Issuu on Google+

Siyaset Sosyalist Yeniden Kuruluş İçin

Aylık Siyasi Dergi - 2 TL

Hayırlara vesile bir kavga AKP-Cemaat çatışması karşısında bizim işimiz, bu kavgadan yararlanarak yeni rejimin oturmasını önlemek ve kırılganlığını arttırmaktır. Kenan Kalyon

Aralık 2013 / Sayı 10

s. 5

Yeni Rejim Kurulurken

Paylaşım Savaşları

Mahir Sayın

Röp: Helime Yusif

Eser Sandıkçı

‘Değerli yanlızlık’ Diyarbakır

Kadın devrimi Rojava’dan yükseliyor

Güney’le olan ticaret ve petrol-doğalgaz bağlantıları, Türk ve Kürt burjuvazisi arasında yeni bağlar kuruyor.

Kadın siyaset akademilerinde siyaset, öz savunma, anadil konularında çalışmalar yapılıyor.

s. 4

Deniz Tunçel

Türkiye’de iç savaş sürüyor

s. 19

Sermaye birikiminin yoğunlaştığı sektörler, iş cinayetlerinin de en fazla yaşandığı sektörlerdir.

s. 22

Kadın olmak okulda da zor

Son 5 yılda 6198 kadın öldürüldü, 4463 kadına tecavüz edildi, 9724 çocuk tacize uğradı.

s. 29


Kurtuluş halkın örgütlü gücünde

Editörden

2

Geçtiğimiz haftaların gündeminin birinci maddesini AKP ile Gülen Cemaati arasındaki çatışma oluşturdu. AKP hükümetinin dershaneleri kapatma kararını açıklamasıyla patlayan kavganın aslında yıllar öncesine giden bir arka planı bulunuyor. Kuşkusuz AKP hükümetinin dershanelerle ilgili açıkladığı plan, basit bir eğitim sistemi düzenlemesi değil, Cemaat’in hayat damarlarını kesmeye yönelik bir saldırıdır. Çünkü, kontrollerindeki dershaneler, -özel okullar, üniversiteler, öğrenci evleri vb ile birlikte- Cemaat’in kadro yetiştirme ve etki alanını genişletme stratejisinin temel araçlarından birini oluşturuyor. (Bu siyasal odaklar demokratik, parasız, anadilinde eğitim taleplerine karşı çıkmakta tam mutabakat halinde.) AKP-Cemaat çatışmasının arkasında bir iktidar paylaşımı mücadelesi var. Aslında 1960’lı yıllara uzanan tarihleri boyunca neredeyse hiç yan yana gelmeyen bu iki gelenek, özgül iç ve dış koşullar altında 2000’li yılların başında bir araya gelip, maddi ve ideolojik temelleri sarsılmış olan Kemalist statükoyu küresel ve yerel sermayenin desteğiyle yıkmaya giriştiler. Birbirlerine muhtaçtılar; Cemaat AKP’nin kitle tabanı ve meşruiyetine, AKP Cemaat’in devlet içindeki kadrolarına ve belki de ABD ile olan “yakın” ilişkilerine… Statüko güçleri iyice geriletilip artık sıra sermayenin yeni rejimini kurmaya geldiğinde iktidardan kimin ne kadar pay kapacağı savaşı başladı. Erdoğan, geniş seçmen kitlesine ve devlet kurumları üzerindeki hakimiyetine dayanarak Cemaat’i geriletmeye çalışırken, Cemaat de AKP’ye karşı devlet içindeki kadrolarına, ABD içindeki ilişkilerine güveniyor ve “gerekirse başka ittifaklar kurarım” tehdidini savuruyor, örtük biçimde. Tam da yerel seçimler öncesinde hiç de boş bir tehdit değil!

Gerçekte sermaye sınıfının farklı kesimlerinin temsilcileri arasındaki bu çekişme, çatışma, ittifak ve flörtler, sermayenin yeni rejiminden kimin ne kadar pay kapacağı üzerine yürütülen bir kapışmanın dışavurumudur. Özellikle CHP’nin dramatik bir değişiklik (ya da “avam” diliyle, attığı takla) ile aldığı yeni pozisyon, bu partinin yeni rejimin “sol” ayağını oluşturmaya ne kadar hevesli olduğunu gösteriyor.

Yeni rejimin “sol” ayağı

Emekçilerin ve ezilenlerin seçeneği

Aralık 2013

Siyaset

rına saygı” söylemini öne çıkarmaya hatta daha ilginci Cemaat’le flört etmeye başladı. Cemaat’le teması (eğer organik bir ilişki değilse) olduğu bilinen Mustafa Sarıgül’ün İstanbul Belediye Başkanlığına aday gösterilmesi, ardından (uzun yıllar şer odakları olarak gördükleri) Cemaat dershanelerine sahip çıkılması, üstüne ABD’de doğrudan Cemaat temsilcileriyle görüşmeler yapılması CHP’nin de Cemaat’e karşı “boş olmadığını” gösterdi. (Elbette bütün bunlar, basitçe ve şimdi, AKP-Cemaat ittifakının yıkıldığı ve Cemaat’in CHP ile ittifak kurduğu/ kuracağı anlamına gelmiyor. Ama bunun bir olasılık haline geldiği, AKP-Cemaat ilişkilerinin fırsatını bulduğunda birbirinin gözünü oymaya çalışan ortakların ilişkisine döndüğü anlamına geliyor.)

Bu noktada sahneye “ilginç” bir siyasal aktör giriyor: CHP. Tarihi boyunca (sahte) laisizmin şampiyonluğunu yapan, gerek genel olarak İslamcı güçleri, gerek özel olarak Cemaat’i hedef tahtasına koyan CHP birden “halkın inançla-

Egemenler arasındaki çelişki ve çatışmaları iyi gözlemlemek, sistemin çatlaklarından yararlanmayı bilmek önemlidir. Ama sermayenin farklı bölüklerinin emekçiler ve ezilenler karşısında nasıl bir domuz topu olduklarını hiç akıldan çıkarma-

mak, kurtuluşun ancak işçi sınıfının ve halkların örgütlü gücüyle ve egemenlerin bütününe karşı dişe diş mücadeleyle gerçekleşeceğini unutmamak daha önemlidir. Bu ise ancak komünist perspektif üzerine bilinç berraklığı ve devrimci iradeyle mümkün olur. Egemenlerin kanatlarına sığınma teslimiyetçiliği karşısında emekçilerin ve ezilenlerin seçeneğini gösteren HDK/HDP’yi (Kürt halkının yanı sıra) toplumsal bir güç haline getirme görevi önümüzde duruyor. Yerel seçimleri kitlelere ulaşma, egemenlerin partileri karşısındaki üçüncü yolu anlatma için kullanmalıyız. Kentlerimizi, mahallelerimizi/köylerimizi kapitalistlerin kârlarını değil, insanların ihtiyaçlarını temel alarak, kendi kendimize yönetebileceğimizi göstermeliyiz. AKP her yönden saldırıyor

AKP neo-liberal politikaları ve esnek-güvencesiz çalıştırmayı pervasızlıkla yaygınlaştırırken, iş cinayetleri de korkunç boyutlara ulaşıyor. Sadece geçen ay 128 işçi, patronların kâr hırsı uğruna, devletin bilinçli gözetim(sizlik)i altında hayatını kaybetti. Bir ya da birkaç kadının kocası, babası, erkek kardeşi vb tarafından vahşice öldürülmediği bir gün geçmiyor. Erkek şiddetine karşı önlemler alması gereken AKP hükümeti, tersine kadının adını Bakanlık adından çıkarmaya, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nu başka bir Komisyon’a çevirip etkisizleştirmeye hazırlanıyor.

Kürt halkının zorla masaya oturttuğu AKP, bir yandan çatışmasızlık ortamını halkın örgütlü iradesini zayıflatmak amaçlı manevralar yapmak için (örneğin Diyarbakır çıkarması, Barzani ve Şivan’ın getirilmesi) değerlendirirken, diğer yandan kalekol ve karakollar ile barajlar yapmayı sürdürerek saldırı hazırlığı yapıyor. Gever’de 3 yurtseverin öldürülmesinde olduğu gibi, devlet güçleri silahsız halkı katletmeye devam ediyor. Kürt halkının buna cevabı ise, bir yandan müzakere sürecini korumaya azami özeni gösterirken, diğer yandan özgürlüğü uğruna bedel ödemeye ve ödetmeye hazır olduğunu her alanda ortaya koymak oluyor. Siyaset baskıya girerken Meclis’te Bütçe görüşmeleri devam ediyordu. AKP her yıl olduğu gibi halkın önüne, eğitim, sağlık gibi sosyal harcamaların azaldığı, askeri/polisiye harcamaların arttığı, Diyanet’in daha da büyütüldüğü; yani işçilerin, kadınların, Alevilerin, gençlerin, Kürtlerin, LGBT bireylerin görmezden gelindiği bir bütçe getirdi. AKP “ileri demokrasisi” yeni bir “açılım” yaparak devlet kurumlarının hesaplarını kapsayan Sayıştay raporunu bütçe belgelerinden çıkardı. Bu, devlet kurumlarının, özellikle “güvenlik” birimlerinin Meclis denetiminden kaçırılmasıdır. AKP giderek despotlaşıyor, saldırganlaşıyor. Bu onun sonunun yakınlaştığını hissettiğinin bir göstergesidir aynı zamanda. Ama bu kendiliğinden olmaz; onun sonunu ancak emekçilerin ve ezilenlerin örgütlü gücü getirir!

Sosyalist Yeniden Kuruluş İçin SİYASET Ye­rel Sü­re­li Ya­yın Sa­hi­bi ve Ya­zı İş­le­ri Mü­dü­rü: Yiğithan Kavukçu Adres: Hüseyinağa Mah. Süslü Saksı Sk. No: 18 K. 3 Beyoğlu/İstanbul Tel.&Faks: (0212) 243 90 50 E-posta: siyaset.iletisim@gmail.com Bas­kı: Ezgi Matbaacılık - Sanayi Cad. Altay Sok. No:14 Çobançeşme Yenibosna - İstanbul Tel:(0212) 452 23 02 SİYASET Banka Hesapları: İş Bankası - Zincirlikuyu Şb. TL Hesabı: 1154-0434276 - Euro Hesabı: 1154 - 0480345 İ. Halit Elçi - Mehmet Saltoğlu


Tuncay Yılmaz

Bir süredir inşa edilmekte olan yeni rejimin kaderini belirleyecek sürece girmiş durumdayız. Birbirinden ayrı düşünülmesi mümkün olmayan seçimler dizisi sonunda yeni rejimin niteliği ve siyasal dizilişi aşağı yukarı netleşmiş olacak.

“AKP’yi geriletmek” ne anlama geliyor?

Öncelikle, AKP’nin iktidarını sarsmak anlamına geliyor elbette. AKP, küresel ve yerel sermayenin desteği, konjonktürün katkısıyla aldığı yüzde 50 seçmen desteğini mutlak iktidar garantisi olarak gördü ve adeta güç zehirlenmesi yaşadı. AKP’yi geriletmek öncelikle sarsılmaz sandığı iktidarını sarsmak anlamına gelmekte ve bu büyük oranda Gezi isyanı aracılığıyla başlatılmış durumda. Bu sihirli slogana en çok yüklenen anlamlardan diğeri ise AKP’nin toplumsal yaşamı muhafazakârlaştırmasının durdurulması ve geriletilmesidir. AKP hükümeti geldi geleli, “ustalık” süreci başta olmak üzere, sistematik olarak toplumsal yapıyı muhafazakârlık cenderesine almış durumda. Eğitim sistemindeki düzenlemelerden ders müfredatlarına, yediğimiz içtiği-

Peki, “AKP’yi geriletmek” formülünü bu başlıklarla sınırlamak mümkün mü? Sınırı burada tutmak siyasal ittifak tercihlerinin utangaç bir tezahürü olacaktır. Nedir diğer başlıklar?

En başta 24 Ocak 1980 ekonomik yapılanma kararlarından bu yana uygulanan ve AKP döneminde en saldırgan halini alan neo-liberal politikaların geriletilmesidir. Özelleştirme, taşeronlaştırma, esnekleştirme, güvencesizleştirme, kentsel alanların ve doğanın rantsal dönüşüme sunulması yoluyla işçi

sınıfı yoksullaştırılmış, sermaye birikimine birikim katmıştır. AKP’yi geriletmek bu politikalara karşı bir cephe örmekle mümkündür. Memleketin gördüğü en büyük isyanlardan birinin fitilini tutuşturan kentsel (rantsal) dönüşüm politikalarının karşısına bu konuda da sicili bozuk olan CHP’yle bir cephe örülüp örülemeyeceğine; ekonomi çalıştayını neo-liberal saldırının baş oyun kurucularından Kemal Derviş’le yapan CHP’nin böyle bir cephe içerisinde yer alıp alamayacağına varın siz karar verin! Halklar ve inançlar hapishanesi olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti AKP iktidarında da farklı bir vizyon oluşturamadı. Yeni rejim Kürt halkının 30 yıldır sürdürdüğü özgürlük mücadelesinin kazanımı olarak kimi esnemeler yapmak zorunda kalsa da imha ve asimilasyona dayalı zihniyetini değiştirmedi. İnançlar meselesinde ise en basit adımları dahi atmadı. 20 milyonluk Alevi toplumunun inancını inanç, cemevini ibadethane olarak dahi kabul etmedi. AKP’nin de sürdürdüğü

Sermayenin yeni rejiminin ulusalcı ve muhafazakâr neo-liberal seçenekleri dışında bir seçenek yaratmak her zamankinden daha mümkün durumda. Yeter ki HDP’de buluşabilenler ve buluşamayanlar AKP’ye ve CHP’ye yedeklenmeyecek bir “en geniş cephe”yi kurma kararlılığında olsun.

inkârcı, asimilasyoncu politikaları geriletmek için ezilen, yok sayılan, ötekileştirilen inançlar ve halklar elbette en geniş cepheyi oluşturmalıdır. Oluşturmalıdır da, iktidar olabilmek için cemaatle rezonans kuran, ABD’yle icazet ilişkisinden kaçınmayan CHP’nin bu kompozisyonda yeri ne olacak? AKP’nin muhafazakarlık ve dinci mayasıyla daha da koyulaşan erkek egemen, cinsiyetçi politikalara, CHP’nin kadına “anne ve aile”den başka anlam yüklemeyen zihniyetiyle nasıl karşı duracak ve bu politikaları gerileteceğiz? Mevcut haliyle CHP’nin “Atatürkçü-çağdaş kadını” en geniş cephenin “özgür kadınıyla” sahiden yan yana yürüyebilir mi? En geniş cephe HDP’dir

Evet, AKP’nin tüm bu politikalarını geriletmek gerek. Bu ancak Gezi isyanının belki tüm kitlesini değil ama ruhunu arkasına alacak “en geniş cepheyle” mümkün. Halkların Demokratik Kongresi/Partisi de bu yan yana gelişin zemini olarak ortaya çıkmış bir çalışmadır. AKP’yi geriletecek en geniş cephenin önemli bir kesimi HDK/HDP zemininde buluştu. Bir ezber olarak değil gerçek bir imkân olarak sermayenin yeni rejiminin ulusalcı ve muhafazakâr neo-liberal seçenekleri dışında bir seçenek yaratmak her zamankinden daha mümkün durumda. Yeter ki HDP’de buluşabilenler ve buluşamayanlar önümüzdeki yoğun politik atmosfer içerisinde AKP’ye ve CHP’ye yedeklenmeyecek bir “en geniş cephe”yi kurma kararlılığında olsun.

Aralık 2013

Bu sloganı çeşitli varyasyonlarıyla kullanan siyasal çevrelerin büyük kısmının kastettiği şey, AKP karşısında yurtseverlerin, sosyalistlerin, feministlerin, ekolojistlerin, LGBTİ’lerin CHP’yle ittifak yaparak “en geniş cepheyi” oluşturması. Aslında söz konusu olanın bir “ittifak” dahi olmadığını, AKP karşısında CHP’yi koşulsuz desteklemek anlamına geldiğini bile bile…

mizden gençliğin yaşam tercihlerine, evlenmeden boşanmaya, çocuk sayısından kürtaja dek ciddiye almak zorunda olduğumuz yaşam tarzı müdahalesiyle karşı karşıyayız. AKP’yi geriletmek bu müdahaleyi durdurmak ve inanç meselesini toplumsal alanı düzenlemenin gerekçesi yapmaktan çıkartıp bireysel bir hak durumuna geriletmektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki rejimin AKP öncesi döneminin de sicili bu konuda temiz değil.

Siyaset

AKP hâlâ “vesayetten kurtarma” masalları anlatmaya devam ederken, bu süreçte siyasette yeni konumlanışların en popüler parolalarından biri de “AKP’yi geriletmek” oldu. AKP iktidarının özgün katkılarının yanı sıra sistemin ve rejimin tüm melanetleri AKP bagajına doldurulup tertemiz bir kağıt gibi çıkılmak isteniyor bu parola aracılığıyla. Muhafazakârlığı, işsizliği, yoksulluğu, cinsiyetçiliği, savaşı, şovenizmi, homofobiyi, mezhepçiliği, kentsel dönüşümü, geleceksizliği engellemek için “AKP’yi geriletmek” şart! Her eve lazım mucizevi formül tüm dertlerimizden kurtarıverecek bizi!

Politika

AKP’yi geriletmek şart!

3


Politika

4

‘Değerli yalnızlık’ içinde Diyarbakır düeti

Mahir Sayın Kasım’ın 16’sında Diyarbakır, tarihinde rastlanmayacak bir olaya tanıklık etti. Sahnede, kafadan yediği kurşunun hayırlı etkisiyle Kürtlüğünü hatırlamış İbrahim Tatlıses’le, daha önceleri devletin davetine “Kürtler özgür olmadıktan sonra ben niye geleyim?” yanıtını vermiş olan Şivan Perver. “Siyaset üstü kalacağım” derken kendisini RTE’nin siyasetinin tam ortasında bulan Şıvan, haline kendisi de şaşmış olsa gerek ki, “Gelo çima em hawa ne, megrî, megrî” (Acep biz neden bu haldeyiz, ağlama, ağlama) diye Tatlıses’le düet yapıyor; Emine hanım ağlıyor; RT Erdoğan ve Mesud Barzani mutlu yüzlerle alkışlıyorlar. RTE sanki bu büyük heyecan dalgasına kendisini kaptırmışçasına Şıvan’a sarılıp, “Kürdistan Bölgesel Hükümeti Başkanı’nı selamlıyorum”

Siyaset

Aralık 2013

RTE, Öcalan’ın en güçlü konuma ulaştığı noktada uzattığı barış çubuğunu, geleneksel tasfiye politikasının aracı haline getirmek isterken yaptığı oyunun altında kaldı. Şimdi Diyarbakır çıkarmasıyla yeni bir manevraya girişti.

diyor. 90 yıllık sınıfsız imtiyazsız “Kemalist cumhuriyet” ideolojisinin ana direklerinden birinin kürsüden aşağıya yuvarlandığına tanık oluyoruz! RTE 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” dediğinde de sanki yine böyle bir şeyler kürsüden aşağıya yuvarlandı sanılmıştı. Çok geçmedi RTE “Öyle düşünmezseniz Kürt sorunu diye bir şey de olmaz!” diyerek yanılgıları ortadan kaldırdı! TC’nin bu en gündem yaratıcı başbakanı bu kez de yanıltmadı bizi; makamında Başbakan’ın elini tutmanın sevinci içersindeki Osman Baydemir’in “Türkiye Kürdistanı”ndan söz etmesi, yanılgıyı düzeltme fırsatını verdi RTE’ye: “Türkiye Kürdistan’ı gibi bir tanımı kabul etmemiz asla mümkün değildir. ... Bunlar, belli yerleri tahrik etmekten başka hiçbir işe yaramaz.” Siyaset ve coğrafya dersi bu kadar Peki nedir bütün bu tiyatro? “Belli yerleri tahrik etmekten başka hiçbir işe yaramayacak” olan bu laflar niye edilir? Neden toplar bu kadar Kürt’ü bir araya, hem de Kürdistan’ın fiili başkenti Diyarbakır’da? RTE, temsil ettiği sınıf adına, Ortadoğu’da büyük güç olup bölgenin avantasını yemeyi hesaplarken birden bire kendisini tüm komşularıyla ve hatta umudunu bağladığı İslam dünyasıyla çatışma içinde bulduğu gibi, en büyük iki destekçisi ABD ve AB ile de tam bir uyumsuzluk içerisine sürüklendi. Hiçbir vizyonu kalmadı. Şimdi bütün politikayı yeniden kurgulamanın peşinde. RTE, Cemaat’i hizaya getirmeye

çalışırken, Özgürlük Mücadelesini tasfiyeyi de önümüzdeki dönemin kurtuluş politikası kılacak oyunlar kuruyor. Ama Öcalan’ın en güçlü konuma ulaştığı noktada uzattığı barış çubuğunu, geleneksel tasfiye politikasının aracı haline getirmek isterken yaptığı oyunun altında kaldı. RTE’nin imtiyazlı konumu sona erdi Kendince barış sürecinden yararlanarak gerilla sınır dışına itilecek, ardından hep birlikte Suriye’ye saldırılacak, savaşın yoğun gürültüsü içerisinde de PKK-BDP tasfiye edilecekti. Ancak senaryonun yazarı, Çernişevsky gibi araya girip, “bundan sonra akıllı okuyucunun beklediği sonuç değil, benim dediğim olacak” dedi. Mısır’da, Bahreyn’de, Yemen’de, Libya’da, Tunus’ta, Irak’ta ve nihayet Suriye’deki gelişmeler, ABD’nin Asya-Pasifik projesiyle üst üste binince ABD, “a) Büyük Ortadoğu Projesi rafa kalktı, b) Siyasal İslam politikası sona erdi, c) Türkiye’nin rol modelliği kalmadı, d) Suriye’nin istilası söz konusu değil, e) RTE’ye, Irak ve Suriye’de oynadığın oyunlardan hemen vazgeç, f) İran’la savaş değil anlaşma gündemde” deyince emperyalizm açısından TC’nin bölgedeki önemi hızla azalırken RTE’nin imtiyazlı konumu da sona erdi. Amaç Kürtleri bölmek Tüm bunlara engellenemeyen Rojava’daki özerk yönetimin oluşumu da eklendi. Bu kendi oyunuyla tuşa gelmek demek olacakken, RTE son bir manevraya girişti ve seçim öncesinde kendisi açısından riskli olabilecek

Güney’le olan 12 milyar dolarlık ticaret ve yeni petrol-doğalgaz bağlantıları, Türk ve Kürt burjuvazisi (Kuzey’de ve Güney’de) arasında yeni bağlar oluşturuyor. Bunun politikadaki ifadesi kimi BDP’lilerin Öcalan’ın yanında Barzani’nin de önderliğini dillendirmeleri oluyor. yeni bir adım attı: Rojava’ya karşı mücadeleyi ve barış sürecini Barzani’nin desteğiyle devam ettirirken BDP’nin bölünmesini sağlayarak, destekçilerinin bir kısmını Barzani desteğindeki bir Kürt partisine yönlendirip, bir kısmını da kendi partisine çekerek PKK’nin etkinliğini zayıflatmayı ve savaşın durmuş olmasının toplumun tüm katmanlarında yarattığı etkinin rantını toplamayı planladı. Böylece Gezi Direnişiyle birlikte son derece kritik eşiğe gelmiş olan ideolojikpolitik hegemonyasının belli bir sınırda durmasını sağlamak istedi. Gezi Direnişinin ortaya çıkışından beri RTE iktidar olmaya yetecek bir tabanı her türlü desiseye başvurarak betonlaştırmaya çalışmaktadır. RTE destekçilerine, AKP’nin kaybetmesinin bütün kazanımların kaybedilmesi ve tam bir yıkım olacağı korkusunu vermeye çalışmaktadır. Toplumu en keskin biçimde saflaştırıcı, düşmanlık histerisine boğulmuş bir retorik kullanmasının esas nedenini bu seçim stratejisi oluşturmaktadır. BDP’nin bölünmesi hesabı yeni bir şey değildir. Daha önce HAK-PAR bu işin adayıydı ama tutmadı. Bu kez riski olsa da daha büyük kartlar oyuna sürülüyor. Güney’le olan 12 milyar dolarlık ticaret ve yeni petrol-doğalgaz bağlantıları, Türk ve Kürt burjuvazisi (Kuzey’de ve Güney’de) arasında yeni bağlar oluşturuyor. Bunun politikadaki ifadesi kimi BDP’lilerin Öcalan’ın yanında Barzani’nin de önderliğini dillendirmeleri oluyor. Bunun için, Diyarbakır’da Qazi Muhammed, Baba Barzani yad edilirken, barışın asıl mimarları Öcalan’ın ya da Talabani’nin adı hiç geçmiyordu.


Hayırlara vesile bir kavga Tanık olduğumuz çekişme ve çatışma, her şeyden önce, mutlak ve yekpare bir hâkimiyet peşinde koşan iki gücün başlıca rakiplerini ve hasımlarını hizaya getirdikten sonra baş başa kalmalarından ve tabiri caizse toslaşmalarından kaynaklanıyor.

Geçici mütarekeler ve sükûnetler gidişatı değiştirmez. Ruh çağırmalar, eski “altın günler”e dönüş temennileri, canhıraş ve telaşlı “durun, yapmayın” arabuluculukları, bütün o hayali ve güya harici fitne-fücur taşlamaları nafile… Cin şişeden ve macun tüpten çıktı, testi kırıldı bir kere. Hiçbir mucizevî tutkal ittifakı eski günlerine iade edemez artık. Kavganın sertliğini ve işlerin nizalı bir boşanmaya doğru gittiğini görmek için, tarafların birbirlerine dair niteleme ve ithamlarının kısa bir derlemesi yeter ve artar: Bir tarafta “sivil

AKP-Cemaat çatışması karşısında bizim işimiz, bu kavgadan yararlanarak yeni rejimin oturmasını önlemek ve kırılganlığını arttırmaktır.

Diğer tarafta “firavun”, “harami”, “diktatör”, “kifayetsiz”, “eğitime darbe”, “toplum mühendisliği”, vs yaftalamaları. Karşılıklı kaset ve belge şantajları da cabası. Mutlak iktidar tepişmesi Tanık olduğumuz çekişme ve çatışma, her şeyden önce, mutlak ve yekpare bir hâkimiyet peşinde koşan iki gücün başlıca rakiplerini ve hasımlarını hizaya getirdikten sonra baş başa kalmalarından ve tabiri caizse toslaşmalarından kaynaklanıyor. İki totaliter güç belirli bir denge içinde ve sırası geldiğinde muhalefete çekilmeye baştan razı olarak iktidarı paylaşamaz. Paylaşmak totaliterliğin özüne ve ruhuna aykırı. Her iki güç de “sivil toplum”dan devlete uzanan, devlette kazanılan mevzileri de gerisin geri toplumu şekillendirmek ve kalıba dökmek için kullanan, buna direnen kesimleri sindirmek için zor kullanmakta, baskının bin bir türüne başvurmakta ve keyfilikte sınır tanımayan bir fütuhat stratejisinin ısrarlı takipçisi. Bedene, yeni nesillere ve yaşam tarzına takıntılı ama son tahlilde “biyo-politik” bir ilgi duyan, dershaneleri ve eğitimi aynı zamanda bundan dolayı çok önemseyen birer “toplum mühendisi”. Her iki güç de iliklerine kadar neoliberal. Neo-liberalizmi İslami bir

söylemle bezeyerek meşrulaştırmanın, dini küresel sermayenin hizmetine koşmanın birer faili. Şimdi kendi aralarında sert bir paylaşım mücadelesine tutuşmuş durumdalar. “Usta” zorda… Ama benzerlikleri farklılıklarını önemsizleştirmeyeceği gibi, aralarındaki güç mücadelesi de daha geniş bir bağlama yerleştirilmeksizin anlaşılamaz. 12 Haziran seçimlerinden sonra başım göğe erdi zehabına kapılarak yeni bir dönem ilan eden ve 2023 hesapları yapan “usta” zorda. Haziran isyanı planlarına ağır bir darbe indirdi. Ekonomide kırılganlık alametleri gün be gün artmakta. İflas etmiş bir dış politikanın faturaları kabarıyor. Repertuarındaki kurnazlıklar “çözüm” sürecinde top çevirmeye artık yetmiyor. Küresel güçlerin kendisine ayar vermek, olmuyorsa iktidardan uzaklaştırmak için girişimlerini sıklaştırdığı bir sır değil. İşte iç kavga tam böyle bir ortamda kızıştı. Çünkü Türkiye, egemen güçler ve küresel bağlaşıkları katında kartların yeniden karıldığı, ittifakların yeniden şekilleneceği ve alternatif arayışlarının hızlanacağı bir döneme giriyor. Erdoğan cemaatin bu süreçte ciddi roller oynayacağının ve kritik hamleler yapabileceğinin gayet iyi farkında. Bu yüzden cemaatin önüne keskin bir ikilem koyuyor: Ya meşru bir siyasal parti olarak ortaya çık ya da siyaseti tanzim etme ve devleti ele geçirme hedeflerinden arınmış bir cemaat sınırlarına geri çekil… İkili varoluş de-

vam edemez. Aksi halde, milli irade üzerinde sivil vesayet kurma, seçilmiş hükümete karşı iç ve dış komploların parçası olma ve hatta illegal bir örgüt suçlamalarına ve kovuşturmalarına maruz kalmaya başlarsın. Cemaatlerin mecburen gizli örgütlendikleri dönem arkada kalmıştır. F. Gülen’in de sürgün hayatına artık son vermesi gerekir. Bir hayli güç biriktirmiş olan Cemaat ise bu dayatmaya karşı bütün olanaklarını, ağlarını, uluslararası bağlantılarını seferber ederek, yeni ittifak arayışlarına girerek ve yer yer “ana muhalefet” rolüne soyunarak cevap veriyor. Bizim işimiz Bizim işimiz, bu çekişmeyi “yesinler birbirlerini” kayıtsızlığı ile izlemek değil. Ortaya çıkan çatlağı toplumsal muhalefetin alanını genişletmek, kazanımlarını arttırmak, mevzilerini çoğaltmak ve özgüvenini yükseltmek için sonuna kadar değerlendirmek. Bizim işimiz, bu bilek güreşini kimin kazanacağına dair spekülasyonlar yapmak da değil. Hiçbirinin kazanmamasını, ikisinin de bu kavgadan güç yitirerek ve hırpalanarak çıkmasını sağlamak. Bu kavgadan yararlanarak yeni rejimin oturmasını önlemek ve kırılganlığını arttırmak. Yeni ve demokratik bir cumhuriyetin kurucu güçlerini birleşik bir mücadeleye sokarak bu ve benzer çatlakları genişletmek. Ancak bunları yaparsak bu kavga hayırlara vesile olur.

Aralık 2013

Yeni iktidar bloğu çatırdıyor. Dershaneler kavgası, bir süredir alametleri artan hesaplaşmaya ve güç çekişmesine yepyeni ve üstel bir ivme kattı. Tüm subaplar yalama oldu ve işler şirazesinden çıktı. Cemaat ile AKP, yani bloğun iki temel direği arasındaki ittifakın bütün menteşeleri yerinden oynadı.

vesayet”, ”milli iradeye karşı komplo”, “otonom güç”, “emniyet-yargı cuntası”, “paralel yapı”, “operasyonel güç”, “ihanet”, vs yaylım ateşi.

Siyaset

Kenan Kalyon

Politika

5


Politika

6

CHP’nin misyonu ve ezilenler Muhsin Dalfidan

Sermaye; elindeki seçenek adayı olarak ilk CHP’yi yoklamaktadır. Kılıçdaroğlu’nun 30 Kasım’da yaptığı ABD ziyareti bu yoklamanın adımıdır. CHP, yoğunlaşan bu ilişkilerle kendini beğendirmeyi amaçlarken; ABD ise, CHP’nin olası bir iktidara ne kadar hazırlıklı olduğunu test etmeyi amaçlamaktadır.

Dün, Baykal’ın CHP Genel Başkanlığı’ndan düşürülerek, yerine Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ezilen kitlelere bir umut gibi pompalanırken; bugün, Sarıgül ile küllenmiş umutlar tekrar yeşertilmeye çalışılıyor. Pompalanan umutlar, ezilen kitleleri sermayeye yedekleme ihtiyacının gereğidir. Yoksa bu çabanın asıl amacının sermayenin seçeneklerini yedeklemek olduğu açık. Zira işsizlikten, açlıktan, yoksulluktan ve sosyal adaletsizlikten dem vurup da, kapitalizmden, emperyalizmden, işçi sınıfının ve ezilenlerin iliğini kurutan sermayenin neo-liberal politikalarından ve de sömürüden söz etmeyenlerin sözleri ancak sermayeye umut olabilir. CHP’nin, olmayan “sosyal demokratlığı” sermaye içindir. Zira sosyal demokrasi sermayenin ihtiyacıyken; ezilenlerin ihtiyacı devrimci demokrasidir. Sermayenin bu ihtiyacı da ikinci paylaşım savaşı sonrasında; gelişkin sınıf mücadelelerini etkisizleştirmek gereğinden doğmuş ve ağırlıklı olarak Batı Avrupa ülkelerinin bir kısmında sosyal devlet denilen rejimler şekillenmiştir. Bugün kapitalizmin böylesi ihti-

Siyaset

Aralık 2013

Ezilenlerin gözüne çekilen sosyal demokratlık perdesi aralandıkça; CHP’nin de en az AKP kadar sermayenin hizmetkârı olduğu tüm çıplaklığıyla görünürlüğe kavuşuyor. Gerisi, görüleni örgütlü pratiğe yöneltecek iradeye kalıyor. Bu irade, sosyalist harekettir. Devrimci demokrasinin yolunu aça aça ilerleyen HDK-HDP’dir.

Ezilenler kendi seçeneklerini yaratma yolunda!

yaçları kalmamış; talan ve sömürüsünü dünya çapında sürdürür hale gelmiştir. Dolayısıyla, sermaye için CHP’nin sahici sosyal demokrat olması da gerekmiyor. Sol eğilimli ezilenleri aldatacak, sözde sosyal demokrat bir CHP yeterlidir. CHP’nin yoğunlaşan trafiğinin anlamı

ABD’nin ve uluslararası sermayenin; sadık hizmetkârları AKP’ye olan güvenleri sarsılmış durumda. ABD’nin, AKP’nin dış politikasının “kimlik ve mezhep üzerinden” şekillendiği eleştirisi; AKP’nin, Gezi’de ABD ve AB başta olmak üzere dış güçleri suçlaması, Mısır’da Mursi yönetiminin devrilmesindeki görüş ayrılıkları, Suriye’de AKP’nin beklentilerinin karşılanmaması; güven erozyonunun örneklerinden. Hal böyle olunca; ABD, uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçileri, AKP ile yola devam edememe durumunda değerlendirebilecekleri seçenekleri olgunlaştırmaya çalışıyorlar. Hiç kuşkusuz bugünden yarına hemen AKP’den vazgeçilemeyeceği gibi, CHP de seçenek haline getirilemeyecektir. Sermaye; elindeki seçenek adayı olarak ilk CHP’yi yoklamaktadır. Kılıçdaroğlu’nun 30 Kasım’da yaptığı ABD ziyareti bu yokla-

manın adımıdır. Nitekim Eylül ayında Türkiye’nin Washington eski Büyükelçisi ve Dışişleri Komisyonu üyesi Adana Milletvekili Faruk Loğoğlu’nun liderliğindeki CHP heyetinin aynı amaçlı ABD gezisi de yoklama hazırlığıydı. Bu hazırlıkların içinde Cemaat’le temas da olasıdır. Hele Erdoğan-Cemaat kapışmasından sonra, seçenek olma sürecinin gereklerindendir. CHP, yoğunlaşan bu ilişkilerle kendini beğendirmeyi amaçlarken; ABD ise, CHP’nin olası bir iktidara ne kadar hazırlıklı olduğunu test etmeyi amaçlamaktadır. Yine yerel seçimler öncesi Mustafa Sarıgül’ün CHP’ye katılımı, sadece yerel seçimlere endeksli bir gelişme olarak görülemez. Bu katılım; gerek muhafazakâr kitle desteği yönü ile gerekse sermayeye güven telkin etme yönüyle gerekli görülmektedir. Sarıgül’ün; engin pragmatikliği, muhafazakar ve Kemalist profil verme becerisi; esas olarak da hem içeride, hem dışarıda sermaye çevreleriyle kurduğu derin ilişkiler bu gerekliliğin ip uçlarıdır. Dolayısıyla, CHP’nin sermayenin hükümet seçeneği olabilmesi için, Sarıgül’ün genel başkanlığının elzem olup olmayacağını zaman gösterecek, ama Sarıgül’lü CHP profilinin elzem görüldüğü açıktır.

Sermaye kendi çözümünün peşinde koşa dursun. Bizim işimiz; sermayenin çözümlerini boşa çıkarmak ve kesintisiz sosyalizme giden halkın iktidarına yürümek. CHP de, bu bağlamda ilgi alanımıza giriyor. Gezi’de, CHP tabanı; AKP/Erdoğan iktidarından kurtulmaya odaklanırken, bu yolda Kürtlerle de bir arada olabileceğinin işaretini verdi. BDP bayrağı taşıyan genç ile M. Kemal bayrağı taşıyan gencin el ele tomadan kaçış görüntüleri bunun işaret fişeklerinden. Tabanın anlamlı bir kesiminin bu kararsız şuurluluğu ile merkezin sermayenin seçeneği olma kararlılığı arasındaki çelişkinin geleceği ya da tabanın ne yöne doğru evrilerek kararlı şuurluluğa ulaşacağı çok değişkenli gelişmelerle görülecek… Görev; bu tahterevalli oyununu, bu “kırk katır mı, kırk satır mı” seçeneksizliğini bozmaktır. Bunun tam zamanıdır. Ezilenlerin gözüne çekilen sosyal demokratlık perdesi aralanıyor. İllüzyon etkisini yitirdikçe; CHP’nin de en az AKP kadar sermayenin hizmetkârı olduğu tüm çıplaklığıyla görünürlüğe kavuşuyor. Gerisi, görüleni örgütlü pratiğe yöneltecek iradeye kalıyor. Bu irade, sosyalist harekettir. Devrimci demokrasinin yolunu aça aça ilerleyen HDK-HDP’dir.


HDP’nin ve özellikle içindeki Türkiyeli sol/ sosyalist iradelerin bütün kuvvetini seferber ederek yeni alanlara, Gezi İsyanının harekete geçirdi��i dinamiklere doğru yönelmesi ve HDP’nin batıdaki dayanaklarını kat kat büyütmeyi esas alması gereklidir.

Politika

7

“Ne takunya, ne postal’’

Yalınayak geleceğimize yürüyoruz!

Önümüzdeki iki yıl, seçimler gündemi etrafında kıran kırana siyasal mücadelelere sahne olacaktır. Eğer radikal bir değişime uğratılmazlarsa, iki yılın sonunda AKP’nin tek parti sultasının kırıldığına ve iktidar sırasını bekleyen CHP’nin ise bitmez tükenmez iç gerilimlerle boğuştuğuna şahit olacağız. Bunların ipuçları şimdiden ortaya çıkmıştır.

“Cemaatli” Halk Partisi, AKP’nin siyasal olarak gerilemesine rağmen yükselen konumda değildir. Zaten statükocularla yenilikçiler arasında bir siyasal yarılma varken AKP karşıtlığıyla; ülkücü faşistlerden kimi “sosyalistim” diyenlere, Alevi kesimlerden Gülen cemaatine hatta İşçi Partisi’ne kadar geniş bir kesimi aynı çuvala doldurmaya ve bundan ABD’den icazet alacak bir iktidar alternatifi yaratmaya çalışıyorlar.

Seçimlerde olası bir başarısızlığın CHPyi kaynaşamayan parçalarına ayıracağı açık; fakat aynı açıklıkta olan, böylesine beş benzemez ittfakla alınan (olası) seçim başarısının da statükocuların yönetiminde dağılmaya mahkûm olduğudur. Halkların seçeneği: HDK/HDP

Halklar cephesinde ise uzun yıllardır ilk kez bu denli geniş siyasal etki alanı, kitlesel büyüme ve alternatif oluşturma imkânı doğmuştur. Halkların Demokratik Partisi doğru zamanda, doğru politik zeminde ve doğru kuvvetlerle kuruldu. Elbette ortaya çıkan bu imkanı değerlendirmek sadece HDP’nin alacağı oy oranıyla ölçülemez. Önümüzdeki iki yıllık mücadele pratiği; başta Halkların Demokratik Kongresi (HDK) olmak üzere ve onu oluşturan tüm bileşenlerin kendilerini sürecin ihtiyacına göre yeniden konumlandırmalarını gerektirecektir. “Siyasetler koalisyonu’’ pozisyonunu aşan, taktiklerde ortaklaşmaya başlamış daha ileri bir örgütlülük seviyesine sıçramak zorunludur. Diğer yandan HDK’nın

Ne AKP ne CHP

AKP epeydir çan eğrisinin inişe geçen tarafındadır. Gülen cemaatiyle kopuşmanın ardından, kendisini iktidara getiren emperyalist güçlerin arkasında olup olmadığından eskisi kadar emin değildir. Dış politikadaki fiyaskolar ve ABD’nin İran’la ilişkileri geliştirmesinin ardından,

İskeleti oluşan ilçe meclislerimizi yeni kitlesel dayanaklarla büyütmek ve kalıcı yerel iktidar organları haline getirme yönünde adımlar atmak, seçim başarımızın esas ölçüsü olacaktır.

dışımızdaki dost örgütleri de kapsayacak düzeyde siyaset kurabilme ve ezilenleri ortak talepler etrafında yan yana getirme sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. En önemlisi iskeleti oluşan ilçe meclislerimizi yeni kitlesel dayanaklarla büyütmek ve kalıcı yerel iktidar organları haline getirme yönünde adımlar atmak, seçim başarımızın esas ölçüsü olacaktır. Genel bir bakışla yüzde 6,5 olan blok oylarının yüzde 10’lara doğru tırmanacağı ve HDP’nin genel seçimlere bu eşiği aşabilecek bir parti olarak gireceği öngörülebilir. Böylesi bir büyüme mevcut oyların en az yüzde 50 oranında artırılmasını gerektiriyor. Seçimlerde alınan yüzde 6,5 oyun tamamına yakını Kürdistan’da ve batı metropollerindeki Kürt Özgürlük Hareketi’nin örgütlü oylarıdır. Sadece bu potansiyele dayanacak bir seçim çalışmasının topal kalacağı ve başarılı kabul edilemeyeceği açıktır. HDP’nin ve özellikle içindeki Türkiyeli sol/ sosyalist iradelerin bütün kuvvetini seferber ederek yeni alanlara, Gezi İsyanının harekete geçirdiği dinamiklere doğru yönelmesi, kazanımlara tereddütsüzce inisiyatif alanı açması, iç gerilimleri dengeleyecek esneklikte olması ve HDP’nin batıdaki dayanaklarını kat kat büyütmeyi esas alması gereklidir. Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi kadrolarının çubuğu bükeceği yön budur.

Aralık 2013

Eş başkan son sözü söyledi; “kendi başımıza, kendi adaylarımız ve programımızla seçime giriyoruz.’’ Halkların Demokratik Partisi (HDP) ittihatçı ve itilafçı geleneklerin kayıkçı dövüşü gibi halklara dayattıkları “ya takunya ya postal’’ ikilemine karşı üçüncü yolu açıyor. Bu yoldan yürüyenler; coğrafyamızın katliamlarla anılan kadim etnik, mezhepsel yarılmalarına karşı, Halkların Demokratik Partisi’nin bizzat kendi varoluşunda çözüm olduğunu, düşman edilmeye çalışılanların birlikte yalınayak geleceğe yürüyebildiklerini göstereceklerdir.

ılımlı İslam’ı pazarlayarak iktidarını sürdürme kolaylığı tümden boşa düşmüştür. Hükmetme tarzı ve toplumu kanırtarak dindarlaştırma operasyonları kendisinden sonraki hükümetleri de zora sokacak keskin bir toplumsal kutuplaşma yarattı. Ekonomide ise “deniz bitti’’, dış borçlanma ve kamu servetini pervasızca yağmalamanın sınırına gelindi. Yeni kaynak bulmanın ve borç ödemenin, ağırlaştırılmış vergilerden başka yolu yok. Elde kalan tek fırsat olan çözüm süreci de; benzer bir hoyratlıkla tüketiliyor. Açıklanan son paket AKP’nin demokratikleşme konusundaki kapasitesinin sınırlarını gösterdi.

Siyaset

İlhan Turhan Yıldırım


Politika

8

Gezi İsyanı, ittifaklar ve seçimler Ali Genç Gezi isyanının ülkede birçoklarının ezberini bozduğu, bir sürü değerlendirmeleri boşa çıkardığı ortada, tabi bunu böyle görmek isteyenler için. Yoksa direnişin asıl özünü göremeyip sadece tali yönlerini öne çıkartarak, gelişmeleri önceden nasıl da gördüklerini, nasıl da öngörülü olduklarını söyleyenlere diyecek bir şey yok. Onlar her daim haklıdırlar.  Gezi isyanının önemli sonuçlarından ve çıkarılması gereken derslerinden biri de sosyalist hareketin ve/veya toplumsal muhalefetin birliği, Batı’da gelişen Türk muhalefeti ile Kürt muhalefetinin ilişkisi ile karşılıklı konumlanışının ve seçim ittifakları gibi konuların yeniden ve gerçekten başka bir biçimde yürüyebileceğidir.  Burada yakalanması gereken ana halka gezi isyanının sokakta ve eylemde getirdiği birliği sürdürerek, derinleştirerek yukarıda bahsettiğim birlik ve ittifak anlayışına hizmet etmesi ve kolaylaştırması yönündedir. Özgüvenli bir sosyalist hareket

Bunu oluşturmak hiç de kolay değil elbette. Engelleri, zorlukları ve birbirine zor değenleriyle ama denemeye değer yanıyla ele alınması gereken, önemli olan bunu doğru bir politika olarak benimseyip bulunduğumuz yerlerde (HDP, HDK, Taksim Dayanışması vb) savunmak, oraların konuşulur haline getirmek görevimizdi, görevimiz. İlk etapta bilinen zorluklarından dolayı bu bakış, anlayış kabul görmeyebilirdi. Ancak burda önemli olan bunun doğruluğu konusunda fikir sahibi olup ısrarcı davranmak ve kamuoyunda neyi savunduğumuzun özgüvenle propagandasını yapmaktı.

Siyaset

Aralık 2013

Mevcut olana alışmış olmakla menkul tutumumuz, örneğin seçimden sonraki operasyonlarda kıyameti koparsak da nafile olacaktır.

AKP’nin “iç düşman”a karşı otoriter devlet tavrını görmek için iç güvenlik harcamalarının yıl be yıl nasıl yükseldiğine bakmak yeterli olacaktır. Tartışmanın kendisi ve içerdiği öneri sadece CHP ile seçime girelim, ittifak yapalım tartışması ve önerisi değildir, böyle maniple edilmemelidir. Bu, CHP’yi de içeren ve onu da aşan bir öneridir. Bu aynı zamanda 12 yıllık AKP+Gülen iktidarının analizi, onun girdiği yörünge sonucunda oluşturmaya çalıştığı devlet biçiminin tahlili sorunudur. Herhalde şu konuda ortak düşünüyoruzdur: AKP; kısmi de olsa var olan yasama, yargı ve yürütme organlarının bağımsızlığını ortadan kaldırıp tüm gücün yürütmede olduğu (buna ne dersek diyelim: ister islami faşizm, ister otoriter rejim, ister AKP diktatörlüğü) bir baskıcı rejimi inşa etmiştir.  Tek tek sıralamaya kalktığımızda,

alt alta yazıldığında ciddi bir yekun tutacak olan iktidar saldırıları, antidemokratik uygulama, yöntem ve yönelimler karşısında HDP bileşenlerinin yürüttüğü seçim tartışmalarını kaba bir şekilde CHP’ye destek veya sadece onun listesinden seçime girmek /girmemek üzerinden söylemselleştirmek sekterizmden başkaca bir mana içermeyecektir. Ezberi bozmak

Mevcut olana alışmış olmakla menkul tutumumuz, örneğin seçimden sonraki operasyonlarda kıyameti koparsak da nafile olacaktır. Eğer sorunu böyle koyuyor isek buradan çıkarılacak siyasal ve örgütsel taktik bu gidişin karşısında olan en geniş siyasal ve toplumsal örgütlerin birliği ve ittifakını oluşturmaya ça-

lışıp, hem sokakta hem de sandıkta karşısına dikebilmektir. AKP’nin “iç düşman”a karşı otoriter devlet tavrını görmek için iç güvenlik harcamalarının yılbeyıl nasıl yükseldiğine bakmak yeterli olacaktır: 2006/ 10 milyar tl; 2013/27 milyar tl. Örtülü ödenek harcamaları 2003/103 milyon tl; 2012/695 milyon tl. AKP ve CHP’yi eşitlemek

Bu isyandan sonra AKP ve CHP’yi eşitleyen, hatta Sırrı S. Önder’in yaptığı gibi CHP’yi daha fazla hedef tahtasına koyan açıklamalar ve türevleri aslında HDP bileşenlerinden “yetmez ama evetçilerin” mantığı ile aynıdır. Bu ittifak ve önerilerin karşısında oluşan reflekslerin gelişmesini AKP’nin nasıl görüldüğü belirliyor. AKP’yi askeri vesayeti gerileten, demokratik hak ve özgürlükleri geliştiren bir parti olarak (DSİP, Yeşiller ve Sol Gelecek) görürsek ya da barış sürecinin sonunda Kürt sorununun kendiliğinden çözülebileceği ve özgürlüklerin geleceği beklentisi olursa (bir kısım BDP’li) bütün bu arayışları gereksiz ve yanlış bulursunuz. Bu anlayıştaki potansiyel güçler ne yazık ki HDP’nin mücadele çizgisini ve hızını etkiliyor, ittifak arayışlarını zorlaştırıyor.  İttifakın temeli

Olabilecek en geniş seçim ittifakıyla temel ayakları özgürlükçü, halkların kardeşliğine dayalı, demokratik ve katılımcı bir yerel yönetim anlayışı çerçevesinde bir araya gelmek yeterlidir. Ranta dayalı ve yapılaşmaya karşı bir kent anlayışı merkezli ilkesel biraradalık inşa edilebilir. Seçilecek adayların bu saptanan ortak politikaların uygulanması için, bu ilkelerden sapılmaması için gerekli denetim ve kontrol mekanizmaları oluşturulabilir. Böyle bir ittifak anlayışı şayet doğru olarak kabul görüyorsa bundan sonra tartışmanın ikinci aşamasına geçebiliriz. Bu tartışmada önemli olan araç fetişizmi yaparak, genel doğru olan bir politik stratejinin heba edilmemesidir. Bunun önündeki en önemli engel ise dar grupçuluk ve sekterizm olacaktır. Bizlere düşen ise bununla mücadele etmek olmalıdır. Gezi ve sonrasının doğru ve yanlış özeti: Eylem ve sokak birleştirdi, söz yine ayrıştırdı. Ama ne gam. AKP yine toplumu sıkıştırıyor ve boğuyor. Patlama enerjisini biriktiriyor.


Politika

Çıkmaz sokak: Gülen-AKP eğitim sistemi

9

Ercan Suvat*

Kimine göre okullar devletin ileri karakolu, kimine göre ise bireyleri hayata hazırlayan kurumlardır. Değişen üretim ilişkileri, teknolojik gelişmeler vb eğitimden ve dolayısıyla “okuldan” beklenenleri de değiştirmektedir. Eğitimden ve okuldan, var olan egemen kültürü ve “geçmiş mirası” genç kuşaklara aktarması, aynı zamanda da genç kuşakları hayata hazırlamalası beklenmektedir. Bir paradoks olarak görünse de, okulun, geçmişi ve geleceği bu günde buluşturması arzu edilmektedir. Bu bağlamda, eğitime ve okula radikal eleştiriler gelse de bu alana yönelik reform çalışmaları hızla artmaktadır.

Cemaatler eğitim kurumları aracılığıyla sermaye girdisi, kadrolaşma, örgütlenme vb. sağlarken aynı zamanda kendilerine ait ideolojik hegemonya araçlarını da inşa etme yoluna gitmişlerdir.

Diploma(tik) kariyer

Özel sektör ve dolayısıyla cemaatler her türden eğitim kurumlarını açarken, imam hatip yetiştiren okullar açmamaları çok manidardır. Neden acaba, para kazandırmayacağı için olabilir mi?

Eğitimde kaliteyi aramanın beyhude bir çaba olduğunun bilincinde olan aileler, denize düşenin yılana sarıldığı gibi çareyi özel okullarda ve dershanelerde aramaktadır. Fakat kalite parayla satın alınan bir olgu değildir. Kalitesizlik orada da kendini göstermektedir. Dershanelerin öğrenci başarısına katkısının yüzde 7 ile 9 oranında kaldığı araştırma sonuçlarıyla sabittir. Gelecek satıcıları

Öğrencilerin ve ailelerin zaaflarını iyi bilen dini referanslı örgütler

(burada daha çok cemaatler oluyor), öğrencileri sınavlara ve hayata hazırlamak için değil, geleceği satmak adına umut tacirliği yaparak açıkça bir sömürü sistemi kurmakta bir sakınca görmemektedirler. Dikkat edilirse cemaatler önce ticaret, daha sonra da ticaret ve siyaseti birlikte yapmaya başlamışlardır. Cemaatler eğitim kurumları aracılığıyla sermaye girdisi, kadrolaşma, örgütlenme vb sağlarken aynı zamanda kendilerine ait ideolojik hegemonya araçlarını da inşa etme yoluna gitmişlerdir. Neoliberal devlet bile eğitimi özelleştirirken, eğitimin ideolojik işlevlerinin kendinden bağımsız olarak kullanılmasını istemez. Bu kendisine paralel bir örgütlenmeyi ortaya çıkaracağı gibi kuracağı insan yetiştirme düzeninin sekteye uğramasına neden olacaktır. Özel sektör ve dolayısıyla cemaatler her türden eğitim kurumlarını açarken, imam hatip yetiştiren okullar açmamaları çok manidardır. Neden acaba, para kazandırmayacağı için olabilir mi? AKP hükümeti ile Gülen hareketi oportünist ve pragmatist saiklerle koalisyon oluşturarak devlet olmanın rantını yorgan altında didişerek de olsa uzun yıllar paylaşmışlardır. Rant paylaşımı ve hegemonya mücadelesi artık çuvala sığmamaktadır.

Gülen hareketi dershanelerin kapatılmasına ilişkin düzenlemeleri kamuoyuna ifşa ettiğinde, hükümeti konuya ilişkin paydaş görüşü almadığı için şiddetle eleştirmiştir. Fakat, Hükümetin ilk yıllarında sadece 8. Sınıflar için yapılan Orta Öğretim Kurumları Sınavı yerine 6., 7. ve 8. sınıfların, her yıl girdiği sınav sistemine zerre kadar itiraz etmemişlerdi. Neden acaba? Yoksa zamanın Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’e öneriyi kendileri yapmış olabilirler mi? 4+4+4 garabet eğitim modelini kimseye sormadan (MEB personeli ve hatta Bakanı bile bilmeden, kuvvetle muhtemel Eğitim Bir Sen’in önerisiyle) bir gecede oldubittiye getirenleri baş tacı yapan Gülen medya (!) gülünç duruma düşmekten kendini kurtaramıyor. Bizler geçmişte politeknik eğitim, üretim için eğitim, üretici eğitim vb konuları kamuoyu gündemine getirip ideolojik hegemonyamızın etkisiyle tartışıyor, tartıştırıyorduk. Günübirlik politikaların peşine takılıp gerçek gündemi kaçırmamamız gerekir. Bugünlerde gözden kaçırılmaması ve mutlaka tartışılması gereken nitelikli kamusal eğitimin kendisidir. Bizim meselemiz dershanelerin kapatılıp kapatılmaması değildir. Bizim meselemiz, kimin için, nasıl bir eğitim istiyoruzdur! *Öğrenci velisi

Aralık 2013

Ülkemizde kamusal eğitimin içeriği nitel olarak hızla boşaltılırken, özel öğretim (özel eğitimin değil) devlet eliyle ve bağzı “eğitim uzmanları” tarafından özendirilmektedir. Sınıflar arası geçiş için önemli bir sıçrama tahtası olduğu düşünülen eğitim, aslında sınıflar arasında daha fazla kastlaşmayı gün geçtikçe daha da arttırmaktadır.

Uluslararası Matematik ve Fen Bilgisi Araştırmaları (TIMSS), Uluslararası Okuma Becerilerinde Gelişim Projesi (PIRLS), Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) gibi uluslararası sınavlarda Türkiye inatla son sıralarda yer almaya devam etmektedir. 2010 yılında yapılan üniversiteye giriş sınavında 600 bin kişi basit bir toplama çıkarma işlemini yapamamıştır. LYS yerleştirme sonuçlarına göre ise okul birincisi olan 7917 kişiden 1467’si her hangibir üniversiteye girememiştir. Kısaca parayı veren düdüğü çalar algısı yaratarak kendi keselerini doldurarak adam devşirmeye çalışmaktadırlar. Günlerdir üzerinde tartışılan Cemaat - Hükümet kavgasının arka planında aslında bu yalın gerçek vardır.

Siyaset

İyi bir okuldan mezun olmak ve sözü edilen okuldan mezun olunduğunu gösterir diplomaya sahip olmak sınıf atlamanın aracı olarak değerlendirilmekte ve iyi bir “kariyer başlangıcı” için elzem kabul edilmektedir.


Kitap

10

Modern isyancı için isyanın devrimci bilgisi:

İsyanın izinde...

Kürkçü, insanlığın kaybettiği ilkel özgürlük ve eşitliğinin peşindeki isyanının tüm sınıflı toplumların gerçeği olduğunu ve komünist ütopya gerçek kılınana kadar var olacağını bir daha hatırlatıyor. Haziran Günleri’nde genç kuşakları isyanın peşine düşüren de despot devlet karşısında, bu büyük tarihsel arzu değil miydi? Mustafa Çeçen Ertuğrul Kürkçü, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ne (STMA, 1988) yazdığı makale ve maddeleri, İsyanın İzinde (2013) adlı kitapta bir araya getirdi. Bu çalışma, STMA’yı, yeni gelmiş devrimci kuşaklara yenilmiş devrimlerin bilgisini sunmak yanında, kapitalizme karşı hareketlerin kendi tarihleri olduğunu da hatırlatan bu büyük çabayı hatırlattığı için önemli… Haziran Günleri , gösterdiği onca şey arasında bu anlamdaki bir isyan bilgisinin ne kadar önemli olduğunu da, geçmişin kılıklarını duraksamaksızın giydiğinde, göstermiş oluyordu. Önemli bir kaynak

Makaleler, bir ansiklopedi maddesi olarak “kaynak” gerçekten; ezilenlerin kapitalizm öncesinde Türkiye’de, kapitalizm sonrasında dünya ve Türkiye’deki mücadelelerinin, tarihsel-maddi nedenlerini, ezilenlerin kendi yakın ya da uzak hafızalarından hangi kılıkları giydiklerini, hükmedenlerin onları nasıl gördüğünü, isyanlarının isyan edenlere nasıl göründüğünü, ezilenler cephesinin bütün taraflarının görüşlerini bir özet biçiminde içermesi; özetle, Baba-İshak’tan Dev-Genç’e isyanın izini sürmesi bakımından duru bir kaynak: Kürkçü’nün bir “ansiklopedi yazarı” olarak maharetini de gösteriyor bize, sorunu bir berraklık düzeyinde kendi özüne, tarihsel hakikatine iade ederek, başka bir yazarın yüzlerce sayfada tüketemeyeceği bir sorunu, birkaç sayfada berraklığı içinde ele alabilmektedir.

Siyaset

Aralık 2013

Ama bu kitap, Kürkçü’nün bugünkü siyasal pratiğinin ipuçlarını daha o zamandan güçlü bir şekilde içeren bazı çözümlemelerini görünür kıldığı için de önemli göründü bana: Kendisi de bir “isyancı” olan Kürkçü’nün, kendi modern isyanının köklerini ve süregidecek isyancı eyleminin geleceğini, bu makalelerde görüyoruz. Eşitlik ve özgürlük

Kürkçü, yapıtında, “…modern bur-

juva uygarlığında doruğuna varan insan ile doğa arasındaki yabancılaşmanın, insan benliğinin işbölümü ve uzmanlaşma ile parçalanışının, insan çalışmasının insanın kendi üzerindeki tahakkümünün kaynağı halini alışının, insan bilgisinin cehaletin, zenginliğin yoksulluğun nedeni haline gelişinin ortak bir hikayeye; sınıfsız bir tolumdan sınıflı bir topluma, devletsizlikten devlete geçişe dayandığını” bize gösteriyor (2013, s.134). İnsanlığın kaybettiği iki şey, ilkel komünal biçimiyle de olsa, eşitlik ve özgürlüktür. İşte isyancı, her sınıflı toplumda bu yitirdiklerini geri almak için, insan düşünü dinsel bir biçim aldığında Batıni görünümler edinen, modern çağda proletarya-

nın siyasal programında karşılık bulan komünal/eşitlikçi itirazların taşıyıcısıdır. Anadolu’da bir göçebe demokrasisinin ilkel eşitlikçi özlemi ile Selçuklu iktidarına isyan eden Babailer isyanı başka nedir? Ya proletaryanın modern isyanı? O, kendinde insanın yitişini gören bir sınıfın, kapitalist sömürü ve tahakküme karşı özgürlük ve eşitlik arayışı değil midir? Che’nin çağrısı…

O sınıfın, proletaryanın bir devrimcisi olan Kürkçü, duru biçimde, proletaryanın isyanını, ezilenlerin tarihsel isyanlarına bağlayarak, sınıflı bir toplum olan kapitalizmin aşağıdan devrimci mücadeleler olmaksızın, örneğin, tedricen kapitalist devlet ele geçirilerek ya

da ıslah edilerek aşılabileceğine dair yaklaşımların ezilenler için nasıl felaketler doğurduğuna dair dersler verir. İşte bu da modern isyancının, ta ilk sınıflı toplumlardaki ezilenlerin isyanından öğrenmeye devam ettiği tarihsel bir hakikattir: Devletli bir uygarlığın, insanlığa özgürlüğü getiremeyeceği bilgisi… İsyanın İzinde hakkında söylenecek çok şey var. Çünkü, her biri ayrı bir tartışmayı açan, ancak bir isyancının kendi tarihi ve eylemi hakkında, eylemi içinde süzerek biriktirebileceği türden, çok şey söylüyor: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti ve Mustafa Kemal’e, Yön ve TİP’ten Dev-Genç’e, Enternasyonal’deki bölünmelerden Troçki ve Stalin’e, Küba Devrimi’nin özgüllüklerinden, Ho Chi Minch’e, Castro’nun devrimci özgüllüğünden, Türkiye’de silahlı mücadelenin Che’nin çağrısını duyarak nasıl başladığına, THKP-C’ye ve Che’nin evrensel çağrısının gerçek anlamına… dair çok şey. O çok şey, Che’nin evrensel çağrısında birleşiyor sanıyorum: Kürkçü, maddi gerçekliğin Marksist çözümlemesinin modern isyan için taşıdığı önemini inkâr etmemekle birlikte, Marksist kuramın genelde reformculuğa varan “bilimsel” görünümlü iktisadi belirlenimciliği ve sınıf indirgemeciliği karşısında somut isyanın zenginliğini tercih edeceğini, söylüyor bize. İnsanlığın kaybettiği ilkel özgürlük ve eşitliğinin peşindeki isyanının tüm sınıflı toplumların gerçeği olduğunu, geçmişte var olduğunu, bugün devam ettiğini ve komünist ütopya gerçek kılınana kadar var olacağını bir daha hatırlatıyor. Haziran Günleri’nde genç kuşakları isyanın peşine düşüren de despot devlet karşısında, bu büyük tarihsel arzu değil miydi? Bunu yaparken, kapitalist sömürüye karşı eşitlik, kapitalist tahakküme karşı özgürlük mücadelesinden çıkardığı 20. yy derslerini de paylaşmaktan çekinmiyor. *** Kürkçü, Ertuğrul. İsyanın İzinde, Dipnot, Ankara, 2013


Abdullah Karabulut

resimler örtüşmektedir. Aralarındaki tek fark Mursi’nin iktidara gelir gelmez şeriatı ilan etmesine karşın; RTE’nin şeriat ilanını, devleti ve sivil toplum kuruluşlarını İslamlaştırmak için başlattığı sürecin sonuna bırakmasıdır.

ABD, İsrail eliyle Türkiye’yi, sorunlu olduğu Balkanlar (Yunanistan), Doğu Akdeniz ve Kafkaslardan kısıta alarak Tükiye’nin vizyonunu yıkıma yönelirken; diğer yandan da Kılıçdaroğlu “karar vericiler” ile görüşmek üzere 30 Kasım itibariyle Washington’a davet edilir.

Obama, bu süreç farkı nedeniyle RTE ile daha uzun süreli bir ilişki sürdürebilmiştir. Obama sonuçta Müslüman Kardeşler üzerinden ilişkilenme seçeneğini tüketmiş, zurnanın zırt dediği yere, yeni bir momente gelmiştir.

İsrail bunalımı derinleştiriyor

İsrail, “stratejik derinlik” sorununu bir dönem Konya Ovası üzerinden çözse de bu ilişki; “one minute” ile başlayan, “Mavi Marmara” ile tavan yapan “bunalım” üzerinden bozulur. Netenyahu, Konya Ovası sonrasında stratejik bağlamda Türkiye’nin sorunlu olduğu bölgelerle ilişkilenerek “bunalımı” üst boyutlara taşımaya yönelir. Balkanlar, Doğu Akdeniz, ilişkilendiği alanlar içerisinde önem arz eden, öne çıkan alanlardır. Nitekim İsrail’in bu alanlar bağlamında Yunanistan’la imzaladığı (8 Ekim 2013) anlaşmalar, Türkiye’yi çeşitli sorunlarla yüzleştirecek, denizdehavada manevra yeteneğini kısıta alarak vizyonunu yıkıma yönelecektir.

Yunanistan Enerji Bakanı Manias-

İsrail’in Yunanistan’la imzaladığı, “stratejik askerî güvenlik” ekseninde gerçekleştirilen anlaşmalar; Türkiye’yi ekonomi, ticaret, enerji, askeri güvenlik konularında yeni sorunlarla yüzleştirecektir.

Kılıçdaroğlu iktidara – mı?

Kılıçdaroğlu, 30 Kasım itibariyle Washington’a davet edilir. 30 Kasım öncesi, başkan yardımcısı Erdoğan Toprak, nabız tutmak için ABD’ye gider. Görüşmede ABD’li “karar vericiler” gündemi;

ABD açısından, yapılabilecek iki şey vardır: Ya muhalefeti iktidara taşımak ya da RTE’ye “İslamlaştırma süreci”ni geriye sardırmak..! tis, “… enerji sektöründe hidrokarbondan faydalanmada gelişmeler, Asya ve Avrupa’nın su altından bağlanması (D. Akdeniz’de üretilen elektriğin AB’ye denizaltından ulaştırılması -ak) Akdeniz’de önemli bir etkendir.” diyerek, kartların yeniden karılacağı (Rusya’nın Güney Kıbrıs doğal gazından soyutlandığı) bir momente işaret etmektedir. AB Komisyonu’nun ön onay verdiği gaz ve elektriğin AB’ye ulaştırılması halinde, Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarları zarar görecektir. Türkiye’nin, yeni enerji konseptinin dışında kalması bir yana “terminal ülke” olma hedefi ve AB’ye karşı kullandığı enerji kartı da kısıta girecektir. Türkiye ABD kısıtında

Post-hegemonyaya sürüklenen ABD, Büyük Ortadoğu’da yıkıma

uğrayan çıkarlarını tekrar düzene sokmak için bölge Müslüman Kardeşler iktidarlarıyla ilişkilenmeye yönelmişti. Obama siyasi İslam’ı oluşturan radikal öğeler ve yüzü Batıya dönük Müslüman Kardeşler topluluğunun demokrasi, Batı ve Batı bağlamında İsrail düşmanlığını pratikte görerek Mısır İhvanı’yla ilişkisini sonlandırır, Mursi’ye darbe yapan ordu ile mutabıklaşır. Mursi ile ilişkilerin sonlanması bölge İhvanlarıyla ilişkilenme perspektifinin de sonu olur. Obama’nın Suriye İhvanı’nı iktidar etme yürüyüşünün de bir anlamı kalmaz. Bölgede yalnızlaşan Türkiye İhvanı, siyasal İslam’ın fanatik öğelerini Suriye iç savaşına dâhil eder. Görüldüğü gibi Mursi’nin ve RTE’nin siyasi İslam üzerinden verdiği

“Gezi olayları – insan hakları ve özgürlükler – ABD’yi Suriye iç savaşına çekme çabası – El Kaide gibi örgütlerle rahatça hareket etme – Çin füze tercihi – komşularıyla istikrarsızlıklar – Mısır (darbesi) konusundaki çıkışlar” bağlamında, RTE’nin dâhilde ve hariçte yarattığı sorunlar üzerinden belirlemişlerdir. Ayrıca iki olumsuz konu üzerinden Türkiye’ye yaptırım uygulayabileceklerini de ifade etmişlerdir: “Kongre’den 2014’te yeni bir Ermeni yasa tasarısı çıkabilir.” AB-ABD bağlamında 2014’te oluşturulacak (yeni bir küresel boyut hedefli) serbest pazar anlaşmasında Türkiye devre dışı bırakılabilir.” Halkçılık ve milliyetçilik ikileminde bir arada durmaya çalışan CHP’yi araç ederek “İslamlaşma sürecini geriye sar” denilmiştir. Nitekim Irak, İran, Mısır, Suriye’ye yönelik politikalarda çarpıcı değişimler başlar, söylemde yeniden cumhuriyet ve Atatürk övgüsü boyutlanır vb. Bunlar, AKP hükümetinin de yeni politikaya uyum sağlamaya çalıştığını gösterir.

Aralık 2013

Kartlar yeniden karılıyor

Bu momentte, gerek Mısır’dan gerekse Körfez ülkelerinden Bölge’ye hitap edecek jeopolitik bir seçenek gerçekleştirme olanağı yoktur. Bu nedenle Türkiye jeopolitiğini elde tutmak gerekmektedir. Bu bakımdan yapılabilecek iki şey vardır: Ya muhalefeti iktidara taşımak ya da RTE’ye “İslamlaştırma süreci”ni geriye sardırmak..!

Siyaset

Ayrıca, askerî güvenlik sürecine Güney Kıbrıs’ın dâhil edilmesi halinde Güney-Kuzey Kıbrıs sorunu yeni, negatif bir boyuta yürürken Türkiye-Yunanistan gerilimi de boyutlanacaktır. Yunanistan’la yapılan bu anlaşmalar İsrail’in Yunanistan’ı, AB’ye atlama tahtası olarak kullanmasına da olanak vermektedir. İsrail’in AB’ye girmesi halinde Türkiye AB’ye girişte yeni sorunlarla yüzleşecektir.

Politika

Türkiye İhvanı, Batı’nın kısıtında

11


Ortadoğu

12

İran 23 Kasım’da imzalanan küresel anlaşma, bölgesel düzeyde oynayan taşların yeniden dizaynında önemli bir anahtar olma potansiyeli taşıyor. M. Ramazan Nükleer programı üzerinden İran ile BM güvenlik konseyi daimi beş üyesi ve Almanya’nın katıldığı görüşmeler, 23 Kasım’da bir anlaşmayla sonuçlandı. Anlaşmada İran’ın uranyumu yüzde 5 zenginleştirmesi kabul edilirken, elinde bulunan yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu da imha etmesi yer alıyor. Ayrıca nükleer faaliyetlerin sürdüğü şehirlerde uluslararası gözlemci sayısı arttırılacak. 6 ay boyunca yeni bir nükleer yaptırım da olmayacak.

Siyaset

Aralık 2013

Bu anlaşma, bölgesel düzeyde oynayan taşların yeniden dizaynında önemli bir anahtar olma potansiyeli taşımaktadır. Uygulanan ambargo nedeniyle sahip olduğu doğalgaz ve petrol rezervlerinin çok altında bir üretim yapmakta olan İran, anlaşmayla mevcut kapasitesinin çok üstüne çıkabilecektir. Birçok ülkeye yeniden petrol akmaya başlarken

Nükleer anlaşma ve olası sonuçları

İran’a sermaye akışı hızlanacaktır. Ayrıca İran’ın batı bankalarında bloke edilen milyar dolarları serbest hale gelecek bu da İran ekonomisinin küresel sermaye gruplarıyla bağlarını güçlendirecektir. Bu durum önümüzdeki dönem gelişmekte olan ülkelerin zirvelerinde (G20) İran’ın da boy gösterme olasılığını güçlendirmektedir. İran ile anlaşma tüm Ortadoğu’yu etkileyecek

ABD açısından Suriye’de ortaya çıkan gelişmeler kimi taktiksel hamlelerde değişikliği zorunlu hale getirmektedir. Bir taraftan İran üzerinden hem Suriye’nin normalleştirilmesi, Irak’ın yeniden kontrol altına alınması sağlanacak hem de siyasi, ekonomik ve askeri anlamda İran’la doğrudan bağlantılı Hizbullah’ın küresel kapitalist sisteme entegrasyonu sağlanacaktır. Diğer taraftan bir önceki dönem “Sünni İslam” üzerinden yürütülen bölgesel politikalar, Suriye ve körfez ülkelerinde -ABD’nin başına bela açabilecek düzeyde- El Kaide bağlantılı yönetimlerin oluşmasına zemin hazırladı. ABD, İran üzerinden kurulacak yeni bir Şii politikayla hem bu güçlerin dengelenmesini ve kontrolünü kolaylaştırmak hem de Şii Nüfus içinde ortaya çıkan anti- Amerikancı politikaları yumuşatmak istiyor. Bölge ülkeleri ve bölgesel güçler açısından bu yakınlaşmanın çok yönlü sonuçlar üretme olasılığı söz

konusu. İlk tepki gösteren S. Arabistan, İsrail’le aynı görüşte olduğunu açıklayacak kadar gözünü karartmış durumda. Ortadoğu’da ABD politikaları bugüne kadar “Suudi Sünni ABD” üzerinden yürüyordu. S. Arabistan buradan aldığı güçle pervasızca, her tür fitne, saldırgan, bölgesel düzeyde ayrıştırıcı politikalara imza atabiliyordu. Önümüzdeki dönem bu konuda daha temkinli hareket etmek zorunda kalacak. Rojava devrimiyle bölgesel politikalarda artık hesaba katılmak zorunda kalınan Kürtler, yüksek olasılıkla yeni kurulmak istenen bölgesel dengelerde önemli bir yer işgal edecektir. Özellikle İran, doğalgaz ve petrol boru hattı güzergâhının, Kürtlerin

İran’ın, bölgesel politikalarda eski yalıtık görüntüsünden kurtulup sahip olduğu politik, ekonomik ve stratejik konumunu güçlendirecek ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’nin geri planda kalmasına neden olacak.

yaşadığı bölgeden geçme olasılığı bu durumu daha da güçlendirmektedir. Türkiye geri plana itilecek

İran’ın, bölgesel politikalarda eski yalıtık görüntüsünden kurtulup sahip olduğu politik, ekonomik ve stratejik konumunu güçlendirecek ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’yi derinden etkileyecektir. Türkiye, küresel güçlerle Ortadoğu’da sahip olduğu stratejik konumu üzerinden politikalar geliştiriyordu. İran’ın b��lgede ön plana çıkması Türkiye’nin konumunu geri plana itecektir. Öte yandan Suriye ve Mısır’da izlediği dış politika Türkiye’yi komşularından yalıtık bir pozisyona düşürürken, küresel emperyalist güçler nezdinde kredisinin azalmasına sebep olmuştur. İran’ın küresel güçlerle geliştirdiği yeni ilişkiler Türkiye’yi bölgesel ilişkilerde izole devlet konumuna itecektir. İran’ın bölgede etkisin artırması beraberinde Rusya ve Çin’in ağırlığının artması anlamına gelmektedir. Suriye üzerinden kurulan stratejik ittifakın; ekonomik, politik ve askeri alanlarda güçlendirilmesi kaçınılmazdır. Bu durum küresel güçler arasında yeni bir denge kurulduğu anlamı taşımaktadır. En azından İran’ın küresel sisteme entegre edilmesi konusunda bir uzlaşma olduğunu söylemek mümkün. H.Ruhani’nin 14 Haziran’da dini lider Hamaney’in de desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmesi, yaşanan bu gelişmelerin öncüsü olmuştur. Ruhani, İran halkının reform talebini kısmi düzeyde de olsa karşılama, bölgede izole devlet görüntüsünden kurtulup Batı ile yeniden ilişkiler geliştirme vaadiyle seçildi. Batı ile ilişkiler geliştirmede çok hızlı adımlar atıldığını söylemek mümkün. Ancak Batı’yla kurulan her ilişkinin bir de çözücü ve sınırlayıcı etkileri olacaktır. Önümüzdeki dönem bunun İran ve İran halkı üzerindeki etkilerini göreceğiz.


Suriye’de kartlar yeniden karılıyor Tülay Hatimoğulları

Cenevre 2’nin ertelendiği süreçlerde daha çok toparlanan hükümet ordusu, kendileri için stratejik olan Halep, Kalamun gibi bölgeleri önemli oranda muhaliflerin denetiminden çıkardı. Cenevre 2’ye kadar her iki taraf kozlarını en üst boyutta kullanacak. Bu durumda şiddet daha da artabilir. Muhalifler arasında kimi çözülmelerin başlamış olması Esad’ın lehinedir. Esasen Ortado-

Uyguladığı olağanüstü başarısız dış politika ile zaten bölgedeki inisiyatifini çoktan kaybetmeye başlayan ve Cenevre sürecinde etkisiz eleman konumuna gelen Türkiye, yeni alınacak kararları yerine getirmeye dönük bir değişimi önüne koymak durumunda kalacak.

Muhaliflere bölgede en ciddi desteği veren Türkiye bu süreçte yeniden formatlandı. Katar, Suriye ile ilişkilerini yeniden düzenleme eğilimine girdi ve Lübnan ile İran’a heyet gönderdi. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ile görüşen heyet; Doha’nın Lübnan, Şiiler ve özellikle Hizbullah ile olan tabii ilişkilerine geri dönmek istediğini bildirdi. Katar’ın bu adımı, Mısır’daki Müslüman Kardeşler Cemaati yönetiminin devrilmesi, Suriye dosyasının Katar’dan alınarak Suudi Arabistan’a verilmesi, Katar’ın Libya ve Tunus’taki rolünün geriletilmesinin ardından atıldı (El-Ahbar, İ. Emin). ABD, Suriye’den sonra saldırmayı düşündüğü ülke olan İran’la şu an için anlaşma yolunu seçmiş görünüyor. Nükleer program üzerine 5+1 ülkeleriyle anlaşmaya varan İran, bu süreçten en başarılı çıkan ülkedir. Anlaştıkları maddelere uyulup uyulmayacağını zaman gösterecek olsa da, İran’ın masaya güçlü oturması onun bölgedeki konumunu güçlendirmiştir. Bu gelişmeler Cenevre 2’nin de önünü kısmen açmıştır. Ancak Arabistan bu anlaşmadan ve Cenevre 2 sürecinden oldukça rahatsız. Arabistan hâlâ Suriye ve akabinde İran’a saldırı yapılmasının hayallerini kuruyor. Suriye işgalinin en önemli finansörü ve destekçisi olan

Arabistan, ABD’ye yeni Suriye politikasından dolayı basınç uygulamak için bu ülkeyle ilişkilerini sorgulayabileceği tehdidini savuruyor. ABD ile ilişkilerinin esastan sarsılma olasılığı yakın zamanda gözükmese de memnuniyetsizlik öne çıkmıştır. Arabistan’ın bu tutumunu mezhepçilikle açıklamak yetersiz kalabilir. Körfez ülkelerinin lideri konumunda olan Arabistan, birçok konuda tek muhatap olmak isteğindedir. “Artık zafer aşamasındayız” diyen Beşşar Esad şu an kendi topraklarında Arabistan ile savaştıklarını ifade etti. Bu algı da gittikçe artmaktadır. Cenevre 2 muamması

22 Ocak 2014’te yapılması planlanan Cenevre 2 Konferansı için kollar tekrar sıvandı. Suriye ve bölgedeki diğer gelişmelere bakınca bu sefer gerçekleşme olasılığı daha güçlü görünüyor. Dağınık muhalefetin esas belirleyenlerinden, 27 Aralık’a kadar bu süreçte yer alıp almayacaklarını açıklamaları, yer alacaklarsa katılımcı heyetlerini belirlemeleri bekleniyor. Rusya ve ABD’li heyetler 20 Aralık’ta görüşecek. İran her halükârda Cenevre 2’ye katılacak. Hayatı normalleştirme atakları yapan Suriye hükümeti ise bağımsızlıklarına müdahale edilmediği sürece her türlü anlaşmaya hazır olduklarını ifade ederek katılım sağlayacak. Rusya 2014’teki seçimlerde Esad’ın yeniden seçilmesini isteyerek katılacak. Suriye savaşı sürecinde Rojava başarısıyla

bölgede en önemli figür haline gelen Kürtler Cenevre 2’de nasıl yer alacak? PYD, bir türlü gerçekleşmeyen Kürt Ulusal Konferansı için çaba harcarken, Barzani engeller oluşturdu. Kürt Konferansı tıpkı Cenevre 2 gibi defalarca ertelendi. PYD ile eşit koşullarda masaya oturmak istemeyen KDP, PYD’yi saf dışı bırakarak Kürt iradesini Cenevre 2’de tek başına temsil etmek istiyor. Ancak bölgedeki açık bir başarı kazanan PYD’nin Cenevre 2’ye katılmasının engellenmesi mümkün görünmüyor. Türkiye gelinen noktada uyguladığı olağanüstü başarısız dış politikası ile zaten bölgedeki inisiyatifini çoktan kaybetmeye başlamıştı. İran’ın bölgede muhatap alınışı, öne çıkışı Türkiye’yi geriye attı. Cenevre sürecinde etkisiz eleman konumuna gelen Türkiye, yeni alınacak kararları yerine getirmeye dönük bir değişimi önüne koymak durumunda kalacaktır. Bu süreç Türkiye için, ABD tarafından işletilmeye başlamıştı. Cenevre 2’den beklenen, müzakereler yapılarak Suriye’de silahların susmasıdır. Bu konuda yol alınabilecek mi? Muhaliflerin bir kısmının katılımı yeterli olacak mı? Arabistan ikna edilebilecek mi? El Kaide üzerinde ne kadar yaptırım uygulanabilecek? Esad’ın kalma talebi nasıl karşılanacak? Silahlar susacak mı? Son derece karmaşık bir denklem oluşturan Suriye sürecinde Cenevre 2 kısa sürede silahları susturamayacak gibi gözüküyor. 

Aralık 2013

Bu süreçte kim kazandı?

ğu’daki genel gelişmelerin ABD’nin istediği yönde yeterince ilerlememesi Esad’ın elini güçlendirmiştir.

Siyaset

Yılan hikâyesine dönen Cenevre 2 Konferansı ertelendikçe erteleniyor. Savaş süreçlerinde anlaşmaları, sahada devam eden askeri, siyasi ve ekonomik dengeler belirler. Cenevre 2’nin sürekli ertelenmesinin altında yatan sebepler bunlardan bağımsız değildir. ABD ve müttefiklerinin Suriye muhaliflerine her anlamda desteklerini arttırmalarına rağmen, muhalefetin parçalı duruşu, yerli halkı hükümet karşısında örgütleyememesi, savaşın vekâleten devam etmesi emperyalist güçlerin bir anlamda planlarını bozdu. Bunların yanı sıra ABD; yaşadığı ekonomik kriz, Rusya-İran-Çin karşısında zayıf durması gibi nedenlerle Ortadoğu’daki politikalarda taktiksel değişimler yapmak durumunda kalmaktadır. Cenevre 2’nin her ertelenişi, taraflar arasındaki pazarlıkların yeniden yapılanması anlamı taşıyordu.

13

Ortadoğu

Cenevre 2 Konferansı yeni dengeleri gözetecek


Dünya

14

Diayou’dan Ukrayna’ya:

Hegemonya savaşı kızışıyor Hakan Deniz

ABD’nin kırmızı çizgilerini hatırlatmak zorunda kaldığı son gerilim, Çin küresel siyasette alan genişletirken bölgede de suların her gün biraz daha ısındığının habercisi. Suriye-Mısır-Libya merkezli Ortadoğu gündeminin önemini olmasa bile hararetini yitirdiği günlerde dünyanın iki ayrı köşesindeki, iki ayrı “hareketlenme” uluslararası medyayı meşgul etti.

Siyaset

Aralık 2013

Önce iki ABD bombardıman uçağının, Çin’in kasım ayı içinde ilan ettiği “Doğu Çin Denizi Hava Savunma Bölgesi”ni ihlal ettiği yönündeki haberler uluslararası ajanslara düştü. İddialar Pekin yönetimi tarafından da resmen doğrulandı. Doğu Asya’da farklı uzlaşmazlık noktaları çevresinde uzunca bir süredir tırmanan gerilimin merkezinde bu kez Japonya’nın Senkaku, Çin’in Diayou olarak adlandırdığı takımadalar

üzerindeki egemenlik hakkı iddiaları var. Çin, Japonya ve kendisi başlı başına bir uzlaşmazlığın nesnesi olan Tayvan, büyüklüğü toplamda 7 kilometrekareyi ancak bulan ve 8 küçük kara parçasından oluşan takımadaların kendi egemenlik sınırları içinde olduğunu iddia ediyor. Çin’in güneyi, Japonya’nın güneybatısı ve Tayvan’ın kuzeybatısında yer alan bölge balıkçılık açısından zengin, stratejik bir askeri konuma ve her şeyden önemlisi zengin enerji kaynaklarına sahip. İşte Çin’in bölgeyi de kapsayacak şekilde yeni bir hava sahası ilan ederek, buradaki her türlü hava hareketliliğinin ancak bildirimle gerçekleşebileceğini iddia etmesi, özellikle Çin ve Japonya arasında 100 yıldan fazla bir geçmişi olan sorunu yeni bir safhaya taşıdı. Japonya ve Tayvan tarafından açıklamalarla kınanan hamleye fiili yanıt kısa süre içinde ABD’den geldi ve iki bombardıman uçağı Çin’in hava sahasını deldi. Uzakdoğu’daki çıkarları ABD açı-

sından stratejik bir öneme sahip ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgedeki hegemonyasını başta hamisi konumunda olduğu Japonya ile Güney Kore, Tayvan gibi müttefikleri eliyle sürdürüyor. ABD’nin kırmızı çizgilerini hatırlatmak zorunda kaldığı son gerilim ise, Çin küresel siyasette alan genişletirken bölgede de suların her gün biraz daha ısındığının habercisi. Aralık ayı başında Avrupa kamuoyunun gündemine ise bir anda Ukrayna’daki gösteriler giriverdi. Aslında 10 yıl önce Rusya destekli hükümetin ABD ve güçlü AB ülkelerinin destek verdiği gösterilerle devrildiği “Turuncu Devrim”den bu yana bir türlü suların durulmadığı Ukrayna’da taraflar bu kez, “AB anlaşması” tartışmaları çerçevesinde karşı karşıya. Geride kalan 10 yılda “Turuncu Devrim”in kısa sürede çöktüğünü, Batı destekli Yuliva Timoşenko’nun yolsuzluk suçlamasıyla cezaevine konulduğunu, Rusya’nın eski Sovyet yurdu

Küresel kriz derinleşiyor, nüfus artıyor, doğal kaynaklar azalıyor. Sürdürülebilir olmayan ekonomik sistemin sınırları içinde savaş kızışıyor.

üzerinde yeniden etkinliği ele geçirdiğini gördük. Son olarak Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yanukoviç’in, AB ile ticarette sınırların kaldırılmasını da kapsayan Ortaklık Anlaşması’nı askıya alması kavgayı alevlendirdi. Batı medyasında Yanukoviç’in bu kararı, Ukrayna’nın hem siyasi hem de politik olarak AB yörüngesinden koparak Beyaz Rusya ve Kazakistan’la oluşturduğu gümrük birliğine katılmasını isteyen Rusya’nın baskıları sonucunda aldığı iddiaları yer aldı. Kararın ardından on binlerce kişinin sokaklara döküldüğü Kiev’deki olaylarda ise, ironik bir şekilde, göstericilerin hedefleri arasında Lenin heykeli yer aldı. Küresel kriz derinleşiyor, nüfus artıyor, doğal kaynaklar azalıyor. Sürdürülebilir olmayan ekonomik sistemin sınırları içinde savaş kızışıyor. Suriye, Mısır, Somali, Etiyopya, Diayou ya da Ukrayna… Batı merkezli siyasi hegemonya zayıflama işaretleri gösterirken Doğu’dan doğru gelen Rusya-Çin eksenli yeni hegemonya kurma arayışlarının, önümüzdeki aylarda, yıllarda Ortadoğu’da, Afrika’da, Uzakdoğu’da, Avrupa’da, Amerika kıtasında tarafların kâh bizzat karşı karşıya geldikleri, kâh aktörler üzerinden bilek güreşine girdikleri örneklerin çoğalacağını söylemek, kehanet olmasa gerek.


kapitalist sistem içinde gerçek bir demokrasinin olamayacağını görerek seçimleri görmezden mi gelelim? Tabii ki hayır! Türkiye’de de tüm dünyada olduğu gibi ciddi bir çoğunluk olan emekçilerin sandıktaki sözü elbette ki her zaman önemlidir. Kimi zaman olumsuz sonuçlar çıksa da seçimler bizlere çok şey gösterir. En çok da emekçiler neyin kendilerinin lehine olduğunu, neyin ise kendileri için büyük tehlikeler taşıdığını görüyor mü, görünürdeki vaatlerin altında nelerin yattığını seziyor mu, bunu gösterecektir.

Gaye Akpolat Padişahlıktan cumhuriyete geçerken, Avrupa’yı örnek almamızdan olsa gerek, “demokrasi”, “halkın yönetimde söz sahibi olması” söz konusu olunca hâlâ Avrupa’yı örnek göstermekten alamayız kendimizi.

Örneğin burjuva demokrasisinin kalesi denebilecek olan İsviçre’de, demokrasinin vazgeçilmezi olan halk oylamaları nelere yol açmıyor ki? 2010’da Fransa’da, 2011’de Belçika’da uygulanmaya başlanan burka yasağı Eylül ayının sonunda gerçekleştirilen yerel bir referandum sonucunda İsviçre’nin Tessin kantonunda da uygulanmaya başlandı. Hatta bu uygulamanın, içerisinde toplam ancak 100 kadının burka taktığı söylenen İsviçre’nin tamamı için uygulanmasının da an meselesi olduğu düşünülüyor. Burkayı, peçeyi gerici mi buluyorsunuz? Peki, zorla çıkarttığınızda o kadın size göre ilerici ve modern mi oluyor? Bu yasağın işin özünde hiçbir değişim yaratamayacağı Türkiye’den bakınca o kadar net görülüyor ki. Bakın son zamanlarda İsviçre’deki halk oylamaları burka yasağı dışında başka nelere kadir olmuş? Gelir dengesizliğini düzenlemeyi hedefleyen “Adil ücretler için 1:12” adını taşıyan ve Sosyal Demokrat Parti’nin bir kolu olan Genç Sosyalistler (JUSO) grubunun sunduğu teklif, seçmenlerin yüzde 66’sı tarafından reddedildi. Eğer bu yasa kabul edilseydi şirketlerde yönetici konumda bulunan kişilerin son derece yüksek olan maaşlarında ciddi bir düşüş yaşanacaktı. Ama seçmen kitlesi içindeki oranları doğal olarak yöneticilerden fazla olan emekçiler belli ki bu uygulamayı “adil” bulmadı. Veya daha büyük olasılıkla yine yanlış yönlendirildiler. Bir teklif de muhafazakâr İsviçre Halk

reddedilmesi doğru değil. Çünkü çocuğun kreşe gönderilmemesinin kadının çalışmaması dışında pek çok farklı nedeni olabilir. Fakat nihayet bu teklif de yüzde 58 oranı ile reddedildi. Türkiye’de de seçimlere yaklaşırken İsviçre’nin halk oylamaları ile bize gösterdikleri son derece manidar. Peki bu olumsuz örneklere bakarak

Tayland: ‘Sarı-kırmızı’ fırtına Tayland’da Kasım ayı sonunda hükümetin istifası talebiyle başlayan gösteriler ülkeyi bir kez daha iç savaşın eşiğine getirdi. Kamuya ait binaları işgal eden göstericiler, 2006’da darbeyle görevinden uzaklaştırılan ve şu anda Dubai’de bulunan eski başbakan Taksin Şinavatra’nın kardeşi Başbakan Yinglak Şinavatra’nın görevi bırakmasını istiyor. Eylemlerin fitilini ateşleyense Yinglak’ın partisinin, ağabeyinin ülkeye dönmesinin önünü açacak bir yasa teklifini Meclis’e getirmesi oldu. Gelen tepkilerden sonra yasanın geri çekilmesi, gösterilerin önüne geçemedi. Bir hükümet değişikliği talebi olarak ortaya çıktığı görülen çatışma 2000’li yılların başına uzanıyor. Çatışmanın bir tarafında mevcut sistemden beslenen kraliyet yanlıları ve aristokrasi, büyük toprak sahipleri ve kentli orta sınıfın oluşturduğu blok bulunuyor. Karşı tarafta ise ülkenin kuzeyinde yoğunlaşan kırsal kesim çalışanları, kent yoksulları ve çalışanları, öğrenciler, sol siyasetler ile kraliyet çevresinde şekillenen yönetimin ülkenin demokratikleşmesi ve ekonomik gelişimin önünde engel olduğunu savunan yeni burjuvaziden oluşan, sonradan “Kırmızı Gömlekliler” oluşumu altında bir araya gelen geniş bir cephe var. İş dünyasının önemli isimlerinden Taksin Şinavatra, 2000’lerin başında seçimle iktidara gelmesinin ardından uyguladığı politikalarla kırsal kesim ve yoksullardan destek gördü. Ancak Şinavatra, kraliyet karşıtı politikalarını gerekçe gösteren ordunun 2006’daki darbesiyle görevden uzaklaştırılınca yurt dışına kaçtı. Darbenin ardından yapılan seçimlerden bir

kez daha birinci çıkan Şinavatra’nın partisinin önü yine baskılar ve kraliyet yanlılarının gösterileriyle kesildi. Başkent Bangkok’un sokakları bu tarihten sonra sık sık “Sarı Gömlekliler” olarak adlandırılan kraliyet yanlıları ile karşı cephe oluşturan “Kırmızı Gömlekliler”in çatışmalarına sahne oldu. 2010’da on binlerce Kırmızı Gömlekli’nin Bangkok’ta çadırlarla gerçekleştirdi işgal, 91 kişinin öldüğü polis şiddetiyle sona erdi. 2011’de yapılan seçimleri ise Kırmızı Gömlekliler’in desteklediği Taksin Şinavatra’nın partisi kazanırken, kız kardeşi Yinglak Şinavatra Başbakan oldu. Sokak eylemlerinin canlılığını koruması üzerine Başbakan Şinavatra, 9 Aralık günü yaptığı açıklama ile krizin daha fazla derinleşmesinin ve insanların çatışmalarda ölmesinin önüne geçmek için erken seçim kararı aldıklarını açıkladı. Seçimin 2 Şubat 2014’te yapılabileceği öngörülüyor. Ancak iktidarın “halk konseyleri”ne devredilmesini ve Şinavatra ile ailesinin Tayland’ı terk etmesini isteyen göstericiler bugün hâlâ sokaklarda. Tayland’da bugün sokaklara çıkan kalabalık kendisini net bir şekilde “Sarı Gömlekliler” olarak adlandırmamakla birlikte bileşenleri itibarıyla aynı zeminde değerlendiriliyor. Hareketin liderliğini yapan Sutep Tagsuban, kraliyet statükosunun palazlandırdığı isimlerden ve adı geçmişte sık sık yolsuzluk iddialarıyla gündeme gelmiş biri. Şinavatra’nın partisinin önünün kesilmesinden sonra 2008’de kurulan hükümette başbakan yardımcılığı yaptı ve 91 kişinin öldüğü 2010’daki olaylarda Acil Durum Karar Merkezi’nin yöneticisi konumundaydı.

Aralık 2013

Evet, elbette demokrasi mücadelesini yükseltelim. Ama kapitalist sistem yaşadığı sürece onun yanı sıra gelişebilecek olan demokrasinin kalınca çizilmiş sınırları olacaktır.

Partisi’nden (SVP) gelmişti. Bu teklif, çocuğuna evde bakan aileler için vergi indirimi talebini içeriyordu. Çünkü şu anki uygulamaya göre çocuklarını kreşe gönderen veya bakıcıya veren ailelere vergi indirimi uygulanıyor. Ancak evde bakanlara uygulanmıyor. Belki bu teklif de hazırlayan partiye bakılarak, kadınları eve hapsetmenin dolaylı bir yöntemi olarak görülebilir. Ancak bu gerekçeyle bile olsa

Kaldı ki, seçimleri emekçilerin mücadelesinde kimi mevziler kazanmak için kullanmak mümkündür. Örgütlü iradesiyle mücadelenin her türünü yetkinlikle uygulayan Kürt halkının seçimlerden yararlanarak kazandığı mevziler gözlerimizin önünde. Evet, seçimlerden yararlanılabilir; “sınıflı toplumda demokrasi” düşlerine kapılmamak ve asıl olanın emekçilerin/halkın örgütlü gücünü yaratmak olduğunu unutmamak koşuluyla…

Siyaset

Ancak toplumun büyük kısmının bilgiye ulaşması, bilinçlenmesi, sorgulaması, hatta haber alması bile engellenen sınıflı toplumlarda, halkın yönetimde söz sahibi olması kandırmacadan ibaret gibi görünmekle kalmıyor, halkın bir kısmının diğer kısmını baskı altına alması gibi olumsuz sonuçlara da yol açıyor.

Dünya

İsviçre’den “ileri demokrasi” dersleri

15


Politika

16

Tolga Tören

Nelson Mandela’nın hayatını kaybetmesi, Türkiye ve dünya basınında, anlaşılır bir şekilde, geniş yankı buldu. Anlaşılır; çünkü bahsi geçen, kökleri Hollanda kolonilerinin kurulduğu 1652’ye kadar uzanan kurumsal ırk ayrımcılığını yenilgiye uğratan hareketin efsanevi lideri. Bu durum, bizi yürütülen mücadelenin sonuçları açısından bir değerlendirme yapmak sorumluluğu ile de yüz yüze bırakıyor. Bunun iki nedeni var: İlki, Güney Afrika’da ırkçılık sonrasında olup bitene ilişkin, yaratılan “mit” dışında, bilgi eksikliği ise, diğeri, Siyaset’in önceki sayılarında vurguladığımız üzere, “ulusal soruna neoliberal çözüm” olarak tanımlanabilecek olan Güney Afrika modelinin, liberal çevreler tarafından Türkiye’deki ulusal sorun(lar) a uyarlanma eğilimi. Bu ikinci neden, ırkçılık sonrası Güney Afrika’ya ilişkin soğukkanlı değerlendirmeleri sosyalistler açısından elzem kılıyor.

Siyaset

Aralık 2013

Beyazlarla bir arada mücadele

Mandela’nın, 27 yıl Roben Adası tutsaklığı hariç, efsaneleşmesine yol açan önemli olgulardan birisi, ırkçılıkla mücadeleyi milliyetçilikten uzak bir temelde yürütmesi. Bu ısrarın en somut hali, milliyetçi siyahlarla arasına mesafe koymasına ek olarak “her beyaza bir kurşun” sloganı atanlara verdiği yanıt: “Biz sadece siyahların değil bütün halkların özgürlüğü için mücadele ediyoruz”. Bu yaklaşım, başta Buthelezi liderliğindeki Zulu milliyetçisi Inkhata Özgürlük Partisi olmak üzere, mücadeleyi, beyazlarla birlikte yürütmeye karşı çıkan milliyetçi siyah çevrelerle 1990–1994 yılları arasında 15 bin insanın hayatını kaybettiği çatışmalara yol açtıysa da, çözüm sürecinde ülkedeki beyaz nüfusun can güvenliğinin en önemli zeminiydi. “Kamulaştırma” politikamızdır

Güney Afrika’nın 1980’leri, hem bir “devrimci durum”, hem de ırkçı rejim ile karşıt güçlerin birbiri üzerinde egemenlik kuramadığı bir “istikrarsız denge” dönemidir. Servetini ırk ayrımcısı politikalarla biriktirmiş olmakla birlikte, artık sermaye birikimi için işlevselliğini

kaybetmiş olması nedeniyle ırkçılığa karşı tutum alan Güney Afrika sermayesinin bu dönemde giriştiği işlerden ilki “sorumlu” yani antikomünist “siyah liderleri” desteklemektir. Ancak, Afrika Ulusal Kongresi’nin (ANC) liderliğini yaptığı Kongre İttifakı’nın gecekondu bölgelerinde gerçekleştirdiği her eylemde Mandela’nın adının haykırılmasının da gösterdiği üzere siyah halk liderini seçmiştir. Bu durum 1980’lerin ortasında sermaye çevrelerinin yönünü Mandela’ya çevirmek zorunda kalmasında önemli rol oynar. İki şartla: Güney Afrika Komünist Partisi (GAKP) ile ilişkilerin kesilmesi ve “kamulaştırma” talebinden vazgeçilmesi. 1990 yılında Roben Adası’ndan salıverildiğinde Mandela’nın bu taleplere yanıtı nettir: “Madenlerin … kamulaştırılması ANC’nin politikasıdır…., tartışılmaz”. Sermayeye yeşil ışık

Sovyetlerin dağıldığı, sermayenin ANC üzerinde ideolojik basınç yarattığı, siyah sermayedarların iyice görünür olduğu ilerleyen yıllarda ise çok şey değişir. Mandela açısından da… Örneğin bu dönemlerde katıldığı bir toplantıda “yabancı sermayenin cazip bulacağı gerekli iklimi yaratmaya kararlıyız” sözlerini sarf eder. 1990’lar boyunca gerçekleştirdiği uluslararası seyahatlerin çoğunda, Güney Afrika’ya yatırım taahhüdü alır. Örneğin ABD’ye yaptığı bir gezide Rockefeller Vakfı başkanının, Güney Afrika’da, Marshall Planı’nın Avrupa’da oynadığı rolü oynayacak bir kalkınma bankası kurma fikrine yeşil ışık yakar. 1994’te, gene ABD’de katıldığı bir toplantıda “bizim ekonomik politikalarımızda kamulaştırma gibi şeylere dair tek bir referans yok…. Bizi Marksist ideoloji ile bağlayacak tek bir slogan yok… ” sözlerini sarf eder. Yeni anlaşma: Ekonomide beyazlar, siyasette siyahlar

COSATU (Güney Afrika Sendikalar Kongresi) tarafından hazırlanan ve gelir dağılımını merkeze alan Yeniden İnşa ve Kalkınma Programı’nı seçim beyannamesi yaparak girdiği 1994 seçimlerinden yüzde 62,65 oyla iktidar olarak çıkan

ANC’nin uygulamalarından ilki programın birçok öğesini, sermaye çevrelerinin talepleri doğrultusunda değiştirmek olur. Bu durum Kongre İttifakı arasında önemli bir kırılma yaratır. COSATU’nun programın uygulanması için gerçekleştirdiği eylemlere en sert tepki veren isimlerden birisi, Mandela’dır. Hükümetin acil sorunları çözmek için kısıtlı kaynaklara ihtiyacı olduğunu vurgulayan Mandela, Kongre İttifakı’nın ANC dışındaki bileşenlerinin sürdürdüğü kitlesel eylemleri tehdit olarak tanımlar. Bir sonraki adım ise, sermaye çevrelerinin basıncı

Mandela yönetimi, sermaye çevrelerinin basıncı ile ülkedeki kamu kuruluşlarının neredeyse tümünün özeleştirilmesine ve işsizlik oranlarının patlamasına hizmet eden bir programı uygulamaya koyar. Sonuç, “ekonomiyi beyazların, siyaseti siyahların” yönettiği “yeni” Güney Afrika’dır. ile 1996’da uygulamaya konan, ülkedeki kamu kuruluşlarının neredeyse tümünün özeleştirilmesine ve işsizlik oranlarının patlamasına hizmet eden Büyüme, İstihdam ve Gelir Dağılımı (GEAR) programının hayata geçirilmesidir. COSATU ve GAKP’nin “1996 Sınıf Projesi” olarak tanımladığı bu program, siyah bir orta sınıf yaratma söylemine yaslansa da, ülkedeki beyaz sermayeye eklemlenmiş siyah bir sermayedar sınıf yaratmaya hizmet eden Siyah Ekonomik Güçlendirme Programı ile birlikte uygulanır. Sonuç, Güney Afrika literatüründe yaygın kullanılan bir tanımlamayla, “ekonomiyi beyazların, siyaseti siyahların” yönettiği “yeni” Güney Afrika’dır.


Cem Çekil

19 Aralık 2000 Katliamı

Unutmayacağız, Affetmeyeceğiz

Devletin koğuş sisteminden F tipi sistemine geçiş için başlattığı süreç basit bir hapishane rejimi değişikliği değildi. Rejimin kendini yenileme ihtiyaçlarını dayattığı bir dönemde toplumun bastırılması ve resetlenmesi için en ileri unsurlarından susturmak istediler. Görkemli bir direnişe rağmen dönemselde olsa başarılı oldu devlet.

“Sokağa hakim olmak için cezaevlerine hakim olmalıyız”

Aylar öncesinden planları yapılan ve MGK toplantısında karar altına alınan operasyon dönemin DSPMHP koalisyon hükümeti tarafından imzalanarak başlatılmıştı. “Sokağa hâkim olmak için cezaevlerine hâkim olmalıyız” diyen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit hem kendi niyetlerini açığa vuruyor hem de operasyonun boyutlarına işaret ediyordu. 19 Aralık’ta başlatılan ve adına “Hayata Dönüş Operasyonu” denilen saldırı, MGK raporlarında düşman kuvvetlere karşı Tufan planı olarak tanımlanmıştı. 20 cezaevinde yapılan operasyona Özel askeri birlikler ile birlikte binlerce asker ve özel harekât polisleri katıldı. Operasyon sabaha karşı 5 sularında 20 cezaevinde eşzamanlı başlatıldı. Bu saldırıda yer alan asker ve polisler, esas olarak devrimci tutsakları teslim almak, teslim alamıyorsa

Çünkü operasyonun siyasi sorumluları dönemin hükümeti, adalet bakanı ve içişleri bakanıdır. Askeri sorumluları zaten harekat emri verilen yazışmalarda açıkça biliniyorken savcı 4 yıl geçmesine karşın hiçbir komutanın ifadesine dahi başvurmamıştır. Davanın göstermelik açıldığı buralardan bile anlaşılıyor. Ne bilirkişi raporları ne de adli tıp raporları iddianamede yer almıyor. Oysa sadece o raporlar bile komuta kademesine ve siyasi sorumlulara dava açmak için yeterli. Ancak yargılamaktan, sorgulamaktan imtina eden mahkeme açıkça taraf tutuyor.

19 Aralık’ta başlatılan ve adına “Hayata Dönüş Operasyonu” denilen, 20 cezaevinde aynı anda başlatılan toplu saldırıda 28 devrimci tutsak katledildi. Bu operasyonun planını yapan, uygulama emirlerini veren, komuta eden hiç kimseye bırakın davayı soruşturma bile açılmadı

katletmekle görevlendirilmişti. Dört duvar arasında tutsak olanlar bomba sesleriyle uyandılar sabaha. Çatılardan gaz, sis bombaları, havalandırmalardan sinir gazları ile yakıcı kimyasal gazlar atılmaya başlandı. Atılan gazlardan nefessiz kalan, bayılanlar kapılara koşuyorlardı, ancak oradan da askerler ateş açıyorlardı. Açıkça öldürmeye gelmişlerdi, atılan bazı kimyasal gazlar elbiselere zarar vermezken insan derisini yakıyordu. Kadınların kaldığı koğuşa da atılan bu gazlardan vücutları yanan kadınlara askerler benzinli battaniyeler atarak 6 kadın tutukluyu diri diri yaktılar. Bütünüyle devletin devrimci tutsakları katletmek için hazırladığı bu operasyonun planını yapan, uygulama emirlerini veren, komuta

eden hiç kimseye bırakın davayı soruşturma bile açılmadı. Devlet katliamın arkasında durdu, katilleri korudu hatta ödüllendirdi. Geçiş tamamlandıktan sonra ise operasyonda hayatta kalan tutsaklara davalar açıldı. İlk dava 10 yıl sonra…

Tutsak yakınları ve yoldaşlarının yıllar süren çabaları sonuç vermeyince AİHM’e başvuran aileler haklı bulundu ve devlet 19 Aralık 2000’de yaptığı katliamdan mahkum edildi. Bütün bu çabalar ile oluşan kamuoyu baskısı sonucunda on yıl sonra 2010 yılında ilk kez Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Ancak bu dava da sadece Bayrampaşa Cezaevi operasyonu ile sınırlı kalmıştı ve sanık olarak sadece 39 er bulunuyordu.

Operasyonun tek bir merkezde planlanıp uygulanmış olması nedeniyle tüm hapishanelerde yapılan katliamların sorumlusu 267 askeri personel tutsakların avukatları tarafından bu davaya dahil edilmek istendi. Ancak kovuşturmaya yer olmadığına kanaat getiren mahkeme heyeti 39 er dışında kimseyi yargılamıyor. Tiyatroyu Başlarına Yıkacağız

Katliamın sorumluları hakkında hala dava açılmadı, öldürülmek istenip hayatta kalan tutsaklara ise davalar açıldı. Devam etmekte olan mahkeme ise tam bir fiyaskoya dönüştü. Ama biz nefes aldığımız sürece ne sorumluları ne de onları koruyan, aklayan çarpık adalet anlayışını unutmayacağız, affetmeyeceğiz. 28 devrimci tutsak o gün tecrit zulmüne karşı çıktığı için şehit düştüler; sadece cezaevlerindeki tecride değil tüm yaşamımızı cezaevine çeviren anlayışa başkaldırdıkları için katledildiler. Hani diyorlar ya “Sokağa hakim olmak için cezaevlerine hakim olmalıyız” diye; biz de onlara diyoruz ki; bedenlerimizi tutsak edebilirsiniz, bizi öldürebilirsiniz ama asla teslim alamazsınız. Sokaklar zaten her zaman bizimdi ve bizim olmaya devam edecek. O adalet anlayışınızı da, tecrit zulmünü de sokaklarda parçalayacağız.

Aralık 2013

O dönem F tipi girişimine karşı hem sol kamuoyunda hem de cezaevlerinde büyük tepkiler ortaya çıktı. Tecrit içinde tecrit anlamına gelen F tipi hapishane sistemine karşı tutsaklar süresiz açlık grevine başladılar. Hem açlık grevlerine müdahale etmek, hem de devrimci tutsakları F tiplerine zorla götürmek için devlet düğmeye bastı.

17

Siyaset

19 Aralık 2000’de Türkiye burjuvazisinin en aşağılık ve ağır saldırılarından birisi yaşandı. Ezilenlerin devrim fikrinin, örgüt fikrinin en diri yaşatıldığı alanlardan birisi olan hapishanelerde bulunan devrimci tutsakların iradelerini kırmak, F tiplerini hayata geçirmek için topyekün bir saldırı yapıldı. Düzenlenen operasyona utanmadan “Hayata Dönüş” ismini vermişlerdi. Devrimci irade teslim alınamaz diyen devrimci tutsaklar bombalara, mermilere, kepçelere karşı can siperane bir direniş gösterdiler. Yapılan operasyon sonucu 28 devrimci tutsak yaşamını yitirirken yüzlercesi yaralandı, sakat kaldı.

Asker olarak verilen emri yapmak zorunda olan, komutanlarından habersiz tuvalete bile gidemeyen 39 er Bayrampaşa Cezaevi katliamından sorumlu olarak yargılanıyordu. Operasyondan on yıl sonra dava açılması zaten bir hukuksuzluk, ayrıca emri veren, operasyonu yöneten, altına imza atanların yerine emri uygulamak zorunda olan askerlerin yargılanması tam bir komedi.

Tarihimizden

Tiyatro başlıyor…


Kadın

18

Bu bir kadın devrimi Arzu Demir* Suriye’nin Kürt bölgesi Rojava’da halkın Esad güçlerini kovup, rejimin tüm kurumlarını dağıtarak, halk meclislerine dayalı demokratik özerk yönetimi kurma adımının üzerinden bir buçuk yıl geçti. Bu bir buçuk yıl içinde, 3 bini aşkın devrim savaşçısı ölümsüzleşti. AKP iktidarı çetelere desteğini sürdürürken, sınır kapıları kapalı olduğu için bir nevi devrimin nefes boruları haline gelen illegal sınır kapılarına duvar örmeye başladı. Devrim, saldırı, kuşatma ve ambargo altında kadınların öncülüğünde ilerliyor. Rojava devrimi bir kadın devrimidir. İki nedenle. İlki, devrim ilk olarak kadınların yaşamını değiştirdi. Rojava’nın Efrin bölgesinde kaldığım 10 gün boyunca konuştuğum, dinlediğim, tartıştığım 15’inden 70’ine, YPJ savaşçısından ev emekçisi kadına hepsinin söylediği, devrimle birlikte yaşadıkları özgürlük duygusuydu. Kadın Akademisi’nin kapısında elinde kalaşnikofla nöbet tutan 70 yaşındaki 5 çocuk annesi Hanefi’den, 17’sinde Şehit Ruken Kadın Taburu’na katılan Berfin’e, devrim öncesinde tüm dünyası dört duvar evi olan Nura’ya kadar tüm kadınların duygusu, devrimin gösterdiği erkek ve devlet şiddetinden uzak hayattı. İkincisi, Rojava’da mevzilerden akademilere, adliyelerden asayişe devrimin tüm kurumlarında kadınların etkin ve öncü varlığı. Tüm hayatını devrime adayarak, aktif savaşa katılan, profesyonel birliklerde yer alanların yüzde 60-70’i kadın.

Rojava’da devam eden eğitim seferberliğinin hem eğitileni hem de eğiteni kadınlar. Kurulan Kürtçe dil okulları ve eğitim akademilerinde kadınlar ders veriyor, kadınlar ders alıyor. Sınıflardaki yaş çeşitliliği de yine dikkat çekici. 7 yaşındaki bir çocuktan 70 yaşındaki bir kadına, tüm kadınlar devrim için öğreniyor, öğretiyor.

Aralık 2013

Kadınlar, devrimin eşitlikçi yönünü de kurdukları mekanizmalarla güvence altına almaya çalışıyor. Halk Meclislerine paralel olarak kurulan kadın meclisleri, YPG içerisinde oluşturulan kadın taburları (YPJ), kadın merkezleri, kadın akademileri, kadınların varlığını geleceğe taşıyacak mekanizmalar. Kadınların siyasete katılımının yanı sıra çalışma yaşamına da katılması için kadın atölyeleri oluşturulmaya başlandı. İlk adımı atılarak Efrin’de kurulan tekstil atölyesinde kadınlar, üretimin de içinde yer alıyor.

Siyaset

Bütün toplumsal altüst oluşlarda olduğu gibi, Rojava’da da kadınlar, eskisi gibi yaşamak istemedikleri için evlerinden çıktılar, devrimin mevzilerine koştular.

Halk Meclislerine paralel Kadın Meclisleri

Rojava kadın devrimi, şimdiden kadınlar için önemli değişiklikler getirdi. Öncelikle, çocuk gelinlerin ve kumalık sisteminin önüne geçilmeye başlandı. Bu konuda TEVDEM’in çıkardığı kanunda, 18

Kadın taburu, kadın meclisi, kadın akademisi, kadın merkezi, kadın atölyesi... Rojava’da kadınlar, bir yandan mevzilerde devrimi savunurken, bir yandan da eşitlikçi ve özgürlükçü bir toplumsal yaşamı kuruyor. Rojava halk devriminin kazanımı, tüm Ortadoğu halklarının zaferi olurken, Rojava kadın devriminin zaferi de tüm kadınların kurtuluşuna hizmet edecek. yaşından küçüklerin evlendirilemeyeceği hükmü yer aldı. Bu hükmün uygulanması, kadın merkezlerinin görevi. Devrimle birlikte artan boşanma istekleri de dikkat çekici. Boşanmak isteyenlerin ne kadarının kadın, ne kadarının erkek olduğu yönünde bir veri yok. Ancak, kadınların, boşanarak özellikle YPJ’ye katılmak istemeleri, eskisi gibi yaşamak istemediğinin göstergesi. Bütün toplumsal altüst oluşlarda olduğu gibi, Rojava’da da kadınlar, eskisi gibi yaşamak istemedikleri için evlerinden çıktılar, devrimin mevzilerine koştular. Şimdi bu devrim, o kadınların üzerinde; okulda, hastanede, adliyede, polis merkezinde, akademide,

sokakta ve mevzide. Che’nin dayanışma ile ilgili olarak ezilenlerin mücadele tarihine armağan ettiği sözü hatırlamanın tam zamanı. “Yapılması gereken direnişçilere şans dilemek değil; onların kaderine iştirak etmektir. Onlara ya ölüme ya da en iyisi zafere dek eşlik etmektir.” MLKP savaşçısı Serkan Tosun, Che’nin bu çağrısına uydu, Rojava’yı dinledi ve gitti. Serekaniye’de 14 Eylül günü, devrimin mevzilerinde ölümsüzleşti. Yoldaşlarının adlandırmasıyla Mazlum, bugünün Che’si oldu. Mazlum bugün yolu gösterdi. *ETHA muhabiri


HDK/HDP Kadın Meclisi’nin, 1 Aralık tarihinde İstanbul’da düzenlediği “Kadına Yönelik Şiddet” panel-forumuna katılan Yekitiya Star Dış İlişkiler Sorumlusu Helime Yusif ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Röportaj: Reha Keskin Siyaset: Yekitiya Star’ın yapısını ve YPG, YPJ ya da PYD ile ilişkisini genel hatlarıyla aktarabilir misiniz?

Yekitiya Star programını ve tüzüğünü kabul eden bütün kadınlara açık. Dolayısıyla Arap, Süryani, bütün kadınlar örgütlenebilir çünkü hepimiz kadınız ve ortak sorunlarımız var. Ne tür çalışmaları var Yekitiya Star’ın?

Yekitiya Star, devrim sürecinde, demokratik özerklik sisteminin oluşumunda öncülük yaptı. Rojava’da 13 kadın evi oluşturdu. Bu evler, şiddet, boşanma, ekonomik sıkıntılar vb konularda açığa çıkan sorunlara çözüm üretmeye çalışıyor. Farklı alanlarda birtakım eğitimler de veriyor. Ayrıca aylık devreler biçiminde örgütlediği kadın siyaset akademileri de var. Tüm bu ça-

Rojava’daki geçici hükümetteki kadın kotası oranı nedir?

Yüzde 40 kadın kotası uygulanıyor. Bu oran diğer toplumsal grupların temsiliyetini de sağlamak için böyle belirlendi. Kadınların kazanımları konusunda erkeklerin tutumu ne oldu?

Kadın siyaset akademilerinde siyaset, öz savunma, anadil konularında çalışmalar yapılıyor. Ayrıca kadınların öz savunma ve asayişten sorumlu güçleri de var. Kurulan çocuk evlerinde sadece kadınlar değil erkekler de çalışıyorlar. lışmaların biçimi ve içeriği kadın evlerinde çalışma yürüten kadınlar tarafından şekillendiriliyor. Yine Yekitiya Star’ın kurduğu gençlik ve çocuk merkezleri var. Çocuklar için oluşturduğunuz merkezlerde sadece kadınlar mı çalışıyor?

Hayır, bizim kurduklarımızda hem kadınlar hem erkekler çalışıyor. Ortak bir yaşamı göstermeye çalışıyoruz çocuklara. Suriye’nin geneline dair yürüttüğünüz bir kadın politikası var mı?

Yekitiya Star, kendisine Suriye’deki tüm kadınları birleştirme rolü de biçti ve Yekitiya Star’ın öncülüğünde 28 Mart’ta Süryani, Arap kadınların da içinde yer aldığı bireysel katılımların da mümkün olduğu, 450 kadın tarafından bir kongreyle çatı örgütü diyebileceğimiz

“Suriye Kadın İnisiyatifi” kuruldu. Bu inisiyatifle şu an yaptığımız en önemli çalışma kadınların toplumsal sözleşmesini ortaya çıkaracak 24 maddelik bir anayasa hazırlığı. Bu maddeler Rojava’da geçerli ve olası bir durumda Suriye Hükümeti’ne de önereceğiz. Yine, Cenevre Barış Görüşmeleri’ne de katılmak üzere talepte bulunduk, çünkü savaştan en çok etkilenen kadınlarken, barış görüşmelerinin kadınlardan azade gerçekleştirilmesini doğru bulmuyoruz. Kadınlarla örgütlenirken ne tür örgütlenme sorunları yaşıyorsunuz?

Kürt kadınların zaten örgütlü bir mücadele geleneği vardı ve bu diğer kadınlar için de bir model oldu. Süryani kadınlar devrim sürecinde kendi örgütlenmelerini gerçekleştirdi. Arap kadınların örgütlenmesinde ise oldukça zorluk yaşıyoruz

Biz bu alanı kendi kadın mücadelemizle açtık yoksa iktidar, kolayca terk etmedi yerini. Biz, kadınların ve erkeklerin eşit bir biçimde yaşayacağı bir sistem kurmaya çalışıyoruz, bu yeni bir şey, zihniyet değişimi gerekiyor. Şaka ile karışık erkeklerden “kadınlar her şeyi elimizden aldı” gibi sözler de duyduk. Bunun şakadan öte gerçek bir tarafı var. İktidarı erkeklerin elinden almak ve kendini yaratmak kolay değil, bunun için mücadele etmeye devam ediyoruz. Sovyetler’de, Nikaragua’da vb. devrimlerde kadınlar çok önemli roller üstlendi ama devrimden sonra kadınlara “artık evlerinize dönebilirsiniz” ya da “haydi masa başı işlere” denildi. Rojava için böyle bir kaygı taşıyor musunuz?

Bunu o kadar kolay söyleyemezler çünkü biz, aynı zamanda kadın özgürlük mücadelesi zemini üzerinden kuruyoruz kendimizi. Savaş son bulduğunda insanların normal hayatları olacaktır ama bu kazanılmış hakları devretmek biçiminde değil, demokratik bir yaşam çerçevesinde olacaktır. Kadınlar için esas mücadele belki de o zaman açığa çıkacaktır ama biz bugünden kurduğumuz mekanizmalarla bu geri dönüşü mümkün kılmamak için çabalıyoruz.

Aralık 2013

Sadece Kürt kadınların dâhil olabileceği bir örgütlenme mi?

Devrim, kadınlara müthiş bir özgüven ve güç verdi. Kadınlar, hayatın her alanına daha aktif müdahil olabilecek bir konuma ulaştılar ve başarabileceklerine inanıyorlar. Tüm karar alma mekanizmalarında artık kadınlar da var. Bu, henüz bu konumda olmayan kadınlar için de bir model oldu. Devrim, kadınların kendi kadın kimliği ile buluşmasını sağladı. Rojava’da kadınlar, kendi kararlarını hayata geçirebilecek bir sistemi inşa ediyorlar. Bu nedenlerle Rojava Devrimi kadın devrimidir.

Siyaset

Helime Yusif: Yekitiya Star’ın yürüttüğü faaliyet devrim sürecinde açığa çıkmış bir çalışma değil, bunu daha geriye götürebiliriz. Önderliğin geçmişte burada bulunması ve etkisiyle zaten bir zihniyet değişimi başlamıştı. Yekitiya Star, yirmi yıllık kadın mücadelesinde biriktirdiğimiz deneyimlerle biçimlendi. Devrimden önce de yapmış olduğumuz çalışmalar vardı ama devrimle birlikte daha sistematik bir modele kavuştu. Yekitiya Star, ismini bir ana tanrıçadan alıyor. Meclisler şeklinde örgütlenen bir yapısı var. Halep’te, Afrin’de, Kobani’de, Cizre’de, Haseki’de meclisleri var. Bu meclisler üzerinden oluşturduğu bir koordinasyonu da mevcut. Lübnan’da da bir komitemiz var. Ayrıca bu süreç içerisinde oluşturduğu öz savunma ve asayişten sorumlu güçleri de var. Yekitiya Star, bağımsız bir kadın örgütü çünkü karar alma ve uygulama süreçlerinde bağımsız davranıyor. Elbette YPG, YPJ, PYD ile ortak bir felsefeyi benimsiyor, ittifak kuruyor ama organik bağı bulunmuyor.

Devrim süreci ile birlikte kadınların hayatında neler değişti?

19

Kadın

Kadın devrimi Rojava’dan yükseliyor

ama bu zorluk, onların okumamış olmalarından, eğitimsiz olmalarından kaynaklanmıyor, bu güne kadar bir örgütlenme deneyimine sahip olmadıklarından kaynaklanıyor. Genel olarak da dinin ve aşiretlerin kadınlar üzerinde kurduğu baskı karşımıza çıkan sorunlardan.


Kadın

20

Gülfer Akkaya Bütçe tartışmaları denince akla halkla alakası olmayan, Meclis’te haftalarca tartışması süren anlaşılmaz rakamlar, tablolar tartışması gelir. Bu algı tesadüf mü? Değil. Türkiye gibi vergilerinin yüzde 70’i çalışanlar, emekçiler, işsizler, ücretsiz eviçi çalışanı kadınlar üzerinde toplanan ülkelerin iktidarlarının halkı yanıltma çabasıdır. Oysa bütçe sınıflar arası mücadelenin somutlaştığı önemli alanlardan biri. Hayatımızı zora sokan, ekonomik darboğazdan çıkmamızı engelleyen iki şey; vergilerin toplanması ve o vergilerle oluşan bütçenin kimlere, nasıl, ne kadar dağıtılacağıdır. Bu bal gibi cebimizdeki parayla ilgili politikadır. Devlet bütçesinin kaynakları, toplanma biçimi (vergi afları, zamlar, cezalar), bölüşülmesi, büyük holding sahibi işverenlerin sakınılıp korunduğu, esnafın, işçinin, kadın çalışanların ve ücretlendirilmemiş ev emeğinin hedef alındığı vergilendirme sistemiyle sağlanmaktadır. Esastan itirazımız var

Siyaset

Aralık 2013

2014 Bütçe Gerekçeleri çalışması da, geçmiş çalışmaların kesyapıştır-meclisten geçir anlayışına sahip. Bütçe hangi sınıfları koruyup kolluyor, güçlendiriyor diye baktığımızda karşımıza erkekler ve işverenler sınıfı çıkıyor. AKP’nin 2014 bütçe önerisi patriarka ve kapitalizmin uzlaşıp ortaklaşarak, kadınlar ve işçi sınıfı karşıtlığını bir kez daha gözler önüne seriyor. Bu nedenle bu bütçeye desteklediği alanlar, bütçenin

(Bey)Efendiler bütçe hazırlamış! pay edildiği bakanlıklardan ziyade kadınlar olarak “esastan itiraz” ediyoruz. Bu ve şimdiye dek hazırlanan tüm bütçelerin böyle olmasının temel nedeni hükümetin bütçeyi muhatapları ile yan yana gelerek birlikte, önceki bütçelere ilişkin tartışmaları da göz önüne alarak ortak bütçe hazırlamaktan kaçınmasıdır. Çalışanların görmediği, bilmediği bütçe, işverenlerle ortak hazırlanmıştır. Kadın bakanlığı istiyoruz

2014 bütçesinde kadınlar yok. Kadın Bakanlığı’nın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na dönüşmesiyle sadece kadınlara ayrılacak bütçe de ortadan kaldırılmış oldu. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bütçesi “dezavantajlı gruplar” adı altında çocuk, hasta, sakat, yoksul gibi gruplara ayrılmakta. Kadınlar

da bu grubun içine sokuşturuldu, onlarla eşitlendi. Bu eşitleme politik ve ekonomik olarak çok sorunlu. Kadın olmayı dezavantajlı, bakıma muhtaç gören iktidar böylece kadınların emeklerini, taleplerini ve ihtiyaçlarını yok sayıp bütçede üzerlerini çizmiş oldu. Kadınları dezavantajlı grup diye niteleyen hükümet onların sosyal varlığını, sınıf oluşlarını görmezden gelerek kadınları siyasal olarak yok etmeyi amaçlamakta. Bu nedenle hükümetin kadınları “aile ve sosyal politikalar” kapsamı içinde ele almasına da esastan itirazımız var. Bu ve daha birçok nedenden ötürü kadınların talebi, sadece kadınların sorunlarıyla ilgilenecek, onları güçlendirecek, cinsiyetçilikten arınmış, kadın kurumları ile ilişki içinde çalışacak bir “Kadın Bakanlığı”nın kurulmasıdır. Kadın Bakanlığı

Kadınları dezavantajlı grup diye niteleyen hükümet onların sosyal varlığını, sınıf oluşlarını görmezden gelerek kadınları siyasal olarak yok etmeyi amaçlamakta. Bu nedenle hükümetin kadınları “aile ve sosyal politikalar” kapsamı içinde ele almasına da esastan itirazımız var.

bütçesinin yukarıdan, erkekler tarafından neye dayandırılarak belirlendiği bilinmeyen bu tarz kadınlar açısından kabul edilemezdir. Kadın Bakanlığı ve kadın kurumlarının işbirliği ile kadınların sorunlarının analiz edilip belirlendiği, o sorunlara karşı çözüm haritasının çizildiği ve bu çözümden yola çıkarak oluşturulan kadın bütçesi istiyoruz. Sağlık, sosyal güvence, eğitim, çalışma hayatı ve milli savunma gibi bakanlıkların Kadın Bakanlığı ve kadın kurumları ile işbirliği içinde olmaları gerekir. Kadınlara karşı politikaların benimsendiği bu bakanlıkların bütçelerinde, kadınların gasp edilen haklarının iadesi ve kadınların güçlendirilmesi için belli oranda payın kadınlara ayrılmasını talep ediyoruz. Biliyoruz ki dünya, kadın emeği sömürüsü üzerinde ayakta durmakta. Ülkemizin de bu konuda dünyadan bir farkı olmadığını anımsarsak, (kadın erkek ücretleri arasındaki fark, ev içinde erkeklerin el koyduğu bedava kadın emeği, bakım emeği, duygusal emek, esnek çalışma, tanımsız iş nedeniyle farklı birçok mesleği aynı anda yapma) artık kadınlar patron ya da işçi erkeklerin el koydukları emeklerine sahip çıkıyorlar. Erkeklerden ve devletten alacaklı olduklarını söyleyip, bütçeden haklarına düşeni talep ediyorlar. Merkezi politikaların yanı sıra yerel politikaların da öneminin farkındayız. Yerel seçimlere dört ay kalmışken, yerel yönetimlerin de önerdiğimiz perspektif ve bütçelendirme ile kadınları kapsamasını talep ediyoruz.


Üzgün değil, öfkeliyiz Kayseri’de bir gazetede çalışan kadın arkadaşımıza, işyerinden ayrıldıktan sonra parasını alabilmek için gittiği gazetede, patronu kapıyı kilitleyip tecavüz etti. Mahkeme sanığa 10 yıl 5 ay hapis cezası verdi. Yargıtay cezayı bozdu. Yerel mahkeme kararında direndi. Dosya Genel Kurul’a geldi. Kurul, “Çiziklerin ilişkinin zorla olduğunun kanıtı sayılmayacağına” karar verdi. Sanığın beraat etmesi gerektiği bildirildi. Çiziklerin, gencin sırtını kaşırken olabileceği belirtildi. Ben bunları yazarken başka tecavüz davalarından, başka iğrenç şeyler de duyuldu: ‘’Tecavüz olsaydı bağırırdı.’’ 

2013 yılında 12 kadın gözaltında cinsel taciz ve tecavüze uğradığı için hukuki desteğe başvurdu. 1997’den beri 389 kadın gözaltında cinsel taciz ve tecavüze uğradığı için suç duyurusunda bulundu. Faillerin büyük çoğunluğunu polisler oluşturdu; bunu jandarma/asker, infaz koruma memurları, özel timler ve korucular takip etti. 137 kadın suç duyurusunda bulunduktan sonra tehdit, tekrar gözaltına alma ve işkenceye, karşı davalara ve yerinden edilmeye maruz kaldı. Üç kadın tecavüze uğradıktan sonra intihar etti, bir kadın işkence sonucu öldürüldü. 14

Kadın

Ataerkil devletten inleyen nağmeler Yaklaşık 8 yıl öncesine kadar Türk Ceza Kanunu’nda  ‘’cinsel taciz’’ diye bir suç yoktu. Türk Ceza Kanunu’nda kadına yönelik şiddeti düzenleyen bölümün genel başlığı ise ‘’Genel Ahlak ve Aileye Karşı Cürümler.’’ Genel ahlakından mı tutayım, kadının yine aile olarak varolmasından mı tutayım? Ahlak dediğiniz nedir ki? Kadına yönelik her türlü şiddetin altında da bu yatmıyor mu? Günah saydığınız hazzın, meyveleri bunlar. Kadın; aile, bacı, ana haricinde salt ‘’kadın’’ olarak var olamıyor mu sizin kanunlarınızda? Bu kutsanmış ailenizden çıkmıyor mu en çok ensest, tecavüz, şiddet? 

Saldırganlar “tanıdık” erkekler 25 Kasım’ın ardından Bianet’in haberine göre; son bir yılda erkekler 189 kadın öldürdü; 179’una tecavüz etti. Boşanmak istediği için en az 25 kadın öldürüldü, 19 kadın yaralandı. Tecavüz vakalarının yüzde 50’si 18 yaş altında ve bunlardan yüzde 10’u erkek çocuk. Daha çok 7–9 yaş arası çocuklar cinsel şiddete uğruyor.  5–10 yaş arası çocukların yüzde 55’i ensest mağduru. Ve saldırganların yüzde 75’i tanıdık erkekler. Evlilikte tecavüz ‘’normal’’ kabul edildiğinden, kadınlar yaşadıklarını açıklamaktan çekindiklerinden, utandıklarından ve korktuklarından; gerçek rakamların yukarıda verilenlerden daha fazla olduğunu biliyoruz. Ataerkil sistem tarafından sistematik olarak yaratılan bir mağduriyet olduğu ortada. 

aynen yansımaktadır. Bu ülkede LGBTİ bireyler ‘’Beni taciz etti, bana eşcinsel ilişki teklif etti’’ gerekçesiyle öldürüldüğünde katillere “Korkmayın, arkanızı kollayacak bir devletiniz var!” deniyor.

Genel ahlakınızı başınıza çalın! Vajina denmesinden utanan, tecavüz davalarının sonuçlarından utanmayanlar; caydırıcı olmayan, ödüllendirici sayılabilecek hükümlerinizle suç ortağısınız! 26 kişinin tecavüzünden dolayı, oturabilmek için 4 kez ameliyat olan kız çocuğunun öfkesi kavuracak sizi! 27. tecavüzcü! Evet, sen! Devlet! Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğliyoruz.  Kadınları tehdit etmek ve gözdağı vermek cinsel şiddettir. “Hayır” cevabını dinlememek cinsel şiddettir. Fiziksel güç kullanmak ve buna yönelik tehditte bulunmak cinsel şiddettir. Kadınlar, bu bizim bireysel dramımız değildir. Kadın cinayetleri ve tecavüzleri politiktir! yaşındaki bir kız çocuğu tecavüze uğradıktan sonra akrabaları tarafından “namus temizleme” gerekçesiyle öldürüldü. 389 mağdurun yüzde 70’i Kürt, yüzde 28’i Türk, diğerleri farklı milliyetlerdendi. Kadınların gözaltına alınma nedenleri siyasi kimlikleri, ailelerinin erkek üyelerini konuşturmak ya da erkek üye hakkında bilgi almak, savaş kaynaklı ya da adli vakalar olarak sıralandı. Erkek devlet dövmekten hiç vazgeçmiyor, çünkü gözaltında taciz ve tecavüz devletlerin çok eskiden beri uyguladıkları bir devlet politikası aslında. Biz biliyoruz ki, tarihin her döne-

minde erkekler penislerini şiddet aracı olarak kullanmışlardır. Heteroseksüel erkeklik hali, şiddet ve tecavüzün asli kaynağı ve üreticisidir. Heteroseksüel erkeklik halinin şerrinden payını alan da ne yazık ki sadece kadınlar değil, eşcinsel ve translar da vardır. Patriyarkanın normları nedeniyle eşcinseller ve translar da yaşamları boyunca sistematik bir sindirme yöntemi olarak taciz ve tecavüze maruz kalıyorlar. Trans erkeklerin zorla evlendirilip tecavüze uğraması, lezbiyenlerin ‘arayışta’, ‘erkek görmemiş’ olarak görülmesinden, onlara yapılan her türlü davranışın meşrulaştırılması gibi. Bu bakış açıları da yargıya

Beden bir iktidar alanıysa direnişin de alanıdır!

Kadın; aile, bacı, ana haricinde salt ‘’kadın’’ olarak var olamıyor mu sizin kanunlarınızda? Bu kutsanmış ailenizden çıkmıyor mu en çok ensest, tecavüz, şiddet? 

Aralık 2013

Her gün duyduğumuz tecavüz, beraat, tutuksuz yargılanma, “rızası var’’, “tecavüzü yarım kalmış’’, gibi haberlere Kayseri’den bir yenisi daha eklendi: “Çizik, tecavüz kanıtı sayılamaz.’’  

Bu yazıda kadınların adları iki harfe indirgenmeyecek, magazinsel bir mağduriyet edebiyatı yapılmayacak, taciz ve tecavüze uğrayanlar fetiş nesnesi haline getirilmeyecek.

Siyaset

Sultan Keleş

21


Emek

22

Kasım ayında en az 128 işçi çalışırken hayatını kaybetti

Türkiye’de iç savaş sürüyor Eser Sandıkçı İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, Kasım ayında en az yüz yirmi sekiz işçinin iş cinayeti sonucu hayatını kaybettiğini açıkladı. 2012 yılında en az sekiz yüz yetmiş sekiz işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetlerinde, 2013 yılının on bir aylık döneminde en az bin yüz kırk beş işçi ölümü yaşandı. Sermayenin Hegemonyasında Kırılma : “İş kazası”ndan İş cinayetine İş cinayetleri karşı verilen mücadelede, sermayenin dilinden ve bilincinden üretilen “iş kazası” söyleminin ve beraberinde sorumluluğun “kadere” yüklendiği yaklaşımının karşısına “iş cinayeti” kavramsallaştırılmasının yerleştirilmesi önemli bir mevziydi. Artık yaşanan kaza değil cinayetti. Yaşanan ölümler; sorumluluğun kimsede olmadığı, kaderin kötü bir oyunu değil; sermaye sahibinin kar hırsının sonucu sergilediği iradi davranışlarının sonucuydu. İşçi sınıfında ve tüm toplumun bilincinde hakimiyet kurmuş olan sermaye tarafından yaratılan bu hegemonyada bir kırılma yaşanmış oldu. Rakamların Söylediği ve Söyleyemedikleri İş cinayetlerinde hayatını kaybeden ve yaralanan işçilerin adları ve

Kayda Geçen İşçi Ölümü Ocak Şubat

Siyaset

Aralık 2013

Mart Nisan Mayıs

Haziran

Temmuz Ağustos Eylül Ekim

Kasım

84 61 74 74

115 105 120 148 127 109 128

sayıları da uzun yıllar görünmez kılındı. Çalışanların güvenli çalışma hakkını sağlamakla yükümlü hükümetler tarafından bu istatistikler sağlıklı bir şekilde oluşturulmadı. Meslek ve emek örgütleri ve gönüllü farklı meslek gruplarından bireylerin oluşturduğu İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, iş cinayetlerinin görünür kılınmasını sağlayacak çok anlamlı bir çalışma yürütüyor. İş cinayetlerinin, basından ve emek örgütleri üzerinden kayıtlarını tutarak; iş cinayetlerinde hayatını kaybedenlerini adlarını ve sayılarını açıklıyor. Bu sayılar bize çok şey söylüyor. Türkiye kapitalizminin nasıl geliştiğini, ekonomik büyümenin nasıl sağlandığını, sermayenin başarı öykülerinin arkasında yatan ölü işçi bedenlerini görebiliyoruz iş cinayetleri istatistiklerinde. Her ay onlarca, her yıl yüzlerce insanın öldüğünü öğreniyoruz bu raporlardan. Ancak her istatistik gibi iş cinayetleri de soğuk ve öznellikten arınmış duruyor karşımızda. Peki kim bu yüzlerce ölen canlar. Hikayeleri, hayalleri, umutları, umutsuzlukları, sessiz ölüm çığlıkları duyulmayı , dokunulmayı bekliyor. Bu öznel hikayeler sanatın, edebiyatın, bilimin ve kamuoyunun gündemine girebildikçe rakamların soğuk dünyasında salt birer sayı olarak kalmaktan çıkabilecektir. İş Cinayetleri Üzerinden Türkiye Kapitalizmine ve Çalışma İlişkilerine Bakmaya Çalışmak İş cinayetlerinin, sermayenin daha fazla artı değer arzusunun bir sonucu olarak; artan ve hızlanan üretime paralel olarak arttığını görüyoruz.

İş cinayetlerinin, sermayenin daha fazla artı değer arzusunun bir sonucu olarak; artan ve hızlanan üretime paralel olarak arttığını görüyoruz. Sermaye birikiminin yoğunlaştığı sektörler, iş cinayetlerinin de en fazla işlendiği sektörler olarak yansıyor. Sermaye birikiminin yoğunlaştığı sektörler, iş cinayetlerinin de en fazla işlendiği sektörler olarak yansıyor. Kasım ayı içinde otuz bir inşaat işçisi hayatını kaybetti. Kentsel dönüşümle birlikte dev bir şantiyeye çevrilen kentlerde süren inşaatlarla ile birlikte Türkiye kapitalizminin önemli sektörlerinden biri inşaat sektörü. Kentsel dönüşüme karşı eleştirel yaklaşımlar tarafında bile çoğu zaman görülmeyen, büyüyen sektörün artı değerinin arkasında her daim güvencesiz ve karın tokluğuna çalışan inşaat işçileri. Bu ay on yedi tekstil işçisi iş cinayetleri sonucu hayatını kaybetti.. Uzun yılardır, ucuz ve güvencesiz çalışma koşulları Türkiye’de tekstil sektöründe önemli bir sermaye birikimi sağlanmasına yol açmaktadır. Güvencesiz istihdamın en yoğun olduğu tekstil sektöründe milyonlarca işçi iş güvencesi olmadan çalışmaya devam ediyor. Sekiz yıldır ataması yapılmayan otuz üç yaşındaki öğretmen Alim Koç, Aydın’da intihar etti. Alim, siyasi iktidar tarafından eğitimin metalaşması ve kamunun tasfiyesi

politikalarının bir kurbanı. Ataması yapılmadığı için intihar ederek hayatını kaybeden otuz yedinci öğretmen. On binlerce öğretmen ataması yapılmadığı için umutsuzluk ve çaresizlik kıskacında yaşamına devam ediyor. 13 Kasım’da ev işçisi Rukiye Şimşek, çalıştığı evde cama silerken düşerek hayatını kaybetti. Yüz binlerce kadın, kayıtsız ve sigortasız olarak ev işçiliğine devam ediyor. Dördü Suriyeli biri Çinli, beş göçmen işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Kayıtsız ve sigortasız en ağır işlerde çalışan göçmen işçiler Türkiye’de çalışma ilişkilerinin önemli bir görünümü olmayı sürdürüyor. Her geçen gün sayısı artan göçmen işçiler en güvencesiz işlerin en ucuz emek gücü olmayı sürdürüyor. Makinalar çalışıyor, üretim devam ediyor, hizmet sektörü gelişiyor. Türkiye ekonomisi büyüyor. Önümüzdeki aylarda açıklanacak yeni raporlarda yeni işçi ölümlerinin olacağını herkes önceden biliyor, öngörüyor. Bilinmeyen tek şey adların kim olacağı, “kaderin” kime “oyun biti” diyeceği olsa gerek.


23

M. Ali Karabekmez 2013 direniş ve mücadeleler yönünden zengin bir yıl oldu

Fordist dönemin çalışma koşullarına göre oluşmuş sendikal yapılar gerek örgütlenme gerekse mücadele biçimleri olarak kendilerini yeni sürece uyarlayamamış, sermayenin azgın saldırıları karşısında ya güç güven kaybına uğramış ya da ser-

mayenin politikalarıyla bütünleşme yolunu seçmişlerdir. Sendikalara duyulan güvensizlik de işçi sınıfının yeni bileşiminin büyük ölçüde örgütsüz ve dağınık durmasına yol açmakta. Resmi rakamlara göre sendikalaşma oranı %8.8’lere kadar düşmüş. Gerçekte ise bu rakam %4-5 civarında. Durum bu hale gelmişken; örgütlü küçük bir azınlığın sendikal hakları üzerinden koca bir sınıfın örgütlenmesi sağlanamaz. Büyük çoğunluğun vereceği kapsamlı mücadele kazanılmış hakları da perçinleyecektir. Eski kazanımların korunmasını da içeren, döneme ve koşullara denk düşen örgütlenme ve mücadelerle dağınık ana gövdeyi birleştirmeliyiz. Bu hedeflere sadece mevcut sendikalar içerisinde verilecek mücadelerle ulaşılamaz. Yeni araçlara ve mücadele yöntemlerine ihtiyaç var. Bu nedenle İşçi Hakları Derneği, Dayanışma Sendikası türünden örgütlenmeler desteklenebilir. Sendikalar daha ileri yapılar olmasına rağmen bugünün geçiş koşullarında hem içeriden hem dışarıdan yeni araçları denemek ve kullanmak mecburiyeti var. Önümüzdeki mücadele sendikal yapıların iyileştirilip düzeltilmesi kapsamında ele alınamaz. Tam tersine sendikal yapıların yeniden inşası hedeflenmeli. Bu ise yeni bir örgütlenme ve mücadele tarzı ile mümkün olacaktır.

İşçi hareketinin ufku ekonomik ve demokratik haklarla yetinemez. Sınıf hareketi için sendikal ve siyasal mücadele ayrımını ortadan kaldırmak gerekiyor. Siyasal iktidarın fethini de ön gören bir mücadele perspektifi ile sınıfın yeniden kuruluşu sağlanabilir. Tek tek iş yerlerinde koşulların zorlaması ile peş peşe gelişen direnişlerin sınıfın daha örgütlü bir yapıya ulaşmasında mutlaka olumlu etkileri olacaktır. Bu gün için önemli olan sınıfın bir bütün olarak mevcut dağınık ve moralsiz halinden çıkıp adım atabilen ileriye doğru hamle yapan bir değişim ve dönüşüm momentini yakalayabilmesidir. Bu konuda DİSK, KESK gibi sendikalara da yeni bir emek hareketinin yaratılması hedefinde iş düşerken, hiç kuşkusuz sınıfla bütünleşme arzusunda olan tüm sosyalistlerinde bu alandaki faaliyelerini daha görünür ve organize haline getirmeleri gerekmektedir. 2014 seçimleri ve işçi hareketi

Önümüzdeki seçimler dönemi sınıfın geri unsurlarını dahil hızla bilinçlenip aktifleşebileceği ortamları hazırlayacaktır. HDK-HDP ekseni özellikle işçi sınıfının yoğun olduğu metropollerde çalışmalarını emeğin sorunlarını öne alan bir noktadan yürütebilirse, işçiler için kaynaşma ve bütünleşme daha hızla gerçekleşebilir. Kürt ve Türk işçile-

rin mücadele birliğinin sağlanması halkların kurtuluşu yolunda önemli bir aşama oluşturacaktır. İrtifa kaybetmeye başlayan AKP işçi sınıfının kazanımları açısından son kale durumunda olan kıdem tazminatını fona devretme hesapları yapmakta. Ama yanlış hesap bu sefer Bağdat’tan değil işçi sınıfının mücadelesinden, tüm demokrasi ve sosyalizm güçleriyle kurulacak barikattan, sokaklardan, eylem alanlarından dönecektir. Kim bilir belki de bu direniş birleşik bir işçi hareketinin yeniden kurluşunun ilk adımları oluverir. O halde görev başına.

HDK-HDP ekseni özellikle işçi sınıfının yoğun olduğu metropollerde çalışmalarını emeğin sorunlarını öne alan bir noktadan yürütebilirse, işçiler için kaynaşma ve bütünleşme daha hızla gerçekleşebilir.

Aralık 2013

Sınıfın yeniden kuruluşu bir zorunluluktur

İşçiler öfke biriktiriyor

Siyaset

Tüm bu dağınıklığa rağmen işçiler örgütlenmeyi ve mücadele etmeyi sürdürüyorlar. 2013 yılı işçi eylemleri açısından sendikalaşma mücadelelerine, işten atılmalara ve taşeronlaştırmaya karşı direnişlere sahiplik yaptı. İstanbul ve Dersim’de enerji işçileri direnerek kazandılar. Sağlık işçilerinin taşeron şirketlere karşı kazandıkları kazanımlar bunları takip etti. Metal işkolunda örgütlenme deneyim ve eğilimlerinde ciddi artışlar ve kıpırdanmalar gözlendi. Maden iş kolunda iş kazaları ve taşerona karşı çeşitli eylemler yaşandı. Leroy Merlin, Şişecam, Pakmaya, Kazova, Rozateks, Hey Tekstil, Togo, Feniş, UPS, DHL, Punto, Sanpa, Antep tekstil ve Mersin liman işçilerinin direnişleri önemli değerler ve izler bıraktı. Metal iş kolunda grup toplu sözleşmelerine, MESS’e ve Türk Metal’e karşı başlatılan Bursa Bosch’tan Eskişehir Arçelik’e, Otakar ve Renault işçilerine kadar uzanan direniş öyküleri öne çıktı. Uzun süredir devam eden THY işçilerinin grevi ve adını zikredemeyeceğimiz onlarca iş yeri direnişi... Tüm bunlar 2013’ün işçi eylemleri yönünden zengin geçtiğinin kanıtlarıdır. Ancak bu kadar yaygın ve binlerce işçinin katıldığı eylemlere sendikal hareketin geleceği ve sınıf hareketinin genel çıkarları açısından bakıldığında durum aynı zenginliği taşımakta mıdır?

Emek

Sermayenin son yıllarda uygulamakta olduğu yeni birikim rejimi üretim ve istihdamda köklü değişimlere neden oldu. Üretim süreçleri çeşitli biçimlerde parçalanarak büyük işletmeler küçük birimlere ayrıştırılırken iş gücünün nicelik ve niteliğinde önemli değişimler yaşandı. Dünya ölçeğindeki büyük proleterleşme dalgası ile birlikte sayılarında hızla artış gözlenen işçilerin örgütlülük düzeyinde ise düşüşler yaşandı. Kuralsız ve esnek çalışmanın yaygınlaşması ile beraber artan taşeronlaşma örgütsüzlüğü ve sınıfın dağınıklığını arttırdı.


Emek

24

Cavo Otomotiv’de sendika düşmanlığı

Gebze’de otomobil yedek parçaları üreten Cavo Otomotiv’de örgütlenme çalışması yürüten Birleşik Metal-İş’in yetki başvurusunun hemen ardından 7 işçi işten atıldı. Atılan 7 işçi fabrika kapısında direnişe geçti. Diğer işçiler giriş çıkışlarda dayanışmayı sürdürürken, fazla mesailere kalmama eylemi yapıyorlar.

Cam Elyaf ’ta dayanışma eylemi

Gebze Çayırova’da bulunan Cam Elyaf fabrikasında iş hastalığı gerekçesi ile rapor alan bir işçi işten atıldı. Bu tutumu protesto eden Cam Elyaf işçileri bir yürüyüşle fabrika önünde basın açıklaması yaptılar. Patron için hastalanıyoruz, hastalanınca atılıyoruz diyen işçiler arkadaşlarının geri alınmasını ve iş yeri çalışma koşullarının düzeltilmesini talep ettiler.

Hava-İş Sendikası’nda AKP Dönemi

Hava-İş Sendikası THY işçilerinin içinde bulundukları grev sürecinde girdiği 27. Genel Kurul’u gerçekleşti. Genel Kurulda, 24 yıldır sendika başkanlığını sürdüren Atilay Ayçin ve ekibi seçimi kaybederken, AKP ve THY yönetiminin desteklediği Reform Hareketi’nin adayı Ali Kemal Tatlıbal kazandı. Ali Kemal Tatlıbal, 305 THY işçisinin işten çıkarılması sürecinde mahkemede işçiler aleyhine tanıklık etmiş birisi olarak tanınıyor. Genel Kurul sürecinde işveren baskıları had safhaya çıktı.

Aile Hekimleri İş Bıraktı

Siyaset

Aralık 2013

Angaryaya, düşük ücretlere ve çalışma koşullarındaki olumsuzluklara dikkat çekmek isteyen aile hekimleri çıkarılmak istenen torba yasa ile mevcut durumlarının daha da kötüleşeceğini belirterek 4 Aralık günü iş başı yapmadılar. Çeşitli illerde yapılan eylemlerde sağlığın piyasalaştırılması ve sağlık emekçilerinin köleleştirilmesine hayır dendi. Aile hekimlerinin eylemlerine diğer sağlık meslek örgütleri ve sendikalarda destek verdi.

BEDAŞ İşçisi Direniş Çadırını Kurdu 13 Kasım’dan bu yana işlerine geri dönmek için direnen taşeron enerji direnişçileri, 9 Aralık günü BEDAŞ önünde direniş çadırı kurdu. DİSK Enerji-Sen’e üye oldukları için işten atılan enerji işçileri yoğun eylemli bir süreçle direnişlerini sürdürüyorlar. İşçiler, 13 Kasım’da BEDAŞ Genel Müdürlüğü’ne pankart asma, 14 Kasım’da yine Genel Müdürlük önünde kitlesel basın açıklaması, 22 Kasım’da Enerji ve Ekonomi Z irvesi’nde protesto, 3 Aralık’ta Galata Kulesi’nde Yatağan İşçilerinin Direnişine destek veren bir pankart asma, 5 Aralık’ta Çırağan Sarayı’nda düzenlenen Enerji Forumu’nda protesto eylemlerine imza attılar.

Hacettepe işçisi direnişi sürdürüyor Sendikal haklarını kullanmak istedikleri için 11 Kasımda işten atılan Hacettepe Hastanesi işçilerinin direnişi devam ediyor. Taşeron şirketin dayattığı düşük ücret, sağlıksız çalışma şartları ve angaryalara karşı Devrimci Sağlık İş sendikasında örgütlenen işçilere üniversite yönetimi ve taşeron firma tarafından defalarca güvenlikçiler eliyle saldırılar yaptırıldı. İşçilerin hastane bahçesindeki direnişleri devam ediyor.

Tek Gıda-İş’ten Ülker’e Uyarı TEK Gıda-İş Sendikası Gebze Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulu Ülker fabrikası önünde basın açıklaması düzenleyerek Ülker’de yetkili sendika olan Öz Gıda-İş’in işçilerin değil işverenin haklarını savunan bir sendika olduğunu söyledi. Ülker işçilerine Tek Gıda-İş’e üye olma çağrısında bulunan sendika yöneticileri örgütlenme çalışmalarını yükselteceklerini dile getirirken Ülker’i uyardılar ve işçilerin tercihlerine saygı duyarak sendika seçimi referandumu yapılmasını talep ettiler.

Ambar işçileri tazminat için iş bıraktı

DİSK Nakliyat-İş Sendikası üyesi ambar işçileri kıdem tazminatının gaspedilmek istenmesini 2 saatlik iş bırakma eylemi yaparak protesto ettiler. Topkapı Nakliyeciler Sitesi’nde yürüyüş yapan işçiler 2 saatlik iş bırakmanın uyarı olduğunu dile getirdiler.

Birleşik Metal-İş, Asil Çelik’te grev kararı aldı

Birleşik Metal-İş Sendikası Bursa Şubesi ile Asil Çelik yönetimi arasında sürmekte olan toplu sözleşme görüşmelerinde anlaşmazlık nedeniyle uyuşmazlık zaptının tutulmasının ardından grev kararı alındı. Anlaşma olmaması halinde 60 günlük süre zarfında sendikanın grev kararını uygulamaya koyması gerekiyor. Asil Çelik’te 2008 yılında da anlaşmazlık nedeniyle 1 yıl süren bir grev yaşanmıştı.

Kasım ayında 128 iş cinayeti işlendi

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı, Kasım ayı iş cinayetleri raporuna göre Kasım ayında en az 128 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Kar hırsı ile gelen kuralsız ve güvensiz üretim nedeniyle yaşanan iş cinayetleri katliam boyutlarına ulaşıyor. Aralık ayının ilk haftasında ise 18 işçi yaşamını yitirdi.


Kaderini işçilerle birleştiren bir aydın

Yılmaz da Deri-İş Sendikası başkanlığına seçilir. Son nefesini verene kadar işçi sınıfının mücadelesine ve sosyalizme tereddütsüzce bağlı bir

yaşam sürer. Nusret Yılmaz bir öğretmendir. Öğretmenliğin bir toplumsal statüye

Nusret Yılmaz, sosyalizmle 1970’li yılların başlarında, 12 Mart faşizminin karanlığında tanışır ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın yolundan yürümeye başlar. 70’li yılların ortalarına kadar Bursa’da öğrencilik yaptığı yıllarda, öğrencilikten çok fabrikalarda, tabakhanelerde, işçi mahallelerinde faaliyet gösterir. Sadece işçi hareketine destek vermekle kalmaz, siyasal örgütlenmeyi de yürütür. Nusret Yılmaz daha sonra da Çukurova bölgesinde bu faaliyetini sürdürecektir. (SYKP’nin bugün bölgedeki örgütlülüğü, biraz da onun attığı tohumların ürünüdür.)

İyi bir örgütçüydü. Hangi alan olursa olsun, girdiği her yerden bir örgütlenme yaratarak çıkıyordu. 12 Eylül’ün işkencelerin, cinayetlerin, toplumu boğan baskıların en yoğun olduğu dönemlerinde, Türkiye’de kalıp bire bir işçi ve Parti örgütlenmesini yürütmeyi seçti. İşçiler ve örgütlü yoldaşları için insan ilişkilerindeki sabrı, mütevazılığı, sevgisi ve sarsılmaz inancıyla daima iyimserlik ve moral kaynağı oldu. Komünist işçi önderi Nusret Yılmaz’ın devrimci yaşamı hepimize örnek olsun.

Yatağan İşçileri Özelleştirmeye Direniyor

Fabrika önünde kurdukları direniş çadırında nöbet tutmaya devam eden işçiler, ilk olarak özelleştirmeye karşı 50bin imza toplamışlar, daha sonra Muğla’dan Ankara’ya yürümüşlerdi. 30 Kasım’da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın

Nusret Hoca genç, öğrenci, küçük burjuva kökenli yoldaşlarına daima düzenden kopuşmak, sosyalist bilinçlerinde berraklaşma sağlamak için fabrikalarda çalışmayı, sınıfla ilişkilenmeyi, işçilerle dostluk kurmayı öğütledi. Nusret Yılmaz, sadece işçilerle ilişki kurmak, onların örgütlenmesine ve mücadelesine yardımcı olmakta mahir değildi; aynı zamanda o işçi sınıfının ideolojik-politik mücadelesi ve devrim olmadan nihai kurtuluşun olamayacağına olan inancını kendi pratiğiyle yaşama geçiriyordu. Daima Partili mücadeleyi savundu ve buna uygun biçimde yaşadı.

12 Eylül faşizmi işçi sınıfının her türlü örgütlenmesine ve devrimci/ sosyalist hareketlere saldırdığında, Nusret Yılmaz (daha sonra Zeytinburnu’nda katledilen) DİSK Deri-İş Başkanı Kenan Budak ile birlikte yer altı sendikalarını kurmaya ve yürütmeye çalışmaktadır. Fabrika fabrika, ev ev örgütlenme faaliyeti yürütür. Artık “İşçilerin Ali Hocası”dır. 12 Eylül’ün kapattığı DİSK sendikaları yeniden açılırken

Muğla’da bulunan Kemerköy, Yeniköy ve Yatağan Termik Santralleri ile kömür ocaklarının özelleştirme kapsamına alınmasının ardından santral işçilerinin direnişi devam ediyor.

sahip olduğu, düzenli ve “iyice” bir gelir sağladığı dönemlerde, bu mesleği terk edip kendisini işçi sınıfının mücadelesine adamış, “sınıf intiharı”nı gerçekleştirmiş bir komünisttir. İşçilerle oturup kalkan, onların fakirhanelerinde yaşayan, yoksul sofralarını paylaşan, işçi sınıfının “organik aydını”dır o. Bir aydın olarak işçileşmeyi seçmiş, işçilerin de aydınlaşması için çaba göstermiştir.

Muğla ve Milas’ta açılışlar yapmak için şehre geldiği süreçte ise, protestolara karşı Muğla Valiliği Sıkıyönetim kararı almış, işçilerin eylemlerine polis saldırıları yoğunlaşmıştı. Ancak bütün bu baskılar direnişini kıramadı. Dönüşümlü olarak açlık grevine başlayan işçiler, fabrikalarını sattırmayacaklarını, özelleştirme kararı geri alınıncaya kadar eylemlerinin farklı boyutlarda süreceğini belirtiyor.

Aralık 2013

İşçilerin Ali Hoca’sı, DİSK Deri İş Sendikası Başkanı Nusret Yılmaz’ı ölümünün 17 yılında anarken, kaderini işçi sınıfıyla birleştiren her devrimciye örnek olan yaşamından söz etmeden geçilemez. Bu belki de, sosyalist hareket içinde bile işçi sınıfının varlığına ve devrim süreçlerindeki önemine dair kuşkuların yayıldığı, devrimci örgüt fikrinin erozyona uğratıldığı günümüzde çok daha önemli hale gelmiştir. Özellikle genç sosyalistlerin Ali Hoca’nın yaşamından öğreneceği çok şey var.

Nusret Yılmaz, “sınıf intiharı”nı gerçekleştirmiş bir komünisttir. İşçilerle oturup kalkan, onların fakirhanelerinde yaşayan, yoksul sofralarını paylaşan, işçi sınıfının “organik aydını”dır o. Bir aydın olarak işçileşmeyi seçmiş, işçilerin de aydınlaşması için çaba göstermiştir

Siyaset

İsmail Şahin

25

Emek

İşçilerin Ali Hocası Nusret Yılmaz mücadelemizde yaşıyor


Sağlık

26

Emekçiler açısından “Şehir Hastaneleri”

Hastane değil kapitalist işletme Mehmet Zencir AKP’nin uygulamaya koyduğu şehir hastanelerini çok sayıda başlık altında değerlendirmek mümkündür. Bu yazıda şehir hastaneleri emekçiler ve sağlık emekçileri perspektifi ile ele alınacaktır. Şehir hastaneleri devlet, özel sektör ve yurttaş üçlüsünün “kazan-kazan-kazan” projesi olarak tanıtılıyor. Devletin tarafsız, sınıflar üstü olmadığı, kapitalist bir sınıfın uzun vadeli çıkarları ile mükellef bir yapı olduğu akılda tutulduğunda, sermaye ve emekçiler açısından “kazankazan”ın geçerli olamayacağını, ciddi bir çarpıtmanın söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte sıkıntılı olan tüm diğer sağlık alanında yapılan reformlarda karşımıza çıkan emekçilerin memnuniyetlerinin yüksekliği… Reformlarla birlikte sağlık hizmeti kullanımının artması, tanı ve tedavi için yapılan işlem çeşitliliği ve erişilebilirliğin artması, sağlık hizmet üretiminin hızının artmasına bağlı bekleme sürelerinde azalma bu memnuniyette rol oynuyor. Memnuniyetle birlikte bir türlü hastanelerden çıkılamaması, hasta olsa da olmasa da ilaç kullanmaya devam etme, şifa bulamama, hastanelere ve hekimlere güvensizlik nedeniyle daha fazla ve daha çeşitli klinik ve sağlık çalışanına başvurma gibi yeni güncel sorunlar kafaları karıştırmaktadır.

Siyaset

Aralık 2013

Sağlık alanına yapılan teknoloji yatırımlarının (tanı, tedavi ve otomasyon süreçleri) artışı ve çalıştırma rejiminde performansa dayalı ücretlendirme ile üretim hızının yükselmesi nedeniyle hastaneler daha çok hastaya hizmet verir (hastalar daha çok bekler) hale gelmiştir. Sağlık algısı çarpıtılmış, biyolojik nedenler daha fazla öne çıkmıştır. Aşırı uzmanlaşma ile kişilerin vücutları parçalanmış, organ, doku, DNA düzeyinde sağlık tartışılır hale gelmiştir. Savaş, küresel ısınma, işsizlik, yoksulluk, vahşi çalışma koşulları, olumsuz barınma koşulları, kötü beslenme vb sağlıksızlık üreten koşullar bir yana konulmuştur. Kişiler tıbba bağımlı hale getirilmiştir...

Şehir hastaneleri için dile getirilen “kazan-kazan” söyleminde emekçilere ve sağlık emekçilerine yer yoktur; aslolan sermaye ve sermayeye hizmet eden kapitalist devletin güncel çıkarlarıdır.

daki alanların (otopark, restoran, kafeterya, konferans ve kültür merkezi, internet ve iletişim merkezi, yaşlı bakım evi, kreş, personel servisi vb) işletmesi, taşeron(lar)a verilebilecektir. Klinik hizmetlerin de taşeron(lar)a devredilmesi söz konusu… Üstelik yıllık değil, kalıcı; en az 25 yıl, 49 yıla kadar uzayabiliyor…

masyon programları için), sigortacılık/bankacık, hastanecilik, inşaat, otelcilik, destek hizmetler (yemek, güvenlik, temizlik vb) gibi sektörler yeni değerlenme alanları olarak şehir hastanelerine göz dikmiş durumdadır. Dizginlenemeyen kapitalist üretim dürtüsü ile tıp endüstrisinin ürettiği tomografilerinin, ultrasonografilerin; bilişim sektörünün bilgisayar ve yazılım programlarının satılması, bunları alan hastanelerin bu donanımları kullanması gerçekleşmez ise bu sermaye grupları için kriz kapıdadır.

İhale sürecinin tamamlanması ile kira ödemeleri başlamaktadır. Kira ödemesi mevcut hastanelerin döner sermayeleri ve Sağlık Bakanlığı’nın sorumluluğundadır. Gelir açısından performans kıskacındaki sağlık çalışanları, kira geri ödemeleri için de daha yoğun çalışacaktır. Kira ödemesinin öncelikli kalem olması nedeniyle, sağlık çalışanlarının performanstan aldığı ücret her geçen gün azalma tehdidi altında olacaktır. Üstelik döner sermaye tarafından çalıştırılan sağlık emekçilerinin, hastanenin her zora girdiği dönemde işten atılabileceğini İngiltere deneyimi göstermiştir. Toplulaşan hastaneler kompleksinde sağlık emekçilerinin nerde iş varsa oraya yönlendirilmeleri de mekan güvencesizliği anlamı taşıyacaktır. Aynı zamanda çok sayıda farklı işverene bağlı sağlık emekçilerinin mücadele gücünün parçalanması da tehditler arasındadır. Şehir hastaneleri için dile getirilen “kazan-kazan” söyleminde emekçilere ve sağlık emekçilerine yer yoktur; aslolan sermaye ve sermayeye hizmet eden kapitalist devletin güncel çıkarlarıdır.

Amaç sağlık değil kâr

Tüm bunların şehir hastaneleri ile ne ilgisi var sorusu daha da anlamlı hale geliyor. Çünkü şehir hastaneleri ile devlet hastaneleri yıkılacak, yeniden inşa edilecek, en son tıbbi teknoloji ile yeniden donatılacak. Hastalar daha hızlı hizmet alsın diye golf arabaları, sağlık çalışanları daha hızlı hizmet üretsin diye gingerlerın bulunacağı, çok sayıda Hükümet, Sağlık Bakanlığı yetkilisi tarafından müjdeleniyor. Yeni imar edilen bu görkemli tesisler yeniden hasta memnuniyetini ve hizmet kullanımını tetikleyecektir. Dahası yazılı ve görsel medya açık ve gizli mesajlarla bu kışkırtmaya, talep yaratmaya devam ediyor. Yatırımların karşılığını bulması (artı değer yaratması) kişilerin (hasta olsun, sağlam olsun) daha sık sağlık kurumlarına başvurmalarına, daha sık tanı ve tedavi işlemi yaptırmalarına ve gelir getirdiği sürece hastanede bulunmalarına bağlı… Tıp endüstrisi (tanı ve tedavi için donanım), bilgi teknolojileri (oto-

Sağlık emekçileri tehdit altında

Kazan-kazan söyleminde sağlık emekçilerine hiç yer verilmiyor. Kamu-Özel Ortaklığı (KOÖ) modeliyle yaşama geçirilecek olan şehir hastaneleri sağlık emekçileri için istihdam, gelir ve mekan güvencesizliği, iş yoğunlaşması, parçalanma anlamına gelmektedir. Destek ve tıbbi destek hizmetleri, tıbbi hizmetler dışındaki hizmetler (bilgi işlem, temizlik, güvenlik, yemekhane, arşivleme vb), tıbbi hizmetler dışın-


Sağlık

Sağlık: Tarihi bir yara 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte devletin sağlık alanındaki rolü “görev”den düzenleyicidenetleyiciliğe doğru değişime uğradı. Böylece sağlık, vatandaş için bir “hak” olmaktan çıktı; AKP’ye ise piyasalaştırılmış sağlık sektörü üzerinde son rötuşları yapmak düştü.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında sağlıkta hizmetin sunumu, hizmeti verecek kadroların yetiştirilmesi, kurumların inşası, örgenlerin oluşturulması konusunda devlet görevli kılınmıştı ve toplum sağlığı alanında önemli adımlar atılıyordu. Ne ki bu adımlar, benzer biçimde sağlıkta devletin görevli kılındığı SSCB ve gelişmiş ekonomiler ile kıyaslandığında çok geride kalıyordu. Görevin ifasında bölgesel farklılıklar bir diğer olumsuzluğa işaret ediyordu (Kürdistan coğrafyasında belirginleşen farklılıklar). Bununla birlikte özellikle Verem Savaş dispanserleri aracılığıyla yürütülen Verem Savaşı; Sıtma Savaşı gibi konularda, toplum sağlığı alanında ciddi adımlar atıldı. Bütün bunlara rağmen, bebek ölüm hızı, anne sağlığı, aşı ile korunulabilir hastalıklar, temiz su kaynakları, gıda sağlığı, çevre sağlığı ve nihayet hasta bireylerin tedavisi ve rehabilitasyonu alanında, hiçbir zaman gelişmiş ülkeler standardı yakalanamadı. 1980 ve sonrası: Yaranın büyümesi 12 Eylül askeri darbesi ile birlikte devletin sağlık alanındaki rolü “görev”den düzenleyici-denetleyiciliğe doğru değişime uğradı ve bu

1981 yılında sağlık yatırımları teşvik kapsamına alındı: Böylece kamu fonları özel sektöre aktarılmış; tedavi hizmetlerinde, “katkı payı” adı altında sağlık hizmetlerinden para alınmasının temel taşları döşenmiştir. 1987 yılında çıkarılan Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu ile, kamu ve özel sağlık kuruluşlarına devletin aynı mesafede durması; kamu sağlık kuruluşlarının işletme haline getirilmesi; hizmetlerin sınıflandırılıp fiyatlandırılması; sağlık çalışanlarının sözleşmeli hale getirilmesi; sağlık çalışanlarının performansa dayalı olarak ücretlendirilmesi gibi meta ekonomisinin bütün unsurlarının -işletme, kârlılık, hizmet ve finansmanın birbirinden ayrılmasıhukuki alt yapısı oluşturulmuştur. Genel Sağlık Sigortası (GSS), Özel Sağlık Sigortası, Ek Sigorta, FakFuk-Fon, Yeşil Kart, katkı payı vb sağlık meta ekonomisinin manivelaları olarak kullanılmıştır. 1992 yılında GSS Kanunu ile bu süreçte önemli bir adım atılmıştır. 1992-1993’te birinci basamak sağlık hizmetlerinin piyasalaştırılması argümanıyla Aile Hekimliği gündeme getirilmiş, 1995-2000 yılları arsında SSK Hastaneleri gasp ve

tasfiye edilerek devlet hastanelerine bağlanmıştır. Günümüz AKP iktidarına gelinceye kadar 12 Eylül faşist darbesi; ANAP hükümetleri; DYP, SHP, DSP, ANAP, MHP partilerinin oluşturduğu koalisyon hükümetleri günümüz sağlık sisteminin hukuki alt yapısının hazırlanmasında üstlerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirdiler. SHP ve DSP’nin esasa ilişkin olmayan itirazları biraz zaman kaybına neden oldu, o kadar. 2002 ve sonrası: Yaranın derinleşmesi AKP’ye, piyasalaştırılmış sağlık sektörü üzerinde birkaç rötuş yapmak düşüyordu. Kamu hastanelerinin işletme haline getirilmesi ve kamuözel ortaklığı adı altında Şehir Hastanelerinin büyük sermaye  gruplarının işletmesine devredilmesi için çıkarılan birkaç yasa, yönetmelik, genelge tablonun tamamlanması için yetiyordu. Şimdi artık kamu hastaneleri tam bir kapitalist işletme halindedir; tepede, olması gerektiği gibi CEO’su vardır. Sağlık emekçileri sözleşmelidir ve bu sözleşme 1 yıl için geçerlidir. 1 yılın sonunda performansından memnun olunmayan sağlık çalışanlarının sözleşmesi feshedilebilir. İşletme kârlı değilse, CEO ve mütevelli heyeti Bakanlık tarafından işten el çektirilebilir. Kârlı işletmeler özelleştirilebilir, kiralanabilir. Hizmet satın alan vatandaşların, bağlı olduğu sosyal güvenlik  kurumunun yaptığı ödeme dışında yapacağı “ek ödemenin” miktarı, şimdilik Bakanlık-

Hükümet’çe belirleniyor ama ilerde muhtemelen CEO-mütevelli heyeti tarafından belirlenecek. Özel sektör sağlık kurumlarında ek ödemeler sürecin başında yüzde 0 iken bugün yüzde 197-200’lere gelmiş durumda. Siyasi iktidar vatandaşa “GSS şemsiyesinin yetmeyeceğini “ ek sigorta yoluyla daha nitelikli sağlık hizmeti alabileceğini” söylüyor. İlk anlaşmaları yapılan Şehir Hastaneleri süreci, sağlık alanında boy gösteren küçük-orta sermayeli özel sağlık kurumlarının çökmesi, sağlık alanının büyük tekel gruplarına terk edilmesi ile sonlanacak bir süreçtir. Zaten bu alana yönelenler, uluslararası büyük sermaye ve yerli ortaklarıdır.

İlk anlaşmaları yapılan Şehir Hastaneleri süreci, sağlık alanında boy gösteren küçük-orta sermayeli özel sağlık kurumlarının çökmesi, sağlık alanının büyük tekel gruplarına terk edilmesi ile sonlanacak bir süreçtir. Zaten bu alana yönelenler, uluslararası büyük sermaye ve yerli ortaklarıdır.

Aralık 2013

Tarihi bir yara derken, imparatorluk yıllarına kadar gitmeyeceğiz. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına kısaca değinerek “Bugün neredeyiz, nereye gidiyoruz?” sorusuna cevap arayacağız.

tarif anayasal düzenlemeler içinde yer aldı. Böylece sağlık vatandaş için bir “hak” olmaktan çıktı; çeşitli argümanlar kullanılarak satın alınabilir ve alınması gereken bir emtia haline getirildi. Takip eden süreçte, meta’nın ekonomi politik zemindeki bütün unsurları sağlık yasaları ile düzenlendi.

Siyaset

Ömer Güven

27


Gençlik

28

Sloganın kendisi kitleyi tarifler

Forumlardan öz örgüte Kamil Kıranta Gençlik, her zaman için toplumsal ve siyasal devrimlerin, öncü akımların bir parçası olduğu kadar dinamik unsurudur da. Fizikte var olan potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürme işlemi, toplumsal yaşamda da benzer biçimde gerçekleşir. Fizikte bu işlem için bir enerji kaynağı gerekirken, toplumsal ve siyasal devrimlerde hareketin sağlanması için bir enerji kaynağına, dinamik güçlere gerek vardır. Tarif edilen dinamik unsur, öncelikle gençliğin kendisidir. Gezi’de de hareketsizi hareketliye enerji katarak dönüştürenlerin büyük bir çoğunluğu gençlerdi. Fakat bu dinamizm kendisini örgütlü mücadeleye akıtmadığı sürece, dönüştürücü gücünü maddi yaşamda gerçekliğe çeviremeyecek ve enerjisini boşa harcayacaktır. Ezilenlerin ezenlere karşı vermiş olduğu mücadele, Türkiye’de Gezi ile birlikte yeniden parlamıştır. Bundan sonrası içinse Gezi farklı boyutlarıyla, farklı kulvarlardan, kendisini aramaya, kendisini yeniden yaratmaya devam edecektir. Gezi Direnişinde kitleler pek çok yönden bir mücadele deneyimi yaşadı ve devrimci yetenekler kazandı. Gezi’de milyonlarca insan ilk kez sokağa çıktı; devletle karşı karşıya geldi ve korkusunu yenerek direndi; Gezi Parkı’nda ve direniş alanların-

Siyaset

Aralık 2013

Forumlar; tartıştıkları konular, yani üniversitenin sorunları üzerinden, kendi önlerine etkinlikler koymadan, direnişler, boykotlar örmeden, halihazırda bulunan kitleyle tartışmalara devam etmeleri halinde, bir süre sonra sönümlenme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

da komün ruhunu yaşadı; forum kültürünü ve doğrudan demokrasiyi deneyimledi. Bütün bunlar, gelecekteki devrim ve kurulacak sosyalist dünya için kazanılmış mevzilerdir. Dinamizm yetmez örgüt gerekir Gezi atmosferi, Türkiye’de içinde bulunulan siyasal ve toplumsal durumu yansıtmaktadır. Gezi’de yer alan milyonların büyük bir çoğunluğu örgütlü mücadelenin içerisinde yer almayan kitlelerdir. İşte tam da bu noktada salt dinamizm yetersizdir. Dinamizm kendisini örgütlü bir mücadeleyle ete kemiğe büründürmediği sürece, yaratılan atmosfer direniş de olsa, serhıldan da olsa, hareket belli bir noktadan sonra duracaktır. Gezi’de yer alan gençliğin çoğunluğu kampüslerden, liselerden gelmiştir. Örgütlü mücadelenin içerisine kendisini sevk etmemiş olan Gezi gençliğinin büyük bir kısmı bugün kampüslerde de, liselerde de aynı durum içerisindedir. Gezi, örgütlü mücadelenin ihtiyacı ve kazanımları üzerinden, kendi hareketinin büyüklüğü ölçüsünde bir kırılma yaratamamıştır. 12 Eylül’ün ürünü olan YÖK, sadece gençliğin değil, toplumun dinamizmini de kurutmak amacıyla kurulmuş, üniversiteler üzerinde kurumsallaşmış olan bir yapıdır. Gençliğin dinamizminin örgütlü mücadeleye dönüşmesine ket vur-

Şimdi ihtiyacımız olan, üniversitelilerin akademik ve demokratik mücadeledeki taleplerini duyuracak, alanın içerisinden çıkacak, kitlesel, kendisini YÖK’ün karşısında konumlandıracak, gençliğin dinamizmini kendisinde toplayacak, alanın öz örgütünü kurmaktır. mak, atıl kalmasını sağlamak için YÖK ve onun uzantıları çeşitli yönetmelikleriyle, yasalarıyla gençliğin karşısına çıkmaktadır. Son hazırlanan disiplin yönetmeliği de tam anlamıyla bunun içindir. Forumlar tartışmakla yetinemez Üniversitelerde gençliğin ve akademisyenlerin akademik-demokratik sorunları, Gezi’nin mirası diyebileceğimiz forumlarda, üniversitenin özneleriyle birlikte tartışılmaktadır. Fakat başlangıcından bu yana forumların zayıflığı ve yetersizliği kampüslerde gözlenen bir durumdur. Forumların, kazanımlar sağlama noktasında atılımlar yapmadan kitleselleşmesini beklemek kendiliğindenciliğe çıkan bir yaklaşım oluşturur. Forumlar; tartıştıkları konular, yani üniversitenin sorunları üzerinden, kendi önlerine etkinlikler koymadan, direnişler, boykotlar örmeden, halihazırda bulunan kitleyle tartışmalara devam etmeleri halinde, bir süre sonra sönümlenme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

Sloganın kendisi kitleyi tarifler. Dün “Diren ODTÜ” sloganıyla mücadele eden kitle, talepleri üzerinden mücadele eden gençliktir. #direnkampüs sloganları ile yaygınlaşacak bir direnişe ise kampüslerin ev sahipliği yapması pek uzak bir olasılık değildir. Bugün kampüslerde başlatılmış olan forumlarda üniversitelerin sorunlarını, YÖK ve YÖK’ün uzantılarının üniversite bileşenlerini içine çektiği süreçleri tartışıp bunlara yönelik somut görevleri önüne koymayı önemsemek gerekir. Şimdi ihtiyacımız olan, üniversitelilerin akademik ve demokratik mücadeledeki taleplerini duyuracak, alanın içerisinden çıkacak, kitlesel, kendisini YÖK’ün karşısında konumlandıracak, gençliğin dinamizmini kendisinde toplayacak, alanın öz örgütünü kurmaktır. Bu ihtiyacı karşılayacak bir yapıyı, forumlara dayanarak hep birlikte yaratmak gençliğin akademik-demokratik mücadele hattında yeniden kuruluşunu gerçekleştirmek göreviyle karşı karşıyayız.


Gençlik

29

Kadın olmak okulda da zor

Neresinden tutsak elimizde kalacak olan bu sistemin her türlü çürüğünü görmek, her geçen gün daha çok canımızı sıkmaya devam ediyor. Biz nefret ve namus cinayetlerinin durdurulması yönünde adımlar atılacağını umarken, kızlı-erkekli

Komşulardan çok ses yapıldığına dair şikayet aldıklarını bildiren polisler nedense ses için geldikleri evde öğrencilerin kaç kişi kaldığını, kızlı erkekli mi yaşadıklarını sormaktan da geri kalmıyor.

Kimsenin namusu olmayacağız!

Erkek arkadaşlarıyla birlikte kalan tüm genç kadınları “ahlaksız” olarak fişlemekle kalmıyor, toplumun sosyal bağlarını da doğrudan zedeler nitelikte komşulara, öğrencileri ihbar etmeleri yönünde çağrıda bulunuyorlar, üstelik bunun uygulamasında da hiç gecikmeden. Manisa’da aynı evde bulunan 3 kız, 2 erkek öğrencinin evlerinin kapısı bir gece saat 01.30’da çalıyor ve her birine 88 lira ceza kesiliyor. Komşulardan çok ses yapıldığına dair şikayet aldıklarını bildiren polisler nedense ses için geldikleri evde öğrencilerin kaç kişi kaldığını, kızlı erkekli mi yaşadıklarını sormaktan da geri kalmıyor. Oysa ki; son 5 yılda 6198 kadın öldürüldü, 4463 kadına tecavüz edildi, 9724 çocuk tacize uğradı. Ve hiçbiri denetlenmek isteyen o evlerde olmadı. Hemen hemen aynı zamanlarda Isparta’nın Ahmet Melih Doğan Anadolu Lisesi’nde yemekhanenin kızlı-erkekli bölümlerinin paravanla ayrıldığı haberini de alıyoruz. Bu liseyi ise daha önce kız ve erkek öğrencilerin yemekhane saatlerini ayırmasından hatırlıyorduk. Daha ilk haberin sinir buhranından

çıkamamışken biz, araya paravan çekerek daha da ileri gitmeyi başarıyorlar. Bu gücü, hakim ideolojiden aldıkları öylesine belli ki. Meclis Başkanı ve AKP Kayseri Milletvekili Sadık Yakut, Meclis’te toplanan 14. Ulusal Çocuk Forumu’nda karma eğitimi kaldırmaya yönelik çalışmalar yaptıklarını zaten açıkladı: “Maalesef şimdiye kadar kız ve erkek öğrencilere birlikte eğitim yaptırılmasını büyük bir yanlışlık olarak değerlendiriyorum. İnşallah bu yanlış önümüzdeki dönem içinde düzeltilecek” dedi. Elbette ki bu söylemler “Devlet, dini bir siyaset mi izliyor?” sorusunu yeniden gündemimize getirdi. Bu sırada karma yurtlarından yüzde 75’inin erkek ya da kadın yurtlarına çevrilmiş olması, çok da yanlış düşünmediğimizi kanıtlar gibi. Liselerde kadın olmak

Ama şaşırmamak gerek. Ortaöğretimde ergenlik dönemini yaşayan kız çocuklarının “namusu” artık sadece babalarının koruması altında değil, aynı zamanda öğretmen ve idarecilerin de koruması altındadır. Kılık kıyafet yönetmeliğinde atılan her adım, getirilen her kural namusun da ölçütüdür artık. İster tektipleştiren formalar olsun, ister serbest kıyafet gelsin; her ikisinde de hesaplanan milimetrik etek boyu, giyilen tişörtün darlığı, pantolonun vücut hatlarını ne kadar ortaya çıkardığı, bunların hepsi kız öğrencilerin namusunu koruma adı

Son 5 yılda 6198 kadın öldürüldü, 4463 kadına tecavüz edildi, 9724 çocuk tacize uğradı. Ve hiçbiri denetlenmek istenen o evlerde olmadı. altında meşrulaştırılır. Bu sebeptendir ki kılık kıyafet yönetmeliğindeki her değişiklikte konuşulan tek taraf kadınlar olmuştur. Hal böyle olunca, öncesinde namusunu koruyan idareciler ve onların mevcut zihniyeti, üniversitede de ev arkadaşın için söz söyleme hakkını kendinde bulur. Evinde erkek arkadaşıyla yaşayan her genç kadına “ahlaksız” diyebilir mesela. Bu ülkede kadın olmak çok zor. Ders kitaplarında kullanılan resimlerden, verilen örneklerden, sınıf içi görev dağılımından, matematik-fizik gibi sayısal derslerin büyük çoğunluğunda geçen erkek isimlerinden başlayarak öğretilen cinsiyetçilik; işte böyle daha sonra hayatımızın her alanına kirini sıçratıyor. Oysa biz; karşı cinsimize, bedenimize, duygularımıza uzak olarak büyüyüp, hastalıklı ruhlara sahip olmak istemiyoruz. Cinsiyetçi eğitimin karşısında duruyoruz.

Aralık 2013

Muhafazakarlığın kendine yaptırım gücü olarak seçtiği en temel yollardan biri de kadın cinselliğini ve gençleri, özellikle de genç kadınları kontrol altına almak. Bunu en güzel; aynı zihniyetten çıkan öğretilmişliklerle, yani avucunun içinde bulundurduğu eğitim sistemiyle yapıyor. Son zamanlarda yaşadığımız “kızlı erkekli ev” tartışmaları, ortaöğretimdeki kılık kıyafet değişikliği, yemekhanelerin ayrılması ve daha birçok örnek eğitimde gelinen noktanın en güzel göstergesi.

öğrencilerin aynı evde kalmalarının “ahlaksızlık” olarak görüldüğünü ve bunun mümkün olamayacağını duyuyoruz. Bu yönde yasal çalışmalara başlanacağı ve polisin görevlerinden bir yenisinin de “ahlak bekçiliği” olacağına şahit olarak…

Siyaset

Deniz Tunçel


Ekoloji

30

Aysu: ‘Buğday yaşatır, savaş öldürür’ Türkiye’de artık çiftçilerin de bir örgütü var. 44 bin üyeli Çiftçi-Sen, çiftçilerin sorunlarını çözmeyi, ekonomik politikaya yön vermeyi amaçlıyor. Müttefikleri tüketiciler, yoksullar, işçiler, işsizler... Türkiye’nin ilk Çiftçi Sendikası Konfederasyonu Kurucu Üyesi ve Başkanı Abdullah Aysu’yla; tarımın, kapitalist sistemle birlikte endüstrinin ve sanayinin egemenliğine girme sürecini ve bunun sonucunda hızla yok olan topraklarımız, suyumuz ve gittikçe derinleşen ekolojik kriz hakkında söyleştik. Röportaj: Özlem Bayat Siyaset: Tarım, endüstriyle birlikte nasıl dönüştü ve Türkiye’de bu dönüşüm nasıl yaşandı?

Siyaset

Aralık 2013

Abdullah Aysu: Tarım, tohumla başlamıştır; uygarlık da tarımla. Tarımın ortaya çıkışı esasında ekolojiye bir müdahaledir. Toplayıcılıktan yerleşik düzene geçiş sonrasında ise hayvanların evcilleştirilmesi süreci yaşandı. Hayvanlar evcilleştirilerek toplumsal bir varlık haline dönüştüler. Evcilleştirilmeleriyle birlikte yakın zamana kadar hayvanların bir taraftan ekolojiyle bir taraftan da insanlarla bağları devam etti. Özgürce meralarda otlayan hayvanlarla insanlar arasında bir alışveriş gelişti. O dönemlerde bu alışverişe dışarıdan herhangi bir kimyasalla müdahale edilmediği için, doğayla uyumlu halde doğanın iç dengesi korunarak ekolojik zincir zarar görmeden devam etti. Bu durum

hep öyle sür gitmedi, sanayi devrimiyle birlikte makineleşme başladı, bu ise beraberinde yoğun enerji ihtiyacını –petrol kullanımını- ortaya çıkardı. Halbuki enerji ihtiyacı doğadaki güneş ile sağlanabiliyordu. Ama şimdi tarımda da yoğun enerji kullanılmak zorunda. Bu esasen küresel ısınmanın başlangıç noktasıdır. Makineleşmeden sonra hayvanların beslenme ve yaşam alanı olan ve biyoçeşitliliğe ev sahipliği yapan meralar sürülmeye başlandı. Hayvanların meralardan kopuşu ile tarım yapılacak olan toprağı hazırlamak için, topraktaki yabani otlar ve böcekler yok edilmeliydi. Bunun için kimyasal ilaçlar kullanıldı. Oysa tarımda kimyasal kullanımına ihtiyaç yoktur. Tarımda sanayileşmeyle tohum da şirketler için bir “kâr” konusu oldu yani. Çünkü tarım esasen, bitkisel üretim-

le hayvan yetiştiriciliğinin bir arada yapıldığı işin adıdır. Bu iki üretici güç, çıktılarını bir arada kullanarak kimyasal kullanımına ihtiyaç duymaz. Ekolojiyi yaşatır, tahrip etmez. Zaten çiftçilik; ottan süt, sütten ot elde etme mesleğidir. Makineleşmenin ardından tohum üreten şirketler devreye girdi. Tohumun kadınlardan koparılıp ilk özelleştirilmesi yaşandı. Önce tohumu hibritleştirerek başladılar işe. Bu tohum nazlı bir çocuğa benzer. Bir anda çok verim elde edebilmek için bütün isteklerini yerine getirmen gerekir. Bir sonraki sene kullanılmaya uygun olmayan bu tohumlar, bol su vermezsen, kimyasal gübrelerle desteklemezsen sana bol ürün vermez. Gübre aynı zamanda tarlalardaki yabani otu ve ona bağlı olarak böcekleri çoğaltır. Bu kez onları öldürmek içinde kimyasal ilaç kullanmalısın. Böyle böyle tarımda kimyasal gübre ve ilaç dönemi başladı. Eskiden bilgiye, bilgi paylaşımına, deneyim aktarımına dayalı olan “bilge köylü tarımcılığı”, endüstriyel tarıma dönüşerek kısır bir döngü içine alındı. Bilindiği üzere endüstriyel tarım cahil tarımıdır. En cahil insan bile endüstriyel tarım yapabilir. Hastalandığında sabah-öğlen -akşam hap içmesini bilen bir insan günümüz koşullarındaki endüstriyel tarımı da yapabilir. Çünkü aynı ilaçlardaki gibi tohum kutularının

üzerinde de, gübre çuvallarında da ne yapılacağı ayrıntılarıyla yazılmıştır. Bu bilgi gerektiren bir şey değildir. Bilge köylü tarımcılığının farkı, arazi içerisinde gözleme dayalı olmasıdır. Bu gözlemler tohumun yetişme sürecini ve bu süreçte ona engel olacak yabani ot veya böceklere karşı -doğadaki varlığına son vermeden-nasıl önlem alınacağını öğretir. Bunun için bilgi ve deneyim paylaşımı önemlidir ve bilmeyen bunu yapamaz. Türkiye’de tarımın gelişimini nasıl özetlersiniz?

Bilge köylü tarımcılık, Türkiye’nin kırsallarının yüzde 20-25’inde jeopolitik konuma bağlı olarak halen yapılmaktadır. Buralarda ise halen devam etmesinin nedeni; 1950’ler Menderes döneminde Marshall yardımlarıyla hayatımıza giren “traktörün” yüksek ve engebeli arazilere girememesidir. Menderes döneminde başlayan Marshall yardımıyla tarımda makineleşme başlamış, ofisler(silolar) kurulmuş, köylüleri ve ürünleri pazarla buluşturmak için köy yolları yapılmıştır. Türkiye’de çiftçilerin traktör sahibi olabilmesi için Türkiye Ziraat Donatım Kurumu ile Tarım Kredi Kooperatifi kurulmuş, eğitimde endüstriyel tarımla ilgili dersler bile verilmeye başlanmıştır. ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası dünyayı şekillendirme politikası olan ve yardımlar içeren bu program; Türkiye’yi tarımda dışa


Oysa AB’de süreç şöyle bir yol izlemiştir: 1963’te AB Ortak Tarım Politikasını (OTP) kurdu. O dönemde AB temel gıda ihtiyacının yüzde 80’nini kendisinden karşılıyor, yüzde 20’sini ithal ediyordu. 1975’lerde üretimi (ihtiyacının) yüzde 120130’una ulaştığında fazla ürünleri dünya pazarına açmak için ABD ile arasında bir pazar savaşına girişti. Bu savaş Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) turlarına çokça konu oldu. Bizim de içinde yer aldığımız GATT, IMF ve Dünya Bankası (DB) ile birlikte 1944‘te kuruldu. GATT, birçok tur düzenledi. Bu turlardan biri, Tokyoda yapılan tur 6 yıl sürdü. Tokyo turunun esas amacı ise; tarımı serbest piyasanın içine almaktı. Daha sonra 1979’da Anlaşma; tarım serbest piyasanın içine alınamaz kararı ile karar almadan dağıldı. O tarihlerde bu kararı destekleyen Türkiye, Demirel döneminde 24 Ocak Kararları ile IMF ve DB marifetiyle, tarımı serbest piyasaya açtı. Toplumsal muhalefetin güçlü olduğu o dönemlerde bu ve diğer politikaları uygulamaya sokmak için 1980 darbesi yapıldı. Dünyanın diğer yerlerinde de aynı yöntem kullanıldı: Kararlara

Daha sonra 1983 Özal döneminde ise devletle çiftçinin bağını koparacak politikalar uygulandı. Birçok genel müdürlük kapatıldı. Bunlar; Tarım Bakanlığı Kurmay Genel Müdürlükleriydi. Su Ürünleri Genel Müdürlüğü, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, Gıda Kalite Genel Müdürlüğü. Kapatılan en önemli müdürlüklerden bir diğeri ise, Toprak Su Genel Müdürlüğü’dür. Çünkü bu müdürlüğün elinde toprak kalitelerinin belirlendiği haritalar vardı. 1, 2, 3, 4. kalitedeki topraklara cumhurbaşkanı gelse bile çivi çakılamazdı. Toprak-Su kapatıldıktan sonra, toprak ve su sahipsiz kaldı. Muktedirler bunlar üzerinde istediklerini yapmaya başladılar. Türkiye’de hayvancılığın çöküşü ise Süt Endüstrisi Kurumu (SEK), Et ve Balık Kurumu (EBK) ve Yem Sanayi Genel Müdürlüğü’nün kapatılmasıyla olmuştur. Bu kurumlar kapatılmasaydı şu an 37 milyon hayvana sahip olan ülkedeki hayvan sayısı 130-140 milyona çıkmış olacaktı. Şimdiki durumdan farklı olarak, canlı hayvan ve hayvansal ürün ithal eden değil ihraç eden ülke konumunda olurduk. Dünyada ise 1986’da Uruguay’da başlayıp 1993’de sona eren GATT Uruguay Raundu yapıldı. Bu round’da (tur) tarım serbest piyasanın içine alındı. Bunun ardından da Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kuruldu. GATT’ın yerini DTÖ

1.Siyaset yapma yetkisi (fakat bu yetki, laiklik ve din üzerinden yapılacak siyasetle sınırlandırıldı), 2. Halktan istedikleri kadar vergi toplayabilme yetkisi. Fakat toplanan vergiler şirketlerin önüne çıkacak bütün engellerin kaldırılması için olacaktı. Peki bu değişim tarımı nasıl etkiledi?

Kemal Derviş döneminde neredeyse 10 günde 15 yasa çıkarıldı. Şeker, Tekel, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri Kanunu. Tarımın serbest piyasa içine alınması, desteklerin azaltılması, tarımsal kredi faizlerinin yükseltilmesi vb ile Özal döneminde tarımsal destek azaltıldı, tarımsal kredi faizleri piyasa faizleri düzeyine çekildi, sübvansiyonlar kaldırıldı. Bu süreç böyle devam ederken 2007 yılında yılda 640 bin kişi kırdan kente göç etti. Bu her 50 saniyede bir ailenin göç etmesi demektir. Şu anki hükümete gelene kadar tarımda tahribatta varılacak noktaya varılmıştı. Tayyip döneminde ise yapılan şey, şirketlerin hükümet tarafından yasal güvenceye alınması ve bu şirketlerin tarım ve gıdada egemen olmalarıdır. Mesela; organik tarım sertifikası verme

yetkisinin kamudan alınıp şirketlere verilmesi gibi. Şimdiye kadar çıkan bütün kanunlar şirketlerin elini güçlendiren, çiftçi ve tarıma egemen kılan bir durum sağladı. Biyogüvenlik Yasası için neler söylemek istersiniz?

Çıkarılan kanunlardan biri de Biyogüvenlik Yasası’dır. Her yönden karşı çıktığımız bu kanunla GDO tarım kesimine girmiş, hayvan yemi olarak kullanılmaya başlanmış, gıda maddesi imalatıyla birlikte direkt insana ulaşmıştır.

31

Ekoloji

aldı. DTÖ’ye üye olan ülkeler aynı zamanda zorunlu olarak bir dizi anlaşmayı da kabul etmiş sayıldı. Dönemin DTÖ Genel Müdürü Pascal Lemy dünya basınına şöyle seslendi; “Bu ülkeler acaba neyin altına imza attıklarını biliyor mu?” Bütün bu antlaşmaların ortak noktası ise devletin devre dışı bırakılarak şirketlerin devletin üstünde bir konuma yerleştirilmesi. DTÖ sonrasında devletlere 2 yetki bırakıldı:

Şirketlerin tarım ve gıdaya egemen olmasının ötesinde, küresel krizle birlikte şirketler artık doğrudan üretimle sermaye birikimine yöneldiler. Bunun için toprağa saldırdılar. Şimdilerde birçok ülkenin toprağı satılıyor. Şu an dünyada üç ülkenin kendine ait toprağı bulunmamaktadır. Birçok ülkede topraklar büyük şirketlere, petrol şeyhlerine ve Çinlilere satılmıştır. Özellikle su kaynaklarının yanındaki topraklar alınarak suya da sahip oluyorlar. Ülkemizde ise bu saldırı tersten yapılıyor, önce sular satın alınıyor sonra çevresindeki topraklar. Daha sonra ise bu topraklar devlet tarafından istimlâk edilip şirketlere veriliyor. Toprakla suya birlikte sahip olanlar aslında gıdaya sahip oluyorlar. ABD’nin meşhur Dışişleri Bakanı Henry Kissinger diyor ki; “Enerjiye sahip olmak ülkelere sahip olmaktır. Ama gıdalara sahip olursanız insanlığa sahip olursunuz. Bu nedenle gıdanın egemenliğini ele geçirmek gerekir.” Bizler de bu egemenlere karşı; gıda egemenliğini, üretici ve tüketicilerin birlikte karar verecekleri bir duruma dönüştürme mücadelesi veren Çiftçi-Sen örgütünü kurduk. 2008 yılında 7 tane sendikanın birleşiminden Çiftçi-Sen Konfederasyonu kuruldu. İlkeleri; tarımda hibrit ve GDO tohumuna karşıdır. Bu tohumlarla sağlıklı gıdanın üretilmeyeceği inancındadır. Yerel tohum, yerel üretim, yerel pazarı savunur. Dünya Ticaret Örgütü, IMF ve Dünya Bankası’na cepheden karşıdır. Endüstriyel üretim ve gıda imalatında kimyasal ve katkı maddelerinin bulunmasını ahlaki bulmaz. Küçük aile çiftçiliğini savunur. Endüstriyel tarıma ve toprak ağalığına karşıdır. Bilge köylü tarımının tahrip olmuş ekolojiyi yeniden onaracağına toprağın, suyun ve kaybolan insan sağlığının sağlıklı ürünler ile yeniden elde edileceğine inanır. Son söz olarak ise; ne yiyorsan osundur!

Aralık 2013

bağımlı hale getirerek, az gelişmişliği temellendirmiştir.

karşı gelişen toplumsal muhalefeti baskı ve şiddet kullanarak bastırma yöntemi. Darbeyle birlikte süt liman bir ortam yaratılarak hayata geçirilen kararlar, çiftçiliğin ortadan kaldırılması ve tarımın şirketlere devredilmesi sürecinin ilk adımlarıdır.

Siyaset

Bilge köylü, endüstriyel tarıma ve toprak ağalığına karşıdır, tarımın tahrip olmuş ekolojiyi yeniden onaracağına inanır.


Ekoloji

32

İklim tiyatrosunda Varşova perdesi Aykut Çoban İklim Sözleşmesi’ne taraf olan ülkeler bu yıl Varşova’da toplanan Taraflar Konferansı’nda bir araya geldiler. Görüşmelerin nihai hedefi, 2100 yılına gelindiğinde dünyada küresel ısınmayı endüstri öncesi döneme göre iki derecelik bir artışın altında tutmak için gerekli önlemler konusunda uluslararası bir anlaşmaya varabilmek. Dünyanın neredeyse bir dereceye yakın ısındığını ve iklimin zaten değişmeye başladığını biliyoruz. Bu bakımdan, görüşmeler yüzyıl sonuna ilişkin bir iklim fantazisi olarak görülemez. Ama Türkiye de dahil, ülkelerin çoğunun soruna ciddiyetsiz yaklaşımı, iklim görüşmelerini, kötü bir tiyatro oyunundan farksız kılıyor. Değişen iklim, kapitalist üretim ve tüketim örüntülerinin doğrudan sonucu olduğu halde uluslararası iklim rejimi, ısınma sorununu, sera etkisine yol açan gazların emisyon düzeylerindeki artışa indirgediği için, çözümü, emisyon miktarını azaltacak önlemlerde aramaktadır. Emisyon artışının altında yatan asıl neden olan toplumsal ilişkiler göz ardı edildiği için indirgemecidir. Uluslararası görüşmeler birkaç yıldır, 2015’te imzaya açılıp, 2020’de yürürlüğe girmesi istenen bir anlaşmanın öncelikle emisyon azaltımı olmak üzere hangi unsurları içereceği konusuna yoğunlaşmıştır. 2009 Kopenhag Taraflar Konferansı’nda bazı ülkeler, Kyoto Protokolü’nün sona erdiği 2012 sonrası için kendi açıkladıkları bir oranda emisyonla-

Varşova’da, ülkelerin “yükümlülükleri” yerine emisyonlarını azaltacak “katkılarından” söz eden esnek bir ifade benimsendi. Öyle bir tiyatroyla karşı karşıyayız ki, Kyoto Protokolü’nü yetersiz bulanlar, şimdi onu arar hale geldiler.

Aralık 2013

Siyaset

Dünyanın neredeyse bir dereceye yakın ısındığını ve iklimin zaten değişmeye başladığını biliyoruz. Bu bakımdan, görüşmeler yüzyıl sonuna ilişkin bir iklim fantazisi olarak görülemez. Ama Türkiye de dahil, ülkelerin çoğunun soruna ciddiyetsiz yaklaşımı, iklim görüşmelerini, kötü bir tiyatro oyunundan farksız kılıyor. rını gönüllü olarak azaltmayı vaat etmişlerdi. O zaman hukuki bir bağlayıcılıktan uzak durulmuştu. İklim endişesi olanların yüreğine su serpecekse, 2015’te ortaya yeni bir metin çıkartılabilirse ve 2020’de uygulamaya konabilirse, tarafların, bu yeni anlaşmanın, az çok hukuki bağlayıcılığının bulunması gerektiğini kabul ettiklerini belirtelim. Ancak unutmamak gerekir ki, Kyoto Protokolü’ne taraf olan Kanada, azaltım yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini anlayınca Protokolden çekildiğini bildirmişti. Demek ki, bağlayıcı yükümlülük önemli, ama kaçış yolu her zaman bulunur. Kyoto Protokolü gelişmiş ülkeler için emisyon azaltım yükümlülükleri içeriyordu. Varşova’da ise, ülkelerin “yükümlülükleri” yerine emisyonlarını azaltacak “katkılarından” söz eden esnek bir ifade benimsendi. Öyle bir tiyatroyla karşı karşıyayız ki, Kyoto Protokolü’nü yetersiz bulanlar, şimdi onu arar hale geldiler. Varşova’da taraf ülkeler azaltım sağlayacak her türden katkılarını belirleyecek bir hazırlık yapmaya çağrıldı. Bu çağrı, gelişmiş olsun az gelişmiş olsun tüm ülkelere yapılmaktadır. Bir başka deyişle, Kyoto Protokolü’nde kabul edilenden farklı olarak Kopenhag’dan bu yana az gelişmiş ülkelerin de gelişmiş ülkeler gibi emisyon azal-

tım hedefleri belirlemeleri yönünde güçlü bir arayış var. Varşova’da Çin, Hindistan ve Venezuela gibi gelişmekte olan ülkeler azaltım hedefi belirleme konusunda bir takvim ya da yol haritası oluşturmaya karşı çıktılar. Böyle olunca, 2015 yılında Paris’te müzakere edilecek bir taslak anlaşma öncesinde azaltım hedeflerinin netleşmesi engellenmiş oldu. Karbon emisyonları atmosferde yüzlerce yıl kalacak

Gelişmiş ülkeler, az gelişmiş ülkelerin de emisyon azaltımı konusunda katkısını gerekli görürken, kendileri üzerine düşeni yapıyor sanılmasın. 18. yüzyıldan bu yana oluşturdukları karbon emisyonlarının en az dörtte biri atmosferde ve daha yüzlerce yıl orada kalacak. Ama bu ülkeler tarihsel olarak ve birikimli biçimde yol açtıkları iklim değişikliğinin sorumluluğunu radikal emisyon azaltım hedefleri ilan ederek üstlenmeye hiçbir zaman yanaşmadılar. ABD, Kyoto Protokolü’ne taraf olmadığı gibi, 2020 anlaşmasının içeriğini de sulandırmaktadır. Öte yandan, geçen yıl yapılan Doha Taraflar Konferansı’nda Kyoto Protokolü’nün 2020’ye kadar uzatılması kararlaştırılmıştı. Oysa Japonya ve Rusya, sekiz yıllık bu dönem için herhangi bir azaltım yükümlülüğü üstlenmeyeceklerini yine Doha’da açıkladılar. Hatta Varşova’da anlaşıldı ki, Japonya, bu

dönemde emisyonlarını azaltmayacağı gibi, tersine artıracaktır. Varşova’nın belki de en somut çıktısı, “Kayıp ve Zarara İlişkin Uluslararası Mekanizma”nın kurulmasıdır. Mekanizma, iklim değişikliğinin sel, kuraklık gibi aşırı hava olaylarını da içeren etkilerinin yol açtığı kayıp ve zararlarla ilgili olarak bilgi, uzmanlık, teknolojik destek, işbirliği, diyalog ve eşgüdüm sağlamayı öngörmektedir. Taraflar Konferansı’nın mekanizmayı kuran kararında, bazı kayıp ve zararların iklim değişikliğine uyum sağlayarak azaltılabileceği vurgulanmıştır. Böylece kayıp ve zarar, iklim değişikliğine uyum süreçleriyle ilişkilendirilmiştir. Az gelişmiş ülkelerin beklentisi ise, uyumla ilgili mali destekten ayrı olarak, kayıp ve zararlarını mali olarak karşılayan bir mekanizma olması yönündeydi. Bu beklentiyi iyice boşa çıkaran biçimde, yeni kurulan mekanizma herhangi bir bütçe ya da fona sahip değildir. Bu bakımdan Varşova’nın en somut görünen unsuru bile, belirginleştirilme ve geliştirilme gereksinmesi sergiliyor. Ortada hala taslak bir anlaşma metni yok, pek çok belirsizlik var. İklimin değişmekte olduğu kesin, ama ülkeler iklim oyununu sürdürmeye kararlılar. Seneye Lima’da, sonra Paris...


Ekoloji

Kentsel talanın yeni hedefi Diyarbakır!

33

Diyarbakır kentine ilişkin son günlerde ortaya çıkan kentsel planlamaları Diyarbakır halkı medya üzerinden takip ediyor. Bu planlamalara ilişkin ne kentin, ne de yerel yönetimlerin bir tasarrufu bulunmuyor. Bu nasıl bir iştir ki, Türkiye bir yandan AB’ye girmek için yerele daha fazla yetki tanıdığını açıklayacak, diğer tarafta Diyarbakır’da kentin yapısını ve çehresini değiştirecek onlarca planı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ve DSİ üzerinden gerçekleştirecek.  Bu planlamaları sadece basit kentsel planlamalar olarak ele almamak gerekir. Geçtiğimiz yıl Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bu yönlü yetkiler verilirken, tüm bu müdahaleler de birlikte planlandı. Hükümet Ankara’dan kentlere müdahalenin önünü açtı. Tüm bunlar yapılırken, Gezi eylemlerinde mimar ve mühendislerin aktif rol alması nedeniyle TMMOB ile ilgili yasaları da by-pass eden yasal düzenlemelere imza attı. Ankara’dan Diyarbakır’a ilişkin yapılan planlamaları ele aldığımızda, 2002 ve 2005 yıllarında Diyarbakır’da yapılan 100 binlik imar planlarında Talaytepe-Malfroş tepeleri arasında kalan bölge, kentin nefes alabileceği alanlar olarak değerlendirilip Kent Ormanı planlaması yapıldığı görülür. Bu olanların önemli bir kısmı ise mera alanlarıydı. Son birkaç yıldır, Ankara üzerinden büyük bir basınçla bu kent ormanının nasıl yok

edileceği planları yapılıyordu. Önce Diyarbakır Spor için bir stadyum ihtiyacı ortaya atıldı. Kentteki yerel yönetimler ve STK’ların buna karşı çıkamayacağı hesapları üzerinden bir dizayn yapıldı. Burada amaç, kentteki sporseverler ile yerel yönetimleri karşı karşıya getirmekti. Medya eliyle yapılan bir basınçla bu, kentin gündemine oturdu.  Diyarbakır’a yönelik Ankara’dan yapılan planlamalar bununla sınırlı değil. Şehitlik semtinde bulunan DSİ Bölge Müdürlüğü bu günlerde kendine yer arıyor. Çünkü burası Selahaddin Eyyübi Üniversitesi’ne devredildi. Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri konut rezerv alanı ilan edildi,  Dicle Nehri üzerinde DSİ üç HES yapılması için

ön onay verdi.  Yerel yönetimler tarafından, Süryaniler açısından kutsal olan Kırklar Dağı yapılaşmaya açıldı. Sur içinde kentsel dönüşüm planları uygulanıyor fakat yerine ne yapılacağı konusunda bir belirsizlik var. Kısacası Diyarbakır’da halkın haberi olmadan birileri yukarıdan kenti planlıyor, tasarlıyor ve dayatıyor. Bunun için de ne AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, ne de halkın iradesi esas alınıyor. Ve kısacası Diyarbakır’daki yerel yönetimler Ankara’dan adım adım kuşatılıyor. *Bianet’te yayınlanan Aydın Bolkan’ın yazısından alıntılanmıştır.

Ahmetler Köyü direniyor: “Silahımız yok, yüreğimiz var”

Ekim başında Antalya’nın Manavgat İlçesi’ne bağlı Ahmetler Köyü’ndeki kanyonun ağzına iş makineleri dizilince başladı, köy halkının direnişi. Ahmetler Köyü’nde yapılmak istenen Hidroelektrik Santrali’ne (HES) karşı, köylüler kanyonun bulunduğu alana direniş çadırlarını kurarak nöbet tutmaya başladılar. Antalya’nın en eski köylerinden olan Ahmetler köylüleri, yaşam alanlarında yaşadıkları talanı şu şekilde dile geti-

Hem suçlu hem güçlü(!) olan şirketin özel güvenlik birimi tarafından, mücadele eden köylülerin üzerlerine iş makinesi sürülerek ve biber gazı kullanılarak saldırılmış ve saldırı sonucu biri kadın üç köylü yaralanmıştı. Daha sonra ise yapılanları protesto eden köylülere karşı bu defa silah kullanarak korku ortamı yaratmak isteyen taşeron şirketin arkasında devlet ve onun kolluk güçlerinin olduğunu gördü köylüler. Yapılan bu saldırıyı görmezden gelen Jandarma’ya karşı yaptıkları açıklama ile tepkilerini şöyle dile getirdiler: “Milli park –SİT alanı niteliğinin tümüne haiz olan bu bölgede; Orman ve Su İşleri Bakanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, ÇED

açısından araziyi görmeden ruhsat verdiği ve doğanın haklarını korumadığı ve de ihmal ettiği için sorumludur. Bölgede kendi yaşam haklarını ve doğanın haklarını savunan köylülerin can güvenliği yoktur ve can güvenliğinin sağlanması için tüm yetkilileri göreve davet ediyor ve can kaybı yaşanmadan HES projesinin iptal edilmesini istiyoruz. HES’cileri topraklarımızdan el çektirinceye kadar direnişimiz devam edecektir.”

Aralık 2013

Dünyanın birçok yerinde temel yaşam kaynağımızın elimizden alınmasına karşı bir mücadele yürüyor: “Su mücadelesi”. Bu mücadelenin kaynağında kapitalist sistemin “sürekli daha fazla kâr için üretmek” mantığı yatıyor. Kapitalizmin önceki krizlerinden farklı olarak şimdi yaşanan kriz, ki buna ekolojik krizde denilebilir, gezegen düzeyinde bir yok oluş tehlikesini barındırıyor. Bu yok oluş son otuz yıldır Anadolu topraklarında ve sularında da amansız ve vahşi bir şekilde devlet eliyle gerçekleştiriliyor. Yaşam savunucuları ise bu yok oluşa direnişle cevap veriyor; onları Tarsus’tan başlayıp Fethiye’ye uzanan Toroslar’daki HES’lere karşı verilen mücadelede de görüyoruz.

riyor: “Yüzlerce yıldır yaşadığımız yerlerin taşına, toprağına, suyuna, ormanına hiçbir zarar vermedik. Yanı başımızda akıp giden ırmağın milyonlarca yılda yarattığı Ahmetler Kanyonu var. 400 metre derinliğiyle ünü dünyaca bilinen bu kanyon, bir dünya harikası. Şimdi bu doğal güzellik, bir mikro HES projesi yüzünden kuruyup gitme tehlikesiyle karşı karşıya. Üstelik proje hazırlanırken ÇED raporu alınmamış. Kanyon kenarındaki Ahmetler, Güçlüköy ve Gençler köyüne hiçbir haber verilmemiş, Ahmetler Köyü’nün içme ve sulama sularının geleceği hiçe sayılarak Ankara’da masa başında hazırlanmıştır.”

Siyaset

HES projesi, Ahmetler Köyü’nün içme ve sulama sularının geleceği hiçe sayılarak Ankara’da masa başında hazırlanmıştır.


Sanat

34

Göksel Ilgın Final bölümü olarak bir sinema filmini tercih eden dizi filmler artık aşina olduğumuz bir mesele. Diziden çıkma filmler mevzubahis olduğunda akla gelen ilk soru “film, bir devam bölümünden fazlası mı?” ya da “diziyi izlemeyenler için anlaşılabilir mi?” Bu sorulara verilecek yanıtlar bir dizi metninin sinema diline aktarımındaki olumlu/olumsuz sonuçları serimler. Dizinin her hafta izleyicinin karşısına çıkacak olmasının avantajından yoksun olan sinema, dizinin birikmiş üstünlüğüne sarılmak istediğinde çoğunlukla sonuç; sinemada izlenen bir devam bölümüdür. Yönetmen için dengenin kurulacağı bıçak sırtı tam da bu noktada vuku bulur; bölümler boyunca sadakat göstermiş dizi izleyicisini incitmeden bir dizi bölümünden fazlasını üretebilmek. Ankara dizisi de n’ola ki?

Siyaset

Aralık 2013

Bir dizi film olarak Behzat Ç. İstanbul Türkiye’nin minyatürü, özetidir yaklaşımıyla “bu memleketin hikayesi ancak İstanbul’dan anlatılır” diyen sektöre inat, mekan olarak Ankara’yı seçmişti. Tabii ki bir mekan tercihi olarak Ankara; olayların geçtiği yer bilgisinden fazlasını arz etmekteydi. Memurlar şehri Ankara’da yaşayan sıradan, “küçük insan”ların küçük hikayelerinden bir memleket hicvi sergilemek Behzat Ç. özgünlüğünün özetidir. Sırtını “şok etkisi”ne dayayan, “yahu neler oluyor şu hayatta” tepkisini reyting damarlarına pompalayan İstanbul merkezli birçok televiz-

“Memleketin hali berbat, on lira rüşvet mi olur la?”

Ankara yanıyor!

“Behzat Ç. reloaded”

yon işinin tümden sıra dışı veya sıradan hayatlara yerleştirilmiş sıra dışı öykülerine dik başlı bir yanıttı Bir Ankara Polisiyesi. Romantik/ melankolik, politik içerimleriyle Ankara’da yaşamanın hoş ve nahoşlukları teması içinde neredeyse bir anti-kahraman sayılabilecek sorunlu baş komiser ve ekibinin gerçekçi kusurlarıyla resmedilişi oldukça sadık bir izleyici kitlesi yaratmıştı. Gerçek yaşamda iktidar tarafından “fedakar ve hizmetkar” ifadeleriyle sahiplenilen polislerin epeydir orantısız şiddet ve suçla anıldığı bir dönemde, aynı zamanda bir polis yergisi de olan Behzat Ç. uğradığı birçok müdahalenin ardından yayından kaldırılmıştı. Behzat Ç.’nin dönüşü

Behzat Ç. Ankara Yanıyor her şeyden önce Gezi Direnişi’nden önce çekilmiş olmasına rağmen Gezi ve sonrası süreçte gerçekleşen politik olayları bir falcı edasıyla ön-görmüş olmasına şaşkınlık dolu yorumlarla düştü medya mecralarına. Gerçekten de filmde yer alan çok sayıda sahne “yok canım, gezi’den sonra eklenmiştir bunlar” dedirtiyor. Lakin konumuz filmin gelecek görücülükteki başarısı değil! Ankara Yanıyor, diziden sinemaya geçişte yaşadığı farklılaşmanın ipuçlarını filmin ilk dakikalarında içeriden ele veriyor. Bir tören alanında konuşma yapan iki bakandan

biri tam polisler için öngörülen maaş zammını açıklayacakken diğerinin öldürüldüğünü televizyondan canlı izleyen komiser Harun’un iki tepkisi oldukça manidar. Bir memur olarak cinayeti gayri ihtiyari atlayıp “ne oldu şimdi bizim zam işi?” diyen Harun dizi olarak Behzat Ç.’nin kodlarını yansıtır. Ardından ekibin dikkatleri bakan cinayetine çevirdiği noktada Harun’un “la oğlum bakan cinayetini bize verirler mi hiç, o büyük iş, uluslararası meseleler falan o işi cinayete vermezler” yorumu filmde diziden ayrı-lıklar olacağını işaret ya da itiraf ediyor. Bakan cinayeti ile bağlantılı “sıradan cinayetler” (her halükarda bakan cinayeti diğerlerini olduğundan küçük hale getiriyor) üzerine yürütülen “büyük” soruşturma mekânsal bir genişlemeyi de beraberinde getiriyor; filmin bir kısmı Kıbrıs’ta geçiyor. Bir seri katili öyküsüne katan film, Batılı polisiyenin klasik materyallerinden bolca faydalanıyor. İmza bırakarak işlenen cinayetler, sosyopat seri katilin duvarları tümüyle yazıyla dolu evi, cinayetin ipuçlarını veren bir katil güncesi vb… Bu mekânsal ve anlatısal genişleme dizideki Ankara halet-i ruhiyesini silikleştiriyor ve bunun mühim sonuçlarından biri; anti-kahraman Behzat, kahraman Behzat’a yakınlaşıyor. Bu haliyle film, bir devam bölümü olmaktan ve dizi izlenmeksizin

Gerçek yaşamda iktidar tarafından “fedakar ve hizmetkar” ifadeleriyle sahiplenilen polislerin epeydir orantısız şiddet ve suçla anıldığı bir dönemde, aynı zamanda bir polis yergisi de olan Behzat Ç. uğradığı birçok müdahalenin ardından yayından kaldırılmıştı!

anlaşılamama riskinden kurtuluyor. Zira bağımsız bir öyküsü var ve öyküyü işlemekte dizideki kodların en azından bir kısmından feragat edilmiş. Ancak, dizide olumlanan “küçük şeyler” filmde tamamen kaybolmuş demek haksızlık olur. Satır aralarında ilgi çekici sürprizler, güncel politik gündemlerle kurulan başarılı bağlar, laf sokma muzipliğinde politik göndermeler, dizideki kadar güçlü olmasa da Ankaralılık halleri yine zevkli bir Behzat Ç. seyrine yol açıyor. Film, sonsöz niyetiyle denebilir ki, diziden filme taşınan unsurlar sayesinde başarısız olmaktan yırtıyor; hem de bir dizi-devam bölümü olmamayı başararak. Sinemaya geçişte eklenen yenilikler maalesef Behzat Ç.’nin özgünlüklerini örtme riskini taşıyor ve genel bağlamda da yaratıcı bir sinema dilinden yoksun. Diziyi hiç izlemeyenler için yaratacağı etki ise muhtemelen internetten dizi bölümlerini indirmeye başlamak olacaktır.


“Anadilimiz ve kimliğimiz onurumuzdur!” Fazlı Kaya

Yerleşik olarak Artvin bölgesinde yaşayan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında çoğunlukla Karadeniz sahillerine ve Marmara bölgesine Gürcistan-Acara bölgesinden göç eden Müslüman Gürcülerin  torunları olan Türkiyeli Gürcüleri ne kadar tanıyoruz? Gürcüler, Gürcistan’da kendilerine Kartveli, ülkelerine ise Sakartvelo, Türkiye’de ise ağırlıklı olarak Gürcü demektedir.

Asimilasyonun nasıl bir devlet politikası olarak uygulandığını aşağıdaki belgeyle gözler önüne sermek olasıdır: “İskana Tabi Tutulanların Türkleştirilmesi / İçişleri Bakanlığı Gizli Genelgesi / 1930: Yabancı lehçeyle konuşanların kıyafetlerini, şarkılarını, oyunlarını, düğün ve diğer geleneklerini kötü göstermek, bu kişilerin ve ailelerinin isim ve lakaplarını Türkçeleştirmek, onları hiçbir zaman Boşnak, Tatar, Çerkez, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Türkmen, Pomak vs. diye adlandırmamak, köylerin o lehçe’deki isimlerini değiştirmek ve evlerinde ve aralarında Türkçe konuşmaya zorlayarak onlara yürekten “Türküm” dedirtmek. Özetle, “dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türkün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.” Kaynak: İskana Tabi Tutulanlar��n Türkleştirilmesi Uygulamasına ilişkin Gizli Genelge. No:1/28 (Ankara 1930). Aktaran Ahmet Yıldız ‘Ne

Gürcüler, yerleşik olarak Artvin olmak üzere, Giresun, Ordu, Samsun, Sinop, Amasya, Tokat, Bolu, Sakarya, Kocaeli, Bursa, Yalova ve Balıkesir illerinde dağınık olarak yaşamakta olup özellikle 1950’li yıllarda başlayan sanayileşme  ile birlikte köyden kente göç sürecinde başta İstanbul olmak üzere diğer büyük şehirlere yoğun bir Gürcü göçü yaşanmıştır. Ayrıca İstanbul’da Müslüman olmayan Gürcülerden olan Katolik Gürcüler ise önceleri 10 bin kişi kadar iken Türkiye’de 1955 yılında  yaşanan 6-7 Eylül olaylarında uğradıkları baskı ve göçertme ile çoğu bu ülkeyi terk etmiş, bugünkü sayıları  ise bin kişinin altına düşmüştür. Gürcü tarihinden bazı bilgiler

Diğer halklar gibi gelişkin bir dile ve kültüre sahip olan Gürcülerin tarihlerine ve kültürlerine ilişkin şu önemli bilgiler sıralanabilir: -Gürcü alfabesi (Kartuli Anbani), günümüzde dünyada kullanılan 14 yazı sisteminden biridir. Beşi sesli olmak üzere 33 harften oluşur. -Kraliçe Tamar (d.1160 - ö.1213) Gürcistan Krallığı’nı 1184-1213 arasında yöneten ünlü kraliçedir. Hükümdarlık dönemi Gürcistan’ın “Altın Çağı” olarak bilinir. - Şota Rustaveli’nin yazdığı, Gürcü edebiyatının destansı başyapıtı olan Vephistkaosani’nin (Kaplan Postlu Kahraman) Gürcistan’daki yeri çok büyüktür. Bu eser halk arasında o kadar ilgi görmüştür ki, tıpkı

Anadolu’da evlenen gençlerin çeyiz sandığına konan Kuran-i Kerim gibi Gürcistan’da bu eserin konmadığı çeyiz sandığı yoktur. - Gürcistan tarihi büyük oranda savaşlar ve işgaller tarihidir de. Doğuya açılan tarihi ipek yolu üzerindeki Kafkasya’nın bu bölgesi İranlılar (Persler), Moğollar, Ruslar, Bizanslılar, Osmanlılar vb tarihin güçlü devletleri arasında sürekli egemenlik savaşlarına sahne olmuştur. Bunlardan biri olarak 1600’lü yıllarda Gürcistan’ın 2/3’lük bir bölümü olan Güneybatı, bu günkü Acara-Batum bölgesi Osmanlı İmparatorluğu tarafından yaklaşık 300 yıl kadar işgal edilerek bu bölgedeki Hristiyan Gürcüler büyük oranda Müslümanlaştırılmıştır. İşte Türkiyeli Gürcüler de bu Müslümanlaştırılan, savaşlar sonrası göç ettirilenlerdir. -1921 sonrası Sovyet Sosyalist

Cumhuriyetler Birliğinin bir üyesi olan Gürcistan’ın en önemli politik şahsiyetlerinden biri olan, birçok olumsuzluğu bir yana özellikle Hitler Almanya’sının dünyayı faşizm ile kana bulamasına ve nihai zaferi ilan etmesi önünde en büyük direnişi sergileyen, dünyayı bu beladan kurtaran Sovyet devlet adamı Josef Stalin bir Gürcüdür. Bugün varlık-yokluk mücadelesi veren Türkiyeli Gürcülerin tekrardan var olabilmesi için demokratik Gürcülük temelinde, kimliğini yaşatma mücadelesi vermesi, demokratik kurumlarını oluşturması şarttır. Bunun için Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesinde yer alarak, temel hak ve özgürlükleri için mücadele etmekten başka da yolu yoktur. Ya bu yolu izleyip var olacak ya da tarihte yok olmuş diller ve kimlikler gibi yok olup gidecektir.

Gürcülerin Talepleri Bu düşünceler ışığında Türkiyeli Gürcülerin var olabilmesi aşağıdaki asgari taleplerinin hayata geçirilmesi ile olasıdır: -Anadilde etiğim hakkı.

-TRT’de Gürcüce yayın hakkı.

-Anadillere ve kimliklere Anayasal güvence. -Demokratik yeni bir Anayasa. -Gürcüce yer adlarının iadesi.

-Asimilasyona uğratılmış halklara “pozitif” ayrımcılık uygulanması.

-Asimilasyon politikalarına bir bütün olarak son verilmesi.

Aralık 2013

Ayrıca nüfusunun yaklaşık 2 milyon kadarı asimilasyonla Türkleştirilmiş olan Türkiyeli Gürcüler, ana dilleri olan Gürcüceyi ve Gürcü kültürünü önemli oranda kaybetmişlerdir. Bunun nedeni, Osmanlı’nın son sürecinde başlatılan, Cumhuriyet’le birlikte son hızla sürdürülen Türkçülüğe dayalı asimilasyon politikalarıdır.

Mutlu Türküm Diyebilene’ syf:289

Siyaset

Dünyada yaşayan yaklaşık 7-8 milyon Gürcü’nün 3,5 milyonunun Gürcistan’da, 2-3 milyon kadarının Türkiye’de yaşadığı tahmin edilmektedir.

Bugün varlık-yokluk mücadelesi veren Türkiyeli Gürcülerin varlıklarını sürdürebilmesi için demokratik Gürcülük temelinde, kimliğini yaşatma mücadelesi vermesi, demokratik kurumlarını oluşturması şarttır. Ya bu yolu izleyip var olacak ya da tarihte yok olmuş diller ve kimlikler gibi yok olup gidecektir.

35

Halklar

Türkiyeli Gürcüler:


36

Spor

Özellikle futbol söylemleriyle, kurallarıyla, pratikleriyle erkeklerin iktidarını yapılandıran bir alandır. Şiddet pratikleri erkek kimliklerini yeniden üretirken diğer taraftan erkek hegemonyası lehine bir iktidar hegemonyası da işletir.

Kadın gözüyle taraftar Fatoş Osmanağaoğlu Taraftarlarla ilgili bir yazı, bir kitap kaleme alındığında adettendir, bir anıyla başlamak lazım. Ben de yıllar önce ilk gittiğim futbol maçından bir anımı anlatmak isterim. Güzel bir Pazar günü öğleden sonra, eşim biletimizi önceden almış –daha pahalı olmasına rağmen kapalı tribünden, açıkta kadın taraftar oturamaz- ama stada maç başlamadan birkaç saat önceden gitmek gerek. Neden? Yanında bir kadın taraftar varsa özellikle, her şey

Siyaset

Aralık 2013

Taraftar toplumun bir aynası aslında. Taraftar erkek. Erkeklerin kapsadığı, dayanıştığı, yarıştığı, kavga ettiği, eğlenceli, şiddetli ve tehlikeli bir alandır, aidiyet yaratır. Erkek, taraftar olarak kendini ifade eder.

olabilir, son ana kalmamak gerekir. Neyse yerimizi aldık, tribünde. Ben çok heyecanlıyım, maçın başlaması yaklaşıyor. Bir anda amigolar stada “Bütün stad ayağa” tezahüratı yaptırmaya başladı. Çevremdeki herkes ayağa kalkmaya başladı, ben de gayri ihtiyari kalktım, takımımla ilgili güzel bir tezahürat bekliyorum. Eşim hızla koluma yapışıp oturmamı istediğinde, ben ne olduğunu anlayamadan, bütün stad hep bir ağızdan “küfretmeye” başladı. Şaşkınlığımla utancımın birbirine karıştığını hatırlıyorum. Bir kadın taraftar olarak maçlara gittiğimde, maç kadar taraftarı da izlemişimdir. Kitle sporlarının tamamında taraftar resmi aşağı yukarı aynıdır. Buradan tüm kitle sporları aynı derecede izleniyor anlamı çıkmasın. Esasen futbol kulübü taraftarları önemli maçlarda (örneğin derbiler) basketbol veya voleybol maçlarını da “şenlendirirler”. Toplumun büyük çoğunluğu da bu maçlardan, yaşanan şiddet olayları veya yine şiddetten dolayı yarım kalması nedeniyle haberdar olur. Yoksa toplumumuz pek de spor meraklısı değildir, olimpiyatları bize verseler muhtemelen tribünler boş kalır. Bakmayın siz Erdoğan’ın hamasi nutuklarına.

Taraftar takımını çok sever, ama oyuncusunun en ufak bir yanlışında ağza alınmayacak küfürler eder. Hakemi konuşmaya gerek yok zaten “ibne”dir. Rakip takım taraftarı ile artık aynı sahada maç bile izleyemiyor, çünkü şiddet tırmanıyor. Rakip takımın futbolcu ve hatta yöneticileri bile risk altında. Daha da hızını alamazsa, örneğin şampiyonluğu kaybettiyse benzin istasyonunu yakabilir. Ayrıca, Kürt düşmanlığının bilinçli biçimde tırmandırılmasıyla ırkçı ve şöven tezahüratlar yıllardır stadları inletiyor. Daha da ötesi geçen yıl 8 Mart mitinginin sonunda taraftar gruplarının Kürt kadın ve çocuklara yaptıklarıdır. Hastanede ziyaret için gittiğimde gerçekten dövülmüş kadınların bazılarını gördüğümde gözlerime inanamadım. Kapitalizm her alanda olduğu gibi, kitle sporları ile de toplumun nabzını tutar. Taraftar olmak yaşamla bütünleşmiştir. Futbol Ateşi kitabında Nick Hornby’nin hikayesinde bunu görebiliriz: “Futbol taraftarlığı uygun kullanıldığında ‘new age’ bir terapidir” der Nick ve bu, “Asla sadece başkasının sevincini yaşamak değildir”; böylece futbolda meselenin empati olmadığını da söylemiş

olur. Mesele sevincin kendisi olmaktır. Futbol seyretmenin kendisi aslında bir eylemdir. Kazanılan bir zafer, oyunculardan tribünlerin en üst sıralarına kadar ulaşır. O coşku kendi talihinin kutlanmasıdır ve yenilgi durumundaki kederse samimi bir kendine acıma duygusudur. Futbolcular yalnızca taraftarların sahadaki temsilcileridir. Bazen golü kaçıran, bazen topu taca atan, bazen röveşata yapan, kimi zaman da kırmızı kartı gören temsilcilerdir. Taraftar toplumun bir aynası aslında. Taraftar erkek. Erkeklerin kapsadığı, dayanıştığı, yarıştığı, kavga ettiği, eğlenceli, şiddetli ve tehlikeli bir alandır, aidiyet yaratır. Erkek, taraftar olarak kendini ifade eder. Futbol onlara konuşulacak bir konu sağlamakta, sessizliklerle baş etmek kolaylaşmaktadır. Ne yazık ki kız kardeşiyle arasında ortak mekan yaratılamamış, bağlar güçlendirilememiş; aslında toplumsal cinsiyet rollerine uygun biridir taraftar. Taraftar şiddeti diye anlatılan şey de aslında erkek şiddetidir. Özellikle futbol söylemleriyle, kurallarıyla, pratikleriyle erkeklerin iktidarını yapılandıran bir alandır. Şiddet pratikleri erkek kimliklerini yeniden üretirken diğer taraftan erkek hegemonyası lehine bir iktidar hegemonyası da işletir. Futbol taraftarından devam edersek geneli daha kolay izah edeceğiz, hegemonik erkeklik değeri olan şiddet aracılığıyla erkeklerin birbiri üzerinde egemenlik kurma mücadeleleri, sonuçta, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin yeniden üretilmesine yol açarken, öteki erkekliklere ve kadınlara fırsat verilmeyen bir alan olma özelliğini korumaktadır.


Lgbt-i film

LGBT

37

Kasım ayında Giresun’da ilk kez üç günlük bir LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, trans, interseks) Film Festivali yapıldı. Festivali düzenleyen arkadaşlar gazetemize aşağıdaki yazıyı yolladılar.

Ne kadar film gösterirsek gösterelim, yeterli olmayacaktı ama denemek

2. gün filmimiz Prayers For Bobby’di. Filmin kahramanı, cemaat ve anne homofobisi nedeniyle intihar etmişti ve sonuç ilk filmdeki gibi gözyaşlarıydı. Ya biz de bencilsek? Neden hep duygu sömürüsü olmalı ki derken, Ferzan Özpetek filmi ortaya çıktı ve Serseri Mayınlar ile yarı hüzünlü yarı kahkahalı bir final yaptık. Final sonrasında yapılan söyleşi, gerçekten bir şeylerin başarılabileceğinin göstergesiydi ki ardından açılan sosyal hesapta da bunu kanıtlamış olduk. Sosyal medyada Gökkuşağı Giresun adıyla açtığımız hesap takip edilen ve beğenilen bir sayfa yolunda ilerlerken, biz yeni yapılacak etkinliği planlamaya başlamıştık bile. Tam bu sırada LİSTAG’ın iller  arası düzenlediği ve bizimde oynatmak istediğimiz Benim Çocuğum belgeselinin yolda olduğunu ve Samsun ve Trabzon’daki üniversitelerde gösterime gireceğini öğrendik. İrtibata geçtik ve biraz koşuşturmayla 15 Aralık’ta Vahit Sütlaş Sahnesi’nde gösterime girecek ve ar-

dından söyleşi yapılacak bir etkinlik oluşturmayı başardık. Bir çok konuda ayrımcılığa maruz kalan insanları sıralarken, fark edemediğiniz o iki virgülün arasında LGBTİ bireyler de vardır. Sapkın diye etiketlediğiniz, hastalıklı dediğiniz

Roşin’in katili ceza alır mı? Ailesi 17 yaşındaki çocukları Roşin’i eşcinsel olduğu için öldürdü. Temmuz 2012’de gerçekleşen bu nefret cinayeti ne ilkti ne de son oldu. Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim eşitliği anayasada ve toplumsal algıda yerini alana kadar da bu nefret cinayetleri son bulmayacak.

Cinayetle ilgili açılan davanın son duruşması 5 Aralık’ta Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. LGBTİ cinayetlerini körükleyen nefret söylemi LGBTİ cinayetlerinin davalarında da duruşma salonunda, adliye önünde, dava dosyalarında ve mahkeme heyetinin tutumunda kendini gösteriyor. Heteroseksist-erkek-devlet adaleti kadın cinayetleri ve tecavüz davalarında olduğu gibi eşcinsel ve trans cinayetlerinde de devleti,

erkeği ve onların uygun gördüğü aileyi korumak için bütün imkanlarını kullanıyor. Duruşma salonuna girişte aile üyelerine kimlik sorulmazken LGBTİ aktivistlerine kimlik kontrolü yapılıyor. Bu durumda trans aktivistler kimlik beyanına göre değil kimlik rengine göre aranmak zorunda bırakılıyor. Dahası sanık avukatı ve Roşin’in annesi Gülten Çiçek SPoD’un davaya müdahilliğinin kaldırılmasını talep ediyor. Gülten Çiçek’in açıklamasına göre bu talebinin sebebi kızının boşanma noktasına gelmesi, evliliğinin biteceği korkusu. Roşin Çiçek cinayeti her yıl işlenen onlarca eşcinsel/trans cinayetine nazaran daha çok konuşuldu, gündemleştirildi, takip edildi. Dava

insanlar; hastalıklardan ya da sapkınlıklardan değil, homofobi yüzünden ölüyorlar. Eşcinsellik bir hastalık değil, homofobi bir hastalıktır ve üzülmeyin düzeltilebilir. Küçük şehirde büyük adımlar atmaya çalışan birkaç genç…

sürecinin kendisi ve (belki de) kazanımları sadece Roşin için değil bütün LGBTİ’ler için hayati önem taşıyor. LGBTİ örgütlerinin davanın müdahili ve takipçisi olması ailenin ve değişen mahkeme heyetinin canını çok sıkmış olacak ki yeni heyet gerekçe göstermeksizin SPoD’un davaya müdahilliğini iptal etti. Dava 10 Şubat 2014’e ertelendi. Bir sonraki dava çok kritik. Şimdiye kadar aile içinde işlenen hiçbir eşcinsel/trans cinayetinde aile üyelerine ceza verilmedi. Roşin’in babası ve amcası bu mahkeme heyeti tarafından eşcinsel olduğu için (cinsel yöneliminden dolayı) -aralarında kan bağı olan- birini öldürmekten dolayı suçlu bulunursa bir kez olsun katiller devlet mahkemelerince suçlu bulunmuş olacak ve bu emsal teşkil edecek.

Aralık 2013

Kendimize gülerken güldüğümüz şeyler başımıza geldi ve bir anda film etkinliği ortaya çıkıverdi. Tabi bu süreç o kadar da kolay değildi. Görüşmemiz gereken insanlar, dernekler, neler yapılabileceğiyle ilgili düşünceler topluluğu ve bunların bizde oluşturduğu stres… Her şey netleştiğinde yapılacak etkinliğin o kadar da kolay faaliyete geçemeyeceği anlaşıldı. Biz ve bize bu konuda yardımcı olan insanlar bu durumu anlayışla karşılarlardı evet ama ya diğerleri. Belki de en büyük sorunumuz buydu. LGBTİ zaten duyulmadık bir şeydi. Film festivalini yapmak istemekteki amacımız LGBTİ açılımının ne olduğunu ve homofobinin neler doğurduğunu göstermekti.

gerekliydi. Ve ilk gün için hepimizin kalbinde derin bir yara açan Ahmet Yıldız cinayetini göstermeye karar verdik. Yani Zenne filmini. Sonuç gözyaşıydı. Neden ağlamıştık, üzüldüğümüzden mi? Bencilliğimizden mi?

Siyaset

Yaklaşık olarak 100 bin nüfusa sahip Giresun’da yapılabilecek şeyleri düşünün. İnsanların cumartesi günleri bile gidebilecekleri yerler kısıtlıyken, üç dört ayımız o kısıtlı yerlerden birinde birkaç kişi toplanıp, neler yapabileceğimizi tartışmakla geçti. Her ay kafamızda bir şeyler şekillenirken bunların içinde LGBTİ yoktu. LGBTİ ile ilgili bir şeyler yapalım dediğimizde bu duruma kendimiz bile gülüyorduk. 


Haberler

38

Engellilerin kutlayacak ne çok günü var! Engelliler “gün” kutlamaktan sorunlarını anlayamaz duruma gelmişlerdir. Örneğin 10-16 Haziran arası Sakatlar Haftası, 15 Ekim Beyaz Baston Körler Günü, 3 Aralık Uluslararası Engelliler Günü vb Zühtü Turgut 1992 yılında Birleşmiş Milletler aldığı bir kararla, 3 Aralık gününü “Uluslararası Engelliler Günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından BM İnsan Hakları Komisyonu 5 Mart 1993 tarihli ve 1993/29 sayılı bildirisi ile üye ülkelerce 3 Aralık gününün “engellilerin topluma kazandırılması ve insan haklarının tam ve eşit ölçüde sağlanması” amacıyla tanınmasını istedi. Ve o günden beri, 3 Aralık “Engelliler Günü” olarak bilinmektedir: Türkiye’de de her 3 Aralık günü, Dünya Engelliler Günü olarak kutlanmaktadır. Hemen hemen birçok televizyon kanalı ve gazetede engellilerin “Dünya Engelliler

Günü” kutlanmakta ve yapılıp edilenler, önemli haberler arasında verilmektedir. Aradan geçen yirmi yılı aşkın süre içerisinde, katıksız “engelliler günü” her yıl devlet törenleriyle kutlanmıştır. Ancak her geçen yıl birbirinin tekrarı olmaktan öteye gidememiştir. İllerde yapılan törenlerde valilikler ve belediyeler, engellilere yaptıkları büyük hizmetlerden söz etmişler, engelli okullarından ve kendi ideolojilerine uygun engelli örgütlenmelerinden toplayarak getirdikleri kişilere kendilerini alkışlatıp medyada boy gösterip halkı yanılsatmışlardır. Günü ilan eden de kutlayan da kendileridir; yapılanların engellilerle bir ilgisi yoktur. Projecilere yeni rant kapısı

Ne yazık ki, engelliler toplumda en

çok istismar edilen kategorilerin başında gelmektedir. Bütün statüko partileri iktidarı / muhalefeti engellilerin istismarı konusunda, adeta birbirleriyle yarış etmişlerdir. Geldiğimiz noktada, aynı yarış devam etmektedir. Engelliler adına göstermelik olarak yapılan birçok şey, engellilerin çok fazla bir işine yaramasa da, projecilere yeni yeni rant kapıları oluşturmuştur. Engellilerin o kadar çok günü vardır ki, gün kutlamaktan sorunlarını anlayamaz duruma gelmişlerdir. Örneğin 10-16 Haziran arası Sakatlar Haftası, 15 Ekim Beyaz Baston Körler Günü, 3 Aralık ve benzerleri. Engellilerin istismarı için her şey hazırlanmış sanki. Öte yandan engellilerin büyük bir bölümü hipnotizma edilmiş gibi, uyumakta ve sistem partilerinin peşinden

koşmaktadırlar. Birçoğu birbirlerinin günlerini kutlamakta, çoğu da günümüz yeterince kutlanmadı diye üzülmektedir. Daha demokrat gibi görünenleriyse, ulusalcı politikalardan kurtulamamışlardır. Çeşitli sosyalist çevrelerde bulunan az sayıdaki engelliyse, çaresiz bir durumda ne yapacaklarını bilememektedirler. Sol ve sosyalist çevrelerse, bu konuda yeterli bir gelişme gösteremediklerinden, kartel medyasından duyduklarıyla yetinip, engellilerin günlerini kutlamaktadırlar. Bu kutlama tıpkı erkeklerin, kadınların 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlamasına benzemektedir. Sosyalist sol bu konuda bilgi toplamalı, teori geliştirmelidir. Ve sayıları on milyonu çoktan aşmış engellileri örgütleme yolunda, çaba sarf etmelidir.

Kocaeli’de “Gezi Direnişi, Yerel Seçimler ve HDP” Paneli

Siyaset

Aralık 2013

Kocaeli SYKP İl Temsilciliği 7 Aralık Cumartesi günü “Gezi Direnişi, Yerel Seçimler ve HDP” konulu panel gerçekleştirdi. Eğitim-Sen Kocaeli Şubesi toplantı salonunda gerçekleştirilen panele SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay YILMAZ, HDP MYK Üyesi Gülfer AKKAYA, Kaos GL’den Remzi ALTUNPOLAT ve HDP Kocaeli İl Örgütü Yönetim Kurulu Üyesi Kamer KONCA konuşmacı olarak katıldı. Katılımın yoğun olduğu panelde SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay Yılmaz yaptığı konuşmada ; “ Gezi’deki isyanın fitilini Taksim’de sökülen ağaçlar ateşlemiş olabilir. Fakat bunun öncesi de mevcuttur. Bu coğrafyada doğasını korumak isteyen insanların sokağa çıktığını görürsünüz. Türkiye’de yüzlerce HES projesi var. İnsanlar bu HES projelerine karşı bu topraklarda mücadele veriyor. Küresel kapitalizmin geldiği noktada ve Türkiye sermayesinin emeğin sömürüsü üzerinde ki baskısını göz önüne alırsak bu direniş geç bile kalmıştır” diyerek Gezi İsyanı’nın sosyalist mücadele ile doğrudan bağlantısı olduğunu vurguladı. Halkların Demokratik Partisi MYK üyesi Gülfer Akkaya ise; “AKP iktidarı

sadece kadınları değil, LGBT’leri ve Alevileri de dışlamıştır. Yakın tarihten geriye doğru gittiğimiz her dönemde bir katliam görebiliriz. AKP’nin 11 yıllık iktidarında kadınlara biçtiği misyonu kabul etmeyen kadınlar Gezi’de de sokağa çıkmıştır. Gezi isyanında kadınların daha çok direnişe destek vermesinin sebebi budur. Gezi parkı kadınların derdine deva olmuştur” diye konuştu.


Okulda tuvalete gitmek istediğimi Lazca söylediğimde, kendisi de Laz olan öğretmenimden yediğim dayak halkımın asimilasyonunun boyutunu anlatıyor bize” Mehmet Bekaroğlu Laz Enstitüsü’nün açılış töreni 23 Kasım’da Caddebostan Kültür Merkezi’nde yapıldı. Katılımcılar arasında HDP Milletvekili Levent Tüzel, BDP Milletvekili Altan Tan, SYKP Eş Genel Başkanı Tuncay Yılmaz, ÖDP Eş Genel Başkanı Bilge Seçkin Çetinkaya, Müzisyen Suavi gibi isimler de vardı. Tören, Ayşenur Kolivar’ın ağıtı ile başladı, daha sonra konuşmalar Mehmet Bekaroğlu ile başlayarak yapıldı. Asimilasyon, ezilmişliğin ortak problemlerimiz olduğunu vurgulayan, özgürlük ve eşitlik taleplerinin dillendirildiği, halkların kardeşliği temalı bir toplantıydı. Ayrıca geçmişte Türkiye’de yaşananların benzerinin bugün Gürcistan’da yaşandığı, Lazcanın Gürcistan’da Gürcü dilinin bir lehçesi olarak ifade edildiği ve bu yönde inkar faaliyetleri sürdürüldüğü belirtildi. 

Kürtler Halay, Lazlar da Horon duyduğunda yerinde duramıyor

Konuşmaların ardından Laz gruplar sahne aldı, Erdal Bayrakoğlu, Grup Şurumşine ve Marsis seyircileri müzikleri ile coşturdular, müziğiyle tüm ülkenin kalbinde yer eden Kazım Koyuncu’yu da andılar. Lazlar müzik başlar başlamaz Horon oynamaya başladı. Büyük bir salon ve daha formel bir toplantı olmasına karşın sahne ve yerlerinde herkes horon oynadı.

Haberler

Xela do Kaoba Lazuri Enstitudefi

39

Toplantının ardından yapılan kokteylde ikram edilen Laz böreği, hamsili ekmek ve su böreği çok anlamlı bir ağırlama idi. Laz ve Laz olmayan konuklar için keyifli anlardı.

Enstitü’nün, faaliyetine henüz başlarken yaptığı en önemli iş, Arhavi’de ve Fındıklı’da iki okulda başlayan Lazca dersi izinlerinin çıkmasını sağlamak olmuş. Lazca ve Türkçe, kimi çeviri ile yapılan konuşmalarda Laz halkının asimilasyonunun boyutları ifade edildi. Mehmet Bekaroğlu’nun konuşması bunun güzel bir özetiydi “okulda tuvalete gitmek istediğimi Lazca söylediğimde, kendisi de Laz olan öğretmenimden yediğim dayak halkımın asimilasyonunun boyutunu anlatıyor bize”. Yaklaşık 600 bin kişi oldukları tahmin edilen Lazların, dilini anlayabilen kişi sayısı yaklaşık 250 bin. Lazcanın yok olmaktan kurtulması için ana dilde eğitimin önemi pek çok konuşmacı tarafından vurgulandı

Hatay SYKP Kuruluş Şenliği yapıldı Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP) Hatay İl Örgütü’nün kuruluşu 29 Kasım’da Antakya’da yapılan şölenle kutlandı. Etkinliğe sanatçı Ferhat Tunç’un yanı sıra 1993’ten beri bütün baskılara rağmen Arapça ezgileri bizlerle buluşturan Grup Nidal ve Mesreh-el Emel Arapça tiyatro grubu skeç ve şiirleriyle katıldı. 29 Kasım Cuma akşamı Antakya’daki Özgül Düğün Salonu’nda gerçekleşen açılış etkinliğine yaklaşık 1500 kişi katıldı. Etkinliğin açılış konuşmasını SYKP Hatay İl Eş Başkanı Belgin Ayrancı yaptı. SYKP’li Gençlik adına da Alişan Cebiroğlu konuştu. Etkinlikte SYKP Eş Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Kahya ve Parti Meclisi üyesi Kenan Kalyon da birer konuşma yaptı. Kalyon konuşmasında; “Mezhepçi dış politika çökmüşse, iflas etmişse, sürdürülemez hale gelmişse, artan ölçüde eleştirilere maruz kalıyorsa bunda Antakya halkının katkısı, payı, ısrarı kesinlikle inkar edilemez. Bundan dolayı size teşekkür ediyoruz. Antakya halkı da kendisiyle övünebilir” derken, Mustafa Kahya ;”Halkların geleceğini karartmaktan vazgeç El Tayyip! El Kaide’ni de al Suriye’den çek git” diye konuştu.

Devrimci Liseliler, Liseli Kıvılcım, SYKP’li Liseliler ve bağımsız liseli öğrenciler 16 Kasım’da yaptıkları toplantıda birleşme kararı alarak Devrimci Lise Koordinasyonları’nı kurdular. Toplantıda aldıkları kararla kamuoyuna ortak bir açıklama yapan Dev-Lis ve Liseli Kıvılcım, örgütsel varlıklarını sonlandırarak, birleşik ve demokratik lise mücadelesi için Dev-Lis Koordinasyonları’nda birleştiklerini duyurdu. Kapitalizmin, gençliği sapkın ideolojileri ve ekonomik çıkarları doğrultusunda kullandığı vurgulanan açıklamada; “Dönem, bu kirli siyasetin hat

safhaya çıktığı dönem. Dönem kızlı-erkekli öğrencilerin ortak yaşamlarının yadsındığı, sorgulandığı dönem; dönem eğitim sisteminin sermayedarlar tarafından dershaneler tartışmasına sıkıştırıldığı, bilimin para meselesine tıkıştırıldığı dönem. Kıssadan hisse dönem; direnişi eskisinden daha enerjik bir şekilde örmemiz, büyütmemiz gereken bir dönem” denildi. Böyle bir dönemin ihtiyacına uygun olarak birleştiklerini ve yeniden kurulduklarını anlatan liseliler; “Eşit, parasız, bilimsel, anadilinde eğitim hakkını savunan bütün duyarlı liseli arkadaşlarımızı bu mücadeleye davet ediyoruz” dedi.

Siyaset

Liseliler Birleşiyor

Aralık 2013

SYKP’nin açılış etkinliğine Armutlu Gezi şehitlerinin aileleri katıldı. Etkinlikte Ferhat Tunç, Ahmet’in annesine sürekli “anne ben senin oğlunum” şarkısını söylediğini söylediğini belirterek, bunun üzerine Ferhat Tunç Ahmet Atakan’ın annesine o şarkısını söyledi. SYKP’nin açılış etkinliğinde Halkların Demokratik Partisi, Özgürlük ve Dayanışma Partisi, KESK ve İHD’den konuklar yer aldı.


Kadınlar özgürleşmeden

kentler özgürleşemez

2004 – 2009 yılları arasında Amed Bağlar Belediye Başkanlığı görevini “kadın bakış açısıyla” yürütmüş ve halen HDP MYK üyesi olan Yurdusev Özsökmenler’le yerel yönetimler ve kadınlar üzerine... Siyaset: BDP’nin yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorunlarının aşılması ile ilgili kadın kurtuluş hareketine katkı sağlayan çok önemli deneyimleri var. Bu deneyimler nelerdir? Yurdusev Özsökmenler: 1999’da HADEP’le kazanılan 37 belediyeden 3 tanesinin başkanı kadındı ama kadınların görünür olması ilk 2002 genel seçimlerinde oldu. DEHAP, kazanılması mümkün olan bütün illerde ilk sırada kadın adaylara yer verdi. Kadın adaylar büyük başarı kazandı ve oylar yükseldi. 2003’de yerel yönetimlerde sürdürülecek kadın politikaları konusunda tartışmalar başladı. DÖKH Genel Kurulu’nda kadın programı tartışıldı ve cinsiyet özgürlükçü-ekolojik-katılımcı modelin ilk adımlarının 2004 seçimlerinde atılması, kadın kotasının uygulanması kararı alındı. Bu kararlar ışığında kadın belediye başkanı sayısı 9’a çıktı. Belediyelerde uygulanacak kadın politikaları konusunda da önemli adımlar atıldı. Örneğin; belediye başkanı erkekse başkan vekili ve belediye başkan yardımcılarının yarısı kadın olarak atandı. Belediyeler kadın bütçelerini ayırdılar, kadın merkezleri açıldı, kadın festivalleri, konferansları gerçekleşti. 2009 yılında ise bu sayı artarak 14’e çıktı. Belediyelerde eşbaşkanlık yürürlüğe kondu, kadın kurulları oluşturularak kadın çalışmaları doğrudan kadınların yönetiminde ve bağımsız kadın kuruluşları ile kent kadın meclisleri talepleri doğrultusunda gerçekleşmeye başladı. Meclislerde kadın-erkek eşitliği komisyonları kuruldu. Amed’de Bağlar Belediyesi’nde başlayan pilot uygulamadan kısaca bahseder misiniz? Bağlar Belediyesi ilçenin göç ve yoksulluk bölgesi olduğundan kadın, yoksulluk ve çocuk en önemli sorunlardı. Kadın merkezi kurularak bir yandan kadın hakları, el sanatları, okuma yazma gibi kurslar verilirken,

bir yandan da şiddet gören kadınlara danışmanlık verildi. Kadınların meslek edinmeleri projesi kapsamında kadınların yönetiminde Bağlar Kadın Kooperatifi kuruldu. Kooperatif kursu bitiren kadınların işe yerleştirilmelerini sağladı. Kooperatif kadın cinayetleri, farkındalık eğitimleri gibi çalışmaları da yürüttü. Kooperatifte şiddet gören kadınlar ortaklaşa yemek üretiminde bulunarak şirketlere ve organizasyonlara satış yaptılar. Ana çocuk sağlığı açılarak ücretsiz sağlık hizmeti verildi. Eğitim destek evi açılarak çocukların derslerine destek verildi. Spor salonu inşa edilerek kız çocukları spora teşvik edildi. Bağlar yazları sıcak bir bölge ve yeşil alan eksikliği vardı. Boş alan bulunan her yere parklar yapılarak buralarda kadınların nefes alabileceği alanlar yaratıldı, yaz geceleri ücretsiz sinema gösterileri yapıldı. Şiddet gören kadınlar için ilk adım

istasyonu açıldı, sonra bu sığınma evine dönüştü. Belediye çalışanları arasında cinsiyetçi iş bölümünün aşılması için kadın çalışanlar çeşitli bölümlerde çalışmaya teşvik edildi, hizmet içi kurslar gerçekleştirildi. Toplu sözleşmelerde kadınlara şiddet uygulayan erkek çalışanlara yaptırım öngören maddeler yer aldı. Bu ve benzeri çalışmalarla kadınların bilinç düzeyi yükseltilirken görünürlükleri de arttı ve Bağlar Belediyesi kadın hizmetleriyle öne çıktı. Benzer çalışmalar diğer bölgedeki diğer belediyelerde de uygulandı. Belediyelere toplumsal cinsiyet eşitliğinin inşasında düşen somut görevler nelerdir? Meclislerde yeterli sayıda kadının olması şart. Ayrıca, kadın-erkek eşitliği ihtisas komisyonları kurulmalıdır. Bütün hizmetlerden kadın ve erkeklerin eşit yararlanması için stratejik

planın ve bütçenin cinsiyet eşitliğine duyarlı olması lazım ama bu yetmez. Reel hayatta eşitsizliğin giderilmesi için kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmalı ve güçlendirme çalışmaları için kadın kent meclisine kadın bütçesi ayrılmalıdır. Kürt illerindeki yerel yönetim deneyimleri kadınların yerel yönetim politikalarını takip etme düzeyini ne kadar yükseltebildi? Önceleri belediyeler erkeklerin yönettiği, çalıştığı, gidip geldiği yerlerdi. Kadınlar belediye yönetemez deniyordu. Şimdi pek çok kent yerel yöneticilerin kadın olmasını tercih eder hale geldi. Kadınlar da eskiden göreve talip olmakta çekingen davranırken, şimdi hem meclis hem de başkanlığa aday pek çok kadın var. Kent kadın meclisleri de çalışmaları ve bütçeyi denetleyebiliyor. Çalışanların yapısı da değişti. Belediyelerde daha çok kadın yönetici (başkan yardımcısı, daire başkanı, müdür gibi) var, kadınlar sadece ofis içi işlerde değil, pek çok hizmet alanında çalışıyorlar. HDP’nin yerel yönetim seçimlerine hazırlık çalışmasında uyguladığı feminist süzgeç hakkında kısaca bilgi verir misiniz?

Önceleri belediyeler erkeklerin yönettiği, çalıştığı, gidip geldiği yerlerdi. Kadınlar belediye yönetemez deniyordu. Kadınlar da eskiden göreve talip olmakta çekingen davranırken, şimdi hem meclis hem de başkanlığa aday pek çok kadın var.

HDK Kadın Meclisi son genel kurulda seçim bölgelerinde eşbaşkanlık sisteminin uygulanması, eşit sayıda kadın adayların gösterilmesi ve Belediye ve İl Genel Meclisleri adaylarının fermuar sistemi ile oluşturulmasını ve seçime girilen her yerde ilk sıra kadın adayların olmasını, bütün yerel yönetim organlarının en az yarısının kadınlardan oluşmasını kararlaştırdı. Bu kararlar HDP genel kurulunda da kabul edildi. Genel kurulda kadın muhtar adaylarının desteklenmesi ve yerel yönetimler kadın programının bağımsız kadın örgütleri ve feministlerle ortaklaşarak hazırlanması kararı alındı. Aday havuzu da yine kadın örgütleri ile ortaklaşarak oluşturulacak ve kadınların listelerde yer alması sağlanacaktır.


Siyaset Sayı 10