__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1

KASIM 2018, REBİÜLEVVEL 1440 • YIL 6 • SAYI 72 • FİYATI 7,5 TL • dergi.nebevihayatyayinlari.com

DAVA ERLERİNİN ÖZELLİKLERİ Dava Erinin Allah Teâlâ İle İrtibatı ve O’na Tevekkül Etmesi • Mahmut Varhan

Dava Erinin Dünya İle İmtihanı • M. Sadık Türkmen

Dava Erinin Âhiret İle Bağı Nasıl Olmalı? • Hakan Sarıküçük

Dava Erinin Aile Bağları Nasıl Olmalı? • Ahmet İnal

Dava Erinin Müslüman Kardeşleri İle Olan Bağı Nasıl Olmalı? • Ümit Şit


“RIZIK KONUSUNDA SÜNNETULLAH” Hakan Sarıküçük Hoca İmam Buhârî Vakfı Aylık Seminerleri Başlıyor

14 Kasım 2018 - Saat: 20.30 Yer: İmam Buhari Vakfı

Eğitim ve Araştırma Vakfı


ÜŞÜYORUM YARDIM ET! Suriyeli yetimlerimizin kışlık ihtiyaçlarını gidermek üzere yola çıkıyoruz! Siz de bu hayra ortak olabilirsiniz.

100 PAKET BEDELİ KUVEYT TÜRK KATILIM BANKASI Hesabın Adı: İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000-8 İban: TR59 0020 5000 0078 8500 0000 08 Şube: Güneşli Merkez

Eğitim ve Araştırma Vakfı

www.imambuharivakfi.org

bilgi@imambuharivakfi.org

Tel: (0 212) 550 63 77

Gsm: (0 535) 046 13 50


Yıl: 6 - Sayı: 72 - Fiyatı: 7,5 TL

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Yılmaz Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman Kadri Karataş Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Abone ve Dağıtım Sorumlusu: Kadri Karataş Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0533) 056 83 19 Web ve Sosyal Medya: twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2019 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 100 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa, İstanbul, Kasım 2018

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Editör H

amd, insanı ve eşyayı yoktan var edip her şeye bir anlam ve amaç yükleyen Allah azze celle’ye, salat ve selâm Allah azze ve celle’nin belirlediği sırat-ı müstakimin imamı ve rehberi Rasûlullah aleyhisselam’a, ehline ve ashabına olsun. İnsanların önemsemeyip hayatlarına virüs gibi bulaşan bir takım kötü düşünce ve fiiller vardır ki özellikle İslam Toplumunun önemli aktörlerinden olan Rabbani Davetçiler bu sorunu öncelemeyip nasihatten geri durduklarında fertte hâkim olan kalbi ve ameli hastalıklar, toplumu bir ağ gibi sarmaya başlayıp toplumun ifsat olmasına neden olmuştur. Kuran ve Sünnetten edindiğimiz malumatlara göre fertleri ve fertlerin oluşturduğu toplumu hak çizgisinde tutan ve bozulmalara engel olan en önemli amel Davet ve İrşat çalışmaları olmuştur. Davet, bir şahsın ve toplumun İslam olmasını sağladığı kadar aynı unsurların İslam Ahkam ve Ahlakında kalmasında da temel bir rol oynamıştır. Mekke sokaklarında başlayan İslam Daveti, kısa zamanda yüreklere ve topraklara hâkim olup düşmanlarının uzanamayacağı derinliklere kök saldı. Cahiliyenin karanlıklarına nur, zulüm ve haksızlığın karşında adalet ve emniyetin, fıskı fücurun çirkefliğine ahlakın galip gelmesi, İslam Davetinin canlı tutulması ile mümkün oldu. Ne zaman ki Müslümanlar hem kendilerini hem de kendileri dışındakileri dinamik tutan iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak anlayışından taviz vermeye başladı, şeytan ve dostlarının saldığı zehirli fikir ve ameller kalplerde ve zihinlerde yer buldu. Başta etkisi uzun soluklu olmaz zannı ile yaklaşılan manevi hastalıklar, zaman ilerledikçe bireyi ele geçirmekle kalmadı, bizden önceki selefin bin bir emek ile huzur ve güveni tesis ettikleri beldelerde hakimiyetlerini sağladılar. Bırakın iman edenleri, Müslüman olmayanların dahi mutlu olarak yaşadığı yerlerde bugün, sadece insanı değil hayvanlardan bitkilere varıncaya kadar tüm eşyayı etkileyen buhranlar yaşanmaktadır. Nebevi Hayat Dergisi olarak, İslam Ümmeti için konumu önemli olan dava erlerinin vasıfları konusunda yazılar hazırladık. Rabbim istifade etmeyi hepimize nasip etsin. Nebevi Hayat Dergisi olarak abone kampanyamız başlamıştır. Çalışmalarımızda yardımlarınızı hissetmek bizi ziyadesi ile mutlu edecektir. Selam ve dua ile…


İçindekiler

Dava Erinin Allah Teâlâ İle İrtibatı Ve O’na Tevekkül Etmesi Mahmut Varhan

Dava Erinin Âhiret İle Bağı Nasıl Olmalı? Hakan Sarıküçük

04

12

Dava Erinin Dünya İle İmtihanı M. Sadık Türkmen

19

Dava Erinin Aile Bağları Nasıl Olmalı? Ahmet İnal

23

Kapak Dosya Dava Erinin Müslüman Kardeşleri İle Olan Bağı Nasıl Olmalı? Ümit Şit

28

İktibâs Batı’nın Bitmeyen Tuzakları Ve Bu Tuzağa Düşen Bizler Nedim Bal

34

Yakın Tarih Yakın Tarihimizin En Önemli Meselesi: Hilafetin İlgası-2 Furkan Uyanık

41

İslâm Dünyasındaki Kâşifler Bir Bilim ve İlim Araştırmacısı: Kâtip Çelebi Cihan Malay

46

Nebevî Aile Babanın Evdeki Rolü Halime Yılmaz

53

Serbest Köşe Peygamberlerin Sevdası “Davet” Derya Fıçıcı

57

Serbest Köşe Allah Yolunda Çalışmak (*) Şehid Zafer Mert

61


KAPAK DOSYA Mahmut Varhan

DAVA ERİNİN ALLAH TEÂLÂ İLE İRTİBATI VE O’NA TEVEKKÜL ETMESİ

D

4

inini kemâle erdiren ve bizim için din olarak İslam’a razı olup üzerimizdeki nime-

İmdi; biz bu makalemizde Allah’ın

tini tamamlayan Allah’a hamdolsun.

şacağız. Davetçinin Allah’a tevekkül

Allah’ın dinini insanlığa tebliğ etmek

etmesi, davetinde ihlâs sahibi olması,

hususunda vazifesini hakkıyla yerine

davet yöntemlerinde Kur’an ve Sün-

getiren, ümmetine nasihat eden ve

net’e uyması, Allah’ın kullarına karşı

cihadın bütün mertebelerini en kâmil

merhametli ve âdil olması ve davet

derecede yerine getiren Hz. Muham-

yolunda başına gelecek eziyetlere sab-

med Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’e,

retmesini ele alacağız. Allah azze ve celle

onun âline ve ashabına salât ve selam

bütün bu özelliklere sahip olabilmeyi

olsun.

bizlere de lütfetsin!

Kasım 2018

davasını yüklenen davetçinin özelliklerinden bazılarını ele almaya çalı-


Davetçi, Allah’a tevekkülü oranında davetinde muvaffak olur. Davetçinin tevekkülü, davet hususunda bütün meşru sebeplere başvurmakla birlikte neticeyi ve muvaffakiyeti Allah’tan beklemesidir. Davetçi vazifesini icra ederek,

iyiliği

emredip

münker-

den nehyederek Allah’a bir mazeret sunmuş olur. Ma’rufun çiğnenmesi ve münkerin işlenmesi karşısında sessiz kalmadığına dair Allah azze ve celle

katında mazeretini beyan etmiş

Muhammed b. Aclan şöyle demektedir: "Amel ancak üç şeyle sahih olur: Allah korkusu (takva duygusu) ile yapılacak, güzel ve samimi bir niyet ile (ihlas üzere) işlenecek ve sünnete muvafık olacak."

olur. Ancak bu vazifesinde başarılı bir netice elde etmesi, Allah’ın tevfîkine bağlıdır. Nitekim Allah azze ve celle

şöyle buyurmaktadır: “Allah size

yardım ederse, hiçbir kuvvet sizi yenemez. Ama sizi yardımsız bıra-

Davetçinin, davetinde ihlâs üzere

kırsa, O’ndan başka size kim yar-

olması gerekir. Rabbimiz Celle Celâ-

dım edebilir? O halde iman edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmrân, 160)

Yine şöyle buyurmak-

luhû biz kullarına ihlası emrederek şöyle buyurmaktadır: “Kim Rabb’ine

tadır: “Başarım, Allah’ın yardımına

kavuşmayı istiyorsa, salih amel işle-

bağlıdır. Ben O’na tevekkül ettim

sin ve ibadette hiçbir şeyi Rabb’ine

ve yalnız O’na yöneliyorum.” (Hûd,

ortak koşmasın.” (Kehf, 110) Yani ihlas

88)

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sel-

lem

de sürekli şöyle dua etmekteydi:

“Allah’ım! Sana teslim oldum, Sana

üzere, şeriata muvafık bir şekilde Rabb’ine ibadet etsin.

inandım, Sana güvendim, Sana yöneldim

Muhammed b. Aclan şöyle demekte-

ve Senin yardımınla düşmanlara karşı

dir: “Amel ancak üç şeyle sahih olur:

mücadele ettim. Allah’ım! Senin izzetine sığınıyorum. Yolumu şaşırmaktan beni muhafaza eyle! Sen'den başka ilâh yok-

Allah korkusu (takva duygusu) ile yapılacak, güzel ve samimi bir niyet

tur. Sen ölmeyen dirisin. Hâlbuki cinler

ile (ihlas üzere) işlenecek ve sünnete

ve insanlar ölürler.” (1)

muvafık olacak.” (2)

1. Buharî, Tevhid: 35; Müslim, Zikir: 67 2. Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 71

Rebiülevvel 1440

5


Abdullah b. Mübarek de şöyle buyuruyor: “Nice küçük ameller vardır ki, niyet (ihlas) onu büyük yapar, nice büyük amel de vardır ki, (kötü) niyet onu küçük yapar.” (3) Sehl b. Abdullah et-Tüsteri dedi ki: “Akıllı kimseler ihlasın tefsirine baktılar. Gördükleri tek şey şuydu: “Kişinin gizli-aşikâr bütün hallerindeki tüm hareketleri ve sakin kalışları Allah Teâlâ için olmalıdır. Buna ne nefis ne hevâ ve ne de dünyalık hiçbir şey karışmamalıdır.” (4) Burada Süfyan es-Sevri ile Fudayl b. İyad arasında cereyan eden şu olayı aktarmadan geçemeyeceğiz: Süfyan es-Sevri ile Fudayl b. İyad görüşürler. Birbirlerine öğüt verirler. Öyle ki ikisi de ağlar. Bunun üzerine Süfyan şöyle der: “Ben umarım ki bizim bu meclisimiz, bütün meclislerimiz arasında en fazla bereketli olan meclis olmuştur.” Fudayl ise şöyle dedi: “Sen böyle umabilirsin. Fakat ben korkarım ki bu meclis, oturduğumuz meclisler arasında en uğursuzu oldu. Sen yanında bulunan güzel şeyleri (hikmet ve öğütleri) bulup onlarla benim için süslenmedin mi? Ben de aynı şekilde bunların benzeri ile senin için süslendim! Böylece sen bana kulluk ettin, ben de sana kulluk ettim!” Bunun üzerine Süfyan hıçkıra hıçkıra ağladı. Sonra şöyle dedi: “Beni ihya ettiğin gibi, Allah da seni

ihya etsin.” (5) Selefimizde bunun gibi vakıalar pek çoktur. Allah Teâlâ bizleri ibret alanlardan eylesin. İşte selefimizin bütün işleri bu şekilde ihlas üzere olduğundan ve onların hayat gayeleri ilâhi rızayı kazanmak olduğundan dolayıdır ki, Allah Teâlâ onları aziz kılmıştı. Onları bu dünyanın da ahiretin de efendileri yapmış, milletleri ve ülkeleri onların elleriyle ıslah etmiş ve nûrunu onlar vesilesiyle tamamlamıştı. Ey davetçi kardeşim! Eğer sen de hem kendi nefsinde sâlih ve hem de başkalarını ıslah edici olmak istiyorsan, bütün işlerin ihlas üzere olmalıdır. Şayet iki dünyada da aziz olmak ve bütün işlerinin düzgün bir şekilde yürümesini diliyorsan, hayatının tek gayesi olarak sünnet’i seniyye dairesinde ilâhi rızayı kazanmaya çalışmalısın. Bu konuda, hayatının her ânını mevlâsı için yaşayan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e

“Kimin derdi ahiret olursa, Allah onun kalbini/gönlünü zengin kılar, onun dağınık işlerini bir araya toplar/düzene sokar ve zorla da olsa dünya ona gelir. Kimin de derdi dünya olursa, Allah Teâlâ onun fakirliğini iki gözünün arasına yerleştirir, onun toplu ve düzgün olan işlerini darmadağın eder ve dünyadan da ona takdir edilenden başkası gelmez.” (6)

3. Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 71 4. Salâhu’l-Ümme: 1/107 5. Salâhu’Ümme: 1/117 6. Tirmizî: 2633; İmam Ahmed, Müsned: 21590. Sahih bir hadistir.

6

Kasım 2018

kulak verelim:


Davetçi, davet yöntemini Kurân-ı Kerim ve Sünnet’i Seniyye’ye bina etmeli ve insanları Allah’ın dinine davet ederken Kur’an ve Sünnet’e ittiba etmelidir. Zira davetçinin diğer bütün amelleri gibi, davet ameli de ancak ihlâs üzere yapılır ve Kur’an-ı Kerim ile Sünnet’i Seniyye’ye muvafık olursa makbul olur. Nitekim Fudayl b. İyad, Allah Teâlâ’nın: “Hanginizin daha iyi amel işleyece-

"Muhakkak Allah'ın Rasûlü'nde sizin için, Allah'ın rahmetini ve ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için güzel bir numune vardır." (Ahzâb, 21)

ğini denemek için ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” (Mülk, 2) âyetini şöyle açıklamaktadır: "Daha ihlaslı ve daha doğru… Muhakkak ki amel ihlas üzere olup, sünnete muvafık değilse kabul edilmez. Yine amel sünnete muvafık olup, ihlaslı değilse kabul edilmez. Hem ihlaslı hem de sünnete muvafık olursa, ancak o zaman kabul edilir.” (7)

Şeriatını Kitab'ı Kerimi ve peygamberinin sünnet'i seniyyesi ile beyan eden Allah Teâlâ, onu hâkim kılmanın yöntemini de peygamberlerinin hayatları

Davetçinin gaye ve hedefi Rabbani

ve özellikle Peygamber Efendimiz'in

olduğu gibi, bu gayeyi gerçekleştir-

sireti ile ortaya koymuştur. İşte bundan

menin ve Allah’ın kelimesini/sözünü

dolayı biz Müslümanların, Peygamber

en yüce kılmanın yolu ve yöntemi de

sallallahu aleyhi ve sellem'in

Rabbani olmak durumundadır. İslam

safhaları ile çok iyi bilmemiz ve onun

şeriatı ilâhi olduğu gibi, onu hâkim

hareket metodunu çok iyi kavramamız

kılmanın metodu da ilâhidir. Semavi

gerekmektedir. Nitekim Allah Teâlâ

olan bu din’i mübin, Allah’ın kitabına

şöyle buyurmaktadır: “Bugün, dini-

ve Rasûlullah’ın sünnetine dayanma-

nizi kemâle erdirdim. Size nimetimi

yan beşerî yöntemlerle tahkim edile-

tamamladım ve din olarak size İslam’ı

mez. Necaset ve pislik olan küfür, şirk

seçtim...” (Mâide, 3) Dolayısıyla onun

ve fitne; yine necaset olan demokratik

zamanında dinden olan şeyler bugün

yöntemlerle

temizlenmez.

de dinden olup, onun zamanında

Aksine necaset katlanarak artar ve

dinde bulunmayan şeyler bugün de

iyice her tarafa yayılır.

dinden değildir. İnsanlar onun zama-

yıkanıp

hayatını bütün

7. Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 72

Rebiülevvel 1440

7


nında ne ile ve hangi yöntemle ıslah olmuşlarsa, bugün de aynı şekilde ve aynı yöntemle ıslah olabilirler. Din’i mübin kemâle erdiği için ilave hiçbir şeyi -gaye olsun vesile olsun- kabul etmez. Çünkü ilaveler onun -hâşâeksik olduğunu gösterir ki; bu da Allah Teâlâ’nın bu ayetinin -hâşâ- hakikati yansıtmadığını gerektirir. Böyle bir vehimden Allah’a sığınırız. Hz. Âişe radıyallahu anha’nın rivayet ettiği hadis’i şerifte Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Her kim bizim bu işimizde (din ve şeriatımızda), onda bulunmayan bir şeyi ihdas edecek olursa; o reddedilmiştir.” İmam Müslim’in bir rivayeti ise şöyledir: “Her kim bizim emrimize (din ve şeriatımıza) uygun olmayan bir amel işleyecek olursa, o reddedilmiştir.” (8) Bu hadisin şerhinde İbni Receb el-Hanbeli şöyle der: “Emrimize (din ve şeriatımıza) uygun olmayan” ifadesi işaret etmektedir ki; bütün amel edenlerin tüm amellerinin, şeriatın hükümlerine tâbi olması gerekir. Şeriatın ahkâmı, emir ve yasaklarıyla bütün bu ameller üzerinde hakimdir. Dolayısıyla her kimin ameli şeriatın hükümlerine uygun olursa, onun ameli makbul olur. Her kimin de ameli şeriatın hükümlerinin haricinde kalırsa, onun ameli de merdud olacaktır.” (9) 8. Buhari: 2697; Müslim: 1718 9. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 1/177 10. Ebû Dâvûd: 4607; Tirmizi: 2676. Hasen-Sahih 11. İbni Receb, Câmiu’l-Ulûmi ve’l-Hikem: 2/127-128

8

Kasım 2018

İrbad b. Sariye’nin rivayet ettiği hadiste de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem

şöyle buyurdu: “...Muhakkak ki

benden sonra yaşayanlarınız pek çok ihtilaflar göreceklerdir. Böyle bir durumda benim sünnetime ve hidayete erdirilmiş raşid halifelerin sünnetine yapışınız, azı dişlerinizle (bütün gücünüzle) bunu ısırın (buna sarılın). Sonradan ihdas edilecek işlerden/bid’atlerden sakının. Muhakkak her bir bid’at dalâlettir.” (10) İbni Receb şöyle demektedir: “Bid’at: Sonradan ihdas edilip, şeriatta kendisine delalet eden herhangi bir aslın/ delilin bulunmadığı her şeydir. Fakat şeriattan kendisine delalet eden bir aslın/delilin bulunduğu şeyler ise, her ne kadar (sonradan ihdas edildiği için) lügat açısından bid’at denilse de şer’an bid’at değildir.” “Muhakkak her bir bid’at dalâlettir” bölümü ise, özlü ve kapsayıcı sözlerden olup; hiçbir şey bunun haricinde kalmaz. Bu, dinin temel kaidelerinden çok önemli ve büyük bir kaidedir. Buna göre her kim bir şeyi ihdas ederek, onu dine nispet edecek olur da dinde o şeyin kendisine dayanacağı bir aslı/delili bulunmazsa; o ihdas ettiği şey dalâlettir ve din ondan beridir. Bu hususta itikadi, ameli, bedeni ve kalbi bütün söz ve davranışlarla ilgili tüm konular eşittir.” (11)


Bu iki hadis’i şerif, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in İslam toplumunu oluşturmak ve İslam devletini kurmak için uygulamış olduğu nebevi menhece aykırı olan her türlü yöntemi kökünden reddetmektedir. Hadis’i şerifler bu konuda çok açık ve net olduğu için fazla izaha ihtiyaç bırakmamaktadır. Zira peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tatbik ettiği yönteme aykırı olan her türlü menhec, açık bir şekilde bid’at ve dalâlet olmakla nitelendirilmiştir. Allah Teâlâ her türlü bid’atten bizleri muhafaza buyursun. Biz müslümanların örneğimiz ve her konuda model kabul etmekle yükümlü olduğumuz rehberimiz Hz. Muhammed Mustafa’dır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah’ın Rasûlü’nde sizin için, Allah’ın rahmetini ve ahiretin nimetlerini arzulayanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için güzel bir numune vardır.” (Ahzâb, 21) Hafız İbni Kesir der ki: “Bu ayet’i kerime, bütün sözlerinde, davranışlarında ve hallerinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e uymanın gerekliliği hususunda pek büyük ve önemli bir asıldır.” (12) Diğer taraftan Allah’ı sevmek ve Allah tarafından sevilmek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e tâbi olma şartına bağlanmıştır. Yüce Mevla şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Eğer, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki,

Davetçi, insanları Allah'ın dinine davet ederken yumuşak huylu ve ağırbaşlı olmalıdır. Onlara son derece şefkat ve merhametle muamele etmelidir. Onların kaba davranışlarına ve eziyetlerine sabretmeli ve onların kendisine reva gördükleri kötülükleri iyilikle karşılayıp güzelce savmalıdır.

Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” De ki: “Allah’a ve peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah, kâfirleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 31-32)

Hafız İbni Kesir der ki: “Bu ayet’i kerime, Allah’ı sevdiğini iddia eden fakat Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in

yolu üzerinde olmayan herke-

sin aleyhinde hüküm vermiştir. Bu kimseler gerçekte yalancıdır. Meğer Muhammedi şeriata ve nebevi dine bütün söz, davaranış ve hallerinde

12. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim: 6/392

Rebiülevvel 1440

9


Dolayısıyla biz Müslümanların vazifesi, her konuda Allah’ın elçisine tâbi olmaktır. Namazımızı onun namazı gibi kıldığımız, haccımızı onun haccı gibi

yaptığımız,

zekatımızı

onun

öğrettiği şekilde verdiğimiz ve orucumuzu onun tuttuğu ve öğrettiği şekilde tuttuğumuz gibi; davetimizi ve cihadımızı da onun davet ettiği ve cihad ettiği gibi yapmalı ve İslam dinini hâkim kılmaya çalışırken takip edeceğimiz yöntemde sadece onu kendimize örnek almalıyız. Aksi takdirde Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmaya gayret ederken, Allah’ın tâbi olsunlar. Daha sonra Allah Teâlâ herkese emrederek şöyle buyurdu: “De ki: “Allah’a ve peygambere itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, şüphesiz ki Allah, kâfirleri sevmez.” Bu da peygamberin yoluna muhalefet etmenin küfür olduğunu göstermektedir. Bu niteliğe sahip olanlar Allah’ı sevdiklerini ve O’na yaklaşmaya çalıştıklarını iddia etseler bile, Allah Teâlâ onları sevmez. Meğer hâtemü’r-rusül, Allah’ın insanlara ve cinlere gönderdiği elçisi olan ümmi peygambere tâbi olsunlar. O öyle bir peygamberdir ki, şayet nebiler, rasuller ve hatta onlardan ulu’l-azm olan peygamberler dahi onun zamanında yaşasalardı; ona tâbi olmak, ona itaat

Allah’ın gazabından O’nun rızasına sığınırız. Davetçi, insanları Allah’ın dinine davet ederken yumuşak huylu ve ağırbaşlı

olmalıdır.

Onlara

son

derece şefkat ve merhametle muamele etmelidir. Onların kaba davranışlarına ve eziyetlerine sabretmeli ve onların kendisine reva gördükleri kötülükleri iyilikle karşılayıp güzelce savmalıdır. Böylece insanlarla arasındaki önyargılardan oluşan barikatlar teker teker yıkılır ve onların gönüllerini kazanmayı başarır. Yüce Mevlâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve “ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim

etmek ve onun şeriatına uymaktan

var? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen

başka seçenekleri olmazdı.”

kötülüğe en güzel şekilde karşılık

13. Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim: 2/25

10

gazabı ile karşı karşıya kalırız. Bizler

Kasım 2018

(13)


ver. Bir de bakarsın, aranızda düş-

idi. Hakk davetçilerinin de onu örnek

manlık bulunan kişi sanki candan

alarak bu güzel ahlâkla ahlâklanma-

bir dost oluvermiştir. Fakat buna

ları gerekir. Abdullah b. Mübarek

ancak sabredenler erişir. Buna erişenler de büyük bir nasip sahibi olanlardır.” (Fussilet, 33-35) Ayet’i kerimede geçen “iyiliğin en güzelini” İbni Abbas, “öfkeliyken sabretmek, kötülüğe maruz kaldığında bağışlamak” şeklinde açıklamış ve şöyle demiştir: “İnsanlar bunu yaptıkları zaman, Allah onları korur; düşmanları da onların önünde eğilir ve candan bir dost gibi olurlar.” (14) Nitekim Allah azze ve celle, takva sahiplerinin özelliklerini beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “Rabbinizden

rahmetullâhi aleyhi bu güzel ahlâkı tarif ederek şöyle demektedir: “Güzel ahlâk; güler yüz göstermek, herkese iyilik etmek ve kimseye zarar vermemektir.” (15) Allah Teâlâ, Habib’i Ekrem’inin bu güzel ahlâkından numûne’i imtisâl olmak üzere bir kesit zikrederek şöyle

buyurmaktadır:

“Allah’ın,

senin kalbine koyduğu rahmet sayesinde onlara yumuşak davrandın. Şayet kaba, katı kalpli olsay-

erişecek bir bağışlanmayı ve öyle

dın, insanlar etrafından dağılıp

bir cenneti kazanmak için yarışın ki,

giderlerdi. O halde onları affet,

onun genişliği gökler ve yer kadar

Allah’ın onları bağışlamasını dile.

olup takva sahipleri için hazırlan-

Karara bağlanacak işlerde onlara

mıştır. O takva sahipleri, bollukta da darlıkta da Allah yolunda har-

danış.” (Âl-i İmrân, 159)

carlar, öfkelerini yenerler ve insan-

Abdullah b. Mes’ud radıyallâhu anhu

ların kusurlarını affederler. Allah

dedi ki: “Bir defasında Rasûlullah sal-

da böyle güzel davrananları sever.”

lallâhu aleyhi ve sellem,

(Âl-i İmrân, 133- 134)

İşte bu özellikler,

Allah azze ve celle’nin “Şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlâka sahipsin” (Kalem, 4) buyurarak Habib’i Ekrem’ini övdüğü güzel ahlâkın ta

gönderildiği kavim

tarafından dövülüp yüzü kanatılan bir peygamberi anlatıyor ve şöyle diyordu: “O peygamber bir taraftan yüzündeki kanları siliyor, bir taraftan

kendisidir. Zira bütün davetçilerin

da “Allah’ım! Halkımı bağışla(yıp onları

önderi olan Hz. Muhammed Mustafa

hemen cezalandırma), çünkü onlar bilmi-

sallallâhu aleyhi ve sellem’in

yorlar” diyordu.” (16)

ahlâkı Kur’an

14. Buharî, Tefsîr: 41. Bâb başlığında zikretmiştir. 15. Tirmizî: 2005 16. Buharî, Enbiyâ: 54; Müslim, Cihâd: 5

Rebiülevvel 1440

11


KAPAK DOSYA Hakan Sarıküçük

DAVA ERİNİN ÂHİRET İLE BAĞI NASIL OLMALI?

H

amd; “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!” (1) ve “O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır.” (2) şeklinde buyurarak kullarının güzel ameller işlemeleri için imtihan maksadıyla bu dünya üzerinde bulunduklarını haber veren Allah’a Salât ve Selâm; “Müminin işine şaşılır. Çünkü onun bütün işleri hayırdır ve bu sadece mümine özgüdür. Kendisine bir varlık (nimet) isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur, bir zarar isabet ederse sabreder, bu da onu için hayır olur.” (3) buyurarak Allah’tan gelene şükür, sabır ve teslimiyetin müminin özelliği olduğunu vurgulayan Rasûlullah aleyhisselâm’a,

Allahu Teâlâ’nın sonsuz lütfu ve keremi de kendisini davasına adamış ve Allah’ın yolunu asıl uyulması gereken yol ve Ahireti de amaç olarak 1. Haşr,18. 2. Mülk,2. 3. Müslim, Zühd ve Rekâik, 64.

12

Kasım 2018


benimsemiş mümin kullarının üzerine olsun. Yüce Rabbimizin bizler üzerindeki en büyük nimeti şüphesiz ki bizleri Müslüman olarak yaratmış olmasıdır. Şu an yeryüzündeki 7 milyar insan topluluğu arasında 1,5 milyar gibi bir rakamın içindeki Müslümanlardan olduğumuz için Rabbimize ne kadar şükretsek azdır. Hatta bu 1,5 milyar içindeki Müslümanların arasından tevhidi bilen Kur’an ve sünneti rehber edinen Müslümanların arasına dâhil olduğumuz için de ayrıca Rabbimize şükretmeli ve bu nimetin kıymetini bilmeliyiz. Allah muhafaza 5,5 milyarlık iman etmemiş ve farklı farklı şeyleri kendisine ilah edinmiş ve onlara kulluk eden insanlardan olabilir, bundan dolayı da hem bu dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanların arasında olabilirdik. Bu sebeple şükrünü eda etmekten dahi aciz kaldığımız en büyük nimet, iman ehli kimselerden olabilme şerefi ile şereflenmemizdir. Bir şekle bürünüp te hakikatte ondan uzak olmak kadar kötü bir durum düşünülemez. Kişi bir taraftan Müslüman olduğunu söyleyip te diğer taraftan Müslüman kimliğine tamamen ters olan yanlış işler peşinde gidiyorsa bu onun İslâmi kimliğine zarar verecektir.

-Müslümanlar neden dünya üzerinde ezilen, sömürülen, öldürülen insanlar konumundadır. -Ne zamana kadar bu böyle devam edecek? -Bunun çözümü nedir? gibi buna benzer daha nice soruların cevabı hakikatte bizdedir. Bizler Allah eri olma vasfını kazanamadığımız müddetçe Rabbimizle aramızda bir bağ kurabilmemiz ve bu sorulara sağlıklı bir cevap verebilmemiz mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla yapmamız gereken ilk iş “Allah Eri nasıl olmalıdır?” sorusunun cevabını bulmaktır. Bu soruya verilecek en net ve özet cevap Rasûlullah aleyhisselâm gibi olabilmektir, cevabı olacaktır. Çünkü Yüce Rabbimiz kitabında şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, Rasûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.” (4) Bir gün bir sahabe de bu soruya cevap bulmak ümidiyle bir soru sormuştu müminlerin annesi olan Rasûlulllah aleyhisselâm’ın

eşi Hz. Aişe’ye.

Hz. Aişe’nin

ona

verdiği

cevap

oldukça dikkat çekici olmuştu. – Sen, Kur’an okuyor musun?

-Müslüman olduğumuz halde niye hâlâ bizler böyle kötü bir durumdayız?

Sahabe,

-Neden daima sıkıntılar içindeyiz?

radıyallahu anha’da

– Evet, okuyorum, deyince Hz. Aişe

4. Ahzab,21.

Rebiülevvel 1440

13


– İşte, Allah’ ın elçisinin ahlâkı, Kur’an idi. (5) cevabını vermişti. Yani Rasûlullah’ın ahlâkı ile ahlâklanabilmek, onun yolundan gitmek, onu rehber edinmek, onun yaptıklarını yapmak, onun uzak durduğu şeylerden uzak durmak, kısacası her zaman ve mekânda onu rehber bilip onun gibi olabilmenin mücadelesini vermektir. Ancak bu takdirde dava eri olabileceğimizi anlayabilmektir. Onun gibi hayatını Allah’a adayıp davetini herkese zaman ve mekân farkı gözetmeksizin götürmek, bu uğurda başa gelebilecek imtihanlara sabredebilmek için gerekli olan imani hazırlığı yapmak, Rabbimizle aramızdaki bağı kuvvetlendirmek suretiyle imtihana hazırlıklı olabilmektir. Rasûlullah aleyhisselâm’ın hayatı bunun misalleri ile doludur. Bugün kendisini ona intisap eden kişilerde aynı yolu takip etmedikçe başarılı olabilmeleri asla mümkün değildir. Bu sebeple Allah eri olabilmek Rasûlullah aleyhisselâm’ı örnek almakla mümkün olabilir demek doğru olacaktır.

ben de onu onunkinden daha hayırlı bir cemaat içerisinde zikrederim. O bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira yaklaşırım, o bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim.”

Kulun Allah’a bir karış, bir zira’ yaklaşma, yürüme, gelme gibi vasıflarının manası, onun itaatiyle farzlarını ve nafilelerini yapmalarıyla Allah’a yaklaşmasıdır. Allah’ın kuluna yaklaşması, gelmesi, yürümesi de kulun taatine karşı sevap vermesi, rahmetini ona yakın kılmasıdır. Böylece ‘Ona koşarak gelirim.’ sözünün mânası ‘Kuluma

sevabım

sür’atle

gelir.’

demektir.” Bu sebeple Allah’ın zikredilmesi ve O’nun isminin daima gündemde tutulması müslümanın birinci vazifesi olmalıdır. Yüce Rabbimizi zikretmemiz O’nunla aramızdaki bağı kuvvetlendirecek ve ileriki süreçte dava uğruna yaptığımız işlerde başa gelmesi muhtemel sonuçlara karşı hazırlıklı olmamızı sağlayacaktır. Allah’ı

Peki, Rabbimizle aramızdaki bağı nasıl kuvvetlendirebiliriz? Bu soruya da şu kutsi hadisle cevap vermek sanırım ki en doğru cevaplardan olacaktır.

zikirle ve Allah’ı anmakla yetişip

“Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: Ben, kulumun benim hakkımda yaptığı zanna göreyim. O, beni zikretti mi onunla beraberim. Eğer o beni nefsinde zikrederse

Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de

gelişen nefisler Allah’a en güzel kul olabilmenin yarışını verecekler ve bu uğurda gayret göstereceklerdir. Lokman aleyhisselam’ın oğluna vermiş olduğu nasihatte mealen şöyle buyurmaktadır:

5. Müslim, Salatü’l-Musafirin, 139. 6. Buhari, Tevhid 50; Müslim, Zikr 2, (2675); Tirmizi, Da’avat 142, (3598)

14

(6)

Kasım 2018


“Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” (7) Dolayısıyla Rabbe kul olmanın mücadelesini vermek, yani kulluk borcundan olan namazı kılıp bununla birlikte iyiliği emir ve kötülükten nehiy vazifelerini yerine getirmenin, arka-

Bu sebeple şükrünü eda etmekten dahi aciz kaldığımız en büyük nimet, iman ehli kimselerden olabilme şerefi ile şereflenmemizdir.

sından başa gelmesi muhtemel bazı musibetlerle karşı karşıya kalmanın mümkün olabileceği de burada bizlere ders olarak zikredilmiştir. İşte bu sebeple imani hazırlık bir Müslüman için olmazsa olmazlardandır.

İslâmi bir pencereden bakan ve Rab-

Rabbi ile bağını sağlamlaştıran ve

binin rızasını kazanmasına vesile ola-

imani hazırlığını yapmış olan kulun başına gelecek musibetler onu dava-

cak yolları talep edip bu amelleri işleyen bir kimliğe bürünecek ve ahiret

sından uzaklaştırmak şöyle dursun

hayatına yönelik çalışmasını kararlı-

daha bir samimiyetle davasına bağ-

lıkla devam ettirecektir. Bu amelleri

lanmaya ve imanın tadını almaya

işlerken de zoraki ve gönülsüz değil

sevk edecektir. Zorluğun arkasından

bilakis severek ve isteyerek, yapar-

gelecek kolaylık onun parolası ola-

ken de zevk alarak yapacak ve hiçbir

cak ve hemen her meseleye bu bakış

surette bu iş ona külfet gibi gelmeye-

açısından bakacaktır. Zorluk, pes

cektir. İşte imanın tadını bu şekilde

edip geri durmayı gerektiren bir olgu

alabilmeyi başarmış bir Müslüman

olmaktan çıkacak davada doğru isti-

için yaşamın ayrı bir tadı ve manası

kamette bulunduğunun şuuruna var-

olacaktır.

masını sağlayan ve kararlılıkla bu yol

ameller dünyanın bir imtihan alanı

üzerinde sebat etmeye sevkeden itici

olduğunu ve buna göre yaşamanın

bir etken olacaktır.

bir gereklilik olduğu şuurunu daima

Zorluk mayasıyla yoğrulup iman

Ahirete

odaklı

işlenen

canlı tutacaktır.

hamuruyla şekillenen ve bir kalıba

Allah ile bağını sağlamlaştırmak iste-

sokulan

yen müslüman O’nun azze ve celle mah-

Müslüman

artık

hayata

7. Lokman,17.

Rebiülevvel 1440

15


lûkatına da gereken önemi verecek

“Ey güzel huylu dostum; ne oldu, nasıl

onların dertleriyle dertlenip onlara

bir felâkete uğradın? Gördüğüm bu

yardımcı olabilmenin gayreti içine

zayıf, bitkin ve kederli hâlinin sebebi

girecektir. Cenâb-ı Hak “…Mü’min-

nedir?” diye sordum. Dostum ise bana

lere (şefkat ve tevâzû) kanadını

hayret içinde derin derin baktı. Sonra

indir.” (8) buyurmak sûretiyle, Peygam-

üzgün bir şekilde şöyle cevap verdi:

ber Efendimiz’in şahsında mü’minle-

“Dostum! Kederimin sebebini bilmi-

rin de birbirlerine karşı çok şefkatli ve merhametli olmalarını emretmiştir. Bu hususta bir mü’minin sahip olması gereken kalbî derinlik ve inceliği, Sâdî, Bostan adlı eserinde bir hikâye ile şöyle îzah etmektedir: “Bir yıl Şam’da öyle bir kıtlık oldu ki, âşıklar aşkı unuttular. Gökyüzü yeryüzüne karşı öyle hasis davrandı ki, ekinler ve hurma ağaçları dudaklarını bile ıslatamadılar. Ne kadar pınar varsa hepsi kurudu. Yetimlerin sıcak gözyaşlarından başka bir damla su kalmadı. Bulutlar, sanki buhar olmuştu. Bacalardan tüten ise yoksulların âhından başka bir şey değildi. Ağaçlar kurumuş, çıplak fakirlere dönmüştü. Güçlü, kuvvetli kişiler tâkattan düşmüş, âciz kalmışlardı. Bahçelerde gölge ve dağlarda yeşillik kalmamıştı. Vaziyet böyle iken, bir gün yanıma bir dostum geldi. Bir deri bir kemik

soruyorsun? Görmüyor musun ki, felâket son raddeye vardı. Ne gökten yere yağmur iniyor ne yerden göklere, âh edenlerin feryâdı yükseliyor!” Ona dedim ki: “Biliyorum! Fakat bu kıtlık, seni niye bu kadar teessüre gark ediyor ki? Zehir, panzehirin bulunmadığı yerde adam öldürür. Başkası yoksulluktan ölebilir. Fakat sen yoksul değilsin ki… Senin her şeyin var. Dünyayı tufan kaplasa bundan ördeğe bir zarar gelir mi?” Bunun üzerine o kemâl ehli dostum, âlimin cahile bakması gibi, önce beni baştan aşağı süzdü ve sonra da bana pek gücenmiş olduğunu da ifade edercesine, manalı manalı dedi ki: “Farz et ki ben denizin kıyısındayım ve çok sevdiğim dostlarım da denizde boğuluyor. Söylesene, bu durumda müsterih olabilir miyim? Yüzümün solgunluğu yoksulluktan değildir. Benim yüzümü sarartan,

kalmıştı. Hâlbuki zengin, kudretli,

yoksulların ızdırabıdır. Akıllı bir

şan ve şeref sahibi, hem de cüsseli bir

insan ne kendisinde ne de başkala-

insandı. Bu sebeple hâlini görünce çok

rında bir yara görmek ister. Ham-

şaşırdım. Kendisine:

dolsun benim bir yaram yok, ama

8. Hicr, 88.

16

yorsan, bu ne gaflet! Biliyorsan niçin

Kasım 2018


başkalarında bir yara gördüğüm vakit titriyorum, vücudum sarsılıyor. Zira vicdan sahibi olan, kendi âzâsında bir yara görmek istemediği gibi, Allâh’ın diğer mahlûkâtında da görmek istemez. Bir düşünsene, bir hastanın yanında bulunan kimse sıhhatte bile olsa içi rahat edebilir mi? Zavallı, fakir bîçârelerin hâlini gördükçe, yediğim her bir lokma bana zehir oluyor, dert oluyor. Hemcinslerini sefâlette gören bir insan, gülistanda eğlenebilir mi hiç? Zira ağlayan birini gördüğümde, benim

Bugün kendisini ona intisap eden kişilerde aynı yolu takip etmedikçe başarılı olabilmeleri asla mümkün değildir. Bu sebeple Allah eri olabilmek Rasûlullah aleyhisselâm’ı örnek almakla mümkün olabilir demek doğru olacaktır.

de gözüm nemleniyor.” Unutulmamalıdır ki merhamet, îmânımızın bu âlemde şahidi olan ve bizi kalben Rabbimiz’e yaklaştıran ilâhî bir cevherdir. Merhamet, bizlere ihsân ve ikrâm edilmiş olan her nimeti, bu

insandan beri kimseye yâr olmadığı

nîmetlerden mahrum olan kimselerle

bir hakikatken, insanoğlunun birkaç

gönül hoşnutluğu içinde paylaşabil-

günlük tasarrufuna verilmiş olan

mektir. Bu sebeple dertli bir insan

mâl ile kibirlenmesi ve bunun neti-

karşısında gönlün ızdırap duyması

cesinde de cimriliğe kalkışması ya

ve merhamet duygularının coşması,

da isrâfa sürüklenmesinin, kişiyi son

insanda hassas bir kalbin varlığının

derece kötü bir âkibete dûçâr edeceği

ilk alâmetidir diyebiliriz. Merhametin baş düşmanı ise, israf ve pintiliktir. İsraf, sadece kendine ve aşırı derecede harcamaktır. Bu sebeple denilmiştir ki; "İsrafta hayır, hayırda ise israf yoktur."

muhakkaktır. Hikmet ehli bir zât bunu şöyle açıklar: “Bir kul öldüğünde, malı husûsunda iki musîbetle karşılaşır ki, daha önce bunlar gibisini hiç görmemiştir: Birincisi; bütün malının

Hazret-i Ali radıyallahu anh’da şöyle buyurmuştur: “Zenginlerin israfı

elinden alınmasıdır. Diğeri de bütün

ölçüsünde fakirler aç kalır.” Cimrilik

ların hepsinden tek tek hesâba çekil-

ise aslî ihtiyacından fazlasını kendine

mesidir.” Bir insan için, üstelik ken-

biriktirmektir. Dünya malının, ilk

disine yarar sağlamayan bir maldan

malı elinden gitmesine rağmen bun-

Rebiülevvel 1440

17


dolayı hesâba çekilmek ne kadar da

Diğer taraftan da Allah ile bağını sağ-

hazin bir durumdur.

lamlaştırmak isteyen kişi onun mah-

Peygamber efendimiz bu durumda-

lûkatına da gereken önemi vermeli

kiler için şöyle buyurmuştur: “Yazık-

onların dertleriyle dertlenip onlara

lar olsun, yazıklar olsun o kimseye ki,

yardımcı olabilmenin gayreti içine

ehlu ıyâlini hayır (servet) üzere bırakır da

girmelidir. Nitekim Rasûlullah aleyhis-

kendisi Rabbinin huzûruna şerle (kazandıklarının hesap yüküyle) varır.” (9) Yani

selâm

şöyle buyurmaktadır:

mîrasçılarına büyük bir servet bıra-

“Kim bir mümin kardeşinin dünyaya ait

kır, fakat kendisi, malı helâl yoldan

bir sıkıntısını giderirse, Cenab-ı Allah

kazanmadığı, malıyla hayır işleme-

da onun ahirete ait bir sıkıntısını gide-

diği ve evlâtları da malını kötü yollarda kullandığı için huzûr-i ilâhîye günahkâr bir şekilde çıkar. Özetle söyleyecek olursak Ahiret ile bağın kuvvetli olabilmesi Allah ile olan bağların kuvvetli olması ile mümkündür. Bu bağı kuvvetlendirmek için de öncelikle Allah’ı anmak,

rir. Yine kim iman sahibi bir kardeşinin ihtiyacını giderirse, Allah ü Zü’l-Cemâl de onun ihtiyacını giderir. Kim de inanmış bir kardeşinin herhangi bir kusurunu gizlerse, Settar olan Yüce Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter. -Unutulmasın ki- kul, kardeşinin yardı-

O’nu zikretmek, O’nu gündemde

mında olduğu müddetçe Allah da onun

tutmak gerekir. Ayrıca Rasûlullah

yardımındadır.” (11)

aleyhisselâm’ın

yaşantısını kendine reh-

ber edinmek ve onun yolundan gitmek gerekir. Ona tabi olmanın biricik kurtuluş reçetesi olduğunun şuuruna

Rabbim bizleri Dünyayı ahirete ulaşmak maksadıyla araç olarak görenlerden eylesin. Onu amaca çevirme-

varmak gerekir. Allah’ın sevgili kulu

den sadece ihtiyaç kadarıyla faydala-

(Habibullah) olan Rasûlullah gibi

nan ve bunun idraki içerisinde olan

habibullah olabilmek ancak bu tak-

mümin kullarından eylesin. Kendine

dirde mümkün olabilir. Çünkü Yüce

yönelen ihlâslı kullarından ve Habi-

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır.” De ki: “Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (10)

bine layık olan ümmetlerden eylesin. Âmin. Selâm ve Dua ile

9. Süyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, no: 9693. 10. Âl-i İmran,31. 11. Taberânî, Mu’cemu’l-Evsat, 1, 63;Biraz farklılıkla: Buhari, Mezalim, 3; Birr, 59; Ebû Davud, Edeb, 38; Tirmizî, Hudûd, 3.

18

Kasım 2018


KAPAK DOSYA M. Sadık Türkmen

DAVA ERİNİN DÜNYA İLE İMTİHANI

H

amd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam

Rasûlullah’a, O’nun ailesine ve ashabına olsun. hayatın hengamesine cevap verme konusunda en rahat olduğu yer hiç kuşkusuz anne rahmidir. Çünkü sağlam bir sığınakta, her türlü korunmuş

için yiyeceği şeyleri isteyerek

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme vesilesi, mal ve evlatların çoğalmasından ibarettir…”

ihtiyaçlarını giderme ve daha

(Hadid, 20)

gelmesini dileyince ve kul dünyaya insanı hayatın

İnsanın mükellefiyetleri ve

taarruzdan

İlahi takdir, kulun dünyaya

ve

annenin beslenmesiyle gıda

gelince

şeytanın

dürtmesiyle

insan

gerçekleriyle

yüz

yüze kalır. Bundan sonra ağlama zahmetine katlanarak gıdalanma, daha sonraki aşamada konuşmayı öğrendiği

sonraki dönemlerde yetişkin

ihtiyacını gidermiş olduğu

bir insan olduğu için çalışa-

için bu aşamada mutmain bir

rak elde etme yollarına teves-

hayat sürmektedir.

sül etme aşamaları gelir.

Rebiülevvel 1440

19


şöyle buyurmuştur: “Doğru sözlü olan ve doğruluğu tasdik edilen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize şöyle anlattı: ‘Sizden herkesin yaratılışı anne rahminde kırk gün nutfe olarak toplanır, sonra bunun gibi kan pıhtısı olur, sonra bunun gibi et parçası olur. Sonra ona melek gönderilir. Melek o kişiye ruh üfler ve şu dört şeyi yazmakla emredilir: Rızkını, ecelini, amelini ve (iman hususunda) bahtsız mı yoksa mutlu mu olduğunu.’ ’’ (1) yallahu anh

İslam’a gönül veren ve onu kendi hayatının biricik gayesi olarak gören Müslüman davetçinin hayata başlama ve hayatın neticelenmesi arasındaki tüm dünyevi kaygılarının hayatın yaratıcısı tarafından tekeffül edildiğini yakinen bilmesi gerekir.

Allah Teâlâ tüm canlıların rızkını kendi kefaletine almıştır. Toprağın altında hareket eden, denizlerin derinliklerinde yüzen, göklerde süzülen, hasılı henüz insanların tespit dahi edemediği tüm canlıların rızkı Rezzak olan Allah Teâlâ tarafından karşılanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: ‘’Yeryüzünde kımıldanan hiçbir canlı yoktur ki onun rızkı Allah’a ait olmasın. Allah her canlının (dünyada) karar kılma yerini de emanet olarak bırakılan yerini de bilir. Hepsi apaçık bir kitap (Levh-i Mahfuz) da mevcuttur.” (Hud, 6) Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz de rızık ve insan hayatının ehemmiyet arz eden konularının henüz insan dünyaya gelmeden önce kaderinde kayıt altına alındığını beyan etmiştir. Abdullah ibn-i Mes’ud radi1. Buhari, 3036; Müslim, 2643

20

Kasım 2018

İslam’a gönül veren ve onu kendi hayatının biricik gayesi olarak gören Müslüman davetçinin hayata başlama ve hayatın neticelenmesi arasındaki tüm dünyevi kaygılarının hayatın yaratıcısı tarafından tekeffül edildiğini yakinen bilmesi gerekir. Yüce Allah’ın en ufak, zerre miktarı bedene sahip olan bir varlığı rızıksız bırakmayıp, en mükemmel yaratılmış olan insanı ihmal edeceğini tahayyül etmek dahi Allah’a olan tevekkülü sarsacak mahiyettedir. O halde Allah’a davet eden insanın dünya bağlarına bakışında bazı temelleri yerli yerine oturtması icap eder. Uzun yol misafiri olan bir yolcunun, aracın güzel bir mekânda mola vermesi vesilesiyle o yeri beğenip de orada ikamet etmeye karar vermesi nasıl o yolcunun ahmaklığına delalet ediyorsa, dünyaya gelen bir insanın da daha önce yaşayanlardan ibret almaksızın hayatının tüm gayesini zeval bulan bu dünyaya bağlaması o derece yanlış bir davranıştır. Bu


sıradan bir insan için geçerli olan bir durum olduğuna göre insanları Allah’a davet eden dava eri hakkında durumun nasıl olduğunu düşünmeye gerek var mıdır acaba? Müslüman davetçi dünyanın hakikatini kavrama konusunda yolunu çizerken elinde kendisini asla şaşırtmayacak ve doğruluğunda tereddüt olmayan temel kıstaslara sahiptir. Bunlar Allah’ın kitabı ve O’nun Rasûlünün sünnetidir. Allah Teâlâ dünya hayatının hakikatini şöyle belirtmiştir: “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme vesilesi, mal ve evlatların çoğalmasından ibarettir…” (Hadid, 20) Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in

hayatını göz önünde bulun-

durduğumuz takdirde, O’nun mübarek hayatı yine mübarek sözlerini yakinen tasdik eder mahiyettedir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahip olduğu eminlik sıfatıyla peygamberlik döneminden önce dahi dünya hayatının hakikatini düşünmek, insanlığın hangi yöne yöneldiğini tefekkür etmek gayesiyle Hira dağındaki mağaraya gider ve orada nefsiyle baş başa kalırdı. Oysa sahip olduğu itibar onun risaletinden önce dahi kalbine dünyanın süslerine dalma konusunda bir yol açmamıştı. Çünkü Allah Teâlâ onu çok mühim bir vazife olan risalete hazırlıyordu.

Peygamberliği döneminde dünya hayatı O’nun kalbine sirayet eder mi diye düşünen müşrikler değişik vesilelerle O’na mal toplayıp vermeyi, kendi reisliklerini deruhte etmesi, hasta ise tedavi edilmesi gibi dünyevi manada reddedilmesi zor olan şeyleri teklif ettikleri zaman Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem onlara böyle bir şeyi kabul edemeyeceğini belirtmiş ve daha önce helak olan toplulukların helakinden haber vermişti. Kabe’nin Rabbinden kendi rahatı için istemekten haya eden bir kişinin onu tanımayanlara tenezzül etmesi beklenebilir mi? Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dünyanın gerçek mahiyetini ashabına öğretmek için değişik hadiseleri fırsat bilmiştir. Abdullah ibn Mes’ud radiyallahu anh buyuruyor ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yanına girdim. O örgülü bir hasırın üzerinde yatıyordu. Hasır O’nun yan tarafında iz çıkarmıştı. “Ey Allah’ın Rasûlü! Sana bedeninle hasır arasına koyacağın bir yatak alsak da seni korusa nasıl olur?” dedik. Şöyle buyurdu: “Banane dünyadan! Benim ile dünyanın misali bir ağacın altında gölgelenip, sonra kalkıp giden ve orayı terk eden yolcunun misali gibidir.” (2) Müstevrid ibn Şeddad radiyallahu anh diyor ki: Ölü kuzunun başında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile bekleyenler arasında bende vardım. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Sizce bu hayvanı attıkları zaman sahip-

2. Tirmizi, 2377

Rebiülevvel 1440

21


Kalbi dünya sevgisinden daha fazla bozan bir şey yoktur. Dünya sevgisi kalbe yerleşip karar kılarsa dava eri ne kadar kararlı olduğunu iddia etse de artık yavaş yavaş amel işlemekten geri kalır. Bu yüzden nefsin böyle bir hastalığa yakalanmadan önce sürekli olarak nefis muhasebesi yapmakta fayda vardır.

lerine değersiz gelmiş midir?” İnsanlar “Ey Allah’ın Rasûlü! Zaten o değersiz olduğu için sahipleri onu atmışlardır” dediler. Efendimiz: “Bu nasıl sahiplerine değersiz ise dünya da Allah’a göre daha değersizdir” buyurdu. (3) Dünya ihtiyaçlarıyla da muhatap olan dava adamı bu konuda çok hassas bir metot uygulamak durumundadır. Zira o hangi tarafı ağır bastırırsa diğer tarafın ihmal edileceği bir terazi taşımaktadır. O halde teraziyi dengede tutmak, ancak dünyadan ahiretini kazanacak miktarda almaya bağlıdır, düşüncesini benimsemesiyle mümkün olabilir. Kalbi dünya sevgisinden daha fazla bozan bir şey yoktur. Dünya sevgisi kalbe yerleşip karar kılarsa dava eri ne kadar kararlı olduğunu iddia etse de artık yavaş yavaş amel işlemekten 3. Tirmizi, 2321

22

Kasım 2018

geri kalır. Bu yüzden nefsin böyle bir hastalığa yakalanmadan önce sürekli olarak nefis muhasebesi yapmakta fayda vardır. Aynı zamanda dünyanın fani olduğu, asıl istirahat yerinin ahiret olduğu, ikisi arasında mukayese edilmeyecek derecede fark olduğu dava adamı tarafından kalbe iyice yerleştirilmelidir. Yakinen iman ettiği bu gerçekleri sürekli kendisine hatırlatacak bazı alametlerin dava adamının hayatına yerleşmesi şarttır. Kendisini uzun emelden korumalı zihnini ahireti kazanma hedefiyle yormalıdır. Çünkü dünyalık ufak hedefler ardından dünyalık daha büyük hedeflerin altyapısını oluşturmaktadır. Bu dünyadan ne zaman yola çıkacağını bilmeyen yolcunun böyle şeyleri hedef edinmesi onun imanında bozulmaya yol açmasa da davetçi kimliğine zarar vereceği muhakkaktır. Dava eri de dahil herkesin nasibi bellidir. Bunda bir değişiklik olmayacağı muhakkaktır. Ancak bir hakikat daha vardır ki o da şudur: İnsanın dünya ile misali güneşe yürüyen ve güneşe sırtını dönen kişinin misali gibidir. Eğer güneşe sırtını döner, dünya gibi elde tutulamayan gölgesini yakalamaya kalkarsa buna hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Eğer güneşe yönelir de dünyaya sırt dönerse arkasından kendisini çağıran dünya misali, gölgesi de ona hiçbir zaman ulaşamayacaktır.


KAPAK DOSYA Ahmet İnal

DAVA ERİNİN AİLE BAĞLARI NASIL OLMALI?

A

ile, toplumu ayakta tutan en kadim bağdır. Bu bağ, ictimai alanda oluşturduğumuz birlikteliklerin en eskisi ve en değerlisidir. İlk insan Hz. Âdem aleyhisselâm dahi dünyaya eşi Hz. Havva ile birlikte gönderilmiş ve böylece aile dediğimiz kurumun temelini inşa etmiştir. Bu açıdan bakıldığında iman kardeşliği haricindeki tüm bağlar aile bağlarının gerisinden gelmek zorundadır. Ancak ne var ki; içinde bulunduğumuz asır İslam ümmeti açısından aile

bağlarının en fazla çözülmeye maruz kaldığı, neredeyse bu kadim bağın yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönem olmuştur. Boşanma oranlarının artması, aile içi ilişkilerde Avrupai kültürün peyda etmesi, huzur evlerinin çocukları tarafından terk edilen anne-babalar ile dolup taşması bu iddianın realiteye dönüştüğü noktadır. Bu çöküşün altında ise; dini değerler ve buna bağlı kültürel mirasımızdan uzaklaşma durumu olduğu gibi Avrupa’nın körü körüne taklit edilmesi ve ictimai alanda en

İslami temeller üzerine kurulmayan ailelerin yıkılması bir sürpriz değildir elbet. Ancak, İslami hassasiyetleri olan kimselerin kurdukları aile yapılarının çatırdaması, istenilen hedefe ulaşamaması üzerinde düşünmeye değer bir meseledir.

Rebiülevvel 1440

23


ileri medeniyet olarak kabul edilmesi de önemli etkenler olarak karşımızda durmaktadır. İslami temeller üzerine kurulmayan ailelerin yıkılması bir sürpriz değildir elbet. Ancak, İslami hassasiyetleri olan kimselerin kurdukları aile yapılarının çatırdaması, istenilen hedefe ulaşamaması üzerinde düşünmeye değer bir meseledir. Bu başarısızlığın sebebi iki yerde aranabilir. Niyet ve niyete ulaşmak için kullanılan yol. Evliliği Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir sünneti olarak görmek, haram yollardan imtina edip helal olan bir birlikteliğe adım atmak için evlenmek niyet açısından yeterli bir durumdur. Eğer Müslüman fertler bu hüsnü niyet ile yola çıkmışlar, ancak evlilikleri hala İslam toplumunun temeli olabilecek bir hale dönüşmemiş ise, buradaki asıl problem kullanılan metottan kaynaklanmaktadır. Çünkü iyi niyet, ailenin İslami temeller üzerine oturtulmasında her zaman yeterli değildir. Zira, bu güzel duyguları hayata geçirecek sağlam, tecrübe edilmiş ve ayakları yere basan bir yol haritasının olması gerekmektedir. İslam, Allah’ın razı olduğu aile yapısının nasıl tesis edileceğini en güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak üzülerek belirtmeliyiz ki; Müslüman fertler olarak ilgili nasları defalarca okumuş olmamıza rağmen uygulama alanında çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Zira, Allah’ın dinini dert edinmiş, İslam’ın yoluna baş

24

Kasım 2018

koymuş, birçok kimsenin hidayetine vesile olmuş Müslüman şahsiyetler bile kendi aile efradına ve akrabalarına karşı gerekli itinayı göstermeyerek bu konuda sınıfta kalmıştır. Hal böyle olunca “Acaba biz nerede yanlış yaptık, bizim çocuk neden bu hale geldi, İslam’ın öngördüğü aile yapısı hakikatte nasıldı?” vb. sorulara cevap aramak ve yeniden düşünmek kaçınılmaz oldu. Bu hususta yapılan hataları ve çözümlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1- İslam’ın Aileye Verdiği Önemi Tam Olarak Kavrayamamak İslam’ın aileye verdiği önemi tam olarak kavrayamamak, aile bağlarının zayıf olmasının en büyük sebeplerindendir. Bir şeyin kıymetinden habersiz olan kişinin bu uğurda mücadele etmesi, gayret sarf etmesi beklenemez. Aile kurumundaki sıkıntıların bertaraf edilmesi için ilk yapılması gereken şey İslam’ın ona verdiği kıymetten insanları haberdar etmektir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bizzat kendisinin evlenmiş olması ve ümmetini evliliğe teşvik etmesi aile kurumunun önemini ifade etmek için yeterlidir. Hatta öyle ki; zahidane bir yaşantı için evliliği terk eden kimseyi “peygamberin yolundan ayrılmak” gibi büyük bir duruma karşı ikaz etmiştir. “​Sahabeden üç kişi Rasulûllah’ın eşlerinden birine O'nun günlük ibadet hayatını sormuşlar, durumu öğrenince kendi ibadetlerini az bul-


muşlar ve o andan itibaren kendilerini ibadete vermeyi kararlaştırarak; birisi gece sabahlara kadar namaz kılmaya, ikincisi her gün oruç tutmaya, üçüncüsü de aile hayatı ile ilgisini kesmeye azmetmişlerdi. Hz. Peygamber yaptıklarını öğrenince yanlarına geldi ve şöyle buyurdu: "Yemin ederim ki ben hepinizden daha fazla Allah'tan korkar ve O'nun koyduğu sınırlara riayet ederim, fakat (aynı zamanda) nafile oruç tuttuğum da olur, tutmadığım da gece namaz da kılarım uyku da uyurum, kadınlarla da evlenir aile hayatı yaşarım; imdi kim benim yolumdan ayrılırsa benden değildir.” (1) İslam’a göre evlilik hem Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti hem iffeti en güzel korumanın yolu hem de dini, dünyevi şartlarda olabildiğince korumaya almanın bir vesilesidir. Zira Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem evlilik ile alakalı şöyle buyurmuştur: “Kişi evlendiği zaman dininin yarısını korumuş olur. Geriye kalan yarısı için de Allah’a karşı gelmekten sakınsın.” (2) “Allah kime dindar bir kadınla evlenmeyi nasip ederse, ona bu şekilde dininin yarısında yardım etmiş olur. Geriye kalan yarısında da Allah’a karşı gelmekten sakınsın.” (3) Bu ayet ve hadislere muhatap olan her Müslüman, tüm dava erleri bilmelidir ki; evlilik ve akabinde oluşan aile

“Allah kime dindar bir kadınla evlenmeyi nasip ederse, ona bu şekilde dininin yarısında yardım etmiş olur. Geriye kalan yarısında da Allah’a karşı gelmekten sakınsın.”

bağları Allah celle celaluhu ve Rasûlünü sevindiren, kişiyi onların sevgisine mazhar kılan ve kulun dünya-ahiret saadetinin teminatı olan imanının muhafazasına yardımcı olan büyük bir iştir. Bu açıdan; evlilik ve aile hiçbir surette Müslümanın ihmal edeceği, geri plana atacağı bir husus değildir.

2- Öncelikler Fıkhından Mahrum Olmak İslam’da her husus bir hükme bağlanmış, bağlanmayan hususlarda da kişiler serbest bırakılmıştır. Bu hükümler arasında ise derece farklılıkları mevcuttur. “Her taş yerinde​ ağırdır” ​ sözüne mukabil olarak kişi bu hükümleri hayatında yerli yerince uygulamalı ve yaşamını bu muvaze-

1. Buhari, Nikâh, 1 2. Heysemi, Mecme’u’z Zevaid, No: 7310 3. Suyuti, Camius Sağir, 2/932, No: 8730

Rebiülevvel 1440

25


neye göre tanzim etmelidir. Bu den-

Allah celle celaluhu, Rasûlullah sallallahu

geye uyulmadığı durumlarda ise ada-

aleyhi ve sellem’i

letin yerini zulüm, ıslahın yerini fesat, refahın yerini ise kargaşa alır.

banı uyar.” (5) buyruğuyla ​aleni​ tebliğden sorumlu tuttuğunda da Safa

Öncelikler fıkhı, hükümler arasındaki

tepesine çıkarak tüm akrabalarını

derece ve önem farklılığından ortaya

kabile şeklinde teker teker zikretmiş

çıkmıştır. Bu fıkıh, Müslüman ferde önem sıralaması yaparak yol gösterir.

ve onları İslam’a davet etmişti.

Aile bağları ise “evveliyat/ öncelikler” ​

Aynı sıralama infak alanında da

fıkhının en üst sıralarını oluşturmak-

geçerliydi. Çünkü Rasûlullah sallallahu

tadır. İslam’da kişi önce kendisinden,

aleyhi ve sellem şöyle

sonra aile efradı ve sorumluluğu altında bulunan diğer kimselerden

buyurmuştur:

“Allah yolunda infak ettiğin bir dinar,

mesuldür. Bu daire akrabalar, kom-

köle azadı için infak ettiğin bir di​nar, bir

şular, arkadaşlar… şeklinde dışarıya

fakire sadaka olarak verdiğin bir dinar ve

doğru genişlemektedir.

aile bireylerine harcadığın bir dinar var-

Allah celle celaluhu Kur’an-ı Kerim’de

dır. Bunların sevab itibariyle en büyüğü,

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi,

ailene harcadığındır. ​” (6)

yakıtı insanlar ve taşlar​ olan ateşten koruyun…”

(4)

buyurarak ıslah

yolunda önce kişinin kendisini​

“Akrabaya yapılan yardım, akraba olmayana yapılan yardımdan iki misli daha

ve aile efradını işaret etmiştir.

sevaptır.” (7)

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

Bu açıdan diyebiliriz ki; davet ve teb-

hayatına baktığımızda da bu sırala-

liğe ilk muhatap olanlar aile efradı-

maya şahit oluruz. İlk iman edenle-

mız olmalıdır. Bu konuda babasının

rin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in

hidayeti için tam 20 sene uğraşan ve

hane-i saadetinden olması sıradan bir tesadüf değildir. Kendisine peygamberlik gelen Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu

önce ailesiyle paylaşmış,

neticede de eşi, kızları, evlatlığı, eliyle

hedefine vasıl olan Hz. Ebubekir efendimiz bizlere güzel bir örneklik teşkil etmelidir. Dışarıdaki insanların felahı için uğraşırken kendi eşini, çocuğunu,

büyüttüğü amca oğlusu toplu bir

ana babasını unutup ihmal etmesi kişi

şekilde iman etmişti.

için telafisi zor bir musibettir.

4. Tahrim, 6 5. Şuara, 214 6. Edebü’l-Müfred, 751; Müsned, 2/473, 476. 7. Tirmizi, Zekât 26; Nesâî, Zekât 82; İbni Mâce, Zekât 28

26

“(​Önce) en yakın akra-

Kasım 2018


3- Islah Etmede Kaba Olmak ve Şiddete Başvurmak Müslüman fertlerin ailelerine karşı yaptıkları bir diğer hatalı davranış ise; gereksiz katılık ve dışarıya karşı gösterilen müsamahadan yoksunluktur. Dışardaki insanlara merhamet kanatları olabildiğince açılıp hataların düzeltilmesi sabırla beklenirken aile fertlerine karşı durum tam tersidir. Oysa peygamberlerin hayatlarına bakıldığında durum hiç de böyle değildir. Kur’an-ı Kerim, inatla kendisine karşı direnen ve bu inadını helaki görünceye kadar devam ettiren oğluna karşı Hz. Nuh’un aleyhisselâm nasıl davrandığını bildiriyor: “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: ‘Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!’ diye seslendi.” (8) Kur’an’ın bir diğer örneği ise İbrahim aleyhisselâm. Babasını Allah’ın dinine davet ederken gösterdiği nezaket, merhamet şu şekilde ifade bulmuş: “Hani babasına demişti: “Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun? “Babacığım, gerçek şu ki, bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tabi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım.”

“Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahman (olan Allah)a başkaldırandır.” “Babacığım, gerçekten ben, sana Rahman tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum, o zaman şeytanın velisi olursun.” (Babası) Demişti ki: “İbrahim, sen benim ilahlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım; uzun bir süre benden uzaklaş, git.” (İbrahim:) “Selam üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim, çünkü, O, bana pek lütufkardır” Allah’tan

dedi.

başka

“Sizden

ve

taptıklarınızdan

kopup-ayrılıyorum ve Rabbime dua ediyorum. Umulur ki, Rabbime dua etmekle mutsuz olmayacağım.” (9) Hz. Nuh ve İbrahim peygamberde görülen bu merhamet, sabır, müsamaha Hz. Yusuf’un hayatında da kardeşlerini affetmesinde görülüyor: “Dediler ki: “Allah’a yemin olsun, Allah seni bize üstün kıldı. Biz gerçekten de büyük hata işlemiştik.” Yusuf dedi: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah, sizi, mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir.” (10)

8. Hud, 42-43 9. Meryem, 44-48 10. Yusuf, 91-92

Rebiülevvel 1440

27


KAPAK DOSYA Ümit Şit

DAVA ERİNİN MÜSLÜMAN KARDEŞLERİ İLE OLAN BAĞI NASIL OLMALI? Bir dava eri, Müslüman kardeşinin üzerindeki haklarına riayet eder. Kızgın olsun, dargın olsun, frekansları tutmayan bir kardeşi olsa dahi bu temel kardeşlik haklarını gözetmesi onun kardeşi ile arasında bulunan bir sözleşmenin yerine getirilmesi demektir.

28

Kasım 2018

“Müminler birbirini sevmede,

babası bir olan kardeşliğin bile

birbirlerine karşı sevgi ve mer-

önüne geçmiştir. Çünkü Allah

hamet göstermede tek bir beden

Teâlâ insanların aynı kandan

gibidir. O bedenin bir organı

geldiğine ya da ırklarının aynı

acı

oluşlarına değil, neye, nasıl

çektiği

zaman,

bedenin

diğer organları da uykusuz-

inandıklarına

luk ve yüksek ateş çekerler.”

(1)

Nitekim Allah Teâlâ, Kur’an’ı

edip

onun

Kerim’de insanlara buyurur-

mücadele

eden

ken; ey Araplar, ey Türkler,

müminlerin kardeşliği aki-

ey Kürtler olarak hitap etmek

deye dayalı bir kardeşliktir.

yerine ey münafıklar, ey kafir-

Akideye bağlı kardeşlik yeri

ler, ey fasıklar, ey müminler

geldiğinde

karındaş

diye hitap etmektedir. Bura-

olan, aynı kana sahip, anne ve

dan anlaşılıyor ki Allah Teâlâ;

Allah’a

iman

yolunda

aynı

1. İbn Hanbel, IV, 271; Buhârî, “Edeb”, 27; Müslim, “Birr”, 66.

bakmaktadır.


insanların hayatını, ölümünü, ibadetlerini kime adadıklarını ön plana çıkararak sınıflandırmaktadır. Bu yüzden Allah’ın dini en yüce olsun, her yerde hâkim olsun, her zamanda kaim olsun diye mücadele eden dava erlerinin, çevresinde bulunan mümin kardeşlerini bir nimet olarak görmesi gerekmektedir. Peki neden? Her davetçinin yaşadığı toplumda ya cahiliye hakimdir ya da cahilce ameller işlenmektedir. Günümüz toplumunda Müslümanlar hayatlarına batının kokuşmuş kültürlerini yamamaya çalışırken İslam’ın kaidelerinden taviz verdiklerini görmemektedirler. Günümüz Müslümanları modern olayım derken renkten renge girerek, Allah’ın boyasından uzaklaştığını fark etmemektedir. Toplumumuzdaki ben Müslümanım diyen insanların izlediklerine, okuduklarına, konuştuklarına, düşündüklerine, yaptıklarına baktığımızda İslam’dan ne kadar uzak, seküler dünya dinine ise ne kadar yakın olduğunu müşahede etmekteyiz. Şekil olarak en İslami görünen Müslümanların bile hayatlarında hurafeler ve bidatler azımsanmayacak haldedir. İnsanlar kafirler gibi düşünüp, kafirler gibi yaşarken kendilerini mümin olarak nitelemeleri cahilliklerinin ne kadar ileri derecede olduğunu bizlere göstermektedir. Allah’a secde etmenin kendilerine ağır geldiği kadın ver erkekler, dünyayı tefekkür etmekten Allah’ı gündemine alamayan yetişkinlerin bilgi

sattığı ortamlar, menfaate dayalı arkadaşlıkların günden güne daha da arttığı sokaklar, cenneti hedeflemek yerine cenneti dünyada inşa etmeye çalışan gençlere şahit olan evler her yanı kuşatmışken, ey davetçi kardeşlerim yanında bulunan dava kardeşlerin Allah’ın seçkin kulu olarak bir nimet değil midirler? Hayatının her karesini Allah’a adayan, secdelerini Allah için yapan, adımlarını Allah için atan, konuşmasını, susmasını, gülmesini, ağlamasını hep Allah’a adayan şu muvahhidler bir nimet değil midir? Şirkin zulmeti her yeri kaplarken, müminlerin nuru ile aydınlanmıyor mu karanlıklar? Hak ehlinin var oluşu batılın kendini hak görmesindeki en büyük engel değil midir? İslam’ı kalplere, vicdanlara hapsetmeye çalışanlara karşı, hayatını, ölümünü ve ibadetlerini Allah’a sunarak özgürleşen şu kardeşlerin bir nimet değil midir? Elbette öyledir. Dava erinin çevresinde bulunan müslüman kardeşleri onun için bir nimettir. Dava erleri İslam’ı sosyal hayatta yaşanır kılma adına mücadele etmektedirler. Bu mücadele zaman olur, çok çetin geçen bir kıştan daha soğuk olabilir. Bu mücadele zaman gelir elimizde tuttuğumuz bir kor parçası haline gelebilir. Davet eri tek başına birkaç adım atarken, müslüman kardeşleri ile yüzlerce adım atabilmektedir. Bu durum ise kalplere, dünya yolculuğunu kısa sürede bitirebilme umudu taşımaktadır. O zaman her davetçi yol arkadaşına önem vermesi

Rebiülevvel 1440

29


gerekir. Nitekim amaçlanan hedefe beraber yürüyeceklerdir. Beraber sıkıntılar içinde kalırken, beraber Allah’tan gelecek yardımla ferahlayacaklardır. Beraber hakaret ve eziyete maruz kalırlarken, beraber takdire ve övgüye mazhar olacak işlerde bulunacaklardır. Bazen zorlukların ağırlıkları göz kapaklarına inecek ve damlalar halinde düşecektir. Bu damlaları elindeki mendille karşılayacak olan yine yanındaki müslüman kardeşin olacaktır. Kan bağı bulunan kardeşin senden uzak bir hayat yaşarken, Allah için yaşayan kardeşlerin nefesin kadar yakınında bulunacaktır. Hem de hiçbir menfaat beklemeksizin hep yakınında duran isim olacaktır. İşte bunun için yanımızdaki kardeşlerimizi, Allah’ın seçkin kulları olarak görmemiz gerekmektedir. Böylelikle onlarla olan bağlarımızı güçlendirmemiz gerekecek ve bunun için adımlar atılacaktır. Peki bağlarımızı güçlendirecek olan bu adımlar nelerdir?

Dava Erinin Kardeşine Karşı Tevazu Sahibi Olması Rasûlullah sallallahu aleyhi sellem şöyle buyurmaktadır: “Alçak gönüllü olun, öyle ki biri diğerine karşı üstünlük taslamasın. Biri diğeri üzerine karşı taşkınlık yapmasın.” (2) Dava sahibi olan bir Müslüman, Müslüman kardeşine karşı daima tevazu 2. Müslim 3. Müslim, İbn Mace

30

Kasım 2018

içerisindedir. Şayet malı, çocukları, soyu, makamı ya da mesleği ile üstünlük taslamaya çalışırsa ya da ima ederse tevazu sahibi sıfatını kaybetmiş olur. Müslümanların kendi aralarında alçak gönüllü olması her iki tarafında hoşuna gider ve birbirlerini kırmamak için sözlerine dikkat ederler. Kardeşinin sevmediği, hoşlanmadığı söz ve davranışlardan kaçınırlar. Karşılıklı tevazuunun oluşması kalpleri birbirine yakınlaştırırken kardeşlik bağlarını da güçlendirmektedir.

Dava Erinin Kardeşlerine Eziyet Verecek Şeyleri Ortadan Kaldırması Ebu Berze radıyallahu anh, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e şöyle dedi: “Ey Allah’ın peygamberi! Bana menfaati dokunacak bir şey öğret. Rasûlullah buyurdu ki: “Müminlerin yolunda onlara eziyet verecek şeyleri kaldır.” (3) Kardeşlerine karşı eziyet veren ne olursa olsun onu kaldırmak için uğraş ver. Bu engel ya aşırı borçlanma olabilir ya da sahibini sıkıntıya sokabilecek başka bir engel olabilir. Müslüman kardeşinin işini kolaylaştırman aranızdaki bağları güçlendirecektir. Hasta olan kardeşini ziyaret ederek yolda olan ümitsizliği kaldır. Borçlu olan kardeşine yardım ederek yolda olan stres ve üzüntüleri kaldır. İş bulamayan kardeşine iş bulmak için çalışarak ortada bulunan tasayı ortadan kaldır.


Mümin Kardeşini Tatlı ve Güler Yüzle Karşılamak “Kardeşinin yüzüne gülümsemen, senin için bir sadakadır.”

(4)

Ey davetçi kardeşim! Sen şu cahildir şuna gülümseyeyim belki hidayete gelir düşüncesiyle hareket edemezsin. Sen tebessümü ibadet gören bir peygamberin ümmetindensin. Kim olursa olsun tebessüm etmen karşındakinin de sana tebessüm etmesini sağlayacak ve aradaki muhabbeti arttıracaktır. Muhataplarına karşı güler yüzle davranıp kendisi gibi davetçi olan kardeşine ise ciddi ve asık bir suratla karşılaması hatta karşılamaktan kaçması olacak şey değildir. Bu özellik bir davetçi de bulunacak bir

Davet eri tek başına birkaç adım atarken, müslüman kardeşleri ile yüzlerce adım atabilmektedir. Bu durum ise kalplere, dünya yolculuğunu kısa sürede bitirebilme umudu taşımaktadır. O zaman her davetçi yol arkadaşına önem vermesi gerekir. Nitekim amaçlanan hedefe beraber yürüyeceklerdir. Beraber sıkıntılar içinde kalırken, beraber Allah’tan gelecek yardımla ferahlayacaklardır.

özellik değildir.

Kendi İçin İstediğini Müslüman Kardeşi İçinde İstemesi “Bir adam bir topluma imam olup da sadece onlar dışında kendisi için dua ederek imam olmasın. Şayet böyle yapacak olursa, onlara ihanet etmiş olur.”

(5)

Dava adamı hasetçi, kinci bir yapıda olamaz. Şayet kardeşi yeni bir binek aldıysa buna sevinmeli hayır dua etmelidir. Şayet kardeşinin başına bir

Bir davetçi dualarında kendisi için ne

musibet geldiğinde buna sevinme-

istiyorsa kardeşleri içinde aynı şeyleri

meli Allah’tan bağışlanma dilemeli-

istemesi gerekmektedir. Bir öncü her

dir. Hatta aradaki bağı güçlendirme

zaman içinde bulunduğu toplumdaki

adına hediye alıp vermelidir. Tabi ki,

insanlara merhamet nazarı ile bakar.

hediye konusunu kendi aralarında

Kendisine merhameti istiyorsa ken-

istismar aracı olarak kullanarak hedi-

disi de merhametli olmak zorundadır.

yenin tesirini azaltmamaları gerek-

4. Tirmizi 5. Tirmizi, İbn Mace

Rebiülevvel 1440

31


mektedir. Ya da hediye konusunu kendi aralarında mizah haline getirerek, hediyeleşmenin içini boşaltmamaları gerekmektedir.

Kardeşlerinin Haklarını Gözetir “Müslümanın, Müslüman üzerinde altı hakkı vardır. Karşılaştığında selam vereceksin, seni çağırdığında davetine katılacaksın. Senden öğüt almak istediğinde öğüt vereceksin. Aksırdığında Allah’tan rahmet

dileyeceksin.

Hastalandığında

ziyaret edecek, öldüğünde ise cenazesine gideceksin.”

(6)

Bir dava eri, Müslüman kardeşinin üzerindeki haklarına riayet eder. Kızgın olsun, dargın olsun, frekansları tutmayan bir kardeşi olsa dahi bu temel kardeşlik haklarını gözetmesi onun kardeşi ile arasında bulunan bir sözleşmenin yerine getirilmesi demektir. Bir dava adamı asla kendisine selam verildiğinde işim vardı selamını alamadım diyemez. Bir dava adamı asla mümin kardeşi yanına gelip maruzatı için nasihat istediğinde işim var diyemez. Bir davetçi, Müslüman kardeşine aksırdığında rahmet ve esenlik dilerken, hasta olduğunda yanı başında ilk nefes alıp veren kişi olmalıdır. Ve artık kardeşi nefes almayı bıraktığında ise arkasında saf tutan, ardından hayır dua eden yine o Müslüman kardeşi olmalıdır. 6. Buhari, Müslim 7. Tirmizi

32

Kasım 2018

Mümin Kardeşine Zarar Vermemek “Kim bir mümini zarara sokarsa, Allah’tan o sebeple kendisini zarara sokar. Kim bir mümine düşmanlık gösterirse Allah da onun aleyhine düşmanlık gösterir.” (7) Bilerek mümin kardeşini zarara sokacak hamlelerde bulunmak aslında kişinin kendi aleyhine olan bir tutumdur. Nitekim mümin, müminin kardeşidir. Ona gelen ziyan sana da isabet edecektir. Şüphesiz bir vücudun azaları gibiyse müminlerin bağı ki öyledir. O zaman kendi kendini öldürme ey müslüman. Aksine sağlıklı azalarla devam edebilmen için kardeşin için hayrı iste ve bunun için çalış. İster ticaretteki zarar olsun isterse korku dolu bir şaka ile psikolojisine zarar vermek olsun aynı şeydir. Nitekim mümini korkutmak her şekli ile haramdır.

Müminleri Terk Etmemek Bir Müslüman kardeşiyle üç günden fazla dargın kalamaz. Kızgın halde ise üç gün süresi vardır. Üç gün sonra kimin imanı daha kuvvetliyse o kazanır. Kardeşler illaki çekişir ya da tartışabilirler. Ancak bu tartışmanın sonu kine bağlanmaması gerekir. Şayet bu şekilde olursa beraber baş koyulan dava sekteye uğrar. Allah için çıkılan yolda şeytan boş durmayarak müminlerin aralarını açmak için türlü türlü


desiselerle önlerini kesecektir. Ama sen aldanma, kardeşine güzel sözle yaklaş ve affedici ol. Kardeşini terk etme. Terk edersen onun yanına şeytandan başkası yaklaşmaz

yete geldiğinde yanında seni anlayan,

Müminlerin İşlerine Önem Vermek ve İçinde Bulundukları Musibetlere Dertlenmek

Şu akrabamla dava hakkında bir çift

“Kim bir müminin işine önem vermeden sabahlarsa, o onlardan değildir.” (8) Bir dava adamının davası ümmettir. Ümmeti ise fertler oluşturur. Yanındaki kardeşinin sıkıntılarına kulak tıkayan biri ümmete göz kulak olamaz.

senin gibi düşünen, senin gibi hareket eden kimse olmadığında durumun nasıldı? Dünya olağanca genişliğine rağmen dar gelmiyor muydu? laf etsem en mutlu kişi ben olurum diyen sen değil miydin? Allah’ın davasında mücadele ederken bana moral depolayacak yükümden yük alacak biri olsa diyen sen değil miydin? Sendin, bendim, onlardı. O zaman hatalar karşısında af edici olacağız. Meclislere gelmeyen kardeşle-

Bugün yanındaki kardeşinin musibeti için üzülmeyen bir dava adamı Suriye, Irak, Afganistan için üzülmesi kendisi için sloganik bir üzüntü halini alacak ve asla içselleşmeyecektir.

rimizin neden gelmediğini soracağız.

Sonuç olarak; bir dava erinin kardeşleri ile bağı Rasûlullah sallallahu aleyhi sellem ’in ashabı ile olan bağı örnekliğinde olmalıdır. Bir dava adamı yola tek çıkmaz ama yolun sonunda tek başına kalabilir. İslam davası ilk yıllardan günümüze kadar hayatların infak edilmesiyle asli konumuna ulaşmıştır. O zaman yanımızdaki kardeşlerimizi zindan arkadaşları gibi görmeliyiz. Bazen davanın meşakkatinden dolayı düşen başlara dayanacak omuz gibi. Bazen ağır imtihanlarda göz yaşlarını silen el olacaktırlar. Hatırla kardeşim! Hida-

haksızlıklara karşı onları müdafaa

Hasta olan kardeşlerimizi evinde ziyaret edeceğiz. Maddi veya manevi problemlerini üstleneceğiz. Kardeşlerimizin yokluğunda onlara yapılan edeceğiz. Davanın geleceği adına hata edenler uyarılacak. Uyarılanlar nefislerine boyun eğmeden başlarını önüne eğerek düşünecekler. Beden olarak ya da zihin olarak zayıf olan kardeşlerimizi

hakir

görmeyerek,

görüşlerini önemseyeceğiz. Aradaki bağları güçlendirme adına ne yapmamız gerekiyorsa onu yapacağız. Kardeşimizin elini bırakmayacağız. Elimizi bıraktırmayacağız Allah’ın izniyle.

8. Beyhaki

Rebiülevvel 1440

33


İKTİBÂS Nedim Bal

BATI’NIN BİTMEYEN TUZAKLARI VE BU TUZAĞA DÜŞEN BİZLER “Batı, uzun zamandan beri İslâm ümmetini Batılılaştırmak için çabalıyor, çeşitli teşebbüslerde bulunuyor. Bunu da şöyle gerçekleştirmek peşindedir: Batı hukukunu uygulatmak, ekonominin merkezine faizi yerleştirmek, Batı eğitim sistemine geçmelerini sağlamak ve laikliği benimsetmek yoluyla küresellik sınırları içinde ümmeti asimile etmek ve eritmek.”

34

Kasım 2018

Bismillahirrahmanirrahim Oryantalizm diğer adıyla Şarkiyatçılık; Müslüman Doğu medeniyetinin

toplum

ve

inançlarını inceleyerek İslam dünyası hakkında Batılıların sistematik bir bilgiye sahip olmasını sağlayan, İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı’nın lehine kullanılabilecek veriler elde etmeye çalışan bir akımdır. Bu işlerle meşgul olanlara da Oryantalist ya da şarkiyatçı denir.

Aslında Oryantalizm; gerçek İslam’ı değil, Şarkiyatçıların görmek istedikleri bir İslam’ı aksettirir. Amaç, hakikati bulmak için İslam’ı araştırmak değildir. Amaç, İslam inancını yıkmak ve Müslümanları geriletmektir. İşte bu yakın tarih oryantalistlerden biri olan Hamilton Gibb (1895-1971), İslâm tarihi, medeniyeti ve ıslahatçı İslâmî hareketler konusunda önemli araştırmalar yapmış ve birçok eser vermiştir. Şüphe yok ki, onun bu çalışmalarının da


amacı diğer oryantalistler gibi İslam toplumuna bir katkı sunmak, ilerlemesine, yükselmesine vesile olmak değildir. Gerçek amacı, Müslümanların medeniyet değiştirmelerine yani Batılılaşmalarına yardımcı (!) olmaktır. İşte yakın tarih diyebileceğimiz bir zamanda yaşayan bu meşhur oryantalistin ibretle okumamız gereken tespitlerinden sadece kısa bir bölüm; “Batı, uzun zamandan beri İslâm ümmetini Batılılaştırmak için çabalıyor, çeşitli teşebbüslerde bulunuyor. Bunu da şöyle gerçekleştirmek peşindedir: Batı hukukunu uygulatmak, ekonominin merkezine faizi yerleştirmek, Batı eğitim sistemine geçmelerini sağlamak ve laikliği benimsetmek yoluyla küresellik sınırları içinde ümmeti asimile etmek ve eritmek.” Evet, Hamilton Gibb bu dünyadan ayrılalı 47 yıl oldu. Peki bu yarım asır içinde Batı, İslâm dünyasını eritmek ve dağıtmak için uygun bulup gerçekleştirmeye çalıştığı bu dört tedbirde başarı elde etmiş midir? Ne yazık ki, bu soruya “büyük ölçüde evet” diye cevap vermek durumundayız. Şöyle ki; 1. Batı hukukunun tamamen veya kısmen girmediği ve uygulanmadığı bir tek İslâm ülkesi yoktur. Bizde bu mücadele 19. yüzyılın son çeyreğinde Mecelle yapılırken su yüzüne çıkmış, ülkenin nâzırlarının bir kısmı bile Batı hukukuna taraftar olmuşlardır.

2. Eğitim alanında hiçbir zaman Müslüman halkın inancı esas alınarak bu temeller üzerine geleceğe yön verecek kalitede yerel eğitim projeleri gerçekleştirilemedi. Bu hususta ya eski usuller körü körüne taklit edildi ya da tümden batılılaşmaya gidildi. 3. Hemen hemen bütün İslâm ülkelerinde (şeriatla yönetiliyoruz iddiasında bulunanlar da dâhil) faizci bankalar mevcuttur. Ekonominin merkezinden önce zihnimizin içine faizi öyle bir yerleştirdiler ki, birçok Müslüman okur-yazara göre “faizsiz ekonomi olmaz” cümlesi bir akide haline geldi. Ekonominin merkezine faizi öyle yerleştirdiler ki, faizsiz kurumlar faizli olanı ikame edecek yerde faizci olanlar onların içine sızmaya çalışıyorlar ve uygulama alanlarını da yok mesabesinde daraltıyorlar. 4. Laiklik, devlet ve toplum hayatımızda önceleri tepeden inme, baskıcı bir anlayışla yerleştirilmişti. Fakat aradan geçen onca zaman içinde laiklik felsefesi Müslümanların hayatında çok ciddi değişimlere sebep oldu. Dini ölçülerden bağımsız olarak her şeyi dünyevi ölçü, çıkar ve mantıkla değerlendirme hastalığı maalesef Müslümanları esir aldı. Böylece batının dayattığı laiklik/ sekülerizm felsefesi; ‘ben Müslümanlardanım’ diyenlerin dahi “dini hayatını kabuk/silik hale getirecek” bir güce ve yaygınlığa ulaştı. Hatta laiklik felsefesi Müslümanların içinde öyle bir içselleştirildi ki;

Rebiülevvel 1440

35


Laiklik, devlet ve toplum hayatımızda önceleri tepeden inme, baskıcı bir anlayışla yerleştirilmişti. Fakat aradan geçen onca zaman içinde laiklik felsefesi Müslümanların hayatında çok ciddi değişimlere sebep oldu. Dini ölçülerden bağımsız olarak her şeyi dünyevi ölçü, çıkar ve mantıkla değerlendirme hastalığı maalesef Müslümanları esir aldı. Böylece batının dayattığı laiklik/sekülerizm felsefesi; ‘ben Müslümanlardanım’ diyenlerin dahi “dini hayatını kabuk/silik hale getirecek” bir güce ve yaygınlığa ulaştı.

bir zamanların sıkı İslamcıları (!) bile “laikliğin olmazsa olmaz bir kural olduğunu, bu sayede her türlü inanç müntesiplerinin inançlarını rahatça yaşayabileceğini” savunur hale geldi. Hâlbuki Kemalist rejim, geçmişte inançlarının

gereğini

toplumsal

hayatta yaşamak isteyen Müslü-

36

Kasım 2018

manlara yaptıkları zulüm ve eziyetleri laiklik ilkesini korumak ve yaşatmak adına yapıyordu. Herhalde “katiline âşık olmak” dedikleri şey bu olsa gerek! Sonuç olarak; Şeriatla yönetildiği söylenen ülkelerde dahi hukuki hayat bölünmüş, aile, miras gibi bazı sınırlı alanlar dışında İslâm hukuku tamamen terk edilmiştir. Uluslararası ilişkiler ve devletler hukuku alanına geldiğimizde ise durum daha iç yakıcıdır. Bu alanda İslam’ın esasları değil çıkarlar tek ölçü olmuştur. Sözde İslâm ulus devletleri ise, dinimize, medeniyetimize düşman olan ve tüm varlıklarımıza göz dikmiş bulunan eski ve yeni sömürgeci Batı ülkeleriyle iş birliği yapmaktan övünç duyuyor ve onları razı etmek uğruna birbirleriyle savaşıyorlar. Ümmet kavramı tamamen unutulmuş, resmi ve siyasi kurumların hatta cemaatlerin bile ‘İslâm birliği hedefi’ uzun ve kısa vadeli gündemlerinden çoktan çıkmıştır. Şimdi bu noktada meşhur oryantalist Hamilton Gibb’in sözlerini tekrar hatırlayalım: “Batı, uzun zamandan beri İslâm ümmetini Batılılaştırmak için çabalıyor, çeşitli teşebbüslerde bulunuyor. Bunu da şöyle gerçekleştirmek peşindedir: Batı hukukunu uygulatmak, ekonominin merkezine faizi yerleştirmek, Batı eğitim sistemine geçmelerini sağlamak ve laikliği benimsetmek yoluyla küresellik sınırları içinde ümmeti asimile etmek ve eritmek.”


Bugünü anlamak için dünü iyi bilmek gerekir. Ümmet bir anda bozulmadı. Ümmetin imanı, ihlası, basireti, sadakati, eminliği bir anda yok olmadı. İlahi bir ceza gereği bu değerler elimizden adım adım, aşama aşama alındı. Yıkım her zaman daha çabuk ve kolay olur. Fakat yıkılanı yeniden inşa ve ihya etmek ise yıkmaktan daha zordur. İstikamet üzere sabır ve metanet ister. Özellikle gençler şunu iyi bilmesi gerekir; tedricilik Sünnetullah’tır. Bir toplum kendi halini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Tepeden inme kaba yöntem ve usuller kalplerde iman nurunu değil nefret ve düşmanlık duygularını canlandırır. Şanı yüce Allah en büyük mübelliğ olan sevgili peygamberimize bu hakikati ne kadar güzel beyan ediyor: “Şayet sen onlara karşı kaba ve katı kalpli olsa idin, onlar etrafından dağılıp giderlerdi”

(1)

“MEDENİYET DEDİĞİN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR” “İslam toplumları; vahşi(!), barbar(!) ve cahildir(!). Ama Hristiyan toplumları öyle mi? İnsanlık, hoşgörü, ilericilik, saygı, merhamet, bilimsellik hep onlarda! Zaten ne güzellik varsa zaten hep Batı medeniyetinde vardır(!)”

Müslüman halkın evlatlarına resmî ideolojinin öğretildiği zorunlu eğitim kurumlarında kabullendirmek istedikleri iman ilkelerinden bir tanesi de “Batı medeniyetinin ne kadar uygar, medeni, hoşgörülü ve saygın” olduğu buna mukabil İslam toplumlarının da ne kadar vahşi(!), barbar(!) ve cahil (!) olduğu yalanıdır. Bu yalanlarla büyüttüler bir nesli. Amaçları Müslüman halkın evlatlarını İslam’dan soğutmak ve aşama aşama Hristiyanlaştırmak idi. Hem ne diyordu yeni kurulan siyasal rejimin adalet bakanlığını da yapmış ve meşhur şapka kanununun mimari Mahmut Esat Bozkurt; “…İslamlık terakkiye (ilerlemeye) manidir. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz. Ve bize kimsede ehemmiyet vermez” Ya, cumhuriyeti kuran öncü kadro içinde yer alan ve TBMM başkanlığı ardından birde Başbakanlık yapmış olan Fethi Okyar’ın şu söylerine ne demeli; “…. Evet Karabekir! Türkler İslamlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar. Ve İslam kaldıkça bu halde kalmaya mahkumdurlar! Bunun için İslam kalmayacağız!” (2) Ara parantez; maalesef son yıllarda Müslüman Kürt halkının gençleri üzerinde de aynı şer propaganda yoğun bir şekil de uygulanmıştır. Müslüman Kürt halkının genç nesli arasında ‘İslam yüzünden biz böyle

1. Âl-i İmran, 159 2. Türkiye’de Din Ve Vicdan Hürriyeti/ Yalçın Toker

Rebiülevvel 1440

37


geri kaldık. Ne zaman İslam’dan/dinden sıyrılırsak o zaman gerçek özgürlüğe kavuşacak ve bağımsız olacağız!’ fikriyatı hayli yaygındır. Konuya dönersek; yeni cumhuriyet kurulduğu günlerde onu Osmanlı’dan ve İslam’dan ayrı ve hatta karşı gibi göstermek öğünün şartlarında ülkeyi yönetenler için elzemdi. Rejimi ve kurucularını yüceltmek, yönetimin kök salmasını sağlamak ve Avrupa’nın desteğini almak için Osmanlı ve İslam kötü gösterilmeliydi. İslam terakkiye mâni, Müslümanlar ise barbar ve cahil! Onları geri bırakan ise; haşa İslam! Peki taparcasına sevgi duydukları, ileri uygarlık seviyesi dedikleri ve Müslüman halka örnek gösterdikleri Avrupa hakikaten adalet ve hoşgörünün zirve yaptığı, insana değer veren saygın bir medeniyet miydi? Yoksa Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi; “medeniyet diye bize yutturmaya çalıştıkları tek dişi kalmış canavar mıydı? Gelin ‘Muasır medeniyet seviyesi’ diye bize öğretilen ve onlardan olmamızı istedikleri Avrupa ne denli medeni, hoşgörülü, insana saygılı bir medeniyet bakalım.

İşte Avrupa’nın ‘Tıp’ adı altındaki Yamyamlık Tarihi ‘İnsan eti yemek’, ‘İnsan kanı içmek’ ve ‘Yamyamlık’ denildiğinde aklımıza hep ilkel kabilelerin, yarı çıplak dans eden kara derili adamların arasına

38

Kasım 2018

düşmüş ve kaynayan koca bir kazan içindeki beyaz adam manzarası gelir. Çünkü hepimizin bilinç altına böyle empoze edilmiştir. Şayet Avrupa insanı değilsen kesin vahşi ve yamyamsın (!) 2011 Kasım ayında GEO dergisi “Avrupa’da yamyamlık” üzerine bir dosya hazırladı. Konu 17 ve 19. yüzyıllarda Avrupa’da yamyamlığın gizli tarihi idi. Berlin, Paris gibi Avrupa’nın lokomotif şehirlerinde boy göstermiş ve 19. yüzyıla kadar devam etmiş bir yamyamlığın tarihi de diyebiliriz buna.

Epilepsiye Sıcak Kan 19. yüzyıl Danimarka’sında idam edilen mahkûmların altında, ellerinde bardaklarla bekleşiyordu halk. Tabii ki infazdan sonra aşağıya damlayacak sıcak kanı doldurmak için… Taze insan kanının epilepsiye (sara hastalığına) iyi geldiğine inanıyorlardı. Bu ürpertici inancın kökleri ise yaklaşık 2,000 yıl öncesine dayanıyor: Meşhur Romalı Doktor Celsus dönemine… Bu yıllarda hastalara yaralı gladyatörlerin vücutlarından alınan saf kan veriliyordu.

Ölüsü- Dirisi İnsan Bedeni Bir Hayat İksiri (!) Rönesans döneminde yaşamış İtalyan düşünürlerinden, babası da bir doktor olan Marsilio Ficino (1433-1499), insan bedeninin yalnızca tedavi edici bir ilaç değil, aynı zamanda bir hayat iksiri olduğunu ileri sürmüştü. Mesela gencecik bir erkeğin kol damarından


kanını emmek, bir yaşlıya gençlik aşısı yapacak, yaşam enerjisini enjekte edecektir. Bu inançla, genç bedenler ihtiyarların ömrüne ömür katacak kutsal birer kurban görevi görüyordu. 16. yüzyılda yaşamış ünlü doktor ve kimyagerlerden, aynı zamanda tıbbî reformist olarak bilinen Paracelsus, taze cesetleri çok değerli bulanlardan biriydi. Nitekim meslektaşlarının cesetlere ilgisizliğini, “Hekimler bu kaynağın kıymetini bilselerdi, kimsenin cesedi darağacında 3 günden fazla kalmazdı” diye eleştirmiştir. Onun takipçilerinden Alman kimyager Johann Schroeder ise ölü bedenin nasıl hayat iksiri haline getirileceği konusunda şu tavsiyede bulunur: “Hastalıktan değil, cinayetten ölmüş, esmer 24 yaş civarındaki bir kişinin kadavrası, bir gece ay ışığında bekletilmelidir. Böylece kokusuz, tütsülenmiş et halini alır.” Peki, neden esmer biri? Çünkü o dönemde bu kişilerin kanının daha sağlıklı olduğuna inanılırdı. Kurbanın ise hastalıktan değil, cinayetten ölmesi de vücudunda herhangi bir marazın olmadığına işaretti. Tıbbî yamyamlığın izlerini Avrupa’da 17. ve 18. yüzyıllarda yazılmış ecza reçetelerinde bulmak mümkün. Vücutta neyin nasıl işleme konulacağı, kanın hangi yolla vücuttan çekileceği reçetelerde ayrıntılı olarak tarif ediliyor. Ayrıca henüz can çekişenlerden kan alındığına da rastlamak mümkün. Mesela 15. yüzyılda Papa VIII. Inno-

Müslüman halkın evlatlarına resmî ideolojinin öğretildiği zorunlu eğitim kurumlarında kabullendirmek istedikleri iman ilkelerinden bir tanesi de “Batı medeniyetinin ne kadar uygar, medeni, hoşgörülü ve saygın” olduğu buna mukabil İslam toplumlarının da ne kadar vahşi(!), barbar(!) ve cahil (!) olduğu yalanıdır.

cent’e ölüm döşeğinde iken şifa bulsun diye kurban olarak 3 genç çocuğun kanının akıtılarak içirildiği biliniyor. Vücut Yağları da Şifa Umuduydu Kanda şifa vardır da yağda olmaz mı? Yağlar vücuttan dikkatlice ayrılarak onlardan romatizmal hastalıklara iyi geldiği düşünülen merhemler yapılıyordu. İnsan bedeninin tedavilerde kullanılacak diğer bölümleri ise genellikle küçük parçalara ayrılıp şaraba veya alkole yatırılarak ilaç gibi tüketiliyordu. Genç erkeklerden ilaç yapımında ideal “hammadde” olarak istifade edilmekteydi. Peki bu tedavi için kullanılacak ceset-

Rebiülevvel 1440

39


ler nereden temin ediliyordu? Tabii

Bugün Bile Bu Vahşilik Devam

ki kimsesizlerden, garibanlardan, ası-

Etmektedir

lanlardan. Bir de pek çok genç cesedi bir anda bulabileceğiniz savaş cephe-

Alman

lerinden.

Hagens’in

Neredeyse lamanın

sektörleşen

idam

bu

uygu-

üzerinde

olmasının

sebebi

Gunther

Von

“Body Worlds” başlıklı

plastinasyon

yöntemiyle

veya

çürümez hale getirilen derisi yüzül-

yoğunlaşmış

müş insan bedenlerini bütün halinde

mahkûmları

cepheler

sergisi

anatomist

yalnız

“beden

arzının” kolaylığıyla ilgisi yok. Bir başka sebep de bu genç bedenlerin hastalık geçirmeden ölmüş bulunmaları. Yani bu kadar hassaslar! Yamyamlık, ilkellik, vahşilik, hurafe-

veya parça parça sergileyerek anatomiye

yabancı

vücudunu

kimselere

tanıtmayı

insan

amaçlıyor.

Özellikle Uzak Doğu’dan kimsesiz, dilenci ve meczup kişilerin bedenle-

cilik mutlak olarak Avrupa coğrafyası

rinden istifade edilmesinin ne kadar

dışında var olan bir şeymiş gibi gös-

insani ve ahlaki olduğu konusu bizim

terilmektedir. Kendi türünü yiyenler,

medeniyetimizin

sağlık için genç insanların kanlarını

için bu konuya girmeye hiç gerek yok.

içenler, bebekleri katledenler elbette ilkel, vahşi ve cahiliyeye ye gömülmüş

sorunu

olmadığı

Ey bize “hayyealel Avrupa” diyenler!

toplumlardır. Bunlara medeni toplum

Ey bize uygarlık seviyesi olarak daima

demek en hafifi ile gaflettir.

Batıyı gösterenler! Ey bize “İslam

Vahşi Avrupa geçmişini temiz ve

terakkiye manidir” deyip Müslüman

masum göstermek için tüm bu bar-

evlatlarını İslam’dan soğutmak iste-

barlıklara bir kılıf bulmuştur; “Tıbbi

yenler!

Tedavi Yöntemleri” Evet, Avrupalı soyluların şifa bulması için masum bebeklerin kanlarını vücutlarından canlı canlı çeken Batı

Alın bu çok övündüğünüz, hayranı olduğunuz adeta taptığınız Mim’siz “Deniyet” sizin olsun.

toplumu hiçte Medeni değildir.

“Lekum Dinikum Veliye Diyn”

Avrupa kendi yamyamlığını/ barbar-

Elhamdülillah…

lığını örtmek için yapılanları güya “bilimsel” bir çerçevede sunmaktadır. Böylece tarihte kendi insanının etine ve kanına bu denli ilgi duymuş vahşi Batı temize çıkarılmaktadır.

40

Kasım 2018

-----------------Kaynaklar İslami Analiz/ Haber Merkezi Türkiye Ortadoğu Yazarlar


YAKIN TARİH Furkan Uyanık

YAKIN TARİHİMİZİN EN ÖNEMLİ MESELESİ:

HİLAFETİN İLGASI-2

H

amd yerin ve göğün yaratıcısı olan, gücün

İbni Ömer r.ahuma anlatı-

ve kuvvetin gerçek sahibi

ki: “Hepiniz çobansınız ve

Allahû Teâlâ’yadır. O ki vaa-

hepiniz sürünüzden mesulsü-

dini yerine getirendir. Salat

nüz. İmam çobandır ve sürü-

yor: Rasûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular

ve selam efendimiz hazreti

sünden mesuldür.” (1)

Muhammed sallallahu aleyhi ve

Ne zaman ki çobansız (hila-

sellem’e,

fetsiz) kaldık, sürü dağıldı.

ailesine ve ashabına

olsun.

Kurtlar ve çakallar boynu-

1. Müslim, İmâre, 20

Rebiülevvel 1440

41


muza dişlerini geçirdi. Bizi silmek, yok etmek için her şeylerini ortaya koydular. Yeryüzünden Kur’an ve sünneti silmek için her yolu denediler. “Halbuki kafirler istemese de Allahû Teâlâ nurunu tamamlayacaktır.” (2) İlk sayıda Müslümanların hilafete olan desteğini ve bağlılığını aktarmıştık. Bu sayıda ise son Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den nemalanarak hilafetin ilgasına kadar gerçekleşen siyasi olayları, hilafetin ilgasındaki asıl hedefi ve hilafetin kalkan olup olmadığı meselelerini incelemeye çalışacağız.

A) Hilafetin İlgasına Kadar Gerçekleşen Siyasi Olaylar Bizler daha önceki yazılarımızda hilafetin ilgasının ictimai ve eğitim alanındaki olayları ve problemleri aktarmıştık. Rusya, Katherina (1762-1796) döneminden itibaren bazı Osmanlı eyalet ve topraklarını ele geçirmeye başladı. Sonra batının emperyalizm hareketi ardı sıra devam etti. Napolyon Mısır’a saldırdı (1798). Sonra Fransızlar Cezayir’i (1830), Tunus’u (1881) ve Fas’ı (1912) işgal ettiler. İtalya Libya’yı (1911) işgal etti. Bu devletler Osmanlı’yı parçalamak ve mirasını aralarında bölüşmek üzere ittifak etmişlerdi. İngilizler Musul’u ve petrollerini ele geçirmek ve Filistin’den başlayıp Basra Körfezi’nde bitecek güvenli bir karayolu elde etmek istiyordu. 2. Saff, 8

42

Kasım 2018

Bu yolla Hindistan’ı daha güvenli bir şekilde sömürebilirlerdi. Fransa ekonomik gelişimi için Halep pamuğu, Lübnan ipeği ve Suriye yününe el koyma isteğini çoktan açıklamıştı bile. İtalya Anadolu’nun batı bölgelerine göz dikmişti, Rusya’nın ise Trakya, İstanbul, Ermenistan ve Kürdistan üzerinde emelleri vardı. İngilizler daha önce Hindistan’ı işgal etmişler, buradaki Müslümanları yönetimden uzaklaştırmışlar ve sağlam bir sömürü düzeni oluşturmuşlardı. 1839’da Aden ve Güney Yemen’i işgal ettiler. Daha sonra Mısır ve Sudan’ı işgal ettiler. Hollanda, Doğu Hint Adaları ve Endonezya’yı işgal etmişti. Afganistan ve İran ise İngiliz ve Rus tehdidi ve kuşatması altında idi. Osmanlı’nın İslam Devleti olarak tüm Müslümanları temsil etmesi nedeniyle batılılar Osmanlı içinde de birçok karışıklık ve isyanlar çıkarmışlardı. 1804’ten beri Balkan halklarını isyan ve ayrılığa teşvik ettiler. Bu halklar 1878’te hilafetten koparılıncaya kadar Batılılardan büyük yardımlar aldılar. Yunanistan 1820’den itibaren isyan ve ayrılığa teşvik edilmiş ve 1829’da Osmanlı’dan koparılmıştır. Avrupalı devletler bunlarla da yetinmeyerek Lawrence gibi ajanların vasıtasıyla Arapları kandırıp Osmanlı aleyhine kışkırtmış ve isyan ettirmişlerdi. Osmanlı’yı bölmek için tüm


etnik ve bölgesel ayrılık ve taassupları körüklemişler ve birçok fitne çıkarmışlardır. Osmanlı üzerinde oynanan oyunlar ve yapılan saldırılar neticesini vermiş ve sonunda pak hilafet ortadan kaldırılmıştı. (3) Bütün bu yapılanların ortak gayesi Müslümanları yok etmektir. Muhammed Kutup rahmetullahi aleyhin ifadesi ne kadar da doğrudur: “Avrupalılar dinlerini büyük oranda yitirseler de Haçlı ruhunu asla yitirmemişlerdir.”

B) Hilafetin İlgasındaki Asıl Hedef Neydi? Ne gariptir ki Kemalistler Sultan Vahdettin’i halkın nazarında düşürmek

Osmanlı’nın İslam Devleti olarak tüm Müslümanları temsil etmesi nedeniyle batılılar Osmanlı içinde de birçok karışıklık ve isyanlar çıkarmışlardı. 1804’ten beri Balkan halklarını isyan ve ayrılığa teşvik ettiler. Bu halklar 1878’te hilafetten koparılıncaya kadar Batılılardan büyük yardımlar aldılar. Yunanistan 1820’den itibaren isyan ve ayrılığa teşvik edilmiş ve 1829’da Osmanlı’dan koparılmıştır.

amacıyla kötülemelerinin ve yönetimden uzaklaştırmalarının ardından, tam bir hoşnutluk ve saygıyla yetkilerinden soyutladıkları Abdülmecit’e halife olarak biat ettiler. Sonra Abdülmecit’ten kaynaklanan herhangi bir sebep olmaksızın, Kemalistler daha 1 yıl

Yönetimi

Osmanoğullarından

alıp

Mustafa Kemal’e nakletmek, hilafetin hükümetten soyutlanması ve

önce saygı ve hoşnutlukla tayin ettik-

görünüşte millet meclisine geçmesi,

leri halifeyi küçük düşürmeye, alaya

aslında hedeflerini gizlemek için tez-

almaya ve aşağılamaya başladırlar.

gâhladıkları bir oyundu.

Tüm bunlar, Müslümanların gözü

Hilafet müessesesinin tedrici ola-

önünde

rak kaldırılıp, böylece ülkeyi İslam

cereyan

eden,

herkesçe

malum, gerçeklerdir. İnsanlar bu garip hadise üzerine, kabul ve ret cephesine ayrıldılar. Fakat çelişkiliymiş

yönetiminden uzaklaştırarak laik bir düzen kurmaktır.

gibi görünen bu olayların sebebine

İşte halifenin hükümet yetkisinden

inen, sebepleri üzerinde düşünen pek

soyutlanmasının tek izah tarzı bu laik

olmadı. Kemalistlerin iki hedefi vardı:

maslahattır. Konuyu biraz açıklayalım:

3. Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgası, 27-28

Rebiülevvel 1440

43


Aralarındaki ittifak ve memleket evlatları arasında kendi fikirlerine uyup uymamalarına göre ayrım yaparak bir kısmına hiddet edip, diğer kısmını sevmemelerinden de anlaşıldığı gibi, Kemalistler, İttihatçılardan gayrileri değildir. Hala daha önce ilan edilen anayasa ile İslam şeriatını bağdaştıramıyorlar. Avrupalıların bu meşruti İslam devletine güven duyabileceğinden de emin olamıyorlar. Mutlak hürriyet ile mukayyet dinin arasının bulunmasının mümkün olmadığını anlayamıyorlar. Dinî hükümlerinin, laik Avrupa yönetimi biçimlerine aykırılığı ve memleket içindeki heva ve zulümlerine engel teşkil etmesi nedeniyle, dini omuzlarından atılması gerekli ağır ve sıkıntı verici bir yük olarak görüyorlar. Meşrutiyetin getirdiği mutlak hürriyet gereği birçok eylemlere kalkışıyorlar ancak karşılarında dini buluyorlardı çünkü onların hürriyet ve medeniyeti Avrupa’da gördükleri her şeyi iyisiyle kötüsüyle adım adım izlemekti. Ayrıca ülke içindeki tuğyan ve zulümlerin karşısına da yine din dikiliyor, onların mutlak hürriyet ve istibdatlarını engelliyordu. İşte çoktandır, Türk başkentinde dinin konumu böyle… Kendi vatanında ve Avrupa eğitimi görmüş insanları arasında garip! Bunların siyasi bir parti haline gelmeleri ve zahirlerinin ittihatçı, batın4. Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgası

44

Kasım 2018

larının ise mason olarak tecelli etmesinden sonra durum daha da vahim boyutlara varmıştır. İzmir’in fethiyle gelen alkış ve övgü seli, içlerindeki dinden kurtulma eylemini dışa vurmalarına vesile ve cürret kaynağı olmuş, devleti İslami olmaktan çıkaracak eylemlere açıktan açığa girişmeye başlamışlardır. Müslümanların şaşkın bakışları arasında dini esasları yıkmaya yönelik eylemlere girişmişlerdir. Sormak istiyorum: Desise ve hileler sadece hilafet makamını mı kuşatmıştı? Bozulan sadece hilafet makamı mıydı? Hükümet makamı bu bozukluk ve desiselerden arınmış ve temizlenmiş miydi ki, Kemalistler can-ı gönülden hükümete sahip çıkarken ıslahat ve desiselerinin önüne geçme iddiaları ile hilafet makamını ortadan kaldırıyorlar? Abdülmecit için otorite iddia edenlerin veya halifenin etkinliğini arttırmaya çalışanların Kemalistler tarafından şiddetle cezalandırıldıklarının da kimsenin haberi yok muydu?” (4)

C) Hilafet Kalkan Mıdır? Hilafet Müslümanların yol haritasıdır. Bugün hilafeti akademisyenler, aydınlar ve medyada ön plana çıkmış kişiler, geçmişte kalmış, tarihe gömülmüş ve bir daha gün yüzüne çıkmayacak bir sistem olarak görmektedirler (tabi ki içlerinden tenzih


ettiklerimiz bulunmaktadır). Onlar hilafetin gerekli olup olmadığı, daha önceden oldu da ne oldu gibi hayali, üretilmiş safsatalarla ümmeti zehirlemektedirler. Bu konu üzerinde cesur bir şekilde konuşanlar, Kur’an ve sünnetten bi haber olduğu gibi, dünya üzerinde yapılan açıklama ve olaylara gözlerini yummuş, kulaklarını tıkamış insanlardır. Lakin hilafet düzeni sadece Müslümanlara kalkan olmakla yetinmeyip, gayrimüslimlere de adaletle hüküm sürmüştür. “İslam devletinde kanun, kelimenin tam anlamıyla kanundur. Çünkü o kanun ilahidir. Bu yeter. Halife dahi kanunun otoritesi ve yönetimi altındadır.” Şeyh Sabri’nin hafızasında bu görüşlerini destekleyen birçok olaylar ve hatıralar vardı. Bunlardan biri de şudur: Osmanlı meclisinde Tokat temsilcisi olarak bulunduğu sıralarda, o sıralarda Osmanlı toprakları içerisinde olan Makedonya kiliseleri üzerinde Rum ve Bulgarlar üzerinde bir anlaşmazlık olmuştu. Her iki taife de kiliseler üzerinde hâkimiyet iddia ediyorlardı. Hükümet konunun görüşülüp karara bağlanması için olayı meclise intikal ettirmişti. İzmir temsilcisi Aristidi Paşa (Rum) mecliste söz alarak şöyle bir konuşma yaptı: “Bu devletin bir ifta (5)* organı var ve arz edilen meseleleri şeriat hükümlerine göre çözüme kavuşturmaktadır. Bu meseleyi de çözüme kavuşturmak için

Meşrutiyetin getirdiği mutlak hürriyet gereği birçok eylemlere kalkışıyorlar ancak karşılarında dini buluyorlardı çünkü onların hürriyet ve medeniyeti Avrupa’da gördükleri her şeyi iyisiyle kötüsüyle adım adım izlemekti. Ayrıca ülke içindeki tuğyan ve zulümlerin karşısına da yine din dikiliyor, onların mutlak hürriyet ve istibdatlarını engelliyordu.

fetva makamına sunalım. Biz Rumlar oradan çıkacak her türlü kararı kabul etmeye hazırız.” Burada Rum Paşa’nın meseleyi fetva makamına götürmesinin sebebi olarak, verilecek kararın hak olacağına ikna olmasını görmekteyiz. Son kertede şunları aktarmak isteriz. Konumuz oldukça geniş bir konudur, üzerinde kitaplar yazılması gereken ve çokça düşünülmesi gereken bir konudur. Bizler hiç değilse ateşe su taşıyan karınca misali konuyu aktararak Müslümanların meseleyi fark etmesi ve araştırması açısından emek verdik.

5. * Yapılanların şeriata uygun olup olmadığı konusunda fikir açıklamaktır. Bu yetkiye sahip olana müftü denir. 

Rebiülevvel 1440

45


İSLÂM DÜNYASINDAKİ KÂŞİFLER Cihan Malay

Bir Bilim ve İlim Araştırmacısı:

Kâtip Çelebi (1609-1657)

46

Kasım 2018


A

sıl adı Mustafa olan Kâtip Çelebi, Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu.

Ordu kâtipliğinde bulunduğu için ulema ve halk arasında “Kâtip Çelebi” diye tanınmış, hacca gittiği ve baş kâtip (muhasebeci) ikinci halifesi olduğu için “Hacı Halife” ismiyle de meşhur olmuştur. Batı’da ise “Hacı Kalfa” adıyla tanınır. Babası Abdullah Osmanlı’nın nitelikli insan yetiştirmek için kurduğu Enderun Mektebi’nde yetişmiş, silahtarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. Babasının dönemin ilim meclislerine sık sık gitmesi, onun erken yaşta ilmi bir çevrede yetişmesine katkıda bulunmuştur. Babasının beş yaşında özel olarak tuttuğu İsâ Halife el-Kırımî’den ilk dinî eğitimini alarak Kur’an’ın bir kısmını ezberledi. 14 yaşına kadar aldığı özel eğitimin ardından dönemin önde gelen ilim adamlarının derslerine katılan Kâtip Çelebi, 1623’te Anadolu Kâtipliği (Muhasebesi) Kalemi’ne girdi. Erken yaşta görevlendirildiği bu görevden dolayı birçok sefere katıldı ve seferlerde birçok bilgi ve tecrübe sahibi oldu. Göreve geldiği senenin ertesi yılında IV. Murad’ın başlattığı Doğu Seferleri’ne (1624-1640) kâtip olarak katılır. Başarılı olunamayan Bağdat Seferi (1626) dönüşünde Musul’a geldiklerinde Ağustos 1626’da babasını, bir

ay sonra da Nusaybin’de amcasını kaybettikten sonra akrabalarından biriyle Diyarbakır’a gelir ve bir müddet burada kaldıktan sonra 1635’te İstanbul’a dönerek kendisini okuyup yazmaya verir. 1645’te kalemdeki görevinden ayrılan Kâtip Çelebi, 1648’de “Takvimü’t-Tevarih” adlı yapıtı dolayısıyla Şeyhülislam Abdürrahim Efendi tarafından görevinde yükseltilerek kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Onun bu dönemi, aynı zamanda onun te’lif hayatının da hareketlendiği dönem olur. Peş peşe eserler yazmaya başlar. Te’lif ve çeviriden oluşan yirmiden fazla eser yazar. Döneminde Osmanlı Devleti’nin önde gelen isimlerinden biri olarak Türkçe, Arapça ve Farsça olarak yazdığı eserleriyle ilim ve bilime önemli hizmetlerde bulunmuş, İslam dünyası dışında kalan coğrafyalarda da ilim çevrelerinin dikkatini üzerine çekmiştir. Gittiği yerlerdeki sahaf dükkanlarında gördüğü kitapların isimlerini yazan Kâtip Çelebi’nin okumaya olan düşkünlüğünün en önemli göstergesi kendisine kalan büyük bir mirasla kitap almasıdır. Yine geceleyin yaktığı mumun gündüzde yandığının farkına varmayacak kadar ilimde yoğunlaştığı söylenmiştir. Ona göre cemiyetin varlığı, ilme bağlılığı nispetindedir. Bir toplumda ilim, olması gereken temel husustur. Araştırmacı kişiliği ve merakı sayesinde tarihten tıpa, coğrafyadan ast-

Rebiülevvel 1440

47


ronomiye kadar geniş bir bilgi birikimine sahip oldu.

Vefatı

Kâtip Çelebi, “Keşfü’z Zünun” adlı eserinde şu hadise atıfta bulunur: “Bilgi avdır, yazı ise kayıt. Bilgilerinizi yazıyla kayda geçirin” (1) sözünü kendisine rehber edinmesi, onun eser yazmasındaki azmini kamçılamıştır ve yazdığı eserlerle toplumda önemli bir konum elde etmiştir.

48 yaşında vefat eden Kâtip Çelebi, Zeyrek Camii civarındaki kabristana gömüldü. 2009 yılı UNESCO tarafından Kâtip Çelebi yılı olarak ilân edilmiştir.

Hakkında Ne Söylediler?

Eserlerinde öne çıkan konuların başında tarih olan Çelebi, araştırmacı yönüne dair Arapça yazdığı “Fezleke” eserini yazarken elinden 1300 eserin geçtiğini belirtmekte, bunu “Takvîmü’t-tevârîh” eseri için de tekrarlamaktadır. Tarih yazımında asıl olanın her daim tarafsızlığı korumak olduğunu dile getirmiştir.

Ölümünden iki yıl sonra müsved-

Tarih ve coğrafya okumanın devlet liderlerinin ve yöneticilerinin yapması gereken en önemli görevleri arasında yer aldığını belirtmiştir.

Şehrîzâde Mehmed Said, onun tarih

Astronomi alanında da okuma ve yazmalarda bulunmuş, hatta astronomi bilmenin Allah’ı tanımada önemli yeri doldurduğunu belirtmiştir.

nakletmektedir.

Ölülerden yardım dileme, mezarlara konan mumların ve yakılan kandil yağlarının mumculara ve mezar bekçilerine yarayacağını belirterek bu tür boş inançları eleştirmekten çekinmeyen Kâtip Çelebi, taassubun her çeşidine şeriate ve akla ters düştüğünden karşı çıkmıştır.

Eserleri

1. Bu söz İmam Şâfiî’ye aittir.

48

27 Zilhicce 1067 (6 Ekim 1657) sabahı

Kasım 2018

delerinin

ve

teliflerinin

çoğunu

satın alan İzzetî Mehmed Efendi’nin belirttiğine göre Kâtip Çelebi himmet sahibi, iyi huylu, az konuşan, hakîm meşrepli bir zattı. Uşşâkizâde

onu

“Zâhidle

zâhid,

küçükle küçük, büyükle büyük bir zat” olarak nitelemektedir. bilgisi ve sahip olduğu tarih kitapları bakımından kendinden önce ve sonra gelen tarihçileri geçtiğini söylediğini Franz Babinger onu Osmanlılar’ın Suyûtî’si olarak nitelemiştir.

Arapça ve Farsça yanında Fransızca, Latince ve İtalyanca da bilen Kâtip Çelebi, ilim dünyasına ışık tutan çok önemli eserler bırakmıştır. Kırk sekiz yıl süren ömrüne, Türkçe ve Arapça olmak üzere 23 eser sığdır-


mış ancak bu eserlerden ikisi kaybolmuştur. Keşf-üz-Zünun:

Kâtip

Çelebi’nin

yirmi yılda hazırladığı büyük bibliyografik eseridir. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazar verilir. Eserin

mukaddimesinde,

Osmanlı

medresesindeki ilim anlayışının esaslar yanında ulemânın, hakkında risâleler ve kitaplar yazdıkları, mevcut olanları şerh ve hâşiye ile geliştirdikleri konuları “muhtasar ve müfid” bir şekilde dile getirilmiştir. Eser, İslam dünyasında ilim adamlarının olduğu kadar Batı’da İslâm araştırmaları yapan hemen herkesin müracaat ettiği temel başvuru eseri olma özelliği taşımaktadır. 5 cilt olarak Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Cihannümâ: Avrupa dillerine de çevrilen dünyaca ünlü coğrafyaya dair eseridir. Girit Seferi (1645) dolayısıyla deniz ve kara haritalarıyla meşgul olmaya başlayan Kâtip Çelebi, Arapça, Farsça ve Türkçe coğrafya kitaplarından yararlanarak Cihannümâ’yı yazmaya başlar. Kitabın ilk halini oluşturan eserin 1645-1653 arasında yazıldığı anlaşılmaktadır.

Kitaba nasıl başladığını şöyle anlatır: “Çocukluğumdan beri bu cisimler âlemine hayvanlar gibi bakan şahıslar hakkında söylenen “Göklerin ve yerin görkemli mekanizmasını, Allah’ın yaşattığı her şeyi ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğini düşünmüyorlar mı?” (2) ayeti beni, astronomi fennine (ilmine) dair kitapları incelemeye yöneltir, “Yeryüzünü dolaşın ve Allah’ın kudretinin eserlerini görün” hadis-i şerifı de coğrafya fennine dair kitapları araştırmaya sevk ederdi. Her defasında, Hristiyanların Yunanlılar’dan intihal ederek (aşırtarak) bu fenni araştırma ve ortaya koymada tam bir dikkat ve maharet göstermelerini; Müslümanların ise inkâr ve ihmallerini, bu konudaki bilgisizliklerini ve tembelliklerini görüp üzülürdüm.” Kitabının giriş ve birinci kısmını bitirdikten sonra Atlas Okyanusu’ndaki adalar konusuna geldiğinde, bu bölgede bulunan İngiltere, İrlanda ve İzlanda adlı büyük adalarda birçok

2. A’raf, 7/185

Rebiülevvel 1440

49


tarihi coğrafyası için değerli bir kaynak olmuştur” der. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Fezleketü’t-tevârîh: Tarih alanındaki yapıtlarının ilki (1642). Arapça yazılmıştır. “Tarih-i Kebîr” olarak da nitelenen eser, kâinatın yaratılışından h.1051 (1641) yılına kadar gelen olayların anlatıldığı genel bir tarih eseridir. Müellif hattıyla yazılmış tek nüshası ülkeler ve hükümdarlar bulunduğu halde “onlarla ilgili bilgilerin ve özelliklerin binde birini bile bulamayınca” kitabı tamamlama konusunda ümitsizliğe düşmüş ve kitabı yarım bırakmıştır. Yarım bırakılan bu kitap, daha sonra “Birinci Cihannümâ” olarak anılacaktır. İkinci Cihannümâ’da doğu ve batı kaynaklarından yararlanmış, fakat doğu kaynaklarının yanlışlıklarını imkân nispetinde düzelterek eksikliklerini batı kaynaklarından tamamlamıştır. Avrupa ve Amerika ile ilgili bilgileri de batı kaynaklarından alır. Batı kaynaklarının eksiklerini de doğu kaynaklarından tamamlar, bununla birlikte sakıncalı taraflarını almaz.

50

Beyazıt Devlet Kütüphanesi’ndedir. Takvîmü’t-tevârîh:

Hz.

Âdem’den

başlayıp 1648’e kadar gelen olayların, bu arada müellifin Arapça Fezleke’sinin bir nevi kronoloji cetvelidir. Fezleke: 1000-1065 (1592-1655) yılları arasındaki olayların anlatıldığı eser. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Tuhfetü’l-kibâr

esfâri’l-bihâr:

Kuruluş döneminden 1656’ya kadar, Osmanlı Denizciliği’nin bir tarihçesi yanında

Osmanlı

Donanması’nın,

tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları

giderme

yolundaki

öğütlerini sıralar.

Her iki nüshada da birçok harita vardır.

1141’de (1729) Müteferrika Matbaa-

Hamit Sadi Selen, “Cihannümâ, Şarkta coğrafya sahasında başlıca müracaat kitabı sayıldığı gibi, dünya ilim âleminde de birçok memleketin, hususiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı kısımlarının

sı’nda basılmıştır. İkinci defa İstan-

Kasım 2018

bul’da neşredilen (1329) Tuhfetü’l-kibâr, Orhan Şaik Gökyay tarafından sadeleştirilip notlar ilâve edilerek Türkçe olarak yayımlanmıştır.


Tarih-i Frengî Tercümesi: Johann Carion’un 1548’de Paris’te yayımlanan Chronicle adlı eserinin tercümesidir. Kâtip Çelebi bunu Fransız mühtedisi (sonradan hidayet bulup Müslüman olan) Mehmed İhlâsî’nin yardımıyla çevirmiştir. Eserin tek yazma nüshası Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi’ndedir. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Tarih-i Kostantîniyye ve Kayâsire (Revnaku’s-saltana): Historia rerum in Oriente gestarum (Frankfurt 1587) adlı büyük eserin İstanbul’la ilgili kısımlarının çevirisidir. Bir nüshası Konya İzzet Koyunoğlu Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. İrşâdü’l-hıyârâ ilâ tarihi’l-Yûnân ve’rRûm ve’n-nasârâ (Yunan ve Hıristiyan Târihi Hakkında Doğrulukları Gösterme): Avrupa ülkeleri hakkında bilgisi olmayan müellif ve tarihçileri bilgilendirmek amacıyla yazılmış elli sekiz yapraktan ibaret bir risâledir.

miştir. İlhâmü’l-mukaddes min feyzi’l-akdes: Müellifin astronomiyle meşgul olduğu sıralarda zihnini kurcalayan bazı meselelere cevap arayan ilmi bir risâledir. Kâtip Çelebi bunları fıkıh meselesi haline getirerek zamanının ulemâsından cevap istemiş, fakat tatmin edici bir karşılık alamayınca risâleyi kaleme almıştır. Tuhfetü’l-ahyâr fi’l-hikem ve’l-emsâl ve’l-eş‘âr: Alfabetik olarak hazırlanan bir nevi ansiklopedik sözlüktür. Süleymaniye ve Kahire Hidîviyye kütüphanelerinde birer nüshası vardır. Dürer-i Müntesire ve Gurer-i Münteşire: Başlıca kaynağı Gazzâlî ve diğer tanınmış İslâm âlimleridir. Biyografileri verilen kimselerle ilgili fıkralar, hikâyelerden oluşturulmuştur. Dürer-i Müntesire’nin müellif hattıyla olan yegâne nüshası Nuruosmaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır.

Süllemü’l-vüsûl ilâ tabakâti’l-fuhûl: Alfabetik sıraya göre hazırlanmış Arapça bir tabakat kitabıdır. Müsvedde halinde kalan ve tamamlanmamış olduğu anlaşılan kitabın tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde kayıtlıdır. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Düstûrü’l-amel li-ıslâhi’l-halel: (Bozuklukların Düzeltilmesinde Tutulacak Yollar): Devlet bütçesindeki açığın sebeplerini araştırmak ve buna çare bulmak amacıyla 1063’te (1653) yazılarak Dîvân-ı Hümâyun’a sunulmuş bir rapordur. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

Levâmiu’n-nûr fî zulümât-i Atlas Minûr: Bir coğrafya eseri olan kitap, Kâtip Çelebi tarafından Latince’den Mehmed İhlâsî’nin yardımıyla çevir-

Recmü’r-racîm bi’s-sîn ve’l-cîm: Garip ve acayip fıkıh meselelerine dair fetvaların toplandığı eser 1064-1065 (1654-1655) yıllarında şeyhülislâmlar

Rebiülevvel 1440

51


gösterilen ilgisizlik, Kâtip Çelebi’nin kitap boyunca eleştirdiği ana konudur. Eser Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bu eserlerinin dışında tütün hakkında “Tütün Risalesi” eseri de vardır.

Cihannüma’dan Örnek Bazı Haritalar Zâtü’l-Kürsü (Halkalı alet olarak biliiçin derlenmiştir. Eserin herhangi bir nüshasına rastlanmamıştır.

Gökküresi: Âlimlerin iç içe geçmiş

Beyzâvî Tefsirinin Şerhi. Hüsnü’l-hidâye: Mahmud adlı bir talebesinin ricası üzerine Ali Kuşçu’nun

er-Risâletü’l-Muhammediy-

ye’sine yazdığı bir şerhtir. Câmiu’l-mütûn

min

nen ufuksal koordinat sistemi)

“felekler” (halkalar) şeklinde tasavvur ettikleri evrenin, en dışında yer alan sabit yıldızlar düzlemini gösteren şekil.

celli’l-fünûn:

Kâtip Çelebi’nin çeşitli konulara dair okuduğu ve okuttuğu yirmi yedi

-----------------------

eserin özetleri ve şerhlerinden meydana gelmiş antoloji mahiyetinde bir mecmuadır (Süleymaniye Ktp., Lala İsmâil, nr. 694; TSMK, Emanet Hazi-

Gökyay,

nesi, nr. 1763).

Ansiklopedisi “Kâtip Çelebi” maddesi,

Müellifin

eserleri

arasında

sayı-

lan Risâle-i Ebhâs muhtemelen bu kitaptır. Mîzânü’l-hak

ihtiyâri’l-ehak:

olup devrinin tartışmalı konularının müsbet fikirlerle açıklanmasından

Orhan

Şaik.

TDV

İslam

cilt: 25, s: 36-40 Kılıç, Emel- İlker, Ayla. Kâtip Çelebi’nin 400.

Kâtib Çelebi’nin te’lif ettiği son eser

52

Kaynaklar

Doğum

Yıldönümü

Kutlamaları,

06.05.2010, aregem.kulturturizm.gov.tr Vefatının 350. Yılında Kâtip Çelebi, Kasım 2007, İBB Kültür Yayınları.

ibarettir. Eserin üzerinde durduğu

Apalı, Ali. Kâtip Çelebi’nin Eserlerinde Mes-

temel husus, akıl ile nakil ya da aklî

leğinin İzleri, Mehmet Akif Ersoy Üniver-

ve naklî ilimler arasındaki ilişkidir.

sitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi,

Dini korumak adına aklî ilimlere

Yıl: 7 Sayı:13 2015 – Aralık (s. 1-15.)

Kasım 2018


NEBEVÎ AİLE Halime Yılmaz

BABANIN EVDEKİ ROLÜ

B

aba, evin direği, aile fertleri zayıf düştüklerinde onların sığınacağı gerçek limanı,

en önemli vasıflarını, kesinlikle

gücün ve zorluklar karşısında dim-

miras, güzel ahlaktır. Bunu ancak

dik durmanın evdeki simgesi, edep

çocuklarına güzel örnek olmakla

ve güvenin kaynağı ve toplumu

sağlayabilirler. Zira çocuklar, kal

oluşturan ailenin temelidir.

dilinden çok, hal dilinden etkilenip

Aile kurumunun devamı ve sağlamlığı açısından, aile bireylerini ayakta tutan en önemli etken,

üzerinde

taşımalıdır.

Babaların

çocuklarına bırakacakları en güzel

hayatlarına bununla yön verirler. Bu konuda bir Hadis’te şöyle buyrulmaktadır:

baba figürüdür. Baba, iman, tevek-

“Hiçbir anne baba, çocuğuna güzel

kül, zühd, takva, dürüstlük, sabır

terbiyeden daha kıymetli bir bağışta

ve güven gibi sağlam karakterin

bulunmamıştır.”

(1)

1. Tirmizi, Birr, 33

Rebiülevvel 1440

53


Edep, haya anneden çocuğa geçer diye bir algımız var. Bu inanışımızı değiştirecek bir hadis var. Gelin birlikte inceleyelim: Velid bin Numeyr, babasının şöyle dediğini anlatıyor: “Bizden öncekiler derlerdi ki, doğruluk Allah’ tandır, edep ise babadandır.” (2) Edepli bir neslin ihyası, edepli babaların varlığı ile mümkündür. Baba her bakımdan güçlü ve sağlam olursa, ailenin de sağlam olma ihtimali yüksektir. Kadınlar, eşlerinden aldıkları güç vesilesiyle hayatlarını daha kolay idame ettirebilirlerken; çocuklar da bu güçle güçlenerek, özgüven duygusuna sahip olabilirler. “Erkekler kadınlar üzerinde yönetici ve koruyucudurlar…” (3) Bu, ailenin temelini sağlam direkler üzerine inşa etme konusunda eşsiz bir ayettir. “Yönetici, koruyucu, veli” gibi anlamlara gelen ayetin orjinalinde geçen “Kavvame” sözcüğü, Arapçada bir işi çokça yapan kişiler için kullanılan mübalağa siygasında gelmiş bir kelimedir. Erkekler, kadınlarını korumada, yönetmede, idare etmede en çok hakkı olan ve bu konuda fıtratları gereği oldukça başarılı olan ailenin güç kaynaklarıdırlar. Kadınları erkek rolüne büründürüp zulmü modern bir şekilde hortlatan günümüzdeki bazı cahil2. Buhari, Edeb’ul-Müfred, 92. 3. Nisa, 34

54

Kasım 2018

lerin iddia edip ileri sürdükleri gibi kadın, erkek gibi olamaz. Ona eşit olması, ona zulümdür. Kadın her zaman erkeğin koruması ve idaresine muhtaçtır. Kocasının ona verdiği güç ile hayatını daha güzel idame ettirebilir. Tıpkı erkeklerin de kadınlara ihtiyacı olduğu gibi. Bu ayet bunu net ve mükemmel bir dille ifade etmiştir. Başka söze ne hacet… Baba, edepli olursa eşi ve çocukları da bu edepten nasibini alacaktır. Baba, dünyevi ve uhrevi sorumluluklarda ailesinin yükünü taşıyan kişidir. Bu sorumlulukları yerine getirirken ilimli, edepli,gayretli, sabırlı, bildiğini çocuklarına öğretmede istekli olması ve çocuklarının çevresindeki arkadaşları takip eden sevgi tabanıyla desteklenmiş bir otorite olmalıdır. Evde en son kararlar baba tarafından verilmelidir. Babaların çocuklarıyla kurduğu iletişim, onların kelime haznesinden matematik zekalarına kadar etkili olduğu yapılan araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Çocuklarıyla yeteri kadar vakit geçiren babaların çocuklarının gelişimi daha kolay olmaktadır. Üstelik baba ilgisi, çocuklarda okula uyum sağlama sürecini daha da kolaylaştırıyor. Baba dış dünya için çocukların rehberidir. Alışveriş adabı, dışarıdaki aktiviteler, spor sosyal ilişkiler vs. dış dünya ile ilgili çocuğa yön gösteren ve örnek olan babadır. Bu konularda


çocuğuna eşlik etmeyi ve yardımcı olmayı ihmal etmemelidir.

İyi Bir Baba Olmak İçin Bazı Öneriler

olduğunu bilerek büyür ve ona göre ileride eş seçimi yapar. - Çocuğunuza doğruyu, yanlışı göstermek sizin göreviniz. Ayrıca doğru

- Çocuğunuza sevginizi belli edin. Babası tarafından yeterince sevilmeyen çocuklarda özgüven eksikliği, hırçınlık, içe kapanıklık gibi istenmeyen durumlar görünmektedir.

yaptığı

- Çocuğunuzun annesine kesinlikle saygı ve sevgi gösterin. Bu durum, çocuğunuzun size olan sevgi ve saygısını da artıracaktır. Ona doğru bir koca olma konusunda iyi bir rehberlik etmiş olmanız da ayrı bir faydadır. Eşinizden boşanmış bile olsanız ona saygı ve destekçi olmanız çocuğunuz için çok önemlidir.

- Çocuklarınızla birlikte sohbet ederek

- Çocuğunuzla zaman geçirin. Bunu asla ihmal etmeyin. Bir gün büyüyüp size ihtiyaç hissetmediklerinde, onlarla yeterince vakit geçiremediyseniz, bunu telafi etmek çok zor olacaktır.

İslam’a göre. Ahirette bu isimlerle ve

- Kendilerini dinlediğinizi ve sözlerine değer verdiğinizi hissettirin. - Sevgi ile harmanlayarak disiplin verin. Disiplinsiz sevgi çocuğu tatminsizliğe ve sınır tanımamaya iter. - Doğru örnek olun. Erkek çocukları, babalarıyla vakit geçirerek büyürse dürüstlüğü, mütevaziliği, ve sorumluluk duygusunu öğrenir. Kız çocukları babalarıyla vakit geçirerek büyürse erkek tarafından saygı görmenin nasıl

işlerde

onu

destekleyip

cesaretlendirme de sizin işiniz. Bu, çocuğun hakkı bilip hakka uyarak bir hayat sürmesi açısından oldukça elzemdir. geçirdiğiniz sofralarınız olsun. Bunlar, çocuğunuzun eğititi için oldukça eğlenceli ve unutulmaz olan özel anlardır. - Çocuğunuzla kitap okuyun. - Çocuğunuza güzel isimler verin. Bunun

sorumluluğu

babalardadır

babalarının isimleriyle çağırılacaklarını unutmayın. - Çocuğunuzu güzel terbiye etmede eşinizle aynı oranda sorumlu olduğunuzu unutmayın. -

Çocuğunuza

şefkat

göstermeyi

ihmal etmeyin. Her onu öpüşünüzde cennetteki

derecenizin

yükselmesi

size ecir olarak yeter. -

Çocuğunuza

kesinlikle

beddua

etmeyin. Çünkü babanın duası makbuldür. “Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlumun duası, yolcunun duası, babanın evladına duası.” (4)

4. İbn Mace, Dua, 11

Rebiülevvel 1440

55


- Çocuklarınıza ikramda bulunun. Onlara iyilik edin. Ömer’in oğlu Abdullah şöyle demiştir:

saldırgan oluyor. Kızlar ise arkadaş-

“Yüce Allah Kur’an’ da takva sahibi Müslümanlara “Ebrar” ismini vermiştir; çünkü onlar hem babalarına hem de çocuklarına iyilik yapmış kimselerdir. Babanın senin üzerinde hakkı olduğu gibi, çocuğunun da senin üzerinde muhakkak hakkı vardır.” (5)

babanın sınırlar koymasına da ihti-

- Helal kazanç ile çocuklarına helal ve temiz şeyler yedirin. Çünkü yenilip içilenlerin karakter üzerindeki etkisi büyüktür.

niz,sadece onu iyi yetiştirme adına

- İlim, Kur’an, İman ve İslam meselelerini, namaz, oruç, haram ve helalleri çocuklarınıza öğretin.

ğun kendini güvende hissetmesi için yacı var. - Çocuklarınız arasında adil olu. Ailesi içinde adaletli olanlar, Allah katında nurdan minberlere oturacaktır. - Çocuğunuza bol bol dua ederseiyi bir şey yamış olmayacaksınız. Aynı zamanda ahiretteki dereceniz yükselecek. Ebu Hureyre Rasûlullah sallallahıu aleyhi ve sellem den

şunu nakleder:

- Herkes çoban siz de evinizin çobanısınız. Maddi manevi tüm sorumluluk sizde. Bu sorumluluğu aklınızdan çıkarmayın ve çocuklarınızı her konuda başkasına muhtaç etmeyin. Onlara yedirdiğiniz her lokmadan ecir alacaksınız unutmayın. Abdullah bin Amr’dan rivayetle Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Yüce Allah, kişinin (ahiretteki) derece-

“Bakmakla yükümlü olduğu kimseleri ihmal etmesi, kişiye günah olarak yeter.” (6)

koruma ve sevgisine ihtiyaç duyarlar.

- Çocuklarınıza sınırlar koymayı ihmal etmeyin. Yaramaz, üzgün, kontrolünü kaybeden davranışları karşısında çocuğuna sakin davranan babanın erkek çocukları daha az

temelidir. Faziletli babalar, faziletli

5. Buhari, Edeb’ul-Müfred, 94. 6. Ebu Davud, Zekat, 45 7. Bezzar

56

larıyla daha az sorun yaşıyor. Çocu-

Kasım 2018

sini yükselttiğinde o kişi: “Neden dolayı derecem yükseldi?” diye sorar. Yüce Allah da:”Çocuğunun sana ettiği duadan dolayı” cevabını verir.” (7) Unutmayın babanın ömür boyu babalık görevi devam eder. Çocuklar üyüyüp evlense de babanın rehberliğine,

Baba candır, ailenin direği, toplumun ümmet için oldukça elzemdir. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun.


SERBEST KÖŞE Derya Fıçıcı

PEYGAMBERLERİN SEVDASI “DAVET”

İ

nsanları Allah’a kulluğa davet ve cehennemin yakıcı azabından, cennetin esenlik yurduna çağır-

mak, davetle görevlendirilmiş tüm peygamberlerin

mübarek

sevdası-

dır. İnsanları kurtuluşa davet etmek için elinden gelen tüm gayreti sarfetmişlerdir. Yüce kitabımız Kuran-ı Kerim’de, peygamberlerin çağrılarına kulak verenlerin kurtuluşa erdikleri, inkarcıların da helak oldukları bize bildirilmiştir.

Bu çağrı bazen öyle uzun soluklu olmuştur ki; “Andolsun ki Nuh’u kendi kavmine gönderdik de, o dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi.” (1) Dokuz yüz elli yıl süren davet sürecinin ardından toplam 12 yada 13 kişinin iman etmesi, davetin başarısızlıkla sonuçlandığı anlamına gelmiyordu. Allah celle celaluhu, Peygamberinin ve O’na tabi olanların kurtuluşa erdik-

1. Ankebut, 14

Rebiülevvel 1440

57


“Andolsun ki Nuh'u kendi kavmine gönderdik de, o dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Sonunda, onlar zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini yakalayıverdi.” (Ankebut, 14)

lerini bildiriyor. Öyle ise bu sevda uğruna hiç düşünmeden daha kaç dokuz yüz elli yıl verilirdi. Üstelik bu davet sürecinde oğlu ile olan yolları da birbirinden ayrılmıştı. “Allah buyurdu ki: Ey Nuh; o senin ailenden değildir. Çünkü kötü bir iş işlemiştir. Öyleyse bilmediğin şeyi Benden isteme. Cahillerden olmaman için sana öğüt veriyorum.” (2) Bu yolda evladından ayrılarak yürümek de vardı. Mesele Allah’a teslimiyetse, Nuh aleyhisselam Rabbine itaat etti ve oğlunun bağışlanmasını Rabbinden bir daha istemedi. İnanç bağı olmadıkça kan bağının bir anlamı olmadığını Rabbi O’na bildirmişti. Bunda ısrar etseydi cahillerden olacaktı. O, 2. Hud, 46 3. Hud, 47 4. Enbiya, 69 5. Nahl, 120 6. Saffat, 147

58

Kasım 2018

bundan Rabbine sığındı. “(Nuh) Dedi ki: Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.” (3) Bir başka yürüyüş; İbrahim aleyhisselam; Tüm hayatını bu davaya bağlamışlığı, babasından duyduğu incitici sözlere rağmen babasına sevgi sözleriyle olan hitabı... Davasına öyle adamıştı ki kendisini, Allah celle celaluhu o ateşe “Ey ateş! İbrahim’e serin ve selamet ol!” (4) demeseydi, öldürülücekti. Nemrut’un ateşinden, Rabbinin yardımıyla kurtulan İbrahim aleyhisselam, Haram’dan Mısır ve Irak’a kadar dolaşıp daveti ulaştırmıştı. Bundan dolayı Allah celle celaluhu O’nu tek başına bir ümmet olarak niteliyor: “Muhakkak ki İbrahim; başlı başına bir ümmetti. Allah’a itaat ederdi ve bir Hanif idi. Hiç bir zaman müşriklerden olmamıştır.” (5) Başka bir sevda yürüyüşü; Yunus aleyhisselam... Allah celle celaluhu, Yunus aleyhisselam’u nüfusu yüz bini aşkın olan bir şehrin halkına uyarıcı olarak göndermişti. “Onu yüz bin olan veya (sayısı) daha da artan (bir topluluk) a (peygamber olarak) gönderdik.” (6) Yunus aleyhisselam, kavmini uzun yıllar Allah’a kulluğa davet etti. Ancak


bu davetin sonucunda yalnızca iki kişi iman etti. Kavminin küfürde direnmesi Yunus aleyhisselam’u üzdü ve kavmini terketti. “Zünnun’u (balık sahibi Yunus’u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum” diye seslenmişti.” (7) Bu uğurda Rabbi tarafından uyarılmak da vardı. Kavminin sessizliğine gücenmek, buna rağmen davete devam etmek de vardı. Bir balığın karnında karanlıklar içinde kalmak, içten samimi olarak Allah’a yakarmak, kendi nefsini kınamak da vardı. Ve bütün bunların sonunda Allah’ın yardımı vardı ve Allah’ın hidayeti. “Nihayet ona inandılar, Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” (8) Bu sevda uğruna Lut aleyhisselam gibi imtihan olmak da vardı. Kavmi bir sapıklık içindeydi. Kavmini helal olana davet etti. “Hani Lut da kavmine şöyle demişti: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.” (9)

Fakat kavmi, Lut aleyhisselam’ı dinlemedi. “Kavminin cevabı: “Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!” demekten başka olmadı.”

(10)

Lut aleyhisselam, onları azapla korkuttuğu halde onlar inanmadılar. Allah celle celaluhu,

bu kavmin bulunduğu

şehrin altını üstüne getirdi ve üzerlerine taşlar yağdırdı. Lut aleyhisselam, meleklerin haber vermesiyle kavminden kendisine itaat edenleri yanına alarak oradan ayrılmıştı. Ancak itaat edenler arasında hanımı yoktu ve hanımı da o kavimle birlikte helak olanlardan olmuştu. Ve bu davanın Son Peygamberi Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem;

Bu uğurda mübarek başlarına deve işkembesi atıldı. İftiralara uğradı, sabretti. Ashabı ile birlikte açlıkla imtihan oldu. Mekke’sinden hicret

7. Enbiya, 87 8. Saffat, 148 9. Araf, 80-81 10. Araf, 82

Rebiülevvel 1440

59


malını, her şeyini davası uğruna feda eden halifeler kazandı.

“Zünnun'u (balık sahibi Yunus'u) da hatırla. Hani o, öfkelenerek gitmişti de, bizim kendisini hiçbir zaman sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Fakat sonunda karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, Şüphesiz ben haksızlık edenlerden oldum” diye seslenmişti.” (Enbiya, 87)

etmek zorunda kaldı. Kabe’yi tavaf etmekten alıkonuldu. Ve daha nice imtihanlardan geçti. Ancak bu dava Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in

yanına, O’nun için,

O’nun davası için her şeyi göze alan, her şeyini feda eden bir Hz. Ebubekir radıyallahu anh

kazandırdı.

Adaletli bir Ömer radıyallahu anh kattı yanına, Bilal radıyallahu anh gibi bir seda... “Anam babam sana feda olsun Ey Allah’ın Rasulü” diyen bir ashab kazandı. Hz. Ali radıyallahu anh gibi bir kılıç, Hz. Osman radıyallahu anh gibi haya sahibi,

60

Kasım 2018

Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, bu davanın son peygamberiydi. Ancak son yürüyeni değildi elhamdulillah. O’nun izlerini takip eden nice nesiller gelecekti. O’nun izlerini, ashabının izlerini, tabiinin, alimlerin, salihlerin, şehidlerin izlerini süren nice davet sevdalıları olacaktı yeryüzünde. “Bütün insanları O‘na davet edeceğiz. Ya fikrimiz galip gelir, izzetle yaşarız veya yolunda şerefle can veririz.” diyen Hasan El-Benna’yı görecekti dünya. “Eğer Allah’ın kanunu ile idam ediliyorsam, ben Hakk’ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla idam ediliyorsam, batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem.” diyen Seyyid Kutub’un izzetine şahit olacaktı. “Allah şahidimiz olsun, bu yolda sarf edeceğim en ucuz şey kanım olacaktır.” diyen Zeynep el- Gazali’yi tanıyacaktı. “Bu dünyada yorulur, kabirde uyur, ahirette dinleniriz.” diyen Zafer Mert’i görecekti. “Yolun hak yol olduktan sonra, ölüm de güzeldir, ömür de.” diyen Şeyh Hasan Karakaya’yı görecekti. Ve nice salihler, şehitler, adanmışlar... Kıyamete kadar devam edecek bu dava şimdi de davetçilerini bekliyor. Haydi bu güzel kervana sen de katıl! Selam ve dua ile...


SERBEST KÖŞE Şehid (İnşallah) Zafer Mert

ALLAH YOLUNDA ÇALIŞMAK (*)

A

llah-u Teâlâ zikredilen ayetlerinde bizlere “cennete koşun”, “hayırlı işlere koşuşurlar”, “amel edin” gibi ifadelerle hayatımızın esas gayesi kulluk ve hak dine hizmet yolunda canımızla, malımızla mücâhede/cihad etmek olduğunu ifade etmektedir. Müminlerde bu ayeti kerimeleri hayatlarına düstur edinerek hayatlarına yön vermeli ve çalışmalarında azimli olmalıdırlar. Çünkü en karlı alış-veriş fani dünyanın baki dünya karşılığında satılmasıdır. Hayatın merkezine ahireti koyarak yaşamaktır. “Gerçekten ahiret senin için dünya hayatından daha hayırlıdır” (1) “Ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (2)  İslam’a davet, Allah-u Teala’nın her Müslümana gücü nispetinde yüklemiş olduğu bir görevdir. Allah’ın emrettiklerini yaparak ve yasak ettiği günahlardan kaçarak kendimizi ve yakınlarımızı cehennem ateşinden korumaya gayret etmemiz gerektiği gibi, aynı şekilde diğer insanların da cehennem ateşinden korunmaları için gücümüz yettiği ölçüde onları da hakka çağırıp batıldan sakındırmaya gayret göstermeliyiz. Çünkü Rabbimiz yüce kitabında: “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.” (3) “Siz insanların iyiliği için

ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (4) buyurarak hakka davetin bir görev olduğunu ifade etmektedir. Yine Allah-u Teâlâ Enfal suresinde “Ey iman edenler! Allah ve Resulü sizi, size hayat verecek şeye davet ettikleri an icâbet edin! Bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer ve siz muhakkak O’nun huzurunda toplanacaksınız.” (5) buyurmaktadır. Kur’an’ın mü’minlere bu sesleniş üslubu hakkında yıllar önce duyduğum bir tesbit beni çok sevindirmiş ve mutlu etmişti ki o da şuydu: Allah Subhânehu ve Teâlâ Kur’an’da mü’minlere yönelik hitabına “Ey iman edenler” diye birinci ağızdan başlarken, kâfirlere yönelik hitabına ise “De ki ey kâfirler” şeklinde ikinci ağızdan başlıyor. Rabbi tarafından kıymet görmek, bu kıymetin farkına varmak, doğrusu çok güzel ve çok sevindirici bir şey; bir mü’min için! İşte bahsolunan ayet de böyle sıcak bir üslupla yöneliyor bize ve o hayati vurguyu yapıyor. Ayetin vurgulamak istediği şey ise “icâbet”! İcâbet, ancak bir davet varsa söz konusu olur ki bu davetin davetçileri alelade varlıklar değil, Allah ve Rasûlü… Öyle kıymetli ve yüce varlıklardan bir davet geliyor ki mü’minin heyecanlanmaması işten bile değil, meraklanmaması namümkün!

Rebiülevvel 1440

61


“…size hayat veren şeylere…” Bakıyoruz ki davet edilen mevzu da davet sahiplerinin şanına uygun, görkemlerine mukabil: “hayat veren şeyler”. Heva ve hevesin zindanlarında çürümemek, cahiliyyenin belirleyiciliğinde şaşmamak, dünyevileşme denen ölüm çukuruna dalmamak için Allah’ın vahyine, bir bütün olarak Kur’an ve Sünnet’e çağrılıyoruz. Mefhum-u muhalifini ele alırsak; bu davete icâbetsizlik bizi ölüme götürecektir, hayat bulmak varken. Allah Azze ve Celle bir başka ayette Allah’ın davetine uymayan müşrikler için “Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.” (6) şeklinde buyururken daveti uğruna ölenler içinse “Ve sakın Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” (7) diye buyurmaktadır. Sübhanallah! Dirilere “ölü”, ölülere de “diri” … Nasıl bir kavram inkılâbı, nasıl bir ters yüz ediş; şaşılacak şey! İşte nasıl ki bedeni ihtiyaçlarımızı giderip hayatta kalabilmek için beslenmeye ve solunuma mecbursak, aklî ve ruhî ihtiyaçlarımızı gidermek için de vahye yani İslam’a, yani şer’i hükümlere uymaya mecburuz! Peki, bu davete ne kadar icâbet edebiliyoruz? Bu sorunun cevabı hem bir insan olarak ferdi yaşantımız, hem de bir ümmet olarak içtimai (toplumsal) yaşantımız ne kadar İslami ise o kadar icâbetkar, doğal olarak da o kadar hayattayız!

62

Kasım 2018

Görünen halimiz ise istenilen halden epey uzak! Zira birkaç rükûn dışında İslam’ı yaşayabilmemiz neredeyse imkânsız. Bir düşünün kutsal değerlerimizden kaçı hayatta kalma imkânı bulabiliyor? Bırakın onu, kaçı saldırıya ve çirkinleştirilmeye maruz kalmadı? Kaç beldemiz sükûn içinde, kaç sokakta emniyet içindeyiz, Avrupa’sı, Asya’sı, Afrika’sıyla bizi bekleyen dünyanın kaçta kaçına hidayeti taşıyabiliyoruz? Eğitim, ekonomi, siyaset nizamlarımızın hangisi hayat veriyor bize veya onların gayr-i İslamiliği değil midir onları ve bizi “ölü” kılan? Ama ye’se/ümitsizliğe düşmeye de hiç gerek yok! Çünkü Allah’ın bu çağrısı, bu kötü halden de kurtulmamızı sağlayacak bir çağrıdır. Eğer biz vahyin hayat suyunu avuçlayıp, yudumlarsak o da bizi çöküntüden kalkınmışlığa, zilletten izzete, esfelden eşrefe çıkaracaktır. Yeter ki biz onu bir “hayat verici” olarak, hayata hâkim kılmaya hırs gösterelim, çalışalım, çabalayalım. Nitekim Rabbimiz Sübhanehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De ki, çalışın! Çalışmanızı Allah da Resulü de mü’minler de göreceklerdir…” (8) Davetçiler canla başla bu ayeti kerimeyi kendilerine rehber edinerek, önlerine arkalarına bakmaksızın dini tebliğ ve irşad faaliyetleri için gece gündüz demeden çalışmalıdırlar. Gerçek kurtuluş rıza-i Bâri için çalışmaktan geçmektedir. Merhum Şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un; “Cemaat intibah ister, uyanmaz gizli yaşlarla! / Çalışmak…


Başka yol yok, hem nasıl, canlarla başlarla, beyitinde ifade edildiği gibi çalışmaktan başka yol yoktur. Gerisi şeytanların ve dostlarının vesveseleridir. Ne acıdır ki günümüzde misyonerler gece gündüz demeden, coğrafi sınır gözetmeden tahrif edilmiş dinlerini yaymak için çalışmakta ve İslam ümmetini ifsad etmeye çalışmaktadırlar. Ancak İslam ulemasının ve davetçilerinin aynı azim ve kararlılıkla mücadele ettiklerini söylemek oldukça zordur. Yine Mehmet Akif Ersoy’un; “Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler / Ulema vahy-i ilahiyi mi bilmem, bekler?” beyiti oldukça manidardır. Birtakım dünyalık beklentiler içinde olan batıl ehlinin çalışmaları ve fedakârlıkları ebedi cennetlere talip olan müminlerden fazla olmamalıdır. Allah’ın halifesi olma sıfatına sahip davetçiler en az batıl ehli kadar fedakâr bir şekilde daveti ve mücadeleyi hayatlarının merkezine koyup Allah için çalışmalıdırlar. Davetçi, davasını günlük işlerine göre ayırmaz, aksine yapacağı bütün işlerini davasına göre ayırır ve ayarlar. Eğer yapacağı herhangi bir iş davasına engel oluyorsa, burada yapacağı şey davasını bırakmak veya başka zamana ertelemek değil aksine işini ona göre ayarlamak olmalıdır. Yani davetçi davayı kendine uydurmayacak aksine kendisi davaya uyacaktır. Davetçi herhangi bir insan değildir. Allah’ın davasını taşıyanda herhangi bir Müslüman değildir. Bu yüzdendir ki Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın davetini taşıyan, taşıdığı sorumlulukları iyi

bilmeli ve ona göre hareket etmelidir. Allah’ın Resulü davayı taşıyıp bütün insanlara örnek bir model oldu. Bu yüzden bugün dava taşıyıcıları da tüm insanlara birer örnek olmaları gereklidir. Allah’ın davasını taşımak kolay bir iş değildir. Bu yolda meşakkatler, zorluklar ve eziyetler vardır. Davayı taşımak büyük bir ciddiyeti ve çok büyük bir sorumluluğu gerektirir. Sorumluluklarını, görevlerini ve farziyetlerini büyük bir ciddiyet ve titizlikle iyi taşımayan kişi iyi bir dava adamı olması imkânsızdır. Bu durumda onun dava taşıyıcısı olduğundan söz dahi edilmez. O sadece davada büyük bir engel teşkil eden konumuna düşer. Ki bu hem kendisi için tehlikelidir hem de davası için. İnsanları İslam’a davet etme hususunda çok ciddi olunmalıdır. Çünkü bu herhangi bir iş değil, ciddiyeti gerektiren ciddi bir iştir. Ve bu iş bütün sevdiklerimizden önce gelmelidir. Ne evlatlarımız ne eşlerimiz veya yakınlarımız bu iş kadar sevimli, önemli veya değerli değildir. İlk başta gelmesi ve sırada durması gereken Allah’ın davasıdır. Ondan sonra sevdiklerimiz veya işlerimiz gelebilir. “De ki: Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoş gördüğünüz meskenler, size, Allah’tan, Resulünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah’ın emri (azabı) gelene kadar bekleyin. Allah fasıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9)

Rebiülevvel 1440

63


Davetçi Müslümanlar şu üç hususa yakînen iman ettikleri sürece hiçbir beşerî güç, dünyevi ve şehevi arzular onları yolundan çeviremez. Bunlar: Ecelin, rızkın, kaza ve kaderin Allah’tan olduğuna iman etmektir. Günün Müslümanları bunların Allah’tan olduklarını her ne kadar dilleri ile söyleseler de insanları İslam’a davet etmeye çağrıldıkları vakit rızık endişesi, ölüm ve başlarına bir belanın gelebileceği korkusu ile bu davetten uzak dururlar. Bu düşünce ve fiilde onların bu akidevi konuları anlamadıklarını göstermektedir. Bu yüzden Müslümanlara öncelikle bu üç konu hâkim olması zorunludur. İmam Ahmed ve Ebu Ya’la’nın rivayetinde Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın sınırlarını koru, O’nu önünde bulursun. Bollukta Allah’ı tanı ki, O da sıkıntıda seni tanısın. Bil ki, başına gelen musibet senin doğruluktan ayrılman veya hata yapman için değildir. Bil ki, sabırla birlikte zafer, zorlukla birlikte kolaylık ve sıkıntının ardından kurtuluş vardır.” Şüphesiz kim Allah’la birlikte olur ve O’nun yolunda yürürse, Allah da onunla birlikte olur ve onu korur. Bizler Allah’ın indirdiklerine şek şüphesiz iman eder ve O’nun davasını taviz vermeden taşırsak o vakit tek yardımcımız Allah-u Teâlâ’dır. O bizim yardımcımız olduğu vakit artık kim bizi korkutabilir? Asıl korkmaları gerekenler kâfirlerdir. Çünkü biz Allah’ın emirlerine sadık kaldığımız sürece bize Rabbimizin yardımı vardır.

64

Kasım 2018

Onların ise ne güvenecekleri biri ne de yardımcıları vardır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Şüphe yok ki, Allah, korkup sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.”

(10)

“İman

etmekte olanlara yardım etmek ise, Bizim üzerimize bir haktır.” (11) İslam davetçileri bu bilinç ve şuurla İslam’ı hayata hâkim kılmak için canla başla çalışmalıdırlar. Merhum M. Akif Ersoy; “Zevke dalmak şöyle dursun vaktimiz

yok

mateme”

cümlesiyle

içinde bulunduğumuz durumun önemini ve nasıl bir bilinçle çalışmamız gerektiğini bizlere çok veciz bir şekilde izah etmektedir. İslam ümmetinin dünyanın dört bir yanında kan, gözyaşı ve işkencelerle günlerini geçirdiği şu mübârek günlerde bizler daha bir ciddi, yaptığımız işin ciddiyetine yakışır bir şekilde mücadele etmeliyiz. İyilik ve takva üzerine yardımlaşmak duasıyla. * Bu makale rahmetli hocamız Zafer Mert’in 2012 yılında dergimiz için kaleme aldığı yazısıdır.  -----------------------------------------1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10. 11.

Duha, 93/4. A’la, 87/17. Ali-İmran, 3/104. Ali-İmran, 3/110. Enfâl, 24. Neml, 80. Bakara,154. Tevbe, 105. Tevbe, 24. Nahl, 128. Rum, 47.


OKUMALARI

İmam Buhârî Vakfı Hadis Okumaları Başladı

Her Pazar - Saat: 08.00

İmam Buhari Vakfı Seminer Salonu

*Erkeklere Yöneliktir. Eğitim ve Araştırma Vakfı


2019

Kampanya Abone Olalım Abone Bulalım

YE İ D HE

0212 515 65 72 0533 056 83 19 Güneşli Mah. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İstanbul

issuu.com/nebevihayat

Profile for Nebevi Hayat

Nebevi Hayat Dergisi 72. sayı (Kasım, 2018)  

Dava Erlerinin Özellikleri

Nebevi Hayat Dergisi 72. sayı (Kasım, 2018)  

Dava Erlerinin Özellikleri

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded