__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1


“DAVET YOLUNDA DÖKÜLME NEDENLERİ” Yener Yılmaz Hoca

İmam Buhari Vakfı Aylık Seminerleri

12 Aralık 2018 - Saat: 20.30 Yer: İmam Buhari Vakfı

* Programımız erkeklere yöneliktir. Eğitim ve Araştırma Vakfı


Yıl: 6 - Sayı: 73 - Fiyatı: 7,5 TL

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Yılmaz Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman Kadri Karataş Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Abone ve Dağıtım Sorumlusu: Kadri Karataş Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0533) 056 83 19 Web ve Sosyal Medya: twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2019 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 100 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa, İstanbul, Aralık 2018

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Editör Hamd, gökleri ve yeri kudret elinde tutan Allahu Teâlâ’ya, salat ve selâm peygamberlik zincirinin son halkası olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve ashabının üzerine olsun. İslam gerek akidesiyle gerek metot ve hareket tarzıyla diğer bütün din ve ideolojilerden ayrılarak kendisine has yapısını korur. Bu sebeple de müntesiplerine "Rabbani şahsiyet modeli" sunarak ve onlardan bu şahsiyete sahip olmalarını, onu korumalarını ve İslam’a özgü bir haleti ruhiyeye bürünmelerini ister. Bunun içindir ki Allah celle celaluhu kitabında, "Ey iman edenler! Küfredenler gibi olmayın", "Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayın", "Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın" buyurarak bizlere ayrı bir hüviyet kazandırmıştır. Kur’an’ın şahsiyet inşasında sunduğu bu tiplemelerin küçük farklılıklar dikkate alınmaksızın yapılacak genel bir tasnifle, "İslami ve Gayri İslami Şahsiyetler" olarak ayrıldığını görürüz. Allah celle celaluhu bu iki farklı şahsiyet örneği üzerinden "razı olduğu kul portresini" bizlere sunmuş, gayri İslami olanının akıbetini bildirerek de bizleri uyarmıştır. Kur’an İslam şahsiyetlerini bizlere sunarken biyografi ya da hikayelerde alışageldiğimiz olay-yer-zaman örgüsü ve kronolojik sıra gibi unsurları devre dışı bırakarak kendine has üslubunu kullanır. Bundaki amaç ise; tarihin falanca döneminde yaşayıp geçip gitmiş şahsiyetlerin kişisel verileri yerine ders ve ibret almayı gerektiren hal ve mücadelelerini insanların dikkatlerini celbeden daireye koymaktır. Buradan yola çıkarak Nebevi Hayat Dergisi olarak "Peygamber Kıssalarında Şahsiyet Eğitimi" başlığı altında kapak yazıları hazırladık. Nebevi Hayat Dergisi olarak 2019 yılında okuyucularımıza farklı alanlarda, farklı kalemler ile ruhlarımızı terbiye etmemize yardımcı olacak konu ve yazılar ile yolumuza hız kesmeden devam edeceğiz inşallah. Buna binaen yeni dönem de hem sizlerin abone olmasını hem de yeni aboneler ile buluşmamızı sağlamanızı temenni ediyoruz. Selâm ve dua ile…


İçindekiler

Hz. Yûsuf’un Kıssasından Dersler ve İbretler Mahmut Varhan

Zekeriyya Aleyhisselâm ve Evlatla İmtihanı Hakan Sarıküçük

04

12

Kurtuluşa Eren Müslüman Aile M. Sadık Türkmen

20

Sabır Timsali; Eyyüb Peygamber Ahmet İnal

24

Kapak Dosya Dünya Sarayından Cennet Köşklerine Derya Fıçıcı

28

Kapak Dosya Salih aleyhisselâm Kıssası ve Günümüzdeki Yansımaları Ümit Şit

34

İktibâs İran’ın Bölgede Kurguladığı Yıkıcı Politikalar Nedim Bal

43

İktibâs "Danıştay Kararlarının Çizdiği Rota" Nedim Bal

47

İslâm Dünyasındaki Kâşifler Müslüman Bir Tıp Bilgini: İbn Cessar Cihan Malay

50

Yakın Tarih Milli Mücadele mi? İslami Mücadele mi? Furkan Uyanık

55

Nebevî Aile Çocuk Yetiştirmede İfrat ve Tefrit Halime Yılmaz

59


KAPAK DOSYA Mahmut Varhan

HZ. YÛSUF’UN KISSASINDAN DERSLER VE İBRETLER "Andolsun ki Yûsuf ile kardeşlerinin kıssasında ibret almak isteyenler için nice dersler vardır." (Yûsuf; 7)

K

ullarını dilediği şekilde imtihan eden ve imtihanda tevfî-

İmdi; bu makalemizde Hz.

kini yâr ederek muvaffak

lerden bir demet sunmaya

kıldığı

kullarının

çalışacağız. Allah azze ve celle

derecelerini yücelten Allah

bizleri hakkıyla ibret alanlar-

Teâlâ’ya

dan eylesin!

bahtiyar sonsuz

hamdler

olsun. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem'e, onun âline, asha-

4

Aralık 2018

Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasının delâlet ettiği öğüt ve hikmet-

Hz. Yûsuf kıssasının özü hayâ ve iffet, ilim ve hikmet, sabır ve şükür, tedbir ve tevekkül, hilim sahibi olup affetmek,

bına ve kıyamete kadar ona

nefisten teberrî edip bütün

tâbi olan mü'minlere salât ve

nimetleri Allah azze ve celle’den

selâm olsun.

bilmek, zorluklara göğüs gere-


rek himmeti âli olmak, müşriklerle mücadele edip tevhidi hâkim kılmak, Allah’ın âdil nizamı ile halkı idare etmek ve hiçbir karşılık beklemeksizin Allah’ın kullarına hizmet etmektir.

Her Nimet Sahibine Hased Edilir Hz. Yûsuf aleyhisselâm pek büyük ilâhî lütuflara mazhar olmuştur. Nitekim Peygamber Efendimiz’e "İnsanların en şereflisi kimdir?" diye sorduklarında, "İnsanların en şereflisi, Allah’ın Peygamberi Yûsuf’tur. O, Allah’ın peygamberinin oğludur; babası da Allah’ın peygamberinin oğludur, onun babası da Allah’ın dostunun oğludur" buyurmuş; Hz. Yûsuf’un babasının Hz. Yâ’kub, onun babasının Hz. İshak, onun babasının da Hz. İbrahim (aleyhimusselâm) olduğunu söylemiştir. (1) Hz. Yûsuf daha küçükken mazhar olacağı büyük makamı rüyasında görmüş ve "Babacığım! Rüyamda on bir yıldız ile güneş’in ve ay’ın bana secde ettiğini gördüm." (Yûsuf; 4) diyerek rüyasını babasına anlatmıştı. Hz. Ya’kub aleyhisselâm bu yüce makama ulaşmanın gebe olduğu şiddetli imtihanları sezerek, daha rüyasının te’vilini yapmadan değerli yavrusunu sıkıca tembihleyip uyarmıştır. Hem de özkardeşlerine karşı! Şöyle buyurdu: "Yavrum! Sakın rüyanı kardeşlerine anlatayım deme! Sonra sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan insanın apaçık düşmanıdır." (Yûsuf; 5) Evet şeytan,

babamız Âdem aleyhisselâm’ın iki oğlundan başlayarak binlerce kez kardeşi kardeşe düşürmüş ve kardeşin eliyle kardeşini katlettirmiştir. Ya’kub aleyhisselâm, şeytanın kardeşlerini kışkırtabileceği ve kardeşlerinin de şeytanın tuzağına düşerek onu, yüce makamına çıkmaktan engellemek düşüncesiyle türlü tuzaklar kurabileceği uyarısını yaptıktan sonra Yûsuf aleyhisselâm'ın mübarek rüyasını şöyle te'vil etmiştir: "Demek ki rüyada gördüğün gibi Rabbin seni seçecek, sana rüya tabirini öğretecek, daha önce ataların İbrahim’e ve İshâk’a nimetini tamamladığı gibi sana ve Ya’kub ailesine de nimetini tamamlayacaktır. Şüphesiz senin Rabbin her şeyi bilir, her şeyi yerli yerince yapar." (Yûsuf; 6)

Şeytan, Sinelerin Hased ve Kin Ateşini Körüklüyor ve Büyük Sınav Başlıyor Fakat kardeşler, Yûsuf aleyhisselâm’ın kendilerinden daha üstün olacağını ve yüce bir makama sahip olacağını öğrenir öğrenmez içlerinde kin ve hased kazanı kaynamaya ve onları esir alarak yönlendirmeye başladı. Türlü türlü zanlara kapılmışlar ve bütün dertleri Hz. Yûsuf’un önünü kesmek için plan yapmak olmuştu. Bu çirkin kuruntularında o kadar ileri gittiler ki, babalarını dahi suçlayarak kendi aralarında şöyle konuşuyorlardı: "Biz güçlü ve sayıca daha çok olduğumuz halde babamız, Yûsuf ile kardeşini

1. Buharî, Enbiyâ: 18; Tefsîr, 12

Rebiülahir 1440

5


Hz. Yûsuf aleyhisselâm’ı ortadan kaldırmak hususunda o kadar kesin kararlıydılar ki, aralarından en iyi olanları bile ancak şu teklifte bulunabilmişti:

"Yûsuf'u götürüp de onu kuyunun dibine atmaya karar verdiklerinde biz de Yûsuf'a: "Elbette bir gün gelecek, sen onlara, hiç beklemedikleri bir sırada bu yaptıklarını anlatacaksın" diye vahyettik." (Yûsuf; 15)

"Yûsuf’u öldürmeyin, eğer mutlaka bir şey yapacaksanız, onu bir kuyunun dibine atın. Böylece gelip geçen kervanlardan biri onu bulup alsın." (Yûsuf; 10)

Timsah Gözyaşları Nefisleri kurtlaşmış ve masum kardeşlerini yemeye kesin karar vermiş bulunan bu kardeşler, kuzu postuna bürünerek binbir türlü dil döktüler. Neticede kendileri ile birlikte Hz. Yûsuf’u da kırlara göndermesi için babaları Ya’kub aleyhisselâm’ı zorla da

(Bünyamin’i) bizden çok seviyor. Babamız kesinlikle açık bir yanılgı içindedir." (Yûsuf; 8)

yarak kararlaştırdıkları planı uyguladılar ve masum kardeşlerini kuyuya attılar.

Daha

sonra

kendilerince

Sinelerinde alev alev yanan hased

mükemmel bir senaryo kurguladılar

ateşi bir volkan olup patlamış ve onları

ve hiçbir suçları yokmuş gibi dav-

çirkin bir kararı vermeye kadar götürmüştü. Kendi aralarında tartışarak şu karara varmışlardı: "Yûsuf’u öldürün veya onu uzak bir yere atın, böylece babanız sadece sizinle ilgilensin..." (Yûsuf; 9)

Ancak bu çirkin ve zalimce

karara karşı isyan etmesi muhtemel olan vicdanlarını da susturmak ve bastırmak için iyi insanlar rolüne bürünmeyi ihmal etmeyip nefislerini

6

olsa ikna ettiler. İnce eleyip sık doku-

ranarak. "Akşam olunca ağlayarak babalarına geldiler." (Yûsuf; 16) Sahte gözyaşları ile karanlık ve zalim simalarını örterek şöyle dediler: "Babamız, biz yarışmak üzere gitmiş, Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Bir de baktık ki, onu kurt yemiş. Ama biz doğruyu söylesek de sen bize inanmazsın." (Yûsuf; 17) Bu yalan iddialarına sahte bir delil getirmeyi de ihmal etmemişlerdi. "Yûsuf’un göm-

şöyle aldatmışlardı: "Sonra da tövbe

leğini de üzerine yalandan bir kan

edip iyi insanlar olursunuz." (Yûsuf; 9)

sürüp getirmişlerdi." (Yûsuf; 18)

Aralık 2018


Sabır ve Tevekkülün Güzel Meyvesi: İlâhî Yardım Kardeşlerinin bütün bu zulümlerine karşılık Hz. Yûsuf sabrediyor ve Allah’a tevekkül ediyordu. Allah azze ve celle de onu büyük görevine ve zorlu tevhid mücadelesine hazırlamak için tevfîkini ona yâr etmiş ve bu sıkıntılı imtihanda onu koruyup gözeterek sabır ve tevekkülünün mükâfatını acilen vermişti. Nitekim Yüce Mevlâ o sıkıntılı anı tasvir edip, Yûsuf’a olan desteğini belirterek şöyle buyurmaktadır: "Yûsuf’u götürüp de onu kuyunun dibine atmaya karar verdiklerinde biz de Yûsuf’a: "Elbette bir gün gelecek, sen onlara, hiç beklemedikleri bir sırada bu yaptıklarını anlatacaksın" diye vahyettik." (Yûsuf; 15) Böylece Hz. Yûsuf'a, Allah'ın koruması altında olduğu, ileride pek büyük görevler ifâ edeceği ve çıkmış olduğu bu zorlu seferde muvazzaf olduğu hatırlatılarak; sabretmesi ve sıkıntılara tahammül göstermesi öğretilmişti. Ayrıca bu sıkıntılı durumdan muhakkak kurtulacağı müjdesi kendisine verilerek gönlü teselli edilmişti.

Her Zorluktan Sonra Muhakkak Bir Kolaylık Vardır Allah’ın lütuf ve yardımı ile Hz. Yûsuf’u bu kuyudan çıkaran bir kervan onu satın almış ve Mısır’a götürmüşlerdi. Mısır’ın ekonomi işlerine bakan veziri Yûsuf’u satın almış ve onu hanımına takdim ederek şöyle demişti: "Ona iyi bak. Belki bize bir faydası

"Böylece Yûsuf'a o ülkede büyük bir mevki ve güç verdik ve ona rüya tabirini öğrettik. Allah her şeyi dilediği gibi yapar, ama insanların çoğu bunu bilmez." (Yûsuf; 21)

dokunur, belki de onu evlat ediniriz." (Yûsuf; 21) Allah azze ve celle, Mûsâ’nın sevgisini Firavun’un hanımının kalbine soktuğu gibi, Yûsuf’un sevgisini de Mısır azizinin kalbine sokarak, onu Yûsuf’a hizmet etmeye ve Yûsuf’u Mısır’da koruma altına almaya musahhar kılmıştır. Nitekim Hz. Yûsuf üzerindeki bu lütfunu şöyle ifade buyurmuştur: "Böylece Yûsuf’a o ülkede büyük bir mevki ve güç verdik ve ona rüya tabirini öğrettik. Allah her şeyi dilediği gibi yapar, ama insanların çoğu bunu bilmez." (Yûsuf; 21) İşte böylece Hz. Yûsuf Mısır ülkesinde büyük imkânlara kavuşmuş ve Mısır’ın en güçlü ve en zengin adamının evinde gençliğini geçirerek büyük bir güç sahibi olmuştu. Allah Teâlâ’nın

Rebiülahir 1440

7


sürekli inâyet ve riâyeti altında büyüyerek olgunluk çağına girmiş ve artık asıl görevi olan Mısır halkını irşad etme vazifesini ifâ etmesi için hazırlanacaktı. Yüce Mevlâ, bu merhalede ona olan nimetini şöyle ifade buyurmaktadır: "Yûsuf olgunluk çağına girince, biz, ona olayların esasını kavrayıp adaletle hükmetme gücü ve bilgisi verdik. İyilik eden ve işini güzel yapanlara biz işte böyle mükâfat veririz." (Yûsuf; 22) Ancak bu büyük vazife için, şiddetli bir imtihana tâbi tutulması gerekiyordu.

Şeytanın En Tehlikeli Tuzağı ve En Çetin İmtihan Hz. Yûsuf artık büyümüş ve gençliğinin doruk noktasına çıkmıştı. İnsanların en yakışıklısı olan bir delikanlı olmuştu. Güçlü, bilge ve en yakışıklı bir delikanlı... Hz. Yûsuf, Allah’ın ihlasa erdirilmiş kullarından olduğu için şeytanın onun üzerinde bir tesiri olamazdı. Fakat şeytan, Hz. Yûsuf’un evinde büyüdüğü kadını yoldan çıkarmayı başarmış ve kadın Hz. Yûsuf’a sevdalanmıştı. Kadın hem güzel hem soylu ve hem de her istediğini yaptırmaya alışık şımarık bir aristokrat kadını olunca; Hz. Yûsuf aleyhisselâm’ı gerçekten çok zor günler ve çok çetin bir imtihan bekliyor demekti. Nitekim Allah azze ve celle bu zor imtihanı şöyle tasvir etmektedir: "Derken, evin hanımı onu elde etmek istedi; kapıları iyice kilitledi ve "Haydi gel!" dedi. Yûsuf ise "Allah’a sığınırım!" dedi. "Kocan, benim efendim-

8

Aralık 2018

dir. O bana çok iyi davranıyor. Şu da bir gerçek ki, zalimler asla iflâh olmazlar." Kadın onu gerçekten istemişti. Eğer Rabbinin kesin delilini görmeseydi, Yûsuf da ona meyledecekti (fakat Rabbinin inâyeti ile ona meyletmekten kurtuldu). Kötülüğü ve her türlü hayâsızlığı, ahlâksızlığı ondan uzak tutalım diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı." (Yûsuf; 23, 24) Bu olayda Hz. Yûsuf’un, Yûsuf’u yemekle suçlanan kurdun berâatinden daha çok suçsuz olduğu kesin delillerle ortaya çıkmasına ve kadının kocasının da bunu itiraf ederek, "Anlaşılan bu da siz kadınların tuzaklarından biri. Doğrusu siz kadınların tuzağı pek yaman olur. Yûsuf! Bu olaydan kimseye bahsetme! Kadın! Sen de günahın için af dile; çünkü sen gerçekten günahkârlardan biri olup çıkmışsın." (Yûsuf; 28, 29) demesine rağmen; kadın bu arsız arzusundan vazgeçmiş değildi. Hatta bütün şehir sosyetesinin onun dedikodusunu yaparak, "Vezirin hanımı uşağını elde etmek istemiş. Besbelli onun aşkıyla deli divâne olmuş; görüyoruz ki, kadın iyice azıtmış" (Yûsuf; 30) şeklindeki konuşmaları onun sadece bu iffetsiz tavrındaki ısrarını arttırmış ve onları da bu tehlikeli oyuna ortak etmiştir. Tuzaklı bir ziyafet hazırlayarak, güzelliğin yarısının kendisine bahşedildiği Yûsuf aleyhisselâm’ı onların karşısına çıkararak, onların da bu güzeller güzeline hayran kalmalarını sağlamıştır. Şaşkınlıktan ellerindeki bıçaklarla parmaklarını doğrayan


kadınlar hep bir ağızdan "Bu bir insan değil, olsa olsa soylu bir melektir!" (Yûsuf; 31) deyince; vezirin hanımı arsız teklifinde haklılığını ispatlarcasına onlara şöyle demiştir: "Kendisi yüzünden beni kınadığınız delikanlı işte bu. Gerçekten de onu elde etmek istedim ama o buna şiddetle karşı çıktı. Eğer dediğimi yine yapmazsa mutlaka zindana atılacak, zelil ve perişan olacaktır." (Yûsuf; 32) İşte bu kadınların dünyasında ahlâk denilen mefhûm kalmamış ve iffet/âr perdesi ayaklar altına alınıp çiğnenmişti. Şehevi duygularının köleleri olmuş ve arsız isteklerini gerçekleştirmek için her yola başvuran bir toplumda ahlâk mefhûmu en çağdışı bir anlayış kabul edilmekteydi. Zaten Hz. Yûsuf da bu ahlâksız topluma yüce İslam ahlâkını kazandırmak için gelmişti ve bu zor görevi gerçekleştirebilmesi için de bunca sıkıntılı imtihanlardan geçiriliyordu. Teessüfle belirtelim ki, bugün de dünün aynısıdır. Ve bu ahlâksızlık tûfanına karşı ahlâk inkılâbı yapacak Yûsuflara şiddetle ihtiyaç vardır.

Günah Çukuruna Düşmektense Zindana Atılmak Daha Sevimli Olmalıdır Bu arsız kadınların Hz. Yûsuf’a karşı ittifak etmeleri ve onun güzelliğine vurulan pek çok kadının Hz. Yûsuf’u baştan çıkartmaya ve kendi tuzağına düşürmeye çalışması karşısında Hz. Yûsuf aleyhisselâm Rabbine sığınarak şöyle dua etti: "Rabbim! Zindan bana, onların benden istediği şeyden daha sevimlidir. Eğer sen onların tuzağını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum." Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz her şeyi duyan, her şeyi gerçek mahiyetiyle bilen O'dur." (Yûsuf; 33, 34)

Böylece Hz. Yûsuf aleyhisselâm için on iki yıl sürecek zindan kapısı açılmıştı. Zira bu kasvetli günah ortamından kurtulması, ancak zindana girmesi ile mümkün olurdu. Arsız aristokrat sınıfın "Ya günah işleyeceksin veya

"Rabbim! Zindan bana, onların benden istediği şeyden daha sevimlidir. Eğer sen onların tuzağını benden uzaklaştırmazsan, onlara meyleder ve cahillerden olurum." Rabbi onun duasını kabul etti ve kadınların tuzağını ondan uzaklaştırdı. Şüphesiz her şeyi duyan, her şeyi gerçek mahiyetiyle bilen O'dur." (Yûsuf; 33, 34)

Rebiülahir 1440

9


uğrunda zindana dahi atılmayı göze alabilecek gözüpek erdemli şahsiyetlere ne kadar da ihtiyaç vardır!

Medrese’i Yûsufiyye’ye Dönüşen Zindan, Tevhidin İlan Edildiği ve Islâh Hareketinin Başlatıldığı İlk Merkez Olur

zindana gireceksin" şeklindeki hayâsız teklifleri karşısında yapılacak tek bir şey vardır; o da sabır ve tevekkül içerisinde zindan hayatının zorluklarına tahammül etmek ve zindanı bir Medrese’i Yûsufiyye’ye çevirme gayreti içine girmektir. "Sonra, Yûsuf’un suçsuz olduğunu ortaya koyan delilleri gördükleri halde, onu bir süre zindana atmayı uygun buldular." (Yûsuf; 35) İşte ahlâk seviyesi sıfırın altına düşmüş bir toplumun adâlet anlayışı da ancak bu şekilde olur! Suçlu, ahlâksız, iffetsiz, namus duygusundan mahrûm, her türlü kepazeliği işleyen ve sefil duyguları uğruna tertemiz insanlara kumpas kuranlar ödüllendirilirken; insanları üstün bir ahlâka davet eden ve her türlü ahlâksızlıktan sakındıran tertemiz insanlar da zindana atılmaktadır. Kadınları iffetsiz, erkekleri de zalim olan bir toplumda yaşamaktansa, zindanlarda ahlâklı bir hayat sürmek herhalde daha hayırlı olsa gerektir. Bozulmuş olan bir toplumun ıslahı için, fesattan sakınmak, fitneye düşmemek ve de toplumu ıslah etmek

10

Aralık 2018

"Yûsuf’la birlikte zindana iki de delikanlı girmişti. Onlardan biri: "Ben rüyamda şarap yapmak için üzüm sıktığımı gördüm" dedi. Diğeri ise, "Ben de rüyamda, başımın üstünde ekmek taşıdığımı ve kuşların ondan yediğini gördüm" dedi. "Bize rüyamızı tabir et! Çünkü biz, senin iyilik yapanlardan olduğunu görüyoruz" dediler." (Yûsuf; 36) Bu iki kişinin zindanda Hz. Yûsuf’a güven duymaları ve "Çünkü biz, senin iyilik yapanlardan olduğunu görüyoruz" diyerek ona yakınlık duymaları ve rüyalarını tabir etmesini talep etmeleri dikkat çekicidir. Bu davranışları göstermektedir ki, onlar bundan önce Hz. Yûsuf’u dikkatle izlemiş ve onun diğer insanlardan farklı bir ahlâka ve fazilete sahip olduğunu, herhangi bir çıkar ve menfaat gözetmeksizin insanlara iyilik yaptığını görmüşlerdi. İslam davetçilerinin böyle dikkat çekici yüksek bir ahlâka ve erdeme sahip olmaları ve muhataplarına güven telkin etmeleri gerekmektedir. Hz. Yûsuf aleyhisselâm bu fırsatı çok iyi değerlendirmiş, rüyalarını tabir ettirmek isteyenlere peygamber olduğunu, ancak Allah’ın kendisine öğrettiği bilgi ile rüyalarını tabir edeceğini hatırlatmış ve böylece onları


şirki terkederek tek olan Allah’a iman etmeye davet etmiştir. Hz. Yûsuf ilk önce onlara: "Yiyeceğiniz yemek daha önünüze gelmeden önce ben o yemeğin ne olduğunu size haber vereceğim. Bu, Rabbimin bana öğrettiği bilgilerdendir" (Yûsuf; 37) diyerek onlara mucizesini göstermiştir. Böylece onları, beyan edeceği hak dini kabul etmeye hazırlamıştır. Ardından da en veciz ifadelerle hakkı/tevhidi şöyle anlatmıştır: "Çünkü ben, Allah’a iman etmeyen ve ahireti inkâr eden bir toplumun dinini terkettim (kabul etmiyorum). Ve atalarım İbrahim, İshâk ve Ya’kub’un dinine tâbi oldum. Allah’tan başkasını ilâh kabul etmek bize yakışmaz. Bu inanç, Allah’ın bize ve diğer insanlara bir lütfudur. Fakat insanların çoğu şükretmez. Ey zindan arkadaşlarım! Çeşit çeşit ilâhlara inanmak mı daha iyi, yoksa her şeyi kudretine boyun eğdiren tek bir Allah'a inanmak mı? Siz Allah’ı bırakıp, ancak adlarını sizin ve atalarınızın uydurduğu bir takım boş isimlere tapıyorsunuz. Allah, onlara tapılacağına dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm verme yetkisi sadece Allah’ındır. O da kendisinden başka hiçbir şeye kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte doğru olan tek din budur, fakat insanların çoğu bunu bilmez." (Yûsuf; 37- 40) Daha sonra onlara rüyalarını tabir eden, onlardan birinin kurtulacağını, ancak diğerinin asılacağını bildiren Hz. Yûsuf aleyhisselâm,

zindanda başlattığı bu tevhid mücadelesini geniş Mısır topraklarında sürdürmek için zindandan çıkmak istemiş ve bu gayeyle de onlardan kurtulacağını kesin bildiği kişiye "Efendinin (kralın) yanında benden söz et!" demiştir. (Yûsuf; 42) Yedi yıldır zindanda olan Hz. Yûsuf aleyhisselâm, zindandan çıkmak hususunda bütün işlerini düzene sokan ve o ana kadar onu bütün sıkıntılardan kurtaran Yüce Allah’tan izin almadan bir insandan yardım istediği için beş sene daha zindanda kalmıştır. Yüce Mevlâ bu durumu şöyle beyan etmektedir: "Fakat şeytan o kişiye, efendisinin yanında Yûsuf’tan söz etmeyi unutturdu. Bu yüzden de Yûsuf birkaç yıl daha zindanda kaldı." (Yûsuf; 42) Esasen bir sebepten onun zindana girmesine müsaade eden ilâhî kader, sebepler hazır oluncaya kadar onun zindanda kalıp, Mısır toplumu tevhid daveti için hazır hale gelince de zindandan çıkması yönündeydi. Zira her şey Allah azze ve celle’nin takdiri ile yürüyordu. Allah azze ve celle, peygamberi Hz. Yûsuf’u zaten bugün için terbiye etmiş ve onca imtihanlardan geçirerek bu zorlu göreve hazırlamıştı. Mısır gibi putperest bir toplumu tevhid dinine davet etmesi için onu Kenan diyarından (Filistin’den) buralara getirmiş ve uzun bir zamandan beridir babasından ayrılmış bir vaziyette onu bizzat eğitmekteydi. Asıl vazifesi ancak yeni başlıyordu. Devam edecektir.

Rebiülahir 1440

11


KAPAK DOSYA Hakan Sarıküçük

ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM VE EVLATLA İMTİHANI "Zekeriyyâ, Yahya, İsa ve İlyas’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi." (En'am, 85)

H

amd; Her birini özel olarak seçip peygamber olarak görevlendiren ve insan neslinin en üstünlerinden kılarak onların ibretlik kıssalarını bizlere bildiren Allah’a

Salât ve selâm; Peygamber kardeşlerinin risâlete dair meselelerinden, onların mücadelelerinden kavimleri ile olan durumlarından bilinmesi gereken en önemli hususları biz ümmetine haber veren Peygamber aleyhisselâm’a ve Ondan sallallahu aleyhi ve sellem önce peygamberlik vazi-

12

Aralık 2018

fesi ile gönderilmiş olan tüm nebi ve rasûllere olsun. Allah azze ve celle’nin insanlar arasından özel olarak seçtiği, hayatlarını bilmemizi istediği, yaşamları, mücadeleleri, ibretlik hikayeleri bizler için büyük ehemmiyet arz eden ve birbirinden faklı yönleri olan aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’de kıssaları anlatılan nebi ve/ veya rasûllerin hiç şüphesiz Allah katında önemli bir değeri olduğu gibi biz müslümanlar nezdinde de büyük bir değeri vardır.


"İşte bu peygamberlerden bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Onlardan Allah’ın kendilerine hitab ettiği, derecelerle yükselttikleri vardır…" (1) Biz Müslümanlar Bakara süresi 285. Ayetinde "…Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz..." buyurulduğu üzere peygamberleri arasında fark gözetmeyiz. Gerek Kur’an'da isimleri zikredilmiş olsun gerekse de isimlerini bilmediğimiz ancak Allahu Teâlâ tarafından gönderilen ne kadar peygamber varsa hepsine iman ederiz ve hepsini severiz. Çünkü müslüman olarak "Amentu" esasları diye hepimizin de bildiği üzere Allahu Teâlâ’nın peygamber olarak gönderdiklerinin hepsine iman etmekle yükümlüyüz. Müminlerden olabilmemiz onların tümüne inanmakla mümkündür. Rabbimizin Kur’an’da bizlere haber verdiği ismi geçen peygamberler: 1) Hz. Âdem (a.s.) 2) Hz. İdris (a.s.) 3) Hz. Nuh (a.s.) 4) Hz. Hud (a.s.) 5) Hz. Salih (a.s.) 6) Hz. İbrahim (a.s.) 7) Hz. Lut (a.s.) 8) Hz. İsmail (a.s.) 9) Hz. İshak (a.s.) 10) Hz. Yakup (a.s.) 11) Hz. Yusuf (a.s.) 12) Hz. Eyyub (a.s.) 13) Hz. Şuayb (a.s.) 14) Hz. Musa (a.s.) 15) Hz. Harun (a.s.) 16) Hz. Davud (a.s.) 17) Hz. Süleyman (a.s.) 18) Hz. Yunus (a.s.) 19) Hz. İlyas (a.s.) 20) Hz. Elyesa (a.s.) 21) Hz. Zülkifl (a.s.) 22) Hz. Zekeriyyâ (a.s.) 23) Hz. Yahya (a.s.) 24) Hz. İsa (a.s.) 25) Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere 25 peygamberin ismi geçmektedir.

İlk peygamber Hz. Âdem aleyhisselâm'dan son peygamber Hz. Muhammed aleyhisselâm’a varıncaya kadar arada birçok peygamber gelip geçmiştir. Kuvvetli bir rivayete göre bu peygamberlerin sayısı 124.000, diğer rivayete göre de 224.000 kadardır. Bunlardan 313 tanesi rasûldür.

Bir de Kur’an'da ismi zikredilen Üzeyr, Lokman ve Zülkarneyn adındaki zatların peygamber olup olmadıkları hakkında ulema ihtilaf etmiştir. İlk peygamber Hz. Âdem aleyhisselâm’dan

son peygamber Hz. Muham-

med aleyhisselâm’a varıncaya kadar arada birçok peygamber gelip geçmiştir. Kuvvetli bir rivayete göre bu peygamberlerin sayısı 124.000, diğer rivayete göre de 224.000 kadardır. Bunlardan 313 tanesi rasûldür. (2)

1. Bakara,253. 2. Bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned 5/265-266; İbn Hibbân, es-Sahîh, 2/77.

Rebiülahir 1440

13


Taberânî tarafından nakledildiği belirtilen bir rivayete göre de toplam kaç rasûl olduğu sorulduğunda Hz. Peygamber aleyhisselâm 315 rasûlün bulunduğunu söylemiştir. (3) İbn Hacer bu hadisin sahih olduğunu bildirmiştir. (4)

yanına, mâbede her girişinde orada

Bu oeygamberlerden bir tanesi de Zekeriyyâ aleyhisselâm’dır.

olarak)

Zekeriyyâ aleyhisselâm; Benî İsrâîl peygamberidir. Kaynaklarda Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın Dâvûd ve Süleyman peygamberin soyundan geldiği zikredilmektedir. Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm¸ Hz. Meryem'in teyzesinin kocası/eniştesi, Hz. Îsâ aleyhisselâm’ın müjdecisi ve Hz. Yahyâ aleyhisselâm’ın da babasıdır.

bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: "Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız rızık verir," derdi." 2. Âl-i İmrân 3/38, (39. Ayette de işâri "Orada Zekeriyyâ, Rabbine dua etti: 'Rabbim! Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz Sen duayı hakkıyla işitensin,' dedi." O

(Zekeriyyâ)

durmuş

namaz kılarken melekler ona şöyle nida ettiler: "Allah sana, kendisi tarafından gelen bir kelimeyi tasdik edici,

Filistin Bölgesi’nde yaşamış ve şehid olarak dünyadan ayrılmıştır. Zekeriyyâ aleyhisselâm, Süleyman aleyhisselâm’ın soyundan olan Elisa ile evlendi. Elisa,  Meryem’in annesi olan  Hanne’nin kızkardeşidir. Hanne’nin kocası, İmrân’dır.

efendi, iffetli ve sâlihlerden bir pey-

Zekeriyyâ aleyhisselâm ile Elisa’dan Yahyâ aleyhisselâm doğmuştur.

4. Meryem 19/2

Kur’ân-ı Kerîm’de Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın adı Âl-i İmran 37.ayette iki defa olmak üzere toplamda yedi yerde şu ayetlerde geçmektedir.

rahmetinin anılmasıdır."

1. Âl-i İmrân 3/37 (2 yerde) "Rabbi Meryem’e hüsnü kabul gösterdi; onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da onun bakımı ile görevlendirdi. Zekeriyyâ, onun

gamber olarak Yahya’yı müjdeler." 3. En‘âm 6/85 "Zekeriyyâ, Yahya, İsa ve İlyas’ı da (doğru yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi."

"(Bu,) Rabbinin, Zekeriyyâ kuluna 5. Meryem 19/7 "Allah: 'Ey Zekeriyyâ! Sana, Yahya isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik’ buyurdu. 6. Enbiyâ 21/89, (90. Ayette de işâri olarak)

3. Bk. İbn Hacer, el-Fetâva’ l-hadîsiyye, s. 180, III. Baskı, Kahire, 1989. 4. İbn Hacer Askalani, Metalib’ul-Aliyye no: 3023.

14

mâbedde

Aralık 2018


"Ve Hz. Zekeriyyâ, Rabbine (şöyle) nida etmişti: 'Rabbim, beni tek başıma bırakma ve Sen, varislerin en hayırlısısın.' Biz de ona icabet ederek, Yahya’yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hale getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı." Bu ayetlerde Zekeriyyâ aleyhisselâm duası kabul edilen, hayırlı işlere koşan, namaz kılan, Meryem’i himaye eden bir kişi ve Allah’ın kulu olarak anlatılmaktadır. (5) Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksâ’da Tevrât yazar ve kurban kesmeyi idâre ederdi. Mûsâ aleyhisselâm’ın dînini kuvvetlendirirdi. Marangozluk yapar, el emeği ile geçinirdi. (6) Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın vefatıyla ilgili Hıristiyan kaynaklarında bilgi yoktur; İslâmî kaynaklarda ise onun tıpkı oğlu Yahyâ gibi şehid edildiği belirtilmektedir. Buna göre Yahyâ aleyhisselâm’ın Büyük Herod tarafından idam edilmesinden sonra yaşadığı bölgeden kaçan Zekeriyyâ aleyhisselâm, yarılmış bir ağacın kovuğunda saklanmış, ancak şeytan onun elbisesinin bir kenarını dışarıda bırakmış, daha sonra düşmanlarına haber vermiş, onlar da ağacı keserek ikiye bölmüş, böylece Zekeriyyâ aleyhisselâm şehid edilmiştir. (7)

| Hz. Zekeriyya'nın kabrinin olduğu düşünülen mekan

Türbesinin Halep Ulu Camii bitişiğinde olduğu rivayet edilmektedir. (8) Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın Kur’an’da anılan bir başka özelliği de annesi tarafından mâbede adanan Hz. Meryem’in himayesini üzerine almış olmasıdır. Hz. Meryem’in mâbedde kimin himayesinde kalacağı hususunda İmrân ailesi arasında kura çekilince kura Hz. Zekeriyyâ’ya çıkar. Rivayete göre Hz. Meryem’in korunmasını üstlendikten sonra Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm mâbedde Hz. Meryem’e tahsis ettiği dua odasına (mihrab) her çıkışında onun yanında

5. Fîrûzâbâdî, VI, 92-93. 6. Müsned, II, 296; Müslim, "Feżâil", 169. 7. Sa‘lebî, s. 238-239. 8. DİA, XV, 248-249.

Rebiülahir 1440

15


taze meyveler bulur. Bazı rivayetlere

Yüce Allah, Zekeriyyâ Peygamberin

göre taze meyvelerden maksat onun

duasını kabul ettiğini şöyle bildirmek-

kışın yaz meyvelerini, yazın da kış meyvelerini bulmasıdır. Meryem’e Allah tarafından meyveler ihsan edildiği bilgisine yer verilen rivayetlerde bu durumun Zekeriyyâ aleyhisselâm’ı, Allah’ın tıpkı Meryem’e mevsim dışı

tedir. "Onun duasını da kabul buyurduk ve ona Yahyâ’yı armağan ettik. Eşini de kendisi için ıslah ettik (çocuk doğurmaya elverişli bir hâle getirdik). Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak Bize dua ederlerdi ve Bize derin saygı

meyveler ihsan etmesi gibi yaşlanmış

gösterirlerdi." (10)

bedenlerinde bir çocuk üretebileceği

Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm kura sonucu

düşüncesine sevk ettiği ve bunun için Allah’a dua ettiği belirtilir.

mâbede ibadete adanan Hz. Meryem’in himâyesini üzerine almıştı. Onun yanına geldiğinde mevsim normalleri üstünde taze meyveler

Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın Kur’an-ı Kerim’de Geçen Duası… Zekeriyyâ aleyhisselâm, Allah’a dua edip kendisine çocuk ihsan etmesini istemişti:

"(Ey Peygamberim!) Zekeriyyâ’yı da (an). O, Rabbine; ‘Rabbim! Beni tek (yalnız başıma çocuksuz) bırakma. Sen, vârislerin en hayırlısısın (her şeyim sana kalacaktır)’ diye dua (9)

9. Enbiyâ, 21/89. 10. Enbiyâ, 21/90.

16

sorduğunda Meryem, Allah katından gönderildiğini söyleyince Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm ihtiyar ömrüne rağmen bütün bunları yapmaya kâdir olan Rabbinden çocuk ister. Onun içtenlikle yaptığı duâ kabul edilir ve

‫َر ِّب َل تَ َذ ْرنِي َف ْر ًدا َوأَ ْن َت َخ ْي ُر ا ْل َو ِارثِي َن‬

etmişti."

bulurdu. Bunların nereden geldiğini

Aralık 2018

oğlu Hz. Yahyâ’nın doğum müjdesini alır.

Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın İbretlik Kıssası Kur’ân, Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm’ın bu ibretlik kıssasını şöyle anlatır: "Orada

Zekeriyyâ

Rabbine

duâ

etti: Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet, doğrusu sen duâyı işitirsin.


Mâbedde namaz kılarken melekler ona seslendiler: "Allah sana, Allah’ın emriyle (vücut bulan Îsâ’yı) tasdîk eden, efendi, iffetli, iyilerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler." "Ya Rabbi! Ben artık iyice kocamış¸ karım da kısırken nasıl oğlum olabilir." dedi. Allah: "Böyledir, Allah dilediğini yapar." dedi. "Ya Rabbi! Bana bir alâmet ver." dedi. "Alâmetin, üç gün, işaretle anlaşma dışında insanlarla konuşmamandır. Rabbini çok an, akşam sabah hamd et." dedi." (11) *** "Bu, Rabbinin kulu Zekeriyyâ’ya olan rahmetini anmadır. O Rabbine  içinden yalvarmıştı. Şöyle demişti: "Rabbim! Gerçekten kemiklerim zayıfladı, saçlarım ağardı. Rabbim! Sana yalvarmakla şimdiye kadar bedbaht olup bir şeyden mahrum kalmadım. Doğrusu, benden sonra yerime geçecek yakınlarımın iyi hareket etmeyeceklerinden korkuyorum. Karım da kısırdır. Katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yakup oğullarına mirasçı olsun. Rabbim! Senin rızânı kazanmasını da ona sağla." Allah, "Ey Zekeriyyâ! Sana, Yahyâ isminde bir oğlanı müjdeliyoruz. Bu adı daha önce kimseye vermemiştik." buyurdu.

Zekeriyyâ, "Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken nasıl oğlum olabilir?" dedi. Allah, "Rabbin böyle buyurdu; Çünkü bu bana kolaydır, nitekim sen yokken daha önce seni yaratmıştım" dedi. Zekeriyyâ, "Rabbim! Öyleyse bana bir alâmet ver." dedi. Allah, "Senin alâmetin, sağlam ve sıhhatli olduğun hâlde üç gün üç gece insanlarla konuşamamandır." buyurdu. Zekeriyyâ bunun üzerine mâbedden  çıkıp milletine:  "Sabah akşam Allah’ı tesbîh edin." diye işarette bulundu." (12) "Zekeriyyâ da, "Rabbim! Beni tek başıma bırakma, Sen vârislerin en hayırlısısın." diye nidâ etmişti. Biz de ona icâbet ederek, Yahyâ’yı bahşetmiş, eşini de doğum yapacak hâle getirmiştik. Doğrusu onlar iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak ve umarak Bize yalvarıyorlardı. Bize karşı gönülden saygı duyuyorlardı." (13)

Ümitsizliğe Yer Yok Zekeriyyâ aleyhisselâm kendisinin ve karısının ihtiyarlığına rağmen ümidini kesmiyor, çünkü o çok iyi biliyor ki, hüsrana uğrayan kavimlerden başkaları Allah’tan ümidini kesmez. İhtiyarlığında dahi Rabbinden çocuk isti-

11. Âl-i İmrân, 38-41. 12. Meryem, 2-11 13. Enbiy⸠89-90.

Rebiülahir 1440

17


yor. Çünkü bir şeyi irade ettiği zaman Yüce Rabbimiz ona sadece "Ol" der o da derhal oluverir. Bunu çok iyi idrak eden Zekeriyyâ aleyhisselâm bu duasını olması mümkün görülmeyen bir dua olarak görmüyor. İstediği takdirde kendisine icabet edecek bir Rabbinin olduğunu biliyor. Bu duasını yalnızca Rabbine yönelerek yapıyor ve sadece O’ndan istiyor, Allah’tan başka herhangi bir varlıktan değil. Burada bizlere çıkan en önemli sonuç şudur ki müslümanın itikadında ümitsizliğe, karamsarlığa yer yoktur. Çünkü bizim olmazları olduran bir Rabbimiz var. Yani aciz olan beşerî aklımızca mümkün gözükmeyen şeyleri mümkün kılan ve aklen imkânsız gibi görülen şeyleri dilediği zaman gerçekleştirecek olan mutlak kadir bir Rabbimiz var. Öyleyse "Allah’a güven/sen (de) gerisini merak etme/sen."

Temiz, Salih Soy İçin Dua Etmek Çocuklar, Yüce Allah'ın üzerimizdeki nimetlerinin en büyüğü ve O’nun bizdeki emânetleridir. Nice insan için çocuk, dünya ve âhirette cennet vesilesidir; kimi insan için ise çocuk, dert ve tasadır, pişmanlık ve nedâmettir. Çocukları sayesinde hidâyete eren sâlih insanlar olduğu gibi; yine çocukları sebebiyle yoldan çıkan, günaha düşen bedbaht insanlar da vardır. Zekeriyyâ aleyhisselâm da Rabbinden, yolunu, davasını, kulluğunu devam ettirecek temiz bir soy istiyor. Zira önemli olan yalnızca çocuk sahibi

18

Aralık 2018

olmak değildir. Nice çocuk sahibi kişiler evlatlarıyla imtihan olmakta, bu çocukları kendileri için fitneye dönüşmektedir. Bazıları da aşırı sevgilerinin kurbanı olarak çocukları için her şeyi helal/ haram gözetmeksizin arzuluyor, onların sadece dünyevi maslahatlarını düşünüp ahiret boyutunu ihmal etmelerinin kurbanı oluyorlar. Ne acıdır ki onlar hüsnü niyetlerinin kurbanı olmuşlar, doyumsuz ve asla tatmin olmayan nesillerin türemesine sebebiyet vermişlerdir. Diğer bir kesim anne babalar vardır ki onlar da çocuklarından çektikleri zulümler neticesinde öyle evlatlara sahip olmamayı istemişler bu sebeple de onlara sabah akşam beddua eder hale gelmişlerdir. Önemli olan; tertemiz, sâlih, Rabbine kul olacak hayırlı bir evlâda sahip olabilmek ve bunun için dua etmektir.

Duânın Kabulü İçin Şartlarına Ehemmiyet Göstermek Duâ, kulun Yüce Rabbine hâlini arz etmesidir. Kul duâ ederken bütün samimiyetiyle içinde bulunduğu durumunu Rabbine arz etmeli, yalvarıp yakarmalı, aslâ çaresizliğe ve ümitsizliğe düşmemelidir. Duâların kabulü için, duânın müstecâb olduğu saatleri ve yerleri kollamak gerekir. Her zaman ve her yerde Allah’a yönelerek duâ edilebilir. Ancak bazı zamanlar ve bazı mekânlar makbul


olan duâlar için, değerlendirilmesi gereken çok önemli fırsatlardır. Hz. Zekeriyyâ aleyhisselâm’da Hz. Meryem’i mâbedde ziyarete gittiğinde, Hz. Meryem’in yanında Allah katından ona bahşedilmiş rızıkları görünce, hemen oracıkta duâ etmeye başlamıştı. "Ey mümkün olmayanı mümkün kılan Rabbim." diyerek Yüce Rabbine yönelmiş ve O’ndan istemişti. Fâtiha Suresi’nde, "Yalnızca Sana ibadet eder, yalnızca Senden yardım dileriz." diye duâ ettiğimiz gibi duâ ederken de bir yöntemimiz olmalıdır. Yani "önce ibadet ve kulluk, ardından ise istek ve yardım talebi" Dolayısıyla bir şeyler istemeden önce Rabbimize sâlih bir amel sunmalı, önceden yapılan güzel amelleri vesîle kılarak Rab-

Çocuklar, Yüce Allah'ın üzerimizdeki nimetlerinin en büyüğü ve O’nun bizdeki emânetleridir. Nice insan için çocuk, dünya ve âhirette cennet vesilesidir; kimi insan için ise çocuk, dert ve tasadır, pişmanlık ve nedâmettir. Çocukları sayesinde hidâyete eren sâlih insanlar olduğu gibi; yine çocukları sebebiyle yoldan çıkan, günaha düşen bedbaht insanlar da vardır.

bimizden istemeliyiz. Önce kulluk ve ibadetimizi O’na sunmalı, sonra O’ndan istemeliyiz.

Dua’nın Kabulü Bizi Şımartmamalı, Bilakis Şükrümüzü Artırmalıdır.

Zekeriyyâ

Duâlarımızın kabul edildiğine şahit

mıştı. Üç gün insanlarla konuşmayı,

olduğumuz zaman da aslâ şımarma-

dünyalıklarla uğraşmayı bırakmış ve

malı ve öncekinden daha fazla Rab-

kendisine lütfedilen o büyük nimete

bimize hamd etmeli, tesbîh ve zikirle

karşılık tesbîh ve şükürle meşgûl

O’na şükretmeliyiz. Nitekim nimete

olmuştu.

şükür, nimetin daha çok artmasına ve onun devamına vesîledir. Bu konuda Rabbimiz, "Şâyet (nimetlerime) şükrederseniz¸ size (kat be kat) artırırım." (14) buyurmaktadır.

aleyhisselâm

da

duasının

kabul edilmesi neticesinde böyle yap-

Şehid olarak dünyadan ayrılan Hz. Zekeriyyâ ve Hz. Yahyâ Peygamberlere selâm olsun! Selâm ve Dua ile…

14. İbrâhîm, 7.

Rebiülahir 1440

19


KAPAK DOSYA M. Sadık Türkmen

KURTULUŞA EREN MÜSLÜMAN AİLE

H "Biz, İbrahim’i ve Lut’u kurtarıp alemlere mübarek kıldığımız yere ulaştırdık." (Enbiya, 71)

20

Aralık 2018

amd Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selâm Rasûlullah’a, O’nun ailesine ve ashabına olsun. Halk arasında zor zamanlarda güzel tavır takınılması ile ilgili güzel bir misal vardır. Hikâyeye göre zalim Nemrut, Hz. İbrahim aleyhisselâm’ı yakmak için ateşe atınca bir karınca ağzında su taşıyarak ateşi söndürmek için o korkunç alevlere doğru ilerlemiş. Onu görenler "Ey karınca! Ağzındaki bu su ile ateşi söndürebileceğini mi sanıyorsun?" Deyince, karınca cevaben şöyle demiş: "Hayır ben

ateşi söndüremeyeceğimi biliyorum, ancak tavrımı ortaya koyuyorum." demiştir. Hz. Lut aleyhisselâm, Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın kardeşinin oğluydu. Kavmi Hz. İbrahim aleyhisselâm’ı

şehirlerinden çıka-

rınca Hz. Lut aleyhisselâm’da ona tabi olarak o şehri terk etti. Allahu Teâlâ zorluk zamanında birbirini destekleyen bu iki kulunu o zalim kavimden kurtarmış ve onları mübarek kıldığı Şam ve Filistin diyarına göndermişti: "Biz, İbrahim’i ve Lut’u kurtarıp alemlere mübarek kıldığımız yere ulaştırdık." (Enbiya, 71)


Hz. İbrahim aleyhisselâm vefatından sonra insanlar yanlış yollara yönelmesin diye tevhid akidesini yaymaya ve o akideye nişane olacak merkezler inşa etmeye yönelmişti. Hz. Lut aleyhisselâm ise Sodom’a yerleşti. Burada yaşayan kavim daha önce müşahede edilmemiş çok iğrenç olan bazı günahların bataklığına dalmışlardı. Allah Teâlâ onların bu halini şöyle anlatmıştır: "Lut’u da (peygamber olarak gönderdik.) Hani o kavmine demişti ki: "Doğrusu siz, sizden önce alemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Gerçekten siz hala erkelere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantı yerlerinizde çirkin şeyler yapacak mısınız?"

Çünkü onlar çok temizlenen insanlarmış." demekten başka bir şey olmadı." (Neml, 56) Hz. Lut aleyhisselâm’ın kavmi ile mücadelesi diğer peygamberlere göre çok farklı hikmetleri de içermektedir. Zira o sadece hayvanlardan daha aşağı düşmüş olan bir kavimle mücadele etmiyor aynı zamanda ailesi ile de imtihan oluyordu. Çünkü Hz. Lut aleyhisselâm’ın kavminden kimse ona iman etmediği gibi hanımı da onu tasdik etmemişti. Sadece iki kızı hidayete kavuşmuş, o da kızlarıyla beraber hicret etmişti. "Nihayet oradaki müminleri çıkardık. Zaten biz orada bir tek ev halkının dışında müslüman bulamadık."

(Ankebut, 28-29)

(Zariyat, 35-36)

Her peygamber gibi Hz. Lut aleyhisselâm’da kavmini bir olan Allah’a ibadet etmeye davet etti. Fakat kavmi kendisine icabet etmedi. Bunun en büyük sebeplerinden biri de Sodom’luların işlemiş oldukları günahlardan dolayı artık etkilenecek bir kalpleri ve şuurları kalmamıştı. Günahları kendilerini kuşatmış ve bu günahlarına engel olmaya çalışan peygamberlerini hem alaya almışlar hem de onu sürgün etmekle tehdit etmişlerdi. Hz. Lut aleyhisselâm kavmine: "Siz hala kadınları bırakıp şehvetle erkeklere mi yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz cahillik eden bir kavimsiniz." (Neml, 55) deyince Kavminin cevabı: "Lut ailesini memleketinizden çıkarın.

Allah Teâlâ onun hanımını da kavmine dahil etti, çünkü o kavminin dini üzere idi. Lut’un yanına gelen misafirlerle ilgili olarak kavmi için casusluk yapıyordu. (1) "Allah kafir olanlara Nuh’un karısı ile Lut’un karısını misal verdi. Onlar salih kullarımızdan iki kulumuzun nikahı altında bulunuyordu. Kocalarına karşı hainlik ettiler. Bu iki peygamberin Allah’a karşı onlara hiçbir faydası olmadı. İkisine de: "Girenlerle birlikte siz de ateşe girin" denildi." (Tahrim, 10) İbn Kesir bu ayeti kerimeyi açıklarken şöyle demiştir: Bu iki kadın kocalarına din hususunda ihanet etmiş-

1. El Bidaye ven-Nihaye, s.266

Rebiülahir 1440

21


lerdir ve o konuda kocalarına tabi olmamışlardır. Yoksa onlar ahlâksızlık üzere değillerdi. Böyle bir şeyi söylemek asla uygun olmaz. Allah hiçbir Nebi için hanımının ahlâksızlığa yönelmesini takdir etmemiştir. İbn Abbas ve selef alimlerinin de dediği gibi kesinlikle hiçbir Nebinin hanımı iffetini bozmamıştır. (2) İmam es-Suddi diyor ki: Melekler Lut’un yanına gitmek için İbrahim’in yanından çıktılar. Öğlenleyin Sodom nehrine geldiler. Su almakta olan Lut’un kızlarından biriyle karşılaşıp ona "Ey kız! Kalacağımız bir ev var mıdır? dediler." Kız kavminin şerrinden korktuğu için onlara: "Yanınıza dönünceye kadar buradan ayrılmayın" dedi. Babasına gelip "Babacığım! Şehrin kapısındaki gençlere yetiş. Ben onlardan daha güzel yüzlü gençler görmedim. Kavmin onları alıp da onları rezil etmesinler" dedi. Kavmi Lut’a erkek misafir ağırlamasını yasaklamıştı. Kavmi "Erkek misafirlerin ağırlanmasını bize bırak" demişti. Lut onları gizlice getirdi, bunu sadece kendi ev halkı biliyordu. Hanımı çıkıp kavme haber verdi, onlar da süratle geldiler. (3) Hz. Lut aleyhisselâm tüm zorluklara rağmen davetini sürdürmüştü. O yeryüzünde tevhid akidesinin silinmesinden sonra Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın yaptığı gibi o inancı tekrar ekmeye çalışmıştı. Ancak bu daveti sadece iki kızı kabul etmişti. 2. El-Bidaye ven-Nihaye, s.266 3. Taberi Tefsiri, hn 18304

22

Aralık 2018

Tüm dünyaya hakim kılınması gereken bir vazife, yardımcı olarak ise sadece iki kız çocuğu. İşte davetçinin karşısına davet yolunda çıkacak en önemli engellerden biri. Öyle ki kavmi kendi kapısına dayanıp misafirlerini almak isteyince Hz. Lut aleyhisselâm onlara hitaben: "Keşke size karşı bir gücüm olsaydı veya sağlam bir yere sığınabilseydim." (Hud, 80) demişti. Hz. Lut aleyhisselâm gerçekten çok zor bir duruma düşmüştü. Bizzat korumak gayesiyle aldığı misafirler kendi evinde mahsur durumda kalmıştı. Ne kendisini koruyacak bir kabile gücü ne de sığınacağı bir ülke vardı. Çünkü eski ülkesinden hicret etmiş, Mısır’daki Firavun da Hz. İbrahimaleyhisselâm’ı ülkesinden çıkarmıştı. Bu zor durumdan kurtulmak için kavmine yine de insafa gelirler düşüncesiyle fıtrata uygun olan yolu göstermişti. Bu yol normal yollarla insanın karşı cinsiyle evlenmesi ve nikah akdiyle şehvetin kontrol altına alınmasıydı. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Bunun üzerine daha önce iğrenç şeyler yapan Lut kavmi, hemen koşup ona geldi. Lut onlara "Ey kavmim! İşte kızlarım. Bunlar sizin için daha temizdir (bunlarla evlenin). Allah’tan korkun. Misafirlerime karşı beni rezil etmeyin; içinizde hiç aklı başında bir kişi yok mu?" dedi. Kavmi; "Yemin olsun ki senin de bildiğin gibi bizim kızla-


rında bir hakkımız yoktur. Şüphesiz ki sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun" dediler." İnsanın havsalasının alamayacağı bir an. Acaba şu yaşadıklarım hayal mi yoksa gerçek mi diyeceği veya rüya aleminde korkunç bir düş görmeyi temenni edeceği bir vaziyet. Artık sığınılacak ve işin havale edileceği tek merci olan Allah’a bu kavmi havale etmenin vakti gelmişti: "Lut da Ey Rabbim! Bu bozguncular güruhuna karşı bana yardım et" dedi. (Ankebut, 30) Allah Teâlâ elçisinin duasına icab etmiş ve alemlere ibret olacak şekilde, işledikleri suça münasip cezayı onlara vermişti. Onlara misafir olarak gelen gençler aslında kavmin helakı için gönderilmiş meleklerdi ve kavim son şansını da heder etmişti: "Melekler, "Ey Lut! Şüphesiz ki bizler Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Sen ailenle beraber gecenin bir bölümünde yürü git. İçinizden hiçbir kimse arkasına dönüp bakmasın, ancak karın müstesna. Çünkü kavmine isabet edecek olan (azab) mutlaka ona da isabet edecektir. Şüphesiz ki onlara vaad olunan vakit sabahtır, sabah yakın değil midir?" dediler. Nihayet (azab) emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Oranın üzerine çamurdan pişirilmiş, sıra sıra dizilmiş ve Rabbinin tarafından işaretlenmiş taşlar yağdırdık." (Hud, 82-83)

Kıssadan Alınacak Bazı Öğütler a) Müslüman davetçi hangi şartlar olursa olsun davetini sürdürmek, haktan tarafa durmakla mükelleftir. Hz. Lut aleyhisselâm tüm zorluklara göğüs geren İbrahim aleyhisselâm’ı destekleyince Allah da onu putperest toplumun içinden çıkarmış ve risalet vazifesi vermiştir. b) Davetçinin hak üzere hareket ettiğini bilmesinden sonra tek başına olmuş veya etrafında çok insan toplanmış olmasına bakması doğru değildir. Önemli olan davetin devamı ve davete icabet edenlere sahip çıkıp, kucaklamaktır. c) Davetçi bazen imtihanın uzaktan geleceğini beklerken, aile fertleriyle imtihan olabilir. Peygamberler arasında Hz. Âdem aleyhisselâm gibi evlatlarıyla, Hz. İbrahim aleyhisselâm gibi babasıyla, Hz. Nuh ve Hz. Lut aleyhisselâm gibi eşleriyle imtihan edilenler olmuştur.

Rebiülahir 1440

23


KAPAK DOSYA Ahmet İnal

"Şüphesiz ki ben bir derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin" (Enbiya, 83)

SABIR TİMSALİ; EYYÜB PEYGAMBER slam gerek akidesiyle gerek metot ve hareket tarzıyla diğer bütün din ve ideolojilerden ayrılarak

İ

da Allah’ın da kendilerini unuttuğu

kendisine has yapısını korur. Bu

rine apaçık deliller geldikten sonra

sebeple de müntesiplerine "Rabbani

parçalanıp ayrılığa düşenler gibi

şahsiyet modeli" sunarak ve onlardan

olmayın."

bu şahsiyete sahip olmalarını, onu

bir hüviyet kazandırmıştır. Kur’an’ın

korumalarını ve İslam’a özgü bir

şahsiyet inşasında sunduğu bu tip-

haleti ruhiyeye bürünmelerini ister.

lemelerin küçük farklılıklar dikkate

Bunun içindir ki Allah celle celaluhu kita-

alınmaksızın yapılacak genel bir tas-

bında, "Ey iman edenler! Küfreden-

nifle, "İslami ve Gayri İslami Şahsiyet-

1. Âl-i İmran, 156 2. Haşr, 19; Tevbe, 67 3. Âl-i İmran, 105

24

Aralık 2018

ler gibi olmayın." (1), "Allah’ı unutup kimseler gibi olmayın." (2), "Kendile-

(3)

buyurarak bizlere ayrı


ler" olarak ayrıldığını görürüz. Allah celle celaluhu bu iki farklı şahsiyet örneği üzerinden "razı olduğu kul portresini" bizlere sunmuş, gayri İslami olanının akıbetini bildirerek de bizleri uyarmıştır. Kur’an’ın sunduğu İslami şahsiyet tiplemesinin başını çekenlerden birisi de Hz. Eyyüb’tür. Hakkında birkaç sayfayı geçmeyecek kadar az bir malumat olsa da Hz. Eyyüb, sabrıyla darbı mesel haline gelerek peygamberler arasında adı çokça zikredilenlerden olmuştur. Kur’an, İslam şahsiyetlerini bizlere sunarken biyografi ya da hikayelerde alışageldiğimiz olay-yer-zaman örgüsü ve kronolojik sıra gibi unsurları devre dışı bırakarak kendine has üslubunu kullanır. Bundaki amaç ise; tarihin falanca döneminde yaşayıp geçip gitmiş şahsiyetlerin kişisel verileri yerine ders ve ibret almayı gerektiren hal ve mücadelelerini insanların dikkatlerini celbeden daireye koymaktır. Bu kural Hz. Eyyüb peygamberin hayatı için de geçerlidir. Bu nedenle Hz. Eyyüb’ün hangi yıllar arasında nerede ve ne kadar yaşadığı gibi soruları merak eden okuyucu Kur’an’ın satırları arasında aradığını bulamayacaktır. Eyyüb peygamber Kur’an’ı Kerim’de dört farklı yerde çıkar karşımıza. Bunlardan Nisa ve En’am surelerinde sadece vahiy aldığı zikredilirken, Enbiya ve Sad surelerinde de başına gelen sıkıntıdan dolayı büyük

Kur’an’ın sunduğu İslami şahsiyet tiplemesinin başını çekenlerden birisi de Hz. Eyyüb’tür. Hakkında birkaç sayfayı geçmeyecek kadar az bir malumat olsa da Hz. Eyyüb, sabrıyla darbı mesel haline gelerek peygamberler arasında adı çokça zikredilenlerden olmuştur.

bir edep ile Allah’a tazarru etmesi ve sonucunda gelen kurtuluştan bahsedilir. Bunun dışında Eyyüb peygamber ile alakalı aktarılan bilgiler; hadisler, kasas-ı enbiyâ, tarih ve tefsir kaynakları yoluyla ulaşmıştır bizlere. Hz. Eyyüb aleyhisselâm, tefsirlerde ve diğer kaynaklarda anlatıldığına göre çok zengin bir kimseydi. Geniş topraklar, bağlar, bahçeler ve kalabalık sürüler sahibiydi. Son derece sağlıklı bir bünyeye sahip olup çok sayıda çocuğu vardı. Ancak Allah celle celaluhu verdiği bu nimetler ile onu imtihan edecek ve imanını görmek isteyecekti. Bu büyük sınav için Hz. Eyyüb aleyhisselâm malından, mülkünden, çoluk çocuğundan mahrum bırakıldı. Tüm bu nimetler elinden alındığı gibi bir de bedeninde

Rebiülahir 1440

25


çok çetin bir hastalığa maruz kaldı. Rivayetlere göre bu zor hastalık 18 seneye kadar uzadı. Ancak tam bir sabır abidesi olan Hz. Eyyüb aleyhisselâm asla isyan etmedi. Oysaki mal mülk, sıhhat sahibi Eyyüb nerede, hiçbir şeyi kalmamış sadece karısının yardımıyla hayatını zorluklar içinde sürdürmeye çalışan Eyyüb nerede… Şeytan bu sabır timsali adamı isyana sürüklemek için çok uğraştı. Ama nafile. Eyyüb peygamber nimeti verenin o nimeti geri almaya muktedir olduğunu biliyor ve buna teslim oluyordu. Bu yüzden Rabbine dua ederken bile melekleri imrendirecek bir edep ile ellerini açıyor ve sürekli şöyle yalvarıyordu: "Şüphesiz ki ben bir derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin" (4) Hz. Eyyüb aleyhisselâm başına gelen onca zorluğa rağmen Allah’a karşı nasıl edepli olunacağını öğretiyordu bizlere. İşte bundan dolayıdır ki; ellerini açtığında dertlerini teker teker saymak ve o güne kadar yaptığı salih ameller karşılığında bu sıkıntıdan kurtulmayı temenni etmek yerine sadece Allah’ın merhametine sığınmış ve başına gelen musibetleri Allah’a şikâyet etmekten haya etmişti.

"Hastalığının arttığı bir dönemde karısı, ümitsizlik ve morali bozuk bir vaziyette yanına gelerek ona: - "Bu sıkıntı daha ne zamana kadar sürecek?" diye sorunca. Hz. Eyyüb, hanımının bu sözüne sinirlenip ona: - "Bolluk içerisinde ne kadar kaldın?" diye sordu. Hanımı: - "80 yıl" diye cevap verdi. Hz. Eyyüb, ona: - "Sıkıntı içerisinde ne kadar kaldın?" diye tekrar sordu. O da: - "7 yıl" diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Eyyüb, hanımına: - "Bunca rahatlık ve bolluk içerisinde geçirdiğim yıllara karşılık bu sıkıntıya katlanmadan bu sıkıntıyı üzerimden kaldırmasını Allah’tan istemekten haya ederim" dedi." (5) Eyyüb peygamberin bu tavrı edebine bir işaret olduğu gibi bunca zorlukla imtihan edilmesi de aslında O’nun imanının bir göstergesiydi. Çünkü Rasûlullah aleyhisselâm’ın buyurduğu gibi insanlar imanları ölçüsünde belaya maruz kalır ve Allah’ın huzuruna günahsız çıkıncaya kadar sürekli sınanırdı. Ve kişi salih amelleriyle elde edemeyeceği mevkilere bela ve musibetlere karşı gösterdiği sabır ile ulaşabilirdi (6)

4. Enbiyâ, 83 5. Taberi Tarîhu’r-Rüsûl vel-Mülûk,1/322; îbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/208. 6. "Sahabelerden Sa’d rivayet ediyor: Dedim ki: ‘Ya Rasûlullah, insanların belâsı/imtihanı en çetin olanı kimdir? Buyurdu ki: "Peygamberler ve sonra da derece derece mü’minlerdir. Kişi, dini oranında belâ görür/imtihan edilir. Dini kuvvetli ve sağlam ise belâsı ağır olur. Dininde zayıflık söz konusu ise, dini kadar belâ görür/imtihana tâbi tutulur. Belâ insanın yakasına öylesine yapışır ki, günahsız gezene kadar peşini bırakmaz." (Tirmizî, c. 7, s. 78-79; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, c. 1, s. 136; Ahmed bin Hanbel)

26

Aralık 2018


Allah celle celaluhu, Hz. Eyyüb aley-

"Bir gün Eyyüb peygamber çıplak yıka-

hisselâm’ı

mal mülk, çoluk çocuk ve

nırken, üzerine altın çekirgeler düşmeye

sağlık sıhhat gibi en zor alanların

başladı. Eyyûb da onları toplayıp elbise-

tamamında imtihan etmiş ve O’nun imanını, sabrını görmüştü. Canını

sine doldurdu.

Allah yolunda feda etmeyi göze alan-

Bunun üzerine Allah celle celaluhu:

lar için ateşi gül bahçesi, denizleri de

- Eyyüb! Ben seni bu gördüklerine dönüp

yol yapan Allah bu vefakâr, iman ve sadakat sahibi kulu Eyyüb’ü de zorluklarla baş başa bırakmayacak ve

bakmayacak kadar zengin kılmadım mı? diye seslendi.

yardımsız koymayacaktı.

Eyyüb da:

"Biz de onun duasını kabul edip

- Evet, izzetine yemin ederim ki, beni çok

kendisinde dert namına ne varsa

zengin kıldın. Fakat ben senin lütfettiğin

gidermiştik."

(7)

berekete doyamam, dedi."

"Biz de ona, "Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içecek soğuk bir su" dedik." (8) Allah celle celaluhu Hz. Eyyüb aleyhisselâm’a

şifa olacak bir su gönder-

miş ve onu bu zorlu durumdan daha karlı bir şekilde çıkarmıştı. Çünkü Hz.

(10)

Hz. Eyyüb aleyhisselâm’ın imtihanlar karşısındaki sabrı Allah’ın halis kulları için ders ve ibretlik bir durum olduğu gibi, misliyle mükafatlandırılması da ibret alınması gereken bir

Eyyüb aleyhisselâm hem eski sağlığına,

durumdur. Zira Eyyüb peygamberin

çoluğuna çocuğuna kavuşmuş hem

hayatını okuyan bir kimsenin sabır

de mükafat olarak bunların misli ile

dersini alması ne kadar lüzumlu ise

daha da mutlu bir hale gelmişti.

bu zorlukların ardından kullarını

"Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta

hesapsız bir şekilde ödüllendiren

bulunanlar için de bir ibret olmak

bir Rabbinin olduğunu bilmesi de o

üzere ona ailesini ve onlarla beraber

kadar lüzumlu bir derstir. Bilinmeli-

bir mislini daha vermiştik."

dir ki; Allah’ın imtihan etmedeki hik-

(9)

Eyyüb peygambere sabrının karşılı-

meti bizlere dert, ıstırap vermek değil

ğında verilen ve bizler için de ibretlik

imanımızı ve sabrımızı görüp karşılı-

olan bu zenginliği Rasûlullah aleyhis-

ğında en güzeli ile bizleri mükafatlan-

selâm

şöyle anlatıyor:

dırmaktır.

7. Enbiyâ, 84 8. Sâd, 42 9. Enbiyâ, 84 10. Buhârî, Gusül 20, Enbiyâ 20, Tevhîd 35. Ayrıca bk. Nesâî, Gusül 7.

Rebiülahir 1440

27


KAPAK DOSYA Derya Fıçıcı

DÜNYA SARAYINDAN CENNET KÖŞKLERİNE "Süleyman: "Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Sen şüphesiz daima bağışta bulunansın." dedi." (Sad, 35)

Rahman

Aralık 2018

Rahim

olan

Allah’ın adıyla... Süleyman aleyhisselâm Rabbine şöyle niyaz etti: bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver. Sen şüphesiz daima bağışta bulunansın." dedi."

miyet istemişti. Rabbil Alemin, peygamberinin

bu

duasını

kabul buyurdu ve O’na bilinenin, alışılanın dışında, hiç kimseye verilmemiş özel bir

"Süleyman: "Rabbim! Beni

(1)

hakimiyet bahşetti. "Bunun üzerine Süleyman’ın buyruğu ile istediği yere kolayca giden rüzgârı emrine verdik. Bina ustalarını ve dalgıçlık yapan şeytanları da

Süleyman aleyhisselâm Rabbin-

emrine verdik. Demir zincir-

den, daha önce diğer insanların

lere bağlı diğer yaratıkları da

görmediği, bilmediği bir haki-

onun emrine verdik."

1. Sad, 35. 2. Sad, 36-38.

28

ve

(2)


Bu ayetlerden anlıyoruz ki, yeryüzünde hiçbir sultana verilmemiş olan saltanat, Süleyman aleyhisselâm’a Rabbi tarafından verilmişti. O’nun hizmetkarları insanlar değildi. O’nun emrinde insanlardan oluşan ordular değil, O’nun saltanatının gücü, demir yığınlarından oluşan uçaklar, silahlar değil, rüzgarlar emrindeydi. Bilmediğimiz görmediğimiz başka alemlerden yaratılmışlar O’nun emrine verilmişti. Süleyman aleyhisselâm Rabbine şu duayla niyaz etti: "Süleyman, karıncanın dediklerini işitince gülümseyerek dedi ki: "Ya Rabbi gerek bana ve gerekse ana babama bağışladığın nimetlere olanca gücümle şükretmemi ve hoşnut olacağın iyi işler yapmamı nasip eyle, rahmetinle beni iyi kullarının arasına kat." (3) Bu nimetler, Süleyman aleyhisselâm’ın kalbine yalnızca Rabbine karşı tevazu ve hamd sözlerini bıraktı. Rabbinin verdiği bu nimetleri, saltanatı O’nun yolunda kullandı. Salih ameller işledi, Rabbinin rızasını kazandı ve O’na hamd etti. Süleyman aleyhisselâm’ın orduları, cin, insan ve kuşlardandı. Bu orduları karıncalar dahi tanıyor ve birbirlerine şöyle sesleniyorlardı: "Ordu karınca vadisine vardığında ordudaki karıncalardan biri "Ey karıncalar yuvalarınıza giriniz ki, Süleyman ve ordusu farkında olmadan sizi çiğnemesin." dedi." (4)

"Süleyman, ordusunun kuşlardan oluşan birliğini denetleyince dedi ki: Hüdhüd'ü niçin göremiyorum, yoksa burada değil mi? Onu ya ağır bir cezaya çarptıracağım, ya keseceğim ya da bana mazeretini belgeleyen açık bir kanıt getirecek." (Neml, 20-21)

Öyle bir saltanat ki, yeryüzünde gezen karıncalar dahi bu saltanatı tanıyıp ondan çekiniyor ve bu saltanatın sahibi, Allah’ın kendisine bahşettiği ordularla birlikte yeryüzüne tevhid dinini yayıyor. Halkları, bir ve tek olan Allah’a boyun eğmeye davet ediyor. O, ne güzel bir hükümdar ki, insanları hakka davet ediyor. Oysa yeryüzü öyle zalim hükümdarları, saltanat sahiplerini gördü ki... Hatta görmeye devam ediyor. Süleyman aleyhisselâm’ın saltanatının yanında zerre kadar kalan iktidarlarıyla toptan, tüfekten, maaşa bağladığı askerlerden oluşan, baskı ve

3. Neml, 19. 4. Neml, 18.

Rebiülahir 1440

29


zulümle kendine asker yaptığı korkak insanlardan oluşan ordularıyla kibirlenen, gururlanan, yeryüzünde müminlere, mustazaflara zulmeden, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyen nice firavunlar gördü; kendilerine bu saltanatı verenin, bu iktidarı verenin Allah celle celaluhu olduğunu unutan, kendisini yeryüzünün hakimi zanneden. Allah’ın peygamber kullarına eziyet edip, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyenleri zindanlara atan, onlara işkence eden, ölümlerle tehdit eden nize azgın firavunlar gördü. Allah’ın peygamberlerini ateşe atan nice nemrutlar gördü. O ateşin sahibi olan Allah "Ey ateş, İbrahim için serin ol!" dedi de, Nemrut’un hakimiyeti, saltanatı oracıkta bitiverdi. Süleyman aleyhisselâm kendi döneminde yaşayan, kendisine Allah’tan başka ilahlar edinmiş bir halkın melikesi olan kadını Allah’a kul olmaya davet edecekti. "Süleyman, ordusunun kuşlardan oluşan birliğini denetleyince dedi ki: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum, yoksa burada değil mi? Onu ya ağır bir cezaya çarptıracağım, ya keseceğim ya da bana mazeretini belgeleyen açık bir kanıt getirecek." (5) "Çok geçmeden o geldi ve dedi ki: Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe’den gerçek bir haber getirdim. Ora halkına hükmeden, her 5. Neml, 20-21. 6. Neml, 22-24.

30

Aralık 2018

şeyden kendisine bolca verilmiş olan ve büyük bir tahta sahip bir kadın buldum. Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde eder olduklarını gördüm. Şeytan onların yaptıklarını güzel göstermiş ve onları doğru yoldan alıkoymuştur. Bu yüzden onlar doğru yolu bulamazlar." (6) Sebe Melikesi hakkında, Ameş Mücahid’den şöyle dediğini aktarmıştır: "Sebe Melikesi’nin emri altında on iki bin prens vardı. Bunların her birinin emri altında yüz bin savaşçı vardı." Tarih bilginleri dedi ki: "Sebe Melikesi’nin tahtı, yapısı sağlam, oldukça yüksek, büyükçe bir sarayda idi. Sarayın doğu tarafında üç yüz altmış tane pencere vardı. Yapısı, güneş ışıklarının doğu tarafından girip batı tarafından çıkacağı şekilde tasarlanmıştı. Böylelikle sabah akşam o güneşe secde ediyorlardı." Muhammed b. İshak, Sebe Melikesi’nin tahtı hakkında dedi ki: "Bu, yakut, zümrüt ve inci takılarla süslenmiş, altından bir tahttı. Onun hizmetinde altı yüz kadın vardı." Hüdhüd, Sebe Melikesi’nin ve halkının durumunu Süleyman aleyhisselâm’a bildirdi. Süleyman aleyhisselâm hemen Sebe Kraliçesine besmele ile başlayan bir mektup yazdı. Mektupta Sebe Kraliçesi ve halkını, Allah’a teslim olmaya, Allah’a ve O’nun peygamberine karşı gelmemeye davet etti. "(İçinde de:)


"Bana karşı büyüklük göstermeyin ve bana müslüman olmuşlar olarak gelin" diye (yazılmaktadır)." (7) Hüdhüd, mektubu Sebe Melikesi’ne ulaştırdı. Sebe Melikesi, mektubun Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başladığını ve Süleyman aleyhisselâm’ın kendisini Allah’ın dinine davet ettiğini okudu. Bunun üzerine vezirlerini, devletin ileri gelenlerini çağırdı. Sonra mektubu onlara okudu. "O gerçekten Süleyman’dandır. Ve gerçekten Rahman ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlıyor." (8) dedi. Bu mektup kar-

"Kraliçenin elçisi gelince Süleyman ona dedi ki; "Beni mal ile mi kandıracaksınız? Allah'ın bana bağışladığı ayrıcalıklar size verdiklerinden daha üstündür. Siz bu hediyenizle övünebilirsiniz?" (Neml, 36)

şısında ne yapması gerektiğini onlara danıştı. "İleri gelen devlet adamları dediler ki; "Biz güçlüyüz, yaman savaşçılarız, ferman senindir, düşün de ne buyuracağına karar ver." (9) Yani biz sana karşı gelmeyiz, bundan herhangi bir şekilde çekinmeyiz. O’nunla savaşın dersen savaşırız, sen neyi uygun görürsen biz onu yerine getiririz.

liyor. Güneşe tapmaktan vazgeçmesi, Allah’a ortak koşmaması aksi taktirde kendisiyle savaşılacağı bildiriliyor. Bunun üzerine Sebe Melikesi, bir firavun gibi, bir nemrut gibi saltanatına,

Kadın bir melike... Yanında güçlü orduları var; ona itaat eden, hiçbir şeyden çekinmediğini söyleyip onun gururunu okşayan itaatkar ordular... Bir ülkenin melikesi... Büyük bir sarayı ve olabildiğince gösterişli tahtı ve hizmetçileri var.

ordularına güvenip Allah’ın Peygam-

Ve bir Peygamber tarafından Allah’a, O’nun dinine, O’nu birlemeye davet edi-

olanları hor ve aşağılık kılarlar; işte

berine savaş açmıyor. Üstelik bu savaşın kendilerine hayır getirmeyeceğini idarecilerine bildiriyor. "Dedi ki: Gerçekten hükümdarlar, bir ülkeye girdikleri zaman, orasını bozguna uğratırlar ve halkından onur sahibi onlar, böyle yaparlar."

(10)

7. Neml, 31. 8. Neml, 30. 9. Neml, 33. 10. Neml, 34.

Rebiülahir 1440

31


Süleyman aleyhisselâm’ın cevabı; "Kraliçenin elçisi gelince Süleyman ona dedi ki; Beni mal ile mi kandıracaksınız? Allah’ın bana bağışladığı ayrıcalıklar size verdiklerinden daha üstündür. Siz bu hediyenizle övünebilirsiniz?" (11)

Süleyman aleyhisselâm’a birtakım kıymetli hediyeler göndererek barış yapmak istediğini ifade etmek istiyor. Bu durumda Süleyman aleyhisselâm’ın tepkisini görmeyi, ona göre hareket etmeyi planlıyor. İbni Abbas ve başkaları dedi ki: Sebe Melikesi: "Süleyman gönderilen hediyeleri kabul ederse O, dünya sultanlarındandır. O’na her yıl vergi verir, anlaşma yaparız ya da O’nunla savaşırız. Yok eğer hediyeyi kabul etmez ise, O Nebi’dir, O’na uyarız." dedi. Tefsir alimlerinin zikrettiğine göre Sebe Melikesi, Süleyman aleyhisselâm’a altın, mücevher, inci ve daha başka eşyalar göndermişti. Tıpkı Arap müşriklerinin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e teklif ettikleri Kabe’nin anahtarları, yöneticilik, mal, makam, kadın, "Ne istiyorsan verelim, sen davandan vazgeç" demeleri gibi bir teklifti bu. 11. Neml, 36. 12. Neml, 41.

32

Aralık 2018

Yani ‘hediyelere, armağanlara boyun eğen sizlersiniz. Bana gelince, sizin İslam’a girmenizden ya da savaşmaktan başka bir şeyi kabul etmiyorum’ dedi. Bu haber Sebe Melikesi’ne ulaştığında, Süleyman aleyhisselâm ile görüşmeye gitmek için karar verdi. Sebe Melikesi yola çıkmadan evvel, Süleyman aleyhisselâm Allah’ın O’na bahşettiği orduların yardımıyla Sebe Melikesi’nin O’nun sarayına geleceği haberini aldı. Ve ordularından, Sebe Melikesi’nin tahtını ondan önce saraya getirmelerini istedi. "Dedi ki: "Onun tahtını değişikliğe uğratın, bir bakalım doğru olanı bulabilecek mi, yoksa bulmayanlardan mı olacak?" (12) Süleyman aleyhisselâm’ın, tahtı, Sebe Melikesinden önce kendi sarayına getirip değiştirmekteki muradı şuydu: Sebe Melikesinin tahtının ondan önce oraya geldiğini görmesi ve onu tanıyamaması, "Ne benim tahtımdır, ne de değildir." demesi üzerine bu tahtın kendi tahtı olduğunu söyleyerek onun bu olay karşısında müslüman olmasını istiyordu.


Sebe Melikesi köşke geldi ve Süleyman aleyhisselâm’ın saltanatıyla karşılaştı. "Ona: "Köşke gir." denildi. Onu görünce derin bir su sandı ve (eteğini çekerek) ayaklarını açtı. (Süleyman) Dedi ki: "Gerçekte bu, saydam camdan olma düzeltilmiş bir köşk zeminidir." Dedi ki: "Rabbim, gerçekten ben kendime zulmettim; (artık) ben Süleyman’la birlikte alemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum." (13)

Peygamberin çağrısına kulak tıkayan, mazlum halkların üzerine zulüm yağdıran, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyen halkları öldüren, daha önce şahit olunmamış işkencelerden geçiren, kıytırık saltanatlarıyla Allah’a ve Rasulü’ne, O’na tabi olmuş ümmetine zulmedenler, saltanatlarının üstünde saltanatı olan, sizin ve elinizdekilerin sahibi olan Allah’ın gazabı, siz kafir, zalim olan yöneticilerin üzerine olsun.

Ve artık Sebe Melikesi, billurdan yapılmış sarayları olan, kuşlardan, cinlerden, rüzgarlardan orduları olan bir peygamberin çağrısına olumlu cevap veriyor. Çünkü dünyada böyle bir saltanatın sahibi olan, kendisine, görülmemiş saltanatın verildiği kişi, ancak daha büyük bir saltanat sahibinin gözetiminde ve emrindedir. Öyle ise Süleyman aleyhisselâm’ı yani bir peygamberi rehber edinerek asıl saltanat sahibi olan Allah’a teslim olmak gerekir diye düşünüyor.

Allah’ın selâmı ve rahmeti ise, yeryüzünde Allah ve Rasulü’nün çağrısını işiten, O’nun çağrısına, makam ve mevki kaybetme korkusu taşımadan harfiyen uyan, bunun için mücadele eden, kafirlerin karşısında izzetlice duran, Kur’an ve sünnetten başka yasa, kanun tanımayan, sahip olduğu tüm nimetlerin, makamların, hükümdarlıkların, iktidarların Allah’tan olduğunu bilip, Allah’a ve O’nun kanunlarına karşı kibirlenmeyen, yeryüzünde müminlerin, müslümanların, mustazafların safında yer alan tüm yöneticilerin, idarecilerin, alimlerin, davetçilerin üzerine olsun. Allahumme Amin...

Bugün de dün de, yeryüzünün gerçek sahibinin Allah celle celaluhu olduğunu, yerlerin ve göklerin, bu ikisi arasında bulunanların tek sahibinin, tek hükümdarının Kahhar ve Cebbar olan Allah celle celaluhu olduğunu ayan beyan gördüğü halde, faizli ekonomiyle Allah ve Rasulü’ne karşı savaş açan, içki ve kumarhaneler işleten, üstelik devlet belgeli zina evleri işleten yöneticiler, Sebe Melikesi olan kadın kadar aklını kullanmamış, Allah’ın gazabını hak etmiş yöneticilerdir.

Selâm ve Dua ile... ------------------------KAYNAKLAR 1. İbni Kesir Tefsiri / 8. Cilt / Neml Sûresi 2. Fizilal-il Kuran- Seyyid Kutup / 8. Cilt / Sad Sûresi 3. Besairu’l Kur’an- Ali Küçük Tefsiri / Neml Sûresi

13. Neml, 44.

Rebiülahir 1440

33


KAPAK DOSYA Ümit Şit

SALİH ALEYHİSSELAM KISSASI VE GÜNÜMÜZDEKİ YANSIMALARI "Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O’ndan başka tanrınız yoktur. O sizi yerden var etti ve size orayı mamur hale getirme görevi verdi. O halde O’ndan mağfiret isteyin; sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, duaları kabul eder.' "

34

Aralık 2018


D

ediler ki: "Ey Salih! Sen bundan önce içimizde kendisine ümit bağlanan biriydin. Şimdi babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi engellemeye mi kalkışıyorsun? Doğrusu bizi davet ettiğin konuda ciddi bir şüphe içindeyiz." Salih dedi ki: "Ey kavmim! Bir de şöyle düşünün: Ya ben rabbimden verilmiş apaçık bir delile dayanıyorsam ve O bana kendinden bir lütufta bulunmuşsa! Bu durum karşısında O’na âsi olursam beni Allah’a karşı kim korur? (Bu teklifinizle) siz benim ancak zararımı arttırmış olursunuz. Ey kavmim! İşte size mucize olsun diye Allah’ın gönderdiği deve. Onu bırakın, Allah’ın mülkünde otlasın. Ona kötülük etmeyin; sonra sizi, yaklaşan bir azap yakalar." Fakat Semûd Kavmi, o deveyi hunharca öldürdü. Salih de "Yurdunuzda üç gün daha yaşayın!" dedi. Bu, asla yalan olamayacak bir tehdit idi. Emrimiz gelince Salih’i ve onunla beraber iman edenleri, bizden bir rahmet olarak, helâk olmaktan ve o günün zilletinden kurtardık. Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, üstündür. Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı, yurtlarında diz üstü çöküp kaldılar. Sanki orada hiç oturmamışlardı. İşte böyle, Semûd kavmi rablerini inkâr etti. Vay Semûd ’un haline! (Hud, 61-68)

Semûd, meşhur bir kabile idi. Dedeleri Semûd’un adını almışlardı. Semûd, Cedis’in kardeşidir. Semûd ve Cedis ise İrem’in oğlu Asır’ın oğullarıdır. İrem ise Nuh peygamberin oğlu Sam’ın oğludur. Semûd Kavmi Hicaz ile Tebük arasında Hicr denilen yerde yaşarlardı. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Tebük gazvesine giderken beraberindeki Müslümanlarla beraber bunların yurdu Hicr’e uğramıştır. Semûd halkı, Ad milletinden sonra dünyada yaşamışlardır. Ad Kavmi gibi bunlar da puta taparlardı. Allah içlerinden bir adamı kendilerine peygamber olarak gönderdi. Kulu ve elçisi olan bu adam Nuh peygamberin soyundan gelen Salih bin Abid, b. Masih, b. Abid, b. Hadir, b. Semûd, b. Asır, b. İrem, b. Nuh idi. Onları ortaksız olan bir Allah’a kulluk etmeye, putlara ve Allah’ın ortakları olduklarını iddia ettikleri varlıklara tapmaktan vazgeçmeye, hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamaya davet etti. İçlerinden küçük bir grup ona iman etti. Çoğunluğu inkâr etti. Ona dillerini ve ellerini uzattılar. Öldürmeye yeltendiler. Salih aleyhisselâm’ın gerçek peygamber olduğunu göstermek için Allah’ın kendilerine karşı bir delil olarak gönderdiği dişi deveyi öldürdüler. Semûd milleti, bir gün toplantı yerlerinde bir araya gelmişlerdi. Allah’ın elçisi Salih aleyhisselâm, yanlarına giderek onları Allah’a kulluğa davet etmiş, azabı ilahiyi onlara

Rebiülahir 1440

35


hatırlatmış, sapıklıktan sakındırmış, öğüt vermiş ve batıla yanaşmamalarını emretmişti. Ama onlar Salih aleyhisselâm’a şöyle bir şart koşmuşlardı: "Ey Salih! Şu karşıdaki kayadan şu ve şu niteliklere sahip boylu poslu gebe bir deve çıkarırsan belki sana iman ederiz." Salih aleyhisselâm onlara dedi ki: "İsteğinizi tam olarak yerine getirirsem benim getirmiş olduğum dine iman eder ve size tebliğ ettiğim ilahi mesajı doğrular mısınız?" "Evet" dediler. Salih aleyhisselâm da bu hususta onlardan teminat aldı. Sonra namazgâha gidip onur ve üstünlük sahibi Allah’ın huzurunda nasibince namaz kılıp, dua etti. "Kavmimin bu isteğinin gerçekleştirilmesini Rabbimden dilerim" dedi. Allah da oracıkta ki kayaya yarılarak istenilen nitelikte ki büyük cüsseli gebe bir deveyi çıkarmasını emretti. Kayada bu ilahi emri hemen yerine getirdi. Devenin ortaya çıktığını müşahede ettiklerinde; büyük bir iş, dehşetli bir olay, Salih aleyhisselâm’ın doğruluğunu ortaya koyan kesin bir delil, parlak bir hüccet ve göz alıcı bir kudret gördüler. Bunun üzerine çokları iman ettiler. Çokları da küfür, sapıklık ve inatla devam ettiler. Allah’ın: "Ona (deveye) zulmetmişlerdi." demesinin sebebi işte budur. Yani onun mucize oluşunu inkâr ettiler onun sebebiyle çokları hakka inanmadılar. Öte yandan inananların reisi Cenda b. Amr, Semûd kavminin ileri gelen

36

Aralık 2018

büyüklerindendi. Eşrafın kalan kısmı da Allah’ın dinine girmeye yöneldiler. Ama putların sahibi Habbab b. Züab onları yeni dine girmekten men etti. Cenda, amcası oğlu Sihab b. halifeyi imana davet etti. Ama kavmin ileri gelen kâfirleri onu da engellediler. Sihab, inkâr edenlerin akıntısına kapıldı. Bunun üzerine Müslümanlardan Mehres b. Ganme adındaki bir adam Allah ona rahmet etsin şöyle bir şiir söyledi: "Amir oğullarından bir grup geldiler. Sihab’ı, Salih’in dinine davet ettiler. Sıhhat tüm Semûd kavminin Ulusu idi. Dine gelmiş olsaydı eğer, Salih içimizde olurdu güçlü peygamber. Onlar sahipleri Züab’a dönemezdiler. Ama Hicr halkının saptırıcıları aydınlandıktan sonra sineğe dönüştüler." İşte bu sebeple Salih peygamber onlara şöyle dedi: "Bu size (getirdiğim ilahi mesajın doğruluğunu gösteren) bir alamet olarak, Allah’ın devesidir. Bırakın onu Allah'ın toprağında otlasın. Ona fenalık etmeyin. Yoksa siz hemen azaba uğrarsınız" (Hud, 64) Anlaşmaya varıldı. Bu deve Semûd halkının arasında dolaşacak, topraklarından istediği yerde otlayacak, gün aşırı subaşına gelip içecekti. Sırası geldiğinde kuyu başına gelecek ve suyunu içecekti.  Onlar da su içerlerken ertesi gün de kendilerine lazım olacak suyu önceden tedarik ediyorlardı. Ayrıca kendilerine yetecek kadar devenin sütünden de içiyorlardı. Bu sebeple Salih aleyhis-


onlara dedi ki: "Su içmek hakkı belirli bir gün onun ve belirli bir gün de sizindir" (Şuara, 155) selâm

Allah buyurdu ki: "Doğrusu onları denemek (iman edip etmediklerini sınamak için) dişi deveyi gönderen biziz. (Yapacakları işi) gözetle ve (eziyetlerine de) sabret (haber sana apaçık bir şekilde gelecektir). Onlara herkese sıralarına göre suyun aralarında pay edilmiş olduğunu söyle" (Kamer, 27-28)

Bu hal uzun süre böyle devam edince, Semûd halkının bilginleri toplandılar. Belasından kurtulup rahatlarını bulsunlar ve bol suya sadece kendileri sahip olsunlar diye, deveyi kesmeyi kararlaştırdılar. Yapacakları bu işi şeytan da kendilerine hoş gösterdi. Yüce Allah buyurdu ki: "Dişi deveyi kesip devirip Rablerinin buyruğuna başkaldırdılar. 'Ey Salih! Eğer sen Peygamber isen bizi tehdit ettiğin azabı bize uğrat bakalım.' dediler." (Araf, 77)

Deveyi boğazlayanların elebaşı Kudar bin Salif idi. Kudar’ın deveyi kesmesi hepsinin ittifakıyla olması; suçun tümüne nispet edilişine sebep teşkil eder. İbni Cerir et-Taberi ve diğer tefsir âlimleri şöyle dediler: "Semûd milletinden iki kadın vardı. Bunlardan birinin adı Saduk idi. Soylu ve güzel sözlü, tatlı dilli biriydi. Müslüman bir erkeğin nikâhı altındaydı. Kocasından boşanıp amcasının oğlu Masra’i çağırdı ve ona:

"Bu size (getirdiğim ilahi mesajın doğruluğunu gösteren) bir alamet olarak, Allah'ın devesidir. Bırakın onu Allah'ın toprağında otlasın. Ona fenalık etmeyin. Yoksa siz hemen azaba uğrarsınız" (Hud, 64)

"Salih’in devesini kesersen, ben seninim" dedi. Bu iki kadından diğerinin adı da Anize idi. Ümmü Gamme künyesi ile çağrılan bu kâfir kadının, halkın liderlerinden biri olan kocası Züab b. Amr’dan kızları vardı. Deveyi kestiği takdirde dört kızından hangisini beğenirse onu kendisine vereceğini Kudar b.Salife vaat etti." Bu iki genç Salih peygamberin devesini boğazlama işini benimsediler. Kavimleri arasında bunun propagandasını yaptılar. Kendilerine yedi kişi daha katıldı. Böylece dokuz kişi oluverdiler ki, ayeti kerimede bunlardan söz edilmektedir: "O şehirde yeryüzünde bozgunculuk yapan, düzeltmeye uğraşmayan dokuz kişi vardı." (Neml, 48)

Rebiülahir 1440

37


Kabilenin geri kalan adamlarına da giderek bu işin propagandasını yaptılar. Deveyi boğazlamanın çok iyi bir iş olacağını söylediler. Halkta onlara uyum sağladı. Artık deveyi gözetlemeye başladılar. Deve su içmekten geri dönünce pusuya yatmış olan Masra arkadaşlarını kışkırtmak ve de teşvik etmek için bir ok attı. Kudar b. Salif onların en hızlısıydı. Deveye bir kılıç darbesi indirdi. Dizini kırıp kemiğini ortaya çıkardı. Deve yere yıkıldı ve yüksek sesle böğürdü. Bu böğürmesi ile yavrusunu uyarıyordu. Sonra Kudar ikinci darbeyi hayvanın boynuna vurup kesti. Devenin yavrusu karnından çıktı. Geçit vermez yüksek bir dağa çıktı ve üç defa böğürdü. Abdurrezzak’ın rivayetine göre devenin yavrusu: "ya rab! Anam nerede? Demiş sonra da bir kaya oyuğuna girerek orada kaybolmuş. O yavrunun da o caniler tarafından takip edilip boğazlandığını söyleyenler de olmuştur. Yüce Allah buyurdu ki: "Ama bir arkadaşlarını çağırdılar o da kılıcını alarak, deveyi kesti. Benim azabım ve benim uyarmam nasılmış?" (Kamer, 29-30) "Semûd milletinin en azgını ileri atılınca azgınlığı yüzünden peygamberleri yalanladı. Allah’ın Peygamberi onlara Allah’ın devesini göstermiş ve: "Allah’ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın." demişti onu yalanladılar ve deveyi boğazladılar bunun üzerine rableri suçlarından dolayı onları kırıp geçirerek yerle bir etti. Bu işin sonunda O’nun korkusu yoktur" (Şems, 11-15)

38

Aralık 2018

İmam Ahmed b. Hanbel, Abdullah b. Zem’a’dan rivayet etti ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashabına hitapta bulundu. Salih peygamberin devesini ve o deveyi boğazlayanı anlatarak dedi ki: "O kavmin en azgını (deveyi boğazlamak için) ileri atıldı. Ebu Zem’a gibi, aşireti içinde zeki ve emrine itaat edilen güçlü bir adam ileri atıldı. Muhammed b. İshak, Ammar b. Yasir’den rivayet ederek dedi ki: Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle dedi: "Sana insanların en bahtsızını bildireyim mi?

"Evet ya Rasûlullah.

"Bunlar iki kişidir. Biri Salih peygamberin devesini boğazlayan, Semûd kavminin ufak tefek sarışın adamıdır. Diğeri de ey Ali, senin şu tepene vurarak çeneni tependen ayıracak olan adamdır." Bunu ibn Ebi Hatîm rivayet etmiştir. Yüce Allah buyurdu ki: "Dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar. "Ey Salih! Eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım." dediler. (A’râf, 77) Semûd milleti bu sözlerinde, birkaç noktada son derece şiddetli bir kâfirlik yapmışlardı. Şöyle ki: 1- Allah’ın, kendilerine mucize olarak göndermiş olduğu dişi deveyi kesmeme hususundaki katı yasağı çiğnemekle, Allah’a ve peygamberine muhalefet etmişlerdi. 2- Azabın, üzerlerine inmesini çabuklaştırdılar. Bu azabı da iki bakımdan hak ettiler:


a) Allah’ın kendilerine koştuğu şarta riayet etmediler. Allah Teâlâ şu buyruğu vermişti: "Bu, size bir ayet olarak, Allah’ın devesidir. Bırakın onu, Allah’ın toprağından otlasın; ona fenalık etmeyin, yoksa yakın bir azaba uğrarsınız." (Hûd, 64) Başka bir ayette, "Büyük bir azaba uğrarsınız." Bir başka ayette ise, "Can yakıcı bir azaba uğrarsınız." denmektedir ki, bu ifadelerin hepsi de doğrudur. b) Semûd kavmi, Salih peygamberin, kendilerini tehdit edip durduğu azabın bir an evvel gelmesini istediler. Çünkü azabın geleceğine inanmıyorlardı. 3- Nübüvvetine ve doğruluğuna ilişkin kesin kanıtlar bulunan Salih aleyhisselâm’ı yalanladılar. Oysa ki onun hak peygamber olduğunu kesin bir bilgiyle biliyorlardı. Ama kâfirlikleri, sapıklıkları ve inatları; onları, gerçeği inkâra ve azabın geleceğini imkânsız görmeye sevk etti. Yüce Allah buyurdu ki: "Buna rağmen deveyi kesip devirdiler. O zaman Salih: "Yurdunuzda üç gün daha kalın. Bu, yalanlanamayacak bir sözdür." dedi." (Hûd, 65)

Semûd halkı deveyi boğazladıklarında ilk saldıran, lanetli Kudar b. Salif olmuştu. Hayvanın dizini kırmış, yere düşürmüştü. Sonra hayvanin üzerine kılıçlarıyla çullanmışlar, onu kesip parçalamışlardı. Bu durumu gören yavrusu onlardan kaçarak, orada bulunan yüksek bir dağin tepesine çıkmış, üç defa böğürmüştü. Bu

"Dişi deveyi kesip devirdiler; Rablerinin buyruğuna baş kaldırdılar. "Ey Salih! Eğer sen peygambersen bizi tehdit ettiğin azaba uğrat bakalım." dediler. (A'râf, 77)

sebeple Salih aleyhisselâm onlara: "Yurdunuzda üç gün daha kalın." demişti. Ama onlar, onun bu kesin tehdidine de inanmamışlardı. Dahası, aksam olunca da onu öldürmeyi ve akıllarınca onu devenin akıbetine uğratmayı planlamışlardı. "Biz gece ona ve ailesine baskın verelim." diye aralarında Allah’a yemin ettiler. (Neml, 49) Yani geceleyin ailesiyle birlikte Salih’i evinde kıstıralım, onu öldürelim. Sonra da öldürdüğümüzü inkâr edelim. Dostları ve akrabaları kanını dava ederlerse, öldürmediğimizi söyleyelim. Bu sebeple dediler ki: "Sonra da onun dostuna, ailesinin yok edilişinde bulunmadık. Şüphesiz biz doğru söylüyoruz, diyelim." Yüce Allah da buyurdu ki: "Onlar bir

Rebiülahir 1440

39


düzen kurdular. Biz fark ettirmeden düzenlerini bozduk. Düzenlerinin sonunun nasıl olduğuna bir bak! Biz onları ve milletlerini, hepsini, yerle bir ettik. İşte, haksızlıklarına karşılık çökmüş bulunan evleri! Bunda, bilen bir millet için şüphesiz, ders vardır. İnanıp Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtardık." (Neml, 50-53) Salih peygambere suikast planlayan bu grubu, Allah taş yağmuruna tuttu. Yağan taşlar, onları ezip parçaladı. Milletlerinden önce kendileri yok edildiler. Salih peygamber, hani kendilerine üç günlük süre tanımıştı ya, işte bu sürenin ilk gününde- ki o gün perşembe idi- Semûd milletinin yüzü sapsarı oldu. Nitekim peygamberleri de onları uyarmıştı. Perşembe günü gün batıp hava kararınca hep birlikte: "Haberiniz olsun. Verilen müddetin bir

40

Aralık 2018

günü geçti!" diye bağırdılar. İkinci güne girdiklerinde -ki o gün cuma idi- yüzleri kıpkırmızı oldu. O gün, gün batıp hava kararınca hep birlikte: "Haberiniz olsun, verilen sürenin iki günü geçti." Verilen mühletin üçüncü günü -ki o gün cumartesi idi- girdiklerinde yüzleri simsiyah oldu. O gün gün batıp hava kararınca hep birlikte: "Haberiniz olsun süre bitti." diye bağırdılar. Pazar sabahı olunca koku sürünüp hazırlık yaptılar. Kendi üzerlerine inecek olan ilahî azap ve intikamı beklemeye koyuldular. Allah’ın kendilerine ne yapacağını ve azabın hangi yönden kendilerine geleceğini bilmiyorlardı. Güneş doğup ortalık aydınlanınca gökten üzerlerine bir çığlık; altlarından, kendilerine bir sarsıntı geldi. Ruhları dışa taştı. Canları çıktı. Hareketler durdu. Sesler kesildi. Hak yerini buldu. Yurtlarında cansız ve hareketsiz cesetler olarak diz üstü çökük vaziyette kalakaldılar. Yüce Allah buyurdu ki: "Sanki orada (bolluk ve refah içinde) hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semûd milleti Rabbini inkâr etmişti. Bilin ki Semûd milleti Allah’ın rahmetinden uzaklaştı." (Hud, 68) İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Zübeyr’den rivayetle, Cabir ‘in söyle dediğini nakletti: Rasûlullah, Semûd milletinin yaşamış olduğu Hicr mıntıkasına uğradığında şöyle dedi: "Mucizeler istemeyin. Bir millet (Semûd halkı) istemişti de (mucize olarak kendilerine gönderilen) dişi deve, şu yoldan


gelir ve bu yoldan da giderdi. O millet, Rablerinin buyruğuna karşı geldiler de deveyi kesip devirdiler. Bir gün o, onların suyunu içer, bir gün de onlar onun sütünü içerlerdi. Onu kesip devirdiler. Bu yüzden bir çığlık kendilerini yakaladı. Bu çığlık sebebiyle gök kubbenin altında onlardan bir kişi hariç, hepsi ölüp yok oldular. O bir kişi de Allah’ın haremindeydi." O kimdi ya Rasûlullah? diye sordular. Buyurdu ki: "O, Ebu Rigal’di. Harem’den çıkınca, milletinin başına gelen musibet, kendisini de yakaladı."

"Sanki orada (bolluk ve refah içinde) hiç yaşamamışlardı. Bilin ki, Semûd milleti Rabbini inkâr etmişti. Bilin ki Semûd milleti Allah’ın rahmetinden uzaklaştı." (Hud, 68)

(Müsned, Ahmed b. Hanbel, III, 296)

Abdürrezzak, Ma’mer’in şöyle dediğini rivayet etti: İsmail b. Ümeyye'nin bana anlattığına göre Rasûlullah, Ebu Rigal’in kabrine uğramış. "Bunun (burada yatanın) kim olduğunu biliyor musunuz?" diye sormuş. Allah ve Rasûlü daha iyi bilir, demeleri üzerine cevabı kendisi vermiş: "Bu, Ebu Rigal’in kabridir. Semûd halkındandır. Allah’ın hareminde bulunuyordu. Harem, onu Allah’ın azabından korudu. Harem’den çıkınca, milletinin başına gelen musibet kendisini de yakaladı. (Öldü.) İşte buraya gömüldü. Kendisiyle birlikte altın bir dal da bu kabre gömüldü." Rasûlullah’ın böyle demesi üzerine, yanında bulunanlar mezarı hemen kılıçlarıyla açtılar ve altın dalı oradan çıkardılar. Yüce Allah buyurdu ki: "Salih de onlardan yüz çevirdi ve: "Ey Milletim! And olsun ki, ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim; fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz." dedi." (A’râf, 79)

Salih aleyhisselâm’ın durumundan haber veren bu ayet-i kerimede onun, yok oluşlarından sonra milletine hitapta bulunduğu bildiriliyor. Bulundukları mahalden başka tarafa gideceği sırada onlara şöyle seslenmişti: "Ey Milletim! And olsun ki, ben size Rabbimin sözünü bildirmiş ve öğüt vermiştim." Yani sizi doğru yola eriştirmek için bütün gücümle çalıştım. Sözüm, fiilim ve niyetimle, bu uğurda hummalı bir çalışma içine girdim. "Fakat siz, öğüt verenleri sevmiyorsunuz." Yani sizin karakter ve seciyeniz, hakkı kabul etmiyor ve istemiyor. Bu sebeple de can yakıcı ve ebediyete kadar üzerinizde devam edecek olan bir azaba uğrama akıbetine maruz kaldınız. Bu

Rebiülahir 1440

41


azabı sizden savmak için ne sizin ve

sökülmeye çalışılmıştır. Ancak her

ne de benim gücüm vardır.

daim Allah tuzak kuranların en hayır-

Üzerime düşen, risalet ve nasihat

lısıdır. Salih aleyhisselâm’ın mucizesi

görevimi size ifa ettim. Ama Allah,

olan deve kâfirlerin arasında dolaş-

dilediğini yapar. Ölümlerinin üze-

tıkça kâfirlerin otoritesi ve itibarı

rinden üç gün geçtikten sonra, Bedir

zedelenmekte ve böylelikle İslam ise

kuyusunda gömülü bulunan müşrik ölülerine Rasûlullah da böyle bir hitapta bulunmuştu. Sonuç olarak; Allah, zulme batmış bir topluma içlerinden en güvenilir ve en hayırlı olanını elçi olarak göndermek-

ve konuşulmaktadır. Bu yüzden gündemin değişmesi için kâfirler deveyi ortadan kaldırmak zorunda olduklarına kanaat getirdiler.

tedir. Bu elçi o beldenin, ülkenin en

Mucize deve gibi günümüzde de

aşağı ve en yüksek tabakasında bulu-

Allah’ın ayetlerinin üzerine çullanıl-

nan insanlarına zulümlerinden, adaletsizliklerinden, Allah’tan başka tanıdıkları otoriterlerinden vazgeçmeye çağırarak hükmün yerde de gökte de Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Toplumda bu davete karşı çıkanların en ön saflarında hep otorite sahip-

makta ve kesilip atılmaya çalışılmaktadır. Çünkü Allah’ın ayetleri mucize deve gibi otoriteleri hala sarsmakta ve gündemleri hala değiştirmektedir. Ancak Allah, müminleri her daim koruduğu gibi hala korumaktadır.

leri, makam sahipleri, zenginler yer

Kâfirleri ise her devirde olduğu gibi

almaktadırlar.

aleyhisselâm’ın

helak etmektedir. Allah onlara zul-

Allah’ın elçisi olduğunu çok iyi bil-

metmemiş onlar azabı, çölde susuz

melerine rağmen halkın aşağı taba-

kalan bir adam gibi arzulamışlardır.

Salih

kasıyla aynı seviyeye gelmeyi istemediklerinden, halktan kendilerini üstün gördüklerinden, halkı hep yönlendirerek sömürmek istediklerinden

Allah ise arzularına yanıt vermiştir. Allah’ın davetçilerini susturmak için zindanlara atan, suikastlar düzenle-

bu çağrıya karşı çıkmışlar ve hala da

yen, toplum içinde kötü propaganda

karşı çıkmaktadırlar.

yapan her makam sahibi ve bu pro-

İslam her devirde bu saydığımız

pagandalara göz yuman her halk kit-

güruhlar tarafından ya ılımlaştırıl-

lesi Allah’ın gökten ve yerden ansızın

maya çalışılmış

gelecek olan azabını gözlemelidirler.

selâm’a

42

toplumda daha çok gündem olmakta

ya da Salih aleyhis-

kurulan tuzak gibi kökünden

Aralık 2018

Böyle bir azaptan Allaha sığınırız.


İKTİBÂS Nedim Bal

Bismillahirrahmanirrahim Bu ayki iktibas köşemizde, Lübnan İslam meclisi başkanı Şii lider Muhammed Ali el Hüseyni ile yapılan röportajı ve Danıştay’ın son zamanlarda tartışmalara yol açan kararlarına yönelik siyasal iktidarı da uyaran eleştirel bir yazıyı sizler için iktibas ettik.

İRAN’IN BÖLGEDE KURGULADIĞI YIKICI POLİTİKALAR Yeni Şafak/ Cihat ARPACIK

(Lübnan İslam Meclisi Başkanı Şii Lider

bu

Muhammed Ali El Hüseyni İle Yapılan

ları için orada olduklarına inandı-

Röportaj)

rıldı. DEAŞ’ın Suriye’deki kutsal Şii

Soru: Hizbullah’ın Suriye’de Savaşmasının Ülke İçindeki Yansıması Nasıl? Genellikle

Şiiler

mezheplerini

makamlarına

saldıracağı

koruduk-

yönünde

propaganda yapılıyor. Soru: İran’ın Bölgedeki Kısa Vadeli

vatansever

Hizbullah’ın

Suriye’de

Lübnanlılar,

Projesi Ne?

savaşması-

İran için; Irak-Suriye-Lübnan hattı-

nın karşısında duruyor. Ama bazı

nın korunması hayati önem taşıyor.

Lübnanlılar istemeseler bile kendile-

Şu anda bu hattın tamamlanması için

rini zorunda hissediyorlar. Çünkü,

sadece Tel’Afer kaldı. Bu bölge İran

Rebiülahir 1440

43


Bölgeden aldığım son haber, Süleymani tarafından güdülen milis örgütlerden daha fazlası bölgeye yönlendirildi ve ABD Özel Kuvvetleri bölgeyi onlara bırakıp geri çekilmeye hazırlanıyor. İki devlet de meşruiyetini birbirlerine karşı beslediği sözde düşmanlık üzerinden sağlıyor ama birbirlerinin tam anlamıyla yoldaşı. 'Amerika En Büyük Şeytan' sloganları atıyor ama aynı zamanda İran’la ABD beraber omuz omza savaşıyor. İran’ın sözü farklı, fiili farklı.

için çok stratejik. Eğer İran burayı da alırsa Tahran’dan Beyrut’a kadar hat tamamlanmış olacak. Bu büyük bir proje. Bu nedenle Hizbullah hem kendi bekası için hem de İran’ın bu projelerini hayata geçirmek için savaşıyor. Soru: Musul operasyonunda İran ile ABD beraber savaştı. Bu durum İran’ın iddialarına ters değil mi? İran’ın siyaseti gerçekten çok zekice kurgulanıyor. ABD Afganistan’a girince İran yanındaydı, Irak’ta böyle

44

Aralık 2018

oldu. Bugün de aynı oluyor. Mesela ABD, Kasım Süleymani’nin kontrol ettiği paramiliter orduları terörist olarak nitelendiriyor ama Kasım Süleymani’nin kontrol ettiği bu ordulara -Musul örneğindeki gibi- yardım ediyor. Bunların yanında İran ABD’nin bölgede istediklerini askeri olarak yapıyor. Irak-Suriye sınırındaki Tanif’te ABD özel kuvvetleri konuşlandırılmıştı.

… Sözde Düşmanlık Bölgeden aldığım son haber, Süleymani tarafından güdülen milis örgütlerden daha fazlası bölgeye yönlendirildi ve ABD Özel Kuvvetleri bölgeyi onlara bırakıp geri çekilmeye hazırlanıyor. İki devlet de meşruiyetini birbirlerine karşı beslediği sözde düşmanlık üzerinden sağlıyor ama birbirlerinin tam anlamıyla yoldaşı. ‘Amerika En Büyük Şeytan’ sloganları atıyor ama aynı zamanda İran’la ABD beraber omuz omza savaşıyor. İran’ın sözü farklı, fiili farklı. Soru: Bölgede yeni bir harita ortaya çıkarılmak istendiğine yönelik iddialar var? Bölgemizi tekrar bölmeye çalışıyorlar. Suriye’yi Nusayri bölgesi, Sünni bölgesi ve PKK kontrolünde bir devlet olarak bölmeye çalışıyorlar. ABD’nin asıl amacı Türkiye’nin Irak ile Suriye arasında bağlantısını kesmek. Şu anda Türkiye’nin tarihi bir görevi var. Bu projeyi engellemeli. Güçlü bir ülke olan Türkiye bunun için harekete geçebilir.


Soru: Bölgedeki yeni denklemde İran’ın kullandığı mezhepçi paradigmanın etkisi nedir? Şiiler iki bölüm. Bir bölüm Velayet-i Fakih

anlayışıyla

hareket

ediyor

ve İran planlarına destek veriyor. İkinci kısım Şiiler bunun karşısında duruyor. Ben de o ikinci Şiilerden biriyim. Bu proje bizim ülkelerimizi tehdit ediyor. Türkiye’de Şiiler var ama bu Şiiler devletin arkasında duruyor memleketleri için çalışıyor. Biz de böyle olmak istiyoruz. Hasan Nasrallah Lübnanlı, Lübnan’da yaşıyor ama Lübnan için çalışmıyor. Onun lideri Hamaney. Yemen’de Bedrettin el Husi’nin Yemen’in maslahatı için çalıştığını söyleyebilir miyiz? Irak’ta da böyle, Bahreyn’de Şeyh İsa Kasım’ı bir Bahreyn vatanseveri olarak görebilir miyiz? Onlar Hamaney’in emrinde. Ben bunların hepsini hain olarak görüyorum. Bunların yanında Suriye ve Irak’ta da İran’ın bu projelerine destek veren Sünniler de var. Soru: İran’ın tüm Şii’lerin hamisi olma iddiası ne kadar kapsayıcı? İran’ın evet öyle bir iddiası var ama bu iddianın içi dolu değil. İran tüm bunları yaparken tamamen siyasi çıkarlarına uygun davranıyor. Lübnanlı, Iraklı, Yemenli Arap Şiilere hayran değiller. İran

Halep’i,

Bağdat’ı,

Beyrut’u,

San’a’yı aldı. Sadece bunun peşinde. Soru: İran’ın Filistin meselesine müdahil olma çabasını nasıl okuyorsunuz?

Bölge için en tehlikeli durumlardan biri bu. Kendini Filistin’in hamisi olarak göstermeye çalışıyor. Bu çok büyük bir yalan. Hamaney böyle yaparak kendini tüm İslam âleminin lideri olarak kabul ettirmeye çalışıyor. İran, Filistin’i Sünni dünyada sempati kazanmak, sonrasında da kendini kabul ettirmek için kullanıyor. Bunun için sivil toplum kuruluşları üzerinden askeri yapıları da şekillendirmeye çalışıyor. Soru: Sadr’ın Suudi Arabistan ziyaretini nasıl değerlendiriyorsunuz? Suudi Arabistan mezhepçiliği bir kenara bırakmak için çeşitli adımlar atmaya başladı. Sadr’ın Riyad ziyaretini bu bağlamda okumakta fayda var. Buna destek veriyorum. Çünkü Irak Şiilerinin İran’dan kurtarılması lazım. Soru: Suudi Arabistan, Katar’ı abluka altına almaya çalışıyor, bu durum Katar’ı İran’ın yanına daha çok itmez mi? Katar, İran’ın dostu değil. İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil Cubeyr İstanbul’da görüştü. İki devlet arasında münasebetin bulunması son derece normal. Ama İran, Katar ile Suudi Arabistan arasındaki bu krizin daha da tırmanmasını istiyor. Bu krizden çok kazanıyor. Türkiye bu tür krizlerde daha fazla inisiyatif almalı. Bu konunun daha da çetrefilli hale gelmemesinde Türkiye Cumhurbaşkanı’nın diplomatik ziyaretlerinin çok büyük faydası var.

Rebiülahir 1440

45


Soru: İran’ın siyasetini belirleyen en önemli mefhum Şiilik mi Farısilik mi?

İran, Mekke ve Medine’nin Suudi Arabistan’dan alınarak uluslararası bir organizasyona devredilmesini isteyen çıkışlar yapmaya başladı. Kutsal beldelere önce siyaseten hâkim olmak için çalışıyor. Nihai hedefleri bu. Hac meselesini de siyasi amaçlarına alet etmeye çabalıyor.

Mesela Azerbaycan, bu ülkede genellikle Şiiler yaşıyor değil mi? Ve Azeriler ile Ermeniler arasında ihtilaf bulunuyor. Bu kamplaşmada İran’dan beklenen Şiileri desteklemek olur değil mi? Hayır! Ermenistan’ı destekliyor ve Azerbaycan’a tavır alıyorlar. İran devleti bir Farisi projesi. İran’daki Ahvaz

bölgesinde

yaşayanlar

da

genellikle Şiiler. Ama çoğu Arap… İran rejimi onları katlediyor, tutukluyor, zulmediyor. Tüm Şiiler İran’ın yanında değil. Lütfen böyle bakmayın. Farisi projesini

Soru: Yemen’den Riyad ve Mekke’ye atılan füzelerde İran’ın rolü var mı?

46

tamamlamak için Iraklı, Lübnanlı Arap Şiiler, Afganistanlı Hazaralar alet edilip ölüme gönderiliyor. Şii-

Bu kesinlikle İran talimatıyla oldu. Buna eminim! 1979 Devrimi’nden bu yana İran’ın amacı Mekke ve Medine’ye hâkim olmak. Mekke’nin en önemli yer olduğunu İran da biliyor.

ler arasında sadece siyasi anlamda

İran, Mekke ve Medine’nin Suudi Arabistan’dan alınarak uluslararası bir organizasyona devredilmesini isteyen çıkışlar yapmaya başladı. Kutsal beldelere önce siyaseten hâkim olmak için çalışıyor. Nihai hedefleri bu. Hac meselesini de siyasi amaçlarına alet etmeye çabalıyor. Tüm bunlarla birlikte İran bunun büyük bir savaşın kapısını aralayacağından da çekinmiyor! Eğer Mekke veya Medine’ye bir şey olursa tüm Müslümanlar tüm siyasi ihtilafları bir kenara bırakıp buraları savunmak için yan yana gelecek.

saklanamayacak bir noktaya geldi.

Aralık 2018

bir farklılık yok aynı zamanda inanç anlamında da farklılık bulunuyor. Soru: Deaş’la savaştığını iddia eden ‘Haşdi Şabi’ milislerinin zulmü artık Burada asıl sorumluluk kimin? Bu sıkıntı özellikle Irak’ta yaşanıyor. Onların hiçbir merhameti, hiç şefkati yok. Haşdi Şabi grupları arasında da kardeşlik, merhamet yok. Deaş zulmediyor ama Haşdi Şabi de zulmediyor. Bu zulmün sorumluluğu tamamen Iraklı Şii mercilerde özellikle de Sistani’de. Öyle düşünüyorum ki Irak’tan dünyaya

yansıyan

bu

görüntüler

uzun bir süre daha devam edecek.


İKTİBÂS Nedim Bal

"DANIŞTAY KARARLARININ ÇİZDİĞİ ROTA" Yeni Akit / Kenan ALPAY

D

anıştay’ın son dönemde gösterdiği olağan üstü yüksek performansın sebebi de hedefi de "Atatürk’ün ölümsüz önder olduğu" inancına sadakatten kaynaklanıyor hiç şüphesiz. Öyle ki "ideolojik yargı" veya "Devleti’n ideolojik aygıtı" filan gibi söylemlerin pabucunu dama attıracak kadar ileri düzeyde bir fanatizmi temsil ederek "Atatürk’e yer verilmeksizin yapılan tüm düzenlemeler eksiktir" hükmüyle çıktı şimdi de kamuoyunun karşısına. Evet, 6 Kasım 2013’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Devlet Madalya ve Nişanları Yönetmeliği’nde bir değişiklik yaparak Atatürk kabartmasının kaldırılmasına ilişkin düzenlemeyi tam beş yıl sonra Danıştay reddetti.

Aynen beş yıl aradan sonra oy çokluğuyla alınan "Bütün okullarda Andımız tekrar okutulmalı" kararının ardından siyaset ve topluma karşı Danıştay’ın ikinci kritik hamlesi oldu. Aidiyet duygusunu güçlendiriyor, pedagojik formasyona uygun ve 1933’ten günümüze istikrar kazanmış bir uygulamanın kaldırılması eşitlik ilkesine aykırıdır gibi bazı gerekçeler sıralandı Danıştay’ın kararında. Fakat bu karar esasen ucu ırkçı-ayrımcı söylem ve politikalara kadar uzanan Ata/Türkçülüğü ve buna bağlı olarak okullarda kışla mantığını yani militarizmi hâkim kılan bir töreni eğitim öğretimin tekrar asli unsuru haline getirmeyi hedefliyordu.

Rebiülahir 1440

47


rak ifade edilmişti. Bu anlamda yeni tasarımlarda kullanılan Türk bayrağının ve Cumhurbaşkanlığı armasının milli, tarihi ve kültürel değerleri yansıttığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil ettiği de belirtilmişti.

Yargı’nın Sadakati Kemalizm’e Hâlbuki Devlet Madalya ve Nişanları Yönetmeliği’ne ilişkin düzenlemenin 1. ve 3. maddesinin iptali ve yürütmesinin durdurulmasına ilişkin dönemin Türk Kamu-Sen Başkanı İsmail Koncuk adına yapılan itirazı, Danıştay Mayıs 2014’te reddetmişti. Koncuk, itiraz dilekçesinde madalya ve nişanlarda Atatürk kabartmasına yer verilmemesi telafisi güç veya imkânsız zararların doğacağını iddia etmişse de Danıştay bu iddiayı haksız bulmuştu. Çünkü Başbakanlık tarafından düzenlemenin gerekçesi ve savunması adına yapılan izahta "Davalı Başbakanlığın savunmasında, nişanların diğer ülkelerdeki tasarımların incelenerek tasarlandığı, genel olarak devletlerin uygulamalarında nişanlarda, milli ve kültürel simgeler üzerinden uluslararası düzeyde temsiliyetin ifade edilmeye çalışıldığı" belirtilmişti. İlaveten devlet madalya ve nişanlarında bu temsilin "hilal, haç" gibi dini semboller ile "bayrak, defne ve zeytin dalı" gibi milli ve kültürel semboller kullanıla-

48

Aralık 2018

Evvela belirtelim ki; Danıştay, Hükümetin değişiklik kararını makul, somut ve kabul edilebilir bir nedenden tümden yoksun görüyor. Üstüne bir de bu (veya benzeri bir) düzenlemeyi Anayasa hükümlerine aykırı olarak değerlendiriyor. Çünkü Anayasa’nın ruhu diyerek tüm siyasal ve toplumsal talep ve kararları "milli birlik ve beraberliğimizin simgesi olan Ulu Önder Atatürk" sloganıyla susturmaya ve boğmaya kendini muktedir ve yetkili görüyor. Hani bir bürokratik oligarşi vardı tarihe gömüldüğü sanılan(!) Hani bir takım eski Türkiye alışkanlıkları vardı geride bırakıldı zannedilen(!) İşte onlar parça parça, ufak ufak ama öfke ve nefretle tekrar geri dönmek üzere kafa kaldırıyorlar. ‘Sembolik ya da önemsiz alanlarda kararlar çıkıyor, fazla önemsemeye ve gereksiz yere büyütmeye gerek yok’ türü yaklaşımlar tarih ve siyaset bilincinden yoksun, basiret ve ferasetten nasipsizdir kesinlikle. Yerel seçimlere, seçim ittifaklarına, kazanılacak belediyelere odaklanmaktan yoğunlaşan sisli ve baygın hava ideolojik ve hukuki zeminin ciddi ciddi kaydığını perdeliyor anlaşılan.


Devletin İdeolojisi ve Kadroları Demokratikleşme paketlerini anlaşılan o ki bürokratik oligarşinin paketleyip paketleyip tarihe gömmesinde bir beis görülmüyor. Cumhur İttifakı’na neden mecbur kalındığı ve getirdiklerine karşın neler götürdüğü üzerine kafa yormak fazlasıyla şüphecilik ve müşkülpesentlik olarak değerlendiriliyor olsa da gelişmelerin riskleri büyüttüğüne şüphe yok. Ordudan, yargıdan, emniyetten, bürokrasiden panikle ve fakat hukuki süreçleri atlamayı pek de sorun etmeden hiç durmaksızın ‘Fetöcüleri’ temizleyerek, kazıyarak daha fazlasıyla Kemalist ulusalcı fanatizmin önünü açıyor nihayetinde. Muhafazakâr-demokrat siyasiler arasında "ülkenin, devletin, milletin DNA’sı Atatürk’tür" benzeri söylemlere ağırlık vererek güya toplumsal kutuplaşmanın önünü almaya çalışan mantıksız ve esasen ahlâk dışı gayretlere şahit oluyoruz. Türk Dil Kurumu’nun uzun yıllar süren çalışmasının hasılası olan Latin Alfabesi’yle basılan ilk Türkçe sözlük Cumhuriyet Matbaası’nda 1944’te basıldığında "din" maddesi şöyle yazılmıştı: "İnsanların Tanrıya inanış ve bağlanışları. Bu konuda tutulan yollardan her biri. İnanılıp çok bağlanılan fikir veya ülkü. Kemalizm Türkün dinidir." Evet, Kemalizm Türkün dinidir" tanımı 1969 senesine değin Türk Dili

Kurumu tarafından basılan bütün Türkçe sözlüklerdeki yerini korudu. Andımız ve devlet madalyalarında Atatürk kabartması gibi meselelerde gösterilen aşırı tepki ve fanatik tutum Danıştay’dan akademiye, siyasetten medyaya işte bu özde yani Türk’ü Kemalizm’le anlamlı kılma ideolojisinde kök buluyor. Bürokratik oligarşinin ideolojik ve sınıfsal karakterini Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ın nasıl temsil ettiğini çok taze acılar, sarsıntılar ve kayıplar tecrübe etmiş bir

ülkeyiz.

Danıştay’ın

çizeceği

rota tartışmasız Kemalizm rotasıdır, Tek Parti dönemine referanstır ve Kemalist ideolojinin hegemonyasını toplumun aleyhine genişletebildiği kadar genişletmektir. Siyasal iktidarı kaybetmemek için gösterilen

çabalar

kadar

ahlâki,

hukuki ve ideolojik meşruiyeti de kaybetmemek üzere çaba sarf etmek gerekiyor. Ahlâki, hukuki ve ideolojik meşruiyetini kaybetmiş bir siyasi çizgi ve kadronun iktidarı korumuş olması gün gelir hiçbir değer ifade etmez çünkü. Her şeyden daha çok siyasal bekaya odaklanmışken ahlâki ve hukuki bekanın seri suikastlarla ortadan kaldırılmak istendiğini görememekse en kötüsü.

Rebiülahir 1440

49


İSLÂM DÜNYASINDAKI KÂŞIFLER Cihan Malay

MÜSLÜMAN BIR TIP BILGINI: İBN CESSAR (?-1009)

A

vrupalıların cüzzam hastalarını kendilerinden uzaklaştırarak

ölüme terk ettiği ve insanların geçmişten beri ölümlerine çokça sebep olduğu, insan vücudunu adeta harap eden cüzzam hastalığının sebeplerini ve tedavi yöntemlerini tıp ilminin çözüm bulmasından 900 yıl önce insanlığa öğreten kişidir İbn Cessar. Müslümanlar, insanlık tarihinin yüz aklarıdırlar. Onların hakimiyetinde

bulunduğu

1. Buhârî, "Mağâzî", 35.

50

Aralık 2018

bölgelerde ve dünyada hâkim güç olduğu zamanlarda, insanlığın yüzü gülmüştür. Günümüz insanlarının hasret kaldığı bir haslet olan insanlara menfaat beklemeksizin faydalı olma duygusunu, Müslümanlar asırlar boyu dünyaya öğretmiştir. İnandıkları peygamberin "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır." (1) buyruğunu, hem ilmi hem de bilimsel çalışmalarını asırlar


boyu sürdürerek insanlığa nakış nakış işlemişlerdir. Adeta Müslümanlar, şu sözün gereğini yaşamışlardır: "Yaşatmak için yaşamak." İslam dininin yine diğer bir esası olan "Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz." (2) buyruğunun rehberliğinde, Müslümanlar sadece kendi Müslüman kardeşlerine faydalı olmanın ötesine geçerek, tüm dünya halklarına öğrendikleri faydalı bilgileri öğretmek için yarışmıştır. Müslüman olmayanlara, ellerindeki bilgileri saklı tutmayarak öğretme gayretinde bulunmuştur. Nitekim Endülüs Müslümanlarının yaptığı, bu durumun en bariz örnekliğini teşkil etmektedir. 1903 Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie (ö.1906), şu itirafta bulunmuştur: "Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık."  

hastalığının sebeplerini ve tedavi yöntemlerini tıp ilminin çözüm bulmasından 900 yıl önce insanlığa öğreten kişidir İbn Cessar.

Hayatı Tunus’ta dünyaya gelen İbn Cessar’ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İlim öğrenmenin en önde gelen yöntemlerinden olan seyahat için İbn Cessar’da yollara koyuldu. Seyahat etmeye olan merakının da etkisiyle, gittiği yerlerde yeni yeni hastalık ve tedavi yöntemleriyle tanıştı. İlmin bir miras değeri taşıdığının farkında olan İbn Cessar, ceylan derisine bizzat kendi elleriyle yazdığı yazıları özellikle tıp dünyasına miras bırakmıştır. Onun kaydettiği bilgilerin 400 deve taşıyacak kadar çok olduğu, kütüphanesindeki kitapların bulunduğu sandıkların ağırlığının 10 ton kadar olduğu söylenmiştir.

Amerikalı Yahudi tarihçi Martin Kramer de şu itirafta bulunmuştur: "Eğer 1000’li yıllarda nobel ödülleri dağıtılıyor olsaydı, neredeyse tümünü Müslümanlar alırdı."

Onun ilme olan düşkünlüğünün adeta göstergesi olan bu durum, dönemin Müslüman ilim adamlarının da öğrenmeye ve öğrendiklerini kaydetmeye yönelik gayretlerinin de bir göstergesidir.

Avrupalıların cüzzam hastalarını kendilerinden uzaklaştırarak ölüme terk ettiği ve insanların geçmişten beri ölümlerine çokça sebep olduğu, insan vücudunu adeta harap eden cüzzam

İbn Cessar, tıp ilmi hakkında kaydettiği bilgilerini kitaplaştırmasının ardından kitapları dönemin önemli iki ilim dili olan Latince (Yunanca) ve İbranice’ye çevrilmiştir.

2. Buhârî, "İman", 7; Müslim, "İman", 71-72.

Rebiülahir 1440

51


1903 Nobel ödüllü Fransız fizikçi Pierre Curie (ö.1906), şu itirafta bulunmuştur: "Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık."

Yazdığı cüzzamla ilgili "Fakirler İçin Seyahat Kitabı" eseri Konstantin isimli bir kitap korsanının kendine mal etmesinin ardından Sicilyalı mütercim Demetrius tarafından ortaya çıkarıldı. Eserde iç hastalıklarıyla ilgili pek çok bilgi verilmiştir. Bu eserinde Tunus Limanı’ndan çık-

tığı yolculukları esnasında karşılaştığı hastalıklar, teşhis ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi vermiştir. Bu yolculukları sırasında hac ibadetini de yerine getirerek, bir Müslümanın yapması gereken temel ibadetlerden birini de îfa etmiştir.

Cüzzam (Baras) Hastalığı İnsanlık tarihi boyunca birçok insanın fert fert ya da toplu olarak ölümüne sebep olan hastalıkların başında, cüzzam hastalığı gelir. Bilimsel adı, "kepekli, kabuklu" anlamına gelen "lepra"dır. Ciltte beliren beyaz lekelerden ibaret olan hastalıktır. Hastalığın teşhisi çok eskilere dayanmasına rağmen tedavisinin bulunması bir hayli zaman almıştır. İnsanlar geçmişte bu hastalığa yakalanan kimseleri, insanlardan uzaklaştırma (tecrit) yöntemine başvurmuşlardır. Böylelikle tedaviden ziyade, hastalığın bulaşmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Nitekim Avrupa’da bu hastalığa yakalanan kimselerin ıssız adalara gönderilerek ölüme terk edildiğine tarihi kaynaklarda rastlanmaktadır. Örneğin, Fransa’da bu hastalığa yakalanan kimselerin kilise girişleri yasaklanır, insanlardan uzak bir yerde ölüme terkedilirdi. Asr-ı saadet döneminde de bu hastalığa yakalanan sahabilere rastlamaktayız. Ancak İslam’da insana değer verildiğinden, Avrupa’daki ölüme terk etme vakalarına rastlanılmaz. Onun yerine

52

Aralık 2018


ayrı bir yerde tutularak, onunla tamamen ilgi kesilmeden hastalığın geçmesi için tedavi yöntemlerine başvurulur. Henüz bu hastalığın tedavi yönteminin bilinmemesinden Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem, "Cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaçınız." (3) buyurarak, bulaşıcı olmasından dolayı bu konuda tedbir yöntemi olarak bu kimselerden uzak durulmasını emretmiştir. İşte insanların cüzzam hastalığı karşısında âciz kaldığı bu durum karşısında, "insanlığa faydalı olmayı esas kılan İslam’ın" bir müntesibi olarak İbn Cessar, hastalığın sebep ve tedavi yöntemleri üzerinde yoğunlaşarak, hastalıktan kurtulmaya yönelik bir çözüme ulaşmıştır. Çözüm olarak ortaya koyduğu tedavi yöntemiyle, asırlarca insanları kasıp kavuran bu hastalığın önüne geçilmeye çalışılmıştır. Dikkatimizden kaçmaması gereken şu noktaya değinmeden geçemeyeceğiz. İbn Cessar’ın tedaviye yönelik çalışmalarını yaptığı bu dönemde, modern kimya ve tıbbi laboratuvar imkanlarının olmadığını aklımızdan çıkarmayalım. Onun tedavi yönteminden 800 yıl sonra Norveçli bilim adamı Armauer

İlmin bir miras değeri taşıdığının farkında olan İbn Cessar, ceylan derisine bizzat kendi elleriyle yazdığı yazıları özellikle tıp dünyasına miras bırakmıştır. Onun kaydettiği bilgilerin 400 deve taşıyacak kadar çok olduğu, kütüphanesindeki kitapların bulunduğu sandıkların ağırlığının 10 ton kadar olduğu söylenmiştir.

Hansen cüzzama yönelik tedavi yöntemleri geliştirmiştir. Bu da Müslümanların tarihinde asla tembelliğe yer olmadığını, her zaman gelişmeye açık bir zihinle gayretli olmaları gerektiğini öğretmektedir. 3. Buhârî, "Merdâ", 19; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2, 443.

Rebiülahir 1440

53


Vefatı Ömrünü ilim yolunda seyahatler, öğrenme ve öğrendiklerini kaydetme üzerine inşa eden İbn Cessar, 1009 yılında doğduğu yer olan Tunus’ta geride büyük bir ilmi miras bırakarak dünya hayatına veda etti. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat." (4) İbn Cessar, özellikle insanların asırlarca sıkıntısını giderecek bir tedavi

Onun tedavi yönteminden 800 yıl sonra Norveçli bilim adamı Armauer Hansen cüzzama yönelik tedavi yöntemleri geliştirmiştir. Bu da Müslümanların tarihinde asla tembelliğe yer olmadığını, her zaman gelişmeye açık bir zihinle gayretli olmaları gerektiğini öğretmektedir.

yöntemini

insanlığın

istifadesine

sunarak bu dünyadaki amel defterini kapattı. Ancak yukarıda bildirilen hadise ummasını dilediğimiz Müslüman bir ilim adamı olan İbn Cessar, kıyâmet gününe kadar cüzzam hastaları için geliştirdiği tedavi yönteminden dolayı –inşallah- amel defteri kapanmayacak

olan

kimselerden

olacaktır. Allah kendisinden razı olsun. -------------------------Kaynak İbni Cessar, http://gencegitim.com.tr http://www.tibbiyardim.com/ibni-cessar-kimdir.html

4. Müslim, "Vasiyyet", 14. Ayrıca bk. Ebu Dâvud, "Vasâya", 14; Tirmizi, "Ahkâm", 36; Nesâî, "Vasâya", 8.

54

Aralık 2018


YAKIN TARİH Furkan Uyanık

MİLLİ MÜCADELE Mİ? İSLAMİ MÜCADELE Mİ?

H

kimse bunlar için canından vazgeçmez. O zaman Müslümanların yukarıdaki soruları tekrar tekrar kendilerine sormaları gerekir. Niçin yaşıyoruz?

Bizler niçin yaşarız? Niçin kanımızı akıtmak isteriz? Niçin şehit olmak isteriz? Şan şöhret için mi? Makam için mi? Yoksa demokrasi veya laiklik için mi? Vallahi ben Müslümanım diyen hiçbir

Bizlerin, kendi yurdumuz işgal edildiğinde verdiğimiz mücadele; kesinlikle tartışmaya kapalı bir şekilde İslam’ın bu topraklarda ve yeryüzünde var olması için verildi. Lakin günümüzde bu hal çok farklı lanse edilmektedir. Sanki bu topraklarda İslam hiç yaşanmamış gibi… 1. Dünya Harbi’nden sonra

amd, yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün ve kudretin gerçek sahibi Allah’u Teâlâ’yadır. O ki vaadini yerine getirendir. Salat ve selâm efendimiz, önderimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, ailesine ve ashabına olsun.

Rebiülahir 1440

55


31 Ekim 1919 Cuma günü sabah olur olmaz, şehirdeki Ermenilerin taşkınlık ve şımarıklıkları görülmeye başlandı. Sataşma, dövme, yaralama gibi taşkınlıklar yetmiyormuş gibi, sarkıntılık etmeye de başladılar.

verdiğimiz onurlu mücadelenin ana gayesi, rahatça İslam’ı yaşayabilmek, Kur’an’ı Kerim’i okumak ve İslamî bir yaşam tarzına sahip olmak içindi. Yani takke, cübbe, çarşaf gibi İslamî nizama uygun kıyafetler giyip, bunların yanında da mazluma ümit, zalime korku vermek için yüreğimizi ortaya koyduk. Kurtuluş Harbi’nde bu halkın İslam’a nasıl sarıldığını ve İslam’ı nasıl savunduğunu iki misalle anlatacağız inşallah. Şunu da belirtmek gerekir ki 1. Dünya Harbi ve Hilafetin ilgasına kadar ki süreç ciddi anlamda incelenmesi gereken uzun ve mühim bir konudur. Bizler şimdilik yaşanmış iki hadiseyi aktarıp yazımızı sonlandıracağız. Anlatacağımız şeyler İran’ın 1001 gece masalları değil, esatir-ul evvelin değil

56

Aralık 2018

veya zorla "1933 Tarih II" kitabından beri bize zorla dikte edilmeye çalışılan, olmayanları varmış gibi gösteren, olanları ise göz ardı eden zorlamalar değildir. Bunlar gerçeklerin çok az bir kısmıdır. Yeri ve zamanı geldiğinde diğer birçok olay da gün yüzüne çıkacak ve anlatılacaktır.

Sütçü İmam Olayı Fransızların Maraş’ı işgalinden kısa bir süre sonra olaylar başladı. Olaylar ilk anlarda küçük grupların karşılıklı sataşması ve atışmalarıyla meydana geliyordu. Bu arada asıl adı Ali olan Sütçü İmam, Uzunoluk caddesinin kenarında hem süt satarak geçimini sağlıyor hem de ücretsiz olarak imamlık yapıyordu. 31 Ekim 1919 Cuma günü sabah olur olmaz, şehirdeki Ermenilerin taşkınlık ve şımarıklıkları görülmeye başlandı. Sataşma, dövme, yaralama gibi taşkınlıklar yetmiyormuş gibi, sarkıntılık etmeye de başladılar. Dinine, vatanına, milletine, ailesine, namusuna, bayrağına, kitabına, şeref ve haysiyetine bağlı; başkalarının boyunduruğu altında yaşamaktansa, ölümü bile tercih eden Kahramanmaraşlılar adeta kükrediler. Fransız askerleri, Müslümanların cesaret, azim ve kararlılığını henüz tanımıyorlardı. Fransızlar ve Ermenilerin bu taşkın hareketleri, Müslümanların azim ve iradelerini artırıyordu. Müslümanlar için artık tahammülü mümkün olma-


yan bir yere gelinmişti. Bardağı taşıran son damla, Fransız askerlerinin Uzunoluk hamamından çıkan Türk kadınlarına sarkıntılık etmeleri oldu. Bir grup Fransız Ermeni askeri ikindi üzerinde Uzunoluk Caddesi’nden kışlaya dönüyorlardı. 0 anda Uzunoluk hamamından yüzleri peçeli iki Türk kadını çıktı. Üç kişi olan ve sarhoş durumdaki Fransız Ermeni askerlerinden birisi, hamamdan çıkan Türk kadınlarına saldırdı ve peçesini yırttı. "Artık burası Türklerin değildir, Fransız memleketinde peçe ile gezilmez" diyerek kadıncağıza sarılıp ilişmek istedi. Peçesi yırtılan ve zor durumda kalan kadıncağız bayılıp yere düştü. Diğer kadında imdat istercesine bağırdı. Olayı Kel Hacı’nın kahvesinden gören Türkler dışarı çıkarak, askerlerin üzerine yürüdüler. Türkler, Ermenilere ihtarda bulunarak yollarına gitmelerini söylediler. Ermeniler kötü sözler sarf ederek silah kullandılar. Bu arada Çakmakçı Sait orada kurşunla yaralandı ve şehit oldu. Gaffar Osman da yaralandı. Bu sırada Ali Sütçü İmam, Karadağ tabancasını alarak dükkanından hızla olayın olduğu yere geldi. Silahını Ermeni askerlerinin üzerine boşalttı. İlk kurşunu atan Kahraman Sütçü İmam’ın silahı ile yaralanan Ermeni askeri arkadaşlarının yardımı ile kışlaya götürüldü. Yaralı asker bir gün sonra öldü. 1 Kasım 1919 tarihinde ölen

Ermeni için büyük bir cenaze töreni düzenlendi. Sütçü İmam ise Nalbant Bekir’den aldığı bir atla Bertiz’in Ağabeyli köyünde bulunan Beyazıt oğlu Muharrem Bey’in yanına gitti. Sütçü İmam Ermeni ve Fransızlar tarafından sürekli arandı. Bulunması için de Kahramanmaraş Hükümeti çok sıkıştırıldı. Bütün çabalarına rağmen Sütçü İmam bulunamadı. Sütçü İmam’ın bu unutulmaz kahramanlığından dolayı halk adeta birbirine kenetlenerek kardeş oldu. Birlik ve beraberliğin en güzel örneği bundan sonra da yaşandı. Sütçü İmam olayı, Kahramanmaraş harbinde de yeni bir ışık, yeni bir zafer yolunu açmış oldu. Fransız askerlerinin ölmesi, Fransızlarla Ermeniler arasındaki sıkı ilişkiyi daha da artırdı. Fransız asayişinin bozulmasına Türk düşmanı Ellik Ermenileri sebep oldu. Çünkü Fransızlar; Türkler ‘in bu kadar vatan ve namusuna sadakatle bağlı olduklarını bilmiyorlardı.

Olayların Gelişmesi: Sütçü İmam hadisesinden sonra gözleri dönmüş Ermeniler, çılgınlıklarını artırmaya başladılar. Ermeniler sağa sola ateş ederek Zülfikar Çavuş oğlu Hüseyin'i şehid ettiler. Bu arada Türkleri öldürüp kadınlarını alacaklarını, camilerine çan takacaklarını söylemeye başladılar.

Rebiülahir 1440

57


Gaziantep yolu üzerindeki Zeytinlikte Tiyeklioğlu Kadir isimli genci boğazlayarak burnunu ve kulaklarını kestiler. Tiyeklioğlu Kadir, Sütçü İmam’ın dayısının oğlu olduğundan, özellikle işkence sonucu öldürdüler.

1 Kasım 1919 Ermenilerin yaptıkları cinayetler artarak devam etti. Şekerli mahallesinden Nasıroğlu Mehmet, arkadan kamalanarak Ermeniler tarafından haince şehid edildi. 14 Kasım 1919 günü yine, Çiçekli Mahallesindeki evinden komşusuna gitmekte olan Aşık Mustafa oğlu Ökkeş’i şehid ettiler. Bu arada Kuyucak Kümbet, Çiçekli ve Haydarlı mahallelerinde toplanan Ermeniler, silahlanarak Türk askeri kıyafetlerinde olmak üzere Türkleri tek tek yakalayıp işkence etmeye başladılar. Maraşlıların gitgide sabrı taşıyordu. (1)

15 Yaşında Niçin Şehid Olunur? 21 Ocak günü, on- on beş yaşlarında bir Müslüman çocuğu, annesi ile bir-

likte evlerine giderken iki Fransız askeri çocuğun annesine sarkıntılık yapıp, kadının peçesini açmaya çalıştılar. Kâmil adlı küçük çocuk annesini savunmak isteyince de Fransız askerleri tarafından süngülenerek şehid edildi. Kadının feryadı üzerine civardaki Müslümanların yetişmesiyle katiller yakında bulunan, aralık ayı içinde zorla gelip yerleşmiş oldukları askeri fırına sığınarak kurtuldular. Olay şehirde bomba gibi patladı, halk galeyana geldi, bütün dükkanlar kapatıldı. Şehid Kâmil için şehirde muazzam bir cenaze töreni düzenlendi. Fransız işgal kumandanlığına şiddetli protestolar yağdırıldı. Albay Saint-Marie, Şehid Kamil’in babasına 200 altın lira tazminat vermek talebinde bulundu ise de küçük çocuğun babası "Milletim oğlumun intikamını alacaktır." diyerek bu teklifi reddetti. (2) Nihayetinde bu olaylara bakarak görmekteyiz ki bu ümmet, din-i Mübin-i İslam için canını vermekten asla geri durmayacaktır. Yazının en başında belirttiğimiz gibi Müslüman olduğunu dile getiren, Müslümanca yaşamanın izzeti ve şerefi içerisine girmek isteyen her bir fert İslam dışında bir şey için canını asla ve kat’a vermeyecektir. Müdafaanın ve mücadelenin İslam için olduğunu anlamak ve İslam’ın ana kaynaklarının ebed müddet var olacağını bilmek imandandır…

1. http://www.k-maras.com/a_dos/s_imamolayi.htm 2. AUZEF Ders Notları, Millî Mücadele Tarihi, sf. 125-126

58

Aralık 2018


NEBEVÎ AİLE Halime Yılmaz

Çocuk Yetiştirmede İFRAT VE TEFRİT

H

amd, bizleri sadece kendisine kulluğa çağıran, kendi doğurup büyüttüğün bile

olsa Allah’tan başka kimseyi hayatın merkezine koymamıza müsaade etmeyen Allah’a mahsustur. Anne ile çocuk arasındaki duygusal, ruhsal ve bedensel bağın mükemmelliği, kimse tarafından inkâr edilemez. Kimse kimseyi annenin çocuğunu sevdiği kadar karşılıksız sevemez, annenin çocuğuna verdiği kadar karşılıksız veremez. Bu bağ, çocuk anne

rahmine düşer düşmez kurulmaya başlar. Anneye çocuğunu sarıp sarmalasın, onu dış etkenlerden koruyup kollasın diye rahmi veren Allah, anne ile çocuğu arasında müthiş bir bağ oluşması için etle kan teması kurarak normalde taşınması mümkün olmayan bir yükü, isteyerek taşıma iç güdüsü vermiştir. Bebek doğunca, annenin en değerli varlığı haline gelir. Artık gecesi, gündüzü, yemesi, içmesi çocuğunun hayatına göre tanzim edilmeye başlar. Bebeğin anne vücudunda büyüyüp geliştiği organa "merhamet"

Rebiülahir 1440

59


Bebeğin anne vücudunda büyüyüp geliştiği organa "merhamet" anlamında "rahim" denilmiştir. Bu, bir mucize olarak anne olan kişinin fıtratına yerleştirilmiş bir duygudur.

anlamında "rahim" denilmiştir. Bu, bir mucize olarak anne olan kişinin fıtratına yerleştirilmiş bir duygudur. Özellikle annelik İslam’ da çok önemli bir vazife olarak telakki edilmiştir. Ayağının altına cennet serilmiş, çocuklarını Kur’an ve Sünnet çizgisinde terbiye eden anne babalara güneşten parlak taçlar ve dünya ile değişilmeyecek kadar değerli elbiseler bahşedileceği vaat edilmiştir. Çocuklara bırakılacak en değerli mirasın, onlara

vermemiz

gereken

"güzel

ahlâk" olduğu üzerinde ısrarla durulmuştur. Annelik dünyanın en büyük, en değerli, en paha biçilemez ve en yeri doldurulamaz mesleğidir. 1. Buhari, Tefsir 2

60

Aralık 2018

Anne babamızı seçemiyoruz değil mi? Ama çocuklarımız bizlere bahşedildiğinde onların seçecekleri yolları göstermede önder olarak baş rolde biz varız. Bu iş bize verilmiş. Çocuklarımızın doğru ya da yanlış yoldan gitmelerinde en önemli pay bizim. Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor: "Her doğan İslam fıtratı üzere doğar. Sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar." (1) İslam ahlâkı ve ahkamı ile yetiştirdiğimiz çocuklarımızın kıyamet gününde cennetin en güzel köşklerinden birinde konaklarken, her iştahının çektiğini yerken, her istediğini zahmetsiz elde ederken ve her daim mutlu iken gördüğünüzü hayal edin. Üstelik karşınıza geçmiş sizi dünyanın en mutlu anne babası yapacak şu sözleri sıralıyor: "Anneciğim, babacığım! Beni bugünler için yetiştirdiniz. Bazen size kızmadım değil, bazen sınırlamalarınızı algılamakta zorlandım, beni ateşten korur gibi günah ve haramlardan korudunuz, bu konudaki hassaslığınızı belki o zaman tam kavrayamadım. Ama iyi ki sizi dinlemiş ve bu yola girmişim. İyi ki Rabbim sizin evladınız olma şerefini bana layık görmüş. Allah’a hamdolsun." İşte bu sözleri hak etmek için bu yoldaki zorluklara sonuna kadar sabretmeye değmez mi? O anda bundan daha kıymetli bir mirasın çocuklarımıza bırakılamayacağını anlayacağız.


Fakat bunun için bugünden hazırlık yapmaya ihtiyacımız var. Bu güzel neticeye gereken fedakarlıklar, emekler ve sabırla dolu günler ile yol almayan ulaşamayacaktır. Herkes anne baba olabilir. Ama gerçek ebeveynler, çocuklarını gerçekten sevenler, onların tırnağına bile zarar gelmemesi için dünyaları yıkacaklarını iddia edenler; cehennemi ve onun dehşet azabını, cenneti ve nimetlerini düşünmeden bir an bile geçirmemeye gayret edenler ve çocuklarını bu şekilde yetiştirenlerdir. Onlar, takvayı kuşanarak dünyada bir yolcu veya garip gibi yaşarlar. "Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır." (2)

üzerimizde. Düşünüldüğünde ne kadar büyük bir mesuliyet olduğunu anlayacağız. Altında ezilip kendimizi suçlamak, işin sorumluluğundan sıyrılmak arzusunun en masum görünen yüzüdür. Ama bu, sorumluluğumuzu kaldırmaz bizden. İnsanın en büyük zaafı, çocuklarıdır. Bu yüzden çocuklarımızla sürekli deneniriz. Ta ki ölene kadar. Çoğu kez bunun imtihan olduğunu aklımızdan çıkardığımız için bu sınavda yanılır ve hatalara düşeriz. Bakara Suresi 155. Ayette Rabbimiz şöyle buyuruyor: "Biz mutlaka sizi biraz korku, açlık, mala, cana ve ürünlere gelecek noksanlıklarla deneriz. Sabredenleri müjdele!" Ayetteki "cana" gelecek noksanlıklar üzerinde duracağız. Peki çocuklarla canın ilgisi nedir? Evlat, candan öte

En cani anne bile çocuğunu, sert, katı, acıması olmayan birinin eline teslim etmez. Öyle değil mi? Ama çoğu zaman amelleri sebebiyle kendini de çocuklarını da ateşe atan yine anne babaların kendileridir. Bu tezat hallerimiz sebebiyle kendimizi sorgulamalıyız.

değil midir? Bazen Allah, kulunun

Rabbimiz bu ayet ile önce kendimizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten korumamızı emrediyor. Çünkü bizim gittiğimiz yola çocuklar tabi olacaklardır. Hem kendimiz hem de çocuklarımızın sorumluluğu var

dür" demeni ve nasıl gerekiyorsa

ona olan imanı, tevekkülü ve sabrını denemek için canından öte olan evladının aklı, vücudundan bir organının eksikliği ile sınar. Sabırla ve teenni ile yol almasını bekler. "Allah bunu bahşettiyse, severek kabulümöyle davranmanı ister. Bazen tecrübe eksikliği sebebiyle, özellikle bizim hiç haz etmediğimiz hatalara düşebilir ve bu hatalarda ısrarcı olabilirler. Burada annelik ve babalık

2. Tahrim Suresi 6. ayet

Rebiülahir 1440

61


"Annenin en önemli işi, çocuklarının terbiyesidir. Öyle ki, her şeyini ihmal edebilir. Ama çocuk eğitimini

"Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin başında gayet katı, çetin, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır." (Tahrim, 6)

ihmal etmesine müsaade edilmemiştir. Çünkü "Annenin çocuğa verdiği mesajı, çocuk dünyaya verir." (3) Yalnız burada bir yanlış anlama, mühim bir yanılgı vardır. Bu yanlış algının acilen düzeltilmesi şarttır. Çünkü bu durum, çocuklarımıza zarar vermektedir. "Çocuğu, hayatın merkezine yerleştirip, her şeyi ona göre düzenleme" hatasıdır bu. "… Sizi vasat(orta) bir ümmet kıldık…" (4) Her bakımdan vasat bir ümmet olmayı telkin eder Allah. İbadette, muamele-

vazifemiz devreye girmek durumun-

lerde, yemede-içmede hatta yürüyüşte

dadır. Sabrın sınırlarını zorlasalar

bile vasatlığı emreder de çocukları

da acele etmeden doğru yolu süku-

yetiştirirken vasatlığı emretmez mi?

netle gösterip, yanlışlardan uzak tutmamız gerekir. Eğitim ve terbiye de budur. Çocuktur, gençtir. Hata yapar. Hayatın içindeyken ve bizim yanımızdayken hata yapması kadar

buyurdu: "…Dinde aşırılıktan sakının. Sizden öncekileri, dinde aşırılıkları helak etmiştir." (5)

büyük bir nimet yoktur. Neden mi?

İfrat ve tefrit, aşırılığın iki ucudur.

Çünkü hataları yanımızda yapmasa-

İfrat; Herhangi bir konuda çok ileri

lar nasıl düzelteceğiz? Nasıl doğru

gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma

yolu gösterecek, nasıl terbiye edece-

ve taşkınlıktır. Tefrit ise; Herhangi bir

ğiz? Terbiye, gökten zembille inen bir

konuda geride kalma, yeterli ölçüde

şey değil ki. Peyderpey, yavaş yavaş

olmama durumudur. İfrat ve tefrit

verilmesi gereken bir süreçtir. Bu da

Arapça orijinali kelimeler olup iki

her süreçte olduğu gibi sabır ister.

ucu, aşırılığı ifade eder.

3. Malcom x 4. Bakara 143 5. Nesai, Hac 217

62

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle

Aralık 2018


Toplum olarak maalesef vasat olanı bir türlü yakalayamıyoruz. Sevdiğimizi aşırı seviyor, sevmediğimizden aşırı nefret ediyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem düşmanlıkta aşırılığa kaçmayı, münafıklık alameti saydığı ve sevgi ve nefrette ölçülü olmayı emrettiği halde. Bu tavırlarımızın sebebi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşam tarzından uzak olmamızla doğru orantılıdır. Bazen saatlerce Kur’an okumaya yöneliyor. Sonra da uzun bir müddet boyunca Kur’an’ı tozlu raflara terk ediyoruz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle mi yapıyordu? O, az da olsa devamlı olanın makbul olduğunu söylüyor ve bu konuda mükemmel bir örneklik ortaya koyuyordu. Kendimiz vasatı henüz yakalayamamış iken çocuklarımızı nasıl vasat ile yetiştireceğiz? Çözüm, daha da netleşmeye başladı. Öncelikle biz ifrat ve tefritten uzak vasat bir yoldan gideceğiz. Sonra da ne çocuk merkezli ne de çocuklar hayatımızda hiç yokmuşçasına hareket edeceğiz. Eski nesillerde çocuk eğitimi konusundaki bilgi eksikliği olan anne babaların, tefrit derecesinde çocuklarını ihmal etmeleri durumu ile karşı karşıya idik. Bunun bir takım istenmeyen kötü sonuçları oldu elbette. Günümüzde ise anne babalar çocuk eğitimi konusunda daha bilinçlendi. Ama şimdilerde büyük bir sorun ile karşı karşıyayız. Çocukları hayatın merkezine koyarak ölçüyü aşan ve çocuklarına ne kadar büyük zararlar verdiğinin farkına varmayan anne babaların ifrat derecesindeki durumları, yeni nesil-

"Annenin en önemli işi, çocuklarının terbiyesidir. Öyle ki, her şeyini ihmal edebilir. Ama çocuk eğitimini ihmal etmesine müsaade edilmemiştir. Çünkü "annenin çocuğa verdiği mesajı, çocuk dünyaya verir." (Malcom X)

lerle ilgili endişe duymamıza sebep olacak cinsten olmaya başladı. İkisi de hatalı bir tutumdur. Bu konuda vasatı yakalamaya çalışmamız çok önemli. Çocuklara, hayatınızda hiç yoklarmış gibi muamelede bulunursanız "Silik kişilikli, yetersizlik duyguları içinde kıvranan, özgüven yoksunluğu yaşayan, depresyon ve intihara meyilli" bir nesil yetiştirmiş olursunuz. Diğer yandan çocuğu hayatın merkezine koyar ve ondan başka kimse yokmuş gibi davranırsanız "şımarık, kibirli, hırslı, doyumsuz, hedefsiz" bir neslin öncülüğünü yapmış olursunuz. Halbuki biz takva sahibi, ölçülü ve vasat bir neslin öncüsü olmak ile sorumlu tutulmuşuz. Yukarıda saydığım şıklardan hangisi tercihe şayan? Siz karar verin. Hiçbiri

Rebiülahir 1440

63


diyorsanız vasat olana meyletmek durumundasınız. Yeri gelir çocuğunu sever, öper, ödüllendirir, doğru yaptığı şeylerde cesaret verir, yüreklendirirsiniz. Ki bunlar aşırıya kaçmadan olmak şartıyla asla ihmal edilmemelidir. Yeri gelir kızar, terbiye etmek için sınırı aşmadan cezalandırır, hoşlanmasa da kurallar koyar, belli sınırları aşmasına izin vermezsiniz. Vermemelisiniz de. Biz maalesef sınırlarımızı çizmeyi bilmiyoruz. Sınırlarımızın ne olduğu konusunda, kendimiz bile gideceğimiz yolu bilmiyoruz. Sınırlarımız, bir Müslüman olarak İslam’ın çizdiği sınırlar olmalıdır. Batının ve İslam düşmanlarının çizdiği sınırlar olmamalıdır. Onların çocuk eğitimi ve diğer konularda koyduğu kurallar, bizler için mutlaka vahiy süzgecinden geçirilmelidir. Olduğu gibi alınmamalıdır. İslam’a ters olmadığı sürece tecrübelerinden elbette ki faydalanabiliriz. Mesela namaz bir sınır olmalıdır. Yedi yaşına geldiğinde çocuğa namaz emredilmeli, güzelce öğretilmeli. On yaşına geldiğinde kılmazsa İslam’ın belirlediği ölçüleri -ki bunlara göre sadece kaba etlerine ve çocuğa zarar gelmeyecek şekilde uyarı maksatlı, yüzüne kesinlikle vurmadan uygulanmalıdır- aşma-

dan dövülür. Taviz olmamalı bunda. Ama sınırlarımızı dünya belirliyorsa, koyduğumuz bütün sınırlar üzerine basılmış örümcekten daha cılız olacak ve etkisi olmayacaktır. Sonra da "Çocuğum neden namaz kılmıyor, Allah’ın şu emrini neden yerine getirmiyor?" diye yakınmayalım. Eğer çocukları hayatımızın merkezine koyarsak, bizi Allah’tan uzaklaştıran bir unsur haline gelirler ki bu en büyük ziyandır. Bizim hayatımızın merkezinde bir tek Allah olmalıdır. "Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğramışlardır." (6) Çocukları dinden, ibadetten soğutalım demiyorum. İsteyerek severek yapmalarını sağlayıp, bunu yaparken sabır ve sebatı elden bırakmayalım, birlikte hayatımızın merkezine Allah’ı koyalım demek istiyorum. İfrat ve tefritten uzak salim bir kalp ile vasat bir ümmetin öncülerinden olmak duasıyla. Vel hamdu lillahi Rabbil Alemin…

6. Münafikun, 9

"Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğramışlardır." (Münafikun, 9)

64

Aralık 2018


ACİL Suriye’li kardeşlerimizi kışın çetin yüzüyle

baş başa bırakmayalım! Yanlarında olarak

yüreklerini ve evlerini ısıtalım!

20

BİR ÇUVAL KÖMÜR KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Hesabın Adı: İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000-7 İban: TR86 0020 5000 0078 8500 0000 07 Şube: Güneşli Merkez

Eğitim ve Araştırma Vakfı


Profile for Nebevi Hayat

Nebevi Hayat Dergisi 73. sayı (Aralık, 2018)  

Peygamber Kıssalarında Şahsiyet Eğitimi

Nebevi Hayat Dergisi 73. sayı (Aralık, 2018)  

Peygamber Kıssalarında Şahsiyet Eğitimi

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded