Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Nisan

2015 1436 Cemâzielâhir

Yıl: 3 Sayı: 29 - Fiyatı: 7 TL

dergi.nebevihayatyayinlari.com

İZİNDEYİZ “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (Ahzab Sûresi, 21)

Mahmut VARHAN RASÛL’İ EKREM’İN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ HAKLARI

Mustafa TATLI ORYANTALİZM, MODERNİZM VE HADİS İNKÂRI

Metin EKEN BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

Derya FIÇICI CENNET EHLİ OLAN HANIMLAR (Gündem)

Nedim BAL

KÜFRÜN TARAFTARLARI HİÇ DEĞİŞMEDİ


İNDİRİM

satis.nebevihayatyayinlari.com

17tl NEBEVİ HAYAT 38tl

YAYINLARINDAN

 Nebevi Hayat Yayınları okurlarına özel bu her iki kampanya kitaplarını Nebevi Hayat Yayınevinden veya satis.nebevihayatyayinlari.com internet adresinden temin edebilirsiniz.

40tl 8 Kitap bir arada

86tl

İSLÂM BUDUR

KÜRESELLEŞME ve MÜSLÜMANLAR

LÂ İLÂHE İLLALLAH

PEYGAMBERDEN PARILTILAR

8.00

7.00 TL

10.00

12.00 TL

İSLÂMÎ ÇALIŞMADA EĞİTİMİN ÖNEMİ

NASIL DAVET EDELİM?

KUR’ÂN’I KERÎM’DEN

EĞİTİCİ DERSLER

20. ASRIN CAHİLİYESİ

8.00 TL

14.00 TL

10.00 TL

17.00 TL

TL

Amel, Sözün Efendisidir

TL

0212 515 65 72 0543 654 46 63 Güneşli Mh. Ayçin Sk No: 36 Güneşli Bağcılar/İST.

r ola rg a Ka lıcıy . A ttir Ai

facebook/nebevihayatyayinlari www.nebevihayatyayinlari.com 0212 550 63 77


HZ. EBU BEKİR’İN HİLAFETİ VE MÜCADELESİ

1 NİSAN Çarşamba

MAHMUT VARHAN Hoca

Saat: 20.30 Siyonizmin Dünya Üzerindeki Oyunları

6 MAYIS

Nedim BAL Araştımacı - Yazar

RAMAZAN PROGRAMI

Nafile İbadetler ve Zikrin Gerekliliği Müslüman’ın Hayatındaki Önemi

3 HAZiRAN Sadık TÜRKMEN Hoca

Hilafet’ten Cumhuriyet’e Geçiş Süreci

5 AĞUSTOS Rıdvan BADUR Tarih Araştırmacısı

İslam’da Cemaatleşmenin Gerekliliği, Cemaatin Temel Unsurları, Hizipçiliğin Tehlikeleri

2 EYLÜL

Zafer MERT Hoca Seyyid Kutub’un Hayatı, Mücadelesi ve Şehadeti

4 KASIM

Hasan KARAKAYA Hocaefendi

www.imambuharivakfi.org

7 EKİM

Kerbela Olayı ve Hz. Hüseyin’in Şehadeti

Hüseyin NOHUT Hoca MedyatikKuşatma ve Müslümanlar

2 ARALIK

Metin EKEN Erciyes Üniv. Araştırma Görevlisi

0212

550 63 77


sallallahu aleyhi ve sellem

YIL: 3 Sayı: 29 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) - (0212 515 65 72) Abonelik Hesap Bilgileri Posta Çeki Hesap No: 10204553 Hesap Sahibi: Hakan Sarıküçük (Açıklama kısmına mutlaka isim ve telefon bilginizi yazınız.)

Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Ercan Araz & Yakup Hazman Kapak Yakup Hazman Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

nun izinde İçindekiler Rasûl’i Ekrem’in İnsanlar Üzerindeki Hakları / Mahmut VARHAN 4 Usvetun Hasene (En Güzel Örnek) / Hakan SARIKÜÇÜK 13 Oryantalizm, Modernizm ve Hadis İnkârı / Mustafa TATLI 21 Baba ve Eş Olarak Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem / Ebubekir EREN 26 Sünnet, Şeriatın İkinci Kaynağıdır / Zafer MERT 28 Sahabenin Rasûlullah Sevgisi / Ali YÜCEL 34 Küfrün Taraftarları Hiç Değişmedi / Nedim BAL 38 Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu / Halime YILMAZ 43 Bir Direniş Sembolü: Moro/Bangsamoro / Metin EKEN 47 Önderlerimiz: İmam Nevevi / Cihan MALAY 50 Kadınlar Günü Safsatası / Emrah SEVEN 59 Cennet Ehli Olan Hanımlar / Derya FIÇICI 61

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL. Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Nisan 2015 Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Andolsun ki, Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için en güzel bir örnek vardır. (Ahzap: 21)


MAHMUT VARHAN RASÛL’İ EKREM’İN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ HAKLARI

4

Hamd gökleri ve yeri yoktan varedip insanların önlerine rehber olmaları için Peygamberleri gönderen Allah’adır. Salat ve selam Peygamberlik duvarının son tuğlası olan ve kendisinden sonra Peygamber gelmeyecek olan Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. “Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir ör-

ÜN

ÜFR

nektir.” (Ahzab; 21) ayetinin beyanıyla Sevgili

K ARI L R AFTA R A T HİÇ DEĞİŞMEDİ NEDİM BAL KÜFRÜN TARAFTARLARI HİÇ DEĞİŞMEDİ

Peygamberimiz Allah’a ulaşmak isteyenlerin önünde yürüyen bir güneş konumundadır. Her kesimden insanı kuşatan bir örnekliği içinde barındırmaktadır. Âlimler ondan istifade ettiği kadar, talebelerde onun şahsında

38

kendisine bir örneklik bulacaktır. Hem yönetici hem yönetilen; hem ordu komutanı hem asker; hem erkek hem kadın; hem fakir hem de zengin, Allah Rasulünün örnek şahsiyetinden kendisi için bir numune bulacaktır. Davetçi ve mürebbilerin hem ilminden hem ahlakından hem de menhecinden yararlanacağı asıl memba onun pak siretidir. Nebevi Hayat Dergisi olarak bu ay Allah Rasulü sallallahu aleyhi ve sellem’in Nebevi İzlerini taşıdığı konuları, kapak dosya olarak belirledik. Allah Rasulünün ümmeti üzerindeki haklarından başlayıp evinin içindeki örnekliğine kadar inmeye çalıştık. Bunun yanı sıra her sayımızda sürdürdüğümüz dergi kö-

METİN EKEN BİR DİRENİŞ SEMBOLÜ: MORO/BANGSAMORO

47

şelerimizde size faydalı olacağına inandığımız meseleleri gündeminize taşıdık. Nebevi Hayat Dergisi çalışanları adına sizleri Allah’ın selamı ile selamlar, dünya ve ahirette hep hayırlarla karşılaşmanız duasıyla.


MAHMUT VARHAN

Kapak Dosya

RASÛL’İ EKREM’İN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ HAKLARI

İ

nsanlık âlemini vareden ve onlara rehber olarak en seçkin kulları olan peygamberleri gönderen

biz ümmet›i Muhammed’e âsan kılmasını yüce Mevlâ’mızdan niyaz ediyoruz.

Allah Azze ve Celle’ye hamd eder; O’nun insanlık âlemine armağan ettiği en büyük hediyesi, peygamberlik silsilesinin son halkası, Sultânu’l-Enbiyâ ve rahmeten li’l-âlemîn olarak gönderilen Efendimiz Muhammed Mustafa’ya; onun âline, ashabına ve kıyamete kadar ona tâbi olan mü’minlere salât ve selam ederiz. İmdi; bu makalemizde insanlık âleminin kurtuluşu için her çileye katlanan ve Allah’ın inâyeti ile kurtulmalarına vesile olmak istediği insanların tüm eziyetlerine göğüs geren; her dâim ümmetinin derdi ile tasalanan ve mü’minlere karşı son derece şefkatli ve merhametli olan Peygamber’i Zîşân sallallahu aleyhi ve sellem’in biz insanlar üzerindeki bazı haklarından bahsetmeye çalışacağız. Ümmetine karşı sorumluluk ve görevini en kâmil bir şekilde ifâ eden Rasûl’i Ekrem’in, haklarını eda edebilmeyi ve ona karşı vefalı olabilmeyi

4

CEMÂZİYELÂHİR 1436

1- Rasûl’i Ekrem’e İman Etmek Rasûl’i Ekrem’e iman etmeden, Allah’a iman asla muteber olmaz ve Nebiyy’i Muhterem’e teslim olmadan Allah Azze ve Celle’ye teslimiyet gerçekleşmez. Allah’a giden yol, Sultânu’l-Enbiyâ olan son peygamberin izinden gitmekle ancak katedilir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra ona tâbi olmaktan başka dünyevî ve uhrevî kurtuluşun hiçbir yolu yoktur. Bu durum Kur’an-ı Kerim, sünnet’i seniyye, icma’ı ümmet ve selim akıl ile sabit olan gayet açık bir konudur. Nitekim Allah Azze ve Celle bütün peygamberlerden, dolayısıyla tüm ümmetlerden ve insanlık âleminin bütün toplumlarından bu konuda misak aldığını Kitab’ı Mübin’inde şöylece tescil etmektedir: “Allah peygamberlerden, “Andolsun, size kitab ve hikmet verdim; sonra size yanınızdaO’nun İzinde...


kini doğrulayan bir elçi gelince, ona mutlaka iman edecek ve onu mutlaka destekleyeceksiniz!” diye kesin söz almıştır. “İkrar (kabul) ettiniz ve bu meyandaki ağır ahdimi(n sorumluluğunu) üstlendiniz mi?” buyurdu. “İkrar ettik” dediler. “O halde siz şahit olun, Ben de sizinle beraber şahitlerdenim!” buyurdu.” (Âl-i İmrân: 81) Yine Allahu Teâlâ, göklerin ve yerin Rabbi olarak bütün insanlığa şöyle hitap etmesini son peygamberine emretmektedir: “Şöyle de: “Ey insanlar! Elbette ben, göklerin ve yerin sahibi olan, kendisinden başka ilâh bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın hepinize birden gönderdiği elçisiyim. Öyleyse Allah’a iman edin, Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden o ümmî Peygamber’e de iman edin. Ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (A’raf: 158) Bu ayetler Allah’ın elçisi olan Muhammed aleyhisselam’a iman etmenin farz ve vazgeçilmez olduğunu, ona iman etmeyen kimseye mü’min denilemeyeceğini, ona iman etmeden müslüman olunamayacağını ve kurtuluşa erilemeyeceğini açık bir şekilde göstermektedir. Allahu Teâlâ bu gerçeği diğer bir ayet’i kerimede şöyle ifade etmektedir: “Fakat kim Allah’a ve Rasûlüne iman etmezse, bilsin ki Biz kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.” (Fetih: 13) Ebû Hureyre radıyallahu anhu’nun rivayet ettiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, benim peygamber olduğuma ve getirdiğim dine inanıncaya kadar insanlarla savaşmam emredildi. Eğer Allah’a, benim O’nun peygamberi olduğuma ve getirdiğim dine inanırlarsa, kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. İslam’ın gerektirdiği haklar ise bunların dışındadır. Onların kalplerinde gizledikleri şeylerin hesabı Allah’a aittir.” (1) Bu açık gerçeklere ve şeriat’ı ğarra’nın en temel ve en sabit esasının bu olmasına rağmen teessüf ki, kulakları hakka sağır, gözleri hakkı görmeyen ve kalpleri kılıflanmış bir takım nasipsiz bid’at ehli kimseler türemiştir ki; âlemlere rahmet olan Efendimiz’e iman etmeden ve ona tâbi olmadan da ilâhî rahmet deryasına ulaşılabileceğini iddia etmektedirler. Buna karşı ancak şöyle diyebiliriz: Rabbimiz! Seni tenzih ederiz! Bu gerçekten ondergi.nebevihayatyayinlari.com

Rasûl’i Ekrem’e iman etmeden, Allah’a iman asla muteber olmaz ve Nebiyy’i Muhterem’e teslim olmadan Allah Azze ve Celle’ye teslimiyet gerçekleşmez. Allah’a giden yol, Sultânu’l-Enbiyâ olan son peygamberin izinden gitmekle ancak katedilir. Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem geldikten sonra ona tâbi olmaktan başka dünyevî ve uhrevî kurtuluşun hiçbir yolu yoktur. Bu durum Kur’an-ı Kerim, sünnet’i seniyye, icma’ı ümmet ve selim akıl ile sabit olan gayet açık bir konudur. ların ağızlarıyla geveledikleri büyük bir iftiradır. Bu müfteriler de İslam kisvesinin altına saklanarak, imanın en temel hakikatlerini tahrif etmeye çalışan zındıklardan başkaları değildir. 2- Rasûl’i Ekrem’e İtaat Etmek, Onun Sünnetine Tâbi Olmak ve Onu Örnek Almak Bilinmesi gereken en temel esaslardan biri de şudur ki: İman sadece kuru bir sözden ibaret değildir. İman bir intisabtır. Kalp ile tasdik edip, dil ile ikrar ederek onun gösterdiği tarzda salih amellerde bulunmak suretiyle bağlanmaktır. Zira din Allah’a, O’nun Rasûlüne, Kitab’ına, mü’minlerin yöneticilerine ve tüm mü’minlere karşı samimiyettir. Rasûlullah’a karşı samimiyet ise ona itaat etmek, onun sünnetine tâbi olmak, onu sevmek, ona ta’zimde bulunmak ve onu örnek almakla ancak mümkün olur. Bunlar olmadan samimiyetten bahsetmek yersiz bir iddia ve büyük bir aldanıştır. Peygamber’i Zîşân sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat etmenin ve onun sünnetine tâbi olmanın farziyetini gösteren pek çok ayet’i kerime ve hadis’i şerif bulunmaktadır. Selef’i salihin ve daha sonra gelen bütün âlimlerin bu husustaki tutumları gayet açıktır. Ezcümle: CEMÂZİYELÂHİR 1436

5


• İmanın gerçek anlamda sabit olması ve tahakkuk etmesi için, Rasûl’i Zîşân Efendimiz’in

Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı cennete girer” buyurdu. Bunun üzerine ashab’ı kiram: “Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim istemez ki?” diye sorunca; Peygamber Efendimiz şu cevabı verdi: “Bana itaat edenler cennete girer, bana karşı gelenler ise cenneti istememiş demektir.” (2)

sünnetine tâbi olmak, tereddütsüz bir şekilde onun sahih olan sünnetine uygun yaşamak zorunludur: “Hayır, Rabbine yemin ederim ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kabul edip sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan onu kabullenmedikçe, iman etmiş olmazlar.” (Nisâ: 65) Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek ve mü’mine bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb: 36)

• Allah Azze ve Celle’ye itaat etmek, ancak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e itaat etmekle gerçekleşir: “Peygambere itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ: 80) nüller sultanı Efendimiz’e tâbi olmakla kazanılır: “De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân: 31) sünnete uymakla mümkün olacaktır: “Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.” (Âl-i İmrân: 132) • Rahman’ın ziyafet sofrası olan cennetine girebilmek için, Kur’an-ı Kerim ve sünuygun

yaşamak

zorun-

ludur: “Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada ebedi kalmak üzere; işte büyük kurtuluş budur.” (Nisâ: 13) Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve

6

Allah’a ve Rasûlü’ne boyun eğmesidir: “Aralü’ne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nûr: 51) • Hidayet üzere kalabilmek ve doğru yol üzerinde ölebilmek için, Allah’ın elçisine itaat

• Allah’ın rahmetine nail olmak, ancak Kur’an ve

seniyyeye

çağrılan mü’min bir kişinin yapacağı tek şey, larında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasû-

• Allahu Teâlâ’nın sevgisi ve mağfireti ancak gö-

net’i

• Allah’ın kitabına ve Rasûlullah’ın sünnetine

etmek ve onun izinden asla ayrılmamak gerekir: “De ki: “Allah’a itaat edin, peygambere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen, sadece açık seçik duyurmaktır.” (Nûr: 54) • Hayatın ruhu ve dinin hayatı Kur’an ve sünnete uymaktır: “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’ne uyun.” (Enfâl: 24)

sellem: “İstemeyenler dışında, ümmetimin tamamı

• Bütün anlaşmazlıkların çözümünde müslü-

cennete girer” buyurdu. Bunun üzerine ashab’ı

manların tek kaynağı Kur’an ve sünnettir: “Ey

kiram: “Ey Allah’ın elçisi, cennete girmeyi kim

iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere

istemez ki?” diye sorunca; Peygamber Efen-

itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idareci-

dimiz şu cevabı verdi: “Bana itaat edenler cennete

lere) de... Eğer bir hususta anlaşmazlığa dü-

girer, bana karşı gelenler ise cenneti istememiş de-

şerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanı-

mektir.”

yorsanız, onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürün.

(2)

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


Bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ: 59) • Allah Azze ve Celle’nin nimetlerine mazhar olmuş seçkin kullarının yolunda yürümek ve yarın rûz’i mahşerde onlarla birlikte olabilmek için, Kur’an-ı Kerim ve sünnet’i nebeviye tâbi olmak gerekir: “Kim Allah’a ve Rasûl’e itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisâ: 69) • Her türlü işlerinde mü’minlerin örneği ve modeli, âlemlere rahmet olan Hz. Muhammed Mustafa’dır: “Yemin ederim ki, sizin için, Allah’ın huzuruna çıkmayı umanlar, ahiret gününe inananlar ve Allah’ı çok çok ananlar için Allah’ın Rasûlü güzel bir örnektir.” (Ahzâb: 21) • Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu güzel örnekliğine yüz çevirmenin ve onun sünnet’i seniyyesini baş tacı ederek kabul etmemenin akıbeti pek fenadır. Bu vasat yolun iki tarafı olan ifrat ve tefritin ikisi de bid’at ve dalâlettir: “(Ey mü’minler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın... Artık peygamberin emrine karşı koyanlar, başlarına bir fitne gelmesinden veya kendilerine korkunç bir azabın isabet etmesinden kaçınsınlar!” (Nûr: 63) • Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i örnek almak, herhangi bir konuya ya da hayatın herhangi bir sahasına mahsus olmayıp; bütün hayatı her yönüyle kapsayıcı mutlak bir haki-

olmaları farzdır. Bu Allah’ın emri olarak, Rasûlullah Efendimiz’in biz müslümanlar üzerindeki en öncelikli hakkıdır. Bütün bunlara rağmen tarih boyunca hevâsının esiri olmuş birtakım bid’at fırkaları ve fitneci kimseler ortaya çıkmış; Sünnet’i Seniyye’nin bağlayıcılığı konusunda türlü türlü şüpheler ve vesveseler ortaya atarak insanların kafasını karıştırmışlardır. Günümüzde de oryantalistlere zağarlık eden bu tip müfsidler mebzul miktarda bulunmaktadır. Hâlbuki bu ümmetin selef’i salihini, Rasûlullah Efendimiz’e ittibâ konusunda gayet hassas ve titizdiler. İşte selefin yolundan ayrılan bu bid’at şebekeleri, ümmetin düşmanları olan müsteşriklerin ağına düşmüş ve bir zaman sonra da bundan haz duymaya başlamışlardır. Bu konuda selef’i salihinden aktarılan yüzlerce örnekten sadece iki tanesine yer vermekle yetinelim: Ashab’ı kiramdan Übey b. Ka’b radıyallahu anh şöyle demiştir: “Ey müslümanlar! Allah’ın yolundan ve Rasûlullah’ın sünnetinden ayrılmayınız! Yeryüzünde Kitab ve Sünnet’ten ayrıl-

kattir. Ona itaatin bir sınırı bulunmayıp, onun

mayan, yalnız başına kaldığında da Allah’ı hatır-

her emrine ittibâ etmek ilâhî bir emir ve dini

layarak O’nun korkusuyla ağlayıp gözyaşı döken

bir sorumluluktur: “Peygamber size ne ver-

kimseye, Cenâb-ı Hak asla azap etmez.

diyse, onu alın; neyi yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr: 7)

Yeryüzünde, Kitab ve Sünnet’ten ayrılmayan biri, kimsenin görmediği bir yerde Allah’ı hatırlayıp

Bu ve benzeri pek çok ayet’i kerimeler ve bunlarla

O’nun büyüklüğü karşısında tüyleri ürperdiği

aynı anlamda olan birçok hadis’i şerif açık bir şe-

zaman, tıpkı yaprakları kuruyan bir ağaç, şid-

kilde göstermektedir ki, müslümanların mutlak

detli bir rüzgâr çıkınca bütün yapraklarını nasıl

olarak Rasûlullah Efendimiz’e itaat etmeleri ve

dökerse, Cenâb-ı Hak da onun bütün günahlarını

kayıtsız şartsız onun sahih olan sünnetine tâbi

aynı şekilde döker.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

7


seven, onu kendine dahi tercih eder ve onun arzusuna aykırı bir şey yapmamaya çalışır. Sevdiğine böylesine sevgi beslemeyen, sevgisinde samimi değildir. Onun sevgisi bir iddiadan ibarettir. Sehl b. Abdullah et-Tüsteri şöyle demektedir: “Rasûlullah’ı, kendi hayatının her safhasında sözü geçen biri olarak görmeyen; Rasûl’i Ekrem’i efendi, kendisini köle kabul etmeyen bir kimse Peygamber sünnetini yaşamanın lezzetini tadamaz. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: ‘Sizden İfrat ve tefrite kaçmadan, Kitab ve Sünnet’e uygun bir şekilde ibadet etmek, Kitab ve Sünnet’e aykırı olarak yapılan çok amelden daha hayırlıdır. Ey mü’minler! Gereğinden fazla (veya gereği kadar) bile olsa, yaptığınız ibadet ve tâatlerin, mutlaka peygamberlerin yoluna ve sünnetine uygun olmasına dikkat ediniz.” (3)

biriniz beni canından, çocuklarından, anasından, babasından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe, gerçek mü’min olamaz’ (5) buyurmaktadır.” Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, yakın akrabanız, kazandığınız mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret ve sevdiğiniz meskenleriniz size Allah’tan, Rasûlü’nden ve

Halife Ömer ibni Abdülaziz şöyle demiştir: “Rasû-

Allah yolunda cihaddan daha sevimli ise o

lullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ondan son-

zaman Allah’ın azap emri gelinceye kadar bek-

raki yöneticiler (Hulefâ-i Râşidin) birtakım sün-

leyin! Allah, yoldan çıkmış topluluğa asla doğru

netler ve güzel âdetler ortaya koydular. Onların

yolu göstermez.” (Tevbe: 24) Bu ayet, Rasûlullah

ortaya koyduğu bu sünnetleri ve güzel âdetleri

Efendimiz’e muhabbetin gerekli, hatta farz ve çok

uygulamak Allah’ın Kitab’ını tasdik, Allah’a itaat

önemli olduğunu göstermeye, onun bu muhab-

ve O’nun dinini desteklemek demektir. Hiçbir

bete layık olduğunu belirtmeye ve onu sevmeye

kimsenin bu sünnetleri ve güzel âdetleri herhangi

teşvik etmeye yeterlidir.

bir şekilde değiştirmeye hakkı yoktur. Onlara aykırı davrananların görüşleri kesinlikle benimsenemez. Rasûlullah’ın ve Hulefâ-i Râşidin’in sünnetlerine uyanlar doğru yoldadır. Bu sünnetlere tutunanlar, hedeflerine ulaşır. Bu sünnetlere aykırı davranan ve mü’minlerin yolundan başka bir yol tutanları Allah bu kötü tercihleriyle başbaşa bırakır ve onları cehenneme sokar, cehennem ise varılacak ne kötü bir yerdir!” (4)

Cenâb-ı Hak bu ayet’i kerime ile malını, mülkünü, ailesini, yakınlarını ve çocuklarını Allah’tan ve Peygamber’den çok sevenlerin Allah’ın gazabına uğrayacaklarını hatırlatarak şiddetle uyarmış ve onları “Allah’ın azap emri gelinceye kadar bekleyin!” diyerek tehdit etmiştir. Cenâb-ı Hak bu ayetin sonunda da onların fasık olduklarını yani doğru yoldan çıkıp isyan ettiklerini, yollarını sapıttıklarını ve onlara doğru yolu göstermeyeceğini ifade buyurmuştur.

3- Rasûl’i Ekrem’i Sevmek

Enes b. Malik radıyallahu anh’ın rivayet ettiğine

Rasûl’i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’e tam bir

göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle

şekilde tâbi olup, onu örnek alabilmek için; kâmil

buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o,

manada onu sevmek ve kalbî muhabbetin en sa-

imanın tadını tadar: Allah ve Rasûlünü, bu ikisinden

mimi şekliyle ona bağlanmak gerekir. Onu her

başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek. Sevdi-

şeye tercih etmek gerekir. Zira birini samimiyetle

ğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklı-

8

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


ğından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (6) Hz. Ömer’den rivayet edildiğine göre bir gün Rasûl’i Ekrem Efendimiz, onun elini tutmuştu. Hz. Ömer ona: “Ya Rasûlallah! Seni canımdan başka her şeyden daha çok seviyorum” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Hayır, bu olmadı. Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, beni canından da çok sevmelisin” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ya Rasûlallah! Yemin ederim ki, şu anda sen bana canımdan da ilerisin” dedi. O zaman Allah’ın Elçisi: “Ömer! İşte şimdi oldu” buyurdu. (7) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e duyulan bu muhabbetin niteliği hakkında fikir vermesi için Amr b. el-Âs radıyallahu anhu’nun şu sözü üzerinde düşünmemiz yeterlidir: “Hiç kimse bana Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha sevgili olmadığı gibi, hiçbir kimse de benim nazarımda ondan daha yüce değildi. Ona karşı olan aşırı hürmetimden dolayı gözlerimi doyura doyura mübarek yüzüne bakamazdım.” (8) Mekkeli müşrikler, ashab’ı kiramdan Zeyd b. Desine’yi öldürmek için Harem’den çıkardıkları zaman, Ebû Süfyan ona dedi ki: “Allah aşkına söyle Zeyd! Şimdi sen, çoluk çocuğunun yanında olsaydın, senin yerinde de Muhammed olsaydı, seni öldüreceğimize onun boynunu vursaydık, daha iyi olurdu değil mi? ” Zeyd ona şu cevabı verdi: “Allah’a yemin ederim ki, ben çoluk çocuğumun yanındayken, Muhammed aleyhisselam’ın değil burada olmasını istemek, şu anda bulunduğu yerde bile ayağına diken batmasına gönlüm razı olmazdı.” Ebû Süfyan bu cevaba şaştı kaldı ve şöyle dedi: “Ben dünyada Muhammed’in

Halife Ömer ibni Abdülaziz şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ondan sonraki yöneticiler (Hulefâ-i Râşidin) birtakım sünnetler ve güzel âdetler ortaya koydular. Onların ortaya koyduğu bu sünnetleri ve güzel âdetleri uygulamak Allah’ın Kitab’ını tasdik, Allah’a itaat ve O’nun dinini desteklemek demektir. Hiçbir kimsenin bu sünnetleri ve güzel âdetleri herhangi bir şekilde değiştirmeye hakkı yoktur. Onlara aykırı davrananların görüşleri kesinlikle benimsenemez. Rasûlullah’ın ve Hulefâ-i Râşidin’in sünnetlerine uyanlar doğru yoldadır. Bu sünnetlere tutunanlar, hedeflerine ulaşır. Bu sünnetlere aykırı davranan ve mü’minlerin yolundan başka bir yol tutanları Allah bu kötü tercihleriyle başbaşa bırakır ve onları cehenneme sokar, cehennem ise varılacak ne kötü bir yerdir!” (4) kopacak?” diye sordu. Peygamber Efendimiz de ona: “Kıyamet için ne hazırladın?” diye karşılık verdi. Adam: “Kıyamet için hazırladığım öyle fazladan bir namazım, orucum, sadakam yok. Fakat ben Allah’ı ve O’nun Rasûlünü severim” dedi. Peygamber Efendimiz de ona: “Sen sevdiğinle beraber olacaksın” buyurdu. Enes b. Malik bu hadisi rivayet ettikten sonra şöyle demiştir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, “Sen sevdiğinle beraber olacaksın” sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir

ashabının Muhammed’i sevdiği kadar, bir başka-

şeye sevinmedik. Zira ben Peygamber Efendi-

sını seven kimse görmedim.” (9)

miz’i, Ebû Bekir ve Ömer’i de seviyorum. Onlar

Rasûlullah’a muhabbet beslemenin insana kazandıracağı büyük devleti ve muazzam saltanatı

kadar çok amelim olmasa da, onları sevdiğim için kendileriyle beraber olmayı umuyorum.” (10)

anlayabilmek için şu hadis’i şerif üzerinde düşün-

Bu devlet ve saltanata nail olabilmek için, İslam

memiz yeterlidir: Enes b. Malik radıyallahu anh’ın

Tarihi boyunca bahtiyar kimseler Peygamber sev-

rivayet ettiğine göre, bir adam Peygamber Efendi-

gisi ve özlemiyle yanmış ve bir defa da olsa onu

miz’e gelerek: “Ya Rasûlallah! Kıyamet ne zaman

görebilmeyi bütün varlıklarına tercih etmişlerdir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

9


4- Rasûlullah Efendimiz’e Saygı Göstermek Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e saygı

Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir: “Bir gün İmam Malik’in yanındaydım; bize hadis rivayet ediyordu. Onu bir akrep tam on altı defa soktu. Bu sırada renkten renge giriyor, yüzü sararıp soluyor, fakat hadis rivayetini bırakmıyordu. Ders sona erip de insanlar oradan uzaklaşınca ona: “Ebû Abdullah! Bugün sende şaşırtıcı bir hal gördüm” dedim. Bana şunu söyledi: “Evet, beni bir akrep on altı defa soktu; ama ben hepsine sabrettim. Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine duyduğum saygıdan dolayı yaptım.” (17)

göstermeyi ve onu yüceltmeyi farz kılıp emreden ayet’i kerimeleri kaydettikten sonra, selef’i salihinin bu ilâhi emri nasıl tatbik ettiklerini yoruma gerek duymadan aktarmaya çalışacağız. Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Biz seni bir şahid, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Tâ ki sizler Allah’a ve Rasûlüne iman edesiniz, ona destek olasınız ve ona saygı gösteresiniz.” (Fetih: 8,9) “Ey iman edenler! Kendi görüşünüzü Allah’ın ve Rasûlünün verdiği hükmün önüne geçirmeyin... Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin ve birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da yüksek sesle konuşmayın ki, siz farkında ol-

Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu bahtiyar kullar hakkında şöyle buyurmaktadır: “Ümmetim içinde beni en çok sevenler, benim vefatımdan sonra doğan ve beni görebilmek için ailesini ve bütün mal varlığını feda etmeyi göze alan kimselerdir.” (11)

madan amelleriniz boşa gider. Rasûlullah’ın huzurunda seslerini kısanlara gelince: İşte onlar, takvaya erişmeleri için Allah’ın kalplerini samimi kıldığı kimselerdir. Onlar için bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. Sana evinin dışından seslenenlerin çoğu yaptıkları (kabalığı) anlamayan kimselerdir.” (Hucurât: 1-4)

Kâinatın gül goncası ve insanlık ağacının en güzel meyvesi olan rahmet peygamberine muhabbetin iddiadan çıkarak hakikate dönüşmesi için, onu sevenlerde şu özelliklerin bulunması gerekir: Peygamberin sünnetine uygun yaşamalı, Rasûl’i Ekrem’in getirip insanlığa emanet ettiği İslamiyet’i her şeyin üstünde tutmalı, ümmet›i Muhammed’den hiç kimseye kin tutmamalı, Sultânu’l-Enbiyâ’nın sünnetini ihya etmeye gayret sarfetmeli,

“Peygamberi birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.” (Nûr: 63) Enes b. Malik radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Muhacirler ve Ensar›dan oluşan ashab’ı kiram, aralarında Hz. Ebû Bekir ve Ömer de olduğu halde birlikte otururlarken, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evinden çıkıp onların yanına gelirdi. Ebû Bekir ve Ömer dışında onların hiçbiri başını kaldırıp da Peygamber aleyhisselam’ın yü-

onu özleyerek ona kavuşmayı istemeli, onu saygı

züne bakmazdı. Ancak Rasûlullah’ın bu iki arka-

ve hasretle anmalı, onun sevdiklerini sevmeli ve

daşı ona tebessüm ederek bakar, o da onlara ba-

buğzettiklerine buğzetmeli, onun âl-i beytini ve

karak tebessüm buyururdu.” (12)

ashabını sevip saymalı, onun gaye’i hayatı olan

Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı yıl, Urve b.

Kur’an-ı Kerim’i sevip yaşamalı, ümmet›i Mu-

Mes’ud, Kureyş kabilesinin temsilcisi olarak Rasû-

hammed’e acıyıp şefkat etmeli ve ona benzemeye

lullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına gelmiş

çalışarak dünyaya meyletmekten son derece sa-

ve ashab’ı kiramın ona nasıl hürmet ettiğini görüp

kınmalıdır.

anlatmıştı. Buna göre Rasûl’i Ekrem abdest aldığı

10

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


zaman, ashabı, artan abdest suyunu alabilmek için birbiriyle itişip kakışıyor ve o suyu yüzlerine ve vücutlarına sürüyorlardı. Tükürdüğü veya saçından bir tel düştüğü zaman onu elde etmek için âdeta çırpınıyorlardı. Bir şey buyurduğunda emrini derhal yerine getirmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Rasûlullah konuştuğunda hemen susup onu dinliyor, kendisine olan saygılarından dolayı başlarını kaldırıp da yüzüne bakmıyorlardı. Urve b. Mes’ud, Kureyş kabilesinin yanına döndüğünde onlara şunu söyledi: “Ey Kureyş topluluğu! Ben İran hükümdarı Kisra’nın, Rum imparatoru Kayser’in, Habeşistan kralı Necaşi’nin sarayına girdim. Yemin ederim ki ben, bunlar arasında arkadaşları tarafından, Muhammed’den daha değerli kabul edilen başka birini görmedim.” (13) Kurtubalı âlim İshak b. İbrahim et-Tücibî şöyle demiştir: “Bir mü’min, Peygamber Efendimiz’in adını andığında veya bir başkası onun yanında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den söz ettiğinde hemen tevazu göstermeli, itaatkâr ve saygılı bir tavır takınmalı, duygulanmalı, daha sakin bir hal almalıdır. Peygamber Efendimiz’in huzurunda olsaydı ona karşı nasıl davranacaksa öyle davranmaya ve Allahu Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerim’de bizden istediği şekilde ona en üstün edebi göstermeye çalışmalıdır. Böyle yapmak, her mü’minin görevidir.”

(14)

İkinci Abbasi halifesi Mansur ile büyük muhaddis

İmam Malik sözüne devamla dedi ki: “Allahu Teâlâ bir kavmi medhederek şöyle buyurdu: “Allah’ın elçisinin huzurunda seslerini kısanlar, şüphesiz Allah’ın kalplerini takva denemesinden geçirdiği kimselerdir. Onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vardır.” İmam Malik halifeyi uyarmaya devam etti: “Allahu Teâlâ bazı bedevileri kötüleyerek şöyle buyurdu: ‘(Rasûlüm!) Sana odaların dışından bağıranların çoğu, aklı ermez kimselerdir.’ İmam Malik sözünü şöyle bitirdi: “Unutmamak gerekir ki, Rasûl’i Ekrem’e sağlığında nasıl hürmet ediliyorsa, vefatından sonra

İmam Malik, bir gün Mescid-i Nebevi’de bir konu

da öyle davranmalıdır.” (15)

etrafında görüşüyorlardı. Bir ara halife, nerede

İmam Malik’in talebesi Mus’ab b. Abdullah şöyle

bulunduğunu unutmuş gibi yüksek sesle konuş-

demiştir: “İmam Malik’in yanında Peygamber

maya başladı. İmam Malik hemen müdahale etti:

Efendimiz’in adı anılınca rengi atar, âdeta beli bü-

“Ey mü’minlerin Emiri! Bu mescidde sesini yük-

külürdü. Talebeleri ve yanında bulunanlar onun

seltme! Zira Allahu Teâlâ, Peygamber’ine nasıl

sağlığından endişe edip üzülürdü. Bir gün ona bu

davranmak gerektiği konusunda bir kavmi eği-

halinden söz ettiklerinde: “Şayet siz, benim halle-

terek şöyle buyurdu: “Ey iman edenler! Peygam-

rine tanık olduğum büyüklerimin halini görsey-

ber’in sesini bastıracak şekilde sesinizi yükselt-

diniz, benim halimi asla yadırgamazdınız” dedi.

meyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygam-

İmam Malik sözüne şöyle devam etti: “(Tâbiin

ber’e yüksek sesle bağırmayın. Aksi halde siz

âlimlerinden) Muhammed b. Münkedir’i gö-

farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir.”

rürdüm; o kurrânın efendisiydi. Ona bir hadis so-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

11


rulduğunda mutlaka ağlamaya başlardı; öyle ağ-

Rasûlullah’ın sünnetini ve hadis’i şeriflerini red-

lardı ki, onun haline acırdık. Ben Cafer’i Sâdık’ı da

deden, o yüce Peygamber’i bir posta memuru ko-

gördüm. Şaka yapmaktan hoşlanan ve yüzünden

numunda gören, onu örnek almayı ve ona tâbi ol-

tebessüm eksik olmayan bir insandı. Ancak yanında Rasûl’i Ekrem Efendimiz’den söz edilince yüzü hemen sararıverirdi. Ben onun, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den abdestsiz hadis rivayet ettiğini hiç görmedim... Yine Abdurrahman

mayı kendisine yediremeyen, ona bir salavât okumayı dahi gereksiz ve yağcılık olarak gören, onun adına hadis uydurma ve ona akıl almaz iftiralar atma dalaletini hidayet ve fazilet zanneden, ona

b. Kasım, Rasûl’i Ekrem’i andığı zaman, ona duy-

hakaret edenlerle aynı safta bulunmayı ve bu tip

duğu üstün saygıdan dolayı yüzünde bir damla

şeytanların acılarını paylaşmayı siyasi konjöktür

kan kalmamış gibi rengi atar, âdeta ağzı dili

deyip zorunlu gören terbiyesiz ve edepsiz bir

kurur, konuşamaz olurdu. Âmir b. Abdullah b.

nesil türemiştir. İşin acı tarafı bu edepsizler, her-

Zübeyr’i de ziyaret ederdim. Yanında Peygamber

kese edep dersi vermeye kalkmakta ve Peygam-

Efendimiz’in adı anılınca, gözyaşları tükenene kadar ağlardı. İbni Şihab ez-Zühri’yi de gördüm. Kendisiyle teklifsizce konuşulan hoş sohbet bir insandı. Ama yanında Peygamber Efendimizden söz açılınca, o kadar değişirdi ki, artık ne sen onu

ber›e sevgi ve saygı duyduklarını iddia ederek timsah gözyaşlarını dökmeyi de ihmal etmemektedirler. Allahu Teâlâ ümmet’i Muhammed’i bu şerirlerin şerlerinden muhafaza ederek, bizleri de

tanırdın ne de o seni. Safvan b. Süleym’e de gider

Peygamber’ine karşı samimi olan kullarından ey-

gelirdim. Yanında Rasûl’i Ekrem’in adı anılınca

lesin! Âmin! (18)

ağlamaya başlardı. O kadar çok ağlardı ki, insanlar onun bu halinden bıkıp usanır, yanından kalkıp giderlerdi. Katade b. Diame es-Sedûsi ise, bir hadis’i şerif duyunca ağlayıp inlemeye başlardı.” (16)

------------------------1. Buhari: 25; Müslim: 21 2. Buhari: 7280

Abdullah b. Mübarek şöyle demiştir: “Bir gün

3. Abdullah b. Mübarek, ez-Zühd: s. 454; Ahmed b. Hanbel, ez-Zühd: 1093

İmam Malik’in yanındaydım; bize hadis rivayet

4. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, es-Sünne: 1, 357

ediyordu. Onu bir akrep tam on altı defa soktu.

5. Buhari: 15; Müslim: 44. Enes b. Malik ve Ebû Hureyre radıyallahu anhuma rivayet etmişlerdir.

Bu sırada renkten renge giriyor, yüzü sararıp soluyor, fakat hadis rivayetini bırakmıyordu. Ders sona erip de insanlar oradan uzaklaşınca ona: “Ebû Abdullah! Bugün sende şaşırtıcı bir hal gördüm” dedim. Bana şunu söyledi: “Evet, beni bir akrep on altı defa soktu; ama ben hepsine sabrettim. Bunu Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadisine duyduğum saygıdan dolayı yaptım.” (17) Selef’i salihinde daha bunlara benzer binlerce örnek vardır. Ne kadar hazindir ki, yüce Peygamber’ine bu denli saygı gösteren bir selefin ardından, onlar yerine ümmetin düşmanlarını örnek alan kötü bir halef ortaya çıkmıştır. Öyle ki

12

CEMÂZİYELÂHİR 1436

6. Buhari: 16; Müslim: 47 7. Buhari: 6632 8. Müslim: 121 9. Bkz: İbni Hişam, es-Sire: 2/178-182 10. Buhari: 3688; Müslim: 2639 11. Müslim: 2832 12. Tirmizi: 3668; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/150 13. Buhari: 2731 14. Kâdı İyâz, Şifâ-i Şerif: 2/362 15. Kâdı İyâz, Şifâ-i Şerif: 2/363 16. Kâdı İyâz, Şifâ-i Şerif: 2/365-366 17. Kâdı İyâz, Şifâ-i Şerif: 2/371 18. Biz bu yazıyı, Kâdı İyâz›ın Şifâ-i Şerif’inden özetleyerek hazırladık.

O’nun İzinde...


HAKAN SARIKÜÇÜK

Kapak Dosya

USVETUN HASENE (EN GÜZEL ÖRNEK) “Andolsun ki, Allah’ın elçisinde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için en güzel bir örnek vardır.” (1)


H

amd; ümmetine pek düşkün olan bir peygamberi ümmete önder ve emsal kılan Al-

lah’a,

Salât ve Selâm ise; Peygamberlikle görevlendirildiği ilk günden itibaren ümmetine her hususta öncülük edip nefesini vereceği son anına kadar ümmetini düşünen, onlara değer veren, onların sapmalarına engel olabilmek maksadıyla ölümün o şiddetli sekerâtında dahi ümmetine nasihat ve vasiyette bulunan efendimiz, rehberimiz, önderimiz, canımızdan ve sevdiğimiz her şeyden bizlere daha sevimli olan Peygamber efendimize, Allah’ın rahmet ve mağfireti de; efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i kendine önder, rehber ve etrafa nur saçan bir kandil edinen, kendisiyle doğru yola ermeyi ve onunla ahirette komşu olmayı aşk ve şevkle arzulayan mümin ve müminatın üzerine olsun. Allah’a kavuşmayı ve ahiret günü ile buluşmayı uman, kendisi için tabi olunacak bir rehber ve iyi bir örnek isteyen, Allah’ı sürekli hatırlayan ve O’nu unutmayan kimseler için peygamber efendimiz, en güzel bir örnektir.

duğu o derin ders ve ibretlerin iyice düşünülmesi gerekir. Burada Peygamber efendimizin o günkü tavrına örnek olsun diye bazı hususlara değinmekte yarar görüyoruz. Ashabının sözlerine ve düşüncelerine ehemmiyet vermesini ve onların fikirlerini önemsemesini Selman’ı Farisi’nin hendek kazma ile ilgili teklifinde görebiliriz. Oysa o zamana kadar Arap topraklarında ne duyulmuş ne de görülmüş, hiç kimsenin bilmediği ve tecrübe etmediği bir şeyi hiç düşünmeden ve dinlemeden reddedebilir, kendi bildiğine hareket edebilirdi. Nitekim bu hususta da hak sahibiydi. Ancak o,(aleyhisselâm) bu makul teklifi göz ardı etmemiş ve değerlendirmişti. Her ne kadar daha önceden testten geçmese de ve denenmese de ashabının düşünce ve fikirlerini daima önemsemişti. Burada özellikle davanın ve davetin yükünü omuzlayan liderlerin alacağı büyük ders ve ibretler vardır.

Ayetin iniş sebebi ile ilgili olan ve “Ahzab Günü” olarak anılan “Hendek Savaşı”ndan bahseden bu olayın cereyan ettiği bir sırada nazil olan bu ayette, müminleri, sıkıntılı oldukları böyle şiddetli zamanlarda ferahlatacak, onların kalbini sükûnete erdirecek, çaresiz ve umutları tükenmiş olanlara ne yapmaları gerektiğini gösteren çıkış yolları vardır.

Ve yine Nuaym bin Mes’ûd (radıyallahu anh) adındaki kişi, müslüman olup Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzuruna çıkınca, O zat Rasûlullah’a yapılacak bir vazife vermesini teklif ediyor. O da: “Sen aramızda yalnız bir kişisin. Ama gücün yeterse, onların bize karşı savaşmamaları için propaganda yap, çünkü harb hiledir” buyuruyor. Bu husus tefekkür edildiğinde bir kişiden ne olur ki dememeli, herkesin gücü nisbetinde yapabileceği şeylerin olabileceğinin şuuruna varılmalıdır. Bu hem liderlerin, hem de davaya kendini adayan dava erlerinin unutmaması gereken bir esastır. Nitekim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz’in, bu zata “gücü nisbetince yardımcı olabileceği” tavsiyesinde bulunması, davet önderlerinin fertlerini yetenek ve kabiliyetlerine göre sınıflandırıp, yönlendirmesinin gerekliliğini ve yapabileceği işlere göre vazifelendirmesinin önemini ifade eder.

Aynı zamanda Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu büyük olay esnasındaki tavrında toplumları ve bilhassa davet hareketlerini yönetenlere yollarını gösterecek dersler vardır. Konumuzun esasını oluşturan ayetin nüzulü ile ilgili olan Hendek savaşı kıssasının müslümanlarca özen ve ehemmiyet içerisinde bütün yönleriyle okunması ve her bir olayın içinde barındırmış ol-

Peygamber efendimiz her açıdan müslümanların dertlerine ortak oluyor, hem maddi, hem de manevi hususlarda onları yalnız bırakmıyordu. Ümmetinin sıkıntı çektiği o anlarda, o da onlarla birlikte sıkıntı çekiyor, müslümanlarla birlikte hendek kazma işinde çalışıyor, kazma sallıyor, kürekle toprak atıyordu. Küfelere doldurulan toprağı sırtında hendeğin dışına taşıyordu.

Peygamber efendimiz, müslümanlar için her zaman, musibetlerin ürkütücülüğüne, sıkıntının dayanılmaz boyutlarda olmasına rağmen, kendilerini güvende hissettikleri bir sığınak konumundadır. Dün olduğu gibi bugün de böyle korkulu ve sıkıntılı olan ortamlarda güven, ümit ve huzur kaynağıdır.

14

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


Artık bizler, Ensâr ve Muhacirin hendek kazıp toprak çekerken bir yandan da “Biz Muhammed’e bey’at eden erleriz, sağ oldukça İslâm yolundan dönmeyiz.” şeklindeki mânilerini ve Peygamber efendimizin aralarında kazma salladığı, kürekle toprak attığı, toprağı küfeye doldurup taşıdığı, o mübarek dudaklarından çıkan “Allahumme la ayşe illa ayşu’l âhirah, fağfir lil ensari vel muhacirah” şeklinde kafiyeli mısralarında dahi “Allah’ım! Yaşam ancak ahiret yaşamıdır. Sen, Ensar ve Muhaciri bağışla” şeklinde ümmetine dua etmesini, ümmete karşı harekete geçilmiş ve yok etmek üzere yola koyulmuş olan o kâfirlere karşı Rasûlullah aleyhisselâm’ın ve müminlerin durumlarını ve o yaşanan durumların müslüman ruhlara nasıl bir enerji sağladığını, içlerinde hoşnutluk, fedakârlık, güven ve onurluluk duygularını ortaya çıkaran şeylerin nasıl bir kaynak olduğunu düşünebilir ve bundan kendimize de bir pay çıkarabiliriz. Bugün düşündüğümüzde, tehlike kapıya dayanmışken, her yandan korku çemberine alınan o kalpler üzerinde bu tür bir sözün ne büyük etki bıraktığını görür gibi oluyoruz. En sıkıntılı anlarda dahi müslümanları ferahlatacak ve onları teşvik edecek kadar umutlu, samimi ve gayretli bir lider olarak bize çıkan bir başka ders ve ibretle karşılaşıyoruz. O günlerde münafıklardan bir grup, Rasûlullah aleyhisselâm ve mü’minlere göre çok ağırdan alıyor, işlerini ihmâl ediyorlardı. Hasta görünerek, güçsüzlüklerini söyleyerek işten kaçıyor, ya da Rasûlullah aleyhisselâm’ın haberi olmadan evlerine gidiyorlardı. Hâlbuki o gün için mü’minlerden kimin ihtiyacı olursa izin alıyor ve nöbetleşe gidip ihtiyaçlarını görüyor, izin bitince, ihtiyacı giderilince de hemen dönüyorlar işlerine koyuluyorlardı. Bunun üzerine de şu ayeti kerime nazil oldu: “Allah’a ve Rasûlüne gerçekten inanan kişiler, toplu bir iştelerse, izinsiz ayrılmazlardı. O senden izin isteyenler, samimiyetle Allah’a ve Rasûlüne inananlardır. O halde senden mazeret bildirip izin isteyenlere o işleri için izin ver. Ve onlar için mağfiret dile. Çünkü Allah Gafur ve Rahîm’dir.” (2) Burada da hem müslümanlar için, toplu yapılan bir iş ile ilgili durumlarda, izin almanın ehemmiyeti ve önemi ortaya çıkarken diğer taraftan dergi.nebevihayatyayinlari.com

Allah’a kavuşmayı ve ahiret günü ile buluşmayı uman, kendisi için tabi olunacak bir rehber ve iyi bir örnek isteyen, Allah’ı sürekli hatırlayan ve O’nu unutmayan kimseler için peygamber efendimiz, en güzel bir örnektir. Rasûlullah aleyhisselâm’a da: “O halde senden mazeret bildirip izin isteyenlere o işleri için izin ver.” buyruğunda yönetici ve sorumluluk sahibi liderlere de yine kendileri gibi sorumluluk sahibi ve itaatkâr olan tebalarının mazeretlerini dinleyip onlara karşı müsamahakâr davranmaları ve anlayışlı olmaları tavsiye edilmektedir. Beni Kurayza’nın anlaşmayı bozduğu haberi müslümanlara eriştiğinde Münafıklar fiskosa başladı. Düşman her yandan kuşatmıştı. Münafıkların fitneleri de onların moralini bozuyordu. Ve Medine içinde pervasız lâflara bile koyuldular. Münafıklardan birisi de şöyle diyordu: “Muhammed bize Kisrâ ve Kayser’in hazinelerini vaadediyordu. Hâlbuki şu gün tuvalete bile gitmeye mecali olan yok.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem durumun bu merkezde olduğunu ve belâ çemberinin müslümanlar üzerinde daraldığını görünce, Sa’d bin Muâz ile Sa’d bin Ubâde radıyallahu anhuma’yı çağırdı. Onlarla bir barış plânı istişare etmek istedi. Gatafan’a Medine’nin arazi mahsulünün üçte birini vererek savaştan çekilmesini teklif edeceklerdi. Ama bu iki zât: “Yâ Rasûlâllah! Bu senin hoşuna giden şahsî görüşün mü? Allah’ın sana talimatı gereği mi? Yoksa bizim için bulduğun bir çare midir?” diye sordular. “Hayır, tamamen sizin Medine halkının fayda ve izzeti için düşündüğüm bir çaredir,” buyurdu. Sa’d bin Muâz radıyallahu anh, bunun üzerine: “Vallahi buna ihtiyacımız yok. Biz bunu ödemeyiz, aramızda kılıç hakem olur ancak” dedi. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yüzü güldü ve “Canınız ne isterse” buyurdu. CEMÂZİYELÂHİR 1436

15


Zaten, siyer uleması da; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bu esnada sahabesini Gatafan’la barışa zorlamadığını, bir karara da varılmadığını; teklif ve müşaverenin sadece bir yoklama ve fikir alışverişi ile, çareler üzerinde tartışma safhasında kaldığını açıkça ifade etmektedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, Gatafan ile sulh konusunda bazı sahâbesiyle istişare etmesindeki hikmet neydi acaba? Bu barış teklifinde, onlara Medine’nin o yıl ki mahsulünün üçte birinin verilmesi; onların da buna karşı, Kureyş ve beraberindekilerini desteklemekten, müslümanlarla savaşmaktan vazgeçmeleri istenecekti. Ama onu böyle bir istişareye zorlayan şer’î etken neydi? Veya hangi şer’i ölçüyü kurmak hedefindeydi? Birinci derecedeki hikmet, onun (sallallahu aleyhi ve sellem) sahabesini denemesiydi. En güvenilir sahabesinin böyle kritik andaki metaneti; kuvve-i mâneviyesi ve Allah’ın er-geç zafer bahşedeceğine dair itimad ve teslimiyetlerini ölçüp görmek istiyordu. Hani o gün bir sürü müşrik kavim toplanmış ve aniden çullanmışlardı Medine’deki bir avuç müslüman üzerine. Üstelik Kurayza oğulları da önceki söz ve anlaşmadan dönüp, büyük bir iç tehlike oluşturmuşlardı… Münafıkların dedikoduları ise almış başını gitmişti. Korku söylemleri ve fitne ateşi tutuşturmaya, etrafta bir endişe ve kargaşa ortamı oluşturulmaya çalışılmaktaydı. Böyle bir anda bile, ilâhi başarıya itimadlarını ölçmek!.. Zaten Rasûlullah aleyhisselâm’ın âdetiydi, daha önce de Bedir ve Uhud’da olduğu gibi, O, ashabını nefislerine tam güvenleri ve savaşın sonucuna dair kanaatleri hâsıl olmadan, onları bir mücadeleye rastgele sürmekten asla hoşlanmazdı. Esasen bu, O’nun sahabesini eğitmekte izlediği açık bir metoddu. İşte bunun için, bu görüşünü sahabelerinin müzakeresine sundu. Ve bunun Allah’tan vahy ile bir tebliğ ve talimat

olmadığını; ancak müşriklerin baskısını kırmak için bulduğu bir çare olduğunu da eklemişti. Eğer nefislerinde dayanacak bir güç bulamıyorlarsa, bu bir çareydi... Rasûlullah aleyhisselâm’ın sahabesini eğitmekte izlediği bu metodların bizlere, bugün için önemi daha bir önemle açığa çıkmaktadır. Bu istişarede bizim için ortaya çıkan şer’i delâlete gelince: O da hakkında nass bulunmayan her durum için başlangıçta “şûra prensibinin” meşru ve dini bir kaide olduğudur. Peygamberimizin ehemmiyet verdiği bu hususa bugün müslümanlar ne kadar da muhtaçtırlar. İbret alacak yok mu? Yine bu müşahede bizzat, başka bir ibret örneğini de bize sunmaktadır. O da Rasûlullah aleyhisselâm’ın kişiliğinde nübüvvetin aldığı görünümdür. Aynı zamanda gözümüzün önüne, onun ashabına karşı taşıdığı şefkat ve sevgiyi; Allah’ın o esnada Rasûlüne ikram ettiği harikulade ve mucizelerden bir başkasını sergilemektedir... Bu temaşamızda, Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’in kişiliğinden fışkıran şeyi şöylece özetleyelim: Başta, ashabıyla birlikte çalışıp didinirken çektiği açlık meşakkatinde onun büyüklüğü net olarak beliriyor. Açlığını hissetmemek için, onun karnına taş bağlamasına dikkat edelim. Boş midesini böylece bastırıp korunmak istiyordu, açlık duygusundan. Hangi maksad ve gayeydi acaba onu bunca şahsi meşakkat ve çileye zorlayan? Devlet başkanı falan mı olacaktı? İleride mal-mülk sahibi mi olmak isterdi? Yoksa çevresine insanları halkalandırıp kendisine bağlamak mı? Bütün bunlar onun çektiği bunca işkenceye değmez ve hiç kimse de böyle istekler için böylesi zor metodu denemezdi! Esasen bu bir tenakuz olurdu. O manada; mevki, makam ve mala tama eden bir kişinin en uzak kalacağı, asla göz alamayacağı eziyetlerdi bunlar çünkü...

Peygamber efendimiz her açıdan müslümanların dertlerine ortak oluyor, hem maddi, hem de manevi hususlarda onları yalnız bırakmıyordu. Ümmetinin sıkıntı çektiği o anlarda, o da onlarla birlikte sıkıntı çekiyor, müslümanlarla birlikte hendek kazma işinde çalışıyor, kazma sallıyor, kürekle toprak atıyordu. Küfelere doldurulan toprağı sırtında hendeğin dışına taşıyordu.

16

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


Bütün bunlara onu dayandıran, dayanmaya zorlayan sadece Risâlet sorumluluğu ve emânetti. Tebliğle mükellef olduğu şey, halka bu metodla ulaştıracağı ilâhi ve insani en üstün mesaj!.. İşte, ashabıyla hendek kazma faaliyetinde ortaya çıkan onun peygamberi hüviyyetidir. Onun, bu meyanda, ashabına gösterdiği şefkat ve taşıdığı derin sevginin görüntüsüne gelince onu bütün açıklığıyla, Câbir radıyallahu anh’ın davetine icabetinde, kendisi için hazırladığı az bir yemeği yalnız yemek yerine, ashabını toplayıp gidişinde görebiliriz. Câbir radıyallahu anh’i, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ı yemeğe çağırmaya sevk eden ise; onun mübarek karnına taş bağlamış olduğunu görmesi ve bundan onun aşırı derecede aç olduğunu anlamasıydı. Ancak evinde de sadece birkaç kişiye yetebilecek az bir yiyecek vardı. Yani o, yemeği kadar insanı davet etmek zorundaydı... Ama Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ın, kendisi gibi açlıktan kıvrana kıvrana ve durmadan çalışan arkadaşlarını bırakıp da sadece birkaç arkadaşıyla giderek yiyip - içip istirahat etmesi nasıl düşünülebilirdi ki? O, ashabına, bir ananın evlatlarına şefkatinden daha şefkatliydi... Gerçi Câbir radıyallahu anh, bunu böyle yapmak zorundaydı. Bu da normaldi elbet. Çünkü o halktan bir kişi olarak elindeki maddi imkândan başkasını yapamaz ve maddi sebeplerin ötesine akıl erdiremezdi. Beşerin alıştığına göre de, onun evindeki yiyecek ancak böyle bir avuç insana yeterdi. O da elbette, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile en asgari seviyede onun seçeceği arkadaşlarından bir grubu çağıracaktı. Ama Rasûlullah aleyhisselâm’ın, Câbir radıyallahu anh’in kanaatiyle davranması gerekmezdi. Çünkü bir kere, onun herhangi bir rahat ve nimet konusunda ashabı arasında ayırım yapması, âdeti değildi. İkinci olarak da, tabii sebeplerin ve maddi sınırların etkisinde kalmaz ve beşerin alışageldiği şeylere şartlanamazdı. Zira sebeplerin sebebi ve onların da yaratıcısı Allah’tır. O’nun için, az yemeği çok yapmak, en basit bir iştir. O’nun az bir şeyi, çoğaltıp, bütün bir cemaate yetiştirmesi de O’nun yüce katında çok basittir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Rasûlullah aleyhisselâm’ın sahabesini eğitmekte izlediği bu metodların bizlere, bugün için önemi daha bir önemle açığa çıkmaktadır. Bu istişarede bizim için ortaya çıkan şer’i delâlete gelince: O da hakkında nass bulunmayan her durum için başlangıçta “şûra prensibinin” meşru ve dini bir kaide olduğudur. Peygamberimizin ehemmiyet verdiği bu hususa bugün müslümanlar ne kadar da muhtaçtırlar. İbret alacak yok mu? Her şeye rağmen, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashabının; külfet ve çileyi ne kadar büyük, ne denli çok olsa da aralarında paylaştıkları gibi, nimet de ne kadar az olsa da paylaşmakta birbirine tıpatıp benzediklerini görmüştü hep. Bu yüzdendir ki Câbir radıyallahu anh’ı, hepsi için yemek hazırlamak üzere evine gönderdi. Ve kendisi de dönüp bütün ashabını çağırdı. Müslümanları, Câbir radıyallahu anh’ın evinde büyük bir ziyafete davet etti. Bu olayda gördüğümüz müthiş mucizeye gelince: Bu Câbir radıyallahu anh’ın küçücük oğlağının bol bir yemeğe dönüşmesidir. Yüzlerce sahabe bundan doyduktan sonra, kalanını ev halkına emanet edip, halka tasadduk edilmesini emretti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem… Bu müthiş olay; onun sahabesine olan derin muhabbetini ve örnek bir şahsiyet oluşunu gözler önüne sermektedir. Sonra Peygamber efendimiz uzakta beliren büyük zaferi seyrediyordu. Kazma darbeleri ile kayalardan çıkan kıvılcımlardan bu zaferi gözleri ile görüyordu. Bunu müslümanlara haber veriyor, içlerine güven aşılıyordu. Korkularını dindirip kesin haberlerle ruhlarını yatıştırıyordu. Tarihçi İbn-i İshak, Selman-ı Farisi radıyallahu anh’ın şöyle dediğini anlatır: CEMÂZİYELÂHİR 1436

17


rekleri bile söküldü. Bu müşriklerin müslümanları basıp kuşatmalarından aşağı yukarı on gün kadar sonraydı. Müslim’in, Huzeyfe bin Yemân radıyallahu anh’dan senediyle naklettiği şu habere bakalım:

Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını her şeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. “Hendeğin bir tarafını kazmaya çalışıyordum. O sırada sert bir kaya çıktı karşıma. Peygamber efendimiz de bana yakın bir yerdeydi. Toprağı kazdığımı ama çok zorlandığımı görünce, inip kazmayı elimden aldı. Kayaya bir darbe indirdi. Kazmanın değdiği yerden bir kıvılcım parladı. Sonra bir daha vurdu. Yine bir kıvılcım çıktı. Sonra kayaya üçüncü bir darbe indirdi. Bu seferde kazmanın değdiği yerden kıvılcım çıktı. “Anam, babam sana feda olsun ya Rasûlallah! Sen kayayı parçalarken kazmanın ağzından çıkan kıvılcımlar neydi?” dedim. “Yoksa sen onları gördün mü, ya Selman ?” diye buyurdu. “Evet” dedim. “Birinci kıvılcımda yüce Allah bana Yemeni sundu. İkinci kıvılcımda Şam ve Mağrib’i, üçüncüsünde ise doğuyu sundu” dedi. Makrizi’nin “İmta’ul Esma” adlı eserinde anlattığına göre, Peygamber efendimizin bu dedikleri Hz. Ömer’in halifeliği döneminde ve Selman-ı Farisi’nin hayatta olduğu sırada gerçekleşmiştir. Bu aydınlık tablolara düşman birlikleri hakkında bilgi toplamaktan dönen Huzeyfe radıyallahu anh’ı da eklememiz gerekir. Karanlık ve soğuk bir gecede bastıran fırtınaydı. Müşriklerin çadırlarını fırlatıp, ocaklarını tarumar etti. Öyle ki çadır di-

18

CEMÂZİYELÂHİR 1436

“Ahzab gecesi, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte oluşumuzu anıyorum. Müthiş bir soğuk ve açlık sarmıştı bizi. Nihayet, kesilince, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize: “Şu Allah’ın kıyamet günü benimle olacak bir kişi yok mu, şu kavimden haber getirsin?” diye seslendi. Kimse ses çıkarmadı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, daha sonra ikinci ve üçüncü kez aynı teklifi tekrarladı ama ses veren olmadı. Bunun ardından: “Kalk Huzeyfe, bize kavmin durumunu öğren gel,” dedi. Hiçbir şey diyemedim. Çünkü beni ismimle, “Kalk” diye çağırmıştı. Ve “Git onlardan haber getir ama onları ürkütüp kışkırtma.” demişti. Onun yanından ayrılırken zangır zangır titriyordum, öyle heyecanlanmıştım ki, Müşriklere yaklaştığımda, Ebû Süfyan’ın sırtını ateşte ısıtmakta olduğunu gördüm. Yayıma bir ok yerleştirdim. Atmak isterken, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tenbihini hatırladım: “Onları üstümüze kışkırtma” demişti. Ama atsam onu vururdum. Yine heyecanla geriye döndüm. Gelip durumu anlatınca, Rasûlullah üzerinde namaz kılmakta olduğu kilimi üzerime örttü. Ve iltifatta bulundu. Ve sabaha kadar uyuya kalmıştım. Rasûlullah: “Kalk, uykucu” (3) diye beni uyardı. Huzeyfe radıyallahu anh, yolda çok üşümüştü. Peygamber efendimiz de eşlerinden birine ait bir örtünün altında namaz kılıyordu. Ama Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem namazında, Rabbi ile iletişim halindeyken, Huzeyfe’nin namazın sonuna kadar soğuktan titremesine gönlü razı olmuyor. Aksine tutuyor, ayaklarının arasında ona yer veriyor, ısınsın diye örtünün bir ucunu üzerine atıyor, sonra da namazına devam ediyor. Namazı bitirince, Huzeyfe edindiği bilgileri O’na anlatıyor. Peygamberimizin kalbinin önceden bildiği haberi müjdeliyor. Çünkü Peygamberimiz, düşman birliklerinin geri döndüklerini bildiği halde Huzeyfe’yi olup bitenleri görmesi için göndermişti. Konumuzun başında zikrettiğimiz bu ayete, geçmiş olduğu konunun bütünlüğü içinde baO’nun İzinde...


kıldığında, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür. Onlara şöyle denilmektedir. “Siz mümin ve müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’e tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tâbi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız. Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını her şeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza’nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yer alıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı.” Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve ashabı Bedir gazasında hangi vasıtaya sığındılarsa, aynı sebeb ve vasıtalara yine Hendek savaşında da sığınmışlardı. Bu baş vasıta ve destek, Allah’a yakarış, ondan üstün gelmek hususunda hesaba gelmez derecede inayet talebinde ve sürekli duada bulunmalarıydı. Esasen bu, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sürekli ve değişmez tavrı ve onlara aşıladığı tutumdu: Ne zaman bir düşmanla karşılaşsa veya cihada niyetlense, baş dayanağı ve bütün hazırlıkların her türlü maddi vasıtaların en etkilisi Yüce Rabbe sığınmaktı. Bu öyle bir harb âletiydi ki, müslümanlar bunu tam yerine getirmeden, hiçbir hallerini düzeltemezlerdi. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Yalnız, müşrikler bunca kalabalığına rağmen nasıl olmuş da bozulup dağılmışlardı? Evet, mü’minlerin sabırla, sebatla, Allah’a samimi olarak güvenip iltica etmeleriyle... Nitekim Cenâb-ı Hak, Kitab-ı Kerîm’inde bunu şöyle açıklıyor: “O gün, orduların üzerinize çullandığı sırada, Allah’ın size ni’metini indirişini hatırlayın ey mü’minler: Hani düşmanın suratına karşı bir rüzgâr estirmiş, sizin göremediğiniz ordular göndermiştik üstlerine... Çünkü Allah onların ve sizin ne yaptığınızı hep görüp duruyordu. Hani altınızdan, üstünüzden belâ gelirken, gözler yerinden oynamış, yürekler ağızlara gelmişti. Siz de Allah hakkında değişik zanlara sapıyordunuz. İşte orada iman sahipleri imtihandan geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı. Ve o zaman, münafıklar ile kalplerinde hastalık (iman zayıflığı) bulunanlar: Meğer Allah ve Rasûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuşlar! diyorlardı. Onlardan bir gurup da demişti ki: Ey Yesribliler (Medineliler)! Artık sizin için durmanın sırası değil, haydi dönün! İçlerinden bir kısmı ise: Gerçekten evlerimiz emniyette değil, diyerek Peygamber’den izin istiyordu; oysa evleri tehlikede değildi, sadece kaçmayı arzuluyorlardı. Medine’nin her yanından üzerlerine saldırılsaydı da, o zaman savaşmaları istenseydi, şüphesiz hemen savaşa katılırlar ve evlerinde pek eğlenmezlerdi. (4) Andolsun ki daha önce onlar, sırt çevirip kaçmayacaklarına dair Allah’a söz vermişlerdi. Allah’a verilen söz mesuliyeti gerektirir! (Rasûlüm!) De ki: Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmanın size asla faydası olmaz! (Eceliniz gelmemiş ise) o takdirde de, yaşatılacağınız süre çok değildir. De ki: Allah size bir kötülük dilerse, O’na karşı sizi kim korur; ya da size rahmet dilerse (size kim zarar verebilir)? Onlar, kendilerine Allah’tan başka ne bir dost bulurlar ne de bir yardımcı. CEMÂZİYELÂHİR 1436

19


Allah, içinizden (savaştan) alıkoyanları ve yandaşlarına: “Bize katılın” diyenleri gerçekten biliyor. Zaten bunların pek azı savaşa gelir.

lamda örnek model olduğunu söylememekte, bi-

(Gelseler de) size karşı pek hasistirler. Hele korku gelip çattı mı, üzerine ölüm baygınlığı çökmüş gibi gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün. Korku gidince ise, (5) mala düşkünlük göstererek sizi sivri dilleri ile incitirler. Onlar iman etmiş değillerdir; bunun için Allah onların yaptıklarını boşa çıkarmıştır. Bu, Allah’a göre kolaydır.”

yönünde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’i,

Bunlar, düşman birliklerinin bozulup gitmedikleri evhamı içindedirler. Müttefikler ordusu yine gelecek olsa, isterler ki, çölde göçebe Araplar içinde bulunsunlar da, sizin haberlerinizi (uzaktan) sorsunlar. Zaten içinizde bulunsalardı dahi pek savaşacak değillerdi. (6) 25. âyetten devam edelim: “Allah kâfirleri içleri kin dolu, yüzgeri etti. Hiçbir sonuç elde edemediler. Allah bu savaşta da mü’minleri mükâfatlandırdı. Allah kavi ve azizdir.” (7) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün gazalarında tekrarladığı bu tutumu; mü’minleri hiçbir hazırlık ve eğitim ve plân edinmeden cihada ve çarpışmaya sürdüğü anlamına gelmez tabii. Belki, şunu izah içindir: Müslümana yaraşan, her türlü sebep ve hazırlığın önünde zafere ulaşabilmek için, Allah’a tam bir güven ve samimi kulluktur. Bu şart tam olmazsa, öbür maddi hazırlıkların hepsi özsüz ve dayanaksızdır. Bu dayanak ise kâmil manada müslümanlar arasında gerçekleştiyse, artık hiç tereddüt etmeden, zaferin mucize olarak tecellisinden söz edebilirsin!.. Yoksa düşman karargâhlarını alt üst eden, başka bir yerde de hasar yapmayan bu kasırga nereden gelmişti? Müslümanlar bunu görmüş fakat asla müteessir olmamışlardı. Bu fırtına, ocaklarını söndürüp, çadırlarını kazıklarıyla birlikte söküp uçurmuştu; korkudan yürekleri titremişti müşriklerin. Onlara dondurucu soğuk berikilere hiçbir etkisi yok. Bu Hakk’a sığınmanın nimetiydi ancak! İşte bu hususlar, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manalarıdır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah azze ve celle, Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatının sadece bu an-

20

CEMÂZİYELÂHİR 1436

lakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karakterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hayatı Allah’tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah’ı sadece zaman zaman değil, devamlı ve çokça anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah’tan ümidini kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah’ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akıbetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü’nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü’nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir. Rabbimiz bizleri de bu kimselerin arasına dahil eylesin. Ahiret gününe hakkıyla iman eden ve Rabbini çokça zikreden kullarından eylesin. Selâm ve dua ile. ------------------------1. Ahzab Suresi, 21. 2. Nûr, 1. 3. Müslim: 5/177. Buhâri’nin rivayetinde ise bu gidenin Zübeyr olduğu, başka bir hadiste ise Zübeyr’in, Kurayzalılara gönderildiği var. Ahzâb’a gönderilenin Huzeyfe olduğu hususunda ise siyer ulemasının ittifakı vardır. İbn Seyyidü’n-Nâs’ın Uyûnü’1-Eser ve İbn Hâcer’in Fethu’1-Bâri isimli kitablarına bakınız. 4. Ayet, “...Şayet fitne çıkarmaları (dinden dönmeleri) istenseydi, bunu hemen yaparlardı” şeklinde de manalandırılmaktadır. 5. “Korku gidince ise...” diye başlayan cümle, aşağıdaki şekillerde de manalandırılmıştır: “...hayra pek düşkün adamlar tavrıyla sizi keskin dilleri ile incitirler.” “...mal düşkünlüğünden, ince sözlerle size sokulurlar.” 6. Ahzâb, 9 - 20. 7. Ahzâb, 25. Kaynaklar: Fi Zilâl’il- Kur’an; S. Kutub Tefhimu’l Kur’an; Mevdudi Fıkhu’s- Sîre; R. El-Butî

O’nun İzinde...


MUSTAFA TATLI

Kapak Dosya

ORYANTALİZM, MODERNİZM VE HADİS İNKÂRI

H

z. Peygamber’in davetine muhatap olan insanlar, bu davete iki farklı tutum sergi-

lemişlerdir: Davete iman veya inkâr. İman edenlerle yeni bir toplum oluşmuştur. İnkâr edenler bu topluma düşman olarak karşı tarafta yer almıştır. Hak ve batıl mücadelesi Hz. Peygamber’in Kuran’ı tebliği ile beraber nesiller boyu devam etmiştir. İslam, sünnetullah üzere yaşandığı sürece dergi.nebevihayatyayinlari.com

hak galip gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Ne zaman batıl saldırıya geçse, İslam’ı hayatlarına aksettiren Müslümanlar gerekli cevabı vermişlerdir. Bu karşı koyma İslam tarihi içerisinde birçok kez ve farklı şekilde tezahür etmiştir. Kimi zaman fikri yozlaşmalara karşı ilimle kimi zaman Moğollar gibi saldırganlara karşı kıyam ederek cevap vermiştir. Özellikle son üç asırdır MüslüCEMÂZİYELÂHİR 1436

21


manlar batıl karşısında çeşitli sıkıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu sıkıntılar siyasi, ekonomik, ilmi vb. birçok alanda meydana gelmiştir. Meydana gelen bu problemlere karşı Müslümanlar etkili cevap verememiş, sonuç olarak İslam toplumu dağılmıştır. Müslüman âlemin üç asırdır mağlup olmasında düşmanın izlediği yöntem incelenmelidir. Öncelikle Hıristiyan Batı ve Yahudilerin stratejik açıdan izledikleri yöntem mertçe çıkıp düşmanlıklarını açıklamak olmamıştır. Haçlı savaşlarında Müslümanlara karşı yenilmenin sebeplerini araştırıp kendilerine yeni bir yol haritası çizmişlerdir. Buna göre, kilise tüm gücüne rağmen yenilgiye uğramış sonrasında ise kilisenin ilim ve tekniğe yönelimi artmıştır. Kuzey Afrika, Endülüs ve diğer ilim merkezlerinde bulunan Müslümanlardan ilim öğrenerek teknik anlamdaki atılım ile sanayi devrimini gerçekleştirmişlerdir. Dini anlamda İncili tercüme ederek herkesin anlayacağı bir düzleme çekerek kilisenin tekelinde bulunan din anlayışına son vermişlerdir. Fakat bunun neticesinde din, ilmi ve ilerlemeyi engelleyen bir unsur olarak algılanmıştır. Dini, çıkarlarına ulaşmak için rahipler tarafından kullanılan bir güç olarak gören Batı’nın yenilikçi düşüncesi, İslam’a da aynı gözle bakmış, Müslümanların da gelişmesi için dinden vazgeçmesi gerektiğini düşünmüştür. Bu amaçla, Müslümanları mağlubiyete uğratma hedefiyle onların inançlarını, kimliklerini, adetlerini araştırma ihtiyacı hissetmişler, böylece oryantalist çalışmalar hızla gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Oryantalizmin tarihi birkaç bölümde incelenebilir. Kısaca, ilk aşamada Müslümanlara ait her türlü bilgi hem kendilerini geliştirmek hem de Hıristiyanların Müslüman olmalarını engellemek için araştırmalar yapılmıştır. Bu nedenle İslami ilimlere ait birçok yazma eseri kendi ülkelerine çeşitli yollarla götürmüşler ve birçok tahkik çalışması ortaya koymuşlardır. Süreç itibariyle İslami ilimler hakkında bilgi sahibi olmuşlar ve İslam âlemini sömürgeleştirmede bu bilgilerinden yararlanmışlardır. Bunu yaparken oryantalizmle ilgilenen çok az bir kısım hariç asla İslam’dan etkilenmemişler aksine İslami ilimler hakkında şüphe uyandıracak iddialarda bulunmuşlardır.

22

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Sonraki aşamada Batı, İslam toplumunu sadece sömürgeleştirmekle kalmamış, Müslümanları dinlerinden döndürüp Hıristiyan yapmak için çaba harcamıştır. Bunda başarılı olunamayacağı kısa sürede anlaşılmıştır. Çünkü İslam’la bağları zayıf olsa dahi bir Müslüman’ın Hıristiyan olması beklenen bir durum değildir. Bundan dolayı yeni bir strateji geliştirmişlerdir. Buna göre, Müslüman öğrenciler Batı’daki oryantalizm kürsüsü bulunan üniversitelerde oryantalistler tarafından eğitilecek kendi ülkelerine geri döndüklerinde bu öğrenciler üniversitelerde ders verecekti. Böylece Müslümanlar kendi içlerinden çıkan aydınlar tarafından şekillendirilecek, Batı’nın doğrudan müdahalesine gerek kalmayacaktı. Bu vakıayı bir örnekle açıklayabiliriz: Lord Cromer Mısır’a gelince Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde bulunan kuruluşların çalışma alanlarını daraltır. Bu kuruluşlar da onu İngiliz hükümetine şikâyet eder, İngiliz hükümeti bu şikâyeti, cevaplandırmak üzere Lord Cromer’e bir mektup gönderir. O da misyonerleri toplayarak onlara şunları söyler: “ Sizler benim size karşı duracağımı yahut sizi baskı altında tutacağımı düşünebiliyor musunuz? Ama sizler kışkırtıcı işler yapıyorsunuz. Çocukları zorla kaçırıyor ve güç kullanarak Hıristiyanlaştırıyorsunuz. Hatta bazen aynı şekilde büyükleri dahi kaçırıyorsunuz. Bu ise Müslümanların şuurlarını galeyana getirmekte, dinlerine daha çok sarılmalarına sebep olmaktadır. Ama ben Londra’daki Lahut (ilahiyat) fakültesinden yeni mezun olmuş bir genç ile şu hususta anlaşmış bulunuyorum: Bu genç Mısır’a gelecek ve sizin bütün hedeflerinizi sizin adınıza gerçekleştirecek bir eğitim politikası ortaya koyacaktır.” (1) Nitekim İslam âleminin çeşitli yerlerinde sömürgeleştirilen halkın eğitim, hukuk, siyasi sistemi değiştirildi. İnsanlarda hala Müslüman kimliği, bayram, namaz, oruç, ahlaki değerler olsa da toplum İslam’ın birçok temelinden koparıldı. Bu durum giderek içselleştirilmeye başlandı. Bir de üstüne üstlük İslam toplumlarının milliyetçilik akımıyla parçalanmasıyla durum daha da vahim bir hal aldı. Müslümanlar tarih boyunca batıla karşı gereken cevabı vermiştir. İşte böyle bir manzara karşısında Müslümanlar Batı’ya karşı tepki vererek farklı tutumlar sergilediler. Bu tutumlardan biri Batı’dan O’nun İzinde...


yüz çevirmekti. Onlardan ne gelirse gelsin hiçbir şeyi kabul etmemek gerekiyordu. Tekrar eski zamanlara ulaşmak için kendi kabuğumuza çekilmemizi öngörüyordu. Sergilenen diğer bir tutumda ise Batı, gelişimin ve ilerlemenin kaynağı görüldü. Geri kalmışlıktan kurtulmak için Batı her alanda taklit edilmeliydi. İslam modern çağı gerektiği şekilde tekrar yorumlanmalı ve çağa uygun hale getirilmeliydi. Bu tepkinin oluşmasında oryantalist hareketin etkisi büyüktü. Oryantalistlerin yazdıklarını okuyan, onların yöntemlerini kullanan, onların penceresinden bakan yeni topluluklar oluşmaya başladı. Bu topluluklar İslam dünyasının çeşitli yerlerinde zuhur eden modernist hareketlerdi. Çağdaş, yeni, asrî anlamına gelen modernizm İslam dünyasında, ‘Kuran ve sünnete, selefin akide ve uygulamalarına dönmek, bunları ve bu kaynaklara topyekûn tarihi mirası ilmi ve rasyonel bir süzgeçten geçirdikten sonra günümüz hayat şartlarına göre yeniden yorumlayarak izah etmek ve uyarlamaktır’ (2) şeklinde tanımlanmıştır. Yapılan bu tanım farklı bölgelerde değişik şekillerde görülmüştür. Daha doğrusu herkes kendine göre bir yenilenme sürecinden bahsetmiştir. Fakat pratikte uygulamalar görülse de hiçbiri sağlam bir zemin üzerine oturtulamamıştır.

akımlar görüldü. Yani Batı’nın bölgelerdeki etkinliğine göre farklı modernist yorumlar ortaya çıktı. (3) Mısır’da Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Ali Abdurrazık, Muhammed Hüseyin Heykel; Hindistan’da Seyyid Ahmed Han, Fazlurrahman bu isimlerden bazılarıdır. Her bir akım farklı yorumlara sahiptir. Tek tek hepsinden bahsetmek başka bir yazının konusu olduğu için kısaca değinmekle yetineceğiz. Farklı yorumlar bulunmakla beraber, Batı’nın tarihsellik metodunu Kuran’a uygulayarak, hükümlerin o dönemdeki insanları ehlileştirmek için uygulandığı söylenmiştir. Yani bu çağda hırsızlık yapanın elini kesmek yerine bir çizik atmak yeterlidir veya buna da ihtiyaç yoktur. Aynı şekilde modern zamanın şartlarında faizsiz bir ekonomi düşünülemez.

Lord Cromer Mısır’a gelince Hıristiyanlaştırma faaliyetlerinde bulunan kuruluşların çalışma alanlarını daraltır. Bu kuruluşlar da onu İngiliz hükümetine şikâyet eder, İngiliz hükümeti bu şikâyeti, cevaplandırmak üzere Lord Cromer’e bir mektup gönderir. O da

Modernizm akımının arka planında batının üstünlüğünün her alanda kabul edildiği görülmüştür. Hegel’in tarihçiliğine göre Batı üstün ırktır. Uyulması gereken Batıdır. Bu sebeple Doğu’nun gelişmesi ve ilerlemesi için Batı’nın eğitimine ve yaşam tarzına ihtiyacı vardır. Aydınlanma süreciyle beraber Batı Hıristiyanlığı bilimsel yöntemlerle sorguladı. Aynı tavır gelişmek isteyen Müslümanlardan da beklendi. Din ancak bilimsel verilerle ve rasyonel bir akılla incelenirse çağa uyum sağlayabilirdi. İşte Oryantalistlerin eğitim kurumlarında ve onların mantığı üzerine okuyan aydın kesim bahsedilen bu yöntemleri Kuran ve Sünnet üzerinde tatbik ettiler.

misyonerleri toplayarak onlara şunları söyler:

İslam dünyasındaki modernleşme faaliyetleri ilk olarak Osmanlı’da askeri alanda ve bazı idari düzenlemelerde görüldü. Sürece bakıldığında Osmanlı’dan henüz koparılmamış topraklar ile kopan topraklar arasında farklı modernist

olmuş bir genç ile şu hususta anlaşmış bu-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

“ Sizler benim size karşı duracağımı yahut sizi baskı altında tutacağımı düşünebiliyor musunuz? Ama sizler kışkırtıcı işler yapıyorsunuz. Çocukları zorla kaçırıyor ve güç kullanarak Hıristiyanlaştırıyorsunuz. Hatta bazen aynı şekilde büyükleri dahi kaçırıyorsunuz. Bu ise Müslümanların şuurlarını galeyana getirmekte, dinlerine daha çok sarılmalarına sebep olmaktadır. Ama ben Londra’daki Lahut (ilahiyat) fakültesinden yeni mezun lunuyorum: Bu genç Mısır’a gelecek ve sizin bütün hedeflerinizi sizin adınıza gerçekleştirecek bir eğitim politikası ortaya koyacaktır.” CEMÂZİYELÂHİR 1436

23


Modernistlerin Kuran anlayışıyla ilgili farklı bakış açıları bulunmakla beraber Fazlurrahman örneği üzerinden konumuza devam edelim. Ona göre Kurandan çıkarılması gerekenler ahlaki ilkelerdir. Cahiliye toplumundaki uygulamaları bu asırda kullanmanın gereği yoktur. Her şeye insan hakları penceresinden bakmak gerekmektedir. Kuranın indiği sosyal ve tarihi çerçeve çıkarılarak genel ahlak ilkeleri belirlenmeli ve böylece tüm insanların ortak bir anlayışı benimsemesi mümkün olmalıdır. Bu ve buna benzer Kuran anlayışlarında oryantalizmin etkileri açık bir şekilde görülmektedir. Ne var ki, oryantalistler Kuran’ı vahiy olarak kabul etmezken modernist çevreler Kuran’ı vahiy olarak kabul ederler. Fakat vahyin anlam ve lafız olarak Allah’a ait olmadığını, Hz. Peygamberin kalbine doğduğu ve Hz. Peygamber olaylara göre kalbine doğan vahiyden Kuran’ı oluşturduğu görüşüyle açıklarlar. Kuran üzerine yapılan bu yorumların İslam toplumları üzerindeki etkisi olmakla beraber Kuranın vahiy olarak kabulünde şüphe uyandırmak, hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya göre daha

Hadisleri inkâr hareketlerinin ilk örnekleri Hindistan’da vuku bulmuştur. İlk yıllarında hadisle ilgili eserler telif eden Seyyid Ahmed Han, İngilizlerin ve Oryantalistlerin Hindistan üzerinde yaptığı çalışmalarından etkilenerek Kuraniyyun ekolünü oluşturmuştur. Bu akıma göre, Kuran dinin yaşanması için yeterlidir. Hadislere ihtiyaç yoktur. Zamanla İslam dünyasının birçok coğrafyasında buna benzer akımlar ortaya çıkmıştır. Bazıları hadisleri direkt olarak inkar etmişler, bazıları da hadisleri kabul etmiş fakat akla uygun olmadığı gerekçesiyle birçok hadisi dinde hüccet kabul etmemişler. Akla uygun olmama, metin tenkidi, hadisin Kuran’a arzı gibi nedenler ileri sürülerek hadisler eleştiriye tabi tutulmuş, hepsi olmasa da birçok hadis kabul görmemiştir.

24

CEMÂZİYELÂHİR 1436

zordur. Bu sebeple oryantalistler Kuranla uğraşmaya devam etmekle beraber daha fazla hadisler üzerinde şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Onlara göre, hadisler Hz. Peygamber’in vefatından sonra hicri ikinci, üçüncü asırda toplumun ihtiyaçları üzerine zamanla oluşmuştur. Buna binaen sünneti, tradition(gelenek) kelimesiyle çevirmişlerdir. Onlara göre Hadisler Hz. Peygamber’e ait değildir. Ve içerisine birçok uydurmalar girmiştir. Hadisler mezheplerin ve halifelerin kendilerine menfaat sağlamak için ortaya konmuştur. Bu görüşler arka planında yer almakla beraber; kendi kutsal metinlerine uyguladıkları tarihsellik, hermönetik, müşterek ravi teorisi gibi yöntemlerle hadise bakmışlar ve Müslüman aydınların üzerinde etkili olmuşlardır. Oryantalistlerin Kuran’dan daha çok hadisle ilgilenmeleri belli bir sebepten dolayı anlaşılmaktadır. Kuran hakkındaki şüphelerle Müslümanları etkilemek bir nebze mümkün olsa da Kuranın vahiy olduğu algısını ortadan kaldırmak zordur. Ancak hadislerin vahiy olmadığı, hadislerin yazılmasının yasaklanması, mana ile rivayet, mezheplerin ve sultanların lehlerine hadis uydurması, kitabı mukaddesten alıntıların olması, hadislerin büyük çoğunluğunun tevatür yoluyla gelmediği gibi düşüncelerle hadisler hakkında şüphe uyandırmaya çalışmışlardır. Sünnet üzerinde bu kadar çok şüphe uyandırmaya çalışmalarının diğer sebebi, sünnetin İslam’ın yaşanan uygulaması olması ve Asr-ı Saadet’i bugün bile hayatlarımıza aksettirmesidir. Eğer hadisler kabul edilmezse, hayatımızda peygambere ihtiyaç kalmazdı. Ve bunun sonucunda Müslümanların birlik içinde olması engellenebilirdi. İşte oryantalistlerin hem Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak hem de geri kalmışlıklarını devam ettirmek için hadislere şüpheler sokmaya çalışmışlardır. Bu meseleyi bir örnekle açıklamak yerinde olacaktır: Hindistan’ı işgal eden İngilizler, Müslümanların başarısız olsalar dahi silahlı cihad anlayışından vazgeçmeyeceklerini anlamışlardı. Bunun için silahlı cihadı inkâr eden ‘Müslüman alimler’den bir grup oluşturdular ve bu hususta açıklamalar yaptılar. (4) Oryantalist mantığın İslam dünyasında ortaya çıkardığı modernizm, her ne kadar bir ihya hareketi olarak İslam’ı eski günlerine götürmeyi amaçlaO’nun İzinde...


mışsa da genel itibariyle bahsedilen Batı’nın oryantalist yüzünün etkisinde kalmıştır.

Yazının başında İslam’ın batıla karşı aldığı ta-

Hadisleri inkâr hareketlerinin ilk örnekleri Hindistan’da vuku bulmuştur. İlk yıllarında hadisle ilgili eserler telif eden Seyyid Ahmed Han, İngilizlerin ve Oryantalistlerin Hindistan üzerinde yaptığı çalışmalarından etkilenerek Kuraniyyun ekolünü oluşturmuştur. Bu akıma göre, Kuran dinin yaşanması için yeterlidir. Hadislere ihtiyaç yoktur. Zamanla İslam dünyasının birçok coğrafyasında buna benzer akımlar ortaya çıkmıştır. Bazıları hadisleri direkt olarak inkar etmişler, bazıları da hadisleri kabul etmiş fakat akla uygun olmadığı gerekçesiyle birçok hadisi dinde hüccet kabul etmemişler. Akla uygun olmama, metin tenkidi, hadisin Kuran’a arzı gibi nedenler ileri sürülerek hadisler eleştiriye tabi tutulmuş, hepsi olmasa da birçok hadis kabul görmemiştir. Bahsedilen her bir mevzu ve delilleri ayrı bir başlıkta incelenmesi gerektiği için genel olarak bahsetmekle yetiniyoruz.

deniyeti(!) üzerimize çullanmıştır. Buna karşı ilk

Hadislerin kendi kıstaslarına göre kabul edilmemesi sonucu, Kuran’a göre bir İslam anlayışı güzel görünmekteyse de içinde birçok problemi barındırmaktadır. İlk göze çarpan hadisler olmadan Kuran’ın yeteceği düşüncesinde olanlar namazın rekatları ve kılınış şekli bir yana günde kaç vakit kılınacağı konusunda bile fikir birliği edememişlerdir. Dolayısıyla kendi aralarında bile ittifak olmadığı anlaşılmaktadır. Dikkat çeken diğer bir husus da bu bakış açısının herkese kendine göre bir Kuran anlayışına sahip olacağıdır. ‘Hadisleri Kuran’a arz edelim’ diyenler hadisleri kendi Kuran anlayışlarına sunmuştur. Yani hadisten bağımsız bir Kuran anlayışı, kendi akıllarının ve yorumlarının Kuran anlayışına dönüşmüştür. Modernizmin arka planının ve hadisleri inkârındaki rolüne kısaca değinildiğinde yazı şöyle sonuçlandırılabilir; bazı modernist araştırmacılar oryantalistler gibi, hadislerin çoğunun Hz. Peygamber’e ait olmayıp ilk devir fukaha ve muhaddislerin görüşü olduğunu iddia etmişlerdir. Kuran ve hadislerdeki hukukî çözümleri Peygamber devriyle sınırlayan bu zihniyetin sahipleri, âlimlerin kendi çağlarının ihtiyaçlarına göre kanun koyabileceklerini ileri sürmüşlerdir. (5) dergi.nebevihayatyayinlari.com

vırdan bahsetmiştik. Son birkaç asırdır Batı ve metavır, kendi kabuğumuza çekilmekti. Bunun başarı getirmeyeceği malumdur. İkinci olarak gösterilen tavırda sorgusuz bir taklit anlayışı olmuştur. Bu anlayış değinildiği gibi modernizmi doğurmuş, bunun sonucunda Müslüman kimliğinin içi boşaltılmıştır. Ve iki asırdır Batı’nın bizlere getirdiği zulüm medeniyeti taklit tavrının işe yaramadığını göstermiştir. Burada sorulması gereken soru şudur: “ Batıya karşı takınmamız gereken tavır nedir? İlk iki tutumun dışında ne yapılabilir?” İradesi alınmış ve büyülenmiş bir şekilde Batı’nın hayat felsefesini, kâinata ve eşyaya bakış tarzını, inanç ve metafizik fikirlerini, sosyal ve medeni görüşlerini, ahlak düşüncelerini, hayat tarzını ve üslubunu, faydalı faydasız her şeyini olduğu gibi kabul etmek kendi özvarlığımızı ve kişiliğimizi Batı’nın eline teslim etmek anlamına gelir. Bizim hayata bakışımız ve yöntemimiz Kuran ve sünnet çerçevesinde şekillenmelidir. Fakat Müslümanlar, Kuranın ve sünnetin gösterdiği ideallere ulaşmak için ilmi ve teknik alandaki gelişmeleri takip etmeli ve gereken bilgileri gerekirse Batı’dan da olsa elde etmelidirler. Dünya materyalist Batı’nın kıskacında can çekişmektedir. Dünya ancak eski ve yeni diye bir ayrımın olmadığı İslami dinamiklerin ilim ve tekniği insanın menfaatine kullanmasıyla huzur bulacaktır. (6) ------------------------1. Muhammed Kutub, Oryantalizm ve İslam, 74. 2. Mustafa Sönmez, “İslam Modernizminin Doğuşu”, s. 2. 3. Ebubekir Sifil, “Modern İslam Düşüncesi Üzerine”, s.3 4. Mustafa el-A’zamî, “ Sünnetin Geçmişte ve Günümüzde İhlali Meselesi” (ter. Abdullah Aydınlı), A.Ü.İ.F.D, sy. 8 (1988), s. 288. 5. M. Yaşar Kandemir, “Hadis”, DİA, XV, s. 47. 6. Hasan en-Nedvi, İdeolojik Savaş, s. 267-268.

CEMÂZİYELÂHİR 1436

25


Kapak Dosya

EBUBEKİR EREN

BABA VE EŞ OLARAK RASÛLULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM

H

amd geceden, gündüzü; gündüzden, geceyi; ölüden, diriyi çıkaran; karanlığı, aydınlığa kavuşturan, sıfatlarında ortağı olmayan, tek ve bir olan Allah’ındır. Salat ve selam kâinatın ve beşeriyetin efendisi, Mü’minlerin önderi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’edir. Bütün peygamberler gönderilmiş oldukları ümmetlerini karanlıktan aydınlığa davet etmeleri, onların saadetlerini istemeleri bakımından kendi ümmetinin manevi babasıdır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bize karşı öz babamızdan daha merhametli ve ondan daha yakındır. Ümmetinin hataya düşmesi, tefrikaya, yanlışa saplanması ona oldukça hüzün verir. Bir annenin yavrusuna göstermiş olduğu şefkate, özleme kıyas edilemeyecek kadar... O’nun ümmeti için “Rabbimin huzurunda secdeye kapanırım ümmetim derim” endişesini Kitabı Mübin “Üstünüze hırs ile titriyor. Mü’minlere Rauf’tur, Rahimdir” diye dile getiriyor.

26

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Sağlıklı ve düzenli bir İslam toplumunun oluşabilmesi için evvela, toplumun temelini oluşturan ailenin ıslahı ve eğitimi göz önüne alınmalıdır. Ki ailenin çekirdeğini oluşturan çocuklardır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem çocuklara karşı oldukça şefkatliydi, onları asla hırpalamaz ve azarlamazdı. Bir defasında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem namazda secdeye gittiğinde torunları Hasan ve Hüseyin radıyallahu anhuma sıçrayarak O’nun sırtına çıkarlardı. Halk onları engellemeye çalıştığında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem işaretle onlara karışılmamasını isterdi. Namazı bitirdiğinde ikisini de sinesine bastırarak kucağına oturtur ve “ beni seven bu ikisini de sevsin “ buyurdu. (1) Enes b. Malik (r.h) anlatıyor; “Ben Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in elinden daha yumuşak ipeğe dokunmadım. Ve onun kokusundan daha hoş koku koklamadım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e on yıl hizmet ettim. Bana bir gün öf demedi. Yapmış olduğum bir şeyi niye O’nun İzinde...


böyle yaptın demedi. Yapmamış olduğum bir şeyi de daha bunu böyle yapmadın ‘mı? Demezdi. (2) Yine Enes b. Malik (r.h) anlatıyor: “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte demircilik yapan Ebu Seyfe’nin (3) yanına girdik. Rasulullah İbrahim’i aldı, öpüp kokladı. Bundan sonra yine yanına girmiştik, İbrahim can veriyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gözleri yaş dökmeye başladı. Abdurrahman b. Avf (r.h) “Sende mi ağlarsın ey Allah’ın Rasulü?” dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Ey Avf oğlu, bu bir rahmettir” buyurdu. Gözyaşını bir diğeri takip etti ve “şüphesiz göz ağlar kalp üzülür. Âmâ sadece Rabbimizin razı olduğu şeyden başkasını söylemeyiz. Ey İbrahim! Biz senin ayrılığına çok üzgünüz” buyurdu. (4)

-O sallallahu aleyhi ve sellem çocuk eğitimine önem verirdi: Evlatlarımızın göz aydınlığımız olabilmesi için, onlara karşı rahmet ve şefkat kanatlarımızı indirmeliyiz. Onların dünya ve ahirette mesut ve mutlu olmaları için onların maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamalı ve eğitimlerini gereğince üstlenmeliyiz. Bu hakikate efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dikkat çekerek buyurmaktadır ki “kimin üç kızı bulunur, onları barındırsa ve onların ihtiyaçlarını(İslam fıtratı üzere yetiştirip) karşılarsa ve onlara merhamet etse bu sebeple cennet ona vacip olur.” (5) Hz. Ali (r.h) anlatıyor; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Evlatlarınızı üç meziyet ile terbiye ediniz: Peygamber sevgisi. Onun ehli beytinin sevgisi. Ve Kur’an okumak. Zira Kur’an’ı yüklenenler başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde peygamberler ve seçkin kullarla Allah’ın arşının gölgesinde olacaklardır.” (6)

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ona özgün olmak üzere himayesinde bulundurmak ve koruma gibi amaçları göz önünde bulundurarak, nikâhında dörtten fazla eş bulundurabiliyordu. Hatta rivayete göre, on ve daha fazla kadının nikâhında bulunduğu söylenilmiştir. Bu kadar eş arasında adaleti kurmak peygamberimizin mucizelerinden biri olarak telakki edebiliriz. Hz. Aişe validemizin anlattığına göre Efendimizin hiçbir eşine bir tokat dahi vurmadığını söyler. Bir gün Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Hz. Aişe annemizin evinde bulunduğu bir sırada, diğer eşlerinden biri efendimize yemek gönderir. Bunun üzerine Hz. Aişe annemiz yemek kabını tutup yere fırlatır. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu duruma şahit olan ashabına dönerek, tebessümle anneniz kıskandı deyip yemeği toparlar. Hz. Aişe validemiz anlatıyor: “Bazen Rasulullah ile birlikte onun gittiği seferlere katılırdım. Yine onunla bir sefere gitmiştim. O zamanlar ben genç bir hanımdım. Zayıftım ve henüz şişmanlaşmamıştım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kafiledekilere, “siz ilerleyin dedi” kafiledekiler epey ilerleyince Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bana “haydi gel yarışalım da seni yeneyim dedi.” Bunun üzerine yarıştık ve ben onu geçtim. Bana hiç bir şey demedi. Aradan zaman geçmiş ben biraz şişmanlaşmıştım. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile yine bir sefere çıkmıştık. Eskiden yapmış olduğum yarışmayı unutmuştum. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem kafiledekilere “siz ilerleyin dedi.” Kafile epey ilerleyince, Rasulullah bana “hadi gel yarışalım dedi”. Bunun üzerine onunla yarıştım fakat beni geçti. Yarış bitince gülmeye başladı ve “bu öbür yarışın karşılığıydı“ buyurdu. (7) ------------------------1. Hayatu’s Sahabe. C /3.

Eşlerine Karşı Muhabbeti Kadınlar yaradılış bakımından erkeklerden zayıftırlar. Onun içindir ki Allah ( azze ve celle) aile sorumluluğunu erkeklere yüklemiştir. Talak hakkının erkeğe verilmesinin hikmeti bu gibi durumdan dolayı olmalıdır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

2. Buhari. 2420. Müslim. 2330 3. Ebu Seyfe ( Rasulullah Sallallahu aleyhi vesellemin oğlu İbrahim (aleyhi selamın) sütannesi’ nin kocası idi.) 4. Buhari tecridi sarih. 662. Hüner yayınları. 5. El Edebul-Müfret.78. Hadis sahihtir. 6. Taberani. 7. Müsned İmam Ahmed. 24118. Hadis sahihtir.

CEMÂZİYELÂHİR 1436

27


ZAFER MERT

Kur’an’ın Gölgesinde Dersler

Sünnet

Şeriatın İkinci Kaynağıdır ِ َ ‫ك الَ يـ ْؤِمنُو َن حتَّى يح ِّكم‬ ‫يما َش َج َر بـَيـْنـَُه ْم‬ ُ َ ِّ‫فَالَ َوَرب‬ َ ‫وك ف‬ ُ ََُ َ ِ ‫يما‬ َ َ‫ثُ َّم الَ يَ ِج ُدواْ فِي أَن ُف ِس ِه ْم َح َر ًجا ِّم َّما ق‬ َ ‫ض ْي‬ ً ‫سلِّ ُمواْ تَ ْسل‬ َ ُ‫ت َوي‬ “Hayır! Rabbin hakkı için onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk dahi duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (1) Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kur’an’a olan ihtiyacından daha fazladır.

S

on yüzyılda İslam’ın iktidardan indirilmesi, hilafetin ilgası, beşeri sistemlerin hâkimiyeti, Yunan felsefesi ve akılcı akımların İslami ilimlere tesiri, ilim ehlinin azalması, İslamî kavramların yozlaştırılması sonucunu önümüze çıkarmıştır. Günümüzde tekrar yeni bir kap içerisinde sunulan “Kurâniyyun/Kur’ancılar”, “Tekfir”, “Şiilik” gibi akımlar bunların en tehlikeli ve İslam dünyasına tesiri en fazla olanlarıdır. Bu sebeptendir ki öncelikle bu bidatçi fırkaların iyi tanınması için geçmişteki çıkış noktaları, fikir yapıları iyi okunmalıdır. Çünkü geçmişini bilmeyenin hâli anlaması ve geleceği okuması mümkün değildir ki içinde bulunmuş olduğumuz süreçte tarihin tekerrüründen başka bir şey değildir. Günümüzde özellikle Kur’anî Hayat, Kur’an’ın aydınlığında, Kur’an’a dönüş, Kur’an İslamı, Kur’an bize yeter gibi birtakım sözlerle sünnetin dindeki konumu reddedilmekte, hadisler ve Hz. Peygamberin sünneti değersizleştirilmeye çalışılmaktadır.

28

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Bazı bidatçiler Hz. Peygamberin şari olmadığı; hadisler sahih bile olsa Peygamber efendimizin dinde haram ve helal koyma yetkisinin bulunmadığı gibi saçma iddialar ileri sürmektedirler. İslâmı sulandırmak, Müslümanların beyinlerini işgal etmek isteyen oryantalistler birinci hedef olarak hadis ve sünnet konularını kendilerine seçmiş ve bunun üzerinden necis fikirlerini empoze etmeye, Müslümanların beyinlerini kirletmeye çalışmaktadırlar. Çünkü oryantalistler şunu çok iyi bilmektedirler ki en cahil Müslüman bile Kur’an’ın bir ayetini inkâr edenin kâfir olacağını çok iyi bilir, ama sünneti bu derecede kavraması, bilmesi zordur. Dolayısıyla saldırılarını Kur’an üzerinden değil, sünnet üzerinden gerçekleştirmektedirler. Çünkü oryantalistler şunu bilmektedirler ki sünnet yıkılırsa Kur’an oryantalistlerin ve onların zihniyetlerini destekleyenlerin elinde oyuncak olacaktır. O’nun İzinde...


Dinini iyi anlamak ve öğrenmek isteyen her Müslüman öncelikle sünnet ve hadis kavramlarını iyi anlamalıdır. Aksi takdirde dinini doğru öğrenme ihtimali ortadan kalkacaktır. Sünnet; Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in söylediği sözler, yaptığı işler ve doğru görüp reddetmediği hususlardır. (2) Hadis ise; söz, fiil, takrir, yaratılış veya huyla ilgili bir vasıf olarak Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e (veya sahâbe ve tâbiûn’a) izâfe edilen her şeydir.” (3) Sünnet kelimesi başlangıçta “Hz. Peygamberin fiili” anlamında, hadis de “Hz. Peygamberin sözü” anlamında kullanılmışsa da sonraları sünnet, Hz. Peygamber’in sözle veya fiille açıktan, gördüğü ya da duyduğu olayları susarak onaylamak suretiyle zımnen yaptığı açıklamaların tamamını anlatan terim olmuştur… Hadis ile sünnet eş anlamlı ya da “aynı muhteva için kullanılan iki ayrı terim” olmaktadırlar. (4) Sünnetin Dindeki Konumu İslam Ümmeti, Kur’an’ın birinci, sünnetin de ikinci kaynak olduğu hususunda ittifak etmiştir. Ancak bir kısım şaz mezhepler ve marjinal fırkalar, Rasulullah’ın sünnetinin İslam dininin ikinci kaynağı olması hususunda ortaya bazı tutarsız şüpheler atmışlardır. İslam düşmanları da bu şüpheleri değerlendirerek İslam ümmetinin düşünce ve inançlarını bulandırmaya çalışmışlardır. (5) Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de sünnetin şer’i delil olduğu ile alakalı olarak şöyle buyrulmaktadır: “Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır.” (6) “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse, (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.” (7) “Aralarında hüküm vermek için Allah’a ve Rasûlüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyedergi.nebevihayatyayinlari.com

ceği söz ancak, “işittik ve iman ettik” demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (8) Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ise konuya dair şöyle buyurmaktadır: el-Mikdâm b. Ma`dîkerib el-Kindî’den radıyallahu ahnu’den Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dedi ki: Minderine yaslanıp kendisine benim sözlerimden bir hadis anlatıldığında “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda gördüğümüz helali helal sayarız, Onda gördüğümüz haramı haram sayarız” diyen adamın çıkması yakındır. Dikkat edin! Şüphesiz ki Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir. (9) Yukarıdaki hadisin bazı yollarında hadisin başında şu ziyade vardır: “Dikkat edin! Bana Kur’ân ve Onun bir benzeri verildi” Ebû Hureyre ve Zeyd b. Hâlid’den radıyallahu anhu; Biz Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem yanındayken bir adam kalktı ve “Allah için aramızda Allah’ın kitabıyla hükmet” dedi. Kendisinden daha akıllı olan hasmı kalktı ve “Aramızda Allah’ın kitabıyla hükmet ve bana (konuşmam için) izin ver” dedi. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de “Konuş” dedi. “Benim bu oğlum, şu adamın işçisiyken hanımıyla zina etti. Buna karşılık 100 koyun ve bir hizmetkâr köle verdim. Sonra ilim ehlinden birilerine sordum ki, bunun hanımına recm gerekliymiş” dedi. Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem “Nefsim elinde olana yemin olsun ki, aranızda Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim. 100 koyun ve hizmetkâr iade edilecek. Oğluna 100 sopa ve 1 yıl sürgün vardır. Ey Enes! Bunun karısına git, itiraf ederse onu recmet” dedi. Enes radıyallahu anhu gitti. Kadın itiraf etti ve onu recmetti. (10) Bu hadisin delalet yönü şudur: Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Allah’ın kitabıyla hükmedeceğim deyip Kur’ân’da bulunmayan bir hüküm vermiştir. Bu da gösteriyor ki sünnetle sabit olan bir hüküm, Allah’ın kitabındaki bir hüküm gibidir. Ebû Sa`îd el-Hudrî’den radıyallahu anhu: Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem ashâbına namaz kıldırırken pabuçlarını çıkarıp soluna koyuverdi. Bunu gören topluluk kendi ayakkabılarını attı. Namaz bitince “Sizi ayakkabılarınızı atmaya sevk CEMÂZİYELÂHİR 1436

29


eden nedir?” dedi. “Ayakkabılarını attığını gördük, biz de attık” dediler. Sonra Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem “Cibrîl bana geldi ve pabuçlarımda necaset olduğunu haber verdi” dedi. (11)

Sünnetin Fonksiyonları (12) Kur’ân’a nispetle sünnetin fonksiyonları aşağıdaki gibidir: 1. Kur’ân’da sabit olan bir hükmü takrir eder: Durum böyle olunca hükmün 2 kaynağı ve 2 delili olmuş olur. Namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak, hacc, Allah’a ortak koşmanın, yalancı şahitliğin, anne-babaya isyanın, haksız yere adam öldürmenin ve başkasının malını yemenin yasaklanması gibi… 2. Kur’ân’da olan bir hükmü beyan eder ki bu 3 şekilde olur: a. Kur’ân’ın mücmelini tefsir eder: Namazı kılmanın, zekâtı vermenin, haccetmenin, sahih ile fasit alışverişin, faizin türlerinin ve oruç ayetindeki beyaz iple siyah ipin keyfiyetini açıklayan hadisler gibi… b. Kur’ân’ın umumunu tahsîs eder: Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem “Kadın, halası, teyzesi, erkek veya kız kardeşinin kızıyla beraber nikah altında tutulamaz” (13) sözü, kendileriyle evlenmenin haram olduğu kadınların zikredildiği ayetteki “Bunlar dışındakiler size helal kılınmıştır” ifadesini tahsîs eder… c. Kur’ân’ın mutlağını takyîd eder ya da birden fazla manaya gelmesi mümkün olan ifadeleri açıklar: Allah Rasûlü’nün sallallahu aleyhi ve sellem, hırsızın elinin kesileceği yerin bilek olduğunu açıklaması, “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesin” (el-Mâide; 38) ayetinin mutlağını takyîd etmesi gibi… 3. Kur’ân’ın nasihine ve mensûhuna delalet eder. 4. Kur’ân’da olmayan yeni hükümler koyar: Böylece hüküm sünnetle sabit olur, Kur’ân’dan hiçbir nass buna delil olmaz. Zina eden muhsan(14) kişinin recmedilmesi, altın ve ipeğin erkeklere haram olması, ehlî eşek etlerinin haram kılınması gibi… (15)

30

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Sadece sünnetle sabit olan bazı meseleler: Zekâta nispetle oranlarının, zekât verme vaktinin, zekâta tabi malların nisaplarının; (16) zekâta tabi olup-olmayan malların hangileri olduğunu belirten yine Kur’ân değil sünnettir. (17) “Yağmurla sulanan arazi mahsulünden zekât vermek gerekir” diyen Rasûlullâh’tır sallallahu aleyhi ve sellem. Namazın ilk ve son vakitlerini, rekât sayılarını, farz ve sünnet olanlarını, farz namazların kılınamayacağı vakitleri, sünnet namazlarının kılınamayacağı zamanları, namazın içinde farz, vacip, sünnet, müstehab, haram ve mekruh olan fiilleri Allah Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem belirlemiştir. Bunu hem sözleriyle, hem de fiil ve davranışlarıyla yapmıştır. (18) Su bulamadığı zaman teyemmüm ile namaz kılan kimse, namazdan sonra vakit içinde su bulması halinde dahi namazı yeniden kılması gerekmediğini beyan eden de Rasûlullâh’tır (19) sallallahu aleyhi ve sellem. Oruç ve diğer ibadet ve muamelatta da Allah Elçisi sallallahu aleyhi ve sellem teşrî`de bulunmuştur. Bir kadının halası ya da teyzesi ile bir arada nikâhlanmasını, (20) ehlî eşeklerin, köpek dişli yırtıcı hayvanların, pençeli yırtıcı kuşların yenmesini haram kılan ve yabanî eşeğin yenmesini ise helal kılan, (21) diyet verilmesine, fidye karşılığı esirlerin kurtarılmasına, Müslüman’ın kâfir karşısında kısas yoluyla öldürülmemesine (22) hükmeden Allah Elçisidir sallallahu aleyhi ve sellem. İki erkek ya da bir erkek ile iki kadın şahidin bulunmadığı bir olayda, bir erkek şahidin ve onun şahitliğine ek olarak yemin etmesinin iki şahit yerine ikame edilip hüküm verilebileceğine;(23) bir Müslüman’a, Müslümanlara ya da Müslümanlarla antlaşma yapmış toplumlara ait buluntu malların haram kılındığına; (24) ummu’l-veledin (efendisinden hamile kalmış cariyenin) çocuğunu doğurur doğurmaz (düşük doğursa bile) hürriyetine kavuşacağına (25) hüküm veren de Odur sallallahu aleyhi ve sellem. Elbise üzerine ihram giymeyi haram kılan (26) Yüce Rabbimiz değil, fahr-i cihan efendimizdir sallallahu aleyhi ve sellem. “Katil, öldürdüğü kişinin mirasından bir şey alamaz”(27) diyen; iki ayrı dinden olanların birbirine mirasçı olamayacaklarını ortaya koyan; (28) farz olan haccın ömürde bir kez olduğunu ifade eden (29) hep Rasûlullâh’tır sallallahu aleyhi ve sellem. Mesela Kur’ân, her hırsızın elinin kesilmesi hükmünü getirmiştir. Sünnet O’nun İzinde...


ise, koruma altında bulunan ve nisap miktarına ulaşan malı çalan kimsenin elinin kesilebileceğini belirtmek suretiyle Kur’ân’ın getirdiği hükmü tahsis etmiştir. Yine Kur’ân, zahir olan her maldan zekât alınması hükmünü getirirken, sünnet bunu belirli mallara tahsis etmiştir; oranlarını ve miktarlarını belirtmiştir. “Denizin suyu temiz, ölüsü helaldir” diyen, Allah Elçisidir (30) sallallahu aleyhi ve sellem. “Belirlenmiş payları sahiplerine verin! Geriye kalan kısım ise, en yakın erkeğe (asabeye) aittir” buyuran da Odur sallallahu aleyhi ve sellem. Hz. İbrâhîm’in aleyhi’s-selâm Mekke için yaptığı duasını bir misli fazlasıyla beraber Medine için yapıp bu şehrin iki taşlığı arasındaki tüm sahayı kutsal belde (harem) kılan da Odur (31) sallallahu aleyhi ve sellem. Hayız ve loğusa halindeki hanımların namaz kılamayacak ve oruç tutamayacaklarına hükmeden Rasûlullâh Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem olduğu gibi, hayızlılara ve cünüplere cami ve mescitlere girme yasağını koyan da Odur (32) sallallahu aleyhi ve sellem. Şarabı (hamrı) Yüce Rabbimiz yasakladığı gibi, Rasûlullâh Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de sarhoşluk veren tüm içkilerin azını da çoğunu da haram hükmüne sokmuştur. (33) Altın ve halis ipeğin (ziynet olarak) erkeklere haram, kadınlara helal kılınması, bir Müslüman’a nesep yönünden haram olanların tamamının süt yönünden de haram kılınması, (34) evli olmayan zânînin sürgün edilmesi, evli olan zânînin recmedilmesi, şuf`a hakkıyla ilgili kuralları düzenleyen hükümler, ninenin mirası meselesi vb. Rasûl’ün sallallahu aleyhi ve sellem hükmüyledir. “Kim terk edilmiş ölü bir araziyi işleyip üretken hale getirirse bu arazi onundur” diyen; (35) “Bir malı satan ve alan (satış işlemlerinin yapıldığı yerden) ayrılmadıkları sürece muhayyerdirler” kuralını koyan, (36) “Belge ve şahit getirme davacıya, yemin etme ise inkâr edene aittir” kurallarını koyan da Allah Elçisidir sallallahu aleyhi ve sellem. Li`ânleşen karı ile kocanın hemen birbirinden ayrılmalarına hükmeden fahr-i cihan Efendimiz’dir (37) sallallahu aleyhi ve sellem. Dalak ve ciğer kanları ile ölü balık ve çekirge etlerini helal kabul eden de yine Hz. Muhammed’dir (38) sallallahu aleyhi ve sellem. Durgun suya idrar yapma veya onda yıkanmayı yasaklayan da Odur(39) sallallahu aleyhi ve sellem. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Kur’ân ve sünnet üzerindeki kapsamlı araştırmalar göstermektedir ki, sünnette, bizzat Kur’ân tarafından temas edilmeyen sayılamayacak kadar çok hüküm, emir ve yasak vardır. Yukarıdaki örnekler, bu hüküm, emir ve yasakların sadece bir kısmıdır. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Hadis inkârcıları bu bölümlerden özellikle dördüncü bölümü kabul etmez ve inkâr yoluna giderler.

Sünneti İnkâr Çalışmaları ve Sünnete Sokulmak İstenen Şüpheler İslâm dünyasında ilk hadis inkârcıları olarak Mutezile ve Haricilik mezhepleri anılır. Mutezile’nin aklı öncelemesi ve nasları geriye atması, Haricilerin ise sahabeye karşı yanlış tutumları onları bu çizgiye getirmiştir. Özellikle Mutezile mezhebi felsefi bir yaklaşımla Kur’an ve Sünnet yerine Kur’an ve felsefe ikilisini oturtmuş ve buna göre dine bir yorum getirmeye çalışmışlardır. Bunların en radikali, İslâm’ın Kur’an dışında vahiy temelli bilgi kaynağı bulunmadığını iddia eden Kur’ancılık / meâlcilik düşüncesidir. İslâm dünyasında “ehl-i Kur’ân” ve “Kur’âniyyûn” olarak bilinen bu ekol XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Topyekûn sünneti inkâr hareketi batılı oryantalistler arasında vücut bulmuştur. Hadis ilmiyle ilk meşgul olan oryantalist Avusturya asıllı İngiliz Dr. Alois Sprenger’dir. Sömürgeleştirdikleri Hindistan’a Doğu-Hindistan Şirketi sponsorluğunda gönderilen Sprenger, Delhi’de kurulan İslami İlimler Fakültesinin dekanlığına getirilmiştir. İlk kez hadislere toptan “uydurma” damgası vuran şahıs budur. Sprenger’in ardından Alfred Guillaume, daha sonra Ignaz Goldziher ve diğerleri gelir. İslâm dünyasının diğer bölgelerinde de benzer eğilimler ortaya çıkmış, Muhammed Abduh ve M. Reşîd Rızâ’nın Kur’an’a vurgu yaparak hadise eleştirel açıdan yaklaşımları çağdaşlarını etkilemiştir. Tabip Muhammed Tevfîk Sıdkī, el-Menâr dergisinde yayımlanan “el-İslâm hüve’l-Kur’ân vahdeh/İslam sadece Kur’an’dır” adlı makalesinde sünneti tamamen dışlayan bir söylem geliştirmiştir. Aynı eğilimler Osmanlı coğrafyasında CEMÂZİYELÂHİR 1436

31


ve Kuzey Afrika’da da görülmüş, fakat bunlardan hiçbiri Hint alt kıtasındaki gibi sistemli ve sürekli olmamıştır. Bu süreç içerisinde sünneti tamamen dışlama çalışmalarından genel olarak bir sonuç alamayan modernistler ve onların takipçileri, sünneti inkâr politikalarını yumuşatmış ve daha kabul edilebilir hale getirmeye çalışmışlardır. Sünnetin tamamıyla inkâr edilmesi sonucunda namaz başta olmak üzere birçok konuda açmaza düşen hadis inkârcıları “Yaşayan Sünnet” tabirini uydurmuş bazı konularda geri adım atmış ama merkezde aynı iddialarını sürdürmeye çalışmışlardır ve günümüzde de bu saptırmalarına devam etmektedirler.

Günümüzde hadis inkârcılarının uydur(ul)muş olduğu iddiaların önemlileri arasında şunları sayabiliriz: 1- Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem dinde haram ve helal koyma yetkisine sahip değildir. Bu konuda şu hususa dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu iddiayı ileri süren şahıslar hadisler sahih olmadığı için veya zayıf olduklarından dolayı bu iddiada bulunmuyorlar, bilakis hadisler sahih bile olsa Hz. Peygamber’in böyle bir yetkisinin olmadığını ifade etmektedirler. Örnek olarak Mustafa İslamoğlu Tahrim sûresi birinci ayetin dipnotunda şöyle demektedir: “… Ayet açıkça Hz. Peygamber’in helâl bir şeyi haram kılmasını yasaklamaktadır. Bu haram kılmanın sadece kendisiyle sınırlı olması ve eşlerini razı etme amacı taşıması da bu sonucu değiştirmemektedir. Hz. Peygamber’in altın ve ipek yasağı, bir helali haram kılma olarak değerlendirilemez. Cennette müminlere bahşedileceği ifade buyrulan bu iki güzellikten dünyada gönüllü olarak vazgeçme edebinin bir sonucu olsa gerektir. ..” (40) Yine İslamoğlu Zuhruf sûresi 61. Ayetin 1 nolu dipnotunda Hz. İsa’nın tekrar geri gelmesi ile alakalı olarak sahih senetli haberler dahi olsa üzerlerine bir hüküm bina edilemeyeceğini ifade etmektedir: “Şüphesiz o Kıyametin (kopacağının) bir bilgisidir. Artık onun hakkında asla şüphe etmeyin,

32

CEMÂZİYELÂHİR 1436

bana uyun, bu doğru bir yoldur.” “… Bu konuda Buhârî, Müslim, İbn Hanbel, Ebu Davud ve daha başkalarının naklettiği sahih senetli haberlerden Hz. İsa’nın yeniden döneceği meselesinin ilk kuşakların gündemini meşgul eden konulardan biri olduğu anlaşılır, başkası değil. (41) 2- Sünnet vahiy değildir. Kur’an dışında hiçbir vahiy yoktur. Hadis inkarcılarınca ileri sürülen diğer önemli bir iddia Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Kur’an dışında bir vahyin gelmediği iddiasıdır. Dolayısıyla onlara göre vahy-i gayri metluv diye bir şey de yoktur. Nitekim Toplu Çalışma, İslami Kimlik İlkeler ve Hareket adı altında basılan kitapta şöyle denilmektedir: “…ve bu rivayetlerin “Allah katından sanılması” için bazı ayetlerin zorlanmasıyla “Kutsi hadis” veya “gayri metluv” gibi dinin kaynağı ile ilgili, tamamen zanniliğe dayanan ve gayb alanını ilgilendiren yeni bilgi çeşitleri üretilmiştir. Muhkem Kur’an ayetleri ile bu tür rivayetler, eşdeğer veya dinin tamamlayıcısı niteliğinde görülmüştür. Oysa Rasulullah’ın risaletle ilgili bilgi kaynağı, Kur’an vahyi ile kayıtlıdır….” (42) “…bu konuda iki önemli yanlış yapılmıştır: Birinci yanlış, Rasulullah’ın, insanüstü bir örnekliğe sahip olduğu, Kur’an’ın bildirmediği konularda dinin tamamlanması için Kur’an dışında da vahiy (gayri metluv) aldığı ve bağımsız teşri yetkisiyle donatıldığı gibi yaklaşımlardır. İkinci hata ise, sünnet ile irtibatımız konusunda yapılmıştır. Rasulullah’ın uygulamaları ile bu uygulamaların sözlü olarak aktarımı kabul edilen “hadis”ler bir tutulmuş; yaşanmışlığı kesin(yaşayan sünnet) (vâki) olan sünnet ile, bize farklı biçimlerde belirlenen isnad zincirleriyle ve mana üzere aktarılan “hadis”in zanniliği arasında temel fark görülmemiştir. (43) Kur’an kıssalarında geçen bazı mucizevî olaylar ise tabiat kanununa aykırı olduğu gerekçesiyle çoğu zaman mecâzî olarak yorumlanmıştır. Kur’an’da nasih ve mensuh yoktur. Hz. İsa tekrar dünyaya gönderilmeyecektir. Rasulullah’a sihir yapılmamıştır. O’nun İzinde...


Hz. Peygambere verilen tek mucize Kur’an’dır. Meleklerin ve cinlerin varlığını ehl-i sünnetin kabul ettiğinden başka bir şekilde kabul ederler. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem dâhil hiçbir peygambere ahirette şefaat hakkı verilmeyecektir. Kabir hayatı yoktur. Sünneti hayatına aktarmayı hedefleyen bir Müslüman bu iddialara karşı uyanık olmalı. Böyle bir iddia işittiğinde ise bunların cevaplarını ilim ehlinden öğrenerek bu fitnelere kapılmamalıdır. Şunu unutmamalıyız ki, Cenâb-ı Hak tarafından Resûl-i Ekrem’e gönderilen son ilâhî vahyin uygulamasından ibaret olan sünnet, Hz. Peygamber’in ve ashabının İslâm’ı anlama ve uygulama biçimini göstermek ve onu gelecek nesillere taşımak gibi önemli bir işlevi yerine getirmekte, Müslümanlar arasında anlayış ve uygulama birliğini sağlamaktadır. Bu sayede Müslümanlar dünyanın her yerinde ortak bir inanç ve duyguya sahip olmakta, ortak ibadet ve davranış biçimlerini ortaya koyabilmektedir. Sünnet anlayışının zedelenmesi durumunda başta oryantalistler olmak üzere İslam düşmanları ümmeti kalıcı olarak bölme hedeflerine ulaşmış olacaklardır. İlim gerektiren meselelerin tahlili yapılırken, Kur’an ve Sünnet dengesi gibi meseleler konuşulurken meseleye vakıf ilim ehli insanların rehberliğinde yol alınmalıdır. Aksi takdirde fikri olup ilmi olmayanların dinde hata yapması hem kendilerini saptırması hem de başkalarını yanlış yola sevk etmesi mümkündür. Hz. Peygamberin sünneti ve sireti üzerine yaşamak duasıyla. -------------------------1. en-Nisâ’, 65. 2. Hasan Karakaya, Fıkıh Usulu, Buruc Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul, Ocak 1998, s. 55. 3. Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usulü, M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları, 22. Basım, İstanbul, Ekim 2010, s. 25. 4. Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Hadis Usulü, M. Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları, 22. Basım, İstanbul, Ekim 2010, s. 26. 5. Hasan Karakaya, Fıkıh Usulu, Buruc Yayınları, Birinci Baskı, İstanbul, Ocak 1998, s. 55. 6. el-Ahzâb, 36. 7. en-Nisâ’, 80.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

8. en-Nûr, 51. Ayrıca bkz. el-Ahzâb, 21; en-Nisâ’, 65; en-Nisâ’, 59; enNecm, 3-4. 9. Hadisi Ebû Dâvûd, et-Tirmizî, İbn Mâce, ed-Dârimî, Ahmed, el-Kebîr’de et-Taberânî, el-Hâkim, et-Temhîd’de İbn `Abdi’l-Berr, Şerhu’s-Sunne’de el-Beğavî, Şerhu’l-İ`tikâd’da Sufyân - Ebu’n-Nadr `Abdullah b. Ebî Râfi` tarikıyla el-Lâlekâî rivayet etmiştir. et-Tirmizî: “Hadis hasen-sahihtir”; el-Hâkim: “Şeyhayn’ın şartına göre sahihtir”; el-Beğavî: “Hadis hasendir”; Tahrîcu’l-Mişkât’ta el-Elbânî: “İsnadı sahihtir” demiştir. 10. el-Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, İbn Mâce, ed-Dârimî, Mâlik, Ahmed. 11 el-`Askalânî, Fethu’l-Bârî bi Şerhi Sahîhi’l-Buhârî tarih yok, I, 463. Ebû Dâvûd, Ahmed, İbn Huzeyme “sahîhtir” demiştir. 12. Sünnet Karşıtlarına Kur’an-ı Kerim ve Hadisler Işığında Reddiyeler, İrfan Vakfı Yayınları, s. 75-80. 13. el-Buhârî, Müslim, en-Nesâî, Ebû Dâvûd, Ahmed 14. Muhsan, zina ettiğinde recim cezası verilebilecek kişi için kullanılan bir terimdir. Tanımı hakkında mezhepler arasında görüş ayrılıkları olsa da genel manada şu açıklamayı yapabiliriz: Sahih bir nikâhla, bir eşle önden cinsel münasebette bulunmuş olan, hür ve baliğ kişidir. Önden tam bir cinsel münasebet olmaksızın, mücerret olarak nikâh akdiyle kişi muhsan olmaz. Bu vasıflar kadınlar için de geçerlidir. Recmi gerektiren hal vaki olduğunda evli olması şart koşulmaz. Bu şartlar yerinde olduktan sonra boşanmış olması ya da eşinin ölmüş olması muhsanlığı ortadan kaldırmaz. Allahu A`lem… 15. (ez-Zuhaylî 1417/1996, I, 460-464) 16. el-Buhârî, Sahîh, Zekât, Özellikle Bâb 56. 17. el-Buhârî, Sahîh, Zekât, Bilhassa 55. 18. el-Buhârî, Sahîh, Salât; Müslim, Sahîh, Salât. 19. en-Nesâî, Sünen, Gusl, Bâb 27; Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, Bâb 126. 20. el-Buhârî, Sahîh, Nikâh, Bâb 27; Müslim, Sahîh, Nikâh, Hadis 37-38. 21. Müslim, Sahîh, Sayd, Hadis 15-516; et-Tirmizî, Sünen, Sayd, Bâb 2-3; Krş. el-Muvâfekât, III, 372; IV, 7. 22. el-Buhârî, Sahîh, `İlm, Bâb 39; Krş. el-Muvâfekât, IV, 14, 49; Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, Bâb 41; et-Tirmizî, Sünen, Tahâret, Bâb 52. 23. el-Muvâfekât, IV, 13. 24. Ebû Dâvûd, Sünen, Sünnet, Bâb 5; İmâret, Bâb 33; et-Tirmizî, Sünen, `İlm, Bâb 10. 25. İbn Hanbel, Müsned, I, 303, 317, 320; ed-Dârimî, Sünen, Buyû`, Bâb 38; İbn Mâce, Sünen, `Itk, 2. 26. el-Muvâfekât, IV, 22 vd. 27. et-Tirmizî, Sünen, Ferâid, Bâb 26; İbn Hanbel, Müsned, I, 49; Ebû Dâvûd, Sünen, Diyet, Bâb 18; İbn Mâce, Sünen, Diyet, Bâb 14. 28. el-Buhârî, Sahîh, Ferâid, Bâb 26; Buyû`, Bâb 19, 22, 42-44; Müslim, Sahîh, Ferâid, Hadis 1; Buyû`, Hadis 43, 46-47. 29. Müslim, Sahîh, Hacc, Hadis 472; en-Nesâî, Menâsik, Bâb 1. 30. el-Muvâfekât, IV, 35, 40. 31. el-Buhârî, Sahîh, Medîne, Bâb 1; Krş. el-Muvâfekât, IV, 42. 32. Ebû Dâvûd, Sünen, Tahâret, Bâb 92. 33. el-Buhârî, Sahîh, Vudû’, Bâb 4; Edeb, Bâb 4, 10; Müslim, Sahîh, Eşribe, Hadis 68-69. 34. el-Buhârî, Sahîh, 33. Sûre’nin Tefsîri, Bâb 9; Nikâh, Bâb 27; Edeb, Bâb 93; Müslim, Sahîh, Radâ`a, Hadis 5. 35. el-Buhârî, Sahîh, Hars, Bâb 15; Ebû Dâvûd, Sünen, İmâret, Bâb 37; et-Tirmizî, Sünen, Ahkâm, Bâb 38. 36. el-Buhârî, Müslim. 37. el-Buhârî, Sahîh, Rehin, Bâb: 6; Âl-i `İmrân Sûresi’nin tefsîri, Bâb 3; et-Tirmizî, Sünen, Ahkâm, Bâb 11; İbn Mâce, Sünen, Ahkâm, Bâb 7. 38. Ebû Dâvûd, Sünen, Et`ime, Bâb 31. 39. el-Buhârî, Sahîh, Vudû’, Bâb: 68; Müslim, Sahîh, Tahâret, Hadis 9496. 40. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2008, s. 1143. 41. Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2008, s. 979. 42. Toplu Çalışma, İslami Kimlik İlkeler ve Hareket, Ekin Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2006, s. 35. 43. Toplu Çalışma, İslami Kimlik İlkeler ve Hareket, Ekin Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2006, s. 34.

CEMÂZİYELÂHİR 1436

33


ALİ YÜCEL

Hadis-i Serif

sallallahu aleyhi ve sellem

ٍ َ‫َع ْن أَن‬ ‫ال النَّبِ ُّي صلى اهلل عليه‬ َ َ‫ال ق‬ َ َ‫س رضى اهلل عنه ق‬ ِ ‫ب إِلَْي ِه ِم ْن‬ َّ ‫َح‬ َ ‫َح ُدُك ْم َحتَّى أَ ُكو َن أ‬ َ ‫وسلم‏” الَ يـُْؤم ُن أ‬ ِِ ِِِ ِ ‫َّاس أ‬ “ ‫ين‬ ْ ِ ‫َوالده َوَولَده َوالن‬ َ ‫َج َمع‬

SAHABENİN RASÛLULLAH SEVGİSİ “SEN SAĞ OLDUKTAN SONRA BÜTÜN MUSİBETLER ÖNEMSİZDİR”

İ

mtihan için gönderildik dünyaya. Bu sebepten ötürü katlanmaya çalışırız başımıza gelenlere.

De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz

İlahi rızaya ulaşmayı gaye edindik ve sığındık

lasın.” (Âl-i İmrân: 31) Bir müslümanın peygambe-

cehennemden Rabbimize. O’nun rızasına ulaştı-

rine muhabbet beslemesi ve bu doğrultuda amel

racak ne amel varsa peşine düşmeye çalıştık ken-

etmeye çalışması peygamberine karşı bir sorum-

dimizce. Azabından koruyacak, kurtaracak hangi

luluğu olduğu gibi kendisinin cehennemden kur-

vesile varsa tutunmaya çalıştık nice hevesle. Öf-

tulmasına vesile olacak güzel bir ameldir de aynı

kesinden çatlayacak canavar misali homurdanıp

zamanda. Dünya hayatında yaptıklarımızın hesa-

duran ve “daha var mı?” diyerek sürekli kurban

bını vermek için dikileceğimiz ilahi divanda bizi

isteyen cehennemden kurtulmanın yolunu en

kurtaracağına inanacağımız her amelin kıymet bi-

doğru şekilde öğrenmek için onu ceza diyarı kılan

çilemez bir hazine olduğunu hatırdan çıkarmama-

Rabbimizin buyruklarına başvurmalıyız her-

lıyız hiçbir zaman. Hiç şüphesiz Resulullah sallal-

halde.

lahu aleyhi ve sellem’i sevmek ve ona muhabbet

Yüce Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun sevgisini

ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağış-

beslemek de bu paha biçilemez hazinelerdendir.

kazanmak hiç şüphesiz peygamberinin sünnetine

Enes b. Malik radıyallahu anhu’dan rivayet edil-

tabi olmakla gerçekleşecektir zira bunu bizzat

diğine göre bir adam Peygamber Efendimize

beyan eden âlemlerin Rabbidir. “ (Resulüm!)

gelerek “Ey Allah’ın Resulü, kıyamet ne zaman

34

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


kopacak?” diye sordu. Efendimiz ona “Kıyamet

yüzlü Nebi’ye sevgimizde yeni bir ufuk açmasını

için ne hazırladın?” diye karşılık verdi. Adam

ümit ediyorum. Rabbim, onun yolundan, sünne-

“Kıyamet için hazırladığım öyle fazladan bir na-

tinden, muhabbetinden ayrı kılmasın. Sahabeleri

mazım, orucum, sadakam yok. Fakat ben Allah’ı

gibi onu sevebilmeyi ve davası uğruna fedakârlık

ve O’nun Resulünü severim” dedi. Peygamber

gösterebilmeyi nasip eylesin. Gözlerimizi hayata

Efendimiz ona “Sen sevdiğinle beraber olacaksın”

kaparken kelime-i tevhid ve salavât-ı şerifeler ile

buyurdu. Hadisi rivayet eden Enes b. Malik olayı

bizleri nimetlendirsin. Şefaatine nail olabilmeyi,

aktardıktan sonra sahabelerin bu müjdeye çok

Kevser’inden içebilmeyi, Firdevs cennetlerinde

sevindiklerini haber vermiş ve Hz. Ebu Bekir ve

komşu olabilmeyi nasip eylesin. Amin!

Hz. Ömer kadar çok ameli olmasa da onlara olan muhabbetinden ötürü onlarla beraber olacağını ümit ettiğini söylemiştir. (1) Cennetin yüce makamlarında Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte olmayı ümit eden bağrı yanık peygamber âşıklarına ne büyük bir müjdedir bu. Biz bu ve bundan sonraki birkaç makalede iki cihan güneşi, fahr-ı âlem Muhammed Mustafa aleyhisselam’ın muhabbetinden sineleri kıpır kıpır harekete geçen, gözyaşları yanaklarını süsleyen, onun mübarek yüzüne bakarak gönlünü ferahlandıran özde peygamber sevdalılarından, şu paslı gönüllerimize cila mesabesinde sahneler sunmak istiyoruz. Gözlerin dayanamayıp buğulandığı, dudakların izahtan aciz kaldığı ve kelimelerin kifayetsiz kaldığı bu muhteşem tabloları manen kırık-dökük olan kalemimiz ne kadar yansıtır bilemiyorum. Sevgilerin bile meta’laştığı günümüzde duygularını, muhabbet ve sevgi anlayışlarını bile nebevi buyruklara teslim eden güzide bir topluluğun, muhabbet ülkesinin şahı Efendimize duydukları hayranlığı ne derece anlatabiliriz hiç kestiremiyorum. Şol seni seven kişi, Verir yoluna başı, İki cihan güneşi, Sensin ya Rasûlallah!

Resulullah’ı Sevmemek Fasıklıktır ve İlahi Tehdide Kapı Aralamaktadır Allah celle celâluh, insanoğlundaki sevgi duygusunu yaratandır. İfrat ve tefrite düşmeden bu duygunun hangi yöne kanalize edileceğini de O’nun buyrukları belirlemelidir. Bu konuda yapılacak yanlış bir tasarruf, insanın dünyada sıkıntı çekmesine, ahirette ise hüsrana uğramasına sebep olacaktır. Gönlümüzün derinliklerine yerleştirilmiş olan bu duygunun en hak edeni pek tabiidir ki Allah azze ve celle ola. Bir sonraki merhalede ise Allah’ı kullarına tanıtmakla muvazzaf olan Resululullah aleyhisselam’ı sevme mertebesi gelmektedir. Allah’ın dinini ve Resulullah’ın emanetini mükelleflere ulaştırma konusundaki cihad, gayret ve çabalar ise üçüncü mertebede muhabbet makamından hissesini almaktadır. Dünyalık herhangi bir gailenin bu sıralamayı bozacak olması kişinin imanına halel gelmesine ve fasıklık mühr-ü manevisi ile damgalanmasına sebep olacaktır. Oysa Rabbimizin buyurduğu gibi “İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir isimdir!” (Hucurat: 11) Hangi dereceden yakınımız olursa olsun hiçbir insanı, ne kadar hoşumuza giderse gitsin dünya meta’ını, ne kadar albenili gelirse gelsin fani dünyanın geçici süslerini Allah ve Resulünden çok sevmemelidir müslüman. Aksi davranan kimse-

şeklindeki cümleleri de içersinde barındıran şiiri

lere “Allah’ın emri gelinceye kadar beklemek”

dinlediğinde, soğuk havalarda sıcağa maruz

tehdidi ve fasıklık mührü bizzat âlemlerin Rabbi

kalıp buğulaşan cam misali gözleri yaşaran rah-

tarafından yöneltilmiş iki ilahi cezadır. “De ki:

metli babaannemin gözyaşlarıyla öğrettiği pey-

Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eş-

gamber sevgisinin hatırasına sığınarak, kıymetli

leriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar,

annem-babam için kaleme aldığım bu yazının ay

kesada uğramasından korktuğunuz ticaret,

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

35


hoşlandığınız meskenler size Allah’tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe: 24)

Hapse atılmayı halvet, sürgünü seyahat ve öldürülmeyi şehadet görebilmek için imanın tadına varmak gerekir elbet. Küfrü onaylayan tek harf kaleme almamak için imanın lezzetini hissetmiş olmak lazım şüphesiz. Zamanın tufan misali yeri-göğü kaplayan tuğyanına karşı koyabilmek, zulmün hamlelerini sinede Bilalvari bir şekilde darmadağın etmek için etiket iman yetmeyecekti elbet. Yusuf misali kuyuda da olsan, hapishanede de olsan, iftiralara da maruz kalsan gönüllere sultan olacağın muştusunu sinede taşımaktır imanın tadını almak. Gözler önünde Habbablar sıradan et gibi ateşlerde dağlanırken “O kâfir topluluklar yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetlerini haykırmaktır imanın güzelliğini hissetmek.

36

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Resulullah’ı Herkesten Çok Sevmek Gerçek İman Alametidir Annesinin verecek sadakası olmadığı için sadaka olarak Resulullah’ın hizmetine verilen gerçek bir peygamber sevdalısı olan Enes b. Malik radıyallahu anhu anlatıyor: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizden biriniz beni çocuklarından, ana-basından ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe gerçek mümin olamaz.” (2) Bir zamanlar iki cihan güneşi, efendiler efendisi, âlemlere rahmet Muhammed Mustafa aleyhisselam’ı seven insanları cezalandırmak için onca yolu tepip Habeşistanlara kadar giden Amr b. el-Âs müslüman olduğunda ve Resulullah’ın sevgisi gönlüne işlediğinde bakın ne buyuruyor: “Hiç kimse bana Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den daha sevimli olmadığı gibi hiçbir kimse de benim nazarımda ondan daha yüce değildi. Ona olan aşırı hürmetimden dolayı doya doya mübarek yüzüne bakamazdım.” (3) Risalet makamının ser-tâcı olan Efendimiz aleyhisselam’a nasıl bir muhabbetle bağlanmamız gerektiği konusunda en dikkat çekici hadiselerden biri de şöyledir: Resulullah aleyhisselam, Hz. Ömer radıyallahu anhu’nun ellerini mübarek avuçlarına alır ve kendisine iltifat eder. Hz. Ömer “Sen, bana şu canım dışında her şeyden daha sevimlisin” diye mukabelede bulununca Resul-ü Ekrem şöyle karşılık verir: “Hiç kimse beni, canından daha çok sevmedikçe kesinlikle iman etmiş olamaz.” Bu nebevi buyruktan sonra “Sana Kitab’ı indiren Allah’a yemin ederim ki, sen bana şu canımdan daha sevimlisin” diyen Hz. Ömer’e, rahmet elçisi şu karşılığı verir: “İşte şimdi oldu Ömer!” (4) Allah’ın rızasına nail olabilmek için sünnete ittibanın yegâne yol olduğunu bilen sahabe efendilerimiz (bkz. Âl-i İmrân Suresi: 31) duygularını dahi bu doğrultuda şekillendirmek için gayret gösteriyorlar, kimi zaman canı kimi zaman cananı kimi zaman yâr-ı kimi zaman yâranı gözden çıkarıyorlardı. Mesele cehennemden kurtulmaksa, mesele rıza-i Bâri’ye ulaşmaksa şu birkaç günlük dünyanın yalancı sevdalarını neylesin peygamber âşıkları? Rasyonalist/akılcı gözükenlerin de çıkmazı bu değil mi zaten? Aklın söz geçiremeyeceğini zannettikleri duygular ülkesinde, duygulara peygambervari bir edayla gem vuran son risalet pınarının ilk nasiplileri olan sahabe efendilerimizi, O’nun İzinde...


içinde bulunduğu şartlara mahkûm akıl putunun tapıcıları elbette anlayacak değillerdir. Bu anlayışı onlardan beklemenin de en iyimser ifade ile safdillik olacağı kanaatindeyim. Sahip oldukları Sasani imparatorluğunu yer ile yeksan ettikleri için Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer başta olmak üzere sahabe efendilerimize sebbetmeyi marifet sayan Mecusi torunlarının da bu sevdayı anlayacak kalp nüvesine sahip olmadıklarının farkındayım. Lakin âcizane zihnimi kurcalayan şu soruyu da sormadan edemiyorum. Allah’ın kendilerinden razı olduğunu beyan ettiği sahabe efendilerimiz, duygularını dahi fahr-i cihanın buyruklarına göre şekillendirmeye çalışırken sözde İslamcı kesilen, aklını put haline getirmiş meşum bir zihniyetin kısır aklî kaziyelerle peygambere bile şekil verme cüretleri neden kaynaklanıyor acaba? Bu konuda hiç mi Allah korkusu taşımıyorlar? Âlemlere rahmet olma makamını fahr-ı âlem Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e ihsan eden yüce Rabbimizin şu ilahi buyruğu, onu kendi canımızdan bile çok sevmemiz gerektiği konusunda yeter de artar bile: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır…” (Ahzab: 6)

İmanın Tadına Varmanın Yolu Muhabbet-İ Resul’den Geçer Yeryüzünde bir insan için en değerli nimet iman nimetidir. Sonlu dünyadan sonsuz cennetlerin kapısını açan bu nimet için her türlü fedakârlığı yapmıştır iman sahipleri. Tadına vardıkları iman nimeti ile eşyayı anlamlandırmışlar, olayları bu iman ile değerlendirmişler ve başlarına gelen musibetleri bu iman sayesinde bertaraf etmeye çalışmışlardır. Fiziki olarak iliklerine metafizik âlemde de en ücra duygularına kadar hissettikleri iman sayesinde kimisi ateşler içersinde tebessüm ederek düşmanını kahretmiş kimisi nefes almakta zorlanmasına rağmen “Ehad, ehad” sözleri ile şirkin beynini tarumar etmiş kimisi kolları kesik olduğu için İslam sancağını göğsü ile taşıyarak küfrün izmihlalini ilan etmiştir. O kadar tutkundular ki imanlarına, bağırları yanmıştı iman sevdasından. O yüzden tesir etmiyordu gerçek iman sahiplerine dünyalıkların ateşleri. Demek ki imanın bir tadı vardı, demek ki iman insanı bu şekilde mutlu ve bahtiyar ediyordu. Hapse atılmayı halvet, sürgünü seyahat ve öldürülmeyi şehadet dergi.nebevihayatyayinlari.com

görebilmek için imanın tadına varmak gerekir elbet. Küfrü onaylayan tek harf kaleme almamak için imanın lezzetini hissetmiş olmak lazım şüphesiz. Zamanın tufan misali yeri-göğü kaplayan tuğyanına karşı koyabilmek, zulmün hamlelerini sinede Bilalvari bir şekilde darmadağın etmek için etiket iman yetmeyecekti elbet. Yusuf misali kuyuda da olsan, hapishanede de olsan, iftiralara da maruz kalsan gönüllere sultan olacağın muştusunu sinede taşımaktır imanın tadını almak. Gözler önünde Habbablar sıradan et gibi ateşlerde dağlanırken “O kâfir topluluklar yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır” ayetlerini haykırmaktır imanın güzelliğini hissetmek. Bedeninde hastalık şikâyeti bulunan kimseye en leziz yemeklerin bile acı geleceği, çok sevdiği yemekleri yerken dahi ıstırap çekeceği herkesin malumudur. Hasta olduğu halde önüne getirilen yemeğin tadından şikâyet edenler ne kadar haklı ise gereklerini yerine getirmediği halde imanın tadını alamamaktan şikâyetçi olanlar o kadar haklı olacaklardır. İmanın mükemmel bir nimet olması, manevi açıdan hasta olan kimselerin bu nimetin kıymetini anlayacakları manasına gelmeyecektir elbette. O halde özünde mükemmellik barındıran yeryüzünün yegâne nimeti imanı hissedebilmek için gerekli şartları yerine getirmeye gayret göstermeli ve bu konuda gafil davranmamalıdır. İman nimetinin tadına varabilmenin yollarından birisi, belki de en önemlisi Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i sevmektir. Enes b. Malik radıyallahu anhunun rivayet ettiğine göre Resul-ü Ekrem aleyhisselam şöyle buyurmuştur: “Şu üç özellik kimde bulunursa o, imanın tadını tadar. Allah ve Resulünü bu ikisinden başka herkesten ve her şeyden daha çok sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (5) ------------------------1. Buhari, Fedâil-ü ashâbi’n-Nebi 6; Müslim, Birr 161-164. 2. Buhari, İman 8; Müslim, İman 70. 3. Müslim, İman 192. 4. Buhari, Eyman ve’n-nüzur 3. 5. Buhari, iman 9; Müslim, İman 67.

CEMÂZİYELÂHİR 1436

37


GÜNDEM GÜN D EM EM ND GÜ GÜ

M GÜNDEM G NDE ÜN GÜ DE M EM

GÜNDEM G ÜN EM DE ND Ü M G

gündem NEDİM BAL

N Ü R F KÜ I R A L R A T F A R A T HİÇ

DEM GÜNDE M GÜN GÜ EM ND ND

DEĞİŞMEDİ Bismillahirrahmanirrahim Türkiye’deki laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı ke-

gözüne girer, yerini garantiye alır ve devlet kademelerinde hızlıca yükselirdi.

simler epey zamandan beri bas bas bağırıyorlar;

O günlerde bir kimse görevinin başında kalmak,

Türkiye diktatörleşiyor, özgür basın susturu-

amirlerinin gözüne girmek veya üst kademelere

luyor, basına özgürlük!!..

terfi etmek istiyorsa yapacağı şey çok basitti;

İslam’a ve Müslümanlara her fırsatta hakaret edip aşağılamaktan büyük zevk alan bu ikiyüzlü, Müslüman görünümlü tapınakçıların, hımarı andıran değersiz sesleri bize 20 yıl önce Türkiye’de yaşananları hatırlattı. Şuan, 30-35 yaşlarındaki çoğu genç kuşak bu çileli günleri pek hatırlamaz…

apartmandaki, mahalledeki, okuldaki, iş yerindeki, devlet kurumlarındaki tüm dindar insanları yahut hanımı ve kızı örtülü insanları tespit edip ilgili makamlara İSPİYONLAMAK. Müslümanlar sokakta dahi taciz ediliyor, hakarete uğrayabiliyorlardı. O dönemde Laik, Kemalist, sosyalist DİNAZORLARIN kalesi olan ÇAPA ve

O günlerde laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı dü-

CERRAHPAŞA hastanelerinde başörtülü hanım-

şünceye sahip tüm asker, bürokrat ve siyasiler,

ların hastaneye kabul edilmediği bile olmuştu.

birde bunların kuyruğuna takılan güya muha-

Hatta hastanenin içi kamusal alandır deyip ka-

fazakâr-Müslüman gözüken sağcı partiler birle-

musal alanda başörtüsü, çarşaf, peçe takmak ya-

şerek, Müslümanlara zulmetmekte adeta birbirle-

saktır talimatnamelerinin poliklinik kapılarına

riyle yarışa girmişlerdi. Kim İslam’a, İslam’ın de-

asıldığına bu fakir bizzat şahit olmuştur…

ğerlerine ve Müslümanlara hakaret eder, aşağılar

Bazı kardeşlerimiz gece yarısı baskınlarıyla evden

ve açıkça meydan okursa, o kimse amirlerinin

alınır 3-4 gün keyfi olarak sorguda bekletilirdi.

38

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


Bunlardan bir tanesi de Tıp fakültesinde okuyan hafız bir kardeşimizdi. Gece yarısı evden alınmış, sorguda hakarete ve iftiralara maruz kalmış, oda yetmiyormuş gibi anadan doğma çırılçıplak soyundurulmak istenmişti… Çok muhterem polis kardeşşşlerimiz(!!!) malum hoca efendiden aldıkları, “AMACA ULAŞABİLMEK İÇİN HER YOL MUBAHTIR” fetvasından sonra bu alçakça ve düşmanca muameleleri yaparken vicdanları hiç sızlamıyor tam aksine ‘Allah katında büyük bir sevap kazandıklarına inanıyorlardı’.. “Onlar Allah’ı bırakıp da, alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesihi RABBLER EDİNDİLER.” (Tevbe; 31) ayeti kerimesini en iyi anlayanlar hiç

ahi sokakta d r la n a m lü te Müs or, hakare , taciz ediliy emde Laik n ö d O ı. d orlar IN uğrayabiliy yalist DİNAZORLAR sos PAŞA Kemalist, e CERRAH v A P A Ç lü kalesi olan de başörtü l in r le e n a t s ha neye kabu a t s a h ın r hanımla . Hatta e olmuştu il b i iğ d ır e edilm usal aland m a k i iç hastanenin alanda başörtüsü, usal saktır deyip kam takmak ya nik e ç e p f, a ş çar polikli melerinin t a n t a m li a t fakir bizza u b a ın ığ d asıl kapılarına ştur… şahit olmu

şüphesiz; namazlı niyazlı polis aabii(!!)lerin düşmanca uygulamalarına maruz kalan ve o günleri yaşayan mazlum Müslümanlardır. O zamanlar Müslümanların kendilerini ifade edebilecekleri, yaşadıkları haksızlık ve zulümleri anında duyurabilecekleri sosyal paylaşım siteleri yoktu. Sadece birkaç tane çıkan günlük gazete vardı. Onlardan biriside ‘vakit’ yani bugünkü adıyla ‘akit’ gazetesiydi. 28 Şubat post modern darbenin şeytan üçgeni olan; asker, bürokrat ve siyaset üçgeninin alçakça zulümlerine karşı, Müslümanların sesi olmaya çalışan ‘Akit’ gazetesine yapılan saldırıları gazetenin sahibi olan Mustafa Karahasanoğlu’nun ağzından dinleyelim:

ile arama yapıldı. ‘Terör örgütünün silahlarının gazetede bulunduğu’ suçlaması ile. O zaman Cumhuriyet’ten Hikmet Çetinkaya, ‘Terör Örgütünün Merkezi’ diye yazı yazdı.(bu ikiyüzlü çukur adam, ahlaksız charlie hebdo dergisinin peygamber efendimizle ilgili bir karikatürünü köşesinden yayınlamış ve bunun basın özgürlüğü olduğunu savunmuştu. Meğer o günlerde basın avcılığı yapıyormuş!!) Emin Çölaşan da destek verdi bu yazıya. (bugün,’ basın özgürlüğü yok’ diye en çok uluyanlardan biride o) Polis geldi ama elhamdülillah hukuksuzluk olmadığını gördüler. Keskin nişancıları çevredeki binalara dikerek gazeteyi sabah 10.00’dan 16.00’a kadar aradılar. Beni nezarete attılar. Ertesi gün mahkemeye çı-

Gazete Binasını Kalaşnikof’la Taradılar; 300 Po-

kardılar. Mahkemeye çıkarken, beni basın yolu

lisle Baskın Yaptılar

ile işlediğim suçtan değil, ‘karşılıksız çek ver-

Gazetenin haksızlıklara ve yanlışlara direnişini

mişim de onun için hakkımda tutuklama kararı

kırabilmek için değişik stratejilerin uygulandığını

çıkarılmış’ diye medyaya yanlış ifadelerle ak-

anlatan Karahasanoğlu, o günlerde yaşadıklarını

settirdiler. ‘Yani Akit’in genel yayın yönetmeni

şöyle dile getirdi: “İlk olarak gazetenin önüne el

karşılıksız çekten tutuklandı’ diye kamuoyuna

bombası konuldu. Ardından gece yarısı binayı

lanse edildi. Bu iddianın hiç aslı yoktu. Örneğin

Kalaşnikof ile taradılar. Kalaşnikof’u orada bı-

burada Nedim Şener ya da diğer arkadaşlar ga-

raktılar. Bunun bir anlamı vardı, o da bunun

zetecilik suçundan içeri alındı deniliyor. Ondan

derin devlet tarafından yapıldığıydı. Akabinde

değil. Hâlbuki ben gazetecilikten, yazdığım bir

300 tane polisle Akit’e geldiler. Mahkeme kararı

yazı yüzünden içeri alınıyorum ama karşılıksız

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

39


çekten suçlanıyorum. Tam bir itibarsızlaştırma

Hasan Karakaya, Renault arabasına binen, hali

operasyonu… Daha sonra, ‘Maddi hata olmuş,

vakti yerinde olan, 10-20 milyon ödeyecek biri

‘yanlışlıkla ifade etmişiz’ diyorlar.

değil. Senaryo inandırıcı olsun diye güya İranlı biri de varmış yanlarında. Hasan Karakaya ve

“Makamımda Tehdit Edildim” Makamında açıkça tehdit edildiğini belirten Mustafa Karahasanoğlu, Refahyol hükümetinin sona ermesinin hemen ardından 1997 yılının eylül ayında yaşandığını söylediği o görüşmeyi şöyle aktardı: “Gazeteye geldiler. Sivil giyimliydiler. ‘Devlet, bekası için her şeyi göze alır, bu bina çöker altında adamlarınla beraber kalırsın.’ diye beni tehdit ettiler. Bunlar belli mihraklardan gelen insanlardı. Derin devlet dediğimiz yapıdandı. Bizi tehdit edenlere ben de cevaben ‘Bu devletin bekasını siz mi, biz mi tehdit ediyoruz?

Hasan Maden, iddianın ardından 7 gün Terörle Mücadele’de tutuldu. İki Hasan olduğunu iddia etmiş Gençyılmaz. Bizde de iki Hasan olduğu için iki Hasan gitti. Beş Hasan olsa beş Hasan gidecekti demek ki!. Orada gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye sevk ediliyor. Mahkemede teşhis yapılacak. Allah büyük, eğer samimiyet ve ihlâs içinde olursanız yardım ediyor Rabbim. Mahkemeye çıkmadan önce Kasım Gençyılmaz’a, Hasan Karakaya’nın gençlik resmini gösteriyorlar. Hasan’ı sivil polislerin arasına koyacaklar ve Kasım Gençyıl-

Ben kadere inanırım; şurada merdivenden aşağı

maz’dan teşhis etmesini bekleyecekler. Belki

inerken kayıp beyin kanamasından ölmeyeceğimi

karıştırabilir, onun için yerini tarif edelim, işi

kimse garanti edemez. Bunun dışında da bina

garantiye alalım diye akıllarından geçiriyorlar.

çöküp altından sağ çıkmayacağımı da kimse ga-

Hasan Karakaya’nın soldan üçüncü olduğunu

ranti edemez. Bu devletin bekasını tehdit eden

da belirtiyorlar. Kasım Gençyılmaz, Hasan’ın

esasında sizin anlayışınızdır ’dedim. Bu minvalde

karşısına geçince sol sağ, sağ sol oluyor. Bu sefer

1,5 saat konuştuk. Daha sonra çekip gittiler.

kendine göre soldan üçüncüyü gösteriyor, polisi işaret ediyor yani. Hâkim emin olup olmadığını

“Yazarımıza Komplo Kuruldu” Baskılardan sonuç alamayan odakların, yazarlarına yönelik karalama kampanyası yürüttüğünü hatırlatan Mustafa Karahasanoğlu, gazetenin etkili yazarlarından Hasan Karakaya hakkında dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden’i öldürtmek için adam kiralamak iddiası ile soruşturma başlatıldığını ifade ederek şöyle devam etti: “İddiayı ortaya atan Kasım Gençyılmaz, daha sonra yazarımız Hasan Karakaya’ya mektup yazdı ve helallik diledi. O dö-

soruyor, ‘Eminim’ diyor; hâlbuki polisi gösteriyor.” “Dağıtıcılarımız Darp Edildi, Aboneye Bırakılan Gazeteler Çalındı” Kaleşnikof’la gazeteyi taradıkları günün ertesinde ‘Kalleş-nikof’ diye başlık attık. Hasan Karakaya’yı götürdükleri gün ise; ‘Biz size bunu yalatacağız’ diye 9 sütuna manşet attık. Allah da bizi mahcup etmedi, mücadelemiz devam etti. Dağıtıcılarımıza onlarca saldırı oldu. Anado-

nemin Milli Güvenlik Mahkemesi baş savcısı Nuh

lu’nun değişik yerlerinde gazete dağıtımı yapan

Mete Yüksel, başka bir suçtan tutuklu bulunan

arkadaşlar görevini bıraktılar. Çorum’da, Erzin-

Kasım Gençyılmaz’a

‘Senin durumun kötü.

can’da, Elazığ’da ve Malatya’da dağıtıcılar darp

Düzeltebiliriz. Yalnız şöyle bir iddiada bulu-

ediliyordu gece yarısı ya da sabaha karşı. Failler

nacaksın.’ demiş. Kasım Gençyılmaz da bunun

maalesef bulunamadı. Buna ilaveten gazeteler bı-

üzerine ‘Tarabya Oteli’nde Karakaya beni kabul

rakıldığı noktadan birileri tarafından alınıyordu.

etti, yanında da bir İranlı vardı’ iftirasını atmak

Tehditlerden korkarak gazete dağıtmayı bırakan

zorunda kaldı.

birçok arkadaşımız vardı. Onlara da bir şey di-

40

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


yemiyoruz. Garanti edecek durumumuz yoktu. Kimi kime şikâyet edecektiniz? Çünkü en başta işi sevk ve idare edenler sizi tehdit ediyordu.” Gece Asansör Çalışınca Pantolon Ve Ceketimi Giyiyordum Mustafa Karahasanoğlu, 28 Şubat dönemine ilişkin unutamadığı bir anısını da şöyle dile getiriyor: “Apartmanın en üst katında oturuyorum. Asansör gece 02.00’dan sonra çalışmaya başlayınca, ‘bunlar beni almaya geliyorlar, kameralar yanlarında olacak’ diye aklımdan geçiriyordum. Pijama ile görüntü verip beni aşağılamasınlar diye asansör çalışınca hemen pantolon ve ceketimi giyiyordum. Elbiselerimi giyiyordum ki görüntü alırken Akit’in sahibini pijamalı vaziyette çekmesinler ve Müslümanları rencide etmesinler. Aşağı yukarı haftada 1-2 kere gece yarısı elbise giyiyordum. Ayrıca büyük oğlum, 28 Şubat’ta askerdi. Onu orada feci şekilde dövdüler. Oğlumu gazeteye baskın yaptıklarının ertesinde ‘Baban her şeyi anlattı, sen de anlat’ diye dövmüşler. ‘Baban kimle görüşüyordu, ne yapıyorsunuz?’ diye sormuşlar. Çok kötü şekilde dövdükleri için kulağında hafif arıza kaldı. Korkulara aldırış etmedim. Ama ailem olanları biliyordu, evden çıkarken mutlaka dua okuyarak beni gönderirlerdi.”... O dönemde yapılan bu ve bunun gibi zulümlerin üzerinden 20 yıl geçti. Sizce, milletin dini ile, peygamberi ile, inancı ile, baş örtüsüyle, Kur’an kurslarıyla, imam hatipleriyle uğraşan ve İslam’ın tüm değerlerine karşı savaş açan o günkü; laik, Kemalist, sosyalist, ulusalcı zihniyete mensup olan kesimler; geçmişte yaptıkları zulümlerden dolayı bir utanma, bir pişmanlık duyuyorlar mıdır??? Yada bir öz eleştiri yaparak ”yahu biz bu ülkenin inançlı insanlarına bir çok zulümler yaptık, bir çok insanın geleceğini kararttık” diyorlar mıdır?? Bazılarınız acı acı gülümsediğini ve ”Eşekten post, bunlardan dost olmaz” dediğinizi duyuyor gibiyiz. Haksızda sayılmazsınız. O günkü İslam düşmanı kafa ile bugünkü kafa arasında bir değişiklik olmuş mudur gelin bir badergi.nebevihayatyayinlari.com

ekân ğişebilir, m ları Zaman de aşam tarz y , ir il b e kat iş değ ğişebilir fa e d r le ir k , fi değişebilir ÜFRÜN VASIFLARI dır. İMAN ve K işen insan ğ e D . Z E İŞM ı ASLA DEĞ n ehli; Allah’ın raz a n Hakiki im lur, Allah’ı o ı z a r n e ylerd azı olduğu şe den asla r r le y e ş ı ığ ğunu razı olmad n ehli oldu a im r e zı ğ E olmaz. Allah’ın ra ; e s im k ir b h’ın iddia eden uyor, Alla lm o ı z a r a sa, olduğun azı oluyor r a d n a d ığın an razı olmad kalbi çokt e v i r k fi n o insanın ış ve küfrü m p a s n e e isind iman çizg üştür. Küfr lm ü m ö g a bürde bataklığın r ve tekeb â k in , ın r çmişte sapanla larında ge n a ş a i d nde d ha e ise bugü n ı ıs p a y iz. r karakte öremezsin g k li ik iş ğ ir de öyledir. B

kalım; Tarih 2015… CHP İstanbul 1.bölge millet vekili adayı Şahin Ciner HALT TV de şunları söylüyor: ”Diyaneti revize edeceğiz. Diyanetin başına inancını gizleyen birini getireceğiz. (Acaba Ciner’in kastettiği gâvur iken Müslüman rolü oynayan birileri mi?) İmam hatipler kesinlikle azaltılacak. İmam hatiplilerden sadece din görevlisi olacak. Üniversite imtihanlarında eski usul katsayı uygulamasını geri getireceğiz. Ezanların hoparlörden dışarı okunmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz. Ezan, toplumu baskı altında tutuyor. İnsanları rahatsız eden bu uygulamayı kesinlikle kaldıracağız (toplumu rahatsız ediyor dediği “EZAN”, bu arkadaşa gebereceği ve Allah’a hesap vereceği günü hatırlatıyor galiba!!) Hızını alamayan kökten CHP’li arkadaş devam ediyor fantezilerine; biz iktidara geldiğimiz gün, aleyhimize olan tüm gazetelere el koyacağız. Kapatacağız onları. Onların sahibi olan iş adamlarına da bunun hesabını soracağız…” Ne dersiniz? O dönemin Kemalist, laik, sosyalist, ulusalcı kafası ile 20 yıl sonrasının kafası arasında zihniyet farkı var mıymış sizce?? CEMÂZİYELÂHİR 1436

41


Ülkede İslam’a ve Müslümanlara genel anlamda saygılı, muhafazakâr bir partinin iktidar olması demek; küfrün önderlerinin iman ettiği, onlarla mücadelenin sona erdiği ve Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olduğu anlamına gelmiyor. Müslümanların, İslamlı’lıktan (Allah’ın hükmüne göre yönetilme taleplerinden) yüz seksen derece uzaklaşıp hızla demokratlaştığı, laikleştiği bir dönemde siyasal rejimle mücadele daha da bir anlam ve önem kazanıyor. Hak ile batılın bu kadar iç içe girdiği ve karıştığı hiçbir dönem yaşanmamıştı.

Tarih dediğimiz şey; HAK ile BATIL ehlinin mücadelesidir. İMAN ile KÜFÜR taraftarlarının yaptıklarının veya yapamadıklarının kayda geçirilmesidir. Zaman değişebilir, mekân değişebilir, yaşam tarzları değişebilir, fikirler değişebilir fakat İMAN ve KÜFRÜN VASIFLARI ASLA DEĞİŞMEZ. Değişen insandır. Hakiki iman ehli; Allah’ın razı olduğu şeylerden razı olur, Allah’ın razı olmadığı şeylerden asla razı olmaz. Eğer iman ehli olduğunu iddia eden bir kimse; Allah’ın razı olduğuna razı olmuyor, Allah’ın razı olmadığından da razı oluyorsa, o insanın fikri ve kalbi çoktan iman çizgisinden sapmış ve küfrün bataklığına gömülmüştür. Küfre sapanların, inkâr ve tekebbürde haddi aşanlarında geçmişte karakter yapısı ne ise bugünde öyledir. Bir değişiklik göremezsiniz. Bu ülkenin gelecek vaat eden muvahhit Müslümanları kesin olarak bilmeliler ki; bu topraklarda doğan ama kökleri bu topraklara yabancı olan sosyalistler, Marksistler, faşistler, ateistler, Kemalistler, ulusalcılar dün ne ise bugün de odurlar. İslam’a olan düşmanlıkları ayyuka çıkmış bu kesimlerde, zannedildiği gibi bir pişmanlık, bir üzüntü, bir yumuşama ASLA olmamıştır. Fakat maalesef üzülerek belirtelim ki bu durumun tam tersine Müslümanların içerisinde İslam düşmanlarına karşı büyük bir çözülme, hayranlık, özenti, gevşeme ve riyakârlık başlamıştır. …

“Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi

42

CEMÂZİYELÂHİR 1436

isterler. Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız, âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri halde siz onları seversiniz… Onlar kendi başlarına kaldıklarında da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir. Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır; başınıza bir musibet gelse, buna da sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Al-i İmran; 118-120 )

Ülkede İslam’a ve Müslümanlara genel anlamda saygılı, muhafazakâr bir partinin iktidar olması demek; küfrün önderlerinin iman ettiği, onlarla mücadelenin sona erdiği ve Allah’ın dininin yeryüzüne hâkim olduğu anlamına gelmiyor. Müslümanların, İslamlı’lıktan (Allah’ın hükmüne göre yönetilme taleplerinden) yüz seksen derece uzaklaşıp hızla demokratlaştığı, laikleştiği bir dönemde siyasal rejimle mücadele daha da bir anlam ve önem kazanıyor. Hak ile batılın bu kadar iç içe girdiği ve karıştığı hiçbir dönem yaşanmamıştı. Es-selamu aleykum. Allah’a emanet olunuz. O’nun İzinde...


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

DİKKAT EKSİKLİĞİ HİPERAKTİVİTE BOZUKLUĞU

H

amd Âlemlerin Rabbi Olan Allah’a mahsustur. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e salat ve selam olsun. Allah’ın selamı siz değerli kardeşlerimizin üzerine olsun.

istem dışı, sonucu düşünülmeden yapılan fevri

Toplumda çok hareketli bir çocuk gördüğümüzde ona hemen “hiperaktif” damgasını vururken çocuğumuzda hiperaktivite belirtileri görsek bile görmezden gelmeye çalışıp “bizde çocukken böyleydik” diyerek geçiştiririz. Hâlbuki çocuklarda böyle bir belirti varsa en azından onları anlayıp ona nasıl muamele edeceğimizi bilmemiz çok elzemdir. Ayrıca dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan bir çocukta sosyal çevreye uyum sağlamada zorluk ve buna bağlı olarak toplumdan dışlanma, elinde olmayan sebeplerden ötürü dikkatini derslere verememe ve büyüdüğünde yine

problem de kendine güvenin kırılmasıdır. Dolayı-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

davranışlar görülebilir. Böyle bir çocuk, eğitim ve sosyal hayatında elinde olmayan bu davranışlar yüzünden dışlanırsa oluşabilecek diğer bir sıyla toplum tarafından istenmeyen bir birey haline gelebilir. Bu konuda ona en fazla yardımcı olması gereken ailesidir. İlk yapılacak şey dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuğun bu davranışının nedenini araştırmak ve öğrenmektir. Bu yazımda inşallah bu konu üzerinde durmaya çalışacağız. Uzmanlara göre dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gelişimsel bir sorundur. Zaman içerisinde hastalığın tarifinde farklılıklar olsada şu 3 belirti üzerinde önemle durulmuştur: CEMÂZİYELÂHİR 1436

43


Hiperaktivitenin başlangıcı “7” yaşından öncedir. Huzursuz, zor beslenen, uykuları düzensiz, yürümeye başlayınca devamlı hareket halinde “Dur” anlamayan çocuklardır. Yaş ilerledikçe belirtiler biçim değiştirerek devam eder. Okul öncesi dönemde ev içinde koşturur, dolap tepelerinde gezer, bir motor tarafından sürülüyormuşçasına hareket ederler. Burada şunu söylemekte fayda vardır. Her hareketli çocuğa hiperaktif denemez. 1- Çocuğun gelişim düzeyine uygun olmayacak biçimde aşırı hareketli olması.

nedeni ile başlarına iş açabilirler. Ateşle oynamak

2- Dikkat eksikliği

gibi sonunu düşünmedikleri eylemlere kalkışırlar.

3- Sonunu düşünmeden eyleme geçme, dürtüsellik, fevrilik, ataklık. Bu belirtiler çocuklarda farklı oranlarda görülebilir. Gelişim dönemlerine göre bu belirtilerin nitelik ve niceliği değişebilir. Ayrıca çocuğun aile çevresi de belirtilerin ortaya çıkış şeklini etkileyen önemli bir faktördür. Örneğin, okul öncesi dönem hiperaktif çocuklarda huzursuzluk ve hareketlilik ön planda iken okul dönemi çocuklarında dikkat ve konsantrasyon bozukluğu ve fevrilik ön plana geçebilir. Daha ileri yaşlarda ise toplum kurallarına aykırı davranışlar ve uyum sorunları dikkat çekmeye başlar. Hiperaktivitenin başlangıcı “7” yaşından öncedir. Huzursuz, zor beslenen, uykuları düzensiz, yürümeye başlayınca devamlı hareket halinde “Dur” anlamayan çocuklardır. Yaş ilerledikçe belirtiler biçim değiştirerek devam eder. Okul öncesi dönemde ev içinde koşturur, dolap tepelerinde gezer, bir motor tarafından sürülüyormuşçasına hareket ederler. Burada şunu söylemekte fayda vardır. Her hareketli çocuğa hiperaktif denemez. Bu çocukların yemekte sofraya oturmaları sorun olur. Genellikle yemeklerini ayakta dolaşarak yerler. Grup oyunlarında sırasını beklemekte güçlük çekerler. Çok konuşurlar. İki kişi konuşurken sık sık lafa karışırlar. Siz konuşurken aklı başka bir şey ile meşgul izlenimi verirler. Soru sorulunca soru bitmeden cevabı yapıştırırlar. Maymun iştahları belirgindir. Bir işi bitirmeden diğerine geçerler. Tehlikeli işlere karşı ilgileri vardır. Fazla merakları ve korkusuzlukları

44

CEMÂZİYELÂHİR 1436

ya da balkon demirinden korkusuzca sarkmak Genellikle derslerine karşı ilgisizdirler. Hiperaktivite Belirtileri: Aşırı hareketlilik, yerinde duramama, kıpır kıpır devamlı hareket halinde olma şeklinde tarif edilebilir. Buradan çocuğun sürekli dolaşması, hiç yerinde oturamaması anlaşılmamalıdır. Bu çocuklar bir süre için yerlerinde oturabilirler, ancak oturdukları yerde bile kıpır kıpırdırlar. Bazı aileler “Çocuk dediğin hareketli olur” düşüncesiyle bu belirtileri görmezden gelebilirler. Çocuk elbette koşar, gürültü yapar. Bunlar doğaldır ama hiperaktif çocuğun hareketliliği aşırıdır. Dikkat Eksikliği Belirtileri: Aşırı hareketlilik yanında çocuğun öğrenme performansını olumsuz olarak etkileyen, ancak sıklıkla gözden kaçan diğer bir belirti ise dikkat eksikliğidir. Hiperaktif çocukların büyük bir kısmı dikkatlerini yoğunlaştırmakta güçlük çekerler. Çabuk sıkılır ve bir etkinlikten hemen başka bir etkinliğe geçerler. Kendileri ile konuşulduğunda sanki dinlemiyormuş görüntüsü verirler. Bu komutu bir kaç defa söyledikten sonra yerine getirirler. Sınıfta dersi takip etmedikleri görülür. Dışarıdan gelen uyarılara hemen dikkatleri dağılır. Ders dışı işlerle fazlaca ilgilenir, elindeki kalem defter gibi malzemelerle uğraşır, dersi takip edemezler. Okuma yazma kaliteleri yaşıtlarından kötü, defter düzeni ve yazıları bozuk olabilir. O’nun İzinde...


Fevrilik (İmpulsivite) Belirtileri: İmpulsivite dilimize dürtüsellik ya da fevrilik olarak çevrilebilir. Sonunu düşünmeden eyleme geçme olarak tarif edilir. Sabırsızlık, sırasını beklemekte güçlük çekme ve yönergelere uymama olarak kendini gösterir. Yaşıtları ile birlikte olduklarında olaylara aşırı tepki vermeleri ve eylem ve sözleri ile arkadaşlarını rahatsız etmeleri nedeni ile toplum içinde istenmeyen adam ilan edilirler. Hiperaktif çocuklarda fevrilik (impulsivite) aile ve toplumu rahatsız eden en önemli belirtidir. Hiperaktivite, dikkat eksikliği ve fevrilik 3’ü bazen bir arada görülebileceği gibi bu belirtiler her çocukta aynı şiddetle olmayabilir. Veya içlerinden sadece biri görülebilir. Öğretmenin Hiperaktif Çocuğa Karşı Tutumu Nasıl Olmalıdır? Hiperaktif çocuklar anne baba kadar öğretmeni de çaresiz bırakabilirler. Tedavide öğretmenin katkısı olmadan mesafe almak mümkün değildir. Bu sebeple öğretmenin öncelikle hiperaktivite konusunda bilgi sahibi olmaları gerekir. Çocuğa yaklaşırken bu durumun bir tıbbi sorun olduğu düşüncesi akıldan çıkarılmamalıdır. Bu çocuklar 1. sınıfta okuma-yazmada büyük güçlük yaşarlar. Öğretmenin bu zorluğu aşmada yardımcı olması gerekir. Öğretmen çocuğa kısada olsa bireysel ilgi göstermeli diğer çocuklarla kıyaslamak yerine çocuğun sorununu ön planda tutmalı ondan ancak yapabileceğini istemelidir. Çocuğun size en yakın yerde olmasını sağlayabilirsiniz. Tüm sınıfın görebilmesi için tüm sınıfı dolaşmalıdır. Dikkatlerin dağıldığını hissettiğinde ilginç, rahatlatıcı bir şeyler anlatabilirsiniz. Konuşurken göz kontağı kurmak çok önemlidir. Ses tonunu sık sık değiştirip “dikkat, hazır” gibi sözler kullanılabilir.

miştir. Hastalığın öncelikli nedeni beyin zedelenmesidir. Bunun bazı sebepleri: • Çocuğun anne karnında alkol vb. maddeye maruz kalması • Doğum sonrası çocuğun zarar verici bir maddeye maruz kalması • Zor ve güç doğumda beyin zedelenmesi • Beyni etkileyen herhangi bir hastalık Demekki bu hastalık anne babanın yanlış tutumu yüzünden ortaya çıkmıyor. Yanlış tutumlar hiperaktivite belirtilerini arttırıp sorunu çözümsüz hale getirebiliyor. Anne babalar çocuklarıyla uğraşırken sıklıkla öfke duygusu yaşarlar. Ders başarısızlıklarını hazmedemezler. Böylece sürekli şikâyette bulunup kızgınlıklarını gizleyemezler. Ailenin tüm bireyleri gerginlikten nasibini alırlar. Anne baba birbirini suçlar, diğer kardeşler de huzursuzluktan olumsuz etkilenir. Hâlbuki böyle bir durumda ailenin suçlu arama yerine çözüm araması ve hiperaktif çocukla yaşamanın kurallarını öğrenmesi gerekir.

Hastalığın Sebepleri Eskiden anne babanın yanlış tutumunun hiperaktiviteye sebep olduğu düşünülürdü. Günümüzde ise yapılan araştırmalar hiperaktivitenin biyolojik temeli olan bozukluk olduğu fikrini güçlendirdergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

45


Bu Çocuklarda Anne Babanın Tutumu Nasıl Olmalıdır ?

12- Olumlu bir davranışını görünce abartılmamış övücü sözler söyleyin.

Öncelikle çocuğumuzda hiperaktivite sorunu olduğunu düşünüyorsak bir uzmana başvurulmalıdır. İkinci olarak onlara karşı davranışlarımızda önemlidir. Anne-Babanın yapması gerekenler:

13- Duygularınızı çocukla paylaşın. Onunla konuşurken yaşadığı zorlukları anladığınızı ve zaman zaman sizinde yaşayabileceğinizi örneğin dikkatinizin bazen dağıldını ve pişman olabileceğiniz şeyler söylediğinizi anlatın.

1- Çocuğunuzun hiperaktif bir çocuk olduğunu kabul ediniz. 2- Hiperaktivite hakkında bilgi edininiz. 3- Evde bazı kurala bağlı işler oluşturun. Tabi ki çocuğun yaş ve gelişim düzeyine göre bazı günlük aktivitelerin alışkanlık haline gelmesini sağlayın fakat bu yaklaşım hoşgörüsüz bir yaklaşım olmamalıdır. 4- Hangi davranışların yanlış olduğu konusunda çocuğun bilgi sahibi olup olmadığını bilin. Yaptığı şeyin hata olduğunu bilmediği için yapıyor olabilir. Burada da göz teması önemlidir. 5- Çocuğunuza yaşam boyunca onu seveceğinizi hissettirin. Onu sadece uslu olunca sevgi gösteren bir anlayış, mutlak sevgi anlayışından uzaktır. 6- Çocuğunuza zaman ayırın. Birlikte oyun oynama, sinemaya gitme, hikâye okuma, sohbet edip konuşma gibi.

14- Çocuğun mükemmel olmasını beklemeyin. Çünkü sizde mükemmel değilsiniz. Ufak tefek hataları büyütmeyin. 15- Çocuğunuza güvenin ve güvendiğinizi belli edin. 16- Çocuğunuzda var olan olumlu özelliklerin çıkışına teşvik edin. Her çocuğun kendine özgü bir becerisi ve kabiliyeti vardır. Sürekli olumsuz yönlerini eleştiren çocuktan güzelliklerini çıkarmasını bekleyemeyiz. Sizin çocuğunuza en büyük desteğiniz onun keşfedilmeyen olumlu yönlerini desteklemenizdir. 17- Çocuğunuza hoş olmayan isimlerle hitap etmeyin. Sürekli aptal, tembel, inatçı, beceriksiz gibi isimler takılan çocuğun zamanla böyle olabileceğini görürsünüz.

7- Diğer zamanlarda önemlidir. Onlarla geçirdiğimiz vakit dışındaki tavırlarda önemlidir. Çocukların isteklerine cevap vermek onun her istediğini yapmak demek değildir.

18- Çocuğunuzla savaşmayın. Anne baba olarak sizlerin amacı çocuğun davranış sorunlarını en aza indirmeye çalışmak olmalıdır. Bunu yaparken kendinizi bir savaşta gibi hissetmeyiniz. Bu en büyük yaklaşım hatasıdır. Bunu bir onur meselesi haline getirmeniz sorunun çözümsüz hale gelmesine neden olur.

8- Çocukla konuşurken göz teması kurmaya çalışın. Hiperaktif çocuklar göz temasından kaçarlar. O anda size dönmesini hatırlatabilirsiniz. Ama ısrarcı olmayın, siz onunla göz teması kurarsanız o da zamanla size bakarak konuşacaktır.

Birçok kere dile getirdiğim gibi anne baba olsakta biz de insanız hata yapabiliriz. Önemli olan hata yapmamak değil hatada ısrarcı olmamak ve yapmamız gerekenleri elimizden geldiğince yapmaya çalışmaktır.

9- Çocuğunuza yumuşak ve saygılı davranın. Bağırıp çağırma, alay etme çocuğun kendini değersiz hissetmesine sebep olabilir. Sorunları arttırmaktan başka bir işe yaramaz.

Velhamdülillahi Rabbil Aleykum Ve Rahmetullah.

Alemin

-------------------------

10- Sabırlı olun. Aslında hiperaktif bir çocuğu olanın sabırdan başka bir şansı yoktur. Çünkü bağırmak ve kızmak sorunu daha çok arttıracaktır.

Kaynaklar:

11- Çocuğunuza onu sevdiğinizi söyleyin.

Okuldaki Çocuk; Erdal Budak, Ahmet Akbaş

46

CEMÂZİYELÂHİR 1436

Esselamu

Çocuk Psikiyatrisi, Mücahid Öztürk

O’nun İzinde...


İSLAM COĞRAFYALARI

METİN EKEN

Bir Direniş Sembolü: Moro/Bangsamoro

Y

azının başlığından da anlaşılacağı üzere bir direniş öyküsüne konuk

olacağız bu sayımızda. Güney Asya’nın bir diğer mazlum beldesine, Moro’ya uzanacak, bölge Müslümanlarının ahvali ile hemhal olacağız. Moro, Müslümanların gündemine zaman zaman ufak bilgi kırıntıları şeklinde düşen ancak kolayca unutulan bir Müslüman beldesidir. 1946 yılında sömürgeci ABD’nin yüzyıllardır özerk bir konumda olan bölge topraklarını Filipinler devletine devretme-

Bir Direniş Sembolü: Moro/Bangsamoro

siyle bağımsızlığını yitiren ve bu tarihten itibaren Filipinler hükümetine karşı girişilen bağımsızlık mücadelesinde 120 bine varan şehit ve yaklaşık 2 milyona varan mülteci sayısı ile fakirliğe, tecride, zorunlu göçe ve her türlü zorbalığa mahkûm edilen Müslümanların beldesidir. “Moro”, bugün yaklaşık 7000 adadan oluşan Filipinler’in güneyinde yer alan Mindanao, Sulu, Tawi Tawi ve Basilan gibi adalarda yaşayan Müslümanları ifade eden bölgesel bir adlandırmadır. Ancak, bölgede yaşayan Müslümanların genelini ifade eden bu tabir 1500’lü yıllarda sömürgeleştirme niyetiyle bölgeye gelen İspanyolların Müslüman halka verdiği genel bir addır. “Bangsamoro” ise kendisini Filipin halkından (Bangsafilipin) ayrı ve bağımsız bir millet olarak gören Morolu Müslümanların kendilerini ifade etme biçimidir. Bölgenin İslam ile tanışmasında ise, diğer Güneydoğu Asya Müslüman beldelerine benzer şekilde Müslüman tüccarların ahlaklı ticareti ve bu tüccarlara eşlik eden âlimlerin davet faaliyetlerinin etkili olduğu görülür ve bölge Müslümanları İslam’la tanıştıktan belli bir süre sonra kendi devletlerini kurar. Katolik İspanyolların 16. Yüzyılda bölgeye CEMÂZİYELÂHİR 1436

47


MORO/BANGSAMORO Müslümanların insiyatifi göz önünde bulundurulmaksızın bölge Filipinler hükümetine teslim edilir. Filipinler hükümetinin bölge Müslümanlarını asimile etme niyetiyle giriştiği nüfus, tehcir ve baskı politikaları sonucu Müslümanlar kendi öz kaynaklarıyla, bir direniş davasının günümüze kadar süren mücadelesini vermeye başlar. Ancak ne yazık ki, bu mücadele diğer Müslüman toplumların pek de ilgisini çekmez. Bu bağlamda, “Moro İslami Kurtuluş Cephesi” cephesi lideri Hacı Murad İbrahim’in kendisiyle gelişine kadar geçen süre içerisinde ise, Müslü-

yapılan bir röportajda (4) kullandığı şu ifadeler

manlar bölgenin en önemli hâkimi olur.

dikkat çekicidir;

İspanyol ve ABD Sömürge Faaliyetleri

“Biz, 40 yıldır Filipin merkezi hükümeti ile savaş-

Bölge 1500’lü yıllardan itibaren İspanyolların

taydık. Bu savaşta 120 binden fazla insanımızı kay-

önemli uğraklarından biri haline gelir ve İspanyollar bugünkü Filipinler topraklarının pek çoğuna hâkim olur. Bölgeye hâkim olmakla birlikte Misyonerlik faaliyetlerine başlayan ve tüm kontrolü kendi eline almaya çalışan İspanyollara karşı en büyük tepki ise Müslümanlardan gelir. Filipin-

bettik. Filipin hükümeti ilk başta halkımızı misyonerler göndererek, zorla Hıristiyan yapmaya çalıştı. Halkımızı Hıristiyanlaştıramayınca etnik bir temizlik operasyonu başlattı. Bizim savaşımız da bu yüzden aslında Bangsamoro Müslümanlarını savunma savaşı olarak başladı. Bundan dolayı hem kendi halkımızı hem

ler’de 1565’ten 1898’e kadar 333 yıl süren İspanyol

de kendi topraklarımızı savunmak için 1972 yı-

yönetimine (1) karşı 333 yıl mücadele verilir. Öyle

lında Filipin hükümetine cihat ilan ettik. 1968’den

ki İspanya-Moro savaşları pek çok tarihçi tara-

bu tarafa sürekli cihad içerisinde olduk ama birçok

fından dünya tarihinde sömürüye karşı verilen en

zorluğumuz vardı. Doğrudan, direkt olarak, dı-

uzun süreli direniş olarak kabul edilir. (2) 1898’de

şarıdan bir desteğimiz yoktu. Dolayısıyla kendi

İspanyollar’ın Uzakdoğu’daki sömürge impa-

imkânlarımızla ayakta kalmak zorunda olduk.

ratorluğunun yıkılmasına yol açan İspanyol-A-

Ekonomik ve diğer birçok zorlukla karşı karşıya

merikan savaşı sonucunda ise bütün Filipinler

kaldık. Cihadımız esnasında hiçbir Müslüman

ABD’ye devredilir.

(3)

1946 yılına gelindiğinde ise,

ülke bizi doğrudan desteklemedi.”

Moro, Müslümanların gündemine zaman zaman ufak bilgi kırıntıları şeklinde düşen ancak kolayca unutulan bir Müslüman beldesidir. 1946 yılında sömürgeci ABD’nin yüzyıllardır özerk bir konumda olan bölge topraklarını Filipinler devletine devretmesiyle bağımsızlığını yitiren ve bu tarihten itibaren Filipinler hükümetine karşı girişilen bağımsızlık mücadelesinde 120 bine varan şehit ve yaklaşık 2 milyona varan mülteci sayısı ile fakirliğe, tecride, zorunlu göçe ve her türlü zorbalığa mahkûm edilen Müslümanların beldesidir.

48

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


MORO/BANGSAMORO Moro’daki İslami Direniş Hareketleri Filipinler hükümetinin 1946 yılında bölgeyi kontrol altına almasıyla birlikte, Müslümanlara karşı önemli bir Hrisiyanlaştırma ve etnik temizlik hareketi başlar ve pek çok Müslüman inanç, değer ve topraklarını koruma niyetiyle var olma mücadelesinin yollarını aramaya koyulur. Bunun üzerine pek çok ulusal kurtuluş hareketinin temelleri atılır. Ancak bunlardan en dikkat çekici olanı mücadelesini İslami referanslar üzerinden sürdüren “Moro İslami Kurtuluş Cephesi”dir (MILF) ve 1977 yılında, Moro Ulusal Kurtuluş Cephesinden (MLNF) ayrılan Selamet Haşimi tarafından kurulmuştur. Kurulduğu yıldan itibaren haklı mücadelesini sürdüren hareket Müslümanlar adına pek çok siyasi kazanımın yollarını açmış ve Müslüman halkın temsilcisi olmuştur. Bölgede Filipinler hükümetine karşı mücadele veren diğer İslami hareket ise, “Ebu Sayyaf” grubudur. 1991 yılında yine MLNF’den ayrılan Abu Bakar Janjalani önderliğinde kurulan ve rejime karşı silahlı mücadele içerisinde olan grup, bölgede bağımsız ve şeriat kanunlarına bağlı bir İslam devleti ve Doğu Asya’da geniş bir İslam birliği kurmak amacı gütmektedir.

Çatışma dönemlerinde gıda, su, sağlık gibi konularda dahi insani yardıma ulaşamayan insanlar açısından durum ateşkes zamanlarında da pek iç açıcı olmamıştır. Günümüzde dahi bölge halkının nerdeyse tamamına yakını gıda, güvenlik, sağlık, yeterli beslenme, eğitim, elektrik, iletişim, içilebilir su ve sıhhi tuvalet imkânlarından yoksun yaşamaktadır. (5) Ancak günümüzde Moro İslami Kurtuluş Cephesi’nin önemli çalışmaları sonucunda Filipinler hükümeti ile barış görüşmeleri başlamış ve Moro’lu Müslümanlar için şeriat hükümlerinin uygulandığı, Müslüman kimliğinin tanındığı özerk bir

Filipinler Hükümetinin Baskı Politikaları Bugün Filipinlerde Müslümanlara uygulanan baskı ve zulüm politikaları diğer Doğu Asya İslam beldeleri ile paralel giden bir mantıkla işlemektedir. Öncelikli savaş, bölge halkını bir arada tutan ve bir harç gibi birbirine sıkı sıkıya bağlayan İslam’a karşıdır. Gerek İspanyollar, gerek Amerikalılar ve gerekse de Filipinler kontrolündeki tüm dönemlerde bölge Müslümanları Hıristiyanlaştırılma tehdidi ve bu yöndeki baskılarla karşı karşıya kalmıştır. Ancak bölge Müslümanları baskılardan yılmamış ve bitmek tükenmek bilmez bir gayretle direnişlerini her daim canlı tutmuştur. Bu mücadele zamanlarında pek çok Müslüman topraklarından sürülmüş, binlerce şehit verilmiş, ibadethaneler tahrip edilmiş, köyler yağmalanmış ve pek çok Müslüman kadın tecavüze uğramıştır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

yönetime giden süreç başlamıştır. Barış görüşmelerinin ne şekilde nihayetleneceği ise önemli bir merak konusudur. ------------------------1. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Filipinler maddesi, 13. Cilt, s.83 2. Hatice Söylemez, H. Zehra Kavak; “Moro Özerklik Arefesinde” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, Mayıs 2014, s. 5 3. Diyanet islam Ansiklopedisi, Filipinler Maddesi, 13. Cilt, s.86 4. Moro İslami Kurtuluş Cephesi Lideri Hacı Murad İbrahim ile Röportaj, Hüseyin Kulaoğlu, Akit Gazetesi, 30.01.2013. Erişim: http://www.haksozhaber.net/haci-murat-ibrahim-islama-muhalif-kanun-olmayacak-35279h.htm 5. Ülkedeki bu baskı politikaları hakkındaki daha detaylı bilgi için bkz: Hatice Söylemez, H. Zehra Kavak; “Moro Özerklik Arefesinde” İHH İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi, Mayıs 2014, s. 15

CEMÂZİYELÂHİR 1436

49


CİHAN MALAY

“Bir kimsenin hocaları, onun dinde babalarıdır. Allah ile irtibatını sağlayan vâsıtalardır.” (İmam Nevevi)


G

ökler ve yer dolusu hamd tarihin hiç bir

Kendisine Ebu Zekeriyya ve Muhyiddin Künye-

döneminde ümmeti alimsiz bırakmayan

sinin Verilişi

Allah azze ve celle’yedir. Salat ve selam “Âlimler peygamberlerin varisleridir” buyuran Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’e, sahabeye ve kıyamet gününe kadar gelmiş ve gelecek olan âlimlerin üzerine olsun.

Adı Yahyâ olanlar, baba oğul iki peygamberin hâtırasına hürmeten Ebû Zekeriyyâ diye künyelendikleri için, o da geleneğe uyarak, hiç evlenmediği halde, bu künyeyi aldı. İslâm dinine olan hizmetlerine bakarak kendisine,

İmam Nevevi rahimehullah’ın yaşadığı dönem

dini ihyâ eden kimse anlamında Muhyiddin la-

zor bir dönemdi. Bir yandan Moğol ve Tatar sal-

kabı verilmiştir.

dırıları ile boğuşan ümmet diğer yandan ilim ehli insanların azlığı dolasıyla zor bir dönemi yaşıyordu. İmam Nevevi (rahimehullah) bu zor dönemde insanların kurtuluşu için gayret gösteriyor ve bu zor durumdan kurtuluşun çaresi için insanlara Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şu hadi-

Oyun Yerine Kur’an Okumayı Tercih Ediyor Nevevî’nin manevi mürşidi olan Yasin İbni Yusuf el-Merakeşi o sıralarda Nevâ’ya gelmişti. Çocukların birlikte oynayalım diye zorlamasına rağmen Nevevî’nin onlardan kurtulup Kur’an okumaya çalıştığını görünce onu pek sevdi. Doğ-

sini hatırlatıyordu: “Allah’ın Kitab’ını ve Resûl-i

ruca Nevevî’nin Kur’an hocasına giderek bu ço-

Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini

cuğun ileride önemli bir âlim ve büyük bir zahid

iyice bilmek ve bu iki kaynağa sımsıkı sarılmak.”

olacağını tahmin ettiğini söyledi ve onunla özel

İşte bu sebepten Riyazu’s Salihin adlı eserini ka-

şekilde meşgul olmasını istedi.

leme aldı. Allah, yaşarken sözlerine, öldükten sonra da eserlerine bereket verdi. Eserleri okundu, hatta ezberlendi. Müslümanların başvuru kaynağı hâline geldi. Allah kendisine rahmet eylesin.

Hayatı

İlmi Şahsiyeti ve İlme Düşkünlüğü Nevevî, 20 yaşında babası ile birlikte hacca gitti. Medine’de çeşitli âlimlerden bir buçuk ay ders alır. İmam Nevevî, her gün on iki hocadan lügat, sarf, nahiv, fıkıh, hadis, kelâm vb. on iki çeşit ders alır.

İmam Nevevî, miladi 1233 yılında Suriye’nin gü-

Kısa süre sonra ‘Kütüb-i Sitte’yi hocalarına baştan

neyindeki Havran bölgesinde bulunan Nevâ kö-

sona okutur. Mâlik’in Muvatta’sı, İmâm Şâfiî,

yünde doğar. Köyüne nispetle Nevevî diye anılan hadis âlimi, on yaşına geldiğinde, babasının dükkânında çalışmaya başlar. Nevevî, 18 yaşına geldiğinde babası onu Dımaşk’a götürerek Revâhiyye Medresesi’ne yerleştirir. Böylelikle Nevevî’nin medrese eğitimi başlamış olur.

Ahmed İbni Hanbel, Osman İbni Saîd ed-Dârimî, Ebû Avâne el-İsferâyînî ve Ebû Ya’lâ’nın ayrı ayrı Müsned’lerini, Dârekutnî ve Beyhakî’nin Sünen’lerini ve pek çok hadis kitabını okur. Devamlı çalışması sebebiyle on yılda parmakla gösterilen bir âlim olur. Ömrünü ilme nikâhlayan Nevevî hiç evlenmedi. Belki evliliğin kendisini meşgul edeceği, belki de

Yirmi yedi yıl o medresede kaldı. Hiç evlenmedi.

kendisine muhtelif sorumluluklar yükleyeceği ka-

Sadece okudu, yazdı. Talebe yetiştirdi.

naatıyla evlenmeyi hiç düşünmedi.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

51


Âhirete duyduğu özlem sebebiyle dünya zevklerine, yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya, kısaca söylemek gerekirse rahat yaşamaya değer vermezdi. Günde bir defa geceleyin, sadece bir çeşit yemek yerdi. Sofrasında iki çeşit yiyecek nâdiren bulunurdu. Eti, köyüne gideceği zamanlar yerdi. Sadece seher vakti su içerdi. Karla soğutulmuş suyu içmez; uyku getirir diye salatalık bile yemezdi.

ve yırtıcı hayvan derileri vardı. Nevevî onlara işâret etti. Allah’ın kudreti ile dirilip, vâliye dişlerini gösterdiler. Vâli ve yanındakiler oradan kaçtılar. Sonra vâli, İmâm-ı Nevevî’den özür diledi ve elini öptü. Öğrencisi Ebu Hasan ibnu’l-Attar şöyle demektedir: “Şeyhimizin (İmam Nevevi’yi kastediyor) -Allah rahmet eylesin- bize söylediğine göre o ilimle iştigal etmenin dışında ne gece ne de gündüz hiç bir vaktini başka şeylerle harcayarak zayi etmezdi. Altı yıl boyunca yolda bile ya tekrarlar ya da mütalaa ederdi. Ondan sonra kitap telif etmeye, birikimini Müslümanlara anlatmaya

Şâfiî fıkhında devrinin en büyük âlimi o idi. Bu

ve nasihat etmeye başladı.”

mezhebin esaslarını, usûl ve fürûunu, bir meseleye dâir sahâbe ve tâbiîn âlimlerinin neler söylediklerini, hangi noktada birleşip hangi noktada birbirinden ayrıldıklarını ezbere bilirdi. 18 yaşında başladığı medrese eğitiminden yaklaşık on yıl sonra 660 yılında eser vermeye başlar. 16 yılına 40’tan fazla eser sığdırır. Birçok kitabını da tamamlamaya ömrü yetmez.

Kişiliği ve Şahsiyeti Bu orta boylu, kara yağız, simsiyah sakallı ilim aşığının ciddi yüzünde pek az tebessüm görülürdü. Kılık kıyafete hiç önem vermezdi. Sırtındaki kaba dokunmuş pamuk elbise ve başındaki küçük sarığıyla onu görenler, Dımaşk’ı gezmeye gelmiş Neva’lı bir köylü zannederlerdi.

Kitaplarındaki feyiz, talebelerindeki bereket, erken yıllarda dikkat çekti. İmam Nevevî’nin Hadis, Kur’an ve Şafiî fıkhı olmak üzere üç grupta toplanan eserleri arasında en meşhuru, yüzyıllardır elden düşmeyen hadis kitabı ‘Riyâzu’s-Sâlihîn’dir. Bir gün İmam Gazali’nin el-Vasit adlı eserinden yapılan bir nakil hakkında onunla münakaşa ettiler. Hâlbuki Nevevî münakaşayı da sevmez, münakaşa edenleri de sevmezdi. Dayanamadı, yanındakilere dönüp şöyle dedi: «Benimle elVasit hakkında münakaşa ediyorlar. Hâlbuki ben o eseri dört yüz defa okudum...”

Emevi Kütüphanesi’ni Koruyor

Takva ve Zühdü Âhirete duyduğu özlem sebebiyle dünya zevklerine, yiyip içmeye, giyinip kuşanmaya, kısaca söylemek gerekirse rahat yaşamaya değer vermezdi. Günde bir defa geceleyin, sadece bir çeşit yemek yerdi. Sofrasında iki çeşit yiyecek nâdiren bulunurdu. Eti, köyüne gideceği zamanlar yerdi. Sadece seher vakti su içerdi. Karla soğutulmuş suyu içmez; uyku getirir diye salatalık bile yemezdi. Talebeliğinden itibaren kazandığı az uyuma alışkanlığını, fânî ömrü, yeterince değerlendirebilmek için hayatı boyunca uyguladı. Onun hayatını yazanların hemen hepsinin belirttiğine göre, Dımaşk’ta yetişen meyvaları yemezdi.

Şam vâlisi, Emevî Camii Kütüphânesi’ndeki ki-

Bunun sebebini soran talebesi İbnü’l-Attâr’a, Dı-

tapları, İran’a nakletmek istediği zaman, İmam

maşk’ta pek çok vakıf arazisi bulunduğunu,

Nevevî ona mâni oldu. Vâli, onu iknâ etmek is-

bunların titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın

tedi. Vâlinin evinde halı olarak kullanılan kaplan

meşrû bir şekilde yapılmadığını, dolayısıyla bu

52

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


meyvalara haram karıştığını söyledi. Babasının getirdiği yiyeceklerle geçimini sağlar, sadece onun getirdiği incirleri yerdi. Bütün bu hâller onun iradesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. En büyük ibadetin samimi bir niyetle helâl ve haramları öğrenmek olduğunu söyleyen Nevevî, hayatı boyunca kimseden bir kuruş almadı. Görev yaptığı medreselerden kendisine verilen aylıkla kitap alır, sonra da bunları o medreseye vakfederdi. Eşrefiyye dârülhadisinden hiç maaş almadı. Onun bu hâli, hak mefhumuna ne büyük önem verdiğini göstermektedir. Nevevî’yi

Bahçedeki havuzun kenarında, kılığı kıyafeti düzgün ve güzel yüzlü bir ihtiyarın abdest al-

yakından tanıyan bazı âlimler onun bir sahâbî

makta olduğunu görmüş. Adam abdest aldıktan

gibi, bazıları ise bir tâbiî gibi yaşadığını söyle-

sonra Nevevî’nin yanına yaklaşmış ve demiş ki:

mişlerdir.

“Yavrum! Babanı, kardeşlerini, yakınlarını ve

Talebelerinden biri, bir gece Dımaşk’teki mescitlerden birinde onu izlediğini anlatıyor: “Direğin

medresede yatanları rahatsız etmemek için Allah’ı zikretmekten vazgeç!”

arkasına geçmiş namaz kılıyordu. Sabaha kadar

Nevevî ona: “Sen kimsin?” diye sormuş. Adam:

onu izledim. ‘Durdurun onları. Onlar hesaba çe-

”Kim olduğumu ne yapacaksın? Ben sana nasi-

kileceklerdir.’ (Saffat; 24) ayetini okuyor, gözyaş-

hatte bulunuyorum” demiş.

ları içinde, aynı ayeti tekrar edip duruyordu.”

Nevevi: “O zaman, acaba bu şeytan mı?” diye Ne-

Babasının köyden getirdiği mütevazı yiyeceklerle

vevî’nin içine bir şüphe düşmüş ve euzu çekerek

hayatını idame ettirdi.

daha yüksek sesle tesbihe ve zikre devam etmiş.

Talebeliğinden itibaren kazandığı az uyuma alış-

Adamın uzaklaştığını ve medresenin kapısına

kanlığını hayatı boyunca uyguladı. Uyku iyice

doğru gittiğini görmüş.

bastırınca kitaplarına dayanarak biraz kestirirdi.

Babası ve diğerleri Nevevî’nin sesine uyanmışlar.

Böylece kısa ömrünü, bizim yüz yılda üste-

Nevevî medresenin kapısına koşmuş, kapının ki-

sinden gelemeyeceğimiz büyük eserler vererek

litli olduğunu ve orada kimsenin bulunmadığını

yeterince değerlendirdi.

görmüş. Babası: ”Hayrola Yahya, neler oluyor? diye sorunca, Nevevî olanları anlatmış, şeytanın

Nevevi’nin Şeytan’ın Vesvesesine Karşı Tutumu Nevevî’nin talebesi İbnül-Attar, Nevevî’nin hayatını kaleme almış ve eseri tamamladıktan sonra onu Nevevî’ye sunmuş ve tasvibini almıştır. Bu

bu oyunu karşısında derin bir hayrete düşen yakınlarıyla birlikte zikre devam etmişler. Zalime Karşı Hakkı Haykırışı ve Sürgün Edilişi

eserde anlatıldığına göre; ”Bir gün Nevevî hasta-

ve Zahir Baybars’a Nasihat Mektubu

lanmış, babası, kardeşleri ve bazı yakınları kaldığı

Şam ve Mısır emiri Zahir Baybars, Tatarlar Şam’a

medreseye onu ziyarete gelmişler. Gece yarısına

saldırmak istediklerinde onlara karşı savaşacak

doğru Nevevî kendinde bir rahatlama hissederek

ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için halkın ma-

zikre başlamış. Bazen alçak sesle bazen yüksek

lını zorla almak ister. Ve bu konuda âlimlerden

sesle zikrediyormuş.

destek ister.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

53


“Vaktiyle Allah-u Teâlâ, kendilerine kitâb verilenlerden (peygamberlerden) şöyle te’mînât almıştı; “Celâlim hakkı için, kitâblanında olanı, muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız, onu gizlemiyeçeksiniz.” Onlar ise o söz ve te’mînâtı sırtlarının arkasına attılar. Böylece karşılığında biraz para aldılar. Bu ne kötü alış veriştir!... ”Bu sebeple bize bu hususta bir açıklamada bulunmak vâcib olup, susmak haramdır. Zahir Baybars’a karşı çıkmayan çoğu âlim, ona

Mektubunuzda, cihâdın askere mahsus olmadığı

olumlu bir fetva verirler. Lakin İmam Nevevi ise

ifâde edilmektedir. Evet öyledir. Fakat cihâd,

Zahir Baybars’a karşı çıkar ve ona yaptığı işin caiz

farz-ı kifâyedir. Sultan’ın ordusu vardır. Onların

olmadığını korkmadan söyler. Nedenini soran

Beytülmâl’dan muayyen bir yiyecek tahsisatı

emire şu cevabı verir: “Sen buraya geldiğinde

vardır. Bu sebeple savaştan geri kalan halk ise,

bir köleydin ve hiçbir şeye sahip değildin. Ben şu

gerek kendilerinin, gerek Sultan’ın, gerekse asker

anda senin yanında birçok bağların, bahçelerin,

ve diğerlerinin faydasına olan, herkesin muhtaç

köle ve cariyelerin, altın ve gümüşlerin olduğunu

olduğu zirâat, san’at ve başka işlerle meşgul ol-

görüyorum. Bunları cihad için sattığın zaman

maktadır.

ancak, bana karşı haklı olursun ve ben de sana

İşte askerin ihtiyâcı Beytülmâl’dan ayrılan tah-

cihadta kullanmak üzere halkın malını almana, o zaman fetva veririm.”

sisat ile te’min edilmektedir Beytülmâlda kâfi miktarda para ve mal varken, halktan bir şey

Bu cevabın neticesinde İmam Nevevi, Şam’dan

almak helâl değildir. Böyle olduğunda bütün

sürgün edilir. Kendi köyüne gider ve oraya yer-

İslam âlemindeki ulemâ ittifak halindedir. Ham-

leşir. Daha sonra bazı âlimler onu Şam’a getirmek

dolsun Beytülmâlın para ve mala ihtiyâcı yoktur.

için araya girmesine rağmen o, geri dönmez. Ta

Durum böyle olunca, cihâd ve başka zamanlarda

ki, Zahir Baybars ölünce tekrar Şam’a döner.

Allah-u Teâlâ’dan yardım istenir. Resûlullah’ın

İmâm-ı Nevevi, Baybars’a yazdığı bir mektupta

Sünnet-i seniyyesine ve dînin emirlerine uyulur.

“Bismillâhirrahmânirrahim.

Önceki ve bu mektupta yazdıklarımızın hepsi,

Allah-u Teâlâ’ya hamdolsun. Efendimiz Mu-

hem size, hem de halka nasihattır. Bu nasihatlerde

hammed aleyhisselâma ve âline salât ve selâm

kınanacak hiç bir şey yoktur. Halka yumuşak

olsun. Abdullah Muhyiddin Nevevî’den Sultan

muamelede bulunmayı, şefkat göstermeyi, Ehl-i

Zâhir’e.

sünnet yolunu ve Resûlullah’a tâbi olmayı sevdi-

şöyle

buyurdu:

Dînin hizmetçileri olan ulemâ daha önce size bir

ğinizi bildiğimiz için, size bu nasihatleri yaptık.

mektup yazmışlardı. Cevâbınız sert oldu. Gelen

Bizim nasihatimiz sebebiyle, halkı ve ulemâyı

mektupta cihâd, dini hükmünden ayrı olarak bil-

tehdit etmenize gelince, böyle şeyler sizin adalet

dirilmektedir. Allah-u Teâlâ ihtiyaç hâsıl olunca,

ve hilminize muvafık değildir. Müslümanların za-

emir sahiplerinin yanında lüzumlu izahlarda bu-

yıfları ve güçsüzleri, sultâna nasihatten başka ne

lunmayı vâcib kıldı ve Al-i İmrân sûresi yüz seksen

yapabilir. Hâlbuki, onlar nasıl nasihat edileceğini

yedinci âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurdu:

de bilmemektedirler.

54

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


Şahsıma gelince, gerek tehdid ve gerekse tehdidin de ötesinde herhangi bir durum, Allah-u Teâlâ’ nın izni ile, bana zarar vermez ve nasihatten alıkoymaz. Çünkü ben ve benim durumumda olanlar Sultân’a nasihat etmemizin vâcib olduğuna inanıyoruz. Bir vacibi ifâ ederken, başıma gelecek şey, Allah-u Teâlâ’nın katında, benim için hayırlıdır. Resûlüllah, sallallahu aleyhi ve selim nerede olursak olalım, hakkı söylememizi, Allah-u Teâlâ’nın rızâsı yolunda kınayanın kınamasından korkmamamızı emretmiştir. Biz, dünyâ ve âhırette size faydalı olacak işleri yaparak devamlı hayırlara vesile olup, kıyamete

Onun hayatını yazanların hemen hepsinin belirttiğine göre, Dımaşk’ta yetişen meyvaları yemezdi. Bunun sebebini soran talebesi İbnü’lAttâr’a, Dımaşk’ta pek çok vakıf arazisi bulunduğunu, bunların titizlikle idare edilmediğini, ortaklığın meşrû bir şekilde yapılmadığını, dolayısıyla bu meyvalara haram karıştığını söyledi. Babasının getirdiği yiyeceklerle geçimini sağlar, sadece onun getirdiği incirleri yerdi. Bütün bu hâller onun iradesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.

kadar hayırla yâdedilmenizi, bu sebeple ebediyyen Cennet’te kalmanızı istiyoruz. Allah-u Teâlâ’nın selâmı, rahmeti ve bereketleri Pey-

yette görmedim. Allah Resulü’nün nasıl karpuz

gamber efendimiz üzerine olsun!”

yediğini bilmediğim için bu meyveyi yiyemem” der. Bu olay sağlam kaynaklarda anlatılmaktadır.

Öldürme Girişimi ve Allah’ın Yardımı Nevevi’yi yakından tanıyan bazı âlimler onun

Sözlerinden Bazıları

kerametlerinden söz ederlerdi. ‘’Devrin sultanla-

“İnsanlar, Yüce Allah’a kulluk ve ibadet etmek

rından birisi ondan dünyalık, kendi yararına olan bir vaaz vermesini istedi. Nevevi bunu kabul etmedi. Bu sebeple devrin sultanı onun görevden alınmasını ve maaşının kesilmesini istedi. Sultanın yanındakiler Nevevi’nin zaten bir maaşı’nın olmadığını söylediler. Sultan; ‘’Peki Nevevi ne ile geçiniyor?’’ diye sorduğunda, babasının gönderdikleri ile cevabını aldılar. Sultan her seferinde Nevevi’yi öldürme emri veriyor, fakat sonra vaz-

için yaratılmıştır. İnsanlar saadete kavuşmak için yaratılış gayelerine uygun davranmalı ve dünyaya düşkün olmaktan kaçınmalıdır. Dünya nimetleri geçicidir. Dünya ebedî kalınacak bir menzil değildir. O, âhirette saadete ulaştıran bir binek gibidir. Sevinç, keyif, zevk ü sefa yeri değil, ayrılık yeridir. Akıllı kimseler, bu fânî dünyaya düşkün olmayıp kulluk vazifesini hakkıyla yapanlardır.»

geçiyordu. Bir gün kendisine bunun nedeni sorul-

İmam-ı Nevevî (rahimehullah), ‘el-Makâsıd’ adın-

duğunda şu cevabı verdi: ‘’Nevevi’yi öldürmek

daki eserinde der ki: ‘Tarik-i tasavvuf (tasavvuf

istediğim her zaman, ağzı açık bir aslan görü-

yolun)’da beş asıl vardır.

nüyor, eğer ben onu öldürseydim, aslanda beni öldürecekti.’’ İmam Nevevi ve Karpuz Bir gün Hazreti İmam’a karpuz ikram ederler, yemeyi reddeder. Nedenini sorduklarında: “Ben Allah Resulü’nün karpuz yediğini hiç bir rivadergi.nebevihayatyayinlari.com

1- Zahir ve batında takvayı şiar etmek. 2- Sözlerinde ve işlerinde Sünnet-i Nebevî’ye uymak. 3- İkbal (istek, arzu) ve idbar (maddi durumun zor olduğu) zamanında halktan bir şey beklememek. 4- Az olsun. CEMÂZİYELÂHİR 1436

55


5- Ferah ve sıkıntı zamanında Hakk’ı düşünüp

sanlar: “Evini sat Ezkâr’ı al” demeye başladılar.

O’na rücû’ edebilmektir’.

Tedribu’r Ravi: Bu kitab hadis ilimlerine girişin

“İlimle uğraşmak, Allah rızâsını kazanmak için

kanunlarından biri gibi algılandı.

tutulan en iyi yol ve en üstün ibadetti. İlim tahsili

Et-Tibyan fi Âdabi Hameleti’l Kur’an: Kur’an

nâfile oruç, namaz ve zikirden daha faziletliydi.”

okumanın adabıyla ilgili bu kitabı ise medrese-

“Bir kimsenin hocaları, onun dinde babalarıdır. Allah ile irtibatını sağlayan vâsıtalardır.”

lerin baş tacı oldu. Onun ölümünden sonra Kur’an ezberleyen, Kur’an ilimlerine dalan pek çok insan, o kitapla yola koyuldu. el-Muharrer: Rafiî’nin bu eserini tamamlayarak

Eserleri 50’ye yakın kitap telif etmiştir. Bunlardan bir kısmını bitirmeye ömrü yetmemiştir. Sahih-i Müslim Şerhi: İmam Müslim’in Sahih’ini

tashih etmiştir ve bu eser Şafii alimlerin el kitabı haline gelmiştir. Nevevî’nin bu eseri üzerinde kırktan fazla şerh yazılmıştır.

kitabını sıradan Müslüman’ın anlayabileceği hâle

Tehzibü’l-esma ve’l-lugat: Kendisinin ve diğer

getirecektir.

bazı âlimlerin muhtelif kitaplarında geçen isim-

Ravzatu’t Tâlibîn: Bu kitap harika bir fıkıh kitabı

leri, lügat ve ıstılahları açıklamak üzere kaleme

olarak elden ele asırlardan beri dolaşmaktadır. Bu

almıştır.

eserine kırk kadar Şafii âliminin şerh, haşiye, ih-

Nevevî en çok hadis ve fıkıh sahalarında eser ver-

tisar, ta’lik ve tashih çalışması yapmıştır.

miştir. Riyazü’s-salihîn’den başka Sahih-i Müs-

El Mecmu: Bu fıkıh kitabını bitiremediği hâlde, yazdığı kadarı ile Şafii mezhebinin kilit kitabı hâline gelmiştir. Bu eserinde her meselede diğer mezheplerin görüşlerini delilleriyle birlikte ortaya koymuştur. Dokuzuncu cildi tamamlayıp “Kitabü’l bey’e gelince, hayata veda ediyor. Eser

lim’in en tanınmış, bugün dahi en çok istifade edilen şerhi olan el-Minhac bunlardan biridir. Bu eseri hayatının son iki senesinde kaleme almıştır. Usul-i hadise dair İrşad ve et-Takrîb’i önemlidir. Sahih-i Buhari ve Sünen-i Ebi Davud üzerine şerhleri mevcuttur.

daha

sonra

Riyazu’s Salihin (Salihlerin Bahçesi): İmam Ne-

muhtelif

Şafii

vevi’nin bu eseri halkımız arasında bilinen en

âlimlerince

ta-

mamlanmış ve bugün yirmi cilt

meşhur eseridir. Riyazu’s Salihin olmayan ev neredeyse yok gibidir.

halinde basılmıştır.

Riyâzu’s-Sâlihîn bir ahlâk ve adap kitabı olarak

El Ezkâr (Dualar

bir Müslümanın yol haritası niteliğindedir. Eserde

ve Zikirler): Bu

1800’den fazla hadis yer alır.Riyâzu’s-Sâlihîn’e al-

kitabında,

dığı hadislerin çoğunu ‘Kütüb-i Sitte’den almıştır.

ha-

dislerden yola çıkarak hangi du-

Bunlardan başka 42’den fazla eseri vardır.

anın ne zaman yapılması gerektiğini öğretiyordu.

Vefatı

Bu eser O kadar

676 yılının 24. Receb Salı gecesi, kırk beş yaşında

şöhret buldu ki in-

vefat etti. Köyü Neva’daki bir kabre gömüldü. O’nun İzinde...


İsteği üzerine, yıkık dökük bir mezarda yatıyor. Debdebeli bir mezarda olmayı uygun görmemişti. Esed’in ve İşbirlikçilerinin Ehl-i Sünnet Düşmanlığı: İmam Nevevi’nin Kabri Bombalandı Suriye’nin Neva şehri 1 dakikada 100’den fazla roketle vurulduğunda İmam Nevevi’nin kabride yıkıldı. Hakkında Ne Söylediler? Büyük Şafii âlimi Takıyyüddin es-Sübki Darü’l Hadis’te geceleyin ibadet ederken yanaklarını yere koyarmış. Oğlu Taceddin es-Sübki’nin anlattığına göre, neden böyle yaptığı kendisine sorulduğunda: “Belki yüzüm, Nevevî’nin ayak bastığı yere temas eder diye böyle yapıyorum” demiş. İbni Kesir, Nevevi’nin Sahih-i Müslim’i şerh ettiği “el Minhac” kitabı hakkında “Benzeri bir kitap telif olunmamıştır” sözüyle övmüştür.

Şam ve Mısır emiri Zahir Baybars, Tatarlar Şam’a saldırmak istediklerinde onlara karşı savaşacak ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için halkın malını zorla almak ister. Ve bu konuda âlimlerden destek ister. Zahir Baybars’a karşı çıkmayan çoğu âlim, ona olumlu bir fetva verirler. Lakin İmam Nevevi ise Zahir Baybars’a karşı çıkar ve ona yaptığı işin caiz olmadığını korkmadan söyler. Nedenini soran emire şu cevabı verir: “Sen buraya geldiğinde bir köleydin ve hiçbir şeye sahip değildin. Ben şu anda senin yanında birçok bağların, bahçelerin, köle ve cariyelerin, altın ve gümüşlerin olduğunu görüyorum. Bunları cihad için sattığın zaman ancak, bana karşı haklı olursun ve ben de sana cihadta kullanmak üzere halkın malını almana, o zaman fetva veririm.”

Şeyh Kutbuddîn el-Yûnînî, “İlim, vera, ibadet, azla yetinmek ve hayatın sıkıntılarına katlanma hususunda zamanında tek idi.”

İmam Nevevî’nin talebelerinden fakih ve mu-

Şeyh b. Ferah, “İmam Nevevi üç mertebeyi elde

haddis İbni Ferah el-İşbîlî, onun üç önemli özel-

etmişti. Birincisi İlim, ikincisi zühd ve üçüncüsü ise iyiliği emredip kötülükten alıkoymak.” Nevevî (rahimehullah)’dan bir asır sonra yaşamış olan İmam Zehebî kendisi hakkında ‘hadis âlimlerinin efendisi’ diye bahseder. Yine İmam Zehebi, “Hadis âlimlerinin efendisidir. Sahih hadisleri, zayıf ve uydurma rivayetlerden kolayca ayırırdı. İyiliği emir kötülüğü nehy etme hususunda benzeri yoktur, azla yetinip sade giyinen vakur ve heybetli bir kişi idi.” Siyeru A’lami’n-Nübela adlı eserinde İmam ez-Zehebi, Nevevi’yi anlatırken şu hakikatlere yer vermektedir: “İlminin genişliği açısından benzeri olmayan bir insandı. Bununla birlikte tartışmayı güzel görmez, aşırı derecede araştırma

liği bulunduğunu söylemiş ve bir kimsede bu özelliklerden sadece biri bulunsa, insanlar ondan faydalanmak üzere, dünyanın dört bucağından kalkıp gelirler, demiştir. Bu üç özellik şunlardır: İlim ve görev sorumluluğu, dünyaya ve dünya menfaatlerine değer vermemek, emri bil-maruf ve nehyi anil-münker (iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak). Takiyyüddin es-Sübkî, birgün bineğiyle giderken halktan yaşlı bir adama rastladı. Bu yaşlı zât, bir zamanlar Nevevî’yi gördüğünü söyleyince, Takiyyüddin es-Sübkî bineğinden inerek adamın elini öptü, duasını istedi. Sonra da “Nevevî’yi gören biri benim önümde yürürken ben hayvana binemem” diyerek onu terkisine aldı.

onun hoşuna gitmezdi. Onunla mücadele eden

Merhum üstat Abdulfettah Ebu Gudde “el-Ule-

insanlardan rahatsız olurdu. Dolayısıyla on-

mau’l-Uzzab (Evlenmemiş Alimler)” adlı eserinde

lardan yüz çevirirdi.”

Nevevi’yi evlenmemiş alimler arasında zikret-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

57


Talebelerinden biri, bir gece Dımaşk’teki mescitlerden birinde onu izlediğini anlatıyor: “Direğin arkasına geçmiş namaz kılıyordu. Sabaha kadar onu izledim. ‘Durdurun onları. Onlar hesaba çekileceklerdir.’ (Saffat; 24) ayetini okuyor, gözyaşları içinde, aynı ayeti tekrar edip duruyordu.”

mektedir. Tacuddin es-Subki’nin Tabakatuş-Şafi-

toplamak Allah’a hiç de zor değil” anlamındaki

iyyeti’l-Kübra adlı eserinden şu nakli yapmakta

şiiri de eklemektedir.

dır: “Yahya (rh. a.), hem seyyid hem de hasur

İmanı es-Subki, Tabakat’ında özetle şunları söylemektedir: “O, şeyhtir, imamdır, şeyhu›l-islam›dır. Sonrakilerin üstadıdır. Ve sonradan gelenler için Allah’ın hüccetidir. Ne uyanık, ne rüyada hiç bir göz O’nun gibi zahit ve ondan daha fazla ümmeti Muhammed’in selefine ittiba eden ve onlara saygı duyan birini görmemiştir. Onun çok sayıda faydalı eserleri ve övülen menkıbeleri vardır... Kınamacıların kınamasından korkmadan hakkı dile getirmiş ve aslan kesilmiş hükümdarların huzurunda hakkı haykırmıştır. Ömrünün bir tek saatini taat dışında harcamamıştır.›› İbnu Kesir de: “Allame, mezhebin şeyhi ve zamanındaki fakihlerin büyüğü idi” diyor.

idi. Yani hayatı boyunca evlenmemişti. Nefsine hakim bir aslan gibiydi. Öyle bir zahid idi ki, dini mamur olduğu zaman dünyanın harap olması onun umurunda değildi. Aşırı derecede kanaati, ehli sünnet ve’l-cemaatin selef alimlerine saygısı ve mutabaatı vardı. Hayrın her çeşidinde kararlıydı. Tek bir saatini bile taat ve ibadet dışında sarf etmezdi...” İbnu Attar, onun hakkında şöyle der: “O Kur’an’ı çokça okuyan. Allahu Teala’yı çokça anan biriydi.” Büyük âlimlerden el-Kutbu’l-Yununi de şöyle demektedir: “O çocukluğundan beri Kur’an’ı çok okuyan, çok zikreden, dünyadan yüz çevirerek ahirete yönelen bir insandı.” İmam Suyuti, Nevevi’nin hayatı hakkında yazdığı el-Minhacu’s-Sevi fi Tercemeti’l-İmam Nevevi adlı eserinde şöyle der: “O, Şafii mezhebinin muharriri, muhezzibi, muhakkiki ve tertipleyicisidir. İlim ve ibadet açısından asrının imamıydı. Vera ve takva hususunda zamanının lideriydi... Alimlerin abidi. abidlerin de alimiydi. Muhakkiklerin zahidi, zahidlerin muhakkikiydi. Tabiinden sonra hiç bir kulak onun gibisini duy-

Büyük âlimlerden Muhammed Zerkeşî anlatır: “Nevevî’ye Kur’ân-ı kerîm öğreten zâta gittim. Ona tavsiyelerde bulundum ve; “Bu çocuğun ileride zamanın en büyük âlimi ve dünyaya hiç gönül bağlamayan bir zâhid olacağını, bunun sebebiyle pek çok kimselerin hidâyete, doğru yola kavuşacağını ümid ediyorum.” dedim. Bunun üzerine hocası bana; “Nereden biliyorsun, sen müneccim misin?” diye sordu. Ben de; “Hayır. Ancak Allahü Teâlâ beni böyle konuşturuyor. Konuşana değil, konuşturana ve söylenilene bak.” dedim. Bunu babasına da söyledim ki, iyi yetiştirsin.”

mamış, hiç bir göz de onun makamına yaklaşanı

-------------------------

görmemiştir. Hem gizli hem de aşikar Allah’ı

Kaynaklar:

murakabe ederek az bir zaman dahi Allah’ın emirlerini yerine getirmekten sapmamış, ömrünün bir tek saatini Mevla’sının taatı dışında

Seçkin İslam Âlimi ‘İmam Nevevî’ - Selman Sadık, Gülistan Dergisi 150.sayı Riyazu’s Salihin Mukaddimesi, Erkam Yayınları

harcamamıştır...»

Aydınlık Yolun Öncüleri, Sadullah Ergün, Vahdet Dergisi mayıs 1998 - Sayı 20 - -

Suyuti bütün bunları zikrettikten sonra: “Bütün

Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir Hoca ile Riyazü’s-Salihîn Müellifi İmam Nevevî Üzerine...

-insanların güzel hasletlerini- tek bir insanda

Altınoluk Dergisi Röportaj, 1993 -Eylul, Sayı: 091

58

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


EMRAH SEVEN

HABER ANALİZ

8 Mart 1908 yılında ABD de bir tekstil fabrikasında çalışan kadın işçiler grev yapar, grevi engellemek için işçiler fabrikaya kilitlenir, çıkan yangında 129 kadın yanarak can verir. 1977 yılında BM Genel Kurulu 8 Martı Dünya Kadınlar Günü olarak ilan eder. Kısaca söylemek gerekirse kadınların haklarını gasp edip sonra da onları diri diri yakanlar, senede bir günü kadınlar günü ilan ederek adeta günah çıkarıyorlar.

G

eçtiğimiz günlerde Üniversitelerde, parti meclislerinde, sokaklarda, caddelerde ka-

dınlara yönelik

olarak Dünya kadınlar günü

kutlandı. Sivil topum kuruluşları, parti başkanları, öğrenci hareketleri, her yapı kendi ideolojisi doğrultusunda kadınlara daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük, daha fazla eşitlik, daha fazla kadın hakkı istedi ama hiçbir kurum ve kuruluş İslam’ın kadınlara yönelik tutumundan, İslam’ın kadınlara yönelik haklarından, İslam’ın kadınlara

senede bir günü kadınlar günü ilan ederek adeta günah çıkarıyorlar. Senede bir gün günah çıkartanların yaşadığı toplumda kadın cinayetleri yaşanıyorsa, kadınlar bir meta gibi alınıp satılıyorsa, kadınlar horlanıp ikinci sınıf insan muamelesi görüyorsa, kadınlar eşlerinden dayak yiyorsa bunun müsebbibi Türkiye’nin resmi ideolojisidir, kapitalist sistemdir, demokrasidir.

verdiği değerden bahsetmedi.

Türkiye’de İlk Asılan Kadın

Peki, Nedir bu kadınlar günü? Ve nasıl çıktı? 8

Bugünlerde kadınların özgürlüğünü isteyenlerle, Cumhuriyet tarihinde ilk kadın cinayetini işleyenler aynı kişilerdir. Bunların özgürlük anlayışı kendileri gibi düşünmek, kendileri gibi yaşamak eğer onlar gibi düşünmüyorsanız gerici, yaşamıyorsanız yobaz oluyorsunuz. Bugün nasıl özgürlük istiyorlarsa geçmişte de demokrasi getireceğiz diye binlerce insanı astılar. Bunlardan bir tanesi de kadındı.

Mart 1908 yılında ABD de bir tekstil fabrikasında çalışan kadın işçiler grev yapar, grevi engellemek için işçiler fabrikaya kilitlenir, çıkan yangında 129 kadın yanarak can verir. 1977 yılında BM Genel Kurulu 8 Martı Dünya Kadınlar Günü olarak ilan eder. Kısaca söylemek gerekirse kadınların haklarını gasp edip sonra da onları diri diri yakanlar, dergi.nebevihayatyayinlari.com

CEMÂZİYELÂHİR 1436

59


Yıl 1926, yer Erzurum, şalcı bacı adında bir kadın asılıyor; sebebi şapka kanuna muhalefet etmek. Hâlbuki şalcı bacı, o zavallı kadın, bir bohçacı idi. Sırtında bohçası, bohçasının içinde kumaşlar, havlular, başörtüleri; evden eve dolaşır, bir iki parça mal satarak ekmek parası çıkartırdı. İşin ilginç yanı kadın haklarından bahsedenler tek satır bile şalcı bacıdan bahsetmediler.

dolayı Türk güzelini dünya güzeli olarak seçeceğiz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın zaferi için kaldıracağız.” Bu konuşmadan sonra jüri üyeleri toplandıkları salondan çıkarlar ve Türkiye’yi temsilen dünya güzellik yarışmasına katılan Keriman Halis’i dünya güzeli olarak seçtiklerini açıklarlar. Evet, işte bugün meydanlarda olanlar, kadınlara methiyeler düzenler kadının özgürlüğünü değil,

Kadının Özgürlüğünü İstemiyorlar Tarih toplumların ortak hafızasıdır. Tarihte dini için, inancı için mücadele eden kadınlarımızı güzellik yarışmalarında sergilediler. Keriman Halis’i tanırız. 1932 yılında Cumhuriyet gazetesi bir güzellik yarışması tertipler. Türkiye’nin bu ilk güzellik yarışmasını Keriman Halis kazanır. Türkiye’nin ilk güzellik yarışmasını kazanan 19 yaşındaki Keriman Halis, aynı yıl 28 ülkenin katılmasıyla Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen dünya güzellik yarışmasına Türkiye’yi temsilen gönderilir. Derken yarışma günü gelir ve ülkelerini temsil eden kızlar jürinin önüne sırayla gelip, puan toplamaya çalışırlar. Bütün katılımcıları izleyen jüri üyeleri puan değerlendirmesi yapmak üzere başka bir salonda toplanırlar. Başkan kürsüye gelir ve jüri üyelerine şu konuşmayı yapar; “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Yüzyıllardır dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren Osmanlı imparatorluğu artık bitmiştir. Onu Avrupa bitirmiştir. Bir zamanlar sokağı bile, pencere arkasından seyredebilen Müslüman kadınların temsilcisi olan Türk güzeli Keriman Halis, karşımıza mayo ile çıkıp kendini bize beğendirmeye çalışmıştır. Bu Türk kızını kendi zaferimizin tacı kabul edeceğiz ve onu kraliçe seçeceğiz. Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene İslam’ı ve Türkleri yenmenin zaferini kutluyoruz. Avrupa’nın zaferini kutluyoruz. Bundan

kadına ulaşmanın özgürlüğünü istiyor. Yasakçı Zihniyet Kadına Özgürlük İstiyor Kadınlara özgürlük isteyenlerle, 1966 yılında Ankara İlahiyat Fakültesinde derslerine başörtülü girmek isteyen Nesibe Bulaycı’ya başörtüsü yasağı uygulayan aynı zihniyet. Kadınlara özgürlük isteyenlerle, 1967 yılında Ankara İlahiyat Fakültesinde derslerine başörtülü girmek isteyen Hatice Babacan’a başörtüsü yasağı uygulayan aynı zihniyet. Kadınlara özgürlük isteyenlerle, 1970-80’li yıllarda başörtülü öğrencilere yönelik şiddet de içerebilen yaptırımları uygulayan aynı zihniyet. Kadınlara özgürlük isteyenlerle, 1998 yılında Filiz Beyaz ve Havva Gülveren’i öldüren aynı zihniyettir. Kadınlara özgürlük isteyenlerle, 1998 yılında Nuray Canan’ı karnında çocuğu olduğu halde okuldan atan aynı zihniyettir. Tuhaf olan kadın haklarından bahsedenlerle, kadınlara özgürlük sloganları atanlarla; İlk kadın cinayetini işleyen, kadını meta olarak kullanan ve kadını inancından dolayı dışlayan aynı kişilerdir.

İşte bugün meydanlarda olanlar, kadınlara methiyeler düzenler kadının özgürlüğünü değil, kadına ulaşmanın özgürlüğünü istiyor.

60

CEMÂZİYELÂHİR 1436

O’nun İzinde...


DERYA FIÇICI

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velisidirler. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz, Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe: 71)


A

llah azze ve celle, mümin kadınları ve mümin erkekleri kulluk yolunda birbirlerinin yardımcısı olarak adlandırmıştır. Kulluk görevini yerine getirmede birbirlerine destekçi olan, birbirlerine velilik eden, Allah ve Resulüne itaat eden, Allah’ın rızasını kazanmış kullarıdır. Bizlere bu konuda örneklik teşkil eden, yolumuzu aydınlatan, birbirimize nasıl yardımcı ve destekçi olacağımızı öğreten Peygamberler ve onların yanında olan Saliha eşleridir. Hz. Hacer annemizin Rabbine olan itaati, Hz. İbrahim aleyhisselam’a itaatini sağlamıştır. Eşini bu zorlu yolda sıkıntıya sokmamış, Allah azze ve celle’nin her emrinde teslim olmuş, İbrahim aleyhisselam’a da destek olmuştur. Allah azze ve celle, İbrahim aleyhisselam’a, Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’i Mekke’ye bırakmasını emrettiğinde, kalbi imanla dolu olarak “Eğer bunu emreden Allah azze ve celle ise, O bize vekildir, O bize yeter” diyerek gösterdiği teslimiyet, bugün bizlerin kalplerini ürpertmekte, gönlümüzü, ruhumuzu derinden etkilemektedir. Rabbimizden Hz. Hacer annemiz gibi bir iman, teslimiyet, gayret ve sabır isteriz… Bugün Hz. Hacer’i kendisine örnek almış hanım kardeşlerimize selam olsun… Eşlerini, babalarını, oğullarını Allah yolunda mücadele etmeleri için gönderen, ardından güzelce sabreden kardeşlerimiz, ablalarımız, bizlere tıpkı Hz. Hacer annemiz gibi örnek olmakta, onların bu sabır ve gayretleri, bizlere Allah’ın davasında nasıl sağlam ve güçlü durulacağını göstermektedir. Hz. Hacer’in sabrettiği yerlerden zemzem gibi bereketler fışkırdı, teslim olmuş İsmailler doğdu, kuşlar o semanın üzerinde uçtu, Allah’ın evi (Beytullah) o beldede inşa edildi. Bugün sabreden kardeşlerimizin evlerinden, inşallah Hz. İsmail gibi teslimiyet gösteren oğullar doğar. Ve Hz. Hatice annemiz, en büyük sıkıntıların olduğu zamanda, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e, Allah’tan sonra en yakın dost, sığınak ve destekçi… Bir gün Cebrail aleyhisselam: “Ya Rasulullah! Bak Hatice geliyor. Yanına gelince ona selamımı ilet! Rabbinden ve

62

CEMÂZİYELÂHİR 1436

benden selam söyle. De ki: Rabbin sana incilerle, yakutlarla süslenmiş bir cennet köşkü müjdeliyor. Orada yorgunluk, hüzün ve çile yoktur. Orada ebedi kalacaksın.” buyurdu. Bugün mümin erkeklerin yanında dağ gibi duran, onların tesellisi olan, gayretlerine gayret katan mümine kadınlar, örnekliğini Hz. Hatice annemizden almakta, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in mirası olan ilim, davet ve cihad yolunda koşturan her kardeşimizin ardında, Hz. Hatice gibi duran mümine kardeşlerimiz var. Davet yolunda bütün malını harcayan, uzun zindan günlerinden sonra eşlerine bütün sıkıntılarını unutturan, Allah’ın davasıyla eşleriyle birlikte dertlenen, aklını, ruhunu, bütün vaktini bu davaya adayan, hayası, dürüstlüğü ve zekasıyla dimdik duran Hz. Haticeleri yaşatan, 21.yüzyıla taşıyan, Fatımalar doğuran mümine kadınlara selam olsun… Kardeşim! Sen sakın bu desteğini küçümseme. Sen bu yolun en önemli bir parçasısın. Eşinin bu yoldaki gayreti ve başarısı, senin sağlam, merhametli, şefkatli ve sabırlı duruşuna bağlı. Unutma! Senin bu sabırsızlığın, serzenişin, sitemin, Allah yolunda koşturan eşinin yürüyüşünü yavaşlatacak. Sabrın ve gücün azaldığında Hz. Sümeyye radıyallahu anha’yı hatırla. İslam davasına canını vermiş ilk şehid kadın… Ne güneşin sıcaklığı, ne vücuduna inen kırbaçlar, ne de yaşlılığı, “Allahu Ekber” demesine engel olmadı, sabrı azalmadı. Eşinin şehadetine sabreden, oğluna gözlerinin önünde işkence edilen, yine de sabrını kaybetmeyen Hz. Sümeyye’yi hatırla. Hatırla ki sabrın ve tevekkülün artsın. Cennet ehlinden bir kadın olmak, Allah’a teslimiyet ve tevekkülden geçer. Cennet ehlinden bir kadın olmak nasıl olur diye merak ediyorsak, işte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize gösteriyor: Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir gün ashabıyla otururken şöyle buyurdu: “Kim cennet ehlinden bir kadınla evlenmek isterse Ümmü Eymen’le evlensin!” Daha dünyadayken cennetle müjdelenen Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in O’nun İzinde...


dadısı Ümmü Eymen radıyallahu anha, bu haberi duyunca şükür secdesine kapandı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in evlatlığı Zeyd b. Harise radıyallahu anh, kendisi genç olmasına rağmen, kendisinden yaşlı olan Ümmü Eymen’le evlendi. Rabbim bizlere, İslam davasını ve peygamberi, Ümmü Eymen gibi sevecek bir iman nasib etsin… Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra, üzüntüsünün peygamberin vefatından değil, vahyin kesilmesinden dolayı olduğunu söyleyen Ümmü Eymen… İslam düşmanları bugün Müslüman toplumların önüne örnek olarak ahlaksız, izzetsiz, onursuz olarak yaşayıp ölen, başka davalar uğruna hayatını geçirmiş, başka davaları yaşarken ölmüş kadınları model olarak gösteriyor. Eğitim öğretim kitaplarında ne peygamber eşleri ne de sahabe hanımlar yer alıyor. Hatta Peygamber hanımla-

Kardeşim! Sen sakın bu desteğini küçümseme. Sen bu yolun en önemli bir parçasısın. Eşinin bu yoldaki gayreti ve başarısı, senin sağlam, merhametli, şefkatli ve sabırlı duruşuna bağlı. Unutma! Senin bu sabırsızlığın, serzenişin, sitemin, Allah yolunda koşturan eşinin yürüyüşünü yavaşlatacak. Sabrın ve gücün azaldığında Hz. Sümeyye radıyallahu anha’yı hatırla. İslam davasına canını vermiş ilk şehid kadın… Ne güneşin sıcaklığı, ne vücuduna inen kırbaçlar, ne de yaşlılığı, “Allahu Ekber” demesine engel olmadı, sabrı azalmadı. Eşinin şehadetine sabreden, oğluna gözlerinin önünde işkence edilen, yine de sabrını kaybetmeyen Hz. Sümeyye’yi hatırla. Hatırla ki sabrın ve tevekkülün artsın.

rını aşağılayan, yeren, küçümseyen resimler ve yazılar yer alıyor. Müslümanların kızları ve oğulları, televizyon, okul ve sokaklarda sürekli reklamı yapılan, gayri İslami yaşayan sanatçı, yazar ve çizerlerin hayatlarını kendilerine örnek alarak

Allah azze ve celle bizlere kitabında örnek şahsiyetler, öncüler gösterip, onların yolunu takip

ve taklit ederek hayatlarını şekillendiriyor. Hiçbir

etmemizi emretmektedir. Müminlere düşen,

sahabe hanımı tanımayan genç kız, dünyanın

bugün, peygamberlerinin, onların yolunu takip

öbür ucunda kendi kültüründen, kendi dininden

edenlerin, salihlerin, şehidlerin yolunu takip edip,

olmayan pop sanatçısının bütün hayatını, düşün-

onları tanıtma seferberliği başlatmaktır.

celerini, ne giydiğini, ne yediğini, ne sevdiğini biliyor, onu takip ve taklit etmek için yoğun bir

Müslümanların bazen bu eğitim aşamasında bazı

mücadelenin içine giriyor.

hatalar yaptıklarını düşünmekteyim. Bir sahabeyi

Bundan çıkan sonuç şudur; Kafir, kendi dininin

anlatan kardeşim, öyle ümitsizlikler içinde anla-

öncü ve önderlerini oluşturup tanıtmakta asla

tıyor ki artık öyle bir insanın asla dünyada olma-

gevşeklik göstermiyor, zamanını, parasını, bütün

yacağını düşünmeye sebep olabiliyor. Bizler ümit

gücünü bunun için harcıyor. Öyle ki bu çalışma-

ve gayret içinde, önce kendi şahsiyetimizde sonra

ları Müslüman ülkelerde dahi başarıya ulaşıyor.

kardeşlerimizin şahsiyetlerinde bu asrın sahabele-

Bizlerin çocukları, kızları, kadınları, erkekleri,

rinin var olduğuna, olacağına, Rabbimizin onların

bugün Peygamberlerini ve eşlerini, sahabeyi ve

sayılarını, bizim davet çalışmalarımızı vesile kı-

sahabe eşlerini kendilerine örnek almıyor, onların yolunu takip etmiyor ise, bizle kendi öncü ve önderlerimizi yeterince tanımayıp, öğrenip öğretmememizden kaynaklanmaktadır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

larak nurunu tamamlayacağına iman ederek gayretlerimizi sürdürmeliyiz. Selam ve dua ile… CEMÂZİYELÂHİR 1436

63


KIZ

ERKEK

5-6-7-8. sınıflar

Haydi Çocuklar

Peygamberlerimizi Tanıyalım Sınav Tar�h� 19 N�san 2015 - 10:00 Son Başvuru 29 Mart 2015 Yarışma Hazırlık Kitabı

Yarışma Yer� İmam Buhar� Vakfı

www.imambuharivakfi.org

1. Tam Altın

2. 3.

Yarım Altın

Çeyrek Altın

0212

550 63 77

Yarışma test usulüdür. Dereceye giren ilk 10 kişiye saat, mp3, kitap setleri, kırtasiye setleri vb. HEDİYELER verilecektir. “Peygamber Kıssaları” konulu yarışmaya hazırlık kitabı Nebevi Hayat Yayınları’ndan temin edebilirsiniz. Yarışma 5-6-7-8. sınıfa giden kız ve erkek çocuklar içindir. Yarışma İstanbul il sınırları içinde olacaktır.


9-10-11-12. sınıflar

Hayd� Gençler

Kur’ân-ı Anlamaya Adım Adım 1.

Sınav Tar�h� 3 Mayıs 2015 - 10:00 Notebook

2. 3.

Minibook

Tablet

Son Başvuru 19 N�san 2015 Yarışma Yer� İmam Buhar� Vakfı

Yarışma Hazırlık Kitabı

* Yarışmamız erkek öğrencilere yöneliktir. www.imambuharivakfi.org

0212

550 63 77

Yarışma test usulüdür. Dereceye giren ilk 10 kişiye saat, mp3, kitap setleri, kırtasiye setleri vb. HEDİYELER verilecektir. “30. Cüz’ün Tefsiri” konulu yarışmaya hazırlık kitabı Nebevi Hayat Yayınları’ndan temin edebilirsiniz. Yarışmaya sadece 9-10-11-12. sınıfa giden erkek öğrenciler katılabilir. Yarışma İstanbul il sınırları içinde olacaktır.


SANA GÜL DİYORLAR EY RESUL! Sana Gül Diyorlar Ey Resul! Gül Gibi Narin Olduğunu Söylüyorlar Haklılar Ama Çelik Gibi İradenden Bahsetmiyorlar Seni Övdüklerini Sananlar Senden Habersiz Yaşıyorlar Zilleti Sabır Korkalığı Metanet Kıyamı Terör Zannediyorlar Sana Gül Diyorlar Ey Resul! Sana Gül Diyorlar Ey Resul! Gül Gibi Zarif Olduğunu Söylüyorlar Haklılar Ama Kılıç Tutan Ellerinden Bahsetmiyorlar Sana Gül Diyorlar Ey Resul! Gül Gibi Güzel Olduğunu Söylüyorlar Haklılar Ama Küfrün, Şirkin Belini Nasıl Kırdığından Bahsetmiyorlar Adın Anıldığında Kalbini Tutanlar Ne Gariptir Ki Katledilen Masum Çocukların Acısından Bir Yol Bulup Sana Ulaşamıyorlar Sana Gül Diyorlar Ey Nebi! Bunca Feryat Figan Ahuvah Yeryüzü Romantik Olamayacak Kadar Sıcak Adına Yazılan Şiirler, Edebi Metinler Etkinlikler, Anlatılar ve Tüm Organizeler Bir Türlü Seni Hatırlatmaya Yetmiyor Davanı, Mücadeleni Ortaya Koymuyor Müminler Horlanıyor Çocuklar, Kadınlar Tecavüze Uğruyor Allah İçin Can Verenler Küçümseniyor Namusunu, İzzetini, Vatanını Savunanlar Hain İlan Ediliyor Kafirler, Müşrikler, Putperestler, Mecusiler, Ateistler Hristiyan ve Yahudiler İrili Ufaklı Bütün Batıl Güruhlar Tüm Güçleriyle Teknolojileri Siyasetleri Sanat Adı Altındaki Soytarılıklarıyla

Vahşice Kudurmuş Köpekler Gibi Saldırıyor Ve Sonunda İyi Niyyet Hoşgörü Naraları Atanlar Tüm Bunları Görmüyor, Göremiyor Yaralı Bir Ceylan Gibi İnim İnim İnlerken Sabiler, Masumlar, Mazlumlar Koyun Gibi Melemeyi Dahi İsyan Kabul Ediyor Melemeden Kurban Edilmeyi Öğütlüyorlar Sana Gül Diyorlar Ey Nebi! Gül Gibi Gülüşün Olduğunu Söylüyorlar Haklılar Mazlumlar Gülmeden Gülmeyeceğini Bilmiyorlar Gerçeğin Ta Kendisini Getirdiğini Bile Bile Seni Rüyalara Hapsediyorlar Sen İnsanlığı Kabuslardan Uyandırmak İçin Geldin Onlar Senin Hatıranı Hayallere Mahkum Ediyor La İlahe İllallah’a Adanmış Ömrünü Muhammedun Resulullah’ta Bütünleşmiş Kimliğinin Rengini Göremiyorlar Uluslara, Irklara ve Hatta Kabilelere Ayrılıyor Ve Adına Birlik Diyorlar Önderini Unutmuş Bir Nesil Yetişti Ey Nebi! Dilde Kalan Bir İman Herşey Bir Varsayıma Dönüştü İddia Edenler Çoğaldı İmanı Yaşamak Şartı Yok Artık Zihinlerde Bu Korkunç Bekleyişte Bu Kıyamet Öncesi Sarhoş Şehirlerde Sana Gül Diyorlar Ey Nebi! Gülemeyeceğini Bile Bile Alper Tuna

Nebevi Hayat Dergisi 29. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/