Issuu on Google+

Siyaset

İktidar koalisyonu çöktü

Sosyalist Yeniden Kuruluş İçin

Aylık Siyasi Dergi - 2 TL

Şubat 2014 / Sayı 11

17 Aralık sabahı tanık olduğumuz, uluslararası sermayenin bölgede Türkiye’ye biçtiği rol çerçevesinde 2000’li yılların başında oluşan iktidar koalisyonunun çöküşüdür.

Mahkum Değiliz!

Erdal Kara

s. 3

‘Su yaşamın temel kaynağıdır’

1992’de Dublin’de yapılan BM Su ve Çevre Konferansı’nda su; piyasada fiyatlandırılabilir mal olarak tanımlanarak su havzaları ile ilgili bir diğer kritik uluslararası karar da alınmış oldu. Röp: Beyza Üstün

s. 30- 31

Kıran kırana medya savaşları

Sermaye Cumhuriyeti’nin çürümüş, despot, komplocu iktidar odaklarına, sahte muhalefetine mahkum değiliz.Yeni bir dünya için Demokratik Sosyal Cumhuriyet bayrağını yükseltelim.

Eşitlikçi, özgür, demokratik bir toplum yolunda HDK’yi güçlendirelim; seçimlerde sermaye partilerine karşı halkın seçeneği olarak HDP’yi büyütelim.

Cemaatle tutuştuğu kavga sonrasında, AKP yazılı medya alanında sahip olduğu hâkimiyeti yitiriyor. Kenan Kalyon

s. 12

Politik bir zemin KEP Ev işini bırakalım, dünya dursun

“Darbe var” diyerek darbe yapmak

Gezi den yerel seçimlere LGBTİ hareketi

Çalışan erkekler günde ortalama 6 saat 8 dakika, çalışan kadınlar ise ortalama 4 saat 19 dakikayı ekonomik bir işte çalışmaya ayırmaktadır.

“Darbe” RTE’nin meşruiyet bahanesidir. Birlikte soygun yapan çetenin elemanları ganimeti paylaşırken kavgaya tutuştular; hepsi bu!

LGBTİ hareketinin Gezi İsyanında bir sıçrama yaşaması 20 yıllık mücadelesinin bir kazanımıdır.

Deniz Nalbantoğlu

s. 26

Mahir Sayın

s. 8

Röp: Remzi Altunpolat

s. 34 - 35

Kadın politikasını görünür kılmak, uygulamaya geçecek olan “gizli” yasa paketlerini kadınlar açısından ıskalamamak için platformu diri tutmak da biz kadınların sorumluluğu. Halime Ç.

s. 25


Politika

2

Editörden SİYASET, elinizde tuttuğunuz sayıyla birlikte yeni bir dönemini başlatıyor. Sosyalist Yeniden Kuruluş (SYK) sürecinin ürünü ve bir parçası olarak 2012 Aralık ayında yayın hayatına başlayan SİYASET, aynı sürecin ilerleyişine uygun olarak kendisini yeniliyor. Bu yenilenme elbette bugün bir anda olmadı, olmuyor. Yeniden kuruluş sürecinin ilerleyişine, derinleşmesine, ete kemiğe bürünmesine denk bir yenilenme gerçekleşiyor. SİYASET’in ilk çıktığı zamanlarda “bileşenler”in (yazar ve yazı/görüş olarak) temsiliyetinin gözetilmesi en önemli hassasiyet noktalarımızdan biriyken; bugün ortak siyasi hareket (Parti) içindeki çoğulculuğun yayınımıza yansıması, ama aynı zamanda merkezi politik hattın belirtik ve yol gösterici olması yayın politikamızın vazgeçilmez unsuru durumundadır. SİYASET’in, daha geniş yeniden kuruluşçu zeminin sesi olması ve bu zemine seslenmesi, yeniden kuruluşu devam eden bir süreç olarak görmesi de yayın politikasının bir başka unsurudur. Bu sayıdaki yeniliklere gelince… Her şeyden önce yeniden oluşturulmuş bir Yayın Kurulu ile çıkarıyoruz bu sayıyı. SİYASET’i bugüne taşıyan editoryal kadronun yanı sıra politik ve editoryal bakımdan önemli katkıda bulunan/bulunacak yeni yoldaşlarla birlikte daha güçlü bir Yayın Kurulu oluşturduk. Bu ekip SİYASET’i her yönüyle (içerik, görsel tasarım, kapak, dağıtım vb) geniş biçimde tartıştı ve kimi yeniliklere gitmeye karar verildi. Bundan böyle SİYASET’te, “Gündem” üst başlıklı, dönemin politik analizini ve öngörülerini içeren, perspektif veren, görece uzun bir ana yazı yer alacak. Bu yazı, yazarının adını ve üslubunu taşısa da, Yayın Kurulu’nun ortak değerlendirmelerini yansıtacak. Yanı sıra, ortak değerlendirmeleri özetleyen, bazı tespitler yapan ve dönemin ana politik tutumunu veren, SİYASET imzalı kısa bir yazımız olacak. “Bir sayfaya bir yazı” kuralımızı terk ediyoruz. Gerçi son sayılarımızda zaten bunun ilk işaretlerini vermiştik ama bu sayıda radikal bir değişikliğe gittik. Okurlarımızın rahatça fark edeceği gibi, Politika sayfalarımızı bütünüyle farklı bir biçimde oluşturduk. Ana yazıyı dört sayfaya yayıp, bu yazıda işlenen konularla ilgili bilgi ve yorum kutularıyla sayfaları hareketlendirdik. Yarım sayfalık köşe yazılarına yer verdik. Böylece bir bakıma “dergiden gazeteye” geçişin temel adımlarını atmaya başladık. Sadece Politika sayfalarında değil, o ölçüde olmasa da, diğer sayfalarda da daha hareketli bir içeriğe ve görünüme ulaşmaya çalışıyoruz. Tasarımda da bu içeriğe uygun bir yenilenmeye giriştik. Okurlarımızdan gelen eleştiri ve önerileri, tasarımcı dostlarımızın yardımlarını alarak daha rahat okunur, daha ferah sayfalar tasarladığımız kanısındayız.

Şubat 2014

SİYASET’i içerik olarak daha zengin ve doyurucu, tasarım olarak daha güzel ve rahat okunur hale getirmek için tartışmaya, eleştiri, görüş ve önerilerden yararlanmaya devam edeceğiz…

Siyaset

İyi okumalar…

Evet efendim! Erdoğan Fas’ta... Habertürk Tv seyrediyor. Altyazıyı görünce telefona sarılıyor. Habertürk Yönetim Kurulu üyesi Mehmet Fatih Saraç var telefonun diğer ucunda. Basıyor Erdoğan fırçayı: “Bahçeli’nin açıklaması alt yazı olarak geçip duruyor”. Erdoğan’la konuşurken Saraç’ın kurmayı bildiği iki cümle var. Biri “tamam efendim”, diğeri “anlaşılmıştır efendim”. Kim bu Saraç? BİM’in eski ortağı. Diğer eski ortaklardan ikisi kim? Biri Erdoğan’ın “aklımın yarısı” dediği Cüneyt Zapsu. Diğeri, Birleşmiş Milletler’in El Kaide’ye 60 milyon dolar aktardığı için malvarlığını dondurduğu Arap işadamı Yasin El Kadı. BİM’in kuruluş sözleşmesinde Kadı adına imzayı çakan avukat kim dersiniz? Kim olacak, Tayyip Erdoğan’ın avukatı Faik Işık. Halen BİM’in ortaklarından biri olan Kadı Tayyip’i tanıyor. Peki kim tanıştıran? Cüneyt Zapsu. Tayyip’in Amerika’daki toplantılarını ayarlayan da Zapsu. Bu arada unutmayalım... BİM’in büyük ortağı Merrill Lynch, dünyanın en büyük yatırım ve finans bankası. Amerika’nın has kuruluşu. “Faiz lobisi”nin zirvesi. Kim bu Saraç? Ciner Yayın Holding’in kuruluşu olan Ciner Medya Grubu’nun başkan yardımcısı. Holding’in sahibi Turgay Ciner. Saraç belli ki gizli ortak. Bunlar burunlarını spora da sokuyorlar. Zapsu, Ciner, Saraç Kasımpaşaspor’un Yönetim Kurulu üyeleri. Hani şu Tayyip’in hamisi olduğu takımın...

AKP döneminde şaha kalkan BİM’in eski ortağı. AKP nüfuzuyla her ilçeye, beldeye bir BİM şubesi açıldı. Cebi doldu Saraç’ın. Tayyip istemese Kasımpaşaspor’un yönetim kuruluna sinek bile giremez. Belli ki yol verdi Tayyip, girdi Saraç. Bir de Ciner Medya Grubu’nu başkan yardımcısı olarak Habertürk’ün tepesine oturmuş... Belli ki Tayyip tavuğu esirgememiş. Şimdi kaz gelme zamanı. Kaz asker adımıyla yürür, hizadan çıkmaz. “Tamam efendim”, “anlaşılmıştır efendim” demesi belli ki bundan.

Paralel evrenin başı Erdoğan Bankaların sanayiyle kaynaşması ya da iç içe geçmesi; mali sermayenin ortaya çıkışının özü budur. Mali sermaye egemenliğini mali oligarşi eliyle sürdürür. Lenin bu değerlendirmeyi yaklaşık bir yüzyıl önce yapmıştı. 17 Aralık operasyonunun ardından ortaya saçılan tapeler bu gerçeği bir kez daha kanıtlıyor. Sadece, sanayi sermayesi inşaat sektörü kılığıyla karşımıza çıkıyor. Çalık Grubu 2008 yılında, 1 milyar 100 milyon dolara ATV-Sabah Grubu’nu banka kredisiyle satın almıştı. Kredi borçlarını ödeyemedi. Zor duruma düştüğünde iş Tayyip Erdoğan’a düştü. Telefona sarılıp, Kolin İnşaat’ın sahibi, İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası’nın (İNTES) Başkanı Cengiz Koloğlu’nu arıyor. Ko-

loğlu şaibeli biri. 2007’de akaryakıt kaçakçılığından gözaltına alınmış ama belli ki AKP eliyle yırtmış. Tayyip Koloğlu’na “bu işi çözün” diyor. İş takipçisi olarak da Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ı atıyor. Lakin Koloğlu’nun telefonu yolsuzluk soruşturması nedeniyle dinleniyor. Böylece rezilliği öğreniyoruz. Binali Yıldırım Ulaştırma Bakanlığı Ahlatlıbel Tesisleri’nde inşaatçıları topluyor. Salma çıkarılması emrini veriyor. İnşaatçılar 100’er milyon, 20 milyon, 30 milyon dolar veriyor. Veremeyene Ziraat Bankası eliyle kredi veriliyor. Biri hızını alamayıp, 3. Havaalanı ihalesinden pay verirseniz 150 veririm diyor. Toplanan para 620 milyon dolar. Rezillik yüz kızartıyor. Bir de utanmadan halka küfür ediyorlar. Ortada tam bir soygun çetesi var. Başlarında Başbakan… Kapitalizm sadece sömürü düzeni değil, aynı zamanda yolsuzluk ve talan düzenidir. Siyaset, medya, banka, inşaat dörtgeni yolsuzluk ve talan düzenini yürütüyor. Her sokak başında, her kahvede bu mesele konuşuluyor. Ertesi gün ATV’yi izlemek, Sabah’ı okumak istiyorsunuz. Tek bir kelime, tek bir söz yok. Sanki bir “kara delik”. Gezegen o kadar küçülüp yoğunluğu o kadar artar ki, bir çay kaşığı kadarı milyarlarca ton olur, çekim kuvveti nedeniyle ışık gezegenden uzaklaşamaz, kara delik haline dönüşür, paralel evrene geçer, bu evrenle ilişkisini keser. ATV-Sabah da öyle, paralel evrende… Paralel evrenin başında da Erdoğan…

Sosyalist Yeniden Kuruluş İçin SİYASET Ye­rel Sü­re­li Ya­yın Sa­hi­bi ve Ya­zı İş­le­ri Mü­dü­rü: Yiğithan Kavukçu Adres: Hüseyinağa Mah. Süslü Saksı Sk. No: 18 K. 4 Beyoğlu/İstanbul Tel.&Faks: (0212) 243 90 50 E-posta: siyaset.iletisim@gmail.com Bas­kı: Ezgi Matbaacılık - Sanayi Cad. Altay Sok. No:14 Çobançeşme Yenibosna - İstanbul Tel:(0212) 452 23 02 SİYASET Banka Hesapları: İş Bankası - Zincirlikuyu Şb. TL Hesabı: 1154-0434276 - Euro Hesabı: 1154 - 0480345 - CFR Hesabı 1154 - 0557589 İ. Halit Elçi - Mehmet Saltoğlu


İktidar koalisyonu çöktü!

M E D N GÜ

3

Politika

17 Aralık sabahı...

Cemaat AKP desteğiyle kadrolaştı, süreçteki davalar AKP’nin siyasi desteğiyle sürdürüldü, AKP bu davaların sonuçlarını siyasal iktidarını pekiştirmek ve otoriterleşmeyi derinleştirmek için güçlü bir manivela olarak kullandı.

Aralık sabahı tanık olduğumuz, uluslararası sermayenin bölgede Türkiye’ye biçtiği rol çerçevesinde 2000’li yılların başında oluşan iktidar koalisyonunun çöküşüdür. ABD-AB ekseni; Batı’yla ilişkileri, AB hedefi, görece ekonomik gelişmişliği, aksak da olsa seküler yapısı ve güçlü ordusu ile Türkiye’nin “ılımlı İslam modeli” için biçilmiş kaftan olduğuna karar verdi. Bu rol tekelci sermaye ve siyasal partilerinin çıkarıyla da örtüşüyordu.

İktidar koalisyonu oluşuyor ABD’ye giderek icazet alan Erdoğan bu rolün mimarlığına soyundu. Rolün gereği “Milli Görüş” gömleği çıkartıldı, sağ-muhafazakar eğilimler AKP çatısı altında birleştirildi. Polis ve yargıdaki konumu nedeniyle Gülen Cemaati koalisyonun operasyonel gücü olarak konumlandırıldı. Seçimlerden başarıyla çıkan AKP, eski Milli Görüş kadroları-Cemaat ittifakı temelinde kurulan iktidar koalisyonunun çevresini, sağ-muhafazakar

Türkiye’nin “model ülke” olarak pazarlanabilmesi, ekonomik ve siyasi istikrarın yanı sıra, laikliğin İslam sosuna batırılarak sürdürülmesini, askeri vesayetin geriletilmesini, AB hedefi doğrultusunda ilerlenmesini, bölge ülkeleriyle “sıfır sorun” olarak tanımlanan ilişkiler kurulmasını gerektiriyordu. Yüzde 10 barajıyla tahkim edilmiş seçim sistemi siyasal istikrarı garanti ederken, uluslararası sermayenin desteğiyle ihracat arttırılıp, paranın hızlı dolaşımına olanak sağlayan inşaat sektörü vasıtasıyla görece ekonomik istikrar sağlandı. Devletçi laiklik ağır ağır İslami öğelerle harmanlandı. Türkiye bölge ülkelerine “model ülke” olarak böyle sunulabilirdi. Paralel olarak toplumsal

dokunun bütün hücrelerinin muhafazakar kodlarla yeniden yapılandırılmasına çalışıldı. Yürüyüşün önündeki en önemli engel askeri vesayet rejimiydi. Kapatma davası savuşturuldu. Gül’ün cumhurbaşkanlığının ardından Ergenekon, Balyoz, Oda TV vb davalarla ordunun siyasal rejim üstündeki belirleyici etkisine son verildi.

“Sürünen demokratikleşme”den otoriterleşmeye AB hedefi doğrultusunda ilerleyiş, kısmi demokratik reformların yapılmasını gerekli kılıyordu. Bu doğrultuda “sürünen demokratikleşme” stratejisi benimsendi. Reformlardan yararlanma imkanı bulunan güçlerin bir kısmı AKP iktidarının yedeği haline getirilirken, yola getirilemeyenler baskı-şiddet, tecrit, kriminalizasyon yoluyla marjinalize edildi. Çelişkilerin had safhada olduğu Türkiye gibi bir ülkede, “sürünen demokratikleşme” süreci otoriterleşmeyle iç içe geçerek ilerleyebilirdi. Bu doğrultuda başkanlık, yarı başkanlık sistemi devreye sokulmak istendiyse de, bu girişim iktidar koalisyonunun çelişkileri nedeniyle hayata geçmedi. Böyle de olsa, “sürü-

17 Aralık sabahı kılıçların çekildiğine tanık olduk. Aracılık girişimleri sonuç vermedi. Taraflar avadanlıklarını kuşandı, bir ölümkalım savaşına giriştiler. nen demokratikleşme” süreci adım adım otoriterleşmeye doğru evrilerek yeni rejim yapılandırılıyordu. AKP komşularla “sıfır sorun” politikasında önemli adımlar attı. Yunanistan’la ilişkiler düzeltildi, Kıbrıs’ta BM’nin talep ettiği referandum yapılarak avantaj elde edildi, Suriye, Irak, İsrail, İran ile var olan sorunlar önemli ölçüde çözüldü. Türkiye’nin bölgede itibarı arttı. Türkiye; Filistin, Suriye, İran sorunlarında arabulucu olma şansını elde etti. Çuvala sığmayan, “Kürt sorunu”ydu. AKP Kürtlerin kolektif haklarının verilmesine yanaşmadı. Kürt hareketinin bununla yetinmesi mümkün değildi. Kürtlerin kolektif kazanımlar elde etmesinin,

toplumsal muhalefeti tetikleyeceği, siyasal istikrarın darbe yiyeceği endişesi altında AKP iktidarı, çözümü Irak Kürdistanı’yla ilişkileri geliştirerek PKK’yı tecrit etmekte buldu.

Neo-Osmanlıcılık hayalleri Türkiye gibi ülkelerin uluslararası kapitalist hiyerarşide bir üst basamağa sıçrama, zenginler kulübüne girme şansı yoktur. AKP kurmayları, Türkiye ekonomisinin yaptığı görece atılım ve bölge ülkeleri nezdinde kazanılan itibarın büyüsü altında bu basit gerçeğe gözlerini kapattılar. Davutoğlu’nun akıl hocalığını yaptığı neo-Osmanlıcılık hayallerine kapıldılar. İlk sonuç AB hedefinde ayak sürçme olarak belirginleşti. İsrail’in güvenliği ABD için hayati önemdeyken Tayyip Erdoğan “one minute” çıkışını yapmaktan çekinmedi. Arap ayaklanmalarının neo-Osmanlıcılık için elverişli bir fidelik sunduğu yanılsamasından hareketle üretilen politikalar Türkiye’yi komşularıyla sorunlu bir ülke haline getirdi. Türkiye’nin Mısır, İran, Irak, Suriye, Filistin, İsrail politikaları ile uluslararası ser

Şubat 2014

17

eğilimler, bölgede Türkiye’ye biçilen rolden ağzı sulanan liberaller ile demokratikleşme vaatleri ve AB hedefi nedeniyle zokayı yutan küreselleşmeci reformistlerle tahkim ederek, toplumsal onay tabanını genişletti, güçlü bir ideolojik hegemonya tesis etti. AKP’nin yükselişini tereddütle izleyen sermaye çevreleri, atılan adımlara paralel olarak iktidar koalisyonunun kararlı bir unsuru oldular.

Siyaset

Erdal Kara


Politika

4

mayenin politikaları arasındaki açı farkı gittikçe büyüdü. İran ve Suriye politikaları nedeniyle Finansal Eylem Görev Gücü (FATF) Türkiye’nin “karapara ve terör finansmanı ile mücadelede riskli ülkeler listesinde” kalmasında ısrar ederken, 47 ABD milletvekili Halk Bankası’nın ABD yönetimi tarafından kara listeye alınmasını teklif etti. AKP Kürt sorununda büyük zikzaklar çizdi. Anayasa referandumu öncesinde başlayan Oslo süreci, referandumun ertesinde rafa kaldırılmakla kalmadı, Kürt hareketini Sri Lanka modeli yoluyla tasfiye etmeye yeltendi. Bu politika

Erdoğan bir koluna “milli orduya kumpas” teranesiyle Genelkurmay’ı, diğer koluna “çözüm sürecine” suikast retoriğiyle Kürt hareketini almaya çalışarak enteresan bir ittifak kurmaya çalışıyor. tam boy başarısızlığa uğramakla kalmadı, AKP Rojava gerçeğiyle yüz yüze geldi. Keskin bir dönüş yapan AKP, Abdullah Öcalan ile görüşmelere başlamak zorunda kalarak “çözüm sürecinin” bir unsuru olmaya sürüklendi. “Sürünen demokratikleşme” yoluyla yeni rejimi yapılandıran AKP, referandumun

sağladığı anayasal olanaklar ve yüzde 59 “evet” oylarının da etkisiyle otoriterleşme sürecine hız verdi. Erdoğan’ın şahsında ifadesini bulan “otokrat” tarz daha da güçlendi. Bu AKP’nin aşil topuğunu oluşturdu. Gezi AKP’yi aşil topuğundan vurdu. Gezi karşısında Erdoğan’ın aldığı tutum, uluslararası

sermayenin gözünde AKP’nin itibarını yitirmesine neden olmakla kalmadı, iktidar koalisyonunun çözülüşü sürecini hızlandırdı.

2014 savaş yılı olacak Mavi Marmara, Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması ve dershanelerin kapatılması girişimi... AKP ile Cemaat arasındaki kavganın görünen örnekleri... 17 Aralık sabahı kılıçların çekildiğine tanık olduk. Aracılık girişimleri sonuç vermedi. Taraflar avadanlıklarını kuşandı, bir ölüm-kalım savaşına giriştiler. Bülent Arınç’ın “Herşey bitti, artık savaşacağız”, Hüseyin

Erdoğan’dan Cemaat’e vecizeler T ayyip Erdoğan, iktidara geldiği günden bugüne Cemaat’e, Fethullah Gülen’e mesajlar gönderdi. Kimi zaman sözlerle, kimi zaman da jestlerle… Mesajların içeriğinde eskiden teşekkür ve saygı var iken şimdi sadece hakaret var: • 2004 sonrası TCK ve Medeni Kanun’da yapılan değişiklik sayesinde 2006 yılında Fethullah Gülen beraat etti.

• 17 Haziran 2012: “Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yurda dönmesi ile ilgili bir yasal maninin söz konusu olmadığını, ne zaman gelmek isterlerse üzerlerine düşeni yapacağını” söyledi.

• 25 Ağustos 2004: MGK “Cemaate karşı bir eylem planı” hazırladı.

• 21 Ekim 2013: Fethullah Gülen’e “geçmiş olsun” telefonu.

• 12 Eylül 2010: Referandum için teşekkür: “Okyanus ötesinden bu sürece destek veren kardeşlerimi kutluyorum.”

• 21 Kasım 2013: Dershaneler konusunda, “Bazıları hükümete şamar atmak istiyorlar. Başarının arkasında dershaneler var ifadesini asla kabul etmiyorum.”

Şubat 2014

Siyaset

“Biz gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz. Bu sıla hasreti bitmelidir. Bitsin istiyoruz.”

• 12 Haziran 2011: Seçimlerde Fethullah Gülen’in verdiği 30 isimden sadece 4’ünü milletvekili yaptı. • 14 Haziran 2012: Türkçe Olimpiyatları’nda Gülen’e “dön” çağrısı:

• 5 Aralık 2013: 28 Şubat’ta Fethullah Gülen’in “Başını açarsa bir insan kâfir olmaz. Bu, füruata ait bir meseledir” sözlerine karşı, “O zamanlarda biliyorsunuz, başörtüye ‘füruat’ diyenler de oldu.

Bunları da gördük. Bunları da yaşattılar.” • 23 Aralık 2013: ‘’Devlette paralel yapı olmaz. İninize gireceğiz, didik didik edeceğiz.’’ • 14 Ocak 2014: “Nasıl bir kokuşmuşluğun hüküm sürdüğü ortaya çıkacak. Virüs vücuda girmiş, sinsi bir şekilde yayılmış. Ancak bu bünye kendisini sinsi virüslere karşı teslim edecek kadar zayıf bir bünye değildir.” • 25 Ocak 2014: “Bu medeniyet öyle bir medeniyettir ki yalancı peygamberleri, sahte velileri, içi boş, kalbi boş, zihni boş alim müsveddelerini bünyenin virüsü redettiği gibi reddetmiş ve tarihin çöplüğüne mahkum etmiştir. … İlmi güç için, şantaj için, şebekeleşme ve örgütlenme için bir istismar aracı olarak kullananları bu medeniyet hiç kabullenmemiştir.”

Gülerce’nin “Çok kötü şeyler olacak” demesi bunu anlatıyor. 31 Aralık akşamı Türkiye’ye seslenen Erdoğan da açık konuştu: “Gelecek yıl bir büyük kavga, hatta savaş yılı olacak”. Cemaat’in operasyonları, AKP’nin yolsuzluk yaptığını ve Suriye’de “teröre destek olduğunu” kanıtladı. Washington Post, Guardian gibi gazetelerde, Tayyip Erdoğan’sız AKP senaryoları yazılmaya başlandı bile. Kuşkusuz Erdoğan gelişmeleri kontrol altına aldığı taktirde bu senaryolar rafa kalkar, başka senaryolar yazılır. Ancak şu anki eğilim Tayyip Erdoğan’ın ipinin çekildiğini göstermektedir. Erdoğan bunun farkında. Cepheden saldırıya geçerek tehlikeyi savuşturmak istiyor. “Paralel devlet”, “gizli örgüt”, “ajan”, “vatan haini” suçlamalarıyla Cemaat’i marjinalize edip, toplumsal onay tabanını genişletme amacında. AKP medyası kışkırtıcı rol üstleniyor. Yeni Akit yazarı şöyle yazıyor: “Bu olay tarihteki ikinci 31 Mart vakasıdır”. İstenen kellelerin uçması... Erdoğan, geçmiş deneyimlerden halkın siyasi tercihlerinde en önemli faktörün ekonomik durum olduğunu biliyor. “Faiz lobisi” laflarının tedavüle sokulmasının nedeni bu. Efkan Ala işareti alıp, tevzirata başlıyor: “Yalanın maliyeti 104 milyar dolar oldu. Şimdi ben soruyorum, doları kim aldı? Bu tezgahın kazançlıları kimler?”. Ala’dan işareti alan Yeni Akit manşeti çakıyor:


“Borsa çakıldı, Doğan kazandı!”. Aradan iki gün geçmeden Merkez Bankası anormal bir dolar hareketliliği olmadığını ilan ediyor. Ama ne gam! Erdoğan “faiz lobisi” demeye devam ediyor. Erdoğan HSYK yasasını değiştirerek Cemaat’i tasfiye etmek istiyor. Tehlike o kadar yakın ve korku o kadar büyük ki, HSYK’nin yapısı referandum öncesinde-

İktidar koalisyonunun çözülüşü yeni ittifaklar, yeni dizilişlere kapı aralıyor. “Milli orduya kumpas kuruldu” açıklamasının ardından, Erdoğan’ın yeniden yargılamaya onay vermiş olması bunun en çarpıcı örneği... Kılıçdaroğlu nedense Cemaat’e toz kondurmuyor. Gürsel Tekin daha da ileri gidiyor: “Yolsuzluk soruşturmasını ortaya çıkaranlar milli kahramandır”... Tescilli ulusalcılar, Cemaat’in tasfiyesiyle yargıda ulusalcıların güç kazanacağı beklentisiyle AKP’nin sırtını sıvazlıyor... Bazıları da, olası bir darbe tehdidinin kapıda olduğu saptamasıyla AKP’yi kerhen destekleme yolunda akıl veriyor.

HSYK ve TİB’de “düzenlemeler”

İstihbarat devleti arayışı Anayasa Referandumu öncesinde HSYK’nın üye sayısı 7’ydi. Değişiklikle sayı 22’ye çıkarıldı. İlk bakışta değişiklik önerisi, üye sayısının artması dolayısıyla daha demokratik olacak gibi görünmekteydi. Ancak maksat değişiklikle yargıyı AKP’nin denetimi altına almaktı. Denetim, Cemaatçi yargıç ve savcıların kurulda önemli bir sayı teşkil etmesi hesabına dayanıyordu. Hesap tuttu da. Ergenekon, Balyoz, Oda TV, KCK, Devrimci Karargah gibi davaların hiçbirinde HSYK savcı ve hakimleri değiştirmediği gibi, yapılan başvurularda sanıkların lehine karar vermedi. İstenilen elde edilmişti. 17 Aralık sabahı patlayan operasyon iktidar koalisyonunun çöküşünün kanıtı oldu. Şimdi yasa teklifiyle, AKP kendi anayasa değişikliğini by-pass etmek istiyor. Amaç bir kez daha yargıyı kendi denetimi altına almak. Lakin bu kez yapılmak istenen kuvvetler ayrılığının köküne kibrit suyu ekiyor. İktidar yargının denetiminden kaçmanın hesabını yapıyor. AB’nin, önemli hukukçuların tepkisi bu yüzden. Maksat sadece yolsuzluk soruşturmalarını savuşturmak değil, muhtemel gelişmeleri dikkate alarak yargının denetim alanından bütünüyle çıkarak, yargıyı dün Cemaat’in kullandığı gibi kullanarak AKP dışı bütün güçlere karşı kargı ucu yapmak. AKP geçtiğimiz günlerde Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na (TİB) MİT kökenli Ahmet Celalettin Çelik’i atadı. Şimdi de TİB Başkanlığı hakkında soruşturma açma iznini ilgili bakana veren bir yasa teklifi hazırlıyor. Yargı denetime alınacak. TİB’in başına MİT oturacak. Yasadışı dinlemeler bakan korumasına alınacak. Bunun adı “muhaberat devleti”dir.

AKP Cemaat ortaklığı Cemaat’in yediği herzeleri bilmiyormuş pozuna bürünerek “hata yaptık” demenin hiçbir inandırıcılığı yok. Cemaat AKP desteğiyle kadrolaştı, süreçteki davalar AKP’nin siyasi desteğiyle sürdürüldü, AKP bu davaların sonuçlarını siyasal iktidarını pekiştirmek ve otoriterleşmeyi derinleştirmek için güçlü bir manivela olarak kullandı. Davalarda operasyonel gücün Cemaat olduğunu bilmediğini söyleyen, yalan söylüyordur. Avcı, “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabını yazdığı için kodese tıkıldı. Erdoğan’ın “şimdiye kadar bu iktidardan ne istediler de vermedik?” açıklaması gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. AKP’nin kalemşorları Erdoğan’ın Brüksel’den zaferle döndüğünü söylüyor. Söylüyor ama AB milletvekili Daniel Cohn-Bendit, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığına ilişkin sorular sorduklarında Erdoğan’ın kaç kilometre duble yol yaptığını anlattığını söylüyor. Merkez Bankası’nın müdahalelerine rağmen dolar 1 ay içerisinde yaklaşık yüzde 25 değer kaybetti. Ekonomi alarm zillerini çalıyor. Uluslararası arenada Erdoğan’ın “tek adam”lık hırsının Türkiye ekonomisini uçurumun kenarına getirdiği yorumları yapılıyor. Eurasia Group’un (dünyanın en büyük risk danışmanlık kuruluşu) kurucusu Bremmer’e göre Türkiye ekonomisinin krizden çıkışı Erdoğan’ın en sonunda sahayı terk etmesiyle mümkün olacak. Lakin Erdoğan dişiyle, tırnağıyla iktidarı tutunmuş vaziyette ve kendisi ile birlikte Türkiye ekonomisinin de

Filler tepişiyor karıncalara gün doğdu

Politika

Siyaset

5

C

umhuriyet’le birlikte kurulan, siyasetin iplerinin batıcımodernleşmeci asker-sivil bürokrasinin elinde olduğu, genel olarak toplumun tek uluslu-tek dinli bir siyasal sistemin cenderesine sokulduğu, işçi ve emekçilerin sömürüsünün ceberut devlet eliyle garanti altına alındığı sermaye birikim modeli, 20 yüzyılın sonlarına gelindiğinde artık sadece toplumun değil, küresel ve yerel sermayenin önünde de bir engel halini almıştı. Türkiye ve dünya koşullarının özgün bileşimi, 80 yıllık statükonun yıkılması ve sermayenin yeni rejiminin kurulması misyonunu, 28 Şubat ‘97 müdahalesiyle neo-liberal, küreselleşmeci tarzda “akıllanan” eski Milli Görüşçü kadrolara “nasip” etti. Kuşkusuz bunu, asıl dayanakları olan yükselen Anadolu sermayesinin yanı sıra finans-kapitalin ve ABD’nin icazeti, himayesi ve desteği olmadan başaramazlardı. Tayyip Erdoğan liderliğindeki eski Milli Görüşçü kadrolar, bu büyük siyasal dönüşümü, öteden beri devlet içinde yuvalanmış olan, aynı zamanda Amerikan devletiyle özel ilişkileri bulunan Fethullah Gülen Cemaati’yle birlikte gerçekleştirdi. Tayyip Erdoğan ve partisi AKP, arkasında bulduğu seçmen kitlesine ve ABD himayesine bakarak kendisini dev aynasında görmeye başladı. İlk dönemlerdeki dengeci tutumdan; ülke içinde hayatı muhafazakarlaştırmaya ve otoriterleşmeye, bölgede “kontrol dışı” bir yayılmacılığa yöneldi. Kurmakta olduğu yeni rejimi “tek adam-tek parti” ekseninde inşa etmeye soyundu. Eski rejimi tasfiye ederken destek aldığı liberalleri küstürdü ve Cemaat’in gücünü sınırlamaya kalktı. İşte 17 Aralık’taki savaş ilanı, sadece Cemaat’in yeni rejimde iktidarı paylaşma kavgasının değil, bunun yanı sıra küresel ve yerel sermayenin Erdoğan yönetiminde gördüğü kapitalist rasyonalleri çiğneme potansiyelini cezalandırma, bu ekibi hizaya sokma, olmazsa devirme operasyonunu başlattı. Karşılığı ise Erdoğan ve AKP’nin karşı operasyonları oldu. İktidar koalisyonu tamir edilemez biçimde parçalandı. Devlet kurumları birbirine düştü ve istikrarlı bir yeni rejim kurma planı berhava oldu. Egemenlerin siyasi iktidardan ve sömürü pastasından pay kapmak için birbirlerine girdiği bu ortamda emekçiler ve ezilenler olarak yapmamız gereken, AKP’siyle, Cemaat’iyle, sahte muhalefet CHP’siyle egemenlerin tüm kesimlerinden mesafemizi korumak, onlar birbirini yerken önümüzde açılan hareket alanından en geniş biçimde yararlanmak ve kendi iktidar seçeneğimizi güçlendirmek, ete kemiğe büründürmektir. HDK/HDP halkların, emekçilerin ve ezilenlerin seçeneğinin cisimleşmiş hali olmaya aday yegane güçtür. Önümüzdeki yerel seçimler, HDK/HDP’nin toplumun önüne devrimci-demokratik programını ve yürüyüş hattını koymanın fırsatını ve olanağını barındırıyor. Tüm gücümüzle bu görevi yerine getireceğiz. HDK/HDP’nin de Haziran İsyanını gerçekleştiren geniş kitlenin verdiği mesajları iyi okuması, onları kapsamak için özel çaba göstermesi gerekiyor. Anti-kapitalist dinamikleri ve devrimci-demokratik güçleri yan yana getirip iktidara yöneltmenin koşulları her zamankinden daha fazla varken, bunu gerçekleştirmede yol göstericilik görevi öncelikle yeniden kuruluşçu sosyalistlere düşüyor.

Şubat 2014

Yeni ittifaklar şekilleniyor

Erdoğan bir koluna “mili orduya kumpas” teranesiyle Genelkurmay’ı, diğer koluna “çözüm sürecine” suikast retoriğiyle Kürt hareketini almaya çalışarak enteresan bir ittifak kurmaya çalışıyor. Çalışıyor ama, Uludere için askeri savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar veriyor. Cambaz tilki kadar kurnaz ama ip sıkı sallanıyor. Aşağıdan destek değneği uzatmanın alemi yok, Türkiye Tayyip’siz de “çözüm süreci” yolundan ilerleyebilir.

Siyaset

ki konumuna getirilip, yargı üzerinde egemenlik kurmak amaçlanıyor. Yeni internet yasası, kuvvet komutanlarının yargılanmasının Başbakan’ın iznine bağlanması gibi değişiklikler kimi yazarların deyişiyle “muhaberat devleti”ne doğru hızla yol alındığını gösteriyor.


6

Politika

Gülen Gizli Örgütü ya da kod adı “Hizmet” Fatoş Osmanağaoğlu

İ

batışını hazırlıyor. TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz da isyan ediyor: “HSYK (...) teklifinden büyük rahatsızlık duyuyoruz. (...) Türkiye’nin prestijli bir ülke olması için sarf ettiğimiz gayretler boşa çıkmış olmayacak mı?”. Hiyerarşik yapısı, kurduğu gizli ağ, yeni gladyo namze-

Hiyerarşik yapısı, kurduğu gizli ağ, yeni gladyo namzeti olarak belirginleşmesi ve operasyonel bir kuvvet olarak kullanılması Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlenmesinin “gizli örgüt” olduğunu kanıtlıyor.

ti olarak belirginleşmesi ve operasyonel bir kuvvet olarak kullanılması Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlenmesinin “gizli örgüt” olduğunu kanıtlıyor. Bu örgüt dağıtılmalı, faaliyetleri yargı konusu yapılmalı, sorumluları cezalandırılmalıdır. Tayyip Erdoğan başta olmak üzere bu “gizli örgüt”ün AKP içindeki ortakları yüce divana yollanmalıdır.

Halkın kendi seçeneği Sosyalist hareket, kriz ortamından devrimci sonuçlar çıkması için mücadele etmelidir. AKP-Cemaat kavgasında şu ya da bu gerekçeyle bu güçlerin yedeğine sürüklenmekten devrimci sonuçlar çıkmaz. Krizi, oluşan toplumsal tepkileri sömürerek, sadece ve sadece AKP’nin defedilmesinin fırsatı olarak gören, desteklendiği taktirde, toplumsal muhalefet dinamiklerinin daha ileri hedeflere doğru ilerlemesinin

freni olmaktan başka bir işlev görmeyecek olan sahte seçeneklerle de devrimci sonuçlara ulaşılamaz. Krizden devrimci sonuçlar çıkarmanın tek yolu halkın kendi seçeneğinin yaratılmasıdır. Bugün bu seçeneği HDP temsil ediyor. HDP’yi güçlendirmek, halkın kendi seçeneğini güçlendirmek anlamına geliyor. Kriz siyasal İslam’ın ideolojik hegemonyasına güçlü bir darbe indirdi. AKP inandırıcılık erozyonu yaşıyor. CHP krizden avantaj elde etmek isterken Mustafa Sarıgül, Mansur Yavaş, Lütfü Savaş gibi adaylarıyla aynı sorunla yüz yüze. 30 Mart Seçimleri üçüncü seçeneği, halkın seçeneğini güçlendirmek için çok önemli bir fırsat sunuyor. Seçimlere bu bilinçle yaklaşmak, güçlerimizi ve enerjimizi bu hedefe yoğunlaştırmak her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.

F

slami bir devlet hayal ediyorsunuz. Bunu bir örgüt kurmadan gerçekleştiremezsiniz. İçinde yaşadığınız devlet izin vermez, gizli örgütlenmeniz gerek. Örgütü kurduğunuzda örgütlenmenin tüm ayaklarını belirliyorsunuz. Yakın birkaç müridinizden başlayarak örgütünüze katılanlarla bir akit yapıyorsunuz. Halk içinde gençlikten başlıyorsunuz -gençlik gelecektir-... Önce “Işık Evleri”, sonra okullar, ardından dershaneler, şirketler, bankalar… Devleti ele geçirmek için, Emniyet, yargı, TSK, MİT ve partiler içinde örgütleneceksiniz. Yani yasama, yürütme, yargı... Bu örgütlenme yıllarca sessiz biçimde devam ediyor. Ve AKP iktidarı, al gülüm ver gülüm... Torba davalar açıp tüm muhalifleri, askeri, sosyalisti, Kürdü hapishanelere tıkıyorsunuz. Polis gücünü tümden kontrol altında tutabilmek için tüm ülkede istihbarat şubeleri ve KOM denilen Kaçakçılık ve Organize Şube’yi ele geçiriyorsunuz. Bu şubelerin başında bulunan sizden olmayan emniyet müdürlerinin hakkında yargı işbirliği ile dava açtırıp onları da içeri tıkıyorsunuz. Yargıdaki tehlikeli savcı ve hakimleri de yargılıyorsunuz, Cihaner gibi. Tüm tayinleri planlıyorsunuz. Kanunsuz dinlemelerle dava hazırlığı yapıyorsunuz, sahte deliller oluşturuyorsunuz, imamlarınız uygun savcıya götürüyor ve dava açılıyor. Milli Görüş’ten veya sağ camiadan gelen tüm müdürleri değiştiriyorsunuz. Emin Aslan, Mustafa Gülcü, Hanefi Avcı hakkında açılan davaların hepsi Cemaat’in imamlarının ayak altındaki taşları temizleme operasyonu. Dava hazırlığını polis yapıyor, yargıdan uygun savcı seçiliyor, dava dosyası teslim ediliyor, ertesi gün hem dava açılıyor hem de yargılanması istenen kişiler hakkında tutuklama kararı çıkarılıyor. Bir savcının klasörlerce evrakı incelemesi, dinleme kayıtlarını dinlemesi günler sürer. Emin Aslan Davası’nda Ankara mahkemesi yetkisizlik kararı veriyor, dava İstanbul’a Mehmet Berk’e geliyor, 24 saat içinde operasyon tamamlanıyor. Hanefi Avcı kendisyle ilgili operasyonu fark ettiğinde, Başbakan’ın en yakınları ile görüşüyor. Sırayla, Müsteşar Hakan Fidan, Başdanışman Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Adalet Bakanı Sadullah Ergin. İçişleri Bakanlığı’na verdiği dilekçe geri geliyor; gerekçesi: Erdoğan istemiyor. Çünkü o sırada Ergenekon davası var. Evet, Cemaat gizli bir örgüttür ve AKP paylaşmayı kabul ettiği iktidarını ona kaptıracağını anlayınca ifşa etmiştir.

Hanefi Avcı yazmış, Tayyip üç maymunu oynamıştı B

Siyaset

Şubat 2014

ir kaç yıl önce AKP ile Cemaat, kol kola yolsuzluk soruşturması yürütenleri tasfiye ediyordu. İşte Avcı’nın başına gelenler: “Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’na hiçbir talebim olmadan atandım… Tesadüfen önümüze Enerji Bakanlığındaki büyük ihalelere hile karıştıran, yöneten organize bir grubu izlemeye başladık… Bazı büyük müteahhitler ile Enerji Bakanlığı Genel Müdürleri

tutuklandı… Oluşan olumsuz hava içinde… operasyondan memnun olunmadığı hissettirildi… Hastalandığım için hastaneye yattığım sırada eski başkan da davayı kazandı. Bu karar doğrultusunda görevden alındığımı yerime eski başkanın atandığımı duydum.” Şimdi Tayyip Erdoğan “paralel yapı”dan şikayet ediyor. Oysa Avcı “paralel yapı”yı yıllar önce anlatmıştı: “Aksiyonel bir eylem gerçekleştirme arzusundaysanız MİT size yetmez. Bu

doğrultuda önce KOM Başkanlığı, İstihbarat Daire Başkanlığı ardından da İstanbul ve Ankara İstihbarat Şubesi ve bunlarla paralel olarak özel yetkili mahkemelerin savcı ve hakimlerinin de belli oranda belli eğilimlerde kişilerden oluşturulduğunu bugün net olarak görmek mümkün.” Erdoğan kanunsuz dinlemelerden muzdarip şimdi. Lakin Hanefi Avcı’nın kanunsuz dinlemeleri şikayet etmek için İçişleri Bakanı’na verdiği

dilekçeyi hasıraltı etmekte tereddüt etmemişti. Bu dilekçede aşağıdaki ifadeler yer alıyordu: “Dinlenmek istenen kişiler, kamuoyunda bilinen adları duyulan şahısla ise isimleri yanlış yazılarak, başkaları adına karar alınarak dinleme yapılmaktadır… buradan elde edilen bilgiler şantaj vb. gibi amaçlarla kullanılmaktadır. Telefon numarasına değil makinenin IMEI numarasıyla dinleme yapılmaktadır, tüm

devlet yetkilileri dahil herkesin böyle dinlenmesi mümkündür.” Hanefi Avcı kitabında bugünkü gelişmeleri de ön görmüştü: “Devletin polisinin, istihbaratının ve diğer kurumlarının cemaatin talimatıyla istenmeyen, rakip taraf aleyhine kullanılırsa (ki çok yakında bu olacaktır) bunu tespit etmek kolay olmayacağından tüm sistem bir kaosa sürüklenir… ülke herkes için adeta bir cehenneme dönüşür.”


İki rakip İslamcı hareket Halit Elçi

çizen) Necmettin Erbakan liderliğindeki Milli Görüş Hareketine uzanır. Milli Görüş, o dönemde Kemalist rejim tarafından siyasi ve ekonomik olarak dışlanan, tefeci-bezirgan kökenli, henüz emekleme çağındaki Anadolu burjuvazisinin Batı düşmanı ve antiemperyalist söylemli siyasi temsilcisidir. O da milliyetçi v çidir ama siyaseten Kemalizm ve Amerika karşısında bağımsız bir tavır gösterir. 1970’li yıllarda bu akım sokaklarda solculardan çok MHP’li sivil faşistlerle çatışır.

G

eçmişte de AKP ile Cemaat arasındaki çelişkilere ve çıkar çatışmalarına ilişkin işaretler görülmüştü: Tayyip Erdoğan’ın Ordu’ya yönelik operasyonlarda “aşırıya kaçıldığına” dair şikayetlerinde olduğu gibi… Ama “iki güç çatışıyor” diyenlere her iki cenahtan da, “Fitne çıkarmak istiyorlar, inanmayın” salvoları geliyordu.

“komando kampları”nı kurduğu dönemde o da “inançlı nesiller” yetiştirmek için yaptığı gençlik kamplarıyla bu plana katılır. Bu tercih, Cemaat’in devleti, “Cemaatçi kadroları eğitip devlet katlarında yükselterek ele geçirme” stratejinin ilk adımıdır.

Gülen, 1960’lı yıllarda “Komünizmle Mücadele Dernekleri”nin kuruculuğunu yapar. CIA’nın solu ezme planları doğrultusunda MHP’nin

AKP’nin kökleri: AKP’nin kökleri ise, Nakşibendi tarikatı şeyhinden alınan icazetle 1960’lı yıllarda temelleri atılan (ama daha sonra kendi yolunu

ayrılıklar • Genel olarak Nurcular, “derslerini” doğrudan Kuran üzerinden değil, Said-i Nursi’nin Nur Külliyatı’ndaki yorumları üzerinden yaparlar. Diğer İslami kesimler bunu Kuran’ın ikincilleştirilmesi olarak görür ve “fıkıhsız, mezhepsiz, şeriatsız bir din” icat etmekle eleştirir. • Diğer İslami cemaatlerin İslamı “tek hak din” olarak görmesi karşısında, Gülen Cemaati “dinler arası diyalog” görüşü doğrultusunda diğer “ehl-i kitap” dinlerle İslam’ı yakınlaştırır. (Kafirler cennete girebilir mi, tartışması.) • Cihat fikri Gülen Cemaati’nde yok sayılır veya önemsizleştirilir.

CHP yeni rejimin seçeneği olmaya oynuyor C

emaat-AKP çatışması karşısında CHP’nin durumu, yaşanan çatışmanın sadece iki güç odağının iktidar kavgası olmadığını, esasen sermayenin yeni rejime vermek istediği biçimle ilgili olduğunu görmek bakımından önemli bir done oluşturuyor. CHP, bu çatışmada AKP’nin Cemaat’e karşı her hamlesinin karşısında yer alarak, örtük biçimde Cemaat’i kollayan ve koruyan bir pozisyon takınıyor. Kimileri bu durumu, “yaklaşan seçimler nedeniyle pragmatik olarak oy avcılığına soyunma” olarak görse de, işin esasını bu oluşturmuyor.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun Aralık ayı başında ABD’ye yaptığı ziyaret ve ABD yetkilileri ile görüşmesi sonrası Türkiye’ye dönüşüyle birlikte ortaya çıkan kimi gelişmeler, CHP’nin rejimin dizaynında yeni bir misyon yüklendiğinin de işaretlerini verdi. Üstelik ABD ziyaretinde Cemaat yanlısı bir kuruluşun “kahvaltı” davetine de katıldı. Üstüne bir de 17 Aralık yolsuzluk operasyonu curcunası yaşanırken ABD Büyükelçisi ile buluşması, politikayı biraz bilen birisi için, siyasetin normal seyri içinde izah edilmesi pek mümkün olmayan bir durum.

Egemenler, seküler tabanı ve muhafazakâr bloğun bir kesimini arkasına alarak yeni rejimin siyasal iktidar alanını yeniden dizayn ederek yeni seçenekler oluşturmaya çalışıyor. CHP kimi illerin belediye başkanlıklarına gösterdiği adaylarla bu dizaynda seçeneklerden birisi olmaya namzet olduğunu gösteriyor. Bütün bu gelişmeler karşısında halen CHP’ye ezilenler ve emekçiler yönünden farklı misyonlar yükleyenlere buradan bir çağrıda bulunuyoruz: At gözlüklerinizi çıkarın ve olanları bir de çıplak gözle gerçekliği içinde görün!

Şubat 2014

Cemaatin kökleri: Gülen Cemaati, Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından, yeni devletin modernist ideolojini kısmen paylaşan, bilim ile dini buluşturmaya (ya da dini bilimle kanıtlamaya) çalışan, kendisini politika dışına çeken, gele-

neksel tarikat örgütlenmesini reddeden Said-i Nursi’nin “Nurculuk” akımının bir türevidir. Ancak Gülen, bu akım içinde (devletle ve Batı’yla) uzlaşmacılık, “devletçilik”, “anti-komünizm vurgusu” ve bazı teolojik görüşlerle ayrı bir çizgi oluşturur.

1980 sonrası Türkiye kapitalizminin “yeniden yapılanma” hamlesiyle hızla palazlanan bu sermaye kesimine Milli Görüş gömleği dar gelmeye başlar. 28 Şubat 1997’nin basıncıyla Milli Görüş’ten kopan Erdoğan ve ekibi, neo-liberalizmi kabul eder, devletle çatışmamayı benimser ve en önemlisi ABD’nin icazetini alır. AKP böyle kurulur. Cemaat, hiçbir dönemde Milli Görüşçü siyasi partilere (Milli Nizam, Milli Selamet, Fazilet, Refah, Saadet) destek vermez, merkez sağ partileri destekler. DSP ve CHP’yi de ihmal etmez.

Bazı teolojik

Siyaset

Ancak AKP-Cemaat ittifakı, aslında “kural” değil “istisna” idi; bunu anlamak için, bu iki İslamcı hareketin onlarca yıldır süren politik ve ideolojik/ teolojik mücadelesine ve rekabetine göz atmak yeterlidir. O zaman bu ittifakın neden büyük bir patırtıyla ölümcül bir kavgaya dönüştüğünü de daha kolay anlayabiliriz.

7

Politika

AKP ve Cemaat:


Politika

8

Milli mi ki, kumpas olsun? Kurmay subaylar hele general olmuşlarsa NATO’da görev yapmamış olamazlar. Tahmin ettiğiniz gibi NATO’nun şefi ABD’dir. NATO’da görev yapmak aynı zamanda Amerikansever olarak eğitilmek demektir.

T

ayyip Erdoğan’ın eski başdanışmanı, yolsuzluk soruşturmalarıyla kuyruğu sıkışan AKP’nin has kurmaylarından Yalçın Akdoğan bir vecize yumurtladı: “Milli orduya kumpas kuruldu”. Her soydan burjuva siyasetçisi oportünisttir. Türkiye siyasetinde bu işin duayeni Demirel’dir. Lakin Demirel, Akdoğan’ın eline su bile dökemez. Dökemez zira, Demirel ‘70’lerin sonlarında faşistler her gün seri cinayetler işlerken “Bana sağcılar cinayet işliyor

dedirtemezsiniz” demişti. Akdoğan ise, AKP’yi iktidardan indirmek için plan tatbikatları kisvesi altında darbe provası yapan generallerin yargılandıkları davaları ima ederek “Milli orduya kumpas kuruldu” diyor. Kuşkusuz Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir. Lakin Türkiye bağımlı bir ülkedir. Bağımlılık gök kubbede hoş bir seda değildir. Örneğin askeri bağımlılık… Efendinizin tepesi attı mı, gemilerinizi yerinden oynatamaz, uçaklarınızı havalandıramazsınız. Yok, öyle sandığınız gibi değil! Petrolü keserler, yedek parçayı vermezler falan değil! Kaderiniz kırk ASELSAN kursanız şifresini kıramayacağınız bir yazılıma bağlıdır. Adına “düşman tanıma sistemi” denir. Patenti uçağı, gemiyi veren ABD’nin elindedir. Bu yazılımın şifresini çözemezsiniz, sizin uçağınız sizin uçağınızı, sizin geminiz sizin geminizi düşman beller, vurup batırır, vurup indirir. Kıbrıs Savaşı’nda Kocatepe nasıl battı, 54 denizci nasıl öldü sanıyorsunuz? Türk ordusu NATO’nun üyesidir. Kurmay subaylar hele general olmuşlarsa NATO’da görev yapmamış olamazlar. Tahmin ettiğiniz gibi NATO’nun şefi ABD’dir. NATO’da görev yapmak aynı zamanda Amerikansever olarak eğitilmek demektir. Eğitilmemişseniz, rakı masasında ABD

aleyhine bir laf edin de görelim bakalım, tuğ olsanız, tüm olsanız da kor olamazsınız. YAŞ’ta yaşa oturursunuz. Türk Ordusu AKP’yi iktidardan indirmek için darbe tezgahlamış mıdır? Bu soruyu ancak şaşkınlar sorar. ‘60’da yapmıştır, 12 Mart’ta Demirel ceketini alıp gittiği için yapmış kadar olmuştur, 12 Eylül’de bir kez daha yapmış, 28 Şubat’ta da Erbakan pılısını pırtısını toplayıp tüydüğü için “post-modern”ini yapmıştır. Bu kadar tarih bilgisi AKP’yi iktidardan indirmek için darbe tezgahlandığının kanıtıdır. Peki, hem ABD’ye bağımlı hem niye içerdeler? Irak teskeresine yeterli desteği vermedikleri için. Bu kadar bağımlılar da niçin vermediler? ABD’nin müttefiki Irak Kürtleri olduğu, bu yoldan yürüyerek Türkiye Kürtlerinin de palazlanacağını düşündükleri için. Bu kadar bağımsızlardır, Kürt düşmanı oldukları kadar… Son olarak… Hiç mi kumpas yok? Var kuşkusuz, Ahmet Şık’a kurulduğu gibi birçok genç subaya da kumpas kurulmuştur. Kurunun yanında yaş da yanmıştır. Lakin bazıları yarı kurudur. Plan tatbikatına geldin, plan tatbikatı kisvesi altında darbe tezgahlandığına tanık oldun, “paşa paşa” oturdun değil mi? Bu kadar emir kulu olmayacaksın…

“Darbe var” diyerek darbe yapmak Mahir Sayın

AKP

soğuk savaş sonrasının yarattığı bir konjonktürün partisidir. Bu konjonktürde radikal İslam’ın enerjisini boşaltması beklenen ılımlı İslami seçeneğin rol modelliği RTE önderliğinde TC’ye verilmişti. Irak, Libya, Yemen ve birçok Afrika ülkesi başa çıkılması zor çatışmaların içine sürüklenirken Mısır’da askeriyenin ikinci bir kez iktidara el koyması zorunluluk oldu. Bu da yetmedi, Arap ülkelerine model olsun denilen TC’nin kendisi de onlara benzemeye başladı. Buna bir de Asya-Pasifik projesi eklenince, ABD açısından RTE’nin hiçbir “özgül” önemi kalmadı. RTE, ABD politikalarındaki değişime ayak uyduramayınca da Obama tarafından beyzbol sopasıyla silkelendi. RTE bu durumda “halının altına süpürülmek” yerine bir salto mortale ile yeni konjonktüre geçmeyi deniyor. Bu amaçla da eski düşmanlarıyla çelişkilerini yumuşatmaya, onların enerjilerini Cemaat’in üzerine akıtmasını sağlamaya çalışıyor. Artık TSK da vesayetçi değil destekçi.

Siyaset

Şubat 2014

Özgürlük Hareketi en güçlü konumunda bulunuyor ve Haziran direnişiyle birlikte Gezi-Roboski hattında alternatif bir muhalefet çoktan ortaya çıktı. Onun için bu ortaklığın parçalanması ve Kürtlerin yatıştırılması, konjonktürü aşmanın vazgeçilmez şartını oluşturmaktadır. Bu amaçla göz boyayıcı adımlar atılmakta, barışın esas engelleyicisinin Cemaat olduğu ve şimdi de süreci engellemek için darbe yaptığı yalanına yaslanılmaktadır. “Darbe” RTE’nin meşruiyet bahanesidir. Birlikte soygun yapan çetenin elemanları ganimeti paylaşırken kavgaya tutuştular; hepsi bu! Askeriye ve istihbarat hükümetin yanındayken yargının ve polisin hükümeti deviremeyeceğini RTE’nin emniyet ve yargıdaki müdahaleleri gösterdi. Bir darbe varsa bu RTE’nin zaten ayak bağı olarak gördüğü kuvvetler ayrılığı prensibine indirdi��i darbedir. Malum; güce dayanmayan yargı zavallıdır! RTE’nin takla atarken boynunu kırması AKP’nin yeni bir iktidar çıkarmasını engellemez ve olan bitenin sonucu yeni iktidar kendini demokrasiye ve barışa daha muhtaç bir durumda hisseder.


Seda Karakaş

H

rant Dink’in katledilmesinin üstünden yıllar geçti. Sayısız dava görüldü -adalet işliyormuşçasına- “tetikçi çocuktur, çete/örgüt yoktur” dendi. “Peki Hrant’ı kimler neden öldürdü, cinayetin arkasında kimler var?” sorusu kimilerimizin aklından hiç çıkmadı 7 yıldır. Olay karmaşık gibi görünse de çözümlemek mümkün: Tetikçi Ogün Samast, Hrant’a kurşun sıktığında 17 yaşındaydı. Azmettirici Yasin Hayal’in BBP ile ilişkili bir Alperen olduğu sonradan ortaya çıkartıldı. Abi dedikleri Erhan Tuncel, BBP genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun güvenilir “adamlarından” biriydi. Gülen Cemaati’nin evlerinde yetişmiş Alperen Ocakları üyesi Tuncel (o dönemin) Trabzon Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek’le de samimi olacak ki “Ramazan Abi” diye hitap edebiliyor. Beraber gerçekleştirdikleri ve Hayal’in yargılandığı McDonalds bombalanmasından (2004) dolayı Tuncel’in yargılanmamasının sebebi, Trabzon Emniyet Müdürü Akyürek (Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı) tarafından yardımcı istihbarat elemanı olarak gösterilmiş ve korunmuş olmasıydı. Dönemin Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer bütün ihbarlara rağmen Hrant Dink cinayetini önlemek için bir şey yapmadığından dolayı suçlandı; fakat ardından soruşturma açılmadığı gibi terfi aldı ve Ergenekon - Balyoz operasyonlarının başına getirildi. Akyürek’in Cemaatçi olduğu gerçeği sicilinde bile yazıyor. Bunlar adı geçen, öyle ya da böyle sorgulanan isimlerdi. Peki kimler sorgulanmadı? Bu cinayetin gizli özneleri kimlerdi? Dokunulmazların başında MİT geliyor. MİT doğrudan Başbakanlık’a bağlı olduğundan soruşturulabilseydi Hükümet’in cinayetteki payı da ortaya çıkabilirdi. Dahası Cemaatçi olduğu iddia edilen polisler ve valiler de su yüzüne çıkabilirdi. Yalnız gücü yeten kimse bu katillere ulaşmayı istemedi ya da kimsenin gücü onları bulmaya yetmedi... Her iddianamesinde Ergenekon Davasıyla ilişkilendirilen Hrant Dink suikastının neden Ergenekon kapsamına alınmadığı kayda değer sorulardan biri aslında. Hrant’ın öldürülmesinin arkasındakiler diye bir çırpıda sayılabilecekler arasında BBP, Cemaat, MİT, AKP sırayla dizilirken ve hepsi birbirini böylesine kollarken, öldüren zihniyetin ne olduğunu bilsek de, katilini tanısak da henüz gerçek suçlular yargı karşısına çıkarılamadı. Mevcut sistem içihre ve son dönemde iyice çapraşıklaşan ittifaklar altında bunu gerçekleştirmek zor. Ama asla imkansız değil. Yeter ki demokratik güçler Hrant Davasının sonuca ulaştırılması için Hükümet ve yargı üzerindeki baskılarını arttırarak sürdürsün. Bunu yapmak da boynumuzun borcudur.

Aralık’ta doğrudan bakanların da içinde yer aldığı yolsuzluk operasyonu, iktidar koalisyonu içinde süregelen çatışmanın uzlaşı olasılığını artık tüketerek, tam bir savaşa evrileceğini göstermek bakımından yeni bir eşik oluşturdu. Anlaşılan o ki, Erdoğan’a karşı bu boyutta bir hamle artık Erdoğan’ın ipinin çekildiğinin ve yeni rejimin inşası için yeni seçenek arayışlarına girildiğinin de bir işareti. O nedenle, yaşanan çatışma sadece iki güç odağının iktidar kavgası değil, esasen sermayenin yeni rejime vermek istediği biçimle ilgilidir. Bu çatışma karşılıklı hamlelerle sürerken, yeni araçlar ve yöntemlerle siyasi krizi daha da derinleştirecek bir boyut kazanacaktır. Çatışmanın, şiddetin devreye sokulduğu,

G

Bütün bu olup bitenler karşısında “yesinler birbirini” tavrını takınmak politikanın dışına düşmek anlamına geleceği gibi, nedeni ne olursa olsun, iktidar koalisyonu içindeki bu çatışmada taraflardan birisini gözetmek doğru politik tutum değildir. Görülen o ki, ulusalcı sol içindeki kimi çevreler ve kişiler yargılandıkları davalarda uğradıkları ağır hukuksuzlukların müsebbibi olarak Cemaati görmekte ve Barolar Birliği Başkanı’nın girişimi ile Erdoğan’ın “yeniden yargılama” sözlerini güvence sayarak, örtük biçimde de olsa Cemaat’e karşı AKP’yi destekler bir pozisyon takınmaktadır. Cemaat’in devlet içinde yapılanmasına zemin hazırlayan, güçlenmesine imkan tanıyan, yargıda, poliste hücreleşerek muhalif güçlere karşı intikam

eride bıraktığımız süreçte 17 Aralık operasyonları, yolsuzluk ve rüşvet skandalları, bakanların fezlekeleri, görevden almalar, istifa etmeler derken ülkenin gündemine birden “Hükümet gidiyor mu?” sorusu düştü. Tam da bu sıralarda gazetelerin arka (tam) sayfalarında “Sağlam İrade” yazan afişler üzerinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ürkütücü bir resmi boy gösterdi. Herkes afişleri yayınlatan Sivil Dayanışma Platformu’nun neyin nesi olduğunu sormaya başladı. Bazı gazetelerin arka sayfa ilanları 50 bin lirayı bulurken, bütün gazetelerin arka sayfalarına bu ilanları kimin verdiği merak edilmeye başlandı. Memur-Sen, Hak-İş gibi hükümet yandaşı sendikaların da içinde bulunduğu Sivil Dayanışma Platformu’nun başkanı Ayhan Oğan. Oğan aynı zamanda Akil İnsanlar Heyeti Doğu Anadolu Bölge Sekreteri. Sivil Dayanışma Platformu gazete ilanlarından sonra, “Sağlam İrade” afişlerini İstanbul’un her köşesine astırmaya başladı; metroda, otobüste, yolda… İstanbul’un hemen hemen her köşesinde Başbakan’ın, Hitler’in halka korku salan afişlerini andı-

operasyonları gerçekleştirirken, “yargı bağımsızdır, açılan bütün davaların savcısıyım, polis destan yazıyor” diyen Erdoğan’dır. Referandumla Cemaat’in yargı içinde belirleyici bir pozisyon kazanmasını mümkün kılan AKP’dir. O nedenle hukuksuzlukların, anti demokratik baskıların ve yaratılmaya çalışılan korku imparatorluğunun müsebbibi iktidar koalisyonudur. Daha çok da hükümet olma sorumluluğu taşıyan AKP’dir. Siyasi krizin giderek derinleştiği bugünkü konjonktürde, demokratik bir seçim yasası yapıldıktan sonra hükümetin istifa ederek erken seçime gidilmesi talebini yükseltmek bir görev olarak önümüzde duruyor. İktidar güçleri içindeki çatışmada ise tavrımız, taraflarından birisini gözetmek değil her ikisini de karşımıza alarak, devlet içindeki Cemaat yapılanması dağıtılsın; Tayyip Yüce Divana! şiarını yükseltmek olmalıdır.

ran ürkütücü afişleri insanların gözlerine sokuldu. Afişlerin Hitler resimlerine benzetilmesi örtük bir mesaj içeriyor. Hitler gibi iktidarlarını korumak için herşeyi yapabileceklerini hissettiriyorlar. Uzun zamandır kamuoyunda yaygınlaşan, Hükümet’in ve Başbakan’ın iktidar gücünü kaybetmeye başladığı kanaatini ters yüz etme çabasından başka bir şey değil bu. AKP İktidarının Kürt sorununun demokratik çözümü iddiasıyla oluşturduğu Akil İnsanlar Heyeti’nde yer alan Oğan, Gezi Parkı direnişinin “Mevcut Tayyip Erdoğan hükümetini devirme ve gelişen, büyüyen Türkiye’nin önünü kesme eylemleri” olduğunu söylemişti. Ayhan Ogan, Gezi Parkı direnişinin “İttifak içindeki koalisyon güçleri tarafından” yürütüldüğünü iddia etmişti. Başkanlık ettiği platformun yürüttüğü “Sağlam İrade” kampanyası, Oğan’ın “Akil İnsan”lığının ne kadar mantık dışı olduğu olduğunu ortaya koyarken, AKP iktidarının Kürt meselesinin çözümü noktasında “ciddiyetini” de görmemizi sağlıyor.

Şubat 2014

Hrant cinayetinde suç ortakları

17

silahların kullanıldığı bir duruma evrilmesi hiç de olasılık dışı bir durum değildir.

Siyaset

Mustafa Kahya

Politika

Cemaat dağıtılsın Tayyip yüce divana

9


Politika

10

TUSKON MÜSİAD’a karşı Tekin Yılmaz

Y

olsuzluk ve rüşvetin devlet yönetiminin olmazsa olmazı olduğu herkesin bildiği bir sırdır. Abdülhamit’in yolsuzluğu bir yönetim/denetim aracı olarak kullandığı, Özal’ın “Benim memurum işini bilir!” diyerek rüşveti neredeyse meşru ilan ettiği hala hafızalardadır. Yolsuzluğun büyük çaplısı çoğunlukla komisyon, küçüğü ise her zaman rüşvet olarak vardır. RTE iktidara 3Y, yani “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar” ile mücadele etmek üzere geldiğini söylemişti. Kendilerine karşı olan yasakların tümünü ortadan kaldırdığı gibi şimdi de hiçbir şeyin onlara yasak olmadığı bir nizam yaratmak peşinde görünüyor. Yoksullukla mücadelede kendilerinin rant alanına girebilenler için neredeyse mucizeler yarattılar; ancak gelir dağılımında değişen bir şey olmadığına göre diğer yoksullar için değişen bir şey yok. Yolsuzlukla mücadele ise deniz Feneri Davası patlayıncaya kadar sanki gayet iyi gidiyormuş gibi görünmekteydi; ne zaman ki, 17 Aralık bombası patladı, Başbakan’ın ve bakanlarının çocukları ve kendileri kutulara, kasalara tıkıştırdıkları

Mutlu günler sona erdi E

Siyaset

Şubat 2014

rdoğan’ın meşhur yurtdışı gezilerinde sağında MÜSİAD, solunda TUSKON ile birlikte iş bitirdikleri günler sona erdi. Paylaşım savaşlarında birbirlerinin pazarlarına birbirini sokamayan düşman kardeşlere döndüler. Tayyip Erdoğan’ın bir dönem öve öve bitiremediği TUSKON’a verilen olanaklar bakanlar eliyle iş kovalamaktan, THY uçaklarına Cemaat patronlarının iş görüşmelerine göre tarife koydurmaya kadar

milyonlarla suçüstü olunca tam bir yolsuzluk batağının içinde yüzüldüğü ortaya çıktı. Rezalet gayrimeşru müdahalelerle örtülmek istense de herkes ne göreceğini gördü. Daha fazlasının olduğu da tahmin edilebiliyor. Daha arkada ne ihaleler, ne holdingler, ne gemiler, villalar var kestirmek zor ama on yılda birkaç yüz milyar dolara hükmedecek bir burjuvazi ortaya çıkabilmişse yolsuzluğun boyutunun da yüz milyarlara vardığı bir bedahattir. Üstelik pervasızlıklarının boyutu devlet bankalarını çevrelerinin sermaye birikiminin aracı kıldıklarından gayrı, uluslararası para yıkama işinde de kullanmaya kadar uzanmış. Ne var ki, kendilerinin iktidar

olmasında en büyük rolü oynamış olan patronlarının da bunu göremeyeceğini sanarak rüşvetin belgesini ortada bırakmaktan öteye kollarında saat olarak taşımaktan da çekinmemişler.

varmıştı. AKP MÜSİAD, Cemaat TUSKON’da örgütlü. Toplam 55 bin “girişimcinin” üye olduğu 211 iş adamları derneğinin oluşturduğu 7 üye federasyondan müteşekkil TUSKON 2005 yılında kuruldu. AKP iktidarı dönemindeki büyüme hızı her yıl katlanarak artan TUSKON dahilindeki firmaların toplam ticaret hacimleri 30 milyar doları aşmış durumda. TUSKON dünyadaki yatırım işlerinde TÜSİAD ile de yakın teması gün geçtikçe arttırmakta idi. Erdoğan’ın 17 Aralık sonrası yaptığı imaj mitinglerinde “maden ruhsatlarını ellerinden aldık ağlıyorlar, altın ağalığı yaparken iyiydi” diyerek hedef gösterdiği Koza Grubu’ndan, mobilya devi Boydak’a oldukça

geniş bir sermaye birikimine yaslanıyor TUSKON. Cemaat’in okul ağlarının bulunduğu ülkelerin hepsinde ticari ilişkiler kurmuş durumdalar. Cemaat üyesi küçük girişimcilerin mevduatlarını Bank Asya üzerinden kendi sermaye hiyerarşisinde bulunan sıralamaya göre pay edip kullandıran Cemaat, elde ettiği kamu olanakları ile de bugüne kadar sayısız ihalenin ilk elden kazananı olmuştu.

Uluslararası terör işine milyonlarca dolar veren, Başbakan’ın “hayırsever bir işadamı” olarak tanıttığı faşist Rıza Sarraf ’ın çevirdiği işler için, MİT’in “Aman dikkat edin, bu adamın ilişkileri ortaya çıkarsa hükümet zor durumda kalır” demesi bir işe yaramamış. Ama kazın ayağının öyle olmadığı da peş peşe dosyalar patlamaya başlayınca anlaşıldı. Şimdi RTE “Bana uluslararası bir komplo düzenlendi” diye yırtınıyor. Egemen sınıflar

Cemaat medyası Medyada cemaatin amiral gemisini Zaman gazetesi oluşturuyor. İngilizce gazetesi Today’s Zaman, Türki cumhuriyetlerinde çıkan yerel Zaman’lar. Televizyon

ne zaman sıkışsalar “düşmana karşı safları sıklaştırmaktan” söz ederler. Düşman diye yutturmaya çalıştıkları da taşeronluğunu yaptıkları patronlarından başkası değildir. Obama RTE’ye beyzbol sopasını boşuna göstermemişti. Bütün bu yolsuzlukların ön sahnesinde bizler CemaatAKP/RTE çatışmasını izliyoruz. Türkiye kapitalizminin temel karakteristiği emperyalizme bağımlı gelişmesi ve onun bir dış hegemon güç değil, bir iç olgu olması, kendisini sistemin içinde var eden ve yeniden üreten bir nitelik kazanmış olmasıdır. Dolayısıyla da TC’de her şey iç ve dış dinamiğin iç içe geçtiği bir

alanında Samanyolu TV, STV Avrupa, STV Amerika, S Haber, Mehtap TV, Ebru TV, Yumurcak TV, Küre TV, Hazar TV, Kürtçe Dünya TV, MC TV, cemaate doğrudan bağlı kanallar. Cihan Haber Ajansı AA ile yarışır konuma geldi.

çerçevede cereyan eder. 17 Aralık rezaletinin içerde ortağıyla iktidar kavgası ve yolsuzluk, uluslararası arenada, taşeronu olduğu güçlere madik atma, kara para aklama olarak önümüze serilmiş olması ve hepsinin birden patlaması bir tesadüf değildir. Batının “Hıristiyan ittifakına” karşı “İslam’ın D8 ittifakını” kurma peşinde olan Milli Görüş geleneğinden gelen RTE ile Gülen Cemaati arasında liberal ve kimi solcuların dalkavukluğunun katkılarıyla kurulan koalisyon birden çatladı sanılsa da öncü sarsıntılar çoktan ortaya çıkmıştı. Vitrinde görülen iktidar kavgasının ardında da eski bir ayrılığın, farklı sermaye guruplarının çatışması yatıyordu. Devlet imkânlarını MÜSİAD için kullanıp, neoliberalizmin hikmetini kendilerinden çok önce kavramış ve emperyalizme global ”hizmet” sunabilen TUSKON’culara gittikçe daha küçük kırıntıların bırakılması iktidara hâkim olma kavgasının da asıl nedenini oluşturmaktadır. Sistemin parçası olup onun rasyonellerine rağmen ayakta kalmak kimseye nasip olmadı. Global sistem RTE’nin keyfine göre işlemez; kendi rasyonellerine göre onu da süpürüp yolunu açar.

Aksiyon dergisi ciddi satış rakamlarına sahip. Yerel ve ulusal 50’nin üzerinde radyo kanalları, onlarca web sitesi. Medyadaki ikinci Cemaatçi Koza Grubu. Kanaltürk, Bugün TV ve Bugün gazetesi ile gruba ait.


Politika

Kentlerin tek hakimi: Recep Tayyip Erdoğan

11

Beril Erdem

AKP

Türkiye’de sermaye birikiminin peşindeler.

İ

ktidar koalisyonunun çatırdadığı günler yaşıyoruz. AKP ve Cemaat, ortaklıklarını sonlandırıyor ve iktidarı savaşı yapıyor. Bu savaşın bir yönü de ekonomik mücadele. 2008’de başlayan ve etkisini halen sürdürmekte olan küresel büyük durgunluk, Türkiye için de pastanın sürekli büyümeyeceğini ve dilimleri üleşmenin sorunsuz olmayacağını gösterdi. Bir yandan ABD-İsrail menşeli sermaye gruplarının temsilciliğini üstlenen Cemaat; diğer yandan İslam sermayesi denilen Ortadoğu, Malezya vb. menşeli sermaye gruplarının ortağı AKP; yeni bir ekonomik bunalıma sürüklenen

Üretken, yeni teknolojilere dayanan bir ekonomi yerine, finans kapitalin beslediği perakendecilik, inşaat, sağlık ve turizm sektörlerine dayalı ekonomik gelişme artık sınırlarına dayanıyor. Sermaye, Türkiye’de 2002’den beri, AKP iktidarı sayesinde bir ölçüde el değiştirmiştir. Gerek yerel yeni “yeşil” sermayedarlar gerekse de (yukarıda sözü edilen) revaçta sektörlerin sermayedarları; AKP iktidarından, onun ihalelerinden, teşviklerinden, siyasî himayesinden önemli ölçüde beslendi. Fakat teğet geçmeyeceği gün yüzüne çıkan büyük bunalım, AKP ve Cemaat’in küresel sermaye ortaklarını da endişeye sevk etmi�� durumdadır. Bu aynı

zamanda, emperyal heveslerin de gidişatını belirleyecek. Ortadoğu’da ABD-İsrail çizgisi ile AKP çizgisi stratejilerini gözden geçiriyor. Siyasî iktidar, yeni ekonomik kazançların önünü açacak. Öyleyse, kentsel dönüşümün tüm rantını AKP’nin inşaatçıları mı alacak? Devletin sübvanse ettiği sağlık yatırımlarını hep Malezya ortaklıkları mı yapacak? Arap-İslam sermayesi, devlet ihalelerinde rakipsiz mi kalacak? Enerji yatırımları (barajlar, HES’ler, RES’ler) artarak sürecek. Ama kimin sermayesiyle? Kapitalizmin değişmeyen “kötü” bir özelliği var: Doyumsuzluk ve rekabet. İktidar ortaklarının rahatını kaçıran da bu: Paylarına düşen ile yetinememek.

Finans sektöründeki cephe:

Bank Asya Operasyonu AKP ve Cemaat arasındaki paylaşım savaşlarının bir cephesini de finans sektörü oluşturuyor. Taraf Gazetesi’nin ortaya attığı iddiaya göre Gülen Cemaati’nin bankası olarak bilinen Bank Asya’ya el koyma operasyonu planlandı. Plana göre kamu kurumlarının Bank Asya’daki mevduat hesaplarındaki paralar vade bozulma zararına rağmen çekildi. Kamu kurumları zarara uğrarken, Bank Asya da nakit para sıkıntısı içerisine düştü. Bank Asya’nın nakit sıkıntısını ise Cemaat’e

mensup patronların paralarını Bank Asya’ya yatırma kampanyası başlatmaları durdurdu. Eğer Banka, mevduatlarını çekmek isteyen kamu kurumlarına paralarını veremeseydi BDDK tarafından yönetimine atama yapılacaktı. AKP medyası sistematik olarak Bank Asya’nın güvenilmezliğine yönelik haberler yaparken, Cemaat medyasında ise AKP’nin Bank Asya’yı yutmak istediği haberleri yayınlanıyor. Halk Bankası üzerinden Erdoğan ekibine savaş açan Cemaat’e Bank Asya ile vurmak isteyen AKP’nin girişimleri şimdilik sonuçsuz kalmış halde.

Geçmişte imar planı yapma yetkisi belediyelerin elindeyken, belediyelere ek olarak TOKİ ve Emlak Konut GYO’ya (Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı) imar planı yapma yetkisi verildi. Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın kurulması ve kentsel dönüşüm yasasıyla imar planı yapma yetkisine sahip olan ve 3 ay içinde belediyelerin ruhsat vermemesi halinde ruhsat verme yetkisiyle donatılan Bakanlık, inşaat sektörünün ve kentlerin tek hakimi haline dönüştü. Böylelikle Çevre ve Şehircilik Bakanlığı; TOKİ ve Emlak Konut GYO eliyle kamuya ait alanları, askeri alanları istediği gibi bünyesine katarak, yeşil alan, sosyal alan, sahil bandı işlevlerine sahip arazileri, imar planlarını değiştirerek, turizm, ticaret, konut imarlı alanlara dönüştürdü. TOKİ , Emlak Konut ve Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın patronu Tayyip Erdoğan, kurduğu sistemle bir taşla iki kuş vurmayı hedefledi. İnşaat sektöründeki yatırımlarla bir yandan ekonomiyi canlandıracak, diğer yandan da yol arkadaşlarının ve ailesinin ortak olduğu şirketlerin kasasını dolduracaktı. Önce hazine arazileri bedelsiz olarak, askeri araziler, Kürdistan’da kalekol yapımı karşılığı TOKİ’ye devredildi. Bu araziler adı geçen kurumlarca ayrıcalıklı imar planları yapılarak ihale yöntemiyle yol arkadaşlarına verildi. Şeffaf olduğu ifade edilen ihaleler ise tamamen tiyatro oyunundan ibaretti. Hemen hemen yapılan tüm milyar liralık ihalelerin kimlere verileceği önceden planlanıyordu. Aksi bir durumun çıkması halinde ise ihaleyi yapan kurum ihaleyi iptal etme yetkisini kullanıyordu. Bakanların oğullarının ayakkabı kutularından çıkan milyon dolarların, Tayyip’in oğlu Bilal’in şirketlerinin, Tayyip’in ailesinin ve çevresinin kurdukları vakıfların kasalarındaki paraların kaynağını bu işleyiş apaçık ortaya koyuyor. Bu işleyişin tepesindeki “tek adam” ise Emlak Konut’u da bünyesinde barındıran TOKİ’nin ve Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın doğrudan bağlı olduğu Tayyip Erdoğan. TOKİ Başkanlığı ve Çevre Şehircilik Bakanlığı yapmış olan Erdoğan Bayraktar’ın “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir” sözleri bu gerçeği ortaya koyuyor.

Şubat 2014

Tayyar Yenice

Siyaset

Dünya malı, peki ama kimin?

uluslararası piyasalardan Türkiye’ye çektiği parayı 200’ün üzerinde alt sektörü de doğrudan etkileyen inşaat sektörüne aktararak ekonomiyi canlandırmayı hedefledi. Geçmişte Arsa Ofisi olarak bilinen kurum Toplu Konut İdaresi Başkanlığı’na (TOKİ) dönüştürülerek, doğrudan Başbakan Erdoğan’a bağlandı. TOKİ kuruluşu olan Emlak Konut daha da aktif hale getirildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurularak, birçok yasal düzenleme yapıldı ve imarla ilgili olan hemen hemen her şey belediyelerin elinden alınarak merkezileştirildi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başına da Tayyip Erdoğan kendisine itaat edeceğinden şüphe duymayacağı TOKİ’den deneyimli Erdoğan Bayraktar’ı getirdi. Kentsel dönüşüm yasası, yeni imar planı, mütekabiliyet yasası gibi düzenlemelerle Tayyip Erdoğan siyasetteki tek adamlığını inşaat sektörüne de taşımış oldu.


Politika

12

Kıran kırana medya savaşları Cemaatle tutuştuğu aleyhtarı bir konumda duruyorlar. Hükümet’in militan kavga sonrasında, destekçilerinden Sabah, 320-30 bin aralığındaki satışıyla ancak AKP yazılı medya 5. sırada yer alabiliyor. Hükümet yanlısı belli başlı gazetealanında sahip lerin toplam satışı, Cemaat’in olduğu hâkimiyeti amiral gemisi Zaman’ın tirajını zar zor yakalıyor. yitiriyor. Mesele sadece Cemaat yanlısı Dengeyi değiştirenler gazetelerin HüküHükümet ile Cemaat arasındamet’ten desteklerini ki başa baş dengeyi, üç medya grubunun (Doğan, Demiröçekerek yıpratıcı bir ren, Ciner) takınmaya başlaizleme yapmaktan dığı daha ihtiyatlı ama aynı zamanda daha incelikli, hesaplı ibaret değil. Doğan, ve incitici AKP karşıtı tutum Demirören ve Ciköklü bir biçimde değiştirdi. Bu üç grubun sahip olduğu ner’in gazeteleri de gazetelerin (Posta, Hürriyet, TÜSİAD’çı bir hattan Radikal, Milliyet, Vatan ve Hatoplam 1 milyon 300 Hükümet’e karşı bir bertürk) bin civarındaki satışı, dengenin AKP aleyhine ne kadar çarpıcı vaziyet almaya ölçüde değiştiğine işaret ediyöneliyorlar. yor.

Kenan Kalyon

O

n yedi Aralık’tan beri iktidar bloğunda yaşanan derin çatırdama kaçınılmaz olarak yazılı medyaya da sirayet etti. Hem de yer yer daha sert, acımasız, fütursuz, zıvanadan çıkmış ve kıyıcı biçimlerde. Bu alanda da kartlar yeniden karılıyor, güç dizilişleri değişiyor ve yeni ittifak ilişkileri şekilleniyor.

Siyaset

Şubat 2014

Tirajlardan bakıldığında… Tirajlardan bakıldığında, AKP yazılı medya üzerindeki dolaysız, dolaylı, şantaja veya koşullu desteğe dayalı hakimiyetini bariz bir biçimde yitirdi. Tiraj sıralamasında ilk dört gazete (Zaman, Posta, Hürriyet ve Sözcü), farklı tonlarda ve eksenlerde olsa dahi, Hükümet

Bir zamanlar Hürriyet’te şimdi ise Yurt’ta yazmakta olan ve AKP katarından ilk inen liberallerden biri olan Cüneyt Ülsever, köşesinde bu üç grubun patronlarına “teslim olan, sadece esir muamelesi görür” diyerek daha yürekli davranmaları yolunda telkinlerde bulunan bir mektup yayınladı.

Ulusalcı basın: Zokayı yutmak ya da yutmamak On yedi Aralık’tan bu yana yaşanan derin “devlet krizi” koşullarında, ulusalcı basın (Sözcü, Aydınlık, Yurt ve Cumhuriyet) AKP’nin Ergenekon ve ordu ile ittifak arayışından ve Metin Feyzioğlu’nun bunu somutlaştırmaya yönelik gayretkeş çabalarından şimdilik fazla etkilenmemişe benziyor. Bu basına yansıyan genel ve ortalama yaklaşım Cemaat veya Hükümet yanında saf tutmaktan ziyade çatışmadan yararlanmak isteyen ve

eski günlere dönüş hayalinden beslenen bir tür rövanşçı fırsatçılık. Arada nüanslar var. Bu taktiği en belirgin bir biçimde Feyzioğlu’nun girişimlerine açık destek veren ama Perinçek’in ağzından mevcut durumu “kuşatmayı yaracak” bir tarihsel fırsat olarak yorumlayan Aydınlık izliyor. Cumhuriyet CHP’yi ve partinin yeni ittifak yoklamalarını gözeten bir hat tutturmaya çalışıyor. Köşe yazarları söz konusu olduğunda, ulusalcı basının iki önemli istisnası var: Sözcü’de yazan Soner Yalçın eleştiri oklarını sistematik olarak Cemaat’e yöneltiyor ve mevcut durumu “paralel devletin merkezi devlete” karşı bir hamlesi olarak yorumluyor. Tıpkı Posta’da yazan Nedim Şener gibi. Bu iki ismin de Cemaat’in hışmına uğramış olması, tutumları bakımından açıklayıcı bir karine olabilir. Zıt yöndeki diğer istisna, Yurt’ta yazan Mustafa Sönmez. Sönmez, Cumhuriyet’teki kısmi yumuşamayı ihmal edersek, ulusalcı basının Kürt sorunu körlüğünün, gerektiğinde kendi gazetesini de eleştirerek, üstüne gitmeye ve hem AKP’ye hem de Cemaat’e vurmaya devam ediyor.

Köşe yazarlarına geçtiğimizde de silahşorların sürüsüne bereket. Hükümet cenahının en gözü kara silahşoru,

Hükümet/Cemaat çekişmesinin medyadaki silahşorları, gelinen noktada mühimmatlarını bir numaraları (Erdoğan ve Gülen) itibarsızlaştırmak için harcıyorlar. Sonuçta kendilerinin de itibarsızlaşması çok muhtemel.

Silahşorlar

Yeni Şafak’tan “emniyet-yargı cuntası” tezinin ısrarlı takipçisi olan Cem Küçük. Tehditkar ve canhıraş bir dille konuşuyor. Üç ismi özellikle hedef tahtasına yerleştirmiş durumda: Kavganın şiddetinden dolayı, Sabah’tan ayrılmak zorunda kalan Nazlı Ilıcak, Radikal’in yayın yönetmeni Eyüp Can ve Hürriyet yazarı Ahmet Hakan. Ona göre, bu üç isim, Cemaat’e gebelikleri ve “boyunlarına yular takılmış” olması nedeniyle uğursuz roller oynuyorlar.

AKP-Cemaat kavgasının basın tarihinde ender görülen bir tek yanlı pervasızlıkla davranan, böyle davranırken gayri ihtiyari bütün pisliğin ortaya dökülmesine vesile olan silahşorları var. Bir yanda Sabah, Star, Yeni Şafak ve Takvim, diğer yanda Zaman, Today’s Zaman, Bugün ve Taraf tam bir militan gazetecilik örneği sergiliyorlar.

Cem Küçük’ün bir adım gerisinden, olup biteni “yolsuzluk kılıfı” veya kisvesi altında bir darbe, yeni vesayet girişimi, paralel devlet kalkışması ve küresel tezgah olarak değerlendiren ve bunu papağan gibi tekrarlayan bir alay köşe yazarı geliyor: Yalçın Akdoğan, namı diğer Yasin Doğan, Hakan Albayrak, Ahmet Kekeç, Mustafa

Karaaliğolu, Ahmet Taşgetiren, İbrahim Karagül, Abdülkadir Selvi, Salih Tuna, R. Ozan Kütahyalı vs. Bunların çoğunluğunun giderek ortaklaşan bir iddiası da, Cemaat’in İslam’ı arkadan hançerleyen ve Protestanlaştırmak isteyen bir “dış güç” olduğudur. Tabii ki Cemaat de silahşorlardan yoksun değil: Mümtazer Türköne, Ekrem Dumanlı, Gültekin Avcı, Emre Uslu, Mehmet Baransu vs. Son iki isim MİT’i ve Hakan Fidan’ı sürekli bir taciz ateşi altında tutmayı özel bir uğraş haline getirmiş durumdalar. Baransu’ya göre odağında MİT’in bulunduğu bir “muhaberat devleti” kuruldu bile. Türköne, ısrarla yolsuzluk halkasına asılmaya ve bunun üstü örtülemeyecek “kapağı ağır” bir dosya olduğunu vurgulamaya devam ediyor. Ona göre, önünde sonunda, “terazi tartacak, adaletin keskin kılıcı inecek ve bazı başlar yere düşecek.” O, üzerine varıldığında tevil yoluna sapmadı ve sözlerini geri almadı. Yalnızca mecaz kullandığını ve sözcüğün düz anlamında “kelle alma”yı kastetmediğini söylemekle yetindi. Silahşorların vekaleten sürdürdüğü savaşın şimdi geldiği nokta, Taşgetiren’in tabiriyle karşılıklı “hiçleştirme”. Bir taraf artık “arkadaş” diye seslenilen Erdoğan’ı, diğer taraf “cemaat company”in ceo’su olarak hitap edilen Gülen’i alabildiğine itibarsızlaştırmak istiyor. İki tarafa da kolay gelsin!... Bu kavganın sonucunda silahşorların bizzat kendilerini de hiçleştirmeleri çok muhtemel. İnşallah!...


Bu söz konusu ülkeler aşırı cari açık veren ve sıcak para girişlerine mahkûm ülkelerdir. Yani dışa bağımlı ülkelerdir. İç tasarruflar yetersiz olunca; ülke ekonomisi de dış kaynak bağımlısı olur. Son günlerde borsanın ve Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, aksine döviz fiyatlarının ve faiz oranlarının artışı, dış etkilerin hızlı yansımaları olmuştur. Bir de buna 17 Aralık siyasî krizini ekleyin. Böylece yatırım iklimi bozuluyor, bundan da başta inşaat gibi günümüzün revaçta sektörleri etkileniyor.

Erkin Başer

B

Oysa bu kararın, Erdoğan’ı endişelendiren başka bir sonucu daha olacaktır. Eğer Merkez Bankası’nın repo faizlerini ve bankalar arası borç faiz oranını yükseltmesini, bileşik kaplar misali kredi faizleri de takip ederse, bu durumda başta yabancı sermaye olmak üzere yatırımcılar için maliyet artacağı için yatırımlar azalacak, büyüme yavaşlayacak, hatta küçülme olacak, işsizlik daha da artacaktır. Türkiye’de sermaye

Faizlerle birlikte işsizlik ve yoksulluk da artacak

Başbakan Erdoğan ve AKP bakanları şimdilerde ardı ardına açıklamalarla ekonomik istikrarsızlığın olumsuz etkilerini yavaşlatmaya çalışıyorlar, çalışacaklardır. Kriz teğet geçsin diye yıllardır yaptıkları, daha büyük felaketleri biriktirmeye yaramıştır. akımları ile ekonomik büyüme arasında sıkı bir korelasyon söz konusudur. Yatırıma dönük yabancı sermaye ülkeden kaçarsa hemen büyüme üzerinde olumsuz etkiler görülecektir. Siyasî istikrar için ekonomik istikrar olmazsa olmazdır. Yatırımcı sermaye yerine spekülatif sıcak para girişleri, ülke ekonomisi için riskler getirir,

istikrarsızlık doğurur. Seçimler sürecinde ve üstelik Cemaat ile yollar ayrılırken Erdoğan ve AKP’si için istikrarsızlık, daha fazla işsizlik ve yoksulluk; her şeyin sonu olacaktır. Öyleyse B ve C planları, bu riskleri azaltan ve popülist yönlü politikalar olabilir. Yeri gelmişken, popülist politikalar seçimler öncesinin araçlarıdır ve halka şirin gözükmek için-

Türkiye’nin kırılganlığı artıyor

Türk Lirası’nın değer kaybı, pek tabii halkın elindekilerin de değer kaybı anlamına gelir. Alım güçleri düşecektir. Fakat bunu faiz artışı ile önlemeye çalışmak, halkı yine yoksullaştıran sonuç doğuracaktır. Krizler, istikrarsızlık, siyasî karışıklık, (sistem değişememişse) her zaman halkın refah kaybı ile sonuçlanır.

Konumuza dönersek: Dünya ekonomisinde 2008’den beri yaşanan durgunluğun aşıldığını söylemek için henüz erken. Avrupa’da yüksek işsizlik sürüyor. Tüketim azaldığı için deflasyon (enflasyonun tersi) beklentisi oluştu. Buna paralel olarak da faiz oranları çok düştü. Bu durgunluk, finans kapitali yeni arayışlara sürüklüyor. ABD ekonomisi de istikrarsızlık yaşıyor. Buna karşın ABD Merkez Bankası (FED) piyasaya daha az dolar sürme

Başbakan Erdoğan ve AKP bakanları şimdilerde ardı ardına açıklamalarla ekonomik istikrarsızlığın olumsuz etkilerini yavaşlatmaya çalışıyorlar, çalışacaklardır. Kriz teğet geçsin diye yıllardır yaptıkları, daha büyük felaketleri biriktirmeye yaramıştır. İşçinin, işsizin vay haline! Sermaye sınıfı nasılsa bir çıkar yol bulur. Gerekirse hükümetleri değiştirir. Ama bu halkın sırtına basarak, ümüğünü sıkarak olacaktır. Yeter demek gerekir.

dir. Kalıcı sonuçlar doğurmasa da halkın çıkarına hizmet eden her türlü politika, işimize gelir. Hükümetler bunlara mecbur kalmışlardır.

Şubat 2014

aşbakan Erdoğan, Merkez Bankası’nın faiz artırımına gitmesiyle ilgili olarak, “İyi niyetle sabredip sonuçlarını bekleyeceğiz, etkili olmazsa B, C planlarımız var” dedi. Erdoğan, “faiz lobisi”nden endişe ediyor. Nedir bu faiz lobisi? Faiz arttığında spekülatif kazanç peşinde koşanlar için gün doğmaktadır. Ülkeye sıcak para girişi olur. Zaten Merkez Bankası da aldığı kararla doların aşırı değerlenmesinin böylece önüne geçeceğini beklemektedir. Faizden nasiplenmek isteyenler ülkeye döviz getirecektir. Dolar, euro bollaşınca da değer yitirecektir.

Tüm dünyada dolar değer kazanırken Brezilya, Hindistan, Endonezya, G. Afrika ve Türkiye gibi ekonomik açıdan “kırılgan” ülkeler, bundan en çok etkilenen ülkeler oluyor. Ve bir ülkedeki olumsuz bir gelişme hemen diğerlerine sirayet ediyor. Son haftalarda da böyle oldu. Rusya, G. Afrika ve Türkiye kaynaklı istikrarsızlıklar diğer ülkeleri daha da olumsuz etkiledi.

Politika

Ekonomide çanlar AKP için çalıyor

13

Siyaset

Siyasî istikrar için ekonomik istikrar olmazsa olmazdır. Yatırımcı sermaye yerine spekülatif sıcak para girişleri, ülke ekonomisi için riskler getirir, istikrarsızlık doğurur. Seçimler sürecinde ve üstelik Cemaat ile yollar ayrılırken Erdoğan ve AKP’si için istikrarsızlık, daha fazla işsizlik ve yoksulluk; her şeyin sonu olacaktır.

kararı alarak, doların aşırı değerlenmesine devam ediyor. Gelişmekte olan ülkelerden dolar kaçışı beklenebilir. Zaten Türkiye Merkez Bankası’nın faiz artırımı, bu kaçışı tersine çevirmek için.


HDP yürüyüşünü koşuya çevirebilecek mi?

Politika

14

HDK-HDP, sistem dışına çıkma imkânlarını içinde taşıyan bir seçeneğin yaratılması görevi ile karşı karşıya. AKP koalisyonunun çatırdaması; Milli Görüş ve Cemaat sermayesi dahil kavganın her düzlemde bütün hızıyla sürüyor olması, kendisini AKP ve CHP dışında üçüncü bir seçenek olarak tarifleyen HDP’ye tarihi bir fırsat sunuyor. Kadir Akın

30

Siyaset

Şubat 2014

Mart seçimlerine iki aydan az bir zaman kaldı. Seçimlerin yerel seçim olmasının ötesinde rejim krizine kapının aralandığı bir momentte yapılıyor olması nedeniyle önemi büyük ve herkes bunun farkında. Türkiye’ nin gelecek yıllarının nasıl şekilleneceği; sermayenin hem uluslararası ilişki ve çelişkilerine, hem de kendi içindeki hegemonya mücadelesine bağlı olduğu kadar, toplumsal muhalefetin gücü nispetinde bu oyunda aldığı yere de bağlı olarak belirlenecek. AKP, bir rejim krizi sonrası yeni gelişen sermaye sınıfının partisi olarak kendinden önce gelen DP, AP, ANAP gibi konjonktürün ihtiyaçlarına göre kurulurken, aynı zamanda Ortadoğu’da siyasal İslam’ı seçenek kılan bir anlayışın ürünü olarak da siyaset sahnesinde yerini almıştı. Şimdi konjonk-

türün değişmesiyle birlikte AKP’nin de bu haliyle selefleri gibi miyadını doldurduğunu görmekteyiz. R.T. Erdoğan’ın başta dış politika olmak üzere yaptığı bir dizi hata, Haziran İsyanını bastırmada kullandığı şiddet, bölgede çıkarları olan güçlerin çıkarlarını riske soktuğu için “örnek lider” unvanının da elinden gitmesine neden oldu. Dolayısıyla AKP’nin de, T. Erdoğan’ın da işi çok zor.

HDP: Demokrasi güçlerinin yegane ortak örgütü İki halkın mücadele birliğinden de öte bir kuvveti arkasına biriktiren HDK-HDP, sistem dışına çıkma imkânlarını içinde taşıyan bir seçeneğin yaratılması görevi ile karşı karşıya. AKP koalisyonunun çatırdaması; Milli Görüş ve Cemaat sermayesi dahil kavganın her düzlemde bütün hızıyla sürüyor olması, kendisini AKP ve CHP dışında üçüncü bir seçenek olarak tarifleyen HDP’ye tarihi bir fırsat sunuyor. Kendisini CHP’ye yedekleyenleri ve bu birliktelik dışında kalan az sayıda kimi sol çevreleri saymazsak, geniş bir cephenin HDP adıyla sahaya çıktığını söyleyebiliriz. HDK bütün zaaflarına karşın şu anda ezilenlerin, emekçilerin, demokrasi güçlerinin yegâne örgütü olma özelliğini korumaktadır. Hitap alanının genişliği ve iki yılı aşkındır yan yana durarak geliştirdiği kültür ile HDP sadece yerel seçimlere değil, Ağustos ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve arkasından gelecek -ya da Cumhurbaşkanlığı seçimi ile birleştirilecek- parlamento seçimlerini de hesaba katan bir perspektifle hazırlığını sürdürmektedir. Özellikle İstanbul’da Taksim İsyanının rüzgarını arkasına alması da önemli olacaktır. HDK-HDP iki yılı aşkındır sürdürdüğü yürüyüşünü koşuya dönüştürebilecek mi? Bu-

nun cevabını tümüyle olmasa da bir kısmıyla 30 Mart gecesi alacağız. Yaşanan alt üst oluşla bereber, AKP’nin “çözüm süreci”nde muhatap olmaktan çıkması ihtimali karşısında “muhtemel” muhataplarla yapılan kimi görüşmelerin ve Sırrı Süreyya Önder’in kesin adaylığının geç açıklanmasının ciddi bir zaman kaybı yarattığı biliniyor. Dolayısıyla iki aylık zaman dilimi ve sonrasına ilişkin HDP’nin performansına, HDK’nin oluşumundaki gibi, Kürt Özgürlük Hareketi’nin aktüaliteye ilişkin açıklamalarının önemli etkide bulunacağını da söylemeliyiz. HDK-HDP, AKP’ye ve onun neo-liberal politikalarına karşı başından beri etkili bir mücadele içinde olurken, Kürt sorununun çözümündeki samimiyetsiz ve niyetsiz tutumunu deşifre etmekten de asla vaz geçmedi.

Üçüncü seçenek için en uygun ortam Bugün gelinen noktada; devletin bütün kurumlarının güvenirliliğinin kitleler nezdinde yitip gitmesine tanık olurken, bu durumun yarattığı imkânları görmezden gelemeyiz. HDP için siyasi gerçekleri açıklama kampanyası için bundan daha uygun koşullar bulunamaz her halde! Bir koalisyon olarak bütün uygulamaları Cemaat’le birlikte kotaran

HDK-HDP, AKP’ye ve onun neo-liberal politikalarına karşı başından beri etkili bir mücadele içinde olurken, Kürt sorununun çözümündeki samimiyetsiz ve niyetsiz tutumunu deşifre etmekten de asla vazgeçmedi. AKP önderliği, şimdi ortalığa saçılanı halının altına süpürmek ve tüm günahları Cemaat’in boynuna takarak kendisini aklama çabası içindedir. Balyoz davasına temel teşkil eden hard diskin, dün buna onay veren kurum tarafından bugün “sahte” olarak nitelenmesi, işin geldiği noktayı göstermesi bakımından çarpıcı olduğu kadar, Özel Yetkili Mahkemeler tarafından açılmış, KCK dahil bütün davaların masa başında kurgulanmış olduğunun da bir kanıtıdır. Dolayısıyla AKP’nin bu kadar sıkıştığı noktada, bugüne kadarki oyalamalarına ve sahtekarlıklarına karşın; Hükümet’ten demokratikleşme paketlerinin içini doldu-

rulmasını, yani seçim yasasının düzenlenmesini, barajın ortadan kaldırılmasını, Kürt sorununu çözümünde adım atmasını istemek ve bunu derhal yapmasını talep etmek doğru olanıdır. HDP seçim süreci boyunca bu taleplerin takipçisi olmalıdır. Ortalığa saçılan yolsuzluk ve rüşvet davalarının üstünü örtmeye çalışan AKP’nin “paralel devlet” ya da darbe söylemine asla itibar edilmemeli, bir yandan “çözüm-müzakere” söylemiyle oyalama içindeyken, bugün artık MİT tarafından işlendiği tüm çıplaklığı ile gözler önüne serilen Paris suikastlerinin hesabı sorulmalıdır. Yine Ocak başında Genel Kurmay Askeri Mahkemesi tarafından “ kaçınılmaz katliam” diye geçiştirilmeye çalışılan Roboski katliamının faillerinin yargı önüne çıkartılması da HDP’nin temel taleplerinden olmalıdır. Kürt illerinde BDP kazanımlarını korur ve büyütürken batıda HDP üçüncü seçenek olma iddisıyla ve “Batı”ya ait diliyle geleceği kazanma yürüyüşünü koşuya çevirebilir ve ezilenlerin, emekçilerin, yok sayılanların umudu haline gelebilir. Şimdi hemen her yerde HDP faaliyetleri içine girme ve sorumluluk yüklenme zamanıdır. Şimdi HDP zamanıdır.


Mersin / Yenişehir Saniye Ağbay (BDP)

B

iz yıllardan beri partimiz içinde eş başkanlık uygulaması yapıyoruz. Belediyelerde de yeni ortaya koyduk ve tüm il ve ilçelerde uyguluyoruz. Eş başkanlık tek

Kocaeli Büyükşehir Kureyş Bilgiç

HDP

’nin yerel yönetim anlayışının temelinde kitlelerin söz ve karar sahibi olması yatıyor. Herşeyden önce halkın yöne-

Kocaeli / İzmit Metin Fırat

HDP

çoğulcu bir partidir. Tüm emekçilerin ve ezilenlerin yok sayıldığı bir toplumda HDP bunları kapsayan bir parti-

Benim aday olduğum bölge Mersin’in merkezi haline gelmiş durumda. Ama ranttan dolayı kenti beton yığını haline getirdiler. Kentin artık yaşanılacak hali kalmamıştır. kişi yönetimi anlayışını yıkıyor, çoğulcu bir yönetim ortaya koyuyor.

B

iz kentlerin Mersin / Akdeniz yenilenmesine Mehmet Fazıl Türk ve dönüşümüne (BDP)

karşı değiliz. AKP’nin yürüttüğü “kentsel dönüşüm”de ortaya çıkan rantın kendi yandaşları tarafından paylaşılmasına karşıyız. Oradan elde edilen rantın halkla paylaşılması gerekiyor. Kentsel dönüşüm projelerinde

E

ş başkanlık merkeziyetçi yönetimi bitiren bir adımdır. Ama eş başkanlık sadece kadın sorunlarına bakan bir başkan olacak diye anlaşılmasın. Her eş başkan bütün sorunlara müdahil olacaktır.Akdeniz’de yürütülen siyasete artık

Mersin / Akdeniz Yüksel Mutlu (BDP)

yerlerinden edilen halkın evlerinin ellerinden alınması ve yeniden borçlandırılmasına karşıyız. Akdeniz bölgesinde yaşayan halkların en önemli sorunu gençlerinin kendi kültürlerini unutmuş olması. Asimilasyona uğruyorlar, gittikçe kendi kültürlerinden yoksun büyüyorlar. Kendi dillerini ve kültürlerini yaşatmak, geliştirmek için kültür merkezleri açacağız. her yönüyle müdahil olacağız. Biz kenti beraber yöneteceğiz. Demokratik, ekolojik ve özgür bir belediyecilik paradigmasıyla yola çıkıyoruz. Akdeniz ilçesinde sülfürik asit üreten fabrika var. Ben bunun sözünü veriyorum; eş başkan olayım olmayayım, aldığımız paradigmayla 31 Mart’tan sonra bu işin peşini bırakmayacağız.

Tabii kadınların da siyasette önünü açıyor. Biz aday olduğumuz bütün bölgelerde kadınları artık evden çıkartıp siyasete katmanın yollarını arayıp yönetimde söz sahibi olmalarını sağlayacağız. time katılabilmesi için Mahalle Meclisleri ve onun üzerinde de Kent Meclisi’ni oluşturacağız. Bizim yönetimimizde belediye, meclislerde halkın verdiği kararları uygulayacak, bir koordinasyon işlevi görecek.

dir. Biz tüm ezilenlerin yok sayılanların artık yaşadıkları kentin yönetimine müdahil olduğu bir yönetim sistemi hedefliyoruz. Bu yüzden de kendimi HDP’de var ettim ve aday oldum.

SYKP Programı ve Tüzügü Yenilendi

S

osyalist Yeniden Kuruluş Partisi yaklaşık bir yıldır sürdürdüğü Program Tüzük tartışmasının ardından 25 Ocak’ta Program Tüzük Konferansı’nı topladı.

ve LGBTİ alanlarına yönelik maddeler yenilenerek güçlendirildi. LGBT kavram setine İ (interseks bireyleri temsilen) eklenerek LGBTİ olarak kullanma kararı alındı.

Konferansta partinin örgütsel ve politik anlamda temel dayanaklarını oluşturan Program ve Tüzük ayrıntılı biçimde tartışıldı. Sosyalizm, devrim, mücadele yöntem ve kültürü üzerine tartışmalar sonucu Program’a kimi ekler ve düzeltmeler yapıldı. Yapılan tartışmalarla birlikte ekoloji

Demokratik talepler içerisinde LGBTİ’lere yönelik ekler yapıldı. Program taslağında yer alan Toplumsal devrim- siyasal devrim kavramları için açıklayıcı düzeltmeler yapıldı. “Toplumsal devrim, kapitalizmin bağrında başlayan dönüşümlere yaslanarak siyasal devrimi hazırlarken, siyasal devrim de

burjuva iktidar aygıtını parçalayarak toplumsal devrimin nihai hedefine yürümesinin önündeki engelleri ortadan kaldırır. Toplumsal devrimin kapitalist toplumun bağrında yarattığı dönüşümler ancak siyasal devrimler yoluyla komünist topluma kadar ilerletilebilir” paragrafı metne içerildi. Tüzük maddelerine de yapılan kimi düzeltmelerle Program ve Tüzük, Konferans tarafından oylanarak kabul edildi.

Şubat 2014

17

Aralık operasyonuyla sistemin ve AKP nin ne kadar çürümüş olduğunu gördük. Belediyeleri ve kaynaklarını kendi rantlarına ve çıkarlarına göre kullanıyor, kendi kasalarına dolduruyorlar. Mayıs’ta Gezi Parkı’nda başlayan ve tüm Türkiye’yi saran Gezi Direnişi’yle

insanların artık kendi kentine ve yaşamına sahip çıktıklarını gördük. Gezi’den gelen bu kültürle halkın kendi yönetimini kurması için, demokratik bir yönetim için adayız.

Siyaset

Mersin / Yenişehir Hasan Kapıkıran (BDP)

Politika

Halkın Adayları konuşuyor

15


Ortadoğu

16

El Kaide, El Nusra ve kimi diğer silahlı gruplar bir tarafa bırakılacak olursa, Suriye’yi yeniden ve farklı bir düzlemde kuracak olan taraflar esas olarak BAAS, muhalif liberal İslamcı güçler, devrimci-demokratik sosyalist güçler ile özgürlükçü Kürt güçleri olacaktır.

Bereket Kar

C

Siyaset

Şubat 2014

enevre I Konferansı, Suriye’yi içine alan bir yıllık silahlı çatışmaların ardından 30 Mart 2012’de, BM Güvenlik Konseyi’nin daimi temsilcilerinin yanı sıra Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin katılımıyla toplanmış ve Konferans bileşenlerince Suriye temsilcilerinin yokluğunda ülkenin geleceğine dair bir yol haritası dayatılmıştı. “Siyasal çözüm önerileri” adıyla yayınlanan sonuç bildirisi, başta Esat yönetimi ve devrimci demokratik iç muhalefet tarafından olumlu karşılanırken, cihatçı silahlı güçler ve siyasi uzantıları durumundaki dış koalisyon güçlerince, Esat’ın geleceğinin belirsizliğini koruduğu gerekçesiyle reddedilmişti. Cenevre I’in ardından Suriye yönetimi,

her ne kadar yasal/anayasal sınırlı aflar, maaş zamları ve genel seçimler gibi kendince reformlara yöneldiyse de, bu gelişmelerin BAAS yönetiminin öngörüleri ve kararlarınca hayata geçirilmesi, muhalefetin çoğu bileşeni (devrimci, İslami vs) açısından reddedilmesi için yeterli sebep sayıldı. Esasen Cenevre I’in, Rusya’nın yoğun siyasi çözüm ısrarını yok saymak yerine, bu girişimin karşılığı olmayan bir çaba olduğunu göstermek ve bir nevi nabız yoklamak hedefiyle kabul gördüğü söylenebilir. Zira ABD ve AB ülkeleri, Konferans’a aksi yönde bir çözümde ısrar eden Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’ye yaptıkları çok yönlü yardımları, aktif bir şekilde sürdürdüler.

Şeriatçıların sisteme savurduğu kitleler Suriye’de, ABD’ye, bölge ve AB ülkelerine bağlı olarak bir nevi vekalet savaşı sürdüren şeriatçı muhalif güçlerin Esat’ı yıkma ve şeriat kurma dışında bir planları yoktu. Suriye halkının geleceğine dair hiçbir ekonomik, sosyal, siyasal tasavvurlarının olmaması, hegemonya kurma ve iktidar temsiliyeti anlaşmazlıkları hemen göze çarpıyordu. Mülk ve ganimet kavgası, dışarıdan alınan mali ve askeri desteklerin eşitsiz dağılımı da kolayca gözlemleniyordu. Daha önemlisi; kimlik, düşünce, inanç esasına göre bireysel ve toplu katliamları İslamiyet’in, şeriatın bir gereği gibi sunarak gerçekleştirmeleri, kamuoyunda ciddi infiallere yol açtı. Bunların sonucunda her kesimden muhalif halk kitleleri, yeniden sistemin yanında yer aldı. Suriye’nin dört bir yanını, özellikle Sünni muhafaza-

karlığın etkili olduğu kırsal yerleşim alanlarını El Kaide, El Nusra, Ahrar El Şam, Ahfad El Resul, Sukur El Şam gibi cihatçı, Müslüman Kardeşler’in türevleri üs edinip işgal etti. Bu gruplar Alevi, Hıristiyan, Dürzi, Ermeni ve İsmaililer’in yanı sıra Rojava’da Kürt halkına karşı Türkiye’nin desteğiyle katliamlara girişti. Sınır kapılarına hakim olmaları sorunun büyüklüğünü ve ciddiyetini bir kat daha arttırdı. PYD önderliğinde Kürt halkının Rojava’yı hem cihatçı kontralara hem de destekçileri Türkiye’ye karşı savunması ise dengeleri altüst etti. Bu karamsar, güvensiz tablonun uzun vadede çıkarlarına zarar vereceğini gören ABD ile kimi AB ülkeleri; Irak, Libya ve Afganistan deneyimini yeniden yaşamanın akılcı olmayacağından hareketle, Suriye politikalarına yeni bir ayar vermenin gerekliliğini gördü. Dolayısıyla IŞİD ve El

Nusra Cephesi’ni terör örgütü olarak ilan etti.

ABD ve Rusya’nın kesişen çıkarları ABD, siyasal çözüm için taraflar nezdinde çabalarına ara vermeyen Rusya’nın bölgede giderek nüfuz elde edeceğini gördü. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’a sırtını dönmeden Rusya ile süreci yönetmenin, bölgedeki genel çıkarları açısından, özellikle de Filistinİsrail barışı ve İran’la nükleer santral anlaşması için daha hayırlı olacağına kanaat getirdi. Daha önemlisi, bir dış müdahale anında, bölgenin bütününe yayılacak ateşin, komşu Suriye’den İsrail’e yönelebileceği endişesini taşıyan ABD’nin, Şam’ın kırsalında kullanılan kimyasal silahları Esat’ın üzerine yıkarak pazarlık konusu yapması ve sonuçta imhası

üzerine anlaşmaya varması başta İsrail’i sevindirirken, nefesini tutan bölge halklarının bütününü rahatlattı. Cenevre II’ye gidecek yolda önemli bir kilometre taşı olan bu gelişmede en önemli payın Rusya’ya ait olduğunu teslim ederken Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın buna sevindiğini söylemek mümkün değil. Özellikle ABD’nin on yıllar sonra, nükleer silah üretimi üzerinde, İran’la vardığı anlaşma Suudi Arabistan’ı çileden çıkardı; İsrail’le işbirliği dahil, İran’a karşı yeni ittifak arayışlarına soktu. Diğer yandan Mursi’nin devrilmesi nedeniyle AKP ile soğuyan ilişkilerini, cihatçı kontralara daha fazla yardım yapma üzerinden geliştirmeyi başardı. Ne var ki, tüm bu çırpınışlar Cenevre II’ye doğru gelişen süreci yalnızca uzattı. Zira ABD ve Rusya bölgedeki çıkarlarını gözetti,


Suriye halklarının teminatı: Devrimci dayanışma

Cenevre II’nin çatısını çattı. Yapılacakların bütünü zamana yayılsa da, bu çatı altında olması öngörülüyordu. Böyle de oldu ve Cenevre II’nin tarihi belirlendi. Suriye sorununun, Suriyeli taraflar yerine, emperyalist güçlerin dış müdahalesiyle çözümü, kuşkusuz, halklar lehine kazanımlar elde etmek yönünde büyük bir handikap. Ancak sorunun barışçı siyasal çözümle aşılmasının gerekliliği de bir o kadar kuşku götürmez. Zira yaklaşık üç yıldır süren iç savaş, Suriye’yi her düzeyde yıkıma götürmesinin yanı sıra bölgenin bütünü için yıkıcı sonuçlar yaratmaya gebe. Tek çıkış yolunun barışçı siyasal çözüm olduğu çoktan ortaya çıktı. Bundan böyle esas mesele tarafların masada kimi, nasıl temsil edeceği ve nasıl bir Suriye tasavvuruna sahip olduğudur. Dış menşeli El Kaide,

El Nusra ve kimi diğer silahlı gruplar bir tarafa bırakılacak olursa, Suriye’yi yeniden ve farklı bir düzlemde kuracak olan taraflar esas olarak BAAS, muhalif liberal İslamcı güçler, devrimci-demokratik sosyalist güçler ile özgürlükçü Kürt güçleri olacaktır. Tümünün katılmadığı bir siyasi barışın sağlanması olanaksızdır. Güçlü Suriye yönetimini dengeleme ve zayıf şekilde masaya oturmaya zorlanan silahlı muhalefete destek olma amacının yanı sıra, bugünkü haliyle Cenevre II’ye taşınanların, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi kollayanların bir koalisyonu olduğunu belirtmek lazım. Gerek İran, gerekse Rojava Kürtleri’nin ve iç devrimci muhalefetin dışlanması tamamıyla bu kaygılarla gerçekleşti. Lavrov’un deyimiyle bu dünyanın sonu değil, zira Cenevre süreci uzun sürecek. Hali hazırdaki bileşimden Davutoğlu’nun,

Esas sorunların, tartışılacağı geçiş hükümetinin kuruluşu, genel af, ateşkes kararı, milyonlarca mültecinin geri dönüşü, El Kaide ve El Nusra’yı tasfiye kararı, Suriye’nin yeniden imarı gibi sorunlar, mükerrer Cenevre konferanslarının sorunu olarak görünüyor. Bununla beraber dışlanan Kürt ve devrimci sosyalist güçlerin masada temsil edilmesiyle sorunlara gerçekçi bir çözümün mümkün olacağını akılda tutmalıyız. Suriye halkıyla, Rojava’yla ve tüm barış demokrasi güçleriyle dayanışmayı yükseltmek, emperyalizme, işbirlikçi bölge ülkelerine ve bunların maşası durumundaki cihatçı güçlere karşı mücadeleyi sahiplenmek, Türkiye devrimcilerinin, sosyalistlerinin ve özgürlük güçlerinin temel görevleri arasında olmalı. Cenevre’nin, dolayısıyla Suriye’nin halklarının geleceğinin teminatı budur. 26.1.2014

Ortadoğu

Cenevre I kararları

S

uriye’de silahlı çatışmaların başlaması üzerine, gerek Arap Birliği gerekse BM düzeyinde sürdürülen, çatışmaların durdurulmasına dair bir dizi girişimin başarısız olmasının ardından, BM ve Arap Birliği’nin eski Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan’ın davetiyle bir araya gelen Eylem Grubu* 30 Haziran 2012 tarihinde Cenevre’de toplandı. Cenevre II Konferansının zeminini oluşturan bu toplantı Cenevre I Konferansı, sonuç bildirgesi ise Cenevre I Kararları olarak anılmaktadır. Bildirge, 6 Maddelik Annan Planı’na ve 2042, 2043 No.lu BMGK (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) kararlarına dayanmaktadır. Bildirgede; • Geçişi mümkün kılacak tarafsız bir ortam yaratılabilmesi için bir geçiş hükümetinin kurulması gerektiği, • Söz konusu geçiş hükümetinin mevcut yönetimin, muhaliflerin ve diğer grupların üyelerini içerebileceği, ortak rıza temelinde oluşturulabileceği; ülkenin geleceğine Suriye halkının karar vereceği; Suriye’de toplumun tüm kesimlerinin, ulusal diyalog sürecine dâhil edilmesi gerektiği, • Bu temelde anayasal düzenin ve adalet sisteminin gözden geçirilebileceği; sonucun halkın onayına sunulacağı; anayasal düzen kurulduğunda, özgür ve çok partili seçimler için hazırlanılması gerektiği, • Kadınların geçiş sürecinin tüm safhalarında tam anlamıyla temsil edilmeleri gerektiği, • Geçiş sürecinde güvenlik, istikrar ve sükûnetin büyük önem taşıdığı; tüm tarafların şiddetin kalıcı biçimde durmasının temini için geçiş hükümetiyle işbirliği yapmak zorunda olduğu, • Suriye’nin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı ve birliğine saygı gösterilmesi gerektiği; Eylem Grubu’nun üyeleri dahil olmak üzere uluslararası toplumun, bu ülkedeki tarafların varacağı anlaşmanın uygulanmasına önemli destek vermeye hazır olduğu, • Eylem Grubu’nun, Suriye’de süregelen ve artan ölümler ile yıkım ve insan hakları ihlallerini kınadığı, bu durumun sona erdirilmesi ve Suriyeliler’in liderliğinde geçiş hükümetine yönelik sürecin başlatılması için ivedilikle ve yoğun biçimde çalışmaya kararlı olduğu dile getirilmiştir.

*Eylem Grubu: BM ve Arap Birliği Genel Sekreterleri Ban ve Elaraby, BM Güvenlik Konseyi beş daimi üyesinin (ABD, Çin, Fransa, İngiltere, Rusya) Dışişleri Bakanları, Türkiye Dışişleri Bakanı, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi, Arap Birliği Zirvesinin Başkanı sıfatıyla Irak Dışişleri Bakanı, Arap Birliği Dışişleri Bakanları Konseyi Başkanı sıfatıyla Kuveyt Dışişleri Bakanı ve Arap Birliği Suriye İzleme Komitesi Başkanı sıfatıyla Katar Dışişleri Bakanı.

Şubat 2014

Faysal’ın hayal ettiği Esat’ın olmayacağı bir geçiş hükümetinin kuruluşu kararı çıkmayacağı gibi, BAAS’ın hedeflediği terörizmi destekleyen ülkelere karşı karar almak da olanaksız. Olsa olsa, farklı alanlarda devam eden iki taraflı kuşatmaları kaldırma, insani yardımlara yol verme, BM heyetlerinin serbest hareketliğini arttırma ve diyalogların devamı yönünde kararlar alınabilir.

17

Siyaset

Suriye halkıyla, Rojava’yla ve tüm barış demokrasi güçleriyle dayanışmayı yükseltmek, emperyalizme, işbirlikçi bölge ülkelerine ve cihatçı güçlere karşı mücadeleyi sahiplenmek, Türkiye devrimcilerinin, sosyalistlerinin ve özgürlük güçlerinin temel görevleri arasında olmalı.


Yaser Abid Rabbo, ABD’nin Filistin planını açıkladı

18

Ortadoğu

F

ilistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Genel Sekreteri Yaser Abid Rabbo, El Hayat gazetesine verdiği röportajda, Temmuz ayında yeniden başlayan İsrail-Filistin barış müzakerelerinin “arabulucu”su ABD’nin planını açıkladı. Plana göre, Doğu Kudüs başkent olmak üzere bir Filistin devleti kurulacak ancak bu devletin egemen olmasına izin verilmeyecek. Görüşmelerde Filistin’e dayatılan en ağır taviz ise İsrail’i tanımak ve böylece işgal nedeniyle topraklarından kaçan milyonlarca mültecinin geri dönüş hakkından vazgeçmek. Bunun karşılığında ABD, İsrail’in Doğu Kudüs başkentli bir Filistin devleti kurulmasını kabul etmesini istiyor. Ancak bu devletin sınırlarını ve hava sahasını kontrol etmesine izin verilmeyecek. İsrail, Filistin, Ürdün ve ABD’nin oluşturduğu ortak bir güç, Ürdün Vadisi gibi bölgelerde ortak denetim yapacak. Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşimleri ise tahliye edilmeyecek ancak Tel Aviv yönetimi bu yerleşimler karşılığında kira ödeyecek. Ayrıca ABD’nin planına göre İsrail güvenlik güçleri Filistin toprakları içinde sıcak takip yapabilecek.

Rojava’da üç kantonda demokratik özerklik R

ojava’da, Kobani ve Cizire’den sonra Efrin Kantonu da demokratik özerklik ilan etti. Son kanton bir kadın başkan tarafından yönetilecek. Yürütme Meclisi Başkanı, iki yardımcısı ve 22 bakandan oluşan Efrin Kantonu’nun Yürütme Meclisi Başkanı Hêvî Îbrahîm Mustefa oldu. Efrin’in ilk özerk kanton yönetimi güvenoyu alarak çalışmalarına

başladı. 3 resmi dilli Cizîre Kantonu için 101 kişilik geçici meclis oluşturulurken, 22 kişilik bir bakanlar kurulu ve bir kanton başkanı görevlendirildi. Kobanê Kantonunda ise Enwer Mislim başkanlığında 22 kişilik Bakanlar Kurulu onaylanmıştı. Her üç kantonun dört ay içinde genel seçimlere giderek, parlamentolarını yenilemeleri gerekecek.

Her ne kadar, Kürt halkının ve birlikte hareket ettiği etnik, dini ve politik kimliklerin temsilcilerinin Cenevre II’ye katılımı engellense de, bu güçlerin yokluğunda demokratik bir Suriye’nin kurulamayacağı apaçık ortada. Bugün Rojava’da yaşanan demokratik toplum inşası tüm Ortadoğu halkları için rehber olmaya aday.

Mısır halkı yine Tahrir’i doldurdu

D

Siyaset

Şubat 2014

aha önce defalarca Tahrir’de yaktıkları özgürlük meşalesi ellerinden çalınan Mısır halkı yeniden Tahrir’i doldurdu. Hüsnü Mübarek’in devrilişinin üçüncü yıl dönü-

mü olan 25 Ocak’ta yaşanan çatışmalarda 49 kişi yaşamını yitirdi. Bunun üzerine pek çok şehre yayılan çatışmalarda, İçişleri Bakanlığı verilerine göre, ülke çapında 1079 kişi

gözaltına alındı. Çatışmaların en yoğun olduğu Minye, Giza ve İskenderiye’de can kaybının resmi kaynakların belirttiği rakamların 2 katı olduğu iddia ediliyor. Öte yandan, Kahire’nin doğusundaki Elf Mesken mahallesinde de çok sayıda can kaybı yaşandığı öne sürülürken resmi makamlarca bir açıklama yapılmadı. Arap coğrafyasının kalbi sayılan Mısır’da düzen ve istikrarın, değiştirilen yönetimlere rağmen bir türlü sağlanamaması en fazla emperyalistleri ve onların bölgesel uzantılarını kaygılandırıyor. Görünen o ki, Mısır halkı kendi özgürlüğünü alana kadar bu gerilim ve çatışma ortamı durulmayacak.

IŞİD ve Nusra Lübnan’da “cihad” ilan etti

I

rak ve Suriye’de faaliyet gösteren iki El Kaide uzantısı IŞİD ve Nusra, daha önce yaptıkları saldırıların ardından resmi olarak Lübnan topraklarında da “cihad” ilan ettiler. Nusra Cephesi’nin Lübnan kolu, “Bütün Sünnilere” çağrı yaparak, “İran’ın partisi (Hizbullah) ve onun tüm üsleri ve karargahları meşru hedefimizdir” dedi. Örgüt ayrıca, Sünni halkı Hizbullah’ın bölgelerine veya karargahlarına yakın yerlerden uzak durmaya çağırdı. Suriye’de şekillenen dengelerden büyük oranda güç devşiren El Kaide bağlantılı gruplar bölgenin tamamında etkili olmaya başladı. Daha önce Irak’ın Felluce ve Ramadi kentlerinin kontrolüne ele geçiren IŞİD’in, Lübnan Hizbullahı’na yönelik saldırılarını yoğunlaştırması aynı zamanda aldığı güçlü desteğin de göstergesi.


İ

nsanlar az bildikleri ya da uzaktan izledikleri olayları diyelim, mevcut bilgilerini genelleştirerek değerlendirirler. Bazı Avrupa ülkelerindeki genel grevlerin Türkiye’deki değerlendirmeleri buna örnek olarak gösterilebilir. Bütün çalışanların genel greve gitmesi önemli bir olaydır ama önem derecesi ülkeye göre değişir. Fransa ve Yunanistan gibi ülkelerde bu bir haktır bugüne kadar değişik kereler kullanılmıştır. Bizde ise bu çapta bir iş bırakma eylemi olmadığı için, başka ülkelerdeki örnekleri gerçekleştikleri mekanlardaki gerçek önemlerini aşan değerlendirmelere tabi tutmak bir noktaya kadar normaldir. Ne ki, genel grevden devrim beklentisine girmek konuyu fazla abartmak olur.

Gezi ve Hamburg Hamburg’da olan ve Gezi Parkı ile benzerlikleri üzerinde durulan olaylara bu çerçevede bakmak gerekir. Gezi Parkı’nın başlangıcıyla sonraki gelişmesi birbirinden oldukça farklıdır. Sermayenin kentin her alanına el koymasına karşı bir protesto ile başlayan Gezi Parkı eylemi, kısa sürede yaygınlaştı, hükümete karşı ülke çapında bir başkaldırıya dönüştü ve

Dünya

Tarihe yetişmek… büyük bir kitlesellik kazandı. Hamburg’da ise başlangıçta benzerlik olmakla birlikte bırakın ülkeyi, kent ölçeğinde bile yaygınlık kazanamadı. Almanya’da eyalet sistemi bulunuyor. Federal parlamentonun yanı sıra her eyaletin kendi parlamentosu ve hükümeti var. Kentlerin merkezi alanlarının hoşa gitmeyen faaliyetlerden ve insanlardan arındırılmaya çalışılması yeni değil, yıllardan beri uygulanıyor. Bu uygulama eyaletlere göre çeşitli farklılıklar gösteriyor. Geçtiğimiz yıl Frankfurt’taki Avrupa Merkez Bankası çevresinde kurulan kamp -“Blockupy Frankfurt” adıyla anılır- aylarca Hıristiyan Demokratların çoğunlukta bulunduğu belediye meclisinden çıkan izinle varlığını sürdürdü. Almanya’nın yönetim yapısı nedeniyle bir yerdeki olayın ülke çapında hareketlenmeye dönüşmesi genellikle daha zor gerçekleşen bir durumdur Birkaç yıl önce Stuttgart’ta eskisinin yıkılarak yerine büyük bir tren istasyonu yapılmasına karşı çıkan insanlar polisle çatışmış ve kısa sürede çok sayıda kentte “Stuttgart ile dayanışma komiteleri” kurulmuştu. Hamburg ise böyle bir gelişmeye vesile olmadı. Olay

Almanya’da neo-liberalizm tarihe karışıyor. Dolayısıyla, Hamburg olaylarını neo-liberalizmin doğurduğu tepkilere bağlamak da pek doğru değil. Malum, kapitalizm liberalizmle ve tabii ki aynı zamanda neo-liberalizmle özdeş değil. kentin belirli bir bölgesiyle sınırlı kaldı ve bu sınırlar içinde sonuca ulaştı: Polis kendi yetkisine dayanarak ilan ettiği yasak bölgeyi kısa süre sonra kaldırmak zorunda kaldı. Polis yasama organından bağımsız olarak sahip olduğu bu yetkiyi, 11 Eylül olayından sonra kazanmıştı. Ama her büyük kentte polis aynı yetkiye sahip değildir. Hamburg olaylarının tetiklediği tartışma, polisin parlamenter demokrasilerde bu tür yetkilere sahip olmaması gerektiği tartışmasıdır. Felsefecilerden siyasal bilimcilere ve sosyologlara kadar değişik kişiler, belli başlı günlük gazetelerde konuyla ilgili makaleler yazdılar, halen de yazmaya devam ediyorlar. Hamburg’da olup bitenler ne Gezi Parkı’na ve ne de Brezilya’daki büyük protestoya benziyor. Genelleme yaparken dikkatli olmak gerekir. İktidar yanlısı gazetelerin

konuyu bu tarafa çekmek istemesi ve polis şiddetini adeta övmesi anlaşılabilir, ama bu, bizim genelleme yaparken ihtiyatlı olmamız ve özgünlükleri gözden kaçırmamamız gerektiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Tarihin gerisinde kalmamak Hamburg olayları üzerine değişik açılardan kaleme alınan yazılarda sıkça “neo-liberal” uygulamaların doğurduğu tepkilerden söz edildiği görülüyor. İlginç bir durum zira hiç yoksa Almanya’da neo-liberalizm yok artık… Tıpkı bizde hala dem vurulan ama aslında artık geride kalmış olan post-modernizmin namevcut olması gibi… Arkada bıraktığımız yıllarda, neo-liberal taarruz hem doz, hem ritim ve hem de zamanlama olarak ülkeden ülkeye ciddi bir farklılık ve çeşitleme

sergiledi. Dolayısıyla, neo-liberalizmin ortadan kalkması sürecinin de ülkelere göre değişiklikler göstermesi son derece doğal. Ne ki, Almanya’da hala neo liberalizmin baskınlığından veya hatta varlığından söz etmek artık doğru değil. ABD’de bile neo liberalizmin düşünce üretimini üstlenmiş olan “neo con”ların güç kaybettiği bir dönemde aynı kavramları kullanmakta ısrar etmek oldukça sorunlu. Avrupa Birliği içinde neo-liberalizmin sözcülüğünü İngiltere yapıyor ve yeniden büyük sosyal kısıtlamalara gidilmezse Birlik’ten çıkacağı tehditleri savuruyor. Bu tehditlerin gerçekliğe dönüşmesi pek mümkün değil. Burada asıl önemli olan, AB’nin bir numaralı ülkesi Almanya’da durumun on yıl öncesindeki gibi olmadığını, bizzat Hıristiyan Demokratlar’ın (CDU) bile bir değişim geçirerek güya “solculaştığını”, neo-liberalizmin has partisi Hür Demokratlar’ın (FDP), son genel seçimde CDU’nun marifetiyle Federal Meclise girebilecek oyu bile alamadığını gözden kaçırmamak. Gelecek için öngörüde bulunmadan önce ve bunun önkoşulu olarak tarihe yetişmemiz gerekiyor.

Şubat 2014

Engin Erkiner

Siyaset

Hamburg olayları ile Gezi arasında başlangıç saikleri dışında pek bir benzerlik yok. Bırakalım ülke çapına yayılmayı, olaylar kent ölçeğinde bile kısıtlı kaldı. Bunda Almanya’da yürürlükte olan eyaletlere dayalı yönetim sisteminin büyük payı var.

19


Dünya

20

Ukrayna: Avrupa’yı korkutan türbülans Hakan Deniz

U

krayna’da iki aydır ivme kazanarak tırmanan kriz, Avrupa’nın yanı başında Rusya ile AB’nin koçbaşları arasında kökeni ve örneklerine imparatorluk dönemlerinde rastlayabileceğimiz gerilimin 21. yüzyıl versiyonu olarak, bir türbülansa dönüşme yolunda. Yönetimin sokakların ateşini söndürme adına attığı taktik geri adımların, Avrupa Birliği tarafından yapılan açıklamalar ve üst düzey ziyaretlerle açık bir şekilde desteklenen muhalefet kanadında karşılığını bulamadığı bir ortamda, Rusya’nın Batılı ülkelere soruna müdahil olmamaları yönünde yaptığı uyarıların tonu da giderek sertleşiyor. Göstericilerin Başkent Kiev başta olmak üzere etkin olduğu bölgelerde kamu binalarını işgal etmesinin ardından Başbakan’ın “diyalog zeminini oluşturmak adına” istifası ve gösterileri yasaklayan yasal düzenlemenin iptali sonrasında “sokakların boşalacağı” yönündeki beklenti muhalefetin geri adım atmaması nedeniyle boşa çıktı. Yönetimin “önce kamu binalarının boşaltılması sonra af ” şeklindeki yol haritası, muhalefet kanadında “Önce af sonra kamu binalarını terk etme” şeklinde karşılık bulup pazarlıkların kısır döngüye girdiği noktada ordudan Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’e “Duruma müdahale etmezse ülkenin bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı” şeklindeki uyarı krizi yeni bir boyuta taşıdı.

Siyaset

Şubat 2014

Ordunun uyarısı aslında Ukrayna’da geleneksel olarak Rusya’nın nüfuzu altındaki Doğu bölgeleri ile ülkenin yüzünü Avrupa Birliği’ne dönmesi gerektiği savının geniş bir destek bulduğu Batı bölgeleri arasındaki uçurumun her geçen gün açıldığı bir ortamda çok da uzak olmayan bir ihtimalin yüksek sesle dile getirilmesi anlamına da geliyor. Önümüzdeki günlerde

Önümüzdeki günlerde Ukrayna özelinde yaşanan Batı-Rusya arasındaki güç savaşında tarafların nereye kadar gidebileceklerinin, bir başka ifadeyle kırmızı çizgilerinin test edildiği gelişmelere şahit olacağız.

olarak 10 yıldır devam ediyor. Aslında 10 yıl önce Rusya destekli hükümetin ABD ve güçlü AB ülkelerinin destek verdiği gösterilerle devrildiği “Turuncu Devrim”den bu yana bir türlü suların durulmadığı Ukrayna’da taraflar bu kez, “AB anlaşması” tartışmaları çerçevesinde karşı karşıya geldi. Geride kalan 10 yılda “Turuncu Devrim”in kısa sürede çöktüğünü, Batı destekli Yuliva Timoşenko’nun yolsuzluk suçlamasıyla cezaevine konulduğunu, Rusya’nın eski Sovyet yurdu üzerinde yeniden etkinliği ele geçirdiğini gördük. Son olarak Ukrayna Devlet Başkanı Yanukoviç’in, AB ile

Tayland’da “Demokrasi Oyunu” T ayland’da “sarı gömlekliler” adı verilen kraliyet taraftarlarının, hükümetin istifası talebiyle sürdürdüğü eyleme yönelik bir bombalı saldırı düzenlendi. İki el bombasının patlaması sonucu bir kişi hayatını kaybetti, 36 kişi yaralandı. Şu an iktidarda bulunan Puea Thai (Taylandlılar İçin) Partisi, 2011 yılında seçilmişti. Ancak o günden itibaren Demokrat Parti taraftarlarının ve tüm kral yanlılarının protestoları ile karşılaştı. Son olarak 2013 yılının Kasım ayı sonlarında protestoların artması ve Demokrat Parti milletvekillerinin hükümeti gayrimeşru ilan ederek istifa etmesi üzerine başbakan Yinglak Şinavatra parlamentonun alt kanadını feshettiğini ve 2 Şubat için seçim kararı aldıklarını açıklamıştı. Ancak bu karar “Sarı Gömlekliler” için tatmin edici değildi, çünkü onlar hükümetin istifa etmesini ve yönetimin halk konseylerine devredilmesini talep ediyorlardı. Gösterilerin fitilini ise Yinglak Şinavatra’nın sürgünde olan ağabeyi Taksin Şinavatra’nın ülkeye geri dönmesi için bazı yasa hazırlıkları yapması ateşlemişti. Şu ayrıntıyı da belirtmek gerekir ki, çıkarılmak istenen af, krala karşı işlenen suçlardan dolayı ceza almış olan siyasi tutukluları kapsamıyordu.

Bir gün iktidarda, bir gün sokakta

Ukrayna özelinde yaşanan Batı-Rusya arasındaki güç savaşında tarafların nereye kadar gidebileceklerinin, bir başka ifadeyle kırmızı çizgilerinin test edildiği gelişmelere şahit olacağız. Geçtiğimiz sayıda Ukrayna’daki gelişmelerin, Suriye ve Çin Denizi’nde olduğu gibi bir tarafında Çin ve Rusya, diğer tarafında ABD ile başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği’nin çekirdek ülkelerinin yer aldığı küresel hegemonya savaşının cephelerinden biri olduğuna vurgu yapmıştık. Ukrayna’da bu savaş düşük yoğunluklu

ticarette sınırların kaldırılmasını da kapsayan Ortaklık Anlaşması’nı askıya alması kavgayı alevlendirdi. Batı medyasında Yanukoviç’in bu kararı, Ukrayna’nın hem siyasi hem de politik olarak AB yörüngesinden koparak Beyaz Rusya ve Kazakistan’la oluşturduğu gümrük birliğine katılmasını isteyen Rusya’nın baskıları sonucunda aldığı iddiaları yer aldı. Kararın ardından onbinlerce kişinin sokaklara döküldüğü Kiev’deki olaylarda göstericilerin hedefleri arasında Lenin heykeli de yer aldı.

Taksin Şinavatra, popülist politikalarla çiftçilerin ve kent yoksullarının oyunu alarak 2001 ve 2005 yıllarında girdiği seçimleri kazanmış, ardından da ekonomide yüzde 5’in üzerinde bir büyüme gerçekleşmişti. Bu durum, kral ile aralarındaki çekişmeyi artırıyordu ancak ABD’den destek alan ve taşradan yeni bir zenginler tabakası yaratan Şinavatra pek sarsılacak gibi görünmüyordu. Kral taraftarı medyanın harekete geçmesiyle birlikte kraliyetin sembolü olan sarı gömlekleriyle kral yanlıları sokaklara döküldü. Geniş halk desteğine sahip olan Şinavatra ise bu desteğe güvenerek erken seçim kararı aldı ancak darbeden ve ülke dışına sürgün edilmekten kurtulamadı. Darbeden bir buçuk yıl sonra, sürgünde olan Şinavatra’nın destekçileri yeniden seçimleri kazandılar ancak yine protestolar ve çeşitli davalar sonucu iktidardan indirildiler. Bu kez Şinavatra destekçileri Kırmızı Gömlekliler olarak sokakları doldurdu. 2011’de iktidara gelmelerinden önce son olarak 2010 yılının Mart ayında on binlerce kişiyle sokaklara dökülen Kırmızı Gömlekliler ile iktidarın kolluk güçleri arasında çıkan çatışmalarda 91 kişi ölmüş binden fazla insan yaralanmıştı. Tayland’da 1997’de demokratik anayasal sisteme geçilmesinden sonra burjuvazinin liberal olarak adlandırabileceğimiz Şinavatra kanadı ile kral yanlısı kanadı arasında süregiden çatışma, emekçileri popülist söylemlerle de olsa yanına çekmeyi başaran ve seçimle iktidara gelen partiyi bir kez daha yerinden edecek gibi görünüyor.


Kürtaj hakkımızdan vazgeçmeyiz

İ

spanya’da bir süredir tartışılan, iktidardaki muhafazakar Halk Partisi’nin kürtajı yasaklamaya yönelik yasa tasarısı, Başkent Madrid’de binlerce kişi tarafından protesto edildi. Bakanlar Kurulu tarafından

kabul edilip Meclis’e gönderilen yasa tasarısı kabul edilirse, sadece tecavüz sonucu hamileliklerde ve hamileliğin kadın için hayati tehlikeye yol açtığı durumlar dışında kürtaj yasaklanacak.

İspanya’da kadınların devlete ve kiliseye karşı yıllardır yürüttükleri mücadele sonucu kürtaj yasal ve sosyal sigorta kapsamına alınmış; 2010 yılında iktidardaki sosyalist hükümet, kürtaj yasasındaki sınırlamaları kaldırmış, kürtajı 14 haftaya kadar serbest bırakmış, fetüsün deforme olduğu vakalar için 22 haftaya kadar kürtaj izni vermişti. 300’e yakın kadın örgütünün buluştuğu ‘’Karar vermek bizi özgür kılıyor’’ adlı platformun sözcüsü İsabel Serrano, ‘’Hükümet’in yapmak istediği yasa, demokratik bir ülkede deliliktir. Bizi, Avrupa’da utanç duyulacak bir konuma sokuyor. Bu yasaya karşı çıkmak için çok sebep var. Milyonlarca kadın, güvensiz kürtajın mağduru olacaktır’’ açıklamasını yaptı.  Türkiye’de de “Kürtaj Haktır Karar Kadınların Platformu” İspanyalı kadınların kürtaj hakkı için 1 Şubat’ta İstanbul’da İspanya Konsolosluğu’nun önünde bir protesto eylemi düzenledi. Platform adına basın açıklamasını okuyan Öznur Subaşı, Türkiye’de yaşanan kürtaj yasağı tartışmalarını hatırlatarak “Ne Türkiye’de ne de İspanya’da kürtaj hakkından vazgeçmeyeceğiz, İspanya’daki kadınların yanındayız” dedi. İspanya hükümetinin kadınların kürtaj hakkına yönelik bu saldırısı Avrupa’nın birçok kentinde kadınlar tarafından protesto edildi.

21

Dünya

Ne Türkiye’de ne de İspanya’da

Zapatistalar 31. yaşında M

eksikanın yağmur kokan Chiapas ormanlarında yoksul köylülerin isyanını örgütleyen Zapatistalar direniş ve mücadelede 31 yılı geride bıraktılar. Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu (EZLN) “Yeter! (Ya Basta!)” sloganları ile tüm dünya halklarının mücadelelerine ilham kaynağı oldular. Kapitalizmin piyasalaştırma saldırılarına karşı yok sayılan yerli halkların varoluş mücadelesini devrimci bir şiirsellikle ortaya koymayı başaran EZLN önderliğinin savunduğu örgütlenme modeli, sosyalist hareketler içerisinde de oldukça yaygın bir şekilde tartışıldı. Ataerkillikle mücadele, demokratik özerk yönetimler genel tercihleri oldu. Tercihleri, politik taktikleri kimi zaman tartışmalara neden olsa da mücadele geleneği olarak önemli etkiler bıraktılar ve bırakmaya devam ediyorlar.

Metro emekçilerinin greve gitmesinin sebebi, belediyenin “modernleşme” gerekçesiyle metrodaki bilet gişelerinin kapatılması ve yüzlerce iş biriminin ortadan kaldırılarak yaklaşık bin kişinin işten çıkarılması planları oldu.

Londra Belediyesi’nin bu dayatmasına karşı ulaşım emekçilerinin örgütlü olduğu Taşımacılık Sendikası (RMT) ve Seyahat Satış Görevlileri Derneği (TSSA)grev çağrısı yaptı. Greve yüzde 70 katılım sağlandı. Günde yaklaşık 4 milyon kişinin kullandığı metroda hizmetin durması, Londra’da ulaşımı felce uğratmış durumda. Belediyenin, grevin yaşamı etkilememesi için 100 ek otobüsü seferber etmesinin ise, Londra caddelerinin trafik nedeniyle sıkışması ve ula-

şımın alt üst olması dışında hiçbir etkisi olmadı. Ekonomilerindeki bütçe açığını gidermek için 2010 yılından beri kamusal alan başta olmak üzere birçok alanda kesintilere giden İngiltere’de bu girişimler elbette beraberinde işten çıkarmaları getiriyordu. Ancak örgütlü işçi sınıfının üretimden gelen güçlerini kullanarak kendini göstermesi, egemenleri ürkütmüşe benziyor. Grev için Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, “gerekli olmayan bir grev”, Başbakan David Cameron ise “utanç verici” açıklaması yaptı.

Siyaset

Londra metrosunda çalışan emekçiler, belediye ile sendikanın anlaşmaya varamaması üzerine greve gitti. 3 Şubat akşamında başlayan grevin 7 Şubat’ta sona ereceği, ancak anlaşma sağlanamaması durumunda 11 Şubat’ta tekrar başlayacağı belirtiliyor.

Şubat 2014

Londra’da emekçiler gücünü gösterdi


Emek

22

Beyaz yakadaki ter lekesi hakkını istiyor! Beyaz yakalıların maruz kaldıkları sömürünün biçimlerinin değişik olmasının dışında özünde bir fark yok. Geçmişte işçi sınıfının dışında sayılan mühendis, doktor, avukat gibi serbest meslekler de giderek kapitalist ilişkiler eliyle proleter büro işçiliğine doğru hızlı bir çözülüş içindeler.

Rekabetçi çalışma ortamının stresi, olağanlaşan mobbing uygulamaları, ücretsiz zorunlu fazla mesailer, düşük ücretler, düşük gösterilen sigortalar, performans uygulamaları, iş güvencesinin olmaması büro işçileri için ilk elden dile getirilen sıkıntılar. Beyaz yakalıların çalışma ortamındaki cinsiyetçi uygulamalar da en yüksek perdeden hissedebileceğiniz bir halde. Görsel ve duygusal olarak kadın çalışanlardan satışı arttırmaya dair beklentiler ve sonuçları kapitalist ahlakın en “güzel” örneklerinden: Sabahın 7’sinde makyajı yetersiz bulunan bir kadının ikaz edilmesi, şirketin yapısına göre uzun etek giydin ya da kısa etek giydin baskıları...

Kerem Emre Berk

Siyaset

Şubat 2014

Haziran İsyanına dair çok şey söylendi. Onur ve özgürlüğün peşindeki milyonların isyanı hakkında pek çok yorum yapıldı ve yapılacak. İsyan günlerinde en çok konuşulan kesimlerden birisi “beyaz yakalılar” oldular. Gezi Parkı’na, Kızılay Meydanı’na boynundaki kravatı, üzerindeki döpiyesi ile mesai çıkışlarında koşarak gelen, takım elbisenin üzerine baret takan, çatışan bu insanlar alışılagelmiş ezberleri bozmuş oldu. Kimisi için tuzu kuru kesimler, kimisi için apolitiklerin eğlencesi idi. Peki ama beyaz yakalılar da neyin nesiydi? “Beyaz yakalı” ifadesi içeriği, anlamı farklı kullanımlarla belirsizleşebilse de genel manada büro işçilerini anlatır. Uzun süre “kafa emeği” olarak tanımlansa da kapitalist üretimin geldiği aşama açısından kafa kol emeği ayrımlarının sınırları oldukça belirsizleşti.

doğru hızlı bir çözülüş içindeler. Kültürel ayrımlar, görece ayrıcalıklar, toplumsal olarak sınıf bilincinin zayıf olması beyaz yakalıların da kendilerini işçi saymamasına neden olabiliyor. Plaza ve şirketlerde herkesten “prezentabl” olunmasının beklenmesi, takım elbiseyi ya da döpiyesini giyen bir beyaz yakalı için üst sınıfta olduğu hissiyatı yaratabiliyor. Yüksek okul okumak, iletişim araçlarını daha iyi kullanmak, işyerlerinin şehrin merkezi ve lüks yerlerinde bulunması bu tutumları tetikleyebiliyor. Banka-finans kurumu çalışanları, bilişim işçileri, çağrı merkezi işçileri, medya işçileri, ofis çalışanları vb... yaşadıkları sorunlar o kadar benzer ve çok ki!

Günümüzde nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan kafa-kol emeği ayrımı tartışmaları kapitalistler tarafından büyüyen işçi sınıfı kitlesinin birliğini bozmak ve sömürüyü saklamak için de kullanılageliyor. Bilişim, iletişim ve medya sektörlerinde, plazalarda, modern ofislerde tasarımcı, yazılımcı, mühendis, avukat, mimar, bankacı vs büro çalışanlarından oluşan, işçi sınıfının “beyaz yakalılar” olarak adlandırılan ve daha çok kafa emeğine dayanan kesimi için kullanılan bu kavram kapitalist üretimin değişimlerinin etkisiyle daha geniş, daha proleter kitleleri de tanımlamaya başladı. Beyaz yakalılar tartışmaları, Marksizm alanı içinde dahi kimileri için sınıf dışı unsurlar,

kimileri için de sınıfın yeni ve yegane biçimi olarak algılana geldi. Ancak günümüzde işçi sınıfının bileşenleri içerisine, kapitalist üretimin yapısındaki değişimlerin de etkisiyle yeni aktörler katıldığını ve gittikçe daha da görünür olduklarını kimse inkar edemiyor.

Döpiyesin tulumdan ne farkı var? Hepimiz işçiyiz Beyaz yakalıların maruz kaldıkları sömürünün biçimlerinin değişik olmasının dışında özünde bir fark yok. Geçmişte işçi sınıfının dışında sayılan mühendis, doktor, avukat gibi serbest meslekler de giderek kapitalist ilişkiler eliyle proleter büro işçiliğine

Hak aramanın tek yolu: Örgütlenmek Kadın ya da erkek, işçi sınıfın diğer kesimleri gibi beyaz yakalıların sorunlarının çözümü de örgütlenmekten geçiyor.

Genelde sigortalı olmalarından dolayı “güvenceli” sayılan beyaz yakalı işçiler için de kapitalizm koşullarında olası iş güvencesi “toplu sözleşme” olabilir. Bunun için ise örgütlü olmak gerekiyor. Beyaz yakalılar da işçi sınıfının diğer kesimleri gibi örgütsüzler. Onlar da siyasi baskılardan etkilenip politik tercihler yapma, apolitik kalma tutumuna sürüklenebiliyorlar. Onlar da hukuksuz olduklarını bildikleri hak gasplarına karşı bireysel olarak ses çıkaramıyorlar. Onlar da rekabetçi çalışma ortamının etkisi ile patronlar sınıfının değil birbirlerinin kuyularını kazıyorlar. Susuyorlar, siniyorlar. Ama Haziran İsyanında bir araya gelmeyi, görünür olmayı sağlayan beyaz yakalılar artık yalnız olmadıklarını biliyorlar. Hem ofislerde politik kimliklerini saklamak zorunda olmadıklarını, hem haklarını arayabileceklerini gördüler. Az olmadıklarını gördüler. Ve en önemlisi ayrıcalıklı değil diğer sınıf kesimleriyle aynı ailenin bir parçası olduklarını gördüler. Şimdi bu görünen fener ışıklarının peşinden gidilmesi, ışıkları bir araya getirmek gerekiyor. Beyaz yakalıların ortak örgütlenmelerini sağlayacak farklı örgütlülükleri, isyanın yaratıcı aklıyla üretmek ve çoğaltmak gerekiyor. Mevcut platform, dernek ve sendikaları büyütmek gerekiyor. Çalışma saatlerinin düşürülmesi, ücretlerin arttırılması, angaryanın yasaklanması, mobbingin ve rekabetçi çalışma ortamının düzeltilmesi, cinsiyetçi çalışma ortamının düzeltilmesi hedefleri örgütlenmenin çağrıcısı olacaktır. Beyaz yakalarımızdaki ter lekesi ile örgütlenme zamanı.

ğrı Merkezi ÇaPlaza Eylem Platformu, Ça Gel Platformu bu lışanları Derneği, Kaç Bize girişimlerinden alana yönelik örgütlenme gibi geleneksel birkaçı. Sosyal İş, Bank Sen lik örgütlenme sendikalar da bu alana yöne sa da henüz girişimlerinde bulunuyorlar l bulamamış göyürünecek istikrarlı bir yo rünüyorlar.


İş cinayetleri son bulur mu?

H

aziran 2012’de gerek AB normlarına uyum politikaları gerekse özelleştirme politikaları sonucu ortaya çıkan yasa gereği artık işçiler daha güvende olacak(mış). Özel işletmelerde meydana gelen iş cinayetleri ayda 8 dakikalık iş sağlığı ve güvenliği uzmanlığı hizmeti ile son bulacak, işçi ölümleri engellenecekmiş. Bu yasa da alışılageldiği gibi kağıt üzerinde işçileri korumak üzerine çıkarılmış fakat işçi cinayetlerinde ve teknolojik altyapı eksikliğinde devletin ve işverenin sorumluluğunu yine bir işçi olan İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) uzmanına yıkmak üzere çıkarılmıştır. İş sağlığı ve güvenliği uzmanlığında en temel yaklaşım; çalışanın işe girmeden önceki sağlık durumu ile işten ayrıldığı süre arasında herhangi bir sağlık problemi yaşamadan işten ayrılmasıdır. Ne yazık ki mevcut durumda birçok özel ve kamu işletmesinde işçi sağ-

lığını gözeten uygulamalar en alt düzeyde olduğundan işçiler çalıştıkları süre boyunca meslek hastalıklarına yakalanabilmekte, uzuvlarını kaybedebilmekte ve hatta iş cinayetlerine kurban gidebilmektedirler. 2013 yılı içerisinde 1233 iş cinayeti olduğunu İstanbul İSG meclisi açıklanmıştır. TÜİK’e göre 706 bin iş kazası olduğu iddia ediliyor. Oysaki temel İSG yaklaşımlarında bir ölümlü iş kazası olmadan önce 29 adet uzuv kayıplı işkazası, 300 adet yaralanmalı iş kazası olur. 706 bin iş kazasının hepsinin yaralanmalı olduğunu kabul etsek bile sonuç olarak 81 işçi iş cinayetine kurban gidecek demektir. Oysa ölen işçi sayısı istatistiklerde verilenin yaklaşık 15 katı. 1,5 milyon işyerinin yarısından fazlası üretim ve işçi çalıştırmak için uygun koşullara sahip değil. Yani bir çok işyerinde işçinin sağlığı ve yaşam hakkı güvence altında değil. Anayasa’nın 50. maddesine ve İLO’nun 155 sayılı sözleşmesine göre kimsenin yaşam hakkı

Teknik altyapıyı, çalışma koşullarını uygun hale getirmek yerine işyerindeki tehlikeleri, iş sağlığı ve güvenliği uzmanına yıkmak eski düzeni sürdürmekten başka bir şey değil. elinden alınamaz. Türkiye’de işçilerin ücretleri, sağlıklarını riske attıkları oranda artar. Bugünün çalışma koşullarını Ortaçağ’ın kölelik koşullarından ayıran budur. Yükselen maaşların yoksulluk sınırı altında olduğu gerçeği ise değişmemektedir. İş cinayetleri madalyonunun bir tarafında işçiler, diğer tarafında iş sağlığı ve güvenliği uzmanları var. Sağlıksız çalışma koşullarına sahip işletmelerde günü kurtarmak için İSG

uzmanları devreye giriyor. İSG uzmanları, 6331 sayılı yasaya göre tehlikeli ya da çok tehlikeli sınıfına giren bir işyerinde ayda 8-12 dakikada işyerini denetleyerek o işyerindeki riskleri ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Teknik altyapıyı, çalışma koşullarını uygun hale getirmek yerine işyerindeki tehlikeleri, iş sağlığı ve güvenliği uzmanına yıkmak eski düzeni sürdürmekten başka bir şey değil. Ayda bir kere işyerine uğrayan bir İSG uzmanı,8 dakikalık uzmanlığı süresince ancak çay içip çalışanlara hal hatır sorduktan sonra işyerini denetlemekten çok işverene iyi niyet sunmaktan başka bir iş yapamaz.

Peki tüm bunların sonucunda ne olur? Bir işyerinde İSG uzmanı risk değerlendirmesi yaptıktan sonra iş kazası olmaması için gerekli tedbirleri bildirir ve işvereni önlem alınması için uyarır fakat işveren bunları kulak arkası yapar,öngörülen iş kazası gerçekleşir, işçi

Devlete gelince, tüm Türkiye’de 358 kişilik işyeri denetçisi ancak kaza olduğunda gelebilir durumdadır. Geldiğinde ise ne denetim ne de iş cinayetlerini önleme amacı ile gelir. Tek gayesi işvereni kurtarmaktır. Hatta bakanlıktan yetkili kişiler verdikleri demeçlerde iş cinayetlerinin neredeyse her gün yaşandığı Tuzla Tersaneleri’nin soyunma odalarının 5 yıldızlı otel gibi olduğunu söyleyerek bakanlığın verdiği “önemi” vurgularlar. Çünkü iş cinayetleri soyunma odalarında yaşanmaktadır. Sonuç olarak bugün olduğu gibi 70’in üzerinde İş(çi) sağlığı ve Güvenliği Uzmanı cezaevine girer ve bu çark böyle dönmeye devam eder, işçi cinayetleri sürer... İşveren ise zaten önemsemediği işçi cinayetlerinin sorumluluğunu 8 dakikalığına tuttuğu taşeron İSG uzmanına yıktıktan sonra bir taşla iki kuş vurmuş hissiyatıyla koltuğunda rahat bir nefes alır. Hem işçinin hem de İSG uzmanının patronu olan işveren iş bulmak için kuyrukta bekleyen İSG uzmanları ile işletmesini tam güvenceye alır ve kervanını sürdürür.

Şubat 2014

Turgay Yılmaz

hayatını kaybeder... Ve devlet kapıya dayanır ve işçi ölümünün nedenlerini araştırır ve kabak İSG uzmanına patlar. Oysaki İSG uzmanı rapor hazırlamış, işvereni uyarmıştır. Fakat yönetmeliğe göre ölüm riski olan bir durumu işverene bildirmesine rağmen önlem alınmazsa bakanlığa bildirmek zorundadır... İSG uzmanlarının maaşlarını işverenden almasına rağmen işvereni bakanlığa sikayet etmesi istenmekte fakat bu bildirimin nasıl yapılacağı ile ilgili herhangi bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu durum iş cinayetlerinde İSG uzmanlarını günah keçisi yapmak ve işverenleri aklamak için yapılmıştır. İSG uzmanının 8 dakikalık hizmeti ile uyardığı işçi, 8 dakikalık iş güvenliği ve iş sağlığı eğitimi ile ikna olmamış ve işi bildiği gibi yapmaya devam etmiştir.

Siyaset

İşveren, işçi cinayetlerinin sorumluluğunu 8 dakikalığına tuttuğu taşeron İSG uzmanına yıktıktan sonra bir taşla iki kuş vurmuş hissiyatıyla koltuğunda rahat bir nefes alır. Hem işçinin hem de İSG uzmanının patronu olan işveren iş bulmak için kuyrukta bekleyen İSG uzmanları ile işletmesini tam güvenceye alır ve kervanını sürdürür.

23

Emek

Ayda 8 dakika ile


Emek

24

Sendikal haklara engelde “modern” taktik

e-sahtekarlık

7

Kasım’dan itibaren uygulamaya giren e-devlet uygulaması ile işçi sendikalarına üye olmak ve üyelikten çıkmak PTT’den alınabilen şifreler yoluyla internetten gerçekleştirilebiliyor. Bu uygulama işçiler için 12 Eylül’de getirilen noter yükünü kaldırdığı bürokrasiyi azalttığı için sendikal harketin elini güçlendirir mi yoksa e-devlet bilgileri patronun eline geçip baraj örgütlenme tamamlanamadan işten atma saldırısına uğranılır mı tartışmaları yapılıyordu. Sendikal hakların engellenmesi, işçilerin iradelerinin dışında patron yanlısı sendikalarda örgütlenmeye mahkum kılınması Türkiye sendikal hareketi içerisindeki yaşana gelen olumsuz durumlardan birisidir. Ancak geçtiğimiz haftalarda İzmir’in Torbalı ilçesinde bulunan Yatsan fabrikasında patron ve işbirlikçi sendikalar eliyle organize edilen e-devlet üzerinden sahtekarlıkla işçilerin zorla Türk-İş’e bağlı Teksif Sendikası’na üye yapılması “çağa uygun sahtekarlık” olarak tarihe geçti. Patronun kendilerini Hak-İş’e bağlı Öz İplik-İş Sendikası’na üye yapmaya çalışmasına tepki gösteren işçiler, DİSK’e bağlı Tekstil Sendikası’yla iletişime geçmiş ve burada örgütlenme

dileklerini dile getirmişlerdi. DİSK’ Tekstil’in daha sonra bölgede örgütlenmesi bulunan Türk-İş’e bağlı Teksif ’in fabrikadaki sendikalaşma sürecine müdahil olması sonucunda kimi toplantılar yapıldı. DİSK Tekstil, TEKSİF ve Hak-İş’e bağlı Öz İplik-iş sendikalarının yanısıra patron temsilcilerinin de katıldığı bir toplantıda, fabrika yemekhanesinde bir referandum yapılması ve işçilerin hangi sendikayı seçeceklerine kendi özgür iradeleriyle karar vermesi yönünde anlaşma sağlanmıştı. 18 Ocak günü yapılması kararlaştırılan referandum, patronun tek taraflı vazgeçmesi ve işçileri “madem Hak İş istemiyorsunuz o zaman Türk-İş olsun” bakışıyla Teksif ’e yönlendirmesiyle iptal oldu. Referandum iptalinin ardından DİSK’te örgütlenme iradesi gösteren işçiler e-devlet uygulaması gereği PTT şubelerinden şifrelerini aldılar. DİSK’e üye olmaya çalıştılar ama şifreleri hata veriyordu. Daha sonra Türk İş sendika yetkisni aldığını ilan etti. Türk İş’e üye olmuş gözüken işçilerin haberlerinin bile olmadığı ortaya çıktı. DİSK şüpheli durumu

araştırınca işveren ve vekillerinin Torbalı PTT şubesinden işçiler adına e-devlet şifresi aldığı ve bu yolla Teksif sendikasına üyelik başvurularının yapıldığını öğrendi. İşçilere ise şifrelerini istediklerinde geçerli olmayan şifreler verildiği ortaya çıktı. Ortaya çıkan bu skandal uygulamalara ilişkin bir açıklama yapan DİSK Genel Sekreteri Arzu Atabek Çerkezoğlu, yaşananların, Türkiye’de sendikal hak ve özgürlüklerin düzeyini göstermesi bakımından ibret verici olduğunu vurguladı. Patronun, “DİSK olmasın da ne olursa olsun” tavrıyla işçileri Türk-İş’e yönlendirdiğine dikkat çeken Çerkezoğlu, işyerinde baskıların arttığını ve hukuk dışı yollar kullanıldığını belirtti. Çerkezoğlu, DİSK’in bu tür yetki anlaşmazlıklarındaki tutumunun net olduğunu belirttiği açıklamada, “Birden fazla sendikanın işyerinde faaliyet göstermesi durumunda Konfederasyonumuz ilkesel olarak işyerine sandık kurulmasını, bir referandum ile demokratik yollardan yetkili sendikanın belirlenmesini savunmaktadır” dedi.

e-devlet sınıfın önünü açar mı?

E

olan binlerce işçi üye gözükmeyen halde idi. Sendikalarda mevcut üyelerini e-devlet üzerinde yeniden üye yaptılar. Bu girişimlerde veri olarak yeni üye olunuyormuş algısı yarattı.

Bu haberlere temel oluşturan durum ise yeni e-devlet uygulaması tabanına verilerin eksik aktarılması sonucu zaten üye

Noter şartının kaldırılması kesinlikle bir kolaylık getiriyor ancak bu kolaylığın yanında Torbalı’da yaşanan durum gibi

Siyaset

Şubat 2014

devlet uygulaması hayata geçtikten sonra Anadolu Ajansı’na Çalışma Bakanlığı’nın servis ettiği kimi haberlerde işçilerin e-devlet sayesinde örgütlenme eğilimlerinin arttığı, her gün yüzlerce işçinin sendikalara üye olduğu vs göze çarpmaya başladı. Sendikal alanda faaliyet gösteren uzmanlar ise durumun hiç te yansıtıldığı gibi olmadığını belirtiyorlar.

e-devlet uygulamasından önce sendikaya üye olmak ya da istifa etmek için notere gidiliyordu. Hem ücreti, hem zaman kaybı nedeni ile bir külfet yaratıyordu işçiler üzerinde.

ciddi güvenlik riskleri barındırıyor. Bir çok işyerinde patronların işçilerden zorla e-devlet şifrelerini istediği biliniyor. Ayrıca e-devlet üzerinden üyeliklerde fiilen örgütlenme yapılabilen taşeron örgütlenmelerin önü de kapatılmış oldu. Taşeron işçilerin asıl işverenin işçileri ile aynı sendikaya üye olması büyük ölçüde engellenmiş durumda. İşçilerin kolayca üye olabilmesinin dışında sendikal engellemeler, yasaklar ve baskılar sürdükçe işçilerin önü açık falan olmayacak.

Zorlu Tekstil: Dışarıda direniş içeride baskı

D

enizli’de kurulu Zorlu Tekstil fabrikası yönetimi, sendikaya üye oldukları için işten çıkardığı 36 işçinin fabrika önündeki direnişleri sürerken, 60 işçinin daha işine son verdi. 10 işçi ise işverenin baskılarına dayanamayıp işten ayrıldı. Buna rağmen hem fabrika kapısındaki direniş, hem de çalışmakta olan işçilerin direnişçilere desteği sürüyor. 9 Ocak’tan itibaren dalga dalga işten çıkarılan işçiler her gün fabrika önünde bekleyerek, sloganlar atarak işe iade edilmelerini talep ediyor ve diğer işçileri sendikalaşmaya çağırıyor. Direnişçiler, özellikle işbaşı ve iş bitimi saatlerinde, ayrıca çalışanların yemek saatlerinde çalışmakta olan işçilere yönelik “Köle değil işçiyiz, birleşince güçlüyüz”, “Direne direne kazanacağız” şeklinde slooganlar atıyor. Buna karşılık içerideki işçiler de telefon ederek, el sallayarak direniştekilere destek veriyor. İşçiler arasındaki bu dayanışmayı kırmaya çalışan Zorlu Tekstil yönetimi ise dışarıda atılan sloganların duyulmaması için yemek-

hanede yüksek sesle müzik çalıyor ve işçilerin kendi aralarındaki konuşmaları engellemek için tuvaletlere bile nöbetçi koyuyor. Zorlu Tekstil’in işten çıkardığı işçiler işveren hakkında işe iade ve sendikalı olmaktan dolayı atılmaları nedeniyle tazminat talebiyle dava açtı.

Hergün fazla mesai 10 yıl, 16 yıldır aynı fabrikada çalıştıkları halde sendikaya üye oldukları için işten çıkarılan işçiler, işyerindeki çalışma koşullarının son derece ağır olduğunu, düzenli olarak fazla mesai yaptırıldığını, günlük olağan çalışma saatinin 12 olduğunu, patronun böylece 3 vardiyayı 2 vardiya haline getirdiğini söylüyor. Yaklaşık 800 işçinin çalıştığı fabrikada işçiler sürekli olarak daha kısa sürede daha fazla üretim yapmaya zorlanıyor ve birbiriyle rekabete sokuluyor. Diğer işçilere göre biraz daha fazla üretim yapanlara ise ikramiye veya prim yerine gofret ve çikolata veriliyor.

Örgütlü mücadele taşerona geri adım attırdı

C

errahpaşa yemekhane işçileri işlerine geri dönebilmek için başlattıkları direnişlerinin 22 gününde hedeflerine ulaştılar. Dev Sağlık-İş üyesi 11 işçi, 22 gün boyunca hergün Cerrahpaşa Hastanesi bahçesinde direniş çadırlarını kurmuş, diğer emek örgüt-

lerinin desteği ile Hastane yönetimi ve taşeron firma Beyaz Saray Şirketi’ni geri adım atmaya çağırmışlardı. Taşeron firmanın geri adım atmak zorunda kalması sonucu işe geri dönecek olan işçiler destekçileriyle birlikte günlerce kordukları çadırı 4 Şubat’ta birlikte kaldırdılar.


Kadın

25

Halime Ç.

K

adın Emeği Platformu (KEP), ilk çıkışını, geçtiğimiz yılın son aylarında AKP hükümetinin kadın istihdamına dönük “Kadınlara müjdeler olsun!” yasa paketi haberlerine/reklamlarına karşılık, “AKP’nin istihdam paketi kime müjde?” manifestosuyla gerçekleştirdi. Yaklaşık kırk sendika, parti, kadın ve meslek örgütlerinden kadınların bir araya gelerek oluşturduğu platform, muştulanan ancak içeriğinin bir türlü kadınlarla paylaşılmadığı torba yasa taslağını masaya yatırdı. Hem yasanın oluşturuluş sürecini ki hükümet hiçbir biçimde kadın örgütleri ile müzakere etmemişti, hem de taslağın kadın emeğini erkek egemen düzene uyumlu olmakla birlikte neoliberal politikalar doğrultusunda biçimlendirmesini hazırladıkları broşür yoluyla teşhir etti. Broşürde platform bileşenleri paketin sunuluşundaki “doğum izni” veya “doğum yardımı” gibi kadınlara cazip

gelebilecek cımbızlamaların esasını ayrıntılı ele aldı. Kadınlar hükümetin hali hazırdaki kadın bedenine dönük saldırılarına -kürtaj yasaklama çalışmaları- ve kadınları anneliğe hapsedici buyurgan “3 çocuk doğur” söylemlerine de dikkat çekerek; kadınların güvencesiz, esnek ve düşük ücretli çalıştırılmasına itiraz etti. Platform basın yoluyla, erkeklerin devredilemez çocuk bakım sorumluluğunun belirlendiği bir yasa düzenlemesini, çocuk bakımından kaynaklı izinlerin ücretlendirilmesini, aile içinde kadın erkek eşitsizliğinin son bulmasını, emek piyasasında kadın emeğinin değersizleştirilmesine dönük uygulamalarının terk edilmesini içeren taleplerini açık ve net biçimde duyurdu.

sorunların ortaklığını görünür kılacak forum etkinliği düzenlendi. Forumda esnek çalışmaya zorlanan çeşitli iş kollarından kadınlar çalışma hayatlarında yaşadıkları emek sömürülerini, kadın kimliğinden dolayı yaşadıkları zorbalıkları kadınlarla paylaştılar. Kadınlar kadınlarla konuştu; kadınlar birbirlerini dinleme fırsatı buldu.

Platform Türkiye genelinde örgütleniyor

Tarlada çalışan tarım işçisinden, kendilerine haber verilmeden işlerinden çıkartılan, gösterdikleri direnişle emek tarihinde önemli yere sahip olan Kazova emekçilerine; ev işçilerinden mimarlara kadar pek çok kadın forumda söz aldı. Farklı gelir dağılımı, eğitim durumlarına karşılık çalışma hayatlarında kadınlık durumlarından kaynaklı yaşanan eşitsizliklerin dillendirilmesinde platformun etkinliği zihin açıcı oldu.

Daha sonra, Gezi sürecinden de gelen deneyimlerle birlikte, kadınları bir araya getirebilecek, sorunları dillendirecek,

Buraya kadar sıraladığım çalışmalar Platform’un İstanbul ayağıydı. Türkiye çapında kadın örgütlerinin ortak

çalışmalarına zemin oluşturma gayretinde olan Platform, İzmir ve Ankara’ya da örgütlenme çalışmalarını taşıdı. Kadınlar forumlarla, sokak eylemlikleriyle kısıtlı olan kadın haklarının sermaye ve erkekler karşısındaki törpülenişine ses çıkardılar. Birbirlerine değerek içselleştirilmiş ayrımcılık deneyimlerini paylaştılar. İş yerlerinde erkek çalışanlarla kendilerini karşılaştırdılar, işten çıkarılışlarda neden kadınların ilk sırada olduğunu tartıştılar. Ocak ayı içerisinde Antalya Kadın Emeği Platformu da kuruldu ve hızla çalışmalarına başladı.

Politik bir zemin olarak KEP Kadın Emeği Platformu’nun erkek ve sermaye iktidarının kadın emeğini değersizleştirmeye dönük politikalarını deşifre etmesi, taleplerimizi yüksek sesle duyurması, ortaklaşmış politikalar üretmesi biz kadınlar için çok önemli. Farklı kadın örgütlerini kapsıyor oluşu keza önemini arttırmak-

ta. Belirli günler dışında kadın örgütlerinin ortaklaşa çalışmaları örgütlerin gündemleri, Türkiye’nin gündem krizleri nedeniyle pek mümkün olamamakta. El birliği ile kurulan KEP’i kadın politikalarının ortaklaştırılmasında etkili bir politik zemin olarak görmek gerek. Gündemi sürekli yoğun olan Türkiye’nin iç politikasında kadın politikasını görünür kılmak, uygulamaya geçecek olan “gizli” yasa paketlerini kadınlar açısından ıskalamamak için platformu diri tutmak da biz kadınların sorumluluğu. Patriarkal düzenin beden ve kimlik politikalarına paralel kadın emeğinin evde erkeğe hizmetçi, bakıcı; çalışma hayatında sermayeye ucuz ve vazgeçilebilir emek gücü olarak sunulması kadınların birlikteliğinden gelen güçle engellenebilir.

Şubat 2014

Kadın Emeği Platformu

Siyaset

Politik bir zemin

Kadın politikasını görünür kılmak, uygulamaya geçecek olan “gizli” yasa paketlerini kadınlar açısından ıskalamamak için platformu diri tutmak da biz kadınların sorumluluğu.


Kadın

26 Çalışan erkekler

günde ortalama 6 saat 8 dakika, çalışan kadınlar ise ortalama 4 saat 19 dakikayı ekonomik bir işte çalışmaya ayırmaktadır. Çalışan erkeklerin hane halkı ve ev bakımına ayırdığı süre sadece 43 dakikayken, bu süre çalışan kadınlarda 4 saat 3 dakikadır. Yani kadınların ekonomik getiri için çalıştıkları süreyle hane halkı ve ev bakımına ayırdıkları süre neredeyse eşittir. Deniz Nalbantoğlu

A

Siyaset

Şubat 2014

kşam saatleri, yorucu bir iş günü ardından eve dönüş yolundaki kadın, yol üzerindeki markete uğrar, akşam yemeği için evin eksiklerini giderir. Çocukların istekleri gelir aklına, kırtasiyeye de girer. Annesinin biten ilaçlarını son anda hatırlar, açık bir eczane bulur. Nihayet eve varmıştır. Okuldan yeni dönmüş çocuklarıyla günün nasıl geçtiği üzerine sohbet ederken, bir yandan da mutfakta yemek hazırlıklarına girişmiştir. Yemekten sonra bulaşıklar makineye dizilirken, çocuklar ödevlerin başına geçmiştir çoktan ve takıldıkları sorulara yardım beklemektedirler. Bir yandan ödevler yapılırken, diğer yandan ertesi günün hazırlıkları başlar. Makineden çıkan çamaşırlar, giyileceklerin ütüsü, ortalığın toplanması, çocukların yatağa hazırlanması, okul hazırlıklarının yapılması… Kadın evde ekonomik getirisi olmayan ikinci mesaisinin akşam kısmını da böylece tamamlamıştır. Sabah kaldığı

Ev işini bırakalım, dünya dursun

yerden devam etmek üzere… Kadınlara erkek egemen tarihin biçtiği cinsiyet rolleri gereği yüklenen sorumluluk; aile reisi olarak görülen erkeğin ertesi güne diri bir işgücü olarak hazırlanması, çocukların gelecekteki işgücü olarak yetiştirilmesi ve artık üretim sürecinin dışında kalmış aile büyüklerinin bakımını üstlenmesi ve tüm bunların dışında, yapabiliyorsa, ekonomik getirisi olan bir işte çalışmasıdır. Tüm kriz dönemlerinde önce kadınların işsiz kalması da bundandır. Kadının asli görevi evdeki işi, yani toplumsal yeniden üretimin gerçekleştirilmesidir. Çocuk ve yaşlı bakımı gibi sosyal alanlardan devlet çekildiğinde kadınlar daha da eve kapanmaktadır.

Evden çalış, esnek çalış Kadının evde harcadığı bu emek, toplumsal cinsiyet rolü gereği doğal görevi olarak değerlendirilmesi nedeniyle görünür değildir. Görünmeyen emek olarak kalması da ataerkiden beslenen kapitalizme son derece uygundur. Kadınlar asli görevleri sayılan bakım işlerini evde yerine getirirken; devlet, bu alanı desteklemek için ayrıca bütçe ayırmasına gerek kalmadığından kazançlı

çıkar. Ayrıca bakım hizmetleri piyasalaştırılarak ayrı bir kar alanı haline getirilmiştir. Ev içi bakım işlerinde çalışan kadınlar düşük ücretlerle, güvencesiz çalışmaktadırlar. Kadınların evde arta kalan zamanlarında, gene kadınlık rollerine uygun işleri çok düşük ücretlerle, sabit olmayan gelir karşılığı güvencesiz, ek iş olarak yapmaları hükümetin çıkardığı torba yasalarla özendirilmektedir. Kadınlar güvenceli işlere değil “esnek” çalışma adı atında enformel alana yönlendirilmektedir. Evdeki görünmeyen emeğimizi biraz görünür kılmaya çalışalım ki, evde harcanan ikinci mesai dediğimizde anlaşılır olsun. Kadınlar ev ve bakım işleri için bir günün ne kadarını

ayırıyorlar? Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2006 yılında yaptığı zaman kullanım anketi 15 yaş ve üzerindeki 11.815 bireyi kapsamıştır. Anket kapsamında aile fertleri hafta içi ve hafta sonu olarak ikiye ayrılmış zaman diliminde 24 saat boyunca onar dakika aralıklarla yaptıkları faaliyetleri kaydetmişler.

Anket sonuçlarına göre Çalışan erkekler günde ortalama 6 saat 8 dakika, çalışan kadınlar ise ortalama 4 saat 19 dakikayı ekonomik bir işte çalışmaya ayırmaktadır. Buna karşın çalışmayan erkeklerin hane halkı ve ev bakımına ayırdığı süre sadece 1 saat 12 dakika iken kadınlarda bu süre

5 saat 43 dakikadır. Bu süre çalışan erkeklerde sadece 43 dakika, çalışan kadınlarda ise 4 saat 3 dakikadır. Yani kadınların ekonomik getiri için çalıştıkları süreyle hane halkı ve ev bakımına ayırdıkları süre neredeyse eşittir. TV seyretme, kitap, gazete vb. okuma gibi faaliyetlere çalışan kadınlar sadece 1 saat 34 dakika ayırırken çalışmayan kadınlar 2 saat 18 dakika ayırmaktadır. Çalışmayan erkeklerin ayırdığı süre ise 3 saat 12 dakikadır. 15 ve daha yukarı yaştaki kadınların hane halkı ve ev bakımına ayırdığı sürenin ayrıntısına bakıldığında bu işler için harcadıkları zamanın yüzde 46’sı yiyecek hazırlama, pişirme, bulaşık yıkama vb faaliyetlerde, yüzde 21.2’si konutun temizlenmesi ve bakımında, yüzde 13.8’i ise çocuk bakımında geçmektedir. Erkekler gün içindeki ortalama 51 dakikanın yüzde 13.5’ini yiyecek hazırlama, pişirme, bulaşık yıkama vb faaliyetlerine yüzde 20.4’ünü ise çocuk bakımına ayırmaktadır. Avrupa ülkelerinde yapılan benzer çalışmalarda da durum çok farklı değil. Kadınlar zamanının önemli bir kısmını ev ve bakım işlerine, erkekler ise çalışmaya ayırıyorlar. Yemek, uyku ve kişisel bakım için ayırdıkları sürelerse birbirine yakın. Bu araştırmanın istatistikleri kadınların meramını özetliyor sanırım. Ev ve bakım işleri için harcanan emeğin yoğunluğu, kadınlara yüklenen toplumsal cinsiyet rolünde ısrar eden politikaları yorumlamamızı kolaylaştırıyor. Başbakan Erdoğan’ın “3 çocuk” söylemiyle öne çıkan, kadın bedeni üzerinden sürdürdüğü politik hat, aslında geleceğin işgücü için kadınları bir yandan doğurmaya teşvik ederek eve kapatırken diğer yandan eve kapanan kadının sistemin tam da istediği gibi enformel çalışmaya zorlanmasından başka bir şey değildir. Muhafazakar politik hattıyla örtüştürerek aslında ataerkil kapitalizmin küresel kadın düşmanı politikasını kadınlara dayatmaktadır. Evde de üretmeye, yeniden üretmeye devam eden biz kadınlar; “Ev işini bırakalım, dünya dursun” desek, nasıl olur?


İnternet sansürüne karşı muhalefetin örüldüğü nokta “tüketici boykotu” önerisinin ötesine geçmek zorunda. Sansürü aşacak araçlara ilişkin bilgi toplumsallaştıkça devletin gözetleme arzusunu bükebileceğiz.

Teknoloji

Bize mi ‘yassah?’

27

Özgür Mehmet Kütküt

D

Sansürde birincilik Bu “kaldırtma arzusu” kendisini kolay kolay gerçekleştiremeyince yurt içindeki düzenleme tek seçenek haline geldi. Bir kez daha YouTube’un kapatılmasına benzer bir skandal olmaması için sansüre kafa yoranlar, teknik bilgiye sahip olanlarla oturup adres temelli bir yasaklama yapılmasını öngören, bunu da Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın yapmasını sağlayan kanun teklifini hazırladılar. Teklif yasalaştı, yani bu konuda da

Adres temelli erişim yasağının ötesinde internet servis sağlayıcıların kayıt tutmasını öngören henüz tam olarak nasıl işleyeceğini bilemediğimiz ama deneyimlerimizden yola çıkarak dijital fişleme olarak adlandırabileceğimiz bir düzenleme daha yapıldı. Buna göre tüm servis sağlayıcılar hangi sitelere girdiğimizi 2 yıla kadar kaydedecek. Bu tip bir takibin, bir yerden girilen sitenin konusunda uzman savcılar tarafından nasıl davalara dönüştürüldüğünü bilerek basit bir kayıt altına alma durumu olmadığını söyleyebiliyoruz.

Çocukları korumak sadece bahane Bu düzenlemelerin gerekçesi olarak çok sık başvurulan çocukların ve gençlerin korunması, çocuk pornografisi söylemleri bu kısıtlamaların en meşru noktası gibi görünüyor. Ancak çocukların neye göre korunacağına da devlet ve servis sağlayıcılar herkesin yerine karar vererek “aile paketi” diye bir sansürü zaten bir hizmet gibi sunuyor.

Tüm dünyada örnekleri olan çocukların ve ebeveynlerin eğitilmesine dönük gerçekçi bir girişim bulunmuyor. Çocuklar için içerik üretilmesini teşvik eden, internetin hayatın doğal bir parçası olduğundan hareketle temel bilgisayar-internet okur yazarlığı edindirmeyi amaçlayan uygulanabilir program, politika belgesi yok. Anadili Türkçe olan çocuklar için arama motoru Almanya’da var (www.blinde-kuh.de) ama Türkiye’de yok. Çocukları önceleyen ve onlara göre katılım, bilgiye erişim mekanizmaları yerine çok kaba, esnetilemez bir filtre varken çocukları korumak için meşru zeminden söz edilemez. Sıkça duyduğumuz bir de soru var: “Saklayacak bir şeyin yoksa neden çekiniyorsun?” sorusu. Aslında bu soru Britanya’daki inanılmaz sayıda güvenlik kamerasının meşruiyeti için üretilmiş kamu spotunun sloganından alınma. Meselenin neo-liberalizmle ilişkisini buradan görebiliyoruz. Cevabı ise kolay; sana ne! Hangi şeffaflık var ki ben devletin benim internet hayatıma erişmesinden çekinmeyeyim ki? Yaklaşık 40 gündür şahit olduğumuz içinde hukuk geçen hükümet-

cemaat taktik savaşının bu topraklarda adaletin değil ama bir egemenin hukukunun olduğunu gösterirken, o hukuka göre ne zaman suç sayılacak, ne zaman ileri sıfatıyla demokrasi parantezine alınacak bir internet gezintisi yaptığımızı bilebiliriz?

Gözetleme toplumsal güvensizliği besliyor Üstelik gözetleme ile elde edilecek yığınsal verinin doğru işlenmesi çok zor olmakla beraber ancak bir sonuca bizi götürür. Mesele kötü olanın engellenmesi ise bu yolla zaman zaman engellense bile o kötüye sebep olanları ortadan kaldırmaz, bir sargı bezi bile değildir. Gözetleme, içinde yaşadığımız güvensizlik iklimini besleyerek toplumsal güveni ve haliyle dayanışmayı zayıflatır. Herkesin dinlendiğini düşündüğü, izlenmekten korktuğu ve rakip gördüklerine karşı gözetleyerek güç kazanmak istediği bir toplumdayız. Her yer, altgeçitlerden lüks teknoloji marketlere kadar çeşitli şekillerde gözetleyecek, dinleyecek kameralar, mikrofonlarla veya bunu imkansız kılacak jammerlarla dolu. Devletin

gözetleme arzusuyla paralel bir süreçten söz edebiliriz.

Özgür yazılıma yasak olmaz Hepsine bakıp büyük biraderin, “yassah hemşerim” sözüne teslim olmak istemiyor hiç kimse. Biraderin pazarlığa niyeti yok, izlemekten vazgeçeceği de. Muhalefetin örüldüğü nokta ise “tüketici boykotu” önerisinin ötesine geçmek zorunda. Devlet her dedikodudan haberdar olmak istiyorsa da, her karşı fikri bir yere kapatmak da istiyorsa da “iptal ederim, kullanmam” ötesinde, araçları ve gözetleme arzusunu bükebileceğimiz bir fırsata sahibiz. Yeryüzünde binlerce özgür yazılımcı, internetin bu yasaklamalara teslim olmaması, kişisel gizliliğin korunması için yöntemler ve araçlar geliştiriyor. Tor, VPN, proxy önümüzdeki günlerde daha sık duyacağımız ve tıpkı YouTube yasağında olduğu gibi hayatımıza girerek toplumsal bir bilgiye dönüşecek kavramlar, araçlar olacak. Şimdi de biz soralım; “bize mi yassah hemşerim?” Toplumsallaşan bilgi bu yasağı görünmez kılacaktır.

Şubat 2014

Devletleştiği oranda kontrol etme isteği dizginlenemez hale gelen AKP hükümeti, uzun süredir internete şekil vermeye çalışıyordu. Google’ın 2013 Şeffaflık Raporu’ndan öğrendiğimiz kadarıyla bu kontrol isteği öyle bir noktaya ulaşmış ki, 2013’ün ilk yarısında Google’a hükümetlerin yaptığı 3846 başvurudan 1673’ü Türkiye’nin. Önceki altı aylık verilerin on katı demek.

birinciliği kimseye bırakmayacak bu ülke.

Siyaset

üşünceyi ifade etme, örgütlenme, basın özgürlüğü gibi konularda hemen her istatistik çalışmasında Türkiye’nin korkunç sicilini görüyoruz. Buna bir yenisi, devletin kontrolünde internet de eklendi.


Gençlik

28 Sınavsız bir

üniversite giriş sistemi için rekabeti temel alan, maddi üretimden uzak bir eğitim anlayışı yerine dayanışmacı, maddi üretim ile birleştirilmiş eğitim sistemi gereklidir.

Sınavsız üniversite

Mümkün mü?

Osman Taşkın

G

eçtiğimiz günlerde yapılan YÖK Genel Kurulu’ndan sonra Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı 2-3 yıl içinde üniversiteye giriş sistemini tamamen değiştireceklerini ve ortaöğretime geçiş yöntemine benzer bir uygulama için hazırlık yaptıklarını söyledi: “Tıpkı Amerika’da olduğu gibi çocuğun sportif, sanatsal ve kültürel başarılarının da değerlendirmeye katılacağı bir sistem üzerine çalışıyoruz. Sistemi iyi oturtabilirsek bazı üniversiteler öğrencinin belli alanlarda gösterdiği başarıyı ölçü alarak öğrenci alabilecek.” Yapılacak değişiklerle ilgili henüz net ve detaylı bilgilere sahip değiliz. Ancak sadece yukarıdaki cümlede geçen ‘Tıpkı Amerika’daki gibi’ vurgusu, bize değişikliklerin hangi sistemi model alarak gerçekleşeceği hakkında öngörüde bulunma imkanı veriyor.

Amerikan sistemi

Siyaset

Şubat 2014

Kısaca Amerika’daki üniversiteye giriş sistemini incelemekte fayda var. Amerika’daki üniversiteler başvuru yoluyla öğrenci kabul ediyorlar. Yani öğrenci öğrenim görmek istediği üniversitelere, o üniversitelerin belirlediği kriterlere göre hazırlanmış belgelerle başvuruda bulunuyor. Her üniversite kendi kriterlerini belirlese de hemen hemen her üniversitenin öğrenci kabul ederken dikkat ettiği ortak hususlar bulunuyor. Bunlardan bazıları şöyle; öğrencinin, YGS-LYS’ye benzeyen, merkezi olarak yapılan SAT1-SAT2 sınav sonucu, lise

hayli para vermeniz gerekiyor. Bu sistemin Türkiye’de uygulanması yoksul ve emekçi çocuklarını burslu okuyabilenler dışında büsbütün üniversitenin dışına atacaktır. Buraya kadar yaptığımız karşılaştırmalardan çıkardığımız sonuçlardan biri 2-3 yıl içinde uygulamaya konması planlanan sistemin kamuoyunda tartışıldığı gibi ‘sınavsız üniversite’ tartışması olmadığıdır. MEB’in uygulamaya koymayı planladığı bu sistem doğrudan üniversite giriş sınavlarını kaldıracak bir sistem değil, olsa olsa üniversitelere, yapılacak merkezi sınavların yanında bazı ek kriterler koyabilme hakkı tanıyacak bir sistem olacaktır. AKP bütün alanlarda hız kesmeden savunmaya ve uygulamaya devam ettiği neoliberal politikaları bu düzenlemeyle eğitim alanı içinde daha etkili kılmaya çalışmaktadır.

Sınavsız Üniversite için Peki en çetin soruya gelecek olursak; sınavsız bir üniversiteye giriş mümkün müdür ve nasıl olmalıdır? Bu soruyu elbette burada birkaç satırda tam olarak cevaplayabilmek güç. Ancak şunları belirtmekte fayda var. Üniversite giriş sistemi sadece bir lise sorunu değildir. Okul öncesi eğitimden yükseköğrenime kadar tüm eğitim sistemi ile ilgilidir. Sınavsız bir üniversite giriş sistemi için rekabeti temel alan, maddi üretimden uzak bir eğitim anlayışı yerine dayanışmacı, maddi üretim ile birleştirilmiş eğitim sistemi gereklidir.

not ortalaması, ders dışında aldığı sertifikalar, burslu mu burssuz mu başvurduğu. Ayrıca öğrencinin üniversiteye başvururken yapacağı bağışın miktarı da üniversiteye kabul edilme konusunda ciddi bir faktör olabiliyor.

Tıpkı Amerika’daki gibi paralı Kabaca bir karşılaştırma yaparsak, merkezi olarak yapılan sınavların ve lise not ortalamasının üniversiteye girişte etkili olması Türkiye’de de geçerli olan bir durum. İki sistem arasındaki temel fark ise; Amerika’da devlet üniversitelerinin paralı olması ve kendi giriş kriterlerini oluşturması. ‘Tıpkı Amerika’daki gibi’ bir üniversiteye giriş sisteminin oturması için yapılması gerekenler şöyle; üniversitede öğrenim görmenin bir ücreti olacak, lise öğrencileri üniversiteye kabul edilebilmek için kurslara ücret ödeyerek sertifika almak zorunda kalacak ve başvuru esnasında bir miktar ‘bağış’ta bulunması gerekecek.

Amerika’daki üniversite giriş sisteminin Türkiye’deki üniversite giriş sistemiyle karşılaştırıldığında olumlu ve olumsuz yanları bulunmakta. Amerika’da üniversiteler yapılan merkezi sınavlar dışında kendi oluşturdukları kriterlerle öğrenci alarak görece özerklik kazanmış oluyorlar.

Bu özerklik Amerika’daki üniversitelerin belli alanlarda uzmanlaşmasına ve o alanlarda dünyada en çok üretim yapan üniversiteler olarak görünmesine neden oluyor. Ancak Amerika’daki sistemde üniversiteye girebilmek ve o üniversitede öğrenim görebilmek için kurslara, sertifikalara, üniversitenin kendisine bir

Eğitim sistemi, öğrencinin tek bir yönde gelişimini sağlamak yerine fiziksel ve zihinsel çalışma arasındaki farkı kaldıracak şekilde çok yönlü gelişimini sağlamalıdır. Okul öncesi eğitimden yükseköğrenime kadar tüm eğitim sistemi; bölgeler, okullar ve cinsiyetler arasındaki eşitsizliklerin giderildiği, herkesin eğitim hakkından, eşit ve parasız olarak yararlandığı ve kimsenin eğitim hakkından mahrum bırakılmadığı bir şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bu düzenlemeler yapılmadan sınavlara dayalı çözümsüzlük sisteminden kurtulmak mümkün değildir.


Sistemin çılgınlığının bir yöntemi var A

ğaç yaşken eğilir deyimini desteklercesine yeni nesli eğmek, istenilen şekli vermek gayesini güden eğitim sistemiyle hayatımızın en kritik çağında karşılaşıyoruz. Eğitimle neyin doğru neyin yanlış olduğunu, hayatımızın amaçlarını -sınavlar, kariyer, iyi insan olmak- iktidarın istediği şekliyle zorla öğrenmek zorunda kalıyoruz. En kötüsü de; bu dayatmanın, baskı ve stresinin normalleştirilmesi oluyor. Bu yüzdendir ki yıllardır dayatmanın gerekçesi olarak gösterilen kanunların ve yönetmeliklerin kaderle aynı anlama geldiği sanıldı. Eğitim ve öğrenim piyasacı zihniyetin elinde ucuz işgücü üretim çarkına dönüşmüş,

bilimsel eğitimden eser kalmamıştır. Okullar da dershaneler de ücretli hale gelmiştir. Zorunlu din dersleriyle devlet eliyle bir dayatma uygulanmaktadır. Karma eğitimin bitirilmesi, kadın ve erkek öğrencilerin harem-selamlık şeklinde eğitim alması tartışılmaktadır. Dershane adıyla açılan kurumların Cemaat örgütlenmesinin payandası olduğu herkes tarafından başından beri biliniyor. Fakat AKP ve Cemaat arasındaki gerilimi körükleyen asıl mesele dershane meselesi değildir. Dershanelerin kapatılmasına kılıf hazırlayanlar öncelikle özel okul-devlet okulu ayrımına ve ayrımcılığına bakmalıdır. Bugün yandaşın, zenginin, hırsızın, patronun çocuğuysan özel okullarda ve hatta Amerika’da okuyabilirsin. Öte yandan bu ülkenin emekçi halkının çocuklarına

Gençlik

İdil Özbek

29

reva görülen, sadece geleceksizliktir. Dershanelerin kapatılmasında “eğitimde tam bir eşitlik” şiarını kendine maske edinmeye çalışan Hükümet eğer gerçekten bu konuda samimiyse, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim taleplerini de gözden geçirmek zorundadır. Eğer gerçekten samimiyse; öğretmen olmak için gerekli eğitimi başarıyla bitiren bütün emekçiler, çalışma alanlarında görevlendirilmeli ve iş güvencesine sahip olmalıdır. Eğitim ve öğrenim tüm kademelerde parasız olmalı ve devlet tarafından sağlanmalıdır. Bunun için vakıf-özel üniversiteler de dahil tüm okullar kamulaştırılmalıdır. Bilimsel eğitim bütün kademelerde sağlanmalıdır. Din ve inanç özgürlüğüne aykırı olan zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır. Tam da bu noktada bizim karnımız tok, tavrımız nettir! Eğer gerçekten samimiyseniz dershaneleri kapatın, özel okulları kamulaştırın, eğitim öğretim müfredatını bilimin kılavuzluğunda yeniden yapılandırın. Sizin de tavrınız net ise herkese parasız, cinsiyetsiz, bilimsel, eşit ve anadilinde eğitim verin.

“Çocuğuma nasıl kıydınız?”

G

ezi İsyanı sırasında Eskişehir’de dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın katillerinin yargılandığı, Eskişehir’den Kayseri’ye taşınan davanın ilk duruşması 3 Şubat’ta görüldü. Türkiye’nin bir çok kentinden binlerce kişi, yolda yapılan birçok saldırıya ve engellemelere rağmen Ali İsmail Korkmaz için Kayseri’ye gitti. Duruşma boyunca mahkeme önünde sloganlar atıldı, kitleye hitaben konuşmalar yapıldı. Salona giren Ali İsmail Korkmaz’ın annesi sanıklarla karşılaşınca gözyaşları içinde: “Ali’ye nasıl kıydınız! Oğlum ne yaptı size?” diye haykırdı. Adliye önünde bir açıklama yapan Ali İsmail Korkmaz’ın ağabeyi Gürkan Korkmaz şunları söyledi: “İlk defa Ali’nin katilleriyle yüz yüze geliyoruz. Ama onlar yüzümüze bakamıyorlar, hatta başlarını bile kaldırmıyorlar.” Adliye önünde bekleyen kalabalığın yanında konuşlanan çevik kuvvetin kitleyi taciz etmesi üzerine gerginlik yaşandı. Duruşmanın ikinci bölümünde sanık polisler ifadelerini verdi. Polisler genel olarak ya olayı hatırlamadıklarını ya da kendilerine verilen talimatları uyguladıklarını söyledi. Duruşmanın sonunda mahkeme heyeti, tüm tutuklu sanıkların tutukluluk hallerinin devamına, tutuksuz yargılanan katil zanlısı Yalçın Akbulut’un tutuklanma talebinin reddine karar verdi. ava 12 Mayıs 2014 tarihine ertelendi.

ezi İsyanında İstanbul Ümraniye’de öldürülen Mehmet Ayvalıtaş’ın duruşması 5 Şubat’ta Kartal Anadolu Adliyesi 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Yüzler insan Mehmet Ayvalıtaş için adliye önündeydi. Ayvalıtaş ailesi, Berkin Elvan’ın, Ethem Sarısülük’ün, Abdullah Cömert’in yakınları, HDP İstanbul Belediye Eşbaşkan adayı Pınar Aydınlar, CHP milletvekilleri, sosyalist örgüt temsilcileri, aydınlar duruşmayı izledi.

dışarıda Mehmet ayvalıtaş için adalet talebini dile getiren yüzlerce insana polis gaz bombalarıyla saldırdı. Duruşmada ara karar açıklandı. Sanık Cengiz Aktaş’ın ve tanıkların zorla getirilmesine karar verildi. Dava 21 Mayıs’a ertelendi.

Mehmet Ayvalıtaş ve annesi Fadime Ayvalıtaş’ın resimleri duruşma salonunda taşınırken,

Aynı günün akşamı Mehmet Ayvalıtaş’ın davasının 2. Duruşmasının ardından ya-

Duruşma sonrası adliye önünde bir açıklama yapan Mehmet Ayvalıtaş’ın yakını Volkan Ayvalıtaş; “Yine hazırlanmış bir senaryonun kurbanıyız. Adalet istiyoruz.” dedi.

şanan adaletsizlikleri protesto etmek için Kadıköy Boğa Heykeli meydanında çok sayıda kişi toplanıp protestoda bulundu. “Adalet için yürüyoruz” diyerek Kadıköy Boğa’dan yürüyüşe başlayan kitle “Hepimiz Mehmet’iz öldürmekle bitmeyiz”, “Fadime Ana onurumuzdur” sloganları atarak Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nda basın açıklaması yaptı. Mehmet Ayvalıtaş Meydanı’nda yapılan açıklamanın ardından Altıyol’a yürümek isteyen kitleye polis TOMA ve gaz bombalarıyla saldırdı.

Siyaset

G

Şubat 2014

Ayvalıtaş duruşmasında halka polis saldırısı


Ekoloji

30

HDP MYK Üyesi, Prof. Dr. Beyza Üstün

‘Su yaşamın temel kaynağıdır’ Röportaj: Fatoş Osmanağaoğlu

HDP

MYK Üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün ile ekoloji ve su meselesi üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Su - yaşam ilişkisinden başlayarak su meselesini bize anlatabilir misiniz?

Suyu konuşmak için suyun önce yaşam içindeki çok temel yerini iyi algılamak lazım ve yolculuğunu yaptığı bütün kara ve sucul ekosistem içindeki davranışını da iyi kavramak lazım. Su döngüsü dediğimizde aslında yerküredeki döngüyü de iyi kavramak lazım. Su yaşamın temel kaynağıdır, susuz hiçbir canlı yaşamını idame ettiremez.

Siyaset

Şubat 2014

Suyun yerküredeki uzun yolculuğuna bir bakalım: Yağışla yeryüzüne kar ya da yağmur olarak düşen su, havzadaki topraktan süzülerek yüzey sularını yani gölleri, akarsuları, denizleri ve yeraltı sularını besler; birleşerek dereleri, akarsuları oluşturur. Aktığı yol boyunca da cansız yapıdan, topraktan, yeraltından süzülürken mineralleri temel besin maddelerini çözerek canlılara besin olarak taşır; yağış olarak düştüğü toprakta yüzeyden akarken yeraltı su katmanlarına sızar, yeraltında geçtiği katmanlarda mineralleri çözmeye devam eder ve tekrar yüzeye çıkarak akarsu, göl ve deniz sularını canlı yaşamı için zenginleştirir. Akışı sırasında atmosferden çözdüğü oksijeni de alarak yolculuğu ile ulaştığı her yerde, çevresinde var olan canlılara hayat verir. Bu yolculuğunda su; kaybolmadan,

dünyanın var oluşundan bu yana, doğanın var oluşu için döngüsüne devam eder. Suyun yeryüzüne yağış olarak düştüğü en üst koddan akarak geçtiği tüm alan o suyun havzası olarak bilinir. Bir akarsu ya da göl yatağını düşündüğünüz zaman, bu yatağı besleyen, en yüksek kotlardan suyu göle, dereye, denize akıtan tüm karasal alan, bu alanın içinde var olan dereleri, gölleri besleyen yeraltı sularının ve yeraltı akışı ile suyun geçtiği yeraltı katmanı, suyun yolculuğunu sürdürdüğü havzasıdır. Su havzalarındaki sanayileşmenin etkilerini nasıl görüyorsunuz?

İç Anadolu’da Beyşehir Gölü’nün sularının yeraltı akışı ile Akdeniz’e kadar ulaştığı bilinmektedir. Artvin’de yapılan Borçka Barajı’nın oluşturduğu nemin Hopa’yı, Kemalpaşa’yı etkilediği, coğrafi olarak, başka bir havzada olduğu düşünülen Kemalpaşa-Hopa’da çay hasadını etkilediği bilinmektedir. Bu nedenledir ki su havzasının sınırlarını coğrafi olarak çizmek mümkün değildir, havzayı belirleyen suyun akışı ve döngüsü ile etkilediği bölgedir. Dolayısı ile bu suyun etkilediği alanın tümüne ve tüm yaşama müdahaledir. Kirlenme arttıkça sucul sistemin kendi kendine kirlilikle baş etme yetisi de azalır. Ne yazık ki Türkiye ve benzeri ülkelerde su havzaları; doğal olarak korunma yerine; kullanıma ve yerleşime açıldığından atıkların doğayı tehdit etmesi engellenememektedir. Toplanamayan ve arıtılamayan atık sular bir şekilde havzanın

yüzeysel sularına, yeraltı suyuna ya da toprağına doğrudan sızmaktadır. Suda bulunan oksijen tüketildiğinde; bu ortamda yaşayan diğer canlıların yaşamları tehdit altına girer. Doğanın baş edemeyeceği miktarda kirliliğin ortama verilmesi durumunda ise doğal ortamın kendini yenileyebilmesi zorlaşır. Endüstriyel üretimler sonucunda doğaya

daha dirençli kirleticilerin bırakılması durumunda bu kirleticiler suyun akışı boyunca karşılaştıkları canlının bünyesine geçer ve besin zinciri ile bir üst yapıdaki canlıya geçerek insana kadar ulaşır. Canlıyı, yaşamını, ölüme kadar, türünün yok olmasına ve besin zincirinden kopmasına kadar götüren olumsuz sürece sokarlar.

Sözünü ettiğimiz, üretimlerin sonucunda kirlenme ile doğa yıkımları 1970’li yıllardan beri sürmektedir. 2000’li yıllara geldiğimizde, kapitalizmin son krizine kadar su havzalarının kullanıma yerleşime, sanayiye, turizme açıldığını görüyoruz. Bunun sonucunda su havzaları, toprağı ile, dereleri, gölleri, yeraltı suyu ile giderek kirletildi. l992 yılında Rio’da alınan uluslararası kararlar, doğanın kapitalizmin kıskacına sokulmasını, doğal özelliklerini daha fazla ve daha hızlı yitirmesine neden oldu.


Kapitalizmin hırsı sadece suyu kullanmak ve kullanılmış suyu su havzalarına sınırsızca bırakmakla kalmadı. Kapitalizmin son krizinden sonra kapitalizmin doğaya saldırısı suyun metalaştırılması ile boyut değiştirdi. BM’ye bağlı Dünya Su Konseyi’nin işlevi ile şirketlerin suya sahip olma çabaları “suyun kıtlaştığı” iddiaları ile “suyu boşa akıtmayalım” argümanları ile gizlenerek yaşama geçirilmeye çalışıldı. Doğanın koruyucusu olan su; metalaştırılmaya, piyasada fiyatlandırılan mal haline getirilmeye başlandı. Suyun metalaştırılması sonucunda ekosistemin ne denli hızlı ve geri dönüşümsüz biçimde tahrip olacağı açıktır. 1992’de Dublin’de yapılan BM Su ve Çevre Konferansı’nda su; piyasada fiyatlandırılabilir mal olarak tanımlanarak su havzaları ile ilgili bir diğer kritik uluslararası karar da alınmış oldu. Ardından 1995 yılında Dünya Ticaret Örgütü’nün Hizmet Ticareti Genel Anlaşması’nda: erişilebilir su kaynaklarının kimin yönetim ve denetiminde olacağı, kullanılabilir suyun hangi kanallarla tüketiciye ulaştırılacağına dair üretim, pazarlama ve dağıtım yetkisinin kimde olacağı, içme suyunun üretim ve dağıtımının kimin tarafından ve nasıl yapılacağı kararlaştırıldı.

“Sürdürülebilir kalkınma” gerçekten sürdürülebilir midir?

BM tarafından protokollere konan, “sürdürülebilir kalkınma” stratejisi uluslararası ve ulusal düzenlemelerle hızlıca yürürlüğe sokuldu. Böylece kapitalistlerin doğayı sınırsızca kirletmeleri, suyu ve toprağı sınırsızca üretimlerinde kullanmaları için yasal dayanak sağlanmış oldu. “Kalkınma” sınır tanımazken, sermaye birikiminin gereklerinin doğa ve toplum koruma stratejileri ile

dengede ve eşdeğer kılınabileceği savı emeğin ve doğanın sermaye birikiminde sınırsız kullanılması ile yaşama geçti. Sulak alanların kirlenmesine ve kirlenen sucul sistemlerde ve çevresinde yaşayan türlerin yok olmasına göz yumuldu. “Sürdürülebilir kalkınma” stratejisi doğrultusunda çevre yasa ve direktiflerde “kirleten öder” mantığı yasallaştı, doğal ortama boşaltılan atıklar için, kirleticiye kirletme hakkı verildi, bu hak da yasallaştırıldı. Su havzalarının havza koruma statülerinin değiştirilmesi siyasi bir yönetim strateji-

siydi. Dönemin siyasi yetkilileri tarafından su havzaları koruma kararları kaldırılarak turizme, sanayiye, yerleşime açıldı. Böylece su havzalarının kirletilmesine izin verildi/göz yumuldu. Beraberinde orman ekosistemi yok edildi. Örneğin, dünyanın sayılı lagünlerinden biri olan Küçükçekmece Lagün Havzası 1984’te koruma statüsünden çıkarıldı. Böylece 400 sanayi kuruluşu bu bölgeye konuşlandı. İSKİ kanalizasyona deşarj edilebilecek suların derelere boşaltılmasına göz yumuldu.

Su-tarım ilişkisine dair neler söylemek istersiniz?

Suyun metalaştırılması, ona sahip olan şirketin sermaye birikimini arttırırken halkın giderek daha yoksullaşması anlamına gelecektir. Suya erişim, yoksullaşan halk için giderek daha imkansızlaşacaktır. Bunun en yıkıcı etkisini geçimlik çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlar yaşayacaktır. Suyla üretim yapamaz, ürün yetiştiremez hale gelecekler, metalaşan suya erişimleri zorlaştıkça şirketlerce kontrol edilen tohumları, GDO’lu ürünleri ekmek zorunda

Ekoloji

Parası olmayanlar, suya erişemeyenler sağlıksız koşullarda suya erişmeye çalışacaklar, giderek salgın hastalıklar ve sağlık problemleri artacaktır. Bunun sonucunda suya erişemeyen tüm canlıların yaşamı giderek yok olacaktır. Önce bitkilerin, onarım bölgelerindeki ormanlık alanların ve sularda yaşayan canlıların, ardından kıraçlaşan toprakta ve denizlerde yaşayan canlıların ve yoksulların yaşamı son bulacaktır. Bu yıkıma karşı koyanlar, koyacak olanlar ise yaşamını, emeğini, doğayı kapitalizme karşı koruyanlar olacaktır. Günümüzde Anadolu’nun her köşesinde, vadilerde, tüm canlılar ve insanlar için verilen halk mücadelesinin; kapitalizm doğadan elini çekene kadar süreceği açıktır. HDK-HDP’nin yerel seçimlerde ekoloji vurgusu nerede olacak?

Tüm bu nedenlerden HDKHDP olarak biz en başta suyun ticarileştirilmesine karşıyız. Su havzalarının sermaye elinde dolaşıma sokulmasına da karşıyız. Biz suların piyasa üzerinden satışını önlemek için, halk için kişi başına üç ton suyun ücretsiz ve sağlıklı erişimini hayata geçireceğiz. Bugün suyun satışının en temel aracı “ön ödemeli sayaçlar”dır. Ne enerji üretiminin tespitinde, ne suyun tespitinde ön ödemeli sayaçları kabul etmiyoruz. Tarlalara veya evlere ön ödemeli sayaç takılmasını kabul etmiyoruz. Kent içi parkları ve meydanları yaşam alanı olarak görüyoruz, cadde ortalarına veya yol kenarlarına dikilen üç beş ağacın orman ekosistemi olmadığını biliyoruz. Bu nedenle kent içi ormanlar, meralar, bostanlar her anlamda korunması gerekli alanlardır. Doğal alanların daha çok imara açılmasına izin vermeyeceğiz. 3. Köprü böyle olacaktır, 1. Köprü yapıldığında bunu deneyimledik. Deniz yollarına, trenlere, toplu taşımaya öncelik vermeliyiz, karbon izi bırakmayan ulaşımı kullanmalıyız.

Şubat 2014

Suyun metalaştırılması için neler söylemek istersiniz?

kalacaklar ya da ekim yapa31 madıkları tarlalarını satmak durumda kaldıkları şirketlerin emrinde çalışacaklardır. Proleterleşme ve yoksulluk giderek artacaktır.

Siyaset

Ergene Nehri, Konya Şehri atık suyunun boşaltıldığı, bu nedenle kirlenen Tuz Gölü, bu kararların mahkumlarından sadece birkaçıdır.


Ekoloji

32

Radyasyonu ayakkabı kutularında saklayamazsınız Sermaye elini derelerimizden çek D

emos Fuarcılık ve Organizasyon Ltd. Şti. tarafından bir araya getirilen sermayedarlar, “Barajlar ve HES Fuarı” ile eş zamanlı olarak “2. Barajlar Kongresi”ni de gerçekleştirecekler. “Türkiye’deki Barajlar ve HES Projelerinde Örnek Uygulamalar”ın ele alınacağı söylenen fuara ilişkin Demos Fuar’ın internet sitesinde yer alan haberde, “Hızla büyüyen ülkemizde Barajlar&HES Fuarı’nda hızla gelişen enerji sektörü içinde önemli bir yer tutan HES’lerin, sulama amaçlı baraj ve göletlerin, su yollarının proje aşamasından bitişine kadar kullanılan tüm teknolojiler, hizmet, ekipmanlardaki son gelişmeler sergilenecektir” yazıyor.

A

Siyaset

Şubat 2014

nadolu toprakları üzerinde nükleer santrallerin ve nükleer silahların tohumlarını atmaya çalışan AKP Hükümeti ve yandaşları, nükleer enerji sevdasından vazgeçmiyor. Her fırsatta Japonya’nın ileri teknolojisine güvendiğini dile getiren ve her gün yeni bir tehlike haberi aldığımız Fukuşima felaketini görmezden gelen Başbakan, radyasyonun ayakkabı kutusunda saklanabilecek bir şey olduğunu düşünüyor. Hatta halka da bu düşüncesini kabul ettirmek için, bilimsellikten uzak “Din Adamları Enerji Halkası” projesini uygulamaya sokuyor. 29 Ekim günü Japonya ile imzalanan ve 9 Ocak günü Meclis`te onaylanan Sinop`ta Nükleer Santral kurulmasını hedefleyen anlaşma, 24 Ocak günü Japonya Meclisi`nde onaya sunulacak. Anlaşma girişimini protesto eden İstanbul Nükleer Karşıtı Platform (NKP) bileşenleri 22 Ocak günü İstanbul Japonya Başkonsolosluğu önünde

bir basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasının ardından Japon milletvekillerine mektup gönderen NKP üyeleri “Japon yöneticilerinin önceliği, nükleer ihracat peşinde koşmak değil, Fukuşima felaketi ile ortaya çıkan kirliliği temizlemek olmalıdır” dediler. “Daha çok kâr etmek uğruna, nükleer atıklarla, nükleer silahlarla kirlenmiş, Çernobil ve Fukuşima felaketlerini yaşamış dünyamızın biraz daha kirlenmesini, canlı yaşamına daha fazla zarar verilmesini istemiyoruz. Nükleer tehlikeyi çok iyi tanıyan Japon Parlamentosu Türkiye halkı ile dayanışma içerisinde olmalı; halkımıza zarar verecek bu anlaşmayı onaylamamalıdır. “Hiroşima ve Nagazaki’de nükleer silahlanmanın en acı boyutunu yaşamış Japonların, nükleer silah malzemesi plütonyumu uluslararası ticarete açan, adı barışçıl olmasına rağmen nükleer silahlanmaya göz kırpan bu anlaşmayı

Türkiye ile imzalamasını çok tehlikeli buluyoruz” denilen mektupta “Yüzlerce yıl etkisi olacak bu nükleer anlaşma, TBMM’de sadece birkaç dakikada onaylandı. AKP vekilleri, halkın geleceğini değil, rüşvet alan politikacılarının geleceğini kurtarmakla meşguller. Bağımsız ve onurlu yaşayalım diye uğruna dedelerimizin ninelerimizin hayatlarını verdiği Anadolu toprağı, sonsuza dek kirliliğe terk edilmek üzere ve TBMM vekilleri işin ciddiyetinin farkında bile değil” vurgusu yapıldı. “Beş on yıllık hükümetler geçici, Anadolu toprakları kalıcıdır. Bizler nesiller boyu sağlıklı bir şekilde burada yaşamımızı sürdürmek istiyoruz” denilen mektupta “Japon vekiller sanmasınlar ki nükleer enerji projeleri halkın desteğini almıştır. Biz bu toprakların insanları, Sinop’ta ya da Türkiye’nin herhangi bir yerinde nükleer santrale ve silahlanmaya izin vermeyeceğiz” sözleriyle uyarıda bulunuldu.

Bu fuarın ekolojik gözlükle okunması ise kapitalizmin kendi yarattığı sorunları “yenilenebilir enerji olarak gördüğü HES’lerle” sözde çözmeye çalışma masalını anlatmasıdır. Buradaki amacı ise sundukları “çözümler” üzerinden yeniden sermaye birikimi yaratmayı amaçlamaları olarak açıklayabiliriz. HES’çi şirketlerin, yatırımcıların, müteahhitlerin bir araya geleceği organizasyonun düzenleyici kurumları arasında, Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile Devlet Su İşleri de var. Barajlar ve HES Fuarı’na, yerellerden tepki gösteren yaşam savunucularının duygularına, Toroslar’daki vadi temsilcileri ortak bir protesto mektubuyla tercüman oldular. Protesto sosyal medya üzerinden hızla yayıldı. Sosyalist partilerden, emek örgütlerine kadar geniş bir çevre, fuara karşı eylemleri yükseltmek konusunda ısrarlı. Doğa katliamlarına karşı Anadolu’nun her köşesinde vadilerini, sularını ve yaşamı sermayeye karşı koruyanların mücadelesi kapitalizm doğadan elini çekene kadar sürecek.

Şırnak halkı termik santrale karşı

Ş

ırnak Çevre Platformu, Avgamasya bölgesinde kurulması planlanan termik santrali, 1 Şubat’ta düzenlenen yürüyüşle protesto etti. Yürüyüşe katılan binlerce Şırnaklı, doğaya zarar verecek termik santrallerin yapılmasına izin vermeyeceklerini haykırdılar. Yürüyüşün ardından platform adına Kürtçe ve Türkçe açıklamalar yapıldı


Cemal Demirok

S

akarya’daki Ezgi Cafe’de çay içerken bir arkadaş elinde bir imza föyüyle geldi. “Bu nedir?” diye sorduğumuzda da “Çerkes Soykırımı Tanınsın İmza Kampanyası”, bütün dünyaya Çarlık Rusyası’nın 1864’de 1 milyon 500 binden fazla Çerkes’in soykırıma uğradığını veya diasporaya sürgüne gönderildiğini anlatacağız, dedi. Hiç tereddüt etmeden aldım imza föyünü ve dedim ki: İstanbul ayağında sorumluluğu ben alırım, hatta Taksim’de stand açarım, Yoğurtçu Parkı da destek olur, İstanbul’da en az 5 bin imza toplarım..

gittik. Forumlara da gittik ama Yoğurtçu Parkı bizi hayal kırıklığına uğrattı, özellikle de “ulusalcı” kesimler; Yoğurtçu’dan sadece “Çapulcu Pazarı Ekibi” destek oldu. İstanbul’daki ilk imza standımızı bin bir güçlükle Galatasaray Meydanı’nda açtık. Bin bir güçlükle diyorum çünkü imza standı açma dilekçesini Valiliğe götürdüğümde Vali Yardımcısı imzalamak istemedi. Ama cebren ve hile ile aldım imzayı. Sonra Valilik Vatan İl Emniyet Müdürlüğü’ne yönlendirdi.

Vatan’da komiser kaşe bastı dilekçeme ama imza atmak istemedi. Oradan Beyoğlu İlçe Emniyet’e yönlendirdiler. Oradan da Beyoğlu Belediyesi’ne vs.. Anlayacağınız dolap beygiri gibi döndürdüler durdular beni. Neticede uzun uğraşlar sonucunda evrak işlerini tamamladım ama masamız eksikti. Tam bütün materyalleri temin ettik ama masayı unutmuştuk ki Tanrı karşımıza HDK’li arkadaşlarımızı çıkar dı. Bize masa temin edebileceklerini ve her türlü desteği

sağlayabileceklerini söylediler sağ olsunlar. Aynı akşam bizi HDK Beyoğlu binasına davet ettiler, çay, kahve, sohbet, muhabbet derken aramızda ciddi bir samimiyet gelişti. HDK/ HDP ile olan ilk resmi temasım bu şekilde oldu.. HDK’yı ilk kurulduğu günden beri biliyordum bazı arkadaşlarımdan dolayı ama bize (Çerkeslere) gösterilen bu dayanışma örneği bizi daha da yaklaştırdı HDK/ HDP’ye. Daha sonraları da

Bana bu inancı aşılayan Halklar ve İnançlar Komisyonu’ndaki tüm dostlara HDK/ HDP çatısı altında özveriyle dayanışan tüm eşit ve kardeş halklara selam olsun…

Çerkesler Soçi Olimpiyatlarını protesto etti erkesler, Soçi’de 7-23 Şubat tarihlerinde yapılacak olimpiyat oyunlarını İstanbul, Ankara ve Reyhanlı’da yaptıkları eylemlerle protesto etti. İstanbul’da aralarında Çerkes Dernekleri Federasyonu, Jineps gazetesi ve No Sochi 2014 İnisiyatifi’nin de bulunduğu, birçok Çerkes kurumunun çağrısıyla biraraya gelen yüzlerce Çerkes, 2 Şubat’ta Rusya Konsolosluğu’na yürüyerek Soçi’de düzenlenecek olimpiyat oyunlarını protesto etti. Kafkasya’ya özgü kalpaklar takarak ve geleneksel Çerkes kıyafetleri ile eyleme katılan göstericiler Olimpiyat meşa-

lesine atfen siyah, dikenli telle çevrili simgesel bir meşale taşındı. Daha sonra meşale konsolosluk önüne bırakıldı. Göstericiler adına basın açıklamasını okuyan Billur Aktürk, “Çerkes Soykırımı’nın 150. yılında gerçekleştirilecek 2014 Soçi Kış Olimpiyatları’na karşı yürüttüğümüz uzun soluklu mücadele olimpiyatların son gününe kadar sürecek. Başından beri amacımız, bugün hala sömürge siyasetiyle yönetilen soykırım coğrafyası Soçi’nin bu büyük buluşma için doğru bir seçim olmadığını anlatmaktı” dedi. Ankara’da ise Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAFFED)

öncülüğü’nde bir araya gelen yüzlerce Çerkes, Soçi’nin 1864’de yaşanan Çerkes soykırımı ve sürgününün simgesi olduğunu ifade ederek, burada yapılması planlanan Kış Olimpiyatları nedeniyle Rusya Büyükelçiliği önünde bir protesto gösterisi yaptı. Ellerinde, ‘Olimpiyat kar üstünden yapılır kan üstünden değil’, ‘Kızılçayır kanlarını karlar örtmez’, ‘Olimpiyat soykırımı unutturamaz’ yazılı Türkçe ve Rusça döviz ve pankartlar bulunan kalabalık sloganlar atarak tepkilerini dile getirirken, temsili olarak yanan bir olimpiyat ateşini de söndürdü. Çerkes Andı okuyan kalabalık

daha sonra gökyüzüne dilek fenerleri bıraktı. Hatay’da Suriye sınır kapısındaki Cilvegözü kavşağında toplanan Reyhanlı Çerkesleri de Kış Olimpiyatları’nın Soçi’de yapılmasını protesto ettiler. Burada yapılan açıklamada “Çerkesler tüm dünya halklarıyla kardeşlik bağı içerisinde yaşamak istiyor. Rus halkıyla barış içinde yaşamak istiyoruz. İntikam değil adalet istiyoruz. Rusya Federasyonu dünyanın 50 ülkesinde yaşayan Çerkeslerden kayıtsız şartsız özür dileyerek haklarının iade etmeli. Anavatanlarında mutlu ve özgür yaşama fırsatı vermeli” dendi.

Şubat 2014

Ç

Siyaset

İstanbul’a döner dönmez ilk iş “Adalet Yürüyüşü” ekibinden arkadaşlarımla konuyu paylaşmak oldu.. İşimizin çok zor olduğunu çünkü hiçbir kurum ve kuruluştan bir kuruş bile maddi destek almayacağımızı, bu işi gönüllülük prensibiyle, kolektif bir biçimde, dayanışarak yapacağımızı anlattım. Onlar da kabul ettiler ve kollarımızı sıvayıp işe koyulduk. Sonrasında bize güvenen Türk, Kürt, Arnavut, Laz arkadaşlar da destek verdiler. İlk zamanlar elimizde föyler sokak sokak gezerek, insanlara teker teker soykırımı anlatarak başladık işe. Daha sonra barlar, kafeler, kıraathaneler ve derneklere

davet ettiler bizi, gittik, uzun uzun sohbetler ettik. Halklar ve İnançlar Komisyonu bizlere çok ilgi gösterdi sağ olsunlar. Bu komisyon toplantılarında kendimi hiç yalnız hissetmedim. Bir akşam yine bu uzun sohbetler sırasında bize bir teklifleri oldu HDK’li dostlarımızın, “Gelin Çerkesler’in sorunlarına beraber çözümler üretelim” dediler.. “Beraber çözüm üretmek!” Daha önceden de diğer partilerden teklifler gelmişti ama “beraber çözüm üretmek” yaklaşımından hiç söz etmemişlerdi. “Gelin, katılın bize sorunlarınızı biz çözeriz” gibi tahakkümcü bir yaklaşım sergilemişlerdi. Fakat HDK/HDP’nin yaklaşımı, dayanışma zihniyeti çok etkiledi beni. Ertesi gün meseleyi arkadaşlarımla paylaştım ve büyük beğeni topladı HDK/ HDP’nin bu zihniyeti. Emin olmak için partideki Çerkes dostlarımızla, büyüklerimizle de görüştükten sonra emin oldum ki Çerkeslerin kendilerini en iyi ifade edecekleri yer HDP. Bu fikre inanmasaydım emin olun bir dakika bile bulunmazdım bu oluşumun içerisinde.

Halklar

Bir Çerkes’in HDP’ye katılışı

33


LGBTİ

34

Gezi isyanından yerel seçimlere

LGBTİ hareketi İsa Şahmarlı’nın intiharının saiki kendisinin de veda mektubunda belirttiği gibi toplumun ta kendisidir. Toplum bu intiharların hem saiki hem de failidir. Çünkü toplumdur hem bir bir, hem de bir bütün olarak kendini de çürüten o sistemin bekçisi ve neferi. Röportaj: Özlem Bayat

H

omofobiye, ayrımcılığa, militarizme, cinsiyetçiliğe karşı mücadele veren; iktidar, baskı ve tahakküm ilişkilerini sorgulayan ve gittikçe daha çok görünür olan LGBTİ hareketine dair Kaos GL aktivisti, SYKP ve HDP Parti Meclis Üyesi Remzi Altunpolat ile keyifli bir söyleşi yaptık. LGBTİ mücadelesini bir anti-kapitalist mücadele dinamiği olarak görüyor musun?

Siyaset

Şubat 2014

Evet. 1960’ların sonunda ortaya çıkan LGBTİ hareketi o zamanki toplumsal hareket içerisinde kendisini anti-kapitalist bir güç olarak var etti. 80’lere geldiğimizde burjuva demokrasisi içerisinde kazanılan kimi yurttaşlık haklarına bağlı olarak bazı çevreler sistem karşıtı özelliklerini yitirdiler. LGBTİ hareketini homojen bir özne olarak ele alamayız. 90’larda Queer hareketi ortaya çıktı ve sistem içi taleplerin bir adım ötesine geçerek devrimci politikayı tartıştılar. Queer çağrısında, aynı zamanda heteroseksüelleri de kapsayarak onların da kendi cinsiyetlerini, cinsel kimliklerini sorgulamasını istedi. Sistem, ideolojik aygıtları ile LGBTİ’leri ne kadar içermeye çalışırsa çalışsın, onu bir bütün olarak içeremez. Kapitalist sistemin normalize ederek mas etme politikaları bir yerde tıkanacaktır. LGBTİ’lerin her kazanımı, mevcut sistemi

Remzi Altunpolat: Hareket başından itibaren anti-militarist, feminist, Kürt özgürlük hareketi, ekoloji, emek mücadelesi ve tüm muhalif kesimler ile yakınlık içinde ve ittifak kurma çabasında.

yıpratma ve onun temellerini sarsma adına önemlidir. Türkiye’de de mücadele sistem karşıtı olarak yürütülmekte, resmi-egemen ideolojinin karşısında kendisini konumlandırmaktadır. Hareket başından itibaren antimilitarist, feminist, Kürt özgürlük hareketi, ekoloji, emek mücadelesi ve tüm muhalif kesimler ile yakınlık içinde ve ittifak kurma çabasında. Ana damar budur. LGBTİ hareketinin kendisi ve politikası sistem karşıtıdır. Sosyalist hareket içindeki güçlerin LGBTİ’ler

ve LGBTİ hareketi hakkındaki tutumu nasıl? Bir sınıflandırma yapılırsa hangi ana eğilimlerden söz edilebilir?

Hem sosyalist hem de LGBTİ hareketi içerisinde yer alan biri olarak bu konu üzerine uzun yıllardır düşünüyorum. Sadece Türkiye’de değil 70’lerde dünyanın başka yerlerinde de egemen sosyalist yapılar gerek LGBTİ meselesinde gerek kadın sorununda görmezden gelen, hatta dışlayan bir tutum içerisindeydiler. Ama orada bu tartışmalar kısa sürede aşıldı ve bu

sorunlar mücadeleye içerildi. Türkiye’deki özgül durum şu ki bu süreç geç başlamış uzun sürmüş ve halen devam etmektedir. ÖDP’nin kuruluş aşamasında bu konular tartışıldı. Değerli bir deneyim olan bu döneme ilişkin benim eleştirim, LGBTİ’lerin parti içerisinde sadece vitrin olabilmesidir. Talepleri ÖDP’nin genel politikası değildi. Eşcinsellerin haklarını savunuyoruz, ayrımcılık yapılmayacak, “onlar da insan” mantığıyla hareket edildi. Homofobiyle, transfobiyle, heteroseksizmle cepheden bir yüzleşme yapılamadı. Bir iki kişinin görünürlüğü üzerinden yapılan bu tarz siyaset sadece söylemsel düzeydeydi ve gerçek bir dönüşüm sağlayamadı. 2000’lerde sosyalist yapı ve kurumlarla etkileşim başladı. Bunda başat rolü LGBTİ’ler oynadı. Sosyalistlerle birlikte yürümekteki ısrar bunu mümkün kıldı. İlk kez 96’nın 8 Mart’ında ve 2001’in 1 Mayıs’ında alana çıktık. Çevreden “Bu ibnelerin burada ne işi var”dan tutun da “Çok renkli ve eğlenceli insanlarmış”a kadar çeşitli tepkiler aldık. Tabii bazı sol/sosyalist çevre ile zaman içerisinde çeşitli ortaklıklar yaşasak da birçok

kurumla da sıkıntılar cereyan etti. Mesela Güler Zere Platformu’na katılmayı istediğimizde

LGBTİ hareketinin Gezi İsyanında bir sıçrama yaşaması 20 yıllık mücadelesinin bir kazanımıdır. özellikle bir yapı buna karşı çıkarak, onların yer alması halinde platformdan ayrılacağını söyledi ve bizimle birlikte yer alan sosyalist yapıları da çürümüş olmakla itham etti. Hala da aynı tavrı sürdürmekteler. Halkın değerleri adına en geri şeyleri savunmak sosyalizm değil popülizm yapmaktır. Bilinmelidir ki halkçılık başka popülizm başka bir şeydir. Trajikomik bir örnek anlatayım; 2007 Homofobi Karşıtı Buluşma’da “Devrim Beni Aramadı” adlı bir belgesel film gösterdik. Çeşitli sol/sosyalist çevrelerden insanlara eşcinsellik hakkında ne düşündüğü soruluyordu. Bir kadın, eşcinselliği çürümüş kapitalist sistemin bir sonucu olarak görüyordu. Devrim sonrasında eşcinselleri


LGBTİ

Mendilden mi olur eşcinsel çocukların kefenleri?

35

Eşcinsel, biseksüel ve trans cinayetleri LGBT hareketinin her zaman tam göbeğinde duran bir meseledir. Heteroseksizmin gücü, bıçak sallamaya bile ihtiyaç duymadan birçok “işini görebilmesinden” de gelir. Cinayet deyince aklımıza ilk gelen şey, faili bir veya birkaç kişilik bir katledilme biçimi olsa da, bu failin daha da kitlesel olduğu bir form daha var, intihar.

Küba’da tedaviye göndererek iyileştirileceklerini söyleyebilmişti. Gezi İsyanından sonra herkes LGBTİ meselesine bakmaya başladı. Güzel bir gelişme, ancak hareket sanki Gezi’yle çıkmış gibi davranılıyor. LGBTİ hareketinin Gezi İsyanında bir sıçrama yaşaması 20 yıllık mücadelesinin bir kazanımıdır. HDP ile yeni bir evreye girdik. İnsanlar artık bu alanı tanımak, bu alanla tanışmak istiyorlar. LGBTİ kavramsal setini söylemlerinin içerisine yerleştirmeye çalışıyorlar. HDP içerisinde LGBTİ’ler kendilerini misafir ya da vitrin ögesi olarak değil evlerinde hissediyorlar. Müdahil oluyor, değiştirmeye, dönüştürmeye, birlikte eylemeye çalışıyorlar.

LGBTİ hareketiyle ilk kez tanışan ve çeşitli platformlarda LGBTİ hareketinin hakkını müdafaa eden yapılar olarak bugün SYKP içerisinde yer alan gelenekleri sayabiliriz. Bu bilinç SYKP’nin kuruluş sürecinde bir sıçrama yarattı. Kendini daha rahat ifade eden LGBTİ’lerin burada yer alması tesadüf değildir. Tabii SYKP’nin heteroseksizm başlığında herkeste eşit bir bilinç oluşturduğunu söylemek için erken. Kuşkusuz bunlar zaman içinde olacaktır, daha fazla yol alan SYKP’nin de süreci daha hızlı yürüteceğini düşünüyorum. Diğer yapılarla mukayese ettiğimde SYKP’nin, LGBTİ meselesindeki farkındalığını derinleştirmeye ihtiyacı var.

Geçtiğimiz ay Program ve Tüzük konferansını yapan ve programında ayrı bir yer tutan LGBTİ taleplerini geliştiren, üyesi olduğunuz SYKP ve LGBTİ hareketi ilişkisi üzerine neler söylemek istersin?

Diğer yandan SYKP’yi özgül kılan taraflardan biri de, LGBTİ’lerin öz örgütlenmesini önemli bir dinamik olarak görmesi ve desteklemesidir. Kendisine eklemleme ve mas etme değil, LGBTİ dinamiği ile müttefik olma, yoldaşlık ilişkisi kurmak şeklinde bir perspektifi var SYKP’nin.

SYKP’yi oluşturan bileşenler daha önceden bu meseleyi tanımış, bilen, bunun farkındalığı içinde olan kesimlerdi.

Remzi Altunpolat ile yapılan bu söyleşinin tam halini siyasihaber.org sitesinde okuyabilirsiniz.

enim için önemli olan toplumun değişmesi değil, ondan bir talebim yok. Toplum bir bataktır ve kurtarılamaz. Yaşamımın her döneminde benim dışımda kaldı, beni dışlayamaz bu yüzden. Ancak cinsel tercihleri yüzünden incinen insanlar var ki, toplumun kendi eksikleri yüzünden bu insanları horlamasına asla izin vermem.” Kaos GL, Sayı 14, Okur Mektupları, 1994 Heteroseksist patrialkal sistemin temelinde “makul” ve “makul olmayan” kategoriler vardır. Bu kategorilerden makul sınıfına girme hakkı kazananlar devamlı daha merkeze itelenirken, makul olmayan kategoriler yok sayılır, dışlanır, sürülür ve katledilirler. İkili cinsiyet sisteminin hegemonik erkekliğine biat eden bedenler, bu biatın seviyesi çok da gözetilmeksizin birer nefere dönüştürülür, hiçbir zaman ulaşamayacağı bu kalıbın formuna duyduğu özlemle faşizan bir hırçınlığa bürünür. Neferler bir başlarına değillerdir, arkalarında koca bir sistem yanlarında da bu sistemi yaşatan toplumsal bir ahlak vardır. Eşcinsel, biseksüel ve trans cinayetleri LGBT hareketinin her zaman tam göbeğinde duran bir meseledir. Bir gün bir gazete açarsınız ve üçüncü sayfada şöyle bir haber gözünüze çarpar . “50 bıçak darbesi ile öldürüldü.” Haberin son

Hareketin sahiplenebildiği bu cesetler genelde temas edilebilir yakınlıkta olanlar ve fısıltı gazetesinin taşıdığı bilgilerin verdiği ipuçları ile “nedenleri” daha aşikâr olanlardır. Benzer canilikte katledilen ve adı bile bilinmeyen yüzlerce kişi katleden zihniyetin karanlığı içinde kaybolur gider. Ki, büyük ihtimalle daha fazlası da daha az görünür olan başka metotların kurbanı olur. İntihara sürüklenme gibi…

Eşcinsel intiharları politiktir Heteroseksizmin gücü, bıçak sallamaya bile ihtiyaç duymadan birçok “işini görebilmesinden” de gelir. Cinayet deyince aklımıza ilk gelen şey, faili bir veya birkaç kişilik bir katledilme biçimi olsa da, bu failin daha da kitlesel olduğu bir form daha var, intihar. Son günlerde birçoğunuzun da haberlerini okuduğu İsa Şahmarlı intiharı da bu

türden bir cinayet işte. İsa Şahmarlı’nın intiharının saiki kendisinin de veda mektubunda belirttiği gibi toplumun ta kendisidir. Toplum bu intiharların hem saiki hem de failidir. Çünkü toplumdur hem bir bir, hem de bir bütün olarak kendini de çürüten o sistemin bekçisi ve neferi. Bu tarz intiharları bireysel bir seçenek, bir karar olarak görmek eşcinselleri yok sayan ve ezen zihniyeti bir kez daha meşrulaştırmakta. Nice ana akım bilimsel araştırmalar bile var ki, şöyle diyor “eşcinsel çocuklarda intihar oranı heteroseksüel akranlarına göre yüksektir”. Yani ne diyor, “Sen ne yaparsan yap, senden önceki düzen sen değiştirmediğin sürece seni 1-0 mağlup bir şekilde başlatıyor” diyor. Yani ne diyor, “Senin rengin bu dünyaya fazla” diyor! Bazı zamanlar bire bir destekler birçok kişinin işine yarasa, birçoğunun hayatını kurtarsa da sebep zaten ortada ve nihai çözüm de gayet net ve açık. Eşcinsel ve trans cinayetleri herkesin meselesidir. Ve bizler bu meseleyi karşımıza almadığımız sürece, bu mesele bizi yüz yıllardır olduğu gibi içine almaya devam edecektir. *Kaos GL

Şubat 2014

B

cümlesi de şöyledir. “Kimliği belirlenemeyen erkek cesetin ayak parmaklarında kazınmış ojeler bulunuyordu”. İsim yoktur, cisim yoktur haberde. Bir sonraki sayfaya geçiliverilir. O ojeler neden kazınmıştır halbuki? Bir insan ne gibi bir gerekçe ile 50 bıçak darbesini vurabilir? Ya da nedir böylesi bir vahşeti üç satırla özetleyecek kadar münferit kılan? Ve bilir miyiz acep, biz eşcinsel çocukların kefeni neyden dikilir?

Siyaset

Evren E. Çakmak *


Kültür - Sanat

36

Turgut Uyar profil resmini değiştirdi;

beğen, yorum yap! Öyle bir hız ki; ‘Yeni’den, güvenilir bilgiden ve eğer bilgisayarlarınkini kastetmiyorsak bellekten bahsetmeyi imkansız hale getirmekte. Göksel Ilgın

E

Siyaset

Şubat 2014

nformasyon çağındayız! Bu ilan ya da çağrı kiminin ağzında oldukça olumlu yankılanırken, kiminin gelecek korkularını ifade ediyor. Enformasyon; bilgi veya haber anlamına gelen, Latince kökenli dillerden Türkçe’ye orijinallerine benzer biçimde (İng: Information) uyarlanarak girmiş bir sözcük. Ama bugünlerde gündelik hayattan akademik makalelere kadar birçok mecrada kullanımı, sadece bilgi veya haberi ifade etmenin ötesine geçmiş durumda. Mesela, “enformasyon çağı” ifadesinde küresel internet ağlarının sağladığı, tarihte görülmüş en hızlı iletişim biçimince iletilen bilgi ya da haberleri ifade etmekte ve vurgu bilgiden çok internet ya da iletişim hızına doğru çekilmektedir. Yani Mike Wayne’in de dikkat çektiği üzere bilgi “bit’lere, devrelerce elektronik sinyallere, bilgisayar dilinin 1 ve 0’larına dönüştürülmüş” dijital verilerle özdeşliğe doğru koşar adım anlam mutasyonlarına maruzdur. Günümüzün tartışması bu minval üzeredir; bu dijital hız hayrımıza mıdır şerrimize mi? Elbette böylesi bir soruya her ideolojik tutum, her politik taraf kendi meşrebince cevap

verecektir. Serbest piyasanın kutsallığına inananlar “bırakınız tweetlesinler, bırakınız paylaşsınlar” diyecektir örneğin. Zira gelişen iletişim teknolojilerinin her eve, her ele erişebilme yeteneği insanları özgürleştirecektir ve haliyle bireysel özgür seçim hakkı ve fırsatlarıyla donanan insan, pazarın sağlığını güvence altına alacak, paranın soğuk almasını engelleyecektir!

Enformasyon özgürleştirir! Kulakta hoş bir tını bırakıyor. Gelgelelim gerçek şu ki iletişim sosyolojisi, hukuk, siyaset bilimi (ve siyasal iletişim) ve kültürel çalışmalar alanında özgürlük ve dijital iletişime başat yaklaşımların çoğunluğu kaygı yüklü. Herkes “Ama ne yapalım çiğ süt emen insandan bu kadar güzellik çıkıyor işte” diyerek yarı gönülsüz bir rızaya ortak olsa da serbest piyasada hiçbir şeyin çamura bulanmadan parlamasının mümkün olmadığı da aşikar. Yakın zamanda Youtube’a açılan “sahte tık” davası pek ilgi görmedi ya da pek teşhir edilmedi ama esasında bu dava ürkütücü bir piyasa gerçeği-

nin yansımasıydı. İnternet paylaşım sitelerinde beğen ya da yorum yap butonlarına yönelen her tık, piyasada finansal bir karşılık buluyormuş meğer! Peki, internet başındaki sadece kendi işiyle meşgul sınırsız tık sahibi milyonlarca kullanıcı, kazandırdığı milyon liralardan haberdar mı? Hani serbest piyasanın şeffaflığı? Bu döngüde özgürleşen bireyler mi yoksa bizatihi paranın kendisi mi?

bir toplumun da garantisi olacaktı. Çarkıfelek’lerden Var mısın Yok musun’lara, Saklambaç’lardan İzdivaç’lara, yüzlerce “yoksul ama mutlu” aile dizilerinden boyu dizileri aşan reklamlara varan birikimiyle TV, yarattığı kendine bağımlı kültür nedeniyle çok tartışıldı, çok eleştirildi. Bu bağlamda şeytan elbette alette değil, alet edende aranmalıdır; bakınız serbest piyasa ve devlet kapitalizmi!

Özerk bir iletişim mümkün mü?

Sayılabilecek tüm olumsuzluklarının yanı-sıra internet dünyanın çeşitli ülkelerinde (Arap Baharı, Wall Street, Yunanistan ve Gezi/Haziran İsyanı gibi) çıkan isyanlarda alternatif iletişim kaynakları sunması ile hanesine olumlu notlar katmayı başardı. Sözü edilen eylemlerin örgütlenmesinde gerçekten de eşi görülmemiş bir katkısı oldu internetin. Lakin bu olumlu not, internete yönelik tüm eleştirilerin karşısına sert bir duvar ördü. 21. yy direnişlerinin yüce aracı interneti eleştirmek ya çağdışılık, gericilikle ya da aymazlıkla itham edilir oldu! Peki, baştaki soruya geri dönersek, bu dijital hızın faydası kimedir? W. Benjamin’in “hep değişen ama hiç değişmeyen” ifadesiyle tanımladığı mo-

Evlerinizden, telefonlarınızdan interneti kovun, şeytanın yeni sureti internettir! Vaktiyle televizyon için koparılan veryansına pek benziyor değil mi? O zamanki savunmaları bir hatırlarsak: Evet, TV bir şeytan aleti değildi ve bilgi/haberin daha hızlı iletilmesi müreffeh

Facebook gibi programların, beğen butonuyla tüm şiir denemelerini Turgut Uyar’ınkilere denklediği çağdan söz ediyoruz.

dern yaşam biçiminde Eski ile Yeni’nin mesafesini sıfırlayan, bilgi edinmenin ve toplumsal belleğin doğasına aykırı bu hız olgusunun zirvesi internet değil midir? Öyle bir hız ki; “Yeni”den, güvenilir bilgiden ve eğer bilgisayarlarınkini kastetmiyorsak bellekten bahsetmeyi imkansız hale getirmekte. Şair olmak için şiirlerin bir dergide/kitapta yayımlamasını beklemenin gereksiz olduğu, facebook gibi programların, beğen butonuyla tüm şiir denemelerini Turgut Uyar’ınkilere denklediği çağdan söz ediyoruz. Elbette, bu eleştirilerin sonucu “Bırakalım bu işleri, yıkalım tüm aletleri mektup çağına dönelim” çağrısı olmamalıdır. Sadece modern çağın hızını normal ve doğal; bu hıza direnmeyi de geride kalmak şeklinde yorumlayanın yine Modernizm olduğunu her daim akılda tutmak elzemdir. Zira bu yoruma ortak olan sol ağızlardaki artış ziyadesiyle endişe verici! WAYNE, Mike, Marksizm ve Medya Araştırmaları, Yordam Yay. 2009, s. 57 KEANE, John, Medya ve Demokrasi, Ayrıntı Yay. 2011, s. 65


Politika

Seçim zamanı çıkan engelli yasa tasarıları

37

AKP hükümetinin, torba yasa diye bilinen yasa paketi içerisinde, engellilerle ilgili yeni bir yasa tasarısını meclise getireceği söylenmekte. CHP’li bir milletvekilinin konuyla ilgili bir yasa taslağı hazırladığı ve parlamentoya getireceği kamuoyuna yansıyan haberler arasında

ngelli örgütleri, yıllarca kapsamlı bir yasa çıkartılması için mücadele ettiler. Ancak Mecliste bulunan bütün siyasi partiler bir yasa çıkartmak yerine, çeşitli yasa maddeleri içerisine engellilerle ilgili konuları sıkıştırmayı yeğlediler. 2005 yılındaysa AKP hükümeti bir yasa çıkartarak, çıkarmış olduğu bu yasayı yönetmeliklere bağladı. Böylece yasanın uygulanırlığı da, imkânsızlaştı. Çünkü yönetmelikler, sık sık değiştiği ve birçok kurum-kuruluş eski yönetmeliklerine bağlı kaldıkları için, yasanın geçerliliği büyük ölçüde imkânsızlaştı. Seçim sürecine girilmesiyle birlikte, engelliler yeniden hatırlanıp, engellilerle ilgili yasa tasarıları tekrardan gündeme gelmeye başladı. AKP hükümetinin, torba yasa diye bilinen yasa paketi içerisinde,

nüdür. Konuyu sadece bakım hizmetiyle sınırlamak, engelli sorunlarını bilmemek anlamına gelmektedir. Çünkü bugün engellilerin sorunu, sadece bakım hizmeti almak değildir. Bakım hizmet, kendisini sosyal devlet diye lanse eden bir devletin koşulsuz yapması gereken bir şeydir. Bakım hizmeti gibi ayrıntılı sorunlar; ana madde içerisinde yer almalıdır. Anlaşılan o dur ki, seçim çalışmaları içerisinde, engelli oylarına da, ihtiyaç vardır.

Öte yandan ana muhalefet partisi CHP bir milletvekilinin konuyla ilgili bir yasa taslağı hazırladığı ve parlamentoya getireceği kamuoyuna yansımıştır. Bu tasarıyla da, sosyal hizmetler yasasında değişiklik yapılması, engellilerin gelir durumuna bakılmaksızın, bakım hizmeti almaları öngörülmektedir. Bu da bir yasak savuculuktur. Engellilerle ilgili “Bizde bir şeyler söylüyoruz”dan ileri gidemeyen bir anlayışın ürü-

Halbuki engellilerin en büyük sorunları, bugün için eğitim, istihdam, rehabilitasyon gibi en temel ihtiyaçlardır. Bu sorunları halledilemediği süre içerisinde, engelliler için yapıldığı söylenen bütün argümanlar, bir seçim yatırımı olmaktan öteye geçemeyecektir. Çünkü kesin olmayan verilere göre, ülkede 10 milyonu aşkın engellinin yaşadığı bilinmektedir. Bu rakamın yüzde 10’u bile sokağa çıkmış değildir.

5 yıldır adalet yok

D

avutpaşa’da bir patlayıcı imalathanesinde yaşanan patlamanın ve 21 işçinin yaşamını yitirmesinin ardından adalet taleplerini dile getiren ailelerin mücadelesi 5 yıldır sürüyor. Katliamın 5. yılında bir araya gelen aileler, Davutpaşa caddesi üzerinde toplanarak yürüyüşe geçtiler. “Davutpaşa’yı Unutmadık, Unutturmayacağız!” pankartıyla yürüyen aileler, “İş Kazası Değil Cinayet!”, “Davutpaşa’yı Unutma, Unutturma!”, “Sorumlular Belli Hesap Sorulsun!” sloganlarıyla cinayeti protesto ettiler. Patlamanın yaşandığı alana

gelindiğinde aileler adına bir basın açıklaması yapıldı. Açıklamaya “Tam 5 yıl oldu. 5 yıldır seslerine, kokularına, sıcaklıklarına, yarenliklerine hasretiz. 5 yıldır her gün yüreklerimizde meydana geliyor aynı patlama. Hâlâ sesleri kulaklarımızda. Hâlâ iş çıkışlarını gözlüyoruz camlarda. Boğazımızdan geçen her lokmadalar. Ve 5 yıldır her gün yüreklerimiz dağlanıyor, acılarımız taptaze.” sözleriyle başlayan yaşamını yitiren Gülhan Çabuk’un eşi İdris Çabuk “iş cinayetlerinde hayatlarını kaybeden tüm işçilerin acısını kalplerinde hissettiklerini, bütün

sorumluların yargılanması ve başka işçilerin canının yanmaması için çaba harcadıklarını” ifade etti. İşçilerin can güvenliğinin sağlanmasını ve denetimlerin yapılmasını, sorumluların sorumluluklarını yerine getirmesini isteyen Çabuk, patlamanın unutturulmaması için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden ve Zeytinburnu Belediyesi’nden patlamanın gerçekleştiği alanın park haline getirilmesini talep ettiklerini de aktardı. Bu arada patlamanın sorumlularının yargılanması için dava 7 Nisan’a ertelendi.

Şubat 2014

E

engellilerle ilgili yeni bir yasa tasarısını meclise getireceği söylenmektedir. Bu tasarıyla ilgili engelli örgütleri harekete geçerek, taleplerini ilgili yerlere götürmüşlerse de, ancak olumlu bir sonuç elde edememişlerdir. Mali hükümlülükler konusunda problemler olduğu öğrenilmiştir. AKP hükümetinin, torba yasa içerisinde yer alan yeni yasa tasarısı neleri getirir bilemeyiz. Ancak şunu çok iyi biliriz ki, geçmiş geleceğin teminatıdır.

Siyaset

Zühtü Turgut


Haberler

38

Enternasyonalist dayanışma S osyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP), 18-25 Ocak tarihlerinde Rusya’da Siyasi Tutsaklarla Uluslararası Dayanışma Günleri’ni selamladı. SYKP bugün saat 13.00’te Rusya Konsolosluğu önünde Rusya Devleti’ni ve Putin Hükümeti’ni protesto etti.

aldı. Bolotnaya Davası olarak bilinen bu davadan hala 15 kişi cezaevinde, 3 kişi de ev hapsinde olmak üzere, yüzlerce insan yargılanıyor. Çok sayıda insan ise yurt dışına çıkmak zorunda kaldı” dedi.

Putin’in faşizan uygulamalarına karşı gelen Rusya’nın solcuları, sosyalistleri, eşcinselleri, göçmenleri anarşistlerinin Bolotnaya Davası gibi davalarla cezalandırıldığını vurgulayan SYKP açıklamasında, bu uygulamalara Türkiye’den aşina olduklarını belirtti. Rusya’da yüzlerce Putin karşıtının yargılandığı Bolotnaya Davası’na dikkat çeken SYKP açıklamasında; “6 Mayıs 2012’de Putin’in hileli seçimlerle iktidara gelmesi protesto eden on binlerce insan Bolotnaya Meydanı’na inmişti. Polisin kitle içine yerleştirdiği provokatörlerin devreye girmesiyle ortalık savaş alanına döndü. Kitleye yoğun şiddet uygulayan polis o gün 600 kişiyi gözaltına

Ülkede Zenofobi dalgası yayılıyor Rusya’da göçmenlere ve eşcinsellere yönelik faşizan baskılara da değinen SYKP şu açıklamayı yaptı: “Bu günlerde Putin rejimi muhalefeti bastırmak ve halkı korkutmak amacıyla yabancı korkusu ve nefreti yani ze-

nofobi dalgası yaymaktadır. 2013 Ekim’inde Moskova’nın Birülövo kenar semtinde ırkçılar tarafından çoğunlukla Orta Asya’dan gelen göçmenlerin çalıştığı pazar yeri basıldı. Akabinde benzeri görülmemiş polis baskını yapıldı. Adeta sınır dışı etmek için ‘yasa dışı göçmenler’ arandı. Aynı baskıyı eşcinseller üzerinde yaratarak, kitle bilincini zehirlemeye devam ediyorlar. Direk Kremlin’den talimat alan medya, önemli bir baskı ve toplumu zehirleme aracı görevi görüyor. Rusya halkına suni düşmanlar yaratarak, onları koruyan iktidar edasına bürünen Putin, ABD ile girdiği kirli ilişkilerin de üzerini kapatmaya çalışıyor. Suskun çoğunluk oluşturmak isteyen bir iktidar, konuşanlara her türlü şiddeti uyguluyor. Bu kinizmle dolu Putin’in ‘muhafazakâr dönüşü’ organik bir şekilde Rusya sermayesinin vergi cenneti haline gelmesi ve Batı Avrupa’ya akmasıyla kaynaşıyor. Bir yandan sermaye güçleri, öte yandan onları koruyan bürokratlar kendilerine dünyada cennet satın alıyorlar.”

Zeki Erginbay anıldı

K

aranlık güçlerce 1977’de kaçırılarak işkenceyle öldürülen, İnşaat Mühendisleri Odası dergisi Teknik Güç’ün yazı işleri müdürü, devrimci militan Zeki Erginbay, ölümünün 37. yılında dostları ve Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) üyeleri tarafından mezarı başında bir törenle anıldı. İstanbul Üsküdar-Kısıklı Mezarlığı’nda gerçekleşen anma, devrim şehitleri için yapılan saygı duruşuyla başladı. Ardından, Erginbay’ın yoldaşı ve en son görüştüğü kişilerden olan Mustafa Kemal Kaçaroğlu bir konuşma yaptı. Erginbay’ın devrimci kişiliğini ve mücadelesini anlatan Kaçaroğlu, onun Türkiye’de sosyalistlerin güç-

Bahçelievler’de Behzat Baykal anması ve açılış

30

Aralık 1984 tarihinde polisler tarafından işkencede katledilen devrimci önder Behzat Baykal, mücadele arkadaşları ve SYKP Bahçelievler İlçe Örgütü tarafından Çobançeşme’deki mezarı başında anıldı.

Siyaset

Şubat 2014

Anmada 1980’li yıllardaki mücadele arkadaşları Kurtuluş İleri, Ali Kemal İpek, Mustafa Kemal Kaçaroğlu ile SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay Yılmaz konuşmalar yaptı. Anma töreninde “Kavgamızın Rehberi Behzat Baykal ölmedi, Devrim Şehitleri Ölümsüzdür, Katil Polis Hesap Verecek, Yaşasın Devrim ve Sosyalizm” sloganları atıldı. Anmanın ardından SYKP Bahçelievler İlçe Örgütü’nün açılış etkinliğine geçildi. SYKP Bahçelievler İlçe Örgütü açılış

etkinliği; özgürlük, demokrasi ve devrim mücadelesindeki şehitleri adına yapılan saygı duruşuyla başladı. Açılışta SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay Yılmaz söz alarak, Türkiye ve dünyadaki siyasi gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu ve SYKP’nin kuruluş sürecini ve

amacını anlattı. Tuncay Yılmaz konuşmasında SYKP’nin her zaman kendini yenileyerek, geçmişten dersler çıkartarak ve yeniden kuruluşu gerçekleştirerek kolektif bir özne olması gerektiğini ve ancak bu şekilde içinde bulunduğumuz döneme devrimci bir yanıt olabileceğini ifade etti.

Daha sonra, Bahçelievler ilçesinde bulunan dost kurumlar söz alarak; SYKPlilere, çıktıkları bu yolda başarılar dilediler. Etkinlik SYKP çalışmalarının anlatıldığı sinevizyon gösterimi ile devam etti. Açılış, yerel sanatçı Hüsniye Özdemir’in söylediği türkü ve marşlarla son buldu.

lenmesini engellemek isteyen CIA destekli faşist güçlerce kaçırılıp öldürüldüğünü belirtti. Erginbay’ın işçi sınıfının örgütlenmesine ve siyasal militanlığa verdiği önemi vurgulayarak sözlerini, “Yaşasın devrim ve sosyalizm”, “Kurtuluşa kadar savaş” diyerek bitirdi. Daha sonra söz alan SYKP Eşgenel Başkanı Tuncay Yılmaz ise, “Devletin ve faşistlerin saldırılarına karşı koymak için direnmeyi ve savaşmayı öğreten Zeki Erginbay gibi devrimci önderlerimiz var” dedi. Yılmaz, konuşmasında tarihten ders çıkarmak gerektiğini, devletin her türlü saldırısına karşı direnmenin başlıca yolunun kitleler içinde kök salmak, kitleselleşmek olduğunu söyledi. Geçmişte yürütülen anti-faşist mücadelenin önemini vurgulayan Tuncay Yılmaz, devrimcilerin devletten gelebilecek her türlü saldırıya karşı hazır olması gerektiğini ifade etti. Zeki Erginbay, 1960’lı yılların sonunda TİP ve devrimci gençlik hareketi içinde yer aldı. 12 Mart 1971’den sonra Dev-Genç ve THKP/C davalarından yargılanan Erginbay, 1976’dan itibaren ise Kurtuluş Hareketinin İstanbul’daki örgütlenmesinde önemli bir rol oynadı. İnşaat Mühendisleri Odası’nda çalışan Erginbay, Oda’nın çıkardığı Teknik Güç dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürütüyordu. Zeki Erginbay, 23 ocak 1977 günü kaçırıldıktan 12 gün sonra, 5 Şubat 1977 günü Şile yolu üzerinde cesedi bulundu. Cesedin incelenmesinden, sol göğsünde bir kurşun yarası ve vücudunun çeşitli yerlerinde işkence izleri tespit edildi.


B

rezilya’nın 3. Lig takımlarından Madureira Esporte Clube, resmi formasında Che Guevara’nın fotoğrafını ve “Zafere kadar daima!” sözünü taşıyor.

eçtiğimiz yıl Ediz Bahtiyaroğlu’nun kalp krizi sonucu hayatını kaybetmesinin ardından, evinde çok sayıda boş enerji içeceği kutusu bulunduğu ve enerji içeceklerine düşkünlüğü nedeniyle Ediz’in daha önce uyarıldığı yönünde bir iddia ortaya atılmıştı. Daha önce üzerini hiç okudum mu bu içecek kutularının? Hayır... Geçen gün aldım bir tane, sırf üzerinde yazanları buraya aktarmak için: • Alkol ile karıştırılarak veya beraber tüketilmemelidir. • Çocuklar, 18 yaş altı kişiler, yaşlılar, diyabetikler, yüksek tansiyonu olanlar, gebe ve emzikli kadınlar, metabolik hastalığı olanlar, böbrek yetmezliği olanlar ile kafeine hassas kişiler için tavsiye edilmez.

• Sporcu içeceği değildir, yoğun fiziksel aktivite sırasında ve sonrasında tüketilmemelidir. Günlük 500 mililitreden fazla tüketilmesi tavsiye edilmez. İşin kötü tarafı, eczanelerde reçetesiz bile satılmaması gereken son derece ciddi yan etkileri olan bir içecek; büfelerde, marketlerde rahatça satılıyor... Konu üzerine araştırmaya giriştim; şu enerji içecekleri ne menem bir şeydir diye, sizinle paylaşıyorum: Enerji içeceklerinde gazoz, kola, soda gibi benzeri alkolsüz içeceklere göre çok daha fazla kafein bulunuyormuş. Bunların çoğunun 250 mililitresinde 80 miligram kafein olmakla beraber, bazılarında

kutu başına 14 kutu kola içmekle alınacak miktarda yani 505 miligram kafein mevcutmuş. Yapılan araştırmalarda, enerji içeceklerinin bilinçsizce kullanımlarına bağlı olarak kafein zehirlenmesinin de her geçen gün arttığı ortaya çıkmış. Kafein zehirlenmesi: Sinirlilik, huzursuzluk, baş ağrısı, çarpıntı, ritim bozukluğu, uykusuzluk, terleme, ajitasyon, ellerde titreme gibi sinir sistemi ve mide ağrısı, göğüste yanma, bulantı, kusma, ishal gibi sindirim sistemi belirtilerine sebep oluyor. Fazla miktarda kafein özellikle de hipertansiyon, kalp yetersizliği, ritim bozukluğu gibi hastalıkları olanlarda kalp ve yüksek tansiyon krizlerine yol açabiliyormuş.

Enerji içecekleri Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkelerde yasak. Norveç’te sadece eczanelerde satılmasına izin var, İsveç’te 15 yaşından küçüklere satılmıyor. İngiltere’de enerji içeceklerinde 16 yaşından küçükler, gebeler ve süt veren anneler ve kafeine duyarlı kişiler için uygun olmadığına dair etiketler bulunması zorunlu. Başlığımıza dönersek... Evet! Enerji içecekleri kanatlandırır, hatta bazen fazla kanatlandırdıkları acil servislere başvurur. Bence Türkiye’de de ölüme dahi sebep verebilecek pek çok zararı olan enerji içeceklerinin tümünün yasaklanması ya da en azından satışlarının sıkı denetim altına alınması artık şart. Siz ne dersiniz?

Bir film: Bhaag Milkha Bhaag (Koş Milkha Koş)

B

aşrollerini Sonam Kapoor ve Farhan Akhtar’ın paylaştığı film, Hindistan’ın gelmiş geçmiş en başarılı ve önemli sporcusu “Uçan Sikh” de denilen Milkha Singh’in çarpıcı yaşam öyküsü. 1947’de Hindistan ve Pakistan bağımsızlıklarını kazanıp birbirinden ayrılınca, yaşadığı köy Pakistan sınırlarında kalan Milkha Singh’in hayatı, hep acılardan kaçmak için koşması üzerine kurulu aslında. Ailesinin Pakistanlı askerler tarafından katledil-

mesi üzerine köyünden kaçan, mülteci kampında dayaktan kurtulmak için çeteye katılan ve görevlilerle köşe kapmaca oynayan Milkha Singh’in hayatı askere gitmesiyle değişir. 50-60’lı yılların efsane 400 metre koşucusu olan Milkha’nın ailesi, askeri ve spor yaşamı, atletizmdeki başarı öyküsü, aşkı ve arka planda Hindistan’ın bağımsızlık tarihinin anlatıldığı film, her sahnesi özenle çekilmiş, içeriği dolu arşivlik bir yapım.

Bu forma kulübün Küba’yı ziyaretinin 50. yılı anısına tasarlandı. Zamanın Madureira Esporte Clube futbolcuları ülkeyi ziyaret ettiklerinde Küba Devrimi’nin üzerinden sadece dört yıl geçmişti. Küba’da kaldıkları sürede 5 maç yapıp hepsini kazanan takımı Havana’daki son maçında izleyenler arasında o dönem Sanayi Bakanı olan Che Guevara da vardı. Madureira’nın 3-2 galibiyetiyle sona eren maçın ardından futbolcular, Arjantin doğumlu ünlü gerilla komutanıyla da bir araya gelmişti. Madureira’nın yeni “devrimci” forması sayesinde, futbol ile Che’nin bağlantıları ölümünden 40 yıl sonra yeniden canlanmış oldu.

Şubat 2014

G

Brezilya’da Rio de Janeiro’nun bir banliyösünün futbol takımı Madureira Esporte Clube, yeni formalarından birinin tasarımında devrimci lider Che Guevara’nın Alberto Korda tarafından çekilmiş ünlü fotoğrafına yer veriyor. Bu sene kendi liginde şampiyonluğa ulaşan takımın formalarında sadece Che Guavera’nın silüeti bulunmuyor. Ayrıca kendisinin söylediği “Hasta la Victoria Siempre” (zafere kadar daima) sözü forma numaralarının altında yer alıyor.

Siyaset

Enerji içecekleri kanatlandırır mı?

39

Spor

CHE formalı takım


Halkın adayları konuşuyor İstanbul Büyükşehir Pınar Aydınlar

HDP

yüzde 50 kadın kotasıyla, kadını yok sayan sisteme karşı, kadına siyasette söz, yetki, karar hakkını tanımanın, eşitlik mücadelesinin adresidir. Bunun yanı sıra HDP, içerisinde devrimci kurumların, anti-kapitalistlerin olduğu, LGBTİ arkadaşlarımızın olduğu ve çok renkliliği barındırdığı için HDP benim sahiplendiğim “halkların kardeşliği” şiarıyla

paralel bir çizgide. İstanbul’u bir kadın kent olarak görüyorum. İstanbul’un pek çok göçü bağrında barındıran bir anne edasındaki

İstanbul Büyükşehir Sırrı Süreyya Önder

Adana Büyükşehir Leyla Uyar

savaşçı bir kadın gibi olduğuna inanıyorum. Varoşlardaki görmezden gelinen katliamlar, saldırılar, kentsel dönüşüm altında evsizleştirilen halk açısından baktığımızda İstanbul kavganın başkentidir. Biz bunu Gezi Direnişiyle bir kez daha gördük. İstanbul’un bir sanayi kenti, çok fazla işçi emeğinin sömürüldüğü, taşeronlaştırıldığı bir şehir. İstanbul’u egemenlerin elinden kurtaracak, halkın egemenliğinde bir yönetimi mümkün kılacak tek parti HDP’dir.

H

alkı karar süreçlerine tamamıyla katan, bilimin yol göstericiliğini temel ilke edinen bir yerel yönetim anlayışıyla yola çıktık. Kent hakkını demokratik bir ülkeye dönüşmenin ilk adımı ve olmazsa olmazı sayan bir anlayışla 1 Nisan’da geliyoruz.

İstanbul / Fatih Turhan Yıldırım

Kocaeli Büyükşehir Nilay Etiler

HDP

olarak yerel yönetim anlayışımız, yönetimin gerçekten yerele, halka verilmesine dayanıyor. Mevcut egemen belediyecilik, asfalt belediyeciliğidir. Asıl belediyecilik yerelin iktidar olmasıdır. Asıl soru, yurttaşların yönetime nasıl katılacağıdır. Bizim belediyelerimiz mahallelerden kent düzeyine kadar halk meclislerinin kararlarını uygulayacak.

HDP

çatısı altında, “Şehir senin” ve “Kentimizi de kendimizi de biz yöneteceğiz” sloganları

etrafında, Samsun’u Samsun halkı ile birlikte yönetmeye talibim. Adaletsizlik ve eşitsizliğin arttığı, kamusal olan her şeyin yağmalandığı, yerel yönetimlerin merkezileştiği ve sermayenin hizmetine verildiği bu ortamda, sermayenin değil halkın belediyecilik anlayışını getirmek önümüzdeki temel görev olacaktır. Samsun’u kadınlar, gençler, çocuklar, yaşlılar ve engelli vatandaşlarımız için daha yaşanılır bir hale getirecek, sermayenin değil tüm ezilenlerin yerel yönetimini oluşturacağız.

İstanbul / Gaziosmanpaşa Feray Mertoğlu

HDP

’ye göre, yerel yönetimler demokrasi ve barışın teminatıdır. Bu nedenle Adana’da taş üstüne taş koymayan düzen partilerinin taşeronlarına karşı, “Müşteri değil, kentimizin yöneticileriyiz” diyoruz. Bunu da Adana halklarının temsilcileriyle birlikte yani Arap’ı, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkes’i, Laz’ı, Alevi’si, kadını, lgbti’si ve işsizliğe ve uyuşturucuya mahkum edilen gençlerimizle ortak irade oluşturarak yapacağız. Bu

Samsun Büyükşehir İlhan Cüre

İ şehir bizim, bizler yönetecegiz, ezilenler kazanacak! Adana taştan köprülerle değil halklar arasında kurulacak köprülerle demokrasi ve barışla buluşacak. senin” tanımında saklıdır. “Şehir senin” demek, halkın onu yönetecek organlarının oluşturulması, asıl karar sahibinin yerel meclisler olması demektir.

Herşeyin anahtarı, “Şehir

Kent halkını oluşturan emekçilelerin, tüm ezilen kesimlerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin kendi talepleriyle, görüşleriyle ve kararlarıyla yerel yönetime katılması demektir. Bizim belediyeciliğimiz interaktif belediyeciliktir.

En basitinden partilerin programlarına baktığımızda aralarındaki farkları görebiliyoruz. Ben yıllardan beri sağlık hakkı için mücadele ettiğimden partilerin programlarını biliyorum. Diğer alanlardaki çalışmalarına da bakıldığında HDP’nin

farkını daha iyi görebiliyoruz. Bu nedenle de HDP’den aday oldum. Bu kent patronlara ve erkeklere göre dizayn edilmiştir. Kentin artık yapısını değiştirerek işçilerin ve kadınların da kolayca yaşayabileceği bir kent haline getireceğiz.

lçemizin en önemli sorunu, mevcut yönetimin “kentsel dönüşüm” saldırısıdır. İlçemizdeki 16 mahalleden 10’u “kentsel dönüşüm” adıyla yıkım tehdidi altında. Mezarlıkları bile rant alanına çevirmek istiyorlar. HDP olarak biz çevreye duyarlı, yeterli büyüklükte, sağlıklı, güvenli konutların yapımını, yerinde dönüşümü savunuyoruz. Şehirde yaşayan herkesin barınma hakkı vardır. Yerel yönetimlerin de bu hakkın gereklerini yerine getirmesi lazım.

İstanbul / Beşiktaş Ahmet Saymadi

HDP

’nin daha kuruluş aşamasında önümüze çıkan yerel seçimler hepimiz için hem bir zorluk hem de fırsatlar içeriyor. Zorluğu şurada, partinin yeni ve tanınmıyor olması sebebiyle her şeyi baştan anlatmak gerekiyor. Kolaylığı ise şurada seçimlerde HDP’yi anlatmak için somut

Yerel yönetim anlayışımızda kadınların özel bir yeri var. Belediyelerde eş başkanlık uygulamamız bunun bir örneği. Kadınların sadece elişi, ev işi dışında bilgisayar kullanımı, web tasarımı vb farklı işlerde meslek edinmesi için kurslar açacağız. Belediyede işe almada kadın kotası uygulayacağız. . imkanları var. Beşiktaş şehrin merkezi bir yerinde olması sebebiyle ilçedeki kamu binalarının arazi değeri çok yüksek. Sermaye gözünü buralara dikmiş durumda. Bu yağma ve talan projeleriyle mücadele edeceğiz. Beşiktaş trafik, ulaşım, otopark, konut sorunlarının da yoğun bir şekilde yaşandığı bir yer. Bu sorunlara ilişkin de çalışmalar yapacağız. Belediye’deki güvencesiz, sendikasız, taşeron altında çalışmanın da yoğun olduğu bir yer. Taşeronlaştırmayla da mücadele edeceğiz. Seçimi kazansak da kazanamasak da Beşiktaş’ta ezilenlerin, emekçilerin sözünü söyleyeceğiz.


Siyaset sayı 11