Page 1

theVOID No:O2 OCAK


the Void, No:02, Ocak 2017 Yayın Yönetmeni: İrem Baz & Melis Acar İmaj Yönetmeni: Çağrım Koçer & Didem Zeynep Ödemiş Tasarım ve Uygulama: Elif Görkem Köse Düzelti: Atacan Okumuş Yayın Türü: Yerel, Süreli Yayın Aylık, Mimarlık ve Tasarım Dergisi Kapak Fotoğrafı: Didem Zeynep Ödemiş İmaj : Behice Özer #textureProject: Kübra Sönmez, Doruk Atay, Sezin Sarıca, İpek Karaoğlu, Nehir Melis Uzun İçerik Kolaj: Melis Acar & Aylin Aşır Basım Yeri: Reklam Vermek İçin: İletişim: thevoid.archmag@gmail.com İnstagram: thevoid.mag


#textureProject

#shadowProject


İÇERİK 6 8

Yangın Merdiveni

9 10 1214 1617 1820 22 24 28 Melis Acar

Cinnah 19 Aysu Gürman

Avrupa’da Bir Gezgin Mimar Adayı İpek Akın

Toplum Gözünden “Mimar”lık

Ufuk Uğurlar

Romanlarda Mekân Kavramı Damla Sert

Mimarlık ve Uyku

İlayda Genç

Kentte Kentli Olmak İrem Sümer

Mekan ve Toplumsal Cinsiyet

İpek Deniz Alpdğan

Bir Yazar, Bir Roman, Bir Şehir Albert Camus, Veba, Oran Behice Özer

Kentsel Bellek: Berlin

Melis Küçüktunç

Dosya.02: Sürdürülebilir Bir Gelecek

İrem Baz

31 32

Fotoğraf: Doğrusallık Ersan İlktan

Ankara Kalesi ve Yakınlarında Bir Gün Defne Işıklı

Dünya’da Neler Oluyor? Merve Şanlı

34

Bu Ay Nereye Gitsem? [Ankara] Melis Bolat


K


YANGIN MERDİVENİ YAZI Melis Acar FOTOĞRAF Kübra Sönmez

Takvime bak. 29 Kasım. Facebook’a tıkla. Bugün kim nerede? Aylin konsere gitmiş. Geç. Mert kahvaltısını paylaşmış. Kime ne. Deniz yine siyasilere sesleniyor. Saçmalık. Başparmağınla hayali sayfaları kaydır, kaydır, kaydır. Ve dur. Yangın. Ne olmuş? Küçük çocuklar. Hayır… Katliam. Sessizlik. Düşün. İnkâr et. Üzül. Sinirlen. Delir. İsyan et! Ama sonra sus… Neden? Yayın yasağı geldi. Düşün. Evet. Böyle olmamalıydı! Evet! İhmal… Evet… Aylin bir şarkı daha paylaşmış. Hayır, bu önemsiz.Mert kahve içiyor. Hayır, sırası değil. Deniz Amerika’ya yerleşmeye karar vermiş.Hayır, ama… Unut.

6


Ansiklopedi

kavramının tarihi çok eskilere dayansa da bizim alıştığımız geniş kapsamlı, sistematik bilgi içerikli ansiklopediler 18.yüzyılın ürünüdür. Eskiden içinden itinayla bilgi topladığımız bu çok kapsamlı sözlükler süs niyetine rafları doldururken, internet çağı bizlere 21.yüzyılın nimeti Vikipedi’yi sunmuştur. İşte tam bu noktada oldukça konudan bağımsız başlayan bu giriş paragrafı anlam kazanmaya başlayacaktır. Kardashian ailesi adlı kategori altında bizlere on bir farklı sayfa sunan Vikipedi, yangın merdivenleri hakkında tek bir sayfa barındırmamaktadır. Bu içeriğin eksikliği milletimin insanlarının duyarsızlığından başka bir şey değildir. Belki bir başka yazı buradan sonra insan, teknoloji ve yozlaşma hakkında süregelebilir, ancak bu yazı tabii ki mimarlığa doğru yönelecektir. Vikipedi’nin değil belki ama ‘unutkan’ insanlarımın ayıbını örtmek bu sefer de bu yazının borcu olsun. ‘Yangın merdiveni nedir’in anlamı, yangın ve merdiven kavramlarına değinerek netleşir. Yangın bir doğal afettir çünkü yangına neden olan insanoğlu, doğayı afete çeviren varlıktır. Yangın nedenleri ihmal, bilgisizlik, kaza ve sabotajdır. Yok etmekten haz alan insanoğlunun bir tasarımı olan merdiven ise masum bir mimari elemandır. Merdiven, hareketin, geçiciliğin ve yönelmenin hükmettiği bir mekândır. Bu iki kavram, yangın ve merdiven, nedense bir araya geldiklerinde istenmeyen bir tasarım ögesini oluşturmaktadır. “Bir de yangın merdiveni mi çizeceğiz şimdi” demeyen mimar kalmamıştır ama günün sonunda hepimiz biliyoruz ki o merdiveni çizmeye ihtiyaç vardır. Hatta o

merdivene açılan kilitsiz kapılara da ihtiyaç vardır, ama burası ayrı konu girmeyelim değil mi? Yangın durumunda dolaşım yangın merdiveninden sağlanır. Bu dolaşım hem bina içindeki insanların tahliyesini, hem de itfaiyenin yangına müdahale amaçlı içeri girmesini kapsamaktadır. Bir bina için yangından korunma anlamında en önemli unsurlar, yeterli sayıda çıkış temin edilmesi, kaçış yollarının planlanması ve merdiven ve asansör alanlarının yangını diğer katlara sıçratmayacak şekilde tasarlanmış olmasıdır. Kaçış yollarının yetersizliği sebebiyle binanın duman içinde kalması birçok kez nice canları yakmıştır. “Yangınlarda, ölüm ve yaralanmaların büyük çoğunluğu, binanın yangın güvenliğine uygun olarak tasarlanmaması nedeniyle olmaktadır.” İşte bu tür cümleleri alıntılamak zorunda kalmamak için önem vermeliyiz yangın güvenliğine. Biraz neşelenelim. Yangın merdivenlerinin varlığı ne kadar zorunluluk olarak görülse de tasarımın bir parçasıdır. Yangın yönetmeliğinin koyduğu onlarca kurala karşın on binlerce tasarım şekli vardır. Bunların en baskın karakterli olanları cepheye bağlanan spiral merdivenlerdir. Bu tasarımın artık çok nadir durumlarda kullanılmasına izin verilmektedir. Günümüz modern mimarisinin gökdelen tipi binalarında ise genellikle ana dolaşım asansörlerle sağlanmakta, ek olarak yangın merdiveni dışında dolaşım elemanı eklenmemektedir. Şimdi biraz gerçeklere geri dönelim. Günümüz modern Türkiye kentlerinde, tasarım binalara bile yansımazken yangın merdivenleri ise sadece zar zor bir iki kurala uymaktadır. Bundandır ki cepheye bağlı spiral merdivenler olmaması gerekirken olmayı, işe yaraması gereken yerde işe yaramamayı başarmaktadır. Başlangıcı, olabilecek en dolambaçlı şekilde yapan bu yazı, olabilecek en basmakalıp cümleyle sonlanacaktır: Zaman her şeyin ilacıdır. Ama hayır biz unutmayacağız. Biz, mimarlar, bunun bir daha yaşanmaması için çalışacağız. 7


CİNNAH 19 YAZI Aysu Gürman FOTOĞRAF Ezgi Samancı

Ankara Kuğulu Park’tan Atakule’ye uzanan oldukça dik bir yokuş olan Cinnah Caddesi üzerindeki Mimar Nejat Ersin tarafından tasarlanan 19 numaralı apartman. Cinnah 19 apartmanıyla ilk tanışmam, mimarlık eğitimime yeni başladığım günlerde yapıda bulunan Mimarlar Derneği 1927’de düzenlenen bölüm içi tanışma kokteyli ile oldu. O zamanlar Cinnah 19’un önümdeki dört sene boyunca teslimlerimden vakit buldukça salı akşamları yapılan sunum ve sohbetler için uğrayacağım bir yer olduğunu bilmiyordum. Süreç içerisinde her gittiğimde oluşmaya ve gelişmeye başlayan mimari düşüncelerimle yapının mimarisini ve konumlanışını yavaş yavaş deneyimleyerek öğrendim. Apartmanın bulunduğu konumda kentli için oluşturduğu cepheler, yapının mimari özellikleri ve programı hakkında deneyimsel fikirler üretmektedir: Cadde üzerindeki diğer yapılardan farklı olarak kısa cephesiyle caddeye dik konumlanan Cinnah 19, yokuş boyunca hızlı akan trafiğin yardığı caddenin sağ ve sol tarafına dizilmiş evler arasında dikkat çekmektedir. Bu cephede dikey olarak yerleştirilen ve merdiven boşluğuna denk gelen ışık kırıcılar ile birimlere ait pencereler, cephedeki oranları okutmaktadır. Ayrıca, yapının en üst katına yerleştirilen teras da batı cephesinden görülmektedir. Kuzey cepheye yansıtılan bütün içerisindeki bireysel birimler, Kuğulu Park tarafından gelen kentliyi karşılar. Bu birimler, aynı zamanda yapının yan apartmanla arasında oluşturduğu, kendisine ait bahçeye bakmaktadır. Dikdörtgen prizma halindeki yapının yatayda ve dikeyde eşit bölünmesiyle oluşturulan birimlerin kuzey cephesinde boydan boya cam kullanılmıştır. Cepheden okunulduğu üzere iki katlı olarak çalışan birimlerin balkonları da bu cephede bulunmaktadır. Yapının güney cephesine ise yatayda beş gruba ayrılmış ışık kırıcılar yerleştirilmiştir. Işık kırıcıların bütünü oluşturmak için bir araya geliş şekilleri incelendiğinde, temel grubun dört birimden oluştuğu görülmektedir. Dikdörtgen şeklindeki dört birim tam ortalarında kare boşluk oluşturarak yan yana dizilmektedir. Böylelikle cephede oluşturulan dizilim ve yerleşim, iç içe geçmiş bir örüntü oluşturmuştur. Yapı içerisinde bu cephe, ortak dolaşım koridoruyla birlikte çalışmaktadır. Işık kırıcıların baktığı ortak dolaşım koridoru, iç ve dış mekân arasında birbirine dokunan esnek bir mekân tanımlamaktadır. Bireysel birimlere giriş, bu esnek mekândan sağlanmaktadır. Yapıda bu şekilde tanımlanan esneklik kavramının, yapıya aynı zamanda geçirgenlik kimliği de kazandırdığını düşünüyorum. Işık kırıcıların arasından süzülen ışığın, deneyimsel açıdan koridorda yarattığı atmosfer bu kavramlar üzerinden açıklanabilir. Cephelerin birbiriyle olan ilişkileri okunduğunda algısal biçimde oluşan görsel kompozisyonun parça-bütün ilişkisi ile kurulduğu görülmektedir; kuzey cephenin cam kullanımı ve balkon yerleşimi ile ilişkisi, güney cephenin birimlerle ilişkisi sonucu oluşan örüntü… Her bir eleman ve bu elemanların oluşturduğu cepheler, fonksiyon ve doku ile doğrudan ilişki kurarak kendini ifade etmesiyle farklı bir görsel anlam taşımaktadır.

8


Cinnah 19, zemini boşaltılması ve en üst kata bir teras yapılması ile kullanıcıların gün içerisinde bir araya gelebileceği ortak kullanım alanları içermektedir. Tanımlanan ortak kullanım alanları, yapı programında güncelliğini koruyamamış ve yapı içerisinde kullanılmayan alanlara dönüşmüştür. Apartman sakinleriyle yaptığım sohbetten edindiğim bilgiye göre bu durumun en gerçekçi nedeninin yapıda gün geçtikçe sayısı artan iş yerleri olduğu söylenebilir. Görülmektedir ki, yapı yıllar önce kullanıcılarına sunmayı hedeflediği ortak kullanım oluşturma fikri ile çağdaş bir mimarlık anlayışında tasarlanmıştır. Günümüz mimarlık anlayışında da hala tasarlanan avlu, teras ve bahçelerle kullanıcı için ortak kullanım alanları yaratma fikri kendini göstermekte fakat şehir insanı bireyselliğini yaratarak kendi dünyasında yaşamayı tercih etmektedir. Bu noktada ‘apartman’, ‘şehir insanı olarak tanımlanan apartman sakinleri’ ve ‘barınma ihtiyacı’ ifadelerinin potansiyelini sorgulamak gerekir: Apartmanlar, belki de en genel tanımıyla birbirinden farklı insanları, temel ihtiyacı olan barınma ihtiyacını karşılamak amacıyla bir araya getiren yapılardır. Bu yapılar, kişilerin barınma ihtiyacını karşılarken insanların bir araya gelmesini sağlayacak ortak kullanım alanları ile apartman sakinleri için keyifli zaman geçirecek sosyal hayat sunma potansiyeline sahiptir. Apartman sakinlerinin, yoğun hayat temposunda çevresinden kendini soyutlayıp komşuluk kavramını yok etmesi, aynı apartmanda yaşadığı insanlarla sadece apartman toplantılarında bir araya gelmesi, hem mimarlığın hem de bireylerin içe dönüklüğünün modern yaşamda bir sonucu olarak ele alınabilir. Mekânların sürekliliği her ne kadar kullanıcılara bağlı da olsa mimarlık potansiyel alanlar sunabilir. Böylece tanımlanan ortak mekânlar, apartman sakinlerinin bir araya gelmesine, paylaşım arttırarak sosyalleşmesine olanak sağlar. Binanın yönelimi, bütün içinde her bir elemanın düzeni, elemanlar arasındaki ilişki, bütünden elde edilen konut birimleri, ortak kullanım alanı yaratma fikri, doku niteliği, geçirgenlik, esneklik ve ışığın kullanımı gibi ifadelerin, Cinnah 19’un kendi hikâyesini, cephelerinden kentliye anlatmasını sağladığını düşünüyorum.

9


AVRUPA’DA BİR GEZGİN MİMAR ADAYI YAZI İpek Akın İLLÜSTRASYON Nilay Karaköy

Mimar, mekânı tasarlarken bununla birlikte deneyimi de tasarlar. Mimarlık, fonksiyonun talep ettiği ve gerektirdiği mekânı üretirken bir yandan da yeni mekânlar ve deneyimler de üretir. En ayrıntılı edebi tasvirler bile bire bir deneyimin tadını veremez ve yerini tutamazken, bir mimarın ya da mimarlık öğrencisinin görsel arşivinin çok güçlü olmasının yanında deneyimsel arşivinin de güçlü olması gereklidir. Bunun için de tek yol olabildiğince gezmek ve görmektir; bir turist gibi değil, bir mimarlık öğrencisi olarak gezmektir. On ay içinde kıtasal Avrupa’da yirmi iki ülke gezmek gibi çok özel bir fırsat elde etmiş biri olarak, bu yazım kendi deneyimlerimden yola çıkarak Interrail ve benzeri uzun seyahatlerin mimari bir gezme-görme-deneyimleme aracı olarak nasıl kullanılabileceği ile ilgili. 10

Çok uzaklara gitmeden, Avrupa’da çok gelişmiş tren ağı ve diğer ulaşım sistemleri sayesinde gezmek çok kolay. Biletlerde öğrencilere uygun fiyatlar ve Interrail biletleri gibi tek biletle birden çok seyahate izin veren teklifler sayesinde çok makul bütçelerle de bunu gerçekleştirmek mümkün. Biz mimarlık öğrencileri için zaten her yeni yer ve deneyim çok önemli birikimler, buna bir de zaten bildiğimiz çalıştığımız ya da çalışacağımız yerleri deneyimlemek de eklenince hem mesleki anlamda hem de hayat tecrübesi anlamında bize çok şey kazandırıyor. Interrail gibi uzun soluklu ya da daha kısa süreli başka geziler, bir mimarlık öğrencisi tarafından kolayca bir avantaja çevrilip, mimarlığı ve kentleri deneyimlemek adına çok verimli rotalar çizilerek yapılabilinir. Gidilen her yerdeki atmosferden bir parça alıp kendi tecrübe arşivimize ekleyebiliriz, eklemeliyiz. Interrail yaparak gezmenin en önemli avantajlarından biri, Avrupa şehirlerinin çok büyük bir kısmının tren istasyonlarını merkeze alarak planlanmış olmaları; bu sayede yeni bir şehirde ilk nefesinizi gar binasında alıyorsunuz ve bu yapılar da aslında şehrin mimarisi ile ilgili ipuçları vermeye başlıyorlar.


Çok iyi bir planlamayla, bütçesi ve rotası belli ya da bütçesi ve rotası yoldayken çizilen geziler planlanabilir. Ucuz hostellerde, pahalı otellerde kalabilir ya da birinin kanepesine misafir olabiliriz, uçakla, trenle otobüsle ya da otostopla oradan oraya dolaşabiliriz, sokak yemeklerini ya da iyi restoran menülerini yiyecek olabiliriz ama buradaki en önemli şey ne yaptığımız değil, onu yapıyor olmamız. Hayatlarımızın günlük rutininden çıkmış yeni bir yerde bir şeyler yapıyor olmamız.

görmeyi, Black Diamond kütüphanesinin adını nereden aldığını bir akşamüstü önünden tekne ile geçerken gerçekten anlamayı kişisel deneyimden başka bir şey veremez.

Başkasının objektifinden çekilmiş görüntülerden, başkasının dilinden yazılmış betimlemelerden çok daha farklı, özel ve özneldir kendi deneyimlerimiz. Yağmurlu bir günde Villa Savoye’u gezmeyi, Eiffel kulesinin tam merkezinden yukarı bakmayı, Oslo Opera Binasının çatısında Noel zamanına özel geleneksel sıcak şarap ‘glogg’ yudumlamanın tadını başkasının deneyimini dinleyerek yaşamak imkânsızdı benim için.

Mimarın tasarladığı deneyimden başka bir de potansiyelini yarattığı ama planlamadığı aktivitelere de yer sahipliği yapar mekânlar. Sizce Nicolo Salvi, ünlü Trevi çeşmesini tasarlarken yüzlerce yıl sonra bir günde binlerce insanın Roma’ya tekrar gelmeyi dileyerek içine para atacaklarını düşünmüş müydü? Haussmann, Paris’i yeniden planlarken de Champs-Élysées ekseninin uzayıp yeni bir şehre dönüşeceğini tahmin etmemiş olsa gerek. Mimariyi daha da anlamlı kılan kullanıcısının nasıl kullandığı ve nasıl kullanabileceği ile de ilgilidir. Zamanla hayat tarzlarımız da evrilirken daha sabit bir yaşam çizgisini takip eden yapıların adaptasyonu, yeni deneyimlere ev sahipliği yapma potansiyeliyle ve kullanıcının onu nasıl yaşadığıyla ilgilidir.

Internet imajlarından ezberlediğimiz görüntünün yanı sıra kadraja girmeyenleri de görmeyi sağlar kişisel tecrübe, Pompidou’ya bir de arkadan bakmayı, Kunsthaus’un en özel “nozül” penceresinden şehrin saat kulesini

Uzun lafın kısası, mimarlığı yaşamak en az mimarlığı okumak ve çalışmak kadar önemlidir; mimarlığı yaşamanın yolu da gezmek, görmek ve deneyimlemekten geçer. Anlatılmaz yaşanır derler ya, işte mimarlık da dinlenilmez yaşanır. 11


Toplum Gözünden Mimarlık YAZI Ufuk Uğurlar KOLAJ Doruk Atay

MIMARLIK GETIRILERI VE GÖTÜRÜLERIYLE BIRLIKTE HER ZAMAN TOPLUM ILE BIR ARADA OLMAK ZORUNDA OLAN BIR ALANDIR. ÇÜNKÜ BU ALANDA ÇALIŞMA YAPANLARIN TEMEL AMAÇLARININ ALTINDA TOPLUMA, HATTA EN BASIT DERECEDE BIREYE HIZMET ETMEK YATAR. İÇINDE BULUNDUĞUMUZ YAŞAMI DAHA KULLANIŞLI HALE GETIRMEK, BARINMA, KORUNMA VB. IŞLEVSEL GEREKSINIMLERIMIZI GERÇEKLEŞTIRMEK IÇIN MIMARLAR TARAFINDAN ESTETIK YARATICILIK GÖZ ÖNÜNE ALINARAK MEKÂNLAR ÜRETILIR. YAPILARI TASARLAMA AŞAMASINDA MIMARLARIN BIR BIREYIN IŞLEVLERINE VE GÖRSEL ALGISINA BU DENLI ODAKLANMIŞKEN YANI ONLARA HERKESTEN FARKLI AÇILARDAN BAKABILIYORKEN, BIR DE TOPLUMUN MIMARLIĞA OLAN BAKIŞ AÇISINI SORGULAMAK ISTIYORUM. Günümüzde toplum mimarlığı en temel ihtiyaçları karşılayan yapılar yani evler, apartmanlar kavramında değerlendiriyor. Bu, son derece normal bir tutum ve davranış biçimidir. Fakat ne yazık ki insanlar tarafından şu anda yapının hangi mimarın elinden çıktığı ya da bu yapı tasarlanırken hangi önemli noktaların ele alındığı sorgulanmıyor. Ekonomik ve sosyokültürel açıdan değerlendirmeler yapısal özelliklerinin önüne geçiyor. Oldukça yoğun çalışmalar üzerine ortaya çıkarılan yapılar basit bir kutu misali ve onun varyasyonları bazında göz önüne alınıyor. Bunun arkasında yatan çok önemli nedenler var. Bunlardan en önemli ise belki de günümüzde mi marlığın temelini sarsma tehlikesi olan mimarların topluma karşı olan değerleriyle ilgilidir. Mimarlık, topluma karşı olan sorumluluk ve değerlerini her

12

zaman korumalıdır. Ama son zamanlarda ise bu değerler kendini tekdüzeliğe bırakmaya başladı. Mimarlık her türlü toplumsal değişimden iyi ve kötü olarak etkilendiği için tasarımcılar kolaya kaçarak sadece temel ihtiyaçları kullanıcılara sunma eğilimine gösterdiler. Bunun mimarlığın tanımına ve benliğine tamamıyla ters düşmüş olduğu aşikâr. Örnek verecek olursak, günümüzde mimarlık sınırları içinde, fakat yaratılmış olan toplumsal sınırları aşmış ne kadar yapı varsa, insanların aklında bu mekânların sıra dışı ve kullanışsız olduğu fikri uyanıyor. Bu da mimarların, insanların bu alana olan bakış açıları ve algıları üzerinde ne kadar büyük etkileri olduğunu bize gösteriyor. Toplumun mimarlığa olan bakışını başka bir açıdan değerlendirecek olursak insanların mimari eserlere ve ortak kullanım alanlarına olan sorumlulukları ve tavrı dikkat çekiyor. Yukarıda bahsettiğimiz konular için değerlendirilmesi gereken ölçütlerin, mimari yapılara olan tutumda belli bir seviyede olduğu açıkça görülüyor. Özellikle toplum, mimarlık ve kültür kavramlarının arasındaki ilişkiyi güçlü kurmuş durumda. Fakat bu ilişki içerisinde insanların yaratmış olduğu yanlış bir algı ortaya çıkıyor. Sayısal olarak oldukça fazla bulunan mimari eserler ve ortak alanlardan belli başlılarını ön plana çıkartarak, insanlardaki doğru kavram tanımını sınırlar içine koymuş bulunuyoruz. Günümüzde yakın çevrede bulunan tarihi ve mimari eserlerin farkında olmamamız, topluluğun mimarlığa olan bakışında sınırlar olduğunu gösteriyor. Oysa doğrunun ve varyasyonların birden fazla oluşunu göstererek, eserlerin ve mekânların tasarımsal, deneyimsel özelliklerini vurgulayarak mimariye karşı olan tutumu belli bir seviyeye getirebiliriz. Bununla beraber mimarlık gibi her üretim alanının da beraberinde getirdiği karşılaştırma ve eleştirme düzeyini daha anlaşılabilir bir seviyeye getirmiş oluruz. Bu farkındalığı güçlendirecek olan ana oyuncular yine mimarlar olacaktır.


Toplum yorumunu da katarak yapıların doğru incelenmesinde önemli rol oynayacaktır. Bu aynı zamanda mimarlık açısından toplumlar arası ilişkiyi güçlü hale getirecektir. Çünkü her toplumun kendine has özellikleri ve tavrı vardır. Bu tavırları koruyarak mimari alanda tasarımsal zenginliği yüksek sonuçlar almak hem toplumun hem de mimarların bu alana olan bakış açısını farklı boyutlara taşıyacaktır. Mimari bakış açısı, toplumsal tavır, sorumluluklar… İhtiyaç sahibi olan insanlar, hizmet veren mimarlar, ortam sağlayan devlet, hepsi bir bütün içerinde mimarlığı iyi anlatmalı ve doğru aktarmalıdır. En temel ihtiyaç olan barınmanın, sadece dört duvardan oluşmadığını vurgulamayı insanların hem mimarlara hem de oluşturulan ya da tasarım aşamasında olan yapılara karşı algıyı güçlendirmedeki temel adım olarak görüyorum. Aynı zamanda bu, mimarlık ve toplum arasındaki ilişkiyi kopukluklardan kurtarıp daha güçlü hale gelmesinde yardımcı olacaktır. Devamında toplumun tavır ve sorumluluklarının belli bir düzeyde olduğu sosyokültürel mimari çalışmaların vurgulanması insanların mimarlığa olan ufkunu genişletecektir. Sonuç olarak mimarlar da toplumun bir parçası olduğundan bu işleyiş toplumuyla, devletiyle, kültürüyle, havasıyla bir bütündür ve birbirinden koparılamaz. Eğer insanlardan gerçek yansımaları ve dönütleri görmek istiyorsak bir birey, bir bütünün parçası olarak doğru adımlar atmak zorundayız.

13


Romanlarda Mekân Kavramı YAZI Damla Sert KOLAJ Dilara Özlü & Gökçe Naz Soysal

Şüphesiz bir romanı okurken mekân kavramının bilincinde olmak insana çok şey katıyor. Mekân kavramının yalnız betimlemelerde değil, doğrudan edebi yapıtların olay örgüsünde de önemli rol aldığını söyleyebiliriz. Edebiyat, herkesin ilgi alanı olmayabilir ya da kitap okumak herkese aynı zevki vermeyebilir fakat okumak, hayatın görmezden gelinemeyecek bir parçasını oluşturuyor. Hayatımız boyunca ister keyif alarak olsun ister keyif almadan illa ki bir yerlerde okumaya ihtiyaç duyuyoruz. Mimaride de aynı şekilde. İlgilenmiyorum deyip kenara çekilmek mümkün değil; çünkü her yerde. Genel görüşün aksine mimarlık, bir uygulama alanı değildir. Bizim onu keşfetmemizle güzelleşecek her şeydir. Bu noktada edebiyat ve mimarinin pek çok ortak noktası olduğunu söyleyebiliriz. Her mimari yapının bir hikâyesi olduğu gibi her edebi yapıtın temelinde mimari bir fikir yatar.

Her birey, şartlar ne olursa olsun belli bir mekânda yaşar. Buna bağlı olarak yaşadığı olaylar da bu mekân sınırları içinde gerçekleşir. İnsandan bir şeyler anlatma amacı güden bütün edebi eserlerin en az bir gerçek ya da bir hayali mekâna ihtiyacı vardır. Bu nedenle mekân, edebi eserlerin kurgusu üzerinde önemli bir yere sahiptir. Mekândan bağımsız ortaya konulan bir eser henüz yoktur; olması da düşünülemez. Bazı eserler masalsı yapılarından dolayı mekândan bağımsız görünseler bile soyut bir mekâna sahiptirler. Olay ve şahısların betimlenmesinde genellikle aracı olan mekân, eserlerde farklı amaçlar ve üsluplarla kullanılabilir. Yazarların sanata ve edebiyata yaklaşımları birbirinden farklı olduğu için mekân unsurundan da farklı yararlanırlar. Fiziki çevreye önem veren yazarlar genellikle olayın gerçeğe yakın bir şekilde gerçekleştiğini göstermek isterler. Bu nedenle dış çevrenin ayrıntılı biçimde betimlenmesi, realist romanlarda son derece önemlidir. Yazarların üsluplarına göre değişen mekân kavramı, aynı roman içinde de farklı işlevlere sahip olabilir. Karakteri hem fiziki, hem de psikolojik açıdan betimleyen mekân, olayların kurgusunu açıklamada da rol oynar. Mekânın sembolik bir işlevi de olabilir. Mekân, ne kadar bir aracı olarak görünse de, karakterler kadar önemli olduğu, eseri yönlendirecek kadar güçlü bir yapıya sahip olduğu örnekler de vardır edebiyatımızda. Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanındaki “Anadolu” ve Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndaki “hastane” bunlara örnek olarak verilebilir. Bir mekân açık veya kapalı olabilir. Bu da yazarın olay kurgusuna göre değişebilen başka bir detaydır. Genellikle açık mekânlar ülke, şehir, deniz, dağ veya park olabilirken, kapalı mekânlar ev, oda, hastane, araba olabilir. Kiralık Konak’ta mekân kapalı iken, Efruz Bey’de açık mekân söz konusudur. Aynı zamanda bir mekân dar ya da geniş olabilir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinde sadece İstanbul anlatıldığı için mekâna dar diyebiliriz. Buna karşılık, Reşat Nuri Güntekin’in eserlerinde bunun gibi bir kısıtlama olmadığı için mekân geniştir. 14


Edebiyattan Esinlenen Bazı Önemli Yapılar

Yazıya “Her mimari yapının bir hikâyesi olduğu gibi her edebi yapıtın temelinde bir mimari fikir yatar.” diyerek başlamıştık. Hikâyesinde edebiyattan izler bulabileceğimiz pek çok tasarım vardır dünya üzerinde. Bu yapılar bazen bir kitaptan, bazen bir romandaki kahramandan esinlenirler. Bu esinlenmeyi Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’yle gerek fikir açısından gerekse mekân açısından kolayca açıklamak mümkündür. •Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk Yazdığı kitapları pek çok dile çevrilen ve dünyaca bilinen Orhan Pamuk’un eseri olan Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk’un hem yazdığı bir roman hem de inşa ettiği bir müzedir. Pamuk, romanı yazarken, sergilenecek eşyaları düşünerek ve yavaş yavaş toplamaya başlayarak yazar. Romanda, Kemal’in Füsun’a olan takıntılı aşkı anlatılır. Bu takıntı dolayısıyla Kemal, Füsun’un dokunduğu eşyaları toplamakla kalmaz, Füsun’un ailesinin oturduğu evi satın alır. Topladığı eşyaları bu evde saklamaya başlayan Kemal, Füsun’a olan aşkını yavaş yavaş müzeleştirmeye başlar. Orhan Pamuk, romanından yola çıkarak İstanbul Çukurcuma’da bir müze açar. Objelerle ruhu olan bir mekân yaratılmıştır bu müzede. Bir kitaptan esinlenerek yapılan ilk müzedir. Her bir karesinde değerli anılar taşıyan bu müzenin en çok ilgi çektiği nokta, romanın kahramanı Füsun’un içtiği 4213 sigara izmaritinin tarihleri sıralanarak ve günün hissettirdiklerinin teker teker yazılarak oluşturulduğu etkileyici duvardır. Müzedeki objeler, insanlara anıları hatırlatarak zamanı mekâna çevirmeye yetecek nitelikte. Orhan Pamuk, müze fikrini şu sözleriyle açıklar: “Bir yandan da Kemal’in Füsun

için kurduğu müzeyi, ben Çukurcuma’da kuruyorum. Bu karara vardıktan sonra, bundan dokuz yıl evvel Çukurcuma’da bir bina satın aldım. Sonra o binayı bir müze mekânı haline getirdim. Sonra da kendimi Kemal gibi hissederek eşyalar toplamaya başladım ve romanımı da zaman zaman bu eşyalar üzerinden anlattım.”. •El Castell, Ricardo Bofill Ricardo Bofill tarafından 1968’de inşa edilmiştir. Barselona’da yer alan yapı, adını Franz Kafka’nın Şato adlı romanından almıştır. •Villa Peet, Studio Klink Studio Klink tarafından tasarlanan ev, Hollanda’da bulunuyor. Yapı, Lewis Carroll tarafından yazılan Alice Harikalar Diyarı’ndan esinlenerek dizayn edilmiştir. Türkçe karşılık olarak “Tavşan Evi” tercih edilmiştir. Bunun nedeni ise tavşan deliğinin ardında yeni dünyalar barındırmasıdır. •Martha’s Vineyard’daki Ev, Steven Holl Steven Holl tarafından tasarlanan Martha’s Vineyard’daki ev, Moby Dick’ten esinlenerek tasarlanmıştır. Herman Melville, kitabında bir Kızılderili kabilesinden söz eder. Bu evin tasarımı, kabilenin barınak oluşturma yönteminden esinlenilmiştir.

15


Mimarlık ve Uyku YAZI İlayda Genç KOLAJ Eda Acar

Uyku, insan hayatının sürdürülebilmesi için gerekli olan ihtiyaçlardan biridir. İnsan uykusu üzerinde yapılmış olan çalışmalar, sağlıklı bir hayat için yetişkin bir insanın ortalama altı ila sekiz saat uyuması gerektiğini ortaya koymuştur. İnsanın ihtiyaç duyduğu süreden az ya da fazla uyumasının oluşturabileceği sağlık problemleri hakkında bazı araştırmalar yapılmış ve dengeli uyuyanların daha az problem yaşamaya eğilimli olduğu saptanmıştır. Ayrıca bir insanın hiç uyumadan, sağlıklı bir şekilde -herhangi psikoz benzeri bir durum oluşmadan- ayakta durabileceği ortalama gün sayısını belirlemek için de çalışmalar yapılmış ve üç ila dört gün şeklinde sonuçlanmıştır. Uyku ve insan ilişkisi ile ilgili bu kısa bilgilerden sonra yavaş yavaş asıl konumuza yaklaşalım. Anne karnından itibaren, nefes alma eyleminden bile önce alışkanlık haline getirdiğimiz uyku, mimarlık eğitiminden ne derece etkileniyor? Ya da farklı açıdan düşünecek olursak, mimarlık uyumamızdan ne denli etkileniyor da fedakârlık ettiğimiz şey hayatımızın düzeni için son derece önemli olan uykumuz oluyor? Mimarlık eğitiminde derslerde alınan kritikler, ödev teslimleri, ön jüriler derken dönem sonuna kadar sıkı bir üretim süreci içinde oluyor insan. Günden güne kompozisyon değişiyor, gelişiyor ve yol kat etmek için sürekli bir şeyler eklemek, üzerinde düşünmek gerekiyor. Ancak şöyle bir durum var ki bu çalışmanın bir sınırı yok. İnsanın bulunduğu konumun bir ötesi her zaman var, hep üretecek yeni şeyler çıkıyor; dolayısıyla hiçbir zaman on saat çalışınca bitecek ya da şu sayfayı da doldurayım bitiyor gibi bir durma noktası bulunamıyor, kişinin kendisinin belirlemesi

gerekiyor. Sonuç olarak da geceyle gündüzün birbirine karıştığı bir durum ortaya çıkıyor. Zaten mimarlık serüvenine başlamadan önce hep konuşulur uykusuzluğun bunun bir parçası olduğu. Ama insan işin içine girmeden anlayamıyor, abartıldığını sanıyor. Çünkü daha önce pek yaşamadığı bir şeyin bahsi geçiyor. Sabahlamak eskiden hayatında çok fazla yer etmezken, şimdi normal bir eyleme dönüşmeye başlıyor. Tabii ki uykunun önüne geçilemez, sadece ertelenebilir ve inanın mimarlık, insana uykuyu ertelemeyi çok iyi öğretiyor (ya da zorunlu kılıyor da diyebiliriz). Normal şartlar altında her gün gece yarısını geçmeden uyuyan, senelerce uyku düzeni hiç bozulmamış bir insan bile bunu kısa bir sürede deneyimliyor, uygulamalı olarak öğreniyor. Ayrıca, mimarlığın uyku alışkanlıklarını da epey değiştirdiği söylenebilir.”Ben ışıklı ortamda uyuyamam, her sese uyanırım uykum çok hafiftir, uyumam için yattığım zeminin yumuşak olması lazım.” diyenler, mimarlıkla tanıştıktan sonra her yerde her fırsatta kestirebilme yeteneğini kazanıyorlar. Tabi küçük kaçamaklar gece uykusunun yerini almıyor ama yaşamak için yetiyor belli bir süre. Bu noktada mimarlık uykumuzun değerini anlamamızı sağlar deyip işe iyi tarafından bakabiliriz. Mimarlık ve uyku birbirlerinden uzak olduğu kadar da yakın iki şey aslında. Uykusuzluk bu işin olmazsa olmazlarından, belki de herkesin yaşaması gereken bir şey bu yolda. Şunu da unutmamak gerek, büyük küçük her proje, uyumadan geçirilen gecelerin ve bolca kahvenin sonucudur.

16


Kentte Kentli Olmak YAZI İrem Sümer KOLAJ Begüm Sarı

İsterdim ki mimarlık üzerine daha umut dolu, daha ilham veren konularda yazabileyim ama ülkemizde ve dünyada yaşanan bunca kötü olay karşısında belki biraz dertleşmek, belki de biraz sitem etmek istedim, çünkü şu günlerde hangimiz geleceğimiz için kaygılanmıyoruz ki? Gelecek demişken, geleceğin sadece akademik başarı ve kariyer planlamasına dayandırıldığı bir eğitim sisteminde de ‘Mimarlık öğrenimi görmek istiyorum’ değil de ‘Mimarlık eğitimi almak, mimar olmak istiyorum’ kararını verebilmek de tabi ki aynı değil. Benim mimar olmak istememin en temelinde yatan sebep, insana verilmesi gereken değer ve insanın hayat kalitesini arttırmaya yönelik bir arayıştı. Mimarlık, elbette insanın var oluşundan bu yana hayatta kalabilmek için barınma ihtiyacını karşılamanın en ilkel arayışından bugüne evrilen, başta doğanın dikte ettiği ile başa çıkma ya da ona adapte olma çabasıyken bugün de özünde tüm farklılık ve çeşitliliklerle zenginleştirmeye çalışılan, yine bir hayatta kalma çabası aslında. Öyle ki aslında mimarlık eğitimimiz boyunca da tartıştığımız tüm bu ‘mekân’ kavramı daha kaliteli mekânlar yani daha yaşanabilir, daha kaliteli bir hayat, daha mutlu bireyler için değil de neden hele ki hayatı zorlaştıran bunca etken varken? Bu nedenle de mimar olmayı istemek bana göre üzerinize almayı kabul ettiğiniz ciddi bir sosyal sorumluluk, etrafınızda olan bitene kayıtsız kalamayacağınız. Her ne kadar günlük hayatta siyasetle politikayı iç içe kullansak da, etimolojik kökeni Yunanca ‘polis’ yani ‘kent’ kökenine dayanan politika, bu açıdan bakıldığında da insandan olduğu gibi mimariden de bağımsız düşünülemez. Yani politika özünde kentten doğan, kenti oluşturan kentliler ve kentin kendisi olsa da ne yazık ki günümüzde izlenen politikalar mimariyi adeta siyasetin aracı haline getiriyor. Dahası tamamen rantlaşma odaklı ve insan hayatını hiçe sayarak izlenen bu politikalar, bir sonuç olarak değil de bir süreç olarak her geçen gün hayatımızı daha da katlanılmaz kılıyor. Biz ‘kentliler’ her birimiz bambaşka bireyler olsak da, aynı kentleri, ortak bir hayatı paylaşanlarız ya da kent tüm bu farklılık ve çeşitliliklerin zenginleştirdiği bir oluşum olmayı hak ediyorken, bunu paylaşamayanlarız. Peki, bunca çabaya rağmen, huzur ve barış ortamı içinde ‘insanca’ yaşamak varken, neyi neden paylaşamıyoruz?

17


MEKÂN ve TOPLUMSAL CİNSİYET YAZI İpek Deniz Alpdoğan KOLAJ Ahmet Kılınç

Kent mekânlarının gelişiminde toplumun, iktidarın ve geleneksel normların etkisi büyüktür. Kentin yaşam alanları üretilirken mimar, mekânın toplumsal yaşamı beslemesi ve yönlendirmesi kaygısını taşır. Kent mekânlarının toplumla ilişkisini tanımlarken şüphesiz mekânın ulaşılabilirliği üzerine durulmalıdır. Burada ‘ulaşılabilirlik’ somut anlamıyla değil, bireylerin aktivitelerine imkân sağlaması anlamıyla kullanılmaktadır. Kentsel mekânların en önemli niteliği özel mekânın aksine herkes için erişilebilir olmasıdır. Toplumsal cinsiyetin mekânı yapılandırması, kentsel mekânların üretim amacıyla çelişmektedir. Kentsel mekânlar erkek egemenliğiyle, özel mekânlar ise daha çok kadınlarla ilişkilendirilmektedir. Diğer bir deyişle toplum tarafından belirlenen cinsiyet rolleri mekân algısına yansımakta, toplumsal cinsiyet çıkarları söz konusu olmaktadır. Kadının parkta tek başına dolaşması, gece sokağa tek başına çıkması güvenli değildir; bu güvensizlik erkek cinsiyetinin egemenliğinden kaynaklanmaktadır. Kadın, en özel mekânı olan bedeni üzerine dahi erkek cinsiyetinin fiziksel şiddetinin yanı sıra sözlü şiddetine de maruz kalmaktadır. Kadın kentsel mekândan dışlanmakta ve özel mekânlara itilmektedir. Kadının ev için yapılan aktivitelere yönlendirilmesi durumu, toplum ve iktidarın kadının ‘anne’ sıfatını ‘insan’ sıfatının önünde kullanmasıyla da desteklenmektedir. 18


Kentsel mekânların insan ve toplum davranışları üzerinde etkisi önemlidir. Erkeğin kentin içinde belki de en uğrak mekânı olan kahvehaneler, mekâna cinsiyetin nasıl kazandırıldığının en önemli örneklerindendir. Kadının ulaşılabilirliği görünmez tabularla engellenmiştir. Öyle ki, kadının bir diğer kentsel mekân olan sokakta yürürken dönüp bu mekâna (kahvehane) bakması bile hoş karşılanmayabilir. Kahvehaneleri küçük ölçekte düşündüğümüzde bu ölçekteki bir mekânda erkeğin sahip olduğu egemenlik sokağa kadar taşar ve böylece büyük ölçek kazanır. Peki, erkek cinsiyetini mekân üzerinde egemen gören ve onları kadın cinsiyetinden üstün kılan düşüncenin savunması nedir? Kadını özel mekânlar için yeterli ancak kentsel mekânlar için yetersiz gören algı neye dayanmaktadır? Gezi parkı olaylarından hatırladığımız, parktaki yıkımı engellemek ve kentsel mekânı korumak için kendini öne atan ‘Kırmızılı Kadın’, ‘Siyahlı Kadın’, ‘Kadın’ portreleri kadının mekân üzerindeki yeterliliğini kanıtlamaya yetmektedir. Düşünülenin ve uygulananın aksine hiçbir bireyin mekân üzerinde yetersizliği söz konusu değildir.

Mekânın toplumsal cinsiyetçi algıyla yeniden yorumlanmasını engellemek adına mimarın tavrı şüphesiz ki mekân kurgusundan okunmalıdır. Buna 1927’de sosyal konutlarda Avustralyalı mimar Margarete Scütte-Lihotzk tarafından tasarlanan Frankfurt mutfağı örnek gösterilebilir. Frankfurt mutfağı kadının mutfakta geçirdiği zamanı azaltarak, kadını kent yaşamına yönlendirme amacıyla alışılanın aksine çok daha küçük boyutlarda tasarlanmıştı. Aradan neredeyse bir yüzyıl geçmişken mimardan beklenen, tasarım sürecinde, Lihotzk’un yaptığı gibi, mekân için olduğu kadar toplum için de kaygıya düşmesidir.

19


Bir Yazar, Bir Roman, Bir Şehir Albert Camus, Veba, Oran YAZI & KOLAJ Behice Özer

‘’… AMA, NEYDI VEBA? -YALNIZCA YAŞAMIN KENDISI, O KADAR…’’ (S. 301) Albert Camus’nün 1947’de yazdığı bu roman Cezayirin Oran şehrinde geçer. Olayların meydana geldiği zaman kitapta 194- şeklinde belirtilmiştir. Camus’nün diğer eserlerinde olduğu gibi çocukluğunu geçirdiği Cezayir arkaplanında yeşeren insan hayatının anlamsızlığı bu romanın da belkemiğini oluşturur; ancak bu romanda diğer eserlerinde olmayan bir istisna mevcuttur. Veba yalnızca insan hayatının anlamsızlığı için bir alegori olmakla kalmaz, hapsedilmişlik imgesi için de sağlam bir temel oluşturur. Sanıyorum romanın yazıldığı yıllarda Fransa’nın Nazi kuşatması altında oluşu romandaki hapsedilme olgusunun bu denli baskın olmasını açıklar. Romanda, veba insanın ölüme karşı acizliğini gözler önüne sererken, Oran şehri sakinlerini de gündeliğe hapseder. Böylece absürt gündeliğin gizinden çıkıp; romandaki tüm gerçekliğin üstünü örter. Ana kahraman Dr. Bernard Rieux, tanrılar tarafından devasa büyüklükte bir kayayı bir dağın tepesine çıkarıp elinden kaçırmakla ve bu döngüyü sonsuzluk boyunca sürdürmekle cezalandırılan Sisifos benzeri bir karakterdir. Rieux, vebayı kesin bir şekilde yenemeyeceğini bilmesine rağmen, roman boyunca vebayla savaşmayı sürdürür. Romanın açılışı Oran şehrinin tasviriyle başlar. Oran; gri, banal, önemli hiçbir şeyin olmadığı boğucu bir şehirdir. ‘’ Kentin kendisi de, itiraf etmek gerekir, çirkindir. Dingin görünümlü bu kenti başka onca ticaret kentinden farklı kılan şeyin ne olduğunu ayırt etmek için biraz zaman gerekir. Örneğin, ne bir kanat çarpışının ne de bir yaprak hışırtısının duyulduğu, güvercini olmayan, ağaçsız ve bahçesiz bir kent, tam anlamıyla yansız bir yer nasıl düşünülür? Mevsimlerin değişimi ancak göğe bakılarak anlaşılır. ilkbahar yalnızca havanın niteliğinin değişmesinden ya da sokak satıcılarının banliyölerden getirdikleri çiçek sepetleriyle kendini duyurur ; çarşı pazarda satılan bir ilkbahardır bu. Yazın, güneş fazla kuru evleri kavurur ve duvarları gri bir külle örter ; o zaman artık kapalı kepenklerin gölgesinden başka yerde yaşanmaz. Sonbaharda, tersine çamur tufanı olur. Güzel günler yalnızca kışın yaşanır. ’’ (s. 13) Eserin genel atmosferi Camus’nün Cezayir’deki hayatından izler taşır. Kuzey güneşinin yakıcı ışığı altında kaynayan Cezayir, insanı gündelik hayatın gerçekliğinden koparıp, bir bulanıklık çemberine hapseder. Bu tam olarak Camus’nün ‘öğle düşüncesi’ diye adlandırdığı şeydir; sıcaklığın içinde, imgelerin aşırı aydınlığında kaybolan gerçekliğin ardından varoluşumuzun absürtlüğü belirir. Bize, sınırsız evrenin köşesinde, dönen bir kayanın üzerine inşaa edilmiş ve edilecek olan her şeyin günün birinde geri dönülemez bir şekilde yok olacağını, insan ırkı olarak varolmak için koparttığımız bu büyük yaygaranın evrenin sonsuz boşluğu tarafından yutulacağını hatırlatır. Işıktan kamaşan gözlerimizi kırpıp gerçekliğe geri döndüğümüzde artık absürt bizimledir, tıpkı yenildikten sonra bile eşyalara, elbiselere ve evlere sinen veba mikrobu gibi, yalnızca dönüşü için bir sonraki anı kollamaktadır.

20


Veba imgesi roman ilerledikçe ölümün yerini alırken, insanları da gerçekliklerinden söküp atarak arafa bırakır. Sokaklar, sergi salonları, eğlence yerleri… Vebanın yayıldığı her yer topluma ait olmaktan çıkar. Ölüm şehri parsellerken, insanlara kalan tek mekân ; veba oraya ulaşana dek kendi bedenleri olur. Çevresini saran ölüme karşı gündelik rutinini gerçekleştirmeye çalışan insan yaşayan biri olmaz artık, araftadır. Bir zamanlar şehir sakinlerinin tüm banallığına rağmen ‘ev’ olarak benimsedikleri yer veba salgınıyla birlikte kapıların kapanmasıyla hem gerçek anlamıyla hem de alegorik olarak bir hapishane haline gelir. Bu absürt banallığın içinde kent sakinleri alışagelmiş yaşamlarını kaybederler. Vebanın son bulacağı zaman belirsizdir, son bulup bulmayacağı da. Şehir sakinlerinin bir sevdiklerinin veya kendilerinin vebaya yakalanması her an onlarla birlikte yaşayan bir olasılıktır. Akıllarında bir gelecek olmadan şimdiyi yaşamaya çalışan insanların geçmişleri de şimdinin durağanlığında yok olur. ‘’İşte o zaman bir kırlangıcın uçuşu, bir gün batımının pembe rengi ya da güneşin bazen ıssız sokaklara bıraktığı şu tuhaf ışıklar gibi açık olmayan işaretler ve şaşkınlığa iten bildirilerin yol açtığı rahatsızlıklarını geliştiriyorlardı. Fazlasıyla gerçeğe yakın düşlerini okşamakta ve bir ışığın, iki-üç tepenin, gözde bir ağacın ve kadın yüzlerinin, onlar için yeri tutulamaz bir ortam yarattığı bir toprak parçasının imgelerini tüm güçleriyle izlemekte inat ederek, insanı her zaman, her şeyden kurtarabilecek dış dünyaya gözlerini kapıyorlardı’’(s. 79) Her ne kadar karanlık bir atmosfere sahip olsa da, Camus, romanı varoluşumuz hakkındaki fikirleriyle aydınlatır. Yaşam bir vebadır ve kurbanları hiçliğin sonsuz döngüsüne hapsolmuştur. Fakat tam da burada Camus, bizlere insanın nedensiz varoluşundan doğan parıltıyı sunar. Camus’ye göre, sonsuzluk boyunca anlamsız bir döngüye hapsolmuş da olsa, Sisifos mutludur.

21


22


YAZI Melis Küçüktunç İMAJ Çağrım Koçer

23


dosya.02

SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR GELECEK YAZI İrem Baz KOLAJ Didem Zeynep Ödemiş

Insanın doğayla ilişkisi varoluşundan beri sahip olduğu en öncelikli ilişkidir. İnsan doğayla var olabilen ve doğanın el verdiği koşullarda yaşamına devam edebilen bir varlıktır. Yani doğa ve insan yaşam boyu beraber olmayı gerektirecek bir zorunluluğun parçasıdır. İnsan ilk çağlardan beri doğadan aldığını bir şekilde doğaya geri vermeyi başarmıştır; fakat zamanla bu döngü kesintiye uğramıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanın kendi ihtiyaçları etrafında şekillenmeye başlamış; insan her şeyin merkezine kendini koyup doğayı görmezden gelme sürecine girmiştir.

24


25


dosya.02 19. yüzyılda başlayan sanayileşme süreci ve bunu takip eden hızlı kentleşme doğanın tahrip olmasına ve kendi içindeki dengesinin bozulmasına neden olmuştur. Kırsal yaşama alışkın olan insan, tarımdan koparak, insan gücüne ihtiyaç duyan ve endüstri merkezi haline gelen kentlere göç etmeye başlamıştır. Bu hızlı kentleşme, plansız bir şekilde büyüyen kentlerde nüfus artışına ve gecekondulaşma kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu durum bir takım sorunları da beraberinde getirmiştir. Kentsel yığılmalar yaşanmıştır. Çok kısa bir süre içinde artan nüfus nedeniyle salgın hastalıklar, yetersiz su ve yiyecek, çevresel atıkların artması gibi problemler görülmüştür. Küreselleşmenin de etkisiyle dünyanın her yerinde benzer sorunlar yaşanmıştır. Doğal kaynakların hiç bitmeyecekmiş gibi kullanılması, insanın doğadan aldığı kadarını geri verememe durumu dünyayı sürdürülemez hale getirmeye başlamıştır. Sürdürülebilirlik kavramı da çevresel problemlere çözüm olabilmek ve gelecek nesillerin de daha iyi bir dünyada yaşayabilmesi için ortaya çıkmıştır. Çünkü kentlerin sürdürebilirliği aynı zamanda toplumun da sürdürülebilirliği demektir. Toplumun bir parçası olan insan yaşadığı mekândan etkilenmekte ve aynı ölçüde o mekânı etkilemektedir. Bu durumda kentlerde sürdürülebilirliği sağlamak, gelecek nesillerin devamı ve onlara yaşanabilir bir dünya bırakmak adına son derece önemlidir. Kent planlayıcıları kentlerin ekonomik, sosyal ve kültürel taraflarını düşünmeden planlarlarsa geçmişte olduğu gibi günümüzde de benzer sorunların kendiliğinden ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle doğayı tekrar kazanmak için bir takım çözüm arayışlarına gidilmesi gerekir. Dönem dönem de bu doğrultuda çalışmalar yapılmıştır. 1970’lerde çevresel tasarım adı altında teknoloji kullanılarak, yaşanılan çevresel sorunların üstesinden gelinmeye çalışılmıştır. 1980’lerde yeşil tasarıma dönen insan, tüketim toplumun artmasına engel olmak adına yeşil düşünmeye başlamıştır. Geri dönüşüm kavramını ortaya atmış ve mimaride de daha doğa dostu malzemeleri kullanmaya çalışmıştır. 1980’lerin sonuna doğru, 1990’lara gelindiğinde ise insan doğa olmadan var olamayacağını anlamış ve doğaya daha duyarlı uygulamalar yapmaya başlamıştır. Sürdürülebilirlik kavramı da bu dönemde adını sıkça duyurmaya başlamıştır. Hem kentsel tasarım hem bina tasarımı olarak, doğaya verdiği zararı minimuma indirmek için doğa dostu bir kent yaratma fikri hâkim olmuştur. 1996 Habitat II Zirvesi’nin sonuç bildirgesi olan İstanbul Deklarasyonu’nun 15.maddesinde; “21. yüzyıla girerken, sürdürülebilir insan yerleşimleri için pozitif bir vizyon, ortak geleceğimiz için umut duygusu ve herkesin itibar, sağlık, güvenlik, mutluluk ve umut dolu nezih bir hayat vadeden güvenli bir evde yaşayabileceği, bütünüyle faydalı ve cazip bir meydan okumaya katılmayı teşvik ediyoruz.” cümlesi yer almaktadır. Habitat Zirvesi, insan için insanın yaşadığı yerin önemini dile getirip, daha iyi ve sürdürülebilir bir dünya için çözüm aramıştır. (Yazar, 2006). Bu durum ise sürdürülebilir kentleşmeyi gündeme getirmiştir. Sürdürülebilir kentleşme kavramı literatürde bulunan anlamıyla, “insan gereksinmelerine günümüz kentlerinden daha iyi yanıt veren ve kent sistemlerinin gelecek kuşakların gereksinimlerinin karşılanmasını engellemeyecek bir biçimde geliştirilmesini sağlayan kent (Ertürk, 1996: 175)”, olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de sürdürülebilir kentler ve sürdürülebilir mimarlık anlamında sınırlı sayıda örnek bulunmaktadır. Sürdürülebilir mimarlık adı altında geçen uygulamalar; ekoköyler, deneysel evler, kişiye özel yapılan konutlar vb. mimari yapılar sadece belirli bölgelerde oluşturulmuştur. Oysa yapılması gereken sürdürülebilirlik üretiminin bir sisteme oturtulup, doğal bir üretim akışına sahip olmasını sağlamaktır. Aslında bu sadece mimari anlamda olmamalıdır. Yasal düzenlemeler anlamında da birçok eksik bulunmaktadır.


Gerekli düzenlemeler yapılıp, insanlar bu konuda bilinçlendirilip, kentlerin sürdürülebilir mimarlığı benimsemesi için altyapı sisteminin de bu doğrultuda değiştirilmesi gerekmektedir. Güneş ülkesi olmasına rağmen Türkiye enerji tüketiminin yaklaşık %60’nı ithal etmektedir. Toplam enerji içinde fosil kökenlerin yakıtların oranı % 82 iken, güneş enerjisin oranı ise %0.05’tir. Ülkemizde tek bir binanın ısı kaybı yılda ortalama 250 kwh/m²’dir. Almanya’da 70 kwh/ m2 ve Avusturya’da 50 kwh/ m² olduğunu düşünürsek, sürdürülebilir bina tasarımında ne kadar geride kaldığımızı görebiliriz. Sürdürülebilir bir gelecek sağlamak için çevreyi ekolojik açıdan zenginleştirme, sahip olunan kaynakları etkin değerlendirme bilincine dayalı tasarımlar yapılmalıdır. İnsan doğayı bencilce tahrip ettiği ve doğaya karşı resmen bir savaş açtığı için 21. yüzyılın şimdiye kadar geçen süresinde, insan doğayla nasıl barışabilir diye düşünmek zorunda kalmıştır. Dünyanın gün geçtikçe daha fazla tüketim toplumuna dönüşmesi, her şeyin müsrifçe kullanılması, dünyayı daha az yaşanılası bir yer yapmaktadır. Her ne kadar verilen bu tahribatı yüzde yüz geri alma şansı olmasa da, en azından gelecek nesillere yaşanabilecek bir dünya bırakmak için sürdürülebilir kavramı bilinçli bir şekilde toplumun her alanında tartışılmalıdır. Şüphesiz doğa olmadan insanlığın da varlığından söz edemeyiz.

Kaynakça YAZAR, K.H, (2006) “Sürdürülebilir Kentsel Gelişme Çerçevesinde Orta Ölçekli Kentlere Dönük Kent Planlama Yöntem Önerisi”, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Doktora Tezi ERTÜRK, H. (1996) “Sürdürülebilir Kentler”, Yeni Türkiye Habitat II Özel Sayısı, Mart-Nisan 96, Yıl 2, S. 8, Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, Ankara, ss.174–178. Sev, A., (2009), Sürdürülebilir Mimarlik, Yem, İstanbul. Özmehmet, E., (2005) ‘Avrupa ve Türkiye’deki Sürdürülebilir Mimarlık Anlayışına Bir Bakış’ Faydalanılan linkler http://www.ttmd.org.tr/userfiles/dergi/dergi36.pdf http://v3.arkitera.com/UserFiles/File/download/Turkiyenin_Illeri_Surdurulebilirlik_Arastirmasi.pdf http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=290&RecID=1701 http://www.paradoks.org

XXVII


doğrusallık

TED Üniversitesi 2016’ - Ersan İlktan


XXX


ANKARA KALESİ VE YAKINLARINDA BİR GÜN YAZI Defne Işıklı

Hafta sonu bir gününüzü biraz nostalji, biraz tarih ve biraz da alışverişle doldurmak isterseniz, size tam uyacak bir program hazırladık. Ulus taraflarındaki tarihi dokuyu keşfetmek, bu haftasonu birincil amacınız olsun. Kale, görkemli tepesinde geniş bir Ankara manzarası sunuyor; biz de günümüze bu manzarayla başlıyoruz. Kale içi restore edilmiş eski konaklar, geleneksel el sanatları satan dükkânlar, butik oteller, yöresel tatlar sunan restoranlar ve daha niceleriyle zengin bir atmosfere sahip. Dar, kimi zaman dik ve taşlı sokaklarında biraz kaybolmanızı öneririz. Bu kadar gezmekten ve yürümekten sonra karınlar kazınmaya başlanmıştır. Kalenin tarihini yansıtan, restore edilmiş ilk yapılardan biri olan Zenger Paşa Konağı’nda Ankara manzaralı bir öğle yemeği yiyebilirsiniz. Geri yola koyulmadan önce, müzeyi andıran ve Türk geleneksel konak içi yaşamı anlatan bu konağı da gezebilirsiniz. Kale kapısından çıktıktan sonra hafif sağınızda Erimtan Arkeoloji Müzesi’ni bulursunuz; yakın zamanlarda restore edilen bu müze aynı zamanda kültürel faaliyetlere de ev sahipliği yapmaktadır. Gitmeden önce Erimtan Müzesi Konser Salonu’ndaki etkinliklere bir göz atabilirsiniz. Yolculuğumuzun bir sonraki durağı Çengel Han. Vehbi Koç’un bir zamanlar iş hayatına atıldığı dükkâna ev sahipliği yapan han, şimdilerde de Rahmi M. Koç Müzesi’ni barındırıyor. İçerisinde birçok teknolojik icadın yer aldığı müzede aynı zamanda iş atölyeleri de bulunmaktadır. Tarih boyunca gelişen bilimsel makinelerin, raylı ulaşımın, karayolu ulaşımının minik örneklerini görebilirsiniz. Müzeden çıkınca çevreye bakmayı ihmal etmeden yolunuza devam ederken envai çeşit yiyecek, içecek ve turistik eşya satan dükkâna rastlarsınız. Geleneksel el sanatları ürünleri, yazmalar, havlular, rengârenk basma kumaşlar, gümüş takılar, boncuk işlemeler, kurutulmuş patlıcan ve biberler, ahşap oymalar, sepetler, antika eşyalar… Eski kervanların konakladığı Pirinç Han, mutlaka uğramanız gereken yerler arasında. Ankara’nın ilk ahşap hanı olan bu handa, sahaflar, kafeler, antikacılar ve turistik eşya satan dükkânlar yer almaktadır. Çok gezdik tozduk, günümüzü içimizi ısıtacak güzellikte bir yerde sonlandırmak icap eder. Nostaljik günün son durağı nostaljik bir kafeden başkası olamaz: Gramafon Kafe. Tarçınlı sahlep içerken eski plaklardan çalının yıllanmış müziğin tadını çıkarabilirsiniz.

XXXI


XXXII


XXXIII

YAZI Merve Şanlı İMAJ Çağrım Koçer


BU AY NEREYE GİTSEM? [ANKARA] HAZIRLAYAN Melis Bolat İMAJ Aylin Aşır

LA TRAVIATA

Merve Turan | EVVEL ZAMAN

11. ANKARA KİTAP FUARI

Ülkemizde ilk kez 1954 yılında Ankara Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenen La Traviata, 4 Ocak da Opera Sahnesinde izleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor. 3 perdeden oluşan eser, 2 saat 10 dakika süreyle sahneleniyor. La Traviata kelime olarak düşmüş kadın anlamını taşıyor ve bu anlamı opera ile bütünleştirebilmek için operanın seyredilmesi gerekiyor, çünkü bu kelimenin operada saklı olan anlamları izleyicileri bekliyor. Paris gece hayatının tanınmış kadınlarından olan Violetta’nın aşk, gurur ve ölüm üçgeni arasında kalışını konu ediyor. Sevgilisi Alfredo’yla mutlu bir beraberlik sürerken babası bu ilişkiye karşı çıkıyor ve Violetta babası ile sevgilisi arasında sıkışıp kalıyor. Konu itibariyle tanıdık gelse de coşkulu müziği ve bestelenişindeki duygu yoğunluğu ile bugünlere kadar ulaşmış bir eser.

Kimi zaman geçmişi hatırlamak ve anılarımızı tazelemek için hayatımızda iz bırakan bir kitabı açar ve tekrar okuruz yada bir filmi tekrar izleriz. Bunlar bizi çok farklı yolculuklara çıkarabilir yad abeklenmedik sürprizlerle karşılaştırabilir. Bazen geride bırakıp unutulduğunu sandığımız eski defterlerin arasından bir resim çıkar ve anılarımızda gezintimiz başlar. Tam da o resimlerin hikayesini anlatıyor Merve Turan “Evvel Zaman” isimli sergisinde. Tosca Art& Design bizi bu sergiyle 23 Aralık-5 Ocak tarihleri arasında buluşturuyor.

Hangimiz sevmeyiz ki bizi hayatımızdaki sıkıntılardan uzaklaştırıp bambaşka bir dünyanın içine götüren kitapları. Bir yer hayal edin o kadar çok kitap var ki hangisini seçeceğinizi bilmediğiniz ve o kitapları yazanlarla konuşup kafanızdaki cevapsız sorulara cevap bulacağınız.İşte tam da böyle bir yer Kitap Fuarı. 6-15 Ocak tarihleri arasında ATO Congresium da tüm kitap severleri bekliyor.

XXXIV


KÖPRÜDEN ÖNCE SON ÇIKIŞ

UMÖB 16,5

Ankara Akademi Sanat Tiyatrosu’nun bu sezon ki yeni oyunu olan Köprüden Önce Son Çıkış üç kişinin aynı anda ölmesi ile öteki dünyada bir araya gelmeleri ve mahşer gününe kadar burada beraber olmak zorunda olmalarını anlatıyor. Bu oyun 11 ve 25 Ocak tarihlerinde Ankara Sanat Tiyatrosu’nda izleyicileriyle buluşmaya hazırlanıyor.

1993 yılından beri hiçbir kuruma bağlı olmadan bir öğrenci oluşumu olarak varlığını sürdüren UMÖB, büyük bir kısmını mimarlık öğrencilerinin oluşturduğu fakat tasarıma ilgi duyan herkesin tartışma ve üretme amacıyla yılda iki kez bir araya getiriyor. Geleceğin tasarımcılarına tanışma, kaynaşma, fikir paylaşımı olanakları sunan UMÖB’ün ev sahipliğini gönüllü olarak oluşturulan öğrenci ekipleri üstleniyor. Bu sene 35.si düzenlenecek olan Ulusal Mimarlık Öğrencileri Buluşması 28 Ocak-4 Şubat tarihleri arasında Ankara’da yapılacak. UMÖB 16.5 da, “Kent Hakkı”, “Kent Belleği”, “Kent İmajı ve Manipülasyonları”, “Kent Suçları”, “Clark Kent” gibi temalar kapsamında çalışmalara yer verilecek. Bu etkinliği düzenleyenler, bu seneyi şu cümlelerle anlatıyor:“Kentliyiz, memnun ya da memnuniyetsiz, kimi zaman mutlu kimi zaman mutsuzuz. Dile getirmek; haykırmak istiyoruz, bir çizgi çekmek belki bir ağaç dikmek, bir duvarı yıkmak istiyoruz. Peki tüm bunları nasıl yapacağız, nasıl haykıracağız? İlk peyderpey etkinliğimizde açığa çıkardığımız tüm düşüncelerimizi, hislerimizi, isteklerimizi nasıl haykırdığımızı ve daha güçlü nasıl haykırabileceğimizi konuşmak için biraraya geliyoruz bu kez!”

XXXV


The VOID-No:02/Ocak  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you