Issuu on Google+


a

cy

pe


İÇİNDEKİLER E D İ T Ö R D E N (5) • Dikmen Gürün Uçarer T İ Y A T R O D Ü N Y A S I N D A N H A B E R L E R (6-8)

a

2 . U L U S L A R A R A S I İ S T A N B U L C A Z F E S T İ V A L İ (10-63) İstanbul Akşamları Cazla Dopdolu (11-15)* Merih A k o ğ u l Aydın Esen (16) Irakere (18-19) Fahir A t a k o ğ l u (20) Rosenberg Üçlüsü + Eddie C. (22) John McLoughlin Üçlüsü (24-25) K e r e m Görsev Dörtlüsü + 3 (26) İstanbul Caz D ö r t l ü s ü (28) Randy C r a w f o r d (30-31) Lincoln C e n t e r Caz Orkestrası (32-34) Geri A i l e n • Ron C a r t e r • Lenny W h i t e Üçlüsü (36-38) T i t o Puente ve Latin Caz G r u b u (40-41) Youssou N'Dour (44-45) Jashua Redman (46-48) T h e Manhattan Transfer (50-51) Jan Garbarek (52-53) A z i z a Mustafa Zadeh (56-57) O r e g o n (58-60) Kronos Q u a r t e t (62-63)

cy

A N I : Belks'ın A r d ı n d a n (66-67) • Nedret Güvenç

E L E Ş T İ R İ : M a r c h e t t o Ve B i n b i r Y ü z ü (68-69) • Yavuz Pekman

S Ö Y L E Ş İ : Z e l t E n s e m b l e ' ı n Y ö n e t m e n i O t t o K u k l a İle... (70-71) • Hasibe Kalkan E L E Ş T İ R İ : D ü ş ü n e n l e r : " K e n d i " n i Y i t i r e n l e r (72-73) • Ayten Gündoğdu

pe

İ N C E L E M E : " A b s ü r d T i y a t r o " Ü z e r i n e (74-75) • AslıTekinay Ç E V İ R İ : C h e k o v ; D e h a n ı n İ z d ü ş ü m ü (76-79) • Ali H. Neyzi S Ö Y L E Ş İ : K a n t o r T i y a t r o s u (80-82) • Ayşe Nalân Özübek

Tiyatro... s

a

y

Tiyatro... ı

e

Dergisi l

l

i

b

a y d a i

r

b •

e

i

r l

y l

a i

y b

ı

m

l

a

n

ı

r

n l i r a

i

Sahibi: Tiyatro Yapım Yayıncılık Ltd. Şti. adına Enis Bakışkan • Genel Yayın Yönetmeni: Dikmen Gürün Uçarer • Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Mustafa Demirkanlı * Yayın Koordinatörü: Emre Koyuncuoğlu • • Katkıda Bulunanlar: Merih Akoğul, Ayten Gündoğdu, Nedret Güvenç, Hasibe Kalkan, Ali H. Neyzi, Ayşe Nalân Özübek, Yavuz Pekman, Aslı Tekinay • Kapak: Yeşim Demir • Teknik Yönetmen: Sinan Şanlıer • Hukuk Danışmanı: Fikret İlkiz • Dizgi: Erkut Arıburnu

Abone: Nuray Avşar • Dağıtım: Ahmet Ergin

• Ofset Hazırlık: Tiyatro Yapım • Baskı: MÜ-KA

Matbaası • Tiyatro Yapım Yayıncılık Tic. ve San. Ltd. Şti.: Hayriye Cad. Çorlu Ap. 3/10 80060 Galatasaray-İstanbuI Tel.: (212) 243 35 33-293 72 77 Fax: (212) 252 94 14 Yıllık Abone Bedeli: 500.000.- TL. Yurtdışı Abone Bedeli: 50 DM Posta Çeki Hesap No: Tiyatro Yapım 655 248 Banka Hesap No: T,İş Bankası-Cİhangir Şb. 197 245 Tiyatro Tiyatro 3


a

cy

pe


EDİTÖRDEN Dikmen Gürün Uçarer

Geçtiğimiz günlerden birinde gazeteleri karıştırıyorum. " 0 . . . p u " edebiyatının tırmanışa geçtiği günlerden b i r i . 22 Haziran tarihli "Ekran"da Sina Koloğlu'nun kısa bir haberi dikkatimi çekiyor. "...Daha sonra 'A Takımı'nda Aczimendilerin Ayasofya çıkarması ekrana geldi. Ağacın tepesine çıkmış Aczimendi lideri soruyor, 'Biz bu­ rada namaz kılabiliyor muyuz?' aşağıdan 'hayıır' sesleri geliyor. Aczimendi devam edi­ yor, '0 zaman bu o...pulara niye göbek attırıyorsunuz?' Evet, bu kendini bilmez kişinin saldırdığı insanlar genç tiyatrocular, genç sanatçılar. Şimdi, bu haberi izle­ yenlerimiz ya da "A Takımı"nı kaçırıp daha sonra "Ekran"dan okuyanlarımız Aczimendi liderinin küstahlığını, saldırganlığını önemsemeyip, genelde yapılageldiği

a

gibi, gülüp geçecek mi? Umursamayacak mı? Ya da umursamamalı mı? Bir sanat k u r u m u , bir dernek, bir basın organı, bir sorumlu çıkıp da hesap sormayacak mı

cy

bu lidere? Ve de bu lideri o ağacın tepesinde bas bas bağırtanlara? Kınamaların ötesinde bir adım atılmayacak mı? Atılmamalı mı?

Geçtiğimiz günlerde salt böylesi çirkinlikleri değil, her şeye karşın içimizdeki umut ışıklarını yakan güzellikleri de yaşadık. Beşiktaş ilçemiz tiyatroculara bir kez

pe

daha kucak açtı. 1 Ekim I995'te Ortaköy'de yeni bir sahneye kavuşacağımız habe­ rini (Afife Jale Sahnesi) vermiştik. 26 Haziran tarihinde

de Beşiktaş Belediye

Başkanı Sayın Ayfer Atay Beşiktaş Sanat Merkezi, Tiyatro ve Tiyatro Okulu'nun temelini attı. Sayın Atay'la bu konuda yaptığımız söyleşiyi Eylül'de yayımlayabile­ ceğiz.

Temmuz sayımızda bu kez de 2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'nden esintilere yer verdik. Sevgili Nedret Güvenç yakın dostu Belkıs Dilligil'in ölümü üstüne yazdıklarını dergimizde yayımlamak istedi. Bizi memnun eden bu isteği severek yerine getiriyoruz...

Çevirilerimiz,

eleştirilerimiz,

incelemelerimiz

Çehov'un

dehasından Kantor'un Tiyatrosu'na, Marchetto'nun algılanışından Absürd Tiyatro'ya dek uzanıyor. Ve her yıl olduğu gibi bu yıl da bir ay ara veriyoruz dergimi­ ze. 1 Eylül'de yeniden buluşmak umuduyla.


Ankara 95 "Sanata Evet" Üç Etkinlik Bir arada

pe cy

15-30 Temmuz tarihleri arasında K ü l t ü r Bakanlığı'nın ev sahipliği, Başbakanlığın maddi destekleri ve T O B A V ' ı n organizasyonu ile gerçekleştirilecek olan "Ankara 95" projesinin tanıtım toplantısında K ü l t ü r Bakanlığı Müsteşarı Emre Kongar şöyle diyordu, "...içinde bulunduğumuz yıllarda sanki dünya yeni bir kimlik savaşları, din, dil, ırk ayrımı yüzünden insanların birbirlerini katletmesi, bugün aydınlar ve sanatçılar tarafından, 'niçin' sorusuyla karşılanıp, yapay bulunuyorsa; insanlık bu savaşların sonunu getirecek değer ve anlam yüklü bir geleceğin arayışına şimdiden başlamış demektir. İşte bu arayışın rotası, sanatın o r t a k kültürünü yaratmak, insanların sanat yoluyla birbirlerini bilme ve anlama özlemi doğrultusunda gerçekleştirmekte oldukları etkinliklerde somutlaşıyor." Kongar, konuşmasını şu sözlerle bitiriyordu

Biz K ü l t ü r Bakanlığı olarak, t ü m sanatları ve özellikle tiyatroyu, karşılıklı anlayışın, hoşgörünün, dolayısıyla barış içinde birlikte yaşayan farklı kimliklerin oluşturduğu bir dünyanın kurulmasında esas öğelerden biri sayıyoruz." 15-30 Temmuz tarihleri arasında yer alacak olan üç önemli etkinlik "Sanata Evet" teması altında birleşecek. "Avru­ pa Gençlerinin Tiyatro Buluşması", "IATA 22. Dünya Kongresi" ve "Uluslararası A m a t ö r Tiyatrolar Festivali": T O B A V Başkanı Tamer Levent Avrupa gençlerinin Tiyatro buluşmasının 4.sünün Türkiye'de ve de başkent Ankara'da düzenlenmesini artistik ve kültürel olduğu kadar diplomatik bir başarı olarak nitelendirmekte. Bu etkinliğe 21 Avrupa

a

H A B E R L E R

ülkesinden 210 genç ve 42 t i y a t r o eğitimcisi katılacak. 15 gün boyunca gençler tiyatro eğitimi görecekler ve bu sürenin bitiminde de çalışmalarını izleyiciye sunacaklar. Bu çalışmanın ortak amacı; din, dil, ırk farklılığı olan gençlerin sahip oldukları o r t a k 6 Tiyatro Tiyatro

insani değerleri, tiyatro eğitimi alarak en net ve unutulmaz bir şekilde kavramaları olarak belirleniyor. I A T A 22. Dünya Kongresinde ise 86 ülkeden gelecek olan tiyatro adamları "Ankara 95 Sanata Evet" başlığı altında gerçekleştirilecek olan bu çalışmaları izleme ve değerlendirme şansını elde edecekler. Bu çalışmaları izlenme sürecinde elde edilecek olan görüşler ise genel kurulda tartışılacak ve elde edilecek sonuçlar UNESCO'nun dünyanın 10 yıllık kültürel kalkınması projesine önerilecek. Bu program kapsamında Viyana Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Manfred Wagner "2000'li yıllarda sanat" başlığı altında bir konferans verecek, I A T A Dünya Başkanı Hugh Lovegrove, I A T A Seçilmiş Başkanı Thomas Hauger ve Türkiye Başkanı Tamer Levent yapacakları konuşmalarda 21 yy'ın sanat politikalarının oluşturulmasının önemi üzerinde duracaklar. Bu konuda aynı zamanda atölye çalışmaları da yapılacak. Yukarıda belirtilen çalışmalar


a

cy

pe


Birbirinin içinde gerçekleştirilecek olan bu üç önemli etkinlikte amaçlanan hususları Tamer Levent şöyle belirtiyor. 1. Sanat eğitiminin, dünyanın geleceğinde taşıyacağı önem, uygulamalar izlenerek, görüşülecek. 2. Bunun t e o r i l e r i n oluşturulacağı dünya genel kurulu hazırlık çalışmaları yapılacak. Genel kurul kararları haline gelebilmesi için genel kurul toplantılarında tartışılacak.

Kabul edilen önergeye göre; kütüphane, müze, sanat galerileri, kültür merkezleri ve sinema, tiyatro, opera, bale, konser gibi kültürel ve sanatsal etkinliklerin sergilendiği tesis bağışlarının veya işletilmesi amacıyla yapılacak bağış ve yardımların da vergi indirimi kapsamına alınması sağlandı.

Ankara'da Özel Tiyatrolar İçin Yeni Bir Salon Daha: Türk-Amerikan Derneği'nin salonu özel tiyatroların gösterilerine tahsis edildi. 1 Temmuz 1995 tarihinde yürürlüğe giren anlaşma gereğince Türk-Amerikan Derneği, bir yıl süre için sinema/tiyatro salonunun ayda üç gün kullanım hakkını Kültür Bakanlığı'na devretti. Ayrıca, İstanbul'da da 3 ayrı tiyatro salonunun açılması çalışmalarının son aşamasına geldiğini belirten Ercan Karakaş, özel kuruluşları da böylesi salonlar açmaları için çağrıda bulunarak, kendilerinin bu tür girişimlere her türlü kolaylıkları sağlayacaklarını belirtti. kuruluşu olan İstanbul Kültür ve Sanat Ürünleri A.Ş.'nin ortaklaşa kurdukları bir kuruluştur.

Şehir Tiyatroları'nda Seyirci Patlaması

İstanbul Şehir Tiyatroları 1994-95 sezonunda, seyirci sayısında geçtiğimiz yıla oranla yüzde 49'luk bir artış sağladı ve son 10 yılın en yüksek rakamına ulaştı. Sezon süresince 14'ü yerli, toplam 23 oyunla seyirci karşısına çıkan Şehir Tiyatroları bu yıl 373 bin İstanbulluyla buluştu. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erol Keskin yaptığı açıklamada, "Geride bıraktığımız sezona ilişkin bu rakamlar, İstanbullu tiyatroseverlerin bize olan güveninin somut belgeleridir. Bundan o n u r duyuyoruz. İstanbul seyircisi 80 yıllık bu kurumun gerçek sahibinin bizzat kendisi olduğunun bilincindedir. Seyircinin sağduyusuna güvenmeyenlere, ön yargıları ile şevkimizi kırmaya, kehanetleri ile coşkumuzu törpülemeye çalışanlara, 'tiyatro artık bitti' diyenlere en güzel, en net yanıtları yine İstanbul seyircisi vermiştir" dedi.

pe cy

3. Bu sürecin bilinçli bir şekilde oluşturulması halinde, insanların neler yaratabileceklerinin ve yaşamı nasıl artistik olarak yorumlayacaklarının, ürüne dönüşmüş hali Dünya A m a t ö r Tiyatrolar Festivali'nde artistik bir bütünlük içerisinde izlenecek. "Ankara 95" projesine K ü l t ü r Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu ve Tobav'ın yanı sıra Dışişleri Bakanlığı, Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü, IATA/AITA, Avrupa Drama Buluşmaları Vakfı, Avrupa Konseyi, Avrupa Gençlik Vakfı, O D T Ü , ASELSAN, Çankaya Belediyesi de katkıda bulunuyor.

Kültür Bakanı Ercan Karakaş'tan Sevindirici Açıklamalar: Kültür Yatırımlarına İlk Kez Vergi İndirimi Sağlandı:

a

sürerken, 23-30 Temmuz tarihleri arasında, lATA'nın dünyanın 9 bölgesinden seçtiği A m a t ö r Tiyatrolar Festivali de gerçekleştirilecek. Bu festivale Fransa, Rusya, İsveç, Aruba, A B D , Meksika, Bangladeş, Kolombiya'nın yanı sıra Türkiye'den de iki grup katılacak: Ankara Deneme Sahnesi (Misafir), Boğaziçi Oyuncuları (Galip Sokaklara Talip).

Gösteri Sanatları Merkezi Genel Sanat Yönetmenliği'ni Ulvi Alacakaptan'ın yürüttüğü Gösteri Sanatları Merkezi; " K o r k m a Sönmez", "Büyük Hakikat", "Bir Gül Macerası-Fetih"den sonra Yılmaz Gruda'nın yönettiği "Eşiktekiler" oyununu sergiledi. Gösteri Sanatları Merkezi'nde öğretim görevlisi olarak da görev yapan Yılmaz Gruda'nın yönettiği "Eşiktekiler" ileriki tarihlerde sahnelenmeye devam edecek. Gösteri Sanatları Merkezi; Birlik 'Sanat Ürünleri A.Ş. ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bir 8 Tiyatro Tiyatro

Şehir Tiyatroları'nın perdeleri bu sezon 6 ayrı sahnede tam 1460 kez açıldı. Uluslararası Tiyatro Festivali'ne iki oyun vererek sezonu noktalayan tiyatro, yaz aylarında da

yeni bir oyun sahneleyecek. Şehir Tiyatroları Temmuz'da Rumeli Hisarı'nda, T ü r k - G ü r c ü ortak yapımı olarak geliştirilen, mitolojik bir öyküden sahneye uyarlanan ve çeşitli ülkelerin katılımıyla 2001 yılına dek bir mozayik oluşturacak olan dev bir proje ile seyirci karşısına çıkacak: "Altın Post". Yine bu sezon Uluslararası Akdeniz Tiyatro Enstitüsü'nün Türkiye Temsilciliği'nin kurulmasına önayak olan ve sekretaryasını üstlenen Şehir Tiyatroları, önümüzdeki aylarda da "Altın Post" projesinin bir devamı olarak, çeşitli ülkelerin katılımıyla bir Uluslararası Karadeniz Tiyatro Enstitüsü kurulması için çalışmalarını sürdürüyor.

T. Kahramankaptan I . T i y a t r o Ödülleri Çırağan Lions Kulübü tarafından iki dalda dağıtılan, "Türkan Kahramankaptan I . T i y a t r o Ö d ü l l e r i " sahiplerini buldu. En İyi Yapım ödülü "Çöplük" adlı oyunuyla T i y a t r o Stüdyosu'na verildi. En İyi Oyuncu Ödülü'ne ise "Cadı Kazanı" oyunundaki rolüyle İstanbul Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Fulya Eskioğlu değer bulundu. Levendoğlu ödül töreninde yaptığı konuşmada, "Üzerine gölge düşmemiş bir ödül almaktan kıvanç duyduklarını" söyledi.


a

cy

pe


a

cy

pe


T A N I T I M

Merih Akoğul

İstanbul Akşamları Cazla Dopdolu geniş bir panoramayı içermektedir. Caz dendiğinde, insanların akıllarına Dixieland'dan be-bop'a, New Orleans'tan funk'a, Latin'den fusion'a, acid'e kadar

cy a

Bu yaz, İstanbul akşamlan yine cazla dopdolu geçecek. Caz yenilecek, caz içilecek, caz konuşulacak. CRR Konser Salonu'nun gerçekleştirdiği etkinlikler, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın ve özel kuruluşların düzenlediği festivaller, bazı şirketlerin promosyon amaçlı olarak caz müzisyenlerini tercih etmesi, özellikle İstanbul'daki caz meraklılarını yıl boyunca oldukça memnun etti. Temmuz, tüm dünyada, Montreaux (İsviçre), Copenhagen (Danimarka), North Sea (Hollanda), San Sebastian (İspanya) gibi belli başlı caz festivallerinin gerçekleştirildiği aydır. Caz seyyahları, bu yıl 2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'ni de programına almış bulunuyor. Önemli caz dergilerinde çıkan haberler, hatta Avrupa'daki caz festivallerine turlar düzenleyen ünlü bir Amerikan turizm şirketinin Down Beat dergisine verdiği ilanlarla İstanbul Caz Festivali, Avrupa'daki beş önemli festivalden biri olarak geçiyordu. Geçen yıl yapılan festivale 7 grup, 14 konserle katılmıştı. Bu yıl festivalin yapıldığı Açıkhava Tiyatrosu, Atatürk Kültür Merkezi ve Aya İrini'de 18 ayrı grup izlenecek. Dünyanın her yerinde devlet ve yerel yönetimlerin kültür ve sanata yaptığı sınırlı katkılar, genelde özel sektörün yardımlarıyla dengelenir. Böylece, olayın ticari yararı bir yana, kurum adına önemli bir prestij de sağlanır. Artık, spor gibi sanat da en önemli sponsorluk dallarından biri olarak hak ettiği ilgiyi görmektedir. Sanat, uzun sürede geri dönen bir yatırımdır. Oyak Sigorta, Caz Festivali'nin sponsorluğunu üstlenmiş. İstanbul sanat yaşamına yaptığı bu cesur ve akılcıl kararlarından dolayı kendilerini kutluyoruz. Günümüzde caz kavramı, renkli tarihinden dolayı

pe

farklı türler gelmektedir. Bu yüzden sayıları fazla

Tiyatro.. Tiyatro...11


a pe cy

olmayan bazı festivallerin dışında, dünyanın her yerinde karma programlar oluşturulmakta, caz müziğini farklı açılardan ele alan grup ve sanatçılar festivallere davet edilmektedir. Bu yöntem, hem caz müziğiyle yeni tanışanların, hem pop/rock müziğinden yatay geçiş yapmaya hazır olanların, hem de cazla uzun süreden beri ilgilenenlerin özel ilgilerine karşılık vermektedir. Festivallerin oluşturulmasındaki bu uygulamanın, en azından izleyicinin niceliksel açıdan artışıyla karşılık bulduğu saptanmıştır. Dünyanın belli başlı en önemli festivalleri, programlarını hep bu yöntemle oluşturmaktadırlar. Gelelim 1-15 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali'ne... Bu yıl, yeni başlayanlar ve de ileri kurlar için caz müziği mevcut. Farklı renkler ve tadlar taşıyan caz müzisyenleri ve gruplar geniş bir izleyici kitlesinin beğenisine seslenecekler. Daha önce hakkında bilgi sahibi oldukları müzisyen ve toplulukların konserlerine gidecek olan müzikseverler belki de caz festivalinin birkaç konserine daha bilet alacak ve yeni gruplar keşfetmenin tadını çıkaracaklar. Her yıl periyodik olarak tekrarlanan bu festivalde izleyiciler, hem müzik zevkini artıracak, hem de caz müziği konusundaki bilgilerini ilerletecekler. Festivalin seçmeci müdavimleri ise yalnızca aşırı takipçisi oldukları türlerin ve hakkında her şeyi bildiklerini 12 Tiyatro... Tiyatro...

iddia ettikleri müzisyenlerin konserlerine gidecekler. Üçüncü bir ekip ise festivalin tüm konserlerini on beş gün boyunca bir ders gibi ellerinden geldiğince kayıtsız şartsız izleyecek. Festivalin ikinci yılında Türk caz gruplarının sayısı artırıldı. Geçen yıl çalışmalarını yurt dışında sürdüren Muvaffak Falay ve Okay Temiz'in konserlerini izlemiştik. Bu yıl dört konser, Türk müzisyen ve gruplarına ayrılmış durumda. 10 Temmuz akşamı, İmer Demirer (trompet, flügelhorn), Ali Perret (piyano), Yaz Baltacıgil (bas) ve Ateş Tezel'den (davul) kurulu İstanbul Caz Dörtlüsü, bir konser verecek. Tümü akademik eğitim almış olan ve çeşitli yerli/yabancı müzisyenlerle birlikte çalışmış olan grup üyeleri, yaptıkları müzikte vardıkları noktayı Allen/Carter/White Üçlüsü'nden önce sahne alarak, İstanbul izleyicisinin beğenisine sunacaklar. 11 Temmuz'da Joshua Redman konserine gidecekleri önemli bir sürpriz bekliyor; geçtiğimiz yılın sonunda Hands an Lips albümüyle adından övgüyle söz ettiren piyanist/besteci Kerem Görsev ve grubu. Kerem Gürsev Dörtlüsü'nde, davulda Can Kozlu, gitarda Neşet Ruacan vs basta da Volkan Hürsever yer alıyor. Görsev'e ayrıca üç kişilik bir nefesli çalgılar grubu eşlik ediyor. Caz müziğindeki başarılı çalışmalarını yakından izlediğimiz piyanist Aydın Esen, 12 Temmuz günü


cy a

pe


müziklerle tüm Türkiye'de kısa süre içinde tanındı. Disk ve kaseti, büyük bir ilgi görerek oldukça yüksek bir satışa ulaştı. İçinde Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, İlkin Deniz gibi önemli müzisyenlerin de bulunduğu kalabalık bir ekiple sahne alacak olan Atakoğlu'nun müziği caz kategorisinde ele alınmasa da, melodilerin sağlam yapısı ve konularla olan organik bağıyla şaşırtıcı bir fenomen olmuştur.

pe cy

a

İkinci Uluslararası İstanbul Caz Festivali, Türkiye'de yapılan caz müziğini desteklemek ve müzisyenlerin başarılarını alkışlamak için önemli bir fırsat olacak. Bu yıl Caz Festivali, geçen yıl olduğu gibi yine neşeli başlıyor. Kübalı grup Irakere, Latin müziğinin önemli ismi Tito Puente ve Latin Caz Grubu, standartlarla birlikte günümüz cazcılarının da yapıtlarını dinamik biçimde yorumlayan Rosenberg Üçlüsü+Eddie C, ülkemizde sürekli farklı müzisyenlerle gelen, kendine özgü stiliyle caz müziğinin gündeminden düşmeyen John McLaughlin (bu kez Hammond org ve trompette Joey de Francesko, davulda Dennis Chambers) ve "Seven Seconds A Day" parçasıyla önemli bir çıkış yapan, sesinin rengiyle tüm dünyada tanınan Senegalli şarkıcı Youssou N'Dour festivalin ilk üç geceki konukları olacaklar. 8 ve 9 Temmuz geceleri, iki vokal konseri daha var; Randy Crawford ve İstanbul izleyicisinin sıkça gördüğü, dünyanın popüler caz vokal grubu Manhattan Transfer. Gelelim, ileri kurlar için caz konserlerine... Festivalin en önemli etkinliklerinden biri de trompetçi Wynton Marsalis'in şefliğini üstlendiği 18 kişilik Lincoln Center Caz Orkestrası'nın konresi olacak. Caz tarihi içinde önemli bir yer teşkil eden big band geleneğinin başarılı uygulayıcısı grup, "caz günleri"nin klasik sound'unu büyük orkestradan dinlemek isteyen istanbulluların özlemini dindirecek. Marsalis, konsere trompetiyle de solist olarak katılacak (6 Temmuz). Yaptıkları müziğin türünü "Betimlemelerin dışında, cazla klasik arasında, daha çok dünya müziği olarak ele alınabilen, ruhun, duygunun, huzur dolu yansımaları..." biçiminde özetleyebileceğimiz Oregon, nefesli çalgılarda Paul McCandless, gitar ve tuşlu çalgılarda Ralph Towner, basta da Glen Moore'dan oluşuyor. Aya İrini'deki bu ilk caz konserinin konuğu olan Oregon, 10 yıl aradan sonra ikinci kez ülkemizde olacak ve ünlü bestelerini seslendirecek (7 Temmuz).

AKM'de solo konser verecek. Sanatçı, yurtiçi ve yurtdışında yaptığı çalışmalar ve çıkardığı disklerle müzik otoritelerinden olumlu övgüler almayı sürdürüyor. 13 Temmuz akşamı konser verecek olan Fahir Atakoğlu, TV'de yayınlanan belgesellere yaptığı 14 Tiyatro Tiyatro


saksofoncu Jan Garbarek, basta Eberhard Weber, tuşlu çalgılarda Rainer Brüninghaus ve vurmalı çalgılarda Marilyn Mazur'dan oluşan grubuyla İstanbul seyircisine bir kez daha "Merhaba!" diyor. Bilindiği gibi, Garbarek'in popülaritesi onun Norveç Folk Müziği'nden alınma melodilerin, günümüz Avrupa Cazı'nın ritm ve armonileriyle ustaca birleştirilmesinden kaynaklanıyor. (Yazının tam bu bölümünde İngiltere muhabirimden sabahın üçünde bir telefon alıyorum; Garbarek'in Londra'nın meşhur St. Paul's Kilisesi'nde Hillard Ensemle ile birlikte verdiği "Officium" konseri dönüşünde beni arıyor, konserden heyecanla söz ediyor.) Aslında Garbarek'in son albümü, iki tenor, bir kontrtenor ve bir baritondan oluşan a capella dörtlüsü Hillard Ensenmble'la yaptığı ve İstanbul'da da konseri gerçekleşecek olan çalışmasıydı. Grup üyelerinden birinin Türkiye'deki insan haklan konusundaki aşırı hassasiyeti Garbarek'in Officium'u Aya İrini'ye taşımasını engelledi. Yukarıdaki bölüm, insan haklarıyla caz müziği arasında ne gibi bir ilgi vardır? sorusunun yanıtını da merak edenler içindi. Garbarek, İstanbul'u seviyor, Türk seyircisinin önünde çalmaktan keyif alıyor; birçok caz festivali teklifini geri çevirirken, yeni bir takım oluşturup İstanbul'a geliyor (15 Temmuz).

a

Geri Ailen (piyano), Ron Carter (bas) ve Lenny White'dan (davul) oluşan Üçlü, geleneksel caz müziğinin günümüzde ulaştığı noktayı başarıyla temsil ediyor. Geri Allen'ın son çalışmalarından övgüyle söz -ediliyor. Yetiştirdiği öğrenciler, besteleri, düzenlemeleri, konserleri, çıkardığı albümler. Miles Davis'ten, McCoy Tyner'a, Joe Henderson'dan Chet Baker'a yaptığı eşlikleriyle tanınan dünyanın en iyi basçılarından Ron Carter, festivalin en büyük kozlarından birini oluşturuyor. Carter, sağlam bas tekniği ve imzasını attığı albümlerle yıllardır caz müziğinin gündeminden hiç inmedi (10 Temmuz). Dedesi Don Redman, babası Dewey Redman, üç kuşak saksofoncu bir aileden gelen Joshua Redman, hem genlerinde saklı müzik mirası, hem de tenor saksofondaki kişisel yeteneğiyle tüm dünyanın tanıdığı bir müzisyen oldu. (Üstelik, Chet Baker'ın gençliğinde kravat reklamlarına çıkması gibi, o da Bari saksofon ağızlıklarının reklamlarında göründü) 1994 yılında çıkardığı Wish albümü, Down Beat dergisinin değerlendirmesi sonucunda yılın caz albümü seçilirken, Redman da 25 yaşının baharında yılın caz müzisyeni olarak oylandı. Sonny Rollins'in en iyi genç tenorcu olarak değerlendirdiği Redman'ın toplam üç diski bulunuyor (11 Temmuz). Festivalin en çizgi dışı grubu, kuşkusuz Kronos Quartet olacak. Kemanlarda David Harrington, John Sherba, viyolada Hank Dutt, viyolonselde Jan Jeanrenaud'dan kurulu topluluk, bir yıl aradan sonra ülkemizde yine konuk olarak bulunuyor. Onlara etnik, minimalist, eklektik, tango, caz gibi türlerde dünyanın her tarafından, ünlü/ünsüz birçok besteciden eserler yağıyor. Kronos Cjuartet, bir oda müziği dörtlüsü yapısına rağmen klasik repertuara asla rağbet etmiyor. Konser ve kayıtlarında John Zorn, Philip Glass, John Cage, Thelonious Monk, Astor Piazzola, Jimi Hendrix, Henryk Goreçki, Witold Lutoslawski, Charles Ives, Steve Reich gibi bestecilerin de olduğu geniş bir kaynaktan yararlanıyor. Bu yüzden hem klasik, hem de dünya müzikleri listelerinde üst sıralarda yer alıyorlar. Geçtiğimiz yıllarda çıkan, Afrikalı bestecilerin yapıtlarından oluşan "Pieces of Africa"nın satış başarısı hâlâ unutulmadı. Meraklılarına ve yeni arayışlar peşinde olan müzikseverlere Aya İrini'deki bu konseri şiddetle tavsiye ediyoruz (13 Temmuz). Festivalin ikinci solo piyano konserini başarılı çalışmalarıyla göz dolduran, 25 yaşındaki Azeri piyanist Aziza Mustafa Zadeh veriyor. Azerbaycan folk müziğiyle, klasik ve cazı ustalıkla kaynaştıran Mustafa Zadeh, aynı zamanda "Seat" yaparak, parçalara sesiyle de eşlik ediyor. Lirik melodileri ve caz cümlelerini yöresel motiflerle kırarak/harmanlayarak farklı bir senteze ulaşıyor (14 Temmuz).

pe

cy

Bu yıl gerçekleşecek olan 2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali, cazla ilgili geniş bir kitleye hitap eden eklektik bir programı içeriyor, cazın her türüyle ilgilenen izleyiciler için geniş seçme şansı veriyor. Ayrıca Türk caz müzisyenlerine tanınan uluslararası platform olanağıyla, bir misyonu da yerine getiriyor. Bu yılki caz festivalinde fazla risk yok; izleyici memnuniyeti ön planda tutuyor. Bir yıl içinde birbirinden farklı beş ayrı etkinliği gerçekleştiren, İstanbul'u bir kültür ve sanat başkenti yapmaya yeminli İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın tüm çalışanlarının, yoğun çabalarıyla bu organizasyonun da altından başarıyla kalkacaklarına eminiz.

Festival, muhteşem bir konserle sona erecek. Kuzey Avrupa Cazı'nın bir numaralı ustası, Norveçli Tiyatro..

Tiyatro..15


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Dahi Çocuk; Aydın Esen Avrupa'daki festivallerde çarpıcı performanslarından ötürü ödüllendirilen sanatçı New England Konservatuarında eğitmen olarak görev almıştır. Esen'in öncelikli kaygısı kendi müziğini çalmaktır. Çağdaş klasik müzik türlerinden yararlanarak ve geleneksel caz biçimlerini genişleterek günümüz caz müziğine yeni bir soluk getirmiştir. Çok boyutlu müzik anlayışı ile Doğu ve Batı müzikleri üzerindeki hakimiyeti, sanatçıyı günümüzün en etkileyici doğaçlama ustalarından birine dönüştürmüştür. En titiz dinleyici bile, Esen'in bestelerinin tipik özelliği olan sürekli değişken hareketliliğin, renkli fikirlerin ve bazen karmaşık ritmik yapıların temelinde yatan etkileri tanımlamakta güçlük çeker. Aynı şekilde, becerikli tuşesi, ustaca kotarılmış dengeli doğaçlamaları ve lirizmi, ona meslekdaşları arasında saygıdeğer bir konum kazandırmıştır. Aydın Esen, hiç kuşkusuz, çağdaş müziğin en önemli fikir adamlarından biridir.

pe

cy a

5 yaşında İstanbul Senfoni Orkestrası'nda solist olarak çalan, 19 yaşında İstanbul Operası'nda baş piyanist olarak yer alan dahi çocuk Aydın Esen, bugün 31 yaşında ve en ünlü Türk Caz müzisyenidir. Esen, 10-12 yaşlarındayken A r t Tatum, Coltrane, Miles gibi caz ustalarıyla, Herbie Hancock ve Keith Jarrett gibi piyanistleri dinlemeye başladı. Daha sonraları stüdyo müzisyeni olarak çalışmalarını sürdürürken, düzenlemelere ve bestelere imza attı; geleneksel Orta Doğu melodilerinden, pop ve "fusion" müziklerine kadar pek çok farklı stilde parçalar çaldı. Aldığı klasik müzik eğitimini bir kenara bırakmak yerine, müzik dağarcığındaki çeşitli fikirleri yeni yaratıcı biçimlerle birleştirebilirle yolları aradı. Aydın Esen eğitimine, Norveç Devlet Müzik Akademisi'nde devam etti. Mezun olduktan sonra, 1983 yılında ABD'ye yerleşti. Burada Juilliard, Berklee Müzik Akademisi ve son olarak da, lisans ve lisansüstü diplomalarını aldığı New England Konservatuan'na devam ederken, müziğe ve özellikle ileri armoni anlayışına karşı tutkusu arttı. Esen 1989'da, Martial Solal'ın himayesinde Paris'te yapılan Uluslararası Piyano Yarışması'nda birincilik ödülünü kazandı. Sanatçı 1978'den bu yana profesyonel olarak farklı gruplarla çalışmalarda bulundu, kendi üçlü ve dörtlülerini kurdu. Pat Metheny, Billy Hart, Roy Haynes, Eddie Gomez, Gary Burton, Bob Moses, Woody Shaw, George Russell, Steve Grossman, Lee Konitz, Steve Swallow, Sam Rivers, Miroslav Vitous gibi pek çok ünlü caz müzisyeniyle birlikte çalmış olsa bile, Aydın Esen'in en şaşırtıcı performansları, yeteneklerini tüm yönleriyle sergilediği solo konserleridir. Dünyanın dört bir yanında verdiği konserlerde dinleyicileri şaşkınlığa uğratmıştır. ABD ve 16 Tiyatro... Tiyatro.

Yer: Atatürk Kültür Merkezi Konser Salonu Tarih: 12 Temmuz 1995 Saat: 19.30


a

cy

pe


Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Amerikan Cazı ile Küba Folk Müziği'nin Harmonisi;

Irakere büyük bir rahatlıkla yorumlar. Amaçları, modern çalgılar kadar, geleneksel çalgıları da kullanarak Küba folklorunun kaynaklarını canlandırmaktır. Böylece geçmiş kuşakları günümüze bağlarken, ancak Küba müziğinin sahip olduğu benzersiz tadda bir müzik yaratırlar. Bu yetenekli müzisyenler, yaylı, nefesli ve vurmalı 35 çalgıyı, gerçekten etkileyici bir ritm ve yoğunlukla çalarlar.

pe cy

a

Jesus "Chucho" Valdes - Piyano, artistik direktör Carlos Puerto - Bas Enrique Pla - Davul Carlos Morales - Gitar Cesar Lopez - Saksofon Alfred Thompson - Tenor saksofon Adalberto Lara - Trompet Juan Munguia - Trompet Andres Miranda - Vurmalı çalgılar Jose Melendez - Vurmalı çalgılar Mayra Valdes - Vokal Leucidio Vera - Vokal

İrakere, her enstrümanında yıldız barındıran bir gruptur. Grubun, her biri yetenekli birer müzisyen olan 12 elemanı, çağdaş Küba bestecilerinin eserlerini

1972 yılında piyanist Jesus "Chucho" Valdes'in öncülüğünde, trompetçi Arturo Sandoval ve saksofoncu Paquito d'Rivera tarafından kurulan Irakere, kısa süre içinde vatanlarında ulusal bir orkestraya dönüştü. "Irakere" sözcüğü Yoruban dilinde orman anlamına gelir. İki yüzyıl önce, Irakere denilen bir bölgede yaşayan Afrikalı vurmalı çalgı ustaları, geleneksel olarak aralarında vurmalı çalgı yarışmaları düzenlerlerdi. Onların torunları ise, Amerika'ya tanıttıkları bu müzikle günümüz Küba'sının kültürel mirasının temel unsurlarından birini oluşturdular. İşte bu nedenlerle Irakere adı grupça benimsenmiştir. Irakere Polonya, Bulgaristan, Finlandiya, Almagya, İtalya ve Macaristan gibi pek çok Avrupa ülkesinde, ayrıca Afrika, Amerika, Kanada, Rusya ve Jamaika'da konserler vermiştir.

18 Tiyatro... Tiyatro...


Orkestranın lideri, piyanist Chucho Valdes, Polonya'da yapılan 1974 Caz Şenliği'nde, dünyanın en iyi dördüncü caz piyanisti seçildi. 1978 yılında grup, Newport ve Montreux Caz Festivalleri'nde büyük ilgi topladı ve aynı yıl içinde Havana'daki Karl Marx Salonu'na gitar virtüözü Leo Brouwer ile birlikte resitaller verdi. 1979 yılında, ABD'nin 15 eyaleti ile 26 kentini kapsayan turnesinde, hem seyircilerin hem de eleştirmenlerin beğenisini topladı; albümleri ise En İyi Latin Grubu dalında Grammy ödülünü aldı. 1980'de Irakere, Japonya'da JVC plak şirketi için iki albüm doldurdu ve ayrıca Egrem Gümüş Plağı'nı aldı. Aynı yıl Los Angeles'ta CBS kongresine katılan Irakere, CBS plakçılıkl üç yıllık bir kontrat imzaladı. 1982 yılında, Puerto Rico'da katıldığı Tierrazo Caz Festivali'nde topluluk artık alışıla geldiği gibi, büyük ilgiyle karşılandı.

yer edindiyseler de, Valdes biraz Amerikan cazıyla çokça Küba folk müziğini harmanlamaktan gurur duyarak doğru bildiği rotada ilerlemeye devam ediyor. Sonuçta Irakere, ortaya hemen herkesin hoşlanacağı bir müzik çıkarıyor. Son on yıldır, yılda iki kez Avrupa turnesine, ayrıca Orta Amerika ve Güney Amerika turnelerine çıkan topluluk, siyasal sorunlar yüzünden, günümüzde ABD'yi ziyaret edemiyor. Ve nihayet bir süre önce, En iyi Latin Albümü dalında Grammy ödülünü kazandıktan tam on bir yıl sonra, ünlü Blue Note plak şirketinden iki albüm piyasaya çıktı: Londra'daki Ronnie Scott'ın kulübünde canlı olarak kaydedilen bu albümlerden biri Irakere'nin, diğeri ise Chucho Valdes Dörtlüsünün. Şimdi unutulmaz bir gece yaşama sırası İstanbullu müzikseverlerin, çünkü İrakere'yi konserde izlemek, dünyanın en keyifli deneyimlerinden biri.

1983'de ise Puerto Rico'da "Festival De Son" ile Fransa'daki Karayib Müziği Festivali'ne katıldı. O zamandan bu yana, Sandoval ve d'Rivera gemiyi terk edip, Castro Küba'sının sanatsal kısıtlamalarından uzak,

Açıkhava

Tiyatrosu

Tarih: 1 Temmuz 1995 Saat: 20.30

pe

cy

a

uluslararası müzik piyasasında kendilerine sağlam bir

Yer:

Tiyatro... Tiyatro..19


2.

U l u s l a r a r a s ı

İstanbul

Caz

Festivali

Fahir Atakoğlu

a

a l b ü m ü n d e , Sezen Aksu ile "Ayıpsın" bestesi ve iki d ü z e n l e m e , "Sıramı Bekliyorum" a l b ü m ü n d e de üç düzenlemeyle katkıda b u l u n d u . Sezen Aksu'ya "Alaturka" bestesini verdi. Levent Yüksel'in "Med-Cezir" a l b ü m ü n d e " İ s t a n b u l " adlı şarkıyı besteledi. Sertap E r e n e r ' i n "Yeniden Başla" a l b ü m ü n e "O yea" şarkısının düzenlemesini yaptı. " L a ' l " a l b ü m ü n e adını veren " L a l " ve "Dargın Değilim" bestelerini yaptı. F a h i r Atakoğlu T e m m u z 1994'de kendi adını taşıyan CD ve kasetini çıkardı.

Yer: Açıkhava Tiyatrosu T a r i h : 13 Temmuz 1995 Saat: 21.30

cy

Fahir A t a k o ğ l u - Piyano B ü l e n t Ortaçgil - Akustik, gitar Erkan O ğ u r - Perdesiz gitar İlkin D e n i z - Bas gitar Murat Yeter - Davul Erdinç Ş e n y a y l a r - Akustik gitar Ercan Irmak - Ney Mustafa Süder Kanun G ö k s e l Kardal - Kanun Aşkın Arsunan - Tuşlu çalgılar Ayçan T e z e r - Tuşlu çalgılar Hakan B e ş e r - Vurmalı çalgılar Aslı O m a ğ - Soprano

pe

F a h i r Atakoglu 28 O c a k 1963'de İ s t a n b u l ' d a d o ğ d u . O r t a o k u l a devam e d e r k e n özel piyano dersleri almaya başladı. 1979'da Işık Lisesi'nden m e z u n oldu. 1977-79 yılları arasında Cemal Reşit Rey'den piyano kompozisyon dersleri aldı. Atakoğlu 1979-83 yıllarında L o n d r a Üniversitesi'ne bağlı C r o y d o n College'da pazarlama k o n u s u n d a eğitim gördü ve lisans diploması aldı. Aynı yıllarda L o n d o n School o f M u s i c ' d e H N D çalışmaları yaptı. Errol Ross'un p r o d ü k t ö r l ü ğ ü n d e ve ayrıca J o h n D e s m o n d T r i o , Lynsy d e P a u l , Wham, Master P l a n , değişik-caz grupları ve çeşitli plak şirketleri için stüdyo müzisyenliği yaptı. 1983-1985 arasında Sezen Aksu, O n n o T u n ç , Ajda P e k k a n ve İ s t a n b u l Gelişim Orkestrası ile sahne çalışmalarına katıldı, jingle'lar besteledi. 1985-1987 yıllan arasında askerlik görevini t a m a m l a d ı . 1987'den b u g ü n e kadar, aralarında Lintaş, M c C a n n Erikson, Young & R u b i c a m , Saatchi & Saatchi'nin de b u l u n d u ğ u , birçok uluslararası reklam ajanslarına jingle'lar besteledi. 32. G ü n p r o g r a m ı çerçevesinde, " D e m i r k ı r a t " , "Kıbrıs Belgeseli", "Sarı Zeybek", "12 M a r t " ve "Gölgedekiler" belgesel dizilerine özgün besteler hazırladı. M a z h a r - F u a t - Ö z k a n ' a " D ö n e m e m Y o l u m d a n " ve "Aganmaga" kasetlerinde d ü z e n l e m e n i n yanı sıra beste yaptı. P o p müzik alanında Aşkın N u r Yengi'ye " H e s a p Ver" 2 0 T iy a tr o .. . T iy a t r o . ..


a

cy

pe


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Rosenberg Üçlüsü+Eddie C. Stochelo Rosenberg - Gitar Nous'che Rosenberg - Ritm gitar Nonnie Rosenberg - Bas Eddie C. - Vurmalı çalgılar

pe cy a

Müzik yapmak Çingenelerin kanında vardır. Göçebe yaşam tarzları sayesinde Çingene müziği, tüm dünyaya yayılmıştır. Bir çingene, "vatanım" diyebileceği bir ülke bulduğu yerde, çoğunlukla meslek olarak müzisyenliği seçer. 1968 doğumlu, Hollandalı Çingene gitarist Stochelo Rosenberg, Brabant bölgesinin Nuenen kentinde bir karavan kampında yaşıyor ve müzik yapmayı meslek olarak değil de, hobi olarak görmesine karşın, çizdiğimiz bu portreye tıpatıp uyuyor. "Bir kez gönül verdiğinizde bir daha peşinizi bırakmayacak bir ilgi alanı," diyor. "Çocukken, müzikle ilgili her şeye karşı bir bağımlılığım vardı. Babamın, büyükbabamın ve büyük büyük babamın da gitar çaldığını gözönüne alırsak, bu pek de garip olmasa gerek. Doğal olarak benim de gitarist olmam bekleniyordu; çocukluğumdan beri Django Reinhardt'ın müziğiyle büyüdüğüm için de, onun tarzını seçecektim. Django'nun çingene cazı çıkış noktam olmasına rağmen, başka türde müzikler de yapıyorum. Buna, kendi tarzımda bir çingene müziği denebilir." Stochelo Rosenberg, gitar çalmaya başladığında daha on yaşında bile değildi. İki yıl sonra, Hollanda'daki ve Belçika'daki caz klüplerinde düzenli bir biçimde çalmaya başlamıştı. Gerek bu ülkelerdeki, gerekse Fransa, Almanya ve Avusturya'daki çingene toplumlarında, Stochelo Rosenberg'in adı kısa sürede aileden biri gibi olmuştu. Ancak asıl dönüm noktası, sanatçının 1989'da Fransa'da, Samois-sur-Seine'de gerçekleştirilen Django Reinhartdt Festivali'ndeki çarpıcı performansıydı. Konserde, Django'nun kızkardeşi Carmen, Stochelo'nun kardeşinin bestelerinden birini çaldığını duyunca, gözyaşlarını tutamadı. Müzik muhabirleri de, Stochelo'nun çalışının ne kadar kendine has, vibratosunun ne kadar parlak ve tekniğinin ne kadar şaşırtıcı olduğunu yazdılar.

Neredeyse duygulara dokunabilen bu müzikte, solo gitaristin parmaklarının hızı ise şaşırtıcıydı. Rosenberg Üçlüsü'nün ilk albümleri Seresta'nın coşkuyla karşılanmasının hemen ardından yeni bir çalışma kaçınılmazdı. 1991 yılının başında, Stochelo, Nous'che ve Nonnie Rosenberg yeni bir albüm hazırlamak için Hilversum'daki Stüdyo 88'i sık sık ziyaret ettiler. P r o d ü k t ö r Marcel Schimscheimer ile birlikte, swing'le folklor'un önceliği almak için kıyasıya kapıştıkları bir müzik kaydı yaptılar. Bir kez daha, yapısı yalın ve melodi ağırlıklı bir müzikti bu. Rosenberg Üçlüsü'nün kendine has tını renginden fedakarlık etmeden, Bob Schimscheimer, T o n O p ' t Hof ya da Marcel Seriese'nin vurmalı çalgılarıyla canlandırılan bir müzik. Rosenberg Üçlüsü'nün geleceği son derece parlak gözüküyor. Stochelo Rosenberg ve grubunun çalışmaları artık uluslararası alanda büyük ilgi görüyor. Ayrıca, yepyeni bir cazsever kuşağı özünde Django Reinhardt'ın harikulade gitar çalışının yarattığı, Otuzlu yıllarda Fransa'daki H o t Club'ın dünyayı fethetmesine neden olan müziği yeniden keşfetti. Zaten Stochelo için de her şey Django ile başlamıştı.

Stochelo Rosenberg, hakkında yazılan çok olumlu eleştiriler sonucunda bir plak şirketiyle anlaşma imzaladı. Norveçli p r o d ü k t ö r Jon Laarsen, yıldızı parlayan gitaristi, H o t Club plakçılık için, Hollanda'nın yayın merkezi Hilversum'daki Stüdyo 88'e götürdü. Orada, Stochelo, kuzenleri Rosenberg kardeşler - ritm gitarda Nous'che ve basta Nonnie - ile birlikte, son derece zengin bir program çaldı. 22 Tiyatro Tiyatro

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 4 Temmuz 1995 Saat: 21.00


a

pe cy


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Haydi! "Rio Ancho"yu Dinlemeye;

John McLaughlin Üçlüsü McLaughlin, Mahavishnu Orchestra ile yaptığı çalışmalarını sürdürürken bir yandan da Carlos Santana (Love Devotion Surrender) ve Michael tilson Thomas yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası (Apocalypse) gibi pek çok sanatçı ve grupla birlikte çaldı ve kayıt çalışmalarında bulundu.

a

John McLaughlin - Gitar Joey De Francesco - Hammond org, trompet Dennis C h a m b e r s - Davul

pe cy

"Rio Ancho"yu bir kez daha dinlemek için Temmuz'un dördünde Açıkhava Tiyatrosu'nda olmalı ve John McLaughlin'in gitarıyla baş başa kalmalıyız.

4 Ocak 1942'de İngiltere'nin Yorkshire kentinde doğan John McLaughlin, ilk kez Georgie Fame'in Blues Flames grubunun bir elemanıyken dikkat çekti. Daha sonra Graham Bond Organization'a ve Brian Auger'in Trinity grubuna katıldı. 1968 yılında ise kendi grubunu kurarak ödül kazanan albümü Extrapolation'ı piyasaya çıkardı. 1969'da ABD'ye yerleşen John McLaughlin, Amerikan cazında büyük etkisi olan Lifetime grubuna katıldı. Bu grubun yanı sıra Wayne Shorter'la birlikte çalışan müzisyen, efsanevi Miles Davis tarafından grubuna davet edildi.

Akustik gitarın tınısının zenginliğini ve duruluğunu gözler önüne seren bir albüm yapma isteği, McLaughlin'in davulcu Bully Cobham ve kemancı Jerry Goodman ile işbirliği yapmasına yol açtı. Sonuçta ortaya, 70'li yılların başlarında yapılan en iyi albümlerden biri sayılan My Goals Beyond albümü çıktı. Müzisyen daha sonra, Goodman, Cobham, Rick Laird ve Jan Hammer ile birlikte, başarılı bir caz-fusion grubu olan Mahavishnu Orchestra'yı kurdu. Grup çok büyük ilgi topladı ve McLaughlin'in göze çarpan yeteneği ve tutkulu besteleri, eleştirmenlerin ondan "Gitar İlahı" diye söz etmelerine yol açtı. Tiyatro... Tiyatro...

Sürekli yenilik yapma ihtiyacı duyan ve yalnızca akustik gitar çalmak isteyen McLaughlin, bu amaçla Shakti adlı grubu kurdu. Doğu ve Batı müzik geleneklerinin bir sentezini oluşturan bu topluluk, tüm dünyada büyük beğeni topladı.

Yoğun kayıt çalışmalarını sürdüren gitarist, Johnny McLaughlin Electric Guitarist albümü için Chick Corea ve David Sanborn'u, Music Spoken Here albümü için ise Katia Labeque'i kendisine eşlik etmeleri için stüdyoya davet ettikten sonra, meslektaşları Paco DeLucia ve Al DiMeola ile birlikte Passion Grace and Fire ve Friday Night in San Francisco albümlerini gerçekleştirdi.

John McLaughlin, Dexter Gordon ve Herbie Hancock ile birlikte Bertrand Tavernier'nin yönettiği "Round Midnight" filminde rol aldı. Müzisyenin bir diğer başarısı da, gitar ve orkestra için bestelediği Akdeniz adlı konçertosunun galasıydı. Los Angeles Filarmoni Orkestrası'nın Genel Müdürü Ernest Fleishman'ın ısmarladığı bu konçerto, ilk olarak 1985 Ekim'inde Los Angeles'ta seslendirildi. McLaughlin'in solist olarak katıldığı eserin bu gala gecesi izleyiciler tarafından coşkuyla alkışlandı ve eleştirmenlerin övgüsünü aldı. O günden beri, bu eser dünyanın çeşitli


a cy

pe

köşelerinde seslendirildi ve 1990 yılının başlarında, Michael Tilson Thomas'ın yönettiği Londra Senfoni Orkestrası'nın yorumuyla CBS plak şirketinden piyasaya çıktı. Deutsche Kammerphilharmonie tarafından ısmarlanan, gitar ve orkestra için yazdığı Avrupa adlı ikinci k o n ç e r t o s u , bu yetenekli genç orkestra tarafından Avrupa'nın t ü m başkentlerini kapsayan bir turnede seslendirildi.

John McLaughlin, klasik müzik eğilimli çalışmalarına paralel olarak, 1988 yılında elektrobas ve vurmalı çalgılara yer vediği, Hintli vurmalı çalgılar ustası Trilok Gurtu ile uzun ve derin bir arkadaşlıkla sonuçlanan, yeni bir üçlü k u r d u . Beş yıl boyunca John McLaughlin Üçlüsü dünyanın d ö r t bir yanında konserler verdi ve hem eleştirmenlerin hem de dinleyicilerin büyük beğenisini topladı. Grup, Life at the Royal Festival Hall (1990) ve Que Allegria( 1992) adlı iki albüm çıkardı. John McLaughlin, 1993 yılından bu yana, davulda yine Dennis Chambers ve Hammond, orgda Joey DeFrancesco eşliğinde elektro gitar çaldığı, The Free Spirits' adlı bir grupla turneye çıkmakta.

McLaughlin'in kendine has tarzıyla birleşen

Dennis'in sağlam r i t m i ve Hammond'ın çarpıcı

"sound"unda McLaughlin'in meslek yaşamına adım attığından bu yana yaşadığı t ü m deneyimlerin kaynağına inmek çok heyecan verici.

John McLaughlin yeni grubuyla yaptığı çalışmaların yanı sıra "uzun süredir hayalini kurduğum kayıt çalışması" diye tanımladığı Time Remembered, John McLaughlin Plays Bill Evans albümünü d o l d u r d u . Altı akustik gitarla Bili Evans'ın müziğinin çalındığı bu albüm, John'un t ü m yaşamı boyunca hayranlık duyduğu bu müzisyene gerçek bir ithaftı. McLaughlin ayrıca, bir diğer "ilahı"na, John Coltrane'e de yeni albümünü adadı. 1994 yılının Nisan ayında, The Free Spirits grubu Tokyo Live adlı ilk albümünü d o l d u r d u . Elvin Jones ve Joey DeFrancesco'nun McLaughlin'e eşlik e t t i ğ i , John Coltrane'nin anısına ithaf edilen After the Rain albümü ise 1995 yılının Nisan ayında piyasaya çıktı. Yer:

Açıkhava

Tiyatrosu

Tarih: 4 Temmuz 1995 Saat: 21.00 Tiyatro... T iy a t r o . . . 25


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Kerem Görsev Dörtlüsü + 3 müzisyenlerle çaldı. 1989-92 yılları arasında Korukent Caz Bar'da Ed H o w a r d , Dave Jones, Stevie Hall, Rabin Kenyata, Deborah Davis, Doris Troy, Kenny M o o r e , Vinnie Night. ile çaldı. "Jam session"larda Ralph M o o r e , Pat Metheny, Kenny Garret, T o m y Campbel ile çaldı. 1995 yılında t ü m kompozisyonları kendisine ait olan Hands and Lips adlı ilk CD'sini piyasaya çıkardı. Halen TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası'nda piyanist olarak görev yapmaktadır.

K e r e m G ö r s e v - Piyano C a n K o z l u - Davul N e ş e t Ruacan - Gitar V o l k a n H ü r s e v e r - Bas H a k a n Ç i m e n o t - Trombon E m r e K a y h a n - Trombon Erol D u y g u l u - Soprano saksofon

K e r e m Görsev

Can Kozlu

a

1961 yılında İstanbul'da doğdu. 1967 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı'na, 1972-79 yılları arasında da İstanbul Devlet Konservatuarı'na devam ederek müzik eğitimini sürdürdü. Caz çalışmalarına 1985 yılında Elvan Aracı ile başladı ve İstanbul'un çeşitli kulüplerinde değişik

pe

cy

1954 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Müzik yaşamına altı yaşında piyano dersleri alarak başladı. Saint-Joseph Lisesi'nin hafif müzik orkestrasında davul çaldı. Paris Sorbonne Üniversitesi'nde ekonomi eğitimi gördüğü sıralarda, yine aynı şehirde bulunan C.I.M. Müzik Okulu'nda iki yıl boyunca caz teorisi dersleri aldı. Aynı dönemde, Kenny Clarke, Bob Guilotti, Godwin Agbeli, Abuhakari Lunna ve Ragmand Raghavan gibi ustalarla çalıştı. Müzik kariyerine devam etmek isteyen Kozlu, Amerika'ya geçerek Berklee Müzik Akademisi'nde vurmalı çalgılar üzerine yoğunlaştı. 1986'da müzik eğitimini tamamladıktan sonra, çeşitli topluluklarla Fransa, Avusturya, Kuzey Afrika, Karayipler, Amerika ve Türkiye'de konserler verdi. Birlikte çaldığı isimler arasında Mike Z w e r i n , Mick Goodrick, Barney Kessel, Rick Ford, Chris Woods, Tiger Okoshi, Aydın Esen ve Hal C r o o k gibi ünlü müzisyenler sayılabilir. Can Kozlu, caz çalışmalarının yanı sıra Afrikalı ve Latin Amerika'lı topluluklarla da çeşitli çalışmalarda bulunmaktadır. 1990 yılından beri Boğaziçi Üniversitesi'nde caz dersleri vermektedir.

N e ş e t Ruacan 1948 yılında İstanbul'da doğdu. 10 yaşında klasik gitarla müziğe başladı. 25 yaşına kadar pop müziği ve stüdyo müzisyenliği yaptı. Daha sonra İngiltere ve Amerika'da kurslar gördü. Avrupa'da ve Türkiye'de çeşitli caz festivallerine katıldı. Halen TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası'nda görev yapmaktadır.

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 11 Temmuz 1995 Saat: 21.00 26 Tiyatro... Tiyatro.


pe cy a


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

İmer, Ali, Yaz, Ateş; İşte

İstanbul Caz Dörtlüsü İmer D e m i r e r

a

pe

1976 yılında İstanbul Devlet Konservatuarı t r o m p e t bölümüne g i r d i . 1987'de bu kurumun yüksek kısmından mezun o l d u . 1985 ve 1986 yıllarında Bilsak Caz Festivali'ne çeşitli gruplarla katıldı. Tuna Ötenel ile uzun bir süre çalıştı. 1986 yılında Ateş Tezer, Nezih Yeşilnil ve Ali Peret ile birlikte Romanya Sibiu Caz Festivali'nde çaldı. 1993 yılında Almanya'da EBU Caz Festivali'nde Türkiye'yi temsil e t t i . Herbie Hancock ve Pat Metheny gibi müzisyenlerle "jam session"larda çaldı. 1994 yılında Polonya Kültür Bakanlığı'nın davetlisi olarak ders vermek üzere Polonya'ya g i t t i . TRT İstanbul Radyosu Caz Orkestrası'nda görev yapan sanatçı son dönemde çalışmalarını İstanbul Caz Dörtlüsü ile sürdürüyor.

Eugene Ali P e r r e t 30 Eylül 1958'de B r o o k l y n , New York'ta d o ğ d u . 1970-80 arasında, İstanbul Devlet Konservatuarı'nda klasik piyano ve kompozisyon eğitimi g ö r d ü ve İlhan Usmanbaş'la çalıştı. Profesyonel yaşama 1972 yılında atıldı ve 1978'e kadar, kabare tiyatrolarında ve konserlerde görev aldı ve Türkiye içinde turnelere çıktı. 1978-80 arası caz klüp ve konserlerinde çaldı. 1980 yılında 2 8 T iy a t r o . .. T iy a t r o . . .

ABD'ye giderek Boston'da Berklee Müzik Akademisi'nde öğrenim g ö r d ü ve 1983'te caz beste ve düzenleme dalından mezun o l d u . 1985 yılına kadar ABD'de çeşitli kulüplerde ve konserlerde caz piyanistliği yaptı. 1986'da Romanya'daki Sibiu Caz Festivali'nde ve 2. Bilsak Caz Festivali'nde çaldı. Avrupa'da çeşitli radyo ve TV konserlerine katıldı. 1992 yılında bir özel radyoda caz programları hazırladı ve aynı yıl Avustralya'daki Kiama Caz Festivali'ne katıldı. Big band'ler için yaptığı besteler, 2 1 . İstanbul Festivali'ni de içeren bir dizi konserde çalındı. Caz piyano, caz a r m o n i , t e o r i ve analizi alanlarında dersler veren sanatçının "Çağdaş Müzisyen İçin Caz Armonisi" adlı kitabı yakında yayımlanacaktır.

cy

İ m e r D e m i r e r - Trompet, flügelhorn Ali P e r r e t - Piyano Yaz Baltacıgil - Bas A t e ş T e z e l - Davul

Ateş Tezel 1960 yılında d o ğ d u . 1982'de Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, Boston'da Berklee Müzik Akademisi'nde caz eğitimi aldı. 1986 yılında 2. Bilsak ve Romanya Sibiu Caz Festivalleri'nde çaldı. ABD'de bulunduğu dönemde Larry C o r y e l l , Bill Pierce, Aydın Esen, Arthur Blythe gibi isimlerle çalıştı. Halen çalışmalarını New York ve İstanbul'da çeşitli gruplarla sürdürmektedir. Yer: Açıkhava Tiyatrosu T a r i h : 10 Temmuz 1995 S a a t : 21.00


a

pe cy


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Bir Yıl Geciken Randevu;

Randy Crawford bir aradan sonra, 1986 yılında Abstract Emotion albümüyle müzik dünyasına ve listelerin başına dönüş yaptı. Bu albüm, Randy'nin beste yeteneğini ortaya koyan ilk örneklerden biriydi. Randy'nin etkileyici bestesi "Almaz", İngiltere, İskandinavya, İsviçre ve daha pek çok Avrupa ülkesinde ilk 10'a girerek uluslararası bir "hit" oldu. Parça, 1991 yılında, piyasaya ilk çıkışından tam d ö r t yıl sonra, Japonya'da, popüler bir televizyon dizisinde duyulup listelerde bir numaraya kadar yükseldi ve yalnız bu ülkede üç platin albüm satışına ulaştı.

cy

a

Randy C r a w f o r d , yirmi yıllık olağanüstü meslek yaşamı boyunca kendine özgü stili, konser ve albüm kayıtlarıyla seçkinleşmiş üstün bir şarkıcıdır.

pe

18 Şubat 1952'de, Georgia eyaletinin Macon kentinde, Veronica C r a w f o r d olarak doğan Randy, on beş yaşından itibaren O h i o eyaletinde Cincinnati'de büyüdü. Bu kentin gece kulüplerinin vazgeçilmez şarkıcısıydı. Daha sonra N e w York'a yerleşti ve George Benson, Cannonball Adderley ile birlikte stüdyoya girdi ve bu albümle Quincy Jones'un dikkatini çekti. Hemen ardından solo bir çalışma için Warner Bros'la anlaşma imzaladı ve 1976'da Everything Must Change adlı ilk albümünü piyasaya çıkardı. Ancak şöhreti iki yıl sonra, Crusaders grubunun hit parçası "Street Life" ile yakaladı. Ama seslendirdiği bu parçada adı bile geçmiyordu. Randy bu grupla uzun bir turneye çıktı ve grubun piyanisti Joe Sample'ın kendisi için bestelediği " N o w We May Begin" adlı güzel baladla solo şarkıcılık kariyerine adım attı. C r a w f o r d , ardından N o w We May Begin, Secret Combination, Windsong ve Nightline gibi yıllarca unutulmayan bir dizi "hit" albüm d o l d u r d u . Şarkıcının bu albümlerinde yer alan İngiltere'de iki numaraya yükselen "One Day I Will Fly Away" ile İngiltere listelerinde ilk 20'ye giren "You Might Need Somebody" ve "Rainy Night İn Georgia" gibi 45'likleri büyük ilgi gördü. 1981'de çıkardığı Secret Combination albümü İngiltere listelerinde iki numaraya kadar yükseldi. Beş yıllık 30 Tiyatro... Tiyatro

Bu duygulu ve t u t k u l u şarkıcı, şaşırtıcı bir şekilde, İngiltere'de, anavatanından çok daha fazla ilgi gördü. Randy daha sonra, Londra'da doldurulan Rich A n d Poor ve 1992 yapımı Through The Eyes Of Love albümlerini piyasaya çıkardı. Randy, dünya çapında en beğenilen ve sevilen sanatçılardan biri olarak, plak kayıtlarında pek çok uluslararası müzisyenle işbirliği yaptı. Randy, dünya çapında başarı kazanan albümü Through The Eyes Of Love'dan sonra, d ö r t albümünün de aynı anda ilk 20'ye girdiği Güney Afrika'nın hemen her köşesine uzanan kapsamlı bir turneye çıktı. Bu turnenin sonunda Randy uzun süredir kendisine hayran olan Nelson Mandela tarafından bir akşam yemeğinde ağırlandı. Avustralya, Yeni Zelanda, Almanya, İtalya, Hollanda, tüm İskandinavya, Japonya ve çeşitli Uzak Doğu ülkelerinde verdiği konserlerde salonlar tıka basa doluydu.


Randy'nin kapsamlı Avrupa turne programı, M o n t r e u x de dahil olmak üzere, gerçekten önemli hemen her yaz festivalinde verilecek konserleri içeriyordu. Randy İngiltere'deki Başarısını, Barbacon'da Londra Senfont Orkestrası eşliğinde verdiği, biletleri tamamen tükenen konserlerle sürdürdü. Randy ayrıca Ray Charles ve Fats D o m i n o ile aynı sahneyi paylaştı ve Viyana Opera Salonu'nda Herbie Hancock ile birlikte konser verdi. Randy C r a w f o r d , İtalyan r o c k yıldızı Zucchero ile birlikte, Moskova'da, Kremlin Sarayı'nda gerçekleştirilen ilk ve son konsere özel konuk sanatçı olarak çağrılarak müzik tarihine g e ç t i . Onu Aruba'dan Türkiye'ye kadar gittiği her yerde coşkuyla karşılayan dinleyici kitlelerine bakılırsa, şarkıcının müzik dünyasında gerçek bir uluslararası sanatçı olarak yer edindiği kuşkusuzdur. Tiyatrosu

pe

Saat: 21.00

cy

Tarih: 8 Temmuz 1995

a

Yer: Açıkhava

Tiyatro... Tiyatro...


2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali

Wyntor Marsalis ve

Lincoln Center Caz Orkestrası Salonu'nda, Ellington'ın müziğini yorumlayarak verdiği konserler, New York şehrinin önemli kültür olaylarından biri haline gelmiştir. LCJO, 1992 sonbaharında, Ellington'ın 20'li yılların ortalarından 70'li yıllara uzanan bestecilik kariyerini yansıtan bir programla, Amerika Birleşik Devletleri'nde, otuz kenti içine alan bir turneye çıktı. Çok ilgi gören bu turne, The Hollywood Bowl'da, Chicago'daki Orkestra Salonu ile Boston, D e t r o i t ve Atlanta'daki Senfoni Salonları'nda verilen konserlerin yanı sıra The Tonight Show'daki canlı televizyon yayınını da içeriyordu. Ayrıca, "Jazz at the Lincoln Center"ın Sanat Yönetmeni Wynton Marsalis, turne boyunca, lise ve üniversite öğrencilerine yönelik workshop'lara ve konserlerin ardından Ellington'ın müziği üzerine çeşitli söyleşilere katıldı. .

pe

cy a

Wynton Marsalis - Misafir solist Sherman Irby - Saksofon Bili Easley - Saksofon Steven Riley - Saksofon Wes Anderson - Saksofon Joe Temperley - Saksofon Marcus Printup - Trompet Ryan Kisor - Trompet Jessie McGuire - Trompet Randall Haywood - Trompet Wycliffe Gordon - Trombon Ronald Westray - Trombon Robert Trowers - Trombon Dr. Michael White Klarnet Cyrus Chestnut - Piyano Ben Wolfe Bas Herlin Riley - Davul Milt Grayson - Vokal

I988'de Lincoln Center'ın ünlü caz programı için kurulmuş olan Lincoln Center Jazz Orchestra (LCJO), "Jazz at Lincoln Center" etkinliklerinin resmi ve sürekli orkestrasıdır. Dünyanın en ünlü caz müzisyenlerinin birkaç kuşağını birden bünyesinde barındıran LCJO, kendini, "big band" için ısmarlanmış yeni yapıtlar ile caz tarihinin tanınmış bestelerinden bir repertuar oluşturmaya adamıştır. Bu repertuarda Duke Ellington, Jelly Roll M o r t o n , Thelonious Monk, Benny Carter, Count Basie, Bennie Moten, Mary Lou Williams, Dizzy Gillespie, Charles Mingus, Jay McShann ve diğer caz bestecilerinin eserleri yer almaktadır. LCJO özellikle Duke Ellington'ın müziğini yorumlamada uzmanlaşmıştır. Bu orkestranın, her yılın Ağustos ayında, Lincoln Center'ın Alice Tully Tiyatro... Tiyatro...

Lincoln Center Jazz Orchestra, 1992 yılı içinde, bu turnenin yanı sıra, Portraits By Ellington adlı ilk albümünü de piyasaya çıkardı. Orkestranın 1991'de Lincoln Center'da verdiği bir konserin bant kayıtlarını içeren bu Sony/Columbia yapımı albüm, Billboard Caz listesinde 4 numaraya kadar yükseldi; ve Avrupa ile Japonya'da çok büyük ilgiyle karşılandı. Ertesi yıl, LCJO, Fransa'da yapılan Marciac Caz Festivali'ne katılarak ilk uluslararası turnesini gerçekleştirdi, Tanglewood'da ilk kez konser verdi ve Hollywood Bowl'da tekrar sahneye çıktı. 1994 kışında LVJO, ABD'de 30 şehri kapsayan bir turneye çıktı ve geniş bir yelpaze oluşturan cazın başyapıtlarını seslendirdi. Bunu 1994 yazındaki bir başka turne izledi; ve LCJO, televizyonda ülke çapında on milyon izleyiciye seslenen "Live f r o m Lincoln Center" yayınında sunulan "The City of Jazz" adlı özel bir programa katılmak için New York'a geri döndü. I994'te "Jazz at Lincoln


pe a

cy


cy a

pe

Center"ın, The Fire of the Fundamentals ve They Came to Swing adlı ikinci ve üçüncü albümleri Sony/Columbia tarafından piyasaya sürüldü. Bu albümler, LCJO'nun ve diğer Lincoln Center konserlerinin kayıtlarını içeriyordu. 1995 kışında, müzik direktörü Jon Faddis, orkestrayı, Louis Armstrong'un müziğini yorumladıkları ve "The Majesty of Louis Armstrong" adını taşıyan, Hong Kong ile ABD'de 20 şehri içeren bir turneye çıkardı. "Jazz at Lincoln Center"ın bir hedefi de, hangi stilden olurlarsa olsunlar, müzisyenlere, cazın başyapıtlarını etüd edip yorumlayabilecekleri ortamı; ve geçmişte birçok müzisyenin fırsat bulabildiği gibi, küçük ya da büyük topluluklarda görev alabilme ayrıcalığını sağlamaktır. LCJO, işte bu amaçların yaşama geçirilmesine yardımcı olmuştur.

Wynton Marsalis Orkestra Şefi, Besteci, Trompetçi 18 Ekim 1961'de doğan Wynton Marsalis, birçok büyük cazcıyı yetiştiren New Orleans'tandır. 12 yaşındayken trompetle ciddi bir şekilde ilgilenmeye ve klasik t r o m p e t eğitimi almaya başladı. Genç müzisyen yerel bandolarda, caz ve funk gruplarında, klasik gençlik orkestralarında çalarak deneyim kazandı. 18 yaşında, New York'taki Juilliard Müzik 34 Tiyatro... Tiyatro.

Akademisi'ne girdi; ve kısa sürede okulun en etkileyici trompetçisi olarak tanındı. Aynı yılın sonlarına doğru, A r t Blakey'nin grubu Jazz Messengers'a katıldı ve kısa bir süre sonra, 1982 yılında ilk stüdyo kaydını gerçekleştirdi. Marsalis, son on yılda, birbirinden güçlü bir dizi albüme imza ttı, birçok ödül kazandı ve ard arda konserler verdi. Sanatçının, uzun süren çalışmalarından sonra ortaya çıkardığı son dönem besteleri, günümüz Amerikan müziğinde zor rastlanan insancıl bir ifade derinliği taşımaktadır. Marsalis, hem müzisyen, hem de müzik eğitiminin savunucusu bir kişi olarak dünya çapında saygınlık kazanmıştır. Her yaştan ve ilgi grubundan öğrencilere, sürekli olarak konferanslar verir ve master sınıfları açar. Marsalis, genç kuşağın caz müziğini tanımasında ve sevmesinde, ayrıca yeni kuşaktan müzisyenlerin ve cazseverlerin yetişmesinde önemli bir rol oynamıştır. "Jazz at Lincoln Center"ın Sanat Yönetmeni olarak, caz müziğinin tanıtımında yüksek bir standart tutturulmasını sağlamıştır. Amerika'da caz müziği bilincini yükseltmek için harcadığı sonsuz çabalar günümüzde müzik alanının en heyecan verici olaylarından biridir. Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 6 Temmuz 1995

Saat: 21.30


cy a

pe


2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali

Büyülü Bir Caz Gecesi; Geri Ailen, Ron Carter, Lenny W h i t e Üçlüsü Günümüzde cazın en yetenekli genç müzisyenlerinden biri olan Geri Ailen, bebop, free, hard bop türleri ile funk/ritm & blues etkilerinden bir sentez yapmayı başardı. 12 Haziran 1957'de, Michigan eyaletinin Pontiac kentinde doğan Geri Ailen, Detroit'de büyüdü ve bu şehre özgü, güçlü bebop ve zenci pop geleneklerini içine sindirdi. Ama Eric Dolphy, Herbie Nichols ve Thelonious Monk da büyük etkisi altında kaldığı ustalardandır. Geri'nin babası, James Brown ile Motown müziğine olduğu kadar, Duke Ellington ve Charlie Parker'a da kendini adamış gerçek bir caz aşığıydı. Geri, evin içinde bu müziklerle büyüdüğünü hatırlatıyor. Yedi yaşındayken de ilk kez piyano çalmaya ilgi gösteriyor.

Afrika müziği tüm dünyaya yayılmış, çünkü dünyanın her yerinde, Amerika'da, Küba'da, Güney Amerika'da, Afrika insanının kültürü var. Tüm bu müziklerde ve kültürlerde farklılıklar olduğu kadar bağlar da bulunuyor. İşte bütün bunlar besteciliğimde ve müziğimde benim yerim konusunda bana önemli katkıda bulundu." Maroons albümünün baş müzisyeni, trompetçi Marcus Belgrave'ın ders aldığı Detroit'deki efsanevi Cass Teknik Lisesi'ndeki ilk yıllarından itibaren, Geri Allen'ın müzik dünyası çeşitli müzisyenlerle yaptığı ortak çalışmalardan ve eğitimden oluşuyordu. 1979 yılında Washington DC'deki Hovvard Üniversitesi'nden caz müziği dalında mezun olan Geri Ailen, New York'ta ünlü piyanist Kenny Barron ile birlikte çalıştı ve caz eğitmeni Nathan Davis'in davetini kabul ederek Pittsburgh Üniversitesi'nde öğrenimine devam etti ve etnik müzikoloji master'ı yaptı. Ayrıca Roscoe Mitchell'dan özel dersler aldı.

Ancak Geri'nin büyüklerinden öğrendikleri ve gitgide artan caz ve klasik batı müziği bilgisine, zamanla Detroit'in 'yöresel' çağdaş müziğine karşı duyduğu ilgi de eklendi. Bu, Geri'nin "toplumsal olarak benim" diye adlandırdığı, her geçen gün zenginleşen bebop ve Motown müzik dünyasıydı. Ama Motown'ın ünlü parçalarında, bu müzikle büyüyen tüm gençlerin ve müzisyenlerin yanı sıra, pek çok Detroit'li bebop'çunun da eşlik ettiğini vurgulamaktan geri kalmayan Geri de, bir zamanlar Mary Wilson ve The Supremes'le birlikte çalmıştı. Bu türler arası çalışmaların Geri'nin müziksel gelişimindeki önemi, Washington'daki Howard Üniversitesi'ne girdiği 1975 yılında ortaya çıktı. "Müzik cemaatleri arasındaki bağlantıları görmeye başladım, örneğin Afrika ve Amerika müziklerinin arasındakini.

Geri Ailen, 1982'de New York'a geri döndü ve James Newton ile Lester Bowie'nin de aralarında bulunduğu pek çok günümüz caz müzisyeniyle birlikte çaldı. 1984 yılında, Andrew Cyrille'i de içeren bir üçlüyle ilk albümü The Printmakers'ı doldurdu. Ayrıca M-BASE ve Black Rock Colaition örgütlerinin etkinliklerine katıldı. M-BASE üyelerinden Steve Coleman ve Robin Eubanks, Geri'nin 1987'de çıkardığı albümü Open On All Sides İn The Middle'da çaldılar. 80'lerin sonlarında Oliver Lake'in Plug İt, Gallery, Impala, Otherside albümlerinde çalan grupların sürekli elemanı oldu ve başka müzisyenlerle turnelere çıkıp, onların kayıt çalışmalarına katıldı. Bunların arasında Dewey Redman (Living On The Edge), Frank Lowe (Decesion İn Paradise), Greg Osby Mindgames) ve Charlie Haden'ın Liberation Music Orchestrası sayılabilir. Ailen, Charlie

pe

cy

a

G e r i A i l e n - Piyano Ron C a r t e r - Bas L e n n y W h i t e - Davul

3 6 T iy a t r o .. . T iy a tr o


pe

cy a

Haden ve Paul Motian'la birlikte, modern "mainstream" cazın kendilerine has örnekleriyle (Etudes, İn The Year Of The Dragon, Segments, Live At The Village Vanguard) ünlenen akustik bir üçlü oluşturdu. Ayrıca Motian'ın Monk İn Motian ve Betty Carter'ın Droppin Things albümlerine konuk sanatçı olarak katıldı. 90'ların başlarında Blue Note plak şirketiyle anlaşma imzalad'ıktan sonra The Nurturer, Maroons ve Twenty-One adlı üç albüm doldurarak, günümüz caz müziğine büyük katkılarda bulunan bir sanatçı olduğunu bir kez daha kanıtladı. Howard Üniversitesi'nde müzik dalında Yardımcı Doçent olarak ders veren; bu üniversitenin Seçkin Mezun Ödülü, SEAS Özel Başarı Ödülü, Cultural Crossroads'tan Eubie Black Ödülü gibi pek çok ödül kazanmanın yanı sıra, 1993 ve 1994 yıllarında Down Beat dergisinin Eleştirmenler Anketi'nde Daha Fazla Tanınması Gereken Yetenek diye tanımlanıp onurlandırılan Ailen, çeşitli müzisyenlerle yaptığı ortak çalışmalarla deneyimini arttırdı. "Gerçekten arzuladığım müzik ortamlarında çalışma olanağı buldum", diyor. 38 yaşındaki piyanist. Sanatçının son çalışmaları arasında Ornette Coleman'ın Denardo Coleman ve Charnett Moffett'i içeren yeni akustik dörtlüsünde, otuz yıldan beri bu grupta çalan ilk akustik piyanist olarak turneye çıkması sayılabilir. Geri Ailen, ayrıca yakın geçmişte, Jack Dejohnette ve Dave Holland'la birlikte çıktığı ve Feed the Fire konser albümünün kaydedildiği turnede, vokal cazın divası Betty Carter'a eşlik etti. Geri daha sonra da, uzun yıllardır dostluğunu sürdürdüğü, Howard Üniversitesinden sınıf arkadaşı, trompetçi Wallace Roney'nin beşlisinde çaldı. "Müziğimle başka ortamlara girip çıkma özgürlüğüm olsun isterim," diyor Ailen. "Birkaç yıl önce solo ve trio çalışmalarında liderliğe soyunur, kendi bestelerimi yorumlar, tiyatro piyesleri yazardım ve bunlar o dönem için yapılması doğru olan şeylerdi. Ancak şimdi, bu müzik üzerine tekrar eğilmek istiyorum ve tam daha

fazla ilham kaynağına, yeni bilgilere ve müzik görüşlerine ihtiyacım olduğunu düşündüğümde, Ornette Coleman, Wallace Roney, Betty Carter, Ron Carter ve Tony Williams gibi, bana taze kan sağlayacak müzisyenlerle beraber çalışma olanağı bulmak ne kadar büyük bir ayrıcalık. Belli bir süre için bile olsa, diğer insanların dünyalarına adım atmak gerçekten çok hoşuma gidiyor. Bu, başka bir ülkeye ya da kültüre gitmeye benziyor; böylece kendinizinkini daha yakından inceleme fırsatını buluyorsunuz. Kendi müzik evreninize döndüğünüzde ise, her şey kafanızda daha bir belirlenmiş oluyor."

Lenny White Miles Davis'in Bitches Brew albümüyle kayıt yaşamına adım atan Lenny White, 70'li yılların "fusion" akımının Tiyatro... Tiyatro...37


ve 1959'da bu okuldan mezun oldu. New York'a yerleşti ve Manhattan Müzik Akademisi'nde eğitimini sürdürürken, Eric Dolphy ile birlikte Chico Hamilton'ın beşlisinde çalmaya başladı. Carter, 1961 yılında kontrbas dalında master diplomasını aldı. I960'lı yılların başlarında, Miles Davis'in dikkatini çekip grubuna katılmadan önce, Eric Dolphy, Randy Weston, Thelonious Monk, Jaki Byard, Bobby Timmons, Wes Montgomery, Cannonball Adderley ve A r t Farmer gibi müzisyenlerle kayıt çalışmaları yaptı. ABD'nin çeşitli yörelerindeki gece klüplerinde ve konser salonlarında konserler verdi. 1968'e kadar Miles Davis'in grubunda kalan ve Herbie Hancock ile Tony Williams'la birlikte, yeni ve daha özgür bir ritm seksion "sound"u elde etmeye çalışan Carter, bu klasik beşlinin 60'lı yılların ortalarında çıkardığı tüm önemli albümlerde yer aldı. Bu ön plandaki konumu Carter'ın caz tarihinde en çok kayıt çalışmasına katılmış basçı unvanını almasına neden oldu. Carter, elektro basa yönelen çoğu meslekdaşının aksine akustik basta ısrar eden azınlık arasındaydı. "Bilinçli bir seçimdi bu" diyor Ron Carter. "Popüler elektronik "sound"a karşı geçerli bir seçenek sunmakla kendimi yükümlü hissetmiştim." Ron Carter, benzeri görülmemiş sayıda albümde yer aldı; bazı tahminlere göre bu sayı 500 civarında, diğerlerine göre ise 1000'in üzerindedir. Carter'ın birlikte çaldığı müzisyenlerin listesi doğru ve eksiksiz sayılamayacak kadar uzundur. 1972 yılından bu yana, bazı aralıklarla kendi kurduğu gruplarda çalan müzisyen, tempo tutmak ve armoni sağlamak için ikinci bir basçı kullanıyor, böylece sololarında özgür kalıyordu. Carter ayrıca, hem kendi gruplarına hem de diğer topluluklara aranjman ve beste sağladı. 1988 yılında Round Midnight filmi için yaptığı enstrümantal bestesi "Call Sheet Blues" ile Grammy ödülünü kazandı. Carter, başka film müziklerinin beste ya da düzenlemelerine de imza attı. Bunların arasında, Bertrand Tavernier'in yönettiği Beatrice, Ola Balagun'un yönettiği Haraka filmleriyle Exit Ten ve A Gathering of Old Men adlı televizyon dizileri sayılabilir. Ron Carter, caz bası üzerine Building a Jazz Bass Line adlı bir dizi kitabın da yazarıdır; ayrıca klasik kontrbas eğitimi için geliştirdiği Ron Carter Comprehensive Bass Method, Ron Carter Bass Lines ve 140 adet basılmış ve kaydedilmiş bestesini içeren The Music of Ron Carter adlı eserlerin de sahibidir. Caz kurslarında konferanslar veren, şeflik yapan ve çalan Ron Carter, caz topluluklarını eğitti, Wisconsin, Connecticut, Indiana, Kuzey Carolina, Rutgers ve Howard Üniversitesi gibi eğitim kurumlarıyla Harlem Sanat Akademisi'nde müzik piyasası üzerine dersler vermiştir. Halen New York'taki City College'da müzik profesörüdür.

Ron Carter

pe

cy a

yaratılmasında yardımcı olan bir avuç büyük davulcudan biridir. Cüretkar ve iddiacı çalış tarzı, rock'ın etkisi altında kalmış olan ve "tıpkı geleneksel caz gibi, çok doğaçlama yapılan, ancak değişik çalgılar kullanılan" bir tür diye tanımladığı bu müziğe tamamiyle uyar. 19 Aralık 1949'da New York'ta doğan ve 14 yaşında davul çalmaya başlayan Lenny White, 1960'lı yılların sonunda Jackie McLean'in grubunda çalıyordu. Bitches Brew albümünün kayıt çalışmalarından sonra, Freddy Hubbard (Red Clay), Woody Shaw, Gato Barbieri (Fenix), Joe Henderson (İn Pursuit of Blackness), Stan Getz, Stanley Clarke ve Gil Evans gibi pek çok müzisyenin yanında çaldı. Lenny'nin kuşkusuz en unutulmayacak dönemi ise, Grammy ödülü kazanan 1975 yapımı No Mystery albümü gibi başarılı yapıtlara katkıda bulunduğu, Chick Corea ve efsanevi Return to Forever grubuyla olan beraberliğidir (1973-76). White, 80'li yılların başlarında Chick Corea, Joe Henderson ve Stanley Clarke'la birlikte gerçekleştirdiği Griffith Park projelerinin yapımcılığını da üstlendi. Videoları da yayınlanan bu iki albümden biri, Stereo Review dergisinin "Yılın Caz Albümü" ödülünü aldı. Bunların yanı sıra Lenny, Spike Lee'nin yönettiği School Daze filminin müziği üzerine çalıştı ve Marcus Miller'la birlikte House Party filminin müziğini yaptı. Lenny, ayrıca Marcus Miller'la Warner Bros için Jamaica Boys (1989) ve J-Boys (1991) adlı iki albüm doldurdu ve grubu 29 ile birlikte üç, solo olarak da dört albüm çalışması yaptı. Geçtiğimiz yıl içinde, Eddie Gomez, Marcus Miller ve Rachel Z.'nin albümlerinde çaldı. Lenny White, stüdyo müzisyeni olarak gösterdiği başarıların yanı sıra, konserlere, özellikle de kurucu üyesi olduğu The Front grubuyla gerçekleştirdiği gösterilere çok önem verir.

Çalışındaki zarafet ve klasla, Ron Carter, 60'lı yıllardan beri dünya çapında bir basçı ve viyolonselci olarak seçkinleşmiştir. Müzik dünyasındaki itibarı emsalsizdir.Tüm zamanların en önemli eşlikçi müzisyenlerinden biri olan Carter, müthiş tekniğini sergileyen pek çok albüm doldurmuştur. 1.90'lık boyu ile gurur ve zerafetin birleşimini sergileyen Ron, sahnede ve sahne dışında kibar sükunetiyle tanınır. Ron Carter, otuz yılı aşkın bir süredir mükemmel yeteneğiyle, zevk sahibi kıyafetlerini buruşturmadan ve ter dökmeden müzik yapıyor. Çalışmalarında, ayrıntılar zengin, "sound"u duru ve tekniği etkileyicidir. Performansları benzersiz bir biçimde beğeni gören Carter, caz dünyasının en popüler basçısı sayılabilir. 4 Mayıs 1937'de, Michigan eyaletinin Ferndale kentinde doğan Ron Carter, on yaşında viyolonsel çalmaya başladı. Ailesi Detroit'e taşınınca, Carter burada viyolonsel çalan müzisyenlerin çoğunlukla beyaz olmasından kaynaklanan önyargılarla karşılaştı ve basa geçti. Eastman School'un Filarmoni Orkestrası'nda çaldı 38 Tiyatro Tiyatro

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 10 Temmuz 1995 Saat: 21.00


pe cy a


2. Uluslararası İstanbul Caz Festivali

Açıkhavada Bir Kez Daha Latin Rüzgârı;

T i t o Puente ve Latin Caz Grubu katıldı. Terhis olduktan sonra, New York'taki Juilliard Müzik Akademisi'nde dersler aldı ve 1946-47 yılları arasında Jose Curbelo ve Femando Alvarez'in Orkestraları'nda çaldı. Curbelo'nun topluluğundayken, ileriki yıllarda baş rakibi olacak T i t o Rodriguez ile birlikte çaldı. T i t o kısa sürede çarpıcı bir aranjör olarak tanındı ve bu sayede pek çok ünlü orkestra şefi ona düzenlemeler ısmarladı.

pe cy a

Tito Puente -Timbal, vibrafon Jose P e r e z - Trompet Sam Burtis - Trombon Mario Rivera - Saksofon, flüt Roberto Porcell - Saksofon Sonny Bravo - Piyano Robert Rodriguez - Bas Jose Madera - Konga Ray Vega - Trompet, flugelhorn Johnny Rodriguez - Bongo

D ö r t Grammy ödülü ve d o k t o r a sahibi, film artisti, müzik okulu öğrencilerinin velinimeti, uluslararası başarı kazanmış sanatçı T i t o Puente'yi tanımlamaya sıfatlar yetmiyor. Timbal üstadı, büyük orkestra şefi, değeri bilinmemiş vibrafon ustası, yetenekli saksofoncu, piyanist, konga ve bongo çalgıcısı Tito'nun Latin müziğinde el atmadığı alan kalmamıştır. 1993'te Mario Bauza'nın ölümüyle Puente, Latin-Caz, salsa ve Afro-Küba / Afro-Latin müziğinin duayeni konumuna yükselmiştir. 20 Nisan 1923'te New York'un Harlem Hastahanesi'nde dünyaya gözlerini açan Puerte Rico kökenli Ernesto A n t o n i o Puente Jr., namı-ı diğer Tito, Harlem'in doğusundaki "El Barrio"da büyürken bir müzik dehası çocuk olarak isim yaptı. Daha beş yaşındayken kız kardeşiyle birlikte dans yarışmalarına katılıyordu. Yedi yaşında piyano dersleri almaya, on yaşlarındayken de sonradan asıl hüneri olacak davul ve vurmalı çalgılar eğitimine başladı. Başlangıçta niyeti ünlü bir dansçı olmaktı, ancak bu hayali bir kaza sonucu bilek adalesinin yırtılmasıyla son buldu. Puente, 1936 yılında, N i n o Morales Orkestrası'nda davul çalmaya başlayarak profesyonel meslek yaşamına adım attı. 1941 yılında Machito Orkestrası'yla birlikte çaldı. Araya 2. Dünya Savaşı girdi ve Tito askeri görevini yerine getirmek üzere üç yıllığına A B D Deniz Kuvvetleri'ne 40 Tiyatro... Tiyatro

1940'ların sonlarında, Pupi Campo'nun Orkestrası'nda menajer ve aranjör rollerini üstlenip timbal çalan T i t o kendi grubunu kurdu. Onların latin "jam" stili descarga gösterilerini izleyip etkilenen organizatör Federico Pagani, topluluğu Picadilly Boys diye adlandırdı. Puente bu grupla bazı kayıtlar yaptı. Kısa bir süre sonra da, onlara Tito Puente ve Orkestrası ismini verdi. Puente ve grubu, şarkıcı Vincento Valdes ile birlikte, Secco plak şirketi için ilk kayıt çalışmasını gerçekleştirdi. 1949 yılının sonlarına doğru, Puente, yeni bir Latin plak şirketi olan Tico'nun bir kaydı için, d ö r t t r o m p e t , üç t r o m b o n , d ö r t saksofon ve r i t m seksiyonundan oluşan bir topluluk kurdu. Bu kayıt çalışmalarından birinin sonunda, Abaniquito'nun t r o m b o n ve saksofonları dışarda bırakan ateşli bir versiyonu ortaya çıktı. Diskjokey Dick "Ricardo" Sugar'ın şarkının sözlerini İngilizce'ye çevirmesi sayesinde bu parça ilk popüler mambo hitlerinden biri oldu. Puente, 1940'lı yılların sonlarıyla 1950'li ylların ortaları arasında, Tico yapımı pek çok albüm çıkardı.

Puente, T i t o Rodriguez ve Machito ile birlikte, 1950'lilerin mambo döneminin krallarından biri oldu. Ama Tito, New York'taki ünlü "Mambo Cenneti" Palladium Balo Salonu'nda sürekli assolist olarak programa çıktığı için, Rodriguez'le araları açıldı. RCA Victor'la anlaşma imzalayan Puente, 1956-60 yılları arasında, unutulmaz Cuban Carnival ve tüm dönemlerin en çok satan albümü Dance Mania da dahil olmak üzere, kan kaynatıcı dans parçalarıyla ateşli "jam session"ları


elemanları arasında Arjantinli piyanist Jorge Dalto, kemancı Alfedo de la Fe ve konga çalan Carlos "Patato" Valdez'in yer aldığı Latin Vurmalı Çalgılar Caz Topluluğu (LPJE) ile birlikte kayıt çalışmaları yaptı. Bu grup bir bakıma, 1983 Concord/Picante yapımı Tito Puente And His Latin Ensemble On Broadway albümüyle ortaya çıkacak kendi Latin caz topluluğunun öncüsüydü, Tito bu albümle bir Grammy ödülü daha kazandı. Tito, 1984-1991 yılları arasında, "Latin Ensemble" ile birlikte Concord/Picante yapımı yedi albüm daha çıkardı, bunlardan Mambo Diablo ile Goza Mi Timbal Grammy ödülü kazandı. 1991'de RMM Plak Şirketi'nden çıkardığı The Mambo King: 100th LP albümü için Tito, şirketin vokalistlerine ve Santos Colon ile Celia Cruz'a eşlik edecek bir büyük orkestraya dönüş yaptı. Bu plağın Tito'nun 100. albümü olarak tanıtılmasına karşın, müzisyenin 1992'ye kadar çıkardığı albümler bu sayının çok üzerindeydi. Tito ayrıca 1992 yapımı "The Mambo Kings" filminde rol aldı. Tito Puente, yukarıda sayılan müzisyenlerin yanı sıra, aralarında Tico Al Stars, Fania Al Stars, Bobby Capo, Camilo Azuquita, Gilberto Monroig, Sophy, Myrta Silva, Manny Roman, Doc Severinsen, Woody Herman, Buddy Morrow, Terry Gibbs, George Shearing, Phil Woods, Pete Escovedo ve Escovado'nun kızı Sheila E.'nin de sayılabileceği, Latin müzik ve caz dünyasının değişik isimleriyle kayıt çalışmaları yapmıştır.

a

birleştirdiği bir dizi albüm çıkardı. Dance Mania'da ilk kez stüdyoya giren Santos Colon, 1970'te solo kariyerine atılıncaya kadar, Puente'nin şarkıcılığını üstlendi. Puente'nin 50'lerin ortalarından, sonlarına kadar, Tico ve RCA Victor plak şirketlerinden çıkardığı albümler, tamamiyle, o dönemin çok popüler ça ça ça ritmine adanmıştı. Puente, özgün Küba ça ça ça şarkılarını alıp, onları keman/flüt ikilisine dayanan charanga biçiminden, nefesli çalgılar ağırlıklı "big band'lere uyarladı. Puente'nin 50'li yıllardaki orkestraları Ray Barretto, Mongo Santamaria, Willie Bobo ve Johnny Pacheco gibi yıldızlardan oluşuyordu. Tito ve Orkestrası, 1960 yılında, GNP Plakçılığa Exciting Band İn Holywood (yada Puente Now) albümünü doldurmak üzere Amerika'nın batı yakasına gitti. Puente, 60'lı yılların başında, Broadway şovlarının Latin düzenlemelerini, bossa nova ve "big band" kayıtlarını bir potada eriten GNP albümleriyle daha birçok melez hite imzasını' attı. Puente, büyük sükse yapan parçası "Caramelos"u içeren Pachanga Con Puente albümünü doldurmak için, 80'li yılların ortalarına kadar beraber çalışacağı Tica Plakçılıkla tekrar anlaştı. 1962'de çıkardığı El Rey Bravo albümü aslında bir "descarga" örneğiydi; aslında Puente'nin tarzına hiç uymayan bu çalışma onun en güçlü albümlerinden biri sayılır. Kübalı kemancı ve flütçü Pupi Legarreta'nın da çaldığı bu plakta, Santana'nın 1970'de latin-rock tarzında yorumladığı, yılların Puente klasiği "Oye Como Va"nın özgün versiyonu da yer alıyordu. 1965 yılında Allegre plak şirketiyle anlaşan Tito, yapımcılığını şirketin kurucusu Al Santiago'nun üstlendiği ve vokallerde Chivirico Davila'nın seçkinleştiği Y Parece Bobo albümünü doldurdu. Santiago ayrıca, Tito'nun "Salsa Kraliçesi" Celia Cruz ile yaptığı ortak çalışmalardan ilki olan ve Tico plakçılık tarafından çıkarılan Cuba Y Puerto Rico Son... albümünün ortak yapımcılığını üstlendi. Tito, bunların yanı sıra 1965-67 yılları arasında La Lupe ile birlikte bir dizi başarılı albüm doldurdu ve 70'li yılların başlarında Beny More'nin dul eşi Noraida ile birkaç albüm yaptı. 60'lı yılların sonlarında çıkardığı 20th Anniversary ve The King Tito Puente albümlerinde Tito, boogaloo adı verilen, ritm&blues / Latin fusion tarzının karşı konulmaz popülaritesine boyun eğmek zorunda kaldı. Daha önce Kako ve Willie Rosario ile birlikte çalışmış olan Panamalı vokalist Miguel "Menique" Barcasnegras, 70'li yılların başlarında, kısa bir süre için Puente'nin orkestrasında görev aldı. 1977 yılında, Tito ve eski şarkıcısı Santos Colon The Legend albümünde tekrar bir araya geldiler. Albüme adını veren parçayı Ruben Blades bestelemişti. Grammy ödülüne aday gösterilen bu albümün yapımcılığını, "Salsa Dehası" Louie Ramirez üstlenmişti. Ertesi yıl, Puente'nin Benny More'nin anısına doldurduğu üç albümün ilki, Grammy ödülünü kazandı. Puente'nin orkestraları ve çıkardığı albümler, 70'li yılların önemli Latin müzisyenlerini ve vokalistlerini dinlemek için gerçek bir kaynak oluşturuyordu. Tito, Cal Tjader ve Ray Barretto'nun 70'lerde Fantasy ve Atlantic için doldurdukları albümlere konuk sanatçı olarak katıldı. Puente 1979 ve 1980'de Avrupa turnesine çıktığı ve

pe

cy

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 1 Temmuz 1995 Saat: 20.30

Tiyatro... Tiyatro... 41


cy a

pe


a

pe cy


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Afrika 'dan Olağanüstü Bir Ses;

Youssou N'Dour Orchestre Baobab ve Orchestre Le Sahel gibi diğer Dakar gruplarının da aynı dönemde üzerinde çalıştığı, elektronik batı çalgıları ile geleneksel Wolof ritmleri ve güftelerini birleştiren, ileriki yıllarda mbalax diye adlandırılacak müzik türünü yaratmaya başladı. 1979 yılında Star Band'den ayrılarak, 1982'de Süper Etoile de Dakar olarak yenileyeceği Etoile de Dakar grubunu kurdu. İşte bu dönemde, N'Dour'un güçlü, çok ritmli Wolof halk şarkılarını, çeşitli batı çalgılarını ekleyerek tekrar yorumlamasıyla olgun mbalax stili ortaya çıktı; akıcı, flamenko benzeri gitarların oluşturduğu bir temelin üzerine, fuzz-box gitar soloları ve Stax şirketinin yayınladığı plaklardaki nefeslilere dayanan bir tarz. Yavaş yavaş kendine özgü bir "sound" geliştirdi. 1981'de Tabaski albümüyle başlamak üzere, gitgide artan bir yoğunluğa ve düzenleme gücüne sahip on kaset çıkardı. Besteler, halk hikâyelerinden Dakar'daki yaşamı kutlamaya ve şehre göç edenlerin sorunlarına kadar pek çok lirik konuyu ele alıyordu. Senegal'de, N'dour'un ünü arttı. Methiye şarkıcılığındaki yeteneği, N'Dour'un şarkılarıyla ölümsüzleşmek isteyen ve bu ayrıcalık için çok büyük paralar ödemeye hazır, zengin ve ünlü işadamlarını çekiyordu. Daha yoksullar, özellikle de kent geaçliği, N'Dour'un Wolof kökeninden duyduğu gururla kendilerini özdeşleştiriyor, aynı zamanda da kullanılan çalgıların ve düzenlemelerin müziğe kattığı rock ve soul çeşnisinden de zevk alıyorlardı. Şarkıcının müziği, Batı'da çıkardığı iki klasik albümle, Immigres (1985) ve Nelson Mandela (1986), Sengal'in dışında daha geniş ilgi gördü ve sürekli olumlu eleştiriler alarak ABD, İngiltere ve Fransa'da yüksek plak satışları elde etti. N'Dour'un modern Afrika pop stili, Peter Gabriel ve Paul Simon gibi çok farklı tarzda

pe

cy

a

Youssou N'Dour - Vokal Habib Faye - Bas, tuşlu çalgılar Assane T h i a m - Tama Babacar Faye - Vurmalı çalgılar Mamadou (Jimi) Mbaye - Gitar Pape Oumar N g o m - Ritm gitar Seydou N o r o u ( T h i e r n o ) Koite - Saksofon Mamadou N d o y e - Trompet Ibrahima (Ibou) Cisse - Tuşlu çalgılar Fallilou Amadou (Gallas) Niang - Davul Victoria Catherine (Vivian) Chidid - Geri vokal Miriam Betty - Geri vokal Joseph Raphacl Boushanzi - Dansçı

Senegalli sanatçı Youssou N'Dour'un her konseri bir olaya dönüşmekte, sahne üzerindeki sanatçılarla uzun Afrika yolculukları yaşanmaktadır. Bu olay grubun yaratıcısına bir göz atalım. 1959 yılında, Dakar'ın Medina "eski kent" bölgesinde doğan Senegalli Youssou N'Dour, tanınmış bir geleneksel müzisyen olan Ndeye Sokhna Mboup'un oğludur. Annesi sayesinde, temelini Wolof halkının geleneksel müziğinden alan Youssou, ilk konserini iki yerel müzik ve drama grubuyla gerçekleştirdi; bunlardan biri, 1972 yılında katıldığı Sine Dramatic grubuydu. Ertesi yıl, ilk kez modern bir orkestra ile, Orchestra Diamono'nın eşliğinde, halk önünde şarkı söyledi- 1975 yılında bu orkestrayla birlikte Gambia turnesine çıktı; yollarda geçecek bir yaşama atılmak için daha çok genç olduğunu söyleyen anne ve babasının ısrarları üzerine geri döndü. 1976'da, Dakar'ın en ünlü gece klübü Miami Club'ın sürekli orkestrası Star Band'e katılarak, kendisini Senegal'in öncü müzisyenlerinden birine dönüştürecek meslek yaşamına adım attı. Bu orkestrayla N'Dour, 44 Tiyatro... Tiyatro..


pe

cy

a

müzik yapan sanatçıları bile etkilemeye başlamıştı. Aslında, N'Dour'u 1986 yapımı albümü So ile Amerikalı ve İngiliz sanatçılara tanıtan da, sanatçıyı grubu The Süper Etoile ile birlikte, çıktığı dünya turnesine katılmaya çağıran da Peter Gabriel'di. 1988 yılında Youssou N'Dour, Peter Gabriel, Bruce Springsteen, Sting ve Tracy Chapman'la birlikte Uluslararası Af Örgütü'nün "İnsan Hakları Şimdi!" turnesine katılan baş isimlerden biriydi. (N'Dour, son albümü The Guide'da yer alan ve "Chimes Of Freedom" parçasına eşlik eden Branford Marsalis ile bu turne sırasında dost oldu.) Sanatçı Dakar'a, beraberinde, kayıtlarında geleneksel Senegal müziğini daha derinlemesine araştırmasına olanak sağlayacak bir Akai sampler'la döndü. N'Dour'un Virgin yapımı ilk uluslararası albümleri (prodüktörlüğünü George Agony'nin yaptığı ve N'Dour-Gabriel ikilisinin ortak bestesi "Shaking The Tree"yi içeren 1989 yapımı The Lion ile Michael Brook'un prodüktörlüğünü üstlendiği 1990 yapımı Set albümleri), Brian Cullman'ı Rolling Stone dergisinde şu satırları kaleme almaya yöneltti: "Son olarak Bob Marley'in gördüğü türden evrensel bir ilgiyi gerçekten sağlayan bir üçüncü dünya sanatçısı daha varsa, bu tüm Afrika tarihini içerdiği izlenimini veren olağanüstü bir sese sahip Youssou'dur. Ama bazı Batılı "pürist"lere göre, N'Dour'un albümleri fazlasıyla Batı etkisinde kalmıştı; bununla birlikte Senegalli dinleyiciler bunları müthiş bir heyecanla karşıladılar. 1991 yazında Youssou N'Dour, ünlü film yönetmeni Spike Lee'nin Columbia tarafından dağıtılan 40 Acres & A Mule Musicworks plak şirketiyle anlaşma imzaladı. N'Dour, Lee'nin pek çok tarzı içeren "Afro-Amerikan müziğinin mirasını genişletmek" ülküsünden ve kendi müziğinin de bu mirasın bir parçası olduğu inancından çok etkilenmişti. Bu birlikteliğin sonucunda ortaya, yapımcılığını N'Dour'un üstlendiği, Dakar'daki en son teknolojiye sahip Xippi Stüdyosu'nda gerçekleştirilen, 1992 yapımı Eyes Open albümü çıktı. N'Dour'un grubu The Süper Etoile ile doldurduğu bu albüm Grammy Ödülü'ne aday gösterildi. Eyes Open'ın piyasaya çıkmasından bu yana, Youssou N'Dour, Dünya Çocuk Yılı bağlamında UNlCEF'in

elçiliğini yaptı. 1993 yılının Temmuz ayında, bestelediği bir Afrika operasının ilk gösterimi Paris Operası'nda gerçekleştirildi. Yakın bir geçmişte BBC'nin Dünyanın Ritmleri programının bir bölümü N'Dour'a ayrıldı. Youssou N'Dour, Eyes Open'da olduğu gibi, Batı Afrika'nın en gelişmiş kayıt olanaklarına sahip olan Xippi stüdyolarında gerçekleştirdiği yeni albümü The Guide'ın da yapımcılığını üstlendi. SAPROM'un (Afrika Tanıtımı Derneği) kurucusu olan N'Dour, bu stüdyoda birçok Senegalli sanatçıya kayıt yapma olanağı sağladı. Youssou, müziksel ve temasal bir bütünlüğe sahip olan The Guide albümünde, yeni alanlara el atarken dinleyicilerin daha uzun yıllar izleyeceği bir müzik yolunun taşlarını da döşüyor. Kültürlerarası çarpışma nefis bir şekilde sürmekte... Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 5 Temmuz 1995 Saat: 21.30 Tiyatro... Tiyatro..45


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Caz Dünyasında Bir Kül Kedisi Öyküsü;

Jashua Redman alçakgönüllülüğüyle, "Büyük bir caz müzisyeni değilim. Daha işin başındayım ve ancak üç yıldır ciddi bir biçimde müzikle ilgileniyorum. Bana yöneltilen bütün bu ilgiden kendimi çok rahatsız hissettiğim zamanlar oldu. Ayrıca, etrafta birçok yetenekli, ilgiyi hak eden genç müzisyenin olduğunu, ancak çoğunun farkına varılmadığını ve de varılmayacağını bilmek çok acı", diyor. joshua, Harvard'a girince, üniversitenin caz orkestrasında çalmaya başladı. Sınıf arkadaşları, onu çekingen ve yeteneklerinden emin olmayan biri olarak anımsıyorlar. Öyle ki, Joshua, kendisini 1994 Grammy ödüllerinde geçecek olan Joe Henderson, konuk sanatçı olarak orkestrayla birlikte çaldığında, usta saksofoncunun varlığından o kadar çekinmişti ki, orkestra şefinin, Henderson'la birlikte bir parça çalma teklifini geri çevirmişti. Babasının büyük cazcı Dewey Redman olduğunu çok az kişiye söylemiş olmasına rağmen, söylenti çabucak etrafa yayılmıştı. 1989 yılında, üniversitenin son sınıfına geçtiği yaz tatilinde, ilk önemli iş bağlantısını yaptı; babasının yönettiği bir grupla Manhattan'ın ünlü caz klübü Village Vanguard'da çaldı. Bu konserler, baba oğulun birlikte iki yıl sürecek kayıt ve konser çalışmalarının başlangıcı oldu. Joshua Redman, Harvard'ın Sosyal Bilimler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Yale Üniversitesi'nin Hukuk Fakültesi'ne kabul edildi. Artık akademik başarısından yeteri kadar memnun olduğu için, bir süreliğine kendini müziğe adamaya karar verdi. Yale'deki kaydını bir yıllığına dondurdu ve dört müzisyen arkadaşıyla birlikte, müzik yapmak için Brooklyn'e gitti. Oturdukları evjoshua'nın babasının yaşadığı yerden pek uzakta değildi ve hayatlarında ilk defa baba oğul sık sık görüşmeye başladılar. Bir yıl kadar sonra da birlikte Choices adlı bir albüm doldurdular. Tenorda Joshua, altoda Dewey, müthiş bir tempoyla karmaşık akor dizeleri üzerinde şimşek

a

Joshua Redman - Saksofon Peter M a r t i n - Piyano Chris T h o m a s - Bas Brian Blade - Davul

pe

cy

Joshua Redman'ın caz dünyasında yükselişi, 1993 yılının Külkedtsi öyküsüdür denilebilir. Hemen hemen her yıl, genç bir caz müzisyeni, plak şirketi tarafından şişirilerek, Yeni Marsalis olarak tanıtılmıştır. Oysa hiçbirinin başarısı sürekli olamamıştır. Ama saksofoncu Joshua Redman galiba bu kuralı bozdu. Joshua, üç yıl önce ani ve şaşırtıcı bir biçimde caz sahnesine çıkışından itibaren, son on yılda hiçbir yeni caz müzisyeninin başaramadığı kadar olumlu eleştiri almış ve ilgi görmüştür. On yıl önce Wynton Marsalis'in de söylediği gibi, Redman'da "daha caz hakkında öğrenecek çok şeyim var" diyor. Redman'ın Marsalis'le bir başka benzerliği de, hem müzikseverlerin hem de eleştirmenlerin nefesini kesen bu gencin ikinci kuşak bir caz müzisyeni olması (Joshua, ünlü tenor saksofoncu Dewey Redman'ın oğludur). Hoşuna gitsin ya da gitmesin, 26 yaşındaki Joshua Redman, günümüzde caz dünyasının canlı bir özetidir. Sanatçının Mart 1993'ten beri çıkardığı üç albümü, 350 bine yakın satmıştır. Bu, çoğu caz müzisyeninin hayatı boyunca sattığı albüm sayısının kat kat üstündedir. Her yıl kendi grubuyla dünyanın çeşitli yerlerinde 250 kadar konser vermektedir ki, bu onun yaşındaki bir sanatçı için pek alışılmış bir şey değildir. Caz müziğinin gerektirdiği olgunlaşma sürecini henüz tamamlamamış bir müzisyen için olağanüstü sayılabilecek derecede medyanın ilgisini çekmiştir. Redman, caz müzisyenlerinden çok pop starlarına özgü bir imaj yaratma aşamasındadır. Meslek yaşamındaki hızlı yükselişine karşın, başarısı karşısında bilgece bir yaklaşım içindeki Redman, her zamanki 46 Tiyatro... Tiyatro..


a

pe cy


benzeri cümleleri uçuşturdular. 1991 Sonbaharına gelindiğinde, suskun ve benliğini bulmaya çalışan Joshua Shedroff, bir anda ağırbaşlı ve kendine güvenen Joshua Redman olmuştu. Neden soyadını değiştirmeyi gerekli gördüğünü, sahnede Dewey Redman'ın oğlu Joshua Shedroff olarak sunulmanın akıl karıştırıcı olduğunu söyleyerek açıklıyordu. Aynı yılın sonlarına doğru, Joshua, Thelonious Monk Enstitüsü'nün düzenlediği, saygın Ulusulararası Saksofon Yarışması'na katılan dünyanın en iyi 200 genç saksofoncusu arasındaydı. Bu yarışmayı kazanan müzisyen, yarışma geleneğine göre büyük bir plak bir numaralı Tenor Saksofon (Daha Fazla Tanınması Gereken Yetenek) unvanını aldı. Geçtiğimiz Aralık ayında Down Beat Okuyucuları Anketi'nde iki birincilik daha kazandı: Wish albümüyle "Yılın Albümü" ve "Yılın Caz Müzisyeni". Böylece, tenor saksofon dalında birinciliği birkaç oylajoe Henderson'a kaptırınca, Henderson'un bir yıl önceki üç dalda birden ödül kazanma rekoruna erişemedi. Geçtiğimiz yıl içinde, Joshua, Beyaz Saray'da Bili Clinton'la "jam" yaptı, Lincoln Center Jazz Orchestra ile birlikte çaldı, babası Dewey ile birlikte saksofonlarını konuşturdukları ikinci bir albüm (African Venüs) doldurdu, Brad Mehldau, Brain Blade, Christian Mc Bride gibi kendi kuşağından müzisyenlerle kurduğu grubuyla Mood Swing'i doldurdu ve konuk sanatçı olarak bazı albümlerde çaldı. Bunların arasında Milt Jackson'ın The Prophet Seaks, Roy Hargrove'un With the Tenors of Our Time ve Michel M'dege Ocello'nun Plantation Lullabies sayılabilir. "Tenor Saksofonun Veliaht Prensi" diye övülen Joshua Redman, asInda cazın Sihirli Değneği'ni (Miles Davis ve John Coltrane gibilerinin hemen tanınan büyüleyici tınısını) henüz keşfetmiş değil. Ancak o daha sadece 26 yaşında ve hâlâ müzik paletindeki sonsuz renk tonlarını özümseme aşamasında. Büyüme çağlarında Funkadelic ve Beatles'dan etkilendiğini, günümüzde Nirvana ve A Tribe Called Quest gruplarına hayran olduğunu, hastalık derecesinde MTV seyrettiğini ve rapçılarla albüm yapmaktan zevk alacağını söylemekten de çekinmiyor. Sonuçta, Redman'ın bu kadar ilgi görmesinin asıl kaynağı, saksofonunu çalarken duyduğu ve çevresine yaydığı keyif.

pe

cy

a

şirketiyle anlaşma imzalıyordu. Joshua, her zamanki masumiyetiyle, yarışmaya eğlence olsun diye katıldığını söylüyordu. Ne de olsa, jüri üyeleri arasında Benny Carter, Jimmy Heath, Jackie McLean, Branford Marsalis ve Frank Wess gibi ünlü caz müzisyenleri vardı. Ancak, Joshua "şaşırtıcı" bir performans sergileyerek, yarışmayı daha ilk turda oy birliğiyle kazandı. Joshua, plak şirketleriyle sürdürdüğü çetin pazarlıklar sonunda, 1992 yazında, Warner Bros'la anlaşma imzaladı. Joshua, hem Grammy ödülüne aday gösterilen ve yalnızca dört saat içinde, genç bir dörtlüyle doldurduğu ilk albümü Joshua Redman'ı; hem de aslında ilkinden üç hafta önce doldurduğu, davulcu Billy Higgins, basçı Charlie Haden ve gitarist Pat Metheny ile yaptığı ikinci albüm çalışması Wish'i 1993 yılı içerisinde piyasaya çıkardı. İki albüm de caz listelerinde bir numaraya kadar yükseldi. Caz müziğinin alması gereken yön hakkında bir türlü görüş birliğine varamayan eleştirmenler, 24 yaşındaki genç saksofoncuyu övme konusunda hemfikirdiler. Bazı çevrelerce Joshua Redman, birdenbire, Charlie Parker, Dexter Gordon ve Redman'ın efsanevi kahramanı Sonny Rollins gibi, caz müziğinin en büyük saksofoncularının varisi olarak görülmeye başlanmıştı. Ayrıca, saksofoncu Michaem Brecker'a göre, o bir "dahi"ydi; Pat Metheny'e göre ise son yirmi yılın en önemli genç müzisyeni". Branford Marsalis de Joshua'nın ilk albümünü dinlediği andaki tepkisini özellikle hatırlıyor: "Vay canına! Nereden çıktı bu?" demişti. Joshua Redman, 1992 ve 1993 yıllarında Jazz Times Okuyucu Anketi'nin "En iyi Genç Sanatçı" kategorisinde birinci olduktan sonra, 1994 yılında da hem Rolling Stone'un, hem de Down Beat'in Eleştirmenler Anketi'nde "Yılın Caz Sanatçısı" seçildi. Yine 1994'te Down Beat'in Eleştirmenler Anketi'nde 48 Tiyatro... Tiyatro...

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 11 Temmuz 1995 Saat: 21.00


pe cy a


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

İnsan Sesinin büyüsü

The Manhattan Transfer

a

Gerçekten de, Manhattan Transfer'in 30'lu yıllardan 90'lara kadar uzanarak Big Band, Bebop, Doo-Wop, günümüzün rock-çeşnili pop müziği, fusion caz ve Brezilya kökenli ezgileri taşıyan müzik repertuarı, oldukça hareketli ve hatta sürekli gelişen bir yapıda. Grup, bu stilleri her seferinde taze, çağdaş ve tümüyle kendine has bir şekilde yorumluyor. Hauser, 1972 yılında, bir vokal grubu kurmayı planladığı sıralarda, taksicilik yaparken arabasına bir konga çalgıcısını alır. Bu müzisyen onu, garsonluğun yanı sıra Laurel Canyon adlı bir grupta şarkıcılık yapan Janis Siegel ile tanıştırır. Daha sonra, Laurel Mess adlı başka bir şarkıcıyı da arabasına alan Tim, bu iki bayandan hazırladığı bazı demo kayıtlarında şarkı söylemelerini'ister. Hemen ardından Laurel, Tim ve Janis'i Grease'de rol alan Alan Paul ile tanıştırır. "Hepimiz bir araya geldik ve saatlerce konuştuk" diye anımsıyor Tim, "popüler müzikteki dört sesli armoninin eksikliğinden ve uygulanabilirliğinden söz ettik. Birkaç saat içinde de Manhattan Transfer doğmuştu." New York'taki Trude Heller's ve Max's Kansas City gibi kulüplerde çalışmaya başlayıp dikkatlice düzenledikleri sahne şovlarıyla kısa sürede pek çok hayran kazandılar. 1975 yılında Atlantik plak şirketinden çıkardıkları, grubun adını taşıyan ilk albümleriyle yola koyuldular. Albümdeki Tuxedo Junction, Candy, Sweet Talking Guy, Operatör, Java Jive, Gloria gibi zekice seçilmiş parçalardan oluşan karışım, gelecekteki albüm ve konserlerinin yapısını oluşturdu. O yaz CBS kanalında son derece deneysel televizyon şovları yayınlandı. Bu şanslı başlangıcın ardından, birkaç yıl içinde, hemen he kıtada konserler vererek dünya görüşlerini geliştirdiler. Sonraki iki albümleri, Coming Out ve Pastiche, özellikle Avrupa'da çok başarılı oldu ve grubun pek çok şarkısı listelerde ard arda ilk 10'a girdi.

cy

Cherly B e n t y n e - Vokal Tim H a u s e r - Vokal Alan Paul - Vokal Janis Siegel -Vokal Yaron Gershovsky - Müzik Direktörü Larry Klimas - Saksofon Jay A z z o l i n a - Gitar F r a n c i s k o C o l o n - Vurmalı çalgılar Cliff A l m o n d - Davul

pe

İnsan sesi en doğal müzik aleti olmayı sürdürüyor. Dört olağanüstü sesi bir arada düşünün, işte karşınızda Amerika'nın bir numaralı vokal topluluğu Manhattan Transfer. Hayranları, meslekdaşları ve eleştirmenler onları müzik yenilikçileri olarak kabul ediyor. Yakın bir geçmişte Playboy dergisi tarafından altıncı kez "En İyi Caz Grubu" ve Down Beat dergisi tarafından da 1980'den 1990 yılına kadar her yıl "En İyi Vokal Grubu" seçildiler. 1979 yılından bu yana doldurdukları her albümle Grammy ödülü kazandılar. Grubun Vocalese ve Brasil albümleri benzersiz başyapıtlar olarak övgü aldı ve vokal müziğe yeni standartlar getirdi. Uzun bir süredir, Tim Hauser, Janis Siegel, Alan Paul ve Cheryl Bentyne, vokalleri öne çıkaran, çoğu özgün parçalardan eklektik bir repertuar oluşturdular. Grubun ortak çalışmaları pek çok farklı stili içermesine karşın, yine de Manhattan Transfer'i bir caz grubu olarak tanımlayanlar çıkabilir. Oysa grup böylesine tanımlamalardan hoşlanmıyor. "Kendimizi hiçbir zaman tek bir müzik türüyle sınırlamadık" diyor grubun kurucu üyesi Tim Hauser. "Ama müziğimize damgasını vuran hiç şüphesiz dört sesli armoni. Başlangıçtan beri, soprano, alto, tenor ve bas seslerden oluşan "sound"umuza, Count Basie Orkestrası saksofonlarının yapısını temel aldık." 5 0 T iy a t r o . . . T iy a t r o . . .


başarılarından biriydi. 1991 yılında grup, Columbia plak şirketi için yaptığı ilk albüm olan The Offbeat of Venues'ü doldurdu. Albüme canlılık katan, grubun beste yapma konusundaki çarpıcı yeteneğiydi. Her biri besteci olan, grubun-dört üyesi de albüme katk+da bulundular. Manhattan Transfer'in çağdaş müziğin en iyi ve parlak isimleriyle işbirliği yapabilme becerisi, bu çalışmada da ortaya çıkmıştı. Doobie Brothers grubunun eski solisti Michael McDonald, Ambrosia gurubundan David Pack, Take 6 grubundan Mervyn Warren, ünlü trompetçi/besteci Mark Isham ile Donald Fagen gibi değerli müzisyenler, kendilerine has tarzlarıyla, vokallere ağırlık veren, eklektik bir dizi parçadan oluşan bu albümün yaratılmasına katkıda bulundular. 1994 yılında grup bir başka alana da el attı. Grubun çocuklar için doldurduğu ilk albüm olan The Manhattan Transfer Meets Tubby The Tuba, USA Today gazetesi tarafından, 1945 yılının Paul Tripp / George Kleisinger klasiğinin "büyüleyici bir yorumu" olarak tanımlandı. Napoli Filarmoni Orkestrası eşliğinde doldurulan bu albümde topluluk, öykünün anafikrini iletmek için çalgıları insanlaştırmıştı (Pikolo Peepo ve Borozan Kaptan gibi): "Kendiniz olun, başka biri olamazsınız." 1995 yılında piyasaya çıkarılan Tonin albümüyle Manhattan Transfer Atlantic Plak Şirketi'ne geri döndü.

a

1979'da Laurel, kariyerini solo çalışmalarla sürdürmek üzere gruptan ayrılınca, seçmelerde göz kamaştırıcı bir performans sergileyen şarkıcı/aktris Cheryl Bentyne dörtlüye katıldı. Tam o sırada Manhattan Transfer dördüncü albümü Extensions'ı doldurma aşamasındaydı. Bu albüm Twilight Zone/Twilight Tone ve W o n Hendricks'in yazdığı sözlerle yorumladıkları Weather Report'un ünlü parçası Birdland'i de içeriyordu. Bu uyarlama Manhattan Transfer'e ilk Grammy ödülünü getirirken Janis'e de şarkıcılar arasında benzeri bir başarı sağlıyordu. 1981 yılı grup için özel bir onur kaynağı oldu. Manhattan Transfer, aynı yıl içinde hem pop müzik hem de caz kategorilerinde Grammy ödülünü alan ilk grup olarak müzik tarihine geçti. Ödül kazanan Boy from New York City ve Until I Met You (Corner Pocket) adlı iki şarkı da Mecca for Moderns albümünde yer alıyordu. Bir yıl sonra Bobby Troup'un ünlü parçası Route 66'in yeni uyarlaması (Sharky's Machine filminin müziğinde ve Manhattan Transfer'in Boo Doo W o p albümünde yer almıştı) ve 1993'de Bodies and Souls albümündeki Why Not! adlı parçalarıyla yine Grammy ödülünü kazandılar. 1985 yılına gelindiğinde Manhattan Transfer, enstrümantal caz parçalarına söz yazılarak yaratılan "vocalese" müziğin bir numaralı uygulayıcıları olarak tanınıyordu. Grup, yeni albümleri için güfte ustası Jon Hendricks ile çalışmaya başladı. Bu çalışmaların ürünü olan Vocalese albümü, grubun yeteneklerini gerçekten sınayan zor ve karışık bir repertuar içeriyordu ve eleştirmenler tarafından bir zafer olarak tanımlandı. Albüm, Michael Jackson'ın Thriller albümünün başarısını saymazsak, 12 dalda Grammy'e aday gösterilerek tarihe geçti ve iki ödül kazandı. Manhattan Transfer'in Atlantic şirketine doldurduğu son albüm olan, 1987 yapımı Brasil, günümüzde David Byrne ve Paul Simon gibi müzisyenlerin sevdirdikleri çağdaş Brezilya müziği akımına öncülük ediyordu. Grup lan Lins, Milton Nascimento, Djavan, Gilberto Gil gibi günümüzün en yetenekli bestecileriyle birlikte çalıştı. Onların melodilerini yeniden düzenleyerek, Doug Fieger, Tracy Mann, Brock Walsh ve Amanda McBroom'un yazdığı etkileyici İngilizce şarkı sözleriyle seslendirdiler. Bunu yaparken, parçaların Brezilya kokusunu korudularsa da gerekli değişikliklerle onları daha anlamlı ve özellikle Amerikalılara seslenen bir biçime soktular. Özellikle gurur duydukları ve onlara bir Grammy daha kazandıran bu çalışma, grubun o zamana kadarki en önemli

pe cy

Yakın bir geçmişte Boston'daki Berklee Müzik Akademisi tarafından Müzik Doktorasıyla onurlandırılmalarına karşın, bu dört müzisyenden hiçbiri şimdilik ders vermeyi mikrofona tercih etmiyor. Sahiden de, neden yeğlesinler ki? Manhattan Transfer'in 24 parlak yıla yayılan kendilerine has müzik sanatı, zaten tam anlamıyla kusursuz bir ders örneği. Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 9 Temmuz 1995 Saat: 21.30

Tiyatro... Tiyatro... 51


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Büyülü Bir Norveç Rüzgârı;

Jan Garbarek Rainer Brüninghaus - Tuşlu çalgılar Marilyn Mazur - Vurmalı çalgılar

bulunan bu müzisyene ayrılmış olması gerçek bir hakbilirlilikti. Garbarek 70'li yılların başlarında Keith Jarrett gibi sanatçılarla yaptığı ortak çalışmalar sonucunda kısa gürede modern cazın seçkin isimleri arasına girdi. Jarrett'la gerçekleştirdiği birçok albüm projesinden sonra (Luminescence, A r b o u r Zena, Belonging, vb.), Garbarek I977'de Jarrett'in dörtlüsüyle Avrupa ve Amerika turnelerine çıktı. Sonra da Magico ve Folk Songs albümlerinde Charlie Haden ve Egberto Gismonti ile birlikte çaldı. Garbarek, ardından Eberhard Weber, David H o r n ve michael Di pasqua ile bir grup kurdu; ve birlikte 80'li yıllarda Avrupa, Amerika, Japonya ve Norveç'te turneye çıktılar.

a

Jan G a r b a r e k - Saksofon E b e r h a r d W e b e r Bas

pe cy

Jan Garbarek, 1.5 saat nefes almadan yaşayabilenler için doyumsuz bir ziyafet, kesintisiz bir büyü. Bu büyünün yaratıcısını besteci ve müzik kuramcısı George Russell şöyle tanımlıyor: "Avrupa'nın Django Reinhardt'tan bu yana yetiştirdiği belki de eşsiz yetenekli tek caz müzisyeni."

48 yaşındaki Garbarek, radyoda John Coltrane'nin " C o u n t d o w n " adlı parçasını duyduğunda çok etkilendi ve 14 yaşında kendi kendine saksofon çalmaya başladı. Bir yıl sonra, 1962 Norveç A m a t ö r Caz Şampiyonası'nın modern caz kategorisinde birinci gelen dörtlünün başındaydı. Yaşamının dönem noktası, 1965 yılında Molde Caz Festivali'nde George Russell'la karşılaşmasıydı. Russell'ın ünlü tezi "Lydian Chromatic Concept of Tonal Organization"ına hayran kalan Garberek daha sonraki yıllarda bu bestecinin yapıtlarının önemli bir solisti oldu. Garbarek ilk kayıt çalışmasını 1966'da gerçekleştirdi, aynı dönemde Varşova'da ve Prag'da festivallere katıldı. Ardından akustik ve elektronik üçlü ve dörtlülerden; piyano, klasik gitar, windharp ve kilise orguyla düetlere, yaylı çalgılar orkestrası önünde solo ve üçlülere kadar geniş bir yelpazede yaptığı çalışmalarını sundu. ECM plak şirketi için Alman p r o d ü k t ö r Manfred Eicher'le kayıt çalışmaları yapan ilk sanatçılardan biri olan Garbarek'in dokunaklı saksofonu, lider ya da eşlikçi müzisyen olarak alışılmamış yapıda birçok toplulukta görev aldığı 40'tan fazla ECM albümünde dinlenebilir. ECM'nin 500. albümünün (Jan Garbarek'in Twelve Moons adlı çalışması), dingin ve düşündürücü olduğu kadar tutkulu ECM estetik anlayışının geliştirilmesinde önemli etkisi 52 Tiyatro... Tiyatro...

Garbarek'in günümüzdeki çok başarılı grubunun temeli, 1982'de, şaşırtıcı derecede melodik Alman bas ustası Eberhard Weber'le birlikte çalışmaya başladıklarında atılmıştı. Grubun elemanlarında çok az değişiklik yapıldı ve yeni gelenlerde hep çok seçici davranıldı. Klavyeci Rainer Bruningshaus 1987'de piyanist Lars Janson'un yerini alırken, grubun en son katılan üyesi ise, daha evvel Miles Davis ve Wayne Shorter'la çalışmış olan Danimarkalı vurmalı çalgılar ustası Marilyn Mazur oldu. Yerini aldığı Nana Vasconselos'tan çok farklı bir stile sahip olan Mazur, dörtlüye yepyeni bir boyut kazandırdı ve Garbarek'in müziğinin derin İskandinav köklerine tamamiyle uyum gösterdi. Garbarek, 34 yıl önce Coltrane'nin müziğine vurulduğundan bu yana, uzun bir yol kat etti. O günlerdeki müziğinin bereketini sürekli olarak arıttı ve saksofonundan süzülerek yükselen o saf ama muhteşem sesi gerçek bir coşkuyla harmanlayarak, soğuk bir güzellik, çarpıcı bir melodi yalınlığı, armoni ve r i t m zerafetiyle seçkinleşen günümüzdeki stiline dönüştürdü. Üstelik bu "sound", yüceliğinin bir kısmını olsun elde edebilmek için uğraşan pek çok taklitçisinin çabalarına


karşın, kuşku götürmez bir biçimde tümüyle ona aittir. Günümüzde adı Amerikalı ustalarla birlikte anılan Garbarek, cazda özgün bir Avrupa tarzının ortaya çıkışıyla özdeşleşmiştir. Tınısı berrak, benzersiz, sade ve durudur. "Kuzey ve doğa, şarkı ve gizem", Garbarek, esin kaynağını böyle tanımlarve kuşkusuz müziğinin kökeninde bunlar yatmaktadır. Eğer sanatçının Norveç folkloruna bağlılığı bu derece güçlü olmasaydı, müziğine Brezilya ve Asya etkilerini katmakta bu denli başarılı olamazdı.

Eberhard W e b e r

cy

a

Bütün müziklerin kaynağının şarkı olduğu, sanatçının çoğu bestesinde hissedilebilir; dikkatinin çoğunu melodiye ve gerçekten etkileyici bir tutarlılıkla seslendirdiği melodik hatların temiz ifadesine verir. "Kendimi iyi hissettiğim zamanlarda her notaya bir anlam vermeyi umarım." Dingin bir melodinin kıvrımları arasından aniden Garbarek'in saksofonu yükselir; gücünü en yüksek noktalarda bile yitirmeden, hiç baştansavmacılığa kaçmadan, müziğe tümüyle egemen olur. Eberhard Weber'in şakıyan basıyla ünison çaldığı saksofonu, şarkılarına bir ilahi havası katar. Müziğindeki dinginliğin ve olgunluğun derin soluğu, tarzının modaya uygunluğu hakkında yöneltilebilecek tüm soruları ortadan kaldırır. Jan Garbarek'in oda müziği-caz sentezi, sessizlikten sonraki en güzel sestir belki de, ve o, bu müziğin yaratıcısı olarak betimleyici ve folklorik özellik ve etkilere de içten içe bağlıdır. Garbarek, yoğun ve son derece görsel müziğine sürekli yeni soluklar arayan özgün bir stilisttir.

pe

Ünlü Alman basçı Eberhard Weber, 22 Ocak 1940'da Stuttgart'da doğdu. Bir piyano öğretmeninin oğlu olan Weber, altı yaşında viyolonsel çalmaya başladı. O k u l orkestrasının ihtiyacı üzerine de 1956'da bas çalmaya

başladı. I960'lı yıllarda esas mesleği olan fotoğrafçılığının yanı sıra, bas çalarak büyük sükse yaptı. 1962'den itibaren özellikle piyanist Wolfgang Dauner ile birlikte birçok albüm kaydı gerçekleştirdi. 1970 yılında Et Cetera adlı caz-rock grubuyla ilk kez profesyonel oldu. Dave Pike ile ve daha sonra Volker Kriegel'le birlikte Spectrum adlı grupta çalıştı. 1973'te piyanist Rainer Brüninghaus ile yaptığı The C o l o u r Of Chloe albümüyle büyük başarı elde etti. Ralph Towner, Gary Burton gibi müzisyenlerle çalıştıktan sonra, Colours adlı grubunu kurdu. Jan Garbarek, Bili Frisell, Michael Di Pasqua ile birlikte çalıştı. Kendi adına önemli birçok albüm yapan Eberhard Weber, (Fluid Rustle, Yellow Fields, The Following Morning, Seriously Deep, Little Movements, Death in the Carwash, Chorus gibi...) ayrıca Baden Powell, Stephane Grappelli, United Jazz and Rock Ensemble, Kate Bush, Benny Bailey, Joe Pass, Jon Hiseman, Barbara Thompson, Pat Metheny, Singers Unlimited, A r t Van Damme gibi müzisyen ve gruplarla da çalışmalar yaptı.

Marilyn Mazur Danimarka asıllı kadın perküsyonist, davulcu ve besteci

Marilyn Mazur, 8 Ocak 1955 tarihinde N e w York'ta doğdu. Altı yaşında Danimarka'ya geldi. Önce piyano ve dans dersleri aldı. 15 yaşında beste çalışmalarına başlamıştı. 1973-78 yılları arasında Zirenes adlı grupta davul ve vurmalı çalgılar çaldı. 1980'lerin başından itibaren, Six Winds, Finn Savery'nin üçlüsü ve Pierre Dorge yönetimindeki NewJungle Orchestra'da çaldı. Aynı yıllar kendi adına ve saksofoncu Uffe Markussen'in de yer aldığı grubu ile albüm kayıtları gerçekleştirdi. Primi adlı ve 10 kadın müzisyenin yer aldığı grupta da yer aldı. 1985-89 yıllarında Miles Davis, I987'de Wayne Shorter'la çalıştı. Daha önce İstanbul Festivali çerçevesinde, Miles Davis'le birlikte yurdumuza da geldi.

Rainer Brüninghaus Alman piyanist Rainer Brüninghaus bugüne kadar birçok ünlü müzisyene eşlik etti ve kendi adına da önemli albümler hazırladı. Continuum, Freigeweht gibi. Bu albümleri dışında Eberhard Weber'in Colours grubunda da uzun süre yer alan Brüninghaus, ayrıca Freddy Studer, Jan Garbarek, Manfred Schoof, Ralf R. Hübner, Charlie Mariano gibi müzisyenlerin yanı sıra, son yıllarda Acoustic Alchemy grubunun albümlerinde de yer aldı.

Yer: Açıkhava Tiyatrosu Tarih: 15 Temmuz 1995 Saat: 21.30 Tiyatro... Tiyatro...53


pe cy a


a

pe cy


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Elleri Sesini Kıskanan Sanatçı

Aziza Mustafa Zadeh telefonda bir kız arkadaşına, Johann Sebastian Bach tarzında, fantezilerden oluşan ilk "bestelerini" çalıyordu. Mozart ve Beethoven'in piyano sonatlarının son bölümleri üzerine doğaçlamalar bile yapmıştı. Konservatuarda aldığı klasik müzik eğitimi, çalışındaki bol ve çok yönlü coşkunluğu bastıramadı. Cazı, Azerbaycan folku ve klasik müzikle birleştirirken, şimdiye kadar hiç duyulmamış, son derece kişisel bir tarz geliştirdi. Virtüöz ve polifonik yaklaşımı, Bach'tan Beethoven'a ve Ravel'e kadar klasik batı müziğinin tüm biçim ve yapılarını içerecek kadar geniş kapsamlıdır. Parçalarında araya giren folk motiflerine rağmen, özgür yapıdaki besteleri klasik olduğu kadar caz ağırlıklıdır. 1990 yılında Batı dünyasına gelip Sony Plakçılık için kendi adını taşıyan ilk CD'sini çıkardığından beri, caz eleştirmenleri onu Keith Jarrett, Bili Evans ve Chick Corea ile karşılaştırdılar. Aziza'nın tarzı üzerinde doğrudan doğruya bir etki tanımlamak kolay olmasa da, piyanist Bili Evans'ın o zarif tuşesinin ve büyüleyici tınısının izlerine belli belirsiz rastlanır. Piyano tekniği çalış tarzı kadar şaşırtıcı, ritm duygusu ise etkileyicidir. Yalnızca piyano çalışı bile dinleyicileri derinden etkilemeye yetecekken, bu genç ve olağanüstü müzisyenin büyüsü asıl, o duru sesiyle şarkı söylemeye başladığında hissedilir. Aziza şarkı söylediğinde, Ella Fitzgerald ve Sarah Vaughan'ın "scat" vokallerini andıran, sözcüklere gereksinim duymayan ses katmanlarından, karmaşık müzik yapıları elde eder. Vatanına özgü, kısa aralıklı tek heceli seslerle, coşkulu piyanosuna uyumlu bir tarzda eşlik ettiğinde, sanatçının "ellerim sesimi kıskanıyor" diye tanımladığı

pe cy

a

Görünen o ki, caz müziği hâlâ erkeklerin egemenliği altında. Bugüne kadar çağdaş Afro-Amerikan müziğinde kadınlara uygun görülen tek rol şarkıcılıktı. Takdir edilen kadın müzisyen ve bestecilerin sayısı çok azdır ve ilginç bir biçimde hepsi piyano çalıyorlardı: Lil Hardin, Shirley Scott, Marian McPartland, Carla Bley, Joanna Brackeen, İrene Schweizer ve Barbara Dennerlein vb. Şimdi bu onur listesine bir isim daha ekliyebiliriz: "Caz Prensesi" Aziza Mustafa-Zadeh. 19 Aralık I969'da, Eski Sovyetler Birliği'nde, Azerbaycan'ın başkenti Bakü'de doğan ve Binbir Gece Masalları'ndan çıkmışa benzeyen esrarengiz bir isme sahip olan bu piyanist şarkıcı, kendini bu uzak diyarların egzotik bir ürünü olarak görmüyor. Doğduğu andan itibaren müzik Aziza'nın yaşamının ayrılmaz bir parçası oldu. Babası Vagif Mustafa-Zadeh, cazın Rusya'da kabul görmesinde önemli bir rol oynayan, efsanevi bir besteci ve piyanistti. Aziza'yı şöhrete tırmanırken hiç yalnız bırakmayan annesi ise, eğitim görmüş ünlü bir geleneksel Azeri müziği şarkıcısıydı. Şükürler olsun ki günümüzün en olağanüstü caz parçalarından bazılarını besteleyen, çalan ve söyleyen Aziza da, kabiliyet bakımından anne ve babasına çekti. Aziza Mustafa-Zadeh'in müziği iki temel unsurun doğal ve yalın bir karışımıdır: Özgürlüğün modern sesi caz ile bilgeliğin eski müziği MOGAM. Aziza seyirci karşısında ilk kez üç buçuk yaşında şarkı söylemesine karşın, aslında yaşamının dönüm noktası verdiği bir piyano konseri oldu. 14 yaşındayken baleyi, buz patenini ve resim yapmayı aniden bıraktı ve bütün enerjisini piyano çalmaya yöneltti. Kısa bir süre sonra, 56 Tiyatro... Tiyatro


pe cy

a

bir ruh haline erişir, İşte böyle zamanlarda, çok yönlü sanatçı Aziza Mustafa-Zadeh, kendiyle amansız bir mücadeleye girer. Aziza çaldığı her notayla yeni bir yönünü ortaya koyarken, tam bir sanatsal ifade gücü peşinde gerçek yüzünü tüm açıklığıyla sergiler. Aziza, yakın geçmişte doğaçlama müziği zor durumda bırakan radikal dogmaların tuzağına düşmeden, müziğinde tarz ve biçim seçiminde tümüyle özgür davranır. Küçük bir çocuğun tüm saf enerjisi ve neşesiyle çalsa da, bunu bir yetişkinin olgun disiplini ve zekasıyla birleştirir. İşte çarpıcı bir yenilik taşıyan, caz, Azerbaycan folkloru ve klasik müzik arasındaki sınırları aşan eserlerine o özel niteliği kazandıran da budur. Aziza Mustafa-Zadeh değişik kökenlere dayanan bu büyüleyici etkileşimi, kendine özgü az ve öz, yalın tarzıyla, "Gökkuşağında pek çok renk vardır. Ruhun da pek çok değişik tonu" diye özetlemekte. Kuşkusuz bu sözler, hem sanatçıyı hem de onun çevresindeki dünyayı algılayışını tanımlamaya da uygun. Yer: Atatürk Kültür Merkezi Konser Salonu Tarih: 14 Temmuz 1995 Saat: 19.30

Biz Çok Özgürdük!

Roman

Mustafa Demirkanlı

Eylül Üçlemesi • Kitap

"Kadın, özgür olmak, bireyselleşmek adına, 'Benim için çok önemlisin' dediği kocasından ayrılır. Adam, özgürlük ve bireyselliğin sorumsuzca yaşamak olmadığına inanır. Yaşadıklarını, tanıdığını sandığı kadın ile örtüştürmekte zorlanır. Kadının sevgilisi ise, iki insanın birbirinden neden kopamadıklarını anlamaya çalışmaz bile. Çocuk, şaşkındır." Bir kadın, iki adam, bir de çocuğun öyküsüdür bu. Ya da insanlık tarihi kadar eski bir öykünün çağdaş versiyonu. Ya da yeni arayışların sorgulanması, çıkmazı.

Boyut Yayınevi: (0212) 243 35 33 - 293 72 77

Tiyatro... Tiyatro...


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Yaratıcı Ve Etkileyici Bir Caz Oda Grubu

Oregon molalarda, Towner ve Walcott, gitar ve sitar düetini denediler. Az sonra Moore da onlara katıldı ve havada kıvılcımlar uçuşmaya başladı. Kayıt çalışmalarına katılan müzisyenlerden bir diğeri de, saksofoncu Paul Winter'ın, o dönemde caz etkileri taşıyan bir tür dünya müziği yapan grubu Winter Consort'da viyolonsel çalan Richard Bock'tu. Bock aracılığıyla koridordaki doğaçlamalardan haberdar olan Winter Consort'un obuacısı Paul McCandless da hemen gelip durumu ilgiyle izledi. Klasik müzik eğitimi görmüş olan McCandless, ne daha önce sitar duymuştu, ne de Towner-Moore ikilisini. Sanki başka bir dünyanın müziğini dinliyor gibiydi.

a

Ralph T o w n e r - 12 telli gitar, tuşlu çalgılar Paul M c C a n d l e s s - Nefesli çalgılar Glen M o o r e - Bas

pe cy

Yaratıcı ve etkileyici progresif caz oda grubu Oregon, 1970'lerin başında Paul Winter Consort'tan ayrılan müzisyenler tarafından kuruldu. Grup elemanlarının hepsi caz, klasik ve dünya müziği alanında deneyimliydiler ve ayrıca her biri pek çok müzik aleti çalıyordu. Grup, Ralph Towner (gitar, piyano, tuşlu çalgılar, trompet, flugelhorn), Collin Walcott (vurmalı çalgılar, sitar, tabla, klarnet, keman), Glen Moore (bas, klarnet, viyola, piyano, flüt) ve Paul McCandless (alto saksofon, obua, bas klarnet, korno, blok flüt)'dan oluşuyordu. Aslında her şey 1960'da, Glen Moore ve Ralph Towner'ın, öğrenci oldukları Oregon Üniversitesi'nde, Scott La Faro ve Bili Evans'tan etkilenerek, bas ve piyanoda benzer bir dostluk kurmalarıyla başladı. Moore'un tarih bölümünü bitirdiği, Towner'ın ise kompozisyon eğitimini tamamlayıp gitar öğrenimine başladığı sıralarda, her ikisi de çeşitli grup çalışmalarına katıldılar. 60'lı yılların ortalarında, hem Moore hem de Towner Avrupa'daydı. Towner, Viyana'da klasik gitar eğitimi gördü ve ABD'ye döndüğünde Brezilya müziğini keşfetti. Moore, Kopenhag'ın caz klüplerinde göçmen tenor ustaları Ben Webster ve Dexter Gordon'la birlikte çaldı. 1969 yılında her ikisi de ABD'ye geri dönmüşler ve seçtikleri caz evrenin merkezine, New York'a yerleşmişlerdi. Bu sıralarda caz, rock ve folk müziklerinin arasındaki sınırlar hızla yok oluyordu. Folk şarkıcısı Tim Hardin, bu iki müzisyeni grubuna aldı ve 1969 yazında, efsanevi Woodstock Festivali'nde birlikte çaldılar. Birkaç hafta sonra, Hardin, onları bir albüm kaydına çağırdı. Kayıt çalışmaları için orada bulunan diğer elemanların arasında, UCLA'den etnik müzikoloji dalında masterlı, sitar ve tabla çalan Collin Walcott da vardı. Kayıt aralarındaki 58 Tiyatro... Tiyatro...

Kısa bir süre sonra, Paul Winter, klasik bir gitarist aramaya başladığı zaman, grubun içinden Towner, Moore ve Walcott'un bir arada alınması yönünde baskılar oluştu. Böylece 1970 yılının başlarında, viyolonselci Bock'un yerine geçen ve onun gibi klasik müzik eğitimi almış olan David Darling'le birlikte, Consort bir altılıya dönüştü. Yılın ilk yarısında gerçekleştirilen 50 konserlik Amerika turnesi sırasında, geleceğin Oregon grubu yavaş yavaş ortaya çıktı, ama bu, sahnede değil de, konserlerden sonra, Consort'ta bulunmayan ve her geçen gün gelişen ortak bir anlayışı büyük bir iştahla araştırdıkları gecenin ilerleyen saatlerinde, motellerde, üniversite yatakhanelerinde ya da geceyi geçirdikleri diğer mekânlarda oluştu. İlham perilerinin peşinde New York'a döndüler. Ama Consort artık bu kutsal açlığı giderebilecek durumda değildi. Belki bir koza olarak işe yaramıştı ama, Oregon artık kendi kanatlarıyla uçma aşamasına gelmişti. Gruptan ilk ayrılan Moore oldu. Diğerleri bir sonraki Consort albümü Icarus için kaldılar; ardından Tovvner ve Walcott da ayrıldı. 1972 yılında Oregon, her üyesi kendi başına çalışmalarda bulunsa bile, "loft"ların ve kulüplerin diyarı New York şehir merkezinde çalışan bir gruptu. Oregon bu dönemde, Miles Davis'in elektra grubunun izinde dikkat


a

cy

pe


trafik kazasında Collin Walcott öldü. Bunu izleyen altı ay süresince, hayatta kalan grup elemanları irtibatı kaybetmediler, ancak birlikte de çalmadılar. Walcott'un trajik ölümü grubun üstüne kara bir bulut gibi çökmüştü. Yine de bir yıllık bir matemden sonra geri döndüler. Walcott, kazadan çok önce, grupta yerine geçebilecek eleman olarak en iyi arkadaşı Trilok Gurtu'yu önermişti. Gurtu (tabla, davul, vurmalı çalgılar) ile birlikte, ilk defa New York'ta Walcott'un anısına verdikleri konserde çaldılar. Grup için farklı bir gelişme ve yepyeni gelecek olanakları belirmişti. 1985'in sonunda Trilok Gurtu'nun resmen katılmasıyla, gruba taze kan sağlandı. Otuzuncu yılı geride bırakan Oregon'un kolektif yaratıcılık süreci hâlâ devam ediyor. Bir süredir çalışmalarında "synthesizer"lar kullanıyorlar ve esas çalgılarını yeni teknolojilerle birleştirmeyi sürdürüyorlar. Ancak bu yenilikler, akustik çalgılara rakip olarak değil, onların etkisini arttırmak için kullanılıyor. Oregon'un, birçok müzik türü arasındaki duvarları yıkıp, bu engelleri kendilerini sürekli çağıran bir bilinmeze götüren merdivenlere dönüştürüyor. Bunu yaparken kendi geleneklerini de defalarca gözden geçirmek durumunda kalan bir grup olarak taviz vermeyi reddetmeleri, onları son çeyrek yüzyılda ortaya çıkan caz temelli topluluklar arasında yenilikçi bir güç olarak tek başına bırakmakta. Oregon'un sürekli gelişen stili hiçbir zaman gözden düşmüyor ve nerede dinlenirse dinlenilsin hemen benimseniyor. Oda tarzı müzik yaklaşımlar, bir örgü dokusunu andıran stillerini tam anlamıyla değerlendirebilmek için sessiz salonlar ve yoğun bir dikkat gerektirdiğinden, Oregon'un Aya İrini'deki konseri, müzikseverler için kuşkusuz unutulmaz bir deneyim olacak.

pe

cy

a

çekmek için çabalayan gözüpek yeni "fusion" gruplarından, kendini ayrı tutmasını bilmiştir. Kullandıkları özgün çalgılar sayesinde, Oregon'un akustik "sound"u kısa süre içinde, 1960'lı yıllarda pek çok folk müziği sanatçısıyla kayıt çalışmaları yapmış Vanguard plak şirketinin sahibi, prodüktör Maynard Solomon'un ilgisini çekti. Oregon'la ilgili duyumlar, New York'ta yetenek keşfine çıkan, yeni prodüktörlüğe soyunmuş Alman basçı Manfred Eicher'e de ulaştı. Ancak, Oregon'u kendi kurduğu ECM şirketine bağlama teklifini getirdiği sıralarda, topluluk Vanguard'la çok albümlük bir kontrat imzalamıştı. Yine de, 1972 yılında her iki şirkete birer albüm doldurdular: Music of Another Present Era, grubun birlikte gerçekleştirdiği ilk albümdü. ECM albümü Trios/Solos'da dörtlüler için yazılan parçalara yasal olarak yer verilmediğinden, dört müzisyen de albüm kayıtlarına katılmış, ancak hep beraber çalamamışlardı. Oregon elemanları, sonraki on yıl içinde de bu tutumu izledi; topluluk olarak bir Amerikan şirketi için albüm doldururlarken, öncelikle Avrupalı, pek çok şirketle grup dışı projelere katılıyorlardı. Oregon, ilk Avrupa turnesini 1974 yılının başlarında gerçekleştirdi; o zamandan bu yana, Avrupa'da anavatanınkilerden çok daha sık ve çok daha kapsamlı turnelere çıktı. Bu sırada, "70'li yılların Modern Caz Quartet'i" ya da "Art Ensemble of Chicago'nun Beyaz ve Avrupalı taklidi" gibi bazı artniyetli yorumlara da katlanmak zorunda kaldı. Gerçekte, karma bir stilde çalan Oregon, günümüz Dünya Müziği çılgınlığının öncülerinden biri sayılabilecek, mükemmel bir gruptu. İronik bir biçimde, 1970'lerde dört müzisyen de New York'ta yaşamalarına karşın, içlerinden hiçbirisi, yalnızca kendi ülkelerinde elde ettikleri gelirle bunu başarabilecek durumda değildi. I970'li yılların sonlarında, ülkelerinin müzik piyasasında yükselmeye çalışan Oregon, WEA plakçılık grubunda yer alan Elektra şirketiyle bir anlaşma imzaladı. Vanguard'la yaptıkları anlaşma, Oregon'a New York'taki Town Hall'de konserler verdirmişken, Elektra şirketi, 1978 yılında Out of the Woods albümlerinin promosyonu içinde, topluluğu Carnegie Hall'a taşıdı. Aynı dönemde WEA, Oregon'un Avrupa'da çıkardığı pek çok albümün Amerika satışını üstlendi. Nihayet Oregon adını Amerika'da da duyurmuştu. Oregon'un ECM plak şirketine 1983 yılında doldurduğu eklektik ve yarı elektronik ilk albümü Oregon, klasik, folk, Hint ve diğer etnik kökenli müziklerin kendine özgü etkilerini kullanarak cazın sınırlarını geliştiriyordu. İkinci ECM albümü Crossing'i doldurmalarından bir iki hafta sonra, 8 Ekim I984'te büyük bir trajedi yaşandı. Almanya'nın Magdeburg kenti yakınlarında geçirdikleri bir 60 Tiyatro... Tiyatro..

Yer: Aya İrini Müzesi Tarih: 7 Temmuz 1995

Saat: 19.30


a

pe cy


2.

Uluslararası

İstanbul

Caz

Festivali

Şaşırtıcı Bir Müzik Zenginliği

Kronos Q u a r t e t kısa sürede ilgi çektiler. O zamandan bu yana, standart klasik müzik bestelerinden bebop'a kadar her türde çalıştılar; ayrıca repertuarlarına, rock, avant-garde, pop ve dünya müziklerini eklediler. 1984'te Ron Carter'la Monk Süite, 1986'da Eddie Gomez ve Jim Hall'la birlikte Music of Bili Evans albümlerini doldurdular. Her ikisinin de yapımcılığını, Landmark plak şirketi için ünlü caz prodüktörü O r r i n Keepnews üstlendi. Kronos Dörtlüsü ayrıca çağdaş müzik bestecisi Terry Riley'nin çalışmalarından oluşan Cadenza on the Night Plain and Other String Cjuartets adlı 1985 Gramavision yapımı bir albüm çıkardı; ve Philip Glass'in Mishima filmi için yazdığı müziği yorumladı. Topluluk CBS TV kanalındaki "Sunday Morning" programında tanıtıldı ve 1987'de Amerikan kamu televizyonu PBS'te bir saatlik bir belgeselin konusu oldu. Dörtlü bunların yanı sıra, söyleşi ve konser parçalarından oluşturdukları Radio Kronos adlı kendi radyo programlarını ülke çapında yayınladı.

a

David H a r r i n g t o n - Keman John Sherba - Keman Hank Dutt Viyola Joan Jeanrenaud - Viyolonsel

pe

cy

Kronos Dörtlüsü, geçtiğimiz on yıl içinde, çarpıcı eklektik yaklaşımıyla günümüz müziğinin aldatmacı görünümünü darmadağın etti ve yepyeni yapıtların öncüsü olarak ortaya çıktı. Kronos, özgün müzik anlayışlarını, kendilerini adadıkları korkusuz denemelerle birleştirerek, geniş bir yelpaze oluşturan benzersiz bir repertuar derledi. Bu süreç içinde de, dünyanın dört bir yanında dinleyicilerin ve eleştirmenlerin ilgisini topladı. Sık sık klasik "erossover" hareketinin bir parçası olarak görülen Kronos, kısa sürede albümleri dünyanın en çok satan yaylı çalgılar dörtlüsü oldu. Kronos Dörtlüsü'nün caz ve popülist eğilimleri olan bir klasik müzik grubu mu, yoksa klasik müzikte uzman popülist bir grup mu olduğu pek belli değildir. Ancak eğilimleri ne olursa olsun, Kronos Dörtlüsü müzik türleri arasındaki ayrımı bulandırırken yaylı çalgılar dörtlülerinin varlığından haberdar olmayan dinleyicilerin bile ilgisini çekmeyi başarmıştır. Bu muhteşem dörtlü çalışmalarına, I974'te, Oakland'daki Mills College'da, kemancı David Harrington'ın topluluğun nüvesini kurmasıyla başladı. 70'li yılların sonlarına doğru viyolacı Hank Dutt, kemancı John Sherba ve viyolonselci Joan Jeanrenaud, teker teker dörtlünün diğer sürekli elemanları oldular. Kendilerine ait ilk albümlerini (sırf kaset olarak) I 982 yılında gerçekleştirmeden önce. Warren Benson, Dane Rudhyar ve David Grisman'ın kayıtlarında konuk sanatçı olarak çalıp 62 Tiyatro... Tiyatro.

Kronos Dörtlüsü'nün geniş repertuarı Shostakovich, Bartok, Webern ve Ives'den Astor Piazzolla, Thelonious Monk, Bili Evans, Jimi Hendrix ve Howlin Wolfa kadar pek çok bestecinin çalışmalarını içerir. Kronos, John Cage, Terry Riley, H. M. Gorecki, Philip Glass ve John Z o r n gibi modern ustalarla yaptığı çalışmaların yanı sıra, günümüzün en yenilikçi bestecilerine eserler ısmarlamakta ve Çin, Afrika, Japonya, İskandinavya, Yeni Zelenda, Arjantin ve O r t a Asya'ya kadar dünyanın farklı müzik kültürü kaynaklarını araştırmaktadır. Tüm bu gayretler kıtaları ve çağları aşan şaşırtıcı bir müzik zenginliğini ortaya çıkarmıştır. Albümlerinde Batı kökenli ve geleneksel


Kronos'un çoğu albümü eleştirisel ve popüler beğeni kazandı ve Billboard klasik müzik listelerine girdi. Sadece Elektra/Nonesuch Plak Şirketi için kayıt çalışmaları yapan Kronos Dörtlüsü'nün güncel kataloğunda şu albümler sayılabilir:

Morton Feldman'ın Piano and String Quartet (1993), Henryk Mikolaj Gorecki'nin String Quartets No. I & 2 (1993), Short Stories (1993), Pieces Of Africa (1992), Henryk Mikolaj Grecki'nin Already İt Is Dusk (1991), Astor Piazzolla'nın Fiye Tango Sensations (1991), Kevin Volans'ın Hunting: Gathering(1991) Witold Lutoslawski'nin String Quartet (1991), En İyi Oda Müziği Yorumu dalında Grammy ödülüne aday gösterilen Black Angels (1990), En İyi Çağdaş Beste dalında Grammy ödülüne aday gösterilen, Terry Riley'nin Salome Dances for Peace (1989), Winter Was Hard (1988), En İyi Oda Müziği Yorumu dalında Grammy ödülüne aday gösterilen White Man Sleeps (1987) ve Kronos Quartet (1986). Albümleri pop ya da caz kategorilerinde değil de, haklı olarak klasik müzik kataloglarında yer alan Kronos Dörtlüsü'nün çalışmaları aslında tüm gerçek müzikseverlerin ilgisini hak ediyor.

Philip Glass'ın String Çjuartets no. 2,3,4 & 5 (1995), Night Prayers (1994), Bob Ostertag'ın AN the Rage (1993), At The Grave Of Richard Wagner (1993),

Yer: Aya İrini Müzesi Tarih: 13 Temmuz 1995 Saat: 19.30

çalgı ve teknikleri birleştirmeleri, Kronos'un yaylı çalgılar dörtlülerinin kısıtlı ses paletini kabul etmeyişinin tipik bir göstergesidir.

pe cy

a

Kronos San Francisco, New York, Chicago, Los Angeles, Seattle, Minneapolis'de yıllıtcfcönseı— sezonlarına katılır, her yıl ABD, Kanada, Avrupa, Japonya ve Avusturalya'da turnelere çıkar ve gece kulüplerinde, konser salonları ile caz festivallerinde 100'den fazla konser verir. Bu dörtlü, dünyanın çeşitli köşelerinde pek çok insanın yaylı çalgılarla ne çalınıp ne çalınmayacağı konusundaki düşüncelerini büyük bir hızla değiştirmektedir.

Tiyatro...

Tiyatro...63


a

pe cy


a

cy

pe


A N I

Nedret Güvenç

Belkıs' ın Ardından beraberliği hiç kopmadı, onlar birbirlerine hep hayran kaldılar. Bu sevgi Avni hocanın ölümünden sonra onun adına koyduğu, "Avni Dilligil Tiyatro Ödülleri" ile devam e t t i . Gelecek kuşaklar onun Türk Tiyatrosu'na yaptığı hizmetleri, katkıları bilsin istedi. Artık kurumlaşan Dilligil Tiyatro Ödülleri, on sekiz yıldır devam ediyor. Belkıs bu ödülü, hiç bir karşılık, maddi hiç bir menfaat beklemeden, sadece Dilligil adı unutulmasın, tiyatromuzda varolan kıymetler bilinsin, verilen emekler zorlu mücadeleler ve elde edilen sessiz zaferler unutulmasın, değerlendirilsin diye on sekiz yıldır azimle sürdürdü. İnanıyorum ki bu azimli mücadele bundan böyle evlatları tarafından sürdürülecektir. Sevgili Belkıs'ın ani ölümüyle durmadan eski günlerimizi düşünmeye başladım. İkide bir o yıllara, mesleğe başlangıç yıllarıma gidiyorum, çünkü bütün o güzel gençlik günlerimde yanımda hep Belkıs vardı. Onu ilk gördüğüm günü hatırlıyorum 1947 yılının sıcak bir Temmuz ikindisiydi. İzmir Şehir Tiyatrosu'nun fuardaki, sergi sarayından bozularak yapılan binasındaydık. Zaten bizde hep böyle oluyor bu kader hiç değişmiyor. Bu ülkede hiç bir zaman tiyatro olsun diye bina inşa edilmez, hep depodan, sergi saraylarından bozma eksik yarım binalara sıkıştırılırız. Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, Ankara'da Büyük ve Küçük Tiyatro öyle değil m i . Yanan ya da yıkılan tiyatrolarımızın yerine, otoparklar veya yeni sergi sarayları yaparız, biz tiyatrocuların kaderi bu galiba bize kalan gene de "iki kalas bir heves"tir.

pe cy

a

Sevgili arkadaşım... Meslek yoldaşım... Güzel insan Belkıs Dilligil'in zamansız ve pisipisine ölümü üzerinden haftalar geçti bile. Türk Tiyatrosu bu yıl son kurbanını trafik canavarına kaptırdı. Dilerim bu gerçekten son olur. Belkıs'ın ölümüne alışmak onun yokluğunu rahatça kabullenmek istemiyorum. Onun aniden gelen trajik ölümü bütün Türk tiyatro ailesini, tiyatro ve sinema seyircisini fena sarstı meğer ne çok seveni varmış ardından ne çok insan ağladı. Hem ağladık hem de tiyatro adına iftihar ettik ne garip. Ne yazık ki gerçek değerleri ve değerlileri, onları yitirdikten sonra farkediyoruz bizde bu hep böyle oluyor. Oysa Belkıs Dilligil'in yaşarken hak ettiği o kadar çok şey vardı ki. Belkıs Dilligil ve hocamız büyük tiyatro adamı Avni Dilligil, Türk Tiyatrosu'nun son elli yılını, birlikte katettiler. Ve bu elli yıl içinde aktif olarak varoldular, katkıda bulundular. Bu varoluş hiç bir ödenek almadan, hazıra konmadan gerçekleşti. Alaylı ekolün en büyük ustalarından biri olan Avni Dilligil ve Belkıs Dilligil, her ay maaş almadı, büyük elçilik davetlerinde boy gösteremedi, harcirahlı hazırlop Avrupa turnelerinden nasibini alamadı ama bütün bunları düşünmediler bile bir misyoner gibi Türk Tiyatrosu adına savaştılar. Halkın sanatçısı oldular, gençliğin sevgilisi oldular. İstanbul Şehir Tiyatrosu'ndaki başlangıç yılları, onu takibeden zorlu çalışmalar, Ankara Radyo Tiyatrosu'nu kurmaları, İzmir Belediye Şehir Tiyatrosu'nun kuruluşu (1945) Gençlik Tiyatrolarının kuruluşu ki, uluslararası tiyatro festivallerinde bu kuruluş iki yıl üst üste ülkemize birincilik getirmiştir. "Çığır" sahnesinin açılışı, onun ardından Avni Dilligil Komedi Tiyatrosu'nun kuruluşu ve durup dinlenmeden yapılan Anadolu turneleri ve gerçek bir usta olarak yeniden İstanbul Şehir Tiyatroları'na dönüş. İşte bütün bu zorlu mücadelede hocanın tek desteği ve güveni Belkıs olmuştur. Onunla elele, aynı davaya inanarak, her zaman onun yanında yer alarak. Belkıs 1975 yılında Avni hocayı kaybettikten sonra onun yolundan ve ekolünden hiç ayrılmadan çalışmalarını sürdürdü. Bir köşeye çekilip rahatına bakmayı aklına bile getirmedi. Ve bu arada çok zor geçim şartları içinde iki güzel evlat yetiştirdi. Devlet Tiyatrosu sanatçısı Rahmi Dilligil ve Çiçek Dilligil. Onları da Türk Tiyatrosu'na armağan e t t i . Belkıs'la Avni hocanın 1940'lı yıllarda başlayan 66 Tiyatro...

Tiyatro..

O yaz sezonunda İzmir Şehir Tiyatrosu açık hava temsilleri için "Köroğlu" ve bir Macar müzikali olan "Lilyomfi"yi oynayacaktı. Tiyatronun nisbeten serince olan fuayesinde prova yapılıyordu içeriden piyano sesleri geliyordu. İstanbul'dan aranjör müzisyen Kapoçelii getirtilmişti. "Lilyomfi"nin başrollerini Renan Fosforoğlu ve Mualla Fosforoğlu paylaşıyorlardı. İşte Belkıs'ı ilk o provada görmüştüm. Salih Tozan'la birlikte bir düet çalışıyorlardı. Kapoçelii hem çalıyor hem de onlara tipik Macar şarkılarının nasıl söylenmesi gerektiğini açıklıyordu. Alışılmış türden şirin bir Macar müzikaliydi ama "Köroğlu" ondan daha çok ilgi çekmiş ve büyük sükse olmuştu. "Köroğlu" rolünü Avni hoca oynuyordu. O yıllarda Türk Tiyatrosu durgun akan sular gibiydi. İstanbul Şehir Tiyatrosu vardı, Muammer Karaca, Vahi


Öz, Ses Tiyatrosu ve daha pek çok batıp çıkan gezginci tiyatrolar.. Devlet Tiyatrosu henüz Tabikat sahnesini kurma aşamalarındaydı. Bu hareketsiz ve yeknasak tiyatro ortamı 60'lı yıllara kadar sürdü. O yıllarda Avni hocanın kurduğu Gençlik Tiyatrosu sanırım bu durağanlığa, o kısır döngüye bir reaksiyon bir kışkırtmaca gibiydi. Bütün yokluklarına ve salonsuzluğa karşın, bugün dev adımlarla ilerliyen Türk Tiyatrosu 60'lı yıllarda Büyük Muhsin'in açtığı yerli oyun kampanyasıyla hareketlenmeye başlamıştır. Şu günlerde bölük pörçük toparlamaya çalıştığım anılarımda bakın Belkıs'ı nasıl tarif etmişim.

Belkıs Fırat, Dilligil oluverdi. Hemen ardından Rahmi daha sonra da Çiçek Dilligil dünyaya geldi. Belkıs çok yetenekli, özellikle temiz diksiyonu ile dikkati çeken bir oyuncuydu. Ancak her zaman Avni hocanın gerisinde kalmayı tercih etti. Onun bir gün bile şahsi ihtirası veya süksesi için hocaya baskı yaptığını, ona baş ağrısı olduğunu hatırlamam. Sanırım o başarılı oyunculuğunu kendine sakladı dediğim gibi başlangıçtan beri maddi manevi kendini Avni hocaya adamıştır. Anı defterimde Belkıs'la ilgili yazdıklarım bu kadar. Devamıysa bugüne kadar sürdü. Keşke ona yazdıklarımı okuyabilseydim eksik yanlarını onun tamamlamasını isteseydim. Ama bizler ne kadar gafil olabiliyoruz. Aslında birbirimizi sadece ölüm çıkageldiğinde kaybetmiyoruz. Günlük hay huy içinde, çoğu kez zamanı sorumsuzca harcarken, o işti bu durumdu, ha bugün yok yarın derken, gün gün üstüne biniyor ve değer verdiğimiz pek çok şeye geç kalıveriyoruz. Böylece çoğu dostlarımızla istemesekte kayıp bir beraberliği paylaşıyoruz ne yazık. Şimdi düşünüyorum da uzun uzun aralıklarla karşılaşmamıza rağmen onunla olan sıcak dostluğumuz ve arkadaşlığımız ilk günlerin yakınlığını hiç kaybetmedi. O beni hep küçük kardeşi gibi sevdi. Ben onun için her zaman Avni'nin yetiştirdiği, Avni'ye inanan, onun değerini en çok bilendim. O bende her zaman büyük bir aşkla sevdiği adamın anılarını buldu. Seyrekte olsa beraberliklerimiz nostalji doluydu. Hani içimizde her zaman gençliğini ve tazeliğini koruyan cesur, atılgan inanç dolu bir "Ben" vardır ya, işte Belkıs'ta benim içimdeki o hiç yaşlanmayan kalbi sadece tiyatro ve tiyatro aşkıyla dolu genç kızın en güzel anılarının, bir parçası. Onunla birlikte acı tatlı ne çok heyecanlar paylaştık bilseniz. Sevgili Belkıs şimdi seni yok bilmem mümkün mü?... Ben yaşadıkça, gene böyle uzun aralıklar veriyormuşuz gibi senin varolduğuna inanacağım, en büyük ortak sevgimiz olan tiyatro aşkına inan ki sen benim için hep varolacaksın. Nur içinde yat.

pe

cy

a

Belkıs.. Belkıs Fırat (Dilligil) ilk bakışta insanın içini ısıtan tatlı bir kişiliğe ve çarpıcı bir güzelliğe sahipti. Belli ki Tanrının boş bir zamanına rastlamış ve onu özene bezene yaratmış. Süzgün yeşil gözlerinde her zaman ışıltılı ve temiz bir ifade vardı. Onu herkes severdi. Salih Tozan ona Belko derdi. O sıralarda yirmi yaşlarındaydı. Hafif topluca ama çok oranlı bir vücudu vardı. Grek heykellerini hatırlatan profili, ince uzun parmakları ve pürüssüz teniyle gerçekten güzel bir kadındı. İstanbul'dan gelen Belkıs ve Mualla Fırat kardeşler güzellikleriyle ünlüydüler. Hele Mualla, Belkıs'a nazaran daha Avrupai yapısı ve harikulade güzel gözleriyle şaşırtıcı bir güzellikteydi. Bu iki güzel kardeş karakter olarak farklıydılar. Mualla, çok içine dönük, biraz tedirgin ve kuşkulu bir yapıya sahipti belki de Renan Fosforoğlu'nun kadınlar tarafından devamlı şımartılması onu gerginleştiriyordu. Sonradan Mualla yakışıklı Renan ile evlendi ve Enis Fosforoğlu'nun annesi oldu. Belkıs'in ise çevresinde huzur veren sakin ve şamatasız bir yapısı vardı. Etrafında onun bir tek işaretini bekliyen sayısız İzmir'li genç ve yakışıklı, zengin vardı ama o bütün benliği ve varlığıyla bir tek kişiye adamıştı kendini Avni Dilligil... Onun Avni hocaya olan karşılıksız tutkusuna hepimiz saygı duyardık. Avni hoca o sıralarda evliydi ünlü tiyatro ve sinema oyuncusu Nezahat Dilligil'in kocasıydı. Hocanın karısına olan sevgisi ve saygısı sonsuzdu ancak Belkıs'a duyduğu kaçınılmaz tutku ve büyük aşk da ortadaydı.

Onlar büyük bir aşk yaşıyorlardı, nedense hepimiz bunu doğal karşılıyorduk. Sanki onların aşkalarının bir dokunulmazlığı vardı. Ne bir skandal kokusu, ne hırslı, nefretli'ya da kinayeli bir ortam yoktu tiyatronun içinde. Sanırım bu Nezahat Dilligil'in, Ketum, onurlu ve iradeli tavrından kaynaklanıyordu o kuşkusuz herşeyi biliyordu ama oldukça katı ve içe dönük yapısıyla kontrolü elinde tutuyordu. Ayrıca Belkıs'ında hiçbir iddiası ve zorlaması yoktu o sadece, hesapsızca ve art niyetsiz seviyordu. Bu üçlü ilişki Nezahat Dilligil'in tekrar İstanbul Şehir Tiyatroları'na dönmesiyle son buldu. Nezahat Dilligil'in daha sonra ısrarla kızlık soyadı Tanyeri'ni kullanması bu olaya verdiği en sert ve kesin karşılık oldu... Böylece

Tiyatro... Tiyatro... 67


eden sanatçının fantazi dünyasında ve bir modacı titizliği ile yarattığı kreasyonunda

gizli belki de.

sa natÇı

pe cy

a

ordusunun baş­ komutanı olarak sahne aldı. Bu ordunun neferleri arasında kimler yoktu ki... Madonna, Pavarotti, Elvis Presley, Prince, Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Fredy Mercury, Edith Piaf, Barbara Streisand ve daha kimler kimler... Hatta sanatının tüm incelikleri ve bütün kıvraklığıyla, isimsiz bir oryantal. Hepsi de Marchetto'nun yaratıcılığıyla bir araya gelerek bol kahkahalı bir geçit töreni gerçekleştirdiler. Böylesine kalabalık bir ünlüler ordusunu aynı sahnede bir araya getirebilmenin sırrı, onlara adeta komuta

İ

talyan sanatçı Ennio

Marchetto, 7

Uluslararası Tiyatro Festivali'nin dördüncü gününde, oldukça kalabalık bir

Marchetto'nun dünyaca ünlü sanatçıları ard arda sahneye çıkartan bu tek kişilik gösterisi, yepyeni, parlak ve bir o kadar da şaşırtıcı, tek bir fikrin üzerine oturtulmuş gibi gözüküyor. Sanatçının incelikle tasarlayarak kesip biçtiği, zaman zaman üst üste eklediği ve her defasında izleyicinin "acaba bu sefer altında ne çıkacak" diye beklediği kâğıttan kostümleri. Bu kostümler. Marchetto'ya, sahnede canlandırdığı kişileri imgeleminde dilediği gibi şekillendirmesi olanağını tanıdığı gibi, gösteri sırasında da kolaylıkla, çabukluk ve daha da önemlisi izleyenler için hayretle karışık bol kahkahayı beraberinde getiriyor. Sahne üzerinde tüm ihtişamı, ağırbaşlılığı ve burnundan kıl aldırmayan havasıyla İngiltere kraliçesi Elizabeth boy gösterirken bu kostümleri hiç üzerinden çıkarmadan zaman zaman katlayarak, ters çevirerek ya

Marchetto ve Binbir Yüzü ELEŞTİRİ 68 Tiyatro...

Tiyatro.

Yavuz

Pekman


git gide bunalmanın getirdiği farklı bir ya ratıcılık arayışı mıydı, yoksa son yıllarda sayıları oldukça artan üşunmeye hiç mi hiç gelemeyen seyircimizin eğlence düşkünlüğünden mi kaynaklanıyordu? Her ne olursa olsun ülkemiz tiyatrosunun kış uykusundan uyanıp, yüzünü bol suyla yıkayıp, etrafında olan bitene biraz olsun bakması gerekiyor. Tiyatro Festivali bu fırsatı ayağımıza kadar getirdi işte. O

a

metinle kafamızı kurcalıyor. Marchetto ise canlı bir karikatür olmaktan çok canlı bir karikatür kahramanı belki. Çizgi sanatıyla benzeştiği tek yer ise kullandığı malzemenin tamamen kâğıt ve onları renklendirmekte kullandığı kalem, boya ve sair olması. Bunların dışında Marchetto karikatürün ve belki de tiyatronun düşündüren, dürtükleyen yanıyla hiç ilgilenmiyor. Bu haliyle genç İtalyan sanatçının kâğıttan gösterisi tatlı bir "eğlencelik" olmaktan öteye gidemiyor. Ülkemizin tiyatro izleyicisi böylesi yeniliklere, hoş sürprizlere, sıra dışı sanatçılara acıkmış olacak ki Marchetto'ya umulanın üzerine ilgi gösterdi. Sanatçı önceden saptanan programın dışında ek bir gösteri daha gerçekleştirdi. Bu ilgi, giderek kalıplaşan, yeni arayışlara neredeyse kapanan tiyatro muz­ dan

pe

cy

da birbirinden ayırarak birdenbire bütün enerjisi ve baş kaldıran tavrıyla Fredy Mercury'e dönüşmesi Marchetto'nun iç içe geçen binbir yüzünden bir iki örnek sadece. Kuşkusuz Marchetto'nun bitmez tükenmez bir enerjiyle dolu beden kullanımı ve şekilden şekile giren yüzü bu usta işi, aynı zamanda hinoğluhin yaratımın bir parçası ancak yine de gösterinin asıl yükünü kâğıt kostümler üstleniyor. Bu yük kimi zaman kostümlere ağır geliyor sanki. Nitekim birbirine benzeyen trüklerin üst üste tekrarlanması hem Marchetto'yu hem de gösterisini bir kısır döngünün içine itiyor. Bulduğu ve kusursuzlukla yarattığı fikir ne kadar parlak ve şaşırtıcı olsa da kendi içinde bir yenilik, bir sürpriz taşımadığı için başlangıçta yarattığı etkiyi korumakta oldukça zorlanıyor. Bu yüzden "canlı bir karikatür" olarak nitelendirilen Marchetto, bir "spot karikatür" yalnızca, hiçbir zaman başından sonuna ilgiyle izlenen bir "çizgi roman "a dönüşemiyor. Karikatür sanatının, güldürürken dü­ şündüren, dürtüklerken gülümseten bir yanı var. Yazısız olanları bile dramatik diyebile­ ceğimiz bir alt

Tiyatro... Tiyatro..


SÖYLEŞİ

Hasibe Kalkan

Zelt Ensemble'in Yönetmeni

Otto Kukla ile... Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali bizi bu yıl da bir Alman tiyatro topluluğuyla buluşturdu. "My Mather's Courage" adlı oyunla seyrettiğimiz Zelt Ensemble tiyatrosunu biraz daha yakından tanı istedik. Oyunun yönetmeni Otto Kukla sorularımızı yanıtladı. Zelt Ensemble ne zaman kuruldu?

pe cy a

Bu topluluğu 1987 yılında kurduk. Daha önce Claus Peyman'la birlikte Bochum'da çalışıyorduk. Peyman Viyana'daki Burg-Tiyatrosu'na gittiğinde bize de onunla birlikte gelme önerisinde bulundu. Ancak biz büyük bir kurumda çalışmaktan sıkılmıştık. Farklı ideallerimiz vardı ve bunları kendi tiyatromuzda gerçekleştirmek istiyorduk. Neydi bu idealleriniz? Daha küçük ve kolay denetlenebilecek bir bünyede 10-15 kişi kadar toplandık ve bir çadır aldık. Bu çadırla her yere gitmek istedik, insanların bize gelmesini değil, biz insanlara gitmek istedik. Ayrıca herkes her şeyi yapacak ve her şeyden sorumlu olacaktı. Çadırda sahnelediğimiz ilk oyun "Figaro'nun Düğünü"ydü. Bir opera ve çadırda sahnelenmesi en son düşünülen türlerden biri. Bütün şarkıları oyuncular söylediler. Aldığımız olumlu tepkiler bize bunun altından başarıyla kalktığımızı gösterdi. 1992 yılına kadar göçebeler gibi

oradan oraya dolaştıktan sonra yerleşik salonlarda da oynamaya başladık. Bu arada bazı düşüncelerin birer ütopya olmaktan öteye gitmediğini de gördük.

70 Tiyatro... Tiyatro

Biz çadırla insanların ayağına giderek daha farklı kitlelere ulaşabileceğimizi düşünmüştük. Ancak gördük ki tiyatroya gelen kitleler hep aynı yani zaten sabit bir yeriniz olsa da size gelecek olan ve tiyatroya ilgi duyan kişiler. Bunun yanı sıra tiyatronun içinde belli bir hiyerarşinin oluşmasını engelleyecektik. Burada da bazı kişilerin memur zihniyetinden kurtulmalarının olanaksız olduğunu gördük ve kendiliğinden bir hiyerarşi ister istemez oluştu. Bu aşamada mı çadırdan vazgeçmeye karar verdiniz? Hiçbir zaman tamamıyla vazgeçmiş değiliz. Zaman zaman çadırla turnelere çıkıyoruz. Yalnızca tıkandığımızı hissettik, bu nedenle yerleşik bir tiyatroda yeni projeler geliştirebileceğimizi düşündük ve sübvansiyonlarla bizi destekleyen Tübingen şehri bize bir salon tahsis edince,

orada kalmaya karar verdik. Mekânın değişmesi oyunculuk tarzınızı ve ele aldığınız konuları etkiledi mi? Aslında çadırda çalışırken kullandığımız oyunculuk biçimleri daha çok Piscator ya da Meyerhold etkisini taşıyordu, şimdi ise Stanislawsky'nin oyunculuk anlayışını da benimseyebiliyoruz. Çadırda başlattığımız farklı anlatım biçimleri arayışımız burada da sürüyor. Hatta burada daha yoğun bir biçimde farklı projeler geliştirebileceğimizi düşündük, ancak kullandığımız tiyatro salonu çok yönlü bir mekân oluşturmasına karşın, sürekli bir yerde bulunmaktan dolayı sahip olduğumuz sorumluluklar bize yeni şeyler üretmek için fazla zaman bırakmıyor. Bu nedenle bu yıl içinde Tübingen şehri ile yaptığımız kira sözleşmesini uzatmadık. Yine bağımsız olmak istiyoruz. Ancak bundan sonra da kapalı salonları kullanacağız, yani tamamen çadıra dönmeyeceğiz. Tiyatronuzun bir ideolojisi var mı? Hayır, belli bir ideolojimiz yok.


Politik olduğumuzu da söyleyemem.

Tabi ki yaşadığımız çevre bizi etkiliyor ve bu da oyunlara yansıyor. Uyanık olmaya çalışıyoruz. Zaman zaman güncel olaylar bizi bunları bir oyunda işlemeye kadar götürebiliyor. düşünüyoruz. "My Mother's Courage "da da bunu yapmaya çalıştık. Yan efektler ve tekrarların dışında oyuncular, özellikle de kadın oyuncu mümkün olduğunca oynamaya çalıştılar.

cy

Mother's Courage" da böyle güncel bir ihtiyaçtan bize yakın gelmiş olabilir. Tabori'nin bu öyküsü tesadüfen Crescentia'nin eline geçti ve bir araba yolculuğunda bana okudu. Öyküden çok hoşlanmıştık, bunun için onu sahneye aktarmaya karar verdik. Program broşüründe Tabori'ye katkılarından dolayı teşekkür ediyorsunuz. Oyunun oluşumuna nasıl bir katkıda bulundu?

a

"My

pe

Bir araba yolculuğunda ilk kez bu öyküyü dinlediğinizi söylediniz. Oyunu da bir araba yolculuğu ile başlatma düşüncesi oradan mı çıktı?

Bize öyküyü istediğimiz gibi kullanabileceğimizi söyledi. Bunun dışında bir katkısı olmadı, ki bu bile yeterli. Metini biraz kısaltmanın dışında hemen hiç değiştirmedik. Metin bizim için her zaman ön plandadır ve sahnede yer alan her şey metne hizmet etmelidir. Metinle oynama yerine sahnede görsel öğelerin katkısıyla ikinci ve üçüncü bir boyut getirmeye çalışıyoruz. Bu yolla izleyiciye farklı çağrışım olanakları sunan bir gerilim yarattığımızı

Evet, neden böyle olmasın dedik. Böylece öyküyü günümüz Almanya'sına biraz daha yaklaştırabildiğimizi düşünüyoruz. Oyunun başında bu çaba yoğun bir biçimde hissediliyor. Araba yolculuğunun yanı sıra, kullanılan müzik, bir sahnede erkek oyuncunun öyküyü bir futbol muhabiri üslubuyla okuması bunlardan bazıları. Ancak oyunun ortasından itibaren giderek oyuncular öyküyle özdeşleşip içinde kayıp oldukları hissediliyor. Evet, bu doğru olabilir. Özellikle öyküdeki samimiyeti

koruyabilmek ve farklı bir anlatım biçimi oluşturabilmek için yalnızca iki oyuncu kullandık. Daha fazla oyuncuyla klasik olma tehlikesi çok daha büyüktü. Yine de son tümcenin herkesi yeniden günümüze getirdiğine ve anlatılmak istenenin anlaşılmasını sağladığına inanıyorum. Orada anne, Almanlar bunu bir daha yapacak olurlarsa, çenelerini çekiçle kıracağını söyler. Bu tümceyi kullanıp kullanmamakta çok tereddüt ettik, Almanların bunu nasıl karşılayacaklarından pek emin değildik. Türk seyircisinden farklı bir tepki mi veriyorlar? Kesinlikle öyle. Almanlar bu tümceden sonra önce bir durup düşünüyorlar. Söyleneni hazmetmeye çalışıyorlar, sonra alkışlamaya başlıyorlar. İlk kez Türkiye'de bulunuyoruz ve açıkçası biraz da endişeliydik. Özellikle oyuncular yetersiz kalmaktan korkuyorlardı. Ancak aldığımız tepkiler korkularımızı boşa çıkardı. Tiyatro... Tiyatro...71


ELEŞTİRİ

Ayten Gündoğdu

Dönüşenler: "Kendi"ni Yitirenler

a

-yöneticiler, grafikerler, bekçigece gündüz "köfte" yapıyor. H e r şeyin / herkesin " kendi"ni yitirdiği bu düzende sifonlar kap, klozetler tabure, tuvalet kapakları da raf olarak kullanılıyor. Düzenin düzenleyicisi para bile "kendi"ni yitiriyor, "köfte"ye dönüşüyor. Düzen, bütün bu dönüşümün içinde "kendisi" olarak kalmaya çalışanları dışlıyor: Bina'daki yöneticiler tuvaletleri, oturma salonunu, kitaplığı sırf "asıl işlevleri için kullanıyorlar" diye kilitliyor, pinponcuların pinpon, basketçilerin basket oynamaları onları değersiz kılıyor yöneticilerin gözünde. Bina'nın bütün bu "dönüşüm "ü, bu başkalaşımı karşısında afallayan mimarının bu düzene ve yöneticilere isyanını duyuyoruz oyunda: önce biraz şaşkın, sonra kızgın, sona yaklaştıkça gitgide alçalan, en sonunda da "yok" olan bir sesle... Oyunda " d ö n ü ş ü m " ü n yanında "oturmamış düzenin düzensizliği" de yansıtılıyor. H e r şeyin / herkesin paraya göre değerlendirildiği bu

pe

cy

"Bina" her gün yaşadığımız ama çoğu kez görmezlikten geldiğimiz sorunları bir güldürünün içinde eriterek çıkıyor karşımıza. Oyunun yazan karikatürleriyle tanıdığımız Behiç Ak. "Bina" yazara 1993 yılında Kültür Bakanlığı'nın açmış olduğu Oyun Yazma Yarışması'nda ödül kazandırmış. Birim Tiyatro'da sahnelenen oyunun yönetmeni ise Özgür Yalım. G ü n ü m ü z ü n "büyüme" anlayışı, bu anlayışın doğurduğu yönetici zihniyeti, bu zihniyetin birçok insanı etkileyecek kararları bir Bina ile bu binadaki insanların " d ö n ü ş ü m " ü çerçevesinde sorgulanıyor oyunda. Bina da, Bina'daki insanlar da "asıl"ların yok olduğu, her şeyin / herkesin "kendi"sini yitirdiği bir dünyada yer alıyorlar. İki yöneticisinin aldığı kararlarla "spor salonu" Bina "fastfoodçu" Bina'ya dönüşüyor yavaş yavaş Bina'daki soyunma odaları, toplantı salonu, havuz, işlevleri dışında kullanılmaya başlıyor. Bina'daki insanlar da 72 Tiyatro... Tiyatro...

düzenin temsilcisi Bina henüz inşaat halinde " d ö n ü ş ü m ü " n ü tamamlamamış. Havuza düşen pinpon toplan, pinpon masalarına akan havuzun suyu, ayakları oynayan masa, telefona karışan FM kanalları... oturmamış düzendeki karışıklığı gösteriyor. Oyundaki önemli bir nokta da Bina'nın mimarı dışında herkesin olup biteni doğal karşılaması. Bu kanıksama da bizim yaşadıklarımızı görmezlikten gelmemize denk düşüyor bir anlamda. "Bina"nın her gün dış dünyada oynamak zorunda kaldığımız oyunla benzerlikleri -özellikle de yöneticilerin bize Türkiye'nin durumunu anımsatan sözleri- bizi yanıltmamak: oyunun " saçma "lardan kurulu yapısı "oyun"u "gerçek"le bire bir eleştirmekten alıkoyuyor bizi. Oyundaki sahneler gerçek yaşamdakilerle yer yer örtüşüyor, ama bazen oyundaki "saçma"ların "gerçek"te yaşadıklarımız kadar "saçma" olmadığını da görüyoruz. "Saçma"nın, saçmanın da


gözetlenmekten korktuklarından " delik" lerini -"kendi"ni yitirmişliğin / bulamamışlığın getirdiği eksikleri- bize bir yapaylık duygusu veren "naylon"larla kapatıyorlar. Yani özeleştiri duygusundan yoksun bu insanlar eksiklerini gidermiyorlar, yalnızca dışarıdan gelebilecek eleştirileri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. "Delik"lerin olmadığı bir sahne seyircilere bu çağrışımları veremiyor doğal olarak. Yazarın metinde bir karikatür işçisi gibi en belirgin özellikleriyle ayrıntılara fazla girmeden verdiği "tip"ler bu özelliklerini sahnede de koruyor. Kişilerin hem metinde hem de sahnede "ad"sız olması, sahnede aynı kişinin birden fazla rolde oynaması insanların "kimlik"sizliğini / kişiliksizliğini pekiştiriyor. Taner Birsel ile Zafer Algöz "yönetici tipi"ni, Vâlâ Önengüt de köfte yapmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen

pe cy

Metindeki "Bina" ile sahnedeki "Bina" - arasındaki en önemli fark, "oyun" öncesi "oyun" diyebileceğimiz bölüm: oyun başlamadan on-on beş dakika önce tiyatroya gittiğimizde oyuncuları sahnede buluyoruz. Yönetmen metinde olmayan bu bölümde özellikle oyun kişileri arasındaki ilişkileri vurgulayarak -çalışanlar sürekli olarak yöneticilere hizmet ediyorlar- oyunu kısaca özetliyor seyirciye. Sahnedeki dekor Bina'nın " d ö n ü ş ü m " ü n ü oldukça iyi yansıtıyor. "Bulûğ çağındaki Bina'nın kararsızlığı" bir düğün gecesinden kalma süslerle bunların arkasındaki iskelenin karşıtlığıyla veriliyor. Yalnız oyun metnindeki önemli bir noktanın atlanması dekordaki başarıya gölge düşürüyor. Yazar metindeki dekorda " delik" lerle kimliksizliğin, kişiliksizliğin getirdiği paranoyayı dile getirmiş: bu dönüşümün içindekiler

a

saçmasının nerede başlayıp nerede bittiğini anlayamıyoruz. Birbirini izleyen "bu saçma"larla hem kafamızdaki oyun-gerç eklik bağlantısı bulanıyor, hem de bir karikatür bandı gibi küçük küçük sahnelere bölünmüş oyunda akış sağlanıyor. Yönetmen Özgür Yalım oyun metnine sadık kalmış, yalnız bazı noktalarda değişik yorumlar getirerek oyunu zenginleştirmiş.

insanlara termodinamiğin dördüncü maddesinin önemini anlatmaya çalışan "yaşlı adam"ı canlandırırken oldukça başarılı. Mimar dışındaki herkes bir komedinin, mimar ise bir dramın içine yerleşmiş oyunda. Dramın tek kişinin dramı olduğunu yönetmen yazardan daha çok vurguluyor; metinde oyunun sonunda herkesle birlikte köfte yapan mimar sahnede tek başına köfte yapıyor -düzenin düzenleyicisi paraya bir kişi daha boyun eğiyor. Oyunun sonunda sahne yeniden "oyun öncesi oyun "a dönüşüyor. Karanlık... Şampanya... Kahkahalar... "Burası bir spor s a l o n u d u r ! " Yok oluşlar - bir kişi daha "kendi"ni yitirdi. Müzik, tedirginlik verici tınlamalar... Oyundan önce de, sonra da dinlenen bu müzik, yaşamımızın birçok anında kulaklarımızı tıkadığımız bu tınlama, bu düzen sürdükçe asılı kalacak soluduğumuz havada. Tiyatro... Tiyatro 73


İNCELEME

Aslı Tekinay

"Absürd" Tiyatro

Üzerine

Absürd tiyatronun İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlaşması bir tesadüf değildi kuşkusuz; bu dönemde oluşan sosyal, politik ve ekonomik ortam yirminci yüzyılın başından beri biriken birçok olguyu taşma noktasına getirmişti. Gerçi Nietzsche daha on dokuzuncu yüzyıl sonunda ilan etmişti Tanrı'nın ölümünü fakat yirminci yüzyıl ortasında entelektüeller arasında kendi çağından çok daha fazla taraftar toplamıştı. Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği hayal kırıklığı ve ekonomik zorlukları, Marx'ın radikal sosyal devrim tahminlerini tersine çeviren Stalin'in Sovyetler Birliği'ni bir totaliter istibdat haline getirmesi, "uygar" Avrupa'nın ortasında Hitler'in yaptığı soykırım ve inanılması güç barbarlık örnekleri sonucunda oluşan kaosun tiyatroya bir tür yansıması olarak algılanabilir "absürd". Köklü inançların, geleneklerin, değer sisteminin çöküşü büyük bir boşluk yaratmıştır. Ne başı ne de sonu, ne bir merkezi ne de dayanağı olan bu sonsuz boşlukta yalnız, tek başına, zavallı insancık ışıksız bir yaşam sürer. Geldiği yer belli değildir, gideceği yer de öyle. İşte böylesi bir psikolojinin ürünü olarak absürd tiyatro yapısal ve tematik açıdan "sistemsizliği" ve "kuralsızlığı" vurgular. Bu karmakarışık dünyamız ve yaşamımız ancak başı, sonu belli olmayan bir oyunla sahneye aktarılabilir. İnsanlar arasında iletişim kurma aracı olan dil de anlamını kaybettiğinden, konuşmak ancak sessizliğin ürkütücülüğünden kurtulmak için yapılır. Böylece "absürd" ile "gerçek" bir noktada kesişirler; eğer yaşam gerçekten anlamsız ve bu derece karışık ve konuşarak iletişim kurmak olanaksız ise, o zaman onu en doğru olarak absürd bir oyun yansıtabilir çünkü tek gerçek absürd'ün varlığıdır.

pe

cy

a

İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa tiyatrolarında gözlemlenen çeşitlilik ve dinamizmin içinde yepyeni bir akımın çığlıkları duyuluyor ve Batı tiyatro dünyası evrenselleşmiş tüm tiyatro kurallarını ve geleneklerini yıkan isyancı yazarların oyunlarına sahne oluyordu. Aslında bu yeni sesler birbirlerinden haberdar, dayanışma içinde olan ve devrimci bir tiyatro anlayışı etrafında birleşmiş bir grup yazarın çıkardığı sesler değildi. Bu yazarların her biri bireysel dünya görüşlerini ve felsefelerini kendi özgün stilleri ile tiyatro gelenekleri dışında fakat tiyatro oyunları yoluyla ifade etmeyi seçmiştir. Başka bir deyişle, ortada organize bir akım ya da hareket yoktu. Fakat yazın eleştirisi alanında sıkça karşılaşılan sınıflandırma veya isimlendirme gereksinimi bu "farklı" tiyatro oyunları konusunda da kendini gösterdi. 1961 yılında Martin Esslin tarafından icat edilen "absürd tiyatro" (theater of the absürd) terimi tiyatro eleştirmenlerine pratik açıdan büyük kolaylık sağlayarak benimsendi ve eleştiri jargonunun bir parçası haline geldi. Anlamı itibariyle "anlamsız, gülünç, akılsız, imkansız" şeklinde Türkçe'ye aktarabileceğimiz "absürd" sözcüğü bir tiyatro oyunu hakkında eleştirel bir terim olarak kullanıldığında birçok anlam ifade eder. Gerçi yukarıda da değindiğimiz gibi, "absürd tiyatro" yapay bir sınıflandırmadır ve bir absürd oyunun stil, teknik, sunuş ve düşünce açısından bir diğeriyle hiç ilgisi olmayabilir fakat yine de bu oyunlar bazı ortak prensipler etrafında toplanabilir. Öncelikle belirtmek gerekir ki, birçok "absürd tiyatro" oyunu "anlamsızlık" ya da "saçmalık" maskesi altında derin psikolojik, sosyolojik ve felsefi anlamları barındırarak seyirciyi düşünmeye zorlar. 74 Tiyatro... Tiyatro..

Absürd tiyatronun düşünsel düzlemde kökleri birçok değişik yazın geleneğinde ve felsefi akımda


yaratıldıktan

sonra

içine

atılıverdiğimiz

boşluk.

Bir sistemsizlik karmaşası şeklinde de tanımlayabileceğimiz kenoma, absürd tiyatronun sergilediği evrensel düzensizliğin ve anlamsızlığın kaynağıdır.

cy

pe

Yazın tarihinden absürde yönelen esintiler arasında eski Yunan'daki rüya/karabasan edebiyatı geleneği, Rönesans İtalyası'nın "commedia dell' arte"sı, Shakespeare oyunlarında sıkça rastladığımız deli adam/soytarı sahneleri, İngiliz pandomim sanatı ve sessiz sinema görülebilir. Absürd tiyatronun büyük isimleri arasında Romen Eugene lonesco'yu, Rus Arthur Adamov'u, İspanyol Fernanda Arrabal'ı ve Amerikalı Edward Albee'yi sayabiliriz. Sahnede en büyük patlamayı

gnostiktir; Tanrı'nın dünyayı yarattıktan sonra dünya ile tüm ilişkisini kestiğine inanır. Beckett'ın oyunlarındaki düzen/kozmos ise gnostiklerin "kenoma" diye adlandırdıkları şeydir;

a

bulunabilir. Bunlar arasında en belirgin olan, abürdün varoluşçu felsefeyle olan ilgisidir. Heidegğer, Sartre ve Camus gibi filozoflarla iki konuda fikir birliği halindedir absürd oyun yazarı; insanoğlunun kaçınılmaz çaresizliği ve gerçeği açıklamaya çalışan tüm düşünce sistemlerinin iflas etmiş olması. Kahramanlar ve kahramanlık olgusu Yunan trajedilerinde kalmış, gerçek yaşamda bulunması olanaksız hayallerdir.

gerçekleştiren ve etki alanı en geniş olan absürd oyun yazarı ise hiç kuşkusuz Samuel Beckett olmuştur. 1952'de ilk kez Paris'te sahnelenen "Godot'yu Beklerken" (Waiting for Godot) tiyatroda yeni bir çığır açmış ve absürd geleneğinin sembolü haline gelmiştir. İnsanoğlunun kozmik yalnızlığını irdeleyen oyun absürd tiyatro ile gnostisizm arasında bir köprü kurar. Dini inancı itibariyle Beckett bir

"Absürd tiyatro yapısal ve lematık açıdan 'sistemsizliği' ve 'kuralsızlığı' vurgular"

Tiyatro... Tiyatro... 75


ÇEVİRİ

Ali H. Neyzi

Chekov; Dehanın İzdüşümü satırlarında bulabiliriz: "Yalnız çılgınlar ve şarlatanlar her şeyi bilir ve her şeyi anlar." Dikkat ederseniz tüm bilgilere sahip olduklarını ileri süren şarlatan ya da çılgındır demiyor, öylesine bir aşağılama hem basit kaçardı hem de ilgi çekmezdi. Onun amacı daha güçlüdür, ileri sürmekte olduğu görüş, her insanın hayal gücünde atlamalar ya da eksiklikler olmasının doğallığına karşın güvenli olmanın, inançların gücüne bağlı kalmanın yanlışlığına parmak basmaktır. Bir konuda güvenli olmak, bazı elle t u t u l u r fiziksel olayların dışında kanı edinmek, günümüz insanının yaşantısında (ve Chekov'un görüşüne göre daha uzun bir süre sonra da) şarlatanlık ve çılgınlıkla eşanlamlıdır. Asıl akıl, eski tariflerine uygun olarak, bilmediğimizi bilmekten geçmektedir. Böylece içinde yaşadığı, şiddet politikasının ve partizan inançların çarpıştığı ve kültlerin geliştiği dönemde idealistler ve ermişler onu sürekli ürkütmekteydi. Suvorin'e şöyle yazmıştı: "Kalabalıklar, her şeyi bildiklerine ve her şeyi anladıklarına inanıyor, ne kadar akılsız olurlarsa o kadar geniş görüşlü olduklarını savunuyorlar. Oysa, toplumun güvenini kazanmış bir yazar, çevresinde yer alan olaylardan hiçbir anlam çıkaramadığını açıklarsa -düşün dünyamıza önemli bir katkı yapmış olacaktır." Bir de Chekov'un " N o t D e f t e r l e r i n d e bulduğum daha epigramatik, hatta bilmecemsi şu satırları okurlarıma sunmak istiyorum. " G ö k t e b i r ç o k yıldız çoktan sönmüştür ancak toplumumuz onların ışıklarını hâlâ izlemektedir. Çevresinde yer alan olayların tümünü anladığını ya da olayların erdemine erdiğini açıklayan bir yazarla

pe

cy

a

Sokrates'in yaptığı gibi, Chekov da ünlü filozofu anarak, bilgiden ne mene uzak olduğunu yinelemiştir. Bu tutumunda en ufak bir yapmacık söz konusu değildi. Düşüncede kesinliğe hayrandı ve bilgisizlikten nefret ederdi, ancak ikisinin arasındaki farkı her zaman tanımlayamadığının bilincindeydi. Bu durum, özellikle ruhsal ayrıntılar ya da psikolojik ayırımlar ya da moral değerlendirme konularında ortaya çıkmaktaydı. Bilimsel kavramlara bağlı olmasına karşın, fark edilmeyeni saptamakta, aklın yollarına hep şüphe ile bakardı, (oysa ki, sanatının yolu tam bu fark edilmeyenleri saptamaktan geçmekteydi) ya da benzer boyutlar içinde elle tutulabilenin dışında sorunların çözülebilir olduğuna inanmazdı. Bir kere "Önemli olan sorunları yanıtlayamamakla okurlarıma borçlu kaldığım kanısındayım." diye yazmıştı. Daha derinlere inmesini pekâlâ biliyor ve arada bu bilgisini açığa v u r u y o r d u . 1888 yılında Suvorin'e şöyle yazmıştı: "Sanatın alanı sade yanıtları bulmak ve hiç sormamaktır diyen biri çıkarsa, emin olabilirsin o kişi ne yazın ile uğraşmış ne de betimlemeden nasibini almıştır." Hele şu, sonda söylediklerinin özel bir yankılanması var, değil mi? "Betimlemeden nasibini almak" yazarın asli görevi değil de nedir? Amaç, izlenene yeni görüş kazandırmak ve "formlar" üzerine bir "trafik" yaşamak, değil midir? Elle tutulamayan bilgiler ile oynaşıyorsunuz, onları ortaya çıkarıyorsunuz ve özellikle yanıtlar şeklinde belirginleştiriyorsunuz. insan ilişkilerinde kanıtlanamayanın dünyası ve özellikle şiirselin yaşama geçirilmesi kanımca -Chekov'un bu konudaki inancını kendisinin şu 76 Tiyatro... Tiyatro...


ilgili olarak Chekov'un çok sert görüşleri vardır; Tolstoy'un ruhuna ve yazdıklarının pek çoğuna hayran olduğunu ancak ünlü yazarın peygamberleşmeye uzanan düşüncelerinin çok sakat olduğunu ve insan aklının işlemesi açısından çok da tehlikeli saydığını söylemektedir. "The Kreutzer Sonata" konusunda Plescheyer'e yazdıklarında romanı yüceltmekte ama aynı zamanda "Hiç bilmediği konularda ne kadar da güvenle yazıyor!" demektedir. Başkalarına yazdıklarında da Tolstoy'un ölümsüzlük görüsünü "Jelatin"leşmiş

yaşamın temel amacı yaşamaktır. Ben yaşama inanıyorum. Onun parlak anlarına. Yaşamak için yaşamak gerekir, kanımca. İnsana ve onun güzel yönlerine de inanıyorum.

cy

a

bulduğunu ve sanatsal konularda verdiği vaizlerin çok bayat olduğunu söylemektedir. Uzun yıllar onun etkisi altında kaldıktan sonra "herhalde bir t ü r hipnotizma sonucu" artık ondan uzaklaşmış olduğunu açıklamaktadır. "İçimden öyle geliyor ki elektrik cereyanı ya da buhar gücü, insanoğluna, etyemezlik ya da bakir kalmaktan çok daha olumlu etkiler sağlar. Savaş kötü şeydir ve sarayların toplumları yönetmesi de öyle, ancak buradan yola çıkarak ayağımıza çarık giymemiz ve bahçıvan ile eşinin yanında aynı sobanın bitişiğinde yatmamız gerektiğini içime sindiremiyorum."

mektupta, kendince sevgisinin kaynağını "akıl, erdem ve adalette bulmak gerektiğini söylüyor ve bu görüşün uzantısı olarak kendisinin çevre ile olan ilişkisi su yüzüne çıkıyordu. Belki bunların hiçbirisi öyle ilgi çekici şeyler değil. Başka hangi yazarı ele alacak olsak, dehasını tanıtmak için "erdem" ve "adalet"i öne çıkartabiliriz. Örneğin, bir Dostoyevski romanlarını konularını düzenlerken, kaldı ki kendi yaşamına bile düzen v e r i r k e n , hiç "erdem"e yer vermiş midir? Yine de unutmamalıyız ki, Chekov'un bu "akla yakınlığı" yaşantısında da yer alan "ayağını yere basmışlığı" onun dehasını tanıyabilmek açısından gözden kaçırılmaması gereken yanlarıdır. Suvorin'e yazmış olduğu aynı mektupta Chekov'un hayat anlayışı ve özellikle yaşamındaki ciddi ve önemli olayları ele alışındaki tatlı ve alaycı edasına çok güzel bir örnek daha bulmaktayız. Bu konuda şöyle diyor, yazar: "Yaşamda değişime daha çocuk yaşımda inanmış ve bağlanmıştım. Bu değişim bağlantısını kavramamam olanak dışıydı, çünkü falakaya yatırılmam ile dayağın sona ermesi arasındaki değişim öyle reeldi ki -bu olaydan kendimi kurtaramazdım." Chekov'un aklın nasıl işlenmesi gerektiği ve sanatında ulaşmak istediği yere erişmek için aklın nasıl kullanılması gerektiği konusundaki inancını, şimdi altı çizili olarak vereceğim alıntıda bulabiliriz: "Ben her zaman akıllı kişilerden, arındırılmış duygulardan, nezaket ve zekadan yana olmuşumdur."

pe

Başka bir yerde de "Büyük adamların üstün felsefelerinin canı cehenneme!" diye yazmış, "Her büyük düşünür, t o p l u generaller gibi, sonunda despot kesiliyor." Ünlü kişilerin ahkâm kesmelerinden hoşlanıyor idiyse, birtakım amatörce felsefe yapmaya kalkanların yüzeysel tutumlarından da hep yakınıyordu. Suvorin'in yayınlamakta olduğu "Yeni Zaman" adlı dergide çıkan bir yazıdan söz ederken, şöyle bir alıntı yapmış. "Yaşamın temel amacı yaşamaktır. Ben yaşama inanıyorum. Onun parlak anlarına. Yaşamak için yaşamak gerekir, kanımca. İnsana ve onun güzel yönlerine de inanıyorum." Ardından bu alıntı için bakın neler diyor: "Ne anlamı var bu lafların ve onların içtenliğine nasıl inanabiliriz. Bunlar bir görüş açıklaması değil, birtakım karalamalar." Kanımca Chekov insan aklının bir yanda kendine güvenle katılaşmasından, öte yandan da sulandırılmış hisler ile gevşemesinden sürekli ürkmekteydi. Tolstoy konusunda Suvorin'e yazdığı bir

İlk bakışta bu sıralamada sanki bir alçalma ya da sonuna doğru bir yok olma var gibi g ö r ü n ü y o r . Hani denilebilir ki (nezaket ve zeka) önce sayılan (arındırılmış duygular) ile karşılaştırılınca önemsiz kalmaktadır. Ancak Chekov'u hakikaten tanıyanlar için bu sıralama hiç eksiksiz bir mantık oyunu ve "bir özel zeka" anlayışının doğal sonucudur. Önce "nezaket" sözcüğünü ele alalım. Chekov'un bu deyimi günlük anlamda, yani t e r b i y e , saygı gibi kullandığı muhakkak -yine de ben eminim ki bu deyime çok daha başka anlamlar da yüklemekteydi. Bir de Jan Genet'nin kabiliyeti bir ışıldak gibi tanımlayışını anımsayalım, Chekov'un kendine özgü dehasını açıklamaya ne kadar yaraşıyor değil mi? Maddeye, varlıklara, kişilere hep hakkını vereceksin, olaylara karşı saygılı olacaksın, çevrenin dış hatlarına ve tanımlamalarına karşı "nezaket" göstereceksin ve bu yoldan onların kişiliklerini ve bütünlüklerini tanıdığını ortaya koyacaksın, işte tüm bunları izleyerek Genet'nin kabiliyet görüşünün ana noktasına ulaşacağız - "dilsiz olana şarkı söyletmek!"- ne güzel bir saygı anlayışı değil mi? Tiyatro... Tiyatro... 77


Sessiz dünyaya musikiyi getirmek! Bu görüşlerin b i r b i r l e r i ile bağlantılı olduklarını saptamak hiç de güç olmamalı, "zeka" bir t ü r kabiliyet değil mi? "arındırılmış duygular! Bir yandan çevremizde yer alan olayları izlemeye öncelik g e t i r i r k e n aynı zamanda arınmaya yol açan bir anlayış ve nihayet, "durağan eşyaya" ses veren "nezaket" değil de nedir? Ve sonunda "zeka" deyimine geliyoruz. Felsefenin temel taşları, "varlığın tanınması" ya da "düşüncenin dayanağı" gibi tanımlamalar pek işimize yaramayacaktır ama belki "zekanın kıvraklığı" t e r i m i bize yol gösterebilir. Bu konuda en güzel alıntıyı şurada buluyoruz: "Konuşulan ya da yazılanın beklenmediğe varmak amacı ile (burada fiziksel şaşırtmalar geçerli olmaz, Charlie Chaplin'in jestleri felsefenin temel taşlarını yerinden oynatmaz) şaşırtması ve bu yoldan sevindirmesi esas alınmalıdır.

Bu mektubun yazıldığı yıllarda Chekov, yazarların bir t ü r ilim adamı olmaları gerektiğine inanmaktaydı. "Yazar, her zaman bir kimyager kadar tarafsız olmalıdır." Bu, 1887 yılında yazmış olduğu bir mektuptan alınmıştır. "Tanımlama" ya da "kanıtlama" gibi deyimle.re verdiği "kuru" ve "yalın" önemi de açıklamaktadır, bu dedikleri. Yine de bu deyime çok daha geniş ve şiirsel bir güç getirdiğine, tanımladığı yaşamın her yanını kapsamış olmaya özen gösterdiğine ve olayları kendi kişiliğinin

pe cy

a

"Chekov'un kişiliğini kaybetmeden daha derinlere inmeye çalışalım. Zekanın hizmetinde nükte oldu mu? N ü k t e n i n beklenmedikliği, kaçınılmazlığın hafifletilmesinde yararlı olmaz mı? Çevremizdeki durağan maddenin nükte yoluyla ve aklın ya da bedenin bazı kıvrak hareketleri ile biraz daha canlı hale getirilmesi! Ya da anlaşılmazın tanımlama yoluyla elde edilen kurtuluş hissi! Chekov'da pek çok örneğine rastladığımız, tam "nüktedanlık" diyecektim ama birden onun bu t e r i m i zorlama ve doğa-dışı olma açılarından aşağılayıcı olarak tanımladığını anımsadım. Chekov'un nükte anlayışına örnek vermek için uzun süredir sakladığım iki bulguyu şimdi açığa çıkarmak istiyorum. Birincisi "kabiliyet adını verdiği bir kısa öyküsüdür. Araştırdığımız konuya yaraşan bir başlık değil mi?" Yaşam konusunda hiç bilgisi olmayan kişiler, çoğunlukla yaşamı okudukları kitaplardan öğreneceklerine inanırlar. Ne var ki, Yegor Savitek, ömründe kitap okumamıştır. İkinci örnek ise Maksim Gorki'ye yazdığı bir mektuptan bir alıntı: "Genelinde bir oyunu yazıldığı sırada sevmek olası değil, ona bakarsan yazıldıktan sonra da sevmek pek mümkün olmuyor."

"Kabiliyetin seni başkalarından ayırmaktadır. İster kurbağa ister kertenkele bile olsan, "kabiliyetin" nedeni ile sana yine saygı gösterilmesi gerekir. Kanımca bu konuda Genet'nin anlayışına da uymakta ve "kabiliyeti" yaşamına saygılı bir şekilde yaklaşma ve bir sonuç alma şeklinde g ö r m e k t e y d i . Binde bir sözünü ettiği kendi kabiliyeti hakkında ise (durmadan yakındığı kendi oyun yazarlığındaki beceriksizliğini anlatan deyişleri dışında) 1888 yılında Suvorin'e yazdığı bir mektupta bakın neler diyor: "Benim esas görevim kabiliyetimi geliştirmektir, yani önemli olan ile önemsiz olanı birbirinden ayırabilmek, yaratacağım kişileri doğru olarak tanımlayabilmek ve onların kendi dillerini konuşabilmektir." Kabiliyetin bu şekilde tanımlanması ne kadar etkileyici o l u y o r değil mi?

"Esin" ve "kabiliyet" sanki iki kişilik bir bisiklet. "Kültür" ve "insancıl olma" gibi çok önem verdiği deyimler arasına "kabiliyeti"de katmıştı, Chekov. Bu deyimi hep çok hassasiyetle ve sahip olabileceğimiz önemli bir haslet olarak tanımlardı. Ö r n e ğ i n , 1886 yılında ağabeyi Nikolai'ye (kabiliyetli bir ressam olmasına karşın alkole düşkünlüğü sonucu otuz bir yaşında yaşamı son bulmuş) yazdığı mektupta Chekov şöyle demektedir. 78 Tiyatro... Tiyatro...

Benim esas görevim kabiliyetimi geliştirmektir, yani önemli olan ile önemsiz, olanı birbirinden ayırabilmek, yaratacağım kişileri doğru olarak tanımlayabilmek ve onların kendi dillerini konuşabilmektir.

süzgecinden geçirdikten sonra, hayal gücüne izin verdiğine inanmaktayım. Yıllar önce David Magarschak, oyun yazarı olarak Chekov'un gelişmesini (ve aynı anlamda düz yazı alanında güçlenmesini) tanımlarken, olayları mutlaka objektif açıdan izleme inancını t e r k edişinin ve onun yerine olaylara daha bir karışan ve insancıl yönü daha öne çıkaran bir tutuma geçmesinin önemine dikkati çekmişti. İşte aşağıda vereceğim örneklerde olduğu gibi:

Magarschak'un görüşü faydasız değildi ama bana biraz fazla programlanmış hissini vermiştir. Chekov'un oyunlarında d i r e k t aksiyondan vazgeçip bir t ü r "en-direkt" yaklaşım geliştirmesi, bana biraz tek düze bir açıklama gibi geliyor. Chekov, kanımca, bu t ü r pek çok


açıklaması bulunmasına karşın, hiçbir zaman, öyle "uzak" ya da olayların "dışında" kalmış bir yazar değildir ki sonradan olaylara karışmaya dönüşsün. Kanımca Chekov'da bu t ü r kavramlar y o k t u r . Daha çok denilebilir ki, 80'li yıllarda yaşam deneyiminin artması ve daha bir derinlik kazanması sonucu bakış açıları değişmiş ve güçlenmiştir. Suvorin'e yazdığı ve tasarım gücü ile ilgilendiği bir mektupta şöyle diyor: "Bugüne kadar t ü m yazdıklarım, asıl yazmak istediklerimin karşısında tümden saçmalıklardır." Giderek daha karmaşık tasarımlara uzanıyordu ve kazandığı

Chekov, görevini daha bir ciddiye alıyor, kabiliyetini daha önemli konulara saygı ile yaklaşmakta arıyor ve karmaşık -gizli konuları eşeleyip ortaya çıkarmaya önem veriyordu.

pe

cy

a

ustalıkla kendine gereken estetik değerleri de yaratmasını öğreniyordu. Hâlâ "kanıtları" toplamayı ve her artist gibi (ya da her ilim adamı gibi diyebiliriz) topladıklarını değerlerine göre sınıflandırmayı s ü r d ü r ü y o r d u . Değişen sadece şuydu: Evvelce yazdığı mizah yazıları (ki artık onları "dışkılarım" diye adlandırıyordu) t i y a t r o skeçleri ve o kocaman ve sakar, melodramatik "Plekhanov" oyunu artık yeterince önemli "kanıtlar" sayılıyordu. Görevini daha bir ciddiye alıyor, kabiliyetini daha önemli konulara saygı ile yaklaşmakta arıyor ve karmaşık -gizli konuları eşeleyip ortaya çıkarmaya önem v e r i y o r d u .

tanımlanabilir ki? İşte size hakiki alçak gönüllülük ve inanılmaz bir yaratıcılık örneği. Yaratacağı kişilere karşı açık olmayı, onları dinlemeyi, tanımayı, içine sindirmeyi ve ancak bütün bunlardan sonra onları oyunlarındaki yerlerine oturtmayı amaç edinmişti. Kendi kanılarını onlara borçlu olduğuna inanmıştı. Karşılığında onlar da Chekov'a kullanacağı dili v e r i y o r l a r d ı . "Kabiliyet konusundaki görüşleri hakkında daha fazla açıklama yapmama gerek var mı? Bir keresinde şöyle demiş: "Yazarken her zaman okuruma güvenirim. Yazdıklarımda eksik kalanı okurun kendi kişiliği ile tamamlayacağına inanırım." Doğrusu " m o d e r n " sayılacak bir açıklama değil mi? Yine başka bir keresinde: "Ben ancak geçmişi düşünerek yazarım, doğrudan doğayı yazmayı hiç denemedim. Her konuyu, anıların süzgecinden geçirdikten ve süzülenden geri kalan t o r t u l a r ı değerlendirdikten sonra önemi ortaya çıkanları yazmak isterim. İlk yazmaya başladığı yıllarda 1886'da, küçük kardeşi Aleksandr'a yazacağının bir sanat eseri olabilmesi için neler gerektiğini şöyle sıralamıştı: 1- Hiçbir t ü r politiko-ekonomiko-sosyaliko laf kalabalığına yer vermeyeceksin, 2- Sürekli izleyici olacaksın, 3- Kişileri ve olayları tanımlarken hakikatten uzaklaşmayacaksın, 4- Azami laf tasarrufu gerekir, 5- C ü r e t l i olacaksın ve alışılmayanı vereceksin -banal olandan kaçınacaksın, 6- Ve sıcak kalpli olmalısın. Evet, "Sıcak Kalpli", demiş!

Rossolino'ya anlattığına göre edinmiş olduğu tıp eğitimi ona her zaman ihtiyatlı olmayı öğretmişti. Yazar olarak da dikkatli olmak zorundaydı. Yarattığı kişiler ile arasında bir mesafe bırakmaya özen gösteriyor ve onların işlerine karışmıyordu. Zaten ün kazandığı yönlerinden biri de bu değil midir? Yazarın ortadan kaybolması bir t ü r çekimserlik! Bu konuda açıklamalar yapan Nathalie Serrcaute, ilim metodlarını uygulayanların dikkat etmesi gereken "kaçınılmaz tarafsızlık" demektedir. Ö t e yandan, kimyagerin "soğuk" bakışı değildi bu, sadece kandırılmaya karşı dikkat etmek ve gizleneni açığa vurma çabasıydı yaptıkları ve bu amaca erişirken didaktik, zorlayıcı ya da polemiğe giden yollardan geçmemeye azami özeni g ö s t e r i y o r d u . Bütün bunlar, kabiliyet, saygınlık, nezaket ve nüktedanlığa uyan şeyler, değil mi? Karakterlerinin dilini kullanmaya özen göstermek, başka hangi yazar böyle

Bir keresinde çalışma t ü r ü n ü n esasını belirleyen şöyle bir f o r m ü l ü açığa vurmuş: "Yazar, önce

Yazar, önce izler, sonra ayıklar, düş gücünü çalıştırır ve nihayet yazısını yazar. izler, sonra ayıklar, düş gücünü çalıştırır ve nihayet yazısını yazar." Bu sıralamanın içinde "düş gücünü çalıştırır" deyiminin en önemli nokta olduğunu söylersem yanılmış sayılır mıyım? Düş gücünü nasıl çalıştırdığı konusunda hiçbir açıklamasını bulamadım, ancak bu kavramın kutsal saydıklarının başında geldiği muhakkaktır. "Aklımıza ya da ruhumuza soluk veren" deyimi sanırım Chekov'un sıcak kalplilik ve yalınlık anlayışına en yakın düşen bir tanımlama olmaktadır. The Vıllage Voice (New York) Gazetesi'nde Richard Gilman tarafından yayımlanan "Genius Grant" yazısından çevrilmiştir.

Tiyatro... Tiyatro... 79


S Ö Y L E Ş İ

Ayşe Nalan Özübek

Kantor Tiyatrosu Geçtiğimiz sezonda Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nin bir konuğu vardı. Macaristan Ulusal Tiyatro Enstitüsü Başkanı Dr. Nina Kirâly. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları''nın davetlisi olarak gelen Dr. Kirâly, Kantor Tiyatrosuna ilişkin bir konferans verdi. Türk-Macar Dostluk Derneği Genel Sekreteri Timea Gal'in dilimize çevirdiği konferansın özetini ve Dr. Kirâly ile yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz. Grotowski'nin öğrencisi olan rejisör Paâl Istvân'ın 1980'de sahneye koyduğu geçen yüzyıl yazdan Imre Madach'ın "İnsanlık Trajedisi" adlı oyunu siyasi bir skandal yaratmıştır. Doğu Avrupa'daki ülkelerin siyasi tarihleri ve tiyatronun bu çizgideki gelişimi her ülkede farklıdır, birbirine paralel değildir. Macaristan'da 56'dan sonra, daha çok, önceden sahnelenmeyen klasik eserler sahneye konulmaya

pe cy a

1960'lı 70'li yıllarda Doğu Avrupa'da tiyatronun çok özel bir yeri vardı, çünkü siyasi düşüncelere sadece tiyatro sahnelerinde yer verilebiliyordu. Tabii ki bunlar doğrudan siyasi anlatım, siyasi metin olarak değil, metin arkası ya da satır arası diyebileceğimiz türden aktarımlar olabiliyordu ya da klasik bir oyunun güncelleştirilerek sahnelenmesi şeklinde gerçekleşiyordu. Örneğin

Macaristan Tiyatro Enstitüsü ve Tiyatro Müzesi Başkanı Dr. Kirâly İle...

Ms. Kirâlay'nin İstanbul'da bulunma nedenini dinleyebilir miyiz? İstanbul'a Şehir Tiyatroları'nın daveti üzerine geldik. Tiyatro dokümantasyonu konusunda bir işbirliğine varmak ve Şehir Tiyatroları'nın da üye olacağı SIGMAS kuruluşunun çerçevesinde çeşitli ortak prodüksiyonlar, programlar hazırlamak üzere. Bu arada kurulacak olan Karadeniz Tiyatro Enstitüsü'ne Macaristan'ı da davet ettiler, tabii buna katılmaktan çok büyük şeref duyuyoruz. Karadeniz'de olmayan ülkeler arasında olmasına rağmen Macaristan'a rağbet etmeleri, aslında bu mıntıkanın içinde bir anlamda Tuna kenarındaki ülkeler de dahildir, birleşme noktalarından biri de budur. Budapeşte'yi seçmelerinin nedenlerinden biri de herhalde, Doğu Avrupa'da Macaristan'ın son dönemde, eski rejimde de, tiyatro alanında oynadığı bir rol. Bilindiği gibi Budapeşte, Doğu Avrupa ülkeleri için bir sanat merkezi idi. Çevremizdeki ülkelerden birçok rejisör 80 Tiyatro... Tiyatro...

başlandı. Polonya Tiyatrosu ise Avrupa'ya yetişmeye çalışıyordu. Çekoslavakya'da 68'den sonra sansür çok daha sert olduğu için yine farklı oyunlar sahneleniyordu. Bu yüzden daha önce Prag'da Burian Tiyatrosu'nun başlattığı çalışmalar 70'lerde sona ermişti. Her ne kadar bu ülkelerdeki iç gelişmeler farklı şekillerde devam etmişse de, belki de Orta Avrupalı olmanın mentalite benzerliğinden kaynaklanan, birçok ortak özelliği

ve oyun hem Budapeşte'ye gelir hem de bu oyunların dokümantasyon merkezi Budapeşte'dir. Bir de geleneksel Türk-Macar ilişkileri çerçevesinde son dönemde, yani son 30-40 yılda ilişkilerimiz pek fazla yoğun değildi, örneğin iki ülke arasındaki son kültürel anlaşmalara baktım; onun içinde tiyatronun çok küçük bir yer kapladığını, bir iki satır bahsedildiğini gördüm. Oysa tiyatro alanında birbirimizi tanımak çok önemlidir. Dolayısıyla bir anlamda bu kültür alışverişini genişletmek istiyoruz. Çünkü bir tiyatro oyunu sahneye konulduktan bir dakika sonra artık tarihe karışıyor. Sadece o an yaşıyor, işte bizim de o anı yaşatmamız gerekir. Bu yüzden prodüksiyonların, oyunların hem dokümantasyonu hem de karşılıklı bir şekilde tanıtımı yani diğer ülkelerde gösterilmesi çok önemlidir çünkü rekonstrüksiyonu çok zor. Örneğin Kantor'un ve Grotowski'nin oyunlarının Macar seyircilere tanıtılması için çok çalıştık, bunların hepsini videoya çektik, her gün bir sürü insan geliyor Enstitümüze bunları seyretmek için , fakat tabii ki bunları sahnede görmekle videoda seyretmek


a

göre, hiçbir şey yapmasaydı başlı başına bir sanat eseri olurdu. Kantor, 1915'te Krakov'a yakın küçük bir şehirde Wielopole'da dünyaya gelmiştir. 1935-39 arasında Krakov'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nde Wyspianski'nin bir öğrencisinin öğrencisi olmuştur. Böylelikle Wyspianski'nin geleneklerini ilk elden almıştır. Daha sonra birlikte oynadığı birçok arkadaşıyla tiyatrosunu kurdu. Kantor'un tiyatrosunun adı Crikot 2, herkes niye 2 diye soruyor. İki dünya savaşı arasında faaliyet gösteren Crikot adında bir kabare tiyatrosunun devamı olduğu için. Aslında Cricot kelimesi de bir kelime oyunudur, tersinden okuduğunuzda, 'bu bir sirktir' (to cirk) kelimesinin çevirisidir. 1955'te sahnelenen ilk oyunun adı da "Sirk"tir. Kantor, oyunlarında dram yazarı Witkiew/icz'in oyunlarının anlam ve motiflerinden yararlanmıştır. Oyuncular prova esnasında bu motifleri ayırarak orijinal metni sanki tekrar kendileri yaratırdı. Avrupa'da "happening" olmadan önce, bunlar "happening" kavramı gibi olaylar idi. Kantor'un, Grotowski ve Szajna ile birlikte geleneksel tiyatrodan yola çıktıklarını bilmemiz

pe

cy

vardır. Ancak Polonya'da özel bir durumu söz konusu. Polonya, sadece Orta Avrupa değil, dünya tiyatrosuna bir yenilik getirdi. Tüm dünyada sahnelenen oyunlara paralel olarak, dünya sahnelerinde sergilenen oyunlarla aynı tarihlerde absürd oyunlar, Ionescu, Beckett, Tennesee Williams gibi yazarların yapıtları sahnelendi. Çok şanslı bir karşılaşma, dram sanatındaki gelişmeler, tiyatro araştırmalarıyla, aynı dönemlerde yaşanıyor. Bir dramatik formun yazarıyla yöneticisinin aynı olduğu, aynı kişi olarak sahneye çıktığı zamanlar oluyor. Shakespeare veya Moliere gibi. 60'lı yılların tiyatrosunu etkileyen, iki dünya savaşı arasında yaşayan Witkiewicz adındaki yazarın yeniden keşfedilmesidir. Polonya tiyatrosunun bir başka özel durumu da yüzyıl başından itibaren tiyatroyla uğraşan insanların karmaşık kişiliklere sahip olmasıdır. Grotowski, Szajna gibi. Bu özel bir üslup yaratıyor elbette. Teorik bir yazı yazarken, bir oyunun iskeleti de ortaya çıkıyor, resim yaparken dekor, kostüm oluşuyor. Kantor da bu tür insanlardan biri. Yazar, yönetmen, dekoratör, teorisyen, müzisyen; büyük harflerle sanatçı. Kantor, Polonyalı bir eleştirmene

arasında çok büyük farklar var. Enstitüye ilişkin bilgi edinebilir miyiz? Önce binadan bahsedeyim isterseniz. 19. yy'da yapılmış çok güzel bir binamız var, tarihi bir eser. Bir süre sonra bir restorasyona girecek ve ondan sonra umarız ki tiyatro oyunları içinde uygun bir mekân yaratabileceğiz. Binamız iki bölümden oluşmaktadır. Bir bölümü bir oyuncu müzesi, bu da çok ender rastlanan bir şey, tiyatro müzesi çok var ama oyuncu müzesinin dünyadaki örnekleri üçü dördü geçmez. Diğer bölümü ise araştırma enstitüsü ve dökümantasyon merkezinden oluşmaktadır. Video odaları, kütüphaneler gibi salonları var. Tiyatro tarihi açısından önemli dokümanları çevirip dizi halinde devamlı olarak basıyoruz bu matbaada. 60'lı yıllardan bu yana bu belgeleri devamlı olarak çıkartıyoruz ve hemen hemen Avrupa'daki yayımlanma tarihi ile birlikte bizde de basılmış oluyor. Enstitümüz Macar rejisörlere büyük yardımlarda bulunuyor. Sadece Macaristan'da daha önce sahneye konulmuş oyunların dökümantasyonunu değil, Macar yazarların yurtdışında değişik yerlerde oynanmış oyunlarının ve

gerekiyor. Bu çok önemli çünkü genelde avangard tiyatrosu denilince milli geleneklerden çok uzakta olan, klasik tiyatrodan çok uzaklaşmış bir tiyatro düşünülüyor. Oysa Kantor tiyatrosu geleneklere çok dayalıdır. Kantor, Avrupa'yı fethetmeye Krakov'dan yola çıkmış, daha sonra Krakov'a turnelere gelmiştir ve bütün oyunlarında her zaman Krakov'daki sokaklar, evler, heykeller ana unsurları oluşturmuştur. "Oyuncular Gebersin" oyununda Krakov'daki Maria Kilisesi'nin sunağının resimlerinin hikâyesi canlanır. "Bugün Doğumgünüm Var" ve "Bir Daha Buraya Dönmeyeceğim" adlı oyunlarında cenaze günlerinde yapılan geleneksel bir ritüeli anıştıran motifler vardır. Witkiewcz'in "Atalar" adlı eserinin de ana temasını oluşturan bir ritüeldir, bu. Kantor'un tiyatrosu repertuar tiyatrosu değildir. 35 yıl içinde 9 oyun sahneye koymuştur. Her oyun Kantor'un yaşamında bir dönem simgelemektedir. Kendisinin dediğine göre, hayat, eserin daimi bir keşiftir, o zamana kadar tanınmamış şeylerin keşfi, daimi bir yolculuk, yeni kıtaların bulunması ve işgal edilen

Macar yönetmenlerinin yurtdışında sahnelediği oyunların dökümantasyonunu da temin edebiliyoruz böylelikle. Ayrıca ulusal ve uluslararası festivallerin organizasyonlarına katılıyoruz. Bu gelişimizde aldığımız bir başka karar da, ITI'yle müşterek bir yayım hazırlamaya karar verdik. Türk oyunları Macaristan'da ve Macar oyunları Türkiye'de ve her ikisini de üçüncü ülkelere tanıtmak amacıyla dünyaya karşı müşterek bir adım atma kararıydı bu çalışıyoruz. Enstitü nasıl finanse ediliyor? Macar Kültür Bakanlığı'ndan aldığımız bütçe çalışabilmemiz için yeterli. Daha büyük prodüksiyonlar için bu para yetmiyor tabii ki, bu durumda da belli başlı fonlar var, onlara müracat ederek temin etmek mümkün olabiliyor. Bir proje teklifi götürüyorsunuz, kabul görmesi halinde finanse ediliyor. Bunun bir dezavantajı para genellikle sonradan geliyor ve dizileri başlatmamız da bu yüzden çok zor oluyor çünkü hangisine para alabileceğimiz önceden bilinmiyor. Bu eksiklikleri de değişik bir biçimde gideriyoruz. Önceden oyuncuların Tiyatro...

Tiyatro... 81


Bir başka görsel tiyatro olan Szajna tiyatrosu ile karşılaştırdığımızda görüyoruz ki Szajna'nın çalışmalarında sahnede resim ağırlıklı bir görüntü meydana gelmektedir. Kantor ise, oyuncu dahil her şeyi, karalamalarını bile malzeme olarak kullanır. Grotowski'yle farkı da oyuncu kullanımı üzerinedir. Grotowski'de oyuncunun kendi kendini anlatması çok önemlidir. Kantor'da ise oyuncu resmin oluşmasında bir elementtir. Bu yüzden Kantor'un tiyatrosunda oynayan oyuncular profesyonel değil, Kantor'un kendi arkadaşları, dostlarıdır. Oyun süreci içerisinde, öğrenilmiş benimsenmiş rolleri değil, kendi kişiliklerini reddeden insanlar olarak oynarlar. Kantor oyunlarının çok önemli bir unsuru da tekrarlamaktır. Çok sıkı bir kompozisyon içinde gerçekleşir oyunlar ve sık tekrarlar vardır. Kompozisyon teorisi, Kantor tiyatrosunu sessiz sinemaya yakınlaştırır. Kantor, Chaplin ve Bergman filmlerine çok büyük saygı duymuştur, "Wielopole" adlı eserinin, Bergman'ın "Fanny ve Alexander" adlı filmiyle birçok benzerlikleri vardır. Kantor oyunlarında fotoğrafiden de çok yararlanır, fotoğrafların onda

pe

cy a

toprakları arkada bırakarak bilinmeyene yöneliş. Amaç hep varılandan daha uzaklara yönelmektir. Bu hayat yolculuğunun duraklarını artık bugün belirgin bir şekilde görüyoruz. 1961'de Informal Tiyatrosu, 1963'de Zero Tiyatrosu, 1967'de Happening Dönemi, 1972'de İmkansız Tiyatro, 1975 Ölüm Tiyatrosu ve son dönemi Hiç Tiyatrosu diye adlandırabiliriz. Ya da sonsuzluk. Bu dönem içerisinde "Bir Daha Dönmeyeceğim" ve "Bugün Doğumgünüm Var" adlı oyunları sayabiliriz. Yine bu dönemde "Ölüler Sınıfı" adlı oyunu çok tartışılmıştır çünkü Kantor'da ölüm farklı bir anlam taşımaktadır. Onun tanımına göre ölüm, hayatın en mükemmel şeklidir. Oyunda Marionet figürler, yaşayan insanları, oyuncular da ölü insanları canlandırır. Oyuncular marionetlerde değiştirilebilirliği, sürekliliği ve yaratıcılığı simgeler. Eser yaratmak aynı zamanda yaşamda ölüm anlamına gelmektedir. Kantor oyunlarının konusu ne olursa olsun her zaman sanatçıyı ve eserin meydana geliş sürecini, yaratmayı anlatmaktadır. Ona göre dünyayı kurtarabilecek tek şey sanattır, sanatçıdır.

miraslarını ufak paralar karşılığında satın alabiliyorduk, şimdi ise hayırlı akrabalar bağış yapıyorlar ve oyuncular da daha vefat etmeden önce miraslarını bize bırakıyorlar. Enstitünün bir de tiyatro dergisi çıkardığını biliyoruz. O n a ilişkin bilgi edinebilir miyiz? Karıştırabildiğim kadarıyla sizin derginize benzer bir yapıya sahip. Aylık bir dergi o da, bir komitesi var. Komite başkanımız değerli bir tiyatro eleştirmeni, aynı zamanda televizyonda, radyoda da programlara katılıyor, uluslararası festivallerin organizasyonlarına katılıyor. Kendisinin alanı profesyonel klasik tiyatro ve müzik tiyatrosu, yardımcısı ise daha çok alternatif tiyatroyla ilgileniyor, dolayısıyla bu iki insanın farklı görüş çarpışması dergiyi renklileştiriyor, zenginleştiriyor. Aynı zamanda Macaristan toprakları dışında da yüklü bir sayıda Macar tiyatrosuna sahibiz, örneğin Slovakya, Romanya ve Sırbistan'da çok önemli Macar tiyatroları var. Dergimizde bu tiyatrolara da çok yer ayırıyoruz. Redaktörlükte bir başka değerli kişi de 80'li yılların muhalefet tiyatrosunu çok yakından tanıyan bir arkadaşımız, o da şu anda gençlik 82 Tiyatro... Tiyatro...

büyük etkisi vardır. "Wielopole" adlı eserinin temelini annesi, babası, dayıları diğer akrabalarının da bulunduğu bir aile fotoğrafı oluşturur. "Bugün Doğumgünüm Var" adlı oyun da bir aile resminin seyredilmesiyle başlar. Kantor'un her tasvirinde, her oyununda gezmek, yolculuk yapmak ve hatırlamak motifi daima bulunmaktadır ve oyunun çok önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Geriye dönmek, hatırlamak ve yolculuk yapmak somut bir şekilde Ulysses kavramına bağlanmaktadır. Romen felsefeci Mircea Eliade'ye göre bu motifler bugünkü insanın durumunun metaforunu verir. Kantor'un ilk oyunu "Ulysses'in Dönüşü" ve son oyunu olan "Bir Daha Buraya Dönmeyeceğim "de Ulysses figürünü görürüz. Bunun ilginç yanı da bu son oyunda ilk oyunun aksesuarlarının, figürlerinin kullanılması. Bu figürler birinci oyundan itibaren bir oyundan diğer oyuna gezer, zaman zaman yok olur sonra tekrar gözükmektedir ve en sonunda "Bir Daha Buraya Dönmeyeceğim "de hepsi karşılaşır. Bu şekilde yolculuk başladığı yerde biter.

tiyatroları üzerinde çalışıyor. Beş dilden devamlı çeviri yapan bir arkadaşımız var, uluslararası ilişkiler konusunda da yardımcı olan, yani demek istediğim redaktörlükte her konunun uzmanı mevcut. Enstitümüzün tiyatro dergisi yanı sıra iki yayın organı daha var. İngilizce ve Almanca olarak çıkan Macar tiyatro haberleri ve dünya tiyatrosu üzerine Macar tiyatro uzmanlarına hitap eden, uluslararası durumu anlatan bir dergi. Bu yüzden tiyatro dergisinde ancak çok önemli uluslararası olaylara yer veriyoruz, bir de tematik sayılarda ağırlıklı yer veriyoruz. Macaristan'daki oyunlar konusunda bayağı geniş, detaylı analiz eleştirilerin yer aldığı bir bölüm var, diğer bölümü ise teorik yazılar kapsamaktadır. Üçüncü sırada festival haberlerine yer veriyoruz. Bir de yeni başlattığımız ve devam edeceğimiz bir bölüm var, tiyatro kitaplarının tanıtımlarına, sinopsilerine de yer vereceğiz. Enstitü bir de tiyatro ansiklopedisi hazırladı. Macar tiyatrosunu başlangıçtan bugüne kadar ele alan bir ansiklopedi bu, oyuncular, kavramlar, oyunlar, yönetmenleriyle çok geniş bir biçimde ele alındı bunda.


pe cy a


pe a

cy


1995_51_7581