Azizm Sanat E-Dergi Şubat 2020

Scroll for more

Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ E-Dergi Şubat 2020, 146. Sayı Tasarım Selçuk Korkmaz Ön Kapak Ufuk, Doruk ve Atmosfer Paul Klee 1925 Arka Kapak Kayalıklarda Baküs Şenliği Alice Bailly 1912

Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat Instagram /azizm.sanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org


İÇİNDEKİLER

Editörden

4 6 10

Aydın Saka nom de guerre Piç Şair

Hurafesizleştiremediklerimizden misiniz?

Onur Keşaplı

Prelüd Ahmet Ayberk Aykul

18 21

Fatih ve Fetih ve Netflix

Geçiyordum Batuhan Suiçmez

14 17

Geolinden Dünyaya Ziza Rumas

Manifesto

23

İp Safa Mutluoğlu


4

1- Azizm, bir grup sanatçı, bilimci ve aydının, başta sinema olmak üzere sanatı ve bilimi, Aydınlanma ekseninde geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla oluşturduğu bir örgüttür. 2- Örgütün isminin ‘‘Azizm’’ olmasının nedeni, ülkemizde araştıran, sorgulayan, okuyup tartışan; kısacası aydın kimliği taşıyanlarla, alay edercesine ‘‘azizim’’ hitabıyla yaklaşılmasıdır. Örgütümüz piyasacı, milliyetçi ve gerici ideolojilerin yozlaştırdığı, lümpenleştirdiği yığınların aydınlara saldırırken kullandığı bu hitabı kendi üzerine almıştır ve gururla isimi olarak benimsemiştir. 3- Örgüt, ‘‘sanat sanat içindir’’ anlayışının seçkinciliğe, ‘‘sanat toplum içindir’’ anlayışının ise popülizme kayabileceği tespitini yapmaktadır. Sanat ne elitist bir tavırla toplumsal dinamiklerden yalıtılmış hale getirilmelidir; ne de popülist kaygılarla gerçekleştirilen üretimlerle niteliksiz ve ortalamacı olmalıdır. Azizm Sanat Örgütü’nün benimsediği anlayış bu nedenle ‘‘Sanat Aydınlanma İçindir’’ şeklindedir. 4- Azizm, ülkemizde ve dünyada yaşanan gerici-piyasacı saldırılara karşı en önemli mücadele başlıklarından bir tanesinin ‘‘ideolojik mücadele’’ olduğunun farkındadır. Bu bilinçle hareket eden örgüt, kendi sanatsal-düşünsel üretimlerini bu mücadelenin bir parçası olarak görür


5

ve buna göre gerçekleştirir. Azizm bu doğrultuda; post-modernizme karşı, modernist sanat anlayışını, piyasacılığa karşı kamuculuğu, gericiliğe karşı aydınlanmacılığı, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, yerelliğin yüceltilmesine karşı evrensel değerleri, emperyalizme karşı bağımsızlık ve yurtseverliği, milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi benimser ve bu değerlerin yükseltilmesi, yaygınlaşması için mücadele eder. 5- Azizm bu değerleri bir bütün olarak benimseyen, yaygınlaştırmak için faaliyet yürüten herkesle ve her türlü yapılanmayla dayanışma içerisinde olduğunu bildirir; bu niteliklere sahip olan kişilerin ve yapılanmaların birlikte çalışma yürütebilmesi ve üretebilmesi için çaba sarf eder. 6- Örgüt toplumsal ve tarihsel gelişmeleri sınıfsal bir perspektifle çözümlemektedir. Savunduğu değerlerin tarihsel olarak serpilip gelişebileceği yegane ortamın, emekçilerin politize oldukları ve yönetime katıldıkları, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal düzende mümkün olduğu saptamasını yapmaktadır. 7- Azizm, bütün sanat alanlarında emekten yana tavır alır; bu alanlarda gerçekleştirilen her türlü emek sömürüsünü, piyasacı-gerici saldırıları ve bunların uzantısı olarak sansürü teşhir eder, tüm bunlara karşı mücadele eder. 27 Mayıs 2007


6

EDİTÖRDEN Belleği hayatta tutması açısında ezber/ezberlemek iyidir, faydalıdır. Ezber sayesinde mesafe kat edilebilir, pek çok konuda veriye sahip olunur. Gerekirse ahkâm kesilebilir. Mütevazı olunduğundaysa, orta yaş ve biraz aşağısı çevre tarafından “Kim Milyoner Olmak İster”e katılma yolunda dâhiyane önerilerde bulunulabilir. Ya da dâhice planın sahibi, bir gün bilgi yarışmalarına katılırsa, joker hakkını kullanma noktasında “ezber” üzerinden çokça veriye sahip kişiden faydalanacağını ifade eder. Bilgi yarışmalarının adındaki yanlışlık, ezberin ıskaladığı her şeyi, bilgiyi, içermektedir. Ezber bilgi sağlamaz. Ezberleyerek yol alınır ancak ilerlenemez. Ezber, belleği hayatta tutar ancak canlı tutamaz. Hatırlama konusunda yardımcı olabilecek bir koz iken, duyumsama noktasında işe yaramazdır. Ezber, –mış gibi yaparak yaşamanın bile farkında olamayacak kadar akıl tembelliğini beraberinde getirir. İşlenmemiş hammadde gibi betimlenebilecek ezber, ezber yaşamları doğurdukça, güvenli bölgeler kadar o bölgelerde ikamet edenlerin sayısı artar. Bu artık tutuculuğu ve sözcüğün tam anlamıyla muhafazakârlığı beraberinde getirir. Enformasyon fazlasının ve bağırtılar/bağırganlar çağına tanıklık ederken, ezberlenmiş ancak işlenmemiş, en ufak bir diyalektik yaklaşıma bile tabi tutulmamış verilerle karşı karşıyayız her an. İnternet “bilgi ağı” olabilecekken veri istifrası yuvası halini almadı mı? Wikipedia ve IMDb kozalarında yatanlar, istatistik ve rakamlarla yoğrulanlar, ezberleri kuvvetli olanlar hiçbir işe yaramazlıklarının getirdiği manasızlıkları anlam illüzyonuyla örtüyorlar “bilgiye aç”-“mış gibi” yapanların yoğun ilgisiyle. Ansiklopediden internete geçen düz algılıların tarih duayeni olduğu bir dönemde veri tüketicilerin saçıntılarıyla uğraşmak elbette yorucu. Önemini epeydir yitiren Akademi Ödülleri’nin bu durumla ters orantılı olarak son birkaç yılda şişirilmesi


bir yere kadar anlaşılabilirken, kendi ülkesinde bile daha az izlenir, önemsenir olan Super Bowl gibi bir safsatanın “popüler kültür” adı altında dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan ülkemizde de takip edilir oluşu, olacak iş değil! Tüketmeye karşı üretmeyi kutsadıkça, özellikle soyut, yayın odaklı üretim fazlasıyla da ne yapacağımızı bilemez olduk. Aklına esen herkesin içerik/ yayın ürettiği bir çıkmazdayız. Karşılıksız bırakılan yayınların olmadığı, herkesin – karın doyursun doyurmasın – takipçilere sahip olduğu bir aşamada akıl kadar hayal gücü de ciddi boyutta tehdit altında. Hem aklı hem hayal gücünü kurtarma noktasında, azlığı, yavaşlığı, sessizliği, görünmezliği, tüm bunları sağlayabilecek bir kapalılığı fazlasıyla önemsiyoruz. Öyle ki bu metnin bile yazılmaya değer olup olmadığını sorguluyoruz. Kimsenin zamanını, hiç kimsenin almaya hakkı olmaması gerekirken, bireylerin bir nebze de olsa hayal kurup düşlemekle geçirebilecekleri zamanlarını, herkesin yapmak zorunda olduğunu hissettiği Oscar tahminleri, NBA yorumları vb’leri ile işgal etmemek gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden Azizm Sanat’ta yavaşlığa, örtülülüğe yol almaya çalışıyoruz. Bu yüzden her yerde bulabileceğiniz “bilmem kimin yeni filminin ilk görüntüleri” gibisinden fazla tıklanma sevdalısı içerikleri içermiyoruz. Elimizden geldiğince yeni ve bizce şeyler ortaya koymaya çalışıyoruz; ve de bunların çok da önemli olmadığını bildiğimizden, sesimizi yükseltip ağdalı imajlarla göze hitap etmeye de tenezzül etmiyoruz. Biz çok mu olgunuz? Hayır, ama çoğunluk sonsuza dek ergen! Bizi belirli bir sona yaklaştıran 146. Sayımızın içeriğinde, yukarıdaki paragrafa dair çalışmalarla karşılaşmanız güç. Ki zaten bir süredir bu böyle olmuyor mu? Özerkliğini ilan etmiş Editörden köşesinin kendince ahkâm kesip rol çalma çabaları. Nasıl da utanç verici. En kötüsü de, manifestosunda postmodernizm eleştirisi barındıran bir yapılanmanın, aylık yayının bir süredir postmodern müzeler hüviyetine bürünmüş

7


8

olması. Gerçi onlar kendilerine postmodern değil güncel/çağdaş demeye cüret ediyorlar ama düpedüz postmodern oldukları gerçeği değişmiyor. Nasıl ki bütünsellikten uzaksa söz konusu müze içerikleri, bizler de o hale büründük. Nasıl ki o müzelerde bina/mekân, eserlerin önüne geçebilme hadsizliğine sahipse, bizim de editör yazımız o şekle doğru yol alıyor, sanki. Ama dedik ya, sona doğru bir adım daha atarken pek çok şeyin dönüşüm geçireceği gerçeği, ufukta belirlemeye başladı. Bu sayımızda bizleri farklı duygu durumlarına sürükleyen şiirleri, pasajları ve öyküleri bulacaksınız. Ayrıca, Cem Yiğit Üzümoğlu’nun başrolünü oynadığı, Emre Şahin’in yönettiği, Netflix yapımı Rise of Empires: Ottoman dizisi üzerine eleştirimizi okuyabilirsiniz. Azın çokluğunu anımsayarak aklı ve hayal gücünü geri kazanmak adına, Sanatla kalın.


Azizm’in Notu: Azizm Sanat E-Dergi’nin Mart 2020 tarihli 147. sayısı için, öncelikle olarak “cinsiyet” ve “kadın” temsilleri üzerine çalışmalar olmak üzere, dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, video, resim ve fotoğrafı 5 Mart tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

9


10

Geçiyordum Batuhan Suiçmez

- Helen’e Beyaz suların akıntısına kapılmış, Gidiyordum iller ve yöreler.. Baktım yaylalarda din çiçekleri Ve üstlerinde hep meraklı eller.. Yayılıyordum gerisin geri Tüm vücudumla suyun yüzeyine; Dışarıdan bakanlar kıskanç kıskanç Söyleniyorlardı kendilerince.


Çıplaktım ben! - her şeyden çıplak! Güzleyin bir ağaçtan daha çıplak! Ve tıpkı doğanın altın kıvılcımı gibi Geziyordum, okyanuslar, kıtalar aşarak. İnanmazdım bön suların köpüklerine, Bulanık suların karmaşasında çalkalanmazdım; Ve bıkmadan, neredeyse her gece Yıldızlara bakar, uykuya dalardım. Birinde ellerim, kollarım vardı ve gözlerim; Ötekinde aranan bir gezgindim. Yedi kez suyun üstünde, yedi kez de altında, Ateşler içinde kaç kez terlemiştim. Tekneler ateşe verilirdi sonra ve kıyılar; Bazen suda ak gelinliğiyle yüzen bir kadın.. Bir esinti taşırdı buralara, ta Kuzey‘den, Gelir dalgaların türküsüne ıslık tutardı. Benim işim değildi duymak, bilmek; Her sabah başka bir ufukla selamlaşırdım.. Nice hayvanlar gördüm, derileri benek benek Ve nice parıltılar gördüm derinlere giderek. Çürümüş otlar gördüm, viran kentler; Balıkçıları da gördüm, güneşleri de, Erimiş eskil kayaların üstünde süngüler.. Ve nice manzaralar gördüm eşsizce. Ne dilim yeterdi ne kelimeler anlatmaya; Onca güzel şey gördüm, Tanrıdan yana.. İnançsız yürekleri dahi kandıracak, Nice ayetler gördüm, vahiyler doğadan.

11


12

Umut duymazdım bu sulardan çıkmaya, Ne çok özgürdüm onca kişiden! Güneşin altına çıkmıştım Tanrım, Yüreğimin karanlıkları dağılmıştı birden. Çözünmüştüm en sonunda bir burgaçta; Ağzımda küfre benzer sözler.. Ne çok yalnız hissetmiştim kendimi, Bilmeksizin Tanrıdan fısıltılar ve ezgiler.. Orada her şey vardı inanmaya yetecek.. Oradaydı toprak, oradaydı börtü böcek; Ben ise, ağlamıştım tüm okyanuslardan daha çok, Dost değildi bana ne geçmiş ne de gelecek. Bir mürekkep damlası gibi arındım suda; Ondan beridir renklerimden soyuldum; Yine de krallardan zengin, şairlerden hayalperest Dalgalar üstünde durmaksızın yüzüyordum. Dalgalar: onlar yıkıyordu bütün vücudumu.. Dalgalar, onlar mesh ediyorlardı beni.. Bir çocuk gibi, çoğu kez gıdıklayarak, Dalgalar, onlar mest ediyorlardı beni.. Helen‘i gördüm sonra erden aydınlıklarda, Neşeli saçlarında nice bir yıldızlar.. Dans etti sular üzerinde bir müddet, Sonra da çekti gitti başka bir kıyıya. O gittiği gündür işte, durdum kaldım; Ne dalga ne kürek oynatır beni yerimden. Yüreğim, gözüm, ne‘m varsa söküp aldım, Onun tertemiz aydınlıklarına uzattım.


Ben sende tutuklu kaldım Helen: Ne Tanrı ne denizler doyurur beni; Zevk almam sularda yüzmekten, Bir kez kaybettim ya seni. Kumral saçlarını perilerin ördüğü güzel, Şimdi kim bilir kimlerin elinde, nerelerde? Sakın ola şaşırmasın, söyleyin O‘na, Saçlarına doğru uzanırsa kart bir el; Benim elimdir o, zamanın ötesine uzattığım; İlk ve son kez duyumsamak için tenini.. Soyundum sevgilerden de isteklerden de, Şu sular da ancak bir mezardır yattığım. En sonunda bir avuç tattığım, Sesindir biraz, biraz da soluğun; Rüyamda bile göremem artık korkarım Ah ansızın gelen ama daima umduğum. Yitirdim cismimi de şeklimi de, Ruhum yükseldi sonra sularla beraber; Çıktım gökyüzüne, gözledim seni, Ey Helen‘im, sonra yanına düşen yağmur oldum. *** Görsel: Peri Masalı (1895) – Arthur Wardle

13


14

AYDIN SAKA nom de guerre PİÇ ŞAİR


Çocukların ana-babalarını hasbî biçimde takip ve taklit etmesinin yegâne nedeni külliyen beşeriyetlerinden kaynaklanıyor oluşudur. İşbu takip ve taklit meselesinin nihaî sonu ana-babadan birinin, bilhassa çocuğun kendi cinsinden olanın, ötekileştirilmesi ve diğerinin sahiplenmesi hasebiyle olmaktadır. Edebiyat tarihimize şöyle bir göz attığımızda çokça meşhurumuzun çocuk, çokça yabancı meşhurun da ana-baba olduğunu görebilmek kabildir. Meselâ ben de dâhil hiç kimse, herhâlde, Yahya Kemâl Beyatlı kadar Charles Baudelaire’in doğduğu evi, oyunlar oynadığı Luxembourg Bahçesi’ni, bir aralar yaşamış olduğu Pimoden Oteli’ni, öldüğü hastaneyi ve hattâ gömüldüğü Montparnasse Mezarlığı’nı ezbere bilmemektedir. Yine ben de dâhil hiç kimse, herhâlde, Yahya Kemâl Beyatlı kadar Charles Baudelaire’i, Paul Verlaine’i, Théophile Guatier’i, Théodore de Banville’yi, Maurice Maeterlinck’i ve Stephen Mallarmé’yi; Necip Fazıl Kısakürek kadar Charles Baudelaire’i; Ahmet Muhip Dıranas kadar Arthur Rimbaud’yu ve Paul Verlaine’i; (...) “mîri” saymamıştır. Yine ben de dâhil hiç kimse, herhâlde, “Gideceğim... demir al sallanarak ey gemi / O bilinmez ülkeye geldi yönelmek demi” demek yerine “Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan” demeyi; “Nasıl kumarbaz kumara / Nasıl şişesine sarhoş / Nasıl kurtlarına bir leş / Bağlandıysa – Lanet, sana / Ben de bağlandım o kadar” demek yerine “Ne hasta bekler sabahı / Ne taze ölüyü mezar / Ne de şeytan bir günahı / Seni beklediğim kadar” demeyi, “Ey karanlıklar, iç ferahlatan / Sırtüstü uzanıp / Örtülerinize sarınacağım” demek yerine “Islak bir yorgan biri sımsıkı bürüneyim / Örtün üstüme örtün, serin karanlıkları” demeyi, “Derdim: yeter, sakin ol,

15


16

dinlen biraz artık / Akşam olsa diyorsun, işte oldu akşam” demek yerine “Haydi Abbas, vakit tamam / Akşam diyordun, işte oldu akşam” demeyi, “Geçiyordum Seine Nehri kıyısından / Eski bir kitap koltuğumda” demek yerine “Geçtim bir akşam Sâdâbât’tan / Koltuğumda Nedim divanı” demeyi, (...) tercih etmemiştir. İşbu yüzden duyurulur: Aydın Saka bir piçtir. *** Görsel: Het puttertje (1654) - Carel Fabritius


Prelüd Ahmet Ayberk Aykul

Önce Ankara vardı o yoktu Bir gece çıktı geldi Yalnızlığı karanlığa boğdu gözleri Gülüşü ile de bembeyaz çiçekler yağdırdı dünyaya Tanrı mıydı o, haşa Sigara içtiğinde yanağında gamzesi belli olurdu İçimin ürperişleri benden rüzgâr çıkarırdı Gökyüzünde mavi ve gönlümün uçurtmaları Önce Ankara vardı o yoktu Bir gece çıktı geldi Yüzünü çevirince çöktü gri Gidişiyle de yağmurlar yağdırdı dünyaya Tanrı mıydı o, haşa Sadece o gittiğinde ne Ankara kaldı Ne de gökyüzünde mavi ve de gönlümün uçurtmaları *** Fotoğraf: Altuğ Umut Karademir (2019)

17


18

Geolinden Dünyaya Ziza Rumas


İki yıldızın yörüngesinin en uç kesişimlerinde sıkışan Geolin, kendi etrafında dönedururken gecenin ne olduğunun bilinmediği; sabah, öğle, akşam ve de hiçbir zaman zarfının uğramadığı bir sürekli uyanıklık uzamındaydı. Otuz dokuz acı yılı uzaklıktaki bu gezegenden sevinç mesajı hayatta kalmayı başarabilen son dünyalılara ulaştığında, okuyabilecek ve de umutlanacak çok kişi kalmamıştı. “Ben ismimi bu satırlara sığdırmaya gerek duymayan bir doktorum. Sizlere iki bin üç yüz seksen bir yılının dört ocak günündeki anılarımdan sesleniyorum. Bir ismimin olmasını isterseniz, Yaşam demenizi isterim. Zira mesleğimin yaşam ile ölüm arasındaki çizgide bir evren mücadelesi olduğunu bugün daha iyi anladım. Sizlere özetle geçeceğim yaşadıklarımı. Sizlerin ve sizden önceki yüzyıllarda yaşamdan sayısız canlar koparan hastalıkların çoğundan bugün eser kalmadığı müjdesini vermek isterim. Yirmi yıl önce tespit edemediğimiz bir sendrom nedeniyle eşimi kaybettim. Onun acısıyla yaşam çizgisinden uzaklaştığımı, dünyaya ait bir varlık gibi davranmamayı uzun süre yeğledim. Ancak aynı durumla karşıma çıkan hastalarımın gözlerindeki yaşama dair arzu ve sevenlerini ben kılmak istememeye dair telkinleri bana mücadele etmem gerektiğini öğretti. Ve bugün hastalığı tespit edip yaşam çizgisinden uzaklaştırdığım beş yıllık aradan sonra yüz elli yedinci hastamı iyileştirdim. Eşim hayatımın en narin çiçeği idi, çiçeğim bir bahar mevsiminde doğanın bağrında solup gitti; ama bugün o gösterdiği azim ve kararlılık ile bize birçok yaşamı hediye etti. Seninle tanıştığımız balıkçı teknesinde senin hediyen yaşamlarla her yıl seni anıyoruz. Bugün her zaman hayalini kurduğun gelişmeyi de söylemek isterim. Tıp dünyası artık sadece insan yaşamını değil, evrenin bağrına düşmüş her bir varlığı dert ediniyor. Keşke bugünleri görseydin. Ama merak etme, sana anlatacağım diye bir kez daha senin için yaşıyorum her şeyi. Ve niye yanına gelmediğimin merakını ve kızgınlığını

19


20 da taşımadığını biliyorum. Zira önümde yaşama döndüreceğim nice canlar var daha. Yine her zamanki gibi senin son sözünle bitireyim, ‘Bir daha gelirsem şu dünyaya seninle doktorculuk oynardık, büyüdüğümüzde de doktor...’” Doktor Yaşam 04.01.2381 Uzay Tıp Araştırmaları Üssü 3378B6792 Geolin Gezegeni Evren 5B628C *** Görsel: Eucharist’in Yüceltilmesi (1600) – Ventura Salimbeni


21 İp Safa Mutluoğlu

ince fikirli ipler boynumun çapını bilirler bakış ve boğum havada çarpışır beni gören ipler düstura geçer komutun sesi tartar teraziyi gözyaşlarım gibi düşmez varlığım etkilenmemek mümkünatsızdır cılız şey bütünleşir benimle umarsızca taşır bu yılların ağırlığını


22

ah,taşımıyordu taşıyamıyordu kırıyordu ve kırılıyordu naifçe bedenimle zihnimin arası boştu ip tastamamken ahenk unsuru ruhumun çöpçatanı, sevgilim konseptimin kuşamımın eksik gözdesi biliyorum, onları ancak sen bağlarsın çözümsüz düğümde kavuşsun şu dargın ikili *** Görsel: Cure (1997) – Kiyoshi Kirosawa


Fatih ve Fetih ve Netflix: Hurafesizleştiremediklerimizden misiniz? Onur Keşaplı

Başlıkta gizlenmiş, değeri takriben sekiz yıl sonra anlaşılacak olan, Ben Stiller yönetimindeki Zoolander 2’nin Adam&Eve&Steve esprisine yapılmış epey örtülü göndermeyi görebilenler için fazla bağırgan hurafelerle bezenmiş Rise of Empires: Ottoman, aynı zamanda gayri ciddiyetimizi tepeleyebilecek değerli anlara da ev sahipliği yapıyor. Yeni Osmanlıcıların ve Osmanlıspor’un ve muhafazakâr olduğu halde İngilizce sevdalısı Ottoman midyecilerinin, nargilecilerinin de etkisiyle Osmanlı’ya yönelik artan ilgi, CGI şovenizmi Fetih 1453’le beyazperdeye taşınırken, küçük ekranlarda Muhteşem Yüzyıl sonrası ardı arkası kesilmeyen dizilerle sürüyor. Bu furyaya Netflix’in dâhil olması şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, Netflix’in altı bölümlük dizisinde şovenizme böylesine uzak kalınabilmiş olması ve de buna yönelik tepkilerin

23


24

azlığı. Elazığ’da yaşanan depremi ve bitmek bilmeyen güncel siyasi gidişatın ucuz atışmalarının arttığı günlerde yayınlanan dizinin, bu çakışma ile biraz göz ardı edildiği görülüyor. Buna karşın filmin Türklere yönelik psikolojik bir operasyon olduğu ya da “biz kötü onlar iyi” önermesi içerdiği iddiasıyla yayınlanan yazılarla karşılaşılmaya başlandı. Hâlbuki karşımızda, tüm eksiklerine rağmen, 1951’de Aydın Arakon’un yönettiği İstanbul’un Fethi filminden bu yana, konuyla ilgili çekilmiş en nesnel ve seviyeli yapım var. Dahası, Hakan Muhafız ve Atiye ile kıyaslandığında Rise of Empires: Ottoman, çok daha olgun ve nitelikli bir yapım görünümünde.

Yurt içi ve yurt dışında pek çok dizi, belgesel ve televizyon filmine imza atan, 2015’te ise Takım: Mahalle Aşkına ile kalburüstü bir ana akım sinema filmiyle dönemin basmakalıplaşan mahalle filmlerinden sıyrılan Emre Şahin’in yönettiği Rise of Empires: Ottoman, Netflix çatısı altında, yerli ve yabancı şirketlerin kotardığı bir ortak yapım. Uluslararası hedef kitlesini, dil konusunda İngilizce tercihi ile vurgulayan dizi, bir anlatıcı eşliğinde belgesel ve kurmaca unsurlar


barındıran bir melez yapıt. Melezliği, kurmaca bölümlerinin sıradan bir canlandırmanın çok ötesinde olmasından kaynaklanıyor. Hatta belgesel unsurların, özellikle kurgu bağlamında tekrara dayalı yarattıkları sarkmalar, dizinin salt kurmaca olarak çok daha başarılı bir yapıta dönüşebileceğini hissettiriyor. Gerek özel efektler, gerekse kostüm ve sanat yönetimindeki titizlik, yeterli bir görüntü yönetimi ve güçlü oyuncu kadrosuyla beraber dizinin kurmaca kanadını birinci sınıf sayılabilecek bir yapım tasarımına dönüştürüyor. Dizinin belgesel kanadında, bilirkişi olarak konumlandırılmış adlar arasında Roger Crowley’yi görmek ise, dizinin senaryo kulvarını yazarın tarihi romanı 1453 ile doldurduğunu hissettiriyor. Zira Osmanlı akınlarının betimlenişi ve özellikle Bizans savunmasının imkânsızı neredeyse başaracak bir destansılıkla ayrıntılandırılması, Crowley’nin anlatısıyla birebir örtüşüyor.

Bir imparatorluğun yok oluşunu, bir diğerinin, yenisinin, yükselişinde bir sıçrama anı olarak değerlendiren ve çatışmasını bu noktada ören dizi, sonu bilinen her anlatıda olduğu gibi az ya da hiç bilinmeyenleri öne çıkartarak daha küçük gerilimleri de öne sürüyor. Örneğin Osmanlı sultanı Mehmet ve babası Murat’ın sadrazamı olan Çandarlı Halil Paşa başta olmak üzere

25


26

imparatorluk yönetiminde oldukça nüfuzlu bir hizbin, kuşatmaya karşı çıktığı bilgisi pek çokları için yeni bir bilgi. Aynı şekilde Bizans’a yardım söz konusu olduğunda Vatikan ve Hristiyanlığın isteksizliği bir diğer belirleyici ayrıntı. Dizinin de ister istemez içine düştüğü, medeniyetler çatışıyor/yarışıyor söylencesinin aslında çok daha karmaşık ilişkilerle yoğrulduğunu dizi bizzat kendisi gözler önüne seriyor. Neden-sonuç bağı büyük oranda kurulan çatışmalarda dizinin ekonomik ilişki ve çıkarları birkaç bölüm boyunca hurafesizce işlemesi son derece önemli. Ancak ne zamanki dördüncü bölümle beraber hurafeler öne sürülmeye başlanıyor, dizinin ritminin de bir daha toparlanmamak üzere bozulduğu görülüyor. Çok çeşitli taktiklerin, ince hesapların tartıldığı hücum ve savunma hatlarında bir anda alametler, fallar, rüyalar, ayetler, söylenceler başat bir hal alıyor. Yaklaşık altı asır öncesinin tüm bunlardan muaf olduğunu düşünmek elbette gerçekçi değil, ancak bir anda seyri etki eden etmenlerin tek tarafa yaslanışı dizinin geneli düşünüldüğünde gayri ciddi ve özensiz duruyor. Kaldı ki belgesel ciddiyetinin ve bilimselliğinin yer aldığı bir çalışmada bu dönüşüm düşündürücü. Fakat dizinin belgesel kurmaca dengesini ve tutarlılığını da koruyamadığı söylenebilir.


Oyuncuların sahnemelerinin ardından, gayet anlaşılır gelişmeleri bilirkişilerin yeniden anlatışı, anlatıcının kimi yerlerde geriden gelmesi gibi olacak iş olmayan kurgu yanlışları ile zaman kaybeden dizinin, kimi gerçek karakterlere kurmaca yan karakterlerle beraber, hiçbir yere bağlanmayan küçük öykülere alan açması da anlaşılır gibi değil. Hâlbuki Fatih Sultan Mehmet ve Konstantin karakter zenginlikleriyle altı bölümün tamamını ve fazlasını dolduracak katmanlar sunuyorlar. Ancak dizinin bu karakterlerden olması gerektiği gibi faydalandığını söylemek zor. Cem Yiğit Üzümoğlu’nun son derece olgun bir temsille canlandırdığı Mehmet’in, karakteri çocukluğu ve ilk gençliğini canlandıran diğer oyuncuların başarıları da düşünüldüğünde, inatçı ve zeki sıfatlarından çok daha fazlasını hak ettiğini belirtmek gerek. Şimdilerde bile Prens Harry ve eşinin İngiliz kraliyetinden ayrılmalarının ne denli büyük bir haber olduğu düşünüldüğünde, Mehmet’in babasının tahtı bırakmasının ne denli anlaşılması güç bir vakalar zincirini tetiklediği akla geliyor. Mehmet’in tahta çıkarılıp “her şey”e dönüştürüldükten sonra bu konumdan inişinin ve akabinde tekrar çıkışının yaratmış olacağı psikolojik sarsıntılar üzerinde durulması karaktere katmanlar sağlayabilir ve de kardeş katli gibi dönemi için bile ilkel sayılabilecek bir uygulamayı hangi taht ve güç yitimi gibi deneyimlerin ardından aklına koyduğunu aktarmak açıklayıcı olabilirdi. Veyahut Çandarlı Halil’i, fetihten hemen sonra tüm ailesiyle birlikte ortadan kaldırışının, Osmanlı’da sadrazamlığın Türklerden alışına yol açması başlı başına bir anlatı olabilirdi. Bu noktada Üzümoğlu ve Çandarlı Halil’i ustaca canlandıran Selim Bayraktar’ı, diyaloglara bel bağlamadan mimik ve vücut dilleriyle inşa ettikleri gerilim açısından kutlamak gerek. Oyunculuk açısından aynı çıtayı Bizans düklerinden Notaras’ı oynayan Osman Sonant ve dizinin Konstantin’i Tommaso Basili için de ifade etmek gerek.

27


28

Tüm bu tarihi figürlerin sağladığı anlatı zenginliklerine ve katmanlarına rağmen, dizide İstanbul’un savunusu için gelen paralı asker Giustiniani’nin öne çıkarılışı, karaktere can veren Birkan Sokullu’nun tekdüze sahnelemesiyle buluştuğunda sonuç pek de albeni içermiyor. Hâlbuki Giustiniani bir yan karakter olarak çok daha çarpıcı kalabilir ve varlığı ile yokluğunun fethin başat belirleyicisi olduğu yanılgısından da kurtulur ve böylelikle Rise of Empires: Ottoman’ın “psikolojik saldırısı”nın cephaneliği boşalırdı. Fakat dizi, belgesel gerçekliğinden uzaklaştığı diğer pek çok noktada olduğu gibi yanlış izlek tercihleriyle bocalayarak Erdem Akakçe gibi mutlak rol çalıcı bir sanatçının ekran süresini kısa tutuyor. Yine de dizinin, Akşemseddin ve Ulubatlı Hasan gibi şaibelerden uzak durması açısından alkışlanması gerektiği ortada. Belki gemilerin Galata’dan Haliç’e indirildiği iddiasına da yer vermeme ihtimali de göz önüne alınabilirdi fakat buna rağmen bu fikrin anlatıldığı üzere kuşatmada büyük kırılmalara gebe olmadığı Rise of Empire: Ottoman’da sessizce gözler önüne seriliyor.


29

Dizinin iki cepheden de bakış açıları sunması, yer yer aksini hissettirse de, meselenin dinler üstü bir arka plana sahip olduğunu göstermesi önemli. Yine de, o tarihlerde henüz kurultay geleneğini tamamen tek adamlığa çevirmemiş Osmanlı’nın savaş stratejilerinde daha çoğulcu bir görünüm sunmaması, bunu ise Mehmet’in dönemi için entelektüel denilebilecek seviyesi ile doldurmayı tercih etmemesi, tarihi kurmaca bağlamında dizinin göze çarpan eksikliklerinden. Sonuç olarak, Rise of Empire: Ottoman, elbette bir Cennetin Krallığı seviyesinde değil ancak yarattığı sükse, şovenizme eğilmeden tarih anlatısının ülkemizde de cereyan edebilmesi açısından önem arz ediyor. Hurafelerin yer edişleri, Celal Şengör’ün yerli yersiz yükselişleri ile bilirkişilerinin papyon katsayısı yüksek erillerden meydana gelişi gibi aleni zaaflarına rağmen dizi, tarihin sinematografik anlatılara dönüşmesi konusunda histerikleşebilen zihniyet yapımız için geçer not alıyor. Netflix’te ya da değil, bundan böyle Osmanlı anlatıları konusunda ülke sağının tutarsız muhafazakârlığını aşmak adına, Erdoğan Aydın’ın Fatih ve Fetih, Osmanlı Gerçeği gibi yapıtların daha fazla dillendirilmesinde fayda var. Yoksa Adam&Eve&Steve edasıyla, hurafesizleştirilemeyeceğimiz bir gelecek içten – ve de mümkün – bile değil.


30