STY-Beyoğlu Gazetesi

Page 1

Genç Hayat Vakfı’nın sözlü tarih projesi...

Sokağımdan Tarih Yazıyorum Sayı: 01 Beyoğlu • ‘‘Beyoğlu’nun bizim için

ayrı bir tarihi var.’’ »3 • ‘‘Ayakta durmaya çalışıyoruz...’’ »4 • ‘‘70’lerde süper miniler, apartman topuklar modaydı...’’ »4 • ‘‘İstiklal Caddesi’nde iki taraflı gezip mağazalara bakmak... Hele yılbaşında!’’ »5 • ‘‘İnsanlar Beyoğlu’na gezmek için gelirlerdi...’’ »5 • ‘‘Çocuklarımın üç ana lisanı vardı...’’ »6 • ‘‘Eskiden Kasımpaşa’nın

zevkine doyulmuyordu...’’ »6 • ‘‘Kabataş’ta denize baktığın zaman kumları sayabilirdin.’’ »7 • ‘‘Şu kapıların önü Arnavut kaldırımıydı. Her camda fesleğen çiçekleri vardı...’’ »7 • ‘‘O eski insanlar

Beyoğlu’nda yok; öyle sabahları selam verip ‘hayırlı işler’ diyecek, şapka çıkaracak insanları görmüyorum artık…’’ »10 • ‘‘Sen virajı dönmeden paçaların dönüyordu.’’ »10 • ‘‘Öyle gece korkumuz olmazdı…’’ »11 • ‘‘Eskiden Kağıthane’ye kadar sandalla gidilirdi.’’ »11 • ‘‘Benim yaşadığım dönemde 16 tane pastane vardı...’’ »12 • ‘Beleştepe’den maç izlerdik...’’ »12 • ‘‘Herkes yemeğini hemen

yer, televizyonu olan bir arkadaşının, dostunun evine misafir olarak giderdi; onlara da ‘telesafir’ denirdi.’’ »13 • ‘‘İstanbul’un kaymağını biz yiyip posasını size bıraktık...’’ »14 • ‘‘Benim yaşantım gazino alemi, kumar alemi, içki alemiydi.’’ »14 • ‘‘Beyoğlu İstanbul’un kendisiydi...’’ »15 • Geçmişten Günümüze Beyoğlu »15

Gençler İstanbul’un tarihini keşfediyor... Başlarken… İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın katkılarıyla ve Habertürk’ün ana sponsorluğunda gerçekleşen Genç Hayat Vakfı’nın “Sokağımdan Tarih Yazıyorum” adlı sözlü tarih projesi, İstanbul’un on ilçesindeki otuz ortaöğretim kurumunda eğitim gören bin lise öğrencisini kapsamaktadır. Proje bu öğrencilerin kendi kimliklerini, aidiyetlerini ve farklılıklarını İstanbul, İstanbul’un bir kent olarak dönüşümleri, mahalleler ve semtler, İstanbul’da gündelik hayat ve yaşayanların hikayeleri üzerinden anlamaları; İstanbul’un dünya ve Avrupa kültür ve tarihi ile bağlantılarını beraber araştırmaları ve keşfetmeleri için hazırlanmış bir sözlü tarih ve kent kültürü/tarihi projesidir. Tarih denilen olgunun sadece savaşlardan ve antlaşmalardan ibaret olmadığına, bunun yanında kişisel tanıklıkların da var olduğuna inanan Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesi, İstanbul’daki son 50 yıllık değişim ve dönüşümü sıradan insanların yaşamöyküleri üzerinden anlamak için lise ve üniversite öğrencileriyle beraber saha çalışmaları gerçekleştirmektedir. Öncelikle, proje kapsamında liseli öğrencilere rehberlik edecek olan üniversite öğrencileri Tarih Vakfı tarafından hazırlanan ve uygulanan sözlü tarih/yerel tarih konulu

eğitimlere katılmakta; eğitimin ardından ise liseli öğrencilerle birlikte önce sözlü tarih atölyeleri ve daha sonra da saha çalışmalarını gerçekleştirmekteler.

bilimler alanında okuyan üniversite öğrencileri ve Beyoğlu’nda bulunan Özel Esayan Ermeni Lisesi, Güner Akın Lisesi ve Fındıklı Lisesi öğrencileridir.

Elinizde tuttuğunuz bu gazete, Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesinin bir ürünüdür ve ilk çalışma alanı olan Beyoğlu’nun, Talimhane’den Hasköy’e, Cihangir’den Tarlabaşı’na kadar uzanan sokaklarında öğrencilerin, ilçenin eski yaşantısının tanıklarıyla yaptıkları röportajlarla hayat bulmuştur. Bu gazeteyi hayata geçiren kişiler ise, İstanbul’daki çeşitli üniversitelerde, çoğunlukla sosyal

Gazetede okuyacağınız yaşam öyküleri, öğrencilerin gerçekleştirmiş olduğu röportajlardan yine kendilerinin hazırladıkları şekilde birer kesit olarak sunulmuştur. Röportajların tamamını okumak için Sokağımdan Tarih Yazıyorum projesinin web sitesine girmeniz yeterli olacaktır.

Üsküdar, Zeytinburnu, Beykoz ve Sarıyer ilçelerinde de sözlü tarih çalışmalarını gerçekleştirecek ve her çalışmadan sonra yeni yaşamöyküleri yine bir gazete olarak elinize ulaşacaktır. Bir sonraki sayımız olan Fatih gazetesinde görüşmek ümidiyle, keyifli okumalar… Sokağımdan Tarih projesi adına

Yazıyorum

Uğur Elhan ve Pınar Eriç

Proje, Beyoğlu’nun ardından, Fatih, Eyüp, Kağıthane, Şişli, Maltepe,

İletişim ugur.elhan@genchayat.org pinar@genchayat.org İnternet Adresi www.sokagimdantarihyaziyorum.org


Beyoğlu

Doğru İletişim Projesi Kendimizle, Ailemizle, Çevremizle… Ergenlik, kendini tanıma, kimlik ve hayat felsefesi oluşturma dönemi olup, bu dönemde yaşanan çatışmalar bireysel gelişimin dinamiğini oluşturur. Ergen bu dönemde, kendini ifade etme, dikkate alınma, kabul görme ve desteklenme ihtiyacı içindedir. Farklılıklarla yaşama becerisi kazanmada kendi farklılığını algılama ve başkasının farklılığına saygı gösterme esastır.

Türkiye’de 11-18 yaş aralığında yaklaşık 14 milyon genç vardır. Bu gençlerin 6,5 milyonu Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda eğitim görmektedir. Bu rakamlar Avrupa’da ortalama bir ülkenin nüfusu kadardır. Genç nüfusumuz bizim en önemli ve işlenmesi gereken değerimizdir. Ancak günümüzde artık “Gençler için yeni bir şeyler söylemek gerekmektedir.” Bugünün küçüğü, yarının büyüğü denilen genç bugününü de yaşamayı hak etmektedir. Vakıf kuruluş gerekçelerimizde, vizyon ve misyonumuzda ve gerçekleştirdiğimiz tüm projelerde görüleceği gibi gençleri şimdi ve burada hayata katmak için çalışıyoruz. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. Toplumların en önemli değeri olan insan kaynağının ergenlik gibi bir döneminde desteklenmesi, bireyin hayatı boyunca sürecek olumlu sonuçlar yaratacaktır. Genç Hayat Vakfı olarak amacımız; etkileri doğrudan topluma da yansıyacak bu olumlu sonuçların alınması için çalışmaktır. Gençlerin tehlikelere karşı korunmasının yanı sıra kişisel olarak kendilerini tanımalarına, potansiyellerinin ortaya çıkmasına ve önlerinin açılmasına imkân vermek gerekmektedir. Odak noktamız hiçbir ayrım gözetmeksizin genç insandır. İnsana yapılan yatırımın toplumları geliştirip yücelttiğine inanmaktayız. Vakfımız gençlerle yapılacak tüm eğitim çalışmalarının belirlenen hedefler doğrultusunda gerçekleşmesi için kurulmuştur. Kendini tanıyıp becerilerinin farkında olan gençliğin kendi sorumluluklarını taşıması kolaylaşmaktadır. Kendini tanıyan gencin “ötekini” algılayışı da değişmektedir. Farklılıklardan sinerji elde etmek kolaylaşmakta, gençler sosyal hayatta ihtiyaçları olan pratik deneyimler edinmektedirler. Gençlerle temas halinde olan ve onların yetiştirilmesinde rol oynayan ebeveyn, öğretmen, polis, yargı birimleri gibi kişi ve kurumlar

eğitim çalışmaları ile desteklenmektedir. Gençlerle ilgili devlette ve tüm toplumda farkındalık yaratma çalışmalarına devam edilecektir. Vizyonumuz Türkiye’de 11–18 yaş grubundaki gençlerin, özgüvenli, eleştirel düşünme ve farklılıklarla bir arada yaşama becerisine sahip, insan haklarına saygılı bireyler olarak yetişmeleri sonucu demokrasi ve insan haklarının yerleştiği, farklılıklarından sinerji yaratabilen, iletişim kültürünün hakim olduğu bir toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek. Misyonumuz Ruhsal ve fiziksel değişimlerin en yoğun yaşandığı 11–18 yaş arası dönemde gençlerin: •Kendini tanımada •Ötekini tanımada •Farklılıklarla bir arada yaşamada

Projenin Hedef Kitle Üzerindeki Etkileri •Ergenlerin ve ebeveynlerin kendilerini daha iyi tanıması •Kendine güven pekiştirilmesi

duygusunun

•Farklılığa ve farklı olana karşı kabul bilincinin oluşturulması •Bireysel sınırlar (algı, düşünce, duygu, değer ve davranış) hakkında farkındalık geliştirilmesi Öğrenilen çatışma çözme yöntemlerinin ve iletişim becerilerinin hayata geçirilmesi •Aile içi ilişkilerin güçlendirilmesi •Akran dayanışması •Ergenlerin toplumsal kazandırılması

yaşama

Projeyle Ulaşılan Kişi Sayısı 02.11.2008 - 11.05.2009 tarihleri arasında proje kapsamında yapılan çalışmalarla 661 ergen ve 252 ebeveyne; seminerlerle 3855 ergene ve 1234 ebeveyne ulaşılmıştır. Böylelikleulaşılan toplam kişi sayısı 6002’dir. 2009-2010 eğitim öğretim yılında da proje uygulamalarımız artarak devam etmektedir.

Gençlerde kendilerini tanıma ve farklı olana saygı arttıkça, toplumda kutuplaşma ve şiddet azalacak, demokrasinin değerleri içselleştirilip yaşama geçirilecektir

•Potansiyelini açığa çıkarmada •Ailesine, cemiyete, ülkesine karşı sorumluluklarının farkındalığını kazanmada

HAY Projesi (Hizmet, Aktivite, Yardımlaşma)

•İnsan hakları ve demokrasinin içselleşmesinde

Sivil toplum ve sosyal sorumluluk bilincinin geliştiği toplumsal bir dönüşüm sağlamak…

•İletişim ve empati yerleşmesinde

kültürünün

Çeşitli programlar ve aktiviteler geliştirmek, farkındalık ve bilinç oluşturmak, bu dönüşümün devamlılığını sağlamak için politikalar üretilmesine bir sivil toplum kuruluşu olarak destek vermektir. Gençlerle beraber, gençler için, Genç Hayat Vakfı. Genç Hayat Vakfının Diğer Projeleri: Doğru İletişim Projesi HAY Projesi (Hizmet Yardımlaşma)

www.genchayat.org İmtiyaz Sahibi: Genç Hayat Vakfı adına Adil Candan Günek Yayın Yönetmeni: Uğur Gülderer Sorumlu Müdür: Uğur Elhan Grafik Tasarım: Eray Sayraç, Seden Yazıcı, Cemre Yeşil, Sena Çevik Yönetim Yeri: Genç Hayat Vakfı Koru Mah. Boğaziçi Cad. Demircan Apt. No. 19/15-16 İstinye - İstanbul Tel. 0212 277 53 23 Faks. 0212 323 42 89 Basıldığı Yer: Ciner Matbaası Matbaacının Adı: Habertürk Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. Tepeören Köyü, Kurugöl Mevkii, Akfırat - Tuzla Tel. 0216 581 82 00

Aktivite

•Ergen bireyin farklılıklarla bir arada yaşama becerisini geliştirmesi

Projesi Doğru İletişim - başlık -

Ergenlerin çok temel iletişim becerilerini geliştirmesi •Ergenlerde sosyal sorumluluk bilincinin oluşması ve gelişmesi

Genç Hayat Vakfı

Gençler için yeni bir şeyler söylemek lazım…

Projenin temel amacı hedef kitlenin, farklılıklarla bir arada yaşama kültürünü ve bilincini oluşturabilmesi için hedef kitleye doğru iletişim becerilerinin kazandırılmasıdır. Buradan hareketle, ergenlerde ve ebeveynlerde davranış değişimi elde edilmesiyle, aileden başlayarak toplumda sağlıklı ilişkilerin oluşturulması yönünde bir dinamik sağlanacaktır. Proje uygulamalarıyla ergenlerin kendilerini ve “öteki” diye nitelendirdiklerini tanıma ve biz olabilme konularında becerileri artırılırken; ebeveynlere de, çocuklarını bu dönemde daha çok destekleyebilmeleri için bilgi ve-rilerek yardımcı olunmaktadır. Projede 11-12, 13-14, 15-16, 17-18 yaş grubu olmak üzere dört ergen grubu ve anne ve babalardan oluşan ebe-veyn grupları yer almaktadır. Proje 8 haftalık ergen ve 5 haftalık ebeveyn programı olmak üzere iki programdan oluşmakta ve programlarda empati kurma, etkin dinleme, ben dili-sen dili, çatışma çözme yöntemleri, problem çözme ve kendini ifade etme becerileri ile farklılıklarla bir arada yaşama konuları işlenmektedir. Ayrıca yerel yönetimler ve inisiyatiflerle yapılan

işbirliğiyle bölgedeki ilköğretim okullarında ve liselerde seminerler ve oryantasyon programları gerçekleştirilmektedir.

•Ergenlerin bireysel sorumluluklarının farkına varması ve bu sorumlulukları yerine getirmesi

Projenin amacı, 11-18 yaş grubu arasında ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında eğitim ve öğretim görmekte olan ergenlerde sivil toplum, sosyal sorumluluk, gönüllülük bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesi ile sosyal etkinliklerin insan gelişimine katkısının öneminin anlaşılmasıdır. Projenin Uygulanması Milli Eğitim Bakanlığı ilköğretim ve ortaöğretim kurumlarında, eğitimöğretim yılının birinci dönemi kapsamında ergenlere temel iletişim becerileri aktarılacak, ikinci dönem uygulamasında ise sivil toplum, gönüllülük ve sosyal sorumluluk modüllerinin aktarımı ile öğrenciler bu konularda bilgilendirilecektir. Akabinde huzurevleri, yurtlar, yuvalar ve çeşitli sivil toplum kuruluşlarından temsilciler derslere katılarak öğrencilerle saha deneyimlerini paylaşacaklar ve ardından öğrenciler bu sosyal kurum ve kuruluşlarda toplamda 10 saat uygulama yapacaklardır. Uygulamanın 01 2

•Ergenlerin toplumsal sorumluluklar hakkında bilgi sahibi olması ve bunu uyulmaya gönüllü olması aktivite boyutunda ise çeşitli üniversitelerin ve kültür-sanat merkezlerinin desteği ile öğrencilerin sosyal etkinlik yapmaları sağlanacaktır. Bu eğitimler okullarda rehberlik dersi ve kulüp çalışmaları kapsamında okulun öğretmenleri tarafından uygulanacaktır. Genç Hayat Vakfı ise bu çalışmalara eğitici eğitimi, eğitici danışmanlığı, koordinasyon, organizasyon ve lojistik anlamında destek sağlayacaktır. Projenin pilot uygulaması İstanbul genelinde 10 okulda minimum 1000 öğrenci ile uygulama yapılmak suretiyle gerçekleştirilecektir. Bu pilot uygulama- nın ardından proje modeli oluşturulup, Milli Eğitim Bakanlığı’nın ülke geneline yaygınlaştırabileceği şekle getirilecektir.

•Ergenlerde sorumluluk alma, o sorumluluğun gereklerini yapma ve alınan sorumluluğu sonlandırma yönünde bilincin ve kültürün oluşması

Projenin Beklenen Çıktıları •Ergen bireyin kendisini tanıması

•Öğrencilerde kültür-sanat bilincinin oluşması ve bu doğrultuda alışkanlık sahibi olmalarının sağlanması

•Öğretmenlere okullarda kurallara uyulması ve öğrenciler arasında iletişimi güçlü yapıcı ilişkiler kurulması yönünde fayda sağlanması •Proje kapsamında yerine getirilecek sosyal sorumluluklar kapsamında kütüphane kurma, okulun güzelleştirilmesi gibi okulların bazı ihtiyaçlarının giderilmesi •Okullarda öğrenciler arasında işbirliği ve dayanışmanın artırılması


Beyoğlu

Röportaj

İdil Çetin Berfin Demirciyan Serena Durmazgüler Talar Kebapçı İris Gündüz Aron Yağan Rober Haddeciyan 1926 yılında, İstanbul Bakırköy’de dünyaya geldi. 1947 yılından bu yana Marmara Gazetesi’nin yöneticiliğini sürdüren gazeteci ve yazar Haddeciyan Beyoğlu’yla ilgili hatıralarını bizlerle paylaştı...

‘‘Beyoğlu’nun bizim için ayrı bir tarihi var.’’ bir hüviyeti ve bir hikâyesi var. Bu bizim Ermeniler için farklı olabilir, Museviler için farklı olabilir, Rumlar için farklı olabilir, Türk vatandaşları için bambaşka olabilir. Bizim için Beyoğlu’nun tarihi bir geçmişi var ve bu tarihi geçmişin içinde bizim camiamızın da çok önemli bir yeri var... Beyoğlu’nun bizim için ayrı bir tarihi var. O da bu Beyoğlu’ndaki Üç Horan Kilisesi’ne, Surp Yerrortutyun Kilisesi’ne bağlı tarihidir. Bugün maalesef bunda biraz da eski günlerin hasreti var. Fakat bizim bahsettiğimiz devirlerde Beyoğlu Üç Horan Kilisesi, İstanbul’un en seçme, herkesin pek çok noktalarda tercih ettiği bir kiliseydi. En önemli düğünler, en önemli toplantılar burada yapılırdı. Ve maalesef cenazelerin de en önemlileri… Bu bakımdan, Beyoğlu Üç Horan Kilisesi’nin ismi ve hikâyesi Beyoğlu’yla çok sıkı sıkıya bağlıdır. Ve bu bugün de devam ediyor tabii. Bunun dışında, tabii bizim Beyoğlu’nda ikinci bir kilisemiz daha var: Surp Harutyun Kilisesi. O da bizim için Beyoğlu demektir. Ve üstelik onun yanında Eseyan Okulu da olduğu için, bizim için daha büyük bir önem taşıyor.”

Rejans Restoranı...

fer içinde, bütün gelenler hakikaten çok etkileniyorlar. Ve bu arada eğer kısmetimiz varsa Ara’yı da yakalayabiliyoruz, kendisiyle oturup sohbet ediyoruz. Birkaç gün önce İsviçre’den ve Ermenistan’dan gelen misafirlerimiz vardı. Onlarla beraber orada güzel bir yemek yedik. Tam yemeği bitirdik, bir de baktık ki Ara Güler geliyor sallana sallana, kendine has o böyle babacan tavrıyla. Masamıza çağırdık, güzel sohbetler yaptık. Hatta kendisine, kendisi hakkında yayınlanan kitapları bana niye göndermiyorsun diye sitem de ettim. Ondan sonra ayrıldık. On beş dakika sonra baktım ki kendi kitabını göndermiş. Ara Güler’le başlangıç tarihindeki eski dostluğumuz hala devam ediyor ve o kafeye de gittikçe ben eski günlerimi hatırlıyorum, Ara’yla beraber, kendisi orada olsun ya da

man, Beyoğlu’nu bize yakınlaştıran en önemli olayla karşılaşıyoruz. Orada iki tiyatro vardı. İstanbul Belediyesi’nin tiyatroları vardı yan yana, birisi dram kısmıydı birisi komedi kısmıydı. Hepsi de şimdi tarihe karıştı. Fakat bizler ilk tiyatro kültürümüzü, tiyatro sevgimizi o binalarda almıştık. Ben onları da Beyoğlu’nun ayrılmaz ve unutulmaz bir parçası olarak sayıyorum.”

lirdi bu restoranda. Sayısız misafir ler ağırladım bu restoranda, fakat uzun bir zamandan beri artık gitme fırsatım olmuyor.”

olmasın. Hakikaten çok büyük bir sanatçı…”

Ara Güler ve Ara Cafe…

“Sinemanın bambaşka bir yeri vardı hayatımızda ve Beyoğlu’nda çok meşhur sinemalar vardı. Ama her sinemanın kendine göre bir karakteri vardı. Mesela Atlas Sineması’nda macera filmleri vardı. Melek Sineması hepimizin sevdiği klasik, böyle güzel, görülmesi gereken filmler gösteren bir sinemaydı. Bunun dışında bir de İpek Sineması vardı galiba. Vardı, pek çok sinema vardı. Bütün bunlarla pek ilişkim kalmadığı için, belki de unuttum gitti. Fakat Melek Sineması’nı unutamıyorum. Hem bina olarak unutamıyorum, o zamanki binası, hem de orada seyrettiğimiz nefis filmler bakımından. Demek ki belki unutmuş oluruz, fakat sorularınız bize hatırlatıyor. Beyoğlu dediğimiz zaman eski zaman sinemalarını hatırlamak ve biraz daha ileri gittiğimiz zaman da, artık şöyle bir Tepebaşı’na yaklaştığımız za-

zaman. İstanbul’un en lüks, en güzel yeriydi... Yani bugün, bir balo dendiği zaman, toplantı dediği zaman, Çırağan anlaşılıyor. Fakat o zamanlar Beyoğlu’ndaki Tokatlıyan Oteli anlaşılırdı. En güzel düğünler, en güzel toplantılar, balolar Tokatlıyan’da yapılırdı. Onun için Tokatlıyan ismi, kendisini tanıyamadık tabii, Beyoğlu’yla birleşmiş, Beyoğlu’yla aynılaşmış bir isim. Bunun dışında Beyoğlu diye meşhur olmuş bir insan ben hatırlayamıyorum. Ama şu var ki İstanbul’un, hatta tüm Türkiye’nin en meşhur isimleri Beyoğlu’ndan geçerdi. Yani, bunları Beyoğlu caddesinde görmek, Beyoğlu’nun şu veya bu kafesinde ya da restoranında görmek mümkündü. Onun için Beyoğlu’nun meşhur tanınmış isimleri var mı yok mu bilmiyoruz ama, tüm tanınmış isimler buradaydı, Beyoğlu’ndaydı. Sokağa çıktığınızda onu veya bunu görmek, şu sinema sanatçısını, şu tiyatro aktörünü görmek mümkündü. Hepsinin geçit yolu Beyoğlu’ydu.”

“Yakın bir zamana kadar, yakın da değil aşağı yukarı 15-20 yıl öncesine kadar, gazeteme gelen değerli misafirleri bir yerde ağırlamaktan çok büyük zevk alıyordum. O da biraz ileride, Saint Antoine Kilisesi’nin karşısındaki sokakta, Rejans Restoranı. Bu restoran bugün de var, fakat sanıyorum eski güzelliğinden, eski enteresanlığından bir şeyler kaybetmiş olsa gerek. O zamanlar Rejans Restoranı, Beyaz Rus denilen Rusların, Rus hanımların idaresindeydi. Ve bir de Ermeni aşçı vardı. Benim misafirlerle oraya gittiğimi duyduğu zaman, ismi Mişa Araradyan’dı, masama kadar gelir, yemekleri beğenip beğenmediğimizi sorardı ve ben de kendisine teşekkür ederdim. Çünkü hakikaten nefis yemekler yenilebi-

Beyoğlu’nun en tanınmış isimlerinden Tokatlıyan “Kişi değil eğer bina olarak bahsedeceksek, bence Beyoğlu’nun en tanınmış isimlerinden bir tanesi Tokatlıyan ismidir. Bu yanı başımızdaki Tokatlıyan İşhanı, eskiden bir oteldi. Ben o otelde pek çok balolara gitmiş birisiyim, otel olduğu

Rober Haddeciyan /

Gazeteci - Yazar, Suriye Pasajı

Beyoğlu’nun bizim için ayrı bir tarihi var. “Şimdi Beyoğlu’nun bizim Ermeni edebiyatında çok büyük bir yeri var. Aslında Türkiye dışında doğmuş, Türkiye’nin dışında büyümüş pek çok Ermeni soydaşımız İstanbul’a gelir ve Beyoğlu’ndan bahseder. Ama ‘Beyoğlu’ diye bahsetmezler, ‘Pera’ diye bahsederler. Beyoğlu’nun ve İstanbul’un pek çok semtlerinden bahsederler. Ben şaşırırım. ‘Siz ilk defa İstanbul’a geliyorsunuz, bütün bunları nereden biliyorsunuz?’ diye sorduğumda, onların verdiği cevap şu olur: ‘Hagop Baronyan’ı okuduk, Yervant Odyan’ı okuduk’. Bizim edebiyatımızda Beyoğlu’nun ve İstanbul’un pek çok semtinin çok önemli bir yeri var, oradan tanıyorlar. Ben aslında Beyoğlu’nu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Bizim için iki Beyoğlu var. Birisi bugün içinde yaşadığımız Beyoğlu. Bir de bizim Ermeni edebiyatında yaşamış olan ve bizim için unutulmaz bir yeri olan eski İstanbul, yani eski Beyoğlu, yani Pera dediğimiz semt var. Bugün Beyoğlu İstanbul’un en önemli caddelerinden birisi ama bizim için önemli olan; burada kilisemiz var, okulumuz var, Eseyan okulumuz var, gazetemiz var. Bizim için Beyoğlu dediğiniz zaman, ben bunu anlıyorum... Aslında her şehirde her semtin kendine göre

“Beyoğlu deyince ilk hatırıma gelen şey, iyi bir hatıra değil, 6-7 Eylül olaylarıdır. 6-7 Eylül olaylarını ben en canlı en unutulmaz bir tablo içinde Beyoğlu’nda gördüm, Beyoğlu caddesinde gördüm. Çok enteresan bir hikâye: Ben 6-7 Eylül zamanı İzmir’den İstanbul’a vapurla geliyordum. İzmir’deydim, 6 Eylül’ün akşamüstü vapura bindim. 7 Eylül sabahı İstanbul’a vardım. Ne olduysa benim o vapurda olduğum saatlerde oldu. Ben İstanbul’a geldiğim zaman, gemi rıhtıma yaklaşırken bir de baktık rıhtımda çok anormal bir durum var. Karışıklık... Her şey birbirine geçmiş kalabalıkta, bir acayip ifade herkesin yüzünde. Vapurdan dışarı çıkınca olayların ne olduğunu duyduk. Beni karşılamaya gelen annem ve kardeşimle beraber Suadiye’de oturuyorduk. Suadiye’ye gitmeden önce Beyoğlu’ndan bir geçelim dedik. Çünkü Beyoğlu caddesinde pek çok tanıdığımız, hatta akrabamız sayılan dükkânlar vardı. Bunlardan bir tanesi de biraz ileride Hovsep mağazasıydı. Acaba bunlara ne oldu endişesiyle Beyoğlu’na geldik. Taksim’den Galatasaray’a kadar yürüdük. Gördüğüm manzarayı bugüne kadar unutamıyorum. Yerlere serilmiş kumaşlar, elbiseler, hatta buzdolapları... hepsi sokaklara atılmış, talan edilmiş, kırılmış, dökülmüş. Böyle bir manzarayla karşılaştık. O günden beri maalesef Beyoğlu caddesi benim için bu manzarayla aynılaşmış, özdeşleşmiş… Onun için o manzarayı kolay kolay unutamıyorum. Fakat tabii ki Beyoğlu, her gün içinde yaşadığımız bir yer. Beyoğlu’nun iyi ve güzel taraflarının da keyfini yaşıyoruz sık sık. Fakat benim için Beyoğlu’nun böyle bir geçmişi var ve bu tür acı hatıralar, en güzel günlerde bile yine de kolay kolay unutulamıyor.”

Fotoğraf: Ara Güler

6-7 Eylül Olayları…

“Son zamanlarda, şu biraz ileride hepinizin bildiğini sandığım Ara Kafe var. Ara Kafe benim için çok önemli. Kendisi için değil de, ismi için, çünkü Ara Güler benim çok yakın arkadaşım, vaktiyle fotoğraf sanatına beraber başladığımız bir arkadaşım. O ve ben aynı tarihlerde fotoğrafa aşık olduk, fotoğraf sanatına. Beraber Suadiye ve Caddebostan sokaklarında resimler çekerdik. Tabii o sonra çok büyük bir sanatçı oldu. Onun ismiyle kurulmuş olan bu kafe bende bu tür hatıralar uyandırdığı için ve bir de ben kendi sahasında başarılı olmuş olan arkadaşlarım ve soydaşlarımla çok iftihar ettiğim için orasını seviyoruz. Az önce belki unuttum söylemeyi, bazı misafirlerimizi orada da ağırlayabiliyoruz. Daha doğrusu o çok samimi atmos-

Beyoğlu’nda Sinemalar ve Tiyatro

Beyoğlu’nun unutulmaz simalarından Madam Anahit 1917 doğumlu olan Madam Anahit, Beyoğlu’nun, özellikle de Çiçek Pasajı’nın en renkli simalarındandır. Gençken akordeon çalan bir Rum’a âşık oldu; ilgi duyduğu bu enstrümana sarılarak ölene dek bırakmadı. Müzik tutkusu üst üste iki müzisyenle evlilik yapmasında da gözlemlenmektedir. Eşinin ölümünden sonra, iki çocuğuna bakmak amacıyla düğün, davet vb. toplanmalarda akordeon çalmaya başladı. Madam Anahit; ölümüne yol açan mide kanseri hastalığı sırasında bile ara sıra Nevizade’ye çalışmaya gider, dört gardrobu dolduran elbiselerini özenle korurdu. 2003 yılında vefat eden Anahit Yulanda Varan, Pera’nın unutulmaz bir simgesi olmuştur. 3


Beyoğlu

Röportaj Oya Özer Buse Çavuşoğlu Derya Önel Lazari Kozmaoğlu, 1944 Kuzguncuk doğumlu bir Rum. Kendisi İstanbul’un tek domuz kasabı ve yaklaşık 30 senedir Dolapdere’deki yerini işletiyor. Evli ve 3 çocuk babası. Kapımızda anahtar yoktu “Çok iyi arkadaşlıklarımız oldu. Mahallemizde ayrılık gayrılık yoktu. Birbirimizin bayramını kutlar, birbirimizin evinden çıkmazdık. Kapımızda anahtar yoktu. Komşular, hangi komşu evinde ne eksikse kapıyı açıp girip alabilirdi. O kadar şeydik yani, o kadar bağlıydık birbirimize. Ne zaman 1965’lerde Anadol arabası çıktı, araba sahibi oldu millet, o zaman arkadaşlıklar biraz bitti. Bir de 1958’de falan bu inşaatçılık başlamıştı. Bizim evlerimiz hep üç katlı evlerdi, bahçeli evlerdi. Evde bir balık, bir et pişirildiği zaman, üst mahalleye, hamile kadına götürülürdü. Bir adam vapurdan veyahut tramvaydan çıktığı zaman belki elli sefer ‘iyi akşamlar’ diye selam verirdi millete, yani gidemezdi. Her kapı önünde durarak giderdi. Arkadaşlıklar çok güzeldi. Mahallemizin kızına, kadınına kimse yan gözle bakmazdı. Yani o kadar güzel arkadaşlarımız vardı. Paramız yoktu, fakirdik hepimiz orada. Tüm Kuzguncuk’ta üç tane araba vardı zaten; öyle söyleyeyim size. Yani zenginimiz çok azdı. Onlar da benim gibiydi.” “Bir metre kar yağdığında bile okula

Röportaj Neslihan Akpınar Tuba İlhan Hilvan Aksünger Banu Bildiren Dilek Eker İbrahim Sünger

‘‘Ayakta durmaya çalışıyoruz...’’ giderdik. Ayağımızda ayakkabı yoktu, ayakkabılarımız olurdu, kâğıttı altı. Böyle okula giderdik, donardık ederdik fakat yine de giderdik. Şimdi beş santim kar yağıyor okullar tatil oluyor. Okul olarak bizim okulda kiliseye gitme mecburiyeti vardı; her Pazar kiliseye gitmek zorundaydık. Gitmediğimiz zaman Pazartesi günü dayağı yerdik. Bir de top oynadığımız için okuldan, kiliseden kaçardık. O zaman tabii tüm eğlencemiz ya toptu ya denizdi veyahut paramız olursa sinemaydı.” Babamı Aşkale’ye gönderdiler “Babam nalburdu, iki tane fabrikası vardı. 1940’larda Varlık Vergisi’ni koydular, babam parayı ödeyemedi, dükkânlarını elinden aldılar. Aşkale’ye askerliğe gönderdiler. İşte o askerlikten sonra kendini toparlayamadı ve hastalandı. O hastalanınca annem çalışıp biz üç kardeşe baktı. Annem her sabah erkenden kalkıp yemeğimizi hazırlardı, üstümüz başımız tertemiz okula gönderirdi. Biz böyle büyüdük yani. Ben orta ikiden sonra okulu terk etmek mecburiyetinde kaldım.” Böyle boşaldı İstanbul “1930’da 15.000 kişi gelmişti Yunanistan’dan ama bunlar Rumlarla evlenince, bir 35 sene zarfında 30.000 kişi oldular. E ne oldu? 1964’te seni kovdu, Yunanlısın diye. E ben seni hanım almışım, ben ne yapacağım? Ben de seninle geleceğim. Benim arkadaşım vardı, askerdeydi, babası Yunandı. Çocuk askerdeydi; çocuğun anasını babasını kovdular. Böyle İstanbul boşaldı yavrum. O Yunanlılar çok şey bıraktı burada, o bütün servet Yunanlıların. O gördüğün yüksek evler falan…”

‘‘1977 senesine kadar, benim isim günümde 150 kişi olurduk. Şimdi sadece çocuklarım ve bir iki akraba… Başka kimse kalmadı.’’

‘‘1977 senesine kadar, benim isim günümde 150 kişi olurduk. Şimdi sadece çocuklarım ve bir iki akraba… Başka kimse kalmadı.’’ Krepen Pasajı’ndan Nevizade’ye… “Fransa’da satılan her şey İstiklal Caddesi’nde vardı. İstiklal Caddesi en kral yerdi. Şimdi Nişantaşı’ndan alışveriş ediyorlar ya, o zamanlar Nişantaşı falan yoktu yalnızca İstiklal Caddesi vardı… Tünel’den Taksim’e kadar… Başka bir yer yoktu, piyasa yeri orasıydı. Birini aramaya çıktığınızda hep oradaydı. Galatasaray Lisesi’nin karşısında pasaj vardı, Krepen Pasajı. Arkasında da Nevizade vardı. O Krepen Pasajı’ndaki iki tane meyhane, şu anda Nevizade’de: biri Yorgo (İmroz restoranı kastediyor) öbürü de Kazım. Şimdi Kazım’ın yeri başka bir şey oldu, eski patronun adı Kazım… Onlar Krepen Pasajı’ndaydı. Onlar yıkıldıktan sonra bu iki tanesi devam ediyor. 30 sene falan oldu Krepen Pasajı yıkılalı. Tabii orada kömürcü vardı, araba tamircisi vardı ne bileyim film stüdyosu falan vardı; hepsi yıkıldı. Hepsi meyhane oldu, boydan boya. Bir tane bile meyhane yoktu o Nevizade Sokak’ta. Bunların hepsi 80’lerde Krepen Pasajı yıkıldıktan sonra taşınan yerler.”

“İstanbul’da bu şeyde oturanlar ne bileyim, köyde oturanlar alışverişlerini mutlak suretle Balık pazarından yaparlardı. Başka yerden alışveriş yapmazlardı. En piyasa yer Balık Pazarı’ydı. Balık Pazarı temiz bir yerdi, bütün buralar meyhane olunca müşteri gelmemeye başladı. Süpermarketler açıldı, bilmem ne açıldı. En iyi dükkânlar, yiyecek dükkânları oradaydı, Balık Pazarı’nda. Şimdi ne bileyim gidip eskiden balık satanlar çiroz yaparlardı, lükorna yaparlardı, lakerna yaparlardı; bunlar şey... Likurnu ne bilen yok. Likurnu dediğim kefal, tuzlanmış kefal balığı. Kalktı yani hepsi, bunu bilen kalmadı. Eskiden ben salam yapardım 15 kilo, 16 kilo... O zaman bu salam satanlarda makine yoktu. Onlar elleriy-

Ayakta durmaya çalışıyoruz “Bizim Beyoğlu Spor Derneği vardı. Orada her cumartesi pazar çay partisi olurdu. Orkestrası vardı derneğin, müzik vardı, dans ederdik. Şimdi o kulüp devam ediyor. Kulüp devam ediyor ama o faaliyet yok. Rum kalmadı yavrum, İstanbul’da Rum kalmadı. Bizde şu anda gençlik yok. İki bin kişi kaldık. Eskiden İstanbul’da 49 tane Rum okulu vardı, yalnız İstanbul’da. Şimdi yalnız üç tane ilkokul kaldı ve bütün okullarımızın toplam talebe sayısı 210. Ayakta durmaya çalışıyoruz…”

Lazari Kozmaoğlu / Kasap, Katmerli sokak

‘‘70’lerde süper miniler, apartman topuklar modaydı...’’ yapıp ellerine verdi, incir bahçesine gitti çocuklar, piknik yaptılar. Düşünebiliyor musunuz, yani böyle uçurum gibi farklılık var. Ha gerçi şimdi okuyoruz her yerde her şeyler olmaya başladı, yok organ mafyası yok bilmem ne. Yine yakında kaçırılan çocuklar oldu biliyorsunuz, hala bulunamadı ve artık her tarafa uzandı, maalesef eskisi gibi güzel ve rahat değil hiçbir şey.”

bir yazısında okumuştum, ‘Tünel’den Beyoğlu’na girdiniz mi Taksim’den şey çıkarsınız, hamile çıkarsınız’ demişti. Ben çok sinirlenmiştim; bir e-mail göndermiştim ona, dedim ki: “15 senedir Beyoğlu‘nda esnaf olarak çalışıyorum, 30 senedir de burada yaşıyorum, çok şükür Allah’ıma Beyoğlu’nda hiç hamile kalmadım”. Böyle bir e-mail göndermiştim kendisine.”

Ayşe Selecik 1953 yılında İzmir Selçuk’ta doğar. İlk öğrencilik yıllarında, İstanbul’a sadece okul tatillerinde gelir ve daha sonra Hemşire Koleji’ni kazanarak Ankara’ya gider. 1973 yılında İstanbul’da evlenir ve o günden beri Beyoğlu’nda yaşamaktadır

tabii, çocuktuk ufak tefek bir şeyler var, yani iz bırakan şeyler… Bir kere aslında gençlik dönemleri oluyor, siz de mesela ileriki yıllarda en çok hatırlayacağınız yaş, hep böyle lise dönemi, gençlik dönemleri daha çok. Çünkü çocukluktan çıkıyorsunuz, yetişkinliğe geçiyorsunuz. O bir geçiş dönemidir. Herkesin hayatında en önemli dönemdir o dönem, çünkü kişilik, karakter her şey o dönemde belirginleşiyor, hayatınızın temellerini o dönemde atıyor ve dolayısıyla o dönemi hayatınız boyunca asla unutamıyorsunuz. Bende o yüzden 70’ler hep yaşar, bu işime de yansıyor tabii ki.” Kimse kimseyi rahatsız etmiyordu

İstanbul karışık bir şehir “Selçuk’ta herkes birbirini tanır bir kere… Orada insanlar daha samimi daha içtendir. Orada başınız bir şeye sıkışsa hiç tanımadığınız birinden bile yardım isteyebilirsiniz ama burada isteyemezsiniz, korkarsınız. Çünkü İstanbul kozmopolit, karışık bir şehir. Her türlü insan var bir kere, güven duymuyorsunuz. Mesela çocuklarım küçükken, hiç unutmuyorum Selçuk’a gittiğimde komşumun çocuğu geldi, ‘gelsinler piknik yapalım’ dedi. ‘Aa öyle şey olur mu, ne demek yani piknik yapalım, biz bile kendi kendimize hani anne başındayken eşti, bir büyüktü yani erkek olmadan pikniğe gidemeyiz burada, hayır olmaz öyle şey yalnız bir yere gidemezler’ dedim. Ondan sonra annem dedi ki rahmetli; ‘Aa, burası İstanbul mu bırak çocukları gitsinler burada bir şey olmaz’. Annem çocuklara bir piknik sepeti

Balık Pazarı en piyasa yerdi

le keserlerdi salamları. Bütün bu salamcılar, mezeciler hep Rumdu, Ermeniydi. Bu iş onlara mahsustu. Bütün gazinolar, meyhaneler hep Rum Ermeniydi.”

Türk sinemasında kullanılmış, 70’lere ait elbiseler... Beyoğlu’nun genç nüfusu çok fazla

70’ler bende hep yaşar

“Şimdi Beyoğlu’ndan bahsedersek; bir ara, ama hangi yıllara denk geliyor hatırlamıyorum, Beyoğlu’nun ara sokakları, siz bilmezsiniz her halde, biraz daha kötüydü. Eğlence de olsa her türlü ilişki daha kötüydü, o giremediğimiz sokaklara bugün daha rahat girip gezebiliyoruz; çünkü sanıyorum Nişantaşı, Etiler oraların eğlence şeyleri de buralara geldi. Biraz Ortaköy’den buraya akın oldu. Beyoğlu’nun genç nüfusu çok fazla, dolayısıyla buralarda kafeler, kafe türü yerler çok açıldı. Bugün daha bir iyi buluyorum. Hatta Fatma Girik’in

“70’li yıllar benim çizgimdir biraz, aşağı yukarı. Yani biraz dışına çıksam da ana hatlarıyla o hep vardır. Farkında olmasam bile, yaptığım tüm giysilerde, o 70’li yıllardan ufak bir şey mutlaka vardır. Bunu bugün müşteri bile fark ediyor, hep 70’li yıllar falan. 80’li yıllarda moda kötü olduğu için o nedenle pek iz bırakmadı. Biz bile düşünüyoruz şimdi nasıl giymişiz onları falan diye. 80’den pek bir şey bulunmuyor ama 70’lerden mutlaka bulunuyor, hatta 60’ları 50’leri arıyor insanlar. O zamanları pek hatırlamıyorum 4

“Mutlaka apartman topuklar vardı, onu hepimiz giyerdik, herkes giyerdi. Ama şimdi hayret ediyorum aklıma geliyor da. Bazen mesela göbeği açık giyiyor ya da kısa giyiyor yadırganıyor bunlar, ben ona çok şaşırıyorum. Biz o dönemlerde süper miniler giyiyorduk ve daha rahattık. Kimse kimseyi rahatsız etmiyordu. Bu kadar sene geçmiş aradan daha rahat olunması gerekiyorken şimdi bu kadar rahat olunmuyor. Giyen de olamıyor, giymeyen de olamıyor, ona şaşırıyorum açıkçası.”

hiçbir şey olmasa kâğıtlarla sarardık. Saçlarımıza, giyimimize, tırnağımıza kadar her şeye özen gösterirdik, kaldı ki ben zengin bir aile çocuğu da değildim. Zengin bir aile yaşantım da hiçbir zaman olmadı. Buna rağmen bunlara hep dikkat ettim. Demek ki herkes dikkat ediyordu. Giyimimize özen gösterirdik biz. Her zaman. Pazara bile gitsek giyimimize özen gösterirdik, görüntümüze de özen gösterirdik. Hatta evimizde bile… Sabahleyin kalkıyorsun, yemeğini yapıyorsun, işini yapıyorsun, günlük işleri bitirdikten sonra saçımızı başımızı tarar; üstümüzü değiştirip ev kıyafetini çıkarır düzgün bir kıyafet giyer otururduk. Çünkü o zamanlar insanlar birbirine çat kapı gelebilirdi. ‘Ben geldim bir kahve içmeye’ derdi, şimdi yok... On beş gün önceden randevu alman gerekiyor...”

Hep bakımlıydık “Biz dışarı çıktığımız zaman hep bakımlıydık. Eskiden böyle bu kıyafetle, Allah korusun böyle uyumsuz şeyler falan asla yoktu. Sallapati bir hırkaydı, bir bilmem neydi yoktu. Ayakkabı, çanta bir kot bir blucin bile giysem berbere gidemiyorsam bile evde mutlaka saçıma bir fön çekerdik, bigudilerle sarardık;

Ayşe Selecik / Terzi,

Aznavur Pasajı


Beyoğlu

Röportaj Pınar Kıran Deniz Müftüoğlu A.Y. 1934 yılında Üsküdar’da doğar. İlk ve ortaokulu ablasıyla birlikte Üsküdar’da okur. Annesinin ölümünden sonra 1947’de Beyoğlu’na taşınırlar. Ortaokul eğitimini Cağaloğlu’nda tamamladıktan sonra yine buradaki Akşam Kız Sanat Okulu’na gidip dikiş eğitimi alır. Hep geniş ailelerde yaşamıştır A.Y. Beyoğlu’ndaki bu altı katlı eski Rum Apartmana taşıyabilir ancak bu kadar hayatı ve hatırayı. Evin girişindeki kare yemek masasının etrafına toplandık ve bir de onun ağzından dinledik Tarlabaşı’nı… Dedeler Bulgaristan’dan gelmiş “Türkiye’den hayat mecmuası gidermiş Bulgaristan’a. O Hayat mecmuasında da onlar bakarmış işte Beyoğlu böyle, İstiklal Caddesi böyle, böyle hayat var, böyle yaşantı var. Demişler: ‘Ne olursa olsun Beyoğlu’nda alalım’ evi. Aldıktan sonra annelerini getirmişler, annesi burayı beğenmemiş, ‘Kasımpaşa’nın çukuru burası’ demiş. ‘Kasımpaşa’nın çukurunda niye ev aldınız? Fatih’te alsaydınız, İslam’ın, Müslümanın çok olduğu yerden alsaydınız’ demiş. Dört aile veya bilemedin beş aile yani Türk olarak vardı. Kalan hepsi Rumdu, Rum malıydı, yani Rumluktu. Ama bizimkiler 33’te burayı aldıkları zaman Rumlar o zamanlar mallarını satıyorlarmış, alıyorlarmış. Hani ne diyeyim ben… Rum malı alınmaz diye bir yasa yokmuş o zaman. 33’te almışlar burayı. Buradaki yangından çok korkmuşlar. Evler bitişik bitişik ‘aman’ demişler. ‘Beton olsun, bir de merdivenleri mermer olsun’ demişler binanın, tahta olmasın. Gelmişler burayı almışlar.”

Röportaj Hülya Mete Janet Kuyumcuyan Larisa Ökke Melisa Şirin Sesilya Delgi

‘‘İstiklal Caddesi’nde iki taraflı gezip mağazalara bakmak... Hele yılbaşında!’’ A.Y. / Ev hanımı

Öyle büyüdük biz... “Bir gün okuldan çıktım, bahçede bir silgi bulmuştum, sevinerek eve getirdim. Babam işten gelmişti, babama söyledim: ‘Baba bak silgi buldum’. Bir dayak yemediğim kaldı: ‘Ertesi gün bulduğun yere bırakacaksın o silgiyi!’ Ertesi gün bulduğum yere götürdüm hemen. Yalnız biz değil herkes öyleydi o zamanlar. Onu bugün eve getiriyosun, yarın kalem getirirsin öbür gün para getirirsin. Kötü alışkanlık olmasın diye… Hala ben torunlarıma bile ‘sakın okulda bir şey bulup eve getirmeyin’ diye tembih ederim yani, sakın. Yani öyle geldik, öyle büyüdük biz…”

‘‘...çıkarlar kapıdan bigudilerle saçları sarılmış sabahleyin madamların, incecik bir şifon üstlerinde, gecelikleri sabahlıkları üstlerinde, satıcılardan alışveriş yaparlardı. Öyle güzeldi yani bu sokak...’’ Kalimera madam! “Daha evvel, 60’tan evvel Rumlar vardı sokağımızda. Rumca bilmiyorduk. Onlar Türkçe biliyorlardı aslında ama kendileri de Türklerle pek fazla irtibat kurmak istemediler, kendi işlerinde onlar… Satıcıları bile Rumca konuşurdu. Ondan sonra buradan bağırır sebzeci Rumca onlara, ‘Kalimera Madam!’*, onlar da çıkarlar kapıdan bigudilerle saçları

Ne İstanbul ne İstanbul’du “Ne şapkalı hanımlar, ön yüzü tüllü şapkası olan hanımlar, güzel sivri topuklu giyen… o ayakkabılar boyalı pırıl pırıl hele buradan giden madamlar… Pırıl pırıl böyle gıcır gıcır ayakkabılarının sesi… İçeride oturduğumuz yerden duyardık onları. Ellerinde deri çantalar, beyler kravatlarıyla… Japone kollu elbiseler giyerdik. Başımıza şapka falan koymazdık yetişirken biz ama ona göre normal bir etek boyumuz, sivri topuklu ayakkabılarımız vardı, naylon çoraplar yeni çıkmıştı, ayağımızda naylon çoraplarımız… öyle çıkardık. İstiklal Caddesi’nde iki taraflı gezip mağazalara bakmak… Hele yılbaşında! O pamuklarla, ışıklarla ne süslü kumaş mağazaları, ne kumaşlar vardı. Böyle şimdiki gibi konfeksiyon yoktu. Biz metreyle kumaş alırdık, terzilere diktirirdik. Aynalı Pasaj vardı, düğmelerimizi, kemer tokalarımızı orada özel yaptırırdık. Kumaşını götürürsün, rengine göre orada yaptırırsın. Biz Akşam Kız Sanat Okulu’na gittik iki kardeş. Evde kendimiz dikerdik elbiselerimizi, ama bütün düğmemizi, tokamızı oraya yaptırırdık; biraz daha ucuz kalitesinden, pahalısından değil. Memur kızıydık çünkü. Babamız Devlet Demir Yolları’nda memurdu, Haydarpaşa’da, telgraf-

hanede. Biz artık üçüncü kaliteden düğme yaptırırdık öyle birinciden, ikinciden düğme yaptıramazdık. Öyle işte…’’ ‘‘Çorlu’ya gittim buradan ben. Dediler ki: ‘Herkes köyden şehire iniyor, şehirden köye biz kız vermeyiz.’ Çocukluğumda bahçelerde düğün yapılırdı; çalgıcılar gelirdi, bir de çengi olayı vardı, çengi tutarlardı o zamanlar. Edirnekepı’nın altında lonca vardı, oranın çengileri çok güzel oynardı. Hani bu tarafta Sulukule’de var ama loncanınkiler çok daha güzel oynardı, çok güzel giyinirdi, oradan çengi getirirlerdi. Benimki Manolya Düğün Salonu’ndaydı. Çok güzeldi. Çok güzel ortamda, kavga, gürültü, patırtı hiç böyle bir şey yok, herkes hısım akraba… Benim eşim çok zayıftı evlendiğimizde. Tabii babası ölmüş, annesi iki kardeşiyle üstüne yük kalmış. Şoförlükle onları meydana çıkarmaya çalışıyordu… Yetiyordu bize; idare ettik, geçindik, ikisini de evlendirdik. Hiçbir şey yok artık şimdi on kişi çalışsa bir kişi evde zor doyar, çok zor. Paranın yer tuttuğu yok, çünkü her şey çok pahalı. Burada (Tarlabaşı’nda) üvey teyzemiz vardı, üvey annemizin kız kardeşi. Hiç evlilik yapmamıştı, yaşlıydı, gözlerinden sorunu vardı ve bu evi bırakıp, yani malı bırakıp dışarı çıkmıyordu. Kirasıyla geçiniyodu buranın, biz de şimdi onu yalnız bırakmamak amacıyla geri geldik buraya.” Bu kadar kalabalığı İstanbul kaldıramıyor “Benim altı daireli binama kat mülkiyeti yapmak istiyorum, vakıf buna müsade etmiyor. Aldığımız kirayla da biz burayı tamir edemiyoruz, restore edemiyoruz, niçin bize vermiyorlar? Tapumuz var, tapulu

malımız var… Yüz senenin üstünde tarihi eser binamız... Anadolu’dan gelen kişilerle karışık olarak oturuyoruz sokağımızda. Önce sokağımız daha güzeldi, Rumların gidişinden sonra buraya Anadolu’dan gelindi… Doğu’ya bir iş yeri açmadılar, bir fabrika kurmadılar, oradaki gençleri işe bağlamadılar diye kızıyorum ama aylarca kar yerden kalkmıyor. Oraya bir fabrika kursan bir üretime geçsen o malı nasıl getireceksin şehirlere. Belki ona da bir çare bulunurdu. Bu kadar kalabalığı İstanbul kaldıramıyor. Kaldıramaz da yani. Çantalarını ellerinden kapmak, yol kesmek gibi çok durumlar oldu buralarda, çok korkulacak şeyler... Çantamız vardı elimizde, göğüsleyecektiler, böyle bir geldiler!.. Orada oturan diğer üç kişi ‘onlar mahallenin teyzeleri’ dedi, sonra yanlayıp gittiler. Yani bir yerden gece gelmeye inan ki korkuyoruz, ortam çok bozuk. Bizi tanıyorlar, eskisi olduğumuzu biliyorlar, yaşlı olduğumuzu görüyorlar; yani bize sataşan Allah’a şükür şu ana kadar yok, sataşmıyorlar, ama tanımadıkları zarar görür. Direklerimize mobese kamerası konmasını istiyoruz. Onu da belki bir gün kırarlar o başka da, kırana kadar… Birlik beraberlik kalmadı, huzur kalmadı, güven kalmadı. Sokağa çıktığın zaman önündeki atacağın adımı değil de yanından, sağından, solundan gelenleri takip etmekten bir yere gittiğini anlamıyorsun. En çok Tarlabaşı’ndaki eski huzuru, güveni, komşuluğu, birlik ve beraberliği arıyorum; huzur arıyorum daha çok, özlüyorum…” *Kalimera: (Rumca); iyi günler, günaydın. (Görüşülen kişi ismini vermek istememiştir.)

‘‘İnsanlar Beyoğlu’na gezmek için gelirlerdi...’’ elimde çatalı sopaya bağlamışım, arkasından çatalı batırıp yemeğini alıyordum.”

Avadis Bey 1947 yılında Sivas’ta doğmuş, sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etmiş. Beyoğlu’ndaki giyim mağazalarında tezgâhtarlık yaparak tekstil sektörüne girmiş, daha sonra da tekstil atölyelerinde müdürlük yapmış. 1974 yılında kendi işini kurmuş: Riga Erkek Giyim Mağazası. Langırt en lüks eğlencemizdi “1957’de İstanbul’a göç ettik, Kumkapı’da oturduk. Sonra Gedikpaşa’da oturduk, daha sonra Kurtuluş’a geldik. Ben Esayan’a Anadolu’dan geldiğim zaman, Esayan eskiden ilkokuldu, ikinci sınıfta okuyordum. O zaman çok sevdiğimiz hocalarımız vardı. Esayan’a gelince, büyük de bir çocuktum, oyrortun yanında yani öğretmenin yanında otururdum. Sırada oturtmazdı beni yanında oturturdu ama biz de çok haşarıydık, yaramazdık çok. Esayan’da tahtayla bölme bir sınıf vardı şimdi kalkmış o. Orada tiyatro hazırlıkları yapılırdı ben ilkokuldayken. Hatta bir kere, bir oyunda oynattılar beni hiç unutmam: Oyunda adam yemek yiyor, ben de

sarılmış sabahleyin madamların, incecik bir şifon üstlerinde, gecelikleri sabahlıkları üstlerinde, satıcılardan alışveriş yaparlardı. Öyle güzeldi yani bu sokak, çok güzel, bütün Beyoğlu çok güzeldi. Şey zaten müstesnaydı… Daha zengin Rumlar Cihangir’deydi. Ekseriyetle onlar esnaf, dükkan sahibi, züccaciyeci, ayakkabıcıydı. Memur pek yoktu, onlardan pek memur olmuyordu, ama büyük tüccarları vardı.”

Avadis Süslü / Terzi ‘‘Tabii yoksulluk vardı, Elmadağ’da otururken yürüyerek gidip gelirdik. Bir gün hava kararmış üşümüşüm, düşmüşüm, sınıfa da geç kalmışım. Okullar 09.00’da başlıyorsa, gecikmişim, çocuk işte. Oyrort hiç kızamamıştı bana. Onları hatırlıyorum işte, epey günlerimiz geçti orada.” “Şimdi biz Beyoğlu’nda okula gitmediğimiz zaman, o zaman şeyler vardı, böyle salonlar. Bilir misiniz?

Oyun salonları… Oyun salonları halen var öyle. Böyle makineler vardı; 5 kuruş atardık, makinelerde bir şeyin içinden top düşerdi. Öyle oyunlar oynardık. Top oynardık dışarıda. Böyle disko falan yoktu. Öyle yok efendim kafeteryaydı, bilmem ne yoktu. Bizim en lüksümüz buydu. Langırt diye bir oyun vardı, bizim en lüks eğlencemizdi. 1960’tan, 62’den sonra bunlar…”

“Beyoğlu şu ana kadar bana çok şey öğretti, işi öğretti, halen Beyoğlu’nda işyerim. Çocukluğum, gençliğim burada geçti. Hep iyi günlerine baktım, iyi taraflarını aldım. Halen severim Beyoğlu’nu.” Ajda Pekkan’lar, Enrico Macias’lar “Şimdi o zamanlar insanlar Beyoğlu’na zevkten, Beyoğlu’nu gezmek için gelirlerdi. Müziğini, mağazalarını gezmek görmek için 5

gelirlerdi. Eskiden Beyoğlu’na alışveriş için her yerden gelenler olur, alışveriş yaparlardı. Şimdi alışveriş için gelenler yok. Sadece gezmeye görmeye geliniyor. …Beyoğlu’nda çalınan şarkıları halen hatırlarım: Şu anda Türkiye’ye gelecek olan Sylvie Vartan’ın müziklerini biz o dönem çok dinlerdik yabancı parça olarak… Markaryan’ı dinlerdik, sonra Elvis Presley’i dinlerdik o dönemler. Yerlilerden Zeki Müren, Barış Manço, Cem Karaca dinlerdik. Bir de Ajda Pekkan’lar, Enrico Macias’lar… Türk şarkıcılar Beyoğlu’nda sinema salonlarında konserler verirdi. Şu anda mevcut olan şarkıcılar var saydıklarımdan. İşte bunlar gençliğin şarkıcılarıydı, gençler konserlere hücum ederdi.” Eskiden daha büyüktü sinemalar, şimdi cep sinemaları oldu…

büyük perdeli çok güzel sinemalar vardı, şimdi cep sinemaları oldu; şimdi kapalı kutu, yani gidiyorsun film seyrediyorsun… Ufacık sinemalar… Bir sinemanın yerine iki tane üç tane sinema oldu. Eskiden sinemaya giderdik, en büyük zevkimiz sinemaydı, gezerdik; muhallebi yemek, dondurma yemek en büyük zevkimizdi, eğlencemizdi. Tiyatroya değil ama sinemaya sık giderdik. Türk filmlerine giderdim, galalara giderdim. Beyoğlu’nda ilk filmin oynayacağı Pazar ya da pazartesi günü gala olurdu. Oralara giderdim, tüm artistleri görmek için. O zamanın meşhur artistleri vardı: Kenan Pars, Ahmet Tekke, Eşref Kolçak, Türkan Şoray, Fatma Girik … Çok vardı. Siz tanımazsınız onları. Onların galaları olurdu, daha ziyade Lüks Sineması’nda olurdu.” Beyoğlu’nda şenlikler olurdu

“O zamanlar sinemaya şık giderlerdi, kuaförden çıkmış gibi saçlarını yaptırıp kürklerini alarak giderlerdi, sinemaya bile öyle gidilirdi. Emek Sineması, Yeni Melek Sineması, Atlas Sineması, Lüks Sineması, Saray Sineması vardı. Lüks şu anda yok, inşaat halinde, yıkılıyor. Saray Muhallebicisi’nin tam karşısında inşaat var, orası Saray ve Lüks Sinemasıydı. Yıkıldı şimdi, onlar da yok artık. Lale sineması vardı, yukarıda Fitaş ve Dünya Sinemaları vardı şimdi yine var bu sinemalar, ama ufak sinema oldu. Eskiden daha büyüktü, gittiğin zaman sinemalar dolardı. Güzel, rahat, ferah,

“Beyoğlu’nda eğlenceler, şenlikler olurdu. Mesela Cumhuriyet Bayramı’nda da şenlik olurdu Taksim Meydanı’nda, herhangi bir bayram da. Küçükken giderdik; kalabalık, insanlar neşeli… Eğlenceler olurdu Cumhuriyet Bayramı’nda, şarkıcılar türkücüler çıkardı, eğlenceli bir yer olurdu, böyle zevk alırdık. Şimdi nerede? Şimdi olsa bir hadise çıkıyor… Kuaförden çıkan hanımlar gelirdi, kürklü hanımlar dolaşırdı, erkeklerin pantolonlarının muhakkak ütülü olması lazımdı. Öyle kolay kolay herkes Beyoğlu’na gelemezdi.”


Beyoğlu

Röportaj Nezihat Bakar Leda Cingöz Lerna Arzuman Nadin Malkasyan Tatya Kuran 1935 yılında İstanbul’da doğan Madam Rena Levi Gun Büyükada ile Beyoğlu arasında geçen çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık günlerini, anılarını paylaştı bizlerle… Annem, babam, dedem “Ben Alman Hastanesi’nde doğdum, tarihi de vereyim isterseniz: 1935. Yani geçen asırdan kalma. Zapyon Rum Kız Lisesi’nde okudum. İlkokulu orada okudum. Sonra ortaokula gittim, Fransız ortaokuluna gittim. Sonra da konservatuara gittim. Hem ses hem de bale (bölümüne)...’’ ‘‘Babam İspanya’dan gelen Yahudilerdendir ve beş yüz küsur yıllık bir maziye bağlı bir olaydır bu: İstanbul’a gelmişlerdi. Annem, gerçi annesi tarafından Büyük Adalı. Büyük Ada’nın hamamı annemin büyük babasına aitmiş. Şimdi tabii değişti. Ama dedem, yani annemin babası Ürgüplüydü ve bunlar Bizans’tan kalma Rum’lardır. Annem burada doğdu. İstanbul’da doğdu, çünkü anneannem Büyük Adalı. Dedem Ürgüp’ten buraya gelmiş. Anneannemi görmüş, çok güzel bir kadındı. Onunla evlenmiş ve annem dünyaya gelmiş. Babam kumaş tüccarıydı. Dedem de kumaş

Röportaj Gözde Önder Eylem Nazlı Taşdemir Ali Rıza Çelik Serra Göksel Yunus Kaan Özkan Reyhan Gülsen Yelda Kuruçaylı Cavide Korkmaz 1927 yılında Çatalca’da doğmuş. 17 yaşında evlenince İstanbul’a yerleşmiş ve iki erkek çocuk sahibi. Cavide Hanım, hayatının 60 yılını ailesiyle birlikte Beyoğlu Kasımpaşa’da yaşadığı Haliç manzaralı evinde anılarını bizlerle paylaştı... Kasımpaşa’da çok güzel günlerim geçti… “Çatalca’dan İstanbul’a gelin geldim. Altmış senedir aynı muhitte yaşıyorum. Geldiğim zaman Kasımpaşa çok temizdi. Son zamanlarda dışarıdan gelen halklarla biraz kalabalıklaştı ve temizliğini kaybetmeye başladı. Hastane Yokuşunda oturuyorum. Kasımpaşa’da çok güzel günlerim geçti. İlk evlendiğim zamanlar oda oda kirada oturuyorduk. Mesela senin iki üç katlı evin var, evini oda oda kiraya veriyordun, öyle oturuyorduk. Elektriği kaç kişiysek ona göre pay ediyorduk mesela. Mahallemizde aile olarak yetiştiğimiz için ancak ev komşuları olarak birbirimize gidip geliyorduk. Ama bizde bir terbiye vardı, büyüdüğümüz zamanın şeyi... Saat beş dedi mi herkes evine gidiyordu. Evinde artık çoluk çocuk neyi varsa onlarla ilgileniyordu. Mahallemizde kavgayı dargınlığı sevmezdik, biri biriyle dargın olunca bir toplantı bahane eder ikisini de çağırır, barıştırırdık. Kadın günleri yapardık aramızda, öyle fazla dışarı hayatımız

‘‘Çocuklarımın üç ana lisanı vardı...’’ tüccarıydı. Kule dibi-inde Direkli Han, şimdi Anemon Otel diye bir yer yapmışlar, o bina dedemindi.” Beyoğlu’nda aileler birbirini görü-yor, şapkalar kalkıyor “Uuu aileler birbirlerini görüyor, şapkalar kalkıyor. Yok, benim gençliğimde sokakta pek laf atan, sataşan yoktu. Yani annemle, babamla, kız kardeşimle sinemaya giderdik Pazar günleri, dönerken Beyoğlu’nda hep aileler… Babamda şapka, baston, eldiven, güzel giyinmiş; annemde de şapka falan, uzaktan uuu aileler birbirlerini görüyor, şapkalar kalkıyor. Bugünkü hırpaniler o zaman yoktu. Eski Beyoğlu’ndan bahsetmek bir şey ifade etmez. Diyorum sana böyle hırpaniler göremezdin. Pazar günleri bir kere asker de giremezdi Beyoğlu’na, yasaktı. Yalnız siviller ve çok güzel giyinmiş aileler. Yani güzel, bakımlı, herkes temiz öyle. Eski Beyoğlu’nu bilmek için eski resimleri bulmak lazım. Oradan görebilirsin yani. Yoksa böyle yırtık pantolonlar: Şimdi bir genç kız, güzel bir kız ve biliyorum ki bu pantolonu yeni aldı ve yırttı. Yırttı, şimdi ben ‘ah kızım’ dedim ‘gel, evde, benim evde yeni pantolon var, bunu at çöpe ben sana onu vereyim’ dedim. ‘Yok, hanımefendi bunu yeni aldım’, ‘nasıl yeni aldın bu yırtık pırtık’ diyorum.” Beyoğlu’nda ulaşım “…Yok, at arabası, oraya yetişemedim, ama tramvaya yetiştim; evet, hatta oğlum altı yaşında kızım da yedi sekiz yaşlarındaydı. Son tramvay seferleri oluyordu Maçka’ya

kadar, Taksim’den Maçka’ya. Ama ben küçükken Cumhuriyet Bayramı’na kadar adada kalıyorduk yazın. Yani 1 Mayıs’tan Cumhuriyet Bayramı’na kadar adadaydık. Okullar Eylül’de başlıyor: Ben babamla İstanbul’a geliyordum ve babam beni tünelden, Karaköy’deki tünelden öbür tarafa tramvaya bindiriyordu. Parmakkapı’da iniyordum ve okuluma gidiyordum. Tersini de aynı şekilde akşamüstü yapıyordum. Ve babam bana güzel sandviçler hazırlıyordu, vapura getiriyordu, çayımı da getiriyordu önüme ve ‘Büyük Ada’da çıkacaksın’. ‘Tamam’ (derdim) annem de beklerdi beni. Vapurlar vardı, ben yandan çarklıları hatırlamıyorum, güzel vapurlar vardı. Lodos olduğunda felaket bir şeydi. Aa dolmuşlar vardı. Dolmuşlar yıllarca devam etti kurtulduk onlardan…” Eskiden iyi ailelerin oturduğu semtti Cihangir “Şimdi sanatçı çok var buralarda, eskiden iyi ailelerin oturduğu semtti Cihangir. Burada pek yoksul yoktu. Çünkü buralar Taksim, Cihangir, Ayazpaşa zengin semtlerdi. Şimdi, genelde fakirler…”

Bir gün baktık bir grup halk toplanmış Beyoğlu’nda, mağaza önüne. Niye mi toplanmış, meğer karşıda televizyon oynuyor. Bazen sesini duyarsın bazen duymazsın; siyah beyaz, bazen görürsün bazen ayarım görürsün, öyle öyle tanıdık televizyonu.

Ben flört etmedim ama arkadaşlıklar oluyordu… ‘Flörtlerden bahsedemem çünkü ben flört etmedim ama arkadaşlıklar oluyordu, vardı. Mesela benim kız arkadaşlarım vardı, onların ağabeyleri, kardeşleri vardı: Hep beraber pikniklere giderdik, Pazar günleri toplanırdık, bahçelerde

Ben İstanbul’u hiçbir şehre değişmem “…Ben İstanbul’u hiçbir şehre değişmem. Hiç yani, bilmiyorum. Burada doğdum, burada büyüdüm, burayı biliyorum; burada her taşın altında ne var biliyorum artık. Daha pratiktir. Mesela markete gidiyorum, gider gitmez ne alsam biliyorlar ki ağırlık kaldırmamam lazım ‘madam sen yorulma’ deyip (paketleri) alıyor, geliyor, yukarıya kadar bırakıyorlar. Bunu başka yerlerde bulamam. Yani burada herkes beni biliyor, tanıyor.”

Sadece beş lisan biliyorum... “Ne zaman oğlum doğdu, sabahları Rumca konuşurdum onunla. Dışarı çıktığımızda o zaman ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ diye bir olay vardı. Dışarıda yabancı, başka bir lisan konuşmak yasaktı ve oğlumla Türkçe konuşuyordum sokakta. Akşam eve geldiğimizde Fransızca konuşuyorduk. Ve böylece oğlumun

‘‘Eskiden Kasımpaşa’nın zevkine doyulmuyordu...’’ yoktu ama aile turu yapardık. Çay, kahve yapar oynar, eğlenirdik.”

da, kızımın da üç ana lisanı oldu. Bir-den üç lisan konuştular. Şimdi sekiz lisan konuşuyorlar. Onların içinde en cahili benim, sadece beş lisan biliyorum: Rumca, Türkçe, Fransızca, İngilizce ve İspanyolca. Neyse idare ediyoruz. Çok küçük yaşta Türkçeyi öğrendim. ...Ada’da bahçemizde oynardık. Evet, ben gerçi biraz kabadayı bir çocuktum. Erkek çocuklarla mahallede oynardım. Onun için çok küçük yaşta Türkçeyi öğrendim. Oysa evde Rumca konuşurduk. Ana lisanım Rumca. Ve başka arkadaşlarım ilkokula başladıklarında hiç Türkçe bilmiyorlardı. İşte o avantaj bende vardı. Çünkü sokaktaki çocuklarla oynuyordum.”

müzikli (eğlence), yer Büyük Ada’da ya da Burgaz Adası’nda, orada da kaldık, Büyük Ada’da da. …Benim kız kardeşim, onu anlatayım; bir magazinden, Yunanca magazinden mektuplaşarak bir beyle tanıştı, bir genç adamla. Birkaç sene mektuplaştılar. Sonra adam geldi, genç adam geldi ve kardeşimi babamdan istedi, babam ‘katiyen’ dedi. ‘Kızımı ben başka yere göndermem.’ Eh adam geri gitti, ertesi sene yine geldi, babam yine ‘olmaz katiyen’ deyince kız kardeşim kaçtı. Kırk küsur sene, neredeyse elli senedir evliler. E tabi evlendikten sonra annem de babam da koştular. Her şey güzel şimdi.”

Kasımpaşa’nın zevkine doyulmuyordu. Herkes Türk bayraklarının asılı olduğu kayıkların peşinden koşuyordu. Mehter takımının çalması başka bir zevk veriyordu Kasımpaşa’ya. Öyle tahmin ediyorum ki, yani hakikaten Kasımpaşa kurulduğu zamanlarda çok güzel bir yermiş. Hep paşalar Hacı Hüsrev denilen bir yerden yetişiyormuş.”

Rena Levi Gun / Ev

grup halk toplanmış Beyoğlu’nda, mağaza önüne. Niye mi toplanmış, meğer karşıda televizyon oynuyor. Bazen sesini duyarsın bazen duymazsın; siyah beyaz, bazen görürsün bazen yarım görürsün, öyle öyle tanıdık televizyonu.” İstanbul bir tane başka İstanbul yok. ‘‘İstanbul bir tane, başka İstanbul yok. Büyük oğlum iki buçuk yaşında vardı yoktu, beyim Anafartalar gemisinde çalışıyordu, onu karşılamaya gittim. Atatürk’ü hiç görmedim ama

hanımı, Dr. Mehmet Öz sokak

Vita yağ tenekeleri… ‘‘Cezayirli Gazi Hasan Paşa, şimdi askeriye olan, hastane denilen kısmı kendine konak yaptırmış ve Cezayirli Hasan Paşa Okulu’nu da aşhanesi olarak yaptırmış. Benim çocuklarım okula giderken, Cezayirli Hasan Paşa’ya, okulu bitler sarmıştı. Amerika’dan sarı sarı yağlar, sütler geliyordu, bedava dağıtıyorlardı. Sonra bit yüzünden kaldırdılar. Çocuklar aç kalmasın diye yardım olsun diye dağıtıyorlardı herhalde.

Fatih Sultan Mehmet’ın Kayıkları… “Kasımpaşa, vapur iskelesiyle kuzey sahanın önü, bizim parkımızdı. Orada saat 17.00’den sonra oturur ya da çocuklarımızı gezdirirdik. Müsait olduğumuz günlerde, zamanlarda Kasımpaşa vapur iskelesine gidip sandalcılarla konuşur; en son hangisindeyse sıra, ona bizden istediği on beş lirayı arkadaşlarla pay eder ve Unkapanı Köprüsü’nün ayaklarından Balat’ın önüne kadar gezerdik. Kendi aramızda gayet sade bir şeyler yapardık... Ekmek peynir işte, Allah ne verdiyse çocuklar acıkınca birer parça verirdik… Eşimle beraber Tonoz yolu dediğimiz uzun yolda yürürdük ama çok vakti olmuyordu çalışmaktan, kendisi de arkadaşlarıyla kahvede olmak istiyordu…’’ ‘‘1453’te Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği kayıkları, şimdi top sahası deniyor, o yokuştan aşağı indiriyorlardı. Eskiden İstanbul’da

Cavide Korkmaz / Ev Hanımı, Deniz Hastanesi Yokuşu Bizim Müzeyyen Senar’ımız vardı, onun yerini kim tutar… “Yürüyerek giderdik sinemaya. Geyikli Sineması vardı. Aile yeri ayrı, bekârların yeri ayrıydı. Çok rahat bir sinemaydı. Muhterem Nur’un çok güzel filmleri olurdu, gözümüz toplanıp yettiğince giderdik. Bizim Müzeyyen Senar’ımız vardı. Onun yerini kim tutar. Müzeyyen Tepebaşı’nda söylüyordu. Sandalyeler vardı, oturur aileler dinlerlerdi. Radyo vardı ama televizyon yoktu her evde. Televizyon ilk çıktığı zaman Beyoğlu’nda büyük bir mağazaya konmuştu. Bazı geceler çıkardık bir hava alalım diye. Bir gün baktık bir 6

ben onun çocuğuyum. Hala daha Atatürkçüyüm asla da dönmem. Gemiye girdim, beyim güverteye oturttu beni, onu bekliyoruz. Çocuğumu çiçek gibi giydirmişim. Bir bey geldi yanıma ‘siz kimsiniz?’ dedi. Dedim ‘ben makinist Davut Bey’in eşiyim’. Çocuğumu sevmek istedi ama çocuk geniş yer bulmuş, oynuyor. Bey biraz koştu kovaladı ama tutamadı çocuğu. Dedi ki ‘Oğlum niye kaçıyorsun?’ Sen İstanbul’da büyüyorsun.’ Bu sözü asla unutamıyorum. 18 sene Atatürk’ ün mahiyetinde bulunmuş bu Bey. Çok kibardı. Bana da dedi ki ‘İstanbul burası hanımefendi.’ Yani çocuğunuzu yetiştirin demeye getirdi herhalde.’’

Kuzey Askeriye Astsubay Evi bahçesinde küçük küçük barakalar yapmışlardı, ben gelin geldiğim senelerde. Astsubaylar orada otururlardı. Sonradan adaya doğru götürdüler. O zaman vita tenekeleri vardı. Vita yağları... Fakir aileler, çalışamamış aldığı yetişmiyor, tenekenin iki tarafını delip ip takar çocuklarını gönderirlerdi. Astsubay Okulu’nun önündeki demirlerin orada o çocuklar dururlardı. Öğrenciler, bulgur pilavı, fasulye ne çıkmışsa o gün, mesela yemedin, yere dökeceğine o tenekeye dökerlerdi. Toplanırdı bir teneke yemek olurdu onlar.’’


Beyoğlu

Mustafa Batman Hüseyin Doğan Duygu Saluğ Furkan Aras Umut Alpakut 1942’de İstanbul Gümüşsuyu’nda doğan Abdullah Bey, o günden beri hep Taksim’de yaşamış, Beyoğlu’nun değişimine tanıklık etmiş birisi. Babası meşhur Hacı Salih Lokantası’nın sahibi olan Abdullah Bey’in çocukluğu babasının lokantasında çalışarak geçmiş. Şu an Gezi İstanbul’da aşçılık yapan Abdullah Bey, bu mesleğin tam bir tutkunu. Çocukluk Özlemi “Çocukluğumuzda İstanbul’un tüm evleri iki üç katlıydı, bu büyük binalar

Abdullah Movüd /

Lokantacı, Gezi İstanbul

Röportaj Ceren Akkaya Sema Fındık Ayşe Tezgelmez 1950 yılında Beyoğlu Tarlabaşı’nda doğar. Eğitimine orta birinci sınıfa kadar devam eder ve çalışmaya başlar. Beyoğlu tarihine Tarlabaşı’ndan, üç çocuk, beş torun sahibi mahallenin Ayşe Ablasının gözünden baktık; o anlattı, biz dinledik…

Film babaannem, Kurtlar Vadisi’ni çekiyorlar… “Her bahçede kuyular vardı, incir ağaçları vardı. Biz incir ağaçlarının üstündeydik. Mevsimine göre bir duttaydık, bir incirdeydik. Anamız kovalardı bizi işte, ne yapsın gariplerim. Evde ne kadar olursa olsun, sokaktaki ağaçlara çıkmak başka, her çocuk gibi kapı zilleri çalmak başka. Çeşmelerden su içmek, çeşmede elimizi yüzümüzü yıkayıp eve gitmek, kartopu oynamak, ne bileyim ip atlamak, top oynamak, bun-

‘‘Kabataş’ta denize baktığın zaman kumları sayabilirdin.’’ hariç, onlar 50-60 senelik 100 senelik binalar. Diğer sokak aralarındaki evler yine iki üç katlı ahşap evlerdi. Tüm evlerin bahçeleri vardı. Biz mesela Gümüşsuyu’nda hangi teyzenin bahçesinde erik var, elma var, armut var takip ederdik, bilirdik. Örneğin ağaçta bir kere yakalandım. O da bu Gümüşsuyu’nda Fransız birisiydi, köpeği vardı. Köpek geldi ağacın altında bekliyor. İnemedim. Yani öyleydi İstanbul hayatı, çok güzeldi. Bizim komşumuz vardı Fahriye Hanım teyze; Gülfem abla, Ester abla. Anladın mı? Yani çok güzel isimler vardı. Güzel komşularımız vardı. Tam karşımızdaki evde şey otururdu, madam teyze, ismini hatırlayamıyorum ama beyinin ismini biliyorum: Mösyö Jak. Onun bir oğlu bir kızı vardı. İshak bir de Ester abla. Onlarla kışın İshak’a derdik ki ‘babanın merdivenini getir de kızak kayalım.’ Merdivenle kızak kayardık. İstiklal Caddesi mesela... Orta okuldan beri babamın dükkanına giderken, inanır mısınız, birbirini tanımayanlar böyle fötr şapkasını çıkarır selam verirlerdi. Şimdi öyle değil. Lokomotif gibi çarpa çarpa gidiyorlar. Biz İstiklal Caddesi’ne böyle çıkamazdık. Bugün ne diyorlar. Paris güzel diyorlar bilmem ne... Paris’i on kere satın alırdı İstiklal Caddesi, on kere! O vaziyetteydi, anlatabiliyor muyum? Taksim’den başladığımız zaman tünele gidene kadar Galatasaray’da bitiyordu, ondan sonra bir karanlık oluyordu orası; tünel yolu, o taraf. Altta dükkanlar vardı. Üstte de oturulan yerler vardı, evler vardı. Yani adam üstte oturuyor evinde kiracısı var veyahut kendisi oturu-

Fotoğraf: Kerim Arslan

Röportaj

yor, aşağısı dükkan; mezeci vardı, ayakkabıcı vardı, kırtasiye vardı…’’ ‘‘…İstanbul Şişli’de bitiyordu biliyor muydunuz? Şişli Cami yoktu. Caminin biraz bu tarafında havuz vardı büyük. Mecidiyeköy’e kadar, yani Şişli’ye kadar o Sarıyer tarafından kışın kurtlar inerdi. Gazeteler yazdı mı olay olurdu. Topkapı’da İstanbul bitiyordu. Beşiktaş’ta bitiyordu. Yani İstanbul öyleydi. Eminönü, Fatih, Sirkeci, Üsküdar... Yani İstanbul şöyle ufacık bir yuvarlaktı. Şimdi Topkapı’dan çıktığınız zaman… Biz Florya’ya gidiyorduk, denize alabildiğine ayçiçeği tarlası, yani sapsarı bir ot. Öyleydi.’’ Tophane Amerikan Pazarı ‘‘Tophane Amerikan Pazarı, Tophane Camisi’nin arkasındaydı, orayı

da Ecevit kaldırdı. Ona kızdım, neden kızdım? Benim çocuğum oldu, Cengiz, o zaman bir yaşında belki de. Oradan… şimdi bak bizim Almanya’da çalışan işçilerimiz gelirken tatile bir şeyler getirip orada satıyorlardı, onlara veriyorlardı; e sende burada, Türkiye’de bulamadığın şeyi orada bulabiliyordun. Çocuk mamasını falan oradan alıyorduk, o mikserler falan orada vardı... 30 sene evvel yani.’’ Denizin Dibi Görünüyordu ‘‘Kabataş’ta denize baktığın zaman kumları sayabilirdin. Biz vapurla Yalova’ya gittiğimiz zaman yunus balıklarını seyredebilirdin. O kadar çok yunus balığı vardı ki... Ve denizin dibi de görünüyordu, şimdi kapkaranlık bir şey. Ben alırdım oltayı doğru Dolmabahçe’ye, Kabataş’a; bir yüzerdim bir de balık tutardım.

Eve gelirdim bir de üstüne dayak yerdim annemden. Neymiş efendim üç tane balık tutmuşum da dolaba koymuşum dolap balık kokmuş...’’ Beyoğlu Hamamları ‘‘Annemle gittiğim zaman çocukluğumu hatırlıyorum, o zaman Fındıklı’da hamam vardı, kadınlar hamamı. Bohça yapılıyordu, böyle evde börekler çörekler bir gün hamamcı bizi sokmadı abimle, “bunlar büyümüş” dedi. “Bunlara yasak”. Çok güzeldi ama. Kara Fatma’m Teyze, Allah rahmet eylesin, beni bir yakalıyordu, bacağıyla sıkıştırıyordu. Ben kaçıyorum, o çekiyor beni. Bir de eline çorap geçiriyor, naylon çorap, ne o! beni keseleyecek…’’

‘‘Şu kapıların önü Arnavut kaldırımıydı. Her camda fesleğen çiçekleri vardı...’’ lar bizim gençliğimizdi. Biz de her çocuk gibi büyüdük. Okul zamanı hepimiz okula giderdik. O zamanlarda kurde-leler vardı; kolalarlardı, saçlarımızı yaparlardı annelerimiz. Çocuğun her dönemi güzel; bakın inşaatın üzerinde oturuyorlar o bile güzel. Evde döşeğin mi yok oturmaya, ama çocuk için o çivili tahta bile güzel. Güzel bir çocukluğumuz vardı. Şimdi çocuğumuz varken biz dışarıda durmak zorundayız. Ya araba hızlı geçecek, ya hırsızlar kovalarken arkadan kurşun gelmesin diye; sen kapıda oturmak zorundasın, korku-yorsun. Ben üç çocuk büyüttüm, kendim de büyüdüm, annem hiç benim başımda durmadı. Ben şimdi sokaktan ayrılamıyorum. Bir araba hızlı geçiyor ezilecek mi? Yoksa iki grup arasında bir çatışma mı olacak, ne olacak? Biz çocuğumuzu dışarıya bırakamıyoruz, daha doğrusu bırakmamaya özen gösteriyoruz. Korkuyorum yavrum, benim torunum dört yaşında, bisiklete binerken bir araba durdu, o da gitti arabanın yanına bisikletini bıraktı, bana doğru koşuyor. ‘Tak tak tak’ adamı arabanın önünde serdiler; o da bana bakıyor ‘babaanne’ dedi. ‘Film babaannem’ dedim, ‘Kurtlar Vadisi’ni çekiyorlar’. Kaptım çocuğu, içeri kaçırdım. Böyle bir şey var mı? ‘Film babaannem, Kurtlar Vadisi’ni çekiyorlar’ dedim. E bu ortamda çocuğumu nasıl büyüteceğim. Bundan bir kere daha olursa ben on yaşındaki çocuğa bunu nasıl ifade edebilirim? Anlar mı? Dinler mi? Televizyon çocuğu onlar, onlar da okula gidiyor, aydın çocuklar. ‘Hadi babaanne yalan söyleme’ diyecek. ‘Kurtlar Vadisi bitti’. O zaman sormadı ama şimdi sorar. Onun için biz mümkün mertebe çocuklarımıza bir şeyi öğretiyoruz… Sana zarar

gelen arkadaşından, isterse kardeşin olsun, terk et, dön. Eğer yaşamak istiyorsan, başına sorun almak istemiyorsan, insan gibi bir toplumda bir sandalyen olmasını istiyorsan, bu dediklerimi yapacaksın; hırsızların, dolandırıcıların, yalanın, pisliğin, sapıkların arasından çekileceksin.’’

‘‘Beyoğlu’na çıkarken, bizim zamanımızda ne kravatsız bir insan, ne de bir fötr şapkasız bir beyefendi vardı.’’ Ne kravatsız ne de fötr şapkasız bir beyefendi “Beyoğlu’na çıkarken, bizim zamanımızda ne kravatsız bir insan, ne de fötr şapkasız bir beyefendi vardı. Hanımların üstlerinde etolleri, operadan da çıkıyorlardı, büyük gazinolardan da, pastaneden de çıkıyorlardı. Ama, eğer bir yanında bir bayan varsa, ne laf atan ne rahatsız eden vardı; ne elle ne dille taciz edici bir durum yoktu. Gece eğlence sektörü, saat 22.00’den 23.00’den sonra sabaha kadar… o kesim ayrıydı. Aile kesimi, gündüz ayrıydı. Bir insan, karısını alıp koluna, o zamanlar bir Saray Muhallebicisi vardı, çok meşhurdu, oraya gidebilirdi. Bir Atlantis Dönercisi vardı ki hala orada yediğimiz sosisliden lezzetlisini bulamadım. Eskilerden kala kala bir İnci Pastanesi kaldı, profiterol yapan başka da kalmadı. Taksim’de bir Sütiş bir de Manol 7

var; ballı kaymaklı yapardı ki imrenirdin. O zamanlar böyle pislik, çöp asla (yok)! Şu kapıların önü Arnavut kaldırımıydı. Her camda fesleğen çiçekleri, camdan cama böyle asmalar çekilirdi. Sabah saat 09.00 olduğu zaman hanımların önünde, prostela derler onlara, önlükleri vardı. Eski ceviz masaların üzerinde kahvelerini içerler, böyle suyun içine portakal reçeli gibi bir şey atarlardı…” Ermenilerle, Rumlarla bir arada büyüdük “Tüm komşularımız Rumdu. Biz Niko’larla, Eleniça’larla, Aleko’larla büyüdük. Biz Ermenilerle, Rumlarla bir arada büyüdük. Hiç kimse kimseyi şikâyet etmedi. Onların Paskalyası olduğunda biz ‘hayırlı bayramlar’ dedik, onlar bize çörek

gönderdi. Bizim bayramımızda onlar bize ‘hayırlı bayramlar’ dediğinde ya baklava ya et gönderdik. Kimse kimseyi kırmadı, biz böyle yaşadık. Bir çamaşır asarlardı, imrenirdin, Tarlabaşı’ndan inerken çivitli çivitli bembeyaz mislere kokan. Komşu biraz hasta olsun, herkes koşardı. Sabah giderken ‘iyi sabahlar efendim’, gece gelirken ‘iyi akşamlar’ (denirdi)... Hanımsa, ‘nasılsiniz, iyisinizdir inşallah’ onların konuşmaları böyleydi, ama insandılar. O zamanlar kapımız açık kaldı, çamaşır dışarıda kaldı, böyle problemler yok. Sokaklar tertemiz, bir çöp yok; ama şimdi küfür var, silah var, kapkaç var, fareler diz boyu. Evim olmasa bugün durmam giderim, ama evim var. kalıyorum ve burada çok anım var.”

Ayşe Tezgelmez / Ev Hanımı, Akkiraz Sokak


BeyoÄ&#x;lu


BeyoÄ&#x;lu


Beyoğlu

Röportaj Duygu Göncü Karolin Kalustyan Talin Akay Murat Ohanyan Arman Terziyan Beyoğlu Çiçek Sokak’taki Rizespor Taraftarlar Derneği’nde dernek başkanı Yusuf İzzettin Tufan ve dernek üyeleri Seyfullah Uçar ile İsmet Tüylüoğlu senelerdir yaşadıkları semtin dünü ve bugününü bizlerle paylaştılar…

‘‘Esnafından tut sokakta gezen insanına kadar birbirlerini tanır ve saygı, sevgi çerçevesi içinde bir yaşam sürerlerdi.”

‘‘O eski insanlar Beyoğlu’nda yok; öyle sabahları selam verip ‘hayırlı işler’ diyecek, şapka çıkaracak insanları görmüyorum artık…’’ selam verip ‘hayırlı işler’ diyecek, şapka çıkaracak insanları görmüyorum artık… Bir de mesela 1957-58 yıllarında 29 Ekim’de, bayramlarda babam bizi Beyoğlu’na getirirken ayakkabılarımız boyanırdı, pırıl pırıl giyinirdik; yani böyle caddeye baktığın zaman şimdiki hali yoktu, herkes temizdi. Ben işim icabı yurtdışına çok gidip gelirdim, sorarlardı bana ‘nereden’ diye, ‘İstanbul’ derdim. ‘Beyoğlu’ derlerdi, yurtdışından buraya gelen turist muhakkak Beyoğlu’na uğrardı, yani Beyoğlu’nun öyle bir ismi vardı.” Y.İ.T. “Beyoğlu eski kültürünü kaybetti, gerek tarihi olsun gerek etnik yapı gerekse değer yargıları olarak Beyoğlu’nda kesinlikle büyük bir değişme var; yani şimdi mozaiğin ne kadar arabesk bir yapıya sahip olduğunu şu günlerdeki durumla görebiliyoruz. Ama eskiden insanlar

birbirlerini tanırlardı, esnafından tut sokakta gezen insanına kadar birbirlerini tanır ve saygı, sevgi çerçevesi içinde bir yaşam sürerlerdi. Ama şimdi kimin ne olduğunu bilemiyorsun, yani yapı o kadar değişti.” S.U. Ermenilerin, Rumların, Müslümanların diyalogları çok iyiydi “1970’li yıllarda Beyoğlu’ndaki, Tarlabaşı’ndaki, Cihangir’deki, ne bileyim Tophane’den Kazancı yokuşuna kadar olan yerlerdeki Rumların, Ermenilerin ve Beyoğlu’nda yaşayan Müslümanların diyalogları çok iyiydi, fakat şimdi Beyoğlu’nun arka taraflarına, Sakız Ağacı caddesinin alt taraflarına Anadolu’dan insanlar geldi. Mesela bundan 30 sene önce Ermeniler, Rumlar, Müslümanlar hep bir arada yaşıyorlardı fakat birbirlerine saygılı bir şekilde yaşıyorlardı, şimdi

varoşların hakimiyeti söz konusu Beyoğlu’nda.” S.U. “Bizim ilişkilerimizde zamanla hiçbir değişiklik olmadı. Zaten Rumlardan, Ermenilerden kalmadı; keşke dursalardı derim, çünkü onlardan çok şey öğrendik biz... Bir de bize karşı çok saygılıydılar, mesela oruç konusunda bizimkiler o saygıyı göstermiyorlar, olsalardı hala aynı saygıyı gösterirlerdi çünkü benim yanımda çalışanlar vardı kesinlikle ne yemek yerlerdi ne su içerlerdi ne de sigara; iftara kadar bizi beklerlerdi, yemeğe bizimle birlikte otururlardı.” Y.İ.T. Beyoğlu geceleri “Beyoğlu’nda içki kültürü çok farklıydı, yıllar önce Beyoğlu’nda bir gece kültürü vardı: Mesela emeklilerin ve belli bir kültürel yapıya sahip insanların gelip bir yerde otura-

rak hoş sohbet adı altında aldıkları alkol vardı, şimdi Beyoğlu’nda adam sadece serserilik yapmak için alkol alıyor… Gece hayatına gelirsek bundan otuz sene önce Beyoğlu’nun gece yaşantısında barlar, pavyonlar hakimdi ve yetişkin insanlar gelirdi. Ama otuz yıl sonrasına baktığımız zaman bunu gençlerde de görebiliyoruz, adam Beyoğlu dışında Esenler’de, Bağcılar’da veya Ümraniye’de esnaf, akşam olduğu zaman Beyoğlu’na eğlenmek için gelirdi, şimdi ise onların yerlerini çocukları aldı” S.U. Beyoğlu’ndaki boş binalar “Mesela Matild Manukyan’ın Beyoğlu’nda almış olduğu binalar… mülkiyeti onun olan binalar hep boş kalmış, kiraya vermiyorlar, almış binaları hiçbir bakım yok, çöküyor yani. Yarısından çoğu kaderine terk edilmiş, bunları onarıp kiraya verse hem insanlar yararlanır hem de Beyoğlu güzelleşir. Belki de siz sebep olur sevap kazanırsınız, benim sizden ricam bu konuyu işleyin.” İ.T.

O eski insanlar Beyoğlu’nda yok! “Bu semt geldiğimizden beri çok değişti. Evvelden burada genelde Rumlar, Ermeniler otururdu. Yani onlar da, mesela, genelde bizim ayakkabı piyasasında ustaydılar; gerçi benim ustam müslümandı ama yanımızda çalışan kalfalar Rum, Ermeni olurlardı. O zamandan bu zamana şöyle bir baktığımda, yani o eski devirden bu zamana çok şey değişti. O eski insanlar Beyoğlu’nda yok; öyle sabahları

Röportaj

Yusuf İzzettin Tufan / dernek başkanı

Raşit Demirel 1947 yılında İstanbul Hasköy’de doğar. Dolmuşçuluk ve taksicilik yapar, 50 yıllık bir şöfördür. İki kız babası Raşit Demirel, doğduğu semtin o günden bu güne kazanıp kaybettiklerini anlattı bizlere... Sarı Madam’ın Çay Bahçesi... “Şişhane’de Sarı Madam’ın Çay Bahçesi vardı. Tüm gençler, delikanlılar konuştukları, sevdikleri kızlarla orada oturur çaylarını içerlerdi, yani buluşma yeriydi orası. Hatta ayıp olmazsa, ben de genç delikanlıydım, benim de konuştuğum kızlar vardı, çay bahçesinde beni beklerlerdi. Oraya herkes gelirdi, nargilesini içerdi, çayını içerdi. Orada kadınlarla erkekler; arkadaşlıklar buluşurdu. Bayan arkadaşlarla çok güzel günler yaşadık orada. Yani ben bir bayan arkadaş edineceksem ona diyordum ki: “Şişhane’deki Sarı Madam’ın bahçesine gel”. Sadece ben değil tüm erkekler öyleydi, orada buluşuluyordu. Orada çaylar, kahveler içiliyordu, sonra da gezmeye Beyoğlu’na çıkılıyordu. Annem beni İstiklal Caddesi’ne kravatsız çıkarmazdı, çünkü Beyoğlu dendiği zaman böyle salkım saçak çıkılmazdı, çok ayıptı. Kravatla çıkardın, papyonla çıkardın. Eski insanlar fötr şapkalarıyla çıkardı. Öyle kibar bir yerdi Beyoğlu ama maalesef şimdi kalmadı.”

dernek üyesi

İsmet Tüylüoğlu / dernek üyesi

‘‘Sen virajı dönmeden paçaların dönüyordu.’’ Çok iyi komşuluklarımız vardı

Oğuz Sarılar Gülistan Yalçın Duygu Sevinç Hivda Aslan Mizgin Kurt İlkim Karakuş

Seyfullah Uçar /

“Musevilerin içinde doğdum büyüdüm, çok iyi insanlarla karşılaştım. Bohor vardı, Albert vardı, Bayan Beki vardı, Janti vardı, Suzan vardı, bunlar çok iyi insanlardı. Benim rahmetli anneannemin mal sahibi, yani oturduğu evin sahipleriydiler. Çok iyi anlaşmalarımız vardı, çok iyi komşuluklarımız vardı, çok iyi pikniklerimiz vardı onlarla beraber yani. Bölge bölge otururlardı. Şu yokuştan aşağıya indiğin zaman, sağa döndüğün zaman orası komple şeydi, Musevilerdi, Yahudilerdi. Onlar orada otururlardı, efendim, bu tarafta da kilise vardı, Hasköy’de şurada. Orada da Museviler otururdu. Marko Bakkal vardı. Basmacı Ruşen vardı efendim, yani yaygın değillerdi. Hepsi bir yerde otururlardı, ayrı ayrı bir yerlerde. Bu, şu semtte, öbürü başka semtte, böyle otururlardı, ama yine de hepsi iç içeydiler. Esther’in kahvehanesi vardı, şurada, aşağıda. Kendisi Musevi’ydi ama kocası Türk’tü. Adı da Pehlivan Hüseyin’di, Allah rahmet eylesin, tüm millet onların kahvehanesine giderdi, çok içli dışlı bir sıcaklık vardı, arkadaşlık vardı o kahvehanede. Onlar gelir bayramlaşırdı, inanır mısınız o kadar iyi insanlardı ki art niyet yoktu. Onlar inanın soyumuzdan, sülalemizden, bizden birileriydi yani. ‘Halil Amca bayramın mübarek olsun’ derdi, rahmetli dedemin adı Halil, Mukaddes anneannemin adıydı. ‘Mukaddes Hanım bayramınız mübarek olsun’ derdi ellerini öperlerdi, yani öyle insanlardı Museviler. Çok iyi insanlardı. Buradan biliyorsunuz, 6 Eylül durumları oldu. Türkler dükkanlarına girdiler buzdolaplarını, makine-lerini camdan aşağıya attılar. Onları korkuttular, Museviler de buradan gittiler.”

Taşı biraz süsleyip paketlesen satarsın “İstanbul tabii ki çok büyük bir yer, bir metropol. Tabii ki İstanbul’a gelenler, buradaki yaşamı görünce, nasıl bir yaşam, işte taşı süslesen biraz paketlesen satarsın karnını doyurursun diye düşünüyorlar. Yani bu İstanbul öyle bir İstanbul… Köyde böyle İstanbul’daki gibi bayanlar var mı? Açık saçık bayanlar var mı? Köyden gelenler, buradaki açık saçık bayanları görüyor, bir daha da dönmüyor köyüne. Burada toprağını çiğneyen, suyunu içen kalıyor. Ne oluyor? İşte o ona, köyden gelen ona arkadaşlık yapıyor, onu da bozuyor. O onu, o onu, o onu bozuyor, hani bir yerden birisi bir balon patlatıyor, o balon patlamayla devam ediyor gidiyor. Ama bozulmayan insan bozulmaz tabii. Aileden ne gördüyse onu yapar, tatbik eder. Yani ben hangi raydan gittiysem, aynen benim çocuklarım da o yönden gider. Ama bunu yapmayanlar var tabii. Çünkü raydan çıkanlar çok. İstanbul niye bozsun insanları? Dışarıdan gelenler İstanbul’u bozuyorlar. Eskiden kapkaç mı vardı, gasp mı vardı? Yılbaşı akşamları Taksim’i izliyorsunuz, meydanı, diyorlar ki ‘çıkmasın o bayanlar da’, niye çıkmasın? Herkesin hürriyeti elinde, çıkacak eğlenecek. Taciz edenler çok, izliyorsunuz, dışarıdan gelen insanlar bozuyor.”

‘Aynalı’ kavak... “Burada, Aynalıkavak’ta eskiden yol yoktu, arabalar buradan çalışırdı. Burada hemen hemen bir buçuk metre boyunda ayna vardı, bir de yokuşun altında ayna vardı. Onun için buranın adını Aynalıkavak olarak takmışlar zamanında. Yani iki tane ayna olduğu için, yani virajlarda arabalar birbirlerini görüp de kaza yapmasınlar diye buranın adı Aynalıkavak olarak kalmış.” Ağaç tepesinde sokağa çıkma yasağı... “Bir akşam örfi idare zamanında kalktık, bir mahalle komple boğaza gittik, Emirgan tarafına… Emirgan’da herkes çayını kahvaltısını etti. Kahvaltıdan sonra babamın bir arkadaşım geldi oraya, babama dedi ki ‘siz gidin biz geliriz’. Babamlar tüm mahalleyi tekrar kamyona bindirdiler ve eve geldiler, fakat babamın arkadaşı bizi

“Manukyan, hiçbir şekilde binalarda restorasyon yapılmasına müsaade etmiyor, Beyoğlu’nu çirkinleştiriyor, kiraya verilen binanın güzelliğine bakın bir de, karşıya bakın farkı gözünüzle görün… Beyoğlu’ndaki bazı binaların Manukyan’a ait oluşu ticaret ve işyeri olmayışı mevcut işyerlerinin kısıtlı oluşunu ortaya çıkarıyor, kısıtlı olan işyerlerindeki kira ve mülkiyet fiyatları da tavan yapıyor.” S.U.

yetiştiremedi, saat 11.00’de de yasak başladı. Biz de, Bebek’te bir çınar ağacı vardı, o ağacın üstünde sabaha kadar kaldık, annem babam tabii merak içindeler, babam karakoldan bir izin kağıdı alıp geldi, o gece saat 03.00 gibi bizi oradan aldılar evimize getirdiler.” Uyumayan şehir “İstanbul’u seviyorum. İstanbul güzel bir yer, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir memleketinde böyle güzel bir yer yok. Burası uyumayan bir şehir, 24 saat canlı. Saat gece 3’te, 4’te, 5’te çıkın, istediğiniz ne var, canınız ne istedi, et, tatlı, her şeyi bulma imkânınız var. Ama bunu bugün ne Ankara’da bulabilirsiniz, ne Bursa’da, ne İzmir’de ne bilmem nerede. Bulamazsınız. İstanbul çok güzel bir yer. Ben tüm Avrupa’yı gezdim, Roma’da bile bu canlılık yok gece ki Roma, Barselona, Monte Carlo buralar canlı olması gereken yerde, saat en geç 01.00-02.00’de bitiyor. Ama burada öyle değil, burada Taksim’e çık, ana baba günü. Yani her yer dolu. Diyorum ya, uyumayan bir şehir. Paran varsa İstanbul çok güzel. Bir de başını sokacak bir yerin olursa, bir evin, daha da güzel.”

Sen virajı dönmeden paçaların dönüyordu... “Paçalar çok genişti, büyüktü. Şimdi mesela 21-22 paça giyiyorduk, o zaman deniyordu ki: sen virajı dönmeden paçaların dönüyordu, yani 30 paça, 32 paça, öyleydi yani. Yumurta topuk ayakkabılar vardı mesela, herkes gider ısmarlama yumurta topuk ayakkabı yaptırırdı.” 10

Raşit Demirel / Taksi

Şöförü, Aynalıkavak Caddesi


Röportaj Beyoğlu

Kısa kısa... Karaköy’ü Beyoğlu’ na bağlayan Tünel, 1873’te açılıp hizmete girmiştir. İlk film gösteriminin, 1897’de Galatasaray’daki Sponeck Birahanesi’nde yapıldığı bilinir. Grande Rue de Péra’daki ilk yerli fotograf stüdyosunu, 1850’de Rum asıllı Vasil Kargooulo açar. Emek Sineması’nın tarihi 1924’e kadar gitmektedir.

Röportaj

Derya Karabulut Milena Ayseli Sesilya Yeşiltepe Rafi Kalk Kloded Topaloğlu 1948’de Talimhane’de doğmuş ve çocukluğundan beri Beyoğlu’nda oturuyor. Kloded Hanım bize çocukluğunda ve gençliğinde Beyoğlu’nda geçirdiği güzel yıllardan bahsetti... Büyüklere saygı vardı o zamanlar… “Annem babam İstanbullu. Ondan evvelkiler Sivaslı galiba, oradan çocukken gelmişler; burada okuyup büyümüşler, burada evlenmişler. Ben 1948’de Talimhane’de doğdum, Taksim’de. Çok iyi bir çocukluk geçirdim. İlkokulu Anarat Hığutyun’da okudum, Tarlabaşı’ndaydı. Ondan sonra okumadım; yani orta terk, liseye devam etmedim. Babamın çalışmasıyla beş kişi geçinirdik. ecza deposunda çalışıyordu babam. ve o kazancıyla orta halli geçinirdik. Şimdi o kazançla geçinme imkânı yok.’’ ‘‘Üç kardeşim, annem ve babam yaşardık. Biz: iki kız kardeş ve bir erkek kardeş. On üç sene sonra bir kardeşimiz daha oldu. Çok iyi geçinirdik, kardeşler arasında kıskançlık olmazdı. Kıskançlık denen şey yoktu. Bir şey alındığında hepimize birden alınırdı, dört

Röportaj Özge Altın Ezgi Hindistan Pınar Akın Ataberk Karakol Rize’de doğan Mustafa Tiryaki üniversite öğrenimi için İstanbul’a gelmiştir. Geldiği günden beri Beyoğlu’nun Halıcıoğlu semtinde oturmaktadır. 1977 yılından bu yana Hasköy Güner Akın Lisesi’nde müdürdür. 2009 yılı temmuz ayında emekliye ayrılmıştır. Bizi evinde ağırlayan Mustafa Bey 30 yılı aşkın sürelik Beyoğlu anılarını anlattı… Eski İstanbul “Eski İstanbul diye belki büyüklerinizden de duymuşsunuzdur, o bazı değişimlere uğradı. Tabii neden, çünkü ülkemizin genel sıkıntısı olan göç kabul etmeye başladı. Eskiden buralarda üç dört katlı ev göremezdiniz. Bahçeli evler vardı ve her bahçenin, her evin önünde, neredeyse yüzde altmışında kuyular vardı, artezyen kuyuları… Su ihtiyacını oradan karşılarlardı. Şimdi onların tümü değişti, yıkıldı; o gecekondular apartmanlar önüne geldi. Yalnız tabii yerleşimde gördüğüz gibi hiç de hoş görünmüyor. İhtiyaca cevap verecek şekilde planlı bir yerleşim yapılmadı. Anadolu’nun değişik yerlerinden gelen vatandaşlar gecekondular ve binalar yaptılar. Şimdi gördüğünüz hale geldi tabii, yoğun, çok yoğun oldu. Ülkemizin her yerinden vatandaşlar var burada, eskiden öyle yoktu.’’ ‘‘…Bizim örf ve âdetimize onlar da (Ermeniler ve Rumlar) uyuyorlardı, hatta beni de çağırıyorlardı ben de gidiyordum. Gayet de hoştu, yani

‘‘Öyle gece korkumuz olmazdı…’’

Kloded Topaloğlu / Ev Hanımı, Çukurlu Çeşme Sokak

kardeşe de. Öyle ki yani hiç kavgamız olmadı… Pazar günleri büyükannemin yanına giderdik el öpmeye. Çok güzeldi. Pazar günleri oldu mu kahvaltıdan sonra hepimiz giyinirdik, babaannemin evine giderdik, elini öperdik, orada otururduk işte, konuşurduk ederdik ondan sonra çıkar anneanneme giderdik. Böyle büyüklere saygı vardı o zamanlar. Muhakkak her pazar babaanneme anneanneme giderdik ziyarete; büyükleri sayardık. Öyle öğrendik. Gerçi şimdi ihtiyar kalmadı ama muhakkak çocukların büyüklere gitmesi lazım. Yani eskiden öyleydi. Pazar sabahları giyinir ve annem babamla kiliseye giderdik; muhakkak gidilirdi eskiden. Şimdi görmüyorum öyle bir şey. Belki onda ikisi gidiyorsa geri kalanı gitmiyordur ama eskiden öyle değildi işte…”

ama arkadaşlarla değil annelerimizle beraber. Yani babamız evde de kalsa biz kadın kadına giderdik. Mesela biz annemizle Melek Sineması’na, Beyoğlu’ndaki sinemalara giderdik. Beyoğlu’ndaki sinemalar çok iyiydi, aile sinemalarıydı. Mesela Fitaş vardı, Lüks Sineması vardı, Yeni Ar vardı. Melek vardı, Saray Sineması vardı onlar da çok güzeldi. Biz geceleri mesela haftanın dört günü sinemaya giderdik. Öyle gece korkumuz olmazdı. O zaman öyle bir korku yoktu şimdi illa bir erkek olsun diyoruz; gerçi şimdi de çıkılıyor ama eskiden daha başkaydı. Çay bahçesi, Cennet Bahçesi vardı Park Oteli’nin ön tarafında. O zaman oraya giderlerdi. Bilhassa 1 Mayıs’ta giderlerdi, gençler ve her yaştan insanlar... İnci Pastanesi vardı. İnci Pastanesi’nde buluşurlardı genç kızlar. Erkek kardeşim, ablam ve ben her cumartesi pazar Yedi Gün

Öyle gece korkumuz olmazdı… “Gençliğimde arkadaşlıklarımız çok iyiydi. Mesela cumartesi günleri toplanırdık bir arkadaşımızın evinde ya da eğer yazsa muhakkak denize giderdik. Eğer kışsa sinemaya giderdik, okuldaki arkadaşlarla. Yazın Fenerbahçe’ye giderdik. Orada kadınlar kısmı vardı. Erkekler rahattı. Oraya giderdik arkadaşlarla çünkü orada oturan arkadaşlarımız da vardı. Gezerdik yani, biz şimdi korkuyoruz biri dışarı çıktığı zaman ‘ay bir şey mi oldu’ diye. Bizim zamanımızda hiçbir şey yoktu. Mesela geceleri sinemaya giderdik,

‘‘Eskiden Kağıthane’ye kadar sandalla gidilirdi. Hani şairin dediği gibi ‘Giderim Sadabad’a...’’ güzel bir şeydi. Öyle bir kültürel çatışma söz konusu değildi. Güzel şeylerdi yani. Onlarla yaşamımızı her zaman güzel olarak anıyorum.” Dünüyle bugünüyle semtin mimari dokusu “Eski şapka fabrikası, okulun bahçesinde olan, şimdi bir vatandaş tarafından satın alındı. Bir İtalyan ile bir Türk öğretim görevlisidir. Reklam ajansı olarak işleri görmekte... Açılışına katıldım da şu anda tam olarak ne yapıyorlar o kadarını bilmiyorum. …Bu yukarıda Yahudilerin şeyi vardı, şimdi Beyoğlu Belediyesi’nin Çevre Müdürlüğü oldu, Kamondo dediğimiz yer (Kamondo mezarlığı) vardı. Osmanlılardan kalma Sokulluların tekkesi vardı... Onarıma girdi, geçen baktım onarımını yapıyorlar. Bu semtte tarihi eser olarak o var. Bundan ileri, işte bildiğiniz gibi yeni yapıldı Miniatürk, Koç müzesi aşağıda, Sütlüce Kongre Merkezi… yeni yapıldı o da, eskiden İstanbul Karaağaç kurumlarının mezbaha binasıydı; ona biraz daha eklenti yaparak yeni Sütlüce Kongre Merkezi yapıldı. Öyle tarihi şeye değer eserler yok, bunlar vardır. Aynalıkavak Kasrı vardır, hala daha açamadılar; orası çok mükemmeldir, sizin de gezmenizi isterim ama daha açık değil. Ben gezdim ama 25 sene önce gezdim. …Tersaneler vardı Haliç sahilinde, kalktı tabii. Yıkılınca o tersanelerin de çoğu kalktı. Şimdi son duyduğumu siz de görüp takip etmişinizdir belki; Taşkızak ve Haliç tersaneleri kalktı, bir bölümü havuzları falan var; Koç Müzesi olan yer zaten eski Hasköy Tersanesi’ydi. …Burada Kamondo, Yahudilere ait bir yerdi; Yahudiler azdı şimdi za-

ten yok. Bir eski binası kaldı onun, değer müştemilatında Beyoğlu Belediyesi Çevre Müdürlüğü buraya geldi. …Eskiden bir de Şakir Zümre sobalarını da belki duymuşsunuzdur ormanı vardı. Bu andaki Neşe Altan İlköğretim Okulu’nun olduğu yerde orman vardı benim hatırladığım 1964’te. Orada bir fabrika vardı, Şakir Zümre sobaları dökümhanesi. Orada bir patlama oldu, onu tam bilemiyorum, ondan sonra o fabrika kapandı. Biliyorsunuz bizim ülkenin durumunu işte, vatandaş gece kondu yaptı bir ağacı kesti, öteki bir şey yaktı. Bomboş araziydi şimdi binadan geçilmiyor oralar. Bir de o meşhur Haliç içi, eskiden biliyorsunuz Sadabad denen şey bu ileriye doğru gidilen yerdi. Kâğıthane’ye kadar sandalla gittiğimi biliyorum, kayınpederim götürmüştü oraya gezmeye. Şimdi Sünnet Köprüsü’nden ileriye gidemiyorsunuz binalardan. Eskiden Kağıthane’ye kadar sandalla gidilirdi. Hani şairin dediği gibi ‘Giderim Sadabad’a’ var ya işte orası.”

kaktan dolaştım. Öyle bir şey olsa rahatsız etmiyor beni çünkü kendi şeyimi yaşatıyor. …Sivaslı, Tuncelili komşularımızın düğününe gittim karşıda, kalabalık, onların örf ve adetleri daha değişik. Daha orada zurnalı çıktılar takı takarken, mümkün değil benim oraya gidip takı takmam, ‘takamam’ dedim. Taktım gittim sonra. Yani rahatsızlık değil de hoşumuza gitti, herkes kendi geleneğini yaşıyor ve öteki taraf rahatsız olmuyor. Bir çatışma söz konusu değil yani. Bu mahalle şeyini kaybetmedi, bazı mahalleler rahatsız olmuş, tepkiliymiş falan öyle bir şey olmuyor yani. Komşudur, yapsın güzel, öyle bir rahatsızlık hissetmiyorsun. …Burada zaten bayram oldu mu bayramlaşmakta Alevi’ymiş, Sünni’ymiş, bilmem neymiş diye ayırdedilmez ki; birbirimize gideriz, ne bileyim onların örf ve âdeti de öyle. Aynıyız yani, ben onların hiçbir farklılığını görmedim.”

Bunlar Türk toplumunun zenginliğidir “Bir ayrım yok, hiç bakmazdık zaten öyle, bilmezdik… Son zamanlarda onlar oldu. Yoksa birini şuralı buralı… Öyle bir şey zaten söz konusu değil. Yani nerelisin Çerkez misin Kürt müsün Laz mısın, hiç öyle bir şey yoktu, bana göre bu kültürün zayıflamasıdır. Hâlbuki bunlar Türk toplumunun bir zenginliğidir. Bunlar olmaması icap eden şeylerdir. …Geçen gün vatandaşların düğünü mü kına gecesi mi ne vardı; ben geliyordum bir yerden, baktım sokakta oynuyorlar, rahatsız etmedim arka so11

Mustafa Tiryaki /

Emekli Öğretmen, Salaş Sokak

Gazinosu’na giderdik. Kız-erkek arkadaşlıkları iyiydi. Kötü gözle bakılmazdı, çünkü bilinirdi ki o tarafın da temiz arkadaşlıkları var. Ne kadar da birbirlerini sevseler bilirlerdi ki birbirlerine bir kötülükleri olmaz, yani o zaman öyle bir şey düşünülmezdi. Temiz bir aşkla evlenenler de oldu arkadaşlar arasında. Evlenip mutlu olup çocuğu olan çok var. Hala görüşüyorum ve çok mutludurlar…” Beyoğlu’nun eski şıklığı kalmadı... ‘‘Eski Beyoğlu ile yeni Beyoğlu arasında çok fark var. Bir kere halk çok değişti. O zaman süslenip gidenler şimdi şalvarlı, ayağında çarıklı. Beyoğlu’nun eski şıklığı kalmadı. Eskiden bambaşkaydı, Beyoğlu dedin mi güzel, iyi bir caddeden geçeceksin. Şimdi öyle değil, basit bir sokaktan geçiyormuşsun gibi; sırtında küfesiyle Beyoğlu’ndan geçiyor, Beyoğlu’nun güzelliği kalmadı. Eski dükkânlar da kalmadı, mesela Japon mağazası vardı, çocuk oyuncağı satan. Rozet Konfeksiyon vardı mesela, çok güzel kıyafetleri vardı. Mısır mağazası vardı eskiden, gerçi şimdi de var ama eski hali yok. Bir Vakko vardı kaç senelik, o da kapandı. Gerçi yerine yenisi açıldı ama eskisi gibi değil. Beyoğlu da başkaydı, mesela evvelden Beyoğlu’nda elinde poşetli birini görmezdin. Zamanında benim annem babam, biz daha doğmadan Beyoğlu’na indiklerinde şapka takıp inerlermiş. Ben o zamanları görmüşümdür, çok iyiydi, herkes en şık giysilerini giyer öyle gelirdi. Pazar gününe göre elbise giyer çıkardık, ‘bugün Pazar, hafta içinden daha şık olalım’ derdik. Eskiden öyleydi yani, şimdi artık insanlar o kadar özenli değil...”

Haliç’in çehresi değişiyor “Biliyorsunuz eskiden İstanbul’un tüm et ihtiyacı buradan sağlanırdı, burası mezbahadır. …Ben size tam kalkış şeyini söyleyeyim, ‘80li yıllarda hatta ‘89 yılında benim yeğenim de orada çalışıyordu, faliyetteydi orası. Bütün kesimler orada olurdu; pazartesi, çarşamba, cuma günleri kesim günüydü; oradan arabayla geçmek çok zordu, yollar tabii böyle değildi. Canlı hayvan gelir, hani şu Miniatürk yapıldığından bu yanda orada pazarlanır, satılır, alınır, verilirdi. Kamyonlarla sürü gelirdi, şimdiki kültür merkezi olan aşağıdaki büyük tarihi bina var ya (Sütlüce Kongre Merkezi), orası kesimhaneydi. Hatta gayrimüslim vatandaşlarımız için -biz yemeyiz- domuz kesimi de orada olurdu. O üç gün bazen bir boğanın kaçtığı anlar oluyordu… Tüm İstanbul’a et buradan dağıtılırdı. Benim kayınpederim mesela kaptandı. Biraz büyükçe motorlarla Adalar’a et götürürlerdi. Gece dağıtım yapılırdı, kasapların anahtarları dağıtımcılarda, belediyenin memurlarında vardı. Gece getirir kasabın dükkanını açar, etini koyardı; ne kadar istiyorsa… Bir anahtar onlardaydı. Öyle dağıtılırdı, onlar kalkınca buranın fiziki görünümü de değişti, insanlar da değişti; orada çalışanların fazlası gitti. O zaman birden semtin görünümünde de bir değişme oldu. …Mesela eskiden, hayvanın iç şey bölümünden istifade edilmezdi, bakmazlardı yani atarlardı daha doğrusu. Yani gözümle de gördüm ‘65-‘70 yıllarında hayvan bağırsağını da atarlardı denize. Haliç’in doluş sebebi ne, öyle koku neden? Ondandı işte, bütün pislikler oraya giderdi. O adalar daha küçüktü. Mezbahanın kalkmasıyla mahallenin, semtin çevresinde büyük değişmeler oldu.”


Beyoğlu

Röportaj Hüseyin Doğan Umut Alpakut Ertan Alpakut 1958 yılında Beyoğlu’nun Kasımpaşa mahallesinde doğar. Çocuk yaşta iş hayatına atılan Ertan Bey, Beyoğlu ile ilgili anılarını bizlerle paylaştı… Hacı Hüsrev’de Çocukluk… “Biz Hacı Hüsrev İlkokulu ilk açıldığı zaman okula başladık; beş sene olarak okul hayatını tamamladık ve o zamanki insanların durumu biraz fakir olduğundan, ben 10 yaşında iş hayatına atıldım. Hani sabahları okula gidiyordum, okuldan çıktıktan sonra işe gidiyordum. Her çocuğun oynadığı gibi bazı oyunlar oynardık, sabahları erken kalkardık okul hayatımızda. O zaman her tarafımız boştu. Oturduğumuz yerlerde oyun sahalarımız çoktu; orada evvela toplar oynardık veya o top biterdi başka oyunlara dönerdik; diyelim güvercin uçurmak gibi şeyler, ebeleme… Bunun gibi oyunlar oynardık yani. Ondan sonra, akşamları da zaten böyle tele-vizyonlar yoktu, erken saatlerde uykumuz gelirdi, yatardık.” “Bizim zamanımızda Hacı Hüsrev’de hiç kötü bir şey yoktu, sonradan çıkmıştır ismi. Şimdi çıkmıştır. Bizim zamanımızda oradan emniyet müdürleri çıktı, paşalar oturuyordu, çok büyük dostluklar vardı. İnsanların

‘‘Beleştepe’den maç izlerdik...’’ hepsi birbirlerini tanıyordu. Yabancı birisi dışarıdan oturmaya geldiği zaman, oranın büyükleri onay vermeden oturamazlarmış. Hani ev tutamazlarmış, ancak onay verecek büyükler, ondan sonra… Soruşturma yaparlarmış, öyle bir semtmiş yani…” Beleştepe’den maç izlerdik “Yaklaşık 15 sene profesyonel olarak futbol oynadım, evvela semtimin amatör takımlarında: Özen Spor, İlk Adım… İkisinde de oynadım. Askere gittikten sonra Askeri Deniz Gücü’nde oynadım. Sonra Kocaeli’ne transfer oldum, oradan da Konya’ya. Dönüş yaptım İstanbul’a, İstanbul’da devam ettirdim. Kasımpaşa’da oynadım, amatör kümelerde oynadım tekrar. Tabii belirli yaşa geldiğin zaman futbol hayatını bitiriyorsun zaten.” “Tüm maçlar İnönü Stadı’nda oynanırdı. O duvara çıkardım, o tepeye… Oradan kalenin yarı tarafını seyrederdim. Yani bir kaleciyi görürdük oradan; gol sesleri falan duyulunca gol olduğunu anlıyorduk; devamlı da giderdik, ufacık çocuktuk. Paramız olursa maçlara da giderdik. Olmazsa dediğiniz gibi öyle tepeden seyrederdik maçları.” Sinemalar çok güzeldi “15 - 16 yaşlarında Beyoğlu’na çı-

kardık. Sinemalar çok güzeldi; özellikle haftanın belirli üç dört günü mutlaka giderdik. İnsanlar birbirini severdi çok. Yakınlaşmalar olurdu, gayet rahattık. Yiyecek yerleri vardı, giderdik. Çay satılıyordu veya meyve suyu satılıyordu, vaktimizi orada geçirirdik. Sonra çıkardık, zaten sinemalara biletimizi almış olurduk. Eskiden sinemalara bile, şu şey sineması… Emek sineması, ayıptır söylemesi, üstün başın biraz şey oldu mu almazlardı içeri yani. Kendimize bir çekidüzen verirdik, yani o sinemaya girebilmek için. Şu an tabii ki çok farklı, yani bir sinemaya gidemiyoruz; en azından ekonomik durumlardan ötürü bir sinemaya gitmek zor. O zaman beş arkadaş gittiğimiz zaman beş arkadaşın parasını birleştirirdin, cebimizdeki para bize zaten yeterdi. Şimdi ekonomik nedenlerden zaten gidemiyorsun. Zaten çıkmıyorum da o taraflara hiç. O zamanki ahenk yok şu an…” Çiçek Pasajı “Çiçek Pasajı çok faaldi. Eski hali daha güzeldi bence. O zaman her insan girebilirdi oraya. Şimdi bir sınıf farkı koyuyorlar, hani gücün varsa girebileceksin… Beyoğlu’na çıktığımız zaman, genç yaştayız, diyelim yani 17 – 18 yaşlarında, kendimizi ispatlamışız; bir pasaja girdiğimiz zaman herkes birbirine gayet samimi… Bira içersin, içki içersin öyle oturursun. Herkes birbiriyle

yakın dost olurdu, insanları toplayan yer genelde pasajdı. Türkiye’nin her tarafından gelirdi insanlar, pasaja bir özenti duyarlardı.”

Herkes gazino’ya gidebilirdi “O zamanki ünlülerden bir Zeki Müren olsun, eskilerden Nuri Sesigüzel olsun; özellikle giderdik. Hani ben tek tek artık isimlerini söylemeyeyim ama hepsini gazinolarda dinledim veya seyrettim. O zaman gazinoda otururdun, yani vasat bir insan bile oturup, yani içkili bir yerde oturup yemeğiyle beraber içkisini içebiliyordu. En kalburüstü insanlar giderdi, ekonomik gücü olmayan insanlar bile yani, şimdi gidemez, ben öyle tahmin ediyorum, gücü yetmez yani.” Beyoğlu’nda gece eğlenir, sabah da işine gidersin

Ertan Alpakut / Emekli,

Keramet Sokak

Hadi bir pasta yiyelim “Bizim gençlik çocukluk çağımızda, şu an bir İnci Pastanesi var yine, otururduk orada, vaktimizi geçirirdik. ‘Hadi İnci Pastanesi’ne girelim, bir pasta yiyelim’ ya da kaliteli muhallebiciler vardı, oralara girerdik. Evimizde yemek yememişsek orada yeriz veya bekleriz, zaman geçiririz. Hepsi fevkalade güzeldi. O kişilerin müşterilere gösterdiği veya müşterilerin gösterdiği ihtimam… Bir Saray Muhallebicisi vardı; en az iki üç saat otururduk. Hani böyle günler geçiriyorduk yani.”

“Şimdi ben ilk kez çalışma amacıyla gittim İngiltere’ye… E tabii biraz da macerayı seven biriydik. Bir maç vesilesiyle gittim çalışmaya, iş buldum ama durmadım. Oradan Almanya’ya geçtim. Almanya’da üç dört ay kaldım, benim ikinci oğlum dünyaya gelince dönmek mecburiyetinde kaldım. Londra güzel de, ben Beyoğlu’ndan güzel, Türkiye’den güzel bir yer görmedim ki yani. Yaşamak için yani, tamam oraların da kendilerine göre şeyleri vardır ama adamlar bizlerin yaptığı gibi yapamaz. Adamlar monotonlaşmış. Cuma günleri sabahlara kadar çılgınlar gibi eğlenirler, cumartesi günü eğlenirler, pazar günü sokaklarda kimse bulamazsın. Ertesi gün kendilerini işe hazırlarlar. Bizim burada öyle değil… Mesela, Beyoğlu’na gidersin, sabaha kadar gezersin; sabah da işine gidersin, onu orada yapamazsın.”

Beyoğlu’nda ilkler Bütün ‘ilk’ler Beyoğlu’ndan girer Osmanlı ve Türkiye’ye. İlk tiyatro, ilk sinema, ilk opera, ilk fotoğraf Pera’dan girer Osmanlı’ya. 1856’da Cadde-i Kebir, ilk ışıklandırılan cadde olur. İlk çağdaş belediyecilik uygulaması 1857’de Pera ve Galata’da başlar. İlk atlı tramvay 1869’da Pera’dan hareket eder. Dünyanın en eski ikinci metrosu olan Tünel 1873’te işletmeye açılır. 1856’da ilk yasal genelevler Beyoğlu’nda açılır. İlk kuru temizlemeci, ilk cenaze levazımatçısı, ilk kahvehane ve pastaneler hep Beyoğlu’ndadır. 1870’ten sonra sahne iyice görkemlidir Beyoğlu’nda. Beyoğlu tarihinin iddialı isimlerinden Çelik Gülersoy’un ifadesiyle, Avrupa’da bir oyun sahneleyen dönemin en ünlü sanatçıları, yeni işlemeye başlayan yataklı vagonlara atladıkları gibi, aynı temsil ve konserleri Pera’da verirler. Pera’da aynı gece, aynı oyunun, ayrı birbirinden ünlü gruplarca Fransızca, İtalyanca ve Rumca sahnelendiği olmuştur. Kaynak: Radikal Gazetesi

Röportaj Oğuzhan Dursun Aras Geçer Letisya Turaç Murat Çakır Kristin Demirel 1946 yılında Erzincan’da doğan Musa Ateş henüz daha 10 yaşındayken, 1956’da, İstanbul’a çalışmak için gelir. İlk önce Büyükada’da bir bulaşıkçı olarak çalışmaya başlar. Bir süre sonra, Büyükada’da pastane açmak isteyen birisinden teklif alır ve bazı görüşmelerden sonra 60’larda Beyoğlu’ndaki İnci Pastanesi’ne geçer. O günden beri Beyoğlu’nda kendisi...

‘‘Benim yaşadığım dönemde 16 tane pastane vardı. 16 pastane... Taksim-Tünel arasında hepsi yan yana...’’ gelip geçiyordu. Neden gelip geçerlerdi? Okuduğu mekânlar vardı, takıldığı meyhaneler vardı, tiyatrolar vardı, sinemalar vardı, kütüphaneler vardı. O beylerin, orada meyhaneden kalkışları, sinemalara giriş çıkışları, tiyatrolarda veya kütüphanelerde falan toplu halde olurdu. Benim yaşadığım dönemlerde 16 tane pastane vardı. 16 pastane... TaksimTünel arasında hepsi yan yana... Tüm ailenin gittiği aile gazinoları vardı, aile kahvehaneleri vardı, aile kafeteryaları vardı daha fazlasıyla. Restoranları vardı, birahaneleri vardı, hep ailece gidip geli-niyordu. Beyoğlu’na geldikleri zaman herkes eminim ki mevsimine göre kılık kıyafet tercih ederdi.”

Beyoğlu’ndan Beyler gelip geçiyordu

O apartmanlarda insanlar yaşıyordu

“Beyoğlu’nda Beyler yaşamadı aslında ama Beyoğlu’ndan Beyler

“Şimdi bakıyorsun koskocaman binalar işte, 5-6 katlı. Hepsi ne olmuş?

Kafeterya olmuş, türkü bar olmuş. Türkü bara falan karşı değilim ama eskiden o apartmanlarda insanlar yaşıyordu. Belki de bu caddede alt katlarda falan dükkanlar olabilir ama görmüyorum. İş yerleri oldu. Yalnız Beyoğlu değil ki, Cumhuriyet Caddesi’ne gidin, Şişli’ye gidin, Nişantaşı’na gidin, Osmanbey’e gidin, Harbiye’ye gidin. Her taraf öyle oldu.”

gönül rahatlığıyla hizmet vermiyorsan eminim ki rahatsızlık duyarsın.’’ ‘‘…Ben hep tüm etkinliklere katılırdım. Neden katılırdım? Ben biraz sol eğilimli bir insanım. Emekten yana, halktan yanayım, hukuktan yanayım; sosyal demokrat bir insanım. Nerede yürüyüş olursa o

yürüyüşlere giderdim. Belki de 1015 sefer katılmışımdır. Ama kötü maksadımızla değil... Bugünkü ortama baktığın zaman cam, çerçeve kırmak değil... Milli servettir, öyle bir şey aklımıza fikrimize gelmezdi. Biz o kuruşun hesabını yapardık, öyle yola çıkardık.”

Olaysız bir gün var mı? “Beyoğlu’nda her gün bir hadiseden, her gün bir olaydan bahsediyoruz. Olaysız bir gün var mı? Sabahleyin kalkıp bismillah deyip işine geliyorsun akşamın onuna kadar Beyoğlu’ndasın. Mutlaka bir şey olur. Milyonlarca insan gelip gidiyor, milyonlarca insanla karşı karşıya geliyorsun. En güzeli işte hizmet verdiğin zaman, iyi verirsen gönül rahatlığıyla memnunsun, ama 12

Musa Ateş / Pastane işletmecisi, İnci Pastanesi


Beyoğlu

Röportaj Emre Uzundağ Tamar Yardım Diandra Vanlıoğlu Nora Demirci Melida Aleksanyan Püzant Akbaş 1949 senesinde İstanbul Beyoğlu’nda doğar. İlköğrenimini Türkiye’de tamamladıktan sonra, ortaokul, lise ve üniversite eğitimini Kıbrıs’ta tamamlar. Daha sonra Türkiye’ye dönüp önce Moda’ya, daha sonra Beyoğlu’na yerleşir. Dört çocuk babası olan Püzant Bey, 1984 yılından beri çalışmakta olduğu ve on yıldır da Nedret Bey ile Turkuaz Sahaf’ın ortaklarından birisi olarak iş hayatını kurduğu Beyoğlu’nu anlattı bizlere… Hiçbir çocuk tek başına Beyoğlu’na, Grande Rue de Pera’ya çıkmazdı “Benim doğduğum sokak, Duvarcı Âdem Sokağı. Beyoğlu’nun en bilinen sokaklarından biri… Tam Duvarcı Âdem’in aşağısında, T şeklinde Yeni Kafa Sokağı var. Oradan Taksim’e doğru çıkar. Çıkarsanız işte, Yoğurtçu Faik Sokağı var, Turan Caddesi var, bunlar yalnız Beyoğlu’nun değil İstanbul’un en eski sokakları. Bu sokaklara bugün gidecek olursanız eğer, serseri yatakları bunlar. Yani hakikaten çok değişmiş vaziyette, o kadar bir değişim var ki çocuklar, bu değişimi ben size anlatsam ‘yahu bu böyle miymiş’ diye şaşırırsınız. Benim zamanımda, ben çocukken o sokaklarda o kadar rahat oynardım ki, herkes birbirinin çocuğunu tanırdı; ha İstanbul’un nüfusu da o zaman 1 milyon… 1 milyon bile yoktu…”

‘‘İstiklal’in ara sokaklarında kaldırım taşları vardı, Arnavut kaldırımları… O kadar güzel sokaklardı ki bunlar...’’ “Beyoğlu’nda ben çocukken hiçbir çocuk, buna inanın, tek başına Beyoğlu’na, Grande Rue de Pera’ya çıkmazdı. Mutlaka annesi veyahut babası veyahut anneannesi dedesiyle ve üstü başı tertemiz pırıl pırıl çıkardı. Ben Beyoğlu’na, İstiklal Caddesi’ne annemle bir fotoğraf çektirmeye geldiğimizi hatırlıyorum; o zaman üç dört yaşlarındaydım. Fotoğrafım da var, üzerimde salopet var. Beyaz gömlek, üstünde de lacivert salopet ve beyaz ayakkabılar… Böyle çıkılırdı Beyoğlu’na…” “Bugün o eski sokaklara giriyorum bazen, Beyoğlu’nda benim doğduğum ve gezdiğim sokaklara… Lamartin Caddesi’ne gidiyorum. Tanıdığım hiç kimse yok çocukluğumdan. Yoğurtçu Faik’te dolaşıyorum bazen, hiç kimse yok. Duvarcı Âdem’de, benim doğduğum sokak, bir iki kişi ancak tanıyabiliyorum. Aşağıda Yeni Kafa Sokağı, Duvarcı Âdem’in altında, tanıdık kimse kalmamış ki, oralarda biz çocukken sokakta oynarken herkes bizi tanırdı. Yani tanımayan yoktu. Rahmetli anneme ‘Madam Maria, Püzant düştü’ diye gelir anlatırlardı, beni alır eczaneye götürürlerdi, yaralarımı pansuman ettirirlerdi. Bunlar da kalmadı artık. Bunlar da kalmadı, bilmiyorum yani, İstanbul keyifli bir şehir olmaktan çıktı, Beyoğlu da bunlardan payını aldı zaten. Yani bir lokantaya, balık pazarında bir meyhaneye gidip orada rakı içip balık yemekle falan olmuyor…” “İstiklal ile ara sokaklar arasında, siz yetişmediniz, ara sokaklarda kaldırım taşları vardı, Arnavut kaldırımları… Çocuklar o kadar gü-

‘‘Herkes yemeğini hemen yer, televizyonu olan bir arkadaşının, dostunun evine misafir olarak giderdi; onlara da ‘telesafir’ denirdi.’’ zel sokaklardı ki bunlar su tutmaz, böyle çamur olmaz. Bugün asfalt bile çamur oluyor ama Arnavut kaldırımı taşlarıyla yapılan sokaklarda hiçbir pislik olmazdı. Bir de İstanbul o zaman küçüktü; herkes kendi evinin önünü süpürürdü, her taraf pırıl pırıl olurdu. Şimdiki bu sokak lambaları felaket şeyler, gündüz gibiyiz. Mesela şurada şimdi yansın lambalar, bilmiyorum yanıyor mu? Yok, yanmıyor şu an ama burası gündüz gibi oluyor. O zamanlar şu lambalarla (tavandaki lambaları gösteriyor) sokaklar aydınlanırdı. İşte o zaman bu kadar elektrik yok, ben gaz lambasına yetiştim, gaz lambaları sönene kadar komşular birbirlerine gidip gelirlerdi. Siz bugün televizyonun yavaş yavaş en üst seviyesine geliyorsunuz artık, böyle televizyonlar ki şu parmağımın kalınlığında… Baktım geçen gün, hakikaten parmağımın kalınlığını geçmiyor. O zaman televizyon yoktu ve İstanbul’da ilk televizyon programları başladığında, akşam saat 19.00’dan 23.00’e kadardı. Herkes yemeğini hemen yer, televizyonu olan bir arkadaşının, dostunun evine misafir olarak giderdi; onlara da ‘telesafir’ denirdi. Telesafir kelimesi oradan gelmiştir. Kullanıldı da bu kelime…”

güzel oteller vardı. Mesela Hotel de Ronde vardı. Bugün halen durur. Pera Palas halen durur, restore ediliyor şu anda. Beyoğlu’nun dokusu zaman içinde, bilhassa son 40–50 sene içinde diyeyim müthiş değişti, insanlar korkunç değişti. Yani bu zaman zarfında zaten 1 milyondan 17 milyona çıkan bir şehirde bunu çok normal karşılamamız lazım.”

Püzant Akbaş / Sahaf,

Emir Nevruz Sokak

Pera “Beyoğlu hakikaten Bizans’tan sonra İstanbul’da kalmış olan o şey, Rumların Pera dedikleri mahalle. İstanbul’un semtlerini biliyorsunuz. Bizim bu taraflarda hangileri var, Şişli var Beşiktaş var, Beyoğlu var; Eyüp var, daha ileride de Balat şu bu falan. Yani o minvalde gider. Ama Beyoğlu hakikaten Pera’dan başlayarak, çok entelektüel çok üst düzeyde insanların yaşadığı bir semt İstanbul’da. Ha çok üst düzeyde dediğim zaman, insanları birbirinden ayırmayın, o şekilde demiyorum ama burada Beyoğlu’nda daha çok Levantenler yaşamış. Bir de Beyoğlu’nun dokusuna dikkat edersek, her tarafı kilise, mesela şurada hemen yanımızda Panaya Kilisesi var, hemen karşımızda bir katedral var, onun karşısında, sokak arasında başka bir katolik kilisesi var.” “Hatta Avrupa’nın en büyük kiliselerinden biri olan Saint Antoine kilisesi var. Saint Antoine Kilisesi’ne girdiniz herhalde, hemen onun yanında Mısırlı Apartmanı var. Bu apartmanlar çok eski, bizim şu apartmanımız aşağı yukarı 130 senelik bir apartman. Bizim şu anda içinde bulunduğumuz Panaya Apartmanı. Bunlar Beyoğlu’nun dokusunda… Ha Beyoğlu yalnız apartmanlarıyla değil, kendi kültürüyle, sinemalarıyla, tiyatrolarıyla, gezi alanlarıyla, Japon mağazalarıyla, pastaneleriyle, balık pazarıyla da meşhur. Şu anda balık pazarına gitseniz, balık pazarı bir meyhaneler topluluğu olmuş. Hakikaten öyle. Ha bunu zaman getirdi de, bu böyle oldu. İnsanları oraya doğru yöneltti. Fakat benim çocukluğumdaki balık pazarı bambaşka bir balık pazarıydı. Hakikaten resmen balık pazarıydı. Kendi meyvecileriyle, salatacılarıyla efendime söyleyeyim balıkçılarıyla… Tam balık pazarının karşısından annemle beraber çıkardım. Beyoğlu’na doğru yürürken, mesela Japon mağazası vardı, mesela ileride çok güzel sinemalar vardı cadde üzerinde. Melek Sineması, İpek Sineması bunlardan birkaç tanesi, yani aklımda kalmış olan sinemalar. Bugün eski Beyoğlu’ndan kalmış olan tabii ki birkaç mağaza var; işte en son Vakko falan da kapandı. Ne bileyim Turanlar vardı. Vagon Blö vardı. Tam arkamızda Cumhuriyet Gazinosu vardı. Orada çok

Tramvayın o eski tadını bulabilecek misin? “…İşte bak bu tramvay falan koydular ya hani Tünel’den Taksim’e kadar gidiyor geliyor ya, insanları aldatıyorlar. 1962 yılında daha ben çocuktum burada, Melkonyan’a (Kıbrıs’taki okul) da gitmemiştim henüz, tramvayları kaldırdılar. Hâlbuki İstanbul’da tramvaylar Eminönü’nden başlar ta Bebek’e kadar giderdi. Kadıköy’de iskeleden başlar ta Kısıklı’ya, Çamlıca’ya kadar çıkardı yukarıya. Kadıköy-Üsküdar, Kadıköy-Kısıklı, Kadı-köy-Çamlıca, Kadıköy-Moda tramvayları, KadıköyFenerbahçe-Bostancı tramvayları… Bunlar bizim çocukluğumuzun araçlarıydı. Ha tramvayı niye anlattım şimdi? İşte o eskiye dönüş olsun da, bu dokunun kıymetini bilelim falan gibi laflar! Peki, tramvayda o eski insanları bulabilecek misin? Tramvayın o eski tadını bulabilecek misin? Hayır, yok öyle bir şey. Ancak ufak bir gösteriş, gitsin gelsin yani, o kadar. Bence fazla bir şeyi yok tramvayın. Eskiye dönüş değil zaten büyüyen bir şehirde eskiye dönüşü bekleyemezsin. İşte metro yapıldı, siz ona yetiştiniz. Yer üstünden giden metrolarımız da var, tramvaylarımız da var. Onlar da şehrin yeni dokuları yani.”

simgeleyen yer isimleri bunlar.” “Bugün yiyecek içecek dükkânları çok fazla ve Beyoğlu’nda resmen bir yemek kokusu var. Beyoğlu’na çıktığınız zaman burnunuza ilk gelen yemek kokusu… Yani bu eskiden böyle değildi. Gençlik yıllarımda İstanbul’a yaz tatili için dönerdim. Atlantik Büfe vardı Galatasaray’da. Bu büfeler o kadar azdı ki, yani tosttu, sosisli sandviçti, kolaydı, ayrandı, parmakla gösterilirdi bu büfe. Bugün adım başında var bunlar. Ama olması lazım… Neden olması lazım? Nüfus patlamasının gerektirdiği şeyler bunlar. İnsanlar aç kalmayacak; yiyecekler, içecekler, giyecekler. Hani bir giyim kuşam dünyası da var Beyoğlu’nda, eğer dikkat ederseniz. Giyimde kuşamda çok büyük mağazalar var. Şimdi İstanbul’da, çocukluğumdan gençliğime geçen zamanı göz önüne alırsak, İstanbul’un hiç beklenmedik semtlerinde Beyoğlu gibi ne caddeler var. Yani İstiklal Caddesi gibi… Bugün Fatih’te var, Kadıköy’de var, işte Şişli’de var, Beşiktaş’ta var her yerde bu büyük mağazalar var…” Çocukluğumda hiç korkmazdım “Beyoğlu çok güvenliydi. Size bir şey söyleyeyim, 1962 ya da 1964’tedir, benim elime geçmişti; küçük bir kitapçık vardı, on santimetre kalınlığında, 60–70 sayfa, ‘İstanbul’un Hırsızları ve Yankesicileri’. Bak o kadar azmış ki öyle bir kitapçığa dahi sığıyor ve onları da polis tanıyor. Öyle kıpırdayamazlardı pek fazla ama şimdi İstanbul, bu nüfustan dolayı suç yatağı. Her şey, her türlü suç var. İnşallah bunları atlatacağız ama zaman ister, çok zaman ister. Ben çocukluğumda hiç korkmazdım. Şimdi araba kullanmaya bile korkuyorum. Çünkü öyle vahşice kullanıyorlar ki! Yanından geçiyor, anlıyorsun ya, yavaş diye elini kaldırsan ‘ne diyorsun ya’ diye üstüne geliyor…”

Beyoğlu’nda resmen bir yemek kokusu var… “Kiliselerin çok büyük bir kısmı Rum ekalliyetinin… Ermeniler Şişli, Feriköy o taraflarda otururdu. Şimdi oralarda da bu ekalliyetler tabii çok daha azaldı. Bunların yerini Anadolu’dan gelen insanlar aldı. Dışarıdan İstanbul’un aldığı insan yükü buralara da dağılıyor tabii ve bu sokakların hepsinin dokuları değişiyor. Bende değişen sokak isimlerinin kitabı var alıp okuyabilirsiniz de, aşağı yukarı üç sene evvel basılan bir kitaptı bu. 1934’te yapılan baskısıyla beraber, Beyoğlu Kitapçısı’nda var. Diğer tüm semtlerde müthiş bir sokak adı değişimi var. Sokak adlarını değiştiriyorlar, cadde isimlerini değiştiriyorlar. Çok şükür o kadar değişmedi Beyoğlu isimleri. Biraz evvel de diyordum, Beyoğlu’nun etrafındaki kiliseler, Beyoğlu’nun etrafındaki camiler, Beyoğlu’nun etrafındaki havralar bu dokuyu, Pera dokusunu veren, 13

“…Bekçiler… hiç bilmezsiniz siz bunları, her sokağın her mahallenin bir bekçisi vardı. O bekçiler akşam saat 9 gibi sokağa çıkarlar, sabah saat 5’e kadar sokakta gezinirlerdi. Arada sırada, düdükleri vardı, düdüğünü çalar ve öbür bekçi ona cevap verirdi veya bastonu vardır; tak tak tak… Bastonunu vurduğu zaman anlardın ki bekçi burada, rahat uyurdun. Hırsızlığa mırsızlığa karşı olacak, olaylara karşı… Tabii ben şeylere yetişmedim, itfaiye dönemine yetişmedim. Hiç bilmem ben tulumbacılar dönemini belki babalar dedeler ancak bilirler o işi ama itfaiyenin ilk yıllarında atlı araba kullanırlarmış. 50’li 60’lı yıllarda sokaklarda ahşap evler vardı ve çok yangın olurdu. İstanbul’da ben mesela bir Moda yangını hatırlıyorum, Moda burnunda bir yangın çıkmıştı.

O dönem biz Cafer Ağa’da oturuyorduk. Moda’dan bir kilometre falan içeriden yangın oralara kadar sirayet etti, yani rüzgar da vardı, çok ahşap ev yandı burada o zaman. 1956-57 yıllarına rastladı ‘Büyük Moda Yangını’. Büyük İstanbul yangını var, 1930’larda falan. Sürmüş gitmiş İstanbul’u. Daha evvel de var; Yeremya Çelebi’nin yazdığı bir yangın var ki İstanbul’un yarısını yakmış ama İstanbul o zaman ne büyüklükteydi bunu da düşünmek lazım. Şimdiki İstanbul gibi değil, şimdi İzmit’ten giriyorsun İstanbul, Tekirdağ’dan çıkıyorsun İstanbul; artık başka bir şehir o zaten …” “...6–7 Eylül çok kara bir gün, bugün artık niye yapıldığını, nasıl yapıldığını falan herkes biliyor, yavaş yavaş bunlar konuşuluyor. Eskiden hiç konuşulmazdı, şimdi konuşuluyor, meydana çıkıyor. Ben o gün, Beyoğlu’na çıkmışım, annem bir yazı vermiş, dayıma götüreceğim. Dayım da Vagon Blö’de çalışıyor, götürdüm o yazıyı. Bir şeyler istiyordu herhalde annem rahmetli dayımdan ve o akşam dayımın anneme çok kızdığını hatırlıyorum, ‘nasıl sen Beyoğlu’na tek başına bir çocuğu bırakırsın’ diye. Hep böyle annesinin babasının elinden tutmuş çocuklar çıkardı. Şimdi Beyoğlu’nda görüyoruz zaman içinde anneleri babaları tarafından, aileleri tarafından sokağa bırakılmış çocuklar kuytularda yatarlar, Taksim Gezi Parkı’na gidin gece, tüm o bankların altında üstünde falan yatan, oraları kendilerine mekân edinmiş çocuklar görürsünüz.” Sinema ve tiyatro insanlık tarihi sürdükçe yaşayacaklar “Vallahi Beyoğlu kültür merkezi olarak satıyor, genelde kültür merkezi. Yani bunun ne kadarında işte meyhaneler şunlar bunlar etrafımızda dolu olsa da yine kültür merkezi olarak Beyoğlu diğer semtlerden çok daha üstün. Bundan 15-20 gün evvel bir sahaf festivalimiz vardı biten, biz ona kaçında başladık? 25 Eylül’de başladık. 11 Ekim’de bitirecektik o festivali ama 15 Ekime kadar uzattık, uzatıldı… Ben bunları yeni yerlerin açılmasına, yeni kültürel merkezlerin açılmasına, bilhassa bunların Beyoğlu’nda ve etrafında açılmasına bağlıyorum; onun için Beyoğlu’nda çok var kültür merkezleri. Mesela evvelce açılmış kültür merkezleri falan var buralarda, onlar yoktu son on on beş senede açıldı bunlar ve gittikçe de çoğalıyor, çoğalması da iyi, çok güzel. Yani o sinemalar falan biraz azaldı ama bilhassa tiyatrolar yok oldu ama kültür merkezleri bunların yerlerini alıyor. Ha sinema ve tiyatro insanlık tarihi sürdükçe, oldukça yaşayacaklar; yaşamaları lazım, bizimle beraber gitmeleri lazım ama çok azaldı; artık kültür merkezleri çoğalıyor…” “…Sinemaya çok giderdim, daha evvel de söyledim. Burada, Taksim’de şehir tiyatrolarının içinde çocuk tiyatroları vardı. Annem pazar günleri götürürdü çocukken, çünkü biz burada Talimhane’de Duvarcı Âdem Sokağı’nda otururduk. Teyzemin biri, Yeni Melek sineması vardı orada bilet gişesinde çalışırdı, giderdim, ondan bileti alıp girerdim içeride film seyrederdim. Yani o kadar severdim sinemayı ve tiyatroyu ama şu anda maalesef azaldı; bilhassa tiyatro çok azaldı, bu kültür merkezleri onların yerlerini aldı. Sergiler, resim sergileri falan… Evvelden bu kadar resim sergisi falan olmazdı, bu kadar müzayede de olmazdı şimdi çok daha fazla sergiler, müzayedeler falan var. Yani eskisini çok aşmış durumda.”


Beyoğlu

Röportaj

Dilay Negür Elif Yakışık Betül Huzurluoğlu 1942’de Arnavutköy’de doğar. Anne ve babası ayrı olduğundan, halasının yanında büyür. İlkokul, ortaokul ve liseyi Ankara’da tamamlar. Daha sonra tekrar İstanbul’a gelir. 18 yaşından bu yana Tarlabaşı’nda yaşamaktadır. Orası Tarlabaşı, orası Beyoğlu “18 yaşımdaydım, Yeşilçam sokağında oturuyordum. O yaştan bu yaşa kadar Tarlabaşı’ndayım. Tarlabaşı eskiden çok güzeldi. Fakat her yerden göç başladı ve Tarlabaşı diye bir yer kalmadı, Beyoğlu diye bir yer kalmadı. 98’de felç oldum. Sol tarafım tutmuyor. Halen hayat mücadelesi veriyorum. Hayatımdan hiç memnun değilim, ama Tarlabaşı’nda olduğum için değil. Moda’da da otursaydım şartlarım bu olacaktı. Ama ne var ki böyle bir tek odanın içinde değil de, daha güzel şartlarda yaşardım. Böyle oldu. Tarlabaşı’nı herkes kötülüyor fakat Tarlabaşı hiç kötü bir yer değil. Ciddi anlamda değil, herkes birbirini tanıyor; hırsız hırsızı tanıyor, uyuşturucu satan uyuşturucu satanı tanıyor. Etiler’de Levent’te öyle olaylar oluyor ki, onlar hep kapatılıyor. Tarlabaşı’nda ufacık bir şey olduğu zaman, işte orası Tarlabaşı, orası Beyoğlu...” Rejisör asistanlığı cazip bir meslekti “Rejisör asistanlığı yaptım, film piyasasına girdik. O zaman Yeşilçam’da oturuyorduk, artistlerin tam göbeğinde… Paramı alamadım. Para alamayınca da, tabii annem hayattaydı, benim geçim derdim yoktu, bıraktım. O mesleği bırakıp çeşitli mesleklere girip, çalıştım. Çok acı ama pavyonda da

‘‘İstanbul’un kaymağını biz yiyip posasını size bıraktık...’’ çalıştım. Bizim zamanımızda böyle sokaklarda çalışan yoktu, barlarda çalışan yoktu. Sadece pavyonlar vardı. Orada da çalışmak için 21 yaşını doldurma mecburiyeti vardı. Yaşımı iki yaş büyüttüm, pavyonda çalıştım ve şimdi nüfus kâğıdımda doğum tarihim 1940 olarak geçiyor. Fakat parayı hiçbir dönemde sevmedim, sevemedim… Neden rejisör asistanlığını seçtim. Çünkü o zaman cazip bir meslekti. Şimdi konfeksiyon nasıl cazip geliyorsa, o da cazip bir meslekti.’’

lar hep arkadaşımdı. Radyo evinde çalışıyorduk birlikte, radyo korosunda… Kadir İnanır’la da çalıştık. Zuhal Üstüntaş… Fatma Girik’in de ilk filminde çalıştık; ‘Leke’ diye bir filmdi. Bankada karşılaşıyoruz şimdi. Selamlaşıyoruz. ‘Nasılsın?’ diyor. ‘Nasıl olayım, gördüğün gibiyim’ diyorum. Türkan’la da çalıştım. Rejisörüm çok iyiydi: Yavuz Yalınkılıç. İyi bir rejisördü... Kadir Savun vardı, uzun boylu, filmlerde görmüşsünüzdür… Suphi Kanel… ‘Dokuz Dağın Efesi’, ‘Altın Hırsı’ gibi filmlerde çalışmıştım...”

Sigaraya dayanamıyorum. Bunu bırakmaya çalışacağım. Hastanede bıraktırıyorlarmış diye duydum. Olabilirse eğer hastaneye yatabilsem.’’

Betül Huzuroğlu /

Balık Pazarını bitirdiler

‘‘Ankara’dan İstanbul’a intibak etmek de kolay olmadı benim için. Her ne kadar İstanbul’da doğmuş olsam da tüm hayatım Ankara’da geçti. Çevrem yoktu belki ondan, annem de film artistiydi, figüran olarak çalışıyordu; belki onun tesiri oldu o mesleği seçmemde, bilemiyorum. Onu tercih ettim, kolay para kazanmak gibi geldi bana. Ama kazanamadık o da ayrı bir dava yani.” 1980’de 350 ev yıkıldı, Tarlabaşı Bulvarı açıldı “…Ondan sonra Tarlabaşı’ndaki bütün pislikler meydana çıktı, değişen o oldu. O tarihte ben Taksim’e çıkan cadde üstünde oturuyordum. Bir binanın bir kolonu kalmıştı, o da yıkıldı nasıl ağlıyorum, böyle halen gözümün önüne geliyor. ‘Bu binayla beraber hayatımız yıkıldı’ dedim, hakikaten yıkıldı. Yani o günden sonra Tarlabaşı bitti. Yıkılmasaydı çok daha iyiydi.” Yeşilçam “Çok iyiydi benim arkadaşlıklarım. Benim arkadaşlık ilişkilerim o kadar iyiydi ki, o kadar düzeyliydi ki… Şimdi mesela Kartal Tibet var film artisti, Ayşe Onat var Amerika’da rahmetli oldu. Serra Yılmaz… On-

Rejisör Asistanı, Simitçi Sokak

Günlük Yaşantı “Günlük yaşantımdan bahsedeyim. Sabah kalkarım, ilk işim yüzümü yıkamadan evvel tüpümü yakmak olur, çayımı koyarım. Allah’ıma şükrediyorum bir onu yapabiliyorum zaten, başka hiçbir şey yapamıyorum… Bir domatesi kesmekten acizim tek elle kesemiyorsunuz, mümkün değil. Çayımı içtikten sonra, malum, cumbamda otururum, o değişmez. Sigaram varsa açarım yoksa geçenden, para varsa sepetimi sallarım aldırırım…

Yer sofrasında da yemek yerim “Göçün benim üzerimde hiçbir etkisi yok ben her türlü insanla, nereden gelirse gelsin bağdaşabiliyorum. Bağdaşamayan var, fikir ayrılığı olan var. Ben şimdi sağlığım nedeniyle oturamıyorum. Yer sofrasında da yemek yerim elimle de yemek yerim, masada da yemek yerim. Üç çatal, üç bıçak, üç kaşıkla da yemek yerim. Ama herkesten aynı şeyi bekleyemezsiniz, mümkün değil yani. Onun için bağdaşamadık, fikir ayrılıkları çok oldu. Bu açık-kapalı mevzularından oluyor fikir ayrılığı. İşte sen açıksın da, ben kapalıyım da. Ben gidiyorum Akkiraz sokağa, böyle gidiyorum, hemen getiriyorlar benim başıma bir tülbent. Benim tülbendim var Allah’a çok şükür, eşarbım da var. Ama ben göstermelik yapmıyorum ki bunu. Ben oraya giderken tülbentle gideyim, burada açık oturduktan sonra kıymeti yok ki.”

“Beyoğlu balık pazarına giderdik, balıkçılardan balık alırdık. Şimdi balık alacak balıkçı yok. Her tarafı meyhane yaptılar. Gidemiyoruz. Ben zaten gidemem de, balık pazarına benim eşim dostum da gidemiyor artık. Masalar dışarılarda, kapı önlerinde. Gayet güzel nezih bir pazardı orası. Aahh çocuklar ahh! Bu Tarlabaşı’nı bitirdiler maalesef. Sigarayı yasakladılar. Her taraf ayaküstü meyhane oldu. Millet içeride içemiyor, dışarıda kapının önünde oturup sigarasını içiyor, yemeğini yiyor. İçkiyi de yasaklasınlar. Onu yasaklayamıyorlar maalesef. İşte böyle…”

Casablanca diye bir yer vardı. “Bizim zamanımızda büyük gazinolar vardı Tarlabaşı’nda. Mesela Flash TV’nin karşısında Casablanca diye bir yer vardı. Orada şimdi televizyonda görüp de tanımadığınız sanatçılar olurdu. Oralara giderdik. Burada çay bahçesi vardı, Tepebaşı’nda, oraya giderdik. Orada otururduk... O zamanlar çok daha iyiydi tabii. Ailenin gidebileceği türden yerler vardı. Şimdi yok. Neresi var? Hiçbir yer yok…” Kadın matineleri “Kadınlara matine yapılırdı, matine olmasa da kadınlar her tür eğlenceye katılırdı. Gazinolarda kadın matineleri olurdu: biri dolma yapar, biri köfte yapar, yemeğini yapar alır götürür; orada hem sanatçı dinler hem yemek yerdi. Ama şimdi kalmadı işte, o gazinolar da kalmadı, matine de kalmadı, oraya gidecek kadın da kalmadı. Hayat şartları o kadar etkiledi ki hiçbir şey yapmak mümkün değil yani... Giyim kuşam, belirli çevrelerde biraz değişiklik oldu, biz o zaman blucin diyorduk kot oldu şimdi adı. Üstüne bir tişört her yere gidilebiliyordu aynı şekilde şimdi de gidiliyor… Herkes istediğini giyiyor, istediğini yiyor, istediği gibi yaşıyor Tarlabaşı’nda; imkânları olan daha farklı, vasat durumda olanlar çok daha farklı yaşıyor.” Yine de iyidir Tarlabaşı’mız “İyi yönleri… belirli bir yaştan sonra saygı görüyorsunuz. Tabii bu herkesten olmayabiliyor. Mümkün değil herkesten aynı şeyi beklemek. Tamamen sizin inisiyatifinizde olan bir şey… Ben Tarlabaşı’nda yaşamaktan memnunum. Bir daha dünyaya gelsem, yine Tarlabaşı’nda yaşamayı tercih ederim. Bütün değişimlere rağmen yine de iyidir Tarlabaşı’mız. Her ne kadar biz kaymağını yiyip posasını size bıraktıysak da… İnşallah bundan sonra şartlar çok daha iyi olur, daha güzel daha temiz bir Tarlabaşı’nı da size bırakırız.”

Sabırtaşı Son 20 yıldır İstiklal Caddesi üzerinde, kravatı bembeyaz önlüğü ve ile içli köfte satan Ali Topçuoğlu’nu görmeyen yoktur. 80’lerin sonunda Kahramanmaraş’ta işleri bozulunca İstanbul’a gelen Ali Topçuoğlu İstiklal Caddesi’nin çeşitli yerlerinde tezgâh açıp, içli köfte satmaya başlamış, yıllar sonra gerekli sermaye birikimini yapmış ve 2004 Galatasaray’da bir hanın beşinci katında Sabırtaşı restoranını açabilmiştir. Ali Topçuoğlu 2009 yılında vefat etti ancak oğlu Mustafa Topçuoğlu hatırasını İstiklal Caddesi’nde hala yaşatmakta.

Röportaj

Cansu Bakar Özge Işık Gamze As Esennur Beyaz Tuğçe Fazlıoğlu Mustafa Çiçek Mehmet Okumuş 1950’de Bafra’da doğar ve ilkokul üçüncü sınıfa kadar olan eğitimini orada tamamladıktan sonra, 13 yaşındayken İstanbul’a, Hasköy’e gelir. Ailesinden ayrı olarak geçirdiği bu dönemde hayata tutunmaya çalışırken, başından çok fazla olay geçer; cezaevine girer çıkar, iş bulmaya çalışır ve çabalarından sonra, edindiği çevrenin de yardımıyla Beyoğlu’nda bir gazino alır. 16 yıl sürecek olan hapishane hayatıyla sonlanan bu gazino macerasını ve kendi gözünden Beyoğlu’nun diğer yüzünü bizlere anlattı…

‘‘Benim yaşantım gazino alemi, kumar alemi, içki alemiydi.’’ Gazino ve Meyhaneler “Benim yaşantım gazino alemi, kumar alemi, içki alemiydi. Bu üç alemin içerisinde hayatımı adapte ediyordum. Bu üçünün içerisinde başka bir yaşantı yoktu. Ev yok, çoluk çocuk yok, ana yok, baba yok. Yani ağlayacak hiç kimsem yoktu. Yani bu üçünün içerisinde, işte kendimi kabul ettirip yaşamaya uğraşıyordum! …Bizim zamanımızda en popüler mekânlar gazinolardı; en ünlüleri de Çakıl Gazinosu, Maksim Gazinosu’ydu. Beyoğlu’nda başka ünlü gazino yoktu. Bunların ünlü olmasının sebebi de, popüler sanatçıları sahneye çıkarmalarıydı. Beyoğlu’nda olduğum süre içinde ben de gazino çalıştırdım. Gazinoyu aldığım zaman ruhsat için yaşım tutmuyordu, bir arkadaşım aldı ruhsatı, ben askerliği bitirene kadar da o devam etti. Hani batak aleminden kurtulup düzgün bir insan hayatına geçmek için sattım. Şimdi nefret ettim, girmem.’’ ‘‘…Meyhaneler saat on ikiye kadar

açık kalırdı, kulüpler gece on ikiden sonra açılırdı, gündüz de açıktı da, esas gece başlardı. Meyhanelerden başka, kadınlar ve erkekler için karışık yerler de vardı. Sadece bayanlar için olan yerler, diskotek bazında olan yerler de vardı. Buraya her türlü insan girerdi; yani gazinocusu da girerdi, affedersin genel evdeki insan da gelir girerdi, ne bileyim kumarbazı da gelirdi, hırsızı da gelirdi, arsızı da gelirdi. Mesela iki arkadaş geldi diyelim, yanına da bayanlar gelirdi. Bayanlar viski içerdi, aslında viski değildi, kolaydı; o kolalardan da viski kokusu gelirdi. Fakat dışarıdan gelen bayanlar gerçek viski içerdi, bunun bedeli alınırdı ama orada çalışan bayanlar, o bayan oranın şeyiyse… (konsomatris) dilim dönmüyor söylemeye, söylemek de istemiyorum, viskiymiş, rakıymış, kesinlikle içemezdi. Bunun da sebebi oraya ekmek getirmek, kazanç getirmek zorunda olması. Oradan bir maaş alıyor, bu maaşın karşılığında, insan bunları içtiği zaman ruhen değişir, bu olmaması için kola içerlerdi. Bu 14

da nedir, dışarıdan gelen müşteriyi soymaktır. Yani bunun kuralı budur, tatlılıkla parasını almaktır. Adam burada soyulduğunu anladığı zaman da en ufak bir şey yapamazdı. Çünkü mekânın kendine göre kuralı vardır, kendine göre kabadayıları vardır.’’

‘‘Eski Beyoğlu’nda, bizim zamanımızda esnafta gazino hariç, soyma olayı yoktu. Bir insan içeri girdiğinde, insan gibi davranılırdı, müşteri gibi değil. Güleryüz göste-rilirdi, çay ısmarlanırdı. Ama bir mağazaya girdiğinde, esnafta ‘hemen soyup kapı dışarı edeyim’ olayı yoktu…’’ ‘‘Beyoğlu alemi dediğin zaman biraz karışık, hayat şartları burada daha ağır. Kelle koltukta geziyorduk biz. Attığın adımları bilmek zorundaydın …”

Mehmet Okumuş / Çay Ocağı

İşletmecisi, Tüney Sokak

‘‘…Eminönü’nden buraya geleceğim. Karaköy’den Hasköy’e. Ben İstanbul’u bilmiyorum ki. İşte geçiyorum köprüden. Sırtımda da çuval var, o da arkadaşımın yatağı. Kendi yatağım da yok. Araba bana bir koydu, yatak bir yana, ben bir yana. Sanki Bafra köprüsünün üstünden geçiyorsun. Bilmiyorsun ki bir şey, sanıyorsun köprüler kapalı. Adam iki tane tokat çaktı bana. Dedi ‘burası İstanbul oğlum.”


Beyoğlu

Röportaj Nevra Taşlıdan Şebnem Ersoy Merve Dilki Elif Ertürk Kübra Özdemir Nur Yılmaz Esra Köseoğlu Kelebek korse dükkânı 1936’dan beri var. İlya Bey ise 1978’den beri burada çalışıyor. Dükkânı önce dedesi sonra babası çalıştırmış, şimdi de kendisi devam ettiriyor. Korse dükkânının içi ilk kurulduğu zamandan bu yana hiç değiştirilmemiş. Bu yüzden dükkânın içindeki mobilyalardan, vitrinine kadar her şey oldukça nostaljik. İlya Avramoğlu’yla gerçekleştirdiğimiz mülakatta Beyoğlu’nun eski ve yeni hali üzerine konuştuk…

‘‘Beyoğlu İstanbul’un kendisiydi...’’ ile şimdiki korseler arasında çok fark var. O zaman elastik ürünler olmadığı için kumaştan yapılırdı. Korseler, ipli korse yani, hanımlar o tür korseleri kullanırlardı. Şimdi değişti tabii modeller. Eskiden çok daha iyiydi satışlarımız, şimdi eski satışlar yok. O zaman Türkiye’nin ekonomisi çok daha iyiydi. İnsanların harcama imkânı daha fazlaydı o dönemlerde, şimdi düştü. Bazen genç hanımlar gelir der ki ‘benim rahmetli babaannem zamanında sizden alışveriş yapardı’. Öyle gelen insan çok; hatta hiçbir şey almadan eskiyi hatırlamak için gelenler var buraya. Yani kadın şimdi yaşlı, ‘Ben 5 yaşındayken annemle buraya gelmiştim’ diye oturup ağladığını bilirim… İstanbul’un en önemli alışveriş noktasıydı. İstiklal Cad-

Hanımlar ipli korse kullanırdı ‘‘Valla ben 1978’den beri bu dükkânda çalışıyorum. Bu dükkânın kuruluşu 1936 senesi; büyükbabam tarafından kuruldu. Ben 3. nesil olarak çalışıyorum burada. Yani şu anda İstiklal Caddesi’nin en eski dükkânlarından biriyiz. O zamanlar İstiklal Caddesi alışveriş merkeziydi. Burada başladı. O yüzden devam ettiriyoruz. Yani benim tercihim değil. Ben öyle buldum öyle devam ettiriyorum… O dönemde, mesela burada atölye vardı (yukarıda dükkânın asma katından bahsediyor), üç makine çalışırdık, kendi ürünümüzü üretip satardık. O zamanki korseler

Hazırlayan Gülay Kayacan (Tarih Vakfı)

İstanbul’da yaşayan ya da yaşamış olan her insanın belleğinde farklı bir İstanbul resmi görmek mümkündür. Bu resimler; kişilerin hangi semtte yaşadıklarına, ne işle uğraştıklarına, nereden geldiklerine, nasıl göç ettiklerine, içinde yer aldıkları etnik, dinsel, kültürel, ekonomik ve toplumsal ilişki ağlarına, kolektif ya da bireysel deneyimlerine göre farklılaşıyor. Ama yine de İstanbul’un bazı semtleri söz konusu olduğunda farklı toplumsal kesimlerden bile olsanız hafızanızdaki resimler birbirine benzerlik gösterebilir, o geçmişin bir parçası olmasanız da kolektif hafızada yer eden ‘nostalji kurgusu’ bütün hatırlama biçimlerini etkiler. Eskilerin ‘kravatsız, fötr şapkasız kimseyi göremezdiniz Pera’da’ dedikleri Beyoğlu da bunlardan biridir. Beyoğlu ilçesi, İstanbul’un Avrupa yakasındadır: Doğusunda Beşiktaş ilçesi ve İstanbul Boğazı, batısında Eyüp ilçesi ve Haliç, kuzeyinde Şişli, kuzeybatısında Kâğıthane, güneyinde Marmara denizinin bir girintisi olan İstanbul Limanı vardır. Beyoğlu’nun merkezi konumu ve birçok ilçeye olan yakınlığı ulaşım ağının çok yönlü olmasını kolaylaştırmıştır. Günümüzde 45 mahallenin 8.76 km²’lik alana konuşlandığı ilçenin nüfus sayısı yıllar içinde azalma göstermiştir. 1927 yılı nüfus sayımında 294.025 kişi olan nüfus 2007 yılı için 247.256 kişi olarak belirlenmiştir.¹ Tarihi yarımadanın ve Haliç’in karşısında gelişen bu yerleşim yeri, geçmişte Yunanca’da ‘karşı yaka’ anlamına gelen Pera adıyla anılmıştır. Beyoğlu adının ise bir be-

desi dışında alışveriş yapılacak pek bir yer yoktu o dönemde. Ondan sonra insanlar en şık kıyafetleriyle buraya gelip alışveriş yaparlardı yılbaşı öncesi. Yılbaşından aylar öncesi yılbaşı siparişleri gelirdi ve kadınlar o zamanlar korse, sutyen gibi çamaşır siparişlerini aylar öncesinden verirlerdi. Şimdi İstanbul’un her yerinde mağazalar var, yayıldı. İstiklal Caddesi eski önemini kaybetti aslında ve bu sebepten dolayı İstiklal Caddesi’nde her üç dükkândan biri yiyecek dükkânı oldu. Tekstil sektörü tamamen öldü İstiklal Caddesi’nde; eski işler yok, fark bu yani. Eski insanlar yok gayet tabii...’’

Yılbaşından aylar öncesi yılbaşı siparişleri gelirdi ve kadınlar o zamanlar korse, sutyen gibi çamaşır siparişlerini aylar öncesinden verirlerdi. İstanbul küçük bir şehirdi: Beyoğlu, Kurtuluş, Eminönü; biraz da Kadıköy tarafı…

İlya Avramoğlu / Esnaf, Kelebek Korse Dükkanı

‘‘Dükkân dekorları genelde bugünkü dekorlardan çok farklıydı. Yani şu anda gördüğünüz dekor gibi (kendi dükkânının dekorunu kastediyor) tahta ve ahşap üzerine kurulmuştu dükkânlar. O dönemde İstiklal Caddesi’nde insanlar takım el-

biselerle dolaşırlardı. Zaten insanlar takım elbise giymeden, kravat takmadan Beyoğlu’na çıkmazdı. İstiklal Caddesi o zamanlar daha çok azınlıkların yoğun olduğu bir bölgeydi… Mitingler benim bildiğim 1960’lı, 70’li yıllarda başladı. O zamanlar öyle şeyler yoktu. İstiklal Caddesi, Beyoğlu’nun en nezih yerlerinden biriydi. Yani eğlence bölgesiydi. Sinemaların bulunduğu yer, gazinoların yeni eğlence mekânıydı. İstiklal Caddesi’nde miting falan yoktu…’’ ‘‘O zaman şimdiki kadar moda da yoktu. İnsanlar daha çok sade kıyafetler giyerlerdi, yani daha sadeydi; moda referans da değildi. Ne bulurlarsa onu giyinirlerdi. Ama genelde şık giyinirlerdi… Biz gençliğimizde İstiklal Caddesi’ne gider, bira içerdik. Sinemalara giderdik. Benim çocukluğumda Amerikan kovboy filmleri vardı. Ben onlara çok meraklıydım, izlemeye giderdim; İyi Kötü ve Çirkin, Dallas, Tatlı Cadı falan vardı… 1920’li, 30’lu yıllarda Şişli Cami’nin orada biterdi İstanbul. Oradan sonra alabildiğine dutluk, hep ormanlık bölgeydi. Öyle Mecidiyeköy yoktu yani. İstanbul küçük bir şehirdi: Beyoğlu, Kurtuluş, Eminönü, biraz da Kadıköy tarafı. Yani böyle, buydu İstanbul. 1960’lardan sonra bu hale geldi. Yani benim babamın çocukluğunda İstanbul’un nüfusu 500, 600 bindi. Beyoğlu, İstanbul’un kendisiydi. İstanbul o kadar büyüdü ki… Şimdi Beyoğlu revaçta değil; ama Beyoğlu tarihtir. İstanbul’un tarihi denilince akla gelen ilk yer Beyoğlu’dur. Çünkü

Geçmişten Günümüze Beyoğlu yin oğlunun bölgedeki konağından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. 14. yüzyılda küçük bir Ceneviz yerleşkesi olan ve kentsel düzeniyle Akdeniz kentlerinin tipik özelliklerini taşıyan Galata’nın aksine Pera, bağ ve meyve bahçeleriyle kaplı bir alan görünümündedir ve adı da Pera Bağları olarak geçer. 16. yüzyılın ikinci yarısında içinde tek tük yapıların yer aldığı bu bağlık, bahçelik alanda Acemioğlanlar Kışlası olarak kullanılan Galatasaray’daki toplulukla, Galata Mevlevîhanesi, Şahkulu Mescidi, Asmalı Mescit ve Ağa Cami çevresinde küçük Türk yerleşmeleri bulunmaktaydı. 19. yüzyıla gelindiğinde bağlar yerlerini yeni yapılara bırakmıştır. Tünel - Taksim arası ana aks ve ona açılan sokaklardan oluşan Pera’da; ana aksın iki yanını sınırlayan çoğu üç dört katlı, masif görünümlü taş evler ve elçilik binalarıyla bölge batılı bir kent görünümü kazanmıştır. 17. ve 18. yüzyıllarda semt, elçilik görevlilerinden başka yabancı uyrukluların ve gayrimüslim Osmanlı Tebaasının oturduğu bir yerleşim yeri haline gelmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Beyoğlu’ndaki sağlıksız yapılardan söz edilmekte, 1831 yılındaki büyük yangından sonra bölgenin daha düzenli bir biçimde yeniden düzenlendiği anlaşılmaktadır. O dönemlerde Osmanlı İmparatorluğu içindeki yabancıların, Levanten ve azınlıkların Müslüman kesime oranla daha gelişkin olanaklara sahip olmaları yerleştikleri Pera’ya da yansımıştır. Birer birer burada açılan elçilikler ve onların çevresinde oluşan renkli yaşamların mekânları olan saray ve konakların yanı sıra çok sayıda yabancı ziyaretçiyi ağırlayan oteller, restoranlar, postaneler, telgrafhaneler vb. yapılar 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren

Pera’yı Avrupa başkentlerine benzer bir hale getirmiştir. Avrupa’dakine benzer görkemli pastane ve kahveleri ya da Fransız ve İtalyan tiyatrolarını veya mobilyadan giyim kuşama zengin çeşitleri olan mağazaları buralarda görmek mümkündü. Dönemin gözde meslek sahiplerinin yazıhaneleri, yabancı basımevleri ve gazete idarehaneleri, doktor muayenehaneleri ve eczaneler buralarda yoğunlaşmıştır. Varlıklı Levantenlerin ve Hıristiyanların görkemli konutları Cadde-i Kebir (bugünkü İstiklal caddesi) ve ona açılan sokaklarda yer almaktadır. Rum, Er-

meni ve Musevi cemaatler, elçilikler, kiliseler, sinagoglar Beyoğlu’nda İstanbul’un ilk batılı burjuvazisini oluşturarak Avrupalı yaşam biçimin tüm özelliklerini yansıtır.² 19. yüzyılda çok sık çıkan yangınlar pek çok kâgir ve ahşap evi ortadan kaldırmış, ortaya çıkan boş alanlar, arsalar öncelikle varlıklı Beyoğlulular tarafından satın alınmış ve buralara yapılan binalar caddenin görünümünü değiştirmiştir. 1913 yılında ilk elektrikli tramvayın Beyoğlu’nu Şişli’ye bağlaması, GalatasarayTaksim arasını, Tünel-Galatasaray arasına göre daha merkezi bir du15

ruma getirmiş, Beyoğlu’nun en kolay ulaşılabilir ve gözde yeri haline getirmiştir. Beyoğlu’ndaki fiziksel değişimleri toplumsal değişimlerde hızlandırmıştır. 19.yy boyunca Levanten ve gayrimüslimlerden oluşan nüfus bileşimi 20. yüzyıl içinde Müslümanların lehine değişmeye başlamıştır. Lozan Antlaşması’yla kapitülasyonların kaldırılması, 1927–1929 arasında elçiliklerin Ankara’ya taşınması, 1942’de yürürlüğe giren Varlık Vergisi, 1939–45 arasında II. Dünya Savaşı gibi önemli siyasi olaylar bölgedeki yabancı nüfusun azalmasına sebep olmuştur. Bunların yanı sıra 194749 yıllarında Musevi cemaatinin bir kısmının yeni kurulan İsrail’e gitmesi, 1955 yılındaki 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs kriziyle birlikte Rumların ülkeyi terk etmeleri Beyoğlu’nun toplumsal ve kültürel dokusunun değişmesine neden olmuştur. Ama yine de 1950’li yıllarda İstanbul’un neredeyse tüm gözde eğlence yerleri ve uğrak yerleri Beyoğlu’ndadır. Örneğin Lebon ve Tokatlıyan pastaneleri, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Süleyman Nazif, Yakup Kadri gibi ünlü yazarların, şairlerin ve politikacıların gözde uğrak yerleridir. Dönemin ünlü sanatçıları Tepebaşı, Cumhuriyet, Kristal gazinolarında ve Taksim Belediye Gazinosunda sahne alırlardı. Tepebaşı Tiyatrosu, Ses Tiyatrosu ve Sineması, Alkazar, Elhamra, İpek, Melek, Emek, Yeni Ar, Lüks ve Saray sinemaları dönemin ünlü eğlence mekânlarıdır. 1960’lı yıllara gelindiğinde Beyoğlu’na olan ilgi azalmış; tiyatroların, sinemaların bazıları kapanmış, ünlü Tepebaşı Tiyatrosu yanmış, lüks mağaza ve lokantaların yerlerini ucuz mal satan

birçok şey yaşandı bu caddede, iyi ve kötü birçok şey yani. İstanbul’un tarihi açısından bu cadde çok önemli bir caddedir… Atlı tramvayla babam iki üç yaşındayken tanışmış, 192627’de hayal meyal hatırlıyorum diyor. Babam 1923 doğumludur. Sonra kalktı atlı tramvay, elektrikli tramvaylar başladı. O da 1960’ların sonlarına doğru… Daha sonra otobüsler aldı yerini… O zamanlar bir telefon almak, yani PTT’den bir telefon almak zordu. On sene sonra verirlerdi. Yani müracaat ederdiniz, telefon 10 yıl sonra gelirdi. Telefon açmak için çevir sesini en az 15-20 dakika beklemeniz gerekirdi; çok zordu haberleşme… Turgut Özal döneminden sonra Türkiye haberleşmede büyük çağ atladı. Yani 10 yıl! Bir telefon almak için 10 yıl beklenirdi. Acil bir durumda biriyle konuşmanız gerekirdi. 10-15 dakika düdük sesi… Şimdi açıyorsun, düdük sesi hemen geliyor. O zaman öyle değildi. En azından bir 10 dakika bekliyordunuz. Hatlar yoğundu ve yetersizdi. Hatta nüfus çoğaldıkça bu daha da zor olmaya başladı. Çocukken telefonun başında 1 saat düdük sesi beklediğimi hatırlarım…” Yazıyor yazıyor!.. ‘‘O zamanlar bir cinayet olduğu zaman 1960’lı, 70’li yıllarda bütün gazeteler yazardı. Hatta akşam bir gün sonraki gazeteler çıkardı: Cinayeti yazıyor, cinayeti yazıyor diye. Eski Türk filmlerinde gördüyseniz, bir cinayet günlerce konuşulurdu. Bugün bir cinayet olsun gazeteler yazmıyor bile…”

dükkânlar ve imalathaneler almıştır. 19. yüzyılın gözde hanları, otelleri el değiştirdikçe isimleri ve görünümleri de değişmiştir.³ 1970’li yıllarda Türkiye’deki genel siyasi ve toplumsal atmosferle de ilişkili olarak Taksim Meydanı ve İstiklâl Caddesi muhalif hareketlerin gözde miting alanları haline gelmiş, 1 Mayıs 1977’de olduğu üzere kimi zaman dönemin iktidarları bu gösterileri kaba güç ve şiddetle karşılamıştır. 1980’den sonra özellikle de 1990’lı yıllarda Beyoğlu’nda bir canlanma ve ‘nostaljik’ yenilemeler gözlenmiştir. 1990’lı yıllarda İstiklal caddesini çevreleyen mahallelerde ucuz, bakımsız konutlara ekonomik ya da siyasi nedenlerle Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden göç ederek yerleşenlerin yaşamla mücadeleleri gözlenmeye başlanmıştır. 2000’li yıllara gelindiğinde yeni liberal ekonomi politikalarının etkisiyle kentler kültürel, tarihi miras stoklarıyla, yeni görsel teknolojilerle yeniden kurgulanan ultra-modern imajlarıyla birer yarışmacı olarak küreselleşen dünya sahnesinde yerlerini alma yarışına girmişlerdir. Bu kapsamda kimileri için alt gelir gruplarının sosyal tedbirler alınmaksızın yerinden edildiği; kimileri için de Türkiye’nin hem batıya hem de doğuya karşı olumlu imajını geliştiren projeler olarak, İstanbul’un pek çok ilçesinde olduğu üzere Beyoğlu’nda da kentsel dönüşüm ve koruma amaçlı imar projeleri gündeme gelmiştir. ¹ Adrese dayalı nufüs sayımı, 2007. TÜİK; Beyoğlu Kaymakamlığı web sitesi ² Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Tarih Vakfı ³ A.g.y


Sokağımdan Tarih Yazıyorum Projesi

Gönüllüleri

Özge Işık Gamze As Esennur Beyaz Tuğçe Fazlıoğlu Mustafa Çiçek Cansu Bakar Sema Fındık Ceren Akkaya Pınar Kıran Deniz Müftüoğlu Milena Ayseli Sesilya Yeşiltepe Rafi Kalk Derya Karabulut Elif Yakışık Dilay Negür Karolin Kalustyan Talin Akay Murat Ohanyan Arman terziyan Duygu Göncü Tamar Yardım Diandra Vanlıoğlu Nora Demirci Melida Aleksanyan Emre Uzundağ Alirıza Çelik Serra Göksel Yunus Kaan Özkan Reyhan Gülsen Yelda Kuruçaylı Eylem Taşdemir Gözde Önder Janet Kuyumcuyan Larisa Ökke Melisa Şirin Sesilya Delgi Hülya Mete Umut Alpakut Hüseyin Doğan Berfin Demirciyan Serena Durmazgüler Takar Kebapçı İris Gündüz Aron Yağan İdil Çetin

Oğuz Sarılar Gülistan Yalçın Duygu Sevinç Hivda Aslan Mizgin Kurt İlkim Karakuş Duygu Saluğ Furkan Aras Umut Alpakut Mustafa Batman Tuba ilhan Hilvan Aksünger Banu Bildiren Dilek Eker İbrahim Sünger Neslihan Akpınar Şebnem Ersoy Merve Dilki Elif Ertürk Kübra Özdemir Nur Yılmaz Esra Köseoğlu Nevra Taşlıdan Leda Cingöz Lerna Arzuman Nadin Malkasyan Tatya Kuran Nezihat Bakar Aras Geçer Letisya Turaç Murat Çakır Kristin Demirel Oğuzhan Dursun Buse Çavuşoğlu Derya Önel Oya Özer Pınar Akın Ataberk Karakol Özge Altın Ezgi Hindistan Ceren Çakır Ali Henoğlu Şeyma Nur Gani Gamze Korkmaz Özge Gübercinlioğlu Seval Dakman


Issuu converts static files into: digital portfolios, online yearbooks, online catalogs, digital photo albums and more. Sign up and create your flipbook.