STY - Sarıyer Gazetesi

Page 1

Genç Hayat Vakfı’nın sözlü tarih projesi...

Sokağımdan Tarih Yazıyorum Sarıyer Gazetesi Sayı: 10 • “Gelir mesela, biz deniz kenarına indiğimiz zaman bir ağla dört tane üç tane uskumru…yani bildiğin gibi değil.” »4 • “Dereden beygirlerle, at arabasıyla geçerdik” »4

• “Yahya Kemal ve arkadaşları da en çok Çınaraltı’nda otururlardı.” »5 • “Bir ayağım İstinye, bir ayağım Yeniköy” »6

• “Eskiden Rumeli Feneri’ne Giremezdiniz... Yasaktı” »6

Son Durak Sarıyer

• “İskele gitti, Yenimahalle bitti” »7

• Sarıyer adı nereden geliyor? »7 • “Büyükdere eskiden Rum muhitiydi” »10

• “Köyümüz yeşillik, herkes beğeniyor” »11 • “Yaşar Kaptan, ‘bu mahallede Rumlar

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla ve Habertürk’ün ana sponsorluğunda gerçekleşen Genç Hayat Vakfı’nın “Sokağımdan Tarih Yazıyorum” adlı sözlü tarih projesi, İstanbul’un on ilçesindeki otuz ortaöğretim kurumunda eğitim gören bin lise öğrencisini kapsamaktadır. Proje bu öğrencilerin kendi kimliklerini, aidiyetlerini ve farklılıklarını İstanbul, İstanbul’un bir kent olarak dönüşümleri, mahalleler ve semtler, İstanbul’da gündelik hayat ve yaşayanların hikayeleri üzerinden anlamaları; İstanbul’un dünya ve Avrupa kültür ve tarihi ile bağlantılarını beraber araştırmaları ve keşfetmeleri için hazırlanmış bir sözlü tarih ve kent kültürü/ tarihi projesidir.

Tarih denilen olgunun sadece savaşlardan ve antlaşmalardan ibaret olmadığına, bunun yanında kişisel tanıklıkların da var olduğuna inanan Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesi, İstanbul’daki son 50 yıllık değişim ve dönüşümü sıradan insanların yaşamöyküleri üzerinden anlamak için lise ve üniversite öğrencileriyle beraber saha çalışmaları gerçekleştirmiştirler. Öncelikle, proje kapsamında liseli öğrencilere rehberlik edecek olan üniversite öğrencileri Tarih Vakfı tarafından hazırlanan ve uygulanan sözlü tarih/yerel tarih konulu eğitimlere katılmış; eğitimin ardından ise liseli öğrencilerle birlikte önce sözlü tarih atölyeleri ve daha sonra da saha çalışmalarını gerçekleştirmiştirler.

Elinizde tuttuğunuz bu gazete, Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesinin bir ürünüdür ve projenin son çalışma ilçesi olan Sarıyer’de gerçekleştirilen çalışmalardan meydana gelmiştir. Gazeteyi hayata geçiren kişiler ise, İstanbul’daki çeşitli üniversitelerde okuyan üniversite öğrencileri ve Sarıyer’deki Vehbi Koç Vakfı Lisesi, İstinye Lisesi, Uskumruköy Ali Akkanat Lisesi ve Emirgan Özdemir Sabancı Lisesi öğrencileridir. Gazetede okuyacağınız yaşamöyküleri, öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu röportajlardan yine kendilerinin hazırladıkları şekilde birer kesit olarak sunulmuştur.

gazetelerinin ardından proje çalışmalarının büyük bölümü bitmiş olacaktır. Çıktıların ve proje sürecinin derlendiği Sokağımdan Tarih Yazıyorum proje kitabı ise yayına hazırlanmaktadır. Projeyle ilgili detaylı bilgi almak için Genç Hayat Vakfı’nın internet sitesini ve projenin web sitesini ziyaret edebilirsiniz. Genç Hayat Vakfı adına, projede emeği geçen herkese teşekkür ederiz; başka gençlik projelerinde görüşmek üzere, Uğur Elhan & Pınar Eriç

Tamamlanan Beyoğlu, Fatih, Eyüp, Kağıthane, Şişli, Maltepe, Üsküdar, Tuzla, Beykoz ve Sarıyer

oturmuyor’ diye bağırıyordu” »12

• “Bütün İstinye birbirini tanırdı” »13

İletişim ugur.elhan@genchayat.org pinar@genchayat.org

• “Emirgan’ın nüfusu en

İnternet Adresi www.sokagimdantarihyaziyorum.org

fazla 200 insandı” »14

www.genchayat.org


Sarıyer

Hayata Dair Bir Keşif: HAY HAY projesi sivil toplum ve sosyal sorumluluk bilincinin geliştiği toplumsal bir dönüşüm sağlamayı hedefliyor...

Gençler için yeni bir şeyler söylemek lazım… Türkiye’de 11-18 yaş aralığında yaklaşık 14 milyon genç vardır. Bu gençlerin 6,5 milyonu Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda eğitim görmektedir. Bu rakamlar Avrupa’da ortalama bir ülkenin nüfusu kadardır. Genç nüfusumuz bizim en önemli ve işlenmesi gereken değerimizdir. Ancak günümüzde artık “Gençler için yeni bir şeyler söylemek gerekmektedir.” Bugünün küçüğü, yarının büyüğü denilen genç bugününü de yaşamayı hak etmektedir. Vakıf kuruluş gerekçelerimizde, vizyon ve misyonumuzda ve gerçekleştirdiğimiz tüm projelerde görüleceği gibi gençleri şimdi ve burada hayata katmak için çalışıyoruz. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. Toplumların en önemli değeri olan insan kaynağının ergenlik gibi bir döneminde desteklenmesi, bireyin hayatı boyunca sürecek olumlu sonuçlar yaratacaktır. Genç Hayat Vakfı olarak amacımız; etkileri doğrudan topluma da yansıyacak bu olumlu sonuçların alınması için çalışmaktır. Gençlerin tehlikelere karşı korunmasının yanı sıra kişisel olarak kendilerini tanımalarına, potansiyellerinin ortaya çıkmasına ve önlerinin açılmasına imkân vermek gerekmektedir. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. İnsana yapılan yatırımın toplumları geliştirip yücelttiğine inanmaktayız. Vakfımız gençlerle yapılacak tüm eğitim çalışmalarının belirlenen hedefler doğrultusunda gerçekleşmesi için kurulmuştur. Kendini tanıyıp becerilerinin farkında olan gençliğin kendi sorumluluklarını taşıması kolaylaşmaktadır. Kendini tanıyan gencin “ötekini” algılayışı da değişmektedir. Farklılıklardan sinerji elde etmek kolaylaşmakta, gençler sosyal hayatta ihtiyaçları olan pratik deneyimler edinmektedirler. Gençlerle temas halinde olan ve onların yetiştirilmesinde rol oynayan ebeveyn, öğretmen, polis, yargı birimleri gibi kişi ve kurumlar eğitim çalışmaları ile desteklenmektedir. Gençlerle ilgili devlette ve tüm toplumda farkındalık yaratma çalışmalarına devam edilecektir. Vizyonumuz Türkiye’de 11–18 yaş grubundaki gençlerin, özgüvenli, eleştirel düşünme ve farklılıklarla bir arada yaşama becerisine sahip, insan haklarına saygılı bireyler olarak yetişmeleri sonucu demokrasi ve insan haklarının yerleştiği, farklılıklarından sinerji yaratabiilen, iletişim kültürünün hakim olduğu bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek. Misyonumuz Ruhsal ve fiziksel değişimlerin en yoğun yaşandığı 11–18 yaş arası dönemde gençlerin: •Kendini tanımada •Ötekini tanımada •Farklılıklarla bir arada yaşamada •Potansiyelini açığa çıkarmada

Hizmet, Aktivite, Yardımlaşma (HAY) Projesi, bundan bir sene önce sivil toplum ve sosyal sorumluluk bilincinin geliştiği toplumsal bir dönüşüm sağlamak için yola çıktı. Yola çıkarken amacımız öğrencilerin, kendilerini ve çevrelerini tanıma konusunda farkındalık kazanmaları, temel iletişim becerilerini edinmeleri ve geliştirmeleri yanında, bireysel ve sosyal sorumluluk bilincinin ve davranışının gelişmesi idi. Çevresindeki bir ihtiyacı görüp fark eden, kendi sosyal statüsü ne olursa olsun, çok fakir veya gelişmemiş bir bölgede de olsa, henüz yetişkin olmayan bireylerin, ekip halinde ya da bireysel olarak, ihtiyacı yerine getirme çabası bizim için çok önemliydi. Bu sebeple ülkemizde yardımların genelde devletten ve çeşitli kurum, kuruluşlardan beklendiği bir ortamda, her bireyin öncelikle kendine, sonra ailesine, okuluna ve çevresine yardım edebilmesinin yolunu göstermek projenin amacını oluşturdu. Projenin ilerleyen aşamalarında ise yardım edenin, yardım alandan daha çok kazanımları olduğunu gençler bizzat yaşayarak gördüler. Projenin, gençlerin vizyonlarını henüz okul çağlarında geliştirmek, onların toplum liderleri olarak yetişmelerine destek vermek, bu gençlerin öncelikle kendi hayatlarını olumlu yönde değiştirmelerine, yetişkin olduktan ve meslek seçimlerinden sonra da toplumun dokundukları diğer katmanlarına, hem örnek hem de yol gösterici olmalarına yol açmasını istedik. Bu doğrultuda, HAY Projesi kapsamındaki öğrenciler 2009–2010 Eğitim-Öğretim Yılı’nın birinci dönemi kendilerini ve çevrelerini tanıma konusunda farkındalık kazanmaları ve temel iletişim becerilerini edinmeleri konusunda eğitim aldılar. İkinci dönem ise sosyal sorumluluk, gönüllülük, yardımlaşma ve proje yazma konularında eğitim alan öğrenciler kendi projelerini geliştirdiler ve yazdılar.

Çeşitli programlar ve aktiviteler geliştirmek, farkındalık ve bilinç oluşturmak, bu dönüşümün devamlılığını sağlamak için politikalar üretilmesine bir sivil toplum kuruluşu olarak destek vermektir.

Yılsonunda ise, HAY öğrencilerinin hayata geçirdikleri projeler, Hizmet, Aktivite, Yardımlaşma (HAY) projemizin en güzel çıktıları oldu. İstanbul’un 5 farklı ilçesinde (Sarıyer, Beyoğlu, Fatih, Sultangazi, Esenler) 9 okulda, 1170 öğrenci, 31 öğretmen, 4 proje danışmanı ve gönüllü üniversite öğrencileriyle birlikte yürüttüğümüz projemiz her okulun ürettiği farklı sosyal sorumluluk projelerinin uygulamasıyla 2009–2010 Eğitim-Öğretim yılının kapanışını yaptı.

Gençlerle beraber, gençler için, Genç Hayat Vakfı.

Okullar ve projeleri:

•Ailesine, cemiyete, ülkesine karşı sorumluluklarının farkındalığını kazanmada •İnsan hakları ve demokrasinin içsel- leşmesinde •İletişim ve empati kültürünün yerleşmesinde

1. Aksoy İlköğretim Okulu, Esenler İmtiyaz Sahibi: Genç Hayat Vakfı adına Adil Candan Günek Yayın Yönetmeni: Uğur Gülderer Sorumlu Müdür: Uğur Elhan Grafik Tasarım: Eray Sayraç, Mehmet Güzel Yönetim Yeri: Genç Hayat Vakfı Koru Mah. Boğaziçi Cad. Demircan Apt. No. 19/15-16 İstinye - İstanbul Tel. 0212 277 53 23 Faks. 0212 323 42 89 Basıldığı Yer: Ciner Matbaası Matbaacının Adı: Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. Tepeören Köyü, Kurugöl Mevkii, Akfırat - Tuzla Tel. 0216 581 82 00

Aksoy İlköğretim Okulu’nda bulunan 600 HAY öğrencisi okullarında 6 farklı proje 01 2

yürüttüler. Projelerden biri “Temizlik Konulu Akran Eğitimi Projesi” oldu. Projede HAY öğrencileri, projeyle ilgili duyuruların ve tanıtımın yapılması, okul idaresi ile iletişimin sağlanması, proje posterinin hazırlanması, temizlik konusunda akran eğitimini gerçekleştirecek öğrencilerle temizlik bilgilendirme seminerinin yapılması, çok amaçlı salonun ayarlanması ve düzenlenmesi, akran eğitiminin yapılacağı birinci kademe sınıflarının nasıl bir düzenle çok amaçlı salona alınacağının belirlenmesi, eğitimlerin birinci kademe öğrencilerine verilmesi, verilen eğitimlerin çıktılarının değerlendirilmesi ayaklarını büyük bir titizlikle takip ettiler. Proje sonunda okuldaki öğrencilerin çoğu temizlik konusunda bilgilenmiş, eğitimi veren öğrenciler sunum yapma becerilerini geliştirmiş, birinci ve ikinci kademe öğrencileri kaynaşmış, yapacakları bir işin tanıtımının nasıl yapılması gerektiğini öğrenmiş ve okullarının daha temiz bir yer olabilmesi için uzun vadeli bir yatırım yapmış oldular. Diğer projeleri “Çok Amaçlı Salonu Yenileme Projesi” oldu. Bu projede HAY öğrencileri değişik görevlerde rol aldılar. Proje posterinin hazırlanması, projeyle ilgili duyuruların ve tanıtımın yapılması, okul idaresi ile iletişimin sağlanması, çok amaçlı salondaki eksikliklerin tespit edilmesi, alınması veya yenilenmesi gereken malzemelerin listesinin çıkartılması, yenilemeye maddi destek sağlayabilecek kurum veya kişilerin tespit edilmesi ve iletişime geçilmesi, yenilemeyi yapacak iş gücünün tespit edilmesi, yenilemenin yapılması gibi proje ayakları öğrenciler tarafından gerçekleştirildi. Sonuç olarak bu projeyle çok amaçlı salon kötü görüntüsünden kurtulmuş oldu, oyunlarını ve yaptıklarını daha iyi ve rahat bir şekilde sergileyebildiler, salon daha fazla sınıfın bir arada etkinlik yapabileceği hale geldi, öğrencilerin de okulda böyle önemli şeyleri değiştirebileceğini göstermiş oldular. Başka bir HAY grubu ise “Elazığ’a Yardım Projesi”ni hayata geçirdiler. Elazığ’da 8 Mart 2010’da meydana gelen deprem sonrası HAY öğrencileri o bölgeye yardım etmek için proje geliştirdiler. Herkes projenin oluşturulmasında ve hayata geçirilmesinde rol aldı. Proje posterinin hazırlanması, projeyle ilgili duyuruların ve tanıtımın yapılması, okul idaresi ile iletişimin sağlanması, kırtasiye malzemelerinin toplanması, giyeceklerin toplanması, toplanılan giyeceklerin temizlenmesi ve kullanıma hazır hale getirilmesi, kullanıma hazır durumdaki giysilerin katlanması, toplanılan yardımların yerine ulaşması için gerekli kurumlarla iletişim ve işbirliğinin sağlanması, yardım gönderilecek yerin tespit edilmesi, toplanılan yardım malzemelerinin yerine ulaştırılması görevleri arasında yer aldı. Proje sonunda, Elazığ’da zarar gören insanlar az da olsa bir yardım almış oldular, HAY öğrencileri yardımlaşmanın önemini görmüş oldular, önemli bir işi başardıkları için kendilerine olan güvenleri arttı, ortak hareket etmenin önemini kavramış oldular ve yapacakları bir işin tanıtımının nasıl yapılması gerektiğini öğrenmiş oldular. “HAY’da Neler Oluyor?” isimli diğer bir projeyle ise HAY öğrencileri HAY sınıflarını izlediler ve değerlendirdiler. Bu projede yer alan öğrenciler HAY sınıflarındaki sorumlu öğrencilerle irtibatta oldular, bu sınıfların çalışmalarını yakından takip etme ve değerlendirme fırsatı buldular ve sonuç olarak bu çalışmalarla ilgili olarak okulun çeşitli yerlerinde panolar hazırladılar. Proje sonunda, HAY sınıflarının ve projelerinin tanıtımları tüm okula yapılmış oldu, diğer HAY sınıfları takibiyle çalışmalarının daha verimli geçmesini sağlamış oldular. Okullarındaki kütüphanenin yetersizliğini fark eden başka bir grup HAY öğrencisi ise “Kütüphane Projesi”ni geliştirerek hayata geçirdiler. Projenin amacı kütüphane-

lerini zenginleştirmenin yanında daha fazla kitaba ve bilgiye ulaşma şansına sahip olmaları oldu. Projenin hazırlanmasında HAY öğrencileri değişik görevlerde yer aldılar. Projeyle ilgili duyuruların ve tanıtımın yapılması, okul idaresi ile iletişimin sağlanması, proje posterinin hazırlanması, kütüphanenin eksikliklerinin belirlenmesi, eksikliklerin temin edilebilmesi için ilgili kurum veya kişilerin tespit edilmesi, eksikliklerin temin edilebilmesi için ilgili kurum veya kişilerle irtibata geçilmesi, toplanan yardımların düzenli bir şekilde kütüphaneye yerleştirilmesi yer aldıkları bazı görevler arasındaydı. Son olarak “Okulun Arka Bahçesini Güzelleştirme” projesiyle HAY öğrencileri okullarını daha yaşanır bir yer haline getirmeyi hedeflediler. Bu projede yer alan HAY öğrencileri, okulun arka bahçesinin fotoğraflarının çekilmesi, ilgili HAY proje öğrencilerinin arka bahçenin ve duvarın yenilenmesi ile ilgili beyin fırtınası yapması ve sonuçların raporlanması, proje uygulaması için İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Peyzaj ve Mimarlık Bölümleri ile iletişime geçmek, okulun arka bahçesinin duvarının, arkadaşlarının veya yabancı kişilerin izinsiz giriş çıkışına engel olabilecek hale getirilmesi, arka bahçenin çöp yığını haline gelmesini engellemek için düzenleme yapılması ve okulun diğer öğrencilerinin bu konu ile ilgili bilgilendirilmesi, temizlik akran eğitimi projesini yürüten HAY sınıfları ile ortak çalışmalar yapılması ve çeşitli üniversitelerden gelen gönüllü öğrenci ağabey ve ablalarla proje aşamalarının oluşturulması gibi görevlerde yer aldılar. İTÜ’nün Peyzaj ve Mimarlık bölümüyle yürütülen ortak çalışma henüz sonlanmadığından projenin tahmini çıktıları mevcuttur. 2. Bala Hatun İlköğretim Okulu, Sarıyer

“Küçük Büyük El Ele Buluşalım Darülaceze’de” diyerek çıktılar yola Bala Hatun İlköğretim Okulu HAY öğrencileri. Onların isteği Darülaceze’de yaşayan yaşlılara bir nebze de olsa bir umut ışığı olmak, küçücük elleriyle ellerini birleştirmekti. Bu istekleri doğrultusunda projelerini oluştururlarken amaçları, aralarındaki kuşak farkına rağmen orda ki yaşamları daha yakından tanımak, nesiller arası iletişimi güçlendirmek ve yaşantılardan ders çıkarmak olarak belirlediler. Projenin uygulama aşamasında HAY öğrencileri, Darülaceze yetkilileriyle irtibata geçilmesi, ziyaret için gerekli izinlerin alınması, orada yapacakları etkinliklerin belirlenmesi ve hazırlanması, giderken götürecekleri hediyelere karar verilmesi, proje posterlerinin hazırlanması gibi konularda görev dağılımı yaparak projenin kusursuz işlemesini sağladılar. Proje sonunda hem ziyaret ettikleri yaşlıların yüzlerindeki sevinci görmenin hem de kendi adlarına kendilerine kattıkları değerlerin farkına varmanın mutluluğunu yaşadılar. Yaşlılarla onlarla yaşantısal deneyimlerini paylaşırlarken onlar da yaşlıların yalnızlıklarını paylaştılar. 3. Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi, Fatih


Sarıyer

Çapa Anadolu Öğretmen Lisesi HAY öğrencileri “Aydınlık Paylaşımı” isimli projeleriyle Veysel Vardal Görme Engelliler Okulu’nda okuyan öğrencileri hedef kitle olarak seçtiler. Projelerini oluştururlarken adım adım ince eleyip sık dokuyarak ilerlediler çünkü hassas bir konu üzerinde çalıştıklarını biliyorlardı. Veysel Vardal Görme Engelliler Okulu’nda okuyan öğrencilerle şuan üniversite öğrencisi olan 2 görme engelli arkadaşlarını bir araya getirerek paylaşımlarda bulunmalarını sağladılar. Projede HAY öğrencileri, Veysel Vardal Görme Engelliler Okulu ile irtibatın sağlanması, görme engelli öğrencilerle HAY öğrencilerinin bir araya geleceği iki oturumun içeriğinin belirlenmesi ve hazırlanması, görme engelli arkadaşlarına sesli kitap okunması için kitap seçimi, proje posterlerinin hazırlanması, görme engelli üniversite öğrencisi iki kişiyle irtibata geçilmesi, okuldaki organizasyonun sağlanması ve oturumların yürütülmesinde görev alarak projeye verdikleri özeni gözler önüne serdiler. Proje sonunda Veysel Vardal öğrencileri, HAY öğrencisi ağabey ve ablalarına oturumların ve paylaşımların yine aynı bu şekilde tekrarlanmasını çok istediklerini belirttiler. Proje posterlerinde hazırladıkları yazı aslında her şeyi anlatıyordu: “Yardımlaşma kadar güzel, rengârenk bir poster hazırlamıştık ilk başta. Sonra göze hoş görünenin aslında herkese görünmediğini fark ettik. Onun yerine bunu hazırlamaya karar verdik. Bir baktık ki; paylaşmanın güzelliğini anlatmak böyle çok daha kolay. Biz parmakları ile göremeyenler, bunu yapabilenlerin siyahını paylaştık bu sayede. Şimdi sıra, büyük siyahlarla küçükleri buluşturmakta! Bu tam da biz grilere göre bir iş!”. Kendilerini “gri” olarak nitelendirip çıktıları bu yolda görme engelli arkadaşlarının ve kendilerinin dünyalarını biraz da olsa aydınlatmayı istediler ve başardılar. 4. Esenler Çok Programlı Lisesi, Esenler

sel Gençlik Şöleni” ismini koydukları projelerinin ilk amacı okullarına bir müzik odası kurulması ve beden eğitimi malzemelerinin zenginleştirilmesi oldu. Bu kapsamda öğrenciler şölen hazırlıklarına başladılar ve büyük görevler üstlendiler. Gönüllü olarak yürüttükleri projede öğrenciler, okul idaresinden proje ile ilgili gerekli izinlerin alınması, projenin kapsayacağı hedef kitlenin belirlenmesi, sınıflara görev dağılımlarının yapılması, posterlerin hazırlanması, duyuruların yapılması, konser etkinliği planlaması, konser dışında yapılacak etkinliklerin belirlenmesi, konser için kurulması planlanan platform için belediye ile irtibata geçilmesi, davetiyelerin dağıtımı, şenliğe katılarak stant açacak kurumların belirlenmesi ve irtibata geçilmesi, etkinlik esnasında fotoğraf ve video çekimi, biletlerin satılması, pilav ve içecek dağıtımı gibi görevleri büyük bir özveriyle üstlenerek şenlik gününün kusursuz geçmesini sağladılar. Bunun sonucu olarak okullarına yaptıkları kalıcı yeniliğin yanında öğrencilerin aidiyet duyguları güçlenirken, birlikte hareket etme becerileri arttı. Aynı zamanda okulun yeni olmasından dolayı okula ait geleneksel bir organizasyon başlatmış oldular ve okulun çevreden algılanan olumsuz imajını değiştirmek için büyük bir adım atmış oldular.

Güner Akın Lisesi HAY öğrencileri “Gazi ve Şehit Yakınları Ziyareti” isimli projeleriyle çevrelerinde bulunan 9 adet gazi ve şehit yakınını evlerinde ziyaret ettiler. Öğrenciler projenin amacı olarak yakın çevrelerinde fedakâr yaşam geçirmiş insanların hayatlarını yakından görmenin yanı sıra onlarla karşılıklı bir paylaşımda bulunarak çevreleriyle daha aktif bir bağ kurmak ve çevrelerinde yaşayan insanlara karşı daha duyarlı olabilmeyi belirlediler. Proje sonunda öğrenciler herhangi bir karşılık beklemeden yardımlaşmanın verdiği mutluluğun ve kuşaklar arası paylaşımın, yaşlılarla gençlerin kurdukları güzel iletişimin zevkine vardılar. Proje uygulama sırasında öğrenciler evleri ziyaret ederken birer menekşe ve fanus içinde birer balığı da gittikleri evlere götürmeyi ihmal etmediler.

Esenler Çok Programlı Lisesi’nde uygulanan diğer bir proje de “Farkındayız” adlı proje oldu. Proje 9V sınıfı tarafından öğrencilerin çevrelerinde bulunan engelli bireylere yönelik farkındalık yaratmak ve engelli bireylere karşı duyarlılık kazandırmak amacıyla oluşturuldu ve uygulandı. Projenin hedef kitlesi Esenler Çok Programlı Lisesi’ndeki tüm dokuzuncu sınıflardı (1100 kişi). Proje kapsamında bu öğrencilere engellilerle ilgili bir film izletildi. Filmin ardından yapılan analizler ve proje posterinin hedef kitlede yarattığı çıktılar öğrencilerin çevrelerinde var olan engelli bireylere karşı duyarlılık kazanmış olmaları, HAY grubu öğrencilerinin birlikte hareket edebilme duygularının pekiştirilmiş olması ve öğrencilerin okula aitlik duygularının artması şeklinde sıralanabilir.

Hasköy İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören 6. ve 8. sınıflardan oluşan HAY öğrencileri bir sene boyunca aldıkları eğitim sonunda “HAY’di Çocuklar Sinemaya!!!” isimli projelerini hayata geçirdiler. Projenin amaçları Hasköy İlköğretim Okulu öğrencilerinin sinema kültürüyle tanışması ve bu kültürü edinmeleri, okulun çok amaçlı salonunun aktif hale getirilmesi, proje sonunda elde edilen gelirle yardıma ihtiyacı olan öğrencilere destek olunması ve sosyal sorumluluk bilincini kazandırılması ve içselleştirilmesi oldu. Bu kapsamda HAY öğrencileri projeyle ilgili duyuruları ve tanıtımları yaptılar, proje posterini hazırladılar, sinema biletlerini tasarladılar, hazırladılar ve sattılar, elde edilen geliri okulun sosyal fonuna aktardılar, sinema gösteriminde kullanılacak filmleri tespit ettiler ve okul aile birliği ile iletişime geçerek sinema gösterimi sırasında patlamış mısır hazırlanmasını sağladılar. En sonunda ise okullarındaki 4. ve 5. sınıf öğrencilerine çok amaçlı salonlarında sekiz defa film gösterimi yaparak projelerini sonlandırdılar.

5. Güner Akın Lisesi, Beyoğlu

7. Hürriyet İlköğretim Okulu, Sarıyer Ferahevler’de bulunan Hürriyet İlköğretim Okulu düzenledikleri klasikleşmiş veli kermeslerinin dışına

Esenler Çok Programlı Lisesi’nde bulunan 160 HAY öğrencisi okullarında bir ilke imza atarak çok geniş kapsamlı bir proje ürettiler. “1. Gelenek-

Doğru İletişim Projesi

Genç Hayat Vakfı tarafından yürütülmekte olan Doğru İletişim Projesi (DİP), 11–18 yaş grubu ergenlerde ve onların ebeveynlerinde farklılıklarla bir arada yaşama kültürünün ve bilincinin gelişmesi ve onlara temel iletişim becerilerinin

6. Hasköy İlköğretim Okulu, Beyoğlu

kazandırılması amacıyla oluşturulmuştur. Ergen ve ebeveynlerde davranış değişimi elde edilmesiyle aileden başlayarak, toplumda sağlıklı ilişkilerin oluşturulması yönünde bir dinamik sağlanmaktadır. Proje uygulamalarıyla ergenlerin kendi-

lerini ve “öteki” diye nitelendirdiklerini tanıma ve “biz” olabilme konularında becerileri artırılırken; ebeveynlere de çocuklarını bu dönemde daha çok destekleyebilmeleri için bilgi ve beceri aktarımında bulunulmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı ile Genç Hayat Vakfı’nın yaptığı protokol doğrultusunda ilköğretim ve ortaöğretim kurumları ile belediyelerin gençlik, kültür ve toplum merkezleri, sosyal hizmetlerin ilgili bölümleri, ergenlerle ve ebeveynlerle çalışan sivil toplum kuruluşlarında uygulanan Doğru İletişim Projesi, bu senenin Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul’un 6 farklı ilçesinde bulunan 15 ilköğretim okulu ve lisede uygulandı. Projenin uygulandığı okullar ise şöyle oldu: Karagümrük İlköğretim Okulu (Fatih), Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi (Fatih), Kocamustafapaşa Lisesi (Fatih), Edirnekapı İlköğretim Okulu (Fatih), Hasköy İlköğretim Okulu (Beyoğlu), Abidin Gün İlköğretim Okulu (Üsküdar), Âşık Veysel İlköğretim Okulu (Kâğıthane), Şair Nigar İl01 3

çıkarak, Hürriyet İlköğretim Okulu HAY öğrencilerinin isteği ve çabaları doğrultusunda bu sefer bambaşka bir amaçla bir kermes düzenlediler. “HAY’di Hürriyet Hep Beraber Elele” diyip yola çıktıkları projelerinde, okullarında düzenledikleri kermesten elde edilen geliri okullarındaki anasınıfını geliştirmek için kullandılar. HAY öğrencileri, kermesin düzenlenmesinde, gerekli izinlerin alınmasında, kermeste kimlerin görev alacağının karar verilmesinde, proje posterlerinin hazırlanmasında, anasınıfının ihtiyaçlarının belirlenmesinde rol alarak projenin tüm ayaklarının belirlenmesinde ve uygulanmasında görev aldılar. Bu proje sonunda öğrenciler okullarında bir şeyleri kalıcı olarak değiştirebilmenin, kendi yaşam alanlarına yaptıkları katkıların ve en çok da küçük kardeşlerinin sevinçlerini paylaşmanın mutluluğunu yaşadılar. 8. Melahat Öztoprak İlköğretim Okulu, Sultangazi

Melahat Öztoprak HAY öğrencileri okullarında iki tane sosyal sorumluluk projesi yürüttüler. Bu projelerden biri “Okulumuzu Güzelleştirme Projesi” adı altında yer aldı. Bu projede öğrenciler öncelikle okullarının nelere ihtiyacı olduğunu belirleyerek yola çıktılar. Spor salonlarını güzelleştirmek için duvarlarını çeşitli grafik çalışmalarıyla süslediler. Belediyeyle iletişime geçerek arka bahçelerine fidan diktiler ve okullarına yeni banklar getirilmesini sağladılar. Çok amaçlı salonlarının daha aktif kullanılmasını sağlamak için bir tiyatro oyunu hazırlayıp okullarında bunu sergilediler. Proje sonunda okullarına bıraktıkları kalıcı farklarla büyük sevinç yaşadılar ve okullarını tüm öğrencilerin daha rahatça kullanabileceği bir alan haline getirmiş oldular.

köğretim Okulu (Sarıyer), Yavuz Türk İlköğretim Okulu (Üsküdar), Zübeyde Hanım İlköğretim Okulu (Sarıyer), Hacı Mehmet Şalgamcıoğlu İlköğretim Okulu (Sarıyer), Şehit Kubilay İlköğretim Okulu (Kâğıthane), Hacı Ethem Uktem İlköğretim Okulu (Kâğıthane), Turgut Akan İlköğretim Okulu (Sarıyer) ve Halkalı Mehmet Akif Ersoy Lisesi (Küçükçekmece). Uygulama kapsamında verilen seminerlerin ardından, ergenler ve ebeveynler

Diğer hayalleri ise, “Çeşitli Mesleklerin Tanıtımı” konulu proje ile gerçekleşti. Her hafta çeşitli mesleklerden uzman kişiler gelerek öğrencilere kendi meslekleri hakkında aktarımda bulundu. Halkla İlişkiler Uzmanları Damla Timurcioğlu ve Burcu Parlak, Tiyatro Oyuncusu Hakan Bilgin ve Bonomo Music’in bateristi Ferhat Zamanpur kendi ağızlarından kendi mesleklerini ve inceliklerini öğrencilere aktardılar. Bu kişilerin okulla bağlantısının sağlanması ve davet edilmesi, katılımcıların ve mesleklerin belirlenmesinde HAY öğrencileri görev aldılar. 9. Recaizade Ekrem İlköğretim Okulu, Sarıyer

Recaizade Ekrem İlköğretim Okulu HAY öğrencilerinin çıkış noktası çevrelerindeki temizlik problemi oldu ve “HAY’di Temiz Bir Okul İçin El Ele” isimli sosyal sorumluluk projelerini geliştirdiler. Proje kapsamında çocukların amacı kendilerine en yakın çevre olan okullarını temiz tutmak ve bütün okul öğrencilerine de bu bilinci yerleştirmek oldu. Okullarında düzenledikleri kampanyalarla bütün öğrencilerini okullarını temiz tutmaya yönlendirmeye ve bir çevre bilinci oluşturmaya çalıştılar. Bu bağlamda öncelikle belediyelerle irtibata geçerek okullarına plastik, cam, kâğıt gibi geri dönüşüm çöp kutularının gelmesini sağladılar, okullarında projelerini tanıttılar ve duyurdular, proje posterleri hazırladılar, kendi arkadaşlarına akran eğitimi yöntemiyle çevre bilinci oluşturmaya çalıştılar, her hafta en temiz sınıfı seçerek öğrencileri buna teşvik etmeyi amaçladılar. Proje sonunda hem kendilerinde hem de arkadaşlarında geleceğimizi korumak adına bir çevre bilincinin oluşmaya başladığını gözlemlemek onlar için çok umut verici oldu. Projenin sürekliliği için yeni dönemde de aynı uygulamaya devam edilmesine karar verdiler.

İletişim: simge@genchayat.org emel@genchayat.org

gruplar halinde eğitimler aldılar. Eğitimlerde empati kurma, etkin dinleme, ben dili-sen dili, çatışma çözme ve kendini ifade etme beceriler ile farklılıklarla bir arada yaşama konularında bilgilerini ve becerilerini geliştirdiler.

İletişim: simge@genchayat.org emel@genchayat.org


Sarıyer

Röportaj Deniz Müftüoğlu (22) Melike Birinci (16) Burcu Gözeci (17) Alev Aslan (17) Merve Fırat (16) Dursun Amcamız 1934, Rize, Yiğitler Köyü doğumlu. 1944’te burada ilkokulu bitirdikten sonra, 1948’de İstanbul’a, ağabeylerinin yanına gelir ve böylece başlamış olur hayatının İstanbullu kısmı. 1991’den beri Yeniköy’de emlakçılık yapıyor. Bizi ofisinde ağırladı, biz de neşeli bir sohbet eşliğinde Dursun Amca’dan onun İstanbul’unu dinledik.

“Gelir mesela, biz deniz kenarına indiğimiz zaman bir ağla dört tane üç tane uskumru…yani bildiğin gibi değil.” Aynı yıl yine İstanbul’da aynı işleri kovaladım. Kavun karpuz üzerine esnaflık yedi sekiz ay devam etti. Buradan dönüşümde askerlik çağı geldi ve askere gittim.1958’de askerliğimi bitirip memleketime döndüğüm zaman bir müddet sonra tekrar İstanbul’a geldim. İstanbul Yeniköy’de ikamet etmeye başladım. Burada yine aynı esnaflıkla bir meşguliyetim oldu. Bu 1964’e kadar devam etti. Rize’ye dönüşümde çay fabrikalarında sınav açıldı. Sağlık görevlisi olarak imtihanı kazandım. Sağlık görevlisi olarak on yedi yıl devam etti.” “Rize’den 1981’de son gelişim burada bir eve taşındığımız zaman bir iki ay boş kaldım, ama yakın bir yerde dükkan buldum, orayı bakkal dükkanı yaptım ve işim de çok güzeldi. Oğullarımla üç kişi çalışıyorduk, üç kişi bir dükkanı yapmakta zorlanıyordu. Oğullarımın işi ele almasıyla boş kaldım. Boş kalmak da zor geldi bir meşguliyet olarak ben bu işi olur yaparım düşündüm ve gerçekten de yaptığıma inanıyorum. Kimseyi rahatsız etmeden hizmet verdim buna da inanıyorum. Emlakçi işi de böyle olmuştur. Aklımda olmayan, ama şimdi iyi olduğuna inanıyorum.” O günün Yeniköyü

Dursun Ali Çalışkan / Emlakçı

İlk gelişim ağabeyimle beraber “Çocuktum… Ne zaman ki kendimi toparladım, kendi başıma iş yapmaya başladım. Kendi işimi kendim yaptım. Çilekçilik yaptık, 1949-1950 yıllarında yani böyle sergi halinde kavun karpuz sergileri açarak esnaflığa başladım ve bu aşağı yukarı 195354’e kadar devam etti. Kız arkadaşımla anlaştık, ailesiyle de anlaşıp evlenmeye karar verdik.1954’ün birinci ayın 25’inde düğünümüz oldu.

Röportaj Hatice Akpınar (25) Esin Etike (15) Elif Bengü Vayvaylı (15) Fatma Saral (15)

“Şu anda geldisiyle gittisi İstanbul’da yanılmıyorsam aşağı yukarı yirmi milyona tekabül eden bir nüfusu vardır. Altmış iki sene evvelki bir yaşam düzeniyle bugünkü kıyas edilemez. Yollarda mesela iki tane minibüs böyle yan yana geçemezdi buradan. 1956-57 dönemlerinde yani, Demokrat Parti’nin döneminde. İstanbul’da tabii ki bir büyük istimlak yapıldı. Mesela yukarı mahallede hamam vardı, cami vardı. Cami bile istimlağa gitti. Tabii ki çok düşük bir nüfus oranı vardı. Bir iki tane kahvehane vardı. En çok gazino vardı, bunları da çalıştıranlar Türkler değil. Bir tane Türk varsa beş tane Rum vardı. En çok Rum olan yerlerden bir tanesi Yeniköy, sonra Tarabya, Kireçbur-

“Şimdi o dönem yüzde seksen oranında binaların hepsi ahşaptı. Betonarme olan evler yüzde beş civarındaydı, yani yeni inşaat pek yoktu. Eski inşaatlar vardı, ahşap olan evler vardı. 1980’e kadar buradaki yapım izni düzeni, arsası olanlar istediği yerde evini yapabiliyordu 1981’de Boğazlar Kanunu diye bir kanun çıktı. Arka görünüm, ön görünüm dedi, arka görünümde inşaat izni var dedi, ön görünümde inşaat izni yok dedi. Ön görünümde inşaat izninin olmaması yapılacak yeni binaları da önlemişti.”

“İsmet Paşa’nın iktidarı döneminde Rumların arasında Türk tebaalı olanlar da vardı, yabancı tebaalı olanlar da vardı. O bir kanun çıkardı mecliste, dedi ki, ‘Türk tebaasına geçenler devam edecekler. Eğer Türk tebaasına geçmek istemeyenler varsa o zaman kendileri tayin etsinler’ ‘Burada kalmak mı, gitmek mi?’”

Burada kalmak mı gitmek mi? “Hiçbir zaman bir Türk Kürt karşı karşıya gelmemiş, bir Laz Çerkez karşı karşıya gelmemiştir. Hani bir masada da muhabbetimiz olmuştur, kahvede sohbetimiz olmuştur, birimiz hepimiz hepimiz birimiz için, yani çok Laz ya da Rum gibi bir olay yoktu hiç öyle bir şey yaşamadık yani.” “Bu 6 Eylül hadiseleri oldu 1955’te. Atatürk’ün evine bir bomba atıldı. Burayı bir yaygaraya verenler oldu. Bazı Rum dükkânlarını, Rum alışveriş merkezlerini tahrip ettiler. Bu yalnızca onlara edilen zarar değildi, ekonomi yönünden en çok hasarı Türkiye görmüştür. Ama o bir geçici olaydı. 1962 İsmet Paşa’nın iktidarı döneminde Rumların arasında Türk tebaalı olanlar da vardı, yabancı tebaalı olanlar da vardı. O bir kanun çıkardı mecliste dedi ki, ‘Türk tebaasına geçenler devam edecekler. Eğer Türk tebaasına geçmek istemeyenler o zaman kendileri tayin etsinler’ ‘Burada kalmak mı, gitmek mi?’” “İbadeti bırak kimse kimsenin özel hayatına karışmazdı ve bazı mesela samimi olduklarımız da vardı. Belki de en yakınlarımızdan daha samimi olduklarımız. Hiçbir zaman çelişki böyle gürültü patırtı kavga gibi ben hatırlamıyorum… Onların yaşam düzenleri, biz birsek onlar ondu, biz onsak onlar yirmiydi. Muhakkak ki, o hususta onlar yaşamasını iyi bilen toplumdur. Benim gördüklerim öyleydi. Çalışırdılar, en çok gazinoculuk, balıkçılık, buna benzer işler yapardılar, hiçbir zaman bir olayda olmazdılar. Çalışmasını iyi bilir, geçinmesini iyi bilirlerdi, yaşamasını da iyi bilirlerdi kabul etmek lazım.” “Şimdi yalnız bu 6-7 Eylül hadisesinde bu vuru kırmalarda bu Türkiye’nin millî servetine oldu yani. Bunları devlet ödedi, ama

ne oldu? Yine bize oldu. Bu kadar olayların olacağı düşünülmedi yani az bir zaman çok olayların olması, arkasından ihtilal ilan edildi ama biraz geç kalındı gibi öyle zannediyorum. Çok tahribat, çok ziyan oldu yani. Kuyumcu dükkanları yağma oldu, ne bileyim bu konfeksiyonlar yine o şekilde, mallar dükkanlar hepsi tahrip edildi.” “Beni aşan hiçbir olayın yanında olmadım. Beni burada bugünden daha çok o gün sevenler vardı. ‘Bizim Çalışkan mı?’ derler. Bunu kazandığım yerde maddiyat benim için bir şey değildi. En çok bana göre çevremde beni sevenlerin çoğalması tanınmam bana çok şey vermiştir.” Bugünün İstanbulu’nda “Yer sattım, beğenmediler. ‘Niye beğenmiyorsunuz?’ sorusuna benim akşam yoluma üç kişi çıktı gece. Bana vurma yok, dövme yok, hakaret ettiler. Neden suçlu olduğumu da bilmiyorum, ‘sizin aradığınız belki ben değilim, bir şeyler konuşuyorsunuz ama anlamıyorum, başkası olmasın.’ ‘Hayır sensin’ dediler bana… Burada bir satışımda kaparo alınmış on beş gün sonra vazgeçiyor, ben ‘kaparoyu vermem’ dedim. Gerçekten de kanun önünde yoktur bu geri verilmez. Eğer bir eksiklik yoksa. Adam geldi, ‘Vermiyor musun ulan!’ böyle kelimesi de ukala hareketler. ‘Vermiyorum ulan’ dedim. Bana dedi ki, ‘Yarın o parayı getirme kelleni masanın üstüne koyucam’ ‘Yarın gel bul beni’ dedim. Bu gibi olaylar. Bu en azı belki benim karşılaştığım olabilir, çünkü hiçbir zaman böyle maddi açıdan birileriyle karşı karşıya olmadım, bir münakaşam olmadı, bir karakolum, mahkemem olmadı. Eksik aldım, vermeyene hiçbir zaman zor kullanmadım hani eksikliğini ben çektim, ama hiçbir zaman yakışmayan bir olay da yaşatmadım yani.”

“Dereden beygirlerle, at arabasıyla geçerdik” gelme. Hepimiz aynı dili konuşuyoruz Pomakça yani.”

dan apar topar gelmişler apar topar gelme sebepleri eziyet veriyorlarmış Yunanlar, çarşıya çıkamazlarmış Türkler.” “İlk buraya geldiklerinde yıkık döküktü, evler kötüydü. Camimiz yoktu, kilise var burada namaz kilisede kılınıyordu, şimdi boş kilise. Sonrada yaptık camiyi. Şimdi gelişti herkes çalışıyor. Son beş yılda oldu bunlar düzeldi, birkaç tane tarihi eser yıkılmadı onlar kaldı, ihtiyarlar öldü, yıkılmadı binalar.”

Arife Berber, Sarıyer, Gümüşdere köyünde doğmuştur ve şu an Gümüşdere köyünde ikamet etmektedir, kendine ait olan bahçesinde bahçıvanlık yapmaktadır. Arife Berber aslında Selanik göçmenidir ve ailesi doksan üç yıl evvel Gümüşdere köyüne yerleşmiştir “Dedelerimiz, doksan üç sene evvel Selanik’ten gelme. Babamı yedi yaşında getirmişler. Askerliği burada yapmış Dolmabahçe Sarayında inzibatmış babam burada. Komşu Yunan başlamış Türklere eziyet vermeye o zaman Atatürk toplamış bir vapurda bütün köyleri buralarda bizden önce ilk Yunanlar varmış Türk yokmuş. İstanbul’da varmış biraz Türk tek tük. Atatürk toprak vermiş herkese, aileye göre kalabalık ailelere daha fazla tarla verilmiş, kimimiz 15 dönüm kimimiz 17, kimisine 5, babama 6 dönüm vermişler, tek babam ve annesi olduğu için. Herkese verdiler pay. Gümüşdere’de Bahçeköy’de de var, Kütahya’da da var bizlerden yani bizim kökenden. Bu köy hep aynı, hepimiz oradan

nu, Büyükdere… Sarıyer o kadar değildi. Dön bu tarafa, İstinye de o kadar değildi, yoktu tek tük vardı. Emirgan, Boyacıköy, Baltalimanı, Bebek, Kuruçeşme, Beşiktaş vardı. Bu saydığım yörelerde yaşam düzeninin yüzde doksanı bugünkünden çok daha farklıydı, insan kalabalığı azdı. Gelir mesela biz deniz kenarına indiğimiz zaman bir ağla dört tane üç tane uskumru…yani bildiğin gibi değil. Şimdi uskumru yok, Türkiye’de yok. Yabancı yerden geliyor donmuş halde… Bugünün en iyisinden iyiydi yani onların bugünkü yaşam düzeni. Hakikaten hava kirliliği bu kadar yoktu. O zaman Yeniköy’de belki de on tane taksi yoktu.”

Odunculuk tek geçim kaynağımızdı

Arife Berber / Bahçıvan Namaz kilisede kılınıyordu “Yunanlar biz gelince kaçmış Yunanistan’a. Apar topar evleri boşaltmışlar. Türkler oturacak demişler. Yunanlar köyde eşya bırakmamışlar ama bizimkiler yatak ve yorgan dışındaki eşyalarını bırakmışlar; Yunanistan’da Türkler ora-

“Okuma yazma yoktu o zaman, imkân yoktu. Fakirlik vardı geldiğimizde. Çok fakirdik. Domuzdere vardı burada ulaşım oradan sağlanıyordu. Derenin adını Yunanlar koymuş şimdi biz Türkler Gümüşdere koyduk. Eskiden dere varmış. Köprü, sonradan, Türkler gelince yapıldı. Dereden beygirlerle, at arabasıyla falan geçerdik. Dere kışın suyla dolunca geçmiyorduk. Ayazma tarafından, o zaman odun taşıyorlarmış, odunculukla geçimimizi sağlıyorduk, odunları Sarıyer’e satmaya giderlerdi. Babam anlatırdı bir lira alırlarmış. İlk odunculukla başlamışlar, sonra bahçelerde çalışmaya başlamışlar. Şimdi bahçıvanlıkla uğraşıyoruz, hayvancılık evvelden çok 01 4

vardı, her evde vardı ama onu kapattık, vermiyorlar artık. Ceza yazıyordu bizim vardı, 25 tane hayvan, inek, hepsini sattık. Abimin vardı, 30 kadar hayvan hepsini sattık. Hayvancılık yerine sera yapıldı artık. Komşuların hepsi serada, çok mal çıkarıyor kamyon kamyon mal topluyorlar. Çok çalışkan bizim millet. Çalışıyoruz yorucu iş. Mecbur hayat ekmeğimiz... Önceden tarlaları beygirlerle sürüyorduk. Traktör şimdi çıktı, devamlı sürüyorduk. On on beş yıldır traktörle sürülüyor. Herkeste beygir vardı, bizde iki tane beygir vardı, tarlaları sürmek için besliyorduk onları.”

“Annem evde bırakıyordu beni, 5 kardeşiz üçüne ben bakıyordum evde, tarlada çapa yapmaya gidiyordu. Marul vardı bahçede. Ben gezmedim tozmadım; evde çocuklar okuldan çıktıktan sonra çocuklara ben bakardım. Sonra okuldan çıktıktan sonra bahçeye annemin peşinden kardeşlerle beraber giderdik.” Birkaç tane Türk filmi bizim köyde çekildi “Arıköy önceden çöldü. 17 ineğimiz vardı, sağıyorduk inekleri annemle. Hayvanları toplayıp buradan yukarı, orada bahçemiz var dere kenarında. Orası çöl Cüneyt Arkın film çeviriyordu orada. Beygirlerle koşuyordu, biz ineklerleri otlatırken film çevirenleri izlerdik. Hepsi film çeviriyordu çölde. Bu civarlarda Kemal Sunal film çekti. Türkan Şoray ve Kemal Sunal bizim evde çevirdi; altı kahveydi bizim binanın orada çekti. Dışarıda adamlar, yani ekibi su döküyor, camları açıyor, kapatıyor, ıslanıyor sanki yağmur yağar gibi (…) Türkan Şoray film çevirirken benim başörtülerim vardı oyalı, elbiselerim vardı, onları giydi; perdeyi, camı açıyor, video dışarıdan hemen çekiyor.”


Sarıyer

Röportaj Metehan Akkaya (24) Morgane Laurent (22) Büşra Yiğit (16) Yasemin Birinci (15) Büşra Gülsün (15) Tarık Doğan (15) Nilay Kaya (18) Seray Şenkal (18) Melih Ocaksönmez 1933 yılında Kasımpaşa’da doğmuş ancak yaklaşık 56 senedir bir Emirgan sakini. Kendisi İstanbul Üniversitesi’nde iktisat tahsili yapmış ve orduda subay olarak çalışmış. Şimdi ise Emirgan’da şirin bir bakkal dükkânının sahibi. Kendisiyle Emirgan Sevenler Derneği’nde Emirgan’ı konuştuk.

“Yahya Kemal ve arkadaşları da en çok Çınaraltı’nda otururlardı.” Bir sene sonra İktisat Fakültesi’ne girdim. O senenin sonunda muhasebe imtihanına girdim fakat; yedek subay olarak askerlik görevim için müracaat ettim. 58 senesinde Ankara Yedek Subay Okulu’na gittim okuldan sonra kuram İstanbul’a çıktı. İstanbul’da uçaksavar okulunda okumak üzere geldim. 3 ay Selimiye Kışlasında er eğitimi yaptım, 3 ay sonra da Tuzla’da meslek eğitimi yaptım. Sonrasında çektiğim kurada Gaziantep İslahiye’ye uçaksavar bataryası takım komutanı olarak tayinim çıktı. Bu arada İskenderun, Maraş, Antakya, Antep gibi illeri gezdim. İnsanlarla tanıştım, çok nazik insanlardı.” Emirgan’da Gençlik

Melih Ocaksönmez / Bakkal

Hayat Hikâyesi “1933 İstanbul doğumluyum. Kasımpaşa, Kulaksız mevkiinde büyüdüm çocukluğum orada geçti. Babamın bahriye subayı olması dolayısıyla, Gölcük’e tayin olduk, bir müddet sonra İzmit’e tayinimiz çıktı. Aradan geçen bir iki sene sonra tekrar Gölcük’e döndük. 1942 senesinden 47 senesine kadar Gölcük’te kaldık. İlkokul tahsilimi orada yaptım, ortaokul için tekrar İzmit’e dönüş yaptım fakat babamın İstanbul tayini çıkması dolayısıyla, Beyoğlu Erkek Lisesi’nde ortaokul zamanım geçti. Ortaokulun son sınıfında okulun da değişmesiyle Kasımpaşa’da açılan yeni bir ortaokula geldim.

Oradan ilk mezun olanlardanım, okulun bitmesinden sonra Taksim Atatürk Erkek Lisesi’ne başladım. Erkek lisesinde dört senem geçti, dört senenin sonunda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi imtihanlarına girdim. Oraya değil ancak İngiliz filolojisine girdim.

“Emirgan’a geldiğim zaman, 1954 senesinin yazında o zamanlar, Emirgan’ın güzelliği gitti deniyordu. Çok güzel bir arkadaşlık vardı, hatta kız arkadaşlarım oldu. Gece saat 9 10’da gelip beni evden alırlardı samimi bir aile arkadaşı olarak Çınaraltı’na giderdik, gece 12’ye kadar otururduk, eğlenirdik, sohbet ederdik. 12’de Halil Amca’nın kahvesinde yani birinci kahvede ışık sönerdi ve bizler evimize giderdik; bunun haricinde yine kız arkadaşlarımızla beraber geceleri balık tutardık, o zaman meşhurdu kamışla balık tutmak. Onlarla eğlenirdik. Gündüz sabah 8’de çıkardım yaz tatilinde öğlene kadar denize girerdim; öğle yemeğini yemeye evime gelirdim, akşam yine deniz kenarında toplanırdık gençliğimiz çok güzel geçti.” “53-54 senesinde kışın Tuna Nehri’nin donması neticesinde buzlar geldi, fakat buzlar iki kavak arasında o zaman askeri vaziyetle konulmuş ağlar vardı; bu ağlar Rusya’dan İstanbul’a geçmemesi icap eden denizaltılar için konulmuştu. O ağlar mayınlıydı, onları buzlar çözmesin sağlıklı bir şekilde gelsin diye ağları kaldırdılar sonrasında, bütün İstanbul Boğazı buzlarla doldu. Büyüklerimiz, genç arkadaşlarımız buzlar üstüne çıkıp resimler çektirdiler.”

“48’den 53’e kadar Kasımpaşa Spor Kulübü’nde güreş yaptım. Ne zamanki buraya geldik, güreşi bıraktım, bisiklete bindim. Buradaki arkadaşlar denizle alakalıydı, devamlı balık tutar, dalar, denize girerdik hatta Baskın Sokoğlu diye arkadaşım vardı, onunla birlikte

teknemiz vardı arkadaşımın teknesi, onunla denize çıkar, ıstakoz yakalardık öğleden sonra onları pişirir yerdik (…) Bütün arkadaşlarım yüzerdi, ben yüzme bilmeme rağmen o cesareti (Boğaz’ı geçme cesareti) gösteremezdim ben atlıyorum, ‘karşıya yoğurt yemeye gidiyorum’ derdim. Hep beraber atlardık, onlar giderdi ben yarı yoldan dönerdim.”

“Boyacıköy’de bir eczanemiz vardı, Hıristo bey işletirdi, evi de üst katındaydı. Bu 6-7 Eylül hadiselerinde bütün eşyalarını denize döktüler. Ben canlı şahidiyim, denizdeydi bütün vitrinleri falan…”

Donan Tuna Nehri’nin buzları boğazda, 1954

6-7 Eylül “Emirgan’a yerleştikten sonra burada Rum, Ermeni komşularımız oldu, onlarla da, Müslüman komşularla yaptığımız her şeyi onlarla da, yapardık, geleceğiz demeden kapı çalar içeri girerdik, sofralara otururduk. Ermeni olsun Rum olsun çok iyi dostluğumuz vardı; taa ki 6 – 7 Eylül hadiselerine kadar. 6-7 Eylül hadiselerinde buralar bir felaketti hatta Boyacıköy’de bir eczanemiz vardı, Hıristo bey işletirdi evi de üst katındaydı. Gece saat mevzu bahis değil, istediğiniz saatte bir aspirin dahi olsa iner verirdi. Bu 6-7 Eylül hadiselerinde bütün eşyalarını denize döktüler. Ben canlı şahidiyim, denizdeydi bütün vitrinleri f alan… Aynı gün biz gençliğin heyecanı ile Taksime çıktık; 10 buçuk 11 civarı… Taksim bir rezaletti; kumaşlar yerlerde sürünüyor, bağırmalar çağırmalar; bazı polislerin 12’den sonra yok olun demesinin şahidiyim. Biz buradan bir kamyonla gittik oraya kalabalık bir güruh… Ne oluyor ne bitiyor diye öğrenmek için gittik. 12’ ye geliyordu saat, hatta büyük bir bayrak vardı benim elimde, ben bayrağı sardım Taksim’den Emirgan’a yürüyerek 2 buçuk saatte geldim. Ertesi gün gazeteler yazdı neyin ne olduğunu. Sonra okul arkadaşlarımız İstiklal’de oturan arkadaşlarım vardı, onları dinledik. Franguli diye bir kuyumcuyu, bütün mağazaların kumaşları hep sokaklardaymış, alanlar almışlar, bir faciaydı istiklal caddesi.” “Biz neyin ne olduğunu bilmiyorduk, birden bir isyan havası olunca, komşular herkes evinde kalmış Hıristo bile zavallı korkudan dışarı çıkamamış, Boyacıköy tamamen Rum ve Ermeniydi; onlarla temas kuramadık, çekindik onlar evlerinde oturdu, ben işte gençlikten bir taksime gittim geldim.”

vesinde. Behçet Kemal Çağlar gibi yazarlar, şairler buraya gelirlerdi. Yahya Kemal ve arkadaşları da en çok Çınaraltı’nda otururlardı. Mehtap Kafeterya vardı, burada, 53’te açıldı kafeterya olarak açıldı; küçük bir yerdi, orada da bizim zamanlarımız geçerdi. Sahibi de Mehmet Bey’di ondan sonra ortak aldı, işi büyütüler, bugünkü Sütiş’in şekline getirdiler. Mehmet’i ortaklıktan ayırdılar, şimdi son durakta çalışıyor. Yani Sütiş’i alanlar sonradan gelen insanlardır.”

Çınaraltı

Boyacıköy

“Küçüklerimizi kız kardeşlerimiz; büyüklerimizi de ablamız, teyzemiz, annemiz olarak görürdük. Erkekler de kardeşimiz abimiz oluyorlardı. Bir aile havasında büyüdük. Çınaraltı’nda kahvede otururduk, Halil Amca’nın kah-

“Benim bildiğim kadarıyla Boyacıköy, Baltalimanı’ndan ayrıdır. Boyacıköy gayri Müslimlerin yeriydi, oranın bakkalı, manavı, kasabı, berberi hepsi Rumdu. Rum ve Ermeniler vardı, iki bakkal varsa iki berber varsa ikisi de Rumdu. Hatta en son Aleko de-

5

diğimiz bir bey vardı; Boyacıköy biraz paye bulsun, yükselsin diye oraya bir muhtarlık tahsis ettiler. Boyacıköy muhtarlığı… Aleko’yu da oraya muhtar seçtiler, Aleko oranın son muhtarı oldu. Ondan sonra zaten, Rumlar, kimi öldü kimi de terk etti; ondan sonra kaldı o adamcağız. Orada bir Ermeni bir de Rum kilisesi vardır. Rum kilisesinin yanında da Rum İlkokulu vardır, onu bilir misiniz? İlkokulu? Rum kilisesi alt köşededir, Rum ilkokulu da yokuştan aşağı, inerken sağda köşe başında bir binadır orda okurdu Rum talebeler (…) Manav Hıristoydu, berber de kasap da Rumdu; bakkallar Rumdu, sonradan Rumlar kendilerine ortak olarak aldıkları samimi oldukları, itimat ettikleri ettiği insanlarla Hasan amcamız vardı manav mesela, ortak oldu ancak kasaplar ortak olmadı, öylece kapattılar zaten bir kısmı da rahmetli oldu.”


Sarıyer

Röportaj Deniz Müftüoğlu (22) Melike Birinci (16) Burcu Gözeci (17) Necati seksen üç yaşında bir delikanlı… Mesleği sayesinde dünyayı gezmiş, insanları tanımış, insanları balıklara benzetmiş zaman zaman… Onunla Yeniköy Kahvesi’nde tesadüfen tanıştık. Yeniköy’ü bir de ondan dinledik tatlı tatlı…

“Bir ayağım İstinye, bir ayağım Yeniköy” üç sefer gittim, Amerika’ya üç sefer gittim, Arjantin’e gittim, Peru’ya gittim, Şili’ye gittim, İtalya’ya gittim, bir sene çalıştım. Hayfa - İtalya, Hayfa - İtalya…” “Benim kimseyle kavgam yok, gürültüm yok, karakol yüzü görme-

Ben çok eski Yeniköylüyüm “Benim babamın annesi Foçalı, babamın babası da Giresunlu; ama tabii babam burada doğmuş. Ben çok eski Yeniköylü ve İstinyeliyim. Annem Hıristiyan benim, Yeniköylüydü öldü. Babam Müslüman, İstinyeli; bir ayağım İstinye, bir ayağım Yeniköy. Bir ayağım da İsrail… Neden İsrail? On dokuz sene gemide çalıştım İsrail gemisinde. Ülkeyi çok iyi tanıyorum ondan söylüyorum böyle… Dünyayı dolaştım, görmediğim ülke bir Sovyetler Birliği kaldı, bir de neresi kaldı? Aşağı yukarı bir iki tane daha ülke var. Brezilya’ya

Röportaj Murat Ekinay (20) Büşra Tan (16) Aysu Ateş (16) Gülçin Berber (15) İstanbul’da mayısın en sıcak günlerinden biri ama içeride odun sobası yanıyor. Suphi Girit’in Rumeli Feneri’ndeki evine girdiğimizde önce bu durum karşısında duraksıyorum. Ama şaşılacak bir şey yok. Çünkü bir deniz fenerinin etrafında gelişen bu köy sanki hem İstanbul’da, hem değil. Suphi Girit de hayatını burada geçirmiş. Hatta geçmişte iki dönem Rumeli Feneri muhtarlığı da yapmış.

Bir gazete yayın yaptı akşamüzeri

Necati Foça / Denizci

Rumeli Feneri Eski Muhtarı

Baba mesleği “Ben İstanbul’da doğdum, Fındıklı’da. Babamın ölümünden sonra ben yedi aylıkken dedemin yanına geldim, Rumeli Feneri’ne. Burada ilkokulu okudum. Sarıyer’de ortaokul olmadığı için Emirgan’da ortaokulu bitirdim. Deniz Harp Okulu için müracaat ettim. İkinci Dünya Harbi çıktı, gidemedim. Bu vaziyet kaldı yani. Tahsilim bu kadar. Geldim, dede mesleği olan denizciliğe başladım. Kendim motor yaptım; deniz, balıkçı motoru. Yaşamımı Rumeli Feneri’nde devam ettirdim. O zaman 5 seneydi ilkokul. Hatta ilkokul eski bir bina vardı da binayı de-

“Bu en fazla şeyden sonra, 6-7 Eylül hadiseleri oldu ya, İstanbul’u yıktılar ya, o zamandan beri artık ters döndü. Benim annemin sekiz tane camını kırdılar, annemin evi vardı. Ağlıyor kadın… Beykoz’dan bir gemi geldi, doldurdu insanları. Kaptan vardı, Yeniköy’ü darmadağın etti… Söylemek istemiyorum. Anlıyorsunuz değil mi? Siz 6-7 Eylül hadiselerini biliyor musunuz? Okudunuz mu? Ama

ne olursa olsun, insanlara dokunmayacaksın. Hangi milletten olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun. Ne kötü söyleyeceksin, ne kötü davranacaksın.” “Yeniköy’de balık tutuyorduk patronla beraber. Ben balıkçılık yaptım çok. Oltayla balık tutuyorduk Kalender’de. Bir bağrışma oldu, arabaların arkasında paçavralar. Bağlamışlar kumaşları, o oraya çekiyor, o oraya çekiyor, o oraya çekiyor… ‘N’oldu?’ dedik, şaşırdık. Benim patronum vardı, geldik, motoru bağladık, çıktım. Saat de on buçuk on bir falan. Allah’ım ne bakayım, ne kahvenin panosu kalmış, ne manav dükkânı kalmış… Darmadağın, bütün meyveler sokaklarda… Yıkmışlar, yakmışlar, mahvetmişler. O zaman şeyde yalan bir haber çıkardılar, doğru yalan onu bilemiyorum, ‘Selanik’te cami yıktılar’ diye… ‘camiye ateş açtılar’ diye. Bir gazete yayın yaptı akşamüzeri… O gece de işte bu hadiseler patlak verdi. Yaaa evladım böyle işte. Annem, üzüldü, ağladı… O zaman annem kaç yaşındaydı ya? Doksanda öldü annem…88 yaşında öldü…70…65…

66-67…ağladı ağladı… Bereket evi yıkmadılar… ‘Foçalı’nın evi’ dediler, ‘Foçalı’nın annesi dokunma’ dediler de dört beş camlan kurtulduk orada biz… O zamanlar aşağıdaki mahallede oturuyorduk, kaçan Rumlardan iki kızı, bir hanımı babam eve aldı. Bazı Türkler vardı, birkaç tane Türk vardı evlerine misafir ettiler, iyi Türkler.” “Benim bir üvey kız kardeşim var, biz karın kardeşiyiz. Annem biz ufaktık bıraktı gitti, babam çok içki içerdi. İyi adamdı, ama içkiyi çok severdi. Biz Yeniköy’e geldik babamla. Annem bir Rum’la evlendi. Bir üvey kardeşim var, her hafta beni iki sefer Yunanistan’dan arar, hep ağlar, benim için gözyaşı döker. Öz kardeşim olsa bu kadar sevişmeyiz. 6-7 Eylül olaylarından bir süre sonra Rumlar gittiler, kardeşim de gitti… Orda öldüler hepsi… Kız kardeşim yaşıyor o başka. Buranın havasına, buranın rahatına alışıklar. Burada çalışmazlar, geçinirlerdi. Mesela, kocası balıkçıdır, eşi terzidir. Yani burada geçinebiliyorlar, orada geçinemezsin. Görüyorsun Yunanistan ne hale geldi…”

“Eskiden Rumeli Feneri’ne giremezdiniz... Yasaktı” ğiştik, yeni bir bina yaptık. Şimdiki okulu biz yaptık. Benim çocukluğum zamanında, dördüncü beşinci sınıftayken yaptık orayı. Garipçe de buraya okurdu o zaman. Şimdi de öyle ya. Garipçe köyü okumaya buraya geliyor.” Eskiden basketbol pek yoktu “Çocukluğumuz, o zamanlarda bugünkü gibi değil yani. O devir bambaşka bir devirdi. Uzun-eşek oynardık, bilye oynardık. O zamanlar top oynardık. Ayrıca iyi bir futbolcuydum. Sarıyer’de, amatör zamanında futbol oynadım. Voleybol falan hepsini becerirdim. Zaten futbol vardı o zaman okulda, basketbol pek yoktu. Futbol ve voleybol; ikisinde de iyi derecem vardı. Bir kulüp kurdum buraya, Rumeli Feneri Spor Kulübü diye. Çok zaman o işledi. Benden sonra da devam ettiler ona. Gençler gene yazın top sahası var, orada gidip oynuyorlar.” Ne elektrik vardı, ne de su

Suphi Gİrİt /

dim daha hiç. Bilmiyorum mahkeme falan bilmiyorum… Ermenileri severim, Yahudileri severim. Bizim çocukluğumuzda arkadaştan Türk yoktu. Hep Ermeni, Yahudi çocukları vardı. Ben İsrail’e gittiğim zaman, Hayfa’da, bir baktım vinç çalışıyor, beni kesmiş uzaktan çocuk yanıma aşağıya geldi, ben de gemideyim, tellerle uğraşıyorum. Geldi sarıldı çocuk. Kafasını buraya koydu, sarıldı. Dedim ‘Niye bu adam böyle yapıyor?’ ‘Bre Foça,’ dedi, ‘tanımadın mı beni? Albert ben aşağıki mahalleden’ dedi. Düşündüm düşündüm, ‘Evet… Ne hale gelmişsin be!’ dedim. ‘Sen de ne hale gelmişsin…’ dedi.”

“Ben muhtarken limanı yaptırdık. Barınak yaptırdık. Çoğalttık, büyüttük. Büyüte büyüte bu hali aldı. Bütün benim zamanımda oldu bunlar. Köy binası yaptırdık. Ben yaptırdım. Ankara’ya kaç defa gittim onun için. O büyük köy binası benim eserimdir yani. Üstünde iki tane daire var. Kiraya veriyorsun, gelir getiriyor. Altta da iki tane mağaza var. O da köye gelir. Ortaya da kooperatifin yeri var. Büyük bir binadır. Kooperatifin yanında tabii muhtarlık var. Onun da sol tarafında kızlar için dikiş mikiş yurdu, o şekilde kullandıkları yer var. Su bakımından da benim zamanımda su geldi. O zaman işte dağlardan su araştırdık, bulduk. 102 burgu vurduk. Su çıkmadı, az su çıktı. 7 ton kadar bir su çıktı. Onu bıraktık, etraftaki suları topladık. Kiriş denen kuyular var. Onlarla köyü idare ettik. Sonradan, şimdi Terkos geldi. Yine o suyu kullanıyoruz içme suyu olarak. Daha başka elektrik te benim zamanımda geldi. Şimdi elektriğimiz de var, suyumuz da.”

Derede Çamaşır “Kolağası’nın bir suyu vardı tabii ama çok azdı. Kolağası denen bir mevki var. Orada 3 ya da 5 tane kuyu var, kaynak var. Bu kaynakları Kolağası buraya getirmiş. Ben dedim artık 100 sene evvel, daha da evvel. O suyla idare ediyorduk. Köy tabii daha ufak bir köydü. Çamaşırı falan, Çamaşır Deresi var, Dere Mahallesi var. Oraya gider yıkarlardı o zamanlara. Bir de Kabakçı var şurada, Kabakçı’ya yıkarlardı. O da devamlı bir sudur. Bu şekilde idare ediyorduk. Sonra kuyulardan 120 ton kadar su bulduk.” Eski Rum Nahiyesi “Eskiden burası köy değildi. Rumların zamanında nahiyeydi. O zaman burada doktor vardı, dispanser vardı, herşey vardı yani. Ayrıca boğaz amiri de burada otururdu. Boğaz amiri meşhur Kabakçı Mustafa, O’nun burada kellesini aldılar, kalede. Boğaz amiriydi o.”

“Aşağı yukarı herkesin bir motoru, kayığı vardır sahilde. 200’e yakın motor var burada. Türkiye’nin en büyük balıkçı köyü… Herkes balıkçılık yapar. Yalnız memurlar var, telsiz istasyonu var. Diğerleri zaten Karadeniz’den gelme.” Naylon ağ tamiri kaldı “Kadınlar eskiden bu ağ, balık ağlarını dokurlardı; elle dokurlardı. Onlarla denize çıkılır idi. Şimdi, kadınların işi şimdi değil artık, naylon ağlar çıktı. Naylon ağların tamiri meselesi var. Onu kadınlar tamir ediyor. Parayla tabii. 20 milyon, 30 milyon yevmiye alıyorlar, tamir ediyorlar. Müşterek bir çalışma var. Yani yalnız erkekler değil. Zaten aşağı yukarı herkesin bir motoru, kayığı vardır sahilde. 200’e yakın motor var burada. Türkiye’nin en büyük balıkçı köyü… Herkes ba01 6

lıkçılık yapar. Yalnız memurlar var, telsiz istasyonu var. Diğerleri zaten Karadeniz’den gelme.” Kiliseden camiye “Ramazan Ağa Camisi var burada. Çok eski bir camidir bu, Osmanlılar’ın zamanından kalma. Bir de bir kilise vardı. Fakat kilise seneler geçmiş, yıkılmış bir vaziyetteydi. Orayı, gene benim muhtarlığım zamanında, yıkıldıktan sonra temizledik. Büyük bir cami yaptık. Şimdi iki tane camisi var Rumeli Feneri’nin. O da büyük bir camidir. Büyük Cami deriz ona, Kubbeli Cami.” Tek yol denizdendi “Buraya eskiden ulaşım yoktu. Yaya gidip gelirdik Sarıyer’e. Bir de deniz vasıtası vardı o zaman. Motorlar vardı, müşteri motorları. Her sabah kalkardı. Sarıyer’e giderdi, akşam da toplayıp gelirdi. Eskiden öyleydi. Ondan sonra yol yapıldı. 1972’de asfaltlandı yol. Benim muhtar olduğum sene yaptık orayı. Şimdi yolumuz mükemmel. Gelirken de gördünüz tabii. Asfalt, iki kat asfalt döktük yollara. Yolumuz şimdi normal. Hem denizden var hem karadan.” Bahçeler içinde bir Rum köyüydü burası “Biz geldiğimizde mübadele olmuştu. Mübadele demek yani Rumlar buradan gitti. Onların yerine Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan göçmenler geldi o zamanlar. Ama göçmenler Rumların yerini tutamadı. Bulgaristan’ın, Yunanistan’ın köylerinden hiçbir şey bilmeyen adamlar, Türklerin yanında sıfır dünya görüşleri. Yani dağ adamları geldi. Onlar zamanla burayı terk etti zaten. İntibak edemediler buraya. Bir iki tanesi kaldı. Onlar da bizle beraber yoğruldu, değişti. Bizimkilerle evlendiler. Buralı oldular artık. Eskiden zaten burası Rum köyüydü. Elma bahçeleri, üzüm bahçeleri... Üç tane şarap fabrikası vardı. Biz çocukluğumuzda dağlardan üzüm toplardık. O kadar üzüm vardı ki...”

3 mezarlı yatır “Kale var. Meşhur olmuştur Kabakçı İsyanı’ndan dolayı. Bir de şurada bir taş var. Meşhur Medis Tarihi’nde yazar. Eski tarihtir orası. Yani Osmanlılar’dan çok evvel dikilmiş bir taş. Gelip orayı ziyaret ederler. Bir de Sarı Saltuk diye bir yatır var. O da meşhurdur. Bir rivayete göre 3 tane mezarı varmış, bir tanesi de burada. Rıza Doğrul’un dediğine göre, o da eski bir yazardır, onun dediğine göre hakiki Sarı Saltuk burasıymış. Çünkü Boğaz methalinde bir yerde gömülü diyor. Boğaz methali burası zaten... Büyük ermiştir. Fenerin dibindedir mezarı.” Zekeriyaköy gibi olamadık çünkü buraya girmek yasaktı “Rumeli Feneri değişim olarak bir Zekeriyaköy gibi olamadı. Sebebi de şu: Buraya yasaktı girmek. Sit sahasıydı. Askeri mıntıkaydı. Özal’ın devrinde açıldı. O zamana kadar bir tane çalı, bir odun bile koyamazdın. Yasaktı her şey. Kimse de giremezdi. Bizim evimiz olduğu halde birer tane kart verdiler. O kartı göstererek geçerdik köye. Sonra bir formül bulup serbest ettiler. Hele şimdi hepten serbest... Herkes geliyor. Onun için mesela Zekeriyaköy gibi değil burası. Zekeriyaköy çok ilerledi. Ufak bir köydü 50-60 haneli, 70 haneli. Bugün koca bir vilayet gibi oldu. Bankası, bilmem nesi...” “Uskumru da nispeten biraz düzeldi tabii. Biz bazen muhtar olarak toplanırdık. Kilyos’ta turizm davasına ilerleme yaptı. Ama fazla olamadı. En iyi Zekeriyaköy kazandı. Hem şehre yakın olması bakımından hem de arazileri vardı, o arazilere büyük siteler yaptılar. Burası onlara nispeten geri demeyim de, daha pasif kaldı. Bir eksiğimiz yok. Sağlık ocağımız var, doktorumuz var. Düne kadar eczanemiz vardı, şimdi kapandı. Açılır herhalde gene. Ne istersen var burada. Bir iki tane lokantamız var, kasabımız var. Her şeyimiz var.”


Sarıyer

Röportaj Şeyma Yalçın (20) Cansu Demirbaş (16) Sarıyer’e bir de Yenimahalle’den baktık. Mahallenin eskilerinden, Kemal Erdinç, Muhtar Ahmet Çınar ve Kaptan Necdet’in de katkılarıyla bizlerle Yenimahalle’yle ilgili anılarını paylaştı.

Kemal Erdİnç / Marangoz Çoğu Rumdu buradakilerin “Yüzde doksanı Rumdu buranın. Burada hep Rumların evleri vardı. Sadece yukarıda gecekondularda Karadeniz’den gelip balıkçılık yapan kişiler vardı. Rumlar çok iyi insanlardı. Muhtarlık bile yaptılar burada Yenimahalle’de. O muhtar, ilk zaman Beyoğlu’nda da öğretmendi. Sen Rumsun Ermenisin, böyle bir şey yoktu. (…) Ordu evi eskiden inzibat karakoluydu. İnzibat karakolu Abdulhamit Han zamanında yapılmış. Bizim ailelerimiz genelde Kurtuluş Savaşı’ndan sonra buradaki azınlıklara karşılık bir istek üzerine gelmiş. Müslüman Türk nüfusu artsın diye.”

“İskele gitti, Yenimahalle bitti” kimisi kiliseyi götürüyor. Sabah askerden yeni geldik askere gideceğiz herhalde diye düşündüm. Araba, otobüs yoktu Dolmabahçe’ye kadar yürüdüm, oradan Beyoğlu’na yürüdüm. Beyoğlu bir boy kumaş olmuş. Yerlere dökmüş, parçalamışlar. Camlar kırılmış, dükkânlar yağmalanmış. Bir hafta sonra Ahmet’i gördüm, Mehmet’i gördüm… En az 15 kişi toplamışlar hapishaneye atmışlar. Ondan sonra Rumlar, korkudan yavaşça buradan çekildi gittiler.” “Mecidiyeköy’de Rumların mezarlığı var. Bizim burada yukarıda da Rumların mezarlığı vardı. Oradaki yüksek tepede… Şimdi mezarlık yok hep evler, gecekondular yapıldı. Rumlar orada evlerin altında yatıyor. Kilise de var burada Ortodoks kilisesi. (…) Kiliseden fakirlere kömür dağıtırlardı. Onların bayramı ayinleri vardı. Paskalyaları vardı. Paskalya’da beş altı tane yumurta verirlerdi. Biz de kurban bayramında et filan koyar komşulara verirdik. (…) Aramızda saygı vardı. Bizim dinimize bizden daha iyi sahip çıkarlardı. Biz onların ne bayramı kutladığını bilmeyiz, onlar bizim ne bayramı, hangi ay nedir hepsini bilirler.” “Yunanistan’dan İstanbul’a senede yirmi beş bin kişi çalışmaya gelirmiş. Elektrikçi, duvarcı, sıvacı, çinici, fayansçı… Buraya otobüslerle Yunanistan’dan turist gelirdi, çoğunun büyükleri burada oturmuş. Burada zangoçluk yapmıştı birinin kayın pederiyle, kocası. Eşi öldü, Yunanistan’a gitti kadın; bize gelir gider hala daha. Yunanistan’da yani… Türkiye’nin sevdalısı Türkiye hastası…(…) Gidenlerden arkadaşlarımız var görüştüğümüz, Amerika’da, Kanada’da. Ermeni bir arkadaşımız vardı, burada doğma büyüme, kitap çıkardı. Garo Dayı diye. Yenimahalle’den bahseder.”

“Burası çok yangın geçirdi. Burada on bir tane ev yandı. Yukarıda dokuz on tane ev yandı. Hep yandı tarih. Yangınıyla meşhurdur burası. İlk büyük yangın 1955-56 senelerinde olmuş. İkincisi 1967-68’de olmuş. Bir de 1988’de Pazarbaşı’nda yandı. Eski Rumlardan kalma tarihi evler çok az kaldı.”

“Buranın balıkçı esnafı çok, Türkiye’nin bir numara balıkçıları burada oturur. İşyerleri seyyar olduğu için büyük tekneler vardı. O balıkçı dediğimiz, eli metre elli beş metre tekneler var, bir uzay gemisinin olduğu teknolojiye sahip…” Yüzmeye giderdik “Yüzmeye giderdik. Havantepe’ye giderdik top oynamaya. Sarıyerspor, 1940 yılında kurulmuş, çoğu meşhur futbolcular Sarıyer’den çıktı. Cemil Turan, Sergen, Rıdvan Dilmen, Kavaklı Bora var, Beşiktaş’ta oynuyor (…) Maça giderdik, misket oynardık. Çelik çomak, uzuneşek… Çocuktuk sokaklarda oynardık, millet camlara dökülür seyrederdi, şimdi televizyon çıktı bilmem ne çıktı teknoloji çıktı öldü burası. Yani saat 7’den sonra burası ölüyor. Bizim çocukluğumuz, şu arkada bir kilise var, onun bahçesinde geçti. O zamanlar top oynayacak bir sahamız yoktu, gerçi şimdi hala daha yok.” “Deniz zamanı burada denize girilirdi. Bir de yazlıkçılar gelirdi. Bizler hava atarak denize altlardık. Burada 1 Temmuz’da yarışlar olurdu. Moda Koyu’nda… Her sene birkaç tane vapur buradan iskeleden kalkar. Halkı toplar giderdi.

“Bizim burada yukarıda da Rumların mezarlığı vardı. Oradaki yüksek tepede… Şimdi mezarlık yok hep evler, gecekondular yapıldı. Rumlar orada evlerin altında yatıyor.”

İlk önce Moda Plajı’nda Piknik yapılırdı. Ondan sonra yarışlar başlardı. Sandallarla Anadolu-Rumeli yarışları yapılırdı.” Piyasa Caddesi “İspanyol paçalar vardı kotlar vardı bizim zamanımızda. Eskiden pantolonlarımız hep yamalı gezerdik. 16-17 yaşındayken akşam yazın mesela sinemadan dönüp Piyasa’ya (Piyasa Caddesi) çıktığımız zaman, temiz elbiseleri giyerdik. O zaman sabolar filan vardı. Kotlar beyaz pantolon, kırmızı kazak ya da kazak sırta bağlı ya da bele. Kendi çapımızda yeni bir şeyler giymeye çalışıyorduk. Öyle şimdiki gibi çeşit çeşit marka şeyler yoktu. (…) Piyasa caddesi vardı. Piyasa Caddesi Sarıyer vapur iskelesinden başlar, Büyükdere’ye kadar bir yer, bu sahil bölgesi. Orada yürüyüş yapılırdı. Çay bahçeleri vardı orada mesela Ferah, Beyaz Park… Daha çok Büyükdere’ye dondurma almaya gidilirdi. Beyaz Park şimdiki Liseliler Parkı’nın olduğu yer.” Urcan Gazinosu “Cumartesi, Pazar, Beyaz Park’ta kızım Hamiyet Düzeser şarkı söylerken gemiden saz çalardı. Vapurlar geçerdi. Gemiler çan çalardı. Yaz olduğu zaman büyük yerlere sanatçılar gelir; Ayla Algan’lar, Ahmet Sezgin’ler… Konserler veriliyordu. Nejat Uygur tiyatrosu olurdu açık havada. O da burada yetişti. (…) Sarıyer Vapur İskelesi’nin yanında, Urcan Gazinosu’nun orada sanatçılar çıkardı. Bu iskelenin yanında millet ayakta seyrederdi, camları açarlardı kimi denizden kayıkla geçerdi. Önüne giderdik seyrederdik zevkle. (…) Esengül, Adnan Şenses, Uğurböcekleri, Beyaz Kelebekler, Mavi Işıklar, hep buraya gelirlerdi.”

Ayrılıklar “Mahmut Paşa’da çalışıyordum. Askerden geldik, her gün kıyamet kopuyor gibiydi. Mahmut Paşa’dan geldik, Türkler Nişantaşı’na yürüyorlardı. Amcam Sarıyer muhtarıydı. Kapıları kilitledi; ‘sakın evden dışarı çıkmayın gece hepimizi içeri alırlar’ dedi. Amcam uyuyordu, camdan aşağıya indik. Kilise yağmalanıyor, kimisi çan götürüyor

Piyasa Caddesi

Yenimahalle iskele

Sarıyer adı nereden geliyor? İlçenin ilk adı Simas'tır.Sarıyer adının kökeni konusunda, kimisi yakıştırma olduğu hemen belli olan farklı anlatımlar vardır. Fatih Sultan Mehmet’'in iki sarışın askerinin burada Merkez Camii yanında gömülü oldukları, bu yüzden “Fatih'in sarı erleri”nden bozularak yöreye Sarıyer dendiği veya öteden beri mesire yeri olan yörede Mısırlı zenginlerin harcadıkları altınları yüzünden bölgenin adının “Sarı lira yer”den Sarıyer'e dönüştüğü gibi rivayetler yanında tutarlı görülen varsayım, Sarıyer'in kuzeybatısında Maden Mahallesi'ne doğru sırtların altın madeni ve kil yüzünden sarı renkte olmaları ve buradaki yerleşmeye bu sarı topraklar nedeniyle Sarıyer adı verilmiş olmasıdır. Bir başka rivayet de bölgede doğal yayılım gösteren katırtırnağı bitkisinin çiçeklendiği zaman tüm bölgenin belirgin bir şekilde sarı olmasından aldığı yönündedir.

01 7

“İlk gazinolardan bir tanesi Osmaniye, Rumların zamanında insanların olduğu yer daha fazla hareketliydi. Otelleri vardı Osmanlı otel. Gazinolar çoktu burada meşhur Erman aktör. Şimdi onların yerine hep ev yapıldı. Burada 5-6 tane restoran vardı. Bazısı yıkıldı, bazısı tadilat gördü, eve döndü. (…) Şuradaki ev böyle yıkılmadı, gazinodan eve döndürdüler. Yeşil Park’ın öbür tarafı otoparktı. O zamandan kalan sadece burada Mercan restoran…” Eski muhabbet yok “Eski insanı arıyoruz. Aslında aradığımız şu, eski insanların evinde oturduğun zaman, bir şeyler anlattığı zaman bir şeyler öğreniyorduk. Bize tarihi anlatıyorlardı. Şimdi ise onun parası, onun malı, onun mülkü, dedikodu… Eski muhabbet, eski neşe yok. Şimdiki gençlik günü birlik hayat yaşıyor. Muhabbet yok. Eski neşe, eski tat, eski zevk yok (…) Herkesin evine bir tane anahtar uyardı. Bir anahtar vardı kapının üstünde dururdu, kapı açıktı şimdi çelik kapı olmadı bir kapı daha olmadı bir kilit daha yapılıyor. Hırsızlık olmazdı.” Şu iskele bitti burası bitti… “İskeleye vapur yanaştığı zaman, yarım saat böyle yan gelirdi vapur, yarım saat vakit alırdı yolcuların inmesi… Eskiden Vapur iskelesi buradaydı. İskeleyi tekrar getireceğiz. Şu anda planlarda… Kayıtlarda da gözüküyor. Oraya bir çay bahçesi gibi bir şey yapıp oradan gelen gelirle okuyana, durumu olmayana burs vereceğiz, yardım edeceğiz (…) Elli sene önce duyduğuma göre Yenimahalle Güzelleştirme ve Yaşatma Derneği varmış. Şu an bir dernek yok, biz kuracağız. Mevki de, yer de arıyoruz. Şimdilik yardımlaşmayı muhtarlık olarak yapıyoruz.”




Sarıyer

Röportaj Nihal Aydın (29) Berna Çakırterzi (15) Özge Altınel(16) Tuğçe Bayer (15) Haluk Öztümer 1946, İzmit doğumlu. Memur bir ailenin çocuğu olan Haluk Öztümer, erken yaşta çalışma hayatına atılmış, 3 yaşından sonrasını Büyükdere’de geçirmiş. Bugün emekli olduktan sonra da Büyükdere’de hayatını devam ettiren Haluk Öztümer bize eski Büyükdere’yi anlattı.

“Büyükdere eskiden Rum muhitiydi” rım çoktu. Denize girerdik ve ara sokaklarda oynardık. O zamanlar oyun alanları bu ara sokaklardı. En sevdiğimiz oyun Güvercin Takla oyunuydu. Güvercin Takla. Sekiz kişi ile oynanır. 4 kişi ebelik yapar. İkisi yastık, ikisi eşek olurlar. Eşekler kafa kafaya, yastıklar da sırt sırta dururlar. 4 kişi de üzerlerinden takla atarlar. Yani karşı tarafa geçilir. Bir de kukalı saklambaç ve uzuneşek oynardık. Kukalı saklambaç, yani hani teneke konserveler olur ya, 1 kg yarım kg falan… Topla da oynanır ama biz tenekelerle oynardık, onlara bir tekme atardık, teneke gidene kadar saklanırdık, ebe olan da saklananları arardı.”

“Ermeniler, Yahudiler, Museviler, Fransızlar, İtalyanlar vardı. Levantenler. Onlara öyle denirdi. Eski İstanbul lisanında onlara Levanten denirdi. Tabi çoğu üst düzey idareci falan konumundaydı.” Gerçek İstanbullular Rumlardı

Haluk Öztümer / Emekli Tarabya Plajı’nın cankurtaranıydım “1946 İzmit doğumluyum. Babamın memurluğu dolayısıyla 3 yaşında İstanbul Büyükdere’ye geldik. Annem ev hanımıydı, babam sağlık memuruydu. Baba tarafından aslen Sultan Ahmetliyiz. Abim ve ablam Beşiktaş doğumlu. Annem Giresunlu, laz. Çocukluğum burada hep deniz ve okul arasında geçti. Okul ve deniz... Çocukken denize girerdik burada. Okulu ise hiç sevmedim. Büyükdere İlkokulu’ndan, sonra Sarıyer Ortaokulu’ndan mezun oldum. Ortaokulu 17 yılda bitirdim. Bir hocamız vardı, beni yazı ve resimden bıraktı o olaydan sonra da okuldan soğudum. Askerlikten önce bir süre cankurtaranlık yaptım, yıllarca yüzücülük yaptım. 12 - 13 yaşından askere gidene kadar Tarabya Plajı’nın cankurtaranıydım. Sonra askere gittim. 56 kilo gittim askerliğe. Manken gibiydim. Denizde yaptım askerliğimi bahriye olarak. 24 yıl askerlik yaptım. Sonra askerden dönüşte gemilere girdim ve ticaret gemilerinde çalıştım, nakliye gemilerinde. Emekliliğim biraz erken oldu, 40 yaşında emekli oldum. Emekliliğim hep Büyükdere’de geçti, kahvehanede. Aralarda birkaç ay denizde çalıştım gemilerde. Baktım artık tadı kaçtı, sonradan bıraktım çalışmayı.”

“Burası Rum muhitiydi, üstelik Rum olan bir köydü. Bizim bulunduğumuz sokak adı Danişment sokaktı ve orada Türk ailesi olarak sadece biz vardık mesela. Yani o zamanlar Rumlar vardı ve esas İstanbullular, gerçek İstanbullular Rumlardı. Bir cami 4 kilise vardı, hala daha da öyle. 1 cami 4 kilise. Bir Rum, iki Ermeni, bir İtalyan (kilisesi) var. Benim çocukluğumdan beri vardı bunlar, ben doğmadan vardı. En eski olanı Rum kilisesi, en büyük kilse İtalyan kilisesi. (…) Ondan sonra harika bir dostluk... Harika insan o Rumlar. Yani eski Rumlar keşke gelseler de yollarına güller serpsem. Ayrıca Ermeniler, Yahudiler, Museviler, Fransızlar, İtalyanlar vardı. Levantenler. Onlara öyle denirdi. Eski İstanbul lisanında onlara Levanten denirdi. Tabi çoğu üst düzey idareci falan konumundaydı. Elçilik gibi… Bir de beş tane otel vardı ama şimdi

bir tane. O da Fuat Paşa Yalısı. O zamanlar orası otel değildi, yalıydı. Zengin birilerinin oturduğu bir yalıydı.” “Beyaz Park vardı, deniz hamamı denilen plaj. O zamanlar kazılarak yapılan kumu olmayan plajlara deniz hamamı denirdi. Bir Moda’da vardı, bir de burada vardı. O zamanlar yüzme müsabakaları da olurdu Beyaz Park plajında. Artık yok tabi 80 darbesiyle yıkıldı, şimdi onun yerine bir kafe var.”

oda, mutfak, tuvalet banyo ikisi beraber, işte bir hol falan yani, 40 metrekare maksimum 50 metrekare evlerdi yani. (…) Cumbalı vardı, cumbalı evler vardı. Hala da var. Evler iki üç katlıydı. Üçten fazla kat yoktu.” Ayda iki kere hamam “O zamanlar gaz ocakları vardı, pompalı. Çoğunlukla tıkanırdı onlar, sonra açılır, o gaz ocaklarında su ısıtılırdı. Bir kişi dökerdi

Yani böyle ağaçlara tırmanırlardı, kapı diplerinde falan yatarlardı. Yani bunun gibi şeyler. Ama yine de kabul ettiremezdiniz, çok zordu. Annem görür, babam görür, yok komşu duyar, o tip şeyler vardı. (…) Erkeklerin ve genç kızların buluşma noktası Rum kilisesinin arkasıydı. Pek göz önünde bulunmak istemezlerdi. Fıstık suyu vardı bir de. Çay bahçesi gibi bir yerdi. Güzel bir yerdi, boğazı görürdü. Güzel memba suyu akan bir yerdi.”

6-7 Eylül olayı kara bir defterdir “Burada yaşayan Rumları kovduk, çok sevmiştik ama iktidar, Adnan Menderes kovdu. 6-7 Eylül olaylarında… Ben tabi 10 yaşında falanım galiba, evet. Bir sesler, bir gürültü patırtı, bir uyandık ki harp, bir harbin ortasındayız. Yanımızdaki Rum kilisesi paramparça… Yanımızda Rum bakkal var Anastasia, onun mallarına tekme vuran denize atıyor, dükkân paramparça, yani paramparça görmen lazım. İşte buradaki Rumlara böyle yaptılar, onların yerine Anadolu’dan göç aldık. Çok kötü kara bir defterdir 6-7 Eylül.” “Bir gün babam Barbereo ile içerken, bir de Riko var, babam, Riko ve Barbereo içiyorlar meyhanede. Dost onlar. Diyor ki ‘Mehmet Bey’ diyor Barbereo babama, ‘bak’ diyor, ‘şurada boş arazi var, şuraya bir ev yap.’ Babam diyor ki ‘bende para yok.’ Riko da diyor ki ‘ben sana para vereceğim’ diyor. Para veriyor, ev yapıyoruz, yani gecekondu. Evimizi böyle yaptık biz. 1956’da. Rum kilisesinin yanında adliyenin karşısında… O gecekondudan önce babamın Rum arkadaşı Riko’nun evinde kirada kalıyorduk. O zamanlar her yer Rum eviydi. Böyle banyosu olmayan, küçük bir mutfağı falan vardı. Evler o zaman hep öyleydi. Bütün evler herhalde öyleydi. Banyosu yoktu, tuvalette yapılıyordu banyolar. Ayrı değildi yani o zamanlar öyleydi. Küçük küçük odalar, lüks yok, yani sadece yaşam mahali yani. İnsanların ihtiyacı kadar yapılar vardı. İki oda maksimum iki

suyu öteki yıkanırdı. Yani banyo olayı böyleydi. Hamama gidilirdi. Sarıyer’de hamam vardı. Çoğunlukla insanlar oradaki hamama giderlerdi. Ayda iki kere, 15 20 günde bir kere hamam ihtiyacı orada giderilirdi. Kadınlar özellikle tüm komşular toplanıp giderdi ama erkekler tek giderdi. Kadınlar kısmı vardı erkekler kısmı vardı. Ayrı ayrı ama kadınlar çoğunlukla toplanır öyle giderlerdi.” “(…) Mini etek vardı. Yani yazlığa gelenlerde, burası yazlık bir muhit… Burası Büyükdere ve Sarıyer yazlık bir muhitti. Ekalliyetler diyeyim sana. Ekalliyetler ne, yazlığa gelen Ermeniler, Rumlar, Yahudiler. Onların kızları mini etek giyerlerdi. 1960 öncesi böyleydi. Kimse de askıntı olmazdı. Düşük kültür seviyesi, sonradan oldu hep bunlar. Anadolu göçüyle beraber başladı.” O zamanlar aşk vardı, gerçek romantizm vardı

Güvercin Takla “Aslında babam sağlık memuru olduğu için emekliliğim gibi, çocukluğum da bu civarda geçirdi. O zamanlar belediyeler yoktu, kaymakamlık bir kurumdu. Aynı binadaydılar ve buradaydı. Bu kahvehanenin yerinde eskiden kaymakamlık vardı Burada su deposunun orada oynardık. Burada denize girerdik. O zamanlar deniz buradan - bugünkü kahvehanenin olduğu yerden- başlardı, bu kadar ileriden değil. Burasını böyle doldurmamışlardı. Çocukken kendi yaş grubumdan Rum arkadaşla-

“Ben hiç âşık olmadım, ama o zamanlar aşk vardı. İlişkiler o zaman daha rahattı, biz çok samimiydik. Yani arkadaşlığımız daha candan daha sıcaktı, sahte değildi. Flörtler vardı, flörtler böyle kara sevda gibi bir şeydi. Erkek âşık olurdu, tabi o zamanlarda pek karşılık bulmak zordu. Çünkü aileler birbirini tanıyordu, daha kapalı bir çevre vardı. Şimdi benim aile dostumuzun kızına âşık olma, olabilme gibi bir şansım yoktu. O zamanlar öyleydi. Yakışık almazdı. Çoğunlukla erkekler kara sevdaya tutulurlardı. 10 01

Direk Vapuru “Taksim otobüsü vardı, başka da bir şey yoktu. Bir tanesi aşağıdan sahilden giderdi, bir tanesi de Hacıosman’dan. İki tane Taksim arabası vardı. Biri 40 diğeri, 41 numaraydı. O zamanlar araba otomobil yok. Otobüs bir saatte bir ancak geçiyor. Vapur ulaşımı vardı. Eminönü, yani Galata köprüsü, Büyükdere arasında direk vapur vardı. Vapurun ismi de Direk’ti. 6.10’da oradan kalkardı 7’yi 10 geçe buraya gelirdi. Vapur. İki saatte üç saatte bir Anadolu Kavağı’ndan, Rumeli Kavağı, Yenimahalle, Sarıyer, Büyükdere, Tarabya, Yeniköy öyle giderdi. (…) Otomobil var şimdi, taksi var. O zaman burada üç tane taksi vardı. Türkiye’nin en eski taksi şoförleri bu muhitteydi. Hep tek rakamlı… Yani ehliyetleri tek rakamlı, adamın aldığı ehliyet numarası tek rakam, ilk sürücüler, ehliyeti ilk alanlar buradaydı. Muhittin Amca vardı bir tane, o herhalde, ya iki ya da üçtü onun numarası düşünebiliyor musun? Yani araba yok, araba yok.” Meze eşittir Rum “Rum lokantaları vardı, yani meyhane denir gerçi. Bunlar, ailecek kızları garson, anne aşçı babanın da ortada durduğu harika meyhanelerdi. Ama meyhane, şimdi öyle meyhaneler yok. Olması da mümkün değil. Rumlar dünyanın en iyi meze yapan insanlarıdır. Meze eşittir Rum. Barbunya, zeytinyağlı barbunya mesela; zeytinyağlı taze


Sarıyer

fasulye, bakla… Öyle harikadır. Bunları biz de biliyoruz ama onlarınki daha lezzetli olurdu. İlginç bir şey söyleyeyim, ben hiçbir Rum akşam yemeği masasında çiçeksiz bir masa görmedim. Her masada mutlaka çiçek vardı ve rakı…”

“Vapur iskelesinin tam karşısında, o Rum bayanlar böyle süslenirler, en güzel elbiselerini giyerler, buluşurlardı. Orada kocalarını beklerlerdi. Kocaları vapurdan inince onları öperler, kollarına girerlerdi, Piyasa Caddesi’nde yürürlerdi.” Piyasa Caddesi “O zamanlar kadın çalışmazdı. Öyle bir kural yoktu. Erkek çalışır, kadın ev hanımıdır. Bu durum Rumlarda da aynıydı tabi ben 50’li yıllardan bahsediyorum. O zamanki vapur iskelesinin tam karşısında, o Rum bayanlar böyle süslenirler, en güzel elbiselerini giyerler, buluşurlardı. Orada kocalarını beklerlerdi. Kocaları vapurdan inince onları öperler, kollarına girerlerdi, piyasa caddesinde yürürlerdi. Yani çalışmıyorlardı ama kadınların sosyal hayatı şimdikinden daha iyiydi, kısıtlamaları yoktu. İstanbul’daki tek piyasa caddesi Büyükdere idi. İnsanlar arada piyasaya çıkarlar ya işte o zamanlar tek piyasa caddesi burasıydı. Büyükdere-Sarıyer arasındaki bir kilometrelik o cadde. (…) Adalar, burası, biraz bebek, Tarabya... Yani Taksim, o zamanlar talimhaneydi ve bu kadar bilinmiyordu.” Sosyal hayat çok zengindi “Hemen her akşam tavernaya ga-

Röportaj Merve Erbay (20) Kübra Görgülüer (15) Halime İlboğa (16) Semra Kütük (15) Elif Damla Sara (16) Yıldız Süt (18) Melahat Çetinkaya, doğma büyüme Uskumruköylü, köyün en yaşlılarından. Ev Hanımı, kendi deyimiyle, kendisine ve ailesine çalışmış. Tarlaya da gitmiş, hayvan da bakmış. Geçmişten bugüne anılarını bizle paylaştı, Uskumruköy‘ün sosyal, kültürel ve ekonomik yaşantısını bizlere aktardı.

zinoya gidilirdi. Yazlık sinemamız vardı hemen sahil kenarında. Mesela Avare vardı. Avare oynamıştı 1952 veya 53’te. Mesela tiyatroya da çok giderdim. Genelde yerel tiyatrolara giderdim. Ayla Algan en sevdiğim tiyatro oyuncusuydu. Bir de Şevket Altuğ… Sosyal içerikli olan, şehir tiyatroları genelde, özellere gitmezdim. Top sahasında bizim şey kurulurdu, her yaz, cambaz denen o zaman cambaz denirdi. Küçük aile sirkleri kurulurdu. İşte telde yürüyen şeyler, işte onun gibi şeyler yani. Onlara giderdi halk. Yaz akşamları onlar vardı. Şimdi öyle şeyler yok galiba.” “Sahilde tavernalar vardı, Bosphore, Şevki Baba, Anton, Rex, Mardros. Mesela ileride, eee Beyaz Park vardı, orada ünlü sanatçılar çıkıyordu bazen. Zeki Müren, Behiye Aksoy, ondan sonra Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses... Böyle sanatçılar geliyordu, Beyaz Park’a. Ben en çok Zeki Müren severdim, tek geçerim. Dinlemeye giderdik. Giriş ücretliydi ama benim babam Beyaz Park’ın doktoru olduğu için, o zamanlar doktor yok, sağlık memuru aynı zamanda doktorluk yapıyor, o yüzden bedavaydı bize giriş. Bedava girerdik. Çok kalabalık olurdu, Zeki Müren geldiği zamanlar. Tabi o zamanlar genç, harika. İçkiye onunla beraber başladım. Onu dinlerken başladım. Beyaz Park’ın plajına da gelirdi aynı zamanda.”

“Koliva yapılırken ölen kişinin anısından dolayı mum yakılır, iki tane tahta kaşık çapraz şekilde konur. Ölen için yapılınca üzerine tarçınla mesela ölen kişinin baş harfleri yazılı olurdu.”

Rum İlkokulu’nun alt katı tiyatroydu “Türkler arasında yardımlaşma gayrimüslimlerinki kadar yoktu. Mesela hasta olduklarında hemen toplanırlar, para toplarlar yardım ederlerdi, evinde yiyecek mi yok hemen yardım ederlerdi. Rum İlkokulu’nun alt katı tiyatro salonuydu. Yani onlara ait tiyatro salonu yardım salonu olarak kullanılıyordu. Bizde böyle bir şey onlarınki kadar yoktu. (…) Rumlarla komşuluk ilişkilerimiz harikaydı. Mesela onlar bize bayramlarında bile yumurtalar, özellikle paskalya bayramlarında, paskalya çörekleri, onlardan getirirlerdi bize hep. Benim babamın öyle pek maddi durumu yoktu, kurban falan kesemezdik biz,

Ev Hanımı

“Rumların düğünleri kilisede olurdu. Uzun sürüyor. Ama güzel oluyor. 4 saat falan. Türk düğünleri genelde valla bahçelerde oluyordu. Böyle düğün salonları falan yoktu. O yüzden genelde yazın yapılıyordu. Rum düğünleri de kilisede olurdu. İşte papaz okur eder, sonunda da koliva. Koliva ne dersen. Koliva aşurenin kurusu. Rumların geleneksel tatlısı, sanırım ceviz, badem ve buğdaydan yapılıyordu. Bizim helva kıvamında, aşure tadında bir Rum tatlısı. Rumların geleneksel

tatlısı… Ölülerin arkasından da yapılıp dağıtılır. Koliva yapılırken ölen kişinin anısından dolayı mum yakılır, iki tane tahta kaşık çapraz şekilde konur. Ölen için yapılınca üzerine tarçınla mesela ölen kişinin baş harfleri yazılı olurdu.” Denizkızı Eftelya “Eftelya’nın hikâyesini anlatayım. Eftelya’nın babası işten geliyor akşam. Eftelya’nın sandalı var. Babasını alıyor ve şu önünde gördüğün, iskele orası. Burada babasına çilingir masası kuruyor, akşam, sandalın arkasına ve kürek çekerek babasını dinlendiriyor ve ona şarkılar söylüyor. Denizkızı Eftelya bu…”

Eski Büyükdere

“Köyümüz yeşillik, herkes beğeniyor” “Doğma büyüme buralıyım. Babamız annemiz gelmiş zamanında. Annemiz Akpınar’dan, Gülyazı tarafından babamız. Doğma büyüme İstanbullu‘yum. (…) 60-64 haneli bir yerdi burası. Sakin bir yerdi. Bahçe yapardık, at arabasıyla gelir, götürürlerdi, satarlardı, geçimimiz öyleydi, ondan sonra hayvan tutmaya başladık; inek falan hala var. Tavuk besleriz, geçinmemiz bu çoğunlukla…” Çok güzel geçti çocukluğum “İlkokul 5 e kadar okudum, vardı diplomam. Devam etmedim. Vakit ister tabi okumak, çiftçilik vardı o zaman, çiftçilik yapardık, ekmek yapardı. (…) Herkes çocuğunu okula göndermek istemezdi, jandarma gelirdi o zaman kapıya, köylü okusun diye (…) Çiftçilik yapardık biz. Okul bitti, hayvanlara baktık, bahçeye gittik derken düğünüm oldu. Evde oldu düğünüm, eve toplaştı kadınlar, ev doldu, öyle. Önceden düğünler şeyde yapılırdı, böyle mahallede iki tane çengi tutarlardı, çengiyle güzel eğlenirlerdi. Bir de şey yaparlar mesela, gelin oldun, oğlan tarafına gidiyorsun, şeyi kırarlar, bacayı, tüfek atarlar, öyle yaparlardı…”

yümüzde. Sık sık akrabamız var. Her komşuya gideriz, öyle kapıya vurur, ister haberli, bazı habersiz gideriz. Onlar bize itibar ederler, ikram ederler misafirlerine. Çok iyidir komşuluk ilişkilerimiz, ben beğeniyorum.” Çok sakindi buralar “Çoğunlukla köyün yerlisinden oluşur burası, ama göçmenler var baya, şu taraf Kars Mahallesi, şu taraf Samsun Mahallesi, adını koymuşlar memleketlerinin. Herkesle iyi geçinir, hepsiyle komşuluk ederiz. Diğer köylerle de ilişkimiz vardı. Gidip geliriz, tanıdıklara akrabalara…” “Sarıyer e gideriz bir şeyimiz olursa, pazarımız Sarıyer’de, Kilyos’a

Öyle kapıya vurur her komşuya gideriz

Melahat Çetİnkaya /

kutlayamazdık ama onlar yine de bizim bayramlarımızı kutlarlardı. Yani çok mükemmeldi. Akşamları seslenirlerdi mesela ‘Haluk hadi bize gel bu akşam’ derlerdi, ben onlarda yemek yerdim.”

“ (…) Tanışma, dayanışma var kö01 11

falan da gideriz. Burada öyle park, çay bahçesi falan yoktu, Sarıyer yolunda vardı. Mesela gazinolar vardı, giderdik tanıdıklar vardı. Giyinir, süslenir giderdik. At arabasıyla giderdik o zaman. Yayan da giderdik, yürürsek de yürürdük… O zaman buralar serbestti. Birkaç sene içinde doldu burası, yeşilliği falan bol, beğeniyorlar köyümüzü. Her yanı sattılar, her yer villa doldu. Nasıl oldu ben de hayret ettim ama oldu işte…” “Bizim ev tahtadan yapılmış, iki katlıydı, böyle pervaz koyarlardı eski evlere, kerpiç yaparlardı. Çok kuvvetli olurdu. Öyle evler yazın serin, kışın sıcak tutar. Değişti tabi sonradan evler. (…) Dayanışma vardır köyümüzde, kadınlar toplaşıp tarhana yaparız, kesme yaparız

kışlık, kuskus yapardık. Bunları yaparız, her zaman yaparız. Bunlar ev kadını kendilerine çalışırlardı…” Rahat köy burası “Rahat köy burası öyle anlaşmazlık falan olmaz, hiç öyle büyük olaylar çıkmadı, olmaz çatışma siyasi olaylar falan. Olsa da az oluyor, geçiyor, jandarmayı çağırınca… Öyle vurmak falan yok. (…) Hepimiz tanışırız eskiden, önceden her şey daha iyiydi tabi. Durum daha iyiydi. Bolluktu her şey. Artık her yer değerlendi, bir şeyler oldu. Çok eski bir köy Uskumruköy, sonradan gelmiş herkes buraya, geliyorlar da. Beğeniyorlar, kilise var, hamam var eski… Tarihi bir köy köyümüz.”


Sarıyer

Röportaj Sezen Engiz (23) Kübra Hikmetoğlu (16) İrem Başaran (16) Jülide Yeşilbaş (16) Suna Andriadis, 1946 Boyacıköy doğumlu. Boyacıköy Rum İlkokulu’undan sonra, Taksim Zapyon’da liseyi bitirmiş. 17 yaşında, bir Türk’ü sevmiş, annesini babasını ezmiş, kaçmış evlenmiş ve Müslüman olmuş. Suna ya da aslında Valasia Andriadis, 35 senelik evliliğinin ardından eşinden ayrılmış ve bekârlık soyadını geri almış. Bugün Sarıyer’de torunlarıyla yaşıyor, sosyal sorumluluk projeleri gerçekleştiriyor. Kendisi, Boyacıköy’de geçen mutlu çocukluğuna ve gençliğine ilişkin anılarıyla, Boyacıköy Rum cemaatinin alışkanlıklarına, mutfaklarına, acılarına ve geleneklerine ışık tuttu.

Suna Andriadis /

Kent Konseyi Engelliler Birimi Başkanı

“Yaşar Kaptan, ‘Bu mahallede Rumlar oturmuyor’ diye bağırıyordu” “Ergenlik çağında herkesin karşı cinse duyduğu, o zamanlar aşk diye düşündüğümüz bir heyecanımı anlatayım size. Rus asıllı iki kardeş gelmişti okula, Bebek’te oturuyorlardı. Ben büyüğüne âşık oldum. Hıristiyan Gürcü’ydüler. Tabi benim ona olan duygularım okulun içinde yayıldı. Müdüre Hanım da babamın uzaktan akrabasıydı. Çok sert bir kadındı. Dikenli bir gül sopasıyla Müdire Hanım’dan dayak yediğimi hatırlıyorum. Bu olay daha sonrasında bizim eve aksetti ve annem kıyameti kopardı. Fakat dayak ya da aşırı cezalar beni korkutmuyordu. Hala da öyleyim yani mücadeleci bir insanım.” “Taksim Zapyon’da çok disiplinli bir eğitim vardı. Bütün Rum okullarında şapka olurdu, bizim de vardı, kokardı vardı ‘Z’ diye, okuldan çıkınca gezerken çıkarırdık istemezdik onunla gezmek ama bir bakardık müdür muavinimiz, yani dışarıda da takmamız gerekirdi aslında. Ertesi gün de korkuyla okula giderdik çünkü hesap vermeliydik.”

“Açıkça söylüyorum azınlıklar tarafında hep bir korku vardır. Dinimizi kaybedeceğiz mi, baskıyla karşılaşacağız mı bilmiyorum ama birçok insanda vardı. Yani hep çok iyi geçiniyoruz görünse de tedirginlik hep vardı.” Arkadaşlarımın çoğu Türktü

Boyacıköy’e Vafeohori denirdi “Emirgan, Boyacıköy’de doğdum. Boyacıköy’e Vafeohori denirdi aslında, esas ismi Vafeohoryo, yani Vafeo boyacı demek, tam anlamıyla çevrilmiş Türkçe’ye. Mahallemin, hatıralarımda hala çok güzel bir yeri var. Biraz acı biraz tatlı bir çocukluk yaşadım. Acılar, daha çok ailemin içinde yaşandı. Rum kökenli bir ailenin kızıydım ve annem aşırı yani fanatik bir Hıristiyan’dı. Babamsa tam tersine herkesle çok barışık, mezhep-din ayırmayan bir insandı. Herhalde ben de ona çekmişim. Boyacıköy Rum İlkokulu’na gittim. Okulum hala orada durur ama faaliyette değil. Yani öğrencisi yok çünkü herkes gitti. Oralardan geçerken bazen bakıyorum gözlerim yaşarıyor. Çok güzel bir okuldu. Üç katlıydı, bir katı yemekhaneydi. Her yeri ahşaptı. Sınıflarda yürürken tak tak tak ayak sesleri duyulurdu, hele koşarken aşırı ses olurdu, ama çok güzel bir okuldu. Ortaokul ve liseyi de Taksim Zapyon’da okudum.”

“Hanife teyze diye çok sevdiğim bir komşumuz vardı. Ahşap bir evde otururlardı, evin aşağısında da inekleri kuzuları vardı. Kızlı erkekli 11 tane çocukları vardı. Ben hep onlarla arkadaşlık etmek isterdim. Rahmetli annem etikete fazla önem verirdi. Aslında biraz da isyanım ondandı. Görüşebileceğim çocukların asil ailelerin çocukları olması gerekirdi. Tabi kendi dinimizden olması gerekirdi. Ben bunlara karşıydım. Gizli gizli kaçar oynardım onlarla. Annemle yengem yazları Hayat Bahçesi’ne ya da sinemaya giderlerdi. Ben gitmek istemezdim, sırf Hanife teyzelere gidebilmek için, rahmetliyle konuşmayı çok severdim. Sonra tabi dağıldık. İnanın çocukluk yıllarımı o kadar arıyorum ki…”

konusunda o çocuklarla hiç anlaşamadım. Arkadaşlarım kız olsun erkek olsun çoğunlukla Türk’tü. Yani annemin hayır demesine mani olmasına rağmen benim tercihim hep bu yöndeydi. Zaten ortaokul ve lisede de Türkçe derslerden dokuz ya da on alırdım, kompozisyonlarım da öyleydi. Ama maalesef Rumca dersleri daha zayıftı çünkü hakikaten Yunanistan’dan gelen kitapları okurken sıkıntı çekiyordum, pek anlayamıyordum. İlkokulda da öyleydi hiç unutmam ilk Türkçe öğretmenimin adı Nebahat Hörüksüz’dü. 23 Nisan’da bana Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni okuttu. Öyle bir okudum ki bütün Boyacıköy beni duydu. Müdüre Hanım da Rum’du, tören sonunda bana ‘Türkçeyi ne kadar içten okuyorsun, sen Türk müsün Rum musun?’ demişti. Hani birlik, beraberlik, dayanışma, sevgi çerçevesinde deniyorsa da; ben bunu açıkça söylüyorum azınlıklar tarafında hep bir korku vardır. Dinimizi kaybedeceğiz mi, baskıyla karşılaşacağız mı bilmiyorum ama birçok insanda vardı. Yani hep çok iyi geçiniyoruz görünse de tedirginlik hep vardı. Annemde herhalde çok daha fazlaydı ki bütün korkusu benim bir Türk ile evlenmemdi ve nitekim de korktuğu başına geldi. İşte evlendim, İstinyeli’ydi eşim, orada ikamet ettik.” Gitmek, kaçmak istiyoruz ama kaçamıyoruz “Çocukluğumda Türk, Rum, Ermeni, Musevi gibi bir şey yoktu yani bütün komşular hep bir arada yaşardık. Çok iyi hatırlıyorum, bütün komşular özellikle yaz geceleri kapılarda otururduk, sohbet ederdik, çay içerdik. Yani evimizin kapılarının önünde hep sevgi, sohbet vardı. O günler hep böyle geçti ta ki 55 senesi 6-7 Eylül olaylarına kadar. Nitekim de bu olaylardan sonra, benim yaşadığım sevgi, kaynaşma, dayanışma yerle bir oldu sandım. Bakış açım değişmeye başladı, korku yaşamaya başladım. Mesela mahallemizde hem Türk hem Rum yaşardı. Karşımızdaki evde Arap bir kadın Hatice Teyze yaşardı. Bir oğlu bir de kızı vardı. Annem dışarıya nakış işlerdi, beyaz iş yapardı. İşte onların çocukları, torunları olduğu zaman bizim dinimizde adetler neyse onlara da yapardı, işlerdi yani. Mesela o zamanlar Rumlarda oyuncak bebeklere gümüş çıngıraklar takılırdı, onlardan yapar hediye ederdi. O gece yemeğe oturmuştuk, saat yedi buçuk sekiz civarıydı. Ki-

Zapyon “Derslerimiz Rumca ağırlıklıydı. Kitaplarımız Yunanistan’dan gelirdi. Fakat Yunan lehçesiyle Rumca lehçe biraz değişik olduğundan bize daha ağır gelirdi. Bunların yanı sıra Türkçe derslerimiz de vardı. Coğrafya, yurttaşlık, sosyal bilgiler diye üçe ayrılırdı dersler ve bunları Türkçe okuyorduk. Ayrıca Türkçe dersimiz de vardı tabi. Fizik, kimya, geometri, ticaret, matematik derslerini de Rumca olarak okuyorduk. Fransızca dersimiz de vardı ayriyeten. Hatta elişi dersimizin öğretmeni vardı Madam Dür, hiç unutmam onu, derste Fransızcamız ilerlesin diye Fransızca konuşurduk.”

Boyacıköy Sahili “17 yaşıma kadar ben Emirgan’da yaşadım. Zengin ailelerin çocukları vardı, anneleri annemle arkadaş, gidilip geliniyordu. Fakat ben flört

liseler bir kere sabah sekizde, bir de öğleden sonra dörtte çalar. O akşam o saatte çan çaldı ve arkasından çok büyük bir ses oldu, bir şey patladı. 12

Boyacıköy cemiyet başkanı da bizim bitişiğimizde otururdu. Koşarak geldi ve ‘İsyan çıktı hemen kendinizi toparlayın’ dedi. Komşumuz Arap Hatice Teyze bir Kıbrıs bir de Türk bayrağıyla geldi. Sokakta insanlar burada Rumlar oturuyor diye bağırıp işaret ediyorlardı. Yanımızda da Yaşar Kaptan diye bir komşumuz vardı, öldüyse Allah rahmet eylesin, o da ‘bu mahallede, bu sokakta Rumlar oturmuyor’ diye bağırıyordu. Tam biraz rahatladığımızı düşünürken annemlerin odasının camının kırılıp büyük bir kaya parçasının içeriye atıldığını gördük. Gitmek, kaçmak istiyoruz ama kaçamıyoruz. Beyoğlu’nda annemin amcasının oğlu, kuzenleri vardı ama ertesi gün sıkıyönetim çıktığı için sadece askerler gezebiliyordu sokakta. Ertesi gün annem bavulları hazırladı, ‘bir müddet gitmemiz lazım’ dedi. Babam da askerlerle konuştu ve onların refakatinde durağa indik, asker de duraktan bir taksi çevirdi ve biz Beyoğlu’na akrabalarımızın yanına gidebildik. Orda da durum peki iyi değildi tabi, orda da çıkamadık dışarı. Annemin teyzesi vardı, eşi de Museviydi, Mösyö David, Tünel’de meşhur Eskenazi Kürk Evi’nin sahibiydiler. Bir gün annemin ağlayarak geldiğini hatırlıyorum. Bütün kürkler yerlerdeymiş. Diğer sahipleri Rum olan dükkânlar da perişan vaziyetteymiş. Bir hafta on gün sonra falan tehlikenin geçtiğini söylediler. Biz de Boyacıköy’e, evimize dönmeye karar verdik. Beyoğlu’nda Ekspres Birahanesi vardı. Evimize dönerken hatırlıyorum hatta gözlerimden gitmiyor, birahaneyi temizlemeye kalkmışlar ama olayların acısı hala tasların üzerinde yazılıydı diyebilirim. İşte öyle bir şey yaşadık. Ondan sonra annem belki de samimiyetlerine güvendiği eski ahbaplarından böyle bir ihanete uğradığı için daha katı bir insan oldu. Tek evlat olduğum için tek korkusu bana bir şey olmasıydı ve bana olan ilgisi çok yoğunlaştı. Ortaokul ve liseye giderken devamlı beni takip ederdi. Bütün korkusu bir Türk arkadaşım olup onunla evlenmemdi. Bunu bana daha iyi gösterebilmek için tatil günlerinde beni alıp Edirnekapı, Ayvansaray taraflarına götürürdü. Oradaki 6-7 Eylül olaylarında zarar gören kiliseleri, evleri, kızları yani insanları bana tek tek gezdiriyordu. Hepsi benim hayalimde birer resim gibi kalmıştır yani. Ama ben bu olayların gerçek İstanbullu ya da İstanbul kültürünü alan insanlar tarafından yapıldığını düşünmüyorum. Daha çok provokasyonla ve dışarıdan etkenlerle olduğunu düşünüyorum. Tabi buna yaşım ilerledikçe kanaat getirdim diyebilirim. Ama hiç bir zaman da bir kin duymadım ki gençliğimde bir Türk’ü sevdim ve 17 yaşımda olduğum halde annemi babamı ezerek ona kaçtım. Tabi insan o yaşlarda her şeyi toz pembe görüyor ama bazı gerçeklerle karşılaştığı zaman da hoş olmuyor. 35 senelik bir beraberliğimiz oldu, sonra da boşanma kararı aldım.”

“Akrabalarımdan hepsi gitti, bir tek kuzenim var Tatavla’da, tabi şimdi Ermeniler yoğun orada. Mesela eskiden Beyoğlu Balo Sokak’ta akrabalarımız vardı, bakkaldı, yani her yerde akrabalarımız vardı ama hepsi gittiler.”

Bütün akrabalarım Yunanistan’a kaçtı “Evliliğimle alakalı olarak, annem bir seneye kadar dayımla Yunanistan’a gitti. 6-7 Eylül olaylarından sonra Kıbrıs olayları da ilave oldu, dayımlar bütün akrabalarım Yunanistan’a kaçtı. Annem oraya bir seneliğine gitti ama babam burada kaldı. Eşimin ailesi beni babama götürmek için çok ısrar etse de bunu istemedim çünkü babam her ne kadar din ayrımı yapmayan biri olsa da yine de kızının aynı dinden bir adamla evlenmesini isterdi diye düşündüm ve bu acıyı ona tattırmak istemedim. Sonraları annem de Yunanistan’dan dönünce her hafta ailemle görüşmeye başladım. Fakat huzursuz görüşmelerdi bunlar çünkü annem yaptığımın hata olduğunu, günah olduğunu söylüyordu. Önceleri Müslüman olduğumu söyleyemedim. Benim esas adım Valasia’ydı ama Sula derlerdi bana. Sonraları da herkes Suna olarak alıştı. Bir gün annem bunu öğrendi o kadar katı bir Hıristiyan’dı ki bunu öğrendiği zaman felç oldu ve 15 gün içinde öldü.” “Eşim dinimi değiştirmemi istedi ama ben bunu isteyerek yaptım. Sonradan bazı şeyler yüzüme de vuruldu, gavur kelimesini çok duydum. Eskiden mensup olduğum dinle şimdiki mensup olduğum din arasında farklılıklar var, benzerlikler de var. Aslında tek değişen peygamberimiz ve ibadet şekillerimiz. Ben ibadetin sade olması gerektiğini düşünüyorum. Çocukluğumda kiliseye gittiğimde papaz ayin yaparken oradaki insanların dikkatlerinin kimin ne giydiğine, hangi renk giydiğine, giysilerini nereden aldığına yönelik olduğunu gördüm. Bu durum bana ters geliyordu.” “Akrabalarımdan hepsi gitti, bir tek kuzenim var Tatavla’da, tabi şimdi Ermeniler yoğun orada. Mesela eskiden Beyoğlu Balo Sokak’ta akrabalarımız vardı, bakkaldı, yani her yerde akrabalarımız vardı ama hepsi gittiler.”

“Ben genç kızken Boyacıköy, Emirgan veya Yeniköy sırtlarından denize girerken evlendikten sonra mümkün değildi, yani düşününün 63 senesinde mümkün değildi, bayanların sahillerden denize girmesi.” Boyacıköy esnafının çoğu Rum’du “Çocukluk zamanımda Boyacıköy esnafının çoğu Rum’du. Manol dedikleri kiler gibi bir içki mahzeni vardı orada çeşit çeşit içkiler satılırdı. Çocukluğumda ilk oturduğum yer Fıstıklı diye bir semtti. Orada tarihi bir çeşme vardı, Reşitpaşa’ya uzanan bir yoldaydı. Orada büyük bir konakta oturduğumuzu hatırlıyorum. O sokaklarda yaşayanların çoğu Rum ve Ermeniler’di, Türkler daha azdı. Çok severdim orayı orada ahbaplarım var onları ziyarete giderim arada. Fıstıklı denen yer tamamen yeşillikti, ağaçlıktı. Baltalimanı’nın üstü oluyor. Şimdi orası neredeyse tamamen villalarla kaplandı. Ama yinede oraya gittiğimde o eski günleri yaşıyorum, yani çocukluk yıllarımı arıyorum. Kaldığımız o büyük evi, o çeşmeyi…”


Sarıyer

“Boyacıköy’ün çarşısı çok değişti. İnsanlar Yunanistan’a göçünce o dükkânları başkaları aldı şekil değiştirdi, örneğin kasap olan demirci oldu, berber olan manifaturacı oldu. Yeniköy’ün sahili değişti. Karton otel yapıldı. Eski yalılar vardı ama yeni yalılar yapıldı. İstinye’de meşhur Dondurmacı Zeynel vardı, Arnavut’tu kendisi. Önceden eski İstinye vapur iskelesinin orada satardı sonradan dükkân açtılar. Eski ahşap bir yalının altındaydı dükkân, üstünde de Ayla Algan otururdu. Yeşillik olan yerler zamanla beton yığınına dönüştü. Yani çok yerler değişti.” “Baltalimanı’na doğru inerken Hayat Bahçesi vardı. Denizin üstünde, üç katlı, çok büyük bir bahçeydi. Ermeni bir sahibi vardı. Çok meşhur bir yerdi. Sonradan orayı sanırsam bu Banker Castelli dedikleri kişi almış sonra batmış. Sonrasında da yine taş yığını, yine beton evler olmuş. İki bahçe sinemamız bir tane de kapalı sinemamız vardı. Çok sık giderdik sinemaya. Bahçe sinemasının adı Yıldız Sineması’ydı. Annem sinemaya gideceğimiz zaman öncesinde beni yollardı, sinemanın sahipleri tanıdık olduğu için, söyle Ekrem Abi’ne bana loca ayırsın derdi. Çınaraltı diye bir yer vardı. Oraya indiğin zaman küçük küçük kahveler vardı. Herkes birbirini tanırdı. Bir tane rahmetli Arnavut Hazor amcamız vardı kağıt helva, susamlı helva satardı. Çok severdim o helvaları, çok sık inerdik oraya çayımızı içerdik, yemeğimizi yerdik. Orada otururken hep selamlar verilir, hal hatır sorulurdu. Evlendikten sonra eşimle Çınaraltı’nda oturduk maalesef çok az tanıdığa rastladım, hep yabancılar vardı ama gözüm hep onları aradı.” “Ben genç kızken Boyacıköy, Emirgan veya Yeniköy sırtlarından denize girerken evlendikten sonra mümkün değildi, yani düşününün 63 senesinde mümkün değildi, bayanların sahillerden denize girmesi.” Boyacıköy yazlık gibiydi “Yazlığa gitmezdik zaten yerimiz yazlık gibiydi. Herkes Boyacıköy’ün sahilinden denize girerdi, hep birlikte yüzerdik, şimdi o da mümkün değil artık. Gayrimüslimlerin çoğu kışın Beyoğlu, Şişli, Kurtuluş tarafında otururlardı. Ama Mayıs olur olmaz

Röportaj İdil Çetin (27) Çağatay Çeliktaş (16) Meyse Köse(16) Yiğit Keskin (16) Buse Derman (16)

gelirlerdi. Mesela Pangaltı’nda meşhur Tatlan Pastane’si vardı, bizim karşımızdaki ev onların yazlıklarıydı. Üç katlı bir evdi. İki oğlu bir kızları vardı ve ben yazın gelmesini heyecanla beklerdim. Çünkü hep birlikte eğlenir, oynardık. Okullar da ekimin başlarında açılırdı o zaman, sizin gibi erken açılmıyordu. Mevsimler de değişti şimdi, Ekim ayı aynı Temmuz Ağustos gibi olurdu. Çocuklar Beyoğlu’nda okusalar da sabah erken çıkarlar, bir ay kadar Boyacıköy’den gidip gelirlerdi.” “Anadolu Hisarı’na bağlı Göksu deresi var, hala durur biz oraya gider-

dik annem götürürdü yazın belirli tarihlerde, temmuz muydu tam hatırlamıyorum, topraktan testiler yapılır aynı zamanda da piknik yerleri vardı ve orda laternalar çalınırdı, çok severdim o laternanın müziği hala kulağımdadır. Biz o laternalar çalarken piknik yaparız, o testilerden alırız hatta testiler düdüklüydü, bakın o ibrik yerine öttürdüğün zaman düdük sesi çıkardı. Bir de Boyacıköy’den sonra Baltalimanı diye bir yer vardır, şimdi oralar hep gecekondu oldu. Temmuzun 26’sı ya da 27’sinde diye hatırlıyorum, sabah 6’da evden çıkardık annem teyzem diğer akrabalarımız falan Baltalimanı’nın içinden geçerek, şimdi yolların istimlâk olduğu, evlerin türediği bir Ayazma vardı, işte dağa tırmanır Ayazma’ya çıkardık, gününde. Fakat sonradan maalesef Ayazma yok oldu.” “Rum kiliselerinin hepsinin bir ismi vardır. Yani bir havarinin ismini taşır. Mesela 23 Nisan’da Aya Yorgi

“Babam da aşçıydı. Mısır Çarşısı’nda Pandeli Lokantası vardır, mebuslar falan giderdi o zamanlar meşhur bir yerdi yani, orada çalışırdı, oradan da emekli oldu. Çok güzel yemek çeşitleri gördüm babamdan. Mesela levrek balığını mayonezli yapardı, uzun kayık tabaklarda, güzelce de süslerdi.” Sakız reçeli ve Paskalya çöreği “Ziyaret ettiğiniz her Rum evinde çeşit çeşit reçeller vardır. Annemin kocaman bir dolabı vardı. Onu açtığınız zaman reçel çeşitlerinden başka bir şey bulamazsınız. İlk zamanlar Yunanistan’dan geliyordu,

akrabalar getiriyordu sakız reçeli vardı mesela. Katı olur, vanilyalıdır sonradan kakaolusunu da yapmaya başlamışlardı. Gümüş tepsi içinde, kâğıt gibi ince su bardaklarına gümüş kaşıklar konur, bardağın içinde de su olur. Sakız muhallebisi böyle sunulur, diğer reçeller süslü kâselerle ikram edilir. Yani Rum ailelerinde ilk ikram budur. Arkasından kahve pişirilir. İşte yemek öncesi bunlar ön ikramdır, sonra da yemeğe oturulur. Annemin zeytinyağlı yaprak dolmaları çok güzel olurdu. Bir de midye salma yapardı o da çok güzel olurdu. Babam da aşçıydı. Mısır Çarşısı’nda Pandeli Lokantası vardır, mebuslar falan giderdi o zamanlar meşhur bir yerdi yani, orada çalışırdı, oradan da emekli oldu. Çok güzel yemek çeşitleri gördüm babamdan. Mesela levrek balığını mayonezli yapardı, uzun kayık tabaklarda, güzelce de süslerdi. Yılbaşı sofralarımız çok meşhurdu. Aynı zamanda yılbaşı annemin isim günüydü. Yılbaşında herkes bizde toplanırdı, 30-40 kişi olurduk. O günün bütün yemeklerini babam kendi eliyle hazırlardı. O zaman yediğim taramanın tadını şimdi hiçbir yerde bulamıyorum. Bir de yılbaşı pidesi yapardık, bazen de hazır alırdık, Beyoğlu’nda belirli pastanelerde satılırdı. Paskalya’da da paskalya çöreği yapılırdı. İşte içine mahlep falan koyardı annem. Hamur sobanın yanında kabarırdı, sonra yoğrulur, saç örgüsü şekline getirilir. O saç örgüsünün düğüm yerine de kırmızı boyanmış bir yumurta konurdu. Tabi çörekler ve pidelerin pişmesi de zordu. Şimdiki gibi fırınlar yoktu ki evlerde. Siyah büyük tepsiler vardı lamarina denirdi onlara, onun içine konurdu hamurlar, fırıncıyla konuşulur randevu alınırdı, öyle pişerdi yani.” “Yediklerimizin tadı güzeldi, organikti. Şimdiki gençlere bakıyorum da üzülüyorum. Bizim yoğurtçumuz vardı kapıdan alırdık. Silivri yoğurtçusu diye bağırırdı. Üstünde kalınca bir kaymak olurdu. Tereyağımızı babam Polonezköy’den getirtirdi. Balıklar boldu şimdiki gibi kıt değildi. Mesela ben hiç bilmem ki yumurtayı bakkaldan aldığımızı, komşularımız tavuk beslerlerdi, sabahları çıkardım, tavuk kaç tane yumurtladıysa artık, annem yolladı beni derdim, alırdım

giderdim eve. Biz kışın yaz sebzesi meyvesi yemezdik. Kışın patlıcan domates salatalık falan bilmezdik yani yoktu. Ama şimdi bakıyorum her türlü meyve sebze mevcut. Yeni yetişen nesile üzülüyorum, en ufak bir şeyden hastalanıyorlar. Mesela ben 64 yaşındayım 5-6 senede bir hafif bir grip geçiririm, kemik erimesi falan da yok. Yani çocukluğumuzda yediklerimizle alakalı hep...” Aliki Vuyuklaki “Bayanlar giyimine çok önem verirlerdi eskiden. Özellikle annemin nesli kiliseye giderken mutlaka yeni giysiler diktirilirdi. Şapka çok kullanılırdı, şapkanın önünde de bir tül kullanılırdı. Beyoğlu’nda bir pasaj vardı, çakıllı aynalı bir pasaj, arkasında da kilise vardı, o pasajdan geçerdik orada şapkacılar vardı. Annem hep oradan şapka ısmarlardı, kıyafetine göre şapkalar alırdı. Mesela tiyatroya gidilecekse çok özenirdi insanlar giyimlerine. Bir ara Yunanistan’dan gelen Aliki Vuyuklaki filmleri furyası vardı. Rumca ama Türkçe altyazılı olarak, Saray Sineması’na, Emek Sineması’na çok geldi o filmler. Sinema ya da tiyatro çıkışlarında Beyoğlu’nda kendi mahallendeymiş gibi gezerdik geç saatlerde bile. Her şey çok nezihti, ama o eski tat kalmadı. (…) Çok üzülüyorum bazı şeylere saygı, sevgi yani örf, adetler yavaş yavaş bitip gidiyor. Sokakta rastladığım gençlerin konuşmaları, dolmuşlarda yer vermeyişleri, bir engelliyle, yaşlıyla alay etmeleri hakikaten çok üzücü.” “Ben sekiz senedir engellilerle ilgili çalışıyorum, şu anda da Sarıyer’in Kent Konseyi’nde engelliler birimin temsilci başkanıyım, dernekte de görev aldım. ama maalesef çok üzülüyorum, son zamanlarda engellilerin sırtından rant sağlamaya çalışan insanlar var hem de çok var. Aynı zamanda da Yeniköy Spor Kulübü’nün yönetimindeyim, Yeniköy Spor Kulübü’nün başkanının isteği üzerine, bir kadın komisyonu kurduk onun başkanlığını yürütüyorum ve yakın bir tarihte de şu Armutlu dedikleri Fatih Sultan tarafında da bir engelliler derneği kurma çalışmaları içindeyiz.”

“Bütün İstinye birbirini tanırdı” şarıdan geldi. Tomruk dışarıdan geldi, kâğıt dışarıdan geldi. Bütün bu güzellikleri onlar mahvetti. İstanbul’u besleyen yerlerdi buralar, çilek olsun, bahçeler olsun. İstinye Lisesi’nin oralar tamamen

1945’te İstinye’de dünyaya geldiğinden beri buradan hiç ayrılmamış Şakir Satır. Bu yüzden İstinye’yi ve İstinyelileri en iyi bilenlerden… Bir de, 16 yaşından beri tezgâh arkasında duran bir esnaf olduğu için muhtemelen. Şakir Bey İstinye’ye dair anılarını bizlerle de paylaştı.

çakal yuvasıydı, hiçbir şey yoktu. Sağında çilek tarlası, solunda çilek tarlası, daha aşağıda taş ocakları. … Bütün İstinye birbirini tanırdı. Kozmopolit bir hal yoktu o zaman. Buranın ilk yerlileri Rumlar, sonra Arnavutlar, daha sonra da göçle gelen Karadenizliler. Şu anda burası kozmopolit bir hale geldi. Eski dostluklar falan yok, bitti. Apartmanlar çıkınca eski şeyler bitti.” Çocukluk günleri

Eski İstinye köy gibiydi “Şu anda konsolosluğun olduğu yerin orda doğdum. Eski İstinye köy gibiydi yavrum. 8 yaşına kadar orda inek güttüm, çobanlık yaptım. Çilek tarlaları, taş ocakları ve taştan kireç yapılan ocaklar vardı. 56’da 57’de fabrikalar gelince İstinye’nin güzelliği gitti. Fabrika geldiği an onun işçisi dı-

kutlanır. Yani orada ayin yapılır. Emirgan, Boyacıköy’deki kilisede de 25 Mart’ta olurdu. Hatta eskiden patrik gelirdi. Patrik Athenagoras gelirdi, hatta bir keresinde geldiğinde Fıstıklı denen tepede Rum çocuklarla kamp yapmıştı. Annem de bana yeni bir elbise diktirmişti ben de o gün heyecandan koşarken fıstık ağaçlarından birinin toprak üstüne çıkmış gövdelerine takılıp iki takla atmışım. Sonra beni Taksim Hastanesi’ne götürdüler. Hiç unutmam babam Boyacıköy’den Taksim’e bir ayağı terlikli bir ayağı terliksiz gelmişti.”

Şakir Satır / Esnaf

“Biz çocukken, saman balyalarının tellerinden araba yapardık. Ama bugünkü Çin malı arabalardan bin kat daha güzel. El emeğiydi. Onlarla oynardık, çember çevirirdik, ağaçlarımız falan olurdu, sallanırdık. İp atlardık, uzuneşek oynardık. Daha başka ne gelirse aklına, 16 yaşında tezgâh başına geçtim. Bir esnafın 12 saati zaten tezgâh başında. Oynamaya zaman bulamıyorduk. 15 yaşımıza kadar oynayabildiğimiz 01 13

kadar oynadık. Tezgâh mahkûmu diye bir kavram var bize, 16 yaşından sonra biz de öyleydik. 1961’den 1977’ye kadar bakkaliye dükkânıydı burası. 77-84 arasında kırtasiye, oyuncak, okul kitapları. 1984’ten beridir de 26 senedir de ayakkabıcılık yapıyorum. Bir de 1968 yılında buradaki yazlık açık hava sinemasının işletmeciliğini yaptım bir seneliğine. O zamanlar Avaremular, Hint filmleri falan, hep onlar. Bunlarla bir sezonu geçirdik.”

Kalafatyeri ve İç İstinye “Kalafatyeri dediğimiz yer bugünkü iskeleye doğru olan alan. Eskiden büyük gemiler, Osmanlı gemileri orada kalafatlanırdı. Bizim İç İstinye’deki insanlar biraz daha halk tipiydi, Kalafatyeri’ndekiler biraz daha burjuvaydı, daha süslü bebeklerdi. Bizse burada Sürmenelisi, Arabı, Rizelisi hepsi beraber büyüyorduk. Bu iki yer arasında biraz sürtüşme olurdu. Ama sınıfa girdiğimiz zaman o kardeşlik gene başlıyordu.”


Sarıyer

Röportaj Gözde Karahan (18) Beyza Yanıkkaya (15) Evrim Kara (15) Melahat Akbora 1928 Emirgan doğumlu bir ev hanımı. Kalabalık bir ailenin en küçük kızı olan Melahat Hanım ile doğup büyüdüğü Emirgan, Boyacıköy, Baltalimanı üzerinden eski İstanbul üzerine konuştuk.

“Emirgan’ın nüfusu en fazla 200 insandı” lardan hiç biri çalışmadı. Emirgan posta müdürü Mithat Bey, babamın ahbabıydı. Ablamla beni iki yanına oturttu, ‘telgrafı bunlara öğreteceğim, yeni postaneye memur yapacağım’ dedi. Babam da ‘öğret meslek öğrensinler ama ben kızlarımı çalıştırtmam’ dedi. Çalışmadık. Ama keşke bir ilkokul öğretmeni olaydım diye düşünürüm.”

“Ne yalılar vardı bilemezsiniz. Koca koca güzelim yalılar, ama önünde küçücük yolu var. Bir tek araba geçiyor otomobil, başka yok. Yol yok, baştan itibaren yalılar var. Emirgan’dan kalkan bir otobüs, Reşitpaşa’dan Eminönü’ne gidiyor. Yani deniz kenarından yol yok, Bebek’e kadar yol…”

Melahat Akbora / Ev Hanımı

Bebek’ten buraya yürümek çok zordu

“Tokmakburnu nda Mısırlı İsmail Paşa’nın 200 odalı yalısında doğmuşum. İki üç sene orda oturduktan sonra ailemle birlikte arka tarafta müştemilatta oturduk. Orası şu anda yukarıya doğru lale bahçesi… Lale bahçesine çıkar günümüzü orda geçirirdik. Oranın sahibi Sabdetdüt Bey diye bir adamdı. Hanımı da almandı. Alman Harbi çıkınca Sabdetdüt Bey’i hapsettiler, hanımını da Almanya’ya yolladılar. Yukarısı belediyeye kaldı. Biz de çıkmak zorunda kaldık. Çünkü çok müsaitti orası harp zamanı. Baltalimanı’nda babam arsa aldı, bir ev yaptırdı. 10 yaşında oraya taşındım.”

“Baltalimanı’na taşındığımızda yol yoktu. Eşyalarımızı bir kağnı arabası, iki tane manda bir ayda taşıdı Baltalimanı’na. Sabah bir sefer yapıyordu, akşam dönüyordu. O zaman Şirketi Hayriye diye bir firma işletiyordu. Biraz yollar açıldı, binalar yıkıldı. Ne yalılar vardı bilemezsiniz. Şimdi o yalıları imkânı yok yıkmazlar, önüne denizi büyütürlerdi. Nasıl Arnavutköy’de büyüttüler, Sarıyer’de, Büyükdere’de. Anlatılır gibi değildi, kıyamazdınız bakmaya. Koca koca güzelim yalılar, ama önünde küçücük yolu var. Bir tek araba geçiyor otomobil, başka yok. Yol yok, baştan itibaren yalılar var. Emirgan’dan kalkan bir otobüs, Reşitpaşa’dan Eminönü’ne gidiyor, Eminönü’nden Beşiktaş, oradan Emirgan’a geliyor. Yani deniz kenarından yol yok, Bebek’e kadar yol… Bebek’e kadar tramvay var. Emirgan İskelesi Uluköy’dü eskiden. Sonradan Emirgan oldu. Gelirse iskeleye vapur, iki saatte bir Eminönü’ne gidiyorsunuz. Emirgan’dan kalkıyor Kanlıca, Rumelihisarı, Küçüksu, Bebek, Arnavutköy… Böyle karşılıklı gide gele 2 saatte Eminönü’nü buluyor. Eğer Eminönü’nden kalkan vapuru kaçırırsanız, Bebek’e geliyorsunuz tramvayla. Bebek’ten buraya yürümek çok zor, korkuyorsunuz, yürüyemiyorsunuz. Elektrik yoktu, karakolda falan bulunursa… Çok nadirdi.”

“Babam imkânlarıyla ablamla abimi okuttu. Ablam üçüncü sınıfa gelene kadar, Emirgan İlkokulu, 28. İlkokuldu. Eski Türkçe okumuş orda. Ablam çok güzel Fransızca konuşurdu. İngilizceyi de güzel konuşurdu, çok güzel de eski yazı yazar okurdu. Türkçesi sonradan tabi ama çok aklı başında bir hanımdı. Abim de ikinci sınıfa kadar eski Türkçe okumuş. Sonradan yeni türkçe olmuş, cumhuriyet ilan olunca. Ablamla abime Fransızca öğretmek için, bize her cumartesi pazar Fransız sörler gelirdi. Şimdi kurslar var ya o zaman eve geliyorlardı. Rahibeydiler, Fransız liselerinde çalışırlardı. (…) Ortaokul olmadığı için biz okuyamadık. Beykoz’da vardı ortaokul. Gidemedik. Kız-

“Bir tek bizim evimizdi vardı Baltalimanı’nda. Bahçemiz, bahçemizde havuzumuz, ineklerimiz, koyunlarımız. Babam orada bize bir köy hayatı yaşattı. Tepeye buğday ektirirdi, harman dönerdi yanımızda. Arkadaşlarımız falan pek gelip gitmezdi, çünkü orası çok tenhaydı. Biz de pek gidip gelemezdik, yola çıkamazdık korkuyorduk. Genç kızlığımız hep evimizde, annemin babamın nezaretinde geçti. Sinemayı gördüğümde 16 yaşındaydım. Ankara’ya ablam beni götürdü, sinemaya götürdü. Sinemaya girdiğim zaman şaşırdım bu nasıl şeydir diye. Nerde tiyatro! İstanbul’a zor giderdik, gidemezdik.” “Karşımızda Baltalimanı’nda bir cami vardı. Caminin içinde otlar büyümüş, incir ağaçları çıkmış, bakımsız. O camiyi Baltalimanı’nda beyler birleşti, yardımlarla şu anda çalışıyor cami. Yanında balıkçı vardı, şu anda üniversite, eskiden küçük bir saraydı, bekçileri vardı, saraya giderdik. Yanındaki de şu anda hastane olan yer, orası da saraydı. Damat Ferit Paşa’ya kayınpederi hediye etmiş orayı. (…) Şimdi o zaman bizde Baltalimanı Camisi var, bir de Emirgan camisi var. Bir tek de ilkokul vardı. Emirgan Yirmi Sekizinci İlkokul. Buraya ortaokul sonradan oldu. Sabancı Ortaokulu. Balta Limanı’nda şimdi Behçet Kemal Çağlar Lisesi var, o da sonradan oldu. Bizden başka Baltalimanı’nda doğru dürüst kimse yoktu, iki katlı bizim evimiz vardı. Şimdi, çok apartman var.” “Sonra Baltalimanı’nda içeriye doğru bütün arsalar gecekondu oldu, o fundalıklar güzelim yerler gecekondu oldu, Armutlu işte. Silahlar patlıyor. Karakol kurmuşlar gecekondu mahallesine. Nasıl güzel bir yerdi. Çilek tarlalarıydı orası. Hepsi bitti şimdi. Çok kalabalık bir yer oldu. Ama Baltalimanı yine öyle sakin, güzel bir lise yapıldı. Akgün Koleji diye deniz kenarına. Biraz işledi ondan sonra moral eğitim oldu. Polislerin misafirhanesi.”

“Atatürk İstanbul’a geldi dediler. Bekliyoruz deniz kenarında, tenekelere ışık koymuşlar yağ lambası yakıyorlar. Tokmakburnu’ ndan Boyacıköyü’ne kadar. Karanlık değil daha siyah römorkör çekiyor salı. Hasırlardan yapılmış sal, içinde hasır koltuklar. Atatürk oturuyor içinde. Atatürk elinde şapkası, sallardı. Yanında Safiye Ayla, Münir Nurettin yanında, şarkı söyleye söyleye sahilden giderlerdi, karşı taraftan da dönerlerdi.” Emirgan’ın Prenses Şevket Hanımı “Emirgan’da Prenses Şevket Hanım oturuyordu. Mısırlı Prenses Şevket Hanım, şu anda eskiden 3 katlı olan köşkü apartman oldu, işte Emirgan’da bu Prenses Şevket Hanım çok ünlü idi. Hayatını 14 01

hastanelerde hastalara yardımcı olmakla geçirdi. Bir nevi hemşirelik yaptı ve hayır sahibiydi. Emirgan’da doğru dürüst fakir yoktu, Prenses Şevket Hanım herkese ev alır, ev sahibi ederdi. Tokmakburnu’nda otururken yanımızda Fahrettin Altay otururdu. Onun yanında Prenses Şevket Hanım’ın 3 katlı çok güzel bir binası vardı. Orda oturuyordu, hatta karşıda Hıdiv kasrı ile alakaları vardı, o onlarınmış. O öldükten sonra binasını yıktılar bir hayır kurumuna verdiler. Ondan sonra Sabancılarınki ge-

arada sırada Sarıyer’de sulara götürürdü. Toplu halde kamyona doldururdu bizi, çünkü çok kalabalığız, iki tane aile daha var. Baltalimanı’ndan da giderdik ama Tokmakburnu’ ndan daha çok gittik. Sulara giderdik otururduk, Safiye Ayla yukardan bir şarkı kopartır, mor menekşe boynunu eğmiş / yapracığı suya değmiş, diye. Benim babam da çok severdi. Eski adamdı, namazlı, abdestliydi ama bayılırdı böyle söylesinler şarkılar türküler. Yatardı öyle dinlerdi radyoyu.”

Temmuz 1939, Melahat Akbora lale bahçesinde. liyor. Sabancının babası orayı aldığı zaman boştu orası. Sabancının babası Çınaraltı’na otururdu, yanında hep bastonu da olurdu. O da hayır sahibi biri imiş öyle derlerdi. Yani çok yardımcı olmuş Emirgan’a. Emirgan’da hakikaten çok köklü aileler vardı, şimdi çok kalabalık, 200 kişiydik. Emirgan ortasında Çınaraltı dediğimiz yerde iki kahve vardı. Biri aşağıda biri yanında, cambaz olurdu, ip gerer cambaz oynardı. Okulun bütün müsamereleri orda olurdu.” “Bu Prenses Şevket Hanım’ın yanında bir Arap kadın vardı, simsiyah. Bize geldi, annemin adı Nefise. ‘Nefise hanım ver kızları’ dedi ‘gidelim cenazesine Atatürk’ün.’ Annem kıyamadı bizi yollamaya. O kadar kalabalık ki yollar, vasıta yok Sarıyer’den Sirkeci’ye kadar o insanlar yürüdüler, düşenleri bayılanları biz sonradan öğrendik. 9 yaşımdaydım, 4. Sınıftaydım. Ah nasıl ağladık, bir öğretmenimiz vardı. Onun ağlamasını hele, anlatamam size. Atatürk’ümüz öldü diye.” “Dokuz yaşındayım, Atatürk İstanbul’a geldi dediler. Bekliyoruz deniz kenarında, tenekelere ışık koymuşlar yağ lambası yakıyorlar. Tokmakburnu’ ndan Boyacıköyü’ne kadar. Karanlık değil daha siyah römorkör çekiyor salı. Hasırlardan yapılmış sal, içinde hasır koltuklar. Atatürk oturuyor içinde. Atatürk elinde şapkası, sallardı. Yanında Safiye Ayla, Münir Nurettin yanında, şarkı söyleye söyleye sahilden giderlerdi, karşı taraftan da dönerlerdi.” “O Safiye Ayla’nın sesi şahane ses. Atatürk dermiş ki ‘arkanı dön de söyle, yüzünü görmeyeyim.’ Çok çirkin bir kadındı ama sesi çok güzeldi. Çok da zayıftı. Simsiyah ve zapzayıf bi kadın. Ben onu sadece salda değil, Beyoğlu’nda da görmüş, rastlamıştım. Ama sade ses! Babam bizi

Şeker kutusunda radyo “Radyoya çok sonra kavuştuk. Baltalimanı’ndaydık, Emirgan’da bir aile radyo almış. Abim akşam alırdı bizi, üç kızız biz. Abim bizi getirirdi Emirgan’a. Bizim gibi herkes tretuvara oturmuş sesi dinlerdi, yukarda radyo sesi. Günün birinde abimin bakkal dükkânı vardı, Boyacıköy’de. Bana böyle bir şeker kutusu verdi, baya bir kiloluk şeker kutusu, paketli. ‘Sakın bunu açma’ dedi, ‘ben akşam gelince açacağım’ dedi. Bende gittim eve, ‘baba ‘dedim ‘abim şeker almış ama açma dedi, açmayalım.’ Bekliyoruz, abim gelecek, şekeri açacak, yiyeceğiz. Böyle şekerci dükkânları yoktu. Hacı Bekir’de, Bahçekapı’da, oradan şeker gelirdi, lokumlu, yerdik. Abim geldi, ‘abi aç bakalım birer şeker yiyelim’ dedik. ‘Yok’ dedi ‘yemek yiyeceğim ondan sonra açacağım.’ Abim yemek yiyor, biz bekliyoruz. En sonunda o kâğıdı öyle bir açıyor ki, böyle adım adım açıyor bekletiyor bizi. En sonunda açtı, bir yere basınca kapak açıldı, radyo! Aman kimde can kalır, ne sevinmek bizde, dünyalar bizim oldu.” “Bizim zamanımızda annem dikerdi bizim üstümüzü başımızı. Önlüklerimizi, elbiselerimizi… Gömleklerimize kadar dikilirdi, biz de yakalarına, kollarına iş yapardık. Şimdi öyle değil ki her şey hazır. Gidiyorsun, alıyorsun, giyiniyorsun. Fena da giyinmiyorduk yani. Öyle biz çarşaf falan tanımıyoruz, bilmiyoruz. Annem de modern bir hanımdı. Bayram olduğu zaman babam ölçülerimizi alır, ayaklarımızı kâğıdın üstüne koyar çizer bize ayakkabı alırdı, üç kıza. Üstümüz başımız da Dilberzadeler’den alınırdı. Bir Atalar vardı, bir Dilberzadeler vardı o zamanlar. Dilberzadeler Mahmutpaşa’da, Atalar da Bahçekapı’daydı. Babam getirirdi, artık biz nasıl sevinirdik. Ablalarım çok şık giyinirdi. Hele en büyük ablam kısacık, pilili etekler, kravatı, başında kasketi.”


Sarıyer

“Okulda bile, potinlerimizin üstüne lastik giyerdik. Bütün okul potin, lastik giyerdi. Hepimiz torbayla okula gidiyorduk. Alt kattan girerdik, lastikleri torbalara koyardık, potinlerle yukarı çıkardık. Tahta yerler, bütün sınıflar sakız gibi silinmiş tertemiz. Ayakkabı ile çıkamazdık ikinci ve üçüncü kata, öyle ders çalışıyorduk.” “İmkânsızlıklardan dolayı lisemiz ortaokulumuz olmadığı için, ama iki ablam da kursa gittiler evlendikten sonra dikiş nakış onları bitirdiler, ben Emirgan’dan hiç ayrılmadığım için, evin de en küçüğü ve zayıfı olduğum için, beni göndermediler bir yere. Evlendirmek için bile eve damat istediler. Eve gelirse bu kızı veririz dediler.”

“En büyük ablamın düğünü Tokmakburnu’nda oldu bahçe düğünü. Onun küçüğü abimin düğünü Beyazıt’ta Marmara Lokali’nde oldu, onun küçüğü Ankara’ya gideninki Baltalimanı’nda bahçemizde oldu. Sebahat’ınki Laleli’de oldu, benimki de Laleli’de oldu. Laleli’de güzel bir düğün salonu vardı orda oldu.” “Mahallemiz o kadar güzeldi ki hep benim akranım, hepimizin annesi var, hepimizin. Kimisi kayınvalide ile oturuyor, kimisi anne ile. Ben anne baba ile oturuyordum. Fakat öyle bir grubumuz var ki yavrum sinema yok, tiyatro yok, o yok bu yok. Haftada bir kere aileler toplanırdık kendimiz karılı kocalı yemek yapar yerdik bahçelerimizde güzeldi.” Gece oturmaları

“Ablam Sultanahmet’te oturuyordu, ablamın ahbapları vardı. Şaziye abla. Her hafta bize bir aile getiriyordu. Bir aile getirdi o ailenin bir oğlu varmış benim büyüğümü beğendiler, ablam onla evlendi. Büyük ablamı Ankara’da sanat mektebinde okuyan dayımın hocası, resimlerimizden görüyor. ‘Nedim bunlar kim?’ diyor. Dayım da ‘bu ablam, bunlar da ablamın kızları’ diyor. ‘Bu kızların birini bana verin’ diyor. Dayım da eniştemi alıp Ankara’dan getirdi. Ablam öyle evlendi, Ankara’ya gelin gitti. Onun büyüğü ablam Sultanahmet’e gelin gitti. Bana gelince bir aile getirdi, 13 yaşında bir oğlu var. Ben de o zaman 21 yaşımda falanım vermiyorlar işte, gelene yok diyorlar. Zaten çıkmıyorum da kimseye, öyle de bir aksiyim yani. Abim diyor ki ‘Kahve pişir götür’ ‘Gidemem’ diyorum. Abim bana bağırıyor, gidiyorum babama diyorum ‘Baba çıkmayacağım,’ ‘Çıkma kızım’ diyor. Gidiyorum yukarı kata oturuyorum, kapıyı da kilitliyorum. Derken 13 yaşında bir oğlu var gelenlerin, oturuyoruz. Anneme ‘Abla, ben bu kızı oğluma alacam’ dedi, ‘Senin oğlun küçük’ dedi annem. ‘Benim büyük oğlum da var’ dedi, öbür haftaya getirdi. Bu rahmetli nur içinde yatsın Mustafa’yı. Zayıf 54 kilo bir adam, ben 58 kiloyum. Baktım Denizcilik Bankası’nda memur. Şaziye abla ‘Beğendin mi?’ dedi. Beğendim

“Cumartesi günleri biz karılı kocalı 6 arkadaş birimizin evinde toplanırdık. Akşam oturmasına. Kimisi rakı içer, kimisi bira içer, ben hayatta bira falan içmedim. Hanımlar da içiyorlardı. Ben kola içerdim. Şimdi masa güzel hazırlanmış bardaklara da konmuş her şey, benim bardağıma da getirmiş votka koymuşlar. Ben aldım, ‘bunun içinde bir şey var’ dedim koydum oraya. Güldüler arkadaşlar, ‘nasıl anladın’ dediler. Tat tabi. İçmedim ama bilmiyorum. Benim rahmetli beyim gemi mühendisileri odasında hesap uzmanıydı arada bir toplantıları vardı, senede bir iki kere, büyük otellerde kokteyllere giderdik. Herkes içiyor tabi, eşim beni yanına oturttururdu, ‘onun midesi ağrıyor’ derdi ben su içerdim. Bana o bakımdan yardımcı olurdu, ‘bak’ derdim ‘sakın bana içki ikram etmesinler. Bak ederlerse ben müdahale ederim.’ Giderdim saçımı başımı yaptırırdım, oraya gidince açardım başımı kapıdan çıkınca kapatırdım.” “Saçlarımı da topuz yaptırırdım. Arkadaşlar da kimisi kısa, kimisi boyalılardı. Ben saçıma hiç boya sürmedim. Hiç, gençliğimde de sürmedim, yaşlandığımda da. O zaman da sarı vardı. Ama herkes sarı yapmıyordu, kına yapıyorlardı. Benim annem bile nur içinde yatsın ölene kadar kına koydu

Temmuz 1941, Baltalimanı’ndaki derenin üstündeki köprüde. de, ‘beğenmedim almam’ dedim. ‘Öyle de bir alırım ki seni’ dedi. Sonra kayınpeder geldi, görüştüler, kısmetmiş kızım. Eve geldi damat biliyor musun yavrum? 41 sene bir evde oturduk annem, ben, abim, yengem. Ama o ara ölenler falan oldu. 41 sene yaşadık ama bir kere ne tokadını yedim ne de bir laf söyledi bana. Çok da güzel bir hayatım vardı.”

kafasına. Ablalarımın hepsi boyadılar ama benimki böyle geldi böyle gidiyor. Ben boyamazdım. (…) Bayramlarda erkeklerin muhakkak takım elbiseleri, kravatları olurdu. Ayakkabıları muhakkak boyalı olurdu. Hanımlar da hakikaten kendilerine göre güzel giyinirlerdi. Tuvalet yoktu ama kimisi uzun kollu giyer, kimisi kısa kollu giyerdi. Takılar çoktu,

kollar almaz. Kendine göre herkesin bir kıyafeti vardı.” “Kurban Bayramı’nda mutlaka kavurmamız olurdu. Üstüne de pilavımızı yapardık. Tatlımız da sabahtan hazır olurdu. Kurban kesildikten sonra akrabalar toplanır, o öğlen yemeği orda yenirdi. Şeker bayramı ille de çok güzel geçerdi. Çünkü bir ay oruç tutulmuş, yine bayramda komşu ziyaretleri, çok güzel olurdu. Bayramda baklavalarımız hiç eksik olmazdı. Şimdi ağzımıza süremiyoruz şeker hastası olduk. Bayramın birinci günü 40–45 kişi gelirdi. İkinci günü biraz azalır. Konu komşu karılı kocalı bayram ziyaretleri yapardık. Şimdi bekliyorsun evde, ama herkesin işi var. Ben şimdi kendi çocuklarıma da sitem edemiyorum, anneanneleri var, dedeleri var. Onlara giderler, ondan ertesi günü bana gelirler. Eskiden bekleniyordu ve geliniyordu da. Benim kayınvalidem olmadığı için, kayınpederimde olmadığı içinde bayram ziyareti hep evimizdeydik. Bayramda pek dışarı çıkmazdım, misafir beklerdik evde.”

“Arada sırada abim bir kayık buldu mu, bizi bindirirdi, doğru Kanlıca’ya, yoğurt yemeğe. Bizi götürür getirirdi bekârlığında. Çok modern bir adamdı, haftada bir arkadaşları gelirdi hep. Büyükdere’ye çalgı çalmaya giderlerdi. Gayet de şık giyinirdi.” Doğru Kanlıca’ya “10–12 yaşımdaydım babam beni Ortaköy’e götürdü. Dereyi yürüdük bir tepeye çıktık, tepede oturduk. Bizim gibi oturan epey aile vardı. Bakıyoruz tepenin birinde bir Çingene Hanım, birinde bir Çingene hanım. Aşağıdan eşyalarını alıp çıkıyorlar, ‘Bak benim kocam bana entari aldı’ diyor. Yine iniyor, ayakkabı alıyor, ‘Bak kocam ayakkabı aldı’ diyor. Bütün evin eşyasını boşaltıp kavga ediyorlar. Herkes de seyredip gülüyor. Sonra iniyorlar oradan sarılıyorlar öpüşüyorlar konuşuyorlar. Babam da dedi ki, ‘bak kızım, İstanbul’un zenginleri bunları böyle kavga ettiriyorlar para veriyor, eğlence.” “Tokmakburnu’nda denizin kenarında çocuklar yüzerdi, deniz hamamı vardı. Hanımlara ayrı erkeklere ayrıydı. Biz giderdik, annem de denize girerdi. Giderdik girerdik, gelirdik. Biz Baltalimanı’na taşındık, orası yıkıldı. Şimdi moral eğitimin olduğu yerde dayımın bir gazinosu vardı. Şimdi çay bahçesi, çay içiyorlar. Abim bizi gece 9’da götürürdü. Gündüz babam bırakmazdı, biraz tutucuydu. Ama karanlıkta denizimize girerdik. Ben hiç yüzme bilmiyordum, bir gün böyle kenarda duruyorum, ablamlar güzel yüzüyo, abim beni attı bir derine. Çabaladım çabaladım biraz da su yuttum. Ondan sonra geldi, elimden tuttu. ‘Çırpın’ dedi, ben de çırpındım ve öğrendim.” “Arada sırada abim bir kayık buldu mu, bizi bindirirdi, doğru Kanlıca’ya, yoğurt yemeğe. Bizi götürür getirirdi bekârlığında. 15 01

Çok modern bir adamdı, haftada bir arkadaşları gelirdi hep. Büyükdere’ye çalgı çalmaya giderlerdi. Gayet de şık giyinirdi. Evlendikten sonra askere gitti, Sinop’a; geldikten sonra pencerelere perde taktırdı; kızlar var olmaz diye. Tül perdeler pencerelerde, annem taktı bir şey demesin diye. 15 gün sonra annem perdeleri çıkarttı. Geldi, ‘Niye çıktı bu perdeler?’ dedi. Annem de ‘Kapıdan sinek bile geçmiyor, ben bu 3 kızı kime vereceğim’ dedi. ‘Kapadın çocukları perde arkasına, bir daha da takmıyorum.’ Abim de bir daha bir şey demedi. Kafes arkasında oturuyorlarmış Sinop’ta. Bizi de kafes arkasına sokacaktı.”

Emirgan Çeşmesi “Evlendikten sonra gece ikide İstanbul’dan döndüğümüzü bilirim. Vasıtamız da vardı, her şeyimiz… Sonra deniz kenarları, Baltalimanı’ndan tutun, Emirgan’, kadar deniz kenarlarına masa, aileler deniz kenarında oturuyor, çalgıcılar da başlarında. O kadar güzeldi ki yavrum deniz kenarına çayın geliyor. Oturuyorsun, arka tarafları şimdi moral eğitim olan yerde gazinoydu, Capri gazinosu. Oradan geliyor çaylar, içiyor herkes. Çınaraltı, deniz kenarı sandalyelerle, masalarla doluydu. Deniz kenarları çok güzeldi, herkes kendi halinde eğlenirdi. Ne kavga var, ne dövüş var, ne patırtı var. O kadar güzel ve sakindi. Emirgan’ın nüfusu en fazla 200 insandı. Şimdi doldu.” “Rahmetli benim beyim gezmeyi çok severdi. Ama televizyonlar kurulduktan sonra, o kadar çok gitmedik. Ama sinemaya hep giderdik, hiç film kaçırmazdık. Biz buradan gece saat 10’da Vefa’ya boza içmeye giderdik. Şimdi karanlık oldu mu çıkamıyor kimse sokağa.” “Kerime Nadir burada oturuyordu. Erkek şairler de vardı, şu anda hatırlamadığım. Çınaraltı’na otururlar nargilelerini koyarlar, yazarlar çizerlerdi. Çınaraltı’na oturduğunuz zaman, herkes beyefendi, hanımefendiydi. O kadar güzeldi, selamlaşmak vardı, hatır sormak vardı. Şu anda selam bile vermiyor kimse kimseye, yani çok değişti. Bazı şeyler gider, bazı şeyler gelir. (…) Sadece Emirgan’da 7 tane paşa vardı. Eşleri hanımları, hakikaten konuşulurdu, merhaba eder hatır sorarlardı paşalar. Benim babam, yavrum, ilkokul dahi okumamış. Anadolu’dan gelmiş 17 yaşında, eski Türkçe, yeni Türkçe her şeyi okur ve malumat verirdi, kendi kendine öğrenmiş. Paşalar babama gelirdi, babam onların ziyaretine giderdi. Demezlerdi bu adam okumamış. Öyle bir saygınlık vardı.”

Lisenin Tatlıses

inşaatında

İbrahim

“Baltalimanı’nda bir akşam oturuyoruz, bahçede arkadaşlar var. Bir ses geliyor. Biz şöyle evden çıktık dereye doğru, bir dere var orda. Gittik biraz daha, dereyi geçtik. Behçet Kemal Çağlar Lisesi’nin duvarındayız, demirler falan yapılıyormuş orda, sorduk soruşturduk meğer İbrahim Tatlıses’miş. Bir gün de kapıdan geçiyor, bir ev vardı bizim orda, oraya gelmiş satılık diye arabayı durdurdu. Bende incir koparıyordum, ‘Bacı şuradan bir yemiş verir misin’ dedi. Bende kopardım inciri verdim, teşekkür etti, gitti. Şarkı söylemeye yeni başladığı zamanlardı. Şöyle biliyorum kendisini, bir hanım vardı hayır sahiplerinin yardım ettiği. İbrahim Tatlıses ona senelerce bakmış. Kadının ramazanlığını, yiyeceğini, içeceğini, parasını her şeyini getirmiş. Hayır, sahibi olduğunu söylerlerdi.” “Baltalimanı’nda gayrimüslim yoktu, Boyacıköy’ün üstünde gayrimüslim vardı. Hepsiyle merhabalaşırdık. Hatta birlikte ilkokulda da okuduk. Bir ekmekçimiz vardı, Dimitri diye. Boyacıköy’de otururdu. Atı vardı, iki tanede yanında küfesi vardı. Ekmekleri doldururdu akşam oldu mu, Baltalimanı’nda dolaşır hepimize ekmek getirirdi. Epey Rum vardı, Ermeni vardı. Hem Rum kilisesi vardı, hem ermeni kilisesi vardı burada. 6–7 Eylül olunca dağıttılar. Onları korkuttular. Çoğu sattı gitti. 6–7 Eylül oldu, rahmetli Deniz yola çıktı, kamyonlarla gidiyorlardı. Bizim eczaneyi falan kırmışlar biz korktuk tabi çıkmadık. Ertesi gün eşim ‘Gel senle gidelim bakalım, dolaşalım’ dedi. Gezmeyi çok seviyoruz ya, ben Sultanahmet’i, İstanbul’u bilmiyordum, evlendikten sonra her yeri öğrendim. Gittik, Karaköy’de indik, Tünel’le yukarı çıktık, yürüdüğümüz yerde elbiseler, ayakkabılar, itfaiye su sıkmış her yer çamurlar içinde berbat, bütün dükkânlar kırılmış, dökülmüş. Ondan sonra gitti Rumlar, Ermeniler. Yahudi de vardı, hepsi gittiler.” “Adnan Menderes’i pek severdim. Baltalimanı’nda şu anda moral eğitim olan yerin yanındaki binada oteldi orası, bir ara kolejdi sonra otel oldu. Bu otele gelirdi, bahçede otururdu. Bizde gelip geçerdik ki geldiği zaman görelim. Yanında iki tane adamla otururdu. Koruması falan yoktu. Yukarda da başka bir paşa gelirdi, o da Korutürk. Sokağın üstünde Korutürk otururdu. Yanında ne bir polis ne bir asker olmazdı. Geçen gün Emirgan’dayım, otobüs bekliyoruz bir arkadaşla o kadar çok polis var ki anlatamam, hep giyinmiş kuşanmış, sivili, resmisi sorduk meğer Sakıp Sabancı Müzesi’ne Erdoğan Bey gelecekmiş. Gittim oğluma, ‘Oğlum yani bu kadar askerler, polisler, siviller dolu. Niye bu kadar oğlum? Adnan Menderes oraya gelirdi hiç kimse olmazdı, Korutürk gelirdi kimse gelmezdi’ dedim. ‘Anne’ dedi koruyorlar adamı öldürmesinler diye’ ‘Niye öldürsünler?’ dedim, ‘Sen bilmezsin, bu siyaset işi’ dedi. Yani hakikaten çok sakindik, çok güzeldik. Şimdi de kendilerine göre güzel. Ama ben şimdiyi beğenmiyorum.”


Sokağımdan Tarih Yazıyorum Projesi

Gönüllüleri Deniz Müftüoğlu (22) Melike Birinci (16) Burcu Gözeci (17) Alev Aslan (17) Merve Fırat (16) Hatice Akpınar (25) Esin Etike (15) Elif Bengü Vayvaylı (15) Fatma Saral (15) Deniz Müftüoğlu (22) Melike Birinci (16) Burcu Gözeci (17)

Murat Ekinay (20) Büşra Tan (16) Aysu Ateş (16) Gülçin Berber (15) Şeyma Yalçın (20) Cansu Demirbaş (16) Nihal Aydın (29) Berna Çakırterzi (15) Özge Altınel(16) Tuğçe Bayer (15)

Merve Erbay (20) Kübra Görgülüer (15) Halime İlboğa (16) Semra Kütük (15) Elif Damla Sara (16) Yıldız Süt (18) Sezen Engiz (23) Kübra Hikmetoğlu (16) İrem Başaran (16) Jülide Yeşilbaş (16) Gözde Karahan (18) Beyza Yanıkkaya (15) Evrim Kara (15)

Metehan Akkaya (24) Morgane Laurent (22) Büşra Yiğit (16) Yasemin Birinci (15) Büşra Gülsün (15) Tarık Doğan (15) Nilay Kaya (18) Seray Şenkal (18) İdil Çetin (27) Çağatay Çeliktaş (16) Meyse Köse(16) Yiğit Keskin (16) Buse Derman (16)


Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.