Page 1

O’nun izinde

NEBEVÎ HAYAT Aylık, İlim, Fikir ve Kültür Dergisi

Ocak 2015 1436

Rebiülevvel

Yıl: 3 Sayı: 26 - Fiyatı: 7 TL

www.nebevihayatyayinlari.com

AF KAPISININ

ANAHTARI;

TEVBE TEVBE KAVRAMINDA MEYDANA GELEN TAHRİF

AMERİKADAN ONUR KIRICI İŞKENCELER (Haber Analiz)

Mahmut VARHAN

Emrah SEVEN

TEVBENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

MEKKE KALBİMİZ, KUDÜS GÖZÜMÜZDÜR

Hakan SARIKÜÇÜK

(Gündem)

Nedim BAL

facebook.com/nebevihayat twitter.com/nebevihayat


2015 YILI

ABONELİK KAMPANYASI L I Y . 3

ARTIK KÜTÜPHANENİZDE DAHA GENİŞ YER AÇIN

ABONELİK İSLAM BEDELİ / 1YIL

0536 450 94 42

TARİHİ RASULULLAH (S.A.V)’İN DOĞUMUNDAN GÜNÜMÜZE www.nebevihayatyayinlari.com

K ELİ İ N O ES AB DİY HE


Seminer

2015

da y A

1

Çarsamba

Bütün Dersler Saat:

Dilin Afetleri

7 Ocak Ali Yücel Hoca

4 Mart

Cennet ve Cehennem'in Özellikleri, Nimet ve Azapları Hakan Sarıküçük Hoca Siyonizmin Filistin ve Dünya Üzerindeki Oyunları

6 Mayıs Nedim Bal Araştımacı - Yazar

RAMAZAN PROGRAMI İslamda Cemaatleşmenin Gerekliliği, Cemaatin Temel Unsurları, Hizipçiliğin Tehlikeleri

2 Eylül Zafer Mert Hoca

4 Kasım

Seyyid Kutup hayatı, mücadelesi ve Şehadeti Hasan Karakaya Hocaefendi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No:36 Güneşli/İstanbul www.imambuharivakfi.org

20:30

4 Şubat

İmam Malik’in Hayatı ve İlme Katkıları

İbrahim Özpolat Hoca

Hz. Ebubekir Hilafeti ve Mücadelesi

1 Nisan Mahmut Varhan Hoca

3 Haziran

Nafile İbadet ve Zikrin Gerekliliği, Müslümanın Hayatındaki Önemi Sadık Türkmen Hoca

5 Ağustos

Hilafet’ten Cumhuriyet’e Geçiş Süreci

Rıdvan Badur Tarih Araştırmacısı

Kerbela Olayı ve Hz. Hüseyin'in Şehadeti Medyatik Kuşatma ve Müslümanlar

7 Ekim Hüseyin Nohut Hoca

2 Aralık

Metin Eken Erciyes Üniversitesi Araştırma Görevlisi

0212

550 63 77


İÇİNDEKİLER YIL: 3 Sayı: 26 Fiyatı: 7 TL Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ramazan Küpoğlu Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Mert Mali İşler Sorumlusu Hakan Sarıküçük Abone ve Dağıtım Sorumlusu Hakan Sarıküçük (0543 654 46 63) Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik-Tasarım Ercan Araz Yönetim Merkezi Güneşli Mah. Ayçin Sk. No: 36 Güneşli/İst. Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayatdergisi www.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com

4

Tevbe Kavramında Gelen Tahrif

Mahmut Varhan

9

Tevbenin Önündeki Engeller

Hakan Sarıküçük

15

Tevbenin Kabul Edilme Şartları

18

Kalbin İlacı “İstiğfar”

21

GÜNDEM: Mekke Kalbimiz Kudüs Gözümüz

Nedim Bal

27

Ruhun Gıdası Zikir

Zafer Mert

32

HADİS-İ ŞERİF: Yarım Hurma Tevben Olsun

Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevî Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı Cilt: Öz Karacan Matbaa

36

İSLAM COĞRAFYALARI: Giriş

39

AİLE: Çocuklar İşaret Parmağını Değil

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Ali Yücel

Metin Eken Halime Yılmaz

Ayak İzlerini Takip Ederler

42

Zamana Yenik Düşen Müslümanlar!

Said Özdemir

46

ÖNDERLERİMİZ: Ali Ulvi Kurucu

Cihan Malay

56

Hilafet Anahtarı

Esma Köse

58

Mümin Kadının Akraba Ve Komşularla

Derya Fıçıcı

Basım Yeri: İstanbul Basım Tarihi: Ocak 2015

S. Ramazan Aycil

Seni Nâr-I Cahîmden Korusun

Reklam ve Abone İşleri Tel - Faks: (0212) 515 65 72 GSM: 0543 654 46 63 Abone Şartları 2015 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 80 TL.

Ebubekir Eren

İlişkisi

61

HABER: ANALİZ: Amerika’dan Onur Kırıcı İşkenceler

Emrah Seven


MAHMUT VARHAN TEVBE KAVRAMINDA MEYDANA GELEN TAHRİF

4

Hamd, tevbe kapısını can boğaza gelinceye ve güneş batıdan doğana kadar açık bırakan Allah’a, salât ve selâm ise, “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim ve “Ey insanlar! Allah’a tevbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tevbe ederim.” buyuran ve tevbenin yollarını ümmetine en güzel şekilde uygulayarak öğreten efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Değerli Okuyucular! İnsanın kalbinin ve amellerinin en olgun olduğu an, takva azığına büründüğü andır. Zira müminin kalbine nakşolan takva onu yanlış konuşmaktan, haram iş yapmaktan hatta zihnine takılacak batıl fikirlerden korur. Ancak kişi ne kadar takva sahibi olsa da unutkanlık vasfına sahip olması kendisine isabet eden bir acizliktir. Salih amel işleme konusunda nehirler gibi çağlarken bir bakarsınız ki durgun havuzlara dönüp gaflet örtüsünün altında esir kalabiliyor. Kendisine yakışmayacak söz ve davranışlarda bulunarak Allah’ın sınırlarını ihlal edebiliyor. İşte hemen bu anda bir iyilik yapıp bu günahı temizlemenin en güzel yolu Tevbe ve istiğfardır.

HAKAN SARIKÜÇÜK TEVBENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

9

Değerli Okuyucular! Nebevi Hayat Dergisi olarak yeni döneme Tevbe konusuyla bir giriş yapmak istedik ki yıl içinde yapmış olduğumuz hataları tefekkür edip bağışlanması için dua edelim. Bağışlanmanın yollarını, gerçek tevbenin nasıl yapılması gerektiğini hatırlatıp amel edecek olan kardeşlerimizin hayırlarına ortak olalım diyerek dergimizi baskıya hazırladık. Değerli Okuyucular! Nebevi Hayat Dergisi olarak 14 Aralık 2014 tarihinde yapmış olduğumuz yarışmada derece yapan kardeşlerimiz belli oldu. Öncelikle yakından ve uzaktan yarışmamıza icabet eden okurlarımıza teşekkür eder, dereceye giren kardeşlerimizi de tebrik ederiz. Değerli Okuyucular!

NEDİM BAL MEKKE KALBİMİZ KUDÜS GÖZÜMÜZ

21

Dergimiz geçen yıl yapılan abone çalışmalarının bereketini bir yıl boyunca hissedip siz değerli kardeşlerimize teşekkür etmeyi kendine borç bilmektedir. Bu dönem içinde de abone çalışmalarımız başlamış durumdadır. Bize gönül veren okurlarımızın bu yıl abonelik çalışmalarında yapacakları özverili çalışma davetimizin farklı yürek ve zihinlere ulaşmasını sağlayacaktır. Bu uğurda yapılacak işlere Allahu Teâlâ’nın bereket vereceğine inanıp mesafe kateden kardeşlerimize bir kez daha teşekkürlerimizi sunarız. Bize vereceğiniz desteğin hem dünya da hem de ahirette hayat bulmasını Allahu Teâlâ’dan niyaz ederiz.


Kapak Dosya

MAHMUT VARHAN

TEVBE KAVRAMINDA MEYDANA GELEN TAHRİF G

ünahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası çok ağır ve büyük lütuf sahibi olan Allah Azze ve Celle’ye hamd olsun. “Vallâhi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim” buyuran Efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e, onun güzide ashabına ve âl-i beytine salât ve selam olsun. İmdi; Allah Teâlâ›nın biz kullarına olan en büyük lütuflarından biri de şüphesiz ki tevbe kapısını açık tutması ve can boğaza dayanıncaya kadar biz kullarının kendi dergâh-ı rahmetine yapacağımız samimi ilticâlarımızı kabul buyurmasıdır. İşlenen

4

REBİÜLEVVEL 1436

günahın çirkinliğini görerek pişman olmak ve o günahtan el çekip Allah’a dönmek tevbe; bu günah pasının kirlettiği ve kararttığı kalbimizi temizleyip tekrar parlatmasını yüce Mevlâ’mızdan niyaz etmemiz ise istiğfârdır. Tevbe ve istiğfâr, Allah’a kulluğun/ubûdiyetin en açık alametlerinden birisidir. Duanın en önemli bir bölümü ve ibadetin en mühim bir gayesi de yine tevbe ve istiğfârdır. Bilinmelidir ki, bu kadar önemli bir ibadet ve kulluk olan tevbe ve istiğfârın mahiyeti, şekli ve şartları Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye ile O’nun İzinde...


I MAHMUT VARHAN belirlenmiş olup; her hevâ sahibinin arzusuna bırakılmış değildir. Fakat buna rağmen bid’at ehli olan bazı kesimler bu önemli ibadeti, uygulamada bir takım tahriflere ve sünnetten sapmalara maruz bırakmış ve kendi hevâlarına göre bir takım şartlara bağlamışlardır. Kendilerini tasavvufa nisbet eden bazı gruplara göre, tevbenin kabulü için belirli yerlere gitmek ve belli bazı kimselere el vermek neredeyse şart gibi kabul edilmektedir. Bunun şart olduğunu açık bir şekilde ifade etmeseler de, uygulamada bu şartmış gibi davranmaktadırlar. Şeyhlerinin kendilerinden tevbe alması için, onların bulundukları köy, kasaba veya şehirlere seyahat etmekte ve seferler düzenlemekte-

İşlenen günahın çirkinliğini görerek pişman olmak ve o günahtan el çekip Allah’a dönmek tevbe; bu günah pasının kirlettiği ve kararttığı kalbimizi temizleyip tekrar parlatmasını yüce Mevlâ’mızdan niyaz etmemiz ise istiğfârdır.

dirler. Bu maksatla şeyhlerinin huzurunda bazen binlerce kişi toplanmakta ve ancak uzatılmış halatlardan tutarak tevbe verebilmektedirler. Böyle bir uygulama ne asr’ı saadette, ne hulefâ’i râşidin döneminde ve ne de selef’i salihinin hayatında bulunmamaktadır. Tasavvufun saf, Kur’an ve sünnete muvafık olduğu dönemlerdeki Rabbânî âriflerin hayatında da böyle bir uygulamaya rastlanılmış değildir. Çünkü onlar Kur›an ve sünnete

1. O günahı terketmek 2. Onu yaptığına pişman olmak 3. Bir daha yapmamaya karar verip azmetmek Şayet bu üç şarttan biri eksikse, tevbe edilmiş

sımsıkı sarılmakta ve selef’i salihinin yoluna tâbi

olmaz.

olmaktaydılar. Nitekim bu taifenin en önde gelen-

İşlenen günah kul hakkını ilgilendiriyorsa, ondan

lerinden birisi olan büyük ârif Cüneyd el-Bağdadî şöyle demektedir: “Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in izine/adımlarına tâbi olmak dışında bütün yollar kapalıdır.” Yine şöyle demektedir: “Kur’an’ı hıfzetmeyen ve hadis yazmayan kimselere bu hususta (tasavvuf yolunda) tâbi olunmaz. Çünkü bizim bu ilim ve yolumuz, Kur’an ve sünnet ile kayıtlıdır.” (1) İşte bundan dolayı bu uygulamanın Kur›an ve sünnete muvafık olmadığının iyice anlaşılması için, Kur›an ve sünnete göre tevbenin şartlarını özet bir şekilde arzedelim: Bu konuda fakih ve

tevbe etmenin dört şartı vardır: Üçü yukarıda sayılan şartlardır. Dördüncüsü de kul hakkından arınıp kurtulmaktır. Bu da şöyle olur: Şayet bu hak mal ve benzeri bir şeyse, onu sahibine geri verir. Eğer “zina etti” diye iftira atmak gibi bir suçtan dolayı ceza görmeyi gerektiriyorsa, hak sahibine kendisini cezalandırma imkânı verir veya ondan kendini bağışlamasını ister. Eğer bu kul hakkı birini çekiştirme suçu ise, o kimseden af diler. İnsanın yaptığı her günahdan dolayı tevbe etmesi

muhaddis olan büyük ârif İmam Nevevi rahime-

gerekir. Günahlarının bir kısmından tevbe ederse,

hullah şöyle demektedir:

Ehl-i sünnet’e göre, sadece o günahları hakkında

“Âlimlere göre insan, yaptığı her günahtan dolayı tevbe etmelidir. İşlenen günah sadece Allah’a

tevbe etmiş sayılır; tevbe etmediği günahları devam eder.” (2)

karşı olup kul hakkını ilgilendirmiyorsa, bundan

Bütün bunların Kur’an ve sünnetteki delilleri için

tevbe etmenin üç şartı vardır:

Riyâzü’s-Sâlihin’in tevbe bölümüne bakılmalıdır.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

5


MAHMUT VARHAN I

Kendilerini tasavvufa nisbet eden bazı gruplara göre, tevbenin kabulü için belirli yerlere gitmek ve belli bazı kimselere el vermek neredeyse şart gibi kabul edilmektedir. Bunun şart olduğunu açık bir şekilde ifade etmeseler de, uygulamada bu şartmış gibi davranmaktadırlar. Şeyhlerinin kendilerinden tevbe alması için, onların bulundukları köy, kasaba veya şehirlere seyahat etmekte ve seferler düzenlemektedirler. Bu maksatla şeyhlerinin huzurunda bazen binlerce kişi toplanmakta ve ancak uzatılmış halatlardan tutarak tevbe verebilmektedirler. Böyle bir uygulama ne asr’ı saadette, ne hulefâ’i râşidin döneminde ve ne de selef’i salihinin hayatında bulunmamaktadır.

Görüldüğü gibi tevbenin şartları arasında herhangi bir yere gitmek veya herhangi bir kişiyi ziyaret etmek bulunmamaktadır. Dolayısıyla günahlarından pişmanlık duyarak, günahlarının çirkinliğini görüp vicdan azabı çeken ve günahtan elini çekip, bir daha o günaha dönmemeye karar vererek tevbe eden kimse; tevbenin şartlarını yerine getirmiş olur ve Allah’ın izniyle her nerede

6

REBİÜLEVVEL 1436

olursa olsun tevbesi rahmet dergâhında makbul olur. Böyle davranan bir kimsenin artık herhangi bir yere ve herhangi bir kimseye gitmeye ve tevbesinin kabulü için ona el vermeye ihtiyacı kalmaz. Yoksa tevbenin şartlarını yerine getirmeyen bir kimse bin tane mübarek oldukları zannedilen kimselere el verse dahi tevbesi kabul edilmiş olmaz. Bilinmelidir ki, tevbe etmenin özel bir zamanı ya da özel bir mekânı yoktur. Sadece mağfiret ve rahmet pınarının iyice coştuğu ve ilâhi lütufların sağanak bir yağmur misali yağdığı seher vakitlerinde tevbe ve istiğfârda bulunmak müstehab görülmüştür. Ancak bu, tevbeyi tehir etmek anlamında değildir. Zira ölümün ne zaman geleceği bilinmediğinden, tevbe asla tehir edilmemelidir. Cehalet ve gaflet sebebiyle bir günah işlenecek olursa, o günahın hemen peşinden Allah’ı hatırlayarak tevbe edilmelidir. İşte böyle ertelenmeden, şartlarına riayet edilerek yapılan bir tevbe Allah’ın izniyle makbul olacaktır. Nitekim yüce Mevlâ şu ayet’i kerimelerde bu hakikati ifade buyurmaktadır: “...Onlar ki, bir fuhuş (taşkınlık) yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman, hemen Allah’ı anıp/hatırlayıp, derhal günahlarının bağışlanmasını -ki günahları ancak Allah bağışlar- diler ve işledikleri günahta bile bile ısrar etmezler...” (Âl-i İmrân; 135)

“Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cahillikle/ bilmeden kötülüğü işleyip, sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (Nisâ; 17) İşte takvâ sahibi olan kulların sıfatı budur. Farkında olmadan ve gafletle bir günah işledikleri zaman; tez elden Allah’ın azametini hatırlarlar ve hemen tevbe ederler. Tevbe etmeyi bir an bile ertelemezler. Zira bu ertelemenin büyük bir felaket ve helak olmakla sonuçlanmasından korkarlar. Bu müttaki kulların hâli nerede, tevbe etmek için uzak bir diyarda yaşayan şeyhlerinin elinden tutarak tevbelerini ona arzetmek için erteleyip duran gafillerin hâli nerede! O’nun İzinde...


Yine bilinmelidir ki, Allah Azze ve Celle ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mutlak olarak tevbe etmeyi bizlere emretmişlerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey mü’minler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Nûr; 31) “Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra O’na tevbe ediniz.” (Hûd; 3) “Ey iman edenler! Allah’a tevbe-i nasûh ile (samimiyet ve içtenlikle) tevbe edin.” (Tahrim; 8) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Allah’a tevbe edip O’ndan af dileyiniz. Zira ben O’na günde yüz defa tevbe ederim.” (3) Görüldüğü gibi Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanlardan tevbe almak şöyle dursun, bizzat kendisi Allah Azze ve Celle’nin emrine uyarak günde yüz defa tevbe ettiğini ve istiğfârda bulunduğunu bizlere bildirerek; kendisini örnek almamızı ve Allah Teâlâ’ya çokça tevbe edip, af dilememizi emretmektedir. Sahabe ve tabiin, selef’i salihin dahi bu konuda Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e tâbi olmuş ve tevbelerini direk Allah Azze ve Celle’ye arz ederek, hiç kimseyi aracı kılmadan yüce Mevlâ’nın rahmet dergâhına ilticâ etmişlerdir. Bizim dahi her konuda olması gerektiği gibi her hususta da onların izine uymamız ve çok sonraları ortaya çıkmış bulunan bid’at ehlinin yollarından ictinâb etmemiz gerekir. dergi.nebevihayatyayinlari.com

Tevbe almanın meşru olduğunu savunanlar, bunu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sahabelerinden bey’at almasına benzetebilirler. Bu onlara bir delil gibi gözükebilir ve bunun zahirine bakarak aldanabilirler. Bunun susuzluklarını giderecek bir ab-ı hayat olmadığını, bilakis onların serap gördüklerini beyan etmek için deriz ki: Gerçekten de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ashabından çok çeşitli maksatlarla ve değişik yerlerde bey’at alıyordu. Biz burada bu bey’at şekillerinden sadece iki tanesini aktarmakla yetineceğiz. Ubade b. Samit dedi ki: “Bir mecliste Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda idik. O şöyle buyurdu: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek ve çocuklarınızı öldürmemek üzere bana bey’at etmez misiniz?” Bu arada kadınların bey’atlerinde şart koşulan hususları ifade eden: “Mü’min kadınlar sana bey’at etmeye geldikleri vakit...” ayetini okudu (ve şöyle devam etti): “Sizden kim buna eksiksiz bağlı kalırsa ecrini vermek Allah’a aittir. Her kim bunlardan herhangi birisini işleyip de bundan dolayı cezalandırılacak olursa, bu da onun için keffaret olur. Kim bunlardan birisini işlemekle birlikte Allah onun bu günahımı setredecek olursa, artık işi Allah’a kalmıştır. Dilerse onu bağışlar, dilerse de onu azaplandırır.” (4) Bu bey’at, kadınların bey’atı olarak meşhur olmuştur. Zira bu bey’atta cihad şartı koşulmamıştır. Bu bey’atın bendleri, kadınlardan bey’at REBİÜLEVVEL 1436

7


MAHMUT VARHAN I alma konusunda koşulan şartları beyan eden şu ayet’i kerimeden alınmıştır: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi işi işlemekte sana karşı gelmemek hususunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (Mümtehine; 12)

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem burada, ashabın işlemiş oldukları günahlardan ötürü onlardan tevbe almıyor; bilakis bu günahları işlememeleri için onlarla ahitleşiyordu. Böylece onların ma’siyetlerden sakınan, ma’rufta da itaat eden şahsiyetleri tekâmül etmiş birer müslüman olmalarını sağlıyordu. Bu, ashabı tedrici bir şekilde eğitmek, onların nefislerini arındırarak ruhlarını kemâle erdirmek ve böylece onları büyük mes’uliyetleri yüklenebilecek bir olgunluğa yüceltmek gayesine matuftu. Bu gayeyi gerçekleştirdikten sonra Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onlardan erkeklerin biatını almıştı. Bu da İmam Ahmed’in, Cabir radıyallahu anhu’dan rivayet ettiği şu hadiste anlatılan bey’attır: Cabir dedi ki: “Bizler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Ne üzere sana bey’at edelim?” dedik. Şöyle buyurdu: “Dinç olduğunuzda da isteksiz bulunduğunuzda da işitip itaat etmek, darlıkta da genişlikte de infak etmek, iyiliği emredip münkeri nehyetmek, Allah’ın hakkı sözkonusu olunca hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmeden Allah hakkı için ayağa kalkmak ve ben size geldiğimde kendinizi, hanımlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz şeylerden beni de koruyarak bana yardım etmek üzere bey’at ediniz. Bütün bu şartlara riayet ederseniz, sizin için cennet vardır.” (5) İşte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabını bu şekilde eğitiyordu. Ondan sonra gelen raşid halifeler de Kur’an ve sünnete bağlı kaldıkları sürece kendilerini dinleyip itaat etmeleri hususunda insanlardan bey’at almaktaydılar. Ne onların, ne de selef’i salihinden herhangi birinin bu müteşeyyıhların yaptığı gibi tevbe verdikleri asla sabit değildir. Hayır ve saadet sadece selefin yoluna tâbi olmakta ve son-

8

REBİÜLEVVEL 1436

radan ortaya atılan her türlü bid’atten sakınmaktadır. Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur ki: İşlenen günahtan hemen tevbe edilmeli ve tevbe asla tehir edilmemelidir. Tevbe için belli bir zaman ya da belli bir mekân şart değildir. Tevbe etmek için herhangi bir şahsa gitmeyi gerekli görmek, selefin yoluna aykırı bir bid’attir. En tehlikeli olan durum ise, belirli bir şeyhe gitmeden tevbenin kabul edilmeyeceğini ve o şeyhin elinden alınan tevbenin muhakkak makbul olacağını düşünmektir. Hiç şüphesiz ki bunda, hıristiyanların günah çıkartma eylemlerinin kokusu bulunmaktadır. İslam›a tamamen ters olan böyle bir düşünceden şiddetle sakınılmalıdır. Burada şu hadis’i şerifi hatırlatarak makalemize son verelim: Hz. Âişe validemiz dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Her kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi sonradan ortaya çıkarırsa {ihdas ederse) o merdûddur.” Bir başka rivayette de şöyle denilmektedir: “Her kim bizim bu işimize uymayan bir amelde bulunacak olursa, o merduddur.” (6) --------------------------1. et-Tarîkatü’l-Muhammediyye: 58 2. İmam Nevevi, Riyâzü’s-Sâlihin: 38-39 3. Müslim, Zikir: 42. Eğarr ibni Yesâr el-Müzeni’den... 4. Buhari: 18; Müslim: 1709 5. İmam Ahmed, Müsned: 3/322. İsnadı Hasen bir hadistir. 6. Buhari: 2697; Müslim: 1718

O’nun İzinde...


HAKAN SARIKÜÇÜK

Kapak Dosya

TEVBENİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER H

amd, tevbe kapısını can boğaza gelinceye ve güneş batıdan doğana kadar açık bırakan Allah’a, salât ve selâm ise, “Vallahi ben günde yetmiş defadan fazla Allah’dan beni bağışlamasını diler, tevbe ederim.” (1) ve “Ey insanlar! Allah’a tevbe edip ondan af dileyiniz. Zira ben ona günde yüz defa tevbe ederim.” (2) buyuran ve tevbenin yollarını ümmetine en güzel şekilde uygulayarak öğreten efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in üzerine olsun. Rabbine karşı pek nankör olan insan, özünde bulunan unutkanlığı sebebiyle çoğu zaman kendisine verilen nimetlere şükür vazifesini ifa edememiş, bununla da kalmayıp çoğu kere haddi aşarak helâke uğramıştır. Tarih boyunca devam edegelen insanlık sürecine göz atacak olursak, bu sürecin daha Hz. Âdem aleyhisselâm’ın, Rabbinin yasak ağaca yaklaşmamasına dair ikazını unutmasıyla başladığını görürüz. Neticede şeytanın telkinleri ve iğvasıyla cennetten kovulmasına sebebiyet veren bu unutkanlık ve önünde duran şehvet unsurlarının tümü, insanı eşrefi mahlûkattan (yaratılmışların en şereflisi olmaktan), esdergi.nebevihayatyayinlari.com

feli safiline (aşağıların en aşağısına) doğru sürüklemiştir. Peki, insanın tevbesine mani olan ve insanın, şeytan ve avânesinin yanında yer almasına sebebiyet veren özellikler nelerdir? Bunların bir kısmını maddeler halinde özetle şöyle sıralamak mümkündür. Mal Edinme Hırsı: Allahu Teâlâ’nın da “Muhakkak o (insan), mal sevgisine son derece düşkündür.” (3) buyruğunda olduğu gibi mal tutkusu, insanda yaşlansa da azalmayan bilakis devamlı artan bir özelliktir. “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Ama Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.” (4) İnsana süslü gösterilen hususlardan olan kadın ve çocuklardan sonra gelen ve bütün kısımlarıyla birlikte ayette de izah edildiği gibi insanı etkisine alan dünyevi metaların en öncelikli olanlarındandır. “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı REBİÜLEVVEL 1436

9


aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” (5)

halet halinin devam etmesi de kişinin tevbe etmesine fırsat vermediği gibi yanlışa düştüğünü dahi hissettirmemiştir.

Neticede mal elde etme arzusu ve hayatını bunları elde etme çabasıyla geçirmek, helal ve harama dikkat etmemeye ve bu yolda ömrünü tüketmeye sebep olur. Ve bu durumda tevbeye mani olan en büyük engellerden birisidir.

Günahı Küçümsemek, Günahların Günah Olduğuna İnanmamak ve Günahta Israr Etmek

Gaflet ve Cehalet: Ne acıdır ki: “Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” (6) ayetinde vasfedilen insan, Rabbini tanımak için çabalamadığında çoğu kez günah bataklığına düşmüş ve dünya gözüyle düştüğü yerin, içerisinde yüzüp ferahlayacağı bir yer olduğunu zannetmiştir. Hakikat gözüyle olayları ve içinde bulunduğu halini anlayamadığı için, ilk anlık ferahlığın neticesinin bataklığa daha bir gömülmek ve içinde kaybolmak olduğunu idrak edememiştir. Dalgınlık şeklinde izah edeceğimiz gaflet anı da, kişiyi içinde bulunduğu durumun olağan bir hal olduğunu zannetmesine ve sıradan bir husus gibi değerlendirip yaşantısına devam etmesine sebebiyet verir. “Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar.” (7) ayetinde belirtilen cehaletten kaynaklanan boş kuruntular insanı daima yanlışa ve hataya sürüklemiş ve günaha düşmesine sebep olmuştur. Tabii ki bu gaflet ve ce-

Bu durum Allah’tan korkmamaya sebep olur. Kur’an ve sünnette bildirilen günahlara inanmamak ise kişiyi küfre sürükler. Bu durum ise bizzat günah işlemekten daha büyük bir günahtır. Bir insanın uğrayabileceği en büyük musibettir. Neticesi ise ebedi azaptır. Cezası bu kadar büyük, ağır ve uzun olan küfür ve inkârın en küçük bir akli ve ilmi delili, dayanağı, gerekçesi ve mazereti yoktur. Bu durum tamamen inadın ve günahlara mübtelâ olmanın kötü bir sonucudur. “İman edip sonra inkâr eden, sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.” (8) Bir Gün Günahlardan Bıkacağını Zannetmek, İleride Tevbe Edeceğini Düşünmek, Ertelemek ve Umutlara Aldanmak: Bu husus şeytanın vesveselerinden bir tanesidir. Günah işleyenlerin büyük bir çoğunluğu bunu düşünürler. Fakat bu düşünce yanlıştır. Çünkü kişi yaşamakta olduğu zamandan sonraki bir zamanda var olabileceğini garantileyemez. Her gün söylenilen “yarın” sözcükleri devam eder, durur. Nedense o “yarın”ların bir türlü “bugün”ü gelmez. Neticede şeytanın arkadan yaklaşması sonuç verir ve kişi tevbe edemeden ilahi huzura göçer, gider. “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna şüphe ve vesveseler karıştırmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın karıştırdığı şüphe ve vesveseyi giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim O’nun İzinde...


Ne acıdır ki: “Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” ayetinde vasfedilen insan, Rabbini tanımak için çabalamadığında çoğu kez günah bataklığına düşmüş ve dünya gözüyle düştüğü yerin, içerisinde yüzüp ferahlayacağı bir yer olduğunu zannetmiştir. Hakikat gözüyle olayları ve içinde bulunduğu halini anlayamadığı için, ilk anlık ferahlığın neticesinin bataklığa daha bir gömülmek ve içinde kaybolmak olduğunu idrak edememiştir. eder (güçlendirir). Allah Alîm’dir (herşeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir)” (9) Haramda Lezzet Bulunması ve Şehvete Düşkün Olmak: Bu durumu yok edebilmenin yolu aynı lezzetin helâl olan şeylerde de bulunduğunu, hatta daha fazla bir şekilde olduğunu düşünmektir. Çünkü Allahu Teâlâ bir şeyi haram kılmışsa, onun cinsinden olan diğer birçok şeyi de helâl kılmıştır. Dolayısıyla helâl dairesi oldukça geniştir. Unutmayalım ki dünya şehvetlerle kuşatılmıştır. Ancak cennet nimetlerinde olduğu gibi hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelemeyecek derecede saymakla bitirilemeyecek olan onca nimete karşı yasak ağaca yaklaşmak tutkusu insanı bu feci akıbete düşürmüştür. Tarih boyunca insanlık, helâl nimetlerin zevkini tatmadan haramla meşgul olmanın kendisine kaybettirdiği şeyin ne kadar güzel ve değerli olduğunu maalesef anlayamamış ve aşağıların aşağısına sürüklenip düşmeye devam etmiştir. Konuyla alâkalı olarak şu kıssayı anlatmakta büyük bir fayda olacağını umarız. dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Kumandan Bedruddin Yusuf b. Seyfeddin el-Mihmandar diyor ki: Bana Kahire valisi Şuca’uddin Muhammed eş-Şirazi anlattı. Mısır’da Said bölgesindeki bir memlekette adamın birine misafir oldum. Bizi ağırladı ikramda bulundu. Adam ihtiyar, çok esmer biriydi. Çocukları geldi, renkleri parlaktı çok da güzel idiler. Biz de sorduk, “Senin çocukların beyazlar sen ise çok esmersin. Nasıl oluyor.” Bize dedi ki: “Bunların annesi Frenktir. Salahaddin Eyyübi döneminde Hıttin’de onu aldım. Dedik ki, “Nasıl aldın?” Dedi ki: “uzun hikâye” dedik ki, “olsun anlat.” Dedi ki: “Bu bölgedeyken keten ektim. Toplaması ve ayıklanması beş yüz dinara mal oldu. Satmaya kalkınca maliyeti kadarını verdiler, fazlasını veren olmadı. Bana onu Şam’a götürmem söylendi. Şam’a getirdim, orada da beş yüzden fazlasını veren olmadı.” Bana dediler ki: “Vadeli sat belki yol paranı da çıkarırsın. Bir kısmını altı aylık vade ile sattım, geriye kalanı yanımda tuttum. Bir dükkân kiraladım, altı ay dolana kadar da peyderpey satmayı planlıyordum. Dükkânımda satış yaparken Frenkli süvarilerden birinin hanımı keten almak için geldi. Onlar çarşılarda örtüsüz gezerler. Güzelliği başımı döndürdü. Sattım para da almadım. Kadın birkaç gün sonra tekrar geldi, bu sefer daha fazla aldı ben yine para almadım. Sonra bana gidip gelmeye başladı. Ona tutulduğumu anlamıştı. Yanında ihtiyar bir kadınla gelirdi. Ona dedim ki: “Ben bu kadına âşık oldum. Ona ulaşmak için bana nasıl bir yol bulursun.” Bunu kadına söyleyince kadın, “üçümüzün de canına okurlar” dedi. Dedim ki: “onunla beraberliğim canımı götürecekse, bu hiçbir şey değil.” Kadına dönüp bir şeyler konuştular sonra da aralarında geçen konuşmaları bana anlattı.” Sonunda ona elli dinar vermem mukabilinde bana gelmesi üzerine anlaştık. Tam elli dinar tartıp kocakarıya verdim. Bana dedi ki: “yerini hazırla bu gece sendeyiz.” Ben de gittim yiyecek, içecek, helva, mumlar v.s. aldım, geldim. Evim denize bakıyordu, mevsim yazdı. Evin damını döşedim, hazırladım. Kadın geldi, yedik içtik gece yarısını ettik. Ay ışığında uzandık. Kendime dedim ki, “Allah’tan utanmıyor musun? Yabancı bir adamsın. Denize karşı, göğün altında… Hıristiyan bir kadınla AlREBİÜLEVVEL 1436

11


lah’a isyan ediyorsun. Hem dünya, hem de ahiret azabını hak edeceksin. Allah’ım! Şahit ol ki ben senden utandığım, azabından korktuğum için bu gece bu kadına dokunmayacağım. Ardından uykuya daldım. Seher vaktinde öfkeli bir şekilde kalktı ve gitti. Ben de dükkânıma gidip oturdum. O esnada yine öfkeli bir yüz ifadesiyle yanımdan geçti. Ay parçasıydı mübarek. Dağıldım. Kendi kendime dedim ki: “Kimsin sen böyle bir kadını bırakıyorsun. Cüneyd-i Bağdadi mi yoksa es-Seri es-Sakati mi?” Kocakarının peşine düştüm ve dedim ki “tekrar gelin.” Dedi ki, “Mesih’e yemin olsun ki, yüz dinar vermeden dönmeyiz.” “Tamam” dedim, dükkânıma döndüm yüz dinar tartıp verdim. İkinci kez eve geldiler ama ben yine iffetli davranıp bir şey yapmadım. Allah için ona dokunmadım. O evine, ben dükkânıma gittim. Sonra tekrar yanıma geldi, benimle konuştu, halimi garipsemişti. Şöyle dedi: “Mesih’e yemin olsun ki artık beş yüz dinar vermeden beni elde edemezsin, hasretimle ölüp gidersin.” Bir an titredim. Bunun üzerine meramıma ulaşmak için ketenin bütün parasını bu uğurda feda etmeyi göze aldım. Ben bu işlerle uğraşırken tellal şu fermanı ilan etti: “Müslümanlar! Sizinle aramızdaki ateşkes bitti. Burada yaşayan Müslümanlara bir hafta mühlet veriyoruz. İşlerini bitirip memleketlerine dönsünler.” Bundan sonra kadınla irtibatım kesildi. Ben de ketenin parasını toparlamaya geriye kalan miktarı elimden çıkarmaya çalıştım. İyi mal toplayıp Akka’dan çıktım. Ancak kalbim o Frenk kadının tutkusuyla doluydu. Dimeşk’a vardım malı iyi bir paraya sattım. Çünkü ateşkesin bitmesiyle artık mal gelmiyordu. Allah’ın lütfu ile iyi bir kâr kazandım. Bu sefer cariye ticareti yapmaya başladım. Amacım kalbimdeki o kadının tutkusunu silmekti. Üç yıl geçti. Ardından Hıttin zaferi kazanıldı. Selahaddin bütün sahil memleketlerini kurtarmıştı. Benden sultan için bir cariye istendi. Çok güzel bir cariye vardı elimde yüz dinara sattım. Bana doksan verdiler, on alacaklı kaldım, hazinede bulamadılar. Zira malların hepsini savaş için harcamıştı. Durumu sultana haber verince dedi ki, “Frenk cariyele-

12

REBİÜLEVVEL 1436

Tarih boyunca insanlık, helâl nimetlerin zevkini tatmadan haramla meşgul olmanın kendisine kaybettirdiği şeyin ne kadar güzel ve değerli olduğunu maalesef anlayamamış ve aşağıların aşağısına sürüklenip düşmeye devam etmiştir. rinin olduğu bölüme götürün. Beğendiği bir cariyeyi on dinar karşılığında alsın.” Oraya geldiğimde o Frenkli cariyeyi tanıdım. Dedim ki: “Şu kadını bana verin.” Onu alıp çadırıma doğru gittim. Dedim ki, “Beni tanıdın mı?” dedi ki “Hayır.” Dedim ki: “Ben seninle arasında şu şu olaylar geçen falanca tüccarım. Benden o kadar altın aldın sonra beş yüz dinar vermeden sana ulaşamayacağımı söylemiştin. Bak görüyorsun seni on dinara aldım.” Dedi ki: “Elini uzat. Ben, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna şahitlik ederim.” dedi ve ardından Müslüman oldu. Ben de dedim ki: “Allah’a yemin olsun ki, kadı huzurunda nikâh kıymadan ona dokunmayacağım.” İbn Şeddad’a gittim durumu ona anlattım. Olaya çok şaşırdı. Nikâhımızı kıydı o gece benim oldu. Sonra Dimeşk’a döndük. Birkaç ay sonra yapılan anlaşma neticesinde esirlerin geri verilmesi için ilan verildi. Kadın erkek bütün cariyeler iade edildi. Bir tek benim yanımdaki kadın kaldı. Kadının yerini araştırmaya başladılar. Sonunda benim yanımda olduğunu ihbar ettiler. Geldiler kadını benden istediler. Sinirli, rengim atmış bir şekilde eve geldim. Kadın dedi ki: “Ne oldu sana, başına bir şey mi geldi? Dedim ki: “Sultanın elçileri geldi bütün esirleri topladılar, seni de istiyorlar.” Kadın dedi ki: “Bir şey olmaz, beni onlara götür ben ne diyeceğimi biliyorum.” Ben de kadını aldım sultanın huzuruna götürdüm, elçi de yanında oturuyordu. Dedim ki: “İşte yanımdaki kadın budur.” Sultan sordu: “Memleketine mi dönmek O’nun İzinde...


istersin yoksa kocanın yanında kalmak mı? Zira sen de diğerleri de artık esir değilsiniz.” Kadın sultana dedi ki: “Ben Müslüman oldum, şu anda hamileyim, karnım gördüğünüz gibi. Frenklerin benden alacağı bir şey de kalmadı.” Elçi ona şöyle sordu: “Hangisini daha çok seviyorsun? Bu Müslüman kocanı mı, yoksa (eski) süvari kocanı mı?” Sultana verdiği cevabın aynısını ona da verdi. Bu sefer elçi yanındaki Frenklere şöyle dedi: “Kadının sözünü duydunuz.” Ardından elçi bana şöyle dedi: “Hanımını al git.” Ben de onu alıp gittim. Ancak hemen arkamdan haber geldi. Annesi ona bir emanet gönderdi, “kızım şu an esirdir, çıplaktır. Bu sandığı ona teslim etmeni istiyorum” dedi. Ben de sandığı aldım ve evimize gittik. Sandığı açtığımda ona sattığım kumaşı gördüm yanında da iki kese vardı, elli ve yüz dinarlık keseler. Hala benim bağladığım ip üzerinde, değişmemiş. İşte bu gördüğünüz çocuklar da o kadından, yediğiniz yemeği de o yaptı.”

bir Müslümana yakışmaz. Çünkü bu lanete ve gazaba uğramış olan israiloğullarının özelliğidir.

Abdulfettah diyor ki: “Bu ve benzeri kıssalardan açıkça görüldüğü gibi… Kim dini uğrunda haramdan vazgeçerse Allah arzuladığı şeyi, helâl bir yolla kendisine nasip eder. Kul peşin

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, Peygamber’i ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.” (14)

amel ederken Allah o mükâfatı vadeye bırakmaz.” (10)

Allah’ın Rahmetinin Geniş Olduğunu Düşünmek ve Affını Ümit Etmek: Allah’a yönelip tevbe etmek yerine O’nun azabından kendini emin görmek veya bu hususta Allah’ın bir vaadini almışçasına rahat davranışlar sergilemek asla dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Bir de dediler ki: “Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz”. De ki; “Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (11) Allahu Teâlâ yanlızca tevbe edenleri affedeceğini vaad etmiş ve tevbe etmeyenleri zalim olmakla vasıflandırmıştır. “Ey müminler! Hep birden Allah’a tevbe ediniz ki, kurtuluşa eresiniz.” (12) “Kim de tevbe etmezse işte bu kimseler zalimlerdir.” (13) Oysa Allahu Teâlâ tevbe edenleri sevdiğini bizlere birçok ayetinde bildirmiştir. Tevbeden mahrum insanlar Allahu Teâlâ’nın sevgisinden de mahrum kaldıklarını unutmamalıdırlar.

“Şüphesiz ki Allah çok tevbe edenleri de sever, çok temizlenenleri de sever.” (15) Günah Üzerine Vaad Edilen Ahiret Azabının Hali Hazırda Gözler Önünde Olmaması: Dünyada işlenen suçların en sert bir şekilde cezalandırıldığını gören bir kişi bundan çekinecek REBİÜLEVVEL 1436

13


“…Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır.” (18) Sonuç olarak tevbenin önündeki engeller ne kadar çok olursa olsun kulun daima Allah’a yönelip

Allah’a yönelip tevbe etmek yerine O’nun azabından kendini emin görmek veya bu hususta Allah’ın bir vaadini almışçasına rahat davranışlar sergilemek asla bir Müslümana yakışmaz. Çünkü bu lanete ve gazaba uğramış olan israiloğullarının özelliğidir. ve kolay kolay aynı hataya düşmeyecektir. Çünkü neticede ne ile karşılaşacağını görmüş, aynı felakete uğrar endişesiyle o suça cüret dahi edememiştir. Nedense ahiret azabını görmeyişimiz, aciz ve kıt olan akıllarımızla bu azabın şiddetini idrak etmekten aciz oluşumuz, bu durumu gözümüzde küçük görmeye ve önemsiz bir durum gibi kabullenmemize sebep olmuştur. Bu sebebi etkisiz kılmanın yolu ise bu azabın elbet bir gün geleceğini düşünmek ve yakînen inanmaktır. “İnkâr edenler: “Bize o kıyamet saati gelmez.” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbim hakkı için kıyamet size mutlaka gelecektir. O’nun ilminden göklerde ve yerde zerre kadar bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (16) Mutlaka gelecek olan şey hazır olandan farksızdır. Bu yaşadığımız gün, dün daha hazır değildi. Aynı şekilde yarın da, bugün hazır değildir. Fakat bugün gelmiş ve yarın da gelecektir. Nedense insanlar yarını bekledikleri kadar kur’an’da “yarın” diye isimlendirilen ahireti beklememektedirler. “Ey inananlar, Allah’tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın. Allah’tan korkun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (17)

O’ndan bağışlanma dilemesi gerekir. Unutmayalım ki bize kendimizden ve Ana-babamızdan daha fazla değer veren ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Tevvab (Tevbeleri çokça kabul eden) ve Gaffar ( çokça bağışlayan) olan bir Rabbimiz var. Rabbinizden sizi bağışlamasını isteyiniz; sonra da ona tevbe ediniz.” (19) Selam ve dua ile. -----------------------------------

1. Buhârî, Daavât 3. Ayrıca bk. Tirmizî, Tefsîru sûre (47) İbni Mâce, Edeb 57 2. Müslim, Zikir 42. Ayrıca Ebû Dâvûd, Vitir 26; İbni Mâce, Edeb 57 3. Adiyat Sûresi: 8 4. Buhârî, Rikak 10; Müslim, Zekât 116-119. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 27, Menâkıb 32, 64; İbni Mâce, Zühd 27. 5. Ali-İmran Sûresi: 14 6. Ahzab Sûresi:72 7. Bakara Sûresi:78 8. Nisa Sûresi: 137 9. Hacc Suresi: 52 10. Bu kıssayı Büyük Edip Alauddin Ali b. Abdullah el-Guzuli ed-Dimeşki (ö. 815 h.) Metali’ul-Budur fi Menazili’s-Surur” adlı eserinde (c.1 s.207) nakletmektedir. 11. Bakara Sûresi: 80 12. Nur Sûresi:31 13. Hucurat Sûresi:11 14. Tahrim Sûresi:8 15. Bakara Sûresi:222 16. Sebe Sûresi: 3 17. Haşır Sûresi:18 18. Lokman Sûresi:34 19. Hûd Sûresi: 3

Kaldı ki ölüm yarından da yakın olabilir.

14

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


EBUBEKİR EREN

Kapak Dosya

TEVBENİN KABUL EDİLME ŞARTLARI

H Şeytan çoğu zaman, tevbeye meyleden insanı şu sözlerle engellemeye çalışır: “Bir kere tevbe edince adam akıllı tevbe etmelisin, çünkü daha sonra günah işleyip tevbeni bozarsan şimdikinden daha büyük günaha girmiş olursun. Onun için kötülüklerden tamamen uzaklaşacağın ve bir daha dönmemek üzere tevbe edeceğin bir zamana kadar bekle o zaman tevbe edersin.”

amd gökleri ve yeri yoktan var eden, bizleri mahlûklar içerisinde üstün kılan ve hayatımızın son anına kadar

tevbe kapısını açık tutan Rahman ve Rahim olan Allah’adır. Salat-u selam Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, Ailesine, Ashabına ve kendisine tabii olanların üzerine olsun. İnsanoğlu cüz-i iradesiyle hareket eden varlıktır. Beşer olma hasebiyle hata edebilir, bu hatadan kurtulmak, arınmak ancak tevbe istiğfar ile olur. Ağar bin Yesar radıyallahu anh’dan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: ‘’Ey insanlar Allah’a tevbe edip O’ndan af dileyin. Doğrusu ben, günde yüz defa Rabb’imden bağışlanma dileyerek O’na tevbe ederim.’’ Bu hadiste geçen yüz rakamı çokluk, devamlılık bildirmektedir. Yani Hz. Peygamber Allah’ı çok anmakta ve sık sık ondan bağışlanma dilemekte ve bize bunu tavsiye etmektedir. Tevbe eden kişinin günahı varsa bağışlanır, eğer günahsız ise Allah katında ki derecesi yükseltilir. Allah Resulü gelmiş geçmiş tüm kusurları bağışlandığı halde Allah’a hakkıyla kulluk edemediğini itiraf ederek eksiklerinden dolayı af dilemek, rabbini zikretmek ve ümmetine örnek olmak amacıyla tevbe istiğfar da bulunmuştur. Bu hadisin

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

15


başka bir rivayetinde Hz. Peygamber ‘’Benim de

İslam âlimleri diyorlar ki; ‘’Her türlü günahtan

zaman zaman kalbime gaflet çöker. Bu yüzden Allah’a

tevbe etmek farzdır. Eğer bu günah, kul hakkı ile

gün de yüz defa tevbe istiğfar ederim.’’

ilgili değil de sadece Allah’a karşı işlenmiş bir suç

(1)

diye buyur-

muştur.

ise, bundan tevbe etmenin üç şartı vardır:

Allah Resulünün günde yüz defa tevbe istiğfar ederim demesi bizim de bu amel de geri durmamamızı ve acele etmemize dikkat çekmektedir. Nitekim şu hadis buna işaret eder.

1. O günahı terk etmek. 2. Yaptığına pişman olmak 3. Onu bir daha yapmamaya karar vermek.

Abdullah bin Ömer radıyallahu anh’dan, Pey-

Eğer bu üç şarttan biri eksik olursa, kişinin tevbesi

gamber sallallahu aleyhi ve sellem “Kul ölüm

kabul edilmez. İşlenen günah kul hakkını da ilgi-

meleklerini görüpte can çekişmeye başlayıncaya yani

lendiriyorsa, bu üç şartın yanı sıra dördüncü bir

dünyadaki imtihan süresi sona erinceye kadar Allah

şart daha vardır. O da ‘’Hakkını çiğnediği kişiyle

onun tevbesini kabul eder.”

Öyleyse insan Rab-

helalleşerek kul hakkından arınıp kurtulmaktır.’’

bi’nin sonsuz şefkat ve merhametine sığınarak ona

Bu şöyle olur: Şayet birinin malını haksız yere al-

yönelmeli, ümidini kaybetmeden O’ndan af ve

mışsa, onu sahibine geri verir veya bedelini öder.

mağfiret dilemelidir. Daha sonra nasıl olsa tevbe

Eğer birini işlemediği bir suçla itham etmişse, hak

ederim diyerek tevbeyi ertelememeli. Çünkü ölüm

sahibine kendisini cezalandırma yetkisini verir

gelip çattıktan, gözlerden perdeler kaldırılıp hak

veya ondan kendisini bağışlamasını ister. Eğer

ve hakikat ortaya çıktıktan sonra tevbe etmenin

dedikodu yapmış veya birini arkadan çekiştir-

faydası yoktur. Şeytan çoğu zaman, tevbeye mey-

mişse, o kimseden af dileyerek helallik ister. Sa-

leden insanı şu sözlerle engellemeye çalışır: “Bir

mimi olarak tevbe edip bu şartları gücünün yettiği

kere tevbe edince adam akıllı tevbe etmelisin,

kadar yerine getirdiği takdirde, hak sahibi hakkını

çünkü daha sonra günah işleyip tevbeni bozarsan

helal etmese bile, o kişinin tevbesi kabul edilir.

şimdikinden daha büyük günaha girmiş olursun.

Kişi işlediği her günahtan tevbe etmelidir. Günah-

Onun için kötülüklerden tamamen uzaklaşacağın

larının sadece bir kısmından tevbe ederse, ehl-î

ve bir daha dönmemek üzere tevbe edeceğin bir

Sünnet âlimlerine göre böyle bir tevbe makbuldür,

zamana kadar bekle o zaman tevbe edersin.” Bu

ancak tevbe etmediği günahları affedilmemiş olur.

gibi düşünceler, şeytanın insanları tevbeden uzak-

Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti ve İslam

laştırmak için kalplere soktuğu vesvese ve aldat-

âlimlerinin icmaı yani hepsinin bu konuda ortak

madan başka bir şey değildir. Böyle şeytani vesve-

görüşe sahip olmaları, günahlardan tevbe etmenin

selere kapılıp da tevbeden uzak durmamalıdır. (3)

farz olduğunu açıkça göstermektedir.

(2)

İslam âlimleri diyorlar ki; ‘’Her türlü günahtan tevbe etmek farzdır.” Eğer bu günah, kul hakkı ile ilgili değil de sadece Allah’a karşı işlenmiş bir suç ise, bundan tevbe etmenin üç şartı vardır: 1. O günahı terk etmek. 2. Yaptığına pişman olmak 3. Onu bir daha yapmamaya karar vermek. 16

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


Fakih Ebu Leys Es-Semar Kandi der ki: Günah iki

• Ölüm için hazırlanması ve daha önce işlemiş

türlüdür; Senin ile Allah arasında olan günah. Bu

olduğu günahlardan dolayı hüzünlenip rab-

günahtan tevbe, dil ile istiğfar dilemen, kalbinden

bine itaatte gayret etmesidir.

pişmanlık duyman ve bir daha işlememek üzere günahtan uzak durmaya karar kılmandır. Kul bunu yaptığı takdirde daha yerinden ayrılmadan Allah’u Teâlâ onu bağışlar. Ancak yapması gereken farzlardan ve diğer sorumlu olduğu ibadetlerden uzak durup terk ederse tevbenin ona hiçbir faydası olmaz.

Muhammed Bin Sirin der ki: Yaptığın hayırlı ameli terk edip bırakmaktan sakın; şu var ki tevbe edip Rabbine dönen herkimse kurtuluşa ermiştir. Tevbe eden kişi ecelini iki gözünün arasına almalı ve daha önce işlemiş olduğu günahları hatırlamalı, Allah’tan istiğfarı (bağışlamasını ) çokça dilemeli ki tevbesinde sebat

Kul ile senin aranda olan günah; böyle bir gü-

edebilsin. Bundan sonra Rabbine şükretmeli ve kı-

nahtan arınmak için tevbe istiğfar ile beraber; on-

yamet günü verilecek sevabı hatırlamalıdır. Cen-

lardan helallik dileyerek razı etmelisin.

net’i arzu eden onun için hayırlı amellerde gayret

Hikmet ehlinden bazıları derler ki tevbenin kabul

eder; cehennemin azabını düşünen kötülüklerden

olmasının alameti şu dört hasletin bulunmasıy-

uzak durur. (4)

ladır. • Tevbe eden kimsenin dilini boş şeylerden konuşmaktan koruması, gıybeti ve yalanı bırak-

---------------------------------

masıdır. • Hiç kimseye karşı kalbinde kin ve nefret beslememesidir. • Kötü kimselerden uzaklaşmasıdır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

1. Müslim zikir 41 2. Tirmizi 3537 Hadis Hasen demiştir. 3. Riyaz-u Salih’in-Beka yayınları 4. Tembihul Gafilin

REBİÜLEVVEL 1436

17


Kapak Dosya

İ

stiğfarın kelime manası bağışlanmayı

talep etmek, örtmek, kapatmak manasına gelir. Istılahta ise kişinin Allah’tan, tevbe, dua ve Rabbine itaati ile bağışlanmayı talep etmesidir. Rabbimiz Kur’an’ı Kerim’in birçok yerinde Nebisine ve müminlere istiğfarda bulunmasını tavsiye etmiştir. “Ve Allah’tan mağfiret iste, çünkü Allah, çok yar-

KALBİN İLACI

‘’İSTİĞFAR‘’

lığayıcı, ziyadesiyle esirgeyicidir. “ (Nisa; 106) “Ve kendi günahların için, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret dile.” (Muhammed; 19) “Allah’a istiğfar edin (mağfiret dileyin). Muhakkak ki Allah, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Bakara; 199) Bu tavsiye, Rabbimizin emirlerine karşı gelerek isyan vari bir tutum içine giren, nefislerine zulmedip hayatlarını ifsad eden günahkârlar için de devam etmiştir...

18

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


S.RAMAZAN AYCİL De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Zümer; 53)

Şüphesiz ki Rabbimiz, yerle göğü dolduran günahlarımıza rağmen bize merhametçe muamele edip şöyle seslenmektedir; “Ey kullarım! Sizler gece-gündüz günah işlersiniz. Bende günahların tamamını affederim. Bu sebeple, Ben’den bağışlanmanızı isteyin ki, size mağfiret edeyim” ( Müslim ) “Bir kul günah işler ve: “Ya Rabb’i günahımı affet” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi, arkadan bildi ki, günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabb’i vardır.” buyurur. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabb’im günahımı affet” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabb’i vardır.” buyurur. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabb’im günahımı affeyle” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabb’i vardır. Ben kulumu affettim, dilediğini yapsın” buyurur.“ (Buhari-Müsned )

“Bir kul günah işler ve: “Ya Rabb’i günahımı affet” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi, arkadan bildi ki, günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabb’i vardır.” buyurur. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabb’im günahımı affet” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabb’i vardır.” buyurur. Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: “Ey Rabb’im günahımı affeyle” der. Allah Teâla da: “Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabb’i vardır. Ben kulumu affettim, dilediğini yapsın” buyurur.“

İstiğfarın Faziletleri : 1- Rabbimizin affına mazhar olması “Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.” (Ali-İmran; 135) 2- İstiğfar vesilesiyle Cehennem azabından emin olunup Rabbimizin rahmetine mazhar olunur ‘’Ve sen onların arasında iken; Allah, onları azaplandıracak değildir. Ve onlar mağfiret diliyorken (de) Allah, onları azaplandıran değildir.” (Enfal; 33)

dergi.nebevihayatyayinlari.com

3-Günahlardan sonra istiğfarda bulunma kalbin ıslah olma sebebidir Ebu Hureyre radıyallahu anh’tan gelen bir rivayette Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mümin bir günah işlediği zaman, kalbinde (manevî pastan) siyah bir nokta oluşur. Kişi tevbe eder, günahtan uzaklaşır, istiğfar ederse, kalbi -tekrarcilalanmış olur. Eğer böyle yapmayıp, günah işlemeye devam ederse, kalbindeki siyah lekeler de artmaya devam edecektir.  (İbn Mace, Zühd, 29)

4- Rabbimiz kendisinden şu şekilde istiğfar talep eden kullarına taaccup eder Hz Ali radıyallahu anh Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den şunu rivayet etmiştir: “Şüphesiz ki REBİÜLEVVEL 1436

19


İstiğfar: Rabbani bir murad, kulun Rıza-i ilahiyeye kavuşturacak günahlarının keffareti sayılacak, kişiyi günahlardan temizleyerek Allah’ın sevgisini kazandıracak ilahi bir taleptir.

Allah, kul şöyle dediği zaman taaccup eder: Ya Rabbi Günahlarımı Af Eyle...” ( Kul bu sözü söylerken biliyor ki bu günahı ancak ve ancak yeryüzünün hâkimi Rahman ve Rahim Olan Allah bağışlar )

İstiğfar: Peygamberlerin ameli, Rasullerin mesajı, gece gündüz meşgul olunan bir meşguliyettir. İstiğfar: Salihlerin ameli, Allah’a yaklaşanların zikri, muttakilerin ve Allah dostlarının kurtuluş yolu, felaha erenlerin gıdası, asi ve günahkârların

5-İstiğfar dünyada hayır ve bereket vesilesidir Hz Ömer yağmur duasına çıkanlara istiğfar getirmeyi tavsiye edermiş. Çıktıkları bir yağmur duasında Hz Ömer sadece “Allah’ım beni bağışla” (Estağfirullah ) deyince etrafındakiler ya Ömer Rabbimizin kapısını çalmışken bir şeyler söylesen, dua etsen olmaz mı şeklindeki tekliflere “vallahi ben Nuh Suresinden biliyorum ki istiğfar yağmurun yağmasına, bereketin artmasına sebeptir der ve şu ayetleri okur: Dedim ki: Rabbinizden mağfiret dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki,) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın. (Nuh; 10-12)

ilacıdır. İstiğfar: Tebvenin anahtarı, Allah’a dönüşün ve bağışlanmanın yolu, özrün başlangıcı , Rabbil aleminle barışık olmanın yöntemidir. Katede radıyallahu anh, Kuran Müminlere iki şeyi durmadan hatırlatır: Birincisi hastalık, ikincisi ise ilacıdır. Hastalık günahlarımızdır. İlacı ise istiğfardır.

6- Kulun işlediği günahlar tevbe ve istiğfar ile bağışlanır “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok yarlığayıcı ve esirgeyici bulacaktır.” (Nisa; 110) “Ey kullarım! Sizler gece-gündüz günah işlersiniz. Bende günahların tamamını affederim. Bu sebeple, Ben’ den bağışlanmanızı isteyin ki, size mağfiret edeyim.” ( Müslim ) İstiğfar: Rabbani bir murad, kulun Rıza-i ilahiyeye kavuşturacak günahlarının keffareti sayılacak, kişiyi günahlardan temizleyerek Allah’ın sevgisini kazandıracak ilahi bir taleptir.

20

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


NEDİM BAL

GÜNDEME

BAKIŞ

MEKKE KALBİMİZ KUDÜS GÖZÜMÜZDÜR O

smanlı devletinin tarih sahnesinden çekilmesiyle

beraber İslam coğrafyaları üzerinde Müslüman âlemini en çok etkileyen olay, kuşkusuz Filistin meselesidir. Filistin meselesi öyle önemli bir olaydır ki; Yahudilere Kudüs’ü ve Filistin toprağını satmayan

darbe girişimiyle alaşağı edi-

İkinci dünya savaşı biterken

liyor ve sonrasında Osmanlı

tüm batılı ülkeler güya aynı

devletinin ipi çekiliyordu…

fikir etrafında toplanmış ve

İkinci dünya savaşının en önemli sonucu; toprağı, insan gücü, hâkimiyeti, geçmişi olmayan fakat emperyalist dünyanın desteği ile Yahudi çete-

ortak bir şarkıyı seslendiriyorlardı; “ Hiçbir devlet; ırk, din ve mezhep esaslarını yönetim referansı olarak gösteremez.” Din ve ırk temelli devletleşmenin tarihe gömüldüğünü

koskoca Osmanlı devleti pa-

lerine, Filistin topraklarında

söyleyen iki yüzlü emperyalist

dişahı ve İslam dünyasının

“devlet” olma hakkının tanın-

batılı ülkeler, aynı dönemde

halifesi 2. Abdülhamit Han bir

masıdır.

yönetimini; ırkçı ve dinsel

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

21


NEDİM BAL I

Kudüs ve Mescidi Aksa bir ırkı, bir kavmi değil İslam’ı ve tevhid inancını sembolize eder. Dolayısıyla, Kudüs ve mescidi Aksa müşrik Yahudi ve Hristiyanların değil, ancak Hz. Davud aleyhisselam’ın, Hz. Süleyman aleyhisselam’ın, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın, Tevhit İnancına sahip olan muvahhit Müslümanların mirasçı olacakları mübarek mekândır.

esaslara göre düzenleyeceğini ilan eden İsrail’i hiç tereddüt etmeden tanıdılar. Bu tanıma, 65 yıldır bölgeyi kanla sulamaya devam ediyor. Filistin Neresidir? Tarihi kaynaklarda “Filistin” diye isimlendirilen bölge; aslında Şam diyarı olarak isimlendirilen bölgenin Güney-Batı kesimidir. Filistinlilerin, Filistin topraklarındaki varlığı M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Filistin, Yahudilerin/

İsrail

Vatanı

oğullarının Değildir

Asli

M.Ö. 12.yy da Hz. Musa aleyhisselam, kavmiyle beraber Mısır’dan çıkıp bu topraklara göç etmişlerdir. İsrail oğulları buraya göç ettiklerinde bu topraklar boş değildi. Bu bölge, burada daha önceleri de var olan yerli halklar tarafından yaşanılan bir yerdi. Dolayısıyla Yahudilerin; “Bugünkü Filistin toprakları bizim asli vatanımızdır.” İddiası sonradan uydurulmuş koca bir yalandır. Kudüs ve Mescidi Aksa İslam’ın Sembolüdür. Onun Mirasçıları da Müslümanlardır Kudüs ve Mescidi Aksa kurulduğu günden bu yana; vahyi, ilahi tebliği, Tevhid’i, Peygamberlik müessesini ve Kıbleyi temsil eder. Birçok Peygamber’in hayatı bu şehirde geçmiştir. Kudüs bir İslam şehridir. Çünkü İslam, yüce vahyi alan tüm peygamberlerin ortak dinidir. Hz. Davut aleyhisselam da, onun oğlu ve aynı zamanda Mescidi Aksayı, Allah’a tevhid üzere ibadet edilmesi için inşa eden Hz. Süleyman aleyhisselam da, Hz. İbrahim aleyhisselam da Yahudilerin değil, İslam’ın peygamberiydiler. “İbrahim ne bir Yahudi nede bir Hristiyan’dı. Ancak O dosdoğru bir Müslümandı. O müşriklerden değildi.” (Ali İmran; 67) Kudüs bir İslam şehridir. Şanı yüce Allah bu şehrin ve etrafının mübarek kılındığını şöyle beyan ediyor: “Kulunu kendisine bir takım ayetlerimizi göstermek için, bir gece Mescidi Haramdan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya yürütenin Şanı ne yücedir.” (İsra,1) Bugün tevhid’in aydınlığından ayrılıp, şirkin pisliğine gömülen lanetli Yahudilerin (Mağdubi aleyhim) ve sapıtmış Hıristiyanların (veledDâlin) KUDÜS hakkında “bu topraklar bizlerin Dini ve kutsal mekânıdır.” İddiası boş ve batıl bir sözdür. Bu söz; Allah’a ibadet edilmesi için inşa edilen Kâbe’ye Mekkeli müşriklerin sahip çıkmasına benzer bir durumdur. Şanı yüce Allah, nasıl ki Kâbe’yi müşriklerin inanç ve putlarından temizlemiş ve onu aslına döndürmüşse, Kudüs ve Mescidi Aksa da, Müslümanların eliyle aslına dönecektir İnşallah.

22

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


I NEDİM BAL Kudüs ve Mescidi Aksa bir ırkı, bir kavmi değil İslam’ı ve tevhid inancını sembolize eder. Dolayısıyla, Kudüs ve mescidi Aksa müşrik Yahudi ve Hristiyanların değil, ancak Hz. Davud aleyhisselam’ın, Hz. Süleyman aleyhisselam’ın, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın, Tevhit İnancına sahip olan muvahhit Müslümanların mirasçı olacakları mübarek mekândır. İSRAİL TERÖR DEVLETİNE ADIM ADIM 1897- İsviçre’nin Basel şehrinde toplanan ilk Siyonist kongrede, Filistin de bir Yahudi devleti kurulması fikri benimsendi. Siyonistlerin lideri Theodor Herzl sultan 2. Abdülhamit’ten, Osmanlı devletinin borçlarını ödemek karşılığında Filistin’den toprak istedi. Abdülhamit bu teklifi reddetmekle kalmadı, üstelik Filistin’de Yahudilere toprak satışını yasaklayan bir de kanun çıkardı. 1916- Birinci Dünya savaşında Siyonistler Osmanlı devletine karşı İngiltere ile işbirliği yaptılar. Filistin topraklarında Osmanlı himayesi altında yaşayan binlerce Yahudi, İngiliz ordusuna yazılarak Osmanlıya ihanet etti. 1917- Osmanlı himayesi altında bulunan Filistin, İngiliz ordusu tarafından işgal edildi. 2 Kasım 1917’de İngiliz dış işleri bakanı Arthur Belfour, Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin aşamalı olarak kurulacağını ilan etti. (Belfour Deklarasyonu) Filistin toprakları Yahudi göçmenlere resmen açıldı. Kıbrıs ve dünyanın dört bir yerinden Yahudiler Filistin’e gemilerle taşındı. Yahudiler; Haganah, Irgun, Stern gibi terör örgütleri kurarak Filistinlileri katletmeye başladılar. Bu terör örgütlerine sırasıyla Menahem Begin, İzak Rabin, Şimon Peres, Ariel Şaron vb. liderlik yaptılar.

1920- Mescidi Aksa’da 40 bin kişinin katıldığı bir gösteri düzenlendi. Göstericiler bütün büyük devletlerin Kudüs’te ki konsolosluklarına Balfour deklarasyonunu ve Yahudi göçünü protesto eden bildiriler bıraktılar. Yine bu tarihte Yahudilere karşı ilk silahlı eylem gerçekleştirildi. Metla da gerçekleşen eylemde yedi Yahudi öldürüldü. Aynı yılın 27 Mart gününde İngiltere başbakanı Churchil Kudüs’ü ziyaret etti. Onun bu küstahça ziyaretini Kudüs belediye başkanı olan Musa Kazım el-Hüseyni ve beraberindekiler protesto gösterisiyle karşıladı. Churchil, “İngiltere, Belfour Deklarasyonunda vaat edilenlerin aynen uygulanmasında kararlıdır. “ diye konuştu. 1931- ilk İslam kongresi Hacı Emin el-Hüseyni başkanlığında toplandı. Filistin’in her tarafında İngiltere’nin protesto edildiği büyük eylemler gerçekleştirildi. 1935- Filistin’in ileri gelenlerinden 500 kişinin katıldığı bir kongre daha düzenlendi. Kongrede Yahudilere arazi satmanın yasak olduğuna dair bir fetva çıkarıldı. Filistin mücadelesinin sembol isimlerinden İzzettin el-Kassam yeni bir nesil yetiştirmek için bütün gücüyle çalışmaya başladı. El-Kassam, yetiştirdiği gençleri Siyonistlere karşı cihada teşvik ediyordu. Toplam 200 kişiden meydana gelen bir grup oluşturdu ve bu gençlerin Filistin’in her tarafına Yahudi yerleşim merkezlerine karşı mücadele etmek üzere dağıttı. Kendisi aynı zamanda Hayfa Müslüman Gençler Cemiyetinin lideriydi ve İstiklal Camisinde ders veriyordu. 20 Kasım 1935 yılında Cenin yakınlarındaki Yabed tepelerine çıktı. İngiltere, İzzettin el-Kassam ve bir grup

Kudüs ve Mescidi Aksa bir ırkı, bir kavmi değil İslam’ı ve tevhid inancını sembolize eder. Dolayısıyla, Kudüs ve mescidi Aksa müşrik Yahudi ve Hristiyanların değil, ancak Hz. Davud aleyhisselam’ın, Hz. Süleyman aleyhisselam’ın, Hz. İbrahim aleyhisselam’ın, Tevhit İnancına sahip olan muvahhit Müslümanların mirasçı olacakları mübarek mekândır. dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

23


NEDİM BAL I arkadaşının üzerine askeri birlik gönderdi. Çatışmalarda el-Kassam ve arkadaşları Şehid edildi. Hasan el-Benna, kardeşi Abdurrahman’ı İzzettin el-Kassam ile irtibat kurması için göndermişti. ElKassam, daha önce Hasan el-Benna ile Kahire de karşılaşmıştı. El-Kassam’ın şehid edilişi Filistin halkının gönlünde direniş şuurunun uyanmasına büyük bir etki oluşturdu. 1936- Filistinlilerin Ekim ayında gerçekleştirdikleri eylem, Mücadele tarihinin en uzun boykot eylemi oldu. İngiltere boykotu kırmak için Yahudilerle birlikte 60 bin İngiliz askerini savaşa soktu ancak başarılı olamadı. Bu başarısızlığın ardından Filistin halkını oyuna getiren Arap ülkelerinin olaya el koymalarını istedi. Satılmış liderler özellikle İsra ve Miraç gecesine denk gelen günde bir bildiri yayınlayarak “Filistin’de devam etmekte olan durumdan dolayı son derece üzüntü duymaktayız. Biz Arap kralları olan diğer kardeşlerimizle ve Emir Abdullah ile birlikte sizleri, dostumuz İngiltere hükümetinin iyi niyetlerine güvenerek sakin olmaya ve kan akıtılmasını durdurmaya çağırıyoruz.” açıklaması yaptılar. Bu boykot silahlı mücadeleyle birlikte yürütülüyordu. Suriye’den, Lübnan’dan ve Irak’tan mücahidler bu direnişe katılmışlardı. 1917 ile 1935 yılları arasında İngiliz işgal devletinin tüm teşviklerine rağmen Filistin topraklarına yerleştirilen Yahudi sayısı 150-200 bin civarındaydı. Bunların büyük bir kısmı da Osmanlı döneminde yerleşmişti. İngiliz’lerin ve Siyonistlerin bütün teşviklerine rağmen Avrupa’da orta ve üst düzey yaşam standardına sahip Yahudiler bir bilinmeze yani Filistin’e göç etmeye sıcak bakmıyorlardı. İşte tam bu noktada Avrupa’nın ortasında Yahudi karşıtlığına

dayanan bir Nazi fırtınası estirildi. Aldof Hitler tüm Avrupa da yaşayan Yahudileri açık düşman ilan ederek terör estirmeye başladı. Avrupa da yaşayan Yahudilerin üzerinde bir baskı ve korku imparatorluğu kuruldu. Onlara açıkça şu söyleniyordu “ya Avrupa’yı terk edeceksiniz ya da sabun fabrikalarında yanacaksınız.” Bu söylem ve uygulamalardan sonra Avrupa da yaşayan Yahudiler canlarını kurtarabilme korkusuyla Avrupa’yı mecburen terk etmeye başladılar. Peki, sizce göç nereye? İngilizlerin ve Siyonistlerin tüm teşviklerine rağmen Yahudilerin bir türlü gitmek istemediği Filistin’e… Filistin’de 1936 yılına kadar 150-200 bin arası olan Yahudi nüfusu Avrupa da ki Yahudilere yönelik Nazi tehdidinden sonra birden bire 800 bini bulacaktı. İşin ilginç yanı, Aldof Hitlerin anne tarafından Yahudi oluşudur. Bir başka ilginç olan ise Yahudi düşmanı gibi gözüken Nazi komutanlarının bir çoğununda Yahudi kökenli olmasıdır. Gerisini siz anlamışsınızdır! Yahudi’nin olduğu yerde hile, yalan, dolan hiç bitmez. Filistin’e gitmek istemeyen Avrupalı Yahudiler, çok sinsi bir planla Filistin topraklarını hayatlarını kurtarabilecekleri can simidi olarak görmek zorunda kalmışlardır. Filistin’e göç bu sayede başarılabilmiştir. 1947- Siyonistler ve Araplar arasında çıkan sürtüşmelerde işgalci İngiliz yönetimi kendini sözde hakem tayin ederek anlaşmazlıkları barışçıl yöntemlerle çözüme kavuşturma iddiasıyla ortaya çıktı. Fakat İngilizlerin hile siyaseti asla son bulmamıştır. Bu hakemlik olayında Kudüs şehri görüşmelerin dışında tutuldu. Buna sebep olarak; buralardaki kutsal mekânların korunması, dini okulların ve ibadethanelerin açılabilmesi, üç dine

Artık Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Çeçenistan’da, Mısır’da, Afganistan’da, Burma’da, Myanmar’da olan zulüm ve vahşet sanki gündelik hayatın bir parçası ve olmazsa olmazı gibi geliyor bizlere… Artık dokunmuyor. İncitmiyor. Uykularımızı kaçırtmıyor yaşanan zulüm ve vahşetler. Alfred Hitchcock yapımı bir korku filmi izler gibi izliyoruz hadiseleri.

24

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


I NEDİM BAL mensup olan insanlara serbestçe dolaşma imkânı sağlanması gibi son derece insancıl gibi görünen mazeretler ileri sürülmüştür. Bundaki asıl amaç ise, Kudüs’te Yahudilerin etkinlik ve hâkimiyetlerinin güçlendirilmesi için gerekli zeminin hazırlanmasıydı. Bir müddet sonra meydana gelen gelişmeler. Bu sinsi planın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. 29 Ekim 1947’de Birleşmiş Milletler genel kurulunda Filistin topraklarında bir Yahudi devletinin kurulması kararlaştırıldı. 1948- İsrail devleti resmen kuruldu. M. Kemal Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyetinin ikinci Cumhurbaşkanı milli şef İsmet İnönü döneminde İsrail’i tanıyan ikinci ülke Türkiye oldu. Bu tarihlerde Filistin köylerinde katliamlar yapıldı. 100 binlerce Filistinli göçe zorlandı. 1967- Haziran savaşlarında(meşhur 6 gün savaşları) Arap yönetimlerinin ihanetleri sayesinde Yahudiler doğu Kudüs’ü de işgal ederek şehrin iki yakasını da ele geçirmiş oldular. Daha sonra Mısır’a saldırarak Gazze bölgesini ve Sina yarım adasını ele geçirdiler. Ürdün ve Suriye’ye saldırarak Batı yaka, Doğu Kudüs ve Golan tepelini işgal ettiler. Artık Kudüs’ün tamamında İsrail bayrağı dalgalanmaya başladı. 1980- Kudüs İsrail’in “Ebedi başkenti ilan edildi.” Bizleri Bekleyen Tehlike: RUTİNLEŞMEK Günümüz Müslümanları açısından bizlerin karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, yaşanan tüm olayların ve acıların sıradanlaşıp rutinleşmesidir. Filistin davası 65 yıldır Müslümanların gündeminde ve her geçen gün sürekli artan zulüm hız kesmiyor. Neredeyse her iki yılda bir İsrail terör çetesi, işgal ettiği Filistin topraklarında katliamlar yapıyor. Yıkılan evler, bombalanan camii ve hastaneler, parçalanan Müslüman cesetleri... Ağlayan anneler ve çocuklar… Ağzından Müslüman kanı eksik olmayan İsrail köpeği ve köpeğin ağzındaki kanın sahibi mazlum Müslümanların hali…

Yapılan bu güzel çabalar davamızı anlama ve sahip çıkma adına, ümmetin içinde bulunduğu hali ve acıları hissetme adına maalesef yeterli değildir. Bu güzel çabalar, bizden sonraki neslin bu davayı sahiplenmelerine ve İlahi Kelimetullah davası uğruna kendilerini feda edecek şuur seviyesine ulaşmalarına yetmeyecektir.

larına mahkûm olarak seyrediyoruz bu sahneleri. Hal böyle olunca bir müddet sonra acılarda rutinleşiyor maalesef. Artık Filistin’de, Irak’ta, Suriye’de, Çeçenistan’da, Mısır’da, Afganistan’da, Burma’da, Myanmar’da olan zulüm ve vahşet sanki gündelik hayatın bir parçası ve olmazsa olmazı gibi geliyor bizlere… Artık dokunmuyor. İncitmiyor. Uykularımızı kaçırtmıyor yaşanan zulüm ve vahşetler. Alfred Hitchcock yapımı bir korku filmi izler gibi izliyoruz hadiseleri. Yıkılan evlerinin beton enkazı altında annesini, babasını, kardeşlerini ağlayarak ve Allah’a yalvararak arayan küçük çocukların görüntülerini, eşimizin ve çocuklarımızın psikolojisi bozulacak diye seyrettirmiyoruz çoğu zaman. Es geçiyoruz zulüm ve vahşet görüntülerini. Fakat bugün İsrail tanklarının karşısına korkusuzca çıkıp meydan okuyan ve Calut’un askerlerine karşı direnen bu şerefli neslin, psikoloji bozan (!) olayları her gün, her an yaşadığını unutuyoruz. İnsanı güçlü ve iradeli kılan şeyin acılar olduğunu unutuyoruz.

Eller çaresiz, diller çaresiz, yürekler çaresiz… Televizyon ekrandergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

25


NEDİM BAL I Mazlum Müslümanlar için attığımız 5 TL’lik bağış SMS’leri vicdanlarımızı rahatlatmak için yeterli mi? Ya da düzenlediğimiz günü birlik etkinlikler ve kermesler? Veya İsrail konsolosluğunun önünde nöbet tutup kahretmelerimiz? Bütün bunlar faydasız ve boş işler mi? Bunları yapmayalım mı? Elbette bu işler Müslümanlara faydası dokunan, dostlarımızın maneviyatlarını artıran işlerdir. Elbette bunları yapalım. Fakat yaptığımız şu kadarcık iş bizleri vicdanen rahatlatıyorsa, mazlum Müslümanlara ve davamıza karşı olan görevlerimizi yerine getirdiğimize inanıyorsak, bu faaliyetleri mecburi bir iş yüküymüş gibi görüyorsak yani rutinleşiyorsak, işte o zaman tehlike kapımızdadır. İbadetlerle âdetleri (rutinleşmeyi) birbirinden ayıran şeyin “niyet” olduğunu unutmayalım. Yapılan bu güzel çabalar davamızı anlama ve sahip çıkma adına, ümmetin içinde bulunduğu hali ve acıları hissetme adına maalesef yeterli değildir. Bu güzel çabalar, bizden sonraki neslin bu davayı sahiplenmelerine ve İlahi Kelimetullah davası uğruna kendilerini feda edecek şuur seviyesine ulaşmalarına yetmeyecektir. Bu dava öyle bir davadır ki; onu ancak dindaşları ile hemhal olanlar ve davadaşları gibi yaşayanlar anlar. Bu dava; kendisini sahiplenmeyeni hesap günü sahiplenmez… Bu sebeple önce kendi nefsimize bir öz eleştiri yaparak başlayalım işe… Kendi neslimize ve kuşaklarımıza Kudüs, Mescidi Aksa, hilafet, ümmet, dava, İlahi Kelimetullah şuurunu nasıl verebiliriz? Bunların yollarını arayalım. Bu davaya ömrünü vakfeden ve bu dava uğruna canını feda ederek Allah’ın izni ile şehadet şerbetini içen alim, muttaki ve mücahid Abdullah Azzam’ın halimize şifa olacak nasihati ile bitirelim “Hiç olmazsa bir gününüz Allah yolunda cihad eden mücahidlerin gününe benzesin.” Eğer bizler dava sahibi olmayı, sorumluluk sahibi olmayı, Ümmet olmayı anlamak istiyorsak; hiç olmazsa ayda bir günümüzü Anne babamızla, eşlerimizle, çocuklarımızla, dostlarımızla; Mescidi

26

REBİÜLEVVEL 1436

Aksanın muhafızları gibi, Gazze’li gibi Suriye’li gibi, Afgan’lı gibi, Türkistan’lı gibi, Somali’li gibi, Mısır’lı gibi, Uygur’lu gibi yaşamaya çalışalım. Ekmeğimiz az, katığımız az olsun. Uzaklaşalım tüm nimet ve konforumuzdan. O gün ümmeti konuşalım. O gün esareti konuşalım. O gün acıları konuşalım. O gün bütün bunların niçin başımıza geldiğini konuşalım. O gün Ümmetin yeniden direnişini konuşalım. O gün hiç ama hiç uzak olamayan zaferi konuşalım. O gün ellerimizi birleştirerek ümmetin tüm mazlumlarına ve zulme direnen mücahidlerine dua edelim. Ve unutmayalım; sahabelerin açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağladıkları günde bu davanın önderi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’in iki taş bağladığını. Karınları tok, sırtları pek, canları emniyet altında olan bizler mazlumları nasıl anlayacak, onlarla nasıl kardeş, yoldaş, davadaş olacağız? Başta Türkiye, Gazze, Suriye olmak üzere mazlum ve mağdur tüm yetimlere sizler adına bir köprü olmaya gayret eden İMAM BUHARİ VAKFI yetkililerinin başlatmış olduğu “YETİMLER AĞLAMASIN” projesine ilgi ve alaka göstermenizi, etrafınızda imkânı olan hayırsever insanlara ulaşmanızı ve böylece sizlerinde bu hayra vesile olmanızı temenni ediyoruz. Fakat Adet yerini bulsun diye değil, İbadet şuuruyla dostlar! Ayda; 60 TL ye bir yetimin evine aş, 90 TL ye bir yetime kardeş olabilirsiniz. Allah’a Emanet Olunuz. Es-Selam u Aleykum

-------------------------------Kaynakça 1. Kudüs Dergisi 2003 2. Filistin Hakkında Yanılgılar, Ahmet Varol / Nida Yayınları O’nun İzinde...


ZAFER MERT

Kur’an’ın Gölgesinde Dersler

Ruhun Gıdası, Zikir ِ ‫فَاذْ ُك ُر‬ ‫ون اَذْ ُك ْرُك ْم َوا ْش ُك ُروا‬ ِ ‫ِل وَل تَ ْك ُفر‬ ‫ون‬ َ ُ

dergi.nebevihayatyayinlari.com

“O halde beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (2/Bakara, 152)

S

özlükte, anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, hatırlatma anlamına gelen zikir, kavram olarak; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözler anlamına gelmektedir.

sebebi, kalpteki zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Zikrin bir tarifi de insana sevap kazandıran her türlü amel olarak yapılmıştır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.

“Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin

Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, REBİÜLEVVEL 1436

27


anmak, O’na hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitabullah’ı okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan bölümüdür. Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek, Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini, O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek, enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek... Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir. Her çeşit ibâdette asıl olan ihlâstır, gönlün Allah’a yönelmesidir. Zikir için de aynı durum söz konusudur. Sadece dille, alışkanlık kabilinden, tören havasıyla edâ edildiğinde gerçek anlamda zikir kabul edilemez. Zikir, gönül, tefekkür/düşünce, dil ve eylem bütünlüğü ile edâ edilmesiyle Kur’an’ın istediği gerçek zikir ve kulu Allah’a yaklaştıran ibâdet özelliğinde olacaktır. Zikrin esası kalple, gönülle zikirdir, Allah’dan gâfil olmamaktır. Zikir ibâdetinin bir sonu yoktur. Kur’an; “Ey iman edenler! Allah’ı çok zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.”(1) buyurarak, mü’minlere günün her saatinde Allah’ı zikretmelerini emrediyor. Sabah-akşam günün her saatini kapsar ve mü’min her güne ait ibâdetlerini yerine getirir. Mü’minin yerine getirdiği bütün ibâdetler birer zikirdir. Mü’min, Rabbini ne kadar anarsa ansın, hangi güzel zikirle hatırlarsa hatırlasın; bu, onun için fazilettir. Zikrin Faydaları Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir, içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”(2) “Allah’ı çok zikredin; umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.”(3) Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar,

28

REBİÜLEVVEL 1436

üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” (4) Zikir, kalbin kasvetini, katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi, hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir ve şükrü yüzünden anlaşılan, devamlı tebessüm içinde olan kimsedir. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir, takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir. Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. N.F. Kısakürek’e; …Garip pencerecik, kücük,daracık; / Dünyaya kapalı, Allah’a açık. / Dua, dua, eller karıncalanmış; / Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış… beyitlerini söyleten zikrin vermiş ferahlık ve rahatlık olsa gerektir. Zikir dünyalık korkuları giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular yerine Allah’ı bilme, takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini verir. İbn Teymiye rahimehullah’ın “Düşmanlarım bana ne yapabilir ki, hapsedilmem halvet, sürgün edilmem hicret, öldürülmem ise şehadettir” vecizesini söyleten söz yine zikrin vermiş olduğu gönül zenginliğinin satırlara yansımasından başka bir şey değildir. Zikir ve cihad birbirinden ayrılmaz iki husustur. Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında, birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak suretiyle kurtulabilmektedir. Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onunla asla uyuşmaz hale gelmiştir. Zikir, Müslümanı ihya eder. “Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.”(5) “İçerisinde O’nun İzinde...


Allah zikredilen evlerin misali ile içerisinde Allah zikredilmeyen evlerin misali, diri ile ölünün misali gibidir.”(6) Zikir, rahmetin inmesine bir vesiledir. “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekîne (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.”(7)

‘Cennet bahçeleri nedir?’ diye soruldu. “Zikir halkalarıdır” buyurdu. (10) Zikir cehennem azabına karşı bir kalkandır. “Her şeyin bir cilâsı vardır; kalplerin cilâsı da Allah’ı zikretmektir. İnsanı Allah’ın azâbından en çok koruyacak şey, ancak zikrullahtır.” ‘Allah yolunda cihad da mı (zikirden hayırlı) değil?’ dediler. “Hayır, kesilinceye kadar vuruşsa dahi” dedi. (11)

Zikir, hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet gününde Zikrin tersi ise unutma ve gaflettir. Kişi, sevdizikir ehlinin gölğini unutmaz. gelenmesine Gerçekten seven vesiledir. “Yedi kimse, sevdiZikrin tersi ise unutma ve gaflettir. sınıf insan vardır ğini gönlüne Kişi, sevdiğini unutmaz. Gerçekten seven ki Allah onları yerleştirir, onun kimse, sevdiğini gönlüne yerleştirir, onun ismi ağkendi (arş’ının) ismi ağzından zından düşmez, nereye gitse, o sevgi ve hatırlama, gölgesinden düşmez, nereye başka hiçbir gitse, o sevgi kendisini terk etmez. İnsan, unutkan bir varlıktır. gölge bulunve hatırlama, “Hâfıza-i beşer, nisyân ile ma’lûldür.” Yani, bemayan (kıyâmet) kendisini terk şerin belleği, unutma zaafı ile hastadır, ârızalıdır. gün(ün)de etmez. İnsan, Arapların atasözü halinde söylediği bir söz de bunu (arş’ının) gölgeunutkan bir varpekiştirir: “Evvelü’n-nâsî evvelü’n-nâsi” anlamı: “İnsinde gölgelendilıktır. “Hâfıza-i sanların ilk unutanı, ilk insandır.” Kur’an, bu gerçeği recektir. (Bunlar:) beşer, nisyân ile Âdil imam (yöşöyle ifade eder: “Andolsun Biz, daha önce Âdem’e ma’lûldür.” Yani, netici), Allah’a beşerin belleği, ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki, o, (ahdi) ibâdet ede ede unutma zaafı ile unuttu. Onda azim de bulamadık.”(12) Unutkanlık, yetişen genç, hastadır, ârızailk insanda ortaya çıkmış, son insana kadar da bu kalbi mescidlere lıdır. Arapların özellik kendini gösterecektir. bağlı olan kimse, atasözü halinde Allah için sesöylediği bir söz vişen, O’nun için de bunu pekişbir yere gelen; O’nun için birbirinden ayrılan iki tirir: “Evvelü’n-nâsî evvelü’n-nâsi” anlamı: “İnkimse, kendisini mevkî sahibi ve güzel bir kadın sanların ilk unutanı, ilk insandır.” Kur’an, bu ger(fenâlığa) dâvet ettiği halde: ‘Ben Allah’tan korçeği şöyle ifade eder: “Andolsun Biz, daha önce karım’ diyen adam, sol elinin verdiğini sağ eli Âdem’e ahit (emir ve vahiy) vermiştik. Ne var ki, duymayacak derecede gizli sadaka veren kimse o, (ahdi) unuttu. Onda azim de bulamadık.”(12) ve tenha bir yerde Allah’ı zikrederek gözleri boUnutkanlık, ilk insanda ortaya çıkmış, son insana şanan kimsedir.”(8) kadar da bu özellik kendini gösterecektir. Zikir amellerin en faziletlilerindendir. “Size amellerinizin en iyisini, Rabbinizin huzurunda en temizini ve derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş infak etmekten daha hayırlısını, düşmanla karşı karşıya gelip siz onların, onlar sizin boyunlarınızı vurmaktan daha iyisini söyleyeyim mi?” buyurdu. ‘Evet’ dediler. “Allah’ı zikir” dedi. (9) Zikir halkaları cennet bahçeleridir. “Cennet bahçelerini gördüğünüz zaman orada otlayınız.” dergi.nebevihayatyayinlari.com

“Unutma” zaafıyla yaratılan insana “hatırlatma” yapılmalıdır. Allah, vahiy ve peygamberler aracılığıyla insana hakikatleri hatırlatmaktadır. Kur’an’ın bir ismi de o yüzden ‘hatırlatan’ anlamında “Zikr”dir. (13) Kur’an’ın bir hatırlatma ve öğüt olduğu “tezkira” ve “zikrâ” kelimeleriyle de belirtilir. Kur’an’da namaz da “zikir” olarak ifade edilir ve Allah, “Beni zikir için namaz kıl”(14) buyurur. İnsanlara Kur’an’la gerçekleri hatırlatıp, REBİÜLEVVEL 1436

29


O’nunla öğüt vermek gerekir: “... Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur’an’la hatırlat/öğüt ver.” (15) Hatırlatma ve öğüt, mü’minlere fayda verecektir: “Sen yine de hatırlat/öğüt ver. Çünkü hatırlatma/ öğüt, mü’minlere faydalıdır.” (16) Peygamber de, ancak hatırlatıcıdır: “(Rasûlüm,) hatırlat/öğüt ver. Çünkü sen ancak hatırlatıcısın/öğüt vericisin.”(17) Mü’minler de birbirlerine ve diğer insanlara, hatırlatmalarda bulunmalı, Allah’ı, âhireti unutanlara hatırlatmalı, hatırlatmalı, hatırlatmalıdır. İşte bu tekrar tekrar hatırla(t)malar zikirdir.

“Gassâl elinde meyyit” olmayı, küffâr elinde şehid olmaya tercih eden bu zihniyet, “Ölmeden evvel ölme»ye çalışır da, “öldükten sonra yaşama”yı denemez. “Mevt”i tefekkür ettiğinin binde biri kadar “şehâdet»i tefekkür etmemiştir. Yüreğin/gönlün en büyük iki penceresi olan akıl ve duyularını iptal ettiğinden yürek bir zindana dönüşmüştür.

“büyük cihad” koyacak kadar da ileri gitmiştir.

“Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.”

Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz. Zikri yeniden ihyâ etmek ve Zikir ile alakalı zikirle ihyâ olmak önemli hususzorundadır. Kur’an lardan birisi de kavramlarını yozMüslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an laştırıp dejenere Mustafa Sabri ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül anlametmek, anlamlarını Efendi’nin larından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete daraltmak ne kadar “Nice kimseleri bid’atler karıştıranlara ve sünnetteki âdâbına uyma yanlış ise; kuru, yapmış oldukyavan, aşksız, beyanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz. Zikri yeniden ları zikir, zikir reketsiz, zikirsiz, ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an ettiklerinden takvâsız, ihlâssız kavramlarını yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını mahrum kıldı” din anlayışının da sözüdür. Zikir daraltmak ne kadar yanlış ise; kuru, yavan, aşksız, insanı kurtarmaüzerinde çok bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının sını beklemek o konuşulan, yada insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır. kadar yanlıştır. Güzılan, çizilen Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve nümüz muvahhid konulardan bir gençliği, diğer özellikle müslümanlara aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tanesi olmakla insanlara ve özeltenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri beraber anlamı likle müslümandoğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı üzerinden en lara aşırı eleştiri doğruların yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek oklarını yöneltir, fazla yanlış yönolarak gösterememektedir. tenkit kılıcıyla kenlere çekilen kelidinden başka tüm melerimizden mü’minleri doğbirisidir. rarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğNe yazık ki kendilerini zikir ehli addeden bazı ruların yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek kimseler Allah’la yaptıkları mukaveleye sâdık olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslükalmamışlardır. “Şeriatten bir taş düşerse müridmanlararası kör döğüşü andırmaktadır. İslâm, lerimin tüm virdleri düşer» diyen gerçek ve kâmil bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka ondan çok mürşidin aksine bu mantık, müslümanların tüm daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme döküldeğerleri ayaklar altına alınırken; değil bir taş, meyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez. Zişeriatin temelleri bile hoyratça sökülürken, oturkirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın dukları postları başında kılları kıpırdamamıştır. zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın Ümmetin yağmalanan değerleri karşısında hissiz sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. ve kaygısız duran bu mantık, yaptığı işin adını

30

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler: 1- Dil ile şükür: Ni’met sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu Tevhid kelimesiyle ilân etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehâdeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatma, Kur’an okuma ve dil ile Allah’ı çokca zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir. 2- Kalp ile şükür; imanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin gerçek anlamda korkusunu ve sevgisini koymamaktır. 3- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür; Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allah›ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kulluk yapmakla beraber, aynı zamanda Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zâtını idrâk etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibâdet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir. Şükür ahlâkının Hz. Muhammed’in hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasulüllah (s.a.s.) geceleri kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek dergi.nebevihayatyayinlari.com

günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)?’ denildi. “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdi. (18) Mü’minin hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği ni’metler sayılamayacak kadar çoktur. Bu ni’metlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu, iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda yaşamakla yerine getirilir. Zikredenler ve şükredenlerden olabilmek duasıyla.

-----------------------------------

1. 33/Ahzâb, 41-42. 2. 13/Ra’d, 28. 3. 62/Cum’a, 10. 4. Müslim, Zikir 25, 30; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375. 5. Buhârî, Deavât 67. 6. Buhârî, Deavât 66; Müslim, Salâtü’l-Müsâfirîn 211, hadis no: 779. 7. Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375. 8. Müslim, Zekât 91, hadis no: 1031. 9. Tirmizî, Deavât 6. 10. Tirmizî, Deavât 83; Ahmed bin Hanbel, 3/150. 11. Buhârî, Deavât 5. 12. 20/Tâhâ, 115. 13. 15/Hıcr, 9. 14. 20/Tâhâ, 14. 15. 50/Kaf, 45. 16. 51/Zâriyât, 55. 17. 88/Ğâşiye, 21. 18. Buhârî, Teheccüd 6, 2/63, Tefsir Fetih 1, 6/169, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l-Münâfikîn 18, hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, hadis no: 412, 2/268; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 17, 3/178. REBİÜLEVVEL 1436

31


Hadis-i Serif

sallallahu aleyhi ve sellem

ِ ٍِ ‫ي ب ِن‬ ‫ت‬ َّ ‫حات رضي‬ ُ ‫ ِمس ْع‬: ‫الل عنه قال‬ ِّ ‫َع ْن عد‬ ِ : ‫وسلَّم يقول‬ َّ ِ‫الن‬ َ ‫َّب‬ َ ‫صلّى هللاُ َعلَْيه‬ ٍ َْ‫« اتـَُّقوا النار ولو بِش ِّق ت‬ » ‫رة‬ َْ ‫متف ٌق عليه‬

YARIM HURMA TEVBEN OLSUN SENİ NÂR-I CAHÎMDEN KORUSUN

A

llah azze ve celle, insanoğluna saymakla bitmeyecek nimetler ihsan etmiş, sayısız lütuf ve ikram ile âdemoğlunu onure etmiştir. Dağları, denizleri, ağaçları, nehirleri insanoğlunun hizmetine sunmuş; geceyi-gündüzü, yazı-kışı, yağmuru-güneşi âdemoğluna musahhar kılmıştır. İlâhi bir nefha ile üstün kılmış, beyan kabiliyeti vererek melekleri kendisine secde ettirmiş, irade diye isimlendirilen sır ile kendisini ayrıcalıklı ve mümtaz bir konuma yükseltmiştir. El-Hakîm olan, bütün emir ve işlerinde ilmek ilmek dokunmuş hikmetler ve sırlar bulunan âlemlerin Rabbinin, “külli irade” diye isimlendirilen dilemesinden bir parça iradeye yani “cüz’i irade”ye sahiptir insan. Bu sınırlı iradenin tecellisi için çeşitli duygular-arzular varedilmiş ve bu duygular-arzulara bir takım karşılıklar tayin edilmiştir. Hikmeti sonsuz olan Allah

32

REBİÜLEVVEL 1436

celle celâluh’un tayinidir bu. Çeşitli kurallar ve kaideler çerçevesinde şekillenmesi gereken irade nimetini hoyratça kullananların yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını zannetmek, Allah’ı hakkıyla takdir etmemek ve O’nun esma-i hüsnasının tecellilerine gözleri kapamaktır. Kudreti sonsuz olan Rabbimizin, varlık âlemine yerleştirmiş olduğu ilahi kurallar vardır ve bu kurallar çerçevesinde deveran etmektedir her şey. Bir takım hadiselerin cereyan etmesi için başka bir takım olayları vesile kılmıştır O. Sebep ve sonuçlar yaratmıştır hikmet gereği. Yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağını, habbesinden kubbesine her türlü davranışın mutlaka karşılığı olacağını bildirmiştir bizlere. Kendisi ile seçkin kılındığı irade nimetini kullanış biçimine göre de muhakkak bir karşılık görecektir insanoğlu. Bir O’nun İzinde...


ALİ YÜCEL kayanın kovuğunda, gizli dehlizlerde, kapalı kapılar ardında ne kadar havadis var ise kesin bir sorgusu olacak ve neticesine göre de ebedi bir yurt tayin edilecektir irade sahiplerine.

İslam adına sadece şefkat, merhamet, gül, karanfil, çiçek gibi tek taraflı kullanımların ayyuka çıktığı, “Allah’ın rahmeti geniştir, boşver” gibi cüretkâr ifadelerle Allah’ın gazabının ve azabının unutulduğu, “Âlemlere rahmet olarak gönderildiği” gerçeğine teslim olarak 10 yıl gibi kısa sürede 20’ye yakın gazve yapmış Hz. Peygamber’in hayatının sadece belli kısımlarının okunduğu günümüzde, cehennem gibi ismi soğuk ama kendisi fevkalade sıcak bir kavramın dillendirilmesi nefislere hiç de hoş gelmeyecektir muhakkak. Lakin dünya denilen içinde bulunduğumuz düzeni kuran ve bizi imtihana tabi tutan Rabbimizin son kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de 77 defa cehennemden bahsetmesi, onlarca ayet-i kerimesinde “cahîm”, saîr”, “sekar”, “hutame” diye azabına vurgu yapması, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken azabının çetinliğine vurgu yapması, tâbi tutulduğumuz imtihanın temel taşlarından birisinin cehennem ve ondan korunmak olduğunu en ibretli bir şekilde göstermektedir.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

Allah azze ve celle, irade nimetinin düzgün kullanılması için merhamet ettiği kullarına, iradelerini hangi doğrultuda kullanmaları gerektiğini açıklayan peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Her imtihanın sevineni ve üzüleni, kazananı ve kaybedeni olacaksa insanlığın içinde bulunduğu imtihanında mutlaka kazananı ve kaybedeni olacaktır. İrade nimetini Allah’ın istediği şekilde değerlendirmeye çalışanlar gayretlerinin neticesinde imtihandan başarılı bir şekilde çıkmış olacaklar ve dünyada her daim nimetlerini teneffüs ettikleri Rablerinin huzurunda ebedi bir şekilde rahmetle konaklayacaklardır. İrade nimetinin kontrolünü kendisine ezelde düşmanlık izhar eden iblise kaptıranlar ise imtihanı kaybetmiş olacaklar ve karışılacakları cezanın çetinliğinden süfli dünyaya tekrar dönmek isteyeceklerdir. Cehennem diye anılan bu ceza, Allah’a isyan etme pahasına iradesini yanlış tercihlerde kullanan herkesin ebedi hüzün ve ıstırap diyarı olacaktır. Birçok İslami müessesesinin ve kavramın dejenere edildiği, içinin boşaltıldığı ve insanlar tarafından tahrif edildiği günümüzde, ihyasına en çok ihtiyaç duyduğumuz kavramlardan biri de “cehennem” kavramıdır. İslam adına sadece şefkat, merhamet, gül, karanfil, çiçek gibi tek taraflı kullanımların ayyuka çıktığı, “Allah’ın rahmeti geniştir, boşver” gibi cüretkâr ifadelerle Allah’ın gazabının ve azabının unutulduğu, “Âlemlere rahmet olarak gönderildiği” gerçeğine teslim olarak 10 yıl gibi kısa sürede 20’ye yakın gazve yapmış Hz. Peygamber’in hayatının sadece belli kısımlarının okunduğu günümüzde, cehennem gibi ismi soğuk ama kendisi fevkalade sıcak bir kavramın dillendirilmesi nefislere hiç de hoş gelmeyecektir muhakkak. Lakin dünya denilen içinde bulunduğumuz düzeni kuran ve bizi imtihana tabi tutan Rabbimizin son kelamı olan Kur’an-ı Kerim’de 77 defa cehennemden bahsetmesi, onlarca ayet-i kerimesinde “cahîm”, saîr”, “sekar”, “hutame” diye azabına vurgu yapması, geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken azabının çetinliğine vurgu REBİÜLEVVEL 1436

33


yapması, tâbi tutulduğumuz imtihanın temel taşlarından birisinin cehennem ve ondan korunmak olduğunu en ibretli bir şekilde göstermektedir. Pas tutan kalplere kırbaç mesabesinde olan cehennemden bahsetmek ve onun çetinliğini sürekli göz önünde tutarak davranışları buna göre şekillendirmek, bidat ehlinin bidat rabıtası yerine sünnet ehlinin önemli rabıtalarından biri olmalıdır. Her Müslüman, her davetçi olabildiğince cehennemden uzaklaşmaya çalıştığı gibi davetinde cehennemden bahsetmeli, cennet nimetlerine vurgu yaptığı kadar cehennem azabından da bahsetmelidir. Zira Hz. Muhammed aleyhisselamı “âlemlere rahmet” olarak gönderen Zât-ı Zü’lCelâl, peygamberini “beşîr/müjdeleyici” olarak tavsif ettiği gibi hemen peşinden “nezîr/uyarıcı” olarak da nitelemektedir. “Ateşten sakının” ikazı ile bizleri onlarca buyruğuyla uyaran Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed aleyhisselam vesilesi ile de kullarını uyarmıştır. Daha İslami davetin ilk açıktan duyuruluşunda Ebu Kubeys tepesinde akrabalarına seslenen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem onlara “Kendinizi cehennem azabından koruyun” diyerek ikaz etmiştir. 23 yıl süren bu mübarek uyarılar İslami davetin başını-sonunu, Mekkesini-Medinesini, gecesini-gündüzünü şekillendirmiştir. “Sizi cehennem azabına karşı uyardım” buyurarak tebliğin bir kısmının da “uyarmak” olduğunu İslam davetçilerine öğretmiştir. Yine geceyi aydınlatan ateşe doğru uçuşan kelebekler misali insanların cehenneme uçuştuklarını ve kendisinin buna elinden geldiği kadar engel olmaya çalıştığını bizlere haber vermektedir. Onun davasını üstleneler de onun yolundan gitmeli ve gevşeklik gösteren kalpleri uyandırmak için yeri geldiğinde “cehennem azabını” bir kırbaç gibi kullanmalıdır. Zira bu dünyada nâr-ı cehennemi görürcesine ayet ve hadislerden tanımayanlar belki de içine girerek tanıyacaklar çetin azabı. Bu ümmetin en hayırlıları olan selef-i salihin, sürekli kendilerini kontrolden geçiriyor ve duygularında zaaf hissettiklerinde Allah’ın azabı ile duygularını harekete geçirecek meclisler arıyorlardı. Bu meseleyi o kadar önemseyenler vardı ki kimisi şöyle diyordu: “Allah bana yöneticilik

34

REBİÜLEVVEL 1436

Sıddîk-ı Ekberden sonra bu ümmetin en hayırlısı olan Hz. Ömer, “Birisi semadan “Ey insanlar, biriniz hariç hepiniz cennete gireceksiniz” diye nida edilse o bir kişi ben olmaktan korkarım” buyuracak kadar cehenneme karşı sürekli dikkat içersindeyken amel ve ihlas bakımından kendisinden alt mesabede bulunanların güvencelerine hayret doğrusu! gibi bir emanet verseydi, insanların uğrak yeri olan duraklara tellal tayin ederdim de onlar şöyle seslenirlerdi: “(Gafil olmayın) Cehennem var cehennem.”(1) Malik b. Dinar da şöyle der: “Bana yardım edecek birileri olsaydı gece Basra’nın meydanlarında “(Gafil olmayın) Cehennem var cehennem” diye nida ederdim.”(2) Sıddîk-ı Ekberden sonra bu ümmetin en hayırlısı olan Hz. Ömer, “Birisi semadan “Ey insanlar, biriniz hariç hepiniz cennete gireceksiniz” diye nida edilse o bir kişi ben olmaktan korkarım” buyuracak kadar cehenneme karşı sürekli dikkat içersindeyken amel ve ihlas bakımından kendisinden alt mesabede bulunanların güvencelerine hayret doğrusu! Davetçi kardeşim, insanlık hızla cehenneme doğru sürüklenirken senin bu durumdan kurtulman için, takip ettiğini söylediğin geçmişin gibi davranmalısın. Korkmalısın Ömer gibi, endişe etmelisin Hasan-ı Basri gibi. Ömer b. Abdülaziz gibi cehennem sanki senin için yaratılmış endişesi ile sarılmalısın davana. Sinende ateşi söndürmek istiyorsan İbrahim gibi İbrahimi ateşe atanlardan farkın olmalı mutlaka. “Cehennem tutuşturulmuş, bukağıları beklemede ve Zebaniler hazırlık yaparken ben nasıl gülerim” diye zalim Haccac’ı maneviyat kamçısı ile kamçılayan Said b. Cübeyr olsun senin örneğin. Zalim nefsine seslen, O’nun İzinde...


kırbaçla onu bazen. Mescid-i Aksa esirken, Ayasofya mahzunken, bacıların sana muhtaçken, dinine her gün müdahale edilirken, Peygamberine her gün hakaret edilirken ben nasıl avurtlarım yırtılırcasına gülebilirim ey zalim nefis diye ikaz et içindeki düşmanı. Öyle bir cehennem tasavvuruna sahip ol ki bazen nutkun tutulsun ve konuşamaz ol Ömer b. Abdülaziz gibi. İnsanlar senin ağzına bakarken sen konuşmayıver bazen ve zamanın Ömeri de sen ol! Ayetleri öyle tefekküre dal ki uykuların kaçsın geceleri. “Babacığım biraz uyusan” diye seslenen kızına “Cehennem korkusu babanda uyku bırakmadı ki kızım” diye cevap veren Rabi’ b. Haysem misali uykularını kaçırsın kimi zaman cehennem korkusu. Belki o zaman daha iyi anlarsın “tahiyyât” da okuduğun duaların manasını. Allah’ın azameti öyle yer etmeli ki gönlüne ey davetçi, hafife almamalısın O’nun uyarılarını. Abdullah b. Mesud misali İslam’a onca hizmetine rağmen körüğe üfüren bir demirci ustası gördüğünde bayılırcasına kendinden geçmelisin zaman zaman. “Muhakkak ki Rabbinin azabı vuku bulacaktır. Ona engel olacak hiçbir şey yoktur”(3) ayetlerini duyduğunda hastalanan Hz. Ömer gibi yataklara düşmelisin bazen. “Mutlaka cehennem ateşini göreceksiniz” ayet-i kerimesini okuyunca boğazın düğümlenmeli Fudayl b. İyad misali. Fakat ne acı ve hazindir, akıbetini bilmeyen bizler, cehennem sanki başkası için yaratılmış gibi emniyet içerisinde görüyoruz kendimizi. Bir an önce görevini yerine getirmek için homurdanan bir canavar misali uğultular çıkaran ve öfkesinden neredeyse çatlayacak olan cehennem, ne vahim ki korkutmuyor izmihlale uğramış nefsimizi ve kalbimizi. “Ya Rabb! Yok mu daha fazla Sana isyan eden, dolmadım da doymadım da, gönder bana bitireyim işlerini” diye olanca haşmetiyle yanıp tutuşan cehennem, ne zaman harekete geçirecek sinelerimizi? Görüp de geçmek varken girip de tadanlardan mı olacağız o acıklı azabı? Etrafı ateşten surlarla çevrilmiş bir mekânda Zakkum ağacı yiyerek mideleri kavrulan ve üzerine kaynar sular içen, ateşten gömleklerle derileri her yanışta yenilenen, demir tokmaklarla Zebaniler tarafından Allah’a isyan etmenin cezasını çeken, ateşi zayıflamaya yüz tuttukça daha çok dergi.nebevihayatyayinlari.com

alevlendirilen bir yangın ile azap gören, feryatlar içersinde yok olmayı dileyen, bir damla suya muhtaç cehennemliklerden olmamak için nelerini feda ederdin ey davetçi? Hangi fedakarlıkları yapardın ölümün bile öldürüldüğü bir mekanda acı çekmemek için? “Bir gün olsun azabımız hafifletilse olmaz mı” diye için için yalvaranlardan olmamak için hangi fırsatlara dört elle sarılırdık acaba? Hangi tehlike arzeden davranış ve tutumlardan uzak durmaya gayret ederdik can havliyle? Nasipsizlerden olup cehennem azabına karşılık ana-babamızı, eş-evladımızı ve bütün insanlığı fidye vermek yerine cennet bilmeli değil miyiz sevdiklerimizi? Cennete girmemize vesile olacak kimseler olarak değerlendirmeli değil miyiz? “Yıkılın, defolun cehenneme, siz Benimle konuşmaya layık değilsiniz” azarlaması yerine “Hoş geldiniz, ne mutlu size, selam olsun hepinize, bakın keyfinize” müjdesi daha hayırlı değil midir davetçi kardeşim? Akıllı insan, korkunç bir son olan cehennem manzaralarından kurtulmak için elinden gelen gayreti gösteren ve bu konuda büyük küçük demeden hayır-hasenât peşinden koşan insandır. Böylesine çetin bir azaptan kurtulmak için en asgari seviyede bile olsa bütün imkânları seferber edenler gerçekten kazançlı olacaklardır. Yarım hurmayla dahi olsa cehennemden kurtulmaya çalıştığı gibi yarım satırlık tevbe ve istiğfarlarla bu çetin cezadan kurtulmaya çalışacaktır akıllı insan. Çünkü ona, önderi ve rehberi şöyle bir mihenk taşı emanet bırakmıştır cehennemden korunmak hususunda: Adîy İbni Hâtim radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim” demiştir: “Yarım hurma ile de olsa, cehennemden korunmaya bakın!” (4) -------------------------------1. Sözün sahibi Ebu’l-Cevzâ’dır. Bkz. İbn Receb el-Hanbeli, etTahvîf mine’n-nâr 17. 2. İbn Receb el-Hanbeli, et-Tahvîf mine’n-nâr 17. 3. Tur Suresi 7-8. 4. Buhârî, Edeb 34, Zekât 10, Rikak 51, Tevhîd 36; Müslim, Zekât 66-70. Ayrıca bk. Tirmizî, Kıyâmet 1, Zühd 37; Nesâî, Zekât 63-64; İbni Mâce, Mukaddime 13, Zekât 28

REBİÜLEVVEL 1436

35


İSLAM COĞRAFYALARI

METİN EKEN

Değerli Okuyucu!

İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi (Derhal azap iner ve işleri bitirilirdi). (Yunus Suresi, 19. Ayet)

Yüce Allah’ın verdiği izin ve imkân dâhilinde, Ocak 2015’ten başlamak üzere her ay bu köşede bir İslam coğrafyasına konuk olacağız. Tek bir ümmetin evlatları, ortak bir mesajın muhatapları olarak, bizi bütün kılan coğrafyalardan birinin sesine kulak vereceğiz. Suni sınırlara hapsedilmiş vahdetin diriliş muştularını paylaşacağız. Her bir Müslüman beldenin, tarihsel hafızası, inanç ve değerleri üzerinde oynanan kirli oyunlara değinecek ve her bir bel-

deden yükselen direniş ve diriliş mücadelesine katılacağız. Ancak, her ay bir İslam beldesine konuk olmadan önce, bu köşenin, muhatabını hangi amaçla bu beldeleri tanımaya, anlamaya çağırdığına bakmak ve bu beldelerin nasıl bir zihniyetin tahakkümü ile karşı karşıya olduğunu anlamak gerekiyor.

36

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


I METİN EKEN

Askeri, finansal ve kültürel tüm imkânların emperyal niyetlerle seferber edildiği bu süreçte Müslümanlara ise sadece iki seçenek sunuluyordu. Ya onları Müslüman kılan akidelerini, Kur’an ve Sünnetten güç alan değerlerini, tüm dünyaya ışık saçacak ahlaklarını kısacası dinlerini terk edip küresel sisteme adapte olacak ya da yok olacaklardı.

İçinde yaşadığımız dünya, 15. yüzyıldan itibaren aklın putlaştırılmasıyla başlayan yepyeni bir sürece tanıklık ediyordu. Diğer milletlerle ilişki biçiminde sömürgeciliğin, ekonomik yapılanmada liberal-kapitalizmin, doğaya ihanet edip üzerinde haksız bir hâkimiyet kurmada bilim ve teknolojinin, politik alanda ulus devletin, sosyal politik yaşamda da liberal demokrasi, insan hakları! ve serbest piyasa ekonomisinin (1) tüm kurumlarıyla yerleştiği bu süreç, tüm toplumsal yapıları parçalayıp onları istikrarsızlığa sürüklüyor, sonra da kendi değer sistemi ve yöntemlerine göre yeniden organize ediyordu. Askeri, finansal ve kültürel tüm imkânların emperyal niyetlerle seferber edildiği bu süreçte Müslümanlara ise sadece iki seçenek sunuluyordu. Ya onları Müslüman kılan akidelerini, Kur’an ve Sünnetten güç alan değerlerini, tüm dünyaya ışık saçacak ahlaklarını kısacası dinlerini terk edip küresel sisteme adapte olacak ya da yok olacaklardı. (2) Yeryüzünde, neredeyse tüm Müslüman coğrafyalar bilfiil ve bilkuvve işgal ediliyor; bu işgal, bazen ölüm kusan savaş makinelerinin kıtalar aşan zulmü bazen de bu zulme eşlik eden ve ulaştığı her yerde inançları ve değerleri izafileştiren yıkıcı bir kültür emperyalizmi şeklinde tecelli ediyordu. Dünya Müslümanlarının % 62’ sinin yaşadığı (3) Asya kıtasında neredeyse bütün İslam ülkeleri yıllarca İngiltere, Fransa, Hollanda, ABD ve Rusya’nın işgalci güçleri tarafından baskı ve zulme dergi.nebevihayatyayinlari.com

maruz kaldı. Bugün halen başta Afganistan olmak üzere, Pakistan, Keşmir, Doğu Türkistan, Patani, Arakan, Burma, Nepal, Filipinler gibi pek çok ülke, hem bölge müstekbirlerinin zulmü hem de uluslararası şer odaklarının sinsi hesapları ve kan kusan politikaları altında inim inim inlemektedir. Tayland’a bağlı bir özerk bölge olan Patani 200 yıldır hem Tayland hükümeti hem de bölge Hinduları ve Siyamlar tarafından baskı ve şiddete maruz kalmakta ve asimilasyon politikalarının hedefi olmaktadır. Myanmar nüfusunun %15’ ini oluşturan Müslümanlar yıllardır tüm hak ve özgürlükleri ellerinden alınmış bir vaziyette köle hayatı yaşamakta ve acımasızca şehid edilmektedir. Keşmir ve Doğu Türkistan; Hint ve Çin mezalimiyle karşı karşıyadır. Diğer taraftan yoksulluğun ve kuraklığın hâkim olduğu Afrika ülkeleri ise, geçmişte yıllar boyunca Fransızlar, Portekizler ve İtalyanlar başta olmak üzere pek çok ülkenin kirli politikalarına alet olup vahşice sömürüldü. Bu gün hala, Etiyopya, Mali, Somali, Cezayir, Moritanya, Sudan, Orta Afrika başta olmak üzere, kadim kıtanın pek çok ülkesi hem mezhep hem de meşrep çatışmalarının meydana getirdiği kaosun tam da göbeğinde yer almaktadır. Nüfusunun %20’ye yakını Müslüman olan Orta Afrika halkı, Fransız destekli yağmacıların hedefi haline getirilerek yerlerinden edilmektedir. Müslümanların hicretiyle birlikte İslam ile tanışan refah şehri Habeşistan (bugünkü adıyla Somali), 19. Yüzyıldaki İngiliz ve İtalyan sömürüsünden bu yana açlık, savaşlar ve salgın hastalıklarla mücadele etmektedir. İnanç, ırk ve dil birlikteliği Orta Doğu ülkeleri ise, önce parçalara ayrılarak etkisizleştirildi, sonrasında halklar arasındaki meşrep farklılıklarının körüklenmesi ile birbirine düşürüldü. (4) Bu kadim coğrafyanın ülkeleri, yöneticilerin ifsad edilmesi ve ardından ahlak ve değerlerin akamete uğratılmasıyla felç edildi. Bu da yetmedi, demokrasi ve özgürlük mermileriyle bölge adeta bir kan gölüne döndü. İslam’ın bağrından yeşerdiği topraklar zulüm ve ifsadın merkezi haline geldi. Peki, başta Batılı ülkeler olmak üzere tüm müstekbirlerin bu kirli savaşı pervasızca ve dur durak bilmeksizin sürdürmesi nasıl açıklanabilirdi? REBİÜLEVVEL 1436

37


METİN EKEN I

Tayland’a bağlı bir özerk bölge olan Patani 200 yıldır hem Tayland hükümeti hem de bölge Hinduları ve Siyamlar tarafından baskı ve şiddete maruz kalmakta ve asimilasyon politikalarının hedefi olmaktadır. Myanmar nüfusunun %15’ ini oluşturan Müslümanlar yıllardır tüm hak ve özgürlükleri ellerinden alınmış bir vaziyette köle hayatı yaşamakta ve acımasızca şehid edilmektedir. Keşmir ve Doğu Türkistan; Hint ve Çin mezalimiyle karşı karşıyadır.

Hangi sebep ülkelerinde müreffeh bir hayat yaşayan insanları dünyanın bir diğer ucundaki Müslümanlara karşı gözü dönmüş bir leş kargasına, bir savaş makinesine dönüştürebilirdi. Ve yine hangi sebep, çoluk-çocuk, genç yaşlı, kadın-erkek demeden tevhid akidesini düstur edinen bir tane bile Müslümanın kalmaması için seferber olmaya iterdi bu insanları? Tek sebep; Küre çapında hükümferma olan beşeri ideolojilerin ve nefislerin putlaştırıldığı küresel sistemin çarklarına çomak sokacak, adaletin kılıcını zalimin ensesinden bir an olsun indirmeyecek bir gücün, İslam’dan başka bir gücün olmamasıydı. Çünkü sadece İslam, insanları kula kulluktan, bir olan Allah’a kulluğa çağırıyordu. Öyleyse tüm Müslüman coğrafyalar sürekli kaos içerisinde olmalı, istikrarsızlığın kaygan zemininde sürekli debelenmeli, bir an olsun başlarını kaldırıp tüm dünyada kurulmuş zulüm ve şirk çarklarına seslerini dahi çıkarmamalıydı. Dün Habeşli bir kölenin ağzından çıkan ‘Ehad’, ‘Ehad’ sözlerine nasıl tahammül dahi edilmiyorsa, bu gün de Tevhid akidesinden neşet eden en ufak bir uygulamaya dahi tahammül edilemezdi. Ancak bu coğrafyalar kirli planların, sinsi tuzakların bir bir boşa çıkarıldığı mücadele fidanlarını

38

REBİÜLEVVEL 1436

da yeşertiyordu bağrında. Dünyanın dört bir yanında tevhid akidesini zırhlar gibi kuşanmış gençler, çocuklar, yetişkinler; “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (5) ayeti kerimesine kulak veriyordu. Bu doğrultuda, bu köşe, isimleri medya aracılığıyla sıklıkla duyulan ancak kendileri hakkında sahip olunan bilgilerin kulak dolgunluğundan öteye gitmediği İslam beldeleri hakkında ümmet bilincinin gerektirdiği bilgilenmeyi sağlamayı hedeflemektedir. “Müminler birbirini sevmede ve korumada ve birbirine acımada bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olsa diğer organları da bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.” (6) İlkesi gereği ümmete kulak kesilmeye çağırmaktadır. Bireyselliğin, bencilliğin, duyarsızlığın dünyasında vahdete, birlikteliğe, ümmet bilincine, kardeşlerimizin dertleriyle dertlenmeye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bir sonraki sayımızda Patani Müslümanlarını inceleyeceğiz. -----------------------------Dipnotlar ve Kaynakça 1. Prof. Dr. Mustafa Aydın’ın, Modernite olgusuna Müslümanca bir bakışın imkânı üzerine mülahazalarından oluşan ‘Moderniteye Dışarıdan Bakmak’ adlı kitabında burada ifade edilen modern kurumlar özlüce incelenmekte ve özenle işlenmektedir. Bkz. Prof. Dr. Mustafa Aydın, Moderniteye Dışarıdan Bakmak, Açılım Yayınları, İstanbul, 2009. 2. Bkz: Abdurrahman Arslan, Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012; Abdurrahman Arslan, Sabra Davet Eden Hakikat, Pınar Yayınları, İstanbul, 2012 3. “ABD’deki Pew Araştırma Merkezi’nin Din ve Kamu Yaşamı Forumu, “2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” adlı raporunu yayımladı. Rapora göre, Asya-Pasifik bölgesi, Müslüman nüfusun yüzde 62’sine de ev sahipliği yapıyor. Müslümanların yüzde 20’si Ortadoğu ve Kuzey Amerika’da, yüzde 16’sı ise Sahra-altı Afrika bölgesinde yaşıyor. Avrupa’daki Müslüman nüfusu ise sadece yüzde 2.” Detaylı Bilgi için Bkz: http://www.yenisafak.com.tr/ aktuel/iste-69-milyarlik-dunyanin-din-nufusu-436757 4. Arap Ülkelerinin Modern dönemlerdeki panaroması için Bkz: Cleveland, W. L., Modern Ortadoğu Tarihi, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2008 5. Nisa Suresi 75. Ayet 6. Buharî, Edeb, 8/12; Müslim, Birr ve Sıla, 4/1999,66.

O’nun İzinde...


HALİME YILMAZ

Nebevi Aile

Çocuklar İşaret Parmağını Değil Ayak İzlerini Takip Ederler

H

amd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur, salat ve selam Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e onun ailesine ve ashabının üzerine olsun. Allah’ın selamı tüm müminlerin üzerine olsun. Müslümanların ilk kıblesi Kudüs... Ve yaklaşık elli yıldır süren Filistinli kardeşlerimizin Kudüs için verdiği soylu mücadele... Dünyanın her yerinde gerçekleşen İslami direnişler… Dünyada Müslümanlara yapılan eziyet, zulüm ve işkencelere devamlı şahit oluyor ve her şahitliğimizde üzüntüden kahroluyoruz. Ama bu durumu öyle bir kanıksamışız ki bu sahneleri seyrederken yemek yiyebiliyor, normal hayatımıza kısa sürede dönebiliyoruz. Ya da en fazla bu görüntüler karşısında iştahımız kaçabiliyor veya şeytan bizi daha çok ümitsizliğe sevkedebiliyor. Şimdi “Biz tek başımıza her geçen gün katmerlenen bu eziyetlere karşı ne yapabiliriz?” diye sorabilirsiniz. Aslında her bir Müslüman ferdin yapacağı şey, İslam hâdergi.nebevihayatyayinlari.com

kimiyeti için kurulan binaya bir tuğla koymaktır. Bu tuğlaları yerleştirirken elbet bedeller ödeyeceğiz. Ama bu dava uğruna çekilen her çile kişinin günahlarını dökmesi için bir vesile olacaktır. İslam yeryüzüne hâkim değilken, dünyanın her yanında Müslüman kardeşlerimiz ezilip, işkence görürken biz hangi hayat mücadelesini veriyor ve nasıl ümitsizliğe kapılarak İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürebiliyoruz? “Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla’ diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75) ayeti gerçek mücadeleyi beyan ederken kendimizin ve dünyaperest zihniyetle yetiştirdiğimiz evlatlarımızın ne için yaşadığımızın gerçekten farkında mıyız? Gün be gün Mescid-i Aksa’nın Siyonist Yahudilerce kazıldığına büyün dünya Müslümanları REBİÜLEVVEL 1436

39


olarak yine onların elinde olan medya aracılığı ile şahit olmamıza ve İslam’ın yeryüzünde hâkim olmaması sebebiyle cereyan eden bunca zulme rağmen hala İla-i Kelimetullah’ın zulumata galibiyeti uğruna canımızı, malımızı ve zamanımızı feda etmenin ve evlatlarımızı bu yola adamanın Selahaddin Eyyubiler, Hasan el-Bennalar, İbrahimler yetiştirmenin vakti gelmedi mi? Müslümanlar olarak çok sayıdayız. Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem‘in buyurduğu gibi suyun üzerindeki çer çöp gibiyiz. Allah kâfirlerin kalplerinden bizim korkumuzu çekip almış. Bir gün bir yiğit çıkar ve zalime zulmünün hesabını sorar diyerek oturduğumuz yerden ahkâm kesmeyi iyi biliyoruz. Bu işin kolay tarafı. Zor ve makbul olanı ise o kişi çıkana kadar İslam davetini üstlenmemiz ve bu yoldaki meşakkatleri bir diken gibi görerek memnuniyetle kabullenmemiz. Bir gün çıkar dediğimiz o yiğit elbet çıkar. Ama bunun için Hz. İbrahim’in ateşine su götüren karınca misali biz safımızı belli etmek için nefsimizi öldürerek her şeyimizi ortaya koyarak davet sahasında üzerimize düşen görevlerin hakkını vererek en güzel bir şekilde ifa edebiliyor muyuz acaba? İşte mesele budur. Biz eğer böyle bir çaba içinde çalışırsak bir gün Müslümanlar dünyanın hâkimi olacaktır inşallah. O güne kadar da bize düşen sabırla görevlerimizi yaparak beklemektir. Müslüman anne-babalar olarak yıllarca çocuklarımız bu yolda olsun diye gün be gün nakış nakış işlemek için sabırla ve sebatla ilerlemeli ve çocuğumuzu bu yolda kurban verme günü geldiğinde bugün benim evladımın en mutlu günü diyebilmeliyiz. Müslüman eğitimciler olarak eğitmeye çalıştığımız çocuklar içinden bir gün bir tane de olsa çıkar ümidiyle bekleyerek adım adım ilerlerken, sabır gerektiren ve bu dünyada netice alıp alamayacağımız meçhul olan bu yolda üzerimize düşenleri hakkıyla yapmalı ve her vesileyi onlara bu yüce hedefi aşılama sebebi olarak görmeliyiz. Bu esnada da Müslümanın yitiği olan hikmetli hareket etmeyi de asla elden bırakmamalıyız.

40

REBİÜLEVVEL 1436

Muvahhid Müslümanlar olarak toplum içinde veya Müslüman kardeşlerimiz içinde konumumuz ne olursa olsun ister sözü geçen ister sözü geçmeyen biri olalım fark etmez. Hepimizin Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılma adına yapacağı bir şeyler muhakkak vardır.”Ben tek başıma ne yapabilirim?” demeyelim. Sizin sağladığınız katkıyı başkası sağlayamayabilir. Yapsa bile sizin yükünüzü tek kişi yüklenip verimi azalabilir. O yüzden bu davada Müslümanların küçük bir işini görmek suretiyle bile olsa herkesin yapabileceği bir şeyler vardır. Zaten herkes üzerine düşeni yapsaydı bu dünya böyle olmazdı. Hiçbir şey yapamıyorsak en azından kendi çocuklarımızı Allah’ın dininin yeryüzüne hâkimiyeti uğruna verilen mücadele uğrunda yetiştirmeye gayret edebiliriz. Bu az bir şey midir? Kesinlikle az değildir. Böyle bir düşünce şeytanın insanı ümitsizliğe düşürmek için verdiği bir vesvesedir. Selahaddinler, Hasan el-Bennalar bir kişiydi. Ama tarihin seyrini değiştirecek birçok güzelliğin altına imza attılar. Ama çocuklarımızı böyle yetiştirebilmek için önce kendimizden başlamamız gerekmektedir. Bizim böyle bir hedefimiz olmadıkça; çocuklarımıza da etkili olamayız. Kendimiz gücümüz oranında bu davanın peşinden giderken onlara, yüce davanın mücadelesini veren Peygamberlerin kıssalarını, Seyyid Kutupların mücadelelerini anlatacağız. Anlatacağız ki sahte kahramanlar olan Ramboları, Polat Alemdarları değil; gerçek yiğitler olan Hz. Meryem’i, Asiye annemizi, Hz. Nuh’un uzun yıllar sabırla süren tevhid mücadelesini, Seyyid Kutupları, Mevdudileri, Abdullah Harunları örnek ve önder edinsin. Ama önce bunları biz yapıp çocuklara örnek olmalıyız. Söylemek yeterli olmaz. Çünkü çocuklar işaret parmağını değil, ayak izlerini takip ederler.(F.Neşe Tuna) Müslümanlar olarak öyle bir gafletin içine düştük ve öyle bir uykuya daldık ki; bu dalgınlıktan, bu kendini bırakmışlıktan kurtulmanın tek yolu silkelenmek, kendimize gelmek için eskisinden daha fazla fedakârlık göstermek, İslam düşmanlarının oyununa gelmemek için boş şeylere ayırdıO’nun İzinde...


Muvahhid Müslümanlar olarak toplum içinde veya Müslüman kardeşlerimiz içinde konumumuz ne olursa olsun ister sözü geçen ister sözü geçmeyen biri olalım fark etmez. Hepimizin Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılma adına yapacağı bir şeyler muhakkak vardır.”Ben tek başıma ne yapabilirim?” demeyelim. Sizin sağladığınız katkıyı başkası sağlayamayabilir. Yapsa bile sizin yükünüzü tek kişi yüklenip verimi azalabilir. O yüzden bu davada Müslümanların küçük bir işini görmek suretiyle bile olsa herkesin yapabileceği bir şeyler vardır. Zaten herkes üzerine düşeni yapsaydı bu dünya böyle olmazdı. ğımız zamanın muayyen bir kısmını ilme ayırmak ve çocuklarımızı da buna alıştırmaktır. İslami ilim deyince sakın aklınıza okuduğumuz birkaç fikir kitabı gelmesin. Beşikten mezara kadar ilim tahsis etmeli ve okudukça tevazumuz artmalıdır. Müslümanlar olarak Kur’an ve sünnete gerçek manada sadık olamadık. Kur’an’ın tabiriyle onları terk ettik. Ve İslam düşmanları da bunu koz olarak kullandı. İslam düşmanları ilk misyonerlik çalışmaları yaparlarken “Müslümanları nasıl Hristiyanlaştırabiliriz?” diye düşünmüşler.”Eğer biz onlara İslam’ı bırakın, Hristiyan olun, dersek bir netice alamayız. Ama onları güçlendiren kaynaklarını ellerinden alırsak bu kolaylaşır.” demişler. O kaynaklar da Kur’an ve sünnet. Neticede dediklerine gelen birçok Müslüman oldu. Tamamen Hristiyan olmasak da kimimiz kendimizi mücadele içinde zannederken dünyayı, kimimiz de başka şeyleri ilahlaştırdık. Sonunda bir de baktık ki davamız için sadece araç olması gereken para, mal, mülk asıl hedefimiz oluvermiş ve farkında olmadan komşularımız, davet ettiğimiz insanlar veya malımızda hakkı olan diğer insanlar aç yatarken biz tokluktan uyuyamaz olmuşuz. İşte tam da İslam düşmanlarının istediği tablo. Karşımıza geçip güldüklerini, “Daha iyisini yapamazdık!” dediklerini hisseder gibiyim. Uyanalım ey Müslümanlar artık! İslam düşmanlarının daldırdığı bu uykudan uyanmanın vakti çoktan geldi. Uyanalım ama bunun karşılığında ailece, ümmetçe ödeyeceğimiz bedellere ve fakirliklere hazırlıklı olarak uyanalım. Bir gün bir adam Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e kendisini dergi.nebevihayatyayinlari.com

sevdiğini söyledi. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem de ona “O zaman fakirliğe hazır ol. Çünkü beni sevene fakirlik, gökten inen su gibi hızla geliverir.” buyurdu. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem neden fakirlik demiş? Kanaatimce çünkü İslam’a davet yolunda davet sahamızın içine giren her fert için bir şeyler harcamamız gerekecek ve bu saha genişledikçe de harcamalarımız çoğalacak. Bu durumda fakirlik öyle bir hızda gelecek ki sel gibi nasıl geldi anlamayacağız bile. İşte Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, onu sevmenin ve onun davasını sürdürmenin bedelini böyle açıklıyor. Hodri meydan! Haydi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’i sevdiğini iddia edenlere çok güzel bir ispat fırsatı! Bu yoldaki azığımızın ve bizi ayakta tutacak sebebin Kur’an ve sünnet ve muvahhid Müslümanlarla beraberlik olduğunu asla unutmayalım. Kulaktan dolma bilgilerle ve kendimizin ve çocuklarımızın bu yolda sebatla yürüyebileceğimizi zannetmeyelim. Çünkü bu yol dikenli ve bu dikenlere katlanabilmek için sabır, sabredebilme için de Kur’an ve sünnet azığını devamlı yanımızda taşımamız ve muvahhid Müslüman kardeşlerimizle irtibatı koparmamamız gerekmektedir. İslam düşmanları şımarık bir çocuksa ve laftan anlamıyorsa bu şımarık çocuğu dize getirecek olan Allah’ın dininin yeryüzüne hâkimiyetidir. Rabbim biz Müslümanları gafletten uyanıp, yeryüzünde fitne kalmayıncaya, dinin hâkim oluncaya kadar mücadele eden kahramanlar yetiştirmeyi bize lutfet ve bize bu yolu kolaylaştır. Âmin. Velhamdulillahi Rabbil alemin. REBİÜLEVVEL 1436

41


SAİD ÖZDEMİR

Zamâna Yenik Düşen Müslümânlar!

E

s-selâm diyorum O günlerin hasretini çekenlere…

Sonbahar da yaprakların birer birer düşüp yerleri süslemesiyle buz kütlesini andıran ömürlerimiz de bu seyrî tâkip etti. Daha dün gençliğin baharındayken şimdi ‘gençlikte gümledi gitti’. Kardeşim! Can dostum! Gaflet yumakları bir türlü etrafımızdan çekilmiyor ki biraz mâziye dalalım, asr-ı saadete gidip, onun pınarından kana kana içelim. Yeryüzünde yürürken gönüllerimizi Süreyya’ya takalım, uzaklardan gelen o nebevî atmosferi soluyarak ‘acziyet’le yoğrulmuş bedenimizi bir Ammar’ın, bir Ali’nin, bir Suheyb’in duyduğu özlemle birleştirelim. Zamân çok değişti. Nerede o 50-55 derece sıcaklığın altında, kumların, açlığın ve susuzluğun içerisinde imân kokan sahra çölleri. Nerede bilgisayarlı, tabletli, akıllı telefonlu teknoloji yumağı içerisinde cehennem dehlizleri. Onlar saadetli bir asrın umut yolcularıydı. Onlar Muhammed aleyhisselam’ın en güzîde ashâbıydı. Zamân onların umrunda bile değildi. İmânla-

42

REBİÜLEVVEL 1436

rını asla değişkenliğe terketmiyor, gözlerini cennetten ayırmıyorlardı. Nesi vardı ki Mekke’nin!? Herkesin bildiği o meşhur yılların insanı olarak yaşadılar. İklimleri sert ve kuru, sıcaklığı etrafı yakıp kavuruyordu. Karınlarını doyuracak kadar yemek asla bulamıyorlardı. Günümüzde Osmanlı’nın su çeşmeleri onların görmediği bir şeydi. Yandan cepli pantolonları hiç mi hiç yoktu. Marka takılmıyor ve taşımıyorlardı. Kimisinin teni zenci, kimisi esmer, bir kumaş parçasını alır vücudunu sarar iple bağlardı. İslâma girmenin, Allah’a kul olmanın, İmân etmenin ağırlığının ne olduğunu biliyorlardı. İşkence, hicret, eşinden, çocuğundan ayrılma, kıtlık, cihâd, şehid olmak ve bu uğurda sakat kalmayı göze alıyorlardı. Sayıları az, imkânları kısıtlı, görevleri vakitlerinden çok, karşılarında duran düşmanları ise kaviydi. (1) Bir tane ilim öğrenecekleri mekân vardı, dardı. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den bir hadis dinlediklerinde yazacak kalemleri, sayfaları, hokka divitleri yoktu. Bir hadis duysalar, diğerini unutabiliyorlardı. Müzâkere edecek ortamları bile olmuyordu. Onlardan kimileri ezberO’nun İzinde...


ledikleri kur’an’ı kitap olarak göremeden bu dünyadan gittiler. Amellerini iyi niyet gemisine bindirirsen gemi rotasını şaşırsa bile kazançlarında eksilme olmayacağını müjdelediler. Onlar da zamânı 24 saat olan bir dönemde yaşadılar. Ne değişmişti ki? O şartlarda imân edip Mü’min olarak yaşayan nesil; zorlukları, sıkıntıları ve ilk nesil olmanın eksikliği yanında mükemmel bir imân tablosu oluşturup gittiler. Daha dünyadayken cennetlik olarak adım atıyorlardı. Yokluğun içerisinde var olmanın en güzel isbâtı oldular. Ortamın bozukluğundan şikâyet edip de bir yerlere kaçmadılar. Bir sona yürüdüler, kendilerini hazırladılar. Rablerinin râzı olacağı, öldüklerinde meleklerin düğün alayı gibi onları karşılayacakları bir sondu bu… Sahâbeden Abdullah b. Sâbit radiyallahu anh vefat ettiğinde kızı, babasına hitâben: “Allah’a yemin ederim ki ben senin şehid olacağını umuyordum. Sen bunun için hazırlığını da yapmıştın (fakat olmadı.)” diye seslenmişti. Bunu duyan Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de: “Şüphesiz ki Allah, onun mükâfatını niyeti ölçüsünde gerçekleştirecektir (yani niyeti şehid olmaksa şehidlik mükâfatı alacaktır)…” (2) buyurmuşlardı. Bir gün Abdurrahman bin Avf’a bir yerde güzel bir yemek ikrâm edilmişti. O gün de kendisi oruçlu idi. Tam iftâr edeceği zamân, gözleri yaşlar içerisinde:  “Benden çok hayırlı olan Mus’ab bin Ümeyr şehîd olduğunda, onu bir kumaş parçası ile kefenledik. Başını örttüğümüz zaman, ayakları açık kalıyor, ayaklarını örttüğümüz zaman başı açık kalıyordu.  Sonra Hazret-i Hamza şehîd oldu. O da benden çok üstündü. Onu da zor şartlar altında defnettik. Onlar benden çok hayırlı olduğu hâlde, dünyayı bırakıp gittiler. Sonra bize dünya kapısı açıldı. Türlü türlü ni’metlere kavuştuk. Bunların hesâbını nasıl vereceğiz” deyip ağlamaya başladı.  Oruçlu olduğunu unutup, iftâr yemeğini bile yemedi. Zaten o günleri hatırlayınca yemek yiyecek hâli de kalmıyordu. Hepsi de böyle bir hâl üzere dünyayı bırakıp gittiler. Aradan yüzyıllar geçti. Asırlar birbirini izledi. Zamânın içinde yer alan düşmanlar gaflet ağlarına müslümanları takmayı başarmışlardı. Şöyle dergi.nebevihayatyayinlari.com

Zamân çok değişti. Nerede o 50-55 derece sıcaklığın altında, kumların, açlığın ve susuzluğun içerisinde imân kokan sahra çölleri. Nerede bilgisayarlı, tabletli, akıllı telefonlu teknoloji yumağı içerisinde cehennem dehlizleri.

etrafımıza bir bakalım; Dünya bir köy olmuştu teknoloji sayesinde. İstediğimiz her bilginin bir tuşla önümüze geldiği, hiçbir yolculuğa çıkmadan dünyanın öbür ucunda ki âlime, kitaplarına ulaşabileceğimiz bir zamân geldi. Ulaşım araçları gâyet hızlı, imkânlarımız çoktu. Namaz kılmak istediğimiz de bile klimalar çalışıyor, sıcaklık nedir hissetmiyor, adım başı camilerimiz, ilim yuvalarımız, mescidlerimiz vardı. Evlerimiz gâyet konforlu, televizyonlarımız plazma, her şey desen desen duvardaki boyayla uygun bir âhenk içerisinde dekorunu koruyordu. Pencerelerimizde perdelerimiz bile vardı. En ufak bir uyumsuzlukta milyarlar harcayıp değiştirebiliyorduk. Hac etmek istediğimizde uçaklara biniyor, lüks otellerimiz klimalarıyla hemen yakında emre âmâde duruyordu. Bedir’e savaşa gitme ve Uhud meydanına inme sıkıntımız da yoktu. Ramazân ayı geldiğinde en ufak bir şeyden dolayı oruç REBİÜLEVVEL 1436

43


Sahâbenin o dönemlerde gözleri yaşlarla peygambere bakarken tek sıkıntıları; bu dünyadan imânlı bir şekilde, Allah’ın râzı olduğu kullar arasına girerek gitmekti. Bizim de kendimize göre sıkıntılarımız vardı; tabiatın bozulması, gıdaların doğal olmayışı, meyve-sebze de hormon tehlikesi, mânevî olarak çöküntülerin olması, ailelerin sarsılması, cemaatlerin dağılması, hilâfetin yıkılması, faizin, içkinin, zinanın çoğalması daha neler neler. İşte bu zamânın kod adları oldu bunlar.

tutmuyorduk. Sahâbenin bulup da şükrederek yediği birkaç hurmayı sadece tadımlık/özlemli olsun diye soframızda bulunduruyor, çeşit çeşit yemeklerden onları düşünmüyorduk. Sa’d bin ebi vakkas bir gün boykot günlerinde yemek için deri parçası bulduğunda çok sevinmişti. Biz ise sofralarda önümüze gelen yemekleri beğenmez olduk, hep daha güzel hep daha özel istedik. Rasûlullah’ın çamur kokan evine nazaran göklere uzanan binaları kendimize mesken edinip aşağıları inmeyi aşağı saydık. Nimetler içerisinde kendini kaybedenlerden olduk.

44

REBİÜLEVVEL 1436

Sahâbenin o dönemlerde gözleri yaşlarla peygambere bakarken tek sıkıntıları; bu dünyadan imânlı bir şekilde, Allah’ın râzı olduğu kullar arasına girerek gitmekti. Bizim de kendimize göre sıkıntılarımız vardı; tabiatın bozulması, gıdaların doğal olmayışı, meyve-sebze de hormon tehlikesi, mânevî olarak çöküntülerin olması, ailelerin sarsılması, cemaatlerin dağılması, hilâfetin yıkılması, faizin, içkinin, zinanın çoğalması daha neler neler. İşte bu zamânın kod adları oldu bunlar. Zamânın getirdiği yeniliklere maalesef yenik düştü müslümanlar. Ömür frekanslarımız bir türlü asr-ı saadet yaşamını bulamaz oldu. Her geçen zamân bir öncekini özletir hale geldi. 95-2000’li yıllarda yapılan evlilikleri, dâvetleri bize anlatırlardı; Erkek olsun bayan olsun, tüm kardeşler ihlâs ile kuşanmış ve dünyalık bir dertleri yoktu. Erkeği ile bayanı vızır vızır çalışıyor, şu faaliyet bu çalışma, camide, mahallede ders vb. etkinlikler derken, gündüz yoğun bir mesai, yorucu ama müthiş bir mânevi depo, beyinsel olarak yarına odaklanmış bir bilinç ve azîm, bir şeyler yapmanın verdiği lezzet ve mânevi huzurla evlerine varırlardı. Hatta evlenirken bile, eşinden mehir olarak sadece Fîzilâl takımını isteyen bacılar olduğu gibi eşinin çilekeş olmasını ve İslam için sıkıntılar çeken biri olmasını isteyen nice bayan kardeşlerimiz de vardı! Erkekler, güzellik değil takvâyı esas alırlardı. Şimdiler de Erkek manken mücâhide, bayan ise, hem mücâhid, hem yakışıklı, hem de zengin bir eş istiyor. Bunun sonucunda ise evlerimizdeki gündemler; Güzel ahlâk, İslam’a hizmet aşkı, tevhid, cihâd, şehâdet, ilim, zikir olması gerekirken gündemimiz filmler, diziler, magazin, evlilik programları, araba, ev, iş, para-pul, elbiseler, evin dekoru, halısı oldu. O yıllarda kardeşler haftalıklarını, harçlıklarını biriktirir, bir tane buhâri almak için mücâdele ederlerdi. Değişim furyası burayı da sarmıştı. Şimdilerde buhâriler, müslimler ve onların adı altında tefsirler, hadisler, ciltli eserler rafların arasında tozlanmaya yüz tuttu. Harf inkılâbını eleştirirken dönüp kütüphanelere bakmaz olduk. Birçok eserleri çürümeye mahkûm ettik. Söyler misin kardeşim! Moğollardan ne farkımız kaldı!? O’nun İzinde...


Ey kardeşim! Bu nasihatim hepimize. Yüreğinde

Özlüyorum sobasında kuru ekmeği kızdırıp yi-

ne varsa sonsuzda o yankılanacak. O gün iyilik iyi-

yerek kendisini mücâleye hazırlayan kemalleri

likle, kötülük kötülükle karşılık bulacak. (3) Bir gün ki ne mallar, ne oğullar yarar sağlayacak. Ancak kalb-i selimle gelenler fayda bulacak.

O gün

(4)

yürek pusulası nereyi gösterirse amel gemisi oraya demir atacak. Herkes gönlündeki niyetine göre yerini bulacak. Kimisi cennet bahçelerinde mesut kimisi cehennem çukurlarında bedbaht olacak.

Kardeşlerinin acısını hissetmek için kara kışın soğuğunda balkonda bir örtüye sarılarak uyuyanları, her gün mezara gidip kendini ölüme hazırlayan bilâlleri Özlüyorum tebliğ için fırsat kollayan, servis aracında gidiş-gelişlerde islâmı anlatan hikmetleri

Öyleyse gelin, o gün gelmeden önce topyekûn içi-

Bize şehâdetin gelmemesi günahlarımızdan dola-

mize dönelim. Kalbimizin maddi sağlığını nasıl

yıdır diyen Fehmileri

önemsiyorsak manevî sağlığını da öylece gözetelim. Evimizi kirden çöpten arındırdığımızdan daha fazla gönül evimizi temizleyelim. Zamânın değişmesine inât, biz hep mü’min kalalım. Son olarak; Özlüyorum mehri için Ebu Talha’ya Müslüman olmayı şartı koşan Ümmü Süleymi Elbise bulamayıp şehadete talip olan siyahi Cüleybibi Bir âbâya sığınıp da soğuklarda donan kütükte doğranır gibi doğranarak cennete kanat çırpan Mus’ab’ı dergi.nebevihayatyayinlari.com

Bu değişimlere dur diyecek zamânı umursamayan müslümanları Özlüyorum…Özlüyorum..! -------------------------1. Güçlü 2. Ahmed, Müsned V,446. 3. Rahmân Sûresi: 60. Âyet; Yunus Sûresi: 27. Âyet; Zilzâl Sûresi: 7. ve 8. Âyetler. 4. Şuârâ Sûresi: 88 ve 89. Âyetler REBİÜLEVVEL 1436

45


ÖNDERLERİMİZ


50

CİHAN MALAY Yıl Rasulullah’ın Komşusu Olmuş Kişi: Ali Ulvi Kurucu (1922-2002)

Hayatı

3 mart 1922 yılında Konya’da doğdu. Kendisine Ali Ulvi kurucu denmesini şu şekilde anlatır: “Babaannem adımı Ali diye koymuştu. Konya’da Ali Ulvi diye bir mağaza vardı. Ben de adıma Ulvi ismini de ekleyerek on altı yaşından sonra ismimi “Ali Ulvi” diye yazmaya başladım. Soyadı Kanunu çıkınca önce amcam ”Korucu” olsun “din korucusu” manasına demişler ama “Korucu” soyadını başka aile alınca öyleyse “kurucu deyin, tesis eden manasına olsun” demişler. Babam Konya’nın meşhur alimi Hoca Veyis’in oğlu olup, askerliğini I. Dünya Savaşı’ndan sonra Milli Mücadele döneminde yapmış, imam olduğundan askere tekrar almamışlar. İlkokulu kendi memleketimde okudum. Okula iki ay gittikten sonra 1928 yılında “Harf inkılabı” oldu ve latince okumaya başladık. Hatta o sene yazın bile okuma gönderme zorunluluğu getirdiler.

ders okuttuğu öğrencilerin ellerinde Kur’an görünce hemen babamı tutuklamıştı. Babam ne yaptıysa ellerinden kurtulamadı. Babamın aleyhine zabıt tuttu... Babamın Medresesi Basılıyor Babam mederesede ders verirken bir gün jandarma baskın yapar ve ihbar olduğunu söyler. Babam da ona şu güzel cevabı verir: “Yahu köylerde fahişe kadınları getirip oynatırlar, buna şikayet yok da memleketin çocuklarını okutuyorum, suçlu gibi medresemi basıyorsunuz.” dedi. Menemen Olayından Sonra Menemen olayından sonra “kendilerinden şüphe edilen hocaların evleri aranacak” diye bir şayia çıktı. Bunun üzerine babam ve amcam “hangi kitapları saklayalım?” diye konuşunca dedem onlara şu sözü söyledi: “Kur’an-ı Kerim, Allah’ın zikrinin

yasaklandığı bir zamanda kütüphanede hangi kitap kalır!”

Dedem Beni Okuldan Alıyor

Babamın Kızgınlığı

Dedem bir gün okulumuzun önünden geçerken bahçedeki çocuklara bakmış. Kız-erkek, beşinci sınıf öğrencileri kadın-erkek karışık öğretmenleriyle voleybol oynuyorlar...

Babam bir gün şöyle dedi: “Biz savaştan galip

Eve geldiğimde dedem okulda hangi dersleri aldığımızı sordu, ben de ona saydım. Dedem, dersleriniz arasında “Kur’an dersi yok mu?” diye sorunca, ben “olmadığını” söyledim. Bunun üzerine dedem babama gördüğü ve duyduklarını anlattı. Babam beni okuldan alarak “hafızlığa” yazdırdı.

tıktan sonra sen daha gavursun yahu!”

Babamın İnsanlara Kur’an Öğretmedeki Gayreti

ririm, Tanrıdan başka yoktur tapacak. Şüphesiz bilirim

Babam sabah namazından sonra Kur’an öğrenmek isteyen çocuklara Kur’an dersi verirdi. Cami cemaatine de şöyle derdi: “Madem okullarda din dersi verilmiyor, Kur’an öğrenmiyorlar. Sabahları çocuklarınızı gönderin, okul saatine kadar onları okutayım. Kur’an, iman bu yaşta öğrenilir.” derdi. Baskılar artınca sabah namazından önce ders vermeye başlamıştı. Yine böyle baskının olduğu bir gün sabah namazından önce devriye gezen jandarma babamın dergi.nebevihayatyayinlari.com

çıktık, bağımsızlığımızı ilan ettik. Bu millet Yunan ile ne için savaştı? Belki dinimizi, ezanımızı, kıyafetimizi değiştirir diye savaşmadık mı? Bunun hepsini sen yapTürkçe Ezan ve Kamet Ezan 1932 Temmuz ayından itibaren Türkçe okunmaya başlandı. “Tanrı uludur, tanrı uludur. Şüphesiz bilirim bildibildiririm, Tanrının elçisidir Muhammed... Haydin namaza, haydin namaza; haydin felaha, haydin felaha. Tanrı uludur, tanrı uludur. Tanrıdan başka yoktur tapacak.” Kametteki “Kad kameti’s salah” yerine “namaz başladı” , Sabah namazındaki “Es Salatu hayrun mine’n nevm” kısmını “namaz uykudan hayırlıdır” diye okutuluyordu. Bu yüzden dedemin camisinde mecburen öğle ve ikindi ezanları cami içinde okunurdu. REBİÜLEVVEL 1436

47


Müslümanların Bir Eksiği: Danışarak İş Yap-

Babam; ”Hicret, Hicret...” Diyor

mamak

Babam böyle olayların devam etmesi üzerine 1935 yılından 1939 yılına kadar devamlı olarak: “Hicret, hicret... Ben sizi okutacağım. İnsan evladına(dini ilimleri) okutamazmış... Medreseleri kapatanların kapıları kapansın...” derdi.

Dedem, amcam ve babam birbirleriyle istişare etmeye çok dikkat ve riayet ederdi. Babam en küçük kardeş olmasına rağmen görüşleri dinlenirdi. Ama bugün bakıyorum da İslam’a hizmet çalışmalarında istişare hususundaki ihmallerin çok büyük hata ve zararlara yol açtığını büyük üzüntü ile görüyorum. Dedem ve Amcamın Misali: ”Peygamber Varisleri” Dedem ve amcamı şuna benzetiyorum: “... Kitap okunmak ve amel edilmek, bir reçete ise uygulanmak için yazılır. Kütüphaneler dolusu kitap veya dolaplar dolusu reçete olsa, kullanılmadıktan, verip faydalanmadıktan sonra neye yarar? Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem

Hocam, Sırat Köprüsünü Şeriata Benzetiyor Hocamız bir gün akaid dersi anlatırken bize sırat köprüsünü anlattı ve şöyle dedi: “Çocuklar! Sırat köprüsünün aynısı dünyada vardır. Kıldan ince, kılıçtan keskin... O, “şeriattır” dedi. Dünyada şeriatın ahkamını hakkıyla yaşamak, kıldan ince kılıçtan keskin bir iştir. Şeriatte nefse değil, hakka teslim olmak vardır. Hayatta en zor şey benliğini, şehvetini, arzu ve isteklerini hakka teslim edebilmek; her işini hakka uygun işlemektir. Peygamber bunun için gelmiş, kitaplar ve şeriatler bunun için inmiştir. Şeriat, hakka teslim olmak demektir. İnsanı insan eden şeriattır...”

“Alimler, peygamberlerin varisleridir, mirasçıla-

Fatih Camii Zincire Vurulmuş

rıdır” buyurmuştur. Burada alimlere; “Ey alimler!

Hicret için İstanbul’da pasaport beklerken bir sıkıntı oldu. O günü İstanbul’da geçirdik. Dedem ile Fatih Camii’ni ziyaret için geldiğimizde kilitli olduğunu görünce dedem çok hüzünlendi ve şöyle dedi: “Yahu zincir suçlulara, canilere vurulur. Acaba Fatih’in suçu nedir? İstanbul gibi bir beldeyi aldı ve şimdi yaptırdığı camiiye zincir nasıl vurulur? Acaba böyle bir felaket hangi milletin başına gelmiştir?

Sizden beklenen peygamberlerin yaptığı gibi halkı ikaz ve irşad etmeniz, onlarla yakından; gayret ve samimiyetle meşgul olmanızdır.” Dedem, amcam ve babamda bunu açıkca gördüm.

Hocamız bir gün akaid dersi anlatırken bize sırat köprüsünü anlattı ve şöyle dedi: “Çocuklar! Sırat köprüsünün aynısı dünyada vardır. Kıldan ince, kılıçtan keskin... O, “şeriattır” dedi. Dünyada şeriatın ahkamını hakkıyla yaşamak, kıldan ince kılıçtan keskin bir iştir. Şeriatte nefse değil, hakka teslim olmak vardır. Hayatta en zor şey benliğini, şehvetini, arzu ve isteklerini hakka teslim edebilmek; her işini hakka uygun işlemektir. Peygamber bunun için gelmiş, kitaplar ve şeriatler bunun için inmiştir. Şeriat, hakka teslim olmak demektir. İnsanı insan eden şeriattır...”

48

REBİÜLEVVEL 1436

İlk Hicret: İstanbul’dan Mekke’ye, Mekke’den Kahire’deki Ezher’e Yıl 1937... Bir gün babamın arkadaşı Vanlı Murad Hoca, babama şöyle dedi: “Bu memlekette insan evladını dahi okutamıyorsa, bunun için mahkum ediliyorsa civar memleketlere gitmeli”... dedi ve sonrasında şu sözleri söyledi: “Melekler gelecekler. Yahu! Yeryüzü geniş değil miydi de, böyle oturup kaldınız, bir yere yapışıp kaldınız; niye muhacir olmadınız! Allah’ın arzı geniş değil miydi? “ diye soracaklar, o zaman ne cevap vereceksiniz?” Yıl 1939... İlk hicrete çıkıyoruz. İlk hicret yerimiz Mekke oldu. Uzunca bir yolculuktan sonra Mekke’ye varıyoruz. Burada haccımızı yaptık. Babam, annem ve kardeşlerimle Mekke’de hac ettikten O’nun İzinde...


sonra ailem Medine’ye gitti. Ben ilim okumak için Kahire’ye gittim.

şair olacaksın.” dedi. Allah razı olsun çok müsamahakar bir insandı.

Genç Yaşında Muhacirlik Madalyası

Hac Hakkında Bir Gerçek: Şeytan Hicaz’da Ölmemiştir

Biz Mekke’de iken Medine’de bulunan Zekai Hoca bana mektup yazmıştı ve hitap ederken “genç yaşında muhacirlik madalyasını göğsüne takmak şerefine eren” diye bir hitapla başladı. Bunu hiç unutamam. Ezher Yolunda Medine’de bulunduğum sıralarda Ali Rıza Efendi’nin oğlu Mustafa Runyun Medine’ye geldi. Kendisi iki senedir Ezher’de okuyordu. Yanımda Mısır’ı ve Ezher’i övmeye başladı. Ben o gün meseleyi babama açtım. 1940 yılı Şubat ayında Ezher’e yazılmak için yola çıktım. Polis Merkezinde O dönem savaş dolayısıyla Mısır’a vize alınamıyordu. Ben de bir tanıdığım yoluyla yola çıktım. Süveyş’te yakalandım ve Polis merkezinde bir gün tutuldum. Bu duruma çok üzüldüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Mustafa Runyun elinde izin kağıdı ile geldi ve serbest bıraktılar. Balkanlarda Ezherli Alimler Asıldı

Babam hac hakkında şöyle derdi: “Ey oğlum! Hac farizasını eda etmek için yola çıkan kimse için cidal, mücadele, münakaşa, kavga, döğüş yasak kılınmıştır. Şimdi sen hem ihrama girmiş, kefenlenmiş, ahiret yolculuğuna çıkmış insanın bir de kavgası, dövüşü mü olur dersen, cevabı şudur ki; Şeytan Hicaz da ne ölmüş ne de emekliye ayrılmıştır. Dolayısıyla hacının bu gerçeği böyle bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerekir. Vaktiyle hacca kervanlarla altı ayda gidilip gelinen devirlerde, öyle şeyler duyardık ki, şaşırırdık. Pilav yerlerken, kaşığın büyüğünü sen aldın diye birbiriyle kavga edenler olurmuş. Binaenaleyh oralara gitmek iyidir ama sabredip nefsine hakim olmak zordur.” Ama Burada Diriler Bekliyor Bir keresinde Eğinli Hacı Hafız Efendi Kur’an merasimine davet olunmuş. O gece sabaha karşı Hocaefendi’nin altı yaşındaki küçük oğlu vefat etmiş. İcazet merasimi öğleden önce yapılacak. Hoca hanımına ”Çocuğun üzerini örtün, ben geleceğim inşallah” diyerek evden çıkmış.

Ezher’de okuduğum sıralarda Ali Yakup Bey bir gün bana şunları anlattı: “Balkanlar ve Avrupa’da Hristiyanlar, Osmanlı’nın uyguladığı İslami uygulamalardan aşırı rahatsız oldular. Osmanlı’nın yıkılışından sonrada ellerine geçecek fırsat kolladılar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya’da 500 bin Müslüman kılıçtan geçirildi. Almanlar Üsküp bölgesinden çekildikten sonra Yugoslavya lideri Komünist Tito, Ezher’den gelen arkadaşlarımızı idam etti. Naaşlarını yedi gün caddede dar ağacında bıraktı. Bunlardan birisi de Şuayb diye bir arkadaşımızdı...”

Hoca merasimi bitirip dua ettikten sonra müsade ister. Ev sahibi yemek yeneceğini söylese de hoca izin ister. Çok ısrar edince “Çocuğunun vefat ettiğini” söyler. Bu durum karşısında hocaya şaşırırlar. Bunun üzerine şöyle der: “Cenaze benim oğlumdur, bekler. Bir kişidir. Ama burada diriler bekliyor... Bunca sene Medine-i Münevvere’de, Peygamber-i Zişan’a komşuluk yapmış Eğinli Hafız’da sözünde durmasa, kimler sözünde durur? ...”

Mustafa Sabri: “Sen Şair Olacaksın”

En Büyük Nimet İslam’dır

Kahire Üniversitesi’nde Türkçe divan kitapları vardı. Yaz tatillerinde erkenden kalkar, 5 km’lik yolu yürüyerek oraya giderdim. Divanları okurdum. Mustafa Runyun beni Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’ye şikayet etti. Ben de yazdığım bir şiiri ona gösterdiğimde şiirimi beğendi bana; “Bu davaya şiirlerinle hizmet edeceksin. Sen

Bir gün Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi ile yemek yerken bana şöyle dedi: “Hangi nimete şükretsek bilmem. Şükredecek o kadar çok nimet var ki. Ama bütün nimetlerin üzerinde, bence nimetlerin nimeti İslam nimetidir. Bu nimetin bereketi, kuvveti ile bakın sizler üç, beş, on senedir ana babanızdan, memleketinizden uzak yaşıyor-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

49


sunuz. Bir günden bir güne halinizden şikayet ettiğinizi görmedim...”

nakkale Cephesi’ne geldim. Yalnız Türk zabit(rütbeli

Kadınların İsteyecekleri En Mühim Hak Kaldı

sofraları kurdurmaları bana çok dokundu. Benim gibi

Yine bir gün el Ahram Gazetesi’nde kadınların hürriyet istedikleri haberini okudum. O zamanlar her tarafta kadın özgürlüğü diye bir şey tutturulmuş konuşuluyordu. Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’ye bu meseleyi sorduğumda şöyle dedi: “Kadınların isteyecekleri en mühim bir hak kaldı, onu muhakkak istemeliler... O da kadınların şunu söylemesidir: “Biz artık çocuk doğurmayacağız! Bundan sonra o işi erkekler yapsın! Bir insan dinden, ilahi hakikatlerden uzaklaşırsa tabiata, fıtrata, yaratılışa da hepsine de karşı gelir...” Bir Bektaşi’ye Cevabım Mısır’ın “Kal’a” tepesinde bir “Bektaşi Tekkesi” vardı. Bektaşiler, Mevlid ve hatim için toplandığımız zamanlar yanımızda durur, namaz vakti girince kaybolup giderlerdi. Hem de içki içiyorlardı. Ben de onlara şöyle dedim: “Yahu Bektaşi Efendi! Senin içinde bulunduğunu iddia ettiğin dinin peygamberi, hayranı olduğunu iddia ettiğin Hz.Ali’nin kayınpederi şöyle buyurmuştur: “İçki günahların anasıdır.”

“Ehl-i Beyt’i sevin gerisi kolay. Onların şefaati her şeyi halleder. Onların himmeti olunca namaz, oruç kişinin üzerinden kalkar mı? Ne âla, Ehl-i Beyt’in mensupları, o mübarek insanlar, hayatları boyu namaz, oruç, hac ibadetlerine sımsıkı riayet ediyorlar da, onları seçtiğini iddia edenler yan gelip yatıyor...”

asker)lerin laubali hareketleri, namaz kılmamaları, içki uzaktan Kırım’dan, Dağıstan’dan, Kafkasya’da gelen gönüllüler hep şikayetçi idiler: “Ne niyetle

geldik, nelere şahit oluyoruz.” Zabitlerin onda sekizi böyle idi. Bunlar savaştan da ümitli değildi. Bazıları şöyle diyorlardı: ”Bu

işin içinden çıkılmaz. Kaybedersek kaybedelim. Düşmanın elindeki silah bizde yok; boş yere inat ediyoruz.” Hasan el Benna ile Hatıralarım İlk Tanışma Yıl 1942, yirmi yaşındayım. Kahire’de bir gün dersten çıkmış, yurda doğru giderken yanımızdan sakallı ve sarıklı biri geçti. Mustafa Runyun, bu İhvan-ı Müslimin’in mürşidi Hasan el Benna dedi. Hasan el Benna Allah ondan razı olsun bunu duyunca hemen geri döndü ve bizimle tanıştı ve sohbetine davet etti. Hasan el Benna’nın Sohbetinde Arkasında akşam namazı kıldım. O zamana kadar duymadığım bir huzurla namaz kıldım. Ardından minbere çıkıp ayakta konuşmaya başladı. Onun Kur’an’a vakıf oluşuna, hafız olmama rağmen hayret ettim. Sohbet esnasında dört sarıklı Ezher hocası içeride konuşulanları merak edip içeriye girince, Hasan el Benna şöyle dedi: “Kardeşlerim! Ben size senelerdir demiyor muyum ki bu mukaddes davaya Allah’tan yardım gelecek, Rabbim bizi yalnız

Burada yatan Kaygusuz Abdal’ın türbesine gidenler çocuğunun olmasını ondan isterlerdi. Ben bunun batıl olduğunu, dine ters olduğunu söylediğimde bana şöyle dediler: “Rızkımıza engel olma!”

bırakmayacak, gerek salih kullarla gerekse de melek-

Filistin Müftüsü Emin el Hüseyni ile Üzücü Bir Çanakkale Anısı

Hasan el Benna, hitap ederken çoğu zaman “Ahi

Bir gün Şeyhulislam Mustafa Sabri Efendi’nin evinde otururken Filistin Müftüsü Emin el Hüseyni’nin I.Dünya Savaşı’nda Çanakkale Cephesi’nde yaşadığı şu üzücü olayı anlattı: “Yirmi yaşında, gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılıp, Ça-

50

REBİÜLEVVEL 1436

leriyle... Bakın dualarımın birisi çıktı. Ezher ulemasından dört alim geldiler, aramıza katıldılar...” Sohbet bittikten sonra Hasan el Benna’nın gözü bana ilişti. Bana “Hoşgeldin Ali kardeş” dedi.

(kardeş)” derdi. Benimle daha bir kaç gün önce tanışmıştı ve ismim ile hitap etti. Daha sonra şöyle dedi: “Bu cevherler; analarından, babalarından, vatanlarından ayrılmışlar; çalışıyorlar; memleketlerine dönüp lamba değil, güneş olup aydınlatmak, nurlandırmak istiyorlar...” O’nun İzinde...


Kur’an’a o kadar vakıftı ki, sohbet esnasında Kur’an önündeymiş gibi sohbet anlatırdı. Hasan el Benna’ya Gelen Yasak Hasan el Benna’nın gençler üzerindeki tesirini gören İngilizler, Amerikalılar; 1944 yılında hükümete baskı kurup Hasan el Benna’nın konferans ve toplu sohbet vermesini engelletti. Hasan el Benna’nın İki Özelliği Hasan el Benna’da gördüğüm hususiyetlerden biri, daima mütevazi ve mütebessim olmasıydı. Diğer özelliği ise, gösterdiği samimi alaka idi. Rabbimize Karşı Bir Mazeretimiz Olsun Son haccında akşam namazından sonra konuşmaya başladık. O sırada sarıklı, cübbeli yaşlı bir zat söz istedi. Adam konuşmaya başladı: “ Allah selamet versin. Bu Şeyh Hasan el Benna’yı çocukluğundan beri tanırım... İyimser biridir... Yahu İslam ümmetinin durumu bellidir. Ölmüş, ölmüş... Sen ölmüş topraktan medet bekliyorsun...” Hasan el Benna, yaşlı adam sözünü bitirdikten sonra tekrar mikrofunu aldı ve şu ayet üzerinden mesajlar verdi:

“Hani içlerinden bir cemâatte: “Allah’ın kendilerini helâk edici olduğu veya şiddetli bir azâb ile onları cezâlandırıcı olduğu bir kavme ne diye nasîhat ediyorsunuz?” demişti. (Nasîhat edenler ise:) “Rabbinize bir ma’zeret (beyân etmek) için, bir de umulur ki(günah işlemekten) sakınırlar diye (nasîhat ediyoruz)!” dediler.” (A’raf, 164) Cenab-ı Hakk’ın huzuruna çıktığımızda, beyan edeceğimiz bir özrümüz, bir mazeretimiz olsun diye bunu yapmaktayız. Yarın huzuru İlahi’de: “Allah’ım! Biz çalıştık, çabaladık, didindik, yorulduk; ne yaptıksa elimizden bir şey gelmedi, diyebilmek için bu yorgunluğa katlanıyor, bu çabayı gösteriyoruz.” deriz. Kendisini İslam Davasına Adayan Adam Hasan el Benna ile beraber davet çalışmalarında bulunan Ömer Bahaeddin Emiri anlatıyor: “Hasan el Benna ile Kardeşler teşkilatının köylerde kurulacak şubeleri için seyahat ettik. Bazı köyler vardı ki vasıta ile gidilemiyor, oralara ancak eşek sırtında gidilebidergi.nebevihayatyayinlari.com

liyordu. Yine merkeplere binip bir köye gittik. Üstad sanki lüks bir arabadaymış gibi neşeliydi. Vardığımız yere geldiğimizde gece olmuştu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem; ”Bir yere geceleyin habersiz, ani olarak eve gelmeyin” buyuruyor. Köylerin ısrarına rağmen misafir olmadık ve mescitte geceledik.” Son Görüşmemiz ve Şehid Edilişi Üstad Hasan el Benna, 1948 yılında hacca geldi. Bu onun son haccı ve son görüşmemizdi. Büyük insan, büyük mücahid bu hacdan dört ay sonra Şubat ayında, Kahire’de İslam düşmanı yerli hainlerin ve yabancıların tertip ettikleri suikast sonucunda altı kurşunla vurularak şehid edildi. Aslında yara çok büyük değildi ama kan kaybediyordu. Hainler organize olmuş; elektrikler kesilmiş süsü verildi ve doktorlar bilerek müdahale etmediler. Üstad, kan kaybından hayatını kaybetti. Ezher’de Geçen Beş Yıl Ezher’de beş yılım geçti ve bu süre içinde Medine’ye ailemi görmeye gelemedim. Beşince sene sonunda yıl 1945, babam vefat etti. Yalnız kalan annem ve kardeşlerimin yanına dönmek zorunda

Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük ilmihal’i” övülünce Osman Efendi şöyle dedi: “Cihad bahsi kaçıncı sayfada?” Merhum Mahmud Bayram Hoca: “Kitabı okudum fakat cihad bahsini göremedim” deyince şöyle dedi: “Bugün cihadtan bahsetmeyen bir kitabın eksik tarafı var demektir. Herhangi bir kitapta cihadın ruhu olmalı... Cihad ruhunu kaybeden kimseler esir olur. Cihad ruhu evvela insanın nefsiyle, sonra toplumdaki İslam dışı hallerle, hurafelerle, şeriat dışı batıl gelenek, görenek ve vurdumduymazlıklarla mücadele ruhu verir. Cihad ruhunu sahip insan, etrafını aydınlatır...” REBİÜLEVVEL 1436

51


Menkıbe Aşığı Milletimiz Bir gün Erzurum Müftüsü Mustafa Necati Efendi ile konuşurken bana şöyle dedi: “Oğlum, milletimiz menakıb aşığı oldu. Ayet-i kerime, hadis-i şerif okusan, manalarını versen, uyurlar... Fakat bir menkıbe, uçmuş kaçmış hadiseden bahset, herkesin gözü açılır...” Şeyh Şamil’in Torunu ile Kafkasya’da Yaşadıkları Zulümler

1947 yılının Ramazan ayının son on gününde Şeyh Abdulğafur Efendi ile itikafta kaldım. Şeyh ile beraber hatimle teheccüdlere başladık. 1963 yılına kadar, on beş sene, böyle devam etti.

Büyük komutan Şeyh Şamil’in torunu Said Şamil Bey dedesinin Mekke’ye hicretini yaşlı gözlerle şöyle anlatırdı: “Ruslar bölgemizde haraç topluyorlardı. Haracı aldıktan bir süre sonra tekrar gelip; “kadınlarınızın zinetlerini getirin” derdi. Onları aldıktan bir süre sonra tekrar gelir para isterler, verecek paramız olmadığından içimizden bazılarını alır, kireç kuyularında yakarlardı. Önce milletin önde gelenlerini öldürmeye başladılar. Altı arkadaşımla bir gece kaçma planı yaptık. Yola çıktık. Geceleyin bir nehirden geçecektik. 1O kişiydi, üçümüz dışında diğerleri yüzme bilmiyordu. Yüzmeyi bilmeyen yedisi boğulup öldüler. Bizde ilk hicretimize böyle zorlukla çıktık.”

Cihad Ruhu

Şapka Giymek İçin Savaşmadım

Bir gün kendisiyle otururken Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük ilmihal’i” övülünce Osman Efendi şöyle dedi: “Cihad bahsi kaçıncı sayfada?” Merhum Mahmud Bayram Hoca: “Kitabı okudum fakat cihad bahsini göremedim” deyince şöyle dedi: “Bugün cihadtan bahsetmeyen bir kitabın eksik tarafı var demektir. Herhangi bir kitapta cihadın ruhu olmalı... Cihad ruhunu kaybeden kimseler esir olur. Cihad ruhu evvela insanın nefsiyle, sonra toplumdaki İslam dışı hallerle, hurafelerle, şeriat dışı batıl gelenek, görenek ve vurdumduymazlıklarla mücadele ruhu verir. Cihad ruhunu sahip insan, etrafını aydınlatır...”

Yıl 1955... Konya’da İstanbul’a gidiyorum. Otobüste iken ikindi namazı vaktinin çıkmasına az kaldı. Şoföre durmasını rica ettim. O da duramayacağını söyleyince oradan bir adam şoföre tepki göstererek “neden durmayacakmışsın?” diye tepki gösterdi. O sırada otobüs dağı dolaşıyordu. Dağdan bir kaya düşmüş ve yolu kapatmıştı. Ben de kısa süre mola istiyordum ancak iki üç saat orada kalmak zorunda kaldık. Şoföre tepki gösteren adam ile namaz kıldık. Daha sonra muhabbet esnasında Urfalı olduğunu söyledi ve bana şunları anlattı: “Babam anlatırdı: Urfa’da Hoca Hasan Efendi adında biri vardı. İstiklal Savaşı döneminde halka camide vaaz etmiş; erkekler paltolarını, kadınlar bileziklerini orduya vermişlerdi. Daha sonraları Hoca çocuklara Arapça ve Kur’an öğretme suçuyla valiye şikayet edildi. Bunların ardından gelen Şapka kanunu için şöyle demiş: ”Ben Fransızlarla onların şapkasını giymek için mi savaştım?” dedi ve Medine’ye hicret etti.” Babam hocanın gidişinden dolayı evde günlerce ağlamıştı.”

kaldım. Maddi geçimimizi sağlamak için Medine hatıralı mendiller yapıp satmaya başladım. On Beş Sene Hatimle Teheccüd

Elimin Rahatsızlığı ve Artık Yazamıyorum Hasan en Nedvi’nin “İslam Şairi Muhammed İkbal” diye eserini Türkçe’ye tercüme ettikten sonra Mısır’ın büyük edibi Abbas Mahmud Akkad’ın “20. Asır Mütefekkirlerinin İnançları” adlı eserini tercüme ettim. Zor bir kitaptı. Bu çalışma sırasında elime bir uyuşma gelmişti. O zamandan sonra yazı yazamama neden oldu.

52

REBİÜLEVVEL 1436

O’nun İzinde...


Arkadaşım Mustafa Runyun’un Bir İtirafı

çok zahmetlere katlanmışlar, bir çok münafığı idare

27 Mayıs 1960 darbesinde Demokrat Parti milletvekilleri Yassıada’ya hapsedilmişti. O zaman o da önce Yassıada’ya daha sonra Kayseri Cezaevi’ne gönderildi. Onunla Kayseri Cezaevi’nde şöyle bir konuşmamız geçti: “Yassıada’da arkadaşlarla konuşurken aramızdan biri şöyle dedi: ”Yahu bizi Atatürk düşmanlığıyla itham ediyorlar. Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu çıkaran biz değil miyiz? Biz nasıl düşman sayılırız, böyle bir gerekçe ile muhakeme oluruz?”

etmek, onlara tahammül etmek zorunda kalmışlardır...

Ben de onlara şöyle dedim: “Hala neden konuşuyoruz. Eğer bir de Allah’a ve Rasulu’ne dil uzatılmasını, dine, mukaddesata sövülmesini yasaklayan bir kanun çıkarabilseydik. Bunlar başımıza gelmezdi... İlahi adalet tecelli ediyor. Biz daha büyük cezalara müstehakız...”

vefat etti. Ertesi gün Mescid-i Nebevî’de kılınan

İmam Hatipler Nasıl Açıldı?

lanmıştır.

Merhum Celal Ökten Hoca anlatıyor: “Memlekette 1940’lı yıllarda, halkın ağzında dolaşan bir söz vardı: “Cenazelerimizi yıkayacak imam kalmayacak!” Ama bence asıl tehlike bundan daha büyüktü. Milletin imanını, ruhunu, aklını yıkayacak hoca kalmamıştı, kalmayacaktı... Memlekette iman gidiyordu. İmam Hatipler tekrar açılması için arkadaşlarla anlaştık. O zaman Milli Eğitim Bakanı talebem Tevfik İleri idi. Ona durumu izah ettim. Talim Terbiye Kurulu o zaman masonların elindeydi. Bir ay boyunca gittim, geldim. O soğuk havalarda prostatım olmasına rağmen bütün param bitene kadar bir ay boyunca böyle devam etti. Bir ay sonra Tevfik İleri durumu başbakan Adnan Menderes’e bildirdi. İmam Hatiplerin açılması kabul edildi. Ne evlendiğim gün ne de icazet aldığım gün bu kadar sevindim.”

2. Gümüş Tül: 1961’de Nedve Yayınları’nda neş-

Sizler Benim Gerçekleşen Rüyalarımsınız

hatıralar. Kızı Sare Kurucu tarafından hazırlan-

Ali Ulvi Kurucu, Türkiye’yi ziyaret ettiği günlerde yetişen imanlı nesli gördükçe kendini, “Sizler benim gerçekleşen rüyalarım, kabul olunan dualarımsınız” demekten alıkoyamazdı.

mıştır.

Dava Adamı Katlanır, Tahammül Eder Bir sohbetimde şöyle demiştim: “Büyük insanların ruhları ve büyük ruhların eserleri büyük oluyor. Bu insanların davaları için çektikleri çileler, ızdıraplar sayısız ve ölçüsüzdür. Onlar gelecekte davalarına hizmet edecek, yeni ve genç imanları yetiştirmek uğruna bir dergi.nebevihayatyayinlari.com

Yine bu insanlar davalarını zayıflatmak için aynı yolda hizmet veren dava arkadaşlarını incitmemek için onların kırıcı söz ve davranışlarını görmemezlikten gelmeye büyük dikkat göstermişlerdir.” Vefatı İbrahim ve Mustafa adlı iki oğlu ve Sare adlı bir kızı olan Ali Ulvi Bey 3 Şubat 2002’de Medine’de namaz dan sonra Cennetü’l-Baki’ye defnedildi. Ali Ulvi Kurucu’nun eserleri 1. Nurdan Sesler: İlk şiir kitabıdır. 1958’de yayım-

redilen şiir kitabıdır. 3. Gümüş Tül ve Alevler: Dr. Ali Kemal Belviranlı’nın gayretiyle 1970’e kadar yazdığı şiirlerini bu isimle bir araya getirmiştir. 4. Gecenin Gündüzü: Ertuğrul Düzdağ tarafından yayına hazırlanmıştır. Yazı, mülakat ve sohbetlerinden oluşmaktadır. 5. İslam Şairi Muhammed İkbal: Tercüme bir eseridir. 6. Parlayan Nur: Tercüme bir eseridir. 7. Zulmeti Yıkan Nur: Tercüme bir eseridir. 8. Bir Ömürden Sayfalar: Ali Ulvi Kurucu’dan

9. Dört ciltlik Hatıralar: Ertuğrul Düzdağ hazırlamıştır. 10. Medine İkliminden Esintiler: Ali Ulvi Kurucu’nun sohbetlerinden derlenmiş bir çalışmadır. Derleyen ve hazırlayan Ahmet Yüter’dir. (Yazı kaleme alınırken, Mustafa Düzdağ’ın hazırladığı 4 citlik “Hatıralar” eserinden faydalanılmıştır.) REBİÜLEVVEL 1436

53


NEBEVİ HAYAT DERGİSİ 2014 YILI YARIŞMA SONUÇLARI Nebevi Hayat Dergisi’nin ilkini 14 Aralık 2014 günü düzenlediği yarışma sonuçlandı. Dergi yarışmasına 125 erkek, 50 bayan kardeşimiz olmak üzere toplamda 175 okuyucu katıldı. Yarışmaya katılan her bir kardeşimize teşekkürlerimizi sunarız. Her yarışmanın kendine has heyecanları vardır. Katılımcılar bilmedikleri veya çalışmadıkları yerlerden soru çıkarsa nasıl cevaplarız sıkıntısını yaşarken, sınav sorularının hiçte abartılacak zorlukta olmadığını görünce sınavın ne zaman bittiğinin farkına bile varmazlar. Bundan sonra sorulara verilen cevapların kritiği başlar en yakın arkadaşları ile… Bakar ki doğruları yanlışlarından fazla, bu sefer sınav sonuçlarının açıklanması heyecanı sarar kendilerini. Bu tatlı bekleyiş esnasında sınavda ilk üçe girmek insanın duygularını okşayan bir durumdur. Her sınavın kendince belirlenmiş ödülleri vardır. Bunlar yarışmayı organize edenlerin katılımcıları motive etme amaçlı ikramlarıdır. Dergimizin sınavında da derece yapan okurlarımıza hediyeler belirlenmişti. Birinci umre, ikinci diz üstü bilgisayar, üçüncü tablet bilgisayar ile ödülleneceklerdi. Bunun yanında ilk ona giren okuyucular bir yıl süreyle ücretsiz dergi aboneliğine hak kazanırlarken kendilerine kitap setleri hediye edilecekti. Sınavdan bir gün sonra sonuçlar belli oldu. Bu mütevazı yarışmada şu kardeşlerimiz ilk üçe girmişlerdi; 1. 2. 3.

Serkan Çınar (Umre Ödülü) Engin Sağban (Dizüstü Bilgisayar) Şakir Oral (Tablet Bilgisayar)

Kardeşlerimizi tebrik eder, ahirette eni yerler ve gökler kadar geniş olan cennet için yarışlarında da büyük mertebeler katetmeleri duası ile. Nebevi Hayat Dergisi Yarışmasında Nebevi Kardeşlik Örneği İnsanların dünya için çırpınıp elde ettiklerini kimseyle paylaşamama sıkıntısını yaşamaktayız günümüz hayatında. Hep bana, her zaman bana, yine de bana der âdemoğlu doyuramadığı kör nefsini mutlu etmek için. İslam bu aç ruhlara paylaşma duygusunu aşılayarak hayatın sadece bu dünyadan ibaret olmadığını, asıl yurdun ahiret yurdu olduğunu nakşeder. İslam’dan sonra da kendi ihtiyaç sahibi iken elinde avucunda ne varsa paylaşan saadetli bir asır ortaya çıkmıştır ve devam etmektedir. Dergimiz yarışmasında birinciliği iki kardeşimiz 71 doğru yaparak hak ettiler. Ve sonucu kura belirleyecekti. Ancak Engin Sağban isimli okuyucumuz, hakkını Serkan Çınar’a vererek isar örnekliği sergilemiştir. Nebevi Hayat Dergisi olarak Okuyucumuzu tebrik eder, yapmış olduğu davranışın karşılığını hem dünyada hem de ahirette almasını Allahu niyaz ederiz. 54 Teâlâ’dan NEBEVÎ HAYAT MART 2014


İLK ÜÇE GİREN OKURLARIMIZ CEMAZİYELEVVEL 1435

NEBEVÎ HAYAT

55


HİLAFET ANAHTARI

B Saliha kadın, rabbani ölçüleri olan kadındır. Rabbani ölçülere sahip, hayatını Rabbin sınırlarına göre belirleyen kadın, eşine Allah’a itaat ettiği için itaat eder. Çocuğunu Allah’ın hediyesi olarak görür ve duasıyla başlar eğitmeye. Seccadelere yazar adını önce göz yaşlarıyla. En iyi mesleğin Rahmana kulluk olduğunu öğretir. Rahmana kulluk mesleğini en iyi öğrenen başını sadece rahman için eğen çocuklardır bu Ümmete Umut ve İzzet getirecek olanlar. Bir kadının duasında gizlidir vahdet.

56

REBİÜLEVVEL 1436

ir kadın ‘’Ümmetin izzetini kurtarmak benim elimde’’ diye düşündüğünde dua olup avuçlardan rahmana yükselir temenniler, ümitler. Cihad izzettir, izzeti hissettirir. Saliha kadınla dininin yarısı tamamlanan kişi, cihatla namazla vs. ile diğer yarımı tamamlar. Saliha kadına denk hiçbir ibadet çeşidi yoktur. Zira saliha kadınlar anne ya da eş olmuştur Nureddin Zengilere, Salahaddinlere, Ahmed bin Hanbellere. Saliha kadın, rabbani ölçüleri olan kadındır. Rabbani ölçülere sahip, hayatını Rabbin sınırlarına göre belirleyen kadın, eşine Allah’a itaat ettiği için itaat eder. Çocuğunu Allah’ın hediyesi olarak görür ve duasıyla başlar eğitmeye. Seccadelere yazar adını önce göz yaşlarıyla. En iyi mesleğin Rahmana kulluk olduğunu öğretir. Rahmana kulluk mesleğini en iyi öğrenen başını sadece rahman için eğen çocuklardır bu Ümmete Umut ve İzzet getirecek olanlar. Bir kadının duasında gizlidir vahdet. Meryemi duasıyla doğuracak Hannelere ihtiyacı var bu ümmetin. Zekeriyya aleyhisselamın yaşadığı ve varlığı ile hiçbir şeyi değiştiremediği bir zamanda ‘’ben ne yapabilirim’’ diye düşünmüştü Hanne. Ve uzatmıştı elini Rahmanına. O biliyordu O’nun İzinde...


ESMA KÖSE

Çocuğunun ticaretini maaşı üzerinden değil duası üzerinden yapanlar, en iyi kar elde edenlerdir. kulların elinde değildir hiçbir şey. Yine biliyordu ki bir şeyleri değiştirmek için samimiyetle atılmış bir adımı bekler her şeye kadir olan. Ve hür bir yakarışla attı adımını. Çocuğunun kız olması bahane olmadı onun için. Özgür bir dua ile insanlığa adamıştı yıllar sonra kavuştuğu göz bebeği olacak yavrusunu. O asıl kazanç yerinin ahiret olduğuna iman etmiş ve ticaretini en doğru tüccarla yapmıştı en doğru yerde. Özgürce yapılmış dualar karşılıksız kalmamıştır hiçbir zaman. Şartsız koşulsuz bükülen boyunlar, Rahmanın lütfundan her zaman nasibini almıştır ve almaya devam etmektedir. İşte Hannenin özgürce yaptığı dua Ümmetin Meryemine hayat vermiştir. Dua ile şekil alır Meryemler. En güzel dualar annelerin ağzı ile ulaşır Rahmana. Çocuğunun ticaretini maaşı üzerinden değil duası üzerinden yapanlar, en iyi kar elde edenlerdir.

Saliha kadın büyük bir nimettir. Ancak unutulma-

Her genç kızın hayali olmalıdır saliha bir eş olabilmek. Saliha olmayı eşe hizmetçilik gibi algılayan ve algılatan, süper kahramanları kafalarına eseni yapan insanlar olarak göstererek zihinlerde özgürlük algısını ahlaksızlığa dönüştüren zihniyetin zıddına, eşe itaati Allaha itaat olarak gören, hayatını paylaştığı insana her fırsatta destek olmasını bilen ve huzuru tebessümünde gizleyen Hatice ve Ümmü Süleymler olmalıdır onun kahramanı. Ancak saliha olmanın sınırları Rahman tarafından belirlenmişken kendisine kaldıramayacağı yükler yüklenildiği için saliha olmadığı iddia edilen kadın Rahmanın ölçülerini aşmadığı sürece saliha olmaya devam eder. Allah’a itaati hayatının düsturu haline getirmiş, insanların boyunduruğundan kurtulmuş hür imanlar salihalığa atılmış adımlardır.

değerleri olduğunda geleceğini bilmeyenlerdir.

malıdır ki büyük nimetler büyük sorumlulukların büyük imtihanların habercisidir. Saliha hanıma sahip olan bir erkek herkesten daha dikkatli olmalıdır. Zira Allah’ın ona emanet ettiği kadın birde Allah’ın yanında değer sahibi ise onu üzmenin bedelinin ne olacağını iyi düşünmelidir. Zira Allah’ın en değerlisi olan Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem’e düşman olanların akıbeti bellidir. Saliha eşe sahip olan bunun üzerinden kıstas yaparak tehlikelere karşı önlem almalıdır. Birde arkadaşlarını, öğrencilerini, işini ailesine tercih eden ve aynı zamanda Hilafeti kurmak için çaba sarfettiğini iddia edenler vardır. Bunlar hazine sandığının üzerinde dilenen kimseye benzer. Ve bunlar hilafetin ancak kadınların avuçlarında dua olup yüreklerinde bir hazine gibi sakladıkları Zira bu Ümmet hilafetini saliha kadınlarını yitirdiğinde kaybetmiştir. Tekrar kazanmanın tek yolu da Saliha kadınlar yetiştirmektir. Bir halife yetişecekse bu Ümmete onu yetiştirecek anne Saliha kadındır. Ona eş olacak kadın, Saliha kadındır. O halde hilafetin anahtarları saliha kadınların elindedir. Bu Ümmet kadınlarına gerekli değeri verdiğinde ve kadınlar bu Ümmetin kadınlarının değerini ve gücünü yüreklerinde hissettiklerinde hilafet binası inşa edilmeye başlayacaktır. Herkes hilafetin anahtarlarını evinde aramalıdır. Evinin dışında bir cami bahçesinde aradığı anahtar, aslında eşinin ya da kızının elinde gizli bir duada saklıdır...

Bir halife yetişecekse bu Ümmete onu yetiştirecek anne Saliha kadındır. Ona eş olacak kadın, Saliha kadındır.

dergi.nebevihayatyayinlari.com

REBİÜLEVVEL 1436

57


MÜMİN KADININ AKRABA VE KOMŞULARLA İLİŞKİSİ

“D

emek siz iş başına gelecek olursanız yeryüzünde bozgunculuk çıkaracak-

sınız ve akrabalık bağlarınızı koparacaksınız öyle mi? İşte onlar, Allah›ın lanetlediği, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimselerdir.”

(Muhammed; 22-23)

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan eşini yaratıp ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun; kendi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’dan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözeticidir.” (Nisa;1) Akrabaya iyilik, anne-babaya ihsandan hemen sonra başlıyor. İslam, sosyal yardımlaşmaya en yakınlarımızdan başlamamızı öğütler.

58

REBİÜLEVVEL 1436

“Kim rızkının bol verilmesini ve ecelinin geciktirilmesini (ömrünün uzun olmasını) istiyorsa akrabasıyla bağlarını koparmasın.” (Buhari, Müslim) Biz mümin kadınlar, Allah’ın bu emrine ve peygamberin bize getirdiği müjdeye Rabbimizin izniyle sımsıkı tutunuruz. Akrabayı kollayıp gözetmenin, onlara ihsanda bulunmanın ömrümüzü bereketlendireceğine, ilahi bir rahmet olduğuna iman ederiz. “Akrabalık bağını kesen cennete giremez.” (Buhari, Müslim) Bizler, akraba ve yakınlarımızın cennet vesilelerimiz olduğunu çok iyi bilir, cennetle aramızda köprü olan sıla-i rahim’i terketmeyiz. Rahim; insanın bir su damlası, necis bir varlık iken atıldığı, sığındığı, korunak bulduğu, tutunduğu yerdir. O’nun İzinde...


DERYA FIÇICI Sıla; gurbettir, yabancı olduğun yer, evsiz barksız olduğun, özlem çektiğin, korku duyduğun yerdir.

mamen kendilerine odaklı, onların emirlerini ye-

İnsan, yeryüzüne geldiğinde gerçek bir gurbetçidir. Elbisesi yok, tam manasıyla muhtaçtır; şefkate, merhamete, iyiliğe...

Bu çarpık anlayışın ürettiği toplumlar, birbirini

İşte Allah onu, bu halde iken annenin ve babanın kalbine koyduğu merhamet duygusuyla koruyup kolluyor. Allah insana, anne ve baba içgüdüsü, merhameti ve duygusu vermeseydi yapayalnız, korumasız ve savunmasız kalırdık bu dünyada.

artık alışveriş merkezlerini, çarşı ve pazarları zi-

İşte bu (sıla-i rahim) akrabalar; o korumanın, savunmanın devamıdır. Her biri, Allah celle celaluhu’nun bize lutfettiği yakınlarımızdır. Akraba, koruyan olduğu kadar, korumakla mükellef olduğumuz kimselerdir.

geldi. Hatta bu bozukluk psikolojiye öyle yansıdı

Kendi nefsimizi şeytanın şerrinden, haramlardan nasıl koruyor isek en yakınlarımızı da bu konuda uyarmak ve sakındırmak için elimizden geleni yapmakla sorumluyuz.

medyadan haberleşme, hatta birbirlerine sosyal

Akrabalık bağlarıyla bağlı olduğumuz yakınlarımız ile olan alakamız, akide yani iman bağı ile tamamlandığında, işte bu, güçlü ve sağlam bir bağ olur.

rine getiren özgür köleler haline getirdiler. terkedip maddenin kölesi haline geldiler. Örneğin; eskiden birbirlerini ziyaret eden insanlar, yaret edip gezmeyi tercih eder hale geldi. Daha önceleri birbirlerini ziyaret ettiklerinde dertlerini, mutluluklarını konuşan insanlar, bunun yerine birlikte televizyon izlemeyi tercih eder hale ki konuşma ihtiyacını televizyonla gidermeye çalışan insanlar ortaya çıktı. Bayram ve özel günlerde ziyaretleşme yerine, kalıp cümlelerden oluşan mesajlaşma, sosyal medyadan ikramda bulunan psikolojisi algısı tamamen bozulmuş insan yığınları ortaya çıktı. Tüketmeye tamamen hipnoz edilmiş toplum, tüketim maddelerini elde etmek için normalden daha fazla çalışmak, emek harcamak zorunda kaldı. Geri kalan vaktinde kazandığını harcama zevki içerisinde mutlu olmaya çalıştı. Zaman içe-

Mümin insanlarla iyi geçinen kişi, insanların yanında sükunet, huzur ve güven bulduğu kişidir. Allah’ın mümin kulları, yeryüzünde zulmü ortadan kaldıran, O’nun adaletine sımsıkı tutunan kimselerdir. Müslüman olmayan akraba ve yakınlarla ilişkiyi kesmek, onları davetten, tebliğden, hidayetten uzak tutmak demektir, bu ise; zulümdür, zulmün yayılmasına, çoğalmasına müsaade etmektir.

risinde giderek yalnızlaşan, sadece madde ile iliş-

Günümüzde küfre dayalı insan yapımı düzenler, önce aile yapısını ve ardından akrabalık ve komşuluk ilişkisini tamamen yok etmeye yönelik plan ve projeler geliştirmişler ve hızla bu planlarını hayata geçirmektedirler. Biz müminler, onların bu hain planlarına karşı uyanık olup Kur’an ve sünnete sımsıkı sarılmalıyız.

sünnete dönme ve kendine gelme zamanıdır! Ku-

İnsanın dünya ile olan ilişkisini kuvvetlendirip dünyaya bağlamak adına hızla tüketmeye, asli ihtiyaç maddelerinin sayısını sürekli arttırmaya giden düzenler, bizleri birbirimizden koparıp ta-

tığı kırgınlık ve küskünlükleri yok edelim. Akra-

dergi.nebevihayatyayinlari.com

kiye geçmiş, zayıf ve güçsüz insan yığınları üretildi. İnsanlık, tüm emirlere itaat eden, emperyalizmin pazarlarında ömürlerini az bir para karşılığında kiralamış köleler haline geldi. Mümine kardeşim, artık zaman; tuzakları farketme, onların merkezlerini terketme, Kur’an ve ruyan hayat damarları, Allah’ın kitabı, peygamberin sünneti ile inşaAllah yeniden hayat bulacaktır. Yalnız kalmış gönülleri ziyaret edelim, onları Allah’ın selamı ile selamlayalım, onlara gücümüz yettiğince iyilikte bulunalım. Arada şeytanın atbayı ziyaret etmek, çarşı ve pazardan torbalar dolusu elbise ve yiyecekle dönmekten vallahi daha bereketlidir, mümine kardeşim. Sıla-i rahim’den REBİÜLEVVEL 1436

59


“Kim rızkının bol verilmesini ve ecelinin geciktirilmesini (ömrünün uzun olmasını) istiyorsa akrabasıyla bağlarını koparmasın.” (Buhari, Müslim)

dönen, cennet nimetleriyle döner. Cennet nimetleri şüphesiz ki daha hayırlıdır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisinde şöyle buyurur: “Rahim (akrabalık bağı) arşa asılıdır. Rahim der ki: Kim benimle ilişkisini devam ettirirse Allah da onunla irtibatını devam ettirir, kim benimle irtibatını koparır ise Allah da onunla bağlarını koparır.” (Buhari) En yakınlarımızın arasında yer alan diğer bağlarımızdan biri de, komşularımızdır. Aişe radiyallahu anha’dan rivayetle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Cibril devamlı olarak bana komşuyu tavsiye ediyordu, hatta zannettim ki, Cibril komşuyu (komşuya) varis kılacak.” (Buhari, Tirmizi) Komşuluk hakları 1) Karşılaşınca ondan önce selam vermek. 2) Fazla lafa tutmamak. 3) Fazla soru sormamak. 4) Hastalandığında ziyaret etmek. 5) Başına bir felaket geldiğinde tavsiyede bulunmak. 6) Sevindirici hadiselerde tebrik etmek. 7) Kusurlarını görmezden gelmek. 8) Mahrem sırlarını öğrenmek için onu gözetlememek. 9) Duvarının üzerine onu rahatsız edici bir şey koymamak. 10) Yoluna süprüntü ve su dökmemek. 11) Bahçesine toprak ve benzeri şeyler atmamak. 12) Evinin yolunu daraltmamak. 13) Evine ne götürdüğünü gözetlememek.

60

REBİÜLEVVEL 1436

14) Açığa çıkan ayıbını örtmek. 15) Felaket geldiğinde yardım etmek. 16) Hakkında çıkan söylentilere itibar etmemek. 17) Mahremlerine karşı gözlerini kapatmak. 18) Çocuklarına yumuşak söz söylemek. 19) Bilmediği dini ve dünyevi konularda kendisine doğru olanı göstermek. Kur’an ve sünnetten aldığımız bu güzel ahlakımızı, batı kültürü ve beşeri düzenler her geçen gün yok edip yerine kendi sistemlerine dayalı kültürü, insanlığa dayatmaya çalışıyorlar. Örneğin; önceleri insanın yediği şeyleri söylemesi dahi edeben yanlış olarak kabul edilirken şimdi insanlar yediği, içtiği, gezdiği yerleri dahi sosyal medya aracılığıyla gözler önüne seriyor. Birbirlerinin özel hayatını bu yolla gözeten, gözetleyen, aile içi mahrem olması gereken durumları dahi bu ortamda paylaşan insanların ahlakında, bu durum giderek yozlaşmaya sebep oluyor. Büyük alışveriş merkezleri, büyük marketler insanların nefislerinin körüklenmesine, ihtiyacın üzerinde satın alma ile daha fazla tüketmeye, dolayısıyla da açgözlülüğe sebep oluyor. Her yanımız market, bakkal, manav olduğu halde evlerimize sanki mahrumiyet bölgesinde yaşıyormuşcasına alışveriş yapmamız, kendimizi çok sevmemize, tek başına tüketmeye, yardımlaşma, paylaşma gibi duygularımızın törpülenip azalmasına sebep oldu. Biz mümin kadınlar, bunlara dikkat edip güzel özelliklerimizi kaybetmemeliyiz. Kur’an ve sünneti, hayatımızın her detayında yaşayarak, insanlığı buna davet etmeliyiz. Selam ve dua ile… O’nun İzinde...


EMRAH SEVEN

HABER ANALİZ

AMERİKA’DAN ONUR KIRICI İŞKENCELER G

eçtiğimiz günlerde Amerika Birleşik Devletleri Senato İstihbarat Komitesi Dünya’nın

gözünün içine bakarak yaklaşık 6 bin sayfalık işkence raporunu yayınladı. Bu 6 bin sayfalık işkence raporu sadece gün yüzüne çıkanlar. Amerika’nın daha gün yüzüne çıkmayan Irak’ta, Afganistan’da ve adını dahi sayamadığımız veya bilmediğimiz ülkelerde kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi yaşamayan, kendisi gibi inanmayan halklara, insanlara kim bilir daha kaç bin sayfalık işkence uyguladı. Baskı, zulüm ve işkence uygulamaktan geri durmayan Amerika cüretkâr ve kibirli tavrıyla “Geçmişe değil, geleceğe bakalım” diyerek yapılanları aklamaya çalıştı. Peki, nedir işkence? İşkence, ister fiziksel olsun ister ruhsal, bir göz korkutma, caydırma, intikam alma, cezalandırma veya bilgi toplama amacı olarak bilinçli şekilde insanlara ağır acı çektirmekte kullanılan her türden edimlerdir. Birleşmiş Milletler’in İşkenceye Karşı Konvansiyonunu imzalayanlar hiç kimseye, cezalandırmak, itiraf ya da bilgi almak, onlara ya da üçüncü şahıslara dergi.nebevihayatyayinlari.com

baskı yapmak amacıyla kasten acı ve ıstırap çektirmeyeceğine söz verir. Ancak Uluslararası Af Örgütü gibi kuruluşlar her üç ülkeden ikisinin istikrarlı bir şekilde bu konvansiyon ve anlaşmaların ruhuna uygun davranmadığını bildirmekteler. Bizlerin şunu iyi bilmesi gerekir ki haksızlığa, işkenceye, baskıya, zulme, insan hakları ihlallerine, etnik ayrımcılığa, işgallere, mazlum ve masum insanlara dönük toplu katliamlara engel olmak, mazlumlarla dayanışma içerisinde bulunmak, bırakın aydın olmayı, insan olmanın bir gereğidir. Amerika’nın yapmış olduğu zulümlere, işkencelere, işgallere sadece insanlığımız gereği engel olmamız lazım. Yemen’li Samir Mukbel, tam 13 yıldır hakkında hiçbir suçlama olmadan Guantanamo Hapishanesi’nde tutulmakta. 1977 doğumlu Mukbel, Pakistan’ın Afganistan sınırında pasaportu çalındığı için konsolosluktan yardım istediği sırada kaçırılır. İki ay Afgan hapishanelerinde kaldıktan sonra ABD’ye teslim edilir. Ocak 2002’de Guantanamo’ya REBİÜLEVVEL 1436

61


giden ilk uçakta yer alan kişilerden biridir. Bin Ladin’e çalışmadığı anlaşılır, 2009’da hakkında “serbest bırakılabilir” kararı çıkar. Fakat o karar uygulanmaz. Mukbel yaşadıklarını avukatına ulaştırdığında, ortaya kocaman bir belgesel işkence romanı çıkmakta: “Hücre kapısı açılıyor. Yeni seans başlıyor, üst üste yapılan 100’üncü seans olsa gerek. Maruz kaldığım ilk sorgu periyodu sanırım, tam üç ay sürmüştü. İki ayrı sorgucu ekibi vardiyayla çalışıyordu, gece ve gündüz. Her seans beni uyandırmak için bağırmaları ile başlıyor. Daha sonra suratıma ve sırtıma vuruyorlardı. O kadar uykuya muhtaçtım ki başım sanki yüzüyordu. Bu odanın tüm duvarlarına fotoğraflar yapıştırılmıştı. Benden fotoğraftaki kişilerin kimliğini vermemi talep ediyorlardı ama ben onları tanıyıp tanımadığımı kestirebilmek için bile zar zor odaklanabiliyordum. Bağrışlar ve hakaretler yükseliyor, ardından köşedeki bir adama başlarıyla işaret veriyorlar. Koluma bilmediğim bir maddeyi iki kez enjekte ediyor. Son bildiğim şey bu. O dondurucu soğuk hücre. Hücre kapısı açılıyor. Bu sefer gardiyanlar sanki vahşi hayvanlar gibi korkunç bir korna sesi çıkararak içeri giriyorlar. Tüm bu olanları protesto etmek adına bana getirdikleri azıcık yemeği yemeyi reddetmeye çalıştım. Sorgucu bana güldü, sonra sinirlendi, yüksek sesle küfretmeye başladı, orda yemek tepsisini kafamdan aşağıya boşalttı. Köşedeki adama beni damardan beslemesini söylediler. Kanatana kadar iki farklı yerden koluma tüp taktılar.

Bizlerin şunu iyi bilmesi gerekir ki haksızlığa, işkenceye, baskıya, zulme, insan hakları ihlallerine, etnik ayrımcılığa, işgallere, mazlum ve masum insanlara dönük toplu katliamlara engel olmak, mazlumlarla dayanışma içerisinde bulunmak, bırakın aydın olmayı, insan olmanın bir gereğidir. Amerika’nın yapmış olduğu zulümlere, işkencelere, işgallere sadece insanlığımız gereği engel olmamız lazım.

62

REBİÜLEVVEL 1436

Dondurucu soğuk hücre… Kapı açılıyor. Bu sefer gardiyanlar beni yere iterek sırtımda tepiniyorlar. Sorguculara artık yemek yememeye devam edemeyeceğimi söylüyorum. Yemeği yere atıyorlar ve bana bir domuz gibi yememi söylüyorlar. Tuvalete gitmeme izin vermiyorlar. Daha da acı verici hale gelmesini izliyorlar, çevirmen altıma işersem, bana nasıl tecavüz edeceklerini anlatırken gülüyorlar. Dondurucu soğuk hücre… Hücrenin kapısı açılıyor. Ayağa kalkıp Amerikan bayrağını selamlamaya zorluyorlar. Sinema odasını andıran bir yerdeyim, diğer mahkûmların işkenceye uğradığını gösteren videolar izlemek zorunda bırakılıyorum. Sonra onlar için dans etmem gerektiğini söylüyorlar, onlar ayağımdaki zincirleri çektikçe daireler çizerek dolaşmamı istiyorlar. Her karşı koyuşumda en özel yerlerime dokunuyorlar. Dondurucu soğuk hücre… Kapı açılıyor. Yağmur yağmış ve her yerde çamur birikintisi var. Zincirlerle bağlı olduğum için yürüyemiyorum, beni bile bile çamurların içinde sürüklüyorlar. Şimdi pornografi odasındayım. Her yerde korkunç fotoğraflar. Birinde, bir adam ve eşek var. Beni çırılçıplak soyuyorlar ve dinimi aşağılamak için sakalımı kesiyorlar. Pornografik kadın fotoğrafları gösteriyorlar. Farklı hayvanların seslerini çıkarmamı istiyorlar, reddettiğimde bana vuruyorlar. Seans üstüme soğuk su dökmeleri ile bitiyor. Saatler sonra hücremde beni neredeyse donmuş halde buluyorlar. Doktor, gardiyanlardan beni acilen kliniğe getirmelerini istiyor, orada battaniye veriliyor. Önümüzdeki saatler boyunca ısınırken beni gözlüyorlar. Sadece sorguya geri dönmeme izin verecekleri anı bekliyorlar.” Amerikalının çirkin yüzü; ne ülkenin siyah çocuklarını boğazlamaktan kızarmakta ne de işkencelerden. İşimize bakalım deyip kaldıkları yerden devam ediyorlar. Fakat nefret medeniyetini büyüttüklerinin farkında değiller işte. O’nun İzinde...


Raporda işkence yöntemleri arasında dikkat çeken

5- RUS RULETİ

10 tanesi şöyle:

CIA yetkililerinin tutuklulara Rus Ruleti oynatarak psikolojik baskıyla bilgi almaya çalışması da raporda yer alan bir diğer işkence yöntemlerinden.

1- MAKATTAN BESLEME Rapora göre en az 5 tutukluya, ‘’rektal yoldan besleme

ve susuzluğu giderme’’ yöntemiyle işkence edildi. ABD savaş gemisini bombalamakla suçlanan Abdulrahim el-Nashiri’nin makattan yemek verildiği sırada başı gövdesinden aşağı seviyede tutulduğu bilgisine yer verilen raporda, diğer esir Mecid Han’ın da  humus,

soslu makarna, çerez ve kurum üzüm ile makattan beslendiği belirtildi. Raporda işkenceden sonra Mecid

6- FİZİKSEL İŞKENCE ABD savaş gemisini bombalamakla suçlanan Abdulrahim el-Nashiri’nin elleri başının üzerinde kelepçelenmiş bir şekilde iki buçuk gün boyunca tutulduğu raporda detaylı bir şekilde anlatılıyor.

Han›ın bileklerini kemirerek intihara kalkıştığı da de-

7- TUTUKLULARI TEHDİT ETME

taylı bir şekilde anlatıldı.

CIA yetkililerinin tutukluları ailelerine zarar vermek ve annelerine tecavüz etmek gibi şeylerle tehdit ettikleri de raporda yer aldı.

2- HİPOTERMİ İLE ÖLDÜRME Tutuklulardan Gül Rahman 2002 yılında Afganistan’da CIA’ın kontrolündeki Salt Pit hapishanesinde hipotermiden (susuzluktan) ölü şekilde bulunmuştu. Rahman’ın ölümüne ilişkin detaylı bilgilerin de yer aldığı raporda, CIA, Rahman’a 48 saat uykusuz bırakma, aşırı sesle müzik dinletilmesi, karanlık odada bekletme, soğuk suda bekletme gibi yöntemleri uyguladı. 3- SUDA BOĞMA YÖNTEMİ Rapora göre, El Kaide zanlısı Ebu Zübeyde’nin yanı sıra Şeyh Halid Muhammed de suda boğulma hissi

8- DEPRESİF MÜZİK DİNLETME Raporda tutuklulara umutsuzluk hissi vermek için kesintisiz olarak yüksek sesle müzik dinletildiği belirtiliyor. 9- DIŞKILARIYLA YAŞATMA Bin Ladin’in koruması olan Redha al-Najar’ın 22 saat boyunca aralıksız elleri yukarıda kelepçeli olarak bırakıldığı ve kendi üzerine işemeye ve dışkılamaya mecbur bırakıldığı belirtiliyor. Daha sonra da dışkılarının temizlenmeyerek Najar’ın dışkılarıyla birlikte yaşamaya mecbur bırakıldığı bildiriliyor.

uyandıran sorgu tekniğine (waterboarding) çok kez maruz kalandı. Raporada Zübeyde’nin suyla işken-

10-BÖCEKLİ KUTUDA BEKLETME

ceye maruz kaldığı anlardan birinde tamamen etkisiz-

El Kaide zanlısı Ebu Zübeyde, 2002 yılında Afganistan’da uzun süre kutularda mahsur bırakıldı. Zübeyde’nin böceklere karşı fobisi olduğunu bilen CIA, Ebu Zübeyde kutularda tutulduğu esnada içlerine böcek attı.

leştiği ve ağzından köpükler çıkmaya başladığı anlatıldı. 4- 180 SAAT UYKUSUZ BIRAKMA Raporda, bazı tutukluların bir haftaya (180 saat) kadar uykusuz bırakıldığı bilgisi de yer alıyor. Tutukluların uyumasını engellemek için sürekli yüksek sesle müzik yayını yapılması, hücrelerin kasten soğuk tutulması gibi uygulamalardan bahsedilirken işkenceye maruz kalanların halüsilasyon gördüğü belirtiliyor. dergi.nebevihayatyayinlari.com

İşte insanlığa kaybedilmiş haklarını geri kazandıracağını iddia eden mim’siz, medeniyet. Kendilerine hizmet etmeyen insanlığa takındıkları tavrın acısı bir yana, bu vahşi yapıya destek veren, hayatın onlarla ıslah olacağını sanan Müslümanların içinde bulunduğu gaflet uykusunun acısı bir yana… REBİÜLEVVEL 1436

63


64

NEBEVÃŽ HAYAT

MART 2014


AYLIK SEMİNERLER

Ali Yücel Hoca ile

DiLiN AFETLERi 07 OCAK ÇARŞAMBA

SAAT: 20:30

2015 yılında ilk tırlarımız

25

yola çıkacaktır Ocak’ta

BUGÜNE KADAR

26 TIR

GÖNDERDİK...

www.imambuharivakfi.org


Nebevi Hayat Dergisi 26. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Nebevi Hayat Dergisi 26. sayı (2015)  

O'nun İzinde http://dergi.nebevihayatyayinlari.com/

Advertisement