Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2020

Page 1


AZİZM SANAT ÖRGÜTÜ E-Dergi Mayıs 2020, 149. Sayı Tasarım Selçuk Korkmaz Ön Kapak Orman ve Güneş Marx Ernst 1926 Arka Kapak Tomei Karayolu: İnsanları Güdüleyen Güzergâhlar Daido Moriyama 2007 Twitter @AzizmSanat Facebook /azizmsanat Instagram /azizm.sanat E-Mail azizm.sanat@gmail.com

www.azizmsanat.org


İÇİNDEKİLER

4 Editörden

Yalnızın Denemeleri Batuhan Suiçmez

6 10

Sivil Köfte Efe Eğilmez

25 29

Paslı Yara İzi Ferhat Özkaya

Aşk 101: Doksanlar Pazarlamaya Giriş Alper Erdik

18 21

Kesilen Nilgün Zülfü Işık

Manifesto

Gelecek Olan Ersin Yurtseven

53 56

Rus Eleştirmenlerin Gözünden Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” Amaliya Ömerova


4

1- Azizm, bir grup sanatçı, bilimci ve aydının, başta sinema olmak üzere sanatı ve bilimi, Aydınlanma ekseninde geliştirmek ve yaygınlaştırmak amacıyla oluşturduğu bir örgüttür. 2- Örgütün isminin ‘‘Azizm’’ olmasının nedeni, ülkemizde araştıran, sorgulayan, okuyup tartışan; kısacası aydın kimliği taşıyanlarla, alay edercesine ‘‘azizim’’ hitabıyla yaklaşılmasıdır. Örgütümüz piyasacı, milliyetçi ve gerici ideolojilerin yozlaştırdığı, lümpenleştirdiği yığınların aydınlara saldırırken kullandığı bu hitabı kendi üzerine almıştır ve gururla isimi olarak benimsemiştir. 3- Örgüt, ‘‘sanat sanat içindir’’ anlayışının seçkinciliğe, ‘‘sanat toplum içindir’’ anlayışının ise popülizme kayabileceği tespitini yapmaktadır. Sanat ne elitist bir tavırla toplumsal dinamiklerden yalıtılmış hale getirilmelidir; ne de popülist kaygılarla gerçekleştirilen üretimlerle niteliksiz ve ortalamacı olmalıdır. Azizm Sanat Örgütü’nün benimsediği anlayış bu nedenle ‘‘Sanat Aydınlanma İçindir’’ şeklindedir. 4- Azizm, ülkemizde ve dünyada yaşanan gerici-piyasacı saldırılara karşı en önemli mücadele başlıklarından bir tanesinin ‘‘ideolojik mücadele’’ olduğunun farkındadır. Bu bilinçle hareket eden örgüt, kendi sanatsal-düşünsel üretimlerini bu mücadelenin bir parçası olarak görür


5

ve buna göre gerçekleştirir. Azizm bu doğrultuda; post-modernizme karşı, modernist sanat anlayışını, piyasacılığa karşı kamuculuğu, gericiliğe karşı aydınlanmacılığı, muhafazakarlığa karşı devrimciliği, yerelliğin yüceltilmesine karşı evrensel değerleri, emperyalizme karşı bağımsızlık ve yurtseverliği, milliyetçiliğe karşı enternasyonalizmi benimser ve bu değerlerin yükseltilmesi, yaygınlaşması için mücadele eder. 5- Azizm bu değerleri bir bütün olarak benimseyen, yaygınlaştırmak için faaliyet yürüten herkesle ve her türlü yapılanmayla dayanışma içerisinde olduğunu bildirir; bu niteliklere sahip olan kişilerin ve yapılanmaların birlikte çalışma yürütebilmesi ve üretebilmesi için çaba sarf eder. 6- Örgüt toplumsal ve tarihsel gelişmeleri sınıfsal bir perspektifle çözümlemektedir. Savunduğu değerlerin tarihsel olarak serpilip gelişebileceği yegane ortamın, emekçilerin politize oldukları ve yönetime katıldıkları, eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal düzende mümkün olduğu saptamasını yapmaktadır. 7- Azizm, bütün sanat alanlarında emekten yana tavır alır; bu alanlarda gerçekleştirilen her türlü emek sömürüsünü, piyasacı-gerici saldırıları ve bunların uzantısı olarak sansürü teşhir eder, tüm bunlara karşı mücadele eder. 27 Mayıs 2007


6

EDİTÖRDEN Türümüzün büyük bölümünün dışa yönelik işe yaramazlık, esasındaysa içe dönük manasızlık karşısında buharlaşmaya yüz tutan düzmece biriciklik hissi, küresel salgının olumlu getirileri arasına yazılabilir. Sıradanlığın tarihte görülmediği kadar afili bir sürüme kavuşması, salgının herkesi eşitlediği, salgın sonrası hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı gibi buram buram avamlık kokan ezberleri işitmemize yol açtığı ölçüde, mutlak yoksunluklarını her başlıkta ucuz haz arayıcılarına dönüşerek gidermeye çalışanlara engin güvenli bölgeler sağladı. Bu temelsiz zeminlerde haliyle yükselemeyen fakat bir hayli yayılan tiplemelerin yol açtığı illüzyonlar, farkındalık adı altında üstümüze üstümüze geliyor. Hemen herkesin her şeyin farkında olduğu(nu sandığı) bir çağda gerçek bir aydınlanmadan söz edilebilir mi? Aydınlanmanın, epifani karşısında bocaladığı evrede bilginin de baştan çıkarıcılık eşliğinde iğdiş edildiğini kabul etmek gerek. Karşı hamle olarak albeni katsayı yükseltilmiş, eğlenceli/keyifli paketlerle süslenmiş bilgi taarruzlarıyla yol alınamayacağı açık. Çürümenin katı olan her şeyi buharlaştırmaktan beter edip çürütüp kokuttuğu bir hakikatte mevzi savaşı yöntemlerini güncellemeli, öncü ancak kapalı, bağırgan fakat örtülü, üretken ancak aheste, kısa fakat zamansız haller kurgulanmalı. İnsanlık onuruna, evrime yakışmayan her vasatlık, asalaklık huzursuz edilmeli. Öyle ki, çoğunluk olmalarına karşın müsveddelerin güvenli bölgeleri tekinsizleştirilmeli, ağızlarından çıkanı kulakları duymadan evvel süzgeçten geçirme baskısı yaratılmalı, aydınlanmanın yeni ve öncü sürümü insanımsılar nezdinde tepeden bakmakla yetinmeyip aşağılayıcı bir tavrı benimsemeli. Salgın sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaksa önüne gelenin canlı yayın yapabilme özgürlüğü gömülmeli, alışveriş


ve toplu taşıma sıralarında hilal taktiğinin uygulandığı kutlu 7 yığınlaşmalar yasaklanmalı, bedava olduğunu duyduğu her şeyin için sıraya girip ucuzlaşabileneler ait oldukları çağa doğru zamanda yolculuğa tabi tutulmalı, gururlu homofobiklerin hemcinsleriyle fiziksel temaslarına izin verilmemeli, özel mülkiyet tasfiye edilirken özel alan anayasal hak olmalı! Salgın sonrası bu gibi çok komik ve yaratıcı olduğu sanılan öğelerle havalı muhalifliği oynayanlara, mesai harcanmış fikirlere sahip olma zorunluluğu getirilmeli. Örneğin yukarıdaki atıp tutmaları yapanların salgın esnasında serbest piyasa ekonomisinin çırılçıplaklığını herkese anlatmak gibi bir yükümlülüğü olmalı. Büyüme denilen illetin karşısına büyük laflarla değil büyük eylemlerle dikilmek gerektiği ilan edilmeli. İnsanlığın azalmaya, yavaşlamaya, küçülmeye ihtiyacı olduğu duyurulmalı. Üretimin ve emeğin bir zamanlar haklı kutsanışının artık hırs, başarı ve büyüme gibi günahları beslemeye yarayacak şekilde çalışanlardan çalındığı açık edilmeli. Nüfus azalması teşvik edilmeli, enerji ihtiyacı düşürülmeli, yalnızca tüketim değil, üretim de tükakalaştırılmalı. Bunların uygulanmasında ise en azından hatırı sayılır bir müddet boyunca insanların bilincine, bilinçlenmesine bel bağlanmamalı. Bilginin, gerçeğin, doğrunun kitleler üzerinde bir çekiciliği olmadığını Aydınlanma sonrası kararmalarla yeterince gördük. Bunun yerine, ve en başta milletlerin birleşkesi yerine, insanlık ortak paydası inşa edilerek tüm dünya için açık kurallar konmalı ve coğrafi ve mesleki kimi nüanslar da gözetilerek uygulanması sağlanmalı. Mesela haftanın yedi günü, günde yirmi dört saat internete ve hatta elektriğe ihtiyaç olmadığı kabul edilmeli. Her gün her yerde kabul edilmiş zaman aralıklarında internet ve elektrik olmadan, kelimenin tam anlamıyla durulması sağlanmalı. Yılın belli dönemlerinde seyahat etmek yasaklanmalı ki durulmaya durma eylemi de katılım göstersin. Tüm bunların ütopik kuruntular olma ihtimali yüksek ancak tüm bunların olması gerekenler olduğunu kabul etmek ve ettirmek için daha fazla ölüme bel


8 bağlamak, İspanyol Gribinde dünya nüfusunun hatırı sayılır bir

bölümü ölmüş olmasına rağmen dünya savaşı başlatabilecek alıklık örneğinde görüldüğü üzere, akılcı değil. Böylesi bir ruh haline ve başkalarına b*k attığımız halde yanılsatıcı epifanilere kapılmaktan kurtulamadığımız duygu durumumuzda, Azizm Sanat Örgütü olarak, manifestomuzun yazılışının ve kuruluşumuzun 13. yılını kutluyoruz. “Sanat Aydınlanma İçindir” önermesinin yıl dönümünde başkalarına salık verir gibi durduğumuz yavaşlama, küçülme ve azalma davranışlarını kendi üzerimizde uygulayarak işe başlamanın doğru olacağını düşünüyoruz. Bir bakıma bu tavırları özellikle son bir yıldır açıkça sergilediğimiz söylenebilir. Bilginin enformasyon fazlasıyla boğdurulması, “ne yapmalı” sorusunu “ne yapmamalı”yla takas etmemize yol açtı. Bireysel varoluş gelgitleri, örgütsel manasızlık, üretim çıkışlı gereksizlik hissiyle çarpıştı. Uzunca bir süredir yeni baştan yazmak ve ilerlemek istediğimiz manifestomuzu güncellemeyi bir türlü başaramayış olmamız, bizi daha büyük bir karar almaya ve kendi kendimizi yaralamaya yönlendirdi. Örgütümüzün en önemli çalışması olan, Kasım 2007’den beri her ay ortaya konan, ülkemizin ilk ve öncü dijital yayınları arasında yer almanın ötesinde, sürekliliğin bozulduğu bir çağda en uzun soluklu mecralardan biri olma başarısını gösteren Azizm Sanat E-Dergi’ye son verme kararı aldık. Sonsuza dek sürdürebileceğimiz bu yayını, sırf sürdürebilir olduğumuz için sürdürmenin özümüze ihanet olacağı kanısındayız. Dergi kapağında yer alan rakamla büyüklük, olgunluk, deneyim taslamanın samimiyeti ne denli hakiki? Veyahut şuan, önümüzdeki ay 150. sayımızla veda edişimiz bir harakiri mi? Ucuzlaşma eğilimi gösteren sözcük oyunlarımız vedayı kaçınılmazlaştırıyor belki de. İşe yaramazlık ve bıkkınlıkla harmanlı gövdemizi, herkesin sevimsizliğinde mutabık kaldığı bir yılda, uğursuz bir rakamı kutlayan halimizle terk etme kararı aldık. Haziranla beraber son kez yayınlanacak dergimize, “son” sözcüğünü bir


kavram olarak irdeleyerek veda edeceğiz. Sizleri de “son”a dâhil olma, “son”u çoğaltmaya ve ihtiyacımız varmışçasına kalıcılaştırmaya çağırıyoruz. Azizm Sanat E-Dergi’nin sondan bir önceki sayısındaysa, adeta aydınlanmacı larvalar tadında deneme, öykü ve şiirler yer alıyor. Gezi ve Haziran’a göz kırpan metinler kadar, kuşağın başkaldırısını başkalaştıran mizah ve nostaljiye abanarak kotarılmış, Netflix’in parıltılı pastel pazarlaması Aşk 101 üzerine taşlamamız da 149. sayımızda dikkat çekiyor. Sinema yazılarımızdaysa, sinema tarihimizin muhtemelen en büyük yönetmeni Nuri Bilge Ceylan’ın uyku moduna geçerek yerli yabancı herkesi o gün bugündür uyutmayı seçtiği, 2014 yapımı Kış Uykusu hakkında Rus eleştirmenlerin bakış açılarına eğilen bir makale var. Aydınlanma için azalmak, yavaşlamak ve küçülmek adına, Sanatla kalın. Azizm’in Notu: Azizm Sanat E-Dergi’nin, bir sözcük olmanın ötesine geçip, işaret ettikleri ve taşıdıklarıyla bir kavram halini alan “son”un dosya konusu olarak işleneceği, Haziran 2020 tarihli, 150. ve son sayısında dosya konusu çerçevesinde gerçekleştirdiğiniz makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, video, resim ve fotoğrafı 1 Haziran tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz.

9


10

Aşk 101: Doksanlar Pazarlamaya Giriş Alper Erdik

Bir sayısal veri zikretmek anlamsız; ama televizyon dizisi piyasasında büyük pay sahibi olduğunu bildiğimiz Ay Yapım’ın, sık olmamakla birlikte, sinemada “büyük” işlere para yatırdığı da malum. Yakın zamanda Elif Şafak ve Alev Alatlı’nın romanlarının filme uyarlanmasına destek sunacak olan şirketin, geçtiğimiz yıl el attığı, Halis Karataş ve efsane yarış atı Bold Pilot’ın birlikteliğinden yola çıkılarak jokeyin özel yaşamının beyaz perdeye taşınması işini burada özellikle hatırlatmak isterim ki, kendilerinin sinemadan ne umdukları konusu netleşsin. Bir yazıda* dile getirmiştim; Ay Yapım’ın talebi ile ve elbette ki Karataş ve eşi merhum Begüm Atman’ın ailesinin de * https://www.gercekedebiyat.com/haber-detay/sampiyon-bold-pilot-ve-haliskaratas-efsanesi-alper-erdik/3496


11 onayıyla, senarist Serkan Yörük ve yönetmen Ahmet Katıksız bir gerçek yaşam hikâyesi anlattıklarını iddia ederek seyirciyi açıkça kandırmışlar, Bold Pilot’ı ve Karataş’ı sevenlerin yirmi beşer lirasını çalmışlardı. İki binlerin başından bu yana, piyasa işi pek çok filmin ve dizinin altında imzası olan Ahmet Katıksız’ın ismini, birkaç aydır çokça konuşulan ve nihayet geçtiğimiz hafta ilk sezonu ile Netflix’te yerini alan Aşk 101’in künyesinde de görünce, üstelik bunun yapımcısının da Ay Yapım adlı şirket olduğunu öğrenince, izleyiciyi ne tür bir şeyin beklediğini az çok tahmin etmiştim. Dizinin ilk sekiz bölümünü izledikten sonra ortada kaliteli bir yapımın olmadığını, dahası ve beni asıl ilgilendiren, para kazanmak dışında hiçbir şeyin amaçlanmadığını, üstelik bu esnada samimiyetsizliğin de tavan yaptığını görmek çok şaşırtıcı olmadı.


12 Dizinin diğer yönetmeni Deniz Yorulmazer ve senaristi Meriç Acemi (Çocuklar Duymasın’ın Yasemin’i) de elbette yine aynı piyasacı camiadan. Üç ismin yolları sık sık kesişmiş ve uyumlu bir ekip olmuşlar. Ay Yapım’ın himayesinde pazarlamaya odaklanmışlar. Pazarladıkları ise bu kez doksanlar ya da 90’s… “Muhalif” bir internet yayını olan Duvar adlı mecrada, “Aşk 101 parlatma seansları” kapsamında, dizinin yaratıcı ekibiyle yapılan görüşmeden öğreniyoruz: Senarist Meriç Acemi, sürecin 2018’de başladığını, Netflix yetkililerinin kendisi ile görüşmeler yaptığını, kendisinin de özelinde bireysel anılarından yola çıkarak bir anlatı kurduğunu söylemiş. Meselenin özü, 17 yaşında, ben kim olacağım, sorusunu sorabilmek imiş.


Yönetmenler de hikâyeyi ekrana taşırken, özü kaçırmamaya gayret etmişler. Dizideki beş ana karakterin grup ruhunu, doksanların atmosferi içinde en iyi biçimde anlatabilmeyi amaçlamışlar. Ancak bunu yaparken, aynı zamanda da bir zamansızlık duygusu teşkil etmeye çalışmışlar. Ekip üyelerinin ezberden söylediği sözlerin burasında biraz durmak gerekiyor. Çünkü diziyle ilgili en göze çarpan, çarpacak olan eleştirilerden biri, söylendiği gibi olayların 1998’de geçip geçmediğidir. Spotify’da oluşturulmuş ve çoğu doksanlara dahi ait olmayan 58 şarkılık bir Aşk 101 listesi var. Ve dizide okunan şiirlerin, çalınan dinlenen şarkıların büyük bölümünün iki binlere ait olması, aslında hikâyenin güçlü kılınması içinmiş. Senarist ve yönetmenler, müziğin dramatize ediciliğinden çokça, sıkça, fazlaca yararlanmalarını bu şekilde mantığa bürüyorlar ve döneme uygun olma, olmama irdelemesine peşinen set çekiyorlar.

13


14

Bunun büyük bir yalan, dahası pazarlama tekniği olduğunu vurgulamak zorundayız. 1998’de geçtiği ve internetsiz, cep telefonsuz doksanlar naifliğinin anlatılacak olduğu söylenen Aşk 101, bu haliyle Y kuşağına; zamansızlık iddiası ve neredeyse tamamı iki binlere ait davranış, olay, sözcüklerle var edilen karakterlerle de bugünün genç kuşağına pazarlanmaktadır. Yeni Türkiye’nin sinemacı, televizyoncu kuşağından başka türlüsü elbette ki beklenemezdi. Bu ön planda olan beş kişilik ve 17 yaşındaki karakterleri canlandıran oyuncuların seçimi de tamamen pazarlamacılıkla alakalıdır. İsimleri saymak gereksiz; hepsi Instagram kuşağının ekranda görmekten mutlu olduğu, seyircisi garanti kişiler. Bunların yanına, bütün oyunculuk yaşamı gençlik dizilerinde geçmiş Kaan Urgancıoğlu ve güzeller güzeli partneri Pınar Deniz de eklenince kadro tamam oluveriyor. Bununla birlikte, şu da var ki, Aşk 101, Ay Yapım’ın belki de en ucuz işidir. 1998 senesi ile alakalı hiçbir şey dizide yok. Tek bir mekân dahi tasarlamamışlar. Okul, ev gibi kapalı ve vapur, basketbol sahası gibi yakın çekimlerle arkası, sağı solu gizlenen mekânlarda geçiyor bütün sekiz bölüm. Zamansızlık hissi yaratma çabasından galiba. Ne hoş bir söylem bu da; diziye yapılacak her eleştiriyi karşılayabiliyor. Ancak… Tam burada, bu, doksanlar mı değil mi, konusuna istinaden; yine “muhalif” hatta “solcu” BirGün gazetesinin “Aşk 101 parlatma seansları”na katkısını anmak elzem oluyor. Dizi oyuncuları ile röportaj yapılan gazetede, röportaj başlığı, oyunculardan birinin ifadesinin bire bir aktarımı ile teşkil edilmiş çünkü: “Aşk 101 dizisi oyuncuları BirGün’e konuştu: 90’lar rüzgârı esecek!..”


15

Meselenin ne olduğunu anlatmış olduk; ama tekrarlamak gerekirse, Aşk 101, doksanların iki binler kafasıyla, başka deyişle yeni Türkiye ruhuyla pazarlanmasıdır. Ay Yapım’ın ve kadrolu yönetmenlerinin, senaristlerinin cebini şişirmesidir. Ama bunları dile getirmeye, dile getirenlere kulak vermeye ne gerek var değil mi? Hepimiz, “solcu” BirGün gazetesinin güncel Pazar ekinde konuyla ilgili kalem oynatan “solcu” Murat Tırpan’ın çağrısına kulak vermeliyiz: “Böylesi sıra dışı dönemlerde her zaman hayatın dertleriyle bizi meşgul eden sağlam, klasik filmler izlemeye çalışmanın çok da gereği yok. Sıcak bir içecek hazırlayıp koltuğa gömülün… Bazen küçük bir regresyon yaşayıp geri dönmek gayet öğretici olabilir. Aşk 101’e bir şans verin derim.”


16

Ama her şey bu kadar basit mi?..

Dünyayı değiştirecek cüreti kendinde bulanlar, bulduğunu söyleyenler en azından, bu kadar aciz, umursamaz mı olmalı? Vasata, ucuza, bayağıya bu kadar kolay mı tav olmalı? Aşk 101 bir yana, kültür sanat, edebiyat, sinema üretimlerinde, bir solcu ile bir liberalin beğenileri, zevkleri nasıl bu kadar benzeşebiliyor? Hürriyet Gösteri ile Evrensel Kültür dergileri, Radikal ve BirGün gazeteleri nasıl aynı çizgide olabiliyor? Kültür sanat sevicilerinin, solculuk satıcılarının dilinden düşürmediği Gramsci, neden en ihtiyaç duyulan anda hatırlanmıyor?


17

Aşk 101’e dönersek… Bu doksanlar pilavının çok su kaldıracağı aşikâr. Üç yıl önce bir vesile ile konuyla ilgili birkaç söz** etmiştim. Ancak Ay Yapım’ın doksanlara el atması gösteriyor ki Aşk 101 henüz başlangıç. Doksanlar pazarlama işinde yolun henüz başındayız. Doksanlar nesli diye tabir edilenler olarak, bizler, kendi sözümüzü söyleyemediğimiz sürece, yapımcılar ve pazarlamacılar, anılarımızı savurmaya, onlardan para kazanmaya devam edecekler.

** https://www.ekdergi.com/cocukca-bir-utopya-arayisi-doksanlari-ozlemek/


18

Yalnızın Denemeleri Batuhan Suiçmez


Günleri saran taze ışığım benim, Ey aklımın dolambaçlı teranesi; Bilirim adın, adınla çınlar bulutlar Ve en acısı yağmurların ancak Yanaklarımdan dudağıma akar. Madem yaşamak vesikasız, hayat geçersiz; Satılsın o zaman söylenen sözler çarşıda. İnsan neyin kavgasını verir ki yerli yersiz; Ayak bulutta, baş gökte, güneş suratta. Kimiyse ölür gider yeryüzünde kimsesiz. Ben kalmışım birer başıma, Ellerim dilimdir benim, gözlerim dilim; Birçok kişi sayarlar beni onlarla. Öyleyse neyim insana benzer ki benim Madem kalmışsam binbir parça. Çeker gelir yine kana benzer gök, Balçıktan çıkarır insan benzeşi yüreğini; Ey ustaları, ey heykeltıraşları bedenin, Bir bakıp benim biçimsiz suratıma İnsan şekli çıkar mı bana söyleyin. Güneş ne diye kavuruyor binaları, Bir cenaze midir âşığın doğrulduğu? Bir bakın titreyen sesi mi o davulun Yoksa bozuk bir ritim mi de bu yaşam Hep aynı acıklı ezgiyi tekrara durur. Ne söylesem ancak safsata. Herkes gökte çekilmiş bir tanrıyı arıyor. Bense buldum onu yeryüzünde; Bakın, bir köşeye çekilmiş Ebedi yalnızlığına ağlıyor.

19


20

Gök de çekilir, bulut da; Ey yüce yaratıcı, neye ağlarsın? “Gök de benim, bulutlar da; Her şeye kudretim vardır ama Benzerimi ben bile yaratamam.” Öyleyse ne ararım ben balçıkta, Bir insan maskesi mi bulduğum? Ey sevmiş sevilmişler bilin ki Bir ben kaldım koskoca dünyamda, Ben de kalkıp kendimi unuttum. *** Fotoğraf: Bir Başka Ülke (1971) – Daido Moriyama


Sivil Köfte Efe Eğilmez

Kazım köfte pişiriyordu ve o gün ilk defa… Evet, yıllar sonra ilk defa köftenin kokusunu almaya, soğanın kekreliğini, iri domateslerin ağırlığını, kimyonun enfes kokusunu duymaya başladı. Sivil polis olarak direnişçilerin arasında bulunuyor ve köfte satıyordu, yine… Bazı pazarlar, eşi ve aile dostlarıyla yapılan mangallarda mangalcı başı olduğu yetmiyormuş gibi, küçüklüğünden beri hayalini kurduğu polisliği de köfteci olarak icra ediyordu. Elbette böyle olacağını hayal etmemişti. Çocukların düşlerini bulandıran, gerçeklikle bağlarını kopartan o alçak Amerikan filmleri… Yakıcı bakışlarının üzerini örten damla gözlükleri, bedenine sıkı sıkıya yapışan üniforması, siyah

21


22

botları, belinde taşıdığı silahıyla ağzını yaya yaya konuşan fakat vazifelerinden bir an için ödün vermeyen, cesur, disiplinli ve yakışıklı bir polis olmayı düşlemişti hep. Üzerinde üniforma olmasa, gözündeki gözlükler fazlalık olarak görülse de olurdu. Ama silah? Bir silahı olmalıydı. Elbette bir silahı vardı ancak sekiz yıldır hiç kullanmamıştı bu silahı. Evet, Kazım sekiz yıldır köfte pişiriyor ve ülkenin güvenliğini bu şekilde sağladığını düşünüyordu. Direniş, durmadan koşuşturan bir çocuk gibi dolanıyordu sokaklarda. Kazım yorgundu. Günlerdir devam ediyordu gösteriler ve biteceğe de benzemiyordu… Artık milyonların bir ağızdan haykırdığı sloganlardan, söylediği marşlardan, polis müdahalesi olduğu vakit çığırtmalarından yorulmuştu. Sanki bir köprü vardı ortada ve Kazım köprünün hangi tarafında durduğunu bilmiyordu. Yine bir hareketlilik baş göstermeye başlamıştı. Hemen arkasında cılız bir adam: -Yuh size be! Yuuuuh! Diye bağırdı polislerin olduğu tarafa doğru, ayıp be! Ayıp bu yaptığınız! Kazım bir an için irkildi. Ancak üzerine alınmıyordu bu sözleri. Oysa alınması gerekirdi: Çünkü kendisi de, şu anda tepkilere, küfürlere maruz kalan meslektaşları kadar suçluydu en az. Hatta onlardan daha da suçluydu belki de; neticede direnişçilerin arasına sızmış bir polisti! Ne var ki artık bir polis olduğunu duyumsamıyordu: bir köfteciydi o! O kadar uzun zamandır köftecilik yapıyordu ki… Artık küfürleri üzerine alınmasına gerek yoktu. En azından, o böyle düşünüyordu… Sert bir müdahale başlamıştı ve Kazım köfte satmaktan illallah etmişti. Köprünün bir tarafında olmak istiyordu artık. Fakat bunun için, öncelikle şu anda hangi tarafta olduğunu saptaması gerekirdi ve o, sanki köprünün tam ortasında duruyordu. Bunu yavaş yavaş sezinliyordu.


Tuhaf bir şeyler oluyordu memlekette. Sanki çiçekler bir farklı açıyor, ay bir farklı batıyor, insanlar bir ayrı bakıyor ve çocuklar bir başka, bambaşka doğuyordu.

İlk günler göstericilere sinirliydi.

İkinci gün öfkelenmeye başlamıştı.

Üçüncü gün, ne yalan söylemeli… Silahını çıkartıp etrafı taramamak için zor tutmuştu kendini… Beşinci gün onları kesin olarak tedhişçi olarak görüyordu. Şimdiyse… Sanki köfte bir farklı kokuyordu: “Baharattan olsa gerek” Diye düşündü… İnsanlar kaçışmakta, gazın kokusu tüm meydanı boğmaktaydı. Ama Kazım oralı bile değildi… Bakmıyordu çevresine, köftenin üzerinde tüten duman, biber gazının dumanına karışıyordu.

Domatesleri güzelce dilimliyor.

Biberleri ortadan ikiye kesiyor.

Soğanları ekmeğin içine yerleştiriyor.

Tuzu köftenin üzerine şöyle bir serpiştiriyordu. Cız…! Bız…!

Sanki domatesler, biberler, soğanlar o doğrasın diye varlardı. Kendini köfte pişirmekten, köftenin o mis gibi, ağır kokusunu içine çekmekten alamıyordu. Ama içine çektiği köftenin kokusu gazın kokusuna karışıyor, Kazım bir kez daha arada kalıyordu. Cız…! Bız…! Kimsenin köfte aldığı yoktu. Direnişçiler canhıraş bir şekilde kaçışıyorlardı… Ama yine de köfteyi muntazam bir

23


24

şekilde pişirmeye özen gösteriyordu Kazım. Boğazı yanmaya başlamıştı: İnsan bir türlü alışamıyordu şu merete!

Büyük bir bağırış çağırış… Koşuşturmaca ve gürültü…

Çiçekler büyüyor,

İnsanlar görüyor,

Çocuklar doğuyor,

Ve ay, batıyordu…

Göstericilerin arasından yaşlıca, yürümekte dahi güçlük çeken bir adam polislerden kaçarken bir taşa takıldı, yere düştü… Bir yandan gazın etkisiyle tıkanan nefesini düzlemeye çalışırken, bir yandan doğrulmaya uğraşıyordu… Ama doğrulamıyordu. İki üç kişi güç bela yerden kaldırdılar onu: -Allah belanızı versin beee! Kazım’ın gözlerinden bir damla yaş geldi. Yıllar sonra bir ilkti bu. Bir de babasından ilk tokadını yediğinde ağlamıştı. Tuhaftı… Damla gözlükleri, üniforması, hatta… Hatta silahı bile olmasa olurdu. Ama yıkılacak bir köprünün tam ortasında durmak… Hayır, işte bu delilik olurdu! Cız…! Bız…! İri iri damlalar düşüyordu yanaklarına. Ortalığa salınan gaz kapsüllerinin ekşi ağırlığından mı, soğanın keskin kokusundan mı, kim bilir… Bereket, köfteler yavaş yavaş pişiyor, büyük bir çığlık, bir bebeğin doğumunu andıran bir çığlık yankılanıyordu sokaklarda.

Kazım köfte pişiriyordu o gün, ilk defa… Cız…! Bız…!

*** Fotoğraf: Cem Ersavcı (2013)


25 Kesilen Nilgün Zülfü Işık


26

Yıllar öncesinden ideallik hayallerine hizmet eden bir söylemle gaza gelip bir kitap alırsanız eğer, bu kitaba yönelik beslediğiniz duyguların geçmemesi için, o kitabı okumaktan kendinizi soyutlayabilirsiniz. Çünkü okursanız sanki o sizi yaşamaya bağlayan ütopyanın kaybolma tehlikesini hissedersiniz. Bu yüzden o kitabı okumayı hep sonraya saklarsınız. Kendinden kaçmanın başka bir versiyonu diyelim bu duruma. Kendimden kaçmama kararı sonrasındaki çabalarımın bir serüvenini oluşturan bu olguda pencereme uğrayan aşağıdaki alıntıdan esinlendiğim bir yazı oldu bu seferki, buyurunuz. ‘’Yaşamseverliğin gelişmesi için, insan güvenli, adil, eşitlikçi ve uygar bir toplumsal bağlamda yaşamalıdır. Buna göre insan onurlu bir yaşam sürmek için, öncelikle kendi yaşamına yön verme gereksinimi duyar. Kişinin elinden bu hak alınırsa, insan başkalarının amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları bir araç haline gelir. Böyle bir yaşam biçimi, insanın yaratıcı özünü ve sevme yetisini kötürümleştirir. Burada temel sorun, insanın sağlıklı gelişmesi için kaçınılmaz önkoşul olan özgür yaşama hakkıdır. Özgür olmak, bütün insanların toplumun etkin ve eşit haklara sahip birer üyesi olarak yaşaması demektir. Aksi takdirde…….’’ (Aydın:10) İnsan, eylemlerinde, kendi iradesi ve isteklerinin farkında olarak bir tercihte bulunduğunda, ahlaki olarak bir tavır sergilemiş olur. Onurlu yaşamın anahtarında, bu yolda iken, başkalarının maşası halinde eylemlerde bulunmamak yatar. Bir başkasının özgürlüğünü tehdit eden yaklaşımlarla çevremize etkilerde bulunduğumuzda, etrafımızdakilerin bizlere samimi ve dostça davranışlarda bulunma ihtimallerini azaltmış oluruz. Zorla düşman yaratmak gibi bir şey bu. Kişilerin onurlarına saygı duyarak yani kendimizi, onların özgür iradeleri üzerinde hüküm sahibi kılmadan yapacağımız etkileşimlerde, kişilerin kendi karakterlerini sergilemelerine fırsat tanımış oluruz. Ve onları tanımamız daha kolay olur.


Bu durumda kimse birbiri üzerinde sahiplik iddiasında bulunmaz veya biri mağdur duruma düşmez; sağlıklı iletişim gerçekleşir. Ancak bazı insanlara iletişimin bu türü zor gelir. Sonradan etkileşime geçtiği insanla bir daha etkileşime geçme ihtimalinin yok olmasını yaşam tehdidi olarak algılayan bu insanlar için, hep sevilen sayılan konumunda olmak, hayran olunan vazgeçilemeyen taraf olmak, hayati önem taşır. İlişki kurulmadığı zaman değerinden bir şey kaybetmemiş olacağını kavramakta zorlanır. Kendi değer algılarında problem olan bu kişilerin analizini yetkililere bırakıyorum. Dolayısıyla ilişkilerinde bu rolü oynamaktan ve karşı tarafı ağlarına çekme telaşından, düzgün bir ilişki kurmakta zorlanırlar. İlişkide bulundukları karşı taraf gittiğinde ise gidenler çoktan suçlu olmuştur. Çünkü onlar mükemmeli oynamış, karşı tarafın bütün isteklerini yerine getirmişlerdi ve buna rağmen gittikleri için gidenler nankördü (Gruptan ayrılanları lanetlenmiş kişiler olarak ötekileştiren oluşumları hatırlayınız). Hâlbuki daha en başından karşıdaki kişinin iradesini görmezden gelerek yapılması planlanan rollere göre davranışlarda bulunmanın ve beklemenin yani onursuzluğun da bir bedelinin olacağını nasıl hesaplayamadı o ‘’Mükemmel! Kişi’’ hayret doğrusu! Şöyle cevap verelim o zaman: çünkü o kişi zaten onursuzluk bataklığında yüzdüğü için, yaptığı şeylerin onursuzluk derecesini, kendi onursuz davranışlarını esas alarak verecektir. Kendi kendisinin yapmasına izin verdiği onursuz davranışlara, ‘’onursuz davranışlar’’ olarak mı ad verecekti yani? Bu kişiler, onurlu yaşama nasıl geçecek de, nefes alıp etraflarına nefes vermeye başlayacaklar çok merak ettiğim bir konu! Enkazlar, nasıl temizlenir? O enkazda var olan çürükçül bakteriler, canlı kalıntılarını temizler de, cansız yığınlar ne olacak? Başka bir yere taşınmaktan daha yararlı olanı geri dönüşüm ise, bu geri dönüşümün, neye hizmet ettiği de o geri dönüşümün yararlılık oranını belirleyecekse ve eğer bu

27


28

yararlılık derecesi de, bu işin değerini belirleyecekse, bu enkazdan yarar bekleyenler buyursun beklenti ve değerleri ortaya koysun! Gördüğünüz, cansız bir var oluştaki değer belirleme oranları üzerinden ona ne paha biçildiği. Peki, bu işi yapanlar, canlı nesneler üzerinde de bu şekilde paha belirleme işini yapmak istemeyecek mi? Elbette ki bunu yapabilmek için, kişilerin öncelikle kendilerini ortaya koyabilecekleri ifade gücünü ellerinden almalılar ki, onları cansız nesnelere benzetebilsinler. O yüzden, hüküm sahibi olmak istiyorlar. Hükmetmek üzerine takıntılı şekilde kafa yoran bu insanların sizi sokacakları durumları önceden kestiremezseniz, o durumlara geldiğiniz vakit, gitmek için çok geç olabilir; belki nefesinizi kesmişlerdir! Çünkü insan, nefes borusu kesildikten çok kısa bir süreliğine daha düşünmeye devam etmekte. Bu yüzden nefesinizin kesildiğini fark etme şansınız bile var. Çünkü siz, CANLISINIZ! Canlılığımızı hatırlatan -ifade ve irade gücümüze olan inancımıza hitap eden- sanatlarla nefes almamız dileklerimle! Nefesiniz kesilmesin. Alıntı: Aydın, A. (2011). Eğitim Sevgidir, Pegem Akademi, Ankara *** Görsel: Beklenen (1966) – Lucio Fontana


Gelecek Olan Ersin Yurtseven

İlk Tanışma Tarih 15 Aralık 2019’u gösterdiği sırada İstanbul un Tüccarbaşı sokağında insanlar bir gürültünün etkisi ile korku ve meraka kapıldılar. Onlarca şimşeğin aynı anda çakmasına benzeyen gürültü evlerdeki televizyonların sesini bastırdı. Uzaklardaki sokaklarda arabaların sesleri hâkimiyetlerini

29


30

yitirdi. Güneşin bulutların arasından verdiği selam bundan hava durumunun sorumlu olmadığını gösteriyordu. Bir süre durup dinleyen insanların büyük çoğunluğu yine gündelik yaşamlarına devam etti. Kendilerinden yapılması istenilen şeyleri yine kendi varlıklarını devam ettirmek için bazen farklı yollara sapsalar da yapmak için yollarına devam ettiler. Bir kısmının ise daha yakın oldukları için görmüş olduklarına inanamasalar da geçip gitmeye niyetleri yoktu Polisler ihbar üzerine olayı araştırmak üzere sokağa girdiler. Hiçbiri o gün ağaçların daha canlı olduğunu fark edemedi. Sirenler yüzünden bastırılan kuşların neşeli seslerini de fark edemediler. Gökten gelmeyen gök gürültülerinin ve görüldüğü iddia edilen bir devin peşindeydiler. Sesler karakola kadar gelmeseydi ve ihbar sayısı çok olmasaydı bu kadar istekle gelmeyeceklerdi. Kendilerince tuhaf bir canlının gri tişörtü mavi pantolonlu hafif kel bir adam ile olan sohbetine tanık olduklarında tek yaptıkları durup izlemek oldu. Elleri tuhaf canlıyı tek başına gördüklerinde tutacakları tabanca yerine telefonlarını yan pozisyonda tutuyordu. İşi çekim yapmak olanlar geldiğinde polisler de kendi işlerine yani kalabalığı uzak tutmaya döndüler. O sırada söylenebilir bir isim ile tanınmak isteyen canlı kendini Capri (Kapri) olarak tanıttı. Bu ismi insanların büyük savaşta ilk kaybettiği toprak olarak tarihe geçen ada olduğu için seçmişti. 3 metre olan boyu Capri ’yi ihbar edenlerin dev tanımına uyuyordu fakat ona sadece dev demek yetersiz kalırdı. Vücudunun tamamı kürk ile kaplıydı. Capri ilk izlenim için özenle kürkünü taramış olsa da yaptığı yolculuk ardından gri, siyah ve beyazlar ile kaplı kürkü bozulmuştu. Dağılımında belirli bir düzen olmasa da bu renkler yaşı gereği siyah ağırlıklıydı. Kuyruğunu ve daha açmadığı halde sırtındaki kanatları saymadığınızda vücudunun kalanı insanı andırıyordu. Yanında spor çantasını andıran, dışı farklı bir deriden yapılma bir eşyası vardı. Sesi pürüzsüz ve


masum denebilecek bir tondaydı. Yüz hatlarının yuvarlaklığı ve merakla açtığı gözlerindeki ışıltı etrafındakilerin gönlünü almaya yetti. Capri bağdaş kurarak olduğu yere oturdu. Kendisinden araca girmesini yedinci kez isteyen polis memuruna baktı. Yerel yönetim ile ters düşmek istemiyordu. Sonuçta geliş amacı daha fazla sorun çıkarmak değil çıkacak olanlara müdahale etmekti. Tabii biraz da gezmek.

Lütfen, kalabalık daha da artmadan benimle gelin.

Ama burada şimdiden arkadaş edinmeye başlamıştım.

Bir eliyle gri tişörtlü mavi pantolonlu hafif kel adamı gösteriyordu. Kalabalığın içinden muhabirler de dâhil olmak üzere soru yağmuruna tutanlar vardı fakat Capri polis memurlarının oluşturduğu çemberin içinde kalanlar ile konuşuyordu. Komiser bu kez daha ısrarcı bir tonla söze girdi. Burada kalamazsınız. İnsanlar korkmaya başlamadan benimle gelin. Ne olduğunuzu anlamamız gerekiyor. Zor kullanmak istemiyoruz. Farklı göründüğümü biliyorum ama benim de sizin türünüzden olduğumu anlamanız için sormanız yeterdi. Evrim öncesi insanların farklı olacağını biliyordum ama bu düşündüğümüzden de fazla.

Lütfen…

Tamam konuşmamıza başka yerde devam edelim.

Capri iki büklüm bir şekilde bir kutuya tıkılmayı kabul etmedi. Işık saçan aracı görebileceği bir yükseklikte uçarak takip etti. Burası bildiği dünyaya hiç benzemiyordu. Beton ve metal yığını diye düşündü. Yine de hala güvenli olduğunu söyledi kendi kendine. İnsan egemenliğindeki bir dünyanın kötü

31


32

olabileceğini aklına bile getirmek istemedi. Geçmiş uygarlıkların (ki şu an ziyaret ettiği de bunlardan biriydi) bulundukları dünya ile ilgili yaptıkları tahminlerine göre felaket öncesi Dünya hala yeterli kaynaklara sahip olmalıydı. Daha fazla polis aracının olduğu bir yere yaklaştılar. Oraya gireceklerini düşünürken araba yolunu değiştirdi. Yol uzadığı için Capri’nin elindeki bavul gittikçe ağır gelmeye başladı. İsterse bavulu günlerce tutabilirdi ama yapabiliyor olması yapmak istediği anlamına gelmiyordu. Eski insanlara göstermek istediği tonla şey vardı ama bavulunu sığdırabildiği kadarını alması gerekiyordu. Daha fazla eşya ile gelmesi hem taşımayı güçleştirecek hem de yolculuğu tehlikeye atacaktı. Kullandıkları arabalar kesinlikle kendi zamanındakilere benzemiyordu. Kâğıttan yapılmış gibiydi. Köprünün yanından uçarken denize girme isteğine zor hâkim oldu. Korkmadan deniz üstünde uçabilmek bile bir mucize gibiydi onun için. Binaların sıkışıklığı ve düzensizliği göz zevkine uymasa da daha önce görmediği şeylerin büyüleyici etkisi altındaydı. İlk karşılaştığı tüysüz ve renkli şeyin kendini insan olarak tanıtması başta hayal kırıklığı olmuştu. Fakat yumuşak derilerine ve gelişmemiş beyinlerine rağmen iyi iş çıkarmışlar diye düşündü. Hayvan türlerinden bazı örnekler almayı unutmamalıyım dedi kendi kendine. Dönmeden mutlaka örnekleri almalıydı. Polis aracı sonunda bir binanın önünde durdu. Capri binanın önünde yazana pek bakmadı ama baksaydı orada F tipi hapishane yazdığını görebilirdi. Dostane Bir Uyarı Dakikalardır yer altındaki bir odada bekliyordu Capri. Çantasını kaldıramadıklarında istedikleri yere bırakması gerekmişti. Beklerken dişleri karıncalanmaya başladı. Dilini sivri dişleri arasında gezdirirken bir yandan da etrafına bakıyordu. Oturduğu büyük yumuşak şeyin buraya sonrada


kendisi için getirildiği aşikârdı. Birazdan karşısına gelecek kişinin sandalyesini de hazırlamışlardı. Aslında beklediği karşılama çok başkaydı. Bu zamandan biri kendi ülkesine gelseydi hemen bir ziyafet yapılırdı diye düşündü. Gerçi ziyafet için özel duruma gerek yoktu. Doğruyu söylemek gerekirse yaşaması için gereken enerjiyi arada bir meditasyon yaparak da alabilirdi fakat yemek yemenin ayrı bir anlamı vardı. Takım elbiseli biri odaya girdi ve kendisine ayrılan sandalyeye oturdu. Konuşmaya başlamadan önce karşısındakini dikkatlice süzdü.

Merhaba. Ellerini birbirine doladı ve iyice sıktı.

Merhaba.

Ben Büşra. Buraya seninle konuşmak için geldim. Nasıl biri olduğunu ve nereden geldiğini merak ediyoruz. İş birliği yapacağını umuyorum. Elbette sorularınızı cevaplayacağım ama yerinizde olsam nereden değil neden geldiğimi merak ederdim. Söyleyeceklerim yakın geleceğiniz için oldukça önemli bilgiler. Sırasıyla söyleyeyim. Gerçek ismimi telaffuz ettiğimde size anlamsız gelecektir o yüzden bana Capri diyebilirsiniz. Bugün Elbruz Dağı olarak bildiğiniz yerden geliyorum. Fakat çok daha farklı bir zamandan.

Rus kökenli misiniz?

Anlamadım.

Mensup olduğunuz ırkı sordum. Soyunuz Ruslara mı dayanıyor? …. Ülkenizin adı nedir? Sanırım dilinize çevrilince Dağ Atölyesi oluyor. Yok olmuş… Şey, yani eski dillerdeki anlamı bu.

33


34

Peki, neden geldiniz.

Benim tarih kitaplarından okuduklarım sizin karanlık geleceğiniz. İnsanlar öldürülüp sürgün edecekler. Peki, sizin bu olaya etkiniz tam olarak nasıl olacak. Bunu engelleyebilirim. Kabul ederseniz insanlar ölmekten ve sürgün edilmekten kurtulabilir. Ancak evrim geçirmeyecek ve olduğunuz gibi görüneceksiniz. Gördüğüm kadarıyla bu halde gayet iyi ilerlemişsiniz. Bize tam olarak ne saldıracak? Neye hazırlıklı olmalıyız? Hayır, hayır bu kazanabileceğiniz bir savaş değil. Bu ya olmayacak ya da kaybedeceğiniz bir savaş. Daha önce savaştığınızı sanmıyorum. En azından bu kadar ciddi olan bir tanesi.. Bizi gerçekten tanımıyorsun. Yaşadığın yerden biraz daha bahsetmeni istiyorum. Şu bize yani insanlara saldıracak olandan bahset. Ahh lütfen bana biraz zaman verin. Sanırım buraya gerçekten çok az bilgi ile geldim. Daha önce etkilerinin az da olsa görünmüş olması normal ama bizzat kendisiyle savaşmış olamazsınız. Tarihi bilgilere ihtiyacım var ve de ülke dediğiniz yapıların işleyişine. Burada olup bitenleri öğrenmeden kıyaslama yapamam. Zamanımız hala var. Son seçim yine sizlere ait olacak. Ben.. Ben sadece olanlara seyirci kalmak istemiyorum. Bir seçeneğiniz olsun. Siz bunlar ile düşünür ve kaynakları toparlarken ben de biraz etrafı dolaşırım. Bu şekilde etrafta dolaşmana izin veremeyiz. Gözleriniz oldukça kısıtlı görüyor. İstediğim zaman sizin göremeyeceğiniz bir hal alabilirim.


Büşra bir süre sessizce durdu. Gelen izni Capri ye iletti. Capri ’nin bu izne ihtiyacı yoktu kendince ama nezaket gereği teşekkür etti ve dışarı çıktı. Soğuk ve rüzgârlı havaya alışkın vücudu havada keyif turu atarken iyice gevşedi. Kendi sıcaklığını kontrol edebildiği için ilkim değişikliğinin yan etkisi olmadı. Denize büyük bir coşkuyla daldı. Öyle ki bazıları bu dalışı fark etti ama anlamlandıramadılar. Capri gün boyunca suya dalıp çıktı ve çeşitli yapıları ziyaret etti. Capri tam da söz verdiği gibi gün batımından önce aynı yere döndü. Bütün gece kendine verilen bilgileri inceledi. Öğrendikçe yüzü asıldı. Bazı yerlerde mola vermesi gerekti. 2 defa kendini tutamayıp kustu. Tek yaptığı açıklama bilgi kaynaklarını bitirince konuşmak istediği oldu. Capri sabah olduğunda üstün bir hızla taramış olmasına rağmen tüm kaynakları bitirememişti. İçini büyük bir korku kapladı. Artık atalarının yanında olmak ona huzur vermiyordu. Yine de yapmaya geldiği şeyi yapmalıydı. Yine dışarı çıktı fakat bu sefer günün 7 saatini savaşların yaşandığı yerleri gezmek ile harcadı. Pek çok ülke gezdi. Farklı ülkelerin farklı savaşları, kahramanları ve düşmanları vardı. Tek ortak nokta ise insanların ölüyor olmasıydı. Savaşların sadece ülkeler adına yapılmadığını da okuyarak öğrenmişti. Çok basit bir sebepten dolayı bir insan diğerini öldürebiliyordu. Bunlara denk gelmediği için kendini şanslı olarak görüyordu. Yine de kimse kendine zarar vermeye çalışmamıştı. Dışarı çıkmasına müsaade ediliyordu. İnsan davranışlarının kötü değil sadece karışık olduğunu düşündü. Sonuçta insanları yaşadıkları dönemin çeşitli etkenleri ile birlikte yargılamak gerekiyordu. Davranışlarındaki zarafeti fark etmemek elde değildi. Kusurlu olmaları değer vermesine engel olmuyordu. Dışarıdan çok kalabalık ve karmaşık gözükseler de ne yaptıklarını biliyor gibiydiler. Kullanılan teknolojinin basitliği çok hoşuna gitti. Rastgele kapalı bir bilgisayarı 6.500 metre yükseklikten

35


36

açtı. Doğrudan kaynağa bağlanmak tehlikeli olabilirdi. Var olan her enformasyona bakabilecek durumda değildi. Denk geldiği bazı verilere anlam veremedi. Hangi dönemde olursa olsun hiç işe yaramayacak şeyler ile doluydu. Bilgilerden bazılarının birbirine karşı olduğunu daha önce kendine verilen kaynaklardan zaten biliyordu ve bu normaldi ama sadece zarar vermek için yazıldığı belli olanlara anlam veremedi. Gerçi zarar vermeye artık şaşırmamam gerekiyor diye düşündü. Dönmeden önce göz zevkine uygun bazı yerleri gezmek istedi. Bunlardan bazıları insanların yaptıklarıydı bazıları da kendiliğinden ziyaret etmeye değer yerlerdi Yine söz verdiği gibi güneş batmadan önce döndü. Bulunduğu yerden bina içindeki konuşmaları duyabiliyordu fakat onların bunu bilmediği çok açık bir gerçekti. Kendisi hakkında tartışılıyordu. Fazla dürüst olduklarından yakınıyordu bir tanesi. Her şeyi öğretmek zorunda olmadıklarını ekledi diğeri. Dışarıda ne yaptığını merak ediyorlardı. Bir süre daha uzayabilecek olan tartışmayı Büşra bunu tartışmanın kendilerine düşmediği uyarısı ile kapattı. Onlar sadece işlerini yapıyorlardı. Getirdiği çantayı daha açamadıklarını ve kendisinden korktuklarını Büşra yanlarından ayrıldıktan sonraki konuşmalarda anladı. Büşra içeri girdiğinde Capri noktalardan kendiliğinden çocuksu bir sevinç ile gezdiği güzel yerleri anlatmaya başladı. Yaptığı çıkarımları söylemenin zamanı olmadığını biliyordu. Tarihin Kanlı Hikâyesi Kendisine verilen yemeklerin boyutu küçük gibiydi ama çeşitleri oldukça fazlaydı. Her birinin farklı kültürlerden olduğunu öğrendi. Yemeğinin ardından yanına gelen Büşra ya baktı. İlk olarak tarihi yani kendi geleceklerini öğrenmek istiyorlardı. Capri anlatmaya başlamadan önce çantasını yanına aldı.


2020 yılı. Ülkemizin kurucusunun dediklerine göre her şey o sene başlamıştı. Gelmek üzere olan şey bir yaratık. Dünya üzerinde her canlının kendine denk düşmanı vardır. Bizlerin, yani insanların doğal düşmanı oldukça geç uyandı. Verdiğiniz kaynaklara göre vücudunun yaydığı doğal saldırılar insanlığı defalarca uyarmış. Gripler, hummalar ve vebalar. Sars adını hatırlıyorsunuzdur. İnsan bünyesine zararlı tonla bileşen. Hepsinin kaynağı bir. Yeni bir tane daha gelmek üzere. Dünya yıla onunla birlikte gözlerini açacak. Gördüğüm kadarıyla insanlık oldukça ilerlemiş fakat ona bildiğiniz yöntemler ile saldıramazsınız. Kurşunlarınızın türünü değiştirmeniz gerekiyor. Capri çantasına uzandığında çanta birden açıldı. Capri çantadan içi beyaz bir sıvı dolu şişe çıkardı. Yanında da özenle yazınmış kullanma talimatı vardı. Yarısına yakın bir kısmı sıvının hemen özelliğini yitirebileceği için yapılmaması gerekenler ile doluydu. Onu sol yanına bıraktıktan sora söze devam etti. İnsanların gücünü azaltmak için yayılacak olan virüs başta sahipsiz gibi görünecek. Virüsün en hâkim olabildiği noktalardan yaratıklar saldırıya geçecek. İnsanların aksine o kendi kendine evrimleşebilip alt türlere bölünebiliyor. Bölünme öncesinde yaşananların bir kısmının bilgisi günümüze kadar geldi. İlk olarak insanlar evlerine kapanmışlar. Bulaşma riskinin azalması için birbirlerine yaklaşmayıp hayatlarına uzaktan devam etmişler. Fakat sürekli yaratıcısı tarafından geliştirilen ve yayılan virüse karşı pek şansımız yokmuş. Büyük bir salgın halkları evlerine sürgün etmiş ve ülkeleri içinden çıkılmaz bir duruma sokmuş. Tedavi edildiği sanılan insanlar tekrar zayıf düşmeye başlayınca panik ortamı hâkim olmuş. İnsanların sıcaklık algıları, nefes alma yetenekleri ve düşünme yeteneklerini engellemeye çalışan salgın çoğunluk üzerinde

37


38

etkili olmuş. Yaratık kendi alt türlerinin farkındaydı ve bunların kolayca hâkimiyeti ele geçireceğini sandı. Türünün devamının kendisi kadar zeki olmadığını ve insanların yapılarında olmayan yetenekleri zekâları ile edindiklerini tahmin edemedi. Alt türler oldukça güçlülerdi fakat zeki değillerdi. Hala daha çok basit şeyleri yapabiliyorlar. Konuşma yetenekleri veya bir şey üretme yetenekleri yok. Sadece başlangıçta sahip oldukları yaşam şekillerine bağlılar. Günümüzdeki hayvanlar gibi mi? Aslında bunun cevabını ben de merak ediyorum. Yaratıklar doğal içgüdüleriyle hareket ettikleri için sadece insanlar ve kendilerine saldıran canlılar için tehdit oluşturuyorlar. Zaman içerisinde değişen yapımız nedeniyle bizi tanımıyor ve haliyle saldırmıyorlar fakat onları hayvanlardan tam olarak ayıramıyoruz. Ruhsuz bir yaratık ve hayvan arasındaki ayrım bazen zor olabiliyor. Zaman içerisinde hayvanlar da değişmiş olabilir. O yüzden sizden hayvan örnekleri almak istiyorum

Yarın örnekler gelmiş olur. Lütfen devam edin.

Yeni senenin sonunda hastalık yenilmiş olacak. Fakat geçen süre zarfında… Capri ’nin gözleri dolmaya başladı. Ellerinin titremesini engellikten sonra konuşmaya devam etti. Kendi yaptıkları kafeslerde öldüklerini okumuştum. Buraya geldikten sonra bunu anlayabildim. Evler, arabalar ve daha ne olduğunu anlamadığım yapılar. Şanslı olanlar açlıktan ölecek ve diğerleri daha ne olduğunu anlamadan avlanılacak. Mevcut yönetimler savaş ilan edecek. Bilindiği kadarıyla yine aynı yılda son büyük savaş verilecek. İnsanlar kaybedecek. İnsanlar birbirlerinin üstüne basarak dağlara ve çöllere kaçacaklar. Kurtulanlar açlık ile mücadele edecek. Onlardan ve onların ilk hâkimiyet kurdukları alan olan denizlerden sürgün


edilmişiz. Sonrasında da topraklarımızı terk etmek zorunda kalmışız. Capri konuşmaya devam ederken sağ bacağı kısa bir süre titredi. Onlar ile nasıl savaşacağımızı zaman içerisinde öğrendik. Büyük aşamalar kat ettik. Her gün topraklarımızı geri almak için uğraşıyoruz fakat sayıları ve biyolojik yapıları açısından bizden üstünler. İnsan egemenliğindeki dünyayı geri alana kadar farklı bölgelerde yaşamayı sürdüreceğiz. Benim yaşadığım ülke de bunlardan biri. Dağ Atölyesi’nde diğer ülkelerin ihtiyaç duyabileceği şeyleri üretiyoruz. Büyük savaştan dağa kaçarak saklanabileceklerini düşündüler. Açlıktan ve soğuktan ölenler oldu. Yaratığın kendisi için ürettiği evrim enerjisi toprağa da işlemişti. Elbruz Dağı etrafındaki insanların tamamının yeryüzünden silinmemesinin sebebi ise başka bir bölgede yaratık tarafından toprağa işlenmiş evrim enerjisini insanların kullanmayı öğrenmiş ve toprağa değen herkesin bu enerjiyi kullanarak dönüşmesine yardım etmiş olmalarıdır. Zaman içerisinde dağın içine kurulmuş olan medeniyet sayesinde insanlığın devamı sağlanmış. Aslında herkes halinden memnun gibi görünüyor. Dağda bizi avlamak isteyen kimse yok. Kurulu bir düzenimiz ve yaşam şeklimiz var. Suyun içi hala tehlikeli olsa da tedbirli bir şekilde açık arazilerde uçabiliyoruz. İhtiyaç duyduğumuz maddelerin çoğu yaratıklardan karşılanıyor. Yine de yaşanmış bir katliama göz yumamam. İşte bu yüzden geçmişe, yani yanınıza geldim. Geleceğe gitmeyi denedik. Bizi bekleyeni görmek için. Fakat geri dönebilen olmadı. Gidebildiklerinden de emin değiliz. Belirsizlik içerisinde bir türlü mutlu olamadım. En azından bütün bunların yaşanmamasını sağlayabiliriz diye düşündük. Yaratık uyanır uyanmaz ölmesini sağlayabilirim. Ama onun ile birlikte insan evrimi de kalıcı olarak imkânsız olacak. Kimse o yaratığın ürettiği evrim enerjisini kopyalayamaz. Yine de evrimin hangi noktasında olursak olalım geliştirdiğimiz

39


40

teknolojiyi kısıtlayan bir durum yok. Elimizdeki imkânlar ile hangi vücutta olursak olalım yaşam barışçıl bir şekilde sürebilir. Yaratığın daha iyi etkilenmesi için onun uyandığı günde veya sonrasındaki günlerde onu öldürmem gerekiyor. Onu ben zorlayarak uyandırırsam yapısına benim enerjim katılacağı için onu öldüremem. Uyurken ise onu çevreleyen enerji yüzünden zarar veremem. O zamana kadar bizden istediğin bir şey var mı? Aslında şimdilik yapmamız gereken tek şey yeni yılı beklemek. Sonraki buluşmamızın yerinin açık alanda olmasını tercih ederim. Yeni yıla kadar size ülkemden bahsedebilirim. Geceyi kimsenin olmadığı bir ormanlık alanda geçirmeye karar verdi. O gece dünya üzerinde dolaşan tüm enformasyon kaynaklarını kendi cihazına kaydetti. Aynı gece tarihin akışına müdahale ettiği için yanlış yapıp yapmadığını düşündü. Geçmiş hiç düşündüğü gibi değildi fakat onları ölüme terk etmeyi haklı çıkaramazdı. Çimenliğe uzandı. Tek değişmeyen şeyin doğanın yaydığı enerji olduğunu düşündü. Bir yandan da çok sevdiği gelecekteki insanları düşündü. Eğer tarihi değiştirirse onların içinde doğduğu dünya kötülük ve güvensizlik dolacaktı. İki taraf da insandı fakat birinin iyiliği için diğerinin acı çekmesi gerekiyordu. Bunun kararını verme zorunluluğu kendisini tüm gece yoracaktı. Aklına insanların geçmişi hakkında öğrendikleri geldi. İnsanlar çok sayıda şey yapmıştı: Antlaşmalar, yardımlar, birlikte hareket edilen anlar, icatlar, uygarlıklar: Savaşlar, yağmalamalar, tecavüzler, işkenceler. Capri gözlerini sıkıca yumdu ve elleri ile çimenleri kavradı. Artık bunları düşünmek istemiyordu. Kimsenin hayatı bir diğerinden önemsiz veya önemli değildir. Evet, daha küçükken kendisine bu öğretilmişti. Yaşamında o geceye kadar bu cümlenin geçersiz olabileceğini düşünmemişti. Capri ’nin Aklına Dağ Atölyesi ile Kar Üssü arasında yaşanan gerginlik geldi. Dağ Atölyesi ’nin Kuzey Batı kısmında


kalan dağlık arazilerde geçmiş insanların Troll dedikleri şeye benzer verimli yaratıklar bulunuyordu. Dağ Atölyesi için ürünlere daha fazla taze hammadde demekken Kar Üssü için ise saldırı pratiği ve akşam yemeği anlamına geliyordu. Kar Üssü çok daha ciddi yaratıklara ulaşabilmesine rağmen teoride öğretilen saldırı ve savunma tekniklerini neredeyse tehlikesiz denebilecek bir yerde yapmak istiyordu. Dağ Atölyesi ürünlerin her zaman olabilecek en iyi kalitede ve uzun ömürde olması gerektiğini ve bunun için o yaratıkların özellikle derilerine ve kanlarına gerek olduğunu biliyordu. Tabii ki de insanlar gözlerini açtıkları yerde kalmıyor ve sürekli farklı yerlere kurulmuş ülkeleri gezerek kendilerine en uygun yerleri seçiyorlardı. Bulabilmişlerse yeni yerleşim alanında uygun yaşam şartlarını da oluşturabilirlerdi. Bu yüzden ülkelerin insanları yoktu. İnsanların diğer insanlara daha kolay ulaşması için çok sayıda ülkeleri vardı. Kimse bir yerleşim alanının çıkarları için başkalarını üzmek istemiyordu. Diğer ülkeler de toplu olarak insanların çıkarları için tartışmalara katıldılar. Derilerine zarar vermeden ve kan akıtmadan öldürmek saldırı talimlerini uymadığı gibi talimleri bekleyerek aralarından zarar görmemiş olanları seçmek üretim açısından büyük aksaklıktı. Günlerce süren çıkış yolu bulma çabası sonunda sonuç verdi. Dünya üzerindeki diğer ülkeler ile iletişim kuruldu ve iki ülkenin de aktif olarak rol oynayabildikleri bölgelerin ihtiyaçları saptandı. İnsan sayısındaki artışın fazla olduğu görüldü ve iki ülkenin de nüfusu azaltılıp yükleri diğer ülkeler arasında paylaşıldı. Böylece yaratıkların yayıldığı geniş alanın bir kısmında talim yapılıyor diğer kısmında ise malzeme toplanıyordu. Nüfus azaltılma sırasında kimse yurdundan edilmiş olmadı. Bu, sadece o ülkelerin yapılabilecek bazı görevlerinde daha az kişinin çalışabileceği ve o ülkelere gelmek isteyenlerin bunu bilerek daha uygun karar vermeleri demek oluyordu. Yeni yapılacak insan yumurtaları da dünya üzerindeki imkânlar ile orantılı şekilde yapıldığından tekrar

41


42

aynı sorunun ortaya çıkması imkânsızdı. Bir gerginlik yaşandığı doğruydu fakat bütün insanlar tek tarafta, onlara zorluk çıkaran mesele ve insan olmayanlar diğer taraftaydı. Bu durum ise çok farklıydı. Bir tarafta insanlar, diğer tarafta da insanlar. Kalıp insanları değiştirmek imkânsız gibi görünüyordu. Yedi küsur milyar insan ile tek tek konuşup ikna edebileceği düşüncesini de komik bir seçenek olarak kenara koydu. Gece ilerlemesine rağmen Capri ’nin derin uykuya geçmeye niyeti yoktu. Dinlenirken çok sayıda konuyu gözden geçirdi. Bunların arasında tanrılar vardı. Geçmişe dair kaynakların ve insanların büyük çoğulunun yok olmasına rağmen onları zihinlerden silen neydi? Yaratıkların onları da yemiş olma ihtimalinin olup olmadığını düşündü. Bunun gerçek nedeninin “kesin yeni yaşam şartlarının başlangıcında onlara yer verilemediği içindir” dedi kendi kendine. Geçmiş ve geçmişin öğretileri unutulmuştu. İnsanların arasındaki fiziksel farklar kapanmış ve bireysel dertler değişmişti. Yine de yeni geldiği zaman diliminde onları ve onlara inanların olduğunu öğrenmişti. O gece insanlık adına tanrılara seslendi.

Her Daim Paylaşmak

17 Aralık Salı günü Capri sabahın ilk ışıklarıyla uyandı. Işık ağaç köklerinin toprakta açtığı delikler arasından geliyordu. Saniyeler içinde düşünmekten bir türlü rahat edemeyeceği için derin uykuya geçtiği aklına geldi. Toprağı üstünden neredeyse hiç güç harcamadan kaldırdı. Derin sayılabilecek bir yerden toprağın kendisine karşı koymaması sayesinde rahatça doğruldu. Kanatlarını iyice gerdi. Üstünden bir yük kalkmış gibiydi. Hâlbuki tüm sorumlulukları aynı duruyordu. Gökyüzüne baktığında bulutların arasından güneşin parıldamasını gördü. Bir uçağın henüz kanatları olmayan insanları gururla taşıdığını gördü. Uçağın camından bir çocuğun merakla yeryüzüne baktığını ve kel bir adamın elinde tuttuğu telefonu birine sallayarak bağırdığını


da gördü. Aynı gökyüzüne orman korucusu baktığında pek bir şey göremedi. Capri ‘nin olduğu alana baktığında da bir şey göremeyecekti. Bu sefer zamanında buluşma yerine gelmek Büşra’nın göreviydi. Güneş tepeye ulaştığında yanındaki korumalar ile birlikte araba içinde ormana girdi. Arabadan indikten sonra bir süre daha korumalar ile birlikte yürüdü. Alana yeterince yaklaştıklarında korumalar takip mesafesini ayarlayarak arkadan yürüdüler. Capri uzaktan seçilir olduğunda Büşra tek başına ilerledi. Capri dizlerinin üstünde bir ağaca sarılmış ve anlını dayamış şekilde duruyordu. Merhaba Capri. Daha örnekleri hazırlayamadık ama yine de seni ziyaret edeyim dedim. Capri yüzünü ağaçtan çekti ve bacaklarını öne uzatacak şekilde oturdu. Konuşmadan önce içtenlikle gülümsemeye çalışırken sivri dişleri ortaya çıktı. Merhaba Büşra. Ben de ağaçtan biraz enerji topluyordum. Geldiğin iyi oldu. Ben de bazı konuları konuşmak istiyordum. Hangi konuda konuşmak istersin. İlk yaratığın varlığını hissettim. Tahmin ettiğim gibi hala uyuyor. Ayrıca geldiğim ülke hakkında da biraz konuşmak istiyorum. Bu dönemde de ihtiyaç duyulan kaynakların kullanıldığını öğrenmiştim fakat gelecekte bunun nasıl olduğunu merak edeceğinizi düşünüyorum. İlgi çekici bir konuya benziyor. Dağ Atölyesi aslında sadece üretim yapılan bir yer değil. İçinde çeşitli faaliyetlere imkân sağlayacak ortamı var. Mesela ortak olanlardan birini söylemek gerekirse bowling salonlarından bahsedebilirim. Yine de size söylemek için seçtiğimiz adın gerekçesi üretim yapılması ile öne çıkan bir yer olduğundan

43


44

dolayı. Bazı ulaşamadığımız ham maddeler dışarıda geliyor. Kaynakların neredeyse hepsi yaratıklardan karşılanıyor. Her türden karşılanan kaynak ihtiyacı farklı tabii ki. Genelde savaş aletleri üretip bunları diğer ülkelere gönderiyoruz. Taşıma işlemi tehlikeli değil mi? Güzel soru. Aslında yaratıklar artık bizi tanımıyor ama açlık ve daha önce saldıranları tanıma gibi sorunlar çıkıyor. Bazen çok yüksekten gitmek bile işe yaramıyor. Neyse ki bu konuda uzmanlaşanlar var. Peki, ürünlerin değerini neye göre belirliyorsunuz. Aslında sadece üretebildiğimiz ve buna birilerinin ihtiyacı olduğu için üretiyoruz. Gelen kaynaklar da aynı şekilde ulaşıyor. Genelde aynı yerde pek durmaz ve yer değiştirirler. Bazen bu değişim sıralarında bazen se özellikle ulaştırmak için yola çıkıyorlar. Sürekli tehlikeye yakın uçuyor diğerleri. Taşınamayacak kadar fazla olanlar tanklara benzer araçlar ile götürülüyor. Yavaş olsa da en sağlam yöntem Ya sen? Korkuyorum. Başlarda teşvik etmeye çalıştılar. Sonuçta olabilecek en kötü şey ölmek. Alınan yaralarda kimsenin canı yanmıyor. Yara aldığımı sadece hissedebilirim. Dayanılmayacak düzeye çıkmazlar. Kendi kendimize iyileşme oranımız yüksek. Kopan bir kol günler içerisinde yerine gelebilir. Köşeye sıkıştığımda istesem kalbimi durdurabilirim. Hiç denemedim ama biliyorum yapabileceğimi. O yüzden fiziksel yaralar o kadar da kötü değiller. Sürekli ikna etmeyi denediler ama başından beri hak verdikleri sebeplerim ve belirli bir yaşa gelmem nedeniyle bu konuda tekrar ikna etmeye çalışmadılar. Genelde dağın içinde duruyorum. Bazen de dağın zirvesinde etrafta başkaları varken uçuyorum. Yemekte diğerlerinin yanında otururken kimse bana farklı bakmıyor. Yanına oturduğum kişiler değişse


de her gelenin kendi hikayesi oluyordu. Daha uzaklaşmadan tanımış oluyordum dünyayı. Ben de onlara uzmanlaştığım konularda tüyolar veriyordum. Uzun süredir savaşması için küçük robot yapmıyoruz ama civar bölgede dolaşan 5 dev robot yaptık. Nadiren de olsa bakım yapılması gerekiyor. Onu en iyi yapan benim. Sanırım ülkeniz daha çok fabrika gibi işliyor. Ah, hayır. Demin de dediğim gibi çok seçenek var. Bazen çalışmak istemesen bile tüm gün aylaklık ve oyunlar ile zaman geçirebiliyorsun. Bazen içimizden geliyor ve kartopu savaşı yapıyoruz tepede. Biri kendini kötü hissederse elimizdekileri bırakıp derdine koşuyoruz. Yine de çalışmayınca pek huzurlu hissedemez kimse. Tek alana yönelmiş bir ülke değil Dağ Atölyesi. İçinde farklı alanların oluşmasına izin verilmiş. İlk gelişme gösterildiği dönemde bayrak ve slogan bile yapılmıştı. Onları sıfır ve birler ile keseceğiz diye bağırıyorlarmış dağın tepesinden. Sonuçta herkes, herkes için yapabileceği her şeyi yapmaya uğraşıyor. Bir insan etrafında o kadar emek verildiğini görürken kös kös oturabilir mi? Yemeklerin ve kaynakların dağıtımını kimler neye göre yapıyor? Dağ Atölyesi‘nde kaç kişin olduğunu hissedebiliyoruz. Aslında dünya üzerinde yere basan herkesi topraktan hissedebiliriz. Kimin neye ihtiyacı olduğunu, o an nasıl hissettiğini kendisi izin verdiği sürece tüm detaylarıyla hissedebiliriz. O yüzden bir yerde elindekine ihtiyacı olan kişiyi hemen bulup ulaştırmak zor olmuyor. Yani spesifik olarak birinin hepimiz adına karar vermesine gerek olmuyor. Hiç yemek yemeden sadece enerji ile de durabiliriz ama yemeğin verdiği lezzet başka. Şu an diğer insanları hissedebiliyor musun?

45


46

İstersem evet ama bunu hiç istemiyorum. Sayı o kadar fazla ki her biri ile duygusal bağ kuramam. Bağ kurmaya çalıştığım kişilerin ise çektikleri acılar çok fazlaydı. Daha fazla bağ kurmak istemedim. Anladığım kadarıyla sizin lideriniz yok. Ne yöneten var ne de yönetilen. Burjuvazinin, yöneticilerin ve soylu kesimin tamamen yok olmuş hali diyebilirim. Eksikliğini hissettiğimizi söyleyemem. Alınacak kararda herkesin söz hakkı oluyor.

Tüm Dağ Atölyesi Halkı söz alabiliyor mu?

Pek Dağ Atölyesi ‘nin halkı olduğumuzu söyleyemem. Gerçi ben olduğum yerde duruyorum fakat bir başka yer gözümde daha değersiz veya değerli değil. Her seferinde kimsenin üzülmeyeceği bir yol bulunuyor. Yapılabilecek en kötü şeylerden biri bir başkasını üzmek. Sürekli hareket halindeyken aileler çocukların bakımına nasıl devam edebiliyor? Çocukların bakımı sadece bir veya iki kişiye bırakılamayacak kadar önemli görülen bir konu. Sizin döneminizde de gençlerin toplanarak eğitim aldıklarını görüyorum. Fakat çocuklar farklı farklı yerden öğreniyor. Okullarından, ailelerinden, çevrelerinden, televizyondan, internetten ve yabancılardan. Öğrenilenlerin birlerini sürekli olarak yalanlıyor olması çocukları kötü etkileyen şeylerden sadece biri.

Bunları siz nereden biliyorsunuz?

Bir süre bağlantı kurmaya çalışmıştım. Hakkınızda çok sayıda bilgi var. Gelecekte hala medya benzeri bir sistem var. Herkesi ilgilendirecek bazı görüntülere görenlerin gözünden bakabiliyoruz. Zaman içerisinde yok olmamaları için makinelere kaydediyoruz. Fakat diğerleri yok. En önemlisi ise


yabancılar yok. Sizde kötülerin varlığı o kadar tekrar ediliyor ve öne çıkarılıyor ki devamının gelmemesi içten değil.

Buraya bizleri eleştirmeye geldiğinizi sanmıyordum.

Özür dilerim, benim amacım sadece karşılaştırmalı örnekleme yapmak. Hakkımızda sevdiğiniz bazı şeyler vardır elbette. Biraz da onlardan bahsedin. Sanatta olan başarıları tebrik etmeden geçemem. O yüzden tüm arşivi yanımda götüreceğim. Sanatın geçmiş tarihi geleceğe yol gösterecektir.

En sevdiğin müziği veya melodiyi sorsam.

Hmm. Çok sayıda şarkı dinlemedim fakat dinlediklerim arasından en sevdiğim Kalinka oldu. Rus kökenli başladım.

olduğunuzdan

iyice

şüphelenmeye

Atalarımın insan olması dışındaki kalıpları kabul edemem.

Söylediğimde çok ciddi değildim. Fazla aldırmayın.

Büşra saçıyla oynamaya başladı. Capri Büşra‘nın kulaklığından gelen sesi duymasına rağmen sorunun Büşra ’dan gelmesini bekledi. Az önce aile ve okul yok dediniz peki bu çocuklar nereye gidiyor. Aile olmamasının sebebi çocukların oluşturulduğu enerjinin dünya üzerindeki katılan herkesten alınarak yapılıyor olması. O zamana kadar edinen tüm tecrübeler yumurtadakinin temelinde var oluyor. Yumurta oluşturulan her ülkede kütüphaneler bulunuyor. Yumurtadan çıktıktan ve temel bilgileri de aldıktan sonra istenildiği kadar kitap okunabiliyor. Yumurtadan çıkmaz bir savaşçı veya doktor bekleyemeyiz

47


48

kesinlikle. Yapabilmek ve yapmak istemek arasında büyük fark var. Özünde var olan yeteneklerinin hangisine yoğunlaşmak istediği yine kendisine kalmış bir durum. Ne üzerine gidecekse o konuda zaten uzman kişiler her nerede olurlarsa olsunlar yardım ediyorlar. Sorulan tek sorunun bile yanıtsız kalmadığını, küçümsenmeden cevaplandığını düşünün. Anlatmak için ülke olarak adlandırdığım parçalar coğrafi zorluklar yüzünden hala varlar fakat insanlar durdukları veya doğdukları yerlerden bağımsız olarak gelişiyorlar.

Kaç kişilik nüfusunuz var?

Dağ Atölyesi’nde kalanlar ben gitmeden önce iki binden biraz fazlaydı. Dünya üzerinde ise bir milyondan biraz fazla insan var. Her yerde eşit sayıda değiliz. Kimileri tek başlarına veya küçük gruplar ile ilerliyorlar. Dağ Atölyesi ilk kurulan yerlerden biri olduğu için biraz fazla. Bazı yerlerde 200 kişi yaşıyor. Savaşçı olmasını anlıyorum fakat kendi kendine iyileşebilen varlıkların doktora neden ihtiyacı oluyor? Psikolojik veya bedensel anlamda yardıma ihtiyacımız olabiliyor. Psikolojik yardım dünyanın öbür ucundan olsa da gelirken bazı durumlarda birilerinin yanımızda olması gerekiyor. Yere düşmüş bir kardeşimizi orada bırakamayız. Birilerinin hızlı hamleler ile yerdekini alıp yükselmesi ve daha önceden üstüne aldığı fazladan enerji ile onu iyileştirmesi gerekiyor. Dışarı çıkma korkum yüzünden bana da doktorlar yardım etmeyi denediler fakat bunun ölme korkusu değil öldürme kokusu olduğu ortaya çıktı. Burada olma sebeplerim arasında benim için en baskın olan o. Yaratıklara zarar vermek istemiyordum. Buraya gelmemin asıl nedenlerinden biri de bu. Uzlaşılabilecek tek yönleri bile olmayan yaratıklar olabilirler ama sürekli kan akmasını istemiyorum. Onlardan alınan kaynaklara alternatif bulamadım ama bir süre uzak ülkelerdeki barışçıl


insanlar ile bağlantı kurdum. Getirilen canlı ve ölü örnekler üzerinden insan olmayanların yaratık olup olmadıklarını tespit ediyordum. Yaratık sanılan 3 hayvan türünün katledilmesini engelledim. Vejetaryen hayat güzeldi fakat insanlar hala savaşıyorken yaptıklarımın yetersiz olduğunu düşündüm. Vejetaryen olarak geçirdiğim yıllar boyunca saf enerji üzerine de yoğunlaştım. Uzun uğraşlar sonunda enerjinin zaman üzerinde gedik açabileceğini fark ettim. Eğer tüm insanlar aynı anda bana katılırsa zaman kavramının işleyişini bir anlığına değiştirebilecektik. İnsanların aynı yere odaklanmaları daha önce yapılmış ve sonuçlarından memnun kalınmış bir yöntem. Yaratıkların ülkeleri yok eden türleri bu şekilde ortadan kaldırıldı. Güneşin ve dünyanın ömrü bu şekilde uzatıldı. Yine de tam olarak odaklanılması gereken noktaların çok iyi bilinmesi gerekiyordu. Bir de hepimizin gönüllü ve uğraştırıcı çabalarıyla yapılan bu işin olabilecek yan etkilerini saymak bile istemiyorum. Yapılabilir şeyler arasında en makul olanı benim geçmişe dönmem görünüyordu. Geldiğiniz zaman diliminde ülkeler birbirlerine ne kadar bağımlılar? Her ülkede temel ihtiyaçları yıllarca dışarıdan destek almadan sağlama imkânı var. Yalan söylenemeyen bir ortamda ülkelerin birbirine düşmesi veya insanların kolayca yönlendirilmeleri söz konusu bile olamaz. Birinin iyiliği için onun aldığı kararları hiçe sayabildiğinizi fark ettim. Kişinin iyiliği sadece başka kişilerin bakış açıları ile sağlanamaz. Her ülkedeki bireyler aynı zamanda dünyanın da bireyleri olduğu için ülkeden ülkeye yetişme biçimi değişemez. Ülkelerin gelişmesi için yapılan adımlarda sadece belirli insanların isteklerine dayalı olarak hareket edilemez. Aynı şekilde başkalarından saklayarak iş yapmak da mümkün değildir. O yüzden bir ülkenin bile polis kuvveti yoktur.

49


50

Yapılmaması gereken şeyleri tüm uyarılara rağmen yapan kimse yok mu? Hem kendine hem de başkalarına zarar veren biri çıkarsa bunu nasıl engelliyorsunuz? En son kırk yıl önce bir yumurta insanları üzmekten zevk alabilecek potansiyele sahipti. Çok nadir de olsa bu tür durumlara denk geliyor ve üzülerek yumurtanın gelişimini durduruyoruz. Bu şekilde toplumun en büyük tehditlerini engellemiş oluyoruz. Kişiler arası anlaşmazlıkların olması da sorun oluşturmuyor. Savunulan görüşler seslerin yükseltilmesine gerek kalmadan iki tarafın da kendini geliştirmesinden öteye gitmiyor. Kötülük görmeyeceği bilincinde ve her zaman arkasında var olan tüm insanların olduğu bir ortamda kötülük yapma ihtiyacının oluşmasını önlenmiş oluyor.

Kimsenin yapmak istemediği işleri kim yapıyor?

Eskiden bunlar için robotlar kullanırdık fakat hiç dokunmadan veya fiziksel güç sarf etmeden iş yapabilir olduğumuzdan beri kimsenin yapmaktan hoşnut olmadığı iş kalmadı.

Sürekli savaşmak üzere hazır duran kişiler oluyor mu?

Sanırım çok azınlık tam olarak her an savaşmaya hazır değil. Dağ Atölyesi çevresinde çok sayıda savunma yapısına ve uyarıcılara sahip. Bulunduğu yerin tehlikeli olmamasından dolayı diğerler ülkeler kadar güvenlik önlemi yok ama gereken yerlerin fazladan önlemleri var. Salgını engelledikten sonra yine benzer bir düzene geçeceğimizi düşünüyor musunuz? Ben de olacak büyük felaketi engelleyerek daha büyüklerine yol açmaktan korkuyorum. Gelmeden önce böyle olduğunuzu bilmiyordum. Capri daha bu durumun tüm dünya liderleri aracılığı ile halklara duyurulması ve insanların tüm farklarına rağmen her


resmi kurumun onayı ile birleşmeleri fikrini söyleyememişti. Karşı çıkanları insanlıktan atılmalarını bile düşünmüştü. Fakat Büşra’nın kulağına gelen derhal oradan çıkmasına yönelik emri duymuştu ve bunun konuşma faslının bittiğine dair bir işaret olduğunu biliyordu. İki kişinin ormanlık alanda ellerinde silahları ile yaklaşmakta olduğunu da duydu. Metrelerce uzaktaki aracın içindeki birinin yanındakine örnekler ile birlikte uzaklaşacaklarını söylemesini de duydu. Toprağa dokunduğunda zırhlı bir aracın çimenlerin üzerinde hızla yaklaştığını hissetti. Büşra ayağa kalktı ve konuşmalarına daha sonra devam etmek istediğini söyledi. Capri bir yandan çantayı açarken bir yandan da Büşra ile konuşmaya devam ediyordu.

Artık robot üretmeyi bıraktığımızı söylemiştim değil mi?

Evet, evet öyle dediniz. Kalanını daha sonra dinlemek istiyorum. Büşra birkaç adım geri çekilmeye başladı. Büşra‘nın yaşadığı korku neredeyse Capri’yi durduracaktı. Artık işimize yaramayan birkaç tanesi ile sizin arkadaşlarınızı tanıştırmak istiyorum. Bilinen fizik kuralları ile sığdırılması imkânsız olan yirmi adet hizmet robotu dışarı çıktı. İskeleti andıran yapıları toprak ile kaplanıp göz korkutucu bir hal aldı. Daha ilk beş robot çıkmayı bitiremeden Büşra tüm gücüyle kaçmaya başladı. Ormanın içinden açılan ateşlerin sesleri yükseldi. İki koruma kendilerinden biraz iri olan dört hizmet robotunu ile çıplak el ille mücadele etmek zorunda kaldı. Geriye kalan hizmet robotları yaklaşan askeri aracını durdurmak için üstüne koşmaya başladılar. Robotlar Capri ‘nin isteği üzere kayıtlarında karşılığı olmayan canlıları uzak tutmaya çalışıyorlardı. Sadece iterek düşürmeye ve yerde tutmaya çalışıyorlardı. Kurşunlar etki etmediği ve hedefler hareketli olsa da yakalanabildikleri için başta sorun olmuyordu. Bir robot kafasına gelen patlayıcı yüzünden diğer robotlarının gözü önünde yere serildi. Yerdeki

51


52

beden bir tümseği andırıyordu. Robotlar güvenlik önlemlerini kendi kendilerine arttırdılar. Yerde hareketsiz tutulmaya çalışılan kişileri öldürmeye başladılar. Capri robotların çantadan çıkmalarını başlattıktan hemen sonra yere tutundu. Bir gece önce yerini hissettiği yaratığı korkusuzca incelemeye başladı. Yaratık derin uykudan ne kadar zaman geçerse geçsin kendi kendine uyanmayacaktı. Değiştirmek için geldiği zamanın uygulayıcısı olması gerektiğini anladı. Açılan kurşunlar sağlıklı düşünmesini etkilemeye başladı. Bir hafta içinde en sağlıklı kararın verilmesi için insanlar ile tartışması gerekirken olması gerektiği geleceğin oluşması için büyük adımı attı. Yaratığı istese de zorla uyandırdıktan sonra öldüremeyecekti fakat istediği şey onun hasarlı bir biçimde uyanmasını sağlamaktı. Yaratığın ne zaman atağa geçeceğinin veya ne zaman türünün devamını isteyeceğinin bir önemi yoktu. Yaptığı anda kaynak niteliğindeki yaratıkları ve insanların geleceği oluşacaktı. Patlayıcı ile kafası dağılmış olan robot kendi önüne düştüğünde çoktan yapması gerekenleri yapmıştı. İçinde nelerin olduğunu Capri dışında kimsenin bilmediği çanta ve robotlar ormanda kaldı. Capri uçarak örnekleri taşıyan kamyona yetişti. Ön camı kırarak içindeki iki kişiyi yere bırakmak için durdu. Tekrar kamyona yetiştiği anda uzaklardan duyulabilecek şimşek benzeri sesler yükselmeye başlamıştı. Capri karların içinde uzanırken tanıdık kişilerin varlığını hissetti. O kişiler dağın içinden ve dünyanın dört bir yanından geliyordu. Getirdiği bilgiler geçmişin karanlığına ve kendi yüreğine ışık tutacaktı. İzin veremeyeceği bir katliam insanların güvenlerinin bitimi yüzünden gerçekleşmek zorunda kalmıştı.


Paslı Yara İzi Ferhat Özkaya

53


54

güzel günlerin yara izidir sesin, çoğalır kuytularında sırdan bir ormanın. yaşamak çürük bir diş gıcırtısıdır artık, bozuktur tüm mevsimlere. Hangi günahın kefaletidir, uykularımda sıralanan çöller, dağyıkan yalnızlıklar? oysa ben ayaklarımı denize uzatmış, limanlara görünmez ipler atardım takvimleri saymayalı epeyce olmuştu hani. oturmuş bir kayığın kenarına uluyarak ve utanarak kendi yüzünden linç edilişini izliyordum gökyüzünün. habersizdim yanıbaşımda ki ölümlerden.


55 yaralı bir yarış atının soluğunda paslandı zaman, bacağı kırılmıştı bir kere, ne kimseye anlatabildi gözyaşlarını ne de kimseler durdurabilirdi kayıp gidişini. ellerimde solmuş gülüşler vardı, kızıl şafaklar ardı ardına uzanırken ağlayan bir çocuktu gençliğim. Kaleler arkasında insanlar beklerdi beni kayıp ruhlar arasında kendini ararken ben. hep geriden gelir şimdi saatler, boş odalar dolusu kalabalıklar çerçevesiz yüzler sarar sokağı. sokaklar aynasıdır yüzlerin. bir nehir, bir adam. bir kadın, ve bir toprak parçası dünyadan uzakta birleşir bir kenarından susuşların. durmak bilmez hasretler başlar vardiyası bitiyor tanrıların, sular da çekilir günlerden, dilimde kuş kanatlarıdır sensizlik çırpınır ve kanar her yerinde saçlarının. *** Görsel: Bataille Restoranının Penceresi (1887)

Vincent van Gogh


56

Rus Eleştirmenlerin Gözünden Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” Amaliya Ömerova

Giriş Edebiyat eserlerinin beyazperdeye uyarlanışı sinemanın temellerinden biri olmuştur. Çok fazla özgün, ilginç, sanatsal senaryolar bulunmadığından film yapımcıları ve senaryo yazarları, Lumiere Kardeşlerinin kamerayı icat ettiği zamandan beri çalışmalarında klasik edebiyatı yaygın olarak kullanmışlardır. Geçtiğimiz yıllarda da bu eğilim sürmüş, tahmin edilebileceği üzere Rus edebiyatı dikkat çekmeyi sürdürmüştür. Rus yazarlar arasında ise en çok Çehov‘un öne çıktığı görülmüştür. Peki, neden? Çünkü Çehov daha “doğal”dır ve buradan hareketle film yapımcılarının ve film eleştirmenlerinin ona “sinema yazarı” demesi hiç de tesadüf değildir. Çehov’u okurken yazdığı her şeyi karşımızda görüyoruz: olayların yeri, ortamı, belirli karakterleri ve hikâyedeki insanları. Hikâyelerinin çoğunda tanımlayıcı metin, mühakeme, sonuç azdır. Hikâyelerinde sürekli bir eylem vardır. Eylem ise film için çok önemlidir.


Belki de bu nedenle sessiz sinema zamanında en çok Çehov’un eserlerinden faydalanılmıştır. Buna ilk örnek 1909’da Rusya’da gösterilen “Cerrah” filmidir. İlk sessiz film uyarlamaları 7-10 dakikalık bir gösteri için yalnız bir öykü içermekteydi. Daha sonra, sinemanin teknik olanakları arttıkça Çehov’un kısa öyküleri birleştirilerek 60 dakikaya kadar uzatılmıştır. 1970’li yıllardan itibarense klasiklerin yeniden okunması moda haline gelmiştir. Yönetmen, senaryo yazarları tarafından modern, sosyal koşullara aktarılan birçok klasik eser ve kahramanlar yeni bir yaşam bulmuşlardır. Ve yine Çehov, bu dönemde de başı çekmiştir. Sinemada Çehov klasiğinin yeni yorumları ortaya çıkmıştır ancak çoğu zaman yabancı yönetmenlerin film uyarlamaları da bir nevi “yeni okuma” olarak değerlendirilmektedir. Bazen bu tür deneylere açıklayıcı bir altyazı eşlik etmiştir: “Çehov esintili, Çehov’a dayalı, konuyla ilgili fantezi...” Rus yaşamının yabancı kaldığı ülkelerdeki uyarlamalarda ise sinemacıların Çehov yapıtlarını yerel dokunuşları söz konusu olmuştur. Böylelikle Çehov’un evrensel özü korunurken her ülke kendi izleyicilerinin daha kolay bağ kurabileceği sürümler ortaya koymuştur. Örnek olarak, 42. Caddeden Vanya (ABD 1994), Köy Hayatı (Avustraliya 1944) Vanya Dayı’dan uyarlama, Gürültüsüz Hayat (ABD 1998) Öpücük hikâyesinden alıntılarla, Sevgi ve Korku- Üç Kız Kardeşi eseri üzerine (İtaliya, 1988), Bir Zamanlar Anadolu’da (Türkiye 2011), Kış Uykusu (Türkiye, 2014)- Çehovun bir kaç hikâyelerinden alıntılar, Nar Bahçesi (Azerbaycan 2017) -Vişne Bahçesi eseri üzerine uyarlamaları gösterebiliriz. (Vstuplenie. Çehov v kino i televidenii. Allchekhov.ru) Rus film eleştirmenleri de böyle filmleri dikkatli bir şekilde izleyerek analiz etmektedirler. Yabancı bir yönetmenin Çehov’u nasıl algıladığı, kendi ülkesinin seyrcilerine nasıl uyarladıgları onlar için önem

57


58

taşımaktadır. Böyle analiz yazılar içerisinde en çok dikkat çeken filmlerden birisi de 2014 yılında “Altın Palmiye” ödülü kazanan Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu olmuştur. Bu çalışmanın amacı, Nuri bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filmi hakkında Rus sinema eleştirmenlerinin film hakkında yazdıkları makaleleri araştırarak farklı fikirlerde olan analizleri bir araya getirmektir. Makalede içerik analizi yöntemi kullanılmış ve yalnız Rus basını üzerinden araştırılma yapılmıştır. Burada yer alan eleştiri yazılar farklı bakış açısından eleştirilmiş yazılardır.

Nuri Bilge Ceylan filmlerinde Çehov karakterleri Nuri Bilge Ceylan, Kış Uykusu filminde Shakespeare’den, Tolstoy’dan, Dostoyevski’den de alıntılara başvursa da en çok Çehov’a yer vermiştir. Filmin bazı bölümleri birebir Çehov’un Eş ve İyi İnsanlar hikâyesinden alınmıştır. Kendisi de bunu inkâr etmemekte ve her defasında Çehov’a ne kadar bağlı olduğunu


dile getirmektedir. Belki de çoğu sinemasever için bu çok fazla dikkat çekmemektedir ama Rus edebiyatını, Rus film yönetmenlerini, filmlerini iyi bilenler için Ceylan sinemasını analiz etmek daha kolaydır. Ve tesadüfi değildirki, Ceylan sinemasını en çok Rus eleştirmenleri analiz ederek makaleler yazmışlar. En dikkat çekici olansa, Kış Uykusu’nu Çehov felsefesi ile karşılaştırılarak, Çehov karakterleri ile kıyaslanarak farklı bakış açısından analiz olunarak farklı başlıklar altında yayınlanan çalışmalardır. “Genel fikirler-kelimelerin her zamanki anlamlarının olması değil. Genel fikirler bu ve ya başka bir insana ait ola bilen fikirlerdir. Genel fikirler yaratma vesilesi altında gizleme işlevini yerine getiren, fikir-püf noktası olan fikirlerdir. Çehov onları fikir belirtileri olarak adlandırdı ve genel görüş denilen her şeyi bu kategoriye yükseltti. Hatta arkadaşı Suvorin’e Sıkıcı hikaye hakkında şöyle yazmıştı: “Tüm bu görünümlerin hiç bir kıymeti yoktur, onlara birer eşya, semptom gibi bakmak lazım.” Üç saat yirmi dakika kahramanlar arasında geçen fikir alışverişi zamanı anlaşılmaktadır ki, aslında bu görünümlerin hiç bir kıymeti yoktur. Eski oyuncu olan ev sahibi Aydın, hayırseverlik yapmak için para toplayan genç karısı Nihal veya eşinden ayrılmış kız kardeşi Necla hakkında hiç birşey söylenemez. Bu üç karakterin her biri akıllı, eğitimli ve kibardır. Her üçü de hayatını makul bir şekilde düzenlemeye çalışmakta ama üçünden de hiç bir şey çıkmamaktadır. Tipik Çehov durumu... Şu üç ana kahraman sayılan imgeler karakter tipleri değil, ama her biri de kendi kendiliğinde özgündürler ve üçü de olayların gelişmesinde mühim rol oynar. Peki, bunları birleştiren nedir? Bu soruyu cevaplandırmak için genel fikir kavramına dönmek gerekmektedir. Ortak fikri ortak eden nedir? Eğer bu fikirler toplumsal öneme sahip değilse ve genelleme için özlem duymuyorsa o zaman büyük olasılıkla kötüden

59


60

yani belirli fikirlerden cevap aranmalıdır. Bu ayrım filozoflar için her zaman önemli olmuştur. Formdaki genel fikirler, aynı zamanda belirli bir problemden bahsettikleri için somut fikirlerden ayırt edilemez. Ancak, garip bir şekilde, hayatta bunu çözmemeye ihtiyaç duyulmasından kaynaklanır. Genel fikirler, problemi somuttan soyuta ve sırasıyla soyut olana, yani benzeşen, değişmeceli olarak çözüme dönüştürmeyi amaçlar. Aydın karısına kırsal bir imamın evinden bahseder ve onu bahçesindeki kirler, kiyafetlerındeki karışıklıklardan ve ihmallerden dolayı eleştirir. Onun fikrine göre imam çevredekilerine örnek olmalıdır. Bunu söyledikten sonra söyle bir analoji sunar: “Bu bir yoksulluk veya zenginlik meselesi değil. Eğer üç zeytinin varsa onları bir tabağa güzelce koyabilirsin, ya da doğrudan poşetten yiyebilirsin” düşüncesiyle temele dokunan, aynı zamanda sorulardan kaçan, evi idare eden birinin birdenbire zeytin hakkında konuşması çok şaşırtıcıdır. Çehov böyle fikir-semptomların içeriğiyle hiç ilgilenmediğini ısrarla söylüyordu. O düşünüyorduki, bir şeyin içeriğini ölçtüğümüz anda bizim onlara beslediğimiz sempatinin esansını kaybediyoruz. Suvorov’a yazdığı mektupta şöyle söylüyordu: “Eğer ben sinyor Vitta’nın dansını size tasvir etsem, siz onu koreograf gözüyle değerlendirmezsiniz, değil mi?” Bu nedenle ortak fikir anlayışının konforluk hevesiyle derin bir bağlantısı vardır. Çehov “Karıma” eserindeki kahramanlarına yok yere “bitkin insanlar” demiyordu. Bitkin insan yorgun insan değildir. O çalışmaktan yorulmamıştır. Çalışıyor ve sürünüyordur. Eğer yorğunluk ve bitkinliğe eşlik ediyorsa, o zaman yorgunluk tedirgin, cansıkıcı düşünceleri hoş bir Kış Uykusuna çevirir. Yorgunluğun genellikle fiziksel - zihinsel emek ile ilişkili olmasına rağmen, bitkin bir insan düşünmekten bıkan değildir. Bitkin insan- virtüözlü


düşünceleri ile hayatı fırtınalı geçen insanlardır. Uzağa gitmeden söyleyebiliriz ki, rahatlık kavramının “Kış Uykusu” filminde en temel kavramlardan biri olduğu ve bu gerçeğin yankısı da filmin isminde bile görünüyor. Etkinin önemli bir kısmı, Aydın’ın dış dünyayla olan uzun çatışmalardan sonra geri dönmek için acele ettiği rahat, kapalı mülklerinde gerçekleşmektedir. Soğuk tren istasyonunda bekledikten sonra çekip gitmeğe cesaret edemediğini, bir arkadaşına gittiğini ve şişmiş bir koltukta oturarak “Nasıl da iyi. Hoş ve sıcak. Konforlu. Koltukların da çok rahat” söylemesini duymak yeterlidir. Aynı konfor temasına Nihal’ın da repliklerinin birinde duyuyoruz ve bu replikte Nihal eşinin suçlu olduğunu açık bir şekilde söylemektedir. “Hiç olmazsa bir defa” söylüyor, “hiç olmazsa bir defa aklınızdakı rahatlığa mal olacak bir şeyi korumaya çalışın, en azından birkez kendinize yararlı olmayan duygulara izin verin.” Gururunun tam kalbinin ortasında gizlenen ve huzurlu bir şekilde uyumasına izin veremeyen, hep söylediyi sözlere inandığı, bir geçmişin hep onu geri sesleyen bitkin bir insanın suçluluğu çok büyük bir konudur. O konu ki, Çehov’un vefatından yüzden çok yıl geçmesine rağmen Nuri Bilge Ceylan yeniden gündeme getirdi.” (Molodaya kritika. Utomlennıye lyudi. 09.08. 2018) Başka bir makalede Nuri Bilge Ceylanın “Kış Uykusu” filminde Çehov uyarlamaları şöyle anlatılıyor. “Kendisinde en çok konuşmayı tasvir eden Ceylan’ın filmi tiyatroluğu ile suç işlemiyor. Kış Uykusu sahne eseri değil, bir romandır. Kar hışırtısı altında yavaşça izlenen beyaz dizidir. Zevk aldığın şey de yönetmenin yaptığı ince ve ironi tonlama tarzıdır. Kış Uykusu filminde insan varlığının trajikomik olması anlayışını, dünyanın mükemmelliğini, o hüsustaki, tek ac olanı anlamıyor deyilde, erkek kadını, kadın erkeği bir kelimeyle hiç

61


62

kimse kimseyi anlamamasını konuşmuyor, anlamasını sağlıyor. İnce bir şekilde onu ancak, bir taşra medeniyetinde görmek oluyor. Nasıl ki, Ceylan’ın taşralı Türkiye’si veya Çehov’un Rusya’sı aynı şey... Ceylan da Çehov gibi Avrupa olmayan vatanının her yerini delice seven bir Avrupa’lıdır. Çehov’u kendi usuluna uygunlaştıran Ceylan özünde derin bir ulusal ve aynı zamanda tamamen evrensel bir çalışma yapmıştır... Kış Uykusu yalnız Çehov’dan, Çehov motiflerinden ve tonlamasından uzaktır. Ceylan kendine öz, orijinal ve milli ruhuna uygun bir film yapmıştır. Öyle film ki, orada anlam kelimelerin içinde saklanmıyor, kelimelerin arasında dolaşıyor. Yağmurlu karın durmamasına rağmen Kış Uykusu filmi kendi ruhuna uygun rahat bir ev filmidir. Kahramanlarla beraber laleyebenze bardakta litrelerle çay tüketerek filme katılıyorsun. Sert, koyu Türk çayı ile de kış uykusu yavaş yavaş geçiyor. Bununla beraber olarak Ceylan’ın, Çehov karakterlerinin ve seyirci salonunda olan her kesin hayatı da geçiyor. (“Zimnaya spyaçka”, “Nevınosimaya snejnost bıtiya” (“Çekilmez kar oluşu”) Anton Siderenko 1.09.2014) Kış Uykusu filmi hakkında çok analiz yazılar yazılmış, olumlu olumsuz eleştiriler söylense de, Rus basınında yer alan makalelerin çoğunda yönetmene karşı bir savunma olduğunu görüyoruz. Makalelerin birinde şöyle yazıyor: “ Ceylan’ın dramaturji yeteneği, tabiki, Çehov’un yeteneğinden daha zayıf kalıyor. Örnek olarak kız kardeşinin teması aniden kopuyor, dramatik potansiyeli çözülemiyor. Buna rağmen, Kış Uykusu filminde kusur aramak hiç de doğru olmaz, çünkü yönetmen kendisi de mükemmel olmadığını söylüyor... Ceylanın filmi bir Oda tiyatrosu, kişisel hikâye, özünde, esansında bir mütevazı film, çekinerek konuşulan samimi bir filmdir. Bu nedenle de iyi bir iş olmaktan çıkmıyor. İşte tam da


böyle bir film bekliyor dünya ve Rusya sinemacıları. Dizlerinin üzerinde yapılan büyük savaşlarda büyük zaferlerle ilgili gişe rekorları kıran değil, taşra hayatıyla ilgili bu türden öyküler istiyorlar. Çehov’un birebir tekrarlanan hikâyesinde, günlük telaşta her zaman unutulan basit şeyler hakkında, ölüm ve sonsuzluk, iyilik ve kötülük, vicdan ve görev hakkında hatırlatacak olan şeyler... Bunun için Rus edebiyatını seviyorlar. Bunun için 30 yıl bundan önce bu gibi filmler çeken Muhalkovu ve diger Sovet Oda Film yönetmenlerini severler. Ama nedense bu tür filmler Rusya’da artık yok olmuşlardır. Türklere bu yüzden teşekkür ediyoruz. Hiç olmazsa yardıma geldiler.(“Trud” gazetesi. “Çehov s Tureskom aksentom” (“Çehov Türk aksanıyla”) Elena İşşenko. 5.09. 2014) Filmde Aydın, Necla ve Nihal karakterleri Filmde göründüğü gibi Aydın, Nihal, Necla karakterleri sürekli olarak birbirleriyle karşılaştırılmaktadır. AydınNihal, Aydın-Necla, bazen de Nihal-Necla karakterleri de karşı karşıya gelip tartışırlar. Bu üç karakter bir evde yaşasa da aralarında mesafeler olduğunu görüyoruz. Ve her üç karakterin sığındığı kendine ait bir mağara vardır. Filmin en başında da dialogların birinde bu üç karakterin birbirinden uzak olduğu görülmektedir. Yardımcı kadın Fatma’yla, ev sahibi Aydın’ın arasında ilk olarak kısa bir dialog geçer ve bu dialogda uçurumun ne kadar derin olduğunu anlarız. -Nihal kalktı mı? -Nihal hanım bu gün erken kalktı. Kahvaltısını da yaptı. -Odasında mı? -Bilmiyorum ki? Her halde odasındadır. -Necla kalktı mı? -Necla hanım bu gün hiç inmedi odasından. -Peki

63


64

Aydın’ın morali bozulur. Çok büyük hevesle topladığı mantarı beraber yiyeceklerini düşünmüştür. Kahvaltı yapmadan kalkıp odasına çekilir. Film de bundan sonra başlar. İki yalnız, mutsuz ve bencil kadın. Bir de herşeyi düzene sokmağa çalışan, bir türlü beceremeyen, tavırları ile, konuşmaları ile herkesi ezen ve herkese tepeden bakan Aydın... Sanki bu üç karakter bir birinin hayatını cehenneme çevirmek için bir yerlerdedirler.

Aktörlük kariyerini erken bitiren Aydın karısı Nihal’ı da yanına alarak, şehrin gürültüsünden uzak bir yere Kapadokya’ya, baba yurduna sığınmıştır. Aslına bakarsak belki de Aydın uğursuz bir aktör olduğu için, hayallerindeki kahramanları sahnede oynamadığı için kariyerini erken bitirmiştir. Belki de en büyük hayali Shakespeare’in Müslüman serkerdesi olan Othello’nu canlandırmaktadır. Bu nedenle de, otelin ismini “Otello” koymuştur. “Türk Tiyatro Tarihi” kitabını yazmayı düşünen ve bir türlü başlayamayan Aydın belki de bu kitabı yazmakla kendini ispatlamaya, tarihte geçmeye çalışmaktadır. “Belki krallığım küçüktür ama, Kral benim “ diyerek kendini teselli etmektedir.


Aydın sürekli karısı Nihal’ın ve kız kardeşi Necla’nın eleştirilerine maruz kalmaktadır ama becerdiği kadar sabırla bu eleştirilere sakin bir şekilde cevap vermektedir. Çünkü, Aydın’ın içinde büyük bir korku vardır. Karısını ve kız kardeşini kaybederek yalnız kalmak korkusu. Onlar da çekip giderse Aydın için hayat daha da çekilmez ve anlamsız olur. Onun için yanıp kavrulduğu bu cehennem hayatından memnundur. “Aydın kendini bilge ve eğitimci sanıyor. Yerel bir gazetede köşe yazıları yazan Aydın kendisini çok ciddiye alıyor. Tıpkı Çehov karakteri olan profesör Serebryakov gibi... Tabiki, Nuri Bilge Ceylana aile kavgalarını gösterdiği için “Altın Palmiye” ödülü verilmedi. (Böyle bir şeye göre Çehov da sanat tarihine giremezdi.) Kış Uykusu, kendini entelektüel olduğunu düşünen bir kişinin ciddi ruhsal krizinin görüntüsüdür. Kendisinin duygu ve hayalleri bir bir suyun dibine çöker. Türk tiyatro tarihi gerçeklikten çok bir efsanedir. Genç hayatını mahvettiği karısı çok mutsuz. Uğursuz kız kardeşi abisine minettar olmak yerine hep kötü bir ironi yapıyor. Komşu köyde olan köylüler onun evinde kirada kalıyorlar ama, parayı ödeyemiyorlar. Bunun yanında ev sahibine korkmadan nefretlerini hisettirirler. Yaşam, Aydın’ın yönetiminin tamamen ötesindedir. Onun kuralları, prensipleri ve teorisi havalara uçuyor. Prensipleri tamamen sevginin yerini almıştır. Onsuz Aydın’a kötü ve soğuktur.” ( Nezavisimaya” gazetesi” ,“ V Turtsii boqatıye toje plaçut”. Darya Borisova 28.08.2014) “İnsanlar öğle yemeği yiyorlar, yalnız öğle yemeği yiyorlar ve bu zaman içinde onların mutluluğu besleniyor ve hayatları bozuluyor.”( A.P.Çehov) Türkiye’nin ıssız bir yerinde kış, dağ geçitleri arsında kaybolan bir otel, doğrudan volkanik kayada oyulmuştur. Otelin sahibi 50 yaşlarında olan entelektüel bir adamdır ve burada telaşsız bir hayat sürüyor. Yerel bir gazetede ahlaki değerlerle ilgili yazılar yazıyor, otel müsafirleri ile sohbet ediyor, bazen eşinden ayrılarak baba evine gelmiş kız

65


66

kardeşiyle sohbet ediyor, bazen de uzun zamandır yakınlık etmeyen karısını gizlince takip ediyor. Aydın’ın çok işi var aslında: oldukça büyük, geniş mülkler özen, denetim ve mühasebe gerektirir. Bazı kiracılar evin kirasını ödeyemedikleri için onları tahliye etmek zorunda kalıyor. Bu da Aydın için çok büyük sıkıntı ve pişmanlık kaynağıdır. Sonuçta insanlar kirayı ödemiyorlar çünkü, ödeyecek paraları yoktur. Allah tarafından unutulan işlerdendir: kira ve işsizlik. Kiracıları sıkıştırma işini yardımcısı olan Hidayet’e havale etmiş, zor durumlarda ise polis ilgileniyor. Vicdani duygularını da kimsenin ruhuna geçiremezsin, onlarla yaşamak zorundasın. Allaha şükür, Aydın’ın ruhunun sakinleştiyi bir şey vardır. O mütemadi olarak yerel gazetede köşe yazıları yazıyor ve “Türk Tiyatro Tarihi” isimli yazacak kitabına kaynaklar topluyor... Aydın’ın makaleleri bazen tartışmaya yol açıyor, bazen de din adamlarını keskin bir şekilde kınayarak makalesinde yargılıyor. İş çoktur, ama, o kadar da çok değil. Sıkılmak için, hayaller için, dünyevi melankoli için kız kardeşiyle Necla ve karısı Nihal’le uzun uzun etdiyi derin sohbetler için de zaman kalıyor. Karanlık, yazın bile dağların arasında olan bu yere erken çöküyor. Kışın da her tarafa kar yağarsa artık burnunu bile dışarı çıkaramazlar. Ve bu üçlüğün de dünyevi sorunları konuşmaktan başka bir meşkuliyetleri kalmıyor... Necla çok akıllı ve alaycıdır. Abisiyle konuşma zamanı son noktaya vardıkta Nihal araya girer ve çoğu zaman Neclanın tarafını tutar. Ona göre yok ki, Neclan’ın dünyaya bakış açısı Nihal’a uygundur. Ona göre ki, kocası Aydın’ın söylediyi ve yaptığı her şey ona ters görünüyor. Kocasından yaşca çok küçük olan Nihal, hayatta kendi yolunu çizemediğinden çıkış yolunu Aydın’da görür. Taşdan duvar gibi olacağını düşünen Nihal yanılmıyor, ama kısa zaman içinde anlıyor ki, taştan duvarın arkasındakı hayat ona uygun değil, hatta aşağılayıcı gibi geliyor. Bu sebepten Aydın’a gıcık oluyor, küçümsenmesinin temelini, olan ve olmayan tüm günahları da Aydın’da görmeye başlıyor.


Mesela, Aydın karakterce çok kapalı biridir ve çok kibirlidir. Ona öyle geliyor ki, yakınlarını seviyor, ama gerçekte egolu biridir. Eger Nihal Aydın’ı sevseydi anlardı ki, Aydın’ın uzaklaşması onun kendisine sevinç getirmiyor. Hatta kendisinin yabancılaşmasının bahanelerini onda aramak yerine yumşakça onun dertli benliğine girseydi belki de daha iyi olurdu.

Filmin sonlarına yakın Aydın’la Nihal’le ve Necla’yla sert bir şekilde tartışır. Aydın her ikisini de acılar. Kardeşi Necla’nı son tartışmadan sonra filmde görmüyoruz. Eleştirmenler burada Necla karakterinin konusunun aniden kırılmasını ve bunun yalnış olduğunu söyler. Nihal’le tartışmasından sonra, Aydın evi terk etmeye, İstanbul’a gitmeye karar verir. Ama son anda kararından döner. Bir gece arkadaşının yanında kalır ve evine döner. Evin kapısını açarak içeri girer ve biz onun içindeki monologu duyarız: “Nihal, gitmedim, gidemedim... Bilmeni isterim ki, senden başka yakınım yok. Seni her dakika, her saniye özlüyorum. Ama gururum el vermediği için hiç bir zaman söyleyemiyorum. Senden ayrılmanın benim için ne derecede korkunç, hatta olanaksız olduğunu çok iyi biliyorum. Tıpkı

67


68

artık beni sevmediğini bildiğim gibi. Biliyorum, eski günlere dönemeyiz. Gerekte yok buna. Beni bir uşağın gibi, bir kölen gibi yanına al. Ve hayatımıza senin istediğin gibi devam edelim. Beni affet.” (Kış Uykusu 2014) Aydın, Nihal’ın şeffaf, beyaz perde arkasından ona baktığını görmüyor. Sanki kocasının dönmesine seviniyor. Son sahne: Aydın bilgisayar arkasında. Ekranın temiz sayfasında harf, harf üç söz yazılıyor: “Türk tiyatrosunun tarihi.” Hayat zordur, ağırdır, ama yaşamak lazımdır. Filmin sonunda önceden de duyduğumuz Şubert’in musikisi sesleniyor. Benzer finaller: İsyancı insan kendi isyanından bıkıyor, kabulleniyor ve hayatının tek dayanağı gibi karısına sarılıyor.Mihalkov’un Mekanik piano için bitmemiş piyes sadece musikisi Donisetti’nin Aşk içkisi operasındandı. Bernard Şou’nun Kalplerin kırıldığı ev eseri vardır. İngilis dramaturgu onu Rus konuları üzerinden fantezi (esansında film Vişne bahçesi piyesinin konusuna fantezidir) olarak yazmıştır. Kış Uykusu da Çehov’un Türk fantezisidir. Kısmen de Tolstoy’dan vardır. Aydın boşuna Bondarçuk’a benzemiyor. Onda hem doktor Astrov, hem de Vanya dayı’nın karışığı var. O, Vanya dayı’nın hesap işleri zamanı takırtattığı gibi bilgisayarda takırtatıyor. Biz dinlenicez, biz dinlenicez... (bakino.at.va 2014) Aydın’ı analiz ediyoruz, peki Nihal kendisi kimdir ve nasıl biridir? Filmde görüyoruz ki, onların çocuğu yoktur ve aralarında ciddi bir tartışma olmuştur. Şimdi onlar bir çatı altında ayrı ayrı hayatlarını yaşamaktadırlar. Aydın’a bakarken biz Nihal’ın bir kurban olduğunu düşünüyoruz. O iyidir, başkalarına yardım etmeye her zaman hazırdır, kırılgandır, yaratılışı çok incedir. Onun hayatı o kadar da hoş değil. Kocasının zalimliğinden, acımasızlığından, despotizminden dolayı... Ama sonuca varmakta acele edilmemelidir.


69

İzleyici, Aydın’ın karısını ilk deda Aydın onu odasına çağırırken görmektedir. Gazetede yazılarını okuyan bir okuyucusu Aydın’a hayırseverlik işine göre bir mektup göndermiştir. Aydın da Nihal’ın bu işlerden daha iyi anladığını düşünmektedir. Aslında Aydın için bu karısı Nihal’le barışmak için bir bahanedir. Üstelik, arkadaşı Suavi de buradadır ve her tür kavgadan kaçmak daha kolay olacaktır. Nihal odaya girdiğinde tüm dikkatini ve nezaketini Suavi’ye göstermektedir. Hatta, Aydın onların sohbetini kesmek zorunda kalır. Mektubu okuyarak Nihal’in ve Suavi’nin fikrini öğrenmek ister. Nihal ise keskin bir şekilde fikrini söyler ve ardından “sen hiç ilgilenmezdin hayırseverlik işleriyle, ne oldu da böyle birden.” Aslında bu durum Aydın’la Nihal’in ilişkisinin iyileşmesine çok iyi bir bahane olabilirdi ancak Nihal insafsızdır. O hemen Aydın’ı kendisine karşı rakip olarak görür. Yani, sen hiç bir zaman böyle sorunlarla ilgilenmezdin ve bu konularda yetersizsin. Bunun için konuşmaya gerek yok. Aydın’ı görmezden gelerek davranan Nihal, “işim var” diyerek kısa bir zamanda odayı terk eder. Bu tavrıyla o, kocasına onun işleriyle ilgilenmediğini ve bunun için zamanını boşuna harcamayacağını gösterir. Bu da kibrin belirtisidir. Kibirli insan, ona bir zaman duygusal kalp yarası ve aşağılayıcı bir hareket eden insanı kolay kolay affetmez. Çünkü kibirli insan affetmeyi beceremez, karşı taraf ilk adımı atsa bile. Kibirini yenen insan her zaman ilişkilerinin yoluna girmesi


70 için yöntemler arar. Hatta, barışmasının çeşitli yollarını denese de, yine de başka başka türlerini arayacaktır. Üstelik bu bir aileyse. Nihal’in seyrcilerle diğer görüşmesi Aydın ve Necla’yla görüşmesi ile olur. Necla yine kötülüye karşı koyma temasını sürdürmektedir. Nihal Aydın’a karşı fikir söylemek için Necla’nın tarafında konumlanır. Sohbetin sonunda Hamdi yeğeniyle onlara gelir ve Nihal ilk defa borcu ödeyemeyen kiracılarla tanışır. Çocuk bayılınca gerçekten heyecanlanır ve üzülür. Necla Nihal’in onun tarafını tuttuğunu görerek yüreklenir ve kendi heyecan, korku, kaygılarını onunla paylaşmaya gelir. Nihal’in ona zor zamanında destek olacağını umut etmektedir. Nihal Necla’ya önce sakinleşmesi için zaman verir çünkü Necla sinirlidir. Temizlikçi onu sevdiği bardakları kırmıştır. Nihal ona “bunlar sadece bir bardaktır” der ve temizlikçinin maaşından bardakların parasını kesmeyi doğru bulmaz. Necla onunla razılaşır. Tam da bu esnada eşi hakkında konuşmaya başlar. Burada “kötülüye karşı koymama” konusunun Necla’yı niçin bu kadar rahatsız ettiği görülmektedir. O eşinden ayrıldığı için pişmandır. En büyük arzusu gidip ondan özür dilemektir. Ama Nihal ansızın ona çok mu dizi izler olduğunu sorar. Zira, ona göre yalnızca dizilerde böyle şeyler olmaktadır ve kendinde suç araması doğru değildir. Karşısındaki insanın değişmesini beklemekse anlamsızdır çünkü onun için belirli bir yaştan sonra insanlar değişmemektedirler. Eğer bir şeyler yolunda gitmediyse en iyisi kendini kandırmakla yaşamak en iyisidir. Nihal’in kendisi tam da bu şekilde yaşamaktadır. Necla Nihal’in bu sözlerinden kırılır ve kendisini aşağılanmış hiseder. En iyisinin bu evden gitmek olduğunu söyledikten sonra, bir de abisinin ve onun karısının “bilge” sohbetlerini duymak istemediğini belirterek konuyu kapatır.


Aydın karısının düzenlediği toplantıya gelir. Karısına onunla ilgilendiğini, ona karşı duyarsız olmadığını göstermek için kendini hoş gösterir. Ama bu Nihal’in hoşuna gitmez. Çünkü, bu işlerde Nihal kendisi özel olmak ister. Onun sığındığı, kendini yararlı gördüğü, benliğini hissettiği tek yer bu ortamdır. Bu ortamda insanlar ona değer verecek, saygı gösterecek, teşekkür edecektir. Kibirli insanlar kendi içgüdüleri ile yaşamaktadırlar. Kendini koruma içgüdüsü her zaman kendi çevresini yabancılardan dikkatlice korumasını söyler. Ve bu bölgeye herhangi bir istenmeyen yakınlaşma saldırganlık gibi algılanmaktadır. Devletlerarasında da savaşlar böyle prensiplere göre olur. Bencil devlet, yalnız kendi iç çıkarları için yaşayan, kıskançlıkla yalnız kendi bölgesini, topraklarını koruyor olmamakta, aynı zamanda diğer devletlerin bölgelerinde olan meraklarını da korumaktadır. Bu tür devletlerde sorunların anlaşma yolu ile aşma ihtimali hiç yoktur. Böyle devletlerin herhangi bir çatışması her zaman savaşa yol açar. Nihal da öyle yapmaktadır. Aydın’ın, kendisinin düzenlediği etkinliğe gelmesini bir tehlike olarak görmektedir. Ama Aydın’ın onunla temas kurması, barışması için sürekli bir yol aramasını görememektedir. O yalnız tehlike hissetmektedir. Kendini korumak için de umutsuzca bir adım atar. Onu mutfağa çağırarak etkinliği terk etmesini ister. Aydın’ın zaten etkinlikte kalma fikri yoktur. Sadece ev sahibi gibi nezaket hatrına ortada görünüp gidecektir. Aydın sert olmasına rağmen Nihal’le açık tartışmalara girmemektedir. İzleyici filmin bu yerinde yalnız Aydın’ın değil, karısının da iyi karaktere sahip olmadığını görmektedir. İkisinin de kibiri sayesinde hayatları çekilmez olmaktadır. Aslında ailede Aydın’ın pozisyonu daha güçlüdür. Savaş çekişmesinde o daha üstündür. Bu ev onundur. Nihal’in gidecek bir yeri yoktur. Kendisi ekmek parası bile kazanamaz. Bunun için de eşinden ayrılamamaktadır. Ama tartışma kaçınılmazdır.

71


72

Aydın her şeye rağmen Nihal’i sevmekte ve onu kaybetmek istememektedir. Bu yüzden kalbindeki gururunu, kıskançlığını, bencilliğini yenerek her defasında barışmak için adımlar atar. Nihal’inse gördüğü tek bir şey var. Aydın onun gençliğini, mutluluğunu mahvetmiş bir adamdır. Ve şimdi de onda kalan en son şeyi-hayırseverlik işini mahvetmek istiyordur. Ama Necla sohbetlerin birinde Nihal’in gördüyü işle bağlı fikirlerini söylerken Nihal’in karakteristiğini çok dakik bir şekilde açıklıyor. “Yardım meleği pozlarında dolaşıp durmuyor mu ortalıkta? Bir şeyler yapıyormuş gibi. Böyle bir insanları küçümseyen bir bakışlarla süzüp duruyor, sinirlerimi bozuyor... Yardımseverlik piyasa yapmanın yeni adı oldu çıktı bu evde. Hayatı boyunca hiç çalışmamış, hiç para kazanmamış bir kadının günah çıkarma merasimi. Neyin günahını çıkarıyorsa... Yardımseverlik aç köpeğin önüne kemik atmak değildir. En az köpek kadar aç olduğunda kemiği onunla paylaşmaktır...” Neclan’ın kendisi de aslında kibirlidir ama kibrini yenmeyi başarmıştır. Hiç olmazsa onun birçok bakış açısında yeteri kadar saflık vardır. Fakat o sürekli bir arayış içindedir. Filmde seyirci bunları Necla’nın olduğu beş kısmında izler. Necla Aydın’la ilk konuşmasında çok hayatseverdir. İyi bir terbiye abi kardeş arasında birbirlerini eleştirmesine izin vermez. Necla abisinin yazdığı makalelere olumlu fikirler söyler. Bir tek Aydın’a büyük rezonans doğurması için makalelerini daha iyi,


daha büyük gazetelerde yayınlanmasını tavsiye eder. Bir de şişirilmiş eleştirilere dikkat etmemesine dair fikirler bildirir. Necla’nın hikâyesi çok basittir. Necla iyi eğitim almış, yurtdışında yaşamıştır. Bir kaç yıl önce alkol kullanan eşinden ayrılmıştır. Çocukları da olmamıştır. Ayrıldıktan sonra abisi ona yardım etmiş ve o Aydın’ın karısı ile beraber baba evine yerleşmiştir. Tercümanlık işiyle bir süre meşgul olmaya ve otel işlerinde yardım etmeye çalışmıştır. Bu yıllar içinde ise yalnız bir şeyi düşünmüştür. Neden hayatının böyle neticelendiği. Ve o kocasının ondan ayrılmasından sonra iyice alkolik olduğunu öğrenmiştir. Bu haber onun iyice kafasını karıştırmışdır. Sanki onda bir şeyler değişmiştir ve o Lev Tolstoy gibi “kötülüye karşı koymama” temasına saldırmıştır. Her zaman mı kötülüğe kötülükle cevap verilmeli, yoksa iyilikle cevap verilmeli? Bu sorular Necla’ya azap vermeye başlar. O Aydın ve Nihal’le bunu paylaşmak ister. Bunun için de önce abisinin makaleleri hakkında iyi konuşur. Abisinden ‘kötülüğe karşı koymama” fikri hakkında ne düşündüğünü öğrenmek ister. Necla bunu abisiyle tartışır. Sonra kahvaltı zamanı Aydın ve Nihal’le beraber bu konu devam eder. Daha sonra bu konunun abisiyle tartışmanın anlamsız olduğunu düşünerek Nihal’le bu konuda yalnız konuşur. Çünkü abisi onun bu konudaki düşünceleriyle hemfikir değildir. Necla çok düşündükten sonra kocasının yanına gitmeyi, ondan özür dilemeyi ve her şeyi yeniden başlamayı düşünmektedir. Nihal de bu fikri kabul etmez, hatta bunun yalnız dizilerde böyle olduğunu ve bunun da ne kadar saçma olduğunu Necla’ya söyler. Necla kocasıyla zor bir hayat yaşamıştır. Kocası içerek her zaman kavga çıkarmıştır. Onlar çok kötü bir şekilde ayrılmışlardır. Boşanma davasında Aydın kardeşine çok yardım etmiştir. Zamanla Necla tüm olup bitenlerin suçunu kendisinde görmektedir... Artık onun kocasına karşı boşanma zamanı hisettiği duygular yoktur. Ve o affetmeye hazırdır.

73


74

Aydın ise “kötü her zaman kötüdür ve kötü insan yaptıklarından hiçbir zaman pişman olmaz” diye düşünmektedir. Nihal ise “belirli bir zamandan sonra insanın karakteri hiç değişmez ve kötü alışkanlıkları daha da artar” diye söyler. Necla eski alışkanlıklarının esaretindedir. Temizlikçi kadın onun en sevdiği bardağı kırmış ve o sinirlenmiştir. O eşini düşünmektedir. Abisinin va karısının edası ve kibiri onu daha da çok öfkelendirmektedir. O abisinin ona boşanma işinde yardım etmesine rağmen, İstanbul’u bırakıp bu eve taşındığı için çok pişmandır. Ama adım atılmıştır bir kere. Aydın doğru söyler. “Tembellik, hiçbir şey yapmamak insanı kötü etkiler.” Necla ise aktif hayat gibi gözüken anlamsız eylem istemez. Kişinin kendi kendini kandırmasına ve kendi varlığını, kendi geçmiş sorunlarını unutmasına yarayan işler gibi. İzleyici Necla’yı son olarak abisiyle tartıştığı zaman görür ve Necla bu kez Aydın’ı çok sert bir şekilde eleştirir. Belki de ilk defa abisine gerçekten ne düşündüğünü söyler. Ona: “Bir kere gerçekçi ol... Senin gibi düşündüğünü iddia eden insanlar kendinizi daha büyük sorunlarını çözümlemeye adasaydınız böyle uğraştığınız bu ıvır-zıvır şeyler kendiliğinden yan çalışmalarla daha basit çözülürdü. Bir kenti tepeden görmek için balona binib havalansan ister istemez ırmakları, ağaçları, kırları da görürsün. Ama yok. Sizin düşünceniz aynı yere çakılıp kalmış. Bir uyuşuk, korkak, tutucu...”(Kış Uykusu.2014) Bu son eleştiriler sert olsa da, Aydına ve karısına kendi hayatları hakkında düşünmeye yol açar.” (Film. “Zimnyaya spyaçka”, Tursiya 2014. Maksim Strannik Petrov. Qordınya ubıvayet semyu. Kibir aileni mahv eder.) Necla karakteri A.P.Çehov’un “İyi İnsanlar” hikâyesinden alınmış bir karakterdir. Çehov hikâyesini önce “Kız kardeşi” adlandırsa da, sonradan onu “İyi İnsanlar” diye değiştirmiştir. Hikâyenin konusu “hayatın anlamsızlığıdır.” İdeası “lüzumsuz işlerle meşgul olmak insanın hayatını mahv eder”dir. Hikâye yalnız iki insan abi ve kız kardeş hakkındadır. Onların arasındakı olaylar bir gün kız kardeşinin “kötülüğe karşı koymama” teorisi


ile başlar. Sürekli bu konu üzerinde tartışırlar ve sonunda iki 75 iyi insan iki yabancı insan gibi ayrılır. Çehov’un “İyi İnsanlar” hikâyesi insanın hayatta kendi yerinde olmasını ve layikli bir şekilde içeriğini doldurmasını düşünmeye şevkeder. Çehov’u düşündüren Tolstoy’un “kötülüğe karşı koymama” sorusunun doğru olup olmadığı değil, onu endişelendiren iyi insanların yabancı insanlar gibi soğukkanlı bir şekilde ayrılmasıdır. Ve onların hayatı çok anlamsıztır. (Analiz rasskaza Çehova “Horoşie lyudi”) Kış Uykusu filminde de Necla bir yabancı gibi vedalaşmadan evi terk edip İstanbul’a gider. “Kış Uykusu” filminde Din imgesi Nuri Bilge Ceylan Kış Uykusu filmini Kapadokya’da çekmesi hiç de tesadüfi değildir. Kapadokya’nın çok eski bir tarihi vardır. Eskiden Hristyanların bir sığınak olarak kullandığı bu yer, bugün artık uluslararası bir turizm cennetidir ve modern yaşamdan uzaklaşmaya imkân sağlamaktadır. Rüzgârın ve yağmurun bir lav üstündeki etkisiyle meydana gelmiş olağanüstü konik kaya oluşumları, tepelere ve dağlara oyulmuş mağaraya benzer evleri, çöl gibi yazları, buz gibi kışlarıyla meşhur olan Kapadokya Aydın’ın şehirin gurultusundan kaçıp sığındığı baba toprağıdır. (B.Diken, G. Gilloch ve C. Hammond. Nuri Bilge Ceylan Sineması)


76

Kapadokya’da babasından kalan otel, bir kaç mağaza ve ev vardır. Önce “Otello” isimli bir otelle karşılaşılır. Otelin ismi ilgin çeker. Aydın’ın eski bir oyuncu olduğu açıklanır. Belki de hayatında en çok Otello karakterini canlandırmak istemiş ve çok da yetenekli olmadığından yönetmenler tarafından teklif almamıştır. Otello eserini incelerken biz Otellonun müslüman serkerde olduğunu görüyoruz. Belki de Nuri Bilge Ceylan da filmde otelin ismini Otello koyarak dinleri sanki bir birine bağlamak istemektedir. Bir çocuğun arabanın camını kırıp kaçmak isterken çaya düşmesi ve Hidayet tarafından yakalanması filmde olayların başlamasına neden olur. Yavaş yavaş her kes kış uykusundan uyanmağa başlar. Çocuğun ismi İlyas’tır. İlyas İbranice bir peygamber adıdır. Kapadokya, Otello, İlyas... Hidayet çocuğu eve götürür ve Aydın ilk kez kiracılarla tanışır. Kiracılar iki bir birine zıt olan kardeştir. Biri İmamdır, digeri ise içki içen dinden uzak olan biridir. Aydın onların yaşam tarzını görüp şok olur. Ve filmin sonuna kadar kiracıları din üzerinden yargılar.

“İnsanlarda herşey güzel olmalıdır: yüzü, kiyafetleri, kalbi ve düşünceleri. O çok güzeldir söz yok! Ama o yalnız yemek yiyor, yatıyor, kendi güzelliği ile her kesi büyülüyor- başka


da hiç birşey. Onun başka hiç bir sorumluluğu yoktur, onun için başkaları çalışır... böyle değil mi? Ama böyle hayat temiz hayat değildir.” (Vanya Dayı. Çehov) Aydın da kardeşi ile konuşmalarının birinde kiracının karısını temiz olmamasında suçlar. Ama onun evde olan hasta kadına, eşi, çocuğu, bir de kaynı Hamdi’ye bakmasını hiç görmez. Onun gördüyü yalnız bir din adamının evi böyle olmasıdır. Kardeşiyle konuşmasında “Be adam, sen bir din adamısın bir kere. Senin çevrene, cemaatine örnek olman gerekmez mi? Kendine çekidüzen vermen gerekmez mi?-diyerek en sevimli konusu olan din konusuna dokunur. Hatta, bununla ilgili bir makale yazmayı da düşünür. “Zaten sonunda İslamiyet yüksek kültür dinidir falan da diyoruz. Ben böyle şeylere aldırmam da... Konu hassas ya ne de olsa. Fakat herife o kadar sinir oldum ki yazmadan edemedim. Adam köşe yazısına konu olmayı başardı yani bir yerde. Pasaklılığıyla, pişkinliğiyle, ne idüğü belirsizliğiyle...” Aydın’ın düşüncesi odurki, ben iyi yaşıyorum, ben kültürlü biriyim. Ben estetiğim. Neden başkaları da böyle yaşayamıyorlar. Kalbinin derinliğinde bir türlü kendini kiracılarla eş görememektedir. Aydın kız kardeşi Necla’yla konuşmasında onun makeleleri ile ilgili fikirlerini bilmek ister. Önce kardeşi yumuşak bir şekilde fikirlerini söyler. Çünkü abisinin eleştirilere karşı açık olmadığını ve hassas olduğunu çok iyi bilmektedir. Kibirle dolu olan bir insan eleştiriyi hiç bir zaman kabul etmez. O her zaman kendini doğru sanar. Ve kendi doğruluğunu kıskanclıkla korur. Ama Aydın’ın köyün imamı olan kiracısı Hamdi’yi yargılaması Necla’yı kendinden çıkarır. “Bulmuşsun kendine göre bir kurban, etinden sütünden faydalanıyorsun. Bıraksana artık adamcağızın peşini... Senin ne alakan var dinle, imanla, maneviyatla. Ya hayatında bir kere olsun camiye mi gittin? Bir kere dua mı ettin de dinden, maneviyattan bahsediyorsun... Annesinin, babasının mezarı önünde bir damla gözyaşı dökmemiş hatta mezarını bir defa ziyaret etmemiş birinin

77


78

maneviyattan bahsetmesini samimi bulmuyorum ben...”- diye gerçek düşüncelerini söyler ve Aydın’la arası iyice bozulur. Burada izleyici Aydın’nın uyumuş ruhunun şahidi olmaktadır. O bir türlü empati kurmayı becerememektedir. Anne, babasının ölümüne karşı bile hissiyatsızdır çünkü o hisleriyle, kalbiyle değil, akılla, bilinçle yaşıyor. Necla onun kendini kandırarak yaşadığını söyler. Makaleler yazıyor, insanları yargılıyor ve bununla çok önemli bir şey yapdığını düşünüyor. (Film. Zimnyaya spyaçka. Tursiya 2014 M.C. Petrov) Filmde yer alan problemler Türk toplumundan çıkarak beşeri oluyor. Filmi analiz ederek görüyoruz ki, problem insan karakterleri ile ilgilidir. Bu da dünyanın tüm dinlerinde, o cümleden, İslam ve Hristyanlık’ta da yer alıyor. (Obliki gordıni v filme Zimnyaya spyaçka. Tursiya 2014 Kibirin kılıkları Kış Uykusu filminde) Filmde tiyatro ve zaman oyunları “Evet! Biliyorsun, şöyle bir düşününce, tüm-bu tabiri caizse- ıvır zıvırı araştırıp tahlil edince, hayat falan değil bu, tiyatroda bir yangın!” (Çehov. Karıma hikâyesi) Kış Uykusu’ndakı karakterlerden biri “Biz yaşamıyorız, tiyatroda yangın sahnesi oynuyoruz.”- diyerek hayatından şikâyet eder. Kendini hep bir oyunun içinde görür. Aydın eski bir oyuncudur. Hayatının çoğunu sahnede geçiren ve sonda emekli olarak baba yurduna dönen, kendine küçük krallık kuran biridir. Dialoglarının birinde de “belki benim krallığım küçüktür, ama en azından burada kral benim” diyerek kendine teselli eder. Aydın’ın bir oyuncu olması filmboyu sürekli kendini göstermektedir. Çünkü Aydın herkesle aynı olmaz. Herkesle aynı şekilde konuşmaz. Farklı ses tonlarıyla, farklı yüz ifadeleriyle dialog kurar. Sanki hep sahnededir ve her kese de sahneden bakar. Yukarıdan aşağıya... Böyle bir konum onu insanlardan hep uzak tutar. Aydın’ın odası sanki


bir tiyatro odasını hatırlatır. Her taraf kitap, duvarlardan asılmış sanat eserleri, masası, koltuklar bir oda tiyatrosudur adeta. Aydın “Türk Tiyatro Tarihi” kitabını yazmayı düşünür. Sürekli dünya klasiklerinden fikirler seslendiren Aydın bir defa olsun Türk yazarlarından bir kelime alıntılamaz ama Türk tiyatrosu üzerine yazmayı düşünmektedir. Acaba Aydın Türk tiyatrosu tarihini ne kadar bilmektedir? Bu sual film sürecinde izleyiciyle kalır. Aydın’ın hayatta da oyunculuk yapması en çok Nihal’in zoruna gitmekte ve Nihal bir türlü Aydın’ı çözememektedir. Kardeşi Necla daha keskin olduğu için Aydın’ı eleştirmeyi becerebilmektedir. Filmin sonunda ona “bir kere de gerçekçi ol” diye seslenir. Necla Aydın’a tavsiye verirken “tabi sen oyuncu olduğun için sahici olmayı, kendin olmayı unutmuş gitmişsin zaten. O kimlikten bu kimliye çekirtke gibi zıplayıp duruyorsun. Ama kendinle yaşamak gibi birşey var bu hayatta yani...” der ve Aydın da Necla ile olan gerçek fikirlerini açıklar. Ve bundan sonra iki kardeş iki yabancı gibi ayrılırlar. Bu konuşma Aydın’ı etkiler ve o Nihal’e olan duygularını gerçek bir şekilde mektubunda yazar. Film gerçek bir edebiyat eseri gibi olmuştur. Bu filmde yalnız Çehov’dan değil Dostoyevski, Shakespeare ve hatta Voltaire’den de esintiler vardır. Ceylan artık Cannes’da zirveye yerleşmiştir. Bu ödülden önce o iki kere Büyük Jüri Ödülü almıştır. (Uzak 2003 ve Bir Zamanlar Anadolu’da 2011) 2014 festivalinde jürilerin açıklamasından sonra birçok olumsuz eleştiri gelmiştir. Yani, “Türk Antonioni” ödülünü kolayca kazanmamıştır. Belki de olumsuz eleştiri yapanlar film süresinin uzun olmasını kabul etmeyenlerdi. Filmin basın gösterisinden sonra “Tüm bunlar çok güzeldi ama, bazı sahneleri kesip filmi bir saat 30 dakikaya indirebilirdiniz”-gibi fikirler işitildi. Çok ilginç eğer filmin en esas kahramanı olan “zaman”ı kısıtlasalar geriye ne kalırdı, acaba? En tuhafı filmin süresinin uzun olmasına dair dile getirilen bu eleştirilerdir, çünkü her eleştirmen aynı fikri kaydetmiştir:

79


80 Kış Uykusu filminde Çehov dramasında olan ortamlar yer almıştır. Zaman bu dramlarda dokunulur şekildedir – damlar, akış olur ve akar... Çehov’un dramalarına bir tiyatroda 3-4 saat bakarız ve her şey yolunda gider. Ama şu filmde zaman uzun gelir...”(VTursii bogatıye toje plaçut. 28.08.2014 Türkiye’de zenginler de ağlıyor) Filmin uzun olmasına rağmen hiçbir sahnesi fazla değil. Hiç bir bölümü sırf süs için, seyirciyi cezbetmek için koyulmamıştır. Bunun için de bazıları 3 saata kadar süren bu filmin sıkıcı ve ilgi çekmeyen bir film olduğunu söyleyebilmektedirler. Çoğunluk tabi ki Hollywood standartlarına uygun olan, hayvani içgüdüleri kışkırtan ticari filmlere alıştırılmıştır. Hareket dolu ama mana yoksunu. Asıl sanat içgüdülere değil, duygulara dokunuyor. Böyle film hayatımızda baş verenlerin kısa özetini oluşturuyor. Ve bu iki buçuk, üç saat içinde biz kendimize, yaşam tarzımıza yeni bakış açısıyla bakıyoruz. Bizde katarsis ve aydınlanma olabilir. Ve biz öyle değişebiliriz ki, birçok problemlerimizi halledebiliriz, başkalarına karşı hoşgörülü, dikkatli oluruz. Darılmayı, kırılmayı, nefret etmeyi keseriz. Ve sadece olarak sevmeyi, başkalarıyla ilgilenmeyi, mükemmel olmayanlara marhemet etmeği öğreniriz. Biz sanatı hayatta yaşamak için bir fayda gibi, bir okul gibi görürsek bu o zaman baş vericek. (Film. Zimnyaya spyaçka. Tursiya 2014. M.S. Petrov) Sonuç “Türk Antonioni” lakabıyla tanınan, Tarkovski devamcısı sayılan Nuri Bilge Ceylan sinema dünyasında kendi imzası olan bir yönetmendir. Kış Uykusu filminden


81 önceki yapıtlar gerek Cannes, gerekse de diger festivallerde ödüller almıştır. Türkiye, Altın Palmiye ödülünü ise, 1982’de Yılmaz Güney’in Yol filmiyle gösterdiği başarının ardından, 32 yıl sonra Kış Uykusu filmiyle kazanmış oldu. Bazen sinema eleştirmenleri onun Rus edebiyatına olan aşırı sevgisini, Tarkovski filmlerinden edindiği öykünmeleri kınadı. Ama tüm bu eleştirilere rağmen Ceylan’ın sinema sektöründa kendi yolunu çizmeyi ve kendi felsefesini bulmayı başardığı söylenebilir. Rusya’da bazu sinema eleştirilerindeyse Kış Uykusu filmindeki felsefeyi, karakterlerin kibirli olup kendi suçlarını kabul etmemelerini, Türklerin Ermeni soykırımını kabul etmemesi ile kıyasladılar, bazıları Kapadokya’da otelin boş kalmasını Türkiye’deki terörle, Rus turistlerinin azalmasıyla analiz ettiler. Bazıları hatta, ödülü alma nedenini Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes jürileriyle arasının iyi olmasına bağladılar. Ama, tabiki 60-dan çok makale yazmış Rus sinema eleştirilerinin arasında yalnız 3-5 eleştiri tarafından böyle olumsuz yazılar yazan vardı. Yapılan araştırmalar sonucunda Rus sinema eleştirmenlerinin Nuri Bilge Ceylan sinemasına olan hayranlığı görülmektedir ve hatta birçok yazıda yönetmeni olumsuz eleştirilerden koruma işlevi hissedilmektedir. Çehov’dan esinlenerek yaptığı uyarlamalar eleştirmenler tarafından karşılaştırarak analiz edilmiş ve 100 yıldan sonra Çehov’u gündeme getirdiyi için Türk yönetmenine minnettar olmuşlar. En uzun film gibi hatıralarda kalan Kış Uykusu filmi “klasik edebiyat kitabı”


82 gibi adlandırılmaktadır. Nuri Bilge Ceylan yaklaşık üç saate kadar varan süresiyle Kış Uykusu’nda repliklere ağırlık verdiği için için hem sinemaseverlerin, hem de klasik edebiyatseverlerin beğenisini kazanmıştır. Yazılan makaleleri analizinde de görülmektedir ki Kış Uykusu, bir başyapıt olmasına rağmen herkese hitap eden bir sanat eseri değildir. Fakat bu bir olumsuzluk taşımamaktadır. Federiko Fellini‘nin güzel bir sözü vardır - İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi...


83 Kaynaklar Анализ рассказа Чехова Хорошие люди https://sochinyashka. ru/ Çehov’un İyi insanlar hikayesinin analizi Афиша Воздух: Зимняя спячка Нури Бильге Джейлана. Турецкие слабости Hava afişi: Nuri Bilge ceylanın Kış Uykusu filmi А. П. Чехов. Всматриваясь в жизнь https://www.man.wb.ru A.P.Çehov. Hayata bakarken А. П. Чехов как мыслитель. Религиозные и философские идей https://cheloveknauka.com A.P.Çehov düşünür gibi. Dini ve felsefi düşünceleri Чехов с турецким акцентом. Газета труд. https://www.trud. ru Türk aksanıyla Çehov. Emek gazetesi Чехов по-турецки: чем интересен фильм Зимняя спячка Нури Бильге Джейлана https://style.rbc.ru/impressions Çehov türkçe. Nuri Bilge Ceylanın filmi neyle ilgincdir. Çexov sevgi və insəsənət haqqında. https://banker.az Однажды не в Америке. Зимняя спячка. Режиссер Нури Бильге Джейлан - Искусство кино. https://old.kinoart.ru


84 Bir zamanlar Amerika’da değil. Kış Uykusu. Yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Sinema sanatı Как выжить в холода. Независимая газета. http://www. ng.ru/antrakt/2014.11.21 Soğukta nasıl sağ kalmalı. Bağımsız gazete. Молодая критика. Утомленные люди. https://syg.ma Genc eleştiri. Bitkin insanlar. О фильме Турецкого режиссера Нури Бильге Джейлана Зимняя спячка. https://www.sb.by/artikles/o-plokhihkhoroshih lyudyah html. Türk yönetmeni Nuri Bilge Ceylanın Kış Uykusu filmi hakkında Облики гордыни в фильме Зимняя спячка (Турция 2014) proza.ru Kış Uykusu filminde kibir şekli По Чеховской Турции. Власть. Коммерсант. https:// www.komersant.ru Çehov’su Türkiye hakkında Рецензия на фильм Зимняя спячка. Отзыв критиков о кинофильме Кыш уйкусу http://m.timeout.ru Kış Uykusu filmine makale Турция взяла Канн с нашим Чеховым. https://www.ridus. ru


Türkiye bizim Çehov’la Cannes aldı. В Турции богатые тоже плачут. Кино. Независимая газета. http://www.ng.ru/cinematograph/2014.04.18 Türkiye’de zenginler ağlıyor. Sinema. Bağımsız gazete Зимняя спячка. Невыносимая снежность бытия. https:// kinopark.by Kış Uykusu. Çekilmez kar oluşu. Зимняя спячка. Рецензия. Журнал о кино. Kış Uykusu. Makale. Sinema hakkında dergi Зимняя спячка в отеле Отелло: долгие разговоры под чашечку чая и потрескивание огня zen.yandex.ru Otello otelinde Kış Uykusu: Ocak çıtırtısı ve bir bardak çayla uzun sohbetler Зимняя спячка. Рецензия. http://timeout.ru Kış Uykusu. Makale.

85


86