__MAIN_TEXT__
feature-image

Page 1

EYLÜL 2018, MUHARREM 1440 • YIL 6 • SAYI 70 • FİYATI 7,5 TL • dergi.nebevihayatyayinlari.com

KUR’AN’DAN İBRETLİ KISSALAR


Bir Tuğlada Sen Koy Vakfımızın, Nijer’in; cami, mescid ve su ihtiyacı olan bölge halklarına yönelik başlatmış olduğu projelerine sizlerde destek verebilirsiniz.

Kuveyt Türk Katılım Bankası Hesabın Adı: İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000-1 İban: TR54 0020 5000 0078 8500 0000 01 Şube: Yenibosna

Eğitim ve Araştırma Vakfı


Yıl: 6 - Sayı: 70 - Fiyatı: 7,5 TL

Sahibi İmam Buhari İktisadi İşletmeler Adına Ahmet Özer Genel Yayın Yönetmeni Yusuf Yılmaz Tashih, Redaksiyon Yusuf Yılmaz Grafik, Tasarım Yakup Hazman Yönetim Merkezi Reklam ve Abone İşleri Güneşli Mh. 1300. Sk. No: 36 Bağcılar/İst. Abone ve Dağıtım Sorumlusu: Kadri Karataş Tel-Faks: (0212) 515 65 72 GSM: (0533) 056 83 19 Web ve Sosyal Medya: twitter.com/nebevihayat facebook.com/nebevihayat dergi.nebevihayatyayinlari.com bilgi@nebevihayatyayinlari.com Abone Şartları 2018 Yılı Yurt İçi Abonelik Bedeli: 90 TL Yayın Türü: Aylık, Yerel, Süreli Yayın Nebevi Hayat Aylık Dergi (Türkçe) Baskı: Matsis Matbaa, İstanbul, Ağustos 2018

Yayınlanacak yazılarda düzeltme ve çıkartmalar yapılabilir. Yazıların bilimsel sorumluluğu yazarlarına aittir.

Editör H

amd, göklerin ve yerin gerçek tasarrufunu elinde bulunduran Allah’a mahsustur. Salat ve selam Muhammed aleyhisselam’a, ailesine ve ashabına olsun. Kur’an-ı Kerim kıssaları biz Müslümanlar için nice ibretler içerir. Bu kıssaları salim akılla inceleyen kişiler hayatları için paha biçilemeyecek hem dünyalarına hem de ahiretlerine katkı sağlayacak nice tavsiyeler elde edeceklerdir. Maalesef günümüz insanları, içinde bulundukları buhranlardan kurtulmak için tecrübelerinden(!) istifade edebileceklerini zannettikleri yaşam koçu adı verilen kendileri gibi kişilere oluk oluk paralar akıtarak bir nebze dünyada mutlu olabilmenin, rahat yaşayabilmenin yollarını ararlar. Dikkat ederseniz “Dünyada mutlu olabilmenin” kelimelerini kullandık ki ahirete nispeten çok az bir değer içeren ve kısmi fayda sağlayacak şeyler uğruna insanlar didinir dururlar. Kendilerini ve yaşamlarını ilahi iradenin tavsiyelerinden ve çıkış yollarından mahrum bırakan bu beşer ne acıdır ki debelenir durur bir anlık rahatlık ve menfaat uğruna… Yine kendileri gibi aciz olan, Rabbe teslim olmaktan başka hiçbir çıkar yolları olmayan acizler huzurunda nice zamanlar ve paralar heba olur gider. Peki çıkış yolu ne? Çıkış yolu Kur’an-ı Kerimi rehber ve müracaat edilecek asıl yaşam koçu olarak görebilmek, %100 doğru ve hakikat olan kitabullaha dört elle sarılmaktır. Geçmişlerin yaşantılarından dersler çıkarabilmektir. Onların yaptıkları hatalara düşmemek için ibret alabilmektir. İşte çıkış budur. Tecrübe ve çözüm yollarının ana kaynağı konumunda olan, bugün bizler için de aynı sıkıntı ve problem olarak gördüğümüz olaylar karşısında eski kavimlerin ve milletlerin takındıkları tavırları ve bu tavırları neticesindeki sonuçlarının neler olduğunu bizlere bildiren kitabullahı rehber edinmek ve onu anlayabilmektir. Nebevi Hayat Dergisi olarak bu ay ki yazı dizimizi “Kur’an’da Peygamber Olmayanların Kıssalarına” yer ayırdık. Bu kıssaların ışığında üzerimize düşen hisseyi çıkarmayı hedefledik. Rabbimiz istifade etmeyi bizlere nasip etsin. Selam ve dua ile…


İçindekiler

Paylaşmak Berekettir, Cimrilik ise Mahrumiyettir Mahmut Varhan

Kur'an'da Geçen Karun Kıssası ve Alacağımız Hisse Hakan Sarıküçük

04

11

İman Kalbe Sızınca... M. Sadık Türkmen

25

"Tâlut ve Câlut" Kıssasından Hikmet Damlaları Ahmet İnal

30

Kapak Dosya Ashabı Kehf; Şüphesiz Onlar Rablerine İman Etmiş Gençlerdi Ümit Şİt

37

Kapak Dosya Çocuğunu Allah'a Adayan Anne; Hz Hanne Derya Fıçıcı

44

İktibâs Amerikan Emperyalizminin Arkasında Yatan Gerçek; Akide Savaşı !!! Nedim Bal

47

İslâm Dünyasındaki Kâşifler Uçmayı Başaran İlk İnsan: Abbas İbn Firnas Cihan Malay

56

Nebevî Aile Cam Şişeleri Kırmayın! Halime Yılmaz

60


KAPAK DOSYA Mahmut Varhan

PAYLAŞMAK BEREKETTİR, CİMRİLİK İSE MAHRUMİYETTİR Şükreden bir zengin olmak üstün bir makam olduğu gibi, sabreden bir fakir olmak da pek faziletli bir mertebedir. Bununla beraber mazhar olunan nimetlerin şükrünü eda etmek daha zor ve meşakkatlidir.

4

Eylül 2018

K

ullarını hem nimetlerle hem de mihnetlerle imtihan eden Allah azze ve celle’ye hamd olsun. Nimete mazhar olmak esnasında şükretmenin ve mihnete maruz kalmak esnasında da sabretmenin en güzel örneğini ortaya koyan Peygamber Efendimiz’e, onun âline, ashabına ve etbâına salât ve selam olsun! İmdi; Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’de farklı üsluplarla kullarına öğüt vermektedir. Bu üslupların en başta geleni de yaşanmış olaylardan ders

çıkarmak ve ibret almak (kıssadan hisse almak) üslubudur. İşte bu maksatla peygamberlerin hayatları ve bizim ümmetimizden önceki ümmetlerde yaşanmış birtakım kıssalar bize anlatılmaktadır. Bizim burada üzerinde duracağımız kıssa “Ashabu’l-Cenne (Bağ sahipleri) kıssası” olarak bilinen kıssadır. İlk önce Kur’an-ı Kerim’de geçtiği gibi kıssayı arz edeceğiz, sonra da bu kıssadan hissemize düşen ders ve öğütler üzerinde durmaya çalışacağız.


Ashabu’l-Cenne Kıssası Allah azze ve celle şöyle buyurmaktadır: “Onları, tıpkı bağ sahiplerini sınadığımız gibi sınadık. Onlar sabah olur olmaz bağlarının ürününü devşireceklerine dair yemin etmişlerdi.

“Doğrusu biz kendimize yazık etmişisiz.” Dönüp birbirlerini suçladılar. “Yazıklar olsun bize.”dediler. “Gerçekten de biz ne azgınmışız.”

Onlar “Allah dilerse” diyerek bir istisna da yapmamışlardı.

“Ama bakarsın, Rabbimiz bunun yerine bize daha iyisini verir. Biz artık Rabbimize yöneliyoruz.”

Onlar uyurken Rabbin tarafından gelen bir afet o bağı kuşatıverdi.

İşte azap böyledir. Ahiret azabı daha da büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı!

Bağ, simsiyah küle döndü.

Takva sahipleri için ise, Rablerinin katında, nimetlerle dolu cennetler vardır.” (1)

Sabah olduğunda birbirlerine seslendiler: Devşirecekseniz, erkenden ürününüzün başına gidin.”

Kıssadan Çıkarılacak Hisse/Ders ve İbretler

Giderken de (kendi aralarında şöyle diyerek) fısıldaşıyorlardı:

1. Bu kıssa Yemen’de San’a şehrinin yakınlarında meydana gelmiş olup, Mekkeliler tarafından da bilinmekteydi. Tefsir kitaplarında varid olduğu üzere San’a yakınlarında salih bir adamın büyük bir bağı bulunmaktaydı. Bu salih kişi, yoksullara tasaddukta bulunmakta ve onları bağından büyük oranda faydalandırmaktaydı. Bundan dolayı da Allah azze ve celle şükreden bu kulunun bağını bereketli kılmıştı. Daha sonra şükür ehli olan bu salih kişi vefat ederek, bağı da onun üç oğluna miras olarak kalır. Çocukları, şâkir olan salih babalarının izinden gitmeyi bırakarak; şeytanî vesveselere kulak verip Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük yolunu tutarlar. Yoksullara kol kanat geren ve onlara tasaddukta

“Sakın yanınıza bir yoksul sokulmasın!” Erkenden vardılar, yoksula engel olup amaçlarına ulaşmak ellerindeymiş gibi. Ama bağın küle dönmüş halini görünce: “Herhalde biz yanlış geldik.” Dediler. “Yok, yanlış gelmedik; mahrum kaldık.” İçlerinden en aklı başında olanı: “Ben size Allah’ı tesbih edin dememiş miydim?”dedi. “Rabbimizi tesbih ederiz.”dediler. 1. Kalem 17-34

Muharrem 1440

5


haklara haklarını eda etmesine bağlıdır. Yokluk içinde olan kimsenin imtihanı kazanması da; sabretmesine ve haline rıza göstererek Hâlık’ını (yüce yaratıcıyı) mahlûklara şikâyet etmemesine bağlıdır. Şükreden bir zengin olmak üstün bir makam olduğu gibi, sabreden bir fakir olmak da pek faziletli bir mertebedir. Bununla beraber mazhar olunan nimetlerin şükrünü eda etmek daha zor ve meşakkatlidir. Bunun içindir ki, nimetlere mazhar olanların çoğunluğu imtihanı kaybetmektedir. Bundan dolayı da Allah’ı unutturan fakirlikten ve azdırıp şımartan zenginlikten yüce Mevlâ’ya sığınırız!

bulunan babalarını tenkid ederek “Malını yoksul kimselere dağıtan babamız, aklı kıt bir kimseydi”derler ve Allah’ın kendilerine lütfettiği mal nimetinden O’nun yoksul kullarını mahrum kılmayı akıldânelik zannederler. Böylece Allah’ın yoksul kullarını, O’nun emaneti olan maldaki haklarından mahrum bırakacaklarına kasem ederler. Fakat bu ahmaklıkları yüzünden kendileri mahrum kalır ve şükrünü eda etmeleri kaydıyla kendilerine verilen nimet ellerinden alınır. 2. Hayat bütün yönleriyle bir imtihandan ibarettir. Varlık içinde olmak da imtihandır, yokluk içinde bulunmak da imtihandır. Varlıklı kimsenin imtihanı kazanması; şükretmesine ve malını helalinden kazanarak müsta-

6

Eylül 2018

Mal nimeti gibi diğer bütün nimetler de ilahi bir lütuf olup, imtihan vesilesidir. İmtihanı kazanmak için bütün bu nimetleri Allah’tan bilip, bu nimetlerden istifade hususunda Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu sınırlara riayet etmek gerekir. Mal nimetinin şükrü, onu paylaşmak; ilim nimetinin şükrü, onu öğretmek; sıhhat ve kuvvet nimetinin şükrü, diğergâm olup başkalarının selamet ve saadeti için çalışmak; iktidar ve güç nimetinin şükrü, Allah’ın kullarının ilahi şeriatın adalet ve rahmet şemsiyesi altında yaşamaları için gayret sarfetmektir. 3. Kul, her şeyde ilahi meşieti hesaba katmalı ve kendisini ilahi meşietin tasarrufu altında hissetmelidir. Kâinatın nizamının bağlı olduğu, zerrâtın ve semavatın intizamını sağlayan ilahi meşieti asla unutmama-


lıdır. Herhangi bir mevzuda tavrını ve duruşunu belirlerken, hayatının akışıyla ilgili bazı kararlar almaya azmederken Allah’ın irade ve meşietinden bağımsız olduğunu hissetme ahmaklığına asla düşmemelidir. Şayet kul her mevzuda Allah’ın meşietini hesaba katar ve O’nun iradesi altında hareket ettiğini hissederse; Allah’ın izniyle yanlış hareket etmekten şiddetle sakınır ve hesap etmediği bir çukura düşmekten korunur. Yoksa farkında olmadan kendi elleriyle kendisini felaket uçurumlarına sürükleyecektir. Bu hususta kıssadaki şu ifadeler ne kadar da manidardır ve bu ifadeler üzerinde tekrar tekrar düşünülmelidir: “Onlar “Allah dilerse” diyerek bir istisna da yapmamışlardı. Onlar uyurken Rabbin tarafından gelen bir afet o bağı kuşatıverdi. Bağ, simsiyah küle döndü.” (2) 4. Malı yoksullarla paylaşmak, onun bereketlenmesinin en büyük sebebidir. Yoksulları, malda bulunan haklarından mahrum bırakmak ve cimrilik ederek Allah’ın maldaki hakkını eda etmemek, mahrumiyetin en önemli sebebidir. Zira toplumlar genel olarak iki kesimden oluşmaktadır: Zenginler ve fakirler. Varlık içerisinde bulunanlar ve mâli güç yönünden mahrum olanlar. Zekât vermekle mükellef olanlar ve zekât almaya müstahak olanlar... İşte toplumun saadet, selamet ve emniyeti ancak bu iki tabaka-

Malı yoksullarla paylaşmak, onun bereketlenmesinin en büyük sebebidir. Yoksulları, malda bulunan haklarından mahrum bırakmak ve cimrilik ederek Allah’ın maldaki hakkını eda etmemek, mahrumiyetin en önemli sebebidir.

nın karşılıklı merhamet ve hürmetleri ile sağlanır. Zenginler fakirlere merhamet edecek, şefkat gösterecek, ihsanda bulunacak ve mazhar oldukları nimeti onlarla paylaşacak; öbür taraftan fakirler de zenginlere muhabbet besleyecek, kin ve hased gütmeyecek ve hürmet gösterecekler. İşte bunu sağlamak için Allah azze ve celle zekâtı farz kılmış ve toplumların sömürü aracı olan faizi kesin bir şekilde haram kılmıştır. Bu iki esas hakkıyla uygulanırsa, toplumda sosyal adalet sağlanır ve gelir kaynakları adil bir şekilde bölüşülerek, toplumda saadet, selamet ve emniyet tesis edilmiş olur. Aksi takdirde zenginler fakirleri sömürecek, tahkir edecek ve onlara köle muamelesini reva görecekler;

2. Kalem 18-20

Muharrem 1440

7


buna mukabil fakirler de onlara kin bağlayacak, hased ederek mallarına göz dikeceklerdir. İşte beşer tarihi boyunca meydana gelen pek çok toplumsal karışıklıklar, huzursuzluklar ve ihtilaller bu iki taifenin sürtüşmesinden ve bu şekilde çarpışmalarından kaynaklanmıştır. “Ben tok olayım da başkası açlıktan ölsün bana ne!” ve “Sen çalışıp yorul, ben yiyeyim.” tarzındaki iki zalim kurala dayanan kapitalizm; sonunda komünizm gibi diğer zalim bir sistemi doğurmuş ve bu sonuncu da daha zalim olan devlet kapitalizmini doğurmuştur. Böylece bütün insanlık bu doyumsuzluğun, merhametsizliğin ve hürmetsizliğin acılarını çekmektedir. Bu, dünyadaki acı meyvedir. Ahiretteki zakkum ise daha acıdır. “İşte azap böyledir. Ahiret azabı daha da büyüktür. Keşke bilmiş olsalardı!” (3)

“Hayır, doğrusu siz yetime ikram etmiyorsunuz. Birbirinizi yoksulu doyurmaya teşvik etmiyorsunuz.” (6) “Dini, hesap ve cezayı yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar. Yoksulu doyurmaya önayak olmaz.” (7)

Nitekim Allah azze ve celle birçok ayeti kerimede dünya ve ahiretteki bedbahtlığın sebeplerinden birinin de yoksullara kol kanat germemek olduğunu haber vererek şöyle buyurmuştur:

5. Kıssada geçen kardeşler arasından en akıllı ve en mutedil olanları, daha başta onlara nasihat etmiş, akıbeti vahim bir karar aldıklarını onlara hatırlatarak uyarmış, Allah’ı tesbih etmeleri ve O’nun hakkını unutmamaları gerektiğini onlara hatırlatmıştı. Bununla birlikte onu dinlemeyen ve nasihatlerine kulak asmayan kardeşlerine katılmış, onlarla birlikte o da sabah erkenden yoksulları mahrum bırakmak üzere yola revan olmuştu. Neticede kardeşleri ile birlikte acı verici bir mahrumiyet ve büyük bir pişmanlıkla karşılaşmıştı.

“Zebânilere denir ki: “Tutun, bağlayın onu!” Sonra da Cehennem’e atın. Yetmiş arşın zincire vurun, Cehennem’e sokun onu. Çünkü o, Azim olan Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya önayak olmazdı.” (4)

İşte emr-i bi’l-maruf ve nehyi ani’l-münker vazifesini yerine getirenlerin son derece dikkat etmeleri gereken bir husus… Ma’rufu ihmal eden ve münkeri işleyen kimselerle teşrik-i mesai etmemek… Münkeri,

3. Kalem 33 4. Hâkka 30-34 5. Müddessir 41-44 6. Fecr 17-18 7. Maun 1-3

8

“Mücrimlere sorarlar: “Sizi Sekar’a sokan nedir?” Onlar da şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulları doyurmazdık.” (5)

Eylül 2018


elleri ile güç kullanarak değiştiremiyorlarsa, dilleri ile nasihat etmeleri gerekir. Nasihatlerine kulak verilmemesi durumunda, münkeri işleyenlerden rahatsız olup, kalben onlara buğz ederek kendilerini ve ortamlarını terk etmeleri gerekir. Aksi takdirde münkeri işleyenlere katılmak ve onlarla birlikte dünyevi ve uhrevi azaba maruz kalmak tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardır. İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın benden önceki her bir ümmete gönderdiği peygamberin, kendi ümmeti içinde sünnetine sarılan ve emrine uyan ihlâslı ve seçkin yakın çevresi ve ashâbı vardı. Bu samimi çevre ve ashâbından sonra, yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler onların yerini aldı. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir; kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarcığı da yapmayanda hardal tanesi ağırlığında bile iman yoktur.” (8) Zeyneb Binti Cahş radıyallahu anhâ’nın anlattığına göre, Nebî sallallahu aleyhi ve sellem, korkudan titreyerek onun yanına girdi ve: “Allah’dan başka ilah yoktur. Yaklaşan şerden dolayı vay Arabın haline! Bugün Ye’cûc ve Me’cûc’un seddinden şu kadar yer açıldı” buyurdu ve başparmağı ile şehadet parmağını birleştirerek halka yaptı. Bunun üze-

“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında, âlimleri onları nehyettiyse de onlar işledikleri günahları terk etmediler. Bu defa âlimleri de onlarla birlikte oturdular, beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onların kalplerini birbirine benzetti. Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle onlara lânet etti. Bu onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyle idi.”

rine ben: “Ey Allah’ın Rasûlü! İçimizde iyiler de olduğu halde helâk olur muyuz, dedim? Rasûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: “Kötülük ve günahlar

çoğaldığı vakit, evet” buyurdu. (9) İbni Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem  şöyle buyurdu: “İsrailoğul-

ları arasında dinden sapma, ilk defa şöyle başladı: Bir adam bir başka adama rastlar ve: “Bana baksana! Allah’tan kork ve yap-

8. Müslim “İman” 80 9. Buhari “Fiten”4; Müslim “Fiten”1.

Muharrem 1440

9


makta olduğun şeyi terket. Çünkü bu sana

“Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği

helâl değildir”derdi. Ertesi gün, aynı işi

emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin

yaparken o adamla tekrar karşılaşır ve ken-

elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka

disini yaptığı kötü işten nehyetmediği gibi,

döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya

onunla yiyip içmekten ve birlikte oturmaktan da çekinmezdi. Onlar böyle yapınca Allah Teâlâ kalplerini birbirine benzetti.” Sonra Rasûl-i Ekrem şu âyeti okudu: “İsrâiloğullarından

kâfir

olanlar

Dâvud’un ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle

lânetlenmişlerdir.

Bunun

zetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” Tirmizî’nin

rivayeti

ise

şöyledir:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

sebebi, başkaldırmaları ve aşırı git-

“İsrâiloğulları günahlara daldıklarında,

meleriydi. Birbirlerinin yaptıkları

âlimleri onları nehyettiyse de onlar işle-

fenalıklara mani olmuyorlardı. Yap-

dikleri günahları terk etmediler. Bu defa

makta oldukları ne kötü idi! Onlar-

âlimleri de onlarla birlikte oturdular,

dan çoğunun inkâr edenleri dost

beraberce yediler, içtiler. Bunun üzerine

edindiklerini görürsün. Nefislerinin

Allah Teâlâ da onların kalplerini birbirine

onlara âhiret hayatı için hazırladığı şeyler ne kötüdür! Allah onlara gazab etmiştir, onlar azab içinde temelli kalacaklardır. Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a

benzetti. Dâvûd ve Meryem oğlu İsâ’nın diliyle onlara lânet etti. Bu onların isyan etmeleri ve haddi aşmaları sebebiyle idi.” Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem yaslan-

inanmış olsalardı, onları dost edin-

dığı yerden doğrulup oturarak:

mezlerdi, fakat onların çoğu yoldan

“Hayır! Canımı gücü ve kudretiyle elinde

çıkmış kimselerdir” (10)

tutan Allah’a yemin ederim ki, onları

Hz. Peygamber bu âyetleri okuduktan

hakka boyun eğdirinceye kadar bu böyle

sonra şöyle buyurdu:

devam edecektir” buyurdular. (11)

10. Maide 77-81 11. Ebu Davud 4336; Tirmizi 3050.

10

da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine ben-

Eylül 2018


KAPAK DOSYA Hakan Sarıküçük

Kur'an'da Geçen Karun Kıssası ve Alacağımız Hisse

H

amd; “Allah’ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yur-

lerde ve yerde ne kadar melek varsa, bunların hepsi kıyamet gününde o kimsenin sadık

dunu ara, dünyadan da nasi-

olduğuna şahitlik yapar.”

bini

buyuran Rasûlullah sallallahu

unutma.”

buyurarak

müslümanlara hem dünyevi hem de uhrevi tavsiyelerde bulunan ve Kârûn’un düştüğü

duruma

düşmekten

sakındıran Allah’a,

aleyhi ve sellem

Allahu

(1)

efendimize,

Teâlâ’nın

rahmeti,

mağfireti, ihsanları ve keremi de; Kârûn’u tanıyıp ona benzemekten sakınan ve Allah’ın

Salat ve Selam; “Her kim Kasas

kendisine

sûresini okursa, Hz. Musa’yı

O’nun rızasını arayan, daima

tasdik eden ve yalanlayanlar

şükreden ve hamd eden kulla-

sayısınca mükâfat alır. Gök-

rının üzerine olsun.

verdiği

"Allah'ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma..." (Kasas,77)

şeylerle

1. Kadı Beyzavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil, 2/202.

Muharrem 1440

11


12

Kur’an-ı Kerim kıssaları biz müslümanlar için nice ibretler içerir. Bu kıssaları salim akılla inceleyen kişiler hayatları için paha biçilemeyecek hem dünyalarına hem de ahiretlerine katkı sağlayacak nice tavsiyeler elde edeceklerdir. Maalesef günümüz insanları, içinde bulundukları buhranlardan kurtulmak için tecrübelerinden(!) istifade edebileceklerini zannettikleri yaşam koçu adı verilen kendileri gibi kişilere oluk oluk paralar akıtarak bir nebze dünyada mutlu olabilmenin, rahat yaşayabilmenin yollarını ararlar. Dikkat ederseniz “Dünyada mutlu olabilmenin” kelimelerini kullandık ki ahirete nispeten çok az bir değer içeren ve kısmi fayda sağlayacak şeyler uğruna insanlar didinir dururlar. Kendilerini ve yaşamlarını ilahi iradenin tavsiyelerinden ve çıkış yollarından mahrum bırakan bu beşer ne acıdır ki debelenir durur bir anlık rahatlık ve menfaat uğruna… Yine kendileri gibi aciz olan, Rabbe teslim olmaktan başka hiçbir çıkar yolları olmayan acizler huzurunda nice zamanlar ve paralar heba olur gider.

Tecrübe ve çözüm yollarının ana kaynağı konumunda olan, bugün bizler için de aynı sıkıntı ve problem olarak gördüğümüz olaylar karşısında eski kavimlerin ve milletlerin takındıkları tavırları ve bu tavırları neticesindeki sonuçlarının neler olduğunu bizlere bildiren kitabullahı rehber edinmek ve onu anlayabilmektir.

Peki çıkış yolu ne? Çıkış yolu Kur’an-ı Kerimi rehber ve müracaat edilecek asıl yaşam koçu olarak görebilmek, %100 doğru ve hakikat olan kitabullaha dört elle sarılmaktır. Geçmişlerin yaşantılarından dersler çıkarabilmektir. Onların yaptıkları hatalara düşmemek için ibret alabilmektir. İşte çıkış budur.

Kur’an’da zikredilen bu Kârûn kıssasında; azgınlık ve küstahlık, öğütlere dudak bükme, uyarılara tepeden bakma, bozgunculukta ısrarlı olma, mal ile övünme ve insanı şükretmekten alıkoyan nankörlük olguları ön plana çıkıyor ve bu konulara dikkat çekiliyor. İbret alınması gereken hafızamızın bir köşesine kazıyıp asla

Eylül 2018

Eski zamanlarda yaşamış insanların yaşamlarının bir tecrübesi niteliğinde olan, zamanın ve şahısların değişmesine rağmen olayların ve bu olaylar karşısında takınılması gereken tavırların değişmediği meselelerde öncekilerin düştükleri hatalardan dersler çıkarabilmektir. Hayatımızı Rabbimizin bizlere olan emir ve tavsiyelerine göre programlayıp dünya ve ahiret saadetini elde edebilmek uğruna gayret gösterenlerden olabilmektir. İşte bizler için paha biçilemeyecek en önemli tavsiyelerden birisi… Kârûn kıssası… Mal mülkle imtihan edilen ve imtihanı başaramayıp yerin dibine malıyla birlikte geçirilen Kârûn kıssası…


unutmamamız gereken kıssalardan

güzelliğinde dolayı ona el-Münev-

bir tanesi… Unutulmaması gereken

vir (veya el-Münevver) adı verildiği

ibretlik bir isim Kârûn… Peki kimdir

rivayet edilirdi.

bu Kârûn?

“Onlara karşı taşkınlık etmişti.”

“Kârûn, Musa’nın kavminden idi..”

(2)

Onlara üstünlük tasladı, onların emri

Kârûn, Hz. Musa aleyhisselâm’ın

altında olmalarını istedi. Veya onla-

kavmine mensup bir kişiydi. Kârûn,

rın üzerinde kibirlendi. Veya onlara

Hz. Musa’nın amcaoğlu olup Ona

zulmetti. Denilmiştir ki: Kârûn’un

inananlardan idi.

bu durumu, Firavunun onu İsrailo-

Kârûn, Hazreti Musa aleyhisselâm’ın akrabası ve ashabıdır. Hazreti Musa aleyhisselâm’dan

sonra

“Nebevi

hareketi” saptıranların ilk örneğidir. İbn

Abbâs’tan

gelen

bir

riva-

yette, Kârûn, Hz. Musa’nın amcası oğluydu, demiştir. İbrâhîm

en-Nehaî, Abdullah

İbn

Haris b. Nevfel, Semmâk b. Harb, Katâde, Mâlik b. Dinar, İbn Cüreyc ve başkaları da onun; Hz. Musa aleyhisselâm’ın amcasının oğlu olduğunu söylemişlerdir. İbn Cüreyc der ki: O; Kârûn İbn Yashur İbn Kâhes’tir. Hz. Mûsâ ise, Mûsâ İbn İmrân İbn Kâhes’tir. (Kârûn ile Hz. Musa’nın dedeleri Kâhes’tir). İbn Cerîr: İlim ehlinin çoğuna göre Kârûn

Hz.

Musa’nın

amcasının

oğludur, demiştir ki en doğrusunu Allah bilir. Katâde İbn Diâme der ki: Bize Kârûn’un, Hz. Musa’nın amcası oğlu olduğu, Tevrat’ı okurken sesinin

ğullarına idareci yaptığında olmuştur. Allah düşmanı Sâmirî’nin nifaka düştüğü gibi o da münafık olmuş ve malının çokluğundan dolayı azgınlık onu helak etmiştir. Şehr İbn Havşeb der ki: Kavmine karşı büyüklendiğinden dolayı elbisesini bir karış uzun tutardı. Veya bundan murat onun hasedidir. Rivayete göre Kârûn Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Sana risalet verildi, Harun’a da âlimlik. Ben ise bir şey değilim. Ne zamana kadar sabredeceğim?” Hz. Musa ona şöyle cevap verdi: “Bu, Allah’ın işi, böyle takdir etmiş.” “Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı.” Ayet bu azgınlığın sebebinin zenginlik olduğuna işaret ediyor. Yüce Allah ona çok mal vermişti. Kur’an-ı Kerim bu çokluğu “hazineler” olarak nitelendiriyor. Hazine ise, kullanım ve tedavül fazlası malın saklandığı,

2. Kasas,76

Muharrem 1440

13


yatırıldığı gizli depodur. Bu hazinelerin anahtarlarının bir grup güçlü, kuvvetli erkek tarafından zor taşınabildiğini belirtiyor. Bu yüzden Kârûn, kavmine karşı azgınlaşıyor, haksızlık ediyor. Hayseme’den naklen A’meş der ki: Kârûn’un hazînelerinin anahtarları deridendi. Her anahtar parmak gibiydi ve her bir anahtar, başlı başına bir hazînenindi. O bir yere gitmek üzere binitine bindiği zaman anahtarları da ayakları sekili, beyaz altmış katıra yüklenirdi. Bu hususta başka şeyler de söylenmiş olup en doğrusunu Allah bilir. “Kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Çünkü Allah, şımarıkları sevmez.” Kavminin sâlih kişileri, içinde bulunduğu durum hakkında ona nasihatte bulunmuş, bir nasihat ve irşâd olarak ona şöyle demişlerdi: İçinde bulunduğun durumla şımarma, sevinme. Sana verilmiş olan mallarla azıp şımarmayasın. Zira Allah, şımarıkları sevmez. İbn Abbâs, âyetteki çok sevinenler anlamına gelen “Ferihîn (çok sevinen)” kelimesini, “kendini beğenen” anlamına alırken; Mücâhid bunun, “Allah’ın kendisine verdiklerine şükretmeyen azgın, şımarık, kibirlenen” anlamına geldiğini söylemektedir. Ey Müslüman! Sen de şımarma! Mala güvenmekten, servet biriktirmekten, mal-mülk sevgisi ile dopdolu 3. Hadîd, 23

14

Eylül 2018

olmaktan kaynaklanan kibre kapılıp şımarma. Malı kendisine bahşedeni unutan, dolayısıyla O’nun nimetini unutan, bu nimete karşı gerekli olan hamd ve şükür görevini yerine getirmeyen azgınlar gibi, şımarıp kendinden geçme. Malın cazibesine kapılan, kalbini mal sevgisi ile dolduran, aklını hep onun için çalıştıran, elde ettiği bu servetle de küstahlaşıp Allah’ın kullarına karşı büyüklük taslayan kimseler gibi şımarma. Dünya ile şımarmak mutlak olarak kınanmıştır. Çünkü böyle bir şımarma, dünyayı sevmenin, ona razı olmanın, geçici olmasından gaflet içinde olmanın bir neticesidir. Onda olan lezzetlerin geçici olduğunu bilmek ise, üzülmeyi icab ettirir. Bunun içindir ki Allahu Teâlâ şöyle buyurdu: “Ta ki elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız.” (3) Ayetin devamı, şımarmanın yasaklanmasını Allah’ın muhabbetine mâni olması yönünden açıklayıp şöyle bildirmektedir: “Çünkü Allah şımaranları sevmez.” Çünkü Allah, dünyanın geçici yaldızlarıyla şımaranları sevmez. Böyle yapmakla kavmi, onu malın cazibesine kapılıp kendinden geçercesine sevinen, mal varlığı ile övünen ve malın kendisine verdiği güçle insanlara karşı büyüklük taslayan,


küstahları sevmeyen yüce Allah’a döndürmeye çalışıyorlar. Onu Allah’a döndürmek için çaba harcıyorlar, ona nasihat edip doğru yola irşad etmeye çalışıyorlar. Ona karşı olan Emri bi’l maruf nehyi ani’l münker vazifesini yerine getiriyorlar. “Allah’ın sana verdiği bu servet içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma...” (4) Dünyadan nasip, onunla ahireti kazanmaktır. Ayrıca, dünyadan kişinin kendisine yetecek kadarını almasıdır. Bu ifadeler, mal varlığı bulunanın kalbini ahirete bağlar. Bununla beraber onu bu dünya hayatının nimetlerinden yararlanmaktan alıkoymaz. Tam tersine, onu bu nimetlerden yararlanmaya teşvik eder, bu konuda ona bazı yükümlülükler getirir. Hiç kuşkusuz yüce Allah, hayatın güzelliklerini insanlar yararlansınlar, yeryüzünde çalışsınlar, bu güzellikleri geliştirip daha iyisini elde etsinler diye yaratmıştır. Amaç, hayatın gelişmesi, sürekli yenilenmesidir. İnsanın yeryüzü halifelik misyonunun hedefine varmasıdır. Ancak bu yararlanmada asıl amaçları ahiret olmalıdır. Ahiret yolundan asla ayrılmamalıdırlar. Yani Amaç; Ahiret, Araç; Dünya olmalıdır. Tam tersi değil. Bu şekilde dünya nimetlerinden yararlanmak, yükümlülüklerini yerine getirmelerine hiçbir şekilde engel olmamalıdır. Böyle bir amaç dünya

Şayet zenginlik Allahu Teâlâ’nın hoşnutluğunun ifadesi olsaydı, Kârûn'u bu kadar sert ve katı bir şekilde cezalandırmazdı. Tam tersine, zenginlik bir sınavdır ve arkasından acıklı bir belâ gelebilir.

nimetlerinden ve güzelliklerinden yararlanma nimeti bahşeden yüce Allah’a şükretmenin, O’nun bağışını hoşnutlukla kabul etmenin, onlardan olumlu yönden yararlanmanın bir çeşididir. Yüce Allah’ın iyilikle ödüllendirdiği bir itaat şeklidir bu. Allahu Teâlâ’nın sana vermiş olduğu çok mal ve nimeti, senin için âhiret yurdunda sevâb kazandıracak çeşitli ibâdetler ve Allah’a yaklaştıran şeylerle Rabbına itâatta kullan. Allah’ın sana mübâh kılmış olduğu yeme, içme, giyim, mesken ve benzeri şeylerle dünyadaki nasibini de unutma. Şüphesiz senin üzerinde Rabbinin hakkı olduğu gibi nefsinin de, ailenin de, ziyaretçilerinin de hakları vardır. Her hak sahibine hakkını ver.

4. Kasas,77

Muharrem 1440

15


Allah’ın sana vermiş olduğu zenginliği, sana ahireti kazandıracak şeylerde sarf ederek ahiret yurdu için harca. Çünkü zenginlikten maksat, ahireti kazandırmak olmalıdır. “Allah sana ihsanda bulunduğu gibi sen de ihsanda bulun.”

Tıpkı

maldan

dolayı

küstahlaşıp

şımaranları sevmediği gibi. Kavmi, Kârûn’a böyle demişti. Allah, kötü fiillerinden dolayı bozguncuları sevmez. Kavminin bu sözlerine karşılık o da tek bir cümleyle cevap vermişti. Bu

“Allah sana nasıl iyilik ettiyse, sen de

cümle bozgunculuğun ve bozulmuş-

öyle iyilik et.” Çünkü bu mal, yüce

luğun birçok anlamını içermektedir.

Allah'ın bağışı ve iyiliğidir. Buna iyilikle karşılık vermek gerekir. İyi karşılama,

iyi

yerlerde

harcama,

yaratıklara iyilikte bulunma, nimetin bilincinde olma ve O'na şükürle karşılık verme gibi. Denildi ki: Allah sana nimetle ihsanda bulunduğu gibi, sen de şükür ve taat ile iyilikte bulun. “Ve yeryüzünde bozgunculuk arama.” Azgınlaşarak, insanlara zulmederek bozgunculuk yapma. Allah’ın gözetimini ve ahiret korkusunu hesaba katmaksızın nimetlerden dilediğin gibi ve sınırsızca yararlanmak suretiyle bozgunculuk yapma. İnsanların içinin kinle, nefretle, kıskançlıkla ve çekememezlik duyguları ile dolmasına neden olacak şekilde bozgunculuk yapma. Malını, amacının dışında harcayarak veya çeşitli yollarla amacı uğruna harcanmasına engel olarak

“Kârûn, “Bunlar bana bendeki bir ilimden dolayı verilmiştir” dedi.”

(5)

Kârûn; bu servet, ancak bende mevcut bir bilgi sayesinde bana verildi’ dedi. Bu malı, sahip olduğum bilgiyle hak ederek topladım. Malı toplayıp biriktirmemi bu bilgi sağladı. O halde size ne oluyor ki, bu malı belli bir yönde harcamamı empoze etmeye çalışıyorsunuz? Neden özel mülkiyetime müdahale ediyorsunuz? Ben bu malı özel çabamla elde ettim. Kendi özel bilgimle bu serveti hakettim, diyordu. Bu (servet) bana; ancak bende olan bilgiden ötürü verilmiştir. Ben, söylemekte olduğunuza ihtiyaç duymuyorum. Allahu Teâlâ bu malı bana, ancak ona müstahak olduğumu bildiği için ve bir de beni sevdiği için vermiştir. Bana bu malın verilmesi, ancak Allahu Teâlâ’nın benim buna lâyık olduğumu bilmesinden dolayıdır.

bozgunculuk yapma. Zulüm ve hak-

Bu, Allahu Teâlâ’nın şu âyetleri gibidir.

sızlığa yol açacak bir emir vererek

“İnsanın başına bir sıkıntı gelince

arzda fesat arzulama.

Bize yalvarır. Sonra ona katımızdan

5. Kasas,78

16

“Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.”

Eylül 2018


bir nimet verdiğimizde; bu bana, bilgimden dolayı verilmiştir, der.”

(6)

“Başına gelen bir sıkıntıdan sonra kendisine katımızdan bir rahmet tattırırsak: Elbette bu benim hakkımdır, der.” (7) Bunlar nimetin kaynağını ve veriliş hikmetini unutan, gözü hiçbir şeyi görmeyen, malın çekiciliği ile aldanan ve zenginliğin kör ettiği kibirli birinin sözleridir. İnsanlar arasında bu örneğe her zaman rastlanır. Çünkü zenginliğinin tek nedeninin bilgi ve becerisi olduğunu sanan birçok insan vardır. Bu yüzden bu tür insanlar, mallarını harcamaları veya harcamamaları konusunda kimseye karşı sorumlu olmadıklarını sanırlar. Malı ile neden olduğu bozgunculuk ve iyilikten dolayı hesap vermeyeceklerini düşünürler, mala karşı tutumları ile yüce Allah'ın öfkesini ve hoşnutluğunu çekeceklerini düşünmezler. İslâm, ferdi mülkiyeti tanır ve kendisinin belirlediği helâl yollarla mülk edinmek için harcanan kişisel çabalara değer verir. Hiçbir zaman kişisel çabayı küçümsemez ya da geçersiz saymaz. Şu kadarı var ki, İslâm aynı zamanda ferdi mülkiyet edinmek ve geliştirmek için belli bir sistemi zorunlu kıldığı gibi, bu mülkiyetin kullanımı ve tasarrufu açısından da

belli bir sistemi zorunlu görür. Bu sistem dengeli ve tutarlıdır. Ferdi, emeğinin ürününden yoksun bırakmaz. Fakat savurganlığa varacak kadar serbestçe harcamasına cimriliğe varacak kadar da eli sıkı davranmasına izin vermez. “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (8) Ancak Kârûn kavminin çağrısını dinlemiyor. Rabb’inin kendisine yönelik nimetini düşünmüyor. O’nun dengeli sistemine uymuyor. İğrenç bir büyüklenme kompleksi ile küstahça bir nankörlükle bütün bunlardan yüz çeviriyor. Bu yüzden daha ayet bitmeden, günahkârlığının ve gururluluğunun ifadesi olan bu sözlere karşılık olarak şu tehdit yer alıyor: Dedi ki: “Ben, bende olan ilimle insanlara üstün kılındım, bununla onların fevkinde makam ve mala kavuştum.” “Onda olan ilim”, -Tevrat olabilir. İçlerinde Tevratı en iyi bilen idi veya Kimya ilmi olabilir ya da Ticaret ve kazanç ilmi olabilir. Denildi ki: Yusuf’un hazinelerinin bilgisine sahipti. “O, Allah’ın kendinden önceki devirlerde, ondan daha kuvvetli ve

6. Zümer, 49 7. Fussilet, 50 8. İsra, 29

Muharrem 1440

17


daha çok mal biriktirmiş kimseleri helâk etmiş olduğunu bilmedi mi?” “O bilmiyor mu ki, kendisinden daha güçlü ve ondan daha çok cemaati bulunan nice kimseleri Allah helâk etmişti. Suçlulardan günahları sorulmaz. Çünkü Allah onları bilir.” Eğer kendisi güç ve mal sahibi ise, yüce Allah kendisinden önce daha güçlü ve daha zengin kuşakları yok etmiştir. O, bunları bilmelidir. Çünkü işe yarayan, kurtarıcı bilgi budur. Şu halde bunları bilsin. Ve bilsin ki, o ve benzeri suçlular Allah katında çok önemsizdirler. Hatta günahları bile sorulmaz. Çünkü hükme ve şahit gösterilmeye bile değmezler. “Çünkü Allah onları bilir.” Kârûn, bu gerçeği aslında Tevrat’ta okumasına ve tarihî menkıbeleri anlatanlardan duymasına rağmen kuvvetiyle ve malının çok olmasıyla aldanmıştı. Ayet, onun bu hâline karşı bir taaccüptür ve halini kınamaktır. Veya bu ilmin kendisinden nefyi ile ilim iddiasına ve bununla büyüklük taslamasına bir reddir. Yani, “Bunu bilmedikten sonra, iddia ettiği gibi kendisini helâk olanların maruz kaldığı hâllerden koruyacak bir ilmi mi var?” “Mücrimlerden günahları sorulmaz.” Çünkü Allahu Teâlâ, onların günahlarına muttalidir. Buna lüzum kalmadan, günahları sebebiyle ansızın 9. Kasas,79

18

Eylül 2018

cezalandırılacaklardır. Sanki Allahu Teâlâ, önceki devirlerde kendisinden daha kuvvetli ve daha zengin olanların helakini zikrederek Kârûn’u tehdit edince, onun Allah’ın onlara has kıldığı cezalara muttali olmadığını, Allah’ın ise mücrimlerin bütün günahlarına muttali olduğunu ve hiç şüphesiz buna göre ceza vereceğini bildirerek te’kidde bulundu. Ardından, Kârûn’un onca şatafatıyla, göz kamaştırıcı süsleriyle kavminin karşısına çıkınca kavminden bazılarının gönlü onun şatafatına kayıyor, süslerinin cazibesine kapılıyor. Arzuyla seyrediyorlar. Kârûn gibi kendilerinin de büyük bir servete sahip olmalarını istiyorlar. Yoksulların imrenerek baktıkları büyük ve onurlu bir konumda olduğunu, bu dünyadan iyi bir pay edindiğini sanıyorlar. Bu sırada kavminden bir diğer grubun kalplerinde iman duygusu uyanıyor ve malın çekiciliğine, Kârûn’un göz kamaştırıcı süslerine karşı bu imana dayanıp onur duyuyorlar. Büyük bir güven ve kararlılık içinde Kârûn’un şatafatına kapılan, göz kamaştırıcı süsleri karşısında kendilerinden geçen kardeşlerini uyarıyorlar. “Derken Kârûn, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar şöyle dediler: Keşke Kârûn’a verilenin benzeri bizim de olsaydı…” (9)


Böylece içlerinde bir grup, dünya hayatının çekiciliği karşısında, kendinden geçiyor, bu güzelliklerin büyüsüne kapılıyor, çarpılıyorlar. Mest oluyorlar. Her zaman ve her yerde dünyanın çekiciliği, göz alıcı süsleri bazı kalpleri kendine çeker. Bu çekicilik, bu göz kamaştırıcı süsler, dünya hayatını isteyenlerin başını döndürür. Bunlar, dünya hayatının çekiciliğinden, göz kamaştırıcı süslerinden daha üstün, daha onurlu değerlerin farkında değildirler. Bu süslere sahip olanların bunları ne pahasına satın aldıklarını sormazlar. Mal-mülk ve makam mevki gibi yeryüzü nimetlerini hangi yollarla elde ettiklerini bilmezler. Bu yüzden sineklerin tatlının başına üşüşmesi gibi bu çekici güzelliklere kapılır, başına üşüşürler. Bu malı elde etme karşılığında ödedikleri ağır bedele, geçtikleri iğrenç yollara, kullandıkları pis yöntemlere bakmadan zenginlerin sahip oldukları debdebeye bakıp salyalarını akıtırlar. Allah’a bağlı olanlara gelince, onların hayatı değerlendirdikleri bir başka ölçüleri vardır. Mal, süs ve dünya nimetlerinden başka değerler yer etmiştir içlerinde. Onlar yeryüzünün bütün değerlerinin cazibesine kapılmayacak, göz alıcı süslerin önünde küçülmeyecek kadar yüce ruhlara, ulu kalplere sahiptirler. Onlar Allah’a bağlanarak yüceldikleri için, kulların sahip oldukları mevki ve makam-

lar karşısında küçülmekten korunmuşlardır. Onlar “Kendilerine ilim verilmiş” kimselerdir. Onlara hayatı gereği gibi değerlendirdikleri gerçek bilgi verilmiştir. Hasedden sakınmak için bizzat onun malını değil, benzerini temenni ettiler. “Gerçekten o, çok büyük devlet sahibidir.” “Onun dünyadan çok büyük bir payı var” dediler. “Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, size yazıklar olsun, inanan ve yararlı iş yapanlar için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır. Buna ancak sabredenler kavuşur’ dediler.” (10)   Ahiretin hâllerini bilenler, Kârûn gibi servete kavuşmayı temenni edenlere bu sözleri söylediler: “Veyl (yazıklar olsun)” ifadesi, razı olunmayan şeylerden sakındırmak için kullanılır. “İman edip salih amel yapanlar için Allah’ın sevabı daha hayırlıdır.” Allah’ın ahirette vereceği karşılık, Kârûn’a verilenden, hatta dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. “Ona, ancak sabredenler kavuşurlar.” Böyle bir karşılığa, ancak taatte ve günahlardan kaçınmada sabredenler nâil olurlar. Allah’ın vereceği sevap bu göz alıcı süslerden daha iyidir. Allah’ın katın-

10. Kasas,80

Muharrem 1440

19


daki nimetler Kârûn’un yanındaki mal ve mülkten daha hayırlıdır. Böyle bir bilince sahip olmak, ancak sabırlı kimselerin ulaşabildikleri üstün bir derecedir. Bu dereceye ulaşan kimseler insanların eşya ve olayları ölçüp değerlendirdikleri kriterler, ölçüler karşısında sabrederler. Hayatın çekiciliğine, baştan çıkarıcı özelliğine karşı sabrederler. Birçoklarının imrenerek baktıkları şeylerden yoksun olmaya sabrederler. Yüce Allah da onların bu şekilde sabırlı olduklarını bildiği için, onları bu üstün dereceye yükseltmiştir. Bu, yeryüzündeki her şeyin üstüne çıkma, onlara tepeden bakma derecesidir. Hoşnutlukla, güvenle ve içtenlikle yüce Allah’ın vereceği sevabı tercih etme, O’nun katındaki nimetleri isteme derecesidir. Göz alıcı süslerin baştan çıkarıcılığı zirveye ulaşınca, nefisler bu güzellikler karşısında kendilerinden geçip cazibelerine kapılınca, kudret eli saptırıcı imtihana dur demek için olaya müdahale ediyor. Bu fitneye kapılıp aldanmamaları için zayıf iradeli kullarına merhamet ediyor. Gurur ve kibir sahiplerini yerle bir ediyor. “Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” Süddî: Cennete ancak sabredenler kavuşacaktır, diyerek bunu sanki kendilerine ilim verilmiş olanların sözünün devamı gibi kabul etmiştir. İbn Cerîr ise: Bu kelimeyi; ancak dünya sevgisine karşı sabreden ve âhiret yurdunu isteyenler söyleye11. Kasas,81

20

Eylül 2018

bilir, diyerek burayı; kendilerine ilim verilmiş olanların sözünden ayırarak Allahu Teâlâ’nın kelâmı ve O’nun haber vermesi olarak kabul etmiştir. “Derken, onu da sarayını da yerin dibine geçirdik…” (11) İşte böyle, tek bir cümleyle ifade edilebilecek kısa bir sürede, yıldırım hızıyla gelişen ani bir hareketle o da sarayı da toprağa gömüldü. Üzerinde büyüklük kompleksine kapıldığı, mal varlığına güvenerek herkese tepeden baktığı sarayı ile birlikte yerin dibine girdi. Hiç kuşkusuz bu, onun sergilediği tavra uygun bir karşılıktır, yerinde bir cezadır. Böylesine böbürlenen, malın sağladığı güce güvenerek insanlara tepeden bakan Kârûn, güçsüz ve çaresiz biri olarak yok olup gitti. Hiç kimse ona yardım edemedi. Ne malı ne de mevkisi kendisini kurtaramadı. Onunla birlikte bazı insanları etkisi altına alan bu zor imtihan da bitti. Bu öldürücü darbe fitnenin büyüsüne kapılan bu insanları Allah’a döndürdü. Kalplerinin üzerini örten gaflet ve sapıklık perdesi kalktı. Anlatıldığına göre, Kârûn’un’un helak olması Allah’ın peygamberi Hz. Musa’nın bedduası yüzünden olmuştur. Ancak Hz. Musa’nın, ona niçin beddua ettiğinde ihtilâf edilmiştir. İbn Abbâs ve Süddî’den rivayete göre; Kârûn, fahişe bir kadına Hz. Mûsâ İsrâiloğulları içinde durup


onlara Allah'ın kitabını okurken, onların huzurunda Hz. Musa'yı susturması için bir miktar mal vermiş de kadın: Ey Mûsâ, sen bana şöyle şöyle yapmıştın, demişti. Topluluk içinde kadın bu sözleri Hz. Mûsâ aleyhisselâm’a söylediğinde o korkudan titremiş, kadına doğru gelip iki rek’at namaz kılmış sonra: “Denizi yaran, sizi Firavun’dan kurtaran, şöyle şöyle yapan Allah aşkına, seni bu söylediğine sevk edenin kim olduğunu bana haber vereceksin,” demiş. Kadın: “Mademki bana Allah aşkına dedin; o halde Kârûn sana bunları söylemem için şunları şunları verdi. Ben Allah’a istiğfar edip O’na tevbe ediyorum,” dedi. İşte o zaman Hz. Mûsâ, Allah için secdeye kapandı ve Kârûn hakkında istekte bulundu. Allahu Teâlâ, Hz. Musa’ya vahyedip: “Yeryüzüne, sana onun hakkında itaat etmesini emrettim,” buyurdu. Hz. Mûsâ, yeryüzüne Kârûn’u ve evini yutmasını emretti de, öyle oldu. Kârûn’un helaki hakkında, şöyle bir olay da anlatılır: Kârûn, (bir gün) zîneti içinde boz renkli katırlara binmiş olarak kavminin yanıma çıkmıştı. Onun ve hizmetçilerinin üzerinde erguvan renkli (boyalı) elbiseler vardı. Bu maiyyeti içinde Allah'ın peygamberi Hz. Mûsâ aleyhisselâm’ın meclisine uğradı, Hz. Mûsâ çevresindekilere Allah'ın günlerini hatırlatıyordu. Kârûn’u görünce, Hz. Musa'nın çevresindekiler yüzlerini ona döndürerek debdebe ve ihtişamına bakmaya başladılar. Hz. Mûsâ aleyhisselâm Kârûn’u

“İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Güzel sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (Kasas,83)

çağırıp: Seni bu yaptığına sevkeden nedir? diye sordu. Kârûn: Ey Mûsâ, şayet sen benden peygamberlikle üstün kılınmışsan, şüphesiz ki ben de sana dünya ile üstün kılındım. Dilersen çıkalım; sen bana, ben de sana beddua edelim, dedi. Hz. Mûsâ ve Kârûn kavmi içinde çıktılar. Hz. Mûsâ: Sen mi duâ edeceksin, yoksa ben mi duâ edeyim? diye sordu, Kârûn: Hayır, ben duâ edeceğim, dedi. Kârûn duâ etti de onun duasına icabet olunmadı. Sonra Hz. Mûsâ: Duâ edeyim mi? diye sordu, Kârûn’un, evet cevabı üzerine: “Ey Allah’ım, yeryüzüne bugün bana itaat etmesini emret,” dedi. Allah Teâlâ ona: “Şüphesiz öylece yaptım,” diye vahyetti. Hz. Mûsâ: “Ey yeryüzü, onları al (yakalayıp içine al),” dedi. Yeryüzü onları ayaklarına kadar içine aldı. Sonra: “Onları al,” dedi de topuklarına kadar, sonra dizlerine kadar içine aldı. Sonra Hz. Mûsâ: “Onların

Muharrem 1440

21


hazinelerini ve mallarını getir,” dedi. Yeryüzü, onların hazîne ve mallarını getirdi de onlara baktılar. Hz. Mûsâ eliyle işaret edip: “Ey Lâvi oğulları gidiniz,” dedi. Yeryüzü onların üzerine kapandı. İbn Abbâs’tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: “Onlar yedinci kat yeryüzüne batırıldı.” Katâde der ki: “Bize anlatıldığına göre onlar, her gün bir adam boyu batırılmaktadır ve kıyamet gününe kadar da orada batmaya devam edeceklerdir.” “Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi!” “Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler şöyle demeye başladılar. Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve kısarmış…” (12) Demek ki Allah meşietine göre rızkı bol veriyor veya daraltıyormuş, yoksa bu durum bol vermeyi gerektiren bir itibar veya daraltmayı gerektiren düşük bir hâlden değilmiş. Onun acıklı akıbetini seyrederek, dünkü isteklerine karşılık vermediği, Kârûn’a verdiği mal-mülk gibisini kendilerine de vermediği için Allah’a hamd ediyorlar. Bir gece ve gündüz içinde meydana gelen iç karartıcı akıbeti görüyorlardı. Ve artık zengin12. Kasas,82

22

Eylül 2018

liğin yüce Allah’ın hoşnutluğunun ifadesi olmadığını anlamışlardı. Çünkü yüce Allah kullarından dilediğinin rızkını bollaştırır, hoşnutluk ve öfkenin dışındaki nedenlerden dolayı dilediğinin de rızkını daraltır. Şayet zenginlik Allahu Teâlâ’nın hoşnutluğunun ifadesi olsaydı, Kârûn’u bu kadar sert ve katı bir şekilde cezalandırmazdı. Tam tersine, zenginlik bir sınavdır ve arkasından acıklı bir belâ gelebilir. Öte yandan, kâfirlerin ilahi cezadan kurtulamayacaklarını da öğrendiler. Şu kadarı var ki, Kârûn küfür sözünü açıkça söylememişti. Ama mal ile gururlanması ve malın kaynağı olarak sahip olduğu bilgiyi göstermesi; kavminin onu kâfirlerden saymasına neden olmuştu. Bu yüzden onun yok edilişini, kâfirlerin yok edilişi olarak nitelendirmişlerdi. “Allah, bize lutfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi.” Bizim de öyle malımız olsa, Kârûn’un akıbetine biz de maruz kalırdık. Allah bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki, bize verilmemesi bir nimet imiş. “Vay! Demek ki kâfirler iflah olmayacak.” Ayette “kâfirlerden” murat küfran-ı nimette bulunan nankörler veya Peygamberleri ve kendilerine vaat edilen ahiret sevabını yalanlayanlar da olabilir. Allahu Teâlâ, Kârûn’un zîneti içinde kibirlenmesini, böbürlenmesini, kavmine karşı övünüp onlara karşı şımarıp


azmasını zikrettikten sonra, peşinden onu ve evini yere geçirdiğini zikreder. Nitekim, Buhârî’de Zührî kanalıyla Sâlim’den, onun da babasından rivayet edilen sahîh bir hadîste Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir adam izârını yerde sürürken birdenbire yere batırıldı. O, kıyâmet gününe kadar yere batmaya devam etmektedir.” Buharı, hadîsi ayrıca Cerîr İbn Zeyd kanalıyla... Ebu Hüreyre’den, o da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den yukarıdakine benzer şekilde zikretmiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Nadr İbn İsmâîl'in... Ebu Saîd (el-Hudrî)den rivayetinde Allah Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler içinde birisi kibirlenip böbürlenerek iki yeşil hırka içinde çıkmışken, Allahu Teâlâ yeryüzüne emretti de yeryüzü onu içine alıverdi. Şüphesiz o, kıyamet gününe kadar orada batmaya devam etmektedir.” Hadîsi, sâdece İmâm Ahmed rivayet etmiş olup isnadı hasendir.

olsaydı. Doğrusu o, büyük bir varlık sahibidir.” diyenler, onun yere batırıldığını gördüklerinde: “Vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletip daraltmaktadır.” demeye başladılar. Mal, şüphesiz ki, sahibinden Allah'ın hoşnûd olduğuna delâlet etmiyor. Allah hem verir hem vermez; hem daraltır, hem genişletir. Alçaltır da yükseltir de. En mükemmel hikmet ve en kesin hüccet O’nundur.

“Allah’a karşı kendisine yardım edebilecek kimsesi de yoktu. Bizzât kendisini koruyabileceklerden de değildi.” Malı, toplamış oldukları, hizmetçileri ve maiyyeti ona bir fayda vermedi. Ondan Allah’ın azabını, cezasını ve intikamını geri çeviremedi. Bizzat kendisi de kendine yardım edebilecek değildi. Ne kendisinden ne de başkasından, ona bir yardımcı çıkmadı.

İşte biz onu, Firavun ve Kârûn’un yaptığı gibi insanlara zorla hükmetmeye çalışan ve zulmedenlere değil, onların aksine hareket edenlere nasip edeceğiz.

Daha dün onu zineti içinde görüp de: “Keşke Kârûn’a verildiği gibi bizim de

İbn Mes’ûd'dan rivayet edilen merfu’ bir hadiste şöyle buyrulur: “Allahu Teâlâ aranızda rızıkları bölüştürdüğü gibi, huylarınızı da paylaştırmıştır. Şüphesiz ki Allah; malı sevdiğine de sevmediğine de verir. İmânı ise ancak sevdiğine bahşeder.”  “İşte şu ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde büyüklenmeyi ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Güzel sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." (13)

Kendilerine ilim verilenlerin, eşyayı gerçek değeri ile değerlendiren, gerçek bilgiye sahip olanların sözünü ettiği ahireti... Çok üstün dereceli, engin ufuklu ahiret yurdunu “Yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuk yapmayanlara veririz.” İçlerinde kendilerini üstün görme gibi bir

13. Kasas,83

Muharrem 1440

23


düşünce yer etmez. Kalplerinde kendilerini beğenme, şahıslar ve onunla bağlantılı şeylerle gurur duyma, büyüklük kompleksine kapılma gibi bir duygu uyanmaz. Şahıslarına ilişkin düşünceleri bir kenara bırakarak kalplerini Allah düşüncesi ile O'nun hayat sistemine ilişkin bilinç ile doldururlar. Onlar bu dünya hayatındaki varlıklara, eşyalara, yeryüzü değerlerine ve ölçülerine bir değer vermezler. Bir şey yaparken, bunları göz önünde bulundurmazlar. Aynı şekilde yeryüzünde bozgunculuk yapmak da istemezler. İşte onlar, yüce Allah’ın kendilerine ahiret yurdunu, o yüce ve ulu yurdu bahşettiği kimselerdir. “Güzel sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” Allah’dan korkan, onu gözeten, öfkesinden sakınan ve hoşnutluğunu isteyenlerindir güzel akıbet. Ahiret yurdunda her amel, yüce Allah’ın belirlediği şekliyle karşılığını görür. Dünyada yapılan iyilik kat kat fazlasıyla ve daha iyisiyle ödüllendirilir. Kötülük ise, yaratıkların zayıflığına yönelik bir rahmet ve kolaylaştırma olarak kendisine denk bir ceza ile karşılığını alır. Allahu Teâlâ âhiret yurdunu, asla zevale ermeyecek ve çevrilmeyecek devamlı nimetlerini; yeryüzünde böbürlenmeyen, Allah’ın yaratıklarına karşı büyüklenmeyen, onlara zulmetmeyen, onlar arasında bozguncu-

24

Eylül 2018

luk yapmayan, tevazu’ sahibi inanan kullarına hazırladığını haber veriyor. İbn Cerir der ki: Bize İbn Vekî’nin... Hz. Ali’den rivayetinde o, şöyle demiş: Şüphesiz ki; Ayakkabısının bağının, arkadaşının ayakkabı bağından daha güzel olmasını isteyen ve bundan hoşlanan kimse, Allah Teâlâ’nın: “İşte âhiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde böbürlenmeyen ve bozgunculuğu istemeyen kimselere veririz. Âkibet müttakîlerindir.” âyetinin hükmü içine girer. Hz. Ali'nin bu sözü, kişinin başkasına karşı övünmek istediği durumuna hamledilmelidir ki; şüphesiz bu, kötülenmiştir. Nitekim Hz. Peygamber aleyhisselâm’dan rivayet edilen sahih bir hadiste, şöyle buyurmuştur: “Bana alçak gönüllü (mütevâzi) olmanız vahyolundu. O kadar ki; kimse kimseye karşı övünmeyecek, kimse kimseye karşı zulmetmeyecektir. Ancak kişi bunu sâdece güzelleşmek için sevip isterse, bunda bir beis yoktur.” Bir adam: Ey Allah’ın elçisi, ben elbisemin ve ayakkabımın güzel olmasını seviyorum. Bu kibirden midir? diye sormuştu. Allah Rasûlü: “Hayır, şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever,” buyurdu. “Akıbet, müttakilerindir.” Güzel akıbet, Allahın razı olmadığı şeylerden sakınan kimseler içindir. Rabbim bizleri azgınlaşmaktan muhafaza etsin. Allah’ın kendisine verdiklerine razı olup şükredenlerden eylesin. Selam ve Dua ile


KAPAK DOSYA M. Sadık Türkmen

İMAN KALBE SIZINCA…

H

amd âlemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Rasûlullah’a onun ailesine ve ashabına olsun.

efendimizin sözleri kulaklarına

Tufeyl b. Amr ed-Devsi adında Yemen’li meşhur bir şair vardı. Bu zât memleketinden Mekke’ye hac gayesiyle gelmişti. O dönemde Mekkeliler Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile ilgili olarak Mekke’ye girenlere onu kötüleme kararı almışlardı. Tufeyl Mekke’ye girdiğinde ona o kadar telkinde bulunmuşlardı ki sonunda

Tufeyl’in kulaklarına ulaşmış

gelmesin diye onlara pamuk tıkamıştı.

Ancak

Allah’ın

takdirinden kaçış yoktu. Bir vesileyle efendimizin sözleri ve o kendisini düştüğü bu tuhaf durumdan dolayı kınamıştı. Kendi kendisine şöyle demişti: “Yazık, keşke anam beni kaybetseydi! Vallahi ben değerli bir şairim. Güzel ile çirkin bana gizli kalmaz. Şu adamın sözlerini işitmeme ne mâni var ki? Güzel ise kabul eder, çirkin ise reddederim.”

Sihirbazlar da dediler ki: “Elbette seni, bize gelen apaçık delillere (mucizelere) ve bizi yoktan yaratana tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin.

Muharrem 1440

25


Nihayet efendimizi evine kadar takip etmiş, onun ardından kapıyı çalarak evine girmek için izin istemiş, başından geçenleri ona anlatmıştı. Kur’an-ı Kerim’i işitince O’nun beşer kelamı ve şiir olmadığını anlayarak İslâm’a girmişti. Tufeyl radıyallahu anh vesilesiyle kavminden İslâm’a girenlerin sayısı oldukça fazlaydı. İbn-i Hişam’ın es-Sîretu’n Nebeviyye’sinden özetle anlattığımız bu kıssa bizlere işin ehlinin meselenin özüne daha çabuk vakıf olacağını göstermektedir. Tufeyl bin Amr, Kur’an’ın kendisine anlatıldığı gibi bir sihir olmadığını bizzat işitince kendisinden kaçtığı hidayet onu kuşatıvermişti. Kur’an’ı Kerim bizlere bir işin ehlinin kendi mesleklerinde samimi oldukları takdirde mesleklerini aciz bırakacakları bir hadiseyle karşılaştıkları zaman teslim olmayı firavunun sihirbazları kıssasında sunmaktadır: Hz. Musa aleyhisselam uzun yıllar Medyen’de kalmış, daha sonra Allah’ın takdiri ile İsrailoğullarını Firavun’dan ve onun zulümlerinden kurtarmak için yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığı Mısır’a dönmüştü. Allah Teâlâ dönüş yolunda ona peygamberlik vermiş ve onu bazı mucizelerle teçhiz etmişti. Bu mucizelerden biride yere atıldığı zaman korkunç bir yılana dönüşen âsâ idi. Allah Teâlâ Musa aleyhisselam’a önce Firavun’a gidip ona güzel bir üslup ile 1. Taha, 56 2. Taha, 57-59.

26

Eylül 2018

nasihat etmesini istemişti. Belki öğüt alır da hem kendisini hem de kavmini helak olmaktan kurtarır. Ancak Firavun yapılan öğütlerden bir ibret çıkarmak niyetinde değildi. Musa aleyhisselam’dan ikna edici bazı mucizeler görmek istediğini söyleyerek onu zor durumda bırakmaya çalıştı. Mucizeler kendisine arz olunca yine iman etmekten kaçındı. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yemin olsun ki ona (Firavun’a) bütün delillerimizi gösterdik. O da yalanladı (iman etmemekte diretti).”

(1)

Başta Haman olmak üzere Firavun’un ileri gelen idareci topluluğu onu Hz. Musa aleyhisselam’a karşı kışkırtıyorlardı. Firavun’a ilah olduğunu telkin ediyorlar ve bu mucizelerin göz aldatmacası olan sihirden ibaret bir şey olduğunu anlatıyorlardı. Hz. Musa’nın ve onun kavminin basit ayak oyunlarıyla Mısır’dan çıkmasına izin verilemeyeceğine onu inandırmaya çalışıyorlardı. “Ve dedi ki: Sen sihrinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin ey Musa? Bizde mutlaka sana, senin sihrin gibi bir sihir getireceğiz. Bizim ile senin aranda bir buluşma zamanı ve buluşma yeri tayin et. Ondan ne biz cayalım ne de sen. Buluşacağımız yer münasip bir yer olsun. Musa şöyle dedi: Buluşma zamanımız süslenilen gün olsun, insanlar kuşluk vakti toplansın.”

(2)


Bu ayetlerde geçen süslenme gününden maksat bayram günüdür. Zira insanların her türlü meşgaleden uzak oldukları gün bu gündür. Kuşluk vakti ise insanların en dinç oldukları ve her şeyin ayan-beyan olduğu bir zamandır. Buradan peygamberlerin işlerinin herkesin göreceği kadar net olduğu kapalılık arz etmediği anlaşılır. İslâm davetçilerinin de işlerinin kendilerine ayna olması gerekir. Hz. Musa aleyhisselam ile sihirbazların müsabakasının karara bağlanması ve bunun için zaman dahi tayin edilmesiyle birlikte dikkatleri üzerine çeken iki nokta vardır. Bunlardan birincisi sihirbazların yaptıkları işte samimi olmalarıdır. Çünkü Firavun onlardan yardım talep edince onlar kendilerine karşılık olarak verilecek mükâfatın ne olacağını sormuşlardı. Ayrıca onları bu müsabakaya teşvik eden bizzat Firavun idi. Dolayısıyla Firavun’un sihirbazları Hz. Musa aleyhisselam ile iş birliği yapmakla itham etmesi tamamen insanların İslâm’a yönelmelerini ve kendi mağlubiyetini engellemek için attığı bir iftira idi. İkincisi ise sihirbazların kendilerine son derece güvenmeleriydi. Bunu Musa aleyhisselam’a yaptıkları “istersen önce sen veya biz atalım” teklifinden ve “kendilerinin kesin galip geleceklerini” söylemelerinden anlamaktayız. Sihirbazların bu yaklaşımları Hz. Musa aleyhisselam’ın galibiyetinin kesin bir mucize olduğunu göstermektedir.

“Dedik ki: “Korkma! Şüphesiz üstün gelecek sensin, sen! Sağ elindekini (âsânı) at da onların yaptıklarını yutsun. Çünkü onların yaptıkları, ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz nereye varırsa varsın kurtuluşa eremez (başarı gösteremez.)”

Allah’u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sihirbazlar gelince, Firaun’a: “Eğer galip gelenler biz olursak, elbette bize bir mükâfat var, değil mi?” dediler. Firavun: “Evet, o takdirde elbetteki sizler yakınlaştırılmış kimselerden olacaksınız” dedi.

(3)

Sihirbazlar: “Ey Musa! Ya önce sen at (maharetini ortaya koy) ya da ilk atan biz olalım.” dediler. (4) Onlar da (sihir) iplerini ve değneklerini atıp: “Firavun’un şerefi hakkı için mutlaka galip gelecek olan biziz, biz” dediler. (5) Nihayet beklenen gün gelince iki taraf hünerlerini ortaya koydular. Önce sihirbazlar asa ve iplerini atmış ve binlerce yılan meydanda beliri-

3. Şu'ara 41-42. 4. Ta-Ha 65. 5. Şu'ara, 44.

Muharrem 1440

27


vermişti. Bu durum insanları dehşete düşürmüştü. Hz. Musa aleyhisselam’da insanların iman etmeyeceği konusunda korkuya kapılmıştı. Firavun, ileri gelen topluluğu, onun taraftarları ve sihirbazlar neredeyse zaferlerini ilan etmek üzereydiler. Ancak yüce Allah şöyle buyurdu: “Dedik ki: “Korkma! Şüphesiz üstün gelecek sensin, sen! Sağ elindekini (âsânı) at da onların yaptıklarını yutsun. Çünkü onların yaptıkları, ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz nereye varırsa varsın kurtuluşa eremez (başarı gösteremez.)” (6) Bunun üzerine Musa da: Âsâsını bırakıverdi, bir de ne görsünler! Âsâ onların uydurdukları şeyleri yutuyor. (7) İnsanlık tarihinde peygamberlerinden mucize getirmesini isteyen nice topluluklar geçmiştir. Eğer istedikleri mucize kendilerine gösterilirse inkârcılar iman edeceklerini dahi söylemişlerdir. Ancak sihirbazların durumu çok farklıydı. Onlar kendi karşılarında peygamberlik iddiasında bulunan kişiden bir mucize istememişlerdi. Sadece firavunun emrini yerine getirmişlerdi. Hatta bazıları bu işi ikrah altında yapıyorlardı. Hz. Musa aleyhisselam’ın sihir yapmadığını ve bir peygamber olduğunu hemen anlamışlardı. Bu 6. Ta-Ha, 68-69. 7. Şu'ara 45. 8. Şuara 47-48. 9. Ta-Ha 71. 10. Ta-Ha, 72.

28

Eylül 2018

manzara karşısında secdeye kapanıp Allah’a teslim olmaktan başka bir yol bulamamışlardı. “Âlemlerin Rabb’ine, Musa’nın ve Harun’un Rabb’ine iman ettik” dediler. (8) Meydanda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Safa tepesinden yaptığı davetten sonra müşriklerdeki gibi sessizlik havası hâkim olmuştu. Herkes bu gelişme karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Tıpkı Ebu Leheb’in bu sessizliği bozup efendimize hakaretler yağdırması gibi Firavun’da iftira ve tehditler savurmaya başladı. Ancak sihirbazlar artık tehditlere, vaatlere ve makamlara değil en sağlam dayanak olan Allah’a sığınmışlardı. Firavun sihirbazlara: “Size izin vermemden önce ona iman ettiniz ha! Şüphesiz ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim. Sizi muhakkak hurma dallarına asacağım, o zaman hangimizin azâbı daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu elbette bileceksiniz” dedi. (9) Sihirbazlar da dediler ki: “Elbette seni, bize gelen apaçık delillere (mucizelere) ve bizi yoktan yaratana tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. (10)


Şüphesiz ki biz, Rabb’imize iman ettik. Böylece günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bizden bağış-

Batılın gücü ve taraftarları ne kadar çok olursa olsun mağlup olmaya mahkûmdur. Çünkü batıl temeli sağlam olmayan bitki gibidir. Hakkı savunan ve bu savunmasında ihlaslı olan en zor zamanda dahi muvaffakiyete nail olacaktır.

lasın. Allah (mükâfatı) daha hayırlı olandır, (azâbı) daha kalıcıdır.

(11)

Onlar, İbn-i Abbâs ve selef âlimlerinin dediği gibi “Sihirbazlar olarak sabahlayıp şehidler olarak akşamladılar.” (12)

Kıssadan Alınacak Bazı Hisseler Batılın gücü ve taraftarları ne kadar çok olursa olsun mağlup olmaya mahkûmdur.

Çünkü

batıl

temeli

sağlam olmayan bitki gibidir. Hakkı savunan ve bu savunmasında ihlaslı olan en zor zamanda dahi muvaffakiyete nail olacaktır. İslâm davetçilerinin vazifesi zorluklara göğüs gererek davetlerini sürdürmektir. Çünkü davetçinin daveti hiç ummadık anlarda güzel neticelere vesile olabilir. Hz. Musa aleyhisselam uzun davet neticesinde müspet bir gelişme almadığı Firavun’a davetini sürdürünce sihirbazların hidayetine vesile oldu. Doğruluk nereden gelirse inat etmeden kabul etmek erdemli bir davranıştır. Firavun‘un sihirbazları bu konuda

güzel

örnek

gösterdiler.

Kınayıcının kınamasına ve mevkilerinin ellerinden gitmesine aldırış

Gerçek iman kalbe sirayet edince insan bambaşka bir hale dönüşür. Sihirbazlar Hz. Musa aleyhisselam’ın davetinin hak olduğunu kavrayınca artık

Firavun

gözlerinde

küçül-

müştü. O Firavun ki işkenceleriyle ve İsrail oğullarının nesillerini yok etmekle biliniyorlardı. Ancak sihirbazlar gözlerini cennetin nimetlerine dikmiş, ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilme tehdidine dahi “mahzuru yok” deme metanetini sergilemişlerdi. Kuşluk vakti yok etmeye çalıştıkları davanın savunucuları olmuşlardı.

etmeden en doğru olan yolda karar

Ne mutlu hak yolunda sebat edenlere

kıldılar.

ve her türlü sıkıntıya göğüs gerenlere.

11. Ta-Ha, 73. 12. Taberi tefsiri c.13 s.36.

Muharrem 1440

29


KAPAK DOSYA Ahmet İnal

Kur’an-ı Kerim bir ayna gibidir. O aynanın karşısına geçen herkes karşısında kendi yansımasını bulur. Diğer bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim, farklı farklı anlayış düzeylerine ve çeşit çeşit fıtrat yelpazesine rağmen içinde herkesin kendisini bulabileceği bir yapıya sahiptir

30

Eylül 2018

“TÂLUT VE CÂLUT”

KISSASINDAN HİKMET DAMLALARI

K

ur’an-ı Kerim tüm insanlığın selameti, hidayeti için Allah

tarafından gönderilmiş ilahi bir

kitaptır.

asla

şüphe

Kendisinde barındırmayan

bu kitap, Arap diliyle Hz. Muhammed aleyhisselam’a indirilmiş olmakla beraber ırk, renk, cinsiyet, yaş ayrımı yap-

dır. Bu açıdan; gönlünü bu ilahi hitaba açan her insanın iman ve istitaat ölçüsünde alacağı ders ve ibretler muhakkak vardır. Bu ise; Allah azze ve celle’nin

Kur’an-ı Kerime ihsan

ettiği çok büyük bir lütuftur. Zira dünya üzerinde genç ile yaşlıyı, çoban ile profesörü,

maksızın insanlığın tamamına

cahil ile âlimi aynı tedrisatta

hitap edebilecek bir muhte-

buluşturabilen ikinci bir kitap

vayla karşımızda durmakta-

mevcut değildir.


Kur’an-ı Kerim bir ayna gibidir. O aynanın karşısına geçen herkes karşısında kendi yansımasını bulur. Diğer bir ifadeyle Kur’an-ı Kerim, farklı farklı anlayış düzeylerine ve çeşit çeşit fıtrat yelpazesine rağmen içinde herkesin kendisini bulabileceği bir yapıya sahiptir. Bu ise O’nun, zengin bir muhtevaya ve bunu en güzel şekilde ifade edebilecek bir üsluba sahip olmasından ötürüdür. Tabi bunların hepsinden öte Allah’ın kelamı olması sebebiyledir. Kur’an-ı Kerim’in kullandığı üsluplardan birisi de “Kıssa” yöntemidir. Ancak, hikâyeleme, öyküleştirme olarak bilinen bu üslup Kur’an-ı Kerim tarafından kendine has yöntemiyle ele alınmıştır. Klasik hikâye türlerinde olay örgüsü; yer, zaman ve kişiler belirtilerek kronolojik bir sırayla aktarılırken Kur’an’da durum daha farklıdır. Kur’an Kıssalarında bunun tam aksine zamanı net olarak belirtilmemiş bir olay, isimlerinden daha ziyade vasıfları ön plana çıkarılmış şahıslar ve neredeyse hiç değinilmemiş mekân olgusu vardır karşımızda. Belki bu hususta Hz. Yusuf kıssası istisna tutulabilir. Zira bu kıssa diğerlerinin aksine daha bütüncül bir şekilde ve kronolojik düzene yakın bir tarzda işlenmiştir. Ancak buna rağmen bu kıssada da normal hikâye türünün özelliklerini tam olarak göremeyiz. Kur’an’ın kıssa konusunda kullandığı bu farklı üslubun altında; alınması gereken ders ve ibretleri gölgelememe

hassasiyeti yatmaktadır. Zira bir hayat kitabı olan Kuran-ı Kerim tüm bu kıssaları oyun, eğlence olsun diye değil ibretler alınsın, aynı hatalar tekerrür etmesin diye aktarmaktadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz ve ibret almamız gereken kıssalardan birisi de; Bakara Sûresi’nde 246 ila 252. ayetler arasında anlatılan “TâlutCâlut Kıssası’dır.” Kıssaya göre; Hz. Musa’dan sonraki bir dönemde zillet içinde yaşayan, memleketlerinden sürülmüş, çoluk çocuğundan ayrı düşmüş İsrail oğulları, bu zilletten kurtulmak için Allah’ın peygamberinden kendilerine bir hükümdar gönderilmesini talep ederler. Amaçları ise bu hükümdar öncülüğünde savaşmak ve bulundukları zelil durumdan kurtulmaktır. Neticede bu istekleri Allah tarafından kabul edilir ve başlarına “Tâlut” isimli bir kimse tayin edilir. Ancak yan çizmede son derece mahir olan İsrail oğulları, Tâlut’un hükümranlığını reddederek kendilerine verilen savaş emrini çiğnerler. Tâlut ise kendisine inanan kimselerle yola çıkar ve onları tekrar sınayarak ikinci bir elemeye tabi tutar. Beraberinde az sayıda mümin kalmıştır. Yapılması gereken ise; çok olan düşman ordusuna karşı Allah’tan yardım ve zafer istemek için elleri açmaktır. Allah da kendisine iltica eden bu kullarına yardımını gönderecek ve düşmanları karşısında onları muzaffer kılacaktır. Savaşa damgasını vuran kişi ise; düş-

Muharrem 1440

31


manın görkemli komutanı Câlut’u elindeki sapanıyla yere seren küçük bir yiğit, Davut’tur. Genel hatlarıyla bu şekilde olan Kıssa’yı şimdi de Bakara Sûresindeki ayetler ışığında inceleyelim. Bakara Sûresi 246. Ayet: “Musa’dan sonra, Benî İsrail’den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: 'Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım' demişlerdi. 'Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?' dedi. 'Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?' dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.” Ayette peygamber olarak zikredilen kimsenin isminin ne olduğu bir yana; İsrail oğulları Hz. Musa’dan sonra bir süre daha doğru yol üzere kalmışlar, aradan biraz zaman geçtikten sonra asli bozuk tabiatlarına geri dönerek Allah’ın dininden uzaklaşmaya başlamışlardı. Bu dönemde aralarında onları hakka çağıran peygamberler de bulunuyordu. Ne var ki bu asi insanlar kendilerine gönderilen peygamberleri dinleyecek değillerdi. Bu taşkınlıkları üzerine Allah, düşmanlarını üzerlerine musallat etti de; birçoğu öldürüldü, birçoğu da esir alındı. Nihayetinde ellerindeki top-

32

Eylül 2018

raklardan mahrum edildiler. Onlarla kim savaştıysa kendilerine galip geldi. Eski zamanlardan Hz. Musa’ya gelinceye kadar nesilden nesile miras kalan ve kendilerine manevi olarak güç veren “Tâbut” ve “Tevrat” ellerindeydi. Onlar bu şekilde sapıklık üzere devam edegelince Allah’tan bir ceza olarak; bir savaşta krallardan birisi kendilerinden Tâbût’u ve Tevrat’ı alıverdi. Artık İsrail oğulları için tam bir zillet dönemi başlamıştı. Memleketlerinden sürgün ediliyor, evlatlarından ayrı düşüyorlardı. Nihayet katılaşmış kalpleri bu zillete dur demeye karar verdi. Soluğu kendilerine gönderilen peygamberde aldılar ve Allah’tan bir hükümdar göndermesini istediler. Amaçları ise bu hükümdar öncülüğünde savaşmak ve bulundukları zelil durumdan kurtulmaktı. İsmi kaynaklarda “Şem’un ya da Samuel” olarak geçen bu peygamber, onların tabiatını bildiğinden dolayı taleplerinin ne denli büyük olduğunu tekrar tekrar hatırlatsa da görünüşte kararlı gibiydiler. Savaşmaya azmetmişlerdi. Hem niye savaşmayacaklardı ki! Yurtlarından çıkarılan, oğullarından ayrı düşen onlar değil miydi? Bu yüzden elbette savaşacaklardı. Bakara Sûresi 247. Ayet: Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah, Tâlût’u size hükümdar olarak gönderdi, dedi. Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık olduğumuz halde, kendisine servet ve zenginlik yönünden geniş imkânlar


verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur? Dediler. 'Allah sizin üzerinize onu seçti, ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir' dedi. Allah İsrail oğullarının bu isteğini kabul etmiş ve onlara savaşta öncülük etmesi için “Tâlut” isimli bir kimseyi hükümdar olarak tayin etmişti. Ne var ki; melik olarak seçilen bu kimse ne peygamberlik kolu olan “Lavi’ler”e ne de krallık kolu olan “Yahuda”ya mensup bir kişiydi. Dahası deri tabaklayan, çobanlık yapan basit bir adamdı. Kısacası bu önemli göreve ondan daha varlıklı olan, güç ve imkân sahibi başka bir kimse getirilmeliydi. İsrail oğulları gösterdikleri bu tavır ile aslında kronikleşmiş hastalıklı zihniyetlerini sergiliyorlardı. Haşa, Allah’a işini öğretmeye kalkışıyorlar; sözü “bula bula bu çulsuz adamı mı başımıza tayin ettin” demeye getiriyorlardı. Daha öncesinde de savaş ile emrolundukları zaman; Hz. Musa’ya “Sen ve rabbin gidiniz, ikiniz savaşınız” diyerek aynı küstah tavrı sergilemekten kaçınmamışlardı. Bu olay diğer yandan onların mala ve mülke ne kadar bağlandıklarını, dünyaya ne kadar tamah ettiklerini apaçık bir şekilde ortaya koyuyordu. Çünkü aralarındaki üstünlük mertebesi iman ve takva olması gerekirken onlar servet ve zenginliği ölçü olarak kabul etmişlerdi. İşin daha da

İbn Abbas’ın radıyallahu anh ifadelerine göre Tâlut; o gün için İsrail oğulları arasında en bilgili, en yakışıklı ve en eksiksiz yaratılışa sahip olan kişiydi. Düşmanın kalbine heybet verecek şekilde iri yarı bir cüsseye sahipti. Uzunluğu dolayısıyla ona Tâlut denildiği de söylenmiştir.

üzücü tarafı ise; bu tavrı gösterenler, servetine derman yetmez Karun’ları, gücüne dur denilmez Firavunları Allah’ın nasıl da helak ettiğini gözleriyle görenlerin evlatlarıydı. Evet, onlar bu zalimleri babalarından işitmiş, Allah’ın yardımının nasıl tecelli ettiğini yakinen anlamışlardı. Şimdi ise Allah’ın seçmiş olduğu hükümdara itaat etmeleri gerekirken tam aksine fakirliğinden dolayı ona isyan edip Allah’ın hükmüne itiraz ediyorlardı. Oysa ne yapsalar boşunaydı; çünkü Allah emrini tahakkuk ettirecek ve Tâlut’u muzaffer kılacaktı. İbn Abbas’ın radıyallahu anh ifadelerine göre Tâlut; o gün için İsrail oğulları arasında en bilgili, en yakışıklı ve en eksiksiz yaratılışa sahip olan kişiydi.

Muharrem 1440

33


Düşmanın kalbine heybet verecek şekilde iri yarı bir cüsseye sahipti. Uzunluğu dolayısıyla ona Tâlut denildiği de söylenmiştir. Ayet-i Kerime’ye göre; Tâlut’un hükümdarlığa seçilmesinin iki sebebi vardı. Bunlar; insanın en büyük servetini teşkil eden bilgi genişliği ile savaşta kendisine yardımcı olan, düşmanla karşılaşıldığında kendisine üstünlük sağlayan beden gücüydü. Kısacası, Tâlut hem ilim hem de beden gücü bakımından aldığı sorumluluğu yerine getirebilecek en donanımlı kişiydi.

İçinde ise rivayetlerin yekününe göre; Tevrat levhalarının parçaları, Hz. Musa'nın asası ve ayakkabısı, Hz. Harun’un sarığı, İsrail oğullarına daha önceden çölde nimet olarak indirilen “Menn ve Selva”dan numunelik bir miktar” vardı.

Bakara Sûresi 248. Ayet:

Bakara Sûresi 249. Ayet:

Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının alameti, Tabut ‘un size gelmesidir. Meleklerin taşıdığı o Tabut ‘un içinde Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet, Musa ve Harun hanedanlarının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer inanmış kimseler iseniz sizin için bunda şüphesiz bir işaret vardır, dedi.

Tâlut askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Tâlut ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlut ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah’ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler.

Ayette bahsedilen Tabut, yukarıda da değindiğimiz gibi, İsrail oğullarının kutsal kabul ettiği ve kendisiyle düşmana karşı zaferler kazandıklarına inandıkları tabuttur. Bu tabut “Amalikalılar” ile yapılan bir savaşta ellerinden alınmış ve Tâlut’un hükümdarlığına işaret olarak İsrail oğullarına geri döndürülmüştü. Tabut ayette geçtiği üzere meleklerin taşımasıyla ulaştırılmıştı. Bu konuda da; “meleklerin Tabut’u gökle yer ara-

34

sında taşıyarak getirip insanlar bakıp dururken Tâlut’un önüne koydukları” rivayet edildiği gibi “Meleklerin onu bir ineğin çektiği araba üzerinde getirdikleri ”de rivayetler arasındadır. Melekler tarafından alenen ya da sırren getirilmiş olması bir yana; neticede Tabut Tâlut’un hükümdarlığına bir işaretti.

Eylül 2018

İsrail oğulları gördükleri alametler üzerine Tâlut’un hükümranlığını kabul edip Beytü’l- Makdis’ten cihad etmek için çıktılar. Rivayetlere göre Tâlut İsrail oğulları arasından tam 70.000 kişi seçmişti. Ancak, Tâlut Beni


İsrail’in kaypak yapısını bildiğinden dolayı onları tekrar bir imtihana tabi tutma ihtiyacı hissetti ve bir nehir ile imtihan olacaklarını, buradan ancak bir avuç içmeleri gerektiğini bildirdi. Nihayetinde

bu

kuru

kalabalığın

büyük bir kısmı sudan kana kana içerek imtihanı kaybetti. Rivayetler o ki; içtikçe yüzleri morarıyor, takatleri kesiliyordu. Kendilerine verilen emri çiğneyip kalplerinde iman zafiyeti oluştuktan sonra da yan çizip Câlut ve ordusuyla mücadele edemeyeceklerini söylediler. Tâlut ise beraberindeki

Bera İbn Azib diyor ki: “Biz Bedir günündeki Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem ashabından bahsediyorduk. Onlar Tâlut ile birlikte nehri geçenlerin sayısı gibi üç yüz on küsur kişi idiler. Tâlut ile nehri ancak mümin olanlar geçmişlerdi.”

az sayıda mümin ile birlikte Câlut’a karşı cihad etmek için nehrin diğer tarafına geçmişti. Taberi’nin rivayetine göre Bera İbn Azib diyor ki: “Biz Bedir günündeki Muhammed’in sallallahu aleyhi ve sellem

ashabından bahse-

diyorduk. Onlar Tâlut ile birlikte nehri geçenlerin sayısı gibi üç yüz on küsur kişi idiler. Tâlut ile nehri ancak mümin olanlar geçmişlerdi.” Ama onlar gücün, kuvvetin sayı çokluğunda olmadığını iyi biliyorlardı. büyük

kalabalıklar

Câlut ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Yüreğimizi sabırla doldur; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.

Geride az sayıda mümin kalmıştı.

Çünkü

Bakara Sûresi 250. Ayet:

kolay

oluşur, kolay dağılırdı. Daha az öncesinde onlar da kalabalıktı. Ama küçük bir nehir ordunun neredeyse tamamının dökülmesi için tek başına yeterliydi. İşte bu nedenle yollarından

Tâlut ve beraberindeki müminler sebeplere sarılıp verilen emri yerine getirdikten sonra gücün asıl sahibine ellerini ve gönüllerini açarak dua etmeye başladılar: “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır; bize direnme gücü ver; kâfir kavme karşı bize yardım et!”

dönmediler ve Câlut’a karşı koymak

Evet, bu dua yan gelip yatanların

için ilerlemeye devam ettiler. Nihaye-

değil yola koyulanların duasıydı. Bu

tinde iki ordu karşı karşıya geldi.

dua, sahte güçlere değil güçlerin asıl

Muharrem 1440

35


sahibine iltica edenlerin duasıydı.

mezarlar Allah’a savaş ilan edenlerin

Bu dua Allah için canından geçenle-

cesetleriyle doludur!

rin duasıydı. Onlar biliyordu ki; bu bir sabır yarı-

raman doğmuştu. Allah’ın ileride

şıydı. Sabreden değil daha çok sab-

hükümdarlık ve peygamberlik vere-

redenin kazandığı bir savaştı bu. İşte

ceği bir kahraman… Kendisinden

bunun için dualarında, “Rabbimiz,

sonra gelecek genç nesillere kendile-

bize sabır ver” demek yerine “Rabbi-

rinin büyük olduğunu hissettirecek

miz, üzerimize gökten yağmur gibi

bir kahraman… Allah yolunda atılan

boşalan bir sabır yağdır” şeklinde dua

hiçbir taşın küçük olmadığını öğreten

ettiler.

bir kahraman…

Bakara Sûresi 251. Ayet:

İşte, bu kahraman Davut(as), ileride

Sonunda Allah’ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlut’u öldürdü.

İsrail oğullarının başına geçecek ve onları hidayete davet edecekti.

Allah ona (Davud’a) hükümdarlık

Bu olay bir kez daha gösterdi ki; Allah

ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden

kötü insanları iyi insanlar ile yok etme-

ona öğretti. Eğer Allah’ın insanlar-

seydi yeryüzünde fesat çoğalırdı. Bir

dan bir kısmını diğerleriyle savması

kez daha öğrendik ki; Allah yolunda

olmasaydı elbette yeryüzü altüst

ter akıtmadan, kötülerin kanını dök-

olurdu. Lakin Allah bütün insanlığa

meden, zalime dur demeden iyilere

karşı lütuf ve kerem sahibidir.

izzetli bir şekilde yaşama hakkı yok!

Dualara icabet eden Allah bu samimi

Bakara Sûresi 252. Ayet:

kullara da icabet ederek zafer nasip etti. Haşmetli kral Câlut, savaş meydanında herkese meydan okumuş; ancak Tâlut’un ordusundaki küçük bir çocuğun attığı bir sapan taşıyla

36

Bu savaşın sonunda yeni bir kah-

İşte bunlar Allah'ın ayetleridir. Biz onları sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen, Allah tarafından gönderilmiş peygamberlerdensin.

yere yıkılmıştı. İşte zalimlerin sonu

Evet, kaç bin yıl öncesinde yaşanmış

hep böyledir. Zamanın zalim kralı

bu olay; kendisinde asla bir şüphenin

Nemrut’u bir sivrisinekle helak eden

bulunmadığı, her harfiyle Allah’ın

Allah’ın hükmü bu sefer küçük bir

kelamı olan Kur’an’ı Kerim’in tama-

taş ile tecelli etmişti. Zalimler bil-

men hak olarak anlattığı bir olaydır.

mezler mi ki Allah’ın ordularının

Ve şahitlik ederiz ki; bize bu kitabı

sonu yoktur! Onlar düşünmezler mi

ulaştıran Hz. Muhammedsallallahu aleyhi

ki gücü veren Allah onu elbet alır bir

ve sellem

gün! Tarihe dönüp bakmazlar mı ki

derilmiş peygamberlerdendir.

Eylül 2018

Allah tarafından hak ile gön-


KAPAK DOSYA Ümit Şit

ASHABI KEHF;

ŞÜPHESİZ ONLAR RABLERİNE İMAN ETMİŞ GENÇLERDİ

B

ir toplumdaki gençler ile değişecektir her şey. Bir toplumdaki gençlik

fesada uğramışsa tüm toplum fesada uğramış demektir. Bu durumu çok iyi bilen fesat salanlar gençlerimizin zihinlerini rablerinden uzaklaştırmakta ve derin bir uyku içine sokmaktadırlar. Allah ashabı Kehfi uyutarak fesattan kurtarırken, zalimler, koltuklarının bekçiliğini yapanlar ise gençleri uyutarak fesada uğratmaktadırlar

(Ey Muhammed!) Yoksa sen Kehf ve Rakîm ashabının delillerimiz arasında hayret edileceklerden olduklarını mı sandın? Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da: “Rabbimiz! Bize nezdinden bir rahmet ver ve işimizde bize doğru olanı kolaylaştır” demişlerdi. Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını mağarada tıkadık (uyuttuk.) Sonra iki fırkadan hangisinin kaldıkları süreyi daha iyi

"Şüphesiz ki onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Onlar (zalim hükümdarın karşısına) dikilip şöyle dediklerinde biz onların kalplerini pekiştirmiştik: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâh, asla çağırmayız. Yemin olsun ki biz o takdirde haktan çok uzak bir şey söylemiş oluruz.”

Muharrem 1440

37


hesapladığını ortaya çıkarmak için onları uyandırdık. (Ey Muhammed!) Biz sana, onların haberini dosdoğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz ki onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi. Biz de onların hidayetlerini artırmıştık. Onlar (zalim hükümdarın karşısına) dikilip şöyle dediklerinde biz onların kalplerini pekiştirmiştik: “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz O’ndan başka hiçbir ilâh, asla çağırmayız. Yemin olsun ki biz o takdirde haktan çok uzak bir şey söylemiş oluruz.”

38

Sen

onların

uyanık

olduklarını

sanırdın. Hâlbuki onlar uyuyanlardı. Biz, onları sağa sola çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış haldeydi (yatıyordu.) Eğer onları görseydin, elbette ki sırtını dönüp kaçardın. Onlardan dolayı için korkuyla dolardı. İşte (mağarada ne kadar kaldıklarını) birbirlerine sormaları için biz, onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. Onlar da: “Bir gün veya günün bir bölümü kadar” dediler. (Sonra) Şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha

“Şunlar bizim kavmimiz, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Onların ilâh olduğuna dair apaçık bir delil getirseler ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?”

iyi bilir. Şu gümüş parayla birinizi

(Birbirlerine şöyle demişlerdi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başka taptıkları şeylerden uzaklaştınız; o halde mağaraya sığının. Rabbiniz, rahmetinden size genişlik versin ve işinizde size faydalı olanı hazırlasın.”

“Şüphesiz ki onlar şayet sizi ele

(Sen) güneş doğduğu zaman mağaralarından sağ tarafına kaydığını, battığı zaman da onları soldan makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar mağaranın geniş bir yerinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın delillerindendir. Allah kimi doğru yola iletirse doğru yola erişen odur. Kimi de saptırırsa sen onun için doğru yolu gösterecek bir mürşit bulamazsın.

mutlaka hak olduğunu ve muhak-

Eylül 2018

şehre gönderin. Yiyeceklerin hangisi daha iyi ve temiz baksın, ondan size rızık getirsin. Fakat nazik davransın, sakın sizi kimseye sezdirmesin.” geçirirlerse,

taşlayarak

öldürürler

veya kendi dinlerine döndürürler, o zaman siz ebediyen kurtuluşa eremezsiniz.” Böylece onların bulunmasını sağladık ki Allah’ın (diriltme) vaadinin kak ki kıyamet de asla şüphe olmadığını

(insanlar)

bilsinler.

Hani

onlar (Ashâb-ı Kehfi bulanlar) aralarında meselelerini tartışıyorlardı. “Bunların üzerine bir bina yapın” demişlerdi. Rableri onları daha iyi bilendir, onların söz sahipleri de: “Mutlaka onların üzerlerine bir mescit edineceğiz” demişlerdi.


“Onlar üç kişidir, dördüncüleri köpekleridir” diyeceklerdir. “Onlar beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyeceklerdir. Bu gayba taş atmaktır (görünmeyen hakkında atıp tutmaktır.)” “Onlar yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir” diyeceklerdir. De ki: “Rabbim onların sayısını daha iyi bilendir. Zaten onları ancak çok az kimse bilir. O halde onlar hakkında (Kur’an’ın zikrettiği şekliyle) açık tartışmadan başka bir tartışma yapma. Onlar hakkında bunlardan (ehli kitaptan) hiçbir şey sorma. Hiçbir şey hakkında sakın: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım” deme. “Ancak Allah dilerse” (yaparım de.) Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım Rabbim beni bundan daha doğru olana iletir” de. Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz yıl daha ilave ettiler. De ki: “Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin “gaybı” (gizliliklerini bilmek) ancak O’na aittir. O ne acayip görür ne acayip işitir. Onların ondan başka hiçbir dostu yoktur. O hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmez. (1) Putperest olan Roma İmparatoru’nun akrabalarının da aralarında olduğu bir grup genç, gizlice tebliğ ve davet görevini sürdüren Müslümanlardan

(Hz. İsa’ya tabi olanlar) etkilenerek iman ettiler. Bu gençlerin soydaşları; Allah’ın hiçbir delil indirmemesine rağmen Allah’ın otoritesinden bir başka otoriteyi benimsemişler, Allah’tan medet ummaları gerekirken kendilerine bile fayda vermeyen geçmiş dönemlerde yaşamış liderlerin ya da Salih insanların ve yahut ta kendi uydurdukları varlıklara bel bağlamışlardır. Hâlbuki Allahtan başka bir şahsın, kurumun, heykelin, vs. rızasını ve sevgisini kazanmaya çalışmak ve medet ummak şirktir. Şirk ise Allah’ın af etmeyeceği bir günahtır. İşte böyle cahil, Hanif dinden uzaklaşmış, hevaları ile beraber birçok şeyi ilah edinmiş bir toplum içinden birkaç genç çıkarak Allah’ın otoritesi karşısında hiçbir kuvvetin ve hükümranlığın olamayacağını haykırmıştır. Öncelikle Müslüman olduklarını saklamışlardır. Bu saklamak hakkı gizlemek değil tehlike geçene kadar kimliklerini gizlemek demektir. Bu durum ise Müslümanlar arasında düşmanlara karşı tedbirli davranmayı ve tehlike esnasında gizli hareket etmeyi göstermektedir. Ancak gençlerin halinden haberdar olan Kral, gençleri karşısına çıkarmıştır. Bazı sorular sorarak inançlarını öğrenmiştir. Gençler sorulan sorulara doğru cevaplar vererek zor durumda bile olsa dik durmayı başarmışlardır. Kral önce çok sinirlenip onlara ceza verecekken birkaç gün düşünmeleri için bir fırsat vermeyi uygun görmüş.

1. Kehf, 9-26

Muharrem 1440

39


Kraliyet ya da devlet çevresinden iman eden gençlerin cezalandırılması durumunda halkın ilgisi gençlere ve onların iman ettikleri dine yönelecekti ki, bu istenmeyen bir durumdu. Bu meselenin dışarıya yansımadan sert tedbirlerle çözülmesi gözdağı, baskı ve işkence kral için daha uygun bir yöntem olarak görülmüştür. Gençlerin sisteme, düzene, sömürü çarkına, hevalar toplumuna imanlarını sağlamak daha büyük bir başarı olacaktır. O zamanlar iman edenlere devlet çok büyük cezalar vermekteydi. İman eden birçok insan zulme maruz kalmış veya ağır işkenceler altında şehit edilmişlerdi. Fakat bu defaki tehlike Kralın yakın çevresinde baş göstermişti. Böylesi kişilerin iman etmesi ise insanlarda daha büyük bir müspet etki bırakacaktır. Düşünün ki İngiltere kraliyet ailesinden İslam’a iman eden prenslerin çıkmasını bugünün medya organları tarafından son dakika olarak yayınladıklarını hesap edersek büyük bir etki olacaktır. Böylelikle din araştırılacak ve toplum böylelikle dönüşüme uğrayacaktır. Bu zalimlerin, Kralların, tagutların istemedikleri bir şeydir. Bu yüzden kral gençlere bir hak daha tanıyarak belki dininden dönerler diye beklemiştir. O sırada gençler, artık dönüşü olmayan bir yola girdiklerini ya dinlerinden dönecekler ki bu hiç akıllarına gelmeyen seçenekti ya da kralın karşısına çıkıp imanda sebatlarını yüzüne 2. Tefhimu’l Kur’an, Kehf sûresi

40

Eylül 2018

haykıracaklardır. Zaten bunu yapmalarına hiçbir mâni yoktur. Çünkü ‘Onların kalpleri metin kılınmış” idi. Bu sebatkâr tavırları ile kralın onlara sorduğu sorulara sözü evirip çevirmeden “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına ilah demeyiz yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz” demişlerdi. Önlerindeki diğer seçenek ise o mekândan hicret etmekti. Aralarındaki istişareler sonucunda o memleketten çıkmaya karar verdiler. Onlar Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı, Allah’ın haklarının insanlar tarafından başka varlıklara ithaf edildiği, Allah’ın emirlerinin günlük hayatlarında bir zemin oluşturmadığı sapkın putperest bir toplumda yaşamaktan imtina etmişledir. Bu yüzden Allah’ın rahmetine ulaşmak adına Allaha hicret etme kararı almışlardır. Onlar öyle yiğitler ki, Allaha ortak koşan bir toplumdan Allah’ın rahmetine koşmuşlardır. Böylelikle onlar, Allah hakkında yalan uydurup çeşitli putlara tapan ve bunların Allah katında önemli sayan bir kavmin dinini terk ettiler. Rivayetlere göre Efesliler diğer putperestler gibi birçok puta tapıyorlardı. Şehrin en büyük putu ise ay tanrısı Diana diye isimlendirilen puttu. (2) Gençler dinlerinin tehlikede olduklarını bildiklerinden tehlike geçene kadar yani Allah onlara bir çıkış kapısı gösterene kadar mağarada kalmayı düşündüler. Gençler mağaraya gir-


dikten sonra sığındıkları rabbi onlara rahmetini indirerek 300 küsur yıl onları uyuttu. Allah’ı tanımayan bir topluluk için Allah’ın ne denli kudret sahibi olduğunu gösteren bir mucizedir. Allah bu mucizeyle hem onları düşmanlarından korudu hem de onları sapkın bir toplumdan çıkartıp aldı. Şeyh Seyyid Kutup bu durumu tefsirinde şöyle açıklamıştır: “Tasvirli, son derece ilginç ve hayret verici bir sahnedir bu. Bu sahnede kelimeler aracılığı ile gençlerin mağaradaki durumları aktarılıyor. Oradaki görüntüleri yansıtan hareketli bir film şeridi gibi... Mağaranın üzerine güneş doğuyor ama güneşin ışınları mağaranın içine sızmadan sanki bilinçli olarak yana sapıyor. Ayetin orijinalinde geçen «sapıyor» ifadesi hem içerdiği anlamı tasvir ediyor hem de eylemde bir iradenin söz konusu olduğunu yansıtıyor. Güneş batarken de ışınları onların sol taraflarına kayıyor. Onlarsa, mağaranın geniş tabanına dağılmış durumdalar. Bu hayret verici sahnenin izleyiciye aktarımı tamamlanmadan önce, onların bu durumları üzerine bir yorum yapılıyor. Bu da uygun bir zamanda, hikâyelerin akışı içinde kalpleri istenen noktaya yöneltmek amacı ile yer alan Kur’an’a özgü yorumlardan biridir.

larından geçmesi, ayrıca onların bulundukları yerde ölmeden, ama hareket de etmeden öylece kalmaları Allah’ın mucizelerinden biridir. “Allah kimi doğru yola iletirse o doğru yolu bulur. O kimi saptırırsa sen ona, doğru yola iletici bir önder bulamazsın.” (3) Gençler uykudan uyanınca ne kadar süre kaldıklarını tespit etmeye çalıştılar fakat kalınan süreyi belirleyemediler. Karınları acıktığından aralarından birini gizlice şehre yiyecek alması ve onların çıkışından sonra şehirden kendileriyle ilgili bilgi edinmesini de söylediler. Özellikle şehirden yiyecek alacak kişiye de öğüt vererek helal ve temiz olanlardan getirmesini istediler. Mü’min gençlerden biri yanına aldığı gümüş sikkelerle çok dikkatli bir şekilde şehre girdi. Eğer Kral ve adamları kendisini tanırsa büyük işkencelere uğrayacağını biliyordu. Fakat şehre indiğinde şehrin tamamen değiştiğini gördü... Böylece oradaki insanlar gençlerin durumlarını öğrendiler ve şu ayetle de beyan edildiği gibi onlara bazı hakikatler de gösterilmiş oldu. “Allah’ın vadinin hak olduğunu, kıyametin şüphe götürmez olduğunu bilsinler.”

“Bu olay Allah’ın mucizelerinden biridir.”

Gençlerin uyandıktan sonraki durumlarını yine şeyh seyyid kutup tefsirinde şöyle aktarmaktadır:

Onların mağaranın içinde bu durumda olmaları; güneş ışınlarından etkilenmemeleri, güneş ışınlarının sadece yakın-

“Bu şekilde biz, yılların geçtiğinden, zaman çarkının döndüğünden, kuşakların artarda geçip gittiğinden,

3. Fi’zilal’il Kuran, Kehf sûresi

Muharrem 1440

41


bildikleri şehrin özelliklerinin değiştiğinden, benimsedikleri inanç hesabına korktukları yöneticilerin tarihe gömüldüklerini görüyoruz. Yine biz, zalim kralın baskısından kaçıp dinleri uğruna mağaraya sığınan genç arkadaşlarının hikâyesinin kuşaktan kuşağa aktarıldığından, bu gençler hakkında, inançları hakkında, ortadan kaybolmalarından itibaren geçen dönem hakkında birbiriyle çelişen çeşitli söylentilerin dilden dile dolaştığından habersiz bu gençlerin, korkarak gelecek tehlikelerden sakınarak aralarında konuştuklarını seyrediyoruz. Burada yeni bir sahneye açılmak üzere bu sahnenin perdeleri indiriliyor. İki sahne arasında Kur’an’ın akışından neler olup bittiği anlaşılan bir boşluk bırakılıyor. Ayetlerin akışından o gün şehir halkının mü’min olduklarını anlıyoruz. Çünkü şehir halkı, gençlerden birinin yiyecek almak amacıyla şehre inmesinden ve halkın onun eski zamanlarda dinleri uğruna kaçıp saklanan gençlerden biri olduğunun farkına varmasından sonra bu mü’min gençlere büyük saygı gösterisinde bulunuyorlar. Şehre yiyecek getirmesi için gönderdikleri arkadaşları gelip şehri terk etmelerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtiğini, çevrelerindeki dünyanın artık değiştiğini, daha önce 4. Fi’zilal’il Kuran, Kehf sûresi

42

Eylül 2018

karşı çıktıkları, aynı şekilde görmeye alışık oldukları şeylerden eser kalmadığını, kendilerinin asırlar önce yaşamış bir kuşağa mensup olduklarını, insanların nazarında ve duygularında şaşkınlık uyandıran garip insanlar olduklarını, kendilerine normal insanlar gibi davranmalarının mümkün olmadığını, kendilerinin mensup oldukları kuşağa bağlayan tüm yakınlıkların, ilişkilerin, duyguların, gelenek ve alışkanlıkların mevcut olmadıklarını, kopmuş olduklarını, kendilerinin canlı birer hatıraya benzediğini, anlattığı zaman bu gençlerin içine düştüğü dehşeti yaşadıkları büyük şaşkınlığı düşünmek de bize kalıyor. Nitekim yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı, içine düştükleri dayanılmaz dehşetten dolayı yüce Allah onlara merhamet ediyor, canlarını alıp onları kurtarıyor. Biz bütün bunları düşünürken Kur’an’ın akışı diğer bir sahneyi, onların can vermelerinin sahnesini sunuyor. Bu sırada insanlar mağaranın dışında, hangi dine bağlıydılar? Onları nasıl sonsuza dek koruyacaklar? Hatıralarını gelecek kuşaklara nasıl aktaracaklar? diye birbirleriyle çekişiyorlar. Ayetlerin akışı doğrudan doğruya bu şaşırtıcı olaydan çıkarılması gereken ibret derslerine işaret ediyor. (4) Sonuç olarak ashabı Kehf kıssasındaki gençler her zamanda ve devirde yaşamaktadırlar. Ancak sapmış olan top-


lumlar onları eski köye yeni adet getiren gençler olarak nitelemektedirler. Hâlbuki eski köye yeni adet getirmediklerini anlamaları için akıllarını ve kalplerini devreye sokarak anlayabilirlerdi. Ama ne yazık ki her zaman ve mekânda dünyevileşen insanoğlu her zaman kendisine hakkı getiren insanları çarkına çomak sokan, toplum içine fitne sokmaya çalışanlar olarak görmektedirler. Çünkü menfaatleri çerçevesinde bunu yapmaları gerekmektedirler. Çünkü az bir pahaya ahiretini satmışlardır. Anlamak yerine taşlamaya şartlanmışlardır. Çünkü değişimden korkmaktadırlar. Sus ağzımızın tadını kaçırma şimdi derler. Oysa ağızlarının tatları gün gelecek gerçekten kaçacaktır ama o zamanki pişmanlık nafiledir. Onlar rablerine gerçekten gönülden iman etmiş gençlerdir. La ilahe illallah kelimesi gençlerin dilleri, amelleri, fedakârlıkları ile yücelecektir. Rasulullah zamanında da yine gençler vesilesiyle davaya taze kan pompalanmış ve gençlerin fedakârlıkları ile zaferleri Allah nasip etmiştir. Bir toplumdaki gençler ile değişecektir her şey. Bir toplumdaki gençlik fesada uğramışsa tüm toplum fesada uğramış demektir. Bu durumu çok iyi bilen fesat salanlar gençlerimizin zihinlerini rablerinden uzaklaştırmakta ve derin bir uyku içine sokmaktadırlar. Allah ashabı Kehf’i uyutarak fesattan kurtarırken, zalimler, koltuklarının bekçiliğini yapanlar ise gençleri uyutarak fesada uğratmaktadırlar. Bu kıssa bize yaşın bir öne-

minin olmadığını, önemli olan şeyin Allah’a olan bağlılık derecesi olduğu göstermektedir. Ayrıca bu imanla nasıl dik durulacağını ve dik duruş ile Allaha nasıl hicret edileceğini anlatmaktadır. Hicret edildiğinde Allah’ın kendisi için fedakârlık yapan kullarını nasıl koruyacağını bizlere bildirmektedir. Zamanın ve mekânların sahibinin Allah olduğunu ve ölümden sonra nasıl diriltileceğimizin açık delillerini bize rabbimiz bildirmektedir. Her şeyin bir gün yok olacağının ve yok olmadan Allaha doğru adım atmanın gerekliliğini bize bildirmektedir. Allaha koşun; günahları bırakarak rahmet dolu mağaranıza, evinizin bir odasına veya başka bir beldeye… Önemli olan mekân değil Allah’ın rahmetine kavuşulmasıdır. O gençlerden sonra insanlar onların

hayatlarına,

yaşadıklarına

ve

fedakârlıklarına bakmak yerine kaç kişi

olduklarıyla

ilgilenmişlerdir.

Allah Teâlâ insanların hep boş işlerle uğraştıklarını kendilerine yarar dokunacak yerleri ise görmediklerine dikkat çekmektedir. O zamanın insanları şimdikiler gibi onların anısına anıtlar dikmek için uğraşarak uyudukları mekânları kutsallaştırmaya çalışmışlardır. Hâlbuki kutsal olan uyudukları mekân veya kaç kişi oldukları değil, kutsal olan davaları ve davaları uğruna harcadıklarıdır.

Muharrem 1440

43


KAPAK DOSYA Derya Fıçıcı

Bu mübarek annenin duası, durgun, hareketsiz bir dua değil. Her duası amel, eylem gerektiriyor, sabır gerektiriyor. Duasının ardında duran mümine bir kadın, mümine bir anne görüyoruz.

44

Eylül 2018

M

ümin bir kadının, “Acaba nasıl bir anne olmalıyım, nasıl bir anne olursam Rabbim benden razı olur?” sorusuna cevap olarak karşılaştığımız, evlat hasretiyle yanıp tutuşan bir anneden söz ediliyor Kuran-ı Kerim’de. “İmran’ın karısı: “Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım, benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.” demişti. Onu doğurunca -Allah onun ne doğurduğunu bilip durur-

ken- şöyle dedi: “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytanın şerrinden

sana

ısmarlıyo-

rum.” (Ali İmran, 35-36) Evlatla müjdelenen mümin bir kadının nasıl davranması ve neleri düşünmesi gerektiğini, nelerden endişe edip kime sığınması ve duygularını

nasıl

şekillendirmesi

gerektiğini Hz. Hanne’nin bu duasından öğreniyoruz.


Anlıyoruz ki “Nasıl bir anne olmalıyım?” sorusunu Allah celle celaluhu’ya sorduğumuzda bize örnek olarak Hz. Hanne annemiz gösteriliyor. Bu annenin ilk düşüncesi; Karnımdakini neye, kime adamalıyım? Tabiki onu bahşedene; ‘Rabbim, karnımdakini tam hür olarak sana adadım. Her türlü bağdan azade olarak senin yolunda hizmet edecektir.’ Karnındaki yavrusu doğduğunda O’nun Allah’a, Allah’ın dinine hizmet etmesini istiyor. Ne kendisine hizmet etmesini ne de başka bir şeye. Yalnızca Rabbinin hizmetçisi olmasını istiyor. Her türlü bağdan azade olmuş olarak en hür haliyle Rabbinin hizmetçisi olsun istiyor. Bunu istemekle kalmayıp, bu isteğini duasıyla perçinliyor. “...Benden kabul buyur, şüphesiz sen işitensin, bilensin.” İsteğin kabul olması için bir yakarış, içten, samimi, istekli, ısrarlı bir dua gerekiyor. Ve ardından “...Şüphesiz sen işitensin, bilensin.” diyerek duasının işitildiğinden emin olduğunu ve niyetini tekrar Rabbine nida ediyor. Bekleyişin ardından doğum gerçekleşiyor. Bir erkek evlat beklerken Allah celle celaluhu bir kız evlat bahşediyor. Bir itiraz, bir isyan yok. Rabbi bu duasına rağmen ona bir kız evlat vermişse, ona, Allah’a karşı adağını yerine getirmek düşüyor. Ebeveynin, çocuğun hakkı olan güzel isim koyma görevini yerine getirip O’na ‘Meryem’ ismini veriyor.

Ardından annesi, Hz. Meryem’e dua etmekle kalmıyor, onun neslinden gelecek olanlara da dua ediyor. İnsanoğlunun en büyük düşmanı olan şeytandan, onun şerrinden korunması için Allah’a niyaz ediyor. Bu mübarek annenin duası, durgun, hareketsiz bir dua değil. Her duası amel, eylem gerektiriyor, sabır gerektiriyor. Duasının ardında duran mümine bir kadın, mümine bir anne görüyoruz. Ve Allah böyle bu annenin evladına öyle bir şeref, öyle bir izzet nasip ediyor ki, o, İsa (Mesih) aleyhisselam’ın annesi oluyor. Bir peygamber annesi. Dünyada sabredilmesi en zor olan şeylere sabreden anne Hz. Meryem... İffet ve izzet timsali... Gördüğümüz gibi Kuran’da annelik zirvesi cennet olan izzetli bir yolculuk... Ne doğurup çocuğuna hizmet eden köle, ne de çocuktan mabedi olan bir kul... Bu anlayış modern cahiliyye toplumlarının annelik anlayışı. Modern cahiliyye toplumlarının anneye biçtikleri kimlik. Gelin birlikte bu kimliği inceleyelim. Önce size prens ya da prensesinizi doğuracağınıza ikna ederler. Siz de, onun her türlü ihtiyacını, hizmetini görecek olan kişisiniz. Kolay değil tabi bir prensin ya da prensesin hizmetlisi olmak. Birtakım kaygılarınız olur. Onun

Muharrem 1440

45


doğumu için bir doktor seçtikten sonra karşılama töreni için hazırlıklar başlar.

dişi çıkınca diş buğdayı töreni, ilk adım programı diye ardı arkası kesilmeyen törenler, partiler, eğlenceler...

Daha bunun öncesinde onun cinsiyetini açıklayacağınız büyük bir tören hazırlamanız gerekir. Afilli bir adı vardır bu törenin; ‘Baby Shower’

Tüm bunlar bir Hristiyan, Yahudi ülkesinde yaşanmıyor. Müslüman kadınların, müslüman nesilleri doğurduğu ülkede yaşanıyor.

Mükellef sofralar, gösterişli ortamlar eşliğinde, prens mi doğuracaksınız yoksa prenses mi, açıklarsınız. Bu törenin şahane olması için hiçbir masraftan kaçmazsınız.

Sebebi ise, ‘nasıl bir anne olmalıyım?’ sorusunu, iman ettiği kitap yerine modern cahiliyye anlayışına yöneltmesinden kaynaklanıyor.

Ardından doğumdan önce, onun eşyalarını, odasını, tahtını hazırlamanız gerekir. Ya da sarayını mı demeliyiz bilmiyorum. Cinsiyeti de öğrenildiğine göre mavi saray ya da pembe sarayın hazırlıklarına başlanır. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız, etrafımızda anne adaylarının en çok ne için hazırlık yaptıklarını, bütün bunlar için ne kadar uğraştıklarına bakalım. Bunun nasıl bir sektöre dönüştüğüne, bizi bu aldatmacalarla maddi ve manevi olarak nasıl söndürdüklerine bir göz atalım. Çocuğun doğacağı gün hastane odasını, organizasyon firması tutup süsletenler mi dersiniz, çocuk bezini pasta şeklinde dizip ‘bez pastamız’ diye fotoğrafını çekip sosyal medyada yayınlayıp, bu kadar boş işlerle uğraşanlar mı dersiniz? Daha bitmiyor tabi... Bebek mevlidi diye bir şey var. Bunun için düğün salonu tutmak gerekiyor. Ardından

46

Eylül 2018

Kuran’dan önce bu kitapları okuması, modern cahiliyenin medya organlarını takip etmesi, onu annelik vasfından alıp, doğurduğu yavrunun yeme, içme, giyme gibi ihtiyaçlarını karşılayan, sonra da onların istediği gibi eğiten bir robota dönüştürüyor. Çocuk büyüdüğünde bu robotun görevi de bitiyor. O çocuk artık kendi kendine yiyebiliyor, gezebiliyor. Birine ihtiyacı kalmıyor. Bir hizmetliyle efendi arasında ne kadar bir bağ olabilir ki? Allah celle celaluhu’nun mümine kadına biçtiği annelik rolü böyle değil. Annenin insan eğitmek gibi mübarek bir görevi var. Bu görev ve sorumluluğun kaygısını taşıyarak, Rabbine yönelen, Rabbine soran, O’na geceler boyu yakaran, dua eden, bu duası ile zirvelere ulaşan saliha bir hanım. Müslüman kadın da Hz. Hanne örnekliği ile bu zirveye talip olmalı, Allah’a adanmış, teslim olmuş bir nesil yetiştirmeli. Selam ve dua ile...


İKTİBÂS Nedim Bal

Amerikan Emperyalizminin Arkasında Yatan Gerçek;

AKİDE SAVAŞI !!! Bismillahirrahmanirrahim

Y

aşadığımız şu günlerde Amerikan emperyalizminin ahtapot gibi

tüm ülkeleri sarmaya, sıkmaya ve sonunda kendi arzularına boyun eğdirmeye yönelik azgın tutumu hissedilir biçimde görülmektedir. İsrail ve ABD uşağı hain birkaç krallık hariç tüm dünya ülkeleri Amerikan tehdidi altındadır. Avrupa ve İngiltere de ABD’nin bu azgın tutumundan vergi artırımları ve

ambargolarla payına düşeni almış ve yola getirilmiş gözükmektedir. Merak edilen şudur? Nefretle karşılanan bu politikalar seçilmiş besili Başkan Trump’ın ihtiras, şımarıklık ve müptezelliğinin bir sonucu mudur? Bizce değil! Besili Başkan Trump’da tıpkı kendinden önce ki ABD Başkanları gibi o derin sisteminin oraya monte ettiği “ben çalayım sen oyna türünden” kukla bir adamdır. Oyu-

Muharrem 1440

47


nun dışına çıkması ve arzu edilenin dışında davranması mümkün değildir. Oyunun dışına çıktığı an, Rusya ile seçim iş birliği, vergi kaçakçılığı gibi daha nice kirli işlerinin basında gündem olacağını ve bunun sonucunda yerleşik düzen tarafından yargılanıp gereken cezaya çaptırılacağını en iyi o biliyor. Söz buraya gelmişken, toplumu yanıltıcı ciddi bir algı operasyonundan da bahsetmeden geçmemek gerekir. Bu aldatıcı yanılgı; ‘ABD basınında Trump aleyhtarı haber yapanların hepsinin sanki o karanlık zihniyetin muhalifleri’ gibi algılanıyor olması. Yani “iki ABD var. Şimdiki bu ABD çok kötü ama öteki ABD çok iyi” algısı... Maalesef ülkemizde bu algının oluşmasına ve bu toplumun gerçeklerle yüzleşmesine engel olan yazar ve çizer takımı hayli çoğunlukta. Kastı olmayanları tenzih ederiz. Evet, her devletin içinde karşıt taraflar ve bu taraflar arasında güç ve iktidar olma savaşı olabilir. Bu hususta acımasızca çekişmeler, restleşmeler de yaşanabilir. Aslında Abd’ de yaşanan tam da budur. Birbirlerine saldırmalarının sebebi güç ve iktidarı ele geçirmek içindir. Yoksa biri diğerinden çok merhametli, çok hümanist, çok demokrat (!) olduğu için değil! Sahi hatırlayan var mı, “bu demokrasi kavramını/fitnesini” bir truva atı gibi kullanarak İslam beldelerini işgal etmiş ve milyonlarca Müslümanı katletmişlerdi öyle değil mi?

48

Eylül 2018

Amaçları ve hedefleri açısından birinin diğerinden hiçbir farkı yok! Bir ABD var ki o bizi ve tüm dünyayı narkoz yapmadan canlı canlı kesip biçiyor ve ciğerlerimizi çıkarıp çiğniyor, öteki ABD ise bizi narkozlayıp uyutuyor, Sonra yavaş yavaş kesip biçiyor ve ciğerlerimizi çıkarıp yine çiğniyor. Arada ne fark var? Arada ki tek fark; birileri bu işleri uyutarak yapıyor öteki ise canlı canlı yapıyor… Yani ha gâvur coni, ha coni gâvur… Beşerî sistemlerin şeytanca hileleri asla bitmez. Kullanmak istedikleri insanları bir takım zaaf ve hataya bilerek düşürürler sonrada o zaaf veya hataları bir şantaj unsuru olarak kullanıp dilediğini yaptırtırlar. Böylece istesen de istemesen de sistemin dışına çıkamazsın. Peki tüm bu olayları kurgulayan ve adım adım sahneye koyan o derin yapı sahiplerini bu şekilde davranmaya iten asıl sebep nedir? Sadece petrol ve zenginlik mi? Şöhret olmak mı? ABD’nin gücünü ispat etmek mi? Meseleyi sadece bu yönden okuyanlar ve işi gidip gelip “devletlerin inanç politikası olmaz sadece çıkar politikası olur. Tüm bunlar aslın da enerji savaşları içindir “saplantısına takılıp kalan aydın (!) tiplemeleri bizce çok dramatik bir şekilde yanılıyorlar. Evet, emperyalist devletler için zengin kaynaklar ve çıkarlar çok önemlidir. Fakat bundan daha mühim olanı “Haçlı Seferlerinin” arkasında yatan o gerçektir. İster kabul edelim ister


kabul etmeyelim “Haçlı Seferlerinin” arkasında yatan O gerçek; “Akide/ İnanç” savaşlarıdır. Evet şu an ABD politikalarını belirleyen ve yön veren bu mezhebin adı Evanjelizm’dir. Bu sayımızda Evanjelizm ve inançları noktasında sizler için özet bir derleme yaptık.

Evanjelist İnancın Kökleri Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört kanonik İncil’in her birine “Evanjel” denir. Yunanca “iyi haber” ya da “genel olarak kabul edilen gerçek” anlamına gelen evangelion’dan gelmektedir. Bu kelimeden türetilerek, İncil yazarlarına “Dört Evanjelist” denmiştir. Evanjelizm sözcüğü Kutsal Kitap’a dönmek veya yönelmek anlamına gelir. Evanjelist ve Evanjelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evanjelist sözcüğü en basit anlamıyla “Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi” anlamına gelir. Evanjelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesi’nin muhafazakâr kesimini nitelemek için kullanılır. Evanjelikler, ABD’yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Puritenler’in devamıdır. Evanjelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evanjelik denmeye başlanmıştır. Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullan-

mıştır. Bu nedenle Kıta Avrupası’nda Evanjelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır. Evanjelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770),; Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika’nın en büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel taşlarıdırlar. ABD’de 1820’lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan Evanjelizm 19. yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır. Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümü-

Muharrem 1440

49


başlamıştır. Bugünkü Evanjelizm Amerika’daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil etmektedir.

Evanjelist Hıristiyanlar İle Yahudi İnancı Arasındaki Geçişler

Evanjeliklerin geneli; İsrail devletinin kurulması ile beraber İncilin kehanetinin gerçekleştiğine ve Mesih’in geri dönebilmesi için Hristiyan olmayan bütün herkesin katledilip, yok edilmesi gerektiğine ve ancak böylece bin yıllık barışın başlayacağına inanıyorlar. Ortadoğu’da yaşanılan çatışmaların arkasındaki temel sebepte bu. Tüm bu yaşananlar özlemle beklenen sonun müjdecileri!.

nün sağlanması ile devrimcilik anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John Nelson Darby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye

50

Eylül 2018

Evanjelistler, Eski Ahit’in Yahudilerin Tanrı’nın seçilmiş halkı olduğunu, Kutsal Toprakların Yahudilere ait olduğunu, Yahudilerin Mesih’in gelişiyle birlikte dünyanın egemeni olacağı gibi hüküm ve kehanetlerini tamamen kabul etmektedirler. Bu nedenle, bu konuda kendileri için en önemli görevin, Yahudilerin egemenliğine destek olmak olduğu fikrini benimsemişlerdir. Evanjelistler, günümüz politik olaylarını Eski Ahit’e göre yorumlamakta ve İsrail’e destek olmaktadırlar ve İncil’den daha çok Tevrat’ın 39 kitabına değer vermektedirler. Evanjelistlerin savunduğu inanç sistemi, Kutsal Kitap’ta anlatılan Sion toprağı ve günümüz İsrail Devleti üzerinde odaklanmaktadır. Bunların ikisini de aynı kabul etmektedirler. Evanjelistler Siyonist Yahudilerle aynı inanca sahiptirler. Evanjelistlere göre Tanrı, insanları iki kategoriye ayırmıştır; Yahudiler ve Yahudi olmayanlar. Cennet Evanjelistler içindir. Öteki insanlar Tanrı için herhangi bir değer taşımamaktadır (!!!) Bu inanca göre, Yahudiler seçilmiş halktır ve onların dünya egemenliği için ilahi bir plan hazırlanmıştır.


Evanjelistler ise bu plana destek verecekler ve bunun sonunda Cenneti kazanacaklardır. Mesih geldiğinde Yahudiler ve Evanjelistler bir yanda, diğer din mensupları ise diğer yanda yer alacaklardır. Her iki taraf arasında Armagedon isimli Kıyamet Savaşı yaşanacak ve Yahudiler bu savaşı kazanacak ve böylece bin yıl süren bir dünya egemenliği elde edeceklerdir. Kamuoyunda bilindiği şekliyle Evanjelistlerin amacının, Tanrı’yı Kıyamete zorlamak olduğu yaygın bir şekilde kabul görmektedir. Hollywood bu inancı destekleyen filmler yayınlamakta ve böylece de insanlar üzerinde Kıyamet korkusu paranoyasına yol açmaktadır. Evanjelistler göre Kıyametin kopmasından önce Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelecek ve az sayıdaki Yeniden Doğuşçu Hristiyan’ın ruhları semaya yükselecek. Evanjelistlere göre Tanrı’nın Mesih’i göndermesi için Dünyanın kötülükleri yaşaması gerekmektedir. Tanrıyı kızdıracak her türlü kötülük işlenmeli ve böylece de  Tanrı Kıyameti bir an önce kopartmalıdır.

Evanjelikler ve Ortadoğu Evanjeliklerin geneli; İsrail devletinin kurulması ile beraber İncilin kehanetinin gerçekleştiğine ve Mesih’in geri dönebilmesi için Hristiyan olmayan bütün herkesin katledilip, yok edil-

mesi gerektiğine ve ancak böylece bin yıllık barışın başlayacağına inanıyorlar. Ortadoğu’da yaşanılan çatışmaların arkasındaki temel sebepte bu. Tüm bu yaşananlar özlemle beklenen sonun müjdecileri!. Evanjelik bir kitap olan,” Kudüs için Gerisayım”da (Jerusalem Countdown) korkunç bir ahir zaman senaryosu tasarlanmış. Rusya ve Müslüman devletler birleşip İsrail’e karşı savaşıyorlar. Bütün bu karmaşıklıklar ve savaşların ardından, Hristiyan karşıtı olan Avrupa birliği lideri, İngiliz ve Amerikan ittifakına karşı savaşıyor. Mesih geri dönüyor ve yeryüzündeki ebedi krallığını Kudüs’te inşa ediyor. Evanjeliklerin ve Yaheb beklentisi içerisinde olan Siyonist Yahudilerin rüyalarını süsleyen bu sahne, yani Ortadoğu’nun tabiri caizse Cehenneme dönmesi ne yazık ki gerçekleşmeye başladı gibi. ABD ve İsrail arasındaki bu derin siyasi, kültürel ve dini ilişkiyi iyi anlamak gerekiyor. Böylece hem ABD’nin Ortadoğu politikasını daha doğru analiz etmiş hem de ABD ve İsrail dostluğunun dünü, bugünü ve geleceğini daha iyi kavramış olacağız. Evanjelik geleneğe göre, Kıyametin kopmasından önce Hz. İsa yeryüzüne ikinci kez gelecek ve az sayıdaki yeniden doğuşçu Hıristiyan’ın ruhları semaya yükselecek. Hz. İsa’nın dönebilmesi ise yeryüzünde sahnenin hazırlanmasına bağlıdır.

Muharrem 1440

51


Kıyametin çabuklaştırılması için ne gerekiyorsa yapmak gerekiyor! Bu yüzden Fransız Le Nouvel Observateur Dergisi’nde de ifade edildiği gibi dünya üzerinde yaşayan 500 milyon “Evanjelist”in en önemli liderlerinden biri olan ABD Başkanı Bush’un Irak’ı işgal edişinde Evanjelist düşüncelerinin etkisi olduğunu söyleyenler oldukça fazladır.

Başka bir ifadeyle Evanjeliklere göre geleceğin dünyası İsrailoğullarının, ahiret ise Hıristiyanlarındır. Ahiretin yolu ise kıyametten geçmektedir. Kıyamet ancak İsrailoğullarının Filistin`e, Arz-ı Mev’ud`a ve dünyaya hâkim olmalarıyla kopacaktır. O hâlde Hıristiyanlar`ın ahiretteki nimetlerle buluşması ancak İsrailoğullarının bu emellerine hizmet etmekle mümkündür!!!

Bu sahnenin hazırlanması için Yahudilerin Filistin’e dönüp İsrail devletini kurmaları, Kudüs’ü başkent yapmaları, Mescid-i Aksa’nın yerine Süleyman Mabedi’nin inşa edilmesi, bunun için de İsrail’e yardım etmek,

52

Eylül 2018

Hareketin önde gelen isimleri arasında ise; Bush’un da akıl hocalığını yapan Jerry Falwel, Pat Robertson, Franklin Graham ve Jerry Vines gibi İslam’a ve Peygamber Efendimize ağza alınmayacak hakaretlerde bulunan kişiler de bulunuyor. Evanjelistler, Klasik Hıristiyan inancından farklı olarak Yahudilerle birçok ortak inancı paylaşırken; Kitabı Mukaddes’ten kehanet ettikleri Kıyamet öncesi yedi aşamaya odaklanmaktadır. Bunlar; Yahudilerin Filistin’e geri dönmesi, Büyük İsrail’in kurulması, İncil’in tüm dünyaya vaaz edilmesi, İsa Mesih’in ikinci kez dünyaya gelmesi, Yedi Yıl savaşı, felaket dönemi ve Armageddon Savaşı… Evanjelik inanca göre; Tanrı’nın Evanjelik Protestan Hıristiyanlar için olan uhrevi (cennetle ilgili) ve Yahudiler için de dünyevi (yeryüzüyle ilgili) olmak üzere iki planı vardır. Öteki dinlere mensup insanlar ise Tanrı için önem taşımazlar. Tanrı’nın Yahudilerle ilgili planı gereği Yahudiler, vaad edilmiş topraklara


dönüp Büyük İsrail’i kuracak ve dünyaya egemen olacaklar. Evanjelikler ise bu plana destek olacaklar ve kendileri için kurtuluş ahirette gerçekleşecektir.

yanlığın Yahudi karşıtı tarihini red-

Eski Ahit (Tevrat ve Zebur) ve Yeni Ahit (İncil)’ten oluşan Kitabı Mukaddes’e göre, İsa Mesih’in yeryüzüne yeniden inebilmesi için Yahudilerin, “Kenan Diyarı” olarak da adlandırılan ve kendilerine Tanrı tarafından vaad edildiğini iddia ettikleri topraklarda toplanmış olması gerekmektedir.

tiyan-Yahudi ortaklığı üzerine oluş-

Evanjelist Hıristiyanlar’ın Yahudilere ve İsrail’e duydukları muazzam sempatinin ve Evanjelizm-Siyonizm ittifakının kaynağı işte bu inanıştır. Mesih geldiğinde Yahudiler ve Evanjelikler bir yanda, bunların haricindeki diğerleri ise bir yanda olacak ve iki taraf arasında büyük bir savaş, yani “Armageddon Savaşı” yaşanacak ve Hz.İsa önderliğindeki Yahudiler ve Evanjelikler savaşı kazanarak dünya egemenliğine ulaşacaklardır.

sinde Hıristiyanların ahireti kazana-

Meselenin Özü

detmeyi, tarihteki Hıristiyan-Yahudi çatışmasının

kaynağı

Hıristiyan-

lık literatürünün meşruiyetini yok etmeyi ve Büyük Britanya`nın Hırismasını hedefleyen bir Yahudi yanlısı Hıristiyanlık olarak üretilmiştir. Oysa Armegeddon inancına sahip, Millenyum’a

ulaşma

kaygısındaki

Evanjelizm, Yahudileri dolaylı olarak kutsamakta, onları “dünyanın kendilerine verildiği” ve “Yahudiler sayecağı” topluluk olarak görmektedir. Başka bir ifadeyle Evanjeliklere göre geleceğin dünyası İsrailoğullarının, ahiret ise Hıristiyanlarındır. Ahiretin yolu ise kıyametten geçmektedir. Kıyamet ancak İsrailoğullarının Filistin`e, Arz-ı Mev’ud`a ve dünyaya hâkim olmalarıyla kopacaktır. O hâlde Hıristiyanlar`ın ahiretteki nimetlerle buluşması ancak İsrailoğullarının bu emellerine hizmet etmekle mümkündür!!!

Klasik Hıristiyan dünyada Yahudiler kötü bir yere sahiptirler ve dışlanırlar. Yahudiler, Hıristiyan yerleşimlerinin dahi dışında tutulurlar. Protestanlığın kurucusu Luther bile Papa ve Müslümanlarla birlikte Yahudileri en büyük düşman ilan etmiştir.

Her yanıyla dünyaya hâkim olmak

Özellikle İngiltere bağlamında Evanjelizm, Protestanlığı suiistimal ederek “İncil`e dönüş” adı altında Hıristi-

hakikatmiş gibi bir görünüm vermiş,

isteyen Yahudi imzası taşıyan bu inanışla Büyük Britanya`da oluşan Yahudi ekonomi-Hıristiyan savaşçı ortaklığının

Hindistan`da

ulaştığı

başarı ve bunun ABD`nin kurulmasına katkısı, bu “inanılmaz inanış”a misyonerliğin etkisiyle de onun taraftarları artmıştır.

Muharrem 1440

53


İşte bu yüzden Evanjelik Basın, televizyon ekranlarından takip ettiği Ortadoğu’dan yansıyan görüntüler için “acıklı fakat beklenildiği gibi“ diyor.

Yakın Tarih’deki Evanjelik Siyasiler

| ABD Başkanı Donald Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence Bugün ABD`nin en aktif kiliseleri olarak Evanjelik kiliselere mensup ABD`li sayısının 80 milyona yaklaştığı düşünülmektedir. ABD`deki manevi boşluk içinde kendine sığınak arayanların yanında politik olarak yükselmek isteyenlerin de sığındığı Evanjelikler, ABD`de Yahudilerin dünya hâkimiyeti için çalışmakla bir tür Hıristiyan Siyonist kimliğine bürünmüşlerdir. Hristiyan

Evanjelikler;

Filistin’de,

Irak’ta, Yemen’ de Mısır’da, Suriye’de ve birçok yerde yaşanılan acı ve dramları sonun başlangıcı olarak görüyorlar. Onlara göre İsrail’de iyi ve kötünün son savaşı gerçekleşmeli. Dünyanın batması için İsrail desteklenmeli, kötülükler artmalı ve büyük bir savaş başlamalı...

54

Eylül 2018

William Blackstone adlı Evanjelik, henüz Siyonizmin kurucusu Teodore Herzl, “Yahudi Devleti” (1896) fikrini kitaplaştırmadan ve Birinci Siyonist Kongre`yi (1897) toplamadan 1878`de bir bildiri kaleme almış ve Filistin`de bir İsrail devletinin kurulmasını önermiştir. Bu bildiri, aralarında Anayasa Mahkemesi başkanı, Beyaz Saray sözcüsü, John D. Rockefeller, J.P.Morgan gibi isimlerin bulunduğu 400 kişi tarafından imzalanmıştır. 1916 yılında tekrar gündeme gelen konuya Evanjelik başkan W. Wilson sahip çıkmıştır. 1917’de kendi adındaki deklarasyonu ilan eden İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour da Evanjeliktir. Evanjelikler, ABD siyasetinde 1970’lere kadar Demokratları desteklediler. O tarihten sonra ise The New Christian Right/Yeni Hıristiyan Sağ olarak daha çok Cumhuriyetçileri desteklemeye başladılar. 1980`li yılların başında Carter’e karşı Reagan’ı destekleyen Evanjelikler, ABD’nin Sovyetlerin yıkılmasına giden siyasetinde etkin bir rol oynadılar. 1989`da Baba Bush`un seçilmesinde en önemli pay onlara aitti. 2000 yılında yapılan başkanlık seçim-


lerinde Bill Clinton’ın ABD`liler tarafından başarılı bulunan başkanlığına rağmen Demokratların adayı Al Gore’ın seçilmesini engellediler. Oğul Bush’u seçtirerek “Bush Doktirini” olarak bilinen ABD`nin İslam dünyası karşıtı olarak geliştirdiği güncel siyasetin mühendisliğini yaptılar. Oğul Bush (George W. Bush), 11 Eylül 2001 vakasını bahane ederek İslam dünyasını “şer ekseni” olarak adlandırmış ve İslam dünyasına karşı yürütülecek savaş için “Haçlı Savaşı” terimini kullanmıştır. ABD’deki sıradan Yahudiler Demokratların adayı Hillary Cilinton’ı desteklerken Evanjelikler, Obama sonrası ABD siyasetinin ancak Trump ve ekibi tarafından dizayn edilirse Milenyum’a dolayısıyla Siyonizme hizmet edeceğine inandılar ve yine aslında Evanjelik olan Hillary Clinton’a karşı Trump’ı desteklediler. Trump`ın Evanjelizme yakınlığı bilinmektedir. Ama Evanjelizm’le asıl bağlantılı kişi, onun yardımcısı Pence’tir. Katolik bir aileye mensup Pence, gençliğinde Demokrat Parti üyesi olmuş, üniversite yıllarında Evanjelik-Protestan mezhebine geçmiştir. Bu mezhebin etkisi altında Cumhuriyetçi Partiye katılmış, muhafazakâr-koyu dindar bir Evanjelik olarak siyasetle uğraşmıştır. Indiana Valisi olduğu dönemlerde de aşırı Hıristiyan-Evanjelik görüşlere sahip beyaz Amerikalı profili çizmiş; “Tea Party/Çay Partisi” diye bilinen ve

İslamofobik/ İslam karşıtlığı görüşleriyle bilinen grubun toplantılarına katılmıştır. 2016 seçimlerinde Evanjelikler, Trump`tan çok Pence için çalışmıştır. Evanjelizm, Ukrayna`dan Çek Cumhuriyeti`ne kadar Doğu Avrupa`da da kendinden söz ettirirken İslam dünyasındaki ABD ile ilintili gelişmeleri bu Hıristiyan Siyonizminden bağımsız düşünmek isabetsizdir. “Robinson Drive Metodis” Kilisesinin rahibesi, “İsrail ve komşuları arasında olan savaşın İncilin bir kehaneti olduğunu söylüyor. Rahibenin Teksas’taki cemaati, aslında barışa inanmadan, Ortadoğu’da barış için dua ediyor. Çünkü Evanjelikler dünyada kalıcı bir barış için, insanlık tarihinin şahit olmadığı kadar kanlı bir savaşın olması gerektiğine inanıyorlar. Yol haritaları onları kıyamete (Armegeddon) doğru götürüyor. Evanjelistler, Kıyamet savaşı Armagedon’un çok yaklaştığını düşünüyor. Bush’un başını çektiği Evanjelistler, Armagedon’u yaşayan nesil olmak için ellerinden geleni yapacak gibi gözüküyor. ------------------------İktibas Yapılan Yazılar Evanjelizm ve Ortadoğu Davut DAĞ/ Sütun Haber Evanjelizm ya da Hristiyan Siyonizmi Abdulkadir Turan/ Doğru Haber

Muharrem 1440

55


İSLÂM DÜNYASINDAKİ KAŞİFLER Cihan Malay

Uçmayı Başaran İlk İnsan:

ABBAS İBN FIRNAS (810- 888)

A

sıl adı Abbas Ebu’l-Kasım ibn Firnas bin Virdes el-Tekurinî

olan Abbas İbn Firas’ın doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, 810 yılında dünyaya geldiği bir kısım tarihçi tarafından kabul edilmiştir. O, Tekuronna’da (bugünkü

Ronda)

yaşayan

Berberi bir aileye mensuptur. Dönemin ilim ve bilim merkezi olan Endülüs’te doğması, onun bilime olan katkılarında önemli rol oynamıştır. Orta

56

Eylül 2018

Çağda Avrupa’nın içinde bulunduğu “karanlık dönem” olarak adlandırılan geri kalmışlığın aksine Endülüs’te İslam’ın aydınlığı yaşanmıştır. Nobel ödüllü ünlü Fransız fizikçi Pierre Curie (1903) “Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı. Atomu parçalayabildik. Eğer yakılan bir milyon kitabın yarısı elimize ulaşmış olsaydı, bugün çoktan uzayda galaksiler arasında seyahat ediyor olacaktık” sözleriyle bu itirafını dile getirmiştir. İşte İbn Firnas da bahsedilen bu kişilerdir. Bu


dönemde Endülüs’te otoriteyi elinde bulunduran Emevî Devleti tahtına 822 yılında geçen II. Abdurrahman, bilim ve teknikte gelişmenin önünü açmış ve bu alanda yetenekli kişileri desteklemiştir. Abbas Kasım İbn Firnas’ın ilgilendiği alan astronomi (gök bilimi) olmakla birlikte, bu alan dışında birçok alanda çalışmıştır. Onun ilgilendiği alanlar arasında kimya ve fizik gibi ilim dalları da sayılmıştır. Sülfirik nitrik, nitro hidroklorik asitleri keşfetmiş, ayrıca birçok kimyevî maddeyi de ortaya çıkarmıştır. Ayrıca kaya kristallerini kesme yöntemini geliştirmiştir. O zamana kadar sadece Mısırlılar kristal kesmeyi

biliyordu.

Bundan

sonra,

İspanya Mısır’dan kuartz (kaya kristali) ihracatını bırakmıştır. (1) O, astronomi alanında hazırladığı

İbn Firnas, kendisine has metotlarla bir kısım kum ve taşlardan mükemmel renksiz cam yapma usûlünü de geliştirerek cam sanayinin gelişimine öncülük etmiştir. Ayrıca düzeltme kabiliyeti olan camı keşfederek gözlüğün mucidi olduğu kabul edilir.

tablolarla (Sinhind adı vermiştir.) bu alanın gelişimine katkıda bulunmuştur. Gök cisimlerini hareketli bir şekilde gözlemleyebileceği bir planetaryum (2) yapmıştır. Bu alet ile yıldızlarla birlikte bulut ve şimşekleri de incelemiştir. Bunun yanında yazdığı şiirler de dönemin Endülüs Emevî hükümdarı tarafından beğeni-

Bilime bir katkısı da “el-Makata” adlı bir su saati tasarlayarak, Endülüs Emevî hükümdarı I. Muhammed’e sunmuş ve bu saat ile suların akış hızını ölçmüştür.

lerek, ödüle değer bulunmuş ve ken-

İbn Firnas, kendisine has metotlarla

disine maaş bağlanmıştır.

bir kısım kum ve taşlardan mükem-

1. http://www.merhabahaber.com/hazerfenden-once-ilk-ucan-insan-bilim-merkezinde-766108h.htm 2. Güneşin, yıldızların, gezegenlerin ve diğer gök cisimlerinin yapay görüntüsünün özel bir yansıtıcı yardımıyla kubbe şeklindeki tavana yansıtıldığı gösteri salonlarına verilen isimdir.

Muharrem 1440

57


mel renksiz cam yapma usûlünü de geliştirerek cam sanayinin gelişimine öncülük etmiştir. Ayrıca düzeltme kabiliyeti olan camı keşfederek gözlüğün mucidi olduğu kabul edilir. Döneminde yaptığı birçok keşifle asından sıkça söz ettiren İbn Firnas’a, Endülüs sultanı I. Hakem tarafından, “Hakîmü’l-Endelüs” unvanını verilmiştir.

İlk Uçan İnsan İbn Firnas, 17 Aralık 1903’te uçağın mucidi olarak görülen Wright Kardeşler’den 1023 sene önce uçmayı başararak, uçmanın mümkün olduğunu herkese ispat etmiştir. 825 yılında günümüzdeki paraşüte benzer demirden kanatların üzerini tüylerle kapladığı aletle yaptığı ilk uçuşunda tam bir başarı elde etmiş olmasa da sonraki uçuşlarında başarılı sonuç elde etmiştir. Uçma konusundaki çalışmalarına hız vermeden devam eden İbn Firnas, İspanya’nın Kurtuba (Cordoba) kentinde 875 yılında ilerleyen yaşına rağmen bir kumaş kanat üzerine kuş tüyleri takarak en yüksek kulesinden kendini aşağıya bırakarak yaptığı ikinci uçuş denemesini yapmıştır. Kalabalık bir topluluk bu uçuşa şahitlik etmiştir. Kaynaklarda onun bu uçuşunda havada oldukça uzun bir süre süzüldüğünü anlatılmıştır (Kaynaklarda 10 dakika olduğu söylenmiştir). Bu uçuş başarılıdır

58

Eylül 2018

ancak iniş için manevradaki yeterli önlemlerin alınmaması ve uçuşun en tehlikeli yanı olarak kabul edilen inişin yumuşak yapılamamasından dolayı çok kötü bir şekilde yaralanmıştır. İki ayağının kırıldığı bu uçuşun ardından yaşanan kötü yaralanmanın etkisiyle sadece 12 yıl yaşamış ve Kurtuba’da 78 yaşında vefat etmiştir. Tarih onu bu yönüyle “bilimsel uçuşun öncüsü” olarak kabul etmiştir. Prof. Dr. P. K. Hitti, “Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi” adlı eserinde onun bu konudaki çalışmaları övücü şu ifadelere yer vermiştir: “İbn-i Firnas, insanın uçması konusunda ilk ilmî ve pratik teşebbüsü yapan kimse olarak bilinmektedir.” Tarihçi Osman Turan da “İslam medeniyetinde modern havacılığın öncüsü” ifadesine yer verdikten sonra onu öven şu ifadelerde bulunmuştur: “Daha doğrusu şu dünya tarihinde ilk defa


uçmayı gerçekleştiren, uçak yapan bir Müslümandır.” Asıl hedefi uçan bir cihaz yapmak olsa da bu niyetini gerçekleştirmedeki gayretleri yaralanmasından dolayı sekteye uğramış ve bunu yapmaya ömrü yetmemiştir. Onun uçuş tarihine olan bu katkısı unutulmamış ve Bağdat’ta onun adına bir havaalanı inşa edilmiştir, İbn Firnas Havalimanı. Uluslararası Astronomi Birliği (NASA) tarafından 1976 yılında ayda bulunan bir kratere onun adı verilmiştir. Tunus ve Libya’da onun onuruna posta pulu basılmıştır.

Prof. Dr. P. K. Hitti, “Siyasî ve Kültürel İslam Tarihi” adlı eserinde onun bu konudaki çalışmaları övücü şu ifadelere yer vermiştir: “İbn-i Firnas, insanın uçması konusunda ilk ilmî ve pratik teşebbüsü yapan kimse olarak bilinmektedir.”

Abbas ibn Firnas’a atfen özel araç

İbn Hayyân’ın “el-Muktebes” adlı eserinde örneklerini verdiği bazı şiirlerinin dışında hiçbir eseri günümüze ulaşmamıştır.

tasarlamıştır.

Faslı tarihçilerden el-Mekkari, 17. Yüzyılda İbn Firnas’ın nadir başarılarını kitabında topladı, ancak bu kitap 200 yıl çevrilmedi.

------------------------

Dünyanın en pahalı arabalarından biri olan “Rolls-Royce” 2013 yılında

İspanya’da adına 2011 yılında bir köprü kurulmuştur.

KAYNAKLAR Kırbıyık, Kasım, TDV İslam Ansiklopedisi “Abbas bin Firnas” maddesi, cilt:1, sayfa:24. http://www.alibababilimevi.com/ibn-i-firnas-ve-takipcileri/ https://www.aksam.com.tr/yasam/ilk-ucankisi-kim/haber-224123

Muharrem 1440

59


NEBEVÎ AİLE Halime Yılmaz

CAM ŞİŞELERİ KIRMAYIN!

H Erkekler dış görünüşe, kadınlar sözlere pek ehemmiyet verirler. İslam ve İslam peygamberi kadar kadına değer veren ve onu anlayan bir din olmadığına daha fazla iman ediyor insan.

assastır, kırılgandır Allah’ın kadın kulları. Kadınlar, kimsenin istediği şekilde dövebileceği bir köle, bir eşya değil, zayıf tarafları korunması gereken Allah’ın erkeklere verdiği bir emanettir. Bekârken babalarının, evlendikten sonra da kocalarının belli bir süre yanında güzellik ve nezaketle tutmaları gereken, sonra da Allah tarafından haklarının yerine getirilip getirilmediğine dair hesaba çekeceği narin bir çiçektir kadınlar. Enes radıyallahu anh bildiriyor:

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir yolculuğundaydı. Enceşe adında bir köle, binek hayvanlarını şiirlerle coşturup sürüyordu. Bunun üzerine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Ey Enceşe! Cam şişeleri (kadınları) taşıyan develeri yavaş sür!” (1) buyurdu. Kadınların duyguları, hisleri, ihtiyaç ve istekleri, bu kadar mı mükemmel anla1. Buhari ve Müslim

60

Eylül 2018


tılır! Muhteşem, veciz bir anlatım! Bir tek yüce ahlak sahibi birinin ağzından dökülebilir, bu birkaç kelime ile çok şey ihtiva eden sözler. Elinize son derece değerli camdan yapılmış bir vazo verildiğini farz edelim. Emanet eden dedi ki: “Bu değerli, pahalı mı pahalı vazoya çok dikkat et! Onu hor kullanır ve çok sıkarsan günden güne yavaş yavaş kırılır. Onu tamamen bırakırsan paramparça olur. Başkalarının eline verirsen yıpranır ve solar. Kırılmış, parçalanmış, yıpranmış ve solmuş bir cam şişeyi tekrar eski haline getirmek de imkânsızdır. En iyisi sen, onu hiç kırma, hiç parçalara ayırıp sonra bir araya getirmeye çalışma. Onu elinde her daim nezaket, sabır, merhamet, anlayış cilasıyla sar sarmala. Bak gör, yıllar geçse de nasıl ilk günkü gibi parlamaya, kendini de çevresini de aydınlatmaya devam ediyor.”

Kadına şiddet sadece dayakla olmaz. En ağırı psikolojik olarak yıpratmaktır. Kadını aşağılamak, ona ikinci sınıf muamelesi yapmak, köle gibi davranmak, İslam’ın yüce ahlakına terstir. Gündüz köle gibi davranıp gece sarmaş dolaş olmak, İslam’ın temiz aile, temiz nesil ve temiz duygular ilkelerine aykırıdır.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir yere gidiyor da kızını götüremiyorsa en son onunla vedalaşır, gittiği yerden

Erkekler dış görünüşe, kadınlar sözlere pek ehemmiyet verirler. İslam ve İslam peygamberi kadar kadına değer veren ve onu anlayan bir din olmadığına daha fazla iman ediyor insan. Kadınları cam şişelere benzeterek onları götüren kişiye, yavaş ve son derece dikkatli ve özenli olmasını emreden peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, kadınlar üzerinde en çok etkileyici yolu kullanıyor. Kadının kulağını, güzel sözler ile doyuruyor.

döndüğünde ise herkesten önce onu

Diğer yandan bir kız babası olarak özelde kızı Fatıma’ya, genelde tüm kadınlara bir erkek nasıl nazik ve kadın dilinden anlayabiliyormuş, pratikte gösteriyor.

koymuştu. Ama burada önemli olan

ziyaret ederdi. Babası hayatına onu öyle bir dâhil etmişti ki ona “babasının annesi” denilmeye başlandı. Bir kız çocuğunu, babasına anne gibi şefkat göstermek, onunla ilgilenmek ve onun hayatının tacı olabilmek ve babasının en çok güvendiği ve değer verdiği biri olduğunu bilmek kadar mutlu edebilecek bir şey yoktur. Tabi Fatıma annemiz de bu muameleyi hak etmişti. Babasını hayatının merkezine ve onu bu konuma getiren babasının kimsede olmayan şefkatli bakışları, huzur verici sözleri, değer verdiğini her seferinde belli eden davranışları

Muharrem 1440

61


ve ona kendini özel hissettirmesiydi. Günümüzde bir babanın kızına, üzerine oturması için cübbesini çıkarıp yere serdiğini görsek şaşırır ve “Ne kadar nazik ve iyi bir baba” der ve oldukça şaşırırız. Ama günümüz Müslümanın pratiğinde pek şahit olunmasa da, bu durum en yüce ahlak sahibi Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından bizzat uygulanan bir incelik ve güzellikti. Kızlarınız sizin canınız, kanınız. Her şeyinizi onların selamet için verirsiniz. Bunu biliyorum. Ama lütfen kızlarınıza sevdiğinizi söyleyin, onlara değer verdiğinizi belli edin. Buna gerçekten ihtiyaçları var. “Kadınlarla iyi geçinin.”

(2)

Çok şey anlatan bir ayettir. Kadınlarla geçinmek, onlara ihtiyaçları olan güzel sözler söylemek, iyi ve nazik tavırlarla muamele etmek, en çok hanımına ve ailesine hayırlı olmak, dünyanın en ağır yük ve işlerini yapsa da eve döndüğünde hanımlarıyla şakalaşabilmek, onların özel hallerine ve hassas zamanlarına anlayış göstermek, zaman zaman hanımının kaprislerine katlanmaktır. Kadına değerli kişiler değer verir. Kadınlar hatasız değildir. Ama yanlışları varsa da iyi taraflarını görerek ve onlara değer verdiğinizi hissettirerek geçinilir. Zira ayetin devamı ne diyor bakalım hep birlikte: “…Onlardan hoşlanmasanız da sabredin. Olabilir ki bir şey hoşunuza

gitmez de bakarsınız, Allah onda sizin için pek çok hayırlar takdir etmiştir.” Ebu Hureyre radıyallahu anh şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Mümin bir erkek Mümin bir kadından nefret etmesin. Eğer erkek onun bir huyundan hoşnut değilse diğer yahut başka bir huyundan hoşnut olabilir.” (3) Buyurdu. İbn Ebi Zuab radıyallahu anh şöyle dedi: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “ Allah’ın kadın kullarını dövmeyiniz!” buyurdu. (4) Allah celle celalluhu, yarattığı kadın kulunu en iyi tanıyandır. Onun ince, narin, hassas ve kırılgan yönlerini en iyi bilendir. Bu sebeple Hadis-i Şerif’te “Kadınları dövmeyiniz” yerine “Allah’ın kadın kullarını dövmeyiniz” buyrulmaktadır. Yani kadınlar kocalarının veya babalarının kabaca ve istediği gibi davranabilecekleri ve işleri bitince bir paçavra gibi atabilecekleri bir eşya değil, kocalarının belli bir süre faydalanacakları, bizzat Allah tarafından verilmiş bir armağan ve emanettir. Dikkat edin! Kadınlar, kimseleri olmasa da Rableri tarafından sahiplenilmektedir. O yüzden kadınlara merhamet ve şefkatle yaklaşmak gerekir. Elbette kadınlar serkeşlik yaptıklarında veya sınırlarını çiğnediklerinde

2. Nisa, 19. 3. Müslim 1469/61, Ebu Avane 4493, Begavi Mesabih 2417. 4. Ebu Davud 2146, Darimi 2/146, İbn Mace 1985, İbni Hibban 4189, Albani Gayetu’l-Meram 251.

62

Eylül 2018


İslam’ın belirlediği ölçüleri aşmadan, vücudunda iz bırakmadan, yüze ve onda kalıcı hasar bırakacak yerlerine vurmadan, konuşma ve yatak ayırma yaptırımlarından anlamadığı zamanlarda, hatasını fark etmesini sağlamak için uygulanması caiz görülen hafif vuruşlardan bahsetmiyorum. Bunlar ayrı konulardır. Kadını sadece cinsel bir obje gibi görüp, ona köle muamelesi yapmaktan bahsediyorum. Böyle bir bakış, kadını yıpratır. Kadına şiddet sadece dayakla olmaz. En ağırı psikolojik olarak yıpratmaktır. Kadını aşağılamak, ona ikinci sınıf muamelesi yapmak, köle gibi davranmak, İslam’ın yüce ahlakına terstir. Gündüz köle gibi davranıp gece sarmaş dolaş olmak, İslam’ın temiz aile, temiz nesil ve temiz duygular ilkelerine aykırıdır.

Erkekler kadınların kendilerini her konuda mutlu etmesini beklememeli, onlardan oldukları gibi faydalanmaya çalışmalıdırlar. Çünkü kadının hassas yönlerine yapılan fazla müdahale ve kırıcı tutumlar, onu kırıp yuvayı darmadağın hale getirebilir.

-Kadınlarımız hakkında bize neyi emredersin dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: -‘…Kadınlarınızı

dövmeyiniz,

onlara

Allah yüzünü çirkinleştirsin diye beddua

Abdullah bin Zem’a radıyallahu anh şöyle dedi:

etmeyiniz ve evin dışında onlara küsüp

Nebi sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

Kadınların en zayıf noktaları ve onları

“Niçin sizden biri, karısını erkek deveyi döver gibi döver acaba? Sonra belki o kimse karısıyla sarmaş dolaş olacaktır!” (5)

nışlar, hadiste bir araya getirilmiş. Ne

Kadınların hassas ve dokunulmaması gereken yönleri, İslam’da tek tek belirtilmiştir. Muaviye bin Hayda el-Kureyşi radıyallahu anh şöyle dedi: “Nebi sallallahu aleyhi ve sellem’e geldim ve:

terk etmeyiniz!’ buyurdu. (6) kırıp paramparça edecek olan davramükemmel bir kadın psikolojisi tanıtımı bu! Kadını dövmek sevgiyi bitirir, yüzünün çirkin olduğunu söylemek ya da bunun için beddua etmek kadını çok üzer,-zira yüz güzelliği kadın için çok önemlidir- evinin dışında başka evlerde kocasının küskün olduğunu belli etmesi kadını yıkar ve tedirgin edip telaşa sokar. Çünkü evlendik-

5. Buhari 6026. 6. Ebu Davud 2144, İbn Mace 1850, Hâkim 2/188, Begavi 2330, Ahmed 5/3, 5, Albani Zifaf 280.

Muharrem 1440

63


ten sonra kocası kadın için arkasını yasladığı dağı, mahremini paylaştığı tek insan ve zayıflığında sığındığı tek limandır. Eğer aralarında olan sürtüşme ve kavgalara başkaları vakıf olursa, kadının duyguları zedelenebilir. Başkaları tarafından ezilebilir. Sahipsiz görülüp canı sıkılabilir. İslam, her detayı düşünüp ona göre hükme bağlayan mükemmel bir din. Bizi Müslümanlardan kılan Allah’a sonsuz hamd olsun. Kadınların kocaları üzerindeki haklarından biri de, onlara yediklerinden yedirip giydiklerinden giydirmeleridir. Başkalarına el açar konuma getirmemeleridir. Erkeğin vereceği en faziletli infak, ailesi için harcadıklarıdır. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Kişiye günah olarak, malik olduğu kimselerin azıklarını hapsetmesi yeter.” (7) Karı koca birbirini tamamlayan bir elmanın iki yarısı gibidir. Erkek de kadın da diğer yarısı olmadan yarımdır. Vücudumuzdaki organlardan biri yaralansa ve ya işlevsiz hale gelse, onu ıslah etmek için çabalarız değil mi? Akıllı hiç kimse o organın kesilip atılması için çaba göstermez. Bir umutla sonuna kadar düzelmesi için çabalar. Kadınlar da kocalarının diğer yarısıdır. Yaptıkları hatalar sebebiyle tamamen kötü addedilmemelidirler. Düzeltilebiliyorsa güzellikle düzelt7. Müslim 996/40, İbn Hibban 4241, Ebu Nuaym 4/22 8. Ebu Davud, Taharet, 94; Tirmizi, Taharet, 82 9. Müslim, Rada’ 59

64

Eylül 2018

meli, yoksa güzel yönleri görülmelidir. Hadis’te ne buyruluyor bakın: “Kadınlar erkeklerin, diğer yarısıdır.” (8) Erkekler kadınların kendilerini her konuda mutlu etmesini beklememeli, onlardan oldukları gibi faydalanmaya çalışmalıdırlar. Çünkü kadının hassas yönlerine yapılan fazla müdahale ve kırıcı tutumlar, onu kırıp yuvayı darmadağın hale getirebilir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Hep seni hoşnut edecek şekilde davranamaz. Eğer ondan faydalanmak istersen bu haliyle de faydalanabilirsin. Şayet doğrultayım dersen kırarsın. Kadının kırılması da boşanmasıdır.” (9) Kadınlar, değer verilmesi ve korunup saklanılması gereken bir elmas gibidir. Çöp ve ya değersiz gören gözde bir sıkıntı vardır. Cam şişeler misali zarif, kırılgan ve hassas olan kadınlarınızı kırmayın. Onlarla iyi geçinmeye çalışın. Onların, sevginize, ilginize ve değer verdiğinizi göstermenize ihtiyaçları var. Unutmayın. Hamd, insanoğlunu en iyi tanıyıp ona göre hükümler indiren Allah’adır.


Nebevi Hayat Yayınlarından

KAMPANYALAR Muhammed B. Musa Al-i Nasr, Selim B. İd El-Hilali

Tercüme: İshak Doğan Ebat: 16 x 24 Kağıt: Kitap Kağıdı Kapak: Ciltli Sayfa: 1836

180₺90₺

Prof.Dr. Nazım b. Muhammed Sultan El-Misbah

Ebat: 16,5 x 24 Kağıt: Şamuha Kağıt Kapak: Ciltli Sayfa: 606

İbn Kudame el-Makdisi

Tercüme: Dr. Ahmet İyibildiren Ebat: 16,5 x 24 Kağıt: Kitap Kağıdı Kapak: Ciltli Sayfa: 623

70₺ 30₺ 70₺ 30₺

Siracuddin Ebu Hafs Ömer b. İshak el-Gaznevi

Tercüme: Yasin Karataş Ebat: 17 x 24 Kağıt: Kitap Kağıdı Kapak: Ciltli Sayfa: 342

45₺ 22,5₺


TEMEL OKUL ARAÇ ve GEREÇ YARDIMLARI Doğu illerimizdeki ihtiyaç sahibi öğrencilerin hem ailelerine hem de kendilerine bir nebzede olsa da destek olmak için hazırladığımız kırtasiye setinden bağışlayarak katkıda bulunabilirsiniz.

KIRTASİYE SETİ 2 adet Kurşun Kalem 1 ader Kırmızı Kalem 1 adet Çizğili Defter 1 adet Kareli Defter 1 adet Resim Defteri 1 adet Pastel Boya 1 adet Silgi 1 adet Kalem Traş 1 adet Cetvel

Kırtasiye Seti Bedeli

20₺

Kuveyt Türk Katılım Bankası | Hesabın Adı: İmam Buhari Eğitim ve Araştırma Vakfı Hesap No: 7885000-1 | İban: TR54 0020 5000 0078 8500 0000 01 | Şube: Yenibosna

Eğitim ve Araştırma Vakfı

Profile for Nebevi Hayat

Nebevi Hayat Dergisi 70. sayı (Eylül, 2018)  

Kur'an'dan İbretli Kıssalar

Nebevi Hayat Dergisi 70. sayı (Eylül, 2018)  

Kur'an'dan İbretli Kıssalar

Advertisement

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded

Recommendations could not be loaded