Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2012 Sayı 28 Eisenstein ve Korkunç Ivan Reha Erdem Sineması

1


Editörden Günümüzde küfürlere ve konuşmayı bile beceremediğimiz yabancı dillere tercih ettiğimiz güzel Türkçemizin zenginliğinden bir deyiş geldi kulağımıza biranda; balık baştan kokar. Hele konu ülkemiz olduğunda bu başların kokusu tahammül edilemez boyutlarda. Mecliste kulis basmalar, küfürler, yumruklar, ortaokul seviyesinde tartışmalar demokrasinin nimetlerini bir kez daha gözler önüne serdi. Yolda görsek korkudan yolumuzu değiştireceğimiz o güruh bizlerin oylarıyla meclise giden vekiller. Ama onları seçen biziz. Cahilimiz, eğitimlimiz, çobanımız, iş adamımız, işçimiz, köylümüz, öğrencimiz kısacası bir bütün olarak biz onları seçtik. Biz dün de onları seçtik yarın da onları seçeceğiz. Ve aynı biz onlardan hep şikâyetçi olup kitlesel bir mutsuzluğa erişmenin tadını çıkartmaya devam edeceğiz. Mazoşist eğilimli bir toplum olarak acı çekmekten aldığımız hazla hiçbir karşı harekette bulunmadık, bulunmuyoruz ve bulunmayacağız. Katiller her yerde güzel Anadolumuzda… En ünlüsü çıktı geçenlerde, saçmaladı durdu. Aynı biz evimizde izledik her şeyi sıcağı sıcağına ışıltılı(!) medyamız sayesinde. Aynı medya şişirdiği katili hemen sonra ağız birliğiyle lanetledi ve suçu aynı medyaya attı. Bizlerse evimizde oturup medya ne derse desin televizyonu kapatmadık ama televizyonun yozlaşmasından söz ettik. Bizim bir parçamız eylem yapıyor haftalardır. Tekel işçileri aslan demokrat(!) başbakanın Hollywoodvari tehditlerine rağmen mücadelesini sürdürüyor. Bizlerinse pek umurunda değil. Yine bizlerden kendisini solcu olarak gören birçoğumuzun oy verdiği muhalefet partisinin sayın vekilleri solun öldüğünü söyleyip duruyorlar. Solcular oy verdiği, tarihsel olarak merkez solda olması gereken parti “ben artık solcu değilim” diye bas bas bağırıyor. Onların ayıbı kendilerine ama bizlerin bu adrese sol adına oy vermeye devam edecek olmamız kimin ayıbı? Biz seçiyoruz her şeyi, biz… Böyle bir ortamda edebiyatımızın güçlü ismi, örgütümüzün destekçilerinden Turgay Fişekçi’nin sayfalarımızda sorduğu “çürüyen insan mı, düzen mi?” sorusu daha fazla önem kazanıyor. İçimiz, dışımızı, dört bir yanımızı saran çürümenin, öfkenin, nefretin bir diğer halkası İsrail ve Musevi halkına karşı yaratılıyor. İki tarafın yobazlarının üretimi olan bu nefrete karşı yazarlarımızdan Selin Süar kalemiyle bizleri İsrail’e götürüyor bu ay, nefret perdesini kaldırmak için. Sinema yazılarımızda ise yakın dönem Türk sinemasının dikkat çekici ismi 2


Reha Erdem ve dünya sinema tarihinin en büyük yönetmenlerinden Sergei Eisenstein hakkında çalışmalarımızı bulabilirsiniz. Ötekileştirmeyi işlediğimiz denemelerle beraber şiir ve öykülerimizde bu ay sayfalarımızda. Cumhuriyetimiz kurucusu, büyük devrimci Mustafa Kemal Atatürk, bu günleri önceden görmüşçesine en başta gençlerin mücadele biçimini dile getirdi birçok konuşmasında. Bunlar arasından Bursa Nutku en çarpıcı olanıdır ve belki de bu yüzden yok sayılır hatta 60lı yıllardan itibaren bu nutuk nedeniyle yurtseverler hakkında davalar açıldı, bazıları günlerini hücrelerde geçirdi. Şu günlerde çeşitli illerde bu durum tekrarlanıyor ve Atatürk’ün sözlerini aktarmanın bedeli olarak size karakol gösteriliyor. Kemalist devletten yakınanlar, bu durumun bitmesi gerektiğini ağızlarında sakız haline getirenler bu devletin Kemalist olmadığını bir anlasalar… Baştaki kokunun tabana yayılımına ve çürümeye dur demek için sanatla kalın dostlar… Azizm’in Notu: Cinselliği ve ülkemiz özelinde “bastırılmış cinselliği” işleyeceğimiz Mart ayı için “cinsellik” veya dilediğiniz konu üzerine deneme, öykü, şiir, fotoğraf, karikatür, resim veya video çalışmalarınızı 4 Mart 2010 tarihine kadar editörümüze iletebilirsiniz değerli dostlar.

3


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Korkunç Ivan (1944) – Sergei Eisenstein Arka Kapak: Beş Vakit (2006) – Reha Erdem

4


İçindekiler Çürüyen İnsan mı, Düzen mi? – Turgay Fişekçi

s.6

İsrail Notları (1) – Selin Süar

s.10

Poşu, Roman, Öteki – Onur Keşaplı

s.22

Sinemamızda Bir Auteur: Reha Erdem – Ümit Hüseyin Girgin

s.27

Eisenstein ve Hollywood Arasındaki “Taç” Farkı – Onur Keşaplı

s.47

Nargile – Selin Süar

s.53

Gelgit – Derin Küçükkeskin

s.63

Mesih’e Ağıt (şiir) – B. Ali Umut

s.66

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.70

5


Çürüyen İnsan mı, Düzen mi? Turgay Fişekçi Woody Allen ile Kaan Arslanoğlu’ndan benzer düşünceler duyacağım aklıma gelmezdi.

Woody Allen ve Kaan Arslanoğlu Şu sıralar sinemalarda gösterilmekte olan “Kim Kiminle Nerede?” adlı filmin başlangıç sahnelerinde başkahraman yaklaşık şöyle diyor: “Gelmiş geçmiş bütün düşünürler insanoğlu üstüne en mükemmel düşünceleri geliştirirken, dikkate almayı unuttukları tek bir unsur vardı. O da insanoğlunun ne denli bencil, küçük hesaplar peşinde koşan, ‘çürük’ bir yaratık olduğunu düşünmemiş olmalarıydı.” *** Günümüzde insanoğlunun içine yuvarlandığı acınası görünüme bakıp bu düşünceye hak vermemek elde mi?

6


Karl Marx Karl Marx, sosyalizm düşüncesini insanoğlunun evrensel kurtuluşu olarak ortaya attığında, bu düşünce hem aydınlar hem de emeğiyle yaşayanlar arasında yaygın bir kabul görmüştü. Sonunda insanoğlunun binlerce yıldır ezilmesine neden olan, savaşların, baskı düzenlerinin, sömürünün ortadan kalkacağı, herkesin özgürce, yarın korkusu olmadan yaşayacağı bir dünya düzeni ufukta görünmüştü. Kısa sürede, Almanya’dan Sovyetler Birliği’ne, Vietnam’dan Küba’ya yeryüzünün üçte birinde sosyalist düşüncenin uygulama alanı bulduğu yeni düzenler kuruldu. Ne ki, bu düzenler, zaman içinde bırakın sosyalizm düşüncesinin insani ve toplumsal hedeflerini, insanları canından bezdiren baskı yönetimlerine dönüştüler. Ne toplumlarına özgürlük verebildiler, ne ekonomilerine yenilik gücü. Uzaya insan gönderen bilimciler yetiştiren ülke, yurttaşlarına bir yıl giyebilecekleri sağlam bir ayakkabı üretemiyordu. Bu alanda en büyük düş kırıklıklarından birini de, 1928’de ayrıldığı Rusya’ya 1951’de yeniden döndüğünde Nazım Hikmet yaşamıştı. 1920’lerin devrimci ruhundan eser kalmamıştı, 1950’lerin Rusya’sında. Öldürmeyip de her nasılsa 7


hayatta kalabilmiş tek tük arkadaşlarını hapislerde ya da Sibirya’da sürgünde bulabilmiş, onları kurtarmak için çabalamıştı. *** Kaan Arslanoğlu, 2003’te yayımlanan “Politik Psikiyatri” adlı kitabında, “Dünyada ve Türkiye’de sosyalizm yenildi, çünkü insanın zekâsı bu işi kaldırmıyor” demişti. Aynı yazarın bir başka saptaması da, yeryüzünde insanda başka hiçbir canlının yaşadığı çevreye zarar vermediği, bu nedenle henüz evrimini tamamlamamış, tam olgunlaşamamış olduğuydu. Böyle olduğu için insanoğlu, kendisi için iyi olanla kötü olanı bile ayıramıyordu.

Mehmet Fuat Mehmet Fuat da, 1992’de yayımlanan “Çağdaşımız Makyavel” adlı kitabında sosyalist yönetimlerin ortadan kalkması üstüne kafa yormuş, kapitalizmin bozduğu insanoğlunun sosyalizmi uygulayabilecek olgun bilinç düzeyinde olmadığı sonucuna varmıştı. 8


“İnsanoğlu toplumsalcılığa ayak uyduracak değerde değil” diye yazmıştı, 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından, kırgın, üzgün bir tavırla. *** Dönüp dolaşıp geldiğimiz yer aynı: İnsanoğlu, yeryüzünde savaşların, baskının, sömürünün olmadığı, adaletli, özgür, yerküreyi yıkıma uğratmayan, onunla barışık, insani ve doğal bir yaşam biçimi, toplumsal düzen oluşturabilecek mi? Bu sorunun yanıtı yine insanın kendisinde gizli. Görünen o ki, çürüyen düzenler içinde yaşamak insanları da çürütüyor. İnsanoğlunun bilinci, çürümüş üretim ve toplumsal düzenler içinde çürüyor. İnsanoğlu, insanlık değerlerini yitirmiş, tanınmaz halde. Ama sonunda, bu çürümüşlük içinden yeni bir dünya yaratacak olan da yine o.

9


İsrail Notları (1) Selin Süar İkametgâh İzmir olunca Akdeniz ülkelerine ulaşım daha kısa yoldan olsa da şehre gelen turist sayısının kısır oluşu ve İzmir üzerinden yolculuk yapacak kişi sayısının İstanbul’a oranla daha az olması nedeniyle İzmir’den İstanbul’a ve İstanbul’dan Tel-Aviv’e aktarmalı yapacağım yolculuğa bir gece öncesinden hazırlanmıştım. Devasa valizimi üzerine oturarak kapatmayı başardığımda bir süre havada uçuşan kurşunları, füze saldırılarını, siren seslerini, belki de Lübnan’da yaşandığı gibi birden patlak verebilecek bir savaş esnasında ülkeye iş için veya tatil amaçlı gidenler gibi İsrail’de bulunan turistlerden biri olacaktım ben de, kim bilir… İki ülkenin arası zaten limoni; başbakan Davos zirvesinde ‘siz öldürmeyi iyi bilirsiniz’ demiş, peşi sıra dizi krizi patlak vermiş ve en son Ayalon (İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı) -Çelikkol (Türkiye’nin Tel Aviv büyükelçisi) olayı yaşanmıştı. Ailem korkuyor, uçağın kaçırılmasına kadar felaket senaryoları yazıyor, gitmemi istemiyor, İsrail’deki dostlarım ülkeye girişte polisin soracağı ahiret sorularından sıkılmadan, her zaman gülümseyerek cevap vermemi, ne olursa olsun ses tonumu asla değiştirmememi sıkı sıkı tembihliyorlardı. Bütün hengâmelerden sıyrılıp soğuk İstanbul gününe adım attıktan sonra TelAviv uçağını beklemeye başladım. Etrafımda dindar olduğu her yerinden belli 10


olan Museviler olduğu gibi, Araplar, Türk vatandaşı olan Museviler de vardı. Türkçe, Arapça ve İbranice birbirine karışmıştı adeta. Uçağa bindiğimde gökyüzünden Yeşilköy’ü keyifle izledim. Çok geçmeden yemek servisi başladı ve yemekler standartlar çerçevesinde veya isteğe göre koşer olarak sunuldu. Koşer, Musevi dinine uygun olarak kesilen, dine göre temiz sayılan et veya Musevi şeriatına uygun olan yemek anlamına gelir. Musevilikte de domuz eti haram olduğundan yurt dışında, örneğin Amerika’da yaşayan Müslüman arkadaşlarımın da güven açısından özellikle koşer damgası olan etlerden aldıklarını ve koşer yemek satan restoranlarda yemek yediğini duymuştum. Uçakta elbette herkes koşer yemek alamıyordu. Yolcular seçimlerini bilet rezervasyonunda, önceden bildirmiş oldukları gibi, uçakta soyadı ve din sorgusuna göre veriliyordu. Yolculuk iki buçuk saat içinde çocuk bahçesi gibi olan uçakta göz açıp kapayana kadar geçmiş, ailemin ‘hava korsanları’ senaryosu buhar olup uçmuştu. Çevrede görebildiğim tek korsan Moşe adında Türk vatandaşı olan beş yaşlarındaki sarı saçlı çocuğun, Vedat adındaki bir başka çocukla aralarında paylaşamadıkları peluş oyuncak olmuştu. Akdeniz üzerinden süzülen uçak başarılı bir biçimde Ben Gurion Havaalanına iniş yaptığında hayatımda ilk defa bütün yolcuların pilotu alkışladıklarına tanık oldum.

11


Ben Gurion Havaalanı Girişi Sıra, çekileceğim sorgu kısmındaydı ama kalabalık, karmaşık ve keşmekeş İstanbul görüntüsünün ardından bol yeşillikli, ferah ve görüntü kirliliği olmayan şehir panoramasıyla karşılaşınca sorabilecekleri soruları tahmin etme çabamdan sıyrıldım. Havaalanının içine girdiğimde İsrail’i tanıtan çok hoş fotoğraflarla karşılaştım ama en sevdiğim her ülkenin ‘ilk’lerini anlatan reklam panoları oldu. Reklam panoları her bir ülkenin en ünlü yemeklerini, hayvanlarını, bitkilerini konu alıyordu. Türkiye yok muydu yoksa hızlı hareket etmem gerektiğinden ben mi gözden kaçırmıştım, bilmiyorum ama ‘ilk İsrailli’ yazısının altında dikenli bir kaktüs fotoğrafı olduğunu görünce çok gülmüştüm.

Gümrükte Dünyanın pek çok yerinden gelen turistler vardı. Ülke vatandaşları ve vatandaş olmayanlar için ayrı gişeler açılmıştı ve uzun kuyruklar oluşmaması 12


için mümkün olduğu kadar çok memur çalışıyordu. Sıra bana geldiğinde nerede kalacaksınız, kaç gün kalacaksınız, nereden geldiniz soruları dışında iyi tatiller ve iyi eğlenceler dileklerinin yanında güler yüzünü esirgemeyen memurlar ve polislerden başka hiçbir şeyle karşılaşmadım. Obez valizimi de aldıktan sonra beni evlerinde misafir edecek olan ve ailem gibi gördüğüm İzmir doğumlu İsrailli yazar Erroll Haim Gelardin ve çok tatlı eşi Rezzan Gelardin’e uzun uzun sarılmamın ardından eve doğru yola çıktık.

Selin Süar-Erroll Gelardin-Rezzan Gelardin Karar vermiştim, bir tek bizim ülkemizde mühendisler yol yapmayı bilmiyorlar veya buna dikkat etmiyorlardı, çünkü gittiğim her yurt dışı seyahatinde dar ve basit sokak aralarında bile arabanın bir kez olsun sarsılmadığı yollarla karşılaşmıştım. Çöle yaklaşmış olmama rağmen oturduğum şehirde gördüğümden çok daha fazla yeşil örtüyle karşılaşmış, hemen her apartmanın ve her evin geniş ve bol ağaçlı bahçeleri olduğuna tanık olmuştum. Binalar – özellikle denize bakanlar- Türkiye’deki gibi birbirine siyam ikizleri tarzında

13


yapışık beton yığınlar olarak değil, deniz havasını en içteki apartmana veya iki katlı eve bile alabilecek kadar akıllıca inşa edilmişti.

İsrail’e ayak bastığım gün Pazar’dı, yani oraya göre haftanın ilk günü. Cuma yarım gün ve cumartesi tam gün tatil olduğundan pazar günü herkes işbaşı yapıyordu. Buna rağmen şehir çok kalabalık değildi. Trafik sakin ve kurallara uygun işliyordu. Her kırmızı ışık yandığında ne zaman camdan dışarı baksam yanda duran arabanın şoförünün veya yolcularının bakışlarıyla karşılaşıyordum. Bu sonradan alıştığım bir şey olacaktı, çünkü İsrail’de kırmızı ışıkta durunca yandaki arabada bulunanlar kendi yanındakine merak edip mutlaka bakıyordu. Bu kimi zaman gülümseyip selam vermelerle, kimi zaman da çatık kaşlar veya hayret dolu bakışlar eşliğinde yeşil ışığın yanmasıyla son buluyordu. Yayalar yol bomboş olsa da asla kendilerine geçiş izni tanınmadan karşıdan karşıya geçmiyorlardı. Mimari, Tel Aviv Yafo’da kendini hemen belli ediyordu. Önceden de bahsettiğim gibi parkların ve bahçelerin çok olmasının yanı sıra bir apartmanla diğerinin yanında mutlaka mesafe bulunuyordu. Bunun yanı sıra hemen her ailede bir köpek, iki çocuk olduğuna kanaat getirdim. İsrail’de köpek besleyenlerin sayısı oldukça fazla. Temizliğe öylesine dikkat ediliyor ki çocuklar gönüllerince sokaklarda koşup oynayabiliyor, yerlere yatıp yuvarlanabiliyorlar. Parklar ve bahçeler bunlar için zaten çok elverişli. Çöpler 14


özel olarak ayrıştırılmış. Kimse pet şişesini bu tür ürünler için özel olarak ayrılan çöp tenekesinden başka bir yere atmıyor. Köpek gezdiren fazla olduğu için sahipler, dışkıları toplamak zorunda ve bunun için kentin her yanına özel poşetler konulmuş.

15


Kentte kanyon denilen büyük alışveriş merkezlerinin yanında füze veya kurşun olarak adlandırabileceğim görünümde bir bina dikkatimi çekmişti. Sorduğumda orada bir Türk ailesinin yaşadığını ve binanın tasarımını kendilerinin yaptıklarını öğrendim.

16


Denizin varlığı kendini hemen gösteriyordu ve sahil şeridinde bisiklete binen, koşan, köpek gezdiren insanlar göze çarpıyordu. Spor ve sanat kent görünümünde ön plana çıksa da kentte bir tane bile heykel yoktu, ama hemen her yerde sakallı bir adamın resmi veya maketi göze çarpıyordu. Adını ve kim olduğunu sorduğumda Siyonizm kavramını ortaya atan ve hangi ülkede yaşarsa yaşasın, hangi dili konuşursa konuşsun bütün Yahudilerin bir ulus olduğunu ilk söyleyen kişi olduğunu öğrendim. Daha detaylı olarak araştırdığımda ise bu kişinin Yahudi kökenli Macar siyaset adamı Theodor Herzl olduğunu, daha sonradan gazetecilik mesleğini yaptığını ve Fransa’da tanık olduğu ırkçı söylemlerden, Yahudilere yapılan kötü muameleden sonra 1895’te kaleme aldığı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) adlı eserinde bugünkü İsrail’in kurulmasında ilk düşünsel tohumları attığını okudum. Sormadım, ama yol tabelalarında gördüğüm Herzliyya iline ait olan isim Herzl’den kaynaklanıyor olsa gerek diye düşünmekteyim.

17


Theodor Herzl Bütün tabelalarda, paraların üzerinde (İsrail’in para birimi: Şekel), marketlerde, alışveriş mağazalarında; kısacası her yerde ilk olarak İbranice, ikinci olarak Arapça yazıyordu. İsrail iki resmi dil kabul etmişti: biri İbranice, diğeri Arapça. Ülkemizde 1950’lerde hız kazanan ve azınlıkları asimile etme veya ülkeden kovma nedenlerinden biri olarak ‘Türkçe konuş vatandaş!’ propagandalarını, 18


günümüzde bile devam eden sansürleri düşündükçe vahşi olarak gösterilen ülkenin iki dil çatısı altında birleşmesi beni oldukça düşündürdü. ‘Arapların kökünü kurutmayı düşünüyorlar’, ‘soykırım yapıyorlar’ denilen bir ülke için tek dil çatısı altında birleşme inadının olmaması, bazı Arapların İbranice bile bilmemesi, kendi okullarının olması, kendi yerleşim yerlerinin bulunması ne yalan söyleyeyim, bana ‘one minute’ dedirtti. Araplar da ordunun üst kademelerinde, yönetimde söz sahibiydiler. Bunları sonraki günlerimde bire bir görecek ve medyanın sahtekârlığına bir kez daha tanık olacak, 19. yy başlarında ortaya çıkan “bir sinekle bir devlet adamı birbirine çok benzer çünkü…” bilmecesinin sonuna gelen “ikisi de gazeteyle yok edilebilir” cevabını tekrar deneyimleyebilecektim.

Kalacağım evin bulunduğu sokağa geldiğimde park yerlerinin muntazam oluşu ve insanların, arabalarını gelişigüzel park etmemesi gözüme çarptı. Meğer herkes bulduğu yere arabasını keyfi olarak park edemiyormuş. Herkesin kendine ait bir park yeri bulunuyor ve bu yer o kişinin üzerine zimmetleniyormuş. Başka bir sokağa veya semte geçenler, yalnızca yabancı araçlar için ayrılan park 19


yerlerine park edebilir, olur ya kuralı ihlal etmeye kalkışan olursa yüksek para cezası ödemeye mahkûm ediliyor, “benim param var” veya “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” demeye kalkışan VIP (!) vatandaşlara rastlanırsa kimsenin gözünün yaşına bakmadan ehliyetinin alınmasına veya hapis cezasına kadar bu iş gidebiliyormuş. Kısacası milletvekili, doktor, hukuk adamı, polis; yani vatandaşların güveneceği mecraların maaşları yüksek tutulduğu için adam kayıran veya rüşvet alan basın-yayın yoluyla elaleme rezil rüsva ediliyor, yüzü kızaran ve halk tarafından toplumsal baskıya maruz kalan kişi insan içine çıkamaz hale geliyor. Ülkemizde böyle kişilerin rezil olması gerekirken daha çok baş tacı edilip vezir yapıldığını düşündükçe acı acı gülümseyip bir bardak soğuk su içmekten başka çare bulamıyorum. *** Yemekler Akdeniz mutfağının biraz daha farklı versiyonunu oluşturuyor. Türkiye’den gelen kişinin damak zevkine uygun olmakla beraber daha ağır, daha acılı ve tanık olmadığımız kadar çok mezeyle donatılmış durumda. İsrail mutfağı Arap mutfağıyla bire bir aynı. İsrail’in ünlü ‘falafel’ ve ‘humus’u başka ülkeden gelen turistlerin ilk ısmarladıkları arasında yer alıyor. Falafel, ilk bakışta mücveri anımsatsa da nohut ve iç bakladan yapıldığı için tadı başka. Türkiye’de ayaküstü tüketilen döner neyse falafel de İsrail için o. Humus ise nohut, tahin ve sıvıyağ ile yapılan bir çeşit meze. Çatalla, kaşıkla kibarca kenarından alarak değil, ekmeği bandıra bandıra yenilmesi makbul oluyor Ortadoğu topraklarında. Hemen her gittiğimiz yerde, ana menüye yer bırakmasa da bitmek bilmeyen çoklukta mezenin eşliğinde kırmızı veya beyaz şarap içmenin tadına doyum olmadı.

20


Mezeler

Humus Önümüzdeki ay Kutsal topraklardan, yani Kudüs’ten (Jerusalem) edindiğimiz izlenimlere İsrail notlarımıza devam edeceğiz.

21


Poşu, Roman, Öteki Onur Keşaplı Geçtiğimiz hafta gazetelere bir haber vardı Adıyaman Üniversitesi’yle ilgili. Konu, ne mantığın “YOK”luğunu temsil eden YÖK ne de “sonuncuları birinci” yapan, akılcı düşüncenin Çankaya’daki büyük(!) temsilcisi. Bir öğrenci yıllardır olduğu gibi geleneksel poşusuyla okula gidiyor ancak kapıdaki güvenlik “poşu siyasi simgedir” diyerek öğrencinin poşuyu çıkartması konusunda baskı uyguluyor. Olayın giderek büyümesi ve toplanan öğrencilerin protestosu basınımızda adeta bir dipnot şeklinde sunuldu. Bilindiği gibi poşu başta Arap Yarımadası olmak üzere Afrika’dan Ortadoğu’ya, oradan da Çin sınırlarına kadar uzanan, büyük çoğunluğu Müslüman olan halkların(genellikle erkeklerin) başlarını kapattıkları geleneksel örtüdür. İnsanların durmaksızın ötekileştirildiği hem de bu tehlikeli sürecin tutarsızlıkla ilerlediği günlerde bu bez parçasına yüklenen anlamlar da sürekli değişime uğramaktadır.

Yaser Arafat ve FKÖ kimliğiyle Deniz Gezmiş Gelenekselliğini hala sürdüren poşuyu dünya gündemine bir simge olarak yerleştiren kişi Filistin davasının önderi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ArapSosyalizmi kanadının temsilcisi Yaser Arafat’tır. Ondaki görünümüyle poşu 22


direnişin ve özgürlük mücadelesinin simgesi olagelmiştir. Bu uğurda Filistin halkına destek için bölgeye giden devrimci gençlik önderimiz Deniz Gezmiş de vazgeçilmezi olan parkası Filistin’de geçici de olsa yerini poşuya bırakmıştır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi poşuya yüklenen anlamlar sürekli değişmektedir. Birkaç yıl önce Avrupa’da başlayarak tüm batı dünyasında yayılan yeni moda, eğilim poşu ülkemizde bir anda lüks tüketimin merkezlerinde gençlerin boyunlarında aksesuar duruma geldi. Geleneksel olarak saçı başta kum olmak üzere rüzgârdan ve güneşten koruyan poşu bir anda pahalı gömleklerin ya da elbiselerin üstüne takılan fularımsı bir hal aldı. Durumu kişiselleştirmekten hoşlanmasam da kendimden bir örnekle belki de durumun saçmalığını betimleyebilmiş olurum. 2009 Şubat ayında Tunus’a gerçekleştirdiğim kısa gezide, Yaser Arafat’ın sürgünde yaşadığı şehirde olmanın hissiyle geleneksel poşuyu boynuma doladım. Tam da o sırada Davos’tan “van münüt fatihi” geçti. Türkiye’ye döndüğümde bir kafeteryada oturduğumda öncelikle aldığım eleştiri modayı geriden takip ediyor olmamdı. Poşuyu neden aldığımı, niçin taktığımı anlatmakla uğraştığım bir gün Cuma namazından çıkan bir kitle bana “selamünaleyküm” dediğinde ise durumu başta kavrayamadım. Ama devam eden günlerde bu muhafazakâr ilginin nedeninin “van münüt fatihi” ve dinci örgüt HAMAS olduğunu fark ettiğimde kimseye Arap-sosyalizminden bahsedemeyeceğimi algılamıştım. Bu yıl ise yeni gündem açılımlardı ve bazı illerde yüce Türk polisiyle çatışanlar poşu takmaktaydılar. 2008’in sosyetik aksesuarı poşu 2009’da dinci örgüte destek sembolü haline geldikten sonra bu kez bölücü örgütün simgesi haline getirildi. Ve bunu başaranlar molotof kokteyli atanlarla birlikte derse giden öğrencileri “bölücü” olarak gören görevlilerdir. Toplumumuzun yeni eğilimi yaftalamak ve ötekileştirmek haline geldi. Tek bir örnek üzerinden bu yaftalamanın ne kadar düzensiz ve tutarsız olduğunu görmek mümkün. “Giysilerini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” durumu nedense reklamlarında yaftalama karşıtlığı yapan zamansızlar tarafından özellikle körüklemekte hatta bu fiil giysilerden çıkıp söylemler üzerine yaftalamaya kadar vardırılmakta. İnsanlar takım elbise giyen solcular olduğu, başörtüsü takan laikler olduğu, parka giyen sosyetikler olduğu gerçeklerini kavramakta zorlanıyorlar. Bölünmüş mahallerden sonra bölünmüş gardıroplarımız da 23


mevcut. Fakat nedense bu yaftalama şampiyonu Türk-İslamcı kitle türban konusunda hoşgörü kavramına başvurmaktadırlar. Kuran’da net bir örtünme kuralı olmaması, saçların örtülmesinin yukarıda sözünü ettiğimiz bölgede iklimsel koşullardan kaynaklanması, bölge ülkelerinde sadece kadınların değil erkeklerin de saçlarının örtülü olması sözünü ettiğimiz grup tarafından nedense görülemez. 70li yıllardan önce olmayan türbanın bir gelenek olduğunu iddia etmeleri ise 70lerin sonundaki Humeyni gerçeğini yok sayma çabalarından başka bir şey değil. İslamcı İran, bölgeye devrim diye yutturdukları şeriatı yayma politikasını asla gizlemedi. Bu amaçla pilot bölge seçilen Erzurum’da türbanın yaratıldığı ve öğrencilere para karşılığı türban pazarlandığı bilinen bir gerçek. Hoşgörü isteyenlerin gelenekleri böyle oluyor demek ki. –Küçük bir parantez açarsak İran’ın asla anti-emperyalist olmadığını, sadece batı emperyalizmine karşı çıkıp kendi emperyalizmini bulabildiği her fırsatta uyguladığını belirtmeli ve mollaların Amerika’ya sarf ettiği her sözü antiemperyalizm sloganıyla alkışlamadan önce işin gerçeğini hatırlamalıyız.— Tekrar konumuza dönmek gerekirse ötekileştirmenin hem geniş halk kitlelerinde hem de entelektüel geçinen çevrelerde hâkim olduğunu görürüz. Ülkemizde yaşayan halkı bir bütün olarak görmektense farklılıkları pompalayan “konuşan tecrübeler” halkın ezici çoğunluğunun yoksulluk sarmalından çıkamamasını sınıfsal tezlerle incelemek ve belki de çözmek yerine konuya yaklaşımı sadece ırk-dil-din temelinde alarak cümledeki “gizli özne” konumlarını muhafaza ederler. Onların kendilerini özne hissedebilmeleri için etkileyebildikleri kitleler ve yön verebildikleri tartışmalar olmalı. Bu özneler durumlarını pekiştirmek için ülkemiz özelinde “Öteki”yi kullanmaktadırlar. Çağımızın büyük düşünürü Slovaj Zizek öznenin temelini “Ben” olgusuyla koyduktan sonra bu “Ben”liğin de “Öteki”ye olan ihtiyacını anlatır. Bizim öznelerimiz de konumlarını sürdürmek, kelimenin tüm anlamlandırmalarıyla “benlik”lerini sürdürmek için ötekileştirmeyi sürdürürler. Bunu kimin zaman “Öteki”ye kusulan nefretle kimi zamansa saf bir özdeşleşmeyle yaparlar. Özne olmayı ve beraberinde “Öteki”yle özdeşleşmeyi, onların haklarını savunmayı bazen o kadar abartırlar ki Zizek’in “Ötekinin hassasiyetine saygı göstermek, onun mahremiyetini ihlal etmemeye özen göstermek, kolayca ötekinin acısı karşısındaki acımasız bir duyarsızlığa dönüşebilir.”1 sözleri vaziyeti ortaya koymaktan öte birçok örnekteki 1

Slovaj Zizek, “Kırılgan Temas”, Çeviri: Tuncay Birkan (Metis Yayınları 2. Baskı, 2006), s. 18.

24


tutarsızlıklarını da açıklamaya yeter. Bu kimseler örneğin 6-7 Eylül faciasını hatırlamaktan öteye geçmezler. Şimdilerde demokrasi yıldızı olarak anılan dönemin liderlerinin olayı nasıl organize ettiğini hatırlamazlar. 1915 olaylarını karşılıklı bir kıyım, emperyalistlerin birbirine kırdırdığı sayısız halktan ikisinin başına gelen korkunç facia olarak görüp barışa yürümektense barış elçisi takiyyesiyle gerginlikten başka bir şey üretmezler. Kürt toplumunu savundukları, duygudaşlık kurmak gerektiğini iddia ederler ancak feodaliteyle, ağalığın ilkel düzeniyle, töreyle ilgili tek söz etmezler. Toprak reformuna zaten karşıdırlar. Geçtiğimiz haftalarda korkunç bir şey yaşandı bu ülkede, hem de batıda, Manisa’da. Kahvede çıkan basit bir kavga öne sürülerek Roman yurttaşlara saldırılar düzenlendi Arapça slogan atan sözde Türkçüler tarafından. Bu ilkel saldırı karşısında yetkililer ne gibi önlemler aldı? Saldırganları yakalamak, olayın mağdurlarını korumak yerine Romanlar yetkililerce şehirden sürüldü, göçe zorlandı, tehcir edildi! Evet, 1915’te değil, doğuda değil, ortada asker de yok ama 2010 yılında batı Anadolu’da insanlar etnik kimlikleri üzerinden ötekileştirilip sürüldüler. Klasik Türk-İslamcı kafanın tekbirleriyle yaptıkları yeni değil, ancak sözde liberallerin ve onların “genç siviller”inin bu olayları görmemesi, ağızlarından düşürmedikleri “Öteki”ler, azınlıklar için hiçbir şey yapmamaları Zizek’in sözünü ettiği “acımasız duyarsızlık” değil de nedir?

25


Slovaj Zizek Yıllar önce, üzerinde “Alaska” yazan ve kurt deseni olan bir giysi vardı üstümde. Polis karakolunun önünden geçerken polisin biri malum işareti yaparak yanıma yaklaştı ve “Baba kurt, baba!” diye mutlulukla sırtımı sıvazladı. O gün bugündür o giysiyi ya da kurt desenli herhangi bir eşyayı kullandığımı hatırlamıyorum. Aynı şekilde Yaser Arafat’ın anısına aldığım poşumu bu yıl giyemedim, bundan sonra giyer miyim onu da bilmiyorum. “Ben”den çıkmam gerekirse belki Adıyaman Üniversitesi’nin öğrencileri aynı poşuyu giyip büyük şehirlerdeki pahalı özel üniversitelerin kapılarına koşmalı. Orda “modayı geriden takip eden” olmaktan öte bir eleştiriye maruz kalmazlar. Zaten Milli Eğitim ve YOK(yök) özel okulları teşvik etmekte, belki oralara başvursalar her şey hallolur, burs bile kazanabilirler. O zaman maruz kalacakları tek “Öteki”leştirme “burslu inek” ya da “poşu modasını geriden takip eden giyim cahili”nden başka bir şey olmaz. Böylece ırk, din, dil sularında yüzen, ister eğitimli ister cahil ancak tehlikeli öznelerin her tondaki hışmından kurtulabilirler. Ama güzel Anadolu ve toplum(eğer hala öyle adlandırabilirsek) gizli öznelerin tehlikeli sularından nasıl kurtulabilecek? Belki de bu kendi kendimize sormamız ve çözmemiz gereken sorunun ta kendisidir. 26


Sinemamızda Bir Auteur: Reha Erdem Ümit Hüseyin Girgin

KAÇ PARA KAÇ

Reha Erdem, ilk filminden tam on yıl sonra 1999’da ikinci filmi “Kaç Para Kaç”ı çeker. Filmin senaryosunu, çok sevdiği Fransız yazar Georges

27


Simenon’un “Venedik Treni”nden esinlenerek yazar. Yazar, eserlerinde okurlarına suçlunun takibinden çok suçun nedenlerini anlatmıştır2

Filmin kahramanı Selim, Beyoğlu’nda bulunan kendisine ait gömlek mağazasıyla ailesinin geçimini sağlamaktadır. Dürüst ve düzenli yaşamı vardır. Hatta bu yönüyle arkadaşları sürekli dalga geçmektedir. Karısı Ayla, kızı Esma ve babasıyla Kadıköy’de eski bir apartmanda yaşamaktadırlar. Arkadaşları ve çevresi tarafından eli sıkı bir insan olarak bilinen Selim’in hayatı bir gün tesadüf eseri kendi bankasını soyan veznedar ile aynı arabaya binmesi ile değişir. Arabadan inerken para dolu çantasını Selim’in kucağına bırakır. Bu ahlak düzeyi ve kuralları yüksek olan Selim için sonun başlangıcı olacaktır. Paralarla dolu çantayı ilk anda yaşadığı sokun etkisi ile geri vermez sonra pişman olur taksiden inerek adamı aramaya çalışır ancak bulamaz. Bu bir bakıma filmin ilk değişkenidir ve bundan sonraki her aşama da filmin kahramanını sosyal ve psikolojik anlamda nasıl değiştiğine tanık olunur. Selim yavaş yavaş paranın esiri haline gelmiştir. Dışarıdan bakıldığında iyi bir aile yaşamı güzel bir karısı, bir dükkânı bulunan bu mantıklı adam, yani homo econimucus’un kendisini gitgide tüketimin akıl dışılığının içinde bulur. Ama yine de ailesini düşünür araba alır ev ister ancak bir türlü söyleyemez parayı çaldığını, çünkü kendi içinde çelişkilerini aşamaz. Hatta bu çelişkilerin üzerine yalan dolu bir yaşam kurar. Bu yalanın uğruna çırağını hapse attırır, Karısını aldatır, arkadaşlarını kandırır. Reha Erdem filmlerinin genel bir özelliği olarak yine filmin hangi zamanda geçtiğini anlayabilmemiz kolay olmaz ancak Selim’in mütevazı yaşantısı, bir gömleğin 3 milyon olması sanki 80’lerin sonu 90 arın başında yeni yeni dönüşmeye başlayan dışa açılmaya zorlanan dönemi Türkiye’si vardır. O dönemle birlikte, insanlar kısa yoldan köşeyi dönmenin hesabını yapmaya başlarlar.

2

Serpil Boydak – a.g.e. s: 81

28


Para en büyük zaaflarımızdan birisidir ve her zaman hayatımızı olumlu olarak etkilemez.3 Filmde kahramanının çevresinde, olay örgüsünü içinde bulunduğu kişilerde devamlı olarak para konuşuyor. Film böylece karakterler üzerinden de paranın gerekliliği ve günümüzde insan yaşamında ki yeri hakkında bir tartımsa başlatıyor. Kahramanımız eline geçen parayı en iyi şekilde kullanmak isterken ne yapacağını bilmez şekilde etrafa saçıyor bu da aslında insanımızın para konusundaki bilinçsizliğini gözler önüne sermekte. O döneme kadar paranın önemine değinen ve parayı zor kazanılan bir şey olarak gören Selim’in eline geçen yüklü miktarda para onun nasıl davranacağını kestirememesine neden olur. Selim kendine göre kuralları olan toplumda doğruyu ve yanlışı seçebilen bir insan olduğunu düşünürken parayı bulunca tüm bildiklerinin değiştiğini fark eder. Aslında fark ettiği bugüne kadar yaşamış olduğu esir hayatı olmalıdır. Çünkü Selim’in kendi kafasında kurmuş olduğu ile kendisi arasında uçurumlar vardır. Bunu havaalanında zengin bir adamın cüzdanını çalan iki genci peşinden kovalayıp bir yere sıkıştırdıktan sonra korkarak hiçbir müdahale yapmamasından anlarız. Anlaşılacağı üzere Selim parayı bulmadan önce de sistem tarafından yönlendirilmiş manipüle edilmiş, kendi içinde kahramanlıklarını ve öfkesini yaşatan mutsuz bir adamken, sistemin bu edilgin kimliğe sunabileceği tek değer olan maddiyatla karşılaştığında da aynı şekilde aradığı mutluluğu bulamamıştır. Bu durumu en iyi Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar Kitabından’’ bir pasajla alıntı yaparsak açıklayabiliriz 3

Serpil Boydak – a.g.e. s: 78

29


sanırım: “Bütün maddi tatminleri sağlayın ona, öyle ki uyumak, çörek yemek ve dünya tarihini sürdürmeyi dert edinmekten başka, yapacak bir şeyi kalmasın; yeryüzünün tüm mallarına boğun ve saç diplerine kadar mutluluğa gömün; bu mutluluğun yüzeyine küçük kabarcıklar çıkacaktır, suyun üzerinde olduğu gibi”. Ayrıca Selim‘in yapmış olduğu iş, almış olduğu eğitim ve ahlak düşüncesi onun parayı harcarken bile devamlı tezat durumlara düştüğünü göstermektedir. Film paradan önce ve paradan sonra ki halini alır insanın, burada kısmen çocukluk daha geri planda gibidir diğer filmlerine göre oysaki filmi Selim’in bakış açısından değil de yabancılaşmış gözlerle izlersek, çocuğun önemini daha iyi anlarız. Öncelikle çocuk her şeyi öğrenmek isteyen babına soran, parkta para bulduğunda farklı tepki gördüğü babasından sonra üst üste yaşadığı travmalarla aile hayatının çocuklar üzerinde ki etkisini anlatması bakımından yine etkili bir süreç geçirecektir. Selim‘in kendi kendisiyle çatışmasında tamah açgözlülük, dürüst olmak, yalan söylemek gibi şeyler vardır. Tüm bu ahlaki karşıtlıkların içersinde kendine bir yol bulmak isteyen Selim eski ile yeninin, dürüst olmak isteyenle, ahlaksız olanın içersinde hapis kalmıştır. Tüm bu olanlar, yani düzenli bir hayat süren Selim’in eline bir miktar para geçince olmuştur. Yani dramatik denge Selim’ini eline para geçince değişmiştir. Filmin başlangıç jeneriği martı sesi ile başlar. Apartmanların arasından yukarıdan uçarak gelen kâğıt para (dolar) yere yaklaşırken müzik (temposu hızlı) başlıyor. Yere düşer düşmez alınan paranın hızlı bir şekilde insanlar arasındaki el değişimi gösterilir. Paranın bu dolaşımı Selim’in kasasını açışını gösteren plana bağlanır ve film başlar. Reha Erdem, birçok yerde bu tarz sekansları kullanarak, sinemada görüntünün zaten bir anlatı biçimi olduğuna dair inancını bize göstermiş olur. Gerçekten de konvansiyonel sinemaya karşı Godard estetiğinin savunan bir bakış açısıdır bu. Görüntülerin dili, ayrıca bir öykü biçimine ihtiyaç duymak istememektedir Erdem sinemasında. Ayrıca jenerikteki birçok görüntüyü filmin içinde tekrar tekrar kullanması Darren Aranofsky’nin sineması ile benzerlikler taşır. Darren Aranofsky de 1998 de çektiği “Pi” adlı filmde ve onun ertesinde çektiği “Requiem For a Dream” filminde yakın plan çekimleri, insana ait olan şeyleri arka arkaya vererek seyirci üzerinde çarpıcı bir etki bırakır. Aynı etkiyi ustalıkla bırakmış olan Reha Erdem’in bir sonraki filminde de yine aynı yakın plan çekimlere ve seri kurguya 30


rastlarız. Filmin sonunda da Selim’in düşüp paraların her tarafa saçılmasından sonra yine aynı paranın düşüşüne bağlanarak girişteki görüntüler tekrarlanır. Yani film bir geri dönüşle başlar.4 Çekimlerde iki kameraman kullanılmasına Selim’in evde parayı saklayacak yer ararken melek biblosunun kırılması ve yapıştırdıktan sonra kuruması için bıraktığı masada paraları saymasını gösteren sahneyi Selim’in dürüstlükten, hırsına ve paranın gücüne teslim oluşuna geçiş metaforu olarak yorumlanabilir. Filmde, İstanbul görüntüleri çok özenli çekilmiş, kartpostal gibi bazı sahneler var. Reha Erdem’in genel sinemasına baktığımızda hayvanların hep özel bir yeri vardır. “A Ay” da martı imgesel anlamda annenin yerine geçerken, “Korkuyorum Anne”de evleri devamlı ziyaret eden yaratıklar, kaç para kaç da ise İstanbul’un vazgeçilmez manzarasını oluşturmaktadırlar ve doğrudan çocukluğun masum, imgeleri ile bağlantıları varır. A ay da martı anne metaforu ile ilişkilendirilirken, ya da muhafazakârlığı temsil ederken hala konakta yapılabilecek bir şeyler olabileceğini gösterirken, onun ölümü çocukluğun sonu ve gerçek hayatın başlangıcı olarak ele alınabilir. “Kaç Para Kaç”da köpek küçük kızın sığındığı bir varlık, “Beş Vakit”te ise eşekler çocukların doğa ile doğal olan ile ilişkilerini kurdukları tek platform. KORKUYORUM ANNE

4

Serpil Boydak – a.g.e. s: 80

31


Reha Erdem üçüncü filmi “Korkuyorum Anne”yi 2003 yılında çeker. İlk kez 23. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde “İnsan Nedir ki” ismiyle gösterilen film, FIPRESCI (Uluslararası Sinema Eleştirmenleri Derneği) ödülünü alır. Film, aralarında Göteborg, Kopenhag, Montpellier Akdeniz Film Festivali, Seattle Film Festivali ve Stuttgart Türk Film Festivali’nin de yer aldığı çeşitli uluslararası festivallere katılır.5 Filmin Konusu: Reha Erdem bu filminde bir mahalle öyküsü, daha doğrusu bir apartmanın içinde yaşananların öyküsünü anlatıyor. Film birçok öykünün birleşiminden oluşuyor. Ana karakter olan Ali 39 yaşındadır. Bekâr olan ve babasıyla birlikte yaşayan Ali taksi şoförlüğü yapmaktadır. Bir gün arabasının yanında baygın halde bulunur. Vücudundaki sıyrıklar ve zedelenmelerden dolayı kaza geçirdiği veya birilerinin onu dövdüğü düşünülür. Ali kendine geldiğinde neler yaşadığını hatırlamamaktadır. Polis Ali’nin hatırlayamadığını söylediği dönemde yapılan bir kuyumcu soygunuyla ilişkisi olabileceğinden kuşkulanmaktadır. Rapor için hastaneye sevk edilir, yapılan tetkiklerde doktorlar başına aldığı darbe sonucunda geçici hafıza kaybına uğradığını belgeleyen bir 5

Serpil Boydak – a.g.e. s: 86

32


rapor verirler. Bu sayede tutuklanmaktan kurtulur. Eve döndüğünde yavaş yavaş aynı apartmanda yaşadığı komşularını hatırlamaya başlar ama babasını hatırlayamamaktadır. Rasih Bey bu yüzden oğlunun hafıza kaybına inanmamaktadır.6 Ana karakter Ali olmasına rağmen film diğer filmlerin aksine sadece Ali’nin etrafında dönmez. Alt komşu Neriman teyze’nin kendi içine kapanık oğlu ve arasında ki ilişki film boyunca verilir. Ve filmin sonunda doruğa çıkar. Neriman teyzenin oğlu ve platonik olarak âşık olduğu mahallenin güzel kadını İpek arasında ki ilişki de ilginçtir ve sürekli gelişmeye açıktır. İpek kendisinden çocuk beklediği bir adam tarafından sürekli rahatsız edilmektedir. Ancak film boyunca ne adamın ne yaşadığını, psikolojisi evini, barkın karsını, ailesini görmeyiz bu açıdan, filmin bu adama göre daha ana karakteri olan İpek “Kaç Para Kaç” filmindeki Selim ve bankacı ilişkisinde ki durumun bir benzerini anlatır. “Kaç Para Kaç”ta da paranın çalındığı bankayı, veznedarın intihar edene kadar neler yaptığını ve polisin bu konuda yaptığı araştırmayı vermemiştir. Yönetmen, seçtiği birey olan Selim’in eline geçen bu büyük parayla nasıl değiştiğini anlatmayı tercih eder.7 Keten(Neriman hanımın oğlu) bir gün İpek’e o yüzüğün aynısını alarak iyilik etmek ister. Ancak yüzüğün bulunabileceği tehlikesi yüzünden yüzüğün Ali’ye ait olduğunu söyler. Ali de yüzüğün annesine ait olduğunu düşünecek kadar saftır. Filmin kendine özgü karakteri Neriman Hanım yıllardır süren alerjisinden kurtulmak için köpeğini dağa bırakır. Kuyucunun soyulması ile birlikte en başta, sadece maddi değeri bulunana ve duygusal bütün özelliklerinden arınmış, bir hırs ve inat nesnesine döndürülmüş yasaklı bir şeyi belki de (doğmamış olan çocuğu simgeleyen yüzük) daha sonra Ali ve Keten’in duygularının sembolü olmuştur. Her ikisinin de çok anlam yüklediği bu yüzük için çıkarılan kavga da çok masumane olmuştur. Bu da Reha Erdem’in filmlerinin her zaman sade ve güzel görüntülerden oluşmadığını aynı zaman da sade ve güzel insanlardan oluşan bir olay örgüsüne sahip olabileceğinin de kanıtı olmaktadır. Bu kurgusal evrende her türlü insan vardır. Saf insanların yanında kasap Ali gibi kurnaz geçinen, saflarda bulunmaktadır. Rasih Bey ve oğlu arasında ki ilişki ve Ali’nin devamlı olarak herkesi hatırlaması ancak babasını reddetmesi de film 6 7

Serpil Boydak – a.g.e. s: 87 Serpil Boydak – a.g.e. s: 81

33


boyunca verilen ana çelişkilerden birsidir. Bunun nedenini filmde açıkça verilmez. Ancak Reha Erdem’in devam filmleri incelendiğinde yönetmenin bir Oedipus kuramına karşılık gelecek şekilde otorite kavramını eleştirdiğini görebiliriz. Otoritenin en sevimlisine bile, çocuk gözlerle bakıldığında en büyük çelişkiler görülür. Ümit, Ali’nin kendisine verdiği yüzüğü İpek’e gösterdiğinde ortalık bir anda karışır. İpek kendisinin çalınan yüzüğü olduğunu söyler ve tek tek herkesi evine çağırır. Neriman ve İpek Ali’ye yüklenirler onun bir hırsız olduğunu ve gerçekten soyguna karıştığını düşünmektedirler. Keten korkusundan bir şey söyleyemez ama polisi arayan annesini engeller. O sırada deprem olur. Hepsi masanın altına saklanırlar. Deprem geçince koşarak 8 aşağı inerler ve ölüm korkusu birbirlerini affetmelerini sağlar.

Filmin teması her insanın hayatında yaşadığı korkular çocukluktan itibaren yaşadıklarımızla ilgilidir. Bunda en belirleyici olan ailelerimizdir. Yan tema ise kadınların yaşadıkları kötü olaylar karşısında erkeklere göre daha güçlü olabilmesidir.9 Filmde ki karakterler ve olay örgüsü de tema ile bağlantılıdır. Keten ve Ali içe kapanık çocuklardır. Aynı şekilde Ali’nin babası Rasih Bey ve Keten’in annesi Neriman Hanım çocuklarını anne ve babaları öldüğü için yoğun 8 9

Serpil Boydak – a.g.e. s: 95 Serpil Boydak – a.g.e. s: 95

34


baskı ortamında, fazla severek büyütmüşler ve bu baskı çocuklar üzerinde ters etki yaratmış ve birey olmalarını geciktirmiştir. Fedakâr, sinirlendiğinde oğlunun altına yaptığını söyleyebilecek kadar acımasız bir anne. Rasih Bey ve Neriman Hanım insanları dünyayı siyah beyaz gözlüklerle gören, insanlar ve dünya hakkında meslekleri doğrultusunda sınıflandırmalar yapabilen insanlardır. Bu sınıflandırmaları ve katılıkları aslında akılcı insan düşüncesine tıpatıp uymaktadır. Çünkü insanın başına ne gelirse gelsin öncelikle kendisi sağlamaktadır Koşulları, yani bir insanın belini ağrıması için ters basması yeterlidir, o insan bir kaza geçirmiş olamaz, ya da belinden memnun ya da değildir, kilo problemi olamaz gibi. Filmde Ali 30’lu yaşların ortasında kendisini ailesine ve çevresine ispat edememiş, girmiş olduğu hiçbir işte tutturamamış bir insandır. Reha Erdem’in diğer filmlerine göre dram unsurunun az olması filmde ki karakterlerin neden bu halde olduklarını irdelememiz açısından bir sorun teşkil etmiyor. “Beş Vakit” ve “A Ay” gibi filmlerinde aile baskısı, baba baskısı ve yetişkinlik ve çocukluk arasında ki dramatik çatışmaların yol açtığı sorunların bir bireşimi bir sentezidir. “Korkuyorum Anne” ve bu sentezi insanların artık üzülmekten bıktıkları ve çaresiz kaldıkları durumu kabullendikleri bir tür olan komedi unsuru ile vermeyi planlaması normaldir. Bu anlamda tragedyanın öncelenmiş komedya olduğuna dair düşüncenin geçerliliğini koruduğunu görmekteyiz. Toplum ve aile baskısının insanlar üzerinde ki yarattığı ağır travma komedi unsurları ile verilirse daha etkili olur. İlk başta komedide insan karşısındaki oyuncu ile kendini özdeşleştirmez uzaklaştır yabancılaşır, böylece ona gülebilir oysa asıl güdüğü kendisidir. Filmde kadın erkek ilişkileri üzerinden bir tartışma kadınların her halükarda erkeklerden daha güçlü oldukları ile sonuçlanıyor, her zaman daha güçlü ancak daha kurnaz ve daha şeytani olmadıklarını, İpek’in ve Ümit’in hınzırca konuşmalarından ve Keten’in annesi Nükhet Hanımın köpeği yok etmek için dahi planladığı gizli fikirlerinden anlamak zor değildir. Filmin ana karakteri olan bir erkek ise sözde yaptığı bir soygun olayıyla böbürlenir ancak işte erkeği ve kadını düşünce ve eylemlerinde, yaptıklarında ve yapamadıklarından anlayabilmek bu kadar kolaydır. Reha erdem in her filmi hamdım piştim, tarzında sona eren bir olgunlaşma ile sona eriyor. Bu filmde de 30’lu yaşlarına kadar korku ile büyütülen iki arkadaş, fallus imgeli kayanın 35


zirvesine çıkarak erkekliklerini ailelerine kanıtlamaktadırlar. Bu özellikle her iki karakter için kendilerini sevdikleri insanlara kanıtlamak için de son bir şanstır. Dağın zirvesi tüm bu durumların kutsandığı alandır. Reha Erdem sineması bir olgunlaşma hikâyesi anlatır hep. Filmin sonunda hep kurgusal evrenden genel – geçer gerçekliğe daha fazla yaklaşılır. Filmdeki birçok karakterin hayatı, yaşadıklarını siyah beyaz bir şekilde görürler. Başka renk yoktur sanki ama bunlar da o renksizliklerin içinde bir renktir. Görüldüğü üzere filmdeki herkes kendi statüsüne ve düşüncelerine göre hayatı bölümlendirmektedirler. Hatta bu küçücük çocuğun bile bilinçaltına yerleşmiştir. Anlatım Dilinde Göze Çarpan Öğeler: Giriş jeneriğinden itibaren birçok anlatım sesle yapılır. Perdede oyuncular ve anlatılan kişiler değil sadece bahsettikleri organları veya vücutlarının bir kısmı görülür. Hatta filmin karakterlerinin özellikleri de bu şekilde veriliyor. Sürekli geri dönüş (flashback) kullanılmıştır. Karakterlerin geçmişlerini ve yaşadıkları olayları hep bu geri dönüşlerle anlıyoruz. Başta Ali’nin yerde yatışını gördüğümüz sahnede verilen duman bize bir araba kazası olduğu hissini verir. Geri dönüşlerin yanı sıra montajda paralel kurgu tekniği de kullanılmıştır. Plan geçişlerinde ses, bazı yerlerde de olaylar kullanılmaktadır. Örneğin, Neriman’ın alerji yüzünden hapşırma sorunu vardır. Filmin bir yerinde Neriman’ın hapşırmalarından sonra birçok insanın hapşırması verilir ve en son Ali’yi hastaneye götüren polisin hapşırması verilerek konu ve plan değiştirilmiş olur. Oradaki olay verildikten sonra yine Neriman’a geçilir. Rasih beyin oğlunun kendisini tanımaması üzerine gösterdiği tepki (ben senin babanım, baban, baban...) arka arkaya birçok defa bağlanmıştır. Bu tekniği yönetmen “A Ay” filminde de kullanmıştı. Filmin bitiminde karakterlerin yaşadığı mekânlar ve karakterler tarafından kullanılan özel eşyalardan detaylar verilmiştir.10 Bu hapşırmalardan sonra birçok hapşırma verilir yani filmde hep insana ait olan kullanılır. Filmde insan vücudunun tepkilerine çok fazla yer verilir. Hastalıklar, bedensel alışkanlıklar, hafıza, duruş, oturuş, saç, tırnak, diş gibi bedenimize ait her şeyi filmde özellikle kullandığını söyleyen Erdem; “Arzularımız, isteklerimiz, zaaflarımız ve korkularımız bize bedenimizi unutturuyor. Filmle beraber bunları hatırlıyoruz. Filmdeki hafıza kaybı işin 10

Serpil Boydak – a.g.e. s: 100

36


şakası. Ama Ali karakteri hayatta kaybettiğimiz hafızalarımızı, o bilemediklerimiz ve unuttuklarımızı hatırlıyor. Onunla beraber biz de hatırlıyoruz. Örneğin deprem sahnesi bir dürtme niteliği taşıyor. Gerektiğinde hep beraber bir masanın altına sığabiliyoruz. Birbirimize o kadar ihtiyacımız var aslında. Ancak bu durum 10 dakika sürüyor. Sonra yeniden hayata dönüyor, itişip kakışıyoruz. Sinemadan bildiğimiz anlamda bu filmde iyiler ve kötüler yok. Ama ağır anneler var ağır babalar var. Olmayan anneler ve babalar var. Var olanların ağırlığı başka, olmayanların başka. Bunlar hepimizin hayatında olan şeyler. Mesela sünnet. Kimse sünnetini mutlulukla hatırlamaz. Ben aynen filmdeki çocuk gibi kaçmıştım, yakaladılar. Sünnet aletlerinin olduğu kutuya çekimde bile bakamadım. Montajda göz attım, sonra biraz alıştım. Film o anlamda beni iyileştirdi. Şimdi bakabiliyorum. Ancak bu tür korkular hepimizde büyük yaralar açıyor.”11 Yedinci Sanat Dergisi’nde ise Berat Günçıkan filmin daha çok anlatmak istediklerini açıklamayı uygun bulmuştur; “Erkek korkmaz, erkek ağlamaz... Reha Erdem aynı adı taşıyan filminde bu klişelere dokunuyor. ‘Korkuyorum Anne’ sözünden yola çıkarak erkek korkularını anlatıyor. ‘Korkuyorum Anne’de Reha Erdem’in karakterleri, Keten ve Ali’nin erkekliklerini ispatı oldukça ironikti. İki erkek fallusa benzeyen bir kayaya tırmanarak erkekliklerini görünür hale getirdiler... Hüzünlü bir sahneydi ve soru yeniden akla üşüştü: İnsan nedir ki?”12 Ekimde Hiçbir Kere / 2006 Yönetmen bu kısa filmini, “Beş Vakit”i çektiği dönemde çeker. Süresi 20 dakika olan bu kısa filmi de “A Ay” gibi deneysel bir filmdir. Yönetmen filminin temasını ‘sinemada zaman/mekân araştırması’ olarak açıklamaktadır. Reha Erdem, reklam çekmeyi bıraktığı için kısa film yapmayı egzersiz olarak görür. Ayrıca kısa filmde seyirciye beğendirme zorunluluğu da olmadığı için çok daha bağımsız film üretebildiğini belirtir; 13 “Kısa film ayrı bir format. Çabucak bir şeyler yapabiliyorum. Ayrıca o format çok bağımsız bir alan. Benim yaptıklarım uzundan çok daha deneysel. Belli formatlara girmiyor. Göstermek için yapmıyorum böyle bir özgürlüğüm var. 11 12 13

Serpil Boydak – a.g.e. s: 106 Serpil Boydak – a.g.e. s: 109 Serpil Boydak – a.g.e. s: 53

37


Ama gösterilirse de gösterilir. Nasıl istiyorsam, Atilla Dorsay’ın ‘A Ay’ için söylediği gibi, kendim için yapıyorum. Bir maliyeti yok gibi. Son yaptığım ‘Ekim’de Hiçbir Kere’yi 10 gün içinde yaptım kimseye de yük olmadım.”14 BEŞ VAKİT

“Korkuyorum Anne” filminin gösterime girdiği dönemde bitirebildiği, üç çocuğun ergenliğe geçişini yani büyümeyi anlattığı “Beş Vakit”, ilk kez 25.Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izleyici karşısına çıkar ve iki ödül birden (En İyi Türk Filmi ve FIPRESCI Ödülü) alır. Filmin Konusu: Film, sırtını yüksek kayalıklara dayamış, yüzünü denize dönmüş, etekleri zeytinliklerle süslü küçük, fakir bir köyde geçmektedir. Köyün sakinleri sert bir coğrafyayla başa çıkmak için uğraş veren, sade ve çalışkan insanlardır. Toprak, hava ve suyun, gecenin, gündüzün ve mevsimlerin ritmine göre yaşarlar. Zaman her gün ezan sesiyle beş ayrı vakte bölünür. İnsana özgü bütün olaylar her gün bu beş vakit dilimi içinde yaşanır. Çocukluktan gençliğe geçen, on iki-on üç yaşlarında üç çocuk, Ömer, Yakup ve Yıldız, köy sakinleri arasındaki ilişkiler ön plana çıkmaktadır.15 14 15

Serpil Boydak – a.g.e. s: 53 Serpil Boydak – a.g.e. s: 113

38


GECE Ertesi gün çocukları hayat bilgisi dersinde görülür. Derste işlenen konu doğa olaylarının oluşumudur. Öğretmenin konuyla ilgili verdiği bölümü Müzeyyen okumaktadır. O kitabı okurken öğretmeni yüzündeki morluğu fark eder ve ne olduğunu sorar. Ondan önce arkadaşları gülerek annesinin dövdüğünü söylerler. Erkek öğrencilerden birisinin de kolu sarılıdır onu da babası dövmüştür. Ömer babasından nefret etmektedir. Babası imam ve devamlı olarak Yakup ile babasını nasıl öldürebileceklerinden bahsederler. Yıldız, babasıyla zaman geçirmeyi sevmektedir. Yine beraber dolaşıp işlerini hallederler ve keçilerinden süt sağıp bir kısmını da öğretmene getirirler. Kapının önünde imamın karısını (Ömer’in annesi) görürler o da ekmek getirmiştir. Öğretmeni Yıldız’a okuması için kitap verir. Çok mutlu olur. Bahçedeki iğdenin dallarına yüzünü mutlu bir şekilde sürüp geçer. Gece yatağında el lambasıyla kitabını okurken duyduğu seslerin ne olduğuna bakmak için kalktığında sesin anne-babasının odasından geldiğini anlar. Kapı aralığından baktığında anne-babasının cinsel birlikteliklerini görür. Büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve ağlayarak yatağına dönüp onların seslerini duymamak için yorganı başına çeker. Cinsellik bir çocuk için travma mıdır? Yoksa her filmin kahramanı çocuklar ise o zamana “Kaç Para Kaç”ın kahramanı da Selim’in kızı değimlidir? Öyle ya babasının şuursuzluğu yüzünden hayvanın ölümü ve yine babasının cinsel ilişkiye girdiğini görmesi onda travma yaratacaktır.

39


Aslında yıldızın babasına olan düşkünlüğü ve annesi ile mesafesi ile Ömer’in babasına karşı engel olamadığı derin hınç bizi Freud un Oidipus karmaşası Elektra kompleksine kadar götürmektedir. Gece kısmında Ömer kuru dalların arasında hareketsiz yatar. Köyün çobanı Davut’u döver adam. Davut, Yakup ve Ömer iki eşeğin birleşmesini izler. Bu onlara komik gelir oysa az ileride izleyen yıldız ve Zeynep bu olayı iğrenç bulur. Her ne kadar yıldız bunu anne ve babasının yaptığını bilse az da olsa kabullense bile. Burada kadınlar için cinselliğin her zaman korkulası bir şey erkekler inse ancak gizli bir biçimde özel bir dille anlaşmalarına yarayacak kültürel metaforlar gönderenler yarattığını görüyoruz. ÖĞLEDENSONRA Yakup öğretmenine ekmek götürdüğünde kapıya gitmeden, önce camdan bakar daha sonra cama vurarak geldiğini haber verir. Ekmeği verdiğinde öğretmeninin teşekkür edip yüzünü okşaması çok hoşuna gider ve o da yüzünü söğüt ağacının dalına sürterek geçer.16 Çocuklar anlaşılamadıklarında ölü olarak yıkıntı ya da ağaçların arasında yatarlar. Ömer babasından dayak yediğinde kardeşi yüzünden yatar. Yıldız anne ve babasını cinsel ilişkiye girdiğini gördükten sonra dalların arasında yatar. Yakup un dedesi de Yakup’un babasını devamlı olarak tenkit etmekte ve yalnızlığa itmektedir. Bu coğrafya da ataerkil düzen saki kuşaktan kuşağa geçen bir şeydir. Buna rağmen babası Yakup’a otoriter davranamayacak kadar yorgundur. Çünkü onun da kendi tatminin sağlaması için birincil açıdan seksüel problemleri vardır. Öğretmenin yatak odasını gözetlemek gibi… Yakup ise babasının öğretmeni dikizlediği ve babası ve annesinden (sigara içmesi yüzünden) dayak yedikten sonra ağaçların arasında yatar. Yıldız bir sahne de kucağından küçük kardeşini dürünce annesinin gazabına uğrar. Burada anneye karşı kusulan bir kin vardır. Ve istemeden kontrol altına alınış, baskı… Onu bu durumdan kurtaran yine babası olmuştur. ÖĞLE 16

Serpil Boydak – a.g.e. s: 118

40


( 3 çocuğu kayaların üzerinde ölü olarak görürüz) İmam camide vaaz verirken bilgiden önemini anlatır ve baba, anne ve çocuklardan bahseder. İmam kayanın arkasına kaçan keçiyi çobana tarif ederken aşağıya doğru çok eğilir. Arkada Yakup ve Ömer onu izlemektedirler. Ömer ayağa kalkar, sol elini görürüz kuvvetli bir şekilde sıkmaktadır. Babasına doğru gider. İmamın cübbesi ve sarığını camide üst üste konulmuş olarak görürüz ve dua edilmektedir. İmamın öldüğünü düşünürken bir sonraki planda dua edenin imam olduğunu görürüz. Yıldız’ın ailesi oğulları kurtulduğu için kurban kesmektedirler ve imam da duasını okumaktadır17 Ömer babasından nefret etmesine rağmen onu öldürememiştir. Kim bilir böyle bir fırsat bir daha eline de geçmeyecektir. Bu durumda sorgulanması gereken Ömer in gerçekte baba nefretinin altında yatan nedenlerin ne olduğuna bakmaktır.

Filmde din olgusu dinin sadece şehirde değil, köy kasaba gibi kapalı toplumlarda da bir baskı unsuru olabileceğini belirtmektedir. Öyle ki filmde hiçbir iletişim aracının olamamasına rağmen insanlar arasında ki ilişki şehirde ki insanın belirttiğinin tersine bir türlü doğallaşamamaktadır. Öyleyse sorun sadece kitle iletişim araçlarının bombardımanı altında kendi benliğini yitiren insanın sorunu değildir. Din böyle küçük topluluklarda hala 18.19. yy’daki ağır travmatik rolünü başarı ile oynamaktadır. Dinin ve küçük bir yerde Allah fikrini ve duygusunun çocuklar tarafından aktarılan bu filmde, doğa ile iç içe bir yaşama rağmen insanın doğaya ait olmadığı görülmektedir. Çünkü bir kere dilin egemenliği altına giren insan kültürel çeşitlemelerle kendi doğasından uzaklaştırılmıştır. Artık o bir hayvan değildir. Ama şehirli insandan tek farkı hala cinselliği televizyon veya benzeri yerlerden öğrenmektense doğanın kendisinden öğrenebilmektedir.

17

Serpil Boydak – a.g.e. s: 120

41


Filmin dramatik unsurlarına gelecek olursak, çocukların asıl nefret ettikleri aileleri ya da toplum değil ailenin ve toplumun kendilerine dayattığı yaptırımlardır. Bu bağlamda ailelerin vermiş olduğu sorumluluk ve çocukların bunları yerine getirmek istemeyişindeki direniş dramatik bir çarpıklık olarak görünür. Bu durumu en fazla Ömer’in küçük kardeşi ile ilgilenmek zorunda bırakılması ve bunu başaramadığında dayak yemesi, Yıldız’ın ise küçük kardeşinin bakımı ile ilgilenmek zorunda bırakılması ve bu baskın hata yapmasına neden olması, çocuğu düşürmesidir. Tüm bu toplumsal çatışmalarla beraber büyüyen olgunlaşan birey içinde ki çocuk ruhu kaybeder ve toplumla bütünleşir. Büyümek böyle bir şeydir. Gece birçok şeyi örter çocukluk her ne kadar mutlu olunan bir dönem olsa da gözlerin mutluluktan kapalı olduğu bir dönemdir. Çocukluktan ergenliğe geçişte gerçekler yavaş yavaş açığa çıkar. Bu yüzden filmin, gece başlayıp sabah arifesinde bitmesi çok doğaldır. Gece tüm yalanların üzerini örte ancak filmin sonunda yeni bir güne başlanırken artık sistemin ve toplumun tüm içselliğin içlerine çekmiş olan bu bireylerin kabullenişini üzülerek izleriz. Bu sefer “Korkuyorum Anne”nin tersine üzerine çıkılan yüce dağlar bir karşı çıkışı ve büyümenin birey olmanın acısı yönüne işaret eder. Kanıtlanacak bir şey yoktur. Dünya istenmese de aynı doğacaktır. Filmin sonunda Ömer’in yenilgiyi kabul etmesi de bunun sonucudur. Annesi Ömer’i uyandırır. Babası yine kötüdür ve gidip Yakup’un babasına söylemek zorundadır. Yakup’ta uyanıktır onu içeri çağırır ve kardeşini gösterir. Ömer eve geri döndüğünde kapıya kadar gelir ama içeri girmez. Gün doğmak

42


üzeredir. Gidip kayalıkların üzerinde oturur ve ağlamaya başlar. Zekeriya sabah ezanını okumaya başlar.18 Filmin teması çocukluktan çıkıp büyümeye başlamak ve ergen olmanın getirdiği sorumlulukların ağırlığı. Büyümek aynı zamanda masum olmaktan çıkmak demektir. Üç karakterin çevresi ile etkileşimleri ve bu sürecin hem onların hem de çevrelerinde ki insanların olgunlaşmasına duygusal ve ruhsal anlamda gelişmesine katkıda bulunduğu söylenebilir. Üç karakterin ortak özelliği aileleri ile yakın ilişki kuramamaları, kendilerini ifade edememeleri ve bu yüzden de kendi yarattıkları dünyalarında bu ebeveynlerini öldürmek ya da yok olduklarını görmek istemeleridir. Bu yüzden dindar bir aile de yetişen, baba baskısı ile karşılaşan Ömer her işine karışan, kardeşini ondan daha çok seven babasını sevmez ve hayallerinde ondan çalmış olduğu bir şeyi tekrar geri almak için onu öldürmek ister. Bu muhtemelen babada gördüğü hayran olduğu ancak kendisine dahi açıklamakta sakıncalar bulduğu bir özgüven ya da kimlik inşası problemidir. Rol model olarak seçilen babanın varlığı ve bu dünyanın kurallarına sıkı sıkıya bağlılığı çocuk üzerinde bir hayal kırıklığı yaratır. Bu modelin dışına çıkarak babasına bakamaz bu yüzden onun kendisin karşı olan sevgisinden de bihaber yaşar. Ancak insanın eline fırsat verildiğinde tüm kötülükleri yapabilir. Bu üç karakter de henüz büyük kötülükler yapamıyorsa çok düzgün ahlaklı olduklarından değil, ahlak olarak gördükleri şeyin sistemin bir baskısı olduğunu bilmediklerinden dolayı olabilir. Ahlak ve doğruluk gibi kavramlar ancak iktidardaki düşüncenin varlığını meşrulaştırmak ve toplum içindeki oto kontrol mekanizmalarının sürdürmek amacı ile yaratılmış olgulardır.

18

Serpil Boydak – a.g.e. s:121

43


Gus Van Sant ve Elephant” Filmin kamera hareketlerine gelecek olursak yönetmenin bir röportajında belirttiği “Elephant” filminin yönetmeni Gus Van Sant ile yakın bir bağlantı içinde olduğunu da anlayabiliriz. Bunu açıklayabilmek için öncelikle Gus Van Sant’ın kamera açılarından bahsetmek gereklidir. Gus Van Sant sinemasının kamera kullanımı açısından vazgeçilmez tavrı “Fil”de de devam ediyor. Steadycamle uzun planlı çekimler, takipler, mekânlar arası geçişlere sıkça rastlanır. Tüm bu kesintisiz takipler, sanki onlar hayatlarını yaşarken oradan geçen ve konuşmalarına tanık olan birisi gibi kamerasıyla onları takip ederek karakterleri bize tanıtması ve olaylara yaklaşmamızı sağlamak...19 Aynı şekilde Reha Erdem de “Beş Vakit” filminde çocuklar bir yere haber ulaştırmak için gittiklerinde kamera ile hep arkadan takip eder onları. Böyle filmi izleyen insanı o kişinin hayatına tam anlamı ile sokmaz, ama bilgisayar oyunlarında ki bakış açısından olduğu gibi onun çevresini daha iyi özümser ve er an dışarıdan gelebilecek bir tehlikeye karşı karşıya olduğu hissini verdirir. Uzun bir çekim olan, Nathan’ı takip sahnesinde, Nathan ilk önce dışarıda hentbol oynar. Sonra oyunu bırakıp içeriye doğru yürür, içeri girer, kamera arkadan takip eder. Daha sonra okulun bir diğer kapısından çıkar ve okulun başka bir bölümüne geçer, yine içeri girer. Kamera bu çekimde hep takip 19

Elephant filminin biçimsel analizi- Ayla Yıldırım – www.azizm.org)

44


halindedir ve hiç kesme olmaz. İçeri girdiğinde okulun şımarık ve havalı 3 kızıyla karşılaşır. Bu sahnede kamera Nathan’ın özneline geçer, yavaş çekimle, kızların yanından geçerken, çevrinmeyle dönüp onlara bakar ve bir yandan Nathan’ın öznelinden çıkarken bir yandan da Nathan’ın önüne geçer ve Nathan’ı önden takip etmeye devam eder. Bu çekim Nathan’ı ve çevresiyle ilişkisini, çevresi tarafından nasıl göründüğü açısından izleyiciyi aydınlatır.20 Aynı kamera açısına benzer yaklaşımlar filmde de mevcuttur. Kamera, yürürken veya koşarken insanları sadece arkadan takip etmekte, yüzlerini göstermemektedir. Reha Erdem, bu tarz çekimi Gus Van Sant’tan etkilenerek mi çektiniz diye sorulunca, takipleri köyün dolambaç gibi yollarını anlatmak için kullandığını açıklamıştır.21 Reha Erdem, bu filmini öncekilerin aksine ilk defa İstanbul dışında, Çanakkale ilinin Ayvacık ilçesine bağlı Kozlu köyünde çeker. Ama orası da Erdem’in yaşadığı ve bildiği bir mekândır. 10 yıldır yaz aylarını geçirdiği bir yerdir ve yöreyi iyi bilir. Filminde kendisini etkileyen ve bu filmi çekmesini sağlayan özelliklerin hepsine yer verir. Çocukların bazen yıkılmakta olan evlerde oynadığını görürüz. Kimsesi olmayan ve köylünün desteği ve yardımlarıyla hayatını sürdüren Hatice ninenin ölümünden sonra evi kapatılır ve kapısına kilit vurulur. Müzik dinleyen veya televizyon izleyen, hatta gazete dahi okuyan kimseyi göremeyiz filmde.22 Zamandan yalıtılmış bir yer sanki… Yönetmen, zamana dair sorularını sorduğu “Beş Vakit”te üç çocuğun ergenlik dönemindeki sancılı büyümelerinin öyküsünü, beşe bölünen zaman fonunda aktarır. Büyüme, çocukluğun bitmesi, bu süreç içinde yüklenen sorumluluklar, onlardan kurtulamama hali, aile ilişkileri; özetle çocukluktan çıkma hikâyesini anlatır. Ve filmini “Toprakla deniz, kayayla gök arasında asılı bir köyde büyümeye çalışan üç çocuğun zamanın akışında yuvarlanmalarının filmi. Orada zamanın tek sarkacı, kimi zaman gümüşi bir bıçak gibi parlayan minare ve onun güneş saatiyle dönen beş vakti…” diye özetliyor.23

20 21 22 23

Elephant filminin biçimsel analizi- Ayla Yıldırım – www.azizm.org) Serpil Boydak – a.g.e. s:125 Serpil Boydak – a.g.e. s:126 Serpil Boydak – a.g.e. s:126

45


Auteur yönetmenin tanımını Aslı Daldal bir yazısında şöyle açıklıyor. “Auteur" (ya da "yaratıcı") yönetmen 1950'lerde Fransız yeni-dalgası ile ortaya atılmış bir kavramdır. Kısaca, yönetmenin kamerasını adeta bir "kalem" ya da "fırça" özgünlüğü ile kullanabilmesini savunur. Kişisel bir sinemacı olan "auteur", kitle beğenilerine fazla yüz vermez ve klasik anlamda bir "sanat" sineması peşinde koşar. Çoğu kez senaryolarını da kendi yazan "auteur" belirli temaları, biçimsel tercihleri ya da hayatla olan bitip tükenmez mücadelesini pek çok filminde "tekrarlar". Auteur sinemacının filmlerinde -aynı bir yazarın ya da ressamın yapıtlarında olduğu gibi- kişisel ve biraz da marazi öğeler defalarca vurgulanabilir.24 Tüm bu anlatılanların ışığında anlatı tarzının özgünlüğü, kitle beğenilerine ya da popüler kültüre ödün vermediği anlatısının farklılığından, kamera hareketlerine kadar anlaşılabilir. Filmlerinde politik ya da güncel olana değil hayata yer vermektedir. Çünkü asıl bunların hepsinden daha önemli yer teşkil ettiğini kavrayan yönetmen, eleştirilerin merkezinde olan tüm bu kavramları insan zihninin ürettiği bir şablondan farklı olduğunu görmemekte muhakkak, o yüzden insan yaratısı olan her şeye kuşku ile bakarken, insanın en güzel yaratısı olan kurgusal sinemaya ise büyük bir sıcaklık ile yaklaşmaktadır. Sonuçta hem klasik popüler sinema kaygılarından hem de kendi çizgisine yakın meslektaşlarından sinemayı gerçeklik örgüsü üzerine yansıtmak istememesi ile de ayrılan yönetmen tüm filmlerinde kendi düşündüğünü ve hissettiğini aktarır izleyiciye. KAYNAKÇA: Geoffrey Nowell- Smith ,Dünya Sinema Tarihi, Kabalcı Yayınevi 1.basım Mayıs 2003 Serpil Boydak-Türk Sinemasında Bağımsız Yapım Süreci ve Reha Erdem Yüksek Lisans Tezi- İstanbul 2006 Aslı Daldal- yaratıcı- radikal 2 Elephant filminin biçimsel analizi- Ayla Yıldırım – www.azizm.org) Kordela-www.akbanksanat.com 24

Aslı Daldal- yaratıcı- radikal 2

46


Eisenstein ve Hollywood Arasındaki “Taç” Farkı Onur Keşaplı

Sergei Eisenstein Yalnızca Sovyet sinemasının değil dünya sinemasının efsane yönetmeni Sergei Eisenstein’ın büyüklüğünü ve önemini uzun makaleler hatta tezler üzerinden anlatmak mümkün. Bu yazıda ise büyük ustanın sinema sanatındaki yetkinliğini tek bir filminden tek bir planla aktarılacak. Başta Hollywood olmak üzere günümüz sinemasının büyük gişe yapımlarının Eisenstein’in sanatı karşısında nasıl yalın kaldığını belirtmek için yönetmenin eğretileme tekniğini kullandığı ünlü filmi, 1944 yapımı “Korkunç Ivan”ın açılışındaki taç takma törenine eğilelim hep birlikte.

47


Einsenstein’in Korkunç Ivan üçlemesinin afişi Törende mekân olarak seçtiği kilise içinde bulunan kalabalıkla adeta iç içe girmiştir. Sanki yer yer kilisenin resimleri ve motifleri kalabalık, kalabalıktakiler de mekânın ayrıntılarına dönüşmüşlerdir. Tiyatro sahnesini de andıran bu sahnelerde her şey Ortodoks kilisesinin ruhani kutsallığının bir parçası haline gelmiştir. Dini resimler, rahip ve Ivan’ın takacağı taçta bulunan haç(kilisenin tepesindeki haç motifi tacın aynısı) ve kalabalığın yarattığı atmosfer bu kutsal ruhani havayı daha da etkili kılmaktadır. Rahibin giysileri, ikili üçlü konuşan karakterler ve diğer her türlü takılar, yüzükler dekorla tümüyle iç içedir. Örneğin konuşan gruplardan birinde kostüm olarak geniş yakalı kıyafetler görülür. Bu sırada arkada kilise duvarında benzer kıyafetlere sahip çizimler vardır. Kısacası yönetmen olayın büyüklüğünü, yüceliğini, kutsallığını seyirciye aktarabilmek için başta mekân olmak üzere kalabalığı, kostümü hatta oyunculuğu da kullanmıştır. Oyuncular ise genelde sadece gözleriyle oynamaktadırlar. Bazıları bakışlarıyla Ivan’ı küçük görmekteyken bazıları da hayranlık dolu bakışlarla yerlerini almışlardır. Bu sırada Ivan taç takılması için geldiğinde yüzünü görmemekteyiz ve adeta zorla oraya getirilmiş zayıf bir karakter izlenimi vermektedir. Zaten Ivan hakkında kalabalığın içinde bazı gruplarda olumsuz konuşmalar olmaktadır. Ivan’ın çar olmaması gerektiğini düşünenler, Rusya’yı birleştiremeyeceğini düşünenler ve diğer ülkeler tarafından tanınmayacağını düşünenler vardır. Ivan tacı taktıktan sonra rahibin ilahisiyle ve çar hakkında yapılan etkileyici konuşmayla ve son olarak başından aşağıya dökülen altınlarla adeta bir anda güce kavuşur ve çok sert bir konuşma yapar. Hakkında eleştiri yapanlara meydan okuyan bir konuşmadır. Burada Ivan sırasıyla unvanı, kutsal gücü, halkın desteğini ve parayı almıştır. Tüm bunların verdiği güçle otoritesini daha ilk konuşmasında kalabalığa ve seyirciye hissettirmiştir. Bu da Eisenstein’ın dehasıdır.

48


49


Hollywood filmlerinde ise benzer taç takma törenleri mevcuttur. Örneğin Peter Jackson’ın Oscar Ödüllü “Yüzüklerin Efendisi” üçlemesinin 2003 yılında çektiği “Kralın Dönüşü” bölümünde filmin sonlarında kral olacak Aragorn’un taç takma sahnesi vardır. Orada da tacı “Korkunç Ivan”da olduğu gibi ruhani bir kişilik olan Gandalf vermektedir. Ortodoks kilisesi nasıl Rusya’da en üstün ruhani güç ise “Yüzüklerin Efendisi”nin Orta Dünyası’nda Gandalf yani ak büyücü de en üstün güçtür ve tacı o vermektedir. Ayrıca bir başka benzerlik Aragorn’un tacı taktığı yerdeki duvar ve ahşap oymalar tıpkı “Korkunç Ivan”daki gibi kalabalığı betimleyen, destekleyen motiflerle doludur. Fakat filmin ismi “Kralın Dönüşü” olmasına ve bu kralın yüz yıllardır beklenmesine rağmen taç takma töreni son derece yüzeysel ve kısadır. Adeta filmin içinde küçük bir detaydır. Bir başka örnek ise Ridley Scott’ın 2005 yapımı filmi “Cennetin Krallığı”dır. Bu filmde de Kudüs’ün yeni kralının taç takma töreni vardır. Sahne çok sıradan bir mekânda gelişir ve film tümüyle haçlı seferleri ve din olgusunu taşımasına rağmen tacı takan kraliçedir. Diğer örnekte olduğu gibi bu örnekte de taç takma sahnesi görkemden çok uzaktır.

50


Yüzüklerin Efendisi ve Cennetin Krallığı

Teknolojinin son derece ilerlemiş olduğu günümüzde dev bütçeli yapımların “taç farkı”nda dahi görüldüğü gibi 1944 yılında siyasi baskılar altında düşük bir teknolojiyle çekilen “Korkunç Ivan”nın inceliğine, sanatsal dokunuşuna sahip olmamaları Eisenstein’in ustalığının altını çizmenin ötesinde sinemanın “yedinci sanat”tan çıkıp “en büyük kitlesel eğlence”ye dönüştüğünün bir kanıtı olarak da görülebilir. Sinemanın doğası gereği eğlence amaçlı olduğu düşünülebilir ancak 51


bu inanç doğuştan gelmemektedir. Sinema ortaya çıktığında kuşkusuz eğlenceden çok daha fazlasını amaçlamaktaydı. Günümüzde ise bu amaçtan belki de en uzak olunan noktadayız. Eğer sinemayı halen ilerici bir sanat olarak görüyor ve gelecekte de görmek istiyorsak bu sanata yürekten bağlı emekçiler, sanatçılar, kuramcılar ve izleyiciler olarak mevcut koşullara müdahale etmekten başka çaremiz yok.

52


Nargile Selin Süar Nargile dört parçadan oluşur. Dört parçadan oluşur dediğime bakmayın; onlara eşlik

eden

dört

yoldaşı

daha

vardır

vücuda

gelebilmesi,

kendini

bütünleyebilmesi, kişiye zevk verebilmesi için. Nargile ustaları kendi elleriyle yoğurduğu bu dostluk aracına öylesine katarlar ki sevgilerini, tiryakiler için kullanılan ‘şeytanın insanı kandıramadığı tek yer nargile kahveleridir’ sözü tarih sayfalarına iliştirilmiş bir dipnot gibi çıkar karşımıza her seferinde. Uzun yıllar önce, şimdilerde kültürün parçası olarak nitelendirilen; o zamanın sıcak havasına damgasını vuran nargilelerin başında politikadan, devlet sorunlarından tutun da çocukların evliliğine, ailelerin tanışmasına, gülüşmelerin ve kahkahaların ortak noktasına kadar varan meseleler dillendirilir; birbirini hiç tanımayan uzak mesafeler kendini fokurdamalara teslim edip bir olur, birlik olurmuş. Sonra unutulmuş nargile… Uzun süre turistlerin gözbebeği olmuş ya, yeni tütünlerin ortaya çıkışıyla beraber gençlerin aşk maceralarına, delikanlılık furyalarına, buluşma noktalarına şahitlik etmeye başlamış yeniden. Ustalar, yıllarca sürecek bu sevginin varlığını bilerek sessizce, keyifle, zorlukla, güçlükle atar olmuşlar kendi imzalarını.

53


Deli lodosun etkisiyle İzmir güneşinin, kara bulutların ardına bir saklanıp bir ortaya çıktığı, kuşların alçaktan uçtuğu, sineklerin insanı sinir eden vızıltılarını yaydığı, martıların rüzgâra karşı direnip denizin köpüklerine pike yaptığı o gün, onun da yüreğinde rüzgârın en beteri esiyor, adeta fırtınalar kopuyordu. Evin kapısını çarpıp ailesine hiçbir şey söylemeden odasına kapandığı vakit, kimse ona ilişmeye cesaret edemedi. Sahip olduğu konumdan ötürü kim gülerse gülen, kim ağlarsa ağlayan, kim kızarsa alttan almak zorunda kalan bir karakteri vardı. İçinde bulunduğu yıllar onu bu şekilde hayat piyasasına sürmüş, etrafındaki herkes ona böyle olması gerektiğini fısıldamış ya da yaptıkları her hareketinde göstermişti. Yaşadığı yirmi dört sene boyunca herkesten fazla sevmek zorunda kalmış, herkesten fazla adım atmıştı en içten gülümsemesiyle karşı tarafa. Bir de yakın dostu vardı; çocukluğuna, oyunlarına, gençliğine, aşk acılarına, yaşadığı sorunlara, bulunduğu konuma yoldaşlık eden. Sadece bir fark vardı arada; birinin adı Hüseyin, diğerinin Eli Erhan’dı. …Sabırla işledi odasındaki küçük atölyesinde şişeyi. Dişlerini gıcırdatarak, ellerini yakarak, gözlerini kısarak şişeye can verdi ince ve biçimli parmaklarıyla. Ona öğretilen sabırdı. Sevgide sabır vardı. Sabır, acıya katlanmak, gözyaşlarını içine akıtmak, gerekirse bu bombeli şişe gibi kırılgan olmak ama içindekileri dışa vurmayarak şişmek ve daha da şişmekti. İlk bölümü bitirdikten sonra 54


uzunca bir süre dolu dolu olan gözlerini eserine yöneltti. Daha bitmemişti… Yaşadığı dakikalar geçti mavi gözlerine inen sis perdesinin önünden. Yıllar boyu dost bildiği ellerin bir gün geri çekileceğini pek çok kişi söylemişti elbette, her sırrını karşı tarafa aktarmamasını da. Dinlememişti kimseyi. Bu güne dek başına gelen bütün olumsuzluklarda hatırlayıp gülümseyebileceği bir dostu yitirmek miydi Eli Erhan’ın yüreğini sıkıştıran; yoksa kelimelere dökemediği hırs dalgası mı? Belki gidip Hüseyin’in yüzünün tam ortasına bir yumruk indirse; ruhunda yükselen karmaşık hisleri de o vuruşla yerle bir eder, söküp atardı yerinden ama yapamazdı. Ona öğretilen sevgi, canını yakan birine farklı versiyonlara bürünen aynılarla yanıt vermek değil, sessizliğe gömülüp sabretmekti. Ağaçlar yere yatıp kalkıyor, aynalı kavakların yaprakları ara sıra çıkan güneşe bakıp parlayan yüzünü gösteriyordu insanlara. Rüzgârla coşan bayrakların dalgalanışı gibi pantolonunun paçaları da her adımında yırtılırcasına geriye doğru esniyor, silkiniyor ve tekrar aynı şeklini alıyordu. Bir süre denizin kabaran dalgalarına yüzünü çevirip bir köşeye oturdu. Bu ilk tartışmaları değildi; henüz bıyıkları bile terlemeden ikisi de aynı kıza vurulmuşlardı. Kızın onlarla uzaktan yakından ilgisi olmasa da kendisi bir kez daha aynı hatayı yapmış, elinde var olan tek kozunu kullanarak, dostum dediği kişinin kimliğine 55


vurgu yaparak onu aşağılamıştı. Hüseyin neyse ki bunu telafi edebilmiş; kızın, onlara göre, başkasıyla kırıştırması ve her ikisini de aldatması işi çözümlemişti. Gülümseyerek, “Hey gidi günler…”dedi. Kelimelerin her harfini, henüz dudaklardan sıyrılmadan rüzgâr alıp başka memleketlere taşıdı. Şişeden bakışlarını ayırdığında odasındaki ufacık pencereden dışarı baktı Eli Erhan; dışarısıyla içeriyi ayıran o saydam engelden son kez bakar gibi… Bir martı kanatlarını gerip mavi-gri boşlukta, pencerenin önünde daire çizdi ve ortadan kayboldu. Derin bir nefes alıp, her parçası yere yayılmış olan bütüne baktı. Parçaların bütününü oluşturan ve diğer bağlantıları sağlayan gövde kısmı; ser vardı sırada; dumanın yönünü tayin ederdi. Tam da insanın içine oturan acı sözlerin kulaktan kalbe gidişi gibi… Sevgi bilgelikti ya, bu işi de yapmak bilgelik isterdi; düşmanını bile zamanı gelince sevmek, onu kırmamak için serden geçen katranın dilin ucuna vardığında geri dönüşünü sağlamak gerekliydi. İkinci parçanın alelacele eklenen gövdesine baktı bir süre. En hassas parçaya gelmişti şimdi sıra. Tütünün konulduğu, serle birleşen çanak şeklindeki lüle… Sevgi, lüle kadar hassastı; lüle kadar da sıkıca, umutla bağlıydı sere. Nargile tüttürülürken tütünün özündeki aromanın bulunduğu yerdi. Lezzetliydi, kırılgandı, hassastı…

56


Paylaşımın konuştuğu en bilindik parçada bir süre düşündü kendi başına. Yarım bırakmak, marpucu hiç takmamak, nargileyi ömrü boyunca tamamlamamak istedi. Hüseyin gibi düşünen pek çok insanın gerçekleri görememesi onu şaşırtıyordu. Yüzyıllardır herkes beraberce işlerini yürütüyor, ayrımcılık olmadan –ya da Eli hâlâ o şekilde görmek istiyordu- aynı havayı soluyan her insan zamanı gelince rahatı ve mutluluğu beraber yaşıyor, zamanı gelince de pisliğe beraber batıp çıkıyordu. Paylaşmak buydu işte. En zor zamanda bu topraklar üzerinde yaşayan kimseyi kendi kaderiyle baş başa bırakmak değildi. Onun ataları böyle yapmamıştı ve şimdi kendisi de yapmıyordu. Öyleyse neydi bu fiil çekimlemelerine damgasını vuran sen-ben, biz-siz-onlar ayrımı; bilemiyor, dillendiremiyor, tüm bunları düşünmeye gücü yetmiyordu. Odadan çıkarken bir kez daha ardına baktığında annesiyle karşılaştı kapıda. Çatık kaşlarını ona yöneltip, “Gidiyorum!”dedi. Kadıncağız kendisine yöneltilen sert ezgili sözcüğü önce anlamayıp, “İyi, geri dönerken iki de ekmek al.”diyebildi. Mutfağa doğru gidip bir bardağa su doldururken yüzünde bir daha hiç oluşmayacak o şeytani gülümsemeyi de ilk o gün attı. Duvarlar ve camlarını tıkırdatan lodos dışında kimse bir şey görmedi, kimse bir şey duymadı. Süpürgesini eline alıp yerdeki toz zerreciklerini köküne kadar kazımayı hedefleyen annesinin yanından bir kez daha hışımla geçtiğinde kadın, oğlunun

57


yeniden odaya kapanmasına bir anlam veremeyerek hışır hışır yerleri süpürmeye devam etti. Tabelalar adeta yerinden sökülüyordu o gün. Hiç yapmadığı şeydi ya, kahveye gidip nargile tüttürmeye başladı aklında bin bir soruyla, içindeki sıfır pişmanlıkla, geleceğe dair, “Bir daha asla konuşmayacağım o herifle.” tasavvurlarını da yanına alarak. Çocukluğu onunla birlikte mi geçmiş, pöh… Kime ne? Ne yuvalar yıkılıyor, ne kardeşler boğaz boğaza geliyor, o Yahudi bozuntusu mu onu üzecekti? Zaten haklı olan kendisiydi. Bunu bir tek o yapmamıştı ki… Askerde neler neler olmuş, ne dayaklar yemiş, ne çok dalga geçilmiş; kendisi anlattı! Hatta evet, hatırlıyordu; onlar küçükken yapılan mahalle çocuklarının oluşturduğu takım maçlarına bile bazen alınmadığı oluyordu. Ne yani, şimdi herkes haksız da o mu haklıydı? Diyelim ki, ağzından çıkmaması gereken bir laf söylemişti; yine de çoğunluk bile küçümsemiyor muydu bunları? Kendileri üç kuruşla zor geçinirken, onların paraları çuvalla götürmesinde bir iş olmalıydı. Gerçi Eli’nin öyle zengin olduğu da söylenemezdi ya; kendisi şahitti her şeye. Para bulamadı mı kabiliyetini konuşturur, ne yapıp ne eder ekmeğini taştan çıkarırdı. Yine de diğer arkadaşları haklıydı; Türk’ten başka dost yoktu ülkede. Bu her yerde böyleydi, boşuna mı yakmışlardı Alamanya’da hepsini? İyi oturtmuştu lafı. Zaten artık ondan 58


kurtulmak istiyordu, yakasına yapışan bir asalak olmayacaktı artık. Asalak? Kendisi daha çok yük olmuyor muydu ona maddi bakımdan? Bütün işverenler Yahudileri seçiyordu eleman alımında. Geçenlerde beraber başvurdukları baraj yapımında da aynı şeyi tekrarlamışlardı ve işe alınan Eli olmuştu. Bir hafta sonra çalışmak için İzmir’den ayrılacaktı işte. Bu olmamalıydı, olmazdı. O adam kendinden üstün ve seçilen biri olamazdı. Herkes haddini bilmeliydi; işte bu yüzden her ne çıkmışsa aralarında, çok da iyi demişti. Çok önceleri Hüseyin’e hediye etmek için yapmak isteyip de iş derdinden yarım kaldığı, hiçbir zaman tam olarak biçimlenemeyen nargilenin marpucunu alıp inceledi. Ne de güzel oymuştu koyun derisinden yapılan ve sap kısmı ahşap olan marpucu. Eline defalarca kıymık batmış, hatta birini yerinden çıkaramamıştı. İşte hemen başparmağında tırnakla derinin birleştiği yerde durmuş, ona bakıyordu. Paylaşmayı çok seviyordu ya, sevginin paylaşım noktasında bir bir dökmüştü hünerlerini arkadaşına, can dostuna hediye edeceği marpuca. Yine de bilirdi, daha bu bütünün içinde merhamet, inanç, özveri ve birliğin olacağını. Sipsi, tepsi ve rüzgârlık, tömbeki, mangır olmadan birlik sağlanamazdı. Özverisini sipsiye yükledi; gümüşü saatlerce oyarak, gözlerinin ve ellerinin acısına dayanmak suretiyle. İnancını tepsi ve rüzgârlığa yükledi; tepsi yüreğine kül düşmesini engeller, rüzgârlık da içindeki büyük sevgi 59


közünün sönmemesini sağlar diye. Merhameti tömbekiye yükledi; onun kadar sağlam olsun, onun kadar insanın içine işlesin diye. Birliği mangıra yükledi; uzun süre dayansın, kül olup uçmasın diye. Öyle nazlıydı ki mangır, kömür tütünün üstüne fazla geldi mi tütünü yakar, ağızda acı tat bırakırdı; kömür, tütünün üstüne az geldi mi kömür yeterince yanmaz, boş havayı solurdu insan. Sevgi de nargile gibiydi işte. Sevgisine darbe vuran kim olduysa büyük babasından miras aldığı sevme becerisiyle yapmıştı elleriyle can verdiği her şeyi. Yine de bunu atlatamayacağını iyi biliyordu. İçinde bitmek tükenmek bilmeyen bir ızdırap, sönmek bilmeyen bir acı gelip yüreğinin tam ortasına çöreklenmişti o gün. Rüzgârın sustuğu, yağmurun kısa süre sonra yerleri delmeye çalışırcasına şiddetle yağdığı o gece yanına aldığı birkaç parça giysi, nargilesi ve biriktirdiği parasıyla evin kapısını yavaşça çekip dışarı çıktı. Karanlıktan korkardı, geceye söverdi çoğu kişi ya, ona göre insanların en masum yüzü gecenin renginde ortaya çıkıyordu. Çünkü kimse konuşmuyordu, kimse onu yaralamıyordu. Herkes uykusunun en masum yerinde sadece soluk alıp veriyordu şehrin ışıklarına karşı. Her zaman önünden geçtiği kahvehanenin kapısına bıraktı nargileyi; onu bütün yapan yandaşlarıyla beraber… Ortadan kaybolduğunu ailesinden ve ona gönlünü kaptıran Sara’dan başka kimse fark etmedi. Varlığı, kaldırımların üzerinde yokluk olup, oluk oluk akan yağmur suyuna karıştı, denizlere gitti, buhar olup uçtu. 60


Haftalar sonra ailesine mektup yazdığında yerini bildirdi de, neden geldiğini hiç söylemedi. Kendini hâlâ eksik ve boş hissettiği vatanında evlendi, üç çocuğu oldu ve hayatını devam ettirmek için intifadaya kadar olan bölümde açtığı atölyesinde ekmeğini kazandı. O geceden sonra hiç nargile yapmamıştı ama hayallerini, geride bıraktıklarını, sessizliğini, şekillendirdiklerini atfettiği atölyesi de bombalanınca mesleğini evinde sürdürdü. Türkiye nargilenin fokurtuları gibi için için kaynarken, olaylar olurken, insanlar öldürülürken Hüseyin, artık gençlerin daha fazla doldurduğu kahvehane değil, pek çoğu İngilizce isimlerle adlandırılmış kafelerden birine gelip nargile söylediğinde yanında oturan hiç tanımadığı bir adamla devlet meseleleri hakkında koyu bir sohbete girmişti. Daha da yeni öldürülmüştü bir yazar, sırf Ermeni olduğu için de bu iş kolaylıkla yapılmış, birliğin üzerine kömür fazla gelmiş, insanlar “Hayır kardeşim, ben Ermeni mermeni değilim, hem bizim oralarda Ermeni küfür gibi algılanır!” kızgınlığının ayrımcılığına girmişlerdi. Hüseyin de sürekli olarak bu konunun üzerine gidiyor, yanındaki adamın düşüncelerini anlamaya çalışıyor ancak, adam kısa cevaplar verdiği için ondan daha da şüpheleniyor, ‘biz ve diğerleri’ hakkında atıp tutuyordu. Haddini bilmeliydi herkes! Adam nargilesini yarım bırakıp masadan kalkıp gittiğinde Hüseyin’in ağzından boşluğa savrulan düşünceler de belliydi, “Vay hain vay… 61


Kuyruk acın vardır da ondan gitmişsindir.” Nargileden gelen dumanı daha da içine çekerek, “Bizi bizden iyi anlayan var mı be! Şu nargileye bak. Has be has Türk elinden çıkmış. Sen bin yaşa usta, kültürümüzü bize unutturmadığın, bu soysuzların ta içine ellerinle yoğurduğun değerlerimizi aşıladığın için bin yaşa!”. Hüseyin’in hayır duaları ettiği kişi, zamanında sessiz hayatının gidişatına dur dediği ve mutsuzluğuna mâl olduğu Eli Erhan’ın ta kendisiydi… Hüseyin, kafeden gelen o çok tanıdık ezgileri de duyamıyordu artık, yıllar önce kendisi gibi olanlardan başka kimseyi görmeyecek, duyamayacak, hissedemeyecek kadar yaşlanmıştı. Her ne kadar başka bir olayı anlatıyor olsa da Türkçe’ye yansıması nargile olarak hafızalara kazınan 1936 yılı çıkışlı Vangelis Papazoğlu imzalı “Pente hronia dikasmenos mesa sto Yedikule, Apo to poli sekleti to riksa ston argile” sözleri, kalkıp giden adamın rüzgârının peşinden, inceden imbata karışıyordu.

62


Gelgit Derin Küçükkeskin

Parmaklarımın en ucuna, dudaklarımın en kıvrımına, gözlerimin en içine kadar… Yaşam… Yaşamı duyumsamak… Ciğerlerime hava girip çıktıkça, kıpkırmızı kanım aktıkça ayaklarım kimi yerden kesik, kimi tastamam yeri kavramış bilmek yaşadığımı. Sevdiğim onca yüz beliriverdiğinde parmaklarını almak parmaklarımın arasına, dizlerinde oturmak, cümlelerin ortasında kocaman öpmek, saçlarının arasına yasemin kokusu üflemek, bütün eti, kemiği hissedinceye kadar kucaklamak, sevinçlerinin, burukluklarının, kaygılarının, pırpırlıklarının en içini görmek, dokunmak, dokunmak, dokunmak… Bu “Gel”. Sularımın yükselmesi. Ayak bileklerim bir önceki dalgadan ıslak, kumun üzerinde, sevinçli bir şaşkınlıkla dalgaya binip gitmiş Ben’e bakakalmak. Yaşamın ta kendisiyle dolu kuma vurmak için gelirken kucaklaşmak, çocuklara ve delilere özgü onca coşkuyla, yaşamın biraz fazlasını, biraz uçlarını toparlamış bir “Gel”le, hani sanki tsunamiyle gelirken de kocaman bir kahkahayla ıslanmak. Gel işte. Dudaklarını kanatarak en yüreğinden söylemek tüm şarkıları, tüm seslerini davulun, gitarın, neyin, yüreğini parçalayan adamın duymak, bakla toplayan o güzelim köylü kadınların arasına koşup, onları öpüp koklamak, bakla toplamak istemek. Kahlo’nun resimlerinden, gözlerinden bütün acılarını, tutkularını, yaralı bedenini hissetmek, başlarında tablaları elleri cepte yürüyen simitçi çocukların ardından gülümseyerek bakakalmak; vermek; elden, gözden, yürekten… Sokak kedisine süt, pervazdaki menekşeye su, çocuklara kitap, sokaktaki amcaya gülücük, yorulmuş anneye demli bir çay, seni bekleyene bir geliş. Çok ıslandığımda Gel’den, yine de bunu hiç umursamadan geceleri uykusuzluk yaptığımda gözümü kapatıp hep orada olmuş onlarca ayrıntısını yaşamın; önceden hiç duymadığım sesleri, kokuları duymak, görmek, koklamak… Uykuyu olmasa da dinginliği bulmak için yunuslarla yüzmeyi getirmek düşlere, bir kukumav sesini beklemek, bütün yazar, çizer, müzisyen, bilim insanı 63


dostlarımın büyülü varlıklarıyla güneşe kadar geceyi soluklamak. Kimi kimi elinle kalem arasındaki organik ip köprüden koşar adımlarla yazmak, yazmak… Elini unutmak, kalemi unutmak, dilini unutmak ve yazmak. Doğuyu, tüm renklerini, ışıklarını bellemek güneşi karşılarken. Kuşların sessizliği bozması. Gün. Öpmek, koklamak, dokunmak, görmek, devinmek telaşıyla apar topar kendini atmak sokağa, sevdiklerinin, insanların yanına. Öylesine kocaman gülümsemek ki en huysuzların bile şaşırması. Yaşam işte. “Gel” bu. İliklerimden, saçlarımın ucundan, topuklarımdan çekilmesi yaşamın. Kanımın bir kızıl suret olduğunu, kaldığını bilmek. Gelemeyeceğinden korktuğun bir dalgayı beklemek, ayakların çatlak çatlak kıyıda. “Git” olduğunu bilmek ve donuk yaşların yerleşmesi gözlerine, ellerine, ciğerlerindeki havaya. Nasıl olup da geldiğini hiç bilemediğin bir hiçliğin içinde bulmak kendini. Bir büyük sıkıntının, bunaltının, burgacın. Rüzgardan, çakıl taşlarından, üzerindeki mor etekten medet ummak ama sonsuzluk gibi gelen bir zamanda hiçbir şeyin olmaması. Hiçbir şey. Ne bir kıpırtı, ne bir ses, ne bir koku. Hiç. Hiçliğin kocaman çaresizliği. Bir et yığını taşır gibi hissetmek kendini. Kolundan, bacağından utanmak, dahası “et”liklerinden dehşete kapılmak. Sevgili yüzlere baktıkça, dokundukça dehşetin hüzne dönüşüp kırık dökük sözcükler yapması. Hiçliğin, çaresizliğin, dehşetin, korkunun hayalet sözcüklerini dökmek dudaklardan. Sevgili gözlerdeki üzüntüden büyümesi yaşam düşlerinin. Yaşam “gel”emedikçe, “git”im çok oldukça uykuların bir kaçış olması. Güne çıkabilmek için uykudan da medet ummak. Aynılığın kaskatı sabahlarındaysa bir odanın tüm duvarlarını, tavanını ezberlemek. Gözün tek yapabildiğinin tek bu olması. Kutupta, en “Git”te, sığ sularda tutsak kalmış beyaz balinanın kuru, korkulu, çaresiz bekleyişi;çevredeki kutup ayılarını düşündüğümüzde bir de korkulu… Korku... O hep var “Git”in içinde. Kocaman, kapkara, her türlü şekle giren ve şekilsiz, ağır, yapışkan bir tuhaf gölge. Evirmeye, çevirmeye gelmeyen çünkü hep bildiğini okuyan bir korku. Hiçlikse bazen bir korkusuzluk, işte o denli 64


yaşam dışı, o denli ölüm… Kırık, dökük ama alçıya sokulup iyileştirilemeyen bir ruh. İnançlı, inançsız bir bekleyiş. Daha önce kıpır kıpır yaptığını bildiğin hiçbir şeyin yüreğine ulaşamamasındaki hüznün kimi zaman hıçkırık olması, kimi zaman bir vazgeçme… Düşlerden bir süreliğine vazgeçme. Bir süreliğine yaşamın askıya alınması… “Git” bu.

65


Mesih’e Ağıt B. Ali Umut

Vakitsiz çekilmiş bir bıçak gibi tuttular beni eşkalime şehirli anlatımlar katmıştım oysa her duyanın kötü bir haber alacağını sandığı sesimi de hiç çıkarmamıştım Yoksulluğumdan tanımazlardı bu kadar üşümeseydim

-Kahrın bir sonu var mıdır? Ben görmedim

Tıraşı gecikmiş bir yüzle dolaşıyorum belki yüzümün fikridir kirli sakal Kalbimin var olduğunu her duyumsayışımda onda bir ağrı hissediyorum yaşamak dediğim gün gibi

-İnsan kendinde de kimlik taşır mı?

Nerede bir kalabalık görsem 66


eğilip elinden öpüyorum yalnızlığımın, diyordu kaç akşamdır penceremden geçmeyen intihara meyilli bir kırlangıç Gökyüzünü sorduğumda onu görmek için, demişti ben de kafamı kaldırıyorum

-Bütün anladım’larımı geri alıyorum ey hayat!

Adından tanıyoruz artık elmayı bir tuhaflık var tuhaflığın orta yerinde bile O beklenen çocuk olamadığım gibi babası da değilim

-Kundağımı çöz artık anne giydiğim kefen umuttan biçili

2001

67


BARIŞA HAYIR (paralı olmayan askerler parasız ağıtların konusudur) Dur! Namlumda zapt edilmez bir mermi Benim olmayan elimin tetiğini zorluyor Allahtan da büyük emirler almış bir askerim Seni vururum! Bakma inanmadan söylediğime Seni gerçekten vururum… Sabaha karşı Barış ilanları asacaklar Gözlerimin takılı kaldığı duvarlara Savaş sonrası gelen her barışa Hayır! Annem de ağlayacak seni vurduğum için

(yol gözleyen annelerin gözünde Mezopotamya hala bir çocuktur) Ona maviden bahsederlerse Bu çölün bir zamanlar Deniz olduğuna inanabilir Ölüm bir şey değil, bu hep aklında Anne baba niyetine Eski bir resim hatırlayacak 68


Ateşböcekleri tıpkı bu bombalar gibi ışıldarmış Nasıl sevecek, şimdi görecek onlardan birini Peki şimdi kim ikna edecek kâğıt uçak yapması için Iraklı çocuğu? Haziran 2003

69


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” 70


Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli…

Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

71


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

72

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2010  

Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2010  

Profile for azizm
Advertisement