Issuu on Google+


GIDA TERÖRÜ Türkiye Yeşilay Cemiyeti Adına İmtiyaz Sahibi

Genel Başkan Av. Muharrem BALCI Editör

Prof. Dr. İbrahim KELEŞ Sorumlu Yazı İşleri Müdürü

Av. Osman Baturhan DURSUN Basın Danışmanı

Av. Adalet CANLI AKBAŞ Haber ve Fotoğraf

Abdurrahman ÇINAR Aybüke EKİCİ Kadir Metin AKBAŞ Reklam -Tanıtım Ve Organizasyon Sorumlusu

Ferdinaz KOYUNCU Zeynep DEMİRKIRAN Yayın Kurulu

Av. Muharrem BALCI Prof. Dr. İbrahim KELEŞ Prof. Dr. Haydar SUR Prof. Dr. Sefa SAYGILI Prof. Dr. İbrahim BALCIOĞLU Prof. Dr. Mustafa ŞENTOP Yrd. Doç. Dr. Vehbi ALTUNÇUL Av. Adalet Canlı AKBAŞ Av. Arzu BESİRİ Arif ÇİFCİ Muhammet ÖZTABAK İdare Yeri

Nuruosmaniye Cd. No 17/1 Cağaloğlu - İSTANBUL T 0212 527 16 83 F 0212 522 84 63 www.yesilay.org.tr dergi@yesilay.org.tr Grafik - Tasarım

stepajans@stepajans.com.tr Baskı

Cemre Ofset 0212. 544 85 19 Yayın Türü

Süreli ISSN 1330-3950

Yurtiçi Abonelik, Yıllık 60 TL Yurtdışı Abonelik, Yıllık 120 TL Posta Çeki 1054174 Sirkeci - İST Yeşilay Dergisi, devletin tüm sorumlu mercilerine muntazaman ulaştırılmaktadır. Dergide yayınlanan makalelerin fikri sorumluluğu yazarlarına aittir.

“Son ırmak kaybolduğunda Son ağaç yok olduğunda Son balık öldüğünde Beyaz Adam paranın yenilemez bir şey olduğunu anlayacaktır.” Kızılderili Atasözü

Daha fazla kazanç elde etmek için yiyecek ve içeceklerimize müdahale ile sağlığımızla oynanması terörden başka nedir ki? Dünyada bir milyardan fazla kişi aç olarak yaşamaktadır. Ürünlerdeki verimliliği artırarak açlığı önlemek adına sağlığa zararlı olduğu kanıtlanmış olan GDO’lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar) gıdaların üretilmesinin teşviki insanlığı aldatmaktan öte olamaz. Doğal olmayan bu metodlarla üretildiğinden dolayı gerçek lezzetleri kaybolan gıdalara lezzet artırıcı olarak MSG (Mono Sodyum Glutamat) eklenmesi gıda bağımlılığı oluşturarak diyabet, obezite, alzheimer, parkinson, böbrek ve karaciğer bozukluğu gibi birçok hastalığın oluşumunu kolaylaştırabilmektedir. Sağlık Bakanlığı’nın Obezite ile mücadele konusunda başlattığı “Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı” adlı kampanyası da gıda terörüne karşı açılmış mücadelenin bir örneğini oluşturmaktadır. Bir yandan gıda terörü ve Obezite ile mücadeleden bahsederken diğer yandan Doğu Afrika’da ve özellikle Somali’de yiyecek olarak bir buğday tanesini bile bulamayan insanları düşünmemek elde değildir. Yukarıda sıraladığımız mevcut durum Yeşilay olarak bu sayımızı gıdaya ayırmamızı zorunlu kılmıştır. Gelecekte daha sağlıklı nesiller yetişmesi adına bağımlılıklarla mücadele misyonunu taşıyan Yeşilay olarak toplumumuzda üretim ve beslenme bilincinin oluşmasını temenni eder, sağlıklı bir yaşam dilerim. Prof. Dr. İbrahim KELEŞ Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri

Editör


Eyl端l 2011

6-7

8 - 11

27

14 - 17

32 - 34

18 - 25

36 - 38


03 Editör’den 06 Başyazı 08 Dosya : GDO’lu Gıdalar - Genetiği değiştirilmiş ürünler bütün canlıları tehdit mi ediyor? / Prof. Dr. Olcay KANDEMİR - GDO’lu gıdalar ve bağımlılık ilişkisi / Av. Arzu BESİRİ - Yerel Tohumlar yaşam için direniyoryor / Prof. Dr. Tayfun ÖZKAYA - Kemal ÖZER ile röportaj / Adalet canlı AKBAŞ - İçimiz dışımız Jelatin - Monosodyum glutamat E621 - Gen’imle oynama / Eslem KILIÇ - İçimizdeki eczane / Yrd. Doç. Dr. Ali AKBEN - Helal gıda ve fıkhi temelleri / Dr. Hüseyin Kami BÜYÜKÖZER - Afrika’daki açlık bize ne anlatıyor? / Kadir Metin AKBAŞ - Katil yiyecekler: Soya ve şeker / Meryem HUT - Katkı maddesi MSG’nin kullanılması kilo artışı dahil birçok risk içeriyor / Barbara L. MINTON 50 Makaleler - Bilinçaltına giden yollar / İdris BİLEN

28 - 29

55

62 - 66 55 Kültür-Sanat - Röportaj : Engin YÜKSEL ile... - Film tanıtımı : INSIDE JOB 62 Kültür-Tanıtım - Nevşehir 68 Haberler 76 Şube ve Temsilcilikler 80 Arşiv’den, Hilal-i Ahdar

44 - 48 60 - 61


DEĞERLİ YEŞİLAY DOSTLARI

Z

aman zaman ne çok işimiz varmış dediğimiz olur. Özellikle de yeni uğraş alanları ortaya çıktığında bunu söyleriz. Bu alanlar bazen akıllı personelimiz tarafından dikkatimize sunulur. Yeşilay’ın uğraş alanları bugün için bellidir ve bu alanlar zaman içerisinde birbiri ardına gündemimize gelmiştir. Bu alanlar Yeşilay’ın geçmiş değerli gönüllülerinin gündemlerine geldiği anda bir insanlık borcu olarak kabullenilmiştir. Kabullendiklerinden bugüne de onurla bu alanları mücadele alanı haline dönüştürmüşler ve “Yeşilay Felaketten Önce” şeklinde sloganlaştırmışlardır.

Yeşilay da bir asra yakın bu gerçeğin ifadesi olmuş, alkol ile başlayan mücadeleden sonra, sigara, kumar, fuhuş, uyuşturucu, ekran, teknoloji ve sosyal paylaşım alanlarında da mücadelenin merkezi olmuştur.

6 / EYLÜL 2011

Yeşilay dostları ve Yeşilay’ın işlevini önemseyenler, gün geçmez ki insanlığa karşı savaş veren yerli ve yabancı zehir üretim merkezlerini Yeşilay’a şikâyet etmesin. İşte bu anlarda Yeşilay aktivistleri ne çok işimiz varmış demeye başlarlar. Bu bir serzeniş veya reddetme halinin ifadesi değil, aksine sorunlu alanların bir insanlık borcu olarak her onurlu insanın mücadele alanına girmesi gerçeğinin bir ifadesidir. Yeşilay da bir asra yakın bu gerçeğin ifadesi olmuş, alkol ile başlayan mücadeleden sonra, sigara, kumar, fuhuş, uyuşturucu, ekran, teknoloji ve sosyal paylaşım alanlarında da mücadelenin merkezi olmuştur. Hatta öyle ki bu alanların birçoğunda kamu ve sivil otoritelerce yalnız bırakılmış, mücadelenin bir bakıma tek adresi olmuştur. Yeşilay’ın akıllı personeli, Yeşilay’ın bir gerçeği olarak aynı zamanda gönüllüsü, aktivistidir. İnsanlık onuru, bu onuru ayaklar altına almaya çalışanların varlığını hissettiği anda refleksif olarak harekete geçer ve bu refleks Yeşilay gönüllülerinde o sorunlu alanda mücadeleye dönüşür. Yeşilay’ımızın da birincil hak olarak tanımladığı kutsal yaşam hakkının ihlali anlamında dünyanın sorunlu alanlarından biri de gıda terörizmidir. Terör kavramı ve olgusu da yine


bu gıda teröristlerinin vatanı olarak Batı kaynaklıdır. Siyasi alanda olduğu gibi gıda alanında da terörü Batı üretmektedir. Silahla, sigara ve alkol ile uyuşturucu ve kumar ile fuhuş ile ekran ve teknoloji bağımlılığı ile insanlığa karşı sürdürülen savaşa gıda savaşları eklenmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla insanlığa karşı düşmanlık olarak vasıflandırdığımız bu terör şekli dünyaya Batı’nın hediyesidir (!). Bu hediye bugün genç yaşlı tüm insanlığa yönelmiş yeni bir savaştır. Bir yönüyle insanların belirli gıdalara bağımlı hale getirilmesi, bir yönüyle de sömürü aracı kılınarak kitlesel olarak insanların sömürülmesi anlamında yeni bir savaş alanı doğmuştur. Bu alanın silahları, sonuçları bakımından asli mücadele alanımız olan bağımlılık yapan maddelerden farklı değildir. Dergimizin yayın kurulundaki arkadaşlarımız bu sayıyı gıdada bağımlılık üretme anlamında gıda bağımlılığı üretme ve gıda terörüne ayırdı. Gerçekten de uzun zamandır gönüllülerimiz ve okuyucularımız gıdada yaşanan insanlığa karşı savaşı konu etmemiz yönünde taleplerde bulunmaktaydı. Dergi içeriğinde de görüleceği gibi, dünya artık gıda savaşlarına yönelmiştir. Neredeyse doğal olanın tarih olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Bu gelişmeye seyirci kalamazdık ve Yeşilay’ın akıllı personeli bu konuya da el atarak, alanında etkin ve yetkin uzmanları konuşturdu. Gıda terörünün dergimizde işlenmesinden Yeşilay’a asli bir

uğraş alanı çıktığı düşünülebilir. Ancak ülkemizde ve dünyada bu alanı mücadele alanı olarak benimsemiş kuruluşların varlığı şimdilik konuyu Yeşilay’ın sadece ilgi alanında tutmaktadır. Gıda terörünün tanıtımı ve mücadelesinde Yeşilay’ımız, Onur Kurulu Başkanlığını da yaptığım Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi gibi sivil kuruluşların destekçisi konumundadır. Gerçekten de son birkaç yıldır bu alanda önemli gelişmeler olmakta, gıda terörü ve teröristleri sivil kuruluşlarımız tarafından ifşa edilmektedir. Yaşam hakkının kutsiyeti ve taşıdığımız insanlık onuru, Yeşilay’ı böylesine önemli bir alana yabancı kılamazdı. İleride belki daha aktif olarak içinde yer alma ihtimalimiz bulunan bu mücadele alanını daha yakından tanımak ve takip etmek için önemli bir fırsat doğmuş bulunmaktadır. “Sağlıklı nesil sağlıklı gelecek” şiarımız, yaşam hakkının ihlali anlamına gelecek her türlü karşıtlığı gündemimizde tutmak gibi bir görev yüklüyor bizlere. Bu vesile ile değerli Yayın Kurulumuzu ve akıllı personelimizi tebrik ve takdim ediyorum. Saygılarımla. Av. Muharrem BALCI

EYLÜL 2011 / 7


G

enler her hücrenin çekirdeğinde bulunan ve sahip olduğu hücrenin bütün özelliklerini ve işlerini belirleyen yazılım materyalidir. Her canlının kendine has ve tek olması işte bu genlerde şifrelenen özelliklerden kaynaklanır. Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO), genetik materyali (DNA) doğal olmayan yolla farklılaştırılmış bitki veya hayvandır. Bunu yapan teknolojiye modern biyoteknoloji, gen teknolojisi, rekombinan DNA teknolojisi veya genetik mühendisliği gibi isimler verilmiştir. Amaca uygun olarak seçilmiş bazı genler bir canlıdan diğerine transfer edilir, böylece bu genlerin sağladığı özellikler de yeni canlıda ortaya çıkar. Bu işlem birbiriyle hiç ilgisi olmayan türler arasında bile yapılabilmektedir. Bitki, hayvan, bakteri ve viruslar arasında genetik materyal transferleri gerçekleştirilmiştir. Neden genetiği değiştirilmiş besin üretildi? Genetiği değiştirilmiş (GD) besin maddeleri üretildi ve pazarlandı. Çünkü bu maddeleri satanlara ve üretenlere bazı avantajlar sağlıyordu. Daha ucuza daha dayanıklı ve besin değeri daha yüksek ürün elde edilebiliyordu. Gösterilen hedefler: 1. Tarımda üretimi artırmak, 2. İnsan sağlığı ve gelişimi için yiyeceklerin kalite ve besin değerini yükseltmek, 3. Tarım ilaçlarının (pestisit, herbisit..) kullanımını azaltmak, 4. Daha dayanıklı ürün elde etmek. 8 / EYLÜL 2011

Ürün ıslahının en etkili ve modern yöntemleri 1970 ve 80’li yıllar boyunca genetik araştırmalara konu oldu. Modern teknoloji ile besin üretimi yapılan alanlar: 1. Ürünün kendisinin yiyecek olarak üretilmesi: GD mısır üretimi gibi 2. GD üründen elde edilecek diğer yiyecekler: Un, yağ, protein üretimi (mısır veya soya unu, yağı) 3. GD mikroorganizmadan besin katkı maddelerini üretmek: Renk, vitamin, esansiyel amino asit takviyeleri: A vitamininden zengin altın pirinç veya yüksek demir ihtiva eden pirinç 4. GM mikroorganizmaların ürettiği enzimler kullanılarak besin maddelerinden elde edilen ürünler: GM mikroorganizmanın ürettiği glukoz izomeraz enzimi kullanılarak nışastadan yüksek fruktozlu mısır şurubu elde edilmesi gibi Bu modern ıslah yöntemleriyle geçtiğimiz 50 yıl içinde elde edilen üretim artışı çok belirgindi. Başlangıçta genetiği değiştirilmiş tohum yapanlar, üreticinin memnuniyetine odaklandılar. Amaç ürün korumayı artırmaktı. Genetiği değiştirilen ürünlerin böcek veya virusların neden olduğu bitki hastalıklarına direnci artmıştı. Bozulmadan daha uzun süre saklanabiliyordu. Bacillus thuringiensis isimli bakterinin toksini tarımda böcek ilacı (pestisit) olarak halen kullanılmaktadır. Gen mühendisleri bu bakteriden elde ettileri toksin kodlayan geni bitki DNAsına yerleştirdiler. Pestisiti kendisi üreten bir bitki tohumu elde ettiler. Böylece bu toksin bitkinin kendisi tarafından sürekli olarak


üretilecek ve daha az miktarının daha etkili olduğu bir yerde (ürünün içinde) bulunacaktı. Çiftçi pestisit kullanmayacaktı. Virus direncini sağlamak için de bitkilerde hastalık yapan viruslardan elde edilen genler kullanıldı. Böylece bu virusların yaptığı hastalıklara daha dirençli ve daha fazla ürün elde edildi. Herbisid toleransını sağlayan gen ise herbisidlere dirençli bazı bakterilerden elde edildi. Böylece yabani otların çok olduğu yerlerde GD ürünlerin kullanılması, herbisitlerin asıl ürüne zarar vermesini önledi. ABD’de 90’ların ortalarında Roundup herbisitine dirençli (Rounup Ready) tohumları genetik mühendisleri tarafından üretildi. Bu tohumlar halen ABD’nin her yerinde soyanın %90’ı, mısır ve pamuğun %70’ den fazlasının üretiminde kullanılır. Vücutta A vitaminine dönüşen beta karoteni ihtiva eden GD pirinç (altın pirinç) yapıldı. A vitamini, sağlıklı görme, viral enfeksiyonlardan korunma için gereklidir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki halkın A vitamini eksikliğini hafifle-

tecek bir yol olarak sunuldu. Bu tek ürün tarımı IRRI- [International Rice Research Institute] tarafından desteklendi. Agrobacterium tumefaciens, toprakta yaygın olarak bulunan ve bitkilerde hastalık yapabilen bir bakteridir. Bu bakteriden alınan genetik materyal bitki hücresine verildi ve enfeksiyona dirençli tohum elde edildi. Uluslar arası marketlerde satılan belli sayıda GD ürün üretimine izin verilmiştir. Bunlar Bt mısır, soya, üzüm çekirdeği yağı (canola), pamuk, papaya, patates, pirinç, domates gibi çok kullanılan ürünlerdir. Buraya kadar gen teknolojisinin avantaj ve faydaları ile ilgili yapılan açıklamaların çoğunun aslında yanlış olduğu anlaşıldı. Genetik mühendisliğinde farklı bir canlı türünden alınan bir gen paketi alıcı organizmaya verilir. Bu taşıyıcı paket, genellikle patojen bakteri ve viruslardan alınan genetik materyal-

dan oluşur. Gen eklenen bitkilerdeki potansiyel problem, belli fayda için verilen yabancı genin toprak ekolojisine geçişini önleyen bariyeri yıkmasıdır. 1997’de Ho, M.W. & Tappeser, B. genetiği değiştirilen ürünlerle farklı bakteri türleri arasında genetik materyal transferi olduğunu ileri sürdüler. İnsanda hastalık yapabilen yeni bakteri türlerinin ortaya çıkması tehlikesi anlaşıldı. 1998’de aynı bilim adamları gen alışverişinin mantarlar ve daha farklı organizmalarla hatta memelilerle de olabileceğini bildirdiler. GDO’lu ürünlerden topraktaki bakteri ve mantarlara ve diğer canlılara geçen bu taşıyıcı DNA’lar çok büyük problemlere neden olabilir. Yani bir canlıya verilen yabancı gen paketi içindeki gen parçacıkları burada durmuyorlardı. Çoğalan hücrelerle birlikte çoğalan genetik materyal, sindirim sisteminde parçalanmıyor, kendisini taşıyan hücre ölse de toprakta yaşamaya devam ediyor ve başka canlıların hücrelerine girerek etkilerini devam ettiriyorlardı. Böylece yeni ve daha tehlikeli bakteriler ortaya çıktı. Taşıyıcı DNA hem ölen hücrelerden açığa çıkar, hem de yaşayan hücrelerden aktif olarak salgılanır

ve diğer hücrelere transfer olabilir. Değiştirilmiş DNA alımıyla gerçekleşen transformasyon, doğada horizontal gen transferine de yol açar. Mesela genetik mühendisliği ile üretilen BT toksini doğal olanın tersine toprakta kaybolmuyordu. BT kodlayan genetik materyal, toprağa geçince hızla topraktaki partiküllerle bağlanıyor, toprak bakterileri tarafından parçalanamıyor, toprakta BT toksini yapımı devam ediyordu. Başka bir çalışmada toprakta normalde bulunan ve insana zararlı olmayan cyanobacteria’nın BT toksini genini diğer bakterilere transfer ettiği gösterildi (Entwistle P.F. Et al 1993). Böylece aslında pestisit olarak kullanılan bu toksin, diğer hedef olmayan organizmalar için de zararlı hale gelmiş oldu (Stotzky G. 2000). Toprak, içinde bakterilerin de çok miktarda bulunduğu bir vasatdır. Toprakta bulunan bazı bakteriler toksine dirençli oldukları için sayıca artarken bazı mikroorganizma türleri de ortadan kalkacaktır. Bunun sonucu toprak verimsizleşecektir. Böylece ekolojik dengenin bozulacağı tehEYLÜL 2011 / 9


likesi bilim adamları tarafından bilimsel yayınlarla bildirildi. Yeraltı suları ve toprak erezyonu ile de değştirilmiş genetik materyale sahip mikroorganizmaların daha geniş coğrafyaya yayılması mümkündür. Bu durum toprağın verimliliğini düzeltilemeyecek şekilde azaltır. Toprakta yaşayan ve verimliliğe katkısı olan böcekler de tehdit altındadır. Mühendislik ürünü olan taşıyıcı DNA’nın toprakta serbest halde de bozulmadan kalabildiği gösterildi. Her türlü canlı hücresine girebileceğini düşünürsek insanı nasıl bir tehlikenin beklediğini tahmin edin. 1990’ların başında soya ve soya ürünleri süpermarketlerde mucize besin olarak sunuldu ve sağlıklı olduğu anlatıldı. Kolesterolü düşürdüğü, meme ve prostat kanserini önlediği ileri sürüldü. Vejeteryanlar veya eti az tüketenler soyaya yöneldiler. Şimdi biliyoruz ki bunların çoğu yanlış. Bir kere ABD’de üretilen soyanın %95’i GD soyadır. GD soya hormon bozukluğu ve gebelikte bir takım sıkıntılara yol açar. GM soya içinde bulunan glyphosate denilen herbisit, kadınlarda üreme hormonlarının dengesini bozar. Östrojen sentezini azaltır. Plasenta için toksik etkilidir. Az miktarda glyphosate maruziyeti bile erken doğum, doğuştan ciddi sakatlıklara ve anne karnında bebek ölümüne neden olur. Hayvan deneylerinde çok az miktarda glyphosate verilen hayvanların embryolarında merkezi sinir sisteminde hücre ölümü, kafa çapında küçüklük, göz defektleri, böbrek gelişiminde bozukluklar görülmüş, takiplerde kanser riskinin çok arttığı, yenidoğan ölümleri, lupus, deri, böbrek ve solunum sistemi sıkıntıları gözlenmiştir. Soya formüllü mama ile beslenen bebeklerin vücut ağırlığının belirgin olarak daha fazla olduğu görülmüştür. Bebeklikden sonraki dönemlerde ortaya çıkabilecek durumlar: davranış bozukluğu, besin allerjisi, pubertede kızlarda adet görmeme, erkeklerde göğüslerin büyümesi, astım, tiroid hastalıkları ve kanser. Genetiği değiştirilen (GD) ürünlerin neden olduğu etkiler hayvanlar üzerinde gösterildi: - GD bezelyeler farelerde akciğer hasarına neden oldu. - GD soya ile beslenen sıçanlarda ölüm, düşük doğum ağırlığı ve kısırlık 5 kat daha fazla görüldü. - GD patates sıçanlarda kansere neden oldu GD soya ile beslenen erkek farelerin sperm hücrelerinde hasar meydana geldi - Sindirim sistemimizde yaşayan yararlı bakterilerin GD besinlerden DNA alabilecekleri anlaşıldı. - GD soya ile beslenen sıçan embriyosunda DNA fonksiyonunun değiştiği gösterildi. 10 / EYLÜL 2011

- GD besinler sıçan ve farelerde böbrek, karaciğer, kalp ve dalak hasarına neden oldu. - Amerikan çiftçileri GD mısır ile besledikleri inek ve domuzlarda kısırlık problemi olduğunu bildirdiler. - Bt mısır sıçanda bağışıklık sistemi hastalıklarına neden oldu: artrit, osteoporoz (kemik erimesi), iltihabi barsak hastalığı gibi. - Hindistan’da araştırmacılar GD pamuk tohumu ile beslenen bufalolarda düşük, prematür doğum ve ölüme kadar varan ciddi sağlık problemleri olduğunu bildirdiler. Hayvan çalışmalarında gösterilen etkilerin insanda da meydana gelmesi beklenir. Hatta insan üzerindeki etkileri ispatlamak için bu çalışmalar planlanır. Monsanto GD ürünlerin dünya lideri üreticisidir. Dünyanın her tarafındaki milletlerin kendi ürettiği tohumları ekmeleri konusunda agresif bir çaba göstermektedir. Monsanto ve diğer büyük biyoteknoloji şirketleri Gates fonu ile işbirliği yaparak ‘Afrika’da yeşil devrim ittifakı-AGRA’ adı altında sanayileşmiş tarımı teşvik etti. AGRA, GD ürün üretimi ve yaygınlaşmasını sağlayan büyük bir projenin adı. Monsanto şirketi ve IRRI (Uluslar arası Pirinç Araştırma Enstitüsü) arasında yakın bağlar bulunmaktadır. IRRI’nin altın pirinç projesinin yöneticisi Gerald Barry, Monsanto’nun eski araştırma yönecisiydi. 2006’da Monsanto’da 25 yıl idarecilik yapmış olan Robert Horsch AGRA projesi için işe alındı . Asyada altın pirinç tarımının yaptırılması akla yakın bir teori gibi görünüyordu. A vitamini eksikliği olan hastalar ve özellikle beslenme bozukluğu olan Asya’nın geri kalmış ülkelerinde hayat kurtarıcı olacaktı. Bu asil sebepler gösterilerek Bill ve Melinda Gates fonu tarafından projeye 20 milyon dolar destek verildi. IRRI bu projeyi baştan beri yürüttü. Ancak altın pirinç, A vitamini eksikliğini gideremedi hatta ciddi olarak artırdı denilebilir. Avit yağda eriyen vitamindir, bu nedenle A vitaminine dönüştürme işlemi için yağ ve az miktarda çinko da gereklidir. Geri kalmış ülkelerde besinle alınan elementler ve yağ da düşük olduğundan beslenme bozukluğu olan bu insanlarda beta karoten A vitaminine dönüştürülemez. Bu ülkelerde ishal de sık görüldüğünden altın pirinçten A vitamini elde edilmesi imkansızdır. Dahası beta karoten ve A vitamini ihtiyacı, biyo-çeşitliliği olan besinlerden sağlanmalıdır. Altın pirinç üretimi gibi tek ürüne yönelik tarımın desteklenmesi (daha doğrusu dayatılması), halkın diyetindeki çeşitliliği yok ettiğinden beslenme bozukluğunu daha da artırmıştır. Bunun dışında Asya köylerinde bulunan binlerce doğal pirinç türü yok olmuş, yerine IRRI tarafından hibrid altın pirinç üretimi teşvik edilmiştir. Son çıkan bilimsel yayınların vurguladığı gerçek şudur: Asya’daki beslenme bozukluğunun asıl sebebi


besin çeşitliliğinin yok olmasıdır. Aslında yok edilmek istenen lokal bitki türleri özel besin değerine sahiptir ve o ülkelerin kültürüdür. Bütün artırılan üretimlerde her zaman gelişmekte olan ülkelere katkı sağlamak gibi yüce amaçlar gösterilmiştir. GD ürünler daha önce Afrika’da milyarlarca dolar harcanarak teşvik edildi. Oradaki insanların beslenme bozukluğu bu şekilde artırıldı, şimdi nüfusun yok olma tehlikesi söz konusu. Listedeki ikinci hedef Asya oldu. Altın pirinç üretimini Truva atına benzeten yazılar bile yayınlandı (Food Freedom called golden rice a “Trojan horse”-06/03/2011 ). “Altın pirinç Truva atıdır, insancıl amaçlar görüntüsü altında genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili düzenlemeler yaparak biyoteknolojiye kapı açmak asıl hedeftir.” Mosanto, büyük deprem felaketinden sonra GD tohumlarını Haiti’ye vermeye çalıştı. Neyse ki Haiti çiftçileri bu karmaşık planı gördüler ve birleşip GD tohumları yaktılar. Bu yılın Mart ayında Macaristan hükümeti yetkilileri, GD mısırları imha ettiklerini açıkladılar. Dünyada GD ürünlerle mücadele konusunda kanuni düzenlemeler yapılıyor. Ülkemizde de bu tür düzenlemeler oldu. Ancak bu ürünlerin tespiti ve gerekli kontroller titizlikle yapılmalıdır. Yeni çalışmalar sonucunda yeni gerçekler ortaya çıkmaya başladı. GD ürünlerin toksinleri insan kanında da tespit edildi. Şimdi bir daha düşünmek gerekiyor. İnsan genomu bozuluyor mu? Bütün evrende ve dünyada hassas bir denge, ahenk ve aktif düzenlemeler var. Dünyada bir grup insan, çıkarları uğruna hep bu dengeyi bozmaya çalıştı ama genetik çalışmalarla ya-

pacağı harabiyet bunların en tehlikelisi. Bizim halkımızın tarım ve hayvancılıkla ile ilgili zengin bir birikimi ve irfanı olduğunu aklımızdan çıkarmayalım. Geleneksel tarım, geleneksel hayvancılık desteklenmeli, yayla geleneği sürdürülmeli, doğal yolla elde edilen tohumlara sahip çıkılmalı, Batıdan gelen her yenilik araştırılıp denenmeden kabul görmemelidir. Üstelik genlerle oynamak kıyametin başlangıcı olabilir… REFERANSLAR: 1. WHO Library Cataloguing-in-Publication Data, Modern food biotechnology, human health and development: an evidence-based study. ISBN 92 4 159305 9 (NLM classification: WA 695) © World Health Organization 2005. 2. Stotzky, G.J. Persistence and biological activity in soil of insecticidal proteins from Bacillus thuringiensis and of bacterial DNA bound on clays and humic acids. Journal of Environmental Quality 29:691-705, 2000. 3. “End of an era”. Editorial [about BSE], NEW SCIENTIST , 4 November 2000. 4. Saxena, D., S. Flores, and G. Stotzky. Insecticidal toxin in root exudates from Bt corn. Nature 402: 480, 1999. 5. Nielsen, K.M., A.M. Bones, K. Smalla, and J. D. van Elsas. Horizontal gene transfer from transgenic plants to terrestrial bacteria – a rare event? FEMS Microbiological Reviews 22: 79-103, 1998. 6. Neil Macgregor and Max Turner. Soil Effects of Transgenic Agriculture: Biological Processes and Ecological Consequences. By soil scientists * Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Patoloji Klinik Şefi. Eskişehir OsmanGazi Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu. Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında İhtisas yaptı. Burada doçent oldu. Düzce Tıp Fakültesi Patoloji Bölümünün kuruluşunda görev yaptı. 2001 yılında profesör olarak atandı. İngiltere ve Amerika’da bilimsel araştırmalar yaptı. Bilim İnsanları Dayanışma Derneğinde Başkan yardımcısıdır.

EYLÜL 2011 / 11


G

ıda, “insan yiyeceği” anlamına gelen bir sözcüktür. Varoluşundan bu yana insan, yaşamını sürdürebilmesi bakımından, gıda maddelerine ihtiyaç duymuştur. Bu sebeple gıda maddelerinin insan hayatındaki yeri büyük öneme haizdir. İnsanlık tarihinin hemen her döneminde yaşamın kalitesiyle tüketilen gıda maddeleri arasındaki doğru orantı tecrübe ile sabit hale gelmiştir. Tükettiğimiz gıda maddeleri bir yandan sürdürdüğümüz yaşamın kalitesini belirlerken diğer yandan yaşam süremize etki eder. Taze, temiz, doğal gıdalar insan metabolizmasının işleyişinde aksaklık çıkarmaz ve böylelikle arızi yahut daimi hastalıklara kapı aralamaz. Endüstri toplumu öncesinde üretim şekillerinin basitliği birçok gıda maddesinin doğal ortamında üretilmesini gerektiriyordu. Sanayi Devrimi’nin akabinde insanların köylerden şehirlere doğru başlayan göçü, şehirlerin nüfusunu arttırmış bu da şehirlerin gıda ihtiyacını karşılamak için başka yollara başvurma gerekliliğini beraberinde getirmiştir. Bugün görülen temel problemlerden birisi, bazı gıdaların Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) oluşudur. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizma, “Modern biyoteknolojik yöntemler kullanılmak suretiyle gen aktarılarak elde edilmiş, insan dışındaki bitki, hayvan ve mikroorganizma dâhil canlılar” demektir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki; GDO’lu gıda maddeleri insan sağlığı için tehlike arz etmektedir. Genel sağlığın korunması devletin vazifeleri arasında yer aldığından gıda maddelerinin üretimi ve ithalatı da mevzuat kapsamına alınmıştır. Diğer ülke kanunlarında olduğu gibi ülkemiz kanunlarında da gıda ve gıda katkı maddeleri alanında düzenlemeler yapılmıştır. Ne var ki, ülkemiz mevzuatı GDO’lu gıda maddelerinin üretimden tüketim aşamasına kadar izlediği süreçte 12 / AĞUSTOS 2011

genel sağlığın tehlikeye düşmesini engelleyecek derecede sıkı kuralları vaz’ etmemektedir. Bu sebeple bu düzenlemelerin yeterli olmadığını söyleyebiliriz. Şöyle ki; 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu’nun başvuru, değerlendirme ve karar verme başlığı altında bulunan 3. maddenin 5. fıkrasının a bendinde, “ GDO ve ürünlerinin; İnsan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliği tehdit etmesi durumunda başvurular reddedilir.” ibaresine yer verilmektedir. Fakat GDO’lu ürünlerin zaten zararlı olduğu yönündeki araştırmalar gözden kaçırılmaktadır. GDO veya ürünlerinin ithalatı, ihracatı, deneysel amaçlı serbest bırakılması, piyasaya sürülmesi ile genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların kapalı alanda kullanımına yönelik başvuruların reddedilmesi yönündeki ifade de, bakıldığı zaman oldukça muğlâktır. GDO Yönetmeliğinin “Yasaklar” başlıklı 6. maddesinin 1. fıkrasının d bendinde ise; “GDO ve ürünlerinin bebek mamaları ve bebek formülleri, devam mamaları ve devam formülleri ile bebek ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılması yasaktır.” hükmüne yer verilmiştir. Bebek gıda maddelerinde yasaklanan GDO’lu ürünlerin toplumun diğer fertleri için serbest bırakılması manidardır. Hâlbuki BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesinde sağlık standardı hakkını düzenleyen 12. maddenin 1. fıkrasında, “Bu Sözleşmeye Taraf Devletler, herkesin mümkün olan en yüksek seviyede fiziksel ve ruhsal sağlık standartlarına sahip olma hakkını tanır.” hükmüne yer verilerek bu hak Devlet tarafından güvence altına alınmıştır. Hâlihazırda bu hükümler varken GDO’lu olup olmadığı yönünde ihtilaf bulunan ürünlerde yapılan deneylerle GDO’lu olduğu ortaya çıkan ve bağımlılık yapan ürünler, gıda mad-


delerinde katkı maddesi olarak kullanılmamalıdır. Zira, “Gıdanın üretim, işleme, muamele, paketleme veya depolanmasında kullanılan, doğal veya sentetik olan, temel hammaddelerden farklı olan, gıda maddesi üretiminde son ürünü geliştirmek için kullanılan, gıdanın özelliği üzerine etkisi olan herhangi bir madde.” olarak tanımlanan “katkı maddesi” doğal bir ürünün dahi saflığını kaybetmesine yol açmaktadır. Kimi zaman bu tür katkı maddeleri bağımlılık etkisi yaratmakta ve uzun süreli tüketimlerde çeşitli hastalıklara sebebiyet vermektedirler. Bu katkı maddelerinden birisi, sadece obeziteye yol açtığı bilimsel olarak kanıtlanmış bir bağımlılık maddesi olan monosodyum glutamattır. Monosodyum glutamat (msg), vetsin ya da E621 olarak da bilinen, birçok gıda ürününde aromayı artırmak için kullanılan bir katkı maddesidir. Vücudun ihtiyacı kadar glutamat, hemen her tabiî gıdada yer alır. Daha fazlasına ihtiyacımız olmadığı halde, günümüz endüstrisi, ürünün tadını daha lezzetli kılmak için, çok miktarda MSG ve türevlerini gıdalara eklemektedir. Bu sayede, gıdaların orijinal tadını artırmakta ve onları daha lezzetli hâle getirmektedir. Bu tada alışan tüketiciler ise, sürekli bu tadı aramakta ve o markaya ve ürüne ‘bağımlı’ hâle gelmektedir. Ayrıca baş ağrısı,

bulantı, ishal, Parkinson, Alzheimer, böbrek ve karaciğerde hasar, insülin artışı ve buna bağlı olarak diyabet, obezite gibi sağlık sorunlarının oluşmasına neden olmaktadır. Bu katkı maddesinin kullanımı dolayısıyla BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ve diğer uluslar arası sözleşmelerin sağlıkla ilgili hükümleri aşikâr bir şekilde ihlal edilmektedir. Hâlbuki Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” denilmek suretiyle bu tür anlaşmaların da iç hukukun bir parçası haline getirilmiştir. Bundan sonra kişilere ve en önemlisi Devlet’e düşen görev gıda maddelerinin içinde yer alan katkı maddelerinin oluşturacağı bağımlılık ile mücadele etmektir. Kısacası Devlet pozitif yükümlülüklerinden olan önleme yükümlülüğünü yerine getirmelidir. İnsan hayatını rizikoya sokacak bütün tehlikelerin ve bağımlılıkların bir an evvel önüne geçilmelidir.

EYLÜL 2011 / 13


S

eferihisar kapalı pazar yerinde 5 Eylül’de uzun masa sıralarının iki yanında köylüler ve kendi ihtiyaçları için bahçe yapanlar küçük tohum zarfları içinde yerel tohumları takas ediyorlardı. Komşumuz Yunanistan dâhil birçok ülkede on yılları aşkın bir süredir yapılmakta olan tohum takası etkinliklerine İzmir öncülük ediyor. Seferihisar Tohum Takas Şenliği geçen yıl 29 Eylül’de Torbalı’da gerçekleşen takas şenliğinden sonra Türkiye’deki ikincisi oldu. Bir araya gelen Seferihisar, Karaburun, Mordoğan, Urla Belediyeleri, Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi, Yadem (Yağcılar ve Demirciler Çevre Derneği), Karaot Köyü Tohum Derneği, Ekolojik Üreticiler Derneği, Slow Food Dernekleri, GDO’ya Hayır Platformu ve Köy Kalkınma Kooperatifleri İzmir Birliği bu güzel şenliği gerçekleştirdi. Şenliğe Türkiye’nin birçok yerinden kişiler ve örgütler katıldı. Şenliği önlemek için bazı çevrelerden yapılan çabalar boşa çıkarıldı. Yerel tohumların kaybolması ile ilgili toplumsal rahatsızlığın hayli yüksek olması bu örtük çabaların daha da sürdürülmesini çok kısıtladı. Arkasından Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde 30 Temmuz’da yapılan üçüncü tohum takas şenliği de çok başarılı oldu. Belediye ve Bayramiç permakültür grubu hem yerel tohuma destek çıkıyor hem de Kaz Dağlarında hayatı bitirecek olan siyanürlü altın üretimine karşı mücadele ediyor. Panellerde konuşan köylü kadınlar, yerel tohumların ürünlerinin lezzetli olduğunu söylediler. Bunların kimyasal tarım ilaçları, kimyasal gübreler olmaksızın ve sulanmadan yetiştirilebildiğini ve daha çok para kazandırabildiğini dile getirdiler. Bayramiç’te yerel buğday tohumu sarı buğday verimde henüz şirket tohumlarının üstüne çıkamasa da kalitesinden ve lezzetinden dolayı diğer buğday çeşitlerinin dört hatta sekiz misli fiyata satılabiliyor. Bu fiyatı verenler zengin kentliler değil, fiyat yerel pazarlarda oluşuyor.

14 / EYLÜL 2011

“Beş Yıl Önce Kabul Edilen Tohum Kanunu Bu On Bin Yıllık Zenginliğimizi Yok Edecek Gibi Görünüyor.” Türkiye’nin bir kısmı, dünyada tarımın on bin yıl önce ilk defa geliştirildiği verimli hilal denilen bölgenin bir parçasını oluşturuyor. Buğday ilk defa ülkemizde çeşitli otların ıslah edilmesi ile başta kadınlar olmak üzere insan eliyle geliştirildi. Seferihisar’da panelde konuşan Cenk Durmuşkahya, Hititlerin buğdaya ziz dediğini açıkladı. Bolu ve Kastamonu’da yetiştirilen bir yerel buğday çeşidinin adının da iza olduğu bir katılımcı tarafından söylendi. Sözcüklerin benzerliğine dikkat çekildi. İşte beş yıl önce kabul edilen tohum kanunu bu on bin yıllık zenginliğimizi yok edecek gibi görünüyor. Bu şenlik bu gidişe bir dur deme çabasıydı. Benzer bir kanunu Irak işgalcilerin eliyle kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu zulmü bizde kendi meclisimizin başlatması kabul edilemez ve bu yasa değişmelidir. On bin yıl önce bereketli hilal denilen bölgede muhtemelen bir kadın barınağına dönerken sendeledi ve elindeki tohumlardan bir kısmı yere döküldü. Daha sonra buğdayın atası olan bu bitkiler çimlendi ve tarım denilen ve iyisiyle kötüsüyle uygarlık denilen süreci başlatan büyük buluş başlamış oldu (Madeley, 2002,1). Modern buğdayların atası olan ve ülkemizde kaplıca olarak bilinen (T. monococcum) einkorn hala dağlık bölgelerde yetiştirilmektedir. On bin yıl önceki genetik materyalden bugünkü çeşitlere geçişte o günlerden bugüne gelmiş geçmiş çiftçilerin yaptığı seçilimin önemi inkâr edilemez. Bu uzun konuya sadece buğdaydan ve sadece bir özellik için bir örnek verelim. Tarım devrimi başında, aslında yabancı ot olan buğdayın ataları olgunlaşınca başakları çatlayarak tohumlarını yere saçıyordu. Bu şüphesiz hasadı olanaksızlaştırıyordu. Çiftçiler bu başaklar arasında çatlayıp tohumları-


nı saçmayanları seçmek suretiyle on bin yıl süren bir ıslah sürecini başlatmış oldular. Bütün bu buğday, arpa, çeltik ve diğer bitkiler binlerce yıllık bu tarım devrimi içinde tohumun içine yataklanmış olan büyük ve zengin çiftçi bilgisini temsil etmektedir. Modern bitki ıslahçıları bunu bazen unuturlar ve kendilerini yeniliklerin ve fikri mülkiyetin tek kaynağı olarak görürler (Douthwaite, 2002,171). 1960 sonrası yeşil devrim diye adlandırılan süreçte çiftçiler tohumlar üzerindeki güçlerini kaybetmeye başladılar. Daha sonra büyük ulusötesi firmalar tohumlar üzerindeki hegemonyalarını arttırdılar. Bu sürecin ekolojik, ekonomik ve sosyal maliyetinin hayli ağır olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. “Tohum Firmalarından İlk Onda Yer Alan Firmaların Dördü Aynı Zamanda Tarım Kimyasalları Üreten İlk On Firma Arasındadır.” Dünya tohum ticaretinde büyük bir tekelleşme eğilimi görülmektedir. Önde gelen on tohum firmasının dünya ticari tohum pazarındaki payı %57 olmuştur. İlk firmanın payı yaklaşık beşte birdir. Bu firma aynı zamanda GDO’lu tohum da üretmektedir. Bu firmaların çoğu aynı zamanda tarım kimyasalları veya ilaçları dediğimiz herbisit (ot öldürücü), fungisit (mantar öldürücü), insektisit (böcek öldürücü) üreticileri ve satıcılarıdır. Tarım kimyasalları üretiminde ise on firmanın payının %84 olduğu görülmektedir. Tohum firmalarından ilk onda yer alan firmaların dördü aynı zamanda tarım kimyasalları üreten ilk on firma arasındadır (ETC Group, 2005 ve 2006). Tohum piyasası tekeller ile büyüme eğilimi göstermesinin yanında, tarım kimyasalları ve GDO araçlarının birlikte kullanılması firmalara bir çarpan etkisi de kazandırabilmektedir. Firmaların tohum çeşitlerinin ancak kimyasal ilaç ve gübrelerle yetiştirilebilecek özellikte ıslah edilmeleri çiftçileri tarım ilaçlarını almaya zorlamaktadır. GDO’lu tohumlar bu firmalara daha da üstün yeni bir güç kazandırmaktadır. Örneğin GDO yöntemleriyle herbisite dayanıklı bir mısır çeşidi geliştirilmektedir. Ancak kullanılacak herbisit, firmanın marka herbisitidir. Dolayısıyla tohum ve herbisit beraberce pazarlanmakta, birbirlerinin satışını arttırmaktadır. “Bütün Dünyada Yerel Tohumlar Kaybolmaktadır.” Ulusötesi bu dev firmalar böylece tohum, tarım kimyasalları

ve GDO’yu birlikte kullanarak tarım alanında tarihin tanık olmadığı bir hegemonyaya doğru gitmektedirler. Ancak bu başarılarının sağlamlaşması için tarım politikalarını ve yasaları da (tohum yasası bunlardan biri) istedikleri yönde oluşturmaya çalışmaktadırlar. Bütün dünyada yerel tohumlar kaybolmaktadır. ABD’de birçok sebze tohumu çeşidi yüzde 95’lere kadar varan oranlarda yeryüzünden silinmiştir. Geriye şirket tohumları kalıyor. Genellikle yerel tohumlar dağ köylerinde kalmıştır. Ova köyleri endüstriyel tarıma ve şirket tohumlarına epeyce teslim olmuştur. Şüphesiz şirket tohumlarının yayılmasını açıklayan birçok neden var. Ancak şirket tohumları ile yapılan endüstriyel tarımın (kimyasal tarım ilaçları ve kimyasal gübrelerle yapılan tarım) geleceği yok. Topraklar kirleniyor, kanser ve diğer hastalıklar insanları sapır sapır döküyor. Diğer yandan küresel iklim değişikliği yerel tohumları her bakımdan üstün hale getirebilir. Çünkü yerel tohumlar iklim değişikliklerine daha çabuk uyum gösterebiliyor. Bu tohumları da genellikle yaşlı kadınların sakladığı görülüyor. Bunlardan biri öldüğünde bütün tohum sandığının çöpe dökülmesi işten bile değil. Bu nedenle yerel tohumların kaybolmalarını önlemek için zamanımız daralıyor. “Şirketler Tohumları Patentleyerek, Hayatımızı Yağmalıyorlar. Biokorsanlık Yapıyorlar!” Şirketler tohumlara sahip çıkıyor. Patent bunlardan biridir. Hâlbuki “yaşam patentlenemez”. Patent, tohum çeşitlerini, yani yaşamı metalaştırmak demektir. Bu tohumları para ile satmaktan farklı bir şeydir. Birileri çoğalttıkları tohumları satabilirler. Patentte ise şirketler belli bir çeşit üzerinde fikri mülkiyet hakkı istiyorlar. O tohum çeşidi onların oluyor. Sanayiden örnek verelim. Bir şirket diyelim ilk kez faks makinesi geliştirdi. Bu makine daha önce yoktu. Şirket bu makine üzerinde fikri mülkiyet hakkı iddia edebiliyor. Bunu bir dereceye kadar anlayabiliyoruz. Bir parantez açalım. Bu görüş bile eleştiriliyor. Faks makinesini geliştirmek için mutlaka başka bilgilere ihtiyaç var. Bu bilgileri üretenler bunlara karşı hiçbir bedel talep etmiyorlar. Ayrıca bu fikri mülkiyet hakları tüm insanlığın çıkarlarına aykırı olabiliyor. Aids ilaçlarının patentlenmesi ile ilgili tartışmaları hatırlayın. Tekrar konumuza EYLÜL 2011 / 15


dönersek, hayata ait olan on bin yıldır binlerce kuşak köylü tarafından geliştirilmiş tohum çeşitlerini ele alarak, ona birkaç gen sokarak veya çıkararak nasıl şirketler bu tohum çeşitleri ve genleri üzerinde fikri mülkiyet hakkı (yani patent) iddia edebiliyorlar? Bunun anlamı hayatın yağmalanmasıdır. Büyük tohum devleri, halen gelişmekte olan ülkelerin yerel tohumları ile ülkelerin kamu kuruluşlarına ait gen merkezlerindeki tohumlara istedikleri gibi el koymuşlardır ve koymaya devam etmektedirler. Buna biyokorsanlık diyoruz. Bir ABD firması Hindistan’ın basmati çeşidi pirincine el koyarak kendi adına patent çıkartmıştır (Gaia/Grain, 1998). Köy çeşitleri, köy popülâsyonları, köy ekotipleri bütün dünyada büyük bir önem kazanmakta. Bunlara İngilizce heirloom deniyor. Bunlara atalık tohum denmesi önerilmektedir. Şirket tohumlarına ise köylüler satın tohum demekte. Tohum ve hayvanlar bütün bir insanlığa aittir. İtiraz ettiğimiz şirketlerin bunlara sahip çıkma çabalarıdır. Yoksa domates, biber, patlıcan, tütün gibi birçok bitki Anadolu’ya Amerika’dan geldi. Domatesin gelişinin üzerinden henüz 100 yıl geçti. Patlıcan ve biberin ise 300 yıl önce geldiği tahmin ediliyor. Diğer yandan on bin yıl önce Anadolu’da geliştirilen buğday buradan bütün dünyaya yayıldı. Kim bunların üzerinde hak iddia edebilir? Bunlar bütün bir insanlığa aittir. Bizim yapacağımız yerel tohumların kaybolmadan üretilmesi ve gelişmesini sağlamaktır. Yerel tohumlarımızın kaydının devletin yanında çeşitli düzeylerde ve özellikle çiftçi ve çevre örgütleri elinde tutulması son derece önemlidir. Bunların olabildiğince özellikleri kaydedilmeli, yapılabildiği ölçüde gen haritaları çıkarılmalıdır. Bunlarla yapılan yemekler kitaplara vb. geçirilmelidir. Yoksa bunların çalınması ve patentlenmesi işten bile değildir. “Beş Yıl Önce Çıkarılan Tohum Yasası İle Yerel Tohumlar Adeta Uyuşturucu Madde Gibi Yasa Dışı İlan Edildi.” Beş yıl önce çıkarılan tohum kanunu ise durumu daha da kötüye götürüyor. Yerel tohumlar bu yasa ile adeta uyuşturucu madde gibi yasa dışı ilan edildi desek yanlış olmaz. Türkiye’de 31.10.2006’da TBMM’den geçerek kanunlaşan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu köy ekotipleri, köy popülasyonları şeklinde tanımlanan genetik materyalin ticaretini yasaklamaktadır. Kanunun 5. maddesi “Bakanlık tarafından, bitkisel ve tarımsal özellikleri belirlenerek, sadece kayıt altına alınan çeşitlere ait tohumlukların üretimine izin verilir.” 7. Maddesi ise “yurt 16 / EYLÜL 2011

içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” demektedir. Kanunda “tescil” şöyle tanımlanmaktadır: “Tescil: Yurt içinde veya yurt dışında ıslah edilen veya bulunan ve geliştirilen bitki çeşitlerinin farklı, yeknesak ve durulmuş olduğunun ve/veya biyolojik ve teknolojik özellikleri ile hastalık ve zararlılara dayanıklılığının ve tarımsal değerlerinin tespit edilerek kütüğe kaydedilmesidir”. Durulmuşluk ise çeşidin, tekrarlanan üretimlerden sonra veya belirli çoğaltım dönemleri sonunda ilgili özellikleri değişmeksizin aynı kalmasıdır. Farklılık: Bir çeşidin, müracaatının yapıldığı tarihte herkesçe bilinen çeşitlerden, tescile esas özelliklerden, en az bir tanesi bakımından farklılık göstermesini tanımlamaktadır. Köy popülâsyonları, köy ekotipleri ise mutlaka farklı, durulmuş veya yeknesak olmak zorunda değildir. Genetik açıdan varyasyon (farklılaşma) bulunmaktadır ve bu aslında iyidir. Örneğin Torbalı dağ köylerinde ilginç bir patlıcan görüyoruz. Aynı tarlada üretilen patlıcanların hiçbiri diğerine benzemiyor. Renkleri sarı, mor, beyaz, siyah olabiliyor. Kimi uzun, kimi kısa olabiliyor. Bu farklılıklar bizim için çok iyi iken, tohumu metalaştırmak isteyenler, bu özellikleri bu yerel tohumlukların tohum olarak satılmamaları için gerekçe olarak kullanılabilecektir. Her şeyi bu arada tohumu metalaştırmaya çalışan bu işleyiş aslında üretici ve tüketicisiyle milyonlarca insanın çıkarlarına aykırı hareket edebilmektedir. Yerel tohumların bu özellikleri biyoçeşitlilik açısından zenginliklerini ortaya koymaktadır. Aynı tarladaki bitkilerin ve ürünlerinin arasındaki farklılıklar iklim, zararlı ve hastalıklardaki değişimlere tohumun uyumunu kolaylaştırmaktadır. Evrim ile tohum yaşamaya, başarılı olmaya devam edebilmektedir. Şirketlerin tohum çeşitleri ise sık sık başarısız olmakta, yaşayabilmeleri için; kimyasallara, suya ve ağır makinelere ihtiyaç duymaktadırlar. Tohum Kanunu genetik kaynaklardan elde edilen yerel tohumların çiftçiler arasında değişimine açık olmakla birlikte ticaretine yasak getirmektedir. Benzer özellikler birçok diğer ülke yasasında da bulunmaktadır. Bu yasalarla ulusötesi tohum şirketleri hegemonyalarını pekiştirecek yeni bir güç kazanmış olmaktadırlar. Yerel tohumlardan üretilen ürünler daha çok besleyicidir. Hiç kimyasal ilaç ve gübre kullanılmadan yetiştirilebilmektedir. Daha az su ile veya sulamadan da yetiştirilebilenleri vardır. Küresel iklim değişikliğine karşı kurtarıcı olabileceklerdir. Bitki ıslahçısı bilim insanları ve köylüler el ele katılımcı ıslah yaklaşımı (participatoy breeding) ile kimsenin malı olmayan


özgür tohumlar geliştirebilirler. ABD’de yapılan bir araştırma ile 1950–1999 yılları arasındaki 50 yıllık süre içinde 43 sebze ve meyvede 13 besin maddesinin değerlerindeki değişimler incelenmiştir (Davis ve ark., 2004). Besin değerleri düzeylerinde 1999’da 1950’ye göre düşmeler görülmüştür. Örneğin ıspanakta askorbik asitte (C vitamini) düşme oranı %52’dir. Soğanda ise bu düşme %28’dir. Demir oranındaki düşüşler soğanda %56, ıspanakta ise %10 olmuştur. Araştırmacılar bitkilerin besin içeriklerindeki değişimleri aradan geçen bu süre içinde çeşitlerdeki farklılık ile açıklamışlardır. Islah çalışmalarında verim artışı sağlanırken besin maddelerinde düşüş gerçekleşmektedir. Aynı şekilde büyüme hızı ile zararlı ve hastalıklara dayanıklılık, verimle zararlı otlara dayanıklılık arasında ters yönde ilişki vardır. Bu nedenle endüstriyel çeşitlerle yapılan tarım nerede ise kaçınılmaz olarak tarım kimyasalları ile gerçekleştirilebilmekte,

endüstriyel tarımı güçlendirmektedir. Araştırmacılar brokoli, patates vb. birçok üründe değişik çeşitleri kullanarak aynı koşullar altında yapılan denemelerde antioksidanlarda görülen farklılıkların çeşitlerden kaynaklandığını belirtmektedirler. TBMM 2006 yılında daha çok yabancı büyük tohum şirketlerinin egemenliğini pekiştiren ve yerel tohumların satışını yasaklayan tohumculuk yasasını kabul etmişti. Anayasa Mahkemesinde açılan dava dört yılı aşkın bir süreden sonra 13 Ocak 2011’de karara bağlandı ve 21 Ocak 2011 de Resmi Gazetede yayınlandı. Karar özet olarak, küçük bir istisna ile başvurunun reddi anlamına geliyor. Tohum kanunu değiştirilmelidir. Bu bir zulüm kanunudur. Çiftçilerin yerel tohumları ve bunlardan elde edilen fideleri satmasını yasaklamaktadır. Bu yasaklar henüz her yerde

uygulanmıyor. Biraz zamana bırakılıyor. Bu nedenle köylülerimiz hatta aydınlarımız bu zulümü henüz algılayamadılar. Yerel tohumların kaybolmaması için tohum takası şenlikleri gibi etkinlikler yapılmalıdır. Yerel düzeyde tohum ağları, dernekleri kurulmalıdır. Yerel tohumlardan kimyasal ilaç ve gübre olmaksızın üretilen ürünler köy pazarlarında veya tüketim kooperatiflerinde satılmalıdır. Bunlara belediyeler öncülük yapmalıdır. Seferihisar Tohum Takas Şenliği arkasından Seferihisar Belediyesi Yarımada’daki diğer belediyelerle de işbirliği yaparak Yarımada Tohum ağı kurma çalışmalarına başladı. İlk aşamada bir sera ve açık alanda eldeki yerel tohumların bazıları fide yetiştirilerek üretim yapmak isteyen bazı köylere dağıtılacak. Böylelikle yerel tohuma dayalı üretim biraz daha genişleyecek. Can Yücel Vakfı da Datça’da bir tohum bankası kurmak istiyor. Bu doğrultuda alınacak yol oldukça uzun.

KAYNAKLAR

Davis, Donald R., Melvin D. Epp, ve Hugh D. Riordan, 2004, “Changes in USDA Food Composition Data for 43 Garden Crops, 1950 to 1999” Journal of the American College of Nutrition, Vol. 23, No. 6, 669–682 (2004) http://www.jacn.org/cgi/content/abstract/23/6/669 Douthwaite, B. 2002, Enabling Innovation- a Practical Guide to Understanding and Fostering Technological Change, Zed Books, London. ETC Group, 2006, The World’s Top 10 Seed Companies – 2006, www.etcgroup.org/en/materials/publications.html?pub_id=656 ETC Group, 2005, Oligopoly, Inc. 2005, Concentration in Corporate Power, www.etcgroup.org/en/materials/publications.html?pub_id=44 Gaia/Grain, 1998, Ten Reasons not to Join UPOV-Global Trade and Biodiversity in Conflict, issue no. 2, May 1998. www.grain.org/briefings/?id=1) Madeley, J. 2002. Food for All- The Need for a New Agriculture, Zed Books, London. Özkaya, T. 2007. “Tohumda Tekelleşme ve Etkileri” Tarım Ekonomisi Dergisi, Cilt: 13, Sayı:1,2, s. 39–48.

EYLÜL 2011 / 17


18 / EYLÜL 2011


Kemal ÖZER

1968 yılında Konya’da doğdu. İşletme ve gazetecilik eğitimi aldı. Amerika’dan getirttiği barkod doküman ve yazılımlarıyla, 1988-89’da barkodun kullanım alanlarını keşfetti ve pazara girişine önemli katkılar sundu. Daha sonra ‘Global Standartlar’ olarak ismini değiştiren, ‘EAN Türkiye’de barkod danışmanlığı yaptı.Tüketici Sorunları Hakem Heyeti üyeliği, İl İnsan Hakları Kurulu üyeliği, İnternet Üst Kurulu Üyeliği, DTP E-Devlet Danışma Kurulu üyeliklerinde bulundu. 2008 yılında arkadaşlarıyla birlikte Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdu. Hâlen bu derneğin başkanlığını yürütüyor. Başta GDO konusu olmak üzere çok sayıda makalesi yayınlandı. 10’dan fazla dergide makaleleri yayınlandı. Bugüne kadar 50’den fazla mülâkat verdi. GDO konusunun siyasi, sosyal, çevre, ekonomik, sağlık ve dini boyutlarını birlikte ele alan ilk kitap olan‘Deccal Tabakta’ eseri, 2010 yılında; Deccal Tabakta’nın oluşturduğu hassasiyete cevap niteliği de taşıyan ve yoğun bir çalışmanın ürünü olan “Şeytan Ye Diyor!” adlı yeni eseri Mayıs 2011’de HayyKitap’tan çıktı. Şimdilerde 4 farklı kitap üzerinde çalışıyor. 2007’de ‘Böyle Bir Anayasa İstiyorum’ adlı bir taslak hazırlamış ve 12 Eylül 2010’da referanduma sunulan son anayasa değişikliğinin metnindeki 5 madde, bu taslaktan birebir alınmıştır. Dünyanın en önemli sorunlarından biri de, tüketime arz edilen ürünlerin menşe bilgilerinin gizlenmesi ve bu yüzden çok sayıda hastalığa maruz kalınması. Bu soruna çözüm olarak geliştirdiği‘menşe garanti sertifikası projesi’ dünyada bir ilk olup, Gıda Hareketi adına tescillendi. Arkadaşlarıyla önemli bir proje üzerinde çalışıyor. Ayrıca ‘gelecekte yaşam nasıl olacak?’ sorusu ve biyo-teknoloji ile insanlığın geri dönülmez bir biyolojik felakete maruz bırakılması ihtimaline dair endişelerini kayda geçirmeye ve dikkatleri bu yöne çekmeye çalışıyor. Çeşitli gazetelerde muhabirlik, sayfa editörlüğü yaptı; muhtelif radyolarda programlar hazırlayıp sundu. Televizyon kanallarında haber müdürlüğü görevlerinde bulundu. Halen aktif olarak gazetecilik yapıyor. Son olarak, 2010 yılı insan sağlığı ve gıda güvenliği ile ilgili haber ve makaleleriyle Medya Etik Konseyi tarafından ‘Medya Etik Ödülü’ne layık görüldü.

Kemal Bey, Gıda Güvenliği Hareketi’nin kuruluş amacı ve faaliyet alanlarını öğrenerek başlayalım… Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurma çalışmaları 2007’de başladı. 2008’de kurumsallaştı. Gıda Güvenliği Hareketi’nin ortaya çıkış nedeni gıdanın dünya çapında bir silaha dönüştürülmüş olmasıdır. Bununla birlikte, helal gıda tüketimi, GDO gibi bir sürecin hızla ilerliyor olması, gıdanın sağlığı ve hatta inancı etkileyen unsurları olduğuna yönelik toplumsal bir bilinç oluşturmaya yönelik bir çalışma olarak başladı. Kurucuları kimlerdir? Kurucularının hiçbiri bu sektörün içinden değiller. Bilinçli bir şekilde sektör içerisinden gıdacı, ziraatçi almadık aramıza. Bunun temel nedeni, sektör içinde bulunanların bize dikte edeceği reel verilerin dışında kendi bakışımızla meseleye yaklaşmak istememizdi. Hem uzun soluklu sivil toplumculuk

yaparak hem de Ortodoks eğitimin dayattığı bilgiler dışında yepyeni bir bakışla meseleye yaklaştık ve bunun doğru olduğunu da gördük. Çünkü ne zaman bu işin eğitimini almış insanlarla bu konuları konuşsak genellikle aynı düşünmediğimizi fark ediyoruz. Mesleki tesanüd denilen meslek hastalığının oralarda büyük oranda tevarüs ettiğini ve bunun da sivil toplumculuk yapmayı engellediğini görüyoruz. Bu Gıda Güvenliği Hareketi’nin hem benzer alanda çalışan diğer sivil toplum örgütlerinden farkını ortaya koyuyor hem de problemlere dışarıdan bakarak daha iyi gözleme yapmayı sağlıyor. Gıda sektörünün içerisinde bulunanlar ile STK bünyesinde olanlar arasında hangi sabitelerde farklılıklar gördünüz? O fark şu, onlar sadece bugünkü endüstrinin dayattığı üretim modeli ve proseslerini olmazsa olmaz olarak görüyorlar. Daha önce hiç üretim yapılmamış gibi davranıyorlar. Ürünlerin raf ömrünü uzatıyor, gıdanın yerelde tüketilmesi yerine global tüketimini öngörüyor ve gıdanın tabi halini değil EYLÜL 2011 / 19


endüstrinin geliştirdiği katkı maddeleriyle üretilmesi gerektiğini savunuyorlar. Bizse gıdanın insan elinin en az değmesi gerektiği, mümkün oldukça az işlemden geçirilmesi gerektiği, raf ömrünün kısa tutulması gerektiği, çoklu tüketim değil ihtiyaç kadar ve yerelden ürün tüketmek gerektiği veya gıdanın daha yerel ve bölgesel tüketilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Fakat karşımızdaki yapı, bu alanda eğitim almış kişiler ve ticaretini yapanlar bu işin endüstrisinden yanalar. O endüstri daha çok ucuza mal etmek için daha çok hile yapıyor, daha ekonomikleştirmek için katkı maddeleri kullanıyor ve ürünün yapısını bozdukça başka katkı maddeleri ekleyerek insan fizyolojisinin tanımadığı bir ürün ortaya çıkmasını sağlıyorlar. Ama biz ise tabilikten yanayız. Bahsettiğiniz yerel üretim ve tüketim bölgesel kalkınmayı da beraberinde getirecektir… Yabancı bir yoğurtçu gelip Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar yoğurt götüremez, satış yapamaz, herkes kendi yöresindeki mandıranın yoğurdunu yer. Bursa’da çıkan su Van’da satılıyor, Van’da çıkan yoğurt Konya’da satılıyor. Böyle bir saçmalık olamaz. Bu, beraberinde taşıma, enerji, yol masrafını, trafik artışını vs. de beraberinde getiriyor. Bunu da nihai olarak tüketiciye daha pahalı bir ürün ulaşmasını sağlıyor. Temel gıda ürünlerinin yerelde üretilip yerelde tüketilmesi sağlıklılıkla beraber ekonomikliği de getiriyor, çevresel kirliliği azaltıyor. Yani siz çevreyi kirletiyorsunuz, devlet temizliyor, bunun faturasını kim karşılıyor, yine yurttaş karşılıyor. Gıda Güvenliği Hareketi’nin faaliyet alanları nedir? Bunu dört kategoriye ayırabiliriz. Birincisi, toplumsal bilinci arttırmak. İkincisi, siyasi iktidarın uygulamalarına karşı dava yolunu ve uyarıcı yöntemleri kullanmak. Üçüncü yöntem, bu işin üreticileri ile olan mücadele kısmı. Dördüncüsü ise bu işin küresel boyutlu çalışmasını üretmek. Yani yaptığımız çalışma aslında sadece buraya dönük değil, tüm dünyaya dönük bir çalışmadır. Çünkü gıda insanın en temel tüketim maddesidir ve gıdanın yereli ya da uluslar arası bir boyutu yok. Çünkü bugün Çin’de üretilen bir ürünü üç gün sonra rafta buluyorsunuz, burada üretilen bir ürünü bir müddet sonra başka bir yerde buluyorsunuz. Bu yüzden biz bunu küresel ölçekli düşünüyoruz ve çalışmalarımız da birçok farklı ülkede sonuç veriyor. 20 / EYLÜL 2011

Gıda üreticileri ile mücadele en dikkat çekici çalışma yönteminiz olarak görünüyor. Bu mücadeleyi nasıl sürdürüyorsunuz? Mesela, şu an yoğurtlara yönelik bir çalışma yapıyoruz. Yoğurtların içerisinde hangi katkı maddeleri var, bunlar mevzuata aykırı olarak mı kullanılıyor, bu katkı maddelerinin hangileri zararlı bunları inceliyoruz. Ayrıca İslam açısından haram katkı maddeleri bulunup bulunmadığına yönelik analiz çalışmaları gerçekleştirmektedir. Siyasete de dönük bir çalışmadır. Devlet de sizin yaptığınız çalışmaya bakıp kararlarını ve mevzuatını, uygulamalarını, denetimini gözden geçirebilir ki öyle oluyor zaten. Devletin tarım, sağlık vs gibi bakanlıkları olmasına rağmen siz bizi mevcut ürünlere karşı uyarıyorsunuz. Devlet bu vazifesini yeterince yerine getirmiyor mu? Devlet dediğiniz organizma bir siyasi boyutu olan bir de bürokrasisi olan bir organizmadır. Bu tür meseleler genellikle Türkiye’de siyasetçilerin ilgisini çekmiyor. Biz son seçimlerde, sekiz siyasi partinin seçim beyannamelerini okuduk, söylemlerini rapor haline dönüştürdük. Ne söylediklerine baktık, bir şey söylemiyorlardı! Mesela iktidar partisinin gıda güvenliği ile ilgili tek bir cümlesi yoktu, şu anki hükümet programında da yok. Bir siyasi partinin beyannamesinde okuduğumuz kadarıyla, gıda güvenliğinden anladığı şeyin nişasta bazlı şekerin kotasını düşürmek olduğunu görüyoruz. Gıda Güvenliği başlığında yazdığı tek şey bu. İktidar gibi muhalefet aynı düşünüyor. Belki kötü niyetlerinden değil, fakat gıda güvenliğine ilgi duymuyorlar. Bu konuyu önemsemiyorlar. Bu yüzden de bu işi genellikle bürokrasi götürüyor. Bürokrasinin götürmesinde de, bürokrasi bu işin eğitimini almış kimseler. Orada da endüstri ne dayatıyorsa, bunlar endüstrinin içinden gelmiş insanlar genellikle, onlarla da temas halindeler. Bakanlıkların bir zaafı da şu; genellikle AB’nin mevzuatının alıp ya yanlış tercüme ediyorlar ya da motomot tercüme edip buraya uygulamaya kalkıyorlar. Hâlbuki bu ülkenin realiteleri farklı, inancı farklı; oranın çerçevesini alabilirsiniz ama birebir aynısını alamazsınız. İşte tam da burada sivil toplum kuruluşları devreye giriyor ve yanlış bulduğu uygulamalar konusunda yetkilileri uyarıyor. Hepimizin merak ettiği hususlardan birisi de “et”… Et dediğimiz zaman üç şeyden bahsetmemiz gerek: 1. Tavuk,


2. Balık, 3. Kırmızı et. Balıkta iki boyutlu problem var. Birincisi, deniz kirliliği. Gemilerin denize kimyasal atık bırakması, gemilerin denizde yıkanması, ev, otel ve fabrikaların atıklarını denize bırakması denizde kimyasal dengeyi bozuyor. Doğal olarak bu bozulma da balıklara geçiyor. Biz de o kirli, özellikle cıva ve metal oranları yükselmiş balıkları tüketiyoruz. Aslında biz et yediğimizi zannederken, zehir yiyoruz. İkincisi, problem ise kültür balıkları. Kültür balıkları genellikle GDO’lu balıklardır. Balıkların içerisine hızlı büyümeleri ve hastalanmamaları için eklenen vitamin ve hormonlar dolayısıyla biz aslında zehir tüketiyoruz. Bu yüzden dip balıkları ve kültür balıkları yerine hamsi, istavrit gibi hızlı büyüyen yüzey balıklarının tüketilmesi gerekiyor. Tavuk eti… Tavuklarda 2001 yılındaki kuş gribi hikâyesiyle dünyanın genetik tavuk mirası, hemen hemen %99 oranında yok edildi. Artık dünyanın her yerinde tek tip, tek marka tavuk tüketiliyor. Bu tavuk büyümesi, 6 ay içinde kesime gitmesi gerekirken 40 gün içinde kesime gidiyor. Bu süre içerisinde sürekli

meraları bomboş yatıyor. Suriye-Irak sınırında 825 km uzunluğunda 25 km genişliğinde 70 yıldır tarım yapılmayan dünyanın en bakir arazileri var ve bu araziler mayınlı, üç yıldır temizlenmiyor. Şimdiye kadar çoktan temizlenmiş ve milyonlarca dolar gelir elde edilmiş olacaktı, temiz ürünler tüketilecekti. Bunlar bile yapılmıyor ülkemizde. Meralarımız bomboş yatıyor ama havyan hapishanesi diyebileceğimiz ahırlara hayvanlar tıkılıyor, hareket kabiliyeti bile olmadan gece gündüz bu hayvanlara yediriliyor. Sürekli ayakta duruyorlar, sürekli kendilerini büyütüyorlar ve sonuçta bunlar et diye insanlar tükettiriliyor. Bir de et yemek sağlıklıymış gibi insanlar böyle bir imaj sunuluyor, insanlar hayvansal gıda tüketmezlerse hayvansal protein eksikliği yaşarlar, haftada bir defa hayvansal gıda almak insan için yeterlidir. Ama biz her öğün hayvansal protein alır hale geldik. Ne kadar çok hayvansal protein alırsanız o kadar çok hastalanırsınız. İnsanlar pazardan, manavdan domates, salatalık almaya korkar oldu. Bitkisel ürünlerde tablo nasıl?

antibiyotik, sürekli hormon, sürekli kimyasallarla tavuk şişiriliyor. Tavuk yediğimizi zannediyoruz ama et görünümlü mısır ve soya yiyoruz. Eskiden bu hayvanlar kendi fıtratlarına uygun bir şekilde tabiatta bulduklarını yerlerdi. Şimdi balık mahkûm, tavuk mahkûm, hepsi bir hapishanenin içine tıkılmışlar, orada tek tip bir besinle besleniyorlar; soya ve mısırla. Bir de kendi atıkları, hayvansal atıkları onlara yem olarak verilerek bu hayvanlar yamyamlaştırılıyor. Genetik yapısı değiştirilerek tek tip haline dönüştürülen tavuk, hem kullanılan yemler hem kullanılan antibiyotikler, hormon ve diğer kimyasallar dolayısıyla zehir deposuna dönmüş durumda.

Türkiye tarım üretiminde her geçen gün küçülen bir ülke. Buğday dâhil bütün ürünlerde bir düşüş var. Çünkü çiftçi topraktan utandırılır hale gelmiş durumda. Çiftçilik cahil, işe yaramaz insanların işiymiş gibi gösteriliyor. Oysa çiftçileri yeryüzünden çekerseniz insanlık açlıktan ölür. Böyle bir kötü algı zihnimize inşa edilmiş. Böylelikle insanlardan tarımdan uzaklaştırılıyor. Diğer taraftan ise tarım küresel güçlerin eline geçiyor. Çiftçinin öncelikle tohum elinden alındı. Bugün Türkiye’de tohum bir palavra.

Kırmızı et hakkında söyleyeceklerinizden korkuyorum…

Mesela bugün Cihan Haber Ajansı’nın bir haberi vardı. Türkiye tohumunu kendisi üretiyor diye. Bu dünyanın en büyük yalanıdır. Nasıl yalandır? Çünkü Türkiye on yıl öncesine kadar kimseden bir kuruşluk tohum almıyordu. Şu an Türkiye yılda bir buçuk milyarlık tohum satın alıyor dünyadan, zaten üç milyar dolarlık tohum tüketimi var. İçerideki üreticiler ise yabancı. Tohumu gelip Türkiye’de üretiyor diye toplumu

Kırmızı ete gelince, Türkiye’de tarım son yirmi yılda dörtte bire düştü. Türkiye artık bir tarım ülkesi değildir ve kendi kendisine yetemez bir ülkedir. Türkiye üretiminden daha fazla ithalat yapmak zorunda. Bir başka problem ise Türkiye’nin dünyanın en pahalı etini tüketiyor olmasıdır. Türkiye’nin

Nasıl yani?

EYLÜL 2011 / 21


aldatmaya gerek yok. Bunun üreticisi yabancı ve kazandığı parasını da kendi ülkesine götürüyor. Ayrıca tohum bir ticari meta değildir. Türkiye’de son on beş yirmi yıla kadar tohum ticari bir meta değildi. Yapılan hasattan elde edilenin bir kısmı tohum olarak ayrılıyordu. Şimdi bu kaldırıldı. Çiftçi hasadından tohum elde edemez. Elde etse bile ekse bitmez. Niye? Tohum hibritleştirildi, kısırlaştırıldı. Bu yüzden insanlık temelde üç beş şirkete bağımlı hale geldi. Bunların sayısını Türkiye’de 400 olarak söylüyorlar. Bu şirketlerin 396 tanesinin cirosu bir lira, 4 tanesinin cirosu 99 lira. Bunu topluma böyle anlatabilirim ama bu bizler için şehir efsanesi, siyasi efsaneden ibarettir. Halk arasında yaygın olan “dünya tohumları İsrail’de tekelleşti” anlayışını olumluyor gibisiniz… İsrail değil bu ama Siyonistler. Tohumun dünyadaki sahibinin hepsi Yahudi’dir. İsrail’e gitmez belki bunlar ama, dünya tohumunun tamamının sahibi Yahudi’dir. Türkiye’de de böyledir. Türkiye’nin içerisinde küçük küçük tohum şirketleri olabilir. Bunların var olmuş olması hâkim unsur olmadığı müddetçe bir şey ifade etmez. Kaldı ki biz tohumu Türkiyeli üreticiler üretse de karşıyız. Tohum yirmi yıl önce nasıl tarladan çiftçi kendi üretiyorsa aynı yöntemin üretilmesi lazım. Yani insanlık Hz. Âdem’den bu yana tohumu nasıl üretiyorsa aynı yöntemleri sürdürmelidir. Tohum mülkiyet altında bulundurulacak bir şey değildir. Tohum insanlığın ortak mülküdür. Alır gidersiniz. 300 yıl önce Türkiye’den Yunanistan’a Bursa’dan fasulye tohumu gitmiş, o gün bugündür korunmuş, adına Müslüman fasulye denilmiş, bugün biz oradan getiriyoruz. Şeker pancarı mesela, bir adet tohum üretemiyor Türkiye, Almanya ve İsviçre’den ithal ediyor, o şirketlerden alıyor. Tohumunu kaybeden geleceğini, yaşamını ve gelecek nesillerin yaşamını şirketlerin emrine ipotek eder. Türkiye, tohum konusunda hiçbir faaliyet yapmıyor, yapar gözüküyor. Şu anda çiftçi kendi ürettiği hasadından tohum satamaz. Türkiye’de çiftçinin tabi tohumu satması yasaktır. Bu küresel bir oyun… Türkiye de bu küresel oyunun içerisinde. En içine girmiş ülkelerden birisidir. Bu konuda son 4 yılda tohum kanunu, güvenlik kanunu çıktı ve bunlar tam da küresel güçlerin istediği yapıda kanunlar. 22 / EYLÜL 2011

Bir devlet küresel güçlerin isteğini bunca zararına rağmen neden yerine getirir? Bunun iki sebebi olabilir. Ya cehalet ya ihanet! Peki, bu durumu nasıl aşacağız? Yoksa bu duruma mahkûm mu olacağız? Hayır. Tohumun bu hale getirilecek olmasını Kur’an bize haber veriyor. Bakara Suresi 225’te, tam da Yahudileri haber veriyor. İşte bu Yahudiler iktidarı, gücü eline aldıkları zaman ekini ve nesli mahvederler diyor. Nüfus planlaması, doğum kontrolü, kürtaj vs ile nesli biyolojik ve kültürel olarak ifsat ediyorlar. İkincisi bunlar ekini mahvediyor, genetiğini değiştiriyorlar, mülkiyetini ele geçiriyorlar. Hibrit tohumlar genetik değildir diyorlar, yalan. Hibritleştirme genetiğin birinci fazıdır. Genetik müdahale içermeyen bir tohum nasıl kısırlaştırılır. Ayrıca, hibritleştirilen tohum üzerinde üretici şirketler mülkiyet atfında bulunuyorlar. Çiftçinin ürettiği tohumun ekimine, dikimine, satışına izin vermiyorsunuz fakat Amerikan, Alman tohumlarının ekilmesi için çiftçiye devlet desteği veriyorsunuz. Küresel bir dayatma… Tabi. Bağımlılığın devlet eliyle teşviki var Türkiye’de, yani siz kendi tohumlarınızı ekerseniz devlet size tarım desteği vermiyor. Ama küresel oyuncuların tohumlarını alırsanız TC Tarım Bakanlığı çiftçiye destek veriyor. Bu tümüyle bir küresel bağımlılık oyunudur. Peki, bu sorunlar için çözüm önerileri getiriyor musunuz? Elbette getiriyoruz. Tohumların hapishanede yani tohum banklarında toplanmasına, biz tohum çilehanesi diyoruz. Tohumun yeri topraktır. Tohum toprakta yeşerir, toprakta verim verir. Ama tohumu hapishaneye koyarsanız mahkûm edersiniz. Tabii tohumların depoya alınması ve bozuk tohumların ekilmesine devam edilmesi akılla izah edilebilir bir durum değildir. Bu ya ihanetle ya da cehaletle izah edilebilir. Bu sorunun önüne geçebilmek için üç tane adım atılması gerekiyor. Bir, genetiği değiştirilmiş gıdaların, tohumların ve hayvanların Türkiye’ye üretimi, ithalat ve ihracatı yasaklanmalıdır. Fakat, ama, lakin gibi cümleler kullanmaksızın kesinlikle yasaklayacaksınız. Kanun çıkaracak ve tevile yer bırakmayacak şekilde açıkça “yasaktır” ibaresini koyacaksı-


nız. İki, tabi tohumları geliştirecek enstitüler kuracaksınız. Bunları alacak, toplayacak, çoğaltacak, çiftçiye vereceksiniz. Bu tohumların nerede yetiştiğini ziraat mühendisleri söylemeyecek, çiftçi nerede yetiştiğini daha iyi bilir. Toprağın ne işe yaradığını bilmeyen adamlar, çiftçiye direktif vermemesi gerekiyor. Çiftçiye geri zekâlı, aptal, cahil muamelesi yapmaktan vazgeçecekler. Çünkü bizim çiftçimizde hala onbin yıllık kadim bir bilginin mirası duruyor, henüz kaybetmedik. Üç, büyük tarlalarda aynı tür ekim yasaklanmalı. Tarlanın bir kısmında buğday, bir kısmında arpa, diğer bir kısmanda pancar, nohut yetiştirilmeli. Aynı ürünü ekerseniz, tarlanın her yerine aynı böcekler musallat olur. Bahsettiğim şekilde yapıldığında sistem doğal olarak haşeratla kendi kendine mücadele ediyor. Şimdi tüm bu yöntemleri kaybettiriyoruz. Onun için de kadim bilgiyi çiftçinin yeniden kullanması lazım. Meyve ve sebzelerin çoğunun GDO’lu olduğundan bahsettik. GDO’lu olan ürünle olmayanı nasıl ayırt edeceğiz? Devlet bu ürünleri takip ediyor mu? Devlet, takip edermiş gibi yapıyor. 2010 verilerini devlet henüz toparlayıp önümüze koyamadı ne hikmetse. Türkiye’de 2009 yılında yaklaşık 57.000 dolayında gıda denetimi yapılmış. Bunların 35.000 dolayı sadece etiket yoklaması yapılmış, gıda analizi değil. 20.000 kadarı da gıda analizi yapılmış. Bu gıdaların %25-30’u sağlıksız çıkmış. Biz yapsak %80 çıkardı ama devlet böyle öngörmüş. Bunun yanında bu %25-30 sorunlu gıdaları üretenlerin kim olduklarını da bilmiyoruz. Çünkü öğrenmemiz yasak! Devlet, bireyi ve halkı değil, ekonomiyi yani üreticiyi koruyor. Şu anda gıda teröristleri her gün insanları zehirliyor ve biz bunların kim olduklarını öğrenemiyoruz. Ankara 6. İdare Mahkemesi 13 Aralık 2010 tarihinde bunları açıklamak kamu sağlığı için zorunludur dediği halde bakanlık mahkeme kararına uymuyor. Bu durum pazar ürünlerine mahsus mu? Değil. Hem pazar ürünleri hem paketli ürünler için geçerli. Pazar ürünlerinde tüketicinin yapabileceği bir şey var mı? Pazarda bir tüketici ürüne bakarak GDO’lu mu değil mi, hibrit mi değil mi anlayamaz. Fakat bazı ipuçları verebiliriz bunun için. Bir, hiçbir gıdayı mevsim dışı tüketmemelisiniz. Mesela domatesin mevsimi henüz yeni başladı. 15 Temmuz’da başlar domates mevsimi. Ağustos’tan erken domates yememek gere-

kiyor. Türkiye’de domates mevsimi tarlada Ağustos’ta başlar. Ekim’in sonunda biter. Bu aralıkta bizim patlıcan, biber, domates yememiz gerekiyor. Bunun dışındaki dönemlerde bu ürünleri tüketmemiz gerek. Yani her şey kendi mevsiminde tüketilmeli. Şimdi ne yiyebiliriz? Kayısı, şeftali, erik, kiraz, vişne yiyebiliriz. Üzüm, elma mevsimi henüz başlamadı. Bu mevsimde muz, kivi yenmez. Bunların mevsimi değil. Bir başka ipucu ise fiziki görünümdür. Fiziki görüntüsü çok düzgünse o ürün kötüdür. Ne kadar cazibeli görünüyorsa o ürün o kadar tehlikelidir. Bu kötüsünü alalım anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de hibrit tohumla ekim yapılıyor olmasından dolayı doğal tohumla yetişen ürünü bulmak imkânsız değil ama zor. Yani her halükarda tarım kimyasalı bulaştırılmış, hibritleştirilmiş ürün alıyorsunuz. Kendi tohumumuzu kendimiz üretebilecek durumdayken GDO’lu ürünlere ve hibrit tohumlara mahkûm oluşumuz ne anlama geliyor? Bir, nesil kısırlaştırılıyor. İki, ağır ağır zehirleniyor. Bir gün kalp yetmezliğinden gidiyorsunuz, bir gün böbrek yetmezliği, bir gün karaciğer bozukluğu, hepatit oluyorsunuz. Ekonominin altın kuralı şudur, eğer tüketici ekonomiye hâkimse, belirleyici rol tüketicide ise, üretici tüketicinin isteklerini yerine getirir. Belirleyici olan üretici ise o zaman tüketici mahkûmdur. Belirleyici rol tüketicideyse buna talep ekonomisi diyoruz. Belirleyici rol üreticideyse buna da arz ekonomisi diyoruz. Şu an hâkim olan arz ekonomisidir, tüketici kendisine ne sunuluyorsa onu tüketiyor. Türkiye’de sorun bu. Herkes her şeyi bilerek ya da bilmeyerek satın alıyor, almasa üreticiler de kendisine çeki düzen verir. Tüketim algısını bu şekilde değiştirmek gerekiyor. Bu arada bir de gıdaların helal olup olmaması sorunu devreye giriyor. Gıda Güvenliği Hareketi bu konuda herhangi bir çalışma yürütüyor mu? Son söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Helal gıda sertifikası o ürünün helal olduğu anlamına gelmez. Ben bir ürünü helal sertifikası var diye asla satın almam. Çünkü helal sertifika verilenlerin hiçbirine güvenmiyorum. Artık bu ticari bir ranta dönüşmüş durumda. Dünya pazarından pay kapma hırsı, helal üretme endişesinin önüne geçiyor. Sertifika verenler bundaki rantı gördükleri için mantar gibi çoğalıyorlar. Bu yüzden helal sertifika işi bizim için beş para etmez. Anlaşılan iş başa düşüyor yine… EYLÜL 2011 / 23


Evet. Çünkü Kur’an bize “helalen ve tayyiben” diyor, yani helal ve temiz. Haramları Kur’an sayıyor, beş tane: alkol, domuz eti, kan, Allah adına kesilmemiş hayvanlar ve kendi halinde ölen hayvanlar. Bir de temiz kavramı var. Temizden kastedilen nedir? Kur’an neyi temiz olarak naklediyor, İslam neyi temiz olarak öngörüyor? Bu sorunun cevabını herkes aramakla mükellef. Bu çok hassas bir konu. Zira bir ürünün zekâtı verilmemişse o temiz değildir diyen âlimler var. Bir ürünün içerisine tarım kimyasalı girmiş ve bunu yiyen çocuğu zehirliyorsa, hayvana çile çektiriliyorsa, bir ürünün genetik yapısı yani yaratılış gerçeğinin dışına çıkarılarak buraya hayvan, bitki başka mikropların genleri transfer edilmişse, bu bitki çiftçinin elinden gasp edilerek bir tohum şirketinin mülkiyetine geçirilmiş ve zoraki bu işlem yaptırılmışsa bu ürün temiz midir değil midir? Bu örneklerin sayısını çoğaltabiliriz. Bu konuda maalesef ne helal sertifikacıların ne de başkalarının herhangi bir çalışması yok. Böyle bir sertifikalama yapılsa helal gıda bulamayız galiba!? Yok, şüphelerden arındırdığınız zaman çok şey çıkacaktır karşınıza. Fakat bu alana kimse girmek istemiyor, bir işine gelmiyor, iki bu boyutuyla meseleyi bilmiyor. İnsanları kasten suçlamıyorum. Bilgisizlikten kaynaklanan bir boyutu da var bu meselenin. Bu bilgisizliği de kaldırmamız lazım. Tükettiğimiz paketli ürünlerden yememe kararı almamıza rağmen vazgeçemiyoruz. Bağımlılık yapıcı özellikte katkı maddeleri kullanılıyor olabilir mi? Tabi ki var ve bunlardan bir tanesi MSG’dir. MSG, “umami” denilen, beşinci tat. Ekşi, tatlı, acı ve mayhoş olarak sınıfladığımız tatlar arasına beşinci tat olarak adlandırılan ve “umami” olarak adlandırılan MSG tuzu geldi. Çin tuzu da denilen bu madde, bağımlılık yapan bir maddedir. Bu madde şu anda salamda, sosiste, ekmekte, çorbada, yoğurtta, gıdanın envai türünde var olan bir tat haline dönüştürüldü. Damağınız ona alışıyor ve bırakamıyorsunuz. Sürekli onu tüketme ihtiyacı hissettiğiniz bir tat halini alıyor. Bunun gibi bağımlılık yapıcı çok miktarda katkı maddesi var. Bunlar midemizi dolduruyorlar, fiziki açlığımızı gideriyorlar. Ama biyolojik açlığımızı gidermedikleri gibi farklı hastalıklara da neden oluyorlar. Mesela yoğurtlar, çikolatalar, gazlı içecekler, meyve suları, bisküvi türleri, kekler, salam, sosis gibi etli ürünler. Çoğaltabiliriz bunları. Bunlara zaten bağımlılık yapması için 24 / EYLÜL 2011

çok çeşitli kimyasal katkı maddeleri ekleniyor. Bunu iki tür reklamla, birincisi açık yapılan reklamla, ikincisi bilinçaltı (subliminal) yöntemle, 25. kare denilen bilinçaltı görüntülerle yapılan reklamlarla bizleri ve çocuklarımızı yönlendiriyorlar. Çocuk irade beyanında bulunamaz. Çocuk bilinçaltına tahakküm eden müzik, renk, siz bir desenin bir karenin içerisine gizlenmiş bir seks yazısını, tüketim yazısını, kadın figürünü, başka başka figürleri göremezsiniz ilk bakışta, ama beyniniz görür. Beyniniz gördüğü için talep eder. Çocukları bu şekilde eğite eğite yepyeni bir tüketim modeli inşa ediyorlar. Ettiler de nihayetinde. Bugün kırk yaşın altındaki nesil tabi şeyler nedir bilmez. Tamamen endüstrinin inşa ettiği nesildir. Aksini yaptırmanız çok güçtür. Ancak birebir çalışarak, onlara gerçeği anlatarak ikna edebilirsiniz. Uluslararası arenada durum nasıl? Bunlar önce kendi toplumlarını zehirliyorlar. Yahudiler kendilerinin ürettiği hiçbir ürünü tüketmezler, onlar kendileri için özel üretirler. Hatta bizim endüstrimizde bile büyük firma sahipleri, kendi fabrikalarında üretilen hiçbir şeyi yemezler. Kendilerine özel ürün üretirler. Kendi kolalarını içmezler mesela. Özellikle büyük Batılı güçler hazır ürünleri asla tüketmezler. Ne ürettiklerini çok iyi biliyorlar çünkü. Bu anlamda dünyadaki tepki Türkiye’deki tepkiden çok güçlü. Özellikle Batı’da. Amerika ve Avrupa’da bunlara karşı büyük bir direnç var, hızla büyüyen toplumsal bir tepki var. Mutlaka dikkate alınması gereken tepkiler haline dönüşmüş durumda. Ama buna karşılık karşı tarafın argümanları var. Bunu da zora sokacak organik masalı çıkarıyor mesela. Bir taraftan da bu güçler sürekli bir adım önde gidiyorlar. Çünkü ekonomik durumları çok iyi, laboratuar imkânları var, bilgiye çok hâkimler ve bunu yönetmeye çalışıyorlar. Üniversiteye ve medyaya hâkimler. Yani beş para etmez bir bilgidir ama medyada haber olur. Siz öyle şeyler söylersiniz ki aslında insanlığı ilgilendirir ama medyada yer almaz. Bir de başka bir boyut var ki, bunlar kendilerine yönelik eleştirilere karşı, hiçbir şey yokmuş, hiçbir şey duymamış gibi hiçbir cevap üretmiyor olmalarıdır. Sadece akademik alanda güçlü eleştiriler gelirse onlara karşı mahkeme yolunu kullanırlar, manipule etmeyi, şantaj yapmayı, hatta öldürmeyi tehdit etmeyi kullanırlar. Ama genel itibariyle cevap vermezler. Siyasetçilere cevap ürettirirler, siyasiler size cevap verirler. Tüm dünyada böyledir, sadece bizde değil, onlar adına konuşurlar.


Örnek verebilir misiniz? Mesela domuz kanı eklenmiş çaylar bulundu, Tarım Bakanlığı olayı kapattı. GDO’lu soya 14.000 ton ele geçirildi Bandırma’da, Tarım Bakanlığı kapattı. Kaçak getiren kişinin kim olduğunu biliyoruz. Ukrayna’dan zehirli yağlar geldi, kimin ithal ettiğini biliyoruz, hemen kapattılar konuyu. Oysa Almanya’da, Fransa’da, Hollanda’da yağların hepsi imha edildi, raflardan toplandı, tüketiciden özür dilendi. Peki, bunun önüne nasıl geçebiliriz? Bunun iki tip karşılığının olması lazım. Bir, bizim gibi STK’ların buna cevap üretmesi lazım. Bunun için de STK sayısının artması gerek. Biz her mahallede bir gıda hareketi gibi örgütün kurulmasından yanayız. Biz olalım başkası olmasın gibi bir arzumuz yok. Bizim arzumuz herkes bu alanda gayret etsin. Beşyüz oldu, bine çıktı diye övünç duyarız, toplum bilinçleniyor deriz. Varlık nedenimizi tamamlar çekiliriz, başka işler yaparız. İki, bireyin kendisinin tüketmeme fonksiyonunu devreye alması lazım. Tüketmiyorum diyebilmeli. İnsan bu ürünleri tüketmese ölmez, bilakis sağlıklı kalır. Sağlıklı yaşadığım için de hem kendime hem devlete hem de yaşadığım çevreye daha az ekonomik maliyetim olur. İki şey söylenebilir burada; bir gıdamızı ilaç, ilacımız gıda yapmalıyız, iki az ama nitelikli ürün tüketmek. Besin değeri olmayan bir ürünü beş kilo almak yerine bir kilo pahalıya besin değeri olan ürün alman��z gerekir. Bu sizi hem sağlıklı hem tok tutar. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kantinlerde gazlı içecek ve hamburger satışını yasaklaması bu anlamda iyi bir gelişme sayılabilir… Evet, biz de bir açıklama yaparak uygulamayı destekledik. Ama yetmez! Yasaklamaların arasına yoğurt ürünlerinin ve tostun mutlaka bulunması gerekiyor. Tost ekmeği bir zehirdir. Salam, sosis, sucuk, pastırma ve kaşar peyniri insanın ağzına asla sürmemesi gerekiyor. Bunun yerine, eğer çocuğu değerliyse annesi için, çocuğunun beslenme çantasını evde hazırlayacak. İçine hurma koyacak, kendi yaptığı keki koyacak, onun yanına evden bir iki meyve koyacak, kabuksuz ceviz, badem, fındık, kayısı kurusu, erik kurusu gibi ürünler koyacak. Hem sağlıklı olmasını sağlayacak hem ekonomik beslenmesini sağlayacak hem de çocuğunu zihinsel anlamda güçlenmesini sağlayacak.

Burada toplumu ikiye ayırmamız lazım: Bir, dini hassasiyeti olanlar, hesap gününe göre davranmaları lazım. Nefes aldıklarının da yedikleri lokmanın helal mi haram mı olacağının hesabını Allah’a vereceklerini göz önünde bulundurarak bir ürünü satın alır ya da o ürünü tüketme şeklini ona göre belirlerlerse zaten problemi yüzde yüz çözmüşüz demektir. İkincisi ise, dünyevi anlamda meseleye bakan insanlar da olabilir. O insanların da insani duygularla bunun çevreye, diğer canlılara, kendi insan yaşamına nasıl etkileri var, sağlık açısından, biyolojik açıdan, çevre ahlakı ve çevre bilinci açısından hangi etkileri var diye sorgulayarak satın alırlar ya da tüketirlerse biz aslında toplumsal bilinç problemini çözmüş oluruz. Bedenimiz dâhil olmak üzere her şey bize emanet olarak verilmiştir. Bu emaneti çocuklarımıza istesek de istemesek de genetik olarak, çevreyi istesek de istemesek de bütün evrene miras olarak bırakıyoruz. İnsanların bunun ahlakına göre davranması gerekiyor. Buna göre davranıldığında soframıza gelen bir ürünün gösterişine göre değil onun faydasına bakmak lazım. Son olarak da şunu söyleyeyim, bugünkü bilimsel bilgi safsatadır. Tamamen kurgulanmış bir bilgidir. Tüccarın çıkarına hizmet ediyor bu bilgi, insanlığın çıkarına değil. Ama Hz. Adem’den 1900’lü yıllara kadar gelmiş olan bilgi ise, konumuzla ilgili olanı, insanlığın ortak tecrübe bilgisidir. Bu bilgiyi kaybettiğimizde herkes cahil olacak. Tecrübi bilgiyi kaybeden herkes, başkasının tekeline alınmış, başkasının kontrol ve mülkiyetinde olan bilgiye mahkûm olacak. Bilgisel anlamda mahkûm olan insanlar hiçbir şey yapamazlar. Bu yüzden bu mahkûmiyeti ortadan kaldırması lazım. Bunun için gerekirse, dedesine gidecek tarımın nasıl yapıldığını, ürünlerin nasıl ortaya konulduğunu ondan öğrenecek. Bu bilgiyi alacak ve buna göre davranacak. Buna göre davranmıyorsa gerçeğe ihanet etmiş olur. Gerçeği öldürmüş olur. O zaman da kendi çocuğunun yapacağı hiçbir şey yok. Kendi çocuğu doğduğunda mahkûm olarak doğar. Anne evde genç kızına hamur yoğurmayı, ekmek yapmayı, salça yapmayı anlatması lazım. Baba evde çocuğuna bunların nasıl temin edileceğini anlatması gerekiyor. Anlatmazsa çocuğuna karşı ihanet etmiş olur. Kemal Bey, verdiğiniz değerli ve bir o kadar da sarsıcı bilgiler için teşekkür ederiz.

Kemal Bey, son olarak nelere dikkat edilmesi gerektiğine bir kez daha vurgu yapmanızı rica edeceğim… EYLÜL 2011 / 25


“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” bu ilginç cümle, Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı romanının ilk cümlesidir. Birçok insanın hayatı boyunca kurmak istediği büyülü bir cümledir bu. Bu cümleyi kurduracak kitapları okumak isteyenler için, Gıda Hareketi Başkanı Kemal Özer’in “Deccal Tabakta” isimli kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Bu kitabı okuduğunuzda, hayatınızın nasıl değişmeye başladığına birebir şahitlik edeceksiniz. Ömrümüz, yediklerimizin bize kazandırdığı enerji ile geçiyor. Sabah uyanır uyanmaz başlayan bu koşuşturma, gece yatağa girene kadar sürüyor. Mutfak dolaplarımız, kilerimiz, masamızın üstü, çekmecelerimiz hep tüketilmeyi bekleyen gıda ürünleri ile dolu. Modern dünyanın bize dayatması sonucu, deyim yerindeyse ne bulursak yiyoruz. Hazır gıdalar, paketlenmiş gıdalar, açıkta satılan gıdalar, memleketten getirdiğimiz gıdalar, çabuk bozulanlar, abur cuburlar... Yediğimiz her bir lokmanın bizi inşa ettiğini hatırdan çıkarmadan Siyasî, Dinî ve Vicdanî Açıdan GDO alt başlığı ile yayınlanan Deccal Tabakta kitabı, sindire sindire okunmalı. Bir türlü tadını alamadığımız karpuzlar, plastik bir malzemeyi yiyoruz hissi veren domatesler, hepsi de ayna gibi parlayan meyveler... Bu kitap, gıdalarımızın üzerindeki kirli elleri bir bir deşifre ediyor. Tohumda oynanan büyük oyunu anlatıyor. Hibrit tohum denilen; ürünlerin tohumlarının genetiği ile oynanıp patent alınması ve patent alan firmanın dedektifler tutarak üreticileri sıkıştırmasını, tohumların yeniden kullanılmasını engelleyerek çiftçileri kendilerine bağımlı kılmalarına yarayan tezgâhı tüm yönleriyle göz önüne seriyor. Kitabı okuyunca anlıyoruz, yediğimiz domateslerin çekirdeğinin neden olmadığını… Tarlaya ekilen bir üründen neden tohumluk ayrılamadığını… Bu kitabı okuduğunuzda pirinç tohumları ellerinden alınan ve sadece hibrit tohumlu pirinç ekmelerine müsaade edilen, bu sebeple tohum sahibi küresel şirketlere bağımlı hale gelen 26 / EYLÜL 2011

Hindistanlı çiftçilerin hazin hikâyesine şahitlik ediyorsunuz. Uzaklara gitmeye gerek bırakmıyor kitap, tohum konusunda ülkemizin durumunu faş ediyor. GDO, yani genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında bilinmeyen, gözden kaçan, bilinmesi istenmeyen ne varsa satır satır yer alıyor kitapta. Okudukça öğreniyoruz ki; genleriyle oynanan gıdalar ile sadece yiyecekler değil, insan nesli ifsad edilmek isteniyor. “GDO denen illete dur denilmezde 50 yıl sonra normal yollardan çocuk sahibi olanlar parmakla gösterilecek” desek ne hissedersiniz? Dünya ticaretini ellerinde tutan şirketlerin daha çok para kazanmak ve insanlığı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak istemelerinin bir sonucu olan GDO’lar biz farkında değiliz ama ne yazık ki; her gün büyük bir iştahla yediğimiz yiyeceklerin içinde yer alıyor. Makarnadan köfteye kadar birçok yemeğe gönül rahatlığı ile kattığımız ketçapların içindekiler kısmında “modifiye mısır nişastası” yazıyor. Biz farkında değiliz ama o ketçapı her tükettiğimizde bizim DNA’larımız modifiye oluyor, değişim geçiriyor, başkalaşıyor, hastalanıyor. Büyük bir emek ürünü olan bu kitabı okuduğunuzda, gıdalara bakışınız değişecek. Buzdolabınızda sakladığınız hazır gıdaların içindekiler kısmını okuyup modifiye mısır nişastası, soya lesitini ve sığır jelatini bulunan ürünleri yok etmek isteyeceksiniz. Artık markete her gittiğinizde satın alacağınız gıdaları büyük bir dikkatle seçeceksiniz. Gıdalara sadece, “domuz yağı var mı, yok mu” diye değil. GDO açısından da bakacaksınız. Sadece kendimiz için değil, çocuklarımız, sevdiklerimiz ve tüm insanlık için bir şeyler yapmak istiyorsak buna Deccal Tabakta kitabını okuyarak başlayabiliriz.


Cadbury gibi küresel firmaların sert tepkisine neden oluyor.

Kemal Özer’in, Hayykitap’tan çıkan, 399 sayfalık “Şeytan Ye Diyor!” kitabı, “insan ne yemeli, ne yememeli?” sorusunun cevabını verirken, “ne yiyeceğimizi şaşırdık” diyenlere de tavsiyelerde bulunuyor. Yazar, çağın hastalığı olan kanserin nedenlerine değinirken maddi kanserin de manevi kanserin de ana nedeninin mideye olan düşkünlük olduğunu söylüyor. Yazar, günümüzde hastane sayısının sürekli artıp hastalıkların bir türlü azalmamasını, açık bir dille eleştiriyor: “Artan yatak kapasitesi ve hastane sayısıyla övünen bir siyaset mekanizmasına sahip olmamız, karşı karşıya kaldığımız paradoksal yapının en açık göstergesidir.” Hastalıkların bu kadar çeşitli ve yaygın olmasına çözüm bulunmak istenmiyor, bazı kurum ve kuruluşlar gıda denetleme adı altında insanlara zehir sunuyor ve devletimiz de bunlara göz yumuyor. GDO’lu ürünlerin ülkemizde yasak olmaması, ithal edilen ürünlerin tam kontrol edilmemesi gibi birçok örnek, insan sağlığını tehdit ediyor. 2009 yılından itibaren Türkiye ve daha pek çok ülkenin dâhil olduğu Dünya Ticaret Örgütü’nün küresel sermayenin çıkarlarına hizmet ettiğini ve üye ülkeleri de buna zorladığına dikkat çeken Kemal Özer uygulamayı eleştiriyor: “Bu yüzden gıdaların sağlıklı olup olmadığından ziyade kodekse uygun olup olmadığına bakılır. Uluslararası Gıda Komisyonu 1997’de Müslümanlara yönelik ‘Helal Yönergesi’ yayımlamaktan da geri kalmamıştır.” Şeytan Ye Diyor’u okurken karşılaştığınız tüyler ürpertici gerçekler karşısında kitabı elinizden bırakamayacak ve yeme alışkanlığınız kesinlikle değişecek! Mesela yazar kitabında, Kanada Calgory Üniversitesi’nden Prof. Charlane Elliott liderliğindeki bir ekibin yaptığı araştırmaya yer veriyor. Söz konusu araştırma, 2008 yılında ekmek ve meşrubat dışındaki gıdaların sadece yüzde 11’inde uygun seviyede besin değerine rastlandığını söylüyor. Bu demek oluyor ki yediklerimizin çoğu uygun besin değeri taşımıyor ve sağlığımızı ciddi anlamda tehdit ediyor! Başka bir çarpıcı örnek ise İngiltere Parlementosunda yaşanıyor. İngiliz milletvekili Richard Taylor, insan sağlığı için belirli zararları olan gıdaların üzerine, sigarada olduğu gibi, “sağlığa zararlıdır” ibaresinin konulmasını öneriyor. Öneri, Mc Donald’s, Pepsi, Kellogs, Schweppes ve

Kemal Özer, İnsan sağlığının devletlerce umursanmadığını bir bir örnekleri ile anlatıyor. Genetiği değiştirilmiş organizmalar üzerinde ne gibi oyunlar oynandığına, insan sağlığının bu yolla nasıl tehlikeye atıldığına okuyarak şahit oluyoruz. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin dünyada 1 milyar 20 milyon kişinin aç olduğu ve her 5 kişiden birinin açlığa mahkûm edildiği gerekçesi ile genetiği değiştirilmiş organizmaları (GDO) olumlaması da, üzerinde uzun uzun düşünülmeyi hak eden konulardan biri olarak görünüyor. Bu gerekçe, insan sağlığına zararlı GDO’lu ürün ekiminin açlığa çözüm olacağı iddialarını güçlendirmek adına kullanılmakta ve şirket tarımının yaygınlaştırılması istenmekte. Böylece gıdaları normal sürelerinden daha hızlı elde edip sağlığımızı etkilemesine göz yumup, maalesef “çok üretim çok para” mantığıyla hareket ediliyor. Yazar, bu küresel oyunu şu sözleri ile deşifre ediyor: “Kapitalizmin en önemli öğretilerinden biri zaman kavramıdır. İster ki; Tüm tabii süreçleri atlayarak en kısa zamanda üretsin ve de bu ürün mümkünse sonsuza dek bozulmadan rafta durabilsin. Lakin bu arzu fıtrat yasalarına ve de fizik kurallarına aykırı.” Gıdaya dair birçok bilinmeyen gerçeği deşifre eden yazar ayrıca, gıdaların helal ya da haram olup olmadığı hususlarını da irdeliyor. Helal sertifikası verilen ürünlerin gerçekten helal olup olmadığı sorusuna cevap arıyor. Mesela, “domuz yağı ve katkıları yoktur” ibaresinin içimizi rahatlatması bir yana, sığır jelâtini içerdiği için üzerinde daha fazla düşünmemiz gerektiğini ifade ediyor. Diğer yandan “tavuk” diye satılan ürünlerin gerçekten tavuk mu sorusunu soruyor ve bizlere de sorduruyor. Endüstriyel sektörde 40 gramlık civciv, geçmişte 6 ayda 1 kilograma ulaşabiliyorken, bugün sadece 42 günde 2-2,5 kilograma ulaşıyor. Tavukların doğal ortamlarından alınıp fabrikalarda antibiyotiklerle ve katkı maddeli yemlerle besleyerek hem büyük görünmelerini hem çabuk üretime geçilmesinin sağlanmasını hem o tavuklara hem de tüketicilere yapılmış bir işkence olarak değerlendiriyor. İnsanoğlunun açgözlülüğünü ise Amerikan Yerlilerinin Şefi Seattle’ın çok anlamlı ve yerinde sözüyle özetliyor: “En son nehir kuruduğunda, en son ağaç kesildiğinde, en son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenecek bir şey olmadığını anlayacak.” Arılar, balıklar, hayat kaynağımız su ve daha neler neler... Çoğu gıda üzerinde oynanan oyunları ve sağlığımızın nasıl tehlikeye düşürüldüğünü anlatırken yazar, alternatif beslenme yolları hakkında da bilgiler veriyor. Pek çok yemek tarifinin yer aldığı özel bölümde, evde nasıl yoğurt yapacağımızın bile tarifi verilmiş. Kitabı okumaya başladığınız ilk anda eminim siz de çayınıza kattığınız fabrikasyon beyaz rafine şekeri kesmekle başlayacaksınız. Ve okudukça daha nelerden vazgeçebileceğinize ise siz bile inanamayacaksınız! EYLÜL 2011 / 27


İÇİMİZ DIŞIMIZ

JELATİN*

Katkı maddeleri nelerdir?

Kimyasal formülü: C5H8NaNO4.H2O

Bir katkı maddesi şu şekilde tanımlanabilir: Gıdanın üretim, işleme, muamele, paketleme veya depolanmasında kullanılan, doğal veya sentetik olan, temel hammaddelerden farklı olan, gıda maddesi üretiminde son ürünü geliştirmek için kullanılan, gıdanın özelliği üzerine etkisi olan herhangi bir madde.

Molekül ağırlığı: 187.13

Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi katkı maddeleri E ön eki ile numaralandırıldığı gibi, gıda katkı maddeleri de genelde E (EC) numaraları ile ifade edilmekte. Böylece E numaraları onaylanmış bir katkı maddesini ifade etmekte.

Saflık: Susuz bazda içeriği, % 99,0’dan az ve % 101,0’dan fazla olmamalıdır Tanımlama: Beyaz, kokusuz kristaller veya kristal şeklinde toz MSG’nin Keşfi

Katkı maddeleri gıdalardaki problemleri maskelemek için kullanılmaz (örneğin bozulma), fakat genelde bozulma ve diğer kalite kayıplarını engellemek için kullanılır. Gıda katkı maddelerinin, birçok kategorisi vardır, Mesela: • Asit düzenleyiciler ve tamponlar • Topaklanmayı engelleyiciler

Yirminci yüzyılın başında, Tokyo İmparatorluk Üniversitesi Profesörü Kikunae Ikeda yiyecek tadı düşünüyordu. Öyle ki; kuşkonmaz, domates et ve peynirde ortak olarak bulunan ama bilinen dört tattan yani acı, ekşi, tuz-

• Anti-oksidanlar

lu ve tatlıdan farklı olan.

• Zenginleştiriciler

Profesör Kikunae Ikeda, ‘dashi’ olarak bilinen Japon çorbasının lezzetinin anahtarının Glutamat olduğunu keşfetti. Bu tadı umami olarak adlandırdı.

• Emülgatörler • Renklendiriciler • Koruyucular • Stabilizatörler • Kıvam arttırıcılar Bütün bunlar toksisite ve güvenlik açısından test edilmiştir. Fakat yan etkileri hiçbir zaman göz ardı edilmemeli. Toksisite ve güvenlik bilgileri için ayrı ayrı E numaralarına bakılması şarttır. MSG (Mono Sodyum Glutamat) Nedir? Kimyasal adı: Monosodyum glutamat monohidrat 28 / EYLÜL 2011

Umami artık uluslararası olarak 5. tad olarak tanınmaktadır. Umami kelimesi Japonca iştah açıcı ve lezzetli demek olan ‘umai’ kelimesinden gelmektedir. Umami tadı, glutamic asit veya glutamattan gelen özgün bir tattır. Ortak olarak et, balık ve peynirde bulunur. MSG’in kaynakları nelerdir? Glutamik asidin sodyum tuzudur. Şeker pancarından doğrudan özütlenmek suretiyle veya şeker kamışı melasından özütlenmekle elde edilir. Monosodyum glutamatın ticari üretimi 1909’da başladı. Geçmişte doğal proteinlerin, mesela buğday gluteni, hidrolizi yolu ile üretiliyordu. Şimdi ise bakteriyel fermantasyon yolu ile üretilmektedir. Bakteri (Corynebacte-


rium Glutamicus) fermantasyon substratı olarak şeker, melas ya da nişasta içeren sıvı bir ortamda üretilir. Bakteriler fermantasyon yoluyla glutamik asit üretir ve ortama verirler. Glutamik asit ortamda birikir ve daha sonra filtrasyonla ayrıştırılır, saflaştırılır ve nötralizasyon ile MSG’ye dönüştürülür. Daha sonra ekstra bir saflaştırma, kristalizasyon ve kurutma ile beyaz bir toz haline gelir. Artık aroma artırıcı olarak kullanıma hazırdır. MSG nerelerde kullanılır? Ana fonksiyonu “Lezzet arttırıcı” olan MSG çok yoğun bir şekilde gıda sanayinde kullanılmaktadır. Katıldığı gıda maddesinde gıdaya özgü tad ve aromayı artırmak amacı ile kullanılmaktadır. Daha çok et, çorba, balık, kümes hayvanları, salça ve soslara katılır. Meyve ya da meyve suları ve tatlılarda etkisi yoktur. Çocuk mamalarında kullanımı kesinlikle yasaktır. Namını Asya mutfağında kazanan monosodyum glutamat (MSG), birçok fast-food restoranı tarafından kullanılıyor. Monosodyum glutamat, glutamik asidin bir tuzudur. Glutamik asit proteinleri oluşturan 20 amino asitten birisidir. Besinsel açıdan bakıldığında elzem olmayan bir amino asittir, yani vücudumuzda sentezlenebilir. MSG’nin güvenirliliği yıllardır bir soru işaretidir. 1959 yılında, Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi, MSG’yi güvenilir madde olarak sınıflandırdı. Sonra, 1980’li yıllarda araştırmacılar, glutamat ailesindeki kimyasalların beyin dokularına hasar verip vermediğini merak etmeye başladılar. Bu konudaki çalışmalar, sinir sisteminin normal fonsiyonunda glutamatın rolünü ortaya çıkardı. Aç karnına fazla miktarda MSG yiyenlerde ve astımlı hastalarda kısa süreli yan etkiler görüldü.

*Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin Hazırladığı Rapordur.

MONOSODYUM GLUTAMAT

E621* MSG, Vetsin ya da E621 olarak da bilinen monosodyum glutamat birçok gıda ürününde aromayı artırmak için kullanılan bir katkı maddesidir. Glutamik asitte, glutamik asidin MSG’ den farklı tuzları, mesela monopotasyum glutamat gibi, MSG ile aynı etkiyi gösterirler. Glutamat aynı zamanda gıdaya “umami” diye adlandırılan farklı bir tat katar. Bilimsel olarak bu tat beşinci tat olarak acı, tatlı, tuzlu, ekşinin yanında kabul edilir. Glutamat proteinin ana bileşenidir. Hemen hemen bütün protein içeren gıdalarda (et, kümes hayvanlarının etleri, deniz ürünleri) doğal olarak bulunur. Doğal olarak bulunan glutamat, “umami” tadını vermek için geleneksel olarak kullanılmıştır. Geçmişte glutamata bağlı halsizlik, uyuşma ve çarpıntı semptomlarının olduğu vakalar bildirilmiş. Bu durum Çin-lokantası sendromu olarak adlandırılmıştır. Fakat, bilimsel olarak hiçbir zaman bunun glutamat tarafından olduğu kanıtlanamamıştır. Gıdalarda kullanılan glutamatın miktarı, gıdanın % 0,1 ile % 0,8’i arasındadır. Bu miktar geleneksel gıdalarda doğal olarak bulunan glutamat seviyesinin benzeridir. Glutamat tadı kendini sınırlandırır. Bunun anlamı; yemeğe uygun miktardan daha fazla eklendiğinde tada çok fazla bir katkıda bulunmaz, hatta tat dengelerine zarar bile verebilir. Glutamatın ne olduğunu daha iyi anlamak ve açıklık kazandırmak için aşağıda sık sorulan sorular için verilen cevaplar yardımcı olabilir. Diğer aroma artırıcı katkı maddeleri ve MSG’ a ait etiket bilgileri de aşağıda verilmiştir. Kaynağı ve Vücuttaki fonksiyonu Monosodyum glutamat, glutamik asidin bir tuzudur. Glutamik asit proteinleri oluşturan 20 amino asitten bi-

EYLÜL 2011 / 29


risidir. Besinsel açıdan bakıldığında elzem olmayan bir amino asittir, yani vücudumuzda sentezlenebilir.

sonradan da birçok gıdaya eklenebilir. Çorbalarda, soslarda ve birçok işlenmiş gıdada sıklıkla kullanılır.

Glutamik asit, vücudumuzdaki ve besinlerde 2 formda bulunur. Birisi diğer amino asitlerle bağlı olduğu ‘bağlı’ form, diğeri ise tek başına amino asit olarak bulunduğu ‘serbest’ formdur. Besinlerin tadında sadece serbest glutamat önemli bir rol oynar.

Birçok asya yemeği, kimi zaman soya ya da balık sosu gibi doğal kaynaklı kimi zaman ise aroma artırıcı olarak eklenen glutamattan gelen glutamat tadına sahiptir. İtalyan mutfağında ise, peynir ve domatesteki glutamat yemeklere lezzet katmaktadır. Glutamat, gıdaların orijinal tadını artırmakta ve onları daha lezzetli hale getirmektedir.

Son çalışmalar gösteriyor ki besin kaynaklı glutamat bağırsaklar için ana enerji kaynağıdır. Bağırsakların glutamata karşı çok yüksek afiniteleri vardır ve çalışmalar gösteriyor ki gıda olarak alınan glutamatın ancak % 4’ ü vücuda geçmektedir. Bu da gösteriyor ki vücudun geri kalan kısmı için gerekli olan glutamatın neredeyse tamamını vücut kendisi sentezlemelidir. Besinlerdeki bütün glutamatlar, ister bağlı ister serbest formda olsun, bağırsaklarda serbest forma getirilir; ve bağırsaklar tarafından enerji üretiminde kullanılırlar. Glutamat aynı zamanda beyinde nörotransmiter olarak da kullanılır. Kan beyin bariyeri (kanda taşınan maddelerin beyin hücrelerine geçmesindeki kontrol bariyeri) glutamatın geçmesine izin vermez. Bundan dolayı beyin kendi glutamatını glikoz ve diğer amino asitlerden kendisi sentezler. Glutamat, İnsan metabolizmasında merkezi noktalarda bulunduğundan dolayı önemli fonksiyonları vardır. Örneğin protein sentezinde substrat, glutaminin prekürsörü, azot taşınmasında ve daha bir çok yerde önemli bir rol oynar. Bulunduğu yerler ve üretimi

İlgili diğer ürünler Monosodyum glutamattan başka diğer aroma artırıcılarda kullanılmaktadır. Bazıları yine glutamat kaynaklıdır, bunlar; monopotasyum glutamat, kalsiyum diglutamat, monoamonyum glutamat ve magnezyum diglutamattır. Glutamat kaynaklı olmayan ancak aynı tat özelliklerini verenler ise guanilik asit, disodyum guanilat, dipotasyum guanilat, kalsiyum guanilat, inosinik asit, disodyum inosinat, dipotasyum inosinat, kalsiyum inosinat, kalsiyum 5’-ribonükleotidaz ve disodyum 5’-ribonükleotidaz. Aroma artırıcılar, içindekiler listesinde hangi kategoride ise (örneğin, aroma artırıcılar) o başlık altında ya kendi özel isminde ya da onu ifade eden “E” kodu ile bildirilir. Aroma artırıcıların E numaraları aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

E-numarası /Adı E620 Glutamik asit E621 Monosodyum glutamat E622 Monopotasyum glutamat E623 Kalsiyum diglutamat E624 Monoamonyum glutamat E625 Magnezyum diglutamat E626 Guanilik asit E627 Disodyum guanilat

Glutamat doğal olarak birçok besinde bulunmaktadır. Et, balık, sebzeler ve tahıllarda bağlı formda, domates, süt, patates, soya sosu ve birçok çeşit peynirde serbest formda bulunur. Besinlerde doğal olarak bulunmasının yanı sıra,

30 / EYLÜL 2011

E628 Dipotasyum guanilat E629 Kalsiyum guanilat E630 Inosinik asit


E631 Disodyum inosinat E632 Dipotasyum inosinat E633 Kalsiyum inosinat E634 Kalsiyum 5’-ribonukleotidaz E635 Disodyum 5’-ribonukleotidaz 636 Maltol Not: E636 – E637 ve E640 “umami” tadı vermeyen aroma artırıcılardır. MSG’ nin yan etkileri Yıllar önce, MSG’ li gıdaların tüketimi sonrası astımı olan hastaların astım atağının olduğunu gösteren raporlar yayınlandı. Bunun üzerine, MSG ile astım arasında bir ilişkinin olup olmadığına ve MSG tüketiminin sağlık açısından bir risk oluşturup oluşturmadığına ilişkin araştırmalar yapıldı. Astım oluşumu ve MSG arasında bir ilişki kurulamadı. Çeşitli denemelerde, MSG tüketimi ile astım atağının arttığından şikâyet edenler ile MSG tüketen astımlı hastalar monosodyum glutamat ile beslendi. Ancak MSG tüketimi ile astım atağı arasında bir ilişki bulunamadı. MSG kullananlar ile plasebo kullanan insanlar aynı tepkiyi verdiler. MSG intoleransı gibi bir durumdan yakınan insanlar gıdadaki başka bir bileşene tepki vermiş

olabilirler. Ancak bu MSG değildir. Benzer başka bir deneme; baş ağrısı, baş dönmesi ve diğer nörolojik problemleri olan insanlar üzerinde yapıldı. Bu şikayetler genelde plazma sodyum iyonu yükselmesi ya da vücut sıvı hacminin düşmesine bağlıydı. MSG alımı ile bu semptomlar arasında hiçbir bilimsel ilişki kurulamadı. MSG’ nin sağlığa etkilerini değerlendiren birçok farklı deneyin bir özeti 2000 yılında yayınlandı. Bu yayınların sonuçlarına bakacak olursak; MSG güvenli bir gıda katkı maddesi olarak sayılabilir. Ne epidemiyolojik ne de karşıt fikirli çalışmalar MSG’ nin istenmeyen bir reaksiyona neden olduğu şeklinde bir sonuca ulaşamadılar. Bazı deneyler göstermiştir ki; MSG’ ye karşı reaksiyon verdiğini söyleyen insanlarda, başka bir gıda olmadan tek başına yüksek dozda MSG alındığı zaman bazı kişisel semptomlar ortaya çıkmıştır. Ancak gerçek şu ki bu semptomlar çok ender, ne ciddi ne de ısrarcıdır ve bu reaksiyonlar monosodyum glutamat gıdalarla birlikte alındığında ortaya çıkmamaktadır. Şu sonuca varılabilir ki glutamat alımı genel çoğunluk için güvenlidir. Ancak doğru hazırlanmış etiketler, MSG eklenmiş gıdaları tercih etmeyen insanlara bu tür gıdalardan korunma olanağı sağlarlar.

*Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’nin Hazırladığı Rapordur.

EYLÜL 2011 / 31


GEN’İMLE OYNAMA!

M

utfağımızdaki tehlikelerin gün geçtikçe şiddetini arttırarak devam ettiğini görüyoruz. Genetiği oynanmış, özünü kaybetmiş birçok sebze ve meyve sağlığımızı tehdit ediyor. Artık sokak pazarlarımızda, hatta köy pazarlarında dahi kıpkırmızı domatesler, kurtsuz elmalar, aynı yuvarlaklıkta karpuzlar, cilalanmış portakallar dikkat çekici ve şaşılası değil mi sizce de? Peki, nasıl oluyor bu kadar kusursuz meyve ve sebzeler? Nedir genetiği ile oynanmış ürünler? Herhangi bir canlıya, hücre dışından uygulanan genetik tekniklerle yabancı bir kaynaktan gen aktarımı yapılması sonucu geliştirilen canlı, genetiği değiştirilmiş bir organizmadır (GDO). Bu organizmalar kullanım amacı ve yerine göre genetiği değiştirilmiş tohum, gıda, yem, maya, hammadde, ilaç, aşı olarak kullanılmaktadır. Birçok bitkide bu uygulama yapılmaktadır. En çok geni değiştirilen ürünler; mısır, soya, patates, konola. Bunların yanında şeker kamışı, tatlı biber, şeker pancarı, muz, hayvan pancarı, pirinç, buğday, elma, ayçiçeği, marul, nohut, mercimek, domates, kavak ve birçok ürün. Bitki bünyesinin transfer edilen genlerin kendi metobolik ürünlerinin toksit ya da alerji olup olmadığı yanında ilave toksit veya alerjik üretip üretmediği bilinmemektedir. Bunlardan elde edilen ürünlerin toksisite, alerjenlik ve besin değeri yönünden incelenmesi gerekmektedir. Bu araştırma her yeni gen ve her yeni transferde yapılması gerekir. Üretilen ürünlerin insan sağlığına olabilecek risklerini araştırmak gerekmektedir.

“GDO’lu ürünlerin sadece 7 ülke tarafından üretildiğini belirten Fagan’a göre, İsviçreli şirketler, Amerikan ve Alman 32 / EYLÜL 2011

şirketleri Türkiye, Afrika ve Asya’da bunu yaygınlaştırmaya çabalıyor.” Amerikalı bir uzman, genetiği değiştirilmiş ürünler hakkında bir araştırma yapmış ve sonuç olarak bu ürünlerin zararlı yönlerini basına açıklamıştır. Konuyla ilgili birçok araştırması olan Amerikalı Profesör John Fagan, GDO’lu ürünlerin solunum bozukluğu, ciltte kızarıklıklar, nezle, göz nezlesi, baş ağrısı gibi alerjik tepkilere, hatta ani şokla ölüme bile yol açabildiğine dikkat çekmiştir. Bu sebeple Amerika Birleşik Devletleri’nde 37 kişinin öldüğünü, 5 bin kişinin de hastalandığını söyleyen Fagan, bütün bu etkilerine rağmen çok uluslu şirketlerin bu ürünleri satmaya devam ettiğini kaydetti. GDO’lu ürünlerin sadece 7 ülke tarafından üretildiğini belirten Fagan’a göre, İsviçreli şirketler, Amerikan ve Alman şirketleri Türkiye, Afrika ve Asya’da bunu yaygınlaştırmaya çabalıyor. Profesör Fagan, GDO’lu ürünlerin, gıdanın ötesinde bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu da vurguluyor. Birçok ülke, bu ürünlere karşı önlemini almıştır ve ülkelerinde üretmeyip dış piyasaya bu ürünlerin pazarlamasını yapmaktadır. İç piyasalarında olan geni değiştirilmiş ürünlerin etiket üzerinde GDO amblemi bulunmaktadır. Bu ürünlerin ekim alanları dahi bellidir ama ürünlerin ihracatı söz konusu olduğunda bu amblemi kullanmaktan kaçınmaktadırlar. Genini değiştirerek bitki eken ülkeler ve yasaklayan ülkeler GDO’lu bitki ekiminin dağılımı büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır.


2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır. İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya, Gürcistan ve Polonya ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır (Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır (Kefi, 2005). En çok genetiği değiştirilmiş ürünün soya olduğunu görüyoruz, şöyle ki; Soya yağı, sucuk, salam, sosis, köfte ve pizza, hamburger gibi kırmızı etin kullanıldığı ürünler ve et suyu tabletleri, soya etlikıyma, soya unu, güveç yemekleri, şiş kebaplar, fındıkfıstık ezmesi, çikolatalı ürünler, pastacılık ürünleri, çeşitli unlu mamuller (ekmek çeşitleri), süt tozu, kozmetik sanayi, büyükbaş, küçükbaş ve kanatlı hayvan yemleri, hazır çorbalar gibi ürünlerin hepsinde genetiği değiştirilmiş soya kullanılmaktadır. Gerek GDO’lu hammaddeden Türkiye’de işlenen, gerekse yurtdışından ithal edilen işlenmiş ürünlerden önemli bir kısmı GDO içeriğine sahip. Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO’lu olma riski taşıyan gıdaların başında geliyor. Sadece mısırdan üretilen ve çeşitli gıdalarda “bileşen” veya katkı maddesi olarak kullanılan yan ürün sayısı 700’ü, soyadan üretilen türevlerinin sayısı ise 900’ü buluyor. Yani bu yan ürünleri içeriğinde kullanan her bir işlenmiş ürünün GDO’lu olma riski bulunuyor.

Geni değiştirilmiş ürünlerin Türkiye pazarındaki yeri Türkiye ekim alanı bakımından dünyadaki en elverişli topraklara sahip ülkelerden biridir. Ama maalesef ki kendi tohumunu dış ülkelerden ithal eden bir ülke durumundayız. Ülkemizde; *20 milyon dolar yerel tohum satıyoruz, *80 milyon dolar yabancı tohum alıyoruz, *Sebzede %97 İsrail’den tohum alıyoruz.

“Dünyada herkese yetecek gıda olmasına karşın, binlerce insanın açlıktan ölmesine yol açan politikaları etkiliyor veya belirliyor... Dünyada kim aç kalacak ya da kim obez olacak bu şirketler karar veriyor.”

Monsanto, DuPont, Syngenta, Dow, Archer Daniels Midland and Cargill önderliğindeki birkaç dev şirket tarafından tohum pazarı ele geçirildi. Bu güçlü lobi küresel bir tarım politikası oluşturdu ve hem ABD Tarım Bakanlığı hem de Avrupa Komisyonu Tarım Direktörlüğü’nde etkin. Bu güçlü tarım şirketleri perde arkasından Dünya Ticaret Örgütü’nün tarımla ilgili kararları üzerinde hakim bir rol oynuyor. Uzun vadeli politikalarından biri de, kasıtlı olarak dünyanın acil tahıl stoklarını azaltmak olarak görünüyor. Aynı zamanda bitkilerin ulaşımda yakıt olarak kullanılması için yetiştirilmesini öngören suç politikasının önde gelenleri de onlar. Yani biyoyakıt dolandırıcılığı. Küresel kıtlık koşullarında Monsanto ve tarım lobisi kendi patentledikleri GDO tohumlarının dünyadaki açlığa ‘çare’ olduğunu iddia ediyor. 2005’ten beri ABD yönetiminin biyoyakıt promosyonları, bu tür yakıtların küresel ısınma sorununa çözüm olduğu yalanı, gıda fiyatlarını da etkiledi. Dünyada gıdayı yöneten çok uluslu şirket sayısı 10’u bulmuyor. Ve bu dev şirketler, dünyada herkese yetecek gıda olmasına karşın, binlerce insanın açlıktan ölmesine yol açan politikaları etkiliyor veya belirliyor... Dünyada kim aç kalacak ya da kim obez olacak bu şirketler karar veriyor. Türkiye’de yaygın olarak Monsanto (%91 soya, %97 mısır, EYLÜL 2011 / 33


%60 pamuk, %60 kanola), DuPont, Syngenta, Dow, Archer Daniels Midland and Cargill önderliğindeki birkaç dev şirket %97 pazara sahip durumda. ‘Yetmez ama Evet’

“Tarım bakanlığı bünyesinde GDO’larla ilgili mevzuat çalışmaları 1998 yılının Nisan ayında başlatılmıştır. Tarım Bakanlığı’nın GDO ile ilgili bir araştırma laboratuarı olmadığı için ülkemize giren ürünlerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapılamamaktadır.” Tarım bakanlığı bünyesinde GDO’larla ilgili mevzuat çalışmaları 1998 yılının Nisan ayında başlatılmıştır. Tarım Bakanlığı’nın GDO ile ilgili bir araştırma labaratuarı olmadığı için ülkemize giren ürünlerle ilgili kapsamlı araştırmalar yapılamamaktadır. GDO’lu ürünler, 1998 yılından bu yana, hiçbir bilinçli denetime tabi olmadan, Türkiye’ye rahatça girmektedir. Örneğin, yalnızca 2003 yılında Türkiye 1.8 milyon ton mısır, 800 bin ton soya ithal etmiştir. Mısırın % 81’i, soyanın ise % 88’i ABD ve Arjantin’den gelmiştir; neredeyse tamamı GDO’ludur. Türkiye’nin gümrüklerinde, GDO’lu ürün ayrımı yapabilecek laboratuvar altyapısı yoktur. Buna karşılık bu altyapının kurulabilmesi hiç de zor değildir. Bir laboratuarın kurulumu 1 milyon dolara mal olmaktadır. Türkiye’nin 1980’lerin ortalarında 1 km otoyol yapımı için 10 milyon dolar harcadığı düşünüldüğünde, laboratuar altyapısının kaynak eksikliği nedeniyle kurulamadığı savının ne kadar gerçek dışı olduğu da ortaya çıkmaktadır. GDO’lu ürün ithalatından rant sağlayan çevreler, bu laboratuarları istemiyorlar.

34 / EYLÜL 2011

Hükümet tarafından 1998 yılından 2010 yılına kadar genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili herhangi bir yasama faliyeti yapılmamıştır. En son 2010 Eylül ayında yürürlüğe konulmuş olan Biyogüvenlik Yasası ile GDO’ların ülkeye girişi, üretimi, kullanılması düzene sokulmaya başlanmışsa da önlemler yetersiz kalmıştır. GDO kamuoyunda sıklıkla tartışılsa da kullanımı da bir o kadar artmıştır. Son söz Sonuç olarak GDO hakkında ülkemizde yeterli bilgi ve bilinç oluşmamıştır. Tüketicinin, aldığı ürünlerde GDO amblemi olup olmadığına dikkat edecek bir bilinç oluşturulmalı, bunun için gerekli olan tüm bilgilendirme araçlarının efektif olarak kullanılması sağlanmalıdır. Tarım Bakanlığı ülkeye giren tüm ürünlerin gümrük kapısında denetlenmesi yanında, bir laboratuar merkezi kurarak ürün incelemesi yapmalı ve onay kodu vermelidir. Aynı şekilde üreticiyi GDO’lu ürünü ekim alanlarında kullanmamaya teşvik etmeli ve bilinçlendirmelidir. Ülke olarak köklü bir tarım politikası belirlenmeli ve uzun vadeli planlar yapılmalıdır. Kısa vadeli kazanımların aslında büyük kayıplara zemin hazırladığı unutulmamalı ve bu yönde bir bilinç oluşturulmalıdır. -GDO’lu tohumların ülkeye girişi yasaklanmalı -Sağlık ve tarım bakanlıkları GDO ürünleri denetlemeli -GDO’lu ürünler ülkeye girerse de etiketleme işlemi ile tüketiciler bilgilendirilmeli, -Gıda üreticileri ve büyük marketler sattıkları ürünlerin GDO’lu olup olmadığını belirtmelidirler.


İÇİMİZDEKİ ECZANE

Beyin felci geçiren insanlar üzerine yaptığım bir çalışmada şu sonuca varmıştım. Yaşadığımız çevre, aldığımız gıdalar, iş hayatı ve genetik yapımız, sağlığımızı yakından ilgilendiriyordu. Çok yıpranan, çabuk ve hızlı yaşlanan insanların ortak paydasında hareket azlığı, alkol, sigara gibi zararlı alışkanlıklar, yanlış, düzensiz ve dengesiz beslenme, stresli ve hızlı yaşam tarzı vardır. Yaşam tarzımızda ne gibi düzenlemeler yaparsak daha sağlıklı dinç ve genç yaşarız sorusuna gelince: Yeterli ve düzenli hareket etmek. Egzersiz, yüzme, yürüme gibi yararlı ve hücrelerimizi gençleştirip strese karşı koruyucu tavsiyeleri yerine getirmek. Ruhi ve bedeni bütünlüğümüzü sağlayan egzersiz ile nelerden korunduğumuza gelince: Hemen her insanın başının belası durumunda olan stres, düzenli egzersizle beynimizden salgılanan mutluluk hormonları sayesinde önemli ölçüde etkisini kaybediyor. Hücrelerimizin temel ihtiyacı olan oksijeni alan akciğerlerimizin kapasitesi neredeyse iki misline çıkıp hücrelere taşınan temiz oksijeni bol kullanma imkânı elde ediyor. Zinde ve dinç olan kişilerde bağışıklık sisteminin çok iyi çalıştığını biliyoruz. Hücre ve dokularımızın çeşitli virüs, bakteri, parazit ve mantar gibi istilacılara karşı korunmasında çok önemli rol üstlenen bağışıklık sistemimizdeki bu düzenli çalışma sayesinde her türlü hastalığa mukavemetimiz artıyor. Kanser dâhil çeşitli hastalıklara daha az yakalanıyor ve artmış direnç nedeni ile de hastalıkları daha çabuk yenebiliyoruz. Aktif ve hareketli bir hayat beyin fonksiyonlarımızı da olumlu etkiliyor. Unutkanlığı, uyuşukluğu, halsizlik ve bitkinliği yok etmek istiyorsak, çeşitli ilaç ve takviyelerden önce dü-

zenli ve dengeli egzersiz yapılması umulmadık başarılar elde etmemizi sağlayacaktır. Hayat tarzını düzenli ve dengeli sürdüren insanlar çeşitli organlardan salgılanan hormonların üretiminde de artmaya vesile olduğundan daha enerjik yaşama şansını yakalıyor. Son yıllarda üzerinde sık durulan organik besinleri tercih etmeliyiz. Bu sayede hem suni ve kimyasal gübre katkılarına karşı hem de yediklerimizin kirletilmesini engelleyebiliriz. Günlük temel gıdalarımızdan olan içme suyunun temizliği kimyasal maddelerden arınmış olması veya çeşitli organik madde ihtiva edip etmemesi yönünde araştırmamız gerekiyor. Depresyon sıkıntı huzursuzluk gibi çeşitli sinir hastalıklarına yakalanmak istemeyen insanlarında bol hareket etmesini, gezmesini, aşırı ihtiraslardan uzak ve hayata olumluluklar katarak yaşamasını öneriyorum. Gayesiz yaşamak kadar zor ve sıkıcı bir hayat olur mu? Ömrümüzün nerdeyse üçte birlik kısmını geçirdiğimiz uyku gıdasını sağlıklı almanın yolu da yaşam tarzımızdaki olumlu değişikliklere bağlı. Kendisi ile barışık yaşamak insanlarla ve çevre ile kavgalı olmamak, uykuyu saatinde uyuyarak ertesi günü dinç karşılamak gibi tavsiyelerden umulmadık olumlu sonuçlar alabiliyoruz. Beynimizin ve bedenimizin dinlendirilmesinde kaliteli uyku kadar önemli bir ihtiyaç olmadığı kanaatindeyim. Kahve, çay, sığara, alkol, çikolata, gürültü, geç saatte yenen yemek gibi çeşitli uyku düşmanlarından uzak durarak alacağımız uyku gıdası bazen ilaç gibi geldi denecek kadar insanı dinçleştirir. İçimizdeki eczanenin hünerleri yukarda özetlemeye çalıştığım kadarından elbette daha fazladır. Bu faydalara ulaşmak ise, onları bulup çıkarmakta yatıyor... EYLÜL 2011 / 35


HELAL GIDA VE FIKHİ TEMELLERİ

Y

akın zamana kadar, bu diyarlarda İslam prensiplerinin şekillendirdiği bir yaşam tarzımız vardı. Bu yaşam tarzımızda, insanlar arasında kardeşlikler vardı, komşuluklar vardı, müşterek sevinçler, müşterek üzüntüler yaşanırdı, sevgiler, aşklar vardı, alış verişler, ortaklıklar vardı, hanımların hicabı olan tesettürler mukaddes kabul edilir ona uzanan eller kırılırdı. Kimsenin malına kimsenin gözü takılmazdı. Helalinden yemek, helalinden içmek hayatın temelini teşkil ederdi. Bu muazzam nizam adeta üç kelimede özetlenebiliyordu: Hayat, İman ve Cihat. Bir asır var ki bu yaşam tarzımıza hasret kaldık. Batılı eşkıyalar adeta bir gece baskını gibi harimimize girdiler ve her yerimizi, her şeyimizi tarumar ettiler. İmamesi kopartılmış tespih taneleri gibi darmadağın olmuş bir ümmet var bugün karşımızda. Kaybettiğimiz yaşam tarzımız yerine dayatılan, bize yabancı, bizi adeta zehirleyen, güya modern, güya batılılaşma ürünü dejenere bir yaşam tarzı ile cebelleşiyoruz bugün. Her geçen gün bizi asırlar boyu dünyaya adeta efendi yapan İslam, ayaklarımızın altından kayar gibi oluyor. Gafleti bırakıp, sahip çıkmazsak eğer, korkarım bir gün İslam bizi terk eder. MODERNİTE VE GIDALARIMIZ Yakın zamanımıza kadar, Müslümanlar, hangi yiyeceğin helal, hangi yiyeceğin haram olduğuna kolayca karar verebiliyordu. Kur’an ve sünnet bize kolayca anlaşılabilecek kurallar bildirmiştir. Bu zaman diliminde bizim dışımızda gelişen gıda endüstrisi, gittikçe yaygınlaşmış, klasik yiyecek ve içeceklerimiz dahi yeni teknolojilerde üretilir duruma gelmiştir. Her gün yediğimiz ekmek gibi. Bunun yanında bilinmeyen birçok yeni gıda çeşidi ortaya çıkmıştır. Coca Cola, ciklet, çikolata, bisküvi, kraker, cips, marşmellow, toffi, krem şanti, puding, ketçap, mayonez, salam, sosis v.s. gibi. Bu gelişme önümüze çok önemli iki soruyu getirdi; 36 / EYLÜL 2011

Bize sunulan yiyecek ve içecekler helal mi? Katkı maddelerinin ve Endüstriyel gıda maddelerinin Helal mi? Haram mı? sorusuna kesin ve tam cevap verebilmek için ciddi çalışmaların ve araştırmaların yapılmasını gerektirir. Bunun için İslam alimi hoca efendiler, doktorlar, gıda mühendisleri, kimyagerlik mesleğinde olan Müslümanlarla işbirliği yaparak, gerekli içtihatları ortaya koymak zorundadırlar. Bize sunulan yiyecek ve içecekler sağlığa uygun mu? Bu konuda Müslüman’ı, gayrimüslimi çalışmalar yapmakta. Bu araştırmalarda genellikle, her türlü alerjik astım, kanser, bağışıklık sistemi ve çocukların beyinsel gelişmelerine menfi etkiler yapabilecek katkı maddeleri üzerinde durulmaktadır. Maalesef Müslümanların bu sahada dahi ciddi bir çalışmasına rastlayamıyoruz. Ancak bugün pek çok ülkedeki Müslümanlar GİMDES gibi örgütler oluşturarak doğal ve helal şartları sağlayan gıdalar için sertifika çalışmalarına başlamış bulunmaktadırlar. Bu çalışmalar ümmetin desteği ile hızla faydalı sonuçlarını verdikçe bütün insanlığın da doğala, helale, tayyibe dönüş yapmasını hızlandıracaktır. Bugün tıpta ve gıda endüstrisinde bildiğimiz bitten, yengeç ayaklarına, kandan, domuzun her eczasına, pankreastan, kursağına varıncaya kadar akla hayale gelmedik katkı maddeleri üretilmektedir. Bizim de kursağımıza her gün bunların kullanıldığı gıda maddeleri girmektedir. Hâlbuki bize hayat nizamı olarak İslam’ı emir buyuran Rabbimiz ve O’nun Resulü (s.a.v.) bu konuda bizi uyarıyor: “Allah (c.c)’ın size helal ve temiz olarak verdiği rızıklardan yiyin ve kendisine iman etmiş bulunduğunuz Allah (c.c)’dan korkun.” (5/88)


“Artık üzerine Allah’ın ismi anılan (besmele çekilen hayvan) lardan yiyin. Eğer O’nun ayetlerine iman edenler(den)seniz”(6/118) “Üzerlerine Allah’ın ismi anılmamış olanlardan yemeyin, çünkü onu yemek yoldan çıkmaktır. Şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız, muhakkak ki, Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (6/121) Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) de Müslümanların helal lokma yemeleri ve içmeleri üzerinde çok önemle durmuş, haramdan kaçınmaları için her türlü örnek uygulamaları hayatında göstermiştir. “Şüphesiz ki helal belli, haram da bellidir. Bu ikisi arasında çok kimselerin bilmedikleri şüpheli şeyler vardır. Her kim şüpheli şeylerden korunursa, dinini ve namusunu korumaya talip olmuş demektir. Kim ki şüpheli şeylere dalarsa, tıpkı bir korunun çevresinde hayvanlarını otlatan bir çobanın sürüsünün çok geçmeden o koruya dalacağı gibi o da haramların içine düşüverir. Dikkat ediniz, her hükümdarın bir korusu vardır. İyi dinleyiniz: Allah’ın korusu da yasaklarıdır. Uyanık olunuz: Vücudun içinde bir çiğnem et vardır. O iyi olduğunda bütün cesed de iyi olur. O bozulduğunda ise bütün bünye fesada uğrar. Biliniz ki o kâlp’dir.” (Buhari ve Müslim) “Allah yolunda sefer yapmış, üstü başı tozlanmış bir adam, ellerini göklere uzatarak:”Ya Rab, ya Rab!” diye yalvarıyor. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böylesinin duası nasıl makbul olur?” buyurmuştur. (Müslim) “Her kim ki, vücudunun uzviyeti haram lokma ile teşekkül etmiştir. Artık cehennem, o vücuda yaraşan en iyi bir makardır.” (Sahih-i Buhari, Taberani Said İbn-i Yezîd tarikıyle Ömer İbn-i Hattab) Bir adam, Resulullah (s.a.v) Efendimize içkiden sordu. Efendimiz (s.a.v.) onu içkiden men etti. Bunun üzerine o adam dedi ki: “Ben onu sadece ilaç olarak kullanıyorum.” Resulullah (s.av) efendimiz şu cevabı verdi: “O bir devâ değil, hastalığın ta kendisidir.” (Sahih-i Müslim- Müsned-i Ahmed) “Her sarhoşluk veren hamr içkidir ve her içki (hamr) haramdır.” (Ebu Davud- Sahih-i Müslim)

“Çoğu sarhoş edenin azı da haramdır.” (Ebu Davud – Tirmizi) “Şüphesiz ki Allah hem hastalık, hem de onu tedavi eden ilacı indirmiştir; her hastalık için bir devâ yaratmıştır. O halde kendinizi tedavi edin, haram ile tedavi olmayın!” (Ebu Davud) “Şüphesiz ki Allah sizin şifanızı size haram kıldığı şeylerde kılmamıştır.” (Şifayı o gibi maddelere yerleştirmemiştir.)(Buhari – İbn Mes’ud (r.a) ) “Allah içkiye de, içene de, sunana da, satana da, satın alana da, sıkana ve sıktırana da, taşıyana da, kendisine götürülene de ve parasını yiyene de lanet etsin.” (Ebu Davud) “Allah (c.c)’a ve ahirete inanan içki içmesin, içki içilen sofraya da oturmasın.” (Taberânî) Günümüzde gıda, kozmetik ve ilaç sektörlerinde en büyük problem bu ürünlerin üretiminin teknoloji, ham madde ve katkılar bazında gayrimüslim güçlere bağımlı olarak yürütülmesidir. Daha da önemlisi bu sektörlerde küresel mafyanın da rol alabilmesidir. Bu güçlerin her ülkede kolları, ayakları vardır. Bunların, kazanmanın, insanları sömürerek kazanmanın dışında hiçbir düşünceleri yoktur. MODERNİTE ÜRÜNLER

VE

GDO’LU

Doğrudan tüketilmese de genetiği değiştirilmiş mısır, soya gibi ürünlerden üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakkaroz, fruktoz içeren gıdalar; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, mamalar, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk gibi günlük yaşamımızda yer alan çok çeşitli ürünler büyük bir risk oluşturmaktadır. GDO’lu ürün ve tohumun küresel kontrolü, DuPont, Monsanto, Calgene Inc., Aventis CropScience, Florigene Pty Ltd, Asgrow-Seminis Inc.gibi çoğu uluslararası Yahudi şirketlerinin elinde bulunmaktadır. Bu şirketler dünyanın çeşitli yörelerindeki hizmetkârları vasıtası ile o yörenin doğal tohumlarını kullanımdan kaldırabilmek için büyük bir çaba sarf etmektedirler. İnsanlığın geleceğini tehdit eden bu gelişmeler karşısında, EYLÜL 2011 / 37


keşke günlük hayatımızın tamamını tehdit altında tutan genetik yapıları ile oynanmış ve hormonlu ürün, tohum ve katkı maddelerinin kullanım ve ithalatına karşı neler yapabileceğimiz üzerinde yoğunlaşmış olabilseydik. Bu gerçeği asırlar önce Allah(cc) son Kitab’ında adeta ihbar edercesine bildirmektedir: “O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek, ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.” (Sure 2,Ayet 205) HELAL VE SAĞLIKLI ÜRÜNLERE DOĞRU… Bu olumsuz tablo karşısında, bugün pek çok ülkedeki Müslümanlar GİMDES gibi örgütler oluşturarak doğal ve helal şartları sağlayan gıdalar için sertifika çalışmalarına başlamış bulunmaktadırlar. Bu çalışmalar ümmetin desteği ile hızla faydalı sonuçlarını verdikçe bütün insanlığın da doğala, helale, tayyibe dönüş yapmasını hızlandıracaktır. Fıkıh ve Teknik Bilim Kurullarımızın hazırladığı HELAL GIDA STANDARDI’na göre uygun üretim yapan firmalara 2009’dan beri GİMDES, kefalet sistemine dayalı olarak helal sertifikası verme çalışmalarını sürdürmektedir. Bugüne kadar 160 firmaya Helal Sertifikası verilmiştir. Bu sertifikalarımızla 2010 yılında yaklaşık 1 milyar dolarlık ihracat yapılmıştır. Sertifika çalışmaları hızla devam etmektedir.

38 / EYLÜL 2011


H

er gün binlerce insanın zayıflamak için çaba sarf ettiği dünyamızda birileri açlıktan ölüyor. Her gün milyonlarca insanın tabağında artan yemekler çöpleri boylarken birileri yeterli gıda alamamaktan dolayı ölüyor. Her gün milyonlarca ekmek bayatladığı gerekçesiyle yenmezken birileri ağızlarından bir lokma geçmediği için ölüyor. Başta Somali olmak üzere Kenya, Cibuti, Sudan ve Uganda’da son 1 yıldır kuraklığa bağlı açlık tehlikesi yaşanıyor. Milyonlarca insan evini, köyünü terk edip ya komşu bir ülkeye sığınıyor ya da yollarda hayatını kaybediyor. Birleşmiş Milletler raporuna göre açlık sebebiyle Somali’nin güneyinde son 3 ayda 5 yaşın altında 29 binden fazla çocuk öldü. Belgelere yansıyan rakam bu. Ya resmi olarak ölüm kaydı tutulmayan çocukların sayısı kaçtır acaba bilemiyoruz.

Aynı gökyüzünün altında yaşadığımız birileri açlıktan ve susuzluktan dolayı ölüyor. Peki, bu açlık tehlikesi bir anda mı ortaya çıktı? Daha 80’li yıllara kadar kendi kendine yeten ülkelerden biri olan Somali, ne oldu da açlığın pençesinde kıvranır hale geldi? Yeraltı kaynakları ile birçok ülkeye parmak ısırtan bu ülkelerin halkları ne oldu da diğer ülkelere el açar hale geldi? Gerçeği biliyoruz aslında! Başta ABD olmak üzere sömürgeci Batı, Afrika’yı iliklerine kadar sömürdü. Hem madenlerini çaldı, hem de insanlarını köleleştirdi. Şimdi on binlerce güzel gözlü Afrikalı çocuk, açlıktan ve susuzluktan dolayı öleceği vakti bekliyor. Bu ülkeler, televizyonlardan bize sunulduğu gibi her yerleri çöllerle kaplı kurak coğrafya mı? Bu soruya hayır cevabını vermeliyiz. Zira bu ülkelerde tarım yapılabilen yerler var. Ve bu yerler bu ülkelerin insanlarını besleyecek kapasiteye de sahip. Ancak tarım yapılabilen bu yerler, “yabancı yatırımcılar” tarafından uzun vadeli olarak kiralanarak “endüstriyel tarım” için kullanılıyor. Hibrit tohum gibi önemli bir silaha sahip olan yabancı şirketler, biyo-yakıt elde etmek veya kendi ülkelerindeki gıda ihtiyacını karşılamak üzere ekim yapıyorlar. Mısır, buğday ve kanola gibi organiklerden elde edilen bu yakıt, gelişmiş ülkelerde otomobil endüstrisinde kullanılıyor. Başta ABD olmak üzere, Batılı ülkeler ve Çin ile Rusya petrole bağımlı olmamak adına bu yöntemi deniyor. Ancak bu yöntem kendi ülkelerinde denemediklerine dikkat edilirse çevre için çok zararlı bir çalışma. Örnek olarak Amerika Birleşik Devletleri’nde biyoethanol üretimine ayrılan bir tarlanın, karbon salınımında net azalma sağlaması için 167 yıl geçmesi gerekiyor... Rakamların ne kadar korkunç olduğu ortada. Batılılar, Afrika’nın verimli topraklarına el koymakla kalmıyor aynı zamanda bu toprakların nesiller boyu çorak bir arazi olarak kalmasını sağlıyor. “Tarım emperyalizmi” olarak da adlandırılan bu durum, son yıllarda iyice artmış durumda. Sadece biyoyakıt oyunu değil. Henry Kissenger’in “Petrolü kontrol altına alırsanız ülkeleri, gıdayı kontrol altına alırsanız insanları ele geçirirsiniz” sözünü kendilerine parola olarak belirleyen büyük şirketler gıda üzerinde büyük oyunlar oynuyor. Hibrit tohumun ve GDO’lu ürünlerin açlığa çözüm olacağını iddia eden bu şirketler, fakir ülkelerdeki çiftçilik faaliyetlerini bitirdiler. Tarlasından alacağı ürünün yarı fiyatına dışarıdan ürün alabileceğini gören çiftçiler ekmemeye, ekenlerse büyük zararlar etmeye başladı. Bunun sonucunda ise Şimdi Doğu Afrika’da açlık tehlikesi baş gösterdi. Ancak bu işleyiş böyle devam ederse yakın ve uzak vadede 3. dünya ülkelerinde açlık tehlikesi baş gösterecek. Afrika’daki açlığa çare ararken, gıda üzerindeki bu uğursuz gidişata da dur dememiz gerekiyor. EYLÜL 2011 / 39


KATİL YİYECEKLER: SOYA VE ŞEKER

SOYA TEHLİKESİ

B

ir canlının gen diziliminin değiştirilmesi veya ona kendi doğasında bulunmayan bambaşka bir karakter kazandırılması yoluyla elde edilen canlı organizmalara “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar”, kısaca GDO adı veriliyor. Bir canlıdan diğerine gen aktarımı, bir çeşit kesme, yapıştırma ve çoğaltma işlemi olup, genetik mühendisleri tarafından uygulanıyor. Aktarılacak gen önce bulunduğu canlının DNA’sından kesilerek çıkarılıyor. Daha sonra vektör olarak adlandırılan taşıyıcı virüs ile bu gen DNA molekülüne yapıştırılıyor. Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO’lar bugün kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkıyor. Soya, GDO uzmanlarının riskli gördüğü dört üründen (Mısır, Soya Fasulyesi, Kanola ve Pamuk) biri. Eti, sütü derken artık soya endüstriyel her üründe yer alıyor. Sağlık yiyeceği olarak pazarlanan soya, genetik mühendislerinin en fazla oynadığı üç gıdadan biri (diğerleri mısır ve pirinç). Korkunç olan durum şu ki ülkenin önde gelen süt fabrikalarından birinin yöneticisi bile sütlerinde yaptıkları analizde soya genine rastladıklarını açık açık söylüyor. Hayvanların beslendikleri otlara karışan soya geni çok rahat o hayvanın sütüne de yansıyor. GDO’lu ürün ithal edildiği sürece de bunun önüne geçilmeyeceği apaçık ortada. Tehlike kapımızda!

“Doğa, atalarımızdan miras kalmadı, torunlarımız için emanet aldık!”

Genetiği değiştirilmiş ürün tarımının en yoğun olarak yapıldığı bölgelerden biri olan Latin Amerika’dan gelen haberler pek iç açıcı değil. Arjantin, Brezilya, Bolivya, Paraguay ve Uruguay’da geçmiş hükümetler tarafından uygulanan, bu ülkelerin bir kısmında şimdiki hükümetler tarafından da desteklenen tarımsal politikalar sonucunda ihracata yönelik 40 / EYLÜL 2011

soya üretimi yaygın durumda. Doğa üzerinde olumsuz etkisi olan genetiği değiştirilmiş soya ekiminin yalnızca kendisi değil, bu üretimi gerçekleştirmek için yapılan yan faaliyetlerin de yıkıcı etkisi bulunuyor. Soya ekim alanlarındaki artış doğal ortamları her geçen gün yok ederken ulaşım, altyapı gibi alanlarda devasa projelerin hayata geçmesine de neden oluyor. Brezilya’da soya üretiminde kullanılan girdilerin ve ürünün ulaşımını sağlamak amacıyla 8 endüstriyel su kanalı, 3 demiryolu hattı ve geniş yol ağları inşa edildi. Bu faaliyetler esnasında gerçekleşen ağaç kesme, madencilik, büyük çiftliklerin oluşturulması gibi faaliyetler doğa üzerindeki yıkıcı etkinin daha da artmasına neden oldu. 1999-2005 yılları arasında Brezilya’da soya ekim alanları yaklaşık 320 bin hektar arttı. Soya ekim alanları toplam tarım alanının %21 ini oluşturuyor. 1961’den 2005’e kadar yaşanan soya ekim alanlarının artışı 57 kat, üretimdeki artış ise 138 kat. Artışların büyük çoğunluğu doğal alanlardan elde edilen tarım arazileri üzerinde oldu. Sadece Arjantin’de 118 bin hektar orman kesilerek yok edildi. 1970’lerde Brezilya Prada’da 2,5 milyon kişi, Rio Grande de Sul’de 0,3 milyon kişi soya üretimi nedeniyle tarımdan koptu. Topraksız kalan köylüler Amazon’a göç ederek burada kendilerine tarım alanı açmak için ağaçları kestiler. Soya ağırlıklı ihracat ekonomisi nedeniyle Arjantin’deki tarımsal denge giderek bozuldu. Süt, buğday, et gibi geleneksel tarım ürünlerinin üretimi azaldı. Arjantin’in şu anda bu ürünleri dışarıdan ithal eder duruma geldi. Mercimek, bezelye, mısır ve patates gibi ürünler, onları işleyen sanayilerle birlikte yok oldu.

“Genetiği değiştirilmiş soya elde edebilmek için geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde hem sağlığımızdan oluyoruz hem topraklarımızdan.”

Yoğun soya tarımı topraktaki bitki besin maddesinde ciddi


azalmalara yol açtı. Devamlı soya üretiminin topraktan yaklaşık 1 milyon ton azot ve yaklaşık 227 bin ton fosfor kaldırdığı tahmin ediliyor. Bu besin kaybının kimyasal gübreler vasıtasıyla telafi edilmesinin maliyeti ise 910 milyon dolar civarında. Artan tek tip “böcek ve yabani ot öldürücü ilaç” kullanımı nedeniyle yabani otlar ve zararlı böcekler de direniş kazanmaya başladı. Toprak kaybı ile birlikte çiftçinin açlıkla yüz yüze kalması da önemli bir sorun. Amaç, belki daha fazla ürün elde etmek ama hala insanlar açlıkla yüz yüze. Zengin daha zengin, fakir daha fakir. İşin acı tarafı da şu: ABD Başbakanı Obama Beyazsaray’ın bahçesinde organik tarım yapıyor, İngiltere Kraliçesi kirazlarını organik olduğu için Afyon’dan getirtiyor. Yani bu işin kaymağını yiyenler tehlikenin farkındalar ve uzak duruyorlar. Sonuç olarak, genetiği değiştirilmiş soya eldesi neticesinde oluşan zararları örtmek için bir o kadar masraf yapılıyor; ama nafile. Geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde hem sağlımızdan oluyoruz hem de topraklarımızdan. Unutmayalım ki doğa atalarımızdan miras kalmadı, torunlarımız için emanet aldık. ŞEKER FELAKETİ Türkiye’de senede 17.275 ton pancar üretiliyor ve bu pancarın 15.182 tonu kullanılarak 2.152 ton şeker elde ediliyor. Dünyada kişi başına yıllık şeker ve tatlandırıcı tüketim miktarı 75 kg’ı buluyor. Bu da bir kişinin yılda ortalama vücut ağırlığı kadar şeker tükettiğini gösteriyor. Daha basit bir hesapla bir kişi günde 10 bardak çay içse, günlük 20 adet küp şeker kullanmış olur. Bu da bir yılda, 7300 adet, yani 20,2 kg şekeri sadece çayla tüketmesi demek. Başka açıdan bakınca; şeker pancarı en çok su tüketen bitkilerden biri. Bu nedenle su kaynaklarının büyük bir kısmını kullanıyor. Bu da görünen maliyetten çok daha büyük faturaların ortaya çıkmasına neden oluyor.

“Şekersiz bir yaşam mümkün değil. Fakat bu şeker; sanılanın aksine her gün çaya eklediğimiz toz ve kesme şeker olarak bilinen rafine şeker değil. İhtiyacımız olan şeker, günlük tükettiğimiz birçok meyve ve sebzede, vücudun ihtiyacını görecek şekilde zaten yer alıyor.”

İngilizlerin dünyaya armağanlarından biri olan rafine şeker, modern tarihin en büyük bilmecelerinden biridir ve en büyük ahlaki gizemlerinden biri olmaya devam etmektedir. Henry Hobhouse’ın deyimiyle dünyanın yasal uyuşturucusu olan şeker bugün son derece ucuz olsa da iki-üç yüzyıl önce neredeyse altına eşdeğerdi. Şekersiz bir yaşam mümkün değil. Fakat bu şeker; sanılanın aksine her gün çaya eklediğimiz toz ve kesme şeker olarak bilinen rafine şeker değil. İhtiya-

cımız olan şeker, günlük tükettiğimiz birçok meyve ve sebzede, (dozunu kaçırmadığımız sürece ki kaçırırsak vücutta yağa çevrilip depolanıyor) vücudun ihtiyacını görecek şekilde zaten yer alıyor. İlave olarak kullandığımız tatlandırıcı şeker, tüketen herkesi, kendisine bağımlı kılan, şişmanlatan, dişleri çürüten, sinir sistemini tahrip eden, bağırsak tembelliğine ve vitamin eksikliğine neden olan ve kanser yapan gereksiz bir uyuşturucu.

“Hepimizin tabii beslenmeye dönmemiz, beyaz un, beyaz şeker ve diğer suni tatlandırıcı ve katkı maddelerini ve onları içeren endüstriyel gıdaları tümüyle hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor.”

Son günlerde çokça tartışılan bir konu da nişasta bazlı şekerler. Neredeyse hepimizin evinde herhangi bir gıdada bu şekere rastlamak oldukça yüksek ihtimal. Gelin işin içyüzüne bakalım. Temel bilim araştırmaları früktozdan zengin nişasta bazlı şekerin insan metabolizmasıyla uyumlu olmadığını ortaya koymuştur. Früktoz, şeker metabolizmasını düzenleyen en önemli hormon olan insülinin salınımını uyarmamakta, hızla bir yağ olan trigliseride dönüştürüldüğünden karın içi organların yağlanmalarına neden olmaktadır. Bu durum diyabet başta olmak üzere, metabolik sendrom olarak adlandırılan hastalık tablosunu artırmaktadır. Bununla birlikte çok miktarda früktoz alımı ülkemizde de aşikar olduğu gibi pankreas kanseri başta olmak üzere pek çok organ kanseri gelişmesini tetiklemektedir. Yapılan temel bilim çalışmaları früktozun kanser hücrelerinin çoğalmasını hızlandırdığını göstermiştir. Başta aspartam (yapay tatlandırıcı) olmak üzere çoğunluğunu çocukların tükettiği şekerleme, bisküvi, çikolatalar ile pek çok gıda ürünlerinde kullanılan NBŞ’ler kansere davetiye çıkarmaktadır. ‘Ben NBŞ tüketmiyorum’ demeyin. İçtiğiniz kolada, meyve suyunda, gazozda, yediğiniz çikolatada, tatlıda, kekte, pastada, dondurmada kısacası yüzlerce üründe mısırdan elde edilen şeker kullanılıyor. 3,5 milyon diyabet ve 400 binden fazla kanser hastası olan Türkiye’nin dolayısıyla hepimizin tabi beslenmeye dönmemiz, beyaz un, beyaz şeker ve diğer suni tatlandırıcı ve katkı maddelerini ve onları içeren endüstriyel gıdaları tümüyle hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor. Fakat dünyada, “sağlığa zararlı gerekçesiyle” yasaklanan tatlandırıcıların, her yıl yüzde 50 oranında kota artışıyla Türkiye’ye sokulduğu ifade ediliyor. Biz ülke olarak bunun farkında değil miyiz? Ya da kimse durumun vehametinden haberdar değil mi? Ne olur bu ülkede artık bazı konular ki bu konular direkt sağlığımızı ilgilendiriyor sadece gündem yaratmak için veya reyting malzemesi olarak kullanılmasın. Biri bu gidişe dur desin!

EYLÜL 2011 / 41


KATKI MADDESİ MSG’NİN KULLANILMASI KİLO ARTIŞI DAHİL BİRÇOK RİSK İÇERİYOR

L

aboratuar hayvanlarında yapılan araştırmalar MSG (Mono Sodyum Glutamat) Çin tuzu olarak bilinen ve birçok yiyeceğin içerisinde bulunan iştah arttırıcı ürünlerin açlık hormonu şeklinde adlandırılan leptinlerin dirençli hale gelmesiyle beynin hypothalamus olarak bilinen iştah ve açlığı düzenleyen bölümüne zarar vermesi sonucunda aşırı kiloya ve obeziteye neden olduğunu gösteriyor. Leptin hormonu kişinin iştah duygusunu kontrol etmektedir. Yenmiş şeylerin ardından gelen haz ve tatmin duygusu MSG’nin tüketilmesiyle kayboluyor ve acilen yeniden yeme isteği hiç durmadan devam ediyor. Çin’de yapılan son kesitsel araştırmalar hayvanlarda görülen bu bulguların insanlarda da ortaya çıktığını gösteriyor. Araştırmalar, MSG Kullanımının Şişmanlık Yaptığını Doğruluyor İnsanlardaki MSG kullanımı ve kilo artışı arasındaki ilişki üzerine bir araştırma Ağustos ayında raporlaştırıldı. Araştırma, yaşları 40-59 arası olan 752 Çinli yetişkin üzerinde gerçekleşti. Bu kişiler Çin’in kuzey ve güneyindeki üç kırsal köyden rastgele seçildi. Araştırmaya katılan kişilerin %48’i kadındı. Katılımcıların büyük çoğunluğu evlerinde yemek hazırlayan ve ticari katkı maddesi kullanmayan kişilerdi. Araştırma için katılımcılara yemeklerini hazırlarken belli bir miktarda MSG kullanmaları söylenmişti. Uygulama boyunca %82’si MSG kullanıcısı haline gelen katılımcılar günde 330 miligram alıyorlardı. Sonuç olarak araştırmalar MSG kullanımıyla vücut kütle indeksi arasında arttırıcı olumlu bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Kilo artışı MSG kullanıcılarında kullanıcı olmayanlara kıyasla dikkate değer derecede fazlaydı. Araştırmada üçüncü kategorideki ve MSG kullanımımın en yoğun olduğu katılımcıların ise kullanmayanlara oranla çok daha kilolu oldukları saptanmıştı. MSG Beyne Zarar Veren Bir Eksitotoksindir MSG neredeyse tamamen ticari üretime ve paketlenmeye dayalı bir katkı maddesidir. Bilinen yolların dışında yemeğin 42 / EYLÜL 2011

tadını aşırı derecede arttırıyor. MSG beyinde gerçekleştirdiği kandırmaca bir etkiyle yemeğin gerçekten çok lezzetli olduğunu düşündürüyor. MSG, beyine uyarıcılar göndererek aşırı derecede dopamin kimyasalı üretmesini sağlayan bir eksitotoksindir. Bu da bir tür madde bağımlılığı gibi, kısa sürede oluşturduğu tatmin etkisiyle müşterilerin tekrar tekrar o ürüne yönelmesine sebep oluyor. Bu süreçte ayrıca beyin hücreleri de ciddi zarar görüyor.

“MSG’nin beyne zarar vermesi ve tokluk hormonlarını algılayan beynin fonksiyonunu değiştirmesi nedeniyle obeziteye neden olması artık herkesi düşündürmektedir.”

MSG’nin beyne zarar vermesi ve tokluk hormonlarını algılayan beynin fonksiyonunu değiştirmesi nedeniyle obeziteye neden olması artık herkesi düşündürmektedir. Bazı araştırmalar MSG kullanımının farelerde obeziteye neden olduğunu gösteriyor. Aslında araştırmacılar başka deneyler için fareleri şişirmek istedikleri zaman onları MSG ile besliyor. MSG, tıpkı insanlarda yaptığı gibi farelerde de beyne giden hatlara zarar veriyor. MSG içerikli gıda satışı yapan şirketler ise lezzeti arttırıcı ve ucuz içerik olması nedeniyle söz konusu maddeden memnunlar. Bu katkı maddesinin başarısı ise bu ürünlerin beyne yapay tat sağlamaları ve bu ürünlere karşı olumlu tepki oluşturmaları sayesinde oluyor. Kendinden lezzetli doğal ürünler üretmeyen işlenmiş gıda üreticileri bu ürünlerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini dikkate almıyorlar. Örneğin, Amerikalıların bu konudaki en iyi dostu olması gereken FDA (Food-Drug Administration-ABD Gıda ve İlaç İdaresi) yıllarca MSG tüketiminin güvenli olduğunu söyledi ve sayısız üründe katkı maddesi olarak kullanılmasını görmezlikten geldi. Obezite Amerikan toplumunda salgın boyutlarına ulaştığında ise FDA bilerek bunun obeziteye neden olan etkilerini görmezlikten geldi.


FDA Gıda Üreticilerinin Ürünlerinde Gizli Olarak MSG Kullanmasına Göz Yumuyor İnsanlar MSG kullanımının sağlıklarına zarar verdiğini fark ettikleri zaman bunu içeren ürünleri almak istemeyeceklerdir. İşlenmiş gıda üreticileri insanların MSG tüketmek istemediklerini biliyor ancak insanların ürünlerinden uzaklaşmasını istemiyor. Dolayısıyla firmalar ürünlerinde MSG’yi saklamak için aşırılıklar yapıyor ve FDA tarafından buna göz yumuluyor. “Zararsız gibi görünen baharat ve doğal lezzetlendirici gibi ifadeler de MSG’nin varlığını göstermektedir.” MSG ifadesi yiyecek etiketlerinde nadiren görülmektedir, fakat bu ürünler çoğunlukla MSG içermektedir ve bu gizlenmektedir. Genellikle MSG şu isimlerle gizlenmektedir; hidrolize bitkisel protein, otolize bitkisel protein, tekstüre bitkisel protein, hidrolize maya ekstresi, otolize maya ekstresi, bitkisel protein ekstresi, sodyum kazeinat, kalsiyum kazeinat, maya ekstresi, tekstüre kesik süt suyu proteini ve tekstüre soya proteini. Hatta zararsız gibi görünen baharat ve doğal lezzetlendirici gibi ifadeler de MSG’nin varlığını göstermektedir. Müşterilerinin tüketmek istemediklerini bildikleri halde MSG içerikli ürünlerini piyasaya sürmeye devam eden gıda firmaları, marka bağımlılığı oluşturmaktan ziyade bu gıdaları satın alan halkı aşağılıyor. MSG, Dünyanın En Yaygın Kullanılan Tatlandırıcısıdır Konserve ya da paketlenmiş yiyeceklerden içinde MSG’nin gizli içeriklerinden biri olmayan yiyecek bulmak neredeyse imkânsızdır. İnsan sağlığını tehdit eden bu katkı maddesi konserve ya da paket çorbalar, kuru çorba karışımları, soğutulmuş hazır yemekler, hazır konserve yiyecekler, fast food, abur cubur, çerez ve hafif yiyecekler, Çin

yemekleri, et suyu, yahni, acı biber, konserve fasulyeler, salata sosu, mevsimlik karışımlar ve hazır makarna gibi ürünlerin içinde bulunmaktadır. Birçok restoran yemeği de yüksek oranda MSG içermektedir. Büfelerde ve bakkallardaki yiyeceklerin birçoğunda yine MSG bulunmaktadır. Hatta pahalı ve ağız tadına uygun yiyeceklerde bile MSG bulunmaktadır. “Çocukların tükettiği yiyeceklerin içinde de yüksek oranda MSG bulunmaktadır. MSG içeren bir yiyecek kan seviyesini yükselterek eksitotoksine ve beyin hücrelerinin zarar görmesine neden olabilir.” Sağlıksız yiyeceklerden kaçındığını söyleyen firmalar da dahil olmak üzere MSG’den kaçmak neredeyse imkansız. Neredeyse gündelik hayatta tükettiğimiz bütün yiyecekler gizli de olsa MSG içermektedir. Çocukların tükettiği yiyeceklerin içinde de yüksek oranda MSG bulunmaktadır. MSG içeren bir yiyecek kan seviyesini yükselterek eksitotoksine ve beyin hücrelerinin zarar görmesine neden olabilir. Çocukların beyni ise yetişkinlerden dört kat daha fazla bu türden zararlara karşı hassastır. Sürekli MSG hazmı ise çocuklarda evde ve okulda hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı gibi sorunlar ortaya çıkartmaktadır. MSG’den kaçınmanın en iyi yolu doğal gıdalar alarak yemekleri evde hazırlamaktır. Diğer önemli bir yol ise iyi bir etiket okuyucusu olmak ve MSG’nin saklandığı etiketleri anlayabilmektir. Marketlerde çok az sayıda MSG içermeyen ürün bulunmaktadır. Şayet MSG’den belli bir süre kaçınmayı başarabilirseniz ve ağız tadınızı doğal yiyeceklere göre alıştırırsanız, bir gün restorana gittiğinizde yediğiniz yemek size o kadar lezzetli gelecek ki tekrar tekrar yemek isteyeceksiniz.

EYLÜL 2011 / 43


BİLİNÇALTINA GİDEN YOLLAR

Subliminal Mesajların En Çok Kullanıldığı Yerler 1. İŞİTSEL MESAJLAR Bunlardan en çok kullanılan Dijital ses dosyalarına gömülen ses mesajlardır. Üzerinde oynanabilirliği ve işlenilmesi ve yayılması daha kolay olduğundan MP3 dosyaları gizli mesaj için biçilmiş kaftandır diyebiliriz. Dijital ses dosyaları ile türkülere, şarkılara, ilahi, ezgi, şiir ya da bir fon müziğinin arkasına gömülerek işitsel mesajlar oluşturuluyor. Bir radyo programında siz Kur’an-ı Kerim dinlerken arkasındaki gömülü sesten bilinçaltınızı etkileyecek çok farklı telkinler alıyor olabileceğinizi hiç düşündünüz mü? Peki, Amerika’nın Irak’ı işgal ederken bir yıldan fazla bir süre ile bu yöntemi kullandığını biliyor muydunuz? Döneminin haberleri tarandığında Amerika’nın Irak’ı işgal ederken bir yıldan fazla bir süre ile bu yöntemi kullandığını anlatan haberlere rastlanabilir. Peki sistem nasıl işliyor? İnsan kulağı belirli frekans aralıklarındaki sesleri duyabilir. Eğer siz bir müzik parçasını rahatça duyabiliyorsanız bu sizin duyabileceğiniz frekans aralığında olduğunu gösterir. İnsan beyninin algısı ise daha düşük ya da daha yüksek frekansları algılayabilecek kapasitededir. Dikkat edin “duyabilecek” demiyorum, algılayabilecek diyorum. 8-12 hertz dalga boyundaki Subliminal mesaj içeren bir MP3’ü kulağınızla dinlersiniz, ancak içindeki gizli mesajı beyniniz dinler. Bu esnada kulağınız hiçbir şey duymaz. İnternette ve paylaşım programlarında bilinçaltı mesajları içeren MP3 dosyaları bulunuyor. Hatta bu gizli mesajları fre44 / EYLÜL 2011

kans aralıklarına göre analiz ederek ortaya çıkaran yazılımlar dahi var. Üniversitede okurken radyo programları hazırlardım. Öyle ses düzenleme programları vardı ki aynı anda istediğim müziği istediğin ayara getirip istediğin şekli verebiliyordum. Bilgisayar ve ses/görüntü oynatıcı programlar ile arası iyi olan her kişi bilir bu işin hiç de zor olmadığını… İşte en korkunç uygulamalardan sadece biri: “Amerika, Irak’ı işgal etmeden önce bir yıl boyunca (daha fazla da olabilir) Irak radyolarında Kur’an yayınının altında, çok düşük bir frekansta duyulmayan ancak algılanarak Iraklıların bilinçaltına gönderilen: “Direnmeniz faydasız” gibi mesajlar verilmiş ve bir ülke işte bu şekilde bilinçaltı mesajlar ile işgal edilmiş… Şimdi sizler: “Gerçekten doğru mu?”, “Olabilir mi?” diye düşünüyorsanız, hiç merak etmeyin derim. Çünkü birazdan öyle örnekler göstereceğim ki, onları okuduğunuzda ve gördüğünüzde hiçbir şüpheniz kalmayacak. 2. ÇİZGİ/ANİMASYON FİLMLER Çocuklarımız için eğitici ve öğretici diye izlettiğimiz çizgi ve animasyon filmler ise bu işin en tehlikeli yanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Çocuklarımız için eğitici ve öğretici diye izlettiğimiz çizgi filmler, çocuklarımızın tertemiz bilinçlerinde çizgilerle işlenen her türlü tema, onların saf ve mâsum zihinlerinde onarılmaz izler bırakmaktadır. Asıl Hedef Çocuklar… Subliminal mesaj yöntemi maalesef en çok çizgi film, animasyon ve bilgisayar oyunlarında yasal olmayan bir şekilde kullanılıyor.


Verilmek istenilen her türlü mesaj, çizgilerle çok rahat bir şekilde işlenebiliyor. Çocuklarımızın saf ve masum zihinleri izlediği bir çizgi film ile bilgisayarda oynadığı bir oyun ile allak bullak olabiliyor. Şimdi sizlere sadece kendi araştırmalarım sonucunda yakalayabildiğim örneklerden sadece bir kısmını aktardığımda, bu konunun ne kadar tehlikeli olduğunu çok daha iyi anlayacaksınız. Çocuklarımıza sevgiyi ve kardeşliği öğütleyen, eğitici ve masum zannettiğimiz çizgi filmlerin arasına, edep ve hayâ çizgisinin önüne geçen çizimler kullanılıyor. Şiddet unsuru içeren görüntüler bunun yanında çok basit kalıyor. Zira şiddet içeren bir çizgi film ya da animasyonu çok rahatlıkla kapatırken; sözde eğitici-eğlendirici bir çizgi animasyonu izlemesine müsaade ediyoruz. Eğlenirken neler öğrendiğini, hangi tehditlere, saldırılara maruz kaldığını bilmiyoruz. Çocuğumuz fark etmeden birçok bilinçaltı mesajları beynine konuk ediyor ve kişiliğinin oluştuğu o en önemli yaş diliminde (sıfır yedi yaş arası) bu görüntüler içeride/bilinçaltında hapsolunuyor. İşin gerçeği çok da önemsemiyoruz. Çocuğumuz nasıl olsa çizgi film izlerken biz rahat bir nefes alıyoruz ya, ondan olsa gerek, “yeter ki başımızı ağrıtmasın da ne izlerse izlesin!” diyerek çocuğumuzu televizyon ile baş başa bırakıyoruz. Ötesini çok da düşünmüyoruz. “Ne olacak canım alt tarafı bir çizgi film işte!” diyoruz. O halde bir çizgi filmde çocuklarımızın bilinçaltını Nelerin esir aldığını görmek ister misiniz?

SATANİZMİN SİMGESİ OLAN ŞEYTAN BOYNUZU İŞARETİ VE ŞEYTANA TAPMA AYİNLERİ, ÇİZGİ FİLMLERDE SIKLIKLA İŞLENİYOR Şeytan boynuzu simgesini kullanan en tanınmış çizgi filmlerden birisi Örümcek Adam karakteridir. Peki, çocukluk yıllarımızın en sevimli karakterleri arasında olan Tom ve Jerry’i

şeytana tapma ayininde gördünüz mü hiç? Siz görmediyseniz eğer çocuklarınız çoktan görmüştür. Walt Disney yapımı olan Tom ve Jerry senaryo gereği, yaptıkları bir hatadan dolayı yargılanırken ilk başta siyonizmin en önemli masonik simgesi olan tek göz belirir. Üçgen piramit üzerindeki tek gözü başlarına takarak şeytanın huzuruna çıkan yargıç ve yardımcısı şeytanı, Hollywood’un başkanı olarak tanıtır. Devamında ise şeytanın önünde secdeye kapanarak “Sizi saygı ile selamlıyorum Hollywood’un otoriter lideri” diyerek bir ayin başlatırlar. Tom ve Jerry ise tüm bu olanları sözde bir şaşkınlıkla izlerler. Sünger Bob çizgi animasyon filminde de yine benzer görüntüler ile tek göz simgesi, şeytani tapınmalar ve ayinler görülüyor. 1999 yapımı bir Hollywood filmi olan Gözleri Tamamen Kapalı (Eyes Wide Shut) adlı filmin bir sahnesinde Şeytani tarikat İlluminati’yi temsil eden ayin töreninde şeytana secde etmektedirler. Disney filmlerinde bilinçaltına sürekli bir şekilde “İlluminati” kelimesi empoze edilirken; ayin törenlerinde şeytana tapma sahneleri işlenmektedir. Şimdi Walt Disney’in animasyon filmlerinin kime hizmet ettiğini ve Hollywood sahiplerinin kime taptığını anladınız mı? Dünyayı yönetmeye çalışan bu hasta adamlar, Şeytan’a (Baphomet) tapıyorlar. Yeni nesilleri de bunun için hazırlıyorlar.

Walt disney’in çocuklarımız için hazırladığı son çizgi animasyonu: “Gay’lığın Gelişimi” Evet, yanlış duymadınız. Şu anda Disney iki homoseksüel ve iki lezbiyen Mickey Mause çizgi filmlerini gösterime sundu. “Gaylığın Gelişimi” videosunda, Disney sözcüsü, tüm genç erkekleri, homoseksüelliğin harika dünyasını keşfetmeleri EYLÜL 2011 / 45


için teşvik ediyor. İşte Disney bu! Disney hisselerinin % 60’ına sahip olan Michael Elsner, karısından ayrıldıktan sonra, Kaliforniya eyaletinin Burbank şehrinde, homoseksüel bir erkekle Disney dünyasında evlendi (Orlando-Florida). Bir satanist imparatorluğu olan Disney, sistemli ve şaşırtıcı bir şekilde evlerimizi ve çocuklarımızı yok ediyor. Lütfen uyanın artık ve WALT DİSNEY YAPIMLARINDAN UZAK DURUN. İşte size birkaç örnek daha: ÇİZGİ FİLMLERİN KORKUNÇ YÜZÜ

Disneyland filmlerinden Aslan Kraldaki bir sahnede, 25. kare tekniğinden de yararlanılarak Gökteki yıldızlarla S-E-X kelimeleri görülüyor film devam ederken... Çocuklarımız aslan kralı izlerken bilinçaltına mesaj gönderiliyor ve gördüğünü anlamasa dahi bilinçaltında cinsellik temaları ile büyümeye başlıyor. The Rescuers adlı çizgi filmden alınan bu sahnelere lütfen dikkat! Bu bir çocuk filmi! Yine Disney yapımı… 25. kare tekniği ile hazırlanan çıplak kadın resmi önce sağ alt köşede sonra da yukarıda görülüyor. Çıplak kadın resminin orada ne işi var? Siz söyleyin!

46 / EYLÜL 2011

Disney çizgi filminden başka bir sahne daha...

Kızın elinde ok işareti ile gösterdiğimiz şeye, lütfen dikkatlice bakın! Nedir tüm bunlar?… Çizgi filmler çocuk gelişiminde eğitici etkiye sahip olmalılar diye öğrendik. Yine Disney tarafından hazırlanan bir çizgi film daha… Bu sahnede acaba çocuklarımıza neler öğretiliyor ve bilinçaltlarına hangi sahneler yerleştiriliyor…


Çok dikkatlice bakın çizgi filmden aldığımız bu resme… Hâlâ görmediyseniz ipucu olarak koyduğumuz ok işaretinin gösterdiği arka temaya çok daha dikkatlice bakın. Yukarıda kızın elinde yer alan cinsel öğe şimdi de denizde, balıkların arkasında… Hoş balıkların üzerindeki simgeleri de görmüş olmalısınız… İşte bu da hızlı tavşan Bags Banyy… Duvardaki fotoğrafa dikkat…

“Donald Duck amca, çizgi filmde laptop ile yazışıyor. Ama görüntüyü dondurup yaklaştırdığınızda laptop ekranında çıplak bir kadın görüyorsunuz. Orada ne işi var?” Bir dönem “Gölgelerin gücü adına, güç bende artık” diye haykıran He-man çizgi filminde, benim şu an hatırladığım kadarıyla göğsünde bir haç işareti ortaya çıkardı. Yanındaki kızın ise vücudunun neredeyse tamamının açık olduğunu hatırladığımızda bu işin çocuklara dönük ne kadar sarsıcı bir boyuta ulaştığını gözler önüne seriyor. Ve diğer çizgi filmlerden birkaç görüntü daha…

Bir de Red Kid’i hatırlayalım şimdi. Kendisine minnet edileceği zaman ortadan kaybolan ve gün batımına doğru giden yalnız bir kovboy. Gençlerin bilinçaltına gönderilen bu mesaj ile Marlboro’nun satışları ciddi oranda artmış daha sonra da zaten kampanya da kullanılan kovboy, Marlboro’nun simgesi haline gelmiştir. Bu bir tesadüf mü? Marlboro’nun 1975 yılında satışlarını düşmesi üzerine yeni bir reklâm kapmayası üzerinde fikir birliğinde bulunan reklâmcılar, hedef kitlelerini değiştirerek geleceğin içicilerine yönelik bir kampanya hazırlamışlar. Reklâm ve çizgi filmler o yılların on iki, on üç ve on dörtlü yaşlarda bulunan gençlere

hitaben yapılmış. Çocukların o yıllardaki kişilik özellikleri kimseye minnet duymama, bağımsız yaşama ve hesap vermeme psikolojisine yönelik. Akıllıca düşünen reklâmcılar reklâm filmini hazırlarken bu stratejiyi göz önünde bulundurmuşlar ve gençlere ulaşmada uygun ikonu aramaya koyulmuşlar. Doğru ikonu bulduklarında ise ortaya şöyle bir reklâm filmi çıkmıştır. Reklâm filmi güneşin batışına doğru giden yalnız bir kovboydur. Kampanyada kullanılan kovboyun Marlboro’nun simgesi haline gelmesi ve güneşin batışına doğru giden yalnız bir kovboy: Red Kid…

EYLÜL 2011 / 47


Şu an sadece çocuklara özgü yayın yapan, normal bir uydu alıcısında benim bildiğim 5 çocuk kanalı var. Sabahtan akşama kadar sadece çocuklara yayın yapan çizgi film kanalları. Söyleyebilir misiniz bana hangisi masum? Hangisi dikkat ediyor? Hangisi önemsiyor? Eğitici diye izlettiklerimizde bile o kadar çok sıkıntı var ki… Bunlar görünenleri. Bir de bilincin görmediği; ancak bilinçaltında çok rahatlıkla kendine yer bulan görüntü, şekil ve imgeler var. Carton Network (CN) kanalını lütfen açın ve çocuklarınızın yerine kendinizi koyarak izleyin. Yani biraz da siz görün lütfen!... Şimdi burada uzun uzadıya gördüğüm her bir film ve reklâmı tek tek analiz edip sizlere anlatmak yerine; konunun devamını sizlere bırakıp her bir 25. kareyi ve bilinçaltımıza gönderilen subliminal reklâmları görmenizi istiyorum. Uyanalım ve tamamen kapatalım televizyonları. Evimizden çıkaralım. Hatta pencereden aşağıya atalım. Benim yaptığım sadece bir kıvılcım olsun sizler için. Hep Birlikte “Televizyona Hayır!” diyelim… Eğlence ve zevkler dünyasının, en iyi kurgularını onların hazırladığını unutmayalım… Çocuklarımız, onların dünyasında, onların seküler düzeninde sadece bir piyon, manevi değerlerinden soyutlanmış mekanik bir birey olduğunu aklımızdan hiç çıkarmayalım. Her şey bir tek güç odağı için hazırlanıyor: Siyonist İsrail’in “Tek Dünya Devleti” için. Ve bir de kendi inançlarından, ahlaki değer ve maneviyatlarından uzaklaşmış yeni bir nesil için… Subliminal mesaj tekniklerinin kullanıldığı; 48 / EYLÜL 2011

3. 25. KARE, 4. GÖRSEL MATERYALLER, başlıklı bölümlerini ise bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Yazımın buraya kadar olan bölümlerinden anlaşılacağı üzere, çizgi filmler üzerinden ciddi ve planlı bir toplum mühendisliği yapıldığını akıllarımızdan çıkarmayalım. Red Kid örneğinde de gördüğümüz gibi bilinçaltı mesajlarla çocuklarımız bağımlılıklara bile teşvik ediliyor olabilir. Geleceğimizin ve sağlıklı bir toplum olmanın güvencesi olan çocuklarımızı bu büyük tehlikeden korumanın yolunun, bu hususlarda bilinçlenmekten ve hassas davranmaktan geçtiğini bir an bile aklımızdan çıkarmayalım.


EYLÜL 2011 / 49


Üsküdar Gençlik Merkezi ziyaretim, Gençlik Merkezi Basın Danışmanı İsmihan Şimşek ve Ar-Ge Sorumlusu Mustafa Okur eşliğinde gerçekleşti. İsmihan Hanım’ın güler yüzlü karşılaması ile başlayıp Mustafa Bey’in konukseverliği eşliğinde devam eden görüşme, Merkez’de yapılan işlerin bir ön tanıtımı gibiydi. Mustafa Bey’in rehberliğinde gezdiğimiz Gençlik Merkezi hakkında detaylı bilgiyi ise İsmihan Hanım’dan edindik. Sorduğum her soruya sabırla karşılık veren İsmihan Hanım ve Mustafa Bey taşıdıkları heyecanı bana da aksettirmeyi başardılar. Gençlik Merkezi İdari Amiri Sinan Şahin, Merkez’in çalışma usulleri hakkında önemli bilgiler verirken, Spor Birimi Sorumlusu Uğur Sezginerle ise Yeşilayla sportif faaliyetlerde nasıl buluşabileceğimizi konuştuk. Gençlerin zararlı alışkanlıklar edinmeden yararlı alışkanlıklar edinmeleri için canla başla çalışan bir ekiple karşı karşıyaydım. Gerçekleştirilen etkinliklerde gençlerin korunması, bilgilendirilmesi, belirli alanlarda uzman kadrolarca eğitilmesi, sportif faaliyetlerde yelpazenin genişliği, kültür-sanat kulüpleri vs. heyecan vericiydi. 6 binden fazla üyesi olduğunu öğrendiğimde çok da şaşırmadım açıkçası, bunca çalışma gençlerin dikkatinden kaçacak değildi elbette! Öyle ki bu halis çalışma Başbakanımızın da dikkatlerinden kaçmadı ve Üsküdar Gençlik Merkezi ödüle layık görüldü. Bizzat gidip gördüklerim bu ödülün hak edildiğine şahitlik ediyor. Okuyun siz de şahitlik edecek ve Üsküdar Gençlik Merkezi’ni ziyaret etmekten kendinizi alamayacaksınız.

G

ençlerin eğitsel, sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetler çerçevesinde, ilgi istek ve yetenekleri doğrultusunda değerlendirilmesine fırsat vererek topluma aktif bireyler olarak katılmalarını sağlamak amacıyla kurulan gençlik merkezi Üsküdar’da pek çok alanda faaliyet göstermeye başladı bile. 50 / EYLÜL 2011

Yeşilay olarak bağımlılık tehlikesinin yaygın olarak lise döneminde görüldüğünü belirtiyoruz. Öyle ki bağımlılık yapan madde üreticilerinin de ilk ve öncelikli hedef kitlesinin gençler olduğunu... Bu tehlikeye karşı gençleri muhafaza etmenin birincil yolu ise onlara alternatif alanlar sunmaktan geçiyor. Bunun gereğini en iyi şekilde yerine getiren Üsküdar Gençlik Merkezi’ni tanımak, gençler için iyi alternatifleri görmek açısından güzel bir başlangıç olacak. Üsküdar Gençlik Merkezi dört ana birimde gençlere hizmet veriyor. Bu birimlerin de her biri farklı alt dallara ayrılıyor. Bu birimlerin isimlerini teker teker zikrettikten sonra gerçekleştirilen etkili faaliyetlere de göz atacağız. Üsküdar Gençlik Merkezi’nde gerçekleştireceğimiz keyifli gezintiye hazırlanın! Başlıyoruz…


1. Eğitim ve Danışmanlık Birimi : a. Edebiyat Kulübü b. Düşünce Kulübü c. Dil Kulübü d. Tarih Kulübü 2. Kültür ve Sanat Birimi : a. El Sanatları Kulübü b. Fotoğrafçılık Kulübü c. Medya Kulübü d. Müzik Kulübü e. Sinema Kulübü f. Tiyatro Kulübü 3. Spor ve Sağlık Birimi : a. Spor Kulübü - Fitness – Pilates – Step-Aerobik - Karate-do EYLÜL 2011 / 51


- Judo - Masa Tenisi - Bilardo - Taekwando - Kung-Fu - Capoeira b. İzcilik Kulübü

c. Satranç Kulübü d. Doğa Sporları Kulübü e. Arama ve Kurtarma Kulübü 4. Bilişim ve İletişim Kulübü : a. Bilim Kulübü b. Bilişim ve Teknoloji Kulübü İzci Kampından Kardeşliğe… Gençlik Merkezi’nin 8 gün süren yaz izci kampı, Üsküdar Bilgi Evleri’nden öğrencilerin de katılımıyla gerçekleştirildi. Düzce, Gölyaka, Pürenli Yaylası’nda gerçekleştirilen kamp, renkli görüntülere sahne oldu. 65 izcinin katıldığı kampta, izciler çadırlarda kaldı ve gerekli olan her malzemeyi kendileri hazırladılar. İzcilik termino52 / EYLÜL 2011

lojisi konusunda bilgilendirilen gençler, yürüyüş teknikleri, arama kurtarma, ilk yardım, dağ bisikleti, ateş çeşitleri konularında da bilgilendirildiler. Kendilerine ve başkalarına karşı görevlerini yerine getirme sorumluluğu kazandırmayı hedefleyen çalışmada, paylaşımın esas olması ve bu yönde hareket edilmesi sayesinde gençler arasında kardeşlik bağlarının kuv-

vetlenmesi sağlandı. Planetaryum Çadırında Gökyüzüne Yolculuk… Bilim Kulübünün astroloji ile ilgilenen gençler için kurduğu planetaryum çadırında, ziyaretçiler çadıra yansıtılan gökyüzü simülasyonunu izlediler. Bu etkinlikle gençlerin bilime olan merakı artırılmış ve eğlenceli vakit geçirmeleri hedeflendi. Bu merak teleskopla gökyüzü incelemeleri ve yapılan bilimsel deneylerle de perçinlendi. Pek çok gencin dikkatini üzerine çekerek de hedefinde başarıya ulaşan etkinlik astroloji sergisi ile devam etti. Uzay karelerinden oluşan fotoğraf sergisini teleskopla seyreden gençlerin bu ilginç dakikaları, Gençlik Merkezi sinema salonunda seyrettikleri belgesel film ile daha da dikkat çe-


kici bir seviyeye yükseldi. Gençlerin seyrettiği kısa belgesel filmde uzay ile ilgili bilgiler verildi. Bu şekilde hem görsel ve işitsel hem de pratik olarak uzay hakkında bilgi sunulan etkinliğe 20 okuldan yaklaşık 2000 öğrenci katıldı.

birinci olan ve yaptığı taklitlerle milyonların beğenisini kazanan Sefa Doğanay, aralarında Bülent Ersoy, Yıldız Tilbe, Küçük Emrah ve Burhan Altıntop tiplemelerini başarıyla taklit ederken salonu dolduran gençleri kahkahaya boğdu.

Gençlerin uzaya olan ilgisi üzerine bir etkinlikte İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. İ.Ü.F.F. Amatör Astronomlar Kulübü’nün 11-12-13 Mayıs 2011 tarihli etkinliğinde Gençlik Merkezi gençleri de katıldı. İstanbul Üniversitesi Gözlemevi ziyareti ile başlayan etkinlik, amatör teleskop yapım atölyesini gezmekle devam etti. Güneş gözlemleri, gökyüzü anlatımları, astronomi oyunları ve teleskoplarla gece gözlemi yapılan program, gerçekleştirilen seminerlerle sona erdi.

Gençler için sosyal bir yaşam merkezi olarak hayata geçirilen Üsküdar Gençlik Merkezi gençlik haftası boyunca hizmetlerine devam etti. Gençlik Konseri’ne katılan Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara, Gençlik Merkezi’ne kayıt olan gençler arasında yapılacak çekilişle 40 genci helikopterle İstanbul ve Üsküdar üzerinde gezdireceklerinin de sözünü verdi.

18-29 Mayıs Gençlik Buluşması İle Üsküdar Gençlik Merkezi Gençleri Fethetti! 18–29 Mayıs Gençlik Haftası münasebetiyle düzenlenen gençlik konserine pop müziğin ünlü simalarından Mustafa Ceceli ve Yetenek Sizsiniz Yarışmasının birincisi Sefa Doğanay katıldı. Burhan Felek Voleybol Sahası’nda düzenlenen etkinlik, Hopdedik Ayhan tarafından sunuldu. Yaklaşık 7 bin Üsküdarlı gencin katıldığı Gençlik Konseri’nde ünlü şarkıcı Mustafa Ceceli, iki saat boyunca en sevilen şarkılarını, binlerce genç eşliğinde seslendirdi. Gençlik Konseri’nde ayrıca “Yetenek Sizsiniz” yarışmasında

“Gençseniz Geleceksiniz..!”

“Gençseniz Geleceksiniz..!” sloganı ile yola çıkan Üsküdar Gençlik Merkezi, geleceğimizin teminatı olan gençlerimizi kültürel ve sportif faaliyetlere davet edip, başarılı ve sağlıklı bir hayata zemin hazırlıyor. Gençlerimizi zararlı alışkanlıklardan korumanın en güzel örneğini sergileyen Gençlik Merkezi, gençler için hazırlanan bu etkinliklerde kategorize etmeksizin gençlerin hepsine kapılarını sonuna kadar açıyor.

Müzik Kulübü Konseri Alanlarında uzman hocalardan yardım alarak, Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği, Tasavvuf Müziği, Rock Müzik, Rap ve Hip-Hop müzik grupları oluşturmayı hedefleyen Gençlik Merkezi, verilen ilk konserle bu amaca yakın zaman-

EYLÜL 2011 / 53


da ulaşacaklarını da kanıtlamış oldu. Güncel müzik takibinin yapılabileceği kulüpte gençler kendi müziklerini kendilerinin yapabileceği bir de stüdyo bulunmakta. Gençler Merkezin diğer üyelerini rahatsız etmeden, istedikleri gibi müziklerini yapabilecek ve kaydedecekler. Bu imkânları sunmakla gençlerin yeteneklerini keşfetmelerini ve geliştirmelerini sağlamak hedeflenmiştir. Pek çok gencin bu yolla zararlı alışkanlık edinmesi engellenirken, faydalı alışkanlıklar edinmesi ve bunun geliştirilmesi de sağlanmış oluyor. Türkiye Satranç Federasyonu yarışmalarına ev sahipliği yapan Gençlik Merkezi, pek çok spor dalında da faaliyet gösteriyor. Bu çalışmalar gençlerin fiziksel performanslarını geliştirirken, yaşam kalitelerini artırmaya ve geliştirmelerine de yardımcı oluyor. Gençleri eğlendirirken hem sıkıntılarının azalması sağlanıyor hem de bu sıkıntıların zararlı alışkanlıklara dönüşmesi engellenmiş oluyor. Gençlik Merkezi’nin gençleri korumaya ve geliştirmeye yönelik çalışmaları bunlarla da sınırlı değil. Pek çok tiyatro gösterisine ev sahipliği yaparken bir yandan da Tiyatro Kulübünde bulunan gençlerin metin yazarlığı yapabilmeleri ve hazır metinleri oynayabilmeleri için uygun koşulları da oluşturuyor. Bir başka sanat dalı olan Ebru’nun da yine Gençlik Merkezi bünyesinde eğitimleri veriliyor. Kağıt süsleme sanatlarının en önemlilerinden olan ebrunun öğretilmesi ile hem geleneksel sanatlarımız canlılığını yitirmiyor hem de gençlerin sanat sayesinde tarihle bir bağ kurmaları sağlanıyor. Üsküdar Gençlik Merkezi gerçekleştirdiği “Dünya Gençleri Buluşması” etkinliği ile çok farklı kültürlerin tanıtılmasına ve farklı uyruklardaki yaşıtları ile de iletişim kurmaları sağlandı. Bu haliyle Gençlik Merkezi, kültürel alışverişlerin yapılabildiği, yeni dünyaların tanındığı, farklı lezzetlerin denendiği, yepyeni dostlukların kurulduğu ortamların da zeminini oluşturmakta. Dil Kulübünün gerçekleştirdiği çalışmalar da bu zeminin pekişmesine yardımcı olmaktadır. Kulüp öğrencileri Üsküdar’a gelen turistlere gönüllü turizm elçiliği ve

54 / EYLÜL 2011

rehberlik yaparak hem Üsküdar’ın tanıtılmasını sağlıyor hem de yabancı dillerini geliştirme imkânı yakalıyorlar. Gençlerin sosyalleşmesini ve yeni kültürleri tanımasını da beraberinde getiren bu faaliyet dil öğrenmek isteyen gençler için bulunmaz bir fırsat olarak görünüyor. Üsküdar Gençlik Merkezi, sadece kendi faaliyetleri için değil farklı faaliyetlerinde yer alabileceği ender mekânlardan biri olarak gençliğe hizmet veriyor. 2 bin öğrenci kulübü ve 100 bin üniversitelinin yer aldığı ve kendi alanında markalaşan Üniaktivite, gelenekselleşen en aktif kulüp yarışmasının 5.ödül törenini Üsküdar Gençlik Merkezi’nde gerçekleştirerek bunun en güzel örneğini verdi. Bunun yanında ünlü oyuncu Engin Yüksel’in henüz gösterime girmemiş olan tek kişilik tiyatro oyunu çalışmalarını Gençlik Merkezi salonunda yapması da bir diğer örnek olarak karşımızda duruyor. Pek çok etkinliğe ev sahipliği yapan Gençlik Merkezi yetkilileri, Sivil Toplum Kuruluşları’nın yapacağı etkinliklere ev sahipliği yapmaktan da büyük mutluluk duyacaklarını her fırsatta belirtiyorlar. Gençlik Merkezi Bu Ödülü Haketti! AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı tarafından düzenlenen ve “Yerel Yönetimler ve Gençlik” projelerinin ele alındığı yarışmada Üsküdar Belediyesi, Gençlik merkezi Projesiyle ödüle layık görüldü. Üsküdar Belediye Başkanı Mustafa Kara, ödülünü Ankara’da düzenlenen törenle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden aldı. Gerçekleştirdiği faaliyetlerle gençlerin sosyal ve bireysel yaşamına katkı sağlayan Gençlik Merkezi Projesinin bu şekilde ödüllendirilmesi, gençler için yapılacak yatırımlarda teşvik edici bir öneme sahip olacaktır. Projenin başlatılmasını sağlayan başta Belediye Başkanı Mustafa Kara olmak üzere, projenin hayata geçirilmesinde büyük emekleri geçen Gençlik Merkezi birimlerinde görev alan bütün bir kadronun bu ödülü hak ettiğini düşünüyor ve Gençlik Merkezi uygulamasının diğer bütün belediyelerimiz için örnek olmasını diliyoruz.


Engin Yüksel nasıl bir aile ve zamanda doğdu? Benim doğduğum yıllarda ülkeye bir belirsizlik hâkimdi. Çünkü rejim değişmiş, her şey yeni yeni oluşuyordu. Büyükbabamın babası savaşta ölmüştü. Savaşa bu kadar yakınız yani. Ben bu hikâyeleri biliyorum. Büyük annemin de babası Çerkez Ethem’in peşi sıra gitmiş, yani cephelerde savaşmış. Yani bu toprakları korumak uğruna kendilerini feda eden erkeklerin ve annelerin çocuklarının torunlarıyız bizler. Bu ülkeyi var edenler, şu andaki seni ve beni var edenler savaşlarda ölen dedelerimiz değil. Geride kalan ninelerimiz var etti. Şu andaki erkekleri büyütenler o savaşta geride kalan kadınlardır, bunu asla unutmayın. Yani büyükannenizle büyüdünüz… Evet. Demek istediğim bu. Erkekler savaşa gitmiş fakat geride kalanlarla bu ülke yeniden oluşturulmaya başlandı. Ama büyükbabam da hayatımda önemli bir yer tutar. Büyükbabam zeki adamdı. Ben bunun sebebinin Osmanlıca biliyor olmasına bağlıyorum. Sağdan sola yazabilen,

ama soldan sağa da okuyabilen bir dedenin torunuyum. Harf inkılâbı ile Latin harfleri ile yazmayı da öğrenmiş. Fakat ölene kadar Arap harfleri ile yazmaktan vazgeçmedi. Küçük küçük yazdığı notlar hep sağdan soladır. Bazı kitapların kenarlarına da Osmanlıca aldığı notlar içerisinde benimle ilgili olanları görünce okuyup ağlamıştım. Ben büyükbabama çekmişim galiba. Bu tarih nerede yazılıyor? Ben Akyazı’nın Sukenarı köyündenim. Köyün iki tarafından da dere geçmekteydi. Çok çocuk dereler taştığında hayatını kaybetmiştir orada. Benim de arkadaşlarımdan boğulanlar oldu. Kurtarmak için koştuk ama yetişemedik. Öyle bir çocukluk işte, kuş peşinde, top peşinde… Çok yaramazlıklar yaptım. O dönem kalburüstü birkaç aile dışında hiçbir evde elektrik yok. Geride kalan bütün evler karanlıktı. Gaz lambaları sabahtan silinir, hazırlanır, konur. İdare lambalarının altında geçen bir ilkokul yılları var. O zamanlar dikkatimizi dağıtacak şeyler yoktu. Şimdiki kuşağa bakıyorum, dikkatlerini dağıtacak çok şey var. Bizde ise sadece küçücük bir alanda gaz lambası vardı orada okurduk, dikkatimizi dağıtacak çok az şey vardı. EYLÜL 2011 / 55


Cevat Çapan hocama gittim ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın tiyatro eseri yazıp yazmadığını sordum; olmadığını öğrendim. Ve ben o söyleşinin altına şöyle yazdım “Değerli Hocam, ömrünüz vefa etmediği için bir piyes yazamamışsınız; fakat bir piyese konu olabilecek bir hayat yaşamışsınız.” Böylelikle bir misyon yüklendim.

Odaklanmak kolaydı. Oyunculuğun temelleri idare lambası altında atıldı yani? Evet, aynı kitapları idare lambası altında tekrar tekrar okuduğumuz dönemlerden, çizgi romanlar dönemine geldik. Zannedersem çizgi romanlardaki o kurguda zekâyı belirten şeylerin resme ve diyaloga dönüşmesini gördüm. Çizgi romanlarla birlikte işin kurgu ve mizansen yapma kısmına geçtim. Sonra elektrik geldi… Elektrik ve televizyon. İşler hızlanmaya başladı… Televizyonda ilk seyrettiğim şey İsmet İnönü’nün cenaze töreniydi. Askerler yavaş yavaş adım atıyor, siyah beyaz görüntü, arada televizyon karıncalanır falan. Sonra da televizyonun başından kalkmama dönemimiz başladı. Aynı zamanda “oku da adam ol” dönemi ve sonrasında da okul hayatım başladı. Kardeşleriniz? Erkek kardeşimle beni okumam için ailem çok yönlendirdi. Kardeşim köyde toprakların başında kalmayı tercih etti. Ben okuyup hayatımı kurtarmayı tercih ettim ama aklım hala orada. Orası şapkasız ve saklanmadan dolaştığım tek yerdir. Oranın dışındaki hayatım gerçekten zor ve gittikçe de zorlaşıyor. Çünkü televizyon akrabalığında beni ben olarak değerlendirmiyorlar. Ama orada beni Azizlerin Engin diye çağırıyorlar. Beni ben olarak kabul ediyorlar. Burada ise yalandan bir sistem var, yapay, samimi olmayan. İnsanlar yanınıza sizinle fotoğraf çektirmek için geliyorlar. Ama köyümde 56 / EYLÜL 2011

öyle değil. Bu nedenle mutlu olduğum ender yerlerden biridir Sukenarı Köyü. Harika! Peki, sonra hangi okulla devam etti hikâyeniz? İlkokulum dünyanın en şirin okuludur, hala durur. İlkokul öğretmenimin yönlendirmesiyle yatılı okulu kazandım. Okuyup adam olmak o kadar kolay mı? Kalacak yer olmadığından yatılı okumam gerekiyordu. Olmadı. Devlet babaya 80 ihtilalinin patlak vermesi sebebi ile borçlanamadım. İlim Yayma Cemiyeti’nin evlerine yerleştirdiler. Orada da yapamadım. Öyle bir çatışma ortamı vardı ki, öğrencilerin bellerinde silahlar herkes birbiriyle kavga ediyordu. Sonra böyle bir ortamda okunamayacağına karar verdim. Tası tarağı toplayıp döndüm köye. Dedem beni alıp Sakarya’ya götürdü tekrar. Orada Ozanlar Lisesi’nde okudum bitirdim. Fakat şimdilerde adı değişmiş. Tiyatro ve sinema için öğretmenlerinizin yönlendirmesi oldu mu? Lisede okuma parçası diye bir dersimiz vardı. Benim okuma parçam Moliere’nin “Cimri”siydi. Ben Cimri’yi ve özellikle o parçanın içindeki hırsızı öyle bir okudum ki, bütün bir sınıf alkış tufanına boğuldu. Kendimi o kadar kaptırmışım. İlk defa orada öğretmenim tiyatro bölümüne gitmem gerektiğini söyledi. Sonra sürekli yönlendirmeler başladı. Rus Edebiyatı oku, Alman Edebiyatı oku… Okul kütüphanesine bu eserleri okumak için gittiğimde bu kitapları ilk benim alıp okuduğumu gördüm. Sayfaları açılmamıştı, onları bıçakla ben aç-


tım. Onları defalarca okudum, defalarca. Ama bu tekrar tekrar okumaktan geliyor. Çünkü sanat da din gibi tekrarlardan ibarettir. Sanatı bir sonraki nesle taşırsın din de öyle, din de taşınır. Yani lise döneminde tiyatro sanatçısı olmaya karar vermiştiniz? Bakın, ben tiyatro bölümünde oyuncu olmaya karar verinceye kadar pek çok şey olmak istedim. Fakat hiçbirşey olamayacağımı fark ettiğimde her şey olabileceğim bir meslek buldum kendime. Oyunculuk öyle güzel bir iş ki, ele almış olduğu bir rolle birlikte o rolün iş yaşamını, çevresini bilmem nesini biliyorsun. Mesela bir öğretmenin, bir polisin, bir doktorun sıkıntılarını rahatlıkla biliyorsun. Kötü rol rahatsızlık veriyor mu oyuncuya? O rolle anılmaya başladığınızda rahatsızlık veriyor. O büyüyü bozmamak adına oyuncuyu sadece o karakterle sınırlı olarak ele alıyorlar. Bunu söylerken şunu da atlamamak gerek o dizilerde kötü rollerde de oynasanız, halk gerçek sanatçı ile olmayanı ayırıyor. Hangi rolü oynarsanız oynayın teveccüh gösteriyor. Kamera samimiyetsizliği kabul etmez, hele tiyatro asla! Bazı rollerin oyuncu üzerine yapışmasına rağmen, siz de bir karakter çeşitliliği görüyoruz. Bir dönem popüler isimlerin bu popülaritesinden faydalanmak için filmler, diziler vs yapıldı. Fakat şimdilerde rolü kim hakkıyla oynayacaksa yapımcı o isimlerle görüşüyor. Çünkü oyuncuyu tanımaya başladılar, oyuncunun birikimini biliyorlar. Onun renklerini görünce artık korkmuyorlar. Bazı yapımcılar bazı kısa yolcu kardeşlerimizi toplayıp, artiz mektebi, dans mektebi vs kuruyor. Böyle saçma şey olmaz! O halde ben neden okudum altı sene? Oyuncu olmak bir süreç, hemen olunmuyor.

Eser : Cahit Sıtkı Tarancı Uyarlayan: Engin Yüksel Yöneten: Vural Buldu Oynayan: Engin Yüksel Dekor ve Giysi Tasarım: Gülcan Yüksel Işık Tasarım: Metin Çelebi Müzik: Nazım Kerkez Ses Efekt: Yusuf Aytekin Sahne Amiri: Bulut Buldu, Demir Kuvvetli

Şu anda bir tiyatro oyunu için hazırlanıyorsunuz?

Bu oyun tamamen, Cahit Sıtkı Tarancı’nın yazmış olduğu mektuplardan, onu sağlığında tanımış olan kişilerle yapılan görüşmelerden ve elbette şiirlerinden yararlanılarak yazılmıştır.

Evet, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatını oynayacağım. Oyunun uyarlayıcısıyım ve yazım aşamasında çok emek verdim. Bir eser, özellikle uyarlama üzerine çalışıyorsan, ortaya çıkarmak o kadar zor ki… Bir de yüklenmiş olduğu misyon içerisinde önemli şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatıysa daha çok titizleniyorsun. Çünkü o ustaya saygısızlık edeceğinden korkuyorsun.

Oyunda, şairin hayatında ne denli önemli bir yer tuttuğunu vurgulamak amacıyla, ülkemizde yaşanan bazı olaylardan ve II. Dünya savaşından da bahsedilmektedir. Projeksiyon ile sahneye aktarılacak olan bu acımasız savaşa ait kimi görüntüler oyunun önemli bir unsurunu oluşturmaktadır.

Neden Cahit Sıtkı Tarancı?

Oyun, Viyana’da bulunan bir hastane odasında, hareketsiz ve sessizce ölümü bekleyen şairimizin, başından geçen önemli olaylarla birlikte dünyamızda olanı biteni, bir saat yirmi dakikalık bir sürede anlatılmasından ibarettir. Tarancı anlattıkça, sahne üstünde yeniden hayat bulacaktır.

Üniversite yıllarında Cevat Çapan hocamızla tiyatro üzerine çalışmalar yapıyorduk. Dünya edebiyatı üzerinde çalışıyorduk. Şiir antolojileri, şairler vs… Ben önce kendimizi sonra dünyayı tanıyalım düşüncesindeydim. İşte o dönem Cahit Sıtkı Tarancı defalarca okuduğum isimlerden biridir. Bir gün Cahit Sıtkı ile lise öğrencilerinin yaptığı bir söyleşiyi okudum.

EYLÜL 2011 / 57


Cahit Sıtkı’ya Cumhuriyet Dönemi edebiyatımızın durumunu soruyorlar. Cahit Sıtkı, hikâye ve roman alanında ileri bir seviyeye geldiğimizi söylüyor. Halide Edip Adıvar, Peyami Safalarımız var. Şiir alanında da mükemmel durumdayız. Necip Fazıllarımız, Nazım Hikmetlerimiz var. Fakat tiyatro eserleri hususunda çok zayıf durumdayız. Eğer günün birinde ömrü vefa ederse bir tiyatro eseri yazmak istediğini de sözlerine eklemiş. Bu söyleşiden hemen sonra Cevat Hocaya gittim. Cahit Sıtkı Tarancı’nın tiyatro eseri yazıp yazmadığını sordum ve olmadığını öğrendim. Ve… Ve ben o söyleşinin altına şöyle yazdım “Değerli Hocam, ömrünüz vefa etmediği için bir piyes yazamamışsınız; fakat bir piyese konu olabilecek bir hayat yaşamışsınız.” Böylelikle bir misyon yüklendim. Oyunu yazmaya koyulduktan sonra nereden başlayacağımı bilemedim. Uyarlama olduğu için de herhangi bir haksızlık yapmamak için fazlaca titizlendim. Nihayetinde oyunu ben yazmadım, Cahit Sıtkı Tarancı’ya yazdırdım. Onun kelimelerini kullandım. Yazan Cahit Sıtkı, ben ise uyarlayanım.

Elbette. Çünkü insanın var olduğu andan itibaren tiyatro var. Bir tiyatro seyrinin gerçekleşmesi için metin olmayabilir. Ama iki şey çok önemli seyirci ve oyuncu. İnsanın var olduğu andan itibaren hem seyirci hem oyuncu var. Herkes birbirini seyrediyor, birbirine bir şeyler anlatıyor. Zaten tiyatro insanın doğasında var. Tiyatro görsel çalışmalar içerisinde en sade en doğal şey kalarak varlığını devam ettirebilir yani. Tepki olarak. Tabi. Teknolojinin imkânlarından yararlanarak ama yine etten kemikten oluşan, Allah’ın var ettiği o insan yapacak bu işi. Robotlarla tiyatro olmaz. Teknolojiyi kullanarak ama teknolojiye rağmen! Tabi insanlarla olabilecek bir şey, robotlarla olabilecek bir şey değil. İnsan olduğu sürece tiyatro varlığını sürdürecektir. Ama geçiş dönemleri olacaktır. Bazen iyi bazen kötü. Bundan kırk sene önce sadece İstiklal Caddesi’nde 45 tane tiyatro varmış. Şimdi ne oldu, hepsi bar, cafe, birahane.

Oyun İstanbul’da oynanmaya başlayacak…

Bir kültürü yıktılar!

İstanbul’da, Almanya’da, her yerde.

İşin ilginç yanı, teknoloji güzel bir şey ama ne yazık ki yozlaşmayı da birlikte getirdi. Eskiden biz arkadaşlığımıza, ailemize, aşkımıza emek verirdik, değil mi? Yani biriyle tanışmak bile zaman alırdı. Şimdi mesajlaşıyorlar, internetten haberleşiyorlar, bir gün sonra da birlikte oluyorlar.

Açılış? Açılış, Üsküdar Gençlik Merkezi’nde yapılacak. İlk oyunu burada oynayacağız. Sonra salonu olan bütün okullarda. (Oyunun yönetmeni Vural Buldu’nun sohbetimize dahil olması ile birlikte Engin Yüksel oyun için sahne ve kostüm hazırlıkları için yanımızdan ayrıldı. Sohbete Vural Buldu ile devam ediyoruz) Vural bey, teknolojinin hızla ilerlediği, hızla görsel materyallar edindiğimiz bir bilişim çağında yaşıyoruz. Bundan bir yüz yıl sonra da tiyatro devam edecek mi? 58 / EYLÜL 2011

Bir hafta sonra da ayrılıyorlar. Evet, bir hafta sonra da ayrılıyorlar. Oysa hem hayatınızda hem de tiyatroda dengede durmak zorundasınız. Emek vermek zorundasınız. Emek vermeden hiçbir şey olmaz. Teknolojiye rağmen her şeye emek vermek zorundasınız. Çünkü teknolojiyi işinizde emek vererek doğal ortamında sürdürmek için değil de bu yozlaşmışlık içerisinde kullanırsanız bir süre sonra tükenirsiniz.


Vural Bey, gençlere tiyatro dersleri verdiğinizi biliyoruz. Bu gelişmeler içerisinde gençliği nasıl buluyorsunuz? Benim öğrencilerle buluşmam bilinçli bir tercihin neticesi. Ya onlar beni tercih ediyor ya da ben onları. Böyle olunca iyi işler ortaya çıkarıyoruz. Onlarla çalışırken ilk söylediğim şey temizlik işçisi bile olsanız en iyi çöpü siz toplamalısınız. Her ne iş yapıyorsanız en iyisini yapın. Yaptığınız işi içselleştirin, namusunuzla, vicdanınızla yapın. Prensiplerimiz bu olunca başarılarımız da büyük oluyor. Çocuklarımla birlikte kazandığımız pek çok ödülümüz var.

Engin Beyle, beni yormadığı müddetçe devam ederim. Her konuda olmasa da Engin ile birçok konuda aynı şekilde düşünüyoruz. Ana noktalarda aynı düşünüyoruz. O da nankörlüğü vefasızlığı sevmez, o da çalışkandır. Böyle olduğu sürece uzun soluklu bir çalışma içerisinde oluruz. Vural Bey bu keyifli sohbet için çok teşekkür ederim.

Keşke o rolü ben oynasaydım dediğiniz bir rol oldu mu? Oldu. Bu, kıskanmak değil ama. Bir rolün nasıl heba edildiğini, nasıl oynanamadığını gördüm. Çok üzüldüm. Ben oynasaydım ödül alırdım dediğim roller oldu. “Gün Eksilmesin Penceremden” tiyatro oyunundan başka projeleriniz var mı? Özel bir tiyatroda “Aşk Yalanları Sever” diye bir kabare oyununda oyuncu olarak yer alıyorum. Öğretmenlik söz konusu. Dublaj çalışmaları var. Engin Beyle farklı projelerde çalışmaya devam edecek misiniz?

EYLÜL 2011 / 59


A

frika’ da ve dünyamızda yaşanan açlık ve yoksulluk dramının sebebini anlayabilmek için dünyamızın neden bu halde olduğunu sorgulamamız gerekir. İşte bunu anlamamıza yardımcı olacağını düşündüğüm bir belgesel tanıtacağım. 2011 yılı Oscar Film Festivalinde en iyi belgesel ödülünü kazanmış Charles Ferguson’un yönettiği Inside Job. Belgesel 2008 yılında Amerika’da başlayıp, bütün dünyayı etkileyen finansal krizin nedenlerini araştıran ve sonuçlarını ortaya koyan bir yapım. Belgesel İzlanda’da yaşanan büyük krizi anlatarak başlıyor ve 60 / EYLÜL 2011

ülkenin nasıl iflasın eşiğine geldiğini gösteriyor. Kriz, İzlanda hükümetinin 2000 yılından itibaren genişletici-serbestleştirici- deregülasyon (Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesiyle sembolleşen hür teşebbüsü ve serbest dolaşımı savunan liberal söylem) piyasa politikasını benimsemesiyle başlıyor. Bu politika sonucunda İzlanda’ya uluslararası firmalar gelerek jeotermal ve maden yatırımları yapıyor, ayrıca 3 önemli kamu bankası da özelleştiriliyor. Özelleştirilen 3 küçük banka yurtdışındaki bankalardan 120 milyar dolar kredi alıyor (ülke ekonomisinin 10 katı) ve bu krediyi istedikleri insanlara vererek yeni bir zengin kesim yaratıyorlar.


Bankalar en iyi yatırım araçları olarak halkı para piyasalarına yönlendiriyorlar, böylelikle bir saadet zinciri kuruluyor. Amerikalı kredi derecelendirme kuruluşları da bu bankalara en iyi kredi notları vererek insanları krediye teşvik ediyorlar. 2008 dünya krizinde batan bankalar ülkeyi de beraberinde batırıyor. Maliye avukatları bankaları soruşturmaya gittiklerinde karşılarında onlarca avukat buluyorlar ve kendilerine iş teklif ediliyor. İzlanda’da çalışan avukatların 1/3 ü bankalar tarafından çalıştırılmaya başlanıyor. Burada anlatılan olaydan Amerika’da yaşanan krize geçiş yapılıyor. Bu bölüm beş başlığa ayrılarak anlatılıyor: 1.Buraya nasıl geldik?, 2.Balon, 3.Kriz, 4.Hesap verilebilirlik, 5.Şimdi neredeyiz?

miyor. Yeni oluşturulan bu yatırım araçları kredi derecelendirme kuruluşlarınca en yüksek notlarla değerlendiriliyor ve dünyadaki yatırımcılara satılıyor. Kredi sözleşmelerinin mali getirisi olmasından dolayı kredi verilmesi riskli gruplara dahi krediler veriliyor.

1- Buraya nasıl geldik? (1980-2000 yılları anlatılıyor)

3- Kriz (2008): Kriz çıktıktan sonra Amerikan hükümeti bankalar için 700 milyar dolarlık kurtarma planı çıkarıyor. Batan bankalar ve sigorta şirketleri devlet parası ile kurtarılıyor. Yani krizin faturası halkın sırtına yükleniyor. Ancak bu krizden bütün dünya etkilenerek milyonlarca insan işsiz kalmıştır. Buna rağmen Amerikan bankaları zor durumda olan küçük bankaları satın alarak daha güçlü hale geliyorlar.

Krizin ana nedenlerinden birisi olarak 1980’lerde uygulanmaya başlanan deregülasyon politikasının benimsenmesi gösteriliyor. Bu politikaların sonucu olarak Amerikan finansal sistemi defalarca krize giriyor. Bu krizlere rağmen Wall Street’teki banka yöneticileri zamanla hükümetin atadığı yöneticiler olarak hükümette görev alıyorlar. Birçok yorumcunun deyimiyle Wall Street, hükümetleri ele geçiriyor. Ekonomideki büyümeye paralel olarak dev finans şirketleri ortaya çıkıyor. Şirketlerin tekelleşerek büyümesini engelleyen yasalar kaldırılıyor. Bankaların defalarca kez kanunları çiğneyerek suç işledikleri tespit edilmesine rağmen etkili bir yaptırım uygulanmıyor, sadece para cezaları ile cezalandırılıyorlar. Türev piyasaları denilen yatırım araçları ortaya çıkarılarak borsalar bir nevi kumarhanelere dönüştürülüyor. Türev piyasalarının denetlenmesi gerektiğini söyleyen yöneticiler de siyasi baskılarla susturuluyor. Türev piyasalarından kazanılan paralar bankaların ana gelir kaynağı oluyor. 2000 yılında türev piyasaların denetlenmemesini garantiye alan yasalar çıkarılıyor. Bu yasaların uygulanmasıyla türev piyasaları bir anda muazzam yükselişe geçiyor. Bu piyasaya egemen olanlar 5 banka (Goldman Sachs, Morgan Stanley, Lehman Brothers, Merrill Lynch, Bear Stearns), 2 finans holdingi (Citigroup, JP Morgan), 3 menkul kıymetler sigorta şirketi (AIG, MBIA, AMBAC), 3 Kredi derecelendirme şirketi (Moody’s, Standart & Poors, Fitch). Bu kurumlar birbirleriyle tamamen bağlı bir sistem haline getiriliyor. Bir ev aldığınızda bunun Mortgage sözleşmesi piyasada alınıp satılmaya başlanıyor. Türev piyasalardaki menkul değerler de sigorta şirketleri tarafından güvence altına alındığı için bu şirketlerin hiçbiri riske gir-

2- Balon (2001-2007): Kredi verilmesi kolaylaştığı için ev alımları artıyor ve ev fiyatları yükseliyor (2007’de ev fiyatları %194 artıyor). Bunun sonucunda dünya tarihindeki en büyük finansal balon oluşuyor. Sistemin çökeceğini öngören IMF, dünya bankalarını uyarmasına rağmen dikkate alınmıyor. Bu dönemde sistem içindeki firmalar milyarlarca dolar para kazanıyor. Finans firmaları yöneticilerinin açgözlülüğü sınır tanımıyor.

mıyor ve ceza almıyor.

4- Hesap verilebilirlik (2009): Kriz sonrası piyasaların denetlenmesini savunan Barack Obama’nın seçilmesine rağmen gerekli kanunlar çıkarılamıyor. Denetlemenin yanlış olduğunu söyleyen iktisat profesörleri ve üniversiteler büyük finans kuruluşları tarafından destekleniyor. Kriz sonrası hiçbir finans kurumu ve yöneticisi yargılan-

5- Şimdi Neredeyiz?(2011): Krize sebep olan kişiler ve kurumlar hala ayakta ve çok daha güçlü durumda. Ancak kriz neticesinde yoksul ülkeler daha yoksul ve yoksul halklar çok daha fazla yoksul hale geldi. Bu sistemle mücadele etmemiz gerektiğini savunan bir görüşle yönetmen belgeseli bitiriyor. Yönetmen, krizin nedenlerini, tarihi süreci ve nasıl oluştuğunu istatistik verilere yer vererek, bilim adamları ve dünyaca ünlü yöneticilerle ayrıntılı röportajlar yaparak ufuk açıcı bir belgesel ortaya koyuyor. Dünyadaki finans ve bozulmuş gelir dağılımı sisteminin nasıl çalıştığını görmek ve öğrenmek açısından kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım olduğu kanaatindeyim. Belgeselde anlatılan sistemi daha iyi anlamak için aynı konuyu işleyen Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi ve bu krizin gelişini haber veren Enron adlı belgeseli de tavsiye ediyorum.

EYLÜL 2011 / 61


N

evşehir”in de içinde yer aldığı Kapadokya Bölgesi’nin sınırları Antik Dönemde güneyde Kilikya, kuzeyde Karadeniz, doğuda Malatya-Elazığ, batıda ise Konya’ya kadar uzanmakta idi. Günümüzde ise Kapadokya denilince Nevşehir, Niğde, Aksaray, Kayseri, Kırşehir illerini içine alan bölge akla gelmektedir. Dar anlamda ise Kapadokya ile Nevşehir ili özdeşleşmiştir. Bölgemizde ilk yerleşmeler Gülşehir ilçesi, Civelek Köyü, Ci62 / EYLÜL 2011

velek Mağarası buluntularına göre M.Ö. 7000 yıllarına kadar inmektedir. Sırası ile Neolitik, Kalkolitik ve Tunç Çağlarını yaşayan bölgede M.Ö. 2200-1800 yılları arasında Asur Koloni Çağı, 1800-1200 yılları arasında da Hitit hâkimiyeti egemen olmuştur. Daha sonra Frigler, Lidya, Pers Helen, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı idareleri tarafından yönetilmiştir. Kapadokya (Katpatuka) adı, tarihi kaynaklarda ilk kez Pers Kralı 1. Darius’un Krallığı Döneminde, M.Ö. 516 yılında Behistun Kayalıklarına kazıttığı yazıtta geçmekte olup, ‘cins (güzel) atlar ülkesi’ anlamına gelmektedir.


Kapadokya, erken devir Hıristiyanlarının sığındıkları önemli bir bölgedir. Roma idaresinin baskısından kaçan Hıristiyanlar için erozyonların oluşturduğu engebeli Vadiler sığınak olmuş ve burada kayaların oyulması sonucu çok sayıda kilise, manastır, yemekhane ve evler inşaa edilmiştir. M.S. 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlara dinsel özgürlük vermesi sonucu, Kapadokya da dini faaliyetler daha da yaygınlaşmış ve 4. yy. sonlarında bölgede manastır hayatı başlamıştır.

Bölge, 1080 yılında Konya’yı başkent yaparak Anadolu Selçuklu Devleti’ni kuran Süleyman Şah’ın, 1082 yılında Kayseri’yi fethetmesi ile birlikte, Selçuklu Devleti sınırlarına dahil olmuştur. 13.yy’ın başlarında Hacıbektaş Veli Horasan’dan gelerek, bugünkü Hacıbektaş ilçesinin yerinde kurulu bulunan Sulucakarahöyük’e yerleşmiş ve İslamiyet’in Anadolu’da yayılmasında büyük pay sahibi olmuştur. 1515 yılında Osmanlı İmparatoru Yavuz Sultan Selim, Dulkadiroğulları Beyliği’ne son verince bölge de Osmanlılar’ın egemenliğine girmiştir. Cumhuriyet Döneminde (1954) il EYLÜL 2011 / 63


statüsüne kavuşmuştur. NEVŞEHİR İLİNDE TURİZM Tarih ve doğanın iç içe geçtiği, bütünsel bir güzelliğin sergilendiği Nevşehir İli, büyük bir turizm potansiyeline sahip bulunmaktadır. Bu yönüyle Türkiye’nin eşsiz turizm cennetlerinden birisidir. Bu potansiyelin dünyaya açılması 1952 yılında olmuştur. Bu dönemde, Göreme Açıkhava Müzesi, Zelve Ören Yeri, Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehirleri temizlenerek ziyarete açılmıştır. Ören yerlerinin ziyarete açılması ve ziyaretçi potansiyelinin artması, günümüze kadar gelebilmiş eserlerin korunmasını ve restorasyonunu gündeme getirmiştir. Bölgedeki kaya kiliselerinin onarımına Kültür Bakanlığı ve ICCROM uzmanlarınca 1976 yılında Tokalı Kilise’nin restorasyonu ile başlanmıştır. Göreme Vadisi, UNESCO tarafından 1985 yılında Dünya Kültür Mirasına dahil edilerek bölgenin korunmasına yönelik faaliyetlerin başlaması çalışmaların hız kazanmasına neden olmuştur. Geçen süre zarfında 18 adet kilisede restorasyon çalışmaları yapılmıştır. ALTERNATİF TURİZM ÇEŞİTLERİ Kültür Turizmi: Bölgemizde Kültür Turizminin alt yapısını kaya oyma kiliseler (Göreme, Tokalı, Elmalı, Karanlık, Çarıklı, Çavuşin Nicephoras Phocas, Mustafapaşa Aios Vasilios, Gülşehir St. Jean Kilisesi, Tatlarin Kiliseleri), Yer altı Şehirleri (Kaymaklı, Derinkuyu, Özkonak, Tatlarin, Mazı) Hacıbektaş Veli Külliyesi, Kervansaraylar (Ağzıkarahan, Sarıhan), Selçuklu ve Osmanlı Dönemine ait diğer dini ve kültürel yapılar (Taşkınpaşa Camii ve Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, Aşçıbaşı Camii (Gülşehir), Ulu Camii (Avanos), Gülşehir Karavezir Camii ve Külliyesi), Selçuklular dönemine ait bazı eserler ise Alâeddin Camii (Avanos), Kızılkaya Camii (Gülşehir) den oluşturmaktadır. Ayrıca Nevşehir Merkez İlçede 24 adet tarihi çeşme oluşturmaktadır. Tarihi Kaleler: Ayrıca Nevşehir Merkezde Selçuklular döneminde yapılan Nevşehir Kalesi ve Kadınlar Kalesi (Ürgüp) önemli kalelerdir. Bunlardan Nevşehir Kalesi Osmanlılar döneminde Damat İbrahim Paşa tarafından kule ve burçlarla sağlamlaştırılarak restore edilmiştir. Türbeler: 64 / EYLÜL 2011

Altı Kapı Türbesi Selçuklular döneminde kimliği bilinmeyen bir komutanın eşi ve çocukları için yapılmıştır. Temenni Türbesi ise 1268 yılında Nukreddin Kılıçarslan için Vecihi Paşa tarafından yapılmış bir anıt mezardır. İnanç (Din) Turizmi: Kapadokya Bölgesinde inanç turizmi en yaygın olan turizm türüdür. Bölgemizde bulunan vadilerde yüzlerce kaya oyma kilise ve 11 adet 19. yy’da yapılmış Ortodoks Kilisesi yer almaktadır. Özellikle Göreme Vadisi, Zelve Vadisi, Gomeda Vadisi ve Açıksaray Vadisi, kilise ve manastırlar açısından zengin vadilerdir. Ayrıca Hacıbektaş ilçesindeki Hacıbektaş Veli Türbesi de her yıl yüz binlerce ziyaretçinin gezdiği önemli turizm potansiyellerimizdendir. Atlı Doğa Turizmi: Kapadokya Bölgesi’nde önemli turizm etkinliklerinden birisi de atlı doğa turizmidir. Bölgemizdeki doğa harikası vadiler gelen ziyaretçilere at sırtında gezdirilerek farklı bir turizm etkinliği gerçekleştirilmektedir. Bu tür turizmi bölgemizde 4 seyahat acentası yapmakta olup, güzergahları, Avnos, Mustafapaşa, Gomeda Vadisi, Zelve, Paşabağları, Sarıhan, Zemi Deresi, Kılıçlar Vadisi, Çat Vadisi, Devrent Vadisi ile Aksaray Güzelyurt (Gelveri)’a kadar uzanmaktadır. Trekking (Doğa Yürüyüşü): Bölgemizde yer alan önemli vadiler (Kızılçukur, Gomeda, Çat, Meskendir, Güvercinlik) doğa yürüyüşleri ile ziyaretçilere daha yakından tanıtılmakta olup, gelen ziyaretçilerin bölgemizde daha fazla konaklamaları için imkân sağlanmaktadır. Spor ve Golf Turizmi: Bölgemizde bulunan turistik tesislerimizin alt yapısı sportif faaliyetlerin yapılması ve büyük organizasyonların gerçekleştirilmesi için yeterli düzeydedir. Özellikle ulusal ve uluslararası şampiyonalar ve bazı profesyonel lig futbol kulüplerinin kamp çalışmaları için bölgemiz, iklim koşulları, yatak kapasitesi, spor salonları, çim sahaları ve diğer spor alt yapısı açısından yeterli durumdadır. Golf Turizmi açısından Kültür ve Turizm Bakanlığımızın 2004 yılı içerisinde


yaptığı çalışma neticesinde 4 bölgede (Avanos, Çat, Mustafapaşa, Uçhisar) uygun yerler tespit edilmiş 16.08.2004 tarihinde Bakanlığımıza iletilmiştir. Avanos Çavuşin Köyü sınırları içindeki 1.000.000 m2’lik alan, Bakanlığımızın 2005/1 nolu Kamu Arazisi Tahsis Duyurusu ile ilan edilmiştir. Ayrıca özel turizm yatırımcıları tarafından Mustafapaşa’da golf sahaları yapımı için girişimler olup, ayrıca Çat kasabasında da büyük bir alanda golf sahası yapımı için kamulaştırma çalışmaları tamamlanmış ve 534 yatak kapasiteli 5 yıldızlı otel ve golf tesisi yapımı yatırım aşamasına gelmiştir. Yine Acıgöl’e bağlı Tatlarin Kasabasında golf sahası yapılması için bazı tarım arazilerinin turizm alanı ilan edilmesi çalışmaları devam etmektedir. Bu yörelerimizden birisinde golf sahasının yapılması ile ilimizde turizm potansiyelinin artarak, nitelikli ve zengin turistin bölgemize daha fazla geleceği kesindir. Eğlence Turizmi: Bölgemize gelen ziyaretçilerin hoşça vakit geçirebilmeleri için bölgesel özelliklere dayalı olarak yapılmış kaya oyma restaurantlar mevcuttur. Bu restoranların bazıları 800 kişiye aynı anda yemek verebilecek kapasitededir. Buralarda Türk Gecesi adı altında çeşitli folklor gösterileri yapılmaktadır. Ayrıca Sema gösterileri de bu etkinliklerin arasında yer almaktadır. Özellikle Sarıhan Kervansarayı’nda sadece Sema Gösterisi yapılmakta ve yöremize gelen yabancıların büyük beğenisini kazanmaktadır. Türk Gecesi yapılan restoranların toplamı 10 adet olup, isimleri aşağıda belirtilmiştir. Sarıkaya Restaurant (Avanos), Sarıhan Kervansarayı (Ava-

nos), Altınocak Restaurant (Avanos), Motif Restaurant (Avanos), Uranüs Restaurant (Avanos), Bazirhane Restaurant (Avanos), Yaşarbaba Restaurant (Uçhisar), Yemeni Restaurant (Uçhisar), Harmandalı Restaurant (Kavak), Karakuş Restaurant (Mustafapaşa). Termal Turizmi: Bölgemiz termal turizmi açısından da önemli merkezlerden birisidir. Kozaklı ilçemizde bulunan Termal Kaynak 95 santigrat derecede olup, kaplıca turizmi açısından çok büyük bir potansiyeldir. Kozaklı ilçesinde Turizm ve Belediye belgeli 30 adet otel ve motelde toplam 7000 yatak mevcuttur. İlçede 1996 yılında yapımı tamamlanan ve atıl durumda bulunan 250 yatak kapasiteli Fizik Tedavi ve Hidro Termal Sağlık Merkezi’nin tadilatı ve kesin kabulü yapılmış olup, hizmete açılmıştır. Son yıllarda turizm yatırımcılarının gözdesi durumunda bulunan ilçede, 4 ve 5 yıldızlı otel yapımına başlanılmış olup, bunlardan 5 yıldızlı 864 yataklı Rosa Resort Oteli, 180 yataklı 4 yıldızlı Buğra Termal Dadak Otel ve 324 yatak kapasiteli 4 yıldızlı Grand Termal Oteli ile 1200 yatak kapasiteli Belediye Belgeli Assos Termal, 470 yatak kapasiteli Belediye Belgeli Diva İbis oteli işletmeye açılmıştır. Balon Turizmi: Kapadokya Bölgesinin doğal güzelliklerinin daha iyi görülebilmesi için Bölge özelliklerinden de faydalanılarak balon turizmi gelişmiştir. Özellikle yabancı turistler tarafından tercih edilen balon turizmi ile sabah erken saatlerde balona binile-

EYLÜL 2011 / 65


rek güneşin doğuşu ve doğan güneşin peribacaları üzerinde meydana getirdiği çeşitli ışık oyunları havadan daha net görülebilmektedir. Bölgemizde balon turizmi ile ilgilenen 15 firma ve bunların elinde de uçmaya hazır 115’e yakın balon bulunmaktadır. Balonlar 1 defada 20 yolcuya kadar taşıyabilmektedir. Yapılan uçuşlar neticesinde bir sezonda yaklaşık 150.000 kişi uçurulmuştur. Ayrıca sabahın erken saatlerinde yapılmakta olan balon uçuşlarının daha güvenli ve emniyetli bir şekilde yapılabilmesi için Sivil Havacılık Genel Müdürlüğünce daha etkin tedbirler alınmalıdır. Kongre Turizmi: İlimizde yer alan 4 ve 5 yıldızlı otellerin salonları düzenlenecek kongre, seminer, konferans ve panel gibi faaliyetlerin

66 / EYLÜL 2011

yapılması için uygun durumdadır. Ancak kapasite olarak yeterli değildir. Özellikle, kış aylarında kongre turizmi Bölge Turizmi için önemli bir kaynaktır. Bugüne kadar 4 ve 5 yıldızlı otellerimizde çeşitli tıp kongreleri, ilaç firmalarınca düzenlenen kongreler, çeşitli firmaların bayii toplantıları, bazı sempozyum ve paneller başarı ile gerçekleştirilmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2002 yılında kongre turizmine hizmet etmek üzere Ürgüp’te yaklaşık 1000 kişi kapasiteli Uluslar arası Kongre merkezi inşaatına başlanılmıştır. Belediyesince inşaatın tamamlanması halinde Uluslararası Kongre Merkezi Ankara’dan sonra İç Anadolu ve Kapadokya Bölgesinin yegane Kongre Merkezi olacaktır. Ayrıca Nevşehir Belediye Başkanlığı tarafından çok amaçlı Kongre Merkezi inşaatı yapılmasına başlanmış olup, kısa süre sonra sonuçlandırılacaktır.


EYLÜL 2011 / 67


İstanbul- Yeşilay Cemiyeti’nin Sepetçiler Kasrı’nda üyeleri için verdiği iftar yemeğine yoğun bir katılım oldu. Yeşilay’a gönül vermiş birçok insanın buluştuğu yemek çok sıcak bir ortamda gerçekleşti. Yemek sonrası misafirlere bir konuşma yapan Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Av. Muharrem Balcı, Yeşilay’ın artık medyada, üniversitelerde, okullarda, sokaklarda, halkın arasında, bağımlılıklarla daha yoğun ve agresif bir mücadeleye girişeceğini söyledi. Maddenin kendisi ile değil, onu üreterek aynı zamanda insanlığa karşı suç işleyenleri, insanları bağımlı hale getirerek köleleştirenleri, vatandaşını her türlü kötü alışkanlıktan koruması gerekirken görevini ihmal eden devleti, hedef aldıklarını ifade etti. Yeşilaycılığın başkasının haklarını korumak ve başkalarının çocuklarını kollamak olduğunu, ancak bu şekilde kendi çocuklarımızdan emin olabileceğimizi belirten Balcı, yaşam hakkının kutsal olduğunu ve kimsenin başkasına zarar veremeyeceği gibi kendisine de zarar verme hakkının olmadığını belirtti. Bu mücadelede tüm gönüllülere ve gönüllülüklerine ihtiyaç bulunduğunu belirterek herkese hayırlı Ramazanlar diledi.

68 / EYLÜL 2011


EYLÜL 2011 / 69


YEŞİLAY KURUMSAL ÜYELERİNE YENİLERİNİ EKLEMEYE DEVAM EDİYOR Üsküdar - Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Av. Muharrem BALCI, 08 Ağustos 2011 Pazartesi günü Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi’nde düzenlenen iftar yemeğinde İSAM başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın ile bir araya geldi. İSAM için hazırlanan Yeşilay kurumsal plaketi, Sayın Aydın’a Genel Başkan Balcı tarafından takdim edildi. İSAM’ı Yeşilay’ın kurumsal üyeleri arasında görmekten memnun olduklarını belirten Balcı sözlerini şöyle sürdürdü; “Kurumların ve şirketlerin Yeşilay’a üye olması, Yeşilay’ın amaç ve gayelerine uygun personeller seçmesi memnuniyet verici bir gelişmedir. İSAM’ın Yeşilay’a kurumsal üye olması ile birlikte, çalışanlarının yurdumuzda ahlâki ve kültürel bir kalkınma atmosferi içinde, alkollü içki, sigara ve uyuşturucu madde kullanımını en aza indirmek için çalışmaların içerisinde bulunmaları gerektiğini” söyledi. Yeşilay kurumsal plaketini sevinçle karşılayan Aydın, aynı temenniler ile kurumsal plaketi Sayın Balcı’nın ellerinden aldı.

İÜ SPOR BİRLİĞİ VE YEŞİLAY’DAN 2012 AVRUPA SPOR BAŞKENTİ HAZIRLIKLARI

İstanbul- Türkiye Yeşilay Cemiyeti, İstanbul’un 2012 Avrupa Spor Başkenti seçilmesinden hareketle, gençlerin ve spora ulaşmakta sıkıntı yaşayan çevrelerin daha fazla sporla iç içe yaşaması ve kötü alışkanlıklarından kurtulması için projeler gerçekleştireceğini açıkladı. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri Prof. Dr. İbrahim Keleş, İstanbul Üniversitesi (İÜ) Spor Birliği Başkanı ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Şafak Karamehmetoğlu’nu ziyaret etti. Ziyaret esnasında Prof. Dr. Karamehmetoğlu’na Yeşilay rozeti takan Prof. Dr. Keleş, Prof. Dr. Karamehmetoğlu’nu Yeşilay’a üye de yaptı. Yeşilay ve İstanbul Üniversitesi Spor Birliği Başkanlığı olarak birlikte etkinlikler yapmayı planlayan Keleş ve Karamehmetoğlu, daha sonra bir araya gelerek iki kurum arasında çalışma protokolü imzalamaya karar verdiler. Ziyarette İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği Genel Sekreteri Diş Hekimi Metin Gürsan’ın da bulunması itibariyle Yeşilay ve İstanbul Üniversitesi Mezunlar Derneği olarak ne gibi çalışmalar yapılabileceği konusunda karşılıklı görüş alışverişinde bulunuldu. “İnsanlar sporla buluşacak” Yeşilay Genel Sekreteri Prof. Dr. İbrahim Keleş, ilerleyen günlerde yeniden bir araya gelerek planlamalar yapacaklarını ve çalışmaları nasıl yürüteceklerini konuşacaklarını daha sonrada bunları bir protokole bağlayacaklarını söyledi. İstanbul’un 2012 Avrupa Spor Başkenti seçildiğini hatırlatan Keleş, “Avrupa Spor Başkenti faaliyetleri ile birlikte gençlerin, yaşlıların, normalde spora ulaşmakta zorluk çeken kitlelerin sporla buluşabilmesi sağlanmış olacak ve onlara spor sevgisi aşılanacak. Yeşilay’da bu süreçte üzerine düşen görevi yaparak gençleri spora teşvik edecektir. Bu konu ile ilgili ilk temaslarımızı İstanbul Üniversitesi Spor Birliği ile yaptık. Prensipte anlaşmaya vardık. Yeni projelerimiz hayata geçecektir” dedi. 70 / EYLÜL 2011


HAYAT VAKFI İFTARINDA "NEDEN YEŞİLAY?" KONUŞULDU

İstanbul - Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri Prof. Dr. İbrahim Keleş, Hayat Sağlık ve Sosyal Hizmetler Vakfı'nın geleneksel iftarına katıldı. Prof. Dr. Bülent Zülfikar, Prof. Dr. Mustafa Samastı, Prof. Dr. Ahmet Çelebi, Prof. Dr. Ali Mert, Prof. Dr. Muhammet İhsan Karaman, Prof. Dr. Harun Cansız, Prof. Ali İhsan Taşçı, Prof. Dr. Kürşat Türkdoğan, Prof. Dr. Adnan Yüksel, Prof. Dr. Ömer Göktekin, Prof. Dr. Murat Elevli gibi farklı üniversitelerden katılımcıların olduğu iftarda günümüzde Yeşilay'ın önemi üzerinde duruldu. Vakıf yönetim kurulu başkanı Dr. Ahmet Özdemir'le, Yeşilay'la prensipte birlikte çalışma düşüncesi ile kurumsal üyelik üzerinde görüşüldü. Daha sonra özel gündemle bir araya gelinmesi kararlaştırıldı.

YEŞİLAY’IN EN GÖNÜLLÜSÜNDEN İFTAR DAVETİ

Sultanbeyli - Türkiye Yeşilay Cemiyeti gönüllüsü Hızır Ardal, Yeşilay Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı ve Yeşilay çalışanlarını iftara davet etti. Elinde megafonu ile yılmadan her meydanda sigaranın zararlarını anlatan, heyecanını her daim diri tutan Ardal, bir kişi de olsa, sigarayı bıraktırmak için İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna gittiğini ve gücü yettiğince de bu gönüllü faaliyetlere devam edeceğini söyledi. Keyifli bir sohbetin yapıldığı iftar sofrasından, bu gayretkeş Yeşilay gönüllüsüne hediye takdim edilmek üzere kalkıldı. Yeşilay’ın açık ve kapalı alanlarda yaptığı bütün çalışmalara katılarak destek veren Hızır Ardal’a, Genel Başkan Av. Muharrem Balcı tarafından Dr. Hatice Aksu’nun Yeşilay için hazırlamış olduğu İstanbul Silueti isimli tablo çalışması hediye edildi. Balcı; “Hızır Ardal gibi gönüllülerimizin her zaman yanındayız. Bizleri destekleyenleri hiçbir zaman unutmayız, çünkü biz büyük bir aileyiz. Bağımlılıklarla mücadelemiz topyekûn bir mücadeledir” dedi. Gece, Genel Başkan Balcı’nın, Ardal’a alkışlar arasında plaket takdimi ile sona erdi.

EYLÜL 2011 / 71


YEŞİLAY İLE ANADOLU AJANSI ARASINDA İŞBİRLİĞİ PROTOKOLÜ

Ankara-Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür Kemal Öztürk, Türkiye Yeşilay Cemiyeti ile yapılan iş birliği protokolüyle ilgili olarak, "Anadolu Ajansı, Türkiye'nin hemen hemen tüm il ve ilçelerinde, dünyanın 35 ülkesinde Yeşilay'ın toplum ve ülke faydası için yapacağı her türlü etkinliğe tam destek vermeye hazırdır" dedi. Türkiye Yeşilay Cemiyeti ile Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü arasında işbirliği protokolü imzalandı. Öztürk, Yeşilay’ın Anadolu Ajansı ile işbirliği protokolü yapma istediğinden duyduğunu memnuniyeti dile getirdi. Her iki kurumun da Türkiye'nin en eski kurumlarından ikisi olduğunu belirten Öztürk, "Özellikle Yeşilayın faaliyet alanlarını düşünürsek, bu işbirliği protokolünden büyük bir onur duyduk. Gençlerimizi, toplumumuzu, insanlarımızı her türlü sıkıntılı konulardan uzak tutan, eğiten, uyaran bir kuruma Anadolu Ajansı olarak her türlü desteği verdiğimizi ve bundan sonra da daha fazla vereceğimizi beyan etmek için bir protokol imzalıyoruz. Anadolu Ajansı, Türkiye'nin hemen hemen tüm il ve ilçelerinde, dünyanın 35 ülkesinde, Yeşilay’ın toplum ve ülke faydası için yapacağı her türlü etkinliğe tam destek vermeye hazırdır" diye konuştu. -"ÇOK İYİ BİR TERCİH YAPTIĞIMIZI DÜŞÜNÜYORUM" Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı da kurumlarının da Anadolu Ajansı gibi 1920 tarihinde kurulduğunu anımsattı. Kurum olarak, kurumsal iletişime çok önem verdiklerini ifade eden Balcı, Anadolu Ajansının en etkin haber ajansı olduğunu söyledi. Balcı, kurumlarının yaptıkları çalışmaların haber olmasını, kamuoyuna duyurulmasını arzu ettiklerini belirterek, "Bunun için çok iyi bir tercih yaptığımızı düşünüyorum. Aslında geç kalınmış, daha önceki yıllarda yapılması gerekirdi. Güzel sonuçlar alacağımızı düşünüyorum" dedi. Yeşilay’ın çok iyi anlaşılmadığını, bu nedenle çalışmalarının ve amacının iyi duyurulması gerektiğini ifade eden Balcı, "Anadolu Ajansının bize vereceği katkı, destek her türlü takdirin üzerindedir. Kurumum ve çalışma arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum" diye konuştu. Balcı, Yeşilay olarak daha önce parti başkanlarına ve genel sekreterlerine "Bağımsız milletin bağımlı vekilleri olmaz" başlığıyla bir yazı gönderdiklerini ve sigara gibi bağımlılıkları olanların aday adaylığından adaylığa terfi ettirilmemelerini önerdiklerini söyledi. Balcı, "Bu, etkili olmuştu. Şimdi, onu Meclis'te bir çalışmayla güzelleştireceğiz. Sivil Toplum Kuruluşu olarak, hem anayasa çalışmalarına hem de yasa komisyonlarına katılmayı düşünüyoruz. Orada, Yeşilayın uğraş alanlarında kanun yapımına katkıda bulunacağız" dedi. Bu konuda değerlendirme yapan Öztürk de "O milletvekillerinin bir araya gelip bir imzayla kanun teklif ettiğini bir düşünün. Çok etkili olur" dedi. -YEŞİLAY’A ANADOLU AJANSI’NIN HABER KUŞU HEDİYE EDİLDİ Konuşmaların ardından iş birliği protokolü, Öztürk ve Balcı tarafından imzalandı. İmzanın ardından ardından Balcı, Öztürk'e Yeşilayın kurumsal plaketiyle kurum başkanlarına sunulan bir plaketi sundu. Öztürk de protokolün imzalandığı dolma kalemle Anadolu Ajansının haber kuşu ve 2010 yılında Türkiye'de ve dünyada yapılan haberlerin yer aldığı almanağı hediye etti. -PROTOKOL NE İÇERİYOR İki kurum arasında imzalanan protokol, Türkiye'de, sigara, alkol, uyuşturucu gibi maddelerin tüketimini en aza indirmek ve sağlıklı bir nesil ve toplumun oluşmasına zemin hazırlamak amacını güdüyor. Protokol, aynı amaca uygun olarak toplumu kemiren kötü alışkanlarla uyarıcı ve bilgilendirici bir misyon üstlenerek mücadele etmek, zararlı madde bağımlılarının kurtulmalarına yardımcı olacak yolları göstermek ve bağımlıların topluma yeniden kazandırılmasını sağlamak, henüz bağımlılık yapan madde kullanmaya başlamamış olanları uyarmak ve eğitmek amacıyla yapılacak iş birliği ve ortak hizmetleri de içeriyor. 72 / EYLÜL 2011


SSUK BAŞKANI’NIN YEŞİLAY ZİYARETİ

İstanbul-Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi (SSUK) Başkanı Sayın Prof. Dr. Elif Dağlı, Türkiye Yeşilay Cemiyeti Başkanı Av. Muharrem Balcı’yı makamında ziyaret etti. Yapılan görüşmede, Tütün Kontrolü konusunda mücadele veren Sivil Toplum Kuruluşları adına 19-20 Eylül 2011 tarihinde ABD’nin New York kentinde yapılacak olan “Bulaşıcı Olmayan Hastalıkları Önleme Üst Düzey Toplantısına” destek verilmesi, konuyla ilgili ortak bir basın toplantısının yapılması, eğitim çalışmalarının planlanması ve sigarayla daha etkin mücadele konusunda bilgi alış-verişinde bulunulması kararlaştırıldı. Yeşilay Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı’nın SSUK Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı’ya ziyaretlerinden dolayı hediye takdimi ile görüşme sona erdi.

YEŞİLAY’DAN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINA ZİYARET

Ankara-Türkiye Yeşilay Cemiyeti olarak Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’e ziyaret gerçekleştirildi. Verimli geçen görüşme sonucunda Sn. Görmez, Yeşilay’ın ülkemizin çok eski bir kurumu olduğunu, her türlü desteği vermeye hazır olduklarını belirtti. Cami avlularında sigara içilmesine karşı bir genelge yayınlayacaklarını, Diyanet çalışanlarına yönelik sigarayı bırakma kampanyaları ve eğitimlerine ağırlık vereceklerini ve illerdeki teşkilatlarının Yeşilay’a her türlü yardımI yapacağını belirtti. Yeşilay Başkanı Av. Muharrem Balcı, Yeşilay’ın çalışmalarında Diyanet kurumunu ve mensuplarını yanlarında görmek istediklerini belirtti. Diyanet İşleri Başkanlığı Yeşilay’a Kurumsal Üye yapıldı. Ayrıca Sayın Görmez’e plaket takdim edildi. Sayın Balcı kabulden dolayı teşekkürlerini bildirerek ziyarete son verildi.

EYLÜL 2011 / 73


YEŞİLAY İLE POLİS AKADEMİSİ PROTOKOLE İMZA ATTI Ankara-Türkiye Yeşilay Cemiyeti ile Polis Akademisi, ahlaki kalkınmaya katkı sağlamak ve gelecek nesillere daha sağlıklı bir hayat sunabilmek için "Sağlıklı nesil, sağlıklı gelecek" adıyla bir protokole imza attı. Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan ve Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Av. Muharrem Balcı'nın imzaladığı protokolün amacının ahlaki ve kültürel kalkınmaya katkıda bulunmak, gelecek nesillere daha yaşanabilir yaşam kurabilmek ve bugünkü nesillerin eğitilmesi olduğu kaydedildi. Kurum ve kuruluşlarla yaptıkları anlaşmaların en anlamlısı ve en doğrusunun bu anlaşma olduğunu belirten Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan, "Çünkü gelecek nesillere karşı yükümlülüklerimiz var. Bunların başında gelecek kuşakların sağlıklı, beden ve ruh sağlığına sahip kişiler olarak yetişmelerini sağlamak. Bunun için bugün ki nesillerin devlet olarak toplum olarak kötü alışkanlıklarından arındırmamız lazım." dedi. Arslan son olarak, Polis memuru yetiştiren okulların artık daha çok Yeşilay ile işbirliği içinde olacağını dile getirdi. Türkiye çapında 24 şube ve 66 temsilcilikleri bulunduğunu belirten Av. Muharrem Balcı ise bu çalışmalarını artık uluslar arası arenaya taşıyacaklarını ifade etti. Uluslararası kuruluşlarla yapacakları anlaşmalarla Avrupa'da Amerika'da, Afrika'da ve Asya'da daha etkin olmaya çalıştıklarını anlattı. Polis Akademilerin üniversite zihniyeti ile yoğrulduğuna dikkat çeken Balcı, "Üniversel zihnin nasıl bağımlılığa düştüğünü hep düşünürüz. Düşmemesi lazım ama bu bir insancıl zafiyet. Çok küçük yaşımızdan beri bu kadar yoğun reklam bombardımanına tutulmuş insanlığın herhalde çaresizliğinden söz etmek gerekir. Asıl suçlu olanlar bu zehir tacirliğini yapanlardır." diye konuştu. Yeşilay'ın önümüzdeki dönemde çalışmalarını Meclis çatısı altında yoğunlaştıracağını dile getiren Balcı, milletvekillerinden oluşan bir Yeşilay grubu'nun kurulacağını vurguladı. Balcı, İçişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının oluşturacağı bir protokolle çalışmalarını genişleteceklerini sözlerine ekledi. 74 / EYLÜL 2011


YEŞİLAY VE SAĞLIK KURULUŞLARINDAN CUMHURBAŞKANI VE BAŞBAKAN’A AÇIK MESAJ Tütünle Mücadelede Türkiye Dünya Lideri Olabilir 19-20 Eylül’de New York’ta yapılacak Birleşmiş Milletler (BM) Zirvesi’nde dünyada en önde gelen ölüm nedeni olan kanser, solunum ve kalp hastalıkları gibi tütün kaynaklı Bulaşıcı Olmayan Hastalıklarla ilgili uluslararası önlem paketleri masaya yatırılacak. Ancak masaya yatırılacak bu önlem paketleri de endüstrinin baskısıyla birçok ülke tarafından yumuşatılmaya çalışılıyor. Aralarında Türkiye Yeşilay Cemiyeti, Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi (SSUK), Türk Toraks Derneği, Türk Kardiyoloji Derneği ve Türkiye Diyabet Vakfı gibi kuruluşların da olduğu sivil toplum örgütleri 24 Ağustos Çarşamba günü Sepetçiler Kasrı’nda düzenlediği basın toplantısı ile Başbakan’ı, Eylül ayında katılacağı Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde, dünyada en önde gelen ölüm nedenlerinin kaynağı olan ‘Sigara’ ile mücadele konusunda liderlik etmeye çağırdı. Tütün kontrolü konusunda son 5 yıldır lider ülke haline gelen Türkiye’nin, BM zirvesinde çokuluslu firmaların çıkarları nedeniyle sulandırılmaya çalışılan sağlık politikalarına damga vurması bekleniyor. Yoksul Ülkelerin Tütün Kontrol Karnesi Zayıf SSUK Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı konuşmasında “Ülkemiz Sayın Başbakanımızın önderliğinde son beş yılda Tütün Kontrolü konusunda büyük bir hamle yapmış ve uyguladığı politikalar ile dünya devletlerine öndelik etmiştir. 2004 yılında imzaladığımız “Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi” ve arkasından Dünya Sağlık Örgütünün “MPOWER” reçetesindeki başarımızla, en iyi performansı olan ülkeler arasında yer almış bulunmaktayız. Bununla birlikte, açlık ve yoksullukla savaşan birçok dünya ülkesinde büyük sigara firmaları halen kazanç aramakta ve onların bizim gibi kanunları olmasını engellemektedir. Başbakanımızın ülkemizde gösterdiği önderliğe, şimdi diğer ülkelerin de ihtiyacı vardır” dedi. Prof. Dr. Nazmi Bilir ise dünyada her yıl 25-30 milyon insanın bulaşıcı olmayan hastalıklar nedeniyle hayatını kaybettiğini belirterek, önlem alınmaması durumunda bu sayının 2030 yılında 15 milyon artmasının tahmin edildiğini söyledi. Dumansız Hava Sahası Uygulaması Kalp Krizi Vakalarını %20 Azalttı Kardiyoloji Derneği Başkanı Hakan Karpuz ise dumansız hava sahası uygulamasıyla ilgili Türkiye’de verilerin henüz netleşmediğini ancak benzeri uygulamalara sahip diğer ülkelerde uygulamanın kalp krizi vakalarının acillere başvurusunda %20 azalma sağladığını söyledi. Karpuz konuşmasında “düzenli sigara kullanımını 15-17 yaş çocuklarda % 25 civarındadır, her iki ölümden birinin nedeninin kalp damar hastalıkları olduğu düşünülürse konunun ehemmiyeti anlaşılabilir” dedi. Türkiye Diyabet Vakfı kurucularından Şehnaz Karadeniz ise önlem alınmadığı taktirde kalp ve damar hastalıkları gibi bulaşıcı olmayan hastalıklarda, bulaşıcı hastalıklara göre 10 yıllık sürede 5 kat artış görüleceğini ifade etti. Tütün Firmaları İnsanlık Suçu İşliyor Yeşilay Başkanı Av. Muharrem Balcı ise Türkiye’de tütün alanında son yıllarda atılan adımların umut verici olduğunu söyleyerek “bu konuda devletin tüm kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin tamamının işbirliği önemlidir. Ancak o zaman halkımızda bir hukuk bilinci oluşturabiliriz” dedi. Balcı konuşmasında “şunun unutulmaması gerekir ki sigara içenlerin kendilerine zarar verme hakları olmadığı gibi başkalarına da zarar verme hakları yoktur. Bu tıpkı intihara benzer, nasıl ki toplumun intihar eden kişiye müdahale hakkı varsa sigara içen kişinin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerekir” dedi. Başbakana Eylül ayında Birleşmiş Milletlerde yapılacak olan zirveyle alakalı sivil toplum örgütlerinin taleplerini şahsen ilettiğini söyleyen Balcı, Başbakanın konuyla ilgileneceğini ve söz konusu toplantıda Türkiye’nin bugünlerde Somali’de olduğu gibi yoksul ülkeler için inisiyatif almasını beklediklerini söyledi. EYLÜL 2011 / 75


KÜTAHYA YEŞİLAY SPOR OKULU Kütahya - Kütahya Yeşilay Şubesi ve Yeşilay Spor Kulübü olarak geleneksel hale gelen her yıl düzenlemiş olduğumuz Yaz Okulu Faaliyetimizi bu yıl da tamamlamış bulunmaktayız. Kötü alışkanlıklarla mücadelenin yanı sıra sağlıklı ve iyi alışkanlıklarımızı, paylaşmayı, yardımlaşmayı ve arkadaşlığı gelecek nesillere de aktarmayı amaç ettiğimiz yaz okulumuz yoğun talep görmüştür. 2011 Futbol Yaz Okulumuzu bu yıl toplam 32 öğrencimizin katılımıyla gerçekleştirdik. Yeşilaycılık ruhunun ve ahlakının da öğrencilerimize küçük brifinglerle aktarılmaya çalışıldığı yaz okulumuzun sonunda hazırlamış olduğumuz sertifikalarımızı saygıdeğer velilerimizin ve Kütahya Yeşilay Cemiyeti ve Yeşilay Spor Kulübü yöneticilerinin de iştiraki ile küçük bir törenle öğrencilerimize takdim ettik. Hem öğrencilerimizin hem velilerimizin hem de bizlerin mutluluğunu ve gururunu yaşadığımız bu güzel anları objektiflere yansıyan güzel kareler vasıtasıyla sizlerle paylaşmak istedik.

VALİ AYVAZ’DAN YEŞİLAY’A TAM DESTEK Mardin - Mardin’de yeni faaliyete başlayan Yeşilay Mardin Temsilcisi Lütfü Günlüoğlu ve üyeler Elektrik Mühendisi Gazi Yıldız, Mimar Şakir Güler ve İnşaat Teknisyeni Lokman Günlüoğlu heyet halinde Mardin Valisi Turhan Ayvaz’ı makamında ziyaret ederek destek talebinde bulundu. “KÖTÜ ALIŞKANLIKLARLA MÜCADELE ETMEK HERKESİN GÖREVİDİR” Makamında Yeşilay heyetini kabul eden Vali Ayvaz, Yeşilay’ın tüm Türkiye’de yaptığı faaliyetlerin çok önemli olduğunu vurgulayarak, “Yeşilay’ın Mardin’de kurulmasına çok sevindim. Mücadele alanı olarak seçtiği sigara, alkol, kumar, uyuşturucu madde bağımlılığının ülkemizde her gün daha çok yayılmaktadır. Bu nedenle kötü alışkanlıklarla mücadele etmek herkes için milli bir görevdir. Ben zaten bir fert olarak mücadelemi sürdürüyorum. Şimdiden Mardin Yeşilay yönetimini kutluyorum ve kendilerini gönülden destekliyorum. Bu konuda Valilik olarak üzerimize düşen görevi yapmaya hazırız” açıklamasında bulundu. “BÜTÜN İNSANLARIMIZIN SAĞLIKLI BİR DÜNYADA YAŞAMAK HAKLARI VARDIR” Yapılan ziyaretten memnun olduğunu belirten Günlüoğlu ise, “Biz de Yeşilay Derneği olarak bu ziyaretten çok mutlu olduk, Sayın Valiliğimizin her türlü katkısını değerlendireceğiz. Çünkü bu mücadeleyi tek başımıza yürütmemiz mümkün değildir. Bütün insanlarımızın sağlıklı bir dünyada hakları vardır. Biz Yeşilay olarak var gücümüzle ve yeni oluşturacağımız ekibimizle her tarafta faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Vatandaş ve Devlet işbirliği ile hep birlikte çalışacağız. Katkı vermek isteyen insanlarımızın üye olmasını istiyorum ” dedi. 76 / EYLÜL 2011


ÇİNTİMAR’A YEŞİLAY’DAN TEŞEKKÜR BELGESİ Nevşehir Spor İl Müdürümüz Muzaffer Çintimar’ a sigara, alkol ve madde bağımlılığına karşı yapmış olduğu duyarlı çalışmalardan dolayı Yeşilay Genel Başkanı tarafından gönderilen Teşekkür Belgesini Yeşilay İl Temsilcili Eğitimci yazar Şahin Güneş, Çintimar’a takdim etti. Nevşehir Gençlik ve Spor İl Müdürü Muzaffer Çintimar “Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü Gençlik merkezi olarak bir yandan sigara, alkol ve madde bağımlılığına karşı eğitim seminerleri verilirken diğer taraftan da 2000 adet sigaranın zararlarını görsel olarak anlatan el broşürü bastırılarak öğrenci ve sporculara dağıtılarak bu kötü alışkanlıkların önlenmesine destek olan İl Müdürlüğümüz, bu güne kadar yapmış olduğumuz çalışmalarımıza daha da yenilerini ekleyerek, gelecek nesillerimizin kötü alışkanlıklardan kurtulmasını engellemek için her türlü çalışmaları yapacağını belirtti.” Yeşilay İl Temsilcisi Şahin Güneş, yapmış olduğu ve yapacakları bu desteklerden dolayı Spor İl Müdürümüze teşekkür etti.

NEVŞEHİR YEŞİLAY TEMSİLCİLİĞİMİZİN ETKİNLİKLERİ TATİL DİNLEMEDİ… DUMANSIZ HAVA SAHASI etkinliklerine devam eden Yeşilay İl Temsilcisi Eğitimci-Yazar Şahin Güneş, Genel merkezden gönderilen Genel Başkanımız Av. Muharrem Balcı imzalı gönüllü sertifikaları kurum ve özel sektör temsilcilerinden 100 kişiye ziyaret edilerek verilmiştir. Nevşehir valiliği –Yeşilay genel merkezimizin işbirliğiyle, “madde bağımlılığına karşı söz sende projesi” Nevşehir üniversitesi, sağlık daire başkanlığının sekretaryası ile resim ve şiir ödüllü yarışmamız devam edecektir. 2011 yılı Ekim ayında düzenlenecek törene genel merkezimizin ve protokol mensuplarının da katılımları sağlanarak dereceye girenlere ödülleri takdim edilecektir. Bu yarışmada, Göreme belediye başkanlığımızın katkılarıyla dereceye giren öğrencilerin Kapadokya gezisi yapmaları sağlanacaktır. Emniyet-Jandarma teşkilatlarının başarılı operasyonlarıyla kaçak sigara, içki uyuşturucu hap yakalayan yetkili amir ve görevlilere ziyaretler yapılmıştır. Tarım İl Müdürlüğümüzün gençlere yönelik çevreyle ilgili tarım sınıfı öğrencilerine konferans verilmiştir. Milli Eğitim ve Kaymakamlıkların daveti ile yıl boyunca verilen eğitici konferanslarla sigara bırakan kişilere mahalli imkânlarla ödül verilmiş yerel basında radyo ve televizyonda zararlı alışkanlıklardan uzak kalınması için Eğitimci-Yazar Şahin Güneş açıklamalar yapmıştır. Sağlık İl Müdürlüğümüzün sigara bırakma polikliniğine katılan 1088 kişiden sigara bırakmalarını sağlayan yetkililere genel merkezimizin sertifikası ve yayınları hediye edilmiştir. Alkol bağımlılığının önlenmesi için valilik makamına yazılı müracaatta bulunulmuş, acil birimlerin oluşturulması konusunda çalışmalarımız devam etmektedir.

EYLÜL 2011 / 77


NEDEN YEŞİLAY? Ünye - Yeşilay 1920’de İngiliz işgal güçlerinin İstanbul limanına gemilerle getirdiği binlerce kasa alkollü içki ile gençlerimizi zehirlemesine karşı mücadele için kurulmuştu. Dönemin Şeyhülislam’ı İbrahim Haydarizade’nin himayesinde Dr. Mazhar Osman Uzman ve arkadaşları tarafından Padişah izniyle 1 Mart 1920’de İstanbul’da şimdiki Merkez binanı olduğu yerde Hilal-i Ahdar adıyla kurulmuştur. Kurucuları arasında Ali Şükrü Bey, Tevfik Rüştü Aras, Hayrullah Diker, Eşref Edip, Bediüzzaman Said Nursi, Fahrettin Kerim Gökay, İsmail Hakkı İzmirli, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Hakkı Tarık Us, Ahmet Emin Yalman gibi şahıslar bulunmaktadır. Yeşilay’ın ilk eylemi 13 Eylül 1920’de TBMM’de Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey’in hazırladığı Men-i Müskirat Kanunu (İçkinin Yasaklanması Kanunu) teklifidir. Kanunun çıkmasıyla içkinin üretimi, satışı ve kullanılması yasaklanmıştır.(Yasak 3 yıl sürmüştür.) Yeşilay’ın Amacı; “Yurdumuzda ahlâkî ve kültürel bir kalkınma atmosferi içinde içki, uyuşturucu ve sigara bağımlılığı gibi toplum ve gençliğin beden ve ruh sağlığını tahrip eden bağımlılıklar yanında, kumar, fuhuş, internet ve ekran bağımlılığı gibi gençliğe ve topluma zarar veren bütün zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek, millî kültürüne bağlı nesiller yetiştirmek, içki, uyuşturucu madde, sigara tüketimini ve diğer kötü alışkanlıkları, devlet organları ve sivil toplum kuruluşları ile de iş ve gönül birliği yaparak asgariye indirmektir.” Yeşilay’ın Faaliyetleri Yeşilay bağımlıların değil, bağımlılık yapan madde üreticilerinin düşmanıdır. Bu büyük düşmana karşı savaşabilmek, bağımlıları kurtarabilmek ve ilk kullanıma engel olabilmek için çalışmalar yapıyoruz. • Dergiler çıkarıyor, afişlerimizle sokakları, caddeleri, okulları süslüyoruz. Broşürler, kitaplar, etiketler, çıkartmalar, rozetler basıp dağıtıyoruz. • Okullarda ve talep eden kurumlarda “Sağlık Seminerleri” tertipliyor, insanlarımızı bilinçlendiriyoruz. • Tiyatro oyunlarımızla mizahi ve etkili bir şekilde madde bağımlılarının neler yaşadıklarını, içlerine düştükleri halleri öğrenci kardeşlerimize canlandırarak anlatıyoruz. • Ülkemizin dört bir yanında organize oluyor, Yeşilay şube ve temsilcilikleriyle Türkiye’yi sarmalamaya çalışıyoruz. Karikatür, resim, şiir yarışmaları, münazaralar düzenliyor, uçurtma şenlikleri yapıyoruz. • Yeşilay içerikli on binlerce kırtasiye malzemesini çocuklarımıza ulaştırıyor, yedi yaşındaki körpecik dimağların okul çevresinde sigara içmesini değil, dergilerimizi okuyarak, mesaj ve sloganlarımızla ellerindeki kalemle Yeşilay’cı gençler olarak yetişmelerini arzu ediyoruz. • Bu arzumuza engel olabilecek, geleceğimizin teminatı gençlerimizi kumar ve alkol bataklığına, sigara bağımlılığına itecek kuruluşları deşifre ediyoruz. Haklarında yasal işlem yapılmasını sağlamaya çalışıyoruz. • Okullara isimleri verilen alkol üreticisi firmaların isimlerinin okullardan silinmesi için davalar açıyoruz. • Her tür bağımlılık yapan maddenin üretiminin “İnsanlığa karşı suç” kategorisi içine girmesine çalışıyoruz. • Bağımlılık – Özgürlük – Onur Söylemi • Gerçekten de bağımlılık, “onsuz yapılamaz” olana ilgidir. İlgiden de öte, bağlanılanın hayatın ta kendisi olduğuna inanmak, onsuz yapamamak, o olmadığında fiziksel ve ruhsal krize girmektir. • Bu yönüyle bağımlılık, kölelikten başka bir şey değildir. Esasen “proje” de budur. İnsanları, insanlığı ürettikleri maddelere bağımlı yapmak, hem maddi imkânlarını sömürmek, hem de sağlıksız sürüler haline getirmek Şimdi soruyoruz: • Bu olup bitene dur demeyecek miyiz? • Her tür madde bağımlılığına karşı daha ne kadar seyirci kalacağız? • Kendinizin sigara bağımlılığının, çocuklarınız için madde bağımlılığına dönüşmeyeceğine inancınız mı var? Komşunuzun, akrabalarınızın, mekân ve zaman birlikteliklerini paylaştığınız insanların başına gelen sizin başınıza gelmeyecek mi zannediyorsunuz. Saygılarımla Arif ÇİFCİ / Türkiye Yeşilay Cemiyeti Eğitim Sorumlusu 78 / EYLÜL 2011


Kanunlar Uygulanmak İçin Vardır 7 Temmuz 2011 tarihinde yürürlüğe giren ve sigarayla mücadelede dönüm noktası sayılabilecek “Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına İlişkin Yönetmelik” ile gelen sevinç ve umut, yerini hayal kırıklığına bıraktı. Uygulama ve denetimlerdeki eksiklikler nedeniyle yönetmeliğin sözde kalması, sigara ile mücadeleye vurulan bir darbedir. Bu yılın Temmuz ayında yürürlüğe giren yönetmelik ile tütün ürünleri işyerinin dışarıdan görünmeyen ayrı bir bölümünde, 18 yaşını doldurmamış kişilerin doğrudan ulaşamayacağı şekilde bulundurulacak, işyerlerindeki sigara satış ünitelerinin içi görünmeyecek şekilde olması sağlanacaktı. Ancak, bu ve benzeri pek çok yeni ve etkili hükümler getiren yönetmelik, adeta lafta kaldı. Yönetmelik ile getirilen, tütün mamullerinin görünür şekilde satılması yasağına neredeyse uyan olmaması, vahim bir tablonun göstergesidir. Pek çok bakkal ve marketlerde sigaralar hala eski yerlerinde, raflarda ve görünür şekilde teşhir edilmeye devam ediyor. İşletmecilerden kimi ekonomik sıkıntıları bahane ederken kimi de yönetmeliğin kendisine tebliğ edilmediğini söyleyerek yönetmeliği uygulamıyorlar. Yeşilay olarak üzerinde sıklıkla durduğumuz konulardan birisi olan sigara ve sigarayla mücadelede halkın bilinçlendirilmesi burada da kendisini göstermektedir. Zira esnaf ve işletmecilerin yönetmeliğin ve dolayısıyla yasağın uygulanmasını sağlamaları bu bilincin edinilmesi ile mümkün olabilir. Yapılan tüm kanuni düzenlemeler ve değişikliklere rağmen sigaranın zararlarına karşı tüm halkımızın büyük bir tehdit altında olduğu, ancak bir toplumsal bilinçlenme sayesinde anlaşılabilir. Yeşilay olarak, hukuki düzenlemelerin uygulanmasının ve denetiminin ancak idari kurumlar ve yetkililer eliyle sağlanabileceği pek çok kez dile getirmiş olmamıza rağmen, bu konuda da ciddi eksiklikler mevcuttur. Yasal düzenlemelerin ve yaptırımların sonuçları, emniyet birimleri, belediye yetkilileri ve ilgili diğer görevlilerin etkili sıkı denetimleri ile sağlanabilir. Halkımızın sağlığı ve bağımsız ve sağlıklı bir gelecek için sigara başta olmak üzere bütün zararlı alışkanlıklara karşı mücadelemiz hız kesmeden devam edecektir. Bağımsız ve özgür bir gelecek ve sağlıklı nesil için, halkımızın ve ilgili tüm kamu görevlilerinin de Yeşilay ile birlikte mücadele etmesi başarının sağlanmasında çok etkili olacaktır. Kamuoyuna saygı ile duyurulur. Av. Muharrem BALCI / Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı

EYLÜL 2011 / 79


İLK TÜRK HEMŞİRESİ SAFİYE HÜSEYİN ELBİ Safiye Hüseyin Hanım 1880 yılında İstanbul’da doğdu. Öğrenimini Avrupa’da tamamlamıştır. Diplomalı ilk Türk hemşiresidir. İlk hizmetini Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nde vererek, bu cemiyetin hanımlar kolunun kurucularından olmuştur. 5 Mart 1920 yılında Hilal-i Ahdar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almış ve 1923’te de Cemiyetin Umumi Toplantısında tekrar üyeliğe seçilmiştir. Balkan Harbi ve Birinci Dünya Harbinde kendisi gibi fedakar birçok hanımla birlikte gönüllü olarak çalışmış, Çanakkale Savaşında, hastane gemisi olan Reşitpaşa vapurunda başhemşire olarak görev yapmıştır. Cumhuriyetin ilanından sonra da tüm hayır kurumlarında ve derneklerde üstün bir feragatle çalıştı. Hemşirelik mesleğiyle ilgili yazılar yazdı ve konferanslar verdi. Yeşilay ve Kızılay’daki fahri görevini sürdürerek, Avrupa ve Amerika’da birçok konferansa katılıp konuşmalar yapmıştır. Mesleğiyle ilgili olarak yerli ve yabancı kuruluşlardan birçok madalya almıştır. Kızılay ve Yeşilay’daki çalışmalarını 80 yaşına kadar sürdürmüştür. 6 Temmuz 1964 te vefat etti.

CİHAN KADINLARI ALEMİNDE İÇKİ DÜŞMANLIĞI* Bugün içki ile mücadele cemiyetleri efradı Afrika’nın bilcümle memaliki ile, İngiltere ve Gal, İskoçya, Fransa, İtalya, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Avusturalya, Kanada, Hindistan ve Hind Çini, Siyam, Annam (Vietnam), Cava, Seylan ve Yeni Zelenda, ataları ve ismini harita üzerinde göremediğimiz en ufak memleketlerin her milletinde aynı fikir ve maksad-ı insani ile vüsat-i beşeriyenin yettiği derecede bilcümle mahrumiyetlere katlanarak malen ve bedenen çalışmaktadırlar. Bu ulvi gayeye hadim olan muhtelif cemiyetler bütün beşeriyeti ve bahusus gençliği küul (alkol) belasından kurtarmak için pek büyük himmetler etmişler ve el-yevm ediyorlar. Mümtaziyet-i beşeriyyeye nail olan kadınların yarım asır müddetten beri beynlerinde teşkil eyledikleri (içkiyle mücadele) cemiyetleri mücadele vakalarında en hummalı faaliyet ve fedakarlıklarını gösterdikleri asar-ı bahireleriyle (güzel eserlerle) nümayan olmaktadır. 1924 senesi Teşrin-i Saninin on üçünde Şikago’da ellinci sene-i devriyesi tesid (kutlanan) edilen (Milli Hıristiyan Kadınları İçki Mücadele İttihadı) namındaki cemiyeti zikredebilirim ki bu cemiyetin azay-ı muhteremeleri bir milyonu mütecaviz olup memalik-i muhtelifeden binden fazla murahhaslarını bu muazzam tes’id(kutlama) merasiminde hazır bulundurmuşlar ve namlarını aleme teşmil eylemişlerdir. Bir de Toranto’da aynı maksad-ı ulvi ile toplanan (Kul Aleyhine Dünya İttihadı) kongresinde 23 millet-i muhtelife tarafından murahhas hazır bulunmuştur. Ve İskoçya’da aynı maksat tahtında bu senenin haziranında da bir kongre in’ikat edecektir. Bunca fedakarlıklarla teşkil olunan bu cemiyet-i mukaddesenin yegane emeli içkinin ve bahusus küulun (alkolün) maddi, manevi, içtimai bütün muzırratlarını ve vücudu beşer üzerindeki tahribatını bıkmaz, tükenmez bir azimle her 80 / EYLÜL 2011


ferde telkin ve beşeriyeti kemirici bu illetten kurtarmak maksadıyla dünyanın en kuytu köşelerine kadar azalarını göndermek suretiyle vazife-i insaniyelerini ifa eylemektedirler. Bu maruzatımdan anlaşılıyor ki içki aleyhindeki bu insani cidal umumidir. Bu fikre tabiyet her ferde terettüb (icap etme) eden bir vazife-i mühimmedir. Hepimizin malumu olduğu veçhile Hıristiyanlarca müskirat istimali memnu olmadığı halde bilcümle Hıristiyan kadınlarının bu maksad-ı insani uğrunda milyonlara varan azayı daima ve fiiliyle cemiyetler teşkil ederek çalıştıkları halde Türk Müslüman kadınlığının bu ulvi maksada bigane kalmaları cihan nisvanına(kadınlarına) karşı kendi mevcudiyetlerini derpiş etmedikleri zehabını hasıl etmez mi? Memleketimize son zamanlarda ve bahusus gençler arasında ilerleyen bu beliyye-i uzmadan (çok büyük dert) onları tahlis (kurtulma) ederek zehab-ı mezkuri üzerimizden kaldırmamız yegane emel ve arzum olduğundan diğer memleketler kadınlarının yaptığı cemiyetler misillü biz, Türk Müslüman kadınlarının da bu uğurda her türlü fedakarlığı iktiham (katlanma) ile çalışarak diğer milletlerden bu hususta geri kalmamamız ehem ve elzem vacibat-ı milliye ve diniyyemizdendir. Safiye Hüseyin Elbi

* Bu yazı Safiye Hüseyin Hanım’ın Hilal-i Ahdar’ın birinci sayısında yayımlanmıştır.

EYLÜL 2011 / 81


82 / EYLÜL 2011



Yeşilay Dergisi Eylül 2011 / 932