Issuu on Google+

E-Dergi Nisan 2013

Dosya: Edebiyat ve Sinemada SEFİLLER Akdenizin Evrenselliği: Dario MORENO Sinema Yazıları: Çanakkale Filmleri, Avatar Korra'nın Efsanesi

1


Genel Yayın Yönetmenleri Onur Keşaplı Selin Süar Yayın Kurulu Can Önen Engin Taş Osman Bahar Özge Keşaplı Can Site Yöneticileri Baran Cankat Esen Gökhan Baykal

Ön Kapak: "Sefiller" Müzikali Arka Kapak: Victor Hugo Heykeli - Augusta Rodin

https://www.facebook.com/azizmsanat https://twitter.com/AzizmSanat azizm.sanat@gmail.com

2


Editörden Modernizm ve Aydınlanmanın doruk noktalarından 19. yüzyıl, aynı zamanda edebiyatın halen aşılamayan bir parlaklığa eriştiği dönemdir. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın ölümsüz kalemleri, çağa tanıklık etmenin ötesinde, ister küçük bir bireyi konu edinsinler, isterse toplumun bir kesitini mercek altına alsınlar, evrensel idealler ışığında insanlığın ilerleyişine dair fikirler ortaya koydular. Sanatın siyasetle etkileşime girmesinden, insanlığın mutluluğuna, eşitliğine dair büyük sözler söylenmesinden huzuru kaçan günümüz edebiyat algısının küçültmek için türlü taklalar atmasına rağmen inatla büyümeyi sürdüren külliyattır 19. yüz yıl edebiyatı... Dönemin sınıf mücadeleleri açısından en çalkantılı süreci yaşayan ve günümüze halen aydınlık saçan eşsiz deneyimlere ev sahipliği yapmış Fransa'da Victor Hugo'nun yukarıda andığımız çağın en büyük isimlerinden biri olduğu kuşkusuz. Sayısız yapıtı ölümsüzlük mertebesine ulaşmış yazarın öyle bir yapıtı var ki, yaklaşık 150 yıldır dünyanın hemen her yerinde okunmuş, plastik sanatlardan sahne sanatlarına uyarlanmış, sayısal olarak sinemaya aktarılma konusunda rakiplerini geride bırakmıştır. "Sefiller"in evrenselliği ve güncelliği bugün de sürmektedir. Nisan sayımızda dosya konusu olarak "Sefiller"i seçmemizin asıl sebebi, sistem karşıtlığını tartışmasız biçimde inşa eden bu yapıtın, günümüzün post modern dayatmaları karşısında sistemle barışık hale getirilme çabalarına karşı bir mevzi oluşturmaktır aslında. Ne de olsa "her köyde bir meşale olur, o öğretmendir; ve her köyde bir söndürücü olur, o papazdır" sözünün sahibi Victor Hugo'nun yeni ortaçağ tarafından sistem uyumlandırılması Azizm açısından kabul edilir değildir! Edebiyat, sahne ve sinemada Sefiller'i incelediğimiz dosyamızın yanısıra bu sayımızda değerli ressam Bedri Baykam'ın New York'ta açılan ve plastik sanatlarda meta üzerine kurulu post modern dayatmayı kırmayı amaçlayan sergisi üzerine son derece önemli yazısı ger alıyor. Avatar: Korra'nın Efsanesi serisine üretim ilişkileri üzerinden özgün bir bakışı ve Çanakkale Savaşı'nın temsillerinin ele alındığı sinema yazılarımızla birlikte Dario Moreno'dan Jackson Pollock'a uzanan geniş bir repertuarda yazarlarımızın deneme, şiir ve öyküleri de sayfalarımızda. 3


Bir kurum olarak dinin, bireysel bir güdü olan inancı tümüyle ele geçirdiği ve din temelli barışların inşa edildiği puslu gündeme dair son sözü Victor Hugo'ya bırakalım: "Yıldızların düşmediğini söylediği için Prinelli'yi dövdürten, kanın vücutta dolaştığını ispatladığı için Harvey'e işkence eden onlardır. Galilei'yi, Kristof Kolomb'u zindana attıran, Pascal'ı, Monteigne'i, Moliere'i din ve ahlak adına aforoz eden onlardır. Fransa'nın 300 yıldır yaydığı büyük ışık onları rahatsız ediyor. O ışık akıldan müteşekkildir. Gerçek mümin benim ey rahipler, sizler dinsizsiniz." Sanatla ve Aydınlanmayla kalın dostlar... Azizm'in Notu: Örgütümüzün kuruluşunun 6. yılını kutlayacağımız E-Dergi Mayıs sayısı için dilediğiniz konuda makale, öykü, şiir, deneme, eleştiri, karikatür, resim ve fotoğrafı 29 Nisan tarihine kadar azizm.sanat@gmail.com adresinden yayın kurulumuza iletebilirsiniz. Mayıs ayı için dosya konumuzu ise önümüzdeki günlerde www.azizm.org'da açıklayacağız.

4


İçindekiler

Romantizme Gizlenen Toplumsal Gerçekçilik: Sefiller - Selin Süar

s. 6

Sefiller'den Melodram Yaratmak - Can Önen

s. 9

Sefiller: Neden Müzikal, Neden Şimdi? - Onur Keşaplı

s. 18

Avatar: Korra'nın Efsanesi Mi? (Bir Sistem Güzellemesi) - Ozan Özgür Özgün

s.22

Çanakkale Sinemalarda! - Onur Keşaplı

s.31

İyi ki Doğdun Dario - Selin Süar

s.35

Açtığım En Önemli / Riskli Sergi - Bedri Baykam

s.38

Bana Felsefe Yapma - Ayşıl Susuzlu

s.42

Bağ Bozumu (şiir) - Gökhan Soysal

s.45

Ölüm Üşütür (öykü) - Abdullah Rıdvan Can

s.46

Gülümse (şiir) - Özge Gül

s.52

Bir Şizofrenin Defterinden - Oral Toğa

s.54

Yatak - Fırat Tunabay

s.56

Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! - Mustafa Balbay

s.58

5


Romantizme Gizlenen Toplumsal Gerçekçilik: SEFİLLER Selin Süar Edebiyatta Romantizm deyince akla ilk gelen eserlerden biri olan Sefiller, Tom Hooper'ın yönetmenliğinde bir müzikal olarak yeniden hayat buldu. 19. Yüzyıl Fransa’sının ihtişamının arka yüzünü; fakirleri, açlığı, ölümü ve yaşama tutunabilmek için çekilen eziyetleri anlatan Sefiller, Romantizm akımının başat kavramlarından olan başkaldırış ve kargaşayı ardına alarak beyaz perdeden bir kez daha izleyicilere sesleniyor. Romantizm Akımı 19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır, bu nedenle 19.yüzyıl romanı olan Sefiller’de Victor Hugo, çağın olaylarını bir tarihçi ve sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Romantizm akımının öncüsü olan yazar, ‘Cromwell’ adlı tiyatro yapıtının önsözünde Romantizm’in ilkelerini belirtmiştir. Victor Hugo, eserlerinde özgürlük, demokrasi, vatan sevgisi, insanlık gibi toplumsal kavramları savunmuş, insan ilişkilerindeki duygusallığı ve coşkuyu işlemiştir. Avrupa’da Rönesans’la başlayan aydınlanma edebiyata da yansımış ve kaynağını Eski Yunan ile Latin eserlerinden alan bir edebiyat anlayışı oluşmuştur. 1789 Fransız Devrimi’nin ardından yeni edebiyat anlayışları ortaya çıkmış, özellikle Fransa’da başlayan yenilikler, zamanla bütün dünyaya yayılmıştır. Dönemin edebiyatçıları, ait oldukları toplumların siyasal, sosyal, kültürel gelişimlerini eserlerine yansıtmışlardır. Böylelikle Klasisizm’e bir tepki olarak 19.yüzyılda hayallerin, 6


tutkuların ve duyguların önem kazandığı Romantizm akımı doğar. Romantizm’de kişiler çevreleri içinde ele alınır ve gerçekler tüm yönüyle verilir. Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Diderot gibi Aydınlanma Çağı düşünürlerinin özgürlük, demokrasi, insan hakları gibi savunduğu kavramların yanında Krallığa karşı Cumhuriyetçiliğin güçlenmesi Romantizmin düşünsel temelini oluşturmuştur. Ölüm, acı, aşk, intihar temalarına ağırlık veren Romantikler, yapıtlarında ulusal tarihe yönelmişler, yine aynı şekilde karakterlerini de evrenselden değil, ulusal ve yerelden seçmişlerdir. Toplum için sanat anlayışında olan Romantikler, biçemlerinde disiplini ve özeni bir kenara koyup, duygusal yoğunluğa neden olan ve ayrıntılı betimlemeleriyle gerçekliği ortaya koyan eserler vermişlerdir. Kişiliklerini gizlemezler, anlattıkları olaylar karşısındaki tavırlarını açıkça ortaya koyarlar. Sefiller’de Toplumsal Gerçekçilik Romantizm akımının öncüsü olan ve halkın çıkarlarını savunması nedeniyle yirmi yıl sürgünde kalan Victor Hugo, sürgün edildiği yıllarda birçok önemli eser ortaya koymuş, Kral rejimine karşı Cumhuriyeti savunduğu ve 1862 yılında yazdığı Sefiller (Les Misarebles), dünya klasikleri arasına giren en önemli edebi yapıtlardan biri haline gelmiştir. Beş ciltten oluşan eserde yazar, Paris’in arka sokaklarının ve varoşların korkunç yaşamına ayırmış, aynı zamanda burjuva evlerini ve mahallelerini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, iki sınıf arasındaki keskin ayrımı detaylı biçimde ortaya koymuştur. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, yazarın bizzat tanıdığı ya da Fransa tarihinde var olan karakterlerden meydana gelir. Baş karakter Jan Valjean’ı merkeze alan hikayede, okuyuculara Fransız tarihinin Temmuz Monarşisi adı verilen döneminde, kanlı biçimde bastırılan 1832 işçi ayaklanması tasvir edilir. Dönemin eşitsiz adalet yapısını gözler önüne sermesiyle de önemli bir tarihi belgeye dönüşen Sefiller, evrensel bir niteliğe kavuşmuş; birçok dile çevrilmiş, müzikalleri yapılmış ve birçok kez sinemaya uyarlanmıştır. 7


Eşitsizliğin daha da arttığı bir meydana dönüşen dünya sahnesinde bugün hâlâ Victor Hugo gibi toplumcu gerçekçilerin romanları, gerek işlediği konularla, gerekse betimlediği karakterleriyle geçerliliğini korumaktadır. Halkın duygularına ve düşüncelerine hitap eden akıcı bir anlatımla olaylar ve kişiler, bir düşünceyi doğrulamak veya haklı göstermek üzere düzenlenip aktarılmıştır. Toplumdaki düzensizlik, eşitsizlik ve çatışmalar ile sınıf farklılıkları veya küçük yerleşim yerlerinin sorunları üzerinde yoğunlaşan Hugo, bir dava insanı olarak Sefiller’de insanların kardeşliği ve sosyal ilerlemeyi eksen alarak dünyanın daha iyi bir yer olacağına dair umudu saklı tutarak romanlarına evrensel bir yer kazandırmıştır. Hugo, Sefiller’e yazdığı önsözde, erkeğin yoksulluk ve sefaletle alçaldığı, kadının açlık yüzünden düştüğü, çocuğun karanlıklar içinde köreltildiği, yani; dünyada sefalet ve cehalet hüküm sürdüğü sürece ‘Sefiller’ gibi romanlara insanlığın her zaman ihtiyaç duyacağını belirtmiştir.

8


Sefiller'den Melodram Yaratmak Can Önen Roman türü, 19. yy’ın çalkantılı toplumsal olaylarına tanıklık etme ve yaşanan devrimleri bütünlüklü bir şekilde kavramaya olanak sunma bakımından, çeşitli sanat formları arasında öne çıkıyordu. Yüzyıl, insanlık tarihi açısından kritik süreçlere sahne olmuş, Fransız Devrimi’nin yarattığı dalgalanmalar hem Fransa’da hem de kıtanın geri kalanında etkisini sürdürmüştür. Dönemin politik atmosferini anlamak için geriye dönüp bakan biri, o dönemde yazılmış pek çok romanı karıştırma ihtiyacı duyacaktır. Bu romanlar, dönemin sınıfsal dengelerini ve yaşanan sürecin yönünü, aydınlanma döneminin idealize ettiği değerleri yücelterek estetik bir biçimde okuyuculara aktarmayı başarmıştır. Yeniçağın yükselen sınıfı burjuvazinin, kendi suretinden yaratacağı toplumun sanatıdır roman. 20. yy’a gelindiğinde ise, romanın bu rolünü büyük ölçüde sinema üstlenecektir. Bunun nedeni, sinemanın sahip olduğu teknik olanakların anlatıcıya sağladığı olanakların yanı sıra, romanın da yaşadığı dönüşümde yatmaktadır. Adorno’ya göre modern romanın anlatıcısının içerisinde devindiği toplumun geldiği nokta, onun okuyucusuyla kurduğu ilişkinin temel taşının yani estetik mesafenin bir yana bırakılmasına neden olmuştur. Ünlü Sovyet yönetmeni Eisenstein’a göre, 7. Sanat olarak da bilinen sinema sanatı, önceki tüm sanat formlarını içerir ve aşar. Fakat, bu sanatın edebiyatla, özellikle de 19. yy romancılığıyla olan ilişkisi başkadır. Eisenstein, sinemayı bir sanat haline getiren en önemli unsurun kurgu olduğunu öne sürer ve 7. sanatın bu konudaki öncülünün, Japon halk tiyatrosu Kabuki ve Shakespeare (özellikle Macbeth) tiyatrosunun yanı sıra, esasen İngiliz yazar Charles Dickens romanları olduğuna dikkat çeker. Eisenstein’ın kurguyla ilgili çalışmalarında ilk olarak etkilendiği ve daha sonra aştığı kişi, Amerikan sinemasının usta yönetmenlerinden David Griffith’dir. Griffith, Dickens’ın romanlarında işlediği öyküyü anlatırken, sık sık kesmelerle, okuyucuya mekan ve zaman bağlamında birbirinden farklı

9


sahneleri kurgulayarak sunmasından etkilenerek, sinemasal anlamda kurguyu buradan esinlenerek hayata geçirmiştir. Sinema sanatının, romandan beslenmesi, yukarıda dikkat çektiğimiz gibi biçimsel bir etkilenmenin ötesindedir. Özellikle sesli sinemanın yaygınlaşmasının ardından, anlatım olanaklarının artmasıyla birlikte, yönetmenler, izleyicilerine aktaracakları öykülerin kaynaklarından birini geçen yüzyılın romanlarında buldu. Bu romanlardan bir tanesi de, Victor Hugo’nun ölümsüz eseri "Sefiller"di. Hugo eserinde, Fransız Devrimi’yle başlayan yeni bir çağın merkezi denebilecek bir coğrafyanın sıradan insanlarının onlarca yıla yayılan trajedi ve hayal kırıklıklarına odaklanıyor; devrimci sürecin, sefaletin, hastalıkların, suç ve adaletin gerçekçiliğini tüm yakıcılığıyla hissettirirken, insanların yaşadıkları hayal kırıklıklarının yarattığı umutsuz atmosferi aşmak için ihtiyaç duydukları romantizmi, kendisini dayatan gerçeklikle ustaca harmanlıyor. Sefiller, sinema tarihinin sessiz dönemlerinden başlayarak günümüze dek çok farklı odaklar tarafından, farklı yönleri öne çıkarılarak onlarca kez sinemaya uyarlanmış bulunuyor. Bu çalışmada, 1998 yapımı, Bille August’un yönetmenliğini üstlendiği film ele alarak, çok da detaya inmeden uyarlama sorununu, August’un filmiyle orijinal metin arasındaki açıyı ve orijinal metnin eskitilmesi sonucu gözden kaçan önemli unsurları ele almayı deneyeceğiz.

10


Sanat eserinin başka bir formda yeniden üretilmesi, büyük riskler barındıran bir faaliyettir. Orijinal metnin aktardığı olgular ve süreçler, eserin yaratıcısını belirleyen tarihsel ve sınıfsal/toplumsal koşulların yanı sıra, sanatçının öznel tercihlerinin, sahip olduğu ideolojik kompozisyonun ve saymakla bitmeyecek pek çok başka öznel etken tarafından belirlenir. Ayrıca, bu eser uyarlanırken, eseri yeniden üretecek olan sanatçıyı koşullandıran, yukarıda değindiğimiz etmenlerin yanı sıra; sanatçının orijinal metni duyumsaması, metnin ortaya çıktığı dönemi algılama şekli ve kendi süzgecinden geçen temaların ve diğer unsurların hangilerini alılmayıcısına aktarmak istediği gibi sayısız değişken işin içine girer. Dolayısıyla uyarlamanın, orijinal metnin birebir aktarımı olması hemen hemen imkansızdır. Danimarkalı yönetmen Bille August’un uyarlamasında, orijinal metnin büyük ölçüde eksiltildiğini ve bu eksiltmenin, Hugo’nun okuyucularına aktardığı bazı temaların yadsınmasıyla veya gözden kaçmasıyla sonuçlandığını tespit ederek başlayalım. Yüzlerce sayfalık bir romanın, iki saatlik bir filme uyarlanmasının eksiltmelerle sonuçlanması elbette kaçınılmaz. Kritik olan ve eleştirmemiz gereken nokta ise, bu eksiltmenin romanın özünün gözden kaçmasıyla sonuçlanması. Uyarlamada gözden kaçırılanları ve eserin özünden nasıl saptırıldığını daha iyi anlatabilmek için, romanın okuyucuya aktardığı dönemi ve bazı önemli olaylarını hatırlamakta fayda var. ‘‘… inşa dönemi, burjuva demokrat devrimlerde çoğu zaman çeşitli dozajlarda bir restorasyon dalgasıyla beraber geliyor.’’* Fransız Devrimi ve ardından yaşanan süreç herhalde daha iyi özetlenemez. Hugo, Sefiller’de, Fransız Devriminin hemen ardından başlayan sönümlenme ve tekrar ileri sıçrama diyalektiğindeki iki kritik momente, 1815 ve 1930 yıllarına uzanır. 1815, Fransız Devriminden önce iktidarda olan Bourbon hanedanından yana olan büyük toprak sahiplerinin iktidara geldiği ve 1930 barikat savaşlarına dek sürecek olan restorasyon döneminin başlangıcıdır. 1930 Temmuz Devrimiyle birlikte, iktidar Orleans hanedanının, yani mali aristokrasinin eline geçer. İktidar, burjuvazinin ilericilik barutunu tamamen yitirdiği tespitinin yapılmasıyla ve devrimin ilerletici gücünün ve meşru öznesinin, artık tarih sahnesine çıkacak olan işçi sınıfına kaymasıyla sonuçlanan 1948 devrimine kadar mali aristokrasidedir.

11


Hugo, eserinde bir ekmek çaldığı için 19 yıl hapis yatacak olan Jean Valjean’ın, 1830’lara dek Fransa’da yaşadıkları üzerinden, dönemin yukarıda çizdiğimiz politik çerçevesi de dahil olmak üzere, farklı boyutlardaki yönlerini okuyucuya aktarır. Sefiller, devrimden sonra ortaya çıkan ve sırayla iktidardaki ağırlığını artıran sanayi burjuvazisi, büyük toprak sahipleri ve mali aristokrasinin dışında kalanlara atıftır bir anlamda. Valjean, onu bu ‘suç’u işlemeye yöneltecek toplumsal koşulların ve dönemin çarpık adalet anlayışının nesnesi olarak toplumun aynası işlevini görür. Esaret yıllarında, taş işçisi olarak çalıştırılması üzerinden Hugo, esaret altında çalışmayı, bir anlamda devrimden önceki toplum biçiminin işgücü olan serfliği topa tutar. Valjean’ın serbest kaldıktan sonra, bir fabrika sahibi olması ve bulunduğu yerellikte belediye başkanı seçilmesi ise, devrimin asıl öncüsü olan ve ilericiliği, toprak sahipleri ve mali aristokrasi tarafından kısıtlanan sanayi burjuvazisinin iktidarına duyulan özlem olarak okunabileceği gibi; Valjean’ın

12


sefalet içerisinde yaşayan yığınlardan birisi olarak, koşullar elverdiğinde gerçekleştirebileceği potansiyeli de temsil ettiğini söylemek mümkün. Film, romanın kurgusundan farklı olarak, Valjean’ın suçu hangi koşullarda işlemek zorunda kalıdığına ve 19 yıllık mahkumiyetine odaklanmadan başlar. Valjean’ın esaret altındaki dönemi zaman zaman geriye dönüşlerle izleyiciye aktarılmakla birlikte, başlangıç noktası esaretin sona ermesi ve Valjean’ın ikinci kez hapse girmesinin, ruhban sınıftan yaşlı bir adam tarafından engellenmesiyle birlikte, Valjean’ın 19 yıllık esaretin sonunda kabullendiği suçlu kimliğinden sıyrılması ve yeni bir hayata başlamaya karar vermesidir. Ardından 9 yıl ileriye, Valjean’ın bir burjuva ve belediye başkanı olduğu momente sıçrarız. Romanda aktarılan esaretin, filmde eksiltilmesi, Valjean’ı 19 yıl boyunca insanlıktan çıkaran koşulların gözden kaçması sonucunu doğurur ve gördüğü iyiliğin karşısında ona insanlığını hatırlatan sahne başta olmak üzere Valjean’ın yaşadığı dönüşümü doğru bir şekilde kavrayamayız. Zaten film bu süreci kavramamıza imkan vermez ve sürecin ileri bir evresine sıçrar. Romanın diğer önemli karakteri, Valjean’la esaret yıllarından itibaren bir zıtlık oluşturarak öyküye dahil olan Javert’dir. Javert, Valjean’ın esaret yıllarında gardiyan, belediye başkanlığı dönemindeyse, kentin polis şefi olarak Valjean’ın ensesindedir. Aristokrat ahlakını ve kanunlarını sorgusuz sualsiz, en yüce değerler olarak kabul eden Javert, Valjean’ın, hapishanede gardiyanlık yaptığı dönemde karşılaştığı ‘hırsız’ olduğundan şüphelenir ve bunu kanıtlamaya girişir. Javert, Valjean’ın bir at arabası altında ezilmekte olan bir işçisini kurtardığına tanık olur. Valjean, arabayı tek başına kaldırmayı başarır. Javert’in hayatında tanıdığı kişiler arasında bu kadar güçlü olan tek kişi, uzun yıllar esaret altında taş işçiliği yapmış olan ‘hırsız’ Jean Valjean’dır. Valjean’ın, Javert’in elinden bir fahişeyi kurtarması, onu iyice çileden çıkarır. Fakat, kanunlara ve formalitelere öylesine bağlıdır ki, Valjean’ın kimliğini kanıtlayamayınca ona durumu itiraf ederek, kendisini görevden alarak cezalandırmasını ister. Valjean bunu yapmaz. Daha sonra, kendisi yerine suçlanan bir mahkumu kurtarmak için kimliğini itiraf ettiğinde Javert küplere binerek onun peşine düşecek, himayesi altına aldığı fahişenin, başka bir ailenin yanına verdiği 13


kızını ölmeden önce son kez görmesine müsaade etmeyecektir. Javert, bir suçlunun cezasını çektikten sonra hayatına devam edebilmesine asla izin vermeyecek bir tiptir. Ona göre, bir suçlu her zaman suçludur. Valjean, Javert’in elinden kurtulur, fabrikasının tüm hisselerini işçilere paylaştırarak, ölen fahişenin kızı Cosette’i, yanında kaldığı aileden almaya gider. Küçük Cosette, tam anlamıyla bir çocuk işçi temsilidir. Bu mesele romanda, Cosette’in emanet edildiği Thénardier’lerin de çok ayrıntılı bir şekilde işlenmesiyle önemli bir yer tutmaktadır.

Filmde ise, Cosette’in emanet edildiği aileden gördüğü kötü muamele ve sömürü, yalnızca Valjean’ın onu almaya geldiği sahnede çok cılız bir biçimde yer alır. Valjean, Cosette’i zorba ailenin yanından kurtarır ve birlikte Paris’e giderler. Javert, Valjean’ın kimliğini açığa çıkardığı için terfi alır ve Paris’te görevlendirilir. Valjean ve Cosette Paris’te bir manastıra sığınırlar, Valjean burada bahçıvanlık yapar ve Cosette de rahibe olmak için manastırda yetişmeye başlar. Film bu sefer, on yıl sonraya sıçrar. Cosette’in rahibe olacağı tören yaklaşmaktadır. Fakat genç kız, manastırda geçirdikleri uzun süre boyunca dış dünya ile neredeyse hiç bağ kurmamış, yaşının ve hormonlarının verdiği bir merakla, manastırın dışarısındaki dünyayı arzulamaktadır. Bu durumu Valjean’a hisettirir. Valjean, kızı gibi gördüğü Cosette’in mutluluğunu her şeyden çok düşünmektedir. Birlikte manastırdan ayrılıp Valjean’ın sanayici günlerinden kalan parasıyla büyük ve 14


gösterişli bir eve yerleşirler. Bu sırada yine Valjean’ın korumacılığı ve gözetimi altında dış dünyayla ilk bağını kurabilen Cosette, ABC’nin dostları adlı radikal öğrenci hareketinden Marius adında bir gençle tanışır ve ona aşık olur. Bu noktada, dönemin politik atmosferini ve taraflaşmalarını yansıtmak arasında roman ile film arasında muazzam bir açı olduğunu tespit etmek gerekiyor. Söz konusu örgüt, 1832 Paris ayaklanmasının önemli öznelerinden biridir ve Enjolras isimli bir devrimci tarafından yönetilmektedir. En başta belirttiğimiz gibi, 1830’dan itibaren mali aristokrasinin iktidarı olan Orléans hanedanı yönetimi ele geçirmiştir. Marius Pontmercy bu denklemde liberal görüşlü bir ailenin çocuğu olarak, ABC hareketine yaklaşmasıyla aslında küçük burjuvazinin bu süreçte yaşadığı radikalleşmeyi temsil etmektedir. Filmde ise, Marius sanki ABC’nin Dostları adlı örgütün lideriymiş gibi empoze edilir ve sürecin politik yönü oldukça yüzeysel bir şekilde aktarılır. Buradan sonrası romanın aslından tamamen çarpıtılmış bir şekilde ilerler. Hareketin lideri konumunda olan Marius, aşkıyla politik sorumlulukları arasında kalır ve her seferinde aşkını tercih eder. Javert de oldukça çarpıtılmıştır. Valjean’ın kimliği hakkındaki haklı şüphelerinin açığa çıkmasının ardından Paris’te görevlendirilen Javert, Valjean’a dönük takıntısını çoktan bir kenara bırakmış; muhafazakar, kralcı bir polis olarak ABC’nin Dostları hareketinde casusluk faaliyetleri yürütmeye başlamıştır. Filmde de Javert’in bu örgütle ilgili polisiye faaliyeti hissettirilse de, örneğin bir gösterilerini takip ettiği sahnede ‘beni ne düşündükleri ilgilendirmiyor, kim oldukları ilgilendiriyor’ demesiyle meseleye dair konumlanışı sulandırılır. Marius’la Cosette’in ilişkisini öğrendiğinde, evlerine gidip babayı ‘kötü’ erkek arkadaş konusunda uyarmak ister. Böylece Vajjean tekrar bir numaralı gündemi haline gelir. Barikat savaşları başladığında Valjean’ı yakalamak için kılık değiştirip barikatı geçerek devrimcilerin kontrolündeki bölgede Valjean’ı avlamaya çalışır. Halbuki romanda Javer’in işi gücü, kralın tahtını tehdit eden radikallerin arasına sızıp casusluk faaliyeti yürütmektir. Barikatın bu yanında almasının nedeni politiktir.

15


Devrimcilerin arasında Valjean’ı ararken yakalanan Javert’i kurşuna dizme işine gönüllü olan Valjean, onu infaz etmeye götürdüğünde öldürmez ve gitmesine izin verir. Daha sonra barikatlarda savaşırken yaralanan Marius’u kanalizasyondan geçerek Cosette’in yanına götürmeye çalışırken Javert tarafından yakalanır. Javert, onun askerler gözetiminde Marius’u Cosette’in yanına götürüp daha sonra teslim olmasına izin verir. Javert, Valjean’ı Seine nehrinin kenarında beklemektedir. Ona hayatı boyunca tek bir kuralı bile çiğnemediğini ve yasaların kendisine merhametli davranmasına izin vermemesinin üzücü olduğunu anlatır. Sonra onu nehrin kenarında infaz edecekmiş gibi yaratılan izlenimin ardından Javert, Valjean’ın kelepçelerini çözüp kendine takar ve nehre atlayıp bir daha da görünmez. Olanlara şaşıran Valjean, nehrin kenarında yürümeye başlar. Bir süre sonra yüzü güler, çünkü artık geçmişinin gölgesinden sıyrılmış, Javert’den kurtulmuştur. Film bu sahneyle sona erer. Romanda da Javert, Valjean’ın kendisini ölümden kurtarması karşısında bocalamaya başlar ve bir tür ikileme kapılır. Kurallara olan bağlılığı yüzünden bu çelişkiden sıyrılamayan Javert, dayanamayıp intihar eder. Fakat öykü burada sona ermez. Marius ve Cosette evlenir. Valjean, Marius’a suçlu olduğunu itiraf eder. Cosette’e annesini anlatır ve öldükten sonra Pére Lachaise mezarlığına gömülür. Roman her bölümde farklı bir karakteri merkezine aldığı toplam beş bölümden oluşur. Dolayısıyla herhangi bir karakterle özdeşlik kurmak pek mümkün değildir. En azından roman bunu dayatmaz. Fakat film bize Valjean ile özdeşleşmemizi 16


dayatır. Hem kurgusu bakımından (romanı budaması demek daha doğru) hem de kamera ölçekleri bakımından bu kaçınılmazdır. Filmin az önce aktarıldığı şekilde, Valjean’ın geleceğine doğru Seine nehri mizanseninde yürümesiyle sona ermesi de bununla paralel bir katarsis(arınma) yaşatır izleyiciye. Romanda tarihten bir kesitin tüm toplumsal öğelerini bulmak, farklı temalar üzerine düşünmek mümkünken, film merkezine bir adamın geçmişinden sıyrılabilme mücadelesini koyar ve Sefiller’i ciddi bir şekilde kısırlaştırır. Filmin öykünün orijinal metninde yarattığı tahribat ve apolitizasyonun, romanda yakalanan romantizmin ve gerçekçiliğin yerini kuru bir melodrama bıraktığını belirtmek gerekiyor. Nevzat Evrim Önal, Tim Burton’ın Alice’e ‘tecavüz’ ettiği uyarlaması üzerine kaleme aldığı yazısında Holywood sinemasının kısırlaştığına ve artık sulandırılmış yeniden çevrim ve uyarlamalarla uğraşmaya başladığına dikkat çekiyordu. Anlaşılan bu durum yalnızca büyük bütçeli Amerikan yapımı filmler için geçerli değil. 19 yüzyılda insanlık tarihinde yepyeni bir sayfa açılırken yazılmış bir romanın zenginliğini, bundan 10 küsür yıl önceki uyarlamasında bulamamamız şaşırtıcı değil. * Aydın Giritli, "Fransız Devrimi: Bir Mirasın İzinde", Gelenek, sayı 6, Nisan 1987

17


Sefiller: Neden Müzikal, Neden Şimdi? Onur Keşaplı Sahne sanatları söz konusu olduğunda, Batı kültürünün olmazsa olmazlarından müzikal, başlı başına bir endüstri olan Hollywood sayesinde sinemanın alt türleri arasında yerini alarak Amerikan kültürünün başat öğelerinden biri halini almıştır. Öyleki, müzikalleriyle ünlü Broadway'in Hollywood'u beslemesi zamanla tersine dönmüştür. Özellikle 1960'lı ve 70'li yıllarda sayısız örnekle tür sinemasını işgal eden müzikaller, kimi zaman "Hair" gibi sistem karşıtı örneklerle öne çıkarken çoğu zaman da "Grease" gibi muhafazakarlığın eğlenceli bir paketle yeniden inşasına yaramıştır. 1980'lerle birlikte dünya ölçeğinde kültürel egemenliğini arttırma yolunda sinemaya her zamankinden daha fazla odaklanan Amerika'da dünyanın geri kalanının biçimsel olarak alışık olmadığı müzikal türü örneklerinin azaldığı görülmektedir. 2000lere kadar süren bu duraklama, 2003 yılında "Chicago" müzikalinin altı dalda Oscar almasıyla yerini müzikalin tekrar canlandırılmasına bırakmıştır.

18


Böyle bir atmosferde Victor Hugo'nun ölümsüz başyapıtı "Sefiller"in, 1980'lerde Fransa'da başlayıp Amerika'da zirve yapan müzikalinden, yönetmen Tom Hooper tarafından beyazperdeye aktarılan son uyarlaması, Akademi Ödülleri'ndeki başarısının yanında, tüm dünyada eleştirmenler ve seyirciler nezninde genel olarak beğeniyle karşılandı. Bunda hiç şüphesiz yönetmenin payı büyük. Doğası gereği müzikal, izleyiciyle arasına mesafe koyarak karakterler ve olay örgüsüyle özdeşleşmenin önüne geçen, kurmaca gerçekliğinin en büyük engeli olan sahne gerçekliğine yaslanan bir anlatım biçimi. Karakterlerin toplu halde veya tek başlarına, gündelik hayatta alışık olmadığımız bir vücut diliyle şarkılar söylemesine izleyicinin kendisini duygusal olarak eşlemesi kolay değil. Son uyarlamadaysa Tom Hooper, sinemada çoğunlukla genel planlarda sahnelenen müzikal ölçekleri, yakın plan çekimler, balık gözü vb. objektif kullanımlarıyla değiştirerek izleyicinin karakterlerle temasını kuvvetlendiriyor. Bu sayede müzikale mesafeli izleyicinin bile soluk soluğa takip edebileceği, ritmi yüksek kurmacavari bir müzikal ortaya çıkıyor.

Bugüne dek ağırlıklı olarak televizyon işlerinde yer alan ve yalnızca üç uzun metraj çeken Tom Hooper'ın yakın plan ölçeklerdeki ustalığı, kendisine En İyi Yönetmen Oscar'ı getiren 2010 yapımı "King's Speech"(oldukça zorlama bir çeviriyle ülkemizde "Zoraki Kral" adıyla gösterildi) filminde de dikkati çekmişti. Birleşik Krallık tahtının ikinci varisi olduğu halde abisinin çekilmesiyle beraber kendini bir anda kral olarak bulan 6. George'un, konuşma bozukluğunu daha sonra dostu olacak 19


eğitmeniyle birlikte yenmesi, ana akımın vazgeçemediği "sıradan insanın büyük işler başarması" temasına bir kralın bile uyumlanabileceğinin de kanıtıydı. Kral olmak yerine aşkını tercih eden ağabeyin vatan haini olarak sunularak kekeme iyi adam karşısında kötülük timsali olarak sunulması, bunun yanısıra "totaliter rejimler" genellemesiyle Sovyetler Birliği'nin Nazi Almanyası ile eşlenmesi ve fırsatı bulmuşken Stalin'e hücum etmesi övgüleri arttıran sinsi yöntemlerdi. İdeolojik olarak sıkıntılı bir geçmişe sahip yönetmenin, Fransız Devrimi sonrasında burjuvazinin krallaşması karşısında Paris Komünü'ne kadar uzanacak işçi-emekçi mücadelelerini anlatan bir metni yönetmesinin ise beklenilenin aksine olumlu bir sonuç doğurduğu ortada. "Sefiller"in yıldız oyuncularla dolu 1998 uyarlamasının, Javert'in ölümüyle sonuçlanan sahneyle hem Valjean hem izleyici için bireysel arınmayla bittiği düşünülürse, Hooper'ın "Sefiller"inin mücadelenin bugün de yarın da sürdüğünü müjdeleyen umut dolu sonu, yüzeysel bir arınmadan daha fazlasını doğuruyor.

Sonuç olarak 2012 yapımı Sefiller, Hugo'nun evrensel değerlerini görece koruyan, kitlelere hitap ederken sinematografik açıdan yüksek seyreden ve beyazperdede 20


kızıl bayrağın dalgalandığı kalburüstü bir yapıt. Fakat bir müzikalin birebir sinemaya aktarılması gerekli miydi sorusu akıllardan çıkmıyor. Müzikalin oldukça iyi çekilmiş ve kurguyla yüceltilmiş DVD kaydını andıran bir yapıtı yedinci sanat adına izlemek, Hollywood'un son 10 yılda müzikali canlandırmak adına yaptıkları hatırlandığında başka bir amacı çağrıştırıyor. Sinemada müzikalin altın çağı düşünüldüğünde vasat sayılabilecek "Chicago" ile birlikte 2000lerde çekilmiş tüm müzikallerin("Dreamgirls" vb.) övgü ve ödüllere boğuluşu, son yıllarda küresel ilginin giderek azaldığı Oscar törenlerinde müzikal temasının ısrarla tercih edilişi, "Sefiller"in daha önce edebiyat ve sahnede denenmiş hazır bir başarı oluşundan kaynaklanan risksiz bir zafer öyküsü olarak kurgulandığını düşündürüyor.

21


Avatar: Korra’nın Efsanesi mi? (Bir Sistem Güzellemesi) Ozan Özgür Özgün ‘Avatar: The Last Airbender’(Avatar: Son Hava Bükücü) anime serisinin ardından sinema filmi gelmiş hem seri hem sinema filmi hatırı sayılır bir izleyici kitlesi kazanmıştı. Nickelodeon geçtiğimiz sene anime serisinin devamını yapmaya karar verdi ve serinin ilk sezonu Avatar: The Legend of Korra (Avatar: Korra’nın efsanesi) çekildi. Teknik ve özellikle görsel olarak ilk seriden daha iyi bir seri yaratılmasına rağmen, içerik olarak ilk serinin çok gerisinde kalmış bir seri ortaya çıktı. Buna rağmen seriye devam edilmesi kararı alındı. Nisan ayı içinde anime serisinin 2. sezonu izleyicilerle buluşacak. Söylentilere bakılırsa toplamda 4 sezon olmak üzere 52 bölüm için anlaşma sağlanmış. İkinci sezon öncesinde serinin ilk sezonunu değerlendirmek yerinde olacaktır. Kısa Bir Bakış Avatar

serisini

açıklamakla

fayda

kısaca var.

İnsanların hava, su, ateş ve topraktan birini bükebildiği bir dünyada geçen fantastik olayları

ele

alıyor

seri.

Bükücülük yeteneği genetik olarak kazanılıyor başka bir deyişle karşımızda herkesin 22


bükücü olmadığı bir dünya var. Bazı su bükücüleri dolunay zamanında (sadece dolunay zamanında olmadığını Korra’nın efsanesinde öğreniyoruz) kan da bükebiliyor. Avatar ise hava, su, ateş ve toprağın hepsini bükebilme yeteneğine sahip kişi. Avatar aslen tek bir ruhani varlık ve dünyaya reenkarnasyon ile yeni bedenlerde geliyor. Avatar: Son Hava Bükücü serisi ateş ulusunun kanlı bir savaş başlatıp, hava bükücülerin tamamını yok etmesinin (bu esnada son hava bükücü olan Avatar (Aang) bir buz dağının içinde kendisini korumaya almıştır) 100 yıl sonrasında başlar. Uykuya daldığı buzdağının içinden 12 yaşındaki Avatar’ın çıkmasıyla başlayan seri 3 sezon sürdü. Avatar, her sezon bir bükücülükte ustalaşıp ateş ulusu ile olan savaşı bitirme derdindeydi. Dizinin sonunda da dünyaya yeniden barışı getirmeyi başardı. Dizinin yeni serisi, Avatar Aang’in ölümünden 70 yıl sonrasını anlatıyor. Avatar bu kez su bükücülerden gelen ergenlik çağında Korra adında bir kız. Aang’den faklı olarak çocuk yaştan itibaren su, ateş ve toprak bükmeyi biliyor. Hava bükmeyi öğrenmek için ise her türlü bükücünün ve bükücü olmayanların bir arada yaşadığı Cumhuriyet Şehri’ne, Aang’in oğlu Tenzin’in yanına gidiyor. Lakin şehir huzurlu değil, zira eşitlikçiler (equalists) adı verilen bir grup bükücü olmayan insan, toplumsal yapıyı değiştirmek istemektedir. Serinin ilk sezonu Korra’nın, eşitlikçilerin lideri Amon ile mücadelesini anlatıyor. 70 Yılda Neler Değişmiş? İlk seri ile ikinci seri arasında toplumsal yapı yönünden çok ciddi farklar var. Öncelikle Avatar Aang döneminde kırsal/tarım toplumu mevcut iken yeni seride şehirleşen, sanayileşen bir toplum olduğu göze çarpıyor. Şehirde arabalar, tramvaylar hayvanların yerini almış durumda. Fabrikalar kurup şirketleşen 23


üreticiler göze çarpıyor. İki seri arasındaki en önemli farklardan biri de yeni bir bükücülüğün doğması: metal bükücülük. Adeta sanayi devrimini çağrıştırır bir şekilde artık metal de bükülebilmektedir. Bu genel değişikliklerin dışında komünal toplum yerini tamamen ticari bir yapıya bırakmış. Dizinin ilk bölümünde Korra şehre geldiği zaman parası olmadığı için aç kalır. İnsanlar

ya

esnaftır

ya

da

fabrikalarda işçidir. Elbette çok küçük bir azınlık ise bu fabrikaların sahipleridir. Radyo icat edilmiş, gazetelerle

birlikte

bir

medya

doğmuştur. Tahmin edilebileceği üzere medyanın bir kısmı önemli yerlerdeki

kişiler

tarafından

yönlendirilebilmektedir. Bükücülük aynı zamanda bir spor dalına dönmüştür. Pro-bending denilen bir spor icat edilmiş, radyoda maçlar yayınlanmaya başlamış, insanlar pro-bending stadına akmaya alışmıştır. Toplumda profesyonel bükücülere ilah muamelesi yapılmaya başlanmıştır. İlk sezonun içinde ayrıca şike, hile gibi kavramların da yeni sistemin bir parçası haline geldiğini görüyoruz.

24


Her Şey Sistemin Parçası Diziyi olaylar yönünden anlatmanın pek bir faydası yok. İrdelenmesi gereken asıl konu ise anime serisinin sistemle yakın ilişkisi. Özellikle çok kısa süre önce tecrübe ettiğimiz Oscar gecesinin ardından ABD yönetimi ile sinema-tv dünyasının yakın ilişkileri üzerine bir şeyler söylemek daha çok anlam kazanıyor. İkinci seride ilk serinin aksine tarihsel dönem tahmin edilebilir durumda. Sanayileşmenin hız kazandığı, arabaların kısa süre önce piyasaya çıkıp yaygınlaşmaya başladığı günler… Olayların tarihini 20.yy başları olarak nitelemek doğru olacaktır. Medyanın doğum süreci, sanayinin kırdan kente göçe sebebiyet vermesi, sporun kitleleri yönlendirmeye ve uyutmaya başlaması ve sisteme kafa tutanların taraftarlarını arttırmaları bu nitelemeyi geçerli kılan sebeplerden bazıları.

25


Dizide gerçekleşen olaylar aslında o kadar tanıdık ki… Örneğin Avatar’ın da yer aldığı pro-bending takımı turnuvaya katılabilmek için kaynak aramaktadır. Bu sırada diziye yeni bir karakter girer: Hiroshi Sato. Sato, Future Industries (Gelecek Endüstri) firmasının sahibidir. Tek başına bu karakter bile kapitalist sistemin klişeleriyle doludur. Yoksul bir aileden gelmektedir, bükücü değildir. Çok çalışıp alın teriyle birikim sağlamış ve bir sanayi devi olmuştur. Yoksul gençlere, emekçi çocuklarına anlatılan rol model Hiroshi Sato’da vücut bulmuştur. Malikanesindeki uşaklar kölesi gibidir, misafirlerin hayvanlarını dahi havluyla kurulamakla yükümlüdür. Sato’nun daha sonra sistem karşıtı olduğunu öğreniriz lakin burada izleyiciye açık bir şekilde ‘sistem kötü değil içinden kötü insanlar çıkabilir’ denmektedir. Sato, Avatar’ın takımına turnuvaya katılması için gerekli parayı verecektir, karşılığında ise formalarında firmasının logosunu taşımalarını talep eder. Sponsorluğun şirin gösterilmesinin yanı sıra bu sistem sadece zenginlere değil yetenekli ama yoksul gençlere de sahip çıkmaktadır mesajı izleyiciye verilir. Korra’nın takım arkadaşı Mako’nun verdiği tepki ise ibretliktir: “Siz isteyin logonuzu göğsüme kazıtayım.” Sato’nun kızı ise gelenekselleşen tipler gibi değildir ama hala klasiktir. Zengin bir ailenin tek çocuğu olmasına rağmen şımarık değildir, kendi kendine yetebilme derdindedir, hanım hanımcık bu kızımız bükücü değildir ama sisteme kesinlikle sağdıktır. Sistemin değil bazı insanların kötü olduğuna bir örnek de konsey üyesi, Tenzin’in ezeli rakibi, sezonun sonlarında öğreneceğimiz üzere yönetimi ele geçirmeyi planlayan su bükücü Tarrlock. Bu şahıs sistemin kendisine verdiği yetkileri aşarak, hatta yetkisinin olmadığı anlarda gücünü kullanarak istediğini elde etmeye çalışmaktadır. Dizi boyunca bükme gücü elinden alınan kötü karakterli bükücülerin

26


iyi insanlara dönüşmesi de ilgi çekici bir başka noktadır. Adeta bu insanları aslında kötü yapan sistem değil güç ve para tutkusudur. Bazı restoranlar sadece burjuvaziye hizmet vermektedir. Kıyafet zorunluluğu olan bu restoranlar toplumsal sınıfları birbirinden uzaklaştırmasına rağmen güzel ve huzurlu yerler olarak lanse ediliyor. Tıpkı burjuva semtleri ile emekçi semtlerinin birbirinden uzaklaştırılıp lüks semtlerin huzurlu ve güvenli olduğunun insanların kafasına kazınması gibi… Daha önce kısaca değinilen profesyonel spor kavramı da güzellenen öğeler arasında yer alıyor. Bu bükücülük müsabakaları bükücülerin ve bükücü olmayanların, zenginlerin ve dar gelirlilerin ortak eğlence aracıdır! İnsanları birbiriyle kaynaştırmaktadır! Müsabakaların radyo yayını esnasında reklam yapılmakta, takımlar sponsorlarının ismiyle anılmaktadır. Başarıya endeksli sporcular kişiliklerini kaybetmekte, hayattan kopmaktadır. Hakemler şikeye karışmaktadır. Ama bunların sorumlusu ilginç bir şekilde para ve başarı merkezli sistem değil, eşitlikçiler ve toplumdaki ‘kaka’ insanlardır. Günümüzün endüstriyel sponsorunda üst üste patlak veren şike olayları, sporcuların sahip olamadıkları haklar, ‘spor’ takımlarının şirketleşmesinin ve kar yapar duruma gelmesinin devasa başarı olarak kabul edilmesi Nickelodeon’un aksine sistemin kirini işaret etmektedir. Nickelodeon’un bu devam animesinde her şey sistemle alakalıdır ama sistemin oturmamasından, birkaç insanın art niyetinden ve eşitlikçilerin varlığından kaynaklanan sorunlar yaşanabilmektedir. Ama tekrar tekrar söylenen şey eskimez: sistem iyidir. Kim Bu Eşitlikçiler Sistem bu durumdayken, birilerinin susmayıp ayağı kalktığı bir gerçek. Tarih bunun şahidi. Tıpkı Oscar törenlerinin Beyaz Saray ve CIA’in İran’a karşı gövde gösterisine 27


dönüşmesi gibi Nickelodeon da kapitalizmin yardımına koşuyor ve eşitlikçilerin yakasına yapışıyor. Peki kim bu dizinin kötüsü eşitlikçiler? İşte bu noktada olaylara iki farklı açıdan bakmak mümkün. Eşitlikçilerin kim olduğunu irdelerken bu iki bakış açısına da değinerek ilerlemek daha doğru gibi. Eşitlikçiler adından anlaşılacağı üzere bükücü olmayanlarla bükücülerin eşit olduğu bir dünyada yaşayabilmeyi savunmakta. Bu yönden eşitlikçileri bir ülkede azınlıkta olan bir millet/ulus/ırk olarak görmek mümkün. Ama dizinin ilerleyen bölümlerinde Eşitlikçilerin lideri Amon yakaladığı bükücülerin bükme güçlerini tamamen yok etmeye başlıyor (ilginç bir şekilde dizi boyunca, bu gücü nasıl ve nereden aldığı üzerine en ufak bir açıklama yapılmıyor, ilk seride öğrendiğimiz, sadece Avatar’ın bir bükücünün güçlerini alabildiğiydi). Bu noktada bükücüleri ve bükücü olmayanları etnik kökenleri farklı olan kişiler yerine toplumsal sınıflar olarak incelemek daha doğru görünüyor. Böylece eşitlikçileri sosyalist olarak tanımlayıp işçi sınıfının iktidarında burjuvanın elinden üretim araçlarının alınması ve sınıfsız bir toplum yaratılması hedeflerinin simgeleştirildiğini söylemek oldukça uygun oluyor. Eşitlikçilerin şikayet ettiği bir husus ise bükücülerin bariz bir şekilde egemen olması. Öyle ki toplumun tamamını etkileyen kararların alındığı 5 üyeli konseyin tamamı bükücü. Bunun yanı sıra emniyet teşkilatı da tamamen metal bükücülerden oluşmakta. Bu şikayet konusu, eşitlikçilerin etnik azınlık olduğu tezini de, sosyalist olduğu tezini de doğrulayabilecek nitelikte. Zira sosyalist ideolojide devlet egemen sınıfın yani burjuvazinin (bükücülerin) amaçları doğrultusunda ve etkisi altında hareket eden bir mekanizmadır. Emniyet teşkilatı da haliyle egemenlerin silahlı gücüdür.

28


Bükücü olmayan insanların ve eşitlikçilerin seslerini yükseltmesine sebep olan bir başka durum da mafya/haraççı bükücüler. Bükücü olmayan insanlardan tehdit yoluyla haraç toplayan bu bükücüler sosyalistlere göre kapitalist sistemin kaçınılmaz sorunlarından biri, itilip kakılan etnik azınlıklara göre ise şehre gelen azınlıkların ellerinden hakkını çalan ırkçı faşistler. İlginç olan ise dizi boyunca emniyet teşkilatının bu sokak çetelerine dokunmaması (yalnızca Korra şehre ilk geldiğinde 3 tane haraççı bükücüyü tartaklıyor). Lakin Amon ve ekibi yakaladıkları çete üyelerinin bükme güçlerini ellerinden alıyor. Eşitlikçilerin sloganlarının tamamen eşitlik üzerine kurulu olması her iki perspektifi de geçerli kılabilecek bir argüman. Fakat Sato gibi bir burjuva ile eşitlikçilerin iş birliği yapması, eşitlikçilerin üretim şekli hakkında hiçbir söylemlerinin olmaması sosyalist olma ihtimalini bir hayli azaltıyor. Önceleri sadece bildiri dağıtıp eylem yapan eşitlikçilerin daha sonra silahlı eylemlere geçmesi hem dünya üzerinde bir çok kez karşılaşılan etnik eylemleri, hem de yine dünyanın hemen her yerinde tecrübe edilmiş silahlı mücadele veren sosyalist grupları çağrıştırıyor. Eşitlikçilerin kim olduğundan bağımsız olarak sisteme sadık kalan bükücü olmayan insanların mutlu olması, iyi kişiler olarak lanse edilmesi de kapitalist sistemin de milliyetçi devletlerin de kullanageldiği bir argüman olmuştur. Diziyle ilgili gerek kurgusal bazda gerek alt metin bazında çok ciddi bir eksiklik var. Eşitlikçileri kötü yapan ya da taleplerini yanlış kılan hiçbir durum yok. Sadece lider Amon’un aslında bir bükücü olduğunu ve amacının babasının başaramadığını, cumhuriyet şehrinin yönetimini ele geçirmeyi, başarmak olduğunu öğreniyoruz. Fakat bu var olan sorunların hiçbirini yok etmiyor. Sokak çeteleri de, yönetimi elinde tutanların tamamının bükücü olması gerçeği de olduğu gibi devam ediyor. 29


Eşitlikçilerin talepleri karşısında hepimiz kardeşiz söylemi çok cılız kalıyor. Eşitlikçilerin aslında haklı olduğu gerçeği bariz bir şekilde karşımızda duruyor. Eşitlikçilerin söylemlerinde ekonomik ve tarihsel hiçbir girdinin olmaması sosyalist olma ihtimallerini azaltırken, bükücülüğün bir kişinin elinden tamamen alınabilmesi etnik kimlik olma ihtimalini neredeyse imkansız kılıyor. Eşitlikçilerin aslında kimi temsil ettiğinden bağımsız olarak ortada bir gerçek var; bu sistem kokuşmuş ve bizi içine çekmek için uğraşıyor. Sisteme sadık kalındığı taktirde ödül veya umut vaat ediliyor. Eşitlikçilerin yeri net; sistemin içinde kirlenmemek için sistemin karşısında…

30


Çanakkale Sinemalarda! Onur Keşaplı Çanakkale savunmasının 100. yıldönümü yaklaşırken, bu savaşı konu edinen çalışmalar şimdiden sinemalarda boy göstermeye başladı. Birbirinden hem ideolojik hem de sinematografik açılardan tamamen farklı iki ekibin çektiği Çanakkale filmlerinin, sanki sözleşmişçesine, sonbaharda aynı ayda gösterime girmeleri dikkat çekiciydi. Geçtiğimiz ay ise Çanakkale filmlerinin üçüncüsü gösterime girdi. Her fırsatta, gururla sola olan nefretini dile getiren reklamcı Sinan Çetin'in yönettiği "Çanakkale Çocukları", savaş yanlısı İttihatçı bir subayla evli İngiliz bir annenin, iki oğlunun karşı cephelerde birbirleriyle savaşmaları üzerinden ilerleyerek savaş karşıtlığı yapma çabasında bir yapım. Yönetmenin de sıkça altını çizdiği üzere mesaj kaygısı olan film, ana akım kodlarına dayanarak izleyiciyi karakterlerle özdeşleştirmeyi kuvvetlendirmek için başvurduğu yakın plan çekimlerdeki rahatsız edici ve yanlış ölçeklendirmelerle, amacının aksine, yabancılaşmaya sebebiyet veriyor. Oyuncu yönetimi de bir o kadar sıkıntılı. Haluk Bilginer'in tiyatrovari tiradlarla dile getirdiği didaktik söylevler zorlayıcı. 31


Filmin diğer başrollerinden Yavuz Bingöl'ün, filmi izledikten sonra, böyle kötü bir film beklemediğini ve şaşırdığını söylemesi ise oldukça ilginç! Filmin ideolojik olarak yaslandığı temel, Çetin'in filmografisi dikkate alındığında şaşırtıcı değil. Savaş karşıtlığı gibi, çok da büyük cesaret gerektirmeyen bir mesajı dile getirmek için, emperyalist bir işgale karşı gerçekleştirilen ve yurtseverliğin öne çıktığı bir savunma savaşını seçmek gerçekten cesur(!) bir tavır. İngiliz ve Alman emperyalistleri dururken filmin kötü adamının bir İttihatçı olması ve İngiltere'de eğitim görmüş oğluna bu dili konuşturmaması, AKP'nin 1908 ve 1923 hakeretlerini tersyüz eden ve Kürt sorununa önem veriyormuş izlenimi veren politikalarına selam gönderme olarak yorumlanabilir. Sonuç olarak gişede de aradığını bulamayan bu filmin ardından Çetin'in bundan böyle mesaj kaygılı filmler yerine Paris Hilton'lu güldürü filmleri çekeceğini açıklaması manidar. Senaryosunu Turgut Özakman'ın yazdığı, yönetmenliğini Yeşim Sezgin'in üstlendiği "Çanakkale 1915" ise, iki askerin cephede yaşadıklarına odaklanacakmış gibi yapıp-Özakman'ın etkisiyleÇanakkale'de yaşananları kronolojik olarak anlatmaya(öğretmeye) çalışan bir film. Daha önce "Dersimiz Atatürk" filmin nasıl ki hedef kitle olarak ilköğretim öğrencilerinin seçildiği bir eğitim çalışması tadındaysa "Çanakkale 1915" de ne yazık ki canlandırma görüntülerle dolu vasat bir belgesel olmaktan öteye gitmiyor. İzlediğimiz yapıtın sinema filmi olduğuna dair tek veri ise kimi zaman göze batmayan görsel efektler. Bu efektlerin de yer aldığı savaş 32


sahnelerinde yönetmenin, savaşı dramatize ve estetize eden ana akım epik filmlerde gördüğümüze benzer bir sinematografi tutturması ise Çanakkale 1915'in belki de olumlanabilecek tek yanı, eğer konvansiyonel yapıyı seviyor isek... Bu filmden yola çıkarak, edebiyat, resim ve müzikte ilerici tutumun ötesinde görece özgün bir sanat dili yakalamış Kemalist Cumhuriyetin, sinema alanında bunu gerçekleştirememiş oluşunun yarattığı kısırlığın da halen sürdüğünü söyleyebiliriz. Son yirmi yılda, TRT'nin Cumhuriyet filmlerini, Zülfü Livaneli'nin Veda'sını, Kubilay ve Dersimiz Atatürk filmlerini ele alırsak, her birinin bir sanat ürünü olmaktan öte görüntülü tarih dersleri biçiminde olduğunu, daha da kötüsü Kemalist duyarlılığı olan izleyicinin bu duygusunu sömürmekten öte bir işlevi olmayarak ana akım sinemanın gerici omurgasına oturduklarını görüyoruz. Çanakkale 1915, bir ölçüde sözünü ettiğimiz filmleri aşan bir yapıt olsa da vasatı aşamıyor. Geçtiğimiz haftalarda gösterime giren, "Çanakkale: Yolun Sonu", önceki iki filme nazaran çok daha güçlü bir sinematografiye sahip. Bunda yönetmen etkisi göz ardı edilemez. Yakın dönem Türkiye sinemasının öne çıkan isimlerinden, özellikle Yeni Sinemacılar grubu adına yönettiği "Gemide" ve "Laleli'de Bir Azize" filmleriyle büyük beğeni toplayan Serdar Akar'ın yönetimi, sanat ekibinin bariz özensizliği dışında görüntü ve senaryo ekiplerinin başarılı olduğu bir seyirlik sunuyor. Film, boyunu aşabilecek büyük sözler söyleme çabası yerine savaşın bütüne dair fikir verebilecek küçük bir hikayeyi merkeze alıyor. Bu denemeyle de Hollywood'un savaş filmlerine mütavazi yaklaşım getiren örnekleriyle örtüşüyor. 33


Ancak hikayenin iki keskin nişancının mücadelesi üzerinden ilerleyen gerilimi, akıllara ister istemez Jean-Jaques Annaud'un yönettiği, Stalingrad savunmasını iki keskin nişancının çekişmesiyle aktaran, 2002 yapımı "Kapıdaki Düşman" filmini fazlasıyla çağrıştırıyor. Dizi sarmalından çıkamayan sinemamızın vazgeçilmezlerinden aşırı müzik kullanımı burada da kulak tırmalıyor. Serdar Akar gibi sinema diline hakim bir yönetmenin bile "duygu yaratma" adı altında görüntü kadar müziğe odaklanması şaşırtıcı. Fakat yönetmenin 2004 yılında ruhunu şeytana satıp sinema tarihimizin en estetik faşizan yapıtı, "Kurtlar Vadisi: Irak" filmini yönettiği düşünülürse bu sapmalar pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Genel olarak bakıldığında "Çanakkale: Yolun Sonu" filminin öne çıktığı Çanakkale filmleri furyasının Çanakkale'yi anlatmada fazlasıyla yetersiz olduğu görülüyor. Teknik yetersizliklerden önce öykü seçimi ve senaryo inşası konularının aşılması öncelikli olmalı. 2015'e doğru Çanakkale direnişini işleyen bir çok filmin gösterime gireceği düşünüldüğünde yönetmen/yapımcı/senaristlerin kazançtan önce sanatı düşünmeleri tek temennimiz. Çünkü yakın tarihimiz halen doğru bir sinematografi ve güçlü bir senaryoyla ele alınmayı bekliyor.

34


İyi Ki Doğdun Dario Selin Süar İzmir’e gelen bahar kendisini henüz Mart ayının ortalarından itibaren hissettirir. Hatta Nisan’a girildiğinde bahar havası öylesine çabuk geçer ki İzmir’i görenler burada sadece kış ve yaz mevsiminin yaşandığını sanır. Tüm İzmir’e kucak açan güneşin deniz üzerindeki yansımaları ve sıcak esintinin şehrin üzerine tülden bir örtü gibi serildiği bu günler içerisinde taze havayı solumak için gidilecek en güzel yerlerden biridir Karataş’ta bulunan Asansör. Neredeyse dokuz bin yıllık tarihi olan kentin birçok kültürü barındırdığı yerlerin başında gelen Karataş, Musevilerin ve Türklerin yıllarca birlikte yaşadığı semttir. Aşağıda kalan Mithat Paşa Caddesi ile tepede bulunan Halil Rıfat Paşa Caddesi arasında köprü olan bu bina 155 basamak merdiveni tırmanmak zorunda kalan halka kolaylık sağlamak amacıyla inşa edilmiştir. Musevi iş adamı Nesim Levi Bayrakoğlu tarafından 1907’de yaptırılan asansör 1993’te İzmir Büyükşehir Belediyesi'nce restore edildi. Önceleri su ile çalışan asansör 1985 yılında belediye tarafından elektrikle çalışır hale getirildi ve şehrin yeri-yabancı en çok turist çeken yerlerinden biri haline geldi. İzmir’in ön cephesini kucaklayan Asansör, şehrin simgelerinden biri, ancak Asansör’ü de simgeleyen bir vücut var ki o da, 3 Nisan’da doğum gününü kutladığımız Dario Moreno. Göklere doğru tırmanırken, asansörün kapısı kapandığı anda İzmir’in kimliğine dönüşen Deniz Ve Mehtap’ı sıcacık sesiyle söyleyen sanatçı, bir yandan şehrin Akdeniz havzasına özgü melankolisini hazin bir aşk öyküsüyle anlatırken, diğer yandan imbat, martılar ve denizi vurgulayarak bir insanın şehri nasıl kendisine sırdaş edindiğini belirtiyor. Dario Moreno’nun varlığı yalnızca burada bitmiyor. Henüz Asansör’ün girişinden yukarıya çıkarken sağında ve solunda eski Rum evlerinin eşlik ettiği dar ve 35


kısa sokak olan sokağın adı da ona atfedildi. Her iki yanında Sakız Evleri bulunan Dario Moreno Sokağı, Anadolu coğrafyasında bulunan farklı kültürlerin dostça yaşayışının simgesi haline geliyor böylece.

1921 yılında yoksul bir ailenin çocuğu olarak Mezarlıkbaşı’nda bulunan bir evde doğan ve asıl ismi David Arugete olan sanatçı, tren istasyonunda çalışan babası trajik bir şekilde vurulup ölünce yetim kalır. Bu olayın üzerinden oğluna bakamayan annesi Madam Roza, O'nu,Nino De Guerfenos isimli yetimhaneye vermek zorunda kalır. Yalnız başladığı hayata, Yahudi ilkokulunu bitirdikten sonra avukatların yanında getir götür işlerini yaparak atılır ve çalıştığı avukatın yanında katipliğe yükselerek şeytanın bacağını kırar. İşinden arta kalan zamanında sürekli Milli Kütüphane’ye gidip kendi kendine Fransızca öğrenir ve yine bu dönemde başlayan gitar merakını geliştirir. Sokaklarda elinde gitarla şarkı söyleyerek para kazanan Moreno, 18 yaşındayken Konak Vapur İskelesi’ndeki gece kulübünde sahne alır ve bunun ardından şöhretin kapılarını aralar. Gittikçe daha da ünlenen sanatçı, İzmir Palas Oteli’nde sahne aldıktan sonra iyice parlar ve İstanbul, Ankara gibi şehirlerin gece hayatının can damarı olan gazinolarda şarkı söylemeye başlar, hatta bunlardan birinde; Ankara’da kaldığı dönemde şair Orhan Veli ile oda arkadaşlığı yapar. Fritz Kertel’in orkestrasında solist olarak bir yıl çalıştıktan sonra Atina’ya geçer ve burada çalışırken Paris’te bulunan bir emprezaryoya telgraf çektikten sonra Fransa’ya gider. Perto Del Sol Müzikholü’nde sahneye çıktığı ilk yılları başarısızlıkla sonuçlanır, ancak Almanya’da bulunan Amerikan askeri kulüplerinde bir müddet şarkı söyledikten sonra yine Fransa’da, Jezabel şarkısı ile çıkış yapar ve bununla üstün bir başarı elde eder. Cannes’da bulunan Palm Beach 36


Oteli’nde şarkı söyleyen Moreno daha sonra ‘Adieu Lisbon’, ‘Cou Courou Cou Cou’ isimli kalipso müzikleriyle uluslararası alanda kendine yer edinir. İncecik bıyıkları, yuvarlak yüz hatları ve kıvırcık saçlarıyla tipik bir Akdenizli olan ve görünüşü gibi gülüşüyle de özellikle Türkler tarafından çok sevilen Moreno’nun aranjman olan şarkılarına Fecri Ebcioğlu ve Sezen Cumhur Önal, Türkçe söz yazmışlardır. Şarkıcılığının yanı sıra oyunculuğuyla da ön planda olan Moreno, rol aldığı otuzdan fazla filmle önemli bir noktaya gelmiştir. Vasiyeti “İzmir, tatlı ve sevgili şehrim, bir gün şayet senden uzakta ölürsem beni sana getirsinler, fakat mezarıma götürürlerken, ‘Öldü’ demesinler, ‘Uyuyor’ desinler koynunda. Tatlı İzmir'im.”şeklinde olsa da İstanbul’da Yeşilköy Havaalanı’nda kalp krizi sonucu hayata veda eden sanatçının annesi, oğlunun cenazesinin İsrail’e götürülmesini istemiş ve Moreno, Tel Aviv’de Holon mezarlığına defnedilmiştir.

37


Açtığım En Önemli/Riskli Sergi… Bedri Baykam Yaptığımız mesleğin ülkede pek karşılığı yok. Maalesef bu örneği hep veriyorum: Devlet belki 110.000 camii inşa etmiş, 1 (bir) modern sanat müzesi inşa etmemiş. Bir maçı 110.000’e sıfır kaybetmek kolay şey değil! Yani tek başına AKP hükümetinin suçu değil. Bu "başarı"yı (!) Ecevit, Erbakan, Çiller, Özal, Evren, Demirel hepsi birden paylaşıyorlar! Tam 50 yıldır uluslararası düzeyde sergi açıyorum. En çok kişisel sergi açtığım kentler, Istanbul, Paris, Ankara ve New York. Bu sezon, fuarları saymazsak, Ankara, İstanbul dışında Berlin ve Paris'te sergi açtım. Yarın New York’ta açılacak olan ise, yalnız bunlardan değil, 125 kişisel serginin hepsinden farklı. Sanat tarihsel olarak ne yapacağımı köşe yazısına sığdırmak zor. İçerikli gerekçelerini öğrenmek isteyenler sergi kataloğuna ulaşabilirler(www.bedribaykam.com). Bu yayında Amerikalı Robert C. Morgan ve Hasan Bülent Kahraman’ın makaleleri var. Kahraman'ın İngilizce olarak kaleme aldığı yazı, bence Türk sanat eleştirisinin uluslararası seviyede bir mihenk taşı olarak hatırlanacak: Konuya felsefi, sanat tarihsel ve benim tarihçem açılarından yaklaşmış. Gelelim özetle kavramsal çıkışlı sergim hakkında aktaracaklarıma... New York'ta yalnız 7 adet çift taraflı, tavandan asılan çerçeve sergiliyorum. 180x120 veya 150x150 cm civarında birbirinden farklı çerçeveler. İlk bakışta bu çerçevelerin içi "boş".Yani resim yok, fotoğraf yok, kağıt yok, video yok. Bu çerçevenin içinde "hiçbir şey yok" denebileceği gibi, "hiçlik" kavramının varlığı söz konusu olabilir. Öte yandan aslında dikkat edersek bu çerçevenin içi boş değil, dolu. Çünkü içine, arkasında ne varsa, onun görüntüleri giriyor. Bu görüntü hem üç boyutlu, hem iliğine kadar gerçekçi, hem de bu sanatsal algılama görsel olmasının yanısıra aslında kavramsal. Bu işlerde zaman ve mekan, sürekli değişmelerine karşın canlı olarak "paketlenmiş" durumdalar. Çerçevenin içinde düz bir satıh yok.

38


Ancak biz bulunduğumuz mesafeden o dikdörtgenin içinde net bir görüntüyle karşı karşıyayız. Bu, kurgusal plandaki hayali yüzeyde gerçekleşiyor.

Bu farklı yaklaşımı ortaya koyuşumun ana nedenlerinden biri, Fransız sanatçı Marcel Duchamp'ın tam 100 yıl önce ortaya koyduğu "Hazır-Yapım" kavramının neden olduğu tıkanıklığı gidermek. 1913’de, New York'taki Armory Show'un jürisine bir "pisuar" yollayan Duchamp, özetle "Ben bir endüstriyel üretim parçasına 'sanat eseri' diye bakarsam, o andan itibaren galeri mekanında o parça sanat eseri statüsüne geçmiş olur" demiş oluyor. Bu "buluş" bir asır boyunca, 6-7 kuşak sanatçı tarafından resmen sömürüldü. Duchamp'ın müstehzi kişiliğiyle aldığı 39


bu risk, onu haklı olarak sanat dünyasında Picasso gücünde bir yere koyarken, takipçileri işin kolayına kaçıp farklı “Hazır-Yapım”ları salonlara taşıyarak gövde gösterisi yapmış oldular. 1992 yılında"Post-Duchamp Krizi" olarak tanımladığım bu tıkanıklığa, geçtiğimiz 15 Şubat'ta parmak basan Le Figaro gazetesi, "Duchamp'ın fazla yer kaplayan ve sanatçıların bir türlü içinden çıkamadıkları mirası"ndan söz ediyordu. Mesela son yılların astronomik fiyatlı sanatçılarından Damien Hirst, sergi salonuna içi dolu ecza dolapları veya kül tablalarını yerleştirip bunları on milyonlara satarken, bence aslında bu tıkanıklığın spekülatif olarak başarılı bir temsilcisi olmaktan öteye gidemiyor. Sanatçılar nesnelere neredeyse hipnotize olmuş gibi bakıp bu tekrara esir düştükçe tuzak büyüdü. Önerdiğim çıkış ise, nesneyi terk edip çerçeveyi uzama çekerek gözün bu aktif alanda yaşayacağı sonsuz görüntü selinin farkına varmak.

"Böyle sanat olur mu, bu ne saçmalık!" sorusunu sordurabiliyorsam, ne mutlu bana. Bunu yapamayan hiçbir sanatçı sanat tarihinde bir kapı açamadı. Diğer en 40


malum tepki olan "Bunu ben de yaparım!”a gelince; iki yanıtı var: "Evet doğru, yapabilirdin. Ama yapmadın. Başkası yaptı. Paul Klee veya Mondrian resimlerini de yapabilirsin rahatlıkla. Ama taklit olur, hepsi bu”. "Çerçeveyi uzama özgür olarak taşımak ve her görüntüyü 'o anın eseri' ilan etmenin ne ilginçliği var ki?" diyenler olabilir. O yanıt da kolay: 100 yıldır ellerine geçirdikleri her şeyi "Hazır-Yapım" teziyle ortaya bırakıp giden furyanın içinde, bir fark ortaya koymayı hedefliyor bu yaklaşım. Başarı şansı ne kadar? Benim için bu sorunun var olması bile sanatsal girişimin risk faktörü ve meydan okuma kapasitesini gösteriyor. Herhalde fuarlarda savaşı verilen sanatsal piyasa ve ciro çabalarından daha heyecanlı diye düşünüyorum. İşte bu özet cümlelerle mantığını aktarabileceğim New York maceramı ilk sizlerle paylaşmak istedim, değerli okuyucularım. Ne de olsa sırdaşız!

41


Bana Felsefe YAPma Ayşıl Susuzlu Canım vatanımda ne zaman eller aslan sütü, şarap ve benzerini tutsa o zaman konuşmalar derinleşir. İnsanımız gündelik hayatta özlemiyle yaşadığımız yalınlaşma hallerine bürünür. Hızla güzelleşir. Gözleri hakikat arayışıyla farklı parıldar. Ancak bu insan manzarasının ömrü kısadır. Çünkü bir arkeolog gibi itinayla geçmişin ve geleceğin yüzlerce onarılması gereken parçasını bulmak, onları biraraya getirmek ve büyük resme ulaşmak pis iştir. İnsanı terletir, tırnaklarının içini kirle doldurur, yerin altında nefessiz bırakır. Bu kadarına isyan eden insanımın cümlesi hazırdır: ''Ne felsefe yaptık ha, yine dünyayı kurtardık. Hadi yeter bu kadar! İçelim!''. İçilir, dil peltekleşmeye başlayana kadar, sarhoşluğun gülünç nezaketi bünyelere sirayet edene kadar içilir. Artık insanımız uyuşmuştur. Bir gece daha bitmiştir.

Küçük aydın iki kadehlik felsefesini yapmış ve susmuştur. Neden? Arkeolog metaforu bu konuda tam manasıyla yardımımıza koşamıyor; çünkü yolda sıradan bir Fransız vatandaş tarafından durduruluyor. Nasıl mı? Aynı içki sofrasına bir Fransız eklediğinizde korkusuzca yaptığı felsefenin sıradışılığı karşısında içkinin ufak bir katalizörden daha fazlası olmadığını anlıyorsunuz. O insanın çıplak tutkusu karşısındaki tedirginliğinizi yenebildiğiniz kadarıyla da sohbete hayranlıkla devam ediyorsunuz. Bunlar benim hiç doyamadığım şahsi deneyimlerimden alıntı hisler. Peki kimdir bu çekingen Türk aydını?

Sanıyorum ki bu utangaç, 'sofra' aydını orta sınıf civarlarında, kendi başına pek de bir sınıf oluşturamadığı gibi ortak bir ideolojiyi de üstüne giyememiş, toplumsallaştığı kadar yabancı da kalmış olan kimsedir. Pozisyonlarının tanımsızlığı ve işlevlerinin muğlaklığı sebebiyle tedirgin olan bu kimseler part-time muhalefetin yanında saf alırlar, part-time aylak takımına dahil olurlar ve geriye kalan tüm zamanları ise susarak geçirirler. 'Sofra' aydını olmak 'yarım aydın' 42


olmaktan daha şıktır, o ayrı. Yarım aydın dediğimiz kişilik aydın olmayı kendiliğinden erdem sanan, kendine bilinçli şekilde ideolojik bir sınıf seçmiş buyurgandır. Bu insanlardan uzak durmak güzeldir. Bahsettiğim iki tip aydının en mühim ortak paydası girdikleri uzun kayıtsızlık nöbetleridir.

Bu pek de biçimli olduğunu düşünmediğim, kendini sıklıkla yeniden üretemeyen Türk aydınının sıkıntısının temelinde doğu kültürünü okumamanın verdiği eksiklik olduğunu düşünmeden edemiyorum. Batının öngördüğü kadarıyla düşünmek, ona öykünmek ve doğuyu Osmanlı üzerinden okurmuş gibi yapıp ilgisiz kalmak 'gerçek' diyebileceğimiz Türk aydınının da yegane sorunudur. Bu benim de, sizin de sorununuzdur. Enis Batur'un tabiriyle bu 'çift rahimli' topraklarda batı sempatizanlığı kimilerine göre İstanbul'un fethi ile Bizans kültürüne balıklama dalışımızla başlar. Bence güzel açıklama. Peki genç Türk Cumhuriyeti kurulduğunda felsefi anlayışımız nasıldı? Geçenlerde bu soruya takıldım ve minik bir araştırma yaptım.

Genç Cumhuriyetimizin ilk felsefe dergisi 1912 yılında Baha Tevfik liderliğinde Kurtuluş Savaşı yıllarında ulusal bilinç ve çağdaşlık tanımını aramak için yola çıkar. Sonrasında Ziya Gökalp ''Küçük Mecmua'', Yahya Kemal ve Mustafa Nihad ise ''Dergah'' dergisi ile Türk felsefesinin oluşumunda dinamo görevini üstlenirler. Bu genç oluşumlarda Bergson, Durkheim, Marx etkileri inkar edilemeyecek kadar çoktur. Batı etkisi Cumhuriyet'in ilanıyla bu sefer devlet eliyle de pekiştirilir. 19251950 yılları arası M.E.B'in katkısıyla felsefe üniversitelere yönlendirilir. Bu dönemde 50'den az felsefe doktorası ve yalnızca 400 kadar çeviri yapılır. Platon, Descartes ve Nietzsche çevirileri yapılmış mıdır? Evet. Ancak bu sefer de İslam felsefesi yetim kalmıştır. Din ve felsefe birbirinden ne kadar ayrılır? Bu soruya 'pek de iyi ayrılır' yanıtını versek Nietzsche'i ve daha nicelerini hiçbir zaman anlayamayız herhalde.

Çok partili siyasal dönemle de ekonomik kalkınma eksenli düşünen öğrencilere 43


ihtiyaç duyulur. Bunun akabinde, yani 1950'lerde ise kültürden önce teknolojiyi, teoriden önce ise pratiği geliştirmek hedef alınır. Bugünkü tabloyla 50-60 yıl öncesinin arasındaki 7 farkı bulmak biraz zor gibi; çünkü benzerliklerin gölgesi düşüyor tuvalimize, kullandığımız renkler silikleşiyor.

Silikleşen tek şey renkler değil elbet. Türkçemizin bir düşünce dili olarak yeterince donatılmamış olması da felsefemizi kendi kültürümüz üzerinden geliştirmemizi zorlaştırıyor. Ortaya çıkan metinlerde bol miktarda ithal edilmiş yabancı kelime görüyoruz. İşte o noktada yazıya yabancılaşma rüzgarları esiyor. Üşüyoruz, kapı bacayı kapatıyoruz. Bu da olmadı değil mi? Eee hadi öyleyse 'halk dilini' kullanalım ve herkes anlasın. Kendinden yukarılara ulaşmak isteyen aydın insan hali hazırda sahip olduklarından da azıyla yetinsin yani, öyle mi? Aydının özüne ters düşen bu sözde gereklilik, halkın dilini de küçümseyen bir tavrı da gizliyor arkasında. Benim insanımda hasret olduğum şey... Şimdi bırakalım felsefenin işlevini, amacını, dil gelişimine katkılarını, medeniyet seviyesine etkilerini, feylesofun çeşitlerini. Benim hasretini çektiğim insanımın korkusuzca 'anlayamıyorum' demesi ve anlamak için örgütlenmesi. Jackson Pollock'un bu eserinde Lenin'i görebiliyor musunuz? Hayır mı? O zaman yakında başka figürleri farkedeceksiniz demektir.

44


bağ bozumu Gökhan Soysal

kadından yapılmış kadehlerde içtiğimiz tadını bir daha unutamayacağımız hayaller

bir daha kuramayacağımız halde korkmadan kadehlere doldurduğumuz ve kır(ıl)madan içtiğimiz gözlerinden bir bir

gördüğümüze inanmak için aynalarda gözlerini gözlerimizde aradığımız kadından yapılmış kadehlerde içtiğimiz hayaller

45


Ölüm Üşütür Abdullah Rıdvan Can Karanlıkta olmayanın söyleyecek sözü de yoktur! N.D. …………………………………………………………………………. “Ben kimim?” O bir siyahtı. Sadece bir renk… Bir gün beyaza aşık olduğunda daha da siyahtı. Gölgenin en derini, kuyuların en dibi, gecenin fecre yüz tutmuş hali gibi. O bir siyahtı. Sadece siyah… bir renk… ti… ………………………………………………………………. Sesin sağırlaştığı bir andı. Odada tıkırtısı duyulsun diye konmuş bir saat bile yoktu. O yüzden zaman neydi nereye doğru gitmekteydi bilinmiyordu. Sadece endişeli ve küflü gözlerle battaniyenin altından tahta kapısını gözlüyordu odanın. Pencerenin çatlak kenarından incelerek giren rüzgar içeride tufanlar koparıyordu. Odada birkaç parça eşya, bir ince halı ve demir bir soba vardı. Kapağı yarım bir şekilde açılmış sobanın içindeki küller etrafa savruluyordu. Küllerin zerrecikler halinde uçuştuğunu gördükçe yanmayan sobanın içine üşümüş gözleriyle bakıyordu. İşte, bir kül zerresi saçlarına konuyor saçlarını daha da ağartıyordu. Ölüme yaklaşmanın en naif halini hissediyordu o an. Üşüdükçe, içindeki ruhu bedeninden sıyrılmaya ya da oralarda bir yerde uyuyup kalmaya çalışıyor gibi geliyordu. Titreyen dudaklarından sızan ince bir salyanın rengine bürünmüş gibiydi sık sakalları. 46


Gözlerinin altındaki çukurlar pencerenin çatlak kenarıyla bir olup cereyan yapıyor, adamın gözlerini üşütüyordu. Kadın tahta kapının mandalını zorla yerine geçirdikten sonra derisi kalınlaşmış topuklarının altına giren kırmızı eteğini çekiştire çekiştire sobanın başına gitti. Elindeki odunu içine attı ve eski bir şişede numune olarak duran gazı odunların üzerine damlattı. Kadın eğilip yanan ateşin ucuna sardığı tütünü değdirdi. Bir iki nefes… sonra tütün de yandı. Kadın sobanın başında öylece çökmüş tütünü içine çekiyor, bir yandan da öksürüyordu. Adam ayaklarının kalbinden önce durup öldüğünü sanıyor topuklarını ve parmaklarını battaniyenin ucunu gererek hissetmeye çalışıyor ama olmuyordu. Bir müddet daha beklemeliydi. Umarsız gözlerle, odada bir o yana bir bu yana gidip gelen, kadını izliyordu. Kadın adamın yanına geldi. Ellerini battaniyenin altından çıkarıp tuttu. Soğuktu. Adamın içinden ılık bir şeyler yürüdü. Kadın adamın ellerini yerine koydu tekrar. Bu elleri tanıyordu adam. Usulca yatağın içinde ısınmaya başladığını hissetti bir an. Kulaklarında bir kızarıklık peyda olmuştu. Kadın birden parmak uçlarına yükselip pencereden dışarıyı, daha da ileriyi görmek için kalktı. Sonra koşarak kapıya doğru gitti ve kapıyı açtı. ………………………………………………………. “Ben Beyaz” Sararmış bir yaprağın gölgesi de siyahtır. Gelinin üzerindeki kıyafet ne kadar beyazsa damadın üzerindeki de o kadar siyahtır. Ellerindeki nasırların zaman döngüsü umutsuzsa siyah, değilse beyazdır. Dünyada iki renk vardır. Yeşil beyazdır, kırmızı siyah mesela… Ama hepsi siyahtır. Böyle bir avuntuydu siyahınki… 47


…………………………………………………………………… Adam yerinden doğrulmuştu. Ellerindeki gitmeyen soğukluğu alnına yazılmış bir kader gibi görüyordu artık. Kadın onun doğrulduğunu görünce kapıyı kapatıp kapatmamak arasında kalarak koşup yanına geldi ve omuzlarından tutup geriye doğru yasladı. Adam kadının ellerindeki sıcaklığı kıskandı birden. Sonra kim olduğunu bilmediği bu kadını kendine doğru yavaşça çekti ve sarılmaya çalıştı. Kadın hiç tepki vermeden öylece kaldı bir müddet. Bir yandan da kapının aralanan kısmından kimin olduğuna bakıyordu. Bir kadındı. Yaşlıca bir kadın... “Acaba benim karım mı” dedi. Nasıl yani? Kendi karısının yüzünü mü unutmuştu şimdi? Kapıdaki kadın yazmasını ağzına çekiştirerek elindeki küçük güğümü kapıya bıraktı ve içeri bakmadan hızla uzaklaştı. Adam da az önceki buz teninin ateşe kestiğini hissetti. Tahta kapı hızla çarpılıp duvara değdi. Kadın kendini geri çekti hemen ve kapıya doğru seğirtti. Adam o ara duvara doğru devirdi bedenini ve arkasını dönüp bir süre sesleri dinledi. Kadın kapının önündeki güğümü içeri aldı ve sobanın üzerine koydu. Güğümün kenarlarından sızan sular usulca, daha sonra da belli bir ritimle sobanın üzerine düşüyor ve odadaki rüzgâr sesinden sonra biraz olsun başka bir ses duyulmasına vesile oluyordu. Tıs tıslayan güğümün başında duran kadın, kırmızı eteğini çekiştirerek burnundaki sümüğü aldı ve eteğini saldıktan sonra üzerindeki bluzu çıkararak sobanın başucuna oturdu. Kadının alev alev yanan yüzünden adama doğru soğuk bir yel esiyordu. Kadın bir ara sobanın arkasına geçti. Adam tekrar odaya doğru dönmüştü ve gözleri kadını arıyordu. Adam sobanın yanında duran kadının kim olduğunu çıkarmaya çalışıyordu. Sonra tüm bunları unuttu ve kadına doğru baktı. Kadın az önce eriye eriye kalmamış tütününden son nefesi çektikten sonra kalanını sobanın üst kapağından içeri attı. Adam tütünü görünce bu kadının o kadın olduğunu anlayarak rahatladı ve başını 48


yastığa koydu tekrar. Kadın adamın yanına geldi ve ellerini tuttu. Adam kadını kendine doğru çekmek istedi ama takati yetmedi. Kadın da birden açılan pencereyi görünce hemen uzaklaştı oradan ve adam boylu boyunca uzandı olduğu yere. İçindeki aşka, evet hiç aşık olmamıştı ama bu kez yaklaştıkça çoğalan uzaklaştıkça hüzün hissettiren bu duyguya aşk dedi bilip bilmeden. Oysa yıllardır köyden dışarı çıkmamış şehre ancak ve ancak mazot için gitmişti. Karısıyla evlenirken de aşık olmamış, babası buyurdu diye almıştı. Birden aklına karısı geldi. Ya, demin tam bu kadını kendine çektiğinde içeri girseydi. Hiç mi akıl edememişti bunu bu adam. “Hay Allah” dedi. Biraz pişman olmuştu ama artık kadından alamıyordu gözlerini. Battaniyenin altına iyice girmişti. Battaniyenin tüyleri nefes alıp verdikçe inip inip kalkıyordu. Biraz olsun ısınmış gibiydi vücudu ve battaniyenin bir kısmını sıyırdı üzerinden. Belinden yukarısı açıktaydı şimdi. Soluk alışverişleri biraz daha hızlandı. Alnında ateşin gezindiğini hissetti. Kadın sobanın üzerindeki güğümün içine parmağını değdirdi usulca. Isınmıştı. Kadın adamın yanına gitti ve ellerini saçlarında gezdirdi. Sonra parmakları arasında kalan yağı ovuşturdu. Adam da, kadın ellerini çektikten sonra, elini saçında gezdirdi. Onun da elleri yağlıydı. Kaç gündür uyuyordu ki? Kadın adamın kat kat giyinmiş elbiselerini çıkarmaya başlamıştı. Önce kazağı, sonra gömleği, altındaki fanilayı, onun altındaki… derken birden içeri adamın karısı girdi. Adam hemen kendini yatağa bıraktı, yüzünü çevirdi ve uyuyor gibi yaptı. Karısı elinde bir bardak sütle yarı çıplak bu adama yaklaştı. Sırtından doğrulttu ve tam içirecekken, odadaki kadın sobanın ardındaki su dolu maşrapayı bir eline güğümü de diğer eline almış koşar adım döke saça geliyordu. Adam süt içme işini biraz ağırdan aldı. Karısı anlamıştı durumu. Susadığını hissetmişti adamın. Adam sütü eliyle usulca itti. Karısı kenara çekildi. Duvara iyice sabitlendi o an. Kadın 49


elindeki maşrapayı adamın ağzına dayadı. Adam bilmem kaç zaman böylece, üzerine döke döke içti suyu. Kadın, suyu bitirince de kafasını eğip saçlarını yıkayacaktı adamın. ………………………………………………………… “Ben Siyah” “An”da kaybolan tek renktir siyah. Beyaz asılı durur örümcek gibi zamanda ve mekânda… Uzun bir rüya gibidir siyah kısa ve mutludur beyaz. Kadın gitmişse siyahtır kalmışsa beyaz anne ölmüşse siyahtır baba ölmüşse beyaz ergene göre. Dil söylerse kulağın işitmesi gerek. Siyah yalnızca bir renkti. Ve beyaza aşık olduğu gün daha da siyahtı. Siyah bir renk…mi…idi? …………………………………………………………….. Suyu kana kana içmişti sonunda. Adam kadına bakıyordu hüzünle. Kadın adamın karısına, karısı ise adama bakıyordu. Bu sessizliğin orta yerine inmişti işte karanlık. Akşam oluyordu yavaş yavaş. Ayazın üşüttüğü bu bedenler bu köyde bu zamanda ne yapıyordu ki? Adam uzunca baktı kadına. Sonra usulca yattı yatağa. Gözlerini örümceklerin mesken tuttuğu tavana dikti. Evet, olsa olsa bir haftadır uyuyordu. Yoksa bu tavan bu kadar örümcek yuvası olamazdı. Karısı iniltiyle karışık bir ağlamayla dışarı çıktı. Kadın içerde kaldı ve bir tütün daha yaktı. Güğümü tekrar sobanın üzerine koydu. Sobanın üzerindeki güğüm tıslıyordu. Ağırlaşmıştı sesi. Kadın pencereden dışarı çok yakın bir yerde birilerini görmüş gibi bakıyordu. Adam sırtüstü öylece kalakalmıştı. Battaniyenin tüyleri birden duruverdi. Adam taş gibi donmuştu. Kadın kırmızı eteğini yüzüne gözüne sürüyordu. Kadın ağlarken içeri iki adam geldi. Birinin 50


elinde büyükçe bir bıçak vardı. İçlerinden biri battaniyeyi üzerine çekti adamın. Sonra da karnının üzerine bıçağı koydu. Kadının feryatları içine dönmüş, adamların ağızlarından çıkacak cümleleri bekliyordu. “Başın sağ olsun hanım. Kocanı eski karısının yanına gömeceğiz. Vasiyetidir. Bu adam ölmeden önce de böyle soğuktu oda. Kadın dışarı çıkan adamların ardından kapıyı kapatmadı. İçerde üşüyüp de donarak ölmek için... Ne de olsa şimdi biterdi bu alev. Güğümün sesi gitgide ağırlaşıyordu çünkü. …………………………………………………… “Ben kırmızı” İşte siyah sonunda beyaza göçtü. Bu gerçek bir göçtü. Siyah ellerinden kan çekilene kadar beyazın kucağında ucuz bir pazende gibi ılık bir örtüyle örüldü. Karanlık bir zeminde, siyah olarak doğup beyaz olarak orada söndü. ……………………………………………………. Kadın iri gözlerindeki yaşı sildi. Kalktı ve rüzgardan yarı kapalı duran kapıyı ardına kadar açtı. Adam usulca dışarı çıktı. Ama adam yataktaydı.

51


Gülümse..! Özge Gül

Yarın yeni bir sabah. Her yeni bir gün başka bir kelimeyle bak aynaya, Mesela, dudaklarından bir gün 'merhaba' kelimesi dökülsün. Diğer bir gün ''İyi ki varım ben.!'' Gülümse... Yarın yeni bir gün, Hatıraları yağdet. Geçmişteki hatalarını gör ve ders çıkar ama orada takılıp kalma. Saniyelere, saatlere sıkıştırılmış bir dünyada, Şu anın başka bir günde, başka bir saatte ele geçemeyeceğini düşün. Bağır deliler gibi haykır işte.! Salıncaklara bin şaşkın bakışlara aldırmayarak. O bakışların sana kaybettiğin saniyeleri geri veremeyeceğini unutma. Gülümse, Umursamaz olma hiç bir zaman, tabikide gör, Duy, bil, hisset, sev.! Ya da mesela bir dünya ver iki kelimeyle etrafındakilere. Seni seviyorum de onlara. 52


Gülümse, Gurur duy kendinle ve başkalarıyla, Kendine ve başkalarına hissettir başarının mutluluğunu. Ya da bir çocuğa pür dikkat kesil, Onun hayallerine sığdırdığı dünyaya git. Bir mezara git. Ciğerlerine ölüm havasını çek. Ne kadar yakın olduğunu hatırla. Ve, hayatın ölümle olan ince çizgisini gör. Gülümse, Aşık olmaktan korkma. Ol ve haykır.! Veya ayağın takıldığında gül geç. Mutlu olmamak için siyaha boyama tüm dünyayı. Renk kat kelimelere, saniyelere, insanlara... Detaylara takılıp kalacak kadar aptal olma hiç bir zaman, Ve bütünün güzelliğiyle uğraş her zaman. GÜLÜMSE..!

53


Bir Şizofrenin Defterinden Oral Toğa Güldün! Bir yerlerde güzel bir çiçek gülüşünden kahrolup intihar etti, biliyorum. Anlayamadığım, nasıl dayandığım gülüşüne. Görmedin. Zaten görmen de gerekmezdi bu sıfatsız suskunluğumu. Ama görmeni istemiştim. Sevecektin beni… Ellerinin arasına bir sadaka gibi bırakmıştım gülüşlerimi, benliğimi… Ellerin, benden kırarak koparttığın birer kanattı sonra. Benden çaldığın iki küçük kanat... O günden beri boşa değil sürünmelerim. Şimdilerde ise vazgeçtim bu fikirden. Adam sende, ne haddime düşlerim ki geçmişi. Kimin dölü ki bu “uçuk” fikirlere zihnim böylesine gebe? Sigara? Buyur beni yak. Ayak parmaklarımdan yak. Dur yardım edeyim, rüzgar dokunuşlarını söndürmesin. Biliyorsun ciğerlerine dolma yarışında şampiyonluk bende. Bilmediğin şey, dudağında bir sigara olup erimekten çok seni yavaşça zehirleme saadetinin peşindeyim. Gidiyor musun? Gitme! Nereye? Böyle yalın ayak mı? Dur, dur… Mademki niyetinde ısrarcısın, üşürsün, al giy beni üstüne. Ama gitmesen? Hadi tüm bu yılışık yılların hatırına bir gece daha kal. Hem adım gibi eminim nereye gideceğini bilmiyorsun bile. Yapamazsın sen yalnız. Bir gece daha kal ne olur. Bırak hadi gel otur. Titriyorsun. Evet, üşümüşsün ellerinden belli. Dur bekle. Sana örtünmen için arka odadan bir sevişme getireyim. Sakın güleyim deme! Biliyorsun bu ilk değil. Nasıl unutursun! Bu şizofreni ruhaliyetini bana doğum günü hediyesi olarak sen hediye etmiştin. Ve hep üstümde taşımamı çünkü çok yakıştığını da eklemiştin. Mademki bu durumu bana biçen sensin, hakkın yok gülmeye. Hem söylemiştim, anlamıyorsun ki… Çiçekler diyorum ölüyorlar. Yapma! Onların, o her şeyi ağızlarında çiğneyip tüküren ifritlerin dediği gibi; güzelliğin, güzel olan her şeyin düşmanı mıdır? Tamam, madem öyle… Sustum. Neyse çok yordum seni bu son gecede. Hadi uzan şöyle. Bir cenin cahilliğinde ve bu cahillikten ileri gelen mutlulukla, doğacağın 54


sabahların hayaline dal. Yok hayır. Henüz değil. Şu hani senin koyduğuna benzer bir noktam vardı bir zaman. Sevişirken düşürmüş olmalıyım. Onu bulmadan uyuyamam.

55


Yatak Fırat Tunabay Beraber yürüdüğümüz yolların kısalığını düşününce moralim bozuluyor. Oysaki her adımımızda bir problemi çözüyorduk. Problemler arasından günışığı süzülüyor yüzüne. Yeni güne başlıyorum seninle birlikte. Uykumdan uyandığımda ilk senin yüzünü görmenin mutluluğu günün başlangıcını ahenklendiriyor. Uyurken seni biraz izledikten sonra sabah kahvelerini hazırlamak üzere mutfağa gidiyorum. Akşamdan kalma bulaşıklar güzel geçen bir anın ufak artıkları gibi. Onlara bakıp dünün güzelliğini anımsıyorum. Şarap kadehindeğindeki ruj izin kadehi kıskanacak kadar yoğun. Sorumluluklarından kurtulduğunun farkına vardığının 1 ayı oldu senle beraber. Nefes alışverişlerimiz harmoni yakalamışken tek düze inatlaşmalarımız farklılıklar arıyordu. Suyun kaynaması kahvelerin hazırlanması ve senin uyanman. Hepsi birbirini takip eder halde meydana geldi. Uyku sersemliği hala vardı üstünde. Bir kahveye ne dersin dediğimde çok sevindin. Hatta elimde kahveyi hazır halde gördüğünde mutluluğun ikiye katlandı. Sendeki o mutluluğu ben 4 ile çarptım. Tekrar yatağa yanına girdim. Bana gördüğün rüyadaki en çarpıcı noktaları anlatmaya başladın. O kadar yaşanmışlık katıyordun ki anlatımına hepsi gözümün önünde canlanıyordu. Bazen senin kurguladığını düşünüyordum tüm bunları. Menzili olmayan saçma sapan şeyler duymak isterken senden, sen bir sistematik içinde anlatıyordun rüyalarını. Hayatının masaldan ibaret olduğunu düşündüğün için rüyalarını belkide mantıklı olaylar dizgisinde yaşıyordun. Biliyorum bende vardım o rüyaların belli yerlerinde ama sen beni hep sansürlüyordun. Cinselliğin en mahrem noktalarında buluştuğumuz içindi. Dokunmaktan korkmaya başlamıştın bana rüyalarındaki sansürlü kısımlara inat. Ruhuma dokunmak istediğini farkediyordum ama bende buna izin vermek istemiyordum. Kahveni bitirdiğinde rüyanı anlatmayı bitirmemiştin henüz. Bir tebessümle dinliyordum seni ama aklım rüyaların sansürlediğin o mahrem yerlerindeydi. Yataktan kalkacak gücü bulamadığıma inanmışken gözgöze gelmemiz kararı alıp uygulamamıza yetti. Bugün giyinmek istemediğini söyledin. Makyajda yapmak istemiyordun. Bir ruh gibi süzülmekti niyetin. Çıplaklığımdan 56


utanıyormusun dedin bana. Hayır dedim soruya anlam veremezken. Peki çıplaklığımı evrenle paylaşmamdan rahatsızlık duyarmısın dedin. Nudist olmaya karar vermiştin belkide. Çıplaklık paylaşılmaz dedim bunu neden söylediğimi bilmeden. Ben seni paylaşıyorum karşılıksız dedin. Anlam veremedim ve boş gözlerle baktım sana. Soyunmamı istedin birdenbire ve ben duraksamadan yerine getirdim bu isteğini. Üstünde birşeyler var gibi hissediyormusun dedi. Evet üzerimde birşeyler vardı ama buna rağmen hayır diye cevapladım. O küçük burjuva ahlakını omuzlarında hissetmiyormusun dedi. Şaşırdım. Toplumsal yargıların sendeki kırıntılarının devasalığından oluşan o yükler ne peki dedi. Artık çıplak hissetmiyordum kendimi bedenim ağır gelmeye başlamıştı hatta. Merak etme hiçbir zaman çıplak olamayacağız bedenlerimiz zehir taşıyor dedi ve ekledi paylaşımlarımızı sadece sosyal ağlar üzerinden yapalım. Onun bedenine bakmaya dayanamadım kendi bedenime bile bakabilecek bir durumda değildim. Hemen üzerime birşeyler giydim ve akabinde omuzlarımdan bir yük kalktı hafifledim. Sende giyinmelisin dedim. Yüzüme baktı ve biraz ağırlık çalıştıktan sonra giyinirim dedi. Diğer odadan telefonumun mesaj sesini duydum. Odaya geçip telefondan mesajı okudum. Mesaj da “Ruhuna dokunmak istiyorum!” yazıyordu.

Fotoğraf: Onur Tatar 57


Dünya Aydınlık Olsaydı Sanat Olmazdı! Mustafa Balbay Başlık, Albert Camus’nün sözü…

Sanat, yeryüzünde insanlığın, karanlığa karşı mücadelesinde en önemli güçlerden biri olmuştur. Sanatın bu gücünü bilen yöneticiler tarih boyunca iki yöntem arasında gidip gelmiştir: 1- Tamamen kendi kontrolü altına almak ve kullanmak. 2- Tümüyle yok saymak ve ortadan kaldırmak. Bu iki yöntemin coğrafyası da yoktur. Hemen her yerde aynı yaklaşımla karşılaşmıştır sanatçılar. Ama ne olursa olsun, kaybetmiş gibi görünseler de kazanan hep onlar olmuştur. Büyük sanatçılar için vatan ve zaman tartışması olmaz. Onlar nereye giderse gitsin, doğduğu toprağın insanıdır. Zaman kavramı da işlemez onlara. Hatta zaman geçtikçe tazelenirler. Yeri geldikçe aktarmadan geçemediğim bir Çin sözüdür: Bir yıl sonrasını düşünüyorsan, tohum ek. On yıl sonrasını düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsan, toplumu eğit. Buna benim kendimce bir ekim var: Bin yıl sonrasını düşünüyorsan, sanatçı yetiştir.

***

58


Anadolu’nun en eski sanatçıları ozanlarımızın “söz sanatının” bütün inceliklerini kullanarak yazdıkları dörtlükler hala güncel değil mi? Yüzlerce yıl öncesinden bugüne ışık tutmuyorlar mı? Yunus Emre’nin şu sözünden daha hümanist kaç söylem vardır: “Bir insanı incittinse, bu kıldığın namaz değil!” Bugün Türkiye’de, dini araç, vahşi kapitalizmi haraç edinmiş bir iktidar var. Doğal olarak sanata karşı. Olsa olsa ne kadarını kullanabilirim diye bakıyor. Ötesi batıyor. Hele birazcık gerçekleri söyleyen varsa, kendisine yeryüzünden köşe beğensin! Hükümet kadrolarının sanata şaşı bakışı yetmiyormuş gibi, kimi sorumlu noktadaki sorumsuzlar, özel kurumların sanata olan desteğini bile yönlendirmeye girişebiliyorlar! “Onu değil bunu destekleyin” diye dayatıyorlar. Şunu da en iyi iktidardakiler biliyor: Sanata bulaşmış bir kişi, bağnazlaşamaz… Onu, körü körüne bir düşüncenin peşinden sürükleyemezsiniz…

*** Bu durumda ne yapmalı? Sanatın gücüne inanan herkes, bütün gücüyle sanatı desteklemeli. Evet, karanlığa sürükleniş var. Ama bu karamsarlığa sürüklememeli bizi. O zaman karanlığa biz davetiye çıkarmış oluruz. Son gelişmeler, toplumsal mücadelenin bir dayanağının da sanat olduğunu gösterdi bize. Resim sanatından söz sanatına, tiyatrodan müziğe her alanda sanat toplumla buluşmalı… Sanatın aydınlığı, yüzü karanlığa dönük herkesi kuşatmalı… Bir anlamda karanlığın kuşatmasını tersine çevirmeli… Gelin; sadece sanatı sevmekle, sanatçılar zor duruma düşünce onları 59


desteklemekle kalmayalım… Sanatla iç içe olmayı bir yaşam biçimi olarak yerleştirelim. O gün kendimizi daha güçlü hissedeceğiz… Sanatın ışığı boş sandalyeleri, salonları değil, insan yüzlerini aydınlatmak ister…

Not: Mustafa Balbay tutuklu olduğu için bu yazıyı Cumhuriyet Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi Sayın Serdar Kızık’ın izniyle yayınlıyoruz.

60


61


Victor Hugo 26 Şubat 1802 - 22 Mayıs 1885

62


Azizm Sanat E-Dergi Nisan 2013