STY-Şişli Gazetesi

Page 1

Genç Hayat Vakfı’nın sözlü tarih projesi...

Şişli

Sokağımdan Tarih Yazıyorum Şişli Gazetesi Sayı: 05 • “1955’te Kuştepe’ye geldim.” »3 • “Bugün İstanbul’da parmakla sayılacak kadar Rum var” »3 • “Sanki bizim zamanımızdaki İstanbul’u birisi aldı götürdü, bu İstanbul’u koydu…” »4 • “O zaman buralarda hiç ev yok, hep dutluk...” »4 • “Her yer böyle değişti, yalnız Nişantaşı değişmedi.” »5 • “Bizim oynayacak yerimiz vardı şimdi kimsenin oynayacak yeri yok.” »6 • “Şişli’de bir apartman, yoksa eğer halin yaman…’’ »7 • “Yabancıyız biz bu şehirde; tıpkı gitmek zorunda kalan Rumlar, Ermeniler, Museviler gibi...” »10 • “Tramvaylar Şişli’ye kadar gelirdi.” »11 • “Şarkısı bile var, Şişli’de bir apartman içi”»12 • “Herkes kendi güzel hapishanesinde oturuyor”»13 • “Noel’de bütün mahallenin çocukları fener alayı yapardık” »14 • “İstanbul benim gözümün önünde bir sinema şeridi gibidir” »15

Belleklerdeki İstanbul... İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla ve Habertürk’ün ana sponsorluğunda gerçekleşen Genç Hayat Vakfı’nın “Sokağımdan Tarih Yazıyorum” adlı sözlü tarih projesi, İstanbul’un on ilçesindeki otuz ortaöğretim kurumunda eğitim gören bin lise öğrencisini kapsamaktadır. Proje bu öğrencilerin kendi kimliklerini, aidiyetlerini ve farklılıklarını İstanbul, İstanbul’un bir kent olarak dönüşümleri, mahalleler ve semtler, İstanbul’da gündelik hayat ve yaşayanların hikayeleri üzerinden anlamaları; İstanbul’un dünya ve Avrupa kültür ve tarihi ile bağlantılarını beraber araştırmaları ve keşfetmeleri için hazırlanmış bir sözlü tarih ve kent kültürü/tarihi projesidir. Tarih denilen olgunun sadece savaşlardan ve antlaşmalardan ibaret olmadığına, bunun yanında kişisel tanıklıkların da var olduğuna inanan Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesi, İstanbul’daki son 50 yıllık değişim ve dönüşümü sıradan insanların yaşamöyküleri üzerinden anlamak için lise ve üniversite öğrencileriyle beraber saha çalışmaları gerçekleştirmektedir. Öncelikle, proje kapsamında liseli öğrencilere rehberlik edecek olan üniversite öğrencileri Tarih Vakfı tarafından hazırlanan ve uygulanan sözlü tarih/yerel tarih konulu eğitimlere katılmakta; eğitimin ar-

dından ise liseli öğrencilerle birlikte önce sözlü tarih atölyeleri ve daha sonra da saha çalışmalarını gerçekleştirmekteler. Elinizde tuttuğunuz bu gazete, Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesinin bir ürünüdür ve Şişli’de gerçekleştirilen çalışmalardan meydana gelişmiştir. Gazeteyi hayata geçiren kişiler ise, İstanbul’daki çeşitli üniversitelerde okuyan üniversite öğrencileri ve Şişli’deki Yunus Emre Lisesi, Nişantaşı Nuri Akın Anadolu Lisesi, Şişli Endüstri Meslek Lisesi ve Maçka Akif Tunçel Endüst-

riyel Teknik Okullarının gazetecilik bölümü öğrencileridir. Gazetede okuyacağınız yaşamöyküleri, öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu röportajlardan yine kendilerinin hazırladıkları şekilde birer kesit olarak sunulmuştur. Röportajların tamamını okumak için Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesinin web sitesine girmeniz yeterli olacaktır.

Projeyle ilgili detaylı bilgi almak için Genç Hayat Vakfı’nın internet sitesini ve projenin web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Bir sonraki sayımızda görüşmek üzere, keyifli okumalar… Uğur Elhan & Pınar Eriç

Beyoğlu, Fatih, Eyüp, Kağıthane ve Şişli gazetelerinin ardından diğer ilçelerde yapılacak çalışmaları içeren gazeteler de yakında sizlerle buluşacak.

İletişim ugur.elhan@genchayat.org pinar@genchayat.org İnternet Adresi www.sokagimdantarihyaziyorum.org

www.genchayat.org


Şişli

Doğru İletişim Projesi Kendimizle, Ailemizle, Çevremizle...

Gençler için yeni bir şeyler söylemek lazım… Türkiye’de 11-18 yaş aralığında yaklaşık 14 milyon genç vardır. Bu gençlerin 6,5 milyonu Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda eğitim görmektedir. Bu rakamlar Avrupa’da ortalama bir ülkenin nüfusu kadardır. Genç nüfusumuz bizim en önemli ve işlenmesi gereken değerimizdir. Ancak günümüzde artık “Gençler için yeni bir şeyler söylemek gerekmektedir.” Bugünün küçüğü, yarının büyüğü denilen genç bugününü de yaşamayı hak etmektedir. Vakıf kuruluş gerekçelerimizde, vizyon ve misyonumuzda ve gerçekleştirdiğimiz tüm projelerde görüleceği gibi gençleri şimdi ve burada hayata katmak için çalışıyoruz. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. Toplumların en önemli değeri olan insan kaynağının ergenlik gibi bir döneminde desteklenmesi, bireyin hayatı boyunca sürecek olumlu sonuçlar yaratacaktır. Genç Hayat Vakfı olarak amacımız; etkileri doğrudan topluma da yansıyacak bu olumlu sonuçların alınması için çalışmaktır. Gençlerin tehlikelere karşı korunmasının yanı sıra kişisel olarak kendilerini tanımalarına, potansiyellerinin ortaya çıkmasına ve önlerinin açılmasına imkân vermek gerekmek-tedir. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. İnsana yapılan yatırımın toplumları geliştirip yücelttiğine inanmaktayız. Vakfımız gençlerle yapılacak tüm eğitim çalışmalarının belirlenen hedefler doğrultusunda gerçekleşmesi için kurulmuştur. Kendini tanıyıp becerilerinin farkında olan gençliğin kendi sorumluluklarını taşıması kolaylaşmaktadır. Kendini tanıyan gencin “ötekini” algılayışı da değişmektedir. Farklılıklardan sinerji elde etmek kolaylaşmakta, gençler sosyal hayatta ihtiyaçları olan pratik deneyimler edinmektedirler.

Gençlerle temas halinde olan ve onların yetiştirilmesinde rol oynayan ebeveyn, öğretmen, polis, yargı birimleri gibi kişi ve kurumlar eğitim çalışmaları ile desteklenmek-tedir. Gençlerle ilgili devlette ve tüm toplumda farkındalık yaratma çalışmalarına devam edilecektir. Vizyonumuz Türkiye’de 11–18 yaş grubundaki gençlerin, özgüvenli, eleştirel düşünme ve farklılıklarla bir arada yaşama becerisine sahip, insan haklarına saygılı bireyler olarak yetişmeleri sonucu demokrasi ve insan haklarının yerleştiği, farklılıklarından sinerji yaratabiilen, iletişim kültürünün hakim olduğu bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek.

Okullarda HAY Projesi kapsamında öğrenciler, 2009-2010 EğitimÖğretim Yılı’nın birinci dönemi kendilerini ve çevrelerini tanıma konusunda farkındalık kazanmaları

Milli Eğitim Bakanlığı ile Genç Hayat Vakfı’nın yaptığı protokol doğrultusunda ilköğretim ve ortaöğretim kurumları ile belediyelerin

gençlik, kültür ve toplum merkezleri, sosyal hizmetlerin ilgili bölümleri, ergenlerle ve ebeveynlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarında uygulanan Doğru İletişim Projesi, bu senenin Mayıs ve Haziran aylarında ağırlıklı olarak Fatih İlçesi’nde uygulandı. Uygulama kapsamında verilen seminerlerin ardından, ergenler ve ebeveynler gruplar halinde eğitimler aldılar. Eğitimlerde empati kurma, etkin dinleme, ben dili-sen dili, çatışma çözme ve kendini ifade etme beceriler ile farklılıklarla bir arada yaşama konularında bilgilerini ve becerilerini geliştirdiler. Doğru İletişim Projesi kendini geliştirerek ve yenileyerek önümüzdeki süreçte de ergenlerle ve ebeveynlerle buluşmaya devam edecektir. emel@genchayat.org, simge@genchayat.org .

Misyonumuz Ruhsal ve fiziksel değişimlerin en yoğun yaşandığı 11–18 yaş arası dönemde gençlerin: •Kendini tanımada •Ötekini tanımada

Gençlerde kendilerini tanıma ve farklı olana saygı arttıkça, toplumda kutuplaşma ve şiddet azalacak, demokrasinin değerleri içselleştirilip yaşama geçirilecektir

•Farklılıklarla bir arada yaşamada •Potansiyelini açığa çıkarmada •Ailesine, cemiyete, ülkesine karşı sorumluluklarının farkındalığını kazanmada •İnsan hakları ve demokrasinin içsel- leşmesinde •İletişim ve empati kültürünün yerleşmesinde Çeşitli programlar ve aktiviteler geliştirmek, farkındalık ve bi-linç oluşturmak, bu dönüşümün devamlılığını sağlamak için politikalar üretilmesine bir sivil toplum kuruluşu olarak destek vermektir.

Hayata Dair Bir Keşif: HAY

Gençlerle beraber, gençler için, Genç Hayat Vakfı.

Projenin Amacı: Ergenlerde sivil toplum, sosyal sorumluluk, gönüllülük bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesi ile sosyal, kültürel ve spor etkinliklerinin insan gelişimine katkısının ve öneminin anlaşılması.

HAY Projesiyle Onlarca Yeni Proje Sahada! Bir sene önce yeni bir proje uygulamanın heyecanıyla çıktık yola. Yolculuk sırasında yüzlerce öğrenci, onlarca, öğretmen ve gönüllü katıldı yolculuğumuza. Onların heyecanıyla daha da büyüdü heyecanımız. Çabamız sevinçlerle örtüştü, büyüdü. İstanbul’un beş farklı ilçesinden (Sarıyer, Fatih, Beyoğlu, Sultangazi, Esenler), dokuz okul, 1170 öğrenci, 31 öğretmen, dört proje danışmanı ve gönüllü üniversiteli öğrencilerle yürüttük projemizi.

Genç Hayat Vakfı tarafından yürütülmekte olan Doğru İletişim Projesi, 11-18 yaş grubu ergenlerde ve onların ebeveynlerinde farklılıklarla bir arada yaşama kültürünün ve bilincinin gelişmesi ve onlara temel iletişim becerilerinin kazandırılması amacıyla oluşturulmuştur. Ergen ve ebeveynlerde davranış değişimi elde edilmesiyle aileden başlayarak, toplumda sağlıklı ilişkilerin oluşturulması yönünde bir dinamik sağlanmaktadır. Proje uygulamalarıyla ergenlerin kendilerini ve ‘öteki’ diye nitelendirdiklerini tanıma ve ‘biz’ olabilme konularında becerileri artırılırken; ebeveynlere de çocuklarını bu dönemde daha çok destekleyebilmeleri için bilgi ve beceri aktarımında bulunulmaktadır.

ve temel iletişim becerilerini edinmeleri konusunda eğitim aldılar. İkici dönem ise sosyal sorumluluk, gönüllülük, yardımlaşama ve proje yazma konularında eğitim alan öğrenciler, kendi projelerini geliştirdiler ve uyguladılar. Bu kapsamda onlarca farklı proje, onlarca farklı hedef kitle ile buluştu. Görme engelli çocuklara, huzurevlerinde kalmakta olan yaşlılara, şehit ve gazi ailelerine yönelik projeler ile çevre düzenleme, okulların spor salonu, konferans salonu ve anasınıflarını geliştirme, okullarda sosyal etkinlikler düzenleme ve bunu geleneksel hale getirme projeleri HAY Projesi kapsamında oluşturulan ve uygulanan projelerden sadece bazıları.

HAY projesi sivil toplum ve sosyal sorumluluk bilincinin geliştiği toplumsal bir dönüşüm sağlamayı hedefliyor...

Proje Uygulama Yöntemi: Eğitim-öğretim yılının birinci dönemi kapsamında ergenlere temel iletişim becerileri aktarılmakla birlikte; ikinci dönem uygulamasında ise yardımlaşma, hizmet, sosyal sorumluluk modüllerinin aktarımı ile öğrenciler bu konularda bilgilendirilmektedir. Ardından sivil toplum ve sosyal hizmet alanında uygulama yapan öğrenciler, öğrendiklerini yaşayarak pekiştirmektedirler.

İmtiyaz Sahibi: Genç Hayat Vakfı adına Adil Candan Günek Yayın Yönetmeni: Uğur Gülderer Sorumlu Müdür: Uğur Elhan Grafik Tasarım: Eray Sayraç, Mehmet Güzel Yönetim Yeri: Genç Hayat Vakfı Koru Mah. Boğaziçi Cad. Demircan Apt. No. 19/15-16 İstinye - İstanbul Tel. 0212 277 53 23 Faks. 0212 323 42 89 Basıldığı Yer: Ciner Matbaası Matbaacının Adı: Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. Tepeören Köyü, Kurugöl Mevkii, Akfırat - Tuzla Tel. 0216 581 82 00 01 2

HAY Projesi kapsamında uygulama yapan tüm okullara, öğretmenlerine ve öğrencilerine Genç Hayat Vakfı olarak teşekkür ederiz. Proje uygulamamız önümüzdeki eğitim-öğretim yılında da devem edecektir. HAY Projesi kapsamında uygulama yapılan okullar;

• Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi • Güner Akın Lisesi • Hasköy İ.Ö.O • Melahat Öztoprak İ.Ö.O. • Esenler Çok Programlı Lisesi • Aksoy İ.Ö.O

• Bala Hatun İ.Ö.O • Hürriyet İ.Ö.O.

İletişim:

• Recaizade Ekrem İ.Ö.O.

emel@genchayat.org, simge@genchayat.org .


Şişli

Röportaj Aslı Görkem Atan (26) Merve Akdeniz (16) Gizem Ünlü (16) Kübra Bayır (16) Şeyma Arslan (20) Turaç Öksüz (18) Tugay Doğan (17) Gülşah Özgener (16) Kübra Çetinkaya (16)

“1955’te Kuştepe’ye geldim.” Garbis’in yerine gittiğim gün beni bir yakaladılar. Sen Garbis misin diye sordular, hayır demeye kalmadan tartaklamaya başladılar. Gazeteler havada uçuştu, biz birbirimize girdik. Değilim diyorum, bağırıyorum anlamıyorlar. Gazeteler her yere saçılmıştı. En sonunda sinirle ayağa kalktım ve çocuğa sağlam bir tane yumruk attım. Ben Naim’im diye bağırdım. Sonra tatlıya bağlandı ama sıkı bir dayak da yedim tabii.

Naim Tanyeri, 1925 yılında Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde doğmuştur. Evli ve üç çocuk babasıdır. 1955 yılında ise İstanbul’a yerleşen Tanyeri çesitli mesleklerde çalışmıştır. Kendisi Şişli-Kuştepe’nin kurucularındandır. Kuştepe’nin bugünlere gelmesinde büyük emeği olan Tanyeri aynı zamanda bir yazardır. Çoğunlukla anılarını kaleme alan, görüşme sırasında da bize sıkça anılarını anlatarak görüşmeyi neşelendiren Tanyeri şimdilerde Kuştepe’nin tarihini anlatan bir kitap yazma aşamasındadır.

Sadece 5 tane hane vardı Kuştepe’de

Ben Naim’im… 1955’te buraya, Şişli-Kuştepe’ye geldim. Gazete satıcılığı yapıyordum. Gazeteleri ilk basım yerinden alıyorduk. Beyoğlu sokaklarında, tabii herkesin belli bir bölgesi vardı, herkes kendi yerinde satıyordu. Bir anım var isterseniz paylaşayım sizlerle. Aramızda Ermeni bir çocuk vardı, adı Garbis idi. Garbis bir gün işe gelmedi, ben onun bölgesine gittim gazetelerimi satmaya. Çünkü en güzel yer, en kalabalık yer onundu. Bu çocuğa garezi olanlar vardı galiba.

Röportaj Pınar Eriç (26) Öznur Toptaş (17) Gökhan Duran (16) Şevket Yılmaz (16) Kader Kaya (17) Kerem Arslan (17) 1933 Romanya doğumlu emekli İETT şoförü Mehmet Çalışır, Şişli Paşa Mahallesi’ndeki evinde anılarını bizlerle paylaşmayı kabul etti. Eşini 10 yıl kadar önce kaybeden Mehmet Çalışır yaklaşık 50 yıldır oturduğu Paşa Mahallesi’ndeki evinde tek başına yaşıyor. Aile kökenimiz, Romanya… Dedelerimiz, anneannelerimiz, babaannelerimiz oralı. Bizi 1935’de göçmen olarak Atatürk getirdi. Ben ora doğumluyum ama 2 yaşında gelmişim hatırlamıyorum orayı. (...) Atatürk zamanında, Birinci Dünya Harbi’nden çıktığı zaman Türkiye bir boşluk… Ben çok iyi hatırlarım, o diyor ki dışarıda Avrupa’da yaşayan Türkler memleketleri Türkiye’ye gelsin diyor. O zaman göçmen geliyorlar, kimisi Trakya’ya kimisi Bursa’ya, her yere dağıtıyorlar… Biz ilk olarak Lüleburgaz Trakya’ya yerleştirildik. 10 hane mi ne. Kala kala bir biz kaldık orada. Kalanı İstanbul’a göçtü iki üç dört kişi vardı o kadar. Bir de biz üç kardeş orda ikamet ettik. İstanbul’a 1952 senesinde geldim. İki sene ötede beride çalıştım, sonra askere gidicem, köye gittim, askere gittim geldim, şoförlüğe başladım Aksaray’da. O zaman orası çok gittiğimiz muhitti. Aksaray, Laleli diyince, İstanbul’da bir taneydi. En lüks yer o zaman Laleli idi. Ondan

aklıyla aklını kullanarak bir yerlere gelmiştir. Kurnaz insan, bu ise başkalarının sırtına binerek geçinmeyi seven insandır. Tembel insan, uyuşukluk yapan insandır. Ağır hareket eder ve kendine düşkündür. Bir de saf insan vardır. Bu ise herkesin yardımına koşar, herkesi sırtında taşıyan insandır. Ben bu gruba giriyorum. Bugün hiçbir şeye sahip değilim. Yalnız oturduğumuz bu ev bana ait. Onun haricinde bir şeyim yok. Eşim bu yüzden bana çok kızar. N’apalım ben de böyleyim işte.

Naim TANYERİ / Muhasebeci, yazar

Saf insanım ben İstanbul çok renkli idi. Her kesimden her dinden insan vardı burada. Ben kavgayı sevmem her tanıştığımla iyi geçinirim. Bu yüzden de çok sevilirim. Saf insanım ben. Bilirsiniz belki insanlar dörde ayrılır. Akıllı insan,

Kuştepe’yi kim kurmuş? Kuruluşunun yasal zeminini kim sağlamış? Naim Tanyeri. Nasıl sağlamış bunu? Kar kuyusunda şimdiki Bira İşçi Evleri’nin alanında. Orada gecekondu yaptım. Çünkü bir ailece tek bir odanın içerisindeyiz. Şahinas Hanım köyde nişanlım. Diyorlar ki nişanlı kız bu kadar beklemez, sorun çıkar, gel bu nişanlını götür. Peki ne yapalım bir odanın içerisindeyiz babam, annem, iki kız kardeşim, e şimdi bir odaya bir de Şahinas Hanım’ı getirdiğim zaman nasıl yaşayacağız? Ne yapacağız mecbur gecekondu yaptık tahtadan ibaret. Karkuyusu mevkiinde. Orda 124 tane gecekondu vardı. O zaman Karkuyusu’nda benden başka 11 kişi daha gecekondu yaptı orada ve 12 gecekondu ile birlikte 136 tane gecekondu oldu. Ama sonra 1952’nin Aralık ayında gecekonduyu yıktılar. Şimdi gecekondu yıkılınca, karın soğuğun içinde kaldık. O zaman şimdiki gibi kışlar yok. Öyle bir şey ki 1 metre 2 metre 3 metre kar var. Şimdi bu bri-

ketlerin içerisinde başlamışız ağlamaya, sızlamaya, dedim ki bu böyle olmaz! Gecekondusu yıkılan halka arsa tahsis edilmelidir ve oraya bu vatandaş nakledilmeli, evini yapmalı ve bedeli mukabilinde bu iş olmalı; yani bedava değil, borçlandırılsın ve onun karşılığında evini orada yapsın. Şimdi biz burada bunun için dernek kuralım dedik, mutlaka bunun biçaresini bulmalı, gecekondulu halk da meşru bir yuva sahibi olmalı. Bunun için Şişli Gecekondularını Güzelleştirme Derneği’ni kurduk. Taksim’de Mecidiyeköy’de, mitingler yaptık bize yer verin diye. Efendim böyle bir mücadele… Mitingler, gitmeler, gelmeler, yazmalar, neler yapmışız ve ondan sonra bu 6188 sayılı kanun 29 Temmuz 1953’te çıkmış. Ona istinaden de evvela Kuştepe’ye şimdiki Esentepe’de Şişli Belediyesi’nin karşısında gazeteciler sitesi var, oradan 8 Eylül 1954’te, 162 hane Kuştepe’ye naklediliyor efendim. 8 Eylül 1954 tarihinden evvel Kuştepe’de kimse var mı? Sadece 5 hane vardı. Bir tanesi arabacı Vehbi, bir tanesi mezarcı İsmail, bir tanesi valinin polis memuru Avni Bey, bir tanesi de valinin koruma komiseri İbrahim Altan Bey… Çiçekçilik kazanç kapısıdır Şimdi, doğrudan doğruya insanların toplanabildikleri yerler var, en çok toplanabildikleri yerler kahvehaneler… Mahallede hemen hemen her sokakta değilse de iki sokağın birisinde bir kahvehane vardı ve tabii bu sosyal yapıyla da işsizlikle de ilgili. Eğer vatandaşın hepsi iş sahibiyse de

belli zamanlarda kahveye gider veya evde hanımla kavga etmemek için kahveye gider; fakat Kuştepe’de tabii şimdi kahveler o kadar fazla değil yani başlangıçtaki gibi değil. Mesleklere gelince, yani Kuştepe’ye geliş sırasında, şimdi meslek olarak herkesin bazı istisnai şeyleri vardı mesela diyelim ki nakliyecilik kooperatifleri, kayıtlı nakliyeciler ve kayıtsız nakliyeciler yani kamyonla yapılan, doğrudan doğruya özel araba kullananlar, arabası olanlar, at arabası kullananlar… Ayrıca, ayı oynatanlar, mahallede diyelim ki mangal, maşa, kürek yapanlar ve çok önemli sektör çiçekçiler… Mahallenin ana unsuru hemen hemen ekmek parasını kazandıran çiçekçiler… Bunlar İstanbul’un her tarafında Kuştepe’den birisini görebilirsiniz başka muhitlerden de var tabii ama özellikle Kuştepe’den. Çiçekçilik yani baya bir kazanç kapısıdır. Düğünler sokakta Şimdi bakın efendim bizim Romanlar düğünleri sokakta yapma alışkanlığı taşır. Sokağa toplanırız; masa, sandalye neyse koyarız. Ondan sonra klarnet, bol davul, zurna vs. çalgı bizimkilerde çok… Orda ha babam de babam vur patlasın çal oynasın düğün yaparız. Sayın Başkan Sarıgül buraya evlendirme dairesi yaptı. Normal günler 75 lira diğer günler 100 lira karşılığında bir salon emrinizde, ama hâlâ bizim Roman vatandaşlarımızdan gidip 75 lirayı vermeyip de dışarıda düğün yapanlar var.

“Bugün İstanbul’da parmakla sayılacak kadar Rum var” sonra Etiler, Levent, Ulus çıktı. Taa atmıştan sonra atmış beşten sonra çıktı. En lüks yer Laleli idi. Aksaray cennetti. Yani o Laleli’ye girdiğin zamanda herkes bakar. Aksaray’dan Beyazıt’a kadar sağlı sollu zenginler oturuyordu ama bugün o muhit bitti. Ben aşağı yukarı 17, 18 sene Aksaray’da çalıştım. Şoförlük yaptım yani çok güzel bir muhitti ama ondan sonra dağıldı, bir daha da o şey kalmadı.

gitti (İkitelli’ye) Levent garajına geçtim, oradan da emekli oldum. Şişli Garajı’nda 18 sene 15 sene çalıştım. Cevahir var ya, Şişli garajı ordaydı. En büyük garaj orasıydı. Bizim merkezimiz Taksim’di o zaman nereden nereye şey etsen Taksim’de toplanırdı. Taksim merkezdi, şimdicik merkez diye bir şey kalmadı her şey dağıldı.

lar. Eminönü olduğu gibi Rumların, Yahudilerindi. Ticaretle uğraşanlar onlardı. Ama zanaata gelince Ermeniler, bütün zanaatlar el işi, bilmem ne işi, bu işi şu işi hep Ermeniler… Bazı eski filmler vardır, seyretmişsinizdir belki. Tiyatrolar vardı, hep Ermeniler oynuyordu, ondan sonra Türkler aldı bunları taa şeyden sonra 50’den sonra… O zamana kadar oyunculuk hep Ermenilerindi.

Zanaatkârlar hep Ermenilerdi Taksim- Kurtuluş 50 kuruş Fabrikalar yalnız Şişli’de vardı. Bomonti’de, orada bira fabrikası vardı. Bir de onun arka tarafı olduğu gibi fabrikaydı, her çeşit fabrika vardı. Yalnız konfeksiyon filan yok başka üretim şeyler orada vardı. Esnaf, yani ticaretle uğraşanlar Yahudiler, zanaatla uğraşan insanlar Ermeniler, toptancılıkla uğraşanlar Rumlardı. O devirde bütün İstanbul, bütün Yahudi, Ermeni, Rum’du. Tabi 55’te Rumlar, kalktı gitti. Yahudiler de, çoğu elini ayağını çekti. İş Türklere kaldı bütün ticaret bugün onların elinde.

Mehmet ÇALIŞIR / Şoför

Şimdi bizim bu muhit olarak, yani Şişli, Levent, Şişli garajımız merkezdi. Şişli garajı merkezdi. Ben Şişli garajında, bizim 4. Levent, 1. Levent, Okmeydanı, Feriköy, Çağlayan, Kuştepe bu muhit yani işim… Şehrin öteki tarafında, Sarıyer ve daha başka yerler için Levent garajı vardı. Yerini biliyorsunuz şimdi yıkıldı. Orası o taraflara şey ederdi. 80’de İkitelli’ye gitti garaj. Ben orda çalışmadım. Levent garajı daha geç

Yahudiler öyle fabrika işine girmezdi. Ticaretle uğraşırlardır. Mesela bunu alır beşe, kaça satacak altıya. Bunu beş buçuğa satmaz. Bir sene durur, iki sene durur, üç sene durur beş sene durur, anladın mı; bunu beşe satmaz. Yani fabrika işiyle uğraşmazlar ekseriyetle Türkler fabrika çalıştırıyorlardı. Siz tarihi okumuşsunuzdur, ben o zaman askerdim. 6- 7 Eylül hadisesi vardır; tarihi okuduysanız Beyoğlu hep Rumların, Yahudilerin. Oradan patlak verdi. Bunlar korktu kaçtı Amerika’ya kaçtı. Yok oldu, bugün İstanbul’da parmakla sayılacak kadar Rum var. Çok az on01 3

Teknoloji değişiyor. Bizim zamanımızda otobüsler, iki elle çeviremezsin direksiyonunu iki elle çeviremezsin büyük lastik… Şimdicik, adam parmağıyla çeviriyor. O zaman öyle değildi dingilleri bilyeli burçlu… O da biraz yağsız kaldığı zaman çeviremezsin kolay değil yani viraja girdiğin zaman filan. Tüm arkadaşları fıtık yapıyordu, o kadar ağırdı direksiyonları. Bilmem gördünüz

mü troleybüsler vardı. Boynuzlu diyorlardı. Bilmiyorum görmediniz ama onların direksiyonu o kadar ağırdı o kadar ağırdı, artık illallah demiştik de değişti. Bakın şimdicik şoför arkadaşlar Mercedes’leri kullanıyorlar tek elle, istediğin yerde dönüyor istediği yere girip çıkıyor bizim zamanımızda yoktu, öyle bir şey yoktu. Gece 12’ye kadar otobüs bulunurdu. 12’de kalkardı buradan, Feriköy’den otobüs. Oradan, sonra garaja gider, buraya bir daha da uğramaz. Pek tesadüf bulursan Pangaltı’ya kadar gelirsin. Zaten 1’den sonra vasıta yok, kesilir. 1 dedin mi biter. Yani otobüsler, toplum taşıması biter. Ondan sonra ya dolmuşla gelicen, ya taksiyle. Eskiden dolmuş çoktu, Taksim-Kurtuluş 50 kuruştu, Taksim- Şişli 75. 12’den sonraya kaldın mı dolmuşa bineceksin yani başka vasıta yoktu.


Şişli

Röportaj Deniz Müftüoğlu (22) Gökhan Uluışık (16) Gamze Acar (16) Elçin Taştan (17) Yuşa Çetinkaya (16) Furkan Üstündağ (16) Gülbahar Öğtemli (17) Güner Sevim, 65 yaşında, doğma büyüme Şişlili. Emekli olduktan sonra açtığı hobi atölyesine davet etti bizleri. Burada bir yandan çayımızı içtik, bir yandan dinledik Şişli’yi. Bizden evvel hiç tercih yok, hep zaruret var… Burada, bu bulunduğumuz yerde doğdum, halen de bu bulunduğumuz yerdeyim… Buralar açık alan yerlerdi, her türlü faaliyetlerimiz, çocukluk arkadaşlarımız vesaire oluyordu, top oynuyorduk, top oynayacak yerimiz vardı, gezecek yerimiz vardı. Kırsal bir alandı. Kimimizin aileleri hayvancılıkla meşgul oluyordu. Benim ailem de hayvancılıkla meşgul oluyordu. Sonra biz kamyonculuğa başladık ve ben zaten biraz da onun için okul hayatını bıraktım. Şoförlüğü merak ettiğim için, şoförlüğü sevdiğim için… İşte ender bir şeydi, bu kadar bol değildi yani. Onun için ben de kamyoncu oldum. O zamanlarda Şişli’ye kadar her türlü vesait vardı. Buradan geçiyordu Kağıthane yolu… Çağlayan başlamamıştı, olmamıştı. Zaten Çağlayan’da bir su vardı, doğal kaynak suyu vardı. Yol vardı fakat vesait o kadar pek yoktu… Buradan çıkıyorduk L2’ye biniyorduk. L2 Beyazıt arabasıydı, Levent’ten Beyazıt’a giden arabaydı, Karaköy istikametiyle Beyazıt’a giderdi ve ters istikamette döner gelirdi. Biz onunla okula da rahat gidiyorduk. Sizin gibi böyle çok yolda zamanımız da geçmiyordu. İlkokula yürüyerek gidiyorduk, okul yakındı vesait sıkıntısı pek yoktu. Zaten Şişli de gelişmiş bir yerdi. Zaten burası biraz daha kırsal kalıyordu. Burada

Röportaj Dicle Koylan (21) Begüm Anıl (16) M. İpek Yüksel (16) Alara Kan (16) Elif Aktürk (16) Çağatay Derin (16) Tugay Erdoğan (16) 1934 yılında Balıkesir, Susurluk’ta doğan Kevser Samsa, 1972’den beri Şişli’de oturmaktadır. Kevser hanım çocuklarını Fulya, Şişli’de büyütmüş dolayısıyla Şişli’nin yaşadığı dönüşüme birebir tanıklık etmiş, bir asker eşidir. Şu anda da binicilik sporu yapan asker emeklisi eşiyle birlikte Şişli’de oturmaktadır… İstek üzerine Siirt’ten buraya geldik Buraya gelmeden önce, Ankara’da bulunduk, daha evvel de Sarıkamış’ta mecburi hizmetini yapmıştı eşim. O zaman evli değildik. Ankara’ya geldikten sonra evlendik. Üç sene Ankara’da kaldık, ondan sonra Siirt’e ikinci şarkımız çıktı. Eşim bu arada at sporuna çok meraklı olduğu için at sporu yapıyor, yani askeriyede de böyle bir grup var, bu grubun baş elemanlarından oluyor. Çok hevesli, kabiliyetli, komutanları tarafından teşvik ediliyor. İşte Siirt’te kaldığımız Üç sene boyunca hep at ile meşgul oldu. İnzibat subaylığı falan yapmıştı.

“Sanki bizim zamanımızdaki İstanbul’u birisi aldı götürdü, bu İstanbul’u koydu…” Şişli Hürriyet Mahallesi civarlarının hemen hemen tümü, 15-20 aile vardı hane olarak; yani ev olarak 15-20 tane veya 25 tane ev vardı. İstimlak olduğu zaman Kuştepe kuruldu. Kuştepe’ye geliş oldu, ilk gecekondu istimlaktan gösterilen yer Kuştepe oldu, ondan sonra bu hali aldı… Tek katlı bir evde oturuyordum. Genelde hep tek katlı… Yani çift katlı yer yok. Şişli’de bile bu üç katlı dört katlı evler çok çok sonra oldu. O da her tarafta değil hani, mesela camiden bu tarafa pek fazla ev yoktu… Burada mandıralar falan varmış babam kendisi hayvan beslediği için, burayı da kırsal olduğu için tercih etmiş… Tercih değil de tesadüfler olmuş. Zaten bizim zamanımızda veya bizden evvel hiç tercih yok, hep zaruret var, hep tesadüf var.

Güner Sevİm / Emekli Buralara hep dutluk meyvelikti… Ali Sami Yen Stadı’nın yerinde likör fabrikası vardı. Zaten Mecidiyeköy meydanında bir muhallebici var köşede. Orası benzin istasyonuydu, birkaç tane de fırın vardı. Küçücük bir köy gibi bir yerdi. Buralar hep

dutluk meyvelikti… Şişli civarında etrafımızda hep gazinolar vardı, çalgılı içkili yerlerdi. Ailelerden ziyade, flörtünü alan, dostunu alan veya erkek erkeğe oturup içki içen kişiler olurdu, ama sonra gazinonun bir tanesi böyle halka da açıldı. O, sanatkâr getirirdi akşamları, gündüzleri de bayanlar gelirlerdi otururlardı, hava alırlardı çocuklarıyla… Buradan Şişli’ye giderken mağaza var, benzinci var, benzincinin karşısında büyük bir bina var, orası gazinoydu işte. Benzincinin olduğu yer de gazinoydu. Mesela şu üniversite (Bahçeşehir Üniversitesi MYO) fırındı. İlk ekmek fabrikası orasıydı.

gibi olurdu bizim çocukluğumuzda… Spor yapardım, halter yapardım, top oynardım… Bazen yüzmeye giderdik Boğaz’a… Mesela yüzmemizi biz Sarıyer’de, Boğaz’da öğrendik. Bazen düşünüyorum da sanki bizim zamanımızdaki İstanbul’u birisi aldı götürdü, bu İstanbul’u buraya getirdi, koydu. Yirmi beş sene Abide-i Hürriyet Caddesi’nde oturdum, iki senedir Kozyatağı’nda oturuyorum, binada hemen hiç kimseyle ailece bir görüşmemiz olmadı. Ancak ölümlerde, taziyelerde gidilecek şekilde oldu, başka türlü olmadı…

Burası bayram yeri gibi olurdu bizim çocukluğumuzda…

Biz ilkokulda top oynarız düşeriz, kalkarız; çocuğuz, aktivite yapacak bir sürü olanağımız var. Faraza, birimiz düştü bir yeri kanadı, yara oldu, vesaire oldu. Birçok teyze camlardan bakar, öyle bir şey olduğu zaman kimisi tentürdiyodunu alır, kimisi oksijeni alır, kimisi pamuğu alır, kendi çocuğu gibi yarasını temizler, sarar ve gönderirdi. O kadar iyi bir hayatımız vardı. Benim ilkokula gittiğim gün annem, beni öğretmenimin karşısına geçirdi, “eti sizin, kemiği benim” dedi. Ve hocalarımız bizi dövdüğü zaman annelerimiz, babalarımız, büyüklerimiz rahatsız olmuyordu. Biz utanarak, öğretmenimizin bizi dövdüğünü söyleyemiyorduk korkudan; çünkü kabahat işledik ki öğretmenimiz bizi dövüyordu…

Farklı dinlerden komşularımız yoktu, ama annemin farklı dinlerden çok arkadaşı vardı. Rum, Ermeni hatta Yahudi de vardı. Bir ikilem, herhangi bir sıkıntı, herhangi bir rahatsızlık yoktu. Yani mesela burada benim annem Arnavut kökenli, babam Sivas kökenli ve bu mahallede çoğunlukla Arnavutlar vardı. Ama hiç aramızda böyle ayrı gayrı, birbirimizi yadırgayacak, birbirimize kötü gözle bakacak veya rahatsız edecek bir şeyimiz yoktu. Birbirimizle çok dostane, çok iyi geçiniyorduk; dediğim gibi annemin ta Şişli’den, efendim Kurtuluş’tan, Nişantaşı’ndan gayrimüslim hanımlar, arkadaşları vardı. Gelirlerdi burası kırlık diye otururlardı. Çay içerlerdi, kahve içerlerdi, o zaman pek öyle gün filan olmazdı; ama toplanırlardı. İyi bir yaşam vardı yani, her bakımdan iyi bir yaşam vardı… Erkeklerin pek toplanıp gittiği yerler yoktu. Zaten top oynuyorduk, oyun oynuyorduk, her türlü imkân vardı. Mesela şimdi bu yolun olduğu yer top sahasıydı. Şu yolun geçtiği yer top sahasıydı. Kimisi buraya gelir top oynardı, kimisi gelir Şişli’den veya şehir içinden gelenler uçurtma uçururdu, havalar iyi olduğu zaman filan. Burası bayram yeri

Eti sizin, kemiği benim…

Amerikan tıraş, İspanyol paça… Bir tek saç şekli vardı, Amerikan tıraşı derdik, ‘alaburs’ derdik, öyle olurdu. Bizim zamanımızda biraz daha delikanlı olduğumuz zaman İspanyol paça vardı, pek fazla marka falan yoktu… Bilmiyorum belki yanılıyorum ama bizim gençliğimizde gençlik çok daha şıktı. Çok daha güzel giyiniyordu. Zaten bir marka moda oldu mu o markanın giysisini giyiyorsunuz. O zaman gençlik kendi kendine yakıştırıyordu gibi geliyor

yani. Bizim zamanımızda biz katiyen böyle lastik ayakkabı giymezdik. Muhakkak böyle kösele ayakkabı giyerdik, İtalyan tipi ayakkabı giyerdik, efendim süveter giyerdik incecik çok güzel… Elbisemiz gayet güzel terzide dikilirdi… Ekonomik gücü olanlar daha güzel giyiniyordu... Burada şu ileride kamyon durağımız vardı, kamyon durağımızın yanındaki bir apartmana Samsun’dan bir aile gelmişti. Aile çok derli toplu bir aileydi. Eşim de o ailenin kızıydı. Tabii o da genç ben de genç, birbirimizi herhalde beğendik ve öyle evlendik. İki tane çocuğum var biri kız, biri erkek. Yazık değil mi bu gençliğe? Yardımlaşma derneği pek yoktu, ama insanlar birbirlerine çok yardım ediyorlardı. İşlerine de yardımcı oluyorlardı; ekonomik güçleri eğer kötüyse borç alıp veriyorlardı, hiçbir şey talep etmeden… Birbirimizi yadırgamıyorduk. ‘Şu’sun ‘bu’sun gözüyle bakmıyorduk… Zararsız, kaliteli, kimseye zararı olmayan, kötü niyetli olmayan insanlardı. Para ölçüsü hiç yoktu. Zenginmiş fakirmiş, hiç kâle alınmazdı; insanın insanlığı kâle alınırdı. Yani milleti de kâle alınmazdı, parası da kâle alınmazdı. Şimdi hem millet kâle alınıyor hem de parası. Parası varsa çok kıymetli oluyor, ama sahtekar olsun hırsız olsun, dolandırıcı olsun n’olursa olsun, eğer parası varsa kıymetli… Gençliği fazla suçlamamak lazım, aslında o suç bize düşüyor. Bizim kuşak… Duyarsız yaşadık. Biz bugünleri göremedik. Sokaktaki kötü gördüklerimizin hiçbirisinin kabahati yok. Kabahat bizlerin, biz büyüklerin… Biz onlara iyi örnek olsaydık, olmazdı, değil mi? Bizim zamanımızda ne tinerci vardı, ne bu vardı, ne şu vardı… Bunlar niye oldu? Annesi babası sahip çıkamamış olabilir, etraf sahip çıkar. Etraf sahip çıkamamış olabilir, ülkenin sahip çıkması lazım. Yazık değil mi bu gençliğe?

“O zaman buralarda hiç ev yok, hep dutluk...” Oradan buraya bir müsabaka dolayısıyla geldiler. O zaman tabii sizler bilmezsiniz babalarınız bile bilmez Maslak’ta şimdi akademiler var, akademilerin karşısında bir grup daha var, işte orası süvari okuluydu. Zaten eşim oradan mezun. Oraya müsabakalara geldiler, müsabakalarda oranın komutanı binişini, atlayışını çok beğeniyor. Onun için ‘inha’ derler askeriyede. İstek üzerine Siirt’ten buraya geldik. Geldiğimiz yıl 1964. Ondan sonra burada çok başarılı binişler, müsabakalar yapıldı. Milli binici oldu. Defalarca şeye gittiler, Avrupa’ya gittiler. Orada müsabakalar yaptılar, kupalar aldılar. Fakat askeriyenin işi pek belli olmuyor. İşte bir sebepten dolayı süvari okulu lav edildi 1971 yılında. Süvari okulu lav edilince de bütün biniciler Türkiye’nin dört bir yanına dağıldı. Benim eşim de ‘attan başka bir şey bilmiyorum’ dedi, ‘zırhlı birliklere gidip orada hiçbir iş yapamam’ dedi. Ve o sene yazın, 1972 yazının sonunda emekliliğini istedi, emekliliğini hak etmişti. Emekli oldu. Ondan sonra sivil olarak hocalığa başladı, Maslak Atlı Spor Kulübü’nde. Ondan sonra başka kulüplere geçti. Halen de hocalık yapıyor. İşte emekli olduktan sonra, memurların en büyük arzusu bir ev sahibi olmaktır. O zaman kadar mümkün değildir, memura ev almak. İşte biz de emekli ikramiyemizi bu eve yatırdık. Hemen hemen yarısı falandı, yarısından biraz daha fazlası tutuyordu. Üstünü çalışarak

ödedik ve 1972’nin son ayında buraya taşındık. Bu sokağa da ilk biz, yani bu apartman yapıldı bu apartmana ilk biz taşındık. Sokağın ilk gelenlerindeniz Neden burası, tayin olup İstanbul’a geldiğimizde eşim işte Ayazağa’ya gitti. Biz o zaman, görümcemler var Eyüp Sultan’da, onlara misafir olarak indik. “Ben ertesi gün gideyim bakayım Süvari okulunu servisi ne zaman nereden gelir nereden geçer onu bir öğreneyim” dedi. Ondan sonra onu öğrenmiş ertesi gün “herhalde biz ya Beşiktaş’ta oturacağız ya Mecidiyeköy’de” dedi. Çünkü servis Ayazağa’dan kalkıyor ya Beşiktaş’a gidiyor ya Taksim’e gidiyor. Geldik ertesi gün gezdik Mecidiyeköy’ü, o zaman buralarda hiç ev yok hep dutluk. Öbür tarafında da tek katlı ve iki katlı evler var. Onlar da bahçe içinde hep dutların arasında. Böyle bir Anadolu havası gördük. Çok sevdik, çok beğendik. Mecidiyeköy’ü tercih ettik. O tarafta oturduk dört sene, iki sene de lojman çıktı bize Maslak’ta, süvari okulunda lojmanlar vardı iki sene de orada oturduk. Onun üzerine de işte okul lav olunca personel de dağıldı tabii Türkiye’nin her bir yanına. Biz de çıkmak zorunda kaldık, sene ‘72. Ondan sonra işte başladık nasıl olsa emekli olacağız dedik, iki sene sonra şeyi de Mecidiyeköy’ü de çok beğendik. Oradan bir ev bakalım kendimize diye düşündük. Öbür taraf biraz daha kalabalıktır 01 4

Kevser SAMSA/ Ev Hanımı köprünün öbür tarafı. Çok eskiden yapıldığı için sokaklarda tek katlı evler. Ama sonradan tek katlı evlerin yerine müteahhitler alıyor apartmanlar yapılıyor. Dolayısıyla sıkışık bir durum oluyor. Bu taraflar, Ortaklar Caddesi yeni yeni yapılmaya başlanmıştı, oluşmaya başlanmıştı. Buralar öyle yeni yeni yollar açılıyor, bu yollar falan hiç yoktu. İşte buraya bir yol açılmış, bu apartman yapılmış daha tabii karşılarına da yapılacak dendi ama yoktu, daha serbest burası diye Mecidiyeköy’ün bu tarafını o yüzden tercih ettik. Ve işte o gün bugündür buradayız. Sokağın ilk gelenlerinden bu apart-

manın da ilk oturanlarından biriyiz biz. İki tane çocuğumuz var. O zaman oğlumuz Etiler Lisesi’ne gidiyordu, kızımız da o zaman şuranın üstünde bir ilkokul vardı o zaman, şimdi engelliler okulu mu bilemem. Onun için burada büyüdü çocuklarımız. Kızımız işte 7 yaşında falandı oğlumuz da 13-14 yaşlarındaydı. Kızımız önce buraya sonra Şair Nedim okuluna gitti. Sonra Beyoğlu Ticaret Lisesi’ni bitirdiler. Daha sonra Bursa’da bir okul kazandı. Oraya gitti. Yani ikisi de... Oğlum şu anda mali müşavir, kızım bir yabancı şirkette çalıştı, evlendi.Şimdi bebeği var, ayrıldı emekli oldu ona


Şişli

bakıyor. İşte eşim de hala hocalık yapıyor. Ben ev kadınıyım. Ben anca onları idare ettim. Eskiden bizim kuşağımızda çok çalışan yoktu. Asker aileleri de herhalde bu çalışmaya ayak uyduramazdı, belki öğretmen olsa falan tayinler ona göre olabilirdi. Başka türlü çalışamazdı, çünkü sık sık yer değiştirirler. Mahallede görüştüğümüz insanlar çok. Bizden sonra gelen komşulara hep biz “hoşgeldiniz” dedik. Ee onlarla sıkı ilişkiye girdik, güzel ilişkilerimiz olmuştu. Fakat zamanla değişiyor. Hayat şartları değişiyor. Kimisi başka yerlerden ev aldı gitti, kimisi… Değişti işte. Yerleri değişince, yerine gelenlerde de eski sıcaklığı pek bulamadık. Daha ziyade bizim yaşımız ilerledi. Gelenler genç oluyor, çalışıyor. Halen de öyle çalışan hanımlar daha çoğunlukta. Yani merhabalarımız var. Ama çok sıkı komşuluk ilişkilerimiz olamıyor. Geldiğimiz senelerdeki samimiyeti bulamıyoruz. Bu her yerde de böyle galiba. Şişli’de akrabamız yok. Eyüp sultan’da eşimin ablası, yeğenleri var. Bakırköy’de var. Onlarla sık sık görüşüyoruz. Pek sık olmuyor tabii onlara da gidişler gelişler, o kadar zorlaştı ki. Çocuk olmak çok güzeldi Çocuk olmak çok güzeldi. Buralar hep dutluktu, hep dutluk... O zamanlar beslenme sepetleri vardı. Böyle küçük küçük sepetler vardı,

Röportaj Metehan Akkaya (23) Erkin Ergüney (15) İremnur Can (15) Nurgül Usta (15) Klara Levi, 1950 yılında İstanbul’da doğdu. Anne ve babası da İstanbul doğumlular. Bir abisi var o da ‘46 yılında İstanbul’da doğdu ve bütün hayatı İstanbul’da geçti. Amerikan Hastanesinde gözlerini açtığından beri “Nişantaş”lı kendisi. Klara Hanım, şu an Maçka’da oturuyor ve iki çocuğu var. Her ikisi de yüksek tahsil görmüşler. Kendisi ise Şişli Terakki ve Notre Dame de Sion liselerinde okuduktan sonra Fransa’da edebiyat üzerine yüksek öğrenim görmüş. Kurtlar bile inebilir çocuklar… Tabii şimdi siz Nişantaşı Anadolu Lisesi’nin yerini biliyorsanız bizim evimiz onun karşısında halen, annem orada oturur modern palas apartmanında. Biraz daha yukarıda, orası artık son evdi düşünün hatırladığım kadarıyla ‘54 veya ‘55 senesinde Şişli Terakki yuvasına gittiğimde, şimdiki City’s’in arkasında büyük bahçeli bir ahşap bina vardı, yuvaya orada gitmiştim ve arkadan bir kapıyla Akkavak sokağa açılırdı, oradan da Şakayık sokağına. Şakayık ile Şair Nigar arasında büyük bir arazi vardı ki şimdiki muhtarlığın bulunduğu bahçe, orası Şişli Terakki’nin bahçesi ve yuvasıydı. Biz oradan çıkınca Nilüfer Hatunda artık dut ağaçları erik ağaçlarını bile görürdük. Oralara yürümeye gittiğimizde, kırlara gidermiş gibi oralarda yürürdük küçükken. Ben ip atlamaya inerdim. Şimdiki vali konağının dibinde, hani Yapı Kredi’nin büyük binası var ya, orası hepten tarla bayırdı. En büyük eğlencemiz oralara inip ip atlayıp çiçek toplamaktı, hani şimdi sultan suyuna giderler biz de öyle biraz evimizin aşağısına giderdik… Annemiz hep derdi “oralara gitmeyin aaaaaa!” Hele büyük annem ki burada Teşvikiye de otururdu tam caminin karşısında: “kurtlar bile inebilir çocuklar, sakın oralara gitmeyin”.

onların içine beslenmelerini koyardık okula giderdi, o beslenmeler işte hangi ders arasında yenirse onlar yenirdi falan. Sonra o sepetler piknik için onların işine çok yaradı. Bu apartmanda da o zamanlar benim kızımın akranı 3-4 tane kız vardı, onlar piknik yaparlardı bu karşıki yamaçlarda. Küçük yaygılar alırdı herkes yanına, herkes sepetinin içine bir şeyler koyardı. Anneleri orada piknik yapardı. Dutlar olur bundan sonra işte, dut mevsimidir. Dutlara bekçiler gelir. Altlarında çadır kurarlar yatarlar falan. Bizim çocuklarımızın çocukluğu çok güzel geçti. Oğlumun da öyle çok arkadaşları vardı tesadüf onlar da öyle futbol takımı kurdular. İşte futbol şeyde şimdi Galatasaray sahasının yanında şimdi çadırlar kondu oraya, çadır gibi bir şeyler Galatasaray malzemeleri filan satılıyor. O zaman oraya, Ali Sami Yen Stadyumu’nun yanı, ona kömürlü saha denirdi. Orası boş bir sahaydı sporcuların veya böyle mahalle takımlarının çalışma alanı oluyordu orası. Orada top oynuyorlardı çocuklarımız oğlanlarımız, kızlar buralarda işte piknik yapıyorlardı. İşte isterlerse eve gelirler evde balkonlarda filan oynarlardı. Bizim çocuklarımızın çocukluğu bu mahallede bu sokakta çok güzel geçti. Şimdi yok maalesef, maalesef yok. Günlerimiz olurdu. Günlerde çok neşeli hanımlar olurdu. Öyle def çalıp dansöz elbisesi giyen gençler bile olurdu yani, dı-

şarıdan gelirlerdi filan. Yani bizim apartmanımızda yoktu ama bizim apartmanımızda çok neşeli bir hanım vardı, komşumuz vardı. İnsan neşeli ahbaplar ediniyor ona gelirlerdi, işte beni de çağırır gel derdi bugün filanlar filanlar geliyor. Uuu bir de inerdim ki şarkılar, türküler, defler… Dansöz elbisesi giyerek oynarlardı. Grup olarak spor yapmazdık, onu yapmazdık, ona işte yaş ilerledikçe çok ihtiyacımız olduğunu anladık tabii etraftan doktorlar sayesinde. Ben 12 sene evvel büyük bir trafik kazası geçirmiştim. Ondan sonra 3,5 ay hastanede kaldım. Sonra doktorlarım bana hastaneden çıkmadan evvel birtakım hareketler gösterdiler “bunu yaparsanız kolunuzu da bacağınızı da rahat kullanabilirsiniz” dediler. “Yoksa ameliyatlı bu bacağınızı da kolunuzu da kullanamazsınız” demişlerdi. Onun üzerine ben herhalde korktuğumdan o doktorların gösterdiği hareketleri 12 senedir her sabah yaparım, bir de işte şey Mayıs sonu Haziran başından itibaren de 3-4 ay her sabah yürüyüşe çıkarım. Ali Sami Yen Stadyumu’nu da yürüyüşe açmıştı Mustafa Sarıgül, ama biraz o yokuş benim bacağıma fazla geliyor. Şimdi buradan çıkıyorum polisin köşesine kadar gidiyorum, daha düz yol. Oradan tekrar gerisin geriye dönüyorum. O da işte eşim arabasının km’si ile ölçtü 1,5 km

oluyor. Sabahları da onu yapıyorum. Evde de hareketlerim var onu da yapıyorum. Ali Sami Yen Stadyumu biz geldiğimizde ‘64 yılında açıldı. Hatta çok büyük bir kalabalık vardı. Stadyum çökmüş dediler. Benim de oğlum o zaman 5-6 yaşlarındaydı. Babası ile gitmişti, maça gitmişti. Çok korkmuştum, eşime de çocuğuma da bir şey oldu mu acaba diye. Çıktım yola, çok kalabalık, mahşer yeri gibi. Öyle bir gün atlatmıştık ama çok şükür bir zayiat olmamıştı. Piknik yapardık cumartesi-pazarları… Herkes birbirini tanırdı. İşte benim eşim binici olduğu için yazın özellikle müsabakalar olurdu… O zaman küçük kızım yeni doğmuştu. Ben pek müsabakalara gidemiyordum. Her akşam onu camda beklerdim, gelmesini… Elinde kupayla gelirdi. Mecidiyeköy meydanı o zaman boş, sadece bir Büyükdere caddesi geçiyor, esnaf da eşimi o yüzden tanırdı. Elinde kupalar görür falan onu izlemeye gidenler olurdu Ayazağa’ya. Bizim yazlarımız da hemen hemen öyle geçerdi. Ayazağa’da çamların arasında cumartesi-pazar hep müsabakalar yapılırdı. Biz de asker eşi olarak başka arkadaşlarda gene Mecidiyeköy’de oturuyordu. Bir şeyler hazırlardık, piknik yapardık cumartesi-pazarları, giderdik hem işte babaları izlerdik hem çocuklar

oynardı oralarda. Bizim günlerimiz öyle geçerdi. Ayşem Sineması’na giderdik. Mecidiyeköy’ün öbür tarafında da birkaç tane sinema vardı. Mecidiyeköy’de oturanların yegane eğlencesi oydu yazın. Kışın da daha yukarıda Profilo’ya yakın Özlem sineması vardı. Hala devam ediyor mu bilmiyorum. Özlem Sineması’na giderdik kışın da. Ayşem Sineması kapandı. Sonra yerine büyük binalar yapıldı, iş merkezi olarak. Birkaç kez el değiştirdi orası. Bebek’te bir gazino vardı, kadın programları yapardı. Emel Sayın, Ahmet Özhan başka sanatçılar oraya gelirdi. Evde bir şeyler hazırlanır, dolmalar börekler falan günü birlik gidilirdi. Komşularla oraya giderdik. Çok uzak değil çünkü Bebek buraya. Çok diyoruz, yani iyi ki Mecidiyeköy’den ev almışız. Çünkü bizim şartlarımızda daha sonra, bir sene sonra aynı arkadaşlar buralardan ev alamamışlardı. Aldığımız ikramiyeyle buradaki fiyatı karşılayamadılar, iyi ki de o sene zamansız bir tayin çıktı bize. Her şeyde bir hayır aramak lazım. Bu evi iyi ki almışız diyorduk hep. Memnunuz, semtten de memnunuz temiz bir semt. Ulaşım çok kolay. İkinci şube buraya çok yakın. Bilmiyorum o yüzden mi hiç böyle hadiseler olmadı yani. Hırsızlık oluyor ama. Hemen hemen hiç girilmeyen ev kalmadı geçen sene. Bu sene çok şükür öyle bir şey yok.

“Her yer böyle değişti, yalnız Nişantaşı değişmedi.” Tek eğlencemiz Konak Sineması’ydı Kafe mafe yoktu o zamanlar, tek eğlencemiz anne babamız izin verince sinemaya gitmekti. Konak Sineması vardı şimdi kapandı; Harbiye Orduevinin yanında Nişantaşı parkı var o Nişantaşı parkının tam karşısındaydı. Tüm gençlerin en sevdiği sinemaydı, cumartesi pazar öğleden sonraları 3 matinesine daha sonra 5 matinesine izinlerimiz çıkardı. Lise sonlara doğru Osmanbey’de Site Sineması vardı, halen mevcut, şimdi tekrar onarıldı; Site Sineması’nda İlham Gencer cumartesi akşamları film gösteriminden evvel piyano çalar birkaç şarkı söylerdi, ona bilet bulmak çok zordu ve dolayısıyla sene başında kombine dedikleri biletler alınırdı. Annem babamla giderdik işte o zaman, belki 15-16 yaşındaydım her cumartesi akşam değişik bir film, filmden evvel ufak bir İlham Gencer konseri… Site Sineması’nın üstünde bir lokal vardı Çatı adında, oraya abim giderdi, ben ancak sinemaya gidebilirdim.

Klara LEVİ / Ev Hanımı Tramvaylar iki çeşitti; kırmızılar birinci sınıf, yeşiller ikinci sınıf Gençliğimde Elmadağ’da ‘Kulüp 33’ vardı, bir de Maçka’ya yakın ‘Scott Kulüp’e giderdik ama daha çok Kulüp33’e giderdik. Bu kulübün karşı tarafta, Erenköy’de yazlık şubesi vardı, oraya giden herkes birbirini tanırdı, çok nezih bir ortamı vardı. Lise hayatımda evden çıkardım yürüyerek Vali Konağı cadde-

si ve Notre Dame de Sion’a kadar, Elmadağ’a kadar yürüyerek giderdik. Çok eskiden ise, çok iyi hatırlarım, Maçka’nın arkasında Swiss Otel’e giderken Akaretler’in bittiği yerde, üniversitenin tam karşısında otobüs ve tramvay durağı vardı. Tramvaylar iki çeşitti, biri kırmızı biri yeşil; kırmızılar birinci sınıf, yeşiller ikinci sınıf. Biz talebeyken pasolarımız vardı, tabii sizin de muhakkak pasonuz vardır şimdi, o pasolarla 2,5 kuruştu. O kuruşların ortası delikti ve biz çocukken onları toparlardık ve kızlar kendine ondan kolye yapardı veya cebimize koyardık; çünkü tramvaya ancak öyle biniyorduk ve tramvay bu Maçka’dan bütün buradan raylarla Nişantaşı ve Elmadağ’a kadar giderdi; Taksim’e Tünel’e kadar giderdi. Bir de otobüs durağı vardı burada, çok güzel büyük bir otobüs durağı, aynı durak Tünel’de de vardı; Maçka-Tünel 60 numaraydı, bugün gibi hatırlıyorum. Biz okula hep bu otobüslerle giderdik; Elmadağ’daki radyo evinin karşısından otobüse binerdik Nişantaşı’na inerdik. Bazı arkadaşlarımız Maçka’ya kadar gelirdi, sonra yürürdük iyi havalarda. Mesela Swiss Otel’in bulunduğu yerde meşhur Taşlık Kahvesi vardı. Bizim en güzel eğlencemiz gençken Taşlık Kahvesi’ne gelip bir çay içmek, arkadaşlarla güzel manzarayı seyretmek ve bir tost yiyip dönmekti. Cidden orada müthiş bir ahali vardı; yani gazozcu leblebici vardı orada, her zaman leblebi satardı. İmtihan vakitlerinde, bizim o zaman lise imtihanları değişikti, ve imtihandan sonra dinlenmeye sözüm ona Taşlık Kahvesi’ne gidip çayımızı limonatamızı içer biraz dinlenirdik; manzara seyredip tekrar gelip öbür imtihana çalışırdık. Migros geldi! Migros geldi! Nişantaşı ahalisi sokakta geziyor ancak işte manava bakkala çakkala gidiyordu. Şimdi bakkal diye çok az bakkal var Nişantaşı’nda. Çünkü marketler oldu ama her şey her yer böyle değişti, yalnız Nişantaşı değişmedi. Migros her yerde. Eskiden Migros Nişantaşı’na nasıl gelirdi biliyor musunuz? Büyük bir kamyon, dev bir kamyon! Kamyonun şoförü de Eşref Bey’di, biz giderdik çocuk01 5

ken gofretimizi oradan alırdık. Böyle iki taraflı açardı, çekmece çekmeceydi. Hani gofretler bir çekmecede, pirinç öbür çekmecede, yağ öbüründe ve öyle satış olurdu. Migros gelince, eskiden bir ara Aygaz öyle geçerdi, “dii daaa dii daaa” herkes pencerelere çıkardı ‘tamam Migros geldi Migros geldi’ herkes Migros’a inerdi.

Termosa çayı koyup Fenerbahçe’nin maçına giderdik Tabii ben kendi çocuğumu farkı görüyorum, çünkü bizim zamanımızda televizyon yoktu. Biz evlendiğimizde bile, ben ‘70’te evlendim, bazı evlerde vardı ve bir kanal vardı. Şimdi sizin elinizden zap düşmüyor, tık tık... Genç erkeklerin en büyük sevinci ve eğlencesi Halit Kıvanç’ın radyodaki naklen futbolu yayını. Arabalara girerlerdi. Biz kıra gittiğimizde bile abim arabaya girer, “ne yapıyorsun?” “işte radyodan maçı dinliyorum”. Şimdi tüm maçlar, Avrupa maçları da gözünüzün önünde. Futbol sevgisi hep vardı. benim abim Fenerbahçeliydi, babam da Fenerbahçeli; aile olarak Fenerbahçeli, eşim koyu Fenerbahçeli, oğlum damadım koyu Fenerbahçeli. Kombineleri var, eskiden de hatırlarım bak burada bir şey var (gümüş matarayı eliyle gösterek) babamındı bu. Maça giderken buna çok soğuk zamanlarda böyle bir içki koyarlardı ısınmak için, bir de minik termosu vardı abimin, ona da işte çayını

koyardı onunla giderlerdi. Darbe oldu 27 Mayıs’ta ben halen ilkokula gidiyordum, abim ise Nişantaşı Anadolu, o zaman İngiliz okuluydu, oraya gidiyordu. Bir sabah uyandık, işte ben Valikonağı’nda oturuyordum ve megafonlarla bir ses duyduk. Babam fırladı pencereyi açtı ve tabii televizyon filan olmadığından hemen anladı durumu, “darbe oldu” dedi. Biz darbenin ne demek olduğunu anlamamıştık, çocuktuk. “Yani ihtilal” dedi. İşte bunlar devriliyor filan ve hemen koşarak gitti bayrağı çıkardı, “baba niye bayrak” diye sordum. 6 Eylül’de de hatırlıyorum, bizim ev cadde üstündeydi ve hemen babam bayrakları asmıştı. Biz yahudiydik, 6 Eylül’de komşular “bunlar Rum filan değiller” dediler “onların Türkçesi çok düzgün ve tüm arkadaşları da Müslüman”. Ve bizim eve ne taş atmışlardı 6 Eylül’de ne bir şey. Demek ki babam da tedbir amaçlı astı diye düşünüyorum. Sokağa çıkma yasağı vardı, benim babam sanayi odası kağıt bölümü başkanıydı ve dolayısıyla onun, bizim muhitimiz biraz daha değişikti. Babamın has arkadaşı rahmetli Nejat Eczacıbaşı’ydı, dolayısıyla biz de böyle bir ayrımcılık hissetmedik. Babamın bir öbür arkadaşı Osman Boyner’di. Bizim evde ‘siz Müslüman biz Yahudi’ diye bir ikilem olmadı ama annemle babamın evlenecekleri zaman varlık vergisi çıkmıştı ve o zaman onlar düğünlerini iptal etmişler. Bedri Rahmi ve İbrahim Çallı Eskiden daha fazla kalıplarda yaşanırdı, yani ne diyeyim büyükannem anneannem daha kalıplarda yaşadı. Babam dediğim gibi biraz da artist ruhluydu, güzel sanatlar akademisi mezunu ve yüksek ressam idi. Bedri Rahmi bizim eve gelmiş gitmiş bir ressamdı. Biz çocukluğumuzda onları gördük; bayramda gelirlerdi. İbrahim Çallı’yı hatırlıyorum; çocukken en büyük sevincim babamın beni alıp Çallı’nın veya Bedri Rahmi’nin atölyelerine götürmesiydi. O zamanlar biz de onlara kendi bayramımızda yaptığımız pastalardan götürürdük, e onlar da bazen bize gelirlerdi.


Şişli

Röportaj Sezen Engiz (23) Burak Karaaslan (16) Eda Çınar (16) Sare Tanrıverdi (16) Cansu Doğuyıldız (16) Yüksel Cenani Mecidiyeköy’de yaşıyor. Evinin duvarları aile fotoğraflarıyla ve tablolarla dolu. Balkan Savaşı’ndan kalan dede yadigârı mataraya gözü gibi bakıyor. Onların hikâyesini anlatırken gözleri doluyor. Onlara duyduğu saygı, o günlere duyulan özlemle birleşince tadına doyulmayacak bir sohbet sürüp gidiyor…

“Bizim oynayacak yerimiz vardı şimdi kimsenin oynayacak yeri yok.” sin, Nişantaşı’nın dört yol ağzına gelmeden bir üst sokağıdır, Baytar Ahmet Sokağı. Onun oradan doğru aşağı indin mi üç kahveler vardır orada. Ondan daha aşağıda merdivenli bir aralık vardır, aralıktan sonra Teneke Mahallesi’dir. İşte oradan gider oyuncak alırdık, oyunlar oynardık. Bizim oynayacak yerimiz vardı şimdi kimsenin oynayacak yeri yok. Dolu arkadaşım vardı. Nusret vardı, Ali vardı, Almanya’da şimdi, Turgut vardı ara sıra da görüşürüz onunla. Ama herkes koptu birbirinden.

Şeker yerine üzümle çay içti bu millet Ailem hep İstanbul doğumlu. İyi güzel yerlerden gelmişler gide gide ufalmışız. Annemin babası yani dedem belediye encümen azasıymış, o eski o fesli devirde… Doğum tarihim 1940, Osmanbey Rumeli Caddesi Kırağı Sokağı'nda doğmuşum, çocukluğum işte oralarda geçti. Mektebe ilk Nişantaşı Nilüfer Hatun’da gittim. İsmi 15.Okul’du evvelden, sonra Nilüfer Hatun oldu. Beşi orada bitirdim, beşten sonra orta mektep, Bomonti'de Talat Paşa’ya gittim. Liseye de Parmakkapı'da Atatürk Erkek Lisesi vardı oraya gittim ama ikiden terk. Babam da (Nevzat Cenani) İstanbul Erkek Lisesi’nde okumuş ama o da benim gibi boş vermiş. Ondan sonra marangozluk hayatım var, askerlik var, askerlikten geldik gene marangozluk var, 92 senesine kadar dükkânım vardı Bomonti Bulgar Çarşısı’nda, ondan sonra emekli olduk, işte öyle bölük pörçük bu günlere geldik. Osmanbey'in dört yol ağzından yukarı çıkınca mezarlık vardır, Fransız Latin Katolik Mezarlığı’dır orası. Bizim karşımızda kalırdı orası. Sakız Tipi evdi bizim evimiz, ufak da bir bahçemiz vardı, yirmi metre kadar. Eski evdi yani şimdi olsa anıtlar kurulu yıktırmazdı bizim evimizi. Evvelden bizim kapının önünde tavuklar gezermiş, tabi yerler Arnavut kaldırımıydı. Şimdi parke taşlarla oldu Rumeli Caddesi. Ama öbür taraf daha kıymetlidir, bizim taraf böyle ikinci plandadır yani ikinci Rumeli Caddesi diyeyim size, mezarlık tarafı. Bir yanımız Ermeni bir yanımız Rum… Patlangaç yapardık Valla biz sigara kutusunun kapağını topladık, Yeni Hayat denen şekerler vardı, Abdülvahit Turan… Onların kâğıtlarında resimler vardı onları biriktirdik. Topaç çevirirdik, çelik çomak oynardık ondan sonra Nişantaşı'nın dereden giderdik nilüfer ağacı keserdik, ondan patlangaç yapardık. Şimdi siz bilmezsiniz. Şimdi önce onun erkeğini bulacaksın, ufak deliklisini. Erik ağacından da ona piston yapacaksın, çitlembik denir ona. Çitlembik de böyle bezelyenin içinin çekirdek yapmış durumudur. Ağzımızla önce yarısını koyardık, o pistonla iterdik, ondan sonra öbür yarısını koyardık, böyle pat yapardık giderdi. Suratına değdiği yerde de biraz acıtırdı yani. Uçurtma zamanı uçurtma yapardık. Bilyelerle oynardık. Benim torbalar dolusu misketlerim vardı, cicoz derdik onlara o zamanlar. Toprak bilyeler vardı. Nişantaşı’nın Teneke Mahallesi’ne giderdik. Yaşar Bakkal vardı orada Allah rahmet eylesin. Uçurtma, toprak bilye, cicoz falan satardı. Teneke Mahallesi de, Nişantaşı üç kahvelerden aşağı iner-

Yüksel CENANİ / Marangoz

Mektebe yani liseye tramvayla giderdik. Daha doğrusu her tarafa tramvayla gidilirdi. Şişli-Fatih vardı, Şişli- Bahçekapı vardı, BebekBahçekapı, Bahçekapı-Yedikule. Bunlar tramvay yoluydu. Ondan daha evvel de atlı tramvay varmış, atlarla çekilen tramvay. Şişhane'de dinlenme yeri varmış orada at değiştirirlermiş, öyle çıkarlarmış Şişli'ye doğru. Ondan sonra troleybüs çıktı, troleybüs ray üstünde gitmiyor, yukarıdan elektrik alırdı. Ara sıra teleskopları vardır böyle, o atar yolun ortasında, çıkarlar üstüne onu takarlar falan, onun bir ismi de duyargalı getirgi götürgüdür.

derde gireceğini düşünmezdik. Biz onlarla kardeş gibiydik. Ermeni’yle, Rum’la kardeş gibiydik. 49 senesinde Şişli Camisi'nin duvar taşlarını yapıyorlardı ustalar. Kenarının taşlarını çeviriyorlardı. O caminin karşı köşesinde böyle üzeri hasır kaplı bir yer, ustalar altında taka tuka. Biz giderdik mevlitlerde şeker alırdık. Feriköy'de Bayram Çavuş Cami’si vardır. Feriköy muhitinin en eski camisidir. Mesele Kurtuluş'ta cami yok. Dolapdere'de kilise var. Dolapdere'de de cami yok. Oralarda eski bir kilise var, İşkembeci Apik'ten aşağı iniyorsun, sağ tarafta orda bir kilise var dan dun çan sesleri çıkar onun devamlı. Denk gelirse çan sesleriyle ezan sesleri karışırdı. Kimse de rahatsız olmazdı zaten. Çarşaflıysa çarşaflı derdin geçerdin yani bir şey olmazdı şimdi doksan türlü şey çıktı. Ben bu yeni devrin adamı değilim Medrano Sirki… Başka sirkler de geldi ama İlk Medrano Sirki geldi. 55 senesi falan vardı galiba. İşte o, Mithat Paşa Stadı'nın üstüne. O Küçük Çiftlik Parkı'nın oralar. Böyle atlar dönüyor, etrafında korkuluk da yok. Millet kaçışıyordu tabi atlar üstümüze geliyor diye. Ondan sonra üç boyutlu sinema oynadı. Gene böyle kovboylar üzerine geliyor diye millet dışarıya doğru kaçtı. Bak şimdi bizim Osmanbey'in ilk sinemaları İnci Sineması, Tan Sineması, Yeni Sinema, Kurtuluş'ta da Akın, dört tane sinema vardı. Ondan sonra Konak Sineması yapıldı, Site yapıldı, Gazi yapıldı. Yukarıda Şişli’de de Kent vardı. Site sineması ‘Sayanora’ filmiyle açıldı, ilk gecesi ona gittik. Konak Sineması ‘Vah-

Rum bir ustam vardı Bizim evde kiracı olarak kalmış biri vardı, sonradan zengin biriyle evlenmiş, onun vasıtasıyla ben marangozluğa başladım. 56 senesiydi, mektebi bıraktıktan sonra ne olacaksın dediler bana, ben de marangoz olacağım dedim. Rum bir ustam vardı, toprağı bol olsun, çok değerli bir ustaydı, hem değerliydi, hem insandı her bakımdan dört dörtlük bir adamdı. Mina Kalfin, çok değerli bir adamdı. 70 senesinde ‘Yüksel’ dedi; ‘ben Kanada'ya gidiyorum. Bana 9.000 lira getir, dükkânı sana bırakacağım,’ dedi; gitti. 90.000 liraya da satardı dükkânı birine, 290'a da.

şi Masumlar’ diye bir filmle açıldı, ona da gittim. O devirde ‘Yedi Kardeşe Yedi Gelin’ çok popüler bir filmdi, yirmi kere gitmişizdir ona.

6–7 Eylül… Yazık oldu. Bir sürü günahsız adamlar buradan korkularından gittiler. Buradan zanaat da gitti, gazinoculukta gitti. Rumlara vergiydi o gazinoculuk işleri. Gelseydiler alır saklardık da, başımızın

Ihlamur'da bir tane bayram yeri vardı. En büyük bayram yeri orasıydı. Beşiktaş'ın Top Ağacı'ndan aşağı inersin, bir alandır orası orda, atlıkarınca, dönme dolap falan vardı. Ondan sonra Küçük Çiftlik 01 6

Parkı'nın orası Lunapark oldu ya şimdi, onun orda gazhane vardı. Gazhane Zonguldak'ta çıkan taş kömürünün gazının alındığı yerdi. O gaz da oradan İstanbul bizim muhitlere borularla taksim olurdu şimdiki doğalgaz gibi. Uzunca bir zaman hava gazıyla pişiyordu yemeğimiz, ondan evvel sokak lambaları

gelirdi, öyle banyo yapardın. Şimdikiler gibi değil. Onun yanında da ocaklar vardı. Ocaklara bakır tencereleri koyuyorsun, altında odun yanıyor. O kazanlarımız, bakır sahanlarımız hepsi duruyor. Osmanbey’deki evi müteahhide verdiğim zaman, onları güzel ambalaj yaptım küçük kardeşimin orada deposu

da o gazla yanarmış hani elektriğin olmadığı zamanlarda. Küçük Çiftlik parkının yanında bir gazino vardı, Hamiyet Yüceses falan söylerdi orada ‘Her Yer Karanlık’ diye. Severim ben o günleri, ben bu yeni devrin adamı değilim.

var. Depoya koydum orda duruyor. 80 parça bakır. Şimdi onlar antika. Şurada bir tane mangal var, bakır mangal. İki tane çini soba var. (Oturma odasını gösteriyor.) Fransız sobadır onlar. Bizim evde dört tane soba yanardı akşamları, duruyor onlar.

Ciovanni Kalfa 60 İhtilal'inden iki ay sonra falan ben askere gittim. Önce Etimesgut’a gittik, oradan dört aylıktım, Şereflikoçhisar'a gittim. Tuz Gölü'nün yanındaydık. Böyle 23 ay hazır kıta yaptık askerliğimizi, şerefimizle de aldık tezkereyi geldik. Askerden geldikten sonra gene marangozluk yaptım aynı yerde. Osmanlı Bankası’nın marangoz işlerini yapardık. Kurtuluş’ta Bankalar Caddesi’nde bir marangozhane vardı, o bize iş getirirdi. Resimlerini getirirdi, biz burada yapardık. Buradan Adana’ya gideriz, Elazığ’a gideriz, Çeçan’a gideriz, Pınarhisar’a gideriz. Sonra Selanik Bankası’yla da irtibatlıydı Osmanlı Bankası. Osmanbey’de tam dört yol ağzında, karşı tarafında Selanik Bankası vardı. Ciovanni Kalfa vardı inşaat işçilerine bakardı. Ciovanni Kalfa, İtalyan. At arabasıyla götürürdük iki tane üç tane bankoyu. Bankaların tezgâhlarına banko deriz biz. İki tane üç tane koyardık sabah saat beşte götürürdük; gelirdik bir posta daha yapardık at arabasıyla. 64'te evlendik, yine Osmanbey, Rumeli Caddesi’ndeydik. 85'te çıktık oradan. Müteahhide verdik, iş hanı oldu orası. Gene soyadımız yazar Cenani İş Hanı diye, sonra buraya geldik işte, on beş senedir de buradayız. İki oğlum oldu, Hayrettin ve Şevket Cenani, torunlarım var Bora ve Leyla Cenani. Bizim evin altında hamam vardı. Orada hamamın ocağı vardı böyle büyük kazan, altına odun atarsın, orda su ısınır oradan da hamama

Kasap Kambur Rıza, Manav Arnavut Yaşar Esnaf güzeldi. Esnaf doğru, düzgün esnaftı. Ne istersen söylerdin, getirirdi evine bırakırdı. Parasını verirdin, vermezdin aylığını alınca verirdin. Mesela kasap Kambur Rıza’ydı. Manav da Yaşar'dı, Arnavut Yaşar. Pangaltı'da ORKO'nun yeri duruyor mu bilmiyorum, Saksı Sokağı'nın başında. Benim Aksekili yağcım vardı. Merkeple gelirdi, vita yağı alırdık. Biz vita yağıyla büyüdük. Küçük kutuda da vardı vita yağ, büyük 17–18 kiloluk tenekelerde de vardı. Bir teneke vita getirirdi, bir teneke zeytinyağı getirirdi, ay çiçek yağı falan yok. Hakiki zeytinyağı, getirir bırakırdı haftada 2,5 lira para verirdik adama. Bir tane gömlekçimiz vardı o da onun eniştesiydi, Yaşar. Naylon gömlek getirirdi, naylonların yeni çıktığı seneler, 60'tan evvel. Pembe, gök mavisi, beyaz… Yoğurtçumuz vardı. Silivri yoğurdu, üstü çere otlu çok güzeldi. Tepside olurdu, bıçakla keser küreği vardır, tık yapardı onu. Tabağı verirsin önce tabağın darasını alır, ondan sonra da yarım kilo bir kilo yoğurt neyse koyar verirdi. Para sormazdı. Ne zaman gelirse, sonra verirsin işte. Fulya'ya kadar inerdi o dutluk Mecidiyeköy hayatım… Otele gelir gibi geliyorum, gidiyorum işte. Burada bir hayat yok ki, hep beton yığını var. Millet çalışmak için sabahleyin çıkıyor har har har, akşam gelip yatıyor, sabah yine har har har işe… Oturacak bir kahvesi yok, bir parkı yok. Evvelden bu şimdiki Cevahir'in yanı Hâkimler Sitesi’dir. Onun arka tarafı dutluktu. Haziran'ın onunda dutlar olur. Sıcağın en böyle koyu zamanıdır yani. Millet pazar günleri oraya gider, verirler birkaç para, gelir dutçu tentesini çeker altına, silkeler, getirir koyar önüne yersin, kalkar gelirsin. Orası bir mesire yeriydi yani, taa aşağı Fulya'ya kadar inerdi o dutluk, ama şimdi apartman tabi. Kocaman muşa dutu olurdu. Muşa dutunu bilen de yok.


Şişli

Röportaj Mertcan Uzun (19) Enes Demir (17) Berivan Bila (16) Aynur Demir (17)

‘’Şişli’de bir apartman, yoksa eğer halin yaman…’’ insanlarımızı biliyorsunuz, berbat yaptılar orayı kapattılar. Nöbetçisi vardı, bekçileri vardı gayet güzeldi.

Yaşar Doğu 1927’de Şişli’de doğdu. Mahallede ilk görevi talebeyken 1943 yılında ekmek karnesiyle başladı. Daha sonraki yıllarda kadastroda çalıştı. 1946’da açılan Demokrat Parti’de de çalışmalarda bulundu. Kırk seneden beri de Şişli Merkez Muhtarlığını yapmakta. Muhtarlık onun hayatının bir parçası. Gençliğinde çapkın olduğunu dile getiren Yaşar Doğu’nun hayattaki en büyük hedefi insanlara yardım etmek. Kendisi ile Şişli ve değişen İstanbul üzerine güzel bir sohbet yaptık. Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Zeki Müren bunlar hepsi burada oturuyordu… Eski Şişli, dünyanın en güzel semti idi. Şişli’de oturmak bir ayrıcalıktır. Yani ‘Şişli’de bir apartman…’ Hazım Körmükçü’nün şiirleri bile var. Ama şimdi Şişlilikten çıkmış. Mesela o zaman insan, güzelim Zeki Müren falan herkes burada otururdu. Ama şimdi onların yerini Anadolu’dan gelen insanlar doldurdu. Benim anlattığım zaman Şişli’nin 500 nüfusu vardı. O zaman gazetede okuyunca eyvah diyor, ne oldu dedim zelzele mi oldu dedim, İstanbul’un nüfusu 500 olmuş dediler. Düşüne biliyor musun? Şimdi en az, en az millet 12 milyon diyor ama ben 15-20 rahattır diyorum. Yani Türkiye’nin nüfusunun üçte biri İstanbul’da yaşıyor. Neden? Neden yaşıyor, çünkü Anadolu’ya bakılmadığı için, bilhassa Doğu ve Güney Doğu’ya o gün siyaset yapıp işte İstanbul’un taşı toprağı altındır gelin gelin diye, insanları buraya yığdılar. Değil mi! Mesela benim zamanımdaki şeyler öyle, dediğim gibi, Ajda Pekkan, Nükhet Duru, Zeki Müren bunlar hepsi burada oturuyorlardı. Ne güzel insanlardı. Ama tabii şimdi arasan parmakla gösterilecek kadar Şişlili az var. Eskileri bulmak çok zor. Şimdi genelde Museviler var, Rumlar gitti, o 6-7 eylül hadisesinde gittiler, çok az var. Anlatabiliyor muyum. İşte böyle yoğruluyoruz. İşte mesela şimdi Şişli’nin şeyi olarak bir gelmişini anlatayım, geleceğini anlatayım. Şişli’nin camii olmadan evvel ki hali, evvela süvari atlar vardır, süvari atlar... O süvari atlar kalktı gittiler şeye, Beşiktaş’a gittiler. Yıldız Sarayı var ya orada, onun altında... Onlar gitti, ondan sonra atlı polislerden sonra inzibat okulu oldu, inzibat okulu da bitti, Şişli orta okulu oldu. Okul oldu yani... Ondan sonra camiye nasip oldu. 1945’te Şişli camisi başladı 50’de bitti. Anlatabiliyor muyum? E işte burada ne var mesela, Abide-i Hürriyet caddesi diyorlar, Mahmut Şevket Paşa’nın yattığı Abide-i Hürriyet caddesi gayet güzel. O zaman insanlar açıldıktan sonra,

ba aldım 50 model. Ticari plaka araba hem de, 10 senede otomobilcilik yaptım. Kimsenin otomobili yoktu o zamanlar, ben otomobilcilik yaptım. Ondan sonra oğluma lazım oldu falan filan sattık. Çağlayan’da 400 metre yerim vardı, tapusu yok diye korktum, sattım. İstanbullular korkak; bütün mal-mülk sahipleri Anadolu çocukları biliyorsun. Efendim, halbuki, bugün orada Balkanların en büyük adliyesi yapılıyor, Çağlayan. Dedim, korkaklıktan yapamadık. Burası da mesela bu muhtarlıkta, dedim ya sonra muhtarlığa başladım. ‘69’da başladım 41yıldır... Atatürkçüyüm bak görüyorsun, her yerde resimleri var

Yaşar DOĞU / Muhtar

Lüküs Hayat Mesela Hüseyin Cahit Yalçın, burada biliyorsunuz. En üstte bakın şeyde, şimdiki yeri, o zaman konaktı çokta güzeldi, şimdi Osmanoğlu Kliniği oldu. Ondan evvel dost okulu, ondan sonra da Osmanoğlu Kliniği oldu, kocaman yer. Orası da güzel bir yerdi tabii, Hüseyin Cahit’in yeri. E gayet tabii orası da değişti, e diyorum size, yani ‘Şişli’de bir apartıman, yoksa eğer halin yaman’… Ben ‘52 senesinde nikaha gittim, hatun oturuyor böyle karşımda ben de orada. Turgut Bey’i hiç unutmuyorum, Tünel’de, o zaman ‘55’te ilçe oldu burası. “Oğlum ben senin nikahını kıymam!” dedi, “Niye?” dedim. “Kravatın yok!” dedi bana. Yaa işte, o devirleri gör. Adamdan özür dilemekten nefesim kırıldı. “Git kravat bul da gel” dedi. Gittim metro handa bir arkadaşın abisi var, “N’oluyor Yaşar?”, “Ulan ver şu kravatı nikahımız kıyılmıyor…” Kimsenin otomobili yoktu o zamanlar, ben otomobilcilik yaptım Benim esas kökenim Erzincan. Ama Erzincan’ın esas yüzünü görmedim. Şişliliyim ben, doğup büyüme Şişliliyim. Çocuklarım da hepimiz Şişliliyiz. Talat Paşa diyorlar, eskiden Bekçinar Okulu idi, sonra ismini verdiler Talat Paşa yaptılar falan filan, orada okudum ilkokulu. Biz dört kardeş, iki kız iki erkek o okulu bitirdik. Ondan sonra Nişantaşı’na gittim, Nişantaşı Orta Okulu’na gittim. Köşe başında kaymakamlığın üstündeydi. Konaktı orası. Arkasında da spor şeyi vardı, orada spor yapardık. Tabii o zaman yıkıldı oralar da, kalmadı şimdi o güzellikler, kalmadı. Ondan sonra Beyoğlu Lisesi’ne geldik okuduk. Ondan sonra askere gittim, bahariye askeri oldum üç sene. İşte bak şurada resmimiz var, bak ben oğlum ve torunum. Bahariye askeri olduk; ondan sonra askerlik bittikten sonra bakayım ne yapayım dedim, bir ara-

Şişli’de ne gibi etkinlikler vardı, pek hatırlamıyorum ama dediğim gibi Şişli’de oturmak bir ayrıcalıktı. İşte, kravatsız insanlar dolaşmazdı, birbirine sevgi saygı vardı. Güzel, ben okula giderken, tramvay geçiyordu bak resmi var orada. Ben otururdum, niye otururdum; bir hanım çocukla geldiğinde kalkayım diye, şimdiki gençler suratını dönüyor. Aradaki farkı gör. Ama nedendir o da, o zaman benim anlattığım seneler dediğim gibi hepsi İstanbul’un çocuklarıydı, pek azdı. Ama gelenler haklı şimdi. Neden? Çünkü karşı yakada oturan çocuk buraya geliyor bir saatlik yoldan, uykusuz. Halbuki yanlış yaptılar. Benim yeğenim vardı İsviçre’de, fabrika ile işyeri lojmanı arasında 100 m yer var. Düşünebiliyor musun buradan gidecek çocuğumuz benim, karşıda iş alacak, ya da karşıdaki buraya gelecek. O yorgunluk yetiyor ona, saatlerce geçiyor, yol şeyi zaman israfı falan filan. Bunlar hep yapılsaydı o zamanlar olacaktı. Mesela yanlış yapıldı benim anladığım kadarıyla. Biraz siyasete söyleyeceğim ama yanlış siyaset yaptılar. İstanbul’un taşı toprağı altın, gelin gelin dediler; Anadolu’ya bakmadılar. Ne altın toprağı affedersin, çok özür dilerim, kaz kaz ne çıkıyor, boktan başka bir şey var mı? Yanlış siyaset yaptılar, bütün gelmiş geçmiş iktidarlardan bahsediyorum. Oraya altyapısını yapsalardı, benim vatandaşım orada iş bulsaydı, Siirt’ten Bitlis’ten niye gelsin benim vatandaşım. Ama teşvik politikası ile oldu, bunlar da durup gelmez. Ne yapacaksın, sen orada fabrikasını kuracaksın, altyapısını yapacaksın, elektrik diyeceksin senden beş sene almayacağım. Artık devlet politikası, nasıl olacaksa... Yani orada vatanında, toprağında oturmasını sağlayacaksın. Hükümetler bunlar için vardır yani. Yanlış, şu parti bu parti değil. Ben Atatürkçüyüm, Atatürkçüyüm bak görüyorsun, her yerde resimleri var. Ben Atatürk çocuğuyum. O yüzen kesinlikle başka şey olmaz, yanlış, gelmiş geçmiş partilerin yanlışlığı var. Ondan sonra, yanlış politika yüzünden İstanbul’u şişirdiler. 15 milyon diyorlar falan, 20 rahat var. Bu ne demek ya, böyle bir şey var mı güzelim ya. Yok! Ondan sonra gecekonduydu yok yıkıldı,

gel yık. Şimdi başladılar, ne diyorlar o yüksek yüksek binalar yapıyorlar ya, residance yaptılar, havasını da bozdular buranın. İstanbul’un havası böyle miydi! Kışın kış oluyordu, yazın yaz oluyordu. Bak kaç gün geldi havalar soğuk. Bence, bilmiyorum benim işim değil tabii ki de bu ama bence yanlış şeyler bunlar. O güzelim yerleri yıkıp da, residance’lar yapma gökdelenler filan falan hiç şeyi yok. Yeni binalar yapılıyor, yeni siteler var orada yapıyorsun. Yüzme havuzuydu, şuydu buydu tamam. Ama bu güzelim çok eski Şişli, çok eski, mesela İstanbul ne demek, Peygamber Efendimizin hadisi var ne diyor, genç bir delikanlı gelecek diyordu, Fatih Sultan Mehmet için, İstanbul’u zapt edecek diyordu. İstanbul’un zapt edilmesi nedir, ortaçağın bitmesi yeniçağın başlaması değil mi? Burasını böyle gelinlik gibi koruyacaksın, değil ki böyle. Olacak şey değil yani. Ya olmayacak şey değil ama kimsenin yapamayacağı diyeceğim ama düşmanları yaptılar bunları işte, böyle. O güzel insanlar yok dediğim gibi, başka anlatılacak da bir şey yok galiba özü bu idi… Bir zamanlar kebap falan yaparlarmış, ‘şişli’ oradan kaynaklandı diye biliyorum Yok şimdi, çok kapkaççı, hırsız var dediğim gibi. Buraya bile hırsız girdi, şey yaptık siren miren taktırdık. Evime girdi yani, bu tip şeyler var. Dediğim gibi adamlar aç be güzelim ya. İşsizlik tabii diz boyu gidiyor. Aç adam n’apar? Tinerciydi şuydu buydu, adamlar korkmuş, ben apartmanda kapıma girerken eğiliyorum kilit aşağıda olduğu için. Bir kere sağıma soluma bakıyorum. Bu yanlış bir şey bir vatandaşın korkarak evine girmesi. E burayı soydular, Allah’tan öyle kıymetli bir şeyler almadılar. Hükümetin programında var. Diyor ki: 100 metrenin altında olamamak kaydı ile özel idareler ya da belediyeler, muhtarlık binası yapacak diyor. Tabii ben burayı duydum, burası 400 metre yer, ne mücadele ne kavga. Sonra dedim ki adamlara anlatamadım, o şey vardı belediye başkanı, kaçtı gitti hani, aklıma gelmedi, İdris’in kızı. Dedim ki şuraya bunu yaptınız, yanına da bir kütüphane yapın daha sağlıklı olur. O zaman da kimse yeltenmez dedik, anlatamadık. Çok mücadele ettik... Efendim yok burayı bilmem kim kalmış, dedim siz yalan konuşuyorsunuz. Bir mühendis çocuk vardı, Yaşarcım dedi, iki sene evvel senin oturduğun evi sana yaparım, iki sene evvel... Terk etmiş gitmişler. Mesela Bulgarlar var, Rumlar çok... 6 Eylül hadisesinde bende araba var dedim ya o zaman, Bebek’e bir vatandaşı götürdüm, geldim yollarda neler çekildi, geldim. Yanda Rum bir vatandaş vardı, Yaşarcım dedi, ağlıyor Rum vatandaş, biz diyor ne yapalım istersen dinimizi değiştirelim. Korkunç bir şeydi o zaman 6 Eylül hadisesi, biliyorsunuz. Hiç merak etmeyin siz dedim, ben geldim. Bizim halkımız biraz vahşice

bir şeydi gibi geliyor bana. Şişli’nin manası galiba, anladığım kadarıyla, Şişli’de bir zaman kebap falan yaparlarmış, şişli oradan kaynaklandı diye biliyorum. Atatürk’ün evi var, 19 Mayıs Atatürk kurtarma planını yapmıştı, benim mahallemde değil ama, Osmanbey’de Çankaya’nın yanında orada her zaman merasimden sonra gideriz oralara... Ben Atatürk’ü de gördüm. Evet! 1936 senesinde ben ilkokulda idim. İran Şahı Rıza Pehlevi ile gelmişti. Atatürk gelecek deyince, Atatürk sevgisi var ya bizde, o zaman 10 yaşında idim. Ondan sonra, koşa koşa gittik, baktık orada, eskiden benzinci vardı onun yanı. Spor bir araba ile bir şeyler içtiler ben gördüm onu gözlerimle gördüm. Yani, Atatürk’ün manevi kızı da bende burada oturuyor: Ülkü. Burada oturuyor... Hepsini tanıyorum ben. Onu bir zamanlar bizim Mustafa ile dans ettirdim burada. Çocukları filan var, bak ben ve dört kardeşimiz bitirdik ama bak bu 36’nın (resim gösteriyor). Bak burada benim resmim. Biz de delikanlıydık, biz delikanlının ası idik Bizim gençliğimizi anlattım ya, bizim zamanımızda çok daha kaliteydi yani. Şimdiki gençlerde ben görmedim mesela. Pantolonlar yırtık, buraya kadar yırtık. Pantolon düşük aşağıya kadar, şaçlarında meçler, bu erkeklik, kulağında küpeler burunda küpeler, böyle delikanlılık mı olur ya? Biz de delikanlıydık, biz delikanlının ası idik. İşte bak resimlerimi gör orada. Şimdiki gençlik biraz benim tersime gidiyor. Ama kızlarımız da belki öyle hoşlanıyorlar, bilmiyorum onu. Hayır pantolonun yırtıklığından anlamıyorum, böyle poposu düşük aşağıya kadar. Kulağında küpe, dudaklarında küpe. Böyle şey olmaz ya, böyle gençlik! Biz de gençtik. Hiç baskı yoktu. Dolaşırdık, bizde öyle şey yoktu. Ben delikanlı çocuktum. 15 yaşında başladım flört etmeye, arkadaşım da vardı. Niye okuyamadım ben? Liseye kadar geldim, terk. İşte bu yüzden. Okuyamıyorsun diye beni ailem Kütahya’ya gönderdi. Kütahya’ya... Orada ben nasıl okurum ki? İstanbul un çocuğu Kütahya’da okur mu? Yine kaçtık geldik buraya. Kız arkadaşım vardı benim ama erkek arkadaşlarım vardı tabii, olmaz olur mu hiç! Arkadaşlar dolaşırdık, konuşurduk Beyoğlu’na giderdik. O zaman Beyoğlu biliyorsunuz, yalnız buranın insanları değil adadan Moda’dan herkes gelir. O kadınlar Beyoğlu’nda. Şimdi ama Beyoğlu’na gidemezsin, çok çirkin, bildiğin gibi değil. Değişmiş, kızlar, bak bunlar da benim torunum sayılır, sakın ha öyle yerlere gitmeyin. Doğru değil. Ben bunlara da söyledim, sakın ha gitmeyin. Çok tehlikeli. Ama ben Beyoğlu çocuğuyum, Beyoğlu Lisesi’nde okudum. Hayatım hep orada geçti, ama bizim zamanımızda her şey güzeldi.

Şişli Şişli, İstanbul ilinin Avrupa yakasında yer alan bir ilçesidir. 1954’te ilçe olan Şişli ilçesinde köy yerleşimi yoktur. 28 mahallesi bulunan Şişli doğuda Beşiktaş, kuzeyde Sarıyer, batıda Eyüp ve Kağıthane, güneyde Beyoğlu ilçeleri ile çevrelidir. İlçenin en eski mahallesi olan Tatavla’nın (Kurtuluş) 16. yy’da kurulduğu ileri sürülür. 19. yy’a kadar bağlar ve bostanlarla dolu olan Şişli’de çok az yerleşim vardı. Yerleşme alanı 19. yy’dan başlayarak Harbiye, Pangaltı ve Maçka’ya doğru yayılmaya başladı. Taksim’den yapılan atlı tramvay seferleri ilk kez 1881’de Şişli’ye kadar uzanmış, 1913’te elektrikli hale gelen tramvay hattının daha fazla uzatılmasına ihtiyaç olmadığı düşünülerek tramvay deposu da Şişli ile Mecidiyeköy arasında inşa edilmiştir. Harbiye, Pangaltı, Kurtuluş, Osmanbey, Nişantaşı, Teşvikiye ve Şişli’nin görünümü 1920’lerden sonra değişime uğradı. Bu semtlerdeki bahçe içindeki ev ve konakların yerini yavaş yavaş apartmanlar almaya başladı. Apartmanlaşmanın yaygınlaşması eski ulaşım yollarının çok belirgin caddeler haline gelmesine yol açtı. 1920’ler ve 1930’larda Şişli ve çevresi, varlıklı kimselerin bir apartman ya da apartman dairesi edinmek istedikleri ve bunun moda olduğu gözde semtler haline geldi. Beyoğlu’nun 1970’lerde geçirdiği bazı olumsuzluklar sonucunda ünlü mağazalar ve alışveriş mekanları Harbiye, Nişantaşı, Osmanbey ve Şişli semtlerine kaydı. Böylece alışveriş merkezi haline gelen önemli caddelerde eskiden beri ikametgah olarak oturulan apartman daireleri de işyeri olarak kullanılmak üzere kiraya verildi ya da satıldı. 1980’lerde, Halaskargazi, Rumeli ve Valikonağı caddeleri İstanbul’un en gözde alışveriş merkez haline geldi. Bu gelişim daha sonra Mecidiyeköy, Gayrettepe ve Esentepe’yi de içine aldı. Bu semtlerde Büyükdere ve Yıldız Posta caddeleri kenarında eskiden ikametgah olarak kullanılan apartman daireleri giderek iş yerine dönüşür. 01 7

Kaynak: Wikipedia


Şişli

8


Şişli

9


Şişli

Röportaj Murat Ekinay (20) Vildan Doğangönül (16) Kübra Hasanoğlu (18) Esma Aydın (16) Mecidiyeköy’de dut toplamak, salıncaklara binmek, Şişli’de bisiklet sürmek, yazlık sinemada film izlemek… Tüm bunlar kulağa bir masal gibi gelse de yakın geçmişte yaşanmış bir öykünün satır başları esasında. Melda Cinman Şimşek’ten okuduğu, çalıştığı ve doğduğundan beri yaşadığı Şişli’yi, Nişantaşı Büyükçiftlik Sokak’ta, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki odasında dinledik. Bey Ağa’nın Torunu 1955’te İstanbul’da doğdum. Annem babam da İstanbul doğumlu. Şişli Koleji’nde başlayan öğrenimimi Şişli İktisat dediğimiz İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde tamamladım; Şimdiki adı Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi’dir. Siyaset İlmi Enstitüsü’nde master ve gene aynı yerde iktisat doktorası yaptım. Doktor olduktan sonra çevre dersleri vermeye başladım. Böylece biraz İstanbul’a da değinen şeyler, yani İstanbul’un eski hali, yeni halini kıyaslayan, çevre sorunlarını ele aldım. Sonra iletişim doçenti ve iletişim profesörü oldum, halkla ilişkiler alanında. 31 yıldır da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde çalışıyorum. Dedem Rami Çiftliği’nin sahibiymiş. Buğday ekiliyormuş. Çok büyük bir çiftlik. Zaten İstanbul’da köylü yok. Göç yok çünkü. Daha çok Romanlar çalışırlarmış İstanbul’da, köylü olmadığı için. Beni tanır bir kısım çiçekçiler. ‘Bey Ağa’nın torunu’ derler. Bey Ağa derlermiş dedeme. O da Silistre doğumlu, adı İsmail Ahmedov Salihev. Kafkas Savaşı’na katıldıktan sonra İstanbul’a geliyor ve yerleşiyor. Hatta çalışma yeri de İETT idi. Şimdiki Şişli Cevahir. Benim büyükbabam orada şefti. Hareket amiriydi. Evleri de içerdeydi. Önde de çalışma ofisi vardı. İki parçaydı onlar. Birini yıktılar, Cevahir yapılırken. Şimdi bir tanesi duruyor en önde. Sanıyorum şu anda bir lokanta yapılıyor oraya. Bir restorasyon geçirdi fakat evvelki gün gittim baktım içini tamamen değiştirmişler. Orada büyükbabam görev yapardı. Devasa bir bahçe vardı İETT deposunun içinde. Büyükbabam oraya çiçekleri göstermek için götürürdü. Horozibiği gibi çiçekler vardı. Mecidiyeköy’de dut toplardım Mecidiyeköy’de salıncaklar vardı. Giderdim, dizlerimi parçalardım salıncaktan düşüp. Karşısı da dutluktu. Tamamen dut ağaçlarıydı ve biz duta para mara vermezdik. Bazen giderdik, benim küçük bir sepetim vardı. Orada ağaç silkelenir, yere çarşaf serilir, yere düşen dutları yıkamadan yerdik. Çünkü dut yıkanırsa lezzeti gider. İki erkek dutçu, çarşaf gibi beyaz, temiz bir bezin üstüne dutları koyup el tezgahıyla satarlardı. Manavda satılmazdı dut. El tezgahıyla dutçu diye küçük bir kürekle alıp, kese kağıdına koyup verirlerdi ağaçtan toplamayanlar için. Bu devasa büyük gökdelen tipi binalar da olmadığından daha sevimli bir İstanbul’du. Mecidiyeköy’de iki katlı binalar vardı. Bir de fabrikalar başlıyordu orada şehir dışı olduğu için. Mesela bisküvi fabrikası vardı. Nerede biliyor musunuz? Gayrettepe, Esentepe. Orada bisküvi fabrikası vardı. Arı bisküvileri. Bisküvi fabrikası olduğu için oradan geçerken bisküvi kokardı. Bisküviler de tenekeyle satılıyordu. Bazen babam, rahmetli arabayı çekerdi, biz istersek eğer bir teneke bisküvi alırdı. Etiler sapa bir yerdi Zincirlikuyu’ya döndüğünüz zaman mezarlıktan sonrası boştu. Arada böyle, çok az bir iki tane fabrika. Bir

“Yabancıyız biz bu şehirde; tıpkı gitmek zorunda kalan Rumlar, Ermeniler, Museviler gibi...” de Levent semtinin iki katlı villaları vardı. Ama Etiler boştu. Akmerkez’in arka tarafı yani Ulus denen semt yoktu. Orada Musevi mezarlığı vardır. Musevi mezarlığının orada 80’lerden sonra pazar kuruluyordu. Ben ehliyeti oradan almıştım. İki karış kardı. Karda ehliyet aldım ama Nispetiye Caddesi’ne, yani Akmerkez’in olduğu caddeye çıkamıyorum. Niye çıkamıyorum, o kadar kar var ki caddeye nasıl çıkacağım. Taksi filan da bulamazsınız öyle, yok ki. Yani orası çok kullanılan bir semt değil. Öyle Narin Siteleri filan hiçbir şey yok. Yani Etiler’deki Petrol Sitesi 1960’larda yapıldı. Hatta babaannem oraya taşındı, Şişli’deki lojmandan, İETT garajından. Ağlayarak gitti dağ başına geldim diye. Boğaziçi Üniversitesi kurulduğu için oradan tabii otobüs geçiyordu ama pek yerleşim yoktu. Boğaziçi biraz sapa bir yerde kurulmuştu.

gelir, ortasında kırmızı yumurta. Bizim bayramlarda da annem aşure yapar, mutfak balkonundan mutfak balkonuna uzatılırdı tepsiyle. Madam Alis, Madam Mari, Madam Anjel gibi komşularımıza pencereden verilirdi onlar. Birlikte yaşardık. Bütün çocukluğum onlar. Din ayrımı olmaksızın Museviler, Müslümanlar birlikteydik. Farklılık diye bir şey bilmiyorduk biz. Yani farklı dinden insanlar vardı. Tek farklılık bayramlarının farklı zamanda oluşuydu. Biz onlarla hiçbir sorun yaşamadık. Şimdi yaşadığımız sorun, gerçeği istiyorsanız, çok daha fazla. Mesela kilise çanları çalardı pazar sabahları. Cuma günü ezan sesi. Çok iyi geçiniyorduk. Şöyle bir örnek vereyim. 1968’de anneannem öldü. Oturduğum apartmanda beşinci katta Ermeniler vardı. Hatta Madam Haygoi, Mösyö Kirkor. Bunlar her gün bizdeydiler. Çünkü annem çok üzüldü tabii annesi öldüğü için. Eğer evde değillerse akşam uğrarlardı. Tamamen bir aile gibiydik ve annemi hiç yalnız bırakmamaya çalışıyorlardı. Moşe oldu Metin, Salomon oldu Selim

Melda Cinman ŞİMŞEK / Akademisyen

Geçtiğiniz yer artık size ait değil Yerleşim daha çok boğaz yakası, hani çok daha eskiyi sorarsanız Kurtuluş, Tatavla Rumların oturduğu bir yerdi. Eyüp tarafları Müslümanların oturduğu bir yer. Samatya, surların oralar Ermenilerin oturduğu yer. Balat Musevilerin oturduğu yer. Fakat benim doğduğum yıllarda Teşvikiye, adı da teşvik etmekten geliyor. Artık teşvik edilmiş bir semtti yani daha kalburüstü insanlar Şişli, Osmanbey, Nişantaşı, Maçka taraflarında oturuyorlardı. Bir de Boğaz’da yerleşim vardı. Sonra sonra Gayrettepe başladı 70’lere doğru. Tabii Levent’te de oturan vardı. Yeşilköy, Bakırköy gibi semtler vardı. Florya vardı. Böyle semtler ama mesela Florya’ya 80’de gittiğimde hatırlıyorum mis gibi bir koku vardı. Çiçek, ağaçların kokusu filan. Halen öyle mi bilmiyorum. Yeşilköy’de de apartmanlar falan vardı ama sayfiye semtiydi Yeşilköy. Karşı taraf da sayfiyeydi. Mesela Şişli Terakki’de okuyordum ben liseyi, bazı arkadaşlar Caddebostan’a giderlerdi yazlık olarak. Bazıları Yeşilköy’e, bir tane arkadaş Kumburgaz’a gidiyordu. Ataşehir filan öyle bir yer yok. Oralar uçsuz bucaksız semtler veya Bahçeşehir, yok öyle bir yer. Tabii bütün bunlar bizi şaşkına çevirdi. Çünkü bir geçtiğiniz yer artık size ait değil. Çocukluğunuzun geçtiği yerler yok. Farklılık mı, öyle bir şey bilmezdik ki Ben Şişli’de doğdum, Şişli’de büyüdüm. Komşularımız Ermeniler, Museviler ve Rumlardı açıkça. Ufacıktım daha, yanımıza bir apartman yapıldı. Ermeninler vardı. Üst katımda, en üst katta Rum oturuyordu. Bir üstümde Musevi oturuyordu. Bir altımda Türk oturuyordu. Kozmopolit bir ortam vardı ve bayramları birlikte kutlardık. Paskalya olduğu zaman yandaki Ermeni Madam anneme seslenirdi, Özden Hanım şey yapın işte Melda’ya çikolatadan tavşan. Paskalya çöreği

6-7 Eylül’de Rumlara yönelik olaylar olmuş ve polis önleyememiş, asker gelip bastırmak durumunda kalmış. Sonra Rumların bir kısmı gitti zaten. Musevilere yönelik hiçbir şey yoktu. Ama sonra bazı Musevi arkadaşlarımın isim değiştirdiğini gördüm 70’lerden sonra. Mesela yolda arkadaşımı gördüm, bağırıyorum “Moşe! Moşe!” Bana kartını verdi, Metin yazıyor. Birini gördüm, “Salomon” diye bağırıyorum, kartını verdi Selim yazıyor. Müslüman adları aldılar, çünkü baskı gördüler. Eskiden onların hiçbir baskısı yoktu. Biz İstanbul’da hep birlikte yaşıyorduk. Niye şimdi isim değiştiriyorlar. Çoğu da gitti zaten. Benim en yakın kız arkadaşım Musevi’ydi. Panama’ya göç etti. Bir başkası İsrail’e göç etti. Yani Musevi, Ermeni ve Rumların çoğu gitmek zorunda kaldı. Ben bile gitmek istiyorum gidecek yerim olsa ama burası benim köyüm. Çünkü rahatsızız. Bu şehirde rahat etmiyoruz artık. Hatta Hıristiyan Mezarlığı’nda çalışan bir taşçı vardı. Lape’nin tam karşısında bir Hıristiyan mezar taşçısı. O kadar Hıristiyan vardı ki ölüyorlar tabii. Gömüleceği zaman mezar taşı yapı-

mesela ortaokulda, 1960’lı yıllar… Şık giyinip arkadaşımla sinemaya giderdim. Genelde sokakta da birbirimizi tanırdık. Mesela Nişantaşı’nda Dilberler vardı. Dikilitaş’ın köşesi. Bütün gençler orada buluşurduk sinemaya gitmek için. Dilberlerin altına gelince hep aynı simalar olurdu. Yani okuldan tanıdığımız insanlar. Zaten kaç kişiydik. Ailelerle Türk filmlerine giderdik. İki tane sinema vardı. Bir tanesi İnci Sineması’ydı. Kurtuluş’tan gelen caddenin tam karşısında. Ramada Oteli mi o köşedeki. Eskiden o otelin olduğu yerde Pangaltı Hamamı vardı. Onu sağa aldığınız zaman sol tarafında İnci Sineması vardı, Türk filmi oynardı. Bir de Şan Sineması vardı. Yıkılan Divan Oteli’nin tam karşısındaydı bu, Taksime giderken. Buralarda Türk filmi oynardı. Ailemle geceleri buna giderdik. Fakat arkadaşlarımızla ortaokuldayken dört tane sinemaya giderdik. Biri Şişli Site’ydi. Öbürü Şişli Kent, öbürü Nişantaşı Konak, öbürü de Harbiye’deki As Sineması. As Sineması Dame De Sion’un sırasındaydı. Bunun dışında Mecidiyeköy’de yazlık iki tane sinema vardı: biri Ayşem, biri de Ferah. Bunlara da yine geceleri ailelerle giderdik. Türk filmleri veya ‘Spagetti Western’ denen filmler oynardı. Kovboy filmleri oynardı. Bunlara giderdik ancak arkadaşlarımızla gittiğimiz Batı, yani yabancı filmlerdi. İngiliz veya Amerikan Hollywood filmleri. Ama arada Fransız filmi de oluyordu tabii. Zarfla Bayram Bahşişi Evde bazen topluca yemekler yenirdi. Yani müşterek böyle toplanılır bir katta ve yemekler yapılırdı biz çocukken. Böyle komşularla toplanılırdı. Bazen de birkaç araba bir yere gidilirdi. Daha çok akşamları Boğaz’a gidilir, semaver getirtilir ve çay içilirdi orada. Bizim ulaşım sorunumuz yoktu çünkü arabamız vardı ve Pontiac Parisienne’di bu. Pontiac’la canımızın istediği yerde dururduk çünkü orası yasak, burası yasak yoktu. Dolayısıyla karşıya geçerken de biz arabalı vapurla geçerdik. Ama neredeyse kimsenin arabası yoktu. Bir de trafik polislerine babam bayramlarda zarfla bahşiş verirdi, bayram bahşişi. Selam verirlerdi trafik polisleri. Çünkü tanıyorlar, İstanbul’da kaç tane araba var. Emirgan’a çay içmeye gittiğimiz

daki mezarlık sınırımdı. Orayı, mezarlığı geçmemem gerekiyordu. Carrefour var Şişli’de, camiye gelmeden. Carrefour’la mezarlık arasında gidip gelirdim bisikletle. Evin önünden ayrılamazdım çünkü Ayla diye bir kız kaçırılmıştı. Benim yaşımdaki çok kişinin kabusu olmuştur. Aşağı yukarı benim yaşımda bir kız. Ayla kaçırıldı. Gazeteler bunu manşetten verdi ve Ayla bulunamadı. Bizim nesildeki insanların çoğu bundan dolayı sokağa bırakılmadılar. Ayla’yı kim kaçırdı belli olmadı. Cesedi de bulunamadı, kendisi de bulunamadı. Yaşıyorsa da benden bir yaş veya iki yaş büyüktür. Daha okula gitmediği bir yaşta kaçırıldığı için anneannem çok baskı yapardı bana. Bizim evimiz cumbalıydı. Gene öyle zaten. Cumbadan baktıkları zaman beni görmeleri lazımdı. Göz hizası, yani görüntüden çıkamazdım. Ya Ayla gibi kaçırılırsam diye. O bir tek benim değil, bütün çocukların kabusuydu o dönem. Başka mahalleye gidemezdim. Bizim çocukluğumuza dair hiçbir şey kalmadı Bir de şimdiki Hamamcıoğlu Apartmanı’nın yanı. Yani 13 numara olsa gerek. Orası boş arsaydı. O arsada, Şişli Camii imamının kızı vardı Asiye, benim arkadaşımdı. O arsada ip atlardık. O arsa benim evimin yanındaydı. Boş bir arsaydı. Şimdi orada Hürpa var. Arsadan çıkınca şimdiki Osmanoğlu Kliniği’nin olduğu yerde ilkokulum vardı. Oraya geçilebiliyordu. İlkokulumun bahçesi muhteşemdi. Ihlamur ağacı, yeşil erik, defne. Başka pek çok ağaç... Bir yazarın eviymiş. Sonra okul satıldı, Cent Koleji oldu. Tarabya’ya gitti. Bizim okul yıkıldı. Osmanoğlu Kliniği kuruldu orada. Bazen gidip bakıyordum, çünkü Osmanoğlu Kliniği’nin bir parçası benim dördüncü sınıfta okuduğum yer. Kapıdan girer girmez sol alttaki. Bir de bahçede iki tane ağaç var. Onun dibinde arkadaşlarla oyun oynardık. Şunu demek istiyorum: Şehirde bizim çocukluğumuza dair hiçbir şey kalmadı, yabancılaştık. Her şey o kadar korkunç bir değişim içine girdi ki nereye gitsem yabancı. Mesela gençken Sarıyer’de, Boğaz’da yürüdüğüm sahil. O kadar boldu ki balık. Boğaz’da yürürken istavritler bizim yanımızdan yürürlerdi. Ayağımızı bazen suya sokabilecek kadar yakındık. Sonra yollar değişti. Yalıların önü dolduruldu. 2 metre, 3 metre yükseldi denize mesafemiz. Şimdi aynı yerde yürüdüğüm zaman deniz aşağıda uçurum gibi. Denizle ilişkimiz kesildi. Eskiden yürürken o taşlar böyle granit taşlar, kaç yüzyıllık kim bilir, eski. Denizle bir hizadaydık. Denizi hissetmiyorum şimdi Sarıyer’de kenarda yürüdüğüm zaman. Evinin değerini artırıyorum, para ver

lacak. Cevahir’e gitmeden önce. Bir de Teşvikiye Camii pek fazla kullanılmıyordu. Daha çok cenazeler Şişli Camii’nden kalkardı. Asker cenazesi olunca biliyorsunuz top arabasına konur ve bayrak sarılır. Onlar bizim evin önünden geçerlerdi. Hatta 1970’lerde bizim eve gelen arkadaşlarım töreni seyredelim diye dersi filan bırakıp camdan bakarlardı. Bütün yol kapanırdı tabii trafiğe. Ne zamanki İstanbul böyle devasa bir insan yığını oldu, cenazeleri Şişli Camii’nden kaldırmayı bıraktılar. Zaten kaç kişiydik Cumartesileri Museviler çalışmazlar. Sinemalarda kombine biletleri olurdu. Oraya giderlerdi. Yani her hafta aynı yer onların. Sinemaya gittiğiniz zaman bilet bulmak mesele. Kombine aldığınız zaman her hafta yeriniz garanti. Bilet alamıyorsunuz. Çok şık gidilirdi sinemalara. Yani ben de 10 01

zaman arabayı Çınaraltı’na park ederdik. Doktor denen bir kahya vardı “Gel Ponçiyak, gel gel Ponçiyak” diye bizi park ettirirdi. Tabii bunlara da bahşiş verilirdi. Yani rahattık. Sonra otobüs veya troleybüs vardı ama ondan önce tramvaylar vardı, onları hatırlıyorum. Bizim evin önünden geçerdi tramvaylar. Az insan olduğu için öyle müthiş bir trafik sorunu yok. Tabii zaten şehrin dışına kimse gitmiyor. Yani şehir dışı dediğim, pek çok yer şehir dışı. Oraya sanıyorum Topkapı’dan otobüs kalkıyordu şehir dışı olduğu için. Başka mahalleye gidemezdim Çocukken bakkala giderdik. Hesabımız vardı. Bakkal tanıyor bizi, çikolata, ciklet canım ne istiyorsa alırdım ve çıkardım. “Tamam” derdi, defteri çıkarıp yazardı. Evin önünde yazları bisiklete binerdim. Yani Büyükdere Caddesi şu anda. Cevahir’in karşısın-

Bizim Sarıyer’de bir evimiz vardı. Şimdiki Sarıyer Muhallebicisinin önünden dere akardı. O derenin kenarında bir evi var. Yıllar sonra Sarıyer’de dedemin dedesi anneannemi görüyor ve beğeniyor, ben bunu torunuma alacağım diyor. Anneannemle dedem ilk defa düğünde karşılaşıyorlar. Yani birbirlerini daha önce görmeden evleniyorlar. Yıllar sonra dedem çiftliği satmak zorunda kaldı. Bunun sebebi annemin tek çocuk oluşuydu. Dedem diyor ki, bu kız bu çiftliği tek başına idare edemez. Ben bu çiftliği satayım, ev alayım diyor, kirasını alır. Şişli’de ve Sarıyer’de iki tane ev alıyor. Sarıyer’in tek tapulu evi nerdeyse bizimki. Sahilde yalılar var, meydanda da bizim apartmanımız vardı. 12 Eylül oldu. Bir baktık bizim ev planda yeşil saha olmuş. Sarıyer’deki tüm evler, pek çok yerdeki bütün evler kaçak ve tapusuz olmasına rağmen, biz kendi tapulu yerimizde bir pencereyi tamir ederken sorun çektik. Pencerenizi siz değiştiremiyorsunuz. Boğaziçi


Şişli

öngörünüm. Bütün bunlar niçin oldu. Bütün bunlar İstanbul bu kadar dolduğu için oldu. Yani İstanbul bu kadar dolmasaydı benim evim meydan genişletme projesi dahilinde yeşil saha olarak ayrılmayacaktı. Dolayısıyla biz bu İstanbul’a göçten çok büyük zarar gördük. Üstelik hep de bizden para alındı. Mesela ne oldu. Dedem 1953’te Şişli’deki evimizi alıyor ki ben halen aynı yerde oturuyorum. Küçük bir apartman. Lape diye bir hastane var Şişli’de. Fransızlardan kalma. O hastanenin bahçesi bizim evin önüne kadar geliyormuş. O bahçeyi küçültmek ve yolu genişletmek için dedemden anormal bir şerefiye alınmış. Şerefiye şu demek: Ben senin evinin değerini artırıyorum, para ver. Yani yol genişledi diye dedemden para istiyor. Biz bu şehirde yabancıyız Taksim Belediye Gazinosunda okul partileri yapardık. Tüm veliler gelirler biz ilkokuldayken. Okulun çayı olurdu. Taksim Belediye Gazinosu yıkıldı. Yerinde şimdi Ceylan Otel var. Şahane bir gazinoydu. Devasa,

Röportaj Sanem Aktaş (21) Şeyma Şahin (16) Selin Irmak Kaçmaz (16) Uğurcan Ata (17) Kübra Gümüş (16) Hakiki İstanbulluyuz 1939 Beylerbeyi’nde doğduk, İstanbul Beylerbeyi Anadolu yakasında. Ondan sonra bu tarafa geldik, ilkokul ortaokul ve eğitimimizi Maçka’daki teknik okulda tamamladık. Askere gittik geldik ve aşağı yukarı elli senedir asansör işleriyle uğraşıyoruz. Hakiki İstanbulluyuz, öyle sonradan gelme değil. Annem Samsun’dan ufakken buraya gelmiş, babam bahçıvandı. Bostanlarda çalışırlardı, ondan sonra çiçek işlerine döndüler. Okul nedeniyle bu tarafa geldik, 1956’da. Biz beş yüz elli seneyi bulduk, ondan sonra bulamadık, yani dedelerimin dedesini bulduk, İstanbulluydu. 1965 senesinden beri alt sokaktaydım, Kıra sokaktı o zaman, şimdi Nakiye Ergün oldu burası. Efe Sokak, orada başladık iş sahibi olarak, yani dükkân açtım. O sene de orası yıkıldı ve yeni bina yapıldı, biz de buraya geçtik. Bu yeni binanın asansörlerini monte ettim. O zaman da varımızı yoğumuzu bu dükkana yatırdık.

böyle merdivenlerden aşağı inersiniz. Şimdi o da yok. İlkokulum yok. İlkokul biri okuduğum Şişli Koleji. Şişli’de, Halaskargazi Caddesi’ne paralel bir sokak içinde bir apartmandı. Bir sene okudum orada, Özel Dost İlkokulu’na gittim. Orası da yıkıldı ve doğduğum hastane. Ömür Kliniği. O neredeydi. Şişli Palas’tan girin hemen sağda. Doğduğum hastane de yok. İlkokul biri okuduğum Şişli Koleji de yok. İlkokulu bitirdiğim Özel Dost İlkokulu da yok. Işık Lisesi duruyor bir sene okuduğum. Şişli Terakki ise City’s oldu. Lisem de yok benim. Yani judo yaptığım, judocuydum bir sene, veya şiir söylediğim konferans salonu da yok. Hatıralarımızın olabileceği hiçbir şey kalmadı. Üniversiteyi de Şişli İktisat’ta okumuştum ben. Pilavcı Pasajı denen bir yerin karşısındaydı Şişli’de. Atatürk’ün evinin yanından birkaç apartman sonra. İstanbul İktisadi Ticari Bilimler Akademi’ne bağlı bir yüksekokuldu. Orası da şimdi iş hanı. Yani o da yok. Dolayısıyla biz bu şehirde yabancıyız. Tıpkı gitmek o zorunda kalan Museviler, Errmeniler, Rumlar neyse İstanbullunun da onlardan farkı kalmadı Müslüman

Kiloyla patates mi alınır 1970’te Avrupa’ya gittik. Çok acıdık Avrupalılara çok, aç bunlar diye. Çünkü sebze meyveyi bir kilo, yarım

kilo alıyorlardı. Biz burada bilmiyorduk öyle dilim filan yok. Benim eşim de Almanya’da okumuş. Mesela biz evlendiğimizde ben dedim ki, Abant’tan dönüyoruz, balayından, “birer çuval patates, soğan alalım” yolda satıyorlardı. Eşim dedi ki, “sen deli misin?” “Niye” dedim, artık evlendik ya hani, ev kurduk. Ne yapılır dedi. Çuvalla alınır, arka balkona konulur, ihtiyaç olunca alınır yani. Çuvalla alınır patates, soğan. O dedi ki “alınmaz, kiloyla alınır”. “Patates, soğanın kiloyla alındığını ilk defa duyuyorum” dedim. Çünkü biz kiloyla almazdık. Sandıkla gelirdi meyve sebze eve. Hatta bizim rahmetli Kapıcı Şevki bir kış o sandıkların tahtalarını yakarak ısınmıştı. Yani bolluk vardı. Çocukken hasta olduğumda doktor eve gelirdi. İğne yapılacaksa, iğneci eve gelirdi. Ben 79’da hastalandım. Kulağımda sorun oldu. Eşim dedi ki eczaneye git iğne olmaya. Dedim eczaneye gidilir mi iğne olmaya, iğneci eve gelir. Böyle bir şey bilmiyoruz yani. Mesela su, elektrik, telefon paralarını biz bankaya yatırmazdık. Eve memur gelirdi, su derdi. Kaç para derdi anneannem ve parayı çıkarır

verirdi. Havagazı için de memur gelirdi. Yani hem para vereceğiz hem de sıraya gireceğiz bankada, yok böyle bir şey. Artık Şişli’nin kültürü bitti Aldığımız bir terbiye vardı. Şöyle ki biz evlendik eşimle ve çocuğumuz da doğdu. Bir gün annemlere geldik, evimize dönüyoruz. Eşim benim koluma girdi. Fakat annem babam arkamdan bakıyorlar el sallamak için. Ben eşime çık kolumdan dedim. Çünkü ben yarı Çerkez’im. Eşim dedi ki “Melda biz evliyiz”. Dedim “evli olabiliriz, bizim aile laubalilikten hoşlanmaz”. Çok modernler ama eşler arasında öpüşme filan yoktur bizim öyle. Adetimizde yoktur. Eşime ben kolumdan çık dedim evli olmamıza rağmen. Ne yazık ki artık Şişli’nin kültürü bitti. Çünkü kültür ancak oranın halkıyla paylaşılınca ürer. Biz Osmanlı kültürünü yeniden üretmiştik. Bu barış içinde yaşamaktır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nda farklı dinden insanlar bir arada yaşamış. Biz bunu Şişli’de üretiyorduk. Ama bugün onlar yok.

“Tramvaylar Şişli’ye kadar gelirdi.” tajı şuydu: o zaman Kıbrıs meselesi vardı. Taksim Beyazıt’a gidip gelirdik “ya taksim ya ölüm”, “vatandaş Türkçe konuş” hikâyeleri var siz bunu bilmezsiniz o zaman da okulda beraber toplanırdık. Böyle yürüyüş yapardık şimdi daha sakin her şey, daha güzel, okuma zamanınız daha çok, şayet okuyorsanız tabii. Hem çalışıyordum, işte faal vaziyette çalışıyordum, hem de okula gidiyorduk; Maçka Teknik okulunda okuduğum zaman öğretmenim hiçbir şey bilmiyordu, okulda kitapta ne varsa onu biliyordu. Biz piyasada yetiştiğimiz için çıkardı öğretmenim sınıftan, sigarasını içerdi ben de ders verirdim. Bizim yetiştiğimiz ortamda çok iyi ustalar vardı o zaman, motor ustası, elektrik ustası, radyocu…

Şimdi daha sakin her şey Gençliğimizde çalışırdık, okula giderdik, bir e kulübe giderdik haftada iki kere: Çarşamba ve Cuma günleri. Kurtuluş Kulübü başta, ondan sonra Beyoğlu Spor Kulübü. Bazı zamanlar da Galatasaray Kulübüne gittik. Taksim Beyoğlu bizim zamanımızda toplandığımız yerdi. Sinemaya giderdik, sinemanın çıkışında ya bir tostçu dükkânına giderdik veyahut da muhallebiciye gidip otururduk. Biz kulübe gittiğimiz zamanlarda beş-altı arkadaştık. Atlantik diye bir şey vardı Beyoğlu’nda, eski Saray Sineması’nın karşısında eskiden kulüpler vardı, Çatı vardı. Mesela burada Site Sineması’nı üzerinde Çatı vardı. Erkek ve kızlar beraber giderdik tek olarak değil kapalı sinema şimdi orası, garaj oldu kapalı otopark oldu. Herkes istediği gibi giderdi, parasını veren düdüğü çalardı. Gişeden biletini alırdı ya koltuk ya balkon ama büyük sinemalar,böyle ufak yani minik oda sinemaları değildi, büyük sinemalardı. Ama her cumartesi günü cuma günü muhakkak akşamları kulübe giderdik. Kurtuluş Kulübü’ne girdik, biraz büyüdükten sonra Beyoğlu Spor Kulübü’ne geçtik. Bizim zamanımızın işte dezavan-

olmasına rağmen. Boş arazilerimiz vardı bizim. Aklımızdan geçirmezdik orayı çevreleyip gecekondu yapmayı filan. Benim burnumun dibi mesela burası. Teneke Mahallesi, Nişantaşı. Zaten biz Şişli’de oturuyorduk. Oralar da kırdı. Hepimizindi oralar. Adam gitti kenarını çevirdi evini yaptı ve belediyeler bunlara tapu verdiler. Halbuki belediye ne yapacaktı. Şehrin belirli yerlerinde evler, apartmanlar yapıp göç edenlerin kullanımına tahsis edebilirdi. Şık binalar. Bunları satabilirdi. Şimdi nasıl Toplu Konut İdaresi yapmaya çalışıyor ayda 100 liraya, 200 liraya diye. Bunlar yapılabilirdi ama yapmadılar ve bugün böyle imarsız, çirkin bir yer halini aldı. Halbuki burası Bizans’ın başkenti. Doğu Roma’nın başkenti. Bir koskoca imparatorluk. Onu da bırakın Osmanlı İmparatorluğu; üç kıtaya hükmetmiş bir imparatorluğun başkenti ama bizim tarihimiz yok edildi.

Dimitri HİRİSTİDİS / Asansör Tamircisi

Gecesi gündüzü kalabalık Beyoğlu’nda Fitaş’ın salonları vardı, büyük sinema, öyle cep sineması değil. Büyük salonlar, balkonlu koltuk dediğimiz alt kat koltuk, üst kat balkon. En fazla Amerikan filmleri gelirdi veya Türk yapımı filmler gelirdi. Ne zamanki krize geçtiler o zamanda seksolojiye döktüler tabii. Beyoğlu ufak ufak bitti, Yeni Melek Sineması’nda mesela Avrupa değil de Amerikan filmleri olurdu. Hollywood’dan Jerry Lewis ondan sonra Dean Martin’in müzikal filmleri, Amerikan bahriyeli filmleri gelirdi; kovboy filmleri vardı, kovboy filmleri bazı sinemalarda sabah başlardı akşam bitirirlerdi. İstersen on kere seyret çıkmazdın oradan, sabah girerdin akşam çıkardın. Amerikan en fazla kovboy veya müzikal olurdu. Zeytinburnu tarafında eski doğal haliyle veya Cankurtaran dediğimiz yerde Yenikapı taraflarında eski ahşap binalar vardı. Bu şekilde orada Türk filmleri çevirirlerdi. Mesela o

zaman biz kıymet vermiyorduk onlara, Türk filminin başladığı gibi nasıl biteceğini bilirdik, kimse seyretmezdi onları, biteceğini bilirdin. Burada tiyatro yoktu, en fazla Beyoğlu’nda vardı: Elhamra vardı, Akım vardı. Pavyonlar vardı. Sirk gelir senede bir, İtalyan sirki gelirdi, Rus patencileri gelirdi; bu bizim bildiğimiz Harbiye’deki şimdiki kültür merkezi eskiden spor ve sergi sarayıydı. Şişli genel olarak çok sessiz sakin bir oturma yeriydi, burada dükkân yoktu, yapboz çöz binaları ondan sonra gelişti, dükkânlar açıldı. Burada akşam mesela tramvayla gelinir Şişli’ye kadar veya otobüslerle gelinirdi; kuyruğa gelirlerdi dolmuşa binmek için. Beyoğlu’na giderler tiyatroya veya sinemaya, burada sinema da yoktu ondan sonra açıldı in cin top oynardı, gençlerin hepsi de buradaydı. Cumartesi-pazar mesela saat 2’ye kadar volta atardık. Taksim-Tünel gider gelirdik, Şişli’de dükkân olmadığı için burası sakin bir yerdi, yani piyasa yoktu. Dükkânlar Harbiye’ye kadardı, Harbiye’den burası hep evdi. Evlerin ondan sonra alt katlarını kırdılar döktüler veya bütün binayı yıktılar. İnşaat yaptılar, inşaat yaptıktan sonra altı dükkân oldu burada, dükkân bulamazdınız. Şimdi kalabalık yani, mesela yeni Şişli Nişantaşı gecesi gündüzü kalabalık gene, sağ sola vurmadan çarpmadan gidemezsin, bir adam orada bir adam sağda bir adam solda. Tramvaylar çalışırdı Eskiden tramvaylar Maçka’ya gitmiyormuş ben ona yetişemedim, benim yetiştiğim zaman Maçka’ya kadar tramvay giderdi. Oradan dönerdi gerisin geriye, tekrar şimdi tramvaylar Harbiye’ye kadar gelirdi, meydana, oradan dönerlerdi tekrar. Yüz iki senelik bina o İzmir Palas, çok zengin kişilerdi o zaman İzmir Palas’ın sahipleri, ve genelde İzmirli. Onun için İzmir Palas yazdılar. O zaman faytonları vardı, Harbiye’ye kadar gelir, yol yok toprak yol. Taksi zaten yok, dolmuşlar oraya gitmez, kendi faytonları vardı Harbiye’de, onları alır İzmir Palas’a. Altı metre kapı açılırdı, kapılardan içeri girerdi faytonlar. Orada şimdi altı yedi arabalık yer var, orada içeri girdiğiniz zaman görüyorsunuz. Eskiden Taksim, Eminönü, Sirkeci, Şişli Cami’ne kadar, orada şimdi Cevahir’in olduğu yer, tramvay deposuydu. Yine tramvaylar çalışırdı burada; şimdi mesela Kabataş’tan Zeytinburnu’na kadar gelen tramvaylar, aynı Beyoğlu’nda gördüğünüz tramvaylar gibi. O tip tramvaylar Şişli’ye kadar gelirdi. Otobüs ve dolmuş vardı yine, Eminönü’nden, Karaköy’den, 01 11

Taksim’den… Orada beş kişi binerdi dolmuşa, Amerikan arabaları tabii bu, ondan sonra Anadol’lar çıktı onların yerine. Tramvaylar çalıştığı zaman mesela Beyazıt’a kadar giderdi, Taksim’den Harbiye’den, bir de Maçka’ya giderdi. Ayrıca buradan bir yol Kurtuluş’a giderdi. Tramvaylar ray üzerinde tabii, bunlar elektrikli tabii. Karaköy’de çalıştığımız senelerde asılarak gelirdik arkadan, para vermemek için. Zaten yazardı arkasında asılmak yasak ve tehlikelidir diye; gençlik tabii… Şimdi Şişli’deki caminin yan tarafında, Cevahir’in olduğu yerde tramvay deposu vardı. Tramvaylar kalktı 67’de mi ne, öyle galiba, bin 67’de orası da otobüs garajı oldu. Doktor arabası ‘Citroen’ Şimdi buradaki yerlerin sahipleri… genelde öyle daire sahibi fazla kimse yoktu. Bütün bina tek bir kişinindi ya da iki kişinin. Babadan kalma olurdu, ondan sonra bunlar yıkıldı yapıldı. Yapıldıktan sonra kak kat daire daire satıldı, kat mülkiyeti çıktı herkes kendi dairesini aldı, başladı kavgalar. Bu binaların sahibi tekti veya da varislere kalıyordu. İnşaat firmaları almış, taşeronlar kat mülkiyeti olarak daire vermişler mesela. Adam arazisini vermiş, yedi katlı bir binada dört kat! Herkes tabii ayrı ayrı geldiği için daire sahibi oldu, apartman sahibi olmadı. Eskiden hep apartman sahipleri vardı. Belli kişilerin arabaları vardı, herkeste araba yoktu o zamanlar. Doktor arabası ‘Citroen’ diye ‘55 model arabalar vardı, çamurluklarının üzerinde lambaları vardı, farları onun üstündeydi. Doktor arabası derlerdi onlara, o zaman araba geçmezdi at arabaları vardı. Mesela şimdi ekmekleri satan at arabası vardı çifttekerlikli, at ya da eşek çekerdi arabayı. Ekmekçi geldi, leblebici geldi, mesela bazen horoz tatlısı yaparlardı, şeker tatlısı… Onları satarlardı, macun satarlardı, en fazla leblebiciler geçerdi. Belli kişilerin buzdolapları vardı, belli kişilerin de çamaşır makineleri vardı, bulaşık makinesi çok ender. Alım gücü olan insanlar o devirlerde malzeme bulamıyorlardı, hep kaçak gelirdi mesela. Amerikan pazarı dedikleri pazarlar vardı. Çamaşır makinesini oradan alırlardı, buzdolabını oradan alırlardı, üretim Profilo’yla başladı. Türkiye’de Arçelik başlattı, böyle yavaş yavaş üredi, her yerde bir buzdolabı şimdi, nerede o zaman buzdolabı. Şimdi basitleşti ve bugün inanın çok ucuz. Mahalleyi tanıyordun, mesela buradan yüz metre, iki yüz metre ilerideki motorcuyu biliyorduk. Yeni komşu geldi, hoş geldin diyeceksin, birisi

öldüğü zaman bütün mahalle hemen yasa bürünürdü. Herkes kendi dinine göre giderdi, saygıda bulunurdu. Adamcağız çalışırdı hastalanırdı, bir çorba pişirip gider verilirdi, tenceresiyle beraber, tabakta değil. Mesela bayramlar gelirdi salıncaklar kurulurdu, dönme dolaplar kurulurdu. Eski düğünler mesela… bir tane nikah dairesi vardı, o da Beyoğlu’nda Tünel’de. Beşiktaş’ta vardı bir de. Nikahtan sonra dileyen kişi ya gazinoya gider, parası yoksa kendi mahallesine gider, orada cümbür cemaat bam bum. Beylerbeyi’nde ise sünnet düğünleri olurdu, düğünler olurdu; kazanlar kaynardı, helvalar aşureler pişerdi, herkes tabağını alır, kaşığını çatalını alır sıraya girerdi. Biz çocuğuz, evvela bize verirlerdi ki ortadan kaybolalım. Ondan sonra büyükler otururlardı, artık darbukalar şeyler, nereden geldiyse, töre neyse o yapılırdı, mahalle olarak ama semt olarak değil. Sülün Osman Şimdi otobüsle seyahat ediyorlar, yanında oturuyor kimin nesi… Artık televizyonlarda bazen haberlerde izliyoruz, ‘nasılsın amca iyi misin’ şudur budur falan derken adam bir bisküvi veriyor uyutuyor, elindeki üstündekini de alıp gidiyor. Öyle değil mi? Ben Sirkeci’de iş yapıyordum, bundan daha ustalık zamanımızdı, meşhur Sülün Osman diye birisi vardı. Adam yankesici. Gazeteciler toplandı “bey amca sen bu adamları nasıl dolandırıyorsun? bize bir göster biz de resim çekeceğiz” dediler. O zaman kamera yok, siyah beyaz resim çekiyorlar. “Tamam” dedi, tövbe etmiş ama. “Bak” demiş, saatine bakmış böyle sülün Osman, demiş “on beş dakika sonra Edirne’den tren gelecek” iyi peki demiş birkaç tane gazeteci. Gelmişler Sirkeci garın bir tarafına, hepsi oraya tünemiş bir bakıyorlar tren gelmiş Sülün Osman adam kestiriyor. Biliyorsun biraz da Trakyalılar kasketi ters takar, bavul yok tahta valizler vardı o zaman. Bir bakmış tamam, bu adama gidiyorum demiş gitmiş “ooo hacı hoş geldin, hacı baba, nasılsın iyi misin?” “ben hacı baba değilim” diyor adam, ama sarılıyor. Cüzdanını almış, köstek saati vardı onu almış “yaa hacı baba sen değil misin?” şudur budur falan almış üstündekileri haberi yok adamın. Neyse gazeteciler adamı hemen çevirip “hacı baba biraz daha dur” demişler “biraz evvel sana birisi sarıldı ya” adam da “yanlış yapmış” diyor. “Peki cüzdanın yerinde mi?” bakıyor cüzdan yok, öbür tarafa bakıyor köstek yok saat. Tövbe etmiş artık Sülün Osman, çok meşhurdu.


Şişli

Röportaj Sezen Engiz (23) Ali İhsan Gülşener (16) Burak Karaaslan (16) Eda Çınar (16) Erhan Uzuner (16) Özge Temizel (16) Sare Tanrıverdi (16) 5 Kasım 1944 doğumlu olan Necla Öğün, eşi ve oğluyla Şişli’de yaşıyor. Kendisiyle alt komşusu Huriye Tanrıverdi’de buluştuk. Necla Hanım’ın güzel sohbeti, Huriye Hanım’ın güzel yemekleri derken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık. İki kardeşi ceviz ağacına bağlayıp, öldürmüşler “Annemle babamın anlattığına göre, annem 7 yaşında, annesi, ağabeysi ve amcasının çocuklarıyla birlikte, Makedonya, Manastır’dan İstanbul’a göç etmişler, daha doğrusu Sırplar onları bunu yapmaya mecbur etmişler. Çünkü Sırplar, iki kardeşi ceviz ağacına bağlayıp, öldürmüşler. O gece herkes hamur yapmış, üstlerinde bulunan altınları bu hamurlara yapıştırıp, Kuran’ın içine, çocukların boynuna, çocukların bezlerine gizlemişler. Bu şekilde günlerce yürüyerek İstanbul’a Eyüp Sultan’da İslambey’e gelmişler. O vakit tabi Harp var, Anneannem askeri dikim evine başlamış, askerler için dikiş dikermiş. Annem de daha yedi yaşındaymış o zamanlar. Dayım kırk gün içinde ölmüş, baba hasretinden… Anne-kız kalmışlar. İşte annemin soyu yok, hepsi Manastır’da.” “Babam da aynı devirde 16 yaşındaymış, dediğim gibi zamanında Sırplar onların çiftliklerinde hizmetkârken, devir değişiyor ve Türklerin ağzına tabanca dayıyorlar. Dedem de iki oğlunu alıp İstanbul’a gelmiş. Amcam şimdiki MİT, o vakit ki Teşkilat-ı Mahsusa’ya, babam da Çengelköy Askeri Lisesi’ne girmiş. Fakat halam orada kalmış, halalarıyla birlikte… Çünkü babamın doğduğu gece babaannem ölmüş, halaları büyütmüş babamı. Tabii halam orda halalarıyla kalınca buraya bir telgraf geliyor ki ‘Sırp evlere girdi, kadınlara tecavüz ediyor, öldürüyorlar’ diye. Babam da üstündeki askeri üniformayla Edirne’den Yugoslavya’ya gitmek istemiş, tam Yugoslavya’ya gelmiş Pirlepe’ye, babam Pirlepe doğumlu, babamı garda yakalamışlar casus diye. Altı sene zindana atmışlar. Her gün bir testi su, bir tahin ekmek, 6 sene boyunca… Harp bitip, sulh olunca, mahpushane kapılarını açmışlar. Babam dışarı çıkına kadar halam korkudan ölmüş. Halalar da İstanbul’a göç etmiş ağabeylerinin yanına, yani Eyüp Sultan’a, İslambey’e.” “Babam tekrar Edirne’ye gelmiş. Edirne’de Bulgar bir Hanım’la evlilik yapmış ve polis olmuş. Ama hayalinde kendi memleketinden bir kızla evlenmek varmış, yani annemle evlenmek… Sonra ortalık düzelince, yani Harp bitince, İstanbul’a gelmiş. İşte annemle babam evlenmişler. Babam bu sefer Tekel, eskiden İnhisarlar’dı, oraya müfettiş olarak girmiş. İşte bizler doğduk, dört kardeşiz. Ama annem tek başına olduğu için bizi aralıklarla doğurmuş. Mesela şu an ablam öldü, yaşasaydı 86 yaşında olurdu. Ağabeyim rahmetli oldu, dört sene oldu öleli, o da yaşasaydı 80 yaşında olacaktı. Şimdi bir tek hayatta ağabeyim var 75 yaşında.” Doğduğum ev konaktı “Ben Beşiktaş, Şehit Nuri sokakta doğdum. Rumların terk ettiği bir mahalledir orası. Şimdi de gitseniz

“Şarkısı bile var, Şişli’de bir apartman içi” görürsünüz o köhne evleri… Doğduğum ev konaktı, Kalafatlar’ın eviydi orası. Beş katlıydı altında bostan kuyusu falan vardı, beş katında da biz oturuyorduk. Büyük Esma Sultan İlkokulu vardı sokağımızın başında, ben o okula gittim. Üçüncü sınıfı okurken, o ev satıldı, Mısırlı Bahçe Sokağı’na taşındık. Un Değirmeni vardı eskiden orda, şimdiki Beşiktaş Ihlamur yolu. Arnavutların bulunduğu arsalar vardı, atlar gözleri kapalı olarak dönerlerdi tarlalarda. Gece geç vakit geçemezdin korkardın. Şimdiki Ihlamur Kasrı’na giden yol. Keşke o vakit fotoğraf makinem olsaydı da çekseydim. Mısırlı Bahçe Sokak’ta, 16 sene oturduk. Annem, babam, iki ağabeyimle birlikte oturduk. Sonra küçük ağabeyimin, Muradiye, Deryadil’de, bir arsası vardı, orada ev inşa olunca, oraya taşındık. Orada babamı kaybettim, annemin iki gözü kör oldu. Büyükdere’ye taşındık. Büyükdere’de de 10 sene oturduk. Orada da annemi kaybettim. Tabi bu arada ben Akbank’a girdim, çalışıyordum. Sonra evlendim. Nisan’da evlendim, Ekim’de de burayı aldık işte, Sıracevizler’deki evimizi. 27 Mayıs tatili 3–4 gündü eskiden. Sonradan kaldırdılar. İşte, 80 yılında 27 Mayıs’ta buraya taşındık. Demek ki 30 sene mi olmuş? 30 yıldır da Şişli’deyiz. Ama bunun 89’a kadar olan kısmı yani 9–10 senesi sabah gittim, akşam geldim. Evimizi otel gibi kullandık. Çocuk telaşı, yuvaya gitti geldi falan. 89’da emekli olunca evde oturmaya başladım.”

Necla ÖĞÜN / Bankacı Yok, Necla okuyacak “İlkokulu, Büyük Esma Sultan Okulu’nda bittirdim. Oradan şimdiki Beşiktaş Anadolu Lisesi, Çırağan’daki, orası Beşiktaş 2. Kız Orta’ydı. Oraya yazdırdı ailem, üç sene sırf kız olarak okuduk. Sonra deprem mi olmuştu veya bir okul mu yıkılmıştı, askeri baraka kuruldu bahçede, orta sonda. Erkekler geldi, kız-erkek karıştık. 1959’da lise kuruldu, ilk liseye gittim. Fakat o sene benim annem çok hastalandı, dokuz dersten ikmale kaldım. Babam ‘tamam artık okumayacaksın’ dedi. Ama ablam ve abim ‘yok Necla okuyacak’ dediler. Böylece imtihana girerek yedi dersi verdim, ama iki dersim kaldı. O zamanlar bir ders borçlu geçmek yoktu, yani 195960’ta. Müdürümüz ‘bir sene daha devam etsin, boyu uzunsa uzun,’ dedi. Okulun en uzun boylusuydum. Babam da ‘hayır, tekrar aynı sınıfı iki defa okumayacak alıyorum kızımı’ dedi ve beni aldı. Müdür, tasdiknamemi babama çok zor verdi.” “Nişantaşı Kız Enstitüsü vardı o zamanlar, şimdiki Rüştü Uzel Kız Teknik ve Meslek Lisesi. İki senelik özeli vardı, orayı bitirince lise muadili sayılıyordu. Bir de esas vardı beş yıl okunurdu. Ben tabi orta mektebi bitirdiğim için, iki sene özeline yazdırdı babam. İki sene ben orda okudum. Hatta geçen gün İsmet Paşa’nın hanımının elbiselerinin sergisi vardı orada. 62’de mezun

oldum, ilk defa o kapıdan sergiyi gezmek için girdim. Odalar falan değişmemiş. Her odadan bir dikiş makinesi sesi, bir çocuk sesi gelirdi. Üst katlar dikişti, aşağı katlar nakış, en aşağı kat yemek pişirme yerimizdi yemek derslerimiz orada olurdu. Orayı bitirdim, babam tamam dedi bitti artık okul hayatı. O vakit Fındıklı Mebusan Yokuşu’nda benden on yaş büyük abimin dükkânı vardı. Atatürk Lisesi vardı orda, Güzel Sanatlar’ın yakınında, dükkânın yanında da Namık Kemal İlkokul’u vardı. Şöyle Mebusan Yokuşu’nu çıkarken, bir gazino var orda, Cennet Bahçesi, yukarı doğru da Taksim’e çıkarsınız. İşte kırtasiye, tuhafiye, loto bayiiydi dükkânımız. Yedi sene ağabeyimle çalıştım, yani 62’den 69’a kadar. Sonra okul müdürü vardı, nur içinde yatsın Cemal Bey, dedi ki yani ‘bir yerde çalışmak istemez misin?’ Babam da, emekli sandığından emekli olduğu için, İş Bankası’ndan emekli maaşı alırken beni de götürürdü. Oradaki kızların böyle çalışması benim çok hoşuma gidiyordu. Dedim ki ‘Cemal Bey ben bankacı olmak istiyorum, etrafınız varsa beni bir bankaya işe sokun’. İşte Akbank’a dilekçe verdim. 1969’da, onu hiç unutmam. 22 Nisan 1969’da işe başladım. Yarım günmüş o gün, ama ben bankaya girinceye kadar 23 Nisan’ın iki buçuk gün tatil olduğunu bilmiyordum. 23 Nisan’ın ertesi günü de tatil. Gayet güzel ilk defa çalışma hayatına gidiyorum, süslendim, gittim, oturduk, öğlene kadar, bana bir daktilo verdiler, eksik olmasınlar, işte şunu yaz, bunu yaz. 12 oldu giyinen gitti, ben kaldım. Ben kalınca, ne oldu dedim arkadaşlara, ‘Necla Hanım bugün tatil,’ dediler. ‘Bugün gidin ayın’ dediler işte ‘25’inin sabahı buyurun gelin.’ Geldim ve öyle başladım bankacılığa.” “1969’da Galata Akbank’ta başladım çalışmaya, dört yıl çalıştım. Orada babamı kaybettikten sonra Büyükdere’ye taşındık, Tayinimi istedim Büyükdere Akbank’a, dört sene sonra Büyükdere Akbank’a tayinim geldi. Dört yıl da orada çalıştım. Sonra yetkili olunca Tarabya Şanj bürosuna geçtim, orada da üç ay çalıştım. Sonra tekrar geri istedim Büyükdere Akbank’a tayinimi çünkü annemle ilgilenmem gerekiyordu. Tabi yetkim artınca tayin olmak mecburiyetindeydim. . Oradan Nispetiye Akbank’a geçtim. Orada soygun yedim, 74 senesi, 1 Temmuz günüydü. Askerden yeni gelmiş bir çocuk şubeyi soymaya kalktı. Şubede de üç kişiydik. Ben, müdür, bir de stajyer memurumuz vardı. Kasada da 27.100 lira vardı. Ulus tarafına doğru kaçmış, seralar vardı oralarda. Asılınca bir yere parmakları kopmuş, torba da düşmüş elinden. Yani yakalandı. Nispetiye’de annemi kaybettim. Çalışkan bir eleman olduğum için müdürlerim, hava değişsin diye Osmanbey Akbank’a sonra da Rumeli Caddesi Akbank’a aldılar beni. Rumeli Caddesi’nde evlendim zaten, çocuğum oldu. Pangaltı Şubesi, Feriköy Akbank’tan da emekli oldum. Yani 22 Nisan 1969’dan, 1 Eylül 1989’a kadar, bankanın bütün meşakkatini çekerek.” Adım “Türk Kızı”ydı “6–7 Eylül’de biz Beşiktaş’taydık. Mısırlı Bahçe sokakta oturuyorduk O vakit ya orta birdeydim ya orta ikideydim. Babam Rum evlerine gitmişti, bayrak asmıştı ki, mağdur olmasınlar diye. Fakat yangını katiyen unutmuyorum. Beşiktaş’ın içinde nalburlar pazarı, şimdiki Rum İlkokulu’nun karşısında Rum Kilisesi vardır. Çarşı içini bilirseniz, şimdi alt geçit, üst geçit var ya Barbaros Bulvarı işte orada otobüs garajı 12 01

vardı. Çünkü Beşiktaş’tan Fatih’e, Beşiktaş’tan Bebek’e, yani Beşiktaş merkezdi. Otobüsler, tramvaylar kalkardı. Orada düşünün otobüs garından Rum İlkokulu’nun yanına kadar Nalburlar Pazarıydı. Ve onlar Ermeni ve Rumlarındı. İşte bir tanesini yaktılar, diğerleri de günlerce yandı. Boya kutuları havalarda uçuyordu. O vakit işte Taksim, Eminönü çok harap oldu. Çoğu korkudan gitti. Belki de evvelden büyüklerimiz 6–7 Eylül’ün olacağını biliyordular gibime geliyor. Ama onu da yapanlar yani burada yaşayan şehirliler değildi. Böyle saçlı sakallı acayip insanlardı. Yani onlar burada yaşamıyorlardı sanki… Bir kışkırtmacaydı, Atatürk’ün evine bomba atıldı hadisesinden başladı. Sonra o acayip insanlar çekildi gitti olan bizim kesemize oldu.” “Ben Büyükdere’de otururken şehre geliyordum, çünkü Büyükdere yazlık yeriydi, Rumeli Caddesi Akbank’a, Stelyo vardı, Rum’du, mobilyacıydı. Mobilyalara sarı yaldız çekerdi. Onun bir chevrolet arabası vardı. Biz dört bankacı hanım, iki bankacı bey parayla tutmuştuk. Taksim’deydi onun mobilyacı dükkânı, minibüse bineceğimize sabahleyin, bizi getirir, hepimizi bankamızın önünde bırakırdı. Tabi çıkış saatlerimiz belli olmadığı için akşamları biz kendimiz dönerdik. ‘Korkanlar gitti’ derdi Stelyo.” “Eskiden yoktu sen nerelisin. Şimdi nasılsın, iyi misin, yolda merhaba diyorsun, nerelisin? İlkokula gittiğim vakit, yani doğduğum mahallede, Beşiktaş’ta tabii böyle bu kadar gazino falan filan yok. Akşamdan sonra herkes kapının önüne çıkardı. Erkekler bir bölüm otururdu, kadınlar bir bölüm, çocuklar da işte eskiden cicoz, cam cicozlar falan bilmiyorum yetiştiniz mi onlara? Onları oynardık, yani yoktu öyle sen Rum’sun, sen Ermeni’sin. Onlarla büyüdük, çok güzel günlerdi. Mesela Beşiktaş’ta oturduğumuzda tam evimiz köşeydi böyle. Yani Tuz Baba’ya giden yol, Şehit Nuri sokağı, Şehit Asım Caddesi. Bu Şehit Asım Caddesi’nde çok Ermeni vardı, Ermeniler çok güzel dikiş dikerler, terzilik bilirler. Çok güzel zeytinyağlı yemek yaparlar, Rumlar da öyle.”

“Geçenlerde Ada’ya giderken vapurda Rum bir kadınla tanıştım. Turist rehberliği yapıyormuş. Benim yaşımdaydı, ahbap olduk falan, dedim Rumların böyle bir misafiri gelince bir tepsi gelirdi. Tepsinin içerisinde, su dolu limonata bardakları, bir sulu bardak, bir de cam bir kavanoz ve kavanozun içinde de beyaz bir reçel olurdu. Herkes bir kaşık o sakızlı muhallebiden alır, kaşığı suya bırakır, bir bardak da suyunu alırdı. O çekilir, arkadan kahve ve sigara tutulur, arkadan şeker. Eskiden gazoz ikram edilirdi, arkadan da çay. Hatta o hanım ‘Yunanistan’dan geti-

receğim o reçelden size, çok eskilere gittiniz hanımefendi,’dedi.” “Mesela bizim aşağıdaki bakkal Ermeni’dir. Hanımı kırk gün Ermeni orucu, otuz gün bizim ramazanı tutuyor. Bak şimdi 4 Nisan onların yumurta bayramıdır Hıristiyanlar’ın. Bilhassa Bulgarlar boyalı yumurtalar getirirlerdi. Ben oradan anlıyordum bayramlarının olduğunu. Sonra hamursuz bayramı geliyor Museviler’in, oruç tutuyorlar. Onların cenazeleri de bizim gibi. Mesela biz 7, 40, 52 yapıyoruz ya onlar da yapıyorlar. Ben Bulgarların cenazesine de gittim Ermenilere de gittim. Onlarda bizim gibi kadın erkek ayrı oturuyor. Bulgarlar’da da aynı, kadın erkek yan yana oturmuyor. Mesela komşum Bulgar karı-koca öldü. Bulgar’ların kilisesine gittim, orda da kadın erkek ayrı oturuyor. Bizim gibi cenaze gömüldükten sonra içeri, kilisenin odasına alınıyor, onların çok güzel bir helvaları var, incili helva, kimsede ben o tadı alamamışımdır. Aynı şekilde erkekler kadınlar ayrı oturuyor meşrubatıyla kahvesiyle ölüm taziyetini kabul ediyorlar. Museviler’de de aynı, en ön sırada en yakınları anne, baba, kardeşler, kadınlar bir tarafa erkekler bir tarafa, tabut önde duruyor, dualarını yapıyorlar, gömüyorlar, gömdükten sonra dönüyorlar, insanlara buyurun diyorlar ama orda sıcak bir yemek yok onların. Yedi gün soğuk, kaşar peynir, haşlanmış yumurta, beyaz peynir, sandviç, su, meşrubat bile yok, çay bile yok, kahve bile yok. Yahudiler’de bu var. Ermeniler’de mesela ölümden sonra kahve içiyorsun, sıcak helva yiyorsun, Museviler’de o yok. Yedi gün herkes bir şey getiriyor, kimi yumurta haşlıyor, kimi kaşar peyniri, beyaz peyniri; sonra eve dönülüyor. Eve de işte onların kendilerine ait din mensubu kişiler geliyor, yedi gün evlerinde dua yapıyor. Bizim burada geldiğimden beri hemen hemen benim zamanımdaki bütün Yahudi hanımlar, beyler öldüler.” “Biz taşındığımızda bu ev bütün Musevi’ydi. Adım “Türk Kızı”ydı. Tek Türk kızı bendim. Ama şimdi Allah var, çok memnundum. Hepsi ev hanımıydı, oyun oynamayı çok severlerdi. Bankacılık çok ağır bir meslek, hele eski bankacılık. Akşam geldiğimde herkes, üç dairenin hepsi kapıyı açarlardı. Çünkü sofraları kurulu olurdu. Ben mesaiden geliyorum, eşim de öyle. Sofraları kurup, herkes yarışırdı, ‘ne olur bir gece bizde yemek yiyin, bu gece de bizde yiyin’ diye. Sonra çocuğum oldu, tabii kimsesizlik, bakım şartı falan, her evin sofrasından çocuğumun kursağında lokma vardır.” “Buradaki Musevilerle aram çok iyiydi. Hep derdim ben emekli oluncaya kadar oturun ama onların da bir şeyi oldu. Ya Ulus’a gittiler ya da Şenesenevler’e gittiler. Ama çok tutucu bir durumları vardı. Bak şimdi, onlarda drahoma vardır. Bir kızı seversen yok, ama sevmezsen var. Yani görücü usulüyle evlenirsen erkek tarafına para ödüyorsun. Bu katta, Moiz Amca oturuyordu, karısı, damadı, torunları. Bir de büyük madamları vardı, 100 yaşında. Kimseyle Türkçe konuşmuyordu, benle konuşuyordu, Türk Kızı diyordu. Diyordum damatları niçin içeri alıyorsunuz, biraz palazlansın diyordu. Yani kendi kızlarına, damatlarına kucak açıyorlardı, bir iş sahibi oldu mu çıkartıyorlardı. Şimdi Türkiye’de iç güveysi hangi kız, hepimiz dâhil, kayınvalide yanına oturur musun, kayınpeder yanına? Ama Musevilerde kalkınıncaya kadar oturulur. Hepsi de iş sahibi olup çıktılar. Biri gömlekçi dükkânı açtı biri kravatçı ve kendilerine Şenesenevler’de,


Şişli

Ulus’ta daire aldılar. Çünkü İsrail’e gittikleri an, İsrail altı ay tanıyor. Altı ayda sen İbranice’yi öğrendin öğrendin, öğrenmedin seni postalıyor. Buradaki Museviler İspanyolca biliyor.” Şişli’nin en güzel yeri Rumeli Caddesi’ydi “Şişli o kadar kozmopolitti ki. İşte Şişli… Şarkısı bile var, Şişli’de bir apartman içi, Lüküs Hayat, yani benim genç kızlığımda Şişli uzanılmaz bir yer gibi gözükürdü. Nerde oturuyorsun, Şişli... Ama Şişli’de hava alacağın hiçbir yer yok. Şişli Camii’nin Meydanı, o da işte yeni yapıldı, evvelden o bile yoktu. Herkes Beşiktaş’a veya Boğaz’a gidiyordu. Deniz kenarı yok, oturacağın bir

Röportaj Turgut Bekil (26) Alara Görpe (16) Sinan Özücer (16) Ayşe R. Öğretmen (15) Haşmet (Sadri Alışık), kuşaklar boyu İstanbul’da yaşamış gün görmüş bir ailenin çocuğudur. Yıllar geçtikçe değişen çağa ve çevresine uyum sağlayamamış, çalışmayı da pek sevmediği için ailesinden kalan servetini peyderpey kaybetmiş, eskiden oturdukları yalının harap bahçesinde bir gecekonduya sığınmış, bildiği tek iş olan sokak fotoğrafçılığı yapmaktadır. Bir gün artist olmak için köyünden kaçan Ayşe ile katılacağı yarışma için fotoğraf çektirirken tanışırlar. Bu yalnız ve saf kıza acıyan Haşmet onu gecekondusuna getirir ve sokakta kalmaktan kurtarır. Günler geçtikçe Haşmet bu saf ama iddialı kıza yakınlık duymaya başlar, ancak bu arada bir rastlantı sonucu Ayşe gerçekten ünlü bir şarkıcı oluverir ve Haşmet’ten kopar… 1966 yapımı ‘Ah Güzel İstanbul’ adlı bu ödüllü Atıf Yılmaz filminde Sadri Alışık’a Ayşe karakteriyle eşlik eden sanatçımız kimdi? Beyazperde’nin siyah beyaz olduğu dönemleri kaçırmış da olsak o, hepimizin yakından tanıdığı ve çok sevdiği Ayla Algan… İstanbul Notre Dame de Sion Lisesi’nden, New York Actor Studio’ya uzanan oyunculuk eğitiminden sonra, aralarında devlet sanatçısı ve Unicef onur ödülü de dahil olmak üzere onlarca ödüle layık görülmüş, kültürümüzün tanıtımına ve tiyatroya hizmetle geçen 73 yıllık bir hayat... Şimdilerde genç yetenekler yetiştirmekle meşgul. Ayla Hanım, 30 yılı aşkın Nişantaşı sakini. Kendisiyle hocalık yaptığı Ekol Drama’da görüştük. Eski ve yeni Nişantaşı’nı ‘Ah Güzel İstanbul’un o saf ama iddialı kızından’ dinlemek ister misiniz ? Bir de insanların moral dünyasına bakman lazım… 30 seneden fazla Nişantaşı’nda oturuyorum. Ben Osmanbey’de doğdum, sonra Beyoğlu’nda kaldık bir devre, sonra Nişantaşı’na geldik. Harbiye ve Nişantaşı’nda yaşadık uzun süre. Amerika dönüşü ilk paralı konservatuarı açtık ve oraya yakın olsun diye şimdiki evimde oturuyorum. Eskiden ıhlamur ağaçları vardı bizim apartmanın önünde. Beton apartmanlar, yoktu bahçeler vardı. Ihlamur yolunda bugün ıhlamurlar kalmamış. Gecekondular vardı şimdiki Ihlamur Kasrı’nın oralarda, Nişantaşı’nın zengin apartmanlarına bakardı bu garibanlar. Şimdi orası en lüks yerler oldu, çingeneler sadece çiçek satıyorlar. Şişli Belediyesi onlara izin verdi ve orada çiçeklerini satabiliyorlar. Bizim özlemimiz ne? Ihlamurları özlüyoruz, bahçeleri özlüyoruz. Taksim’e gidip gelen teleferik var. Orada kafeler falan oldu,

kahve yok. Parklar da biz geldikten sonra açıldı, ondan evvel caddeydi. İlk park açıldığında son gaz gelen araba parkın içine girmişti. Düşün alışmamış tabi cadde zannediyor. Şişli’de tabi bahçe sineması da yok. Ama Beşiktaş’ta çoktu. Gürel’in Bahçesi vardı, Suat Pak sinemasının bahçesi vardı. Kambur’un Bahçesi vardı. Kapalı sinema Gürel Sineması, Suat Pak Sineması, Yıldız Sineması ve çok güzel giyinip giderdik. Hele Beyoğlu’ndaki sinemalara… Saray Sineması, Yeni Melek Sineması, Fitaş Sineması o kadar güzeldi ki... Şimdi sinemaya gitmeye kalksan yerin dibi, hav geliyor içime ne yalan söyleyeyim, ölmeden mezara giriyorsun sanki. Düşünüyorsun deprem bölgesi, yıkılsa altında kalacaksın evladım.”

“Şişli’de Bomonti bira bahçesi vardı. Restoran falan yoktu, şimdi işte otellerin var bir de şimdi bol bol köfteciler var. Kurtuluş’ta vardı, adam midye satardı onun Laternası vardı böyle çevirir çevirir ondan sonra müzik çalmaya başlardı. (Huriye Hanım’ın dediğine göre Kurtuluş son durakta Yasemin Çay Bahçesi varmış ve eskilerin hepsi de orayı bilirmiş.) Şişli’nin en güzel yeri Rumeli Caddesi’ydi. 78’den 83’e kadar, Rumeli Caddesi çok güzeldi şıkır şıkır sabahlara kadar, şimdi biraz sokağa düştü, Rumeli Caddesi kiralık dükkân doldu.” “78 yılında Şişli’den Sarıyer’e son minibüs sekizdeydi akşam. Sekiz minibüsünü kaçırdın mı yandın ondan sonra yoktu ve Hacı Osman’dan

aşağı inerken iyi olmayan evler vardı orda. Sonra kaldırdılar onları. Orası tek mil, aşağı kadar irili ufaklı evler ve adı Paris’ti oranın. Ben de Rumeli Caddesi Akbank’ta çalışıyorum, şimdi sekiz son minibüs biliyorum Büyükdere’de oturuyoruz, sekizden sonra sokakta kalmak çok zor. Arabalar bile şöyle geçerdi, vız… vız... Büyükdere’de akşamdan sonra evde otururken arabaların geçtiğini anlıyordum. Vızz bir araba geçiyor, sessizlik… Arkadan vınnn bir araba, öyle yani tek tük. Müdüre hanıma derdim ‘ya müdüre hanım çıkalım,’ ‘ne olacak Necla Hanım taksi tutar gidersin’ derdi, taksi de yani hem kızsın kendi güvenliğin için, bir de kesen için. Derdim ben bu minibüse yetişeyim yoksa bir minibüs daha

var ondan sonra erkekler o kötü yerlere gidiyor derdim. Bazen tabi geç kalıyordum, o minibüse binmek zorunda kalıyordum, eşarbımı takardım, diyorum ya örtü bir yerde seni koruyucu, başımı bağlayıp oturuyordum. Bir iki kadın oluyorduk, nasıl minibüs dolu, şoför Paris’e geldik deyince herkes boşalıyordu, iki kadın kalıyorsun minibüste, bu sefer de şoförden çekiniyordun. Şimdi Hacı Osman’dan aşağı inerken ışıl ışıl, eskiden tek tük ışıklar sanki denize iniyorsun. 78’lerde, böyle bir içine hav geliyordu. Yani erkek korkmaz, ama kadın bir yerde önce bedenini koruması lazım, ürperiyordum, şimdi inerken bakıyorsun ışıl ışıl…”

“Herkes kendi güzel hapishanesinde oturuyor” biraz vuslat gideriyoruz ama beton doldu etraf. Sanki Amerika’dasın gibi ya da Paris’tesin gibi. Dilberler vardı eskiden benim köşemde, orası

Ayla ALGAN / Oyuncu da çok güzeldi, hem ucuz hem güzeldi Dilber’ler, Abdi İpekçi’ler bizim çocukluk arkadaşımızdı hep, onların sinemaları da vardı, giderdik. Sütiş’e gider otururduk filan. Onlar kalmadı şimdi, gidiyor hem sinemaya gidiyor hem muhallebisini yiyor her şeyini oradan hallediyor. Büyük mağazalar bizim toplumsal komşuluğumuzu yok ettiler. Komşuluk yok oldu, Amerika gibi olduk. Ben Amerika’dan tam dönüyordum valizler malizler yapıldı, sandıklar, o kutular vardır ya lokum kutuları kadifeli madifeli işte, onları kapıma koydum atamadım artık çöpe. Bir kadın geldi izin verir misiniz bunları alıyım dedi, komşummuş. Neredeydin ayol dedim dört senedir yaşıyorum burada. Komşunu bilmiyorsun. Şimdi Giorgio’sundan tut hep büyük mağazalar, pahalı markalar. Tüm mağazalar yani türkü yabancısı hepsi oraya toplandı (City’s için), benim için fark etmedi. Yani Osmanbey’e gideceğine alışverişe oraya gidiyorsun. Hatta bir Amerikalı arkadaşım geldi bizde kalıyordu, yazar. Arkadaşına adres veriyor, bizim evin adresini veriyor, biz de tam vali konağının üstündeyiz, dönünce de arkada annemin ki. Benimki de Zafer sokak dediğimiz McDonalds’ın orada, Rumeli caddesinden dönüşte. Şimdi söylüyor diyor ki: ‘’bak gideceksin Burberry’yi geçtikten sonra McDonalds’a gelmeden…” daha öbürü var McDonalds’a benzeyen ne o king king Burger King (gülüşmeler) var diyor, ondan sonra onu geçtikten sonra orada solda Finans Bank var diyor, Hsbc Bank var diyor, adam da öbür taraftan sen neredesin, Türkiye’de değilsin herhalde diyor (gülüşmeler). Böyle oldu işte. İyi mi kötü mü? Şehirleşmeye baktığın zaman bir de insanların moral dünyasına bakman lazım. Beyoğlu örneğinde herkes birarada yaşıyordu. O onun paskalyasına gider,

kilisesine gider Noel’de, Türkü de müslümanı da gider. O da onun kurban bayramında gelir falan. Bu ilişkiler kalmadı bir kere, bu mimariyle herkes kendi güzel hapishanesinde oturuyor. Bilim ne diyor bunun için: demokratik ve endüstri sistemlerinde mikro aile oluşuyor. Bir kere konak ilişkileri yok oldu. Teyzeler anneler birlikte üst üste katlarda otururdu. Öbür katta çocukları, torunları otururdu. O da yok oldu. Bir de pahalılığına dayanamadılar tabii oranın, yani eski aileler. Dolayısıyla endüstrileşmiş toplumlarda hayat sürprizsiz olmaya başladı. Yalnızlık başladı. Çocuk bilgisayara, baba televizyona, anne çalışıyorsa geliyor birazcık yemek yapıyor, beraber bile yemiyor olabilirler. Çocuk okuldan gelince yemeğini yiyor. Ebeveyn işten gelince yiyor. Ve psikolojiye baktığımız zaman sosyal psikolojide bir yalnızlık var, katlarda bir yalnızlık var, gidip gelmeler yok oldu, yaşlıları kimse gidip görmüyor, çocuklar kurban bayramlarında apartmanlarda oturamıyorlar, hak veriyorum tabii onlara da .Bayramda insanlar hep dışarıda, ya Antalya’da ya Bodrum’da ya orada burada... Bana kalsa işi gücü bırakır Asos’ta kış okulu kurardım Nişantaşı’nı anlatıyoruz. Büyükada’ya Nişantaşı’ndan aynı kişiler giderdi. Nişantaşı’ndan kimi tanıyorsan adada görebilirdin. Büyükada’ya n’oldu? O da yok oldu. İç göçlerle oraya işçiler çok geldi. Rumlar Yunanistan’a döndüler, Ermeniler korkuyor gizleniyorlar filan. Politik görüş ya da din olayından baktığın zaman orada da bir yalnızlıklar başladı. Büyükada’da kaç tane at öldüren arabacı biliyorum. Bilmiyor ata bakmayı, bilmiyor yani. Eskiler biliyordu ata bakmayı okşuyordu, konuşuyordu, hala bir tane var eski, yani hasta ve yaşlı atı. Onu gezmeye çıkarır sabah madenden, ben de Reşat Nuri Güntekin Bey’in evinin üst katında oturuyorum yazları. Önünden geçirir, indirir getirir yaşlı atı, bırakmaz atı ölsün diye. Böyle bir dünya 2010’un getirdiği, 2010, 2011, 2012’ye böyle gideceğiz galiba. Duygusal belleğin yok olduğu duygusal aklın yok olduğu bir devir yaşıyoruz. Burada oturmak anne babamdan gelen bir şey, ben kendim tercih etmiyorum ki, bana kalsa Asos’a gider otururum. İstanbul’da oturur muyum, ben aptal mıyım (gülüşmeler). Ama mecbur kalıyorum çünkü bütün işlerim buralarda ben de isterim tabii Kurtköy’de oturmak, ama orası da doldu. Kurtköy de doldu, havaalanı oldu hep. Yani nerede oturayım, çok uzakta olduktan sonra bütün işi gücü bırakır, kış okulu kurup Asos’ta otururumdum, Kaz dağlarının orada daha iyi, suyu güzel havası güzel, oksijeni temiz. Birazcık da Türkiye’nin bugünkü durumunu ele almam lazım, sade Nişantaşı değil. Tam tersi oldu kasaba görmeyen 01 13

göçler olduğu için kültürde bir ‘restoration on mind’ dediğimiz zihnini temizlemek ya da yeniden yapılandırmak olayını yok ettiler. Tarımsal bölge, sonra direkt İstanbul. Arada kasaba olayı vardı, o katalizördü. Yemek kültürünü saklıyordu, şehirden ne alacağını biliyordu, ne bırakacağını biliyordu. Nişantaşı da öyle oldu, mesela bir balıkçı açıyordu bizde, zannediyor ki Nişantaşı’na geldi diye satacak, üç ay sonra kapanıyor müşterisi yoksa. Hani müşterisi olan berberler var mesela eski. Çıraktı şimdi Mustafa koskoca berber oldu, mesela ben ona gidiyorum ama çırağımdı benim o anlatabiliyor muyum. Böyle devşirilmiş sınıfsal olayda param da olmasa gene Mustafa’ya gideceğim o da bana ucuza yapacak. Çünkü çıraklıktan tanıyorum, ilişkiler var, iç ilişkilere bakarsan, psikolojik yöntem kullanırsan. Beyoğlu’nun nostaljisiyle Nişantaşı’nın nostaljisini birleştirebilirim kendimde Beyoğlu’nda sulara giderdik, sular akardı yılbaşında filan Taksim en son duraktı mesela. Şişli’den gelirdik tramvayla, sulara geldikleri gibi. İstanbul’u görmeye gelenler şimdi Nişantaşı’na geliyor yılbaşında, çok nezih oluyor sokak. Onu da belediye reisini de tebrik ederim. Birasını da içiyor ama sarhoş yok bilmem ne yok. Ta Fatih’ten geliyor Nişantaşı’nı görmeye. Görülecek bir

yer oldu belki de. Ben sevmem onu söylemeyi ahh bizim zamanımız neydi demem, güzel bir şey değil ayrıca çok şeye realist olmak isterim. Onun da güzeli vardır şimdinin de güzeli vardır. Şimdi gençlerin gittiği kafeler İtalyan kahvesi var, Beymen’in altı, barı var, barları güzel filan yani. Eğlenceli oluyor gençler için hatta trafiği bile durdurdukları oluyor. Beyoğlu’nu da severim. Bu hali yoktu düne kadar, kafeleri düzeltildi, Vakko’nun sahibi Vital’nin emeği vardır, o da öldü, emek verdi önayak oldu. Benim sayemde diyebilirim bir de. Temizlendi, bataktı bütün oralar şimdi mesela Beyoğlu’nun arka so-

kakları da güzel oldu... Artık orayı temizleyinceye kadar işadamlarından para al, tramvayı yeniden koy filan yani. Yeniden Markiz’i aç temizlet, Leobon Pastanesi’ni biraz ötede aç, oraya şairler geliyordu, heykeltraşlar geliyorlardı. Tokatlıyan öyle. Yani Beyoğlu’nun nostaljisiyle Nişantaşı’nın nostaljisini birleştirebilirim kendimde. Trafiğinin dışında hiçbir şikayetim yok. Ve o dört yol ağzı var ya Nişantaşı’ndan Ihlamur’a inen, orada sürücüleri de sevmiyorum çünkü elinde sigara telefon ve kırmızıda geçenler var. Geçen gün camına vurdum artık dedim ki çocuk olsa ezmiştin ya dedim. Bir de vurdum cama o kadar hırslandım ki kırmızı, tam geçeceğim gördüm gidiyor adam. Vurdum cama o hırsla bana ‘ne oluyorsun’ diyor bir de. İnsanı katil yaparlar. Dedim ki çocuk olsa ezmiştin. Görmedi kırmızıyı, görmedi durmadı. Yani o trafik terbiyesini çocuklara değil affedersin anne babalarına vermek lazım. Eskinden bir polis vardı orada biz ona hediye götürürdük. Böyle dört yol ağzında Nişantaşı’nın, böyle yüksekte dururdu nokta vardı ortasında, o geç git diyordu, çok da güzel bir adamdı biz ona yılbaşında hediyeler alırız, hala Nişantaşı’nda oturuyor. Dolayısıyla keşke orada bir polis olsa. Çünkü kırmızıyı yeşili dinlemiyorlar, dışarıdan gelenler onlar, çünkü Nişantaşılı olanlar yapmaz. Bir de klaksonlar çok başladı onu çıkarsınlar.Bir deli belediye reisimiz vardı klakson ça-

lana ceza veriyordu. Öyle bir deli bulamayız daha (gülüşmeler)! Bilgisayarda çocukların yazdığı şey işte benim için: çok seviyorlarmış beni, ben de bekliyorum ki boktan şeyler söyleyecek gençler diye (gülüşmeler). Bir de hocalık üstüne. İşte aaa eli öpülecek çok iyi hoca diye bilmem ne. Bir de bakıyoruz ki şimdi yirmi beş milyarlık çanta bekliyor elimde Migros çantası (gülüşmeler). Şimdi onu da yazmışlar Migros çantası eli öpülecek kadın diye. Şimdi ben de onlara cevap yazmak istiyorum. Şimdi Migros’ta değil o da pahalı artık, Dia’ya gidiyorum (gülüşmeler)!


Şişli

Röportaj Sayat Dağlıyan (23) Göktuğ Külahlı (17) Seda Özer (17) Tuğba Özbek (17) Saniye Mutlu (16) Dilara Güç (17) Safiye Altınkum (17) Yazar ve yönetmen Bercuhi Berberyan İstanbul’un en eski semtlerinden olan Tatavla, Kurtuluş’ta doğdu. Agos Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmakta olan Berberyan, aynı zamanda büyük tiyatro adamı rahmetli eşi Arto Berberyan’ın Berberyan Kumpanyası’nda yıllarca çeşitli oyunlar sahneye koymuştur. Sahneye koyduğu oyunlar arasında “Kaç Kişot Don Nazar”, büyük ses getiren “Kınalı… Ah Kınalı” ve “Grand Majestik Gazinosu” vardır. Berberyan’ın ayrıca “İçimiz Isınsın Biraz” ve “Ermenistan’da bir Türkiyeli” adlı iki kitabı vardır. Yakında yeni bir kitabı çıkacaktır… Çok net hatırlıyorum… “Bir bahar gününün 24 Mayıs’ında İstanbul’da doğmuşum. Yaşadığım yer, Sadri Maksudi Arsal Sokak oldu, ki benim çocukluğumda Değirmen Sokak’tı, Kurtuluş Caddesi’ne paralel olan sokak. Fakat daha küçükken o evde doğmamışım yani. Çünkü ben doğarken annemler dedemlerle Kurtuluş’ta Bilezikçi Sokak’ta oturuyorlarmış. Oralar çok önemli değil çünkü çok küçüğüm ve etraftakileri çok hatırlamıyorum. Ama hani ne derler, aklıselim olduktan sonra, yani mahalle kavramı sokak kavramını hatırlayabildiğim kadarıyla, bizim dönemimizde oralarda bir mahalle komşuluğu kavramı vardı, en önemlisi o. Aynı sokakta oturan herkesi tanırdık ve de sanki gerçekten o anlatılanlar gibi büyük bir aile gibi olurdu o sokak, bizim sokak öyleydi. Çünkü biz küçükken okul dışı zamanlarda arada sokakta oynardık dolayısıyla mahallemizin bütün insanlarını tanırım.” “O sokakta, bütün çocukluğumun geçtiği o dönemde bir düğme fabrikası vardı mesela, şimdi yok. Ne zaman kalktı ne zaman oraya apartmanlar yapıldı bilmiyorum. Biz o fabrikanın bahçesinde oynardık. Sinemköy tarafına daha yakın olan bölümde, kocaman apartmanlar var birbirine benzer yan yana, tam o bloğun olduğu yerde o düğme fabrikası vardı. Onun bahçesinde çok eğlenirdik.” “Bizim evde, bizim binada oturan herkes zaten her an birbiriyle ilişki halindeydi, hani bir evde pişen yemek bütün o apartmanda pişmiş gibiydi, yani annem yemek pişirirken onları da düşünürdü. Hani kokusu çıkan bir yemekse eğer çokça yapardı, çünkü komşulara da vermesi gerekiyor, yandaki komşuya üst kattaki komşuya filan. Bu normal bir şeydi, ayrıca benim annem çok güzel yemek yapardı. Bizim sokağın bütün kocaları eve dönerken iş dönüşü mutlaka bizim eve uğrarlar, kapıyı çalarlardı. Doğru mutfağa baltayla, ‘Hasmig ne pişirmiş?’ diye tencereyi açarlar, bir iki lokma yiyip giderlerdi. Annem de ona göre yapardı, ‘Aman şimdi gelirler yine…’ diye çok çok yapardı yemekleri, bunu çok net hatırlıyorum.” “Daha çok Ermeniler, Rumlar vardı, ama bizim sokakta o dönemde, Türk aile iki ev aşağıda Ayla-Büte iki kız kardeştiler onları hatırlıyorum. Onlar da bizimle oynarlardı çocuk gibi. Bir de karşımızda biraz sağa doğru çaprazda Uluç diye bir arkadaşımız vardı ki annesini babasını hatırlamıyorum. Bizim sıramızda Halit diye

“Noel’de bütün mahallenin çocukları fener alayı yapardık” bir arkadaşımız vardı, onun babası emekli albaydı. Onu çok net hatırlıyorum. Çünkü 6-7 Eylül olaylarında üniformasını giyip kılıcını çekip, sokağın ortasında durmuştu, ‘Burada size göre kimse yok!’ diye, bunu çok net hatırlıyorum. Onun dışındaki evlerde Ermeniler, Rumlar vardı.” Bayılırdık biz sokak oyununa… “Biz tapi, yakan top, istop oynardık. Ama bilgisayar oyunu oynuyorsunuz yani. Çok bayılırdık biz sokak oyununa. Sek sek oynardık koşmaca en basitiydi, saklambaç en basit ve kukalı saklambaç. Biraz daha büyünce kukalı saklambaç oynadık, saklanırdık çıkmazdık saatlerce, adada daha çok oynardık onu. Tekman oynardık biz. Ne demekse bilmiyorum tekmen midir, nedir o silahla böyle, tekmen diye çıkarlardı eli silahlı herkes. Take man belki de.” “Une, deux, trois: Fransızca 1-2-3 demek. Niye Fransızca bilmiyorum. Une, deux, trois bir şey onun adı, mesela Une, deux, trois güzellikti. Bir tane yöneten olurdu oyunu Une, deux, trois güzellik der, sırtını döndüğünde döner bakar, herkes kendini en güzel hissettiği pozda durur, o böyle bakar en güzel birini seçerdi. Sonra seçilen kişi Une, deux, trois çirkinlik der, herkes böyle olabildiğince çirkin. Ne istersen söyle yani, deli-muhtelif şekiller yaptırır, yaptırılırdı. Aslında pandomin gibi bir oyun düşünürsen ve tabii o sırtını dönerken hareketini bitirmiş olacaksın yanarsın sonra çıkarsın, böyle de bir şey var. Başka ne oynardık, önümüze gelenleri çarpardık. Ama kibarca çarpardık, önümüze gelenlere çarpardık, gittikçe büyürdü, büyürdü o, kimse kalmazdı çarpacak öyle giderdik. Sonra ağaçlara çıkmak benim en önemli, en büyük zaafımdı, nerde ağaç var ben tepesinde, hangi ağaçta erik var ben bilirim, bilirdim, çıkardım.” “Ondan sonra bayramlarda, özellikle milli bayramlarda Cumhuriyet Bayramı, 23 Nisan gibi en büyük keyfimiz, sokağa çıkıp çatapat patlatmak. Maytaplar çatapatlar, atom vardı atardık pat ederdi ne olacaksa, önceden babamıza yalvarırdık. Bol miktarda mal biriktirelim ‘Sen de ne var, şu var, sende ne var, bu var…’ sokağa çıkardık, onları patlat her taraf patlardı.” “Genelde kendi mahallemizde oynardık, ama bir alt sokak, bir üst sokak, o sokağın devamı, o alanda bir dolu çocuk vardı ve popülerdi. Bir de lider tipli çocuklar vardı bizim sokakta, o yüzden daha çok bizim sokağa gelirdi çocuklar. Savaşçılık da oynardık, taş atardık, kötü oyun. Öbür mahallenin çocuklarıyla savaş filan olurdu, savaşırdık baya, sonra birazcık büyüyünce, birazcık büyünce dediğim yine 10lu yaşlarda, onla onbeş arası hulahop devri başladı. Hulahop inanılmaz bir manyaklıktı. Herkesin kolu beli ağrır, bacağı ağrır, dizi ağrır, hepimiz sakat, ama herkesin belinde; çiftli çeviriyorum, bilmem ne yapıyorum, tabii küçüklü büyüklü herkes. Yani gençler.” Nelerci vs Vangel “Mahallemizde bir bakkal vardı. Adı Nelerci’ydi. Adı Kirkor’du ama biz yıllar sonra öğrendik Kirkor olduğunu, Nelerci derdik, o da Nelerci diye bağırırdı. Çünkü dükkânında ki ufacık bir dükkânı vardı, aklınıza gelebilecek her şey, yani pazar alışverişine çıktın diyelim işte kasaba gittin, şunu yaptın, bunu yaptın ve bir şeyler unuttun. Nelerci’de vardır yani o hiç önemli değil, unutulmuş bir şey varsa o Nelerci’de vardı. Çocuk oyuncağından tutun, defter, kitap, tuhafiye malzemeleri, iplik, iğne filan, patates, soğan, kaşar peyniri,

ekmek, un, limon yani her hangi bir şey onda vardı. Zaten o, her sabah evlere ekmek dağıtırdı, sepeti vardı, koluna geçirirdi, kafasında kasketi, kulağında kalemi, ‘Ben bunları da yazayım bari,’ der, ev ev dolaşır önce ekmek dağıtırdı. Ama tahmini evlere lazım olabilecek şeyleri sepetine doldururdu. Biri, ‘Nelerci yanınızda bilmem ne var mı?’ diye sorar ‘Var,’ diye hemen çıkarırdı, sonraları tabii biraz da geçirirdi insanlara, çünkü elinde bir defteri vardı, durmadan yazardı. Herkes, hiç kimse alıp hemen parasını vermezdi, yazdırırdı, işte sonra da öderlerdi bir şekilde. Nelerci’de öyle ayağına özel hizmet verdiği için bir şekilde geçirirdi. Diyelim ki bazı insanlar artık ondan alışveriş etmemeye başladı, yandın, diline düştün. Evinin önünden geçerken avaz avaz bağırır, ‘Ispanaktan yağ çıkmaz, ne bulacaksın da yiyeceksin sen’ diye böyle adını filan da verirdi, küfür ede ede geçerdi, yani böyle bir adamdı Nelerci. Mahallenin renklerinden biridir bu, çocukluğumda yani, çocukluğum diyince hep aklıma gelen. Kardeşimle bana göre de çok iyi adamdı, annem ona bir tane para verir, o bir avuç para verirdi. Yani bozuk para verirdi. Çok severdik.” “Benim annem ayrıca Baruthane Caddesi’nin köşesinde galiba başka bir bakkal vardı, Rum bir bakkal Arhir, diye, ondan alışveriş ederdi. Onun da Vangel diye bir çırağı vardı Rum. Annem o kadar diplomattı ki Nelerci’ye hiç çaktırmazdı oradan alışveriş ettiğini, yani önemli büyük şeyleri oradan alırdı, ama Nelerci’yi de hiç kırmazdı, neyse annemle araları her zaman iyi olmuştur. O Vangel de mesela bakkal çırağı, o kadar iyi bir adamdı ki, bazen annem hani çok acil bir işi var hani çok acil bir iş ne demek, ya hastaneye gidilecek, ya birini hastaneye götürecek, ya biri hasta filan bizi evde yalnız bırakacağı zaman Vangel bakardı bize. Yani olamaz böyle bir şey, bakkalın çırağı değil mi, ama biz onunla atçılık oynardık, bütün evi dolaştırırdık. Çok tatlı, kırmızı yanaklı falan… Tabii ki evlenemedi, bunları hep büyüyünce anlıyor insan, bir saf tarafı var demek ki hani böyle bir insan olur mu? Tek başına öldü garibim.” Ben de geleceğim Madam… “Aslında her şey kendiliğinden olurdu ki, biz içinde yaşarken bunun özel bir durum olduğunun farkında değildik, ancak şimdi farkına varıyorum ben, kaybolan şeyler oldukça farkına varıyorum ki eskiden nasıldı bu iş, mesela en ünlüsü o karnaval eğlenceleri o Rumların. Karnavalda sokaklarda kıyafetlerle dolaşıldığını dönemi ben görmedim. O benim annemin gençliği zamanı. Kurtuluş Tatavla’yken Rumların Apokries denen karnavalı, karnaval yani orucun(7 hafta sürer Paskalya’ya kadar) başladığı tarih bu, herkes heyecanla beklermiş bu sene neler olacak diye. Sadece bir tek kere çocukluğumda öyle bir olay gördüm laternalarla falan geçtiler kapının önünden. Bir taraftan götürüyorlar laternayı çala çala, kıyafetler içinde insanlar geçtiler, o olaya bir tek kere şahit oldum, tabii ki Rumlar gittiler yani eksildiler ve çoğunlukta olmayınca böyle toplu bir kutlama olmuyor.” “Ama Ermeniler 70’lere kadar orada çoğunluktaydılar. Dolayısıyla kendi dini bayramlarını çok rahat ve çok aleni toplu olarak kutlayabilirlerdi ve buna Müslüman komşular da katılırdı. Bilinirdi yani, şimdi Paskalya ne zaman ben farkında bile değilim. O dönemde bilinirdi ki Paskalya geliyor, herkes kiliseye gider, yollar kalabalık akın akın millet kiliseye gidiyor, Müslüman komşular da katılırdı bu ayinlere ‘Ben de geleceğim Madam’ bilmem ne filan diye he14 01

vesle katılırlardı bu ayinlere. Şimdi ancak Noel’de St. Antuan’a gidiyolar, o kadar, o da işte orada şov gibi bir şey söz konusu biraz. Perşembe günü yani Vodınnıva, İsa havarilerinin ayaklarını yıkamış. İsa vaktinde, o tarihte, insanlar arasındaki eşitliği göstermek, ben sizden yüksekte değilim anlamında bir davranış o. Onu sembolik olarak canlandırırlardı her kilisede bir rahip, 12 tane seçilmiş çocuğun beyaz melek gibi giyinmiş, ayaklarını yıkardı, böyle bir merasim yapılırdı. Hala oluyor galiba ama bir iki kilisede filan falan. Her kilisede bu olurdu, önce o ayine gidilirdi, ondan sonra eve gelinirdi ve yumurta boyanırdı, yumurta boyama çok önemli bir şeydi. Bütün bakkallar yumurta boyası satardı. Yumurta boyardık, komşulara dağıtırdık yumurtaları, her komşuya mutlaka boyalı yumurta verilirdi. Kırmızı aslında da, biz renk renk bo-

çiklet çiğnemeye korkardık. Çiklet çiğniyorsun ama çikleti ağzından çıkaracaksın. Çıkarmazdık korkudan tükürürsek ay günaha gireriz diye, zeytinin çekirdeğini nasıl çıkaracağız diye düşünürdük falan bu derece.” “Bu arada tabii o süreç içerisinde olsun, o hafta bütün mahalle kesinlikle kavrulmuş soğan kokardı, niçin çünkü bütün Ermeniler dolma yapıyorlar. Midyeler önceden ısmarlanırdı ve bütün Pangaltı esnafı Ermeniler’in Paskalya’sı gelecek diye midye getirirdi, balıkçılar midye bulundururlardı hem de kocaman. Şimdi o restoranlara gittiğinizde midye dolması arada koyuyorlar hani meze tabağına ufacık, annem bunlara tenezzül bile etmezdi. Bir tanesini yersen doyarsın, şimdi artık Marmara’da öyle midye de yok zaten, her neyse o midyeler gelirdi biz hem oruçluyuz hem evde buram buram o dolma kokuları var, yemeyeceksin. Sonra onları kavururlardı soğanları bilmem neleri falan midyeler yapılır yaprak dolması, yaprak sarılır işte lahana sarılır, bazen biber patlıcan, her neyse işte bilumum dolmalar olur her evde olurdu, o dolmalarda hep komşuların payı vardı.” Ermeni Ermeni’ye, kendi kendine bayram kutlaması yapmazdı…

Bercuhi BERBERYAN / Gazeteci, Yazar, Yönetmen

yardık, çoluk çocuklu evlerde renk renk boyanırdı. O gece mercimek yenirdi sirkeli olacak susayacaksın, su içmeyeceksin, sonra perşembe gecesi Latzi Kişer, ağlama gecesi, İsa ölüyor artık, o gece ölüyor çünkü. Sabaha kadar ayin olurdu insanlar giderdi, biz gitmezdik.” “Gece ayinden sonra dileğin gerçekleşsin diye elinde yanan mumla çıkar evine kadar götürürdün. Şimdi azaldı. Ama Feriköy’de mesela Feriköy Kilise’si civarında eğer Ermeniler’in çoğunlukta olduğu bir mahalleyse orası yine insanlar, o Baruthane Caddesi o civarda yüzlerce insan oluyor. Esnaf da bunu biliyor zaten. Tağum’a yani İsa’nın cenazesine gidilirdi cuma günü.” O dolmalarda hep komşuların payı vardı “En önemlisi işte Paskalya Yortusu, oruç tutuluyor, bize de tuttururlardı oruç yani et, etli hayvansal hiç bir şey pişirmezdi annem ve yedirmezdi bize, eğer oruç tutmuşsak. Bazen de işte son hafta çocuklara tutturulurdu, bazen pazartesi, çarşamba, cuma şeklinde tutturulurdu, cumartesi günü arife günü, pazar günü Paskalya artık oruçlar bozulur kiliseye gidilir ve Hağortutyun yani komünyon alınırdı. Ben kiliseye gitmiyorum yıllardır. İsa’nın o son yemeğinde var ya, o meşhur ekmeği şaraba batırmış ve bölmüş herkese alın demiş; ‘Bu benim bedenimdir, bu benim kanımdır,’ bu sembolik bir kavram aslında. Yani böylece ‘Ben sizin hep içinizdeyim’ gibi bir soyut bir kavram onu sembolize ederek mutlaka her yıl İsa’nın son yemeğindeki o hareket yapılır onun adı komünyondur. Herkes bir lokma onu yutar, ekmek aslında o, kuru ekmek şaraba batırılır filan falan. Annemiz bize tembihlerdi onu aldık ya üç gün yere tükürmeyeceksin, çünkü onu atmış olursun o zaman, biz de kardeşimle

“Ondan sonra işte böyle zor yemekler, kırk gün süren bir oruç döneminden sonra oruç açıldığından, ilk cumartesi günü arife günü zor ve böyle tumturaklı yemekler hazırlanırdı ve özellikle o gece balık yenirdi ve kalkan, tam kalkan zamanı olurdu. Annem böyle kafasını sarar mutfağa girer saatlerce kalkan kızartır, çünkü dağ gibi olacak o kalkan. Soframız bizim evin boyu kadar sofra olurdu, boyuna masa eklenirdi çünkü komşular bize gelirdi, en çok bize gelinirdi çünkü en iyi yemeği annem yapardı ve bu büyük yemeklerde hep Müslüman komşular da vardı. Hiç bir zaman Ermeni Ermeni’ye, kendi kendine bayram kutlaması yapmazdı, komşulu mahalleli kutlamalar yapılırdı. Yumurta yenir, yumurta tokuşturulurdu. Bütün Müslüman komşuların çocukları eve el öpmeye gelirlerdi, yumurta falan verilir, çörek yumurta verilirdi. Buna da karşılık, biz de Kurban Bayramı’nda Şeker Bayramı’nda Müslüman komşularımızın büyüklerine el öpmeye giderdik. Bütün mahallenin çocukları toplanırdık mendillerimizin dört ucunu düğümler, giderdik bahşiş, şeker filan almaya.” Ne değişti bilmiyorum onu siz düşünün, görüyorsunuz “Noel’de çocuklar bütün mahallenin çocukları Müslüman’ı, Rum’u, Ermeni’si, Yahudi’si kim varsa böyle tenekelerle fener alayı yapardık. Şarkılı bir tekerlemesi vardır onun, İsa doğdu müjde müjde diye bir şey, onu Türk çocuklar da bilirdi. Öğretirdik hep beraber söylerdik onu sokaklarda, bağıra bağıra, ev ev dolaşırdık, kapıları çalardık. Papeli çıkar, papeli diye böyle tekerlemeyle bağlardık kapıları çalardık herkes bahşiş verirdi, Sen türksün sen çinlisin gibi bir şey söz konusu bile değildi.” “Kurban Bayramı’nda bütün mahallenin çocukları hangi bahçede bir koyun var, büyük birazcık beslenmiş sonra kesilecekse hepimiz birden yas tutardık o koyun için bütün mahallenin çocukları salya sümük ‘Amca ne olur kesme,’ diye yalvarırdık. O dönemde herkes kendi kurbanını ya kapısının önünde keserdi, çünkü kanı eşiğe akacak, ya kendi bahçesinde keserdi, hiç böyle devletimin tahsis ettiği belediyenin bilmem ne yaptığı hijyenik ortam mecburiyeti filan yoktu, ama böyle iğrenç sahneler hiç olmazdı.”


Şişli

“Ne değişti bilmiyorum onu siz düşünün, görüyorsunuz. Şimdi boğalar sokaklarda koşuyorlar, insanlar peşlerinde, kovboylar gibi kement takarak. Bunun neresi dini vecibe neresi. Bu yıl olan bir şey, peşinden koşarken önce dizlerine tak tak satır atıyorlarmış ki, tökezlesin de düşsün. Vahşete bakar mısınız? Ben bununla ilgili “Kanlı Bayram” diye bir yazıyı Agos’a yazdım. İnternet gazetesi var, genç bir oğlanın, arada işte benim yazılarımı ister ‘Abla bana yazı göndersene’ diye, orada çıkar. O internet gazetesinde bu yazıyı yayınladılar, ne mailler geldi bana biliyor musunuz? ‘Utanmaz karı, sen kim oluyorsun da bunu eleştiriyorsun, sen kendi dinine bak,’ diye tahkir edici mailler geldi bana bununla ilgili. Ben demiyorum ki sen dini görevini yerine getirme, bu vahşeti yapma diyorum, benim çocukluğumda böyle ortamlar yoktu herkes kendi hayvanının birini tutardı, biri gelirdi keserdi. Hiç de böyle vahşi şeyler olmazdı.”

nur yüzlü, böyle cellât kılıklı herifler gibi değil, dua ederdi hayvanın gözlerini bağlardı, okşayarak, hayvanı okşayarak, yatıştırarak, dua ederek, yatırırdı gözyaşları içinde hayvanı keserdi. Yani budur. Yapacaksan budur, değişen en önemli şeylerden biri de o, çünkü kolay bir şey değil ki hayvanı kesmek. Ayrıca da kavram olarak kurban edilen şey gönül rızasıyla edilmez onun acısı var, o sana acı verecek, gerçi bu bir Pagan âdetidir, hiç bir dinle ilgisi yoktur, boşa yırtınmasınlar ne Müslümanlar ne Hıristiyanlar. Bizde de var kurban âdeti, her dinde vardır ama Pagan âdetidir. İnsan kurban ederlermiş eskiden, nedense o kan akıtma Allah’a bir şey, ki ben Allah’ın kan istediğini hiç sanmıyorum. İnsanların bir şeye karşı, bir şey feda etme isteğinden gelen durumdur. Ama Kuran’daki kurban âdeti bence et yiyemeyenlere et sağlamak amaçlı bir şey olabilir.”

“Ben çok iyi hatırlıyorum bizim yanımızdaki evde bir Müslüman aile vardı çok çocuklu bir aile, orası böyle bir kaç kattı, bütün aile oturuyorlardı. Bir adam gelirdi düzgün

“6-7 Eylül olaylarıdır ondan sonra da 1 Mayıs olaylarına kadar o kadar korkunç bir vahşet görmedik biz, 1 Mayıs olayları, o zaman artık büyüktüm yani, ama 6-7 Eylül

Röportaj Tennur Katgı (20) Gülşah Gelibolu(17) Tuğçe Arkman(17) Burçe Sevinç(17) Simge Çalışır(17) Nurdan Ataç(17) 1931 doğumlu Raif Bey, doğduğu yer olan Trabzon’un Of ilçesinden 1944 yılında İstanbul’a gelmiş. Kendisine meslek olarak seçtiği inşaat işinde hızla ilerleyip, müteahhitliğe başlamış. 50 yılı aşkın süredir İstanbul’un birçok semtinde binalar yapmış olan Raif Bey ile Şişli’nin geçmişi ve bugünü üzerine sohbetimizi gerçekleştirdik. Geldiğim seneler İstanbul’un çok kıt bir senesiydi Çok eskiden Doğudan gelmişiz, padişah zamanında. Bizi kalabalık aile olduğu için padişah Rumlarla ekalliyet olmasın diye Karadeniz illerinde taksim etti. Trabzon, Artvin, Tokat, Erzincan, Erzurum, Sinop, AnkaraHaymana. Bizi böyle şey etmişler ama birbirimizle irtibatımız vardır. Çoklarımızla irtibatımız vardır. Akraba olduğumuzu kanıtlayan tarihi bilgimiz vardır. Ben 1944 yılında İstanbul’a gelmişim Karadeniz’den. Meslek olarak inşaatı seçtim ve inşaat üzerinde bugüne kadar sürdürdük. Yaşlandık şimdi biraz istirahat ediyoruz. Ben 1944’de geldim. Yalnız geldim. 7 günde geldim, Of’tan buraya gemiyle 7 gün. O zaman tanıdıklar vardı oralarda kaldık. O zaman da gurbet derlerdi ya. İnsanlar doğu Karadeniz’den İstanbul’a gurbete gelirdi. Sonra işe girdik. Deniz üzerinde gemi işlerine girilirdi çalışılırdı. Ben denizi seçmedim de karada inşaat işini seçtim. İşte benim girdiğim firma Cerrahpaşa inşaatını, Beyazıt’ta edebiyat fakültesini, Harbiye’de radyo evini yapan firma. Oralarda çalıştım çok zaman. O zamanlarda zanaatta Karadenizli pek yoktu. Ekseriyetle İstanbul’da Ermeniler ve Rumlardı zanaatkar. Yahudilerden çok az vardı. Onlar daha ziyade esnaftı. Benim geldiğim seneler İstanbul’un çok kıt bir senesiydi. Alman harbi senesiydi. Alman harbi zaten 44’te bitti. Ama İstanbul’a dışarıdan gelenler ekmek bulamazdı. Ancak içeride ikamet edenler. Yürüyerek dut satarlardı Bir apartman Anadolu’da bir köy-

Korkmayın çocuklar

olaylarında çok küçüktüm, çok küçüktüm hatırlamıyorum doğrudan. Biz uyuyorduk. Gece annemim bizi yatağına aldığını biliyorum. Öyle uyandım, ben niye annemin yatağındaydım anlamadım, hem kardeşim hem ben. Annem de böyle bize sarılmış ‘Korkmayın çocuklar’ diyor. Neden, anlamadım ne olduğunu. ‘Korkma korkma,’ dedi, ‘Sarhoş olmuşlar kavga yapıyorlar sokakta, sarhoşlar geçiyor. Siz uyuyun,’ dedi. Uyuduk biz, benim bildiğim bu kadar, ama sabah uyandığımda bir taş atılmıştı pencereden içeri. Holde büyük bir taş duruyordu, camlar kırıktı, o zaman giriş kattaydı. Başka yerlerde epeyi bir tahribat vardı, ama bizim sokakta çok yoktu, çünkü Albay Amca engel olmuştu Halit’in babası. 6-7 Eylül Olayları öncesinde neler olduğunu bilecek yaşta değildim. Ama olayları biliyorum, sonuçları biliyorum, ertesi gününden itibaren olanları biliyorum. Bu ülkede çok sık rastlanan bir şey bu. Bir kışkırtsan, bir böyle şey atsan hemen herkes ayaklanır, hemen herkes talan moduna girer. Nedendir bilemiyorum belki genetik bir şeydir.”

Değişim kelimelerle başladı… “O gidiş, birden bire oluverdi. Yani bizim canımız ciğerimiz, eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız. Ben Rumların gidişini, Rumların birden bire yok oluşunu, yakından Burgaz’dan biliyorum. Çünkü Burgaz Rumların çoğunlukta olduğu bir adaydı. Hepsi de bir nedenden Atina’ya gitmek zorunda kaldılar. Kendi arzularıyla gitmediler. Kovuldular, onu en iyi Sula (Bozis) anlatır ve Bir Tutam Baharat’ta o işlendi.” “Yanımızdaki ev bir Rum eviydi. Onlar gidince o evi bir Müslüman aile aldı. Çok çocuklu bir aileydi. Evin sahibi o adam bütün o sokaktaki giden Rum’ların evlerini aldı, çok zengin oldu ve ben hayatımda ilk kez gâvur kelimesini o adamın eşinden duydum. Bunu da yazdım bir yazım var benim ‘Gâvur’ diye. Sokakta oynarken bazen biz çocuklar kavga ederdik. Kavga da çıkar tabii ama kavga eden çocukların anneleri hiç bir zaman ‘Sen benim oğluma niye vurdun bakiyim!’ demezdi. Herkes kendi çocuğunu azarlar, kendi çocuğuna sahip olurdu. Kom-

şu komşuya hiç bir zaman birbirlerine girişmezlerdi. ‘Senin oğlun, senin kızın, benim çocuğum böyle yapıyor!’ Öyle bir şey yoktu. “O aile, mahalleye geldikten sonraki o günlerde bizi ilgilendiren tek şey çok çocuklu bir ailenin gelmiş olmasıydı ve çocuklarıyla biz arkadaştık. 8 çocuktular yani öyle ki kalabalık bir çocuk ordusu geldi ve bizim için güzel bir şeydi. Biz eğleniyoruz. Ama bir kavga esnasında oğlanlardan birinin annesi sokağa çıktı, avaz avaz bağırdı, bizi kovaladı, taş attı! ‘Seni gidi gâvur dölü seni, Ermeni dölü, Ermeni gâvuru kurutamadık ulan kökünüzü!’ dedi. “İlk o kelimeyi orda duydum. Çok şaşırdım. Sonra anneme sordum, geçiştirdi ‘Aman boş ver. Küfür etmiş,’ dedi. “Gâvur ne demek dedim, ‘Küfür, küfür etmiş, pis kelime o, kullanma,’ dedi. Dedeme sordum, dedem de bana dedi ki; ‘Gâvur aslında kâfir demek, dinsiz demek. Sen dinsiz misin? Senin dinin var! Üstüne alınma sana göre değil o laf.’ Kapandı gitti, yıllar sonra öğrendim ne olduğunu…”

“İstanbul benim gözümün önünde bir sinema şeridi gibidir” dür. Şimdi yaptığım oturduğum bina 30 hane, Nişantaşı’nda yaptım bir bina 40 hane. Düşünebiliyor musunuz orada bizim komşumuz ölüyor bizim haberimiz olmuyor. Çünkü aileler ayrı ayrı yerlerden gelmişler ama apartman içinde komşuluk bir köy gibi irtibat kuramamışlar. Herkes kendi halinde. Sabah işine gider akşam işinden gelir. Sokaktan çıkarken kapının önünde bir merhaba dersiniz o kadar. Onun nesi var nesi yok bilemezsin. Onun için İstanbul’da bu şey var. Ama Anadolu böyle değildir. Anadolu bir kazanın diyebilirim ki %70’i birbirini tanır. Ben Mecidiyeköy’e geldiğim zaman insanları tanıyordum. Bu insanlarla daha çok yakındım. Bir yere gitsek rastlasak bir akrabamı görmüş gibiydim. Şimdi burası kozmopolit bir yer oldu. Şimdi görüyorsunuz burada böyle kalabalık Beyoğlu’nda olmazdı. İstanbul çok büyük bir kalabalık bir nüfusa sahip oldu. Şimdi ben 44’te İstanbul’a geldim. 44’ten beri Mecidiyeköy’ü biliyorum. Çünkü biz stadı yaptık. O da 47’de yapıldı. 44’te İstanbul’a geldim 47’de stadı yaptık. Çevre gecekonduydu, dutluk idi burası. Burada, mübadele zamanı derler, bu Rumlar Anadolu’daki Rumlar Yunanistan’a gittiler, Yunanistan’daki Türkler buraya geldiler muhacir dediğimiz. O muhacirlerden vardı buraya. Anadolu’nun da bazı köylerinden buraya gelmişler. Burada gecekonduda oturuyorlar. Zerzevat bir şeyler. Ekseriyetle Arnavut çok vardı burada. Böyle bahçe vardı. O zamanlarda manav dükkanları yoktu da hayvanların sırtında sebze satardılar mahalle mahalle dolaşıp. Burası dutluk idi. Dut zamanında dutları satardılar. Onları da, şeyler gelirdi bu Anadolu’dan ne derler, Malatya’nın Arapgirliler vardı böyle şapkalı gelirlerdi buraya, tezgahları var idi. Sererlerdi tezgahları dutları iki kişi sırtlarında Sirkeci’ye kadar giderlerdi. Yürüyerek dut satarlardı. Eminönü, Beyoğlu, Taksim... Şimdiki İstanbul taşradan gelmiştir Bizim zamanımızda Mecidiyeköy’de 5 tane taksi dolmuş vardı. Buradan Taksim 25 kuruş idi, Eminönü 75 kuruş idi dolmuşla. Bir taksi özel tutsak taksime 125-150 kuruş verirdik. O zamanlarda yaşam şey idi. Yalnız şey vardı İstanbul’da bu otobüs yoktu. Tramvay var idi. Tramvayın da güzergahı vardı. Her yerde yok-

tu. Cevahir iş merkezinin orası garaj idi. Oraya gelirdiler. Sonradan orasını tramvaydan sonra otobüs garajı yaptı belediye. Düşünün ki Eminönü’ndeki adam Mecidiyeköy’e gelmek için o garaja gelirdi, son durak o da. Orada inerdiler, Mecidiyeköy’e kadar yürürdüler. Mecidiyeköy’den bu yana bir şey yok idi, Levent, Gültepe, Çeliktepe, 4. Levent, 1. Levent, Etiler, Ulus bir şey yoktu. Biz oraya şey zamanlarda kışın ava giderdik, bıldırcın avına. Düşünür müsün orası İstanbul’un uzak semti sayılırdı. Nüfus böyle çoğalınca İstanbul genişledi. Taşradan İstanbul’a 50’den sonra nüfus gelmeye başladı. 60’dan sonra daha çok geldi. 60’dan sonra da gelmek şöyle oldu. O zaman konut meselesinde kat mülkiyet kanunu çıktı. 60 ihtilalinden sonra. O zaman siz daire alamazdınız çünkü tapusu yoktu, tek bir tapu vardı. Kat ittifaklı bina yoktu, kanun çıkardılar. Sonradan işte 60’dan sonra başladık biz. Böyle daire bina yapıp satmaya kat kat. Herkes geliyor beğendiği binayı alıyor, o dairenin de tapusunu alıyor. O zaman bir tek arsa vardı, arsa tapusu vardı. Adam nasıl satacak, satamaz ki, satacak hisseli satacak o da sakıncalı. 60’dan sonra o kat mülkiyet kanunu İstanbul’u daha çok genişletti. Bina yapımını kolaylaştırdı. O zaman adam emekli olduğu zaman bir daire alabiliyordu ben biliyorum. Öğretmenlere daire verdim çok, subaylara daire verdim. Şimdiki İstanbul taşradan gelmiştir. Şimdi İstanbul’da İstanbulluyu ara ki bulamazsın. İstanbul’da İstanbullu bir benim zamanında vardı. Benim ev sahibim İstanbullu idi. Kocası da deniz albayı idi. Göçmen var, Anadolu’dan gelen var. Her taraftan gelen var. Ama tabii İstanbullu yani hep gelsin ben gelmesin demiyorum. Ben de Karadeniz’den geldim. Ama eğer İstanbul’a geldiysen bir İstanbullu gibi yaşayalım. İstanbul’un havasını bozmak, ha burada da biz şimdi diyoruz ama o zaman olmadı. En büyük hatayı hükümetler yaptı. Hükümetler ilerisini göremedi. Bugün Avrupa ne yaptı biliyor musunuz? Düşünün ki Anadolu’da bir kaza, vilayet demiyorum, il demiyorum. O kazada oraya bir fabrika kurmuş oradaki halkın nüfusu uzak değil. O köylüler o fabrikada çalışıyorlar. Orada kazanıyorlar. Şimdi bizim İstanbul, Ankara, İzmir böyle 3-5 tane vilayette sanayi orada, işyeri orada. Anadolu’dan gelen adam kırsal yer01 15

de bir şey olmaz. Ben Erzurum’u gezdim, köyler boşalmış. Köylerinde de bir şey olmaz. Gelmişler İstanbul’da çalışmışlar yani. E yani şimdi geldiğin parayı kazanıp da gidip oraya mı harcayacak onu? O da istiyor ki başımı sokacak bir yer olsaydı.

limler otururdu. Gayrimüslimler Şişli’de Kurtuluş tarafında çok var idi. Nişantaşı’nda var idi Yahudiler. Bir zamanlar da Cihangir güzel bir yer idi, İstanbul’un semtlerinden. Sonradan Cihangir de bozuldu. Şimdi insanlar Şişli’yi, Harbiye’yi, Nişantaşı’nı bıraktı. Nereye gidiyor? Ulus, Etiler, Bebek boğazdan yukarı doğru gidiyor. Daha açık yerlere, daha modern mimarisi olan yerlere gidiyor. Esas kültür bundan 50 sene evvel idi

Raif KAPICIOĞLU / Müteahhit

Burası İstanbul değildi İstanbul neresiydi biliyor musunuz? Şişli Camisi’nden surların içi. Burası İstanbul değildi. Burası köydü, Mecidiye Köyü. Bir otel vardı Ortaklar Caddesi’nde sağ tarafta. Ben de Ortaklar Caddesinde oturuyorum. Sene 1956’ydı ya da 1957’ydi. Arnavut bir dayı vardı. Kahveye otururduk. O zamanlarda insanların topluluk yeri kahveydi. O da kahveye otururdu. Biz biliyorduk inşaatçı olduğumuz için. 1000 metrekare yere 1000 lira istedi benden. Bak düşünüyor musun? Amca ben burayı ne yapayım, burası köy. Burayı alsam ben ne yapayım? Benim de köyüm var. Sahile yakındır. Denize yakındır. Burası köy burayı alsam ne yapacağım? Hiç kıymet vermedim sonradan öyle oldu ki Mecidiyeköy, Gayrettepe, Levent, Etiler, İstanbul’un en lüks yeri oldu. Boğazdaki yerlere kimse itibar etmiyordu, almıyorduk. Şişli’de zenginler otururdu. Şişli deyince bu Halaskargazi Caddesi, burası Büyükdere Caddesi’dir oradan Taksim’e kadar her iki tarafı apartman idi. İşyeri, büro yoktu. Zenginler ve gayrimüs-

O ‘60 ihtilali yapılacak ihtilal değildi. ‘80 İhtilali biraz halk tarafından da benimsendi çünkü o zaman sağ sol çatışması vardı. Mecidiyeköy’de terör olmaz olur mu ya? Şimdi benim yazıhanem oradaydı, Akbank’ın üstündeydi. Camiye giderken hemen pasajın altında beş kişiyi vurmuşlar. Adamları bir kamyona çuval atar gibi attılar, sonra götürdüler morga. O zamanlarda bu sağ sol çatışması çok büyük bir şeydi. Milletin acaba sabahtan giden akşam evine dönecek mi diye korkusu vardı. Birtakım insanlar gelirdi, işte o zaman benim bu yazıhane vardı. İşte gelirdi bizden haraç istemeye, yok biz onu yapıyoruz bunu yapıyoruz sağcılara karşı, solculara karşı. Sen de kendini belli edemiyorsun ki, ben sağım solum diyemiyorsun ki. Öyle bir durum vardı ama bir daha Türkiye öyle bir durum görmesin. İstanbul benim gözümün önünde bir sinema şeridi gibidir. O günden bugüne şöyle görüyorum: Bugün İstanbul dünyanın kültür merkezi bir şehridir ama bence esas kültür bundan 50 sene evvel idi. İnsanlar insan idi. Kültürlüydü, saygılıydı. Şimdi size bir şey söyleyeyim. O zaman İstanbul hakiki bir İstanbul’du. Kültür merkeziydi. Siz Beyoğlu’nda eğer bir sinemaya, tiyatroya gitmek isterseniz en iyi elbiselerinizi giyip gidecektiniz. Öyle kot pantolon, yırtık ceketle veyahut da ceketsiz sizi sinemaya sokmazdılar, tiyatroya sokmazdılar. Şimdi o sizin gittiğiniz zaman bir baktığınız zaman bütün parlamento içerisinde o kıyafette adam zor bulursunuz, herkes temiz giyinmiş sessiz film seyreder. Gidersiniz bir pastaneye herkes kendi halinde sessiz saygılı kimse kimseyi rahatsız etmez. Ben şimdi o hayali gözümden geçirdiğim zaman İstanbul’a bakıyorum zannediyorum, başka İstanbul’da yaşıyorum.


Sokağımdan Tarih Yazıyorum Projesi

Gönüllüleri Aslı Görkem Atan Merve Akdeniz Gizem Ünlü Kübra Bayır Pınar Eriç Öznur Toptaş Gökhan Duran Şevket Yılmaz Kader Kaya Kerem Arslan Tennur Katgı Gülşah Gelibolu Tuğçe Arkman Burçe Sevinç Simge Çalışır Nurdan Ataç

Deniz Müftüoğlu Gökhan Uluışık Gamze Acar Elçin Taştan Yuşa Çetinkaya Furkan Üstündağ Gülbahar Öğtemli Dicle Koylan Begüm Anıl Mebrure İpek Yüksel Alara Kan Elif Aktürk Çağatay Derin Tugay Erdoğan

Metehan Akkaya Erkin Ergüney İremnur Can Nurgül Usta Sezen Engiz Burak Karaaslan Eda Çınar Sare Tanrıverdi Cansu Doğuyıldız Mertcan Uzun Enes Demir Berivan Bila Aynur Demir Murat Ekinay Vildan Doğangönül Kübra Hasanoğlu Esma Aydın

Sanem Aktaş Şeyma Şahin Selin Irmak Kaçmaz Uğurcan Ata Kübra Gümüş Turgut Bekil Alara Görpe Sinan Özücer Ayşe Rabia Öğretmen Şeyma Arslan Turaç Öksüz Tugay Doğan Gülşah Özgener Kübra Çetinkaya

Sezen Engiz Ali İhsan Gülşener Burak Karaaslan Eda Çınar Erhan Uzuner Özge Temizel Sare Tanrıverdi Sayat Dağlıyan Göktuğ Külahlı Seda Özer Tuğba Özbek Saniye Mutlu Dilara Güç Safiye Altınkum


Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.