Page 1

SFINANCE M

A

G

A

Z

I

N

E

STUDENT FINANCE MAGAZINE

NİSAN MAYIS HAZIRAN 2013 | SAYI:8

Bankacılık Özel Ziraat Bankası Genel Müdür Yardımcısı

OSMAN ARSLAN

Halil Eroğlu TSKB Eski CEO

Halit Soydan İzmir Ticaret Odası Finans Danışmanı

Tolga Egemen Garanti Bankası Eski Genel Müdür Yardımcısı


facebook.com/izmirekonomiuniversitesi twitter.com/izmirekonomiuni www.ieu.edu.tr


SFINANCE EDITORIAL

Halit Soydan

Yayın Yönetmeni Halil Karlı Genel Koordinatör M. Melih Akyurt Editör Birce Dobrucalı Konuk Editör Halit Soydan Röportaj Sorumlusu Halime Bayer

Yayın Türü: Yaygın, Süreli, Aylık Sorumlu Müdür: Mehmet Melih Akyurt Yayın Sahibi Mehmet Melih Akyurt

Fotoğraf Editörü Semih Pek

Yönetim Yeri: İzmir Ekonomi Üniversitesi Sakarya Yazı İşleri Editörü Caddesi No:156 Gözde Özer Balçova İzmir Yazı İşleri Sorumlusu Tel:0554 886 5055 Melek Geçer Üniversite Sorumlusu Basım Yeri: Sabri Umut Dilemre Halkla İlişkiler Sorumlusu Doğan Bademkıran

Over the past 12-year period, Izmir University of Economics has had innumerable achievements. Which one should I mention? “S-FINANCE” is one of them. It is a purely collegial piece of work. One hundred percent amateur efforts of a few dedicated students work miracles. Sophomores, juniors and seniors of the Izmir University of Economics share at each new issue of the “S-FINANCE” the same passionate goal for producing something readable. They are always imbued with the same devotion, self-sacrifice and enthusiasm. In fact, we all are always proud of our affiliation to this high-standard higher education institution. This time, I am also proud to have had the opportunity to cooperate with the all-students “editorial staff” of “S FINANCE’s” this recent issue. They have never ceased to amaze me with their determination in pursuit of excellence, even under not-so-favorable conditions at times. To me, in this latest issue of “S-FINANCE”, our students worked wonders with their in depth analyses, articles and interviews. We owe gratitude also to the non-student contributors who not only made valuable contributions to this issue with their articles but also have given generous interviews to the “S FINANCE” students, some of whom will perhaps join the media businesses, or many of whom will opt for other walks of life. But all of them will prove, I firmly believe, successful business men and business women, be it at the helm of their own business firms, or on the payroll of others successful corporations. I am happy and proud that their path has crossed mine. Some of them, also, sat at my Courses.

Görsel Yönetmen & Grafik Tasarım Utku Namlıses Karikatürler Caner Özdurak

8.Sayı

Basım Tarihi:

I do hope this issue of the “S-FINANCE” will elicit also your admiration.

3


facebook.com/izmirekonomiuniversitesi twitter.com/izmirekonomiuni www.ieu.edu.tr


SFINANCE

İÇİNDEKİLER

6 12 16 24 28 32 36 44 48 50

Tolga Egemen Röportaj Erdem Alptekin Makale Halil Eroğlu Makale Osman Arslan Röportaj Operational Risk in Banking Melih Akyurt | Halil Karlı 40 Mules or 40 Axes Halit Soydan Küresel Ekonomik Krizler Övgü Pınar The LIBOR Scandal Birce Dobrucalı | Gözde Özer Murat Barbaros Makale Kültür Sanat İZDOB Nisan Programı

5


Röportaj

SFINANCE Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?

Tolga Egemen Garanti Bankası Eski Genel Müdür Yardımcısı

1969 yılında Ankara’da doğdum. TED Ankara Koleji’nin devamında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin Makine Mühendisliği bölümünü bitirdim. Üniversitedeki son yıllarım bankacılığın oldukça popülerleştiği bir dönemdi. Bu akımın etkisiyle, üniversiteyi bitirdikten sonra işe Interbank’a Management Trainee olarak girdim. Genelde mühendisler MBA programına katıldıktan sonra bankacılığa yönelmeyi tercih eder; fakat ben mühendislik dışında bir eğitim görmeden direkt bankacılığa başladım. 3-4 yıl Inter Bank’ta çalıştıktan sonra 27 yaşında Garanti Bankası’na müdür olarak geçtim. O dönemdeki en genç müdür bendim. Önce Nakit Yönetimi Birimi’nin başındaydım. Sonra Dış İlişkiler Bölümü’ne geçtim. 2000 yılında da Genel Müdür Yardımcısı oldum. 2003 yılından itibaren Kurumsal Bankacılık iş kolu da bana bağlandı ve kurumsal bankacılık, dış ilişkiler, yurtdışı şubeler gibi konular görev tanımımın içinde yer aldı. Aynı zamanda Garanti Yatırım’ın da yönetim kurulundaydım. 2012 yılı Şubat ayının sonunda da bütün bu görevlerimden ayrıldım.

Herkesin Genel Müdürlük pozisyona geçeceğinize kesin gözüyle bakarken böyle bir karar almanızın sebebi neydi? Bu durumu mantıkla izah etmek çok mümkün değil. Dışarıdan bakıldığında benim yaşımda, benim pozisyonumda işi bırakmak çok da akıllıca bir iş değil. Ama herhalde daha ziyade spritüel ve entelektüel eksikliklerden dolayı görevi bıraktığımı söyleyebiliriz.

Türkiye’de bankacılık sektörü yeterli oyuncu sayısına ulaştı mı? Yoksa yurtiçi piyasada gelecek yabancı sermayeli bankalara hala yer var mı? Bu konuyu adet ve bilanço büyüklüğü olmak üzere iki bölümde incelemek gerekir. Bana sorarsanız adet olarak yeterli sayıya ulaşıldı. Hatta 2001 krizinden önceki dönemde fazla banka vardı. Nitekim bir kısmı birleşti, bir kısmı kapandı ve banka sayısı 50’ler seviyesinde bir yere oturdu. Gelişmiş ülkelere bakıldığında bu sayının çok olduğu bile söylenebilir. Özellikle 2008 yılında Lehman Brothers’ın batmasından sonraki dönemde herkes çok iyi anladı ki; daha regüle edilmiş, daha ihtiyatlı davranılan, bağımsız birtakım yönetim prensiplerine bağlı yönetilen, az sayıda ve kontrol edilebilen banka sektör için daha iyi. O nedenle bence kesinlikle bu sayı yeterli. Yeni lisanslar verilmesinin sektöre katkısı değil zarar verme riski olabilir.

6


SFINANCE Yurtiçinde ulusal sermayeli bankaların ve yabancı sermayeli bankaların rekabeti hakkındaki görüşünüz nedir?

komisyonu dışında geliştirebileceği yöntemler var mıdır? Bu yöntemler neler olabilir?

Türkiye’de yerli bankalar avantajlı. Nitekim %100 yabancı sermayeye sahip, Fortis, HSBC, ING, Odea Bank gibi bankalara bakıldığında bu bankaların hiçbirinin Türk hissedarlık yapısının ağır bastığı veya eşit olduğu, ya da yönetimin tamamen Türklerde olduğu 4 büyük banka ile rekabet edemediğini görüyoruz. İş, Ak, Garanti,Yapı Kredi, Ziraat, Halk ve Vakıf’tan sonra %100 NBG’nin sahip olduğu Finansbank, %100 Sberbank’ın sahip olduğu Deniz Bank, ING, ve HSBC geliyor. Yabancı sermayeli bankalar üst kategoriyi zorlayamadı. Buradan şunu anlıyoruz; Türkiye’de, özellikle bankacılık sektöründe, yabancı sermaye Türk sermayeden başarı anlamında daha üstün değil. Bankacılık hizmet sektörü olduğu için bütün iş insan. Yeterli sermayenin olduğunu varsaydığımızda, bankaların en önemli aktifinin insan olduğu söylenebilir. İnsanın da yetişmiş, başarılı, profesyonel olanından bahsediyorum. Tabiiki hissedarın yaklaşımı çok önemli. Bence Garanti Bankası Türkiye’de bunun en güzel örneğidir. Garanti Bankası’nda hissedarlar yönetime karışmaz, banka profesyonel yöneticiler tarafından yönetilir. Bu tutumun bankaya getirdiği başarılar da ortada. Garanti Bankası şuan Türkiye’nin en yüksek piyasa değerine sahip olan banka. Garanti Bankası’nın ana hissedarı olan Doğuş Grubu’nun önce General Electric ile ortaklığı vardı, sonra da BBVA ile. Ama her zaman Yönetim Kurulu Başkanı, Genel Müdürü ve üst yönetimi Türk’lerden kurulu oldu. Yapıkredi Bankası da bu duruma başka bir örnektir. Türk ortağın ve Türk yöneticilerin olduğu bankalar kesinlikle daha başarılı oldu. Buna şahit olduktan sonra yeni gelen yabancı bankalar, Denizbank örneğindeki gibi, Türk yönetimi değiştirmedi. Hatta ING Bank ve Odea Bank da Türk Genel Müdür atadı. Hissedarlık yapısı çok önemli değil, fakat yönetim önemli.

Bankalar ilk olarak faiz marjından para kazanır. Öncelikle bankaların net faiz marjına bakmak gerekir -ki bu marj Türkiye’de hep yüksekti. Çünkü faizler enflasyon nedeniyle geleneksel olarak yüksekti. TL bilançoya baktığınız zaman vadesiz mevduata hiç faizin verilmediğini veya çok düşük oranda faiz verildiğini, kredilerin de normal enflasyon üstü bir faiz oranı ile verdiğini düşünürseniz bu marj her zaman yüksekti. Fakat enflasyonun düşmesi ile birlikte bankaların da faiz marjı düştü. Hatta düzeltilmiş net faiz marjı %3’lerin altına gelince bankaların karlılıkta zorlanacağı söylendi. Peki, net faiz marjının düşmesi ile birlikte bankanın ne yapması gerekiyor? Komisyon geliri yaratması gerekiyor. Komisyon gelirini de ikiye bölelim: bireysel bankacılıktan elde edilecek komisyon gelirleri ve kurumsal bankacılıktan elde edilecek komisyon geliri. Bu demek oluyor ki, müşterilerden kredi kartı aidatı, mortgage kredilerinde dosya masrafı, havalelerde komisyon masrafı adı altında toplanan ve çok tepki çeken bireysel bankacılık komisyonları dışında bir de proje finansmanları, büyük akreditifler, Türk müteahhitlerinin yurtdışındaki işlerine aracılık etmek gibi çok büyük komisyon geliri yaratan işler de var. Bunların da Türkiye’de iyi bir gelir yarattığını unutmayalım. Yani bireyseldeki komisyonlar tehdit altında diye bankaların komisyon gelirleri o kadar da düşmez; bankaların kurumsalda daha da önemli gelirleri mevcut.

Enflasyonun düşük olduğu bir ortamda bankaların para kazanması için hizmet

Onun yerine halkın tepkisini o kadar çekmemek adına o geliri aşağı yukarı dengeleyebilecek başka bir çözüm bulunabilir mi? Yoksa dediğiniz gibi kurumsala daha fazla ağırlık verilmesi mi mantıklı olur? Bana göre kurumsalla bireyselin Türkiye’deki dağılımı şuan oldukça iyi. Bireysel, KOBİ -bu, KOBİ’yi nerede düşündüğünüze bağlı olarak da değişir, kimi kobiyi bir retail gibi düşünürken kimisi onu ticari olduğu için kurumsalda düşünüyorkurumsal olarak ayrı ayrı ele aldığımızda bunla-

7


SFINANCE rın dağılımı Türkiye’de çok sağlıklı. Çünkü örnek vermek gerekirse, Amerika’da sadece kurumsal iş yapan yatırım bankaları tek bir şeye bağlı gelirleri yüzünden büyük sıkıntı çektiler. Aynı şekilde sadece bireysel iş yapan veya sadece mortgage kredisi veren birçok banka da ya battı ya da kurtarılmak zorunda kaldı. Özellikle bankacılık sektöründe gelirlerin farklı alanlara dağıtılması çok sağlıklı bir şeydir. Bu dediğiniz şeylerin yerine bana göre bir şey konulamaz. Bankalar hizmet veriyor, dolayısıyla da karşılığında bir bedel alacaklar. Çok büyük kamuoyu tepkisi olduğunu biliyorum; ancak BDDK, bankaların sağlığı için bu gelirleri yaratması gerektiğini bildiğinden bankaların arkasında duracaktır. Ben bu anlamda sektör gelirlerinin tehdit altında olduğunu düşünmüyorum. Çünkü kim bir hizmet veriyorsa karşılığında bir şey alıyor; banka da bir hizmet veriyor ve bunun karşılığını alması gerekiyor.

Türk bankalarının, uluslararası bankalar ile karşılaştırıldığında öz sermayelerinin ve aktif büyüklüklerinin yetersiz olduğu söylenebilir. Sizce uluslararası platformda Türk bankalarının rekabet gücü nasıl arttırılabilir? Ben bankadayken de bu soruya çok muhatap oldum. Garanti Bankası bu anlamda çok iyi gitti. Dünya krize girdi, Türk Bankaları ise BDDK’nın katı tavrı sayesinde sağlam kaldı. Bu bence çok önemli; hatta bence verilecek en önemli mesaj bu. Sermaye yeterlilik rasyosu %8 olması gerekirken; Türk bankalarında %16-17 civarında. Bu fazla sermayenin olması demek. Herkes sermaye karlılığı için iş yapar. Bu durumda kaldıraç uygulanması, daha çok borçlanılıp yeni sermaye koymada büyümeye gidilmesi gerekir. Büyüme de iç ya da dış piyasada yapılabilir. Bir diğer seçenek de iç veya dış piyasadaki bir bankayı satın almaktır. Yeterli sermaye varken hiç para koymadan başka bir banka alınabilir. Bize de “Niye almıyorsunuz?” diye çok soruldu. Bu anlamda bankacılıkta dünyada alınacak çok önemli dersler var. 2000’li yıllarda Belçika’yı düşündüğümüzde; iç piyasa daralmış, insanlar yaşlanmış, talep yok, kredi satamıyor ama çok

8

ciddi likidite ve sermaye var. Fazla likidite nedeniyle birçok Doğu Avrupa ülkesinde bankalar ve ipoteğe dayalı menkul kıymetler aldılar ve hepsi de ellerinde patladı. Çünkü sırf fazla sermayeleri var diye; bilmedikleri, müşteriyle iletişimlerinin olmadığı işlere soyundular. Demek ki fazla sermaye dikkatli hareket edilmezse çok tehlikeli sonuçlar yaratacak hareketleri de teşvik edebilir. Bankacılık her zaman ihtiyatlı olmayı gerektiren bir iş. Şimdi biz Türkiye piyasasının detaylarını ve büyüdüğünü biliyoruz. Bizim sermayemiz yüksek gözüküyor ama 2-3 senede o sermayeyi eritecek kadar büyüme beklentisi var Türkiye’de. Ben hal böyle iken ve bu piyasayı bu kadar iyi biliyorken, şubelerimi açmış, sistemi kurmuşken, bu kadar net faiz marjı yaratıyorken, niye daha az net faiz marjı ve niye daha az sermaye karlılığı yaratacağım ve hiç bilmediğim riskler aldığım bir başka ülkeye gideyim? Bu noktada algıyı değiştirmemiz lazım. “Türk bankaları gitti, Yunanistan’da Fransa’da banka aldı. Helal olsun.” mantığından kurtulmak lazım. Türk bankaları nerede başarılı olacaklarsa orada büyümeye devam etmeliler.

Global anlamda dünya ekonomisi özellikle de bankacılık sektörü büyük sıkıntılar yaşamaya devam ediyor. Bu bağlamda Türk bankacılık sisteminin duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Lehman Brothers’ın batmasının ardından çıkarılacak çok önemli dersler var. Lehman Brothers battıktan bir yıl sonra, 2009 yazında, Stanford’da bir eğitimdeydim. Amerika’da ders sistemi ve iş hayatı çok iç içedir. Hocalara “Dünya değişti, farkında mısınız?” dedim. “Hala sonsuz satmayı teşvik eden dersler veriyorsunuz; fakat fazla satmanın, fazla kaldıraç uygulamanın nelere yol açtığı görüldüğü için artık biraz da ihtiyatlı olma dersi vermek gerekiyor.” demiştim. O krizin çıkma sebebi Amerika’da ultra serbest piyasa doktrini regülasyonu kötü bir şeymiş gibi algıladı. Türkiye’de de Özal aynı şeyi yapmış, denetim ve düzenlemeyi bürokrasi olarak algılayarak ultra serbest piyasayı desteklemişti. Aslında bu Ayn Rand’ın sosyalist ideolojinin tam zıttı olan ve ultra serbest


SFINANCE piyasayı destekleyen ideolojisidir. “Herkes istediğini yapsın, piyasa kendini düzenler.” düşüncesiyle ABD maalesef gelişmiş türev enstrümanları hiç regüle etmedi ve genel anlamda regülasyonda ciddi eksiklikler barındırdı. Kapitalist ekonomide açgözlülük ve kar hırsı önemli unsurlardır ama bu unsurların korku ile dengelenmesi gerekir. Mesela Türk bankaları 2001’den sonra korkuyu hep yaşadı, bir iş yaparken başımıza başka bir iş gelir mi diye iki kez düşünmeyi öğrendik. O sayede de Amerika’nın sonrun yaşadığı enstrümanların hiçbiri bizde yoktu. Bana da Morgan Stanley telefon edip bu ürünleri satmak istiyor, “AAA reytinge sahip, LIBOR+40 bps ile sana veririm.” diyordu. “Yetmez.” deyince “Sana 10 kat kaldıraç veririm.” diyordu. Yani LIBOR üzerinden beni fonlayacak, ben gidip ona yatırım yapacağım ve böylece bana getirisi LIBOR+400 bps olacak. Biz yine de kabul etmedik. Çünkü bu gerçek olamayacak kadar iyiydi, hem AAA reytingi vardı hem de getirisi yüksekti. Biliyorsunuz; risk ve getiri ilişki içerisinde olmalıdır. Bu durum hem mantığımıza uymadı hem de enstrümanın içinde ne olduğu belli değildi, BDDK ile başımızın derde girme ihtimali vardı. Ama diğerlerinde hiçbir yönetmelik, hiçbir korku olmadığı için kabul ettiler ve dünya bankacılık sistemi duvara çarptı. Türk bankaları BDDK’nın bankalara göz açtırmayan, herşeyi düzenleme ve kurallara bağlayan tavrı sayesinde mükemmel bir performans sergiledi. Şimdi bütün dünya regülasyonu arttırıyor. Bankalar halkın mevduatını topladığı ve batmaları durumunda bütün ekonomiyi mahvedecekleri için ellerideki parayla istediklerini yapamazlar. Düzenleme ve denetleme olmak zorundadır. Biz 2001 krizinden sonra düzenleme ve denetlemenin önemini görüp, çıkardığımız dersleri uygulamaya koyduğumuz için bu durumdan etkilenmedik. Bu sebeple o dönemin hükümetini şükranla anmak lazım. Kemal Derviş’in yaptığı reformlar oldukça önemlidir.

Sektörde ulusal sermaye payının azalması, yabancı sermaye payının yükselmesi muhtemel bir kriz ortamında ülke ekonomisini nasıl etkiler? Yabancı bankaların kredileri geri çağırması söz konusu olur mu? Kredilerin geri çağırılması riskini Lehman Brothers’ın batmasından sonra tecrübe ettik. Yabancı bankaların daha güvenli olarak algılanırdı, fakat tersi bir durumun söz konusu olduğunu gördük. Yinede, BDDK o kadar güçlü ve o kadar iyi bir denetleme ve düzenleme yapıyor ki o dönemde bile insanlar mevduatla ilgili bir endişe duymadı. Bir problem olması durumunda BDDK’nın devreye gireceğini biliyorlardı. Bunlar bankanın batması ihtimaline ilişkin problemlerdi. İkinci problem ise; yabancı banka kredileri geri çağırırsa Türkiye ekonomisi etkilenir mi? Banka bilançolarının pasifleri incelenirse bu pasiflerin yalnızca %10’unun sermaye olduğu görülür. Türk bankalarında bunun da bir kısmı halka açık. Mesela Garanti’de %51 halka açık, ve zaten toplam pasifin %10’una tekabül eden sermayenin de %24’ü BBVA’in. İspanya’da bir problem yaşanması, BBVA’in yüzünden Garanti Bankası’nın buradaki kredilerini geri çağırması çok da olası değil. Çünkü Türkiye’deki krediler sermaye ile değil Türkiye’de yaratılmış mevduat ile fonlanır. Bankaların pasiflerinin %70’ine yakını mevduattır. Demek ki Türkiye’de kredilerin geri çağırılma riski mevduat azalırsa, yani tasarruf düşerse, ciddi bir tehlike haline gelir. Yabancı bankaların Türkiye’de topladıkları mevduatla verdikleri krediyi geri çağırıp, o parayı yurtdışına götürmelerine BDDK ve düzenlemeler engel.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı? 20 yıllık bankacılık kariyerimde aldığım en büyük ders bankacılıkta ihtiyatlı olmanın çok önemli olduğudur. Bu ihtiyatı üst yönetim ya da yönetim kurulunun karakteriyle sağlayacaksınız ve güçlü bir denetleme ve düzenleme devrede olacak. Herkes her istediğini yapamayacak. Amerika’da

9


SFINANCE mortgage kredilerinde evin değerinin bile üzerinde kredi vermeye başlamışlardı. Çünkü bizdeki gibi evin değerinin %70’i kredilendirilebilir diye bir regülasyon yoktu. Bankalar $100.000 tutarında ev alanlara $110.000 kredi vermeye başladı. Bunu yaparken de “Evin değeri nasılsa artar, borçlu da kredilerini ödemiş olur.” diye düşündüler. Dolayısıyla herkes mortgage ile ev aldı, araba kredisi ile araba aldı ve kredi kartı sahibi oldu. Bir grup insan hep kapitalist dünyanın bu kadar yüksek kaldıraçla yarattığı sahte cennetin sürdürülebilir olmayacağını söylüyordu. Daha gerçekçi, daha sürdürülebilir, gerçek ekonomik dünyalar için daha dikkatli olmak ve belli oranlara bakılarak bankacılık yapmak, bu oranlara göre kredi vermek gerekir. Benim mesleki hayatımda aldığım en büyük dersin bu olduğunu da son olarak eklemek isterim.

Geleceğe yönelik planlarınız neler? Bu planlarınızın arasında öğretim üyeliği var mı? Ne yapacağımı şu an henüz planlamıyorum. Akademik bir özgeçmişim olmadığı için öğretim üyeliğinin haddim olduğunu düşünmüyorum.

Bankacılığı düşünen arkadaşlarımıza ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Ben kurumsal bankacılıktan geldiğim için Türkiye’deki en büyük 300 grubu yakından tanıyorum ve birçoğunda çok heyecanlı kariyer olanaklarının olduğunu görüyorum.. Fakat bana sorarsanız bankacılığı tercih eden biri daha çok şey öğrenme fırsatına sahip olur. Ben profesyonel bir kariyer için ülkemizde halen en cazip alanın bankacılık olduğunu düşünüyorum. Bankacılığı seçmek isteyenlerin mutlaka ilgili bankaların Management Trainee (Yönetici Adayı) programlarına başvurmalarını tavsiye ederim.

10


Makale

SFINANCE TÜRKİYE’DE BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN GÖRÜNÜMÜ Bankacılık sektörü, ulusal ekonomilerin büyüme temposuna eşlik eden, tüm sektörlerin ilerlemesine yön veren çok önemli bir sektör. Bankacılık sektörü gerek kredi yaratma, gerek mevduat, gerekse de yarattığı istihdam hacmi bakımından Türkiye ekonomisini sırtlayan sektörlerden birisidir Bankacılık sektörünün diğer sektörlerden önemli bir farkı; sektörün tüm sektörlerle yakın ilişki içerisinde bulunmasıdır. Ülke ve kent ekonomisini oluşturan firmaların mali verilerini elinde bulunduran bankalar, belki de ekonomilerin durumunu en iyi ölçebilecek imkânlara sahip kurumlardır.

Erdem Alptekin 9 Haziran 1982 İzmir doğumludur. İlkokulu Hakimiyet-i Milliye İlkokulu, ortaokul ve lise öğrenimini ise Bornova Anadolu Lisesi Almanca Bölümü’nde tamamlamadıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Finansal İktisat ve Bankacılık Tezli Yüksek Lisans Programı’nda öğrenimine devam etmektedir. İngilizce ve Almanca bilmektedir. Universiade 2005 İzmir organizasyonunda gönüllü üye olarak Oyunlar Köyü ve Merkez Ofis’de görev almıştır. 2006 yılından beri İzmir Ticaret Odası Araştırma ve Meslekleri Geliştirme Müdürlüğü’nde çalışmaktadır. Ekonomik ve Finansal Sorunlar Yardım Masası uzmanı olarak görevini sürdürmektedir. Makro ekonomik konular, Dünya, Türkiye, Ege Bölgesi ve İzmir ekonomisinin profili ve yatırım olanakları, yabancı sermaye, yatırım teşvikleri, sermaye piyasası, KOBİ’lere yönelik projeler, hibeler, destekler, teşvikler, krediler, finansal kuruluşlar, girişimcilik, inovasyon, dış ticaret, vb. konularla ile ilgili güncel ekonomik konulara ilişkin araştırma-inceleme raporları yazmakta, toplantı organizasyonları düzenlemekte, destekler ve teşvikler ile ilgili farkındalığın arttırılması amacıyla çalışmalar yapmaktadır. 2008 yılından beri JCI (Genç Liderler ve Girişimciler) İzmir Derneği üyesidir. 2011 yılından beri ise dernekte Yönetim Kurulu üyesidir. 2011 yılında Bireysel Gelişimden Sorumlu Başkan Yardımcılığı, 2012 yılında Dernek Sekreterliği görevini yapmış, 2013 yılında ise iş Dünyasından Sorumlu Başkan Yardımcılığı görevine devam etmektedir. 2007 yılından beri Beşiktaş Jimnastik Kulübü kongre üyesidir.

12

Gelişmiş ülkelerden, az gelişmiş ülkelere kadar her yerde yakın za- man içerisinde yeni bir bankacılık anlayışı olacağı tartışılıyor. Uzmanlar banka şubelerinin küçüleceğini ve kimi yerlerde seyyar şubeler oluşacağına değiniyorlar. Bu yöntemin işletme giderlerinde çok ciddi tasarruflar sağladığı için uygulanacağı düşünülüyor. Geleceğin bankalarının adeta bir atıştırma (fast food) şubesi haline dönmesinin ve işlemlerin paketler halinde sunulmasının ise şaşırtıcı olmayacağı ticaret hayatında konuşuluyor. Ticaret, giderek internet üzerinde ticarete, yani diğer adıyla sanal ticarete kaymaya başladı. Artık şube sayısının fazlalığı gücün değil problemin büyüklüğünün göstergesi oluyor. Hızla değişen teknoloji sonucunda şube dışı kanallar, müşteriler için şubelerden öncelikli hale geldi. Bu sayede hem zaman hem de gelir kaybı yaşanmıyor. Artık bankacılık sektöründe başarı, müşteriyi hizmete çağırmaktan değil, hizmeti müşteriye götürmekten geçiyor. Bugün bankacılık sisteminde nakit paranın yerini kredi kartları ve alternatif ödeme kanalları almış durumda.Para iyice sanallaşmaya başladı.Artık birçok bankacılık işlemi internet bankacılığı ve ATM’lerden yapıldığından dolayı, nakit parayla eskisi kadar karşılaşılmıyor.Zaten alternatif ödeme sistemleri de nakit kullanımının azaltılmasını amaçlıyor. Elektronik ticaret ve kart kullanımındaki artış da bu durumu teyit ediyor. Türkiye’deki bankacılık sektörünün aktif büyüklüğü, henüz gelişmiş ülkelerdeki seviyelere gelemedi. Ancak buna rağmen Türk bankacılık sektörü teknolojik anlamda çok yol kat etti. Dünya literatüründeki birçok uygulamaya uyum sağlandı.


SFINANCE

Yaşanan küresel krizin ABD ve AB bankalarını derinden sarsmasından sonra, Türkiye bankacılık siste¬mi ile ve gelişmiş ülkeler bankacılık sistemi arasındaki fark giderek kapanmaya başladı. Özellikle 2001 krizi sonrası Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun kurulması ile birlikte, Türkiye’deki bankacılık sistemine ilişkin uygulamalar dünyaya örnek oldu. 23 Ekim 2012 tarihi itibariyle toplam aktifler 783,5 Milyar TL, toplam krediler 766,3 Milyar TL, menkul değerler ise 276,4 Milyar TL. 23 Ekim 2012 tarihi itibariyle krediler/mevduat oranı % 100,7, menkul değerler portföyü/ mevduat oranı % 35,3, takipteki alacaklar/krediler oranı % 2,92, yurtdışı bankalara borçlanma / mevduat oranı % 16,83. Eylül 2012 itibariyle krediler/GSYH yüzde 55, kurumsal krediler/GSYH yüzde 37, bireysel krediler/ GSYH yüzde 18, kredilerin toplam aktiflere oranı yüzde 58 ve en çarpıcı gösterge kredilerin mevduata oranı yüzde 104. Yani mevduatın tamamı krediye dönüşmüş durumda. Konut kredileri 19 Ekim 2012 itibariyle 82 milyar 286 milyon TL düzeyinde. Konut kredileri 2011 yılı sonuna göre yüzde 10,3, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 12,2 oranında artış göstermiş. Bankacılık sektöründe 2012 yılının ilk yarısında toplam aktiflerde 127,8 milyar TL’lik artış meydana gelmiş. Bu artışın % 93’ünü krediler oluşturuyor. Bankacılık sektörünün dönem net kârı, Haziran 2012 itibarıyla 11,5 milyar TL ve önceki yılın aynı döne-mine göre 1,2 milyar TL artış göstermiş. Finansal kurumların kullandığı alternatif dağıtım kanalları, teknolojik gelişmelere paralel olarak artış göstermeye devam ediyor. Bankacılık sektöründe hem yurt içi hem de yurt dışı şube sayısı artmış olup, 2.429 kişiye ek istihdam olanağı yaratılmış. Online bankacılık hizmetleri de finansal araçların yatırımcılara ulaşmasında kolaylık sağladı. Yılın ikinci çeyreğinde, bankalar aracılığıyla internet üzerinden yapılan finansal işlemlerin hacmi % 2,9, mobil bankacılık finansal hizmetlerinin hacmi %29 artış göstermiş. Bankalar bugün, “faizler düştü, önümüze gelene kredi verelim” yaklaşımı içinde değiller. Yavaşlayan bir ekonomi ve sorunlu kredilerin büyüdüğü bir ekonomide kredi verirken, kredi standart¬larını yüksek tutuyorlar. Bankalar böyle bir dönemde teknolojiye daha fazla önem veriyor. İnternet şubelerinde bankaların gündemi daha fazla yatırım yaparak daha fazla kullanıcıya ulaşmak ve daha fazla pazar payı sahibi olmak. Bankacılar, en düşük maliyetlerle hizmet verecek altyapıları kurabilecek şekilde hizmet sunabilecek iş modelleri geliştirmek için çalıştıklarını ve bu alanın ayrıca öncelikli yatırım alanları olduğunu belirti¬yorlar. 2000’li yılların başından beri internet bankacılığı kanallarına her geçen gün daha da artarak yatırım yapan Türk bankaları, 2013 içinde yeniliklere ve yatırıma devam mesajı veriyor. Bankaların aslında internet bankacılığı başta olmak üzere tüm alternatif dağıtım kanallarında yatırıma hiç ara vermediği ve bu dünyayı sonuna kadar kullandığı dikkat çekiyor. Son 2 yıldan beri bazı bankaların internet şubelerinin ön ve ara yüzlerini yenileyerek ya da sanal dün¬yadaki şubelerini farklı bir platform haline getirerek daha fazla farkındalık yaratmaya çalıştığı görülü¬yor. Daha güvenli, daha fazla ileri teknoloji içeren daha kullanıcı dostu uygulamaları devreye alacağını açık¬layan banka sayısı da az değil. Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre 2005 yılında Türkiye’de internet bankacılığını aktif olarak kul¬lanan müşteri sayısı 3 milyon 176 bin, sisteme kayıtlı müşteri ise 14,1 milyon kişiydi. Bugün 9 milyondan fazla aktif kullanıcı bulunurken sisteme kayıtlı

13


SFINANCE müşteri sayısı ise 21,1 milyon. Aktif kullanıcıların 8,1 milyonu bireysel 794 bini ise kurumsal müşteri olurken 1 milyon 718 bin kişinin bir düzenli ödeme talimatı var. 777 bin kişinin fatura ödeme talimatı, 1 milyon 28 bin kişinin kredi baş¬vurusu ve 595 bin kişinin de kredi kart ya da ek kart başvurusu internet bankacılığı üzerinden yapıldı. En çok aktif müşteriye sahip ilk 3 il ise İstanbul, Ankara ve İzmir olarak sıralandı. 2012 yılı,

Türkiye’de bankacılık sektöründe altına dayalı ürünlerin çeşitliliğinin arttığı ve altın bankacı¬lığı anlayışının benimsendiği bir yıl oldu.Türkiye’de yastık altında tutulan altın miktarının çok fazla olduğu ve altın bankacılığı sayesinde bu tasarrufların bir kısmının milli ekonomiye kazandırılması düşünülüyor. 18 yıl aranın ardından Türkiye Fitch Ratings tarafından tekrar “yatırım yapılabilir ülke” seviyesine yükseltildi. Not artışının ulusal ekonomiye ve bankacılık sektörüne olası etkilerinin şu şekilde olacağı düşünülüyor. • Yurtdışından gelen sermayenin miktarında bir artış ve kalitesinde (daha uzun vadeli portföy yatırımları ve doğrudan yabancı yatırımlarda artış) ise bir iyileşme olabilir. • Türk Lirası değerlenme baskısı yaşayabilir. • Bu değerlenme etkisi ile enflasyon aşağı yönlü belirginleşir. • Faizlerin aşağı yönlü eğilimi güçlenir. • Bu gelişmelerin bankacılık sektörüne olası etkilerini ise aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz. • Fonlama maliyetlerindeki aşağı yönlü trend kısa vadede devam eder. Bu nedenle de kredi / mevduat faiz farkı arasındaki olumlu gelişme 2013 yılı ilk çeyreğine taşınır. • Kredi talebinde, hemen olmasa da, önemli bir kıpırdanma olabilir. Özellikle Türk Lirası’nın güçlü seyri ithal ürünlerin fiyatlarının cazip kalmasını sağlayarak özellikle 2013 yılı başlarından itibaren kredi artış hızını ivmelendirebilir. • Aktif kalitesi kısa-orta vadede güçlenebilir. Beklenenden hızlı kredi büyümesine bağlı olarak sorunlu kredi oluşumu gerileyeceği gibi tahsilât tarafında iyileşme yaşanır ve bu da banka karlarının daha hızlı artmasına olanak sağlayabilir. • Sermaye yeterliliğinin artması söz konusu olacaktır. Bazı aktiflerin risk ağırlığının ülke notunun artması ile birlikte düşmesi ve bunun da bankaların sermaye yapılarına olumlu katkı sağlayarak büyü¬me trendine destek vermesi beklenir. 1 Temmuz 2012’den itibaren kredi riskinin ölçümünde standart yöntemin uygulanmaya başlamasıyla, Türkiye Basel II�yi tam olarak uygular hale geldi. Türk bankacılık sistemi, Türkiye’deki sektörler arasında oldukça önemli bir yer tutuyor. Çünkü özel sektörün kredi almak için aldığı başvurdukları bankaların önemi çok büyük. Dünyadaki gelişmiş ekonomilerin sahip oldukları güçlü ekonomilerinin gücü finansal anlamdaki güçle¬rinin yanı sıra bankaların reel sektöre verdiği destekle ölçülüyor. Yani finansal gelişmeye reel gelişmenin eşlik etmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2023 yılında ilk on ekonomi arasına girmesi için KOBİ’lere yönelik kredi mekanizmaların daha çeşitlenmesi ve bu sayede yatırımların artması gerekiyor. Bu noktada bankalara önemli roller düşüyor. Türk bankacılık sistemi de, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra Türkiye ekonomisinin istikrarının korunmasında kilit rol oynayacak.

14


SFINANCE

Kwaynak: • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, 23.10.2012 Tarihli Günlük Bankacılık Sektör Raporu, www.bddk.org.tr, 01.11.2012 • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, www.bddk.org.tr, 01.11.2012. • Dünya Gazetesi, Uzman Görüşü, Not Artırımının Bankalar Üzerine Olası Etkileri, http://www.dunya. com/not-artirimi¬nin-bankalar-uzerine-olasi-etkileri-150084yy.htm. • Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Bankacılık Sektörü Basel II İlerleme Raporu, http:// www.bddk.org.tr/We¬bSitesi/turkce/Basel/11342ilerlemeraporu_06_12.pdf, 07.11.2012.

15


Makale

SFINANCE KALKINMA VE YATIRIM BANKACILIĞI

Halil Eroğlu Halil Eroğlu, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü’nü bitirdikten sonra, kariyerine Türkiye İş Bankası A.Ş.’de başlamıştır. Türkiye İş Bankası bünyesinde çalıştığı süreçte Müfettişlik, Genel Müdürlük ve Şube Müdürlükleri görevlerini yerine getirmiştir. 1996 yılında Türk Dış Ticaret Bankası A.Ş.’ye CEO ve yönetim kurulu üyesi olarak geçiş yapan Eroğlu, finansal iştiraklerin koordinasyonlarında görev almıştır. 1998 yılından 2001 yılına kadar İş Finansal Kiralama A.Ş.’de CEO olarak çalışmıştır. Kariyerinin 2001 yılından sonraki 10 yıllık sürecini ise Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası A.Ş.’de CEO ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak geçiren Eroğlu, Haziran 2011’den bu yana, İş Finansal Kiralama A.Ş.’nin Yönetim Kurulu’nda yer almaktadır

16

Kalkınma ve Yatırım Bankacılığı Ülkelerin iktisadi, hukuki koşullarının ve sermaye olanaklarının birbirinden farklı olması, dünya üzerinde birbirine benzeyen veya benzemeyen yönleriyle birçok değişik banka sisteminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Söz konusu durum, banka ve bankacılığın tanımlanmasında olduğu gibi bankacılığın sınıflandırılmasında da uluslararası bir fikir birliğine ulaşılmasını engellemiştir. Ülkemizde bankacılık sektörü, Ticaret Bankaları ve Mevduat Kabul Etmeyen Kalkınma ve Yatırım Bankaları başlıkları altında iki ana grup halinde değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, bankacılık sektörünün genelinde olduğu gibi, bu yazının konusunu oluşturan Kalkınma ve Yatırım Bankacılığı’nda da ülkeden ülkeye farklılıklar olabildiğinin her zaman hatırımızda bulundurulmasında fayda vardır. Kalkınma Bankaları, gelişmekte olan ülkelerde refah düzeyinin artırmak üzere, yatırım sermayesi noksanını gidermek ve teknik yardım sağlamak yoluyla girişimcilerin temel endüstrilere

yatırım yapmak konusundaki kaygı ve duraksamalarını ortadan kaldırmak ve bu yolla endüstriyel gelişmeyi hızlandırmak amacı güden kuruluşlardır. Haliyle, dünyada tek tip bir kalkınma bankası olmayıp ülkeler arasındaki farklılaşmalara göre “tek/birçok sektöre hizmet verenler” veya “tek/çok maksatlı çalışanlar” olarak biçimlenmektedirler. Ortak özellikleri, gelişen ülkelerde yetersiz olan sermaye ve girişim unsurlarını desteklemek, bu suretle gelişmeyi hızlandırmak ve sermaye ile finansman piyasalarının boşluklarını doldurmaktır. İhtiyaca göre şekillenen yapıları nedeniyle faaliyetlerini zaman içinde yatırım veya ticaret bankacılığına dönüştüren kalkınma bankalarına da rastlanmıştır. Bir kalkınma bankası kurulması gereğinin temelini oluşturan az gelişmişlik olgusunun rastlandığı ülkelerin temel özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür: • Düşük Kişi Başına Milli Gelir Seviyesi • Yüksek Nüfus Artış Hızı � Fakirlik Kısırdöngüsü • Adaletsiz Gelir Dağılımı • Tarımın Geleneksel Kesim Olması ve Gizli İşsizlik • Yapısal Düalizm (toplu-


SFINANCE mu Oxbridge veya Ivy Leage üniversite mezunu insanlar ile hiç okula gitmemiş insanların oluşturması, arasının olmaması vb çelişkiler) • Eğitim, Teknik Bilgi ve Teknoloji Seviyesinin Azlığı • Tasarruf ve Sermaye Birikiminin Düşük Olması • Yapısal Eksiklikler (Ekonomik, Hukuki, Altyapısal,

kân ve alanları konusunda araştırmalar yapmak ve bunları yayınlamak • Yeni yatırım alanlarına öncülük yapmak • Kalkınma planlarının gerçekleştirilmesine katkı sağlamak • Yurtdışından (Dünya Bankası vb uluslar üstü finansal kalkınma destek kuruluşlardan) kaynak sağlamak ve aktarmak • Yabancı sermayeyi yatırım yapmaya teşvik etmek Yatırım Bankaları ise, uzun vadeli kaynak sağlamak isteyen kamu kuruluşlarının ve özel şirketlerin menkul kıymetler ihracını başlatan, bunlara garanti veren ve dolaşımını sağlayan, bu suretle de söz konusu kuruluşlara ve tasarruflarını menkul değerlere yatırmak isteyen yatırımcılara aracılık yapan kuruluşlardır. Kalkınma bankalarında olduğu gibi, yatırım bankaları da tek tip olmayıp, ülkeler arasındaki farklılaşmalara göre biçimlenmektedir.

Yatırım bankalarının temel işlevleri ise aşağıdaki şekilde özetlenebilir: • Firmalara sermaye piyasaları kanalıyla uzun vadeli fon sağlamak • Firmalara finansal mühendislik hizmetleri sunmak (halka arz, ortak bulma, satın alma ve birleşmeler (M&A), türev enstrümanlar (derivatives)) • Risk sermayesi (venture capital) yoluyla KOBİ finansmanı • Danışmanlık fonksiyonu • Tacir bankacılık (mevduat kabulü hariç bankacılık) • Koruyucu fonksiyonu (ikincil piyasa oluşturulması, pazar yapıcılığı, garantörlük vb) • Diğer (aracı kurum işlemleri, köprü finansman, sendikasyon, teminat mektubu vb) Kalkınma ve Yatırım Bankacılığı iki ayrı bankacılık türüdür. An-

Sağlık, Eğitim, Verimlilik vb) Kalkınma bankalarının temel işlevlerini aşağıdaki şekilde özetlemek mümkündür: • Sanayi sektörüne uzun vadeli kredi sağlamak • Ülkenin iç kaynaklarını harekete geçirerek sanayi sektörüne yönlendirmek (tahvilbono ihracı, sermaye iştiraki) • Sermaye piyasasının gelişmesine olanak hazırlamak • Müteşebbislere teknik yardımda bulunmak • Potansiyel yatırım im-

17


SFINANCE cak, gösterdikleri benzer fonksiyonlar nedeniyle “Kalkınma ve Yatırım Bankaları” olarak birlikte değerlendirilmektedirler. Sermaye piyasalarının az gelişmiş olması kalkınma bankalarının yatırım bankalarının alanına da girmesine yol açmakla birlikte, zaman içinde ülkenin gelişmesi ve kalkınma bankacılığı işlevlerinin azalması da kalkınma bankalarının yatırım bankacılığı veya ticari bankacılığa yönelmesine yol açmıştır. Bu iki bankacılık türü birbirini ikame eden değil, tamamlayan farklı bankacılık alanlarıdır. Kalkınma bankaları sermaye piyasalarının gelişmediği ülkelerde kalkınma fonksiyonunu ifa etmek üzere kurulmuşlardır. Kalkınma Bankaları genellikle devlet, Yatırım bankaları ise özel sektör tarafından kurulmuş olup, uyguladıkları politikalar bundan etkilenmektedir. Kalkınma Bankaları doğrudan kredi verip aynı zamanda teknik yardımda bulunurken yatırım bankaları ise aracılık etmekte ve danışmanlık ile finansal mühendislik hizmetleri vermektedirler. Her iki yapı arasında belirgin fark olarak vurgulanabilecek diğer bir husus da kalkınma bankalarının kardan ziyade misyon bazlı çalışmaları, yatırım bankalarının ise rekabet ortamı içinde çalıştıklarından ötürü kar amacı gütmeleridir.

Türkiye’nin ilk Kalkınma ve Yatırım Bankası - TSKB Ülkemizde kalkınma ve yatırım bankacılığının geçmişi 1950

18

yılına dayanmaktadır. Dünyada ‘Savaş Sonrası Dönem’ olarak adlandırılan ve savaşın getirdiği yıkımı onarmaya yönelik ekonomik faaliyetlerin öne çıktığı söz konusu dönemde Bretton Woods Anlaşması ile birlikte IMF-Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların faaliyete geçtiğini ve ‘Marshall Planı’nın uygulamaya konulduğunu görüyoruz. Aynı dönemde Türkiye’de ise kamunun ekonominin genelindeki hâkimiyeti, Tek Parti Dönemi’nin bitişi, ABD ve Dünya Bankası ile kurulmaya başlanan ilişkiler göze çarpıyor. Türkiye Sınaî Kalkınma Bankası A.Ş. (TSKB) tam da bu dönemde Dünya Bankası’nın ve TC Hükümeti’nin desteği, ancak sermayeye katılımı olmadan, ağırlıklı olarak (%78) önde gelen ticari bankalardan oluşan, toplam 25 özel sektör firmasının sermayeye katılımıyla ülkemizdeki ilk kalkınma ve yatırım bankası olarak kurulmuştur. TSKB’nin misyonu; • Özel sanayi sektörünün

kurulması ve mevcutların geliştirilmesine yardım etmek • Yabancı ve yerli sermayenin sanayiye iştirakine destek olmak • Ülkenin sermaye piyasalarının gelişmesine katkıda bulunmak Olarak tanımlanmıştır. Dünya Bankası’nın kendi yönetim kadrosu içinden ilk genel müdürünü atadığı TSKB, sanayiye aktaracak olduğu yatırım kredilerinin büyük bir bölümü, yurt dışından ithal edilecek olan yatırım mallarının finansmanında kullanılacak. Dünya Bankası kaynaklı döviz kredisi niteliğinde olduğundan, çıkarılan özel kanunla döviz işlemi yapma yetkisine ve TC Hazine’sinin yalnızca kamu kuruluşlarına sağladığı garantörlük imtiyazına sahip kılınmıştır. Kurucu unsurlarından biri olmakla birlikte Bankanın ‘Özel Sektöre Hizmet Veren Özel Sektör Bankası’ olma özelliğini korumak için hissedar olmayan kamu kesimi, TSKB Yöne-


SFINANCE tim Kurulu’nda TC Merkez Bankası’na ve TC Hazinesi’ne verilmiş olan iki sandalye ile temsil edilmektedir. Kurucu unsurlarının ve içinde bulunduğu piyasaların gelişim ve taleplerine göre zaman içinde faaliyetlerini çeşitlendirmiş olan TSKB faaliyete geçtiği 1950’li yıllarda proje bazında yatırım kredisi ve teknik yardım sağlamış. 1960’lı yıllarda sektör geliştirme faaliyetleri içinde yer alarak sermaye iştirak fonu kurmuş. 1970’li yıllarda bölgesel kalkınma ve KOBİ’lere kredi sağlama fonksiyonlarını yerine getirmiş. 1980’li yıllarda ihracatı geliştirme faaliyetlerini geliştirmiş. 1990’lı yıllarda ise özelleştirme danışmanlığı ve kurduğu yatırım bankacılığı bölümü (Kurumsal Finansman) aracılığıyla halka arzlar yapmış. fon kaynaklı krediler ve tersane kredisi gibi tematik krediler vermiştir. TSKB’nin 2000’li yıllarda sağladığı kalkınma ve yatırım bankacılığı hizmetleri ise (ülke ekonomisinin de büyümesinin paralelinde) ciddi miktarda çeşitlenmiştir; • Alıcı/Satıcı Tarafı (buy side/sell side) Danışmanlık, Aracılık • İstanbul Yaklaşımında Koordinasyon Sekreterliği, Danışmanlığı, Aracılığı • EIB (Avrupa Yatırım Bankası), IBRD (Dünya Bankası), CEB (Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası), JBIC (Japon Uluslararası İşbirliği Kurumu), KfW (Alman Kalkınma Bankası), AFD (Fransız Kalkınma Ajansı), IDB (İslam Kalkınma Bankası),

EBRD (Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası), ICO (İspanyol Kredi Kurumu) gibi birçok Uluslar Üstü Finansal Kalkınma Destek Kuruluşlarının Kredilerine Aracılık • “REL” (Renewable Energy Loan) Yenilenebilir Enerji, Enerji Verimliliği (Energy Efficiency) ve Sürdürülebilir Bankacılık (Sustainable Banking) Kredilerine Aracılık • APEX Bankacılığı (Wholesale Banking/Toptan Bankacılık) • Risk Bazlı Kredi Fiyatlandırması (yatırım konusu projenin tamamlanma aşamalarına göre değişkenlik gösteren esnek teminatlandırma)

Kalkınma ve Yatırım Bankacılığı’nın Geleceği Kalkınma bankacılığının, (en yalın anlatımla) genel refah düzeyinin artırılması gibi bir misyon doğrultusunda yapılması, haliyle akla belirli bir refah düzeyine ulaşılması halinde bu tür kuruluşların bir gün misyonunu tamamlayıp tamamlamayacağı sorusunu getirmektedir. Diğer taraftan, Eylül 2008 tarihinde Lehman Brothers’ın batışı ile tetiklenen yatırım bankacılığı sektörünün krizi ise yatırım bankacılığı faaliyetlerinin de bir sonunun olup olmadığını düşündürmektedir. Ancak, değişimin süreklilik arz eden bir olgu olması, her zaman her gelişmişlik düzeyinde ilerleme ihtiyacının bulunmasına yol açmakta, dolayısıyla da hiç bir zaman sonlanmamasına

neden olmaktadır. Bunun için her iki bankacılık faaliyetinin de ihtiyaçları önceden tespit edebilmek ve değişen şartlara adapte olabilmek koşuluyla mevcudiyetlerini önümüzdeki yıllarda da sürdüreceği aşikardır. Nitekim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra (1948 yılında) Almanya’nın yeniden imar edilmesine katkıda bulunmak üzere kurulmuş olan Alman Kalkınma Bankası KfW bugün 400 milyar Euro’nun üzerindeki aktif büyüklüğü (Alman Bankacılık Sektörü Toplam Aktifleri içerisindeki payı yaklaşık %5) ile dünya geneline yayılmış 70 şubesi ile faaliyet gösteren bir kalkınma bankası olup, Almanya gibi gelişmişlik ve refah düzeyi yüksek bir ülkede bile günümüzün ve geleceğin konuları olan enerji verimliği, yenilenebilir enerji, sürdürülebilir bankacılık, APEX (toptan) bankacılığı ve teknik yardım gibi faaliyetleri ile global ölçekte pazar yapıcı, geliştirici

19


SFINANCE

bir öncü kuruluş olma konumunu sürdürebilmektedir. Aynı şekilde, 1941 yılında kurulmuş olan Fransız Kalkınma Ajansı (AFD) da bugün 20 milyar Euro’nun üzerindeki aktif büyüklüğü ile toplam 70 ülkede enerji verimliği, yenilenebilir enerji ve sürdürülebilir bankacılık kapsamındaki faaliyetlerine, hacmini her yıl büyüterek devam etmektedir. Yatırım bankacılığı alanında, 2008 yılı Eylül’ünde başlayan 2009 yılında bankacılık sektörünün genelini de içine alan kriz ise yatırım bankacılığının

20

fonksiyonundan veya gerekliliği gibi yapısal bir konudan dolayı değil, esas olarak sektörün denetim zafiyetinden kaynaklanmıştır. Yüksek rekabet ve karlılık hedefleri doğrultusunda, dünyanın en iyi üniversitelerinden yüksek derecelerle mezun olmuş parlak gençlerin yönetimine bırakılmış ve giderek daha anlaşılmaz düzeyde matematiksel bir hale gelmiş olan türev işlemlerin ve teminatı yetersiz ürünlerin (MBS - Mortgage Backed Securities vb) zaman içinde gerek teknik, gerek hacim yönünden sektörün mevcut de-

netim yetenek ve standartlarını aşması söz konusu krizin başlıca sebebi olmuştur. Ekonomist Paul Krugman’ın Eylül 2008’de yayınlanan makalesinde “Bankacılık sektörü son dönemlerde çok eğlenceli bir sektör haline gelmişti. Sektörün yeniden sıkıcı hale getirilmesi lazım” sözleriyle vurguladığı gibi, denetim standartlarının global ölçekte yeniden tanımlanmasıyla bu sorunun da üstesinden gelinmiştir.


3İK İŞ VE KARİYER KULÜPLERİ BİRLİĞİ Yönetim Kurulu Başkanlığını Alper Çakıroğlu’nun yaptığı ve İzmir Ekonomi Üniversitesi Kariyer Kulübü’nün de üye olduğu İş ve Kariyer Kulüpleri Birliği, kurulduğu günden bu yana imza attığı önemli projelerle üniversiteli gençlerle önemli şirketlerin arasında köprüler kuruyor. “Gelecek Bizimle Güzel” sloganıyla yola çıkan 3İK, gerek sosyal sorumluluk projeleriyle, gerekse düzenlediği etkinliklerle adından sıkça söz ettiriyor. İş ve kariyer alanında faaliyet gösteren uluslararası bir etkileşim ve gelişim ağı kurmayı kendine vizyon edinen 3İK’nın misyonu ise iş ve kariyer kulüplerini tek çatı altında toplamak, yüksek potansiyele sahip kulüpler ile şirketleri buluşturarak, üniversitelerde etkili çalışmalar gerçekleştirmektir. 3İK Kulüplere Ne Sağlar? 3İK, kulüplerin gelecek dönem üniversite içi projeleri için fikir verir ve şirketlerin temas kurmasına katkıda bulunur. Bunun yanısıra, kulüplerin benzer kulüplerle biraraya gelmesini ve ortak projeler geliştirmesini sağlar. 3İK Şirketlere Ne Sağlar? 3İK, şirketlerin gelecek dönem üniversite projeleri için fikir verir ve kulüplerle temas kurmasını sağlar, şirketlerin yıl içerisinde gerçekleştirmek istediği şirket gezileri, MT-Staj program tanıtımları, kariyer günleri katılımları ve stajyer alımları için doğru kişiler ile iletişim kurmasını sağlar. Ayrıca, şirketlerin gerçekleştirecekleri vaka çalışmaları ile “Fikir Lideri” olan öğrencileri daha yakından tanımasını sağlar 3İK Etkinlikleri •

3İK Şirket Kahvaltıları

Türkiye’de hizmet veren en gözde şirketler ile 3İK yönetim ve çalışma gurubunun bir araya geldiği, 3İK’nın geçmiş ve gelecek projelerinin tanıtıldığı, şirketlerle birlikte üniversitelerde hangi projenin geliştirileceği ve nasıl daha etkin ve verimli hale getirilebileceğinin samimi bir ortamda görüşüldüğü kahvaltılardır. •

3İK Kulüp Kahvaltıları

İstanbul’da faaliyet gösteren en aktif kulüpler ile 3İK yönetim ve çalışma gurubunun tanıştığı, kulüplerle birlikte üniversitelerde hangi etkinlikleri yapabiliriz, nasıl daha etkin olabiliriz konularının konuşulduğu,her kulübün kendi etkinliklerini paylaştığı, gelecek dönem kulüplerle birlikte hangi projelerde yer alacağımızın konuşulduğu kahvaltılardır.

3İK Etkileşim ve Gelişim Kampı

-Türkiye’nin en aktif iş ve kariyer kulüplerini Türkiye’nin en gözde firmalarıyla bir araya getirerek, gelecek dönem üniversite aktivitelerinin planlamasının yapıldığı, vaka çalışmalarının gerçekleşti-


ği, kulüpler ile şirketleri buluşturarak projelerinin daha kaliteli ve daha fazla üniversite öğrencisine ulaşabilmesini sağlayan benzersiz bir kamptır. Etkileşim ve Gelişim Kampı içerik olarak vaka analizi çalışmalarını, interaktif şirket sunumlarını, mülakat simülasyonlarını, şirket ve kulüp görüşmelerini, şirket ve kulüp proje ortaklıklarını, şirket oyunlarını ve eğlence aktivitelerini kapsamaktadır. Şirketlerin Etkileşim ve Gelişim Kampı hakkındaki görüşleri: “3 yıldız buradayız. Bu çocukların inancı ve kararlılığı artarak devam ediyor. Geleceği birlikte şekillendireceğiz, çünkü gelecek onlar...” Hakan ALP - Finansbank GMY “Yine dört dörtlük bir organizasyona imza attınız. Başarı grafiğinizin bu hızla yükselmesini dilerim. Sevgilerimle...” Elif GÜRTEKİN – VODAFONE “Bu güzel organizasyon için tüm 3İK ekibine teşekkürler... Her zamanki gibi çok organize ve fark yaratan ekibinizle misafirpeverliğinizi bir kez daha gösterdiniz. Başarılarınızın devamını dileriz...” PHILIP MORRIS SA İşe Alım Ekibi “İlk kez katıldığımız bu organizasyonda pek çok başarılı arkadaşla buluşma şansı yakaladık. Önümüzdeki sene daha da büyük başarılarda beraber olmak dileğiyle...” İrem ÖNAL- PepsiCo Türkiye •

3İK Career Plus

Career Plus, FMCG, Bankacılık ve Denetim sektörlerinde kariyer yapmayı planlayan, 13 hedef üniversiteden seçilen adaylarla Türkiye’nin söz konusu sektörlerde lider firmalarını bir araya getirir. Career Plus, şirketleri ihtiyaçlarına uygun öğrencilerle biraraya getirir ve kamp esnasında yapılan vaka analizi çalışmalarıyla şirketlere öğrencilerin yeteneklerini keşfetme fırsatı sunar. Öğrencileri ise doğru kariyer hedeflerine yönlendirir, kişisel network oluşturmalarını sağlar, staj ve işe alım süreçlerine birebir tanıklık etmelerine olanak tanır. Katılımcıların Career Plus hakkındaki düşünceleri: “Career Plus kariyer anlamında yaşadığım en güzel deneyim oldu diyebilirim. Gerçekten bilgilendirici ve eğlendirici bir kaç gün sağlandı bize. Öncesi ve sonrası dahil olmak üzere tamamen tatmin ediciydi. Bir çok firmayı bu organizasyonda bizzat tanıyıp, firma yetkililerine aklımızdan geçen ufak detayları sorma fırsatı elde ettik. İleride bünyesinde yer almaktan mutluluk duyacağım firma ile beni tanıştıran bu organizasyondan mümkün olduğu kadar çok kişi faydalanmalı ve daha çok firma böyle bir organizasyonda kendilerini tanıtma fırsatı bulmalı diye düşünüyorum. “ Nur KAHRAMAN “Career Plus sayesinde bankacılık ve denetim sektöründe söz sahibi olan firma yetkilileri ile tanışma fırsatı yakaladım. Bu firmaların düzenlediği Case lerle bir takım olarak nasıl karar alındığını deneyimlemiş oldum. Ayrıca Career Plus ile iki gün dahi olsa okuldan uzaklaşıp Polonezköy gibi doğa ile iç içe bir yerde dinlenme imkanı buldum. Bunu gerçekleştirirken aynı zamanda kariyerim için faydalı seminerlere katılmış olmam beni sevindirdi.” İhsan AKTÜRK


Röportaj

SFINANCE Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Osman Arslan Ziraat Bankası Genel Müdür Yardımcısı

1995 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi, İstatistik bölümünden mezun olduktan sonra, 2006-2008 yıllarında Orta Doğu Teknik Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. 1995 yılında Ziraat Bankası’nda Bankacılık Okulunda başlayan mesleki kariyerim, 1996-1998 yılları arasında Bankada Uzman, 1998-2000 yılları arasında Sümerbank A. Ş.’de Müfettiş Yardımcısı, 2000-2004 yılları arasında Asya Katılım Bankası A.Ş.’de Müfettiş ve Müdür Yardımcısı, 20042012 yılları arasında Halk Bankası A.Ş.’de Bölüm Müdürü, Daire Başkanı, Genel Müdür Yardımcısı ve Arap Türk Bankası’nda Genel Müdür olarak sürdü. Mart 2012 tarihinde Finansal Yönetimden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak Ziraat Bankası’ndaki görevime başladıktan sonra, Ocak 2013 tarihinden itibaren Uluslararası Bankacılık ve Ortaklıklar Genel Müdür Yardımcısı olarak görevimi sürdürmekteyim. Aynı zamanda A&T Bank Yönetim Kurulu Baş-kanlığı görevini de yürütmekteyim.

Ziraat Bankası’nın özelleştirilmesine ilişkin çeşitli haberler okuyoruz. “Ziraat Bankası ne zaman özelleştirilecek?” sorusu bu sıralar sık sık karşımıza çıkıyor. Son olarak Ali Babacan bu yıl içerisinde böyle bir özelleştirme beklemediğini belirtti. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Son yıllarda küresel finans sistemini altüst eden global krize rağmen, güçlü mali yapısı, geçmiş kriz tecrübeleri, sürdürülebilir karlılık ve verimliliği nedeniyle, Türk Bankacılık Sektörü, gerek yurtiçi, gerekse uluslararası yatırımcıların odak noktası haline geldi. Geçtiğimiz yılın Kasım ayında gerçek-leştirilen ve İMKB tarihinin en büyük halka arzı olan, Halk Bankası’nın ikinci halka arzına, yurtiçi ve yurtdışı yatırımcılardan gelen yüksek talep ve bahsettiğiniz gibi kamuoyunda Ziraat Bankası’nın özelleştirmesine yönelik haberlerin artmış olmasını, Türk bankacılık sektörüne ilginin yansımaları olarak değerlendirmek gerekiyor. Bankanın ölçeği, iş hacmi ve misyonu dikkate alındığında, bu yöndeki bir kararın Bankamızın ge-lişmesine katkısının yanı sıra , ülkemizin sermaye piyasalarının derinleşmesi açısından da olumlu sonuçlar getireceğini söyleyebiliriz. Bu konuda netleşen bir takvim olmamakla birlikle, banka olarak her an halka arz edilecekmiş gibi hazırlıklara başladığımızı ifade edebilirim.

24


SFINANCE destekliyorum.

BDDK geçtiğimiz günlerde bankaların da artık altın alıp satabileceği bir tasarı üzerine çalışıldığını açıklamıştı. Kuyumcuların çok tepsini çeken bu durum bankalar için yeni bir gelir kaynağı demek. Birçok banka hazırlıklara başladıklarını bile belirttiler. Sizin bu tasarıya yönelik görüşleriniz nelerdir? Global finansal krizin yarattığı belirsizliğe ek olarak, belli başlı ülkelerin Merkez Bankalarınca rezerv güçlendirme amaçlı altın alımı, son yıllarda altın fiyatlarını artırmakla kalmadı aynı zamanda altına dayalı ürünlerin de yaygınlaşmasına zemin hazırladı. Hal böyle olunca, en büyük finansal aracı konumundaki bankalar da müşteri talep ve beklentilerini de göz önüne alarak, altın mevduatı, altın fonu ve son dönemde fiziki altın gibi altına dayalı ürünleri müşterilerine daha fazla sunma yoluna gittiler.

Öte yandan, Bankaların ürün yelpazesini fiziki altın işlemleri ile sınırlı görmemek gerekir. Bankalar altın mevduat hesapları, altına dayalı fonlar gibi altın yatırımcıları için hem farklılaşmış hem de kolayca erişilebilen ve yüksek likiditeye sahip finansal ürünleri sunarak piyasanın derinleşmesine kat-kıda bulunuyor.

2013 yılından itibaren uygulamaya başlayacak Basel III düzenlemelerinin bankacılık sektöre nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz? Basel III kriterleri, global finansal krizle ortaya çıkan ciddi finansal risklerin bertaraf edilmesi

Şubat ayında BDDK tarafından “Bankaların Kıymetli Maden Alım Satımına ve Alacaklarından Dolayı Edindikleri Emtia ve Gayrimenkullerin Elden Çıkarılmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Düzenleme’yle bankalara, Kıymetli Madenler Borsaları’nda işlem gören ve belli standartları taşıyan kıymetli madenlerin yanı sıra, standartları ve nitelikleri belirlenen Cumhuriyet altın sikkeleri ile Cumhuriyet ziynet altınlarının alım ve satımı ile Vadeli İşlem ve Opsiyon Borsaları’nda işlem gören kıymetli madenleri esas alan sözleşmeleri alım ve satım yapabilme yetkisi verildi. Faaliyetlerindeki farklılıklar dolayısıyla, bankalara sağlanan bu türde bir yetkinin mücevherat sektörünün temsilcileri ile rekabet etme veya sadece bankalara gelir fırsatı yaratma amacı taşımadığını aksine, geniş şube ağı ile finansal sistemdeki fon arz ve talebini dengelemek misyonundaki bankaların, yastık altında kalan işlevsiz tasarrufların ekonomiye kazandırılması amacına hizmet edecek makro stratejilerden bir tanesi olduğunu düşünüyor ve bu yöndeki gelişmeleri

25


SFINANCE amacıyla düzenlenmiştir. Basel süreci uzun bir dönemi kapsamakta olup bu başlık altındaki düzenlemeler finansal piyasalardaki dinamikler ve gereksinimlere göre çeşitli evrelerden geçmiştir. Basel III ile getirilen en önemli yenilikler arasında bankaların sermaye yeterliliği kapsamında kullanılan sermaye tanımının değişmesi, sınır ötesi bankacılık faaliyetlerine, asgari likidite oranlarına ve karşı taraf riskine ilişkin düzenlemeler yer almaktadır. Düzenlemenin, Türk Bankacılık sektörüne etkisinin sınırlı olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun birincil nedeni, Türk Bankacılık sektöründe 2001 yılında yaşanan bankacılık krizinden alınan dersler sonucu gözetim ve denetim bilincinin artmasıdır. Bir diğer neden ise, BDDK tarafından ihtiyatlı bir politikanın yansıması olan, %12’lik ‘’Hedef Sermaye Yeterliliği Rasyosu’’ uygulamasıdır. Diğer taraftan, finansal kriz dönemlerinde bankaların kar dağıtımının izne bağlanması uygulamaları ve son dönemde kaldıraçlara sınırlama getiren düzenlemeler de Basel II düzenlemeleri-

nin bankacılık sektörü üzerindeki negatif etkisini sınırlayan diğer unsurlar arasında yer almaktadır. Türk bankalarının sermaye yapısına baktığımızda, sermayelerinin ağırlıklı olarak ödenmiş sermaye ve dağıtılmamış kar gibi sağlam unsurlardan oluşması da, Basel III düzenlemelerinin Türk Bankacılık sektörü üzerinde sınırlı etki yapacağını göstermektedir. Bu düzenlemelerden görece olarak daha fazla etkilenecek olan sermaye benzeri borçlar ile sermaye tabanına katkı sağlayan finansal kurumlar olacaktır. Bu perspektiften bakınca, makroekonomik istikrarı bozmayacak ölçüde kredi büyümesi ve karlılık artışı yönünden Türk Bankacılık sektöründe önemli bir sorun beklememek gerektiğini ifade edebilirim.

Kentsel dönüşümün gündemde olduğu bu sıralarda konut kredilerinin %0.76 %0.89 civarlarında seyretmesi konut fiyatlarında balon oluşmasına neden olur mu? Sektörün büyümesi Regule edilmiş bir bankacılık sistemini likidite riski ile karşı karşıya bırakabilir mi? Yatırım ortaklığı projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Akademik çalışmalar, gayrimenkul fiyatlarının ekonomik gidişata yönelik bozulmanın, bir bakıma ekonomik krizlerin öncü göstergelerinden bir tanesi olduğunu gösteriyor. Konut fiyatlarının aşırı talep ve yüksek finansman desteğiyle, balon oluşturacak düzeye yükselmesi ve ardından gelen hızlı çöküş sonrasında yaşanan krizlerin olumsuz ekonomik sonuçlarının, konunun hassasiyetini artırdığını düşünüyorum. Hala etkileri devam etmekte olan finansal krizi ifade ettiğim bu sürece eklenmiş türev ürünler tetiklemiştir. Türkiye özelinde, büyük şehirlerde konut fiyatlarının artış eğiliminde olmakla birlikte, balon oluşturacak düzeyde olmadığını söyleyebilirim. Konut finansmanının en az 10 yıllık uzun bir süreyi kapsaması nedeniyle, faiz oranlarındaki gerilemenin, konut talebini artırması normal karşılanmalıdır.

26


SFINANCE Cazip finansman koşulları dışında, konut talebini artıran bir diğer faktör de, kentsel alanların çöküntü haline gelmesi ve kent dokusunun korunmasına yönelik bir ekonomik kalkınma modeli olarak gördüğümüz, ‘’Kentsel Dönüşüm Projesi’’dir. Kısa dönemde konut fiyatları üzerinde talep yönlü hafif bir baskı oluşturacağını düşündüğümüz, adı geçen projenin yaratacağı sosyal, ekonomik faydalar nedeniyle, konut talep artışının tolere edilebileceğini düşünüyorum. Ülkemiz genç nüfus yapısı ve reel konut talebi sektörü şekillendirmekte olup ülkemizin yükselen gelir ve refah düzeyi de nitelikli konut projelerine olan talebi artırmaktadır. Türkiye’deki parasal otoritelerin, makroekonomik istikrarı bozucu türden kontrolsüz kredi artışına sıcak bakmaması ve konut değerlemelerinde ekspertiz ve değerleme açısından son yıllarda daha bilinçli hareket edilmesi, kredilendirmede tespit edilen konut değerinin sadece belli oranına kadar kredi verilebilmesi, bankacılık sistemindeki likidite riskini azaltacak unsurlar arasında yer alıyor. Öte yandan, ülkemiz bankalarının sağlıklı bir kredi portföy dağılımına sahip olduğunu ve sektörel yağunlaşmanın düşük olduğunu da ifade etmeliyim.

zi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bundan sonrası için hedef ve bek-lentileriniz nelerdir? Bankamızdaki “Hep Birlikte Daha İyiye” sloganıyla başlatılmış olan ve Ziraat Bankası’nın geçmişten gelen kurumsal değerlerini geleceğe taşımayı amaçlayan, değişim ve dönüşüm projesinin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. Ayrıca, Ziraat Batnkası çatısı altında başlamış olduğum bankacılık kariyerime, uzun yıllar sonra üst yönetici olarak dönmüş olmanın kıvancını yaşıyorum. Hedefim, hemen hemen her kademesinde görev yaptığım, 150 yıllık bankacılık devini, etkin, karlı ve küresel bir finans oyuncusu olmasına katkı sağlamak. Bu süreçte hem Bankamızın hem de ülkemizin önemli kazançlarının olacağına olan inancımız her gün daha yüksek bir ivme ile çalışmamıza zemin hazırlıyor.Verfex scressidi sentrum nia signovis. At iam maximisque turo

Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı modeli temelde, gayrimenkule ve gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak suretiyle faaliyet gösteren özel bir portföy yönetim şeklidir. Büyük projelerin ve yatırımların finansmanında, halktan gayrimenkul yatırım ortaklığı payları karşılığında toplanan paralarla finansman sağladığından şirketler üzerindeki finansman yükünün azaltılmasına da katkı sağlamaktadırlar. GYO’larının asgari %25’inin halka açılmasına yönelik SPK düzenlemesi de, sektörün tabana yayılmasının göstergesidir. Konut sektörünün diğer sektörlere sağlayacağı katkıları da göz önüne alındığında GYO türünde oluşumların desteklenmesinin gerekli olduğu kanaatindeyim.

Görüyoruz ki Ziraat Bankası hayatınızın her döneminde önemli bir yere sahip olmuş. Ziraat Bankası’ndaki ilerlemeni-

27


SFINANCE Operational Risk in Banking Sector M. Melih Akyurt | Halil Karlı Banking sector came across different type of risk, such as; market risk, credit risk , systematic risk and operational risk. Importance of operational risk has emerged since ‘90s thus; banking sector has developed. Moreover some banks expand different continents with established new bank or acquired bank from that country. Some banks opened new branches and they provide more services with more employees and because of these situations operational risk for bank is occured. The Basel Committee defines the operational risk as the “risk of loss resulting from inadequate or failed internal processes, people and systems or from external events”. Operational risk has four main factors. First, employees are main part of banking sector. Since; banking sector is a service business and employees realized two main jobs; they work on critical positions and determine reputation of bank with their behaviours. Therefore; magnitute part of operational risk come from employees. The situations which are, gross negligence, unethical behaviours, misconduct in Office and debt fraud can caused big damages. Especially misconduct in office and debt fraud happen in big banks because they have lots of branches it

28

is so difficult to control. Secondly, banks have applied new technologies to increase the customer satisfaction and to decrease the costs. But also dependence of techonology is a big operational risk for banks. Because; if system creates a problem, this situation affect most of the customers and create huge losses. Especially technological problem affect treasury transaction, because every second is more important for investors. The other important factor is internal processes; banks have to obey some regulations forced by Turkish BRSA(Banking Regulation and Supervision Agency) and it has to educate its own employees to stay in these borders. Banks should establish well being organization structure to provide efficiency. Thus, it is difficult to provide customer satifaction on these days. People want to

make their banking transaction immediately and banks has to respond customers demands for protection of its own reputation. Finally, external events mostly unforesablly for banks. such as; natural disastars, new tax law, political unsustanibility, uncertanity about audit issues and military coup are not able to regulated part of risk because banks can not apply different types of strategies. However, to decrease rest of three risk which are we mentioned above there is an ability to apply different strategy for banks. Barrings Bank Case Study According to 2008 data, almost half of the risk come from system and internal process, but generally we heard employees risk that create big story. Because; celebrity one is coming from animal spirit. One of the most well known is Barings Bank which is first commerical bank in England. İn 1993 Nicholas William Leeson is hired by Barings Bank in Singapur as


SFINANCE a derivative manager. Barings banks’s first fault is that this manager is responsible for buy/ sell operation and accounting record at the same time. This situation created weakness in controlling, because banks can use accounting deparment as a control mechanism. In 1994 Leeson has 20000 losses thanks to accounting fault but he did not explain this losses to his manager and he created new account to disguise the facts. He made new financial transaction without authority for the compensation of losses. But he did not settle for 20000 and he made huge transaction finally, he gain 20 million sterling which amount is 8 times bigger than second bank in Singapur. Bank governers did not take care internal audit opinion because huge profit created short blinedness. After the Osaka earthquake, Leeson had huge losses and this amount reached 59 billion Yen then Barings Bank was bought only 1 sterling by ING Bank.

Basel Commitee and Operational Risk The global market crisis shows the importance of efficient financial risk management skills requirement for the banks to prevent world economy from such events . 2008 American mortgage crisis which is mainly coused by colletealized debth obligations is especially one of the sustainable example of that for all the world economies. This crisis is dramaticly influenced most of the economy in the world. And, proves that it is important to avoid risks in banking sector. Basel Commitee is established to improve basic standarts, to audit and to regulate for all the risks exposure in banking sector by BIS (Banking Ä°nter Settlements) at the end of 1974 with the joint resolution of G10 countries central banks. Commitee membbers which are Belgium, Canada, France, Germany, Ä°taly, Japon, Luxem-

bourg, Holland, Spain, Sweden, Switzerland, England, and The USA have met in concil for four times a year since 1974. The aim of the comitee is to establish international standards for banking management by considering secured audit system and regulations for all the risks exposure in banking sector. Basel I, Basel II, and Basel III which has been under the implementation process in Turkey are the three most significant studies in basel comitee. BASEL I which is firstly published a set of mimimum capital requirement for banks in 1988 is started to be implemented after the countries put a law in to a force with the help of their BRSA in 1992. Moreover it is also known as 1988 basel record. The weeknes of Basel I is just considering the credit risk occur on balance sheets of the banks. However; as we mantioned before, the real world is not such a case. So, the new basel accord, Basel II is published in 2004 after the inconvenient

All these scandalls show us, operational is risk so important for banks because banks expand different countries and different cities. Moreover, audit is getting more difficult with these mixed financial services, regulations and technology. Therefore BaseI I and Basel III helped banks to create new solutions and increase the aplication of risk techniques.

29


SFINANCE negotiations and it was predicted that Basel II will be implemented after 2007. Basel II consists of three pillars which are minimum capital requirement (Pillar I), supervisory review process (Pillar II), and market dicipline (Pillar III). Moroover, the most significant change is that there is needed capital adequacy for market risk and operational risk by banks. The studies that are made by the Basel Cometee about operational risk contributed the devolpment of recognition on this topic. Moreover, Basel II encouraged the academicians to study on operational risk concepts and help the improvement of awareness on it. Furthermore, the progress about the Basel II and Basel III in Tur-

key is mantioned below. Operational Risk in Turkey Just like the other risks and internal audit concept, operational risk is also under the consider of Turkish BRSA with the banking law no 5411. All the banks are responsible for establishing internal audit, and risk management systems according to this law. Moreover, In risk management concept the measurement of the risk is so crucial . If someone is exposed to risk does not consider about the magnitute when it is occured, and likelihood, it does not bring in anything to know about the risk. So, BRSA has worked on this concept and do regulations about measurement and assesment of capital adequacy for

banks in 2002. There are three different methods were mentioned, basic indicator aproach, standart aproach, and altenatif aproach in the body of regulation document. Moreover, value at operational risk was strated to be measured by only the standart methods instead of the others in 2007 by banks. This situation is announced by the BRSA with help of its financial report on December, 2008. Nowadays most of the banks try to use advanced measurement approach to be more reliable and increase its orrientation process for Basel III. And, operational risk takes an important place for the banks. They receive consultant services provided by audit firms to controll their operational risks.

References • Coskun C. Kucuközmen. (2010), Küresel Finans Sistemi Hataları Affetmiyor: Basel-IV Yolda mı?, Riskonomi Dergisi İnternet: http://www.riskonomi.com/wp/?p=508 • Coskun C. Kucuközmen. (2008), Basel II Çerçevesinde Finans Kesiminde Risk Algısı ve Risklerin Yönetimi, IAV, İstanbul. internet: http://www.coskunkucukozmen.com/wp-content/uploads/2012/02/pagesiav.pdf • Cadiou Christophe, Mars Monika; PwC Basel II Pillar 3: Challenges for banks, The Journal • Global perspectives on challenges and opportunities pg 30-35 internet: http://www.pwc.com/gx/en/banking-capital-markets/pdf/Basel.pdf • Gary W. Loveman; Employee Satisfaction, Customer Loyalty, and Financial Performance, An Empirical Examination of the Service Profit Chain in Retail Banking; Journal of Service Research •

John Thirlwel. (2010), RISK & REGULATION Basel III and operational risk: the missing piece?, Financial Times Prentice Hall, pg; 10-11 internet: http://www.johnthirlwell.co.uk/FS_Focus.pdf

• Kaya Ömer. (2009), Bankalarda Operasyonal Risk, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Bitirme Projesi internet:http://www.turklider.org/TR/Portals/57ad7180-c5e7-49f5-b282-c6475cdb7ee7/UserFiles/omerkara/Proje%20v.29.pdf • KPMG Bankaların Raporlama Tebliğindeki Değişiklikler internet:http://www.kpmg.com/TR/tr/sektorler/Finansal-hizmetler/Documents/ Bankalarin-Raporlama-Tebligindeki-Degisiklikler-Set-II.pdf • Roberts Elizebeth. (2008), An Overviews of Basel II’s Pillar 2 Financial Stability Institute, BIS, Seminar for Senior Bank Supervisors From Emerging Economies. Washington,DC 23th October. internet:http://siteresources.worldbank.org/FINANCIALSECTOR/Resources/M-Pillar2-ElizabethRoberts.pdf

30


SFINANCE

40 Mules or 40 Axes institutions. The fact of the matter is that last 18 years have been fraught with financial crises. One after the other! It all began with the Mexican Crisis of international magnitude in 1994, which was followed by:

Halit Soydan

This is a Turkish saying. The quote can possibly be translated into English as “doomed to lose”. It means one way or the other, the sucker is bound to lose. What’s the relevance? What is happening? What is lost? Who is the looser? Why do we keep talking about the losers? Are they individuals or corporations or the state apparatus or all of us that are losing? “The LIBOR Crisis” is only a final (2012) example of what is going on around us. Speaking of the LIBOR Scandal, how can we forget the fact that the whole world uses this rate as its benchmark, and condone the rigging of its daily levels by some naughty boys of high-finance! Must confess, we have been dumbstruck to learn that this irregularities have been committed by some of the world’s leading banking

32

1. The Global Crisis of 1996-1997 that devastated almost whole Asia, however initially the financial inferno was confined to Southeastern Asian countries. China and India seemed to have escaped from it with limited scars though. 2. In 1998, the Russian Federation announced “moratorium”, i.e., suspension of the repayment and interest payments of overseas debts to the creditors, 3. In 2001, it was the turn for Argentina to follow the suit, declare “moratorium”.

4. “Sub-prime” crisis of 2008 has transformed into serious stagnation everywhere, except emerging countries. “Decoupling” varied from one to the other. Turkey is said to have been among the emerging countries that have been least faced with the global invoice of sacrifices. 5. And it has been five years since (165-year old) Lehman Brothers declared bankruptcy. The world still feels the bitter taste of the crisis aftermath. Now, the Eurozone is faced with not only the staggering “sovereign debts” but also unemployment vavat hitherto unheard levels. One painful example is that of Spain in October 2012 at 25 percent. Sluggish economies may wreak havocs. And no way out seems to be in sight. Both the Federal Reserve and the European Central Bank kept printing money to ease the financial burden, which will sooner or later push the inflation rates to risky levels. These two central banks’ “quantitative easing”


SFINANCE

programs set the stage for new discussions. Germen Bundesbank is openly opposed to the Mario Draghi’s so-called “outright monetary transactions” proposals. Numerous European banks are still dangerously underfunded, and management teams of top-echeloned European banks are (toward 2013) unveiling serious layoff programs. The United States of America, on the other hand, is faced at the turn of the new year, 2013,

so-called “fiscal cliff” which from the day the new US President, be it the incumbent Mr. Obama or his rival, will have to repeal, by law, the existing tax incentives and put additional brake on public expenditures, whereby the sluggishness of the economy would deepen and already high joblessness would be exacerbated. In the meantime, Japan has lost, in 2010, its status as the world’s second-largest, a position now claimed by China. As in the old

adage “It does not rain but it pours” the Japanese Government released in October 2012 the prediction that its population will shrink from about 127 million today to 47 million in 2100 (http://www.washingtonpost.com/world/asia_pacific/a-declining-japan-loses-its-once-hopeful-champions/2012/10/27/f2d90b2e-1cea-11e2-9cd5-b55c38388962_story.html?hpid=z2)

To sum up the epilogue, I should say that the banks have either initiated or helped aggravate the financial crises in the timeframe of the last 18 years. Having tried to shed light to the immediate past of the global

33


SFINANCE

economies I’d like now to underline the fact that Turkey has lost valuable 35 years between 1970 through 2005 due to high and persistent inflation numbers. Indeed, Turkey was introduced the double-digit inflation figures in 1930 that would last 35 years culminating in 1994 at a yearly average of the consumer price index of 149,50 percent.

34

Mr. Erdem Başçı the Governor of Turkish Central Bank has stressed this fact in his testimony to the Turkish Cabinet of Ministers on October 22nd 2012, making reference to the following chart, called “lost 30 years”. I. These “lost years” had little to do, in fact, with the global crises.

It was all on account of the fiscal delinquencies, inter alia. For instance, 2001 Financial Crisis of Turkey occurred while sun was shining everywhere. The sweeping the banking problems under the carpet in the previous 10 years or so set the stage of almost implosion of the whole Turkish banking system. The price had to be paid. The rigid


SFINANCE Please note that this final table from the WEB Page of Turkish Treasury as I believe makes a clean breast of the “current account” malaise of Turkey.

austerity Program of Mr. Kemal Dervish, supported by an IMF Stand-by, pulled the plug for 22 banks (out of 82 in November 1999) that were deemed to be unable to survive, creating a minimum US$ 50 billion fiscal cavity. Ten of thousand businesses went belly-up, hundreds of thousands of people lost their jobs but the sufferings were not without a reward. Turkish economy was back on track again. Mr. Başçı pointed, at the said testimony, to firstly the fiscal developments in Turkey within a time span of 11 years and to the targets for the next three years as follows (firstly debt to GDP followed by budget deficit to GDP as defined by the European Union). Firstly public debt to GDP ratio:

I need to repeat the fact that all charts in this article have been presented by the Governor of the Turkish Central Bank in testimony to the Government in Ankara on October 22nd 2012. So far so good! That is all the bright sides! Now let us have a look the gray side, if not the flip side, of the whole financial picture in Turkey. That is the “Current account” deficit of Turkey which in recent years has apparently helped Turkey to achieve the growth and employment.

A “current account” deficit at 10 percent of the GDP at the end of 2011 is obviously too high. This ratio is expected to come down to 7, 3 % by the end of 2012, which are slated, in the 2013-2015 Medium-Term Program of Ankara to stand at: 1. 7,1 % in 2013 2. 6,9 % in 2014 3. 6,5 % in 2015 The Government seems wary about the “current account” deficits of Turkey. Nonetheless, frankly speaking, in this regard, we find anything above 3, 5 % precarious. Look like, the “current account” deficit is still the Achilles heel of Turkey, and likely to be so for the near future.

And then the budget deficit to GDP ratio: These fiscal and monetary policies have spawned in Turkey the following growth and employment data as shown below. The unemployment data follows the quarterly growth numbers.

35


Makale

SFINANCE

Küresel Ekonomik Krizler Küresel ekonomiye bakıldığında; tarihsel süreç içerisinde çeşitli dönemlerde dünyanın birçok önemli krize maruz kaldığı görülmektedir. Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren, küreselleşmenin ivme kazanması ile birlikte son olarak 1997 Asya Krizi’ni gören dünyada, bu dönemden sonra önemli bir yükselme trendi görülmekteydi. Bu dönemde Türkiye, Rusya ve diğer bazı ülkelerde çeşitli krizler yaşansa da bunlar küresel bir krize dönüşmemişti.

Övgü Pınar 21 Mart 1985 tarihinde İzmir’de doğdu. Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olduktan sonra Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Halen Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Birliği Anabilim Dalı’na bağlı Avrupa Çalışmaları bölümünde doktora öğrenimine devam etmektedir. Doktora çalışmaları kapsamında Brüksel’de Avrupa Birliği kurumlarına ziyaret gerçekleştiren Dokuz Eylül Üniversitesi heyeti içinde yer alarak Avrupa Birliği ve fonksiyonlarına yönelik incelemelerde bulundu. İleri düzeyde İngilizce, orta derecede Almanca bilmektedir. 2007 yılında uzman yardımcısı olarak başladığı İzmir Ticaret Odası Araştırma ve Meslekleri Geliştirme Müdürlüğü’nde, 2012 yılından bu yana uzman olarak çalışmaya devam etmektedir. Küresel ekonomik gelişmeler, Türkiye ekonomisi, makroekonomik konuların yanı sıra enerji ve inşaat sektörlerindeki gelişmelere yönelik araştırma-inceleme raporları yazmakta, toplantı organizasyonları yapmaktadır.

36

Ancak 2007 yılına gelindiğinde ABD’de konut piyasasında patlak veren konut krizi, kısa zamanda tüm dünyaya yayılarak, başta ABD ve AB olmak üzere dünyanın birçok yerini etkisi altına aldı.

Bu kapsamda; söz konusu krizlerin en önemlilerinin ortaya çıkış nedenleri, dünya ekonomisine etkileri ve sonuçlarını değerlendirmek yerinde olacaktır. 1) 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı Kara Salı olarak da bilinen 24 Ekim 1929 Salı günü borsanın dibe vurmasıyla patlak veren 1929 Ekonomik Bunalımı’nın nedenlerini şu şekilde özetlemek mümkündür: Birinci olarak; Amerika’daki küçük şirketler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, savaşın etkilerine bağlı olarak birleşmek durumunda kalmış ve savaş sonrasında tekel piyasası oluşmaya başlamıştı. Bu birleşmeler nedeniyle, 1929 yılına gelindiğinde ortaya çıkan tabloya bakıldığında; ABD’de tek bir holdingin iflasının ekonomiyi sarsmaya yetebileceği bir ortam oluşmuştu.

İkinci sebep bankaların yapılanması ile ilgiliydi. Sermaye esasları, rezerv ve kredi oranları vb. belirleyen yasaların olmaması piyasada güvensizlik yaratmaktaydı. Bir diğer sebep; dönemin ekonomi yönetiminin tecrübesizliği olarak gösterilmekteydi. 1920’li yılların başlarında liberal ekonomi politikalarını sürdüren yönetim, ekonomiye devlet müdahalesi yapmaktan kaçınmış, bunu yapmaya karar verdiğinde ise hem çok geç olmuş, hem de yeterince başarılı bir müdahale yapamamıştı. Getirilen sıkı para politikası önlemleri sonucunda ekonomik faaliyetler durdu, reel sektör küçüldü, gelirler azaldı ve işsizlik arttı. Son olarak ise; Birinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, Almanya ve İngiltere’den talep ettiği tazminatların altın olarak ödenmesini talep etmekteydi.


SFINANCE Ancak altın stokunun yetersiz olması, yerine mal ve hizmet olarak ödenmeye çalışılmasının ise ABD’nin kendi içinde mal ve hizmet sektörlerinde sorunlara yol açması, son çare olarak getirilen gümrük duvarlarının ise dış ticarette küçülmeye yol açması gibi gelişmeler sonucunda ABD kredilerini geri alamadı. Tüm bu gelişmeler sonucunda; dünyanın en büyük ekonomik krizi olarak anılan Büyük Bunalım ortaya çıkmış, en çok sanayileşmiş bölgelere etki etmiş, dünya üzerinde bir işsizler ve evsizler ordusu yaratmıştır. 2) Bretton Woods Sisteminin Çöküşü ve Petrol Şoku 1970’li yıllara kadar ABD, parasını altın karşılığı olarak basan tek ülkeydi. 15 Ağustos 1971 tarihinde doları altın değişim standardından çıkararak karşılığını kaldıran ABD, doları dalgalanmaya bıraktı. Böylece dünya para sistemi de aniden karşılıksız kalmış oldu. Takip eden dönemde İngiltere de poundu dalgalanmaya bıraktığını açıklamıştır. Bunu diğer sanayileşmiş ülkeler izlemiştir. Karşılıksız kalan para sistemi; ülkelerin rezervlerini arttırmak amacıyla kolaylıkla para basmalarına yol açmış, bunun sonucunda da dolar başta olmak üzere önemli para birimleri değer kayıplarına uğramışlardır. Bu dönemde, petrol fiyatlarının dolara bağlı olmasına bağlı olarak dolardaki değer kaybı petrol üreticisi ülkelerin önemli kayıp-

lar vermesi sonucunu beraberinde getirmiştir. OPEC, petrol fiyatlarını altına bağladığını ilan etmiştir. Ancak petrol fiyatları bu dönemden itibaren hızla yükselmeye başlamıştır. 1973 yılına gelindiğinde petrol fiyatları hızla yukarı fırlamıştır. Örneğin 1972 yılında petrolün varil fiyatı 3 olar iken 1974 yılı sonunda bu fiyat 12 dolara ulaşmıştı. Ayrıca 1973 yılında İsrail ve Araplar arasında yaşanan Yom Kippur savaşı da petrol fiyatlarının artışında oldukça etkili olmuştur. 3)

1997 Asya Krizi

1997 yılında Tayland’da başlayıp önce Uzakdoğu ülkelerine, daha sonra da Rusya’ya yayılan krizdir. Tayland’da döviz krizi olarak başlayan kriz, kısa sürede önce Filipinler ve Endonezya’ya, takip eden dönemde Malezya ve diğer ülkelere uzanmıştır. Tayland, Endonezya ve Güney Kore’nin büyük miktarda özel sektör cari hesap açığı vardı ve düşük kur politikası borç almayı teşvik ederek sektörlerin dış dünyaya karşı kırılganlıklarını arttırmıştır. Bu dönemde özellikle Tayland’da ihracat düşmüş, bu da dış ticaret açığını büyütmüştür. Bu gelişmeler sonucunda yapılan devalüasyon ise krizin oluşmasına yol açmıştır. Yüksek faiz oranları, sabit döviz kuru uygulaması kısa vadeli dış borç alımlarına yol açmış, döviz kurlarında yaşanan artış kısa vadeli sermaye çıkışlarına sebep olmuş bu da ülke içerisinde artan mali yükümlülükler sonucunda borçların ödenememesi,

ipotek olarak verilen gayri menkullerin bankalara geri dönmeye başlaması, kredilerin durması, firmaların işletme sermayeleri ve yeni yatırımlarını finanse edememeleri, iflaslar gibi gelişmelere yol açmıştır. Tayland’da yaşanan bu gelişmeleri takip eden dönemde Filipinler, Endonezya ve Malezya başta olmak üzere bölge ülkelerinin para birimleri de ciddi değer kaybına uğramışlardır. Yaşanan döviz krizinin çeşitli kanallardan bölge ekonomilerine yayıldığı gözlemlenmektedir. Bunlara bakıldığında; finansal kriz aynı makro ekonomik özelliklere sahip ülkelere yayılmıştır. Finansal panikten kaynaklı uluslararası sermayenin azaldığı görülmektedir. Ülkelerin birbirleriyle aşırı ticari bağlılıkları krizin hızla diğer ülkelere yayılmasına sebep olmuştur. Ayrıca; 1990’ların ortalarında yaşanan iki olay da ekonomideki konjonktürün değişmesine yol açmıştır. ABD, Merkez Bankası’nın faizleri yükselterek enflasyonu düşürme çalışmaları ile birlikte yüksek kısa vadeli faiz oranları sayesinde sıcak para çeken Doğu Asya ekonomilerine göre daha çekici bir yatırım hedefi haline gelmiş, ABD doları tekrar değer kazanmış ve ABD dolarına bağlı olan Doğu Asya para birimleri de bunun sonucunda değerlenmiştir. Değerlenen Doğu Asya para birimleri yüzünden bu ülkelerin ihracatları daha pahalı olmuş ve bu da bu ülkelerin rekabet güçleri-

37


SFINANCE ni azaltmıştır. Bu durum Doğu Asya ihracatının büyük bir düşüş göstermesine yol açmış ve bu bölgedeki ülkelerin cari açıkları daha da kötüleşmiştir. 4) 2008 Küresel Ekonomik Krizi 2008 yılının sonlarına doğru, dünyada önce finans piyasalarında ortaya çıkan daha sonra da reel ekonomileri etkisi altına alan büyük bir krizle karşı karşıya kalınmıştır. Söz konusu kriz ile 1929 Dünya Ekonomik Buhranı ile sık sık kıyaslanan ve küresel ekonominin II. Dünya Savaşı’ndan sonraki en büyük daralmayı yaşadığı görülen bir ortam ortaya çıkmıştır. Dünya ekonomileri üzerinde yıkıcı etkilere yol açmış, finansman koşullarındaki bozulma ve toplam talebin gerilemesiyle birlikte küresel ticaret hızla yavaşlamış ve küresel bir boyut kazanmıştır. Küresel krizin tüm dünyada hızla yayılmasının, gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomileri üzerinde yıkıcı bir etkide bulunmasının iki nedeni olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi, 80’li yıllardan günümüze kadar hızlanarak devam eden ve özellikle de 2000’li yıllarda en üst noktasına ulaşan son küreselleşme dalgasıdır. Bu süreçte, dünya ekonomileri ve finans sistemleri birbirine yüksek oranda entegre olmuşlardır. Bu durum karşılıklı bağımlılığı da arttırmıştır. İkincisi ise bu krizin finansal bir kriz olması ve birçok gelişmiş ülke piyasalarında aynı anda ortaya

38

çıkmasıdır.

na neden olmuştur.

ABD başta olmak üzere ilk olarak gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan finansal kriz kısa bir süre içerisinde gelişmekte olan ülkeleri de etkileyerek dünya genelinde ciddi bir sarsıntıya neden olmuştur. 2000’li yıllardan itibaren Çin ve Hindistan gibi yüksek nüfusa sahip olan ülkelerde gözlenen ekonomik büyüme, başta petrol olmak üzere bütün emtia ve tarım ürünlerine olan talebi arttırarak söz konusu ürünlerin fiyatlarının yükselmesine sebep olmuştur. 2008 yılına gelindiğinde gıda, altın ve petrol fiyatlarında tarihin en yüksek düzeylerine ulaştıkları görülmektedir. Tüm bu süreçte ABD dolarının değerinin ise neredeyse bütün diğer para birimleri karşısında önemli ölçüde düştüğü görülmektedir.

Bu dönemde küresel likidite arzındaki genişlemeyle birlikte düşük seyreden uzun vadeli faizler ipoteğe dayalı konut kredileri gibi riskli varlıklara olan talebi arttırmıştır. Bu varlıklar, menkul kıymet haline getirilip tekrar pazarlanarak işlem görmeye başlamıştır. Ancak, bu tür menkul kıymetlerin likit bir ikincil piyasaya sahip olmaması ve yeterince denetlenememesi risklerin doğru olarak fiyatlanmasını engellemiştir.

2000 yılının sonlarında dünya ekonomilerinde ortaya çıkan söz konusu yavaşlama belirtileri ile birlikte ABD başta olmak üzere Avrupa ve Japonya merkez bankaları tarafından uygulanan gevşek para politikaları bir yandan varlık fiyatlarında şişme yaratırken, diğer yandan bankaların kısa vadeli ve düşük faizle borçlanarak, başta konut kredisi olmak üzere uzun vadeli kredi programları ortaya koymalarını teşvik etmiştir. Bankaların konut kredilerine olan talebi artırmak amacıyla kredi çeşitlendirmesine gitmesi kredi koşullarını esnekleştirmesi de özellikle geri ödeme olasılığı düşük olan tüketicilerin kredi kullanım oranlarının hızla artması-

Tüm bu gelişmelerle paralel bir şekilde 2008 yılında, ABD’de özellikle konut fiyatlarında hızlı bir düşüş yaşandığı görülmektedir. 2000’li yıllar boyunca yükselme eğiliminde olan konut fiyatlarında görülen yükselmenin en önemli nedenlerinden biri kolaylıkla elde edilebilen mortgage satışlarıydı. Sürekli yükselen konut fiyatları nedeniyle piyasalarda aşırı iyimser bir hava oluşmuş, bankalar düşük gelirli ailelere konut alabilmeleri için kolayca kredi sağlamaya başlamışlardı. ABD’de likidite bolluğuna bağlı olarak konut kredilerinin özensiz bir şekilde dağıtılması ile başlayan finansal problemler gün geçtikçe derinleşerek işin içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir. Süreç öyle bir hal almıştır ki bankalar herhangi bir işi, geliri veya varlığı olmayan kişilere bile kredi vermeye başlamışlardır. Kamuoyunda NINJA (no income, no job, no asset) kredileri olarak bilinen bu uygulamalar


SFINANCE varlık fiyatlarının, özelliklede konut fiyatlarının, çok hızlı bir şekilde artmasına yol açmıştır. Bir kısım konut kredisinde başlayan geri ödeme problemleri sonucunda banka portföylerindeki hacizli konut sayısı artmaya başlamıştır. Bankaların bu konutları piyasaya arz etmesi konut fiyatlarında düşüşe yol açmıştır. Bu durumda halen kredisini ödemekte olan bazı konut kredisi kullanıcılarının ellerindeki evlerin değeri kalan kredi ödemelerinin net bugünkü değerinin altında kalmıştır. Dolayısıyla bu kişiler de evlerinin anahtarlarını zarflara koyup (jungle mail) bankalara göndererek kredi geri ödemelerinden vazgeçmişlerdir. Burada dramatik olan şey kredi geri ödemelerinin bankalar tarafından diğer mali kuruluşlara satılması ve bu evleri teminat olarak alan sermaye piyasası araçlarının yaygınlığıdır. Bu nedenle zararlar domino taşları gibi bir mali kuruluştan diğerine sirayet ederek büyümüş ve mali sistemin temel taşları niteliğindeki kuruluşların iflasına yol açmıştır. FED Eski Başkanı Greenspan krizin sadece kredilerden kaynaklanmadığını asıl nedenin bu kredilerin paketlenerek tekrar satışı olduğunu ifade etmektedir. FED Başkanı Bernanke de yaptığı bir açıklamada konut piyasasındaki sıkıntıların ekonominin geri kalanına ve finansal sisteme yayılacağını beklemediklerini dile getirmiş olması krizin öngörülememiş olmasının en önemli işaretlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Bu dönemde ABD’nin önemli bankalarından Bear Stearns şirketi değerinin çok altında bir fiyatla J.P. Morgan’a satılmış, konut kredilerinde ikincil piyasanın gelişmesi için oluşturulan Freddie Mac ve Fannie Mae devlet kontrolüne geçmiş, büyük yatırım bankası Lehman Brothers’ın iflası, Merrill Lynch’in çok düşük bir bedelle Bank of America’ya satılması ve sigorta şirketi AIG’nin operasyonlarını devam ettirebilmek için FED’den önemli bir tutarda kredi almak zorunda kalması ABD başta olmak üzere küreselleşmenin bir sonucu olarak tüm dünyayı 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’ndan sonra en büyük ikinci küresel kriz olarak tanımlanan bir krizin içine sürüklemiştir. Özetle; dünyayı krize götüren unsurlar üç başlık altında toplanabilir. Bunlardan birincisi ülkeler arasında görülen makro ekonomik dengesizliklerdir. Bunun en önemli yansıması zengin ülkelerin tüketim harcamalarının yoksul ülkeler tarafından finanse edilmesi, bir başka ifadeyle kuzey güney ayrımının fazla olmasıdır. İkincisi, küresel finans piyasalarında görülen likidite bolluğudur. Küresel likidite arzının artmasına bağlı olarak faiz oranlarının düşük seviyelerde kalması, varlık fiyatlarında balonlar oluşmasına ve hanehalkının borçluluk oranlarının artmasına yol açmıştır. Üçüncüsü finansal piyasaların hızlı bir şekilde geliştiği, derinleştiği ve karmaşıklaştığı bir ortamda denetim ve gözetimden sorum-

lu mekanizmaların yetersiz kalmasıdır. Bu da küresel anlamda likiditenin kontrolsüz bir şekilde artmasına, borçluluk oranlarının yükselmesine ve piyasalarda risklerin oluşmasına neden olmuştur. Sonuç olarak yaşanan küresel krizin temel sebebi özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketicilerin, aslında sahip olmadıkları bir serveti harcaması şeklinde özetlenmektedir. Tüm bu gelişmeler doğrultusunda küresel krizin dünya ekonomilerinde makroekonomik açıdan yol açtığı hasarların en önemlisi finansal krizin reel ekonomiye yansıması nedeniyle hem ABD ve Avrupa gibi gelişmiş dünyada hem de gelişmekte olan ülkelerde büyüme oranlarında meydana gelen düşüşlerdir. Küresel krizin dünya ekonomileri üzerindeki etkisinin gittikçe derinleşmesi, dünya ticaret hacminin önemli oranlarda daralması, ülkelerin neredeyse tamamının iktisadi küçülme ile karşı karşıya kalması, işsizlik oranlarının hızla yükselmesi, başka bir ifadeyle 1929 yılından bu yana dünyanın ilk kez bu boyutta bir iktisadi buhran ihtimali ile yüzleşmesi, küresel ölçekte ve uzun süreli bir depresyon dönemine girildiği yönündeki kaygılar zirve yapmıştır. a) Küresel Ekonomik Krizin Derinleşmesi ve Avrupa Borç Krizi Avrupa borç krizi, 2009 yılı sonlarında dillendirilmeye başlanan, 2010 yılı başında ciddi-

39


SFINANCE leşen, 2010 yılı sonlarına doğru Euro bölgesinde yer alan bazı ülkelerde gerçekleşen ve halen etkilerinin yoğun bir şekilde devam ettiği borç kaynaklı ekonomik krizler, kriz beklentileri ve ardından gelişen süreçtir. Yunanistan bu sürecin en sorunlu kısmı olarak görülmektedir. Yunanistan ile birlikte Portekiz, İrlanda, İspanya, İtalya ve İzlanda da ciddi borç yüküyle karşı karşıya bulunmaktadır. Son olarak Güney Kıbrıs’ı da etkisi altına almıştır. İlk olarak İrlanda’da başlayan Avrupa borç krizi, daha sonra diğer ülkelere de sıçramıştır. Yaşanan küresel kriz, AB ülkelerinde kamu açıkları ve borç stoklarının ciddi boyutlarda artmasına ve birçok üye ülkede kamu maliyesinin sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesine neden olmuştur. Söz konusu ülkelerde kriz aynı anda yaşanıyor olmakla birlikte tüm bu ülkelerin yaşadığı krizlerin sebepleri birbirinden farklıdır. Yunanistan, dış borçlanma, mali kaynakların doğru kullanılamaması, İrlanda’da emlak piyasasında yaşanan borç krizleri sebep olmuştur. Cari açığın oldukça yüksek seviyelerde olduğu ve bankacılık sektörüne ilişkin risklerin krizi tetiklediği Portekiz’de kriz, Yunanistan ve İrlanda’daki kadar ciddi boyutlarda olmamakla birlikte uzun süre devam etmiştir. Öyle ki Portekiz, 2001 yılında İstikrar ve Büyüme Paktı kurallarını ihlal eden ilk Euro Bölgesi olmuştur. İspanya’da ise yetersiz iç ve dış talep nedeniyle iktisadi faaliyetin kriz öncesi düzeye kıyasla

40

oldukça düşük seviyelerde seyretmesi ve işsizlik oranının % 20’ler civarında olması kırılganlığı artırmaktadır. İtalya ve Belçika ekonomilerinde ise kamu maliyelerinin zayıf durumu bu ülke ekonomilerini kırılgan hale getirmektedir. Avrupa Birliği ülkelerinde küresel krizin etkilerini azaltmaya dönük desteklemeler nedeniyle bir taraftan hükümetler kamu harcamalarını artırırken, diğer taraftan ekonomik durgunluğa bağlı olarak vergi gelirleri düşmüştür. Bu durum, AB ülkelerinin ciddi bütçe açıkları vermelerine ve borç yüklerinde artışa neden olmuştur. AB genelinde, yüksek kamu borcu, bütçe açığı, enflasyon ve uzun dönemli faiz oranlarının, Maastricht kriterlerinin öngördüğü oranların oldukça üstünde olduğuna işaret eden veriler, yaşanan borç krizi ortamında üye ülkelerin kriterleri karşılamada yetersiz kaldığını göstermektedir. Euro’nun yürürlüğe girdiği dönemden itibaren incelendiğinde; üye ülkelerin Bütçe Açığı/ GSYİH oranını ilk yıllarda ye-

rine getirmeleri konusunda çeşitli aksaklıklar yaşanmakla birlikte, yönetilemez sorunlar olmamıştır. Ancak AB’nin borç krizinin ortaya çıktığı 2009 yılında Bütçe Açığı/GSYİH kriterini Finlandiya (-%2,2), Lüksemburg (-%0,7) ile Almanya (-%3,0) dışında yerine getiren

ülke olmamıştır. Yunanistan (-%13,6), İrlanda (-%14,3) ve İspanya (-%11,2) 2009 yılında en fazla Bütçe Açığı/GSYİH oranlarına sahip ülkeler olmuşlardır. 2012 yılsonu itibariyle 27 üyeli AB’nin ortalaması % -4,4 düzeyindedir. (Tablo 1) Kamu Borçları/GSYİH oranı ise özellikle, Yunanistan, İtalya ve Belçika dışında kontrol edilebilir bir düzeyde gerçekleşmiştir. Ancak, 2008 yılından itibaren yaşanan küresel ölçekli mali kriz, üye ülkelerin bütçe açıkları ve kamu borçlanmalarını olumsuz yönde etkilemeye başlamıştır. Nitekim, Euro Bölgesi Bütçe Açıkları/GSYİH ortalaması 2006 yılında -%0,6 düzeyinde seyrederken, 2009 yılında bu oran -%6,2 seviyesine kadar yükselmiştir. Diğer taraftan, 2006 yılında Euro Bölgesi Kamu Borçları/GSYİH oranı %68,6 düzeyinden, 2009 yılında %78,7 seviyesine çıkmıştır. 2012 yılsonu itibariyle 27 üyeli AB’de bu oran % 82,5 düzeyindedir. (Tablo 1) Yine enflasyon açısından değerlendirildiğinde; 2012 yılsonu itibariyle 27 üyeli AB’de enflasyon oranı %2,6 düzeyindedir. Yanı sıra 27 üyeli AB’de işsizlik oranı ise %10,5’dir. Özellikle İspanya, Yunanistan, Portekiz gibi ülkelerde gözlemlenen yüksek işsizlik oranları ciddi bir so-


SFINANCE BÜTÇE AÇIĞI/GSYH (%) TÜRKİYE -2,4 36,0 6,2 AB ORTALAMASI -4,4 82,5 BELÇİKA -3,7 97,8 2,6 BULGARİSTAN -2,0 16,3 ÇEK CUMHURİYETİ -3,3 40,8 DANİMARKA -1,8 46,6 2,4 ALMANYA -0,8 80,5 2,1 ESTONYA 1,1 6,1 4,2 YUNANİSTAN -9,4 170,6 İSPANYA -9,4 69,3 2,4 FRANSA -5,2 86,0 2,2 İTALYA -3,9 120,7 3,3 MACARİSTAN 4,3 81,4 MALTA -2,7 70,9 3,2 HOLLANDA -4,5 65,5 2,8 POLONYA -5,0 56,4 3,7 PORTEKİZ -4,4 108,1 2,8 ROMANYA -5,5 33,4 3,4

BORÇ/GSYH (%) 9,4 2,6 10,5 7,3 2,4 12,2 3,5 7,0 7,7 5,5 12,5 1,0 17,7 25,0 10,3 8,4 5,7 10,9 6,5 5,3 10,2 15,7 7,0

ENFLASYON (%)

İŞSİZLİK (%)

İNGİLTERE -7,8 85,0 2,8 8,0 Tablo 1: AB ve Türkiye’nin Ekonomik Performanslarının Karşılaştırması Kaynak: Eurostat

run olarak karşımıza çıkmaktadır. Son 1 yılda işsiz sayısı Euro Bölgesi’nde 1 milyon 796 bin artışla 18 milyon 715 bine, AB’de 1 milyon 763 bin artışla 25 milyon 926 bine ulaşmıştır. ““ Maastricht Kriterleri’ne ilişkin genel bir değerlendirme yapıldığında, enflasyon, kamu borcu ve bütçe açığının GSYH’ya oranına bakılan kriterler açısından 27 üyeli AB’de kriterlerin tamamını birden yakalayan ülke neredeyse yoktur. Bu durum krizin AB’yi ne ölçüde etkisi altına aldığını analiz etmek açısından önemli bir göstergedir. SONUÇ Dünyada son dönemde izlenen genişlemeci politikalar sonucunda küresel krizin sadece şekil değiştirdiği söylenebilir. Finansal krizin bir borç krizine dönüştüğü ve iflasın eşiğindeki finansal kuruluşların yerlerini de iflasın eşiğindeki devletlerin aldığı görülmektedir. Bu dönemdeki eğilim, küresel büyümenin güçlü, sürdürülebilir ve dengeli bir patikaya oturması için borçluluk oranı yüksek olan ülkelerin tüketimlerini azaltarak kamu borçlarını azaltıcı yönde sıkı, uzun süreli ve inandırıcılığı yüksek bir mali disiplin politikasını benimsemeleri, düşük borçluluk oranına sahip ülkelerin ise ortaya çıkan küresel talep açığını karşılamak üzere yurtiçi talebi arttırıcı politikalar

41


SFINANCE yürürlüğe koymaları gerektiği yönündedir. Euro Bölgesi sahip olduğu tüm dinamizmine rağmen, tek bir ulusal ekonomide olduğu gibi, hızlı ve etkin bir uygulamaya yönelik yeterli enstrümanlara sahip bulunmamaktadır. Ayrıca, önemli üye ülkeler arasında temel politikaların tespit edilmesi ve yürütülmesine yönelik farklı yaklaşımlar söz konusudur. Özellikle mali krizin yönetilmesi esnasında görüldüğü gibi, maliyetlerin hesaplanması ve risklerin üye ülkeler tarafından üstlenilmesinde karşılıklı bağımlılıklara rağmen, ulusal önceliklerin belirleyici olması dikkat çekmektedir. Yaşanan son mali krizde tedbirlerin yürürlüğe konulmasında geç kalınmış, etkin ve hızlı hareket edilememiştir. Yaşanan krizler sonrasında; dünya başta ekonomik açıdan olmak üzere, siyasal, sosyal yönden önemli bir dönüşüm sürecinden geçmiştir ve son yaşanan kriz ile bu dönüşümü devam etmektedir. Küreselleşme sürecinin de ivme kazanmasına bağlı olarak meydana gelen krizler, kısa zamanda dünyanın çeşitli yerlerine yayılmakta ve dünyanın önde gelen ekonomilerini etkisi altına almaktadır. Ancak bir açıdan da ekonomi yönetimlerine, dersler çıkarmaları açısından fırsatlar sunmaktadır. Yaşanan krizler; önlem alınmasında gecikildiği, etkin ve hızlı hareket edilemediği gerçeğini su yüzüne çıkarmaktadır. Bu kapsamda; yaşanan krizlerden dersler çıkarılmalı ve krizler bir fırsata çevrilerek dünya ülkelerinin sürdürülebilir büyümesinin sağlanması ve birer refah toplumlarına dönüşmelerine yönelik politikalar ortaya konmalıdır. Bu noktada da ekonomi yönetimleri başta olmak üzere hükümetlere büyük görevler düşmektedir. KAYNAKÇA • ALANTAR, Doğan, “Küresel Finansal Kriz: Nedenleri Ve Sonuçları Üzerine Bir Değerlendirme” http://www.finanskulup.org.tr/ assets/maliyefinans/81/Dogan_Alantar_Kuresel_Finansal_Kriz_Nedenleri_Sonuclari_MFY81. pdf • ASLAN, Hadiye, “İpotekli Konut Finansman Sisteminde Kriz”, BDDK 8.Kuruluş Yıl Dönümü Konferans Notu, http://www.reportonbusiness.com • BECKER, Peter, “Reforming the European Financial Framework”, Working Paper, No. 5, January 2008. • BERKMEN, Pelin, GELOS, Gaston, RENNHACK, Robert and WALSH, James P., “The Global Financial Crisis: Explaining Cross-Country Differences in the Output Impact”, IMF Working Paper, 2009, http://www.imf.org • BOFINGER Peter & RIED, Stefan, “A New Framework for Fiscal Policy Consolidation in Europe, German Council of Economic Experts”, Working Paper, May 2010. • CAMPELLO, Murillo, GRAHAM, John R. and HARVEY, Campell R., “The Real Effects of Financial Constraints: Evidence From a Financial Crisis”, 2009, http:// www.elsevier.com • CECCHETTİ, Stephen G., “Federal Reserve Policy Response to the Crisis of 2007– 2008: A Summary”, The First Global Financial Crisis of the 21 st Century, Centre for Economic Policy Research, London, 2008. • DEMİR, Faruk, “ABD Mortgage Krizi”, Çalışma Tebliği, Sayı: 3, Ağustos 2008 • EĞİLMEZ, Mahfi, Küresel Finans

42

Krizi: Piyasa Sisteminin Eleştirisi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2011. • Eurostat • HULL, John C., The Credit Crunch of 2007: What Went Wrong? Why? What Lessons Can Be Learned?, Joseph L. Rotman School of Management University of Toronto. • IMF World Economic Outlook Database. • MAGDOFF, Fred and YATES, Michael D., Ekonomik Krizin ABC’si, Ankara: Epos Yayınları, 2009, ss. 67–84. • MENDOZA, Enrique G. and QUADRİNİ, Vincenzo, “Financial Globalization, Financial Crises and Contagion”, Journal of Monetary Economics, 2010. • MİNDEK, Can, “AB Nereye Gidiyor?”, İktisadi Kalkınma Vakfı Değerlendirme Notu, Ekim 2011, http://www.ikv.org.tr/images/upload/data/ files/39-abnereyegidiyor-can-ekim2011.pdf • NANTO, Dick K., “The Global Financial Crisis: Analysis and Policy Implications”, Congressional Research Service, October 2, 2009, http://www.crs.gov • PALMER, John, “European Union: Who do you believe?”, Open Democracy, 1 November 2011. • PASQUARIELLO, Paolo, “The Anatomy of Financial Crises: Evidence From Emerging ADR Market”, Journal of International Economics, 2008. • REINHART Carmen and FELTON, Andrew, The First Global Financial Crisis of the 21 st Century, Part II: Introduction, MPRA, 22 February, 2009, http://mpra.ub.uni.muenchen-de/13607 • TANZİ, Vito, “Globalization and Need

for Fiscal Reform in Developing Countries”, Journal of Policy Modeling, 2004. • Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu, “Krizdeki Birlik: Euro Bölgesi’nin Borç Sarmalı ve AB’nin Geleceği”, USAK AB Araştırmaları Merkezi - USAK Raporları, No 11-01, Mart 2011. • http://europa.eu/legislation_summaries/other/l25014_en.htm • http://www.abgs.gov.tr/files/EMPB/ euro_plus_pact_internet_son.pdf • http://www.ekonomi.gov.tr/avrupabirligi/index.cfm?sayfa=26BE76F9-D7C3FFAC-FE281D2B84A2292A • http://www.kriterdergisi.com/haber. php?sayi=64&id=1406 • http://www.kriterdergisi.com/haber. php?sayi=66&id=1445 • http://www.minyanville.com/articles

http://www.reportonbusiness.com


facebook.com/izmirekonomiuniversitesi twitter.com/izmirekonomiuni www.ieu.edu.tr


SFINANCE

The LIBOR Scandal Birce Dobrucalı | Gözde Özer

The LIBOR, acronym for London Inter Bank Offered Rate, is the interest rate that banks charge each other for loans. Every weekday, the LIBOR is fixed under the observance of the British Bankers’ Association (BBA). The world’s most creditworthy banks, including Citigroup, UBS, RBS, BOA, JP Morgan, HSBC, Deutsche Bank and Credit Suisse, are asked what rate they would charge for a given currency and a given length of time. The BBA takes the quoted rates of these banks as gospel, discard the highest and the lowest rates and calculates the LIBOR by taking an average of the remaining quotes. As widely known, the Libor rate is one of the most important benchmark of financial markets. It is used as a reference rate for forward rate agreements, interest rate and inflation swaps, short-term interest futures contracts, variable rate mortgages, floating rate loans, syndicated loans and many other financial instruments. According to BBC; the Libor is used to set a range of financial transactions worth an estimated $300 trillion which is equivalent to approximately four and a half times global GDP. Moreover, according to the Accounting Degree website, the total value of all securities and loans relying on the Libor rate totals

44

$800 trillion. As mentioned before, the Libor rate calculation depends on the assumption of honesty. The BBA takes quoted rates as gospel and makes the Libor rate calculation according to submissions of the banks. If banks do not submit their real estimation, the Libor rate cannot be calculated correctly- nor can the interest rates on loans and investments. During the 20072009 Financial Crisis banks communicated with each other and quoted lower rates than usual borrowing in order to appear stable. If banks submit low interest rate related with their borrowings from other banks, they will seem stable and strong. The other reason to manipulate the Libor rate was making money. If banks manipulate the market and position their investments, including bonds, stocks and other investments, they can make money. This is essentially true when banks are trading based on inside information. This was the inaugurate of the Libor scandal. Banks were lending money at lower interest rates and collecting less profit in return. Clients of these banks suffered from not getting their share of lending profits as they would in a market which was not rigged. In June 2012, several manipulative settlements by

Barclays, a 300-year-old British bank, revealed the sham fight of the member banks about the rate submissions. The Financial Services Authority (FSA) showed a series of electronic messages between bank employees and traders and brokers as the most important evidence of the scandal. For instance, in one of the electronic messages a trader said “Please feel free to say no. Coffees will be coming your way either way, just to say thank you for your help in the past few weeks.” and the bank employee replied “Done for you big boy”. Bob Diamond, chief executive of Barclay’s, mentioned that the traders’ actions were merely for their own benefit. Investigations regarding this rigging took on a new level of seriousness in the year 2012. However, questions regarding this scandal began to rise as early as August 2007. Articles about false signals of the Libor were being published. On 26


SFINANCE April, an article entitled “Bankers Cast Doubt on Key Rate Amid Crisis” noted that “some banks don’t want to report high rates they’re paying for short term loans because they don’t want to tip off the market that they’re desperate for cash.” Moreover, on June 1, New York Fed Chair and Treasury Secretary Timothy Geithner sent the governor and executive director of markets at the Bank of England an electronic message with a list of suggested “Recommendations for Enhancing the Credibility of Libor.” These circumstances led to a serious investigation on the honesty of the Libor rate.

Even though there is no a strong confirmation regarding that the rate-rigging scan-

dal have affected American consumers, it is considerably clear that some adjustablerate products owned by some lenders are also linked to the Libor rate. It means that Libor rate fluctuations may also have significant impact on the movements of the associated interest rates and monthly loan payments. For instance, when we consider a student loan information website which is known as FinAid, it is seen that variable rate loans which are offered by some private student lenders, are also associated to Libor rate. Moreover, Libor is also used as an indicator to calculate the charged interest rate on adjustable-rate mortgages by some banks such as JP Morgan and top mortgage lenders. Even if the mortgage loan is not associated to Libor

directly, almost all mortgage lenders take Libor into consideration while deciding on the value of loans, mortgages or credit card deals. In the grand scheme of things, all of us have been affected by big banks’ labor scandal in several ways such as being as a borrower, as a bank customer, as a local taxpayer, as an investor or as a current or future retiree. In other words, either this or that way, Libor rate is an essential indicator for everybody and all of us could have been affected from this banking scandal more or less. On the other way, Bernanke pointed out that Libor manipulation which meant that enormous amount of financial instruments were priced at incorrect rate, is a consider-

45


SFINANCE able problem which is consisted of two parts. While banks are under reported their borrowing costs from other banks in the first case, incorrect borrowing cost reports were presented by the banks in the second one. Additionally, Bernanke attached that “FED became aware of the first part in 2008, but not the second.” Besides all these, Libor scandal is seen as just the tip of the iceberg according to FSA, other regulators, and some experts. Another important point which should be emphasized that even though it is clear to see that Barclays cannot be able to fix the Libor single-handedly and other banks including Lloyds, RBS and HSBC are also involved in this rate-rigging process, Barclays is the only bank punished so far in the Libor scandal. On June 27, the U.S. Commodities Futures Trading Commission announced that Barclays Bank had been ordered to pay a $200 million penalty for ma-

nipulating Libor and Euribor rates. Additionally, the U.K. Financial Services Authority (FSA) announced that they fined Barclays £59.5 for Libor and Euribor submissions. The total cost of this manipulation to Barclays is about $453 million. This was recorded as the record high fine ever imposed by the U.K. Financial Service Authority. As mentioned before, Libor scandal had essential effects on global financial markets in many aspects. One of the most important effects was emphasized by Thomas Cooley of New York University’s Stern School of Business by the saying that “It distorts trust in the marketplace if you can’t trust the rates at which banks are lending to one another.” By the way, when we consider the implications of the rate-rigging scandal in terms of bank regulatory policies, it may be recognized as a result of giving free rein to the financial sector. In this regard, Richard Reid,

director of research at the International Center for Financial Regulation drew attention to an essential point is that “This episode is likely to stiffen the resolve of governments and regulators to press for not just adoption of the Basel recommendations, but their implementation and compliance.” In short, it is hoped that Libor scandal would be an important step for from now on for being able to encourage more strict regulatory intervention at the top management of global banks.

References The Economist, “The Rotten Heart of Finance”, Jul 7th 2012, http://www.economist.com/node/21558281 Matthews, C., “Libor Scandal: Yep It’s as Bad as We Thought”, Dec 20th 2012, http://business.time.com/2012/12/20/libor-scandal-yep-its-as-bad-as-we-thought/ LaCroix, K.M., “A Closer Look at The Libor Scandal”, Jul 26th 2012, http://www.lexisnexis.com/community/corpsec/blogs/corporateandsecuritieslawblog/ archive/2012/07/26/a-closer-look-at-the-libor-scandal.aspx New, C., “Barclays Libor Scandal: Rate Rigging Affects Your Loan Payments”, Jul 3rd 2012, http://www.huffingtonpost.com/2012/07/03/barclays-libor-scandalrate-fixing-loan-payments_n_1646876.html Murray-West, R., “What Does The Libor Scandal Mean For Us?”, Jun 30th 2012, http://www.telegraph.co.uk/finance/personalfinance/consumertips/banking/9364994/What-does-the-Libor-scandal-mean-for-us.html Alessi, C., “Understanding The Libor Scandal”, Feb 6th 2013, http://www.cfr.org/uk/understanding-libor-scandal/p28729 Trumbull M., “Senators Push Bernanke: Was Fed Aseleep in the Libor Rate Scandal”, Jul 17th 2012, http://www.csmonitor.com/USA/2012/0717/Senators-pushBernanke-Was-Fed-asleep-in-the-LIBOR-rate-scandal?nav=561553-csm_list_article-itemRelated Trumbull M., “Libor Scandal: What Is It and Why You Should Care”, Jul 20th 2012, http://www.csmonitor.com/World/Global-Issues/2012/0720/Libor-scandalWhat-is-it-and-why-you-should-care?nav=561553-csm_list_article-itemRelated

46


Makale

SFINANCE Banka Bilgi Sistemleri ve Bankacılık Süreçlerinin Denetimi

Murat Barbaros Murat Barbaros 2012 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslar arası Ticaret ve Finans bölümünden mezun olmuştur. Üniversite eğitiminin hemen ardından, 2012 Eylül ayında kariyerine PwC (PricewaterhouseCoopers) şirketinin Risk, Süreç ve Teknoloji Hizmetleri departmanında “Analist” olarak başlamıştır. Bankacılık ve finans sektöründe görev alan Barbaros, Bilgi Sistemleri ve Bankacılık Süreç Denetimleri, iş süreçleri danışmanlığı projelerinde yer almaktadır. Aynı zamanda, Corporate Basketball Leauge ‘inde PwC basketbol takımı oyuncusudur.

48

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından yayınlanan ve 2006 yılından bu yana, bankalarda ve finansal iştiraklerinde bilgi sistemleri ve süreç denetimleri gerçekleştirilmektedir. Yapılan düzenlemelere göre söz konusu denetimlerin bağımsız denetim kuruluşları tarafından gerçekleştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bağımsız denetim kuruluşlarının gerçekleştirmiş olduğu bu çalışmalara göre, bankacılık faaliyetlerine ilişkin süreç denetimleri her yıl, bilgi sistemleri denetimi ise 2 yılda bir gerçekleşmektedir. BSD, bilgi sistemleri yönetimi kapsamında yer alan süreç, faaliyet, yazılım ve donanım gibi bilgi sistemleri unsurları ve bankacılık faaliyetlerine ilişkin süreçler dâhilinde tesis edilen kontrollerin değerlendirilmesi sonucunda görüş oluşturulması ve rapora bağlanması aşamalarından oluşan bir süreçtir. Söz konusu raporlar, BDDK’ ya sunulmakta olup, mevcut durumda kamuyla paylaşılan raporlar değildir. BSD’nin temel amacı, denetlenenin bilgi sistemleri ve bankacılık süreçlerinin ve bu sistem ve süreçlere ilişkin iç kontrollerinin uyumluluk, etkinlik ve yeterliliği hakkında görüş oluşturulmasıdır. BSD denetimine mevduat bankaları, katılım bankaları,kalkınma ve yatırım bankaları, bankaların konsolidasyon kapsamındaki ortaklıkları (leasing,sigorta,emeklilik

vb..) ve destek hizmetleri kuruluşları (yazılım firmaları, çağrı merkezi hizmetleri, kart basım şirketleri vb..) tabi olmaktadır. BSD çalışmaları BDDK tarafından hazırlanan yönetmeliğe göre, bir takım standartlar kapsamında gerçekleşmektedir. Bilgi sistemleri denetimi, ITGI (Information Technologies Governance Institute) tarafından geliştirilmiş, COBIT (Control Objectives for Information and Related Technologies) Bilgi Sistemleri Yönetim Modeli referans alınarak gerçekleştirilmektedir. Bu kapsamda, Planlama ve Organizasyon, Tedarik ve Uygulama, Hizmet Sunumu ve Destek ile İzleme ve Değerlendirme başlıkları altında yer alan 34 süreç içerisinde “önemlilik” kriteri doğrultusunda Banka bazında belirlenen kapsama göre gerçekleştirilmektedir. Bankacılık süreçleri denetimi ise Mevduat, Bireysel Krediler, Kurumsal ve Ticari Krediler, Banka ve Kredi Kartları, Hazine, Ödeme Sistemleri, Muhasebe, Finansal Raporlama ve Alternatif Dağıtım Kanalları ana süreç başlıkları altında yer alan kontrollerin test edilmesi ve değerlendirilmesiyle ortaya konmaktadır. Denetim sonunda, denetlenen kuruluşta her hangi bir bulgu söz konusu ise, ilgili bulgu “Önemli Kontrol(ÖK) , Kayda Değer(KD), Kontrol Zayıflığı (KZ)” olarak sınıflandırılmaktadır. Bilgi sistemleri ve Bankacılık Süreç Denetimleri, bankaların süreçlerinin iyileştirilmesi ve her gün pek çok finansal ve operasyonel riske maruz kalan


SFINANCE bankalara risk odaklı bir bakış açısı kazandırması açısından da katma değer yarattığı düşünülmektedir. Günümüzde çoğu bankacılık işlemleri bilgi sistemleri altyapısına dayalı olarak internet bankacılığı, telefon bankacılığı ve ATM gibi araçlar aracılığı ile gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, bilgi sistemlerinin güvenirliği, bütünlüğü, tutarlılığı ve gereken durumlarda gizliliği büyük bir öneme sahiptir. Bunun yanında, Bilgi sistemlerinden kaynaklanan bir problemin bankaya, banka müşterilerine ve piyasaya karşı negatif bir etki yaratması mümkün olabilir. Buna en güzel örnek, yakın zamanda gerçekleşen The Royal Bank of Scotland’ ın (RBS) yazılım güncellemesi sırasında oluşan bir problem nedeniyle, tüm online ödeme işlemleri, ATM nakit çekme/yatırma işlemleri ve buna benzer bilgi sistemleri aracılığıyla yapılan işlemler altüst olmuş, kısa bir süre içerisinde sorun gide-

rilmiş olsa da banka bir çok konuda büyük kayıplar yaşamıştır. Bunların en önemlisi, bazı müşterilerin her hangi bir yeni sorun yaşama ihtimaline karşı paralarını RBS’ den çekmeleri, banka itibarını ve güvenirliğini yitirme noktasına geldiğinin en büyük göstergesidir. Bu ve buna benzer olası problemleri önceden görebilmek, olası bir duruma karşı hazırlıklı olmak ve bilgi sistemleri ile iş süreçlerinde yer alan sorunları keşfetmek söz konusu denetimler sayesinde gün ışığına çıkmaktadır. İç ve dış denetimler sonucu ortaya çıkan bulgular bankanın güncel durumunu görebilmesi ve aksiyon alabilmesi açısından büyük bir fayda da sağlamaktadır. Son olarak, sürekli gelişen bilgi teknolojileri, güncel düzenlemeler ve yönetmelikler sonucunda bu alanda görev yapacak çalışanlara olan ihtiyaç da her geçen gün artmaktadır. Ülkemizde faaliyet gösteren bankaların ve bağımsız denetim ku-

ruluşlarının büyük bir kısmında bilgi sistemleri denetim ekipleri bulunmakta ve bilgi sistemleri denetim faaliyetleri söz konusu ekiplerce yürütülmektedir. Bankalar ve bağımsız denetim kuruluşları dönem dönem “Bilgi Sistemleri Denetçisi” iş ilanlarını yayınlamaktadır. Bu alanda çalışan profesyonellerinde kariyer basamaklarını çok hızlı çıktıkları ve çok kısa sürede birçok konuda yeterli düzeyde bilgi sahibi olmaları muhtemeldir. Ayrıca, bu alanda görev yapan denetçiler uluslararası kabul edilirlik unvanları kazandıran CISA (Certified Information Systems Auditor), CISM (Certified Information Security Manager), CIA (Certified Internal Auditor) gibi sertifikalar ile bu konudaki uzmanlıklarını gösterebilmektedirler.

49


KültürSanat

SFINANCE

Mançalı Şövalye (Müzikal) 4/6/13/15 Nisan 2013, Saat: 20:00, Elhamra Sahnesi

Sylvia (Bale) 20/23/25 Nisan 2013, Saat: 20:00, DEÜ Sabancı K.S. Büyük Salon

50

İZDOB Nisan 2013 Programı


SFINANCE

Saraydan Kız Kaçırma (Opera) 22/24 Nisan 2013, Saat: 20:00, Elhamra Sahnesi

Othello (Opera) 27/29 Nisan 2013, Saat: 20:00, A. Adnan Saygun Sanat Merkezi

İZDOB Nisan 2013 Programı

51


SFINANCE

Doğan Bademkıran 1989 yılında Söke’de doğdu. İlkokul eğitimini Kocagözoğlu İÖO’nda, lise eğitimini ise Hilmi Fırat Anadolu Lisesi’nde aldıktan sonra 2008 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümünde lisans eğitimine başadı ve şu anda son sınıf öğrencisi olarak eğitimine devam etmekte. Üniversite eğitimi süresince, yarım dönem boyunca lisans eğitimini Bratislava Ekonomická Univerzita’da tamamlayıp, daha sonra İspanyolca dil eğitimi için 3 ay Barcelona Enforex Enstitüsünde dil eğitimi aldı. İleri derecede İngilizce ve orta seviyede İspanyolca konuşabilmekle beraber, mezuniyetten sonra finans sektöründe Bankacılık sektörü, SPK ve TCMB bünyesinde kariyer hedeflemekte.

Hazine ve Nakit Yönetimi Departmanı’nda; Ağustos ve Eylül aylarında ise Küçükbay Yağ ve Deterjan Sanayi A.Ş.’nin Dış Ticaret Departmanı’nda stajyer olarak çalışmıştır. 2012 yılında düzenlenen 15. Uluslararası İktisat Öğrencileri Kongresi’nde “Kadın İşçi Katılım Oranının Gelişmişlik Düzeyi Üzerindeki Etkisi: Türkiye ve G8 Ülkeleri Karşılaştırması” konu başlıklı sunum ile yer almış olan Gözde Özer, 11-15 Şubat tarihleri arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Bankacılık ve Finansal Kuruluşlar Genel Müdürlüğü’nde eğitim bazlı staj programına katılmıştır. İleri düzeyde İngilizce ve üniversitede 2. yabancı dil olarak öğrenimine devam ettiği İspanyolca Gözde Özer’in hâkim olduğum yabancı diller arasında yer almaktadır. Gözde Özer, hedeflerini yabancı dillerini desteklemek amacıyla dil eğitimine ağırlık vermek ve lisans eğitimini yüksek lisans ile taçlandırarak finans veya denetim sektörlerinde çalışmak olarak belirtirken; en büyük hedefinin ise ilerleyen zamanlarda akademik kariyeri ile iş kariyerini birlikte yürütebilmek olduğuna vurgu yapmaktadır.

Halil Karlı İlköğretim eğitimini Uşak Nihat

Gözde Özer2008 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nden mezun olduktan sonra İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman Bölümü’nde tam burslu olarak lisans eğitimine başlayan Gözde Özer, bunun yanı sıra, Lojistik Yönetimi Bölümü’nde çift anadal programına devam etmektedir. 2011 yılının Haziran ve Temmuz aylarında Arkas Holding’in

52

Dülgeroğlu ilköğretim okulunda tamamladıktan sonra, Uşak Anadolu Öğretmen Lisesi’ni kazandı. Lise yıllarında lisanslı sporcu olarak; voleybol, futbol ve 5000 metre maraton gibi bireysel ve takım sporları faaliyetlerinde bulundu. 2008 yılında İzmir Ekonomi Üniversitesi Uluslararası Ticaret ve Finansman bölümünü tam burslu olarak kazandı. Okul hayatı boyunca Ekotog kulübü bünyesinde Balçova Belediyesiyle iş birliği çerçevesinde düzenlenen yardıma muhtaç çocuklara ve İzmir Buca SHÇEK’de bulunan çocuklara gönüllü öğretmenlik, İzmir Ticaret Odası Vakfı’nın ilköğretim öğrencileri için düzenlediği Agora Antik Kalıntıları gezisinde rehberlik gibi değişik sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı. Melih Akyurt ile birlikte Sfinance dergisini kurdu. 2012 yılında düzenlenen 3. İzmir Ulusal İktisat Kongresi’nde “Otomotiv Sektöründe Teknolojik Gelişmenin Önemi; Türkiye ve Güney Kore Karşılaştırması” konu başlıklı makalenin sunumunda yer aldı. Yine aynı yılın

yaz döneminde Eldorado Gold Corporation’a bağlı Tüprag Metal Madencilik A.Ş muhasebe departmanında ve Umpaş Seramik A.Ş finans departmanında stajlarını gerçekleştirdi. Hakim olduğu yabancı diller arasında lisede ve üniversitede hazırlık sınıflarında aldığı eğitimin yanı sıra üniversitede lisans dili olması sebebiyle ileri düzey İngilizce ve üniversitenin sunduğu ikinci yabancı dil imkanı sebebiyle de İspanyolca bulunmaktadır. Uzun dönem hedefi; uluslararası tecrübesi yüksek, yöneticilik özellikleri gelişmiş, finans veya denetim alanında kendini kanıtlamış bir uzman olmaktır.

Melek Geçer, 2008 yılında Ankara Çağrıbey Anadolu Lisesi’nden mezun olduktan sonra İzmir Ekonomi Üniversitesi İşletme Bölümü’nde lisans eğitimine başladı. Uluslararası Ticaret ve Finansman bölümünde çift anadal yaptı. Uzmanlık kazanmak için 2011’de İşletme eğitimine ek olarak Muhasebe ve Denetim Opsiyon Programı’na başladı. 2012 yılının Temmuz ayında Türk Eximbank’ta kredi departmanında, Ağustos ayında da Sun Bağımsız Dış Denetim YMM. A.Ş.’de vergi denetimi bölümünde staj yaptı. 2009 Mart ayından bu yana İzmir Ekonomi Üniversitesi Kütüphanesi’nde part-time olarak çalışıyor. 2012 yılında Türkiye Sermaye Piyasaları Aracı Kuruluşlar Birliği’nin düzenlediği “Uluslararası Muhasebe Standartları ve Bu Standartlara Göre Düzenlenmiş Mali Tabloların Okunması” eğitimine katıldı. Yabancı dilleri arasında İngilizce ve Almanca bulunmaktadır. Hedefi bağımsız denetim ve finans alanlarında tecrübe kazanmak. Üniversitede aldığı Finansal Tablolar Analizi ve Finansal Risk Yönetimi dersleri en çok ilgisini çeken dersler olup, bu derslerde grupla yaptığı projeleri mevcuttur. Hayatın her alanında var olan riski yönetmenin gerektiğini düşündüğü için Risk Yönetimi yüksek lisansı ile akademik kariyerini, iş kariyerine paralel olarak devam ettirmeyi düşünüyor.


facebook.com/izmirekonomiuniversitesi twitter.com/izmirekonomiuni www.ieu.edu.tr


Sfinance: Nisan-Mayıs-Haziran  

Izmir University of Economics

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you