Issuu on Google+

Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2009 Sayı 19

Dosya: Aziz Nesin Azizm Sanat Örgütü 2 Yaşında Fikret Mualla

Denizlerin Savunması

Edebiyat ve Sinemada Bilimkurgu

1


Editörden “Azizm ismi nerden geliyor?” sorusuyla sıkça karşılaşmaktayız. Her ne kadar manifestomuzda yazmaktaysa da kimi zaman insanlar “azlığın örgütü”, “ruhani(!) bir oluşum” gibi yakıştırmalara kapılmaktan kendilerini alamıyorlar. Fakat bazı tahminler var ki, üstünde durup düşünmemizi gerektirmekte. “Aziz Nesin’den ötürü mü Azizm?” sorusu bunların başında geliyor. İşte orada bu yanlış anlamaya hayır diyemiyoruz. Hatta bu yanlış anlamadan onur duyuyoruz. İşte bu sebeple manifestomuzun yazılışının ve örgütümüzün kuruluşunun ikinci yıl dönümü olan Mayıs ayında tüm çalışmalarımızı Anadolu’nun köklü mizah kültürünün son büyük temsilcisi, aydınlığımızın simgesi, büyük usta Aziz Nesin’e adamanın mutluluğu içerisindeyiz. Aziz Nesin üzerine farklı bakış açılarından çalışmalar yer alıyor sayfalarımızda. Akademisyen-sinema yazarı Dilek Tunalı’nın Türk Sinemasında Aziz Nesin uyarlamaları üzerine makalesiyle birlikte karikatür bölümümüzde “Aziz Nesin Portreleri”ne davet ediyoruz sizleri. Birbirinden değerli çizerler, Semih Poroy, Sevdakar Çelik, Güngör Kabakçıoğlu, Vahit Akça ve Mümtaz Arıkan Aziz Nesin portreleriyle bu ay bizlerle. Değerli yazarımız Adnan Binyazar, bu ay eğitim sistemimizi edebiyatçı gözüyle masaya yatırmakta. Sinema yazılarındaysa bilimkurgunun edebiyatta ortaya çıkışını ve sinemada nasıl hâkim türlerden biri haline geldiğini ele alıyoruz. Ayrıca, Türk resim sanatının belki de en önemli isimlerinden olan, ancak değerini yeterince bilemediğimiz büyük ressamımız Fikret Mualla’ya fazlasıyla hak ettiği saygıyı bu ay göstermek istiyoruz. Tüm bunların yanı sıra katledilişlerinin 37. yıldönümünde Deniz Gezmiş ve tüm devrimcilerimizi, adeta ders niteliği taşıyan mahkeme savunmalarını yayınlayarak anmaktayız. Aziz Nesinlerin, Nazım Hikmetlerin, Abidin Dinoların, Genco Erkalların, Fazıl Sayların, Yılmaz Güneylerin ve daha nicelerinin yaymakta olduğu aydınlığını sürekli kılmak ve geliştirerek yaygınlaştırmak Azizm Sanat Örgütü’nün kurulma nedenidir. Sizlerin sürekli artan ilgisi ve desteğiyle doğru bir idealin, “gerçekçi bir idealin” peşinde olduğumuzu görüyoruz… Sanatla kalın dostlar…

2


Azizm’in Notu: Ana menüye yeni eklenen “Çalışmalarımız” bölümünde şu ana kadar gerçekleştirdiğimiz yapımları ve sonrasında ortaya koyacaklarımızı takip edebilirsiniz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Aziz Nesin Arka Kapak: Mavi Bar (1959) – Fikret Mualla

3


İçindekiler Türk Toplumsal Yapısı, Zihniyet ve Aziz Nesin Uyarlamaları – Dilek Tunalı s.5 Aziz Nesinlik Ülke – Onur Keşaplı

s.15

Benim Çocuklarım – Ceyda Şahinoğlu

s.18

Aziz Nesin’in Atatürk’e Hitabı

s.21

Aziz Nesin Portreleri

s.24

Fikret Mualla Saygı – Ahmet Doksanoğlu

s.29

Edebiyat ve Sinemada Bilimkurgu – Onur Keşaplı

s.37

Sanat ve Toplum – Selçuk Arat

s.51

Bizde de Uygulanmalı – Adnan Binyazar

s.63

Denizlerin Savunması

s.65

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.93

4


Türk Toplumsal Yapısı, Zihniyet ve Aziz Nesin Uyarlamaları Dilek Tunalı İnsanın ve insanlığın ortaya çıkışı hiçbir zaman doğadan bağımsız tutamayacağımız bir oluşumdur. Yapılan tüm araştırmalar bu kanıtları; biyolojik, antropolojik, kültürel, toplumsal ve düşünsel veriler aracılığıyla ortaya çıkarmıştır. Bu verilerin ışığında insanlığın dünya üzerinde şekillenmeye başladığı ilk andan itibaren ortaya koyduğu soyut ve somut düzeydeki yaşamsal bağlar, doğa ile belirlenen yakın bir ilişkinin de sonuçlarını sunar. Dış gerçekliği algılamakla ilintili olan bu oluşum, algılama yetisini görünen ve görünmeyen düzleminde maddi ve manevi dünyaya yaymıştır. Dolayısıyla doğa unsuru, insanın tanımadığı ve bilmediği bir tarihsel süreç anlamında; korkutucu, sevindirici, üretici, yok edici, bağışlayıcı, alıcı ve verici özellikleriyle bu özellikleri insanoğlu denilen türe aktaran bir öğretici konumunda kalmıştır. Başlangıçta tüm insanlığın ortak bir şekilde yararlandığı bu oluşum, tarihsel süreç içinde farklı yapılanmalar ve toplumsal değişimler aracılığıyla bariz ayrımları ortaya çıkarmıştır. Bu ayrımlar, rasyonel olarak tanımlanan ve bu oluşumu bilim, aydınlanma, akıl ve ilerleme adına kaydeden Batı'nın bakış açısıyla rasyonel olmayan Doğu dünyasıyla ilgili bilgilerin sunulmasıyla başlamıştır. Bu bakımdan Doğu, Batı'nın bakış açısına göre oryantalist, egzotik ve felsefi tanımıyla öteki olmaktan ileriye götürememiştir. Oysa yine Batılıların sistematiği çerçevesinde, yerinde yapılan analizler ve tarihten kalan izlerin ışığında genelde geri kalmışlık düzeyi ile anlamlandırılan Doğu, yeni bir biçim kazanmaya başlayarak, süregelen tarihi yanıltmıştır. Bu yanılsama, şimdiye dek yapılmış olan araştırmaların da sentezinde, yeni bulguların gözden geçirilip günümüzle bir takım bağlantılar elde edilerek gün ışığına çıkarılması biçiminde gelişme gösterir. Bilimsel ve tarihsel araştırmalar konusunda, tarihe farklı bir bakış açısıyla yaklaşan Türk araştırmacıların çabası da yadsınamaz. Günümüz Türk toplumu 21. Yüzyılın eşiğindeyken, hem aşırı uçlarda hem de bu aşırı uçların biraradalığında sürüp giden toplumsal bir yaşam örneğini, hayatın her alanında sürdürmektedir. Bu yapı, doğal olarak 19. yüzyıldan bu yana gerek kültürel, gerekse düşünsel anlamda etkilendiği Batı yaşam tarzı ve sistematiği ile bağdaşmamaktadır. Oldukça kendine özgü bir yaşam tarzı sergileyen bu toplum, ayrıntılara gidildiğinde her katmanında dışavurduğu biçimlerle çoğu kez, çağdaşlık kisvesi altında barınan bir ülke için insanlığın tüm utancını taşıyan trajik durumları barındırırken, yanı başında belki de dünyaca ünlü komedi yazarlarının aklına bile gelmeyecek türden gülünç durumların hazırlayıcısı olmuştur. Genele bakıldığında ise ortaya trajikomik bir tablo çıkmaktadır. 5


Günümüzde hâlâ süregelen alışkanlıklar, toplum-birey bazında ele alındığında ise, her iki oluşum da benzer özellikleri taşır. Batı formatı ile biçimlendirilmiş tüm kurumların, kuruluşların görünürdeki rasyonel yansımasının altında, görünmeyen bir irrasyonel oluşum yatmaktadır. Çok genel tanımıyla biçim ve içerik ilişkisini bu doğrultuda kurduğumuz zaman, böylesi bir yapılanmanın eğitim, sanat, sinema ve edebiyat türündeki dışavurumlarda da etkili olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal yaşam ve toplumsal ilişkiler bağlamında, her alanda görülen davranış, düşünme ve iletişim biçimi, direkt olarak Batılı normlar çerçevesindeki eleştirel boyutlarla, altyapısız sorgulamaların sonuçlarını ortaya çıkarmıştır. Aileden başlayarak, en üst toplumsal kurumlara kadar ulaşan bu düşünme ve yaşama biçiminin düzeltilmesi bir takım eleştirel tutum ve sorgulamaları getirirken, bu eğilimin kökenlerini ve nedenlerini ortaya çıkarmak konusundaki analitik bir bakış açısını da gerektirmektedir. Doğal olarak Türk toplumunun sıklıkla tanık olduğu haraç, rüşvet, yağma, hibe türündeki alışkanlıklar bir adım ileriye giden bir toplumun iki adım da geriye gitmesini sağlamıştır. Geleneksel, zihinsel ve dinsel alışkanlıkların toplamında yer alan böylesi bir yaşama ve düşünme biçiminin terk edilmesi ise, kültürel, toplumsal ve zihinsel bir evrilme ile gerçekleşebilecektir -ki bu evrilme içinde dahi arı bir sonuca varmak mümkün değildir-. Çünkü bireysel anlamda akılla ilintili olan zihniyet, aklın rasyonel oluncaya kadar irrasyonel kalan süreciyle yakından bağlantılıdır. O halde, hem Doğu hem de Batı anlamında ele alınacak olduğunda aklın hangi ölçülerde üst seviyeye ulaştığı önemli bir soru(n) olarak kalır. Bir sanat eserini belirleyici kılan öğeler gibi, neden sonuç ilişkileri ve sorunçözüm bağlantılarını kurarak ilerleme eğilimi, insanlığın genel problematiğini ele alma ve ortaya doğru sonuçlar koyma bakımından da geçerlilik taşır. İşte bu nedenle yukarıda sözünü ettiğimiz doğru gibi görünen gerçek biçimlerin ardındaki yapı, Türk toplumunun geçmişle bugünkü bağlarını ortaya çıkarmaya yönelik bir neden sonuç ilişkisinin dışavurumuyla yakından ilişkilidir. Başlangıçta söz ettiğimiz doğadan alınan mimetik tarz, Türk toplumuyla ilgili bir feedback için oldukça önemli ve geçerli doneler olma özelliğini gösterir. Bu nedenle en başa dönmemiz gerektiğinde, insanlığın ilk oluşumunda son derece geçerli olan ve bu geçerliliği 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başlarında, ilkel kabileler düzeyinde yapılan antropolojik araştırmalarla kanıtlanan potlaç yaşama ve düşünme tarzının etkisi yadsınamaz. Kısaca alma-verme-fazlasıyla iade etme olarak tanımlayabileceğimiz bu tarz, başlangıçta Türkler için de geçerli olan toplumsal ve ekonomik yaşam ile zihniyet çerçevesindeki belirli kurallar bağlamında önem taşır. Bu kurallar, ilk toplumlarda görülebilen temel bir 6


özelliği; her türlü soyut ve somut tarzı ritüellere dayandırma biçiminde gelişme göstermiştir. Ritüelistik ya da oyun toplumu olarak tanımlanan benzeri eğilimleri dışavuran topluluklarda, mübadeleye dayalı ilişki-iletişim ve düşünme biçimi olarak adlandırabileceğimiz bu tarz, yaşamı sürdürme ve varolma anlamında da geçerlilik taşır. Yine doğayla yakından ilişkili olan bu geçerlilik, animist toplum özelliklerinin yansısını sunar. Doğa-İnsan ve İnsan-İnsan karşılıklı iletişiminde de bağış, hibe, armağan zorunluluğu kaçınılmazdır. Çünkü öncelikle doğanın örnek alındığı bu tutum, doğanın felaketlerine karşı korunabilme içgüdüsüyle yapılmış bir mübadele örneğini sunar. Bu mübadelenin görünürdeki biçimi, doğaya armağan sunulmasıyla doğanın gözüne girme çabası; görünmeyen, soyut biçimiyle de beraberinde dinsel unsurları da getiren, bir ruh ya da Tanrı olarak kabul edilen doğaya kendi ruhundan bir parça teslim edip, Tanrıyla kendisini özdeş kılma türünde bir çabadır. Doğa ile insan arasındaki böylesi bir iletişim, ilk biçimleri belirleyen kabileler arası ilişkiler açısından da son derece geçerli bir yöntemdir. Doğaya verilen her armağan karşısında doğadan bir karşılık beklenmektedir. Doğayı taklit eden ilk insan da, dolayısıyla aynı karşılıklılık ilkesi çerçevesinde hareket edecektir. Bu nedenle düzenlenen büyük ziyafetlerde kabilelerin rekabeti; prestij, ihtişam ve otorite bağlamında ortaya çıkar. Bu tür bir dışavurum ise hem toplumsal yaşamı belirleme bağlamında hem de zihniyet düzeyinde yaşanılan gerçekliğin örtüşmesi anlamında eşzamanlı bir süreç izler. Her ikisi etkileşim içindedir ve birbirlerini belirlerler. İlk toplumların genel karakteristiğini ortaya çıkaran bu yöntem, kolektif davranma ruhunun da göstergelerini belirginleştirir. Kolektivite de doğadan alınan ve mimetik bir biçim olan mübadele ilişkisindeki gibi doğayı taklide dayalı bir oluşumun sonucudur. Doğadan insana geçen toplu davranma eğiliminin içgüdüsel sonuçlarını insan denilen türde, biçim ve içerik anlamında ortaya çıkaran bir oluşumdur. Bu durumda soyut ve somut düzeydeki kolektiviteyi yaratır. Türklerin tarih sahnesine ilk kez çıktıkları dönemden; coğrafi, kültürel, dinsel ve toplumsal etkilenmelerle bugüne kadar tarihsel bir ivmeyle geldikleri süreç, sözünü ettiğimiz tarzın düşünme ve yaşama biçimi düzeyindeki yansılarını, kalıtımını ve dönüşümünü sunmaktadır. Hayatın her alanını belirleyen bu mübadele ilişkisi, Türklerin zengin bir kaynağa sahip oldukları kültürel yapılanmaları açısından da oldukça geçerlidir. Bu zengin altyapı, hayatı oyun olarak algılayan bir oluşumun genel olarak söze ve seyirliğe dayalı dışavurumlarının da çok yönlü, özgün ve Batılı sanat anlayışından farklı bir izlek takip etmesini sağlamıştır. Doğal olarak bu tür bir kültürel yapılanmanın ortaya çıkış nedeni, biçimi, içeriği de varolan zihniyet gelişiminin doğrultusunda olacaktır. Masal, Orta Oyunu, Gölge Oyunu ve Kuttören'e dayalı 7


köy seyirlik oyunlarının varolma gerekçesi de benzeri bir mübadele yöntemine dayanır. Nakkal denilen masal anlatıcıları, dinleyenlerin armağanlarıyla anlatının seyrini isteğe göre değiştirebilmekteydi. Orta Oyunu ve Gölge Oyunu türündeki seyirliklerde eğer izleyici gösteriye karşı ilgili ve tezahüratkarsa ya oyunun süresi uzatılıyor, ya da oyunun bitiminde izleyiciye nefis bir şölen sunuluyordu. Özellikle orta oyuncularının hicvettikleri önemli kişiler, bu hicivlerin kesilmesi için oyunculara bahşiş dağıtıyorlar; dağıtmadıklarında ise, oyuncu hicvini ya da taşlamasını dozunu arttırarak sürdürüyordu. Güncel yaşamla iç içe geçmiş olan kuttörene dayalı köy seyirlik oyunlarında da, gerek oyun içinde gerekse oyunun bitiminde yapılan toplu ziyafet, ritüeli tamamlayan bir unsurdu. Mübadele ilişkisinin farklı biçimlerini görebildiğimiz bu türler; biçimsel yapı anlamında benzerlikler gösterirken, tür olarak komedinin ve mizahın hâkim olduğu bir yapıyı da taşıyorlardı. Bu güldürü öğesine geleneksel seyirliklerin içindeki trajedi özelliği taşıyan taziyelerde de zaman zaman rastlanmaktaydı. Dolayısıyla geleneksel edebiyat ve seyirliklere baktığımızda, varolma gerekçelerini dayandırdıkları mübadele yöntemlerinin yanı sıra, yoğun olarak gülmece unsurunu da barındırdıklarını görebiliyoruz. Diğer bir özellik de; fıkra, masal, oyun ve seyirliklerin toplumsal yaşam ve zihniyet doğrultusunda kolektif olarak üretilip tüketilme özelliği göstermeleridir. Bu özellik de, buraya kadar getirdiğimiz konudan genel olarak hiçbir şekilde bağımsız bir niteliğe sahip olmadığını ortaya koyar. Dolayısıyla birey yok boy vardır tanımlamasını kültürel anlamda da geçerli kılar. Orta Oyunu ve Gölge Oyunu da benzeri bir usta çırak ilişkisine, yani dönemin tüm esnaf için geçerli olan yaşam ve zihniyet düzeyindeki lonca ahlâkı geleneğine uyum sağlar. Tasavvufa dayalı bir biçim ve içeriğe sahip olan bu tür düşünme ve yaşama tarzı, aslında hayatın her alanına tarikatlar yoluyla yayılmış bir zihniyetin de; kaderci, tevekkülcü ve teslimiyetçi yaklaşımlarıyla da yakından ilgilidir. Öğretilen her şey olduğu biçimiyle kabullenilip aktarılır ve yerine yeni bir bilgi eklenemez. Bu anlamda kolektif bir zihniyetin göstergeleri geçerliyken birey ya da bireyleşme adına yapılacak herhangi bir yenilik ve değişim, oyunun kuralına aykırı bir girişim olacağı için geçerlilik taşımaz. Nedenselliğin farkı, biçim ve sergilenme konusunda da ortaya konulan eserlere yapısal farklar sağlamıştır. Bu eserlerde dramatik bir eğri yoktur, genelde epizodik anlatımın hâkim olduğu süreklilik, sık sık yabancılaşma eğilimini sunar. İşlevsel nedenlerle ortaya çıkarıldıkları için, seyirlik gösteriler ya da gezgin anlatıcıların sundukları hikâyeler, hayatın her noktasına taşınabilmiştir. Bu nedenle Batılı anlayışta olduğu gibi, dramatik bir eğrinin hâkim olmadığı yapı, izleyiciler tarafından başından sonuna kadar izlenmek zorunda değildir. Seyirliklerin izleyicisi yemek yer, uyur, dolaşır, katılır ya da katılmaz. Çünkü öyküyü, konuyu ve izleği bilmektedir. Amaç; eğlenmek, hoşça vakit geçirmek 8


ve sunulan şölenden yararlanabilmektir. Bu da sürekli kendini tekrarlayan bir döngünün zihinsel ve toplumsal yaşamdaki kültürel karşılığını sunar. Geleneksel halk seyirlikleri ve edebiyatında gülmece unsurunun bu denli yoğun olması, dünya çapında tanınan Nasreddin Hoca ve Bektaşi gibi gülmece kişilerinin ortaya çıkması, aslında nüvesini doğadan alan bir yaşam biçimini dönüştürerek de olsa sürdüren, özellikle Anadolu insanının belirlediği Türk toplum yapısındaki görünür biçim ile komedi unsurunun kökeni arasında sıkı bir bağ vardır. Çünkü komedi de, ilk kez doğayı taklide dayalı olan ve adına nimus denilen biçimlerden ortaya çıkmıştır. Bu anlamda, tragedyanın da komedyanın içinden çıktığı söylenebilir. Başlangıçta gülmece unsuru; kaba, çirkin ve kötü karşılıklarıyla tanımlanırken, zamanla felsefi boyutta ele alınarak, toplum ile kurulan bağlarla değerlendirilme yoluna gidilmiştir. Gülme durumunun ortaya çıktığı ara yüzeyin, toplumla, bireyle ve doğayla uyum içinde olmayan aksiyonlardan kaynaklandığına ilişkin düşünce, zamanla aklın rasyonel bağlarından koparılmasına ve çelişkilere dayandırılmıştır. Çünkü yaşamın olduğu her yerde çelişkiler vardır. Komedi, içinde acı ve komiği barındıran bir unsur olmasının yanı sıra, kötülük ilkesiyle hareket eden bir yıkıcılığa kadar gidebilmektedir. Bu yıkıcılık bazen, yıkıp yeniden onarmak, bazen de tamamen yıkmak anlamında geçerlilik taşır. Komedi bir anlamda, toplumun toplum dışı olandan aldığı intikamdır -ki toplum ve toplum dışı tanımları da görecelilik taşır. Gülmeceyle yakından ilgili türlerden masal, gerçek aracılığıyla gerçekdışını verirken, mucizevî değişimlerin, olağanüstü anlatımların yanı sıra, örneğin Keloğlan masallarında ahlâksızlık ve kötülüğe, Dede Korkut'ta ise Şamanist özelliklerle bezenmiş İslami bir biçimi, dolayısıyla güncel hayatı belirleyen mübadele tarzının açık, net ve yalın anlatımlarını sunar. Fıkralarda, irrasyonel durumların tersine çevrilerek sunulan yanıtları ve dinselliği biçim olarak kabul etmiş bir toplumun ikiyüzlülüğüne eleştiri getiren sonuçları vardır. Dolayısıyla hem Nasreddin Hoca, hem de Bektaşi fıkralarında, çok ayrı uçlar gibi görünmesi önerilen dinsellik ve cinsellik temalarının karşıtlığından doğan birliktelik, şaşırtıcı ve güldürücü durumları yaratır. Toplumun yansısını veren her anlatı; içinde fantazya, abartı, absürde ve olağanüstülükleri barındırsa da, gerçeğin dönüşmüş biçimlerini sunar. Bu güldürü öğesi fıkralarda genel olarak daha evrensel kalıplara sahipken, gölge oyunu ve orta oyunu denilen seyirliklerde; güncel, anlık, geçici, sözel ve absürde bir biçimde ortaya çıkar. Bu da doğal olarak dönüştürücü değil, eğlendirici bir işlev taşır. Lonca ahlakıyla ilgili değişmez döngü, bu türler için oldukça geçerlidir. Alay, aşağılama, taşlama, hiciv, aykırılıklar, saçmalıklar bir takım araştırmalarda dönüştürücü eylemler olarak saptanmışsa da, parodi ve farsa dayalı gösteriler oldukları için, sorunu ortaya koyup, çözüm üretememek gibi bir sorunsalı barındırdıklarından dolayı 9


işlevsel türler olarak zanaat olmaktan öteye gidememişlerdir. Bu tür seyirliklerde kişiler de tip olarak kalmış, karakter yaratılmasına yönelik bir derinlik kazandırılamamıştır. Dolayısıyla seyirliğin oluşumuyla ilgili bir özdeşlik taşır. Çünkü belli bir geçmişleri ve gelecekleri yoktur, gelişen olaylar karşısında değişim göstermezler, herhangi bir iz bırakmazlar. Kader içinde hoşça vakit geçirme durumu yaratılan tipler için de geçerlilik taşır. Batı etkisiyle oluşan gülmece anlayışında da durum değişmemiş, geleneksel tarz biçim olarak terk edildiyse de, içselleştirilmiş olan içeriksizlik, hem sanat eseri, hem de yaratılan tipler doğrultusunda geçerliliğini korumuştur. Rejimin değişmesi, genelde zihniyetin değişmesi için etkili olamamıştır. Entrikasız, dramsız, zayıf, çatışmasız, dolayısıyla altyapısız kurmacalar, genelde melodram ağırlıklı olsalar da, halkın gülmeceye yatkınlığı nedeniyle gösterilere ait duyurular dram-komedya olarak yapılıp ilgi çekme yönüne gidilmiştir. Bu nedenle güldürüler, toplumsal hicivlere dayansa da, geleneksel ve Batı etkilenmeleriyle sağlanan yeni soytarılıkların eşliğinde, rahatsız edici, yıkıcı ve dönüştürücü olma özelliği sağlayamamıştır. Türk toplumundaki gülmeceye olan bu eğilim, Cumhuriyet dönemi sonrasında da sürmüş, hiçbir zaman diliminde olmadığı biçimde mizah dergisi ve yayınları, gelişen sosyo-politik değişimlere eş zamanlı bir biçimde ilerleme sağlayarak, zaman zaman rahatsız edici boyutlara ulaşıp, cezalandırılmıştır. Mizaha yönelik bu yoğun eğilim, onu yavaş yavaş geleneksel boyutundan kurtararak, toplumcu gerçekçilik ve diyalektik bakış açısı ile yeni bir eleştirel tarzı ortaya çıkararak mizahın gerçek anlamda yıkıcı olduğunu vurgulayan sonuçlarını yaratmıştır. Yoğunluklu mizah yazarlığının etken olduğu dönemlerde ortaya çıkan Aziz Nesin, önceleri kısa öyküler, tefrikalar, taşlamalar, hicivler ve eleştiri yüklü mizahi göndermelerini takma isimler kullandığı metinler aracılığıyla okura iletebilmiştir. Zamanla gerek yazın, gerekse politik duruşu nedeniyle özellikle de rahatsız edici boyutlar taşıyan yazıları aracılığıyla hem sıkıyönetim dönemlerinde, hem de normal işleyiş içinde tutuklama, cezaevi, mahkemeler arasında ömrünü tüketirken, yaşadığı her olumsuzluk karşısında kamçılanarak yeni eserler üretme yolunu tercih etmiştir. Özel hayatında yaşadığı irrasyonelliği, toplumun çelişik yapısını, zihniyetini, yaşama ve düşünme biçimini çok iyi gözlemleyebilen ve bu gözlemlerini diyalektik bakış açısı, tezatlıkların ortaya çıkardığı gülmece unsuru, geleneksel kültür bağlantılarının sentezinde sunan bir masalcı olmuştur. Eserlerinde, geleneksel seyirlik ve edebiyatın biçimini, değişen bir Türkiye'nin genelini özele indirgeyerek ele aldığı biçimleri, canlı bir coğrafyanın çelişkili gerçekleriyle doldurmuştur. Bu içerik zaten müdahaleye gerek duyulmadan da ironiyi, trajikomiği ve kara mizahı sergileyen bir yapı gösterir. Bu yapının içindekini ayraç içine almak, o 10


ayrıntıya büyüteçle yaklaşmak ve bu yaklaşımı da söz ustalığına dayandırmak; Aziz Nesin zaman zaman uç boyutlarda eleştirdiği bir toplumu yine o toplumun yararına kullanarak sunduğu hazır bir dökümanı; yazı, dünya görüşü, umut ve ilerleme adına kaydetmiştir. Anlatımı yalın ve sade, mizahı hem güncel hem de evrensel gerçeklerle çok yakından ilgili olduğu için; okunmuş, tanınmış ve eserleri birçok baskı yapmıştır. Aziz Nesin'in tüm eserlerini dayandırdığı nokta, bireyleri ele almış olsa da kolektif davranma ruhu, zihniyet ve en başından bu yana sözünü ettiğimiz Türklerin mübadele ilişkilerinin, günümüzde süre gelen değişmiş ve dönüşmüş biçimleriyle hayatın belirlendiği durumlara karşı yapılan toplumsal eleştiriyi gülmece dozunda iletme özelliğini taşır. Karakterler derinlemesine ele alınırken, neden sonuç ilişkileri yine toplumun gerçeğinden yola çıkılarak ortaya konulmuş, absürde ve abartı olarak adlandırabileceğimiz kimi dolantılarda hem biçim hem de içerik düzeyinde kullanılan yabancılaştırma efektlerini oluşturmuştur. Bu yabancılaştırma, yazarın durduğu noktayla yakından ilgilidir.

Gol Kralı, Zübük, Yaşar Yaşamaz ve Tatlı Betüş ile ele aldığı toplumsal durumlar, gerçekte de yaşanılan yabancılaşmaların esere aktarılmasındaki gerçeklikle ilgilidir. Gerçeklik düzeyinde ele alınan dolantı ise rasyonel gibi görünen irrasyonelliği algılama sürecine ilişkin, söz ve aksiyonla desteklenen 11


zaman öldürme biçimini sunar. Dolayısıyla toplumsal yaşam içindeki absürtlüklerin karşılığı Aziz Nesin'in eserlerinde yabancılaştırma olgusu olarak karşımıza çıkar. Bu da genel olarak biçim ve içerik ilişkisi bağlamındaki düzeneği, toplumsal gerçekler ışığında tamamlamaktadır. Sözünü ettiğimiz dört eser, kendini büyük oranda uyarlamalarla var eden Türk Sineması için de geçerlidir. Türk Sinemasının tarihsel süreci genel olarak bize edebi eser - sinema ilişkisinin sonuçlarını sunmuştur. Bu uyarlama yöntemi sadece yazılı eserlere değil, Türk sinemasının ortaya çıktığı ve izleyiciye ulaştığı dönemlerdeki gösteri sanatlarına yönelik bir biçim de taşır. Oyun, operet ve müzikal ağırlıklı ilk uyarlamalar, sinemasal dil ve biçim yerine teatral etkiler ve etkilenmelerle sürüp gider. Bu anlamda sahnede yapılan gösteri, herhangi bir kamera hareketi ile yapılmaksızın perdeye aktarılmıştır. Teatral bir sinema anlayışının kökenindeki nedeni, sinemayı tanımayan, onu estetik bir unsur olarak kabul etmeyen tiyatro kökenli yönetmen ve oyuncuların etkisinde aramak gerekir. Zamanla ortaya çıkan serial türündeki filmler, hem Batı etkisindeki aksiyonların hem de geleneksel tiyatrodaki tip ve oluntuların sentezinde bir gelişme gösterir. Bican Efendi serisi, süreç içinde, farklı isimlerle ortaya çıkan benzeri filmlerin prototipini oluştururken, aynı durumun sinema filmi olarak 1980'li yıllara taşınması ve furya haline gelen bu tarzın 1990'lı yıllarda özel kanalların devreye girmesiyle birlikte ratingi arttıracak unsurlar olarak izleyiciye yeniden sunulması, aradan yüz yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, Tasavvuf zihniyetinin döngüsel değişmezlikle sonuçlanan yapısının sürdüğünü gösterir. Bir yandan melodramlarla desteklenen ağlama nöbetleri, diğer yandan Cilalı İbo, Turist Ömer ve son olarak da Şaban serileriyle gelen güldürü furyası, her iki uçta aynı anda yaşayan Türk insanının, uçları bir araya getirme konusundaki çelişkili yapısını ortaya koyar. Sözünü ettiğimiz türlerden roman uyarlamalarına dayalı melodramlar ve Turist Ömer, Cilalı İbo türündeki aksiyon, tipleme ve söze dayalı güldürüler, Türkiye'de sinemanın güncel hayat içinde belirleyici olduğu bir döneme rastlamaktadır. Bu belirleyiciliğin de tıpkı geleneksel unsurda olduğu gibi eğlenceye ve vakit geçirmeye yönelik bir seyirlik olduğu inkâr edilemez. Benzeri bir durum, yaklaşık on beş yıl sonra ortaya çıkan Kemal Sunal'ın canlandırdığı Şaban tiplemesi için de geçerlidir. Burada yine karakter yok, tip vardır. Absürde aksiyonlar ve sözün çift anlamlılığı, genelde siyasal ve toplumsal güldürü olarak ortaya çıkan hazır duyarlılığın popülerleştirilmesinde, toplumun genelde bireyleşememe özelliği, bireymiş gibi görünen ancak birey olamayan Şaban özelinde ortaya çıkarılmıştır. Şaban burada toplumu fazla düşünmeye zorlamadan, yumuşak bir toplumsal gerçekçilik sergileyerek, geleneksel gülmecedeki güncel olayları eleştiriyor gibi görünen hazır klişelerin farklı sürümlerdeki sayısız tekrarlarını sunmuştur. Dolayısıyla geleneksel 12


gülmecede, tüm oyunları başından sonuna kadar bilip, tekrar eğlenmek ve zaman geçirmek amacıyla giden izleyici, donmuş bir zihinsel yapılanmayla, 1980'ler ve 90'larda bu kez aynı oyunu Küşteri Perdesinden değil, teknolojiyle donatılmış bir sinema perdesinden ve televizyon ekranından izlemiştir. Dolayısıyla Aziz Nesin'in sinemaya uyarlanan dört eseri konusunda da benzer şeyleri söyleyebiliyoruz. Çünkü bu filmlerin ikisi, Şaban ile özdeşleşen yönetmen Kartal Tibet tarafından çekilmiş, her ikisinde de Kemal Sunal rol almış, dolayısıyla bu seriye eklenen eser bazında Aziz Nesin imzalı iki film olmuştur. Ancak, eserden aynı adlarla uyarlanan bu iki film, edebi metnin zenginliğini, altyapısını, temasını, kısaca özünü yakalayamamıştır. Oyunculuk yetersiz ve klişe; dramaturji sağlıksız, romanda bireylerin özelinde aktarılan karakter analizi, filmde hem başrol oyuncusu hem de diğer oyuncular konusunda eksik kalmıştır. Özellikle Zübük romanında verilmek istenen derin tahliller, betimlemeler aracılığıyla yerini bulur. Burada bireyin karakteri değil, bir zihniyetin ve buna bağlı olarak gelişen toplumsal davranış biçiminin karakteristik yapısı sunulmuştur. Filmde ise zaman zaman vurgulanan bu durum, ne yazık ki, siyasal gülmece adıyla anılan türün, kötünün iyisi olarak adlandırabileceğimiz bir örneğini sergiler.

Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz için de benzeri özellikler geçerlidir. Masala, meddaha, anlatıma, rasyonel ve irrasyonel çelişkisine, görünen biçimlerin ardındaki şaşırtıcı gerçeğe dayalı olan eser; yönetmenin eser aracılığıyla iletmek istediği mesaj konusunda yetersiz kalınca, ortaya kolaycılığa kaçan, yapay, teatral, sinema diliyle çok fazla ilişkisi olmayan bir yapım çıkmıştır. Akla ilk gelen soru ise, her türlü donesiyle, gerek içerik gerekse biçim anlamında, kültürel özelliklerden, ulusal diyebileceğimiz bir anlayıştan evrensele 13


ulaşabilecek olan bir sinema dili yaratma konusundaki tüm hazır verilere rağmen, bu denli içeriksiz ve çözümsüz yapımların ortaya çıkması şaşırtıcıdır. Özel bir televizyon kanalı için çekilen Tatlı Betüş ise, uyarlama bağlamındaki bağlantıları, gösterim konusunda sahip olduğu geniş zaman dilimi dolayısıyla dikkate alabilecekken, ortaya dış yüzeyi parlak ve gösterişli, ancak içi kof bir yapımı çıkarmıştır. Türk sinemasının yıllardan bu yana düştüğü genel hata, 1993 yılında çekilen Tatlı Betüş için de geçerlidir. Diğer üç uyarlamayla karşılaştırıldığında, görüntüsel kalite adına daha ön planda yer alan Tatlı Betüş, yıldız sistemi zihniyeti doğrultusunda çekilen bir film olarak, roman bağlamındaki zenginliği içeriğe taşıyamama türünden bir sakıncayı ortaya çıkarır. Belki de bu sakınca şu an ele aldığımız konu bağlamında daha geçerli bir durum oluşturur. Çünkü geneldeki zihniyet, her türlü iletişim biçimi için geçerlilik taşımaktadır. Kitlelerin dönüşümünü sağlayan ve 21. yüzyıla girerken hala ritüel bir birlikteliği sağlayan sinemanın yaratıcıları için de; estetik, kuram, biçim ve içerik geçerli değildir. Genel beğeni doğrultusunda işlenen konular, bilinenin tekrarı üzerine kurulduğu için toplumu aynı donma noktasında bırakmaya mahkûmdur. Türk toplumu, gerek Batı, gerekse Doğu etkilenmeleriyle bu gün de sürdürdüğü farklı yapının ele alınmasını, dönüştürülmesini ve sunulmasını beklemektedir. Çünkü en başından bu yana söz ettiğimiz bu farklı yapılanmalar, farklı yaşam biçimlerini getirmiştir. Oysa Türk Sinemasında ciddi boyutta yaşanan içerik sorunu, genelde ele alınan olayların ve karakterlerin toplum yapısıyla çok da fazla örtüşmediklerini ortaya çıkarır. Bu da içinde yaşanılan toplumun, her boyutunun derinlemesine algılanamamasıyla ilgilidir. Biçim ve içerik anlamında her yönüyle bitip tükenmez bir kaynak sunan Türk toplum yapısı, Türk Sinemasına hem biçim hem de içerik konusunda evrensel bir dil kazandırabilecek ölçüde zengin bir altyapıya sahiptir.

14


Aziz Nesinlik Ülke Onur Keşaplı Atasözleri ve deyimler konusunda oldukça zengin olan dilimizin belki de son büyük deyimi “Aziz Nesinlik” deyimidir. Ne zaman trajikomik bir olayla karşılaşsak ya da idarecilerimiz birbirinden ilginç(!) durumlara imza atsalar “tam Aziz Nesinlik olay-durum” şeklinde tanımlarız. Aslında bir geleneğin devamıdır bu. Bektaşi fıkralarıyla başlayıp, Nasreddin Hoca ve Karagözlerle süren Anadolu’nun her daim gericiliğe karşı durmuş ince mizah anlayışının bir anlamda son temsilcidir büyük usta Aziz Nesin. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet tarihimizin iyisiyle kötüsüyle birebir tanığıdır ve tanıklı��ını güçlü kaleminden fışkıran mizahla aktarmaktadır halen.

Tiyatro, şiir, öykü, mizah ve daha pek çok alanda sayısız yapıtı bulunan, yurtiçi ve yurtdışında kendisinin dahi anımsayamayacağı kadar çok ödüle layık görülen büyük usta, 80 yıllık yaşamı boyunca, Cumhuriyeti de kısa sürede ele geçirmekten geri kalmayan gerici zihniyet tarafından baskıya, zulme, hapislere, işkencelere, türlü saldırılara maruz kalmıştır. Tüm bunlara karşı koyuşu ne silah ne zorbalıkta bulmuş, sadece kalemini keskinleştirerek mizah gücünü arttırmıştır. Genç yaşında faili meçhul bir cinayetle kaybettiğimiz edebiyatımızın büyük ismi Sabahattin Ali’yle birlikte çıkardıkları Markopaşa’dan itibaren iktidar temsilcilerinin her daim hedefi olmuştur. Fakat 15


sadece Türkiye gericilerinin ve güç temsilcilerinin değil aynı zamanda diğer ülkelerdekileri de fazlasıyla rahatsız etmiştir. Taşlamalardan oluşan ikinci kitabı Azizname’nin yayınlandığı 1949 yılında İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk elçileri aracılığıyla Aziz Nesin’in 6 ay hapis yatmasına neden oldular. Demokrat Parti’nin en büyük eseri(!) sayılabilecek, gayri Müslim yurttaşlara hunharca saldırıların yapıldığı 6–7 Eylül olaylarında Menderes hükümeti ortaya konan vahşetten başta Aziz Nesin olmak üzere komünistleri suçlaması ve tutuklatması “Aziz Nesinlik durum”lara verilebilecek bir başka örnektir. Maalesef Birçoklarımız büyük ustayı sadece bu gibi olumsuz olaylarla hatırlıyoruz. Kendisine yapılan haksızlıkların sayısı o denli fazla ki sıradan vatandaşlar için Aziz Nesin, 37 canımızı alan Madımak yangınından sağ kurtulan ve dini oldukça bütün(!) duygularımıza karşı konuşan “Şeytan” ya da yüce(!) Türk milletimizin yüzde 60’ının aptal olduğunu söyleyen bir Moskof’tur! Aptallık tartışmasının çıkış noktası Aziz Nesin’e yöneltilen “Türk toplumunun mizaha olan ilgisi sizce zekâsından mı ileri geliyor?” sorusuna verdiği “Ne zekâsı? Bu milletin yüzde doksan biri (12 Eylül’ün) 82 Anayasasına evet demiştir. Geriye kalıyor yüzde dokuz. Hadi biraz iyimser olalım, ama yüzde altmışı aptal bir milletiz.” cevabından gelmektedir. Olayın devamında daha da trajik-komik olan Aziz Nesin’in mahkemeye verilmesi ve karşılık bulmayan “Yapmayın, etmeyin. Eğer mahkemeyi ben kazanırsam sizin aptallığınız mahkeme kararı ile tescillenmiş olur” sözleri sonrasında mahkemeyi kazanmış olmasıdır. O referandumdan sonra halkımızın her defasında yaptığı seçimler ne yazık ki bu durumun tersini göstermiyor. Belki daha da acı olan tercihlerimiz sonucu bizi yönetenlerin yüzde kaç olduğu kesin bilinmeyen aptallarımızın en seçkinlerinden oluşmalarıdır. Konuştukça batması gereken ama bir türlü batmayan siyasilerimiz, havaalanlarında deve kesen görevliler, Rabbinin Cleveland çağrılarına uyanlar, imam-hatip mezunu olup televizyonculuktan, fen bilimlerine her işin üstesinden gelebilen süper-imamlar, daha uzun uzun listeleyebileceğimiz “Aziz Nesinlik durum”lar, acaba bu büyük aydınımız hayatta olsaydı neler derdi sorusunu kendi kendimize sormamıza sebep olmakta.

16


Aziz Nesin’in sanatında mizahı tercih etmesi doğuştan gelen bir dürtü değil çocukluğundan başlayarak tüm yaşamı boyunca yaşadıklarıdır. Hatta yaşadıklarından da öte Aziz Nesin bunu tercih etmiştir. Tıpkı yaşama soldan bakmayı, toplumsalcı bakmayı tercih ettiği gibi. Çocukluğunu anlattığı “Ben de Çocuktum” adlı eserine tekrar göz gezdirdiğimde şu cümlelerin önemi daha net fark edilmekte; “Dost okurlarım! İşte benim on yaşıma kadar olan yaşamımı, anılarımı öğrendiniz. Bu yollardan geçip gelen benim gibi birisi için, önüne açılan iki yol vardır: Ya sınıf değiştirecek, ya bir üst sınıfa geçecek, üst sınıfın nimetleri, rahatı içinde kendisinden memnun olacak, uyuşacak; ya da çektiği acıları, kendisinden sonrakilerin çekmemesi için savaşacak, yani toplumcu olacak. Benim toplumcu, solcu oluşumun nedeni işte budur; toplumculuğum, yaşamımın bir sonucudur. İnanıyorum ki, Türk halkı ancak ve ancak toplumculukla kalkınır. İnanıyorum ki ancak toplumculukla çocuklarımız, bizim çektiklerimizi, bizim acılarımızı çekmez.” Bu devrimci cümleleri tekrar okuduğumuzda Aziz Nesin’in 1973’te kurduğu, eğitim olanaklarından yoksun, kimsesiz çocukları tükettiğinden çok üreten, toplumsal sorumluluğu olan, özgüvenli ve özverili, kendini sürekli geliştiren, kendine ve dünyaya eleştirel gözle bakan, topluma yararlı bireyler olarak yetişmelerini sağlamayı amaçlayan Nesin Vakfı’nın gittikçe zorlaşan koşullar altında öneminin ne kadar arttığını görüyoruz. “Mizahçı” sayısının sürekli arttığı ancak mizah yazarı sayısının ya da sanatında mizahı tercih eden aydınların çoğalamadığı bir ülkenin ne yazık ki “Aziz Nesinlik olay”ları gündelik hayatta hemen her yerde yaşayacağı bir gerçektir. Bizler aydınlık için, Aziz Nesin için, toplum olmayı başarabilmek için “Aziz Nesinlik olay”ların gitgide azalacağı bir ülke, gelecek için uğraşımızı sürdürmeli ve tıpkı büyük usta gibi sonraki kuşaklara bu bilinci aşılamalıyız.

17


Benim Çocuklarım Ceyda Şahinoğlu "Otuz beş yıllık yazarlık hayatımda, egemen sınıflar için, o sınıfın işine yaracak tek yapıt değil, tek tümce değil, tek satır bile yazmadım"… Aziz Nesin Benim çocuklarım, tüm dünyadaki gençler benimdir. Darağacında acımasızca sallandırılan, kırmızı ve sarının doruğunda ki ateşin içine acımasızca atılan çocuklarım… Ne isimlerinin önemi var ne bedenlerinin ne de düşüncelerinin... Gülümseyin, koşun, uçurumun kenarında da olsa yaşamınız bir uçurtma salın gökyüzüne, el sallayın kuşlara, yüreğinizi koyun hayallerinizdeki gemilere ve yol almaktan vazgeçmeyin.

Bitki Olacaksam Çayır çimen olayım Aman baldıran değil Yol altında kalacaksam Gelin arabaları geçsin üstümden Çelik paletler değil Üstümde çocuklar koşuşsun Ne kaçan ne kovalayan Askerler değil Kerpiç yapacaksanız beni Okullarda kullanın Ceza evlerinde değil Soluğum tükenmez de kalırsa Islık öttürsünler Aman ha düdük değil Kalem yapın beni kalem Şiirler yazın sevgi üstüne Ölüm kararı değil Ölünce yaşamalıyım defneyapraklarında Sakın ola ki Silahlarda değil.

18


Yaşı yoktur yaşamanın, günün ilk ışıklarıyla birlikte doğrultacaksın bedenini, bir yudum kahveden sonra başlayacaksın günü işlemeye, nefes almayı hiç bırakma ve radyondan gelen sakin müziğin peşine takıl ve hayallerinin peşinde koşmaya başla, nefesin kesilinceye kadar koş hatta bazen çığlıklar at ve inlesin sesinden her yer ve gökyüzündeki yıldızları topla dön o küçük ama renklendirdiğin dünyana… Herkes bahçesine meyveler, sebzeler eker ve sular her gün yeşersin diye bu bitkileri ve beklentisi vardır yeşerttiklerinden. Aziz Nesin’de mükemmel bir bahçıvandı. O’nun yeşerttikleri ne meyve ne sebzeydi, O, bulunduğu dünyanın tüm gençlerine bir şeyler sundu ve onların yeşermesini sağladı hiçbir beklentisi olmadan. Tek istediği ezilmeden, solmadan, düşünmekten ve yaşamaktan vazgeçmeden bir yaşam sürmeleriydi.

Zamanın yaşanmışlıkları bizi sürgün eder bilinmeyene, ne acıdır ki, bal rengi gözlerinden uzak olmak ve ayağında prangalar olmasa da bedenin ağırlaştığını hissetmek… Yaşlanıyorum artık bedenim değil düşüncelerim çıkarıyor ruhumu gezintiye… Elimde bir kalem ortadan kırılmış, darağacında değilim ama masamdaki beyaz kağıdıma yansıyan siyah duvarlar var etrafımda… Gölgeme çizdiğim darağacına bakıyorum çocuklarım geliyor aklıma, ah gençliğim diyorum buz gibiyim, donuyor sesim ve titreyen elimden yarısı kırılmış ve kaderi çizilmiş kalemim fırlıyor… Duvarlar bahar çiçekleriyle dolu benim için, karanlık gömüldü ve gün ışığı sızıyor odama renkleniyor dünyam… Gözlerimi kapatıyorum çocuklar yeşil çimenlerde ve papatyalardan yapılan taçlarla ödüllendiriyor sevgililerini… Karanlık gün, dalgalar halinde ateş parçaları süzülüyor merdivenlerden bir köşede oturup beklemek istiyorum, bağırıyorum neredesiniz, yapmayın ve gözlerimi açıyorum bomboş her yer beyaz ama renkler nerede… Gözlerim kocaman, ah bal rengim neredesin özlüyorum. Karanlık gecemin rüyası mayıs 19


yağmurlarında ıslanmış dallarına kuşların yakıştığı, beyazın, pembenin, morun daha nicelerinin yakıştığı bahçelerde geçmekteydi… Ateşin o acımasız sarılganlığını hissedene kadar, bilmezdim karanlığımı aydınlatacak bu alevler yaşamımda derin karalıklar bıraksın... …………. . Yaşadığımı görmek istiyorum Bir ışık uzaktan yakından ya da içimden Sesindeki pırıltıya Gözündeki ışıltıya benzer Bir kibrit çakımı Bir yanıp sönse yeter Sabahın yağan toz mavisi göğsünde çıplak Ya da gün batımı pembesi dudak Bir yıldırım hızında çizilsin Bir şimşekçe yazılsın karanlığım Bir fener ki uzaklığı bilinmeyen Bir yıldız parlayıp sönen Dişlerinin aydınlığını İçimdeki mağaralarda besler büyütürüm Her ne olursa olsun bir ışık Yeter ki bana ispat etsin yaşadığımı ………………. Yazdığım tüm mektuplar sanadır bal rengi sevgilim, tüm çocuklar ikimizin, yaşanası her gün bize ayit ve sen benimsim… Sigaram rüzgâra karşı, kirpiklerimin arasından dolan hava ve içimde sen varsın… Görüyorum bal rengi gözlerinde koşan çocukları, çiçeklerle dolu bahçeleri, uçurtmaları tutan minik elleri… Silah vermeyin, düşünmelerini engellemeyin… Ben Aziz Nesin’im… Ben insanım, ama her şeyim bazen bitki, bazen çocuk bazen ruh bazen bedenim ve hep varım… Bal rengi gözlerin benim sığınağım ve ben köhnede olsa bendenim dalgakıranlarda olmasa da yaşamımda dimdik senin göğüslerinde yaslanarak direnmekteyim…

20


Aziz Nesin’in Atatürk’e Hitabı Aziz Nesin’in yıllar önce Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben yazdığı, sanatındaki ince mizah gücünün en iyi örneklerinden sayılabilecek olan bu şiirmektup, Cumhuriyet aydınlarımızın birçoğunun yapıtları gibi halen güncelliğini korumakta. Hiçbir ilerleme gösteremememiz konusunun üstümüzde yarattığı ağırlığının yanı sıra forum sitelerinde, altında Aziz Nesin yazdığı halde bu yapıta yapılan yorumlarda “kim yazdıysa ellerine sağlık, günü iyi anlatıyor” gibi cümleleri görmek bir başka “Aziz Nesinlik vaka” durumu yaratıyor bizlerde.

Aziz Nesin'in Atatürk'e hitabı Atam, hala yaşıyorsak: edepsizlik sayesinde! Altı oku soruyorsan, politika dehlizinde! Hele partin senden sonra, devrimlerin tavizinde! Vasfedeyim halimizi, kalemime ver izin de! Yobazlarla gericiler, onlar bizden daha zinde! 'Atam, Atam...' derler ama, bir adınız var sizin de...

21


Halkçılıkla devletçilik: anlatamam, çok hazin de... Çoktan beri sahteciler, ağır çeker her vezinde! Tek umut var, o da yalnız, Amerikan dövizinde! Sorma Ata'm, halimizi, hal mi kaldı anlatacak... İşte geldik dizindeyiz! Yata yata çok yorulduk, tatil yaptık, izindeyiz! Sanayide henüz daha, Cafer için lazım diye, Amerikan bezindeyiz! Geçeceğiz Avrupa'yı ama şimdi izindeyiz! Hocamız var, hacımız var, uçan kuşa borcumuz var, el oğlunun ağzındayız! Ama bizi zor bulurlar, bahar, yaz, kış izindeyiz! Evet, doğru söylemişsin: 'Türk milleti çalışkandır! ' Biz de senin tezindeyiz! Dinlenmekten yorulduk da, onun için izindeyiz! Zinde kuvvet diye söz var, kimse bilmez adresini, ah izindeyiz, vah izindeyiz! Bugün değil, bu yıl değil, çoktan beri izindeyiz! İlerledik Ata'm öyle, 22


şimdi görsen tanımazsın: Amerikan tarzındayız! Arasan da bulamazsın, otuz yıldır izindeyiz!

23


Aziz Nesin Portreleri

Semih Poroy

24


Sevdakar Çelik

25


Güngör Kabakçıoğlu

26


Vahit Akรงa

27


M羹mtaz Ar覺kan

28


Fikret Mualla Saygı Ahmet Doksanoğlu Başının döndüğünü fark ettiğinde ne kadar içmiş olduğunu kestirebiliyordu az çok. Başını yukarı doğru kaldırmaya her çalıştığında kendini sanki bulutlarla arasında hiç bir espas kalmamış gibi hafif ve boşlukta hissediyordu. Yerçekimine meydan okuyordu adeta boşluktaki bedeni. Başı döndükçe dönüyordu. Bir daha... Bir daha... Derin bir sessizliğin kapladığı oda, sanki yerinde durmuyordu. Gerçi dünya onun etrafında da dönmüyordu ya. Düşünceler ve anımsayışlar ekleniyordu; her şeyi bu kısa ana sığdırmak isteyen ve artık dayanılmaz bir rahatsızlık veren belleğine. Sırası geldikçe aklında sabitleniyordu yalnızlığı, parasızlığı, açlığı, göz ardı edilmişliği, hüzünleri, gerçekleştiremedikleri, memleket hasreti ve doğup büyüdüğü o ev. Oysa bu ev ne kadar da soğuktu. Ya da şimdi ona öyle geliyordu.

Hafif silkeleniyordu mide bulantısıyla. İyi gelmişti bu titreme; dağıtıyordu bu yersiz anımsayışları. Hem neden içmişti o kadar içkiyi ki? Anlaşılan yine sarhoş olamamıştı. Gerçi biliyordu da. Ayağa zar zor kalktığında, ayakta durabilmenin verdiği güvenle kendini biraz güçlü hissediyordu… Çok sürmeden, rahatlık veremeyecek kadar eskimiş, eski kokusunun sindiği ve boya izleriyle canlı gibi görünen o koyu renkli kadife koltuğa yığılıverdi. Yine direnci kalmamıştı hayata 29


karşı. Ne çok şey anımsıyordu bu gece. Unutmak için içmişti oysa. İçmekle unutulamayacak bir gece geçirmişti anlaşılan; değişmeyecek gerçeklerden kaçarken. Kendine daha da çok yaklaşmışken. Kendisi kalabilmişken. Benliğini istem dışı düşünce yığılmalarından aldığında, sarhoşluğunun gevşettiği göz kapaklarını zorlayarak karşısındaki boş tuvale bakarken buldu kendini... Uzun uzun... Uzun Uzun... Her şey yeniden başlayacaktı. Hüzünler ve umutlar o tuvalde birleşeceklerdi. Bunu görebiliyordu. Dünyanın o inkâr edilemez tekabülatlarındaki dengesini kuracaktı. Kırmızı ve turuncularla canlanan ve umutlanan figürler, sarılarla daha da uçlara çıkacak, mavilerle, grilerle gölge altında kalacaktı belki. Ama bir umut vardı; gölge altında da olsa. Umut hep olacaktı hüzün var oldukça. Hikâyesi belliydi. Kahramanları da. Ve o an gelmişti. Neydi ona bu geceyi yaşatan şey? Zorluyordu belleğini. Zorlamak ne zor şeydi. Bir bistro. Evet! Bir bistro idi. İki kadın bir adam oturmuşlar masada, birbirinden bîhaber. Adam diğerlerinden farklı idi. Ne akıl almaz bir enerjisi, ne kadınlara karşı bir alakası, ne de bitmek bilmeyen bir içkisi vardı. Yabancı değildi bu adam. Aynaya bakarcasına titremişti. Nasıl da aynalaşmıştı. Artık resimde arıyordu teselliyi. Yeniden başlıyordu... Değersizliğin kıyısında bir ruh: Yıkıcı bir şeydi en değer verdiğin, sıkı sıkıya bağlandığın sanatının değer görmemesi, garipsenmesi, dışlanması. Yaşamıştı bunu Fikret Mualla. Bu yüzden kopmuştu doğup büyüdüğü İstanbul’dan. Ailesi’nden kalan miras da tetiklememiş değildi hani. Hayal kırıklığı yaşamış, umduğunu bulamamıştı. Oysa resimleri, cesur, öznelleşmiş renkleri ve klasik dışı, kendine has desen anlayışıyla çağdaş ruhun modern bakış açısıydı. Duygularının aracı olmuştu resimlerindeki imgeler; bütünleşmişti. Gerek konuları gerek de konularının geçtiği mekânlar ve bu mekânları süsleyen figürler, geçerliliğini öylesine koruyorlardı ki sadece biçim olarak değil toplumsal yanlarıyla da hala güncel ve diridirler.

30


“Bistro” t.ü.y.b 1944 ,Fransa Nesnelleşmiş duyguların bir yansıması: Barlara veya kumar oynanan o karmaşık eğlence mekânlarına olan duygusal bağlılığı, onun resimlerine derinlemesine işlemiştir. Birçok resminde bunu konu olarak ele almasıyla, bu duygusal alışverişi görünür kılmıştır. Yaşamla kurduğu bağın (yaşantısal yanının) en somut nesnesine dönüştürdüğü bu eşsiz eserler (bar ve eğlence mekânları konulu resimlere hitaben) Fikret MUALLA sanatının en açık ve öz belgesi niteliğiyle izleyicileri kendi yaşamına dair bir yolculuğa çıkarmaktadır. “Bistro” da bu resimlerden biridir. Eserin şu anda kimde olduğu net olarak bilinmemektedir. Sadece özel koleksiyonda olduğu bilinmekte, fakat resimde (baskıda) bariz çatlaklar gözlemlenmektedir.

31


Bistro kelimesi; taverna, küçük bar, daha geniş kapsamıyla eğlence mekânı anlamına gelmektedir. Fikret Mualla, fazla içki içen bir sanatçıdır. Gününün büyük bir bölümünü, gece hayatının en fütursuz şekliyle görüleceği, birbirinden farklı insanların bir araya geldiği bu mekânlarda geçirirdi. Fikret Mualla için hayatta kaçınılmaz iki zevk vardı; içmek ve resim yapmak. Fikret Mualla’nın kendine has bir desen anlayışı vardır. Çizgiler resme ayrı bir heyecan katmaktadır. Resimde çizgileri kaldırdığımız zaman figürler mekânla adeta birleşmektedir. Bu nedenle çizgiler resimde, mekânla figürler arasında ayırıcı bir görev üstlenir. Bunu yaparken de resme bir lirizm katar. Resimde her biçim kesindir ama ayrıntı yoktur. Figürler birbirine değmez; arada boşluk vardır. Sanatçı bu resminde mavi, kırmızı-turuncu ve grilerden oluşan bir armoni kullanmıştır. Kontrastlıklara dikkat edilmiştir. Fakat bu kontrast etki, sanatçının diğer resimlerindeki kadar sert değildir. Renklerin şiddeti, ara tonlarla azaltılmış ve yerinde kullanılan ara renkler, armonideki uyumun sağlayıcısı olmuştur. Renkler, psikolojik olarak kullanılmıştır. Resmin arka planını oluşturan kirli sarı, arka planda bir ışık yaratmanın yanı sıra, kederin ve üzüntünün somut bir lekesi olarak durmaktadır. Bu etki, teknik olarak ön ve arka plandaki renklerin etkisini daha da arttırmakta, içeriksel olarak ise, resmin psikolojisini desteklemektedir. Ortadaki figürün üzerindeki kırmızı renkler, hareketlendirici bir etkisi olmasından dolayı şehevi etkiler uyandırmaktadır. Aynı zamanda figürün üzerinde çalkantılı ve huzursuzluk gibi bir hava oluşturmaktadır. Figür, duruş itibarıyla böyle bir hava vermese de taşıdığı kıyafetin rengiyle rol ve gerçek kavramlarının simgesel anlatımı(irdelemesi) gibidir adeta. En öndeki mavili figürde gerek duruşlarıyla, gerek renkleriyle ortadaki figürün aksine bir dinginlik, düşünceli bir duruş ve içe yöneliş hissedilmektedir. Diğer kadın figürünün aksine bir kabullenmişlik söz konusudur. Artık rol yapmıyor, gerçekleri oynuyordur. Fikret Mualla Fovist bir renk anlayışını kullanmıştır. Her renk koyusundan açığına, içinde farklı renkler barındırır. Öndeki figürde bunu görmekteyiz. Fikret Mualla, çizgiler ve renkler arasında kendine özgü bir ilişki kurar. Renkler istediği koyuluğa çizgilerle ulaşır. Resimde sıcak renkler sadece arkada ve ortadaki figürde kullanılmıştır. Bu durum ortadaki figürün etkisini arttırdığı gibi soldaki mavili figüre de dikkati çekmektedir. Resmin sağ ve sol üstündeki mavi renk ise iyi bir denge oluşturmakla birlikte, renklerde hiç bir bayağılığa ve abartıya gidilmemiştir.

32


Resim kapalı bir mekândır. Bu nedenle yapay ışık kullanılmıştır. Net olarak bir ışık kaynağı vardır diyemeyiz. Burada ışık sembolik olarak kullanılmıştır. Ve ışığın etkisi ortadaki figürde yoğunluktadır. Resimde açık kompozisyon kullanılmıştır. Bardaklar ve şişeler hariç tüm figürler ve mekâna ait öğeler, dışarı taşmıştır. Yorumlanmış bir perspektif vardır. Resimde en önde mavili figür, orta planda kadın ve adam, en arkada ise küçük bir masa ile üç kademeli bir derinlik oluşturulmuştur. Bu kademe, ton olarak da açık-orta-koyu şeklindedir. Sanatçının kendine özgün bir mekân anlayışı vardır. Özellikle bar resimlerinde bize mekânı hissettiren nesneler figürlerle ilişkilendirilmiştir. Mekânda bar havasını hissettiren nesneler, genel itibariyle zengin bir mekân anlayışı yoktur. Sanatçı, figürlerle mekânı bütünsel olarak ele almıştır. Bu Fikret MUALLA’nın üslupsal özelliğidir. Figürler içtikleri mekânla adeta birleşirler. En başta, o dönem batı sanatının kendine özgü ve yaratıcı bir tavır desen anlayışı vardır. Renkler kurabilmiştir. Çizgilerinde olsun başarmıştır.

içinde bulunduğu spekülasyonlardan uzak, sergilemektedir. Kendine özgü bir renk ve ve çizgiler arasında başarılı bir ilişki renklerinde olsun kendini yansıtabilmeyi

Sanatçının mekânla figürleri ayırmakta titrek çizgiler kullanması da resimlerinin ayrı bir desensel özelliğidir. Üstte de bahsettiğim gibi bistrolar, Fikret Mualla’nın sık sık gittiği mekânlar olup burada sevmediği fakat ayrı da duramadığı kalabalıktan kendine bir yer seçer; önce bir kadeh içer, sonrada düşünmeye başlar inceden. Fikret Mualla sosyal bilinçli bir kişiliktir her ne kadar sosyal hayatın içinde bütünüyle bulunamasa da. Bu yönüyle resim, toplumsal bir içerik taşımaktadır. 1944’te Fransa’da toplumsal gerçeklik kavramı ortaya çıkmaya başlar. Resimde aynı masada oturmalarına karşın birbirinden bağımsız figürler bulunmaktadır. Bu görüntü, görünen gerçek mi? Yoksa aklın ruhun duygusal yanının yansımasını oluşturmasıyla bağlantılı mı? Buradaki figürler gerçekten de mutsuz ve bîhaber mi duruyorlardı? Bar konulu resimlerin geneline baktığımızda ‘mutsuzluk’ ve ‘bihaber’ kavramlarının resimdeki figürlerde nesnelleştiğini görmekteyiz. Bu durumda sanatçının kendi duygularının bir izdüşümünü oluşturduğu gerçeğine bizi götürüyor. Yine aynı şekilde bu tip kompozisyonlarda, ortam gereği gereken hareketlilik yoktur. Aksine bir durağanlık vardır. Bu, sanatçının ruh hali midir acaba? Figürlerde bir dalgınlık ve içe yöneliş vardır. Toplumsal bir yabancılaşma söz konusudur. Toplumsal bir kopukluk… 33


Resim, bu dünyanın “üretim dünya”sı olmaktan çok tüketim ve eğlence dünyası olduğunu hatırlatıyor. Ama bu resimde eğlence ya da tüketime ithafen 20. yy’ın başında ThorsteinVeblen’in bahsettiği gibi, eğlencenin ekonomiyle birlikte bazı sınıfların sosyal hiyerarşide kazandıkları önem ve sosyal grupların tüketimdeki kültürel anlamlarının rolleri göz ardı edilmemelidir. Eğlence sınıflarının rollerinin kurumsallaştırılması, aslında Fikret Mualla’nın da Paris’teki yaşamında gördüğü ve bize gösterdiği hayatın ta kendisidir. Ama o sanki bunu yaparken, toplumsal gerçekliğe yeni bir şey ekliyor. İnsanlar bu hızlı tüketim sürecinde kendilerine olan inançlarını, yaşama olan saygılarını, güçlükler karşısındaki tavırlarını, birbirlerine olan ihtiyaçlarını ve inançlarını da tüketiyorlardı. Mutsuzlaşıyorlardı. Yalnızlaşıyorlardı. Fikret Mualla Paris’e gittiği 1939’dan sonra ölümü olan 1967 yılına kadar Türk kültürü ve eğitiminden uzak bir batı sanatının içinde resim yapmıştır. Bu nedenle bazı Türk sanatçıları tarafından batı kültürünü yaşayan ve resmeden, batılı bir sanatçı olarak nitelendirilir. Fakat sadece Paris’i anlatan resimler yapmamıştır. 1939 yılına kadar Haliç, mezarlıklar, cami avluları, Ayasofya, Eyüp, yeni harfleri öğrenen kadınlar gibi konuları ele almış, hatta 1939’da Abidin Dino’nun yaptığı Türk kahvesinde İstanbul’un çeşitli yerleriyle ilgili bu resimleri sergilemiştir. Bu dönemden sonra gittiği Paris’te, Paris görüntüleri, Notredame Kilisesi, çalgıcılar, kahveler, barlar gibi mekânları ve figürleri resimlerine konu edinmiştir. Fikret Mualla her ne kadar hayatının önemli bir bölümünü Avrupa’da geçirmiş olsa da, oradaki sanat spekülasyonlarından ve çağdaş sanat akımlarının etkisinden uzak, kendine has resimler yapmıştır. Resimlerinde bunu görmekteyiz. Tıpkı Toulouse Lautrec gibi iyi bir gözlemcidir. Barlardaki birbirine yabancı insanları, kumar masalarında kaybedenleri ve toplumdan bağını koparmış fütursuzca eğlenen o insanları resmederek bunu dile getirir. Sanatı veya sanata dair düşüncelerini dile getirmekten çok resmetmiştir. Ayık kafayla ya da değil. Fikret Mualla sıkıntılar ve parasızlıklar içinde resim yapmıştır. Resim yapmak ve içki içmek onun en büyük tutkusudur. Yaşam boyunca hak ettiği değeri ve önemi görememiştir. Kendini ifade etmekten kaçınmış, içine kapanmış, küstükçe küsmüştür. Bu nedenle yaptığı resimler ya bir bardak içkiye, ya da bir tabak yemeğe alıcı bulmuştur. “Acaba resimlerini kendini yenilemek için mi yoksa yaşamını kolaylaştırmak için mi yaptı?” diye sorabiliriz. Elbette ki aldığı siparişleri yerine getirerek, para kazanarak resim yapıyordu ama önce kendi için resmetmeyi, bir parkta yürürken gördüğü anne ve balonlu çocuğu mutluluğa özlemle resmetmeyi veya biraz sonra yiyeceği meyve ve sebzeleri de ölümsüzleştirmeyi unutmadı. Kendini yenilemek konusunda da zayıf kaldığı bir 34


gerçektir. Belki de o resimlerinde tekniğini değil, gerçeğin ve değişimin ta kendisi olan hayat biçimlerinin öznelleştiği konularını ve bu konuların içindeki insanları yineledi. Farklı zaman ve mekânlarda buldu onları. Resimleri, hayatının nedenli olduğunu ispatlayan belge olarak kaldı geriye. Fikret Mualla’nın her ne kadar hiç bir akımın etkisinde kalmadığı söylense de konu bakımından Toulouse Lautrec’in etkileri görünen ekspresyonist resimler üretmiştir. Sanat tarihi açısından önemli bir sanatçı olarak kaynaklarda adından çok kısa bahsedilmekte olan Fikret Mualla’yı, Türk sanatında bir yere koymak gerekirse, soyut-figüratif üslupta resimler yapmıştır diyebiliriz. Ölmek, onun için çok da farklı bir şey değildi. Yaşarken de yalnızdı. Artık resmedemeyecekti. Sanatçının ölümü de yaşamı gibi oldu. Öldüğü, son olarak yattığı bir klinikte, yokluğunu tek hisseden oda arkadaşlarının hemşireye haber vermesiyle anlaşılabildi. Görülen o ki ölümünün de herkesten habersiz olmasını istemişti. Başardı da. Ama hiçbir zaman sahipsiz olmadı. Fikret Mualla, gerek Türk sanatında gerek batı sanatında kendine has üslubu ve yorumuyla geç de olsa kendini kabul ettirmiş ve hak ettiği ilgiyi görmüştür. Günümüzde birçok koleksiyonda resimleri olan Fikret Mualla’yı anmak, resimlerini yaşatmak, genç sanatçılara Fikret Mualla’yı tanıtmak adına sergiler açılmaktadır. KAYNAKÇA  BERK, Nurullah : Resim Bilgisi (Varlık Yayınları), İstanbul, 1967.  BERKEL, Sabri : Fikret Mualla (M.S.G.S.), İstanbul, 1968.  DİNO, Abidin : Gören Göz İçin Fikret Mualla, (Cem yayınevi), İstanbul, 1980.  EDGÜ, Ferit : Albastı Defterleri, Fikret Mualla (YKY), İstanbul, 1995.  EDGÜ, Ferit : Fikret Mualla, Dostlara Mektuplar (YKY), İstanbul, 1995.  ELİBAL, Gültekin : “Parisli Türk Ressamları - Fikret Mualla”, Kim Dergisi, İstanbul, 1966.  EYÜBOĞLU, Bedri Rahmi : Delifişek (Bilgi Yayınevi), İstanbul, 1975.  KOLOĞLU, Orhan : Fikret Mualla: Bir Garip Kişi (Boyut Yayın Grubu), İstanbul, 2003.  TOPUZ, Hıfzı : “Yarının Toulouse - Lautrec’i Fikret Mualla” (Röportaj) Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 15.01.1967. 35


 TOPUZ, Hıfzı : Fikret Mualla (Everes Yayınları), İstanbul, 2005.  TOROS, Taha : Fikret Mualla (Akbank Kültür Yayınları), İstanbul, 1986.  ÜRGÜB, Fikret : “Kaybettiğimiz Bir Değer: Fikret Mualla”, Cumhuriyet Gazetesi, İstanbul, 29.08.1967.

36


Edebiyat ve Sinemada Bilimkurgu Onur Keşaplı Tür Nedir? Çeşit ya da tip anlamına gelen Fransızca sözcükten ödünç alınan (ve Latince genus sözcüğünden türetilen) “tür” düşüncesi özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda Aristotelesçi İtalyan –Fransız dirilişinden itibaren edebiyatın sınıflandırılıp değerlendirilmesinde önemli rol oynamıştır. (Dünya Sinema Tarihi, Tür Sineması Rick Altman s–322) Sinemada tür kavramının kullanılışı ise 2. Dünya Savaşı arasında stüdyo sistemine ve sese geçiş ile birlikte yaygınlık kazanmıştır. Bir türün etkili olabilmesi için kişisel hazzı, beklentileri ve katarsisi karşılaması gerekmektedir. Bunun yanında tür filmleri her zaman belli kalıplarla izleyiciye sunulduğundan, ortaya koymak istediği ideolojik ve kültürel düşünceleri daha kolay yansıtabilmektedir. Tür filmleri seyircinin kendi için inşa edilen imge ve anlatışlarla arasında ki ilişkiyi düzenleyerek anlam üretimini sağlamaktadır. Türler belli bir etkileşim süreci içerisinde, kendi tüketimleri için uygun seyirciyi inşa eder, önce bir arzu nesnesi oluşturup sonra da bunu tatmin ederler. Türler içinde oluştukları ilişki ağının ötesinde ki ekonomik ve kültürel yapılanmalarla, öteki temsiliyet sistemleri ile de etkileşim içindedir. Film türlerinin ele alınmasında ve tanımlanmasında görülen bu değişim temel olarak, fikir iklimindeki gelişmelerin sinemaya ilişkin kavramsal çalışma ve tartışmalara yansımasının bir sonucudur(Popüler Sinema ve Türler, Nilgün Abisel).

Bilimkurgu Nedir? Sinema, edebiyat ve genel olarak sanatla ilgili herkesin günlük konuşmasında kullanabileceği

“bilimkurgu”,

ne

olduğunu

hemen

kafamızda

somutlaştırabileceğimiz ancak tanımında zorlanacağımız kelimelerden biridir. 37


Kiminin aklına robotlar, kiminin uzay kimininse yaratıklar gelir. Ansiklopedileri araştırdığımızda ise karşımıza şöyle bir açıklama çıkar: “Bilimkurgu, bilimsel buluşların sağladığı yeni olanakları düşsel bir biçimde yorumlayan türdür. Böylece yeni buluşların nelere yol açabileceğini ve bizi nasıl bir geleceğe götürebileceğini düşündürür.” Bilimkurguda temel olarak teknolojik gelişmenin tetiklediği hayal gücünün etkin olduğunu söyleyen bu güçlü tanım yine de kafalarda soru işareti yaratmakta. İnsan, teknolojik atılımları yapmadan önce düşsel evreninde yeryüzünün ötesine geçemeyen ve bilimkurgusal hayale kapılamayan bir varlık mıydı? Michel Butor kendi tanımında bilimkurgunun “gerçekçilikle sınırlandırılmış düşçülük” olduğunu söylüyor ve türü teknolojinin tekelinden alıyor. Bilimkurguya iki tanımı birleştirerek yaklaştığımızda, insanlığın düş gücünün yarattığı bir alanı ve ilerleyen yüzyıllarda teknolojik gelişmelerle gücünü ve etkisini düşselimizde arttıran bir türü görüyoruz. Kişisel görüşüme göre teknoloji bilimkurgunun insanlıkla macerasında oldukça güçlü bir katalizör görevi görerek türü edebiyattan sinemaya çeşitli alanlarda etkin kılmıştır.

Edebiyatta Bilimkurgu:

Daniel Defoe

38


Bilimkurgunun asıl değineceğimiz alan olan sinemada ön plana çıkması için öncelikle yazın dünyasında etkili olması gerekmiştir. Diğer sinema türlerinde olduğu gibi bilimkurgu türünde de edebiyatın çok güçlü bir yeri vardır. Birçok eleştirmen ve düşünür bilimkurgu yazınının 18. yüzyıl Sanayi ve teknolojik devrimler zamanında ortaya çıktığını söyler. Buna ilk önemli örneklerden biri olarak da ünlü yazar Daniel Defoe’nun dünya ile ay arasında bağlantı kurabilecek bir araç düşleyerek 1705 yılında yazdığı “Birleştirici ya da Dünya’dan Ay’a İletişim” adlı yapıtı gösterirler. İnsanoğlunun aya ilk ayak basışından tam 250 yıl önce daha öyle bir teknolojinin yanından bile geçilemiyorken ortaya çıkan bu eser “gerçekçilikle sınırlandırılmış düşçülük” ün öngörüsünü gözler önüne seriyor. Ancak aya seyahatle ilgili ilkyazımın Defoe’den 1500 yıl önce yazıldığını bilmek durumu daha da ilginç hale getirmekte. Milattan sonra 2. yüzyılda Lukianos, “Olmuş Bir Öykü” adlı eserinde aslında Homeros ve Herodotos gibi kendisinden önceki zamanın büyük yazarlarını alaya almak için yazmıştır. “Olmuş Bir Öykü”de kahraman gemisiyle Cebelitarık Boğazı’nı aşar ve okyanusa açılır. Yakalandığı korkunç ve doğaüstü bir fırtına onları Ay’a fırlatır. Orada Ay’lıların ve Güneş’lilerin savaşına tanık olur. Başka gezegenlerden, yıldızlardan gelenlerin hikâyelerini dinler ve sonrasında tekrar dünyaya iner. Lukianos bu yapıtıyla belki de insanlığın her daim düşlediği aya seyahati yazıya döken ve gelecekte bilimkurgu türünün en önemli kodlarından olacak olan uzay yolcuğunu düşleyen ilk yazar olmuştur. Fakat döneminde çok etkili bir yapıt olamadığından sonraki yüzyıllarda başka bir örneğe rastlayamıyoruz.

39


Jules Verne

H. G. Wells Yukarıda da değindiğimiz gibi sanayi devrimiyle birlikte gelen çığır açıcı teknolojik ilerlemeler daha sonra bilimkurgu olarak adlandırılacak yapıtların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Her ne kadar bazıları Jonathan Swift’in ünlü “Güliver’in

Gezileri”(1726)

kitabını

ve

Mark

Shelley’nin

efsanevi

“Frankeştayn”ını(1818) bilimkurgu öncüleri olarak gösterse de bu yapıtlar daha çok fantastik anlatıya yakın durmaktadırlar. Ölü bedeni canlandırmayı başaran ancak ona eklediği deli beyniyle bir canavar yaratan doktorun öyküsü ise fantastik amaç güttüğü halde bilimkurguya ait alt türlerinin başında gelen 40


“yanlış gelişen deney” olgusunun ilk örneği olarak gösterilebilir. Ancak edebiyatta gerçek anlamda ilk bilimkurgu klasiği neredeyse tüm eserleri birden fazla kez sinemaya uyarlanan büyük yazar Jules Verne’indir. İlk olarak 1864 yılında “Dünya’nın Merkezine Yolculuk”u yazan bilimkurgunun öncüsü Verne, demiryolları ve buharlı gemilerle çığır atlayan ulaşım teknolojisini hayal gücüyle geliştirerek dünyanın merkezine yönlendirmiştir. Yazarın 1865’te yazdığı “Ay’a Seyahat” ve 1870’te yazdığı “Deniz Altında Yirmi Bin Fersah”ta da ulaşım teknolojisinin ulaşabileceği ilerlemeyi öngören yazar, halen bilim insanlarının ve genel bağlamıyla insanlığın ulaşmaya çalıştığı teknolojiyi görselleştirmiştir. Verne’nin ardılı olarak gösterilen ve bilimkurgu türünün ağırlığını hissettirmeye başladığı 20. yüzyıla doğru evirilmesini sağlayan H.G. Wells ise toplumsal eşitsizliklere ve emperyalist zihniyetlere karşı olan dünya görüşünü bilimkurgu türünde ortaya koymuştur. Bilimkurgunun bir başka alt türü olan zaman makinesini ilk kez ortaya koyan “Zaman Makinesi”(1895) adlı eserinde bu büyük buluşu toplumda var olan sınıf çatışmalarının zaman ötesinde dahi yer aldığını göstermek için araç olarak kullanmıştır. Bir diğer ünlü yapıtı ve yine defalarca sinemaya birebir uyarlanan “Dünyalar Savaşı”(1898) ise uzaylı ve istila gibi türün olmazsa olmazlarını bir araya getirir ve Mars’ın istilacı güçleri dünyayı ele geçirir. Burada Wells yüzyıllar boyu ezici teknolojik donanımıyla Afrika’yı, Asya’yı ve Güney Amerika’yı acımasızca sömürmüş emperyalist devletlerin, tıpkı kendileri gibi üstün silah gücüne sahip düşman karşısında nasıl korkuya kapıldığını ve yenik düştüğünü anlatır. Özellikle İngiliz ve Amerikan emperyal güçlerini taşlayan bu kitabın 1938 Amerika’sı için ayrı bir önemi vardır. O tarihte CBS radyosunun müzik yayını aniden kesilerek “İstilacı Mars’lıların New Jersey’e indiği” anonsu yapılır. Devam eden yayında dönemin içişleri bakanının sesinin taklidiyle Marslıların yüzlerce Amerikalıyı öldürdüğü söylenir. Bu skeç etkisini hemen gösterir ve en az 24 saatlik bir 41


süreyle Amerikalılar dağlık bölgelere kaçmaya ve saklanmaya başlarlar. Korku ve paniğin etkisiyle bebeğini düşüren kadınlar bile olduğu söylenir. Her ne kadar bu durumun skeçten ibaret olduğu anonsu verilse de Wells’in eserinde amaçladığı etkinin ne kadar güçlü olduğu test edilerek kanıtlanmış olur.

Isaac Asimov 20. yüzyıl bahsettiğimiz üzere bilimkurgunun hızla yükselişe geçtiği süreç olmuştur. Dünyanın dört bir yanından bulvar gazeteleri tadında ya da edebiyat 42


eserleri gücünde yayınlar çıkmaya başlamıştır. Bu fenomen hızla etkisini gösterirken 1920 yılında Çek oyun yazarı Karel Capek’in yazdığı “R.U.R” adlı tiyatro oyununda insanlar kendilerine benzeyen ama çok daha yetkin bir makine yaparlar. Zamanla bu makinelerin insanlığa egemen olmasının anlatıldığı eserde makinelere Çekçe’de sürekli çalışan anlamına gelen “robot” denmektedir. Bilimkurgu türünün olmazsa olmazı robotların ortaya çıkışı da bu şekilde olmuştur. 1926 yılında ise İngiliz yazar Hugo Gernsback “Amazing Stories” adlı ilk bilimkurgu dergisini yayınlamakla kalmadı aynı zamanda dilimizden düşmeyen “bilimkurgu” sözcüğünü de bulmuş oldu. Çok fazla güçlü eserin ortaya çıktığı bu yüzyılda en önemli yazar olarak Isaac Asimov’u görmeliyiz. Özellikle robotlar konusundaki etkin yapıtları ve beyazperdeye de taşınan “I,Robot”(1950) adlı eserinde ortaya koyduğu “Robot Yasaları”yla daha da ilgi çekici bir hal almıştır. İnsanlığı bekleyen gelecekte robotların günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geleceğini öngören yazar “Robot Yasaları”nı üç maddeyle açıklar: 1- Bir robot, bir insana zarar veremez. Ya da hareketsiz kalarak bir insanın zarar görmesine neden olamaz. 2- Bir robot, insanların kendilerine verdiği emirlere uymak zorundadır. Ancak bu tür emirler birinci yasayla çeliştiği zaman durum değişir. 3- Bir robot, birinci ve ikinci yasayla çelişmediği sürece varlığını korumak zorundadır. Şu ana kadar değindiğimiz üç büyük bilimkurgu yazarı ve diğer isimlerin erkek olması bilimkurguda da erkek egemen bir görüntü çizmekte. Ancak 20. ve 21. yüzyılın daha çok fantastik öykülerle ünlü önemli yazarı Ursula K. LeGuin, bilimkurguya kadın bakış açısı getirmenin ötesinde, türün en iyi örnekleri arasında gösterilen sosyal içerikli mesajlarla dolu eserler ortaya koymuştur. 1969’da yazdığı “Karanlığın Sol Eli” genetik mühendisliğin hâkim olduğu bir dünyada, hem kadın hem erkek olabilen insanları anlatır. Kalıplaşmış kadın-erkek tiplerine ve cins ayrımına karşı bir

43


duruş içeren bu romanıyla LeGuin, bilimkurgu türünün en önemli ödüllerine de ulaşmıştır.

Ursula K. LeGuin

Sinemada Bilimkurgu:

Melies’in Ay’a Seyahat’i 44


Sinemada türleri, edebiyat türünden örneklerin etkilediğini biliyoruz. Ancak diğer tüm türler arasından edebiyatın en çok şekil verdiği tür bilimkurgu diyebiliriz. Sayısız uyarlama ve esinlenme arasında bilimkurgu sinemasının kilometre taşları ve kült örnekleri vardır. Bunun dışında edebiyatta bilimkurgunun daha eleştirel olduğu sinemada bilimkurgunun ise doğası gereği “eğlence”ye daha düşkün kaldığını söyleyebiliriz. Fakat bilimkurguyu tüysıklet tür olarak gören ve gerçek dünyadan ve genel bağlamıyla gerçeklikten kaçışın alanı olarak yaklaşılan tavır kabul edilemez. Bilimkurgunun edebiyat ve sinema dünyasında önemli yapıtlarının önemli bir bölümü yarattıkları veya öngördükleri gelecekte toplumsal konuları işlemişlerdir. Teknoloji ve hayal gücü bu alt metinleri işlemelerinde sadece aracı olmuştur.

45


2001 Uzay Macerası

Sinemada bilimkurgunun ilk örneği elbette bir uyarlamadır. Jules Verne’nin “Ay’a Seyahat”ini 1902 yılında beyazperdeye taşıyan George Melies, başarılı hikâye örgüsünün yanı sıra bilimkurgunun teknolojik görsellikten yararlanarak gitgide güçleneceği bir devrinde açılışını yapmıştır. 1920’lerde “Frankeştayn” 46


ve “Dr. Jekyll ile Mr. Hyde” uyarlamaları türün devamını sağlamıştır. 30larda Alman Dışavurumculuğunun Amerika’ya yerleşen temsilcileriyle sağlam yapıtlar ortaya koyan bilimkurgu sineması asıl patlamasını 1960lar ve 70lerde yapar. Yine bir uyarlama olan ve defalarca devam filmi çekilen “Maymunlar Cehennemi”(1968), efsane yönetmen Stanley Kubrick’in “2001: Uzay Macerası”,

Tarkovski’nin

bilimkurgu

yazarı

Stanislaw

Lem’in

ünlü

romanından uyarladığı “Solaris”(1972) sosyal içerikleri, türün kodlarını kullanma ve sanatsal duruşu asla yitirmeden kült mertebesine ulaşan yapıtlardır. 70ler George Lucas’ın ünlü “Star Wars”u ve Riddley Scott’ın “Alien”ıyla devam etti. Bilimkurgunun etkili yapıtlarını sıralarken türün kodlarından bahsetmemiz

gerekirse

yolculuk(Geleceğe

yapay

Dönüş),

syborglar(Robocop), teknoloji(Terminator),

zekâ(2001:

Uzay

görünmezlik(Görünmez

yaratıklar(Alien, uzaylılar(Üçüncü

Predator), Türle

Macerası),

zamanda

Adam),

robotlar-

kontrolden Yakınlaşmalar),

çıkan uzay

yolculukları(Star Trek), klonlama(Blade Runner), istila(War of the Worlds) gibi konuları gösterebiliriz. Zamansal olarak geleceği öngören tüm uyarlama ya da kurgusal çalışmalarda karanlık, yıkık, aydınlıktan yoksun hatta yer yer gotik atmosfere sahip kentler ya da gezegenleri görürüz. Öngörülen gelecek genellikle olumsuzdur. Hep karanlıkta kalan şehirler aşırı teknolojiyle kuşatılmış ve hayat görece kolaylaşmıştır ancak izleyiciye tedirginlik hissi verilir. Olağanca teknolojiye rağmen yaşam koşullarında ve ayrımlarında değişen pek bir şey yoktur. Mekân olarak uzaygemisi gibi bir aracın seçildiğini de görebiliriz. Ve hatta tüm film bu araçtaki olayları görürüz. Verne’in ortaya koyduğu ulaşım araçları tarzı beyazperdede birebir uyarlamaları dışında da etkisini göstermiştir. Gelecekten tarih ve mekân verilmesi tercih edilen bir yöntemdir. Bir diğer tarz ise çağ ve mekân boyularının ötesine geçip kendi evrenini gerçeklik kaygısını en aza indirerek ortaya koyan yapıtlardır. “Çok uzun zaman önce uzak, çok uzak bir 47


galakside…” cümlesiyle başlayan Star Wars filmleri bu anlatıma en iyi örnek olabilir. Bilimkurgu türünün sinemada gişe gücü olarak ortaya koyan en önemli yapıttır aynı zamanda Star Wars. Kubrick’in 2001’i ve Tarkovski’nin Solaris’i ise sanat kaygılı sinemayla bilimin işlendiği gerçek anlamda bilimkurguyu en başarılı uygulayan türün en önemli yapıtlarıdır. 70’lerden sonra bilimkurgu b sınıfı tür olgusunu neredeyse aşmış olarak 80li yıllara girdi. Ancak yapıtlarının sayısının artması ve aksiyonun bilim ve kurgunun önüne geçmesi türü tıkadı denilebilir. Bu süreçte “cyberpunk” olarak adlandırılan şekilde gelecek dünyasının bilgisayar suçluları ve geleceğin kent yaşamlarındaki adli vakalara eğilinmeye başlandı. Blade Runner, Robocop ve Total Recall bu akımın kült filmleridir. Türlerin iç içe geçtiği 90lar sonu ve 2000ler sinemasında türün en önemli örneği olarak gösterilen Matrix serisi, dini alt metinler, insan-makine savaşı, sanal gerçeklik, felsefik alt metinle(Baudrilliard) birlikte çığır açıcı görsel efektler ve aksiyon sahneleriyle türün gördüğü son kilometre taşı filmdir. Günümüzde bilimkurgu türü, sinemada kendini tekrar eden ve uzatılan seri filmler dışında aksiyon bombardımanı altında sosyal içerikten yoksun ve eğlence amaçlı “blockbuster” şeklinde karşımızdadır. Türün ateşleyicisi Hollywood’un öyküsel anlamdaki tıkanıklığı nedeniyle bilimkurgu en azından belirli bir süre yerinde sayacakmış gibi görünmekte.

48


Total Recall

Bilimkurgu dosyamızda önümüzdeki ay, türün kült mertebesine erişmiş ve halen en önemli örneklerinden biri olarak gösterilen Terminator’u, serinin son halkası Terminator 4’ün ülkemizde gösterime girişiyle birlikte işleyeceğiz aziz dostlar. KAYNAKÇA 49


- Geofrey Nowell Smith, Dünya Sinema Tarihi (Kabalcı Yayınevi 1. Baskı, 2003), s.322. - Nilgün Abisel, Popüler Sinema ve Türler (Alan Yayınları 1. Baskı, 1995), s. 3. - Temel Britannica, Cilt 3, 1992. s. 188–190

- www.bilimkurgu2000.com Adresindeki makaleler - “Bilimkurgu Nedir?”, Orhan DURU. - “Bilimkurgunun Tarihçesi”, Orhan DURU. - “Sinemada Bilimkurgu”, Alim Şerif ONARAN. - “Bilimkurguda Robotlar, Androidler, Siborglar”, Bülent AKKOÇ.

50


Sanat ve Toplum Selçuk Arat Sanat! Hayal gücü ve yaratıcılığın bedene kavuştuğu nokta. Yaşamda kullanılan cümlelerden söylenemeyenler. İnsanoğlunun var oluşundan itibaren sosyal ve kültürel gelişimi içinde kalabalıktan topluma geçiş sürecinde anlatımsal ve ifadesel iletişim yöntemi. Sanat ilk sosyal ilişkisini hangi olguyla kurmuştu? Bu olgu kesinlikle insan ve toplum üzerine olmalıydı. Çünkü insanoğlunun yaratılışından itibaren ilk yaratıcı anlatım diyebileceğimiz mağara resimlerindeki ana figürler çizgisel insan betimlemeleriydi. Sosyal çevresi ve yaşam koşullarını, av sahnelerini, el aletlerini anlattı. Burada sadece çizgisel bir yaratıcılık kullanacaktı. İnsanoğlu geçirdiği evrim içerisinde hayal dünyasını, yaratıcılığını, anlatım gücünü ve üretkenliğini yanında taşıyacaktı. Peki, bu birliktelik neydi? Toplumun geçirdiği evrim sürecinde sanat nerde durdu? Toplumun sanat üzerindeki yansımaları, sanatçının anlatım seçenekleri arasında insanoğlunun psikolojik tarihimiydi, hayal gücü mü? Gerçekçilik sanata ne zaman dokundu? Hizmetkârlığı kim yaptı, sanat mı, toplum mu? Şimdi 20. yy ikinci yarısından günümüze uzanan sanat ve toplumla ilgili bir yolculuk yapacağız. I.

Perde Tarihi Örttü ve Flaş Patladı! Gülümse…

Plastik sanatlar, mimari, müzik ve ilk hareketli görsel sanat tiyatro. Zaman skalası içinde farklı akımlar, farklı bakış açıları, farklı yöntemler ve farklı yorumlar içerdiler. Plastik sanatlar içinde bulunan resim sanatı çağımıza yaklaşan süreçte en popüler izlenimini portrecilikte bulacaktı. İlk zamanlar aristokrat burjuva kısmına hitap eden portrecilik, ilk patlayan flaştan sonra sınıfsal üstünlüğünü kaybedecekti. Anı dondurmak ve kendini görmek artık çok daha ucuz ve kolaydı. Aslında teknolojinin ana ve tarihe ilk şahitliğiydi bu. Resim sanatı insanoğlunun var oluşundan beri görsel tarih yazıcılığını zaten yapmıştı. Sanatçı bu gelişmeye duyarsız kalmayacak ve bunu kendi yararına kullanacaktı. Artık saatlerce aynı duruşta beklemesi gereken canlı modellere ihtiyaç kalmayacaktı. Çünkü hareketi artık dondurabilecekti. Yine de portrecilik anlayışı asil duruşunu ve popülaritesini tamamen kaybetmeyecekti. Zamanın literatüre sokacağı yeni kavram fotoğrafçılık sanatı olacaktı. Fotoğrafçılık tarihe, olaylara, anlara ve mekânlara şahitlik etmeye günümüze kadar devam edecekti. Resim ve fotoğraf! Sanatçı karşıya geçer, objeleri ve figürleri yerleştirir ve sihirli dokunuşunu yapar. Ama tek bir farkla. Fotoğrafın kareye getireceği en yüksek duygu yorumdur. Fotoğraf sanatçısının çantasında hayal gücü ve bir ressamın sahip olduğu zaman, yer ve bedenle oynayabilme yetisi yoktur. Bu 51


açıdan fotoğraf sanatçılarına en yakın karelere sahip ressamlar izlenimcilik akımının sanatçılarıdır. I.a.

Bir Kare! Gerçek ve Kadın…

Realizm; Gerçeklerle yüz yüze gelmek yeteneği ve isteği; pratik görüş; kuruntu ve gerekçeler bulma yokluğu; yazında ya da sanatta kimi gerçekleri oldukları gibi, özellikle çirkin yanlarıyla betimlemek girişimi, açık sözünü sakınmaz doğruluk; nesnelerin her görenden bağımsız gerçek var oluşları olduğu kuramı. ‘Vietnam Genelevi’ Philip Jones Griffiths’in Vietnam inc. kitabından bir kare. Pornografide kaba bir durumu gösteren bu çeşit gerçekçi bir fotoğrafın bir çekicilik konusunu dışlayıp bunun yerine insan ilişkilerinin böylesine kırılışının korkunç gerçeğini göstermesi. Tarih boyunca sosyal yaşamda ve tuvalde cinsellikle sığlaştırılmış kadın istismarı. Bir erkeğin kadının tensel coğrafyasını istilası. Bu ne ilk nede son…

Vietnam Genelevi İşte bir fotoğraf sanatçısının kareye aldığı yorum farkı. Bereket kuşağı takmış bir Zulu kızı. Sam Haskins’in African İmage adlı kitabından. Kareye sığdırdığı çıplak göğsünün üzerindeki bereket kuşağıyla duran Zulu kızı, bereketi simgeleyen Ana Tanrıça heykelciği gibi duruyor.

52


Zulu Kızı Sanatı sanatla donduran bir kare. ‘Çarmıha gerilmiş İsa’ betimlemesi. Bir insanın sırtına çizilmiş. Bristollu dövmeci Les Skuse’un 1966’da yaptığı bir dövme. Bu desenin ve sırta çizilmesinin kökeninin, denizcilikte kırbaç cezası uygulandığı günlere değin ulaşan bir desen olduğu söylenir. Çünkü kırbaç, Tanrı’nın imgesine vurulamaz.

II. Sinema ve Televizyon II.a

Ve İnsan Göz Yumduklarını Ödüllendirdi…

İlk siyah beyaz görüntüler. Ama bu inanılmaz. Objektifin içindeki her şey hareket ediyor. Başardılar! Zamanı durdurmadan akışı kaydedilebiliyordu artık. 53


Ve büyük gün gelmişti. Beyaz perde kurulur, izleyiciler yerlerine geçer ve artık o kutunun içinde kalanlar heyecanla perdeye çıkarlar. İçerdeki tek ses sinema makinesinin o büyülü fısıltısıdır. İlk sessiz sinema tarihteki yerini alır. İlk başta sanat kavramı içinde yer almayan sinema, popüler kültürle birlikte tarih içindeki yerini alacaktır. 20. yy’ın son çeyreğiyle birlikte gelişen sinema sektörü kendi içinde farklı kategorilerde yılın en iyilerini seçmeye başlar. Bu ödüller arasında en itibarlı olan Oscar ödül töreni olarak bilinen Akademi Ödülleri’dir. Son yüzyılda belleksizleştirilen çağdaş toplumumuzun bellek tarihi olacaktır beyaz perde. Göz yumduklarımızı, görmezden geldiklerimizi, bilip de bilmediklerimizi gösterecektir. Ve insan hiç duymamış gibi seyrettiği; savaşları, yoksulluğu, istismarı, yalnızlığı yani olanı biteni yani hepimizi anlatan bu filmlere en iyi film ödülünü verecektir. Belki de insanoğlunun kendine bile söylemeye cesaret edemediği yanlışları ödüllendirecekti. Persepolis, İran’daki rejim ve baskı ikilemiyle en iyi animasyon film ödülünü; 10 Minutes, balkanlardaki korkunç savaşa baktığı on dakikayla en iyi kısa film ödülünü alacaktı. Ve son olarak Slumdog Millionaire… Hindistan’daki sefalet ve yoksulluk içinde doğan bir aşkın bir yarışma programıyla kesişmesini anlatan senaryosuyla 8 dalda Oscar ödülü kazandı. Günümüzde kapitalist düzen ve toplumlar arası ilişkisini en iyi anlatan replikler filmdeki kahramanımızın ağzından dökülüyordu;

54


İki Amerikan turisti gezdiren çocuk, turistlerle birlikte arabalarının yanına geldiğinde arabanın tekerleri dâhil her şeyin çalındığını görür. Otoparkta görevli Hintli çocuğu dövmeye başlar. Çocuk yere düşer ve turistlere der ki; — Gerçek Hindistan’ı görmek istiyordunuz. İşte size gerçek Hindistan. O sırada kadın turist kocasına dönerek para vermesini ister ve çocuğa derki; — O zaman sende gerçek Amerika’yı gör. Sosyal yaşamda paranın gücüne inandırılmış bir Amerikalının böyle bir olay karşısında ki tavrının geçtiği filme verilen ödüllerin yine Amerika’dan gelmesi ne gariptir. İnsan bünyesinin barındırdığı her duygu, insanların yaşadığı her olay, hayal gücünün sonsuzluğu, tarihsel bellek ve tarihi hatalar. Hepsi beyaz perdenin anlatımsal dilinden nasiplerini almıştır. Sanatsal açıdan sinema Star Wars, Star Trek, Back to the Future gibi bilim kurgu filmlerle geleceğe doğru yeni bir sayfa açmıştır. Popüler kültürle birlikte sanat kavramı içine göreceli olarak giren sinema farklı tarzıyla geleceği de yelpazesi içine almıştır.

55


Yine en önemli sinema ödüllerinden biri sayılan Cannes Film Festivali’nde, Üç Maymun filmiyle en iyi film ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan sinemanın anlatım dilindeki yalnızlık temasını bu sefer beyaz perdenin önünde daha da somutlaştırmıştır. —Yalnız ve güzel ülkem! Tarihsel süreç içinde olaylara duyarsız kalmayan beyaz perde aynı paralellikte popüler kültürle de yakın gitmektedir. Değişen sosyal ve ekonomik koşullar, gelişmeye bağlı kültürel sarsıntılar sinema sektörünü isteğe bağlı ve izleyiciyi çeken yapımlar çekmeye zorladı. Özellikle 70’li yılların sonu ve 80’ler sektörü arayış içine soktu. Bu zamanda beyaz perdenin imdadına erotik filmler yetişti. Ve Türk sineması kendi yıldızını bulmuştu, Aydemir Akbaş. Yüzün üstünde filmi bulunan Akbaş erotik film sektöründe ikonlaşmıştı. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durum ve sosyal yaşantı içinde ayakta durmakta zorlanan Yeşilçam erotik komedi tarzı filmlerle ayakta kalmayı başarmıştı. Sanatın doğuşundan itibaren süre gelen ve bugün bile çok göreceli ve kesin bir cevabı olmayan “sanat sanat için midir, sanat toplum için midir” tartışmalarına popüler kültürün bir ürünü olan erotik sinema tarzı sanat toplum içindir tezine en yakın kuramlardan biridir.

56


Dünya ve Türk Sineması var oluşundan günümüze geçen yaşam süresi içinde Baba, Rüzgâr Gibi Geçti, Schindler’in Listesi, Yaralı Yüz, Selvi boylum Al Yazmalım, Sarı Mercedes, Hababam Sınıfı, Susuz Yaz, Eşkıya gibi önemli yapıtlar çıkarmıştır. II.b.

O da Bizi Görüyor mu?

Kitle iletişim aracı televizyon. Televizyonda gerçekçilik ve romantizm, doğru demeç ve sahte yaşantı öylesine birbirine kenetlenmiştir ki, Amerikan toplum bilim profesörünün dediği gibi bu ‘hidrojen bombasından sonra, bugünün dünyasında en tehlikeli şeydir.’ İnsan üzerinde gündelik hayatlarının yorumcu bir parçası olarak yer alır televizyon. Büyük kitlelere ulaşma ve etkileyebilme yeteneği olan bu kitle iletişim araçlarından biri olan televizyon için yapılan bir araştırmada; ‘Bir ulusal Şiddet Komisyonu 2 ile 65 yaşları arasındaki ortalama Amerikalıların yaşamlarının yaklaşık 9 yılını sadece televizyon önünde oturarak geçirdiklerini saptadı. Ortalama her 14 dakikada bir şiddet olayı ve 45 dakikada bir öldürme olayı görüyorlar. Bu şiddetin çoğu siyasaldır. Yakınlarda bir İngiliz araştırmasında en çok öldürmenin hangi programlarda olduğu sorulduğunda, çocukların çoğunun yanıtı haberler oldu .’ 57


İnsan ömrünün büyük kısmını televizyon karşısında geçirdiği ve az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin eğitim seviyelerindeki alt sınır düşünüldüğünde o ekrandaki figürlerin izleyiciler arasında rol model olarak algılanabileceği söylenebilir. İnsanlar yapamadıklarını ve ya yapmak istediklerini rol model kimliğindeki bu karakterler üzerinden doyururlar. Bu da olumsuz etkilenmelere yol açabilir. Bunun Türk televizyonları açısından en etkili örneklerinden biri Kurtlar Vadisi’dir. Yapım bu rol model karakteri canlandırmak istemese de ekranın öteki tarafındaki algılama farklı olabilir. Karakter üzerinden yaratılan her şeyin üstesinden gelebilme, saygı duyulma, güçlü olma, paralı olma, korkusuzluk gibi duygusal giydirmeler izleyici açısından özendirici olabilmektedir. Kişi bu sıfatlara sahip olabilmenin yolunun sosyal sınıfı içerisinde rol modeldeki gibi davranmaktan geçtiğini düşünmektedir. Bu yapım tek örnek değildir. Gelenekselliğimizin ve adetlerimizin önemli iki ekseni misafirperverlik ve evlilik üzerine yapılan iki program Yemekteyiz ve Yabancı Gelin, formatları açısından olmasa dahi içerikleri açısından kültürel erozyona neden olmaktadır. En önemli kültürel miraslarımızdan misafirperverlik ve saygı televizyon ahlakı açısından tartışılır hale gelmiştir. Kayıt dışı çekim aralarında yönlendirilen yarışmacılar izlenme oranlarına paralel yönlendirilmektedirler. Programın kültürel anlamdaki değerlerin tartışmasının yanı sıra sosyal hayatta, ülkemiz koşulları düşünüldüğü zaman ekonomik zorluklar içinde açlık sınırında dolaşan insanların, program dâhilinde ayrı bir zümreymiş gibi davranan ve azami sınırdaki görgü ve insanlık duygularını kaybetmiş 5 insansının toplum psikolojisini nasıl etkileyeceği düşünülmek zorundadır. Ekranda kaldığı süre içindeki fantastik dünyanın dışına çıktıklarında yaşadıkları çöküntüyü popstar adlı yarışma zincirinde şahit olduk. ‘Yabancı Gelin’ adlı yarışmada, aynı ortamı beraber geçirmek zorunda kalan kalabalık insan topluluklarında duygu değişimlerinin ve tepkilerin nasıl sınırı geçtiği rahatlıkla gözlenmektedir. Âdem ile Havva’dan beri var olduğu söylenen aşkın o evde olmayan tek şey olduğu söylenebilir. Tabi ki yapımcılık açısından başarı sayılan bu yapımların televizyonun etkisi düşünüldüğü zaman tartışılmaması kaçınılmazdır. Ekranın arka tarafı, ekranın ön tarafını görür ve yapım politikasını ona göre çizer. III.

Tanrısal ve Sanatsal Tapınma… 58


Ve Tanrı dedi; İnsanı bizim imgemizde Bize benzer yapalım. Onları denizlerin balıkları, havadaki kuşları, hayvan sürüleri, tüm yeryüzü ve yer yüzünde sürünen tüm sürüngenler üstüne egemen kılalım. Böylece Tanrı insanı kendi imgesi gibi yarattı. Tanrı imgesinde yaratıldı dişi ve erkek, tümü. Musa’nın ‘Genesis – Yaradılış’ diye adlandırılan Birinci Kitabının I. Bölümünden. Doğaüstü güçler, çok tanrılı dinler, putperestlik, tanrı krallar, 4 büyük din ve tek tanrılı inanç sistemi. İnsan başlangıcının ne olduğunu, nerden geldiğini hep bilmek istedi. Doğa olayları ve kötü olaylardan onu kurtaracak ve inandığı, kendi soyundan ve kendi dünyasından olmayan bir yaratıcıya inanmak ihtiyacı duydu. Manevi dünyasındaki huzur ve güven duygusu bu tapınmadan geçti. Tek tanrılı inançlara kadar her zaman için tapınacak bir varlık ve ya obje etrafında yaşanan manevi bir dünyası oldu insanın. Onun için bu obje, varlık veya canlı en kutsaldı ve ulaşılmazdı. Onun karşısında hayranlıktan ve tapınmaktan başka çaresi yoktur. Günümüzde o zamanlardaki ruh halinde olmasa bile sanatsal veya inanç anlamında uyanan hayranlık karşısındaki sanatsal tapınmaları donduran kareler vardır. David Hurn’un Beatles’a tapınan dinleyiciler fotoğrafı. Şaşkınlık, hayranlık ve o ruhani güç… Leni Riefenstahl’ın İradenin Zaferi filminden kamalarına tapınan Naziler…

59


İradenin Zaferi(1934) IV.

A de Bakalım… A

Popüler kültür ele alındığında tarihi kavramsal gelişmelerle etkileşim gösteren en önemli sana dallarından biride müziktir. Müzik içindeki ayrımlar akımlardan çok sınıflandırmalardır. Kültürel etkileşime bağlı olarak müzik belli sınıflandırmalar içinde yorumcular çıkarmaktadır. Müzik içindeki en önemli tartışmalardan biri de, müziğin etkileşiminin sözlere mi yoksa melodikal dinletiye mi bağlı olduğudur. Toplumun kültürel duygusallığı içinde üretkenlik gösteren bu sanat dalında her sosyal yaşam tarzındaki insan profiline yönelik eserler üretilmektedir. Arabesk Müzik bir sitemkârlığın, kötü yaşanmışlığın benliklerinde etkisini göstermektedir. Duygu yoğunluğunun en üst düzeyde olduğu ruh haline seslenen bu müzik türü yoğun bir müzik kitlesine sahiptir. Adından da anlaşılacağı gibi günlük tüketime sahip ve anlık beğenileri besleyen pop müzik popüler müzikten gelmektedir. İnsan duygu ve isteklerinin doyumsuzluğu düşünüldüğünde kalıcılık taşımayan fakat çok ve çabuk tüketilen popülist bir sanat yaklaşımıdır. Bu tarzın sanat kavramı içerisinde değerlendirilmesi de tartışmaya açıktır. Evrensel anlamda R&B, Rap, Hip Hop, Caz, Rock, Pop Müzik çeşitlemesine sahip tarzlar aslında müziğinde görsel sanatlar kadar etkili bir iletişim yolu olduğunun farkına varmışlardır. 60


Türk pop müziğini popülist yaklaşımdan çıkaran ve toplumla sanatçı arasındaki bağı en iyi kuran sanatçı Barış Manço’dur. Melodikal dilindeki samimiyet, yetenek ve evrensellik O’nu Türk Müzik tarihinde önemli bir yere koymuştur.

Barış Manço, müzik ile siyasi olayların tarihlemeleri arasında bağlantı kuran bir araştırmaya başlamış, kronolojileri arasındaki etkileşimi bulmuş fakat bu çalışmasını bitiremeden vefat etmiştir. Müzeyyen Senar, Zeki Müren, Bedia Akartürk, Tanju Okan, Ayla Dikmen, Beatles, John Lennon, Elvis Presley gibi isimler müzik tarihi açısından önemli isimlerdir. SONUÇ

61


Sanat ve Toplum arasındaki bağlayıcı ilişki insan ve sanatın var oluşundan beri tartışılarak günümüze gelmektedir. Rus edebiyatının önemli isimlerinden Nekrasov, Sanat Toplum içindir teorisinden yola çıkarak, kendi ilham perisine ‘intikam ve hüzün perisi’ adını verdi. Ona göre sanatçı vatandaş olmalıydı. Bir şiirinde vatandaş, şaire şöyle seslendi; Ve sen şair, ilahların seçkin kulu Ezeli hakikatlerden söz aç! Sanma ki ekmeği olmayanlar Layık değildir rübabının ilhamına İnsanların ruhunda ki Tanrı ölmedi. İnanmış bir kalbin hıçkırıklarını Anlar bu ruh daima. Bir vatandaş ol! Sanatın hizmetkârı, Yakınının iyiliği için yaşa. Ver dehanı hizmetine, Dünyayı kucaklayan, sevginin… Sanat, Sanat için olursa; Sanatı genelden uzaklaştırır, belli bir zümreye adar ve sanatı yalnızlaştırır. Sanat, Toplum için olursa; Sanatı yozlaştırır, hayal gücünü ve yeteneği öldürür. Bu yüzden Sanat Aydınlanma için olmalıdır… Sanat, Sanatsal kelimelerle toplumsal cümleler kurmak zorundadır…

KAYNAKÇA BAYNES, KEN. Toplumda Sanat ( Çev. Yusuf ATILGAN ),YKY, İST, 2004. BİNYAZAR, ADNAN. Ağıt Toplumu, Cumhuriyet Kitapları, İst, 2008 PLEHANOV, Sanat ve Toplumsal Hayat (Çev. Cenap KARAKAYA ),Sosyal Yayınlar, İST, 1987

62


Bizde de Uygulanmalı… Adnan Binyazar Server Tanilli hemen her yıl, bahar aylarında, Fransa’da “bakalorya” adı verilen olgunluk sınavlarına ilişkin ayrıntılı yazılar yayımlamayı gelenek haline getirmiştir. Sanırım, “Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz?” kitabında düşünsel bir temele oturtmak istediği üretici eğitim yönteminin ne olduğunu anlatmak için yapıyor bunu. Lise bitirmede olgunluk sınavı, 1950 yıllarına değin bizde de vardı. Her Milli Eğitim Bakanı’yla eğitim izlenceleri allak bullak edildiğinden ortadan kaldırılıverdi. Lise öğretimi yine dört yıla çıkarıldı. Öğrencinin düşünme ve yazma becerisini geliştireceğine inandığım bu uygulamaya zaman yitirilmeden geçilmesinin yararlı olacağı kanısındayım. Oysa basına yansıdığına göre, bu değişimle, üç yıllık müfredatın dört yıla yayılmasının dışında bir amaç güdülmüyormuş. *** Almanya’da Gymnasium(lise) bitirmek, temel bilgilerin edinilip çağdaş davranışların kazandırılmasında yeterli görülür. Ötesi bir dalda uzman olmayı düşünenleri ilgilendirir. Onun için, meslek eğitimi ayrı bir önem taşıdığından, Türkiye’de olduğu gibi, üniversite öğrenimi bireyin yaşamında olmazsa olmazlardan değildir. Öğrenci, Gymnasium’un giriş aşamasında, o zamana değin gördüğü ders konularının üzerinde topluca dururken, ikinci sınıfta aldığı derslerde tek konunun ayrıntıları üzerinde yoğunlaşır, son sınıfta da kapsamlı ödevler hazırlar. Bu ödevler, neredeyse bizim üniversite bitirmede hazırlanan tezlere denk niteliktedir. Lise bitirme sınavlarında sorulan sorulardan biri, Tanilli’nin örneklerini verdiği türden, kavramlara dayalı yorum gerektiren düşünce açıklamalarıdır. Berlin’de bu çalışmalara katıldığım için biliyorum; önceden hazırlanıp ilgili bakanlıkça onaylanan bu soruların hazırlanması günlerce sürer. *** 63


Fransa’da bu sınavlar felsefe, edebiyat, ekonomi, bilim bölümlerine ayrılıyor. Biri seçilmek üzere, öğrenciye bu alanlarla ilgili üç soru yöneltiliyor. Yazısında bu yılın bütün sorularını da aktarmış Tanilli. Onlardan bize de uyabileceğini düşündüğüm birkaç örnek: 1. İdrak(algılama yeteneği) eğitilebilir mi? 2. Canlıyı bilimsel olarak tanımak mümkün mü? 3. İnsanın başarı nereden geliyor? 4. Başkasını tanımak kendimizi tanımaktan kolay mı? 5. Sanat, bizim gerçeklik üstüne bilincimizi değiştirir mi? 6. Bir gerçeği ortaya koymakta ispattan başka araçlar da var mı? *** Bizde, öğretmenin biri çıkıp öğrencilere, -o da uygulamadan kaldırılmadıysa-, kompozisyon dersinde kazara bu tür sorular yöneltse, “kafa sorusu soruyor” diye ilk tepkiyi öğrenciden alır. Velilerin çoğu da “bu öğretmen, çocuğumuz kafasını karıştırıyor!” diye müdürü uyarır. Müdür de öğretmen hakkında soruşturma açar… Öğrenci tepkisinde haksız mı? Haklı! Haklı, çünkü altyapısı olmayan bir eğitim ortamında, bebeğin ağzına ceviz sokmaya benzer böyle sorular. Felsefe okutma, mantığın adını anma, edebiyat derslerinde yazar hayatı ezberlet, sonra kalk, çağdışı düşüncelerle düzleşmiş beyinlerden kavramsal açıklama, düşünsel yorum bekle! *** Tanilli, tanı koyarken, hastalığa hangi eksikliğin yol açtığını da gösteriyor: Cumhuriyet Devrimi, eğitim reformunu yaparken, liseyi baştan kurdu. “Dünya Klasikleri”ni gençlerin önüne serdi. Oysa test kültürü kuruttu öğrencinin beynini mekanikleştirdi, yaratıcılığını öldürdü.

64


Denizlerin Savunması GİRİŞ Bu savunma, mahkemenizde, Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgadan yargılanan Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu(THKO) savaşçılarının ortak savunmasıdır. İçinde bulunduğumuz şartlar, geniş bir savunma yapmamızı ve şahıslarımızda zincire vurulmak istenen bilimi ve gerçekleri savunmamızı gerektiriyor. Amacımız, aleyhimize verilecek cezayı önlemekten çok, doğruluğuna inandığımız doğa ve toplum kanunlarının insanlık tarihine nasıl bir yön verdiğini açıklamaktır. Toplumların tarihi, ezenlerle ezilenler arasındaki mücadelenin tarihidir. Çağımıza kadar, bu mücadelelerde ezilenler daima yenilmişlerdir. Fakat 20. yüzyıl tarihimiz, ezenlerin barbarlığına ve bütün baskılarına rağmen, ezilenlerin kurtuluşuna sahne olmaktadır. Günümüzde ezenleri temsil eden ve çıkarı uğruna yoksul ulusları, boyunduruğu altında tutan Emperyalizmidir. İnsanlık tarihi gericiliğin, barbarlığın ve vahşetin son kalesi olan emperyalizmin de sonunu müjdeliyor. Bütün ezilen uluslar, emperyalizme, her gün darbe üstüne darbe vuruyorlar. Asırlardır ezenlere karşı mücadelelerde hayatlarını feda edenlerin çabaları boşa gitmemiştir. Dünyamız zafer türkülerini söylemek üzeredir… Ezenlere karşı verdikleri mücadelelerde ölen tüm ezilenlere selam olsun… Türkiye, emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşını veren ve onu dize getiren ülkedir. Bütün ezilen uluslara ışık tutan ve kurtuluş bayrağını dalgalandıran Türkiye halkı, bundan 50 yıl önce görevini yapmıştır. Ne yazık ki, o zaman yurdumuzu terk etmek ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalan emperyalist ülkeler, sonradan bir avuç satılmışın menfaati uğruna tekrar yurdumuza girdiler ve Kurtuluş Savaşında gerçekleştiremedikleri emellini bugün gerçekleştiriyorlar. Ulusumuz, Amerikan emperyalizminin sömürüsü altında ezilmektedir. Kurtuluş Savaşımızda şehit düşen yüz binlerin onurları ve cesetleri üzerinde yabancı pençesi cirit atmaktadır.

65


Dünyanın ve Ortadoğu’nun en eski devletlerinden biri olan Türkiye hala kalkınamamış olup, yarı-bağımlı durumdadır. Bir avuç sermaye çevresi Amerikan doları uğruna ulusumuza ihanet etmiş ve bağımsızlığımızı yabancılara ticaret konusu yapmışlardır. Yurdumuzun bağımsızlığı için giriştiğimiz bu kavgada Kurtuluş Savaşımızda şehit olanların onurlarını ve ulusumuzun kaderini korumaya kararlı olduğumuzu bildiriyoruz. Kurtuluş Savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun… Amerikan emperyalizmi, sadece ulusumuzu değil, dünya uluslarının çoğunu ezmekte ve sömürüsünü sürdürmektedir. Tüm ezilen uluslar bağımsızlık ve kurtuluş için silaha sarılmış olup çağımızın canavarı emperyalizme karşı mücadele etmektedirler. Bugün ezilen halkların tek ve ortak düşmanı emperyalizmdir. Dünyanın dört bir tarafında bağımsızlık savaşı veren halkların, kimi kurtulmuş, kimiyse zaferin arifesindedirler. Emperyalizme karşı verilen kurtuluş mücadeleleri, bütün kıtalarda gericileri ateş çemberi içine almışlardır. Asya kıtasında, Vietnam, Laos, Kamboçya, Tayland, Birmanya, Filipinler, Filistin, Bengal ve daha birçok halkların emperyalizmi ve onların emrindeki uşakları alt etmeleri an meselesidir. Afrika’da, Latin Amerika’da ve başka yerlerde bağımsızlık savaşı veren halklar, bütün baskılara ve katliamlara rağmen mücadeleye yılmadan devam ediyorlar. Artık Amerikan emperyalizmini, dolarlar, yalanlar, atom bombaları kurtaramaz. Emrinde uşak olarak kullandığı gericilerle tarih sahnesinden silinmeye mahkûmdur. Çünkü dünyada bağımsızlık savaşlarını durduracak ve ulusları ezebilecek hiçbir silah yoktur. Çağımıza damgasını vuran en güçlü silah bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarıdır. Emperyalizme karşı verdikleri mücadelelerinde başlarını eğmeden kahramanca savaşan tüm ezilen uluslara selam olsun… Türkiye halkı Kurtuluş Savaşımızda, emperyalizme ve uşaklarına, gerekli dersi nasıl verdiyse, bu defa da onurunu çiğnetmeyecek ve bağımsızlığını elde edecektir. O zaman, emperyalizmin silahları, uçakları, denizaltıları, uşakları dize geldi. Bu defa da dize gelecek ve Türkiye halkı, dünya ulusları arasındaki onurlu yerini alacaktır. 66


Bütün halkımızı sömüren emperyalizme ve emrindeki bir avuç satılmışa karşı, verilen bağımsızlık ve kurtuluş mücadelemizin bayrağı dalgalanmaya devam edecektir. Şimdiye kadar bu kavgada şehit düşen kardeşlerimiz, gözlerini kırpmadan, hiçbir menfaat gözetmeden, alınları açık görevlerini yapmışlardır. İşçiler, köylüler, öğrenciler ve tüm yurtseverler gericilere kahramanca karşı koymuşlar ve bu uğurda birçokları şehit olmuştur. Emperyalizme ve onun emrindeki uşaklara karşı verdiğimiz kutsal bağımsızlık kavgamızın şehitlerine selam olsun… Emanetiniz olan bağımsızlık ve kurtuluş bayrağını alnımız açık, yiğitçe dalgalandırdık, bundan sonra da dalgalandırmaya devam edeceğiz. Bu kutsal kavgada Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu olarak yaptıklarımızı savunmamızla açıklayacak ve ulusumuzun nasıl sömürüldüğünü anlatarak, yurdumuzu yarıbağımlı duruma getiren bir avuç satılmışın yaptıklarını belgelerle ispatlayacağız. Savunmamızı geniş olarak hazırladık. Osmanlı İmparatorluğu’ndan bugüne kadar geçmiş tarihimizi ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel gelişimini alarak inceledik. Amacımız; belgelerle Türkiye’nin Amerikan emperyalizminin sömürü altına girdiğini açıklamak ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun bir örgüt olarak neden mücadeleye başladığını anlatmaktır. Savunmamızda şu temel noktalara ağırlık veriyoruz: 1. Türkiye 50 yıl önce Kurtuluş Savaşını vermesine rağmen neden kalkınamamıştır? 2. Tekrar emperyalizmin sömürüsü altına nasıl girmiştir? 3. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun amacı nedir? Bu konuları bütün ayrıntılarıyla açıkladığımız zaman, şimdiye kadar verdiğimiz ifadelerin ve söylediğimiz sözlerin anlamı daha kolay anlaşılır olacaktır. Türkiye’de, emperyalizme karşı yürüttüğümüz bağımsızlık savaşının anlamını kavramak için, ülkemizin sosyo-ekonomik yapısını bilmek zorunludur.

67


Bu arada bizim açımızdan fazla önemli olmayan iddia makamının iddianame ve mütalaasına geniş yer vermeyeceğiz. Çünkü toplum gerçeklerimizden uzak ve bilime aykırı olan iddia makamının görüşlerine önem vermek dahi, toplum bilimini gereksiz bir yoruma sokmak olur. Osmanlı İmparatorluğu’ndan başlayarak, yapacağımız geniş tahliller, düşüncelerimiz ve eylemlerimiz açısından sağlam bir kararın verilmesine ve amacımızın doğru değerlendirilmesini mümkün kılar. GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ ve MÜCADELEMİZİN YOLU Günümüz Türkiyesi: 1971 Türkiyesi, bir avuç sermaye çevresinin çıkarı uğruna Amerika’ya her türlü imtiyazın verildiği ve Türkiye halkının yarı-bağımlı durumda olduğu bir ülke olmuştur. Madenlerimiz, bütün sanayi yatırımlarımız Amerikan ve Avrupa sermayesi ile ortaktır. Bugün Türkiye’nin dış borçları toplam 45 milyar, bu borçların faizleri ise 15 milyar Türk Lirası civarındadır. Faiz toplamıyla 60 milyarı bulan bu miktar, milli gelirin %40’ıdır. Şimdiye kadar dış borçlar azalmamış, aksine devamlı artmıştır. Bu durumda, 1975 yılında dış borçların toplamı milli gelir toplamını aşacaktır. Bu şu demektir; 1975 yılında Türkiye’nin nüfusu yemese, içmese ve hiçbir masraf yapmasa ve bütün kazancını dış borçları ödemek için kullansa, gene de dış borçlara son vermek mümkün değildir. Sadece bugünkü dış borçlar ve faizlerinin toplamına göre, Türkiye’de yaşayan her vatandaş yabancı devletlere, 2000 Türk Lirası civarında borçludur. Bu miktar fert başına düşen milli gelirin yarısına yakındır. Bu şekilde ekonomimiz bağımlı duruma getirilmiştir. Sayısı 50’yi geçen askeri, iktisadi antlaşmalarla Amerika’ya her türlü imtiyaz verilmiştir. Amerika istediği zaman Türkiye’deki sermayesini ve güçlerini korumak için müdahale edebilecektir. Diğer önemli kalkınma sorunları, eğitim ve sağlık gibi konulardır. Sağlık Sorunu: 68


Türkiye’deki sağlık hizmetleri çok geridir. Sayıları 10 binin üzerinde doktor vardır. Ve her doktora ortalama 3 bin civarında hasta düşmektedir. Bunun bölgelere göre dağılımını hesaplarsak; nüfusun %10’unun yaşadığı İstanbul ve çevresinde doktorların %42’si bulunmaktadır. Buna İzmir ve Ankara bölgelerini de eklersek oran %70’e çıkmaktadır ki bu bölge halkı, nüfusumuzun %30’unu meydana getirmektedir. Doğu’ya doğru gittikçe bu oran çok düşmektedir. Yıllardır uygulanan sosyalizasyon netice vermemektedir. Aynı şekilde sağlık kuruluşları da çok yetersizdir. Bölgeler arasında bu korkunç dengesizlik yüzünden küçük ve önemsiz bir hastalık dahi salgına sebep olmaktadır. Türkiye’de her doğan bin çocuktan 200’ü, daha bir yaşına gelmeden ölmektedir. Doktor yetiştiren okulların yapısı Türkiye şartlarına uygun değildir. Çünkü Türkiye’nin pratisyen doktora ihtiyacı vardır. Hâlbuki tıp okullarında, mütehassıslar yetiştirilmektedir. Bunun doğal sonucu, doktorlar, ya büyük şehirlerde klinikler açarak simsarlık yapmaktalar ya da yurdu terk etmektedirler. Bugün yurtdışında bulunan doktorlar toplam doktor sayısının %30’udur. Emperyalizm, karlı olan bu işi de gözden kaçırmamıştır. Kendi ülkesinde yetiştireceği doktorun masrafından kaçınmak için geri ülkelerdeki hazır, diplomalı doktorları kullanmaktadır. Büyük beyin akımına sebep olan bu yol ise önlenememektedir. Çünkü önlemek Amerika’nın işine gelmemektedir. İktidarlar yıllardır bu beyin ihracına bir çözüm yolu aradıklarını iddia ediyorlar. Aradıkları çözüm yolu Amerikan çıkarlarıyla çatışmayan bir yoldur. Söyleyelim, böyle bir yol bulmak mümkün değildir. Eğitim Sorunu: Yurdumuzda nüfusun %65’i okur-yazar değildir. Bu oran dünya devletleriyle kıyaslanırsa çok gerilerdedir. Binlerce köyümüzde hala okul yoktur. Okul çağındaki yüz binlerce çocuk laik eğitime taban tabana zıt Kuran kursları ve benzeri yerlerde çağdışı bilgilerle eğitilmektedirler. İlkokulu bitiren yoksul aile çocukları orta dereceli okullara devam edememektedir. Geri bıraktırılmış bir ülke olan Türkiye’de orta öğretimde, teknik ve mesleki eğitime ağırlık verilmesi gerekirken, bunun tam tersi uygulanmaktadır. Orta derecede okullardaki öğrencilerin sadece %15’i teknik ve mesleki okullara devam etmektedir. Yüksek okullarımızdaki durum ise daha hazindir. Üniversite ve yüksek okul öğreniminde branşlar ülke ihtiyaçlarına göre düzenlenmemektedir. Bir taraftan doktor ve teknik uzman sıkıntısı çekilirken, hukuk ve iktisat konularında öğrenim yapanlar iş bulamamaktadırlar. Ve bugün yurdumuzda üniversite mezunları arasında ciddi işsizlik problemi vardır. 69


Diğer kalkınma sorunlarına gelince, birkaç büyük şehir dışında halkın yaşadığı diğer kesimlerde büyük bir sefalet vardır. Köylerimizin %2,4’üne elektrik ancak girmiştir. Türkiye toplumunun %70’ini meydana getiren köylüler, büyük bir gerilik içinde ağa ve tefecilerin altında ezilmektedirler. Milli gelire bir göz atarsak şunu görürüz: Yurdumuzda çalışan halkın %70’i tarımla, %13’ü sanayi alanında, geri kalan %12,5’i hizmetler sektöründe uğraşmaktadır. Tarım kesiminde gelir dağılımı şöyledir; çalışan halkın %90’ı gelirinin %42’sini, geriye kalan %10’u yani ağa, tefeciler ise %58’ini almaktadır. Yani bir avuç ağa ve tefeci takımı, 25 milyon köylünün gelirinden fazla gelir almaktadır. Toplam nüfusumuzun %20’teşkil eden azınlık milli gelirin %57’sini almaktadır. İşsizlikten dolayı yurtdışına göçmen gönderilirken, açlıktan her türlü ahlak bozukluğu, cinayet sürüp giderken, gündeliği 15 liraya iş bulunmazken bugün Türkiye’de günde 250 bin lira kazananlar vardır. Ezilen Halkımız: 27 Mayıs İhtilali’ne halkımız ümitle bakıyordu. Reformların yapılmasını, sömürünün ortadan kaldırılmasını ve insanca muameleye tabi tutulmalarını arzuluyordu. İhtilal kadrosu, bunları yapmadan idareyi sivil yönetime devretti. Fakat 1961 Anayasasını getirerek, gelecek hükümetlerin Anayasada öngörülen reformları yapmalarını mecbur tuttu. 1961 yılı seçimleri Demokrat Parti’nin varisi Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin koalisyonunu getirdi. Burada çok önemli bir nokta şudur: 1960 yılında DP İhtilalle düşürüldü. İhtilal hükümetinin hazırladığı 1961 Anayasası halkın referandumuna sunuldu ve kabul edildi. Fakat bunun hemen arkasından, politikasıyla Anayasaya aykırı olan AP çoğunluğa yakın bir miktarda oy aldı. İlk bakışta karışık görülen bu meselenin sebebi basitti. DP’yi meydana getiren, patron, ağa, tefeci-eşraf kesimi İhtilalden sonra, bir süre sindi ve halk üzerindeki baskını gevşetti. Anayasa halkın referandumuna sunulduğu zaman, ileriyi garantiye alamadıkları için, oy tüccarlığı yapmaktan korktular ve bu yüzden halkın tamamı olmasa bile çoğunluğu serbestçe oy kullanabilmiş oldu. Anayasanın kabulü ve AP’nin seçimlere girmesinden sonra ortamı geliştirmek için müsait bulduklarından halka baskı yaparak AP’nin 158 milletvekili çıkarmasını sağladılar. Bu dönemde seçime katılan ve DP’nin ikinci bir varisi olan Yeni Türkiye Partisi’nin çıkardığı 65 milletvekili ile sayıları 223’ü buluyordu. Anlaşılmaktadır ki, İhtilalin ertesi yılı DP’yi seçen ve koruyan güçler meclisin yarısını teşkil edecek kadar milletvekili seçmişlerdi. Halkımızın büyük çoğunluğu köylerde yaşar, okur-yazar değildir. Seçimlerde kullanılan oy pusulalarının hangi partilere ait 70


olduğunu dahi, çoğu seçemez. Ağa-tefeci-eşraf tahakkümü altındadırlar. Nurculuk, Süleymancılık gibi gerici akımlar halkı baskı altına almışlardır. Amerika tarafından beslenen ve halkları Müslüman olan bütün devletlerde olan Aramco şirketi yurdumuzda da yoğun faaliyet göstermektedir. Doğal olarak köylüler oy kullanırken ağa-tefeci-eşraf takımının istediği partiye vermektedirler. İşçiler kesimine gelince; durum aynıdır. Gerek özel teşebbüste olsun, gerekse İktisadi Devlet Teşekküllerinde olsun, gerici AP’nin koruyucu olan patronlar ve sarı sendikalar, işçileri işten atmak ve aç bırakmakla tehdit ederek, oylarını almaktadırlar. Seçim dönemlerinde gazete veya başka yollardan bütün oyunların binlercesine şahit oluyoruz. Böylece ağalar, patronlar, tefeci ve eşraf yoksul halkımızın seçme hakkını tekeline almıştır. 1961 yılında seçimle kurulan koalisyon hükümeti Anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirmemiştir. Kabul ettiği en önemli şey, işçilere grev hakkıdır. CHP toprak reformunu yapmak istemiş, fakat diğer partiler tarafından engellenmiştir. Engelleyenler arasında CHP’li birçok toprak ağası ve gerici de vardır. Yapılan diğer işler geçici olmuş ve çoğu tatbik edilmemiştir. Kargaşalık ortamında devam eden koalisyon hükümeti 1964’te İsmet İnönü’nün düşürülmesiyle son bulmuş ve 1971 yılına kadar AP saltanatı şeklinde devam etmiştir. Altı yıllık AP döneminin özelliği şudur; bir taraftan reformları öngören yürürlükteki 1961 Anayasası, diğer taraftan reformlara ve yürürlükteki Anayasaya karşı AP hükümeti vardır. İşçiler, köylüler, küçük esnaflar, küçük memurlar, zanaatkârlar, öğrenciler ve tüm Türkiye halkı Anayasanın yanında yer alarak uygulanması için baskı yapıyordu. AP, diğer gerici partiler, Amerikan ortaklığı patronlar, ağalar ve tefeciler Anayasayı uygulamamak ve talanı devam ettirmek için birleşiyorlardı. AP kontrolü sağlamak için Anayasayı değiştirmek istiyor, fakat imkân bulamıyordu. Neticede, kurtuluş çaresini Anayasayı uygulamak ve uygulanmasını isteyenleri susturmakta buldu. Bunun peşinden doğal olarak, halk kitlelerinde AP politikasına ve sömürüye karşı direniş başladı. Böylece, uygulanmayan ve uygulanmaması için her türlü çaba gösterilen reformlar ve sosyal adalet ilkeleri, halk kitlelerini demokratik mücadelelere sürüklüyordu. Köylülerin toprak işgalleri, işçilerin grev ve işgalleri, memur boykotları ve öğrenci hareketleri gibi birçok demokratik eylemler; Anayasaca verilmesi öngörülen fakat AP tarafından verilmeyen hakların alınması için yürütülmüşlerdir. İşçi Hareketleri: 71


27 Mayıs kadrosu, işçilere grev hakkı verilmesini kabul ettiği için, koalisyon hükümeti döneminde Grev ve Lokavt Kanunu kabul edildi. Fakat daha kanun çıkmadan İstanbul’da Kavel(Kablo ve Elektrik Malzemesi Fabrikası) işçileri kanunsuz grev yaparak Anayasada öngörülen grev haklarının verilmesini istediler. Grev ve Lokavt Kanunun kabulünden sonra sendikal örgütlenme başladı. İşçilerin mücadelesini kırmak, sabote etmek ve kontrol altında tutmak için sarı sendikacılar derhal faaliyete geçerek sarı sendikalar kurmaya başladılar. İşçiler bilinçsiz oldukları ve başka sendikalar da bulunmadığı için mecburen sarı sendikalara giriyorlardı. 1965 yılına kadar bu durum devam etti. Bu arada Çorum ve Manisa temizlik işçileri demokratik talepleri için Ankara’ya kadar yürüdüler. Sarı sendikacılar, işçileri Türk-İş Konfederasyonu adı altında örgütledi. Amerika, işçi sınıfını elde tutmak ve sömürüsüne devam etmek için AID(Amerikan Yardım Teşkilatı) gibi yardım kuruluşları ile sarı sendikacılığa yardım ediyordu. 1965 yılından sonra bilinçli işçiler sarı sendikacılığa karşı yeni örgütlenmeye gittiler. Esas işçi mücadelesi bundan sonra başlar. Bir taraftan patronlara karşı haklarını koruyor, bir taraftan da sarı sendikacılık tarafından yıkılmamak için mücadele ediyorlardı. Yoğun bir çaba sonucunda Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu(DİSK) kuruldu. Grev ve Lokavt Kanunu kabul edildiğinden bu yana beş yüzden fazla grev olmuştur. Bunlardan başarılı olanlar, DİSK’e bağlı sendikaların grevleridir. Sarı sendikalar ise hemen hemen her zaman işverenle anlaşıyor ve işçi haklarını koruma yerine, işveren haklarını koruyorlardı. Birçok sarı sendika işçilerin haberi olmadan işveren tarafından kuruluyordu. İşçiler buna karşı koydukları zaman da işten atılıyor, eylemleri polis ve jandarma zoruyla bastırılıyordu. Zulme ve baskıya karşı, yiğitçe direnen işçiler, fabrikaları işgal ederek karşı koyuyorlardı. Sömürüyü, sarı sendikacılığı ve baskıyı protesto için işgal edilen başlıca iş yerleri şunlardır: 1. Türk-Demir Döküm Sanayi işçileri, 2. Silahtarağa işçileri, 3. Goodyear lastik fabrikası işçileri, 4. Üstün Çelik fabrikası işçileri, 5. Emayetaş işçileri, 6. Gıslaved lastik fabrikası işçileri, 7. Horoz çivi fabrikası işçileri, 8. Bossa dokuma sanayi işçileri, 9. Pertrix pilleri fabrikası işçileri, 10. Güney Sanayi işçileri, 11. Aliağa Rafinerisi işçileri, v.s. 72


Ve bunlara eklenebilecek birçok fabrika vardır. İşçiler kendilerini sömüren Amerikan ortağı bu fabrikalarda yaptıkları işgallerle sarı sendikacılığı ve patron zulmünü protesto ederek, alınterlerine ve emeklerine göz koyanlara karşı dikilmişlerdir. 1970 yılında devrimci sendikaları ortadan kaldırmak ve sarı sendikacılığı korumak için getirilen yeni sendika kanuna karşı, gene Anayasal haklarını kullanarak direnmişlerdir. İstanbul’da 100 bin civarında işçinin yürüdüğü, 15–16 Haziran olayları tanklarla bastırılmış ve üç işçi şehit olmuştur. Bu olay AP’nin Anayasaya aykırı olarak işçi haklarını kısıtlamak istemesi üzerine patlak vermiştir. AP olaylardan sonra “iç isyan var” bahanesiyle sıkıyönetim ilan etti ve yüzlerce işçiyi hapsetti. İşbirlikçi patronlar ise fırsatını ganimet bilerek bilinçli işçileri işten attılar ve geniş bir temizlik hareketine girişerek sömürülerini devam ettirdiler. Başta DİSK olmak üzere bütün devrimci sendikaları kapatmaya kararlı olan AP, bu muradına nail olamamıştır. Emeklerini korumak için sömürüye ve faşist tedbirlere karşı işçi sınıfının 15–16 Haziran Direnişi, Türkiye işçi tarihinin ve anti-emperyalist mücadelemizin şeref sayfası olmuştur. Köylü Hareketleri: Toprak reformunun yapılmaması, ağa ve tefecilerin köylüleri kıskaç altına alması ve sömürülerini devam ettirmelerine karşı köylüler direnişe geçmişlerdir. Yüzlerce miting, yürüyüş ve işgaller olmuştur. Karadeniz bölgesinde çay üreticileri, tefecilere ve hükümet politikasına karşı çıkmışlar ve emeklerinin karşılığını almak için Rize Çay Fabrikasını işgal etmişlerdir. Gene Karadeniz bölgesinde; Ordu’da fındık üreticileri, tefeci ve ihracatçılık yapan fındık krallarının sömürünü protesto için fındık fabrikaları işgal ettiler ve bir köylü şehit oldu. Elmalı’da, Bafa Gölü’nde, Atalan’da, Göllüce’de, Değirmendere’de, Ören’de, Araplar’da, Alaçam’da ve sayıları elliyi geçen köyde halk ağaların topraklarını işgal etti. Köylülerin yürüttükleri bu işgallerin tarım kesiminde yürütülmesi, ağaların toprak mülkiyeti ve tasarruf hakkı açısından önemlidir. 73


Elmalı Olayları: Elmalı, Antalya’nın bir ilçesidir. Bu kasabaya 10 km. uzaklıkta Karagöl’ün etrafında birkaç köy bulunmaktadır. Altmış yıldan beri köylülerin tasarrufunda olan toprak, Balkan Savaşı, Birinci Emperyalist Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı dönemlerinde köylüler savaşta oldukları için göl çevresindeki araziyi ağalar tasarrufları altına almışlardır. Fakat bir kısmı gene köylülerin tasarrufundadır. Sonradan devlet tarafından göl, kanallar açılmak suretiyle kurutulmuştur. Kurutulan göl yerindeki araziyi köylüler kullanmaya başlarlar. Ağalar ise toprağın çok verimli olduğunu gördüğü için, “göl kurutulmadan önce çevre arazisinin tasarrufu bize aitti” diyerek hak iddia ederler. Bir taraftan köylüler diğer taraftan ağalar ekip biçmeye başlarlar. Ağalar toprağı köylülerden almak için jandarma çağırır, köylülerin ekinlerini sürmeye başlarlar. Bu defa köylüler toprağı işgal ederler fakat jandarma zoruyla işgal durdurulur. Bugün kurutulan gölün bütününü ağa işletmekte ve köylüleri de emrinde ortakçı olarak çalıştırmaktadır. Böylece Birinci Emperyalist Savaşta ve Kurtuluş Savaşı’nda vatan savunmasına katılan köylüler geçim kaynakları olan arazilerini ağalara kaptırmışlardır. Elmalı’daki bu arazinin 15 bin dönüm civarındadır. Bafa Gölü Olaylar: Aydın’da, CHP’li toprak ağası İsmail Rüştü Aksal’ın arazisi yakınında Bafa Gölü vardır. Çevredeki köylüler topraksız olup bu ağanın emrinde çalışmaktadırlar. Gölde çok miktarda balık olduğu için köylüler balıkçılık da yaparak geçimlerini temin etmektedirler. İsmail Rüştü Aksal göldeki balıklardan kendisinin yararlanması için “bu göl benim arazim içindedir ve bana aittir” diyerek köylülere balık avlattırmaz. Köylüler ise gölde ağanın hakkı olmadığını bildikleri için direnirler. Bunun üzerine ağa göle dalyanlar kurar ve silahlı bekçiler dikerek, köylülerin balık avlanmasını yasaklar. Bugün Bafa Gölü çevresindeki köylülerden birçoğu bekçilerin silah kullanmaları sonucu sakattır. Buraya da jandarma müdahale etmiş ve köylülerin balık avlamasını yasaklamıştır. Araplar Toprak İşgali Olayı:

74


Araplar Köyü, Adıyaman’ın Besni ilçesine bağlı bir köydür. Yirmi yıl kadar önce bir ağa, topraksız köylülerden birkaç aileyi toplayarak devlet hazinesine ait olan Araplar’a yerleştirir. Bu süre içinde orası büyüyerek bir köy olur. Bu defa ağa tasarruf hakkı kullanarak köyün tapusunu çıkartmaya çalışır ve daha modern üretim yapmak için köye traktör sokarak köylüleri araziden ayırmak ister. Bunun üzerine köylüler araziyi işgal ederler. Ağa toprağı kaptırmamak için köye jandarma sokar ve köylülerin elinden toprağı geri alır. Köylüler hala ağanın emrinde çalışmaktadır ve bir kısmı köyü terk etmeye mecbur olmuştur. Toprak işgallerinin ekonomik nedenleri incelendiği zaman hepsinde toprak ağalarının sömürüsü, zulmü yatar ve toprak işgali olan bütün köylerde toprağa sahip olduğunu iddia eden ağa tapuya sahip değildir. Tasarruf hakkı ise köylülerin elindedir. Ağalar şu yollarla topraklarını genişletmektedirler: 1. Devlet hazinesine ait topraklara el koyarak, 2. Ormanları yok ederek, 3. Köylüleri borçlandırarak, 4. Köylüleri jandarma zoru ile topraktan atarak. Bu tür yollarla elde edilen toprakların işgali en tabi haklarıdır. Çünkü toprağı kendileri işlemekte ve tasarrufları kendilerine ait bulunmaktadır. Bugüne kadar yurdumuzda elliden fazla toprak işgali olmuştur. Hepsinde de, köylüler haksız çıkarılmış ve jandarma zoru ile araziler ağalara teslim edilmiştir. Geçmiş bütün iktidarlar, toprak ağalığını himaye etmişlerdir. Elli yıldır konu olan toprak reformu gerçekleştirilememiştir. Ve bundan sonra gelecek iktidarlar da yapamayacaktır. Çünkü köylüler üzerinde sömürü ağını kaldırmak bugünkü iktidarlar için imkânsızdır. Toprak reformu, köklü ağır sanayiyle bir arada yürütülmezse hiçbir işe yaramaz ve beş-on sene içinde topraklar tekrar tefeci ve ağaların eline geçer. Cumhuriyetten bu yana toprak reformunun yapılmaması da güçlerini göstermesi bakımından önemlidir. Erim hükümetinin reformları arasındaki en önemli konulardan biri olan toprak reformunun gerçekleştirmek zordur. Şayet yapılırsa bir toprak reformu olmayacaktır, fakat büyük kapitalist işletmelerin oluşacağı bir program olacaktır. Bu ise nüfusun %70’ini meydana getiren köylülere hiçbir etki yapmayacak ve ekonomik durumları düzelmeyecektir. Türkiye’de geri yapıdaki toprak ağalığının bulunduğu bölge Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesidir. Diğer bölgelerimizde ise toprak ağalığı kapitalist işletmeler haline dönüşmüştür. Aynı durum Doğu ve Güneydoğu 75


Anadolu Bölgesinde varlığını hissettirmektedir. Bilhassa son yıllarda toprak ağalığı verimli bölgelerde köylüleri silah zoruyla topraklardan atarak, buraları geniş kapitalist işletmeler yapmaya çalışmaktadırlar. Bugün, Diyarbakır, Siirt, Mardin, Urfa, Bitlis bölgelerinde toprak zaptetmek ve korumak için silahlı ordu besleyen yüzlerce ağa vardır. Köylüler ise topraklarını kaptırmamak için silahlanmaya ve karşı koymaya mecbur olmaktadır. İşte o zaman da doğuda isyan oluyor diyerek köylülerin üstüne komandolar sürülüyor. 1970 yılında jandarma komandolarının doğudaki topraksız köylüler üzerinde yaptıkları zulüm bir işgal ordusunun dahi kolay kolay yapamayacağı şeylerdir. Köylere yapılan komando baskınlarına gerekçe olarak asayişin temini gösterilmektedir. Kastedilen asayiş ve huzur o bölgedeki toprak ağalarının asayişidir. Komando saldırılarında köylülere yapılan birkaç zulüm örneği: 1. Bütün köylüleri toplayıp suyun içinde yat-kalk talimi yaptırmak, 2. Köyün imamını çırılçıplak soyduktan sonra tenasül uzvuna bir ip bağlayarak, eşini eline vermek sürüklemek, 3. Ağaların zulmünden kaçanları yakalamak için, kaçağın eşini ve kız kardeşini soyarak, kaçan gelip teslim olana kadar oynatmak, 4. Köyün erkeklerini sırtüstü yatırarak yaptıkları insan zemini üzerinde kadınlara halay çektirmek, 5. Çocukları bacağından ağaçlara asmak ve bunlardan sonra da seri işkenceye geçmek v.s. Kars, Erzurum, Muş, Bingöl, Elazığ, Diyarbakır, Siirt, Mardin, Bitlis ve Urfa vilayetlerini içine alan bu alanda dört ay süreyle yapılan komando baskın ve saldırılarında sadece işkenceyle üç köylü şehit olmuş, birçok köylü ise sakat kalmıştır. Ayrıca işkenceye uğrayıp tahammül edemeyen ve sonradan intihar edenler vardır. Komandolar gittikleri bütün köylerde “Bizim kanunumuz yok, her istediğimizi yaparız” demektedirler. Halk, korkusundan değil şikâyet etmek olaylardan bahsetmekten dahi korkmaktadır. Bu arada ağalara ve onların emrindeki silahlı adamlara hiçbir şey olmamıştır. Komando saldırılarının bu derece yoğunlaştığı ve “kanun kaçaklarını yakalıyoruz” diye köylülere saldırdığı bir sırada, 1970 yazında doğunun toprak ağası, silahlı çete reisi ve insan kasabı Mehmet Emin Özbay, Diyarbakır’da Valiyle beraber gece kulüplerinde yaz tatilini geçiriyordu. Ezilen halkımızın sömürüye ve onun dayanağı Amerika’ya karşı yürüttüğü demokratik mücadelelerden; öğretmen teşekkülleri, memur sendikaları, harp gazileri, teknik elemanlar, yargıçlar, öğretim üyeleri, astsubay eşleri ve yetimlerle dulların direnişlerini ve bunun gibi birçoklarını saymak mümkündür. 76


Bu direniş ve protestoların hemen hemen hepsi, AP iktidarının çıkartmak istediği anti-demokratik kanunlara karşı olmuştur. Hayat pahalılığı ve zamların ayyuka çıktığı yurdumuzda sadece küçük bir grubu memnun etmek için çıkarılan Personel Kanunu geniş memur kesimini kapsamına almadığı için demokratik direnişler başlamıştır. Bunlardan öğretmen teşekkülleri, memur sendikaları, teknik elemanlar çalıştıkları müesseselerde işleri boykot ettiler ve yürüyüş yaptılar. Astsubay eşleri, harp gazileri, yetimler ve dullar yürüyüş yaparak Personel Kanununu protesto ettiler. 1969 yılında Yargıtay başkanı İmran Öktem’in cenazesine gericiler saldırdılar. Bunu protesto etmek için Ankara’da Yargıtay, Sayıştay, Danıştay ve adliyelerin bütün yargıçları, üniversitelerin öğretim üyeleri ve öğrenciler, bütün devrimci örgütler, başta Dev-Genç olmak üzere, TÖS(Türk Öğretmenler Sendikası), İlkSen, DİSK, Per-Sen, Tek-Sen gibi birçok örgüt yürüyüş yaptılar. Sayıları 100 bini geçen bu büyük yürüyüşte; yargı organları yürütme organını protesto ediyordu. Dünyada yargı organlarının temsilcisi yargıçların yürüdüğü ülke sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Ama ne yazık ki Türkiye’de yargıçlar yürümeye mecbur olmuşlardır. Ve şunu belirtelim, AP’nin gerici militanları İmran Öktem’in cenazesine saldırdıkları zaman gericileri susturanlar bugün sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanan devrimcilerdir. Gençlik Hareketleri 27 Mayıs’tan sonra yoğunlaşan öğrenci olayları, bilhassa son dört yılda bilinçli bir döneme girdi ve Amerikan emperyalizmi ile yerli ortaklarını tedirgin etmeye başladı. Öğrenci hareketleri iki amaçla yürütüldü: 1. Emperyalizme ve ortaklarının sömürüsüne karşı diğer halk kesimlerini desteklemek ve baskılara karşı direnmek, 2. Öğrencilerin, üniversitelerin sorunlarına dönük mücadele. Gençlerin meşru ve demokratik direnişlerine iktidarın polisi ve emrindeki gericiler silahla karşı koymuşlardır. Sayıları binleri bulan yürüyüş, miting, forum, boykot ve işgal gibi eylemler daima silahla bastırılmıştır. Gençlik hareketleri içindeki eylemlerin gerekçelerine bakarak bunu daha iyi anlayabiliriz. 1967 yılında özel okulların devletleştirilmesi için üç yüz öğrenci İstanbul’dan Ankara’ya kadar yürümüşlerdir. O zaman AP ve gerici çevrelerce haksız karşılanan bu talep, bugün bizzat gericiler tarafından uygulanmak üzeredir. 77


1968 yılında AP Anayasayı değiştirmek istediği zaman okullarda boykot ve işgallere gidilmiştir. O zaman Anayasanın uygulanması için kahramanca direnen ve şehit veren öğrenciler, bugün sıkıyönetim mahkemelerinde hem o işgallerden dolayı hem de Anayasayı ihlalden dolayı yargılanmaktadırlar. Akdeniz’in saldırgan jandarması 6. Filo’nun İstanbul ve İzmir’e gelişlerine karşı protestolar artmış ve 6. Filo Türkiye’ye uğramaz olmuştur. Devrimci gençler bir-iki yıl da olsa, 6. Filo’nun İstanbul ve İzmir gibi şehirleri kerhane olarak kullanmalarını engellemişlerdir. Fakat bugün aynı 6. Filo, Türkiye’ye rahatça gelmekte ve cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için gelenlere iktidar alkış tutmaktadır. Bu konuda 1 Eylül 1971 günü 6. Filo’nun yurdumuza gelişiyle ilgili olarak Amerikan New York Times gazetesinin sahibi C.L. Sutzberger şöyle yazıyor: “Bakanlar artık taşlanmaktan korkmadan Amerikan taraftarı konuşma yapabilirler ve Amerikan gemileri de gösteri korkusu olmadan Türkiye’yi ziyaret edebilirler. Hükümet son zamanlarda afyon ekimini yasaklayan bir kanun çıkarmıştır ki, bu kanunda, Washington’u çok memnun etmiştir.” Bu sözler, iktidar tarafından uygulanan politikanın kimleri memnun ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan AP emniyet teşkilatları ve valiliklerce kurdurulan Shell, MobilOil gibi Amerikan petrol şirketlerinden yardım alan Ülkü Ocakları, Mücadele Birliği gibi gerici teşkilatları gençlik eylemlerine karşı kullanmıştır. Diğer taraftan, AP iktidarı zamanında, üç yıl içinde hükümetin cinayet şebekeleri, “Otuz”dan fazla siyasi cinayet işlemişlerdir. Bunların bir kısmı gerici ayaklanmalar tertipleyerek, cihat çağrıları ile ve camilere bomba koyup halkın inançlarını körükleyerek işlenmiş cinayetlerdir. Diğerleri ise planlı yürütülmüş ve polislere para karşılığı işletilmiş cinayetlerdir. 1968 yılında, 6.Filo’yu protesto eden gençlere karşı, misilleme yapan polisler, İstanbul Teknik Üniversitesi Gümüşsuyu Yurdunu basarak Vedat Demircioğlu’nu yurdun üçüncü katından aşağıya atmışlardır. Aynı günlerde, Ankara’da yakalanan devrimcilerin adliyedeki davalarını takibe giden Atalay Savaş, Anafartalar Caddesi’nde araba ile çiğnenmiştir. 78


1969 yılında 6. Filo’nun İstanbul’a tekrar gelişini protesto için yürüyüş tertiplenmiştir. Yürüyüşe katılan 30 bin işçi, öğrenci ve memurlardan oluşan büyük bir halk topluluğuna, Dolmabahçe Camii’nde cihat çağrısıyla toplanan bin kişi civarındaki gerici güruhu saldırmıştır. Polislerin gericilere yardım ettiği bu saldırıda Mehmet Ali Aytaç ve Duran Erdoğan öldürülmüştür. Aynı yıl Eylül ayında İstanbul Üniversitesi yakınında Taylan Özgür’ü gazete okurken polisler kahpece vurmuşlar ve sonra da devletin arabasına binerek olay yerinden uzaklaşmışlardır. Bu cinayetten birkaç gün sonra Mehmet Cantekin ve Mehmet Büyüksevinç, Mücadele Birliği, Ülkü Ocakları ve Emniyet Teşkilatına mensup gericiler tarafından açılan yaylım ateşi sonucu ölmüşlerdir. Battal Mehetoğlu, gericiler Dolmabahçe Camii’nde sabah namazından çıktıktan sonra Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi önünde nöbet bekleyen polis arabalarından arkalarına pusu kurarak açtıkları yaylım ateşiyle vurulmuştur. 1970 yılında Ülkü Ocaklarına bağlı faşistler Hacettepe Üniversitesi’ne arabayla gelmişler ve öğrencilerin üstüne yaylım ateşi açarak Doktor Necdet Güçlü’yü öldürmüşlerdir. Aynı yıl faşistler İstanbul Çapa Enstitüsü’ne ve Ankara’da Fen Fakültesi’ne saldırarak, Hüseyin Aslantaş ve İlker Mansuroğlu’nu öldürmüşlerdir. Yine 1970 sonlarında Ankara Fen Fakültesi’nde faşistler pusu kurmuş ve okuldan çıkarken Recep Sakın, Nail Karaçam ve Mehmet Demir’in üzerine ateş açmışlar, Nail hemen ölmüş Recep Sakın ve Mehmet Demir ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmışlardır. İstanbul’da Gamak ve Gislaved fabrikalarına saldıran polisler işçilerden Hüseyin Çapkan ve Şerif Aygün’ü öldürmüşlerdir. İzmir Aliağa Rafinerisinde, işvereni protesto eden Yapı İşçileri Sendikası Başkanı Necmettin Giritlioğlu öldürülmüştü. Ankara Sağlık Personeli Sendikası’nda çalışan Hıdır Altınay yakalanarak Ankara Emniyetine götürülüp işkenceyle öldürülmüş ve sonra da intihar süsü vermek için Emniyet Sarayı’ndan aşağıya atılmıştır. Balıkesir Öğrenci Yurdu’na polislerin yaptığı baskında ise Niyazi Tekin öldürülmüştür. 5 Mart 1971 günü ODTÜ’ye saldıran güvenlik kuvvetleri Erdal Şener’i öldürmüşlerdir. Hafif ve ağır makineli silahların kullanıldığı bu saldırıda okul 79


her taraftan kuşatıldığı için kendi mermileriyle Mevlüt Meriç isimli askeri ve bir işçiyi de öldürmüşlerdir. Tunceli’de Pir Sultan Abdal piyesi oynanırken Emniyet sabote etmiş ve polisler tarafından Mehmet Kulan isimli köylü yurttaş öldürülmüştür. Amasya ve Hatay Türkiye İçi Partisi İl Başkanları, Emniyet Teşkilatı tarafından planlanarak öldürülmüştür. Kırıkhan’da polisler camiye bomba koymuş ve peşinden gericiler tahrik ederek katliama girişmişler ve bir kişiyi öldürmüşlerdir. Üç yıl içinde bu kadar siyasi cinayeti işleyenler hiçbir takibata uğramamışlardır. Bugün demokrasi şampiyonu geçiren ve idam fermanı geçiren sıkıyönetim savcılar… Sizlere sesleniyor ve göreve çağırıyoruz. Cezaevleri devrimcilerle dolu iken, bu kiralık katillerden bir tanesini dahi olsun neden yakalamıyorsunuz? Yoksa bu kadar siyasi cinayet, peşine düşülmeyecek kadar önemsiz midir? Devrimciler vatana ihanetten yargılanırken, bu cinayetleri işlemek vatan görevi mi kabul edilmektedir? Bu cinayetleri işleyenlerin birçoğunu biliyor ve duyuyoruz. 1. Taylan Özgür: Polis İhsan Çakıcı tarafından vurulmuştur, terfi ederek komiser olmuştur ve halen İstanbul Emniyet Teşkilatında çalışmaktadır. 2. Nail Karaçam: Polis Sabri Can, Mahir Özsoy, Hasan Ali Arıkan ve Sami Bal(Ülkü Ocaklarına bağlı faşistler) tarafından vurulmuştur. 3. Hıdır Altınay: Ankara Emniyeti, eski İkinci Şube Müdürü Mustafa Erdoğan ve aynı şubede komiser Selçuk tarafından hunharca öldürülmüştür. 4. Doktor Necdet Güçlü: İbrahim Doğan(Ülkü Ocaklarına bağlı faşist) tarafından, 5. Necmettin Giritlioğlu: Kazım Soyuncu tarafından, 6. İlker Mansuroğlu: Sabri Can, Mahir Özsoy ve Sami Bal tarafından, 7. Mehmet Cantekin: Semih Topçu ve Aldülkadir Akpınar(Mücadele Birliği’ne bağlı gericiler) tarafından öldürülmüşlerdir. Bütün bu kiralık katiller halen İstanbul Emniyet Teşkilatında ve sıkıyönetimin emrinde çalışmaktadırlar. Bugünkü iktidar tarafından ortaokul öğrencileri dahi sınıf diktatoryası kurmaktan yargılanırken, siyasi cinayetlerin katilleri korunmakta ve taltif almaktadırlar. Cinayetlerle ilgili sivil mahkemelerdeki bir kısım dosyalar yok edilmiştir. 80


Toprak Reformu İnönü hükümetinin Tarım Bakanı Cavit Oral yeni bir tasarı hazırlamıştır. 1945’teki Toprak Reformunun yapılmasını engelleyenlerden ve kendisi Adana’nın büyük toprak sahibi ailelerinden olan Cavit Oral bu işin kurnazlıklarını çok iyi biliyordu. Hazırladığı tasarı, görünüşte arazi limitini 20.000 dönümden 5.000 dönüme indiriyordu. Fakat kamulaştırmada esas “Çiftçi Ailesi” değil, “kişi” oluyordu. Bunu duyan örgütlenmiş ağalar arazilerinin mülkiyetini yakın akrabaları arasında paylaştırmış, böylece kişilerin elinde 5.000 dönümden az arazi kalmıştır. Bu tasarı da geciktirici bazı hükümler konularak uygulanmamıştır. Aslında uygulansa idi dağıtılacak arazi yine bulunamayacaktı. Bundan sonra iki yıl Toprak Reformu’ndan bahsedilmemiştir. 1965 yılında Bağımsızlar-CHP koalisyonu döneminde Tarım Bakanı Turhan Şahin yeni bir tasarı hazırlamıştır. Bu tasarı Toprak Reformu’nun 25 yılda yapılmasını öngören, ılımlı bir öneri idi. İnönü tasarının çabuk kanunlaşmasını temin için ortak bir komisyon kurularak incelenmesini istemiştir. Fakat karma komisyon, teklifi, büyük toprak ağalarının temsilcisi 30 CHP’li milletvekilini oylamaya katılmamasıyla reddetmiş ve bu tasarı da rafa kaldırılmıştır. AP iktidarı döneminde ise Toprak Reformu için hiçbir çaba pekiştirilmemiştir. Tam tersine ağaların çıkarları pekiştirilmiştir. Cumhurbaşkanının vetosuna rağmen, toprak ağalarının işgal ettikleri devlet arazisine daha kolay sahip çıkma olanağını sağlayan Tapulama Kanunu Mecliste kabul edilmiştir. Toprak Reformu çabaları, toprak ağalarını birleşmeye ve örgütlenmeye zorlamıştır. 1965 yılında tasarı ortaya çıkınca, Ege toprak ağalarının örgütü olan Çiftçiler Birliği şöyle diyordu: “Tasarı kanunlaşırsa üretim düşer, açlık olur. Çıkacak arazi ihtilaflarını önlemeye devletin zabıta gücü yetmez.” Söke’de 23 bin dönüm arazi sahibi olan Fahri Tanman’ın başkanlığındaki Türkiye Çiftçi Teşekkülleri Federasyonu, toprak reformunu komünistlik olarak ilan etmiştir. Federasyon Hür insanlar uyanınız adlı broşürde şöyle demektedir: “Hepinize birden yani Moskova’ya uşak olmayan her şerefli insana kızıl ihtilal geliyor! Canınızı, ailenizi, namınızı, namusunuzu katliamdan korumak için çaba göstermek zorundasınız. Türkiye, tarihinin en kritik devresini yaşıyor… Komünizmin şerrinden kurtulmak için formül tektir. Ona kendi usulleriyle, yani kuvvetle saldırmak, suratına tükürmek, yumruğunu tepesinden eksiltmemek ve 81


onu böylece namuslu insanlardan ayırmak, kızıl ve lekeli suretiyle yalnız ve ortada bırakmaktır.” Fahri Tanman ayrıca, takma adla bazı bildirileri de orduya dağıtmıştır. Bu bildiriler zamanın Milli Savunma Bakanlığı’nca açıklanmıştır. Ve bildiride görüldüğü gibi toprak ağaları gerekirse Anayasanın öngördüğü toprak reformunu önlemek için savaşacaklarını söylemekten çekinmemektedirler. Bugün, Erim iktidarı döneminde Toprak Reformu gene günümüzün konusudur. Başta AP olmak üzere, Güven Partisi, Demokratik Parti gibi bünyesinde toprak ağalarını bulunduran partiler karşıdırlar. Buna karşı Toprak Reformu’nun yapılmasını isteyenler CHP’nin bir kısmıyla iktidardaki bakanların bazılarıdır. 1950 yılından bu yana Amerika toprak ağalarıyla çok sıkı ittifak halindedir. Fakat 1961 yılından beri sanayi kesimindeki gelişim Amerikan ortağı patronların artması ve güçlenmeleri toprak ağalarını önemlerini kaybetmelerine sebep olmuştur. Mevcut iktidarın yaşama olanağı zayıftır. Bu durumda, Amerika toprak ağalarıyla ittifaktan vazgeçerse ki mümkündür, o zaman ekonomi geçici bir süre de olsa kısmen düzelecek ve Toprak Reformu yapılarak geniş köylü kesimi uzun yıllar kandırılabilecektir. Ayrıca Toprak Reformu yapılacağı için kapitalist gelişme hızlanacaktır ve toprak ağaları ittifakı yerine Amerikapatronlar ittifakı daha da güçlenecektir. Şimdiden kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Şu kadarını söyleyelim, Toprak Reformu sorunu Amerika’nın tutumuna göre bir iktidar değişikliğine sebep olabilir. Mücadelemizin Yolu Ülkemiz, bugün bütün bu anlattıklarımızın ışığında yarı-bağımlı, yarı-sömürge, geri bir kapitalist ülkedir. Türkiye’yi bu duruma getiren güçler, aynı durumun devamını sonuna kadar sağlamaya çalışacaklardır. Bu güçler, ulusal olmayan çıkarlarıyla Türkiye halkıyla çelişen, gayri milli sınıf ve zümrelerdir. Bir de, Türkiye’nin yarı-bağımlı ve sömürge durumuna son vermek isteyen, yurdumuzu Kurtuluş Savaşı sonrası onurlu, haysiyetli Türkiye durumuna getirmek isteyen güçler vardır; bu güçler milli olan, çıkarları ulusun çıkarlarıyla bir olan, ulusal sınıf ve zümrelerdir. Bu sınıf ve zümreler, bugüne kadar “vatan-millet” kavramlarını demagojik olarak ağızlarından düşürmeyen, aslında gayri-milli olan güçlere karşı birleşip savaşmak durumundadırlar. Bunu yapamadan, Türkiye’yi emperyalizmin vesayetinden, içinde bulunduğu çağdışı koşullardan kurtarmak mümkün değildir. 82


Bu mücadelenin biçimine geçmeden önce sınıflı Türkiye toplumunda hangi sınıf ve zümrelerin devrimci, hangilerinin gayri milli olduklarını ve herkesin istediği gibi, istediği anlamda kullandığı “ulus” kavramının ve ulus karakterlerinin neler olduklarını açıklamak yerinde olacaktır kanısındayız. Çünkü her zaman olduğu gibi, bugün de Müslümanlık ve Türklük gibi nitelikler ulusal karaktermiş gibi söylenmekte bu niteliklere sahip herhangi bir kişinin ulusun bir bireyi olabileceği anlamı doğmaktadır. Oysaki milli olmayan sınıf ve zümrelerde Türk ve Müslüman olabilirler. Nedir “ulus” ve “ulusun karakterleri”? Bir topluma ulus diyebilmek için, o toplumda hangi özelliklerin var olması gerekmektedir? A) Dil Birliği: Aynı bir ulusun üyeleri aralarında, ortak bir dil aracılığıyla, ulusal dil aracılığıyla anlaşırlar. Dil bir sınıfın ya da bir zümrenin malı değil tüm ulusun malıdır. Emperyalistler bir ülkeyi sömürge haline getirirken başta kendi dillerini halka öğreterek, ulusal dili ortadan kaldırmaya çalışırlar(Afrika’da, Latin Amerika’da, Fransız, İngiliz ve İspanyol sömürgecilerinin yaptığı gibi). Çünkü ulusun kendi öz dilini koruması ve yabancıların diline rağbet etmemesi giderek sömürgeciliğe karşı maddi bir direnme doğurur. B) Toprak Birliği: Ulus, aynı zamanda bir toprak bütünlüğüdür. Her ulus tarihin bir ürünüdür. Aynı topraklar üzerinde, beraberce yaşanan uzun bir hayat olmadıkça ulus olmak mümkün değildir. Topraklarının bir bölümünün yabancılar tarafından işgaline, halklar bunun için karşı koyarlar. C) İktisadi Bütünlük: Ulusal toprağın ayrı ayrı parçaları arasında, bir iktisadi bağlantının bulunması zorunludur. Bir ulus aynı zamanda bir pazardır da. Pazar; toprağın ayrı ayrı bölümlerinden gelen üretimler arasında değişim, mübadeleyi sağlar. Bu şekilde yaratılan, ortak iktisadi yaşantı birliği, ulaşım, yol ve araçlarının gelişimi ile güçlenir. (Kurtuluş Savaşı’nda, yurdumuzu işgal eden düşman güçleri ve onların yerli ortakları, bu nedenledir ki, Türkiye’yi birkaç ayrı parçaya bölmek istiyorlardı. Halkımızı köleleştirmek için toprak bütünlüğümüzün ve iktisadi yaşantı birliğimizin bozulması gerekiyordu.). Bu durumda, ulusal olmayan şey sınıf mücadelesi değildir. Çünkü sınıfların varlığı iktisadi bir gerçeğe dayanır. Sınıf mücadelesi, ne denli keskinleşirse keskinleşsin toplumun dağılmasına sebep olmaz. D) Ortak ruhi şekillenme: Hayat şartlarında sürekli bir birlikte ve beraberlik sonucu bir ulusun bireylerinde, ortak psikolojik özellikler ortaya 83


çıkar. Dil birliği de bunu zamanla yaratacak en önemli unsurlardandır. Bu durum her ulusu öteki uluslardan ayıran niteliklerden birisidir. Ruhi şekillenme birliği, en yüksek ifadesini kültür birliğinde bulur. Her ulusun, özgür durumunu yansıtan bir kültür mirası vardır. Bu ortak kültür mirası ulusun bireyleri arasında güçlü bir bağ yaratır. E) Tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı birlik: Ulusun diğer öğeleri, tarih boyunca gelişir oluşurlar. Milli birlik de tarihi bir üründür. Durmuş, oturmuş olması, istikrarlı olması gerekir. Ulusun maddi temelleri bunlardır. Bu niteliklerin her biri önemli olmakla birlikte birinin varlığı ya da yokluğu ulus anlamını değiştirmez. Örneğin, ayrı uluslar aynı dili konuşabilecekleri gibi, bir ulusta da ayrı diller konuşulabilinir. Ancak bu niteliklerden bir kısmının ortadan kalkması, ulusun maddi varlığını tehlikeye düşürür. Irk, ulusal birliği meydana getiren öğelerden biri değildir. Biyolojik bir etkendir. Hiçbir biyolojik etken, toplumların tarihi evreninde belirleyici bir rol oynayamaz. Irkçılık, ulusların düşmanıdır. Kendilerini “seçkin ırk” diye ilan eden ve halkların bağımsızlığını ayakları altına alan Hitlerciler, bunu kanlı bir şekilde ispat ettiler. ABD emperyalizmi, Vietnam’da, Kamboçya’da, Laos’da, Panama’da ve daha birçok yerde aynı örneği izliyor. Emperyalistler sömürge ülkelerindeki tahakkümlerini haklı göstermeye çalışmak ve halkları birbirine kırdırmak için, ırkçılık temalarını geliştirirler. Kurtuluş Savaşımız da, Yunanlıların Anadolu’yu işgale kalkışmaları, böyle ırkçı bir körüklemenin sonucuydu. Megalo-İdea peşindeki Yunan ırkçıları böyle bir maceraya girerek hem Yunan ulusuna hem de ulusumuza ağır kayıplar verdirdiler. Yine Kore Savaşı’nda ABD’nin Kore yurtseverlerini bize aşağı bir ırktan gelen kişiler olarak tanıtması, tahakküm ve müdahale politikasını haklı göstermek içindi. Irkın, ulusal karakterlerinden sayılamayacağı gibi, din ve devlet de bu karakterlerden değildir. Örneğin İsrail bir devlet olarak vardır. Ama bir İsrail ulusu yoktur. İsrail Devleti sınırları içinde Arap halkı ve İbrani halkı yaşamaktadır. Bu iki halkın birbirleriyle kültür alışverişleri çok zayıf olduğu gibi(ki, İsrail hükümeti Arap halkı üstünde baskı yaptıkça bu daha da zayıflamaktadır) tarihsel gelişmeleri de ortak değildir. Ayrıca Arap halkının demokratik haklarına sahip olamaması komşu Arap uluslarıyla ortak dil, kültür, psikolojik birlik içinde olması, İbranilerin de her birinin yakın zamana kadar başka başka ulusların kültürel, ekonomik, psikolojik etkileri altında olmaları, ulusun teşekkülünü engellemektedir. 84


Hindistan’da, Sovyetler Birliği’nde, Endonezya’da ayrı dinleri kabul etmiş topluluklar yaşamaktadır. Bu durum onların ulus olmalarını engellememiştir. Yine; Türkiye, İran, Pakistan, Mısır, Suriye Müslümandırlar. Fakat her biri ayrı bir ulustur. Bu karakterler açısından bakınca, ulus; “Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin ve ortak kültür biçiminde beliren, ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı bir topluluktur.” Türkiye’de böylesi topluluklardan birisidir ama Kurtuluş Savaşı Türkiye’si gibi değil. Şimdi, kimler ulusçudur Türkiye’de? Kimler ulusa karşıdır, halka karşıdır, gayri millidir? Buna gelelim. Türkiye toprağının, rakamla 35 milyon metrekaresi ABD emperyalizminin silahlı gücüne terkedilmiştir. Sahiller yabancıların yağmalarına açık tutulmuştur. Köylüler ağalarca topraklarından edilmişlerdir. NATO antlaşması bir savaş halinde, yurdumuzun tüm halkımızla birlikte, birkaç dakika içinde yok olmasını bünyesinde taşıyor. Çünkü 20. yüzyıl savaşı nükleer, termonükleer bir savaştır. Ve NATO stratejik olarak, herhangi bir dünya savaşında Türkiye’yi yem olarak kullanacaktır. Amerikan askeri üstleri milli güvenliğimizi ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaktadır. Ekonomide, milli bir ağır sanayii yerine, dışa bağımlı yabancı büyük tröstlerle bütünleşmiş, montaj sanayii, lüks eşya fabrikaları kurulmuş ve desteklenmiştir. Bu ulusal sanayinin canına okuduğu gibi, çıkarları ulusun çıkarlarıyla çelişen gayri milli bir sınıf yaratmıştır. Bu sınıf azınlık olmakla birlikte korkunç bir şekilde örgütlenmiş ve Türkiye’yi mali oligarşinin basit bir pazarı haline getirmiştir. Misak-ı Milli içinde bir halk olan, Türk halkıyla tarihi bir kardeşlik sınavı vermiş bulunan Kürt halkının dili, kültürü, emisyona tabi tutulmuş, bu halkın öz dili ve kültürü ortadan kaldırılmak istenmiştir. Bugünkü be yarınki kuşakların, kendi yaşamlarına, öz değerlerine ve ulusal sorunlarına yabancı kılmak geniş anlamı ile kuşakları, sömürüye yatkın hale getirmek, ulusal kültürü temelden etkilemek için de elden gelen yapılmıştır. Meşhur “Bin Temel Eser” bunun içindir. Sel gibi gelen çeviriler, kovboy filmleri, yabancı müzikaller, fotoromanlar, ekstra magazinler, Red-Kit benzeri 85


kitaplar, bunun içindir hep. Magazin satan gazeteci kulübeleri önünde sabahtan akşama kadar kirayla Tommiks, Teksas okuyan 7 yaşından lise öğrencisine kadar çocuk kuyruğu vardır. Adi bir kovboy filmi ya da onun kötü bir kopyası bir Yeşilçam filmi oynatan taşra sinemaları, haftalarca dolup boşalır durmadan. Nasıl sağlanmıştır bu? Bütünüyle dış etkiler altında kalmış, ulusal kimliği yok olmuş, yararsız bir eğitim yüzünden. Neden ulusal sinema yoktur? Neden ulusal tiyatro yoktur, ya da taşrada oynayamaz? Ulusal kültüre, gelişime düşman olanlar perdeleri yaktırır. Oyunculara işkence ettirir de onun için. İşte bunları yapanlardır gayri milli olanlar! Bunlardır hain olanlar! Bu çizgiyi itirazsız ve yanlışlığını bile bile kabul edip izleyenlerdir. Türkiye’de bugün iki cephe vardır: Birincisi; yurtseverlerin, devrimcilerin cephesi. İkincisi de; emperyalizmin, işbirlikçi sermaye, feodal mütegallibe ittifakı gerici cephesi. Bu karşı-devrimci gerici cephenin tam anlamıyla 1950’de iktidara geldiğini, 27 Mayıs İhtilaliyle durumunun az da olsa sarsıldığını, ancak 1965 seçimlerinde, Demokrat Parti mirasçısı olarak tekrar iktidarı ele geçirdiğini, daha önce somut örneklerle anlatmıştık. Baş mirasçı, AP’nin başında Demirel vardı.(…………….) Ve bu kişi gayri milli kimliğiyle karşı-devrimci gerici cephenin politika alanındaki bir temsilcisi olarak şu kadar yıl Başbakanlık yaptı Türkiye’de. Şimdi de hala emperyalizmin ve işbirlikçi sermayenin verdiği destekle oturup durmaktadır yerinde. 1961 Anayasası, DP’yi mahkûm etmiş bir hareketin, bir ihtilalin yasasıydı. Ve ona karşı yapılan 27 Mayıs İhtilalini, “Türk ulusunun meşru direnme hakkı” olarak niteliyordu. Ve biz bugün bu Anayasayı yok etmekle suçlanıyoruz. Demirel; partisinin 5. Büyük Kongresinde şöyle konuşuyordu: “Daima saygı ile andığımız, DP’nin kapatılmasından sonra, bu çatı altında tekrar kalkınma meşalesini yakmaya karar verdiğimiz zaman, 10 sene sonra hangi noktaya geleceğimizi kestirememiştik. Ve bugün AP, sönmeye yüz tutmuş DP’nin kalkınma meşalesini yakmış ve yurdu ta Edirne’den Posof’a kadar imar ve ihya etmeye, nura kavuşturmaya başlamıştır.”(Son Havadis gazetesi ve 23.10.1970 tarihli Cumhuriyet gazetesi başyazısından)

86


Bu durumda meşru olan 27 Mayıs İhtilali ve 1961 Anayasası mıydı, yoksa AP ve Başbakan Süleyman Demirel’in Başbakanlığı mı? Emperyalizmin işbirlikçileri ortaklığı, halkımızı çağdışı koşullar altında tutmaktadır. Şeyhlik vardır Türkiye’de. Doktor nedir bilmeyen yoksul insanlar, onların idrarını içerek, bastıkları toprağı muska yapıp saklayarak dertlerine derman aramaktadırlar. En küçük şeyh bir düzine köyü mürit edinmiştir kendine. Her şeyhin gücüne orantılı halifeleri vardır. Bunlar kasabalarda otururlar ve faizcilik, tefecilik yaparlar. Halifelere de bağlı düzinelerce çavuş vardır. Çavuşlar, hem okur yaşa gelmiş çocukları okuturlar eski usulle, hem de büyük şeyhin propagandası yapıp “cerhak”ını toplarlar. Şeyh Selahaddin, Şeyh Sait’in oğludur. Doğu Anadolu’da yüzlerce köyü kendine mürit edinmiştir. Desteklediği partiye, bir düzineden fazla milletvekili sağlayabilecek güçtedir. Şeyh Kasım Küfrevi, milletvekilidir. 1965 seçimlerine YTP’den aday olmuş, bu partiye iki sandalye sağlamıştır. 1969 seçimlerine GP’den katılmış, tüm oyları da kendisiyle birlikte bu partiye kaymıştır. Adalet Partisi’nin zor günde transfer ettiği Ulusoylar da bunun bir başka örneğidir. Toprak ağalığı sorunu herkesçe bilinmektedir. Toprak ağasının emrindeki eğitimden, sosyal yaşamdan nasibini alamamış köylünün, ağadan bağımsız düşünemeyeceği, hüküm yürütemeyeceği ortadadır. Türkiye bu çağdışı koşullardan kurtarılmadıkça, Süleymancılık, Nurculuk, şeyhlik, derebeyi artığı toprak ağalığı ve işbirlikçi sermaye kurumları tasfiye edilmedikçe DP’ler, AP’ler hep iktidara geleceklerdir. Ve hem de “milli irade”yi temsil ettiklerini söyleyeceklerdir. Gerici emperyalist ittifakın dışındaki siyasi partiler de, oy kaybı korkusundan bu kurumlara dokunmaktan öcüden korkar gibi korkmaktadırlar. Mali oligarşinin, emperyalizm-işbirlikçi sermaye ve feodal mütegallibe ittifakı cephesinin, Türkiye’nin kaderine ve tüm az gelişmiş ulusların kaderlerine ördüğü bir ağdır bu. Karşı-devrimci, gerici cephe böylesine örgütlüdür. 87


Politikası, sahte demokrasicilik şartlarını sürdürmek ve bu şartlar altında vesayet ve sömürü sürdürmek politikasıdır. Karşı-devrimci cephe bu politikayı sürdürdüğüne göre, devrimci ve millici güçlerin politikası; her ulusal sınıfın, kendi öz siyasi örgütü ve gücüyle orantılı olarak Türkiye’nin gelişimini etkileyebileceği, demokratik düzeni kurma ve bunu başardığı ölçüde tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’yi kurma yolunda mücadeledir. Gerici üçlü ittifaka karşı koyacak, devrimci potansiyele sahip sınıflar, işçi sınıfı ile şehir ve köy küçük burjuvazisi ve onun aktif kesimi olan asker-sivil aydın zümredir. Devrimci sınıfların, başta işçi sınıfı ve yoksul köylülüğün önlerine çıkan anti-demokratik engelleri aşıp bilinçli ve örgütlü güçler olarak Türkiye’nin tarihi gelişimine damgalarını vurmaları kaçınılmazdır. İşçi sınıfı ve yoksul köylülük, sınıf bilincine vardığı ölçüde bağımsız ve demokratik Türkiye’nin en tutarlı savunucuları olacaklarından toplumumuzun gerçek anlamıyla en millici ve demokratik güçleridir de. Ulusal varlığımızı yok etmek isteyen emperyalizm ve yerli ortaklarına karşı, millici ve devrimci sınıfların takip etmeleri gereken Milli Demokratik Devrim stratejisi, hareketimizin çizgisidir. Diğer bir anlamıyla bütün millici sınıf ve tabakaların ortak devrim anlayışı, Milli Kurtuluş Savaşı’nın bu savaşı ve onun başındaki Mustafa Kemal’i yok edici, ortadan kaldırıcı bir düzen kuran, karşıdevrimci-gerici ittifaka karşı yapılmış olan 27 Mayıs İhtilalinin ve 1961 Anayasasının bir devamı ve tamamlayıcısıdır. Bunun içindir ki, bizler; Türkiye toplumunun tarihi geçmişinde sağlam olan ulusal ve devrimci olan ne varsa onun mirasçısıyız. Ve bizler, emperyalizmin, yerli işbirlikçilerinin ve onların ittifak kurduğu çağdışı, bilimdışı kurumların tasfiyesinin ancak, tüm yurtsever sınıf ve tabakaların ortak devrim stratejisi olan “Milli Demokratik Devrim”le olabileceğine inanıyoruz. Yurdumuzun bu noktaya, çok güç ve zor şartlar altında ulaşabileceğinin de bilincindeyiz. En az, Atatürk’ün kumanda ettiği Milli Kurtuluş Savaşı kadar zor ve çetin. Ama mümkün. Şimdiye kadar ki şartlar bizi mücadelemizden yıldırmadı, bundan böyle de yıldırmayacak. SONUÇ

88


Toplumumuzun bir ferdi ve bir vatandaş olarak düşünmek zorundayız… Başlarımızı ellerimiz arasına alarak ciddi ciddi düşünelim ve kendimize şu soruyu soralım: “Türkiye neden kalkınamıyor?” Bu sorunun cevabı, elli yıllık tarihimizin acı gerçeğidir. Türkiye’nin kalkınamamasına ve geri kalmasına sebep kimlerdir? Yarım asır önce Bağımsızlık Savaşı verdik ve emperyalist ülkeleri dize getirerek bağımsız bir ülke olduk. 1923 yılından sonra Türkiye’yi sömüren, sermayesini dışarıya akıtan bir devlet yoktu. 1923–1939 yılları arasında hiçbir yabancı devlete imtiyaz verilmedi ve üstelik Osmanlı Devleti’nden kalma borçlar ve yabancı şirketlerin imtiyazları kaldırıldı. Tam başarılı olmamasına rağmen, hiçbir yabancı ülkeye imtiyaz verilmeden, tamamen iç kaynak ve imkânlarla yurdun kalkınması için çaba sarfedildi. Fakat 1939 yılından sonra Türkiye, tekrar emperyalist ülkelere avuç açmaya ve 1945’te ise kapılarını açmaya başladı. Ve nihayet 1945 yılından beri Türkiye, Amerikan dolarlarının cirit attığı bir pazar durumuna geldi. Şimdiye kadar olan savunmamızda Amerika’ya verilen imtiyazları, imzalanan ekonomik, askeri, siyasi ve kültürel antlaşmaları inceledik. Gördüğümüz gerçek şudur: Bu imtiyaz ve antlaşmaları Amerika, silahlarla, atom bombalarıyla kabul ettirmedi. Hepsi belirli kişi ve zümreler tarafından masa başlarında imzalandı. Bu vatan, bunca madenler, Amerikalılara üs olan dağlar ve ulusumuzun onuru, bir avuç satılmış tarafından içki masalarında satıldı. Bir gün bu satılmışları yargılama günü gelirse ki gelecektir; suçlu sandalyesine suçun asıl sahibi bu kişiler ve sınıflar oturursa, şunu gözlerimizle görecek, kulaklarımızla işiteceğiz: Paraları ve karları uğruna o kadar temkinli ve dikkatli, fakat yurt sevgisinden de o kadar yoksundurlar ki, vatanı bir tek viski kadehine dahi sattıkları olmuştu. Gün gelecek bunu göreceğiz. Çağımızda, yani yirminci yüzyılda sermayenin vatanı yoktur. Sermayedarın vatanı ise parası nerede çok kar getiriyorsa orasıdır. İşte bu yüzden yurdumuzu Amerika’ya peşkeş çeken bir avuç hainin karı ve teminatı Amerikan dolarlarına bağlı olduğu için onların asıl vatanı Amerika’dır, Avrupa’dır. Türkiye bunlar için tüyü yolunacak kuştan başka bir şey değildir. Bunu böyle kabul ettikleri ve bildikleri içindir ki, bir gün gelir bu halk başımıza bela olur, karşımıza çıkar düşüncesiyle sermayesini ve talanını dostu Amerika’yla garantiye almak için askeri ve siyasi antlaşmaları imzalamıştır. İşin esası ve mantığı budur. Silahlı Kuvvetlerden başlayarak bütün kurumları ve fertleri büyük bir titizlikle Amerikanlaştırmaya çalışıyorlar. Ulusumuzun benliğini kaybetmesi ve 89


uyanmaması için her türlü Amerikan ilacını vermekten geri kalmıyorlar. Fakat bütün bunlara rağmen, gene de bir gün ulusun direneceği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin istedikleri gibi olamayacağını hesaplayarak gerekirse çıkarlarını korumak için son çare olarak Amerikan ordusunu kullanmak için böyle bir durumda Amerikanın müdahale edebileceği şekilde antlaşma imzalamışlardır. Yurdumuz bu duruma nasıl geldi? Bu sınıf ve zümreler yurdumuzda tarih sahnesine nasıl çıktılar? Bu soruların cevabını birkaç cümleyle açıklamak faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti zamanında iktidarı elde tutanlar bunlardı. Padişah ve Saray bunların emrinde bir kukladan başka bir şey değildi. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra iktidardan düştüler. Kurtuluş Savaşı’nın korkusu ile ve 1939 yılına kadarki bağımsızlık politikası yüzünden pusuda beklediler. Atatürk’ün ölümüyle meydanı boş buldular ve faaliyete geçtiler. Amaçları ne yoldan olursa olsun iktidarı ele geçirmekti. 1950 yılına kadar iyice örgütlendiler. Buna rağmen iktidara gelecek güçte değillerdi. Gelseler bile uzun süre ellerinde tutamazlardı. O zaman tek yol kalıyordu. O da, dış devletlerden destek almak… Zaten o zamanın canavarı Amerika, gözünü dört açmış, dünyada sömürü alanı arıyordu. Amerika ülkemize girmeye hazırdı. Bir avuç satılmış ise, Amerika ile ortak olmayı ve Türkiye’yi öylece sömürmeyi en iyi yol görüyorlardı. Fırsatı kaçırmadılar, birleşerek 1950 yılında iktidara geldiler. 21 yıldır yurdumuzun ekonomisini ellerinde tutan ve buna yakın bir süredir iktidarda bulunan bu sınıf ve tabakaların gücü gün geçtikçe artmaktadır. Sayıları fazla olmamasına rağmen güçleri fazladır. Arkalarına aldıkları Amerika ile kendilerini rahat ve garantide hissetmektedirler. Halkımızı bir sömürü çemberi içine almışlardır. Bildirimizde de açıkladığımız gibi bu hainler sürüsü; patronlar, ağalar, tefeci, bezirgân ve bunların emrindeki bir avuç uşaktır. Amerika, yurdumuzda bunların varlığıyla ayakta durmaktadır. Bunların varlığına son vermeden Amerika’yı yurttan atmak mümkün değildir. Bunlar var oldukça Amerika’da yurdumuzda var olacaktır. Bu yüzden Amerika, Türkiye’deki çıkarlarını teminat altında görmektedir. Bunların satılmışlığı yüzünden Türkiye’de, Amerika o kadar güçlüdür ki, istediği zaman iktidar değiştirir, hoşuna gitmeyen bir kişiyi görevinden atmak an meselesidir. Nitekim bunun örnekleri yurdumuzda defalarca görülmüştür. Aynı durum Amerika’nın sömürdüğü bütün yoksul ülkeler için söz konusudur. Gazete ve radyolarda her gün okuyor ve dinliyoruz. Amerika, Türkiye gibi yarı sömürge ülkelerde sandalye devirir gibi iktidar devirmektedir. 90


Aşağıdaki sözler Amerikan tekellerinin ve onların emrindeki Amerikan ordusunun en üst rütbeli bir generalinin sözleridir. Amerika, yoksul ülkelerdeki orduları Amerikalılaştırdığından emindir. Pentagon’dan söylenmiştir ki, Pentagon, tekelleri ve Amerikan çıkarlarını silahla korumak için dünyaya ait planların ve oyunların çevrildiği yerdir. Bu sözler, sömürdüğü ülke ordularının, Amerikan orduları olduğunu iddia edercesine söylenmiş ve bu orduların Amerikan çıkarlarını korumak için görevli olduğunu belirtmek için sarfedilmiştir. Amerikalı General Edward Szutos şöyle diyor: “İnşa ettiğimiz orduların, uluslarası düzeyde hiçbir önemi yoktur… Her ülke kendi ordusu tarafından işgal edilmiştir.” Bu sözler birer subay olan sizleri bizlerden çok düşündürmelidir. Aksi halde sorumluluğu ağır bir kara leke, tarihimize silinmeyecek olan damgasını vuracaktır. Amerika bu çıkar ve sömürüsünü sürdürmek için her türlü tedbire başvurur. Şayet emrindeki iktidar sömürünün devamını sağlayamıyorsa, ekonomik ve politik krizin eşiğindeyse, onu düşürür, halkı kandırmak için yeni bir iktidar getirir. Gelen iktidar ülkeyi kalkındıracağını vaat ederek halkı bir müddet daha soymaya devam eder ve bir müddet sonra da yıpranır, iktidarı başkasına devretmeye mecbur kalır. Bu kandırma ve oyunlarla talan devam eder. Kısaca; Amerikan emperyalizmi yurdumuzda var oldukça bu talan devam edecektir. Türkiye’nin kalkınması için tek ve zorunlu şart Amerika’nın yurttan atılmasıdır. Hem Amerika, hem kalkınma olmaz. Kalkınma toplumsal bir sorundur. Türkiye’de Amerika var oldukça, toplum kalkınamayacak, fakat büyük zenginler, komisyoncular ve uşaklar olacaktır. Amerika, yurdumuzda var oldukça, kalkınma değil, tam tersine açlık ve sefalet var olacaktır. Türkiye’nin kalkınması ve halkın kurtuluşu Amerikan emperyalizminin yurttan atılmasına bağlıdır. Bağımsızlığımızı kazanmadan, kalkınmak mümkün değildir. Mümkündür diyenler ya bilmeden söylüyorlardır veya çıkarları gereği yalan söylüyorlardır. 91


İşte bunun içindir ki, önümüzdeki sorun Amerikan emperyalizmini kovmak için mücadeledir. Ve bu mücadeleyi başaracak tek kuvvet vardır o da; Amerikan ortağı, patron, ağa, tefeci ve bezirgânlar dışında kalan ve ezilen tüm Türkiye halkıdır. Emperyalizm bunu çok iyi bildiği için ve başına birçok defalar bela geldiği için, yoksul ülkelerdeki en ufak bir kıpırdanmadan nem kapar. Bir kuduz köpek ateşten nasıl kaçarsa, Amerika’da bağımsızlık için mücadele edenlerden öyle kaçar. Bunun için de ne pahasına olursa olsun bağımsızlık mücadelelerini daha zayıfken ezmek, yok etmek ve esaret tahtını devam ettirmek ister. Bizler Amerikan emperyalizmine karşı mücadeleyi ilk şart gördüğümüz, bu işin de mutlaka silahla kazanılacağına inandığımız için silaha sarıldık ve mücadele ediyoruz. Tek amacımız budur, bunun için Nurhak Dağları’nda mücadeleye başladık. Yoksa sayın savcının dediği gibi Anayasayı ortadan kaldırmak için değil… Bu arada sırası gelmişken, iddia makamındaki kişiye birkaç sözümüz var: Sayın Savcı, 1. Amerikan emperyalizmi gayri millidir. 2. Ona ortaklık edenler ulusumuza ihanet etmişlerdir. 3. Emperyalizme karşı mücadele suç değildir, silahlı mücadele ise Anayasayı ihlal değildir. 4. Gayri milli olan emperyalizm ve ortaklarının sömürüsü, Anayasaya aykırıdır. Buna göre iki şey var: 1. Eğer belli bir hata sonucu, iddianame ve mütalaayı hazırladınızsa dikkatli olunuz; idamını istediğiniz kişiler kasaplık koyun değildir ve siz savcısınız… 2. Yok eğer yaptığınızın bilincinde iseniz; yolunuz açık olsun. Yayına Hazırlayanlar: Hüsnü KEŞAPLI, Onur KEŞAPLI Kaynak: İleri Dergisi (Nisan-Mayıs-Haziran 2008)

92


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. 93


Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

94


95


www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

96


Azizm Sanat E-Dergi Mayıs 2009