Issuu on Google+

heybe İÇİNDEKİLER  BİZİM GÖKLERİMİZDE BİZİM TEYYARELERİMİZ  QU QLUX QLAN  OSMANLI DÖNEMİNDE TIP  HASAN SABBAH  AMERİKA’DAKİ SİYAH HAREKETLERİ  İTTİHAT VE TERAKKİ  BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ  ÖDÜLLÜ TARİH BULMACASI

“THE FUTURE BELONGS TO THOSE WHO PREPARE FOR IT TODAY.” “GELECEK, BUGÜNDEN ONUN İÇİN HAZIRLANANLARA AİTTİR.”

MALCOLM X


BİZİM GÖKLERİMİZDE BİZİM TAYYARELERİMİZ

G

ünde, yüzler belki de binlerce kez uçakların havalandığı ülkemizde yani Türkiye’mizde “niçin üretmiyoruz?” diye sorduğumuz çok şeyden biri de uçak. Üretmemiş miyiz yahut üretememiş miyiz? Aslına bakarsak “İstikbal göklerdedir.” diyen Mustafa Kemal Atatürk henüz hayattayken -1936- Nuri Demirağ havacılık sanayinin temellerini kurmaya başlamış. Nuri Demirağ ilk on seneyi kapsayacak bir plan yaptırdıktan sonra, Beşiktaş Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi’nin yanında “Tayyare Etüt Atölyesi”ni kurdu. Atölye çok kısa bir sürede büyük bir fabrika haline geldi. Ardından Yeşilköy Elmas Paşa Çiftliği’ni tayyare meydanı yapmak için satın alan Nuri Demirağ 1.3 km² boyutlarında bir tayyare

alanı yaptırdı. Bu tayyare alanının bir benzeri de o tarihlerde Avrupa’nın en modern havaalanı olan Amsterdam’da vardı. 1937–38 yılları içerisinde Türk Hava Kurumu, 10 okul uçağı ve 65 planör sipariş etti. 1941 yılında İstanbul yapımı ilk yerli Türk uçağı ilk olarak Nuri Demirağ’ın alakasını kesmediği memleketi Sivas-Divriği’ye gitmiştir. Halk bu gösteri karşısında oldukça heyecanlanmıştır. Bu tür gösterilerin yarar sağlayabileceği düşüncesi ile Nuri Demirağ Eylül ayında on iki uçaktan oluşan bir filoyu Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ ve Malatya rotasında uçurmuştur. Bu gösteriyle halka güven aşılamayı amaçlayan Demirağ halka kendi uçağımızı tanıtmak

uçağımızı tanıtmak ve bu uçakların bizim göklerimizi kolaylıkla koruyabileceği fikrini amaçlamıştır. Nuri Demirağ’ın fabrikasında üretimine geçilen Nu. D.38 tipi, altı yolcu taşıma kapasitesi ve çift pilot kumandası bulunan yolcu uçağı tamamen Türk mühendis ve işçilerin elinden çıkmıştır. Tamamen yerli Türk uçağı tüm dünyada büyük yankı uyandırarak, gözleri Türkiye’ye çevirmişti. Bu uçak saatte 325 kilometre hız yapabilmekte ve 1000 kilometre uçabilmekteydi ancak Türk Hava Kurumu, Nuri Demirağ’ın fabrikasına sipariş ettiği uçakları almaktan vazgeçmiştir. Aslında Türkiye henüz o yıllarda kendi uçağını yapmaktan, kullanmaktan ve satmaktan vazgeçmiştir.


NURİ DEMİRAĞ’DAN VECİZELER “Hesaplı hareket ettiğini zanneden ve onunla iftihar eyleyen dar kafalar; kurtulmağa, yükselmeğe elverişli hiç bir eser vücuda getirmezler. Kurtuluş ve yükselişi, ancak varlığına dayanan ve mülkü milletin gizli kapalı hazinelerini verimli hale getirmesini bilen, şahsi menfaatini millet menfaati uğruna feda eden, ruhu idealist, dimağı realist şahsiyetlerde aramalıdır.” “Türk; insan kudretinin yaratabileceği her faydalı şeyi memleket için düşünmeye, düşündüğünü yapmağa ve başarmağa kadirdir. Yapamamak “yapamadım, yapamam demek; benliğinden, varlığından geçtim... aczi, zaafı kabul ettim” demektir.” "Avrupa'dan, Amerika'dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika'nın son sistem tayyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir. "

“Her şahsi servet, milletin fert elindeki bir emanettir. Her emanet gibi bunu da suiistimal bir cürümdür.” “Büyük eserler; lüks hayattan, büyük masraflardan içtinap sayesinde yapılan tasarruflardan meydana gelir. Şahsi servetler, Türk milletinin heyeti mecmuasınındır. Vatanın nefyine her zaman hasır ve tahsise amade fertler elinde emanettir. Bunu kimsenin bol bol ve sefahate sarf etmeye, israfa, suiistimale hakkı yoktur.”

“Büyük teşebbüslerde muvaffakiyet, ancak şahsi kusurlardan münezzeh olmakla mümkündür.” “Türk, tayyaresini kendi eliyle yapmalıdır. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz. O halde, bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfünden beklememelidir. Size, katiyetle söylüyorum. On seneye varmadan biz, bütün tayyarelerimizi motorlarıyla beraber, en küçük vidasına kadar, baştan başa kendimiz yapacağız.” "Hayatımda fuzuli masraflardan daima kaçındım. Çünkü, kazandığım parayı, Türk milletinin bir vediası olarak muhafazaya mecbur olduğumu unutmadım... Türk milletinin müşterek servetini israf ve sefahatin batağına gömmeğe benim ne hakkım var? Yanımda çalışanlar da, bu düsturu ezber edecek kadar bellemişlerdir.”

DERLEYEN: SALİHA DELİBAŞ KAYNAKLAR: www.nuridemirag.com Anadolu Üniversitesi Sivil Havacılık Bülteni, Yıl:1 sayı: 4 sayfa: 27


QU QLUX QLAN

Ku Klux Klan Amerika Birleşik Devletlerinin güney eyaletlerinde ortaya çıkan gizli bir teşkilattır. İlk Ku Klux Klanlar Amerika’daki kuzey güney savacşından sonra güneyde beyaz ırkın üstünlüğü iddiasıyla ortaya çıkmıştı.

K

u Klux Klan Amerika Birleşik Devletlerinin güney eyaletlerinde ortaya çıkan gizli bir teşkilattır. İlk Ku Klux Klanlar Amerika’daki kuzey güney savaşından sonra güneyde beyaz ırkın üstünlüğü iddiasıyla ortaya çıkmıştı. İkinci teşkilat ise 1920’lerde, din, ahlak ve vatanperverlik amacına bürünerek faaliyet gösterdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da zenci haklarının savunma faaliyetleri kuvvet kazanmaya başlayınca yine güneyde Ku Klux Klanlar sahneye çıktılar. Bu teşkilat şiddet hareketlerine başvurması sebebiyle halkın ve devletin nefretini kazandı. Ku Klux Klanlar geniş kollu, uzun bir cübbe ve ikisi göz, ikisi de ağız, burun için delikleri bulunan kukuleta denen başlık giyerlerdi. Kukuletanın üstünde birer kırmızı şeritlerle bağlı üç boynuz gibi çıkıntısı vardır.

Zamanında Marlboro paketlerinde Ku Klux Klanlar’a refere eden yazılar olduğu hala bilinen bir şehir efsanesidir. 1871’de Ku Klux Klanların güneyde yeni bir karışıklık çıkarmaları üzerine bu teşkilatın binlerce üyesi tevkif edildi ve bunun sonucunda haklarında çeşitli cezalar verildi. Bir müddet sonra çeşitli isimlerde tekrar ortaya çıkan Klanlar Texas, Mississippi, Alabama, Arkansas, Florida, Lousianen ve Güney Carolina eyaletlerindeki Zenci hakimiyetini ortadan kaldırdılar. Binlerce Zenciyi katlettiler. Gücünü siyasi amaçlar için, öncelikli olarak zenci seçmenleri yıldırmak ve örgütün görüşlerine ters düşenleri öldürmek veya ülkeden kaçırmak için kullanmıştır. Eyleme geçmeden önce, hedefledikleri kişiye genellikle bir uyarı notu gönderirlerdi. Bu notun garip, fakat tanınmış biçimi bazı yörelerde yapraklı bir meşe dalı, diğerlerinde ise kavun veya

portakal çiçekleriydi. Söz konusu uyarıyı alınca hedefteki kurban ya eski görüşlerinden vazgeçiyor, ya da ülkeden kaçıyordu. Uyarıya kulak asmayıp direndiğinde ölümle karşılaşması kaçınılmazdı. Ölüm çoğu kez tuhaf ve hiç beklenmedik biçimde gerçekleşiyordu. Örgütün yapılanması öyle kusursuzdu ve yöntemleri öyle kılıfına uydurulmuş biçimde yürütülüyordu ki, tutumunu değiştirmeden cesur adamı oynayıp da başına bir bela gelmemiş birine rastlanmadığı gibi, eylemleri yapanların izi de sürülemiyordu.

“Gücünü siyasi amaçlar için, öncelikli olarak zenci seçmenleri yıldırmak ve örgütün görüşlerine ters düşenleri öldürmek veya ülkeden kaçırmak için kullanmıştır. “


KU KLUX KLAN Oluşum 1inci Klan

1865-1870ler

2nci Klan

1915-1944

3ncü Klan1

1946 yılından beri Üyeler

1inci Klan

550,000

2nci Klan

4,000,000*(1924 zirve noktası)

3ncü Klan1

Birleşik Devletler Hükümeti'nin ve güney'in iyi niyetli ve sözü geçer kişilerinin çabalarına rağmen Ku Klux Klax birkaç yıl içinde gelişti ve büyüdü. fakat hareket 1869'da birden çökmüş, ancak daha sonraki yıllarda aynı tür eylemlere seyrek de olsa rastlanmıştır. Diğer teşkilatı 1915’te Atlanta civarında Stone Mountain’de kuruldu. Sayıları 5 bini bulan üye toplayabildi. Daha sonra üye sayısını 5 milyona çıkardı. Bu teşkilat sadece zencilere değil aynı zamanda Yahudi, Katolik ve diğer yabancılara da saldırdılar.

Katı ve şekilci bir ırkçılık politikası, üyelerinin hızla bu teşkilattan ayrılmalarına sebep oldu. Tedhiş hareketlerine hız veren Ku-Klux Klanların faaliyetleri 1928’de tekrar yasak edildi. Fakat faaliyetleri zaman zaman yine görülmekte, çalışmalarını gizli sürdürmektedirler. İlgili Filmler Siyahların İntikamı (The Klansman), (1974) Race With the Devil, (1975) İhanet (Betrayed), (1988 Mississippi Yanıyor (Mississippi Burning), (1988) Posse, (1993)

6,000 Özellikler

Kökeni

Amerika Birleşik Devletleri

Siyasi ideoloji

Beyazların üstünlüğü Beyaz milliyetçiliği

Politik yeri

aşırı sağ

*

2nci Klan yaklaşık 179 bağımsız oluşum halindedir.

Dava (The Chamber), (1996) Öldürme Zamanı (A Time to Kill), (1996) Geçmişin Gölgesinde (American History X), (1998) Nerdesin Be Birader? (O Brother, Where Art Thou?), (Komedi, 2000)

DERLEYEN: MERVE YILDIZ KAYNAKLAR: http://www.itusozluk.com/goster.php/ ku+klux+klan http://tr.wikipedia.org/wiki/Ku_Klux_Klan http://en.wikipedia.org/wiki/Ku_Klux_Klan http://sozluk.sourtimes.org/show.asp? t=ku+klux+klan&nr=y&pt=klu+klux+klan http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/KuKlux_Klan


OSMANLI DÖNEMİNDE TIP

S

elçukluların kurduğu darüşşifaların işleyişlerinin sürdürülmesinin yanında, Osmanlılar da Bursa, Edirne, Selanik, Budapeşte, Belgrat, Manisa, Fatih ve Süleymaniye darüşşifaları gibi yeni darüşşifalar yaptırmıştır. Gerek Selçuklu ve Beylikler döneminde kurulan darüşşifalar gerekse Osmanlı devlerinin yaptığı darüşşifalar 19. Yüzyıla kadar Anadolu’nun temel sağlık kurumları olarak hizmet vermiştir. Anadolu’nun neredeyse bütün kentlerinde darüşşifa, bimaristan, bimarhane, tımarhane, şifahane gibi sağlık kuruluşlarının kurulduğu ve bunların vakıflarla desteklenerek topluma ücretsiz sağlık hizmeti verdiği görülür. Yabancı gezginler notlarında, 16. yüzyılın sonlarında İstanbul’da her biri 150-300 hasta alabilen 119 hastanenin bulunduğu, bu hastanelerde “hassa tabibi” denen resmi doktorların görev

yaptığını yazmışlardır. Ayrıca müderris, kehhal (göz doktoru), cerrah, kırık-çıkıkçı, eczacı, eczacı kalfası, edviye dövücü, attar, ilaç vekilharcı, ilaç kilercisi, kase keş, şerbetçi gibi başka sağlık personelinin hizmet verdiğini de belirtirler. Bu dönemde, hasta bakımı ve hastane düzenine ilişkin düzenli kayıtlar da tutulmuştur. Kayıtlardan, hastane koğuşlarının düzenli gezildiği, durumları kontrol edilen hastaların her birinin hastalıklarıyla ilgili künyeleri başlarının üstüne asıldığı anlaşılmıştır. Ayrıca hastaların hastalığına uygun ilaçların üretilerek müvezziler (dağıtıcı) tarafından teslim edildiği, her gün ayaklarının sıcak suyla yıkandığı, yatakların aralıklarla değiştirildiiği, giydirildikleri hasta elbiselerinin temiz tutulduğu, perhizde olanların yiyeceklerinin pişirilerek verildiği bilgileri de yine kayıtlarda yer alır. Bu bilgiler Osmanlı devletinin sağlık hizmetlerinin personel ve

hizmet süreçleri açısından kurumsal bir nitelikte olduğunu ve bu hizmetin resmi olarak denetlendiğini gösterir. Osmanlı devletinde, hastanelerin yanında serbest çalışan doktorlar da vardı. Serbest çalışma hakkı almak için hekimbaşılarından izin almaları gerekirdi. Uygun görüldüğünde, onlara bir ruhsat verilerek “tıbbi dükkan” diye bilinen muayenehane açma hakkı kazanırlardı. Bu şekilde serbest çalışan doktorların aynı zamanda eczacılık yapma hakkı da olurdu.


Toplumun genel sağlık hizmetlerini karşılayan öteki yapılar ise Anadolu’da Antikçağ’dan beri kullanılan kaplıcalar, içmeler ve ılıcalar gibi sağlık kuruluşları olmuştur. Bu kuruluşlar yüzlerce yıl boyunca, ciddi hastalıkların tedavi edildiği önemli sağlık kurumlarındandı. Selçuklular ve Osmanlılar bunları ayakta tutmuş ve bunlara yenilerini eklemiştir. 14 Mart 1827’de kurulan Tıbbiye -i Amire (Tıp Okulu), ülkemizde modern tıp eğitiminin başlaması ve modern tıbbi uygulamaların kurumsallaşması açısından önemli bir dönüm noktasıdır.

SABUNCUOĞLU ŞEREFEDDİN BİN ELHAC Sabuncuoğlu Şerefeddin, Fatih Sultan Mehmet döneminin en ünlü hekim ve cerrahlarından biridir. İlk Türkçe cerrahi eserin sahibidir. 1386 yılında Amasya’da doğmuştur. Dedesi Sabuncuoğlu Hacı İlyas Çelebi ve babası Ali Çelebi de hekimbaşılık yapmış olan Sabuncuoğlu, Amasya'daki Bimarhane'de Burhaneddin Ahmed’den tıp eğitimi aldıktan sonra yine burada 17 yaşında hekimlik yapmaya başlamıştır. Sabuncuoğlu Şereffeddin 14 yıl boyunca da Bimarhane'de çalışmalarını sürdürmüştür. Yaptığı çalışmalar sonucunda zamanla adı bü-

cunda zamanla adı bütün Anadolu'da duyulmuştur.Şu anda adına bir hastahane vardır. Eserlerinde dönemin yaygın bilim dili yerine Türkçe'yi tercih etmiş ve sadece tıp alanında eserler vermiş olan Sabuncuoğlu'nun tıp ve cerrahi ile ilgili biri tercüme ağırlıklı diğer üçü telif olmak üzere dört eserinin varlığı bilinmektedir. Akrabadin Tercümesi II.Beyazıt'ın valiliği döneminde hekimbaşı ve diğer hekimlerin talebi üzerine Şerafeddin Zeyneddin bin İsmail-ül Cürcani'nin "Zahire-i Harzemşahi" adlı eserindeki Akrabadin bölümünün

Tercümesi II.Beyazıt'ın valiliği döneminde hekimbaşı ve diğer hekimlerin talebi üzerine Şerafeddin Zeyneddin bin İsmail-ül Cürcani'nin "Zahire-i Harzemşahi" adlı eserindeki Akrabadin bölümünün çevirisidir. Sabuncuoğlu tercümeye iki bölüm eklemiştir. Sabuncuoğlu'nun önerdiği Türkçe tıp terimleri tercümeye ayrı bir önem katmaktadır. Tanınmış olan ikinci eseri Cerrahiyet -i al Haniye'dir. Eserin bilinen üç kopyasından ikisi İstanbul Fatih Millet Kütüphanesinde diğeri de Paris Bibliotheque National'dedir. Eserde 138 resim ve 168 alet resmi bulunmaktadır. Mücerrebname adlı eseri Sabuncuoğlu'nun hayvanlar ve kendi üzerinde denediği ilaçlardan oluşan özgün bir eserdir. Yazarın bir diğer önemli eseri Cerrahname'dir. Bilim alemine ilk defa 1920 yılında Doktor Hakkı Uzel tarafından yayınlanan bir makalede tanıtılan Sabuncuoğlu'nun eserleri günümüz diline henüz aktarılmamıştır. DERLEYEN: ZEYNEP MERT KAYNAKLAR: Bilim ve Teknik Dergisi http://tr.wikipedia.org/wiki/ Sabuncuo%C4%9Flu_%C5% 9Eerefeddin


HASAN SABBAH

B

üyük Selçuklu Devleti zamanında yaşamış olan, tarihin eski ezoterik ve Batıni örgütü fedain (Karşı düşüncedekilere göre de Haşhaşileri) kuran ve ölene kadar liderliğini yapan İranlı tarihteki en gizemli insanlardan biri olarak adı geçer. Tam adı; Hasan bin Ali bin Muhammed bin Ca’fer bin Hüseyin bin el-Sabbah el-Himyeri’dir. İran'da Kum kentinde dünyaya gelmiştir. Zamanın önde gelen okullarında okuma şansı bulmuştur. Ailesiyle birlikte Rey şehrine gittiğinde burada Şii inancının önderleriyle temas etmiş ve Şiiliği benimsemiştir. Dini çalışmalarını geliştirmek için Fatımilerin hakim olduğu Kahire'ye gitmiştir. İran'a döndüğünde Selçuklu Türk sarayında yüksek bir memuriyetle işe başlayacaktır. Ünlü yönetici Nizamülmülk'ün emrinde çalışmaya başlayacaktır. Bu aşamadan sonra hayat hikâyesinde belirsizlik başlar. Bazı iddialara göre Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah birlikte aynı dönem-

ve Hasan Sabbah birlikte aynı dönemlerde öğrencidirler ve kim hayatta en ��abuk yükselirse diğerlerine yardım edecektir. Bazı iddialara göre ise; Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın en yakın adamlarından oldu. İran’daki dai-i a’zam İbni Attaş’ın telkinlerine kapıldı. Bu sırada ünlü Selçuklu veziri Nizamülmülk ile arası açıldı ve Mısır’a kaçtı. Eshab-ı kiram düşmanlığı üzerine kurulan Fatımi Devleti hükümdarı Mustansır-billah’tan iltifat gördü. Bu efsanenin doğruluğuna dair bir bilgi bulunmamaktadır. Bundan sonra kesin olarak bilenen ise Hasan Sabbah'ın yoğun dini çalışmalarından sonra örgütlenmeye başladığı ve Alamut kalesini ele geçirip burada üslenmesidir. Mısır’dan ayrılarak Hasan Sabbah İran’a döndü, Nizar için propaganda yaptı. İlk zamanlar mutedil bir Şii gibi davranıp pek çok kişiyi aldatmıştır. Sonraları "Fedayin" diye bir teşkilat kurup, yol kesiciliğe, eşkıyalığa, pusu kurup ünlü adam-

ları öldürmeye başladı. Etrafında birçok insanı toplayan Hasan Sabbah, Selçuklu Sultanı Melikşah tarafından teslim olması yolunda uyarılmıştır. Ancak Sabbah bu teklife aldırış etmemiştir. 1081 (H. 473) de etrafına topladığı kimselerle Selçuklulara karşı isyan edip birkaç kaleyi işgal ederek, İsmailiyye Devletini kurdu. Üs arayışı Rudbar bölgesinde 1088 yılında Alamut Kalesini görmesiyle sona ermiştir. Bu kale 40 kilometre uzunluğunda ve 5 kilometre genişliğindeydi. Alamut Kalesini iki yılda yani 1090'da eline geçirdi. Bunu iki yıl gibi uzun bir süre sessiz bir şekilde sürekli uğraşarak yapmıştır. Öncelikle köylere "Daˤiyyīn" ve "Rafīkleri" gönderir ve bu köyleri öncelikle kendi safına çekmeyi başarır. Ardından kale içerisindeki kilit isimlere bolca rüşvet verir. Ardından da gizlice kale içine sızmayı başaran Sabbah birlikleri ve halkın desteğiyle beraber kaleyi ele geçirir.


ele geçirir. İddiaya göre Sabbah, Alamut'un işgali sonrası hayatı boyunca kendini çalışmaya verir. Karargâhını iki kere çatıya çıkmak dışında terk etmez. Çalışır, çeviri yapar, dua eder, amacına ulaşmak için giriştiği faaliyetleri hızlandırır ve yönetir. Artık Nizari öğretisinin propaganda merkezi Alamut Kalesidir. Fatımi hükümdarının ölümünden sonra ikiye ayrılan Batınilerin Nizari koluna mensup kimselerin de gelip iltihak etmesiyle kuvvetlenen Hasan Sabbah ve taraftarları, faaliyetlerine devam etmişlerdir. Önemli devlet adamlarını, kumandanları ve alimleri öldürdüler. Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ü şehid ettiler. Ajanlarını devlet teşkilatları içine, hatta saraylara ve evlere kadar sızdırıp her tarafa şüphe ve korku yaydılar. Horasan ve Huzistan bölgesindeki bazı kaleleri de ele geçirip, ticaret ve hac kafilelerini soydular. 1124 yılında ölen Hasan Sabbah öldüğünde arkasında güçlü bir silahlı örgüt ve sadece İran'da değil tüm Mezopotamya'da korkulur bir askeri ve siyasal güç bırakmıştır. Tarikat Moğol istilası yıllarına kadar ayakta kalmıştır. Alamut kalesi ise 1256 yılında civarına gelen Moğol komutanı Hülagû Han tarafından normal yollardan ele geçirile-

geçirilemeyince; o yıllarda yeni keşfedilen petrol; kalenin bulunduğu tepenin altına tüneller kazılarak ve bu tünellerin de içlerinde petrol havuzları oluşturularak ateşe verilerek patlatılmış dolayısıylada imha edilerek ele geçirilmiştir. Pratikte ele geçmesi imkânsız olan oldukça dik, sarp kayalıklar üzerinde kurulmuş olan bu kale; tarihte de pek çok güçlü orduya meydan okumuş konumu ve sert savunması nedeniyle asla ele geçirilememiştir. Hasan Sabbah ve yandaşlarının da bağlı oldukları Nizari İsmailiyesi’nin günümüzde temsilciliğini Hindistanda yaşayan ünlü Ağa Han ailesi yapmaktadır. Bahsedilen popülerleştirmeler vardır.Bunlar bazıları; Haşhaş kullanımı:Suikast işletmek için militanlarına haşhaş vererek onların zihinlerini avucuna aldığı.Haşhaş kullandıklarından dolayı haşhaşi adını almışlardır. Cennet Bahçeleri:Bu iddiaya göre Hasan Sabbah'ın tarikata yeni giren gençlere, öldükten sonra cennet vaadettiği söylenmektedir. Bu gençlere haşhaş verdikten sonra , Alamut Kalesi'nin efsanedeki Cennet Bahçeleri'nde uyanmalarını sağlıyordu. Bu bahçelerde çok güzel kızlar, türlü türlü lezzetli meyveler ve yemeklerle karşılanan

gençlere burasının cennet olduğu söyleniyor ve tekrar haşhaşla uyutulduktan sonra tekrar kaleye götürülüyordu. Böylelikle ölünce cennete gideceğine tamamen inanan bu insanlar Hasan Sabbah için ölmekten korkmuyorlardı. Ömer Hayyam ve Nizmülmülk ile sınıf arkadaşlığı: Sanılanın aksine Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ve Nizam-ül Mülk sınıf arkadaşı değillerdir. Bunun doğru olabilmesi için üçünün de Nişapur 'da okuması gerekmektedir. Nizam-ül Mülk , Hasan Sabbah'dan on altı yaş büyüktür. Hasan Sabbah da öğrenimini doğduğu şehir Kum'da ve Rey şehrinde yapmıştır. Gösteri amaçlı intiharlar: Merkezleri, yüksek bir kayalığın tepesinde kurulu olan Alamut Kalesi'idi. Misafirleri Alamut Kalesi'ne gittiklerinde Hasan Sabbah onları etkilemek için kalenin yukarısında duran müritlerinden üçüne işaret ederek aşağıya atlamalarını istemiş ve onlar da hiç tereddüt göstermeden atlayınca misafirleri bu olaydan oldukça etkilenmişlerdir. Bu tavır o insanların uyuşturucu almadan bunu yapmalarının mümkün olmadığı fikrine götürmüştür. Ayrıca bu rivayet Assassin's Creed adlı video oyununa konu olmuştur.

“1081 (H. 473) de etrafına topladığı kimselerle Selçuklulara karşı isyan edip birkaç kaleyi işgal ederek, İsmailiyye Devletini kurdu. “

DERLEYEN: SÜMEYYE ŞAHİN KAYNAKLAR: www.dünyadinleri.com www.hermetics.org NFK, Doğru Yolun Sapık Kolları ALAMUT KALESİ


AMERİKA’DAKİ SİYAH HAREKETLERİ

A

merika Birleşik Devleti´nin yeni başkanının bir zenci olması, yüz binlerce insan tarafından sevinçle karşılandı ve otoritelerce büyük bir “değişimin” temelleri atıldı. “Değişim” kelimesinden çıkarılan manalar oldukça farklı olabilir elbette. Ancak biz, demokrasinin can borcunun ödendiğine, “özgürlük” kelimesinin gerçek manasına kavuştuğuna, Afrika kökenli Amerikalı zencilerin artık ikinci sınıf insan muamelesi görmeyeceğine ve değişimin “olumlu” yönde olacağına inanmayı tercih ediyoruz. Bu düşünce yapısını fazlasıyla iyi niyetli, hatta çocukça bulanlar azımsanamayacak kadar çok olduklarından; bir zencinin başkan seçilmesini derin tahlillerle birlikte düşünmek ve Afro-Amerikalı örgütlerin tarihlerini incelemek gerekiyor.

Amerikalıların, zencilere eziyet etmesi ve onları toplumsal hayattan dışlaması yeni bir durum değil ne yazık ki. Afrikalı zencilerin vatanlarından çıkarılmaları ve başka bir memlekette köle olmaya zorlanmaları yüz yıllar öncesine dayanıyor. On yaşındayken İskoç misyonerler tarafından toprağı Kenya´dan uzaklaştırılan ve Avrupa´ya getirilen Jomo Kenyatta´nın bu sözleri durumu bütün gerçekliğiyle ortaya koyuyor: “Misyonerler Afrika'ya geldiğinde topraklarımız bizim elimizdeydi, İncil onların elindeydi. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmemizi söylediler. Gözlerimizi açtığımızda İncil bizim elimize, topraklarımız ise onların eline geçmişti.” Yıllar boyu sömürülen ve beyaz yurttaşlarla aynı haklara sahip olamayan zenci Amerikalılar, yüzyıl başında örgütlenmeye ve siyasal bir duruşa sahip olmaya başladılar.

Zencilerin haklarını, hatta topraklarını geri almayı ve zencileri yüceltmeyi amaçlayan örgütler zamanla geliştiler ve farklı tutumlar sergileyerek kendilerine özgü yollar edindiler. Özellikle The Nation Of Islam ve Black Panther Party Amerikalı zencilerin en önemli örgütlerindendir. Amerikan İslam Misyonu olarak da bilinen örgüt 20. yüzyıl başında Wallace D. Fard tarafından Detroit´de kurulmuştur. ABD´li, bir Müslüman olan Fard, zenci olmamasına rağmen zencilerin haklarını savunan bir örgütün lideri olmuş ve faaliyette olduğu süre boyunca siyahların üstünlüğünü dile getirmiştir. 1934 yılında bilinmeyen bir sebepten ötürü kayıplara karışan Fard´ın yerine, 1930´dan beri Fard´ın yardımcılığını yapan Elijah Muhammed örgütün başına geçer.


ELIAH MUHAMMED Asıl adı Elijah Poole olan Elijah Muhammed, 1923´de Detroit´e göçen bir köle ailesinin oğluydu. 1934´de cemaatin yeni lideri ve siyahların yeni savunucusu oldu. Cemaat içinde çıkan uyuşmazlıklar yüzünden Chicago´ya taşındı ve taraftarlarıyla yoluna devam etti. Muhammed, siyahların üstün bir ırk ve Allah´ın seçkin kulları olduğunu iddia ediyordu. “mavi gözlü şeytanlar” olarak nitelediği beyazlardan nefret ediyor ve kendi topraklarında, kendi egemenliğini kurmak istiyordu. Aykırı söylemleri ve yandaşlarına askere yazılmamayı öğütlemesi sebebiyle 1942- 1946 yılları arasında hapiste yatan Elijah Muhammed, İslami itikadı yüzünden de birçok taraftarının tepkisini çekmiştir. Özellikle güçlü yandaşı Malcolm X ile zıtlaşmış ve X´in kendi hareketini oluşturmasını sağlamıştır.

BLACK PANTHER PARTY 1966´da California eyaletinin Oakland kentinde Huey Newton ve Bobby Seale tarafından kurulan örgütün başlıca amacı siyahların emniyetini sağlamak ve Afro- Amerikalıların üstünlüğünü savunmaktır. Siyahların silahlanmasını, başta askerlik olmak üzere tüm vatandaşlık görevlerinden muaf tutulmasını, hapiste olan zencilerin özgür bırakılmasını ve Amerikalıların yüzyıllardır süren sömürülerinden dolayı Afrika kökenlilere tazminat ödemesini talep eden örgüt, Marksist bir yolda ilerlemiş zamanla üye sayısını 2.000lere kadar çıkarmıştır. Polisle defalarca çatışan ve bu sebeple devletin tepkisini toplayan örgütün kurucularından olan Newton da bir polis memurunu öldürmekten hapse girmiş ve siyasi emelleri uğruna şiddet kullandıklarını açıkça belli etmiştir. 70lerin ortalarında, üye sayısında hayli azalma olan ve siyahî liderlerin desteğini kaybeden örgüt, zamanla “eylemci” yapısından uzaklaşıp; geleneksel parti kimliğine bürünmüştür. Halen yürürlülükte olan Black Panther Party çalışmalarını siyahların yaşadığı mahallelere sosyal hizmetlerin götürülmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır.


MALCOLM X Omaha´da Little soyadıyla doğan Malcolm, çok istemesine rağmen üniversiteye gidemeyince küçük yaşta çalışmaya başlar. Fakir bir siyah olarak, ona dayatılan yaşam biçimini sayesinde kısa sürede hapse girer. Hapishane yılları için: "Bir insanın düşünmeye ihtiyacı varsa, gidebileceği en iyi yer, bana sorulursa, üniversiteden sonra hapishanedir" diyen Malcolm, hapisten çıktıktan sonra Harlem sokaklarına geri döner ve soyadını “X” olarak değiştirir. Soyadının, geçmişinin ve atalarının bilinemezliğini temsil ettiğini düşünen Malcolm, Elijah Muhammed sayesinde İslam´la tanışıp, “Siyah Müslümanlar Hareketi” nin ateşli taraftarlarından biri olur. Etkileyici yapısıyla birçok yandaş edinir ve kısa sürede Elijah Muhammed´in sahip olduğu üne kavuşur. Bazı yönlerinden ve İslami kimliğinden rahatsız olduğu Muhammed´le 1964 yılında iyice bozuşur ve kendi yolunu tayin etmek gayesiyle Afrika´ya, Ortadoğu´ya geziler düzenler. Hacca giden, “gözleri mavinin en mavisi, saçları sarının en sarısı insanlarla” aynı tabaktan yemek yiyen, omuz omuza namaz kılan Malcolm X, İslamiyet´in kardeşlik dini olduğunu anlar ve ırkçı söylemlerinden tümüyle vazgeçer. 21 Şubat 1965 tarihinde, Manhattan´da bulunan Audubon Salonunda konuşma yaptığı sırada "Zenci, ellerini cebimden çek!" nidasının ardından oluşan hengâmede göğsünden defalarca vurulan Malcolm X, aldığı yaralar sonucunda fazla yaşayamaz ve ölür. Malcolm X´in katledilmesinde Elijah Muhammed´in imzasının olduğunu düşünen birçok kişi olsa da bulunan şüpheliler olayı üstlenmiş ve bir süre sonra hayatlarına devam etmişlerdir. Şaibeli kurşunlar yüzünden genç yaşında şehit düşen Malcolm X, İslam´a, insanlığa ve toplumsal yaşama dair özgün ve çarpıcı görüşleriyle birçok taraftar kazanmış; adını tarihe altın harflerle kazımıştır.


1968 YAZ OLİMPİYATLARI 1968 Yaz Olimpiyatlarında, 200 metre finali koşulmuş; Amerika adına yarışan siyah atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci gelirken Avustralyalı beyaz atlet Peter Norman ikinci olmuştu. Madalya töreni için bekledikleri sırada Carlos, Norman´ın yanına gelerek sormuş: -- İnsan haklarına inanıyor musun? — Evet inanıyorum. —Peki ya Tanrı´ya? — Bütün kalbimle... Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Peter Norman tereddüt etmeden katılmış: - Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin! Siyah atletler başta Amerika olmak üzere, Afrika kökenli siyahlara ikinci sınıf insan muamelesi yapan devletleri protesto etmek istediklerini ama bunu nasıl yapacaklarını bilmediklerini söylemişler. Fikir Norman´dan gelmiş.. Ödül töreni esnasında, tam da Amerikan milli marşı çalarken, siyah deri eldivenli yumruklarını havaya kaldırıp; başlarını fakirliği temsil eden çıplak ayaklarına doğru kederli bir biçimde eğiyorlar ve Amerika´ki zenci zulmüne çok esaslı bir darbe vurmuş oluyorlar. Norman da boş durmuyor tabii; o da dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne ‘İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi’nin kokardını iğneliyor ve tüm dünyaya “Siyah kardeşlerimize destek...” demiş oluyor!

DERLEYEN: AYŞENUR BAYRAKTAROĞLU KAYNAKLAR:


İTTİHAT VE TERAKKİ

O

smanlı Devleti'nde 1908 Devrimi'ne önayak olan ve 1908-1918 arasında kısa kesintilerle devlet yönetimine hakim olan siyasî örgüttür.Batıda daha çok Jön Türkler olarak adlandırılır. Aynı zamanda, Osmanlı Devleti'nde 1908 yılında Meşrutiyet'in İlanını sağlayan siyasi partidir. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin temeli, 1893 yılında İstanbul'da Askerî Tıbbiye'de atıldı. Kurucuları Dr. İshak Sukûtî, Dr. Abdullah Cevdet, İbrahim Temo ve Şerafettin Mağdumî'dir. Cemiyetin amacı baskılara karşı direnmek, Meşrutiyet yönetiminin yeniden yürürlüğe girmesini, özgürlüğe, eşitliğe, mal ve can güvenliğine yer veren bir yönetimin kurulmasını sağlamaktı. Cemiyet, kısa zamanda gelişti, İstanbul'da birçok semtte gizli komiteler kuruldu. Kahire'de ve Paris'te dernek adına yayımlara girişildi. Bunun üzerine II. Abdülhamit yönetimi, İstanbul'da sıkı araştırmalara girişti. 1897'de cemiyet üyelerinin çoğu ele geçirilerek bir kısmı

hapsedildi, bir kısmı sürgün edildi. Ama devrim düşüncesi yok edilemedi. Ahmet Rıza beyin önderliğindeki bu grup Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı örgütü kurdu ve 1895'ten itibaren Osmanlıca ve Fransızca yayımlanan Meşveret adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. 1896'da yapılan kongrede, daha liberal ve İngiliz yanlısı görüşleriyle tanınan liberal Mizan gazetesinin editörü Mizancı Murat Bey cemiyet başkanlığına getirildi. 1897 başlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin merkezi Cenevre'ye taşındı. 1902'de yapılan I. Jön Türk Kongresi'nde cemiyet, "Prens" Sabahaddin Bey öncülüğündeki kendilerine liberal demekle beraber aslında monarşıst olan grupla Ahmet Rıza öncülüğündeki liberalmilliyetçiler arasında ikiye bölündü. 1905'ten sonra Türkiye'den gelen Doktor Nazım ve Bahaeddin Şakir Beyler'in önderliğinde propaganda ve örgütlenme çalışmalarına hız verildi. 1906 Eylül'ünde Selanik'te posta zabiti Mehmet Talat

“Cemiyetin amacı baskılara karşı direnmek, Meşrutiyet yönetiminin yeniden yürürlüğe girmesini, özgürlüğe, eşitliğe, mal ve can güvenliğine yer veren bir yönetimin kurulmasını sağlamaktı.”

tarafından Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu ve örgüt sürgündeki jöntürkler ile irtibata geçti. İki ay sonra Şam'da Mustafa Kemal Beşinci Ordu subayları arasında Vatan adlı örgütü kurdu. 1907 Eylül'ünde Paris'te yapılan ikinci Jöntürk Kongresi'nde Jöntürk hareketi İttihat ve Terakki Komitesi adını aldı. Teşkilat Vatan ile bazı başka muhalif grupları da bünyesine kattı. 1907'de toplanan II. Jön Türk Kongresi'ne tüm muhalif gruplarla birlikte Taşnaksutyun adıyla bilinen Ermeni Devrimci Federasyonu


Ermeni Devrimci Federasyonu da katıldı. Bu kongrede, II. Abdülhamit yönetimine karşı bir ihtilal örgütlenmesi kararı alındı. Mustafa Kemal Şubat 1907'de cemiyete üye olmuş, 22 Eylül 1909 tarihinde Trablusgarp delegesi olarak katıldığı bir kongrede partiyi içinde subayların bulunmaması ve cemiyetin partileşmesi gerektiği konusunda uyarmıştır. Parti yöneticileri Mustafa Kemal'in görüşlerine katılmadılar. Sadece daha önceki kongrede aynı fikri savunmuş olan Kâzım Karabekir destekledi. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal sadece askerlikle ilgilenmeye başlamıştır. 24 Temmuz 1908'de Meşrutiyet'in ilanından sonra İTC doğrudan iktidara gelmedi. Cemiyetin 1908, 1909, 1910 ve 1911'de yapılan ilk dört kongresi Selanik'te gizli olarak yapıldı. Nisan 1909'da cemiyete muhalif bir gazetecinin Galata Köprüsü üzerinde kimliği belirsiz bir kişi tarafından öldürülmesi üzerine çıkan olaylar, İTC iktidarına karşı "31 Mart Vakası" olarak bilinen ayaklanmaya yol açtı. Bu ayaklanma Selanik'ten gelen ordu birlikleri tarafından bastırıldı. Cemiyet eskisinden daha güçlü bir şekilde iktidara yerleşti. II. Abdülhamit'in yerine getirilen V. Mehmet Reşat, iktidarın elinde bir kukla olmaktan ileri gidemedi. Ağustos 1909'da yapılan Kanun-ı Esasi değişikliğiyle siyasi güç, meclisin tekeline alındı. Ekim 1912'de çıkan Balkan Savaşı'nın kısa zamanda hezimete dönüşmesi, bütün gözleri İTC’ye çevirdi. Şiddetli bir milliyetçilik politikası benimseyen Cemiyet, bir yandan yenilginin suçunu hükümete yüklerken bir yandan ordudaki kilit subayları ele geçirmeyi başardı. 23 Ocak 1913'teki Babıali Baskınında o sırada binbaşı rütbesinde olan Enver öncülüğünde silahlı bir grubun Babıali'de toplantı halindeki hükümeti basarak, Harbiye Nazırını öldürüp sadrazamın kafasına silah dayayarak istifaya zorlamaları ile İttihat ve Terakki askeri darbe yapmak suretiyle iktidarı ele geçirdi.

Cemiyet, kendi hükümetini kurmaktansa, saygın bir asker olan Mahmut Şevket Paşa'yı sadrazamlığa getirmeyi seçti. Ancak 11 Haziran 1913'te Mahmut Şevket Paşa'nın da bir suikasta kurban gitmesi üzerine, Sait Halim Paşa sadrazamlığında kapsamlı bir diktatörlük yönetimi kuruldu. Aralarında muhalif siyasi liderlerin bulunduğu 24 kişi Mahmut Şevket Paşa suikastıyla ilgili görülerek idama mahkûm edildi. İTC yönetiminin muhalifleri arasında bulunan 250 dolayında kişi Sinop'a sürgün edildi. Tüm muhalif gazeteler kapatıldı. Cemiyet üst yönetimi ile Almanya arasında 2 Ağustos 1914'te hükümetten ve padişahtan habersiz olarak imzalanan ittifak antlaşması sonucunda, Türkiye Birinci Dünya Savaşı'na Almanya safında katıldı. Bu olay Cemiyet içinde bölünmeye yol açtı. Cavit Bey, Ahmet İzzet Paşa, Çürüksulu Mahmut Paşa gibi önemli İttihatçılar hükümetten ve askeri görevlerden ayrıldılar. Fethi Bey, Rauf Bey, Mustafa Kemal gibi bazıları da görevde kalmakla birlikte Enver Paşa başkanlığındaki Cemiyet yönetimine karşı tavır aldılar. Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgi-

Paşa hükümeti 8 Ekim 1918'de istifa etti. 1 Kasım'da yapılan olağanüstü kongrede İTC kendini feshederek, Teceddüd Fırkası (Yenilenme Partisi) adıyla yeni bir parti kurulmasına karar verdi. 2 Kasım'da İTC liderleri Enver, Talat, Cemal, Bahaeddin Şakir ve Dr. Nazım yurt dışına kaçtılar. İTC'nin eski liderleri 1925'te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile siyasi hayattan tasfiye edilecek, ve aralarından önde gelen 13'ü 1926'da İzmir Suikastı komplosuna karıştıkları iddiasıyla İstiklal Mahkemesi'ne sevk edilerek idam edilecekti. Enver, Talat ve Cemal Paşalar, 1 Kasım 1918’de Sivastopol’e ulaştı. Talat Paşa, 15 Mart 1921'de Berlin'de Ermeni Salomon Tehleryan tarafından öldürülmüştü. Cemal Paşa, 22 Temmuz 1922'de Tiflis'te uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü. Enver Paşa, 4 Ağustos 1922'de Kızıl Ordu ile çatışmaya girmiş ve öldürülmüştü. DERLEYEN: HAYRİYE LOKMACO KAYNAKLAR:


BÜYÜK İSTANBUL DEPREMİ DOLMABAHÇE'DE

DEPREM

ANI

Padişah 2.Abdülhamid, bayramlaşmak maksadı ile oturduğu Yıldız Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na geçer ve muayede salonunun yan tarafındaki odada bir süre oturur. Fuat Paşa ile bir süre konuştuktan sonra başını kaldırır ve orkestraya işaret vermesi ile bayramlaşma töreni de başlar. İlk olarak Sadrazam Halil Rıfat Paşa, geçip padişahın keçesini öper ve yerine geçer. Ardından protokolde yer alanlar sırası ile padişahla bayramlaşır. Protokolün bayramlaşması devam ederken, birden Dolmabahçe Sarayı’nın dev avizeleri şangır şungur sallanmaya başlar.

S

emih Mümtaz Bey, deprem anını şöyle anlatıyor: “Sarsıntı ziyadeleşti. Avizelerden birçok parça parkelerin üzerine düşüyordu. Koca salonun camları çatlıyordu. Bir de çok kuvvetli olarak arka taraftaki camların kırılması sesleri duyuldu. Hafif bir panik başlamak üzere idi. Hünkar ayağa kalktı. İki adım kadar yürüdü. Fakat derhal döndü. Bu arada Şura-yı Devlet Reisi Kürt Sait Paşa, Hünkara doğru koşmuştu. Onu derhal yerine yolladı. Ortalığa bir işarette bulundu, tahtına oturdu. Ortalığı korkutan zelzele devam ediyordu. Muzika durmuştu. Kalabalığı dehşet istila etmişti. Bazıları kaçmak yolunu araştırıyordu. Hünkarın göremeyeceği taraflarda bulunanlar yer değiştiriyor, avizelerden uzaklaşıyorlardı. Padişah, yanında duran Müşir Fuat Paşa ile yanına çağırdığı Başkatip paşasıyla konuşuyor bazı emirler veriyordu.

Kargaşalıktan korktuğu için şerrin ehvenini tercih ediyordu. Herkes de bekliyordu. Hünkarın telaş itiyadı (alışkanlığı) değildi. Fakat ne olur ne olmaz, herkes birbirine girmesin! Başkatip Tahsin Paşa bir dakika sürmedi, Hünkar’dan aldığı emir üzerine geri döndü, koşmaya başladı. Bir iki dakika sonra da Mabeyn-i Hümayun müezzinleri ezan okumaya başladı. Padişah ezan okunurken ayakta idi.”

KORKUP CAMI KILIÇLA KIRAN PAŞA Ezandan sonra II. Abdülhamid eliyle orkestraya işaret ediyor ve bayramlaşma kaldığı yerden devam ediyor. Ne var ki protokolde bululanlarda takat kalmamıştı. Daha önce kimseye hatırını sormadan tebrikleri kabul ederken, bu kez herkese hatırını sormaya başlar ve “geçmiş olsun” temennisinde bulu-

nur. Bir ara kızlar ağasını yanına çağırır, yukarı katta kadınların bulunduğu bölümde duruma ilişkin bilgi alır. Bir süre sonra, cam şangırtılarının ne olduğu anlaşılır. Semih Mümtaz Bey, sonrasını şöyle anlatıyor: “Tıbbiye feriklerinden doktor Namık Paşa, telaşından kılıcı ile camları kırmış, bahçeye fırlamış. Arkasından doktor Fevzi Paşa da kendini dışarıya atmış. İki müsahip (harem ağaları) aynı şeyi yapmış ve korkudan bağırmışlar. Hünkarın sık sık sorduğu bu imiş. Uzaktan kaçanları görmüş, kimler olduğunu öğrenmek istemiş. Öğrenince de kızmış, “Allah gazabından kaçmak aptallıktır. O nerede değildir ki nereye kaçılsın. Yakışıksız bir hareket” demiş.”


PADİŞAHIN GAZABINDAN KURTULDU II. Abdülhamid, bunların cezalandırılmaları gerektiğini söyler ise de Fuat Paşa’nın araya girmesi ile bu yola gidilmez. Namık Paşa’nın Sakız depreminde çocukken enkazın altında kaldığı belirtilir ve onun etkisinin hâlâ sürdüğü hatırlatılır. Bunun üzerine Namık Paşa da öteki kaçanlar da Hünkar’ın gazabından kurtulur. “Tarihimizde Hayal Olmuş Hakikatler” de bu tatsız olayın devamı şöyle anlatılır: “Muayede (bayramlaşma) bittikten sonra bu haberi aldığımız zaman herkes memnun olmuştu. Memnun olmuştu amma zelzelenin verdiği korku haftalarca cümleyi sersem etmişti. Fakat hamdolsun şehrin ötesinde berisinde hasar vukuat olmamıştı. Bu zelzele 1895 depremi gibi (1901) yıkıp yakmadı, hafif geçmişti.”

II. Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu anlatıyor: “Gürültünün şiddetinde birbirimize sarılıyor, aramızda bayılanlar oluyordu. Bu sırada Müezzin Arap Abdullah’ın gür ve lahuti sesiyle okumaya başladığı ezan, kulaklarımıza aksetti. Salonu dolduran bu ses kalplerimize huşu ve sükunet verdi. Cümlemiz ellerimizi açarak Cenab-ı Hakk’a dua edip sığındık. Akıllarımızı başlarımıza topladık. Bize gayret gelmişti. O zaman “Aman, Efendimize ne oldu?” diye pencerelere koştuk. Bakmaya başladık. Salon karmakarışık olmuştu. Hiç kimse yerinde değildi. Babam, yalnız başına tahtının önünde kılıcına dayanmış, ayakta duruyor, ezan-ı Muhammedi’yi dinliyordu. Yavaş yavaş herkese sükunet geldi. Paşalar, beyler yerlerini almaya başladılar. Babam metanetle tahtına oturduk. “Muayede başlasın” emrini verdi. Muzika başladı. Mua-

yede devam etti. Babamı böyle görünce hepimiz hepimiz birbirimizi tebrik ettik, geçmiş olsun dedik. Sonradan işittiğimize göre kırılan camdan birçok kişi kendilerini dışarı atmış. Avizenin düşen parçasının 700 kilo ağırlığında olduğunu söylediler. Allah’a şükür, bundan başka zayiat olmadığı gibi bir ferdin de burnu bile kanamadı. Muayededen sonra babam yaverlerini şehrin her tarafına sevk etti ve mühim bir şey olmadığını anlayarak Yıldız’a döndü. O bayram, tebrike gelenlerin hepsi aynı zamanda “Geçmiş olsun” da dediler. “ DERLEYEN: MERYEM GÜNGÖR KAYNAKLAR: Babam Sultan Abdülhamid (Ayşe Osmanoğlu) Sayfa 82-83


NÜFUS MÜBADELESİ

T

ürk-Yunan Nüfus Mübadelesi veya Değişimi, 1923 yılında Lozan Antlaşması'na ek protokol uyarınca Türkiye'deki Rumların Yunanistan'a, Yunanistan'daki Müslümanların Türkiye'ye zorunlu göçü sürecine verilen addır. Mübadelede 1,500,000 ila 2,200,000 Rum Yunanistan'a, 350,000 ila 500,000 Türk Türkiye'ye göçmüştür. Türkiye'de sadece İstanbul kenti ile Gökçeada ve Bozcaada'da oturan Rumlar, Yunanistan'da ise sadece Batı Trakya'da oturan Türkler mübadeleden muaf tutulmuşlardır. 30 Ocak 1923’te mübadele antaşması imzalandı. Yunanistan ve Türkiye’den dörder üye, Milletler Cemiyeti’nden de üç üye beynelmilel komisyonu oluşturuyordu. Anlaşılan iki ülkenin nüfus mübadelesi işi beynelmilel sorun haline getirilmişti. Mübadeleyi etnik azınlıklar sorununu ortadan kaldırmak ve bu bölgede barışı sağlamak için büyük devletlerin zorladığı öne sürülür. Aslında bu zorlamanın mu-

muhatabı yeni Türkiye olmuştur. Zira Venizelos’un bu işe baştan yatkın olduğu anlaşılmaktadır. Değişimin çok büyük bir bölümü 1923–1924 yıllarında gerçekleşmiş, ancak geriye kalan az sayıda olayda 1930 İnönü-Venizelos sözleşmesine dek zorunlu göç uygulamasına devam edilmiştir. Zorunlu göç gerek Türk gerek Yunan ekonomisinde yaklaşık 20 yıl süren ağır bir krize yol açmıştır.

Mübadelenin Arka Planı 1912–1922 yılları arasındaki savaşlar nedeniyle Balkanlar’da, Ege Adalarında ve Anadolu’da büyük acılar yaşandı. Balkan Savaşı sonrasında yüz binlerce Müslüman savaşta yenik düşen Osmanlı ordusunun peşi sıra korku ve panik içinde doğdukları toprakları terk ederek Anadolu ‘ya sığındı. Benzer trajedi, 1922 yılında Kurtuluş Savaşında yenik düşen Yunan ordusuyla beraber Anadolu’yu terk eden Ortodoks Rumların başına geldi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde yüz binler-

ce Ortodoks Rum Yunanistan’a sığındı. Bu durum Yunanistan’da büyük sıkıntılara ve kargaşaya yol açtı. Yunanistan’ın nüfusu bir anda dörtte bir oranında arttı. Lozan Barış Konferansı toplandığında öncelikle sığınmacılar ve esirler konusu ele alındı. İngiltere temsilcisi Lord Curzon’un teklifi ve Milletler Cemiyeti görevlisi Nansen’in raporu doğrultusunda; Yunanistan’da yerleşik Müslümanlarla Türkiye’de yerleşik Ortodoks Rumların zorunlu göçünü öngören Mübadele Sözleşmesi imzalandı. Bu sözleşme uyarınca; İstanbul’daki Ortodoks Rumlar ile Batı Trakya’daki Müslümanlar hariç Yunanistan’da yerleşik bütün Müslümanlar Türkiye’ye, Türkiye’de yerleşik bütün Ortodoks Rumlar Yunanistan’a gönderildi. Mübadele sözleşmesinin kapsamına 18 Ekim 1912 tarihinden sonra yurtlarını


terk etmiş olanlar da alınarak mülteciler sorununa bir çözüm bulunmuş oldu. Nüfus Mübadelesi Anadolu'daki 2.200.000 Rum'un (ki buna özellikle Mersin yöresindeki, Hristiyan olan ve Türkçe konuşan halk da dahildir), Yunanistan'a, Yunanistan'daki 500.000 Türk'ün (ki buna özellikle Girit'teki bir kısım Yunanca bazlı ve Türkçe kelimelerin yoğun olduğu bir diyalekt konuşan Müslümanlar dahil) Türkiye'ye gelmesi ile sonuçlanıştır. Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları nüfus mübadelesinden muaf tutulmuş, Lozan ile Türkiye'ye verilen Bozcaada (Tenedos) ve Gökçeada (İmroz) adalarının yoğunlukla Rum olan halkları da mübadele kapsamı dışında kalmıştır. Bugün Yunanistan'da Batı Trakya Türklerinin nüfusu 150.000 olarak tahmin edilmektedir ve On iki Ada Trükleri’nin nüfusu 5.000 olarak tahmin edilmektir. Türkiye'deki Rum nüfus ise bugün 2.000 kişiye

düşmüştür. Günümüzde ise en büyük Rum-Ortodoks nüfusu sırasıyla İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada'da yaşamaktadırlar. Mübadil olan Müslüman Türkler ve Hıristiyan Rumlar büyük zorluklarla yeni yurtlarına gelmiş ve evlerine yerleşmişlerdir. Cami avlularında, barakalarda ve sokak ortasında kalan bu insanlardan yeni yurtlarına ulaşanların sayısı, yola çıkanların sayısından az olmuştur. Yurda ulaşan mübadillere devlet tarafından yurdun Ege, Marmara, Karadeniz, Akdeniz ve İç Anadolu bölgelerinde verimli araziler ve bunları işleyecek araç-gereç ve malzeme verilmiştir. Tarihteki ilk zorunlu göçü içeren bu sözleşme ile iki milyon civarında insan yurtlarından kopartılarak, yeni yerleşim bölgelerinde yaşamaya mecbur edildi. Tarihimizdeki bu kitlesel ve zorunlu göçe kısaca mübadele, bu insanlara da mübadil deniyor.

1923-1924 Mübadele Kentleri ; Selanik, Karacaova(GustulüpFuştan-Sputka-Kuzuşan-KırlatSlatina-Pojar), Vodina, Yenicei Vardar, Kayalar, Drama, Florina, Grevena, Girit, Kozani, Langades, , Midilli, Preveze, Hania, Iraklio, Kastoria, Katarini, Kavala, Yanya, Kılkış, Serez, Veria, Rethimn

1923-1924 Mübadele Kentleri ; Selanik, Karacaova(GustulüpFuştan-Sputka-Kuzuşan-KırlatSlatina-Pojar), Vodina, Yenicei Vardar, Kayalar, Drama, Florina, Gre-

KAYNAKLAR: turkcografya.com

Ünlü 1923 Mübadiller 1. Kuşak Mübadiller; Necati Cumalı: Cuma Beylerinden-Kaylardan (yeni adı Florine) Türk iyeye (Urla), Dido Sotiriyu: Aydın'dan Yunanistan'a, Sedat Alp: Karaferye'den (yeni adı Veroia), Mazlum Kayalar 2. Kuşak Mübadiller; Cüneyt Ülsever, Lütfullah Kayalar, Sefer Güvenç, Sadri Soylu, Kahraman Şenlik 3. Kuşak Mübadiller; Kenan Yaşar, Esat Halil Ergelen, Ahmet Şefik Şenlik DERLEYEN: FEYZA NUR AK


ÖDÜLLÜ TARİH BULMACASI 2

9

14 10

3 8 11

15

1

12 13 16 7

4

6 5

Soldan sağa

Yukarıdan aşağıya

1. Osmanlı Devleti’nde toplum güvenliğini sağlamakla görevli askeri polis kuruluşu 3. Osmanlılarda, bir kentin ileri gelenleri 4. Osmanlıların Eflâk ve Buğdan Beylerine verdikleri san 5. Avusturya’da imparator ailesi prenslerine verilen unvan 11. Osmanlı Devleti’nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk 12.Osmanlı’da tahta çıkan hükümdarın dağıttığı bahşiş 13. XV. yüzyıldan başlayarak İtalya’da ve daha sonra diğer Avrupa ülkelerinde hümanizmin etkisiyle ortaya çıkan, klasik İlk Çağ kültür ve sanatına dayanarak gelişen bilim ve sanat akımı.

2. Bir ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları 6. İslam ülkelerinde Müslüman olmayanlardan alınan bir çeşit vergi. 7.Osmanlı’da Devlet görevlilerini yetiştiren okul. 8. İslam hukuku ile ilgili bir sorunun dinî hukuk kurallarına göre çözümünü açıklayan, şeyhülislam veya müftü tarafından verilebilen belge. 9. Osmanlı"da tarım ürünleri üzerinden alınan onda bir oranındaki vergi. 10. Osmanlı idari sisteminde yerel kamu hizmeti niteliği taşıyan işleri yürüten bir kurum 14. Bizans İmparatorluğu zamanında vali düzeyinde olan yöneticilerle Anadolu ve Rumeli’deki Hristiyan beylerine verilen ad. 15.Hükümdarlıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan hükûmet biçimi 16. Kökleri eski Türk törelerine dayanan ve Anadolu’da yüksek bir gelişim gösteren esnaf, zanaatçı, çiftçi vb. bütün çalışma kollarını içine alan ocak.

NOT: Bulmacanın çözümlerini Bayram Kum’a ilk getirene ödül verilecektir.



heybe sayı 3