Issuu on Google+

theVOID No:O1 ARALIK


the Void, No:01, Aralık 2016 Yayın Yönetmeni: İrem Baz & Melis Acar İmaj Yönetmeni: Çağrım Koçer & Didem Zeynep Ödemiş Tasarım ve Uygulama: Elif Görkem Köse Düzelti: Atacan Okumuş Yayın Türü: Yerel, Süreli Yayın Aylık, Mimarlık ve Tasarım Dergisi Kapak Fotoğrafı: Nilay Karaköy & Doruk Atay İçerik Kolaj: Didem Zeynep Ödemiş Basım Yeri: Reklam Vermek İçin: İletişim: thevoid.archmag@gmail.com İnstagram: thevoid.mag


theVOID Nedir? Kahveyle mükemmel giden bir çeşit kurabiyedir. theVoid kişinin kendine yakışanı giymesidir. theVoid is a machine to read in. Less is Void. Void Mondrian seven seyyar köftecidir. theVoid 3 mimarlık öğrencisinin bildiklerini, gördüklerini, okuduklarını, beğendiklerini, beğenmediklerini “neden paylaşmıyoruz?” düşüncesiyle, bir A3 kağıdı ve bir kaç üçgenle başlattıkları bir platformdur. Bu yolda onlara eşlik eden, theVoid’i dolduran ve taşıran, artık bir A3e sığdıramayan ekibiyle yeni bir yola, yeni bir yüzle devam ediyor. “Boşluk, yokluk, hiçlik” anlamına gelen the VOID, kendimize hayal kurabileceğimiz, düşüneceğimiz, eleştireceğimiz ve paylaşacağımız bir boşluk yaratma fikriyle ismini aldı. Bu boşluğa bir şeyler katan, onu doldurmaya çalışan ve büyüyen ekibimizle, ve yeni formumuzla başladığımız 01. sayımızla “Deneme 1,2..” diyoruz ve... BAŞLIYORUZ!


İÇERİK 6 7 8 10 1112

cezaEvi Mimarlığı Melis Acar

Yıkılmışız Büsbütün Merve Şanlı

Erasmus Tecrübeleri İpek Akın

Ormandaki Okuma Odası Damla Sert

Mimarlık Eğitiminde Teknoloji İkilemi İlayda Genç

Bütün İçerisinde Kendini İfade Eden Parçalar Aysu Gürman

DOSYA.01: Engelsiz Kent İrem Baz

14 16

Kentsel Bellek: Ankara Melis Küçüktunç

Türkiyedeki ve Dünyadaki Mimarlık Eğitim Sistemi

1822 24

Tunalı Hilmi’de Kahve Avcılığı Melis Bolat

Ufuk Uğurlar

Neler Oluyor? Defne Işıklı & Melis Bolat


K


cezaEvi Mimarlığı

Cezaevi kelimesinin kullanımı ilginç olduğu kadar çarpıcı bir gerçektir de. Ceza alan insanların hayatlarının bir kısmını veya tamamını geçirecekleri mekânın tanımı nedir? Birleşik kelimenin köklerine baktığımızda cevap ortadadır: ev. Dile getirilmeye değer bir ironi söz konusudur. Bir insanın en ‘özgür’ olduğu mekân evidir çünkü eve sahiptir. Cezaevindeki durumun buna benzerlik gösterdiğini söylemek mümkün değildir. Bir mekânı, özgürlüğü elinden alınmış insanlar deneyimliyorsa, bu mekânın tasarımının özgürlüğü de kısıtlanmış demektir.

YAZI Melis Acar İLLÜSTRASYON Didem Zeynep Ödemiş

Bir mekânı istersen sayılarla tanımlarsın, On sekiz adım. Altı yüz yetmiş üç gün. Kırk beş tuğla. On sekiz adım. Altı yüz yetmiş üç gün. Kırk beş tuğla. On sekiz adım. Altı yüz yetmiş üç gün. Kırk beş tuğla. Bir avuç sessizlik. Bir ömür yalnızlık. Bir tutam karanlık. Bir avuç sessizlik. Bir ömür yalnızlık. Bir tutam karanlık. istersen algılarla.

Tüm bu kısıtlamalar belli tiplerde cezaevlerinin inşa edilmesine yol açmıştır. Farklı tasarımlara, yeni çözümlere gidilmemiş, bir kere yapılaşmış tiplemelerle yetinilmiştir. Türkiye’nin de bu konudaki olumsuz tavırları göz önündedir. İnşa edilen hapishaneler şehrin çok dışında bölgelerdedirler. Kavramsal anlamda suçluyu toplumdan en uzağa sürmek amaçlanırken, fiziksel anlamda ziyaret edecek aileler için ciddi bir sorundur uzaklık. Yeterli toplumsal alanların bulunmaması ve suçluların doğayla iletişiminin kısıtlığı da başka tasarımsal sıkıntılardandır. Topluma geri kazandırmayı amaçladığımız insanları bu derece soyutlayan mekânlar yaratmak da suç değil midir? Ancak, bunlar hiç dile getirilmeyen, belki de sadece umursanmayan konulardır.

Bu cezaevine girdim tam altı yüz yetmiş üç gün önce. Tek özgürlüğüm o kırk beş tuğla arasında attığım on sekiz adımlık volta. Konuşacak bir şey olsa konuşursun ama ne yapacaksın, kelimeler bile hüküm giymişse. İki yüz kişi daha var, az değil. Ama hep beraber yapayalnızız burada. Ne gündüz var o parmaklıkların arasından gelen, ne de gece. Sadece bir karanlık. Bazı mekânları toplumsal tabular haline getiriyoruz. Konutlar, dini mekânlar, kültür merkezleri ve kamusal alanlar hakkında ne kadar çok düşünüyor, konuşuyor, tartışıyorsak; cezaevleri hakkında bir o kadar suskun kalıyoruz. Nedeni bir o kadar açık görünse de, tabulara direnmek birincil amacımız değil mi? Deneyimleyen insanlara olan önyargımıza karşın cezaevleri de bir tasarım mekânıdır.

Mimarlık, sadece ‘hoş’ bulunan yapılarla ilgilenerek değil, bütün mekânları anlayarak ve anlatan tasarımlar yaparak gelişir. Bir insanın mahkûmiyeti, mekânın esaretine dönüştürülmemelidir. Tabular bu kadar etrafımızı sarmışken mekânlara sahip çıkmak bizim görevimizdir. VI


Yıkılmışız Büsbütün YAZI Merve Şanlı İLLÜSTRASYON Gökçe Naz Soysal

Toplumun geçmişini anlatan önemli kalıntılar olma özelliğini kimlik bilmiş tarihi yapıların, insanoğlunun dahi önüne geçemediği depremlerin etkisiyle yok olmaları gerçeği ile karşı karşıyayız. Özellikle tarihi yapıların yoğunlukta olduğu İtalya, son zamanlarda bu etkiye daha da maruz kalmaktadır. İlk başta 24 Ağustos’ta kendisini gösteren ve üç yüz kişinin ölümüne sebep olan Amatrice depreminde bir sürü kilise, anıt ve bina harabeye dönmüştür; şehir merkezi yerle bir olmuştur. Mimarı Giovanni dell’Amatrice olan ve 1428’de inşa edilen Roman Katolik Saint Agostino Kilisesi’nde de büyük bir hasar ile karşı karşıya kalınmıştır. Yan cephesiyle birlikte 1930’larda eklenen yuvarlak, desenli ve renkli olan kilise mimarisinin kendisine özgü bir motifi olan gül penceresi de depremin yıkıcı etkisine direnemeyip çöken kısımlar arasındadır. Fakat 13. yüzyılda inşa edilen saat kulesi şaşırtıcı bir biçimde ayakta kalan nadir yapılardan birisi olmayı başarmıştır. Enkazlar arasında dikilen bu saat kulesinin tam da depremin başladığı sıralarda akrep ve yelkovanının durduğu gözlemlenmiştir. İkonik bir imaj haline gelen bu saat kulesi, depremin sarsıcı etkileri yaşanırken zamanın durduğunu gözler önüne seren çok gerçekçi bir örnek olmaktadır. Kasaba duvarlarının bile tuzla buz olmasıyla birlikte şehrin artık eskisi gibi olamayacağı gerçekliği ile erimeye yüz tutmuş bir kentin hikâyesidir Amatrice. En son alınan darbe de 30 Ekim’de Norcia’yı vuran deprem olmuştur. Kritik yerleşme bölgelerinin tahliye edilmesi sayesinde can kaybı olmamasına rağmen tarihi binaların yok olmasının önüne geçilememiştir. Zeminin yetmiş santimetreye kadar çöktüğü depremde, şehri çevreleyen tarihi Roma şehir duvarından geriye bir eser kalmamıştır. Bununla birlikte, şehirdeki Gotik ve Barok kiliseleri

VII

de ciddi bir hasara uğramıştır. Norcia depremi bir önceki depremden sağ kurtulan yapıları da beraberinde yok olmaya mahkûm bırakmıştır. Norcia kasabasındaki 14. Yüzyıl sonlarına doğru inşa edilen ve yerel halk için ruhani önemi olan tarihi St. Benedict Bazilikası, antik Roma ön cephesi dışında tamamen çökmüştür. St. Benedict ve St. Scholastica’nın doğduğu ev üzerine kurulan bu kilisenin içerisindeki sanat eserleri, bina ile birlikte sonsuzluğa karışmıştır. Bu eserler arasında 1621’de tamamlanmış olan Filippo Napoletano’nun “St Benedict and Totila” tablosu ve Romalı ressam Vincenzo Manetti’nin 1600’lerin sonuna doğru tamamladığı “Madonna ve Norcia Saints” tablosu da yer almaktadır. Tahribe uğrayan başka bir tarihi yapı ise 15. Yüzyıl freskleri ile özdeşleşmiş olan St. Mary Argentea Katedrali, geriye çatlak cepheleri dışında sadece toz ve enkaz yığınları bırakmıştır. Deprem gibi doğal afetler sonucu ciddi bir kimlik deformasyonu söz konusudur Norcia’da. Geçmişin izlerini günümüze taşıyan tarihi binalar yapı olmanın ötesinde kent belleği olma özelliğini de taşımakla yükümlüdür. Son zamanlarda İtalya ile gündemde olmasının yanı sıra dünyanın genelinde de karşılaşılabileceğimiz bu felaketlere bina deyip geçmemeliyiz. Tarihi yapılar ile kültürel mirasların varlığı söz konusudur. Yetkililerin de bu bilince sahip olup gerekli önlemleri alıp bu tür tarihi dokuda önemi olan yapıların korunmasına yönelik çalışmaların gerçekleşmesi için ortam yaratmaları insanlık adına da yararı olan uğraşlardır.


Erasmus Tecrübelerim ve Sık Sorulan Sorular YAZI İpek Akın İLLÜSTRASYON Beyza Şener Bu yazımda kendi deneyimlerim üzerinden Erasmus+ programına katılmaktan ve bu deneyimin mimarlık öğrencisi olmak adına yaptığı katkılardan bahsedeceğim. Bu konularla beraber çok karşılaştığım sorulara da yanıt vermeye çalışacağım. Erasmus’a gitmek isteyen, karar verme aşamasında olan ya da sadece “Nedir bu Erasmus+ projesi?” diyenlerimiz bu yazıdan faydalanabilirlerse ne mutlu. İlk olarak “Erasmus+ nedir?” sorusu ile başlayacak olursak, Erasmus+, Avrupa Birliği tarafından desteklenen Avrupa ülkeleri ve Türkiye’yi kapsayan bir uluslararası öğrenci değişim programıdır. Bu program kapsamında, eğitimimin üçüncü yılında Selanik Aristoteles Üniversitesi’nde bir yıl geçirme fırsatı buldum ve gerçekten de hayat değiştiren bir tecrübe yaşadığımı çok rahatlıkla söyleyebilirim. Her ne kadar bir dönem ya da bir eğitim yılı göz korkutan bir süre gibi gelse de aslında zaman o kadar hızlı, dolu ve farklı geçiyor ki o uzun gelen süre göz açıp kapatıncaya kadar bitiveriyor. Bu deneyim, alışık olduğumuz hayatın gündelik rutinini bir anda tamamen değiştiriyor ve bu değişim de kendisiyle birlikte yeniliklere ve yeni düşüncelere çok açık bir ruhsal durum getiriyor. Her şeye açık olma durumu da insanı kabuğundan çıkmaya ve korkulara karşı örülmüş duvarları yıkmaya itiyor. Erasmus+, her ne kadar öğrenci değişim programı olsa da, bu deneyim, katılımcısına akademik bilgiden çok kişisel gelişim adına katkı yapıyor.

Yabancı bir ülkede en az 6 ay boyunca tek başına yaşamanın kazandırdığı şeylerden bahsedecek olursak, en önemlisi karşılaşılan küçük ya da büyük her türlü sorunu tek başına çözebilme olgunluğu kazanmak ve bir özgüven geliştirmek. Dünyanın pek çok yerinden gelen, aynı ortamda birleşen, yaklaşık deneyimler yaşayan ve benzer problemlerle karşılaşan bir topluluğun parçası olmak da bu deneyim sürecinde korkuları yenmek ve kabuğundan çıkmak için çok yardımcı oluyor. Hem yaşanmaya başlanan ülkenin hem de orada hayatları kesişmiş farklı milletlerden öğrencilerin ülkelerini, kültürlerini, mekânlarını, hayat tarzlarını, dillerini ve dinlerini tanımak adına pek çok pratik bilgi kazanılıyor ve bunların tümü insanı dünya vatandaşı olmaya daha da yaklaştırıyor. Erasmus’un bir avantajı da başka bir eğitim kurumuna gitmiş olmanın bir sonucu olarak alışık olunandan farklı bir eğitim disiplinini görmek. Yaklaşık yüz yıllık ve seksen bin öğrenciye sahip bir okula gitmek elbette ki fark yaratıyor. Birbirlerinden farklı problemlerle karşılaşan okulların bunlara sunduğu çözümler ya da aynı probleme yaklaşan farklı bakış açıları, her okul için bireysel bir eğitim sistemi kuruyor. Mimarlık bölümünde bu jürilerin sayı ve siteminin değişmesinden notlandırma ve duyuru yapma biçimine kadar pek çok farklılık yaratabiliyor. Bir Avrupa ülkesine gitmiş olmanın en büyük avantajlarından biri de ulaşım ağının çok

VIII

gelişmiş olması; ister demir yolu ister hava ya da kara yolu olsun (Schengen Bölgesi ülkelerinin fiziksel sınırsız olmalarının getirileriyle beraber) Avrupa’da seyahat etmek inanılmaz kolay. Erasmus öğrencisi olmanın yeniliklere açık ruh hali ile bu kolaylık bir araya gelince de insan bir anda amansız bir gezgine dönüşüyor. Kendimden örnek verirsem, 11 ay boyunca 22 Avrupa ülkesi gezme fırsatı buldum ve maddi anlamda tahmin edilenden az bir bütçe ile bunu yaptım. Bu gezilerde bir mimarlık öğrencisi olarak bölüm derslerinde karşılaştığım ya da çalıştığım pek çok yapıyı görme ve deneyimleme fırsatı bulmakla beraber görsel arşivimi de zenginleştirme şansını yakaladım. Çokça karşılaştığım sorulara geçmeden önce de belirtmek isterim ki ben her ne kadar bu deneyimden sonuna kadar memnun kalmış olsam ve herkese tavsiye etsem de bu deneyimin herkese uygun olmadığını da belirtmem gerekir. Bunun büyük bir değişim ve zorlukları olan bir süreç olduğunu göze alarak kişinin kendini bilerek bir karar verme süreci geçirmesi gerektiğini söylemeliyim.


Başvuru süreci nasıl işliyor? Uluslararası Programlar Ofisinin bilgilendirme toplantılarıyla başlayan bu süreç bir başvuru formu doldurma, okul seçimleri yapma, başvurunun değerlendirilmesi ve duyurulması ile bitiyor. Bu süreçte UPO çok önemli bir rol oynuyor. Erasmus’a gitmek için iyi bir ortalamaya sahip olmak mı gerekiyor? Seçme ölçütü olarak genel not ortalaması ve ENG101 - ENG102 dersleri not ortalamaları yarı yarıya etki ediyor. Bu iki ölçütten gelen puanlar sıralanıyor ve yüksek olan puanların sahipleri seçilme ve hibe için öncelik sahibi oluyor. Ders seçimleri nasıl yapılıyor? Gidilecek kurumda alınacak dersler ve karşılıklarının belirlenmesi için ders programları karşılaştırılarak uygun dersler karşılıklı imzalanan öğrenim anlaşmasına işleniyor. Bir ekleme veya çıkarma yapılacaksa öğretim dönemi başlangıcından itibaren bir ay içerisinde bir defaya mahsus olmak üzere bu anlaşmada değişiklik yapılabiliyor. Bu aşamada iki kurumdaki Erasmus koordinatörleri büyük rol alıyor. Kalacak yer nasıl buldun? Bazı okulların kendi yurdu ve Erasmus öğrencilerine ayırdıkları kontenjanları varken diğer

okullar konaklama konusunda daha dolaylı bir pozisyonda olmayı seçiyor ve özel yurtlara, emlakçılara ya da Erasmus Student Network (ESN) e yönlendiriyor. Öğrenciler arasında birkaç kişi bir eve çıkmanın daha yaygın olduğunu söyleyebilirim bu konuda da facebook grupları çok yardımcı oluyor. Dersler kolay mıydı? Zorlandın mı? Benim için bir avantaj gittiğim okulun eğitim dilinin İngilizce olmamasıydı, bu durumda hocalarla birebir konuşarak sürdürdüğüm bir dönem oldu ve derslere gitme zorunluluğum olmadığı için TEDÜ ye göre daha hafif bir dönem geçirdiğimi söyleyebilirim ama tabii ki bu sorunun cevabı okullara, şehirlere ve ülkelere bağlı olarak değişecektir. Derslerin sayıldı mı? İki okul arasında imzalanan öğrenim anlaşması, ders içerikleri karşılaştırılarak ve koordinatörler ile de işbirliği içinde düzenlendiği için zaten sayılması uygun olabilecek dersler kararlaştırılmıştı ve hepsi sayıldı. ( Ders sayma konusunda istisnalar olabileceğini de unutmamak gerekir.) Dil problemi çektin mi? O ülkenin dilini öğrendin mi? Benim gittiğim şehir bir öğrenci şehri olduğu için IX

dil problemi çekmedim. İngilizce konuşabilen kişi sayısı ülkeden ülkeye değişmekle birlikte Avrupa ülkelerinde bu sayı bir hayli yüksek olduğundan çok büyük bir sorun olmuyor. Okullar Erasmus öğrencilerine dil kursu imkânı ya da çevrimiçi kurs imkânları tanıyor. Ayrıca ev sahibi ülkede geçirilen zamanın bir sonucu olarak da günlük hayatta sık kullanılan kelimeleri de insan ister istemez öğreniyor. Avrupa Birliği tarafından verilen hibe masrafları karşılamak için yeterli mi? Bu sorunun cevabı şehirden şehire değişmekle birlikte orada sürdürülen yaşam tarzı ile de çok bağlantılı. AB hibesi çeşitli ülke gruplarına için 500, 400 ya da 300 euro olmakla birlikte bu miktar genelde konaklama masraflarından biraz daha fazlasını karşılıyor. Maddi bir takviye genelde gerekirken tutumlu bir yaşam tarzı ile bu para ile yaşamak da mümkün. “Post ErasmusDepression” gerçek mi? Evet. Erasmus Sonrası Depresyonu psikologlarca bilimsel araştırma makalelerine de konu olmuş fakat herkes bunu yaşayacak diye bir kural da tabii ki yok. Kişisel olarak ben bu durumu çok yaşamadığımı söyleyebilirim bunun nedeni de döner dönmez kendimi staj vb. çok yoğun işlerle meşgul etmiş olmam olabilir.


Ormandaki Okuma Odası YAZI Damla Sert

Soğuklar yaklaştıkça dışarıda kitap okunması da bir o kadar zorlaşıyor. İnsanlar kitaplarını okumak için sıcacık bir ortama ihtiyaç duyuyor. Kimileri okumak için kafeler, iş yerleri, toplu taşıma araçları gibi sesli yerleri tercih ederken, kimileri için kitap okumak sessiz bir ortam gerektiriyor. Eğer siz de sessiz ortamları tercih edenlerdenseniz Hemmelig Rom Cabin’i çok seveceksiniz. Küçük siyah kulübe, Amerikalı bir firma olan Studio Padron tarafından tasarlanmış. Norveç dilinde gizli oda anlamına gelen Hemmelig Rom, New York’ta bir ormanın içinde konumlandırılmış. Arazinin bir parçası olarak düşünüldüğü için meşe ağaçlarından yapılmış kulübenin çevresi, yine meşe ağaçları ile kaplı. Firmanın projedeki amacı, inşaat atığı haline gelecek malzemeleri korumak, dönüştürmek ve değerlendirmektir. Bu nedenle odanın yapımında yıkılan meşe ağaçlarının kullanılmasına da özen gösterilmiş. İki yüz metrekarelik bir alan kaplamasına rağmen içinde huzur bulmanızı sağlayacak her detay incelikle düşünülmüş ve yerleştirilmiş. Kulübede dinlenebilmenizi sağlayacak bir yatak, kitap okurken tercih edebileceğiniz bir koltuk, okuyucuya sıcacık bir ortam sağlayacak odun sobası, çeşitli kitapların bulunduğu bir kitaplık ve birçok ince detay daha bulunuyor. Okurlar tarafından kiralanan ve ilgi gören bu odada, manzarayı seyredebileceğiniz büyük bir pencere de ihmal edilmemiş. Bu pencere, misafirlere karla kaplı doğayı izleme şansını sıcacık bir ortamda sunuyor. Bütün incelikler bununla sınırlı kalmıyor, Studio Padron’un okuyuculardan rica ettiği bir şey daha var; bu odada kitap okumuş, odun sobasında ısınmış, manzarayı seyretmiş ya da birazcık dinlenerek güzel vakit geçirmiş misafirlerin, odadaki kitapların içine bir not bırakması. Aslında bu, gelecek misafirler için güzel bir sürpriz. Odadaki eşyaların yanında, tasarımındaki ince düşünce de gelecek misafirler için düşünülmüş bu ufak sürpriz de, her detayın özenle seçilmiş olduğunu göstermiş. Böyle bir odayı kim sevmez ki?

X


Mimarlık Eğitiminde Teknoloji İkilemi YAZI İlayda Genç KOLAJ Elif Ezgi Öztürk

Mimarlık, eğitim serüvenine yeni başladığım, belki de hala yabancı olduğum bir konu. Başlamadan önce akıllarda oluşan birçok soru var. Bunlardan biri, belki en sık sorulanı: ‘Çizimimin iyi olması gerekir mi?’. Bunu yönelten birçok öğrenci adayının aldığı cevap hemen hemen aynıdır. Çağımızın getirisi, birçok konuda hayatımızda yer alan ‘bilgisayar’ konuya dâhil oluyor bu kısımda. Peki, günlük hayatımızda sık sık yardımını aldığımız bu cihaz mimarlıkta gerçekten işimizi kolaylaştırıyor mu?

Mimarlık eğitiminin ilk yılından itibaren yeni bir dil girer hayatımıza. Fikirlerimizi, yaptıklarımızı, kendimizi anlatırız bu yeni dille. Öğrenmek başta baya meşakkatli görünür bize, zorlanırız. Fakat sonrasında yavaş yavaş hayatımıza alırız bu dili ve kendimize göre yönlendirmeye başlarız, hatta dili aktardığımız ortam bile farklılık gösterebilir, bu yazıda asıl parmak basmak istenen konu budur. Kimileri bir fareden yardım alır bu dili konuşmak için, karşılarında bir ekran vardır. Bu bilgisayar monitörlerinin, insan ve projesi arasında bir duvar olduğunu düşünürüm zaman zaman. Ona dokunmamızı, kendimizden bir şeyler katmamızı engelleyen bir eleman gibi görünür gözüme. Başkaları için ise sadece parmakları arasına iliştirilmiş bir kalem yeter, kendilerini anlatmak için. Onları yönlendiren, düşünceler ve fikirlerdir. Bu aşamada kendi kendime düşünüyorum. Neden mimari çizimlerde bilgisayar kullanımı daha çok tercih ediliyor? Bunun sebebi zaman olsa gerek, bir de el çiziminin daha zor, uğraştırıcı olması. Kısacası bilgisayar her açıdan kullanım kolaylığı sağlıyor. Ama benim düşüncem bilgisayar ortamının insanın yaratıcılığını kısıtladığı yönünde. Evet, belki kâğıt üzerine çizim yapmak, her detayı tek tek işlemek için daha fazla zaman ayırmak, kalem lekeleriyle uğraşmak gerekiyor olabilir, zorlanıyor, hatta bazen gözlerimiz yoruluyor da olabilir ama yine de projeyi geliştirmek için, fikirlerimizi özgürce aktarabilmek için elde çalışmanın daha faydalı bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bilgisayarla saniyeler içinde ‘oluşan’ bir çizginin ne kadar önemli olduğunu fark edemeyebiliriz ama bunu elimizle yaparken her bir çizginin değerini, projede yarattığı farklılığı, etkiyi daha iyi kavrayabiliriz. Bu da projeye kendimizi daha iyi vermemizi sağlar. Ancak bize zaten yabancı olan bir ekrana bakarken projemizi gerçekten ne kadar benimseyebiliriz ki? XI


XII


Kentsel Bellek: Ankara

YAZI Melis Küçüktunç İMAJ Çağrım Koçer

Şehrimizdeki modern mimarlık örneklerinin her geçen gün yitirildiği şu günlerde biraz geçmişe dönmek, biraz da günümüzdeki örneklerle geleceğe bakmak için bir fırsat yaratmaya çalıştık. Her sayıda farklı bir şehri ve mimari değere sahip olduğunu düşündüğümüz örnekleri haritalayacağımız bu yazıda ele alacağımız şehir Ankara.

XIII


BÜTÜN İÇERİSİNDE KENDİNİ İFADE EDEN PARÇALAR YAZI Aysu Gürman KOLAJ Kübra Sönmez

Eskişehir Yolu boyunca parça-bütün ilişkisi bağlamında metro istasyonlarının yerleşkesi önemli rol oynamaktadır. İki metro istasyonu arasında kalan parçalar oluşturdukları “döngü” ile kendilerini ifade etmektedir. Parçaların sahip olduğu kullanıcı profili, bu profile hitap eden ortam ve doğayla kendi döngüsünü oluşturmaktadır. Parça içerisinde bu girdilerin bir araya gelmesiyle farklı fonksiyonlar tanımlanmaktadır; alışveriş yapmak, yemek yemek, spor yapmak, sinemaya gitmek, konaklamak… Sunulan fonksiyonlar, döngülerin kendilerine ait programlarını oluşturmaktadır. Parçaların kendilerine ait sundukları oluşum içerisinde gerçekleşen ve biten fonksiyonların “kendine yetebilen” hayatına dair oluşan gözlemimde, bu parçaların döngü kavramıyla ifade edilmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Omur olarak tanımlanan fonksiyon programlarının barındığı parçalar, uç uca eklenerek doğrusal bir yapıya sahip sosyal omurgayı oluşturmaktadır. Her bir omur, oluşumları açısından benzerlik taşımasına rağmen konumlanışları, hareket kabiliyetleri, sundukları işlevleri ve boyutları nedeniyle farklılaşmaktadır. Bu farklılaşma ve yan yana diziliş, omurlar arasında baştan sona kadar iletim ve iletişimi sağlanmaktadır. Bu noktada metro istasyonlarıyla oluşan omurların bir araya geliş şeklini sorgulamak gerekmektedir: Uç uca eklenmeyle sağlanan noktasal ilişki kullanıcı deneyimi ve mekânsal algı açısından yeterli midir? Doğrusal yapıyı oluşturan parçaların bir araya gelme yöntemleri, parçaları oluşturan metro istasyonları ile birlikte düşünülerek ilişkiyi zenginleştirici ara parçalar üretebilir. Ara parçalar, ulaşım ve ‘dâhil olma’ isteği uyandıracak sosyal mekânlardan oluşabilir. Böylelikle şu an sağlanan noktasal ilişki yöntemi alansal ilişki yöntemine dönüşerek kullanıcı için deneyimsel geçiş alanları yaratılabilir. Parça-fonksiyon ilişkisiyle oluşturulan döngü kavramı, parça düzeyine geçildiğinde yapı-fonksiyon ilişkisi çerçevesinde oluşturulan ‘paket kullanım’ kavramına dönüşmektedir. Söğütözü metro durağı yakın çevresi olarak alınan daraltılmış inceleme alanında görülmektedir ki, fiziksel ve fonksiyonel açıdan farklı aktivitelerin bir araya geldiği yapılar parçayı oluşturmaktadır.

XIV


‘Tek mekan maksimum fonksiyon’ algısıyla oluşturulan yapılarda program, fonksiyona bağlı olarak üç ana birimden oluşmaktadır: ofis, rezidans ve alışveriş merkezi. Bu üç ana birim ulaşılabilirlik kavramı üzerinden mimari çözümü kule-baza ilişkisiyle sağlamaya çalışmaktadır. Belirli bir kesime hitap eden ofis ve rezidans birimleri, yüksekliğini ve güvenliğini arttırıp kule olarak kendini var ederken; halka açık alan olarak tanımlanan alışveriş merkezleri ise baza olarak kendini var etmektedir. Baza olarak ifade edilen yapılarda aktif cephe ve giriş sayısı gibi kavramlarla halkın programa dâhil olması sağlanmaktadır. Bu yöntemde aktif cephe kavramı, ticari kaygılarla ele alınmaktadır. Halkın dâhil olması, kullanıcıyı çekmesi tanımlanan mimari alanlarla sağlanabilir; kolektif çalışma mekânı, sergi alanı, etkinlik alanı… Böylelikle kullanıcılarda ulaşma, kullanma ve dâhil olma isteği oluşabilir. Paket kullanım algısına sahip yapılar, sosyal omurgayı oluşturan omurları biçimlendirmesine rağmen kendi içine dönük alanlar olarak kalmaktadır; içinde bulunduğu çevreyi dönüştürerek kentsel algıya sahip mekânlar yaratamamaktadır. Kentsel algıya sahip mekânları oluşturma potansiyeline sahip açık hava alanları (iç geçiş, sokak, dönüşebilen park yerleri, podyum katları vb.) bu tür yapıların içinde noktasal çözümler olarak kalmaktadır. Oysa bu tür açık hava alanları, parseller arası komşuluk ilişkisi sağlayarak kent içinde iz bırakma yetisi olan alanlardır. Paket kullanım sunan yapılar, kullanıcının tam bir gününü aynı yapıda geçirmesi üzerine kurulu bir fonksiyon programı hedeflemektedir. Bu algıya sahip bir yapıda geçirilen bir günün senaryosu dâhilinde çocuk, anne ve babadan oluşan bir aileyi ele alalım. Sabah kahvaltısıyla başlayan gün, ailecek yapılan spor ve sonrasında yenilen öğle yemeğiyle devam etmektedir. Öğleden sonra çocuklar resim atölyesine katılırken, anne kuaförde saçını kestirebilir ve baba arabayı yıkatabilir. Daha sonra aile sinemada bir araya gelir, filmden sonra alışverişlerini yapar ve bir şeyler atıştırırken akşam müzik dinletisini dinleyip evlerine döner. Paket kullanımda sunulan hiçbir aktivite ve saati rastlantı değildir. Farklı yaş grupları ve ilgi alanlarına göre çeşitlilik gösteren aktivitelerle “tam bir gün doluluk” sunulmaktadır. Böylesi bir fonksiyon programına sahip yapılar, kullanıcıyı kendi içine çekmektedir ve dışarıda devam etmekte olan dış hayattan koparmaktadır. Kullanıcının kendi zamanının kontrolünü elinden almaktadır. Kontrolsüz zaman kavramının engellenmesi için kullanıcının dış dünyayla olan bağlantısını açık hava alanlarıyla programa dâhil etmek yararlı bir çözüm olabilir. “Tek mekân maksimum fonksiyon” algısının geliştiği yapılarda, “paket kullanım” ve “tam gün doluluk” kavramlarının kendini gösterdiği görülmektedir. Bu algılarla oluşan yapılar, kapalı paket halindeki kutular olarak kalmakta ve paketin içinde yer alan farklı fonksiyonlarla kullanıcıların hayatında günlük doluluk yaratmaktadır. Bunun bir sonucu olarak sadece parseller arasında değil; kullanıcı ve dış dünya arasında da iletişimsizlik oluşmaktadır.

XV


Türkiye’deki ve Dünyadaki Mimarlık Eğitim Sistemi YAZI Ufuk Uğurlar FOTOĞRAF Ezgi Samancı

Barınma ve korunma ihtiyacı insanın geçmişten beri süre gelen en temel ihtiyaçlarından biridir ve bu yüzden yakın çağlardan beri mimarlık dalı hayatımızın içinde önemli bir rol alıyor. Peki, günümüzde bu kadar önemli bir noktada görev yapan mimarlık eğitimi ne durumda? Dünya ve özellikle Türkiye’deki eğitim sistemi lisans bazında(üniversite) ne konumda ve ne kadar geliştirilebilir, bu yazımda bu konuyu tartışmaya açacağım. Dünyadaki mimarlık eğitim sistemiyle konuya başlayacak olursak; Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, İngiltere, Fransa, İsviçre, Almanya, İtalya gibi gelişmiş ülkeler mimarlık lisans eğitimi konusunda belli bir seviyeye ulaşmış ve oturmuş bir düzene sahipler. Birçok ülkede mimarlık eğitimi değişiklik gösterse de her geçen gün birbirine daha da yaklaşan bir sistemle karşı karşıyayız. Fransa’da mimarlık eğitimi altı yıl iken İsviçre’de eğitim süresi dört yıldır ve Fransa’ya göre çok daha yoğun bir programa sahiptir. Yukarıda örneklendirdiğim diğer ülkelerin mimarlık eğitimi ise ortalama düzey olarak kabul edilen beş yıldır. Programlar ve kredi yoğunlukları değişim gösteriyor olsa da ortalama bir düzeyde ağırlığa sahiptir. Öğrenci başına düşen eğitimci oranı ise oldukça yüksektir. Bu ülkelerin çoğunda üniversitede mimarlık eğitimi almak isteyen öğrencilere liseden itibaren bazı temel eğitimler verilir ve lisans eğitimlerinin sonunda zorunlu staj yılları ve yüksek lisansları vardır ki bu her meslek grubunun ihtiyacı olduğu önemli bir kazanımdır. Toparlayacak olursak dünyada mimarlık alanına ayrılmış özenli bir eğitim sistemi bu örneklerle gözümüze çarpıyor. Dünyadaki gelişmiş ülkelerin eğitim düzeni belli bir seviyedeyken peki, Türkiye’de işler nasıl yürüyor? Türkiye’de mimarlık eğitimi lise seviyesinde bir hazırlık olmaksızın tam anlamıyla üniversitede başlıyor. Lisans eğitimi 4 yıl ve stajlar yaz/kış dönemlerinde yapılıyor. Bu da beraberinde fazlasıyla yoğun bir programı getiriyor. Günümüz Türkiye eğitim sisteminin temel sorunlarından biri olan lise eğitimi hala problemlerini sürdürmekte ve mimarlık eğitiminin yoğunluğunu, devamında ise verimini negatif etkilediğini aşikâr. Mimarlık bölümünden mezun olanların bir şirkete girdikten sonraki tökezlemeleri ise gösteriyor ki, staj planlaması doğru işlemiyor. Aynı zamanda verilere göre Türkiye’de öğrenci başına düşen eğitimci sayısı az. Bu, öğrencilerin mimarlık alanındaki yaratıcılıklarının kısıtlanmasına ve öğretim üyesinin kendi payına düşen ders saatinin yükselmesine sebep oluyor. Bu sorun sadece öğrencinin eğitimini değil, öğretim üyesinin kendi çalışmalarını da etkiliyor. Eğer özgün ve yaratıcı mimarlar elde etmek istiyorsak öncelikle eğitim programını liseden itibaren doğru zamanlamamız gerektiğini düşünüyorum. Aklında mimarlık olan bir öğrenciyi liseden başlayan doğru adımlarla, lisans eğitimini verimli tamamlamış, staj için doğru tercih ve zamanlama yapmış, son olarak yüksek lisansı için programını hazırlamış bir birey olarak bu sürecin içine sokmak, mimarlık gibi günümüzün en zorlu meslek grupları için daha verimli olacaktır. Bu yüzden zaman verimli kullanıldığı sürece doğru adımlarla Türkiye’deki mimarlık eğitimini çok daha üst noktalar taşıyabiliriz. Ayrıca eğitimci - öğrenci arasındaki sayısal denge, verim açısından tekrar değerlendirilmeli ki daha yaratıcı ve özgün bireyler yetiştirmenin temellerini sağlam atalım. Tabii ki burada önümüze ülkemizin genel eğitim sorunlarından olan genel kültür kavramı da ortaya çıkıyor. Mimarlık gibi kolektif bir alan için önemli bir faktör olan bu kültür kazanımları, eğitim programları içinde kendine ders olarak mutlaka yer edinmeli. Sonuç olarak, temeli sağlam atılan bir eğitimin neticesi de güçlü bireyler olacaktır. XVI


Bir mimarlık öğrencisi olarak yaptığım bu eleştiride mimarlık eğitiminin en önemli parçası olan stüdyo ortamını değerlendirmeden geçmek yanlış olur. Geçmişte fabrika tipi, tek sıra halinde çalışan bir eğitim alanından; daha kolektif bir yapıya gelmiş bulunmaktayız. Stüdyolarda daha iç içe ve fikir paylaşımının yüksek olduğu bir ortam var ve bu verimli bir durum. Günümüzde, sadece sınavlarda uygulanan fabrika sistemi hala mevcudiyetini koruyor. Onun dışında kritik adı verilen öğretici eleştirilerin çeşitliliği oldukça fazla, bu hem dünya hem de Türkiye adına gayet olumlu bir düzeyde işliyor. Ve mimarlık eğitiminin kaçınılmazı maketler ve çizimler... Bu konu teknolojiyle iyi bir şekilde yürütülüyor. Mimarlık eğitiminde teknolojinin yeri tabii ki yadsınamaz. Dünyadaki eğitim sistemi konusunda teknoloji kullanımı oldukça yüksek, Türkiye’nin de aşağı kalır yanı yok. Bu konuda genelde seçim öğrenciye bırakılıyor ama öneriler her zaman belirtiliyor. Öğrencinin iki yetide de etkin olması bekleniyor. Yani sistem, üniversiteden mezun olanları, bu açıdan donanımlı bir şekilde şirketlere hazırlıyor diye düşünüyorum. Bu yazıda Türkiye’deki mimarlık eğitim sistemini hem kendi içinde hem de evrensel boyutta değerlendirdim ve sonuç olarak şöyle diyebilirim ki ülkemizde bu denli önemli bir meslek grubunun eğitilme sistemi henüz oturmuş gözükmüyor. Geliştirmesi ve değiştirilmesi gereken durumlar, pozisyonlar var. Fakat şu gerçeği de görmezden gelemeyiz, dünya mimarlık konusunda birbirini izliyor ve takip etmeye çalışıyor. İnanıyorum ki mimarlık kendi benliğindeki üreticiliğini bizim sistemimize de yansıtacak ve sorunlar en kısa sürede çözülecektir. Ve unutmamak gerekir ki Türkiye’deki ve dünyadaki mimarlık eğitim sistemi her zaman tartışılmaya ve geliştirilmeye değer bir konu olarak kalmaya devam edecektir.

XVII


ENGELSİZ KENT YAZI İrem Baz KOLAJ Doruk Atay & Nilay Karaköy

Kentler gün geçtikçe daha fazla insanı, taşıtı ve yapıyı barındırmaktadır. Bu doğrultuda kentsel planlama ve yerel yönetimlerin üzerlerine düşen görevler de artmaktadır. Artan nüfusa ve yapılaşmaya gerekli önlemler alınmayıp, altyapı çözümleri ve yasal düzenlemeler yapılmadığı takdirde kentte yaşamak bizler için güçleşmektedir. Kentlerin tüm insanlar için yaşanılabilir olması zorunluluğuyla beraber, toplumun engelli kesimi için de ulaşılabilir olması büyük önem taşımaktadır. Hasta, yaşlı ve engellilerin toplam nüfusa oranının %50’den fazla olduğu ülkemizde, kentte yaşamak sağlıklı bireyler için bile yeterince güçken, hareket kısıtlılığı yaşayan bireyler için ise imkânsız bir hâl almıştır. Bu nedenle engelli bireyler hayatın günlük akışı içinde pek görülememektedir. Toplu taşıma araçlarında, okullarda, sokaklarda, kamusal mekânlarda, alışveriş merkezlerinde, kentin daha birçok alanında yetersiz uygulamalar yüzünden engelli bireylerin kent içinde yaşama hakları kısıtlanmaktadır. Evlerinden sokağa çıkıp topluma karışamadıkları için, toplumun bir bireyi olduklarını hissedememektedirler. Bu durum fiziksel zorlukların yanı sıra psikolojik olarak da zorluk çıkarmaktadır.

XVIII


XIX


Engelsiz kentler, engelli bireylerin hiçbir kısıtlamayla karşılaşmadığı, topluma karışmaktan çekinmediği, kentle bütünleşip günlük hayatına devam edebildiği kentlerdir. Kentlerde erişilebilirlik konusunda dünyada yapılan ilk çalışma İkinci Dünya Savaşı sonrasında olmuştur. Savaş sonrası yaralanan ve sakat kalan insanların hayata tekrar tutunması için yaşadıkları kentlerde yeni düzenlemeler yapılmıştır. Böylece insanlarda bilinç düzeyi artmış ve bu konudaki çalışmalar zamanla geliştirilmiştir. Ancak bu artan bilinç düzeyine rağmen günümüzde hâlâ engellilerin de düşünülerek tasarlandığı kentler pek görememekteyiz. 2010 yılında kabul edilen ‘Avrupa Engellilik Stratejisi 2010-2020’, engellilerin toplum ve ekonomik hayata tam ve eşit şekilde katılma hakkına sahip olduklarını ve eşit fırsatların reddinin insan haklarının ihlali olduğunu (European Comission, 2013) savunmaktadır. Çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de engelliler için pek çok yasa olmasına rağmen, engelsiz yaşam oluşturulamamıştır. Planlı Alanlar Tip İmar Yönetmeliği’nin 14.maddesinde “çalışma, sosyal ve kültürel altyapı alanlarında yapılacak tüm yapı, tesis ve açık alan düzenlemelerinin, engellilerin de ulaşmasını ve kullanmasını sağlayacak şekilde Türk Standartları Enstitüsü (TSE) standartlarına uygun olarak yapılması zorunludur” hükmü yer almaktadır. Sosyal ve kültürel altyapı unsurları ise yeşil alanlar, parklar, eğlence alanları, spor ve oyun alanları, stadyum, sosyal-kültürel tesis alanları, ibadet yeri ve mezarlık alanları yer almaktadır. Yerel yönetim mevzuatında, engelli mevzuatında ve İmar Kanunu’nda, engelsiz kentler için pek çok düzenlemeler yapılmaktadır; fakat asıl sorun bu aşamadan sonra başlamaktadır. Yapılan düzenlemelerin uygulama aşamasına geçememesi ve denetleme sisteminin gelişmemesi engellilerin haklarını kâğıt üstünde bırakmaktadır. Engelsiz Hayat Dayanışma Derneği yapılan uygulamalar hakkında, konutların, resmî binaların, mekânların ve kentlerin engelsiz hale gelmesi için gerekli düzenlemeler sadece engelli otoparkı ve engelli tuvaleti yapmakla sağlanamaz, hatırlatmasını yapmıştır. Önceliğin araç trafiği olduğu kent planlarında, yaya trafiği geri planda kalmaktadır. Yolların ve kaldırımların planlanmasında yayalar düşünülmediği için yaya olarak ulaşım hakkımız elimizden alınmaktadır. Kaldırımda yürürken karşımıza çıkan çöp konteynırları, elektrik direkleri, ağaçlar, kaldırımların standartlara uygun ölçülerde olmaması, tekerlekli sandalyeler için yetersiz rampa uygulamaları, görme engelliler için yapılan hissedilebilir yüzeylerin engelli bireylere yardım etmektense, onları daha çok zorladığı görülmektedir. Benzer şekilde bina girişlerinde rampa olmaması ve binaların engelliler için tasarlanamaması da mimari bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Engelliler için konser ve tiyatro salonlarında, toplu taşıma araçlarında ayrılan koltuk sayısı da yetersizdir. Aslında bizim günlük hayatta fark etmeden yaptığımız sıradan birçok şeyi engelli bireyler kentteki sorunlar nedeniyle yapamamaktadır. Bir restaurantta yemek yeme, sinemaya gitme, otobüse binme, alışveriş yapma, fatura yatırma gibi aktiviteleri yapmaya herkes kadar hakları olduğu unutulmamalıdır. Kentte yaşayan tek bir engellinin bile bu günlük aktiviteleri yerine getirememesi o kentin engelli bir kent olduğunu gösterir.Bu engelleri kaldırmak için en yetkin birim belediyelerdir. Belediyeler, hizmet sunduğu her alanda, engelli bireylere de bu hizmeti verme mecburiyetindedir. Bu hizmetin tasarımcılarla beraber, engelli bireylerin yaşadığı konutlardan şehir ölçeğine kadar düşünülmesi gerekir.


Uygulamaların yanında, bu konu hakkında insanların bilinçlendirilmesi de büyük önem taşımaktadır. İnsanların farkındalıklarını arttırmak için dünya üzerinde 130 kentte 7 milyondan fazla insana ulaşmış bir farkındalık projesi olan Dialog Social Enterprise, Türkiye’de bilinen adıyla Diyalog Müzesi, günlük yaşamda engelli bireylerin kentte yaşadığı sorunları fark etmemizi sağlayan bir proje. İstanbul’da bulunan ve giderek büyüyen diyalog ekibi, hedeflerini şu şekilde açıklamaktadır: ‘Engelli bireyler hakkındaki tüm önyargıların kapının önünde bırakılacağı, saygı duymayı telkin eden, sosyal yaratıcılığı destekleyen, farklılıkların besleyici birer zenginliğe dönüştüğü, bireylerin kendi korkularını yenmesine ve kendilerini gerçekleştirmelerine destek veren bir merkez olacaktır.’Bu gibi sosyal projelerle insanların farkındalıkları arttırılmalı, kentteki tüm mekân, yapı ve hizmete herkesin eşit şekilde ulaşabilmesi önemli bir kentsel politika olarak benimsenmelidir. Engelli haklarının sadece yasalarla sınırlı kalmayıp, uygulamaya konulması gerekmektedir. Kaldırımlar, merdivenler, ulaşım araçları, binalar,okullar, otoparklar, hastaneler vb. tüm kentsel yapı engelliler için uygun hale getirilmelidir. Yerel yönetimler başta olmak üzere, mimarlar ve şehir ve bölge planlamacılar bunun sorumluluğunu almak zorudandır. Hiçbir kent engelli birey için ulaşılmaz olmamalı. Engelli birey her kentli gibi özgürce topluma karışabilmelidir.

XXI


BU AY NEREYE GİTSEM? [ANKARA] HAZIRLAYAN Defne Işıklı & Melis Bolat

GEÇ OLMADAN EVE DÖN

LA BOHEME

COFFEE CARNAVAL

Vitra ve Türk Serbest Mimarlar Derneği’nin iş birliği ile düzenlenen sergi, ziyaretçilerini konutun serüveni ile ilgili bir yolculuğa çıkarmak için hazırlanıyor.15 Kasım-23 Aralık tarihleri arasında TSMD Mimarlık Merkezinde ziyaretçilerine kapılarını açıyor. Barınma serüveni, insanın varoluşundan itibaren hayatımıza giren karmaşık ve tarihsel bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Cem Sorguç’un küratörlüğünü üstlendiği bu sergi de insan-mekân ilişkilerine ve temel barınma mekânlarımıza yani evlerimize odaklanıyor. Bu sergi konutlara dair yanıtsız kalan sorulara yönelik değil, soruların çıkış nedenlerine odaklanarak bunları çevre ve insan ilişkileri üzerinden cevaplamaya çalışıyor. “Konut serüveni elbette son bulmayacak ve insan var olduğu sürece bu serüven devam edecektir.” diyor Cem Sorguç. İnsan hayatının ortasına konumlanmış bir konuya farklı bir pencereden bakmak aslında.

Giacomo Puccini’nin ölümsüz başyapıtı La Boheme 7 Aralık’ta opera severlerle buluşmaya hazırlanıyor. Bu sezonun yeni gösterimlerinden olan La Boheme Opera Sahnesinde izleyiciler ile buluşacak. NORDİK MÜZİK FESTİVALİ Altus Arts&Culture tarafından düzenlenen ve bu yıl dördüncüsü düzenlenecek olan Ankara Nordik Müzik Festivali 2-4 Aralık tarihleri arasında MEB Şura Salonunda sevenleriyle buluşacak.

Türkiye’nin ilk uluslararası kahve festivali ‘CoffeeCarnaval’ gelişen kahve sektörünün tüm güzelliklerini gözler önüne sermek için Ankara da kendine yer buluyor. 3-4 Aralık tarihlerinde dünyanın farklı ülkelerinden gelen kahveler, kahve dükkânları ve profesyonel baristalar aynı çatı altında buluşuyor. Ankara Palas’ın ev sahipliği yapacağı etkinlik aynı zamanda kahve severlere tarihin derinliklerinde yolculuk yapma fırsatı da sunuyor. Bir başka özelliği ise blues ve kahveyi aynı platformda buluşturması, kahvenizi yudumlarken iyi müzik dinlemek paha biçilemez anılara yer bırakabilir. Dünyada petrolden sonraki en büyük ticaret kalemi olan kahve, her gün 1,6 milyar fincan tüketiliyor. Bu kapsamda düzenlenecek olan CoffeeCarnaval tüm kahve severlere unutulmaz dakikalar yaşama fırsatı sunuyor.

Festival Programı: 2 Aralık Cuma: Moddi 3 Aralık Cumartesi: Jay-Jay Johanson 4 Aralık Pazar: Emiliana Torrini

CoffeeCarnaval’da neler var? -Yurt içinden ve yurt dışından pek çok katılımcı ve kendi kültürlerine has kahve sunumları, -Zincir kahve dükkânları, -Kahve hazırlama/ sunum ekipmanları -Özel kahve tadımları, -Workshoplar

XXII


BENİM İÇİN BAŞKA BİR SEÇENEK YOK

Müze’de Müzik

TEDxMetuAnkara “Gelgitlere Karşı”

İsveç Enstitüsü tarafından 2012 yılında Raoul Wallenberg’in yüzüncü doğum yılı anısına hazırlanan ‘Benim İçin Başka Bir Seçenek Yok’ sergisi, 28 Kasım – 5 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek. Bu sergide İkinci Dünya Savaşı sırasında ataşe olarak görevlendirilen ve binlerce Yahudi’nin hayatını kurtaran Raoul Wallenberg’in hikâyesi fotoğraflar ve metinlerle anlatılıyor.

Besteci ve piyanist Fazıl Say’ın 11 Ekim 2016 günü başlangıcını yaptığı resitaliyle açılan“Müze’de Müzik” etkinliklerinde sekiz ayda on beş oda müziği dinletisi yer alıyor. Müziğin kollarına kendinizi bırakıp uzaklara dalmak isteyenler için her salı Erimtan Müzesi Konser Salonu’nda heyecan verici bir nota şenliği mevcut. 13 Aralık Salı günü saat 20.00’da “Bozok Quartet - Gökhan Aybulus: Yaylı Dörtlü ve Piyanolu Beşli” resitali ve 27 Aralık Salı günü saat 20.30’da “CSO Çello Quartet Dört Viyolonselin Sesi” resitali bu ay sizi müzikle buluşturacak enfes bir deneyim yaşama fırsatı sunabilir.

Hepimiz o meşhur TEDx konuşmalarını, ilham ve bilgi veren konuşmacılarını az buçuk da olsa biliriz. ODTÜ bizi kendi gelgitlerine karşı koymayı başarabilmiş konuşmacılarla buluşturuyor. 25 Aralık günü ODTÜ KKM Kemal Kurdaş Salonu’nda saat 13.00 da başlayacak olan etkinlik sadece konuşmalar değil, aynı zamanda konser, resital gibi sürpriz etkinlikler de barındırıyor.

Satranç Ankara Devinim Tiyatro Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın ünlü öyküsü “Satranç”ı, Cermodern’de sahneliyor. Doktor B, Nazi Almanya’sında bir subay tarafından yakalanır ve tutsak alınır. Bildiği gizli bilgileri paylaşması bekleniyordur. Sadece bir yatak, masa ve sandalyenin olduğu bir odaya kapatılır ve sahip olduğu tek şey yalnızlığı olur. Psikolojik ve fiziksel işkencenin içinde boğulan doktor, bir gün bir gardiyanın cebinden çaldığı satranç kitabıyla yeniden nefes almaya başlar. Nihai amacı bu yokluğun içinde kendini şah mat etmektir. 11 Aralık günü gerçekleşecek bu gösterimi kaçırmamanızı öneririz.

XXIII


TUNALI HILMI’DE KAHVE AVCILIGI HAZIRLAYAN Melis Bolat İMAJ Elif Görkem Köse

Aralığın ilk haftasındayız her ne kadar vizeler bitmiş olsa da finaller kapıda... Tabii bir de içimizi titreten dışımızı donduran bir Ankara soğuğu var. Her şey üst üste gelecek; arka arkaya olan finallerden dolayı iki günde sıkışıp kalacağız çalışmak için. Bu soğukta içi hem sıcacık olan hem de yüzünüzü gülümsetmeye yeten bir yerde kim ders çalışmak istemez ki? Tunalı taraflarına yolunuz düşerse, bu kahvecileri gördükten sonra yolunuzu zaten düşüreceksiniz, sevimli dükkânlarda lezzetli kahvelerinizi yudumlamak için can atacaksınız. Biz de sizlere içinizi açacak ve o sınav telaşını alıp yerini huzura bıraktıracak birkaç kahve dükkânı bulduk.

1-F451 BREW: Kavaklıdere Kennedy caddesi üzerinde olan F451 lezzetli kahvesi ve ferahlatıcı iç mekân tasarımıyla yüzünüzü gülümseten bir merhaba diyor size. Mütevazı bir dükkân fakat o kadar ferah ki; sarılar, beyazlar, boydan boya camlar ve yüksek sandalyeler… Kahvenizin hazırlandığı yeri laboratuvara benzetmeniz mümkün. Deney tüplerinde kahve miktarları tartılarak ve hazırlanırken süreölçer tutulan kahveler adeta bir bilimsel buluş. Çalışmaktan bunalıp biraz mola verdiğinizde kendinizi tatlı bir sohbet içinde bulabilirsiniz; zira sahibi çok cana yakın. Ayrıca, menüye koymadıkları ama mutlaka tatmanız farklı lezzetlere denk gelebilirsiniz; bu da Ankara’nın soğuğu ve finallerin ortasında paha biçilemez bir gülümseme olarak size geri dönebilir. Adres: John F. Kennedy Cd. No:31 Çankaya/Ankara

KOALA CROP

F451 Brew . FIKA

.. Bulten Sokak

.. .. Buklum Sokak

XXIV


2-CROP COFFEE SHOP: Lezzetli kahvesi ve içinizi ısıtan iç mekân tasarımıyla siz de CROP’u çok sevebilirsiniz. Kahve dükkânının içerisinde bulunan tüm objeler ve eşyalar özenle seçilmiş. Bunların birlikte yarattığı uyum ve sıcaklık sizin de içinizi ısıtıyor ve bu sıcaklığın içerisinde ders çalışan insanları görmek sizi hem mutlu hem de motive ediyor. Ders çalışmak istemezseniz de raflardan birinden bir kitap kapıp kahvenizin yanında okuyabilirsiniz. Balkabaklı cheesecake ve truff çikolatasını mutlaka denemelisiniz. Tasarım çanta, defter, broş ve takıların takıldığı köşesine göz atabilirsiniz. Adres: Barbaros Mahallesi, Bülten Caddesi, No 18/B, Çankaya, Ankara

3-KOALA COFFEE SHOP: Crop da yer bulamazsanız Koala’ya, Koala’da yer bulamazsanız Crop’ a gidebilirsiniz çünkü iki kahveci birbirine çok yakın. Hayvanseverliği ile bilinen bu butik kahve dükkânı en sevdikleriniz arasında yer edinebilir. Önünde, sıcak kahvenizi yudumlarken Tunalı’nın curcunasından sizi koparan bahçesinde de oturmanız mümkün. Siz ders çalışırken çalan güzel müziklerin size eşlik etmesi ruhunuzda güzel izler bırakabilir. Bu güzel yerde kendinize bir yer seçip çalışmaya başlayabilirsiniz.

4-PADAM: Kuğulu Park’ın hemen yanında bulunan Padam’ı, kahve kokularını takip ederek bulmanız mümkün. Adını Edith Piaf’ın “Padam Padam” şarkısından alan dükkân dekorasyonu, kahve çeşitleri ile kesinlikle uğramanız gereken bir yer. Dinginlik veren bu kahveci, etrafının sakinliğini de yansıtıyor. Üst katına çıkıp ruh halinize en uygun masayı seçerek keyifle ders çalışmaya başlayabilirsiniz. Adres: Atatürk Bulvarı 237/16 Kavaklıdere Çankaya

5-FİKA COFFEE SHOP: F451’e çok yakın konumlanmış olan Fika sizin için iyi bir alternatif olabilir. Diğer kahve noktalarımıza oranla daha geniş bir hacme sahip. Renkler ve tonlamaları tam da size çalışma odağını sağlayabilecek bir uyum içinde. Ders çalışırken dinlenmek için pofidik koltukları kullanabilirsiniz. Ayrıca broş severler için yapılmış tasarım broşlar ilginizi çekebilir. Adres:Kavaklıdere, Büklüm Sokağı No:43, 06680 Çankaya/ Ankara

Adres: Barbaros, No:C, Bülten Sk. No:21, 06660 Çankaya/ Ankara

. . TUNALI HILMI

Kugulu Park PADAM

XXV



The VOID-No:01/Aralık