerleştirdi beni.

Bana "Hocam" deyişindeki "kara alay"ı atlamak olanaksız... Dahası, 7. yanıtın

pe

orta yerinde bütünüyle denetimimden çıkıyor olay. Vüs'at O. Bener ürettiği tüm metinlerde olduğu gibi, özgürlüğünü ilan ediyor.

Söyleşiyi ben bitiremiyorum. Beni yerin dibine geçiren övgülerle o bitiriyor.

Birde HAMİŞ ekliyor. Onu Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'nin istediği bu söyleşiye razı etmek için bir sözcüğünü bile değiştirmeyeceğime peşin peşin söz vermiştim. Sözümden dönemem...

Sevgili Vüs'at O. Bener, 50'yi aşkın yıldır öykü, roman, oyun, sembolik düzeyde de şiir üretiyorsunuz. Ancak, her fırsatta ka­ leme sarılan, eskilerin "velut" dediği ya­ zarlardan kesinlikle değilsiniz. Az yazıyor­ sunuz. Çok yoğun bir odaklaşma süreci yaşıyorsunuz. Sonra da ödülleri topluyorsunuz. Sizin gibi yapıtları arasına kilomet­ reler koyarak edebiyat tarihimize geçmiş bir başkası yok gibi. Ne dersiniz? Sevgili Hocam, beni yücelten, onurlandı­ ran sözlerle girmişsiniz söyleşiye, sağ olu­ nuz. Yaşadıkları zaman dilimi içinde, uzun ara­ lıklarla az, öz yapıt verebilmiş "bir başkası

yok gibi" diyerek, üstü örtülü, lâyık olma­ dığım övgü tümcelerine de yer vermişsiniz sorunuzda. Edebiyat tarihimize geçtiğim savına katıla­ mıyorum! Yaşamlarını bile hiçe sayan ya da ömürleri elvermemiş, ne ki, önemli aşamalara, yeniliklere, dönemeçlere adla­ rını yazdırmış nice yürekli insanlarımız var. Onları -zaman öğesini gözardı ederekanmak, gündemde tutmak, yapıtlarını toplumumuza duyurmak, başta eleştir­ menlerimizin, edebiyat tarihçilerimizin gö­ revi. Bağışlayacaksınız sanırım, ürkekliğimi. İki oyununuz var. 1960'larda "Ihlamur

10

Ağacı"nı yazdınız. 1963 Türk Dil Kurumu Oyun Ödülü'nü kazandınız. Oyun yayım­ landı. Yıllar yılı ellerde, dillerde dolaştı. Ti­ yatro tarihi kitaplarına girdi, üstüne ince­ lemeler yazıldı. Ama oynanmadı. Oyunun "dünya prömiyeri" ancak 2000 yılının Ekim'inde yapılabildi. Yazıldığından 38 yıl sonra... Bu da çok ender bir durum. Ne düşündüğünüzü merak ediyorum doğru­ su. 1950-60 arası dönemde yazın dünyamıza alçakgönüllü katkılarım olabilmişti, aldı­ ğım epeyce olumlu tepkilere bakılırsa. Çevremde oluştuğunu gözlemlediğim, be­ nim gözümde yoz, yanlış, zararlı yönelişle-


Y

L

E

Ş

İ

cy

ğünüzü öğrensek... Sözgelimi, tiyatroyu öteki türlerle nasıl kıyaslarsınız? Size ya­ zar olarak çekici gelen, gelmeyen yanları var mı? Roman ve öykü yazmaktan daha mı zor, daha mı kolay oyun yazmak? Yapıtlarım üstüne konuşmayı "pek" sevmemekliğim, konuşmanın yorum, irdele­ me, dahası övünme, savunma kapsamına girebileceği, yanılgılara kapı açabileceği gibi kaygılarla açıklanabilir. Edebiyat türleri üstüne fikir beyan etmek­ ten -üstüme varılmadıkça- kaçınmamı ise, bu alanda boy göstermenin boyumu aşabileceği, bu alanın yetkin kişilere bıra­ kılmasının doğru olacağı kanısına bağlaya­ bilirim. Yine de, bağış dileyerek, dilimin döndüğünce değineyim: Tiyatro sanatı, bireyle­ rin, toplulukların, çeşitli ülke insanlarının birbirleriyle, yüz yüze sıcak ilişkiler kurma­ larını sağlayan, onları çok boyutlu mekân­ lara ve evrensel imgelemlere taşıyabilen, yaşamı sorgulayıcı vb. nitelikleriyle birincil sıraya oturtulması gereken bir sanat türü­ dür. Öteki yazıya dayalı yazın türleri yazarıyla okurunu baş başa bırakmak, okurlarının il­ gisini hemen saptayamamak, tepkisini he­ men alamamak gibi engebeleri özünde taşıyor, denebilir. Roman, öykü türleri de, özgün yapıtlar or­ taya koymaya kalkışanlar için kolay aşıla­ mayan güçlüklerle boğuşmayı gerektiren uğraşlar. Ama, hangi dalı yeğlerdiniz sorusunun ya­ nıtı: Görgüm, eğitimim, bilgim yeterli dü­ zeye ulaşabilseydi, yeteneğime güvenebil-

pe

re kayıtsız kalamıyordum. Tiyatro, seyircisiyle, kamuoyuyla doğru­ dan iletişim kurmaya olanak sağlayan çok önemli bir sanat dalıydı. 1948 yılında Ankara'ya gelişimden sonra, yaklaşık on dört yıl, büyük bölümü Devlet Tiyatroları'nca gerçekleştirilen oyunları, özlemle, hayranlıkla izlemiş, bunların Türkçe metinlerini irdelemeye çalışmıştım. Kalem gücümün, bilgi dağarcığımın sınırlı­ lığına, yetersizliğine karşın "özellikle şehir insanlarımıza" bir uyarı sunma dürtüsü git gide dayanılmaz boyutlara ulaştı. (Ne üs­ tüme vazifeyse ve bu ne burnu büyük­ lük!) Tiyatro yazarlarının öbür, birçok sanat dal­ larını da kapsayan büyük birikimleri, dene­ yimleri olması gerektiğini unutmuyordum elbette. Yine de genç, yaşdaş dostlarımın sürekli, sevecen özendirmelerine karşı koyama­ dım. Yere vurulmayı göze alarak, toyluğumu bile bile, bu çıkış yoluna başkoymayı de­ nemekten kendimi alamadım. "Ihlamur Ağacı"nın serüveni, inişli çıkışlı, zorlu çalışmalarımla sona erdi. 1962 yılında basılmasını sevgili Erhan Bener'in sağladığı bu yapıtın yıllarca sahne­ lenmemesi - t ü m sevindirici değerlendir­ meleri hak etmiş görünse d e - kuşkusuz aklımı, yüreğimi zaman zaman sarsmayı sürdürdü. Genlerimin diyeyim, yaşama fırsatı verdiği bu günlerde, oyunumu daldığı "Eshâb-ı Kehf" uykusundan uyandırmayı düşünen çok değerli sanat adamlarımızı minnet duygularını da içeren sevgilerle kucakladı­ ğımı söylemek boynuma borç. "Ihlamur Ağacı" ile 1980'lerde yazdığınız ikinci sahne yapıtı olan "İpin Ucu" arasın­ da başka oyun kotarmayışısınız nedeni ilk oyunun zamanında sahnelenmemiş olu­ şuna bağlanabilir mi? Edebi kurulların önerilerini, tiyatro yöneti­ cilerinin 1978 yılına değin ve bu yıl sonra­ sında da içtenlikle benimseyememiş olma­ larına hak verdim git gide. Hoş görülme­ mişti, pek yerinde değildi bence de cesa­ retim. Okuma tiyatrosuna yatkın bir oyun­ du bu. Dilinin, kurgusunun, iletisinin Türk seyircisine yadırganacağına inanılıyordu ola ki! Yazarının başka dallarda başarılı görülmesi yeterli sayılamazdı doğallıkla. Sahnelenebilmesi için, yazarla işbirliğine gidilmesi yönteminin uygulanabilmesi, ya­ pıtın görselliğe elverişli, değer çıtasının olağanı aşkın bir yükseltide olmasına bağ­ lıydı herhalde. Susuşum ilk ağızda bu akıl yürütmelere bağlanabilir. Aşırı duyarlılığın yanıltıcılığından kaynaklı kırgınlık saplantısını da gözönünde tut­ mak gerek belki. Yapıtlarınız ya da edebiyat türleri üstüne konuşmayı seven biri değilsiniz. Konu açılmışken tiyatro hakkında ne düşündü­

Ö

a

S

11

seydim, -şiir müzikle atbaşı bir dal olarak burnumda tütse bile- tiyatro yazarlığıdır diyebilirim. "Ihlamur Ağacı"nda yoğun bir dişe diş gö­ ze göz ilişkiler yumağı kotarmışsınız. Gö­ rünüşte, alışılagelmiş gerçekçi tiyatro biçeminde bir aile oyunu. Yine de Türk gerçek­ çi tiyatro geleneğinin bilinen sınırlarını zorlayan ve aşan bir enerji var oyunda. Bu özelliği nasıl açıklayabiliriz? Karakterlerle mi, olay düzeneğiyle mi, dil kullanımıyla mı? Ya da tüm bu öğeleri oluştururken, alışılagelmişi aşma yolunda nasıl bir algıla­ ma ve biçimlendirme süreci yaşadınız? Toplum katmanlarından özellikle çekirdek ailelerin başat sorunlarını incelemek hep ilgi duyduğum bir uğraş türüydü. Çok farklı geleneklerin, eğitim düzeyleri­ nin, yöresel göreneklerin, ekonomik güç­ lüklerin zorladığı birlikte yaşama koşulları, bilinç altına itilmiş kinleri, çözülemez an­ laşmazlıkları, mutsuzlukları oluşturuyordu gözlemlediğim kadarıyla. İnsan doğasının iç karmaşıklığını da gözardı etmemek gerekirdi elbette. Sıradan bir kurgulamayla, seyirciye kurula­ cak tuzak öykülemeyle; bireyleri baskı altı­ na alan, dayanma çaresizliğine iten bu öğelerin bir bölümünü bile anlatamazdım. Kendimle hastalık derecesine varan he­ saplaşmayı daha etkili saydığım yöntem­ lerle seyircilere de bulaştırmak hevesine kapıldım. Yine de saldırgan, abartılı bir dil kullana­ rak, irkiltici olay dizisi sunarak amacıma erişemeyeceğimi sanıyor, duyumsuyordum.


S

Y

L

E

Ş

İ

a

deki gelişmeleri, daha çarpıcı bir biçem, alaycı, soyut kurgu, dil acımasızlığı, ustalı­ ğı kullanımıyla açıklayabilirdi; "akla, dü­ şünce özgürlüğüne öncelik vererek." Bu arada, sevgili kardeşim Cüneyt Ayral'ın oyunun basılması adına katlandığı güçlük­ leri, övülesi direncini anmak istiyorum. İlk baskısına konulan değerli inceleme ya­ zınız, benim en anlamlı ödülüm olmuş, başarabildiğime zayıf abartmaktan kork­ tuğum inancımı pekiştirmişti. Lütfen şük­ ran duygularımı yinelememe izin veriniz. Oyunlarınızda da öteki orta ve son dö­ nem metinlerinizde de her zaman göze çarpan bir özellik var. Yer yer absürde yaslanan bir kara alayla kotarıyorsunuz okuma ve izleme tadını. Bu "kara alay" ustalığında dünyayı ve kendinizi algılayış biçiminizin payı var mı? Kısacası, insanla­ ra, kendinize ve dünyaya hangi gözlükler­ le bakıyorsunuz? Değerli eleştirmen Semih Gümüş'ün beni tanımlamak için kullandığı "kara anlatı ya­ zarı" kitabında değindiği, "bazan" öne çı­ kardığı kara mizah, sivri, sert dil öğeleri; can kardeşim Cevat Çapan'ın içtenlikle işaret ettiği bu özelliklerle; dostum Orhan Koçak'ın yazmanın niçinlerini deştiğini, in­ celediğini sandığım ilginç değerlendirme­ sinde bir değişik açıdan yüze vurulmasını yeğlemiş görünen açıklamalarıyla, sizin absürde yaslanan kara alay deyimiyle sor­ guya almak, yanıtlanmasını istediğiniz so­ rular arasında koşutluk kurulabilir gibi ge­ liyor bana. Hayli ikircikli, ne diyeyim elimde olmayan çapraşıkça yaratılışıma bağlayabileceğim bu yöndeki algılayış biçimini yaşamımın çoğunlukla trajik geçitlerine -gözlükle ye­ tinmeyerek- dürbünün ters merceğinden bakmayı nafile kurtarıcı saymamdan do­ ğabileceğini söylemek inandırıcı bir açıkla­ ma sayılabilir mi acaba? Yöneldiğim yazı türlerinde, sergilemeye çalıştığım kördüğüm olmuş ilişki tablola­ rında da geçerliliğini koruduğunu saylaya­ bileceğim, karaları hiç değilse grilere çe­ virme "gereksiz insancalığına" dayalı özrü­ mün kabul edilebilir görülmesini bekledi­ ğimi eklememi hoşgörünüze sunuyorum galiba! (Ne tuhaf, anlam yoksulu tümceler canım, Allah, Allah!) Dünyaya bakış sorunsalına, yani "mes'eleyi mühimme"sine gelince, çok üzülerek, içim yana yana belirteyim, acıyla umutsuz­ lukla doluyum! Dayanamayıp, değerli, önemli yazar Ali Sirmen'in 12 Ekim 2000 günlü Cumhuri­ yet gazetesindeki köşe yazısından şu acık­ lı yakınmaları alıntılayacağım: "Küreselleşen dünyanın egemeni büyük şirketlerin gündeme getirmeyi sürekli red­ dettikleri tehlike, dünyada yaşamın sona ermesi olasılığı. Ünlü fizikçi ve uzay bilimcisi Stephan Hawking, dünyamızın üç bin yılını göre­

pe

cy

Ağırlıkları, benimsedikleri gerekçeleri ol­ dukça dengeli dört oyun kişisi oluştu böy­ lece. Dört gölge kişiye de sığınarak birbir­ lerini sınayacak, yoracak, sorgulayacak, sonuçta "açıkça farkına varmasalar bile" değişime uğrayabileceklerdi asal kişiler. "Salt" alışılagelmişliği aşma "itkisiyle" ya­ zıldığını ileri sürmek pek yerinde olmasa gerek bu oyunun. "Ihlamur Ağacı"nda karakterleri "yakın çekim" merceği altında tutsak ederken, 20 yıl sonraki oyununuz (Abdi İpekçi Ödülü kazanmış olan) "İpin Ucu"nda ka­ rakterle seyirci arasına eleştirel bir uzak­ lık koyuyorsunuz. Oysa "İpin Ucu" da tıp­ kı "Ihlamur Ağacı" gibi bir "sorgulama", "hesaplaşma" oyunu. Karakterleri iki kişi­ liğe bölüp karşılıklı söyleştiriyorsunuz. Oyun küçük tablolara bölünmüş. Dahası, benzetmeci tiyatro anlayışını teperek, göstermeci bir yaklaşım benimsiyorsunuz. Seyirciyle sahne arasında duygusal bü­ tünleşme yerine düşünsel bütünleşme var. İnsanın toplumsal-politik varoluş biçi­ mi ön düzeye geçmiş. Oyun yazma biçemindeki bu değişimi, oyunun yazıldığı dö­ nemdeki "moda" biçemlerle mi açıklama­ lı? Yoksa Türkiye'nin toplumsal tarihinde­ ki gelişmelerle mi? Ya da siz mi değişmiş­ siniz? Yıl 1978. Önceki yılların biriktirdiği olum­ suzlukların toplumu sürükleyip çaresizlik batağına bıraktığı dayanılmaz çalkantı, kargaşa ortamı; aklı başında sanılan çev­ relerin bile "bu gidiş balyozla önlenebilir" beklentisine yol açmıştı. Dönüp bakıyorum arkama. Yirmi yaşların­ da başladığım subaylık görevim on iki yıl sürmüş; ordudan istifa yoluyla ayrıldığım 1953 yılında -gönlüm tıp eğitiminden ya­ naysa d a - hukuk düzenine de duyduğum ilgi ve ekonomik nedenler hukuk fakülte­ sinde öğrenim görmek zorunluluğunu, is­ teğini güçlendirmiş, staj süresiyle birlikte beş yılda bu yıldırıcı çabayı sonuçlandırabilmiş; 1958-1978 arası dönemde hukuk­ çu kimliğimle -kamu kesiminde- yüklen­ diğim sorumlulukları yirmi yıl taşımış, ken­ di çapımda savaşmıştım; toplam otuz yedi yıl, belki yazın tutkum için yadsınamaz de­ neyim, birikim de sağlamış, ama çekip git­ miş yaşamımdan! Ne denli telaşlansam yeri! Aman geç kalı­ yorum! Emekli edeyim kendimi, ettim! Gündoğan Edebiyat Dergisi'nin 1944 Ba­ har sayısında, 1948 yılı öncesine değinir­ ken; "Has sanat adamı mı olacaksın, göze alacaksın kan içici bir canavarla boğuşma­ yı, tükenmeyi ölesiye, Çin işkencelerine katlanmayı... sezdiğim için yufka yüreği­ me güvenemeyeceğimi, "ilezeliğimi", kara mizaha sığınmayı yeğliyor, kaçıyordum, geri duruyordum hep" demiştim. Sorunuzda, bana yardımcı olma amacı açık, sağlıklı, doğru saptamalarınıza bü­ yük ölçüde katılıyorum. "İpin Ucu" Türkiye'nin toplumsal tarihin­

Ö

12

meyeceğini, böyle gittiği takdirde 2800'lü yıllara gelmeden dünyamızın, üzerinde hayat olmayan ölü bir gezegene dönüşe­ ceğini söylüyor. Ozon tabakasının delinmesi, bu deliğin gi­ derek büyümesi, başta yağmur ormanları olmak üzere, dünyada orman örtüsünün yok olması ve nihayet sera etkisi yüzün­ den, güzel gezegenimiz bir cehennem ol­ maya aday. Ozon tabakasındaki deliğin boyu Kuzey Amerika kıtasına eşit; iklim değişikliği ku­ tuplardaki buzulların erimesine yol açıyor. Ve insanlığı, gittikçe cehenneme dönüşe­ cek olan ve sonunda üstünde yaşamın yokolacağı bir dünya bekliyor." Katılmamak olası mı bu müthiş uyarıya, göz yummak olası mı? Elveda Dünya'ya, evet karasevdamızdan habersiz güzelim gezegenimize! (Sayın okurlar, farkındaysanız söyleşimiz benim "uzaktan kumanda"mdan çıktı. Vüs'at O. Bener, dünyaya "elveda"yı çek­ ti. Onu aramıza geri döndürmek için, son bir sorum var.) Sevgili Vüs'at O. Bener, "Ihlamur Ağa­ c ı n ı n sahnelenmesi, yeni oyunlar üret­ meniz bakımından itici güç olabilir mi? Sevgili Hocam, "çıkmadık candan umut kesilmez, demiş atalarımız, daha incesine(!) varmıyor, bakarsınız bunamadan zır­ valarım belki yine! (Söz verdiniz dokun­ mayacaksınız hiçbir sözüme.) Öğrenciniz olmayı dilerim doğrusu. Yeri gelmişken, "Sahneden İzdüşümler" adını verdiğiniz, bana iletmek inceliğini esirge­ mediğiniz çok değerli, önemli kitabınızda beni "büyük usta" nitelemesine layık gör­ düğünüz için, emin olun ne diyeceğimi şa­ şırdım, aşkolsun yani, serseme döndürme­ yi, utandırmayı başardınız, sizi her zaman saygıyla, içten sevgiyle kucaklayacak olan yaşlı dostunuzu. Gönül indirip, çenesi açmaya çanak tuttu­ ğunuz "sadece yaşça büyüğünüz"; genç ama mübarek ellerinizden öper...

HAMİŞ: Ben kimlere mi minnet borçluyum? Saymakla bitmez kuşkusuz. Ama, başta "hocalar hoca­ sı", "Ihlamur Ağacı"nı büyük özenle, dikkatle, ince duyarlılığıyla inceleyen, incelemelerini ya­ zıya döken, öğrencilerine sürekli öneren, say­ gımı baştacı ettiğim Sevda Şener'e; iyilik sim­ gesi, zeki, genç dostum Ümit Akın 'a, tüm ya­ şayan, yaşamayan yazar, çizer, eleştirmen, yönetmen, sanatçı, çağdaş aydın dostlarıma, sevgili sabırlı okurlarıma, seyircim olmaya kat­ lanan tiyatro tutkunlarına... Elbet Bener soyadını taşıyan tüm aile birey­ lerine. Gençliğini, aklını, bilgisini, şefkatini otuz yıldan beri bana -bencileyin tutaraklı bir adamcağıza- adamaktan sakınmayan sevgili Ayşe Bener'e...


Tiyatro insanlarının, sanatlarının ve kendi sanat yaşamlarının belgesi olan Tiyatro... Tiyatro...'ya ilgilerinin yetersizliğinden dem vurarak "Ben ne diye, kimin için yazıyorum?" yollu karamsar bir duyguyu siz okurlarla paylaşmıştım, geçmişte. Geçen gün ise gazete sütunlarında öyle bir şey (gerçekte iki şey) çıktı karşıma ki, tam tersi bir duygu kabarttı içimde. Onu da sizlerle paylaşmak istedim. Mayıs 98'de, izdüşüm'de, gerçek yaşam kişileri üzerine oyun kurmanın ne denli bıçak sırtı bir iş olduğunu irdelerken -işin tüm zorluklarına karşın- bu toplumdan çıkan özellikle iki kişinin, Sabahattin Ali ile Deniz Gezmişin oyunlarının yapılması gerektiğini savunmuştum. Toplumsal kimlikleri saf tuttukları "ilerici" noktada buluşan bu iki yaman kişinin "dramatik" özellikleri ise yaşamlarının haksız yere, alçakça ellerinden alınmış olmasıydı, işte bu "gerçek" tragedya kahramanlarına ilişkin, yazıda özetle şunları demiştim: "Sabahattin Ali, asıl tiyatro sahnesinde can bulmalıydı yeniden. Bu topraklardan çıkmış olup, yaşadığı ve yaptığıyla (ve ona yapılanla), tiyatro sahnesinde yer almaya en çok yakışan kişilerden çünkü o.", "Deniz Gezmişin oyunu yapılmamalı mı, peki? Kimseyi öldürmediği halde, 'af dilemediği için' ipe yollanmasının 25. yılı yeni dolmuşken?"

cy

a

Bu yüzden, 21 Eylül tarihli Cumhuriyet'te "Ankara Sanat Tiyatrosu bu yıl Deniz Gezmiş ve Sabahattin Ali'nin yaşamöykülerini sahnesine taşıyacak." içerikli yazıyı okuduğumda içimde olumlu, umutlu, sevinçle karışık kıpırtılar oldu. AST, çoktan gelenekleşmiş olan "ilericidevrimci" tiyatro bakışını bu yeni oyun dağarıyla bir kez daha tutarlılıkla (ve yüreklilikle) sahneye yansıtıyor. Bugün salt bunun için onları kutluyor, bir yandan da oyunların sahnede başarıya ulaşmalarını görmeyi gönülden diliyorum. (Bu yazıya girişmişken Sabahattin Alı oyununun "şu anda repertuarda bulunmadığına" ilişkin bir bilgi aldım, telefonda. Bunun "ileri tarihte repertuarda bulunacak" anlamına geldiğini umarım. Özel tiyatroların en çetin sorunlarından olan "kadro" sorunu nedeniyle "belirsiz bir ileri tarihe" ertelenmiş olsa bile bu benim için "niyetteki" doğruluğun değerini azaltmaz, inanırım ki, bugün olmasa yarın, AST bu işi kotarır.) Bu konuda son bir söz: Denizi "sallandırma" girişiminin çığırtkan bayraktarlığını yapmış olan "dokuzuncu" Demirel, şimdilerde devletçe "kamu hakemliğine" soyunduruluyor. S. Ali'ye, D. Gezmiş'e yaptıklarını yapan devlete bu yakışmaz değil!

pe

"Gazete sütunlarında karşıma çıkan iki şey"den ikincisi, aynı tarihli aynı gazetenin komşu sayfasındaki, Ahmet Cemalin "Devletin Tiyatrosu..." başlıklı yazısıydı. Dergi ve gazete sayfalarında tiyatro konularını izleyenlerden en az bir bölümünün "devletin tiyatrosu" konusunda benim görüşümü bildiklerini umuyorum. Ummamın nedeni de bunu çok uzun yıllardır yazılarda yazıyor, söyleşilerde söylüyor olmam. Tiyatro... Tiyatro...'da da bu konuya birkaç kez dokunmuşumdur. Kasım-Aralık 99 sayısında -derginin sayfa sayısı sınırlarını epey aşan uzunlukta- bir yazıda da, çok ayrıntılı biçimde görüşümü gerekçelendirmişimdir. Bu görüşün özü, söz konusu kurumun varlığının yanlışlığıdır, işin garip yanı ise, bunca yıldır bu konuda, tartışma bağlamında olsun, herhangi bir sesin çıkmakta olmamasıdır. Bu durum Ahmet Cemalin yazısının önemi, öncelikle ilk kez bu boşluğu -yetkinlikledolduruyor olmasında yatıyor. Ama ondan öte, işin özünü diyalektik temelde irdeleyen bir görüş içermele de önem taşıyor. Cemal, "Devlet'ln tiyatrosunun varlığının yanlış olduğu" keskinliğinde bir görüş ileri sürmüyor ama, benim savunup yazdıklarıma epey yakın duran şu belirlemede bakışını özetliyor: "(...) burjuva kültüründen süzülüp gelmiş toplumlarda 'Devlet Tiyatrosu' ya da adı farklı benzer kurumlar, devlet "iktidarını" tiyatro alanında da göstersin diye değil, fakat devletin tiyatro sanatını desteklemesi amacıyla vardır. Dolayısıyla o toplumlarda böyle kurumlar, devlet daireleri olmayıp birer sanat kurumudur"

İZDÜŞÜM Ahmet Levendoğlu

Ele aldığım iki konuda "Yazdıklarım sonuçta gerçekleşiyor, doğrulanıyor." türü hamhalat bir böbürlenmeye kendimi kaptırdığım izleniminin edinilmesinden çok çekinirim. Benim "sevinmem" yalnızca "Ne diye yazıyorum?" sorusuna "O kadar da boş yere değil!" dedirtecek bir iki olumlu yansıma görmüş olmamdan.

DEVLET NE YAPAR, NE YAPMAZ? 13


İNCELEME

IHLAMUR AĞACI S e v d a

a

mistir. Aile ilişkilerini gizli bir savaşıma dönüş­ türen durumların başında Baba'nın üvey ol­ ması gelir. Ana, oğlunun babası olan ilk koca­ sı öldükten sonra ikinci bir evlilik yapmış, fa­ kat bu evliliğe on yaşlarındaki oğlunu okuta­ bilmek için razı olduğunu, duygusal olarak es­ ki kocasına bağlı kaldığını belirtmeye özen göstermiştir. Kadının bu tavrı, içtenliği konu­ sunda kuşku uyandıran bir erdem gösterisi olarak yorumlanabilir. Oyunun en başında Ana'nın ölen kocasının mezarına gitmek üze­ re hazırlanması, onun sadık zevce rolünü us­ talıkla oynadığı izlenimini verir; tıpkı daha sonra özverili anne rolünü oynamakta göster­ diği ustalık gibi. Sıkıntılı geçen bir dönemi yü­ reklice göğüslemiş olduğu anlaşılan bu çalış­ kan ve dirençli kadın, gücünü çevresindekiler üzerinde egemenlik kurmak için kullanmakta­ dır. Oğul, annesiyle beraber zor günler geçir­ miş, çocukluk yaramazlıkları hoş görülmemiş, annesinin görev ve sorumluluk duygusunu benimseyerek katılaşmıştır. Üveybabasının duygusallığını, sorumsuzluğunu bağışlamaz; akılcılığı, kuralcılığı zaman zaman acımasızlığa dönüşür. Oğul, annesine karşı kendini borçlu hissetmekte, iç huzursuzluğunu hırçınlık gös­ terileriyle dışa vurmaktadır. Baba'nın, Ana-O­ ğul dayanışmasına yenik düştüğü görülür. Duygusallığı ve yumuşak başlılığı onu Ana ile Oğul'un kemikleşmiş doğruları karşısında güç­ süz bırakmıştır. Zayıflığının bilinci içindeki Ba­ ba, kadri bilinmemiş, haksızlığa uğramış, duy­ guları incitilmiş, içli insan rolünü ustalıkla oy­ nar. Onu terk eden ilk karısına olan aşkını, ölen kızına olan özlemini aşırı bir duygusallık­ la dile getirir. Bu aile üçgenine yeni katıldığı anlaşılan Gelin, babasının intiharının şokunu atlatamamış, kendine destek arayışı içinde 0ğul ile evlenmiş olan bunalımlı bir kadındır...

pe

cy

Ihlamur Ağacı, kendi türü içinde özel bir yeri olan bir aile dramıdır. Vüs'at O. Bener aile ku­ rumuna, tiyatromuzda gelenekselleşmiş yak­ laşımlardan farklı bir bakışla yaklaşmış, aileyi, uyumlu dış görünüşün altında gizli kırgınlıkla­ rı, örtük öfkeleri barındıran karmaşık bir ilişki­ ler yumağı olarak değerlendirmiştir. Özverinin sömürüye, dayanışmanın yıpratmaya, övme­ nin suçlamaya dönüştüğü bu ortamda güçlü olan ayakta kalmakta, zayıf olan dışlanmakta­ dır. Bununla beraber içten içe yaşanan geri­ lim, pek çok aile dramında görüldüğü gibi bü­ yük krizlere, yıkımla sonuçlanan çatışmalara dönüşmez. Ihlamur Ağacı'nı benzeri aile dramlarından farklı kılan, yüzey gerçeğinin al­ tında yatan iç uyumsuzluğu ve bu uyumsuzlu­ ğun neden olduğu gerilimi, büyük olaylara başvurmadan aktarabilmiş olmasıdır.

Ş e n e r

İki bölümden oluşan olay zinciri, günün so­ nunda zamanın sanki durduğu bir günlük bir zaman dilimi içinde ve evin oturma odası gö­ revini yapan holünde geçer. Oyun kişilerinin iç ve dış hesaplaşmalarını yaşadıkları bu dar alan bir kıstırılmışlık duygusu yaratır. Hole açı­ lan mutfak ve yatak odası, merdivenle çıkılan tavanarası, dış kapının açıldığı sokak, görme­ diğimiz fakat oyun kişilerinin bunaldıkları za­ man sığındıklarını sezdiğimiz yan mekânlar­ dır. Ana mutfakta, Baba tavanarasında iş gö­ rür, Gelin yatak odasında uyur, Oğul içerideki odaya geçer. Oyunun sonunda Baba sokak kapısından çıkıp gidecektir. Oyun kişileri Ana, Baba, Oğul ve Gelin'den oluşmuştur. Ana-Oğul ilişkisi ekseni üzerinde başlayan olaylar, Baba ile Gelin arasında geliş­ meye başlayan yeni ilişki ile dengelenir. Baba ile Oğul arasındaki gerilimli karşıtlık da, Ana ile Gelin arasındaki örtük karşıtlıkla dengelen-

14

Tepkilerini dizginlemeye çalışmaz. Korumaya çalıştığı içözgürlüğünü delişmenlik ya da so­ rumsuzluk gösterisine dönüştürme eğilimin­ dedir, içine düştüğü karmaşık ortamda, ka­ buk bağlamış çıbanları neşterleme görevini üstlenen bir sorgucu kimliğini benimsemiştir. Gelin'in insanları kendi gerçekleri ile yüzleştir­ me planı bir ölçüde başarılı olursa da, olaylar geliştikçe yaşamla oyun arasındaki çizginin belirsizleştiği, rollerin gerçeğe, içlilik gösterile­ rinin gerçek acıya dönüştüğü görülecek, oyun, umutla umutsuzluğun durmadan yer değiştirdiği bir açık uçla sona erecektir. Ihamur Ağacı'nda oyunun kadrosu dört kişi­ den oluşmakla beraber, Ana'nın ölmüş koca­ sı, Baba'nın kaçmış karısı, Gelin'in intihar etti­ ği söylenen babası ve Baba'nın ölmüş küçük kızı gölge varlıklarıyla ilişkileri etkilerler. Öl­ müş olanlarla yaşayanlar arasında, bir karşıtlık ve koşutluk dengesi kurulmuştur. Oyundaki işlevleri açısından Baba'nın ilk karısı ile Ana'nın ilk kocası benzeşirler. İkisi de onları sevenleri yalnız ve umarsız bırakmışlardır... Ai­ le üyeleri arasındaki uyumsuzluğun bir nede­ ni, bu yüzden geride kalanların hâlâ yaşamak­ ta olduğu düş kırıklığıdır.. Gelin'in intihar et­ tiği söylenen babası ile Baba'nın intihar etti­ ğinden kuşkulanılan kızı arasında da, yaşayan­ larla olan bağlantıları bakımından benzerlik bulunur. İkisi de onları sevenlerin ilgisizliği, dikkatsizliği yüzünden yaşamlarını yitirmişler­ dir. Bu durum geride kalanlarda suçluluk duy­ gusu yaşatır. Ayrıca, Baba Gelin'i, yaşama tut­ kusu, güzelliği, canlılığı bakımından yitirdiği eşine benzetmektedir. Bu benzerliği pekişti­ ren, Gelin de tıpkı Baba'nın ilk eşi gibi kocası­ nı terk etmenin eşiğine gelmesidir. Baba ile Gelin'in ölen babası arasında da, ciddiye alın­ mamış, anlaşılmamış olmaları bakımından


İNCELEME

benzerlik bulunabilir. Baba'nın son yolculuğu, tıpkı Gelin'in babasınınki gibi bir bilinmeze doğru olacaktır.

Ihlamur Ağacı Anısı

Oyunun gelişiminde uygulanan kurgulama yöntemi, olayı örtük bir ça­ tışmayla başlatmak, bir uzlaşma girişimi ile geliştirmek, bu girişimin so­ nuç vermemesi ya da tek taraflı bozulmasıyla noktalamaktır. Bu kurgu küçük değişimlerle bütün ilişkilere uygulanmıştır. Kişiler arasındaki gizli savaşım bir eylemi ateşlemekten çok, iç gerçeğin dışa vurulmasını sa­ ğlar. Oyunun tek gerçek eylemi Baba'nın evden ayrılma kararını uygula­ masıdır. Olayların eksenine Ana-Oğul, BabaGelin ilişkisi yerleştirilmiştir. Ana ile Gelin, 0-

"Ayda bir" çıkar Dost Yayınları'ndan Ihlamur Ağacı'nı tam da yayımlandığı yıl edinmiştim: 1962. Kitaplığımdaki ilk 'oyun' kitabı. 1962'de Beyazıt'taki Sahaflar'a yeni yeni dadanmıştım. Ihlamur Ağacı'nın siyahlı, mavili, hele zeytuni yeşilli, grili kapağı gönlümü çelmişti. kapağı Orhan Peker'in yaptığını kim bilir ne zaman ayırt edecektim...

ğul ile Gelin, Baba ile Oğul, Baba ile Ana iliş­ kileri bu iki eksenin çevresinde yer alır. Ana ile Oğul, kendi içlerindeki hesap aşmaya kar­ şın, Baba ile Gelin'e karşı dayanışma içinde­ dirler. Buna karşın Gelin ile Baba arasında bir dayanışma gelişir. Baba Oğul çatışması, Ana Gelin çatışmasıyla dengelenmiştir. Ana ile 0ğul dayanışmasının pekişmesi için Baba'nın dışlanması, Oğul'un bir yandan annesinin et­ kisinden kurtulmaya çalışırken bir yandan ka­ rısını annesinin rolünde görmek istemesi, an­ layışlı anne rolündeki Ana'nın gelinine karşı sinsi bir savaşım sürdürmesi yazarın oyuna incelikle yerleştirdiği ruhsal çözümlemelerdir.

Vüs'at ve Erhan Bener

Yıllarca okumadım Ihlamur Ağacı'nı.

a

Dış aksiyondan çok iç aksiyonun ağır bastığı oyunda yazarın, hem vurgulamak istediği anlama hizmet eden hem de seyircinin ilgisini uyanık tutan bir kurgulama tekniğini uyguladığı görü­ lür. Karşılıklı konuşmalarda yanıtların geç gelmesi, araya başka konuş­ maların girmesi, bir yandan iletişimsizliğin göstergesi olma işlevini yeri­ ne getirirken, bir yandan seyircinin meraklanmasını sağlar. Seyircinin bil­ mediği gerçeklerin geciktirilerek iletilmesinde de, hem söz konusu bilgi­ nin kesin olmadığını sezdirme hem de seyirciyi meraklandırma gibi çift işlev gözetilmiştir. Oyun kişilerinin, yaşlarına, aile içindeki konumlarına uymayan tepkileri şaşırtıcı olduğu kadar, toplumdaki rollerimize yakıştır­ dığımız kimi özelliklerin doğal yapımıza, kişiliğimize aykırı olabileceği ko­ nusunda uyarıcıdır. Yazar abartı yöntemini, durumu gülünçleştirerek ha­ fifletme amacıyla değil, düşündürücü kılma amacıyla kullanmıştır. Oyun kişilerini haklıyken haksız, güçlüyken güçsüz duruma düşüren bu abartı­ lar güldürücü olanla acı verici olanı birbiri içinde eritir ve daha anlamlı kılar.

pe

cy

Oysa Vüs'at O. Bener'in öykülerine hayrandım. O sıralar Dost'un yeni basımı gerçekleştirilmişti. Birbirinden güzel ve önemli, değerli yapıtların yeni basımlara ulaşamadığı yıllardı.

Vüs'at O. Bener Ihlamur Ağacı'nda dört kişiden oluşan sıradan bir aile­ nin dramını yansıtırken, yüzey gerçeğinin altında yatan örtük gerçeğe ayna tutmuş, daha doğrusu çeşitli göstergelerle bu gerçeği bilinç düze­ yine çıkarmıştır. Bu, bizim itiraf etmekten kaçındığımız, hatta görmek­ ten bile kaçtığımız gizli gerçeğimizdir. Bu acı gerçek bize, aile ilişkilerin­ de var olduğuna inanılan, varlığına güvenilen, en azından varmış gibi gösterilen uyumun bozulmuş olduğunu göstermektedir. Öfkeli tepkiler­ le, sinsi savaşımlarla açığa vurulan örtük düşmanlıklar ailenin uyumunu bozmakla kalmamış, aile üyelerinin yüreklerini soğutmuştur. "Bu ev ne­ nin nesi, hangi şaşkın bizi toplamış bir araya böyle." dedirtecek denli bir yabancılaşma yaşanmaktadır. Kişiler birbirlerine yabancılaşmışlığı kabul etmeye yanaşmadıklarından sevgisizliklerini aşırı bir görev duygusu, aşırı bir kural kaygısı arkasına gizlemişlerdir. Kusursuzluk gösterisinde insan­ lar birbirinin denetçisi olmuştur. "Herkes kendi görevini bilsin, payına düşenle yetinsin," gibi, görünüşte akla yakın öneriler karı koca arasında gerçek birlikteliğin sağlanamadığını gösterir. Bu yüzden aile içinde artık birlikte şarkı söylenmemekte, birlikte oyun oynanmamakta, birlikte çalışılmamaktadır. Yaşam savaşımını tek başına sürdürmek zorunda olan bireyler, bu örtük savaş ortamında yanlış yapmamaya, zırhlarını pek tut­ maya, açık vermemeye, altta kalmamaya çalışırlar. Vüs'at O Bener'in yıllar önce yazdığı bu oyunda, dünyamızın bugün en önde gelen, en çok tartışılan sorununa alçakgönüllü bir aile dramı çer­ çevesi içinde parmak basmış olduğu görülmektedir.

15

Dost'u kitapsever bir evden 'aşırmıştım', evet aşırmıştım. Ceketimin cebinde Dost, koşa koşa, sevinçten uçarak eve dönüyordum.

Orada "İlki" diye bir öykü vardır, kitabın ilk öyküsü. Duyarlılığını hiç yitirmeyecek bir öykü. Galatasaray Lisesi'nde yatılı okumaya başladığım günlerin -bir türlü çözemediğim- karmaşasına ışık tutan, beri sarıp sarmalayan öykü. Böylece Vüs'at O. Bener'i de 'taklit' etmeye çabaladığım zamanlar gelip çatıyordu. Ne var ki Ihlamur Ağacı'nı okumaya girişemiyordum. Kitabın ilk sayfalarını açar, okurdum: Kişiler: Baba Ana Oğul Gelin Şarkı: Franz Schubert- "Lindenbaum": Türkçesi: "Ihlamur Ağacı". Çarpılıp kalırdım. Schubert'in şarkısını dinlemeye çalışırdım. Daha doğrusu, bir yerlerden bulup dinlemeye.

Ihlamur Ağacı nihayet sahne ışığına kavuşuyor. Bilgi dağarım, beni aldatmıyorsa, ilk kez sahnelenecek. Otuz sekiz yıllık bir gecikmeyle. Kitabı evirdim çevirdim, bir köşede aradığım izi buldum: Ihlamur Ağacı'nı 1975'te okumuşum. Bir de şu not: "Birbirinden berbat oyunların tiyatro diye yutturulduğu şu dönemde Ihlamur Ağacı iyi ki oynanmıyor." Öfkemden böyle yazmışım herhalde. Şimdiyse, Ihlamur Ağacı'na hayat verenlere teşekkür etmek istiyorum. Selim İleri


ELEŞTİRİ

Klasik Oyunların Sahnelenmesi ve

İKİ CYRANO DE BERGERAC Hasan

a

gelecek eleştiri aşamasının ülkemizde daha tam olarak oluşmadığını, metinleri bilmeyen bir bölüm izleyicinin yenilik adına karşılarına çıkarılan en tutarsız, en aykırı yorumları bile kabullendiğini görüyoruz. Bu görüşümüze karşı çıkanlar ve sahneye ko­ yucunun tümüyle özgür olması gerektiğini, yaratıcılığın temel koşulunun sınırsız bir öz­ gürlük olduğunu ileri sürenler olabilir. Bu da ilk bakışta doğru gibi görülebilir; ancak tiyat­ ro yazarı için geçerli olan bu görüş sahneye koyucu için geçerli değildir. Sahneye koyucu, tanım olarak, bir yapıtı yazarın bildirisi ve amacı doğrultusunda, tutarlı bir biçimde yo­ rumlayan ve izleyiciye sunan kişidir. Sahneye koyucunun özgürlüğü yazarın söylemek iste­ diğiyle doğru orantılı bir özgürlüktür. Sahne­ ye koyucunun özgürlüğü bir yapıtın saklı özel­ liklerini bulup çıkarmakla, bunları özgün an­ cak tutarlı bir biçimde vurgulamakla, tüme uyumlu ve kendi içinde tutarlı bir anlatım yo­ luyla aktarmakla sınırlıdır. Özellikle bir klasik söz konusu olduğunda bu özgürlük zorunlu olarak bağımlı bir özgürlüğe dönüşür; çünkü yorum metnin anlamından, amacından ko­ puk, tutarsız, anlama ve amaca aykırı olma­ malıdır.

pe

cy

Bu yazımızda klasik oyunların sahnelenmesi sorunu üzerinde duracak ve görüşlerimizi açıklamak için Edmond Rostand'ın İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda iki sezondur oynanmak­ ta olan, Paris'te de Ulusal Sanat ve Deneme Tiyatrosu Lucernaire'de Mayıs 2000'de başla­ yan ünlü Cyrano de Bergerac'ının sahnelen­ melerini örnek alacağız. I.D.T. deki oyunu Işıl Kasapoğlu, Lucernaire'dekini Henri-Paul Korchia sahneye koymuşlardır. Bir tiyatro metnini sahnelemek kuşkusuz san­ cılı bir yaratıcılık sürecidir. Hele bu metin bir klasikse, tüm insanlığın malı olmuş, izleyicinin genelde yakından bildiği bir oyunsa sahneye koyucunun yükü ve sorumluluğu daha da ar­ tar/artmalıdır. Bir örnek vermek gerekirse, Rusya'da bir Çehov oyununu sahneye koya­ cak olan cesur kişi izleyicilerin neredeyse he­ men hepsinin Çehov'un dünyasını çok iyi tanı­ dığını, daha önceleri de defalarca tutarlı Çe­ hov yorumları izlemiş olduğunu, hatta izleyici­ lerin bir bölümü ile eleştirmenlerin metni ez­ bere bildiklerini dikkate almak zorundadır. Bu durumu tüm klasik oyunlara genelleyebili­ riz.

Anamur

Her yaratıcılık olayının temelinde yorumlama olgusu vardır. Yorumlama da ancak metnin doğru algılanma aşamasından sonra gerçek­ leştirilebilir. Bir tür metin incelemesi olan bu aşamada oyunun yapısı, yazarın söylemek is­ tediği ve bunu nasıl dile getirdiği kavranmalıdır. Ancak bu tür bir kavrama aşamasına da­ yalı yorumlar ve sahne çalışmaları sahneye ko­ yucuyu özgün ve tutarlı sonuçlara götürür, oyuncuların oyuna, yoruma inanmalarını, kişi­ lerini anlamalarını sağlar. Bu aşamadan geç­ meden yapılacak sahnelemelerse hem bilgili ve bilinçli izleyicilerin hem de eleştirmenlerin olumsuz eleştirilerine açıktır. Ne yazık ki, bu eleştiri aşamasının, özellikle de izleyicilerden

Ne var ki, sahnelerimizde, metnin anlamın­ dan, amacından kopuk, tutarsız, anlama ve amaca aykırı örneklere, kimi sahneye koyucu­ ların, belki de, kendilerini öne çıkarmak için klasik oyunlara olmadık birer yama gibi yapı­ şan uygulamalar yapmalarına çokça tanık ol­ maktayız. Birkaç örnekle belleklerimizi tazele­ mek gerekirse, birkaç yıl önceki bir Tiyatro Festivalinde sahnelenen Bernarda Alba'nın Evi'nde, babalarını yitirmiş, aşırı tutucu anne­ leri ve törenin boyunduruğunda bir cehen­ nem hayatı yaşayan Bernarda'nın kızlarını, metin değiştirilmeden, Büyük Sahra'da bir ça­

16

dırda komutanların sultasında yaşayan lejyon askerlerine (!) dönüştüren yorum da gördük; Venedik Taciri'nde Portia'nın aşkıyla yanıp tu­ tuşan Bassanio ile, Bassanio sevgilisine kavu­ şabilsin diye yaşamını bedel göstererek tefeci Shylock'la anlaşan Antonio arasında eşcinsel bir ilişki(!) keşfeden yorum da. Başka şeyler de gördük : Hamlet'in kadın oyuncuya oyna­ tılması ya da kişilik bölünmesi yorumuyla biri erkek öteki kadın iki oyuncuyla izleyici karşısı­ na çıkarılması, Godot'yu Beklerken'de Estragon'un kadın olarak yorumlanması gibi ilginç(!) durumlarla karşılaştık. Hamlet gibi bir klasikte, tiyatronun yanı sıra sinemada, yanlış yorum olasılığı bir yana bırakılırsa, başrol için tanınmış bir kadın oyuncu seçiminin arkasın­ da, gişe amacının yatmadığını düşünmek güç­ tür. İleride iki değişik sahnelemesine değine­ ceğimiz Cyrano de Bergerac için de bir kez aynı durum yaşanmıştır: Cyrano rolünü bir ka­ dın oyuncu, döneminin süper starı Sarah Bernhardt oynamıştır. Çok ünlü bir tiyatro oyuncusu bile olsa, erkek kılığına girmiş bile olsa, kadın olduğu bilinen bir oyuncuyu kuzini Roxane'a sırılsıklam aşık, sinirlendiği şilahşörlere posta koyar, elde kılıç düelloya girişir, sa­ vaşta kahramanlıklar yapar görmek ilginç ge­ lebilir, kimileri için eğlendirici, hatta ses getiri­ ci olabilir - asıl amaç da herhalde bu sonun­ cusudur -, ancak bu yorumun, eğer bu bir yorumsa, oyunun ruhuna aykırı olmadığı söyle­ nemez. (Jean Cocteau'nun Sarah Bernhardt'ı Cyrano rolünde gösteren desenini bu sayfada bulacaksınız.) Özetlersek, bir klasik tiyatro metnini - bütün öteki tiyatro metinlerini de - ilginç bir yorumla sahneye koymak demek, ne her biri belki ken­ di başına güzel bir buluş olan uygulamaları olur olmaz yerlerde gösteriye yamamak ne ki­ şilikleri çarpıtmak ne de salt farklı bir şey ya-


pe

cy

a

pabilmiş olmak için tutarsız, hatta öze aykırı düşen bir yorum sergilemek olmalıdır. Oyun eğer yazarının adıyla sahneleniyorsa sahneye koyucunun yorumunu metnin genel anlamına uygun bir yaklaşım içinde vermesi, bunu da öz­ gün ancak tutarlı bir yaratıcılık süreci sonucu yakalaması gerekir. Eğer sahneye koyucu klasik bir metne bu metnin taşıdığı evrensel anlamından farklı olarak kendi yorumunu getirmek istiyorsa, bu durumda yapması gereken klasik bir konuyu yeniden ele alarak yorumlayan yazarların be­ nimsedikleri yolu izlemek olmalıdır. Bilindiği gibi, örneğin Eski Yunan tragedya yazarları aynı söyleni değişik biçim­ lerde, farklı yaklaşımlarla, farklı anlamlarda yorumlamışlar ve kendi yorumlarını kendi yapıtları olarak kendi adlarıyla vermişlerdir. Aiskhilos'un, Sofokles'in, Evripides'in Atreusoulları söyleninden esinlenen ve Orestes ile Elektra çev­ resinde kurulan tragedyaları buna ilk örnekler olarak gös­ terilebilir. Bu yazarlardan esinlenen çağdaş yazarlar da kendi özgün yorumlarını kendi adlarıyla vermişlerdir: Giraudoux: Electre; Sartre: Sinekler; O Neill: Elektra'ya Yas Yaraşır, vb... Bu oyunlar aynı kaynaktan esinlenen, ancak her biri kaynağı farklı yorumlayan uygulamalardır. Sahne­ ye koyucu da, çıkış metnine bilinçli olarak farklı bir yorum getireceği zaman bunu kendi adı altında yapmalıdır, ör­ neğin Planchon'un Moliere'in Cimri'sini yorumladığında yaptığı gibi. Burada izlenen artık Moliere'in Cimri'si değil, özgün yorumuyla Planchon'un Cimri'sidir, çünkü bu bili­ nen komedya Planchon'un farklı yorumunda gerçek bir tragedyaya dönüşmüştür. Sahneye koyucunun yapıtı yeni­ den anlamlandıracak bu tür bir yorumu yoksa, o zaman metni anlamaya ve doğru yorumlamaya çalışması gerekir. İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda Işıl Kasapoğlu'nun sahneye koyduğu Cyrano de Bergerac, yarattığı kimi önemli sorun­ lar nedeniyle bu bakımdan ele alınabilecek iyi bir örnek oluşturmaktadır. Bir süper prodüksiyon olarak düşünül­ müş bu yapımda oyunu bilen izleyici pek çok aykırılıklar bulacaktır. Romantik okulun son temsilcilerinden olan Edmond Rostand'ın koca burunlu kahramanı Cyrano de Bergerac'ın kişiliğini gönlü yücelik, serdengeçti yiğitlik, dü­ rüstlük, özveri, alçakgönüllülük bunlarla harmanlaşmış ama mizahla bastırılmış duyarlılık, duygusallık ve üstün şiir yeteneği oluşturur. Kuzini Roxane'a tutulmuş olan Cyrano çirkin burnunun acısını her an içinde hissetmekte, burnu­ na yönelen en ufak imayı bile yanıtsız bırakmamakta, bu haddini bilmezlere dünyayı dar etmekte, böylece bir tür yazgısına baskın çıkma yolu aramaktadır. Heybetli görü­ nümü, kılıç kullanmadaki becerisi, üstün zekâsı, mizah ye­ teneği ve söz derleme ustalığıyla bunu her zaman başarır. Cyrano'nun bu özellikleri taşıyan kişiliğinin İ.D.T. daki sah­ nelemede ölümcül yaralar aldığı ve oyunda yer yer var olan ancak tadında kullanılması gereken güldürü öğeleri­ nin garip bir biçimde oyunun tümüne, bu arada Cyra­ no'nun kişiliğine de, egemen olma yolunda oldukları gö­ rülmektedir. Bu nedenle kimi ayrıntılar üzerinde durmak yararlı olacaktır. Oyuncuların izleyicileri sahne giysileriyle giriş kapısında karşılamalarıyla doğan umut, sahne ile salon arasında sıcak bir bağ kurulacağı umudu ne yazık ki yine daha kapıda, karşılayıcıların ağızlarından çıkan Fransız­ ca sözcüklerin ve özel adların hemen hepsinin neredeyse anlaşılmaz ya da yanlış söylenişiyle dağılıyor ve yerini ilk kaygılara bırakıyordu. Bunda da haksız olunmadığı perde açılınca daha iyi anlaşıldı. Özellikle de sahneye koyucunun Ragueneau'yu oynayan oyuncuya - oyun tanı­ tım dergisinde bu kişinin adının Raqueneau biçiminde yanlış yazılmış olduğunu da belirtmek gerek -, önsahnede Fransızca şiir okuttuğu sahnede Bu oyuncunun ne dediğini anlamaya çalışırken, insan ister is­ temez şunları düşünüyordu: Ragueneau'nun yazdığı bu aşk şiiri dili

Jean Coctean'nun çizgileriyle Cyrono de Bergerac rolünde Sarah Bernhardt. Fransızca olmayan bir ülkede neden Fransızca okutuluyordu? İzleyici Ragueneau'nun ne dediğini anlamasın diye mi? Bunun ne anlamı var­ dı? Raaueneau'yu oynayan oyuncu şiirini Fransızca okuyabilse, belki yi­ ne anlamsız, ancak ilginç bir renk olabilirdi. Ne var ki sahneye koyucu bu sahnede de diksiyonu önemsememiş, anlaşılan oyuncuları kendi hallerine bırakmıştı. Fransızca bilmeyen izleyici doğal olarak bunu göremiyordu. Oysa Fransızca oynatılmak istenen bu bölümün metin içinde önemli iki işlevi vardı; bir yandan Ragueneau'nun yazmış olduğu bu aşk şiiriyle bu kaba saba görünüşlü adamın saklı duygusallığı veriliyor, öte yan­ dan da Cyrano ile Ragueneau arasında bir koşutluk kurularak, bu so­ nuncusunun şiir niyetine beceriksizce yazmış olduğu sözler aracılığıyla Cyrano'nun yazdığı mektupların üstün şiirsel niteliği vurgulanıyordu.

17


İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda Işıl Kasapoğlu'nun sahneye koyduğu Cyrano de Bergerac

ken başlıyor ve bundan sonra yaratım sürecin­ de geçiyor, yazar tüm dizelerini yüksek sesle söyleyerek ve kişilerini yaratırken oynayarak her birinin kılığına giriyordu, çağdaş bir med­ dah gibi. Bunun içinse birkaç aksesuvar yet­ mişti. Her kişinin kendine özgü bir jesti, bir mimiği yazarın sahnede kimi konuşturduğunu gösteriyordu. Bu özgün ve tutarlı bir yorum­ du. Sahneye koyucu, bu arada, ilginç buluşlar da katmıştı oyuna. Örneğin, Roxane'ın düş­ man hatlarını geçerek açlıktan kıvranan cep­ hedeki Gascon'lara yiyecek, içecek getirdiği sahnede, acıkmış olan izleyicilere de yiyecek ve şarap sunuluyordu, sahne ile salon kaynaş­ tırılarak. Son sahnedeyse Cyrano, gerçek kişiliğine ve oyunun bildirisine uygun biçimde, Roxane'a aşkını istemeden itiraf ettikten son­ ra, son nefesini nurundan hiçbir şey yitir­ meden ve yine bir espriye sığınarak veriyordu. İzleyiciler tiyatrodan çıkarken garip bir gül­ dürü tedirginliğini değil, yazgının gaddarlığına karşın gönlü dostluk, dürüstlük, özveri, yaşam sevinci, aşk ve şiir dolu, kendisiyle bile alay edebilecek olgunlukta bir insanın acılarını götürüyorlardı yüreklerinde. Bu tür özgün ve başarılı yorum örneklerini sahnelerimizde de görmek

cy

a

Sahneye koyucu, ilginç bir buluş olarak gördüğü bu Fransızca parala­ ma özgünlüğü (!) uğruna sahnenin yazılış nedenini atlamış ve izleyici­ nin bu karşılaştırmayı yapabilmesini engellemişti. Aynı zamanda görsel bir sanat olan tiyatroda, görselliğin de biçimle, içerikle, anlamla uyumlu olması gerekir. Sahnede kullanı­ lan her görsel öğe göstergebilimsel açıdan bağıntılar bü­ tünü içinde yerine oturmalı, kendi değeriyle anlama katkı­ da bulunmalıdır. Cyrano de Bergerac gibi bir oyunda Cyrano rolünü üstlenecek oyuncunun dış görünümü bu kişinin oyunda tanımlanan görsel verilerine uymalıdır. Cyrano rolünü Sarah Bernhardt'ın, bir kadının, oynamış olması nasıl aykırı görünüyorsa, bu role iri yarı olmayan bir erkeğin seçilmesi de aykırıdır. Metinde yüz silahlı kişiy­ le dövüştüğü ve hepsini kaçırttığı söylenen Cyrano'yu yal­ nız görünümüyle bile yüreklere korku düşürebilecek bir oyuncu oynamazsa, inandırıcılık baştan yitirilmiş demektir. İ.D.T. da inandırıcılık yitirilmişti.

pe

Bu sahnelemede büyük bir anlamsızlık ve aykırılık da son sahnede görülüyordu. Bu çok bilinen sahnede sahneye koyucunun ayakta güç duran, ölmek üzere olan Cyra­ no'yu, neredeyse her yeri kaplar biçimde sahneye yerleş­ tirilmiş koca bir ağacın dalına çıkarması nasıl açıklanabilir­ di? Bunun oyunun bütünüyle, herhangi bir bölümüyle ve mantıkla herhangi bir ilgisi var mıydı? Sahneye koyucu, anlayamadığı, düşüncesel ve duygusal olarak katılmadığı uygulamaları izleyicinin benimsemediğini bilmemekte miy­ di? Yoksa bu uygulama sahneye koyucunun liseden bel­ leğinde kalmış olabilecek La Fontaine'in Karga ile Tilki'sine bir gönderme miydi? Böyleyse bunun oyunla ve Cyrano'nun kişiliğiyle ne ilgisi vardı? Yoksa amaç yukarıda da değinildiği gibi, her yola başvurarak izleyiciyi güldür­ mek miydi? Eğer böyleyse, oyun anlamından ve duyarlılı­ ğından tümüyle sapmış olmuyor muydu? Buraya şunu da ekleyelim: Bu kaçınılmaz gözlemlerden amaç özellikle bir sahneye koyucuyu eleştirmek kesinlikle değildir. Burada yapılmaya çalışılan somut bir örneğe dayanarak sahneye koyucuların aykırı yorumlarını göstermektir. Paris'te Ulusal Sanat ve Deneme Tiyatrosu Lucernaire de Henri-Paul Korchia'nın sahneye koyduğu oynanan Cyrano de Bergerac'sa hem doğru bir yorumdu hem de gerçek­ ten özgün bir yaratı. Özgünlük oyunun tek kişi için düzen­ lenmiş oluşuyla başlıyordu. Bu tek oyuncu, iki bin dört yüz dizeyi ve yirmi beş kişiliği canlandıran Jean-Luc Borg'tu. Sahneye koyucu bu tek oyuncuyu yazar Edmond Rostand yapmıştı ve eylemi oyunun yazılma aşamasına taşımıştı. Oyun Rostand yapıtını yazı masasında tasarlar ve yazar­

L U C E R N A İ R E 21h30 LUCE

BERTHOMME

-

CHRISTIAN

LE

GUILLOCHET

â

p a r t i r du

CENTRE NATIONAL D'ART ET D'ESSAI 28Juin2000 53 rue Notre-Dame-des champs 75006 Paris 01 45 44 57 34 du Lundi au Samedi

18


İ

pe

cy

a

nsan seviniyor. Kültür Bakanlığı ile Sabancı Vakfı, kısacası VAKSA, ortaklaşa bu yıl bir tiyatro şenliği düzenliyorlarmış. Daha önce iki tane daha düzenlenmiş de bu yıl üçüncüsü. Sabancı Tiyatro Şenliği. Tiyatromuz için büyük ve ehemmiyetli bir üçüncü adım olmalı bu. Festivale beş devlet tiyatrosu, sekiz özel tiyatro ve iki yabancı tiyatro olmak üzere toplam on beş tiyatro katılıyor. Adana'da başlayan şenliğimiz İstanbul'da Devlet Tiyatrosu'nun sahneleyeceği, Sayın Sabancı' nın hayatını anlatan Patron adlı başeserle noktalanacak. Sabancı Tiyatro Şenliği'nin tanıtımı Sakıp Bey'in Beylerbeyi'ndeki yalısında verilen davetle yapıldı geçenlerde. Tiyatro sanatıyla yakından ilgili herkes oradaymış, gazetelerden öğrendiğime göre. Kültür Bakanı istemihan Talay, Devlet Tiyatrosu Genel Müdürü Rahmi Dilligil, Bülent Ersoy, Orhan Gencebay, Adnan Şenses, Sibel Can, Sinan Çetin, Mustafa Altıoklar, İsmail Türüt, Ferdi Tayfur, Necla Nazır gibi ulusal tiyatro sanatımızın bütün önde gelen isimleri Sabancı Tiyatro Şenliği'nin açılış ya da tanıtım kokteylinde buluşmuşlar. İnsan seviniyor. Kültürümüz adına, tiyatromuz adına, sanatımız adına seviniyor. Benim de bir sevinç, bir ferahlık kapladı içimi. İşte Kültür Bakanımız ünlü tiyatrocu Beyaz ile bir sanat sohbetinde. İşte Türk tiyatrosunun koruyucu ismi, VAKSA Başkanı Sakıp Sabancı ünlü sanat adamlarımızdan İsmail Türüt ile Bülent Ersoy'un arasında. İşte gecenin ilerleyen saatlerinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilligil, işte mesenimiz Sakıp Sabancı'ya tiyatro şenliklerine desteği nedeniyle bir plaket veriyor. İşte ünlü yönetmen Sinan Çetin, Sakıp Sabancı'ya rol teklif ediyor. İşte Sakıp Sabancı bu teklifi kabul ediyor ve "Ekonomide kral olmaktansa sanatta kral olmayı tercih ederim. Amerika'da başkan olacağıma, Frank Sinatra olayım daha iyi" diyor. İşte hatıra fotoğrafları çekiliyor, bir mutluluk tablosu. İşte Sabancı, Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden ismail Türüt'e kendi yapıtı olan Para isimli kitabı armağan ediyor. Vaksa vaksa bir tiyatro şenliğinin başlangıcı böyle oluyor işte. Devlet Tiyatroları parasızlık nedeniyle renkli afiş bastıramıyormuş, yeni bilet koçanı bastıramıyormuş, turneler iptal edilmiş, pahalı yapımlardan da vazgeçiliyormuş, yazarların telif hakları yapılan yasal mukavelelere rağmen ödenmiyormuş... Bunların hepsi palavra sayın seyirciler. Tiyatromuz gayet sağlıklı, son derece VAKSA bir durumda dimdik ayaktadır. Ayaktadır ama... Bakan ile genel müdürü ve Sakıp Sabancı'yı "Tiyatro Şenliği" hazırlıklarında bu dev, mümtaz, değerli tiyatrocularla görünce acaba dedim, Devlet Tiyatroları çaktırmadan özelleştirildi de benim mi haberim olmadı? Bir ucu işadamına verilen plakette, öbür ucuysa İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahneye konulan Patron oyununda olan bu enfes yumak, acaba oldu bitti maşallah bir operasyonun hediyesi mi? Frank Sinatra ile Marlon Brando'nun oynadıkları enfes bir müzikal film vardır. Bir Broadvvay oyunundan uyarlanmıştır. Guys and Dolls. Herifler ve Fıstıklar. Şimdi, benim tiyatro ile pek bir ilgim ilişkim olmadığı halde, kendime "vaksa vaksa" bir hayal kuruyorum. Önümüzdeki sezon sahnelerde. Sinatra rolünde Sakıp Sabancı, Marlon Brando rolünde Orhan Gencebay. Sahneye koyan Sinan Çetin. Yardımcı rollerde Sibel Can, Adnan Şenses, Bülent Ersoy. Müzik: İsmail Türüt. Guys and Dolls! Bu elbette bir fantezi değil sevgili seyirciler. Kültür Bakanlığı ve Sabancı Vakfı'nın işbirliğiyle bu yıl 16 Ekim-19 Kasım 2000 tarihleri arasında üçüncüsü düzenlenecek olan Sabancı Tiyatro Şenliği'nin tanıtımına katılan tiyatrocular arasından seçtim bu oyunun ekibini, içtenlikle böyle bir oyunun -tiyatro adına olmasa bile- başarılı olacağına inanıyorum. Sahneyi bu hanımlara, beylere bırakma vakti geldi

KUŞBAKIŞI Memet Baydur

galiba. Ha bu arada, işlerine karışmak gibi olmasın ama bu memlekette bir Tiyatro Yazarları Derneği var, bir de o derneğin üyesi genç ve yetenekli oyun yazarı Cuma Boynukara. Hani şu, oyunu açılış gecesinden hemen önce sahneden görünmez bir emirle şıp diye kaldırılan genç yazar. Bu derneğin saygın üyeleri Cuma Boynukara'ya sahip çıktılar mı, destek oldular mı bilmiyorum. Herhalde bu aydın kişiler, kendi üyeleri olan başarılı bir oyun yazarının derin devlet elinde itilip kakılmasına karşı çıkmışlardır, başka türlü olamaz. Benim gözümden kaçmıştır. Öte yandan aklıma kötü şeyler de geliyor sayın seyirciler. Sayın Sabancı "ekonomide kral olmaktansa sanatta kral olmayı tercih ederim diyor" diyor ya... Olacaktır. O zaman ben de gider bir deniz kıyısına kapanır, sosyoloji okurum yeniden. Şimdilik hakkımdır belki.

(Cumhuriyet, Ekim 2000)

TİYATRODA YILDIZ YAĞMURU 19


S Ö Y L E Ş İ

ÇOK GEÇ OLMADAN BU ÖLÜ KALDIRILMALI Söyleşi: Mustafa Demirkanlı 7964, Diyarbakır doğumlu olan Cuma Boynukara "Günaydınlara

cy

a

Olmadan",

Saltanatı",

"Çok Geç

"Ateşle

Gelen",

Ahmet-i Xani Müm-u Zin adlı destanı oyunlaştırdı. Barış

Manço

yapmaktadır.

Kültür "Çok

Merkezi'nin Geç

yöneticiliğini

Olmadan"

yazarın

sahnelenecek ilk oyunu olacaktı.

Provayı izlemek istedikleri hakkında bana bir şey söylenmedi. Sadece gelip İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdür Yardımcısı Orhan Kurtuldu ile görüştüğünü söylüyorlar. Burası biraz enteresan geliyor bana. Yani polisler gerçekten gelip provayı izlemek istemişler mi? İstemişler. Oyun metnini istemişler. Resmi yazıyla mı istiyorlar? Şimdi, bakınız burada onlardan aldığım yanıt bu kadar, iki polis gelip; "burada böyle böyle bir prova yapılıyor, Devlet Ti­ yatroları'nda böyle bir oyun varmış, bu oyun T.C. devletini küçük düşürüyormuş." diyorlar. Bunlar da "öyle bir şey yok, bura­ sı devletin tiyatrosudur, devletin tiyatro­ sunda devlet küçük düşürülmez," demiş­ ler. Müdür yardımcısı tarafından bana ak­ settirilen bu. O sırada müdür kim? Faik Ertener. Sonra neler oldu? 15 Mart ya da 16 Mart, öyle hatırlıyorum. "Dava" oyununun öncesiydi. "Dava" tur­ neye gelecekti. Rahmi Bey yurtdışındaydı, vekil olarak Ferdi Merter'i tayin etmişti. Ben, Ferdi Merter, Sertel Çetiner ve Faik Ertener, dördümüz Taksim Sahnesi'nin fuayesindeyiz. Ben, "Bu oyunun başına ge­

20

"O'nun

Muhtaro",

"Suyun Rengi", "Beceriksizler" isimli oyunları yazdı,

pe

"Çok Geç Olmadan" isimli oyununuz, İs­ tanbul Devlet Tiyatrosu'nda geçen yıl son anda ertelenmişti, şu anda programda görünmüyor, oyunun akibeti nedir? Kaldırılmış, atılmış yani? Size kaldırılmanın gerekçesi açıklanmadı mı? Gerekçe açıklanmadığı gibi cevap vere­ cek olanlar telefona dahi çıkmıyor. Çok Geç Olmadan, geçen sezonun sürekli konuşalan bir oyunuydu. Şu öyküyü baş­ tan bir toparlar mısın? Geçen yıl oyun Ekim ayında tartışmaya açıldı, Devlet Tiyatroları'nda oynanması için. Oyun 1994 yılında Edebi Kurul'dan geçmişti. 1993 yılında Kültür Bakanlığı'nın ödülünü de almıştı. Rahmi Dilligil Genel Müdür vekiliyken bu oyunun oynanması için çaba sarf etti. İstanbul repertuvarına aldı, oyunun burada oynanmasını istedi. Kast oluşturuldu, 24 Ocak'ta da provalar başladı. 13 Mart'ta oyunun rejisörü beni arayıp, oyunun prömiyer tarihinin 4 Nisan'a ertelendiğini söyledi. Açıklama iste­ diğimde, galiba yukarıdan müdahale var dedi. O dönem içerisinde iki tane polis devlet tiyatrolarına gidip oyunun metni ile ilgili sorular soruyor. Provayı da izlemek istiyorlar mı?

Uyanmak",

len nedir, niçin perde diyemiyor?" dedim. "Bana açıklayacaksınız." dedim. Ferdi Merter, "Genel Müdür Vekili olarak sana hadiseyi anlatayım. Bakan aradı, bu oyu­ nu şimdilik biraz rölantiye alın." dedi. "Ya­ ni bütün iş güç bırakılmış, bu oyunla mı uğraşılıyor." dedim. "Bize söylenen bu ve bu hadiseyi konuşmamak en iyisi olur, bekle, zaten Rahmi gelecek ve sana bir açıklama yapacak. Bunu da kimseyle ko­ nuşma, işin içinde Genel Kurmay var." de­ di. Ferdi Merter'in söylediği bu. Nedense bizim bu tiyatro camiasının içinde garip bir şey var. Garip olan da şu; ben oradan çıktım Devlet Tiyatrosu'na geldim, herkes oyuna bir Genel Kurmay müdahalesi oldu­ ğunu biliyormuş, bir ben bilmiyormuşum. Hikâye bu. Yani o sıralarda sana yapılan açıklama bu... Evet. Ama bu bir sonuç oluşturmuyor. O dönem içersinde provalar ağır aksak yürü­ yor. 24 veya 25 Mart'ta, Ferdi Merter'e oyunun provasının seyredilmesi için rejisör tarafından bir çağrı yapıldı, ben de o gün tiyatrodayım, provayı seyrediyorum. Oyu­ nun provasını Mine Hanım da (Mine Acar, Eski Başdramaturg) Refik Bey de (Refik Erduran, Edebi Kurul Başkanı) seyretmiş,


S

Y

L

E

Ş

İ

ben şimdi size şunu söylesem; dünyanın hiçbir yerinde sanmıyorum böyle bir şey olsun. Sizler ne kadar sessiz ve mülayim olursanız karşınızdakilerde bir kahraman­ lık duygusu gelişiyor. Oyunun metni daha benim elimdeyken, yani kitapçık benim elimdeyken, Faik Bey'le (Faik Ertener, İs­ tanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü) karşılaş­ tığımda, Faik Bey bana bir laf etmişti. Biz bu oyunda bazı değişiklikler yaparsak izin verir misin, vermez misin? Bunun altında yatan şey şuydu; o zaman ben çok tepki­ sel bir davranışta bulunmuş olsaydım, ta­ mam kardeşim Cuma istemiyoruz, yapma­ yacağız denirdi. "Ben bu oyunu yazdığım zaman sene 1991-92 idi. Aradan on yıl zaman geçti. Tabii ki göz gözden üstün­ dür, akıl akıldan üstündür. Birtakım bakış­ lar görülür, önerilir, değerlendirilir." de­ dim. Şimdi tekrar ilerliyoruz, birkaç sene içinde bir şeyin değişmesi mümkün değil­ dir. Şimdi iş buraya kadar geldi kaldı. Bu ölüyse, onların ölüsü, gömülmesi gereki­ yorsa, gömmesi gereken de kendileri. Peki sen Tiyatro Yazarları Derneği Yöne­ tim Kurulu'nda mısın?

cy

a

Hayır değilim. Ama üyesisin... Üyeyim. Peki oyunun başına gelenlerle ilgili Tiyat­ ro Yazarları Derneği ile görüştün mü? Evet evet hep görüştük. Şimdi bir şey bu­ rada çok belirgin. Bana insanlar hep şunu söyledi; Mayıs ayından itibaren tüm insan­ lar aman Cumacım sessiz ol, aman Cumacım sakin ol, aman Cumacım şunu yap­ ma, bunu yapma. Zaten benim bir şey söyleyecek halim yok. Bir şey yapacak ha­ limiz de yok burada. Ne söyleyeceğiz. Bu­ rada sadece benim söyleyeceğim şey şu­ dur; Bir yazarın oyununu alacaksın, oyna­ yacaksın oynayacaksın lastik top gibi bu ay ertelendi, bir ay daha ertelendi, afiş ya­ pacaksın, bilet basacaksın, gazetelere ilan vereceksin, şunu yapacaksın bunu yapa­

pe

bu oyunun oynanmasında herhangi bir sakınca yoktur, ben bu oyunun altına im­ za atarım demişler Bunlar kendi beyanları­ dır, Refik Bey gazetelerde de bunu ifade etti. Evet provalar hızlandı. Ayın 17'sinde veya 20'sinde biletler satışa sunuldu. Yedi oyun Aziz Nesin'de oynayacak, 3 oyun Yayla Sanat'ta oynayacak. Prömiyer tarihi belli mi? Prömiyer tarihi 2 Mayıs. 28'inde Rahmi Bey (Genel Müdür) Istanbul'a geldi. 28 Nisan Cuma günü Rahmi Bey'le görüşül­ dü,30 Nisan Pazar akşamı saat 19.00'da provaya gelecekti. Provayı seyretmeye git­ tik, gergin bir atmosferde prova başladı, prova seyredildikten sonra Rahmi Bey; " B i z bu oyunla perde açamayız." dedi. Gerekçe... Gerekçe ben bu oyunla perde açamam bu oyunun çalışılması lâzım. Yetersiz mi buldu? Ben dedim ki; prömiyere 48 saat süre var, biz tiyatroyu bilen insanlarız, eksik aksak ne varsa bunların altı çizilir ve 48 saat ka­ pılar kapanır prova yapılır, prömiyer sa­ atinde de perde açılır. Hayır ben bunu ya­ pamam dedi. Peki ne zaman olacak? Se­ zona. Açıklanmış olan bu yılın repertuvarında da var oyun... Tabii tabii. Aziz Nesin Sahnesi'nde. Efen­ dime söyleyeyim, günler ilerledi durdu. Ben 15 Ağustos'tan sonra oyunun prova­ ya gireceğini bekliyorum ve bu süre içeri­ sinde oyunun rejisörüyle sohbetler ediyo­ rum. 15 Ağustos'tan sonra nedense Ge­ nel Müdür'e bir türlü ulaşamadık. Oyun provada görülmüyor, programda görül­ müyor. Yani 2000-2001 yılının şu anki se­ zon için açıklanan programında oyun gö­ rünmüyor. Başlaması gereken sezonun ilk oyunu olarak gözüken oyun yok. Oyunun provada olması lâzım, prova yok... Haber yok... Haber yok. Oyunun dekoru dağıtılmış, şu dağıtılmış, bu dağıtılmış. Genel Müdür'e "Bu oyun sizi sıkıntıya sokuyorsa, ben oyunumu çekerim." dedim. Bunun tanık­ ları vardır, Refik Erduran'darı tutun da Re­ cep Bilginer'e kadar, Tuncer Cücenoğlu'na kadar herkes bilir. Ben bu oyunu çe­ kerim dedim. Ama eğer, şayet bu oyun si­ zi sıkıntıya sokmuyorsa o zaman bunun çözüm yolunu bulacaksınız. O zaman bu­ nun çözüm yolu nedir? Eğer senin kafan­ da biçimlendirdiğin bir aksak gedik bir şey varsa bunu söylersin, bunun üzerine oyun çalışılır, senin kurumun büyük bir ku­ rumdur, 50-60 yıllık büyük bir geleneği olan bir kurumdur. Başrejisörün vardır, şu­ nun bunun vardır. Gelir gereğini yapar, bu oyunu oynanır hale getirirsiniz. İstedi­ ğiniz hale getirilir. Şimdi tabii başlangıcın­ dan beri bu işe birazcık şey yaklaşanlar vardı Devlet Tiyatrosu'nun içinde. Olumsuz yaklaşanlar mı? Olumsuz, fevri yaklaşanlar vardı. Mesela

Ö

21

caksın, sonra oynamıyorum. Senin buna hakkın yok. Yani bir insanın manevi huzu­ ruyla oynamaya kimsenin hakkı yok. Bura­ da sorulması gereken buydu. Derneğimiz bunu soracaktı. Biz bu derneğin üyesiyiz kardeşim. Siz bizim bu konuda hakkımızı arayın. Üyenizin başına gelenleri sorun... Neticede biz demokratik bir kuruluşuz. İyi peki çok güzel, şimdi ne yapacağız? Dilek­ çe yaz dediler, dilekçe yazdık verdik. Ne oldu? Cuma sesini kes, biz bu işi çözece­ ğiz. Nasıl çözeceksiniz? Geçen hafta Tuncer Cücenoğlu ile başka bir konu hakkında konuşurken ben kendi­ sine bu konuyu açtım. Bir oyunun başına bunlar geldi ve akibeti de meçhul, siz der­ nek olarak bu meseleye sahip çıkacak mı­ sınız diye sorduğumda, Tuncer Cücenoğlu bana aynen şu yanıtı verdi: Tamam, Cuma'yı mağdur etmeyeceğiz. Rahmi onun başka bir oyununu repertuvara alacak, dedi. Aslında benim sorum şuydu; dernek olarak "siz" diyordum, o "biz" derken Devlet Tiyatrosunu kastediyordu. Yani se­ nin bu oyunun yerine bir başka oyununu almayı önereceklermiş... Şimdi Mustafa Bey, burada bir şeyin altı­ nın iyi çizilmesi gerekiyor. T.C tarihinde, Devlet Tiyatroları'nın tarihinde bir şey çok belirgindir. Bir oyun, prömiyere bir gün kala bir oyuncu sakatlanır kaldırılır, ertele­ nir. Yerine bir oyun bırakılır. Haklı ve ge­ rekçeli bir açıklama yapılır. Veya bir oyun bir ay prova yapar, oyun kaldırılır, kimse­ ye sorulmaz bu tür yetkileri vardır insanla­ rın, olmaz diye bir şey yok. Genel Sanat Yönetmeni'nin böyle bir hakkı vardır, son söz onundur. Tiyatro ahlâkında da vardır ama yaralayıcı olan bir şey vardır. Ertele, ertele bilet sat, broşürü yap, afiş bas. Acı olan şudur; siz 48 saat kala oyununuzu seyretmeye hazırlanıyorsunuz, ama göre­ miyorsunuz. Sen bunu telafisi için benim bir başka oyunumu oynatıp buradaki hu-


S

Y

L

E

Ş

İ

Oyunun bileti basılmış, satışa çıkmış ve D. T. hâlâ oyunun sahnelenip sahnelenemeyeceğine karar verememiş.

cy

a

Genel Müdür daha önce izlemiş miydi provaları? Tabii izlemişti. İzlemedim diyemez ki, izle­ miştir. Peki, başka bir şey daha ekleyelim. 9 Haziran'da Radikal Gazetesi'nde yayım­ lanan bir yazı vardı. Başlığı, "Oyunu kuralı­ na göre oynuyorum." Bu başlık, kendi be­ yanatıdır, bu sözler de Genel Müdür'e ait­ tir; "'Çok Geç Olmadan' ile devleti tiyatro dili ile uyarıyorsak." Ben devleti falan uyarmıyorum yahu. Benim oyunum da devleti uyarmıyor. Bir şeyi uyardığı yok. Oyunlar uyarıcı değildir, hiçbir oyun uyarmaz. Bu kendisinin beyanatıdır. Biz kimse­ yi uyarmıyoruz, kimi kime karşı uyarıyo­ ruz. Bu ülkenin içine düştüğü bir kaos, bir çıkmaz sokak varsa bu yolla da bir öneri sunalım. Yani sanat önerendir, sanat de­ ğiştiren, ihtilalci bir şey değildir Şimdi so­ nuçta oyun yazarları derneğimizin bu ko­ nuyla ilgili tepkisi, sanırım yorgun olsalar gerek, arkadaşlarımız birazcık duyarsız davranmışlardır. Şifaen çözüm yolları ara­ mışlardır, yazılı çözüm yolları aramamışlar­ dır. Bâki olan yazılı çözüm yolları aramak­ tır. Yapılmadı, dilekçe de verdik, açıklama yapılmadı. Ülkenin tiyatrosu ithal oyunlar­ la olmaz. Bunu herkes söyler Türkiye'de. İyi hoş güzel de yerli oyun yazarlarımız da olmalı. Yerli oyunlarla olacak bu ülkenin tiyatrosu. Kimliğini bulacak, bir yerlere ge­ lecek. Mesela ben şimdi kendi kendime soruyorum. 12 yıldır oyun yazıyorum. 79 ile 88 arasındaki karalamalar hariçtir. Ben 12 yıldır bir oyunumun afişini görmedim. Bu beni hiç yaralamadı da, üzmedi de. Çünkü o zaman da bana ağabeylerim hep şunu söylerlerdi; Cumacığım biliyorsun bu işler zordur şekerim, yani oyun yazacak­ sın, rejisörü bulacaksın, şunu yapacaksın, bunu yapacaksın. İyi hoş da niye ben rejsör buluyorum ya. Oyun benim daktilom­ dan çıktıktan sonra çıkmıştır, bitmiştir. Ni­ ye ben rejisör arayayım, niye ben oyuncu arayayım, niye ben tiyatro arayayım? Bu arama geleneği nereden çıktı? İncelemek lâzım yani niye ben arayayım. Eğer tiyatro

pe

zursuzluğu nasıl telafi edebilirsin ki, bir başka oyunumun oynanıp oynanmaması, ayrıca ben bu ülkede yaşıyorum, bu ülke­ nin yazarıyım, tiyatro yazarıyım, bu devlet tiyatrosu da hepimizin tiyatrosu olduğuna göre tabii ki benim oyunumu oynayacak. Bu oyunun yerine öbür oyunun oynaması, Olabilir mi böyle şey? Hayır olamaz. Haa şimdi burada ne yatıyor, bu bir oyalamaca taktiğidir. Yani ortalığı bulandırmaktır bu. Oyun Yazarları Derneği'nin üstüne düşen sorumluluk şu olmalıdır. Kardeşim Cuma Boynukara bizim üyemizdir, siz bizim üye­ mizin başına bunları getirdiniz. Bu, 2000 yılında Türkiye'nin bir demokrasi ayıbıdır. Bunun altında eğer başka sebepler yatı­ yorsa o sebeplerle de mücadele etmek gerekiyor. Yek vücut olup, ona karşı çık­ mak gerekiyor. Yoksa başka bir şey bu. Nasıl bir şey? Ha başka bir şey, nedir bu? O zaman bunların tepkisi burada nedir? "Cumacığım, sen sesini kes, hele bir Aralık olsun, Ocak olsun, Şubat olsun biz tiyatroların durumuna bakacağız." Bana böyle yapıldı bu teklif. Dur senin bir oyununu bir yerde oynayacaklar. Şimdi burada bir şey çok belirgindir. Konuşulması gereken konu bir oyunun oynanması değildir. Konuşulması gereken şey yapılmış olan bir işe, pişmiş aşa su katılmasıdır. Şimdi durum bu hale geldiği zaman bugün ya da yarından son­ ra bir gün bu hadise diğer ağabeylerimi­ zin başına gelmiş olsaydı, bu hadise böyle mi kalacaktı. Hiç böyle olmayacaktı. Anlattıklarının içinde şu çelişki ya da ye­ tersizlik dikkatimi çekiyor. Oyunu genel müdür izleyip kaldırmadan yaklaşık bir ay kadar önce Edebi Kurul Başkanı, Başdramaturg ve Eski Başrejisör izliyor ve oyu­ nun oynanabilir olduğuna karar veriyor. Sonra Genel Müdür oyunun sanatsal ye­ tersizliğinden bahsederek erteliyor veya kaldırıyor. O zaman yukarıda saydığımız insanların yetersizliği de çıkmıyor mu or­ taya? Yani onların da 'sanatsal yetersiz­ likleri' diye bir sonuç çıkmıyor mu ortaya? Haa, şimdi ona gelelim. Bu ülkede birçok insan birbirinin estetik değerini ölçmek için sanki kendilerinde bir tansiyon aleti varmış gibi görüyorlar. Acaba onlar ken­ dilerini hiç ölçtürüyorlar mı? İşe biraz da öyle bakalım. Görünen köy ortadadır, kıla­ vuz da istemez. Yazdığımız tüm oyunlar buradadır. Haa, oyunun sahnelenmesi yö­ nünde bir eksiklik, aksaklık var diyorsa bu da yine kendi sorunlarıdır. Başrejisörü var­ dır, kendisi vardır. Sonuna kadar gelip in­ sanları oyalamanın bir alemi yoktur. Bir ay öncesinden göndermiş metni yönetim ku­ rulu üyelerine, başdramaturguna, Edebi Kurul Başkanına. Demek ki onların beğe­ nisine güveniyor veya güvenmiyor. Arka­ sından kendisi geliyor. Kaldı ki o dönem içinde Genel Müdürün kendisi de provala­ rı izlemiştir. O zaman neden bir şey söyle­ miyordu da son gün söylüyor.

Ö

22

yapıyorsanız, eğer tiyatrocuysanız, tiyatro­ nuz varsa bir tiyatro adamıysanız, bir yer­ de bir yöneticiyseniz, Trabzon'da bir insa­ nın yazdığı oyundan da haberdar olmak zorundasınız Diyarbakır'dakinden de ha­ berdar olmak zorundasınız, Istanbul'dakinden de olmak zorundasınız. Türk tiyat­ rosunda bir şey çok belirgindir, her yıl ay­ nı teranedir, biz işte bu kadar oyun yapı­ yoruz, bana bir şey söylesinler. Trab­ zon'da oynanan bir oyunun tekrar Diyar­ bakır, Diyarbakır'da oynanan oyunun Si­ vas, Sivas'ta oynanan oyunun Malatya, Malatya'da... Yahu gözünüzü seveyim 25 sene değil 40 senede bu ülkede hiç mi bir şey değişmedi ya? Bu dönem içerisindeki yazılan oyunların dili bile değişti. Bunun üzerinde biraz durmakta yarar var. O on­ ların sorunudur. Şimdiye kadar bizim ha­ yatımızda kimse yoktu. Biz yine kendi kö­ şemizde oturmuş oyun yazıyorduk, oyun seyrediyorduk, bir şeyler yapıyorduk, in­ sanlara karşı mülayim olduğumuzu, ahlâk­ lılığımızı kendileri de bilir. Bu ayıptır, bu sadece ayıptır. Kimsenin beni huzursuz et­ meye, uykusuz bırakmaya hakkı yoktur. Peki sana son olarak bir şey soracağım. Yöntem bu olmasaydı da, Genel Müdür telefon açıp, "Arkadaş, biz bu oyunu bu ara oynamayalım, daha ileride bakarız, bana nedenini de sorma." demiş olsaydı tepkin ne olurdu? Ben samimiyim. Bak ne derdim. Şimdi Rahmi Bey, bu oyunu seçti değil mi. Bu oyun yedi yıldır Devlet Tiyatrosu'nun havuzundaydı. Şimdiye kadar bunu kimse gündeme getirdi mi, getirmedi. Ha bu adam bunu seçti. Bu adam gündeme getirdi. Şimdi bak aynı kişi bana şunu söy­ lüyor. Bu iş beni zora sokuyor. Gözünü seveyeyim bana soru sorma. Anladım tamam bitti. Gıkımı çıkarmam, ketumum zaten bu konuda, kimseyle de konuş­ mam, bilirsin. Üzülmez miydim, üzülür­ düm. Ama oyunun kaldırılmasına da ses çıkarmazdım.


T

uncer C ü c e n o ğ l u aradı g e ç e n l e r d e , "Çıkmaz Sokak" o y u n u n u sahneleyen Ankara B i r l i k Tiyatrosu'nun ü ç oyuncusuna s a v c ı l ı k soruşturma a ç m ı ş . Bilgi vererek, 2 1 . Y ü z yıla g i r m i ş bir ülkede t i y a t r o d a hâlâ yasaklar ve soruşturmalarla uğraşmak z o r u n d a kalınmasından d e m v u r d u . Haklıydı, b u ayıbı üzerimizden bir t ü r l ü atamadık a t m a ­ ya da p e k niyetli değiliz. Atamayız d a . Savcıların işi soruşturmalar y ü r ü t m e k , davalar a ç m a k N u h ' u N e b i ' d e n k a l m a y a s a m a d d e l e r i n i n a r a s ı n d a b o ğ u ş m a k . Görevini y a p a r k e n k i m i şöyle, k i m i de böyle yorumlar y a s a m a d d e l e r i y l e , soruşturulacak k o n u arasındaki ilişkiyi. B i z de b u g ü n ü n Türkiyesi'nde hâlâ oyunları s o r u ş t u r u p , yargılayan­

ları kınarız. Bu da bizim işimiz. Konuşmanın ilerleyen noktasında Tuncer C ü c e n o ğ l u ' n a Genel M ü d ü r ü ( l ) İ. Rahmi Dilligil'in " l n t i h a l " i n i ( Eser Hırsızlığı ) s o r d u m . Yönetim Kurulu Üyesi o l d u ğ u O y u n Yazarları Derneği p e k bi sessiz kalmıştı, hatır­ ladığınız üzere. C ü c e n o ğ l u , "o iş m a h k e m e d e , biz karışmıyoruz, m a h k e m e y i e t k i l e m e m e k gerek gibisin­ d e n laflar geveleyip d u r d u . "Biz, s o r u s o r d u ğ u m u z d a o r t a d a n e m a h k e m e vardı n e d e s o r u ş t u r m a

dedi­

ğ i m d e , "o b a ş k a " deyip g e ç i ş t i r d i . Tabii geçiştirecek. Aynı mantıkla bakıp, " Çıkmaz Sokak " ın s o n u bir g e l ­ sin m a h k e m e d e , o n d a n sonra bakarız m ı diyecektik? Değil t a b i i . C ü c e n o ğ l u ' n a , C u m a Boynukara'nın yazıp, Orhan K u r t u l d u ' n u n y ö n e t t i ğ i " Ç o k G e ç O l m a d a n " o y u n u n u n ö n c e y ö n e t m e n i n sanatsal yetersizliği gerekçesiyle g e ç e n yıl biletleri satılmışken kaldırıldığını, bu yılın repertuvarına alındığını, bu yıl i s e hiçbir a ç ı k l a m a yapılmadan ( 2 0 g ü n öncesine k a d a r sahneleneceği söyleniyor­ du İ. R a h m i Dilligil tarafından) kaldırıldığını, üyeleri o l a n C u m a Boynukara'ya s a h i p ç ı k ı p çıkmayacaklarını s o r d u ğ u m d a aldığım yanıt, o t u r d u ğ u m s a n d a l y e y e yığılmama n e d e n o l d u : " B i z , Cuma'yı m a ğ d u r e t m e y e c e ğ i z R a h m i o n u n b i r b a ş k a o y u n u n u repertuvara alacak." d e d i . Vallahi de billahi de böyle söyledi K e l i m e si kelimesine böyleydi söyledikleri. Özgürlüklerden yana o l d u ğ u n u iddia e d e n bir yazar solcu o l m a k t a n d o ­ l a y ı o n u r d u y d u ğ u n u sürekli dile g e t i r e n bu yazarın " m a ğ d u r i y e t t e n " anladığı s a d e c e elde edilecek telif ü c r e t i . Ü ç kuruşluk telif ü c r e t i . Üç ç o c u ğ u n d a n biri katledilen b a b a y a , diğer çocuklarından birinin bakımını üstlendiklerini söyleyen a d a m a , babayı m a ğ d u r e t m e d i ğ i n i söyleyen a d a m a , babanın haklarını s a v u n d u ğ u n u söyleyen a d a m a , babayı ç o k sevdiğini söyleyen a d a m a , babaya 'sesini k e s , yoksa ... ' diyen a d a m a . O baba ne cevap verirdi acaba? Ç o c u ğ u g i t m i ş . G ö z g ö r e g ö r e g i t m i ş ç o c u ğ u . Yüreği yanıyor. A m a , bunlar, s ö y l e y e n ş ı m a r ı k bir zengin ç o c u ­ ğu d e ğ i l . Özgürlüklerden y a n a o l a n b i r yazarımız. M a ğ d u r i y e t d e n d i ğ i n d e a k l ı n a s a d e c e p a r a mı geliyor? B e n kendisine m e s l e k ö r g ü t ü olarak ne yapacaklarını s o r m u ş k e n , "siz" d i y e , m e s l e k ö r g ü t ü n ü k a s t e d e r k e n ,

a

verdiği yanıtta, "biz" sözcüğü ile D e v l e t Tiyatroları y ö n e t i m i n i kastediyor. O k a d a r b ü t ü n l e ş m i ş , meslek e l i ­ ğ i n d e n o kadar uzaklaşmış k i , "siz" ve " b i z " sözcükleri yer değiştirivermiş belleğinde ve farkında d e ğ i l . Edebiyyat; Edebiyat, Düşünce duygu ve hayallerin, söz veya yazı halinde, güzel ve etkili bir şekilde anlatılması sanatı

pe cy

Edeb; 1.Terbiye, güzel ahlâk, iyi davranış. 2. İncelik, kibarlık. 3. Utanma. 4. Örtülmesi gerekli ayıp yerler. Edeb-ül-katip, Edeb-ül-kadı gibi kimselerin mesleklerinde bilmeleri gerekli yollar ve kurallar.

Edebî;

Edebiyata,

edebiyet

bilgilerine

ait,

onunla

ilgili.

Edebî Kurul da T u n c e r C ü c e n o ğ l u ' n u n ü y e s i o l d u ğ u k u r u l d u r . Edeb k ö k ü n d e n t ü r e y e n ve 'edeb'i içinde o l ­ mazsa olmaz olarak barındıran bir k u r u l u n üyesi i k e n , yaptığı iş edebiyat i k e n , m a ğ d u r etmeyeceğiz d e y i p , r ü ş v e t ö n e r m e k , bağlı o l d u ğ u n K u r u l , D e v l e t Tiyatrosu'nun k u r u l u i k e n , b a ş ı n d a k i a d a m ı n intihaline s e s s i z kalmak ne kadar ' e d e b ' l e , 'edebiyatla, 'edebî' ile bağdaşır b e n b i l e m e m . Önemli o l a n 'İçindeki ç o c u ğ u yaşayakılmak' d e ğ i l mi?

İki s a y , ö n c e k i Tiyatro... Tiyatro...'nun kapağın, İ. R a h m i Dilligil i ş g a l e t m i ş t i . Kendileri avukatlar, a r a c ı l ı y l a e d i t ö r d e n y a z , s , n d a n dolayı bizi s a v c ı l ı ğ a şikayet e t m i ş , g i d i p ifademizi verdik, anlattık s a v c ı y a d e r d i m i z i , i n ­ celerler karar verirler. Ayrıca manevi t a z m i n a t davası da açmışlar, o n u n yanıtımda veririz m a h k e m e d e . B e n i a s ı l ü z e n , d e r i n d e n ü z e n b i r ç o c u ğ u n b a b a s ı n a verdiği t e p k i o l d u . I. R a h m i Dilligil'in o ğ l u d e r g i y i g ö r ­ d ü k t e n s o n r a ' s e n h ı r s ı z mısın?' d i y e s o r m u ş . Derinden yaralandım. İ. R a h m i Dilligil için d e ğ i l a m a o minik yavru için ü z ü l d ü m . O s o r u k a f a s ı n d a o l u ş t u ğ u a n d a n itibaren ne kadar a c ı çekmiştir k i m bilir? D e ğ e r m i ? " d e d i m k e n d i k e n d i m e , "Bir ç o c u ğ a bu acıyı t a t t , r m a y a d e ğ e r mi? D e ğ m e z , h , ç b , r ş e y b u n a d e ğ m e z , a m a ilk a n d a d u y d u ğ u m sorumluluk yerini e s a s s o r u m l u n u n sahiplenmesi g e r e k t i ğ i g e r ç e ğ i n e g ö t ü r d ü b e ni E v e t d e ğ m e z , a m a b u n u h e s a p l a y a c a k , adımlarını o n a g ö r e a t a c a k o l a n o ç o c u ğ u n b a b a s ı d e ğ i l m i ? B e n mi d e d i m o n a g i t başkasının eserini izinsiz olarak b e n yazdım diye ortalığa sür, sonra y o k yazmadım uyarladım a m a izin de almadım d e . S o n r a d a k a l k bir a r k a d a ş ı m l a birlikte çevirdik de B u n l a r , yaparken d ü ­ şünmeyen İ. Rahmi Dilligil, o ğ l u böyle bir s o r u sorunca bana kızmış, bedelini ö d e t e c e k m i ş . B u n u n b e d e l , o l -

K I R K

Y I L D A

B İ R

m a z k i hiçbir b e d e l b u soruyu y o k e d e m e z k i o ç o c u ğ u n b e l l e ğ i n d e n , k e ş k e i ş e yarasa, ö d e s e m d e hallol­ s u n . H e m o ç o c u k , ola ki b u g ü n s o r m a s a y d ı o s o r u y u , h i ç m, sormayacaktı? H i ç s o r m a s a b i l e , k i m s e s o r -

Mustafa

Demirkanlı

m a s a b i l e , I . R a h m i Dillgil'in içindeki ç o c u k d a s o r m a y a c a k m ı y d ı ? Ö n e m l i o l a n 'İçindeki ç o c u ğ u yaşayakılmak' d e ğ i l m i ?

İÇİNDEKİ ÇOCUK NEREDE? 23


İ

İstanbul

-

Z

L

E

N

Hakkâri

İ

M

Sanat

Köprüsü

HAKKARİ BİR TANEM Orhan

A l k a y a / F o t o g r a f l a r : İ s a

cy

Memleketi parçalı bir bütünlük olarak görme­ yi alışkanlık edinmiş siyasal iktidar elitinin bö­ lücü zihniyeti, bir kez daha, ama bu kez ha­ yat çarkının hakiki bir dişlisi üzerinde uygula­ maya konulduğunda, her şey başladı. Nasıl iyi oldu anlatamam!

ama, sözün burasında önemli.

a

Her şey, Paris Kültür Ateşeliği'nden Antal­ ya'ya çağrılıp, yüksek hizmet mükafatıyla Hakkâri İl Kültür Müdürlüğü emrine servis ya­ pılan Vecdi Sayar sayesinde başlamadı.

Bu memleketi size böldürmeyeceğiz, demiş­ tik. Halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkına inanırız, işin o kısmına da karışmayız, ama ey iktidar elitleri, bu memleketi size böl­ dürmeyeceğiz, diye defaten söylemiştik.

pe

Başlangıçta sembolik karakteri ön planda du­ ran, ama işin dokusuna sindikçe hakikat bo­ yutu beliren, sahicilik kazanan, organikleşen Istanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü, diyebilirim ki, bu yönde atılmış en etkili, en candan adımlar­ dandı. 14 Ekim öğle üzeri, İstanbul'a göre kısmen, Hakkâri'ye göre bir hayli normalleşmiş Van'ın havaalanından, karayoluna koyulduk. Yanmış yakılmış, yeşilden ve bereketten yasaklanmış dağların çepeçevre sardığı bir dipsiz arazide seyrederken, tek tük, otuz-kırk koyun, bir va­ zifeşinas köpek ve ölüm diyetine yatmış bir merkepten oluşan "sürü''lerle selamlaşıyorduk.

Yakın eskilerde, şöyle yirmi yıl kadar önce oy­ sa, dağların eteklerine fıstık ağaçları eğilir, ye­ şil renk, tüm üniformasızlığıyla öpüşür dururmuş dağlarla. Başlıca geçim kaynağı hayvancı­ lık olan Hakkâri'de, 80'lerin ilk yıllarında on milyon küçükbaş hayvan, yirmi beş-otuz binlik sürülerde, besili merkepler ve yalnızlıktan bu­ nalma şansı olmayan köpekler eşliğinde salınırmış meralarda, otlaklarda. Hoşap Kalesi'nin yamacına yoksulluk tek sıra dizilmişti. Biz oraları geçmiştik. Bir İsa Çelik, o

Çelik

da profesyonel bir itkiyle, adeta bir savaş fo­ toğrafçısı refleksiyle meyletmişti Sarı Süley­ man'ın çarpık altıgen evine. İki otobüstük. Bizim şoför, konuşkanı geçe­ lim, handiyse gevezeydi. Fena halde zeki adamdı. Yoksulluğu kader saymamış, bilinçte ağırlamıştı. Yol boyu, ta Yüksekova kavşağına kadar sigaya çekip durdu bizi. Oraya kadar "adam" olduğumuza pek inanmak istemedi. Sonra inandı sanırım. İki otobüs insandık. Yanılmıyorsam hepimiz solcuyduk. Hatta, aramızdaki sosyal demok­ ratlar bile solcuydu, Ercan gibi, Gürbüz gibi... Hakkâri'de bize katılan Haşimi bile, ki İslamcı p a r t i d e n neo-liberal partiye geçmiş bir meb'ustur, son derece solcu duruyordu. Sol­ culuk, bir tasavvuru, bir hayatta durma eğili­ mini, en kalın konturla çizmekten başka bir "kendinde yeterlilik"e sahip değildir aslında

24

Sözün burasında biz, Hakkâri Yüksekova'ya yaklaşmış, Zap suyunu bordalamayı sürdürür­ ken, bir şey görmeyi umuyorduk. Bu tasavvu­ run, bu girişimin bilinçaltı adını oluşturan "köprü"yü görmeyi umuyorduk. Harun Kara­ deniz'in tasavvur ettiği köprüyü. Zap suyu üzerine kurulmuş, esaslı bir mühendislik ürü­ nü olan o köprüyü: Gençlik Köprüsü'nü. Köprü yoktu. İlkin el bombalarıyla alt edil­ mek istenmişti. Köprü direnmiş, köpüren Zap suyundan el almış, yoksulluğun kader defte­ rinden silinişine tanıklık etmek istemiş, betonundaki çelikle öğünmüş, aptallığın fütursuz zulmüyle bir iki dalgasını bile geçmişti. Sonra bir anti-tank mayını yerleştirmişler köp­ rünün ayaklarına. Biz o sonradan üç ay kadar sonra oradan geç­ tik. Köprünün iki ayağı, "Gençlik Köprüsü" ya­ zısının bulunduğu alınlığı hâlâ yerli yerinde duruyordu. Yalnızca Zap'ın iki kıyısını birbirine bağlayan köprü yoktu. O yatay boşluğu dikle­ mesine bordalayarak geçip, Hakkâri'ye doğru yolumuzu sürdürdük. Yirmi beş yıllık arkadaşım Işıl Türkben'i, durup d u r u r k e n bir kez daha sevmemin de, Hakkâri'de yaptığı kısa konuşmasının "köprü" noktasında, sesine galebe çalan hıçkırıklarla yakın ilişkisi olduğunu, bu vesileyle belirtmeli­ yim. Hakkâri il sınırına 30 kilometre kala karşılan­ dık. Bizim şoför, hani şu iki dudağı üst üste gelmeyen hınzır, Vallah kardaş, dedi, bütün Millet Meclisi toplanıp gelse, böyle konvoy göremez. Ben onun yalancısıyım. Yol boyu, kontrol noktalarına uğraya uğraya, yirmilik delikanlı erlerin, kuşkuyu meslek emri olarak uygulayan polislerin ilkin suçlayıcı, ar­ dından, mesela Halil Ergün'ü, -dönüş yolundaAhmet Uğurlu'yu ayrımsayınca, bastırılamaz biçimde beliriveren sevinçli yüzleriyle selamla-


İ

Z

L

E

N

İ

M mütevazı delikanlılarını tanıdılar. Yasemin Çimen'i, "arkadaş'ları Melike Demirağ'ı, Altan Erkekli'yi, bir tür özdeşlik ilişkisiyle, dokuna­ rak, anlayarak izlediler. Koskoca Kurtiz'i kos­ kocaman sesli Sema'yla dinlerken, Hakkâri Berlin oldu, Amsterdam oldu, Dünya oldu... Genco, bin kez ondan dinlediğim Nazım'ı, Şa­ ir Baba'yı, öyle duru, öylesine rafine yorumla­ dı ki, o alabildiğine sert, acımasız, çıplak olan Kürt realitesine yeni bir boyutla katıldı. Ben bir şiir atölyesi yaptım. Şiirlerinizle gelin, demiştim. Geldiler. Bunu ayrı bir yazıya ayırı­ yorum. Arkadaşım Murat Morova, tanımadı­ ğım bir yanıyla oradaydı: Militandı. Alaattin Aksoy ve İsa Çelik'le birlikte bir resim-fotograf ilk dersi verdiler. Alaattin'in ve Murat'ın pane­ list yetenekleri izlenmeye değerdi.

Dedim ya, bir füzyon yaşandı Hakkâri'de. Sa­ ğı solu yakılıp berhava edilmiş Hakkârili'nin yurtlandığı yere aşkı, baştan çıkartıcı bir insan kattı hayatımıza: Hakkâri. Berçalan yaylasına, ki burunlarının dibindedir, duydukları hasretle büyüttükleri bir mekân, coğrafya aşkını, bizle­ re aktardılar, bulaştırdılar.

cy

Eski Genelkurmay Başkanlarından Takşak Paşa'nın, bölgede yaşanan yangını "düşük yo­ ğunluklu çatışma" diye sınıflandırmasını hatır­ ladım, bu delikanlılara, adamlara her rastlayı­ şımda. Biliyorsunuz, bu sınıflandırmayı, Penta­ gon Vietnam savaşı için yapmıştı ve askeri li­ teratüre de öyle geçmişti. Bu sınıflandırmayı, basın toplantılarını brifing salonuna çevirmek­ te fütur getirmeyen bir ordu komutanı değil de ben yapsaydım, neler olurdu kimbilir?!

vil bir girişimdi ve Hakkâri, sivil hayata duydu­ ğu müthiş özlemi, buluşmanın sıcaklığına çe­ virdi. Uzun süredir konuşacak birilerini bekli­ yorlardı. Çürümemiş, tersine inat çiçeğini ya­ kalarında gezdirerek dimdik bir onuru ve ha­ yat arayışını büyütmüşlerdi. Gözleri göz gibi bakıyordu.

a

şarak gelmiştik karşılanma noktamıza.

Moğollarla, Bulutsuzluk Özlemi'yle dans etti­ ler. Engin'in küpesiyle, Cahit Berkay'ın, Taner Öngür'ün zamanla dalga geçen saçlarıyla, Nejat'ın Zaza sarısı haliyle kardeştiler. Maz­ lum Çimen, ilerde, belki şimdilerde düşündük­ lerinde, demokrasiye, barışa layık olmak için çaba harcamaları gerektiğini düşündürecek bir resital verdi. Anatolia grubunun sessiz,

pe

Kimini dizi filmlerden, sinema filmlerinden, bir kısmını Siyaset Meydanları'ndan tanıdıkları, geri kalanları da sürekli tanıdıkları bir "meşhur"a benzettikleri bu iki otobüs dolusu insa­ nı her ayrımsayışlarında, içlerindeki iyi insan, kısa bir an için özgürlüğüne kavuşuyordu, iyi oluyordu. Askerler, polisler... besbelli, onlar da unutulmuştu, kafaları olup bitenlerle karış­ mış, bulanmıştı. Ne olsa "devlet" soyut bir kavramdan ibaretti de herkes bilmiyordu bu­ nu.

Hakkâri, Halil Ergün'ü çok seviyordu. Kapalı Spor Salonu'nda "En büyük baba, bizim ba­ ba" diye slogan atan çocuklar vardı ama, asıl sevgi kaynağı, akşam alacasında yolumuza çı­ kan bir orta yaşlı Kürt'ün söylediğiydi: Biz ağabeyi Keko'dan severiz. Keko, Kürtlerin Yıl­ maz Güney'e yakıştırdıkları lakaptı. Hakkâri'yi hücrelerine dek soluyan Pınar Kür, insana sorumlu kılınmış bir hayat süren Zey­ nep Oral, Cengiz Bektaş, Necmioğlu, oraları iyi bilen Reis Çelik, oralı Muhsin Kızılkaya, ora­ lıların kalbinde duran Can Dündar, Oral ve İpek Çalışlar, Jülide, Ayça bu füzyondan, yeni, şu buruşturulmuş günlerin üstesinden gele­ cek bir yerlere varacaktır. Vecdi Sayar, Ercan Karakaş, Özlem Petek ve Özgür Bolkan bu füzyonu mümkün kıldı, sağolsunlar. Hakkâri'nin tek kitapçısı, şair Sadık'a, Başkan Hüseyin'e, Bedri'ye, Enes'e, Semir'e, İhsan Çölemerik'e, İslam âşığı naif res­ sam Kerem'e, içindeki iyi insanı önde tutması­ nı istediğim polis Bülent'e, Muhlis'e, Murat'a tılsımını hediye eden kumaşçı N i h a t ' a , Doğu'da görüp sevdiğim Batılı arkadaşlarıma hasretle yazdığım bu yazı, belki de geç kalmış bir aşk yazısıdır:

Durdurula durdurula, iki saat kadar gecikmey­ le geldiğimiz karşılanma noktasında, sonrasın­ da yaşanacak füzyonun bütün belirtileri vardı. Tarifi güç bir sıcaklık, coşku, heyecan. Herkes herkesi çok zamandır tanıyor gibiydi. Yağmur altında beklemiş, geri dönmemiş, coğrafyala­ rına duydukları aşkı paylaşacakları insanlarla hemhal olmaya karar vermişleldi. Hakkârililer. Eller buluştu, halay çekildi.

Biz böyle Hakkâri'ye vardık. İkinci "a" harfi in­ ce ve uzun söylenen, din tahakkümüne en uzun süre direnmiş, girişi olan da çıkışı olma­ yan şehre... Sokaklar şaşkındı, sokaklar sevinçliydi, zaken Hakkâri'de pek sokak yoktu. Köyler yakılıp yı­ kılmış, birkaç korucu köyü dışında, keenlemyekûn idi. İstiklâl Caddesi'ne göre, bir şakaydı Hakkâri.

Yorgun ama mutlu bir günün akşamı Hakkari, bir tanem.

Istanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü, bütünüyle si-

25


S

Ö

Y

L

E

Ş

İ

İstanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü'nün Temellerini Bostancı'da Bulduk

1966 YILINDA HAKKÂRİ Söyleşi: Mustafa Demirkanlı Teoman Ergin, Hukuk Fakültesi mezunu, avukatlığı çok az yapmış, bir türlü sevememiş. Gençliğinde içine düşen tiyatro aşkı yakasını bir türlü bırakmamış. Bugün hâlâ tiyatroyla amatör olarak ilgileniyor. Çeşitli okullarda oyunlar

a

sahnelemiş. Engin Alkan, Fikret Kuşkan, Adnan Tönel gibi bugününün tiyatrocusu birçok oyuncu Teoman Bey'in

cy

tedrisatından geçmiş öğrencilik yıllarında.

günün anılarını anlatırken ilk günün heyecanını hâlâ yaşıyor.

mede de dersleri hiçbir biçimde aksatma­ dan gerçekleştirecektik projemizi. Salon meselesine gelince, evet yoktu ama Halk Eğitim'in arada bir film oynatılan ve genellikle boş duran bir salonu vardı daha doğrusu salon olabilecek bir alanı mevcut­ tu. Öncelikle burayı bir tiyatro salonuna dönüştürmeye soyunduk. Olanaklarımız sınırlı olmakla birlikte Teğmen arkadaşla­ rın yardımı ve askeriyenin olanaklarını se­ ferber ederek kısa sürede o alanı bir tiyat­ ro salonuna dönüştürdük, o zamanlar spot filan bulmak olanaksızdı ama tene­ kelerden imal ettiğimiz ve elektrikçi ço­ cukların marifetiyle işimizi görecek hatta bayağı iyi sonuçlar aldığımız sahne ışıkları­ nı da oluşturduk. Sahneniz oluştu, sıra oyuna geldi. ilk ola­ rak ne hazırladınız?

pe

Yıl 1966. Askerlik görevini yedeksubay öğret­ men olarak yapmak üzere İstanbul-Hakkâri köprüsünü zorunlu olarak kuran Teoman Er­ sin, Doğu gerçeği ile Hakkâri'de yüzleşir ilk kez. Okullar açılmaya yakındır, Vali Celal Kayacan Başkanlığında toplanan il yetkilileri Vali Bey'e brif vermektedirler. Halk Eğitim Müdü­ rü açılan ve açılacak kurslar hakkında bilgi vermektedir: Marangozluk kursu, Dikiş kursu, Terzilik kursu gibi kurslardan bahsetmektedir. İstanbullu delikanlı söz ister; "Sayın Valim Halk Eğitim Müdürü sürekli zanaat faaliyetle­ rinde bahsetti, oysa Halk Eğitim'in bir görevi de sanattır, ben burada tiyatro yapmak isti­ yorum." der. Vali Bey kaşlarını dikip inanmaz bir biçimde bakar ama bizim İstanbullu deli­ kanlının ısrarları karşısında biraz merak biraz da olsa ne iyi olurdan yola çıkarak, Halk Eği­ tim Müdürü'ne; "Teoman Bey ne istiyorsa, olanaklarımız neye elveriyorsa gerekli desteği yapalım." der ve toplantı sona erer. Hakkâri'de tabii tiyatro salonu yoktur. Peki Teoman Bey ne düşünüyordur bu konuda dersiniz?

Elmas Hanım öğretmenliğe devam etmiş, emekli olmuş, o

Teoman Bey, sanırım o sıralar Hakkâri'de tiyatro salonu yoktu, siz 1966'nın koşulla­ rında böylesi bir işe neye dayanarak giriş­ tiniz, yoksa niyetiniz birazcık da askerlik­ ten kaytarmak olmasın? Hayır, zaten Vali Bey'le yaptığımız görüş­

Babamdan bize bir oyun göndermesini is­ tedim o da Richard Nash'ın "Yağmurcu" oyununu alıp iletti. Fakat bize bir kadın oyuncu gerekiyordu, meslektaşım Elmas isimli bir kızcağız vardı fakat pek yanaşmı­ yordu, uzun uğraşlardan sonra ikna ettik, ailesinden izin aldı ve provalara başladık. Oyuncu kadromuz öğretmen, yedeksubay arkadaşlar ve bir er çocuktan oluşuyordu. Işık ve efektlerimizi de yedeksubay bir ar­ kadaş üstlenmişti. Uzun provalardan sonra oyun çıktı ve

26

prömiyere geldiniz. İlk oyunun ilk gösteri­ sinde Hakkârililer'in tepkisi ne oldu? Başta Vali bey olmak üzere herkes sonucu merakla bekliyordu, Vali Bey'den de ilk gösteriye kadar salona uğramamasını rica etmiştik o da bu isteğimizi kırmadı. İlk gösterimden sonra Vali Bey hepimizi kut­ ladıktan sonra salondaki kadın izleyicilerin azlığından şikayet ederek ertesi günü oyu­ nun tekrarlanmasını ve bu kez herkesin eşleriyle gelmesini istedi. Bir sonraki gün gerçekten de salonda kadınlar ağırlıklıydı, merakla ilk kez bir tiyatro oyunu izleyen Hakkârililer oyun sonrası uzun süre alkışla­ dılar. Artık Hakkâri'nin bir tiyatro salonu ve tiyatro topluluğu oluşmuştu. Halkın tepkisi nasıl oldu? Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ben haya­ tımın en önemli eleştirisini Hakkâri'de al­ dım. Bir gün çarşıda yürürken bir esnaf yolumu çevirip, oturttuktan sonra şunları söyledi; "Dün akşam çevirdiğiniz (aynen böyle söylemişti) oyuna geldim, karımı da getirdim. Her şey eyiydi, baban eyi, anan eyi, komiser eyi. Evinize bir sahtekar gel­ di, ama Tanrı misafiriydi, adama bir yatak koymadın. Oraya bir yatak sermeyip ada­ mı bankın üzerinde yatırdın, kızdım sana ondan sonra da oyunu zor seyrettim. İs­ teseydin sana bir yatak verirdim." dedi. Ben modern bir dekor oluşturmuştum, za-


S

Ö

Y

L

E

Ş

İ

Yıl 1967. Hakkâri. Duvarların Ötesi.

cy

a

Ötesi"ni Yatılı Öğretmen Okulu'nun salo­ nunda gerçekleştirdik. Salon dediğim odunlarla dolu bir depoydu, odunları baş­ ka bir yere taşıttık ve orasını da bir tiyatro salonu haline getirdik. "Duvarların Ötesi"ni o salonda sahneledik. Biz Teoman Bey'le sohbetimize devam eder­ ken zorla sahneye çıkan üç oyunda da en iyi oyuncu ödülünü alan Elmas Hanım'ın o tiyat­ ro serüveninden sonra Teoman Bey'le birlikte İstanbul'a döndüğünü ve 30 yıllık hayat arka­ daşı olduğunu öğreniyoruz. İstanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü'nün temelleri­ nin atıldığı 1966 yılı bir baş­ ka temelleri de atılmış. Elmas Hanım o günleri hâlâ bütün canlılığı ile yaşıyor. Elmas Ha­ nım'ın unutamadığı bir anısı var ki bugün bile anlatırken aynı heyecanı yaşıyor. sözü Elmas Hanım'a bırakarak hayretler içinde dinliyoruz. "Bir oyun sırasında tam sah­ neye çıkacakken elbisemin fermuarı bozuldu, geç kal­ dım antre kaçırmak üzere­ yim, kostümlerimizi yapan arkadaş hemen eline iğne ip­ lik alarak elbisemi dikti ve koşarak sahneye fırladım, Teoman Bey kızacak diye ödüm kopuyordu." Tam bu sırada sözü Teoman Bey alıp devam ediyor. "Antre kaçır­ mış ben hırsımdan deliye dönmüş bir haldeydim, sesi­ mi çıkarmadım oyuna de­ vam ettim, bir ara gözüm el­ bisesinin arkasına kaydı, kıp­ kırmızıydı, eğilip kulağına 'sakın seyirciye arkanı dön­ me' dedim. Oyun bitip kulise döndüğümüzde mesele an­ laşıldı. Kostümcü arkadaşı­ mız elbiseyi dikerken, heye­ candan Elmas Hanım'a da üç dikiş atmış, doktor arka­

pe

ten sahnede yer de yoktu, çok para har­ camamız da mümkün değildi. Bunları an­ lattığımda "Ben anlamam, adama yatak vermen gerekirdi." dedi. Bu eleştiri beni çok etkiledi ilk kez tiyatro izliyor olsa da sahnedeki aksaklıkları görü­ yor ve affetmiyorlardı. Bunun üzerine ben oyunu tekrar ele aldım başta önemseme­ diğim detayları tek tek gözden geçirdim. Örneğin telefonu sandalyenin bacağına bağlamışız bunu da değiştirip, bir fişe bağladık ve telefonu masada çaldırdık. Bu ve diğer aksamaları tamamladıktan sonra aynı kişiyi kendi davetlim olarak çağırdım ve tekrar oynadık. Bu kez memnun ol­ muş; "Hah şimdi oldu." diye tepkisini de oyun sonrası gelip iletmişti. "Yağmurcu''yu kaç kez sergilediniz? 5-6 kez oynandı ve artık izleyecek kimse kalmadığı için kaldırmak zorunda kaldık fakat Vali Bey yeni bir oyun sahnelememi­ zi istedi ve oyun bulmam için beni İstan­ bul'a gönderdi. Cağaloğlu'nda dolaşırken eski edebiyat öğretmenimle karşılaştım olayı aktardığımda bana "İlim Bebeği" oyununu önerdi, teksti verdi ve nasıl sah­ nelemem gerektiğini de anlattı. Yeni bir oyun, yeni bir heyecanla Hakkâri'ye dön­ düğümde, Hakkâri'nin de beni heyecanla beklediğini gördüm. Anlaşıldığı kadarıyla oyunlarınız arasında epey bir zaman var, heyecanı diri tutmak için neler yapıyordunuz? Bir oyunu belli bir sayıda oynuyorduk ve yeni oyun için de çok fazla olanağımız yoktu, tiyatroyla ilgiyi diri tutmak için 1015 günde bir pandomim gösterisi yapıyor­ dum. Tiyatroya ilgi ve birikim nereden geliyor? İstanbul'dayken bizim bir topluluğumuz vardı orada pandomim gösterileri yapar­ dık, ben de boşluklarda gösterilere devam ederek ilgiyi diri tutmayı hedefledim ol­ dukça da iyi sonuçlar aldık. Çalışmalarınızı yine Halk Eğitim Salonu'nda yürütüyorsunuz değil mi? Hayır, üçüncü oyunumuz olan "Duvarların

daşı çağırıp bayağı bir uğraştan sonra dikişle­ ri çıkarabildik." Elmas Hanım'ın bu titizliği seyirciye olan has­ sasiyetinden mi yoksa Teoman Bey'den çekin­ mesinden miydi, pek anlamadım ama sorma­ dım da. Hakkâri'de 1966 yılında iki salon üç oyun on­ larca pandomim gösterisini gerçekleştiren bu insanların çabaları bugün atılmaya çalışılanan İstanbul-Hakkâri Sanat Köprüsü'nün temelleri­ ni oluşturuyordu, o gün gerçekleşenlerin üze­ rine yeni taşlar inşa edilseydi acaba bugünkü durumda mı olurdu Hakkâri ve diğer iller? Teoman Bey tiyatro ile ilgisini daha sonra da bırakmamış, kendi mesleği hukukçuluğu da pek sevmemiş ve çok fazla yapmamış ama ti­ yatrodan hiç kopmamış, birçok lisede oyunlar sahnelemiş son olarak da Bozcaada'da yıllar önce Hakkâri'de sahneledikleri "Yağmurcu"yu Bozcaada halkı ile birlikte sahnelemişler. Bir daha Hakkâri'ye gidememişler, geçekleştirilen etkinlik kapsamında da Hakkâri'ye ulaş­ ma şansları olamamış ama önümüzdeki yıl mutlaka gitmeyi, yıllar önce gerçekleştirdikle­ rinin ne durumda olduğunu görmeyi belki de o günlerde ilk kez tiyatroyla tanışan minikle­ rin bugünkü durumlarını görmeyi istiyorlar. 1966'da atılan köprü temelleri bugüne kadar pek fazla bir sonuç vermemiş, sanırım sivil ini­ siyatif olarak başlatılan bu ikinci köprü daha sağlam temellere oturur ve Hakkâri'den baş­ layan ışık Doğu'ya yayılarak gelişir.

Yıl 1967. Hakkâri. İlim Bebeği.

27


ELEŞTİRİ

SEVİLMEK Sevda

Şener

cy

a

ukluk girmesine yol açmış, güçlükle korunan denge bozulmuştur. Misafir'e düşen, Kadın'ı kocasının dizi di­ bindeki güvenli yerinde, arkadaşını vicdanının burgacında bırakarak evi terk etmek olacaktır.

anlamda bir Karı-Koca-Erkek Misafir üçlüsüyle karşılaşırız. Misafir Kocanın eski arkadaşıdır... Dostu evlendikten uzunca bir süre sonra ilk kez evlileri ziyarete gelmiştir. Onun ziyareti gençlik anılarının canlanması, iki erkek arasındaki sıcak ilişkinin yenilenmesi anlamına gelebilir. Eski ar­ kadaşlığın kıskanılacak bir yakınlık ölçüsünde yaşanmış olduğunu sezinleyen Kadın huzursuz­ dur. Kocasının, bu ziyaretten duyduğu sevinç kuşkularını körükler. Misafir ile Kadın arasında sinsi bir savaşım başlar. Kadın, kocası üzerinde­ ki kazanılmış hakkını savunurken, Misafir eski arkadaşına yeniden yakınlaşma fırsatı kolluyor­ muş gibidir. Kadın da, Misafir de Koca üzerin­ deki etki alanlarını korumaya, hatta bu alanın sınırlarını genişletmeye çalışırlar. Bu örtük sava­ şımı fark eden Koca karısını da, arkadaşını da incitmeden tarafsızlığını koruma telaşına düş­ müştür. Kadının son kozu, Misafir 'n bilmediği bir ilişkiyi gündeme getirmek olacaktır. Kadın kocasını kendi erkek kardeşi aracılığı ile tanıdı­ ğını anlatır. istenilen olmuştur: Misafir'in daha önce bilmediği bu ilişki iki erkeğin arasına soğ­

pe

Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu'nda sahnelenen Bilge Karasu'nun "Sevil­ mek" adlı oyunu, ince işçilikle kotarıl­ mış az kişili, az olaylı oyunlarla çok özel tatlar üretilebileceğini gösteri­ yor. Işıl Kasapoğlu'nun sahnelediği, Tilbe Saran, Cüneyt Türel, Köksal Engür'ün rol aldığı "Sevilmek" Oda Mü­ ziği lezzetinde bir oyun. Sahnelenişteki ve oynanıştaki ustalık, metinde sözcüklerin ardına saklanmış anlam katmanlarına ulaşmamızı sağlıyor. Ayşegül Yüksel bu üç kişilik oyun için soprano, tenor, bariton sesler için ya­ zılmış bir üçlü benzetmesi yapmış (Karasu ve Feriel'den İki Üçlü, Cum­ huriyet, 10 Ekim, 2000). Ben de oyundan, keman, viyola, çellodan oluşan bir oda müziği icrası tadı aldım.

"Sevilmek", Bilge Karasu'nun radyo oyunu ola­ rak kaleme aldığı, kısa, hemen hemen olaysız, fakat can alıcı bir iç hesaplaşmayı satır araları­ na gizleyen, dışı yalın, içi yoğun bir oyun. Sah­ ne uygulamasındaki başarısı ayrıntıların dikkat­ le ele alınmasına bağlı. Kılı kırk yarmasıyla ünlü Bilge Karasu 'nun hayatta olup, Işıl Kasapoğlu'nun titiz çalışmasını görebilmiş olmasını is­ terdim. Üç kişili bir konuşma örgüsünün altına döşediği o acımasız vicdan muhasebesinin sah­ nenin somut gerçeğinde nasıl canlanıp su yü­ züne çıktığına ve seyirciye ulaştığına tanık ol­ maktan herhalde mutluluk duyardı. "Sevilmek", dıştan bakıldığında tipik bir ilişkiler üçgeni getiriyor gündeme. Karı-Koca-Sevgili iliş­ kisi, şaşırtma, yanlış anlama, tuzak kurma, tu­ zağa düşme gibi, sahnede her zaman seyirciyi oyalamış olan hünerlerden bol bol yararlanma fırsatı yarattığı için hem ciddi oyunlarda hem güldürülerde sık sık ele alınmıştır... Bu kez aynı

Sevilmek • Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu Yazan; Bilge Karosu Yöneten: Işıl Kasapoğlu Sahne Tasarımı: Duygu Sağıroğlu Müzik: Joel Simon Dramaturgi: Zeynep Avcı Oynayanlar: Köksal Engür, Tilbe Saran, Cüneyt Türel 28

Köksal Engür, Tilbe Saran, Cüneyt Türel'den oluşan oyuncu kadrosu, Işıl Kasapoğlu yönetiminde yazarın metnin altında tuttuğu, sözcüklere dökmediği duyarlıkları büyük bir us­ talıkla görüntüye getiriyor. Saklı duyguların susuşlara, gizli düşünce­ lerin devinimlere sindirildiğini görü­ yor, yazarın dikkatle metnin altına gizlediği anlama ulaşabiliyorsunuz. Bu ölçüde derinlikli oyunculuk, sah­ nelerimizde az rasladığımız bir ince işçilik ör­ neği. Seyirciyi, yalnızca işlenişteki hünere hay­ ran bırakmakla kalmıyor, oyunun yapıntı gerçe­ ği ile yaşam gerçeğinin buluştuğu noktaya ulaştırıyor. İnsanın kendine bile itiraftan kaçın­ dığı korkular, kuşkular, kıskançlıklar su yüzüne çıkıvermiştir. Oyun olarak kurgulanmış çok ken­ dine özgü bir ilişkiler yumağı, herkesin kendin­ den bir parça bulabileceği genel bir insanlık gerçeğine dönüştürülmüş, özelden genele, oyundan yaşama sağlam köprüler kurulmuştur. Oyunu seyrettikten sonra insan, arkadaşlığı, dostluğu, evlilik bağını, alışılmış duyarlıklara, klişeleşmiş değerlere başvurmadan yeniden değerlendirme gereğini duyuyor. "Sevilmek", profesyonelce yazılmış, profesyo­ nelce sahnelenmiş bir yapım. Ayırıcı özelliği, oynanıştaki ustalığın hüner gösterisine dönüş­ türülmemiş, yaratıcı sanatın hizmetine verilmiş olmasında. Bu oyunun hak ettiği ilgiyi görmesi, mümkün olduğu kadar çok seyirciye ulaşması tiyatromuzun kazancı olacaktır.


TİYATROCA

DÜŞÜNMEK

MOLEKÜLER TİYATRO VE HAREKET ANALİZİ Haluk

Şevket

Atasever

ÖNCELİKLİ NOT: Okuyacağınız bu yazı (Deney üstüne deney) diyebileceğimiz fantastik bir ça­ lışmadır. İmgeler dünyasının yarattığı (Düş gezgini) insanın, kendinde kendini aramasıdır.

Bu kapsamlı derinliği bir oyun metni karşılaya­ maz.

Yaşadığımız çağın ortaya koyduğu bilimsel ça­ lışmalar ve bulgular, içdünyamızın ortaya koy­ duğu soyut itilimler ve bulgularla iç içe yaşar...

Her yazılı metinde o metni değerlendirecek, ona yeni anlamlar yükleyecek olan dramatik eylemler gizlidir.

Bütün dramatik oluşumlar soyut kavramların ürünüdür. Düşünce, bilinç, bellek, akıl, zekâ, mantık vb. gibi elle tutulamayan, gözle görüle­ meyen kavramlar, insanın doğumuyla birlikte yeryüzüne getirdiği yönlendirici olgulardır...

Bence bir oyunu ayakta tutan onda gizli kalmış uyum ve dengeyi, gösterim alanına yansıtan belli anlam taşıyıcı dikey kolonlar vardır. (Eş za­ manlılık) Bu kolonlar, ait olduğu yazılı metni, belli bir süreçte eylemsel doyum noktasına var­ dırınca, kendi aralarında çatışmaya giderler.

cy

a

Bu nedenle yazılı bir oyun metni dondurulmuş bir zamandır.

Bu durum yazılı metnin anlam taşıyıcı kolonları moleküler bir savaşımın içine sokar. Aynen can­ lı varlıkların inorganik bir yapıya dönüşmeleri gibi... Böylece her savaşım alanı moleküler biri­ min iç dinamikleri ile çatışmaya dönüşür. Bütün bu dramatik yapılanmalar ve onların ara­ larında gerçekleştirecekleri yeni anlamsal olu­ şumlar ancak (Hareket analizleri) doğrultusun­ da etkinlik kazanacaktır.

pe

Daha sonraları bunlara konuşma ve yazı yetileri de eklenmiştir. İnsan varlığı konuşma ve yaz­ manın aracılığı ile iç dünyamızda belirlenen ol­ guları, düş dünyamıza aktarır. Böylece araların­ da kurulan diyalog iç dünyamızı içe aktararak büyük bir tartışma alanı yaratır. Bu alan çelişki­ lerle, çatışmalarla, tartışmalarla yüklü dramatik bir alandır ki, bütün yaşamımız boyunca üretti­ ği anlamları yaşamımıza ekler. Dramatik yaşam biçimi çocukluğumuzdan başlar ve bütün bir ömür sürer gider.

Özellikle çocukların, ancak mantığa aykırıymış gibi gelen görüşlerinin ardında kendilerine öz­ gü bir düzen mantığı olan davanışları vardır. Çocuk yaş aldıkça bir anlamda toplumsallaştıkça kendine özgü düzen yıkılır ve çocuk drama­ tik yapının karmaşası içine girer. .

Oysa insan, kendi doğasına özgü bir bütün ola­ rak yeryüzüne gelir. Ne var ki bu bütünlüğünü yaşamak zorunda bırakıldığı toplumsal ortam­ da koruyamaz ve parçalanır... Parçalanma dediğimiz şey, bir bütünü meyda­ na getiren, öğelerin çeşitli nedenlerle o bütünü terk etme eylemidir. Genelde tiyatro, inasana özgü bütün dramatik yapılanmaları varlığınızda toplayan ve işlevselli­ ğini yaşam boyu sürdüren imgesel bir yaratım alanıdır. İnsan her şeyi ile soyut yaratım alanını gösterim alanına dönüştürerek iç dünyasıyla dış dünyası arasında bir denge kurar ve varlığı­ nı bütünler. Bu bütünlenen varlık, çeşitli top­ lumsal olumsuzluklarına karşın yaşamını sür­ dürmek zorundadır.

Görüldüğü gibi soyuttan somutu yaratan insa­ nın, konuya yaklaşımları, üstüne yaptığımız de­ ğerlendirmelere yeri gelmişken değinmekte ya­ rar var. Bilimsel açıdan düşünürsek, insan varlığı mate­ matiksel bir dizgedir. Örneğin geometri bilimi boşluğa çizilen soyut nokta ve çizgilerle dünya­ yı ve yaşamı açıklamaya yaratılan ve işlevsel kılı­ nan öğelerin moleküler yapıları arasında çıkan çatışmalar ancak hareket analizleri doğrultu­ sunda anlam kazanacaktır... Bu durum karşısında insan, bir yeni dramatik görünümün içine yerleştirir varlığını ve onu her dönüşümsel süreçte yeniden yorumlar. İnsan varlığı, soyut bir bütünlemenin ürünüdür. Yeni bilgi çağının tiyatrosu ile bu soyut bütünlemeyi açıklamaya yönelik, karmaşık bir öğeler arası savaşıdır... Buna bağlı olarak değişim ve dönüşüm savaşı­ na katılan her öğe, kendi yüklendiği sözcüğün temel anlamından soyutlanarak bir başka söz­ cüğün ya da kavramın yerine geçebilir ve ona değişik anlamlar yüklenebilir.

29

Bir (X) oyun metnini dondurulmuş zaman dili­ mi olarak düşünelim. Kendine özgü olmak üze­ re insan, düşünsel ve sanatsal ne varsa o don­ durulmuş zaman içinde yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu mahkumiyetin gerekçesi nedir? Belki de salt hissetmek... Bir oyuncunun dıştan içe, içten dışa olmak üze­ re iki yönelimi vardır. Bu her iki yönelimi yürü­ ten varlığımızın soyut düşünce dünyasıdır. İçi soyut, dışı somut olan görünümlerin yaşam bo­ yu sürecek olan macerasıdır. Bu dramatik yapı­ mın işlerliğini ve buna bağlı olarak bir yöntem sorunu olduğunu düşünürsek bunu açıklayacak şöyle bir yöntemden söz edilebilir... Bir oyun metni bir bütündür onu bütün kılan da yüklen­ diği olgu ve konuların işlevselliği sağlayan öğe­ leridir. Her bütün, işlevselliğinin doyum noktasına gel­ diğinde o bütünü meydana getiren öğelerin­ den kopar. Bütünden kopan ve geriye eylemsel boşluklar bırakan bu öğeler, bu kez birbirleriyle çatışmaya, dolayısıyla kendilerine özgü bir baş­ ka boyutta bütünlük kazanmaya başlarlar. Bilindiği gibi bir metni, metin yapan o metnin (Anlam taşıyıcı kolonlarını) gereğince sapta­ makla başlar. İşte bu karmaşanın içinden çıkan ve aralarında bütünlük kazanan öğelerin savaşımı, molekül­ ler bir çatışma ve uzlaşmanın göstergesidir. Bunlara koşut olarak, öğelerin birbirleriyle olan ilişkilerini sağlayan ve yorumlayan (Hareket analizi)dir. Moleküler tiyatro ve onun analizi, her aşamada yaşanan bir diyalektik süreçtir. Bir metnin don­ durulmuş zaman içinde kalan ve artık verece­ ğinden fazlasını veremeyen görünümü, diyalek­ tik bir görünümdür. Bu diyalektik görünüm, dinamik düşünme yön­ temi doğrultusunda etkinliğini (Burada şimdi) sürdürür ve yaratıcı imgesel özgürlüğünü ise her alanda yaratıcı kılar. A. Artaud ne demişti, "Seyredilen düşünceden düşünen bedene" ulaşabilmek ve çağımızın tiyatrosunu 'düşünen beden'den hareketle yaratıcı kılabilmek...


M

üjde! F Tipi Kültür Bakanı, Yumuşak G Tipine terfi etti! Devlet Tiyatroları Genel Müdürü I. Rah­ mi Dilligil için savcılığın istediği yargılanma iznini vermedi. Bakana bakarsanız; meğer evrak üzerinde yapılan tahrifat, bir sahtekarlığı örtmek için değil de, Devlet Tiyatroları'nı maddi ba­ kımdan zarara uğratmamak içinmiş! Hey gidi kahpe felek! Dilligil'e kavun yedirir, Yekta Kara'ya kelek!.. Bu tiyatrocular çok alem vallahi. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü I. Rahmi Dilligil'e de ad takmışlar: Hormongolos!.. "Homunkulus", Goethe'nin Faust'unda cücemsi, ama yapıntı bir yaratıktır. Ama bu Hormongolos, artık cep Herkülü anlamında mı kullanılıyor, yoksa cücenin hormonlusu gibisinden bir şey mi oluyor, onu kestiremedim. Devlet Tiyatroları Genel Müdürü İ. Rahmi hormongolos'u araştırdım biraz. Eğlenceli oldu. Çünkü hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten!.. Çocuk daha Konservatuvardayken şişmanmış. Kilosu biraz fazla olanlar alınmasın şimdi; çünkü bu, dersini de bilmiyormuş!.. Daha Konservatuvar'da öğrenciyken; bir gün provaya gelmeyip Antalya'ya ta­ tile mi gitmiş ne; bir sahne hocası bunu hem dersten, hem oyundan kovmuş! O zamanlar Konservatuvarda oyunculuk bölümü 5 yılmış. (Bence keşke 10 yıl olsaymış! Belki biraz daha adam gibi adamlar üretirdi!) 3 yıllık orta devre, sonra da 2 yıllık yüksek devre. Yetenekli bulunanlar yüksek devreye geçer, diğerleri orta devreden mezun edilirmiş. İ. Rahmi de zar ile zor ile ortadan mezun ol­ muş, yüksek diplomasını sonra dışardan almış. Sınavda kendisine yardımcı olan deneyimli Sanatçı, Şimdi dizini dövüyormuş diye duydum: "Elinden tutup zorla çalıştırdım, karşısında yardımcı olarak oynadım, iyi halt ettim!.." İ. Rahmi, 25 yıl Devlet Tiyatroları'nda oyuncu olarak çalışmış. Ve fakat heyhat, herhangi bir oyunda sanatı ile varlık gösterebildiğini hatırlayan yok!.. Oyuncu olamayan­ lar, yeteneksizliklerini örtmek için reji yapmaya soyunurlar hesabından, fırsat buldukça oyun da sahnelemiş. Ve fakat heyhat, dik­ kat çeken bir rejisi de yok!.. Bakan Talay, sıkıştığı yerde onun için "mesleğini çok seven biri" diyor ama; derlediğim şu üç anekdot, Bakanın hayli boş konuştuğunu gösteriyor: Bir: İ. Rahmi, ünlü sanatçı Rüştü Asyalı'nın sahnelediği Melih Cevdet Anday'ın "Ölüm­ süzler" adlı oyununda, prömiyerden 6 saat önce "at gribi" olduğuna dair rapor getirip, oyunu sabote etmiş! (Ne sevgi ama! Bu ak­ şam at gribi olur, ölürüm, beni kimse tutamaz!..) İki: Devlet Tiyatroları'nın duayeni ve hepsinin hocası Cüneyt Gökçer "Kral Lear"i oynadığı sırada, bu İ. Rahmi'ye de küçük bir rol vermiş. Sonra bir akşam sahnede "Burgonya Dükü" diyerek İ. Rahmi'nin olması ge­ reken yere dönünce ne görsün? Sağdan soldan estarabim, ama İ. Rahmi yok! Sahnede olması gerekirken, otel odasında sızmış kalmış. Kim bilir belki kıçı açık kalmıştır da, evladım yazık, genel müdürlük düşleri görmekteymiştir! (Yok bu kadar sevgiye dayana­ mam! Sonunda genel müdür olurum, beni kimse tutamaz!..) Üçüncüsü kendi ağzından: 1 Ekim günü TRT 2'de bir program vardı. Orada adam sanat hayatına ilişkin önce anasından, babasından, ıdısından, dıdısından söz etti. Ne ilgisi varsa? Sonra da kelimesi kelimesine şunları söyledi:

cy

a

İ. Rahmi - "Tartüf" çalışıyoruz, Moliere. (...) Jean Louis Barbaz. Çok değerli bir yönetmen ve tiyatro sahibi (...) Kendisinin "Versailles Tuluatı" ile ilgili çok hoş bir aktarımı vardı. Bu aktarımda ben genç bir papaz ve Moliere'e kilisenin baskısını aktarıyordum. (...) Ama bunun yanında da çok enteresan olan benim için, sahneye çıktığım anda, direkt seyirciye söylemim devam ederken, bizim en korktuğumuz, tiyatro oyuncularının, trak denilen bir anda beynin düşünce akışının kesilmesiyle, karşı karşıya bulunduğu du­ rum ve yer hakkında bilgi sahibi olmaması. Bununla karşılaştım. O anda aklıma ilk gelen şey, seyircilere bakıp "Neden bu insanlar burda? Ben de burda n'apıyorum?" dedim. (Sürekli izin isteyip arzederek konuşan Sunucu'nun, yıkama-yağlama gülmeleri.) Bu anı yaşamak kimseye denk gelmemeli ama çok enteresan bir deneyimdi. Benim meslek hayatımdaki en önemli çaresizliğimdi. Mecburen sahneye doğru yönelen ayaklarım, geri geri giderek kulise çıktı. M. Göksu- E, nasıl yakaladınız oyunu? İ. Rahmi - O arada kesilmişti her şey. Sufle almanız da imkansızdı. Fakat şeyi fark ettim, o anda ben Moliere'le ilgili eleştirel sözler söylüyordum. "Bu Moliere olmaz olsun" cümlesini söyleyip kaçmıştım.

pe

İşte bu kadar. İ. Rahmi, sanat hayatı üzerine başka bir şey söylemedi. Benim başka bir şey söylememe gerek var mı?.. I. Rahmi, 1988'de Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü de yapmış. Bir yılını doldurmadan da bu görevden alınmış. (Mustafa Demirkanlı bir düzine soruyu aylardır soruyor. Bakandan ses yok. Sorulardan biri de şu: "I. Rahmi Dilligil Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Müdürlü­ ğünden hangi gerekçe ile alınmıştır?.." Huu, Sayın Bakan, orda kimse var mı? Yoksa Türkçe şeyedemiyor muyuz? İngilizce sora­ lım: Holla! Is there anybody?) İnsan salt dedikoduya dayanarak ahkam kesmemeli, biliyorum. Ama şu da bir gerçek: Kamu görevlileri, sorulan sorular karşısında karadut yemiş Sfenx gibi susup otururlarsa; kendileri dedikoduya çanak tutmuş olurlar. O zaman biz de oturur, çıtır çıtır dedikodu­ muzu yaparız. Üstelik tiyatrocular dedikodu konusunda da yetenekli oldukları için; karşılıklı oturup büyük bir zevkle çıtırdatma hak­ kımız doğar: "Kız Ceyda, acaba o müdür, Diyarbakır'daki görevinden usulsüzlük, yolsuzluk falan gibi gerekçelerle mi alınmıştı?.. Yine de ben bunlara inanmak istemiyorum: Kıskanıyorlardır iftiradır! Şimdi belki bazı kıskançlar diyecek ki, "Ayol onun kıskanıla­ cak nesi var?" Var!.. Çünkü yönetmen olarak Kıbrıs'a bile gönderilmiş. (Bu da Yücel Erten'in marifetiymiş!) Tabii ben, hemen Hormongolos'un KKTC maceraları hakkında da bilgi topladım. Bakın, 16 Aralık 1993 tarihli "Ortam" gazetesindeki bir röportajda, KKTC Devlet Tiyatroları Müdürü Ali Nesim, İ. Rahmi hakkında neler söylüyor: Ali Nesim: Gelenler bizim sanatçımızdan daha fazla bir şey katmadı... Sadece onlara mali imkanlar kattı.

(...)

Neriman Cahit: Üç yıldır Türkiye'den gönderilen sanatçılar ve oynanan oyunlar meydanda. Yararlı oldu diyebilir miyiz? Ali Nesim: Uygun elemanlar gönderilseydi olurdu. Neriman Cahit: Yani olmadı. Bir Rahmi Dilligil olayı var örneğin. Giderayak Kıbrıs Akdeniz Bankası'nın finansmanını yaptığı bir oyunun yönetmenliğini üstlendi ve hayli yüklü bir para alarak gitti. Ali Nesim: Rahmi Dilligil, Kıbrıs Türk Tiyatrosuna, Devlet Tiyatrosuna saygısızlık etti.

SUFLE Şirin Akdil akdil@yahoo.com

Kapkaççı bir banka bile olsa, bizimki parayı kapmış kaçmış anlaşılan!.. I. Rahmi, (sahnedeki özürlü geçmişine dayanarak mı bil­ mem?) bir de Disiplin Kurulu Üyeliği yapmış. Bozkurt Kuruç'un genel müdürlüğü sırasında. Kuruç, uydurma cezalar yağdırarak mu­ halefeti sindirmeye çalışırken; Sanatçı Temsilcisi İ. Rahmi'nin bir tek muhalefet şerhi olmamış. Sanatçıların oyları ile girdiği disiplin kurulunda, sümüğünü çekip oturmuş anlaşılan! Kıskananlar çatlasın! İ. Rahmi'nin yazarlığı da var. Gerçi ben okur-yazarlığından kuşkuluyum ama, yazarlığı kesin var. Baka baka yazmayı biliyor!.. Orhan Azizoğlu'nun Ray Galton-John Antrobus ikilisinden çevirdiği "Pantolonunu En Son Ne Zaman Gördün?" oyununa baka baka, "Giysilerim Nerede?" oyununu yazmış. Yazar olarak da kendi adını koyuvermiş. (Gördünüz mü, bakın, adını yazmayı biliyor!) Oyunu Bursa'da provaya sokunca, suçüstü yakalanmış. Bu konuda yargılanacak. Üç aydan bir yıla kadar hapis is­ temiyle... Bakarak yazdığı oyunu, kendi oyunu gibi gösterip, sonra pabucun pahalı olduğunu fark edince, resmi evrak üzerinde

HORMONGOLOS 30


tahrifat yaptığı da iddia ediliyor. Bu iddia ile de yargılanması isteniyor. Bu kez üç yıldan on yıla kadar ağır hapis istemiy­ le... Ama kaymakamlıktan gelme Bakan Talay hiç Yalova'da bulunmamış ve "soruşturmanın selameti" diye bir laf duyma­ mış olacak ki; gerekli izin vermedi. Gelgelelim konu henüz kapanmış değil. Şikayetçi taraf bu konuda danıştaya başvur­ muş. Dahası var: Ben yine söyleyenlerin yalancısıyım ama, bu I. Rahmi, babasının oyununu da yazmış! Babası Avni Dilligil'in 35 yıl önce Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan uyarladığı "Şıpsevdi"yi önüne almış, baka baka yazmış! Üstüne de uyarla­ yan olarak, yine kendi adını yazmış. (Demek kendi adını yazmayı beceriyor ama, baba adını yazmayı bilmiyor. Yani okuması-yazması o kadar işte!) Oyun geçen sezon Sivas Devlet Tiyatrosunda sahne almış. I. Rahmi Dilligil adı ile. Oysa akra­ bası ve başrejisörü Ferdi Merter, bir süre önce I. Rahmi'nin bu araksiyonu ile Avni Dilligil'in adaptasyonunun orijinal met­ nini elinde sallayarak tiyatro koridorlarında gezinmekte ve şikayet etmekteymiş. Tanıklar varmış!.. Ama Ferdi Merter, Sa­ ray Darbesi ile başrejisör olunca, birdenbire hafıza kaybına uğramış ve bu şikayetlerini unutmuş!.. Kim bilir belki I. Rahmi iktidardan düşünce, herkesi vallahi de tallahi de onun işbirlikçisi olmadığına inandırmak için, o metni yeniden ortaya çıka­ rır? Ama biz yine de Ferdi Merter Beyefendinin aslan kesileceği günleri beklemeyelim de, emektar tiyatrocularımıza bir çağrı yapalım: Avni Dilligil'in 35 yıl önce oynanmış "Şıpsevdi" uyarlamasının metnini saklamış bir başka değerli sanatçımız varsa; insaniyet namına, tiyatro aşkına Tiyatro... Tiyatro... Dergisi'ne başvursun!.. Aslında I. Rahmi'nin durumu kıskanılmayacak gibi değil. Örneğin bir rejisör kadrosuna geçiş hikayesi var ki, çok etkileyici: Genel Müdür olarak bir sabah uyanmış, (artık midesi ekşidiğinden mi, yoksa kabızlık çektiğinden mi bilinmez) kendisinin rejisör olması gerektiğine karar vermiş! (Yani insan kendi kendini rejisör ilan edince, bunun başka bir tarifi benim aklıma gelmiyor...) Adam Avrupa'larda da şeyetmiş. Ama neyse ki ben de bir ara interşeyettimdi. İyi de erken davranmışım, çün­ kü Devlet Tiyatroları'nın web sayfası şu anda kapalı. Kapanmadan önce web sayfasında dünyanın gözleri önünde, I. Rah­ mi hakkında şu satırlar duruyordu: 1956 Yılında Antalya'da doğdu. 1974 Ankara Devlet Konservatuvarını bitirdi. Ayni yıl Devlet Tiyatrolarına girdi. 20'nin üzerinde oyunda görev aldı. 9 oyunda Reji Asistanlığı ve Yardımcı Rejisörlük yaptı. 9'u Devlet Tiyatrosunda olmak üzere 18 oyunun Rejisörlüğünü yaptı. 1987 Yılında Kültür Bakanlığı tarafından Berlin'e Tiyat­ ro incelemeleri yapmak üzere gönderildi. Almanya'da; Berlin'de Theater Manifaktur-Rönesana Theatre-Schiller Theather, Shaubühne-Freie Volksbühne-Teatrom. Doğu Berlin'de ; Berliner Ansamble-Maksim Gorki Theater. Kassel'de ; Kassel Shauspiel Hause. Londra'da; Kıbrıs Türk Tiyatrosu, Royal Shakespeare Theatre. Hollanda Amsterdam; Staege Door Festi­ vali Şeyh Bedrettin oyunlarında Asistan Yönetmen olarak ve yönetmen olarak çalıştı. 1988 Diyarbakır Devlet Tiyatrosu­ na Kurucu Müdür olarak atandı. 1989 Yılında Ankara'ya geri döndü. 1992 Yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Devlet Tiyatrolarına Yönetmen olarak atandı, 1993 yılında Ankara'ya geri döndü. 1998 Yılında Genel Müdür Yardımcısı olarak atandı. 9.12.1999 Yılından bu yana Devlet Tiyatroları Genel Müdürü olarak çalışmaktadır. Bu görevi yanı sıra Devlet Konservatuvarları Dayanışma Derneği Başkanlığını da yürütmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır.

pe

cy

a

Tek harfine dokunmadım, dokunmam! (Allah muhafaza, sonra ben internette tahrifat yapmışım falan gibi bir şey olur da, 3 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezası ile yargılanmam istenir falan, neme lazım!) internette vatanımızı temsil eden bu manzumenin, siz okuyucular göresiniz diye, Türkçesi'ne, Ingilizcesi'ne ve Almancası'na dokunmadım. Görüldüğü gibi, saydığı 12 tiyatronun 7 tanesinin adını, ıkına sıkına yanlış yazmakta. Bu arada Berlin'de bir Türk tiyatrosu olan "Tiyatrom"un adı da, (Herhalde daha etkili olur düşüncesiyle!) nece olduğunu bilemediğimiz "Teatrom" oluvermiş. Bu özgeç­ mişte, Almanya, İngiltere ve Hollanda'da tam 12 tiyatroda asistan yönetmen ve yönetmen olarak çalıştığını, yedi düvele ilan ediyor. Gelin görün ki bu ilan, dünya tiyatro çevrelerine karşı, zeytinyağı yerine makina yağı ihraç edercesine, utandı­ rıcı bir alaturkalık örneği oluşturuyor. Çünkü: 1987 yılında Kültür Bakanlığı tarafından Berlin'e tiyatro incelemeleri yap­ mak üzere gönderildiğini, 1988 yılında da Diyarbakır Devlet Tiyatrosuna kurucu müdür olarak atandığını yazıyor. Ben an­ lamam ama, şüphelendim ve anlayana sordum. O zaman da, afedersiniz işin boku çıktı tabii: Demek ki bu cep (cop?) Herkülü, 12 ay içinde Avrupa'nın metropollerindeki 12 tiyatroda yardımcı yönetmenlik ve yönetmenlik yapmış! Yani Ber­ lin, Londra ve Amsterdam'ın en önde gelen tiyatrolarında, boyacı küpüne daldırır çıkarır gibi, ayda bir oyun "avuçlamak" mucizesini gerçekleştirmiş. Bu durumda herhalde kendisini Büyük Türk Büyükleri listesine önermemiz gerekiyor! Diğer olasılık da şu: Berlin, Londra ve Amsterdam'daki sahneleyişlerini, ertesi yıl Diyarbakır'dan, açık öğretim usulü mektupla gerçekleştirmiş olabilir! O takdirde de En Büyük Türk Büyükleri listesine!.. Ne ayıp şey! Kusura bakmasın ama, sahtelik ve yapıntılık, bu genel müdürün paçalarından akıyor! En iyi olasılıkla, oyun izlediği tiyatroları sıralıyor; ama bu oyunları yö­ nettim diyerek, hepimizi aptal yerine koyuyor!.. (İstemihan Talay Bey, Zeynep Oral'a söylediğine göre "etik kavramlar se­ nin için çok önemliymiş". İyi de, bunca yalan-dolana nasıl göz yumuyorsun?) I. Rahmi, Devlet Tiyatroları'nda Genel Müdür Yardımcısı oluşunu, bir önceki genel müdür K. Lemi Bilgin'e borçluymuş. Kararnamesi köşkten dönünce, Lemi Bilgin ara­ ya adamlar koyup, imzalanmasını sağlamış. Ama işte adam insani kaliteleri bakımından 5 yıldızlı olmalı ki; sürekli Genel Müdürü'nün altını oymuş, hakkında ihbarlarda bulunmuş. Dedikodu mu? Ne münasebet ayol! Genel Müdür yurtdışınday­ ken yapılan yakışıksız Saray Darbesi ile I. Rahmi'nin tahta tırmanışı, bunu ayan beyan göstermiyor mu? Gelişigüzel, ama gidişi çirkin bir örnek daha: I. Rahmi, insani kalitelerini en son, "dalgamotor rotasyon, istikamet Trabzon" ile, bir kez daha ispat etmedi mi?.. Herkes soruyor: Sürüyle adam hiçbir işe yaramadan ortalıkta dolaşırken; padişah rolü­ ne soyunup, eski genel müdür Lemi Bilgin'e, "Seni Trabzon'da görevlendirdim" demek, ne oluyor? Osmanlı'nın Lemi Bilgin'den başka askeri mi kalmadı? Uygarlıktan bu kadar mı uzağız? Bu cıvık sürgün uygulaması, Türk tiyatro sanatına kat­ kı mı oluyor? Yoksa Lemi Bilgin'in iptal davasını kazanacağı hissedildi de, kendisine Trabzon'da tuzak mı kuruluyor?.. Aman ya, üf! 19. yüzyıldan kalma bu komik korku filmi senaryosunu tamamlamak benim haddimi de aşacak, yerimi de. Bunaldım! (Hem daha Drakula'yı seyredeceğim.) Şu bilgileri sebil hayrat dökeyim de, gerisini siz kafanızda tamamlarsınız. Alın işte: Seçilmiş yöneticileri selamünaleyküm görevden alan; kendi eliyle göreve getirdiği yöneticileri aleykümselam gö­ revden alan, o. Gak diyene soruşturma, guk diyene ceza yağdıran; Devlet Tiyatroları'nın tarihinde görülmedik yoğunluk­ ta, çalışanlarla itiş-kakış davalı olan, o. Sanatçılar ve çalışanlar karşısında dangıl dungul davranışlar sergileyen; sanatçıla­ rı, kapılarını kilitleyerek kendi tiyatrolarına sokmayan, o. Genel Müdürlük binasında dernek, vakıf ve pirinç-bulgur koope­ ratiflerinin odası varken, Devlet Tiyatroları Sanatçıları Derneği'ne bir oda vermeyen, o. Kendisini ve 1,5 oyun sahnelemiş yardımcısını rejisör ilan eden; Devlet Tiyatroları tarihinde ilk kez, bir dini bayramda, kurumun gişelerini ve perdelerini ka­ patan, o. Oyunları ve kişileri bir yerlere fiştikleyen; bir yerlerden gelen sansüre boynunu büken; yazboz tahtası gibi oyun asıp oyun kaldıran, o. Karısına başrol, akrabasına başrejisörlük, başrejisörün kızına Amerika seyahati, yandaşlarına reji, rol, turne, festival, tarak, jilet, ayna veren, o. Çifte, üçlü, beşli ve onlu standart uygulayarak, ilkesiz tayin ve geçici görev­ lendirmeler yapan; ulufe dağıtırcasına şaibeli sınavlar yapan, o. Basılı kitapları kilit altında tutup dağıtımını engelleyen; hakkında iyi yazmıyorlar diye, Cumhuriyet ve Radikal'in satın alınmasını yasaklayan ve ilanlarını kesen, o. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'na posta atan, "bunu almazsanız, onu da vermem" diyen, festivalden Devlet Tiyatroları sahnelerini esirge­ yen o! Festival düzenleyip seyirci bulamayan, o! Devlet Tiyatroları'nda seyirci ve prestij kaybına yol açan, o! (Ay, neredey­ se motive olacağım vallahi!) Yumuşak G Tipi Bakanla bu Haramigil (ay pardon, motivasyondan kafam karıştı: I. Rahmi Dilligil demek istiyorum) kafa kafaya vermişler; Devlet Tiyatrolan'nı yarı açık cezaevine mi çevirmek istiyorlar?..

31


ELEŞTİRİ

cy

a

BABALAR VE OĞULLAR Sibel

Arslan

Yeşilay

pe

"Ben düşüncelerle alışverişi olmayan, ne yap­ oyunlara, romanlara, makalelere ve kısa öy­ tığını bilmeyen, bilmek de istemeyen bir top­ külere damgasını vuran, ahlâki sorumluluk lumda yazıyorum" diyen psikolojik gerçekçi­ temasıdır. "Tiyatro benim gözümde her za­ liğin ABD'deki temsilcisi Arthur Miller, yazdı­ man için halkların ruh dünyasının ifadesidir. ğı oyunlarla Amerika'nın vicdanı olarak Bir yazarın dehasıyla, kendi korkularını, nitelendirilir. Yazarın, oyunlarında aile tema­ umutlarını dile getirip, bunların kollektif bi­ sını ele alması rastlantı değil. Amerikan ede­ çimde kendi simgelerine dönüştürülebildiği biyatı geleneğinde aile ve ev yaşamı büyük yerdir." Bu düşünceyle İbsen'in izinden gidip bir rol oynar, bu da sürekli göçmenlerin istila­ psikolojik gerçekçiliğe yönelen yazar, sanayi sına uğrayan bir ülke için şaşılacak bir durum toplumunun gelişimi karşısında bireyin onuru değil. Aile ile onun gelecekteki güvenliğini ve sorumluluğuna dikkati çeker oyunlarında. sağlamak, göçmenlerin en büyük endişesiy- Onun oyunlarındaki toplumsal eleştiri, dev­ di. Avusturya'dan ABD'ye göçen Yahudi bir rimci bir çağrı niteliği taşımaz, daha çok bi­ tekstil fabrikatörünün oğlu olan Miller, reyleri ahlâka davet etme anlamındadır. Çiz­ 1929'daki ekonomik krizle işleri bozulunca diği karakterler küçük burjuva aile çevresin­ üniversite eğitimini karşılayabilmek için bir den ve bulaşıkçılıktan milyonerliğe geçiveryedek parça deposunda çalıştı iki buçuk yıl. me masalına, "Amerikan rüyası"na inanarak Tiyatro alanında ilk başarıyı, 1947'de New mahvolan duyarlı kişilerdir. Oyunlarındaki tra­ York'ta Elia Kazan tarafından sahnelenen jik doruk, bu ilüzyonla gerçeğin yüzleştiği "Hepsi Oğlumdu" adlı oyununun yılın en iyi noktada gerçekleşir. oyunu seçilmesiyle kazandı. Miller, tiyatro­ nun hümanist, demokratik ve insanlığın şe­ refle kabul edebileceği bir dünya yaratmak uğruna seferber edilmesini dileyen bir yazar. Onun yazın alanındaki yapıtlarına, yazdığı

Geçtiğimiz ay 85. yaşına giren Miller'ın İstan­ bul Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen oyunu "Hepsi Oğlumdu", bireyin toplum karşısında­ ki sorumluluğunu tartışan bir toplumsal dram. Yazar, İbsen'in oyunlarındaki dramatik

yapıyı kullandığı "Hepsi Oğlumdu" oyunun­ da, gençlik yıllarında çalıştığı otomobil fabrikasındaki deneyimlerinden yararlanır ve ileri­ de diğer oyunlarında ayrıntılı olarak geliştire­ ceği tipik Miller temasını kullanır. Ticaret de­ ğerlerinin ahlâk değerlerine baskın çıktığı bir toplumda manevi değerlerini yitirmiş, her şe­ yi parayla ölçen bireylerin yalnızca başkaları­ nın değil kendi hayatlarını da karartabileceklerini gözler önüne seren yapıtın belkemiğini olağanüstü savaş koşullarında yaşanan babaoğul çatışması oluşturuyor. Bireysel çıkarlarla toplumsal sorumluluğunun çakıştığı noktada ailesinin iyiliği için bozuk yedek parçaları ha­ va kuvvetlerine gönderen ve bu yüzden uçakların düşmesine neden olan Joe Keller'ın geçmişle hesaplaşması, hesaplaşmaya zorlan­ ması sonucu, Joe'nun küçük oğlu Larry'nin savaştan dönmediğini, ama karısının üç yıl boyunca oğlunun ölümünü bir türlü kabullenemediğini görüyoruz. Büyük oğlu Chris, kar­ deşinin nişanlısıyla evlenme planları kurarken fabrikatör Joe'nun savaş yıllarında yaptıkları, tutuklanıp serbest bırakılması, hapisteki orta­ ğının ifadesi, yani mazi kurcalanırken, şen

Hepsi oğlumdu • İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatrosu Yazan: Arthur Miller Çeviren ve Yöneten; Ülkü Tamer Sahne Tasarımı: Özhan Özdil fiîysi Tasarımı: Aysel Doğan Işık Tasarımı: İlhan Ören Müzik: Bara Ayanoğlu Müzik: Tank Günersel Oynayanlar: Erhan Abir, Celile Toyon, Burak Davutoğlu, Aslı Seçkin, Ahmet Özaslan, Kutay Kırşehirlioğlu, Harika Özovalı, Kubilay Pembeklioğlu, Hülya Arslan, Erin Yeşildere 32


cy

a

şakrak Joe'nun hiç de öyle göründüğü gibi vicdanen rahat ol­ madığı anlaşılıyor. Zengin olma pahasına 21 gencin ölümüne sebep olmuş bir tüccardır Joe. Üstelik bütün suçu ortağına yı­ kıp paçasını kurtarmıştır. Oğlu ile ortağının çocukları üzerine gitmese huzur içinde yaşamayı sürdürecekken, genç kuşak onu toplumsal sorumluluğuyla yüzleşmeye çağırır.

pe

Paranın hükmünün geçmediği tek yerin kalmadığı, para ka­ zanmak için her yolun mübah olduğu, art arda ortaya çıkan yolsuzlukların boyutunu kavamakta zorlandığımız ülkemizde, Miller'in ortaya attığı, tabii ki hiç yabancısı olmadığımız bir ko­ nu. İstanbul Şehir Tiyatroları yapımı "Hepsi Oğlumdu", Ülkü Tamer'in çevirisiyle Burçin Oraloğlu tarafından sahneleniyor. Sahne tasarımı Özhan Özdil, giysi tasarımı Aysel Doğan'a ait yapımda sahneye baştan sona bir yapaylık hakim. Oyunun ek­ sen kişisi Joe Keller karakteri sahnelemede yeterince iyi işlen­ memiş. Erhan Abir'in canlandırdığı Joe, yüzüne yapıştırılmış ya­ pay gülümsemeyle dünyayı pek umursamayan bir işadamı. Ama oğlunun ölümünün kendi elinden olduğunu öğrendiği an­ da bile, sanki durumu kurtarmak, herkesin önünde rezil olma­ mak için ağzından dökülüvermişcesine söylüyor, oyunun can alıcı "Hepsi oğlumdu. Oğullarımdı." cümlesini. Joe'nun oyu­ nun başından sonuna dek geçirdiği, kendini intihara sürükle­ yen değişimi izleyemiyoruz Abir'in oyununda. Celile Toyon'un canlandırdığı Kate, anaçlıkla ailenin çıkarlarını korumak arasın­ da gidip geliyor. Aslı Seçkin, Ann'in, güzelliğinin farkında olan ve herkesin kendisini hayranlıkla seyretmesinden zevk alan ya­ nının altını fazlaca çizerken Joe'yla ve Chris'le ilişkisinin ayrıntı­ larını kaba hatlarıyla veriyor. Çok sevdiği babasının , yıllardır göründüğü, görünmeye çaliştığı gibi biri olmadığını anlayınca dünyası başına yıkılan Chris'i Burak Davutoğlu yapmacıklığa düşmeyen bir oyunculukla canlandırıyor. Burçin Oraloğlu'nun oyuncuları sahnede sağdan sola belli bir düzen içinde yürüten, oturtan, bu arada da repliklerini söyleten rejisi, Miller'in oyu­ nun ağırlığı karşısında hafif kalıyor. Parmak bastığı yara bakı­ mından son derece yerinde bir seçim olan Miller'in oyunu, sah­ neleme ve oyunculuktaki zaaflar yüzünden metnin hak ettiği bir tiyatro diline kavuşamamış.

33


F O T O Ğ R A F L A R I N

D İ L İ

TİYATRO OYUNEVİ Yazan: Franz Kafka Sahne Metni: Ceza Kolonisi, Şato, Akademiye Bir Rapor Yönetmen: Mahir Gürtşiray Sahne Tasarımı: Claude Leon Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Yönetmen Yardımcıları: Ayça Damgacı Ece Eroğlu Melis Bilgin Makyaj: Mira Civelek

pe

cy

a

Oyuncular: Alper Develioğlu Ece Eroğlu Evren Yazıcı Ayça Damgacı Güven İnce Mehmet Polat Mahir Günşiray

Fotoğraflar: Mahir Günşiray, Claude Leon

"CEZA KOLONİSİ''NDE 34


Kafka yorumlanabilir mi? Bir yapıtı yorumlayabilmek için, önce anlamak gerekmez mi? Bir yazarı anlamak, bir yapıtı yorumlamak, onu analiz etmek ve çözmekle başlamaz mı? Anlamak, bir biçimde onu ele geçirme süreci olarak düşünülebilir mi? Kafka'yi ele geçirmek mümkün müdür?

Kafka yazdıklarının içine girilmesini, orada dolaşılmasını sağlarken, tıpkı dünyasındaki kişiler gibi bizi de bir 'çıkış yolu' arayışına sürükler. Her şey oradadır. Tam bir noktaya vardığınızı ve onu formüle edebileceğinizi hissetiğiniz an sizi

söylediği gibi, bir çıkışsızlık, karamsarlık değildir. "Sağa mı olur, sola mı olur, nereye olursa, bir çıkış yolu" arayışında olmanın çabasıdır. Kafka'da bizim için de

söz konusu 'çıkış yolu' arayışını sonuna kadar zevkle sürdürmektir.

pe

önemli olan unsurlardan biri, bu

cy

üretmez, önermez. Bu, kimilerinin

a

yalnız bırakır. Herhangi bir çözüm

Yargılarımı verirken şöyle bir temele dayanırım hep: Suç,

her zaman hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak kadar kesindir. Bizim yargılarımız öyle sert değildir; çiğnediği buyruk mahkûmun bedenine yazılır, o kadar! Aslında bu yargıyı mahkûma bildirmek bile boşuna zahmettir. Nasıl olsa kendi bedeninde öğrenecek.

Maymun yaşamım neredeyse beş yıl geride kalmış bulunuyor. Eşsiz

35


insanların, değme öğütlerin, alkışların ve orkestra müziğinin eşliğinde geçti bu süre, ama gerçekte yalnızdım; çünkü bütün eşlikçilerim davranışlarımı izlemek için kendilerini manejden uzak tutuyordu. Evet, evet manejden!

Ellerim pantolonumun ceplerinde, şarap şişesi masamın üzerinde, bazen yatıyor, bazen şezlongda yarı oturuyor, bazen de uzanmış pencereden dışarı bakıyorum. Menecerim ön odada; zili çalar çalmaz seğirtip söyleyeceklerime kulak veriyor. Akşamları hemen hep varyeteye çıkıyorum ve artık önümde aşılması gereken

bilimsel toplantılardan, eş dost sohbetlerinden döndüm mü, yarı talimli küçük bir şempanzeyi beni bekler buluyor ve maymunsu bir davranışla kendisinden murat alıp

(...) Disiplinlerin tarihsel anı, yalnızca becerilerin gelişmesini veya bağımlılığının ağırlaştırılmasını değil de, aynı

pe

murat veriyorum.

cy

Gece geç vakit kokteyllerden,

a

başarılar diye bir şey bulunmuyor.

zamanda onu aynı mekanizma içinde daha fazla yararlı hale getirdiği ölçüde daha da fazla itaatkar kılan (ve tersine) bir ilişkiyi oluşturmayı hedefleyen bir insan bedeni sanatının doğduğu andır. Bu andan sonra artık, beden üzerinde çalışma, onun unsurlarının, hareketlerinin, davranışlarının hesaplı kitaplı bir manipülasyonu olan bir baskılar siyaseti oluşturmaktadır. İnsan bedeni, onun derinlerine inen,

36


eklemlerini bozan ve onu yeniden oluşturan bir iktidar mekanizmasının içine girmektedir. Aynı zamanda bir "iktidar mekaniği" de olan bir "siyasal anatomi" doğmaktadır, bu anatomi başkalarının bedenlerine, yalnızca onların istenilen şeyleri yapmaları için değil, aynı zamanda öyle istendiği üzere, hız ve etkinliğe uygun olarak belirlenen tekniklere göre iş görmeleri için nasıl el konulabileceğini tanımlamaktadır. Disiplin, böylece bağımlı ve idmanlı bedenler, "itaatkar"

pe

cy

a

bedenler imal etmektedir. Disiplin, bedenin güçlerini artırmakta (faydanın ekonomik terimleriyle) ve aynı güçleri azaltmaktadır (itaatin siyasal terimleriyle). Tek kelimeyle: Bedenin iktidarını çözmektedir; onu bir yandan artırmak istediği bir "yatkınlık", bir "kapasite" haline getirmekte; öte yandan da bunların sonucu olarak ortaya çıkabilecek enerjiyi, gücü tam tersine döndürmekte, ve onu katı bir bağımlılık ilişkisinin içine sokmaktadır. Eğer ekonomik sömürü emek gücü ile emeğin ürününü birbirinden ayırıyorsa, disipline dayalı baskı da bedende, artırılmış bir yatkınlık ile büyüyen bir egemenlik arasındaki zorlayıcı bağı kurmaktadır.(...) Michel Foucault, Hapisanenin Doğuşu.

37


S Ö Y L E Ş İ

İstanbul Devlet Tiyatrosu Müdürü Zafer Kayaokay:

a

"BİRGÜN DEVLET TİYATROSU'NUN BAŞINDA OLMAK İSTERİM" Söyleşi: Mustafa Demirkanlı

cy

1984 yılında Hacattepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı'ndan mezun olan Zafer Kayaokay, aynı yıl Bursa Devlet Tiyatrosu'na stajyer sanatçı olarak göreve başlamıştır. 1988 yılında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'na müdür olarak atandı. 1997 yılında İngiltere'de

The Central School of Speach and Drama'da oyunculuk ve rejisörlük üzerine eğitim aldı. 1966 yılında Antalya Devlet Tiyatrosu'na, 2000 yılında da İstanbul Devlet Tiyatrosu'na müdür

pe

olarak atandı.

Devlet Tiyatroları'nda sahneye koyduğu oyunları: Yunus Emre, Kurban, Mustafa, İbişin

Rüyası, Ayla Öğretmen, İsyancılar, Memur Oğlu Memur, Altındağ Anıları, Anılar, Hüznün Coşkusu, Sanatçının Ölümü, Ramazanla Cülide.

Öncelikle, İstanbul'a hoş geldiniz. Teşekkür ederim. Devlet Tiyatroları 1.5 yıldır içine girdiği ka­ osu hâlâ yaşamaya devam ediyor. İstanbul ise Devlet Tiyatroları'nın vitrini, yani işiniz biraz daha zor. Kolay gelsin. Allah razı olsun. Gelir gelmez, ayağının tozuyla "Kamyon Tiyatrosu" projesini hayata geçirdin. Nere­ den çıktı? Nasıl gelişti? Nasıl bir sonuç aldı­ nız? Herhalde Güneydoğu'dan gelmenin getir­ diği bir şey olsa gerek. Diyarbakır'dayken bölge turnelerini sık sık yapıyordum. 4 yıl önce de Antalya'da böyle bir projeyi başlat­ tık. O sıralar Cumhuriyet'in 75. yılına giri­ yorduk. O zaman 11 gün gibi kısa bir gün­ de ama anfitiyatrolarda oynandığı için 46 bin çocuğu hedeflemiştik. Daha sonra da 8 yıllık eğitim çıkınca hem bölgede hem de Türkiye'nin her yerinden çeşitli kırtasiye

malzemeleri toplayarak okullara dağıttık ve köylerden çocukları daha merkezi yerlere toplayarak 11 günde Antalya'da çok önemli sayıda çocuğa tiyatro götürdük. Daha sonra İstanbul'a gelince çocuk ve gençlik tiyatrosu anlamında çok fazla bir şey yapılmamış olduğunu gördüm. Altyapı da yok, ayrıca İstanbul çok büyük bir kent. Çocukların tiyatroya gelebilmeleri de olduk­ ça zor. Madem bunlar tiyatroya gelemiyor o halde biz onlara gidelim dedik. İI Milli Eğitim Müdürlüğü ile birlikte bir araştırma yapıp projeye başladık. Tam bu sırada araya girmek istiyorum. Devlet Tiyatroları da dahil olmak üzere, di­ ğer tüm tiyatrolar da dahil, çocuk tiyatrosu anlamında, eğitim olarak yeterli bir altya­ pıya sahip değil. Kaş yapayım derken göz çıkartmak gibi bir riski de taşımıyor mu? Doğru tabii. Öncelikle İstanbul Devlet Tiyat­ rosu daha önce kurulmuş olan Çocuk ve

38

Gençlik Tiyatrosu birimini harekete geçir­ mek, bu birime pedagog ve psikolog danış­ manlar almak zorunda, sonrasında Türk ya­ zarlarını bir biçimde pedagojik donanıma sahip olarak çocukların gelişmişliklerine hi­ tap edecek çocuk oyunlarını yazdırmaya başlamamız gerekir. Bence Devlet Tiyatro­ larının amaçlarından biri bu olmalıdır. Bu konuda çok haklısın öncelikle altyapıyı başlatmak lâzım. Ama gelir gelmez hem İs­ tanbul Devlet Tiyatrosu'nu heyecanlandır­ mak hem sanatçının nabzını tutmak hem İstanbul Devlet tiyatrosu'nun nabzını tut­ mak hem de bölgenin nabzını tutmak için başlattığım bir proje. Bu çalışma giderek milli eğitimle, okullarla ortak çalışmayı geti­ recek. Şu anda yaptığımız çalışmalardan bi­ ri de İstanbul'da kaç okulda tiyatro salonu var, tiyatro salonundan geçtim, biz kaç okulda oyun oynayabilirizin saptamasını ya­ pıyoruz.


S

Ö

Y

L

E

Ş

İ

İstanbul'da şehiriçi turne geleneği yok. Çocuk geleceğimizdir, geleceğimizin temi­ natıdır deniyor ama bu konuda çok gazla bir şey yapılmıyor, biraz ağır olacak ama Anadolu'da çocuk tiyatrosu sadece para kazanmanın yolu olarak görülüyor, oysa ben çok karşıyım böyle bir şeye. Dur bir dakika, Anadolu'da falan değil bu sorun, büyük kentlerimizde daha yoğun. Hatırlarsın " 1 . Türkiye Çocuk Tiyatrosu Ku­ rultayı''nı gerçekleştirmiştik. Orada elde et­ tiğimiz sonuçlardan biri çok vahimdi. İz­ mir'deki çocuk tiyatrolarının sayısı 200'ü geçiyor, bu rakam Ankara'da 400'lere gi­ derken, İstanbul için herhangi bir sayı ve­ remiyoruz bile. Tabii bu kadar büyük sayı­ ların bize bu işin gerçekten tecimsel yanı­ nın çok fazla olduğunu gösterdiği bir ger­ çek.

cy

a

Biraz günlük sorunlara değinelim. Sen İs­ tanbul'a dışarıdan geldin, üstelik bir de "Patron" olayını yaşadın sıcağı sıcağına. Her ne kadar aynı kurumun elemanı da ol­ san yine de bölgeye dışarıdan geldin, tepki aldın mı, alıyor musun? Üstelik İstan­ bul'daki sanatçıların önemli bir kısmı da yaralı, birçoğu soruşturma geçirdi, Genel Müdür'ün uygulamalarına karşı tavırları var, açık veya kapalı. Bu durumlar seni gö­ revinin ilk günlerinde nasıl etkiliyor? Bu sorunun yanıtını ben vermemeliyim diye düşünüyorum ama bana ait olan kısmının yanıtını vereceğim, kalan kısmının yanıtını aktörler, aktristler vermeli diye düşünüyo­ rum. İstanbul'da şu var. Benim ustalarım dediğim jenerasyonda birçok sanatçılarla yapmış olduğum görüşmeve toplantılarda onların benim burada oluşumdan büyük keyif aldığını görüyorum. Kendi jenerasyonumdaki arkadaşlardan da büyük destek almaktayım. Herkes şunu biliyor ki Zafer ilk kez müdürlük yapmıyor, bu benim 4. mü­ dürlüğüm, kurumun işleyişindeki bürokra­ tik yanıda çok iyi biliyorum, deneyimliyim bu konuda. Benim en azından bu görevde bürokratik anlamda asgari hata yapacağı­ mı biliyorlar.

pe

Doğru, aslında konuyu şöyle tartışmak ge­ rekir sanırım. Çocuk tiyatrosu geriye gitmiş­ se, geriye gidiyorsa, bence şu soruyu sor­ mak lâzım. Türk Tiyatrosu "Yayılıyor mu?", "Saçılıyor mu?" Bunu Devlet Tiyatrosu'nun problemi olarak söylemiyorum, Devlet Ti­ yatrosu da dahil olmak üzere tüm tiyatrola­ rın sorunu, Türk Tiyatrosu'nun sorunu. Bence Türkiye'de tiyatro yayılmıyor, saçılı­ yor. Bu mesele birleşik kaplar gibidir, bir tarafını boşaltırsanız hemen gelip dolar, dolduru­ lur. Rahmi Bey bu konuya çok önem veriyor, bu konuda talimatları var, bana da talimat­ ları var, İstanbul'da yerleşik bir çocuk tiyat­ rosu festivali yapalım diyor, uluslararası bir çocuk tiyatrosu festivali. Biraz "Kamyon Tiyatrosu" projesinde neler yaptığınıza değinelim mi? Proje çok keyifli ilerliyor, sanatçılar biraz yorgun, çünkü hiç alışmadık arı bir uygula­ ma bu, ama ben hemen hemen her bölge­ ye gidip ön hazırlıklarını yapıyorum, bu ça­ lışmaların sonunda bir tek çocuğu bile kazanabilirsek çok önemlidir diye bakıyorum. Başka projelerin var mı? Evet, şimdi bu söyleyeceklerim belki tepki çekecektir, ciddi bir şekilde insanlar üzeri­ me gelebilir ama hiç önemli değil. Bu pro­ jenin adı "Ordu-Sanat El Ele". 1. Ordu Ko­ mutanımızdan randevu talep ettim. İstan­ bul'da 35 bin er var. Bu çocuklar Anado­ lu'nun belli kasaba ve köylerinden geliyor­ lar, askerliklerini yapmak için ve acemi bir­ liklerinden geliyorlar. Bir kısmı kıtada ye­ mek yemeyi öğrenir, okuma yazmayı öğre­ nir. Niye kıtada tiyatroyu öğrenmesin? Affedersin, poposunu silmeyi bile kıtada öğrenir bir kısmı. Hay yaşayasın, ben söyleyemedim, sen söy­ ledin. Bu çocuklara yönelik pedagojik ve psikolojik unsurlarını da unutmadan proje­ ler hazırlayayım, 18 ay süresince en az 4 defa tiyatroyla karşılaştırayım. Terhis olup gittiğinde köyüne, bölgesine bir tiyatro gel­ diği vakit ona sahip çıkmayı öğrenecektir en azından. Bu insanları çocukluğunda kaçırdıysak askerliklerinde yakalamamız ge­ rek, bu bir şanstır, onu kullanmamız gerekir.

Şu soruları kendimize sorduğumuz zaman, Devlet Tiyatrosu'nun ana amacı nedir? Devlet Tiyatrosu sanatçılarının ana amacı nedir? ve Devlet tiyatrosu bulunduğu böl­ gesinde ne yapmalıdır? Bu üç sorunun ya­ nıtını doğru bir şekilde verdiğin zaman, fazla bir problemin olması söz konusu de­ ğil, ancak, bir tek sıkıntı var, sıkıntıların ne­ ler diye sorduğun için söylüyorum. Ben ha­ zır bir repertuvara geldim. Bu hazır repertuvarı götürmekle yükümlüyüm. Bu repertuvarın ne kadar oturacağını, seyirci ile ne kadar buluşacağını kestirmem çok zor. Hem İstanbul'un nabzını çok iyi bilmiyorum hem de yapılacak projeler yönetmenlerle nasıl konuşuldu onu da bilmiyorum. Yani mevcut repertuvara müdahale etmeyece­

39

ğim ancak içlerinden haklı gerekçelerle ya­ pılamayacak olanlar varsa onların yerine yeni oyunlar monte edeceğim. Yani şu anda herhangi bir sıkıntı görünmü­ yor, ne bileyim zaman zaman benim de ka­ nımı donduran bir sakinlik var. Zafer, hızlı bir giriş yaptın, başka projeler de var mı? Evet, şu anda Şişli Belediyesi ile ortak bir proje üretiyoruz. Maslak'ta 2019 diye bir gece kulübü var. O gece kulübüne sahip olduk. Orası 2000 kişilik avangard tiyatro yapılabilecek bir mekân. Orayı biz atölye tiyatrosu haline getireceğiz. Şu anda protokolü imzalamak üzereyim. Bunun dışında İstanbul Valisi Erol Bey bir Kozyatağında bir de Yenibosna'da iki tane tiyatro binası veriyorlar. İkisi de sıfır binalar. Önümüzdeki yıl eğer bu üç sahneyi de dev­ reye sokabilirsek... Bitmiş durumda mı? İnşaatları devam ediyor. Biri bu Aralık'ta bi­ tiyor, diğeri 2001 Haziran'ında bitecek. Önümüzdeki yıl Devlet Tiyatroları'nın 4 sahnesi 8 sahneye çıkacak. Sadece Taksim'de sıkışmış kalmış olan Devlet Tiyatrosu İstanbul'a yayılmaya başlayacak. Yani asıl repertuvarımız önümüzdeki yıl gündeme gelecek. Zafer Kayaokay'ın repertuvarını ancak önümüzdeki yıl yapabile­ ceğim. Tam bu noktada şunu sormak zorundayım. Genel Müdürünüz uygulamalarıyla her noktaya müdahale eder bir tablo çiziyor, sen bu iddianı ileri sürerken bu gerçekliği de düşünerek mi söylüyorsun veya bu du­ rum hakkında neler söyleyebilirsin? Bu durum seni yıpratabilir mi? Seninle Van'da görüştüğümüzde hedefinin Genel Müdür­ lük olduğunu söylemiştin, bu konuda daha öğrenmen gerekenler, donanman gereken­ ler olduğunu söyleyip, en erken 5 yıl son­ rası için düşündüğünü ifade etmiştin. Bu benim çok hoşuma gitmişti, insanların he­ defi olmalı ve bu hedeflerini açık yüreklilik-


S

L

E

Ş

İ

kir." dedim. Bunun üzerine Orhan Kurtuldu'yu çağırdık. Üçümüz oturup konuştuk. Ne olduğunu bilmediğim ama dekorunun kostümünün bittiği, broşürlerinin afişlerinin basıldığı, biletlerinin satışa çıktığı bir oyunla karşı karşıyayım. Konuşmamızda Orhan'ın verdiği yanıt şu oldu; "O dönem dendi ki, bu oyun bekleyecek." ben Rahmi Bey'e bu soruyu sordum. "Efendim ne diyorsunuz bu konuda." diye. Şöyle bir yanıt verdi; "Sezonu yeni oyunlarla açacaksınız, eski oyunları repertuvarınıza dahil edeceksiniz, zaten repertuvar onaya gelecek, görece­ ğim ve onaylayacağım.", dedi. Şu anda İs­ tanbul Devlet Tiyatrosu sezonu 3 yeni oyunla açıyor, Kasımdan itibaren gündeme geldiğinde, talimat verildiğinde ben bu çık­ mış, hazır olan ve hiç oynanmamış ve de benim önümü çok açacak olan oyunu dev­ reye sokmak için başvuruda bulunacağım. Senin bölgeni, İstanbul'u daha fazla ilgilen­ diren bir sorun da dizi filmler, bu konuya nasıl yaklaşıyorsun.

a

Şimdi oluşturulmasında benim de dahilim olan bir yönetmelik var. Bu yönetmelik es­ kimiş, o sıralar fotoroman geçiyor içinde ama dizi film yok. Bunun değiştirilmesi ge­ rekiyor. Gerçekten burada Rahmi Bey'in çok büyük bir katkısı var, sağ olsunlar Sa­ yın Bakanımız da destek oldular yönetmeli­ ğin o maddesi değiştirilerek dizi film eklen­ di. Şimdi artık Devlet Tiyatroları sanatçıları asli görevlerini aksatmamak kaydıyla ve bir sezonda en az bir oyun oynayarak dışarıda film yapabilecek. O dönemde bir bardak suda fırtına kopartıldı. Biz sesimizi çıkart­ madık, ne ben ne Rahmi Bey ne de Sayın Bakan ama amaç yönetmeliği değiştirmek­ ti, yönetmeliği değiştirdik, şimdi senin ara­ cılığınla deklare ediyorum. Bu meseleye ben şöyle bakıyorum, bu her şeyden önce bir düzene girmek zorunday­ dı. Sadece bu değil rotasyon meselesi de, her ikisini de olumlu buluyorum, ancak bu­ rada beni kuşkuya düşüren İ. Rahmi Dilligil'in keyfi uygulamalarıydı, her şeyi ilkesiz uyguladığı için veya ilkeler kendisi için ol­ duğundan, hasmane bir tavır takınır mıy­ dı? Bu kuşkuyu hep taşıdım. İlk uygulama­ sı rotasyonda oldu, hiç kimse kalmamış gi­ bi, bizim "Saray Darbesi" diye adlandırdığı­ mız bir geceyarısı operasyonuyla devirdiği Lemi Bilgin'i rotasyona tabii tuttu. Bu ara­ da Lemi Bilgin bir iki ay önce ciddi bir ra­ hatsızlık geçirmiş, uzun süre hastanede yatmış ve şu anda göreve iadesini talep eden davası sonuçlanma aşamasındayken, genelgedeki ilkelere bile uyulmadan Trab­ zon'a gönderildi. Bu bir genelgenin kötüye kullanılması gibi anlaşıldı kamuoyunda. Aynı şey dizi filmler için de yapılabilir mi diye bir soruyu da taşıyorum açıkçası.

pe

Şimdi gelelim sorunun ikinci boyutuna, ben buraya geleli 3 ay oldu. Sayın Dilligil'le ilgili şu örneği verebilirim. Geçenlerde yaşandı, İstanbul'dan bir arkadaşımızın telefonu son­ rasında Sayın Dilligil şu cevabı veriyor; "Bu mesele beni aşar, İstanbul Müdürü ile çöz­ men gerekir." Bu beni çok mutlu etti. Za­ ten göreve başlarken Sayın Dilligil ile şunu konuştuk, benim amacım burayı bağımsız bir dükalık haline getirmek değil ama İstan­ bul'u yöneteceksem ben yönetirim, bu çok açık. Bu Rahmi Bey'in dışında, Rahmi Bey'e sormadan bir şey yapmak değil ama İstan­ bul'da sahneye konacak oyunun önerilmesi benden gelmeli, İstanbul'da o oyunda oy­ nayacak aktörün önerilmesi de benden gel­ meli.

Y

cy

le dile getirip, kendilerini yetiştirmeleri ka­ dar olumlu bir şey yoktur. Bir sürü insan bu düşüncelerini gizler, gerektiği için der, meşhur bir deyişle "elini taşın altına ko­ yar" ama sen medeni bir insan olarak bun­ ları açık açık konuşmuştun. Bu süreç bu dü­ şüncene, hedefine zarar verebilir mi? Tabii, soruşturma konusu olmayacak bir bi­ çimde yanıtlamanda fayda var. Şöyle söylemek istiyorum, o belki ayak üstü söylenmiş, heyecanlı ama, inandığım bir şey. Bir gün Devlet Tiyatrosu'nun başında olmak isterim ama Muhsin Ertuğrul gibi, Haldun Taner gibi olacaksam olayım. 14 yıldır bu kurumda çeşitli noktalarda yö­ neticilik yaptım, şu anda görevde bulunan müdürler içinde de en deneyimliyim. Bu belki günün birinde beni Genel Müdürlüğe yönlendirebilir. Bu kurumun sancılarını çöz­ mek için var olabilirim, çünkü bu kurumun sancılarını en iyi bilenlerden biri benim. Her iki yanda hem bürokrasi anlamında hem de sanatçı olarak olması gerekenleri bilen biriyim, tabii benden çok daha tecrübeli in­ sanlar var ama ben kendi jenerasyonum­ dan bahsediyorum.

Ö

Biz şunu yapacağız, İstanbul'da 5 tane yö­ netmen var, biz oturup yıllardır reji yapmış deneyimli arkadaşlarımız var onları da çağı­ racağız, dramaturgları da çağırıp bir top­ lantı yapacağız. Hep beraber bir repertuvar programı yapıp bunu koordinasyon toplan­ tılarında savunacağız. Bu işleyişin demokra­ tik yanı ama sanatta demokrasiye inanmı­ yorum ben, ama işleyişte demokratik bir yapı kurmak gerektiğine inanıyorum. Geçen yılın repertuvarında olup, bir sürü net olmayan, pek anlayamadığımız bir se­ rüven yaşayan "Çok Geç Olmadan"ın duru­ mu nedir? Bu yılın repertuvarında var mı? Yok mu?

Dün Cuma (Boynukara, Oyunun yazarı) bu­ radaydı. Bu oyunun akibeti ne olacak diye sordu. Ben Cuma'yı 20 yıldır tanırım, Diyar­ bakır'dan bu yana dostluğumuz vardır. Ona da şunu söyledim; "Bak Cuma bu sorunun muhatabı ben değilim, ben gelmeden önce olmuş ne olduysa, şu anda benim repertuvarımda görünmüyor. Bu soruya en doğru yanıtı verecek olan insan Orhan Kurtuldu'dur. Hem dönemin yöneticisi hem de oyunun yönetmenidir. Ona sorman gere­

Bence şunu konuşalım. Devlet Tiyatrola­ rında rotasyon başlamalı mı, yoksa her şey eski düzende mi yürümeli? D.T. bugün 12 bölgede hizmet veriyor. Herkes Ankara, İs­ tanbul'da olmak istiyor. Peki bu ülke ki­ min? Allah aşkına oralar Türkiye değil mi? Kim oynayacak oralarda? İnsanlar yıllardır

40

rotasyonu zaten yapıyorlar. Serhat Nalbantoğlu da gitti Adana'ya, Trabzon'a. Meral Oğuz da Adana'da görev yaptı. Ben göre­ vimi Bursa, Diyarbakır, Van, Sivas, Antalya gibi kentlerde yaptım. Bu savaş çok şehit, gazi verdi. İnsanlar sanat götürmek ama­ cıyla tren kazalarında öldü, yaralandı, sakat kaldı. Niçin? Tiyatro için. Ben kimse adına söz söyleme hakkına sahip değilim. Ancak bir gerçek var. Bu ülke bizim ve gidemedi­ ğiniz yerler sizin değildir. Herkes tiyatroyu iyi bir yere getirmek için çaba sarf ediyor. Sevgili Zafer, ben kimin gittiği veya gitme­ diğini sormuyorum. Bir yöntemi kendine göre uygularsan problem var, burada ko­ nuştuğumuz kimin daha kahraman olduğu değil, kuralları koyduktan sonra o kuralla­ ra uyup uymamayı konuşuyoruz. Veya ku­ ralları kendine göre yorumlayıp yorumlamamayı. Bunun kanununu, kuralını bir yazıya bağla­ dıktan sonra, sanırım şimdiki Genel Müdür de bunu yapmak istiyor. Şimdi bir örnek vereyim. Oturduk İstanbul'un repertuvarını yaptık, sen kimi istiyorsun şunu, sen bunla­ rı, sonuçta birileri açıkta kaldı. Şimdi bu oyuncular ne olacak? Devlet bunun hesabı­ nı soruyor, medya bunu soruyor, halk bu­ nu soruyor. Ne olacak bu oyuncu? Doğru mu Mustafa, sen de soruyor musun? O za­ man bu boşta kalan aktör ve aktristi daha rantabl hale getirmek gerekiyor. Şu anda benim oturduğum koltuktaki insan aklını başına toplayacak, oyunlar okuyacak, dün­ yaya açılıp oyunlar izleyecek, kendine göre oyunlar seçecek ya da yapacak projelerini, rejisörler oyuncularını seçecekler boşta ka­ lanları bir başka yerde değerlendirecekler. Doğru mu? Doğru Zafer, bu ilkeyi tartışmıyoruz. Ben il­ keleri koyduktan sonra bu ilkeleri uygula­ mak, hasımlarına veya muhaliflerine karşı kullanmamakdan bahsediyorum, ama bu konuyu daha fazla uzatıp, seni sıkıştırmak istemiyorum, gereği de yok. Haklısın, burada yapılması gerekenler, böl­ gelerde misafirhaneler yapılıp, sanatçıları özendirecek koşullan belirlemek ve hayata geçirmek gerek. Ben bunu söylüyorum. Bu­ nun adı x miktarda ikramiye midir, harcırah mıdır, altın plaket midir, madalyon mudur? Hangisiyse veya birkaçı birden, bu bulu­ nup, uygulamaya konulması gerekiyor. Hangisi olduğunu bilmem ama ustaları özendirip, bölgelerdeki çırakların yanına göndermek gerekiyor. Bilmem anlatabildim mi? Tabii anlattın. Ama sanırım ben de kendi kuşkularımı anlatabilmişimdir, bu sıralar biraz kodlu konuşmak zorunda ol­ duğumuzu hissediyorum, ama sen bütün açıklığında olabildiğince net yanıtlar ver­ din. Teşekkür ederim. T e k r a r l a m a m gerekiyorsa, bence gerekiyor zor bir işe soyundun, kolay gelsin, ne derler Allah utandırmasın. Teşekkür ederim.


Huzursuz Seyirci

İşte yine birlikteyiz asil milletimizin tiyatrosever insanları! Size bu sezon buruk bir merhaba diyerek başlamak istiyorum huzursuzluklarıma. Neden buruk? Sezonun son yazısı olan ve Haziran 2000'de yayımlanması gereken yazım, patronumuzun bir anlık gafleti sonucu dergiye giremedi de ondam Bu yüzden siz de o yazıdaki incileri okumaktan mahrum kaldınız. Bunu özellikle ve altını çizerek yazıyorum ki, aynı hata bir kez daha yinelenmesin, çünkü olan olmuş artık. Şimdi, hangi öküzün altında arayabiliriz buzağıyı bakalım? Oyunlar daha yeni yeni başlıyor. Ama neler oynanacağını biliyoruz aşağı yukarı. Kim nerede ne yapacak da bilgimiz içinde. O zaman oynanacak oyunlarla ilgili görüş bildiririm ben de. "Yaa, huzursuzluğun bu kadarı da olmaz. Adam -ya da kadın- daha ramp ışığı görmemiş oyunlarda bile kusur arıyor diyenleriniz olabilir. Deyin. Ne var ki, marifet öküzün altında duran buzağıyı aramak değil, daha doğmamışını

pe

cy

a

bulma k. Arthur Millerin ünlü "Hepsi Oğlumdu-AII My Sons" var İBŞT'de. Çok sevdiğim oyunlardan biridir. Bir gün sahnelense de izlesem diye düşünmüşümdür hep. Sonunda geldi o gün. Kadıköy Haldun Taner Sahnesi'nin yenilenmiş ve bütün izleyicilerin boy ortalamasının 1.50 m. olmasını koşul haline getirerek yapılmış koltuklarına -benim boyum 1.82 m. ise suç benim mi?- dizlerimi dörde katlayarak oturup, çöl sıcağında -klimaya gerek görülmemiş, çünkü izleyicilerin Ekvator'dan gelme koşulu da var- 2,5 saat süren, virgülü, noktası atlanmamış, tozlanmış teksti, aynı o döneme -2. savaş sonrasına- sadık kalan alaturka oyunculuğuyla izledim. Ünlü bir türkümüzden biliriz ki -hiç meyva ağacı görmemişsek eğer-, dikilen fidanlar yedi yılda meyvaya durur. Nedense oyunumuzda, bu sürede bir meyva ağacı ancak bir metre büyümüş. Oyunun orijinalinde bütün sahneyi kaplayacak denli büyük olan, yıldırımla devrilmiş ağaç, burada küçümencik. Bir de iple bağlanmış ki, dalları yerde, kökü sahnede kalsın. Ne yapsınlar, teknik bu kadar demek? İpi nereye saklasınlar? Salon restore edildi ya, sahneye de halıflex döşenmiş. Döşensin de, işte böyle bazı oyunlar çıkıverir, konusu bahçede geçen. O zaman bütçe çimen halı almaya en azından, yetmeyeceğinden, halı döşeli bahçe manzarası çıkar ortaya... Keşke bu oyun için bir Amerikalı yönetmen getirselerdi... Geçen sezondan kalma, Hakan Altıner'in yönettiği "Aşk-ı Memnu"yu bu sezon görebildim. Beni huzursuz eden birkaç noktayı, daha oyunu görmemiş ama görecek okurlarım için hemen açıyorum. Oyunun zamanı 1899 yılı. Kahramanlarımız jelatıne-dikkat isterim-, jelatine sarılmış şekerler yiyorlar, pırıl pırıl Kodak fotoğraf kağıdına basılmış parlak siyah,beyaz fotoğraflar gösteriyorlar birbirlerine. Aile büyüklerimin 1920'lerdeki fotoğrafları var bende, kalın kartona yapıştırılmış, siyah,beyazı belirsizleşmiş ve hâlâ "Constantinople' yazıyor. Hakan Hoca, bilmez mi bunu? Hayret! Çok da genç sayılmaz yani... Oyunun kişilerinden biri "büst' yapıyor sürekli. Yapar yapar. Ama neyle?Alet malet yok ortada. Çalışma masasının üstünde durup duruyor büst. Çalışmasına çalışıyor da adam orada, ama herhalde eliyle şekil veriyor gariban büstlere... Mevsim yaz. Bir ara sahne var kışın geçmesi gereken. Sonra yine yaz ve aradan bir yıl geçmiş olacak. Yaz'dan sonraki bu ara sahnede, güldür güldür yanan bir soba giriyor sahneye ve dışarıda kar yağdığını da görüyoruz pencereden. Ne var ki, kostümler aynı. Yazda da aynı kışta da. Hatta bir yıl sonraki yazda da. Evet, bu kısa bir sahne, kostüm değiştirmeye zaman yok, filan filan. Bana ne? Ya başka bir çözüm bulun ya da bu tür saçmalıkların olduğu oyunlara sokmayın beni efendim. Bir de bizim bu üstün nitelikli yönetmenlerimize takılıyorum. Bunlar nasıl bir şeytani zekaya sahip olmalılar ki, bir sezonda 4-5 oyun yönetebilsinler? Ferdi Merter, Işıl Kasapoğlu, Yılmaz Onay maşallah ateş gibiler. Çat burada, çat kapı arkasında. Ülkemizi boydan boya dolaşarak her yerlerde birbirini hiç tutmaz oyunlar yapıyorlar. Bu nasıl bir velutluktur ki, gün 24 saat reji yapıp, hepsini birbirine karıştırmazlar? Bunları görünce Müge Gürman'ın neden üç yılda bir oyun çıkardığını anlayamıyorum. Müge Hanım, hiç mi ibret olmuyor size gayretkeş meslektaşlarınız? Haa siz "Tennessee Williams, Athol Fugard, Samipaşazade Sezai, Ezo Gelin çorbası değiller ki, ne buluyorsan elinin altında karıştır, olsun çorba" diyorsanız, - ki dediğinize eminim- işte böyle üç yılda bir oyun yaparsınız. Arkadaşlarınız da 'Özgün yönetmen tiyatrosu' örneği, sıralarlar işte birbirine hiç benzemeyen yazarlardan seçtikleri, birbirinden değerli rejilerini... Biz zavallı faniler hâlâ bir günü 24 saat, bir haftayı yedi gün belliyoruz, ama semavi varlıklar haline gelen bu yönetmenlerimiz mesafe, zaman, yorgunluk, araştırma-inceleme-danışma zahmetleri, dramaturji, çeviri kontrolleri gibi zorlukları aşmışlar çoktan, üretiyorlar baba üretiyorlar... Bize de onların oyunlarına gidip alkışlamak ya da benim yaptığım gibi huzursuzluk çıkarmak düşüyor. Baksanıza daha oyunlar ortaya bile çıkmadan ne herzeler yumurtladım. Belki de yeni asrın Robert Wilson'u bizden çıkacak, ne malum? "Malumu ilan" derler eskiler. Benim öyle önyargılarım falan yoktur aslında. Yalnız diyorum ki, artık bu ülkede bir reji okulu açılsa da, eski tiyatro oyuncularının reji yapmasından kurtulsak. O okulu bitirenler de, rejinin ne olduğunu, ne olması gerektiğini gösterse dosta düşmana. Belki o zaman yönetmenlerimizin göbeği çatlar, ancak bir yılda tek oyunu yönetebilmek için. Sonra da dinlenir iki yıl, bu rejinin yorgunluğunu ve büyük bir olasılıkla getireceği zihinsel psikolojik bozukluğu üstünden atabilmek için. Öyle ya, her oyun kendi içinde bir zihinsel travma sürecini getirir, getirmelidir. Ondan sonra söz edilir bir reji olayından... Yeni sezonda yeni oyunları ciddi ve huzursuz izleyin! Beğenmediğiniz oyunları da gösteriş için ayağa fırlayıp alkışlamayın hemen öyle, e mi?

41


İ Z L E N İ M

ARRIVANO DAL MARE

a

KUKLA FESTİVALİ' NİN ARDINDAN Korad

Birkiye

cy

Selen

pe

Cervia İtalya'nın Adriyatik kıyılarında ufak, şi­ rin bir tatil kasabası. Bir zamanların meşhur tatil mekânı Rimini ve dünyaca ünlü mozaikleriyle tanınan Ravenna yakınlarında. Bu ufak kasaba tam 25 yıldır uluslararası bir kukla fes­ tivaline ev sahipliği yapıyor. Üstelik de harita­ da yerini bile bulamadığımız bu belde, Dario Fo'dan, Tom Stoppard'a kadar dünyaca ta­ nınmış tiyatro ustalarını da festival dolayısıyla zaman zaman konuk ediyor.

"Arrivano dal Mare" Festivali'ne baktığımızda beş güne sığdırılmış elli yedi oyunla gerçekten zor bir organizasyon izlenimini veriyor. 26-30 Temmuz arasında gerçekleşen festivalde oyun saatleri sıcak nedeniyle akşam saat 16.00'dan gece 00.15'e kadar devam ediyor­ du. Bu küçücük kasabada beş tane kapalı oyun salonunun yanı sıra, düzenli sokak gös­ terileri yapılan dört ayrı mekân da bulunmak­ taydı. O küçücük kasabanın rokoko tarzında inşa edilmiş, localarıyla elit bir şıklık sunduğu 150 kişilik bir de tam teşekküllü sahnesi vardı. Sahneyi ilk gördüğümde gözlerime inanama­ dım. Festival dışında da Centro Teatro di Figura di Cervia tarafından düzenli temsiller yapılı­ yordu. Tüm gösteriler -sokak gösterileri ha­ riç- ücretliydi. Erken gösteriler daha çok festi­ vale katılan gruplar ve uluslararası gözlemci­ ler tarafından izlenirken, özellikle 21.30 se­ ansları ve tüm açık hava, sokak gösterileri bü­ yük bir izleyici katılımıyla gerçekleşiyordu. Fes­ tivalin hedef kitlesi hem yetişkinler hem de çocuklar olarak belirlenmişti. Ancak sokak gösterilerinin hemen hemen hepsi çocuklara

yönelikti. Ayrıca Cervia uzun kumsalları, sığ ve ılık denizi, geceleri trafiğe kapanan ana caddeleriyle çocuklar için son derece uygun ve güvenli bir kasaba özelliği taşıyordu. Bu nedenlerle ailelere ve çocuklara yönelik bir tu­ rizm planlaması yapılmış "La Citta Bambina" sloganı altında bir çocuk kenti olarak lanse edilmişti.

42

Festivalin özel bölümü "Kukla ve Müzik" adını taşıyordu. Bu başlık altında Cannes, Wels, Zagrep ortak yapımı "Golden Cockerel", "Te­ atro alla Panna", "Cenerentola a Siviglia", Slovakya'dan Anton Anderle "Don Giovanni", Milano'dan Compagnia Marionnettistica Carlo Colla e Figli "Excelsior", Torino'dan Controluce "Didone e Enea", Gardolo'dan I Burattini di Luciano Gotardi "II Barbiere di Siviglia" ve "II Flauto Magico", Togo'dan Group Artistique de Marionnettes Akitan "Et On La Nomna Aguessi" adlı yapımları sergilediler. Bu bö­ lümün amacı Avrupa'da güçlü bir geleneğe oturmuş opera ve operetleri özellikle ipli kuk­ lalar vasıtasıyla sergilenmesi eğilimini, daha geniş bir yelpazede değerlendirmekti. Böylece sadece ipli kuklalar ve operalarla sınırlı kalma­ dan, kuklanın birçok türünü kullanarak ilginç ürünler veren gösteriler sergilendi. Festivalin tartışılmaz yıldızı, Milano'dan katılan Com­ pagnia Marionnettistica Carlo Colle e Figli'nin hazırladığı "Excelsior"du. AKM'de izleyeceği­ niz bir baleden ne bekliyorsanız fazlasını bula­ bileceğiniz bir yapımdı. Gözalıcı kostümleri, zengin dekorları, inanılmaz ustalıkla gerçekle­ şen dekor, sahne değişimleri, sahnede uçan zeplinler, deniz, yüzen gemiler, at arabaları... Bir metre boyundaki ipli kuklaları çoğu za­ man, özellikle loş sahnelerde gerçek insanlar­ dan ayırmak neredeyse olanaksızdı. Pas de deux'ler mükemmeldi. İşin ilginç tarafı, böyle­ sine birebir sahneleniş, klasik bale için eleşti­ rel bir bakış geliştirmenize de neden oluyor­ du.


Ravenna'dan festivale katılan Bandoli, Tarroni, Filippazzi üçlüsünün Accademia Perduta ile ortak hazırladıkları "II Brutto Anatroccolo" ise bir kukla festivalinde değil, önemli herhan­ gi bir tiyatro festivalinde izleyebileceğiniz nite­ likte bir yapımdı. Kukla, dans, müzik, hareket ve tiyatronun inanılmaz ustalıkta bir sentezi olan oyun, herkes tarafından dışlanan bir ka­ zın öyküsünü nefis bir görsellik eşliğinde su­ nuyordu. Bir kere daha iyi tiyatronun tüm dil engellerini nasıl aşabildiğini zevkle gördük.

Ayrıca festival kapsa­ mında sergiler açıldı; "Bilinçsiz Tiyatro Ma­ kinesi" adı altında geliştirilen proje kap­ samında festival merkezinde sokakla­ ra minik kukla sah­ neleri kuruldu. Birinin oynatıcı, diğerinin izleyi­ ci olduğu bir düzenekte, kulaklıklar ve CD player yardımıyla verilen bilgiler ve talimatlarla sahnede bir oyun kurulmaya çalışıyordu. Her yaşa yönelik ve katılımcı sayısının yüksek dü­ zeyde olduğu bir oyundu.

cy

Halkın en beğendiği oyun ise Porte Girevoli, Valentina Bazzucchi ve Claudio Cinelli'nin sundukları "Heartbeat" adlı gösteriydi. Ger­ çekten de yediden yetmişe her yaşı ve her milleti kucaklayan bu oyun, klasik varyete tar­ zını müthiş bir profesyonellikle sunuyordu. Müzik eşliğinde küçük skeçlerden oluşan gös­ teri, muppet'lardan insan boyunda kuklalara kadar birçok farklı tekniği bir arada sunuyor­ du. Skeçlerin sıcaklığı, esprisi, kuklaların oyna­ tımının kalitesine bir de oynatıcıların "cool" görünüşleriyle yaptıkları müthiş danslar ekle­ nince, ortaya dört dörtlük bir eğlence çıkıyor­ du.

ren yapımlar da fes­ tivalin olmazsa ol­ maz oyunlarıydı. Sa­ dece çocukları değil, büyükleri de hedef­ leyen gösterilerden Boris Vian'ın roman­ larından yola çıkarak hazırlanan Torino'dan Agar'ın "Tre gemelli"; Arjan­ tin'den katılan Horacio Tignatelli'nin "HT Croquis"nin her yaş için interaktif bir ast­ ronomi dersi hazırla­ dığı kukla gösterisi, İspanya'dan La Fanfara'nın Kuklacının kafasından çıkarak iç dünyasını ve düşün­ celerini yansıttığı "L'ombra I el doble" diğer ilginç yapımlar­ dı.

a

Afrika Togo'dan gelen Group Artistique de Marionnettes Akitan ise festivalin en talihsiz ekiplerinden biriydi. Otantik dansları, öyküsü ve kuklalarıyla Afrika'yı İtalya'ya taşıyan bu grup, açık hava gösterilerinin başlamasına ya­ rım saat kala Cervia'yı bir anda kasıp kavuran bir fırtına nedeniyle iptal edilmek zorunda kal­ dılar. Ertesi gün program dışı olarak eklenen gösteri ne yazık ki, seyircinin birçoğuna ulaşa­ madı.

pe

Commedia del'arte geleneği festival boyunca birçok kukla gösterisiyle yansıtıldı. Tabii ünlü "Pinokyo" masalının değişik yorumlarını içe­

Tüm dükkânların festivalin afiş ve broşürlerini sergile­ diği, en kalabalık saatler­ de, en kalabalık meydan ve sokaklarda düzenli so­ kak temsilleri, uzun kum­ salları, Akdeniz neşesiyle dolu bir festival böylece bitti. Yalnız halk değil, ka­ tılımcı gruplar da oyunları izleyip, birbirleriyle etkile­ şimde bulundular. Doğal olarak Batı ülkele­ rinde bu tip bir festival yapmanın, Türkiye'de ger­ çekleştirmekten çok daha büyük kolaylıkları vardır. Genellikle, halk kukla ya da tiyatro geleneğine alı­ şıktır. Seyirciye bu sanatı tanıtmak için özel bir çaba harcamazsınız, İkincisi, eğer projeniz yeterince ik­ na ediciyse, destek bul­ makta zorlanmazsınız. Kültür Bakanlığı bu tip fes­

43

tivallerin en büyük destekçisidir. Birçok mahal­ li idare, devlet kurumlarıyla birlikte projenize katkıda bulunur. Oysa Türkiye'de Belediye destekliyorsa Kültür Bakanlığı sanki aynı anda iki destek olmazmış gibi çoğunlukla gelen ta­ lepleri görmezden gelir. Festivalin, o bölgenin sosyal ve kültürel yaşamına yapacağı katkının yanı sıra, örneğin turizmi geliştirici bir rol oy­ nayabileceği hemen hemen herkes tarafından görmezden gelinir. İdeallerle başlayan bu tip festivaller zaman içinde ideallerini kaybedip adet yerini bulsun diye yapılan organizasyon­ lara dönüşür. Canlılık ve heyecan yok oldukça özensizlik ve kalitesizlik ağır basmaya başlar. Tüm olumlu yönlerine rağmen, "Arrivano dal Mare" festival boyunca da zaman zaman bir­ birinden çelişkili duygular yaşadım. Oyun se­ çimlerindeki anlaşılamayan kıstaslar, hem ayaklara fırlayıp dakikalarca alkışladığımız gösterilerin, hem de aynı festival içinde ama­ tör kategoriye bile girmemesi gereken bazı oyunların sergilenmesi değerlendirmeyi güç­ leştiriyordu. Her zaman olduğu gibi nicelik ar­ tıkça, nitelik aynı oranda yükselemiyordu. Ama yine de bazı yapımlar gerçekten bu sa­ nata gönül vermiş herkese parmak ısırtacak nitelikteydi. Özellikle festivalin oturmuşluğu ve organizasyon aksaklıklarını minimuma in­ dirme yolundaki çabaları, küçük bir tatil kasabasını bir hafta boyunca bir festival mer­ kezine dönüştürebilmesiyle görülmeye değer­ di.


İ

Z

L

E

N

İ

M

YENİ BİR SEZON VE "THEATER ANDER RUHR" Hasibe

a

ortak bir projeye imza atmaktır. Şu sıralar "Theater an der Ruhr"da hummalı bir çalışma sürüyor. Geçen yıldan kalan oyun­ ların yanı sıra, yeni oyunlar çalışılıyor. Bu tiyat­ roda oyuncu olmak kolay değil, çünkü doğaç­ lamaya dayalı yöntemde oyunlar oyuncunun gösterdiği katılım üstüne kuruludur. Oyuncu böylece yeni bir oyuna kafa yorarken diğer yandan bir önceki sezondan devam eden çe­ şitli oyunlarda oynamak zorundadır. 20002001 sezonunda toplam 12 oyuncudan olu­ şan topluluğun hemen her üyesi, süren pro­ vaların yanı sıra "Antigone", "Bürger Schippel" (Vatandaş Schippel), "Schweinestall" (Domuz Ahırı) gibi oyunlarda oynuyor. Yönet­ men Roberto Ciulli de bu yıl sahne üstüne çık­ maya karar verdi. Ciulli, tiyatronun emektar oyuncusu Maria Neumann ile Saint-Exupery'nin "Küçük Prens"ini büyüklere de sesle­ nen bir masal olarak yorumlamıştır. Ancak bil­ dikleri bir yapıtı görmeyi uman izleyiciler, di­ ğer oyunlarda olduğu gibi burada da düş kı­ rıklığına uğradılar. "Theater an der Ruhr" için sahnede üretilen oyun, metinden bağımsız, özerk bir yapıttır. Böylece Küçük Prensin yer­ yüzündeki yolculuğu, Ciulli ve Neumann'ın yorumunda yaşlı bir palyaçonun ölüme giden yolculuğuna dönüşür. İkisi sahne üzerinde bir­ biriyle karşılaştıkları andan itibaren, kimin ye­ tişkin kimin çocuk olduğunu unutturan, sevgi, öfke ve üzüntünün derinden paylaşıldığı bir dostluk başlar. Yaşlı bir palyaçoya dönüşmüş olan Küçük Prensin bu duyguları hâlâ tüm nahifliğiyle yaşayabilmesi, çeşitli olaylara yetiş­ kinlerin çoktan unuttukları bir yönden yaklaşabilmesinin nedeni, belki de yanından hiç ayırmadığı Tequila şişesidir. En son ne zaman bir çiçeğin kokusunu soludunuz, ne zaman güneşin batışını izlediniz? Yaşlı Küçük Prens izleyiciye bir yandan bu soruları sorarken di­ ğer yandan bir zamanlar nazlı bir çiçeğe nasıl aşık olduğunu anlatır. Maria Neuman, hemen başına bir bere ve üstüne çiçek desenli kaba­

pe

cy

Almanya'nın Mühlheim adlı küçük kentini, "Theater an der Ruhr" orada olmasaydı kim tanırdı? Bu küçük kentin, Almanya sınırlarını aşan bir üne sahip olmasının tek nedeni ev sahipliği yaptığı tiyatrodur. "Theater an der Ruhr"un dünya görüşü ve sergilediği oyunla­ rın tarzı, Mühlheimlılara yabancı olduğu hal­ de, şehir yönetimi onlarla bir anonim şirket kurmuş. "Theater an der Ruhr" bu yapı içeri­ sinde, her yıl en az iki yeni prodüksiyon hazır­ lamak ve bunları Almanya'nın değişik kentle­ rine satmak zorundadır. Şehir yönetimi buna karşılık şehrin kenarında yer alan ve bir za­ manlar sağlık merkezi işlevini taşıyan, eski bir saray yavrusuna yerleştirmiş tiyatroyu. Her yerden uzak gibi görünen bu küçük, özerk ti­ yatro dünyası, özellikle merkezin uzağında olan yerlere çok yakın. 1980'li yılların sonla­ rında turnelerle tanımaya başladığımız toplu­ luk, workshop ve Devlet Tiyatrosuyla yaptığı ortak prodüksiyonlar aracılığıyla kendi oyunla­ rını Türkiye'de sergilemenin ötesinde, "The­ ater an der Ruhr"un kendine özgü çalışma bi­ çimini de Türk oyuncularla uygulama fırsatını bulmuştur. Salt Türk oyuncuları ve Müge Gürman'ın desteğiyle oluşan "Bernarda Alba'nın Evi" dışında, Alman ve Türk oyuncularca oy­ nanan ve iki dilin sahnede bir arada var olabil­ diğini gösteren, "Şehrin Vahşi Çalılıklarında" yoğun bir işbirliğinin somut örnekleri olarak izleyici karşısına çıktı.

Kalkan

Ancak "Theater an der Ruhr" için Türkiye çok uzun bir yolculuğun önemli duraklarından yal­ nızca birisiydi. Topluluğun (ve onunla birlikte elbette ki Mühlheim kentinin) adı son yıllarda Özbekistan, Kırgızistan ve İran'da duyulmaya başlandı. Şah devrildikten sonra İran'a ayak basan ilk Alman tiyatrosu "Theater an der Ruhr" oldu. Seyahat etmeyi varoluş biçimi ha­ line getirmiş olan tiyatronun amacı İpek Yolu üzerindeki tüm önemli merkezlerle bağlantı­ lar kurup ilişkileri geliştirmek ve sonunda söz konusu rota üzerinde bulunan tüm ülkelerle

44

rık bir etek giyerek narin bir çiçek oluverir. Ancak narin olduğu kadar bencil de olan bu çiçek üşüdüğü için Küçük Prensten üstünde bir tek don kalana dek tüm giysilerini ister, is­ tekleri yerine gelince de onu terk eder. Oyu­ nun duygusal yönü oyuncuların yarattıkları komik öğelerle kırılmaya çalışılmış. Sadece iki bisiklet ve sahnenin ortasında yer alan kırmızı kadife bir örtünün üzerinde bulunan etek, taç, bavul vs. gibi birkaç aksesuvarın dışında boş olan sahne izleyicinin düş gücünü özgür bırakır. Işığın ve müziğin yardımıyla sınırların ortadan kalktığı sonsuz bir dünya yaratılmış sahnede. Maria Neumann tek başına çocuk oyunları oynamaya alışkın deneyimli bir oyun­ cu olarak, Ciulli'nin deneyimsiz ama samimi ve yalın oyunculuğunu iyi bir biçimde denge­ lemektedir. "Küçük Prens", bu yorumunda episodlar arasında kopukluklar bulunsa da, sevimli ve duygu dolu bir oyun. Ayrıca sezo­ nun gişe rekorunu kırmaya da aday. Sezonun ikinci prömiyeri Pier Paolo Pasolini'nin "Schweinestall" (Domuz Ahırı) adlı oyu­ nuydu. "Schweinestall", Almanya'da bugüne değin fazla sahnelenmemiş bir oyun ve genç bir yönetmenin ilk bağımsız çalışması olarak Alman izleyicisinin karşısına çıkıyor. Yedi yıldır "Theater an der Ruhr"da yönetmen yardımcı­ lığı yapmış olan Friederike Felbeck'in, tiyatro­ nun geleneği gereği, bu sürenin sonunda ba­ ğımsız bir çalışmayla kendini yönetmen olarak göstermesi gerekiyordu. Daha çok senaryo yazarı ve film yönetmeni olarak tanınan Pasolini'nin tiyatro yazarlığı yö­ nünü bilenler azdır. Pasolini'nin oyunlarının sahnelerde fazla yer almamasının bir nedeni de, belki oyunların fazlasıyla sinema diliyle ya­ zılmış olmaları nedeniyle, sahnelenmesi zor yapıtlar olmasıdır. Bu nedenle, genç yönet­ men Felbeck'in, oyuncularla çalışmaya başla­ madan önce sahneye uygun bir metin oluş­ turması gerekiyordu. II. Dünya Savaşı sonra­ sında iki dev sanayicinin rekabet içinde, birbir-


cy a

pe


ekiple birlikte Leverkusen'e gittim. Herkes duymuştur, Leverkusen'in adını, ancak oyun­ culardan birinin söylediği gibi, orada bir şehir yok, yalnızca fabrika var (Bayer/Aspirin). Ora­ da yaşayan halkın yüzde yetmişi de zaten Bayer'de çalışıyormuş. Bu kasvetli ve sıkıcı or­ tamda "Bürger Schippel" oyunu daha çok an­ lam kazınıyordu.

a

Schippel, babası belli olmayan işçi sınıfından zavallı biri, ancak muhteşem bir sesi var. Ve günün birinde üst burjuva temsilcilerinden oluşan bir müzik grubu üyelerinden birinin öl­ mesiyle ona gereksinim duyulur. Bir kuyumcu olan Hicketier'in görevi Schippel'i gruplarına katılmak için ikna etmek, ancak burada Türk oyuncu Ferhad Feqi tarafından oynanan Schippel, teklifi öyle pazarlıksız kabul etmeye yanaşmaz.

cy

leri hakkında öğrendikleri iç karartıcıdır. Biri (Herdhitze), Yahudiler üzerinde sayısız tıbbi deneyim uygulamış olan bir doktordu ve sa­ vaş sonrasında yüz ameliyatı geçirerek yeni bir yüz ve isimle zengin bir işadamı olarak var­ lığını sürdürmektedir. Oyunda sadece Baba olarak isimlendirilen kişiyse savaşa silah ürete­ rek katkıda bulunmuş ve zenginliğine zengin­ lik katmıştır. Bir de babasının işlerinin farkında olup bu gerçekle baş edemeyen, ama karşı koyamadığı için kendi dünyasına çekilen Julian var. Julian savaş sonrasında babalarını böylesi bir geçmişin etkin parçası olarak gör­ mekten utanç duyan ama bu gerçeği değişti­ remediği için edilgen olmayı yeğleyen bir ku­ şağın temsilcisidir. Julian sonunda ölür, onun intihardan çok bir cinayete kurban gittiğini iz­ leyici yalnızca tahmin edebilmektedir. Friederike Felbeck, "Schweinestall"da Pasolini'nin görsel anlatımından uzak durmayı yeğ­ lemiş. Özellikle "Sodom ve Gomorra'nın son 100 günü"nden anımsayacağımız gibi, sapıklı­ ğı doruğuna çıkartarak Nazi gerçekliğini göz­ ler önüne seren Pasolini'nin aksine, genç yö­ netmen fazla kışkırtıcı olmayan sade bir yo­ rum tercih etmiş. Oyun, sahne dekorunun ya­ rattığı çağrışım alanlarıyla derinlik kazanmak­ tadır. Örneğin, bir kesimhanenin soğukluğu­ nu çağrıştıran saunada anne ve baba çıplak otururken, arkadan püsküren dumanın da yardımıyla, toplama kamplarının gaz odalarını düşünmekten izleyici kendini alamıyor. Felbeck, yalnızca bir konuda Pasolini'nin yo­ lundan gitmiş. Oyunun başrollerini genç ama­ tör bir oyuncuya ve bir konservatuar öğrenci­ sine vermiş. Julian rolündeki Mark Eggert ve sevgilisi rolündeki Daniella Voss "Theater an der Ruhr"un profesyonel oyuncu ekibiyle il­ ginç bir tezat oluşturmuşlar. Ne var ki yönet­ menin bu genç oyunculara güvenmemesi ve onların özgün metine oranla çok geriye çek­ miş olması, oyunun zaafını oluşturmaktadır. Başta verilmiş bu cesur karar, yönetmenin he­ nüz amatörleri çalıştırabilecek profesyonelliğe sahip olmadığını gösterdi. Carl Sternheim'in "Bürger Schippel" adlı oyu­ nu, özellikle turnelerde çokça sergilenen bir oyun. Hem oyunu hem de şehri görmek için,

pe

Yüzyıl başında Carl Sternheim tarafından Al­ man toplumunun sınıfsal önyargılarını hiciv etmek için yazılmış olan bu oyun, "Theater an der Ruhr" yorumunda daha da sivri hale gelir. Evli olan Bay Hicketier, daha önce ölen bir ar­ kadaşıyla nişanlıyken, pazarlıklar sonucunda Schippel'le nişanlanmak zorunda kalan kız kardeşiyle ensest bir ilişki yaşar, dostları Bay Wolke ve Bay Krey homoseksüeldir. Oyunun en önemli göstergesi oyuncuların giy­ dikleri kırmızı bir başlıktır. Bu Alman bahçele­ rini süsleyen cücelerin giydikleri türden bir başlıktır. Zaten oyun alanı da içinde organik çöplerin toprağa dönüştüğü küçük bir yerin bile bulunduğu bir bahçedir. Almanca'da kompost yığını denilen bu çöp alanı herkesin özgürce fantezisi yaşadığı bir yer haline gelir oyunda. Örneğin, ağabeyi onun hakkında ev­ lilik kararları verirken, genç bayan Hicketier özgürce arzularını tatmin eder ve bu kompost yığını içinde eyaletin prensiyle sevişir. Oyunun sonunda hem şarkı yarışması kazanılmıştır hem Schippel ile Krey arasında kimsenin öl­ mediği ama adetin yerini bulduğu bir düello yaşanmıştır. Artık Schippel de vatandaş olma­ ya hak kazanmıştır. Vatandaş Schippel'e kır­ mızı bir başlık verilir ve buraya kadar eğlenen ve gülen izleyicinin kahkahası, (bu oyun bir komedi) son sahnede boğazına düğümlenir, çünkü sahnedeki herkes kırmızı başlığını yüzü­

46

ne indirir ve Vatandaş Schippel'in eline yanan bir meşale verilir. Alman Klu Kulx Klanı doğ­ muştur. Son yıllarda Almanya'da sıkça yaşanan aşırı sağcı saldırıların yalnızca küçük bir kesimin sapkınlığı olarak yorumlanamayacağını, sa��cı eğilimlerin burjuva sınıfının genelinde var ol­ duğunu gösteren bu son, tehlikeli bir mesaj içeriyor, çünkü meşalenin Ferhad Feqi'nin eli­ ne verilmesi ve onun bunu kabul etmesi, top­ luma kabul edilmiş yabancıların, Almanlardan daha da faşist hale geldiğini anlatıyor, ilk ba­ kışta ilginç gelen bu buluş. Geçen sezondan kalan "Antigone", yukarıda­ ki diğer oyunlara oranla çok daha soyut düz­ lemde, izleyiciyi karmaşık ve soru işaretleriyle dolu bir yolculuğa çıkartan bir yorumla ele alınmış. "Theater an der Ruhr", bu yorumun­ da iktidar baskısının insanları ne hale getirdi­ ğini göstermeyi amaçlıyor. Bir mezardan çı­ kan Antigone, oyun boyunca küllerle oynaya­ rak, sürekli ölümün kokusunu duyurur sahne­ de. Kendisi tam bir anti-kahraman bu oyun­ da, Kreon da öyle. Yönetmen Ciulli, korodan vazgeçmiş, onun yerine çeşitli roller üstlenen modern üniformalar içinde bir polis ekibi kul­ lanmış. Tüm oyun kişileri, kapalı bir dünyayı yansıtan sahne dekorunun içinde hapis ol­ muş, kaderlerine karşı koyamayan kişilerdir. Aralarındaki ilişkiler de, özgün metinden farklı niteliklere sahip, Ismene'nin Antigone'nin ey­ lemine katılmaması da, Antigone ile Haimon arasındaki aşk da anlaşılamaz hale getirilmiş­ tir. Tüm kişilerin eylem gerekçeleri ortadan kaldırılmıştır. Sahne metni özgün metinden hayli farklı olmasına karşın oyunun ana cüm­ lesi, daha doğrusu ana sorusu aynı kalmış: "Kim hangi devleti nereye inşa etmiş ki?" "Theater an der Ruhr" için tiyatro sanatı, gün­ cel sorunlarla hesaplaşan, ancak bunlara çö­ züm üretmeye çalışmayan, aksine daha çok soru soran bir niteliğe sahiptir. Bu nedenle burada sahnelenen oyunlar her zaman çok bilmecelidir ve izleyiciden yoğun bir çaba bek­ lemektedir. Zaman zaman oyunlar çalışılırken, yönetmen, dramaturg ve oyuncular, doğaçla­ malarla öyle bir yolculuğa çıkıyorlar ki rotayı kaybedip, bulunan bazı öğeleri, daha önce oyun için hazırlanmış olan konseptin içine na­ sıl yerleştireceklerini bilemiyorlar. Bu nedenle bazı oyunların da bir yere oturmayan ya da oyun içinde fazla zorlama duran göstergelere sıkça rastlanabiliyor. Örneğin "Antigone"de Haimon, kadın elbiseleri içinde dolaşan, efemine biri olduğu halde, hem annesi hem Antigone'yle tutkulu bir ilişki yaşayabilmektedir. Başta Haimon'a yüklenen anlam, yaşadığı aşk ilişkilerinin biçimiyle çelişmektedir ve böylece hiçbir yere oturmayan bir figür haline gelir. "Theater an der Ruhr"un, sahnede olup biten her anın önceden saptanmadığı, oyuncuların üretimine geniş yer ayıran bu çalışma biçimi, aynı zamanda tiyatronun içine düşebildiği en büyük tuzak olarak görünüyor.


KASIM

DANS ATÖLYELERİ

03

"Ceza Kolonisi"nde TİYATRO OYUNEVİ

04

"Ceza Kolonisi"nde TİYATRO OYUNEVİ Oyun Üzerine

05

Milonga

Pazar

Ayşegül

Cumartesi

06 08

"sokağın öte tarafındaki son sesler" Video CLAUDE LEON

11

"Ceza Kolonisi"nde TİYATRO OYUNEVİ

Cumartesi

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

12

Milonga

Pazar

Ayşegül

13 15 16

İyi Hava Kötü Hava BİLSAK TİYATRO ATÖLYESİ

Milonga

19

Pazar

20

Çarşamba

Gergedanlaşma > STUDIO OYUNCULARI Yazan ve Yöneten: Şahika Tekand Sahne Tasarımı: Esat Tekand

Cumartesi

İyi Hava Kötü Hava > BİLSAK TİYATRO ATÖLYESİ Dramaturji ve Proje: Şehsuvar Aktaş, Aylin Deveci, Şerif Erol, Nihal G. Koldaş, Göze Saner Tasarım/Kurgu: Nihal G.Koldaş Müzik ve Işık: Murat ve Ergun

İyi Hava Kötü Hava BİLSAK TİYATRO ATÖLYESİ

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

Ay Tedirginliği > 5. SOKAK TİYATROSU Yazan: Özen Yula Yöneten: Mustafa Avkıran Sanat Yönetmeni: Naz Erayda Koreografi: Övül Avkıran Müzik: Armağan Kulualp, Hakan Baycılı

Lillian > TİYATRO STÜDYOSU Yazan: William Luce Çeviren ve Yöneten: Ahmet Levendoğlu Işık Tasarımı: Işıl Kasapoğlu Giysi Yapımı: Dilek Hanif

Tango

İyi Hava Kötü Hava BİLSAK TİYATRO ATÖLYESİ

18 Cumartesi

Pazartesi

22 24 Cuma

25

Ayşegül

20.30

03 18.30

21.00

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI Lillian TİYATRO STÜDYOSU

"Ceza Kolonisi"nde TİYATRO OYUNEVİ "Ceza Kolonisi"nde TİYATRO OYUNEVİ

Ayşegül

27 Çarşamba

Betil

ile

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

İlk

20.00

Ormanların Hemen Önündeki Gece TİYATRO OYUNEVİ

15.00

Ormanların Hemen Önündeki Gece TİYATRO OYUNEVİ

18.30

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

21.00

Milonga

16.00-21.00

04

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

20.30

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

21.00

Uyumlama MUSTAFA KAPLAN, İ.B.Ş.T. TAL

20.30

Uyumlama MUSTAFA KAPLAN, İ.B.Ş.T. TAL

20.30

Ay Tedirginliği 5. SOKAK TİYATROSU

15.00

Ay Tedirginliği 5. SOKAK TİYATROSU

18.30

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

21.00

06 07

Perşembe

20.30

08

Cuma

21.00

09

Cumartesi

20.30

20.30

18.30

21.00

Betil

10

Milonga

Pazar

Ayşegül

11

ile

Tango

16.00-21.00 ile

Tango 20.30

13

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

21.00

14

Moscow Hamlet IANHASKINGS GROUP

20.30

Çarşamba

Perşembe

15 Cuma 20.30

18.30

Betil

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

Pazartesi

20.30

21.00

Oyun 20.30

Ayşegül

16 Cumartesi

Ormanların Hemen Önündeki Gece TİYATRO OYUNEVİ Ay Tedirginliği 5. SOKAK TİYATROSU

20.30

15.00

21.00

Ay Tedirginliği 5. SOKAK TİYATROSU

18.30

23.15-04.00

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

21.00

Milonga Gecesi

23.15-04.00

Tango

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

Ormanların Hemen Önündeki Gece TİYATRO OYUNEVİ Oyun Üzerine Söyleşi

Pazar

Pazartesi

16.00-21.00

Milonga Gecesi

29

21.00

Betil ile Tango

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

Pazartesi

Cumartesi

20.30

pe

Ormanların Hemen Önündeki Gece> TİYATRO OYUNEVİ Yazan: Bernard-Marie Koltes Çeviren: Olcay Kunal Yöneten: Mahir Günşiray Sahne Tasarımı: Claude Leon Işık: Yüksel Aymaz

17 Cuma

02

20.00

16.00-21.00 ile

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

Çarşamba

Söyleşi

Çarşamba

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

Pazartesi

Perşembe

"Ceza Kolonisi''nde > TİYATRO OYUNEVİ Yazan: Franz Kafka Sahne Metni: Ceza Kolonisi, Şato, Akademiye Bir Rapor Yöneten: Mahir Günşiray Sahne Tasarımı: Claude Leon Işık: Yüksel Aymaz

Betil

18.30

Tango

"Ceza Kolonisî"nde TİYATRO OYUNEVİ

Cuma

"Tiyatro Afişleri" Sergisi Kumpanya'nın (Bülent Erkmen) Tiyatro Oyunevi'nin (Esen Karol) 5. Sokak Tiyatrosu'nun (Emre Çıkınoğlu) oyun afişleri Kumpanya Sahnesi ve İSM 2. KAT'ta.

ile

Lillian TİYATRO STÜDYOSU

10

Cuma

16.00-21.00

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

Pazartesi

Çarşamba

Sezon boyunca:

Betil

01

20.30

a

Cuma

"Modern Dans" CHRISTINE BRODBECK Her hafta çarşamba 18.00-20.00 ve cumartesi 16.00-18.00 arası.

ARALIK

cy

"Flamenko" JOSE MANUEL REINA GOMEZ 7 Hafta boyunca (9 Kasım- 22 Aralık) her perşembe-cuma 18.30-20.00 arası.

20.30

Ayşegül 21.00

Betil

ile

Tango

17

Away With The Fairies... FIRBREAGA

20.30

18

Gergedanlaşma STUDIO OYUNCULARI

20.30

Pazar

Pazartesi

İSM 2. KAT: İstanbul Sanat Merkezi (İSM) Tarlabaşı Bulvarı No: 120-122 Beyoğlu T: 0212 2 5 4 96 96 Biletler Adam Kitabevi (Beyoğlu) ve İSM 2. KAT gişesinde. Rezervasyon, ayrıntılı bilgi ve dans atölyelerine kayıt için lütfen 2 5 4 96 96'yı arayınız.


Ç

O

C

U

K

T

İ

Y

A

T

R

O

S

U

a

BURSA FESTİVALİ'NE NELER OLUYOR? Duygu

Atay

zi'nde, Rus St. Petersburg Devlet Tiyatrosu'nun "Pollyanna" oyunuyla festival başladı. Alışageldiğimiz Pollyanna yorumlarından çok farklı boyutta, kalabalık bir kadroyla gerçek­ leştirilen oyun, bir çocuk oyunundan çok, Mydonose Showland'de dahi gösterilebilecek görkemde bir prodüksiyondu. Işığın, kostüm ve dekorun son derece uyumlu kullanımı, ço­ cukları -ve büyükleri de tabii- tek kelime Rusça bilmeseler bile, görselliğiyle büyüledi. Oyunun hemen herkes tarafından bilinen içeriği, izle­ nimci bir müzik ve plastik görüntüyle destek­ lenerek çağdaş ve çok değişik bir yorumla sahnelendi. Yönetmen Igor Seline, Rusya'nın kültür metropolü sayılan St.Petersburg'da, çizgidışı ve geleneksel olmayan tarzda yaptığı çalışmalarla tanınmış genç ve cesur bir yönet­ men.

pe

cy

Bu yıl 5 ncisi düzenlenen ve bir ara neredeyse yapılamayacak diye kaygılandığımız Bursa Uluslarası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festiva­ li sonunda yapıldı. Alanında Türkiye'nin en iyi­ si olan, Çocuk Tiyatrosuyla ilgili bir avuç insa­ nı yılda bir kez olsun biraraya getiren, çocuk tiyatrosunun sorunlarını sağlıklı bir biçimde ve bir haftalık süre içinde alabildiğine tartışmaya açan bir festival, üstelik de bundan önce beş kez yapılmış ve başarısı kanıtlanmışsa, uluslar­ arası festivallerde Bursa"nın adını gündeme getiriyorsa, artık onu ortadan kaldırmaya ça­ lışmak, değil sanata, neredeyse vatana ihanet suçudur. Düzenleme komitesi (ASSİTEJ) ile Bursa Kültür ve Sanat Vakfı ve Belediye ara­ sındaki sorunlar, sürtüşmeyi de aşarak kavga boyutuna dönünce, SHP"li Belediye festivali yapmamayı bile düşünebiliyor. Dahası, bu yıl öyle ya da böyle yapıldı ama, gelecek yıla iyi­ ce umutsuz bakmalarını sağlıyor, yöneticile­ rin.

Tüm bu olumsuzluklara karşın bu yıl da yapıl­ dı festival. Bence bu yılki, en kapsamlı, en do­ yurucu olanıydı üstelik. Dört yerli, sekiz ya­ bancı topluluk izledik. Yukarıda kısaca değin­ diğim sorunlar yüzünden, hiçbir yıl olmayan aksaklıkların bu yıl çokça açığa çıkması-aynı gün ve aynı saatlere dört oyun sıkıştırılması, ilk iki gün tek oyunla yetinilerek, gelen konuk­ lara Bursa'yı gezmekten başka alternatif sunulmaması, öğle yemeklerinin 3. sınıf bir lo­ kantada yenilmesi, festival broşüründe lauba­ lilikten kaynaklanan dizgi ve bilgi yanlışlarıkatılımcıları tedirgin etse de, gördüğümüz oyunların çoğunun yüksek kalitesi, bizi festi­ vale geldiğimize pişman etmedi. 15 Ekim Pazar günü Tayyare Kültür Merke-

16 Ekim Pazartesi, İBŞT'nin çocuk oyunu "Oyuncaktaki Sır", aynı saate-nedense-rastlayan İspanyolların oyunuyla çakıştı. Bu tiyatro­ nun, oyundan hemen sonra apar-topar geri dönerek oyun üstüne tartışma olanağı bırak­ maması -festivalin ruhuna ve teamüle aykırı olarak- yüzünden, akşama üstünde tartışılaca­ ğı için beni İspanyollar'ın oyununu seçme zo­ runda bıraktı. Centre Titelles de lleida'nın oyu­ nu da, bildiğimiz bir öyküyü anlatıyordu. "Güliver Liliput'lar ülkesinde". Çocukken sürekli denizcilik düşleri gören Güliver, sonunda bu düşüne sanal da olsa kavuşur. Gemisinin batmasıyla cüceler adasına çıkan Güliver, orada birtakım serüvenler yaşar ve Liliput'ları düş­ manlarıyla barıştırmak gibi bir misyonu da üstlenir. Büyükboy Güliver kuklasıyla, cüceleri oluşturan pek çok küçük kuklayı, oyunun için­ deki oyuncular başarıyla oynattılar. Sahne dü­

48

zeni, küçük tiyatro hileleri, canlı müzisyenle­ riyle sevimli bir oyundu. Müzikçilerin oyundan önce şarkıları Türkçe öğrenip, izleyicilerle bir­ likte söyleme çabaları pek sonuç vermedi. Sa­ lonun küçük, izleyici adedinin koltuk sayısının neredeyse üç katı olması da hem konsantras­ yonu bozdu hem de oyuncuların performansı­ nı etkiledi. Bu arada oyundan önce okunan Türkçe metnin asla anlaşılamaması, oturacak yer bulamayan küçüklerin evlerine geri yollan­ ma girişimi de, festivale gölge düşürdü. Ertesi gün yine aynı koşullar altında bu kez İtalyan Teatro Invito'dan yine bildik bir öykü "Haensel ve Gretel"i izlemeye gittik. Ünlü ma­ salın bir anlatıcı, değişen dekorlar, küçük kuk­ lalar ve dialar yardımıyla usta işi bir yorumdu. Anlatıcı, hem anlatarak hem oynayarak yük­ sek bir performansla, öyküyü bilmeyen küçük­ lerin bile ilgisini çekti. Yine de fazla bir görsel­ lik sunamadığından olacak, belleklerde fazla iz bırakmadı. Aynı gün gerçekleşen Tiyatro Tempo'nun "Müziğin Kalbi" oyununu ne yazık ki göremedim. Oysa Haluk Yüce'nin yine çok iyi şeyler yapacağına inanıyordum. Festivale geçen yıl da katılan Fransız Litecox'un "Melek­ ler, Köpekler ve Köylüler" adlı dans tiyatrosun­ da, ne yazık ki sadece birtakım hayvan taklit­ leri gördüm. Yönetmen Daisy Fel, geçen yıl sunduğu inanılmaz plastik gösterinin, beden dilinin dansla dışavurumunun usta işi gösteri­ sinin ardından, bu yıl aceleye getirilmiş bir gösteriyle çıkıyor karşımıza. Dia ile perdeye vuran hayvan resimlerinin ardından parlak kostümlerle sahneye gelen dansçılar, bu hay­ vanların devinimleri yansıtıyorlar. Bu kolaycı­ lık, önceden hangi hayvanın karşımıza gelece­ ğinin ipucu, sanki 'taklit'in başarılı olacağının


pe

cy

a

göstergesi. Parıltı, görkem 'her zaman' tiyatro yapmıyor, her gösteriyi. Tunus'tan gelen Thetre Zitouna'nın "Sabre" adlı oyunu, bu tiyatronun, ya da belki bu ülkenin çocuk tiyatrosu olayında daha birkaç fırın ek­ mek yemesi gerektiğinin göstergesiydi. Sanırım 1950'lerde yapılıyordu böylesi gösteriler İstanbul'da. Aynı gün akşamüstü Orhangazi Parkı'nda İstanbul Anatolia Sokak Oyuncuları'nın "Korkuluk Buluşması" adlı gösterisi vardı. Eftal Gülbudak yönetiminde yıllardır bu tür çalışmalar yapan topluluk, yine festi­ valin dış mekândaki etkinliği olarak sokağa renk getirdi. Çok sayıda iz­ leyiciyi de içine alarak süren oyun, izleyiciler tarafından kısa bulundu. Gerçekleştirmesi yüksek performans gerektiren bu tür ritüel gösterile­ rin, daha uzun sürmesini, seyir keyfi olarak herkes ister elbet ama bu kadarı da yeter bence. 19 Ekim Perşembe günü, ilk gösteri olan Rus'ların oyunundan beri iyi bir şey izleyemememin sıkıntısına kapılmak üzereydim ki, birden bir Danimarka fırtınası esti, Tayyare Kültür Merkezi'nde. Festival'e ilk yılında da katılan Theatre Batida'nın "Kapadokya'ya Yolculuk" adlı oyunu­ nu, yönetmen Soren Valente Ovesen kendi yazmış. Düş ve gerçeğin iç içe yaşandığı oyunun plastik malzemesi çok iyi işlenmiş. Görsellik ka­ dar içeriğin de ağır bastığı oyunda, yatağını ıslatan bir çocuğun Kapadokya'da-Neden Kapadokya? scjrusunu, çok eski bir Danimarka efsa­ nesine bağlıyorlar-canavarlarla savaşıp, onları yenerek evin hizmetçisi sarışın Line'yi de kurtarışı anlatılıyor. Line de aynen Georg gibi teyzele­ rinden kötü muamele görmektedir çünkü. Sanal ortamda geçen bu olay, çocuğun kendine olan güvenini kazanmasına yol açıyor. Danimarkalıların oyununu neredeyse Festival'in en iyi oyunu ilan ede­ cektim ki, ertesi gün yani son gün, Almanya'dan Theater im Marienbad, "Pero ya da Gecenin Sırları" adlı, Michel Tournier'in bir öyküsün­ den oyunlaştırdığı oyunla açtı perdesini. A' dan Z'ye inanılmaz bir pro­ fesyonellik örneği gösterdiler. Bir gün önce akşamüstü girdikleri salon­ daki çalışmaları bittiğinde saat sabahın beşiydi. Hiçbir şeyi tesadüfe bı­ rakmayarak, bir çocuk oyununun yetişkin oyunlarından çok daha iyi ol­ ması gerektiği koşulunu, tam anlamıyla ispatladılar. Oyunlarında kuk­ lada oyuncuların, müzisyenlerle oyuncuların, kuklalarla müzisyenlerin ilişkisi ve bunların yanı sıra ışığın, müziğin oyunun bütünüyle içiçeliği olağanüstüydü. Bir aşk öyküsünün çocuklara bu kadar ustaca anlatıla­ rak benimsetilmesindeki ustalığa hayran kaldım. Hayran kalan sadece

49

ben değildim tabii. Oyunun sonun­ da, Tayyare'yi dolduran küçük-büyük izleyiciler aynı anda ayağa fırladılar, oyunu doyasıya alkışlamak için. Oyundan sonra yaptığımız konuşma­ da, oyunun 90 kez oynandığını ve dokuz Avrupa ülkesine turneye gitti­ ğini öğreniyorum. 1977'de Berlin'de benim de bulunduğum 4.çocuk ve Gençlik tiyatroları Festival'inde ASSİTEJ ödülünü almışlar -Bütün iyi niye­ time rağmen oyunu anımsayama­ dım-. Bu yılın Mart ayında ise Alman­ ya'nın en büyük Çocuk ve Gençlik Ti­ yatroları Buluşması'nda en iyi oyun ödülünü almışlar. Her şeyiyle mükemmel olan bu tiyatroyu, bu işle uğraşanların özellikle tanımaları ge­ rektiğini düşündüğümden, ileriki sa­ yılardan birinde genişçe ele alaca­ ğım. Sonunda bir festival daha, bence ge­ çen yıllardakinden içerik açısından daha doyurucu ama organizasyon olarak bozulmaya meyilli, bitti. Dile­ yelim gelecek yıla Festival ÖNCE ya­ pılsın, tartışması, kalitesi, iyiliği, kö­ tülüğü sonraya kalsın.


Ç O C U K

1

Eki m

1

9

3

T

5'

İ

ten

Y

A

1

T

R

O

S

U

E k i m 2 OOO ' e

ÇOCUK TİYATROMUZ Nihal

a

yamayacakları korkusuyla) oyunun sonunda birkaç kez de slogan cümle olarak tekrar edi­ yorlar. Oyunda sevgi dostluk kardeşlik anlatılı­ yorsa sonunda "Dünyada en güzel şey sevgi­ dir" ya da soru sormak, merak etmek olumlanıyor, her şeyi sorgulamak gerektiği anlatılı­ yorsa oyun "yaşasın sorular, soru sorun ço­ cuklar," gibi slogan cümlelerle bitiriliyor. Oyundan çıkan çocuklar son olarak duydukla­ rı, adeta kafalarına çakılan o cümle ile evleri­ ne dönüyorlar. Oyun üzerinde çok yönlü dü­ şünmek yerine hazıra konma gibi bir kolaycı­ lıkla, verilen slogan cümleden ötesini düşün­ müyorlar. Didaktik, çocuğu şartlandırmaya yönelik bu yaklaşım mutlaka olmalı mı? Ne­ den çocuklarımızın sonucu kendilerinin bulup çıkarmasına izin vermiyoruz, burada bir gü­ ven sorunu olduğu açık. Kendimize ya da ço­ cuklarımıza...

cy

Türkiye'de Çocuk Tiyatrosu ilk kez, Muhsin Ertuğrul'un girişimleriyle İstanbul Belediyesi Şe­ hir Tiyatroları bünyesinde 1 Ekim 1935'te fa­ aliyete geçmiş. Dünyada çocuk tiyatrosu ala­ nında yüzyılın başından bu yana birçok geliş­ me kaydedilmesine, yeni anlayışların ortaya çıkmasına karşın ülkemizde geçen 65 yılda bu alanda gerek içerik gerekse yapılanma açısın­ dan ne yazık ki çok fazla değişimden, geliş­ meden söz edemiyoruz.

Kuyumcu

pe

Genel olarak çocuk oyunlarını incelediğimizde Çocuk Tiyatromuzun var olan genel anlayışa paralel, didaktik, otoriter, parmak sallayan, çocukları tehdit eden bir yapıya sahip olduğu­ nu görüyoruz. Çoğu kez çocuklar anlamaz gi­ bi bir yaklaşımla sanatsal estetik kaygılar ikin­ ci plana atılıyor. Çocuk oyunu deyince bir iki öğüdün yer aldığı, "değil mi çocuklar?", "söz mü çocuklar" gibi soruların sorulduğu (güya bu şekilde salonla ilişki kurulduğu sanılıyor), komikliklerin (!) yapıldığı oyunlar akla geliyor. Oysa çevremizdeki çocukları biraz incelesek, onlara kulak versek yetişkinler gibi onların da öğüt dinlemekten hoşlanmadıklarını, bunun sonucu olarak belki de bir çeşit savunma içgü­ düsüyle oyundan çıkar çıkmaz birçok şeyi unuttuklarını göreceğiz. Örneğin geçtiğimiz yıllarda İBŞT'nın yaptığı bir etkinlik çerçevesin­ de oyun sonrası çocuklara boya ve kağıt veri­ lerek resim yapmaları isteniyordu. İçinde bol bol öğüt olan bir oyundan çıkan çocukların hiçbiri o oyunla ilgili resim yapmamışlardı, hiç­ bir resimde oyunun bir sahnesi ya da kahra­ manı yer almıyordu. Eğer çok hoşlansalardı, çok etkilenselerdi mutlaka kağıda yansıtırlar­ dı. Bunun nedeni gösterinin başından sonuna kadar şeker yemeyin, dişlerinizi günde en az iki kez fırçalayın, yemekten önce ellerinizi yı­ kayın vb. gibi öğütlerin yer almasıydı.

Oyun yazarlarımız oyunun bütününde yer alan düşünceyi, vermek istedikleri iletiyi (yete­ rince anlatamadıkları ya da çocukların iyi anla­

Ülkemizde gerek çocuk oyunu yazarları, ge­ rekse yönetmenlerimiz, oyunları genellikle he­ def yaş grubu belirleme kaygısı duymadan hazırlamaktadır. (İBŞT'nda sahnelenen "Ata­ türk ve Çocuk" adlı oyunla ilgili gişede yer alan "7 yaş ve yukarısı için" ve "Hoşu'nun Utancı" oyununda broşürde yer alan 7 yaş ve yukarısı, yine geçen yıllarda Beko'nun spon­ sorluğunu yaptığı "Küçük Prens" adlı oyunun afişinde yer alan "8 yaş ve üstü" gibi özel not­ ları sevinçle bu genellemenin dışında tuttuğu­ muzu belirtmeliyiz.) 4-5 yaşlarından 15-16 yaşlarına kadar çocuklar aynı grup içinde de­ ğerlendirilmektedir. Oysa ki, çocuklar kendi aralarında da yaş gruplarına göre farklılıklar gösterirler. Nasıl 15 yaşındaki çocuğumuza oynaması için bir tahta at alamazsak, 7-8 ya­ şındaki çocuğumuza da okuması için kalın bir roman alamayız. Çocuk Tiyatrosu için de aynı şey geçerlidir. Çocuk acımasız bir eleştirmen­ dir ve ilgisini çekmeyen bir oyunda anında tepki verir. Özellikle kâr amacı gütmeyen öde­ nekli tiyatroların bu kuralı hayata geçirmesi.

50

afişlerinde açıklaması, daha bilinçli bir çocuk tiyatrosu seyircisinin oluşmasında etkin ola­ caktır. Dünyada 70'li yıllardan sonra ortaya çıkan özellikle Almanya'da Grips Tiyatrosu'nun baş­ lattığı çocuğun yanında olan, çocuktan yana tavır alan ve çocuk gerçeğinin yer aldığı oyun­ lar, önemli bir değişimi de beraberinde getirir­ ken henüz ülkemizde bu konuda köklü bir de­ ğişimden ve köklü bir düşünce yapısından söz edemiyoruz. Seçilen konular genellikle çocu­ ğun gerçeğini yansıtmıyor. Savaş, özgürlük, çevre kirliliği, trafik sorunları vs. gibi yetişkin­ lerin yarattığı sorunlar çocuk oyunlarının te­ mel konularından sadece birkaçı. En büyük esarette dahi çocuk özgürdür. Esareti yetiş­ kinler hisseder, çevre kirliliğine neden olan bir çocuk olmadığı gibi, bugüne dek savaşları başlatan tek bir çocuğa da rastlanmamıştır... Bu konular elbette çocuklara verilebilir ancak, çocuk gerçeğini yansıtması ve çocuk dünyası­ na yönelik olması kaydıyla. Örneğin bir çevre kirliliğinin ele alındığı oyunda, konuya gerçek­ çi bir biçimde yaklaşılıp çocuğa tepki göster­ menin yollarıyla birlikte onun da bu konuda yapabileceği şeyler olduğu gösterilebilir. Çev­ re konusunu, bir fabrikanın yarattığı çevre kir­ liliği gibi çocuğun gücünü aşan bir yerden ele almak yerine çocuğun içinde yaşadığı sokakta oluşturulan çöp yığınlarına yönelik bir duyarlı­ lık kazanmasını amaçlamak daha mütevazı ama daha gerçekçi bir yaklaşım olmaz mı? Bizzat yaşadığı korkular (karanlık korkusu, yanlız kalma korkusu vb.), endişeler, okul so­ runları, başarısız olma korkuları, sakatlıklar, anne-baba ayrılıkları, cinsel sorunlar, kız erkek arkadaşlıkları gibi konular çocuğa yaşadığı dünyayı, çevreyi en önemlisi kendisini tanıma­ sında, deneyimler kazanmasında yardımcı ola­ bilir. Bütün bu saptamalardan yola çıkarak Türki-


ye'de Çocuk Tiyatrosunun geçen 65 yıla kar­ şın amacının çağdaş eğitim anlayışı içinde araştıran, merak eden, eleştiren düşünce ya­ pısında sahi kişiler yerine verilenle yetinen, ko­ şulsuz kabul eden, eleştirmeyen, sonuç olarak otoriter yönetimlerin sevdiği insan tipini oluş­ turmaya yönelik olduğunu söyleyebiliriz. Ku­ ruluşundan bu yana geçen 65 yılda çocuk oyunlarımızın içerik olarak çok fazla değişme­ diğini görüyoruz.

a

Assitej'in ve Tobav'ın düzenlediği Alaçatı ve Bursa ve Tiyatro...Tiyatro... Dergisi'nin düzen­ lediği Uluslararası İstanbul Çocuk Tiyatrosu Festivali, Eskişehir Sanat Festivali çerçevesinde yapılan çocuk etkinlikleri farklı kültürlerin ve farklı anlayışların sergilendiği dünya çocuk ti­ yatrolarından örnekleri izlemek için güzel fır­ satlardır. Ayrıca 1998 yılında Tiyatro... Tiyat­ ro... Dergisi Çocuk Tiyatromuz açısından çok önemli bir adım atarak Çocuk Tiyatrosu Eği­

pe

Sonuç olarak çocuk tiyatromuzun çocuğu ti­ yatrodan uzaklaştırdığını, kendi kendine gide­ bileceği yaşa geldiğinde ise kesinlikle tiyatro­ ya gitmeyi düşünmediğini, tiyatroyu seçmedi­ ğini ülke olarak sahip olduğumuz (ya da ola­ madığımız) gençlik tiyatrosunun ya da yetiş­ kin tiyatrolarının durumundan anlıyoruz. Bu durumun temel nedeni Çocuk Tiyatrosunun başlı başına bir alan olduğu, çok yönlü bir ça­ lışma yapmak gerekliliğinin henüz bilincine varılmamasıdır. Bu konuda üniversitelerde, konservatuvarlarda yeterli eğitim yapılma-

maktadır. Ödenekli tiyatrolarda, yönetimler­ ce, çocuk tiyatrosu bir atlama tahtası, dene­ yim kazanılan bir yer olarak hatta sürgün yeri olarak görülmektedir.. Özel tiyatrolar ise ko­ nuya sadece ticari kaygılarla yaklaşmaktadir.

cy

Çocuk tiyatromuzu ülke genelinde yaygınlığı açısından incelediğimizde birçok ilimizde hiç­ bir şekilde çocuk tiyatrosu olmadığını görüyo­ ruz. Olanların ise nitelikleri tartışılır. Devlet ti­ yatroları yaptığı turnelerle bu açığı kapatma­ ya çalışıyor. Ancak bağımsız çotuk tiyatrosu birimlerinin olmayışı, çoğu sahnesinde çocuk oyunu oynanamayışı ise bir başka sorun. Ti­ yatrolara yapılan devlet yardımında çocuk ti­ yatrolarına yapılan yardımın diğer tiyatrolara yapılan yardımın yaklaşık onda biri kadar ol­ ması çocuk tiyatrosuna, çocuklara verilen de­ ğerin bir başka kanıtı.

51

tim Semineri, 1. Türkiye Çocuk Tiyatrosu Ku­ rultayı düzenlemiştir. Özellikle Kurultay ve İs­ tanbul'daki Seminer çocuk tiyatrosu açısından çok önemli bir gerçeği katılımcılara göstermiş­ tir; "ÇOCUK TİYATROSU ÖZEL UZMANLIK ALANIDIR. ÇOCUK TİYATROSU YAPMAK ÖZEL BİLGİ, BİRİKİM VE DONANIM GEREKTİ­ RİR." Belki tiyatrocularımız gereken bu bilgi, birikim ve donanıma sahip olduklarında ço­ cukların "aptal küçük yaratıklar" olmadıkları­ nın farkına varacaklar. Dileriz bu altı çizilen görüş öncelikle çocuk tiyatrosu yapanlar tarafından ciddiye alınır da zaman içinde çocuklarımız her yönden daha nitelikli oyunlar izlerler.


KENTLER

VE

TİYATROLARI

Ordu ' nun Tiyatroları - 1

HER ORDULU AYAKLI BİR TİYATRO Türküye bakıp, Ordu'nun dereleri olduğunu sanırsınız siz değil mi, yukarıya yukarıya akan? Kulak asmayın türküye... Ordu'nun derelerini görürsünüz göremezsiniz, Ordu'nun dereleri yukarıya akar akmaz bilemem, ama adım başı tiyatrosuyla karşılaşabilirsiniz onun...

a

Çünkü Ordulu ya izleyicidir tiyatrosunda ya da üretici. Eh, yaşayanların, ayaklı tiyatro gibi gezindiği bir kentte tiyatro değil de tiyatrolar olmaz mı ? Bu yüzden birer ayaklı tiyatro gibidir Ordulu. Kendi tarihini, kendi sahnesini içinde taşıyan...

cy

Yalnız bu da değil... Türkiye'de, yüzyılı bulan tiyatro göreneğine sahip, yetmiş yıldır da neredeyse kesintisiz tiyatro yapmayı başarmış kaç kent vardır dersiniz yurdumuzda ? Böylesi bir kentin birceğiz tiyatroyla yetinebilmesi olası mı hiç? Hadi gelin, Ordu'nun tiyatrolu geçmişine doğru bir yolculuğa çıkalım sizinle... Yaklaşık yüzyıl öncesine... Fevzi Güvemli (1903-1972), Bir Zamanlar Ordu başlıklı anı­ lar demetinde, çok önemli bilgiler aktarıyor bize... "Ordu'da ilk Türkçe Tiyatro" adlı bölümden alıntılıyorum: "Mütareke ve onu izleyen iki yıl içinde kasa­ badaki Rumlar'ın keyifleri pek yerindeydi. He­ le son zamanlarda memleketi benimsemişler­ di bayağı. Gelecekteki Pontus devletinin önemli kentlerinden biri olacaktı Ordu. Tica­ ret ellerindeydi. Küçük zenaatları onlar yürü­ tüyordu. Kısaca, memleket ekonomisi ellerin­ deydi. Her Türk köylüsü kasabada bir Rum'a borçluydu. Oldukça da kalabalıktılar. "Düzmahallede'deki kilisenin yanında ahşap bir Rum okulunu tiyatroya çevirmişler, Rum­ ca temsiller veriyorlardı kendi aralarında. Biz Türk gençleri imrenir olduk bu sosyal geliş­ meye, içimizde bir heves uyandı. Biz de yapa­ maz mıydık? Evet ama önce bina gerekti, nerde bulacaktık? Bir gün eski tapucuların evinde toplanmıştık. Bu toplantıda hazır bu­ lunanlardan Odacılardan Hamdi (Uzman), Ali (Ali Rıza Gürsoy) ve Siddenin Mustafa'yı ha­ tırlıyorum. Bu konuyu konuşuyorduk. Bir dü­ şünce atıldı ortaya: Rumlar'dan tiyatro binası­ nı ara sıra ödünç alamaz mıydık? Olurdu, ol­ mazdı diye konuşanlar sonunda birleştiler;

pe

M. Sadık Aslankara

52

içimizden üç kişinin Metropolit'ten anahtarı istemesi uygun görüldü: Ali, Hamdi ve ben. "Bir gün öğle sonrası evinde ziyaret ettik Metropolit'i. Bize çok nazik davrandı, güleryüz gösterip hatırlarımızı sordu. Kimlerden olduğumuzu öğrendi. dileğimizi anlatınca hoş karşıladı ve anahtarın verilmesi için gere­ keni yapacağını vaat etti. Sevinerek ayrıldık yanından. Adam sözünde durdu ve iki gün sonra binaya girdik. Hemen söyleyeyim, bu sırada siyasal olaylar bizden tarafa öylesine gelişip değişti ki bu anahtarı bir daha geri vermedik."

"Bu yapıdaki ilk temsilimiz 'intibahı Milli' (Ulu­ sal Uyanış) adında bir eserdi. Kim yazmıştı? Unutmuşum. Ancak konu hatırımdadır. Tefe­ ciliği ele alıyordu; ulusal yapıdaki yıkıntıyı... "Ordu kasabası tarihinde, yerini alması gere­ ken bu ilk temsil büyük ilgi gördü halktan. Hilali Ahmer (Kızılay) yararınaydı. Millet kese­ nin ağzını açtı, biletlerde ücret yeri boştu, halk gönlünden kopanı veriyordu. O zamanın parasıyla tam beş bin lira hasılat oldu. Temsil­ de ben de rol almıştım. Asıl yük Rum çorbacı­ yı canlandıran Şükrü'deydi (Kazmaz). Gerçek­ ten başardı rolünü." "ilk temsil akşamı tiyatro hıncahınçtı. Salonu büyük asma gaz lambaları ile aydınlatmıştık. Sahneyi kapayan perdeyi Rumlar kendi Elen kültürlerine göre yapmışlardı. Eski Yunan ti­ yatro yazar ve artistlerinden birkaçının resim­ leri vardı bu perdede. Bunu sonradan kadife kumaştan bir başka perde ile değiştirdik." (Fevzi Güvemli; Bir Zamanlar Ordu, (Yayıma Hazırlayan: İbrahim Dizman), ORSEV (Ordu Sanatevi) Yayınları, Genişletilmiş ikinci Baskı, 1996, ss.63, 64, 65) "Dizman, Güvemli'nin anılarında sözünü etti­ ği 'bu tiyatro girişimi sahip çıkarsa bir şehir ti­ yatrosu kurulabilir,' dedi. Biz de Gürsoy'a 'Sen gazetecisin, bu konuda kamuoyu oluş­ tur, bizim sözcümüz ol,' dedik. Fikrin ortaya çıkışı böyledir." (Bak.: İbrahim Dizman; "Tiyat­ roya Adanmış 45 Yılın Adı: Aydın Üstüntaş", "Kıyı", Haziran 1993, Sayı 87) Halkevi Gençlik Tiyatrosu, ilk iki oyunu Cevat


a

Ne olacak, Muhsin Ertuğrul bu, çağrıyı alır al­ maz çıkıyor yola... Karadeniz için "19 Mayıs" kadar önemli bir tarih de "19 Mart"... 19 Mart 1964'te, serin bir bahar sabahında gemiden iniyor Muhsin Ertuğrul. Sabahın o erken saati, Muhsin Ertuğrul'la başlıyor Or­ du'da. Ordulular, heyecandan sapır sapır titriyor Muhsin Ertuğrul'un karşısında... Muhsin Bey, şöyle bir dolaştıktan sonra kenti, akşam onu­ runa verilen yemeğe katılıyor. Ordulular çev­ resini kuşatıyor ünlü tiyatro yetkesinin. Soru­ yorlar: "Ordu'da tiyatro yapılabilir mi?" Ordu, o sıra yirmi-otuz bin nüfusa sahip henüz... Muhsin Bey ne desin? "Bir, salonunuz yok; iki, seyirciniz yok. Bu iş çok zor."

pe

" 'Gençlik Tiyatrosu'nun başarısı 'jOrdu Beledi­ yesi Karadeniz Tiyatrosu'nun kuruluşunu sağ­ lamıştır. Vali Sefa Poyraz bir gün beni maka­ mına çağırarak: "Tiyatromuzun başarısı yalnız Ordu'da değil, civar il ve ilçelerde de sürüyor. Bu tiyatroyu daha anlamlı bir kuruluş haline getirmek isti­ yorum. Bu konudaki görüşlerin nedir? "Vali Beyin bu önerisine çok sevilmiştim. Ha­ kikaten benim ve arkadaşlarımın içinde bir 'Bölge Tiyatrosu' kurma hevesi vardı." "... İle­ ride kurulacak 'Bölge Tiyatrolarının temelini

atmak üzere bir 'Şehir Tiyatrosu' kurmamızda bize yardımcı olmalarını istedim. "Vali Bey, hemen Muhsin Ertuğrul'a bir mektup yazdı. Bu mektup hakika­ ten büyük bir iç­ tenlik taşıyordu. Sayın Sefa Poyraz bu m e k t u b u n d a özetle şöyle diyor­ d u : / 'Sayın Ho­ cam, / Siz modern Türk Tiyatrosu'nun kurucususunuz. Sizleri Tepebaşı Ti­ yatrosu'nun paro­ disinde öğrencilik yıllarımızda büyük "Buzlar Çözülmeden", Yönetmen Tunç Yalman İle. bir zevkle ve heye­ canla seyrederdik. Bizim nesle tiyatro, sanat zevkini siz aşıladınız. Şimdi Ordu'da bir yor. tiyatro kurmak istiyoruz. Bize yardımcı olaca�� Muhsin Ertuğrul, İstanbul Belediyesi Şehir Tiğınız ümidiyle saygılarımı sunarım...' " ("Kara­ yatroları'ndan Ergun Köknar'ı görevlendiriyor deniz 52", 18 Ekim 1982) Ordu için. Derken o tarihi an geliyor: Ordu'ya Sonra ne mi oluyor? gelen Ergun Köknar, bu kez de 19 Haziran

cy

Fehmi Başkut'tan seçiyor: Harput'ta Bir Ame­ rikalı ve Göç. Ali Rıza Gürsoy'un ununu eleyip eleğini duva­ ra astığını düşünmeyin ama... 1962'de, üçüncü oyun olarak A.Bİsson'dan Mebrure Sami'nin beş perdelik uyarlaması "O Kadın" sahnelendiğinde, gazetesinde üç bölüm halinde oyunun değerlendirmesini yapmaktan kendisini alamıyor. C) sıra altmış­ larını süren tiyatro tutkunu Aİli Rıza Gür­ soy'un, işine saygısını ele veren şu tümceleri­ ni gelin birlikte paylaşalım: "157 sayfalık piye­ si okudum, üst üste iki gecemi temsile hassettim." "3. sahnede Ekrem (Sıtkı Çağlıyan), babası Ahmet'e Nermin'le evleneceğini açık­ larken daimi surette sol elini pantolonunun cebinde tutması gözden kaçmayan bir hare­ ketti." ("Gürses", 1962[?]) Pek çok yazardan oyun sergileniyor: Cahit Atay, Necati Cumalı, Orhan Asena, Turgut Özakman, Çehov, lonesco bunlar arasında... Sıranın Cumalı'da olduğu bir tiyatro süreminde (1963'te) olup bitenlerse çok ilginç. Uğur Gürsoy, bakın neler anlatıyor anılarında: "Zamanın Valisi Sayın Sefa Poyraz'ın tiyatro­ ya, sanata karşı büyük bir tutkusu vardı. O zamanlar bizim 'Gençlik Tiyatromuz' Necati Cumalı'nın 'Nalınlar' piyesini sahneye koy­ muştu. Vali Bey arada sırada Halk Eğitimi Sa­ lonunda yaptığımız provalara bile gelirdi. Hatta öylesine kendisini sanata vermişti ki, oyun ve dekor konusunda bizi, aydınlattığı anlar da olmuştu. Hiç unutmam, oyundaki genç kızın giyeceği nalınların eskizini bile Vali Bey çizmişti."

Ama Ordulu ya­ man mı yaman. Yakalamış Muhsin Bey'i, bırakmıyor bir t ü r l ü . Bıkıp usanmadan yineli­ yorlar: "Biz, sizin bölge tiyatronuz olalım!" Muhsin Er­ t u ğ r u l kıramıyor Orduluları, öneriyi benimseyip kabul­ leniyor. Ordulular, bu kez de, "Bize adam gönderin," diyorlar. Muhsin Ertuğrul, ona da "Peki," deyip İstan­ bul'un yolunu tutu-

53

1964'te Belediye Meclisinde yaptığı bir ko­ nuşmayla OBKT için ilk adımı atıyor. Ordu Belediyesi Meclisinde olup bitenlere, Belediye Başkanı Fazıl Sözer'in, Ergun Köknar'ın, diğer meclis üyelerinin konuşmalarına bir göz atalım mı? Aydın Istüntaş'ın Gönül Verenler adlı oyunundan (Yayımlanmamış oyun metni [teksir], Ordu 1983) aktarıyo­ rum: "Belediye Başkanı- Sayın arkadaşlar, ekseriyet vardır, oturumu açıyorum. Bugünkü olağa­ nüstü oturumda Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu'nun kuruluşu konusu görüşülecek­ tir. Bu konuda daha önce meclisimizden seç­ tiğimiz komisyon üyesi Osman Yaraş, ibra­ him Köksal ve Ali Demir arkadaşlarımızın ha­ zırladıkları raporu özetle bilgilerinize sunmak isterim. (Raporu alır okur) Arkadaşlarımız bu raporda Ordu'da bir belediyeye bağlı tiyatro kurulmasını uygun görmüşlerdir. Belediyemiz kendi bünyesinde kurulacak olan Karadeniz Tiyatrosu'na ilk hamlede bu yılki bütçeden 50 bin liralık katkıda bulunacaktır. Ancak bil­ diğiniz gibi bütçemiz şubat ayında görüşülür­ ken tiyatro konusu gündemde yoktu. Fakat yaptığımız tetkikler sonucu cenaze arabası alımı için bütçede ayrılan parayla bir cenaze arabası alınabilmesi mümkün olmadığı orta­ ya çıkmıştır. Bu nedenle bütçede faslı açılan 50 bin liralık cenaze arabası tahsisatının ti­ yatro faslına aktarılmasına ve bu arada Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu kurulması ko­ nusunda şehrimize gelen istanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu Rejisörlerinden Sayın Ergun Köknar'a söz verilmesi hususunu oylarınıza arz ediyorum..." "Ergun Köknar- Sayın Başkan, muhterem


Boztepe'den Ordu. M. Sadık Aslankara, Gülçin Üstüntaş, Aydın Üstüntaş(soldan-sağa)

a

"Bir Üye- Tiyatro o kadar lazımlı bir şey olsay­ dı Türkiye'nin her yerinde kurulurdu. Beş vila­ yetin dışında kurulmadığına göre Ordu'da kurulmasında ne yarar vardır." "Belediye Başkanı- Arkadaşlar, bugüne kadar her şeyde diğer vilayetlerin hep arkasında kaldık. Bırakın da tiyatro konusunda bari on­ lardan önde olalım."

cy

"Bütün Üyeler- (Ayağa kalkarlar, alkışlarlar) Öyle ise Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu oybirliğiyle kurulmuştur..." (ss.32, 33) Ergun Köknar, istanbul'a gidiyor bir koşu,

pe

üyeler... Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu'nun kurulması için Türk tiyatrosunun kuru­ cusu Hocam Muhsin Ertuğrul Bey beni vazi­ feli kıldı. Ordu'ya gelerek Sayın Vali Sefa Poy­ raz, Sayın Başkan Fazıl Sözer ve tiyatro için oluşturulan sayın komisyon üyeleri ile görüş­ meler yaptım. Şunu iftiharla söylemek iste­ rim ki Ordulu gençler tiyatro sanatına karşı büyük bir içtenlikle görevlerini yerine getir­ mişlerdir. Onları bu konuda desteklemek he­ pimizin görevidir. Ben de bu ulvi olayın için­ de olmaktan kıvanç duyarım. Maddi yönden belediyemizin bu konuda büyük bir özverisi olmayacaktır. 50 bin lira ile dünyanın hiçbir yerinde tiyatro kurulmaz. Ancak tiyatroya

böylesine gönül veren gençlerin olduğu bir kent­ te elli bin liraya kurulur. Bugün yurdumuzda An­ kara, i s t a n b u l , İzmir ve Bursa'da resmi tiyatro buIunmaktadır. Türkiye'nin be­ şinci resmi tiyat­ rosu sizlerin ve­ receği oylarla Or­ du'da kurulacak­ tır. Ve Ordu Tür­ kiye'de bir sanat merkezi olacaktır. Sizleri bu duygular içinde selamlar olumlu kararlarınızı yürekten bekle­ rim."

OBKT'nin ilk oyunu olarak Reşat Nuri Güntekin'in Hülleci'sini alıp bir kolunun altına, öteki koluna da oyuncu kimliğiyle eşi Suna Pekuysal'ı takıp geri dönüyor. Köknar, aynı zaman­ da topluluğun ilk Sanat Yönetmenliğini üstle­ niyor bu arada. Ordu Belediyesi Karadeniz Tiyatrosu, sonuç­ ta 4 Şubat 1965'te resmen perdelerini aça­ rak Orduluların karşısına çıkıyor. "(Ordu) Za­ man" gazetesi, şıkır şıkır sevinçlerle, başlık atıyor: "4 Şubat Tarihi Tiyatro Tarihimize Tes­ cil Edilmiştir." (6 Şubat 1965) OBKT kurulduğuna göre, eh, bir derin soluk alabiliriz, değil mi? Ordu biraz deniz biraz dağlarsa, biraz fındık biraz kızılağaçsa, biraz da tiyatrodur işte! "Ya sonra?.." diyorsunuz, duyuyorum... "Sonra"yı da önümüzdeki sayıya bırakalım, olmaz mı? ALTYAZI "Tiyatro Tiyatro"nun daha önceki bir sayısında Anadolu'da "kent tiyatrosu" yapan gençlere be­ nimle ilişki kurabilecekleri bir adres vermiştim. İste­ yenler için, bir kez daha yayımlıyorum bu adresleri: Afiş, broşür, fotoğraf vb. gönderiler: P.K. 251, 06443 Yenişehir-Ankara P.K. 8, 20001 Denizli Elmek ileti : msaslankara@hotmail.com aslankara@anet.net.tr Belgegecer : 0258 2126343


BELGE

TİYATRO KOMİSYONU RAPORU 11-14 Ekim tarihleri arasında Ankara 'da Kültür Bakanlığı'nın düzenlediği, müzik ve sahne sanatlarının yeniden yapılanmasına ilişkin sempozyuma Tiyatro... Tiyat­ ro... Dergisi davet edilmediği için izlenememiştir, ancak tarihe belge bırakma gayretimizden dolayı, tiyatro ile ilgili oluşturulan metni sunuyoruz. Yine tarihe not düşmek için; I. Rahmi Dilligil komisyonda yer almasına rağmen açılıştaki konuşmasının ardından çalışmalara katılmadığı gibi komisyon raporunda da imzası yok­ tur. Sanırız yayımlanacak kitapçıkta da adı olacak ama katılmadığı notu düşülmeyecektir. Yıllar sonra komisyonda yer aldığını iddia edecek ve kitapçığı belge olarak gösterecektir, gösterebilir. Araştırmacılara kaynak olsun diye bu notu düşme gereği duyduk. 1+2) Sanat ve kültür dünyasına mensup bağımsız 12 kişiden oluşan bir danış­ ma kurulunun desteği ile görev yapan bir "Devlet Tiyatroları Genel Müdü­ rümün idari yönetimi altında çalışan, mevcut ve gelecekte kurulacak tiyatrolar­ dan oluşan, "bir sahne=bir sanat yönetmeni" esasında, bağımsız sanat yönet­ menlerinin yönetiminde bir modüler yapı öngörülmektedir. Genel Müdür ve sanat yönetmenleri yenilebilen ve ilgili kişilerin görev süreleri boyunca görevden alınmalarını engelleyen üçer yıllık sözleşmelerle göreve gelir­ ler.

ği üç aday arasından genel müdür tarafından atanır. Sanat yönetmeni ile genel müdürlük arasındaki hukuksal bağ bir sözleşmedir. Bu sözleşme her sanat yö­ netmenine yöneteceği kurumun özelliklerine uygun olarak sunulan bir şartna­ meyi de içeren maddeleri kapsar. Son üç aday şartname içeriğini genel müdür­ lükle özgür bir biçimde atanmadan önce tartışarak belirlerler. Sanat yönetmenleri, kendileri tarafından genel müdürlüğe sunulan ve tartışma­ ya açılan yıllık bütçelerin genel müdürlük tarafından onaylanmasından sonra bu bütçeye uymak kaydıyla bağımsız şekilde çalışırlar, mevcut kadrolar yanında uygun görürlerse sözleşmeli kadrolar istihdam edebilirler. Sanat yönetmenleri görev süreleri boyunca görevden alınamaz. İstifa ettikleri taktirde yerlerine üç yıllık bir süre için yeni bir sanat yönetmeni atanır.

Oyuncular tarafından seçilecek bir oyuncu üye Sanat yönetmenlerinin aralarından seçecekleri bir üye Teknisyenler tarafından seçilecek bir teknisyen üye Dramaturglar tarafından seçilecek bir dramaturg üye idari kesim çalışanları tarafından seçilecek bir idari üye

pe

Atama yoluyla işbaşına gelecek yedi üye şunlardır. - Film ve televizyon dünyasına mensup bir üye - Görsel sanatlar alanında çalışan bir sanatçı üye - Bir gazeteci ya da yazar üye - Müzik sanatçısı bir üye - Gençlik örgütlerini temsil edecek bir üye - İş dünyasını temsil edecek bir üye - Kültür ve eğitim dünyasını temsil edecek bir üye

cy

-

4) Kurum yöneticileri göreve atanmadan önce, adaylık aşamasında genel mü­ dürlükle yaptıkları görüşmelerde üç yıllık projelerini sunarken hangi etkinliklere, hangi sayıda, çağdaş/repertuvar, yerli/yabancı, oranlarını da belirterek yer ver­ mek istediklerini, bu etkinliklerini bütçelendirerek belirtirler. Göreve atandıkları taktirde bu projeyi gerçekleştirmekle yükümlüdürler. Bu yü­ kümlülük, sözleşme şartnamesinde belirtilir. 5) Söz konusu kurumlarda bütün personelin işe alınma esası sözleşmedir. Bu sözleşmeler, süreli veya süresiz olabilir. Süreli sözleşmeler, yıllık, aylık, eser başı­ na, oyun başına olabilir. Hangi sözleşmenin uygun olacağına sanat yönetmeni karar verir. Sözleşmelerin bağlı olduğu ücretlendirme sistemi, 657 sayılı yasanın ek geçici 12 ve 15. maddelerinin öngördüğü çerçevede özel yasa ile saptanır. 6) Personel ücretleri, görev yerine, görevin türüne, görev yoğunluğuna göre tazminat, özendirme ve ödüllendirmeler şeklinde yapılandırılır. 7) Kurumlar devlet tarafından bütçelendirilir. Kurum yöneticileri devlet sübvan­ siyonu dışındaki özel gelirlerini diledikleri gibi artırabilirler. Bu gelirlere il özel idareleri ve belediye sübvansiyonları, ortak yapım gelirleri, sponsor gelirleri, oyun turne satış gelirleri, bağışlar, vb. dahildir. Sanat yönetmenleri her yıl, bir sonraki yılın bütçesini genel müdüre sunarlar. Bu bütçenin özel gelir hanesinin önemi, genel müdürlüğün o tiyatroya ayıraca­ ğı sübvansiyonun yüksekliğini tespitte olumlu bir katkı olarak kabul edilir. Bütçe doğrudan doğruya, kurum tarafından, kendisine tanınan hukuki statüye uygun biçimde kullanılır. Genel Müdürlük nezdinde yerine göre kullanılmak üzere festivaller, çağdaş oyunlar ve eğitim çalışmaları, geleneksel tiyatro, çocuk tiyatrosu, araştırma gibi özel projeler için özel fonlar bulunur. 8) Kurum çalışanlarının idari, teknik ve sanatsal özelliklerine göre eksiksiz olarak düzenlenecek çizelgeler mesleki sınıflandırma ve tanımlamalar için esas­ tır. Bu çizelgeler, kanun koyucu tarafından 5. maddede sözü edilen yeni yasanın hazırlanmasında gözönünde bulundurulur.

a

Genel Müdüre destek verecek danışıma kurulu yılda en az üç kez toplanır. Gö­ revleri arasında üçlü kararnameyle atanacak Genel Müdür için üç aday tespit ederek Kültür Bakanına sunmak ve devlet tiyatrolarını ilgilendiren konularda genel müdüre görüş bildirerek önerilerde bulunmak yer almaktadır. Danışma kurulunun 12 üyesinin beşi seçim yoluyla, yedisi atama yoluyla üç yıl­ lık süreler için göreve gelirler. Seçimle işbaşına gelecek beş üye şunlardır:

Atama yoluyla işbaşına gelecek yedi üye şöyle atanır: - Kültür Bakanının ataması ile: Yazar/Gazeteci üye, müzik sanatçısı üye, görsel sanatçı üye. - Milli Eğitim Bakanının atamasıyla: Kültür ve eğitim dünyasını temsil edecek üye, gençlik örgütlerinden bir üye. - Başbakanın atamasıyla: Film ve televizyon dünyasından bir üye. - Cumhurbaşkanının atamasıyla: İş dünyasından bir üye

Kurul üyelerinin hepsinin görev sürelerinin aynı anda dolmaması için ilk atama­ lar şu süreler için yapılır: - Müzik sanatçısı, görsel sanatlar sanatçısı, gazeteci/yazar üyeler beş yıl için, - Milli eğitim ve kültür dünyasını ye film-televizyon dünyasını temsil edecek üyeler dört yıl için, - Gençlik örgütlerini ve iş dünyasını temsil edecek üyeler üç yıl içindir.

Komisyon üyeleri yukarıda sözü edilen düzenlemelerin hayata geçirilmesine en­ gel olabilecek yasal hükümlerin kaldırılması veya bu düzenlemeleri kolaylaş­ tıracak aynı yöndeki, iş kanunu, sendikalar kanunu ve meslek birlikleri kanunu gibi yeni yasal hükümlerin yürürlüğe konması konusunda gerekli önlemlerin alınmasını diler. 14.10.2000

Üyeler görevden alınamaz. İstifa ettikleri taktirde kalan süre için yerlerine yeni­ leri atanır ya da seçilir. Danışma Kuruluna Genel Müdür başkanlık eder. Genel Müdür, bir mali işler genel yardımcısı ile, bir teknik işler genel yardımcısının istişari oyla danışma kuruluna katılmasını isteyebilir. Her tiyatronun konuşlandığı yöre, olanakları ve seyircisi özellikler taşıdığından, çok çeşitli uzmanlıklar gerektiren yapımları ve çalışma yöntemleri çeşitlilik arz ettiğinden, danışma kurulu karar almada genel müdürü destekleyen gerekli bir organ olarak görülmektedir. 3) Sanat yönetmenleri, onları seçmek üzere ilân yoluyla yapılan bildiriden sonra başvuran adaylar arasından, sanatçı personelin seçtiği ve genel müdüre bildirdi­

Rahmi Dilligil/Tamer Levent/Yücel Erten/Zeliha Berksoy/Yves Chevalier/Russell Brovvn/Jak Şalom/Şenol Tiryaki/Işıl Kasapoğlu Doç. Sayın Zeliha Berksoy yolculuğu dolayısıyla katılamayacağını bildirmiş; Sayın Rahmi Dilligil ise komisyon çalışmalarına katılmamıştır.

55


KÜLTÜR

BAKANLIĞI

ÖZEL

SAYFASI

a

''CUMHURBAŞKANI HEMEN İSTİFA ETMELİ" Mustafa

Demirkanlı

"Cumhurbaşkanı hemen istifa etmeli" diye buyurdu Bakan Bey.

pe

cy

çifte standart değil mi? Hayır kesinlikle değil. Rahmi Dilligil, hakikaten var gücüyle tiyatroyu Her şeyden vezgeçtim aklımı korumaya çalışıyorum, becerebildiğim kendi yalnızlığından biraz da kendi kendine kalmış olmaktan kurtar­ kadar, ama onda da pek başarılı olduğum söylenemez. Bıktım artık, maya çalışıyor. Ona olan tepkiler, daha itici bir güçle kurumu daha her gün yeni bir skandal, her gün yeni bir karmaşa. Bakan Bey'in Baş­ yüksek bir yere doğru zorlamanın ve yönlendirmenin, hatta bunun bakanı şair (miş), sanat insanı (ymış), aynı Bakanlar Kurulu'nun Dışiş­ için bazı sanatçılar üzerinde etkiler uygulamanın sonucudur. Dilligil leri Bakanı İsmail Cem, açılan sergisi ile ilgili yaptığı açıklamada "Siya­ için ortaya atılan iddialar ispatlanmış değil. Bir maddi sonuca da da­ set geçici, sanat kalıcıdır" derken, partidaşı Bakan Bey'in uygulamala­ yanmıyor. Başlayan biten bir suç süreci yok." rını hiç mi görmez, görür de içine nasıl sindirir, aralarında birazcık ol­ Bakan Bey, bir daha yayımlıyoruz, iyice inceleyin. Ve şu soruya cevap sun konuşmazlar mı? verin. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer, tam bir fiyasko oldu ken­ Belge-1 Yazan: İ. Rahmi Dilligil dileri için, alışmışlardı 'al gülüm ver gülüm'e, hukuksuzluk her alanda Belge-2 Uyarlayan İ. Rahmi Dilligil yönetim biçimi olmuşken, kendilerinin seçtiği'(!), seçtikleri için me­ Belge-3 Çeviren İ. Rahmi Dilligil murları zannettikleri Cumhurbaşkanı hukuka davet ettiği zaman kıya­ (Belae-3. "Çalmadık İsim Değiştirdik" başlıklı söyleşi. Nuriye Akman, metler koptu, bu arada Bakan Bey de haykırdı: "Cumhurbaşkanı he­ Pazar Sabah, 1 Ekim 2000) men istifa etmeli". Hukuk'a davet eden, siyasi yatırımlar yerine ülkesi­ "Uyarlama yaptım, çalmadım" dediniz. Gerçekte uyarlama da ni ve ülkesinin hukukunu öne çıkaran, özel çıkar grupları ile ilişkisi ol­ yapmadığınız sadece yabana isimleri Türk isimleriyle değiştir­ mayan ve olmasına da izin vermeyen Cumhurbaşkanı için "istifa et­ diğiniz iddialarına ne diyorsunuz? meli" açıklamalarını yapmakla da kalmayıp, milyonların önünde, Mec­ Orijinal dili farklı olan bir çeviriyi daha toplumumuza yakın hale getir­ mek istiyorsanız, yapacağınız bir tek şey vardır: İsim değiştirmek. So­ lis açılışında ayağa kalkmama eylemi yapan, konuşmaları dinlemeyip nuçta ben ne kadar hırsızsam Ahmet Vefik Paşa da o kadar hırsızdır. önündeki kâğıda çiziktiren, havalara bakan Bakanlar, yıprattıklarının Ahmet Vefik Paşa hangi uyarlaması nedeniyle hırsız sınıfına gi­ Ahmet Necdet Sezer olmadığını, Türkiye'nin en yüksek temsil organı riyor? olan Cumhurbaşkanlığı olduğunun dahi ayırdına varamıyorlar mı aca­ Hepsiyle. Bir dostumla birlikte çevirdik oyunu. Oyunu uyarlama ola­ ba. rak verdim. Çevirdim diye verebilseydim, hakkını da alabilseydim..." Bakan Bey diyorsunuz ki; "Bir maddi sonuca da dayanmıyor." İnsaf, "Cumhurbaşkanı İstifa Etsin" Diyen Bakan Bey İhsan Yılmaz sorduğu için devam ediyorum, Yekta Kara'yı karaladınız, Siz, aylardır sorduğumuz şu sorulara neden cevap vermiyorsunuz? Bu hangi maddi delile dayanarak, bir önceki sayıda yayımladık, müfettiş sorulara cevap vermeyen bir siyasinin o koltukta oturmaya devam et­ raporlarınız bile "galiba, kuvvetli şüphe var" gibi saptamalarla sonuç­ mesi ne kadar doğru ve haklı? landırıyor raporunu oysa İ. Rahmi Dilligil elalemin eserini ayan beyan "Yazan" diye vermiş, bu ispatlı, sürekli yayımlıyoruz, sizde yoksa oriji­ Hürriyet Gazetesi'nde İhsan Yılmazla yaptığınız söyleşide: nalini isteyin göndereyim, sonra değiştirmiş "Uyarlayan"diye, başka "Yekta Kara'yı adli süreç tamamlanmadan görevden aldınız. bir daktiloda ve farklı karakterle, olmadı şimdi de çevirdim diyemiyor, Ama aynı şekilde başka bir soruşturmaya uğrayan Devlet Tiyat­ çünkü İngilizcesi yok, "bir dostumla çevirdik." buyuruyor. Hangisi? rosu Genel Müdürü Rahmi Dilligil için bunu yapmadınız. Bu bir Çeviri meselesine gelince; adı gizli (illegal) bir çevirmen dolaşmaya

56


'' GİYSİLERİM NEREDE "

" GİYSİLERİM NEREDE "

2 Perdelik Komedi

2 Perdelik Komedi Yazan : Y. Johns Anstrobus-R

Yazan : Rahmi DİLLİGİL

Uyarlayan : Rahmi DİLLİGİL

başladı ortalıkta, i. Rahmi Dilligil'in çevirdiği esere adını vermekten çekinen dostu kim ola? Biriniz açıklasa da biz de öğrensek. Bu mi­ nare bu kılıfa sığmaz. Genel Müdürünüz şahsıma 2 milyarlık tazminat davası açtılar. Sağ ol­ sunlar. Basbas bağırıp sesimizi si;:e duyuramadık, elimizden de başka bir şey gelmiyordu, artık gelecek bize ispatlama şansı verdiler kendile­ ri, teşekkür ederiz. Ankara'da yargılamaları devam ediyor biz de İs­ tanbul'da ispat edelim savımızı. Şu illegal çevirmen de bir ortaya çık­ sın bakalım da gönüllü sanık olarak kendilerini de davet edelim mah­ keme sürecine. Derler ya "Körün istediği bir göz Allah vermiş iki göz" bize bu kadar yardımcı olan İ. Rahmi Dilligil'e bir teşekkür de sizin ka­ nalınızdan gönderelim. Ama yuvarlak laflar yerine yukarıdaki sorulara yanıt vermek zorunda değil misiniz? Ankara Cumhuriyet Başsavcı­ sının "evrak sahteciliği" ile ilgili İ. Rahmi Dilligil'e dava açma talebini engellerken, hukukun üstünlüğü ilkesini çiğnemiş olmuyor musunuz? Bırakın yargılansın Genel Müdürünüz, aklansın ve gelsin siz de şaibe altında kalmaktan kurtulun. Hukuku engelleyen bir bakan olarak, hu­ kukun üstünlüğünü savunan Cumhurbaşkanını istifaya davet edebildi­ ğinize göre bizim de sizi istifaya davet etmemiz gerekmiyor mu? Ge­ rekiyor. Bakan Bey, derhal istifa edin. Hukukun önünü açın. Bir sanat kurumunun Genel Müdürü'nün suçlanacağı en ağır suç; "Eser Hırsızlı­ ğı". Bırakın yargı karar versin, siz korumayın, yargıya ve Bağımsız Türk Mahkemeleri'ne güveniyorsanız. Ama sanmıyorum, sadece za­ man kazanmaya çalışıyorsunuz. Genel Müdürünüz yargılanmak için mahkemeye bile gitmiyor, mazeret bildiriyor, 8 Aralık'a erteleniyor sa­ nırım o gün yine mazeret bildirecektir, yine yargıdan kaçacaktır, ne kadar uzatılırsa o kadar iyi diye düşünüyorsunuz. Uzatın bakalım, uza­ tabildiğiniz kadar. Korkunun ecele faydası olmağını sanırım biliyorsu­ nuzdur.

cy

a

Anadolu 2000 Gösterisi "'Anadolu 2000' gösterisi neden İDOB bünyesinde gerçekleştirilmedi? Öyle dememiş miydiniz, ticari olmasa İDOB bünyesinde yapılabilir­ di. Korsan gösteri yaptırıyorsunuz ve sesiniz çıkmıyor. Neden oraya Bakan Bey gitti, plaket aldı (Ali Taygun'un önemli bir kabahati de Ba­ kan Bey'e hiç plaket vermemektir.Ona da söyledim ama inanmadı) Devlet'in (yani Kültür Bakanlığı'nın) kasasından ne kadar ödeme ya­ pıldı? Düzenleyen kurum veya kuruluş kim? Yukarıda saydığımız ya­ ratıcı ve yürütücü zevat burada da telif aldı mı? Ne kadar? Tabii, ilk gösteriden de ne kadar telif aldıklarını da açıklar mısınız? Bilet para­ larını kim topladı? Anadolu 2000 Topluluğu ticari bir kuruluş mu? Or­ ganizasyon: Ulusoy Travel diye yazıyor giriş kâğıdında ayrıca ticari bir kuruluş adı olmadığına göre, bunlar mı bir ticari kuruluş? Bu gösteri­ yi düzenleyenler açıktan mı para topladı? Tüm bu sorulara cevap ver­ mediğinize göre sizin de bir ilişkiniz var mı? Bu gösteriden şahsi bir kazanç elde ettiniz mi? Şahsınızın veya Bakanlık personelinizin bu gösteriden, varsa elde ettikleri kazanç ne kadardır? Devlet kasasın­ dan çıkan ne kadar? Katılan Bakanlık personeli sanatçılara ne kadar ücret ödendi? Hadi Allah aşkına, Protel tüm belgeleri ile birlikte bir basın toplantısı ile bütün iddialara cevap verdi. Şu sizin yaptığınız ticari olmayan gös­ terilerin belgelerini de bir basın toplantısı ile açıklasanız da biz de so­ ru sormaktan kurtulsak, öğrensek, siz biraz konuşsanız da biz de tek yanlı olmaktan kurtulsak."

pe

Yukarıdaki soruyu geçen sayımızda sormuştuk, ölüm sessizliğinizi ko­ ruyorsunuz. Ben bıkmadan her yerde, her fırsatta sormaya devam edeceğim, umarım siz veya Başbakanınız cevap verme nezaketini gös­ terir, -benim için değil- kamuoyu için, bu soru yanıtsız kaldıkça, ısrarla yanıt verilmedikçe kuşkular artarak devam ediyor. Toplumun belleksizliğine hiç güvenmeyin ben her ay tazeleyeceğim bellekleri. DÖSİM Genel Müdürü'ne 10 Yıl Hapis Geçtiğimiz ay DÖSİM (Döner Sermaye Genel Müdürlüğü) Genel Mü­ dürü Yemlihan Atalay 10 yıl hapis cezasına çarptırılmış, sanırım tarihi bir halı ile ilgiliymiş, Yemlihan Bey de "yaktılar beni" dermiş. Miş, muş diyorum çünkü bu tür haberleri açıklamak gibi bir alışkanlığınız yok. Her geçen gün biraz daha netleşiyor olaylar, bekleyelim biraz daha, bakalım daha neler olacak. D.T. Genel Müdür Yardımcınız Tamer Levent Neden tutuklandı 14 Haziran'da, Varna dönüşü. Bu da sizi ilgilendir­ miyor. Ama bizi ilgilendiriyor. Bu sorunun yanıtını da biliyorsunuz, bil­ mek zorundasınız, ama bilmemek, duymamak, görmemek sanırım işi­ nize geldiği için suskunluğunuzu koruyorsunuz? Biz önümüzdeki sayı bu dosyanın kapağını aralayacağız. Siz de öğrenirsiniz. Sahi neden is­ tifa etmeyi düşünmüyorsunuz? Sayın Cumhurbaşkanı'nı hukuku sa­ vunduğu için istifaya davet edebiliyorsunuz, etrafınızda hukuk dışı olaylar yumağı sarmalanıp duruyor, artarak, siz neden istifayı düşün­ müyorsunuz?

Bakan Bey, yukarıdaki şey(!) bilet m? Değil mi? Bu etkinlik sizin himayenizde yapılmadı mı?

Memet Baydur'a Sansür mü? 'Güne Bakan Cam Kırıkları' repertuvardan çıkarıldı.

57


cy

a

mızı bütçeye geçerken kişisel hırsların, inatlaş­ maların hiç mi payı yok? D.T. tarihinde ilk kez bir başka sanat ku­ rumunun seçimine mü­ dahale etti, biri sizin (Tamer Levent'in) yö­ nettiğiniz diğeri Ferdi Merter'in yazıp(i) yö­ nettiği oyunu dayatma­ dınız mı? Kabul görme­ yince bu oyunlar ve 'Bü­ yük Romülüs'ü İstan­ İsmet Küntay En İyi Genel Müdür(l) Ödülü sahibi İ. Rahmi Dilligil bul'a getirip İstanbul Ti­ Kültür Servisi- Afife Jale Tiyatro Ödülleri yatro Festivali ile aynı tarihte sergileyip, boş 2000 yılı Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü'nü salona oynamadınız mı? Ve daha bir sürü uy­ alan Memet Baydur'un 'Güne Bakan Cam Kı­ gulamalarınızla kaynakları israf etmediniz rıkları' adlı oyunu Kültür Bakanı İstemihan mi?" diye sorduğumuzda yanıt alamadık. Talay'ın talimatıyla repertuvardan çıkarıldı. Muhtemelen, Tamer Levent yanıt verdiğini, Oyun İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda sahnele­ bizim anlamadığımızı ileri sürecektir. Yazılı niyordu. Bakanın talimatını, Devlet Tiyatroları olarak gönderirse memnuniyetle yayımlarız, Genel Müdürü Rahmi Dilligil tiyatro çalışanla­ hatta heyecanla beklediğimizi bile söyleyebili­ rına yazılı olarak bildirdi. Eleştirmenlerin ve rim, çünkü mesele önemli, Genel Müdürü ise seyircinin beğenisini kazanan oyun bu yılın ketum, hiçbir soruya yanıt vermiyor, değilmi repertuvarında yer alıyordu. (Cumhuriyet, 22 ki kendisi de yönetim sorumluluğunun bir ke­ Ekim 2000) narından tutuyor, o halde var olan diyaloğu Buyrun bakalım. Dehşet verici bir haber da­ sürdürmekte, olsa olsa fayda olur. Devlet Tiyatroları yeni oyun sahneleyemeyeha. Memet Baydur, Cumhuriyet'teki köşesin­ de Adana'daki Sabancı Şenliği'nin İstan­ cek kadar maddi yetersizlikte, icralar kapıya dayanmış, bir bölge müdürü evini arabasını bul'da yapılan açılışındaki katılımcıları konu alan sıkı bir eleştiri yayımlıyor (Tiyatroda Yıl­ satmaktan bahsediyor, daha ne olacak Ba­ kan Bey, ne olmasını bekliyorsunuz? İstifa et­ dız Yağmuru) ve ardından oyunu açıklanmış mek için neyi bekliyorsunuz? Devleti bu ka­ olmasına rağmen repertuvardan çıkartılıyor. Bakan Bey'i ve uygulamalarını yakından tanı­ dar acz içinde göstermeye hakkınız var mı? Bu hakkı size kim veriyor? yan bizler için sürpriz olmayan bir haber. Özel Tiyatrolara Devlet Desteği'nde Yine Giz Bakan Bey, her yıl düzenli ama yetersiz olan "Özel Tiyatrolara Devlet Desteğini" neden açıklamaz? Neden kapalı kapılar ardında ya­ par bu işi? Neden destek alan tiyatroları töh­ met altında bırakır? Çelişkiler, dedikodulara neden izin verir? Neden açıklamaz bu ülke­ nin insanının paralarını kime nasıl dağıttığını? Bu sorunun yanıtını bir türlü bulamadık. Ya­ rım yamalak açıklamaları değerlendirmekten başka da yapacak bir şeyimiz kalmıyor. Cumhuriyet Gazetesi öğrenebildiği kadar da­ ğıtılan desteğin bir kısmını açıkladı; "71 özel tiyatroya 244 milyar ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Kültür Bakanlığı'nca bu yıl 71 özel tiyatroya toplam 244 milyar lira devlet desteği verildi. Kültür Bakanlığı Müsteşarı Fikret Üçcan başkanlığın­ da Müsteşar Yardımcısı Kemal Fahir Genç , Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilli­ gil , Güzel Sanatlar Genel Müdür Vekili Ya­ şar Doruk , Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Başkanı Refik Erduran , Tiyatro Oyuncuları Derneği Başkanı Göksel Kortay ve Televizyon ve Tiyatro Yazarları Derneği Başkanı Recep Bilginer 'den oluşan Özel Tiyatrolara Devlet Desteği Değerlendirme Kurulu 22 Eylül'de toplandı. Başvuru yapan 133 tiyatronun dos­

pe

Cumhuriyeti aradık, haberin doğruluğundan eminler ve ısrar ediyorlar, ardından İstanbul D.T. Müdürü Zafer Kayaokay'ı aradık. Kayaokay, haberin doğru olmadığını "Güne Bakan Camkırıkları" oyununun Yayla Sanat Merkezi'nde sahneleneceğini, ama teknik nedenler­ den dolayı bu ay için programdan çıkartıldığı­ nı, Aralık ayında sahnelenmeye devam ede­ ceğini söyledi, "Aralık ayında da başka bir teknik problem çıkmaz değil mi?" diye sordu­ ğumuzda da "Hayır" cevabını aldık ve bekle­ meye geçtik. Bakalım aralık ayı veya bir baş­ ka sürpriz (!) gelişme ne gösterecek?

Devlet Tiyatroları İcralık Devlet Tiyatroları yeni oyun sahnelemekte bi­ le zorlanıyor, bütçe bitirilmiş, borçlar ödene­ miyor ve icralar arka arkaya geliyor. İstanbul Müdürü canhıraş bir biçimde "gerekirse evi­ mi, arabamı satar yine perde açarım" deme noktasına geliyor. (Detayları, Ankara kaynaklı yazıda göreceksiniz.) İstanbul Devlet Tiyatrosu'nun basın toplantı­ sında bu soru soruldu. Genel Müdür Yardım­ cısı Tamer Levent açıklamalarını Devletin sa­ nata yetersiz desteği ve enflasyona bağladı. Tabii ki yetersizdi bu açıklamalar, sormak zo­ runda kaldık; "Peki şu anki yönetimin hiç mi suçu yok, mevcut kaynakları hovardaca har­ cayarak, sezon ortasında bütçeyi bitirip kır­

58

yası yerli oyun, yerleşik bina ve sürekli kadro bulundurma ölçütleri açısından değerlendiril­ di. Kurul, 41 profesyonel tiyatroya toplam 217 milyar 500 milyon, 9 çocuk oyununa 15 milyar 250 milyon, 14 amatör tiyatroya 7 milyar 750 milyon, 7 geleneksel tiyatroya 3 milyar 500 milyon lira destek verilmesini ka­ rarlaştırdı. Bakanlıktan destek alan bazı tiyatrolar şöyle: Hadi Çaman Tiyatrosu 12 milyar/ Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu 9 milyar / Tiyatrokare 12 milyar/ Kent Oyuncuları 11 mil­ yar/ Ortaoyuncular 12 milyar/ Oyun Atölyesi 12 milyar/ Tiyatro İstanbul 4,5 milyar/ Ali Poyrazoğlu 12 milyar/ Dormen Tiyatrosu 11 milyar/ Sadrı Alışık Tiyatrosu 10 milyar/ Tiyat­ ro Stüdyosu 4,5 milyar/ Dostlar Tiyatrosu 10 milyar/ Ekin Tiyatrosu 4,5 milyar/ Ankara Sa­ nat Tiyatrosu 12 milyar/ Kocaeli Bölge Tiyat­ rosu 4,5 milyar/ EPS Gösteri Merkezi ( Enver Demirkan ) 5 milyar, Tiyatro Emisos 5 milyar/ Ti Gösteri Hizmetleri ( Mahir Günşiray ) 5 milyar/ Tunç Ajans 3 milyar/ Tiyatro-Tiyatro (Samsun) 3 milyar/ Studio Oyuncuları 2 mil­ yar. " Bu tablonun okunmasında bile oldukça geniş bir sonuca ulaşmak mümkün ama biz bunu yapmak yerine bir süredir ısrarla sorduğumuz ama yanıt alamadığımız sorunun sahibine dö­ nelim. Cumhuriyet Gazetesi'nin elyordamıyla oluşturduğu listede yer alan Ekin Tiyatrosu 4.5 milyar değil, 12 milyar destek almıştır. Ayrıca Ekin Tiyatrosu'na salon yardımı için 150 milyar verilmiştir. Dağıtılan destek mik­ tarları bir önceki yıla göre değişmemiş oldu­ ğu için tiyatro çevrelerinde desteğin önemli bir kısmının Ekin Tiyatrosu'na gittiği ileri sürül­ mektedir. Bu soruya açıklık getirmek için Ekin tiyatrosu sahibi Faruk Güvenç'i aradığımızda olayın hiç de böyle olmadığını, salon desteği için verilen 150 milyarın bu bütçeden değil bir başka kalemden verildiğini, salonun Kül­ tür Bakanlığı'na ait olacağını, kendilerinin sa­ dece işletmeci olarak yer alacaklarını, sözleş­ melerin de yenilenerek bu şekilde yapılacağı­ nı anlattı. Faruk Güvenç'in anlattıkları bunlar, doğrudur da, peki Bakan Bey bunları baştan açıklayıp insanların kafasının karışmasına ne­ den engel olmaz? Hükümette Bakan Bey'e icraatlarını gizli değil de şeffaf yapmasını öneren kimse yok mu? Olmayacak mı? En İyi Genel Müdür Ödülü(!) "Ihlamur Ağacı" oyununun galasını ve oyun öncesi verilecek "İsmet Küntay Tiyatro Ödül­ leri" törenini izlemek için Oda Tiyatrosu'na gittiğimizde biri dikkatimizi çekti; Devlet Ti­ yatrosu Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil. Ken­ dilerini galalarda görmeye alışık olmadığımız için şaşırdık, doğal olarak. Tören başladığın­ da ise gerekçe anlaşılmıştı. Açıklanmış ödülle­ rin dışında iki ödül daha vardı; Bakırköy Bele­ diye Başkanı Ahmet Bahadırlı ve I. Rahmi Dil­ ligil de ödül aldılar. durup dururken ödül veri­ lemeyeceği için gerekçeler de sıralandı; "14


yerli yazarın oyununu Rusya ve ayrılmış diğer cumhuriyetlerde oy­ natmak, D.T. repertuvarında yerli yazarlara ağırlık vermek (Sanki geçmiş yıllarda yerli yazarlar azınlıktaydı), İsmet Küntay'ı ilk kez D.T.'de sahnelemek. Konya Devlet Tiyatrosu'nda geçen yıl sahnele­ nen "Evler Evler" oyunu. Oysa bu doğru değildi, çünkü eski Genel Müdür Lemi Bilgin zamanında Konya D.T. repertuvarına alınmış, ama "Saray Darbesi" ile devrildikten sonra sahnelenmesi I. Rahmi Dilligil zamanına rastlamıştı. Gerekçe yaratmak kolaydır, kolaydır da bu gerekçeleri kendi başına yaratıp jüriye bile somadan açıklamak kolay değildir. Hayati Asılyazı'cı bu kolay olmayanı yaptı. Jüri üyeleri de son iki ödülü o gün öğrendiler, bizden bir farkları vardı tören­ den önce telefonla bildirilmişti onlara. Tren sonrası ve ertesi günü görüştüğümüz Hayati Asılyazıcı o iki ödülün ailenin verdiği ödüller olduğunu, jüriyi ilgilendirmediğini söyledi, oysa ödül akşamı bu açık­ lama yapılmamış 6 ödül dağıtılmıştı. Hayati Bey ödülün İ.Rahmi Dilligil'i kayırmak, ona özel bir ödül ihdas etmek gibi görülmemesini ısrarla anlatmasına rağmen, gerekçesi ne olursa olsun İsmet Küntay gibi bir yazarın, insanın adının bu tür şaibelere karıştırılmasının ne kadar yanlış olduğuna ilişkin doyurucu bir açıklama yapamadı. Ol­ sun artık I. Rahmi Dilligil'in de bir ödülü vardı. Önümüzdeki günler­ de sanırım Ankara'da "Hamlet" sahneye koyacakmış, yavaş yavaş sanatsal yetesizlik gerekçesi de ortadan kalkıyor, önümüzdeki gün­ lerde özgeçmişine ekleyeceği bir ödülü oldu. Ne diyelim hayırlı ol­ sun. Olsun ama bu arada İsmet Küntay'a ve İsmet Küntay Ödülleri'ne yazık olmasa daha iyi olurdu.

"En İyi Tiyatro Genel Müdürü Ödülü" Altı yıldan bu yana sürdürdüğüm ve bu süre boyunca ilkeli ve özenli seçimler yaptığına inandığım İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri jüri üyeliğinden istifa ettiğimi bildiriyorum. 25. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri'nin belirlenmesi için Haziran 2000'de yapılan jüri toplantısı sonucu, en iyi yerli oyun, en iyi yönetmen, en iyi erkek ve en iyi kadın oyuncu dallarında ödül verilecek kişiler belirlenmişti. Ancak 26 Ekim 2000 tarihinde "Ihlamur Ağacı" oyununun galası sırasında gerçekleştirilen ödül töreninde , jüri kararı olmadığı halde, Jüri sözcüsü Sayın Hayati Asılyazıcı tarafından Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Rahmi Dilligil'e de İsmet Küntay Ödülü verilmiştir. Asılyazıcı, Dilligil'e ödül verilmesini birçok sebebe bağlarken, İsmet Küntay'ın bir oyununun Konya Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmesi ile Küntay'ın bir başka oyununun da Adana Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenecek olmasını, ödüle layık görülme nedenleri arasında

Ödül töreninden sonra jüri üyesi Sibel Arslan Yeşilay jüri üyeliğinden istifa etti. Sibel Arslan Yeşilay'ın istifa gerekçesini aynen yayım­ lıyoruz.

saymıştır.

a

Ülkemizde hemen her alanda sıkça rastladığımız 'al gülüm ver gülüm'

Karaoğlan Nerede? Karaoğlan'a Ne Oldu? Sayın Başbakan, bakanınızla ne zaman yakından ilgelenmeye başla­ yacaksınız? Siz sanatçı bir insansınız, vazgeçtim sanattan, dürüst bir insansınız. Bir sanat kurumunun Genel Müdürü'nün "Eser Hırsızlığı" ile suçlanmasını kabul edemezsiniz. Bir milletvekiliniz hakkında suç­ lama yapıldı ve hemen istifasını istediniz, "aklan, gel" dediniz. Doğ­ ru yaptınız. Doğru yaptığınıza bizi inandırmaya devam edin. Sizin Bakanınız'ın Genel Müdürü hırsızlıkla, eser hırsızlığı ile suçlanıyor ama sizin Bakanınız "Aklan da gel" demiyor/diyemiyor (belki de) bu sizi, sizin partinizi ilgilendirmiyor mu? Siz bu noktada sorumluluk hissetmiyor musunuz? Tarih sizin siyasi yaşamınıza bu soruyu ekli­ yor. Farkında mısınız? İsteyin, Genel Müdürün hırsızlıkla suçlandığı belgeleri göndereyim, Bakanınız "evrak sahteciliği" ile ilgili yargıla­ ma talebini engelliyor, diğer bir suçtan şu anda yargılaması devam eden Genel Müdür'ün davasındaki tanıklar kendi memurları, bu ta­ nıklar nasıl baskı altında kalmadan tanıklık edecek, yargı engellen­ meyecek mi? Siz buna sessiz mi kalacaksınız? Karaoğlan efsanesini bu toplumun bellekleğinden silmeye karar vermiş olabilirsiniz ama İ. Rahmi Dilligil gibi adının üzerinde şaibeler dolaşan bir Genel Mü­ düre arka çıkan Bakan'a arka çıkarak olmasa daha iyi değil mi? Kül­ tür Bakanlığı kaynıyor, tarihinde olmadığı kadar, dönüp bir bakın. Ama sizden bir ricam var, Devlet Bakanınız Hüsamettin Özkan'dan veya Şişli Belediye Başkanınız Mustafa Sarıgül'den istemek yerine kendinize veya Genel Başkan Yardımcınız Rahşan Ecevit'e güvenin ki, Karaoğlan efsanesi daha fazla yara almasın, yaralanıyorsunuz ve her geçen gün yaralarınız daha da büyüyor. Bu meselenin, sadece bu meselenin bir Genel Müdür meselesi olmadığını sanırım bir ba­ kışta anlıyorsunuzdur, bu kadar deneyim size bunu sağlar, arkasın­ da neler var diye hiç merak etmiyor musunuz? Biz merak ediyoruz. Cumhurbaşkanı sizin isteklerinizi yapmıyor diye istifaya zorlamak yerine, öncelikle bu ülkenin gördüğü en başarısız Bakanınızın, Kül­ tür Bakanı'nın istifasını isteseniz daha doğru olmaz mı?

mantığının eleştirmenlik mesleğimin ilkelerine ters düşmesi ve adı

cy

ünlem ve soru işaretleriyle anılan Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Sayın Rahmi Dilligil'e jüri üyesi olduğum İsmet Küntay adına ödül

verilmesini içime sindiremiyorum. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri içinde "En İyi Tiyatro Genel Müdürü Ödülü" kategorisi olmadığı gibi bunun

için bir jüri toplantısı da yapılmamıştır. Üstüne üstlük bu kuşku

pe

götüren ödülün verileceğini, aynı gün öğrenmiş olmam olayın

vahametini daha da artırmaktadır. Bu yüzden İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri jüri üyeliğinden istifa ediyorum.

Ayrıca, Tiyatro Eleştirmenler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Hayati Asılyazıcı'yla kişisel çelişkimin Eleştirmenler Birliği faaliyetlerinin aksamasına neden olmaması için , hiçbir sorunum olmadığı ve bugüne kadar zevkle çalıştığım Tiyatro Eleştirmenler Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinden ayrılmak için istifa başvurusu yapmış bulunmaktayım. Jüri üyelerinin kararı olmadan, sırf İsmet Küntay'ın oyunlarını sahnelediği için, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü'ne, üstelik Rahmi Dilligil'e Sayın Hayati Asılyazıcı tarafından İsmet Küntay Ödülü verilmesi bir skandaldir. Böyle bir girişimi kamuoyu huzurunda kınıyorum. Sibel Arslan Yeşilay, Radikal Gazetesi Tiyatro Eleştirmeni, Dramaturg, Çevirmen

59


DEVLET

TİYATROSU

HABERLERİ

DEVLET TİYATROLARI İCRALIK Mehpare

Bütçe Açığı 2 Trilyon Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın kayıtsız şartsız desteklediği Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Rahmi Dilligil, göreve gelişinden bu yana yaptığı "olağanüstü" harcamalarıyla sonunda kurumu icralık hale de getirdi.

Dilsizgil

oldukça rahat bir görünüm sergiliyor.

Örneğin D.T. Genel Müdürü İ. Rahmi Dilligil'in de, Ankara D.T. Müdürü Murat Atak'ın da eşleri oyuncu. Her biri geçen yıl çeşitli başroller oynadılar. Genel Müdür'ün eşinin oynadığı "Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru" tiyatro eleştirmenlerince çok ağır eleştirildi. Oysa oyun için İstanbul'dan, bir konuk yönet­ men getirilmişti. Daha önce yönetmenlik yapmamış, bu konuda ehliyetini kanıt­ lamamış, ne gam! Ancak Genel Müdür bütün bu belirsiz referanslara, oyun içinde yaşanan huzursuzluklara aldırmadan oyunu sahneye koydurdu. Doğal olarak kendisine yol masrafları ve harcırah ödendi, Ankara'da konaklaması sağ­ landı. Oyun, eleştirmenlerin olumsuz görüşüne karşılık olarak, uzun istanbul, İz­ mir ve yurtdışı turneleriyle ödüllendirdi. Ayrıca eşi İzmir'de turnede iken, kuru­ mun cebinden, (yani bizim vergilerimizi kullanarak) uçakla İzmir'e gitti ve ken­ disini orada ziyaret etti.

Devlet Tiyatrolarını tarihinde görülmemiş bir prodüksiyon sayısı ve turne gider­ leriyle daha 2000 yılının başında D.T. bütçesi ciddi bir açık vermişti. Ocak ayın­ dan itibaren hiçbir yazarın teliflerini ödeyemeyen D.T. Genel Müdürlüğü öncelik­ le teliflerin önemli bir bölümünün ödendiği ONK Copyright Ajansıyla davalık aşamaya geldi. Şu anda da eczaneden, küpur merkezlerine kadar alışveriş ilişki­ si bulunan pek çok kuruluş tarafından icraya verilmiş durumda. Kumaş vb. tü­ ründen alışverişlerin yapıldığı Ankara'daki pek çok esnaf ise, yaklaşık 9 aydır bekledikleri alacaklar için, yargıya başvurmanın dışında bir yöntem arayışı için­ deler. Açığın Sorumlusu Maliye mi? Ancak, Devlet Tiyatroları Yönetimi 2 trilyon civarındaki bu büyük bütçe açığının sorumlusu olarak Maliye Bakanlığı'nı gösterme telaşında. Geçen yıl sadece An­ kara'da 40'ın üzerinde oyun sahnelendi.

Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürü eşinin oyunu Konya'da turnede iken, kurum aracıyla Konya'ya gitti ve eşinin prömiyerine katıldı.

a

Şimdi görevden alınmış bulunan ama o zaman görevde olan, Başrejisör Ferdi Merter'in son altı yılda hiçbir oyunda görev almamış kızı da, ödül olarak üç ay süreyle Amerika'da görevlendirildi.

Oysa Devlet Tiyatroları bir sezonda tüm Türkiye'de ortalama 80 oyun oynuyor. Ankara ise, devam eden oyunlarıyla birlikte genellikle 20'yi geçmeyen sayıda oyunla seyirci karşısına çıkıyor. "Azizname" gibi çok beğenilen oyunlarla seyirci­ yi tutmak yerine, başarılı oyunları kaldırıp, bu türden 1 oyunla sağladığı seyirciyi 5-6 ayrı oyunla D.T.'ye çekmeye çalıştılar. Her bir yeni oyun, yeni prodüksiyon, yeni masraf demek. D.T. elbette yeni oyunlar sahneleyecektir, ancak bunu; ihti­ yaç, kalite ve seyirci gibi birçok rasyonel faktörü değerlendirerek yapacaktır.

cy

Mali işlerden sorumlu Genel Müdür Yardımcısının malvarlığı ise giderek daha fazla dikkat çeken bir yükselme gösteriyor. Memur maaşıyla aldığını iddia ettiği son model BMW'siyle kaza yaptıktan kısa süre sonra, bugünlerde gene son model bir Mercedes'e biniyor. Söylendiğine göre o da "krediyle" alınmış. Me­ mur maaşıyla bu arabanın aylık kredisinin nasıl ödenebildiği ciddi merak konu­ su.

Kalabalık kadrolu oyunları uzun süreli turnelere göndererek, bütçenin önemli bir miktarı gözden çıkarılırken, önümüzdeki sezonun ihtiyaçlarının düşünülme­ diği, gözardı edildiği anlaşılıyor.

Yakında Kağnı Kullanacaklar Bir sezon boyunca süren bu görülmemiş hovardalığın ardından 2000-2001 se­ zonunun başında Almanya'ya çağrılan "Çiçu" adlı oyun, ödenek yokluğundan Bursa'dan Almanya'ya kadar kurumun minibüsüyle gitti. Gene sezon başında, Mısır'da yapılan "Deneysel Oyunlar Festivali"ne katılan "Çöplük" adlı oyun, ödeneksizlikten dekorlarını götüremedi. böylece Türk Devlet Tiyatrosu'nun oyuncuları, eskiden olimpiyatlarda rastladığımız ayakkabısız Afrikalı atletler gi­ bi, festivalin yarışmalı bölümüne dekorları olmadan katılmak zorunda kaldılar.

pe

D.T. yönetimi geçtiğimiz yıl ayrıca bazı oyunları da, provaları bitip, dekor kos­ tümleri hazırlandıktan, yani bütün masrafları yapıldıktan sonra kaldırıldı. Örne­ ğin İstanbul'da "Çok Geç Olmadan" adlı oyun prömiyerine üç gün kala kaldırıl­ dı. Basında yer alan bu haberlerin sonunda D.T. yönetiminden konuya ilişkin hiç­ bir doyurucu açıklama gelmemişti. "Gece O Kadar Kirliydi ki İkisi de Kayboldu­ lar" adlı oyun, prömiyerinden bir hafta sonra kaldırıldı. Şimdi Maliye'yi suçlamaya çalışan yönetime soruyoruz. Acaba bu oyunları bü­ tün masrafları yapıldıktan sonra Maliye mi kaldırdı?

"İntihal" de Cabası

"Ücretsiz Seyirci" Muamması D.T. istatistiklerinde biletsiz davetli seyircinin özellikle Ankara'da son yılların re­ kor sayısına ulaştığı görülüyor. Böylelikle, Ankara son yılların en yüksek seyircisi­ ni yakalamış oluyor. Oysa bu ne idüğü belirsiz (çünkü seyirci ya biletlidir ya indi­ rimli biletli ya da davetli) "ücretsiz" hanesini düştüğünüz zaman seyirci sayısının rekor derecede düşük olduğunu görüyorsunuz. Seyircinin beğendiği oyunları kaldırıp, yerine neredeyse tüm eleştirmenlerden ağız birliği etmişcesine olum­ suz eleştiriler alan oyunları Maliye mi koydu?

Bütün bunların üstüne Genel Müdür İ. Rahmi Dilligil ile Başrejisör Ferdi Mer­ ter'in kendi adlarıyla Devlet Tiyatroları'na verdikleri oyunların yazarlarının da başkaları olduğu ortaya çıktı. İ. Rahmi Dilligil, üç yıl önce D.T.'ye başvurarak "Giysilerim Nerede" adlı, kendi yazdığı oyunun oynanmasını istemişti. Oyun, nihayet Dilligil Genel Müdür olun­ ca Bursa'da sahnelenmek istedi. Ancak bu sırada anlaşıldı ki, oyun aslında iki Amerikalı yazara aittir ve çevirmeni tarafından daha önce oynanmak üzere, Dil­ ligil'in akrabası olan başka bir tiyatro sanatçısına verilmiştir. İ. Rahmi Dilligil id­ dialar üzerine oyunu kaldırdı, ancak oyun çalma suçundan yargılanmasını en­ gelleyemedi. Genel Müdür'ün yargılanmasına 17 Ekim'de Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesi'nde başlanıyor. Dilligil durum ortaya çıkınca, evrak üzerinde değişiklik yaptırmış ve oyunun "yazarı" değil, "uyarlayıcısı" olduğunu iddia et­ meye çalışmıştı. Ancak Savcılık evrak üzerinde tahrifat tesbit etmiş bu konuda da "evrak sahteciliği" davası açmak için Kültür Bakanı'nın iznine başvurmuştu. Ancak Bakan İstemihan Talay, daha önce pek çok kusurunda olduğu gibi bu kez de Genel Müdür'ü desteklemiş ve izin vermemişti. Bu davanın açılabilmesi için Danıştay'ın Bakan'ın bu uygulamasına karşı alacağı karar bekleniyor.

Yazarlar Zor Durumda Türkiye'deki pek çok yazarın ve çevirmenin temsilcisi olan ONK Copyright Ajan­ sı dışında da pek çok yazarın telifini alamadığı biliniyor. Devlet Tiyatroları bilet­ lerin satıldığı andan itibaren kasalarına giren ve yazarlara ödenmesi gereken bu telifleri 9 aydır tutuyor, ödemeleri gerçekleştirmiyor. Ancak D.T.'nin Edebi Kurulu'nda üye olan Refik Erduran ve Tuncer Cücenoğlu ile D.T. yönetimini çeşitli platformlarda destekleyen yazarların ödemelerinin hiç bekletilmediği diğer ya­ zarlar tarafından biliniyor. D.T. yönetiminin bu kalemdeki borçlarının 35 milyar civarında olduğu söyleniyor. Yazarların telifi olarak seyircinin cebinden çıkıp gi­ şeye giren paraları hesapsızca harcayan ve sahiplerine ödemeyen de Maliye mi acaba?

Ferdi Merter ise, yazdığı, sahneye koyduğu "Dava" adlı oyunla davalık oldu. Merter, üç ayrı yazarın kitabından "yararlanarak" yazdığı oyunla, şimdi kitap­ ların yayınevleri tarafından mahkemeye verilmiş bulunuyor.

Can Sıkan (yoksa kuşku uyandıran mı demeli) Ayrıntılar D.T. bu plansızlıkların sonucunda önemli ölçüde sıkıntıya düşmüşken, yönetim

60


TOMRUK tiyatroyap@e-kolay.net Başlangıç olarak Okur Mektupları ile birleştirdiğimiz "Tomruk" sayfasında aşağıdaki 'örneklerde olduğu gibi inciler yayımlayacağız, sizlerin katkılarınıza da açığız. Geçici e-mail adresimiz: tiyatroyap@e-kolay.net

Muhafazakârım Oyunda bornozunu çıkarmayı düşünmediğini söyleyen Alışık, bu konuda şöyle konuştu: "Karakterim ve yetiştiriliş tarzım nedeniyle muhafazakâr bir yapım var. Oyunculuk elbette bunları aşmak demek ama be­ nim için kendimi iyi hissetmem de çok önemli. Bu yönüm ağır bastığından, soyunmama gibi bir durumum var. Sadece bornozla sahneye çıkacağım. Zaten doğal ve olması gereken bir bakış açısıyla oynuyorum." Orhan Oğuz'un hayat arkadaşı Nilüfer Açıkalın ise yönetmene güvendiği her proje için rolünün gerektirdiklerini gözü ka­ palı yapacağını belirtti. Savaş Ay'ın "Dansöz" isimli projesinde Çolpan İlhan'ın gençliğini canlandıracak olan ve bu ne­ denle İbo Show'un eski dansözü Şıvga'dan oryantal dersleri alan Açıkalın, oyun için düşüncelerini şöyle anlattı: "Oyunculuk dünyanın en ayrıcalıklı mesleği. Çünkü her şey olabilme şansına sahipsiniz. Bu bağlamda oyuncu zaten çıp­ laktır; rolüne göre giydirilmesi gereken bir bireydir. Eğer yıkanması gerekiyorsa yıkanmalıdır. İzleyen insanların da karşı­ larındaki kendi doğal yaşamından kesitler sunduğumuzu görmeleri gerekir. Halen Türkiye'nin en yakışıklı yönetmeniyle çalışıyorum. Onun estetik anlayışına da çok güvendiğim için bu oyunda zevkle oynuyorum." (Milliyet 2000, Ekim 2000)

Talay: Kaldırırsam Fıtık Olurum

a

Diyarbakır Kültür, Sanat ve Karpuz Festivali'ne katılan Kültür Bakanı İstemihan Talay, kendisine hediye edilen 40 kiloluk karpuzu kaldıramadı. Vali Cemil Serhadlı, festivale katılan Talay'a, teşekkür plaketinin yanı sıra, ünlü Diyarbakır kar­ puzundan hediye etti. Ancak Talay, Serhadlı ve Milli Eğitim Şube Müdürü Meh­ met Yeşiltaş'la birlikte 40 kiloluk karpuzu kaldırmakta zorlanınca, "Ben bunu kaldıramam, kaldırırsam fıtık olurum" dedi. (Şeyhmus Çakan, Milliyet, 25 Ekim 2000)

Ördekten Ucuz Aktör

cy

Londra'nın ünlü tiyatro semti West End'de yeni sezon için hazırlık yapan bir ti­ yatro, "Arthur Smith Leonard Cohen'in Şarkısını Söylüyor" adlı oyunun bir sah­ nesi için gereken ördeğe 250 Sterlin (250 milyon TL) günlük ücret istenince, ör­ dek yerine aktör oynatmayı tercih etti. (Hürriyet, 27 Eylül 2000)

pe

Spot: Devletin en eski özel tiyatrosu AST, yeni bir izleyici kuşağı yetiştirme yolunda projeler üretiyor. (Başkent'in Özel Tiyatroları - Atila Sav, Milliyet Sanat, Sayı 489 -1 Ekim 2000)

OKUR MEKTUBU tiyatroyap@e-kolay.net

Okur Mektupları köşesi açmaya karar vermiş ve duyuru hazırlığı yaparken faksımıza Belkıs Alemdar'm aşağıdaki mektubu düştü. Biz de hemen bu mektupla başlamaya karar verdik. Tiyatro ile ilgili her konuda yazabilirsiniz. Geçici email adresimiz: tiyatroyap@e-kolay.net

O Şimdi Asker İyi bir tiyatro izleyicisi değilim, özellikle iki yıldır çok az oyun izleyebildim, ama tiyatro camiasından epey arkadaşım var, onlardan birinin sayesinde "Şapka"nın galasına gittim geçen gün. Işıl Kasapoğlu'nun bugüne kadar izlediğim tüm oyunlarından etkilenmştim, onun adı heyecanlandırmıştı belki en çok. O akşam eşimin de dışarıda bir toplantısı olduğu için (işiyle ilgili) tanıdığımız bir bakıcı arkadaş geldi. Fazla vaktinizi al­ mak istemem, oyun başladı, çok kısa süre sonra ben de sıkılmaya başladım. Oyunun girişte verdiği duygu hemen yerini "daha neler!" dedirtecek bir sahneye bıraktı ya da ben anlamadım. Bir süre sonra güldürmeye başladı sözler ama alt ka­ tımda oturan Sinem Hanım'ın laflarından hiç de farklı değildi bunlar.. Ara verdiğinde gitmeye karar verdim, ara da verme­ di. İşin acıklı yanı arkadaşıma da söyleyemiyorum, sen bu kadar anlarsın derse, diye. Neyse oyun bitti ve ben ilk kez bir oyundan sinirli çıktım. İnanılmaz sinirlenmiştim. Herkese; yazara (Neden böyle bir şey yazdınız?), yönetmene (Bu ne? Metni okumadan mı kabul ettiniz?), oyunun oynanmasına karar verenlere (Biz enayi miyiz?) İçimden geçenler tam da bu değildi aslında ama ya dergide yazsanız diye... Şimdi düşünüyorum, ben o gece çocuğumu bensiz bırakıp bir oyun izlemeye gidiyorum ve karşıma inanılmaz derecede şişirilmiş, günün argosuyla, klişeleşmiş laflarıyla doldurulmuş, izleyene hiçbir şey katmayan, masa başına oturan her­ hangi birinin iki saatte yazıvereceği bir oyunla karşılaşıyorum. Vallahi değmezmiş. Kusura bakmayın ama pes diyesi geliyor insanın. Belkıs Alemdar/ İstanbul

61


T İ Y A T R O

K İ T A P L A R I

TİYATRO KİTAPLARI pe

cy

Ülkemizde tiyatro kitaplarının görece azlığı sürerken, ağır aksak da olsa, belli yayınevleri­ nin çabalarıyla sayıları çoğalıyor. Mitos Boyut, MSM Yayınları, Özgür Yayıncılık ve Cumhuri­ yet Kitapları yeni yayınlarıyla bu alana katkı yapmaya çabalayanlar. Bu yayınlardan altı ta­ nesini bu yazıda sizlere kısaca tanıtmaya çalı­ şacağım. Tiyatronun doğru yapılmasını sağla­ yan önemli unsurlardan biri olan tiyatro litera­ türü, tiyatroyla uğraşan herkesin vazgeçeme­ yeceği bir kaynak. Bu alanda ne kadar çok li­ teratür varsa-telif,çeviri-, seçme şansımız da o kadar çoğalır. Örneğin Hamlet'i çeşitli çeviri­ lerden okumak, iyi İngilizce bilenler için bile keyif olurdu örneğin. Ya da birkaç değişik ya­ zardan, çeşitli dillerden çevrilmiş tiyatro tarih­ leri okumak, az mutluluk mu? Yine de o ka­ dar umutsuz değil durum. 1984 yılı için Memet Fuat'ın saptamasına bakalım: "22 yıl son­ ra yeni bir baskı için 'Tiyatro Tarihi'ni gözden geçirmem istenince, yabana kaynaklara baş­ vurmam gerekmedi. Özdemir Nutku'nun iki ciltlik koskoca 'Dünya Tiyatrosu Tarihi', Metin And'ın "Türk Tiyatrosu" kitapları, 'Tiyatro Kı­ lavuzu', Aziz Çalışlar'ın 'Gerçek Tiyatro Sözlü­ ğü' aradığım bilgileri kolayca bulduğum kay­ naklar oldu". Elbette aradan on altı yıl geçtik­ ten sonra daha da bir zenginleşti tiyatro ki­ taplığımız. Yavaş mavaş, gidiyor işte.

Atay

a

Duygu

Önce alanın duayeni Yılmaz Öğüt'ün MitosBoyut Yayınları Kültür Dizisi'nden çıkan iki kitaptan söz etmek istiyorum. Bunlar Dikmen Gürün'ün "Tiyatro Yazıları" ve Dr. Nihal Kuyumcu'nun "Çocuk Tiyatrosu" adlı yapıtları. Dikmen Gürün, çoğunlukla Cumhuriyet Gazetesi'nde ve dergilerde çıkan Tiyatro yazılarını bir kitapta toplamış, pek de iyi etmiş. En eski­ si 1987 tarihini taşıyan yazılar, zaman zaman o günleri anımsatarak "Eveet, gerçekten öy­ leydi..." dedirterek okutuyor kendini. Gazete sayfalarında kalarak, ancak arşivlerden bulu­

nup okunabilecek yazılar yerine elinizin altın­ da bir başvuru kitabı olması ne hoş. Üç bölü­ me ayrılıyor Dikmen Gürün'ün kitabı. İlk bö­ lümde, tiyatromuzun yapılanmasına yönelik tartışmalar, eleştiriler ve sorgulamalar tiyatro yasası, ödenekli tiyatroların yeniden yapılan­ ma girişimleri ve bölge tiyatroları konu edinili­ yor. İkinci bölüm, baskı ve sansür konusuna ayrılmış. Son bölümde ise yurtiçi ve yurtdışı festivaller, seminerler, konferansların izlenim­ leri bulunuyor.

Aynı yayınevinden çıkan, Dr. Nihal Kuyumcu'nun "Çocuk Tiyatrosu" kitabı, Çocuk Tiyat­ rosu ile ilgili yayınların çöl ıssızlığı alanında, neredeyse bir başyapıt. Ülkemizin tek çocuk tiyatrosu eleştirmeni olan değerli dostum Dr. Nihal Kuyumcu sayesinde birçok Avrupa ülke­ sini de sollamış durumdayız. Sadece çocuk oyunu eleştirmeni olan bir yazar, bildiğim ka­ darıyla pek çok ülkede yok.

62

Çalışmalarını yalnızca eleştiri alanıyla sınırlı tutmayan Kuyumcu, "Çocuk" ve "Çocuğun kültürel tüketimi" konusunda çok ciddi araş­ tırmalar yapmakta, titiz bir arşivci kimliğiyle Çocuk Tiyatrosu tarihine eğilerek, yarınlara uzanacak ciddi bilgiler derlemektedir, bu alanda çalışacaklara. Sözünü ettiğimiz kitap da, bu çalışmaların ürünüdür. Kitabın arka ka­ pağında yazanlara bir göz atmak bile, nasıl ciddi bir inceleme ile karşı karşıya bulunduğu­ muzun belgesi:

"İ.Ü.Ed. Fak. Tiyatro Bölümü'nde "Çocuk Ti­ yatrosu" üstüne doktora yapmış olan Nihal Kuyumcu bu kitabında, ülkemizdeki gerek oyun metni, gerek uygulama alanında hâlâ tam kişiliğini bulamamış 'Çocuk Tiyatrosu' ol­ gusunu inceliyor; çocuk tiyatrosunun nitelikle­ rini ve çocuk oyunlarında bulunması gerekli vazgeçilmez kriterleri ortaya çıkarıyor. İnceleme dört ana bölümden oluşuyor. 1.bö­ lüm Türkiye'de Çocuk ve Çocukluk Kavramı,


WILLIAM SHAKESPEARE

Orhan Burian'nın M ü j d a t Gezen

MSM

MSM

YAYINLARI

şuyor. Kitapta içerik sayfasının olmaması okur için bir handikap. Bu kitap bir başvuru kitabı olduğuna ve öyle roman gibi okunmayacağı­ na göre, özellikle öğrenciler, bilmek istedikleri bir konuyu araştırmak için, 275 sayfanın için­ deki 19 bölümü taramak zorunda kalacaklar. Özellikle genç kuşağın pek de öyle sabırlı ol­ madığı düşünülürse, bu bir eksiklik. Yine de kitabın yeni baskısının yapılması, eski baskıla­ rın bulunamayışı düşünülürse, tiyatroseverler için bir kazanç.

Özgür Yayınları daha önce Halide Edip Adıvar'ın Sinekli Bakkal romanından Sevgi Sanlı'nın uyarladığı oyunu yayımlamıştı. Bu kez de Prof.Dr. Özdemir Nutku'nun Atatürk ve Cumhuriyet Tiyatrosu adlı incelemesini çıkar­ dı. Dileriz bu yayınevi çabuk pes etmez de ti­ yatro kitaplarının arkası gelir. 244 sayfadan oluşan kitap, Cumhuriyet dönemi Türk Tiyatrosu'na ve Atatürk'ün tiyatro konusundaki düşünce ve çabalarına ayrılmış. İçerdiği konu­ lar, kapakta da verildiği gibi şöyle: Atatürk ve Sanat, Cumhuriyet'in kuruluşuyla Tiyatro'da atılan ilk adımlar, Söylevin sahne üstündeki yorumu, Cumhuriyet'in disiplinli ilk özel tiyat­ rosu, Köhne anlayışın kurbanı: Afife Jale, Cumhuriyet'in ilk aktristi: Bedia Muvahhit.

pe

HAMLET

TİYATRO TARİHİ

Tanıtacağımız son yayın, beni çok mutlu etti ve şaşırttı. Cumhuriyet Kitapları, tiyatro du­ ayenlerimizden olan Üstün Akmen'in "...veee perdeee..." adlı eleştiri kitabıyla, bence çok büyük bir boşluğu d o l d u r d u . Bir tiyatro sezonu içinde izleyebildiği tüm oyunların eleş­ tirisini topladığı bu kitap, alanında bir ilk. Tiyatroseverlerin izlediği oyunların eleştirilerini çeşitli yayın organlarında bulup okuyabil­ melerinin zorluğunu ortadan kaldırması, aynı kanıda olalım olmayalım, bir kitap bütünlüğü içinde bizim de yanıbaşımızda bulundurabilmemiz açısından işlevsel bir yapıt. Bir Tiyatro Yıllığı da denilebilir. Kitabın arka kapağındaki yazı da benim bu düşüncemi doğrular nitelik­ te:

a

Müjdat Gezen Sanat Merkezi (MSM), öğren­ cilerine, tiyatroseverlere yayımladığı kitaplarla kalıcı belgeler sunmayı sürdürüyor. Orhan Burian'ın çevirisinden Hamlet ve Memet Fuat'ın Tiyatro Tarihi'nin yeni basımı, dizinin son ki­ tapları. Hamlet'i Müjdat Gezen sadeleştirmiş.

Zengin bir kaynakçası ve düzgün bir dizini olan kitapta ayrıca 18 tane belge niteliğinde fotoğraf da bulunmakta. Kitabın sonuna bir de Özdemir Nutku'nun biyografisi eklenmiş.

cy

genel anlamda irdeleyerek, daha sonraki bö­ lümlerin bu bilgilerin ışığında okunmasını sağ­ lıyor. 14 sayfalık 2. bölümde ise dünyada ve Türkiye'de Çocuk Tiyatrosu'nun kısa tarihçesi verilerek bir karşılaştırma yapılıyor. 60 sayfalık 3.bölüm ise Çocuklar İçin Yapılan Tiyatro'ya ayrılmış ve ana bölümü oluşturuyor. Çocuk ve Tiyatro, Çocuk Oyunları, Çocuk Oyunlarının Sahnelenişi, Çocuk Oyunlarında Türler, Çocuk Oyunlarında Göstergeler ve Çocuk Tiyatro­ sunda Eleştiri alt başlıklarıyla spesifik konula­ rın incelendiği bu bölümde, çoğunluğu İBŞT oyunlarından olmak üzere pek çok örnek de veriliyor. 4.Bölüm, Çocukların Yaptığı Tiyatro adını taşıyor ve genelde Yaratıcı Drama üs­ tünde duruyor. Numara konmayan Sonuç bö­ lümünde yazarın bütün bu anlattıklarından sonra vardığı kanı, Çocuk Tiyatrosu konusun­ daki saptamaları yer alıyor. Ekler bölümünde, İBŞT'nin 1935-1998 arasında sergilediği tüm Çocuk Oyunlarının dökümü verilirken, Dipnotlar'da 149 adet alıntı bulunması incelemenin ciddiyetini gösteriyor. Kaynakça'da ise, 65 adet konuyla ilgili belgenin adı anılmış. Bu alanda çalışma yapacaklar için başvuru litera­ türü hiç de az değilmiş demek. Çocuk Tiyatro­ su ile uzaktan yakından ilgilenenler için mut­ lak edinilmesi gereken bir yapıt.

"Tiyatro oyunlarını, opera ve bale yapıtlarını binbir uğraş sonucu sahneye taşıyıp, "Per­ deee..." diyen sanatçılarımızın emeklerinin gazete/dergi sayfalarında uçup gitmesine, yazarımız gibi bizim de gönlümüz razı olmadı. Bu kitap sayesinde, yaratanların adlarına, yarattıklarına (ister iyi olsun ister kötü), yıllar sonra ve en kötü olasılıkla sahaflarda rast­ lanacak. Yaratanlar olarak...". 275 sayfalık kitap özenle hazırlanmış. Yazarın Nokta Dergisi'nden alınan eleştirilerinin tümü birer de fotoğrafla süslü. Kısa bir önsözden sonra 54 oyun (Bunların içinde festivalde iz­ lediğimiz yabancı oyunlar da var), 11 opera, operet, bale, dinleti var.

YAYINLARI

Herhalde çevirinin eskiliği gözönüne alındığı için bu uygulamaya gidilmiş. Yalnız bu arada nazım metin, nesir olmuş ki bu da Shakespeare şiirinin tadını almamıza engel oluyor. Bu arada eski sözcüklerden bazıları da yerinde kalmış. Reyi-i Ali, evsafını cami gibi benim bile anlayamadığım birtakım sözcükler okurken in­ sanı rahatsız ediyor.

Sezon içinde gördükleri oyunların eleştirilerini bir şekilde bulup okuyamayanlar ya da Üstün Akmen'den okuyamayanlar için, ideal bir yapıt. Cumhuriyet Kitaplarının bu İstanbul Tiyatro Yıllığı biçemine girmiş kitabını her yıl yineleyerek, zaten arşivsiz bir halk olan bizi araştırma zahmetinden kurtarıp, kitaplıklıklarımızı süslemesini diliyorum.

Yine MSM yayınlarından Memet Fuat'ın, ilk baskısı 1961 yılında yapılan başvuru kitabı Ti­ yatro Tarihi, 275 sayfa ve 19 bölümden olu-

63


S A H N E D E TROİLOS

İLE

Y E R İ N İ

A L A N L A R

CRESSİDA

DÜŞLERE

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: William Shakespeare Çeviren: M. Urgan-S. Eyüboğlu Yöneten: Mustafa Avkıran Sahne ve Kostüm Tasarımı: Naz Erayda Korografi: Övül Avkıran Müzik: Yannis Saulos Işık Tasarımı: İlhan Ören Oynayanlar: Uğurtan Atakan, Kahraman Acehan, Süleyman Balçın, Demet Bozkaya, Mehmet Çerezcioğlu, Cem Davran, Mehmet Gürhan, Orhan Hızlı, Aslı İçözü, Hüseyin Köroğlu, Altay Özbek, Şenay Saçbüker, Şükrü Türen, Ergun Üğlü, Avni Yalçın.

SOBE

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu Yazan: Sevim Ak Yöneten: Özkan Schulze Sahne Tasarımı: Rıfkı Demirelli Kostüm Tasarımı: Canan Göknil Müzik: Deniz Noyan Koregrafi: Eftal Gülbudak Işık Tasarımı: Mustafa Türkoğlu Oynayanlar: Ayça Telırmak, Şahine Hatipoğlu, Yonca İnal, Sibel Topaloğlu, Aslıhan Kandemir, Metin Zakoğlu, İbrahim Can, Cengiz Tangör, Murat Derya Kılıç, Emrah Özertem, Eraslan Sağlam.

Woyzeck, İBŞT

Kendi zenginliği ve olanakları ölçüsünde mutlu olamayan bir Kral'ın, halkının arasına karışıp, onların sorunlarını dinleyerek ve hayallerini paylaşarak

Truva savaşları sırasında geçen oyunda aşk bir kadın tellalı, savaş da ağzı bozuk bir köle tarafından irdelenir. Shakespeare'nin kahramanları bildiğimiz Truva ve Akha kahramanlarından farklıdır. Bilgelik kurnazlığa, yiğitlik caka satmaya, dürüstlük arkadan vurmaya dönüşür.

mutluluğu yakalamasının öyküsü.

TEMBEL

MEMİŞ

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Nurhan Karadağ Yöneten: Mustafa Arslan Sahne-Kostüm Tasarımı: Ayşen Aktengiz Müzik: Hüseyin Tuncel Korografi: Eftal Gülbudak Oynayanlar: Muzaffer Demirel, Kutay Kırşehirlioğlu, Aslı İktu,Harika Özovalı, Neslihan Öztürk, Figen Yalçınkaya, Caner Bilginer, Nur Saçbüker

WOYZECK

a

Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan: Georg Büchner Yöneten: Mehmet Ulusoy Çeviren: Hasan Kuruyazıcı Sahne ve Kostüm Tasarımı: Nurullah Tuncer Müzik: Timur Selçuk Koreografi: Mustafa Kaplan Oynayanlar: Murat Garibağaoğlu, Aslı Öngören, Bahtiyar Engin, Hikmet Körmükçü, Can Başak, Şevket Avşar, Berrin Akdeniz, Naci Taşdöğen, Fırat Tanış Yönetici sınıfın tüm baskıcı değerleri altında ezilen er Woyzeck yaşadığı gerçeklik ve beynindeki gerçekdışı dünya arasında gel-git yaşamaktadır. Onu yaşama bağlayan tek değer karısının bir bando çavuşuyla birlikteliğidir.

cy

MANKURT

Geleneksel Türk Tiyatrosundan yola çıkılarak tipik Türk masallarından derlenen bir oyun. Tembelliğin, çalışmadan, emek harcamadan hiç bir değerin yaratılamayacağını anlatmaya çalışıyor.

pe

Tiyatro:İBŞT Yazan: Cengiz Aytmatov Uyarlayan: Tevfik İsmailov Yöneten-Dramaturg: Mustafa Arslan Sahne ve Kostüm Tasarımı: Feyza Zeybek Işık Tasarımı: Murat İpek Oynayanlar: Mehmet Keskinoğlu, Tanju Tuncel, Eray Köseoğlu, İskender Bağcılar, Hakan Güner, Hakan Arlı, Ertuğrul Postoğlu, Münir Kutluğ, Sevgi Sakarya, Burteçin Zoga, Selçuk Soğukçay, Neslihan Öztürk, Caner Bilginer, Berat Yenilmez, Aslıhan Kandemir, Berna Oğuzutku, Nur Saçbüker, Funda Köseoğlu.

ŞAPKA

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Tuncer Cücenoğlu Yöneten: Işıl Kasapoğlu Tembel Memiş, İBŞT Sahne Tasarımı: Orhan Alpaslan Kostüm Tasarımı: Serpil Tezcan Işık Tasarımı: Önder Arık Müzik: Joel Simon Oynayanlar: Bülent Emin Yarar, Cengiz Baykal, Meral Bilginer, Zeynep Erkekli, Nişan Şirinyan, Hanife Şahin, Özgür Erkekli, Burak Şentürk, Kubilay Karslıoğlu, Cem Kenar, Murat Dürüm, İrem Erkaya, Sibel Altan, Deniz Baltaş. 'Şapka' birbirinden ciddi sorunları olan bir ülkede, özü unutup şekilcilikle uğraşan tanıdık karakterleri, hoşgörü ve hoşgörüsüzlük kutupları ile grotesk bir sistem eleştirisi içeriyor.

MAT

SABAHA AZ KALDI Tiyatro: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları Yazan-Yöneten: Neşe Erçetin Atakan Dekor-lşık Tasarımı: Nurullah Tuncer Kostüm Tasarımı: Aysel Doğan Korografi: Eftal Gülbudak Müzik: Selim Atakan Oynayanlar: Metin Çekmez, Mehmet Avdan, Serdar Orçin, Nurcan Özcan, Rahmi Elhan, Serhan Aslan, Emrah Özertem, Gürol Güngör, Esra Ede, Gizem Yılmaz, Betül Kızılok, Z. Erkin, C. Tangör, M. Ercivan, B. Çetin, C. Tuğberk.

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Toygun Orbay Yöneten: Ayşe Emel Mesçi Sahne-Kostüm Tasarımı: Medine Yavuz Işık Tasarımı: François Rainson Oynayan: Zühtü Erkan Satranç taşları arasında yaşamın ve ilişkilerin sorgulandığı bir oyun.

Özellikle kırsal kesimde yaşayan ve büyük kentlere özlem duyan çok çocuklu ailelerde çokça görülen kaçış nedenleri, ekonomik zorluklar, cinsel tacizler, dayak...

64


S A H N E D E

IHLAMUR

Y E R İ N İ

A L A N L A R

GETTO

AĞACI

Tiyatro: İstanbul Devlet Tiyatrosu Yazan: Vüsat O. Bener Yöneten: Nur Subaşı Sahne Tasarımı: Ethem Özbora kostüm Tasarımı: Medine Yavuz Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oynayanlar: Cemal Ünlü, Gılman Peremeci, Levent Güner, Gülen Çehreli.

Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Jashua Sobol Çeviren: Ahmet Necdet Yöneten: Erhan Gökgücü Sahne Tasarımı: Cem Köroğlu Kostüm Tasarımı: Çevren Sarayoğlu Işık Tasarımı: Ersen Tunççekiç Müzik: Can Atilla Ihlamur Agacı - İstanbul Devlet Tiyatrosu Dans Düzeni: İhsan Bengier "Ihlamur Ağacı", küçük bir aile çerçevesinde Oynayanlar: Ünsal Coşar, Hüseyin Avni bile insan ilişkilerinin ne kadar acımasız Danyal,Funda Gökgücü, İlhan Kantarcı, Selçuk Özdoğan, Tolga Tecer, Özel olabildiğini gösteren ve birbirlerini yıkıma sürüklemelerini anlatan çağdaş bir Aydın, Gökhan Semerci, Dilek Tekintaş oyun.

YAŞAMAK

GÜZEL

ŞEY

BE

KARDEŞİM

2. Dünya Savaşı'nda Almanlar tarafından kurulan bir "Yahudi Gettosu"nda

Tiyatro: Yeni Tiyatro Yazan: Nâzım Hikmet Oyunlaştıran: Metin Coşkun yöneten: Şakir Gürzumar Sahne Tasarımı: Hüseyin İngin Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Oynayanlar: Metin Coşkun, Orhan Aydın, Şenay Gürler

UTANÇ

yaşanan olaylar konu ediliyor. Tiyatro: Ankara Devlet Tiyatrosu Yazan: Recep Bilginer Yöneten: Ensar Kılıç Sahne Tasarımı: Sertel Çetiner Kostüm Tasarımı: Sevinç Gürlük Işık Tasarımı: Burhanettin Yazar Oynayanlar: Şahin Ergüney, Alptekin Ertürk, Bilal Gürdere, Güray Kip, Eray Eserol, Bahadır Özyurt, Gülay Akman Şar, Şemsettin Zırhlı, Dara Tan.

GİT

YARIN

GEL

a

Rusya'da "Romantika" adıyla yayımlanan Nâzım Hikmet'in romanının tiyatro yapıtı olarak uyarlanması. İçiçe geçmiş bir zaman ve olay örgüsüyle karşımıza çıkan yapıt, 20. yy. a damgasını vuran iki genç Cumhuriyet'in (Türkiye ve SSCB'nin) tarihinden önemli kesitler ortaya koymaktadır.

BUGÜN

Çeşitli suçlardan farklı hükümler giymiş, aynı hapishane koğuşuna düşmüş insanların arasında geçiyor. Çıkar, güç kazanma hırsı, ulaşılamayana duyulan tutkunun "içeride" de "dışarıda" olduğundan farksız bir şekilde etkin olması konu ediliyor.

EVLENEBİLİR

MİYİM?

DENİZ

DİYE

BİR

DELİKANLI

Tiyatro: Ankara Sanat Tiyatrosu Yazan: Metin Balay Yöneten: Metin Balay

pe

Tiyatro: Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Yazan: Jean-Bernard Luc Çeviren: Tülin Töriner Yönetmen: Engin Gürmen Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan Oynayanlar: Gönül Ülkü Özcan, Bora Sivri, Fulya Özcan Ündüz, Defne Çağın Gürmen, Gazanfer Özcan, Bedia Ener Öztep, Gazanfer Ündüz.

cy

Tiyatro: Dormen Tiyatrosu Yazan: Valantin Kataev Çeviren: Kemal Uzun-Göksel Kortay Yöneten: Metin Serezli Sahne Tasarımı: Nilgün Gürkan Kostüm Tasarımı: Güler Yiğit Oynayanlar: Göksel Kortay, Suat Sungur, Volkan Severcan, Gülen Karaman, Şebnem Özinal, Nuri Gökaşan, Sefa Zengin, Alper Düzen, Ayça Bingöl, Ayçıl Yeltan, Birgül Ulusoy.

KARIMLA

DÜNYASI

Deniz Diye Bir Delikanlı -Ankara Sanat Tiyatrosu

Günümüzde boşanmaların artmasıyla evlilik kurumunun sarsılması ve eşlerin bir ölçüde bu olaya duyarsız kalarak, anlayış ve özveri göstermemeleri

Müzik: Kemal Günüç Oynayanlar: Özlem Evren, Murat Demirbaş, Fulya Koçak, Ferhat Büküş, Sermet Yeşil, Hasan Şahintürk, Özlem Gür, Arzu Akın, Emel Elevli, Berkay Akın, Hasan Tanay 6 Mayıs 1972'de arkadaşları Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'la birlikte idam edilen Deniz Gezmiş'in yaşamından kesitler sunuluyor. Deniz'in kısa yaşamının kah eğlenceli kah acı, ama hep atak ve umutlu görüntüleri, idam ipinde nabzı durmaksızın kaldığı 55 dakika boyunca onun gözlerinden sahneye akıyor...

üstüne kurulmuş bir güldürü. Tiyatro: Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Yazan: Charles Perrault Çeviren: Mehtap Uyguner Yöneten: Osman Özkan Sahne-Kostüm Tasarımı: Buket Akkaya Işık Tasarımı: Selim Yıldız Koreografi: Özgür Kaymak Oynayanlar: Selda Özler, Şamil Kafkas, Hatice Sezer, Lale Ertiş, Filiz Kılıç, Sertel Uğur, Lebip Gökhan.

"Umuttur, kavgadır, insan sevgisidir onun yaşamı; şiirdir, şakadır, dostluktur ve uğrunda ölmeye değer inançlarıdır.." diye tanımlıyor Metin Balay.

Yüreği iyilikle dolup taşan, zengin-yoksul ayırt etmeksizin tüm insanları seven ve bunun ödülünü alan Cinderella ile, yüreklerindeki kötülüklerin tuzağına düşün üvey annesi ve kardeşlerinin anlatıldığı oyun, dünya çocuk edebiyatının temel taşlarından biridir.

65


S A H N E D E

GÖZLERİMİ

KAPARIM

VAZİFEMİ

Y E R İ N İ

TAPARIM

A L A N L A R

HERKESİN

GÖZÜ

Tiyatro: Diyarbakır Devlet Tiyatrosu Yazan: Haldun Taner Yöneten: İzzet Polat Ararat Sahne-Kostüm Tasarımı: Buket Akkaya Işık Tasarımı: İzzettin Biçer Koreografi: Tufan Kaymaz Müzik: Kemal Günüç Oynayanlar: Hakan Şahin, Şamil Kafkas, Tolga Tuncer. Oyunda, kişiler ve olaylar tarihsel bir süreç içinde Türk Tiyatrosu"nun bazı öğelerinden yararlanılarak, var olan ahlaki değerleri yok sayma bahasına kolay para kazanma yolunu seçen "Efruz" ile dürüst olmasına karşın itaatkar, sistemin dayattıklarını düşünmeden kabul eden "Vicdani"nin özelinde sistem eleştiriliyor.

ÇİFT

SÖZÜMÜZ

Hey

Işıkçı!

Tiyatro: Sadri Alışık Tiyatrosu Yazan: Oliver Hailey Çeviren: Sevgi Sanlı Yöneten: Orhan Oğuz Kostüm Tasarımı: Çolpan İlhan Müzik: Orhan Topçuoğlu Oynayanlar: Kerem Alışık, Nilüfer Açıkalın, Osman Çağlar, Nazlı Tosunoğlu, Yasemin Çonka, Bülent Polat, Derya Çetinel

Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Diyarbakır Derlet Tiyatrosu

Tiyatro: Düşün Sahnesi Kültür ve Sanat Evi

BİR

ÖNÜNDE...

SESLER VAR

AŞKA

BİZLER

Tiyatro: Kent Oyuncuları Yazan: Michael Frayn Çeviren: Lâle Eren Yöneten: Malcolm Keith Kay Kostüm Tasarımı: Aysel Doğan Dekor Tasarımı: Cengiz Özek Müzik: Orhan Topçuoğlu Oynayanlar: Mehmet Birkiye, Şebnem Sönmez, Hakan Gerçek, Güneş Berberoğlu

a

Yazan: Nâzım Hikmet Derleyen: Banu H. Müzik: Nurettin Özşuca Işık Tasarımı: Yüksel Aymaz Kostüm Tasarımı: Tijen Çetiner Oynayan: Mümtaz Sevinç

DAİR

ZİLLER

ÇİZMEDEN

cy

Nâzım Hikmet'in kadınlarına yazdığı şiirlerden oluşan bir derlemenin sahne gösterisi.

Bu oyun, yaşamımızı kolaylaştırmak için tasarlanmış modern teknoloji ve aletlerle ilişkimize komik bir gözle bakıyor. Ama sorunun yanıtı belirsiz... Gerçekten de yaşamımızı kolaylaştırıyorlar mı? Oyun aslında makinelerin güvenilmzliğinden çok, onları kullanan insanların beceriksizliği üzerine, evliliklerdeki akordsuzluklar ve teknolojik aksamalar üzerine bir gece.

YUKARI

pe

Tiyatro: Çankaya Belediyesi Tiyatrosu Yazan: Mustafa Ahmet Yöneten: Mustafa Ahmet Müzik: Kadir Buzluk Dans Düzeni: Simgem Tokmak Işık Tasarımı: Fikret Tutçu Oynayan: Bahadır Tokmak, Cengiz Sezgin, Melih Yetkin, Simgem Tokmak, Yıldırım Şimşek, Habib Hacımustafaoğlu, Sinan Hürkardeş, Meryem Mercan, Gülzaman Coşar, Çiğdem Yalçıner, Bekir Şahin, Olgun Turan, Sellahattin Bel, Canan Şahin, Ayşe Demir, Mustafa Ahmed.

AYRILIŞ

Tiyatro: Oyun Atölyesi Yazan: Tom Kempinski Çeviren: Zeynep Avcı Yöneten: Işıl Kasapoğlu Dekor ve Kostüm Tasarımı: Veli Kahraman Müzik: Selim Atakan Oynayanlar: Zuhal Olcay, Haluk Bilginer

Mart ayında tiyatro yaşamına başlayan ve tek kişilik oyunlar festivalinden sonra oynadıkları "Denizin Çocukları''adlı çocuk oyunu ile beğeni toplayan Çankaya Belediyesi şehir Tiyatroları sezona Mustafa Ahmed'in yazıp yönettiği "ÇİZMEDEN YUKARI" adlı oyunla Ankara'lı sanatseverlere ekim ayından Oyun agorafobili bir tiyatro yazarı ile fiziksel rahatsızlığı nedeniyle itibaren haftanın beş günü perdelerini oyunculuğa ara açacaklar. vermiş bir kadın Çizmeden Yukarı adlı oyun, bir çizmeyi oyuncu arasında bile layıkıyla boyamaktan acizken, telefonda gelişen bir hadlerini bilmeyip çizmeden yukarı aşk ilişkisini konu çıkanlara, arsız bir küstahlıkla suların ediniyor. başını tutup her şeye burunlarını sokanlara, işleri ellerine yüzlerine bulaştırdıktan sonra da sanki tüm bunları yapanlar kendileri değilmiş gibi büyük bir pişkinlikle, beceriyle ve de her seferinde kar ederek işin içinden sıyrılıp zararı hep başkalarına yükleyenlere karşı seyircinin dikkatini bu konulara odaklıyor. Kimi zaman buruk , kimi zaman komik kimi zamanda yürek kakan bir anlatımla ve kara mizahın ironik dilini de kullanarak seyirciyi çizmenin yukarısına davet ediyor. Çizmeden Yukarı, Çankaya Belediyesi Tiyatrosu

66


a

cy

pe


a

cy

pe


2000_107_108_6098