Page 1

Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2009 Sayı 25 Halit Refiğ Chagall Baudrillard

1


Editörden Geçtiğimiz ay iki büyük aydınımızı kaybettik. İletişim alanında ülkemizin belki de en önemli düşün insanı, değerli aydın Ünsal Oskay ve Türk sinemasının en büyük yönetmenlerinden Halit Refiğ… Aylık yayın organımız www.azizm.org un yayın hayatına başlayışının ikinci yılında, Azizm olarak, bu iki değerli üstadımızı saygı ve özlemle anarken ülkemizin sarsıcı(!) gündeminden sıyrılmanın zorluğunu bir kez daha fark ettik. Genetiği değiştirilmiş organizmalarla bilimkurgu alanına katkı sağlayan siyasilerimiz, deli dana ve kuş gribinden sonra hayvansal kıyamet üçlemesinin son bölümü olan domuz gribinde de ilgi çekici bir gündeme imza atmaktalar. Çokuluslu şirketlerin dünyayı aşıp uzaya açılmasını sağlayacak kadar yüksek fiyata ne olduğu belli olmayan aşıları satın alan Sağlık Bakanına hayır diyenler, sadece ilkokul çocukları değil. Pek sayın başbakanımız bizzat “olmıycam işte olmıycam!” feryatlarıyla daha önce gizlice yaptığı anlaşılan referandum sonucunda İsrail’i istemediğini gördüğü halkımıza bir kez daha sözcülük etmekte. Tüm bu trajik komik olayların üstüne 29 Ekimde pastadan çıkartılan ve ölüm yıldönümünde anmak yerine mecliste dağdan inen barış(!) elçilerini ve açılıp saçılmaları konuşacağımız Mustafa Kemal Atatürk’ü anmaktan öte anlamanın önemi bir kez daha ortada. Zihinlerde ve yüreklerde yok edilip pastalardan çıkarılan büyük devrimciyi ulusçuluğa yaklaşımıyla işliyoruz sayfalarımızda. Bu ay ünlü ressam-yazar, değerli aydın Bedri Baykam ülkemizde sanat dünyası ve sanatçılar için son derece önem taşıyan ve bizzat öncülük ettiği yasa tasarısı ve 11. İstanbul Bienali eleştirisiyle sayfalarımızda. En büyük destekçilerimizden ressam-akademisyen-yazar Ümran Bulut ise sanat tarihinin en önemli ressamlarından Marc Chagall’ın sergisine götürüyor bizleri. Daha önce Özgür Keşaplı Didrickson’ın bizlere aktardığı havuzlardaki yunusların yaşadığı dramı bu kez Cumhuriyet Gazetesinin bir diğer aydını Mete Kızık’ın kaleminden öğreniyoruz. Sergi bölümümüzde genç ressam Umut Saim Balkır’ın çalışmalarını yayınlıyoruz. Sinema yazılarımızda ise geçtiğimiz ay bıraktığımız yerden devam ederek yakın dönem sinemamızın dikkat çekici yönetmenlerinden Ümit Ünal’ı ve Hollywood’un dahi çocuğu Steven Spielberg’i derinlemesine incelemeyi 2


sürdürüyoruz. Düşün dünyasının son devrimci kuramcısı Jean Baudrilliard üzerine yeni çalışmamız da birbirinden etkileyici öykülerle birlikte bu ay Azizm’de. GDO’suz, hastalıksız ve aşısız günler dileğiyle, sanatla kalın dostlar…

Azizm’in Notu: Aralık ayı çalışmaları için “Direniş” temasını belirledik değerli dostlar. Bu tema üzerine deneme, şiir, öykü, karikatür, video, fotoğraf, resim kısacası dilediğiniz alanda çalışmaları 3 Aralık tarihine kadar editörümüze iletebilirsiniz. Sanatla kalın…

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat

Ön Kapak: Bathsheba (1963) – Marc Chagall Arka Kapak: Doğum (1912) – Marc Chagall

3


İçindekiler Ulusuna Tapan Ustaya Veda: Halit Refiğ – Selin Süar

s.6

Hollywood Sinemasının Dahi Çocuğu Steven Spielberg (2) – Ebru Kurtuluş s.12

Yakın Dönem Türk Sinemasında Ümit Ünal (2) – Selin Süar

s.18

Sessiz Yığınların Gölgesinde Toplumsalın Sonu – Onur Keşaplı

s.28

Sanatçıların Yok Sayıldığı Ülkede “UPSD Yasa Tasarısı” – Bedri Baykam s.35

Chagall’ın Büyüleyici Dansı – Ümran Bulut

s.37

Bienali Eleştirmek Yasak Mı? – Bedri Baykam

s.42

Yunuslar Havuzlarda Hiç Memnun Değil – Mete Kızık

s.45

“Türk mü, Türkiyeli mi?” Kıskacında Atatürk’ü Yeniden Anlamak – Pınar Avcı

s.49

Geçmişe Müebbet (2) – Abdullah Rıdvan Can

s.53

4


Düş – Özben Berkün

s.55

Kasım Ayı Laneti (2) – Cem Göksoy

s.62

Paranoya – Taner Duran

s.67

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! – Mustafa Balbay

s.70

5


Ulusuna Tapan Ustaya Veda: Halit Refiğ Selin Süar Türkiye’de sinema tarihine baktığımızda hayatını filmlere adayan, ulusal düşünceyle vicdan filmlerine giden yolda sinema dilini geliştirip beyaz perdeyi kendi ülkemizde de bir sanat haline getiren ve hüzünlü bir sonbahar gününde uğurladığımız Halit Refiğ’i bu ayki güncellememizde anmamak olmazdı.

Anne ve baba tarafından Selanik göçmeni olan Halit Refiğ, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1934’te İzmir’de dünyaya geldi. Çocukluğunda, Varlık Vergisi’nin kendi ailesini de vurmasıyla beraber ailenin maddi kaygılarla birbirine düşmesi, Refiğ’in huzur ve mutlulukla geçen çocukluk günlerini oldukça etkilemişti. Aile içi meselelerden kendini uzak tutmaya çalışan Halit Refiğ, sinema hayatında bu dinamiklerden bütünüyle ayrı olmayacaktı. 6


Selanik göçmeni olan ailesinin Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in temel ilkelerine sıkı sıkıya bağlı oluşu Halit Refiğ’in de hayatına yansır. İbrahim Türk ile yaptığı söyleşide okuduğu okul hakkında şöyle belirtir: “Okuduğum okul olan Şişli Terakki Lisesi de esas itibariyle Atatürk’ün ilkokul hocası Şemsi Efendi tarafından Selanik’te kurulan bir okuldu. Yani Selaniklilik okulda da devam etmişti. Benim okudum dönemde benden üst ve alt sınıflarda Şarık Tara, Bilge Karasu, diplomat Nazmi Akıman ve felsefe hocam İhsan Kongar’ın oğlu Emre Kongar da öğrenciydiler.”[1] Ailesinin genel karakterinden etkilenen ve bu yolda ileriki yıllarda Türkiye’de ulusal sinema akımını başlatmasında önemli bir role sahip olan Refiğ, askerliğini bitirdikten sonra Anadolu kültürünü daha yakından tanımış ve kendine öğretilen ilerici, aydın bakış açısıyla içinde bulunduğu farklı dinamiklerden oluşan memleketini sorgulamaya başlamıştır. Ancak bunu hor görerek değil, Türkiye’yi, memleketinin insanlarını çok severek yapmış ve bu sevgisi toplumsal gerçekçi filmlerinde de yer bulmuştur. İzlediği ilk filmden itibaren sinema tarafından büyülenen Refiğ, gün geçtikçe Türkiye’de sinema yapmanın olanaklarını araştırmaya başlar. Bu konuda neredeyse hiçbir yazılı, eğitsel ürün bulamayan genç, Robert Koleji’nde okuduğu sıralar kendini geliştirmek için film dublajının yapıldığı ses stüdyosuna gider ve orada kendini eğitme amaçlı işe başlamaya karar verir. Bir sonraki yaz İngiltere’ye sinema eğitimini araştırmaya gider ve edindiği bazı kitaplar sayesinde Eisenstein, Pudovkin gibi sinema kuramcılarından, psikanalizin kurucusu Freud’tan haberdar olur. Geri dönerken aklında tek bir şey vardır; ailesinin, kendisi üzerindeki mühendislik heveslerini gerçekleştirme çabasını ve 7


eğitime devam etmeyi bir yana bırakıp en temelinden sinemada var olmak, sinemayı Türkiye’de var etmek…

Sinemaya giden yolda askerliği aradan çıkarmak isteyip ilk olarak Eskişehir’de yedek subaylıkla görev alan Refiğ, Kore Savaşı’na gönüllü olarak gittiğinde Amerikan birliklerinin kurduğu satış mağazalarından ilk yadigarlarını satın alır; 8mm kamera, montaj masası, perde ve projeksiyon makinesi. Tüm kalbiyle yönetmenliğe yönelen genç sinemacı, askerlik dönüşünde tercüme ettiği yazılarla ve sinema eleştirileri yaparak aile desteği olmadan para kazanmaya çalışır. İlk yazısı 1956’da Akis Dergisi’nde yayımlanır. Atilla İlhan’ın yazılarından, Rus Gerçekçiliğinden, Cahiers du Cinema hareketinden, İtalyan Yeni Gerçekçiliğinden oldukça etkilenen Halit Refiğ, o dönem çekilen filmlerin çoğundan olumsuz şekilde söz eder, çünkü ona göre bütün eserler gerçekçilikten uzak, toplum sorunlarına eğilmeyen ve hayalci bir yapıdadır. 1950’li yıllardan itibaren Refiğ’in ‘Ulusal Sinema Kavgası’ başlar. Türkiye’nin çalkantılı ortamında ideolojik olarak CHP kanadında yer alan, Marksizm eğilimli olan sinema ustamızın sahip olduğu veya savunduğu düşünce ne olursa olsun tek derdi, üzerinde yaşadığı toprağın insanlarının sorunları ve gerçeklikleriyle ilgilenmektir. Atatürk ile ilgili çekilmesi gereken bir filmin yabancıların ellerinden çıkmaması gerektiğini söyler; kendisi solcu düşünceye eğilimli, Cumhuriyet ideolojileriyle yetiştirilmiş olsa da gerçekçi ve ulusal olmayan her şeye karşı bir duruş sergiler. Halktan olmayana, salt sanata, sert ve tek yönlü ideolojik savunmalara, sinemanın estetik kaygı diretmesine, seyirciden ve sorunlardan kopuk bir sanat anlayışına; kısacası melodrama ve klişeleşmiş Yeşilçam kalıplarına itiraz etmiş ve Ulusal Sinema’yı memleket panoramasının 8


içine sokmuştur. Sanat çevresi tarafından ‘basit eğlence kaynağı’ gibi görülen sinemanın 60’lı yıllarda ‘sanat’ olarak, isim olarak var olmasına büyük katkıda bulunan ustalardan biridir Refiğ.

Değerli sinema ustamız 70’lerden itibaren ulusalcılık anlayışının yok olmaya başladığını düşünmektedir ve bu yüzden 80’lerin sonuyla beraber vicdani bir meseleye dönüşen ulusalcılık çerçevesinde ‘vicdan filmleri’ ile yola devam eder. Ulus hareketleri, bir toplumsal kaygı değil, bireyden gelen vicdani bir sestir artık onun için. ‘Teyzem’, ‘İki Yabancı’, ‘Kurtar Beni’, ‘Hanım’, ‘Karılar Koğuşu’ adlı filmlerinde bireye inen, birey gözünden ulusalcı sinema kodlarının varlığını görürüz.

9


1975 yılında TRT adına çektiği "Aşk-ı Memnu" adlı dizi, oldukça dikkat çekmiş ve televizyon dizilerine öncü olmuştur. Yine TRT Kurumu için 1981 yılında, Kemal Tahir'in romanından uyarlanan "Yorgun Savaşçı" adlı filmin o yıllarda yakıldığı iddia edilse de 1993'te televizyonlarda gösterilme şansı bulmuştur. Filmlerinde, dizilerinde, yazdığı yazılarda ulusalcılık kaygısını her zaman önde tutan, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını, dinamiklerini, yaşadıklarını göz önünde bulundurarak eserlerini ortaya koyan ve sinemaya bu ülkede değer verilmesini sağlayan ustalarımızdan olan Halit Refiğ’in ışıklar içinde yatmasını diliyor, Türk sinemasına olan katkılarından dolayı ona bir kez daha teşekkürlerimi sunuyorum. Ölümünden önce Ergenekon Davası için ‘beni de alın’ kampanyasının öncülerinden olarak ulusal tavrını bir kez daha ortaya koydu. Filmlerin, kitapların yakılmasına, aydınların, doğruları söyleyenlerin yok edilmesine,

topraklarından

örselenmeyeceği; sorunlarının

bütün

sürülmesine kurumları

gerçekçilikle

ve

şahit

olan

ülkemizde

yöneticileriyle

gösterilmesinden

sanatın

toplumsallıktan,

korkmayan,

Türkiye

Cumhuriyeti’nin hak ettiği bir halkın var olması; sinemamızın gün geçtikçe yükselen ve değeri artan bir ivme kazanacağı günlerimizin bir an önce gelmesi dileğiyle… 10


[1] İbrahim Türk, ‘HALİT REFİĞ Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler’, Kabalcı Yayınevi, Kasım 2001, s.15.

‘Lütfi Ömer Akad, Metin Erksan, Osman F. Seden, Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Halit Refiğ SİNEMAYI SANAT YAPANLAR’, TRT Eğitim Dairesi Başkanlığı, Aralık 1999.

11


Hollywood Sinemasının Dahi Çocuğu Steven Spielberg (2) Ebru Kurtuluş Steven Spielberg çocukluğunun sinemasından çok etkilenmiş bir yönetmen. Daha küçük bir çocukken yönetmen olacağı belli ediyordu. Sinemaya olan büyülü bakışını hep korudu.

Filmlerinde çocuklara hep yer verdi, onların

gözünden dünyayı göstermeye çalıştı. Zaman zaman ona çocuk filmlerinin yönetmeni dense de Schindler’s List gibi ciddi filmlerde yaptı. Onu yok sayan akademinin gözüne girmeyi The Color Purple, Amistad, Schindler’s List gibi ciddi filmlerle sağladı. Akademi Schindler’s List ile ona ödül vermeme kuralını yıktı. Kimilerine göre O hala güvensiz bir Yahudi. Ancak sinema deyince akla ilk gelen isimlerden biri de O şüphesiz. Spielberg’in dünyası ikiliklerden oluşan bir dünyadır. Aynı karşıtlıkları tekrar tekrar belirler ve idealize edilmiş aile yaşamını gösterir. Bu karşıtlıklar kümesi adeta tarihin bu noktasında Amerikan kültürünün giderek daha belirleyici bir özelliği halini alan bölünmeyi, muhafazakâr kinikliğin kamusal dünyası ile liberal idealleştirmesinin özel dünyası arasında oluşan çatlağı şifreler.

12


Çizgi romanlara, çocuk edebiyatına, masal dünyasına merakı, sinemayı bir düşler üretme makinesi olarak kullanması, çocukluğunun hayallerini anılarını perdede yeniden canlandırması, filmlerindeki duyguların baştan aşağıya sinemayla bezenmiş duygular olması Onu başarıya götüren sebepler olarak sıralanabilir. Jurassic Park, Hook gibi filmleri kitlesel beklentilere ve yönetmenin sinemanın ticari kalıplarına teslim olması ile eleştirildi. Genel kanı Spielberg’in çok yetenekli bir sinemacı olduğu, sinemanın tekniğine ve her türlü anlatımsal aracına son derece hâkim olduğu ama filmlerinin “yetişkin işi” hatta ciddi olmadığı yönüneydi. Spielberg de bu genel kanıdan epey etkilenmiş gibi görünüyordu. The Color Purple ve Empire of The Sun gibi ciddi filmler yapma girişimlerinin sonunda 90’larda Schindler’s List ile Oscar aldı. Sinemasının özelliklerini saydığımızda Spielberg’in filmlerinin müziklerini genelde John Williams yapar. Onu sinemasında oyuncu kameraya doğru dik dik baktığında muhakkak bir şey kameranın önünden geçer.

13


Güneşi ve ay görüntülerini kullanmayı sever. (E.T, Hook, Catch Me if You Can gibi…) Spielberg’in canavarları bilimsel özelliklere çok da uygun değildir. (Devasa köpekbalığı Jaws gibi) Onun uzaylıları dosttur, iyi niyetlidir. Kötülüğü daha çok bu dünyada arar ve gösterir. Çocuk filmleri yönetmeni olarak adlandırılsa da sinemasında daha çok doğaüstü öğeler dikkat çekicidir. Filmlerinde sıradan insanların kendilerini sıra dışı durumların içinde bulduğu kavram ağırlık kazanmaktadır. Bilim kurguya olan düşkünlüğü babasından gelmektedir.

Aile bağları üzerinde sıklıkla durmuş, merak ve inanç duygusu

gelişmiş bir durum sergilemiştir. Çocuk ve ebeveyn ilişkileri ekseninde gelişen konular üzerine gitmiştir. Bir film çekmeden dört film izlerim diyen Spielberg bu listeyi: Seven Samurai, Lawrence of Arabia, It’s a Wonderful Life ve The Searchers olarak açıklıyor. Ana babası ayrı çocuklar, ilgisiz babalar, aile sorunları yanında 2. Dünya Savaşı başta olmak üzere savaşı, terörizm, ırkçılık gibi konularla da ilgilendi. Tom Hanks, Harrison Ford, Richard Dreyfuss gibi oyuncularla sıklıkla çalışan Spielberg’in ilk izlediği film Cecil B. De Mille’nin The Greatest Show on Earth’dür. Filmden çok etkilenen Spielberg’in ilk kurgusunu oyuncak trenlerini çarpıştırması ile denediği söylenir. Filmlerinde bolca görsel ve işitsel efektlerle güçlendirilmiş geniş bir hayal gücü anlatımına sahiptir. Efektleri kendi alanında çığır açmış ve hayal ürünü nesneleri gerçeğe yakın mükemmellikte canlandırarak tüm dünyayı hayretler içinde bırakmıştır. Sinema tarihinin ilk blockbuster’ı olan Jaws’da sarışın kızın bacağının koptuğu sahne, E.T’nin bisiklet selesinde gökyüzüne yükselişi, Indiana Jones’un tatlı niyetine maymun beyni yemesi, Schindler’s List’de Liam Neeson’un ağlayarak “yaka iğnemi de satsaydım 2 Yahudi daha kurtarabilirdim” dediği sahne Onun sinemasının unutulmazlarındandır. 14


Spielberg Schindler’s List Setinde Fransız yönetmen Jean Luc Godard bir filminin galasına katılan Steven Spielberg’e “Sinemayı ne hale getirdin? Onu sanat olmaktan çıkardın, sırf para yaptın” diye eleştirmiştir. Spielberg’in bu eleştirilere genel olarak maruz kaldığı söylenebilir. Ancak O yine de bildiğini yapmaya devam ediyor. Spielberg’e göre insan dönemini o dönemde yaşadıkça tanımlar. Belirgin bir doğru ya da yanlış yoktur. Zamanda kendisini biz zamanda yol aldıkça tanımlar. Kendi deyimine göre artık neyin doğru neyin yanlış olduğuna ilişkin kararları kendi almayı, iyi ya da kötü zamanlarında ahkâm kesen kişilere kulak vermemeyi öğrenmiştir.1 1980’de “Blues Brother” da Comeo rolü ile beyazperdede oyuncu olarak görülen

1

Sevin Okyay makale( sinema.com)

15


Spielberg aynı zamanda Michael Jackson’un “Liberian Girl” adlı videosunu da yönetti ve hatta Cyndi Lauper’in Goonies Good Enough adlı klipine vokal yaptı. Spielberg’in Schindler’s List’ten bu yana kendi için özel anlam taşıyan konuları çekeceğini açıkladı. Projelerinden biri de Filistinli ve İsrailli çocuklara 250 video kamerayla oynatıcı dağıtmak. Her gün ne yiyip ne içtikleri, hangi oyunları oynadıkları gibi günlük yaşam detaylarını kameraya çekmelerini ve sonra birbirlerine vermelerini istiyor. Böylece İsrail ve Filistin çocuklarının aralarındaki farkın ne kadar az olduğunu görmelerini istiyor. Çin Hükümetinin Sudan’ın Darfur bölgesindeki krizi sona erdirmek için yeterli önlem almamasına tepki olarak Pekin Olimpiyatlarının sanat yönetmenliğinden ayrılan Spielberg, ticaret ve estetiği basitlikle bir araya getirerek sinema sektöründe devinim yapmıştır. İngiliz sinema dergisi Total Film’in en iyi yönetmenler listesinde Alfred Hitchock ve Martin Scorsese’den sonra 3. sırada Spielberg’in adı yer alıyor. Listede Cappola ve Kubrick gibi yönetmenlerin önüne geçen Spielberg dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olarak gösteriliyor.

16


“Benim için anlamlı ve kişisel olan şeyleri keşfetme gezime son vermedim. Sizinle paylaşacak sandık dolusu anlamım yok ama yaşıyor ve yaşadıkça öğreniyorum. Sinema yoluyla ifade etmek istediğim şeyler çıkıyor ortaya” 

Steven Spielberg

17


Yakın Dönem Sinemasında Ümit Ünal (2) Selin Süar “Altına imzamı hiç korkmadan atabileceğim işleri ancak yönetmen olarak yapabildim…”2 Ümit Ünal

Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez, Halit Refiğ gibi önemli yönetmenlerin yanında çıraklık dönemini geride bırakan Ünal, 9 ile beraber Türkiye’yi rahatsız edebilecek bir filme imza atıyordu. İşin ticari boyutunda yetişen yönetmen, yavaş yavaş popüler olmayan sinemaya doğru kayıyor, yeni teknikler deniyordu. 2

TRENDSETTER Dergisi'nden Ümit Ünal Ropörtajı - Etem Şahin

18


Bunun nedenini, aslında çok iyi bir kadro yetiştirmiş olmasına rağmen yerinde sayan Türk sinemasının en büyük çıkmazına; yani para hırsına bağlayan Ünal, para kaybetmekten çekinmeyip 9’u beyazperdeye taşımıştır.

Ümit Ünal 9 için ‘Türkiye'ye yönelik sert bir yorum’ mesajını veriyor. 1970'lerden beri Türkiye'nin tarihiyle ilgili bir sürü gönderme olsa da, aslında insanlık açısından dünyanın her yerinde geçebilecek bir hikâye, çünkü filmdeki karakterlerin hepsi her ne kadar aynı mahallede büyük bir özveri ve mutluluk içinde yaşıyorlarmış gibi görünseler de birbirlerinin hayatını doğrudan veya dolaylı olarak mahvetmiş durumdalar. Türkiye’yi anlatırken Türkiye’nin içine sinen klasik alaturka anlayıştan uzak durmaya ama aynı zamanda yabancı gibi de olmamaya dikkat eden Ümit Ünal, 9 filmiyle aynı zamanda bir ilki gerçekleştirip, reklâmdan aldığı tekniği tamamen dijital kameralar ile çekilmesi açısından filme uyguluyor. Bunun nedeni bir diğer taraftan, sorgu odasındaki

19


bireylerin polis kamerasından sorgulanışının kayıt edilmesinin akıllıca bir biçimde aktarımıdır.

Film, Türkiye’nin bugüne dek kurtulamadığı sansür belasından nasibini alarak 21.

İstanbul

Film Festivali'nin

Ulusal Yarışma Bölümünde yarıştığı sırada

sansürlenmek istenmiş, ancak tepkiler ve üst kurulun incelemesi sonucunda film işletme belgesi almış ve bundan vazgeçilmiştir. 2002 İstanbul Film Festivali (En İyi Türk Filmi, En İyi Kadın Oyuncu-Serra Yılmaz), 2002 Ankara Film Festivali (En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu-Fikret Kuşkan) ödüllerini alan 9, aynı zamanda, Türkiye'nin 2003 yılı Oscar ödüllerine gönderdiği filmdir. İstanbul'un eski semtlerinden birinde her mahalle gibi 'kendi halinde' ve mutlu bir görünümde olan bir mahallede işlenen bir cinayet sonrasında, mahallede yaşayan bazı şüpheli bireylerin sorgu odasına alınması ve burada her birinin polise ifade vermesidir filmde geçenler. Oysa sorgu devam ettikçe o çok mutlu mahallelilerin geçmişinde neler yaşadıkları, itirafları, özlemleri, yanlışları, doğruları birer birer gözler önüne serilecek ve aslında o karakterlerden kimsenin işlemediği suç, “EMNİYET” teşkilatının genelde yaptığı gibi, kendi suçunu bir günah keçisine havale etmesiyle örtbas edilecektir. Saçları yüzünden mahallelinin ‘Kirpi’ dedikleri, boynunda Davut Yıldızı kolyesi bulunan aklını yitirmiş İsrailli Yahudi bir kız (Esin Pervane) sorguya alınanların oturduğu mahallede yaşamaya, oradaki sokakta yatıp kalkmaya başlar. Ölü bulunan Kirpi’nin tecavüze de uğradığı anlaşılmıştır ve bir cinayete kurban gitmiştir. Sorguya alınanlarsa, mahallede yaşayıp olayla ilgisi olabilecek, Kirpi’yle bire bir iletişimde bulunabilecek kişilerdir:  Aşırı milliyetçi delikanlı Tunç (Fikret Kuşkan) 20


 Mahallenin fotoğrafçısı Firuz (Ali Poyrazoğlu)  Eski solculardan olan kırtasiyeci Salim (Cezmi Baskın)  Mahalledekilerin ‘buranın delisi’ dedikleri Amerikalı lakaplı yaşlı adam (Rafa Radomisli)  Mahallenin tutucu sakinlerinden Saliha/Kaya’nın annesi (Serra Yılmaz)  Olayın sorumlusu olarak aranan Kaya (Ozan Güven) Sorgunun başlangıcında her birinin mahalleyi savunması ve insanlarını mükemmel insanlar olarak anlatmalarına rağmen, ilerleyen saatlerde polisin daha da sıkıştırmasıyla gizlenen gerçekler gün ışığına çıkmaya başlayacaktır. Oldukça kendi halindeki sakin ve sessiz bir mahallenin, görünenin dışında, bir cadı kazanı olduğu sorgu boyunca anlatılanlar sayesinde ortaya çıkar. Katil ise gizli kalmış gerçeklerin su yüzüne çıkmasını sağlar ve karakterlerin geçmişleriyle yüzleşmeleri sonucunu doğurur ve sonunda bir kurban seçip suçu onun üzerine yığar. 6’nın metafor olarak kullanılması, kızın boynundaki kolyenin 6 köşeli olması, sorguya çekilenlerin 6 kişi olması, sorgu odasının 6 numaralı yer olması ve kapı kapanınca 6’nın çivisinin sökülüp kaymasıyla 9 haline gelmesi insanı bütün bu sorgunun sonunda ürpertmektedir. Davut Yıldızı da Davut Peygamber’in kılıcında bulunan bir simgedir ve Tanrı’nın koruyuculuğunu ifade eder. Bu koruyuculuğun altında başka bir anlam olması ve emniyet teşkilatının örtbas ettiği olayların, her ne kadar Ümit Ünal reddetse de benzerliği açısından önem taşır. Kılıcın koruyuculuğu kim içindir? 9, monologlara dayalı olması nedeniyle tehlikeli bir yapıyı barındırır, ancak o kadar ustaca işlenmiş bir diyalog akışı vardır ki, o ritmiklik içinde, soluksuz roman okur gibi seyirciyi kendine hapseder. 21


9, polise kendi yaptıklarını göstermesi açısından ve Türkiye’nin mükemmel bir panoramasını çizdiğinden dolayı ayakta alkışlanacak bir filmdir. Ne yazık ki bazı kesimler bunu kaldıramadığından o da sansüre takılmış, sonra geri adım atılsa da gişelerdeki en büyük engelden sıyrılamamıştır ve Ümit Ünal, 9’dan sonra bir röportajında şunu diyecektir: “Battım. Ama olsun, yaptım!”

İstanbul'da

yaşayan insanların hikâyelerini 5 farklı yönetmenle alan Anlat

İstanbul’da hikâyeleri masallara, masallardaki kahramanları da filmlerdeki karakterlere dönüştürerek anlatım mevcuttur. Ümit Ünal, yazıp yönettiği Fareli 22


Köyün Kavalcısı ile bu filmde yerini alır. Karısına son derece âşık olan ve onu çok seven klarnetçi Hilmi (Altan Erkekli), karısının (Özgü Namal) kendisini aldattığını öğrenince klarnetini alıp ortadan kaybolmasıyla ve kimsenin ondan haber alamamasıyla devam eder. Film, 2005 İstanbul Film Festivali - En İyi Türk Filmi, En İyi Kadın Oyuncu-Yelda Reynaud, 2005 Altın Koza Film Festivali - En İyi Film, En İyi Kurgu, En İyi Görüntü Yönetmeni, 2005 Med Film Festival-Roma - Artistic Expression (Original Idea) Ödülü ve 2006 Bangkok Uluslararasi Film Festivali- Jüri Özel Ödüllerine layık görülmüştür.

2007 yapımı olan Ara’nın senaryosu ve yönetmenliği Ümit Ünal’a aittir. “Birbirini seven ama aldatan, ölesiye kıran ama bırakamayan dört kişinin hikâyesi...”olarak kısaca özetleyebileceğimiz filmin içerdiği ve göstermek istediği arka fon, özeti kadar kısa olmayacaktır kesinlikle. Geçmişleri, huzursuz 23


ilişkileri, İstanbul ve dönemedikleri toprakları çıkmazında, itiraf edemedikleri sırları ve zorunlu olarak söylenen yalanları arasında, arada kalmış insanların açık uçlu hikâyesi sunulur bize. Ünal'ın asıl söylemek istediği, zenginleşen ve sonra da büyük bir boşluğa, iç huzursuzluğa, amaçsızlığa düşen insanlara bakmak. Geçmiş yıllarda para sıkıntısı çeken insanların, maddiyata bu denli değer vermeyen düşüncelerin ve bireylerin birbiri arasında daha insancıl ve gerçek ilişkiler kurduklarını, ancak günümüzde maddiyata önem verilmesi ve insanların ceplerine daha fazla para girmesiyle her şeyin para hesabı üzerinden döndüğünü, insan ilişkilerinin günlük olduğunu ve her geçen gün depresyona, batağa saplanan insanların sayısının artışını anlatır yönetmen. Bu toplumsal değişme onu üzmektedir. Ara da bu şekilde meydana gelmiştir.

Son olarak Şubat 2009’da gösterime giren Hasan Ali Toptaş’ın yazdığı Gölgesizler, Ünal tarafından senaryolaştırılıp çekilen son Ümit Ünal filmidir. 24


Köyün eski berberi Cıngıl Nuri yıllar önce ortadan kaybolmuştur. Yeni berber onun dükkânını kiralar, işletmeye başlar. Muhtar, tuhaf kayıplarla uğraşıp durmaktadır. Köyün en güzel kızı Güvercin de, hiç bir iz bırakmadan kaybolmuştur. Durduk yerde Cıngıl Nuri çıkıp geliverir. O gelir gelmesine ama bu kez de yıllarca sabırla Nuri’nin yolunu bekleyen karısı kaybolur ortadan. Anlaşılmayan olaylar Muhtar ve köylülerin telaşlanmasına neden olur. Köyün muhtarının önemli bir yeri ve büyük bir saygınlığı vardır köyde. Ancak tuhaf şekilde kaybolan insanlara daha fazla tahammül edemeyen muhtar, bundan rahatsız olup, devletten yardım istemek için ilçeye gitmek niyetiyle hazırlanır. Köyden gideli uzun zaman olan muhtardan ses seda yoktur. Muhtar da tuhaf bir biçimde kaybolmuştur. Berber tüm olan biteni izlerken, aslında kendisi de izlenmektedir. Bütün bu kayboluşlar köyü daha gizemli ve gergin bir yer haline getirmeye başlar. 25


Ünal tarafından aynı adlı romandan senaryoya çevrilen Gölgesizler, normalde farklı bir sıçrama (ileri geri atlama) şeklinde işliyor. Metaforları, roman kurgusunu, göstergeleri ve romanda yazan anlatımı sinema diline dökerken oldukça acı çektiğini ve bu işte zorlandığını söyler Ümit Ünal. Roman, zaten Türk okuyucusu için ağırdır, bir de şimdi görüntü diline aktarılacaktır. “Kar, neden yağar kar!” diye bağıran, toplumdan hesap soran köyün okuryazar genç delisi

(Ertan

Saban),

romanda

kar

yağdığı

halde

filmde

bu

gerçekleştirilmediğinden farklı ve daha yüklü bir anlam katıyor konuya. Yine de Ümit Ünal’a ait olan konular ve senaryo çizgisi burada biraz şaştığından ve sekanslarda bazı boşluklar, anlaşılmayan göstergeler olduğundan yönetmenin tanıdığımız çizgisinden sanki biraz sapmış gibi bir özellik göstermiştir. Sonuç: Her filminde “Asla tek suçlu yoktur. Herkes eşit ölçüde suçludur veya suçsuzdur” diyebilen ve bunu seyircinin gözüne sokmadan, merak öğesini sonuna kadar ayakta tutarak yapmayı başaran Ümit Ünal, kendi minimalist çizgisinde dilini ve tarzını yakalayabilen ve popülerliğin esiri olmayan nadir yönetmenlerimizden. Her filmi ve her senaryosu farklı bir çizgiye, farklı bir türe sıçramış gibi görünse de Ümit Ünal kaleminin usta çizgilerini taşıyan olay kurguları, filmlerinde araya mutlaka kattığı rüya/hayal/serap âlemleri, kendini belli eder ölçüde yönetmene aitliğini kanıtlıyor. Toplum

sorunlarından,

haksızlıklardan

ve

çarpıklıklardan

asla

uzak

durmayacağa benzeyen ve ne pahasına olursa olsun halka anlatmak istediği bir şeyleri olduğu sürece bunu yapabilecek karakterde ve birikimde olan bir sanatçı, yönetmendir Ümit Ünal. KAYNAKÇA: 26


      

  

http://www.gonulcafe.com/umit_unal_umit_unal_kimdir_umit_unal_biyografisit30822.html?s=9886f1bd6daf8b4d4cb7addbec9ea6f6& http://www.sinemalar.com/film/6154/Milyarder/ http://www.uludagsozluk.com/k/milyarder/ http://www.turksinemasi.com/filmler/konu.asp?id=4635 http://www.sinepil.org/yazi/arkadasim-seytan http://www.sinematurk.com/film.php?action=goToFilmPage&filmid=1028&filmad=Piano%2 0Piano%20Bacaks%FDz http://www.turksinemasi.com/filmler/konu.asp?id=5028 http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=ara+%C3%BCmit+%C3%BCnal&meta= http://www.facebook.com/pages/UmitUnal/58508220816?ref=mf#/note.php?note_id=74618044051&1&index=2 http://beyazperde.mynet.com/film/4371

27


Sessiz Yığınların Gölgesinde Onur Keşaplı İnsanlık tarihini sınıfların çatışması üzerine oturtan Marksist kuramın aksine ünlü Fransız düşünür Jean Baudrilliard, insanlığı özne ve nesnenin ilişkisi üzerinde şekillendirmektedir. Halkları etkileyen, peşlerinden sürükleyen ve yaşamlarına şekil veren sayıca az olan özne ve karşısında peşinden gidebileceği kişiler ya da gruplar arayan, onlardan etkilenen ancak kendi çıkarı söz konusu olabildiğinde müdahale etmekten çekinmeyen sayıca fazla nesne. Baudrilliard’ın özgün kitabı “Sessiz Yığınların Gölgesinde-Toplumsalın Sonu”, bu özne-nesne uyumunun 20. yüzyılda ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir. Sessizliğe gömülmüş bir şekilde davranan nesnenin artık özneyle ilişkiyi ve etkileşimi aşıp hipergerçeklikle birlikte kendisine atfedilen toplumsalında ötesine geçtiğini söylemektedir.

Jean Baudrilliard Geçtiğimiz yüzyılın halklarının ya da toplumlarının aşırı edilgin, aşırı uyumlu bir biçimde politikanın, tarihin, toplumsalın ve dolayısıyla öznenin ötesine geçtiğini söyleyen Baudrilliard’ın bahsettiği kitle, nesne olmak için gerekli donanıma sahip olan yani karnı tok, geliri ve keyfi yerinde olan Batı toplumlarının kitleleridir. Dünyanın geri kalanında kitleler birçok temel ihtiyaçtan halen yoksun oldukları için daha sessizlik(!) aşamasına 28


ulaşmamışlardır. Yine batıya özgü tüketim toplumunda olduğu gibi bu durumun da en önemli olgusu kitlelerin özneden gelebilecek gerçek anlamlar, mesajlar yerine gösterge değerini ve eğlenceyi tercih eder hale gelmiş olmalarıdır. Kitaptaki bir örnekte Baudrilliard, Klaus Croissant adlı bir avukatın Fransa’dan sınır dışı edileceği gece Fransız ulusal takımının oynadığı futbol maçından bahsetmektedir. Muhtemelen haksız yere cezalandırılan avukat için kendisini özne olarak gösterebilecek aydın ve entelektüel kesimin birkaç yüz kişiyi peşlerinden sürükleyebildiğini buna karşın onlarca milyonluk bir kitlenin coşkuyla Fransız ulusal takımının gollerine sevindiğini aktarır Baudrilliard. Burada ve günümüzde daha da artarak görülen benzer olaylarda özne, kitlelerin duyarsızlığından ve nahifliğinden şikâyetçi olmaktadır. Televizyonun ve ya futbolun kitleleri uyuttuğu, esir aldığı ve beyinlerini yıkadığını söylerler. Ancak burada kitleler aptallıklarından çok seçimlerinden dolayı futbolu ya da TV’yi diğer olaylara tercih etmektedirler. Onlar eğlencenin, gösterinin peşindedirler her hangi bir toplumsal olayın değil. Çünkü onları toplumsal denen türdeş soyutlukta görmek isteyen iktidarlar, partiler, liderler ya da kısacası özneye karşın kitleler, onları başlarından savarcasına kafa sallayarak kendi bildiklerini okumaktadırlar. Kendi bildikleri de genellikle kitleleri etkilemeyi kendilerine amaç edinmiş aydın kesimi çileden çıkartmaktadır. Kitle iletişim araçları, kendisi bir simülasyon evreni olan Tüketim Toplumunun şekillendirdiği sessiz çoğunlukta da son derece önemlidir. Hedefte olan kitle, kendisine gelen mesajları kırarak işin gösterisel boyutuyla ilgilenmektedir. Reklâmcılar kendilerini kandırarak kitlelere yön verebildiklerini sanmaktadırlar. Ancak iş böyle değildir. İzleyiciler reklâmların verdiği mesajlardan anlık etkileşim yaşasalar bile televizyonun doğası gereği hemen ardından gelecek “gösteri”yle birlikte bu etkileşim de sonlanır. Sinema gibi bir sanat için de bu durum söz konusu olmuştur. Amaç olarak gerçekleri, belgeleri görsel olarak kitlelere sunmayı hedeflemesine rağmen sinema, görsel büyüleyiciliğinin yanında mesajlarının önemini yitirmiştir. Sinema her daim eğlencenin yeri olmuştur. Kitleler, ellerinde patlamış mısırları ve içecekleriyle keyifli vakit geçirmek için sinemaya doğru yönelmektedirler. Yoksa yaşamın gerçekleriyle buluşmaya ya da yaşayışlarını sorgulatmayı hedefleyen mesajları almaya değil. Kitle, bu tüketen tavrıyla yalnızca nesnelerin somut hallerini değil soyut 29


anlamlarını da tüketmektedir. Bir kara delik haline bürünen kitle olgusunun sessizliği, hiçbir sınıf, grup tarafından yani özne tarafından temsil edilemeyecek olmasından kaynaklanır. Kitlenin bu edilgin halinden ve sessizliğinden en çok politikacılar ve partiler etkilenmektedir aslında. Çünkü onlar “halkın seçtikleri” tanımlamasıyla halkı temsil ettikleri iddiasını taşımak zorundadırlar ancak halk onlara da belli bir gönderen iletmemektedir. Bu durumda partiler ve sivil toplum örgütleri, anketlere, sondajlara başvurmaktadırlar. Kitle, bu noktada da aşırı uyumluluk göstererek kendisine yöneltilen sorularda beklenilen cevapları verir. Kitlenin sessizliğini çözemeyen iktidar doğal olarak kendisine yöneltilen halkı futbolla, televizyonla uyutma suçunu seve seve kabul eder. Böylece bir simülasyon dönmüş varlığını yaşamakta ve yaşatmakta olduğunu düşünür. Halk politikanın ötesinde bir noktadadır. Örneğin 2006 yılında Paris banliyölerinde ayaklanan ve kundaklamalarla gündeme gelen göçmenler, Sosyalist Parti’nin programında önceliğe yerleşmişlerdir. Ezilenlerin partisi olma iddiasındakiler ezilenlerin durumunu onlardan öğrenir hale gelmişlerdir. Yine işin garip tarafı ise bu ciddi muhalefet görüntüsünün normalde sandıkta patlama yapması beklenilen sosyalistleri yanıltmış olmasıdır. Sandıktan çıkan sonuç tam tersi olmuştur. Burada kitlelerin keyfiliği de görünmektedir. Politikayla ilgilenmemektedirler bile. Onlar sorunsuz günlük yaşantılarıyla politikanın sonunu getirmişlerdir. Siyasi tartışmalar bile “talk show” havasında sürmektedir. Amerika’daki son seçim her ne kadar son yıllardaki en büyük katılımı içerse de bunun kitle için bir gösteri olması gerçeği değişmemiştir. Seçim gecesinden, siyahların gözyaşları arasında akılda kalan şey CNN televizyonunun “Star Warsvari” hologram teknolojisiyle spikerini stüdyoya taşımasıdır. Bizim gibi “küçük Amerika” olabilme idealiyle yaşayan bir ülkenin dikkatini fazlasıyla çektiği kesindir. Belli bir göndereni olmayan bu kitleler, gevezelik dışında sessiz kalarak tüm siyaseti şaşkına uğratmaktadırlar ve bu şekilde zaten simülasyon halindeki sağ ve sol politikaların ötesinde hipersimülasyon evresine taşınmışlardır. Sessiz yığınlar görünümdeki kitlenin politikanın yanı sıra tarihi olanı da emip yok ettiğini söylemiştik. Kitle tümüyle günceldir ve şimdiki zamanda aranmalıdır. Tarihselin ağırlığı ve belki de “tarihten ders çıkarmanın” getirdiği sıkıcılık kitleleri güncel olayları önemseyip anında tüketmelerine yol 30


açmaktadır. “Anı yaşamak” sloganının kitleler arası yayıldığını düşünürsek kitle iletişim araçlarından çok kitlenin kendisinin daha etkin bir kitle iletişim aracı olduğunu bir kez daha anımsarız. Benzer bir şekilde eskiden sığ bulunan özel hayatlar ve onlara olan ilgi kitle için vazgeçilmezdir. Matbaanın bulunması ve günlük-haftalık yayınların çıkmasından sonra uzun yıllar geçmesi beklenmiştir özel yaşamlarla ilgili dergilerin çıkması için. Günümüz İngiltere’sine bakıldığında en ciddi politik gazetenin bir milyon civarı sattığını görüyoruz. Ancak buna karşın, bulvar gazeteleri olarak adlandırılan yayınların, ünlülerinsosyetenin işlevsiz yaşantısından bahseden yayınların tirajı üç milyon civarında gezmektedir. Kitlelerin aptal oluşu burada sığınılabilecek bir mazerettir. Ancak kitle aptal değildir. Tıpkı televizyonda eğlenceyi tercih ettiği gibi burada da The Sun, Nuts gibi dergileri tercih etmektedir. Güncel olan oradadır, eğlence oradadır. Ve bunları alan kitle eğitim düzeyi oldukça yüksek, dünya edebiyatında belki de en etkin olan ülkenin ve o eserleri eğitim hayatlarında veya yaşamlarında okumuş olanlarla dolu bir kitledir. Geçmişte çoğunlukla aşağılanan tutumlar günümüzde genele yayılmış ve bir avuç entelektüel dışında kimse tarafından hor görülmeyen bir hal almıştır. Bir kara delik haline bürünmüş kitle, kendisine atfedilmeye çalışılan toplumsal kavramı için de benzer bir sonu hazırlamıştır ya da hazırlamaktadır. Toplumsalın çıkışını Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimiyle şekillenen yeni dünya düzeninde bulabiliriz. Şehirleşmeyle birlikte kalabalıklaşan kitlelerin, çoğunlukla burjuva merkezli bir yaşam biçimi temelinde genel kuralları üretmesi ve bunların çerçevesinde birlikte ilerlemeyi ortaya koydukları bir süreçtir bu. Bilinçli, hakkını arayan-alan, söz sahibi ve birlikte yaşamayı az çok ilke edinmeyi başarmış bireylerden oluşan bu görüntü bir anlamda modernitenin olmazsa olmazı durumuna gelmiştir. -Bizim gibi toplumlarda bu süreçler yaşanamadığı için Cumhuriyet, birçok atılımla toplumsallaşma bilincini aşılamak istemiştir. Defalarca sekteye uğrayan hatta önü kesilen bu atılımlar sonucunda Batının bir asır önce ulaştığı toplumsallaşma durumundan çok uzaktayız- Toplumsal, kitlelerin tümünü içine alan bir kavram olmamıştır uzun bir süre. Zaman zaman değişebilen ancak iskeletini koruyan genel kurallarının, toplumsallaşmanın olmazsa olmazlarının sınırları dışındakileri kabul etmemiştir. Zaten 20. yüzyılın önemli bir bölümünde de bazı gruplar toplumsala karşı 31


durmuşlardır. Ancak bu gruplar asla bilinçli bir kitlesel direnişin parçası değil kendi orijinal yapılarını korumaya çalışan gruplardır. Bunlar soyut ve türdeş bir toplumsal modele karşı gelmekteydiler. Hippiler burjuva aile yapısını, kalıplaşmış toplumsal kuralları hiçe sayan bir tutumla zamanında toplumsal kavramının dışında kalmışlardır. Ancak onların bu taleplerini dahi karşılamaya başlayan ve görünüşe bakılırsa durmak bilmeyen “toplumsal” 80lerle birlikte onları da sınırları içine almaya çalışmıştır. Cinsel özgürlüklerle gelen eşcinsel evlilikleri, toplumsalın sınırlarını daha da genişletmiştir. Günümüzde batı toplumlarında hemen herkes toplumsalın içinde gibidir. Ve böyle olunca insan ister istemez her şey toplumsalsa o zaman hiçbir şey toplumsal değildir demekten kendini alamıyor. Kitleler kapitalizmin ilk yıllarında sosyal haklarını mücadeleler sonucunda almışlardı. Şimdi ise bilinçli bir kitlesel hareket olmadan sürekli yeni haklar doğmakta ve aşırılık dâhil her şey toplumsalın içine alınmakta. Kara delik işlevini yürüttüğünü söylediğimiz kitle kendisine verilen haklara ve tüketime yöneltme çağrılara karşı aşırı uyumluluk göstererek toplumsalın sonunu hazırlamaktadır. Sağlık hakları, sosyal haklar tüketim toplumu sistematiğinde “tüketilebilecek” hal alınca sessiz yığınlar onları tükenmeden duramamaktadırlar. Çağın belası olarak görülen terörizm ise karşı koyduğunu iddia ettiği kapitalizm ve emperyalizme şiddet uyguladığını sanarken aslında kapitalizmin tek gerçek düşmanı olma ihtimali taşıyan toplumsala saldırdığının farkında dahi değildir. Toplumsala bilinçsizce saldırması, terörizmi sessiz kitleyle yakınlaştırmaktadır. Ancak batıdaki terör olgusunun bir doğal ya da elektronik bir felaketten farkı kalmamıştır. Bir terör ayaklanması şehirdeki mağazaların yağmalanması şeklinde bir kaosa yol açabilmekteyse, aynı şekilde Katrina sonrası halk sağlam kalabilmiş mağazaları yağmalamaktadır. Bu bağlamda terörün kendisine biçtiği tarihsel, ideolojik duruş işlevsizdir. İşte sessiz yığınlarla terörü yaklaştıran bir diğer etken!

32


Christopher McCandles ve hayatını konu alan film Into the Wild Bir zamanlar modern toplumun olmazsa olmazı toplumsal, simülasyon evrenine geçen sistemle birlikte karşı karşıya kaldığı yeni kitlelerce şişirilip patlatılmış gibidir. Bu toplumsalda bir devrim söz konusu değildir. Baudrilliard’ın salyangoz kabuğuna benzettiği gibi bu dönemde devrimler içe kıvrıla kıvrıla gerçekleşmektedir. Dışa patlayan enerji dolu değil ancak için için patlama yetisine sahip olabilirler. Bu da sessiz yığınların gölgesinde kaybolan kahraman(!) işçi sınıfının, devrimi beklemeye devam edeceğini göstermektedir. İşçilerin burjuva olmak istediği, işçilerin ya da çalışanların eşitliği değil mutluluğu aradığı hem de hiç durmadan aradığı bir çağda sınıfsal yaklaşımla devrimci çağrılarda bulunmak boşunadır. Kitle, dünyayı Marksist gözlüklerden görenleri aşıp geçmiştir. Son krizle birlikte “komünizmin hayaletinin” dolaşmaya başladığını söyleyenler aslında geç de olsa haklıdırlar. Komünizmin hayaleti dolaşmaktadır evet, ancak komünizm 20. yüzyılın ortalarından beri hayaletten öte bir şey değildir. Kitlelerin amaçsızlığından söz etmiştik. Tek geçerli ve etkin sistem olan tüketimde sessiz yığınlar o kadar amaçsız hale gelmişlerdir ki, bu kitleyi, günceli terk edip (en azından deneyip) kendini doğaya bırakan ve orada ölen Christopher McCandles(Into the Wild filmine konu olan genç) mitolojik anlamlar yüklenerek azizlik mertebesine çıkartılmıştır. Hâlbuki O’nun tek yaptığı paranın ve tüketimin körelttiği gerçek zevklere ve var oluşun anlamına bir nebze de olsa ulaşabilmekti. Sessiz yığınlar 33


bu konuda da kafa yormak yerine genci ya kutsal olarak göstermeyi ya da deli olarak adlandırmayı tercih etmişlerdir, çünkü bu her iki anlamda da onlara “eğlenceli bir gösteri” gibi gelmiştir.

34


Sanatçıların Yok Sayıldığı Ülkede “UPSD Yasa Tasarısı!” Bedri Baykam Geçen hafta başkanı olduğum UPSD(Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği) Türkiye Ulusal Komitesi olarak, Yönetim Kurulu üyelerimizle beraber bir basın toplantısı yaptık ve “Güzel Sanat Eserlerinin ve eser Sahiplerinin Desteklenmesi ve Korunması” hakkında oluşturduğumuz yasa taslağını kamuoyuna ve üyelerimize duyurduk. On aydır yasal danışmanımız Sn. Av. Hatice Doğan’la beraber sürdürdüğümüz bu çalışmayla, yıllardır fazlasıyla ihmal edilmiş, hatta yok sayılmış Plastik Sanatlar alanında süregelen boşluğu doldurmak ve sanatçıların sahipsiz olmadıklarını göstermek istedik. Bu taslak, tabii ki bir nihai yasa metni değil. Yalnız T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na, onun aracılığıyla tüm parlamentoya sunulan sanatçıların sesi. Doğal olarak bu taslak için, Ana Muhalefet Partisinden de destek isteyeceğiz. Peki, bizler saf ve ülkeyi tanımayan insanlar mıyız? Yani Atatürk ve İnönü’nün ölümünden sonra hiçbir devlet adamının sanata ciddi şekilde eğilmemiş olduğu, hala devletin tek modern sanat müzesi bile dikemediği Türkiye’de, sanatçıların bu yasa tasarısı taslağını ortaya koymuş olmaları, sanki her şeyi değiştirecek miydi? Geçen hafta hükümetin bankalara da duyurduğu “KOSGEB” tarafından destek verilecek işletmelerin sektörleri genelgesinde, bu uygulamanın “dışında” kalması gereken alanlar arasında, bakın neler yer aldı: “Sinema filmi, video yapım, çekim sonrası faaliyet ve gösterimi”, “Ses kaydı ve müzik yayıncılığı”,”Gösteri Sanatları ve onları destekleyici faaliyetler”,”Sanatsal yaratıcılık faaliyetleri ve sanatsal işletmeler” (!) İşte Türkiye böyle net çizgilerle “sanata destek vermeme”yi teminat altına(!)almaya çalışan bir ülke konumundayken, bu taslağın parlamentoda ne kadar şansı olabilir diye soruyor insan!Bunun da tek yanıtı var aslında: En uygun olmayan koşullarda bile, her şeyden önce adım atarken “niyet etmek” lazım. Peki, taslakta özetle neler var? Dört-beş ana başlığa ayırabiliriz aslında önerilenlerin ruhunu: 35


- Yurtdışında açılacak sergiler için sanatçıların masraflarının yarısının TC. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından karşılanması, tüm sanat eserlerinin yurtdışı giriş-çıkışlarının tarihi eser olmadıklarının kanıtlanmasıyla bu kategori dışında tamamen serbest bırakılması, her türlü bürokratik zorluğun terk edilmesi. - Genç sanatçılara çalışıp yaşayabilecekleri işlikler açılması, onlara bu ilk sanat yıllarında, sanat eseri karşılığı maddi destek verilmesi, onlarla ilgili ödüllü büyük sergiler düzenlenmesi ve ciddi tutarlar karşılığında bu yapıtların devlet koleksiyonuna alınması. - Gerek yaşlı ve desteğe gereksinimi olan sanatçılara, gerek tüm sanatçılara sosyal güvenlik sağlanması, yaşlı sanatçıların tahsis edilecek Sanatçı Konuk Evleri’nde kalabilmeleri, - Yeni yapılan her büyük kurumsal binada, bina değerinin yüzde 2’si oranında sanat eseri satın alınması ve bu eserlerin bir kurul tarafından belli üst kriterlerle saptanması… Tüm sanatçıları kapsayan ödüllü dev sergiler yapılması ve Devlet Sanat Koleksiyonu’nun ciddi ele alınması. - Piyasaya yapılan müdahalelerle sanatta KDV’nin indirilmesi, müzayede evlerinin sanatçıların değerleriyle tek yanlı ve keyfi olarak oynayamaması, sanatçıların ikinci el ve sonrası satışlardan yüzde 5 telif hakkı almaları, - Tüm kurulların oluşumunda, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, UPSD, Eleştirmenler Meslek Örgütü AICA, akademisyen ve küratörlerin beraberce yer alması ve böylece dengeli ve konuya hâkim, gerçek yetkili kişilerle tüm kararların alınması. Yasa Tasarısı Taslağı’nı hazırlarken, konuyu özellikle kısa ve anlaşılır tuttuk. Şimdi bu konunun takipçisi olmak herkesin görevi.

36


Chagall'ın Büyüleyici Dansı Ümran Bulut

Chagall, yaşamı resmeden ressam; şimdi Pera Müzesi’ne konuk oluyor. Mavileri, kırmızıları ve çok özgün paletiyle, özellikle baskıları ve desenleriyle rahatça izleyeceğimiz bir düzende bizimle. İki belgeselle desteklenen sunumda hep sevgiden, huzurdan bahsediyor. Aşka dair sohbet etmeyi yeğliyor. Kutsal kitap için resmettiklerini sergiliyor. La Fontaine ve Gogol ile buluşmalarını anlatıyor. Bir sanatçının bağımsızlığını ve öncülüğünü besleyen yeteneğinin enginliğini sergiliyor. Modern resimdeki yerini öğretiyor. Kandinsky 1912’de ‘Sanatta Tinsellik Üzerine’ adlı yapıtında sanatsal esinde iç dünyaların önemli bir yeri olduğunu kanıtlarken çağdaşı Chagall’ın resimlerine de gönderme yapmıştı. Zira Chagall resminin kurgusunu tamamen düşlerinden, hayallerinden oluşturmaktaydı. Neşeyi keşfettirmek için horozları mutlu mutlu öttürebiliyordu, etrafa çiçekleri saçmakta kendisini özgür hissediyordu. İnsanları kâh baş aşağı deviriyor, kâh birbirlerine sarıp sarmalıyordu. Olabildiğince özgündü, geleneksele karşıydı ve klasik resim kalıplarıyla oynuyordu.

37


Birthday 1915 Chagall(1887- 1985) uzun ömrü boyunca küçük yaşlarda giriştiği resim yapmayı hep sürdürmüş bir ressamdır. 20. yüzyılın içine doğmuş ancak bu dönemdeki ardı arkası kesilmeyen akımların etkisinde kalmamıştır. Yaşam ya da yaşantısı onun içtenlikle sunduklarıdır. İmgesel zenginliğini, renklerini yaşamın giziyle örtüştürdüğü yeni bir dilde kullanmıştır. Resimlerinin çok sevilmesi bundandır. Yineleyelim: Chagall hissettiklerinden yola çıkar; sevgili, huzurlu oluşunu ya da sıkıntısını anlatır. Sevincini hiç kaybetmez, adeta mutluluğu resmeder. Renkleri, hareketi, devrik ya da yer çekimine karşı yerleştirdikleriyle kendince oluşturduğu bir sembolizmi kullanmıştır Chagall. Okuduklarından da etkilenmiştir, inancından da. O halde Gogol’un Ölü Canlar’ı için yaptığı resimlerde Ruslara özgü ruhsallık içinde olup, Kutsal Kitap için gerçekleştirdiklerinde Yahudi halkın uğradığı zulme başkaldırmıştır. Savaşın vahşi bünyesinden, Yahudilerin paylarına düşeni en sarsıcı olaylarla yaşamalarından etkilenişini sayfa sayfa anlatmıştır. Duyduğu hüznün ya da 38


sevincin yoğunlukla anlatımcı araçlarla resmedilmesi Chagall’ın ne denli duyguların, düşselin, hayallerin etkisinde çalıştığını özellikle gerçeküstücü tavrını sergiler.

39


I and the Village 1911 40


Chagall’ı izlerken onunla birlikte gülüp, aşka yalvarıp, savaş acısına karşı beslediğiniz tiksindirici ve uyarıcı düşüncelerinizi tekrar güçlendireceksiniz. İnsana özgü zaaflardan hiç kopmadığınızdan onu samimi bulacaksınız. Seveceksiniz. Andre Breton’un vurguladığı gibi – yaşamı bir şiirsel dille içselleştirmesinden- etkilenip zaman zaman kalın siyah konturlarının üzerinden gidecek, zaman zaman çiçeklerin, bulutların yayılışıyla mekândan kopup başka diyarlara yollanacaksınız. Sergide Kudüs İsrail Müzesi’nden getirilen eserler Bella Chagall’ın Kitapları, Yanan Işıklar; İlk Karşılaşma, Yaşamım, Portreler, Chagall ve Sevgililer Teması, Kutsal Kitap İllüstrasyonları, La Fontaine Masalları ve Ölü Canlar başlıklarıyla sergilenmekte ve sanatçıyı iyice tanımayı kolaylaştırmaktalar. Bu büyülü havadan ayrılıp Beyoğlu’nda yürürken böylesine bir algılama acaba günümüzde de olabilir mi? diyorsunuz. Bence şu an düşünmeyin ve unutulmaz görüntüleri belleğinize yerleştirin. Zaman zaman dönersiniz, gerekebilir… Sergiyi 24 Ocak 2010’a kadar izleyebilirsiniz. İyi seyirler…

41


Bienali Eleştirmek Yasak mı? Bedri Baykam 11. İstanbul Bienali yine kentin kültürel hayatının çekim noktasını oluşturdu bu sonbahar. Sonuçta herhangi bir sosyal buluşmada “Bienali gezdin mi” sorusuna cevap verirken buna “hayır” demek, biraz “hor görülmeyi” beraberinde getireceği için, bu etkinliği zor da olsa gezmeye çalıştı birçok sanatsever. Bundan beş sene önce, küratörlük(tek seçici!) sistemini eleştirmek için bir sergimizde AKM’ ye 41 canlı koyun getirmiştim. Sanatçılara sorduğum soru şuydu: “Bunlar gibi, çobana muhtaç bir koyun mu olmak istersiniz, yoksa bağımsız bir sanatçı mı?” Olay ciddi polemik yaratmıştı. Bu sefer ise, İstanbul Bienali’ni Hırvatistanlı WHW üyesi dört kadın küratör düzenlemiş olduğu için bu “ekip işi” sayesinde, tek başına kimse öne çıkmadan olay kotarılabilirdi. Konu başlığı “İnsan Neyle Yaşar?” olan bu büyük buluşma, genellikle Balkanlar, Kafkasya ve (eski) Doğu Avrupa’nın yaşadığı geçmiş veya taze travmalara yoğunlaşan bir sergi olmuş. İstanbul’un “zamansızlık” krizlerinin ortasında, tek bir yere gitmek bile özveri isterken, biri büyük (Antrepo) diğerleri küçük (Tütün Deposu ve Feriköy eski Rum Okulu) üç mekâna yayılan bienali gezmek iyi zorlaşmış. Zamanla yarışan mütevazı insanlar, 40 ülkeden gelen 70 sanatçının işlerini hızla gezmek durumunda kalıyorlar. Çok az sayıda izleyici 15 ya da 30 dakikalık videoları baştan sona izlemeye girişebildi. Asılı diğer “iş”lerin önünden de genellikle yavaş yavaş yürüyerek geçiliyor. Bu arada gördükleri “sanat eserleri”nden de, samimi olarak çok etkilendiklerini sanmıyorum. Çünkü dünyada artık “Bienal Sanatı” diye adlandırılabilecek olgu, belirli “kod”lara uymak durumunda olan, fazla sürpriz taşımayan, küratörlerin disiplin anlayışı ile “terbiye edilmiş aslan misali steril bir sanat” görünümünde. Bu kodlar çerçevesinde, büyütülen HER fotoğraf, videosu çekilen HER düz konuşma ya da sokak, geniş bir projeksiyonla bir bienal duvarında belirdiği anda çok havalı duruyor. Bunların önünden resmigeçit yapan halk ise, bu parçalanmış hatta kristalize, hatta atomistik bilgi- estetik ve kavram 42


sağanağından nasibini alırken, anlayamadığı şeyler varsa- yanlış anladıkları hariç, genellikle çoğu- üzerindeki medya bombardımanının etkisiyle suçu mütevazı bir şekilde kendi üstlenip, “kendi çıplaklığımı ele vermeyeyim” diyerek, ziyaret turlarını hasbelkader sona erebilirse, “beğendiğini” söyleyerek işin içinden sıyrılabiliyor. *** Peki, Türkiye’ye bienal ne getiriyor? Bienal genel olarak, Türk sanat ortamı ile pek ilişkide değil ve bienale hep “dışarıdan” bakılıyor. Bienal, ünlü Türk sanatçılarından uzak durduğu gibi, genç kuşağın “yerleşmeye başlamış” kesimini bile “teğet” geçiyor! Ama şöyle yan faydaları var: Halk sanatla ilgileniyor ve o günlerde sanat ortamında herkes galerisinde özel bir şeyler gösterip duruyor. Bienalin ilk üç gününe yayılan partilerde, “önemli” ziyaretçilerle tanışmayı becerenler, onları kendi ortamlarına hasbelkader çekip “Avrupa’ya bir şans bileti” almış oluyorlar! Üretilen politik eserler, (1987’de “siyaset ve sanat karıştırılır mı” diye bienalde beni ayıplayanlar vardı!) yani neredeyse şimdilerde hepsi, “ulusalcı” ve “Kemalist” olmamak kaydıyla sergilerde bununabilirler. Hele Erken Özgen’inki gibi, “Ne Mutlu Türküm Diyene” deyişini aşağılıyorsa, özel vurguyu hak ederler. Bienalde ana tema, Doğu Avrupa’nın içindeki Sovyet baskısını ruhtan atabilme sendromlarına dönüşmüş. Bunun ötesinde mesela Doa Aly’nin “Harika Yürüyüşlü Kız”ının o nefis melodiyle uyumunu ve oyuncunun zarif, seksi ve yumuşak geçişlerini beğenirseniz, hemen kaçın çünkü “out” olursunuz. Çünkü günümüz, her anlama gelebilecek simgeler eşliğinde, beyin oyunlarıyla farklı okumalar tetikleyip, sanata “benzeyen” düz bienal sanatı üretmek, estetik aramak değil! Sorun şu: Ortada, içeriksiz haber-övgü yazıları dışında, olayı kuşbakışı siyasi, sosyal ve kültürel olarak sorgulayan “eleştirmen” yok. Biri hariç. O da çeyrek asır önceden çıkıp geldi: Emin Çetin Girgin’in önemli ve özgür bienal eleştirilerini okuyun. http://emincetingirgin.blogspot.com

43


Son not: Feriköy Rum Okulu’nu gezerken, “çok çekici” bulduğum bir işe tam “giriyordum” ki, kolumdan çekip durdurdular. Meğer orası, bekçi dairesinin kapısıymış…

44


Yunuslar Havuzlarda Hiç Memnun Değil Mete Kızık Bir yaz sezonunu daha geride bıraktık... Yorgunluklarımızı, heyecanlarımızı, gülümseten anılarımızı, ılıktan sıcağa onlarca yaşanmışlıkları belleğimizin küfesine koyduk... Dönüş vakti gelip çattığında belki de çocukluk dönemlerimizin şarkısını anımsadık: “Evli evine, evi olmayan...” Yolcular ve seyyahlar hariç adeta “iş başı” yaptık olağan yaşantımıza... Özgürlüklerin değerini bir kez daha tattık... Ancak esaret altında yaşamlarını sürdürmek zorunda kalan yunuslar ne olacak? Yunus kelimesinin kökeni latince Delphys'ten geliyor. “Ana rahmi” demek. Buna göre yunus, denizin doğuran bedeni, her şeyin başlangıcı anlamı taşıyor. İnsanlarla kurduğu dostluk birçok efsanelere konu olmuş. Örneğin baba ocağı Güllük'ün simgesi de yunus. Köyün en güzel çocuğu Herminas'ın Ege sularının dibinde çürümesine karşı çıkar, kıyıya çıkartır onu. Ancak karada soluksuz kalır ve can verir dostluk için... Ağız yapısından dolayı gülümsüyor görünüyorlar. Ancak onların insanlarla barış içinde bir arada yaşama yeteneği nedeniyle ne yazık ki son yıllarda hayvan haklarının sıkça ihlal edildiği ülkelerde, bir meta aracı olarak görülüyor ve sömürülüyorlar. AKP iktidarı döneminde, Bern anlaşmaları göz ardı edilerek verilen izinlerle mantar gibi türeyen yabancı şirketler yunus gösteri, yüzme ve “terapi” merkezleri açıyor. Tesislerin reklamını da sözüm ona birkaç bilim insanı ve lüks terapi otellerinde bahşişlenen kiralık kalemler yapıyor... Özgürlükten tutsaklığa

45


Yunuslar, özellikle de gösteri ve terapilerde kullanılan Afalinalar, aile hayatını seven, birlikte avlanan, diğer memeli akrabalarına ve hemcinslerine de ölümcül darbelerde bulunabilen, saldırgan olabilen, büyük ve güçlü memeliler gurubundan. Çocukluk dönemimizin “Flipper” dizisi, yunusların havuzlardaki tutsaklığı sonucu tehlikeli olmaya başladığı ve strese girdiği için bitmemiş miydi? Bu sevimli canlılar yüksek teknoloji silahlarla çalınıyor, ailelerinden koparılıyor. Avlanmaları sürecinde bazıları şoka giriyor, travmadan ölüyor. Uygun özelliklere sahip olmayanları doğal ortamlarına geri atıldığında geçirdikleri şok ve ciğerlerine su dolması nedeniyle yaşamlarını kaybediyor. Ailenin diğer fertlerinin üzüntüleri de ayrı bir vicdansızlık. Yakalanmalarının ardından aşırı ısınma ve uzun süre su dışında kalmalarından ötürü iç organları zarar görüyor. Para ve meta için sömürülmeleri stres ve eziyet dolu bir yolculuklarla başlıyor… Yaşamayı başarabilenlerin yüzde 53’ü üç ay içinde zatürree, ülser, bağırsak hastalıkları ve klor zehirlenmesi, stres gibi başka nedenlerle ölüyor. Ayrıca, havuzların sağlıksız ortamı davranış bozukluklarına ve üreme sorunlarına da yol açıyor. Onlara havuzlarda ölü balık veriliyor. Oysa doğal yaşamlarında hiç tanımadıkları bir yöntemdir bu. Bu beslenme yöntemini kabullenmeleri kolay olmuyor. Uzun süre direniyor, ölü balıkları kusuyorlar... Bu kadar da değil ızdırapları... Yunuslar özellikle avlanırken çevrelerine yüksek frekansta sesler yayıyor. Yankı yardımıyla cisimlerin büyüklüğünü, şeklini, hızını, yerini saptıyorlar. Havuzlarda bu ortamları da yok. Sonarlarını kullanamamalarının yanı sıra sürekli su ve soğutma pompalarının sesini dinlemek zorunda kalıyorlar. Denizlerin gezgin ve hızlı yüzücülerinin bu özelliklerini havuzlarda yaşaması olanaksız. Üstelik havuzların derinliği ne ki... Zararlı güneş ışıkları ve aşırı sıcaktan da rahatsız oluyorlar. 46


93 devlet, 120 resmi kuruluş ve 850'yi aşkın sivil toplum örgütünü birleştiren Doğa ve Doğal Kaynakların Korunması İçin Uluslararası Birlik (IUCN) raporunda yunusların avlanmaları ve ticareti “hassas” durum olarak sınıflandırılıyor. Buna karşın yunusların katliamları ve esaretlerini dehşet içinde izliyoruz. Japonya, İzlanda, Kanada özellikle bu canlıların baş katliamcısı. Vahşete karşı uluslararası yaptırımlar uygulan(a)mıyor. Anlaşma ve sözleşmeler gözümüzün önünde hiçe sayılıyor. Üstelik Japonya'dan ülkemize 12 yunus, kölelik ve işkence yaşantısı için ihraç ediliyor… Manzara bununla da sınırlı değil... Bazı tur şirketleri yunuslarla yüzmeyi ve dalmayı cazip gale getiriyor. Müşterilerini yunusların bulunduğunu saptadıkları ortamlara götürüyorlar. Oysa o süreçte beslenmeleri, dinlenmeleri gerekiyor sevimli canlıların. Bu durumdan rahatsız olup yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalıyor, strese giriyor, ultrasal yetenekleri köreliyor... Karşı sesler artıyor. Soylarını tehdit eden ticaretin kaygı verici boyutlara ulaşmasıyla dayanışma çığlıkları da yükselmeye başladı. 5 ülkeden 8 sivil toplum kuruluşu Avrupa Birliği, İsviçre ve Türk hükümetlerinden yunus ve balina ticaretini, yeni havuzların yapımını bir an önce durdurmasını isteyen imza kampanyası başlattı. Türkiye’de kampanyanın öncülüğünü Su Altı Derneği (SAD) Deniz Memelileri Araştırma Grubu sözcüsü Biyolog Özgür Keşaplı Didrickson yapıyor. Keşaplı'nın görüşleri şöyle: “Gösteriye zorlanan yunusları izleyen çocuklar aslında sevgi ve saygı duymayı öğrenmek yerine doğa sömürüsünün alkışlanabilirliğini öğreniyor. Havuzlardaki yunuslar doğal olmayan davranışlara zorlanırken onları alkışlayan çocukların gelecekte çevreye saygılı ve doğanın sömürüsüne karşı duracak bireyler olabileceklerini söylemek mümkün mü? Havuzlara gitmeme hakkımızı kullanalım. Havuzlarda yunus ölümleri yüksek olduğu için denizlerden yeni yunuslar çalınıyor. Yunus havuzları birçok ülkede yasaklanmış durumda. Onları gerçekten seven insanların gülümsemelerinin

47


ardındakileri düşünmeleri, korumak adına çok önemli. Gelin hepimiz bu havuzlara gitmeme hakkımızı kullanalım. Bir imza da siz atın.” Evet, vahşete karşı yükselen sesler böyle. Bu konuda 1 milyon hedefli imza kampanyası www.sad.org.tr sitesinde sizleri de bekliyor.

48


“Türk mü, Türkiyeli mi?” Kıskacında Atatürk’ü Yeniden Anlamak Pınar Avcı Neredeyse 2004’ten beri iktidar eliyle ince ince işlenen bir konu, “Türkiyeli” meselesi, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un İstanbul’daki konuşmasında dile getirdiği “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözleriyle kimilerince yeni bir boyuta taşındı. Sanki medyada sıklıkla duyar olduğumuz Türkiyeli söylemi, devletin resmi ideolojisinin bir temsilcisi olan asker tarafından da benimsenmiş gibi bir yanılsama yaratılarak yapay zafer nidaları atıldı. Genelkurmay Başkanının bu açıklamasının çözüme giden yolda önemli bir adım olduğunun altı çizildi; kimi medya unsurları ve halk kesimlerince bu durum AKP iktidarının bir başarısı olarak lanse edildi. Oysaki Türklüğü bir üst kimlik olarak görmek ve buna karşıt olarak alt kimliklerin de varlığını kabul etmek ve Atatürkçü bakışın aksine Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan halkı Türk yerine Türkiyeli olarak addetmek herhangi bir çözüme giden bir yol olmaktan çok, yapay ayrımlarla kaotik durumlara neden olacak ciddi bir sorunsaldır.

49


Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni altı temel ilke üzerine inşa etmiştir. Bunlardan belki de en takdire şayan olanı; Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan tebaa/kulluk anlayışını yıkarak yerine vatandaşlık esasına dayanan bir millet yaratmasını sağlayan milliyetçilik ilkesidir. Atatürk’ün kendi sözleriyle bu ilke altında Türklüğün tanımına bakacak olursak, bugün gündemi meşgul eden ilgili tartışmanın ne derece anlamsız ve Atatürk’ü anlamaktan uzak olduğunu kolaylıkla görebiliriz. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir(1930)”. Demiştir. Bu millet, “Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trakyalı her bir soyun evlatları ve aynı cevherin damarlarıdır (1923)”. Atatürk’e göre, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk toplumudur. Bu toplumun fertleri ne kadar Türk kültürü ile dolu olursa, o topluma dayanan Cumhuriyet de, o kadar kuvvetli olur(1923)”. Sadece bu sözlerde bile görülmektedir ki, milliyetçilik, Türk milletinin siyasal, sosyal ve kültürel bağlamda varoluş gerekçesini ortaya koyan ilkedir. Bu ilkenin sabote edilmesi Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğünü sabote etmekle eş değerdir. Atatürk, milliyetçilik ilkesiyle amaçsız ve kendini tanımlamaktan aciz bir yığından soylu ve sağlam bağlarla birbirine kenetli bir halk yaratmıştır. Atatürk’ün milliyetçiliği ne kimilerinin iddia ettiği gibi kafatasçıdır ne de ayrımcı; aksine hangi kandan hangi topraktan hangi dilden dinden olursa olsun, Türkiye’de yaşamayı seçmiş ve kendini Türk olarak tanımlayan herkesi kucaklayan, içine alan ve tüm farklılıkları pozitif ayrımcılığa dahi izin vermeyecek şekilde bünyesinde eriten, herkese eşit ve adil bir mesafeden yaklaşan bir milliyetçiliktir. Onun millet ve milliyetçilik tanımı; barışperver, ulusun yaşam ve kaderine yön çizebilme temel hakkını gözeten kültürel bir milliyetçilik tanımıdır. Bu tanımdır ki, çok farklı karakter ve yapıdaki yığınlardan tek bir millet yaratabilmiş ve tek bir bayrak tek bir ülkü altında bugüne kadar varlığını korumasını sağlayabilmiştir. Atatürk’ün 50


milliyetçiliğe ait görüşleri ülkücü olduğu kadar da akılcıdır; mantıksız düşmanlıkları reddeder ve karşılıklı yaşam haklarına saygı duyulduğu sürece her milletin varlığının korunması gerektiğini söyler. Atatürk milliyetçiliği bölücü değil, dayanışmacıdır. Atatürk, Türk milletinin birbiriyle dayanışma içerisinde el ele ve bir bütün halinde gelişmesini öngörür ki; o bütün Lazıyla, Çerkeziyle, Ermenisiyle, Kürdüyle, Türküyle her kökenden insanı kapsayan bir bütündür ve ancak o bütün korunduğu sürece tarihte Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin varlığı devam edecektir. Bugüne kadar hiçbir milletin kendi içinde bölünerek daha büyük bir millet var edemediği düşünülecek olursa dayanışmanın gücü ve önemi daha net anlaşılacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk, 1933’te, tarihe düştüğü notlardan biri olan Onuncu Yıl Nutku’nu sonlandırırken “Ne mutlu Türküm Diyene!” ifadesini kullanır. Atatürkçü ideolojiden, onun ilkelerinden, devrimlerinden, gelecek nesillerden beklentilerinden 51


kısacası hiçbir şeyinden derinlemesine haberi olmayan biri bile bu sözün anlamını düşünerek, bugün yaratılmaya çalışılan ayrımın ne derece suni ve tehlikeli olduğunu kolaylıkla fark edebilir. Ancak ne yazık ki, kimi kitle iletişim araçlarınca yoğun şekilde manipüle edilen ve ‘biz sizin yerinize düşünür yorumlarız’ mantığıyla her tür akıl yürütmeden uzak kılınan (Habermascı bakışla özel alanı dahi kolonileştirilen) kitleler, bugün bu sözü modası geçmiş elitist ve kafatasçı bir milliyetçilik fikrinin nişanı olarak kabul etme eğilimdedir. Oysa dikkatli bir bakış fark edecektir ki, Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene!” demektedir : “Ne mutlu Türk Olana ya da Türk doğana!” değil... Tarih potasında kaynaşmış, birbirine duygusal ve amaçsal bağlarla bağlanmış ve yoktan bir millet yaratarak onu bugünlere taşımış insanlara “Türkiye halkları” diye seslenmek ne Atatürkçü düşünceyle bağdaşır, ne de ulusal varlığımıza ve geleceğimize pozitif bir katkı yaratır. Türkiye halkları ya da Türkiyeli sözcükleri sadece söylemde bir tercih meselesinin sonucu değildir; aksine, daha büyük ve yurtsever hiçbir çıkarla bağdaştırılamayacak kötücül bir planın duyarsızlaştırma yoluyla kitlelere dayatılan tezahürüdür.

52


Geçmişe Müebbet..(2)* Abdullah Rıdvan Can Olayın şokunu atamamıştı üzerinden. Ama artık burada daha fazla oyalanmamalıydı. Gözündeki yaşları eğreti bir biçimde sildi. Çantasını yerden aldı ve yürümeye başladı. Ardından bir dolu insan ona, acınası haline, bakıp “vah”lar “tüh”ler çekerek gidişini izliyordu. Şahin nasıl da böyle olmuştu ki? Bir gecede devletler yıkılıyordu. Onun dirliği, onun devleti de yirmi yıl önce bir eylül gecesi yıkılmıştı. İnsanoğlu temkinli olmalıydı. Şahin tecrübe adına anılacak bir örnekti. Böyle allak bullak bir halde yürürken herkesin gönlünden geçen şey aynıydı: peki ya şimdi ne yapacaktı Şahin? Yoksa burada mı kalacaktı? Evin bahçesinden içeri girdi. Harabe olmuştu yan yana iki kerpiç evleri. Şahin “nasıl olur da o kadar maldan sadece bir bahçeye sıkıştırılmış bu iki kerpiç yapı kalır” diye düşünüyordu. Sonra bahçenin ortasına geldi üzerindeki elbiseleri kapıdan geçerken tozlandığı için silkti. Sonra etrafa bakındı. Gözleri dolmuştu. Hayatı vakitsiz bir borana uğramıştı. Gençliği harap olmuş bütün varlığını anasını babasını abisini hem de kendi elleriyle öldürerek kaybetmişti. Bunca fikir girdabında siluetler halinde bir bir yaşadıkları geçerken gözünün önünden bir ses duydu. Ağır adımlarla sesin geldiği bahçelerinin kerpiç duvarına doğru yanaştı. Kafasını duvardan uzattı. Yoldan iki kişi geçiyordu. Ancak birinin tekerlekli sandalyede olması şaşırtmıştı onu. Gözden kaybolana kadar bu ikisinin kim olduğunu çözmeye çalıştı. Gözden kaybolmuşlardı ama Şahin tanıyamamıştı. Geri döndü bahçeye. Yıkıntıların arasında bahçenin ortasına doğru yürüdü. Burayı iyi bir düzeltmesi lazımdı. Oturulacak yeri kalmamıştı. Zaten yavaş yavaş serinliyordu havalar. Evsiz barksız olunmazdı. Kimseye el açmamalı kimsenin yanına gitmemeliydi. Kafasında bahçe düzeni için birkaç plan kurarak oradan ayrıldı. Muhtara yani yıllardır buranın muhtarlığını yapan babasından makamı devralan muhtara gidecekti. Dilenmek için değil borç için… Bahçe kapısında beklemesini söylemişti kâhya. Bekledi Şahin. Bir süre sonra kâhya memnuniyetsiz bir tavırla el işareti yaptı Şahin‘e. Şahin‘i iki kilo buğday dilenmeye gelen elleri ayakları tutan gençlerle mi karıştırmıştı ki böyle bir hareket yapmıştı? Şahin dik duruşunu hiç bozmadan bahçede ilerlemeye başladı. Muhtar yazın son zamanlarının keyfini otları sararmış hamağının altında sürüyordu. Şahin eğilip muhtarın elini öpmeliydi. Muhtar kılıfı giymiş ağanın yani… Eğilmedi Şahin. Kâhya kaş göz işareti yapacak oldu muhtar onu yüz 53


ifadesiyle susturdu. Şahin‘e karşısındaki minderi işaret etti muhtar. Şahin oturmadı. Sadece birkaç bir şey deyip gideceğini söyledi. Muhtar o ara önüne gelen tepsiyi işaret ederek aç olup olmadığını sordu. Şahin kendine bir miktar borç verip veremeyeceğini sordu. Muhtar önce tebessüm etti. Sonra kendisinde hibe edilecek paranın olmadığını dişiyle tırnağıyla kazandığını öyle her önüne gelene vermediğini söyledi. Şahin sinirlenmişti. Dilenmeye gelmediğini elinin ayağının tuttuğunu söyledi. Muhtar da eğer öyleyse gidip çalışmasını sağdan soldan dilenmemesini söyledi. Şahin sert bir hamleyle hamağın sararmış dalını kopardı ve gönlüne düşen her hevesin bu dal gibi son deminde olduğunda düşmesini diledi ve ardına bakmadan çıktı gitti. Muhtar ardında kalakalmıştı. Şahin ne demek istemişti öyle gönlüne düşen her hevesin bu dal gibi son deminde düşmesi… Muhtar biraz düşündü ama anlam getiremedi. Sonra o vurdumduymaz o alaycı tavrıyla Şahin için tepsiye konan tabağın hangisi olduğunu sordu. Sonra da kendine geleni değil de Şahin‘e gelen tabağı yedi. Hep mi böyleydi acaba hep mi kendi rızkına razı olmayıp başkalarının önünden çalardı? Hep böyleydi! *SÜRECEK

54


Düş Özben Berkün Köşeyi dönüp, karanlık sokağa girdiğinde saatine baktı adam. Gece yarısı olmak üzereydi ama onu uyanık bulacağından emin, rahat adımlarla yürüyordu. Birkaç kadeh bitirip, hayatlarının merkezine oturttukları, uğrunda çırpındıkları her şeyle dalga geçip, kıkırdayacaklardı. Yüzün her bir yanına dağılmış, kontrolsüz gülücüklerin arasından fırlayacak hiçbir cümlede, aklın parmak izi olmayacaktı. Belirli zaman aralıklarıyla sınırlı değildi görüşmeleri, haftada bir, günaşırı, ayda bir, yılda bir, hiç önemi yoktu. Bir gün önceden birbirlerine haber vermeleri yeterdi. Bir an sabah çekeceği baş ağrısıyla işe gitmek geçti aklından. Hiç yapmadığı şey değildi. Son görüşmelerinin üzerinden bir yıldan fazla bir zaman geçmişti. Ağrı şakaklarında yoğunlaşırken, ertesi gün, her şey nasıl olsa uğruna çırpınılacak kadar anlam kazandığında, nasıl sabahladığını gülümseyerek anacaktı. Ne de olsa onu, sorularını, sorunlarını çok özlemişti. Meraklı gözlerle durmadan soran kız, kocaman kadın olmuştu şimdi. Yanında yürüyen yaşlı çiftin bakışlarına aldırmadan, gülerek yürümeye devam ediyordu adam. Binanın aynalı kapısında, gülümseyen yüzünü gördüğünde dudakları biraz daha yaklaştı kulaklarına. Zile bastı. Kapı açılmamıştı. Birkaç saniye bekledikten sonra tekrar bastı zile. Geleceğini biliyordu, herhangi bir yere gitmeyeceği kesindi de, nerdeydi? Yavaş yavaş gülümseme siliniyordu yüzünden. Saatine baktı. Tam tekrar basacaktı ki zile, binanın birkaç metre ötesinde toplanan birkaç insana ilişti gözü. Kalabalığa doğru yaklaştı. Dostu orada, üzerinde kışlık pijamalar kaldırımın kenarında yatıyordu. Soğuktan dizlerini çenesine büzüştürmüş, ayakları çıplak, toz toprak dinlemeden yatıyordu orada. Ne yapacağını şaşırdı. Uyandırmaya çalışan genç adamı kenara çekip, diz çöktü yanına. Alkolle yıkanmış gibi kokuyordu kadın, tüm kokuyu hissetti genzinde. Yürüyebilecek kadar kendisine gelebilsin diye sarstı, ama yararı olmadı. Arkasında duran insanlara “Tamam bir şey yok arkadaşıyım gidebilirsiniz “ dedi ama bir türlü kendine gelemiyordu kadın. Ayak bileklerini tuttu, buz gibiydi. Dizlerini bükebileceği biçimde uzatmaya çalıştı ki kucaklayabilsin. Çok üşüdüğü o kadar belliydi ki ayıramıyordu dizlerini çenesinden kadın, kilitlenmiş hareketsiz yatıyordu. Sonunda yanında bekleyen çocuktan yardım alarak kucaklayabildi. 55


Pijamanın cebinde şangırdayan anahtarları aldırdı çocuğa. Çocuk önde, kucağında kadın telaşla yürüyorlardı. Kadından gelen kokudan midesi bulanmaya başlamıştı. Belli ki kusmuştu, pijamasının üzerinde lekeler vardı. Ne zaman başlamıştı içmeye… Neden orda yatıyordu? Ne olmuştu? Kafası karmakarışık, kokudan midesi bulana bulana soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu adam. Soldaki binanın kapısını açıp, ikinci kata çıkmasını söyledi çocuğa. Çocuk da şaşkın kendisine söyleneni yapıyordu. Merdivenleri alelacele çıkarlarken, kadının kafası tırabzanlara çarptı. İçinden “Beter ol” diye bağırmak geliyordu adamın ama yine de korkmuştu. Çarpmayla beraber ayılmaya başlamıştı kadın. Bir iki kelime çıktı ağzından ama ne çocuk ne adam hiçbir şey anlamadı. Kapıyı gösterdi çocuğa adam. Çocuk kilidi açarken kadın kafasını tutmuş: “Yavaş yavaş” diye bağırıyordu. “Tamam, yavaş yavaş öldüreceğim seni” dedi adam. Çocuğa teşekkür edip içeri girdi. Salona girdiğinde gözlerine inanamadı. Kadın ne kadar pisse, salon o kadar temizdi. Koltuğun yanında duran bir sürü şişe hariç, hiçbir yayıntı yoktu ortalıkta. Koltuğun üzerine bıraktı kadını. Söyleniyordu bir şeyler ama hala kendinde değildi kadın. “Nereye kustu ki” diye geçirdi içinden. Pijamalarını çıkarıyordu kadının, koku dayanılacak gibi değildi. “Sus artık sus geveleme ne dediğin anlaşılmıyor bile ne içtin ki bu kadar!” diye bağırıyordu kadına. Titremeye başlamıştı kadın. Kim bilir ne kadar yatmıştı soğuk kaldırımların üzerinde. Elindeki kirli pijamalarla banyoya girdi. Pijamaları bırakıp şofbeni yaktı. Kahve yapmak için mutfağa gitti. Kahveyi hazırlarken sinirden elleri titriyordu. “ Saat gece yarısını geçmiş, şubat soğuğunda ne işin var kaldırımda! Ama sarhoşun mektubu okunmaz tabi, dua et biri bir şey yapmamış!” Elinde kahveyle mutfaktan çıkarken, kadının duvara tutunarak banyoya girdiğini gördü. “Bekle geri zekâlı şunu iç su biraz ısınsın!” Umursamadı kadın, adam banyo kapısına geldiğinde küvetin kenarında çamaşırlarını çıkarıyordu. Musluğa uzanırken sendeledi çarptı küvetin kenarına. Tekrar uzandı. Musluğu açıp girdi küvetin içine. Yalnızmışçasına uzandı. Elinde kahve fincanı hareketsizce izliyordu adam. İlk defa çıplak görüyordu onu. Çok zayıflamış ama hala çok güzel diye geçirdi içinden. İncecik bileğini sarkıttı küvetten dışarı, kafasını yasladı kenarına. Islak ve boş gözlerle bakıyordu adamın suratına: “Yalnız öleceğim ben…” derken sağ gözünden bir yaş süzüldü. Adama bakmaya devam ediyordu. Küvette kalan elini fayansa vurmaya başladı. “Bak evimde duyabileceğim tek ses, işte kendi çıkardığım ses.” Ne diyeceğini 56


bilemedi adam. Gözlerini kırpmıyordu kadın, sadece ince ince yaşlar boşalıyordu yanaklarından. Bağırmıyordu, hıçkırmıyordu. Fincanı lavabonun kenarına bıraktı adam. Salona gidip, bir sandalye aldı. Küvetin kenarına koydu sandalyeyi. “Bu mu derdin, bu saçmalığı mı çıkardın şimdi ortaya?” diye sordu otururken.

“Yalnızca aşkın sözünün geçtiği, tutkunun, kaybetme korkusunun, heyecanın, umudun mutluluğun ya da aşkla ilgili birçok şeyin işte karşılıklı yaşandığı bir ilişki imkânsız mı?” Adama çevirmemişti bakışlarını, hala kapıya doğru bakıyordu kadın. Dilindeki pelteklik geçiyordu yavaş yavaş. “Karşılık?” diye sordu adam. Hafif bir gülümseme belirdi yüzünde kadının: Sen bir kadına âşıksın o da sana âşık bu işte. Sen imkânsız olduğuna inanıyor musun? Hayır İyi sorun ne o zaman? Herkes bunu ister. Âşık olduğun insana cennetini mi sunarsın cehennemini mi? Ne biçim sorular bunlar cevaplarını bilmiyor musun? Âşık olduğum kadına tabi ki cennetimi sunarım. - Âşık olduğun kadın o zaman, sana âşıksa cennetini mi sunar cehennemini mi? - Kes artık saçmalamayı sen cennetini sunmuyor musun? - Sunuyorum ama bana sunulan hep Araf... Cennetlerim anlık, cehennem için dua eder hale geliyorum… Sen Araf’ta bekletilmenin ne demek olduğunu biliyor musun, ruhun nasıl sıkıştığını, sen sana Araf sunulduğunda, sunanın aşkına inanır mısın? Aşk şiirdeki gibi değil midir: “Her şey birdenbire oldu. Kız birdenbire oğlan birden bire. Yollar, kediler, insanlar… Aşk birden bire oldu.” Bu değimlidir âşık olmak? Araf bunun neresinde bana anlatır mısın? Şimdi bana şunun cevabını ver; neden âşık olmadığın bir kadın güzel diye, hissettiğini bile bile, incinebileceğini hiç düşünmeden elini tutarsın, ona dokunursun? Güzel kadınların ruhları beton mudur? Bedenleri anlık nesne, hissettikleri saman alevi midir? Beş parmağın beşi bir midir? Bir insana her şeyden önce yalnızca insan olduğu için değer vermiyor muyuz, incinmemelerine özen göstermiyor muyuz? Betonda derin çatlaklar vardı. Kapanmaya başlamıştı yavaş yavaş. Sonra her şey birdenbire oldu. İnce bir keskiyle -

57


-

-

tekrar oyuldular. Yanaklarımdan tozları akıyor becerebiliyorsan topla hadi kapat onları… Önceki yavaş yavaş kapanıyorduysa bu da kapanacak. Belki bir sonraki, öncekinin üzerinden geçmeyecekte, yeni yaralar açacak. Ya da bir bakmışsın bir gün inandığın her şey hayatında. Sen her seferde, her başladığında söylemiyor musun “Canım da yanabilir olsun bu da bu meretin bir parçası” diye. Demek ki tahammül edemiyorum artık… Tamam, tahammül edemediğin noktada bırakmıyor musun zaten, bırak. Bıraktım zaten Araf’ta değilim ve hiçbir şey istemiyorum. O zaman düşünmeyi de bırak.

Solundaki fayansa doğru döndü kadın. Adamın gölgesi vuruyordu fayansa. Kısacık kesilmiş dik saçlarının arasından seçiliyordu ışık. Elini uzattı kadın gölgeye: - Saçlarının arasında yıldız var… İşaret parmağını bastırdı yansıyan ışığa: - Ama ben söndürdüm onu. Gülüyordu adam: - Gelirken kocaman bir kadın olduğunu düşünüyordum. Eline uzandı kadının. İşaret parmağını hafifçe fayansa yansıyan ışığın altına kaydırdı: - Bak şimdi o yıldız parmağının ucunda. Beraber gülüyorlardı şimdi. Adamın bıraktığı eliyle yanaklarını sildi. Başıyla kapının arkasında aslılı havluyu işaret etti adama ayağa kalkarken. Havluya sarınırken hala gülüyordu kadın: 58


- O zaman ben bir daha aşık olacağım ve bir bakmışım o da bana aşık… - Buradan bakınca pekte yalnız ölecek gibi görünmüyorsun. Hafif gülümsüyordu şimdi adam. İğneler gibi mi söylemişti, dalga mı geçiyordu yoksa söyleyişinde hiçbir ima yok muydu anlayamamıştı kadın. Şaşkın gözlerle baktı: - Neden böyle söyledin şimdi? Gülüş büyüdü yüzünde adamın: - İnancın var. Tabi biraz masalvari olsa da. - Bir yerlerde yaşayan aşk dolu, tutku dolu, masalvari inançları olan bir adam olamaz mı? İnanmayayım mı yani? - -Soren Kierkegaard; “Mükemmel aşk, insanın kendisini mutsuz edecek kişiyi sevmesidir.” diyor. Belki de mutlu olmak için, mutsuz etmeyi denemelisin. Acı vermelisin biraz, uzak olmalı, hislerini belli etmemelisin. Ki biliyorsun bu oyun böyle oynanır. Oyunu yıllardır kendim olacağım, dürüst olacağım diye kuraldışı oynayan sensin. Suları sıçrata sıçrata çıkıyordu küvetten kadın, kaymasın diye elini tuttu adam. Bir iki saniye adama baktıktan sonra sertçe çevirdi kadın başını. Odasına yürümeye başladı. Adam bu bakışı çok iyi biliyordu. Gülmeye başladı tekrar kadını takip ederken: - Niye kızıyorsun ki? Doğruyu söylüyorum biliyorsun. - Şu klişe stratejinin bana hatırlattığı tek şey, Bukowski’nin “Kadınlarla erkeklerin birbirlerine ettikleri, insanın idrak gücünü aşıyor” sözü. İki insan birbirine âşık olduktan sonra ne gereği var? İnsana, yalnızca insan olduğu için değer verebilmekten, incitmemekten bahsettim ben değil mi? Niçin incitiyorum, mutsuz ediyorum ve bunu bilerek yapıyorum insan olduğum için mi? Ha bir de beni daha çok sevsin diye ne güzel! Hiç halim yok şu yatağın kenarına otur, ben de önüne oturayım şu saçlarımı tara ne olur. Bir daha da büyüyemedim diye de laf söyleme bana. Baksana senin de benden aşağı kalır yanın yok. Hala oyunlardan bahsediyorsun. Ayrıca, Kierkegaard aşkı değil, acısını seviyormuş belli ki. Kendisini sevmediği de apaçık ortada. Ben kendimi seviyorum. - Evet, bu yüzden şubat soğuğunda kaldırımda sızıyorsun. - Oraya nasıl gittiğimi hatırlamıyorum bile. Biraz fazla içmişim o kadar. Kendini sevmeyen insan başkasını hiç sevemez. Eğer kendimi 59


sevmeseydim aşksızlığı hazmeder, Araf’ta kalırdım… Hem soğuk kaldırımda sızmayı, oyun oynamaya tercih ederim. Fırçayı saçlarında gezdirirken kadının, saatine baktı adam: - Al bakalım fırçanı. Kalk yat hadi uyu biraz. İşe gitmem lazım. Omzunun üzerinden uzanan fırçayı aldı kadın. Sol tarafında duran komodinin üzerine bıraktı. Adamın dizine tutunarak kalktı yerden. Yanına oturdu adamın. İşaret parmağı burnuyla dudaklarının arasında halıya odaklanmış düşünüyordu. Ayağa kalktı adam elyaf yorganı açtı:

- Hadi bırak düşünmeyi gir şu yatağa. Üzerindeki havluyu yere fırlattı kadın. Hırçın bir çocuk gibi girdi yatağa. Ensesine kadar çekti yorganı. “Çok üşüdün bak. Tamam, oda sıcak ama istersen bir şeyler giy üzerine. Bu kadar zaman da ıslak havluyla oturdun” dedi adam. Başucunda duran adama doğru çevirdi başını; “Üşümüyorum. İyi böyle sağol” dedi gülümserken. Yatağın kenarına oturdu adam:

- Eğer bir sonraki hayal kırıklığında ki, masalvari inançları olan bir adamı çok zor bulabileceğin için, tekrar hayal kırıklığı yaşama ihtimalin yüksek, kendini kaybedecek kadar içip, çatıya falan çıkarsan ve ben seni orda bulursam hiç acımam iterim aşağıya. Ne kemik kalır ne beton haberin olsun. Hışımla yanındaki yastığı aldı kadın, ayağa fırladı adam, gülüyordu ikisi de:

- Hem inan diyorsun, hem inancımı sarsmaya çalışıyorsun! Git artık işine! Hani geç kalıyordun!

60


Çoktan kapıya gitmiş olan adam arkasına döndü:

- Niye fırlatmadın yastığı? - Değişiklik olsun diye. Elindeki yastığa sarılıp, tekrar yattı kadın. “Her şey için teşekkür ederim yine gel. Daha iyi bulacağından emin olabilirsin” dedi. “Tamam, uyu biraz görüşürüz sonra” dedi adam. Binadan çıktığında is kokusunu içine çekti adam. Ayaklarına bakıyordu yürürken. Bitkindi. Kadınlarla erkeklerin, birbirlerine ettikleri insanın idrak gücünü aşıyor. Doğru diye düşündü içinden. Umarım “Aşk dolu, tutku dolu masalvari inançları olan bir adam” vardır dedi gülümseyerek.

Tozlarıyla ıslatırken kadın yastığını; “Aşk dolu, tutku dolu, masalvari inançları olan bir adam var” diyordu içinden.

61


Kasım Ayı Laneti 2 Cem Göksoy Yavaş ve ağır adımlı ayak sesleri yankınlaşarak sahibiyle birlikte yanımıza geldi. Bu gelen Doğan’ dı ve yerde çömelmiş, durmadan birşeyler çizen şeye bakıyordu. Ağzındaki kürdandan anladığım kadarıyla yeni yemek yemişti ve hazmetmekte de biraz zorluk çekiyor gibiydi. Sanırım Zifir’in sadece yalancı, dikkat çekmek isteyen bir veletten başka bir şey olmadığını düşünüyordu. Ağızındaki kürdanı yere tükürüp: “Eee? Velet öt bakalım, bu kadar yolu senin birşeyler çizişini izlemek için gelmedim.” dedi. Sanki ters bir lafında, direkt çocuğu dövecek gibiydi. Çocuk ise hiç tepki vermemişti, kafasını bile yukarı kaldırmamıştı. Geldiğimden bu yana bir kez bile olsun kafasını kaldırmamıştı, sanki yüzünde görmemizi istemediği bir şey vardı; belki iğrenç bir yara, belki de iğrenç bir makyaj. Bilemiyorum, belki de tanınmak istemediği için maske bile takıyor olabilirdi. O kadar iyi gizlemişti ki gölgeyle kendisini, sadece ayaklarına ve çizdiklerine ışık vuruyordu. Çocuk, elleriyle bir kez daha ayaklarını ovduktan sonra: “ Ayakkabıların güzelmiş Doğan. Bana hediye etsen olmaz mı? Gördüğün gibi buraya kadar yalın ayak geldim. Pek param olduğu söylenemez” dedi ve alay edercesine bir kahkaha attı. Doğan sinirlendiğine dair hiçbir belirti göstermeden sol ayağını kullanarak, sağ ayağındaki ayakkabıyı topuğundan kavradı ve hafifçe çıkardıktan sonra sert bir savurmayla çocuğun üzerine fırlattı. “Bir dene bakalım. Senin ufak ayaklarına pek olacağını sanmıyorum gerçi.” dedi ve dalga geçercesine kahkaha atarak cevap verdi. Bu ikisi arasındaki konuşmalar bizi konumuzdan saptırabilirdi; bu yüzden birşeyler demeliydim ve tek diyebildiğim: “Buraya neden geldiğimizi hepimiz biliyoruz, lütfen ona göre davranalım.” oldu. Çocuk, elindeki ayakkabıyı bir süre inceledikten sonra: “Pekala, sadece emin olmak istedim. Şimdi gerçek katille tanışmaya hazır mısınız ?” dedi ve çılgın bir kahkaha daha patlattı. Bu sefer ki kahkahasında büyük bir mutluluk sezmiştim. Doğan ve ben birbirimize baktık. Doğan çok gerilmişti; sanırım o da benim gibi çocuğun sesinden rahatsızlık duymuştu. İkimizde çocuğa dönüp evet anlamında kafamızı salladığımızda, çocuk sessizce elini havaya kaldırdı ve yerde çizmiş 62


olduğu şeyi gösterdi. Daha önce defalarca karşılaştığım şeyle, bu sefer bir çocuk yüzünden yine karşılaşıyordum. Toz birikintisinin üzerinde büyük harflerle: ‘N.B.O.?’ yazıyordu. Doğan kafasını iki yana olumsuz bir şekilde salladıktan sonra sırtını döndü ve tam gitmek üzereyken çocuk konuşmaya başladı… “Evet. Artık kesinlikle eminim koca ayak. Kırk dört numara ayakkabını almadan nereye gidiyorsun?” dedi ve kahkaha attı. Doğan bu sözleri duyar duymaz olduğu yerde dona kalmıştı, daha sonra yavaşça dönüp: “Ayak numarama bakarak benim katil olduğumu mu söylemeye çalıştın sen?” dedi. Ben, ne yapacağımı bilemediğim için şimdilik sadece izlemeye karar vermiştim. Doğan bu sefer gerçekten sinirlendiğini göstermek için çocuğun dibine kadar hızla ilerledi. Çocuk kahkaha atarak hızla ayağa kalktı ve Doğan’ın yüzüne baktı. Çocuğun yüzünde parlak bir maddeden yapılmış, aynaya benzeyen bir maske vardı ve Doğan’ın yüzü maskeye yansıyordu. Çocuk kahkahasına bir son verdikten sonra: “ N.B.O.? ya merhaba demek ister misin? ” demesiyle birlikte, Doğan’dan sert bir yumruk yemesi bir olmuştu. Çocuk yere süzülürken ben de Doğanı tutup sakinleştirdim ve: “Bırak şu soytarı konuşsun, neler diyecek çok merak ettim. Eğer elinde bir kanıt yoksa veya bir açıklama… Emin ol, onu kendi ellerimle öldürürüm.” dedim. Doğan bunun üzerine gergin bir şekilde geride durdu. Ne kadar yakın olsak da veya ne kadar aynı dava için savaşmış olsak da o sıradan bir vatandaş, bense bir komserdim. Eğer dediklerimi yapmazsa; suçsuzken suçlu duruma düşürebilirdi kendini. Çocuk gülerek ayağa kalktı ve: “Yanımda bir tane de tanık getirdim, korkmayın.” dedi ve suratındaki maskeyi çıkarıp gölgenin içinden aydınlığa bir adım attı. Çocuğun yüzünü görür görmez tanımıştım; çünkü bir sene boyunca fotoğraflarına bakıp bulmaya çalıştığım kayıp çocuğu unutabilecek kadar kötü bir polis değildim. Her ne kadar yüz hatları biraz değişmiş olsa da, tanınmayacak bir değişiklik yoktu suratında. “ Oniki Kasım ikibindörtte kaçırılan üç çocuk vardı. O üç çocuğu kaçıran adamın suratında kar maskesi olduğu için tanımak imkansızdı; fakat kaçmak imkansız değildi. Diğer iki çocuğun öldüğünü gördüğümde başta panik yapmıştım; fakat beni boğmaya çalıştığında, ellerimle körü körüne bulduğum sert birşeyi kafasına geçirip kayıplara karışmıştım. Eğer yeterince zeki biriyseniz, her zaman barınacak bir yer bulursunuz. Bir restorana gidip 63


olanları anlattığımda restoran sahibi beni yanına kabul etti. Tekrar eve dönersem katilin peşime yeniden düşeceğini bildiğim için orada kalmak istediğimi ve bunu kimsenin bilmemesi gerektiğini söyledim. O da bana, restoranın kullanılmayan harabe bir bölümünü verdi. Bana, kimseye bahsetmeyeceğine dair bir söz vermesini sağladım. Biraz da şanslıydım; anlayışlı biriydi ve haberlerin benim hakkımda bahsettiği şeyler yüzünden az çok nasıl bir şey olduğumu bilmesi, bana sonuna dek güvenmesini sağladı. Her gün kendi elleriyle bana en güzel yemeklerden getirdi; fakat ben konuyla çok meşgul olduğum için pek bir şey yemek istemedim. Gördüğünüz üzere cılızım. Bembeyaz bir ten rengim var; çünkü televizyon ve lamba gibi yapay ışıklar dışında, hiç bir ışık temas etmedi vücuduma. Pek fazla detaya girmek istemiyorum; o yüzden bütün kanıtlarımı ve delillerimi sunup bir an önce herşeyi bitireceğim. Öncelikle komserim, lütfen Doğan’ın cüzdanını açın ve nüfuz cüzdanındaki kan bölümüne bakın; eminim orada dikkatinizi çeken bir şey olacaktır.” dedi ve tamamen tepkisiz bir şekilde bana baktı. Hala gözlerime inanamıyordum; fakat kendimi çabuk toplayıp, elimi Doğan’a uzatarak vermesini işaret ettim. Nüfuz cüzdanında rh+ kana sahip olduğu yazıyordu. Doğan sessiz bir şekilde kafasını öne eğmiş, çocuğun anlattıklarını dinliyordu. Çocuk elini çenesine koyup hatırlamaya çalışıyormuş gibi yaparak: “Hımm, bir bakalım. Eminim çocuğu hurdalığa götürmeden önce çaldığı arabanın plakasını sökmüş ve yerine kendi plakasını takmıştır; çünkü çalıntı bir arabaya ait olan bir plakayla dolaşmak onun için çok riskli olabilirdi. Bunun kanıtı da tabi ki bende var. Bu sabah, gizlice evinin önünde duran arabasının plakasını kağıda yazmıştım. Eğer inanmazsanız daha sonra gidip kendi gözlerinizle görebilirsiniz: otuzdört tdk kırkiki. Yani kameradaki görünen kısma uyuyor. Ayrıca sizin fark edemediğiniz bir şeyi, o gün ben orada olduğum için kolaylıkla fark edebilmiştim. İki yıl önce, bir kuyumcu soyarken yakalanan zanlı aynı zamanda Doğan’ın oğlunu vuran zanlıydı. Haberlerde izlerken fark etmiştim. Doğan’ın oğlunu vurduğunda maskesini çıkarmış ve elindeki herşeyi atıp kaçmıştı. O günü hiçbir zaman unutamam. Sanırım neden boğarak öldürdüğünü de biliyordum. Tek varisinde ve kendisinde de olan ortak bir şey yüzünden. Bu şey; kendisinin soy ismi olan 64


Sıkanoğulları yüzünden. Sıkmak aynı zamanda boğmanın eş anlamıdır. Bu bulunduğumuz karanlık ortama ve Doğan’ın psikolojisine de uyum sağlamak için, ben de size kendimi Zifir olarak tanıttım ve onun öldürdüğü tarih takıntısı gibi, ben de sizi kaçırıldığım tarihte aradım. Doğan’ın kötü giden tek bir şansı vardı; o da beni öldürememekti. Belki bir zaman sonra yolumu kaybedip öldüğümü düşünmüştür; ama ben ölmemiştim, her zaman olayları takip ediyor ve inceliyordum. Keşke daha önce çözebilseydim yapbozun parçalarını; fakat işlediği son cinayetle birlikte aranızdan biri olduğunu fark ettim. Katilin aranızda olduğunu düşünmemin sebebi; kurbanların çok sağlam bir şekilde korunmasına rağmen, çok basit bir şekilde ölmesiydi. Onlara saygımı ve sevgimi ancak katili ortaya çıkarınca gösterebileceğimi biliyorum. Sonunda başardım ve gitmeden önce son bir şey daha…” dedi ve sırtını dönüp çıkış kapısına doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. “ ‘N.B.O.?’ , ‘Neden böyle oldu?’ anlamına gelmiyor; ‘Neden benim oğlum?’ anlamına geliyor.Benden kimseye bahsetme. Bütün olayı kendi başına çözdüğünü söyle basına; çünkü ben ölü olarak bilinmek istiyorum. Diğerleri ölmüşken benim yaşamam başka babalara yanlış gelebilir ve ben ikinci kez kurban durumuna düşmek istemiyorum… ve işte bu Kasım Ayı Laneti!” dedi. O çılgın ve mutlu kahkahasını patlattıktan sonra, kapıdan çıkıp karanlılta kayboldu. Doğan’a döndüğümde göz yaşlarına engel olamıyordu ve dudağı titriyordu. Bana bakıp: “Evet, anlattığı herşey tamamen doğru. Neden benim çocuğum ölmek zorundaydı ki? ’ dedi ve yere oturup ağlamaya başladı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sırtımdan vurulmuştum. Katil hep yanımdaydı ve ben bunu fark edememiştim. Zifir olmasaydı da asla fark edemeyecektim, onu sakinleştirmek ve iyi hissettirmek için çaba gösterecektim. Resmen alay edilmiş gibi hissediyordum. Ağzımı açtığımda sadece: “Seni psikopat, demek onca zaman bizi kullandın ve bizimle alay ettin.” diyebildim. Doğan göz yaşlarını sildikten sonra, elini beline attı ve belinden bir silah çekip çıkardı. Şu dakikadan sonra beni vurması umurumda bile değildi; ne de olsa dışarıda beni bekleyen düzinelerce adam vardı. Fakat silahı kendi kafasına dayayıp acı bir kahkaha atarak:

65


“ve işte bu Kasım Ayı Laneti…”dedi, tetiği çekti...

66


ParaNoya Taner Duran -Otuz beş yaşımda evlendim, biraz geç sayılabilir ama doğru eş bulmak zor olduğundandır belli ki. Eşim Sena benim istediğim hayattaki her şey için ideal bir araç halindedir, sadece sevgi yetmez ki hem tamamlama durumu da olmalı. Biz nasıl mı tamamlıyoruz birbirimizi? Ben aşırı sorumluluk hastası biriyim, sürekli bir uğraşım olsun isterim, öyle dizi film izlemek ters gelir bana. Sena ise bir trafik kazasında ayaklarının kullanma yetisini kaybetmiş. Bu durumda ben hep onunla ilgileniyorum, her gece onu kucaklayıp yatağımıza götürüyorum, uyumadan önce bir saat kitap okur, kitabını getiriyorum, yemekleri yapıyorum ve benzeri şeyler insan hayatı içersinde ne varsa. Böylece tamamlıyoruz birbirimizi (Kapıdan giren çocuk bir anda…) O: Baba yine kime neyi anlatıyorsun? B: Oğlum arkadaşlara Anneni ve kendimi anlatıyorum. Aslında anlatmamı Annen istedi. O: Baba bırak artık bu saçmalıkları! Annem öleli 12 sene oldu. O kahrolası trafik kazası olduğundan beri 12 sene geçti ve direksiyondaki sendin Baba! B: Hayır hayır hayır. Annen yanımda işte sadece ayakları sakat. O: Baba, annem öldü sakat olan sadece sensin her gece seni yatağına götürmek zorunda kalan da benim! B: Peki nasıl oluyor da her gece annen ile aynı yatağı paylaşıyorum? O: Paranoyak mı oldun şizofren mi oldun anlamadım ki yaa!

-Biliyorum sevgilim biliyorum, onunki de gençlik işte Evet ne diyordum arkadaşlar, Evet evet tamamlamak! Dünyada gördüğünüz her şey tamamlar birbirini, düşünün bir kere elmanın diğer 67


yarısı olmadığında ne olur? Evet çürür. (Faruk o an başlar düşünmeye elini kafasına koyar, gözleri havada uçuşan ve güneşin parlattığı bir toz zerresine takılır. Devam eder konuşmasına…) -Evet dostlar çürür demiştik, kazadan önce biz de ayrıydık, hayatımızda hani bilirsiniz yahu bir gecemiz beraberdi. (Tam bu cümleleri söylerken oğlu geçer önünden. Birden duraksar Faruk’un oğlu Emre…) Emre: Baba Allah aşkına bir söyle ya sen kimle konuşuyorsun ya? Faruk: E insanlarla(eliyle ilerisini göstererek) Emre: (Babasının işaret ettiği yere bakarak) Nerde hangi insanlarla orada insanlar mı var? Faruk: Yok mu? Emre: Duvar lan orası duvar olum duvar duvar! Faruk: Annende orada insanlar olduğunu söylüyor. Peki buna ne diyeceksin şaşkın evlat? Emre: Ya hadi hadi yatalım ya bıktım ulan her gün aynı eziyetten! Faruk: Sevgilim hadi kalk gel kucağıma da gidelim (Oğul babasını kucaklayarak yatağına götürüyordur.) Faruk kafasını tekrar gördüğünü zannettiği insanlara doğru çevirir ve iyi geceler diler. Oğlu o an sinirlenerek babasını yere bırakır kafası çarpmıştır kanıyordur. Faruk: Sevgilim bir şeyin var mı? Çok özür dilerim hayatım çok üzgünüm benim hatamdı. (Kendi kafasındaki kan gözünün önüne aktığında boşluğa doğru bakarak) Faruk: Aşkım kanıyorsun. Emre çabuk oksijenli bez getir bant getir. Emre çabuk! Emre: Of lan! Kafayı yedirticen sen bana da… 68


Babasının kafasında bandaj onun kollarında babası tekrar yatak odasının yolunu tutmuştur Emre. Babasını yatak odasına bırakır ve kulağına inceden konuşmalar gelir. Faruk: Biliyorum sevgilim beni sevmiyor istemiyor ama ben onu seviyorum o benim ciğerimden bir parça o benim üçüncü dilimim hayatım. Sana da iyi geceler sevgilim.(boşluğa bir öpücük kondurur) Gün doğduğunda Emre babasını tekrar aşağıya indirir kucağına alıp. Akşam saatlerine kadar bu günde önceki günlerin aynısı olarak devam eder ta ki Faruk televizyonu açıncaya kadar. Televizyonda oğlunun trafik kazasında ölüm haberini duyan Faruk donup kalır haberin devamında ise şu cümleler geçer: -Tam 12 sene önce bu gün yine bir trafik kazası geçirmişti Emre, o kazayı Emre küçük sıyrıklarla atlatmıştı fakat Annesi’ni kaybetmiş ve babası bacaklarından engelli kalmıştı… Bir den ayağı kalkıp dışarıya koşan Faruk nasıl ayağı kalkabildiğini düşünmeden hastaneye doğru koşar, son anında onu görme imkânına kavuşur oğlunun son sözleri şöyle olur. Emre: Baba, annemi öp yerime… Faruk: Neden kendin öpmüyorsun evlat, yanında oturuyor şuan? (Emre kafasını çevirdiğinde annesini görüyordur) Emre: Baba beni doğrultur musun? Faruk: Tabi evlat(elini ermenin beline koyarak kaldırır) Olayı gören hemşireler şaşkınlarını gizleyemiyorlardır. Oğul ve baba aynı noktaya bakarak konuşuyorlar bazen boşluğu öpüyorlardır.

69


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü… Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir. *** Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: 70


“Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!”

Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz… *** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… 71


Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister… Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

www.azizm.org https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat}}} 72

Azizm Sanat E-Dergi Kasım 2009  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you