__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ E-Dergi Haziran 2020, 150. Sayı* Tasarım Selçuk Korkmaz Ön Kapak Hateruma Adası (1971) Shōmei Tōmatsu Ön İç Kapak AL 3 (1926) László Moholy-Nagy Arka İç Kapak Dünyanın Kökeni (1866) Gustave Courbet Arka Kapak Buzludzha Anıtı Ilian Bozhanov Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat Instagram /azizm.sanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org * “Son” Sayı


4

İÇİNDEKİLER

Editörden

Baştaki Son Mustafa Bilgin

Bir Derginin Sonu Kaan Arslanoğlu

Son Dans’a Son Salvo: 96 Finalini Seattle Supersonics Kazanmalıydı Onur Keşaplı

Exil Tahir Ün

Richard Strauss, “Son Dört Şarkı” Fırat Tunabay

6 8 16 60 61 66 72 82 116 120 121 126

Manifesto

Başlangıç Gevher Gökçe

Yakın Çağın Sonu: 2020 Yiğit Güralp

Zamanın Tozu Hakan Savaş

Son Bilgen Seven

Dünya Ağrısı: Ölü Adamdan Mektuplar Burhan Tekçe


Son Hiç Gömülür Mü? Seda Ateş

Son Satır Ersin Yurtseven

Dönülmezin Noktası: Son İsmet Şengül

Awaiting Rebirth Tan Tolga Demirci

Merak! Nilgün Zülfü Işık

Odaya Veda Nilay Yıldırım

129 130 133 134 149 154 166 168 169 172 174 175 177

Döngü 5 Selçuk Korkmaz

Üstü Kalsın Mustafa Bilgin

Bir Şeylerin Sonu Selin Gündüz

Dönüşen Son Fırat Tunabay

Sonlanışı Aşkın Ziza Rumas

Sondaki Başlangıç Mustafa Bilgin

Sonsuz Güneşe Elveda Batuhan Suiçmez


6

1- Azizm, bir grup sanatçı, bilimci ve aydının, başta sinema olmak üzere sanatı ve bilimi, Aydınlanma ekseninde geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla oluşturduğu bir örgüttür. 2- Örgütün isminin ‘‘Azizm’’ olmasının nedeni, ülkemizde araştıran, sorgulayan, okuyup tartışan; kısacası aydın kimliği taşıyanlarla, alay edercesine ‘‘azizim’’ hitabıyla yaklaşılmasıdır. Örgütümüz piyasacı, milliyetçi ve gerici ideolojilerin yozlaştırdığı, lümpenleştirdiği yığınların aydınlara saldırırken kullandığı bu hitabı kendi üzerine almıştır ve gururla isimi olarak benimsemiştir. 3- Örgüt, ‘‘sanat sanat içindir’’ anlayışının seçkinciliğe, ‘‘sanat toplum içindir’’ anlayışının ise popülizme kayabileceği tespitini yapmaktadır. Sanat ne elitist bir tavırla toplumsal dinamiklerden yalıtılmış hale getirilmelidir; ne de popülist kaygılarla gerçekleştirilen üretimlerle niteliksiz ve ortalamacı olmalıdır. Azizm Sanat Örgütü’nün benimsediği anlayış bu nedenle ‘‘Sanat Aydınlanma İçindir’’ şeklindedir. 4- Azizm, ülkemizde ve dünyada yaşanan gerici-piyasacı saldırılara karşı en önemli mücadele başlıklarından bir tanesinin ‘‘ideolojik mücadele’’ olduğunun farkındadır. Bu bilinçle hareket eden örgüt, kendi sanatsal-düşünsel üretimlerini bu mücadelenin bir parçası olarak görür


7

ve buna göre gerçekleştirir. Azizm bu doğrultuda; post-modernizme karşı, modernist sanat anlayışını, piyasacılığa karşı kamuculuğu, gericiliğe karşı aydınlanmacılığı, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, yerelliğin yüceltilmesine karşı evrensel değerleri, emperyalizme karşı bağımsızlık ve yurtseverliği, milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi benimser ve bu değerlerin yükseltilmesi, yaygınlaşması için mücadele eder. 5- Azizm bu değerleri bir bütün olarak benimseyen, yaygınlaştırmak için faaliyet yürüten herkesle ve her türlü yapılanmayla dayanışma içerisinde olduğunu bildirir; bu niteliklere sahip olan kişilerin ve yapılanmaların birlikte çalışma yürütebilmesi ve üretebilmesi için çaba sarf eder. 6- Örgüt toplumsal ve tarihsel gelişmeleri sınıfsal bir perspektifle çözümlemektedir. Savunduğu değerlerin tarihsel olarak serpilip gelişebileceği yegane ortamın, emekçilerin politize oldukları ve yönetime katıldıkları, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal düzende mümkün olduğu saptamasını yapmaktadır. 7- Azizm, bütün sanat alanlarında emekten yana tavır alır; bu alanlarda gerçekleştirilen her türlü emek sömürüsünü, piyasacı-gerici saldırıları ve bunların uzantısı olarak sansürü teşhir eder, tüm bunlara karşı mücadele eder. 27 Mayıs 2007


8 EDİTÖRDEN Eşitlik çağrılarının doğruluğu ve haklılığı yanında – karşısında değil – mutlak ve ideal bir eşitliğin pekâlâ mümkün olamayabileceğine yönelik kuşkucu bir tavır takınmak, hassasiyet hazcıları ile flörtünüzü sonlandırabilir. Egemenler ile onların gayri resmi gönüllü uzuvları durumuna düşen düz insanların hemen her fırsatta eşitlenmeciliğe yönelik ucuz söylemleri, şüphesiz onların olası bir eşitlikten duydukları tedirginlikten temelleniyor; virüs karşısında tüm insanlığın eşitlendiği alıklığı, aynı gemiyi – neden hep gemi, Nuh’un b*k yemesi mi? – paylaşma hevesi, tek ses/tek yürek olma niyeti… Tüm bunlara, salgından bağımsız bir halde, mesafelenme arzusu güdüyor iseniz, kalabalığın ve gürültünün kaynağını besleyenlerle eşit olmak isteyebilir misiniz? Bu pekâlâ mümkün olsa bile? Eski ya da yeni normalin özgürlükler âleminde, mesafelenme tercihi söz konusu olduğunda fırsat eşitliği öngörülmediğine göre, mevcut haliyle, yer kürenin bozguncularca bozulmuşluğundan uzak durmak da bir seçenek olmalı. Ve şüphesiz(!) ki her tercihe saygı duyulmalı; bu sizin sonunuzu getirse bile. Sonların en kaçınılmazı, baş belası, baştan çıkarıcısı ölüm bile esasında bir eşitlik sağlayıcı olamamakta. Ölümün, koşullar her ne olursa olsun ardıllarına ve artıklarına bıraktığı duygu durumları üzerinden benzeşimler yürütülebilir belki, fakat haberdar olunan bir ölüm ile sürpriz kozunu kullanan arasındaki aleni farklılık sonların, pekâlâ kişiselleştirilmiş, özerk alanlar olarak kodlanmasına imkân tanıyor. Elbette bu imkân, herkes tarafından kullanılabilir olmaktan uzak. Somut durumların hiç de soyut olmayan müdahaleleri, zamansız sonlara mecbur bırakıyor pek çoğunu, hatta sonlandırıyor birçoğunu. Her şeyin sonunun olduğuna dair önkabul, sokak ağzının dini bütünlüğü adeta. Hâlbuki zaman/mekân uzamlarını algılamakta zorluk


çekenler, algılatmayanlar eşliğinde böylesi iddialı anlatılar dile getirememeli, buna bir son verilmeli! Sonlu bir tür olmanın bilinci, onulmaz kaygıda bizleri birleştirdikçe, kaygıyı gevşetme konusunda kişiselleşerek benliğimizi kurgulamayı deniyor. Bu, oldukça ihtişamlı ve meşakkatli bir uğraş olarak, büyük çoğunluğun, o bayıldıkları biricikliklerini bir an için rafa kaldırıp, sürülerle, kümelerle hareket etme kolaycılığına yol açıyor. Tam da bu yüzden, cennet tasvirleri olması gerekenden daha az çeşitlilik göstermekte. Aslında her şey daha demokratik olmaz mıydı, sekiz küsur milyar adet cennetimiz olsa, inanç olması gerektiği gibi kişiselleşse? “Cennetler Yarışıyor” izlesek hep birlikte? Her şeyin sonlu olduğu rehavetinin, sözde biricikliğimizin sonluluğu hakikatiyle boy ölçüşememesi, kitleleri dinlerde yığılmaya davet ediyor. Hâlbuki dinler, tekil ya da çoğul tanrılı fark etmeksizin, insanın bilincinden doğan kaygı ve korkusuna şükretmeli; insanlar o dinlere ve tanrılarına şükretmeden evvel. Şükretmeler etkileşimli ve eşitlikçi olmalı! Haklı olarak korkak ve de kaygı dolu bir tür olmasaydık, dinler meydana gelebilir miydi? Dinler olmasaydı korkudan yaşamayı unutan bir türe indirgenmez miydik, bilinç ile – belki de bilinçle – lanetlenmişliğimizle? Sonumuzdan bihaber kalmak öylesine büyük bir bilinmeyen ki, başlangıcımızdan/kaynağımızdan bihaber olduğumuz gerçeği gölgeleniyor. Nereye gideceğimize dair – ya da bir yere gidip gitmeyeceğimize dair – fikrimiz yokken, aslında nereden türediğimize dair uzamlı yanıtlardan da mahrumuz, şimdilik. Ama şımarıklığımız, zahmetli olabilecek bir sonsuzluk özlemi yerine aşamalarla, alıştıra alıştıra gelen bir daha sonrası sürümünü talep etmeye yöneltiyor bizleri. Yola nereden başladığımızı ve yolun nerede neticeleneceğini bilmeden, arada, yolda kalmışlığımızla bir son talep ediyoruz, esasında önemli olanın süreç olduğunu düşünmeye çaba harcasak da. Sondan

9


10

sonrası, cennet/cehennem ya da araf/limbus, sürümleriyle içimize su serpiyor. Fakat sizleri de endişelendirmiyor mu, yazılı cennet ve cehennemlerin eşitsizliği, avamlığı, tekdüzeliği, ilkelliği, sıkıcılığı, yoksunlukları aşikâr tamamlanmışlıkları? Güvenli bölge ve sürü taraftarlığının neticesi olarak, kümeler halinde inanılmış cenneti de cehennemi de gölgede/geride bırakmış, anlatıldığı kadarıyla cennete de cehenneme de üstünlük kurmuş bir türün, sondan sonrası, bu kadar geride kalmış olabilir mi? Olacak iş değil! Tüm bu kapsayıcılıklarına rağmen sonların – sonun bile eşitleyici olamadığı gerçeği kabul edilerek – birbirine benzemezliğiyle ne yapmalı? Ne yapılabilir ki? Zamanı ölçme gayretimizin karşılığını almışlığımızla, son dendiğinde aklımıza ölümün, bitme/sonlanma eylemine karşılık olaraksa başlangıcın gelmesi doğal. Bilinen(!) halleriyle cennet ve cehennemi geride bırakacak kadar gelişmiş, olağanüstü ve aşağılık bir tür olarak; somutlayarak ve soyutlayarak yaşadığımız destanlar, destansı düşünmenin tetikleyicileri. Ancak ölçüsüz bir hüviyete bürünmek had aşımını da beraberinde getirmiyor mu? Bağırganlaşmadan, uçmadan da yükselmek olasıdır. Hatta, günün birinde, metaforik olarak yükseğin değil alçağın olumlandığı bir evrede, usullaşmadan ve yerle bir olmadan da alçalmak olasıdır, diyeceğiz, demeliyiz. Tıpkı usçu ölçülülüğü ile anonimleşmeyi göze alırken okur çoğunluğunda biricikleşen Oruç Aruoba gibi, sonu ve yolu törpüleyen, kursakları düğümleyerek açan, şair filozofumuz gibi, onun “yazılamayan zamanı”nda olduğunca; Her şeyi yazarım da zamanı yazamam o yazar çünkü beni.


Yazar beni yavaş yavaş özenli azalta azalta görkemli sanki dolduracakmış olduracakmış gibi. Halbuki sıyırıp düşürmüştür tırnağımdaki çürüğü parmağımdaki yarayı kabuk kabuk geçirmiştir geçerken, sanki çoğalta çoğalta yazarak beni: özenli görkemli.” Peki görkemsizler? Gündelik ve aheste sonlar? Başak tarlalarında sonsuza dek koşma isteğinin, sonlanma olasılığını baskılayacak edebi ebediyetiyle başa çıkmak ne mümkün! Yine

11


12

de, flanöz iç sesiyle düşünüyor insan, sona dair bilgilendirilmiş olmak veyahut sonun tehdidini her an hissetmek, koşuştaki coşkuyu kışkırtır mı diye, zarif bir umutla. Gündüzdüşlerinin hâkimiyetini yitirerek sonlanmasını, düşlerin öznesiyken bile önleyemeyen halimiz, rüyaların bilinç ardında kişiyi kuklalaştırarak baştan çıkarmasının da bir sonu olduğuna şaşmamalı. Türkiye’nin ilk e-dergilerinden birine veda ederken, 150. ve son sayısını üretmekteyken, kendi sonumuza dair pek çok şey düşünür, hisseder haldeyiz. Ne ilginçtir ki hüznün hudutları bir hayli ufak. Ya da öylesine yorgun düştük ki hüzne harcayacak gücümüz pek az. Esasında aksi beklenirdi; zamanın sonuna dek sürdürmemizin önünde hiçbir engel olmayan Azizm Sanat E-Dergi’nin zamanı çekiştirmesine ömür yettikçe tanık olunabilirdi. Bir süredir önce kendi nabzımızı, ardından okurlarımız ve yazarlarımızın nabzını ölçer haldeydik; yani karar aslında alınmıştı. Son aylarda sona yaklaşır olduğumuzu biliyorduk. Bu bilincin, hüznü seyreltmesi kaçınılmaz. Ayrıca on üç yıldır, hiçbir destek almadan, her koşulda, her ay, durmaksızın yayında olmak gurur verici. Fakat bütünlüğümüzü, isteğimizi ve manamızı bu kadar soyutlamış, bir anlamda kendimizden soyutlanmış haldeyken, ısrar, inat ve hırsın bize ait niteleme sıfatları olmadığının farkına vardık. Sanatın toplumsal ve bireysel aydınlanmacı etkisi üzerine kafa yorarken, kendi kendimize baktığımızda epifanilerle rastlaşmak ne büyük bir şans. Son sayımızda, kapanış dosyamız olarak bir sözcüğün çağrışımlarına odaklanarak, bir motif, bir tema ve bir kavram halindeki “son”u işliyoruz. Her ne kadar bunu pek ses etmeden tamamlama amacı gütsek de, son yıllarda naifçe nafileleşen yazı çağrımızı son bir defa yineledikten sonra sonun bir çağlayana dönüşmesinin önünü alamadık. Bugüne dek 150 sayıda onlarca dosya işledik ve belki de – gerçekten belki de – bugüne kadar


yayınladığımız en güçlü sayıyla noktalanmanın heyecanını ve haklı gururunu yaşıyoruz. “Son” dosyamızın başyazısı, bugüne dek mutlak sona, ölüme dair sayısız çalışmasıyla kaygımızı itmek yerine kucaklama konusunda bizleri yüreklendirirken, “akademi/üniversite” fikrinin onurunu koruyan aydın Gevher Gökçe imzasını taşıyor. Bu, öyle bir girizgâh ki, neredeyse tek başına bizleri sonlanırken başlamak üzere yeniden değerlendirme yapmak adına yüreklendirecek kadar çok katman ve anlam içeriyor. Devamında senarist ve yazar Yiğit Güralp ile psikiyatrist ve yazar Kaan Arslanoğlu sorguya tabi tutuyorlar, çağı, insanı, her birimizi; denemeleriyle tanı koyarken. Var oluş sıkıntısının katmanlarını yıllardır kat ederek bizleri yüzey yerine zemine ve sonrasında zirveye, ve yeniden zemine çağıran akademisyen Hakan Savaş ise, Theo Angelopoulos ağıtıyla yoğuruyor zamansızlığımızı ve bir bakıma belleğin sonsuz uzamlarını, yönetmenin son filmi Zamanın Tozu çözümlemesiyle. Sözcüklerin boşluklarında, verdikleri aralarda, sanatçı Tahir Ün’ün fotoğrafı, çizer Mustafa Bilgin’in karikatürleri ve yönetmen Tan Tolga Demirci’nin kolajı görsel vurgularıyla duyumsatıyor sonu ve ardını. Sinema yazılarımızda, Sovyet sinemacı Lopunshansky’nin, bir klişe olarak saklı cevher sözcük öbeğini ilk ve son kez kullanmamıza yol açan filmi Ölü Adamdan Mektuplar eleştirisinin yanı sıra belgesel adı altında, tanrı yanılgısı Michael Jordan’ın kendi kendini satışa sunduğu The Last Dance / Son Dans’a Seattle cephesinden bakışımız var. The Reignman Shawn Kemp ve The Glove Gary Payton’ın, yıllar önce sonlandırılan ama bizdeki yankısı ve yansıması sonlanmamış takımı Seattle Supersonics peşinde hayli kişisel bir doku kazanıyoruz giderayak. Müziğe değinisiz bir kapanışın yeterince nitelikli olmayacağı fikriyle, maestro Richard Strauss’un Four Last Songs / Son Dört Şarkı adlı eserinin estetiğinde yoğruluyoruz bir diğer metinde, dinleti eşliğinde.

13


14

Şiir, öykü ve pasajlarla zenginleşen edebiyat yazılarımızda saudade hissiyatıyla, doppelgänger haline bürünerek, fernweh arayışına çıkmanın buhranı, nostaljisi, üzerimize kasvet gibi çökmektense merak ve kuşku filizlendirişleriyle, başlangıçların en sonda olup olmadığını sordurmayı başarıyorlar, wabi sabi zarafetindeki uzak Asya fısıltılarıyla… Son Modernist’in Sonsuzluk ve Bir Gün’de dile getirdiği haliyle, yarının bile “sonsuzluk ve bir gün” kadar uzun olduğu, uzamsız geleceğin ve ele avuca sığmaz ufkun belki de en sığınılası alüvyonları olan beklenti ve belirsizlik kalıcı kılındığı müddetçe, Azizm Sanat E-Dergi’nin de en sonunda bizlerle, sonsuza çalınabilir olacağını düşünüyoruz. Yalıtılsa bile tek başına bu ihtimal, bizler için, yol almaya fazlasıyla değer,

Sanatla kalın,

Sanat, Aydınlanma İçindir.


Azizm’in Notu: Kasım 2007’den Haziran 2020’ye kadar süren on üç yıl ve yüz elli sayıda emeği geçenleri, binlerce içeriği üreten yüzleri, herkesi selamlıyor ve teşekkür ediyoruz. Gelgitlerimizde bizi terk etmek yerine, sanki bize inat, bizle seyretmeyi ve devinmeyi sürdüren inatçı okurlarımıza, şükranlarımızı sunuyoruz. Onlar olmasa ne kıyıya vurabilir ne de ufka yol alabilirdik; hem mağlup hem galip gelirken, hem de bunların hiç birini hiçbir an önemsemez ve dert etmeksizin. Yüklüce ama hafif… Teşekkürler ve sevgiler, Azizm Sanat Örgütü.

15


16

Başlangıç Gevher Gökçe I Ölüm büyüktür Ve biz Onunuz Gülümsemelerle dudaklarımızda Yaşamın tam ortasında sanırken kendimizi Ölüm hıçkırır birden içimizde Ta içimizde… Rainer Maria Rilke “…karşıdan bakınca bütün hayat, denizin açıklarındaki bir gemiden görülen sahil gibi alabildiğince uzak ve alımlı duruyor…” Virginia Woolf Çok değil daha birkaç ay önce, biz hayatın içindeydik, ölüm denizin açıklarında. Önce çan seslerini taşıdı rüzgâr, duyduk ki birileri ölmüş. Hızla yaklaştı sesler, yaklaştıkça tehlike çanlarına dönüştü. Ne zaman ki güvenli sahilimizin salâları da onlara katıldı, korktuk. Başladık ölülerin hesabını tutmaya, saydık, cinsiyetlere böldük, yaş ortalamasını aldık. Yetmedi, Çinlilerden İngilizleri, İtalyanlardan İranlıları çıkardık, kendimizle kıyasladık, rahatladık. Utanmadık, nihayetinde insandık. Silkinip bizi dışına atan hayat, bugüne kadar gözümüze hiç bu kadar alımlı gelmemişti hem. Ölümün dalgaları yaklaşıp büyüdükçe, daha sıkı sarıldık ona; kara kara düşünmeye başladık, öyleyse hiç bu kadar var olmamıştık.


Her şey Wuhan’da başladı; 21. yüzyıl insanının diline almaktan kaçındığı, sevdiğine yakıştıramadığı, kendisine konduramadığı Ölüm, geldi baş köşeye kuruldu. Ortaçağ’ın -aslında bütün inanç sistemlerinin özünde yatan- memento mori öğüdüne kulak asmayanları Ortaçağ’a ışınlayıverdi. Herkes söz dinledi bu sefer, Ölüm Dansı tasvirleri, veba resimleri saçıldı ortalığa; Ölümün Zaferi’nin en ürkütücü, en tehditkâr olanları seçildi; böylece Ölüm’ün gaddarlığı, uğursuzluğu bir kez daha tescillendi. Oysa, vebadan kırılan Ortaçağ’ın Ölüm Dansı, Kilise’nin tehditkâr parmak sallamasından ibaret değildi; İlâhî Adalet’in ve Ölüm’ün kutlanmasıydı, ölmeden ölümsüzlüğe kavuşulamazdı ki o zamanlar. Gencinden yaşlısına, zengininden fakirine, soylusundan din adamına kadar kimseyi kayırmadan koluna takıp dansa sürükleyen Ölüm, herkese kendi ölümünü dağıtırdı; Mevlânâ’nın dediği gibi, “herkesin ölümü kendi renginde”ydi çünkü.

Ölüm Dansı, detay, Bernt Notke, 1475-1499

17


18

Kültürlere, dönemlere, bakanın gözüne göre, türlü türlü şekle bürünür Ölüm: Cezalandırıcı olabilir, kurtarıcı olabilir, şefkatli, oyuncu, şakacı ve hatta yorgun bile olabilir.

İngiliz Ölüm Dansı Serisinden, Thomas Rowlandson (1756-1827)

İngiliz Ölüm Dansı Serisinden, Thomas Rowlandson Ama bizi tehdit eden -resmi makamların ve medyanın sürekli tekrarladığı gibi korona belâsıydı. Düşmanın adını koymuştuk, Allah yar ve yardımcımız olursa başını da ezecektik. Nasıl da


kutlamıştı zaferini, şair ruhlu Doktor Ronald Ross, yirminci 19 yüzyıla üç yıl kala anofel sineğini yendiğinde: Gizemli ölümlerin nedenini buldum. Milyonları öldüren nedeni. Bu küçücük nedeni artık biliyorum. Milyonlar artık kurtulacak. Ey, uçan ölüm, senin sokmaların nerede? Senin utkun nerede? Sen artık yok oldun.1 İlkel bir içgüdüyle virüse iblis rolü biçen, muhteşem bir yaratıcılıkla onu canavar bedenlerine büründüren bir zamanların dehşetengiz ya da grotesk hastalık tasvirlerine “cehalet ne kötü şey”vâri bir müstehzilikle bakmak kolay; doğrudan virüsü görüntüleyen teknolojinin ilerlemesiyle gurur duymak da kazanılmış hakkımız. Buna karşılık belli ki konu hastalık olunca hayâl gücü kolay kolay devre dışı kalmıyor; zira düşmanlaştırdığımız anda aynı ilkel bakışa geri dönmüş oluyoruz.

Sıtma ve Ateş, James Dunthorne, 1788 1

Cumhur Ertekin, Tıbbın Öyküsü, Türkiye İş Bankası Yayınları,2018, İstanbul, s189.


20

En ölümcülünden en hafifine, hastalığın tüm algımızı değiştirdiği tartışma götürmeyen bir gerçek. Nitekim, “Hasta Olmaya Dair” başlıklı denemesinde, dişimiz çekilirken ölüm çukuruna indiğimizi yazıyordu Virgina Woolf ve hastalığın aşkla, savaşla ve hasetle birlikte edebiyatın ana temaları arasında yer almayı hak ettiğini söylüyordu. Bir iki istisna hariç gribe adanmış romanlar, tifo için yazılmış destansı şiirler, zatürre için kasideler, diş ağrısı için lirik şiirler olmaması garipti; ve bu bağlamda tutkularda yeni bir hiyerarşiye ihtiyaç vardı: “…aşkı tahtından indirip 39 derece ateşi başa getirmeli; haset yerini siyatik ağrılarına bırakmalı; uykusuzluk masaldaki kötü adamın rolünü oynamalı, kahraman da tatlı beyaz bir şurup olmalı – güve gözleri, tüylü ayakları olan kudretli Prens, bir adı da Kloral.”2 Öte yandan, canavar insanın kendi bedenidir Virginia Woolf için, fakat aynı zamanda mucize de odur, hakkı teslim edilmeyen de; hasta bedenin kendisine köle olan zihinle birlikte her gün yaşadığı dram, zihne odaklanan edebiyatçılar tarafından kayda geçirilmez.3

Acı, Carlos Schwabe, 1893 2

Virginia Woolf, Hasta Olmaya Dair, çev. Volkan Atmaca, Everest Yayınları, 2018, İstanbul, s 65.

3

V. Woolf, a.g.e., s. 63


İçinde bulunduğumuz bu süreçte hastalıklarla ilgili metinlere geri dönmek, yeni kendimizi ve yeni dünyamızı eskinin içinde bulmak son derece ilginç bir deneyim elbette; ruh hâlimizin yastan taşkınlığa, isyandan şükrana, dehşetten temenniye savrulan dalgalanmalarını, insanların olduğu kadar hastalıkların davranışının da yüzyıllardır değişmediğini kadim kalemlerden okumak. Veba salgını karşısında “ey, böylesine sonsuz bir belâ yaşamayacak ve tanıklığımıza masal gözüyle bakacak olan gelecek mutlu nesiller” demişti Francesco Petrarca; oysa bugün durduğumuz noktada, insanlığın salgın hastalıklardan kurtuluşunun mümkün olmayacağını açıkça görebiliyoruz.4 Nitekim Roy Porter, evrimsel açıdan, insanın hastalıklara karşı yürüttüğü küresel savaşın, daha çok sonu olmayan bir savaşta düşmanı mevziisinde tutma operasyonuna benzediğini söylüyordu. Porter’a göre, insanlar dünyayı sömürgeleştirirken bizzat patojenlerin sömürgeleri haline gelmişti ve bu, nihai kazanan ve kaybedenlerin olmadığı, huzursuz bir ortak yaşam temelinde süren bir mücadeleydi. 5 Jean Baudrillard ise biraz daha ağır konuşuyor: “Büyük ölümcül salgınlar kalmadı artık. Bütün salgınların yerini alan tek bir salgın var şimdilerde: İnsanların çoğalması. Veba ve kolera gerilerken nüfus fazlalığı, yavaş ve karşı konmaz bir salgın gibi yayılıyor. Tek umudumuz bu salgının, canlılarla beslendikten sonra kendi kendine durması; tıpkı vebanın, cesetlerle beslendikten sonra sonunun gelmesi gibi.” Ardından “ölümcül” öneme haiz soruyu soruyor: “Eskiden ölüm fazlalığının gösterdiği kendini denetleme refleksini, bu kez hayat fazlalığı gösterebilecek mi? Çünkü o, diğerinden çok daha ölümcül.”6 4

Sean Martin, Kara Ölüm Orta Çağ’da Veba, çev. Cumhur Atay, Kalkedon Yayıncılık, İstanbul

2011 numarasız sayfadan. 5

Ray Porter, Kan Revan İçinde Tıbbın Kısa Tarihi, çev. Gürol Koca, Metis Yayınları, İstanbul,

2016 s.19,35. 6

Jean Baudrillard, Siyah ‘An’lar, çev. Ayşegül Sönmezay, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 1999, s.141

21


22

Yüzyılımızın en kayda değer ilerlemesi uygarlığın çoğalacağız, fethedeceğiz, yeneceğiz, istifleyeceğiz, ölmeyeceğiz derken uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başladığını kabul etmesi ve dibe çakılmadan önce bir yerlere tutunmayı becerebilmesi olurdu, elbette tutunacak dalı kaldıysa? Pandemi böğrümüze batarak da olsa hızımızı kesince, düşüşün farkında olanların “acaba bu dal, o dal mıdır?” demeleri doğaldı; ve böylece aynı umutta buluştular: Bütün bu yaşananlardan, bütün bu ölümlerden, bir nebze de olsa daha iyi bir insanlık doğabilir miydi? Modern dünyanın türlü sıkıntıları üzerine yıllardır kafa yoran sosyologlar gibi, ilahiyatçıların, maneviyatçıların, insan hakları ve doğa savunucularının da şimdi dünyayı sarsan bu hastalığı bugüne kadar atılan yanlış adımların sonucu, insanlık suçlarının bedeli, doğanın acı ama âdil intikamı ya da Tanrı’ya karşı işlenen günahların cezası olarak yorumlamaları ve kendi alanlarında olumlu gelişmeler sağlamak adına bir fırsat olarak okumaları anlaşılabilir bir durum.

Avrupa’nın Ölüm Dansı, Alberto Martini, 1915


Öte yandan, entelektüel dünya nerede hata yaptığımızı tartışadurur yeni normalimiz üzerine hararetle kehanette bulunurken, eski normalimizin anormalliği konusunda bizi yüzyıllar önce uyarmış olan isimsiz bilgeler, kelimelerle ifade etmeye gerek görmeksizin, yazıya dökmeksizin yaşam tarzlarıyla örnek olmuş kadim kültürler gölgede kalmaya, son temsilcileri ölüm-kalım savaşının en zorunu vermeye devam ediyorlar. Nesilleri tükenip kelimenin bütün anlamlarıyla sonlandıklarında dünya onları da hatırlayacak. Şu âna kadar şahit olduklarımızdan yola çıkarak, “bizi nasıl bir gelecek bekliyor?” sorusunun cevabını kendimce aldığımı düşünüyorum; ama korkmayın buraya yazmayacağım, bir anda alternatif bir salgına dönüşen kehanet ve tavsiye furyasına katılmayacağım. Kâhinlik ya da uzmanlık gerektirmeyen “hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” öngörüsü çoktan her türlü ürün, davranış ve kavramın paketleme-pazarlama-satış stratejisine dönüştü bile. Evde oturma lüksü olan talihli orta sınıf, başına darbe yemişçesine kitapsız ve sanatsız yaşayamayacağını keşfetti. Kültür, sanat ve bilim dünyası, bir anda bugüne kadar neresine sakladığını bilemediğimiz lütufkârlığını hatırladı. Çok şükür, 14. yüzyıldan sonra çok ilerlemiştik, Decameron’un hikâyecileri gibi bir araya gelmeden de kaçabiliyorduk salgından; yaşlılar görüntülü konuşmaları söktürmeye çalışırken, genç ve orta yaş uzaktan entelektüelliğe balıklama dalmıştı.

Decameron, 1450-1499, Anonim, Fransa, Harvard Üniversitesi Houghton Kütüphanesi

23


24

Böylece, bir gözümüz sonsuz bir hızla dönüp duran ölüm sayacında, diğeri çok disiplinli online festivalde, dayanışmadan bahsetmeye devam edebildik. Son dışarı çıkışımızdan itibaren on dört gün saymaya şartlandığımız şu günlerde sevdiklerimizle son görüşmemizi, öğrencilerimizle yüz yüze son dersimizi, çıktığımız son yolculuğu, sarıldığımız son ağacı, gittiğimiz son konseri ve daha nice sonlarımızı hatırlamaya başlıyoruz. Yaşadığımız öyle bir kırılma ki, bütün bunları yeniden ve tamı tamına aynen tekrar yaşayabilseydik bile, kesildiği yere eklemlenmez, kaldığı yerden devam etmezdi; bundan sonrakiler hep ilk olurdu, yeni benin ilkleri; başlangıç. Çünkü, bütün sonlar metamorfoza uğratır insanı; hayatın içinde durduğumuz noktayı, algımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı başkalaştırır. Fakat içinde bulunduğumuz kırılma öyle âni ki, Gregor Samsa hızıyla dönüşüyoruz; kendi içinde öyle çok son ihtimali taşıyor, öyle çok başlı ki, beynimiz elektrik çarpmışa dönüyor; bugüne kadar hiç düşünmediği ya da düşünmeyi reddederek baskıladığı her şey ortalığa saçılıyor. Hayatımızın kırılganlığıyla son derece travmatik bir biçimde yüzleştiğimiz bu süreçte, bedenimizin her zamankinden de hassas olduğunu, kalbimizin dünyanın kayıpları karşısında yas tuttuğunu, ruhumuzun sevdiklerimizi kaybetme korkusuyla sıkıştığını ve aklımızın öngörülemez gelecek konusunda karıştığını kabul etmek, yanlış söylememek ve eylememek adına biraz yavaşlamak yapılacak ilk hareket olmalı. Simon Critchley, pandemi hakkındaki yazısında, “birkaç hafta önce kendimi, kaygısızca veba edebiyatı üzerine konuşurken buldum” diyordu, “Boccaccio’nun Decameron’u, Defoe’nun Veba Yılı Günlüğü, Camus’un Veba’sı. Birçok insanın benimle aynı şeyleri söylediğini fark edene kadar kendimi zeki sanıyordum.”7 Bir felsefeciye en çok yakışan şey kendisiyle alay edebilmesi olsa gerek, alçakgönüllülük olmadıkça bilgi bilgeliğe dönüşemiyor. Ben de -Critchley’i örnek alarak- kendimi zeki ya da bilgili

7

https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/04/13/felsefe-olmeyi-ogrenmektir/


sanmadığımı, bilinmeyen bir şey söylediğime inanmadığımı, yeni bir şey söyleme iddiası taşımadığımı beyan ederim. Kendini Ölüm’e adamış bir akademisyen olarak, ben de bu salgının kendi alanımda bir farkındalık yaratmasını umuyor, ölüm korkumuzla ölüm üzerine düşünerek, tartışarak, farklı bakış açıları geliştirerek başa çıkmayı öneriyorum sadece. Öte yandan, ölüm de salgının yarattığı kırılma gibi çok başlı; öyle farklı alanlara temas ediyor, öyle çok başlık içeriyor ki, bu yazının sınırları içine sığdırma gayretimi sayıklamalara dönüştürüyor. Hâlden anlayacağınızı umarım… II suyu çevirmedim mevsiminde, akarsuya set çekmedim, tanrı rızkından çevirmedim sürüyü. İçim temiz! İçim temiz! İçim temiz! Ölünün Ölüler Ülkesindeki Açıklaması’ndan, Antik Mısır Ve Rab onları mübarek kıldı; ve Rab onlara dedi: Semereli olun, ve çoğalın, ve yeryüzünü doldurun, ve onu tâbi kılın; ve denizin balıklarına, ve göklerin kuşlarına, ve yer üzerinde hareket eden her canlı şeye hâkim olun. Tevrat/Tekvin Binlerce insanın ölümünün müsebbibi bir yarasa ve virüsü hayvanlar âleminden devralan kimliği belirsiz Çinli’ydi. Yarasaları zaten sevmezdik, artık Çinlilere de yarasa görmüş gibi bakar olmuştuk. Venedik’in kanallarını ziyaret eden kuğular, Boğazı’ın sularına geri dönen yunuslar, Llandudno’nun caddelerinde dolaşan dağ keçileri ne güzeldi!

25


26

Llandudno’da bir Dükkân, Mart 2020, Fotoğraf: Christopher Furlong, Getty San Francisco gecelerinde uluyan çakallar, Santiago sokaklarında dolaşan pumalar, Tampico’nun timsahları gözümüzden bile ırak olsundu. New York semalarında süzülürken kameralara yakalanan birkaç leş yiyici ise tüyler ürperticiydi; oysa bütün geri dönenler içinde en manidarı kuşkusuz onlardı. David Harvey’in empati önerisi, hem dünyanın diğer varlıkları, hem de virüs adına devreye sokulabilir miydi? “Birçok ekolojistin önerdiği gibi, bir dağ veya bir ırmak veya benekli baykuş ve hatta ebola virüsü gibi düşünmeye çalışılabilir.”8 İnsanın, evrim sürecinin etkin öznesi olarak, sahip olduğu dünyayı değiştirebilme gücünü kötüye kullandığı, dünyayı yöneten teknoloji gelişmişlerinin, iktidarlarını hoyrat bir benmerkezcilikle kendi ötekilerini ezmeye ve diğer türleri yok etmeye harcadığı gün gibi aşikâr; ve hatta, doğa üzerinde yaratılan onarılması imkânsız hasar üzerine yapılan ekoloji ve biyoloji temelli tartışmaların 8

David Harvey, Umut Mekanları, çev. Zeynep Gambetti, Metis Yayınları, İstanbul, 2008 s 276.


bile -zamanında David Harvey’in işaret ettiği gibi- kültürel ve coğrafi gerçekleri ve bu anlamdaki yerel bakış açılarını ne kadar kapsadığı tartışılır.9

Midway-Message from the Gyre Serisinden. Chris Jordan. Bilim insanlarının konuya yaklaşımının samimiyetini sorgulayan Harvey, bunun nedenlerini hümanizm merkezli çıkışlara ve hatta siyasal hareketlerin, doğaya ve çevre meselelerine topluma “güvenilir ve namuslu” görünmek amacıyla yönelmelerine bağlıyordu. Bu düşünceye göre toplumsal ve siyasal amaçlar çevrecilik retoriğini araç olarak kullanmaktaydı. Harvey’e göre, samimi siyasal inanca ve ideolojiye sahip bilim insanlarının varlığı yadsınamazsa da, diğer tüm meselelerde olduğu gibi çevresel sorunların çözümünde de, ırk, sınıf, hatta cinsiyet farkı dağılım dengesini bozuyor Elvan Gökçe Erkmen, Gevher Gökçe Acar, “Doğa-Mimarî Mekân İlişkisini Bir Adadan Dinlemek; ya da Doğaya Müdahalenin Anlam ve Sınırları Üzerine”, Yeşilçağ 1. Uluslararası Sempozyum Bildiriler Kitabı, Ed. Sema Ergönül, Selin Gündeş, A. Erdem Erbaş, 6-8 Aralık 2010, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Yayınları, s. 282-292. 8

27


28

ve “ayrıcalıklı zümre”nin piyasa temelli felsefesiyle, çevresel sorunlar üretilmeye ve körüklenmeye devam edilmiş oluyordu. Korumacı söylevin kapitalist sistemin çarkına hizmet eden yeni bir sanayi yaratmasından endişelenenlerin sayısı gün geçtikçe artarken, Harvey, meseleyi akademik, entelektüel, kuramsal ve felsefi tartışma zeminine bırakmak konusunda epey alaycı bir dil kullanıyor ve, ”buradan âlim konferansları katılımcılarını ebediyete kadar meşgul edecek malzeme çıkar” diyordu. Alternatifler konusunda tartışılabilmek adına, öncelikle ortak bir dil ya da farklı diller arasında çevirinin sağlanması ve tüm bu çeşitlilik içinde bile bir tür zemin oluşturulması şarttı; çünkü “bu zeminin olmadığı yerde karar zeminini otorite, söylemsel şiddet ve hegemonik pratikler” belirleyecekti.10

Kömür madenlerinde gaz sızıntısına karşı erken uyarı sistemi olarak kullanılan kanaryalardan Küçük Joe, Kasım 1875. 10

D. Harvey, a.g.e., s 265.


Harvey’in önerisi, bilginin farklı özelliklere sahip süreç 29 ve parçalarının çelişkili bir dinamik içinde birbirini beslediği karmaşık ve girift bir ekolojiler modeli kurulmasıdır. Bu model için metafor olarak kullandığı “aile”, insan ailesinin ötesine uzanan, “anlam ailesi”dir: “Anlam ailelerinde de karşılıklı etkileşim, bağımlılık, farklılık, mücadele ve çekişme vardır. Bu, çevre konusundaki söylemler için güçlü bir dinamizm sağlar. Doğa bu dinamizmi besler ve ondan beslenir.” Nitekim, “Doğa, sürekli olarak yeniliklerin keşfidir” der Alfred North Whitehead, “buna bağlı sistemdeki değişkenlerin benimsenerek içselleştirilmesi, karşıt güçler ve farklar arasında dengenin sağlanarak sürekliliğin elde edilmesi ancak çok özel koşullar altında gerçekleşir.” 11 Topluluk olarak toprak kavramının ekolojinin özü olduğunu savunan Aldo Leopold da, homo sapiens’in toprak topluluğunun “fatihi” değil, sade bir üyesi olduğunu ve biyotik topluluğa zarar verecek her türlü eyleminin suç olacağını söyler. Toprak Etiği adlı çalışmasında, insanın canlı türlerini maddi değerlerine göre sınıflandırma yönündeki ekonomi temelli eğilimini eleştirirken, felsefeyle birleşmiş en radikal çevre etiği olarak tanımlanan Derin Ekoloji düşüncesinin de önünü açar. Doğaya saygının da ötesinde, doğadaki diğer varlıklarla aynı haklara sahip olma düşüncesinden yola çıkan bu felsefenin kökleri, Eski Yunanca’da doğayla uyum içinde yaşamanın bilgeliğine ulaşma çabası anlamına gelen ekosofi kavramına uzanır. Bununla birlikte, Leopold’un en büyük ilham kaynağı, Organum adlı kitabında, ölü madde olarak görünen birçok unsurun, derin anlamda canlı ve bilince sahip olduğunu, “kendi içinde parçalara ayrılamaz her şeyin yaşayan bir varlık olduğunu” söyleyen Rus yazar Pyotr Demianovich Ouspensky’dir.12 Bu düşünceye göre, toprak, 11

D. Harvey, a.g.e., s. 282.

12

Ufuk Özdağ, Aldo Leopold ve Toprak Etiği, Permakültür Araştırma Enstitüsü,

http://permacultureturkey.org/aldo-leopold-ve-toprak-etigi/


30

dağlar, nehirler, atmosfer, kısacası dünyanın bütün bileşenleri bir bütünün birbiriyle koordinasyon içindeki organları gibidir ve bu yaşayan organizmaya bir ruh ve bilinç atfedilebilir; ve bu durumda da, insan, kendine ait hakları olan bu biyotik topluluğun, yalnızca sade bir üyesi olabilir. Bu önerinin, fayda peşinde koşmayı tamamen reddeden, sevgi, saygı, ortaklık ve aidiyet üstüne kurulmuş bir etik duruş olduğunun altını burada tekrar tekrar çizmek gerekir. Leopold, ekosisteme zarar veren doğa koruma politikalarını da reddederek doğal alanların, yırtıcı hayvanlarıyla birlikte, olduğu gibi korunması gerektiğine inanmasına neden olan olayı, Thinking Like a Mountain (Bir Dağ Gibi Düşünmek) adlı yazısında anlatır; ormancılık yaptığı günlerde vurduğu bir kurdun gözleridir bu değişimin nedeni: “Kurdun yanına vaktinde yetiştik ve gözlerinde keskin bir yeşil alevin sönmekte olduğunu gördük. İşte o zaman anladım (ve o günden beri iyi biliyorum) ki, o gözlerde benim için -sadece benim ve dağın bildiği- yeni bir şey vardı. O zamanlar gençtim ve hep tetiği çekme arzusuyla doluydum; öyle düşünüyordum çünkü daha az kurt daha çok geyik demekti. Hele hiç kurdun kalmaması avcıya bir cennet olacaktı. Ama yeşil alevin söndüğünü görünce, anladım ki ne kurt ne de dağ bu düşünceden yanaydı.” 13 Öte yandan bütün bunlar kadim kültürlerin ezelden beri vâkıf olduğu, terminolojiye gerek duymaksızın kuşaktan kuşağa aktardığı hayat felsefesidir. Onlar, bütün hayatların kutsallığına ve bütün canlıların kardeşliğine inanır, birliğin bir üyesi olarak insanın tek başına var olamayacağını bilir ve bu bilgeliğin ışığında yaşarlardı. Doğaya ve hayvanlara kulak kabartır, sessizliği dinler, boşa konuşmazlardı; ve konuştuklarında şiir olurdu söyledikleri; Karaayak Kabilesinden Crowfoot’un 1890’da, ölüm döşeğindeki son sözleri gibi: “Hayat nedir? Hayat, gece bir ateş böceğinin parıltısıdır. Hayat, kış mevsiminde 13

U. Özdağ, a.g.y.


bir bizonun nefesidir. Hayat, otlar boyunca ilerleyen ve gün batımında kaybolan küçük gölgedir.” 14

Ağaç Mezar, Oglala Sioux Kabilesi, Wyoming, Smirhsonian Enstitüsü. Oglala Sioux kabile reisi Luther Standing Bear, uygarlığa dair şöyle demişti: “Toprak üzerinde, çadırında oturan, hayatı, anlamını düşünen, bütün varlıkların akrabalığını kabul eden ve varlıkların evreniyle birliğini tanıyan insan, kendi benliğine uygarlığın gerçek cevherini sindirir.”15 Katliamından sağ çıkabilen Kızılderilileri topraklarından sürüp rezervasyonlara kapatmakla da tatmin olmayan ve suçiçeği mikrobu bulaştırılmış battaniyeleri dağıtarak, kadın, çocuk demeden yüzlercesini daha şefkatle sararak öldüren uygar beyaz reis ise, kendinden biliyor olacak ki işi, şimdi kendi ülkesinin -an itibariyle- yüz bine dayanan can kaybı karşısında çaresiz, cinnetli ve hoyrat, 14

T.C. McLuhan (ed.) Touch the Earth: A Self Portrait of Indian Existence, Simon and Schuster,

New York, 1971, s. 12. 15

T.C. McLuhan, a.g.e., çeviri yazara aittir, s. 99.

31


32

virüsü laboratuvarda üretmiş olmakla itham ediyor ötekini. Öte yandan, bırakıyor rezervasyonlara kapatılanlar imkânsızlıklar içinde çırpınarak ölsünler. Gerçi yerliler hiç yardım görmüyorlar da diyemeyiz, maske talebinde bulunduklarında ceset torbası alabiliyorlar pekâlâ.16 Uygarlık denilen şeyin formülü tam da bu değil mi zaten: İnsan hayatı diğer tüm canlıların hayatından üstündür, üstün insanın hayatı, ırk, etnik köken, dil, din, mezhep, toplumsal sınıf ve cinsiyet bağlamında ötekileştirilen insanların hayatından üstündür. İnsan ve diğer varlıklar arasındaki statü farkının insanın aleyhine işleyen bir boyutu da var elbette: İnsan hayatı hakkında karar verme yetkisinin tek tanrılı semavi dinlerce Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak din adamlarına devredilmesi, ölüm döşeğindekini her koşulda emanet canı vermemekle ve doktoru da her koşulda verdirmemekle yükümlü kılıyor. Dünyevi hayatın sıkıntı ve acılarının cennete gitmeye hak kazanmak üzere fırsat sunduğu inancı, hastalığı hayra, ölmeyi seçen hastayı ve buna izin veren doktoru ise günahkâra dönüştürüyor. İntiharın günah olduğu tezinin en sağlam muhaliflerinden David Hume, karşı fikirlerinin doğa-insan ilişkisi üzerine temellenmesi bağlamında burada hatırlanabilir. Hume’a göre, canlının dünyadaki her hareketi maddenin bazı bölümlerinin düzeninde yeniliklere neden olur ve hareketin genel yasalarını normal seyrinden başka yöne çeker. Burada kastedilen, insanın hayatı ile hayvanın hayatının aynı yasalara –maddenin ve hareketin genel yasalarına- tâbi olduğudur. “İnsanın hayatı, evrenin gözünde, bir istiridyenin hayatından daha önemli değildir”17 der Hume, dolayısıyla da, insanın ölümü evren için önemli bir kayıp değildir, çünkü -tıpkı istiridyenin ölümü gibi- genel yasaları değiştirme veya bozma gücüne sahip değildir. Tanrı, kusursuz düzenini kurarken, bütün 16

https://www.nbcnews.com/news/us-news/native-american-health-center-asked-covid-19-

supplies-they-got-n1200246 17

David Hume, İntihar ve Ruhun Ölümsüzlüğü Üzerine, çev. Burcu Denizci, Sub Yayınları,

İstanbul 2017, s. 8.


hayvanları kendi ihtiyat ve becerilerine emanet etmiş ve kendi güçleri 33 yettiği müddetçe doğanın tüm işleyişini değiştirmeleri için tam yetki vermiştir; nitekim türün devamlılığı da bu yetkiyi kullanmakta bir an bile tereddüt etmemelerine bağlıdır; ve aynı yasalara bağlı olan insan da kendi canı üzerinde her türlü yetkiye sahip olmalıdır. Bu düşünceye göre, bitkinin ya da hayvanın ölümünün dünyanın düzenini bozmayacağını söylüyorsak, insanın bozabileceğini iddia etmemiz mümkün değildir ve hatta yaratılmış olan herhangi bir varlığın ölümünün, dünyanın düzenini bozabileceğini iddia etmek –bu durumda intihar edenin de- Tanrı’ya küfür etmektir. 18 Hume, doğaya dilediğince müdahale etme hakkını ve yetkisini elinde tutan insanın, kendi hayatı hakkında karar verme özgürlüğüne sahip olamayışının tutarsızlığına, Nil’i ya da Tuna’yı rotasından saptırmak kabahat değilse, “bir parça kanı doğal akışından döndürmenin suçu nerede!” sorusuyla işaret eder ve tezini tarihten bu konuda seçtiği örneklerle güçlendirir: “Eski Roma inancına göre, nehirleri rotalarından saptırmak ya da doğanın yetkilerini istila etmek Tanrı’ya karşı saygısızlıktır. Fransızlar, çiçek hastalığı aşısı yaptırmanın Tanrı’nın işine müdahale etmek olduğunu ve bunun Tanrı’ya karşı saygısızlık olduğunu söyler. […] Ben de diyorum ki, evler inşa etmek, toprağı ekip biçmek, okyanusları aşmak Tanrı’ya saygısızlık değil mi? Bütün bu eylemlerde, doğanın akışında bazı yenilikler yapmak için zihinsel ve bedensel gücümüzü kullanırız. Bu nedenle, hepsi eşit derecede masum veya eşit derecede suçludur.”19 Varoluşumuzun her koşulda diğer canlılara zarar verdiği aşikâr, fakat öldükten sonra da dinin, uygarlığın, geleneğin kurallarına bağlı olarak doğaya daha az ya da çok zarar vermeye devam ediyoruz. Bu bağlamda, tören sırasında açık tabutta sergilenen cesetten ölümün 18

Gevher Gökçe, “İyi Ölümden Kötü Ölüme, ‘İstemli’ Ölümden ‘İstemsiz’ Hayata; Öl[dür]

me ve Yaşa[t]ma Hakkı Üzerine”, MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi Cilt 1 Sayı 15, Ed. Gevher Gökçe, Bahar 2017, İstanbul, s.67-91. 19

D. Hume, a.g.e., s. 12.


34

izlerini silmek için kullanılan kimyasal maddelerle ve metal tabutlarla, Amerika Birleşik Devletleri’nin cenaze endüstrisi bunun en kötü örneği. Son yıllarda -geç de olsa- önce Avrupa’da ve nihayet Amerika’da ortaya çıkan alternatif uygulamalar, ekolojik defin ve -aynı zamanda ölümün ticarileştirilmesine ve dini dayatmalara karşı bir tavır da içeren- yeşil defin olmak üzere iki koldan ilerliyor. Öte yandan, bedenin toprağa mümkün olan en çevre dostu biçimde verilmesini amaçlayan bu arayışların, Tibet’in, ölünün doğanın en hızlı geri dönüştürücülerine emanet edildiği gökyüzü defni kadar başarılı olamayacağı açık.

Gökyüzü Gömüsü, Ginghai, 2007 New York semalarındaki yırtıcı kuşlar, belki de bize -en azından bana- bunu hatırlatıyor. Doğanın bizsiz daha mutlu olduğu konusunda hemfikiriz son günlerde; o sırada yaşamın olmazsa olmazı hâline gelmiş olan dezenfektanlar doğal sulara karışıyor.


35

III Eh, ben artık yaşlandım ya, Kıskançlıktan patlıyor millet… Ah, ama ne soğuk hava… Kobayashi Issa geniş, güçlü, kahredici gençlik; zarafet, kuvvet, büyüleyicilik dolu gençlik! yaşlılığın da senden sonra aynı zarafet, kuvvet ve büyüleyicilikle gelebileceğini biliyor musun? neşeli ve şahane gün, güneşin, eylemin, ihtirasın, bol kahkahanın günü, gece, milyonlarca güneşi, uykusu ve huzur verici karanlıkları ile seni izliyor. Walt Whitman Goethe, “yıllar bizi hayretler içinde bırakıp gidiyor” der. İlk bakışta insanın ortak kaderine işaret eden, belli bir yaşa ulaşmış kimsenin karşı çıkmayacağı, hüzünlü bir cümledir bu. Oysa, başarılı ve şanslı bir ömrün tek cümlelik özetidir aslında. Fakat, buradaki ne başarı ne de şans Goethe’nin edebî kişiliğiyle, ölümsüz eserleriyle bağlantılı olmak zorunda değildir. Bu cümle, kime ait olduğundan tamamen bağımsız olarak hep aynı şeye işaret eder aslında; zira yılları geride bırakabilmek başarı, yılların gidişine dehşetle değil de, hayretle bakabilmek şanstır. Çetin bir mücadeledir yaşlanmak, büyük kuvvet ister; zor zanaattır büyük emek ister. Bunlardan ilki fiziksel, ikincisi ise ruhsal yolculuğumuza işaret eder daha çok; insanın doğduğu andan başlayarak içine atıldığı zorlu hayat sınavının iki ayağı.


36 Aklınızın ve ruhunuzun geride bıraktığınız önce yıl, sonra ay

ve nihayet her yeni günle kendine yabancılaşan bedenine uyum sağlamaya çalıştığı bir ip cambazlığıdır. Geriye baktığınızda kalbinizi yakan yalnızca bu süreçte kaybettiğiniz sevdikleriniz değildir; gerçekleşmemiş hayâllerinizle ve umutlarınızla eski siz ve eski zaman da ölülerinize katılır; yaşlanmak yaslanmaktır. Kabullenir, gömer, devam edebilmek için elinizde kalanlara tutunur, kendinize daha mütevazı, önünüzde kalan kısa vadede gerçekleşmesi daha mümkün hedefler belirlersiniz. Dolayısıyla, yaşlanmak sürekli bir yenilenme durumudur, başlangıçlardır aslında.

Kadının Üç Çağı, Edvard Munch, 1895 Yaşlanmak beceri, iyi yaşlanmaksa sanattır. Koşulları her nasıl olursa olsun, hayatını nakış gibi işlemekten, kenarını oyayla süslemekten vazgeçmeyen tamamlar yapıtını; iğnesi onur, ipliği edep olan, üzerinde utanç ve pişmanlık lekesi bulunmayan bir başyapıta atar imzasını. İyi yaşlanmak, bilgeleşmektir. Öte yandan, onur ve edep kavramlarının uçurumdan aşağı


atılırmışçasına hız ve hırsla yürürlükten kaldırıldığı, başarının 37 para ve maddi güçle, mutluluğun genç ve sağlıklı olmakla ölçüldüğü çağda bilgeliğin de hükmü kalmadı. İşte, tam da bu, Goethe’nin hayretini, talihe dönüştürüyor: Bildiğiniz bütün iyilerin ve doğruların tedavülden kalktığını idrak etmenin dehşeti; aşina olduğunuz her şeyin yabancılaşmasının tekinsizliği; başka değer yargılarına sahip, başka kurallara tâbi, başka bir dil konuşan bir kalabalığın içinde yapayalnız kalmak. Ve şimdi bir de bu salgın… Yaşlıları, kronik hastalığı olanları -her zamankinden de çok- evlerine, tutukluları, mültecileri bir kere daha kendi hapishanelerine kapatan, evi ya da evde kalma şansı ve lüksü olmayan emekçileri virüslü dış dünyaya mahkûm eden ve eğitimi kameraya indirgeyen yeni normal, bu aralar dilimizden düşürmediğimiz Michel Foucault’nun zamanında anlattığı büyük kapatılmayı hiç olmadığı kadar meşrulaştırmakla da kalmayarak, yurtdaşlarına gözü gibi baktığı için muktediri takdire şâyan kılıyor. Böylece yaşlıların, yaşlanmaya bağlı ölüm düşüncesinin doğduğu Rönesans Dönemi’nde tohumları atılan ve hastalık olarak ölüm kavramının ortaya çıkışıyla ölümün ertelenebilir bir niteliğe büründüğü Aydınlanma Çağın’nda toplumdan ihraç edilen deliler sınıfını takiben ivme yapan iktidarsızlaştırılması sürecinin de zirvesini görmüş oluyoruz. Tıp ile kapitalizmin birleşmesinden doğan modernleşme canavarı, hayatla ölümü, gençlerle yaşlıları, sağlıklılarla hastaları, sömürenlerle sömürülenleri ayrıştırma projesi bonus olarak maskelilerle maskesizleri, internetlilerle internetsizleri de taraflara bölüyor. Öte yandan, gene Foucault’nun saptadığı gibi, eski hükümranlığın “öldürme ya da hayatta bırakma” hakkını tersine çevirerek, “yaşatma ya da ölüme bırakma” hakkına dönüştüren modern iktidar, hem özgürce yaşama hem de özgürce ölme hakkımızı elimizden tamamen alıyor.20 “Toplumsal gelişme mi dediniz?” 20

Michel Foucault, Toplumu Savunmak Gerekir, çev. Şehsuvar Aktaş, Yapı Kredi Yayınları,

İstanbul, 2015, s. 246.


38 diyordu Baudrillard, “hayır, bu bir toplumsal gelişme değil

toplumsalın ölümü de kapsayacak şekilde genişletilmesi demektir. Herkesin istediği gibi ölme hakkı sonsuza dek elinden alınmaktadır. Bundan sonra herkes elinden geldiğince uzun süre yaşama özgürlüğünden başkasına sahip değildir. Bu ayrıca insanın kendi yaşamını herhangi bir sınır tanımadan tüketmesinin yasak olması anlamına gelmektedir.”21 Bu baharı ağaçlara dokunamadan, çiçekleri koklayamadan, torunlarını göremeden geçiren yaşlıların kaçının son baharını yaşadığını bilemiyoruz; ve aslında cevabı verilmemiş başka sorular da var: Özgürlüklerden vazgeçerek yaşamak mı daha doğru, yaşamını tüketme özgürlüğünü kullanarak ölmek mi? İktidarların yaşatılacaklarından olmak mı daha iyi, ölüme bırakılacaklarından olmak mı? Korumak adına kapatılan yaşlılar, hastalandıklarında da yaşatılacaklardan sayılacaklar mı; ya da diğer türlü sorarsak, yaşlılar gerçekte kimin iyiliği için korunmaktalar? Zayıf halkayı gözden çıkaran Boris Johnson’ın sürü bağışıklığı politikasından son anda -fakat belli ki çok geç- vazgeçirildiği Britanya’da, solunum cihazlarının yetersiz kalacağından endişe duyan doktorların Tıp Birliği’nden aldıkları cevap bu bağlamda aydınlatıcı: Böyle bir durumda solunum cihazları kurtulma şansı düşük -yaşlı- hastalar yerine, yaşama şansı daha fazla olan -genç- hastalara verilmeliydi.22 Salgının ülkemizde -en azından şimdilik- bu kadar ağır bir tablo çizmemesi mutluluk verici elbette, ancak çok vahim başka bir virüs yayılıyor. Aylarca evlerine kapatılan, fakat bütün yasaklara rağmen evde tutulamayan 65 yaş üstü medyanın alay konusu oluyor. Belediye’nin söktüğü bankların yerine kaldırıma oturacak kadar gözü pek, Yaşlı İhbar Hattı’nın başa çıkamayacağı kadar enerjikler; öyle ki, birileri Dede Toplama Aracı‘nı icat ediyor. Özellikle bu sonuncusu, sempatik ve şefkatli bir his uyandırma 21

Jean Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm, çev. Oğuz Adanır, Boğaziçi Üniversitesi

Yayınları, İstanbul, s. 291 22

https://www.bbc.com/news/health-52137001


potansiyeliyle daha da tehlikeli; ve bütün bunlar, neoliberalizmin verimlilik amaçlı yatırım projesinin gözdesi hâline gelen gençlerin yaşlılara karşı sergilediği tavırda karşılığını buluyor. Biri, “sağlık sistemini çökerttiklerinde parka gittiklerine pişman olacak kadar bile yaşamayacaklar, ama sonuçta olan bize olacak” yazabiliyor Twitter’da; Facebook’a, “bir yaşlıları bir de orospuları evde tutamıyoruz” gibi son gerece vahim bir cümle düşebiliyor. Özellikle, bir taşla iki kuş vurmaya soyunan bu çifte hedefli nefret söyleminin böylesine pervasızca ortalığa salınabilmesi ülkemizdeki ayrımcılık özgürlüğünün boyutunu olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Alberto Barrera Tyszka, “yaşlılığın canavarları bize çocukluğumuzda saldıranlar kadar korkunç mu?” diye sormuştu, Babam Giderken adlı romanında.23 İnsanın her çağının kendi canavarları olsa gerek, fakat asıl ürkütücü olanlar hayâl ürünü olmayanlar.

Ölüm, Jacek Malczewski, 1902 23

Alberto Barrera Tyszka, Babam Giderken, çev. Seda Çıngay Mellor, Epsilon Yayınevi,

İstanbul, 2018, s. 42.

39


40 IV Ölümümü, kendi ölümümü! diye haykırıyordu şimdi de ihtiyar Henrouille ana, kendi ölümümü görmek istiyorum! Duydun mu beni! Benim gözlerim hâlâ görüyor çok şükür! Duydun mu! Benim gözlerim hâlâ görüyor! Ölümümü iyice görmek istiyorum! Louis-Ferdinand Celine O kadın öldüğünden beri adam, her koncaya sırtını dönüyor. Elias Canetti Herkes tek başına ölür derler; ölmedik bilemeyiz, ölmediler bilemezler. Elbette kimse bir başkasının ölümünü deneyimleyemez, kimse kimsenin ölümünü yaşayamaz. Öte yandan, bir başka şekilde de olsa yalnız ölmeyeceğimize inananlar da vardır; ölüm döşeğindekilerin kendilerini karşılamaya gelen sevgili ölülerden söz ettiklerini hepimiz duymuşuzdur ve bazılarımız buna şahit de olmuşuzdur. İsteyen Tanrı’nın şefkati olduğunu iddia etsin, isteyen beyin kimyasının son bir lütfu olduğunu savunsun, isteyen hatıralara dair son bir sayıklama, inanmayı tercih edenler için gönül ferahlatıcı. Ama asıl yiğitlik, ne ölüm ânımızda bir teselli ve ne de sonrasında bir ödül olduğuna inanarak bağrımıza basmamızdır ölümü. Ancak bu yolla, hayatımızda belki de gerçek anlamda tek başımıza başa çıkacağımız yegâne deneyim olarak önem ve değer kazanır ölümümüz.


41

Egon Schiele Ölüm Döşeğinde, 1918, Fotoğraf Martha Fein Yaşamımızı bize dair ve bize ait temel eser olarak kabul ediyorsak, demek ki ölümümüz de bu bütünün bir parçası olacak, eserin bütününü etkilemiş olacaktır. Hayat hikâyemizin sonunu bizzat yazabilmek, dünyayla ilişkimizi kendi doğrularımıza göre bitirebilmek, sevdiklerimizle vedalaşabilmek, ve -bütün bunların içinde belki de en değerlisi- son sözlerimizle onlara yasımızı tutarken güç ve kendi ölümleriyle yüzleştiklerinde cesaret verecek tavrı ve sözcükleri bulabilmek, her şeyden önce ölmekte olduğumuzun farkında olmamızı gerektirir. Fakat yalnızca bundan ibaret değil kastettiğim: Bu büyük gizemi çözmek, gerçeği öğrenmek istemez miydik? Salt ölümün neye benzediğini deneyimleyebilmek adına, ölmekte olduğumuzun farkında olmak istemez miydik? İnsanın kendi ölümünden mahrum kalması talihsizlik, kendi ölümünü deneyimlemesine fırsat verilmemesi adaletsizlik olmaz mıydı? Nitekim, deneyim


42 üzerine şöyle yazıyor Thomas Nagel, Ölüm başlıklı makalesinde:

“Kişinin yaşamına eklendiğinde, o yaşamı daha iyi hâle getirecek unsurlar vardır; kişinin yaşamına eklendiğinde, onu kötüye götürecek başka unsurlar da vardır. Ama tüm bu unsurlar bir kenara bırakıldığında, geriye kalan salt nötr değildir; o, üzerine basarak, pozitiftir… Bu fazladan pozitif ağırlık deneyimin içeriğinden değil, deneyimin kendisinden kaynaklanır.”24 Misyonunu “…yalnızca huzur içinde ölmenize yardım etmek için değil, aynı zamanda ölene kadar yaşamanız için elimizden gelen her şeyi yapacağız”25 sözüyle özetleyen, modern hospis hareketinin kurucusu Cicely Saunders, ölüme yürüyen hastaların kendi yollarını bulmaları konusunda ihtiyaç duydukları desteği vermek istiyorsak, “onlar gibi” hissetmeden de “onlarla” hissedebilmeyi öğrenmek zorunda olduğumuzun altını çiziyor ve eğer bunu başarabilirsek bir hastanın dürüst ve kederli “ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum” yakarışından huzurlu kabullenişine uzanan yolculuğuna tanıklık edebileceğimizi yazıyordu: “Sadece doğru olanı istiyorum.” Fakat daha da dikkat çekici olan, Saunders’ın, ölüme yürürken şüphe, korku ve isteksizliğin çetin yollarını aşıp huzura ermeyi başaran kişilerde gördüğünü yazdığı “gerçek neşe”. Nitekim, ölmeden yalnızca bir saat kadar önce bu zorlu yolu tamamlayabilmiş bir hastanın henüz soğumamış bedenine bakarken, onun bu süreçte “eğlenmiş göründüğünü” düşündüğünü anlatıyor Saunders ve şöyle bitiriyor sözünü: “Gerçekten de eğlenmişti.”26 Bulunduğumuz noktadan baktığımızda ütopik görünen bir anlatım kuşkusuz; öte yandan bizzat deneyimlemediğimiz sürece bilemeyiz ve aksini iddia edemeyiz. 24

Todd May, Ölüm Felsefi Bir Deneme, çev. Emre Keser, Say Yayınları, İstanbul, 2019, s. 42.

25

Burada yaşama eylemine hiçbir sıfat yüklenmemesi, bu sıfatı yaşamından ve ölümünden

beklediği niteliğe göre ölmekte olanın ve yalnızca ölmekte olanın belirlemesine izin veren bir yaklaşımdır kuşkusuz. 26

Cicely Saunders, “Watch with Me, Inspiration for a life in hospice care.” Lancaster:

Observatory Publications, International Observatory on End of Life Care, Institute for Health Research, Lancaster University; 2005, s. 2-3.


43

Ölüm Döşeğinde Müzik Terapisi, Jeri Howe, Regional Medical Center, 24 Ağustos 2012 İdeal ölüm tahayyülü, kişinin başrolünü üstlendiği ve hatta bizzat yönettiği bir tür kısa film gibidir; ölümü -mümkün olabildiğince- paylaşılabilir kılan bir senaryosu, oyuncuları ve mekânı vardır: İnsanın kendi yuvası, ailesi ve dostlarıyla çevrili yatağı. Ama bizim o yataktan kovulmamızın üzerinden yüzyıllar geçti; Antikçağ düşünürlerinin ölümümüzle öğrenebileceklerimizi ve öğretebileceklerimizi de kapsayan nitelikli ölüm kavramını ortaya atmalarının üzerinden binyıllar geçti; sosyologların bütün bunlar üstüne yazıp çizmelerinin üzerinden de bir hayli zaman geçti. Ömürler uzadı, ölüm yalnızlaştıkça yalnızlaştı, insan bütün bunları düşünmemeyi seçti; ve şimdi insanla sevdiğinin ölümünün ve insanla kendi ölümünün arasına girerek, bütün bunları tekrar düşünmeye zorluyor bizi bu salgın. Çünkü, ölüm bilincinin insana mahsus olduğunu söyleriz, fakat Todd May’in ifadesiyle, “ölüme dair farkındalığı yalnızca bir tehditle karşılaştığında ortaya çıkan diğer hayvanlar gibi hareket ederiz.”27 27

T. May, a.g.e., s. 54


44

Ölümlü varlığımızı taşıyabilmemiz için ölüm düşüncesini aklımızdan kovmaya çalışmamız veya bunu bizim yerimize beynimizin korunma mekanizmasının yapması anlaşılabilir; fakat bunun tehlikeli bir yanılsama olduğu ve gerçekle yüzleşmek zorunda kaldığımız anda daha travmatik bir hâl alacağı da açıktır. Ve işte şimdi, âniden üzerimize çöken bu ölüm, yalnızca vedalaşmalara imkân vermemekle, hayatları yarım bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda gideni kendi ölümünden, kalanı sevdiğinin yasından mahrum bırakıyor; çünkü sevdiğimizin ölümünü gerçek anlamda idrak edebilmemiz için, onu uğurlamamız, toprağa vermemiz gerekir. Ölüm sürecine tanık olmak yalnızca korkularla yüzleşebilmenin, ölümü normalleştirmenin değil, aynı zamanda gerçekliğine inanmanın da önkoşulu. Ortaçağ’da ve günümüzün kadim geleneklerini korumayı başarmış topluluklarında görülen çocuklarla çevrili ölüm döşeği aile büyüklerinin sadist ya da çocukların mazoşist eğilimler göstermelerinden değil kuşkusuz; filozofların, sosyologların, psikologların tavsiyelerini okumadan uygulayanların bilgeliği bu.

Ölüm Döşeği, Jean Wauquelin, 1460 (tahmini)


Elisabeth Kübler-Ross, ölüm döşeğindeki yaklaşık iki yüz 45 hastayla, bu süreçte ne hissettikleri, yakınlarından ve özellikle de doktorlarından ne bekledikleri konusunda gerçekleştirdiği söyleşilerden yola çıkarak yazdığı Ölüm ve Ölmek Üzerine adlı kitabında, “…ölüm ve ölmeyi araştırmanın en iyi yolunun, ölümcül hastalardan bize öğretmenlik yapmalarını istemek olduğuna karar verdik” der; ve doğal olarak ölmekte olanlar kadar, sevdiğinin ölmekte olduğu gerçeğiyle yüzleşenler de dahil olur bu uzun soluklu araştırmaya.28 Kendi ölümümüzle yüzleşmek zorunda kaldığımızda gösterdiğimiz insani tepkiler sevdiğimizin ölümü konusunda da geçerlidir; ve hayatımıza yaralı ve eksik de olsa devam etmemiz, ancak bu acıyla yüzleşmemizle mümkün olabilir. Aksi takdirde, Kübler-Ross’un ölüm karşısında sırasıyla gösterdiğimiz insani tepkiler olarak saptadığı inkâr, öfke, pazarlık, depresyon ve nihayet kabullenme beşlisinin ilkinde takılıp kalırız; oysa gerçek yas ancak kabullenmeyle başlar. Belki biz de şimdi, kendi ölümümüzün farkına varabilmemizin, sevdiğimizin ölüm sürecine yoldaşlık edebilmemizin ve onu uğurlayabilmemizin başımıza şu âlemde gelebilecek en kötü şey değil, aksine hayatın bir armağanı olabileceğini anlamaya başlarız kim bilir? V O, bu dünyadan onurlu bir siliklik içinde göçüp gitti. Søren Kierkegaard Uygarlık, ölülere saygıyla başlar. Giuseppe Garino 28

E. Kübler-Ross, Ölüm ve Ölmek Üzerine, çev. Ekin Uşaklı, April Yayıncılık, İstanbul,

2010, s. 31.


46

Dünya ölülerini uğurlayamıyor; işte sevdiklerinin cansız bedenlerini kapıdan görevlilere teslim eden İtalyanlar. Dünya ölülerini gömemiyor; işte New York’ta derin dondurucu kamyonetlerde bekletilen cesetler. Dünya ölülerine karşı son vazifesini yerine getiremiyor; işte kimyasal atık gibi görevlilerce gömülen bedenler. Dünya insanlığından çıkıyor; çünkü insanlık tarihinin en kadim, en belirleyici kuralı, insanın en temel sorumluluğu, ihtiyacı ve hakkıydı bütün bunlar. Gerçek insan evriminin başlangıcı ölü kültüydü; mezar kavramının ortaya çıkışı insanlık eşiğini geçmenin önkoşuluydu. Öyle ki, salgın sürecindeki çıkışlarıyla gündemden düşmeyen Giorgio Agamben bile, “feragat ettiğimiz ilkeler”in başına koyduğu yalnız ölümler ve törensiz definler konusundaki tepkisini “Antigone’den beri insanlık tarihinde daha önce görülmemiş bir şey bu” sözüyle ortaya koyarken, aslında Antigone’den önceki insanlığın hakkını teslim etmemiş oluyordu.29 Salgın karşısında politik ve etik olarak çöktüğümüze işaret eden Agamben, “…mesele, ne noktada bu ilkelerden feragat etmeye hazırlıklı olmadığımızı kendimize sormak” diyor ve ardından bu feragatin kökeninde, “birbirinden ayrılmaz olan bedenli ve manevi yaşamsal deneyimimizi, bir yanda saf biyolojik teşekkül, diğer yanda duygulanımsal ve kültürel yaşam olacak şekilde birbirinden ayırmış olmamız”ın yattığını söylüyor. Meselenin ölüm-kalım savaşı olduğu bu noktada Agamben’e verilecek çok cevap bulunuyor elbette; öte yandan, bu bağlamdaki can alıcı sorusu cevapsız kalıyor: “Hayatta kalmaktan başka değere sahip olmayan bir toplum nedir?” Elbette -Agamben’in de işaret ettiği gibi- ölülerimizle ilişki[sizliği]mizin yeni normallerimizden birine dönüşme ihtimali, önümüzde ciddi bir mesele olarak duruyor. Öte yandan, insan sormadan edemiyor: Eski normalimiz normal miydi; ya da normal olan ne kadar eskide kaldı? Batı’nın, özenli peyzaj düzenlemeleri, ağaçlı yolları ve muhteşem heykellerle süslenmiş anıtsal mezarlarıyla zamanında 29

https://terrabayt.com/dusunce/agamben-bir-soru/


kentsoylulara gezinti ve piknik alanı olarak da hizmet eden bahçe mezarlıklarının doğuşunu, ölülere duyulan saygıya değil aksine ölüleri yaşayanların dünyasından uzaklaştırma projesine borçlu olduğumuz kimi zaman gözden kaçırılabilen bir gerçek. Buna karşılık, Aydınlanma Hareketi’nin salgın hastalıklara karşı başlattığı mücadeleye kadar kiliselerin bodrumlarında üst üste yığılan isimsiz, kimliksiz kafataslarının ve kemiklerin, ölülere saygısızlığın değil, aksine ölüleri kucaklamanın işareti olduğu ise çoğunlukla gözden kaçırılan bir gerçek. Dinin sonsuz yaşam vaadinin insanın ruhuna atfettiği değer sekülerleşmenin etkisiyle bedene yöneliyor, öte dünya inancının zayıfladığı noktada kişinin dünyevi varlığını koruma içgüdüsü devreye giriyordu. Öte yandan, bedeni giderek bir çeşit tapınma nesnesine dönüştüren tıp, aynı zamanda hijyen bilinciyle kendinden uzaklaştırıyordu; Batı’nın o şahane mezarlıkları da aslında ölülerin cilalı gettosu, büyük kapatılmasıydı.

Sedlec Kemikliği, Kurna Hora, Fotoğraf: Gevher Gökçe

47


Pere Lachaise Mezarlığı Paris, Fotoğraf: Gevher Gökçe

48


Ortaçağ boyunca mezarlık işlevi gören Kilise, halkın kalbinde, 49 beyninde, tepesinde, kısaca kelimenin bütün anlamlarıyla toplum hayatının tam ortasında yükselir ve mekânsal olarak da yerleşim yerinin merkezindedir. Kilise’nin merkezinde ise Ölüm ve ölüler durur. Ölüm, Kilise’nin iktidarının garantisidir; Ölüm’den beslenir, Ölüm’le korkutur, ölülerin gerek niteliksel gerekse niceliksel defterini O tutar. Elbette, Kilise’nin de tüm diğer iktidarlar gibi ayrıcalıklı ölüleri vardır; onlar da kendi aralarındaki hiyerarşiye göre mekânsal dağılım gösterir, merkezden başlayarak kriptaya kadar uzanırlar; kendilerine, ait kabartmalar ve heykellerle bezenmiş lahitlerinin içinde, iskeletlerinin ve hatta mumyalanmış bedenlerinin bütünlüğünü koruyarak yatarlar. Fakat gene de, her şeye rağmen, her bakımdan en altta bulunan kemik yığınındaki ölü, modern insanın ölüyü mahkûm ettiği yalnızlığa âşina değildir. Yalnızlık, iktidarın -bu durumda da Kilise’nin- günahkârlarına mahsustur; sapkına, cadıya, fahişeye, müntehire. Ölülerin ihraç edilmesiyle 19. yüzyılda yerleşim yerinin dışına konumlandırılan ilk mezarlıklar gibi, devamında aynı prensiple şehrin dış çeperlerine açılan yeni mezarlıklar da bugün kendilerini yutan şehirlerin içinde kalmış. Bir ağacın halkaları gibi, mezarlıklar konumları ve büyüklükleriyle şehrin yaşını ele veriyor. Öte yandan, bugün artık merkezi konumda kalan en talihli ölüler bile, aslında hâlâ dışarıdalar; asla gerçek anlamda bir kamusal alana dönüşememiş mezarlıklarda, yüksek duvarların ardında tecrit edilmiş olarak yatıyorlar; mezar taşlarında isimleri yazılıysa da gerçekte Ortaçağ kiliselerindeki isimsiz ölülerden daha yalnızlar. Her çağda olduğu gibi, ölüler statülerine göre ayrılıyorlar; kahramanlar ve kutsallar özel mekânlarında, özel günlerdeki -gönüllü ya da zorunlu- anmaları bekliyorlar; toplumun kültürel hafızasında iz bırakmış ünlülerin payına -illâ ki- sosyal medyada paylaşılacak bir selfie düşüyor. Öte yandan, iktidarlara bağlı olarak kendilerine yakıştırılan sıfatlar değişse de, ötekilerin yaşayanların dünyasındaki yeri değişmiyor; onlar yalnız değil, kimsesiz, isimsiz ve hatta mezarsızlar.


50

Ölüleri yalnızlaştıran, kişiliksizleştiren, uzaklaştıran ve aynı zamanda ötekileştiren bu salgın, ölülerle canlılar arasındaki bütün bu ilişkileri tekrar düşünmeye çağırıyor bizi. Kimsesizler gibi, yakınlarının sahiplenemediği ölüler de kimsesizler mezarlığına gömülüyor şimdi; öte yandan, ailenin devre dışı bırakıldığı yeni defin prosedürü, bütün ölüleri her halükârda kimsesizleştiriyor. İstanbul’da cesedin yıkanmasından toprağa verilmesine kadar tüm işlemleri üstlenen Belediye’nin defin yeri olarak Beykoz ve Kilyos’taki mezarlıkları seçmesi, bu mezarlıkların yeni mezar yerleri açılmasına elverişli olmasının ötesinde -hatta öncelikleşehrin merkezine uzaklıklarından kaynaklanıyor. Nitekim, mahalle sakinlerinin çevik kuvvetin devreye sokulmasını gerektirecek boyuta ulaşan kontrol tepkilerine cevaben İBB’nin yaptığı açıklama da bunu onaylıyor.30 Öte yandan, mahalle sakinlerinin itirazlarının gerekçesi olarak görevlilerin arkalarında bıraktıkları virüslü maske ve eldivenlerden duydukları endişeyi öne sürmeleri çok da inandırıcı durmuyor.31 Burada, virüsün bu tip malzemelerden ya da cesetten bulaşabileceği endişesine eklenen kadim, ilkel bir korku var; çürümekte olan tekinsiz bedene, zamansız ve huzursuz göçen ruhun yaşayanlara musallat olacağına, hastalığın kirliliğine ve cesedin hastalık değil doğrudan ölüm bulaştıracağına dair inanç: Ölü tabusu.32 Nitekim, ölülerin dışlanması için bulaşıcı hastalık gerekmez bu topraklarda; ölüler her daim bulaştırıcı olagelmişlerdir, artık kendilerine atfedilen sıfat, kir ya da günah her ne ise… 33 30

https://www.ibb.istanbul/News/Detail/36608

31

https://haber.sol.org.tr/turkiye/istanbulda-mezar-yerleri-belirlendi-mahalle-sakinleri-tepkili-

283639 32

Gevher Gökçe, Tabuda Radikal Dönüşüm: Modern Öncesi İnsanın Tabusu Ölümden Modern

İnsanın Tabusu Ölmemeye, Azizm Sanat Örgütü Sanat Yıllığı VI, Ankara, 2018, 4-27. 33

Burada saymakla bitmeyecek olanları, salgın sürecinde kaybettiğimiz İbrahim Gökçek temsil

etsin. https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ibrahim-gokcekin-mezarina-saldiri-girisimicikartip-yakacagiz-1738161


Şimdilerde New York’taki korona virüsü kurbanlarının toplu mezarlara gömüldüğü Hart Adası, yalnızca bugünüyle değil, yakın geçmişiyle de, bu dürtünün kendilerini gelişmiş addeden ülkelerde de hâlâ capcanlı olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Kölelerin, suçluların, ruh hastalarının, cenaze masraflarını karşılamaya gücü yetmeyen yoksul halkın ve kimsesizlerin defin için görevlendirilen mahkûmlar tarafından törensiz, isimsiz, toplu mezarlara gömüldüğü bu adada, 1985-1986 yıllarında New York’ta AIDS nedeniyle ölenlerin mezarları da var. Fakat bu ölüler için, toplu mezarların da uzağında, adanın güney ucunun gömüye müsait olan en dış noktası seçilmiş. Bu çifte sürgünün ardında da kuşkusuz gene aynı ilkel korku yatıyor; fakat burada daha fazlası var: AIDS hastalığının cinsellikle ve özellikle de eşcinsellikle ilişkisinin tetiklediği ilave bir ırkçılık; bu ölüler toplumun dışladığı kimsesiz ölülerden de daha öteki. Öte yandan, AIDS’den ölen ilk çocuğun isimsiz mezar taşı, bu grubun da uzağında tek başına duruyor. Böylece, hastalıktan ölen çocuğun her halükârda kirli, fakat aynı hastalıktan ölen yetişkinlerden bir nebze daha az kirli kabul edildiğini anlıyoruz; dışlanan ölüler de kendi aralarında statü farkına sahip.34 Oysa, her şey ne kadar farklı olabilirdi… Viyana’nın Simmering Bölgesi’nin Tuna Nehri’yle buluştuğu noktada, nehrin akıntıya kapılmış ya da kendini akıntıya teslim etmiş ölülerini karaya iade ettiği kıyıda bulunan Kimsesizler/ İsimsizler Mezarlığı’nda, küçük ölüler büyüklerle yan yana, ziyaretçilerin oyuncaklarla süsledikleri mezarlarında uyuyor. Burada yatanların büyük çoğunluğunun kimlikleri tespit edilememiş, tespit edilebilenleri ise sahiplenen çıkmamış; suyun çürüttüğü, balıkların kısmen yediği bu cesetleri yıkayan, dualarla toprağa veren, isimsiz mezarlarının başına hepsini kutsayan ve eşitleyen gümüş ışıltılı birer haç diken gönüllülerin dışında. İki bölümden oluşan mezarlığın eski kısmında 1840’tan 34

https://www.hartisland.net/aids_initiative

51


52 1900 yılına kadar defnedilen 478 kişi, Simmering Zanaatkârları tarafından 1900’de kurulan ikinci kısımda ise 102 kişi yatıyor; ve 1935’te mezarlığa eklenen şapelin duvarında, 60 yıldan uzun bir süre kendisini bu isimsiz ya da kimsesiz ölülere adayan, sarhoşları, müntehirleri, aileleri tarafından reddedilenleri, karanlık cinayetlere kurban gidenleri bağrına basan Josef Fuchs’un aziz hatırasına adanan bir plaket asılı. 1940 yılından beri isimsiz ölüler Zentralfriedhof’ta defnediliyor, fakat Viyanalılar ilk isimsiz ölülerini ziyaret etmekten, özel günlerde mumlarla, çiçeklerle, şarkılarla anmaktan asla vazgeçmediler.

Kimsesizler (İsimsizler) Mezarlığı, Viyana, Fotoğraf Gevher Gökçe


53

Kimsesizler (İsimsizler) Mezarlığı, Viyana, Fotoğraf: Gevher Gökçe


54

Bu örnek bize gerçek bir insan ve gerçek bir topluluk olabilmenin koşullarını hatırlatıyor; kendi yakınlarımız olmasalar bile ölüleri birlikte uğurlamanın, yasını birlikte tutmanın, birlikte anmanın birleştiriciliğini gösteriyor. Öte yandan, biz kendi ölülerimizi ne sıklıkla ziyaret ediyor ya da edebiliyoruz; onlarla hangi koşullarda birlikte olabiliyoruz; baş başa oturup iki kelâm ediyor ya da edebiliyor muyuz gibi sorular da gelmiyor değil insanın aklına.

Igualada Mezarlığı, Barselona, Fotoğraf Gevher Gökçe

Daalseweg Mezarlığı, Nijmegen, Fotoğraf Gevher Gökçe


55

VI Sevme kudurganlığım ölüme bakıyor, bir pencere gibi avluya bakan. Georges Bataille Irmaklar birbirine karışır, sular koşuttur birbirine. Sular birbirine karışır da ırmaklar koşuttur birbirine. Tek bir yaprak seslenir de öteki susar. Bu rüyanın sonunu kim bilebilir? Jean Baudrillard Rüyalar aceleye gelmez, kendinizi bırakmalısınız; sürekli sonunu düşünürseniz doğal akışı keser, orta yerinde uyanıverirsiniz. Yolculuk aceleye gelmez, kendinizi bırakmalısınız; sürekli varacağınız yeri düşünürseniz yolun kendisini kaçırırsınız. Ne güzeldir sevdiğimiz bir filmi yeniden izlemek; artık sona odaklanmaktan, merak etmekten ya da kahraman adına endişe etmekten kurtulan zihnimiz her ayrıntıda başka anlamlar yakalayabilir, bambaşka lezzetler bulabilir, acele etmeksizin tadını çıkarabilir. Son, bitiş değil bütünleyendir ve sona ulaşana kadar geçilen her merhale bütünün bir parçası olarak kendi başına eşdeğerdedir. Hayatı kontrol altına alamazsınız, bazen kendinizi akışa bırakmalısınız; sürekli sonundan kaçarsanız hayatın kendisini kaçırırsınız. Üstelik o bir seferliktir, sevdiğimiz film gibi tekrarı yoktur; olsa olsa -söylendiği gibi- ölürken bir film şeridi gibi geçer gözümüzün önünden. İçinde bulunduğumuz salgın günlerinde gelişen eski fotoğraf albümlerine dönüş refleksi, sosyal medyada ve aile içi mesajlaşmalarda giderek daha büyük bir sıklıkla karşılaşır olduğumuz çocukluk ve gençlik kareleri, hayatı geri sarma çabası olduğu kadar bir çeşit post-mortem fotoğraflar olarak da


56

kabul edilebilir; geçmişe duyulan özlem kadar, geçmişe yakılan ağıt. Çünkü, tam da şimdi, şu anda, geçmişin dönmemecesine geçmişte kaldığını, bugüne kadar hiç olmadığı ölçüde idrak etme noktasındayız. Fotoğraf ister insanı, ister mekânı, isterse zamanı dondurmuş olsun, her halükârda bize gösterdiği şey ölümdür. Fotoğraftaki çocuk ben ölüyüm; ondan bir şeyler yaşıyor bende ama ben artık fotoğraftaki kişi değilim. Ölü çocuk ben, şimdiki benin yarın ölmüş olacağını öğretiyor bana. Camera Lucida’da, “maddi ile ruhsal, gerçeklik ile sihir ve yaşam ile ölüm arasındaki sınırdan geçişleri sağlayan şey, ‘mumyalanmış’ bir andaymış gibi duran, dizin olarak fotoğraftır” yazıyordu Barthes; ve fotoğrafın özneyi “bir müze nesnesi”ne dönüştürdüğünü söylüyordu.35 İşte şimdi biz de hayatımızın değerli anılarına geri dönüyor, kendi kişisel müzelerimizi ziyaret ediyoruz; ve onlarda -gene Barthes’in ifadesiyle- “hep Zaman’ın yenilgisi”ni görüyoruz.36 Fakat, yaşamın olağan temposunda, normal hızında ölmüyor Zaman bu aralar; çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak tüm Zaman’ların trajik bir kazaya kurban gittiğinin ilânı ve kendimizi fotoğraflara vurmamız tam da bundan. André Bazin ve Roland Barthes’in, fotoğrafın insanın ölümle olan karmaşık ilişkisine dokunduğu konusunda hemfikir olmakla birlikte, bir noktada ayrıştıklarını yazıyor Laura Mulvey: “Bazin için bu, yas sürecinin bir parçası olarak, ölümü aşmak içindir. Barthes için ise, ‘ölüme pike dalışı’dır, ölümlülüğün kabulüdür.“37 Öte yandan, ölümü aşabilmenin önkoşulu yas ve yasın önkoşulu da ölümün kabulü olduğuna göre, nihayetinde aynı amaca hizmet eden bir sürecin farklı aşamaları olarak okuyabiliriz bu iki görüşü. Hatıralara gömülme 35

Roland Barthes, Camera Lucida Fotoğraf Üzerine Düşünceler, ALTIKIRKBEŞ YAYIN,

İstanbul, 1992, s. 25. 36

37

R. Barthes, a.g.e., s. 113. Laura Mulvey, Saniyede 24 Kare Ölüm, Durağanlık ve Hareketli Görüntü, çev. Selin

Dingiloğlu, Doruk Yayımcılık, İstanbul, 2012, s. 76.


refleksimizi, öyle ya da böyle içinde bulunduğumuz zor günlerde ölüm düşüncesiyle başa çıkma çabamızın işareti ve aynı zamanda ölüm terbiyesi olarak kabul edebiliriz. Dedemizin fotoğraftaki soluk gülüşü, uzun yolculukların özgürlük duygusu, sılamızın bahar çiçekleri, onlarla mesafemiz arttıkça ve ölümle mesafemiz azaldıkça, sesiyle, rüzgârıyla, kokusuyla giderek yoğunluk kazanmıyor mu? Hayatı bir gün alır elimizden ama her gün hayat armağan eder bize Ölüm. Son sözü kendi söyleyen, dediğim dedik büyüğümüzdür O, aksi suratlı, disiplini elden bırakmayan ama düşe kalka kendi tecrübemizle öğrenmemize de izin veren, kıymetini mezun olduktan sonra, hayata atıldığımızda anladığımız bir öğretmen gibi. Koyduğu kuralların gerekliliğini, bir bildiği olduğunu ne kadar erken idrak edersek, o kadar çok şey öğrenebiliriz O’ndan ve bu durumda, o aksi suratının ardında, bilge bir beyin, şefkatli bir yürek olduğunu görebiliriz; ne kadar erken uzlaşırsak, o kadar yumuşar yüzü. Fakat, her halükârda son sözü O’nun söyleyeceğini bildiğimiz için olmamalıdır buradaki uzlaşma, öyle olsaydı aksine isyan etmek, hiçe saymak yakışırdı bize. Oysa, doğrudur öğrettiği ve bu nedenle de haklılığını teslim etmek asla bir boyun eğme, bir yenilgi değildir.

Ölüler Tarlası, Evelyn De Morgan, 1916

57


58

Öleceğim… Zavallı bir ölümlü olduğum için değil, yaşam döngüsünün ölümsüzlüğü aşkına öleceğim; ölümsüz Doğa’nın bir parçası olmak için öleceğim; toprağa, ağaca, rüzgâra dönüşmek, sonsuz olmak için öleceğim; benim bittiğim yerde, bir başkası başlayacak. Yeterince öğrenmişsem, yeterince güçlüysem ve yeterince talihliysem, iyi taşıyacağım kendi ölümümü, ölüm bana yakışacak; ve çocuklarıma bırakacağım belki de en değerli miras, iyi ölümüm olacak: Hayatın sonu dahil her ânının kıymetini bilme, hayatı sonu dahil olduğu gibi, bütünüyle kucaklama cesareti. Erken ya da geç, zor ya da kolay olması değildir buradaki iyiliğin ölçüsü; vedalaşabilmem için, onları teselli edecek sözleri bulabilmem için, onlara yaşamıma kattıkları her şey için teşekkür edebilmem için, onlara son bir kez örnek olabilmem için ve onların hatıralarında iyi yaşayabilmem için, yanlarında olmam, aklıma mukayyet olmam ve ölmekte olduğumun bilincine varmam gerekir. İşte budur, ölümümüzün bizden alınmasıyla kaybedeceğimiz; işte tam da bu, bu salgının bizi yüzleştirdiği gerçek: Yoğun bakımda yapayalnız, sevdikleriyle vedalaşamadan, ölmekte olduğunun bile farkında olmayarak ölmenin korkunçluğu. Oysa, salgından önce, çok önce, modern tıbbın ilerlemesine paralel olarak büyüyen, yaklaşan bir tehlikeydi bu. Şimdi, tam da şu anda, tıbbın hakkını teslim etmemiz gerektiği çok açık elbette; öte yandan, belki ölüm deneyiminin kıymetini de teslim ederiz? Belki ölümün bize öğrettiklerini düşünmeye başlayabiliriz? Kuşkusuz bilemem Ölüm bana ne zaman, nereden, nasıl gelir; geliyorum der mi demez mi bilemem. O hâlde beklememeliyim işaretini, ertelememeliyim son sözlerimi, yaşamın içine serpiştirmeliyim; böylece her sözümü dikkatle seçerim, her sözüm son sözüm olur. Yaşamım birçok sona bölünürken benim için birçok başlangıcı doğurur. İçindeyim sonun; o, tam da içinde bulunduğum şu andadır, bir sonraki an ise başlangıcımdır. Tıpkı okuduktan, dinledikten ya da


seyrettikten sonra insanı değiştiren, başka bir varlığa dönüştüren gerçek bir başyapıt gibi, iyi bir yaşamın ve iyi bir ölümün de başkalarını değiştirme, iyileştirme gücü vardır. Öyleyse benim ölümüm bir başkasında başlangıca dönüşebilir. Hayatlarımız bereketli, ölüm döşeklerimiz sevdiklerimizle çevrili olsun; çocuklarımızın özgürce oynayabilecekleri günleri olsun; ölülerimizin mekânları hayatın cıvıl cıvıl sesiyle dolsun.

59

Mezarlıkta Oyun, Gorbals, Glasgow, 1948, Fotoğraf: Bert Hardy SON


60

BaĹ&#x;taki Son Mustafa Bilgin


Yakın Çağın Sonu: 2020 Yiğit Güralp

Barış Manço ne güzel insandı. “Barış yolun sonunda, yürü demek boşuna, dünya duruyor dostlar ben durmuşum çok mu, yaşam bitiyor dostlar, ben bitmişim çok mu?” derdi. Son 15 yılda sinemamızda 3 film ürettim. Her yeni sinema eserimi hayata geçirmem 5-6 yılımı alıyor. “Henüz çok gençsin, daha nice filmlerin olacak” diyorlar. 43 yaşındayım. 14 yaşından bu yana, yani 30 yıla yakın zamandır, iş hayatının içindeyim ve çalışıyorum. Bana bunu söyleyenler iş hayatında 30 yılı bırak 20 yılı bile doldurmamış insanlar. Bana sürekli “daha” diyorlar.

61


62

Bir de şu meşhur cümle var. “Artık ömürler uzadı şekerim.” Ölümün ya da ansızın hayata veda eden insanların bu uzatmadan haberi var mı emin olamıyorum. Dedim ya, 43 yaşındayım. Michael Jackson kadar yaşarsam 7, Kemal Sunal ya da Barış Manço kadar yaşarsam 13 yıl daha zamanım var. Öte yandan elimin altında film olmayı bekleyen 50’nin üzerinde proje var. Bu film üretme koşulları ve hızında, kalan ömrümde bunların sadece birkaç tanesini daha seyirciyle buluşturabilirim. Üstelik, tecrübe yönünden daha donanımlı bir insan olsam da, enerjim ve sağlığım artık çan eğrisinde yokuş aşağı inmeye de başladı. Ancak insanlar bu hakikati es geçmekte ısrarcı. İnsan; “bir sonun var olduğu” düşüncesinden sürekli kaçmaktan yana. Ben ise ölüm kavramını aklımdan hiç çıkarmadığım gibi dilimden de hiç düşürmem. “Ağzını ayrı aç, bu kadar ölümden söz edip de ölümü çağırma” diyorlar. Yani şuracıkta şu yazıyı yazarken ansızın ölüversem, ölümü benim davet ettiğime inanacak kadar, bu palavralara inanıyorlar. Woody Allen yirmili yaşlarından itibaren ölüm kavramını irdeliyor, onu şakalarında kullanıyor. Bu onu henüz öldürmedi. Aksine, bugün seksen beş yaşında ve halen üretmeye devam ediyor. Ölümden bahsetmenin çok da sağlıksız olmadığının canlı bir kanıtı olarak yaşamını sürdürüyor. Ölümün varlığını kabul etmek, bunun farkındalığı ile yaşamak, mental yapımızın sağlıklı oluşunun bir işareti. İlkel insana yüklenen; “doğ, doy, çoğal ve yerini yenisine bırak” döngüsü çok yalındır. Bizler medeniyet öğretisi ile, tüm vahşi yönlerimizi törpülemeyi, egomuzu kontrol altına almayı öğrenmeye çalışıyoruz. Halen tüm bencilliğimizi yontmak için mücadele veriyoruz. Şu ilginç gövdemizin bize verdiği “doy” emirini yerine getirmek için kendine her şeyi hak gören varoluşumuzu ancak medeniyet öğretisiyle dizginliyoruz. Ancak, bir gün öleceğimiz gerçeği bize şu soruyu sorduruyor: “O halde tüm bu medeniyete yönelme mücadelesinin ne anlamı var?”


İşte bu soru maalesef bizi ilkel insana daha çok yaklaştırıyor. Daha bencil ve her şeyi kendine hak gören insanlar haline getiriyor. Tüm toplum “ölümün varlığının bu şiddetli travması” karşısında davranış bozukluklarına savruluyor. Böylece yalnızca eğitim ve öğretimin değil, tedavinin de şart olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. İşte “ölümü kabul etmek”, “bu gerçekle didişmemek” bir tür akılcılık, gerçekçilik olarak bende karşılık buluyor. Yani aslında aklımı korumanın bir yolu. Bir diğer deyişle işletim sistemimin anti virüs yazılımı. Bu düşüncelerden hareketle şöyle yaparım. Her filmim son filmimmiş gibi düşünürüm. Eğer bir önceki filmim son değilse ve bir tane daha yapabilirsem buna daha da çok sevinirim. Böylece “ya bir daha yapamazsam endişesinin” ruhumu kirletmesinden, davranışlarımı bozmasından, beni türlü hırs ve histerinin koynunda uyutmasından korunurum. Aldığım her nefes için kendimi şanslı hissederim. Yeni bir nefes alamayacak olsam da, “bir sürü aldım ya, çok güzeldi, iyi ki almışım ama bu kadarmış” der ve bunu kabul eder, olgunlukla karşılaşırım. Bana göre sonsuz olmadığımızın farkında olmak olgunlukların en değerlisi. Belki de tüm bunların farkında olmamın bir nedeni de “drama” konusunda ehli bir birey olmamdan kaynaklanıyor. “Drama” sözcüğü; Yunan dilinde “eylem” anlamına gelen “dran” kelimesinden türemiş. Drama yapısına hâkim insanlar, öykülerini kurgularken iyi bilirler ki her başlangıç bir sona yönelir ve her son da yeni bir başlangıca gebedir. Dizili domino taşlarının peş peşe devrilmesi misali, bu sürekli döngüde hiçbir taş boşa devrilmez. Ayrıca tüm bu devrilişin, bitişin, yıkılışın, sona erişin tamamından yepyeni bir toplam resim de ortaya çıkar. Buna da dünya tarihinde “çağ” diyoruz.

63


64

“Bir çağın sonu daha”, “işte bir devrin sonu” gibi sözleri günlük hayatta çok sık duyuyoruz. Bunlar kalıplaşmış ifadeler. Ancak gerçek anlamda çağları bitiren ve başlatan olaylar dünya halklarının yaşantısında köklü değişikliklere neden olma özelliğine sahipler. İnsanlık âlemi çok uzun süren ilk çağ, orta çağ ve yeni çağı yaşadı. Bizler ise Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi ile başladığı kabul edilen “Yakın Çağ”ın içindeyiz. Ya da kim bilir, belki de artık dışındayız. Keza internetin hayatımıza girmesi, bilgisayarların yaygınlaşması ile son yıllarda yine sıkça “Bilişim Devrimi” yaşadığımız ve Yakın Çağın artık sona erdiği, yerine “Bilişim Çağının” başladığı yazılıp çiziliyor. Ancak çağların belirlenmesi ve adlarının konması o çağ başladıktan on yıllar sonra geriye dönüp bakılarak yapılan değerlendirmelerle mümkün oluyor. Dolayısıyla yakın çağ ne zaman bitti ve yeni bir çağ ne zaman başladı bunu çok uzun yıllar sonra göreceğiz. Ancak gelecekte yeni bir çağ için bir milat alınacaksa 2020 yılının diğer hiçbir yılda olmadığı kadar çok çağ kapatıp, çağ açan olaya sahne olduğu da ortada. İşte Azizm dergi tam da böyle özel bir zamanda son sayısını yayınlıyor. Sonlar ve başlangıçlar üzerinde daha çok düşünmemiz gereken böyle özel bir zaman. Son sayısında benden “son” kavramı üzerine bir yazı kaleme almamı rica edecek kadar da “sonlar” ile barışık olduklarını görmem, “Azizm Sanat Örgütü Ailesinin” benim yaşam felsefemle ne kadar özdeş olduğunu fark etmemi sağlıyor. Eminim bu son domino taşı da boşa düşmeyecek ve yeni bir başlangıcı tetikleyecek. Çünkü kaçınılmaz olarak bir son mutlaka var. Hepimiz bir gün düşeceğiz. Önemli olan boşa düşmemek. Çünkü boşa düşmeyen her taş, kendi devrilip son bulsa da bambaşka büyük bir toplam portrenin çizilmesine katkıda bulunuyor. Sonsuzluk ancak medeniyet ve evrim denilen o büyük tabloda vücut bulabiliyor. Bizler de yaşadığımız sürece üretmeye ve


yaşam denen kocaman boşluğu bu biçimde doldurarak, hakiki sonsuzluğa kendi katkımızla uzanmaya çalışacağız. Keza Barış Manço’nun da söylediği gibi “yaz dostum, boşa geçmiş ömre yaşam denir mi?” Sağlıkla…

*** Görsel: Aşk ve Ölüm (1975) – Woody Allen

65


66

Bir Derginin Sonu Kaan ArslanoÄ&#x;lu


Tek sözcüklü kavramlar üstüne metin çeşitlemelerinden 67 bildim bileli hoşlanmam. Şimdiki temamız “son”. Milyon çeşit şey söylenebilir üstüne, her aklımıza geleni yazabiliriz. Ne var ki bu “son” belli bir şeyin sonu olarak gündemimizde şu anda. Azizm Sanat internet dergisi son sayısını çıkarıyor. Ben okuru olduğum ve zaman zaman katkıda bulunduğum bu dost derginin sonuyla ilgili duygu ve düşüncelerimi anlatacağım. Dergi, çıktı çıkalı hep zengin içerikliydi. Sadece dergi mi, Azizm’in eposta, Facebook paylaşımları da sıklıkla bilgisayar ekranımıza düşerdi. Daha çok sinema ve görsel sanatlar ağırlıklı ardı sıra bildirimler. Ben de yakın zamanlara dek hep gıpta ederdim ona. Kendim de bir site yayıncısı olarak. Amma çalışkanlar, amma sık bir şeyler yayınlıyorlar, amma çok konuyu derinlemesine inceliyorlar, ama çok yazardan, sanatçıdan katkı alıyorlar… Amma çalışkanlar… Tabii tüm bu devinimin esasta Onur Keşaplı kaynaklı olduğunu biliyordum, bu çalışkanlık onun çalışkanlığıydı büyük oranda… Fakat yine de dergi ve Azizm Sanat Örgütü yüksek katılımlı, dayanışmalı ve canlı bir merkez gibi duruyordu. Şimdi hangi duygu ve düşüncelerle, hangi gelişmeler ve tıkanmalar sonunda bu “son” kararı alındı, nasıl alındı, içini bilemem de… Tahminlerim ve kendi yazarlık, yayıncılık tecrübelerim üstünden bazı noktalara değineceğim. En başta şu var tabii: Ne yayını olursa olsun, onca emekle ortaya çıkarılan bir şeyin belli sayıda okura seslenmesi gerekiyor. Kendi kendimize bir avuç insan doldurup boşaltacaksak bunu basit bir mail grubunda da yapabiliriz. Bizde “sanat” deyince, “edebiyat” deyince okuyucu baştan kaçmaya başlıyor. Kendi sitemizden biliyoruz… Siyaset yazılarına göre yarı ile üçte bir arasında az okur çekiyor sanat başlıkları. Öykü ve şiir gibi bir yayın ise yazarının da çabasıyla oran hayli yükselebiliyor; fakat sanat üzerine bir eleştiriyse, hele ki teorik bir yazıysa tık sayıları dibe vuruyor. Kader! Aslında bizde kuramsal ağırlıklı, derin


68 siyaset yazıları bile o kadar çok okur çekmiyor. Hem siyaset

olmalı, hem de çok güncel bir kavga üstüne siyaset olmalı, polemikli, sataşmalı, gürültülü patırtılı bir konuda yazılmalı. Ancak bazen sanat temalı yazılara az okur gelmesi ve az tartışma çıkmasına, hatta hiç tartışma çıkmamasına seviniyor insan. Çünkü vatandaş fikir belirttiğinde, sanattan, edebiyattan, filmden, müzikten o kadar az kişinin anladığı anlaşılıyor ki! Toplum olarak özellikle zayıf kaldığımız bir alan. Bazen hayli saygı duyduğunuz kişilerin sanat alanındaki beğenilerini izler, yorumlarını okurken içim burkuluyor. Keşke hiç girmeseydik şu konuya diyesi geliyor insanın. Tabii siyasette olduğu gibi sanat alanında da beğeniler, anlayışlar çok çeşitli. Belki bu burkulmalarımız bizim özel hassasiyetimizden, belki o kadar da takmamak gerek. Belki de daha fazla “takmak” gerek… Bilemiyorum… Bu konuda “doğru orta” nedir, hiçbir zaman çıkaramadım. Üstelik gayet somut bir alan olan siyasette bile somut ölçeklerimiz işlemezken, çok daha soyut bir beğeni alanı olan sanatta ne kadar ölçek-ölçüt getirebiliriz? Zaman zaman ciddiye alıp tekrar tekrar ölçek çıkarmaya çalışıyoruz, ama o ölçekler hep elimizde kalıyor. Siyasette aynı partililiğin, aynı “doğru”nun kişilik farklılıklarına göre bireylerde yaşanışı onca farklı iken, sanatta kişilik farklılıkları büyük sapmalar yaratıyor. Buna rağmen belli zevklerde, beğenilerde anlaşabiliyorsak, buna da şükretmek gerek. Tabii Azizm Sanat’ın bir açmazı da popüler olanın dışında bir karşı seçenek oluşturmaya çabalaması. Bunda “başarı” elde etmek yine popüler ölçütler açısından düşünürsek imkânsız. Çabanın gösterilmesi, belli bir direniş odağı oluşturulması, belli bir ölçüde ses getirilmesi “başarı” olarak kabul edilmeli. Elbette ki bu konudaki şu evrensel gerçeği de unutmadan: Popüler olanda genellikle belli bir eşiğin üstünde kalite bulunur, ancak belli bir


eşiğin üstünde kalite düşük oranda bulunur. Yani popüler olan vasatın iyileridir. Popüler olan her zaman kötüdür diye bir şey yoktur. Öte yandan popüler olmayan da illa iyidir diye bir şey yoktur. Popüler olamayanlar arasında da iyi düşük orandadır, çok iyiler ise nadirdir. Her neyse, sanırım Azizm Sanat dergiyi sona yaklaştıran ve onu sonla buluşturan esas neden bence başka bir şeydi. Bu tür yayınlardaki ortak sorunumuz… Dayanışma ve ortaklaşa çaba yetersizliğimiz. Bizimki gibi yayınlara yazı veren, katkıda bulunan arkadaşlar sanıyorlar ki… - Tabii bunu da teşekkürle karşılamak gerek, o da bir dayanışma ve yardımdır… Ancak yazar arkadaşta bu yazıyı gönderme duygusu, baskın duygu ve niyet olarak kendini gösterme, kendi için yarar elde etme ise… Sorun orada başlar… - Evet, yazar arkadaşlar sanıyorlar ki: Yazı gönderdikleri yayın sanki bir “Hürriyet” gazetesidir. Orada yazısı çıkınca herkes görecektir. Kendisinin bu yazının okunması için duyuru yapması hiç gerekmemektedir. Aynı yayında başka yazarların yazıları mı? Onları değil duyurmak, okuması bile lazım değildir. Oysa az okurlu, alternatif, her şeyde dikine giden küçük yayınların en büyük sorunu tanıtım, duyuru ve canlılıktır. Orada bir hareket, orada bir merkez, orada bir tartışma havası yaratılacak ki, hem okurun hem öteki yazarların ilgisi artsın. Oysa bize yazı gönderip, değil yazısını duyurmak, kendi yazısını okumayan yazarlar görüyoruz. Kendi yazısının altına konmuş yorumu görmeyen, ona cevap vermeyen yazarlar. Sermayeniz yoksa, sürekli reklam vermiyorsanız, profesyonel kadrolar çalıştırmıyorsanız yayının canlılığını sağlamak, duyurularını her yolla yapmak (telefonla, SMS ile, Facebook, Twitter ve sairle, maille yapmak, tartışma açmak, tartışmalarda yorumlara cevap vermek vb.) o yayına gönül vermiş

69


70 geniş bir kadronun zaman ayırarak her gün yürütmesi gereken

bir çabayla mümkün. Bu da belli bir ideolojik birlikle, onun getirdiği ateşle, fedakârlık, çalışkanlık ve özgüvenle yürüyecek bir şey. Bir de duyuru yapmaya çalıştığınız kesim bizdeki gibi son derece ilgisiz, özveri düzeyi çok düşük ya da açıkça tepkili ve düşman kesimse… Kitleleriniz buysa… İş daha da zorlaşıyor. Birçok yazar ve okur arkadaş bu yıpratıcı, bezdirici çabayı bir süre sürdürüyor, sonra dayanamayıp bırakıyor. Hatta bu sıkıntısını tersine yansıtarak yayının kendisini, amacını, yolunu yöntemini, onu çıkaranı, çıkaranları suçlamaya başlıyor; sonra da küfürler ederek ayrılıyor bir bölümü. Sonuç: İşler hep birkaç kişinin sırtına kalıyor. Ortaklaşa iş yapmanın (parasal bir bağ yoksa) giderek zorlaştığı, neredeyse imkânsız hale geldiği bir dönemdeyiz. Verilen emekle toplumda buna verilen olumlu karşılık arasındaki fark sürdürülemez boyuta geldiğinde SON kararı veriliyor. Bilmiyorum, bunlar benim akıl yürütmelerim, kestirimlerim; belki Azizm için daha özel başka nedenleri de bulunmaktadır. Fakat bu arada bir eleştirimi de sonda belirtmekte yarar görüyorum. Dergi kapanacak ama Azizm Sanat Örgütü çalışmalarına yine aynı anlayışla ama farklı yollarla devam edecek. Güzel. Yılmamak lazım… Fakat bu “Azizm” adına ta başından beri hiç ısınamamıştım. Bu adın niye seçildiğine getirilen açıklama ise beni daha da hırpalamıştı... Çünkü “minimalizm” anlamında bir “Azizm” açımlaması esprili bir ad olarak ona ısınmamı sağlayacaktı, oysa “Azizm”in gerçek konuş hikâyesini hayli saçma buldum. Arkadaşların bu son eleştirime sadece güleceklerini umarak konuyu kapayayım. Başta Onur Keşaplı olmak üzere dergide katkısı bulunan herkese teşekkür ediyorum. Güç koşullarda, az beklentiyle güzel sanat için, insanlık ve toplum için yıllarca iyi bir hizmet verdiler. Pek çok şey öğrettiler, pek çok şeyi insanların


gündemine soktular, birçok konuda zihin açtılar. Çalışma azimlerinin devam etmesini diliyorum. Elden geldiğince bu azmi destekleyeceğim. Birlikte iş yapma, dayanışma duygusunun artacağı yeni dönemler diliyorum onlara ve tüm topluma. *** Görsel: Fırtınada Bir Fener (1932) – Maurice Sapiro

71


72

Zamanın Tozu Hakan Savaş


Görülmezi gören, yalvaç Baudelaire “Zaman her dakika yutmakta beni / sürekli yağan karın hareketsiz bir bedeni örtmesi gibi…” diyordu ya, biraz da ondan güç alarak, edepsizlik yapıp filmin sonunu söylüyorum: Küçük bir kız çocuğu ve yaşlı bir adam, lapa lapa yağan karın altında el ele tutuşup, sevinçle koşarlarken perde kararmak üzeredir ve son sözler duyulur: “Dışarda kar yağıyordu. Kar, hala uyuyan şehrin üzerine sessiz sessiz yağıyordu. Tenha sokaklara, su kanallarına… Ölülerin ve dirilerin üzerine… Geçmiş ve geçmekte olan zamana…” Anlatısına “hiçbir şey sona ermedi. Ermez de…” diye başlayan film, bu sözlerle bittiğinde izleyicinin aklına, gönlüne ister istemez bir yanılsama içinde olduğu düşüncesi, duygusu çörekleniveriyor. Filmin sona erdiğine inanamıyor, belki de inanmak istemiyorsunuz. Akıp giden zamana yağmakta olan kar, içinizde savrulurken hiçbir şeyin sona ermediğini artık siz de çok iyi biliyor, anlıyorsunuz. Yanılsamalarınız bir anda gerçeğe, gerçekleriniz ise bir anda yanılsamaya dönüşüveriyor. Eğer adına gerçeklik dediğimiz şey zamanı ve mekânı algılayışımız ile belirlenip, biçimleniyorsa, Theo Angelopoulos’un her filminde olduğu gibi Zamanın Tozu’nda da alışmış olduğumuz gerçekliğin dışına çıkıyoruz. Dün, bugün, gelecek diye bellediğimiz düz bir çizgi üzerinde ilerleyen, daha doğrusu ilerlediğini sandığımız kronolojik zaman altüst oluyor. Bu alt üst oluşu Angelopoulos şu sözlerle anlatıyor: “Geçmiş, geçmiş değildir. Zamanın üç boyutu; geçmiş, şimdi ve gelecek benim için mevcut değildir. Geçmiş sadece zamanda geçmiştir, aslında bilincimizde geçmiş, şimdidir. Ve gelecek dediğimiz şey, bugünkü deneyimlerimizle belirlediğimiz yarının düşsel boyutudur.” Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’ki uzun soluklu arayışını ve modern edebiyatın başyapıtlarını ya da Bergman, Antonioni,

73


74

Passolini, Fellini gibi çağdaş anlatı sinemasının ustalarını düşündüğümüzde, ilerleyen zaman çizgisinin kırılmasını ve tüm zamanların; geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçerek anlatının kurulmasını elbette yalnızca Angelopoulos’a özgü bir yenilik olarak değerlendiremeyiz. Ancak Angelopoulos’u özgün yapan şeyin, kendi zaman anlayışı ile sinematografik mekânı ve mizanseni bir arada kullanmasındaki ustalık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine yakın yıllarda başlayan, Stalin’in ölümünden Vietnam savaşına, Watergate Skandalı’ndan Berlin Duvarı’nın yıkılışına ve soğuk savaş dönemine, nihayet 1999 yılına, yeni bir yüzyılın eşiğine uzanan çizgi, Zamanın Tozu’nun kronolojik çizgisidir. Mekân ise İtalya’dan Sibirya’ya, Berlin’den New York’a, Avusturya’dan Kanada’ya uzanan geniş bir coğrafyadır. “Geçmişe doğru süzülüp giden bir hikâyenin başladığı yere döndüm. Zamanın tozunda berraklığını yitiren ve sonra da ansızın, öyle bir anda, tıpkı bir rüya gibi geri gelen bir hikâye” başlamak üzeredir. Bu sözler, şimdiki zamanda yaşayan ve yarım kalan filmini tamamlamaya çalışan yönetmen A’nın sözleridir. Eleni adında küçük bir kızı olan, karısından ayrı yaşayan ve çocuğun velayetini üstlenen A.’nın nefes alıp verebileceği tek yer kurmaca bir dünyadır. O yalnızca anlattığı hikâyelerde kendisini evinde hisseden, hikâyelerin dışındaki dünyada, gerçek yaşamda ise kendini yalnız, yabancı hisseden birisidir. Tamamlamaya çalıştığı filmin, yeni hikâyesinin kahramanı ise henüz üç yaşındayken ayrılmak zorunda kaldığı annesinin; Eleni’nin yaşamıdır. Bu hikâyede hem A.’nın kurmaca dünyası, hem gerçek anıları, hem de o anıların kahramanı olan insanların hayatları, anıları, umutları, hayalleri ve yaşadıkları acılar vardır.


75

“Geçmiş unutulmaz, bugün yaptığımız her şeyi etkiler” diyen Angelopoulos, bugün ile başladığı anlatısını, yüzünü düne, geçmişe dönerek sürdürecektir. Dünün dünyasında, İkinci Dünya Savaşının bitimini izleyen yıllarda Selanik’ten Rusya’ya siyasi mülteci olarak kaçıp, sığınan Eleni vardır. Kazakistan’ın kuzeyindeki Temirtau’da barakalarda yaşayarak hayatlarını idame ettiren Yunanlı mültecilerin ideali, gün gelip ülkelerine geri dönmek ve devrimi gerçekleştirmektir ama Eleni’yi hayatta tutan, yaşatan ideal, devrim değil Spyros’dur, ona, Spyros’ya duyduğu aşktır, özlemdir. Dünyanın bir ucunda da olsa, sevdiği adamın bir gün gelip kendisini bulacağına inanır, bu inançla yaşar. Ve bu aşk karşılıksız da değildir, Eleni’nin Rusya’da olduğunu öğrenen Spyros, Amerika’dan kalkıp yollara düşecek, sevdiği kadını bulabileceğine ihtimal vermese de aramaktan asla vazgeçmeyecektir. Başka bir insanın adını, hayatını, kimliğini kullanan, sınırlar aşan, trenden trene istasyondan istasyona her an yakalanma korkusuyla sevdiği kadını arayan Spyros, sonunda Eleni’yi bulur.


76

Angelopoulos için sınırlar önemlidir. Coğrafi sınırlar, siyasi sınırlar, ideolojik sınırlar; insanları, halkları birbirinden ayıran kimi zaman soyut çizgilerle kâğıt üzerinde belirlenen sınırlar, kimi zaman somut tel örgülerle, bariyerlerle konulan sınırlar… Ama asıl önemli olan bunlar değil insanın kafasındaki, ruhundaki, iç dünyasındaki sınırlardır. Angelopoulos bu sınırları ve hatta zamanın koyduğu sınırları aşabilecek tek şeyin insanın insana duyduğu sevgi, aşk olduğuna inanır. Spyros’nun Eleni’yi bulduğu gün Stalin’in ölüm haberinin Temirtau’ya ulaştığı gündür. İnsanlar akın akın şehrin meydanında, ardında kızıl bayraklar olan Stalin heykelinin önünde toplanır ve saygı duruşunun ardından ağlaşarak dağılırlar. Aynı meydanda gece olur ve o karlı kış gününde heykelin tam karşısındaki hurda bir tramvayda saklanan iki sevgili sevişirler. Kısacık bir andır. Ve mutlu oldukları bu kısacık anın bedelini yakalanarak ödemek zorunda kalırlar. Spyros hapishaneye, hücreye atılır; Eleni ise adı “Kayıp” olan bir kasabaya sürgüne gönderilir. Henüz ait olduğu toprağı, evini, yurdunu, dünya ile uyum içinde yaşayacağı yeri bulamadığından yakınan, kendi içinde kendini uzak hissettiğini söyleyen Angelopoulos için sınırlar ne kadar önemliyse sürgün olmak, sürgünlük duygusu da o kadar önemlidir. Önemlidir, çünkü nedeni ne olursa olsun insan ancak sürgündeki yalnızlığı içinde ikiyüzlülük yapmadan kendisini sorgulayıp, daha iyi tanıyabilir.

Yönetmen A.’nın filminin çekimlerini tamamlamak için aradığı ve kızının odasında bulduğu “Kayıp Mektup”, Eleni’nin “Kayıp” kasabada, sürgünde yazdığı mektuptur. Sibirya’da, 1953-56 arasında yazılan bu mektupla birlikte zaman, “hiçliğin sonsuz boşluğundayım” diyen Eleni’nin satırlarında anlamsızlaşır, fakat zamanı da mekânı da aşacak kadar güçlü bir başka şeyi; inancı, umudu, aşkı duyurarak devam eder: “Mutlu olduğumuz kısacık anların bedelini ikimiz de ağır ödedik. Sen hapse, ben sürgüne… İçimde bir çocuk büyüyor, bizim çocuğumuz.


Seninle konuşabilmek için sana yazıyorum. Mektuplarımın sana asla ulaşmayacağını biliyorum. Ama onları son geçen trene bırakacağım ki, buzla örtülü bozkırı boylu boyunca geçerek ta hapishanene, hücrene kadar yolculuk edip, seni bulsunlar. … Pencereme kadar tırmanan tuhaf bitki hala kara direniyor. Ama üç yaşındaki oğlan çocuğu kim biliyor musun? Daha düne kadar benim yanımda olan ve benle bitkiyi seyreden çocuk, bugün gitti. Jacop’un kızkardeşi Rachel onu Moskova’da, istasyonda bekleyecek. Tren onu benden alıp uzaklaştıkça yüreğim de küçülüyordu. Senin ismini haykırdım. Onun ismini. Başka isim bilmiyordum.” Sınır, sürgün, ayrılık… Ve Angelopoulos’un dünyasında ayrılıkların olmazsa olmaz mekânı istasyonlar… Kimi zaman sessiz çığlıkları, kimi zaman acı dolu haykırışları imleyen kara trenin her şeyi bastıran sesi. Trenin buz tutmuş, buğulu camında, üç yaşındaki çocuğun masum yüzü; Eleni’nin trenin ardından havada asılı kalan, titreyen eli; o elin parmak uçlarından sızan, damlayan su… Kimi filmler vardır; görüntü diliyle nasıl öykü anlatacağını iyi bilen, güzel öykü anlatan filmlerdir bunlar… Ama bazı filmler de vardır ki, yalnızca bir öykü anlatmakla kalmaz, anlattıkları öykü ile hayat arasında bağ kurar, gerçekle kurmacanın birbirine dokunduğu yerde bir imge yaratmayı, böylece şiire dönüşmeyi başarırlar. Eleni için zamanın durduğu yer, çok eskiden Spyros ile birlikte mutlu oldukları, henüz acıyı, ayrılığı bilmedikleri yerdir. Eleni şöyle der Spyros’ya: “Sanki nehir kenarında dans ettiğimiz ilk geceden bu yana zaman durmuş gibi…” Yönetmen A., filmi için yapılan müziği dinlerken ve Karandriou’nun olağanüstü müziği piyanonun tuşlarından dökülürken, kendisine “Nehir Kıyısında Dans” adı verilmesi önerilen melodi için fikri sorulduğunda, “olur, ya da olmaz başka bir ad düşünelim” demek yerine bir anda şunları söyler:

77


78

“Çok sonra Eleni der ki „son zamanlarda uyandığımda, her sabah tıpkı bu nehir gibi kokan sular damlıyor ellerimden…” Angelopoulos, belki de kendisinden izler taşıyan, kendisinin bir parçası olduğu filmin kahramanı yönetmen A. ile birlikte tek bir görüntüde özlemi, ayrılığı, mutluluğu ve umudu anlatan imgeyi yaratmış; zamanı, o tek imgede, parmak uçlarından dökülen su damlalarında dondurmayı başarmıştır. Eleni’nin Sibirya’da sürgün olarak yaşadığı yıllarda hayata tutunmasını, ayakta kalmasını sağlayan en önemli şey aşktır elbette ama bu arada “üçüncü kanat”ı, yani Jakop’u da unutmamak gerekir. Yahudi olduğu için ailesiyle birlikte toplama kamplarında çile çeken, anne ve babasının öldürülmesine tanık olan Jakop’un yaşamı da çilelerle, acıyla dolu bir yaşamdır. Ama o da komünist olan diğer arkadaşları gibi daha güzel, insan onuruna daha yaraşır bir dünyanın umudu, özlemi içindedir. Eleni için Jakop, sürgün yıllarındaki tek dayanağı, tek dostudur fakat Jakop için Eleni yalnızca bir arkadaş değildir. Jakop sevdasının karşılıksız kalmaya yazgılı olduğunu bile bile tutkuyla sever, bağlanır Eleni’ye… Yazdığı şiirleri hapishanenin damından havaya savuran ve “üçüncü kanat” diye haykıran bir tutsağın dizelerini ezberlemiştir: “Yürüdükçe biz, kalabalığın ve gürültünün ortasından Meleğin sessizliğiydi başımızı derde sokan, İndirdi kanatlarını dokunmak için Toprağa ve çamura Tek ütopyam üçüncü kanattır Diye haykırdı sonra…” Eleni’ye yakınlığının bedelini partiden kovulmakla, sürgünle ödeyen Jakop, sürgün bitip Avusturya sınırında özgürlüklerine kavuştuklarında, Amerika’ya gidebilmek için aylarca İtalya’da vize almayı beklediklerinde ve 1974 yılında Amerika’ya ulaştıklarında da hep Eleni’nin yanındadır.


Eleni’nin tek amacı ise New York’da, hiç bilmediği, tanımadığı bu şehirde Spyros’yu arayıp, bulmaktır. Jakop, elinde bir adres ile her sabah Spyros’yu aramak için yollara düşen Eleni’ye “Bilmediğim sürece, onu görüp görmediğin umurumda bile değil, gitme!” diye yalvarır ama onu durduramaz. Spyros’yu bulma umuduyla içinde gencecik bir kızın dans ettiğini söyleyen Eleni’nin tutkusu, iradesinden daha güçlüdür. Karşılıksız olsa da kıskanmayan, kıskansa da belli etmeyen ve Eleni’nin iyiliği, mutluluğu için sevdasının kanatlarını yerlere; toprağa, çamura düşüren Jakop için uzak da olsa, imkânsız da olsa, şiirde yazılı olduğu gibi bir ütopya da olsa, umut, üçüncü kanattır. Aradan yıllar geçip de Berlin’de bir otel odasında aynı yazgıyı paylaşan üç ihtiyar eski dost bir araya geldiklerinde Jakop belleğinde sürekli canlı tuttuğu anılarını sözcüklere döküverir: “Yolculuktan yeni döndüm, anılardaki yolculuktan. Polonya‟daki bir kamptan döndüm, 1001 numaralı hücreden… Annemle babam orada öldüler. Günlerdir uyumadım. Gözlerimi kapıyorum ve kafaları kazınmış insanların bana gülümsediğini görüyorum. İskeletler omuzlarındaki külleri savuruyorlar. Bana gülümsüyorlar” derken, bir anda çocuk gibi ağlamaya ve kapının eşiğinde “gitme” diye haykırmaya başlar. Eleni, onu teselli etmeye çalışsa da, Jakop, meleğin üçüncü kanadının da zamana yenik düşerek kırıldığının farkındadır. Anılarıyla ve ne kadar yaşlanırsa yaşlansın içinde hep genç, diri tuttuğu aşkla Eleni’ye kavuşacağı günü bekleyen Jakop’un yazgısı, Spyros ile Eleni’nin aşkına uzaktan bakan, uzaktan uzağa seven, bekleyen, sabreden, özleyen üçüncü şahıs olmaktır.

79


80

Jakop yenilmiştir. Jakop’un yenilgisi, bir anlamda tüm bir yaşamını daha iyi, daha adil ve güzel bir dünya kurmak için çabalayan, bu amaç için her şeyi göze alan, hapislerde, sürgünlerde çile çeken bir neslin siyasi düzlemde kırılan hayalleri, yıkılan umutlarıdır. Toplumsal ve siyasi bağlamda yenilgiyi kabul eden Jakop, bireysel düzlemde yazgısını, yenilgisini kabul edemeyecek kadar onurludur. Bu nedenle anılarla nefes alıp veren, ölümü bir yazgı olarak bekleyen ihtiyar olmaktansa, kendi isteğiyle, iradesiyle intiharı seçer. “Zamanın Tozu”nda meleğin üçüncü kanadı biraz Jakop ise biraz da Yönetmen A.’nın kızıdır, küçük Eleni’dir. Anne baba sevgisinden uzak yaşayan küçük Eleni, klasik, ağır mobilyalarla döşeli, konforlu ama boğucu, sıkıcı apartman dairesinin küçük bir odasını kendi dünyası yapmıştır. O odanın duvarlarında Che Guevera’nın, Jim Morrison’un, Bob Marley’in posterleri asılıdır. Dünün dünyasının yaşayan kahramanları, başkaldıran ruhu bugünün dünyasında popüler kültürün bir parçası olup çıkmıştır. Üçüncü kanat, yeni yüzyılın; 21. Yüzyılın ve genç kuşağın sembolüdür. Ama geleceği, yarının dünyasını kuracak olan o genç kuşak henüz hiçbir acı yaşamamasına, hiçbir amaç uğruna mücadele etmemesine rağmen bezgindir, yorgundur. Belki de bu yorgunluğun nedeni yaşadıkları anlamsızlık duygusu, iç dünyalarındaki anlam boşluğudur ve bu boşluğu uyuşturucuyla, alkolle, şiddetle doldurmaya çalışıp da dolduramayan genç kuşak için tek bir kurtuluş yolu kalmıştır: İntihar. Küçük Eleni de intihar etmeyi dener. Ama ne polisin ne babasının uzanmaya, dokunmaya cesaret edemediği yardım elini küçük Eleni’ye uzatan, onu son anda intiharın eşiğinden döndüren babaannesinin gerçek sevgiyle, şefkatle kendisine uzanan eli, saran kucağı olur. Angelopoulos, bugüne anlam verenin dün olduğunun, geçmiş olduğunun farkında, bilincindedir. Yarının dünyasını kuracak olan gençliğin bugün içinde yaşadığı anlamsızlık


duygusunda dünün, geçmişin, eski kuşağın da bir payı, sorumluluğu vardır. Bu nedenle, 1999 yılının son gecesinde Eleni’nin yorgun bedeni hayata veda ederken sevdiği adamın, Spyros’nun eli son bir kez daha Eleni’ye uzanır, onu yanına çağırır ama boşlukta asılı kalan o yaşlı ele dokunan, tutan, küçük Eleni’nin elleridir. Küçük Eleni’nin “nehir kokan sular damlayan elleri”dir.

Film bitmek üzeredir. Dışarıda şehrin üzerine, ölülerin ve dirilerin üzerine sessiz sessiz kar yağarken, Spyros ve küçük Eleni, elele tutuşarak, çocuksu bir sevinçle koşarlar. Film biter. Ama “Zamanın Tozu”nda filmin bittiği bir yanılsamadır çünkü bu hikâyenin en başında da denildiği gibi“Hiçbir şey sona ermedi, ermez de… Hiçbir şey sona ermez.”

81


82

Son Dans’a Son Salvo: 96 Finalini Seattle Supersonics Kazanmalıydı Onur Keşaplı

Epey güç bir yazı. Güçlüğü, tam on üç yıldır düzenli yazdığım, dahası ilk film eleştirimi kaleme aldığım yayının son sayısı için yazmaktan kaynaklanmıyor. Bu, pekâlâ üstesinden gelinebilecek bir durum. Benim için asıl sorun, mesela bu cümleye “benim” ile başlamak. Nesnelliği mümkün olduğunca geçerli kıldığımız, kıldığım, bir toplulukta, yıllar boyu bizleri çevreleyen “ben” yanılgıları ve kişisel pazarlama yayınlarına direndikten sonra kapanışı kendimle yapmak ne kadar doğru, ne ölçüde anlamlı? Olabildiğim kadarıyla bir yazar olarak, bir kez bile “ben” demeden yazar kimliği inşamı mümkün kılan bir yayına kendimden bir şeylerle veda etmek mantıksız gelmedi. Ne de olsa 2007’nin Kasım ayında bir benliğe sahip olduğumu sanarak başladığım yazarlığa, şimdi ben diye bir şeyin esasında mümkün olmadığının kabulüyle, çok daha yeni ve buna rağmen olgun, fakat yine de buna rağmen imkânsızlığa mahkûm bir benlik iddiasıyla burada, 2020 Haziranındayım. Ve sizlerle, konunun öznelerinin bile ilgilenmediği ve herhalde inanmadığı bir iddiamı/ önermemi paylaşmak istiyorum; 1996 NBA Finallerini, Seattle Supersonics’in kazanması gerektiğini düşünüyorum, Chicago Bulls’un değil. Ciddiyim. Arkadaş/dost sohbetlerinde dile getirilenlerin bir ürüne dönüşmesini, hele de pazarlanmasını şiddetle reddeden biri olarak, kendimle çelişmek pahasına, hala taraftarı olduğum tek takımın savunusuyla sizlerin ve kendimin zamanını çalmakla meşgulüm; hem de o takım 2008 yılında Starbucks/Oklahoma komplosuyla çalındıktan sonra, artık


var olmamaktayken. Hâlbuki Sonics forması giydiğim sahalar, Gary Payton muhabbeti çevirdiğim okul sıraları ve Shawn Kemp ile yükseldiğim eski/yeni lokantalar kimseyi ilgilendiren şeyler değiller. Ama 1996 finallerini Michael Jordan’lı Bulls aslında kazanmamalıydı. Ciddiyim. Kimsenin kale almaması ve inanmama önkabuluyle davranması muhtemel bu iddia, söz konusu seriyi 10 yaşında izlerken ve Sonics’in galibiyeti için tepinirken aklımda değildi. Yıllar boyunca da bu iddiayı dile getiremedim çünkü belli ki kendimi bile inandıramamıştım. Fakat son yıllarda o maçları, artık olmayan takımımın altın çağına nostaljik yaklaşım babında, yeniden izlerken işler değişmeye başladı. Ne de olsa işin büyüsü ortadan kaybolmuştu. Taraftarlık sükûnetle tanışmış, gözbağına sebep olan kapitalist put Michael Jordan, kişisel Aydınlanma çağımda kırılmıştı.

83


84

Buna rağmen kimseleri ilgilendirmeyen ve enformasyon fazlasından mustarip olduğum, herkesin de olması gerektiğini düşündüğüm bir dönemde bu gereksizliği niçin yazma ihtiyacı duyuyorum? Sebebi, dosya konumuz olan “Son” sözcüğünü adında geçirerek beni, Azizm Sanat E-Dergi’nin 150. ve son sayısına ne yazacağıma dair kararsızlıktan kurtaran, belgesel olma iddiasındaki reklam kampanyası: The Last Dance/Son Dans.

Yerküreyi saran salgının spor müsabakalarını durdurması karşısında kitlelerin muhtaçlaşarak sarıldıkları on bölümlük Son Dans, 1998’de altıncı ve son NBA şampiyonluğunu elde eden, 1990’ların belki de en başarılı takımı Chicago Bulls’un, söz konusu son macerasının perde arkasını gözler önüne serme kılıfında. Peki, ne örtüyor, örtemiyor dahası örtme amacında bile değil; Bulls’un lideri ve pek çokları için gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu, hatta sporcu olan Michael Jordan’ın yaşamının bilmem kaçıncı kez ilahlaştırılmasını. Bugüne dek izlenilenlerden farkı ise, yıllardır fısıltı gazetesiyle kulaktan kulağa dolanan, yüzlerce saatlik hiç yayınlanmamış görüntüleri değil. Şişirilen görüntüler, hiçbir şeye hizmet etmediği gibi zerre yenilik içermeyen takım odaları


ve idmanlarına dair imajlardan oluşuyor. Yeni olan, Jordan’ı yüceleştirme görevini bu kez sözel olarak da ta kendisinin devralmış olması. Basketbolu bıraktığından beri göz önünde olmamayı seçerek hayranlarını şaşırtan ve gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu olduğu söylemlerine karşı, hayranı olmayanları bile şaşırtacak bir olgunlukta yanıt veren Jordan’ın kendisini yeniden pazarlamaya ihtiyaç duyması aslında acınası bir duygu durumu olsa gerek. Empatinin herhalde en kötü hali de bu olmalı; parçası olduğu sistemde acınacak hiçbir hali olmayan güçlü bir gövde göstericisine bile insanlık onuru penceresinden bakıp acıyabiliyorsunuz. Son Dans’ta Jordan, elbette kendisinin bile farkında olamayacağı acizliği yeni bir dokuyla gizliyor; karanlık tarafa geçerek! Bilmeyenler için Jordan’ın ne kadar acımasız hatta kötücül olabileceğinin açığa çıkarılması, dört dörtlük ve vitrinlik poster çocuğu imajını zedelemek pahasına çok daha ilgi çekici bir kudret kurguluyor. Jordan’ın pek çok lakabı arasında, Antik Yunan mitolojisinde tanrılar tanrısı Zeus yakıştırmasının da yer alması, onu tıpkı Zeus gibi kirlenmekten korkmayan, gerektiğinde gaddar da olabilen, oyunbaz ve en önemlisi siyah/beyaz zıtlığı yerine tam ortada, grileşen bir figüre evrilmesine yardımcı oluyor. Sinemada kötülerle empatinin arttığı, popüler kültürde kötü eylemlerin nedenlerine daha fazla eğilim gösterildiği bir çağda Jordan’ın bu yeni imajı, albenisini ve çekiciliğini pekiştiriyor.

85


86

ESPN ve Netflix yapımı olarak eve hapsolmuşlara sunulan Son Dans, belgesel türünden beklenildiği üzere belgelerle hareket edip gerçeği açığa çıkarma gibi bir işleve sahip değil. 1997-1998 sezonu odağında, Jordan’ın yaşamını merkeze alan, kimi zaman başka figürlerin de geçmişine yaklaşarak, geriye dönüşler içeren ve perde arkasında bizzat Jordan’ın şirketi tarafından kotarılan bu iş, Jordan’la yapılmış dev bir söyleşiden fazlasına tekabül etmiyor ve bir belgeselden umulan nesnelliği, tıpkı bu yazı gibi, taşımıyor. Jordan, bizzat açtığı her konuda, başlattığı her tartışmada son sözü söyleyen kişi oluyor. Biçim olaraksa yönetmen Jason Hehir’in içeriğin yüceliğine kendini kaptırıp özel/özgün en ufak bir sinematografi yakalayamadığı görülüyor. Sözde belgeselin son bölümünün son saniyelerinde, yani aslında Hehir’in “yönetmenlik” yaptığı yegâne kısım olan Jordan’ın köşkünde Jordan’la söyleşi ve üst sesine eşlik edecek stok görüntüler kısmındaki tercihlerinin avamlığı içler acısı. Arşiv görüntüleri, konuşan kafalar ve sıradan çekim teknikleriyle geçer notu zor alacak Son Dans, Jordan kutsiyeti sayesinde kutsanmakta. Ancak bu işin gerçekleştirilme süreci, nedenleri göz önüne alındığında kutsiyet yerlerde sürünmekte.


Son şampiyonluk sezonlarına eşlik eden kameraların kaydettiklerinin bir belgesele dönüşmesine, yıllar boyunca izin vermeyen Jordan’ın bir anda apar topar fikir değiştirmesinin sebebi hayli gülünç. Gelmiş geçmiş en iyi basketbolcu konuşmalarında Jordan’a rakip olarak gösterilen LeBron James’in 2016 NBA finallerinde, formasını giydiği Cleveland Cavaliers’ın, imkânsız olarak addedilecek bir şekilde, normal sezonu 73 galibiyetle kapatarak Bulls ve Jordan’ın 72 galibiyetlik rekorunu kırmış Golden State Warriors’u, seride 3-1 geriden gelip yenmesi, Jordan’ı tutuşturmuş anlaşılan. En iyi kim yarışmasında en büyük rakibinin büyük bir başarıya imza atması, kendisinin bir kez bile tatmadığı bir başarı. Zira Jordan her zaman finallerde favoriydi. Finaller demişken; belgeselin planlanan yayın takviminin esasında NBA finallerine denk getirileceği bilgisi, en hafif tabirle yeni şampiyonlardan rol çalmak isteyen ve sürünün liderliğini sosyal zeka evriminde noksanlıklar taşıyan bir memeli hayvan edasıyla bırakmamakta ısrarcı bir zihniyete işaret ediyor.

87


88

Burada bir es verip, gelmiş geçmiş en iyi tartışmasının ahmaklığına değinmeli. Bir takım sporunda en iyiden söz etmenin mantıksızlığı ve yanlışlığı aşikârken bir de bunun üzerine NBA gibi, basketbol gibi yıllar içerisinde pek çok kuralın farklılaştığı, eğilimlerin değişim gösterdiği bir sahada, kimin neye göre kıyaslanacağı saçmalaşıyor. Fakat bunlar yokmuş gibi en iyi kim tartışması yürütmek, hele de bunun hemen her yaştan, her kültürden herkes tarafından yapılır oluşu, ergenliğin küresel ortak payda halini aldığını gösteriyor. Boksta, golfta, teniste, badmintonda en iyileri konuşmak, gereksiz olsa da mantıklı görülebilir. Ancak birden fazla kişiyle, takımlar halinde oynanan sporlarda bu mantıklı mı? Bir şutör guard olan Jordan ile pivot mevkiinin devleri Wilt Chamberlain ve Kareem Abdul Jabbar nasıl kıyaslanacak? Üçlük çizgisinin kırkıncı yılını yeni devirdiği bir sporda ömründe hiç üçlük atma şansı olmamış şutörlerin, gelmiş geçmiş en iyi şutörler tartışmasına dâhil edilmemeleri nesnel mi, sportmen mi? Sportmen ne demek ayrıca? Akla entelektüel(!) spor dergimiz Socrates’i getiriyor. Hani şu fiyakalı tasarım ve olgun görünümlü içerikleriyle fark yaratırken, bir filozof olan Socrates ile futbol kültlerinden Brezilyalı Socrates’i adında buluşturan, ama Brezilyalı Sokrates’in sosyalistliğini unutmuş yayın. Socrates dergisi popülizme alternatif olma iddiasını, aleni Son Dans yancılığıyla perçinlerken, “Jordan mı daha iyi LeBron mu” sorusunu okurlarına/takipçilerine Twitter’da sorarak ergenliğin mutlak egemenliğine boyun eğiyor. Son Dans’ın hedef kitlesi de işte tam olarak bu kitle; yediden yetmişe, yerkürenin ergenleri. Jordan Son Dans’ta, uzun yıllardır pazarlanan ve daha uzun yıllar pazarlanacak olan 1990’lar nostaljisi ile bu nostaljinin haklı bir parçası olmaya yaslanırken, kendisini canlı izleyememiş kuşaklara kendi hegemonyasını dayatıyor ve bir taşla pek çok ergeni vuruyor. Jordan’ın karanlık tarafa geçip, takım arkadaşlarına yaptığı kabadayılıklar ve attığı dayaklar kadar, kendisine düşman belledikleri, Son Dans’ın yenilikleri arasında, tabi yerseniz. Takımı 1998 sonunda dağıtmakla suçladığı ve yıllardır yerden


yere vurduğu, takımın genel yürütücüsü Jerry Krause’u yine aşağılamaya hatta her kötülüğün sorumlusu göstermeye çalışırken, öğreniyoruz ki Krause’un zeki hamleleriyle mimarı olduğu takım olmasa Jordan tek bir şampiyonluk göremeyecekmiş. Krause olmasa tüm şampiyonlukları getiren teknik heyet ve Jordan’ın özneliği etrafında örülen takım meydana gelmeyecekmiş. Krause olmasa, kariyerinin ilk altı yılında final yüzü bile görmemiş Jordan, kariyerini Dominique Wilkins’ten hallice bir şekilde noktalayacakmış. Jordan, Krause’a karşı sidik yarışını kazanabilseymiş Jordan olmayacakmış! Hayatta olmayan Krause ile ilgili söylenebilecek tek şey, kendi kurguladığı takımı kendi parçalamayı tercih etmiş, özneler üstü, yetenekli, ancak tuhaf bir figür olduğu. Tuhaflığı ise Jordan’ın kendisini durmaksızın fiziksel olarak aşağıladığı boyu veya kilosundan değil zihninden aldığı kararları yontmadan ifade etmesinden kaynaklanıyor.

Son Dans’ta Jordan’ın pek çok diğer oyuncuyu lekelediği görülüyor ve sözde belgeselin kurgusunda kişiler kirletilmişlikleriyle kalakalıyor. Ancak Jordan’ın en yakını

89


90 olması beklenen Scottie Pippen’dan, yayının ardından Jordan’a

yalancı ve çok daha fazlasını söyleyen Horace Grant’e pek çok kişi Son Dans’ın ithamlarından rahatsız ve de gerçeğin çarpıtıldığında hem fikirler. Ki zaten açığa çıkan ses kayıtları, Jordan’ın “belgesel”de alenen yalan söylediğini açık ediyor. Isiah Thomas ile yaşadığı meşhur kavgalı halinin neden olduğu 1992 Barcelona Olimpiyatları’nı kazanan Rüya Takım tartışmalarında Thomas’ın takıma alınmamasında payı olmadığını söyleyen Jordan, Son Dans’tan sonra yayınlanan eski kayıtlarda bizzat bu işin merkezinde olduğunu ifade ediyor. Peki, Jordan’ın aleni bir yalancı olması tanrısallığına inananları etkiliyor mu? Elbette hayır. Post truth çağının güzelliği de bu ya, rezil olmak, utanmak söz konusu bile değil! Hatta dahası bile olası, yalan söylediği için Jordan’a daha da hayran olunması! Sonuçta Zeus da yalanlar söylemez miydi? Hem ayrıca yalan dediğimiz şey, zafer için gerekliyse hoş karşılanmaz mı? Son Dans’ın aslında bir ürün pazarlamanın ötesinde sistem sağlaması olduğu görülmeli. Kapitalizmin, o gevşek akılcılığından da kurtulup akıldışı bir hal almasıyla beraber, başarının, büyümenin, zaferin, kazanmanın yegâne önemli veri olduğu ve bu uğurda yapılacak her şeyin hoş görülmesi yeni bir söylem değil. Jordan, gelmiş geçmiş en iyi olduğu pazarlamasıyla, alfa erkekliğiyle, ucuz Makyavelci yöntemleriyle, kariyeri boyunca hep zafer kazanmış biri değil mi? Soğuk Savaş sonrası Batı ve daha çok ABD kültürünün küresel cihadında Jordan’ın emeği büyük. Ve kapitalizme sağlanan bu başarı, elbette dönem dönem ödüllendirilmeli. Son Dans bunun – şimdilik – son hamlesi. Bizzat karşılaşsak kınayacağımız zorbalıkları, her koşulda kazanma hırsını, killer/ winner(katil/kazanan) zihniyeti över hale getirilişimizin öyküsü değil mi Son Dans? Gerçi bu yazıda “ben” vardım, dolayısıyla kendimi hemen ayıklayayım. Hatırladığım ilk final serisi olan 1993’te bile Jordan’ı tutmamıştım. 1996’da, yani baştan sona izlediğim ilk final serisinde ise zaten bir takımım vardı ve o takım, 72 galibiyetlik rekoru 2016’da Golden State tarafından


egale edilmesine rağmen, hala gelmiş geçmiş en iyi takım olarak anılan, Jordan’lı Bulls’tan başkası değildi. Bu da bizi, yazının asıl heyecanlı yerine getiriyor. 96 Finallerini Seattle Supersonics kazanmalıydı. Ciddiyim.

Bu bölümü, ergenlerin de bayıldığı hatta başka bir şey konuşamaz oldukları istatistiklerle süsleyeceğim ama öncesinde bir farkındalığı paylaşmak durumundayım; 1996 finallerinde Bulls ve Jordan adına, öne çıkan tek bir görüntü, oyun, sayı bulunmuyor. Jordan ve Bulls ile ilgili video kolajlarında, belgesellerde kariyerinin hemen her aşamasından görüntü yer alırken, tüm şampiyonluklarından doğal olarak görüntü parçalarına ekrana taşınırken 1996 şampiyonluğunun esamisi okunmuyor. Magic Johnson’lı yaşlı Los Angeles Lakers’ı yendikleri 1991’den Jordan’ın, Marv Albert‘in “a spectacular move, by Michael Jordan” betimleyişiyle tamamlanan, double clutch basketi bilinir. Clyde Drexler’lı Portland Trailer Blazers’ı 1992’de rahatça yenerken Jordan’ın olağan koşullarda

91


92

pek öne çıkarmadığı üç sayı becerisinin, kendisini bile şaşırtarak rakibini şaşkına çevirmesi akla gelir. 1993’te Charles Barkley’li Phoenix Suns’ı yenerken, Jordan’ın son topu kullanmayarak daha büyük bir şaşkınlığa yol açması ve John Paxson’ın son saniye basketiyle gelen şampiyonluk unutulmazdır. 1997’de Karl Malone ve John Stockton’lı Utah Jazz karşısında serinin ilk etabında Jordan’ın maçı kazandıran son saniye basketi ve altıncı maçta Paxson benzeri bir senaryoyla son topu bu kez Steve Kerr’e bırakmasıyla gelen sayının ardından Pippen ve Toni Kukoc çabalamasıyla sağlanan şampiyonluk coşkusu hatırlanır. Ve elbette 1998 finalinin altıncı maçında, Stockton’lı ve Malone’lu Jazz’ı ikinci kez alt ederken, toplamda üç kez bıraktığı basketbolu ikinci bırakışından önceki son sayısıyla takımını altıncı kez şampiyon yapan basket, spor tarihinin en çarpıcı anları arasındadır. Ancak 1996 finalinde Seattle Supersonics’i yendikleri seride öne çıkan, gösterilen tek bir an, tek bir sayı yok. Çünkü öyle bir şey yok.


Benim bile bunca yıl fark etmediğim bu durum, o yıl normal sezonda 82 maçın 72’sini kazanarak rekor kırmış, Playofflarda sadece bir maç kaybetmiş ve bir kez daha en değerli oyuncu ödülünü almış Michael Jordan’ın finali güle oynaya kazanmış olmasından başka bir şeyin mümkün olmayacağına inanmışlıktan kaynaklanıyor. Hâlbuki o serinin öne çıkan, dikkat çeken anları mevcut. Tek sorun, hiç birinin Chicago veya Jordan lehine olmaması. Kemp’in Jordan’ı geçip potada kendisini bekleyen Pippen’ı, Albert’ın betimlemesiyle “facial” bir postere dönüştüren smacı,

93


94

Payton’ın Jordan’dan çaldığı topla atağa kalkıp normalde hiç yapmayacağı şekilde smaç basıp bir de üstüne Jordan’a dik dik bakması;

Kemp’in Denis Rodman gibi bir baş belası savunmacının tepesinden ters smaç vurup bir de üstüne Rodman’ın üzerine çıkması;


Ve tüm bu sekansın, milenyum pornosunun başkalaşımını 95 daha o yıllardan sezen Albert’ın “human facial” tarifiyle anlatılması;

Ve seride birkaç kez yaşanan ama en acısı yine Albert’ın “Jordan, rejected by Kemp! How often do we see that” tabiriyle yankılanan blok sesi, 96 finallerinde öne çıkan anlar.


96

Bu anlar genelde bilinmiyor. Hatta NBA’in resmi videolarında bile, bilhassa sonuncusu yakın geçmişe kadar yer bile almadı. Kemp’in kariyerinin en iyi 10 hareketinde, söz konusu blok bulunmuyordu. Ancak Kemp’in geçtiğimiz Kasım ayında 50. yaş günü için hazırlanan videoda bu bloğu ucundan kıyısından görebilmek mümkün. Neden? Çünkü Jordan blok yememiştir, buna inanmamız gerekmiştir, inanmışızdır. Gerçekten de Jordan’ın hiç blok yemediğine inandırılan bir kuşakla büyüdük. Sonradan görülüyor ki bırakın Kemp’i, Rick Smiths gibi zıplama yetisi olmayan bir pivot ve hatta Jim McIlvaine adlı, ismi lazım olmayan biri bile Jordan’ı bloklamayı başarmış. Çünkü basketbolun doğası bu. Diğer türlüsü tanrısal olurdu ki inanmamız istenen nokta da bu; Jordan’ın doğaüstü olduğu. Ama öyle değil. 1996 finallerinde hiç değildi. https://www.youtube.com/watch?v=WsGAHFihPI4 Söz konusu finaller, Jordan’ın kariyerinin en kötü final serisi olmasının ötesinde, Jordan’ın ve hatta Pippen’ın kariyerlerinin en kötü playoff sahnelemelerine en sahipliği yapıyor. Üzerinde hiç durulmayan, anılmayan bu serinin, sanıldığı üzere 4-0 Chicago galibiyetiyle bitmediğini, 4-2’lik bir şampiyonluk serisi olduğunu hatırlayarak işe başlanmalı. O yıl toplamda sadece 13 maç kaybeden Bulls’un mağlubiyetlerinden üçü Seattle imzalı. Zira o Seattle, Chicago’nun 72 maç kazandığı yıl, 64 maç kazanarak tarihin en iyi sonuçlarından birine imza atmış bir takım. Öyle ki 64 galibiyetlik Seattle, Chicago’nun altı final serisinde karşılaştığı diğer takımlardan daha fazla maç kazanmışlığıyla öne çıkıyor. Aynı Seattle, Chicago’nun şampiyon olan 1991, 1993 ve 1998 takımlarından da daha fazla maç kazanmış durumda. Yani 1996 serisi Chicago’nun sayısal olarak en iyi sürümünü, karşılaştığı en güçlü rakiple yüzleştiriyor. Dahası, finalist iki takımın toplam galibiyet sayıları olan 136 maç, o güne dek final serilerinin rekoruna sahip


olan 1985 Boston Celtics-Los Angeles Lakers finalini geride bırakıyor. Toplam 136 galibiyetli finalist rekorunun sonrasında kırılıp kırılmadığına bakıldığında ise 2016’da 73 galibiyetle Chicago’yu geride bırakan Golden State Warriors’un LeBron James’li Cleveland ile yaptıkları final serisi bir ihtimal olarak akla geliyor. Ancak o serinin finalistleri de bunu başaramıyor. Yani 1996 Chicago-Seattle finali, namı değer NBA tarihinin 50. Final serisi, toplam galibiyet sayısındaki rekor babında, lig ve beraberinde basketbol tarihinin en üst düzey final müsabakasına ev sahipliği yapıyor.

97


98

Yok sayılmak, küçümsenmek, çocuk oyuncağı kılınmak bir yana, bahsini geçirdiğimiz altı maçlık seri her bakımdan oldukça zorlu bir seri. Ayrıca yukarıda değindiğim(ben, ben, ben) üzere Jordan ve Pippen’ın en kötü final ve playoff serisi olma özelliğini taşıyor. Buna rağmen serinin kazanılmasının nasıl mümkün olduğunu açıklamaya çalışacağım ve bunun serinin en değerli oyuncusu seçilen Jordan tarafından sağlanmadığını, hatta ödülün Jordan’a verilmesinin müthiş bir adaletsizlik olduğunu ifade edeceğim. Ama öncesinde Son Dans’a dönelim; Jordan 1996 serisini geçiştirme eğiliminde. Ama buna engel teşkil edecek şekilde, o yıl ligin en iyi savunma oyuncusu seçilen ve lig tarihinde bunu başaran tek oyun kurucu olan Payton’ın sözleri işitiliyor. Payton, ligin en iyi savunmacısı olarak Jordan’ı nasıl zapt etmeye çalıştığını anlatıyor ki bu yeni değil. Payton bunu yıllardır söylüyor. Söyledikleri ise Jordan’ı tutmanın zaten mümkün olmadığı ama onu her bir sayı ve hatta topa sahip olma noktasında çok daha fazla uğraşmak zorunda bırakmanın bir yöntem olarak uygulandığı şeklinde. Ve bunun işe yaradığını, serinin yalnızca son üç maçı değil, tamamında Jordan’ı tutmakla görevli olabilseydi sonucun belki farklı olabileceğini de ekliyor. Son Dans’ta bu cümleleri ilk kez duyuyormuş gibi yapan Jordan ise Tamer Karadağlı yetisinde bir oyunculukla şaşkını oynadıktan sonra palavra çağrışımlı kahkahalarla gülüyor. Gelmiş geçmiş en iyi savunmacı oyun kurucu olarak “Eldiven” lakabının sahibi Payton ile hiçbir derdi olmadığı, onun savunmasının üzerinde hiçbir tesiri olmadığını iddia eden Jordan, aklında başka şeyler olduğu için o seride normale nazaran daha kötü olduğunu belirtiyor. İddiası ise, önceki yıl öldürülen babası için şampiyonluğu, babalar gününe denk gelen maçta kazandığı şeklinde. Bunu doğrudan dile getirmiyor ancak belgeselin arşiv kurgusu ve vurgusu bu yönü açığa çıkarıyor. İlgili bölümün sonrasında gelen yorumcu görüşleri de bu hikâyeye herkesin kapıldığını gösteriyor. Jordan, Payton’ın onu tuttuğu maçlarda bilerek kötü oynuyor


çünkü babalar gününde şampiyon olmak istiyor! Zeus’un neler düşünebildiğini biz ölümlüler elbette anlayamaz olduğumuz için ona tapınmaktan başka bir şey gelmiyor tabi elimizden. Yani beklenen bu. O bir yenilmez, yenildiğinde bile daha büyük bir zafer için, kendi izin verdiği için yenilmiştir. Buna inanmak, ergence, ne büyük utanç, insanlık adına.

Gary Payton, NBA tarihin aynı zamanda en kavgacı/ sataşmacı oyuncularından. 1996 serisi sürerken ve Jordan’ı, özellikle Seattle’ın kazandığı 4. ve 5. maçlarda, zor durumda bırakırken 2020’de dile getirdiği cümlelerin aynısını dile getirdiği biliniyor. O zamanki Jordan’ın tepkisi ise “aklımda başka şeyler var” sözcükleriyle ifade edilmiyor. Daha tanrısal bir cevabı var Siyah Zeus’un; “Beni kimse durduramaz, beni ancak ben kendim durdurabilirim” – ben, ben, ben –.

99


100

Basketbolun sözde tanrısının sözde belgeselde dalga geçtiği kişinin ve takımının Chicago Bulls ve Jordan üzerindeki etkisine sayısal olarak göz atmalı belki de. Jordan altı maçlık seride maç başına 27.3 sayıyla oynarken, ilk bakışta çok başarılı bir izlenim çiziyor. Ki öyle de, çok başarılı. Fakat Jordan kıstaslarıyla verileri değerlendirmek başka bir sonuca yöneltiyor; final serilerinde 1991’de 31.2, 1992’de 35.8, 1993’te 41, 1997’de 32.3 ve 1998’de 33.5 sayı ortalaması tutturan Michael Jordan, 1996 normal sezonunda 30.4, playofflarında 30.7 sayı atarken aynı yılın finalinde 27.3 sayı atabiliyor. Daha da iyisi var; aynı seride Jordan’ı Payton savunduğunda Zeus’un sayı ortalaması 22’ye geriliyor. Jordan’ın seviyesi için muazzam sayılacak bu düşüşü Jordan’ın psikolojik haline bağlama iddiası, iki takımın aynı yılın normal sezonunda Seattle’da oynadıkları ve Seattle’ın kazandığı maça bakıldığında iyice iddiasızlaşıyor. Söz konusu maçta Payton’ın savunusunda Jordan, ikinci yarıda tamamen kayıplara karışarak yine 22 sayı atabiliyor. İddiayı biraz daha uzatma ve hırpalama adına devam edersem, Son Dans’ın kurgusunda Jordan’ın aklındaki plan doğrultusunda harikalar yarattığı yanılgısı yaratan, babalar gününe denk gelen maçta Jordan’ın yine yalnızca 22 sayı attığı gerçeği ortaya çıkıyor. Bu arada sayılarla kazanılmasına rağmen basketbolda sayının yegâne belirleyici olmadığının fazlasıyla farkındayım. Ama bu düşük sayıların çok kötü şut yüzdeleriyle ancak alınabildiğini de es geçmemeli. Yani Jordan ömrünün en kötü şut yüzdesi ve sayı ortalamasını 1996 yılında, Payton kendisini savunurken ortaya koyuyor. Bunu reddetmesi ve dalga geçmeye yeltenmesi gerçeği değiştirmiyor. Yine de zamane tiplemelerine uyarak az daha sayısal veri vermek gerekirse Jordan 1996 final serisinin altı maçının yalnızca ikisinde maçın en çok sayı atan oyuncusu olabiliyor ve evet, babalar günündeki maçın en çok sayı atan oyuncusu da Jordan değil, bir başkası, Sonics’ten Detlef Schrempf. Altı maçlık 1996 final serisinin dört maçında en


çok sayı atan oyuncu unvanını bir başkasına kaptıran Jordan 101 bu duruma 1991’de bir, 1992’de bir, 1993’te sıfır, 1997’de iki, 1998’de ise yalnızca bir maçta düşüyor. Tüm bunların yanına bir de serinin dördüncü maçında Seattle’ın Chicago’yu tam 21 sayı farkla yendiğini, bunun da Jordan’lı Bulls tarihinin açık ara en kötü final yenilgisi olduğunu eklemeli. Peki, tüm bunlara rağmen, Jordan haricinde Pippen da kariyerinin en kötü oyununu sergiliyorken, sonuç niçin 4-2 Chicago lehine neticelendi? Bulls ve Jordan kutsiyetinin bunda en ufak etkeni yok. Sonucu çok daha küçük ve görmezden gelinen anlatılar belirledi.


102

Serinin ikinci maçı hariç tüm maçlarının, galipler tarafından rakibe fark atılarak kazanıldığı görülmekte. Yani ikinci maçın son saniyelerinde Chicago’nun ucu ucuna aldığı galibiyet haricinde kalan beş maçın ikisini Seattle çok rahat alırken, üçünü Chicago kolayca kazanmış. Seattle cephesinde hata ya da “ya öyle olsaydı” şeklinde açıklanabilecek şeyler arasında, Payton’ın, özellikle hücum alanında beklendiğinden çok daha kötü oynadığı başa yazılmalı. Ki zaten, unutulmuş olmasına karşın altı çizilerek hatırlanmalı ki Payton, Seattle Sonics’in Shawn Kemp’ten sonra gelen yıldızıydı. Finalde Seattle adına doğal olarak Kemp öne çıkmaktaydı ancak Seattle Payton’dan hücum anlamında beklediğini alamadı. Bunda Payton’ın sakatlığının payı var. Hatta serinin ilk üç maçında, George Karl tarafından Jordan’ı savunmasına izin verilmemesinin sebebi de bu.


103 Bu noktada, Seattle cephesinin ikinci olasılığı akla geliyor; Payton ilk üç maçta da Jordan’ı savunsaydı işler değişirdi söylemi. Jordan’ın genel olarak kötü oynadığı seride, karşısında Payton yokken az daha iyi oynadığı ortada ancak bunu kabul etmek demek, Jordan’ın serinin en değerli oyuncusu olduğunu kabul etmek demek oluyor ki buna katılmam mümkün değil. Payton ilk üç maçta da Jordan’ı tutsaydı yalnızca ikinci maçın sonucu değişebilir ve seride bir yedinci maç oynanırdı. Babalar gününe denk gelmeyecek olması Jordan’ı şüphesiz üzerdi ama Chicago’nun ihtişamlı sahası United Center’da yedinci maçı kaybetmesi açıkçası sürpriz olurdu. Hele de Seattle’ın altıncı maçta sergilediği rezalet şut yüzdesi hesabı katıldığında.


104 1996 finallerini Chicago lehine çeviren etmenlerden ilki hakem şaibeleri. Bu konu Jordan’a sorulsa hiç şüphesiz hafife aldığı Payton savunmasında hakemlerin düdük çalmadaki tereddütlerini öne sürecektir ancak bu durum karşılıklı olmakla beraber serinin özellikle ilk üç maçında Seattle aleyhine çalınan hücum fauller ve teknik fauller ile ikinci maçtaki pota altı mücadeleleri ve hava atışı kararlarındaki inanılır gibi olmayan kararların hafif de olsa sonuca etkisi var. Ama sonucu asıl etkilen figür, kanımca serinin en değerli oyuncusu seçilmesi gereken kişi; Dennis Rodman. Seattle’ın teknik heyetinin başı George Karl ve devamın Kemp, Payton ve Sonics’in üç numarası Detlef Schrempf’in de altını çizdiği üzere, ve hatta Bulls pivotu Luc Longley’nin de onayladığı şekilde, 96 finallerinin kaderini belirleyen kişi NBA tarihinin “en kötü çocuğu”, savunma ve özellikle rebound canavarı Rodman. Karl’a göre Chicago’nun birinci ve üçüncü maçlardaki galibiyeti Jordan’la geldiyse, ikinci ve altınca maçları Bulls lehine çeviren kişi Rodman. Her iki maçta da Rodman’ın 11 hücum reboundu alarak NBA rekorunu egale edişi ve yalnızca o iki maçta toplam 39 rebound alması fazlasıyla belirleyici. Altı maçta 14.6 rebound ortalaması, Chicago’nun, Jordan ve Pippen önderliğinde adeta dökülen şut yüzdesine rağmen, Sonics’e nazaran çok daha fazla şut atma imkâna sahip olmasının ve kazanmasının başat nedeni. Ayrıca Rodman’ın bir psikolojik vaka olarak – klişe tabirle – rakibinin kimyasını altüst etmesi, teknik fauller almalarına yol açması yine özellikle ikinci maçın son dakikalarını belirleyen etmen.


105

Seattle Sonics savunma ağırlıklı oyunuyla, rakibi kim olursa olsun, Jordan bile olsa, hücumları bozan, değişime zorlayabilen bir takım. Ancak 1996 finallerinde bu kez çözülemeyen bir savunma ile karşılaşmak Seattle’ın yapısını bozuyor. Rodman’ın iki takımın karşılaşmalarında etkisini ölçmek için, normal sezonda oynanan iki maça bakmakta fayda var. Seattle’ın kazandığı ve Jordan’ı yine sadece 22 sayıda tuttuğu maçta Rodman sahada yokken, Chicago’nun Seattle’ı rahatça yendiği sezonun ikinci maçında Rodman sahada. Yani 1995-1996 Chicago Bulls’u için Seattle Supersonics’i alt etme meselesi Jordan’la değil Rodman ile ilintili. Bu da final serisine de verdiği sonuç nedeniyle Rodman’ın finallerin en değerli oyuncusu seçilmesi gerektiğini ortaya koyuyor çünkü dengeyi bozan ve takımına galibiyeti getiren kişi Dennis Rodman. Ama pek tabi, babalar gününde, topa sarılmış bir halde ağlayan ve


106 basketbola ara verdikten sonra döndüğü ilk finali kazanan, NBA’in, ABD’nin, kapitalizmin iyi aile babası, iyi sporcu, poster çocuğu, vitrini ve tanrı yanılgısı Jordan varken, kimse kalkıp o ödülü Rodman gibi fizyolojik ve psikolojik olarak mutant özelliklerini olması gerektiği gibi gururla taşıyan bir figüre vermezdi. İyi ki de vermediler çünkü bu durumda Jordan’ın neler yapabileceğini düşünmek ürkütücü. Ne gibi yalanlar, ne gibi sığınmalar, saldırılar…

Jordan, 96 finallerinde bence en değerli oyuncu sıralamasında ikinci sırada bile değildi. Resmi oylamada Jordan’ın hemen ardında yer alan ve ödülü kıl payı kaçıran Shawn Kemp, yüzde 55 şut yüzdesi, maç başına 23.3 sayı ve 10 rebound ile “en değerli oyuncu” vurgusunu Jordan’dan daha çok hak ediyordu. Neredeyse tarih yazıp, final serisinde kaybeden takımda oynamasına karşın en değerli oyuncu seçilen ikinci oyuncu olacaktı. İlki, bu ödülün ilk defa verildiği 1969’da, Boston Celtics’e kaybeden Los Angeles Lakers oyun kurucusu Jerry West idi.


107

Kemp olmasaydı serinin altı maça taşınamayacağı ortada. Payton’ın bekleneni veremediği, Rodman’ın önünün alınamadığı bir seride Kemp, böylesine önem taşır hale gelmeseydi seri herkesin beklediği ve şimdilerde sanki öyle gerçekleşmiş gibi, kolayca, dört maçta Chicago’nun olurdu. Ama olmadı. NBA tarihinin en güçlü takımının en iyi iki oyuncusunu raydan çıkaran, Kukoc ve Kerr gibi görev adamlarını serinin büyük bölümünde işlevsizleştiren ve 96 Bulls’u topyekûn halde NBA tarihinin en başarısız şampiyonu seviyesine indiren takım, kendi rayına ve ritmine oturamadığı için, tam da buna sebebiyet veren oyuncu,


108

Dennis Rodman, nedeniyle, esasen kazanması gereken seriyi kaybetti. 1996 NBA finallerini, Chicago Bulls değil Seattle Supersonics kazanmalıydı. Ciddiyim.


Jordan’ı ve Bulls’u hiçbir zaman sevmedim. Kaybetmelerini isterdim, hele de hala tutmakta olduğum Seattle Supersonics’e. Fakat kaybettiğimiz için mutluyum. Jordan’ın ne gibi yalanlara başvurabileceğini, tanrı yanılsamasını nasıl da yitirip hırçınlaşacağını, kendisine alt edilecek yeni bir sözde düşman yaratacağını görmek istemezdim. Böylesi büyük bir sporcunun, kazanmak ve büyümek adına nasıl daha da küçüleceğine tanıklık etmek istemezdim. İyi ki Chicago kazandı ve iyi ki herkes hep Chicago’yu tuttu, sonra Lakers’ı, sonra Golden State Warriors’u ve LeBron her neredeyse oynamaktaysa o takımı. Yığınlar her konuda güvenli bölgeleri tercih ederler. Şimdinin muhalifleri bile, Son Dans’ın ilkel kapitalizminden rahatsız olan kimi sosyalistler bile, 1990’larda Jordan uğruna sabahladıklarını söylüyorlar. Kazanmak için her yolu mubah gören, ırkçı adayların seçim kampanyaları karşısında ırkçılığa maruz kalan siyahların yanında yer almayan, ve son yıllarda polis şiddetine dayalı siyah ölümleri artmasına ve herkesin çileden çıkmasına rağmen sesini çıkartmayan birini sevmeyi başaranların çoğunluğu oluşturduğu bir dünyadayız. Çünkü kazanmak çekici geliyor. Neyse ki bana hiç gelmedi. “Boğa” gibi eril bir amblem taşıyan bir takımı, 7 yaşında erillikler öğrenir bir haldeyken tutmayıp, logosunda “güneş”i barındıran bir takımı destekleyip yenilgi yaşadığım için mutluyum. Tıpkı 1993 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Marsilya’ya yenilen A. C. Milan’ı tuttuğum gibi. Tıpkı 1990’larda Fenerbahçeli olmak gibi bir talihsizliğin parçası olduğum gibi. 1996’da Seattle Supersonics’i tutma gerekçem, Jordan düşmanlığı değildi. Seattle, çocukluğumdan beri Pearl Jam, Nirvana, Alice in Chains ve Soundgarden ile kulaklarımdaydı. Bruce Lee, Brandon Lee ve Singles ile karşımdaydı. Ve 2010’ların NBA koşullarında yer alabilseydi ortalığı yerle bir edecek bu takımın oyun tarzı, 10 yaşındaki “ben” için olduğu kadar şimdiki halim için de seyir zevki yüksek ve zeki bir izlek sunuyordu.

109


110

1996’da tuttuğum takım yenildiği için mutluyum. Yenilgiyi deneyimlemek kazanmaktan çok daha öğretici, ilerletici. Yenilmeyi bilmeyenler, kabadayılık taslayanlar, tanrıyı oynayanlar, yenilgiyi, küçülmeyi küçümseyen, kötüleyen sistemlerin putları olmaya devam ediyorlar. Tam da bu sebeple, onlardan ya reklam ya da inanç besleyecek efsaneler türetilir. Jordanların filmi olmaz. Çünkü, haşa, tanrıyı kime oynatacaksınız? Jordanların filmi olmaz çünkü yenilgi nedir bilmezler (gerçi aramızda kalsın ama 15 yıl oynadığı NBA’de 9 yıl kaybedendi fakat bu gerçek hiç yokmuş gibi davranalım, üzmeyelim/kırmayalım Michael’ın – fizyolojiyle dalga geçen ucuz bir kabadayıya dönüşmek pahasına dalga geçmek istiyorum – sarı gözlü tatlı canını yoksa “break” der eşsesle ve kırılan biz oluruz).


Senaryosunda dramatik eğrisi olmayan bir sinema yapıtı en iyi 111 ihtimalle art house olur, gişe yapmaz. Jordan ise bunu kaldıramaz. O, kendini oynar Space Jam’lerde. Sonra Space Jam 2’lerde LeBron James’ler oynar ve “O” herhalde kudurur, bir ortaokul çocuğu olarak. Ama dert etmeye gerek yok, Socrates çıkar bir anket yapar; “Hangi Space Jam – Jordan’ınki mi Lebron’unki mi?” sorusuyla… Biz bunu hak ediyor muyuz? Bence hak etmiyoruz. Anlatı ve kurmaca hak ediyorsak Shawn Kemp’in trajedisini izlemeyi, hakkının hep yenmiş olmasıyla özdeşleşmeyi, duygudaşlık kurmayı hak ediyoruz. Rodman’ın Pearl Jam’den Black dinlerken intiharla flörtleşmesini ve kendi tabiriyle kendi yaratımı olan canavarın ardındaki insanlığını görmeye çaba harcamayı, üstinsanlığa insanlığın tüm yenilgileri ve tüm zaferleriyle yol almayı hak ediyoruz. Son Dans ve Son Dans’ın rüzgârına kapılan ortalamacıların hak ettikleriyse, sesten hızlı şimşeklerin yontulmamış salvolarına maruz kalmak olmalı; bence.


112

2016 Haziranında Seattle’da, üzerimde Sonics formasıyla volta atar ve kent sakinlerinin destek tezahüratlarıyla şımarırken, ve de turistik cazibesiyle Starbucks’ın ilk dükkânı başta olmak üzere önüme gelen her Starbucks şubesine hareket çekerken takımımı yok eden şebekeye olduğu kadar, Son Dans’ın yapımına tam da o günlerde, bir çocuk gibi, LeBron karşısında en iyi olamama korkusuyla onay veren “hazretleri”ne de salvoya başlamışım demek ki. Payton adını gururla sırtıma geçirip, “tanrı yanılgısı”nın ömrünün en büyük hezimetini yaşadığı Key Arena’ya uğrarken de son salvoların ilklerini atmaya başlamışım kendimce. Ne mutlu bana!


Daha fazla okuma: Sam Quinn’in, Gary “The Glove” Payton’ın, 1996 finallerinde Jordan’ı savunmada nasıl büyük bir fark yarattığı, beş harfliye anlatır gibi, görüntülerle de destekleyerek anlattığı yazısı; https://www.cbssports.com/nba/news/michael-jordans-gloveissue-how-gary-paytons-defense-changed-1996-nba-finalsbetween-bulls-and-sonics/ ABD’nin sosyalist yayınlarından Jacobin yazarı Matthew Miranda’nın kaleminden, malumun bir kez daha ilanına yer veren makale; https://jacobinmag.com/2020/05/michael-jordan-the-lastdance-basketball Sol Gazetesi’nden Berk Çetin ve İsmail Sarp Aykurt’un hazırladığı, bu yazının daha da uzamamasını sağlayan, sözde belgesele bütüncül bakarken muazzam salvolar yollayan kapsamlı çalışma; https://sol.org.tr/haber/son-dansin-yarattigi-cosku-ve-rantcemberi-5470 IndieWire’dan Zack Sharf’ın derlemesiyle tanrıya başkaldırma cüretinde bulunan Horace Grant’in sözde belgesele ve sözde belgeselde resmedilişine verdiği yanıtlar; https://www.indiewire.com/2020/05/horace-grant-slamsmichael-jordan-documentary-last-dance-bullshit-1202232420/ The Guardian’ın, Jordan’ın kurgusuna sessizlikle cevap veren Scottie Pippen’a ve Son Dans üzerine hissiyatıyla ilgili haberi; https://www.theguardian.com/sport/2020/may/21/scottiepippen-the-last-dance-michael-jordan

113


114 Daha fazla izleme: Youtube kanalı Basketball Examined’ın hazırladığı, 1996 finallerinde niçin En Değerli Oyuncu Ödülü’nün Dennis Rodman’a verilmesi gerektiğini sayısal ve görsel verilerle kanıtlayan çalışma; https://www.youtube.com/watch?v=E_qUoOBBlA0 ESPN’in gereğinden fazla bağırgan programı First Take‘te, Jordan’ın Isiah Thomas konusunda yalancılığının açığa çıkması karşısında Jordan tapınmasını bir üst seviyeye taşıma başarısı gösteren, Mad Men’den Don Draper’ın reddettiği gayrı meşru oğlu olduğu hissi uyandıran Max Kellerman’ın, başkası adına utandıran yorumları; https://www.youtube.com/watch?v=CIRPOk11tV0 Meraklısına, 1990’lar nostaljisi babında kaçırılmayacak bir maç olarak iki takımın normal sezonda Seattle Key Arena’da karşı karşıya geldikleri mücadele; https://www.youtube.com/watch?v=XYd5k3ZhCVM Daha da meraklısına, gerçek bir spor belgeseli nasıl olur gösteren, ödüllü olmasının ötesinde Seattle Supersonics’in 2008 yılında gasp edilmesiyle sonuçlanan hırsızlığın nasıl şekillendiğini, tüm özneleri ve nesneleriyle beraber anlatan son derece önemli – Sonicsgate, a.k.a. “Save Our Sonics/Bring Back Our Sonics!”; https://www.youtube.com/watch?v=s9Dp20ydm1E


Daha fazla dinleme: Gösterişçi ve pazarlamacı özelliklerle spor yayınları arasında poz kesmezlikleriyle fark yaratırken, doğal olarak az bilinen, fakat beni tam da bu yüzden yakın hissettiren, basketbol içeriği başta olmak üzere diğer dallara da eğilen podcast Jelatin Kapsül kulak vermeye ve takip etmeye fazlasıyla değer; https://soundcloud.com/user-887494645

115


116

Son Bilgen Seven

Aşk çocuğun oyuncağı bu anlam telaşında. Beyin uyuşturucusu. Kalp uyuşturucusu. Dil uyuşturucusu. Uykusuz gecelerin macunu. Kelebek yutturan içini hoplatan. O basamakta tutturana tarlalardan çalınmış korkuluklardan kurulmuş orkestra düğün dernek kursun şehir halkı alkış tutsun, hiç doğmamış Romeo ile hiç doğmamış Juliet’in külleri üstüne serpilsin temizleneyim mi bulanayım mı diye düşüne dursun. Kalsın Mecnun akıl da başını alıp uzaklara gitsin.


Bugünkü cinnetimin şerefine elsiz ve ayaksız dolanıyorum limbusta. Tamlığımı ve olmuşluğumu yitirmeme sebep olanı arayıp duruyorum yorulmadan. Öfkemden korkup saklanacak yer arıyorum o da yok. Âlimlerin masasına davetsizim kalan şarapları yudumluyorum sofralardan. Maytap yakıyorlarmış arkamdan geçtiğim sokaklardan elsiz ayaksızın şerefine diye öyle duydum. Bilincimin hangi köşesine vardım vardığım yer köşe miydi yoksa her çıkıntıyı köşe mi sanıyorum bilemiyorum çıkamıyorum içinden bu labirentin. Başım göğe dokuz kat uzanmış kibrimden en üstte dolaşıyorum yerim her katta hazırken. Sahi odam hazır bir alt katta ama yukarısı makbul biliyorum. Göğe açılıp hava almak varken alt katlarda işim yok. Çok kalabalık oraları biliyorum, erdiğimden beri gezdim gördüm tebdili kıyafetli. Nereden geldiğimi söyletmeye zorladı kapıcılar geçenlerde. Soruyla cevap verdim; adı konmamış yer var mı? “yok” o zaman birinin adını söyleyin oralıyım. Kimsin dediler; etli kemikli insandım. İki kardeşten doğma sen ve senin gibilerden. Ne suç işledin dediler; sığamadım dedim. Tamdım yine de sığamadım doğdum, doğdum eksik kaldım yine sığamadım. Alın size bütün insanlık yoksunluğunun kısaltılmış tarihçesi. Düşünüp duruyorlar burada şarapları yudumlaya durup. Ne var düşünülecek, tamlıktan eksikliğe ilk adım attığın yerin adı limbus. İçinden hiç çıkamayacağın cehennemin ilk katı hoş geldin bebek. Kutlama yapıyor budalalar gelen bebeklere oturup ağlayacakları yerde. Renklerle kandırıyorlar çocukları. Renksiz ve gök kuşaksız büyüdüm ben hiç şikâyetçi değilim. Koşup koşup aniden karşıma çıkan uçuruma yuvarlanmadım, uçurumu bile bile sindire sindire yavaş yavaş gittim o yoldan, bu yüzden memnunum halimden. Alt katlar hep renklere kanmış

117


118

olanlarla dolmuş yer kalmamış yatacak. Nasıl da kandırdılar sizi kabul edin. Süs püs, şık şıkıdım, canım cicim, para pul put. Hiç korkmadınız ama korkularınızdan buradasınız. Buğday büyüttükleri toprağı biçerdöverden geçirip ekmek yapıp yutturdular size. Dövülmüş toprağın mahsulüyle büyümüş buğday geçmiş boğazınızdan, o kadarcıksınız işte. Şimdi çekilin yolumdan dokuz katı arşınlayıp cennete hak kazanma vaktim ruhu eritiyorlarmış orada. Ruhum eriyince huzur bulacağım bilesiniz. Sonsuzluğu kana kana içesiniz var biliyorum, fresklere model durmanızdan belli. Gitmeden benden duyun yüzyıllardır gelen geçen hayran bakıyor şapelin tavanındaki resmedilişinize. Hiç merakta durmayın yüzlerce yıldır insan aynı insan, uzayda bin adım attı da içine bir adım dönemedi. Tebliği gelmemiş sayın beni burada şimdilik, misafir sayın, geldi geçti sayın, yer etmeye niyetim hiç olmadı sizden daha yerli dursam da burada. İlintili oturuyorum minderinize görmediniz hiç. Aman sakın o koltukta yer açmayın nerede dursam gidesim var. Ruh tartısına çıkayım da görün hafifliğimi. Yarınki cinnetimin şerefini cücelere bahşettim keseceğim bacaklarımı geceden. Ruhumu kesip biçecek bıçak buraya sokulmadığından bunlarla oyalanıyorum şimdilik. Cehennemi anladınız mı şimdi? Büsbütün ruhunuzun yaka paça atıldığı kazan. Usunuzun aklınızın fikrinizin yerinde tastamam olduğu yer cehennem. Kaldı mı Mecnun’a bir acıma parçası içinizde? Kanmayın ilahilere kelimelerle oyuncak gibi oynuyor bu meczup diyecekler birazdan. Meczubun ne işi var cehennemde, aşk olur yana yana kül olur tüter alırsınız cennetinize olur biter. Aşktan geçeni cehenneme atmak hak mıdır adalet mi? Elekten geçmişler düşmüş buraya duysun elalem.


Lime lime edilmişlerin yeri burası geldim geleli yüz elli defa oldu söyleyeli duyan yok. Madem öyle doğrudan geçirin altıncı kata beni. Cezamı soranlar onu umutsuzluk bilsin. Esir perilerin emzirdiği onurum yerli yerinde. Ne düşünürüm ne şairim ben burada senim. Bilincinin kenara köşeye dürüp bıktığı parçasının bir topağıyım.

Kattan kata dolaşacağız el ele.

En baştan burada mayalandım yine başa döndüm sondayım. *** Görsel: Angelus Novus (1920) – Paul Klee

119


120 Exil Tahir Ãœn

https://www.tahirun.com/


121 Dünya Ağrısı: Ölü Adamdan Mektuplar Burhan Tekçe


122

Rus yönetmen Konstantin Lopushansky‘nin Solo ve Rüzgârlı Havalarda Göz Yaşları adlı iki kısa metraj filminin ardından 1986 yılında yönettiği ilk uzun metraj filmi Ölü Adamdan Mektuplar, insanoğlunun kaçınılmaz bir sona doğru sürüklenirken var olmanın dayanılmaz hale gelen sancısını konu edinir. Film; nükleer bir felaketin ardından bir grup insanın yaşama tutunmaya çalıştığı, siyasi düzenlerin yıkıma uğradığı ve ölü bedenlerle dolu distopik bir evrende hayat buluyor. Bu ince elenip sık dokunmuş grup, bir müzenin çalışanlarından oluşmakta ve içerisinde siyasetçi, bilimci ve sanatçı gibi farklı karakterler barındırmaktadır. Felaket sonrasında bu müzenin sığınağında eski heykellerin enkazları arasında hep birlikte yaşamaya başlamışlardır. Filmin giriş sekansı bilim adamı Larsen‘in hasta ve ölmek üzere olan karısının yanından oğlu Erick‘e yazdığı mektupla açılır. Bu sahnenin bağlamında gelişen yetimhanedeki çocukların güvenli bir sığınağa alınmasıyla ilgili izleklerin olduğu sahneyse toplumun yetişkin ve sağlıklı bireylerine bile yeterli bir sığınağın olmadığını gözler önüne serer. Doktor ve papazın arasındaki tartışmada toplumda ki bu değişimin ne kadar acımasız ve keskin olduğunu çocuklar ve yaşlıların ölüme terk edilmesiyle bizlere kanıtlar. Ardından papaz ve çocuklar müzenin sığınağına getirilirler. İçinde bulunduğumuz pandemi günlerinde bu sahneyi idrak etmek çok da zor olmasa gerek.


Lopushansky, film boyunca karakterlerinin içinde bulundukları varoluşsal sancıları her bir karakter için ayrı ayrı oluşturarak bireylerin her birinin sancısını ortaya koymuştur. Bilim adamımızın rasyonel arayışlarının arasında kayboluşundan tutun, siyasetçinin hataları kendinde aramayan tavırlarına ve sanatçının çözüm bulamadığı içsel düğümlerine kadar olan durumlarını başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Filmin ilerleyen sahnelerinde sanatçı, insanoğlunun savunmasını yapmak için ayaklanır. Biyolojik bir tür olan insanoğlunun talihsiz ve başlangıcından beri lanetli bir tür olduğundan bahseder. Burada Lopushansky’nin yaratılış mitine bir gönderme yaptığını söyleyebiliriz. Âdem ve Havva’nın yasaklı elmayı yemelerinin ardından lanetlenmelerini ve o günden içinde bulundukları güne kadar bu lanetin sürdüğüne tanıklık ettiklerinin bir metafordur. Ayrıca grubun bir diğer üyesi olan kadın sığınağın içerisinde çoğu zaman yarı çıplak bir şekilde yeni koşullara daha çabuk uyum göstermek adına çılgınca bir umutla yürür. Bu da yine yaratılışta Âdem ve Havva‘nın ilk başta utancı bilmeden yaratılmalarının ardından işledikleri günahın sonucunda çıplaklıklarını fark etmelerini ve birden bire utanmalarının metaforu olarak karşılık buluyor. Sanatçı, konuşmasının ardından iyice düğümlenen içsel karmaşasını intihar ederek sonlandırır bu sahne filmin kırılma noktalarından birini yaratır. Sonrasında grubun üyeleri güvenli sığınağa gitmek için müzenin sığınağından ayrılırken bilimci Larsen, gitmeyi reddederek çocuklarla sığınakta kalır. Güvenli sığınağa gitmenin bir şeyleri değiştirmeyeceği aşikârdır. Sonun da bilim adamı da sığınakta kalır. Filmin sonlarına doğru Larsen ve çocuklar bir mumlarla süsledikleri bir yılbaşı ağacı hazırlar. Mumun yansılı ışıltısıyla birlikte yürüdükleri sahnede Lopushansky’nin bir zamanlar asistanı olarak çalıştığı Tarkovsky‘nin Nostalgia filmine bir saygı duruş olabilir. Ardından tepesinde bir dünya olan saati kurup gece yarısı olmasını beklerler. Dünya hareket etmeye başlar, bence bu sahne bir umudun saklı olan kırıntılarının

123


124 bir yansımasıdır. Bilimcinin de yaşamını yitirmesiyle çözümlenmeyen bir düğümle ve çözmek için çalışmaktan korkmayan bir düğümle son bulur.

Ölü Adamdan Mektuplar, sinematografik açıdan da dramatik yapıyı başarılı bir şekilde ortaya koymaktadır. Özellikle sığınak dışarısına çıkıldığında puslu, çamurlu ve yıkık dökük bir dünyanın aktarıldığı geniş açılı sahneler bunu fazlasıyla duyumsatır. Sığınak içindeki sahnelerin de daha küçük ölçeklerle sahnelenmesi izleyiciyi sahnenin kapalılığın içerisine çekmektedir. Ayrıca filmin aydınlatması kontrastlı ve yer yer biçim bozukluklarına uğrayan gölgeli bir şekilde oluşturulmuş bu da karakterlerin buhranını daha da ortaya koymuştur. Kurgusal anlamda da bir ampulün filamanının patlamasıyla sonun başlangıcına bağlanan sahne de filmin görsel anlamda en önemli geçişlerinden birisidir.


“Son” olarak kodladığımız bu sayı da aslında filmin arkasında saklı duran umuda tutunmanın bir yansımasıdır. Benimsediğimiz, “Sanat Aydınlanma İçindir” görüşüne tutunarak devam edebilmenin yeni bir geçişidir. Karanlık doğmadan, aydınlığa kalmaktır.

125


126 Richard Strauss, “Son Dört Şarkı” Fırat Tunabay

Soprano Jessye Norman yorumu ile Richard Strauss’un son dört şarkısını (Four Last Songs) dinlerken* son dönemlerde yaşadığım birçok alakasız konu bir araya geldi. Son dört şarkının içine daldıkça bir ihtişamın bezediği gökkuşağının sakinliğinde kendimi buluyorum. Richard Strauss özellikle kariyerinde Nazi dönemi Almanya’sına denk geldiği dönem içinde tutumunda yeterince muhalif olamadığı için sıkça


tartışılmıştır. Stefan Zweig ile dostlukları ve bunun sonucunda bağlı olduğu kurumsal görevlerinden ayrılması sanatına bağlılığının, ideolojik bağlılıklardan daha güçlü olduğunun bir kanıtıdır. Kendini sanatına bu denli adayan ve birçok önemli çalışmaya imza atan bu büyük romantik besteci çalışmalarına en verimli ortamı sağlamak adına üretimini tüm olumsuz koşullar altında sürdürmüştür. İki dünya savaşına tanıklık eden Strauss ilk bestesini yazdığında henüz altı yaşındaydı. Sanata düşkün ve varlıklı bir aileden gelen Strauss’un müzikal gelişiminde müzisyen olan babasının büyük bir etkisi olmuştur. Kariyeri boyunca birçok senfoni ve opera besteleyen Strauss, orkestra şefliği ve tiyatro yönetmenliği de yapmıştır. 1948 yılında seksen dört yaşında iken, müzik ve şiirin muazzam birlikteliğini kurduğu son dört şarkı onun adeta kitabesi olmuştur. Savaş sonrası dönemde Strauss’un tarzının eski moda görülmesi onun moralini bozup, çalışmalarında yavaşlamasına neden olsa da hiçbir zaman kalemini elinden düşürmedi. Ölümünden bir yıl önce kaleme aldığı son dört şarkı onun müzikal kişiliğinin en temel halini ortaya koymuştur.

127


128

Son dört şarkı “Frühling” (İlkbahar), “September”(Eylül), “Beim Schlafengehen” (Uykuya Dalış) “Im Abendrot” (Akşam Pırıltısı) hayatın tümüne yayılan sopranonun sesinde parlak bir lirik aşk ilişkisi gibi akıp gidiyor. Strauss’un yirmili yaşlarda kaleme aldığı Death and Transfiguration (Ölüm ve başkalaşım) ‘dan bazı bölümler Abendrot”  (Akşam Pırıltısı)’un içine katılmıştır. Kalp krizi geçirdiği dönemlerde şu ünlü sözü dile getirmiştir Strauss; ”Ölüm tam da yirmi yaşında bestelediğim Death and transfiguration (Ölüm ve başkalaşım) gibi” demiş. Son dileği swan bestesinin soprano Kirsten Flagstad tarafından galasının yapılması olsa da ölümünden bir sene sonra 22 Mayıs 1950 yılında Londra, Royal Albert Hall’da son 4 şarkı, Soprano Kirsten Flagstad’ın büyüleyici performansıyla ilk kez dinleyici ile buluşmuştur. “Frühling”  (İlkbahar),  “September”(Eylül),  “Beim Schlafengehen” (Uykuya Dalış) ‘ın lirikleri Herman Hesse’ye aittir. Abendrot”  (Akşam Pırıltısı)’nın liriği ise Joseph Von Eichendorff’a aittir. Son dört şarkı Strauss’un çalışmalarının ve yaşamının yüceltilerek onurlandırılması gibidir. * https://www.youtube.com/watch?v=zaAorqR0ICk&feature= youtu.be


129 Döngü Selçuk Korkmaz

Otlar tohuma kaçtığından çayırın rengi şimdi griye büründü, Güller gelecek baharda tekrar açmak üzere sarmaş dolaş dökülüyorlar birbirleri üzerine... *** Görsel: Taş Köprü Manzarası (1638) - Rembrandt Van Rijn


130

Son Hiç Gömülür Mü? Seda Ateş

Kollarında saatleri var, Onlar için kusursuz zaman, canım insanlar bekleyebilirim. Yemekler yenmeli, gülünmeli, giyinmeli, eğlenilmeli, durmamalı, bekleyebilirim. Koltukları dolduracaksınız, hiç boş kalmayana dek, tabi ki bekleyebilirim. “Bir sürü adamlar geldi, o bir sürü adamlarla bir sürü kadınlar Nerde kim varsa işte bir bir geliyordular”


131 Kimseyle göz göze gelmemeliyim. Ne gözleri süzülmesin üzerimden, ne ışık süzmesin aralarından, Cürete mi sahip değilim? Ne münasebet. Karanlık ısıtır beni, ben sinestezik biriyim. “Sonra bir iskemleye oturdum Orda yüz binlerce cinayeti ben Ve intiharı Bir mutluluk gibi dışımda duydum.” Gördüklerinizi duymadım ama elbet ben de alkışlayabilirim. Beyefendilerin saatleri bilir mi acaba, nicedir bilinçsizce kapanmamış gözlerim? “Bilmezsiniz siz, bilemezsiniz Görseniz nasıl ince Nasıl da kibardırlar bu kentsoylular” Kendileri gibi kibar davranır mı kusursuz zamanları, umursamadığınız kadarı bende var, alkışlayabilirim. Dans eden kadın, seni herkes alkışlıyor, biraz uykuluyum ama ben de alkışlayabilirim.


132

“Bilemezdim Alıp başımı gitmek isterdim İsterdim ama kalırdım” Ceketimi kucaklar, kalırdım. Siyahın bir köşesinde, köşe bile değil, aydınlık dediğinizden geri kalan. Siyah her şeyden çoktu evvel, inadı banadır efendim. Her daim kapılara yakınım, neşenize de ortağım, ben de gülebilirim. “Sonuç mu dediniz, ne dediniz Sonuç hiç gömülür mü, geliyorum Ben yalnız ölülerimi gömdüm, geliyorum.” *** Fotoğraf: Seda Ateş / Alıntılar: Edip Cansever-Ben Ruhi Bey Nasılım


133 Üstü Kalsın Mustafa Bilgin


134

Son Satır Ersin Yurtseven

Asım bir kâbus ile uyandı. Kendine gelmesi dakikalar aldı. Çığlık atmadığı için defalarca şükür etti içinden. Atsaydı asıl kâbus o zamana başlardı. Başkasının uyuma zamanından bir dakikanın bile boşa gitmesinden sorumlu olmak istemiyordu. Çadırından hemen çıkmadı. Aslında çıkmasa daha iyi olacağını düşündü başta. Kafasını sağına çevirdiğinde kaygısızca uyuyan arkadaşını gördü. Kendisinin de yapması gereken buydu ama rüyasında çığlık atan kızının sesi hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. İki kişilik olan çadırından arkadaşını uyandırmamaya çalışarak çıktı. Üstüne fazladan bir kıyafet alma isteği duymadı. Güneş olmamasına rağmen dışarısı sıcaktı. Yan yana kurulmuş çadırların aralarından geçti. Nöbet değişim sırasının geldiğini zanneden nöbetçinin sevinci Asım’ın üstündeki gecelik yüzünden uzun sürmedi. İkisi


de tek kelime etmedi. Asım nöbetçiye başı ile selam verse de homurdanma dışında bir karşılık alamadı. Asım’ın silahsız şekilde kamp alanından uzaklaşmaya niyeti yoktu. Kendini diğerlerinden yeterince uzakta olduğuna inandırdıktan sonra bir ağacın dibine oturup sessizce ağlamaya başladı. Nöbetçi ağlamayı duyduğu halde hareket etmediği için Asım ileride yeterince sessiz olduğunu zannedecekti. Kahvaltıda yine patates vardı. Grup daha varmadan nüfusu 0 olmuş köyden bulabildikleri sadece patates olmuştu. Özenle kötü yapılmış gibi duran patatesleri 30 kişi afiyetle yemeye koyuldular. Asım, yemeğini kötüleyenin tabağına tüküren Mümtaz’ dan bir kepçe daha patates istedi. Mümtaz’ın gözünde yükselmek bir yana kalan 2 çuval patatesin yakın gelecek hakkında kötü hisler uyandırması yüzünden istediği fazladan patatesi afiyetle yedi. Yemeğini bitirdikten sonra çadırı toplamak için geri döndü. Kendinden hızlı davranmış olan çadır arkadaşı çadırın olması gereken yerde durmuş Asım’a bakıyordu. Okan özünde iyi çocuk sayılırdı Asım‘a göre. Okan, çadır arkadaşlığından önce televizyonda muhabirlik yapıyordu. Gerçi işini sevip sevmediğini kendisi de pek bilmezdi ama yaratıklar kameramanını yemeden önce daha iyi bir hayatı olduğunu söyleyebilirdi. Okan’ın son haber görevi denizde görülen tuhaflıkları haberleştirmek için İtalya’nın Baia delle Sirene sahiline gitmek olmuştu. Haberi meslektaşları gibi hazır kaynaktan alıp değiştirebilirdi ama haber daha ajansa İtalyanca gelene kadar öyle değişmişti ki anca çocukları kandırabilirdi o haber ile. Basın kartı ile giremediği sahile çeşitli kimlikler ile girdi. Çıkması girmesinden çok daha zor olmuştu. İtalya hastalık yüzünden neredeyse tamamen kırılmıştı. Bilinmeyen bir sebepten dolayı sivillerin beklenenden de hızlı ölümü dünyanın gözünü oraya dikmesine yok açmıştı. Yapılan açıklamaların toz pembeliğinin yanı sıra basına dünya liderlerinin internet üzerinden devamlı yaptıkları toplantı bilgileri sızıyordu.

135


136

Okan gazeteci olarak araştırmaya gidemediği sahile uzun zaman önce kazanılmış tatil hakkını alamadığı davalar ile uğraştıracak bir turist olarak gitti. Geldiği sahil kayalıklar tarafından hilal şeklini almıştı. Çoğunlukla kayalık olan bu alanın sahili 6 insan boyunu aşmayacak uzunluktaydı. Alanı küçük olmasına rağmen güneşlenmek için düz kayalıkların üstüne şezlonglar kurulmuştu. Dünya çapında devam eden virüs nedeniyle konuklar şezlongların üzerine plastik koruyucu geçiriyorlardı. Kameraman, içinde profesyonel kameranın olduğu çantasını sabitleyip güneşlenmenin keyfini çıkardı. Okan da kendi gözleri ile görene kadar daha önce orada kalanlardan muhabbet ederek bilgi almaya çalışıyordu. Sahilde insanlar ile dip dibe gelmese de otel içinde maske ile belli bir mesafeden konuşuyordu. Günlerce süren çekimler ve popülarite yükseltmek içinmiş gibi görünen hikayeler dışında ellerine bilgi geçmedi. Tam tek avuntuları iyi bir tatil gibi görünen görevden dönmelerine 2 gün kala sahil bir yaratık tarafından saldırıya uğradı. Yaratığın boyu 5 katlı ev kadardı. Defalarca atılan pençe darbeleri her seferinde insanlara denk geliyordu. Yaratık, insanların bir kısmını yedikten sonra kalanları suya çekti. Olay yerinden yapılan canlı yayın ile halk saklanmaya çalışan yaratıkları öğrendi. Kaçmak için, savaşmak için, devletin bir şeyler yapması için, kırıp dökmek ve yağmalamak için insanlar ayaklandı. Küçük yaratıkların karaya bastıkları gün Okan çoktan İtalyan zırhlı polis aracı ve araca sığdırabildiği kadar destekçi ile savaşa hazırdı. Okan genelde son görevinden kalma zırhlı İtalyan polis forması ile gezerdi. Bu şekilde kendini daha iyi hissediyordu. Asım, Okan’ın eskiden polis olmadığını bilen ve yaşayan nadir insanlardandı. Asım, arkadaşının ısrarcı bakışlarının devam ettiğini fark ettiği için erzak kutusundan aşırdığı fındıklardan bir kısmını cebinden çıkarıp uzattı. Okan belinden çıkardığı copu oğluna kızan annenin salladığı parmak gibi sallarken kendisine hava kattığını düşündüğü bir tonda konuştu.


Beyefendi, sizi bağımsız yağmalamaktan tutukluyorum.

ordunun

envanterini

Al bunu tutukla. Asım avcunun içindeki fındıklardan birini parmaklarının arasına getirip kazandığı manevra ile Okan’ın ağzına attı. Tutturamasa da Okan çimen üzerinden alırken konuşmaya başladı. Demek rüşvet ha. Hmm. Zaten fındıklar için bakmamıştım sana. Şu sıralar normalde olduğundan daha asık suratlısın. Yerinde olsam. Ki zaten aynı durumdayız. Son günlerimi kuşa böceğe bakarak ve etrafa gülücük saçarak geçirirdim. Kesinlikle dostum. Karnı parçalanmış bir bedene emanet gibi sallanan suratın gülüyor olması dünyayı daha iyi yapacak. Yine heyheylerin üstünde demek. Zaten ne zaman indiler ki. Harekete geçsek iyi olacak. Tankı çalıştırdıklarını duyuyorum. Bu sefer silahını kendin taşı. Belki ben ve gülen suratım zamanında yetişemeyiz sana. Asım yerden tüfeğini aldı. Beli yolda vereceği acı seanslarının prömiyerini başlattı. Asım ve Okan grubun kalanının arasına karıştılar. Belirli bir düzene bağlı yürümüyorlardı. Daha çok geziye çıkmış liseliler gibi kendi aralarında gruplaşıp sohbetler eşliğinde devam ediyorlardı. Asım, Okan, Deryanur ve Gaye gruba uydurdukları adımlarını birbirlerine bitişik tutuyorlardı. Gaye bir konuşma başlatmak istiyordu. Kalabalığın farklı dillerden oluşan gürültüsü, kendileri katılmadıkça rahatsız edici olarak kalacaktı. Fakat konuyu nereden açarsa açsın kendilerini Asım’ın evini veya Milano savaşını konuşurken bulacaklarını biliyordu. Kendini yaprakların çıkardığı seslere bıraktı. Yapraklara bakarken ayakkabıları dikkatini çekti. Bu ayakkabıları konaklamak zorunda kaldıkları alışveriş merkezinde bulmuştu. Dağ bayır demeden rahat gidiyordu onun sayesinde. Diğerleri tankı dışarıda bırakmamak için kapıyı yıkma uğraşlarında oldukları için onlar için de bakmıştı

137


138

ama bulduğunda kendisini teşekkür yerine moda şakaları karşılamıştı. Anca yola çıktıkları zaman teşekkür edebilecek kadar konuya hâkim olabildi mini ekibi. Okan, sessizliğin oluşturduğu huzursuzluğu bozmak için mesleğini kullanmak istedi. Arapların bir gece önce konuştukları ilk kurşun patladığında kuzeye kaçma planlarını anlattı. Asım’ı ilgilendiren kaçmalarından daha çok kaçtıkları yön oldu. Neden kuzeye gitmek istiyorlar? Kuzeyde, Moskova’da şartlar o kadar düzelmiş ki neredeyse tekrar normalleşmişler. Toplanmak ve son siperi oluşturmak için sürekli yayınlar yapılıyormuş. Bizim gibi ne kadar küçük gruplar varsa oraya yönlenmiş. Peki, silah patlayana kadar bekleme sebepleri neymiş. Hem silah patladığında nereye koşarsan koş hepimizin sonu aynı. Gözü kapalı mayın tarlası oynar gibi ilerliyoruz. Herkese söyleseler bizim de hedefimiz olur. Hedefimiz var dostum. Liderliği ciğerinin fazla hava almasına bağlı şu arkadaş bizi Karadeniz’e götürüyor. Tekrar bir filo kuruluyormuş. İlk olarak yaratıkların tam hâkimiyet kuramadıkları düşünülen Karadeniz’de üstünlüğümüzü koruyacağız. Sonraki adımlarda ise bizi Akdeniz bekliyor. Derya iyi misin? Tekrar ülkemin yanından geçeceğim. Normalde buna sevinmem gerekirdi. Değil mi? Türkiye 3 tarafı denizlerle çevrili bir ülkeydi Derya. Göreceklerimizin seni üzmesi normal. Di derken! Ne demek ülkeydi? Ne çabuk vazgeçtin! Deryanur un sesi ile kalabalık sustu. Deryanın nefret dolu ifadesi etraftakilerin meraklı bakışları ile bozuldu. Çoğu daha


onun ne dediğini bile anlamadı ama sesinin tonu ve vücut dili etraftakilerin olayın büyüyeceğine dair tahminde bulunmalarına yetti. Deryanur zamanında kendine engel olarak etraftakileri yanılttı. Sessizlik kendini tekrar farklı dillerdeki mırıldanmalara, rüzgâra ve tankın gürültüsüne bıraktı. Asım’ın dayanamadığını gören Gaye iki silah taşımayı teklif etti. Bu şekilde daha havalı olduğunu söyledi. Hava kararmaya başladığında bir şehre varmışlardı. Okan nerede olduklarını tahmin etmeye çalıştı ama bulamadı. Şehir tıpkı öncekiler gibi bomboştu. Tabelalar, afişler, ne kadar yenebilecek boyutta şey varsa bu şehirde yokluğu fark ediliyordu. Yağmalayanların insan olmadığı açıktı. Yemek arayışları bir süre daha açlıktan ölememeleri ile sonuçlanacaktı. Öncü yaratıkların bulunma ihtimaline karşı uyunacak alan iyice arandı. Güvenliğinden emin olunan alan içerisindeki binalara dağıldılar. Asım eşyaları yük aracından çıkarıp yüksek bir binanın ikinci katında bir daireye yerleşti. Asansör çalışmadığı için aynı binada kalacak olanlar yardım etti. Okan bir süre sonra Asım ın olduğu eve geldi. Etrafı dolaşanlara katılarak yeni bilgiler almıştı. Asım ile bir süre sohbet ettiler. Asım artık yolculuğa alıştığından bahsetti. Artık normal yaşamı olmuştu ceset soyup yaratıkları görmemeye bağlı yaşamak. Evini bile bir an düşünmediğinden bahsetti dakikalarca. Okan ise intikam almak isteğini anlattı. Milano‘da yaşananların tesadüf olmadığını ve bu savaşı kazanabileceklerini anlattı. Asım evindeydi. Ceketini koltuğa bıraktı. İşten yeni gelmiş olmalıydı. Eşini çocuklarına ders çalıştırırken buldu. Eşi gözlerinin içine baktı. Eşinin gözleri suya dönüşmüş gibi yere akmaya başladı. Evin dışından silah ve yaratık sesleri geliyordu. Çocuklarından birinin kanatları çıktı ve karısına

139


140

saldırdı. Diğer çocuğunun ise derisi taşa dönüştü ve yardım dileyerek Asım’ın üzerine yürümeye başladı. Asım gözlerini açtığında gürültü durmadı. Tankın hantal hareketlerini ve kesik kesik ateş edişini duydu. Asım yataktan hızla doğruldu ve Okan’ı uyandırmaya gitti. Koridordan geçerken evin sallanması ile dengesini kaybetti. Tutunmaya çalıştığı şey elini kesti ve hızla kafasını yere vurdu. Deryanur ev arkadaşını uyarmakta Asım dan daha başarılıydı. Deryanur hazırda tuttuğu sırt çantasını aldı. Silahını beline taktı. Hazır olduğundan emin olmak için Gaye ’ye baktı. Tam kapıyı açtıklarında Gaye birden Deryanur’u durdurdu. Dur. Şunu duyuyor musun? Neyi? Tankın sesi kesildi. Sanırım kaybediyoruz. Eee yani? Son kurşun sesine kadar devam edeceğim. İstersen sen kal burada Deryanur gelecek cevabı beklemeden dışarı çıktı. Hızla merdivenleri indi. Gaye bir süre olduğu yerde dikeldi. Binadan çıktığı anda yemek olacağını biliyordu. Merdivenlere doğru ağır ağır yaklaşırken hemen solundaki kapı hızla açıldı. Korkudan az kalsın pala bıyıklı, vücudunun çoğu kıllar ile kaplı ve yarı çıplak aşçıyı vuracaktı. Aşçının adını bilmiyordu ama Türk olduğunu çorbasının soğuk olduğunu anlatmaya çalıştığında aldığı hakaretlerden biliyordu. Adam hızla merdivenlere doğru koşarken çarpışmamak için geri çekildi. Gaye o anda daha uyuyanların olabileceğini aklına getirdi. Belki birkaç dakika daha kendini yaşatacak fikre kendini tamamen kandırarak sağındaki kapıya yaklaştı. Sonuçta yapacağı şey kaçmak değildi. Diğer insanları uyararak dışarı çıkmaktan daha yararlı olacağına iyice kendini inandırdığı sırada kapının kilit yerine ateş etti. Kapının arkasında birinin olup olmadığını bilmeden yaptığı hareketin


sonuçlarını düşünmeye kendini fazla kaptırmamaya çalışarak içeri daldı. Gördüğü manzara karşısında şaşırmaya bile vakit bulamadı. Yerde bir ceset kanlar içinde yatıyordu. Yaratıkların çoktan binaya girmiş olduklarını düşünerek bir kısmını az önce parçalamış olduğu kapıyı geri kapattı. Tek tek odaları dolaşmaya başladı içerideki yaratığı bulmak için. Yatak odalarını gezerken dış kapının açıldığını duydu. Dışarıdan da tek ses gelmiyordu. Koridorda ilerlerken yaratığın yerdeki cesedi bütün olarak yutmaya çalıştığını gördü. Defalarca ateş etti. Elleri acıdan tutamaz ve kulakları çınlama dışında bir şey duyamaz olana kadar devam etti. Asım kendine geldiğinde yatakta uzanıyordu. Kendi kendine tuhaf bir rüya olduğunu mırıldandı. Dikilmiş elini ve vücudunun çeşitli yerlerindeki sargıları görünce rüya olmadığını anladı. Rüya olduğuna emin olduğu kısım dışında tek hatırladığı Okan’ ı uyarmaya gitmiş olmasıydı. Kımıldamanın verdiği acı yüzünden dakikalarca beklemenin ardından Gaye yanına geldi. Kapıdan uzaklaşmasına rağmen yatağa fazla yaklaşmayarak konuşmaya başladı. Tekrar Dünya ya hoş geldin. Bir türlü gidemedim zaten. Asım gülmeye çalıştı ama çıkardığı sesler inilti olarak son buldu. Çok zorlama kendini. Zaten şu an yaşıyor olman imkânsız olmalıydı. Yine de yaratıkların sadece canlıları yediğini bildiğimden… Beni yediler mi? Daha çok boğazında kaldın diyebilirim. Gaye içten bir gülümseme verdi ve karşılığında acı ile karışık gülümseme aldı. Asım neler olduğunu sordu. Gaye bir sandalyeye oturduktan sonra cevap verdi.

141


142

Aslında ben de pek bilmiyorum. Dışarı çıktığımda ortalık sessizdi. Kimseler de yoktu. Belki seni tedavi edebileceğimi düşünerek birkaç malzeme aldım etraftan. Yürüyebilir misin? Burada fazla kalamayız. Sanırım bu gelenler sadece yenebilecek eşya bulmayı bekliyorlardı. Asım biraz yüzünü ekşitti. Kollarını zar zor yukarı aşağı yaptı ama bacaklarında hareketlilik yoktu. İkisi de bir süre sessiz kaldı. Gaye silahını işaret etti ama Asım kafasını hayır diyecek şekilde salladı. Sanırım seni birkaç defa vurdum. Ben kısa yoldan ölmeyi kastediyorsun sandım. Deli misin? Koca bir yük kamyonumuz var. Tekrar yürüyene kadar orada kalırsın. Bacaklarının sorunu çok değil. İçindeki kurşunları da hemen almadım fazla kan kaybetmişsin. Belki dışarıdakilerden uyumlu olan vardır. Sen bütün bunları nereden biliyorsun? Seni botanikçi sanıyordum. Bir ara Youtube’da nasıl yapılır videosu izlemiştim. Asım cevap veremeden tekrar derin uykuya geçti. Okan araba ile öndekileri kovalıyordu. Biri bile arkasına bakmadan koşan 5 kişiydi avı. Araba ile iki tanesini ezdiğinde üçüncü hafif sayılabilecek bir sıyırma ile kurtuldu. Üçüncü kişi daha hafifçe doğrulmuşken yediği kurşun ile kalıcı olarak yere geri yattı. Okan önünde duran iki korkağa baktı. Silahlarını atmaları emrini verdi. Korkudan çekemedikleri silahlara yere atarken son kez dokundular. Okan ilk sorusunu sordu. Radyo nerede? Vurduğun o adamda. Lütfen kıyma bize. Allah aşkına senin hiç mi acıman yok. Neden saldırıyorsun bize. Üstümüzde hiç para yok. Radyo için adam öldürülmez.


Evet, radyo için adam öldürülmez ama kaçmak için de 143 aylardır birlikte yatıp kalktığın insanlar ölüme terk edilmez. Nöbet sırasının sizlerde olduğunu biliyordum. Demek sen de bizdensin. Lütfen. Seni kuzeye götürürüz. O aptal radyo olmasa bile biliriz yolu. Okan birer kurşun sıktı. Radyoyu eline aldığında çoktan pili bitik olduğunu fark etti. Yine de yanına aldığı radyo ile tekrar şehrin yolunu tuttu. Yol kısa olmasına rağmen yol boyunca arkadaşlarına neler olmuş olabileceğini düşünecek fırsatı olmuştu. Gece yürüyüşünü bölen gözcünün koşarak kaçışı ve tankçıyı uyandırması arasında arkadaşların yanına dönme fırsatı bulamamıştı. Nöbetçi kaçarken diğerlerinin yanlarında tuttukları alarmları çaldıracak aleti de yanında götürmesi çok zaman kaybettirişti kendisine. Herkesin zamanında kalkamayacağını bildiği için nöbetçinin peşinden araba ile gitme kararı vermişti. Tembih ettiği gibi yaratıkların şehre girmeye yakın olduklarında açılacak tank atış seslerini nöbetçilere ulaşamadan duymuştu. “İyi koşuyorlar” dedi kendi kendine. Altındaki külüstürün teklemesine ve bir süre izlerini kaybetmiş olmasına aldırmadan. Okan geri döndüğünde Gaye Asım’ı yük kamyonuna bindirmeye çalışıyordu. Gaye ye yardım ettikten sonra yerde ceset aradı. Fakat bir tane bile ceset yoktu. Canlı veya ölü Deryanur‘u bulmayı umuyordu. Canlı canlı yemiş oldukları tahmininde bulundu Gaye. Okan sinirlerinin bozulmasına rağmen araca atlayıp yola devam etme konusunda zaman kaybetmedi. Yola devam ederken tekrar yatıklara denk gelmediler. Asım şaşırtıcı biçimde iyileşip eskisinden daha sağlıklı oldu. Bel ağrısından bile eser kalmadı. Yönlerini nereye çevirecekleri konusunda çok kez oturup tartıştılar. Bataryası doldurulan radyo da sürekli çağrılar yapılıyordu. Çöllere ve dağlara kaçan insanlar savaşacaklar için özel silah yaptıklarını söylüyorlardı. Kuzeyde


144

tekrar medeniyet yüzü görme fırsatları vardı. Belki Asım üzerinde olumlu faydası olan canavar kursağındaki macerayı a anlatabilir ve bu konuda araştırmalar yapıla bilinirdi. İnsanların karada devamlılığını sağlamanın son cephesi görünen bu alanın nüfusa ve nitelikli ellere ihtiyacı vardı. Bir yandan ise Karadeniz üzerinde hâkimiyet kurulmasının ardından Tiren Denizi üzerine yapılacak saldırılar ile yaratıkların köklerini kurutacaklarına inanan büyük savaşçılara katılabilirlerdi. Bu iki seçenek dışında gidilebilecek seçenek görünmüyordu. Gaye doğrudan merkezlerine gitmeden önce araştırma yapma taraftarıydı. Hatta evde öldürdüğünden istediği önekleri almıştı bile. Okan ise sadece intikam istiyordu. Asım’ın tek istediği yaşamaktı ve nereye giderse gitsin bunun olmayacağını biliyordu. Gaye’yi Moldova sınırı olduğunu düşündükleri bir yerde Moskova’ya giden bir gruba bırakma kararı aldılar. Bulgaristan ve Hırvatistan tarafından gelenler vardı grup içinde. İçlerinde Türk olanlardan biri Okan a filonun Karadeniz i çoktan aldığını ve İstanbul boğazında olduğunu söyledi. Yaratıkların Marmara üzerinde dayandıklarını söyledi. Asım’ın tekrar tekrar değiştirdiği kararı gruptaki yemeklerini yemiş olanların harekete hazırlanmaya başlamaları sırasında Moskova’ya gitmek olarak kaldı. Okan’ın kararı kesindi. Diğerlerin gidişini izledikten sonra doğuya doğru ilerlemeye devam etti. Çalışan araba bulması gittikçe daha kolay oluyordu. Sanki bazı insanlar sırf Okan’ın işini kolaylaştırmak için arabalarının içinde ölmüşlerdi. Okan yolun kalanı boyunca kimseye rastlamadı. İyice gitmek istediği yere yaklaşınca bırakılan işaretleri gördü. Vardığında ise kendisini liman yerine surlar karşıladı. Bir an surların denize karşı olduğunu düşündü ama bu mantıksızdı. Eğer öyle olsaydı çoktan doğuya gidenler dışında insan görmesi gerekirdi. Bir de onların yıkılmamış yapılarını. İyice yaklaştıktan sonra kalabalığın arttığını ve tabelalarda araba ile


devam etmenin yasak olduğunun yazdığını fark etti. Metrelerce uzaklaştığında arabasının yanından geçtiğini görmesine sebep olacak bir karar aldı. Kurallara uydu. Surların belli yerlerinde insanların yoğunlaştığını fark etti. Başta insanların bekletildiğini sansa da sıraya girdiğinde çok beklemeden içeri girebildiğini fark edecekti. Surların içinde gezerken o yoğunluğun değişmese de belli bir hızla içeri aktığını görecekti. Virüsün henüz geçmemesinden dolayı dip dibeyken kaskının önünü indirdi. İnsanlar hangi devletin kaldığını hangisinin çoktan gittiğini bilmeseler de polis zannettikleri Okan’ı fazla ittirmemeye çalışıyorlardı. Surların içindeyken konuşma fırsatı bulduğu kişilerden surların İstanbul dan Estonya’ya kadar uzadığını öğrendi. Bu Avrupa boyunca uzanan bir sur demekti. Bu sur farklı noktalardan aynı anda başlanmış ve kısa sürede her noktanın birleştirilmesi planlanan bir projeydi anlatılanlara göre. Sur robotlar ve robottan daha pratik çözümlere sahip insanlar ile doluydu. Okan’ın gözlemleyebildiği kadarıyla işin kas ki bu durumda demir gerektiren kısmını robotlara, beyin gereken kısmı da insanlara kalıyordu. Surların içinde yatacak yer, sağlık yardımları ve mühimmat tamamlama imkânı vardı. Okan için en önemlisi televizyon vardı surlarda. Televizyondan dünyada olup bitenleri öğrenmeyi bekliyordu veya en azından eski filmlerden izleyip gemi hazır olana dek başka şeyler ile ilgilenmeyi. Televizyonun olduğu yer geniş bir alandı. İki metre ötedeki inşaat havasından eser yoktu. Dışarıdan habersiz olan biri buranın otelin eğlence alanı sanabilirdi. Ekran duvarın tamamını kaplıyordu. Televizyonda Boeing B-52H’in Kuzey Atlas Okyanusu üzerinde uçuşu gösteriliyordu. Uçağın çeşitli yerlerindeki kameralardan yayın yapılıyordu. Bir süre sonra kendilerinin de bineceği gemilerin yaratıklara açtıkları ateşlerin montajlanmış halindeki atışları gösterildi. Bazıları ağzı açık izlemeye devam etti. Tekrar uçak gösterilmeye başlandı. Denizde

145


146 hareketlenmeler başladığında seyirciler de hareketlenmeye

başladı. Dev bir yaratığın sudan fırlayıp uçağa ağzı açık gelme çabasında ağzına nükleer bomba bırakılışı tüm haşmetiyle ekranda verilirken insanlar ayağa kalkıp alkışlamaya başladılar. Görüntülerin devamının olmaması Okan dışında pek diğerlerini rahatsız etmiş gibi değildi. Görüntülerin hemen ardından takım elbiseli biri konuşmaya başladı. Ekranın neredeyse tamamı alt yazılar ile doluydu. Bazı izleyiciler okuyabilmek için yaklaştı. Kişi ekranda sesini bir yükseltiyor bir düşürüyordu. Genel olarak yaratıkların hiç şansı olmadığına dair söylemleri vardı. Geminin hazır olduğuna dair sesler yükseldiğinde Okan çoktan televizyondan sıkılmış durumdaydı. Deniz yeni serilmiş çarşaf gibi düzdü. Geminin arkasındaki dalgalar uzaklaşamadan kayboluyordu. Denizcilere moral olması için sürekli şarkılar söyletiliyordu. Kimsenin susması istenmiyordu. Kimi ritim tutuyor kimi ise sesinin gürültüde bastırılacağına inanarak avazı çıktığı kadar bağırarak şarkı söylüyordu. Bir süre sonra teker teker gemide bulunduğu düşünen milletlere ait marşlar çalındı. Gemidekiler eğitimli denizci değildi. Bunu kaptan biliyordu. Gerçek denizcilerini uzun zaman önce kaybetmişti. Gemi tek pençe darbesi ile dağılabilirdi. Bunu da kaptan biliyordu. Eski gemisi bir pençede dağılmıştı. Şimdi ise koca savaş gemisini pati yatına çevirmişti. Nicelerin oturup ağladığını görmüşlüğü vardı kaptanın. Gemi hızla rotasını çevirdi. Okan neredeyse dengesini kaybedip düşecekti. Bir şey bulundu diye düşündü. Bu düşüncesini unutacak kadar uzun süre aynı yönde gittiler. Günler boyunca kendi kendine eğlenenler dışında parti havasından yoksun ilerlediler. Hava açık ve deniz normale yakın gibiydi. Okan denizde olmaya iyice alışmış ve bir an önce hedefe ulaşmayı ister duruma gelmişti. Top atışları başladığında sevincinden ağzı kulaklarına varıyordu. Top atışları bir süre devam etti. Daha


seyrek atışlar yapmaya başlarken hızını arttırdı. Geminin iyice yaklaştığında yaratıkların sesleri duyulur olmaya başlandı. “Yaratıkları İstanbul boğazından daha ileri atacağız” diye bağırdı denizcilerden biri. Okan’ı o anda tuhaf bir his kapladı. İleriyi görebilecek bir pencere bulmak için önüne geleni iterek ilerledi. Açık alandan dışarı baktığında gördüğü Türk sancağı ve her atışta toprağın rengini değiştirecek güçteki karadan açılan ateşler Okan’ın tüylerini diken etti. “Keşke Derya da bunu görebilseydi” dedi kendi kendine. O esnada geminin yüzeyine çıkma sinyalini duydu. Top atışları kesilmişti. Kendilerinden istenilen suya atlamak ve ellerindeki silah ile olabildiğince doğru bir atış yapmaktı. Tek hakları olacaktı. Doğru yapıldığı takdirde 40 metrelik bir yaratığı öldürebilirlerdi. Fakat sonrasında ne olacağından kimse bahsetmemişti. Okan kendi silahı ile güvertede dururken etrafına baktı. Bazıları geri geminin gövdesine kaçmaya çalışıyordu fakat karşılarına çıkan sert adamlar denize girmezlerse ömürlerinin iki dakika daha kısa olacağını söylüyordu. Okan bunun bir son olduğunu biliyordu. Kendi sonuydu. Yanındakilerin sonuydu. Arkadaşlarının güvende olmalarını diledi suya yaklaşırken. Bu bir son olabilirdi fakat dış etkenlere rağmen kendisi istemişti bu sonu. Silahını koluna sabitlerken kendini süper kahramanın son kapışma öncesindeki hazırlığındaymış gibi hissetti. Denize yaklaştıkça zaman yavaşladı. Veya zihni olabileceğinden çok daha hızlı çalışmaya başladı. Etrafındakileri hissetmez oldu. Sadece intikam hırsı vardı içinde. Ömrünü buna adadığını düşündü. Hayır, ömrünü insanlara adamıştı. Yaratıkların öncesinde de insanların iyiliği içindi yaptıkları şimdi de. İnsanların mutlulukları, huzurları için uğraşmıştı gazetecilik yıllarında. Ben bir asker olarak ölmüyorum dedi kendi kendine. Bunu derken havada olduğunu fark etti. Zaman yavaş da olsa akmaya devam ediyordu. Ayakları gücü yettiğince hızlı götürmüştü kendini. Kendinden

147


148

önce atlayanların son cümle kurduklarını hatırladı. Atlamadan önce bazıları ülkeleri için bağırıyordu. Artık olmasalar bile o kişiler var oldukça var olacaktı adını haykırdıkları ülkeler. Adını haykırdıkları ülkeleri ile birlikte suya gömülmüş oldular. Bazıları ise sevdikleri için atlamıştı. Avazları çıktıkları kadar sevdikleri için bağırmışlardı. Okan ölmeden önce bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündü. Dünya’dan ayrılmadan kuracağı cümlenin diğerlerinden farklı olacağını biliyordu. Belki tarihe yazılmayacaktı ama kendi yazdığı tarihin son satırları olacaktı. Bunu düşünürken yaratıklardan birinin üstüne doğru geldiğini ve bir yandan da boğulmak üzere olduğunu fark etti. Yaratık kendisine iyice yaklaşmışken tetiğe bastı. Suyun yüzeyi çıkamayacağı kadar yüksekteydi ve silahı kendini daha aşağı çekiyordu. İçini korku kapladı. Tereddüt içinde öldü. Okan tahmin edilebileceği gibi tekrar yüzeye çıkamadı. Diyeceği şeyleri bulamadan gitmişti. Bunu düşünmek için çok geç kalmıştı. Uğruna uğraştığı çok şey vardı ama bunlardan biri bile aklına gelmemişti. Hayatı boyunca önemini soğutacak olaylar ile karşılaştığı amaçları olmuştu. Hayatının birçok noktasında duraksamıştı. Yine duraksayarak ölmüştü. Gemisi kendisi öldükten dakikalar sonra battı. Ardından bir başka gemi daha geldi. Gemiler gün boyunca gelmeye devam etti. Televizyonda aynı bombardıman uçağı gösterilmeye devam etti. İnsanlar savaşmaya devam etti. Hiç dinmeyecekti savaş. O gün tarihe büyük yenilgi olarak geçecekti fakat savaş hiç bitmeyecekti. İnsanların mücadelesi şekil değiştirse de ölmeyecek kadar güçlüydü.


Bir Şeylerin Sonu Selin Gündüz

İlk olarak 1925 yılında Ernest Hemingway’in kısa hikâye koleksiyonu Zamanımızın İçinde yayınlanan Bir Şeylerin Sonu, Nick Adams ve kız arkadaşı Marjorie arasındaki ayrımı anlatıyor. Bu basit bir hikâye ya da başlangıçta öyle görünüyor ve gerçek dünyada sıklıkla karşılaşabileceğimiz bir anlatı. Başınıza gelirse, iyi ya da kötü bir şey olup olmadığından emin olamayabilirsiniz. Yıllar sonra elbette bir cevap bulabilirsiniz ya da bulmayabilirsiniz. Hikâye, Michigan’daki Hortons Körfezi’nde geçiyor. Hortons Körfezi bir zamanlar kereste endüstrisinde gelişen ve kasabanın gölündeki bir değirmen etrafında toplanmış bir kasabadır. Değirmen bir zamanlar alanı, testerenin gürültüsüyle doldururdu. Ancak nihayetinde kasaba da, mevcut ağaçların hepsini kestiler ve kesecek başka ağaç bulamadılar. Kalan

149


150

tüm keresteler kaldırıldı ve makineler değirmenden çıkarıldı, gemicilerden alındı. Bu etkili bir şekilde, “değirmeni bir değirmen ve Hortons Körfezi’ni bir kasaba haline getiren her şeyin” içeriğiyle birlikte taşındığı anlamına geliyordu. Kereste endüstrisi nedeniyle herkes çalıştığı için, yatakhane barakaları, mağazalar, ofisler, yemek yiyebileceğiniz yerler ve benzeri dâhil olmak üzere kasabadaki her şey hızla kapatıldı. Değirmen kasabası kapandığında, bütün kasaba yaşlandı ve bayatladı (Hemingway, s. 19) . Hemingway, daha sonra, değirmenin sadece kalker temelleri kaldığında hikâyeyi on yıl ilerletiyor. Nick Adams ve kız arkadaşı Marjorie, terkedilmiş eski bir kereste kasabası olan Hortons Körfezi’nden balık tutuyor. Marjorie neşeli, görünüşe göre ne olacağından habersizdir. Özellikle balık tutmayı seven ve ona balık tutmayı öğreten Nick ile birliktedir. Nick, Marjorie’ye balık tutma konusunda tavsiyelerde bulunur, ancak tavrı kaygılıdır. Bu hikayedeki balıkçılık genişletilmiş bir metafor görevi görür. Bu metaforda, Marjorie, balığın orada olduğunu söyler ve Nick yemi ısırmadıklarını yorumlar. Bu Nick’i simgeliyor. Balığın yemi ısırması, Nick’in evlenmeye karar verecek balık olduğunu gösterir. Marjorie ise balığın beslenmesinden ve oltasına bağlanmasından umutludur. Nick’in Marjorie’ye bir taahhütte bulunmak istememesi de mümkündür. Balıkların yeme gösterdiği ilgi eksikliği, bazı açılardan Nick’in ilişkiye olan ilgisizliğini yansıtmaktadır. Nick ve Marjorie, eski değirmenin kalıntılarını geçerler ve sahilde piknik yapmak için yerleştiklerinde, Marjorie sorunun ne olduğunu sorar ve Nick bilmediğini cevaplar. Geleneksel kadının rolünü canlandıran Marjorie, bir battaniye yerleştirir ve piknik sepetini açar. İkisi sessizce yemek yiyor, birbirlerine dokunmuyorlardır. Nick bu gece bir ay olacağını söyler. Marjorie gözlemini mutlu bir şekilde kabul ettiğinde, Nick ufak bir kavgaya başlar ve ona kaba bir şekilde “Her şeyi


biliyorsun” der. Marjorie ona gerçekten aklından geçenleri anlatması için baskı yaptığında Nick, “Artık eğlenceli değil” diyor, bu aşk artık eğlenceli değil (Hemingway, s. 22). Nick’in ayrılık konuşması belirsiz. Asla doğrudan, “Hadi ayrılalım” demez. Bunun yerine dolaylı bir şey söylüyor: “Artık eğlenceli değil.” “Her şey içimde cehenneme gitmiş gibi hissediyorum” dediğinde teyit edilen bir iç durumu, hayata olan ilgisizliği anlatıyor gibi görünüyor. Marjorie onunla ayrıldığını anlıyor. Bu durum kötü giden bir ilişkinin temasına düzenli bir şekilde bağlar ve hızla gerçekleşecek bir kopuş meydana getirir. Tam bir saygınlık ile Marjorie, tekneyi alıp Nick’e kaba olmayan bir şekilde yürüyerek dönmesi gerektiğini söyleyerek oradan ayrılır. Marjorie ayrıldıktan sonra Nick, uzun bir süre battaniyesinde tek başına yatıyor. Sonunda, Bill açıklığa girer ve Nick’e nasıl gittiğini sorar.  Görünüşe göre Nick bu gece Marjorie’den ayrılmayı planlamıştı ve Bill’le bu konuda konuşmuştu. Nick ve Bill arasındaki konuşma ile dağılmanın kendiliğinden değil planlandığını anlıyoruz. Bill nasıl hissettiğini sorduğunda Nick açık bir sefalet içinde ona gitmesini söyler.  Ernest Hemingway’in özenle çizilmiş kısa hikâyesinde, Nick ne istediğini gerçekten bilmeyen huysuz ve sefil bir genç gibi görünüyor. Tutmak için fazla çaba göstermediği bir kız arkadaşı Marjorie ve geçmişte değerli olduğu görünen ancak varlığının sonunda neşelendirmediği görünen bir arkadaşı Bill var. Nick’in kendine yardım edemediği için depresyon veya kişilik bozukluğundan muzdarip olması mümkündür, ancak su kenarından geçtikleri kusurlu sanayi bölgeleri gibi bir tür durağanlığa veya duygusal felç arasında sıkışmış olabilir. Nick ayrıca hayattan ne istediği konusunda kafası karışık olabilir. Bunu Marjorie ile olan ilişkisi ile ilişkilendiriyor gibi görünüyor ve bir şeylerin kendi içinde “cehenneme gittiğini” hissettiğinden, Marjorie ile ayrılması gerektiği sonucuna

151


152

varıyor. Ancak hikâyenin sonunda daha mutlu olduğu açık değil hayatındaki bir komplikasyondan kurtulduğundan rahatlayabilir. Hemingway’in mücadelelerine aşina olan okuyucular Nick’i kendileri olarak görebilir. Hikâye Marjorie’nin ilk başta daha pasif olduğunu, ancak belki de sonunda belirleyici olduğunu gösteriyor. Yani, Nick’in mutsuz olduğunu düşündüğü, ancak hala birlikte bir gelecekleri olduğunu düşündüğünde, onunla konuşmaya çalışır. İlişkinin bittiğini netleştirdiğinde, bunun doğru olduğunu kabul ediyormuş gibi gider. Marjorie, Nick’den daha güçlü veya daha zayıf bir karakter midir? Zayıf olduğunu varsaymak kolaydır, çünkü Nick onunla olan ilişkiyi sona erdirir. Ama bu belki de hayatın mükemmel olmadığını kabul etmeye ve her şeyden en iyi şekilde yararlanmaya hazır olduğunun göstergesidir. Bu hikâyenin başlığı iki şeye işaret ediyor; hem gelenekten kopuşu temsil eden değişen bir toplumu hem de bir çiftin ilişkisinin sonunu tasvir ediyor. Her iki son da önemlidir, çünkü bir şeyler yapmanın eski moda bir yolunun sonunu işaret ederler. On dokuzuncu yüzyılda, birçok Amerikan kasabası değirmenler veya fabrikalar etrafında büyüdü. Ancak, yirminci yüzyılın başlarında, bu tür işletmeler konsolide ediliyordu, böylece uzak yerlerdeki küçük değirmenler kapanmaya zorlandı. Bu küçük kasabalardaki insanların daha sonra yeni ve daha modern bir yaşam tarzı bulmaları gerekiyordu. Bu nedenle, değirmenin kapanışı Nick ve Horton’s Körfezi’ni modern bir hayata getiriyor. İlişkinin sonu da benzer bir şey yapıyor çünkü daha önce, Nick ve Marjorie daha genç yaşta evlenmiş olabilir ya da birbirlerinden ayrılmayı düşünmemiş olabilirler. Ancak Nick, çağının birçok genç adamı gibi, bağımsız olma arzusuyla bekâr hale geldikçe onu bekleyen geleceği düşünmektedir. (SparkNotesEditörleri, 2005)


Kaynakça Hemingway, E. (tarih yok). Bir Şeylerin Sonu. E. Hemingway içinde, Öyküler (M. Harmancı, Çev., s. 19-24). İstanbul: Epsilon Yayıncılık. SparkNotesEditörleri. (2005). The End Of Something. 05 22, 2020 tarihinde SparkNotes: https://www.sparknotes.com/ lit/inourtime/section7/ adresinden alındı Wikipedia. (1925). In Our Time (short story collection). Wikipedia:https://en.wikipedia.org/wiki/In_ Our_Time_(short_story_collection)#cite_refReynolds(1995)36_6-0 adresinden alındı *** Görsel: Don Harrisson

153


154

Dönülmezin Noktası: Son İsmet Şengül

SON, DÖNÜLMEZLİĞİN OLDUĞU YER. SON, ACI VE KEDERLE İÇ, İÇE OLAN, HİÇ BİTMEYECEĞİNİ SANDIĞINIZ, KAOSA VURULAN NEŞTER. SON, TÜM VARLIĞINIZI ve EN KUTSAL SAYDIĞINIZ DEĞERLERİNİZİ BİLE, PERVASIZCA HARCADIĞINIZ, BİR ZAMAN DİLİMİNİN GELDİĞİ NOKTA.


“Bizler sonu tamda belli olmayan yolların birer garip 155 yolcusuyduk, ne önümüze çıkacak olanların ne de payımıza düşecek olanların neler olduğunu bilemeden, kaçınılmaz sona yürüyen. Her yol kaçınılmaz sona odaklıydı aslında, lakin bizler her günü hayata yeni başlangıçlar olarak gördük. Tükenmişliğin taşınmaz yükünü hep hafife alarak, sürekli en ağırını omuzladık. Kendimizi hep boş yere çer ağ gibi yakarız, kendi erim işliğimizle ayaklarımızın dibine akarız. Çatırdayan kemiklerimizin sesleri arasında, son bir kez de olsa dönüp, gerisin geri sefil hayatlarımıza bakarız.” “Eğer ayaksız ata bindirilip toprağa teslim edilmişseniz, iyi bilin ki hayat son sözünü söylemiştir.” “Kıyımla gelen ölümün sonunu, en iyi kıyıma uğrayanlar görür.” “Atılan her adım sona odaklıdır, en kötüsü de kaçıncı adımda son bulacağını bilememektir.” “Sonunu bilerek yaşamak yük değil, daha bir yaratıcılık ve farkındalık katmalıdır insana.” “Ya dinecek bu fırtına ya da daha bir delirecek, kıyıya varıp kurtulduğunu sanmak da, denizin ortasında kalmak da birdir. Tek fark denizde dalgaların, kıyıda şartların seni nereye ve hangi sona alıp götüreceğidir aslında.” “Hayatlarımız çoğunlukla mutlu sonla bitmeyen yeni başlangıçlardan ibarettir. Varsayımlarla kurulan hayat, ihtimallerle yürünen yol hep ihanetin uğrağı olmuştur.” “Yaşarken anlayamadığımız hayatı, öldükten sonra anlayıp öğreneceğimize inandırılmak nede aptalca bir son.” “Her ne kadar birbirilerinin sonu olsalar da gece ile gündüz, şafak ile karanlık; karanlık, al şafağın filizlenen tohumunu taşır kendi bağrında.”


156

“Hayattayken sürekli karşımıza çıkan en berbat son, sevgiden uzak mutsuzluktur.” “Ölüm gerçeği, hiçbir zaman değiştirilemeyecek tek sondur. En güzeli ise öldükten sonra bir daha ölümün olmadığını bilmektir.” “Umut her zaman umutsuzluğun sonudur, birçok şeyi tam anlamıyla değiştiremeyeceğimizi bilmek ise umudumuzun sonu. “Oysa mutluyduk, herkes mutluydu ya da öyle sandık, öyle inandırdık kendimizi. Hele bir de o sona eklenen “Hoşça kal” kelimesi olmasaydı, işte o zaman gerçekten de mutlu olduğumuza belki kanaat getirebilirdik.” “Ben kendimi, kendime verdiğim boş sözlerle avutmuyorum artık, uykusu var sandığın en berbat uykusuzluk halidir avutulmak. Bakarken görmemezlik, duyarken duyumsamazlık, bilirken her şeyi bilmezliktir. Kan uykusunda bizlerin, bilemediğimiz gerçekleri getirip de sinsice uykusu titrek gecelerimizin üstüne örttüğü son ana dek.” “Dönülmez sonla noktalanması kaçınılmaz olan şu kısacık hayatlarınızda; öylesine büyütün ki ufkunuzu, yüreğiniz sadece ezilip, acı çekenler için atsın.” GİDİYORUM Selam saygı hepinize. Gelmez yola gidiyorum. Ne karaya, ne denize. Gelmez yola gidiyorum.


157 Ne şehre, ne denize. Ne yıldıza, ne de aya. Uçsuz bucaksız deryaya. Gelmez yola gidiyorum. Gemi bekliyor limanda. Tayfaları hazır onda. Gözüm kalmadı cihanda. Gelmez yola gidiyorum. Eşim dostum yavrularım. İşte benim SON baharım. Veysel karanlık yollarım. Gelmez yola gidiyorum.

AŞIK Veysel Şatıroğlu

Saygı ve rahmetle anıyorum büyük ustayı. Ne de güzel ifade etmiş Aşık Veysel umulmaz zorluklarla geçmiş olan ve kendisine ayrılan bir zaman diliminin SON dönülmezliğini. Yeryüzünü, insanların kokuşmuş bağnazlığından kurtarabilmek için, merhamet, vicdan, hoşgörü, kardeşlik ve paylaşımcılığın ipine sımsıkıca sarılın! Elinizde gelen her ne ise güzelliğe ve insanlığa dair, SON deminizde bile olsa onu mutlaka hayata geçirin. Unutmayınız ki hayat, vakit kaybetmeye gelmeyecek kadar kısa.


158

Yürüdüğümüz yolda nasıl ki arkamıza dönüp bakıyorsak, SON nefeste dahi olsa mutlaka bir kez dönüp bakarız; ardımızda neler ve nasıl bir anı bıraktık diye. Bütün güzelliklerle süslenmiş, erdemlerine bağlı birer birey olarak, geleceğe yönelik yürüyeceğimiz hayat yoluna açılacak olan kapının anahtarı kendi ellerimizdedir. Sonsuzluğa açtığımız kapıyı yüzümüze kapatacak olan ise geleceğimiz SON noktadır. Yürümeye başladığımız ve bize ayrılmış olan bu zaman diliminde açacağımız kapı, yemyeşil ve berrak sularla dolu bir vadiye de çıkabilir, kasıp kavuran bir çöle de. Kişi kendi öz varlığında iyi yorumlayabilmelidir hayatı. Nedendir bilinmez; günümüz insanları sevgi, hoşgörü, paylaşımcılık, esenlik ve kardeşliği sıradanlaşmış ucuz sözler gibi bol keseden kullanır oldular. Ne hikmetse var olmanın gizemli kutsallığından hiç söz edilmemektedir. İşte bu durum da içinde bulunmak istemeyeceğimiz en berbat SON! İnsanlar hayatlarını hiçbir sona bağlamak istemezler, yeni başlangıçlarla yol alacaklarını sanırlar ve hayatlarını ebediyen yaşayacakları kanaatiyle yürüdükleri yolun nasıl sona geldiğinin farkında bile olamazlar. Artık ucuz kahramanların, ikiyüzlü riyakârların bol olduğu bir zaman diliminde yaşamaktayız. İnancı imansızlaştırıp, hüküm sahibi olanların Tanrı sallaştırılma ya gayret sarf edildiği, bozuk mu bozuk olan bir zaman mekanizması dişlilerinin arasında hazin sonu muzu beklemekteyiz. Buna mukabil, dünyayı güzelliklerle süsleyenlerin her dem aceleleri olmalı, çünkü kötülük zaman ve sınır tanımaksızın acımasızca yürümekte. Dünyayı ve insanlığı güzelliklerle süsleyebilecek kudrete sahip olanlar, hep kaybedeceklerinden korkarak, insanlığa fazlasını vermeye çekinir oldular.


Cesaretini korkaklığa terk edenler, önce kendilerini, ardından çevrelerindeki bütün güzellikleri ve değerlerini kaybederler. İşte cesaretin geldiği hazin SON! Mucizenin kendilerinden var olduğunu bilenler neden insanlığa gözlerini kapattılar ki? Oynanan bu körebelik, şeytani güçleri hortlatarak insanlığın kabusu haline getirmedi mi. Kendinde var olduğuna kanaat getirdiğin mucizevi güçlerini göz ardı edersen, kendini kendi ellerinle köleliğin zincirlerine halka etmiş olursun. Kendi öz varlığına bağlı kalamayanlar okyanusun ortasında altı delinmiş, can yeleğinden yoksun, batmak üzere olan bir tekneye benzerler. İşte mevcudiyetinin ve dirayetinin geldiği SON! En acı veren gerçek nedir bilir misiniz? Sevdiklerinizi SON kez gördüğünüzü bilemeden, SON yolculuğunuza çıkacak olmanızdır. Söylenecek o kadar çok söz var ki, hiçbirini sıraya koyamayacağımız gibi, söyleyeceğimiz SON sözünde ne olacağını bilemeden el ense çekeceğiz hayata. Nedendir bilinmez onlarca güzel cümle arasında seçme hakkımız varken bile, gidip de en kötülerini seçeriz. Fazla seçenek son şansımızı hep zayıf ve iradesiz bırakır nedense. Kabul olacağını bildiğin halde bir dakika içerisinde üç dileğini sırala deseler neyi isteyeceğine bir türlü karar vermemek, onlarca seçme hakkı varken hiç işe yaramayacak olan dilekleri sıralamak, kalabalık bir otobüse bindiğimizde hangi koltuk olduğuna aldırmaksızın boş bulduğumuz bir koltuğa abanırcasına oturup etrafı muzipçe kesmek, çoğu koltukları boş olan otobüse bindiğimizde ise hangisine oturmaya bir türlü karar veremeyerek gidip en rahatsız eden ve normalinde hiç oturmak istemeyeceğimiz bir koltuğa oturmak, ipin ucundayken sorulan son isteğin nedir sorusuna en doğru cümleyi kuramamak gibidir hayatlarımız aslında. Hep son bir an, son bir nokta, son bir şans, son bir kapı, son bir

159


160

dönemeç, son bir atış gibi, ne hikmetse hep karavana atarak, her seferinde ıskalamışızdır en doğru kararları. Bir de utanıp sıkılmadan, olur olmadık her yerde, olur olmadık herkese dert yanıp, dünyaya ve feleğe isyan ederiz. ATEŞ Ateşle oynayanlar, ateşin efendiliğine soyundular. Oysaki bilmedikleri bir şey vardı; ateşti gerçek efendi olan. Onlar ki ateşe hükmettiklerini sanarak ne de büyük gaflet içerisine girdiler. Ateşi kontrol edebileceklerini sandılar, oysa ateşti her şeyi kontrol altına alan. Ama onlar hüküm sahibi olduklarını sanarak kendilerini yansıttılar. Ateş sadece öyle sanmalarına fırsat verdi. İnsanlık var olalıdan beri her şey yakılıp kül edildi, bu yok edilişi hükmedenler kendi kudretlerindendir sandılar, oysa tek dizayn eden ateşin ta kendisi idi. Ateş neyi işaret ederse, zamanın ateşten kırbacıyla yönetilen kuklalar, sadece onu yaparlar. İşte yanılgıyla sürüp giden hayatın SONu. Ateşi yakmaya bir kıvılcım, büyütmeye ise har gerek. İşte kıvılcım da, ateş de, har da bizleriz, bizi yakan bizim ateşimizdir. Başka köze, başka hara ne gerek. Bu bilip de bilmezlik, görüp de görmemezlik ateşin verdiği körlüktür. Gözlerini açabilirsen gerçeğe, dünyanın ne de beter bir yangın yeri olduğunu çok daha iyi görürsün. Ama dendiği gibi “dönülmez ufkun sabahındayız.” artık. YAKARIŞ Semaya el açarak, hayatın sadece bundan ibaret olduğunu sanmamalısınız. Hayat ki inanılmaz güzellikler ve mucizelerle dolu bizlere ayrılan bir zaman dilimidir. O dilimi en güzelliğiyle yaşamaya mı, yoksa zulüm etmeye mi adayacaksın kendini? İlk önce bunun cevabını verebilmelisin kendine. Kendine karşı her zaman açık ve net olmalısın, kendine yanlış olan,


başkalarına karşı nasıl doğru olabilir ki, kendine ters düşen, 161 başkalarına karşı nasıl dürüst kalabilir ki? Geçmişten Geleceğe, SON Bakış Tur Dağı’nda Hz Musa ol, Çarmıha gerilen Hz İsa. Kuyuda Hz Yusuf ol, Medine’de Hz Muhammed. Cemel’de Hz Ali ol, Kerbela’da Şah Hüseyin. Nevşehir’de Hacı Bektaşi Veli ol. Konya’da Hz Mevlana. Dar ağacında Pir Sultan Abdal ol, “Enel Hak” diyen Hallacı Mansur. Derisi yüzülen Nesimi ol. Serez’de Şeyh Bedrettin. Köleliğe baş kaldıran Spartaküs ol, Deniz ve yoldaşlarına, yoldaş, İbrahim’e sırdaş ol. Anca o zaman anlayabilirsin ateşin özünü. Ateşe varmak için, ateşin özünden geçmen gerekir, ateşe dahi varamayan kişi ateşin özünü nasıl idrak edebilir ki? Kendi serinden geçemeyen, bu aşkın badesini içebilir mi? Bu Aşkın badesini içenler, o kutsal sevgiden vaz geçebilir mi? Pervane misali ateşe semah dönenler yanıp da kavrulsa bile, o yüce aşktan yüz dönebilir mi?


162

Ant olsun ateşin yoğurduğu topraklara, ant olsun ki topraktan doğan tüm canlılara. Kendi özüne ters düşenlere inat ateşin ta kendisi olacağız. Bizleri bekleyen kaçınılmaz o sona anlı açık başı dik yürüyeceğiz. Asla unutulmamalı ki; Yüreklerindeki sevgi ateşini büyütemeyenler yeryüzüne sadece lanet yağdırırlar. Mantık ateşi tarif eder, ateşli olan mantık daha bir akıcılık kazanır. Bu akıcılık bellekten bedene, bedenden toprağa, topraktan tüm doğayı bütünleştiren her şeye yansıtır kendini. Ateş hararet demektir, cehalet değil. Ateşin harından uzak belleklerde yer edinen bilgi, dışa yansıyamaz. Dış dünyaya yansımayan bilgi, ateşin özünden uzaklaşmış demektir. BAŞLANGIÇ VE SON Her başlangıç nasıl ki bir sona gebeyse, her son da bir başlangıca gebedir. Aksi halde yarınlar kimsesiz kalmaz mıydı? Bu var ile yok arasındaki en ince çizgi, en hassas dengedir, döngü zaten bu şekilde çalıştırmıyor mu yaşam mekanizmasını. Başlangıca tetik düşüren mekanizmanın özü ateştir, değil midir ki o öz insanlığın hamurunu şekillendiren? Her başlangıç sayılı merdiven basamakları gibidir, geniş bir avluya da çıkabilir, geçit vermeyen bir duvarla da son bulabilir. Bizleri bezginlikten öteye taşımayan o kadar çok boş vaazlar dinledim ki. Köhnemiş zihinlerin, köhnetmeye çalıştığı zihinlere uyguladıkları baskı ve boşa konuşmalar, geleceğe


nasıl ışık tutabilir ki? Böylesi boş vaazların yön tayin ediciliğine sarılanlar, yaşamlarının gidişatına müdahale edemeyerek, hiçbir zaman şekillendiremediler. Aslında biz insanlar ilk önce sona odaklanmalıyız, hedefine odaklanamayan yalpalamadan menzilini nasıl alabilir? Yaşamlarımız gez, göz ve arpacık hizalamasından ibaret değil midir? Hedefe kilitlenmeyen bir mekanizma nasıl olur da mutlu bir sona tetik düşürebilir? Yaşantılarımız sadece varsayımlarla sürüp giden bir belirsizlik olmamalıdır. Son yıl, son ay, son gün, son saat, son saniyeler odaklı olmalıdır. Dönüp de geri baktığında “Acaba ben hiç yaşadım mı?” dememeli insan. Hatıralarla, anılarla dolu dolu olmalı yaşamı, çünkü her ne kadar uzun yaşarsan yaşa, sadece ve sadece hatırladığın ve hatırlandığın kadar yaşamışsındır derim. Ne eksik, ne fazla, gerisi boş, gerisi bir enkaz, sadece bir moloz yığını. Unutma ki seni bekleyen SON bir kefen, bir tabut, bir de sadece sığabileceğin kadar bir çukur. Oysa biz insanlar hayatı sadece en güzel elbiseleri giyinmek, en güzel yemekleri yemek, en güzel evlerde oturmak, en lüks arabalara binmekten ibaret sanmışız. Ne de büyük bir hezeyan, ne de büyük bir yanılgı! Yaşamın gerçeğini algılayamayan, ölüm uykusundan hiç uyanamamış demektir. Hayatlarını ölü uykusuyla tüketenler, sadece son anlarında, son kez hayata açarlar gözlerini, son bir soluklanışla şöyle derler; “Hey hat, topraklar başına, taşlar döşüne dolası ben, ne olduğunu bilemeden dönmez sona gidiyorum.”. Ne gariptir, ne gaflettir ki kendimizi kaçınılmaz sona değil de hep kadim sonsuzluğa kadar yaşar sanmışız. Yaşamı hep büyük ayrıntılardan ibaretmiş sandık, oysa bütün güzelliklerin en küçük ayrıntılardan saklı olduğunu göremeyecek kadar körmüşüz. Evren sonsuzluktur, zaman ise sınırsız. Bizler için sonsuzluk sadece varla yok arasındaki zaman dilimidir. Kısa metrajlı bir filmdi hayatımız ya da bir tiyatro, oynadık ve bitti.

163


164

SON AZİZM SANAT ÖRGÜTÜYLE, AZİZM SANAT E-DERGİ’DE EMEĞE ve HAYATA SON BAKIŞ. Adından söz ettirip, ardından derin izler bırakarak zamanda yol alanlar, her ne kadar hüzünlü bir sona ulaşmış olsalar da, büyüttükleri ölümsüz ruhla her zaman yüreklerde ki yerlerini fazlasıyla alarak sonsuzlukta ses olmaya devam edeceklerdir. Dünyaya kalıcı eserler bırakan yazarlar, çizerler, filozoflar, bilim adamları, ilmi yayanlar, insanlığa hizmet yolunda can verenler ne unutulur ne de unutturulabilirler. Ne hiç edilebilir, ne de tarihin çöplüğüne atılabilirler. İyi bilinmeli ki hayatları boyunca dik duranları en korkunç fırtına bile eğemez. Yıllara yayılan sanatsal faaliyetleriyle, hitap ettiği her alanda karşılığını fazlasıyla bularak, yayın hayatını en güzel şekilde devam ettiren Azizm Sanat Örgütü ile bir yılı aşkın süredir devam eden yol arkadaşlığımın E-dergi kısmında son yıl, son ay, son sayı, son yazıyla duygusal bir sona gelmiş bulunmaktayım. Dilerim ki elde edilmiş olan birçok başarı içerisinde, bir başına kala kalmak emek dökenlerin sonu olmasın. Birlikte kafa yoracağımız birçok konu, birçok fikir, birçok düşüncelerimiz oldu, gerek hüzünlü ve gerekse mutluluk dolu anlarımız ve anılarımız vardı, hepsini okuyucularımızla paylaşıp eleştirdik, gerektiğinde eleştirildik. Kimisinin sempatisini kazandık, kimisinin antipatisini. Kimi hoş gördüyse, kimisi yerdi, kimisi eleştirirken, kimisi de bilgisine merkez edindi belki. Ama her ne olursa olsun bu kısa döngü içerisinde hep birlikte vardık, birlikte varlığımızı diri tuttuk. Üstün bir özveri ve gayretle emek döken Azizm Sanat Örgütü emekçilerine ve siz değerli okurlarımıza yürekten gelen teşekkürü bir borç bilirim. Son gemiyi kaldırdım gönül limanımda, gönülleriniz son durağım olacaktır. Boşaltınca gönül yükünü, demir bırakıp o limanda son satıra, son cümleye, son noktayı konacaktır hayat.


Hayatlarımız dünyaya gelişimizle başlar, ilk soluklanış, ilk bakış, ilk ağlayış, ilk yürüyüş ve ilk sesleniş. Bunu az çok biliriz de başlangıçla sonun arasındaki zaman dilimine neleri sığdırabileceğimizin hesabını bir türlü yapamayız, işte o bilinçten hep bi haber yaşamak var ya, işte ona SON noktayı nasıl koyarız bir tek onu kestiremeyiz. Sevgilerimle 9 Mayıs 2020, İzmir. *** Görsel: Son Akşam Yemeği (1495-1498) – Leonardo da Vinci

165


166

Dönüşen Son Fırat Tunabay

Sonuma kendim karar verip kendi ellerimle bunu yapmak isterken bir dönüşümün içine girerek sonumu getirmeyi başardım. Tüm sıradanlığa yenik yaşamlara inat umut içinde dönüşen ayrıksı yaklaşımlarla buluştu düşlerim. Ellerimin içinde kaybolan sabırsızlığa yenik tüm beklentiler her doğumumun yıldönümünde giderek olgunlaşan bir hale büründü. Buram buram kaygısızlık kokan bir yaklaşıma teslim olmamak için bu dönüşüme ihtiyaç duydum. Son, sen belirlediğin sürece ilgi çekici bir hal alır. Kabullenişlerin içindeki çaresizlikten keyif alan dost görünümlü sıradanlıklara karşı bir duruş geliştirmek dezentekfan etkisi yarattı tüm mikroplara. Sarıldığın tüm bedenlerin senden fazlası ile aldığı ve geri vermemek


üzerine kurduğu soygun planlarına karşı sigorta firmalarına 167 güvenemezsin. Sistemsel yanılmalar üzerinden sorumluluk alacak kimse bulunamazken yaşamın tüm tuhaf halleri sana ödettirilmek isteniyor. Sarpa saran ya da yolunda gidiyormuş gibi görünüp ayağına dolaşan, beklemediğin anda arkandan vuran, yaşamına karşı gelişen oluşumlar senin sonunu değil ancak kendi sonlarını getirir. Biraz konyak sonrası ısınan bedenin tüm olumsuzlukları eritir belleğinde. Çene kasılmalarında biriken tüm nefretini denize versen deniz sana lodos tahtaları geri verir. Bekle diye ardından seslendiğin ve seni yalnızlığa itenler görünmezlik kazanmana en çok yardımcı olanlardır. Bazen sadece durursun. Durur bakarsın. Baktığında ise netliğini yitirir çoğu zaman hiçbir şey göremezsin. Göremediğin zamanlarda ise anlamlandırmak giderek zorlaşır ve görünmezliğinin anlamsızlığına sıkıca sarılırsın. Fazla sarılmak fazlaca vermek olabilir. Kanaatlerinin giderek büyümesi kanatlarının olmamasının ve uçma ihtimalinin giderek azalması anlamına geliyor. Uçmak özgürlükle eş değer mi? Ya da değer mi tüm yaşananlara, sonunu kendi ellerinle almak isterken. Bekleyenler olabilir bunu uzun bir sürece yayarak yapanlar. Bırak beklesinler ama sen bekleme. Beklediğin nokta bir akışı kesiyor olabilir. Yeri ve zamanı geldiğinde ortadan kalkmayı akışı engellemeyi kesmeyi bilmeli. Birazda kendini bilmeli ne zaman sona yaklaştığını, birilerinin dile getirdiğine ihtiyaç duymadan. Son dönüşümünün habercisi iken bir melek kendini sana tüm kızıllığı ile gösterebilir. Kork en çok kendinden kork. Bazen akışa doğru yönel bazen akışın yönünü sen belirle. Kararının önünde ya da arkasında durmadan kararın ta kendisi olarak sonun bir dönüşüm olduğunun bilincinde kendi sonun kendi ellerinden olsun.


168 Awaiting Rebirth Tan Tolga Demirci

https://www.tantolgademirci.com/


Sonlanışı Aşkın Ziza Rumas

Küçük kasabamızın dört rengin hükümranlığının elinde sonlara bulanmasını fark ettiğim günün ertesindeydi, olan huzurumun da son bulması. Yeni bir yaşamın habercisi baharın yeşilinin sürekli yağışlardan mütevellit aşina olamadan solarak sonlanması ve ardından sarıya olan boynu büküklüğümüzdü yazların habercisi. Sıcaktan bunalan benliğimize ılık rüzgârlarını getiren sonbaharın süpürgesinin temizliğinden sonraydı kahverengi toprak tenine üzülmemiz çıplak kalışından ötürü. Henüz sokakta kalmış yetimlerin üstünden nedense hızlıca geçen güzün ardından kışın aklığındaki beyazlıktı en son görünen rengin kefendeki eşrenkliliği.

169


170

Artemis’in herkese özgür bahçesinde yetim çocuklarla âşık oynayışına şaşkın gözlerle bakınan koltuk müptelalarına: “Niye şaştınız reziller, sizinle birlikte devleti yönetmek daha mı iyi sanki!” diyerek ne olduğu belirsizleşen Herakleitos’un hünkârsızlığındaydı zamanımızda yitilen yaşamlarıyla yetimlerin yazgısı. Biz, sonlara henüz bir tanı koymadan, bilgisine vakıf olmadan karanlık kuyusuna düşürülmüş bir neslin ve toprağın çocuklarıydık ki başlangıçlara nasıl hazır olunacağını da hiç bilemedik. Çocukluğu ve de gençliği yirmi birinci yüzyılda dahi olsa antik yüzyılların saçma hayalperestliğinde savruluşunun yaşlı alın yazısında dahi Aristo hakikatsizlik bahçesinde son nefesini bile veremeyecek olmanın nasipsizliğiydi yaşantılarımız.  Köyden illetlenmiş bir töresel törenle biten doğal yaşantımızın kentten düşürülmüş bir kasabanın yanı başına konmasındandı yaşamın yeni yüzü karşısındaki kararsızlığımız. Kent ile köy arasındaki arada kalmış bilinmezliğimizin somutlaşmış mekânı olan iki odalı hanemizin bilgesi, bizi köye koklatmadığı gibi kentten de koruyordu. Belki de bundan ötürü: “Kentleri köylerden ayıran yan kötü insanların elinde büyümeleridir.” derdi, tek bir gün eğitim öğretim dergâhına uğraması nasip olamamış validem. O zamanlar köyümüzden oluşumuzun nedenini de sorgulamayı bırakırken, birçok köyün kentli silueti karşısında ürkerek oraya girmeye de yeltenmiyorduk. Zira orada daha çoktu kötüler ve çok kötüler kent olmuştu çocuk aklımızca.  Renklerin birbirine meydanı bıraktığı bir zaman dilimindeydik yine. Yeşil sarıya boyun eğip yazla veda etmişti gözlerimize. Sarının hükmünü, yeşilin dokuz aylık anne karnı toprağa çekilişini buğday başaklarından anlayabiliyorduk. Buğday tanesi önceki güz toprağa düşürüldüğünde, toprak önceden üzerindeki bitmiş canlılığı yeniden keşfediyor, besleyip filizlendiriyor, büyütüyor, yeşillendiriyor; nur topları


buğdaycıklar başakta güneşe saf durunca güneş de ısısından pişirip renginden bahşederek buğdaycıkları işlenmeye hazır hale getiriyordu. Soframızla toprak arasındaki elçilerden toprak hükümlüleri geliyor, başakları topraktan ayırıp unlanmaya gönderiyorlardı. Gönderiyorlardı göndermesine ama her eve ne kadar gireceğinin, alın terimizi çalıp kendilerinde biriktirenlerin belirlediği bir dünyada olduğumuz bilgisinden mahrum büyüyorduk. Yazın bereketinden mahrum soframız olan çıplak avlu betonunda, beş santimetre derinlikteki tepsinin içindeki suyla mercimek karışımına, kaşık haricinde eşliği hasrete gark eyleyen tek bir ekmek arayışıydı gözlerimize doluşan. Ve çoğu zaman dört rengin başlangıçlarından ziyade sonlarının hanemize uğramasıydı mevsimleri fark edişimiz. Her ikisi arasında da yokun hüküm sürdüğü bir zaman dilimsizliği. Son ekmek bitince, son buz eriyince, ayağımız basılacak son kara parçasını yitirince acı kendisine edineceği bir yurt ve yürek bulamayacak. Ve sonlanışı aşkın başlangıçlara gittiğimizi bilmediğimiz bir tükenişti bizimkisi. Tükenişi yenilenişinde doğuşun sabahı gözümüzü umuda açışımız. Her sonun bir başlangıç denildiği mi yoksa dilendiği mi olan linguistik çıkmaz sokağımızın sonunu kim kapattı uğursuz elleriyle? Ezel-ebed çizgisinin bilinmeyen bir yerinden seslenişimizin ne yararı olacak zamansal acıya tutsaklığımızdan kurtuluşumuza. Ve hangi sonun başlangıcı olduk da ne tür bir sonla kime başlangıç edileceğiz? Son ve başlangıç arasında oynanan bu oyun da neyin nesi? *** Görsel: Denizde Sonbahar VII (1910) - Emil Nolde

171


172 Merak! Nilgün Zülfü Işık

Merakımın sonucunu elde ettim! Sende bir hazine var! Kendimi bulmama yardım eden travmalarımı hatırlatan olgular! Ama sana yaklaşmamalıyım, yasak! İyi ki de yasak, yoksa beni sana çeken travmalarımı bulmam zor olurdu.


173 Ve sendeki bu çekici şeyler benim için birer hazine görüntüsünde! Bu hazineyi sana göstermezsem içim rahat etmeyecek neden!? Ama sen görmek istemiyorsun! Ve yasaksın! Peki, neden sana bunu göstermekte bu kadar ısrarlıyım? İradene saygı duymuyor muyum yoksa? O zaman seni sevmiyorum demektir. Ama sana âşık olduğumu düşünmüştüm! Sendeki hazineyi elde etme pahasına iradeni yok saymayı göze aldıysam; Seni çoktan yok etmişim demektir. İnsan neye âşık olduğunu bilmez mi? İyi ki sana tecavüz etmeme izin vermemişsin. Yoksa o hazineyi almak pahasına seni yok edecektim. Teşekkür ederim Artık narsist değilim!. Ve gerçekten neye âşık olduğumun farkındayım! ‘’Yaşam’’a! *** Görsel: Boğa Güreşi (1934) – Pablo Picasso


174 Sondaki Başlangıç Mustafa Bilgin


175 Odaya Veda Nilay Yıldırım


176

Her bitiş bir başlangıç, ölüm dâhil. Yine öyle bir açlık, öyle bir his. Bu odada son gecem, öyle bir veda. Tozlu zihnimi toparlıyorum. Tanrım, her bitiş beni hüzünlendiriyor. Ardından kuş gibi özgürleşiyorum. İnsanlar uyuyup uyanıyor. Devinimi duyumsuyorum, oturasım gelmiyor. Tanrının varlığını en çok ayrılıklarda biliyorum, Ölüm dâhil. *** Görsel: Simon Adjishvili


Sonsuz Güneşe Elveda Batuhan Suiçmez

“Doğrusu samimiyetle ant içtim kendi kendime, onu Güneş’in çocuğunun ilkel hâline döndürmek için, ve dolaştık durduk mağara şarabıyla ve yolların peksimetiyle beslenerek, dolaştık durduk, sabırsızdım yeri ve formülü bulmak için.” Arthur Rimbaud Elveda sonsuz güneş, elveda aydınlıklar! Elveda, son komediyi gerçekleştirdiğim perde! Bir zamanlar doldururdunuz sizler içimi, ki bahar bile böyle bir doğum titrekliğiyle sarsılmamıştır daha önce. Ama elveda şimdi size, elveda.

177


178

Ey eski yaşantılarım, ey dargın kollarım, ey yıllardır kuru bir öpücüğün kavurduğu dudaklarım, elveda şimdi size, elveda hepinize. Ey sonsuz güneş, sen ki ilk benim yüzümü överdin sabahları; akşam oldu mu ilk bana yollardın veda bûseni; ah ne güzel olurdu doğuşun da batışın da, kimseler bilemezdi güzelliğini benim gözlerim kadar. Ama şimdi veda vakti, şimdi el çekmek vakti yaşamın tatlı hazlarından; şimdi el çekmek vakti acıdan, ıstıraptan. Çekip gitmek vakti artık, ne varsa uzaklaşmak hayatın sunduğundan, koca bir hiçliğe kollarımı açıp şöyle tüm vücudumla kucaklamak. *** Görsel: İkarus’un Düşüşü Sırasında Bir Manzara (1558) – Pieter Brueghel


179


180

Profile for Azizm Sanat Örgütü

Azizm Sanat E-Dergi Haziran 2020  

Dosya: "Son" Sayı: Son

Azizm Sanat E-Dergi Haziran 2020  

Dosya: "Son" Sayı: Son

Profile for azizm
Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded