Issuu on Google+

HARİCİYE

ODTÜ DIŞ POLİTİKA VE ULUSLARARASI İLİŞKİLER TOPLULUĞU AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ ᎐ NİSAN 2013


HARİCİYE AYLIK DÜŞÜNCE DERGİSİ

D PU İ T YÖ N ETİ M KU RU LU BAŞ KAN I M E H M E T Ö RN E K D PU İ T AD I N A İ MTİ YAZ SAH İ Bİ ÖZG E BOZTAŞ S O RU M LU YAZI İ Ş LERİ M Ü D Ü RÜ VE ED İ TÖ R O SM AN Cİ H AN S ERT YARD I M CI ED İ TÖ R YU N U S EVED EN Cİ G Ö RS EL TASARI M A . C E M Ç A KI R S PO N S O R TAKI M I C A N S U Ç E Lİ K E R KO N U K YAZAR PRO F. D R. M U STAFA TÜ RKEŞ YAZARLAR B E D İ A A KBA Ş ERD O Ğ AN ARABACI O Ğ LU AS EN A ATI L AG A BAYRAM OV C A N S U Ç E Lİ K E R SU LTAN ERBAŞ YU N U S EVED EN Cİ E K I M K I LI Ç İ N C İ S E RP İ L K U T S A R S E LD A LE V E N T TEYM U R N AG H I BAYLİ G ÖZD E OTLU Ö ZG E Ö K TE M E S İ N Ö Z A RS L A N Ö Z LE M Ö Z K A N TI LYAN A S KEN D ER VU S LAT N U R ŞAH İ N EYÜ P Ş EN O Ğ U ZH AN U LU YU RT BARTU Ü N LÜ AH M ET TAH A YEKELER S E LM A Y I LM A Z ES M A YÜ CEL O SM AN Cİ H AN S ERT ES M A YÜ CEL İ L ET İ Ş İ M O RTA D O Ğ U TEKN İ K Ü N İ VERS İ TES İ İ KTİ SADİ VE İ DARİ Bİ Lİ M LER FAKÜ LTES İ U LU SLARARASI İ Lİ ŞKİ LER TOPLU LU K ODASI 0 6 5 3 1 A N K A RA / T Ü RK İ Y E T E L: ( 3 1 2 ) 2 1 0 3 0 5 6 www. h a ri ci yed ergi si . com www. h a ri ci yed ergi si . bl ogspot. com h a ri ci yed ergi si @ gm a i l . com BA S KI ALLAM E TAN I TI M VE M ATBAACI LI K A J A N S : K I Z I L I RM A K C A D D E S İ N O : 1 2 / 6 06640 KAVAKLI DERE ÇANKAYA/ANKARA TEL: (312) 417 58 59 / FAKS: (312) 417 67 13 M E RK E Z : K I Z K U L E S İ S O K A K N O : 3 0 / 6 G . O. P. ÇAN KAYA/AN KARA TEL: (312) 447 71 56 / FAKS: (312) 447 71 27 bi l gi @ a l l a m e. org S Ü RE L İ , Y E RE L , Ü C RE T S İ Z YI L 2 , AY 3 , SAYI 6


2


D ı ş Pol i ti ka n ı n Tem el Ta şl a rı : En erj i ve G ü ven l i k Ekonomik gelişmelerin sürdürülebilmesi, sanayi ve teknolojiye dayalı üretim ve projelerin devamının sağlanabilmesi için dış politikada önemini ve güncelliğini koruyan ilk konu enerji olmaktadır. Bitmek üzere olan kaynakların alternatifleri neler olabilir, nasıl daha ucuza veya daha kârla enerji elde edilebilir, enerji güvenliği nasıl sağlanabilir gibi konular uluslar arası ilişkilerin ve küresel güçlerin dış politikada en çok konu edindiği ve rol oynadığı alanlardır. Ülkelerin nasıl ve nereden enerji elde edeceği ise beraberinde bir diğer sorunu oluşturmuştur: güvenlik. Enerji yolları nasıl kontrol altında tutabileceği, oluşabilecek herhangi bir siyasi krizde enerji kaynaklarına ve ticaretine nasıl yön verilebileceği ülkelerin güvenliği garanti altına alabilecek hamlelere ve anlaşmalara yönlendirmiştir. Son zamanlarda Çin’in askeri yatırımları ve AsyaPasifikte askeri bir hâkimiyet kurma çabaları buna örnek gösterilebilir. Aşırı silahlanmadaki artış, Çin’in askeri gücünü Rusya ve ABD’nin askeri gücüyle dengede tutma çabaları, Kuzey Kore’nin ABD’nin güven vermeyen ve dış politikada emperyal yani kural tanımayan güç olarak hareket etmesine rağmen nükleer denemeleri Asya-Pasifikte bir güç mücadelesinin başladığının göstergesidir. 1 21. Yüzyılın ilk yarısında enerji üretiminin %87’si fosil yakıtlar, %6’sı yenilenebilir ve % 7’si ise nükleer enerjiden karşılanmaktadır. Elektrik üretiminde ise yaklaşık yüzde 64,5’ini fosil kaynaklardan (yüzde 38.7 kömür, yüzde 18.3 doğal gaz, yüzde 7.5 petrol) elde edilmektedir. 2 Petrol ve doğalgaz konusunda dışa bağımlılık ve bunların hangi yollarla ticaretinin gerçekleştirileceği ise enerji ticareti için Türkiye gibi yerel ve ulaşım ağlarını barındıran bir güç için güvenlik tehlikesi oluşturmaktadır. Enerji gereksiniminde ülkelerin bu derece dışa bağımlı ve birbirlerine muhtaç olması dünyanın yeni odak

merkezinin Asya-Pasifik’e doğru kaydığını göstermektedir. ABD tek başına dünya petrol tüketimin %25’i gerçekleştirmekte olup petrole bağımlılık oranı 2025’e kadar %54’ten %70’e çıkacağı öngörülmektedir. Bir diğer tabirle günlük petrol

3 tüketimin 95 milyon varilden 115 milyon varile varılacağı tahmin edilmektedir. Bu aşırı tüketimin temel nedeni ise “Amerikan yaşam tarzı” olarak kabul edilen otomobil kullanımına aşırı yönelimdir. 3 Bu ihtiyaç nedeniyle ABD enerji politikalarını Orta Doğu’d a gerek işgallerle gerek askeri üslerle şekillendirmekte ve aynı politikaları Asya’nın içlerine, Pasifik kıyılarına kadar gerçekleştirmektedir. Dünya enerji kaynaklarının % 75’inin de Avrasya’d a bulunduğunu göz önünde bulundurursak ABD’nin gerçekleştirmek istediği politikalarla birlikte Rusya gibi bölgesel bir güç, Çin ve Hindistan gibi yükselen güçler için de dengelerin nasıl değiştiğini ve Asya’d a enerji ve güvenlik temelli bir mücadelenin nasıl yürütüldüğü daha net bir tablo olarak ortaya çıkmaktadır. ABD’li devlet adamı Zbigniew Brezezinski ‘Büyük Satranç Tahtası’ adlı eserinde Orta Asya’nın önemini şu şekilde dile getirmiştir: “Dünyanın süper kıtalarından olan Orta Asya’ya diğer bir tabirle Avrasya’ya hâkim olan herhangi bir güç, dünyanın


ekonomik olarak en verimli bölgelerinden ikisini oluşturan Batı Avrupa ve Doğu Asya üzerinde muazzam bir nüfuz kurabilecektir. Dünya haritasına şöyle bir kabaca bakmak bile, bize Orta Asya’ya hâkim olan gücün Orta Doğu’ya ve Avrupa’yı da otomatik olarak kontrol edeceğinin ipucunu vermektedir. Bir jeopolitik satranç tahtası konumundaki Orta Asya ekseninde, birbirinden ayrı bir Asya ve Avrupa politikası tasarlamak mümkün değildir. Orta Asya ekseninde yer alan güç dengelerindeki herhangi bir değişikliğin Amerika’nın küresel üstünlüğü ve tarihi mirası üzerinde can alıcı etkileri olabilecektir.” 4

4

» Tüketicileri güçlendirmek, emniyet ve güveni sağlamak » Enerji teknolojisi alanında Avrupa liderliğini gerçekleştirmek » AB enerji pazarının dış hacmini güçlendirmek 6 Bu ilkeler doğrultusunda ABD ve AB’nin enerji politikalarını kıyaslayacak olursak AB enerji arz güvenliği, rekabet gücü ve çevrenin korunmasını 3 temel unsur olarak kabul etmekte olup; ABD’yse güvenliği sağlamaya ve enerjiyi ihtiyacını gidermeye yönelik kural tanımaz ve saldırgan bir politika izlemektedir.

Doğal gaz ve petrol açısından ikinci dışa bağımlı unsur ise AB’d ir ve küresel tüketimin % 16’sını gerçekleştirmektedir. Petrolün yüzde 45’ini Orta Doğu’d an, doğal gazın yüzde 48’i Rusya Federasyonu, yüzde 22’i Norveç ve yüzde 27’i Cezayir’d en elde eden AB, Kuzey Denizindeki petrol rezervlerinin en geç 2050’ye kadar tükeneceğini öngördüğünden alternatif enerji kaynakları arayışı içindedir. 5 Enerji politikaları 8 Mart 2006’d a Avrupa Komisyonu “Sürdürülebilir, Rekabetçi ve Güvenli Enerji için Bir Avrupa Stratejisi” adında bir kitap yayınlamıştır ve bu kitapta yeni enerji politikasının ilkeleri belirtilmiştir: » Gaz ve elektrik iç pazarını tamamlama » Enerji iç pazarının arz güvenliği ve üye devletlerle dayanışma sağlanması » İklim değişikliğine olan maliyetleri ve katkıları kapsayan ve genelde herkesin AB’nin enerji birleşiminin arz güvenliği, rekabetçilik ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerini yerine getirmesine olanak tanıyan, farklı enerji kaynakları üzerine topluluk çapında gerçek bir tartışma yapılması » Avrupa’nın kendi Lizbon Stratejisi’ne uygun olarak iklim değişikliğinin getirmiş olduğu meydan okumalarla ilgilenmeye yönelik bir strateji ortaya koyulması » Stratejik bir enerji teknoloji planı » Ortak bir enerji dış politikası » Değişen koşullar ve yenilenen politikalar ise 2011 yılında yayımlanan “Energy 2020: A strategy for competitive, sustainable and secure energy” adlı belgede yer verilmiştir.Belirtilen öncelikler; » Avrupa’d a enerji verimliliği oluşturmak » Bütünleşmiş bir Avrupa pazarı elde etmek

Putin’le beraber otoriter hale gelen, dış politikada bağımsız hareket edebilen Rusya ise enerji politikalarının merkez ülkesi haline gelmiştir. Rusya’nın doğalgaz tekeli Gazprom dünya doğalgazının % 25’ini elinde bulundurmakla beraber 150.000 km2’lik boru hattı ağına sahiptir. 7 Dünyanın en büyük doğal gaz ihracatçısı, ikinci büyük petrol ihracatçısı ve üçüncü büyük enerji tüketicisi olan Rusya bu enerji hacmini hem iç politikasını düzenlemek ve reformlar gerçekleştirmek hem de dış politikada borçları temizlemek amaçlı kullanmıştır. 8 Bu şekilde düzenlemelerle Rusya güçlü hale gelse de, teknoloji ve boru hatlarının altyapı yetersizliği Rusya’nın bir diğer önemli problemleri arasındadır. Rus boru hatları düşük kaliteli mallardan inşa edilmiş olup ortalama yaşları 22’d ir. 9 Enerji politikasında aktifliğini uzun vadede sürdürmek isteyen Rusya, enerjiyi bir silah olarak kullanıp Batı’yı tedirgin etmekte, Japonya’ya ve Çin’e göre teknolojik ve sanayi altyapı yetersizliğine rağmen bölgede lider güç olma


amacındadır. Bununla birlikte ŞİÖ ve Avrasya Ekonomi Topluluğu dışında oluşabilecek bir Avrasya Birliği için kendini lider olarak görmekte, doğal gaz açısında kendisine rakip olabilecek Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan ile ilişkileri geliştirmektedir. İran’d an gelen doğal gaz ihracat eden ülkeler için kurulması öngörülen gasOPEC teklifi Batı’yı güvenlik açısından sıkıntıya sokmakta ve ABD’yi Asya ülkelerini Rusya’nın etkisi altından çıkararak Rusya, Çin’i ve İran’ı çevrelemeye yönelik bir politikaya yönlendirmiştir. 10

Yen i Ra ki p: Çi n Dünya nüfusunun %20’sini barındıran ve 9 milyon 596 bin km2 ‘lik alanda yer alan Çin oldukça önemli bir dinamizme sahip olmakla birlikte, ekonomik büyümedeki hızı bu şekilde devam ederse 2020 yılında ABD’d en daha fazla bir iç üretim hacmine sahip olacağı beklenmektedir. 11 Çin dünya ham petrol tüketiminin yaklaşık % 10'unu tüketmektedir. Artan Dünya petrol ihtiyacının %40'ı ise Çin'in ihtiyacından gelmekte olup petrolde %55 oranında dışa bağımlıdır. Uluslararası Enerji Ajansı'na Çin’in günde 10 milyon varil olan petrol tüketimi 2030 yılında %70 artarak 17 milyon varile çıkacağı öngörmektedir. 12 Hem ticari ilişkilerden hem de enerji hatlarından dolayı Asyapasifik deniz yollarının önemi günden güne artmış olup, enerji açısından Asya-Pasifik deniz yollarına hâkim olan Çin, enerji ihtiyacını giderebilmek için Ortadoğu, Afrika ve Latin Amerika’d an sonra önceliğini Orta Asya bölgesine yöneltmiştir. Bu durum özellikle ABD için Rusya ve Çin’i çevrelemek üzere tampon bölge oluşturma politikasını tehdit etmiştir. ABD-Çin ilişkilerinin tarihsel süreci İngiltere- Çin arasında 1839-1842 yıllarında gerçekleştirilen Afyon

Savaşı ve İngiltere’nin Çin’d eki hâkimiyetini kaybetmesiyle başlamıştır. İngiltere’nin Çin’d eki etkisini kaybetmeye başladığını gören ABD 1784’te Kanton Limanına Çin İmparatoriçesi isimli gemiyi yollayarak ilk temasa geçmiştir. Afyon Savaşı’ndan sonra ise Çin’i kaybettiğini anlayan İngiltere ABD’nin müdahalesine ses çıkarmamış ve ABD-Çin arasındaki Wang Hiya “Barış, Dostluk ve Ticaret Sözleşmesi” nin 1844’te imzalanmasına göz yummuştur. 1898’d e Filipinleri işgal eden ABD Pasifik’te güç elde etmiştir. 13 21. yüzyılın başından itibaren Afganistan ve Irak savaşlarıyla oldukça fazla ekonomik harcamalar altına giren ABD Ortadoğu’ya odaklanıp Çin’in gelişimini gözden kaçırmıştır. Fakat geç de olsa 5 Ocak 2012 tarihinde Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon tarafından yeni bir strateji belgesi oluşturulup ve bu belgede Çin’in “yeni rakip” olduğu belirtilmiştir. 14 Bununla beraber Çin’d e biz güvenlik kaygısı oluşmuş olup askeri harcamalara yönelmiştir. Think Tank Project 2049 Enstitüsü’nün raporuna göre Çin İHA ( İnsansız Hava Aracı) filosuna aşırı miktarda yatırım yapmıştır. 15 ABD’yle askeri gücünü dengede tutmaya çalışmakta ve Pasifik’te deniz yolları hâkimiyetini sağlamlaştırma çabasında olan Çin’in enerji kaynaklı güvenlik kaygısı burada kendini göstermektedir. Böl ged eki G ü ç Dengel eri Asya kıtası çok kutuplu bir bölge olarak süregelmiştir çünkü Çin yükselen bir güç var olmamış aksine bölgesel bir güç olarak oluşmuştur. Bununla birlikte ABD Asya’d a hegemon bir güç olamamış ancak Çin’le güç dengelerini kurmak zorunda olan bir ülke olmuştur. Sonuç olarak Asya ABD-Çin-Rusya üçgeni bulunmaktadır diyebiliriz. 16 2008 43. Münih Güvenlik Zirvesi’nde Putin açıklamalarıyla bu durumu belirtmiştir: “ABD dünyada istediğini yapabileceğini sanıyor; tehlikeli bir biçimde güç kullanıyor. Kimse kendini emniyette hissetmiyor ve nükleer silâh edinmek istiyor. Dünyada NATO ve Avrupa Birliği’nin tek başına karar alamaz, bu yüzden kararları BM vermelidir. Tek kutuplu dünya ne demek? Bu kavramı ne kadar süslerseniz süsleyin, bu dünyada tek bir güç merkezinin, tek bir kuvvetin, tek bir patron olması demek. Bu demokratik değil, bazıları bize demokrasi dersi veriyor. Ancak demokrasiyi kendileri öğrenmek istemiyor.” diyerek ABD’ye açıkça karşı çıkmıştır. 17

5


Asya’d a Kuzey Kore Çin’le ittifak halindeyken, ABD’nin en iyi müttefikleri Japonya ve Güney Kore olmuştur. Bunun dışında Orta Asya’d a Özbekistan, Kırgızistan gibi ülkeler cephe ülke görevi üstlenmektedir. Kırgızistan’d aki yönetim değişikliği ve Kırgızistan’ın ABD’yle olan yakınlığı, ABD’nin Çin’e karşı oluşturmak istediği cepheyi göstermektedir. Buna ek olarak Rusya’ya ve İran’a doğalgaz satan Türkmenistan Çin’le enerji işbirliği geliştirmekte Çin-Türkmenistan doğalgaz boru hattını kurmuş bulunmaktadırlar. 2009 yılında devreye giren bu boru hattıyla beraber 2012 yılında Türkmenistan’d an Çine ihraç edilen doğal gaz miktarını yıllık 25 milyar metreküp arttırmak amaçlı enerji anlaşma yapılmıştır. 18

6 Refera n sl a r 1. Aydın,N. ( Ağustos,18 2008) http://www.enerji2023.org/index.php?option=com_content&view=article&id=103:abdnn-ve-rusyanin-yen-guec-poltkalarive-tuerkye&catid=15:stratej&Itemid=255 Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 2. Bayraç,N. ( Şubat,4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 3. Bayraç,N. (Şubat,4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 4. Saraç, E. ( 2008) Rus Dış Politikasını Şekillendiren Temel Dinamikler Çerçevesinde Rusya Federasyonunu- Orta Asya Türk Cumhuriyetleri (Türkistan) İlişkileri 1991-1999. s: 4,5 http://eprints.sdu.edu.tr/475/1/TS00627.pdf Erişim tarihi ( 17 Mart 2013) 5. Bayraç,N. ( Şubat,4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 6. Kısacık,S. (Temmuz,23 2012) 21. Yüzyılda Avrupa Birliği’nin Enerji Temin Güvenliği Bağlamında Fırsatlar ve Karşılaşılan Riskler http://politikaakademisi.org/?p=1926 Erişim tarihi ( 17 Mart 2013) 7. Bayraç,N. ( Şubat, 4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 8. Kısacık, S. ( Temmuz,23 2012) 21. Yüzyılda Avrupa Birliği’nin Enerji Temin Güvenliği Bağlamında Fırsatlar ve Karşılaşılan Riskler http://politikaakademisi.org/?p=1926 Erişim tarihi ( 17 Mart 2013) 9. Bayraç,N. ( Şubat, 4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 10 .Ekinci, A. C. ( Kasım,3 2008) OPEC Benzeri Doğalgaz Karteli Tartışmaları http://enerjigundemi.org/portal/index.php/edit%C3%B6rden/itemlist/tag/ENERJ%C4%B0%20G%C3%9CNDEM%C4%B0.html?start=32 Erişim tarihi ( 21 Mart 2013) 11. Bayraç,N. ( Şubat, 4 2010) http://www.turksam.org/tr/a1909.html Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 12. Yıldız,D. ( Mart, 7 2013) Dünya Enerji Oyununu Çin Belirleyecek ! http://www.usgam.com/tr/index.php?l=807&cid=1837&konu=16 Erişim tarihi ( 19 Mart 2013) 13. Akbal,Ö. ( Mart,3 2013) Asya-Pasifikte Güç Mücadelesi http://www.21yyte.org/tr/yazi6853-Asya_Pasifikte_Guc_Mucadelesi.html Erişim tarihi ( 20 Mart 2013) 14. Akbal,Ö. ( Mart,3 2013) Asya-Pasifikte Güç Mücadelesi http://www.21yyte.org/tr/yazi6853-Asya_Pasifikte_Guc_Mucadelesi.html Erişim tarihi ( 20 Mart 2013) 15 .Aru,Ç. ( Mart,14 2013) Çin Ordusu, Dünyanın En Büyük ve Gelişmiş İHA Filosunu Oluşturmaya Çalışıyor http://www.turk.internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=41469 Erişim tarihi ( 20 Mart 2013) 16. Ross,R. S. ( Spring, 1999) The Geography of the Peace: East Asia in the Twenty-First Century http://www.jstor.org/stable/2539295?seq=3 Erişim tarihi ( 20 Mart 2013) 17.Aydın,N. ( Ağustos,18 2008) http://www.enerji2023.org/index.php?option=com_content&view=article&id=103:abdnn-ve-rusyanin-yen-guec-poltkalarive-tuerkye&catid=15:stratej&Itemid=255 Erişim tarihi ( 14 Mart 2013) 18. Orazgylyjow, D. (Ocak,25 2012) Türkmenistan-Çin Enerji İşbirliği Gelişiyor http://www.haber1.com/yazar/turkmenistan-cin-enerji-isbirligigelisiyor.html Erişim tarihi ( 20 Mart 2013)


Bir ülke düşünün. ‘Ülke’nin yüzölçümü Türkiye’nin en küçük ili Bayburt’tan bile daha küçük olsun. Hatta şöyle bir ipucu daha vereyim, ODTÜ’nün kampüsü o ülkenin tam 171 katı büyüklüğünde! Söz konusu ülkemizin nüfusu ise sadece 836. Yine okulumuzla kıyaslarsak 90.000’in üzerinde mezunumuz bir gün toplansa o ülkenin yaklaşık 107 katı bir nüfus oluşturacak. Nüfusuna bakıp ülkeyi küçümsersek tabiki aldanmış oluruz. Nitekim ülkenin devlet başkanı Hindistan nüfusu kadar bir topluluğun, yaklaşık 1,1 milyar, bir nevi ‘lideri’ sayılıyor. Evet, bildiniz, Vatikan’d an bahsediyorum. Papalık seçimlerinin yapıldığı Sistine Şapeli’nden zor da olsa sonunda beyaz duman çıkması Katolik dünyadaki krizin aşılmasında yeterli olacak mı bilinmez ama Katolik Hristiyanların ruhanî lideri Papa 16. Benedikt’in görevini bırakması tüm dünyada kelimenin tam anlamıyla deprem etkisi yarattı. Papa, açıklamasında seçildiği 19 Nisan 2005 tarihinden bu yana ‘suyun çok dalgalı olduğundan ve rüzgarın tersten estiğinden’ yakınarak ‘artık bu görevi yürütecek yaşta ve güçte’ olmadığını söyledi ve 11 Şubat 2013 itibariyle istifa etti.[1] 16. Benedikt’in yerine ise yeni ‘adını’ yoksulluk ve barışı simgeleyen Aziz Francis’ten alan Arjantinli Jorge Mario Bergoglio seçildi. Papa neden istifa etti? Yeni Papa 1. Francis kim? Yeni Papa’yı bekleyen sorunlar ne? Bu soruların cevaplarını vermeden önce kısaca Vatikan’ı tanıyalım. Papalık kurumunun tarihi oldukça eskiye dayanıyor. İnanışa göre İsa’nın havarilerinden olan Petrus Roma İmparatoru Nero tarafından M.S. 64 yılındaki Büyük Roma Yangınından sorumlu tutularak çarmıha gerdirilir. Petrus’un İsa adına kilise kurumunu başlatıp piskoposluk rolünü oynadığına kanaat getirilerek Papalık kurumunun temelini attığı varsayılır. 15. Yüzyıldan önce Papalık dini vecibelerinin yanında siyasal, ekonomik ve hatta askeri bir çok fonksiyona sahipti. Papalık Avrupa’d a adeta devletlerüstü bir yapı gibi hareket ediyor, vergi topluyor, büyük topraklar satın alıyor, Engizisyon mahkemeleri kurup insanları

yargılıyor, para karşılığı günahları affediyor (?) bununla da kalmayıp devletleri birleştirip ordular toplayarak Haçlı Seferleri adıyla bilinen savaşları gerçekleştiriyordu. Martin Luther’in öncülük ettiği Reform, Hristiyanlığı Katoliklik ve Protestanlık olmak üzere ikiye bölerek kilisenin dünyevi hayattaki tekelini kırmayı başardı. 1890 yılına kadar bir devlet olarak var olan Papalık bir ara İtalyan hakimiyetine girdiyse de kurum 1929 yılında İtalya’yla Lateran Anlaşması’nı imzalayarak kendi bağımsız Vatikan devletini kurdu. Katolik Hıristiyanların ruhâni lideri Papa aynı zamanda Vatikan Devleti’nin de başındaki isim. Vatikan’ın gelirleri arasında yatırımlar, gayrimenkul gelirleri, Katolik birey ve organizasyonlardan gelen bağışlar bulunuyor ve bu kaynaklar Vatikan Bürokrasisi olan Curia’nın yanı sıra diplomatik misyonlar ve medya kuruluşlarında kullanılıyor. Buna göre 2011’d e Vatikan’ın geliri 308 milyon $ gideri ise 326 milyon $ idi.

Papa 16. Benedikt’in istifasına gelirsek istifa kelimesi birçoğumuza sıradan bir kelime gibi gözükse de istifayı sunan Papa olunca durum hiç de sanıldığı kadar kolay değil. Papa 16. Benedikt yüzlerce yıllık kilise tarihine istifa eden ‘üçüncü’ papa olarak geçti. Öte yandan istifa eden iki selefinin talihi ise hiç de parlak değil. 1294 tarihinde Papalık tacını giyen 79 yaşındaki Pietro Angeleri, nam-ı diğer 5. Celestine, vaftizci Yahya öğretisinden geliyordu ve bu öğreti münzevi hayatı savunarak yokluk koşullarında

7


yaşamayı tercih ediyor, et yemeyi ve şarap içmeyi reddediyordu. Zaten istemeyerek göreve geldiği Papa’lığının üstünden henüz 5 ay geçmişti ki görevinden ayrıldığını açıkladı. İstifası onun için adeta zor günlerin başlangıcı oldu, halefi 8. Boniface tarafından hapse atıldı ve mahkumiyetinin 2. yılında 1296 yılında hücresinde hayatını kaybetti. Ölümünün üzerinden 17 yıl geçtikten sonra dönemin papası 5. Clemente tarafından aziz ilan edilmesi ise ‘hapiste ölen Papa’ gerçeğini elbette ki değiştirmeyecekti.

8

Kardinal Angelo Correr, 30 Kasım 1406 günü Papa 12. Gregory adını alarak papalık tacını giydiğinde kurum oldukça zor günler yaşıyordu. Nitekim Papalık Roma ve Avignon adıyla ikiye bölünmüş, Katolik Hristiyanların ruhanî olarak iki lideri ortaya çıkmıştı. Çiftbaşlılığı ortadan kaldırmak için kurulan Costanza Konseyi her iki Papa’nın da görevi bırakarak yerlerine tek bir papa seçilmesini istedi. Bunun üzerine 12. Gregory 9 yıldır yürüttüğü Papalık görevini 1415 yılında bırakmak zorunda kaldı.[2] Bu açıdan bakıldığında 16. Benedikt’in seleflerine göre bilerek ve isteyerek ‘kendini emekliye ayırdığı’ söylenebilir. Papa 16. Benedikt yaşlı ve yorgun olduğunu, görevini yeterince iyi yapamayacağını düşündüğünü söylerek görevden ayrıldı. Ne var ki istifanın kendisi açısından nedeni olan bu açıklama Papalık makamında kabul gören bir görüş değil. Nitekim Papalar görevlerini ancak ‘öldüklerinde’ bırakabiliyorlar. Hepimizin hatırlayacağı üzere Papa 2. Jean Paul öldüğünde 84 yaşındaydı ve hayatının son yıllarında uzun yıllar mücadele ettiği kanser hastalığının yanına parkinson hastalığı da eklenmiş bu hastalık konuşma, duyma ve hatta yürüme yetisini bile elinden almıştı. 1878’d e Papa olan 8. Leon ise tamı tamına 94 yaşındayken ölmüştü.[3] Yaşı ve sağlığı Papalık için elverişli olan 16. Benedikt’in görevden ayrılmasının arkasında yatan nedenler ise biraz farklı. Kurum yüzyıllardır çocuklara cinsel istismar (pedofili) ve kilise içindeki eşcinsel birliktelik skandallarıyla çalkalanıyor ve görünen o ki 16. Benedikt bunlardan istifa edecek düzeyde rahatsız olmuş. Pedofili skandallarının patlama noktasını rahiplerin kendilerini tamamen Allah’a adamaları için dünyevi

zevklerden vazgeçmeleri yemini oluşturuyor. Buna göre din adamları kilisedeki görevlerine başlarken bakirlik/bekaret yemini ediyorlar. Bunu kabul etmeyip görevlerini bırakan din adamı ise tabi ki yok değil. Resmi olmayan verilere göre Papa 2. Jean Paul göreve gelmeden önce 100.000’d en fazla din adamı evlenmek için rahipliği bırakmış. Pedofili skandallarının örnekleri ise sayılamayacak kadar çok. Nüfusunun %80’i Hristiyan olan Hırvatistan’d a Ivan Cucek adlı rahip 16 yaşındaki bir kız çocuğuna sarkıntılık etmekten 3 yıl hapse mahkum edilmişti.[4] Yine bir kilise skandalı İrlanda’d a patlak vermiş İrlanda Katolik Kilisesi’nin lideri Kardinal Sean Brady’in 1975 yılında pedofil rahip Brendan Smyth tarafından tacize uğrayan çocukların isim ve adreslerinin bulunduğu listeyi elinde bulundurduğu ancak bu listeyi polisle veya ailelerle paylaşmadığı BBC’d e yayınlanan bir programda ortaya çıkmıştı. Smyht adı ise İrlanda Katolik Kilisesi’nin yüzkarası olarak tarihe geçecek nice pedofili skandalına karışmış, son olarak 1997’d e 12 yıl hapis cezası almıştı.[5] Katolik Kilisesi’nin pedofili skandalları sadece sıradan rahiplerle sınırlı değil. 1980’li yıllarda çok sayıda pedofili pisliğinin üzerine örtmek ve yetkili makamlara bildirmemekle suçlanan Amerikan Kardinal Roger Mahony itirazlara rağmen Papayı seçen 115 kardinal arasında yer aldı. Mahony’nin örtbas ettiği skandal sayısı ise, ki bunun için 10 milyon dolar aldığı iddiaları olayı daha da rezalet bir boyuta taşıyor, hiç de görmezden gelinecek gibi değil, tam 129 olay var![6] Roma Katolik Kilisesi’nin başındaki isim Kardinal Keith O’Brien’ın 4 rahibe cinsel istismarda bulunduğu iddiası da Vatikan’a bomba gibi düşmüş, 14 Şubat’ta Papa 16. Benedikt O’Brien’ın istifasını kabul etmişti.[7] Evlenmeleri yasak olan rahiplerin gay birlikteliklere yönelmeleri de madolyonun diğer yüzünü oluşturuyor. Veriler 1980’lerde Amerika’yı vuran HIV/Aids salgınının Katolik rahipler arasındaki öldürme oranının ulusal ortalamadan 3 kat fazla olduğunu gösteriyor. La Repubblica gazetesinin Papa 16. Benedikt’in istifa nedeninin Vatikan’ın sivil merkezi Curia içindeki gay lobisi olduğu iddiaları da gündeme bomba gibi düşmüş durumda. [8] ‘Vatileaks’ diye anılan ve Papa 16. Benedikt’in 3 kardinale hazırlattığı raporda Curia’d aki gay lobisinden ve onların çarpık


ilişkilerinden söz edilirken grubun ayyuka çıkmamak adına şantaj işlerine bulaştığı da belirtiliyor. Tek nüshası olan raporda eşcinsel grupların, Roma yakınlarındaki bazı villa ve saunalarda seks yapmak amacıyla gizlice buluştuğu ve 17 Aralık’ta söz konusu raporu okuyan Papa’nın görevi bırakmaya karar verdiği bildiriliyor. Yeni Papa Jorge Mario Bergoglio, nam-ı diğer 1. Francis, ise 1936 Bounes Aires doğumlu. Arjantinli Bergoglio 731-741 yıllarında görev yapan Suriyeli 3. Gregory’d en beri, yani tam 1272 yıl aradan sonra seçilen Avrupalı olmayan ilk Papa. Bununla birlikte kendisi her ne kadar Avrupalı olmasa da Bergoglio’nun atalarının İtalyan olduğu biliniyor. Bergoglio’nun babası demiryolu işçisi bir İtalyan annesi ise ev kadını ve Bergoglio’nun 4 kardeşi var. 76 yaşındaki Bergoglio’nın adı Papalık seçimlerinde favori olarak öne çıkmasa da ismi ikibinli yıllardan itibaren

Arjantin Kilisesi’nde sıkça anılıyor, politik tartışmalara girmekten kaçınmıyor, cumhurbaşkanlarıyla görüşmelerinde ülkenin ekonomi politikalarını eleştirip gençlerin madde kullanımından şehirlerin sokak güvenliğine kadar birçok konuda görüş bildiriyordu. Papalık koltuğunun ilk Arjantinlisi ve ilk Güney Amerikalısı ülkesindeki tüm sosyal tartışmalarda muhafazakarlıktan ödün vermeyen tutumunun yanı sıra boşanmanın kolaylaştırılması, eşitlikçi evlilik düzenlemesi ve kürtajın hak olması dahil birçok konuda muhalif bir duruş sergilediği biliniyor. Yeni Papa’nın Türkiye’yi ilgilendiren boyutu da 1915 olaylarının soykırım olduğunu iddia etmesi. Bu görüş onun uluslararası ve tarihsel tartışmalara dair yaklaşımının ilginç bir detayı olarak kabul edilebilir.[9] 226. Papa olan Mario Bergoglio hakkındaki önemli bir

nokta da 1. Francis’in ilk Cizvit Papa olması. Cizvitler, Katolik Kilisesi’nin sadece erkeklere açık olan İsa Tarikatı olarak biliniyor ve dünya çapında yaklaşık 19 bin üyesi var. 1.2 milyarlık Katolik Kilisesi’nin başında sayıca nispeten küçük sayılabilecek bir tarikatın mensubunun bulunması da önemli bir nokta olarak kabul edilebilir. Bergoglio 1969 yılında Cizvitliğe kabul edilmiş. 16. Yüzyıl Avrupa’sında kurulan tarikat misyonerliği hedefliyor ve üyeleri zenginlikten uzak, itaatkar ve namuslu bir hayat sürme yemini ediyor. Aynı şekilde Bergoglio’nun da mütevazi hayatı dikkat çekiyor. Biyografisini yazan yazarlardan olan Francesca Amrogetti Bergoglio’nun Buenos Aires’teyken metro ve otobüsü kullandığını, Roma’ya gitmesi gerektiğinde ise ekonomi sınıfı uçuşu tercih ettiğini söylüyor. Analist Eric Camara da Bergoglio’nun Vatikan’ı ziyareti sırasında kardinallerin kuşandığı kırmızı ve mor renkli gösterişli kıyafetler yerine üzerinde siyah bir cübbe ile dolaşmayı sürdürdüğünü aktarıyor. Bu açıdan bakıldığında Vatikan’d a yeni dönemin şatafattan uzak olacağı izlenimi çıkarılabilir. Bütün bunlara rağmen kendisini tanıyan üst düzey din adamlarından Osvaldo Musto Bergoglio’nun geleneğe sırt dönmediğini söylüyor ve ekliyor “Ötenazi, idam cezası, kürtaj, eşcinseller veya rahiplerin evlenmeme yemini gibi konularda en az Papa 2'inci Jean Paul kadar Kilisesi'nin geleneksel ilkelerinden asla taviz vermez.”[10] Son olarak yeni Papa’nın onyıllardır tek akciğerle yaşadığı ve Buenos Aires’in San Lorenzo de Almagro futbol takımını tuttuğu da diğer bilgiler arasında. Peki yeni dönemde Papa’yı neler bekliyor? Guardian yazarı Andrew Brown’a göre Papa’yı bekleyen meseleler arasında Vatikan bürokrasisinin merkezi Curia’d a reform talepleri, din adamlarının evlenmesi meselesi ve İslam’ın giderek güçlenmesi yer alıyor.[11] Curia’ya dair reform taleplerinin gelme nedeni ise kurumun çağın ihtiyaçlarına artık cevap verememesi. 1500 yıldır reforma direnen bu yapı için reformun gerçekleşmesi demek Curia’nın İtalyan siyasetiyle bağını koparması ve sıkça tekrarlanan skandallara bir son verilmesi anlamına gelebilir. Reformun Curia’nın gücünü ne derece etkileyeceği konusunda Liberaller ve Muhafazakarlar görüş ayrılığı içindeler. Nitekim Liberaller reformun yerel kiliseleri sorumluluk sahibi yapacağını böylece kiliselerin dini vecibeleri yerine getirirken daha hassas davranacağını savunurken

9


Muhafazakarlar tırmanan liberalizmin başını ezmek için daha başka yollar geliştirilebileceği görüşünde. Yeni Papa’nın el atması gereken bir diğer konu da Katolik nufüsta meydana gelen düşüş. Brown 1,2 milyarlık Katolik nufüsunun %40’ını barındıran Latin Amerika’d a Avrupa’d a da olduğu gibi Protestanlığa veya İslam’a geçen ya da ateist olanların sayısının arttığına dikkat çekerek yeni Papa’nın bu gidişata dur diyecek çareler aradığını belirtiyor. Rahiplerin evlenmesi tartışması ise adeta alev topuna dönmüş durumda. Yeni Papa’nın bu konuda muhafazakar bir tavır takınacağı tahmin edilebilir. Skandallara ise nasıl dur diyeceği merak konusu.

Sonuç olarak Vatikan’ın geleceği karanlık bulutların dağılmasına bağlı. ‘Erken emeklilik’ hakkını kullanan 16. Benedikt bu yolla krizin ne derece derin olduğunu gösterdi. Kilise’nin içinde pedofili ve eşcinsellik tartışmaları, Vatikan bürokrasisindeki pus perdesi ve buna bağlı reform talepleri, Kilise’nin dışında ise kan kaybeden bir Katoliklik ve imajı fena halde çizilen Papalık kurumu Papa 1. Francis’i ivedi önlemler almaya zorlayacak. Vatikan’ı çetin yılların beklediği ise aşikar.

10

Refera n sl a r 1. Deutsche Welle Türkçe, 2013, Papa Vatikan’d an ayrıldı, Erişim [10.03.2013] http://www.dw.de/papa-vatikandanayr%C4%B1ld%C4%B1/a-16634802 2. CNN Türk, 12 Şubat 2013, İstifa Eden Papaların Makus Talihi, Erişim [07.03.2013] http://www.cnnturk.com/2013/yasam/diger/02/12/istifa.eden.papalarin.makus.talihi/696159.0/index.html 3. Deniz Ülke Arıboğan, Akşam Gazetesi, 13 Şubat 2013, Benedicus XVI’nın İstifası, Erişim [07.03.2013] http://www.aksam.com.tr/yazarlar/benedictus-xvinin-istifasi/haber-169329 4. NTVMSNBC, 27 Mart, Hırvatistan’d a kiliseye pedofili girdi, Erişim [10.03.2013] http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/73515.asp?cp1=1 5. Haber7, 2 Mayıs 2012, İrlanda Kilisesinde Pedofili Skandalı, Erişim [10.03.2013] http://www.haber7.com/guncel/haber/876014-irlandakilisesinde-pedofili-skandali 6. NTVMSNBC, 13 Mart 2013, Vatikan’d a duman yok kötü koku var, Erişim [13.03.2013] http://www.ntvmsnbc.com/id/25428444/ 7. The Guardian, 25 Şubat 2013, Cardinal Keith O'Brien resigns amid claims of inappropriate behaviour, Erişim [10.03.2013] http://www.guardian.co.uk/world/2013/feb/25/cardinal-keith-obrien-resigns 8. Haber Türk, 23 Şubat 2013, Papa’nın istifasının nedeni gay lobisi mi? Erişim [20.03.2013] http://www.haberturk.com/dunya/haber/822608-papanin-istifasinin-nedeni-gay-lobisi-mi 9. Güneş Çelikkol, BBC Türkçe, 15 Mart 2013, Arjantin’in Papası, Erişim [18.03.2013] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/03/130315_papa_celikkol.shtml 10. BBC Türkçe, 14 Mart 2013, Papa: İlk Cizvit, İlk Latin Amerikalı, İlk Francis, Erişim [20.03.2013] http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/03/130314_papa_profil.shtml 11. Andrew Brown, The Guardian, 14 Mart 2013, The papal agenda: what will be in the new pope’s in-tray. Erişim [20.03.2013] http://www.guardian.co.uk/world/2013/mar/14/papal-agenda-new-pope


Tam adıyla Hugo Rafael Chávez Frías 5 Mart 2013 Salı günü fiziki anlamda hayatına veda etti. Fiziki anlamda demişken, tersi bir manada metafizik bir şey kastetmiyorum. Politika dersinin sınavlarındaki yorum sorularında karşımıza çıkan, politikaya dair herhangi bir olayın genel yorumlamalarından bihaber, Çoğulcu, Marksist veya Elitist olma ihtimali olan örnek insan olsam bile Chavez’in öldükten sonra bile kendi halkı başta olmak üzere, dünya emekçi halklarının gönüllerinde varlığını sürdürebilecek bir adam olmasından şüphe etmezdim. Hugo Chávez, işçi devletlerinin ve halk demokrasilerinin mevzilenmelerinin ve kendilerinin püskürtüldüğü ve bu yenilginin mutlak bir son olarak teorize edildiği dönemin karanlığının varlığını hissettirdiği bir dönemde aydınlatıcı ve umut verici bir rol oynamıştır. Türkiye kapitalizminin ekonomik, sosyal ve kültürel politikalarının külfetinden muzdarip öğrenci gençlik kesimlerinin bir parçası olan bizlerin, kardeş Veneuzella halklarının örnek liderinin hayatını ve yaptıklarını gözden geçirmemiz Chávez’in bu rolünü bir adım daha ilerden tartışmamıza vesile olacağına inanıyorum. Ki bu tartışmanın bu boyutu, bizim gelecek istencimize farklı bir yan kazandıracağını da ümit ediyorum. Şimdi Chávez’in hayatına ve yaptıklarına bir göz atalım. Arka Ba h çed e Yen i Bi r G ed i k Hugo Chávez, 28 Temmuz 1954 yılında Venezuela’nın Barinas eyaletinin Sabeneta şehrinde yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Beysbolla ilgilenen Chavez resim, müzik ve tiyatroyla da haşır neşir oldu. Liseyi 1971’d e bitirdikten sonra Venezuela Askeri Akademisinde yüksek eğitimini tamamladı. İletişim ile siyasi ve askeri bilimler üzerine eğitim aldı. Bir süre siyaset bilimi dersi veren Chavez 1982 senesinde ordu içinde “Bolivarcı Devrimci Hareket” (MBR-200) örgütlenmesini kurdu. Halk arasında örgütlenen sol, sosyalist ve devrimci örgütler ile ordu içindeki muhalif kanatlarla ilişkilerini geliştirerek 1992 senesinde Carlos Andres Perez başkanlığındaki

iktidara başarısız bir darbe girişiminde bulunarak tutuklandı. Hapsolduğu 2 sene boyunca halk arasında tanınırlılığı ve itibarı arttı. Siyasi yelpazenin sol eğilimli siyasi partileriyle ilişki geliştirmesi sonucu, neoliberal politikaların hakim olduğu dönemi tarif eden Dördüncü Cumhuriyete karşı “Beşinci Cumhuriyet Hareketi”ni kurdu. Ekonomik reform sözleri vererek 1998 senesinde başkan adayı olduğu seçimleri kazandı. 2

11

Chavez’in katıldığı en son seçimde “Miranda Kolektifi” adında bir grubun Chavez için başlattığı bir kampanyadan bir resim. Venezuela gençliği için negatif bir anlamı bulunan “Beta” kelimesi, Chavez’d e “Otro Beta”, yani “Öteki Beta”, kötülüğe karşı savaşan her şey anlamını buluyor. 3 1 9 9 8 ’d en 2 0 1 3 ’e Bol i va rcı Devri m 98’ yılında iktidara gelen Chavez ve hareketi 2002’d e Venezuela sermaye güçlerinin desteğinde olan bir askeri darbe geçirmesine rağmen, güçlü halk desteğiyle darbeyi boşa düşürerek tekrar görevinin başına geldi. İrlandalı Raidió Teilifís Éireann televizyonu üyelerinin çektiği “Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak” ve John Pilger tarafından 2007’d e çekilen “ War On Democracy” belgeselleri darbe girişiminin Venezuela sermayesi, Katolik kilisesi ve ABD hükümeti bağlantılarını açıkça gözler önüne sermektedir.


Emekçi halklar tarafından bu denli sahiplenilen Chavez, tam anlamıyla gerçek bir halk demokrasisi olmasa bile, kendi yarattığı örneğin ne gibi getirileri olduğunu kanıtlıyor. İşte Chavez’in ulusal anlamdaki politikaları ile dış politika çerçevesine dair söylenebilecekler:

12

M em l eketteki Pol i ti ka l a rı n ı n S on u çl a rı » Venezuela ekonomisi on yılda yüzde 47.4 büyüdü. Sadece 2012 ilk döneminde büyüme oranı yüzde 5.6 olarak açıklanmıştı. » Yerel sorunlarla ilgilenen 30 bin yerel halk konseyi oluşturuldu, halkın sosyal sorunların tespit ve çözümüne doğrudan katılımı sağlandı. » Son on yılda sosyal hizmetlere ayrılan bütçe yüzde 60.6 oranında artırıldı. (772 milyon dolar) Bütçenin yüzde 42.3’ünü sosyal yatırımlara ayrıldı. » Eşitsizlik yüzde 54, yoksulluk yüzde 44 oranında azaldı. 1996 yılında yüzde 40’a ulaşan aşırı yoksulluk oranı yüzde 7.3’e düşürüldü. » İşsizlik yüzde 11.3’ten yüzde 7.7’e düştü. Sosyal güvenceye sahip olanların sayısı üç kat arttı. » Misyon adı verilen sosyal programlardan 20 milyon Venezuela vatandaşı yararlandı. » Chavez öncesinde ciddi bir sorun olan okumayazma sorunu UNESCO verilerine göre tamamen ortadan kalktı. » Parasız eğitim sayesinde bugün Venezuelalı anaokul yaşındaki çocukların yüzde 72’si anaokuluna gidiyor, ilköğretimde okullaşma oranı yüzde 85. » Binlerce yeni okul inşa edildi. Devlet okullarında öğretmen sayısı beş kat arttı, 65 binden 350 bine ulaştı. » Bolivarcı Üniversiteler adıyla yeni ve ücretsiz üniversiteler kuruldu. Üniversiteye devam eden gençlerin oranı yüzde 83’e yükseldi ve bu bakımından Venezuela Latin Amerika’d a ikinci, dünyada ise 15.

sırada bugün. » 1998 yılında nüfusun yüzde 21’inin yetersiz beslenmeden mustarip olduğu ülkede, bu oran yüzde 5’e indi. Gıda tekellerinin pahalı ürünleri karşısında, üretimi ucuz gıdaların satıldığı MERCAL isimli süpermarket zinciri oluşturuldu. » 1980’lerde gıda ürünlerinin yüzde 90’ı ithal edilirken bu oran yüzde 30’a düşürülmüş durumda. » Bugün 4 milyonu çocuk 5 milyon Venezuelalıya okullarda ücretsiz gıda sağlanıyor. » Son bir buçuk yılda yoksullar ve orta gelirliler için 250 bin ucuz konut üretildi. » Çocuk ölümlerinin oranı binde 25’ten binde 13’e düşürüldü. » Nüfusun yüzde 96’sının temiz suya ulaşımı sağlandı. » 1998 yılında 10 bin kişiye düşen doktor sayısı 18’d en 58’e yükseldi. » Sadece Barrio Adentro isimli ücretsiz birinci ve ikinci basamak sağlık hizmeti verilmesini içeren programla ülkeye gelen 8 bin 300 Kübalı doktor, 7 bin klinik kurdu, bu kliniklerde 1.4 milyon insanın hayatı kurtarıldı. » Son 6 yılda 19 bin 840 evsiz sokakta yaşamaktan kurtarıldı. » Özel sübvansiyonlar sayesinde normal fiyatların yüzde 34-40’ı arasında daha ucuz satış yapan kamu eczaneleri ağı oluşturuldu. 4 D ı ş Pol i ti ka d a ki Kon u m u n a Da i r Venezuela’nın uluslar arası politikasını konuşma sırası gelince, ilk elden ABD ile olan ilişkileri akla gelir. Chavez’in emperyalizme karşı koyduğu dirençle şekillenen Venezuela dış politikası ile memleketinde uygulamakta olduğu halkçı politikaları, onun politik karakterini uluslar arası alanda tariflendiriyordu. Bir yandan emperyalistler arasındaki çelişkilerden yararlanarak uluslar arası politikada mevzilerini arttırıyor. Diğer yandan ise Latin Amerika ülkelerindeki görece halkçı ve ilerici hükümet güçleriyle uluslar arası politik, ekonomik ve sosyal anlamda birlik, dayanışma ve yardımlaşma platformları kurarak güçlü bir odak kurmaya çalışıyordu. Bu platformlar Amerika Halkları için Bolivar İttifakı (ALBA), Güney Amerika Ulusları Birliği (UNASUR), PetroCaribe, PetroSur, TeleSur, ALBA Bankası, Güney Bankası ve Karayip ve Latin Amerika Devletleri Topluluğu (CELAC) ‘dur. Bölgenin Amerikan işbirlikçisi sermayeleri ve ABD’nin herhangi bir yansıması bu güçlerin olduğu ittifaklara giremiyordu. Bu vesileyle Chavez, ABD ve onun yerli işbirlikçilerinin kabusu haline geliyordu. ABD’nin


Chavez’e karşı açıkça sergilediği düşmanlıklar, imparatorluğun asıl korkularını gün yüzüne çıkarıyordu: » 2005 yılında Condoleezza Rice, Chavez’in “bölge için bir tehdit” olduğunu açıkladı. CIA Venezuela’yı “5 sıcak bölge” listesine aldı. » Medya Patronu Pat Robertson açık açık Chavez’i öldürmenin milyonlarca dolar harcamaktan daha kolay olacağını söyledi. » 2006’d a zamanın ABD Ulusal İstihbarat Direktörü John Negroponte, Venezuela’yı ABD için bir tehlike olarak adlandırdı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld ise Chavez’i Hitler’le karşılaştırdı . » Beyaz Saray, Venezuela’yı “Terörizme karşı yeterli desteği vermeyen” ülkeler listesine koydu. » ABD’li şirketlerden silah ya da askeri malzeme almasının yasakladı. » 2008’d e Pentagon, 4. Filosunu, Latin Amerika ve Karayipler’d e görevlendirdi. 1950 yılında devre dışı bırakılan 4. filo o zamandan beri çalışmıyordu. » Chavez, 2010 yılında Kolombiya’d a “Anti-Amerikancı güçlere karşı” 7 askeri üs kurma kararı aldı. Uluslararası basında Chavez’in bir diktatör, bir tiran, Amerika düşmanı bir terörist olduğu yazılmaya başlandı. Venezuela’nın imajı şiddet, güvensizlik, suç, yozlaşma ve kaos olarak şekillendirilmeye çalışıldı. 5 Peki Ya S on ra ? Tekrar ve tekrar atıfta bulunulabileceği gibi Sovyetlerin ve halk demokrasilerinin yenilgisi; “Proletarya İktidarı”nın, “İşçi Sınıfı Sosyalizmi”nin veyahut “Bilimsel Sosyalizm”in politik arenada itibar kaybetmesine vesile oldu. Bu sonuç gerek sosyalizmin öznesi olan işçilerin ve emekçilerin politikleşmesinin önüne ket vurdu, gerekse “muhalif” olarak gözüken, göreceli anlamda demokratik eğilimlerin yayılmasının

önünü açtı. 90’lar öncesinden beri var olan dünya emekçi halklarının mücadelesinde sıcak noktalardan biri olan Latin Amerika halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesi de bu sonucun getirilerinden etkilendi. “21.yy sosyalizmi” diye tarif edilen “yeni” olan sosyalizm ise aslında Latin Amerika ülkelerindeki hükümetlerde karşılığını bulan “sosyalist”, “eski gerilla lideri” veya “sendikacı” gibi politik aktörlerin seçimle iş başına gelmesi, ve ertesinde göreceli demokratik uygulamalara girişmesinden ibarettir. Çıkışında üretim araçlarının özel mülkiyeti mevzusunu barındıran sınıf çelişkisinin sonucunun, işçi sınıfı önderliğinde geniş halk yığınlarının üretim araçlarını ve siyasal iktidarı ele geçirmesiyle ancak gerçek anlamda bir sosyalizmden bahsedilebilir. Keza şu gün bile basına az çok yansımalarından yola çıkarak Latin Amerika’d a 90’lı yıllarda iktidara gelmiş bir kısım “solcu” liderlere demokratiklik meselesinde tam anlamıyla kefil olunamayacağı açıktır. ( Elbette yapılan en ufak bir demokratik girişime karşı coşa gelen sermaye basınından bahsetmiyorum. ) Lakin Chavez bunların dışında tutulabilir. Memleketinin petrol gelirini halkının yararına kullanan ve halkı için önüne çıkan engelleri güç kullanarak ezmekten çekinmeyen bir liderdi. Chavez sonrası dönemde Venezuela’d a birçok politik değişim olması muhtemeldir. Halkın elinde var olan sosyal ve ekonomik olanaklar ve bunların getirdiği doyum, emperyalistlerin ve onun yerel işbirlikçilerinin saldırılarına karşı halkı kendi mevzilerini koruma ihtiyacına bir kez daha itecektir. Özetle, Chavez döneminin etkileri Venezuela halkının kendi bilincinde kalıcı anlamda yer edecektir. 6,7

Refera n sl a r Görsel1. Aydın Çubukçu, “Başkan Baba’nın mirası”, (22/03/2013), http://evrensel.net/news.php?id=52316, (Erişim Tarihi: 26 Mart 2013) 2. Elif Görgü, “Dünyadan bir Chavez geçti”, (06/03/2013), http://www.evrensel.net/news.php?id=50761, (Erişim Tarihi: 25 Mart 2013) 3. Dış Haberler, “Çizgilerle Chavez”, (05/08/2012), http://www.evrensel.net/news.php?id=33828, (Erişim Tarihi: 25 Mart 2013) 4. Elif Görgü, “Dünyadan bir Chavez geçti”, (06/03/2013), http://www.evrensel.net/news.php?id=50761, (Erişim Tarihi: 25 Mart 2013) 5. gös.yer. 6. Aydın Çubukçu, “Başkan Baba’nın mirası”, (22/03/2013), http://evrensel.net/news.php?id=52316, (Erişim Tarihi: 26 Mart 2013) 7. Immanuel Wallerstein, “Karizmatik bir lider ve sonrası”, (23/03/2013), http://www.evrensel.net/news.php?id=52350, (Erişim Tarihi: 26 Mart 2013)

13


14

Gürcistan Sovyetler Birliği’nden ayrıldıktan sonra, hükümet ilk kez darbe girişimi olmadan 1 Ekim 2012 tarihinde yapılan parlamento seçimleri ile değişti. Gürcistan'daki seçimlere ilgi fazlaydı ve bir çok uluslararası kuruluş seçimleri yakından izledi. 7. dönem parlamento seçimlerinde, Ivanishvili’nin başında bulunduğu Gürcistan Hayali Koalisyonu %54, Saakashvili’nin liderliğini yaptığı Birleşik Ulusal Hareket Partisi ise %41,5 1 civarında bir oy oranı elde etmişti ve Ivanishvili parlamentodaki çoğunluğu ele geçirerek seçimleri kazanmıştı. Böylece 2003 yılında "Gül Devrimi"yle başa gelen Saakashvili'nin” dönemi geride kalmış oldu. Saakaşvili’nin Parlamento seçimlerini kaybetmesi bir çok soruyu da beraberinde getirdi ve en çok merak edilen sorular ise şunlar oldu: Seçimlerin sonucu Rusya’nın geri dönüşünü mü gösteriyor? Gürcistan Saakashvili’yi istemiyor mu? Bu sorulara cevap vermeden önce 9 sene önce neler olmuştu ve Saakashvili döneminde ne gibi değişiklikler oldu kısaca bir göz atmak isterim. G ü l Devri m i ve S a a ka şvi l i Dön em i 2003 yılı Kasm ayında Kafkasya’d a daha önce hiç görülmemiş bir devrim gerçekleşti. Tarihte çok nadir rastlanan bir halk harekatı olmuştu Gürcistan’d a, çünkü bir damla kan dökülmeden hiç kimsenin yaralanmadığı bir devrim gerçekleşmişti. Gürcistan’nın bağımsızlığını kazanmasından bu yana Devlet Başkanı olan Eduard Şevardnadze’ nin görevini bırakmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan barışçıl bir halk harekatı olmuştu Gül Devrimi. Bu olayın ardından 4 Ocak 2004 tarihinde devlet başkanlığı seçimleri yapıldı ve Saakaşvili, oyların çoğunluğunu alarak Devlet Başkanı seçildi. 28 Mart tarihinde yapılan parlamento seçimlerini de çoğunlukla Ulusal Hareket-Demokratlar’ın kazanmasıyla iktidarı tamamen ele almış oldu 2 Devrimden sonraki sene Saakaşvili hiç zaman kaybetmeden kendi reformlarına başladı ve ilk işi, bir çok Sovyet ülkesinde de yayılmış olan yolsuzluk ve rüşvete Gürcüstan’d a son vermek oldu. Onlarca eski hükümet yetkilisi ve memuru rüşvet almak ve devlet gelirlerini kendi zimmetine geçirmek suçlamasıyla hapse atıldı. Artık sadece

devlet memurlari değil normal vatandaşlar da rüşvet teklif ederse o da suç olarak kabul edilecekti. Bundan başka, Saakaşvilinin attığı en önemli adımlardan biri de Şevardnadze döneminde Avrupa Birliği ve NATO’yla çok iyi olmayan ilişkilerin yeniden canlandırılması, işbirliğinin sağlanması ve NATO’ya üye olmak çabaları oldu. Fakat Gürcistan’a NATO üyeliği yolunun oldukça açık bir şekilde belirmiş olması ve Gürcistan’nın AB ile olan ilişkilerini daha da geliştirmesi, bölgede etkin bir rol oynayan Rusya’nın hiç hoşuna gitmedi. 3 Eski Sovyet ülkesi olan Gürcistan’ın NATO üyeliğine alınacak olması iki ülke arasındaki ilişkilerin soğumasına neden oldu. “Rusya, 1991’d en günümüze Gürcistan’d a etnik sorunlar ile yakından ilgilenmiş olması, Batı’nın Gürcistan üzerinden bölgeye yerleşmesini kabul edilemez bir gelişme olarak görüyordu, çünkü bu durum Rusya için Güney Kafkasya’d a nüfuzunun giderek zayıflaması anlamına geliyordu” 4 Bu reformlara cevap olarak da Rusya Güney Osetya ve Abhazya’ya olan desteğini yineledi ve bu bölgelerde Rus barış güçlerinin daha da arttırılacağını belirtti. Gürcistan tarafı bu durumu provokasyon olarak değerlendirdi ve Rusya’yı barışı korumak yerine bölgedeki gücünü artırmak ve kontrolü kaybetmemeye çalışmakla suçladı. Karşılıklı suçlamalar ve iki tarafın da birbirinin hoşuna gitmeyecek adımlar atması aslında Ağustos’ta patlayacak savaşın habercisiydi. Temmuz ve Haziran aylarında Gürcistan’ın Abhazya ve Güney Osetya’yla arasındaki sürtüşme gerilim noktasına tırmandı ve artık savaş kaçınılmaz bir hal almaya başladı. 1 Ağustos’ta Gürciler ve Osetler arasında çatışmalar başladı ve 7 Ağustos’ta Gürcistan G. Osetya’nın başkentine saldırdıgını ve başkenti kontrolü altına aldıgını açıkladı. Fakat bu saldırıya Rusya’nın cevabı gecikmedi ve 8 Ağustos 2008 Cuma günü Rus askerleri Güney Osetya’ya girdi. 5 gün devam eden savaşta Gürcistan mağlup olmuştu ve 16 Ağustos’ta barış anlaşması imzalanarak ateşkes ilan edildi. 5 Savaştan sonra Gürcistan Bağımsız Devletler Topluluğu’ndan ayrılarak Rusya’yla olan tüm diplomatik ilişkilerini de kesti. Savaş Gürcistan’ın sosyal ve ekonomik hayatına bir bomba gibi


düşmüştü ve ülkedeki bir çok ticari faaliyetin durmasına neden olmuştu. Sonuç olarak ekonomik ve sosyal hayat durma noktasına gelmişti. Fakat bu durum uygulanan verimli ekonomik reformlar sayesinde toparlanmıştı. İstatistiksel bilgilere bakıldıgında Gürcistan ekonomisinin yakın zamanlarda daha da geliştiğini görebiliriz. Son olarak Gürcistan’d aki parlamento seçimleri ve yukarıda belirttiğim sorulara değinmek isterim. G ü rci sta n ’d a ki Pa rl a m en to S eçi m l eri : Ru sya’n ı n G eri Dön ü şü m ü ? Yukarda belirtdiğim gibi, İvanishvilinin başında bulunduğu Gürcistan Hayali Koalisyonu parlamento seçimlerini “%53 oranında oy alarak kazanmıştı. Bu durum pek çok insanı şaşırtmış ve akla ilk gelen soru ise “Seçimlerde Rusya’nın parmağı var mı?” şeklinde olmuştu. Fakat mevcut durumda Ivanişvili’yi kapalı kutu olarak görebiliriz çünkü büyük çaplı bağışlar ve yardımlar ile Rusya’d a edindiği servetin dışında Ivanişvili hakkında çok fazla bir bilgi yoktur. Bidzina Ivanishvili’nin hayatının büyük bir bölümünü Rusya’d a geçirmesi ve kişisel servetini neredeyse tamamen Rusya’d a oluşturmuş olması, onun Rus devlet adamları ile olan ilişkilerini de göz önünde bulunduran analistler tarafından, Gül Devrimi sürecinin sona ermek üzere olduğu ve Rusya’nın Gürcistan’d aki siyasal, toplumsal ve ekonomik etkinliğinin artacağı şeklinde değerlendirilmiştir. 6 Bundan başka Gürcü halkının Rusya’ya yakınlığıyla

bilinen bir muhalefet liderine neden oy verdiği merak konusudur. Rusya ile sınırların kapatılması genel olarak halkın orta ve alt kısmını etiklemişti çünkü bir çok insan geçici olarak Rusya’d a çalışyor veya ithalat ve ihracat yapıyordu. Ayrıca her sene çiftçilerin çoğu ürünlerini Rusya’ya ihraca ediyor ve ordan kazandıkları parayla geçimlerini sağlıyorlardı. Ancak savaştan sonra bu durum da sona erdi ve Rusya’nın kapılarını Gürcü mallarına kapatmasıyla, ekonomik kriz had safhaya ulaştı. 2008 yılında yaşanan savaş, Gürcistan ekonomisini geriletmekle birlikte var olan borçlara yeni borçlar eklemişti 7. Bu yüzden de halkın, ülkedeki ekonomik durumun çok iyi olmaması ve işsizlik sorunundan dolayı zengin bir işadamına yöneldiği düşünülebilir. Halka karşılıksız yardımlar yaparak saygınlık kazanan İvanişvili’ye, Gürcü toplumunun sorunların çözümü için umut olarak bakmaya başladığı ifade edilebilir. İvanişvili’nin seçimleri kazanmasının en büyük nedenlerinden biri zengin bir iş adamı olması ve yaptığı parasal yardımlardır, çünkü ekonomik bakımdan zor durumda olan insanlar hükümetin yarattığı karamsar tabloyu düzeltebilecek gücü İvanaşvili’d e görüyor. Önümüzdeki yıl Gürcistan’a dikkat artacaktır ve yeni hükümetin dış politikaya nasıl bir yaklaşım getireceği merak edilmektedir. Özellikle, Gürcistan’ın yüzünü tekrar batıdan Rusya’ya mı çevireceği ve AB ve NATO’lya entegrasyonda nasıl bir süreç izleneceği merak edilmektedir.

Refera n sl a r 1. Göktürk TÜYSÜZOĞLU, “Gürcistan’d a Parlamento Seçimleri: Rusya’nın Geri Dönüşü mü?”,(08 Ekim 2012), http://tuicakademi.org/index.php/yazarlar1/95-gokturk-tuysuzoglu-tum-yazilari/3576-gurcistanda-parlamento-secimleri-rusyanin-geridonusu-mu?format=pdf, (Erişim Tarihi : 9 Mart 2013) 2. BBC, “How the Rose revolution happened”, (10 Ekim 2005), http://news.bbc.co.uk/2/hi/4532539.stm , (Erisim Tarihi: 12 Mart 2013). 3. Guner Ozkan, “Medvedev, Gürcistan ve Rusya’nın “Yakın Çevre”si”,(Mart 2012) http://www.usakanalist.com/detail.php?id=510#.UGclaDc6bTp, (Erism Tarihi: 12 Mart 2013) 4. Hasan Ozertem, “USAK Gurcistan Krizi Degerlendirme Raporu”,(Agustos 2008), http://www.academia.edu/2449567/USAK_GURCISTAN_KRIZI_DEGERLENDIRME_RAPORU, (Erisim Tarihi: 9 Mart 2013). 5. Reha Yilmaz, “Bağımsızlık Sonrası Dönemde Rus-Gürcü İlişkileri”,(Eylul 2012) http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=1130:bagim, (Erisim Tarihi: 9 Mart 2013). 6. Elnur Ismailov, “ Secim Sonrasi Gurcistan”,(Ekim 2012), http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=2238:secim-sonras-guercistan-&catid=86:analizlerkafkaslar&Itemid=148, (Erisim Tarihi: 10 Mart 2013). 7. Ozertem, “USAK Gurcistan Krizi Degerlendirme Raporu”

15


Avrupa'nın üçüncü büyük ekonomisi İtalya'da yapılan seçimlerde çıkan sonuçlar ülkede yeni bir hükümet kurulmasının kolay olmayacağını gösterdi. Birleşik Devletlerde başlayan ve dünyayı etkileyen finansal kriz, yansımasını Avrupa Birliğinde “Euro Krizi” olarak gösterdi. Krizin derinden yaşandığı ülkelerinden biri olan Avrupa'nın üçüncü büyük ekonomisi İtalya krizi atlatacak kurtarıcısını arıyor.

16

2011’d en beri ekonomik krizle başı dertte olan İtalya’d a, dönemin başbakanı Silvio Berlusconi’nin aynı yılın kasım ayında istifa ederek başbakanlık koltuğunu boşaltmasından sonra ekonomi profesörü ve bir dönem Avrupa Komisyonu İç Pazar, Gümrük ve Rekabet Komiserliği görevini yürüten Mario Monti göreve getirilmişti. Monti’nin uyguladığı iflasın eşiğindeki İtalyan ekonomisini güçlendirmeye yönelik kemer sıkma önlemleri İtalyan halkını daha da zor durumda bıraktı. İşsizlik oranlarındaki artış, alınan önlemlerin halka istenilen şekilde yansımadığını gösterdi. Ve 2013 bütçe oylamasından sonra Monti istifa edince, ülkede halk yeni meclisi ve senatoyu oluşturmak üzere sandık başına geçti 1 . 24 Şubat Pazar günü başlayan oy kullanma süreci, 25 Şubat günü sona erdi. Çift kanatlı parlamentonun üst kanadı olan Cumhuriyet Senatosu seçimleri için 43 milyon, alt kanadı olan Temsilciler Meclisi seçimleri için ise yaklaşık 47 milyon seçmen sandık başına gitti. Senato seçimleri için 60 bin 431 sandık ile alt kanadı Temsilciler Meclisi için oyların kullanıldığı 61 bin 446 sandığın tamamı açıldı ve oylar sayıldı 2 . İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre kesinleşen sonuçlarda Demokratik Parti öncülüğündeki merkez sol ittifakı, 630 sandalyeli Temsilciler Meclisi seçimlerini yüzde 29.55 ile kazanırken, Silvio Berlusconi’nin liderliğindeki merkez sağ koalisyonu oyların yüzde 29.18’ini aldı. Berlusconi’nin bu oy seviyesine ulaşması seçim tahmininde bulunanları şaşırtırken, ikinci büyük sürprizi ise sistem, klasik siyasetçi ve AB karşıtı söylemleriyle seçim

kampanyasında göz dolduran 63 yaşındaki sinema oyuncusu ve komedyen Beppe Grillo’nun Beş Yıldız Hareketi Partisi yaptı. Mevcut siyasete tepki olarak doğan ve seçimlere herhangi başka bir parti ile ittifak yapmadan tek başına katılan Beş Yıldız Hareketi, oyların yüzde 25.54’ünü alarak Temsilciler Meclisi’nde tek başına en çok oyu alan parti oldu. Teknokrat eski başbakan Mario Monti ise, oyların ancak yüzde 10.56’sını alarak hayal kırıklığına uğradı. Temsilciler Meclisi'nin mevcut başbakanı olan Özgürlük ve Gelecek Partisi Lideri Gianfranco Fini, barajı dahi aşamayarak meclis dışında kaldı 3. Ulusal bazdaki oy oranlarıyla değil, bölgesel çoğunluğa göre dağılım yapılan 315 sandalyeli Cumhuriyet Senatosu seçimlerinde ise hiçbir oluşum yeterli çoğunluğa ulaşamadı. Merkez sol koalisyonu yüzde 31.63, merkez sağ koalisyonu yüzde 30.72 ve 5 Yıldız Hareketi yüzde 23.79 oy alırken, Mario Monti yüzde 9.13 oyda kaldı. Seçimlerde gerçekleşti;

koltuk

dağılımları

ise

şu

şekilde

Temsilciler Meclisi - Toplam koltuk sayısı: 630

Cumhuriyet Senatosu - Toplam koltuk sayısı: 315


Hükümet kurmak için Senato'da 158 sandalye sayısına ulaşma zorunluluğu olduğu İtalya'da açıklanan rakamlara göre ne merkez sol koalisyonu ne de merkez sağ koalisyonu hükümet kurma şartını yerine getiremiyor. Sonuçların İtalya'yı yeni dönemde koalisyona zorlaması nedeniyle mevcut belirsizlik içindeki kilit isim Beş Yıldız Hareketi Partisi lideri (her ne kadar kendisini böyle bir hareketin lideri olarak görmese de) Beppe Grillo olarak yorumlanıyor. Ancak Beş Yıldız Hareketi’nin sağ ve sol partiler ile koalisyona karşı çıkması nedeniyle hükümetin kurulması kolay görünmüyor. İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano’nun ise hükümet kurma görevini hangi partiye ve lidere vereceği belirsizliğini korumakta. Seçim sonuçları; halkın önemli bir kısmının krizden eski başbakan Silvio Berlusconi’yi sorumlu tutmadığını gösterirken bir önceki başbakan Mario Montinin ise beklenenden düşük oy alması, seçmenlerin bir önceki hükümetin kemer sıkma politikalarını ve reformlarını sert bir şekilde reddetmesi olarak değerlendirildi. Seçimin sürpriz sonuçlarından bir diğeri de çoğunluğunu işsiz ve skandallardan bıkmış gençlerin oluşturduğu Beş Yıldız Hareketi. Hareketin merkez sağ ve merkez-sol koalisyonlarına rakip çıkması İtalyan halkının mevcut politikacılara gösterdiği büyük bir tepki olarak da yorumlandı. Meydanlarda toplanarak ve özellikle de internet üzerinden örgütlenerek büyüyen Beş Yıldız Hareketi; mevcut düzene tepkili, yeni ve genç siyasetçilere mecliste koltuk şansı tanıyor. Hareketin hiçbir üyesinin milletvekilliği ve senatörlük deneyiminin olmamasıyla beraber üyelerin birçoğunun kadın olması İtalya’d a kadınların parlamentodaki temsil oranını yüzde 20'den yüzde 31'e çıkardı 4. Espirili kişiliği ve lafını esirgemeyen üslubuyla dikkatleri çeken Beş Yıldız Hareketi’nin baş temsilcisi Beppo Grillo seçimlerin ardından “Milyonlarla aynı hayali paylaşıyorum. Şimdi taze enerjimizle politikaya son derece farklı bir yön verebiliriz” diyor. Grillo’nun, partisine üye milletvekili ve senatörlerden alışılagelmedik istekleri var. Parlamenterliğin siyasi kariyer basamağı yapılmasına izin vermemekte kararlı görünen lider, partisine üye milletvekili ve senatörlerden mevcut işlerini bırakmalarını, iki dönemden fazla parlamenterlik yapmamalarını ve üç bin Euro’d an fazla maaş almamalarını şart koşuyor.

Grillo; “Aradaki fark hareketin bütçesine aktarılacak. Bizim için politikaya atılan kimse zengin olmayacak. Ve özenle kontrol edilecek” diyerek aşina olunan liderlerden uzak çizgisiyle dikkatleri çekiyor5. Grillo, aynı zamanda İtalya'nın Euro Bölgesi'nden çıkmasının ciddi şekilde tartışılmasından yana olan bir lider. Seçim sonuçlarındaki muamma sadece ülke içinde değil, Avrupa Birliği ülkelerinde de huzursuzluğa ve endişeye neden oldu. Mevcut belirsizlik durumda sadece İtalyanların değil AB’nin de olumsuz etkileneceğini dile getiren liderler, İtalya’d a bir an önce istikrarlı bir hükümet kurulmasını talep ediyorlar. Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz, “İtalya, Birliğin 3. en büyük ekonomisi ve en önemli üye ülkelerinden biri. Aynı zamanda bir G8 ülkesi. Dolayısıyla İtalya’d a olan her şey bizi de etkiler. Orada istikrarlı bir hükümet kurulması çok önemli.” şeklinde konuşurken; Fransa Maliye Bakanı Pierre Moscovici, İtalyan seçim sonuçlarının sorunlar yarattığını ama Avrupa tek para biriminin bundan etkilenmeyeceğini söyleyerek İtalya’d a AB ile uyum içinde çalışacak bir hükümetten yana olduğunu belirtti. Aldığı düşük oy oranıyla kendisini destekleyen Euro Bölgesi liderlerine hayal kırıklığı yaşatan Mario Monti’nin yeniden yapılandırma konusunda kaydettiği başarılara dikkat çeken Almanya Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle ise yaptığı açıklamada İtalya’nın özellikle Avrupa’d aki borç krizi ile olan savaşta önemli rol oynadığını ve yeni kurulacak hükümetin de daha önceki hükümet tarafından uygulanan reformları devam ettirmesini umduğunu dile getirdi. İspanya Dışişleri Bakanı Garcia Margallo çok daha endişeli ifadeler kullanarak, seçimlerin hiç bir yere gitmeyen bir sıçrayış olduğunu ve bu durumun gerek İtalya gerekse Avrupa için iyi haber olmadığını vurguladı 6,7.

17


Seçimler sonucunda Brüksel’d eki Avrupa Milletvekilleri de endişelerini dile getirdiler. Avrupa Milletvekilinden Charles Tannock: “Meclis siyasi tecrübesi ve ekonomik programı olmayan insanlardan oluşacak. Euro’ya karşı olduklarını söylüyorlar, ancak sonuçta hükümetin kurulmasına katkıda bulunmak durumundalar. Ortada yönetilmesi gereken bir ülke var.” derken, bir başka Avrupa Milletvekili Elmar Brok: “İtalya ve Avrupa Birliği’nin geleceği için ve rekabeti artırmak için uygulanan reform programı açısından hükümet ve meclisin sorumluluklarını yerine getireceğini umuyorum.” dedi. Diğer bir Avrupa Milletvekili Jo Leinen ise, “Umarım Avrupa’d a sol kesim ile yapıcı çözümlere doğru ilerlenir. Popülist yaklaşıma yönelik İtalya’d an ders çıkarılmalı.” yorumunda bulundu 8.

18

Seçimlerdeki bu kaos, finans piyasalarında da kaosa yol açtı. Malî krizin pençesindeki İtalya’d a istikrarlı bir hükümetin kurulamaması halinde, Avrupa’d aki borç krizinin derinleşmesinden korkuluyor. Avrupa ve ABD borsaları İtalyan seçim sonuçlarına düşüşlerle tepki verirken, İtalyan hükümet bonolarının faizleri de hızla yükselerek İtalya'nın borçları konusundaki kaygıları derinleştirmiş oldu 9.

Seçimlerin Euro krizine etkisini Deutsche Welle Medya Kuruluşu’na değerlendiren Deutsche Bank ekonomistlerinden Nicolaus Heinen, yüksek işsizlik oranlarının hayata geçirilen reformların bir sonucu değil, aksine 10 yıldan uzun süredir kötü işleyen ekonominin ve işvereninin lehine, işsizlerin ise aleyhine birikmiş olan sorunların bir sonucu olduğunu vurgulayarak Mario Monti’nin reform çabalarının başarısız olmasını kimsenin üzerine düşen görevi yerine getirmemesine bağlıyor. Ancak Heinen tüm bu olumsuz gelişmelere rağmen, borç krizinin tırmanacağını düşünmeyenlerden. Zira Avrupa Merkez Bankası ne pahasına olursa olsun Euro’yu kurtarmak için her şeyin yapılacağı sözünü vermiş durumda. Ancak ekonomi uzmanlarına göre bu da başka bir tehlikeyi beraberinde getiriyor. Çünkü ekonomistler, Avrupa Merkez Bankası’nın bu desteğinin ilelebet devam edemeyeceği uyarısında bulunuyorlar10.

Refera n sl a r 1. Esra Ergan, “İtalya Seçimleri”, (02/03/2013), http://akademikperspektif.com/2013/03/02/italya-secimleri/, (Erişim Tarihi: 15/03/2013) 2. “İtalya'nın seçim sonucu belirsizlik çanlarını çaldırdı”, (26/02/2013), http://www.bloomberght.com/haberler/haber/1310101-italyaninsecim-sonucu-belirsizlik-canlarini-caldirdi, (Erişim Tarihi: 15/03/2013) 3. “İtalya seçimlerinin galibi yok”, (26/02/2013), http://www.dw.de/italya-se%C3%A7imlerinin-galibi-yok/a-16628332, (Erişim Tarihi: 20/03/2013) 4. “İtalya'da siyasi çıkmaz”, (15/03/2013), http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/03/130315_italya_meclis.shtml, (Erişim Tarihi: 20/03/2013) 5. Nihat Halici, “İnternet İktidara Taşıyor”, (21/03/2013), http://www.dw.de/internet-iktidara-ta%C5%9F%C4%B1yor/a-16687548, (Erişim Tarihi: 22/03/2013) 6. “İtalyan seçim sonucu Avrupa'yı titretti”, (26/02/2013), http://www.bbc.co.uk/turkce/haberler/2013/02/130226_italya_siyasikriz.shtml, (Erişim Tarihi: 15/03/2013) 7. “AB İtalya’d a istikrarlı bir hükümet istiyor”, (26/02/2013), http://tr.euronews.com/2013/02/26/ab-italya-da-istikrarli-bir-hukumetistiyor/, (Erişim Tarihi: 22/03/2013) 8. “İtalya’d a seçim sonuçları Brüksel’i kaygılandırıyor”, (26/02/2013), http://tr.euronews.com/2013/02/26/italya-da-secim-sonuclaribruksel-i-kaygilandiriyor/, (Erişim Tarihi: 20/03/2013) 9. Bkz. [6] 10. Danhong Zhang & Başak Demir, “Sandıktan kaos çıktı”, (26/02/2013), http://www.dw.de/sand%C4%B1ktan-kaos%C3%A7%C4%B1kt%C4%B1/a-16630357, (Erişim Tarihi: 22/03/2013)


HARİCİYE 19 21


Balkan Savaşları (1912-1913), 19. yüzyıldan beri devam eden çatışma süreçlerinin devamı olduğu, kendisinden sonraki uyuşmazlıklara zemin hazırladığı için Avrupa ve Balkan tarihinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Günümüzde yaşanan gerginliklere bol miktarda malzeme sunduğu ölçüde de güncelliğini korumaktadır. 2012-2013 yılları Balkan Savaşları’nın 100. Yılına rastladığı için konu 200’ün üzerinde konferans ve toplantılarda ele alındı ve süreç yayınlarla devam etmektedir. Bu kadar çok sayıda konferans ve toplantıların yapılması da konunun önemine ve güncelliğine işaret etmektedir.

20

Bu kadar önemli bir savaş nasıl okunabilir? Balkan Savaşları hakkında ortaya çıkan literatürün ayrıntılarına girmeden bazı genel tespitler yaparak işe başlayabiliriz. Ulusal bir mesele olarak Balkan Savaşları sonuçları bakımından en genel anlamda bazıları için bağımsızlığa giden sürecin başlangıcı, bazıları için ulusal bütünleşmenin mihenk taşı, bazıları için yeni toprak kazancı; dolayısıyla genişleme, bazıları için kısmen kazanç ve kısmen kazanılandan kayıp ve bazıları için ise felaket olarak ele alınmaktadır. Balkan Savaşları sonunda imzalanan antlaşmalar, çizilen sınırlar ve ortaya çıkan yeni durumlar bu yaklaşımın argümanını destekler niteliktedir. Şöyle ki; Balkan Savaşları Arnavutluk’un bağımsızlığının ilan edilmesinde önemli bir dönüm noktasıdır, Sırpların bütünleşmesi doğrultusunda yeni toprak ve nüfus elde etttikleri için önemli bir aşamadır, Yunanistan yeni topraklar elde ederek genişlemiştir, Bulgaristan Birinci Balkan Savaşı’nda geniş topraklara sahip olmuş, fakat İkinci Balkan Savaşı’nda kazandıkları toprakların önemli bir kısmını kaybetmiştir, Romanya’nın genişlemesi için İkinci Balkan Savaşı zahmetsiz bir fırsat sunmuştur. En çok kaybedenin kendisi olması bakımında ise Osmanlı Devleti için tam bir felaket olmuştur. Özetle Balkan Savaşları toprak, yeni nüfus ve güç ilişkileri bakımlarından çok ciddi değişimlere/dönüşümlere yol açmıştır. Balkan Savaşları’nı neden olduğu dış ve iç göçler açısından ele alan çalışmaların gösterdikleri de

oldukça önemli ve çarpıcıdır. Balkan Savaşları esnasında ve sonucunda çok sayıda insan kitlesi yerlerinden ayrılmak zorunda bırakılmıştır. Göçe tabii tutalan kitleler büyük zorluklarla karşılaşmış, ulaştıkları yeni yerlere zor koşullarda tutunmaya çalışmışlardır. Göç üzerine yapılan çalışmaların çoğunluğu sayısal verilere odaklanmaktadır. Göçün ürettiği yeni yaşam biçimleri, kültürel döşümler ve iktisadi ve siyasal yapılara katılımları gibi meseleler üzerine yapılan çalışmalar ise oldukça sınırlıdır. Balkan Savaşları’nı askeri ve stratejik açıdan ele alan çalışmalar nispeten daha çoktur. Fakat bu çalışmaların büyük çoğunluğu her muharebeyi ayrı bir savaş gibi ele almakta ve daha vahimi Balkan Savaşları'nı Avrupa düzeninin dışında gelişen bir durum gibi ele almaktadırlar. Sorun bununla da sınırlı değildir, Balkanlar adeta “sorun üreten, güvenlik tüketen” sui generis bir bölge olarak sunulmaktadır. Gerçekte ise Balkanlar Avrupa düzeninde ortaya çıkan gelişmelerin/sorunların en hızlı karşılık bulduğu/yansıdığı ve her dönemde stratejik önemi yeniden üretilen bir rekabet/nüfuz mücadelesi alanı olagelmiştir. Balkan Savaşları bölge dışı aktörlerin rekabetini yansıttığı gibi, bölge içi küçük ve orta ölçekli aktörlerin kimi zaman birleşik ve bazen de birbirine karşı çatışmalarını da göstermektedir. Balkan Savaşları uluslararası ilişkiler disiplinine oldukça zengin malzeme sunmaktadır. Kaygan zeminde değişken ittifakların hızla oluşup bozulduğunu gösteren en önemli örneklerden biridir Balkan Savaşları. Balkan Savaşı’nın başlangıcında yapılan gizli antlaşmalara dayalı değişken ittifaklar, bu dönem emperyalizminin Balkanlar ve yakındoğu bağlamında oluşturduğu açık-gizli ittifaklardan bağımsız olarak ortaya çıktığını örtük biçimde vurgulayan çalışmalar, Balkanları sui generis bir birim olarak ele alma eğilimindedir, böylece Balkan Savaşları’nı bölgesel düzleme çekerek Balkanları sistemin dışında özel bir olay gibi algılanmasına yol açmaktadır. Halbuki sorun yerel veya bölgesel bir mesele değildi. Bu, son olarak vurgulamak istediğim yaklaşımın da ip ucunu vermektedir. Balkan Savaşları


ile kapitalizmin genişlemesi arasındaki ilişki göz ardı edilmemelidir. Kapitalizm ve emperyalizm merkez kapitalizm ile çevrede bulunan az gelişmiş kapitalizmler arasında eşitsiz ama birleşik gelişmelere yol açtı bu da merkez ile çevre arasındaki bağımlılığın sürdürülebilir kılınmasını sağladı. Merkez kapitalizmin baskısı altında Balkan Savaşı’nın gerisinde yatan dürtü toprak genişlemesidir. Toprak genişlemesi ise yeni nüfusun katılımını sağlamayı, böylece üretim, kaynakların zenginleşmesi, yeni pazarların ortaya çıkması ve sermaye birikiminin güçlenmesini öngörmüştür. Bu da eski genişleme politikalarından farklı olarak, bağımsızlık ve ulusal bütünleşme ideolojileri yoluyla toplumları ortak bir irade üretmelerine yol açmıştır. Bütün bunların yerel ve bölgesel düzlemle sınırlı kalmadığı, merkez kapitalizmde yaşanan genişlemelerin çevreye sirayet etmesi sonucu Balkanlar bölgesinde de yeniden üretilmesine yol açtığı bilinmektedir. Balkan Savaşları’nda halkların birbirine karşı savaşmasının gerisinde yatan dürtü kapitalizmin bölgesel ve yerel düzlemde yansımaları olduğu görüşünü savunan yaklaşımlar bu alanda yapılan çalışmaların son kategorisini oluşturmaktadır. Yazımın başında sözünü ettiğim “Balkan Savaşları nasıl okunabilir” sorusunun cevabı bu analiz yaklaşımlarının bütününde yatmaktadır. Kısaca belirtmek gerekirse, Balkan Savaşları, Avrupa düzleminde 19. yüzyıldan beri devam eden çatışmaların devamı niteliğinde ama fiilen bölgesel düzlemde ortaya çıkan bir savaştır. Birinci Balkan Savaşı’nda Balkan Devletleri topluca bir araya gelerek, Osmanlı Devleti’ni Balkan topraklarından dışarı atmayı hedefledi. Bunu da başardı, fakat İkinci Balkan Savaşı’nda Balkan Devletleri aynı nedenlerle (toprak genişlemesi, nüfus ve pazar genişlemesi, sermaye birikimini artırmak vb) birbirine karşı savaştılar. Bu savaş aynı zamanda Avrupa kapitalizminin genişleme isteminin Balkanlara yansımasının dışında değil, bunun uzantısıdır. Balkan Savaşları sonucunda Arnavutluk bağımsızlığını elde etti, Sırbistan ve Yunanistan genişlediler, Bulgaristan ilkinde genişledi, ikincisinde kazandıklarından önemli bir kısmını kaybetti, Romanya fırsatı kaçırmadı ve en çok kaybeden Osmanlı Devleti oldu. Bu tarih aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun deneme yanılma yöntemiyle birinden diğerine geçtiği Osmanlıcılık ve pan-İslamcılık arayışlarının sonuna gelindiği ve daha sonra Turancı arayışlara yönelip,

bunun da uygulanamaz olduğunu farkettiği bir dönemdir. Bu süreç Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımı sonucunda Anadolu’nun dahi fiili işgale maruz kalması karşısında Türkler için ulusal bir meseleye dönüşerek Türk ulusçuluğuna yöneliş gerçekleşti. Savaşın nedenleri, süreçleri, bağlamı bir bütün olarak ele alındığında, Balkan Savaşları’nın ulusal bir mesele olduğu gibi, sınıfsal niteliğinin de göz ardı edilmemesi ve bütün bunların kapitalizm içinde okunması gereken bir savaş olduğunu belirtmek mümkündür.

21


(oktem.ozge@gmail.com)

22

Her toplumun belleğinde unutulması veya yüzleşilmesi gereken kötü anılar, toplumsal hatalar, acılar vardır. Balkan ülkelerini ele alırsak eğer, bunların belki de en ağır olanlarıyla karşılaşırız. Bölge olarak Balkanlar, dünyanın en karmaşık ve sorunlu bölgelerinden biri olagelmiştir. Bu bölge daha çok kısa zaman önce dünyanın gördüğü en kanlı ve acımasız savaşlara, katliamlara, soykırıma tanık olmuştur. Bu yıllar boyunca Balkan ülkelerinin hedefi yüzlerini batı toplumuna çevirmekti. Çok genel olarak, 1990’lardan itibaren bölgede önce, güç boşluğunu dolduran etkili bir ABD vardı. Ancak ABD’nin objektifi, bölgede istikrar ve barışı sağlamaktı. Bu yıllarda pasif bir komşuluk sergileyen Avrupa Birliği’nin ise bölgedeki çıkarlarını ve bu bölgede var olacak istikrarın kendi güvenlik politikaları için ne kadar önemli olduğunu fark etmesi 1990’ların ikinci yarısına denk düşmektedir. 2000’lerde ise genişleme dalgalarıyla, bölgede demokrasinin ve serbest pazarın gelişmesi için daha etkili adımlar atan bir AB karşımıza çıkmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte, bağımsızlıklarını yeni kazanmış balkan ülkeleri ve dönemin Avrupa Topluluğu arasında ilişkiler kurulmaya başlanmıştır ve bu bölge, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin parçalanma sürecine girmesiyle AB gündemine gelmiştir. Ancak, soğuk savaş sonrası sistemde, Balkanlarda oluşan güç boşluğu, 1990’larda çoğunlukla ABD’nin varlığıyla dengelenmiştir. i Bilindiği üzere, Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Makedonya, Bosna-Hersek ve Karadağ olmak üzere altı devletten oluşan, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, 1945’te Mareşal Joseph Broz Tito liderliğinde, federal bir anayasa hazırlanarak kurulmuştur. ii Tito’nun ölümüyle dağılma sürecine giren Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin, 1991 yılında dağılmasıyla bu devletlerin arasında krizlerin çıkması, henüz ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturamayan dönemin Avrupa Topluluğu’nu da etkiledi. Bu bölgede çıkan sorunlar AT’nin ortak bir güvenlik politikasına ihtiyacı olduğunu ortaya çıkarıyordu. 1992 yılında Maastrich Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlik, güvenlik alanında yeni bir döneme girmiş oldu. 1991 yılında Almanya’nın

Slovenya ve Hırvatistan’ı tanımasının ardından Avrupa Birliği’d e bu iki ülkeyi, 15 Ocak 1992’d e tanımak zorunda kalmıştı .ii i Ardından AB, 6 Nisan 1992’d e Bosna Hersek’i tanıdı. Ancak Avrupa Birliği’nin Yugoslavya Krizi sırasındaki yetersiz tutumu, AB’nin ergenlik çağı olarak nitelendirilmiştir ve Balkan Ülkeleri’nin AB’nin güvenilirliğini sorgulamasına neden olmuştur. iv 1990’ların başında, Balkan ülkeleri için AB tarafından Güneydoğu Avrupa ülkeleri tanımı kullanılmıştır ve ilk politikalar bu yaklaşıma uygun olarak benimsenmiştir. 1990’ların sonlarında ise Batı Balkanlar (Eski Yugoslavya’d an ayrılan ülkelerden oluşan bölge) terimi literatüre girmiş ve bu ülkelere yönelik politikalar uygulanmıştır. Ancak, Balkanlarda, özellikle daha sonraları AB tarafından Batı Balkanlar olarak adlandırılacak bölgede, 1990’ların ilk yarısında AB, çok etkili politikalar izleyememiştir. v 1990’ların sonlarına kadar, bölgede ABD çok daha etkili ve güçlü bir unsurdu. Bosna Hersek’teki savaşı durduran Dayton Anlaşması ABD’nin arabuluculuğuyla imzalanmıştı. ABD’nin Balkanlardaki varlığının daha çok bu bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik olduğunu söyleyebiliriz. AB’nin Balkan ülkelerine yönelik ilk politika girişimi Royaumont Süreci'dir. 1995 yılında Fransa’nın önerisiyle oluşturulmuştur ve AB, bu süreç ile kültürel ve sosyal önyargıları aşmak ve sınır ötesi işbirliğini güçlendirmek isteyen sivil toplum örgütlerini bir araya getirerek bölgenin istikrarına katkıda bulunmayı amaçlamıştır. Ayrıca, Royaumont Süreci, 9 Kasım 1998 tarihinde, Bakanlar Konseyi kararı ile Avrupa Birliği'nin Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası kapsamına alınmıştır. vi Batı Balkanlarda sağlanacak istikrarın AB için çok gerekli olduğu gerçeği, AB’nin bu amaca yönelik politikalar geliştirmesine neden olmuştur. Bunlardan ilki, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü geliştirmeyi ve aynı zamanda ülke ekonomilerinin yeniden yapılandırılmasını amaçlayan ‘Bölgesel Yaklaşım’ politikasıdır. vii Bölgesel yaklaşım politikasının bir diğer amacı ise Dayton Anlaşması’nın önemini artırmaktır.


Bölgesel yaklaşım, 90’ların ikinci yarısından itibaren AB’nin Balkanlara yönelik politikasındaki değişimi gözler önüne sermektedir. Bölgesel Yaklaşım politikası şartlılık bazlı bir politikadır. Mültecilerin ülkelerine dönüşlerinin sağlanması, AB üyesi ülkelerde kaçak olarak yaşayan vatandaşlarının geri kabulü, azınlık haklarının ve insan haklarının geliştirilmesi, serbest seçimlerin yapılması ve Dayton Anlaşması’nın uygulanması gibi başlıklar, AB’nin politika kapsamındaki ülkelerle ikili ilişkilerin geliştirilmesi için öne sürdüğü şartların bir kısmıdır. viii 1999 yılında ise AB tarafından ‘İstikrar ve Katılım Süreci’ (Stabilisation and Association Process – SAP) adı altında yeni bir politika oluşturulmuştur. Bu politika üç unsurdan oluşmaktadır. Bunlar; ‘İstikrar ve İşbirliği anlaşmaları’, bu ülkelere yönelik tek taraflı dış ticaret ödünleri ve Batı Balkanlara yönelik finansal yardımdır. ix Anlaşılacağı üzere bu politika’nın amacı da Batı Balkan ülkeleri ile ilişkileri artırmak ve bunun bir önkoşulu ve aynı zamanda sonucu olarak bu ülkelerin reform süreçlerini hızlandırmaktır. 1999’d a yeni ve daha kapsamlı adımlar atılmasının önemli bir nedeni de Kosova Krizi’d ir. Kosova krizi, 1998 Şubat’ında, Başını Arnavutların çektiği, ayrılıkçı Kosova güçleri ile düzenli Yugoslavya ordusu birlikleri arasındaki çarpışmalar ile başlamış, 1999 yılında NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması ile devam etmiştir. x NATO’nun bu müdahalesi, soğuk savaş bittikten sonra kendisine yeni bir rol hazırlama yolunda atılan bir adımdır. Soğuk Savaş döneminde kurulma amacı üye devletlerine bir saldırı olduğunda onları savunmak olan NATO, kendi üyesi olmayan bir devlete müdahalede bulunuyordu. xi Kosova krizi sırasında AB yetersiz kalmıştı. Bu durum, AB’nin güvenlik politikalarının yeniden tartışılmaya başlanmasına neden oldu ve bunun sonucunda, Haziran 1999’d a Köln Zirvesi ve Aralık 1999’d a Helsinki zirveleriyle, ortak güvenlik ve savunma politikası (AGSP) yönünde bir takım adımlar atılmış oldu. Helsinki Zirvesi’nde, amacı Petersberg Görevleri’ni yerine getirmek olan ve 50 – 60 bin kişiden oluşacak bir Askeri Gücün oluşturulması kararlaştırılmıştır. Bu politika’nın ilk uygulama yeri yine Balkanlar’d ır. Bosna-Hersek’te üç yıllığına görev yapacak bir polis gücü (Althea) oluşturulmuştur. xii 2000’li yıllara geldiğimizde bir önceki döneme göre Balkanlarda istikrarın arttığını görebiliriz. Peki bu durumda AB’nin Balkanlara yönelik genişleme

dalgasının ve reformlarının etkileri var mıydı? 1999 yılında oluşturulan SAP politikası kapsamında yer alan İstikrar ve Ortaklık Anlaşması (Stabilisation and Association Agreement – SAA) Batı Balkan ülkelerinin AB üyeliği yolunda attıkları bir adım olarak oluşturulmuştur ve temel amaçları, AB ile bu ülkeler arasında bir serbest ticaret alanının oluşturulmasıdır.xiii Bunun ötesinde AB’nin 90’ların ikinci yarısından itibaren uyguladığı politikalar, mali yardımın yanında şartlılık içeriyordu ve bu nedenle en azından mülteciler, serbest pazar, demokrasi ve adalet gibi konularda bir takım olumlu adımların atılmasına neden olduğunu söyleyebiliriz. AB’nin, 2000’lerde Balkanlar’d aki polis güçleri ve askeri operasyonlarından bahsetmeden önce kısaca değinmemiz gereken bir diğer konu ise ABD’nin dış politikasındaki değişimdir. Balkanlarda, 90’ların başından beri var olan ABD etkisi, 9/11 saldırılarının ardından ABD’nin dikkatini Orta Doğu’ya kaydırmasıyla azalmıştır ve bu da bu bölgede, AB’nin çok daha etkin rol almasına neden olan önemli gelişmelerden biridir. Makedonya, AB’nin AGSP kapsamında ilk görev üstlendiği ülkelerden biridir. Mart 2003’te AB, Concordia operasyonunu başlatmıştır. Proxima Polis Misyonu ise 15 Aralık 2003’te, hukuk düzeninin sağlanması ve örgütlü suçla mücadele amacıyla görevlendirilmiştir. Daha sonrasında ise Proxima Polis Misyonu’nun yerine geçen AB Polis Danışma Ekibi, 14 Aralık 2005 ve 30 Haziran 2006 tarihleri arasında 30 kişilik bir ekiple sınır polisi, yolsuzluk ve örgütlü suçla mücadele gibi konularda, gözlem ve danışmanlık hizmeti vermiştir. xiv AB, Kosova Krizi’nde de ülke bağımsızlığını ilan etmeden önce EULEX isimli bir AGSP görevi ve Kosovalı makamlara yardımcı olması amacıyla bir Özel Temsilci atamıştır. xv Balkan ülkeleri, AB’nin genişleme stratejisinde arka sıralarda bulunmaktaydı. Buna rağmen 2000’lerden itibaren AB, çeşitli platformlarda, Balkan ülkelerinin, Avrupa Birliği’nin potansiyel adayları olduklarını vurgulamaktadır. 23 – 24 Kasım 2000 tarihinde, Zagreb’d e gerçekleştirilen zirvede Batı Balkan ülkelerinin de ‘potansiyel AB adayları’ oldukları belirtilmiştir. Akabinde, 2002 Kopenhag Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde Balkan ülkelerinin adaylık süreçlerinde destekleneceğini belirtilmiştir. xvi 19 – 20 Haziran 2003 tarihinde düzenlenen Selanik Zirvesinde de Batı Balkanlar’ın entegrasyonuna yönelik öneriler

23


sonuç bildirgesinde yer almıştır. Bu öneriler arasında, ilerleme raporlarına benzer ‘Avrupa Ortaklığı Raporları’nın’ hazırlanması ve Batı Balkan ülkelerinin, bu raporlarda belirlenen konulara yönelik bir ‘eylem planı’ hazırlanması vardır. Ayrıca, daha önce bahsedilen SAA’ların imzalanması da Batı Balkan ülkelerinin AB entegrasyonu sürecinde önemli unsurlardır. Bu anlaşmalarda yer alan bütün kriterler tam olarak yerine getirilirse, ülkeler tam adaylık başvurusu yapabilmektedirler. xvii

24

Bunlardan sonra, 2007 yılında Romanya ve Bulgaristan’a tam üyelik verilmesi ve Hırvatistan’ın da katılım anlaşmasını imzalaması, AB’nin Balkan genişlemesinin somut göstergeleri olmuştur. Kosova ve Sırbistan arasında ise AB var olan sorunların çözümüne yönelik adımlar atmaktadır. Kısacası, AB üyeliğinin gerektirdiği durumsallık, sorunlu ülkelerin olumlu adımlar atmasına neden olmaktadır. Örneğin; Avrupa Birliği, Sırbistan'ın müzakere tarihi alabilmesi için Kosova ile ilişkilerini düzeltmesini şart koşuyor. Sırbistan Başbakanı İvitsa Daçiç "Kosova'daki Sırplar konusunda bir çözüme varmak için çalışıyoruz. Bu

çaba, AB'den tarih almak için değil, orada normal bir yaşamın devam etmesi içindir" xviii şeklinde bir açıklama yapsa da bu konuda AB’nin etkisini göz ardı etmek zor. Balkan ülkelerinin, AB’nin, komşuları ve aynı zamanda Ortadoğu ve Karadeniz bölgelerine geçiş yolları olması açısından, Balkanlarda sağlanacak istikrar ve barış ortamı Avrupa Birliği açısından oldukça önemlidir. İlk yıllarda çok etkili olamasa da AB, Yugoslavya’nın dağılmasından günümüze kadar Balkan ülkelerine yönelik politikalar uygulamıştır. Bu politikalar, 1990’ların ikinci yarısında daha önem kazanmış ve 2000’lerden itibaren daha da etkili olmuştur. AB’nin bölge üzerindeki yapıcı gücünün artmasında en önemli etken üyelik sözleridir ve AB, Balkan ülkelerine üyelik sözleri vererek bu ülkelerin ekonomik ve demokratik açıdan daha güçlü olmaları, adalet sistemlerinin geliştirilmesi ve güvenliklerinin sağlanması için destek vermektedir.

Refera n sl a r 1. Tayyar Arı & Ferhat Pirinççi, “Soğuk Savaş Sonrasında ABD’nin Balkan Politikası”, Alternatif Politika, Cilt 3, Sayı 1, (Mayıs 2011), sf: 3 2. Emine Akçadağ, “Balkanların Güvenliğinde AB ve Türkiye etkisi”, (21 Ocak 2011), http://www.bilgesam.org/tr/index.php?option=com_content&view=article&id=936:balkanlarn-guevenliinde-ab-ve-tuerkiyeetkisi&catid=95:analizler-balkanlar&Itemid=143 , (Erişim Tarihi: 15 Mart 2013) 3. Bilgin Çelik, “AB’nin Batı Balkanlar Sorunu” (28.05.2007), http://dir.groups.yahoo.com/group/balgoc/message/21217?var=1, (Erişim Tarihi: 22 Mart 2013) 4. Esra Diri, “Avrupa Birliği’nin Balkanlar Politikası”, www.bilgesam.org/tr/images/stories/sunular/abbalkanlar.ppt , (Erişim Tarihi: 15 Mart 2013) 5. Elif Üçkan Dağdemir, “Batı Balkan Ülkeleri ile Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne Tam Üyelik Olasılıkları Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 59, Sayı 1, ( 2004), sf: 92 6. Gös. yer 7. Mirzet Mujezinoviç, “Avrupa Birliği’nin Batı Balkan Politikası Çerçevesinde Bosna Hersek ile İlişkileri”, Uluslararası Hukuk ve Politika, Cilt 3, Sayı 12, (2007), sf: 69 8. Gös. yer 9. Bilgin Çelik, gös. Yer 10. Filip Slavkovic, “Kosova Savaşı’ndan 10 yıl sonra acılar hâlâ taze”, (24 Mart 2009), http://www.dw.de/kosovasava%C5%9F%C4%B1ndan-10-y%C4%B1l-sonra-ac%C4%B1lar-h%C3%A2l%C3%A2-taze/a-4121652 , (Erişim Tarihi:22 Mart 2013) 11. Hikmet Erol, “Soğuk Savaş Sonrası NATO’nun Yeni Konsept Arayışı ve Kosava Müdahalesi”, (25 Temmuz 2010), http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/balkanlar/234-soguk-savas-sonrasi-natonun-yeni-konsept-arayisi-ve-kosavamudahalesi , syf:2, (Erişim Tarihi: 20 Mart 2013) 12. Emine Akçadağ, gös. yer 13. Mirzet Mujezinoviç, a.g.e., sf: 71 14. Fehmi Ağca, “Batı Balkanların Geleceğinde Avrupa Birliği ve Türkiye’nin Rolü” (2010), http://girisim.comu.edu.tr/dergiall/eskisyilr/5in1/fagca.pdf , (Erişim Tarihi: 22 Mart 2013) 15. Emine Akçadağ, gös. Yer 16. Bilgin Çelik, gös. yer 17. Mirzet Mujezinoviç, a.g.e., sf:72 18. “AB'den Sırbistan'a Kosova şartı”, (18 Mart 2013), http://www.gercekgundem.com/?p=533513 , (Erişim Tarihi: 22 Mart 2013)


2007’d e ABD’d e mortgage sisteminin çıkmaza girmesiyle başlayan ekonomik bunalım sadece ABD’d e değil pek çok ülkede etkisini hissettirdi. Yunanistan, ekonomik krizden etkilenen ülkelerin en başında gelmektedir. Küresel ekonomik krizin gelişim süreci ve bu krizin Yunan ekonomisi ve siyasi sistemi üzerine yansımalarına yer vermeden önce size çocukken okuduğumuz bir masalı hatırlatarak yazıma başlamak istiyorum. Hepimiz bir kere bile olsa “Ağustos Böceği ve Karınca”nın masalını okumuşuzdur. Kimilerine göre Yunanistan “ağustos böceği” misali bütün yaz boyunca buzuki eşliğinde şarkılar söylemiş, sirtaki yapmış ve uzo içmişti. Sonra kış gelip de hazırdakiler bitince Yunan halkı zor durumda kalmıştı. Yunanistan’d aki ekonomik krizin nedenini Yunan tembelliği ile açıklamak sizce tatmin edici bir yanıt mıdır? Yoksa neoliberalizmin sorunlarını halının altına iterek bir çocuk masalının arkasına mı sığınıyoruz? Kü resel Ekon om i k Kri z ABD’d e gerçek dünya ile sanal dünya arasındaki farkın büyümesi sonucunda ortaya çıkan ekonomik kriz küresel bir niteliğe bürünerek Yunanistan’ın başını çektiği Avrupa Birliği ülkelerine de sıçradı. Lehman Brothers’ın iflas etmesiyle patlak veren ekonomik kriz pek çok finansal kuruluşun ve bankanın da sonunu getirdi. 2010’d a bir kademe daha derinleşen kriz, pek çok Avrupa ülkesinde kamu borçlarının ve bütçe açıklarının GSYİH’lere oranının sürdürülemez bir boyuta ulaşmasıyla “ Ba tı ka pi ta l i zm i n i n bu n a l ı m ı n a d ön ü ştü . ” AB ülkelerinde yaşanan kamu borçlarından kaynaklı krizin sebepleri nelerdi? 2008 öncesinde hükümetler kolay kredi alarak sağlıksız bir biçimde büyüdüler ve borçlandılar. 2008 kriziyle birlikte de deyim yerindeyse sert bir kayaya çarptılar. Uluslararası ticaret dengesizlikleri, konut fiyatlarındaki balonvari yükselişi takip eden sert düşüşler, finans kuruluşlarının spekülatif işlemleri özellikle Güney Avrupa’yı vuran ekonomik krize yol açtı. 1 Ka pi ta l i st ekon om i n i n ya pı sı n ı a n l a m a d a n kü resel ekon om i k kri zi n n ed en l eri n i d eğerl en d i rm ek soru n u n a sı l sebebi n i göz a rd ı etm em i ze yol a ça r. Kapitalist ekonominin bir canlanıp bir durması

herhangi bir ülkenin yanlış politikalar uygulamasından ziyade onun işleyiş yapısından kaynaklanmaktadır. Kapitalist ekonominin büyüme dönemlerini takip eden durgunluk dönemleri dünya ekonomisini krize sürüklerken beraberinde işsizlik ve yoksulluğu da getirmektedir. Bir kısır döngü gibi geçmişte yaşanan sorunları karşımıza tekrardan çıkarmaktadır. 2 Emile Zola’nın, 1800’lü yılların ikinci yarısında Paris Borsası’nda yapılan spekülatif işlemleri ve topluma yansıyan acı sonuçlarını anlattığı “Para” isimli romanının günümüzden pek de bir farkı yoktur. Bu bağlamda yaşanmakta olan bu kriz dönemsel ve kendisini yeniden yapılandırmak zorunda olan krizlerden birisidir. Kon d ra ti eff Da l ga l a rı

Rus iktisatçı Nikolai Dimitrieviç Kondratieff teorisinde kapitalizmin devresel bir hareket olduğunu ve ekonomik bunalımdan sonra yoluna yeni bir döngüyle devam edebileceğini savundu. Dünyada en son Kondratieff Dalgaları 1940’ların sonlarında ortaya çıktı ve yaklaşık 60 yıl o dalganın getirmiş olduğu dalgalanma içinde yaşandı. Bu dalgalanmanın ikinci yarısında ise neoliberal ekonominin getirdiği piyasa merkezli bir sisteme geçildi. Ka pi ta l i zm i n ön em l i bi r pa rça sı n ı ol u ştu ra n fi n a n s kesi m i n i n bu kri zi n m erkezi ol m a sı kü resel ka pi ta l i zm i n n a sı l a ya kta ka l a ca ğı soru l a rı n ı d a bera beri n d e geti rm ekted i r. 3 Neoliberal ekonomi piyasaların liberalleşmesini, deregülasyonu, parlamentonun yetkilerinin

25


kısıtlanmasını, devlet kuruluşlarının özelleştirilmesini, kamu harcamalarının azaltılmasını gerektirir. S özü ed i l en pol i ti ka l a rı n , serm a ye ve em ek a ra sı n d a ki gü ç i l i şki si n i serm a ye l eh i n e d eği şti ren özel l i kl er ta şı d ı ğı a çı ktı r. Gelir dağılımının bozulması, özelleştirme ve serbest piyasa ekonomisi sermaye birikiminin hızlanmasına yol açtı. Finans piyasası aktörleri için vergi indirimleri, yatırımları kolaylaştıran yasal düzenlemeler ve özelleştirmeler yapıldı. Yeni piyasalar yaratan, düzenlemeleri azaltan, yönetim boşluklarını arttıran, önleyici mekanizmaları kaldıran birçok yasal düzenleme 1980’lerden beri finans sermayesinin gücünü arttırdı. İş organizasyonunun yeniden yapılandırılmasıyla firma içi rekabet arttı, ücretler düşürüldü, sosyal haklar kısıtlandı ve çalışma saatleri uzadı. Düşük ücretleri dengelemek ve emekçileri finans sektörüne entegre etmek için taksitle ödemeler, tüketici kredileri ve kredi kartı kullanımı teşvik edildi. Sistem bir yandan emekçileri geçimlerini sağlaması için borçlanmaya veya tasarrufa iterken bir yandan da onları sigorta ve yatırım fonlarını yöneten kurumlar aracılığıyla finans piyasalarına yönlendirdi. Bu sistem beraberinde ekonomik istikrarsızlıkları, çelişkileri ve krizleri getirdi. 4

26

Kriz her ne kadar başlangıçta bir ipotekli konut krizi olarak ortaya çıkmışsa da zamanla likitide krizine dönüşerek reel sektöre sıçradı. Bu durum gelişmekte olan ve yükselen piyasa ekonomilerini derinden etkiledi. 5 Küresel ekonomik krizin oluşum sürecini en iyi gösterenlerden birisi de “I n si d e J ob” isimli Charles Ferguson imzalı belgesel filmdir. Finans dünyasının önemli isimleriyle, politikacılarla, akademisyenlerle ve gazetecilerle yapılan röportajlara yer vererek sistemin nasıl yozlaştığını açık bir şekilde göstermektedir. Matt Damon tarafından seslendirilen film, krizin İzlanda, İngiltere, Fransa, Singapur ve Çin’in ekonomilerini nasıl etkilediğini de anlatmaktadır. Ayrıca subprime kredilerin riskli krediler grubunda yer almasına rağmen bu risklerin göz ardı edilerek nasıl kullanılmasına izin verildiği gözler önüne serilmektedir. Kri zi n , Yu n a n ekon om i si n e ve si ya seti n e etki l eri n i i n cel em ed en ön ce Avru pa Bi rl i ği ’n i n ekon om i k kri ze ka rşı a l m ı ş ol d u ğu ön l em l erd en ba h setm ezsek ya pbozu n pa rça l a rı n d a n bi ri si eksi k ka l m ı ş ol u r. Euro Bölgesi’ne dahil olan üye devletlerde ortak para birimi olan Euro’nun kullanılması ve bu ülkelerde para politikasının Avrupa Merkez Bankası aracılığıyla yürütülmesi ekonomik krizin kısa sürede yayılmasına yol açmaktadır. AB üyesi ülkelerin finans ve reel

sektörlerinin yüksek entegrasyon düzeyi de ülkelerin birbirinden etkilenme seviyesi ve hızını arttırmaktadır. Örneğin, Yunanistan’d aki sorunların domino etkisi yaratarak Portekiz, İrlanda, İspanya ve İtalya gibi Euro Bölgesi’nde yer alan ülkelerde krizin derinleşeceğine yönelik kaygıları arttırması üzerine bazı ülkelerde tahvil fiyatları düştü, faiz oranları ve borçlanma maliyetleri ise yükseldi. 6 Kri ze Ka rşı Al ı n a n Çözü m Ö n eri l eri ve M eka n i zm a l a r Kriz yaşayan AB üyesi ülkeler incelendiğinde, krizin her ülkede farklı nedenlerden kaynaklandığı görülmektedir. Yunanistan’d a yaşanan kriz kamu sektöründeki problemler sonucu ortaya çıkarken, İrlanda’d a bankacılık ve emlak sektöründeki zayıflıklar ekonomik krize yol açtı. Portekiz’d e cari açığın oldukça yüksek seviyelerde olması ve İspanya’d a ise yetersiz iç ve dış talep nedeniyle ekonomik kriz görüldü. Avrupa Birliği ekonomik krizin etkilerini hafifletmek için çeşitli mekanizmalar oluşturdu. Kurulan mekanizmaların amacı ülkelerin borçlanma maliyetlerini düşürmekti. Borçlanma maliyetlerini kısa sürede düşürebilmenin en etkili yollarından birisi Euro Bölgesi’nin bir bütün olarak borçlanması ve mali problemlerle karşı karşıya kalan üye devletlere daha uygun koşullarda kredi temin etmektir. 7 Bu amaçla oluşturulan mekanizmalar: Ödemeler Dengesi Fonu Kredi Havuzu Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması (EFSM) Avrupa Finansal İstikrar Fonu (EFSF) Rekabet Paktı Avrupa Birliği üyesi devletler arasında tartışmaları beraberinde getiren “Rekabet Paktı” üzerinde durmak istiyorum. Sınırların ortadan kalktığı küresel dünya düzeninde ülkeler arasındaki rekabet her zamankinden daha şiddetli hale geldi. Çin ve Hindistan gibi ülkelerin düşük iş gücü maliyeti ve esnek üretim yapıları sayesinde kazanmış oldukları rekabet gücü, kriz döneminde AB ülkelerinin ekonomik toparlanmasını daha da zorlaştırdı. Bu sorunları aşmak için Avrupa Komisyonu 3 Mart 2010’d a “Avrupa 2020 Stratejisi: Akıllı, Sürdürülebilir ve Kapsayıcı Büyüme İçin Strateji” yi kabul etti. Peki , Reka bet Pa ktı ’n a yön el i k el eşti ri l er n el erd i ? Rekabet Paktı’nın bütçe dengesine ilişkin anayasal hükümleri getirmesi, maliye politikasının uygulanması konusunda mevcut esneklikleri önemli ölçüde kaldıracaktı. Ayrıca hükümetlerin büyüme ve sosyal gelişmeye yönelik politikalarını sınırlandıracağı için AB


üyesi devletler arasındaki gelişmişlik farkı kapatılamayacaktı. Rekabet Paktı’na yönelik eleştiriler özellikle Güney Avrupa ülkelerinden geldi. Maliye politikasına getirilecek kısıtlamalar yüzünden ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyeceğini savundular. Bunun üzerine Pakt’ın bazı hükümleri yumuşatıldı. 8 Ekon om i k Kri zi n Yu n a n i sta n ’a Etki l eri Öncelikle, Yunan ekonomisinin kriz öncesi durumundan kısaca bahsedelim. Yunanistan’d a 20. Yüzyılın ilk yarısına kadar tarıma dayalı bir ekonomi hüküm sürdü. Tütün ihracatı, gemi, inşa ve taşımacılığından elde edilen gelirler ve yurt dışında yaşayan Yunanlıların ülkeye gönderdikleri döviz Yunan ekonomisinin temel taşlarını oluşturdu. Sanayileşme hareketleri cunta yönetimi sırasında kesintiye uğradı ve siyasi istikrarsızlığın doğal bir sonucu olarak ekonomide durgunluk dönemi yaşandı. Cuntanın yüksek gümrük duvarları ve korumacı bir politika benimsemesi ekonomide rekabetçi yapının oluşmasını engelledi. Ancak 1981’d e Avrupa Birliği üyeliği ile birlikte Yunanistan için siyaset ve ekonomi alanında yeni bir dönem başladı. 1991-1995 yılları arasında ekonomik büyüme Avrupa Birliği ortalamasının oldukça gerisinde kaldı. Bütçe açığı, borç stoku ve yabancı yatırımların eksikliği dönemin en önemli sorunlarındandı. Günümüzde de Yunan ekonomisi bu sıkıntılar ile yüzleşmektedir. 1998’d e hükümet Avrupa Para Birliği’ne katılım kararı almasıyla kapsamlı özelleştirmeleri başlattı. 1990’larda başarılı mali istikrar programları ile ekonomik büyüme ivme kazandı, hatta 1996-2005 yılları arasında Avrupa ülkelerinin büyüme oranlarını yakaladı. Ancak finans kesimindeki kontrol edilemeyen kredi açığı işsizlik ve yüksek enflasyona yol açtı. İşsizlik oranı 2006-2008 yılları arasında azalma gösterse de krizin başlangıcıyla birlikte işsizlik oranları arttı. 9 Yu n a n i sta n ’d a ki ekon om i k kri zi n ba şl ı ca sebepl eri n el erd i ? Bütçe açığının gayri safi milli hâsılası içerisindeki payının artması, AB’d en alınan yardımların etkin bir şekilde kullanılamaması, vergi kaçakçılığı ve yolsuzluk vakalarının görülmesi Yunanistan’d a ekonomik krize yol açtı. Kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poors’un ülkeyi yatırım yapılamaz ilan etmesi küresel piyasalarda düşüşe neden oldu. 10 Ayrıca ekonomik büyümenin dış borç kaynaklı olması Yunanistan’ın kamu borçlarını arttırdı. 2000’d e 150 milyar Euro seviyesinde olan Yunanistan’ın kamu borçları geçtiğimiz 10 yıl içerisinde %100 oranında artış göstererek 2009’d a 300 milyar Euro seviyesine ulaştı. Kısacası, kamu borçlarındaki artışa rağmen kamu gelirlerinde aynı oranda artış sağlanamadı. 11

Ayrıca uluslararası finansal kriz Yunanistan’ın gelirlerinde önemli bir oranda düşüşe yol açtı. Birçok yatırım projesinin askıya alınması, yatırım malları ithalatı ve petrol fiyatlarındaki yükseliş, gemicilik ve turizmden elde edilen kazançları azalttı. 12 Yu n a n i sta n ’a Ya rd ı m Pa keti Yunanistan’d aki ekonomik krizin diğer AB ülkelerine sıçramaması ve Euro’nun korunması amacıyla Euro Alanı ülkeleri ve IMF 2010’d a ortak bir finansal mekanizmanın kurulması için anlaştılar. AB ve IMF ‘nin katkısıyla 110 milyar Euro tutarındaki 3 yıl vadeli kurtarma paketi Yunanistan’a verildi. 13 Euro Bölgesi Ekonomi ve Maliye Bakanları, Yunanistan’ın ikinci uyum programını 14 Mart 2012’d e onayladılar. Yunanistan’a bir önceki paketten kalan tutarın yanı sıra, 2014 yılına kadar olan dönem için 130 milyar Euro tutarında ilave kaynak sağlandı. 14 Ekon om i k Kri z S on u cu n d a O rta ya Çı ka n S i ya si M a n za ra Yunanistan’d a 2010 yılından itibaren uygulanan kemer sıkma politikaları önemli siyasi ve sosyal maliyetleri de beraberinde getirdi. Alınan tedbirlerin ekonomik sorunların çözümüne yönelik olumlu etkileri henüz görülmemekle birlikte işsizliğin artması, refah seviyesinin düşmesi geniş halk kesimlerini bu süreçte olumsuz etkiledi. Kamu borç krizi neoliberal mantık içerisinde çözülmeye çalışıldı, böylece krizde ikinci dalgaya neoliberalizmin otoriter araçlarla yeniden yapılandırılma süreci damga vurdu. Avrupa Birliği içinde neoliberal entegrasyon derinleşirken, sosyal eşitsizlik ve baskılar arttı. Almanya neoliberal politikaların yenilenmesinde başrolü üstlendi. Borçlu ülkelerin Avrupa Finansal İstikrar Fonu ve IMF fonlarından yararlanması için radikal istikrar önlemleri alması şart koşuldu. 15 Peki , bu n l a r n e gi bi ön l em l erd i ? Kamu maliyesinde disiplini sağlamak için ücretler azaltıldı, emeklilik reformu kapsamında tasarruf tedbirleri almak için emeklilik maaşları donduruldu ve emeklilik yaşı yükseltildi. Bütçe gelirlerini arttırmak amacıyla vergi oranları yükseltildi, katma değer vergisi arttırıldı ve özelleştirme uygulamaları devreye sokuldu. Ayrıca aile ve çocuk yardımları ile işsizlik yardımları düşürüldü. Böylece emekçilerin çalışma ve yaşam koşulları iyice zorlaştı. 16 Yunan halkı bu tasarruf tedbirlerine sokak gösterileri ve grevler yaparak tepki gösterdi. Bu tasarruf tedbirlerinin daha uzun yıllar uygulanacağının anlaşılması toplumsal huzursuzluk ve siyasi istikrarsızlığı da beraberinde getirdi. 2011’d e Papandreu Hükümeti bir yandan AB tarafından

27


28

dayatılan sıkı maliye politikaları, diğer yandan toplumsal ve siyasi muhalefetten gelen baskılar nedeniyle istifa etti. Reformların uygulanması için geçici nitelikte teknokrat bir hükümet kuruldu. 17

yapılan bir röportajda kendisine şöyle bir soru soruluyor:” Neden Yunan halkı böyle kritik bir sorunun yönetimi için tecrübesiz bir SYRIZA hükümetine güvensin?”

Yu n a n i sta n h em a şı rı sa ğı n h em d e ra d i ka l sol u n yü ksel i şi n e sa h n e ol d u .

Hugo Chavez’in politikalarının bir hayranı olarak tanınan Tsipras, toplumun biraz daha rahatlaması ve onlara alternatif bir bakış açısının sunulması için ekonomik yapının yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Bu doğrultuda memorandumun politikalarının ve Avrupa Komisyonu, Avrupa Merkez Bankası ve IMF ile yapılan ikraz antlaşmalarının bir yana bırakılması gerektiğini sözlerine ekliyor. 20

Yunanistan’d a 7 Mayıs ve 12 Haziran 2012’d e yapılan her iki seçimden de siyasi yelpazenin uçlarında yer alan partilerin güçlenerek çıkması hükümet üzerindeki siyasi ve toplumsal baskıyı daha da arttırdı.1974’ten bu yana ülkeyi yöneten Yeni Demokrasi Partisi ve sosyal demokrat PASOK’un arkasındaki toplumsal destek azaldı. Radikal sol koalisyon SYRIZA, YDP’nin arkasından ikinci sıraya oturdu. Irkçı Altın Şafak örgütü ise krizden bunalan Yunanlıların çözümü nasıl Nazilerin ideolojisinde aradığına dair çarpıcı bir örnek oldu. Partinin oyları %7’leri bularak 21 milletvekiliyle Yunan meclisine girdi. 18 S Y RI Z A 1991’d e KKE’nin ikiye bölünmesi yeni bir oluşumun başlangıcına katkı sağladı. Siyaset sahnesinde beliren bu yeni parti: Sinaspismos, yani değişim yanlısı sol güçlerin ittifakıydı.1993 genel seçimlerinde %2.94’lük oy oranıyla meclisin dışında kaldı. Kısa sürede Sinaspismos’un oyları %6’nın üzerine çıkarak meclise girdi. 2000’lerin başında Sinaspismos, çevrecilere, eşcinsellere, anarşistlere ve mülteci hakkı savunucularına işbirliği çağrısında bulundu. 2004’te yeni bir sol blokun kuruluşuna öncülük ederek SYRIZA (Radikal Sol İttifak) kuruldu. Sol ittifak genç neslin katılımına büyük önem verdi. 2008’d e polis kurşunu ile can veren lise öğrencisi Alexis’in arkadaşlarının yanında Alexis Tsipras’ın SYRIZA’sı yer aldı. Ekonomik krizin derinleşmesi ve kemer sıkma politikaları SYRIZA’nın oy oranlarını arttırarak son seçimlerde Yunanistan’ın ikinci büyük partisi konumuna erişmesini sağladı. 19 Seçimlerden kısa bir süre önce Alexis Tsipras ile

Emekçiler de Alexis Tsipras ile aynı görüşleri paylaşıyor. 8 Ekim 2011’d e Londra’d a 600 delegenin katıldığı “ Kemer Sıkmaya Karşı Avrupa” Konferansı düzenlendi. Bankaların demokratik kontrol altına alınması, özel bankaların toplumsallaştırılması ve finans piyasalarının düzenlenmesi önerildi. PRIME Economics düşünce kuruluşunun direktörü Ann Pettifor da hükümetler ve merkez bankaların elitleri desteklemek yerine tam istihdamı ve sürdürülebilir yerel ekonomik faaliyetleri sağlaması gerektiğini savundu. 21 Al tı n Ş a fa k Ö rgü tü Hrisi Avgi (Altın Şafak), Niko Mihaloliakos tarafından 1985’te kuruldu. Altın Şafak 1990’larda paramiliter bir örgütlenme sürecine girdi. Birçok örgüt üyesi, Sırpların yanında yer alarak Bosnalılarla ve Hırvatlarla çatıştılar. Nasyonal sosyalizm yanlısı parti sempatizanları Neonazi olarak adlandırılmaktan hiç rahatsızlık duymadılar. Hatta partinin bayrağındaki sembol Nazi işaretini akıllara getirmektedir. Altın Şafak 2007’d e” Avrupa Açılımı” gerçekleştirip Almanya’d a Nazi hareketinin devamı olan NPD ile ilişkiler kurdu. Ekonomik krizin derinleşmesinden sonra yabancı ve mülteci karşıtlığı üzerinden oy oranlarını arttırdı. 2009 seçimlerinde oy oranının sadece %0.46 olduğunu düşünürsek, 2012 seçimlerinde 21 milletvekiliyle meclise girmesi onlar adına büyük bir başarıdır. 22 Ya zı n ı n son kı sm ı n d a ekon om i k kri zi n Yu n a n i sta n d a d a h i l ol m a k ü zere pek çok ü l ked e n a sı l ı rkçı l ı ğı d a bera beri n d e geti rd i ği ü zeri n d e d u rm a k i sti yoru m . Yakın geçmişte gücünü arttıran sağcı yönetimler (Avusturya, Fransa, İtalya, Bush yönetiminde ABD) alt ve üst gelir grupları arasında uzlaşmayı sağlamak için milliyetçiliği arttırmaya çalıştılar. 23 Avrupa Konseyi bünyesinde faaliyet gösteren Irkçılık ve Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu, küresel ekonomik krizin Avrupa’d a ırkçılığı arttırdığı ve üye


devletlerin bu tehlikeye karşı dikkatli olması gerektiğini belirtti. Raporda, sosyal yardımların azalması ve iş imkânlarının düşmesiyle birlikte, göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların artmasından endişe duyulduğu ifade edildi. 24 Yunanistan’d a yabancı-mülteci karşıtlığı üzerinden oy oranını arttıran Altın Şafak’tan 21 milletvekilinin meclise girmesi en çarpıcı örneklerden birisidir. Geçmişten günümüze ekonomik krizlerin siyasi sistem ve sosyal yaşam üzerine yansımalarını incelediğimiz zaman, içe kapanan devletlerde demokratik sistemin zayıfladığını, şovenist ve köktendinci siyasi marjinal akımların güçlendiğini görmekteyiz. Sonuç olarak, küresel ekonomik kriz ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik yapılarını derinden etkiledi. Neoliberal politikalara karşı artan tepkiler birçok AB ülkesini siyasi krize sürükledi. Siyasi yelpazenin uçlarında yer alan partiler oy oranlarını arttırarak meclise ilk defa bu kadar fazla sayıda milletvekili ile girdiler. IMF-AB denetimindeki kemer sıkma önlemleri eylemler ve grevler ile protesto edildi. Mevcut sistem kısır bir döngü içinde ve ekonomik krizler birbirini belli süre aralıkları ile tekrar ediyor. Acaba neoliberalizm bu krizden sonra kendisine nasıl bir çıkış kapısı bulabilecek? Gerçi bu seferde kimileri karşımıza post-neoliberalizm ile çıkıp mevcut sistemin problemlerinin çözülebileceğini savunuyorlar. Tabi bu

çözüm yolları ayrı bir tartışması konusu. Kendilerini demokrasi, eşitlik ve adaletten yana gösteren kişilerin yöntemlerinden birisinin otoriterizm olması ayrı bir paradigma yaratıyor. Ekonomik kriz sonrasında artan sosyal gerilimi önlemek için muhaliflerin susturulmaya çalışılması sistemdeki çelişkinin çarpıcı bir örneğidir. Hatırlarsanız yazıma Ağustos Böceği ile Karınca’nın masalından alıntı yaparak başlamıştım. Yunanistan’d a baş gösteren ekonomik krizin nedeni gerçekten Yunan halkının tembelliğinden mi kaynaklanıyor? Yoksa sistem kendi hatalarını örtbas etmek için bu bahanelerin arkasına mı sığınıyor? O zaman size şöyle bir örnek vereyim: Hollanda’d a Groningen Üniversitesi Büyüme ve Kalkınma Merkezi’nin yaptığı anket çalışmasına göre, Yunan emekçisi yılda ortalama 1900 saat çalışıyor. AB’d e haftalık ortalama çalışma süresi 40,3 iken Yunanistan’d a 42 saat. Ayrıca eğer Yunan emekçileri tembelse şirketler nasıl kar elde edebildi? Mevcut sistemin bir diğer sorunu ise halkın taleplerinin göz ardı ediliyor olmasıdır. Devlet ekonomiye karışmasın diyerek halkın sağlık, eğitim gibi temel hizmetleri almasına ve devletin kaynaklarını sosyal amaçlar için kullanmasına karşı çıkan bazı kişiler resmen üç maymunu oynuyorlar. Sokaklarda yatan çocukları ya da işini kaybettiği için intihar eden insanları ne görüyorlar ne duyuyorlar ne de bu konu üzerine konuşuyorlar. Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi yollarına devam ediyorlar…

Refera n sl a r 1. Burak Cop, Güney Avrupa’da Ekonomik Kriz ve Toplumsal Hareketler,(Mart,2013), Küresel Eğilimler Serisi Çalışma Kâğıdı No:5, s.2 , http://mercury.ethz.ch/serviceengine/Files/ISN/159611/ipublicationdocument_singledocument/8df1ecc5-16b5-4080-953e-145fe49c1023/en/KE-5_2013_Cop.pdf, (Erişim Tarihi: 9 Mart 2013) 2. Serap Durusoy ve Ömür Şamiloğlu, AB’nin Zayıf Ekonomik Halkası Yunanistan’ın Ekonomik Krizi Dinecek Mi? ,Alternatif Politika, Cilt:4, Sayı:1, ( Mart 2012) ,s.86 , http://www.alternatifpolitika.com/page/docs/subat-2012-sayi1/fulltext/serapdurusoy-omursamiloglu.pdf, (Erişim Tarihi:10 Mart 2013) 3. a.g.e, s.86-87 4. Prof. Dr. Gülten Demir, Post Neoliberalizm? Kriz ve Sonrası Üzerine, Marmara Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı 1 , (Aralık 2011), s.6 http://www.marmarasosyaldergi.org/makale/1.pdf, (Erişim Tarihi: 10 Mart 2013) 5. Serap Durusoy ve Ömür Şamiloğlu, a.g.e, s.88-89 6. TC. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, Avrupa Birliği’nde Küresel Finansal Krize Karşı Alınan Önlemler ve Birliğin Rekabet Gücünün Arttırılmasına Yönelik Girişimler: “Euro Rekabet Paktı” , (Mayıs 2011), s.3-5, http://www.alternatifpolitika.com/page/docs/subat-2012-sayi1/fulltext/serapdurusoy-omursamiloglu.pdf, ( Erişim Tarihi:12 Mart 2013) 7. a.g.e, s.8-10 8. a.g.e, s18-22-23 9. Serap Durusoy ve Ömür Şamiloğlu, a.g.e, s.92-93-97 10. Erdal Tanas Karagöl, Cari Açık Tartışmaları Gölgesinde Küresel Ekonomik Kriz ve Türkiye Ekonomisi, SETA Analiz , (Kasım 2011), s.5, http://file.setav.org/Files/Pdf/analizcari-acik.pdf, (Erişim Tarihi:15 Mart 2013) 11. TC. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, a.g.e, s.3-4 12. Serap Durusoy ve Ömür Şamiloğlu, a.g.e, s.94 13. TC. Başbakanlık Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, a.g.e, s.5 14. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Bakanlığı, Ekonomik ve Mali Politikalar Başkanlığı, Özgür Uçar, Yunanistan’ın Euro Bölgesinden Ayrılmasının Olası Ekonomik Etkileri,(Temmuz 2012), http://www.abgs.gov.tr/files/EMPB/grexit_impact_on_turkey_print_version.pdf, (Erişim Tarihi:16 Mart 2013) 15. Prof. Dr. Gülten Demir, a.g.e, s.11 16. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Bakanlığı, Ekonomik ve Mali Politikalar Başkanlığı, Özgür Uçar, a.g.e, s.11 17. Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği Bakanlığı, Ekonomik ve Mali Politikalar Başkanlığı, Özgür Uçar, a.g.e, s.17 18. Niko Stelya, Yunanistan’ın Yükselen Yıldızları, (13.05.2012), http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1087845&CategoryID=81 (Erişim Tarihi: 17 Mart 2013) 19. a.g.e 20. Ekathimerini.com, Interview: SYRIZA Chief Alexis Tsipras, (03.07.2012), http://www.ekathimerini.com/4dcgi/_w_articles_wsite1_1_03/06/2012_445183 (Erişim Tarihi: 20 Mart 2013) 21. Hayri Kozanoğlu, 10 Soruda Avro Bölgesinde Kriz,( 03.11.2011), http://www.muhalefet.org/yazi-10-soruda-avro-bolgesinde-kriz-hayri-kozanoglu-28-146.aspx (Erişim Tarihi: 21 Mart 2013) 22. Niko Stelya, a.g.e 23. Prof.Dr. Gülten Demir, a.g.e, s. 16 24. Radikal, Ekonomik Kriz Avrupa’d a Irkçılığı Artırdı,(04.05.2012),http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1087017&CategoryID=81%20, (Erişim Tarihi: 22.03.2012) Görsel1. http://blog.sosyonomi.com/?p=1288 Görsel2. http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-18490930

29


30

Balkanlar tarih boyunca hemen hemen tüm medeniyetlerin ilgi odağındaki bir coğrafya olmuştur. Her yöne açılan yollar üzerindeki konumu; bölgenin kültürel zenginliklerine katkısı olduğu kadar, toplumsal, tarihsel trajedilerin ana nedenlerinden biridir. Asya’nın, Doğu Akdeniz’in, Afrika’nın ve sıcak denizlerin zenginliklerine ulaşabilmek ve bölgede güvenliği sağlamak için, Avrupa’daki tüm büyük güçler, Balkanlar uğruna yüzyıllar süren kanlı savaşlar yapmışlardır. Bu yüzden Balkanlar birtakım mücadelelerin merkezi olmuştur.1 Kosova da bu açıdan önemli olan bir bölgedir. Coğrafi konumu nedeniyle Kosova, Balkanların en merkezi noktasındadır. Kosova nüfusunun %90-92’sini Arnavutlar, ortalama %5’ini ise Sırplar oluşturmaktadır. Sırplar Arnavutlardan sonra en büyük nüfusa sahip ikinci ulustur. Kosovada yaşayan diğer etnik gruplar ise, Türkler, Boşnaklar, Makedonlar, Romlar, Aşkaliler, Çerkezler, Goraniler ve Mısırlılardır. Kosova nüfusunun yaklaşık %95’i Müslümandır. Kosova Sorunu uluslararası toplumun gündemine 1990’lı yıllarda gelmiştir. Türkiye’de ve dünyada ağırlıklı olarak Kosova sorununun temelinde Sırp milliyetçiliği ve yayılmacılığının olduğu düşünülmektedir. Ancak sorunu sadece bir etnik grubun üzerine yıkmak, sorunun tamamen yanlış yorumlanmasına neden olacaktır. Bu yüzden sorunu daha iyi kavrayabilmek için geçmişin detaylı biçimde incelenmesi gerekmektedir. Kosova Balkan Savaşlarının sonuna kadar Osmanlı hâkimiyetinde kalmıştır. I. Dünya Savaşı yıllarında Kosova toprakları, Avusturya- Macaristan ordusu işgaline uğramıştır. Ancak Avusturya- Macaristan ordusu Balkanlarda yenilgiye uğramış, Kosova tekrar 1918’de Sırp hâkimiyetine girmiştir. I. Dünya Savaşı sonunda Sırplar, 1 Aralık 1918’de Sırp- HırvatSloven Krallığını kurmuştur. Kurulan Krallıkta, % 41 nüfus oranı ile Sırplar çoğunluğu oluşturmaktaydı. 1929’da başa geçen Kral Alexander Karayorgiyeviç Krallığın ismini Yugoslavya Krallığı olarak değiştirmiştir. Eyaletler her birinde Sırp nüfus çoğunluğu olacak biçimde dokuza bölünmüştür. 1938 yılında Yugoslav Komünist Partisi genel sekreteri olan Tito, Kosovalılar için hayati önem taşıyordu çünkü Komünist parti, eyaletlerin bölünme politikasını ve Sırbistan burjuvazisini sert bir dille eleştiriyordu. Ayrıca Arnavutlar için de eşit haklar istiyordu. 1946’da Tito döneminde Kosova’ya sınırlı yetkilere sahip Sırbistan’a bağlı

‘özerk toprak’ statüsü verilmiştir. Bu statü Kosova Arnavutlarını Sırp hâkimiyetinden kurtarmaya yönelikti. Tito yönetiminin temel politikası küçük Sırbistan ve büyük Yugoslavya idi. Bu da Kosova Arnavutlarının biraz olsun rahatlamasına neden olmuştur. Ancak 1963’de Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyetinde yürürlüğe giren yeni anayasa Kosova’nın özerklik statüsünü daha düşük seviyeye indirmiştir. Bu da Kosova’da büyük tepkilere neden olmuştur. Arnavutların talebi göz önünde bulundurularak 1974 yılında yeni reformlar yapılmış, Kosova’nın yetkileri genişletilmiştir. 4 Mayıs 1980’de Tito’nun ölümü Yugoslavya’nın dönüm noktalarından biridir.2 Tito’nun ölümüyle bölgede önemli bir denge unsuru ortadan kalkmış, Yugoslavya’nın yeniden nasıl yapılanması gerektiği konusunda tartışmalar başlamıştır. Miloseviç liderliğindeki Sırp yönetimi 1989 yılında Kosova’nın Yugoslavya anayasasında yer alan özerkliğini kaldırıp merkeziyetçi bir yapı oluşturmak için harekete geçince Kosova Sorunu yeni bir döneme girdi. Buna karşın 1991 yılında Arnavutlar kendi parlamentolarını oluşturmuş, yine aynı yıl halkın % 99’u Kosova’nın bağımsızlığı yönünde oy kullanmıştı. Bu referandumu yasadışı ilan eden Sırp yönetimi Kosova’ya yönelik baskısını arttırmaya başlamıştı. Bunun üzerine silahlı direniş yolu ile seslerini duyurmaya çalışan Arnavutlar Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) adı altında örgütlendiler. 1998 yılında Miloseviç yönetimi, UÇK saldırılarına karşılık Kosova’ya “etnik temizlik” hareketine girişmişti. Bu uygulama dünya kamuoyunda Miloseviç yönetimine yönelik tepkiyi arttırmıştır. Tüm uyarılara rağmen bu politikayı değiştirmeyen Miloseviç yönetimine karşı, NATO, 24 Mart 1999’da askeri müdahale için düğmeye bastı. Askeri müdahaleye daha fazla dayanamayan Miloseviç, uzlaşmayı kabul etti. Anlaşmaya göre Kosova, kâğıt üzerinde üç yıl Yugoslavya’nın bir parçası gibi görünecek, üç yıl sonunda Yugoslavya ile bir bağlantısı kalmayacaktı. Buna ek olarak, bölgede istikrarı sağlamak için hem Kosova Gücü (KFOR) hem de BM Kosova Geçici Yönetim Misyonu (UNMIK) oluşturulmuştur.3 Her şeye rağmen, uluslararası toplumun yönetimi altında olan Kosova, 17 Şubat 2008 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsızlık silahlı bir örgütün yürüttüğü savaş ve Batı’nın bağımsızlığı desteklemesi sonucunda ulaşılmıştır. Bu yüzden Kosova’nın bağımsızlık ilanı bir dönüm noktasıdır.

Refera n sl a r 1. Murat Eliçalışkan, ‘’Balkanlar’’, 21 şubat 2007 http://www.cografya.gen.tr/siyasi/jeopolitik/balkanlar.htm, (Erişim Tarihi: 21 Mart 2013) 2. Fatma Taşdemir, Pınar Yürür, ‘’Kosova sorunu: Tarihi ve Hukuki bir değerlendirme’’, G.Ü.İ.İ.B.F. DERGİSİ, Sayı 3, 1999, s. 140. 3. Gözde Kılıç Yaşın, ‘’Bitmeyen Savaş: Kosova-Sırbistan’’, 24Ağustos 2011, http://www.21yyte.org/tr/yazi6274-Bitmeyen_Savas_Kosova_Sirbistan.html, (Erişim Tarihi: 18 Mart 2013)


21 Mayıs 2006 tarihinde Karadağ’d a yapılan referandum sonucunda %55,5 bağımsızlık isteği çıkması ve 3 Haziran 2006’d a ülkenin bağımsızlığını ilan etmesiyle büyük Yugoslav birlikteliğinden geriye kalan Sırbistan-Karadağ devleti de ayrılmış oldu. 1 Yugoslavya’nın dağılmasının ardından günümüze kadar gelen süreçte balkan devletleri kendi aralarındaki sınır ve azınlık sorunlarını tam olarak çözümleyebilmiş değil. Son olarak Kosova ve Karadağ’ın Sırbistan’d an ayrılması da bölgenin pamuk ipliğine bağlı siyaseti ve tam olarak belirginleşmemiş sınır görünümüyle ilgili yeni soru işaretlerini beraberinde getirdi. Peki, yüzyıllardır aynı coğrafyada beraber yaşamış ve yakın ilişkileri olan Sırpların ve Karadağlıların ayrılmasındaki temel sebepler nelerdi? Bunu anlamak için Sırbistan-Karadağ tarihine bakmakta fayda var. Güneydoğu Avrupa’d a bulunan bu iki millet 7. yy da güney Slavlardan olan Sırpların bölgeye yerleşmesinden bu yana hep yan yana yaşamışlardır. 2 Karadağlıların kökeninin ise bölgede yaşayan eski Arnavutlara dayandığı düşünülmektedir. Ortaçağ boyunca Sırplar bölgede irili ufaklı devletler kurmuş, ilk defa 14.yy da Osmanlılarla karşılaşmışlardır. 1. Murat döneminde Sırp Sındığı ve 1. Kosova savaşları yapılmış, bölge tam olarak 1521 yılında Kanuni döneminde Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. 3 Osmanlı hâkimiyetinde özerk olan bölgede, hakimiyet altına alındıktan sonra bölgeye Osmanlı tarafından yerleştirilen Müslüman halk ve Hıristiyan halk yıllarca bir arada rahat bir biçimde yaşamıştır; ta ki gerileme devrine kadar. Bu devirde Avusturya ve Rusya’yla yapılan savaşlar Sırbistan-Karadağ topraklarını savaş alanına çevirmiş, yıllardır refah içinde yaşayan halkı huzursuz etmiştir. Fransız ihtilalının getirdiği milliyetçilik akımının da etkisiyle balkan halkları ayaklanmış, bağımsızlıklarını istemişlerdir. Özellikle panslavist politikası nedeniyle Rusların da desteğini alan Sırplar ve Karadağlılar isyanları bastırılmaya çalışılsa da başarılı olmuş, 1878 yılında da Berlin Antlaşmasıyla bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Bu

sayede kısa bir süreliğine Sırbistan ve Karadağ iki ayrı devlet olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir ta ki Balkan Savaşları patlak verene kadar. Balkan Savaşları bölge tarihindeki dengeyi değiştiren kilit taşı olaylardan biridir. 1912 yılındaki 1. Balkan Savaşında Osmanlı Devletinin aciz durumundan yararlanmak isteyen Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan birleşerek Osmanlıya savaş açmış, Edirne’ye kadar ilerleyerek Osmanlı için ciddi tehdit oluşturmuştur. Anlaşma sonucunda da Osmanlının balkanlarda kalan topraklarını kendi aralarında paylaşmışlardır. Ancak bir süre sonra Bulgaristan’ın fazla toprak alması bu devletleri birbirine düşürmüş, kendi aralarında savaşmaları 2. Balkan savaşına neden olmuştur. 10 Ağustos 1913 tarihinde yapılan Bükreş Antlaşmasıyla 42 gün süren 2. Balkan Savaşı noktalanmıştır. 4 1. Dünya Savaşının başlamasıyla balkanlarda dengeler tekrardan değişmiştir. 4 yıl süren savaş boyunca binlerce Sırp ve Karadağlı hayatını kaybetmiştir. 1. Dünya savaşının ardından balkan coğrafyasının geleceğini değiştiren en önemli olaylardan bir diğeri gerçekleşmiştir ki bu olay 1918de Yugoslavya’nın kurulmasıdır. Günümüzdeki Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Slovenya ve Bosna Hersek devletlerini kaplayan bu büyük birlik var olduğu süre boyunca ‘ortak Yugoslav’ kimliği yaratılmaya çalışılmış, ancak etnik farklılıklar buna müsaade etmemiş, ülkede sürekli etnik çatışmalar yaşanmıştır. 2. Dünya Savaşında komşularının aksine mihver devletler olarak adlandırılan Almanya, İtalya ve Japonya’ya katılmayı reddeden Yugoslavya Naziler tarafından işgal edilip parçalandı. 5 Ülkenin bazı bölgeleri Almanlar İtalyanlar ve Bulgarlar tarafından işgal edilirken bazı bölgelerine de bağımsızlık verildi. Bu yıllarda Yugoslavya’d a büyük soykırımlar gerçekleştirildi. Direniş için çeşitli örgütler kurulsa da başarılı olan ayaklanma hareketi Josip Tito yönetimindeki Yugoslavya Komünist Partisinin ayaklanması oldu. Kendilerini’’ Partizan’’ olarak adlandıran birlikler Sovyet birliklerinin desteğiyle Belgrad’ı ele geçirip Yugoslavya’ya hakim olmuştur ve 2 Aralık 1945te Demokratik Yugoslavya Federasyonunu kurduklarını ilan etmişlerdir. 6 Ancak

31


hayatını Yugoslav kimliği oluşturmaya adayan Josip Broz Tito’nun Yugoslavyası çok uzun ömürlü olamamıştır. 7 Soğuk Savaş döneminin ardından doğu bloğunda başlayan çözülme zaten sorunlu olan Yugoslavya’nın da dağılmasına vesile olmuştur. 1992 yılında Hırvatistan, Bosna-Hersek, Slovenya ve Makedonya bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Büyük Yugoslavya’d an geriye sadece Sırbistan-Karadağ ve iki özerk bölge (Voyvodina ve Kosova) kalmıştır. Bu devletin adı Yugoslavya Federal Cumhuriyeti olarak 2001 yılına kadar kalmış, 2001 yılında Yugoslavya ismi tamamen kaldırılmış, 4 Şubat 2003’te de ülkenin adı Sırbistan-Karadağ olarak değiştirilmiştir. 8 SırbistanKaradağ olarak ülkenin ömrü yalnızca 3 yıl sürmüştür. 2006 ‘da Karadağ’d a yapılan referandum sonucu Yugoslavya’d an geriye kalan son devletler de ayrılmıştır.

32

Sırbistan-Karadağ’ın kuruluşundan ayrılışına kadar olan dönemi tarihine inceledikten sonra şimdi de ayrılış sürecine ve ülkelerin günümüzdeki durumuna bakalım. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki Sırbistan-Karadağ devletinin toplam nüfusunun yaklaşık %5 ini Karadağlılar oluşturuyordu ve sadece yoğun olarak yaşadıkları Karadağ’d a çoğunluk durumundaydılar; bu da ayrı bir devlet kurmak istemelerini anlaşılabilir kılan bir unsurdur. 2006’ da yapılan referandumdan önce AB,Karadağ ‘ın bağımsızlığını tanımak için %55 barajını şart koymuştu. Referandum öncesi yapılan kamuoyu araştırmalarında Karadağlıların yaklaşık %52 si bağımsızlığı destekliyordu, Sırp tarafı ise bu isteği onaylamıyordu. İşte bu noktada Karadağlıların

ayrılmasında Sancak bölgesinde yaşayan Müslüman Boşnaklar kilit rol oynamıştır. 9 Sancak bölgesi 1912 Balkan Savaşı sonrası Sırbistan ve Karadağ arasında paylaştırılmış stratejik açıdan önemli bir bölgedir. Referandum dönemi Sancak (‘)ta yaşayan Müslüman Boşnaklar için de ikilemi ve sorunları beraberinde getirmiştir. Eğer Karadağ’ın ayrılmasını desteklerlerse Sancak da iki ülke arasında bölünecekti, ama bir yandan da Sırp baskısından kurtulmuş olacaklardı. Nitekim Sancak halkı oyunu Karadağ’ın bağımsızlığından yana kullandı ve AB tarafından öne sürülen %55lik barajın %55,5 ile geçilmesine yardımcı oldu. 10 G ü n ü m ü zd e S ı rbi sta n ve Ka ra d a ğ 3 Haziran 2006 itibariyle Sırbistan, ayrılan SırbistanKaradağ devletinin halefi olduğunu ilan etmiştir, bundan dolayı uluslararası kuruluşlardaki statüsünü korumaktadır. Sırbistan 1 Mart 2012 tarihinde AB aday ülke statüsünü kazanmıştır. Karadağ bağımsızlık ilanından sonra BM genel kurulunun oturumunda oylama yapılmadan, üyeliğe ilişkin bir karar üzerine BM’nin 192. üye ülkesi olarak kabul edilmiştir. 11 15 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Birliğine üyelik için başvuruda bulunmuş, 17 Aralık 2010 tarihinde de aday ülke statüsünü kazanmıştır. Karadağ bugünkü haliyle doğusunda Arnavutluk ve Kosova, kuzeyinde Sırbistan, batısında Hırvatistan, Bosna-Hersek, güneyinde de Adriyatik denizi bulunan Avrupa’nın Kosova’d an sonra en yeni ikinci devletidir. Gerek coğrafi konumları, gerek bölgenin karmaşık yapısı düşünüldüğünde Sırbistan da Karadağ da göz ardı edilmemesi gereken önemli devletlerdir.

Refera n sl a r 1. ‘’Sırbistan hakkında temel bilgiler ‘’ http://www.belgrad.be.mfa.gov.tr/ShowInfoNotes.aspx?ID=121212 (erişim tarihi 13 mart 2013) 2. Ebru Aslıer ‘’Sırbistan İslam birliği- Sırbistan tarihi’’,(22 ağustos 2011), http://www.balkangunlugu.com/v3/index.php?option=com_content&view=article&id=6446:sirbstan-slam-brl-sirbstanintarh&catid=94:arama-celeme&Itemid=563 (erişim tarihi 15 mart 2013) 3. gös. yer. 4. İlyas Şakiroğulları ‘’Balkan Savaşları’’ (15 Şubat 2013), http://www.balkangunlugu.com/v3/index.php?option=com_content&view=article&id=9400:balkan-savalar-&catid=215:lyasakiroullar&Itemid=150 (erişim tarihi 10 mart 2013) 5. Ebru Aslıer gös.yer. 6. İlyas Şakiroğulları gös.yer. 7. Uğur Okuyucu ‘’Karadağ’ın Sırbistan���d an Ayrılışı Sürecindeki Kilit Nokta: ‘’Sancak Bölgesi’’ (17 Mart 2010) http://www.turksam.org/tr/a1950.html (erişim tarihi 18 mart 2013) 8. Ebru Aslıer gös.yer. 9. Uğur Okuyucu gös.yer. 10. Uğur Okuyucu gös.yer 11. ‘’Karadağ Bm’nin 192. Üyesi oldu’’(28 haziran 2006) http://www.milliyet.com.tr/2006/06/28/son/sondun32.asp (erişim tarihi 23 mart 2013)


Asıl suçlu paylaşılamayan Büyük İskender mi? III. Aleksandros ya da bilinen adıyla Büyük İskender, milattan önce yaşamış olmasına rağmen, milattan sonra bu kadar ortalığı karıştıracağını aklının ucundan dahi geçirmiş midir acaba? Bu kadar sevilen efsane lider için, Yunan mıdır, Makedon mudur tartışmaları iki millet arasında hala çözülememişken, bu iki milletin İskender’in milliyetinden çok daha önemli bir çekişmeleri vardır ki; o da uluslar arası gündeme “Greek- Macedonian Naming Dispute” olarak yansıyan isim sorunudur. En basit şekilde ifade etmek gerekirse; Yunanistan, Makedonya Cumhuriyeti’nin “Makedonya” ismini kullanmasını istemiyor. Bunun nedenlerini açıklamaya ismin kelime anlamı ve tarihçesiyle başlarsak sorunun kökeni daha net bir şekilde anlaşılabilir. Makedonya’nın lügatta en bilinen haliyle yaklaşık 2-3 anlamı vardır. İlk olarak Makedonya deyince akla, doğal olarak, bir Balkan ülkesi olan Makedonya Cumhuriyeti gelmektedir. İkincisi, Yunanistan’ın kuzeyinde yer alan bir bölgenin adıdır. Bu lokasyonel tanımların yanında, “Macedoine” kelimesi Fransızca’d a çeşitli parçalardan oluşan yamalı bohça, sebze ve meyve salatasıdır. 1 Ayrıca, Makedonya’nın, Osmanlı Devleti’nde cografi terim olarak kullanımı yoktur; coğrafi isim olarak adını ilk çağlarda bu bölgede yaşayan Makedlerden alan Makedonya’nın yer ismi olarak kullanımı Avrupalılar tarafından ancak 19. yy’d a görülmeye başlanmıştır. 2 Yunanistan’ın sadece “Makedonya” isminin kullanımıyla değil, Makedonya tarihi, bayrağı, dili ve Makedon halkının kökeniyle de sorunları vardır. Makedonya’nın kendi öz tarihi olduğunu kabul etmeyip, Makedon tarihinin Helen tarihiyle bağlantılı olduğunu ve Büyük İskender’in Makedon değil Yunan olduğunu iddia etmektedirler. Bayrak sorununa gelince, Makedonya Cumhuriyeti’nin ilk bayrağında Vergina Güneşi sembolü bulunmaktaydı ki bu sembolün

Büyük İskender’in babası 2. Philip’e ait olduğu, kesin olmamakla birlikte, düşünülmektedir. Vergina da Yunanistan’ın kuzeyinde bulunan bir şehirdir. Yunanistan bu sembolün Makedonya halkıyla bir ilgisi olmadığını savunarak değiştirilmesini talep etti. 1995’te bayraktaki sembolün değişmesiyle bayrak sorunu çözülmüş oldu. Dil konusunda da Makedoncanın özgün bir dil değil Yunancanın bir dialektiği olduğunu savunuyorlar. Son olarak, bazı Yunanlar, Makedon halkının Slav değil, Yunan kökenli olduklarını bile dile getiriyorlar. Bu argümanlardan yola çıkarak , “Makedon” diye ayrı bir ulusun varlığını kabul etmeyen Yunanlıların bakış açısına göre “Makedon” tarihi temeli olmayan bir kavramdır. Dolayısıyla “Makedonya” denildiğinde Yunanistan’ın kuzeyinde yer alan coğrafi bölge akla gelmekte ve “Makedon” da bu bölgede yaşayan Yunan olarak görülmektedir. 3 Peki, Yunanistan’ın asıl korktuğu şey yerel bir bölgesinin adının ve kendi tarihlerinin çalınması ya da diğer bir deyişle sahiplenilmeye çalışılması mıdır? Bu, korkulardan birisidir ama asıl korku Makedonya’nın Yunanistan’d an toprak talep etme ihtimalidir. İşte bu korkudan dolayı, Yunanistan Makedonya’ya Üsküp Cumhuriyeti gibi alternatif isimler üretmektedir. 1991 yılında Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti himayesinden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş olan Makedonya; Türkiye, Amerika ve Rusya da dâhil yaklaşık 130 4 ülke tarafından “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanınmış olsa da, 1993 yılında Birleşmiş Milletler’e üyeliği Yunanistan’ın çabaları

33


34

sonucu “Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti” (F.Y.R.O.M.) adıyla onaylanabilmiştir. BM’nin yanında Avrupa Birliği ve IMF de ülkeyi, F.Y.R.O.M. adıyla tanıdıklarını açıklamışlardır.

tarafından da kullanma hakkı verilmesi ve Makedonya-Üsküp Cumhuriyeti isminin uluslararası ilişkilerde kullanılmasıdır. 2 ülke yine de çözüme yaklaşmamıştır.

1994’e gelindiğinde, Clinton’ın görevlendirmesiyle BM özel arabulucu sıfatıyla Matthew Nimetz duruma müdahale etmiştir İkili görüşmelerle sorunu çözmeye çalışan arabulucu, “Makedonya Cumhuriyeti” isminin resmî, yarı resmî ve uluslararası diğer kuruluşlarda ve yine çok taraflı antlaşma, anlaşma ve evraklarda “Kuzey Makedonya Cumhuriyeti” şeklinde 5 kullanılmasını önermiştir. “Makedonya” isminin artık tek başına hiç bir devlet tarafından resmî isim olarak kullanılamayacağı, her iki taraf ülkenin de, “Makedonya” ve “Makedon” isimleri üzerine hiçbir siyasî ve ticarî hak talep edemeyecekleri maddeleri de bu öneri metninde yer almıştır. İki ülke, Nimetz’e göre, birbirlerinden toprak talep etmeyeceklerine dair birbirlerine garanti vermeli ve Makedonya Cumhuriyeti’nin uluslar arası örgütlere üyeliği yolundaki engeller kaldırılmalıdır. Bu arabuluculuk sonrası, 1995’te iki ülke arasında Interim Accord imzalanmış, yukarıda bahsettiğim “Vergina Güneşi” sembolü de Makedonya bayrağından kaldırılmıştır.

Yine 2008’d e, Makedonya Yunanistan’ı 13 Eylül 1995 tarihli Interim Accord’ın 11. Maddesini ihlal etmekten Uluslararası Adalet Divanı’na dava etmiştir. 2011’d e Divan, Yunanistan’ı Makedonya’yı 2008 NATO zirvesine davetini engellemesi nedeniyle suçlu bulmuştur. Bu karar soruna çözüm olmamışsa da, Makedonya bu kararı büyük bir başarı olarak yorumlamıştır. 6

2005’te Avrupa Birliği’ne aday ülke statüsü verilmiş olan Makedonya, AB üyeliği sürecinde Yunanistan tarafından veto edilmiş, NATO zirvesine davet edilmesi de Yunanistan tarafından engellenmiştir. Üyelik müzakereleri süreci için de birlik, Makedonya’ya isim sorununu çözme koşulu koymuştur.

Sonraki 2 yıllık süreç boyunca, Nimetz arabuluculuk yapma devam etmiş ancak net bir sonuç alınamamıştır. Son olarak da 2012’d e taraf ülkelerin temsilcileriyle New York’ta bir araya gelmiştir ancak bu görüşmeden çıkan sonuçlar henüz kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Bu tarihsel süreç ve bilgiler ışığında, Yunanistan’ın Makedonya’yı irredantizm ile suçladığı sonucunu çıkarmaktayız. Ancak Makedonya Başbakanı Gjorge Ivanov’un da dediği gibi “Bu noktada kazananlar ve kaybedenler diye bir kategori yoktur. Bölgemizin geleceği ve ortak geleceğimiz için birlikte çalışmalıyız.” 7 Ayrıca, ortada irredantizm amacının olmadığına kanıtı olarak Makedonya anayasasının 49. Maddesine “Cumhuriyet, başka ülkelerin egemenlik haklarına ve iç işlerine karışmayacaktır.” ifadesinin eklenmesini de gösterebiliriz. 8

Bu olaya dâhil olmamış bir ülkenin vatandaşı olarak, VMRO-DPMNE hükümeti 2006 yılından itibaren objektif yaklaşmaya çalıştım ancak taraf ülkelerin Üsküp Havaalanı ismini “Büyük İskender Havaalanı” insanları ne düşünüyor diye merak etmekten de şeklinde değiştirmiş ve ülkenin dört bir yanına kendimi alamadım. Bu yüzden ulaşabildiğim Yunan ve İskender heykelleri yapmaya başlamıştır. Bu adımlar Makedon arkadaşlarıma konuyla ilgili fikirlerini VMRO-DPMNE hükümetinin “Antiquisation” sordum. Selanik’te yaşayan ve hukuk okuyan politikasının bir parçasıdır. Bu da Avrupa Birliği ve arkadaşım Eleftheria; Makedonya’nın hiçbir tarihi ve NATO üyeliği bekleyen Makedonya’nın uluslar arası kültürel birikiminin olmadığını, Yunanistan’ın kamuoyu tarafından kınanmasına ve provakatif Makedonya’yı, “Makedonya Cumhuriyeti” olarak tanıması durumunda Makedonya’nın Yunanistan’d an damgası yemesine neden olmuştur. toprak talep edeceğini hatta bu kadarla da kalmayıp 2008’d e Matthew Nimetz’in tekrar devreye girmesiyle daha da ileri gidecekleri görüşünde. Elefhteria aynı birlikte taraf ülkeler görüşmüş, bu görüşme sonucu zamanda, Makedonya Cumhuriyeti toprakları Demokratik Makedonya Cumhuriyeti gibi olası yeni içerisinde ‘Makedonya’ olarak anılan bir yerin isimler ortaya çıkmıştır. Aynı yıl içinde, New York’d a olmadığını belirtiyor ve “Makedonya sürekli sorun bir araya gelen taraflara Nimetz’in revize edilmiş çıkarıyor, Avrupa Birliği’nde yeri yok.” diyor. Girit’te önerisi; “Coğrafi tanımlamalar ve tüm amaçlara yaşayan başka bir Yunan arkadaşım, Nikos; hitaben” vurgusuyla Makedonya teriminin iki ülke Makedonya’nın sorunu büyütmemesi gerektiği,


isimlerinin “Üsküp Cumhuriyeti” olarak değiştirilmesinin çok da büyük bir olay olarak görülmemesi gerektiğini söylüyor. Üsküp’te yaşayan ve avukatlık yapan Stefan ise, uluslar arası hukuka göre, Makedonya Cumhuriyeti’nin Yunanistan’d aki Makedonya bölgesinden çok farklı bir yetki alanı olduğunu ve bu farklılığa rağmen bir ülkenin adının değiştirilmesi gerektiği argümanlarını saçma bulduğunu söylüyor. Her ülkenin herhangi bir sebebe dayalı olarak kendine isim seçmekte özgür olduğunu ve herhangi bir ülkenin de başka bir ülkeden isim değiştirme talebinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu düşünüyor. Bu yorumlara bakarsak, bu çözüm sürecine bürokratlar ve devlet adamları tarafından halk da dâhil edilmelidir. Aksi takdirde sorun hangi tarafın lehine çözülürse çözülsün, halk tatmin olmayacaktır.

Sonuç olarak, Makedonya yayılmacı politikalar peşinde değildir. Ancak, Makedonya Cumhuriyeti, uluslararası arenada kabul edilebilirliğini daha fazla Büyük İskender heykeli yaparak değil, daha çok diplomatik girişimlerde bulunarak sağlamaya çalışmalıdır. Yunanistan, tarihini ve bölge isminin telifini korumak istemekte haklıdır ancak batıya entegre olmaya ve kalkınmaya ihtiyacı olan bir Balkan ülkesi önünde bu kadar durmamalıdır. NATO ve Avrupa Birliği üyeliği Makedonya’yı şu an olduğu noktadan çok daha ileri noktalara taşıyacak, ve belki de kim bilir, gerçek bir Avrupa ülkesine dönüştürecektir. Bu yüzden, Yunanistan ve Makedonya Nimetz’in arabuluculuğuna artık cevap vermeli ve uluslar arası gündemi bu sorunla meşgul etmemelilerdir.

35

Refera n sl a r 1. İsmail Hami Danismend, İzahlı Osmanlı Kronolojisi, C. IV, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1972, s. 344. 2. Fikret Adanır, Osmanlı İmparatorlugu’nda Ulusal Sorun ile Sosyalizmin Olusması ve Gelismesi, Makedonya, Osmanlı İmparatorlugu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik, 1876-1923, İstanbul 1995, s. 540. 3. Outkou Kırlı Ntokme,” Çağdaş Yunanistan’ın 19 Yıllık Makedonya “Sorunu””, 22.09.2010 http://www.abanaliz.com/haberdetay.asp?ID=273 (Erişim Tarihi: 20.03.2013) 4. Macedonia country profile, 24.01.2012, (Erişim Tarihi: 20.03.2013), http://news.bbc.co.uk/2/hi/europe/country_profiles/1067125.stm 5. gös.yer. 6. gös.yer. 7. Evelina Topalova,” Macedonia Wins a Battle But Not the War in Name Dispute with Greece,11.12.2011, http://www.euinside.eu/en/news/macedonia-has-won-a-battle-but-not-the-war-in-the-name-issue-with-greece (Erişim Tarihi: 19.03.2013) 8. “MAKEDON SORUNU HAKLARININ YOK SAYILDIĞI AZINLIK: MAKEDONLAR”, http://didemotru.blogcu.com/makedonsorunu/4206959)(Erişim Tarihi: 19.03.2013)


36

Balkanların büyük lideri Tito’nun ölümüyle beraber, bölgede yaşayan farklı milletleri bir arada tutan birlik ve beraberlik düşüncesi de yok olmaya başlamıştır. 1990’ların başında ülke istikrarı bozulmuş ve ülkede sosyal ve ekonomik sorunlar patlak vermişti. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra başta Miloşeviç olmak üzere bazı liderler kendi güçlerini arttırmak için milliyetçiliği silah olarak kullanmaya başlamıştır. Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını ilan etmesinden sonra Sırbistan ve Bosna’d a yaşayan Sırplar Yugoslavya Federasyonuna sadık kalacaklarını ilan etmişlerdi. Fakat Boşnak hükümeti bunu kabul etmedi ve Sırplarla Bosnalı Müslümanlar arasında çatışmalar başladı. Bu çatışmalara Yugoslav halk ordusu müdahale etti. Aynı dönemde kurulan Sırp Halkın Parlamentosu Bosna Hersek’in Yugoslavya içinde kalmasına karar verdi. 1992’nin ortalarına gelindiğinde Sırplar Sırbistan’ın yardımıyla Bosna Hersek topraklarının yaklaşık 1/3’ini ele geçirmiş ve bununla da kalmayıp başkent Saraybosna’yı kuşatma altına almışlardı. 1 Bunun üzerinde 1993 yılında VanceOwen planı önerildi. Bu plana göre Bosna’nın 10 kantona ayrılması öngörülmüş fakat bu karar Bosna Sırp parlamentosu tarafından kabul edilmemiştir. Ülkede devam eden çatışmaların Boşnak halkını ciddi bir şekilde tehdit etmesi nedeniyle Birleşmiş Milletler güvenlik konseyi ülkede 6 güvenli bölge ilan etmiş ve bu bölgeleri korumak için 25.000 asker sevk etme kararı almıştır. Fakat verilen karar uygulanabilir olmamış, Sırplar Srebrenitsa’d a çocuk, kadın ayırmadan binlerce Boşnak’ı katletmiştir. 1995’te NATO, hava harekâtı ile duruma müdahale etmiş ve bu harekâttan sonra Sırplar, ABD tarafından ortaya atılan Bosna Barış Planı için müzakere masasına oturmuşlardır. Harekâttan sonra Dayton’a katılmayı kabul eden Sırplar ülkedeki çatışmaları sona erdirecek ve yeni bir idari düzenleme sağlayacak Dayton Barış Antlaşmasını imzalamışlardır. Da yton ' d a n S on ra Devletin adı değiştirilmiş ülke biri Bosna Hersek Federasyonu diğeri de Bosna Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki entiteye ayrılmıştır. Bu iki entite arasında gerçek veya hukuki bir sınır olmamakla birlikte

uluslararası güç tarafından denetlenen 1400 km uzunluğunda Entiteler arası sınır hattı vardır. Anlaşma sivil ve askeri olmak üzere iki düzenleme içermektedir. Anlaşmanın askeri sorumluluğu ise NATO’ya aittir. 2 Anlaşmanın sivil yönlerinin uygulanması ise Saraybosna’d a oluşturulan Yüksek Temsilcilik Ofisi’nin sorumluluğundadır. Yüksek Temsilcilik Ofisi ülkenin en imtiyazlı organı olup cumhurbaşkanını görevden alma dâhil birçok yetkiye sahiptir. Bu açıdan bakınca Dayton Barış Antlaşması etnik çatışmalar için bir çözüm olarak görülebilmekle birlikte bu topraklardaki milletler arası sorunlara çözüm olmaktan çok uzaktadır. Dayton Antlaşması bu sorunları çözmek yerine sadece dönüştürmüştür. 3 Ülkedeki bölünmüşlükler halen devam etmektedir. Bütün bunların yanı sıra federasyonun karar alma sürecindeki tıkanıklık, ülkenin bütünleşmesini ve istikrar sağlamasını daha da zorlaştırmaktadır. Görünen o ki barış adına yapılan bu antlaşma Bosna’ya sahte bir demokrasi kazandırmış, Boşnak politikacılarını ulusal düzeyde bağımsız karar alamama durumuna düşürmüştür. Reform Ça ba l a rı ve S on u çl a rı Dayton’d an sonra, ABD ve AB, ülkede devam eden siyasi krizi ve karar alma mekanizmalarının sorunlarını çözmek için Bosna Hersek siyasetçilerine Butmir reform paketini sunmuştur. Fakat ABD, AB ve diğer aktörlerin Bosna üzerindeki amaçlarının farklı olması nedeniyle Butmir Sürecinden kayda değer bir başarı elde edilememiştir. AB’nin hedefi, BM şemsiyesi altında çalışan Yüksek Temsilcilik Ofisinin yetkilerinin AB içinde oluşturulan Bosna için AB Özel Temsilcisine devredilmesini sağlamak ve bu süreçte ABD’nin desteği ile Bosna Hersek’in merkezi devlet yapılarını güçlendirmek üzere anayasa reform paketini Boşnak, Sırp ve Hırvat liderlerine kabul ettirmekti. Anayasa reform paketini destekleyen ABD ise Yüksek Temsilcilik yetkilerinin AB Özel Temsilciliğine devredilmesine ve Yüksek Temsilcilik’in fiilen kapatılmasına karşıydı. 4 Başarısızlıkla sonuçlanan bu süreçten faydalanan tek taraf Bosna Sırp


Cumhuriyetinin yükselen lideri Milorad Dodik oldu. Dodik bu süreç boyunca hem ulusal gruplara hem de uluslararası aktörlere değişik politikalar uygulamıştır. Bir yandan Hırvatların üçüncü entite fikrini desteklemiş diğer yandan da Kosova’nın bağımsızlığı ile Sırp Cumhuriyeti’nin statüsü arasında ilişki kurarak, gerektiğinde uluslararası aktörleri ve Boşnakları, Sırp Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan etmekle tehdit etmiştir. 5 İ zzetbegovi ç' i n Pa rti si M ecl i s D ı şı 1995’ten sonra Bosna’d a demokrasiyi tehdit eden birçok kriz yaşanmakla birlikte Boşnaklar arasında günümüze kadar süregelen bir dayanışma ve iki büyük partinin koalisyonu vardı. Demokrat Eylem Partisi (SDA), Bosna’nın lideri olarak bilinen Aliya İzzetbegoviç tarafından kurulan milliyetçi partidir. SDP de en az SDA kadar milliyetçi fakat çok kültürlü sosyal demokrat bir partidir. SDA ve SDP’nin arasındaki anlaşmazlıklar 2012 yılındaki bütçe

anlaşmazlıklarıyla ortaya çıkmıştır. SDA, SDP ve diğer Sırp ve Hırvat partileri tarafından önerilen bütçeyi desteklemeyi kabul etmeyince bu iki parti yollarını ayırmış ve SDA’nın yetkilileri SDP tarafından görevden alınmıştır. " Köl e O l m a ya ca ğı z ! Bosn a H erkes S a d ece Ken d i n e ve H a l kl a rı n a Ai tti r. " Aliya İzzetbegoviç’in bu sözü bugün Bosna’nın Boşnaklara ait olup olmadığını sorusunu akıllara getirmektedir. Barış antlaşmasından sonra Bosna demokrasiyi elde etmiş midir, yoksa hala diğerleri tarafından eziliyor mudur? Bütün bu soruların yanıtı olumsuz olmasına rağmen Boşnaklar hala ülkenin istikrarı ve bütünlüğünü korumak için Dodik’in yaptıklarını görmezden geliyor ve üçüncü bir entiteyi, zaten bölünmüş olan ülkenin daha da bölünmemesi amacıyla meclisteki haklarının çoğunu Hırvatlara bırakmışlardır.

37

Refera n sl a r 1. Orhan. & Oğuzhan, İ., “Bosna-Hersek Ülke Raporu”, Ankara: Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı Yayını, 1999, s.7 2. Orhan, Y. & Oğuzhan, İ., “Bosna-Hersek Ülke Raporu”, Ankara: Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı Yayını, 1999, s.9 3. Belloni, R. “State Building and International Intervention in Bosnia”, London and New York:Routledge. 4. Woerhel, S. ”Bosnia: Current Issues ans U.S. Policy” , Congresssional Research Service, R40479,20 Haziran 2011, S.1_14. 5. Türkeş, M., Rüma,İ.R., Akşit,S., Açar,A. “Kriz Sarmalında Bosna Hersek: Devlet Krizi”, Boğazici Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Araştırma Raporu, 2012


38

Türkiye’nin son yıllardaki öne çıkan politik söylemi kuşkusuz istikrar. Türk dış politikasında da kalkınma ve gelişim için barış ve istikrarın gerekliliğinin vurgulaması hiç şaşırtıcı değil. Bu doğrultuda önce bölgesel daha sonrada küresel boyutta Türk dış politikasında istikrarı ve barışı vurgulayan söylemler öne çıkıyor. Son yıllarda bu istikrara yönelik geliştirilen en önemli politikalarından biride komşularla sıfır sorun politikası. 1 Türkiye bu politikayla kendi adına sorunsuz komşuluk ilişkileri, barış ve en önemlisi dış politikada istikrar öngördü fakat bu politika bölgenin karmaşık dengelerinden ötürü sadece ideal olarak kaldı. Komşularla sıfır sorun politikası başlarda eylem planı olarak düşünüldü ama geçen zaman ve komşularımızla ilişkilerimiz bize gösteriyor ki komşularla sıfır sorun politikası yalnızca bir idealdir ve bir eylem planına dönüşememiştir. ‘Türk dışişleri kaynakları sıfır sorun politikasına Yunanistan’ı başarılı bir örnek olarak gösteriyorlar2 ama Yunanistan’la son yıllardaki ilişkilerimiz birkaç suni ya da zaruri yakınlaşma dışında çokta iç açıcı değil buda bize gösteriyor ki Türk dışişleri olaya biraz iyimser yaklaşıyor. Türkiye’yle Yunanistan arasında geçmişten günümüze çözümü zor birçok sorun var. Kuşkusuz bu sorunların en büyüğü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin varlığı. Adadaki soruna bir çözüm getirmeden Yunanistan’la aramızda sıfır sorundan bahsetmek büyük hayalperestlik doğrusu. Bu sorunun çözümünde ise Yunanistan sürece pek barışçıl yaklaşmıyor. Yunanistan’ın resmi dış politikasında KKTC’nin adadaki varlığı istila ve işgal olarak kabul ediliyor. 3 Bu şartlar altında Yunanistan’la ilişkilerimizin pek de samimi olmadığını söyleyebiliriz çünkü Yunanistan Türkiye’yi resmi olarak işgalci ya da istilacı olmakla suçlarken bu iki ülke arasında sıfır sorundan bahsetmek zor. Adada KKTC varlığına Türkiye penceresinden bakarsak Türkiye her ne kadar uluslararası camiada kendini soruna çözüm için çok barışçıl gösterse de Kıbrıs sorunu Türkiye’nin hem iç politikasında hem de dış politikasında yumuşak karnı. Türkiye’nin atacağı her adım iktidar partisi açısından çok kritik hem Türkiye kamuoyu hem de KKTC kamuoyu sorunun çözümünde barış taraftarı olsa da

adada Rum kesimine ya da Yunanistan’a taviz verilmesine barış için bile olsa kolay kolay tahammül edemez. Bu şartlar altında ikili ilişkilerde kısa vadede çözüm pek kolay gözükmüyor. İki ülke arasında tek sorun Kıbrıs değil kıta sahanlığı sorunu iki ülkesinde geçmişten gelen kangren olmuş sorunlardan biri. Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadan kıta sahanlığını "eşit uzaklık" ilkesine göre tek taraflı bir biçimde saptayarak, bölgede yabancı şirketlere petrol arama izni vermeye başlamıştır. Böylece Yunanistan Ege denizi kıta sahanlığının tamamını kendisinin sayma eğilimine girmiştir. Türkiye'de, kıta sahanlığının Ege Denizi'nin en derin noktalarından geçen hatta göre sınırlandırılabileceği görüşünden hareket ederek 1 Kasım 1973'te, TPAO'ya, Anadolu'nun doğal uzantısı, yani kendi kıta sahanlığı saydığı yerlerde (ki bazı Yunan adalarının batısına düşüyorsa) petrol arama ruhsatı vermiştir. Yunanistan bunu 7 Şubat notasıyla protesto etmiş ve böylece sorun tırmanmıştır. Yunanistan, Ağustos 1976'da sorunu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve Uluslararası Adalet Divanı'na götürdü. Güvenlik Konseyi, taraflarla görüşmelere başlama ve Adalet Divanı'na başvurma önerisinde bulundu. Divan, Yunanistan'ın "ihtiyatı tedbir" istemini 11 Eylül 1976'da reddetti. Ayrıca divan, üç yıl sonra, 1979 Ocağında, Ege Denizi Kıta Sahanlığı konusunda yetkisiz olduğuna karar verdi. Taraflar arasında Kasım 1976'da, Bern'de yapılan toplantıda, kıta sahanlığı konusunda yapılacak olan görüşmelerde nasıl davranılacağını belirleyen birtakım kurallar saptandı. Ancak görüşmeler kesildikten sonra, Yunanistan Bern Bildirisi'ni tanımadığını açıkladı. Mart 1987'den sonra kendi kıta sahanlığı olduğunu iddia ettiği bölgede petrol arama izni verdi. Bunun üzerine Türkiye 25 Mart 1987'de Yunan adalarının çevresinde petrol arayacağını belirtti. Silahlı çatışma olasılığının çok yaklaştığı bir bunalım doğduysa da 27 Mart’ta her iki taraf şimdiki karasuları dışına çıkmayacaklarını açıkladılar. Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan'ın görüşleri şunlardır. a)Türk kıyısı boyunca dizilmiş olan Yunan adaları, Yunan ülkesinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu adaların takımada oluşturanlarında en uç noktalar birleştirilerek bu çizginin içi "takımada suyu" kabul edilmektedir. Böylece, Türk kıyılarındaki


Yunan adalarının batısında Türkiye'ye kıta sahanlığı kalmamaktadır. b)Adalar kıta sahanlığına sahiptir ve bu kıta sahanlığının sınıflandırılması, kıta ülkeleri ile eşit koşullarda yapılır. c)Kıta sahanlığı konusunda antlaşma yapılmamışsa, Türkiye ile adalar arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmaktadır. Türkiye ise hakkaniyet ilkesi gereğince bir tespit yapılması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca, kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doğal uzantı esastır. Ülkesini savunmakta, bir bölgede adaların bulunmasının kıta sahanlığı açısından "özel durumlar" oluşturduğunu, Ege Denizi'nin bir "yarı kapalı" deniz olduğunu iddia etmektedir. Kıta sahanlığı sorununu çözmek amacıyla, konuyu sürekli olarak uluslararası forumlara götürmek eğiliminde olan Yunanistan karşısında Türkiye, gene sürekli olarak, karşılıklı görüşme ve anlaşmanın esas olmasını ileri sürmektedir. 4 Yunanistan son zamanlarda yaşadığı ekonomik krizinde etkisiyle bu konuyu tekrar gündeme getirmiş ve bölgede varlığı iddia edilen enerji kaynaklarının aranması için yabancı birkaç şirketle anlaşmaya varmıştır. Bu durum Türk Yunan ikili ilişkileri için her an yeni gerilimlere yol açabilir. Yaşanmış ve yaşanması olası gerilimler Türkiye Yunanistan ilişkilerini sıfır sorunun dışına itiyor. Yunanistan Türkiye’yi küresel dünya konjonktüründe savaş çok zor bir ihtimal olmasına rağmen hala muhtemel bir düşman olarak gördüğünü yaşadığı derin ekonomik krize rağmen askeri harcamalarını kısmamak için AB ve diğer kendisine kredi veren kurum ve ülkelere direnerek ispatlamıştır. Yunanistan askeri harcamaları kısmama tutumunun yanı sıra Türkiye’yle son zamanlarda ilişkileri bozulan İsrail’le birçok ortak askeri tatbikat yaparak Türkiye ile olan ilişkilerinde ne kadar samimi olduğunu uluslararası camiada sergilemiştir. Türkiye Yunanistan ilişkilerindeki büyük sorunlara rağmen son yıllarda ikili ilişkilerde gelişmelerde yaşanmıştır. Özellikle Yunanistan’ın içinde bulunduğu ekonomik durum iki ülke ilişkilerine olumlu yansımıştır. Daha birkaç hafta önce gerçekleşen

Erdoğan-Samaras görüşmesinde yirmi beş antlaşma imzalandı. Basına aksettiği şekli ile ticaret hacminin arttırılması, Ege uyuşmazlığı ile Kıbrıs sorununun çözümü, terörle mücadelede işbirliği, Azınlıkların mutlu hayat sürmesi ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması şeklinde. Buna her iki ülkenin Dışişleri, İçişleri ve Polis teşkilatlarının teröre kaşı ortak mücadele yapması da dahil. Tarihin farklı dönemlerinde Türkiye Yunanistan yakınlaşmaları hem ekonomik hem de politik olarak gerçekleşmişti. Örneğin ‘1950'li yılların sonlarında Türkiye ile Yunanistan arasındaki dostluk ilişkileri ve yaklaşımlar, özellikle Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Adnan Menderes ile Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis arasında başlamıştı. T.C. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Yunanistan Dış İşleri Bakanı Evangelos Averof'un da büyük katkıları, yapıcı ve olumlu yaklaşımları ile dönemin en önemli konuları olan AET'ye yani bu günün Avrupa Birliği'ne giriş ve Kıbrıs konusunda mutabakatla sonuçlanmıştı. Gerçekte bu ilişkileri zehirleyen Kıbrıs konusu oldu. Makarios'un adada Kıbrıslı Türkleri yok farz edip tüm adaya hakim olmak istemesi, neredeyse bir buçuk asır sonra düşmanlıkları bir kenara bırakıp dostluk köprüleri kurmaya çalışan Türkiye ile Yunanistan'ın arasını açarak, bu yakınlaşmayı sona erdirdi. 5 Bu ve bunun gibi birçok yakınlaşma tarihi gelişmelerle sekteye uğramıştır ve her geçen gün var olan sorunlar daha katılaşmış ve çözümü zor bir hal almıştır ama ortak düzenlenen bakanlar kurulu toplantıları ve iki ülke arasındaki ekonomik yakınlaşmalar ikili ilişkiler için umut vaat ediyor. Şu haliyle Türk-Yunan ikili ilişkileri sıfır sorundan uzak ama uzun vadede bazı gelişmeler yaşanabilir. Türkiye İsrail ilişkilerinde hemen geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmeler büyük sorunları aştı ve Türk diplomasi tarihine altın harflerle yazıldı bu gibi sürpriz gelişmeler Türkiye Yunanistan ikili ilişkilerindeki politik sorunlarında çözümünün imkânsız olmadığını gösteriyor yeter ki her iki tarafta barışı ve istikrarı istesin.

Refera n sl a r 1. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Komşularla Sıfır Sorun Politikamız, http://www.mfa.gov.tr/komsularla-sifir-sorunpolitikamiz.tr.mfa (15.03.2013) 2. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Yunanistan İlişkileri, http://www.mfa.gov.tr/turkiye-yunanistan-siyasi-iliskileri.tr.mfa (14.03.2013) 3. Hellenic Republic Ministry of Foreign Affairs, The Cyprus Issue , http://www.mfa.gr/en/the-cyprus-issue/, (15.03.2013) 4. Adnan Önder , Türk Yunan İilişkileri(Kıta Sahanlığı Meselesi), 2008 5. Ata Altun, Erdoğan-Samaras Görüşmesi, http://www.haber7.com/yazarlar/prof-dr-ata-atun/999207-erdogan-ve-samaras-gorusmesi (19.03.2013)

39


Bulgaristan’da son yaşanan olaylara baktığımızda, yaşananların aslında çok da şaşırtıcı olmadığını görebiliriz. Sebebi ülkenin geçmişinde yatmaktadır çünkü, bu yaşanan politik sorunlar ilk değildir, son da olmayacaktır.

40

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra özellikle de Doğu Avrupa’da esen komünizm rüzgârları Bulgaristan’ı da vurmuştu tabi ki. Bulgar Komünist Partisi’nin başındaki Todor Zhivkov liderliğinde 27 yıl geçiren ülkedeki tüm demokratik muhalefet etkisiz hale getirilmiş, tarım ortaklaştırılmış, endüstri millileştirilmiş ve Bulgar Ortodoks Kilisesi devletin yönetimine geçmişti. i 1989’da başlayan demokratikleşme dönemi Zhivkov’un görevden alınmasıyla ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk çok partili seçimle başlasa da, adını Bulgar Sosyalist Partisi olarak değiştiren komünist partinin seçimleri kazanması pek de kabul edilir bir şey değildi. Yeni anayasa çalışmaları sürerken, bir yandan da halkın verdiği tepkilerin sonucunda, 1991’de tekrarlanan parlamento seçimleri Demokratik Güçler Birliği’nin galibiyetiyle sonuçlanınca, beklenen demokratik süreç tekrar canlanmış oldu. Ancak, komünizmin yıkılışından sonraki süreçte, düzgün işleyen bir demokrasiye, market ekonomisine, refaha ve huzura ulaşmak o kadar da kolay olmadı Bulgaristan için; süregelen politik istikrarsızlıklar ve grevler 1990’lı yılların sonuna kadar sürdü. ii 2000’li yıllarda ise, Avrupa Birliği kabul sürecine başlayan Bulgaristan, amaçladığı market reformlarını, politik ve sosyal alanlardaki değişiklikleri büyük ölçüde gerçekleştirerek 1 Ocak 2007’de birliğe kabul edilmiş olsa da; sosyal alandaki yetersizlik, politik ve ekonomik yozlaşma iddiaları, organize suçlarla mücadeledeki eksiklikler, birliğin Bulgaristan’a gönderdiği ekonomik yardımları dondurmasına sebep oldu. iii

2010 yılında Bulgaristan’ı tekrar uyaran AB ülkeleri, özellikle Almanya ve Fransa, herhangi bir gelişme göremedikleri takdirde Bulgaristan’ın Schengen bölgesine alınmayacağını iv net bir şekilde belirterek, sorunun büyüklüğüne ve önemine dikkat çektiler. Bir başka sorun ise ülkenin komünist dönemden kalan nükleer tesisleriyle ilgiliydi. AB süreci gereği olarak Kozloduy nükleer santralinin altı reaktöründen dördü kapatılınca, ülkenin enerji üretiminin önemli bir bölümünü kaybedilmişti aslında. Avrupa’daki önemli enerji ihracatçılarından olan Bulgaristan, yeni bir nükleer santralle üretime tekrar başlamak istese de, bu proje askıya alınmak zorunda kaldı. v

20 Şubat 2013’te Boiko Borisov’un başbakanlığındaki hükümetin düşmesine sebep olan olay ise, görünüşte, Ocak ayında birden yükselen elektrik faturaları olsa da, bir anda patlak veren bir durum değildi bu. Önceki yıllardan beri biriken huzursuzluk, birbiri ardına gelen zamlar, düşük maaşlar ve yüksek işsizlik, bir türlü yükselmeyen refah seviyesi halkın artık


dayanacak gücünün olmadığının bir göstergesiydi belki de. Hükümetin istifasının bile sakinleştiremediği halkın tepkisi, yüksek seviyelerdeki politik ve ekonomik yolsuzluğa, ülkedeki tekellere, yıllardır süregelen yoksulluğa ve genel olarak hatalı olan siyasi sisteme karşıydı. Zaten var olan ekonomik krizin üstüne eklenen siyasi kriz, durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor. Ülkede iktidarı oluşturabilecek hiçbir siyasi partinin hükümet kurma görevini kabul etmemesiyle birlikte artan siyasi krizi bir derece hafifletmek amacıyla Cumhurbaşkanı Plevneliev tarafından kurulan teknokrat hükümet, 12 Mayıs’ta yapılacak olan erken seçimlere kadar ülkeyi kimin yöneteceği sorununa geçici bir çözüm sunuyor. vi Geçici hükümetin başına getirilen, aynı anda hem başbakanlık hem de dış işleri bakanı görevlerini üstlenen diplomat Marin Raykov, seçime kadar olan bu kısa dönemle ilgili birtakım alışmalarının olduğunu duyurmuştu. Bunların en önemlileri olan düşük gelirler, emekli maaşları sorunlarıyla ilgilendiklerini belirten Raykov’a, Cumhurbaşkanı Plevneliev de bir kaç tavsiyede bulundu. Sosyal ve siyasal krizin ekonomik krize dönüşmesine izin verilmemesinin büyük önem taşıdığını, enerji konusunda tekelciliğe karşı bir yasa tasarısının ve etkili bir düzenleme kurulunun gerekliliğini vurgulayan Cumhurbaşkanı, "En önemli sorun düşük gelirlerdir; iyi eğitim ve yatırımla yeni işyerlerinin açılması lazım. Şu andaki bakanların kısa zamanları var. Belki en fazla 3 ay. İşlerini yapmalarına izin verelim ve ondan sonra onları yargılayalım." diye konuştu. vii Haftalarca süren karışıklık, belirsizlik ve protestoların ardından görevlendirilen geçici hükümetin varlığı ne yazık ki halkın eylemlerini sonlandırmadı. Ülkede sayısı 460’dan fazla olan siyasi partilerin hepsinin yasaklanmasını isteyen protestocular, şimdi de başkent Sofya’da parlamento ve Sofya Üniversitesi arasında çadırlar kurmaya başladı. viii Sayısı yavaş yavaş artan çadırların ne zaman toplanacağı bilinmez ama, protestocular isteklerinin gerçekleşmesi için

siyasilerin çabaladığını görmedikçe hiçbir yere gidecek gibi gözükmüyorlar. Taleplerini sıralayan eylemcilerin başlıca istekleri ise; parlamentonun feshedilmesi ve erken seçime gidilmesi yerine Büyük Millet Meclisinin kurulması ve anayasanın değiştirilmesi. Parlamentoya bir önceki seçimle seçilen milletvekillerinin yüzünü bile görmek istemediklerini belirten kalabalığın eylem stratejilerindeki değişimin, 20 Şubat’ta Varna Belediyesi önünde protesto amaçlı kendini yakan Plamen Goranov’un ölmesi olduğu sanılıyor. ix Şubat’ın sonlarında, çözüm arayışı için bir araya gelen ve aralarında sinema yönetmeni Andrey Slabakov, Bulgar flüt virtüözü Christian Koev gibi ünlülerin de bulunduğu bir başka grup, ortak bir talep listesi üzerinde çalışmaktaydı. Grubu birkaç fikir etrafında topladıklarını söyleyen Slabakov; mümkün olduğu kadar fazla sayıda vatandaşı temsil edecek ulusal bir komite oluşumunda olduklarını belirtti. x Benzer arayışlar içinde olan başka gruplar da; tekellerin oluşturduğu mali yükü azaltma çalışmaları, elektrik yasasında değişiklik, mevcut seçim sisteminden çoğunluk sistemine geçiş ve vatandaşların milletvekillerini geri çağırmasına olanak veren yasal hükümler gibi kararların gerekliliğini savundular. xi

Öte yandan, üyelerinin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Bulgaristan’daki üçüncü büyük siyasal parti Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) onursal başkanı Ahmet Doğan’a ocak ayında yapılan suikast girişimi, xii gündeme bomba gibi düşmüştü. Partinin 8. olağan kurultayında gerçekleşen saldırıda yara almayan Ahmet Doğan,

41


aslında o gün parti genel başkanlığından istifa etmeyi planlıyordu. Doğan’ın yerine genel başkanlık görevine seçilen Lütvi Mestan da dahil olmak üzere, bir çok politik lider saldırıyı kınadı. Saldırganı motive eden neden ise bir türlü çözülemedi. Ama tahminler gösteriyor ki, Mestan’ın da deyimiyle Bulgaristan’daki uyumlu etnik modelin mimarı olan Ahmet Doğan’a xiii karşı yapılan bu saldırının temelinde, ülkeyi siyasal ve sosyal bunalımlara ek olarak etnik bir krize doğru sürüklemek isteyen kesimler var. Mayıstaki genel seçimin sonuçlarına göre kurulacak olan hükümetin, tüm bu sorunları kusursuz bir şekilde çözüp çözmeyeceği henüz bilinmese de, şunu söyleyebilirim ki, Bulgaristan

artık daha fazla karışıklığı kaldıracak bir durumda değil. Zaten var olan politik, ekonomik ve sosyal sorunlara bir yenisinin daha eklenmesi, çok şiddetli olaylara ve toplumsal çatışmalara neden olabilir; şu an barışçıl yöntemlerle eylemlerini sürdüren ve yozlaşmış devlete karşı birleşmiş olan halkın bölünmesine yol açabilir. Bu ise hiç kimsenin istemeyeceği sonuçlar doğuracaktır. 1989’da komünizme karşı başlayan demokratikleşme süreci protestoları gibi halkın ruhunu ve heyecanını yansıtan ve haftalardır sürmekte olan eylemler, sorunları çözmeye yönelik sağlam adımlar atılmadıkça da sürecek gibi görünüyor.

42

Refera n sl a r 1. U.S. Department of State, “Bulgaria”, (Eylül 2007), http://www.infoplease.com/country/profiles/bulgaria.html, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 2. BBC Haberleri, “Bulgaria profile”, (13 Mart 2013), http://www.bbc.co.uk/news/world-europe-17202996, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 3. BBC Haberleri, (a.g.e) 4. BBC Haberleri, (a.g.e) 5. BBC Haberleri, (a.g.e) 6. Radoykov, I., & Kaya, Y., “Bulgaristan-da siyasi kriz -HÖH, hükümet kurma görevini ret etti, 12 Mayıs'ta erken seçim yapılacak -Cumhurbaşkanı Plevneliev, erken seçime kadar teknokratlardan oluşan hükümet kuracak”, (5 Mart 2013), http://www.lidergazete.com/genel/bulgaristan-da-siyasi-krizn-hoh-hukumet-kurma-gorevini-ret-etti-n-12-mayista-erken-secimyapilacakn-cumhurbaskani-plevneliev-erken-secime-n-kadar-teknokratlardan-olusan-hukumet-kuracakn-n-fotografli-goruntuluh26065.html, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 7. Haber Sol, “Bulgaristan’d a geçici hükümetin başbakanı atandı”, (12 Mart 2013), http://haber.sol.org.tr/dunyadan/bulgaristanda-gecicihukumetin-basbakani-atandi-haberi-69707, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 8. CNN Türk, “Bulgaristan’d a protestolar şekil değiştirdi”, (4 Mart 2013), http://www.cnnturk.com/2013/dunya/03/04/bulgaristanda.protestolar.sekil.degistirdi/698800.0/index.html, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 9. CNN Türk, (a.g.e) 10. Dimitrova, S., “Bulgarlar köklü siyasi değişiklikler için bastırıyor”, (2013, Şubat 27), http://www.setimes.com/cocoon/setimes/xhtml/tr/features/setimes/features/2013/02/27/feature-01, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 11. Dimitrova, S., (a.g.e.) 12. Radikal, “Bulgaristan’d a Ahmet Doğan’a suikast girişimi”, (19 Ocak 2013), http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1117635&CategoryID=81, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) 13. Sözer, G., “Bulgaristan’d a siyasi kriz”, (21 Şubat 2013), http://www.haberler.com/bulgaristan-da-siyasi-kriz-4355151-haberi/, (Erişim Tarihi: 24 Mart 2013) Görsel1. http://www.haberler.com/bulgaristan-daki-hukumet-krizi-4352929-haberi/ Görsel2. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalGaleriHaber&ArticleID=1117674&CategoryID=81&HaberPage=1


Kültürel zenginliğin en güzel örneklerinden biridir Balkanlar. Tarih boyunca bir çok uygarlığa ev sahipliği yapmış ve bir çok milletten gelen insanların bir arada yaşadığı potaya dönüşmüştür. Osmanlı Döneminde Rumeli olarak da adlandırılan Balkanlar coğrafyası ‘Romalının yaşadığı yer’ anlamına gelmektedir. Geçmişten bugüne değin Antik Yunan uygarlığı, Roma İmparatorluğu, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğunun etkisi altına girmiş ve bu uygarlıkların Anadolu ve Asya münasebetleri sırasında bir köprü görevini üstlenmiştir. Tarihsel gelişimi ve coğrafi konumu bir çok milletten insanı bir araya getirmiş ve böylece Balkanlar bir kültür hazinesine dönüşmüştür. Balkanlarda bugün konuşulan diller Arnavutça, Azerice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Gagavuzca, Gürcüce, Hırvatça, İstriotça, İstro-Romanca, İtalyanca, Karadağca, Kilise Slavcası, Kuzeybatı Kafkas dilleri, Kırım Tatarcası, Macarca, Makedonca, MeglenoRumence, Pomakça, Rumence, Romanca, Rusça, Slovakça, Slovence, Sırpça, Tatarca, Türkiye Türkçesi, Ukraynaca, Ulahça, Yahudi İspanyolcası ve Yunancadır. Balkanlar, günümüzde her ne kadar kültürel zenginliği ile ön plana çıksa da, bu coğrafyada ulusdevlet sisteminin ortaya çıkışı ve ardından komünizm sonrası yaşanan iç karmaşıklıklar; hükumetlerin uyguladığı politikalarla birlikte farklı kültürlerin bir arada yaşayabilmesi için gerekli olan azami hoşgörüyü yok etmiş ve yerine toplumda ötekileştirmeye, etnokültürel farklılığı kurtulunması gereken tümör olarak görülmesine sebep olmuştur. Balkan hükumetlerinin azınlık politikaları sadece kültür erozyonuna değil aynı zamanda büyük insan kayıplarına da sebep olmuştur. Tek dil, tek din,tek millet ışığında uygulanan soykırım, etnik sürgün, sınırdışı etme, devlet dilinden soyadı edinme gibi politikalar 1912-13 de yaşanan Balkan Savaşları ile başlamış ve 1990lı yılların sonuna kadar sürmüştür.Bugün, Francesco Capotorti tarafından 1978 yılında yapılan azınlık tanımı genel bir çerçeve oluşturmuştur. Buna göre azınlık, "bir devletin nüfusunun gerikalanına göre sayısal olarak az olan, egemen konumda bulunmayan, - o devletin vatandaşı olan - üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel yada dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da

dillerini korumaya yönelik üstü örtülü de olsa dayanışma duygusu gösteren bir grup" olarak tanımlanmaktadır. 1 Bugün ise sorulması gereken sorulardan birisi de Balkan ülkelerinde bulunan azınlıkların hangi haklara sahip olduğu ve bu hakların pratikte uygulanabilirliğidir. Azıklıklar,ulus-devlet sistemi içerisinde homojenize toplum yapısına engel teşkil ediyor gibi algılalanabilmiş olsa da bir ülkenin bütünlüğünü tehdit eden unsur azınlıklar değil; toplum içinde çoğunluk-azınlık arasındaki ilişki; ki bu ilişkinin kimyası ülkenin ekonomik durumuna, uygulanan politikalara ve medyanın toplumdaki psikolojik etkisine bağlı olarak gelişmekle birlikte, insanların birbirine karşı tutumudur. Baskın Oran’ın da vurguladığı gibi; dirlik, ‘tek’ olmaktan değil ‘bir’ olmaktan gelir. Ba l ka n l a rd a Azı n l ı kl a rı n Ka n u n i H ü kü m l eri Balkanlarda Yugoslavya’ nın dağılması ve komünizmin sona ermesi var olan ülkelerle birlikte yeni ülkelerin doğmasına vesile olmuştur. Bu sırada 1990’lı yıllarda Bosna-Hersek ve Kosova’d a yaşanan trajik olaylar çok sayıda insanın hayatını yitirmesine sebep olmuş ve bir çok insanın da zorunlu göçüne sebebiyet vermiş ve insanların hayatını büyük oranda etkilemiştir. Ancak ülkelerin Batı’ya entegre olmaya başlaması ve Uluslararası Toplum’un uyguladığı politika ve yaptırımlar, devletleri azınlıklar konusunda yasal hükümlerin verilmesini doğurmuştur. Balkan devletlerinin yasal hükümleri Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Bildirgesi ile doğru orantıda olmakla birlikte, Kopenhag kriterlerini de yerine getirmekle yükümlüdürler. Bazı develetlerin hükümlerine göz atmak yararlı olacaktır. Arnavutluk’ ta bulunan azınlıklar hükümlere göre toplum içinde kendi dilinde ifade edebilir. Her ne kadar Arnavut dili resmi dil olsa da, azınlıların ana dillerinde eğitim görmelerini sağlayacak kanunlar vardır. 2 Bosna-Hersek’te ise Dayton Antlaşması ile getirilen anayasa yönetimde farklı bir yapı oluşturmuştur. 3 Devlet, Sırp Cumhuriyeti ve Bosna-Hersek

43


Federasyonu olmak üzere iki ayrı entiteden oluşmaktadır. Bu iki ayrı entitede üç farklı millet( Boşnak, Sırp ve Hırvat) temsil edilmekte ve hiç bir grup bir diğerine üstünlük sağlamamaktadır. Dayton Accord tarafından kurulan bu iki bölüm uluslar arası toplumun kabul ettiği 1992 Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şart’ ını 4 ve Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi’ ini 5 imzalamıştır. Bunun üzerine , 2003 te çıkarılan kanun azınlıkların proporsiyonel olarak idari ve yargısal alanda temsil edilmesini ön görür.

44

Hırvatistan 2002’ de çıkarılan anayasa içerisinde Hırvat milletinden gelen vatandaşlarla farklı etnik kökenden gelen vatandaşların eşit haklara sahip olacağı temin edilmişitir. İlaveten, azınlık haklarının uluslararası standarda uygun olması gerektiği vurgulanmıştır. Hırvatistan 2013 Temmuzunda Avrupa Birliği’ nin 28. üyesi olması sürecinde azınlık haklarının gelişmesi bekleniyor.Anayasa içerisinde ayrıca azınlıkların hem yerel hem bölgesel anlamda kendilerini temsil edebilecekleri Azınlıklar Konseyleri ve bir tane Ulusal Azınlık Konseyinin var olması gerekliliğini belirtir. Kosova’d a 2008 kanununa göre Arnavutça ve Sırpça resmi diller olmakla birlikte, Türkçe, Boşnakça ve Rumence belediye seviyesinde resmi dillerdir. Aynı zaman da Kosova, azınlıkların sınır ötesi dayanışma ve işbirliğine izin vermektedir. 6 Makedonya’ da ise 2001 de Ohrid Anlaşmasına göre şekillenen yasal azınlık hükümler vardır. 7 Ohrid Antlaşmasının bir çok maddesinde özellikle Arnavut kökenli azınlık hakları yer almaktadır. Makedonya, her ne kadar bölgesel imtiyaz vermese de özellikle Arnavut azınlıklarına yerel özerk yönetimleri intikal etmiştir. Buna ilaveten, hükümlerde bulunan Madde 7, ulusal boyutta yüzde 20 nin üzerinde kullanılan dil, resmi dil olarak geçmektedir. Karadağ’ın resmi dili Karadağca olmakla birlikte Kiril ve Latin alfabesinin eşitliği kanunda geçmektedir. 8 Yerel yönetimler ise çoğunlukla azınlıkların yoğun olarak bulunduğu bölgelerde vardır. Karadağ’ın diğer azınlık hükümleri anayasanın ikinci bölümünde yer alır. Sırbistan ise diğer ülkelere oranla azınlıklar konusunda daha üstün sayılabilir. Anayasasında soykırım yasağı, hüküm olarak yer almakla beraber

bunun dışında azınlıkların haklarını genişleten spesifik kanunlar vardır 2002 de getirilen Ulusal Azınlıkların Hak ve Özgürlüklerini Koruma kanunu ilke Eğitim ve Azınlık Dillerinin Resmi olarak kullanılması bu kanunlardan ikisidir. Ayrıca bu kanunlar hakkında hüküm verse de, spesifik olarak azınlıklar sıralanmamaktadır. (Nitekim Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Makedonyada azınlıklar sıralanmaktadır.) Bulgaristan’ da bulunan Türk, Pomak, Makedon , Çerkez, Tatar,Çingene ve Gagavuz grupları 1980lerin Jivkov yönetiminde eritme politikalarına maruz kalmışlardır. Bunlara örnek olarak 1984-89 arasında uygulana İsim değişikliği ve 1989 da uygulanan Zorunlu Göç politikası örnek verilebilir.Ancak Doğu Bloğunun yıkılması ardından 1991 de yeni bir anayasa çıkarılmış ve bu anayasa içerisinde bu politikalar terk edilmiş ve tersine politikalar izlenmiştir. Ayrıca Anayasa içerisinde ‘ulusal azınlık kavramı’ geçmemiştir. Bulgaristan, Türkiye ve Yunanistanda olduğu gibi Anayasasında hiç bir separatist görüşe vermemiştir. Ayrıca, 1991 de Türklerin Hak ve Özgürlük Hareketi Anayasa Mahkemesi tarafından siyasi bir parti olarak tanınmıştır. Bunlara ilaveten diğer Balkan ülkelerinde olduğu gibi AB ile uyum süreci başlamış ve bu süreç içerisinde Ekim 2001 de Bakanlar Kurulunca, Bulgaristan hükümeti ‘İnsanlar Bulgaristan’ın Zenginliğidir’adı altında program yapmış ve bu programın özel bir bölümü ‘Azınlıkların Entegrasyonu’ nda hedefler belirlemiştir.Bu hedefler, Avrupa standartları ile uyumlu olarak Bulgaristan’ın etnik azınlıklarını topluma kazandırmaya yöneliktir. 9 U l u sl a r Ara sı Azı n l ı k H ü kü m l eri Hükümlerin bir çoğu Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği içerisinden gelmektedir. Azınlıklar devlet içerisinde ve devletler arası barış ve güvenlikte önemli bir yer tutmaktadır. Bunun için uluslar arası toplumun da ilgilendiği bir konudur. Yapılan sözleşmelerden ve bildirilerden bir kaçı aşağıda sıralanmıştır: 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 1950 Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1965 Irk Ayrımının Bütün Biçimleriyle Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi 1966 Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi 1992 Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Haklarına İlişkin Bildirge


1993 Kopenhag Kriterleri 1998 Ulusal Azınlıkların Sözleşmesi

Korunması

Çerçeve

Pra ti kte Azı n l ı k H a kl a rı Azınlık hakları hukuk devleti içerisinde yasal hükümler içerisinde hukuki olarak korunuyor olsa da, kanunlar azınlıkların asıl durumları hakkında pek az şey söyler. Toplumun içerisinde yaşayan etnik grupların ne kadar topluma adapte olduğu, uygulanan politikaların başarısı ve her şeyden öte azınlıkların toplum içerisinde uğradığı ayrımcılığı ne kadar önleyebildiği bilinmiyor. Doğu bloğunun yıkılması ve Yugoslavya’nın dağılması Balkan devlerini ekonomik açıdan Batı’ya bağımlı hale getirmiş ve Batı, Balkan Devletlerini komünizm sonra Avrupa Birliğine entegre etmek istemiştir. Bu yüzden, Bosna-Hersek ve Kosova iç savaşlarının ardından, milenyum ile birlikte Balkan Devletleri AB Uyum Sürecine girmiştir. Tarih boyunca büyük güçlerin etkisinde kalan Balkanlar komünizmden sonra Batı’nın ekonomik desteğini alarak ekonomik krizlerini aşmak ve gelişmek istemişlerdir. Bu uyum süreci siyasi ve ekonomik katılım, eğitim ve sağlık gibi bir çok alana hitap etmiştir. Balkan devleti içerisinde bulunan ve başka bir Balkan devletinin vatandaşı olan etnik gruplar daha çok eğitimde ana dil talebinde bulunmuşlar ve ayrıca devlet içerisinde siyaset ve bürokraside yer almak istemişlerdir. Nitekim, Arnavutluk’ ta Yunanlıların çoğunlukta bulunduğu bölgelerde iki okulda 9.sınıfa kadar Yunanca eğitim verilmektedir. Kosova’d a ise eğitim Arnavutça,Sırpça,Boşnakça ve Türkçe dilleri ile organize olmuş ve diğer yerel dillerle de dersler verilmektedir. Makedonya’d a ise temel eğitim Makedonca, Arnavutça,Türkçe ve Sırpça dillerinde verilmektedir. Ancak Bosna-Hersek’d e durum farklıdır. İki farklı entiteden oluşan Bosna-Hersek de hiç bir azınlık dilinde eğitim verilen bir örnek yoktur.Ayrıca Sırp Cumhuriyetinde azınlıkların dini eğitim hakkı mültecilerin dönmesini önlemek için önlenir. Her ne kadar yasal hükümlerde anadilde birincil ve ikincil eğitim hakkı tanınsa da bu uygulamaya koyulmamaktadır.Bosna-Hersek’te iki entite de toplum içinde ayrımcılık hala sürmektedir. Balkan ülkelerinde her ne kadar temel eğitimde azınlık dillerinde eğitim veriliyor olsa da bir çoğunun üniversitelerinde sadece devletin resmi dilinde eğitim verilmektedir.

Siyasi ve ekonomik katılım alanında girişimler yol kaydediyor olsa da bunlar yetersiz kalmaktadır.Azınlıkların siyasette temsilcileri sayısı parlementoda ondur. (153 kişiden) Karadağ’d a ise etnik Arnavutlar, Müslümanlar,Boşnaklar ve Hırvatlar politik ilerlemede yer almaktadırlar. Nitekim 2005’te parlementonun 75 koltuğundan 11’ ine sahiplik etmişlerdir. Ekonomik alanda ise Birçok Balkan ülkesinde azınlığın işsizlik oranını azaltmak için hükümetler fonlar yaratmıştır. Bu fonların neredeyse tamamı bütün Balkan ülkelerinde fakir, eğitimsiz,evsiz olan Çingeneler için oluşturulmuştur.Ancak bir çok Çingenenin devlette kaydı bulunmadığı için bu fonlar ulaştırılamıyor. Bunun haricinde, ekonomik alanda Bulgaristan’d a Zorunlu Göç ile ülkesinden çıkarılan Türklerin yarısı Bulgaristan’a dönmüş ve döndüklerinde bıraktıkları mal varlıklarını geri almak istediklerinde devlet ile vatandaşlar arasında anlaşmazlıklar çıkmıştır. Bugün, azınlık hakları her ne kadar Balkan devletlerinin Avrupa Birliği Uyum Sürecinde önemli bir yer teşkil etmekte ve Avrupa’nın teşvikleri ile ‘Romen Azınlığın On Yılı’(Hırvatistan), ‘Çingenelerin İş Hayatına Katılımı’(Karadağ),’Azıklıkların Günü’(Arnavutluk) gibi projelere imza atılmıştır.Ancak bir çok etnik grup hala siyasi, ekonomik ve sosyal ayrımcılığa uğramaya devam etmekte ve kanunen alınan kararlar pratikte uygulanırken sekteye uğramaktadır. Ancak aralarında bir azınlık grubu var ki, gittiği her yerde toplumun fakir sınıfı olmaktan kurtulamamıştır: Çingeneler. Bosne-Hersek’te bulunan sayısı 75.000-100.000 Çingenelerin %99'u işsiz.Kosova’d a 250.000 den fazla mülteci ve mecburi göçmen bulunuyor. Sırbistan’d a ise bu sayı 300.000 i geçiyor. Arnavutluk’ta Romen Çocukların %50 si hayatı boyunca okula hiç gidemiyor. Bosna-Hersek’te Romen çocukların %30'u temel eğitimini bitirebiliyor. Hırvatistan’d a Çingenelerin okuma-yazma bilmeyenlerin oranı %32.6 iken, Çingene olmayanların okuma-yazma bilme oranı %97.1. Sırbistan’d a Çingenelerin işsizlik oranı %69.9. 2006’d a Arnavutluk’ta yaşayan Balkan-Mısır kökenli azınlık grubu azınlık sayılmadığı için hükümet yardımından mahrum edildi. 2007’d e Romanya ve Bulgaristan’d an Fransaya göçen binlerce Çingene 2010’d a evsiz kaldı.

45


46

Refera n sl a r 1. Çağatay Okutan, ‘Teori ve Uluslararası Metinlerde Azınlık Tanımı’, Ankara SBF Dergisi, Sayı 59, s.59 2. 21 Haziran 1995 Arnavutluk Anayasası, Madde 10 3. Encyclopedia Britannica, Dayton Accords, http://www.britannica.com/EBchecked/topic/153203/Dayton-Accords 4. Avrupa Bölgesel ve Azınlık Dilleri Şartı,1992, http://hub.coe.int/ 5. Ulusal Azınlıkların Korunmasına ilişkin Çerçeve Sözleşmesi,1995, http://www.avrupakonseyi.org.tr/antlasma/aas_157.htm 6. Kosova Anayasası, 2008, http://www.kushtetutakosoves.info/repository/docs/Kosova.Cumhuriyeti.Anayasasi.pdf 7. Ohrid Anlaşması, 2001, http://www.unhcr.org/refworld/publisher,IRBC,,MKD,3f7d4dc91c,0.html 8. Bilgehan Atsız Gökdağ, Balkan Ülkelerinin Anayasalarında Dil Kullanımı İle İlgili Düzenlemeler, 2012, s.69-97 http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1019526915_G%C3%B6kda%C4%9FBilgehanAts%C4%B1z-prof-69-97.pdf 9. Aydzan Nevrezova,Bulgar Yönetiminde Azınlıklar,Uluslarası İlişkiler Anabilim Dalı Master Tezi Ankara 2006 Ayrı ca Ba kı n ı z 1. Avrupa’d a Özgürlük Arayan Halklar, http://www.eurominority.eu/version/tur/ 2. Avrupa Konseyi, http://hub.coe.int/ 3. ’Kar’, Aida Begic,2008, http://www.sinegoz.com/bosnak/kar-snijeg-2008/ 4. ’Yeraltı’, Emir Kusturica, 1995,http://www.sinegoz.com/sirp/yeralti-underground-1995/ 5. ‘The Avoidable War’,George Bogdanich,1999, http://topdocumentaryfilms.com/yugoslavia-the-avoidable-war/ 6. ’The Death of Yugoslavia’,1995, http://topdocumentaryfilms.com/death-of-yugoslavia/


1912 Balkan Harbinin acı hüsranıyla kaybettiğimiz Rumeli topraklarının bir parçası olan Batı Trakya’d a üç il vardır. Bunlar İskeçe(Ksanthi), Rodopi ve Evrus’d ur. Meriç nehriyle Türkiye ile sınır komşusu olan Batı Trakya ‘da Türk nüfusunun yoğun olarak yaşadığı yerler; İskeçe ve Gümilcine’nin (Komotini) merkezi ile bu şehirlere bağlı ova köyleridir. Maalesef Türkiye ile Batı Trakya Türkleri arasında iletişim yolu olan Dedeağaç (Alexandrapolis), bölge Türklerine uygulanan yoğun baskı sonucu göç etmeleri ve yoğun Rum göçleri sebebiyle Türk yoğunluğunu kaybetmiştir. Benzer bir durum Bulgaristan’d a da mevcuttur. Kırcaali’d eki yoğun Türk yerleşkesine karşın Haskova’d a hemen hemen hiç Türk yerleşkesi yoktur. Balkan Harbinin bitmesiyle birlikte Batı Trakya, Bulgaristan egemenliğine geçmiştir. Bununla birlikte bölge halkına Bulgar çetelerinin zulümleri, Osmanlı devletinde bölge hassasiyetlerini artırdı. Bu sebeple Yüzbaşı Kuşçubaşı Eşref’in emrindeki bir müfreze bölgeye gönderilmiştir. Bölge Türk halkı da mücadelelere katılmıştır. Gümilcine ve İskeçe’d e yoğunluklarının da etkisiyle 31 Ağustos 1913’te ‘Garbi Trakya Hükümet-i Muvakkatesi’ni kuran bölge halkı, 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul antlaşmasıyla, diğer bir deyişle Bulgaristan’ın Osmanlı’yı tasfiye etmesiyle, destek göremeyerek 25 Ekim 1913 günü hükümeti feshetti. 1918 yılında 1. Dünya Savaşı’nı kaybeden Bulgarlar Batı Trakya’d an da çekilmek zorunda kaldı. Anadolu’nun her bir parçasında olduğu gibi milli direniş burada da görüldü. Bunun bir örneği olan Batı Trakya Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, Kurtuluş Savaşı boyunca mücadele etti. 1923 yılında Lozan Barış Antlaşmasıyla Batı Trakya Yunanistan ‘a bırakılmıştır. Yunanistan’a bırakılması ne kadar acı bir durum olsa da yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bölge Türklerinin haklarını Lozan’d a yasal çizgilerle koruma altına aldı. Bundan sonraki Batı Trakya Türklerinin sorunları ekseriyetle Türk dış politikasına endekslidir. 1923-1938 arasındaki dönem Batı Trakya Türklerinin son yüzyıl içerisindeki en rahat dönemini oluşturdu Mustafa Kemal’in varlığı gerek Yunanistan, gerekse Batı için bir tereddüt kaynağı idi. Bölge dengelerini de unutmamak

gerekir. Bulgaristan kaybettiği topraklar nedeniyle yayılmacı politika güttü. Bu sebepledir ki Makedonya ve Batı Trakya üzerinde söz sahibi olmaya çalıştı. Bu da Yunanistan’ı Türkiye’ye yaklaştırarak Balkan Antantının kurulmasına zemin hazırladı. 2. Dünya Harbinin başlaması ve Almanya’nın Balkanlara girmesiyle barış antlaşmaları rafa kalktı ve savaş kanunları yürürlüğe girdi. Batı Trakya da bu saldırılara maruz kaldı ve işgal edildi. Genel olarak bir toprağı işgal ettikten sonra o bölgede var olabilmek halk tabakasındaki bağlılıkla paraleldir. Bu sebeple Almanlar işgal ettikleri bölgede birçok toplumla işbirliğine gitmiştir. Yunanistan’d aki İngiliz etkisi bu toplumun Türkler olmasını sağladı. Bu da Türklerin işgal döneminde aşırı zorluk çekmesini önledi ama savaş kısıtlılıkları da beraberinde getirir. Bu nedenle Türkler, Yunan ordu saflarında da görülmüştür. 1945 yılında 2. Dünya Savaşının bitmesiyle birlikte Soğuk Savaş başladı. Akdeniz’e açılan Ege’nin iki ayrı anahtarı Türkiye ve Yunanistan da bu savaş dengelerinde iç karışıklarla yalpalıyordu. Yunanistan birçok Balkan ülkesi gibi bünyesindeki Türk toplumundan korkuyordu. Türk toplumunun bölgede etkili bir kuvvet oluşturması ve bu kuvveti ekonomik, sosyal, idari, dini boyutlara taşıması da en korkulu rüyasıydı. Bu Türkiye için de bir idealdir. 100.yılına yaklaşan Cumhuriyet tarihinde yayılmacı görüşü benimsemeyen, bulundukları ülkelerde müreffeh yaşatmayı amaç edinen Türkiye, bölgede barışı kollayan ülke olmuştur. Bizim için Türk asıllı Yunanistan vatandaşlarının, aslen Batı Trakya sınırlarını da aşarak ekonomik bir güç olması, idari bir güç olması ve Yunanistan’ın demokratikleşme sürecinde asli unsurlarından birini teşekkül etmesi Mustafa Kemal ‘den bize kalan büyük bir ülküydü fakat Yunanistan ırkçı yaklaşımlarla Türk toplumunu dini ve kültürel bütünlüğüyle kabul etmedi. Batı Trakya’ya göçmen yerleşimleriyle demografik yapıyı bozmaya çalıştı. Türkçe ve Türk ile işbirliği yerine mücadele etmeyi seçti. 1936’d a çıkarılan ‘Yasak Bölge ‘ kanuna göre, Batı Trakya Bulgaristan sınırından 25 km derinlikteki bölge ‘Yasak Bölge’ ilan edildi. Bölge halkının seyahat hakkı sınırlandırıldı ve bölgedeki sos

47


48

syal olanaklar asgariye indirgendi, bölgeye girişlerde özel izin belgesi mecburiyetine dayandırıldı. Bölge okullarına Türkçe bilmeyen hocalar gönderildi. İdari boyutta Yunan makamları akıl almaz yöntemlerle Türk toplumunun önünü kesmeye çalıştı. Bağımsız milletvekili seçilebilmesi için %3 barajı konuldu. Sadık Ahmed ve Ahmet Faikoğlu meclis kapalı oturumlarına Türk ajanı oldukları gerekçesiyle alınmadılar. Ekonomik boyutta ise Türk topraklarına istimlak kanunlar çıkartıldı. Türklerin evlerine bakım yapmasına bile müsaade edilmedi. Bu tutum ve davranışlar Türk toplumunda kırgınlıklara sebep olsa da Yunanistan’ı devletleri olarak görmeye devam ettiler. Dini olarak Türkiye ile bağlantıları koparmaya çalışan Yunanistan din adamlarının Mısır gibi Orta Doğu ülkelerine gitmelerinin önünü açtı. Bir anlamda başarılı olsalar da günümüzde Türkiye’d e yetişen genç din adamları sayesinde bu durum düzeltilmiştir. Yunan hükümetleri özellikle Balkanların kaynadığı 80ler ve 90larda baskılarını yoğunlaştırdı. Bunda Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekatının da büyük etkisi olmuştur. Bu tarihle birlikte Yunanlılarda milliyetçiliğin dozajı ırkçılığa kaymıştır. Dini değerleri ikinci plana bırakan Yunanistan tüm gücüyle Türklüğe ve Türkçeye saldırmıştır. Kasım 1984‘te eski Gümilcine valisi Papadimas, Türk derneklerinin tabelalarındaki ‘Türk’ kelimesinin kaldırılması için dava açtı. Kazandı. 1985 senesinde aynı derneklerin zararlı faaliyetleri olduğunu ileri sürerek kapatılmasını istedi. Bu da haklı bulundu. 1991 senesine kadar kapatılma hükmü yerine getirilmedi. Bununla birlikte 1984 senesinde tabelaları indirildi. Tabelaları indirilen dernekler; 1927 senesinde kurulan İskeçe Türk Birliği, 1936’d a kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği ve 1938 yılında kurulan Gümilcine Türk Gençler Birliği idi. 1989 Haziran seçimlerinde parlamentoya giren Dr. Sadık Ahmet 5 Kasım 1989’d a tekrarlanan

seçimlerde İbrahim Şerif ile birlikte yürüttüğü seçim kampanyasında halkı geleyana getirdiği ve Türk kelimesini kullanarak halk arasında toplumsal huzuru bozduğu gerekçesiyle 25 Ocak 1990’d a yapılacak duruşmaya celbedildiler. Ceza yasasının 192. maddesi çerçevesinde, kamu düzenini bozmaktan 18’er ay hapse mahkum edildiler. Mahkemeyi izleyen fanatik Yunanlılar zafer sloganları atarak Türk dükkanlarına ve evlerine saldırdı. Türkiye’ye giden birçok Batı Trakya Türk’ü Yunan anayasasına Türkleri sürmek için konulmuş 19. maddeye dayanılarak Yunan vatandaşlığından çıkarıldı. ABD Dışişleri Bakanlığının 1991 insan hakları raporuna göre 1988’d e en az 122, 1990 Haziran ayında 66 Batı Trakya Türk’ü vatandaşlıktan çıkarıldı.1991’d ede 544 Batı Trakya Türk’ü Yunan vatandaşlığından çıkartıldı. Türk toplumunun kendi müftüsünü seçme hakkını da gasp eden Yunan hükümeti Gümilcine’ye müftü atadı. İskeçe’ye de aynı şekilde atama yaptı. Bu sefer toplumda tepkiye sebep oldu. İskeçe Bölge Din Görevlileri Heyeti 26 Ağustos 1990’d a 15 gün süreyle camileri kapatmaya karar verdiler. Gümilcine Din Adamları Heyeti de bu durumu destekledi. Günümüze gelindiğinde Türkiye de okumuş birçok Batı Trakya Türk’ü bölge ve Türkiye arasında güçlü bir ufuk birliği sağlıyor. Hala Altın Şafak partisi gibi Türk toplumunu Yunanistan’d an ayırmaya çalışan zihniyetler var olsa da Türkler topraklarında varlıklarını sürdürüyorlar. Yunan makamlarınca Türk nüfusu 50.000 civarı belirtilse de Türkler 130.000 civarında olduğunu dile getiriyorlar. Nüfusları ne kadar olursa olsun Batı Trakya Türkleri, Türkiye’ye, Osmanlı’nın o bölgedeki en değerli mirasıdır. Bu miras, 100 yıl içinde zulüm görse dahi bugün varlığını korumaya devam etmekte ve gelecekte de devam edecektir.


Balkanlar üzerine çok yazılıp çizildi. Çok şeyler söylendi. Sadece Balkan Savaşları değil, Yugoslavya’nın çöküşü de acı hatıralar bıraktı zihinlerde. Türkiye’d e bugünlerde bir “Balkanlar’a dönüş” yaşanmakta. Türkiye olarak uzun yıllar unuttuğumuz, ihmal ettiğimiz bir coğrafyayı yeniden keşfediyoruz. Bu siyasi ya da diplomatik bir uyanıştan çok halklar arasında oluyor. Müziğiyle, folkloruyla, dansıyla, mutfağıyla hatta dilleriyle… Bu uyanış şüphesiz tesadüfi olmadı. Sanat ve edebiyat dünyasından başlayan bir uyanıştı. İşte bizleri bu uyanışa öncülük eden önemli isimlerden birisi Suzan Kardeş’e götürmek istiyoruz. Balkanların bağlarını, nehirlerini, sevdalarını öğrendiğimiz Suzan Kardeş röportaj teklifimizi de kabul etti. Neşeli bir röportaj gerçekleştirdik. H a ri ci ye: Bi rka ç yı l ön ce ka pa ttı ğı n ı z m eyh a n en i zi n i s m i o l s u n a l b ü m ü n ü z ü n i s m i o l s u n … H e p a yn ı . Bekri ya . N ed i r bu Bekri ya ' n ı n h i ka yesi ? S u za n Ka rd eş: Babamın lakabıdır ve eski Yugoslavya’d aki meyhanesinin adıydı. Çok şeyl er kon u şu l d u , ya zı l d ı , çi zi l d i . Fa ka t ora l a rd a d oğm u ş, Kosovska m i tra vi tcea soka kl a rı n d a bü yü m ü ş bi ri ol a ra k si zi n gözü n ü zd en ba km a k i sti yoru z. O topra kl a rd a bu n ca h a l kı bi r a ra d a tu ta n n eyd i ? N e ol d u d a bu bi rl i ktel i k bozu l d u , h a ri ta l a r d eği şti ? Bu soruyu kendini halktan büyük sanan büyüklere sormak lazım bence. Bir arada yaşayan halkın böyle bir sorunu yoktu. Hiçbir zaman olmaz zaten. Birlikte büyüyen çocuklar düşman olamaz. Sınırları büyükler koyar. İ yi ki bu ra d a sı n ı z. İ yi ki Tü rki ye si zi ta n ı yor, sevi yor. Am a bi r d e bu n u n bi r a rka pl a n h i ka yesi va r. G öç. . . N e eksi kti Tü rki ye' d e si ze göre Ba l ka n l a rd a ol a n d a n ? Azı n l ı k ol m a k. . G öçm en ol m a k. . . N el er h i ssetti rd i si ze? Bununla ilgili sadece şunu söyleyebilirim. Sene 1969. Babam dedi ki “Tito ölünce burada kardeş kardeşi vuracak, ben sizi selamete götüreceğim.” Ve aslında kendi topraklarımıza getirdi bizi. Biz orada yaşayan bir Türk sülaleydik.

Bi l i yorsu n u z ba rı şa topl u m ca i h ti ya cı m ı zı n ol d u ğu bi r d ön em d eyi z. Tü rki ye' d e a zı n l ı k ol m a k n ed i r bu n u Tü rk ol a ra k a n l a m a k zor. S i z a n l a ya bi l i yorsu n u zd u r fa rkl ı ol m a yı , fa rkl ı l ı ğı ? Ben kendimi hiç bir zaman azınlık olarak görmedim. Zaten biz Yugoslavya’d a da Türk’tük, buradada aynı. Biz Kosovska mitrovica’d a 500 yıl tek bir cami ile müslümanlığımızı tek bir Türk okuluyla Türklüğümüzü koruduk. Başka bir ülkede bu duyguyla ve geleneklerle yaşamak çok onurlu bir duygu. O topra kl a rı n tü rkü l eri n i şa rkı l a rı n ı sesl en d i ri yorsu n u z, O sm a n l ı Cu m h u ri yeti fi l m i n d e Kosova l ı Zera fet, S eksen l er' d e ta tl ı bi r m u h a ci r b a b a n n e yi ca n l a n d ı rı yorsu n u z. O topra kl a rı özl ed i ği n i z i çi n böyl e proj el erd e yer a l ı yorsu n u z d i yebi l i r m i yi z? İ çi n d e Ba l ka n ı n ol m a d ı ğı proj el er d e tekl i f ed i l si n i ster m i yd i n i z?

49


Tabi ki oynamak isterim. Camiamızda uzun yıllar makyöz ve kuaför olarak hizmet verdim. Göçmen olarak bilinen biriyim. Böyle tekliflerin gelmesi normal bence. Başarırım diye bana güveniyorlar demek ki. Bana ilk güvenen YILMAZ ERDOĞAN'dır. Bir Demet Tiyatro'da penceredeki kadın olarak. Daha sonra GANİ MÜJDE Osmanlı Cumhuriyeti ile bana güvenmişti. Ve şimdi de halen devam eden Seksenler dizisine beni öneren BURCU GÜVEN’d ir. Sizin vesilenizle buradan da teşekkür etmiş olayım.

50

Tü rki ye' d e son on yı l d a m ü zi kl e, tel evi zyon l a bi r Ba l ka n i l gi si ba şl a d ı a rta ra k gi d i yor. Ba l ka n d i zi l eri n d en , m u tfa ğı n a , ta ri h i n e d ek bi r ta ki p ba şl a d ı h a l kta . Bu ra d a el bette si zi n ka tkı n ı z göz a rd ı ed i l em ez. An ca k si z n eye ba ğl ı yorsu n u z bu i l gi yi ? Ben sahnede mümkün olduğunca yerel ve Balkan şarkılarını kullanıyorum zaten.Balkan müziği Avrupa’d a her zaman sevilen bir müzik türüdür. Bence Türkiye’d e sevilmesinin nedeni GORAN BREGOVİÇ ve ELVEDA RUMELİ dizisidir. Balkan Savaşı’nın da büyük etkisi vardır. 20. Yüzyılın yüz karası savaşlarından biridir halen devam eden savaşlar gibi. Türkiye çok uzak sandığı bir ülkenin burnunun dibinde olduğunu fark etti. Türk halkı Avrupa’nın içinde bu kadar Müslüman’ın var olduğunu fark etti. Oradaki unutulmuş halkı fark etti. Ne güzel ki devletin ilgisi, özeniilişkileri güçlendirmek için hala devam etmektedir Bi r rekl a m fi l m i i çi n H a l u k Bi l gi n er' e ya ptı ğı n ı z o m ü th i ş Ata tü rk m a kya j ı yl a d a h a tı rl a n ı yorsu n u z. Tü rki ye' d e m a kya j sa n a tı i çi n d a i m a a d ı geçen i n sa n l a rd a n ol d u n u z. N ed i r peki bu beceri n i n ka yn a ğı ? Yeten ek m i , a i l ed en m i gel i yor yoksa eği ti m mi? Her birisi hayatımda devam ediyor. Makyözlük beni ben yapan mesleğimdir.

M eyh a n e, m ü zi syen l i k, m a kyözl ü k, oyu n cu l u k ta m a m d a Egyptol og (M ı sı r Bi l i m ci ) ol m a h evesi çok ra d i ka l gel d i bi ze. N ed en M ı sı r? Va r m ı böyl e fa rkl ı i l gi l eri n i z, h obi l eri n i z? Bana da öyle geliyor zaten. Bu bir hayal. Sadece bir dönem okuduğum kitaplardan etkilendim sanırım. Küçükken arkeolog olmak isterdim. Bu yüzden olabilir. O DTÜ ' ye çok i si m gel i p gi d i yor. N ed en S u za n Ka rd eş d e o l m a s ı n d e d i k . G e l m e yi h i ç d ü ş ü n d ü n ü z m ü O DTÜ ' ye, An ka ra ' ya ? Çoook geldim ama belli ki siz gelmemişsiniz dinlemeye. (Birlikte kahkaha atıyoruz.) H a ya l l eri n i zi gerçekl eşti rebi l m i ş ve h a tta bi r i çecek fi rm a sı n ı n bu kon u d a ki rekl a m ı n d a oyn a m ı ş bi ri ol a ra k bi z gen çl ere ta vsi yen i zi a l a ra k röporta j ı m ı zı bi ti rm ek i sti yoru z. Gençler; size tavsiyem, lütfen çok çalışın. Hayalleriniz için çalışın ve lütfen umutsuzluğa kapılmayın, olmaz demeyin. Mesela ben size güzel bir örneğim. Ben 47 yaşında ilk albümümü yaptım. SEZEN AKSU yaptı ama o bende bu ışığı görmeseydi, çalışkanlığımı görmeseydi yapmazdı. Ben 29 yıl çalıştım kendisiyle. İlk albümden sonra ben kendim 5 albüm daha yaptım. Şimdi 7. albümümü yapıyorum. Adı CANIM POP İSTEDİ. Gün gelir canınız ne isterse onu yaparsınız. Yeter ki çalışın. Çok sevdiğim ve kendi sözüm olan bir şey diyeceğim size. Kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum. YERDE PARLAYAN BİR ŞEYİ EĞİLİP ALIRSINIZ, işe yararsa alır yüksek bir yere koyarsınız, yaramazsa atarsınız. Ama muhakkak eğilip alırsınız. SEVGİLER Dergi eki m i z ve oku rl a rı m ı z a d ı n a bu keyi fl i soh bet i çi n çok teşekkü r ed eri z.


Ermenistan kendi standartlarında sakin ama bir o kadar da olaylı ve renkli bir seçim dönemini geride bıraktı. Meydanda kamp kurup açlık grevlerini uzunca bir müddet sürdüren adayları mı ararsınız, seçim öncesi bir başka aday tarafından suikaste uğrayanları mı? Hatta haklarında yolsuzluk davaları açılarak gözü korkutulup vazgeçirilen potansiyel rakipleri mi? Ermenistan halkı 18 Şubat tarihinde cumhurbaşkanını seçmek için sandık başına gitti. Bu seçim, 2008 yılında yapılan ve sonrasındaki itiraz gösterilerine güvenlik güçlerinin müdahalesiyle 10 kişinin ölümüne kadar varan “Kanlı Mart” olaylarının yaşandığı seçimden daha “sakin” geçti. Fakat seçimde hile ve usulsüzlüklerin yapıldığı iddiaları ayyuka çıkmış durumda. Halkın sonuçlar açısından heyecansız ve umutsuz olduğunun açıkça gözlenildiği seçimlerde, Serj Sarkisyan karşısında dişli bir rakip bulunmadığından oyların %58lik bir kısmını alarak ikinci kez devlet başkanlığı görevine geldi. Bu sonucu ne yazık ki, Sarkisyan’ın döneminde gösterdiği başarıya ve halkın durumdan memnuniyetine bağlamak mümkün değil. Görülen o ki, rakiplerinin başarısızlığı ve basiretsizliği Sarkisyan’a bu zaferi adeta altın tabakta sundu. Ermenistan ekonomisi ciddi sorunlarla karşı karşıya, işsizlik ve başka ülkelere göçen kalifiye eğitimli insan sayısı ise gün geçtikçe artıyor. Dünya Bankası verilerine göre Ermenilerin %36sı yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 1 Ayrıca Azerbaycan ve Türkiye ile sınırlarının kapalı oluşu bu küçük ülkeyi dünyadan oldukça izole bir hale getiriyor. Ne var ki Ermenistan’a maliyeti politik ve ekonomik açıdan çok ağır olsa da, Azerbaycan topraklarının % 20’lik bir kısmını oluşturan Dağlık Karabağ bölgesindeki işgalini de geri çekmemekte inat ediyor. Ekonomik darboğazın doğal bir sonucu olarak da 3 milyonluk nüfusun yaklaşık üçte biri başta Rusya ve Türkiye olmak üzere başka ülkelere göçmekte ve hatta başka

vatandaşlıklara geçmektedirler. Halkın yönetimden umutsuzluğu ve gelecekten beklentilerinin azalışı bu seçimlerin daha da sönük ve iddiasız geçmesine yol açtı. Halktaki bıkkınlık gözle görünür ölçüde artmış durumda. Vatandaş, başkanlık seçimlerinin kendilerinin yaşam şartlarında bir değişiklik yaratmayacağının da oldukça farkında. S a rki sya n ’ı n Ra ki pl eri Aslına bakılırsa, Sarkisyan’ı zorlayabilecek rakipler bulunmaktaydı. Fakat pek de gizemli olmayan bir şekilde seçim öncesi bir bir aday olmayacaklarını açıkladılar. Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan ve 2008 seçimlerinde de en yüksek ikinci oyu toplayan Levon Ter-Petrosyan adaylığını artık yaşlandığı gerekçesiyle koymadı. Bir başka aday, 2004 yılında Ermenistan’ın en zengin 3 iş adamından biri olan Müreffeh Ermenistan Partisi lideri Gagik Tsarukyan’ın seçimlerde aday olacağı ilan edilmesine rağmen, kendisi seçimden kısa bir süre önce aday olmayacağını açıkladı. Agos Gazetesinden Rober Koptaş’ın haberine göre bunun nedeni şu şekilde açıklanıyor; “Haziran ayında Tsarukyan’ın Partisi’nin milletvekillerinden ve eski dışişleri bakanlarından Vartan Oskanyan’ın yöneticisi olduğu Civilitas Vakfı’nın hesapları yoluyla kara para aklandığı suçlamasıyla açılan soruşturma, Tsarukyan’a çok net bir gözdağı anlamını taşıyordu. Şüphesiz, eski Sovyet ülkelerinde çok iyi bilinen türden bir ayak oyunuydu bu”. 2 Aslında Tsarukyan oldukça renkli bir sima, politikadan çok anlamamasına rağmen halk tarafından seviliyor ve saygı duyuluyor. Hatta yaşadığı bölge olan Kotayk bölgesinin “kralı” olarak da anılıyor. İnsanları kendi iş yerlerinde çalıştırıp onlara iş olanakları sunuyor. O bölgede yaşayan halk onun yaptırdığı kiliseye gidiyor, Tsarukyan’ın sağladığı eğitim ve sağlık imkânlarından yararlanıyor. 3 O bölgedeki işsizlik ve diğer problemleri çözmüş olması ve halkın refah seviyesini yükseltmesi ülke için de bir nebze umut verici olabilirdi. Ne yazık ki Tsarukyan da adaylıktan vazgeçti ya da vazgeçtirildi.

51


Daha seçimler gerçekleşmeden, seçimin adil ve demokratik bir ortamda yapılmadığı ve sonuçların adil olacağına inanmadığı gerekçesiyle Milli Mutabakat Partisi lideri ve Siyaset Bilimci Andreas Ghukayan açlık grevine başladı ve günlerce bu grevi parlamento önünde sürdürdü. Ulusal Onay Partisi lideri Aram Harutyunyan ise seçimlere ‘Sovyet tarzı’ diyerek aday olmaktan çekilmişti. Yüzde 4’lük desteği olan Taşnaktsutyun Partisi de tüm adaylar aleyhine geçersiz oy kullanılması çağrısı yaptı. 4

52

Adaylardan bir diğeri, Milli İrade Birliği Partisi başkanı Paruyr Hayrikyan ise seçim öncesi dönemde suikasta uğrayarak omuzundan vurulmuş ve bu talihsiz olay halk tarafından ona karşı acıma ve sempati duyulmasına neden olmuştu. Fakat olayın sonrasında Hayrikyan’ın üst üste spekülatif ve tutarsız iddiaları oluşan sempatiyi tam tersine dönüştürdü. Seçimde aldığı oy yüzdesi de bunu kanıtlar nitelikte. Ermenistan’d aki suikast davasını araştıran mahkemeler seçimlere aday bir başka parti lideri olan Yardon Setrakyan’ı olayla ilgisi olduğu ve azmettirdiği iddiasıyla tutukladı ve 2 ay ceza verdi. 5 Üstelik Setrakyan’ın seçimlerde bir iddiası yokken böyle bir suça karışması ortada küçük hesapların döndüğü izlenimini yarattı. Beklendiği gibi bu iki aday da seçim sonuçlarında herhangi bir varlık gösteremedi. Miras Partisi’nden Raffi Hovhanniyan bu durumda en dişe dokunur aday haline geldi ve kendinden beklenmeyen bir başarı göstererek oyların %38’lik bir kısmını aldı. Fakat bu sonucu sadece Hovhanniyan’a olan destek olarak değil de muhaliflerin Sarkisyan’a karşı ortak bir tavır içine girme çabası olarak görmek lazım. Eski Amerikan vatandaşı ve ünlü Ermeni tarihçi Richard Hovhanniyan’ın oğlu olan Miras Partisi lideri, Ermenistan’ın ilk Dış İşleri Bakanlığı görevine de getirilmiş fakat bir yıl sonra istifa etmiştir. Amerikanvari politikaları, sokaklarda vatandaşla tek tek el sıkışması, protesto yöntemleri ile Hovhanniyan, Sarkisyan gibi Eski Sovyet mantığı politikacılarının çok anlamayacağı bir aday. S eçi m sü reci ve son u çl a rı Seçim süreci de hile iddiaları gölgesinde geçti; oyların düzgün sayılmadığı ve ülkede bulunmayan 1milyona yakın kişi adına oy kullanıldığı iddiaları muhalifler tarafından çokça dile getirildi. Kayıtlı seçmen olarak görünen fakat aslında Ermenistan’d a yaşamayan başka ülkelere çalışmak için göçmüş büyük bir çoğunluk var

ülkede ve bu kişilerin adına oy kullanıldığı görüşü çok yaygın. Zaman gazetesi haberinde verilen detaylara göre seçimlere katılım ancak %60'a ulaşabildi ve sadece 1.519.000 kişi oy kullandı. 50 bin seçmen kâğıdı geçersiz sayıldı. Seçmenler bu kâğıtlarda isimlerin yanına farklı isimler de eklemişlerdi. Kim Kardashian, Charles Aznavour, Chuck Norris ve çizgi film karakterlerinin isimlerini yazanlar dışında, salatalık resmi çizenlere de rastlandı. 3 Hem seçime katılım hem de seçim sürecinde yaşananlar, halkın seçimleri ve sonuçlarını çok da ciddiye almadığını gösterir nitelikte. Oylama sonuçları ise kimsede şaşkınlık yaratmadı. Herkes seçimi Serj Sarkisyan’ın rahat bir şekilde kazanacağını tahmin ediyor, hatta biliyordu. Yüzdeler ise şaşırttı çünkü halk cephesinde memnuniyetsizlik bu kadar konuşulurken Sarkisyan’ın oy oranlarının artış göstermesi, muhalefetin gün geçtikçe güç kaybettiği şeklinde yorumlandı.

Sonuçları adil ve kabul edilebilir bulmayan Raffi Hovhanniyan öncelikle Siyaset Bilimci Andreas Ghukayan ile birlikte Anayasa Mahkemesine seçim sonuçlarının iptali için başvurunda bulundu. Fakat mahkeme yeterli delil ve gerekçe görmeyerek bu isteği geri çevirdi. Merkez Seçim Kurulu'nun 25 Şubat'ta açıkladığı nihai sonuçların geçerliliğini koruduğu belirtildi. 6 Bunun ardından seçimleri kaybetse dahi sert ve saldırgan bir tavır takınmayacağını önceden belirten Hovhanniyan, açlık grevine başladı. Miras Partisi lideri, Erivan’d aki Özgürlük Meydanında bu sessiz eylemini ona destek olanlar ile birlikte sürdürerek basının ve kamuoyunun dikkatini çekmekte. Fakat Hovhanniyan, Sarkisyan’la görüşme kapılarını da kapamış değil, diyaloğa açık olduğunu ifadelerinde yineliyor.


Ya ba n cı gözl em ci l er “Seçimlerde AGİT Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi, AGİT Parlamenterler Asamblesi, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi ve BDT Parlamenterler Meclisi gibi birçok kuruluş gözlemcilik yapmıştır. Başta AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) ‘nın gönderdiği grup seçimlerin “normal”, nispeten daha sakin ve bir sorun yaşanmadan geçtiğini belirtseler de kamuoyunun genel kanısı bu şekilde değil. ODTÜ Tarih bölümünde “Emergence and Evolution of the Armenian Question” başlıklı yüksek lisans dersini de veren Emekli Büyükelçi Ömer E. Lütem, Hovhanniyan’ın kamuoyunun dikkatini çekmek için yapmış olduğu açlık grevinin işe yaradığını ve bazı gözle görünür somut gerçeklerin gözlemcileri tekrar kararlarını gözden geçirmeye ittiğini belirtti. Özelikle seçimde genel oy kullanma oranı %60 iken Sarkisyan’ın birinci olarak çıktığı sandıklarda oy kullanma oranı %80 olduğunun gözlenmesi, Ermenistan’d a yaşamayan seçmenler adına Sarkisyan lehine oy kullanılarak, seçimlere hile karıştırıldığı gerçeğini gözler önüne sermiştir. Bunun üzerine AGİT ’d en gelen gözlemci grubun durumu tekrar gözden geçirip nihai raporun en yakın zamanda açıklanacağını ifadelerine ekleyen Lütem, 2008 yılındaki seçimlerde de usulsüzlük yapıldığını, bunu destekler nitelikte raporların yayınlandığını ama bunların seçim sonucu değiştirmediğini belirtti. 7 N a s ı l o ku n m a l ı ? Türkiye şu an için Ermenistan üzerinde aktif bir politika yürütmemektedir. Ermenistan’d a yapılan seçimlerin de en başında tahmin edildiği gibi Sarkisyan’ın zaferiyle sonuçlanmasıyla, iki ülke arasında ufukta yeni bir müzakere, diyalog ve ya herhangi bir uzlaşma yolu da görünmemekte. Ermenistan’nın sınırlarının kapalı olduğu bir diğer

komşusu olan Azerbaycan ise uluslararası kamuoyuna Ermenistan’d aki seçimlerin geçerliliğinin tartışılır olduğunu söyleyip şikâyette bulunmaktadır. 8 Fakat Sarkisyan’ın yerine seçilebilecek bir başka isim ile müzakere edilebileceği ya da bu yeni ismin sorunun çözümüne bir katkı sağlayabileceği düşünülmüyor. Bu iki ülke arasındaki meseleler yıllardır Amerika’d aki AGİT Minsk grubu tarafından yürütülmekte ve henüz hiçbir mutabakata varılamamaktadır. Maalesef, Ermenistan Dağlık Karabağ’d aki işgalini yakın bir zamanda da çekecek gibi görünmemektedir. Her ne kadar yabancı gözlemciler geçen seçimlerde olduğu gibi usulsüzlük yapıldığına dair bir rapor hazırlasalar da atı alan Üsküdar’ı geçmiştir bir kere. Yabancı gözlemcilerin politik amaçlarla gördüklerini rapor etmedikleri düşünülüyor. Bu durumu, Rusya ve diğer büyük devletlerin şu an ilgi ve enerjilerini bu bölgeye çevirmek istememeleri şeklinde de yorumlamak mümkün. Dahası, seçimin yapılmasından ve sonuçların açıklanmasının üzerinden 24 saat bile geçmeden Rusya devlet başkanı V. Putin, Sarkisyan’ı telefonda tebrik edip onun liderliğinin Rusya açısından kabul edilirliğini ve meşruluğunu gayri resmi bir şekilde teyit etmiştir. Putin‘i takiben Avrupalı liderler, Barak Obama ve hatta Türkiye de Sarkisyan’a yeni görev döneminde başarı dileklerini iletmişlerdir. Başta Amerika olmak üzere büyük devletlerin şu ara en çok konuştuğu, tartıştığı mesele “demokrasi” olmasına rağmen 18 Şubat’ta Ermenistan’d a gerçekleşen seçimlerde göz göre göre hile yapılması ve bunun büyük devletler tarafından ört bas edilmeye çalışılması, ne yazık ki Batı’nın demokrasi açısından ikiyüzlülüğünü tekrar gözler önüne sermiştir.

Refera n sl a r 1. http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-alin-ozinian-ermenistan-secimleri-sonuclandi-mi_2056210.html. 2. Koptaş, Rober. Ermenistan’d a ‘tekten seçmeli’ seçim bugün. [Çevrimiçi] 18 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=ermenistanda-tekten-secmeli-secim-bugun&haberid=4416. 3. Ozinian, Alin. Ermenistan seçimleri sonuçlandı mı? [Çevrimiçi] 21 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-alin-ozinian-ermenistan-secimleri-sonuclandi-mi_2056210.html. 4. Benli, Mesut H. Sarkisyan Oy Arttırdı Rakibi Süpriz Yaptı. [Çevrimiçi] 19 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1121941&CategoryID=100. 5. Ermenistanda Cumhurbaşkanı Adayı Tutuklandı. [Çevrimiçi] 06 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1124028&CategoryID=81. 6. Anayasa Mahkemesi Ermenistan seçimlerinin iptalini reddetti. [Çevrimiçi] 15 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=anayasa-mahkemesi-ermenistan-secimlerinin-iptalini-reddetti&haberid=4669. 7. Lütem, Ömer. E. Ermenistanda seçimler ve hile iddiaları. Ankara, 21 03 2013. 8. Hadzhieva, Eli. Azerbaijan Challenges International Community to Reject "Illegitimate" Armenian Election. [Çevrimiçi] 19 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.reuters.com/article/2013/03/19/idUSnPreVM214a+130+PRN20130319.

53


“...ama özgürlüğümüzü asla elimizden alamayacaklar.” diye bağırır Wallace atının üstünden ve düşmana doğru koşmaya başlar, peşinden gelen onlarcasıyla birlikte. Bu sahne pek çoğunuzun gözünün önüne gelmiştir muhtemelen. İskoçya’nın bağımsızlık için İngilizlerle yaptığı mücadeleyi anlatan, Mel Gibson’ın mükemmel bir oyunculuk sergilediği “Cesur Yürek” filmini hangimiz izlemedik ki! 1 Birleşik Krallık’ı oluşturan 4 büyük ülkeden biri olan İskoçya’nın, 2014’te bağımsızlık için referanduma gideceği haberini okuduğumuzda da pek çoğumuzun aklına gelmiştir bu film. Her ne kadar dünyanın pek çok kısmında şok etkisi yaratsa da, adanın tarihi göz önünde bulundurulduğunda böyle bir referandum haberi çok da beklenmedik bir durum değil aslında.

54

Partisi’nin(SNP) önemi de büyüktür. 1934 yılında kurulmuş olan bu parti kendisini merkez-sol eğilimli olarak sınıflandırmıştır. Özellikle Margaret Thatcher’in İskoçlara yaptığı baskılar İskoç milliyetçiliğinin artmasına da zemin hazırlamış, ve bu dönemde İskoçya Ulusal Partisi muhalefetiyle adından söz ettirmiştir. 3 SNP son yıllarda oy oranını hızla arttırmış ve ilk kez 2007 yıılda yapılan seçimlerle 129 sandalyenin 47’sini alarak iktidar olmuştur İşçi Partisi’nin sekiz yıllık hakimiyetine son vererek. İlerleyen zamanlarda da çizgisini değiştirmemiş ve 2 yıl önce yapılan genel seçimlerde 129 sandalyeden 69’una sahip olarak yerini korumuştur. 4

Alex Salmond liderliğindeki partinin en büyük başarısı belki de 2014 yılında düzenlenecek olan referandum 843 yılında kurulan ülke 18. yüzyıla kadar bağımsız olacaktır. 18 Eylül 2014 tarihinde yapılması planlanan olmasına rağmen, güney komşusu İngilizlerle sürekli referandumda İskoç halkına cevabının “evet” ya da çatışma halinde olmuştur. Ancak bu askeri “hayır” olacağı tek bir soru yöneltilecek: “İskoçya’nın mücadeleler 1707 yılında son bulmuş, kaybeden taraf bağımsız bir ülke olmasını kabul ediyor musunuz?” İskoçya olmuştur. 1707 yılında imzalanan Birlik Ayrıca halk oylamasında 16 yaşından büyük herkesin Anlaşması’yla günümüze kadar uzanacak olan Birleşik oy kullanabilmesi de alınan kararlar arasında. 5 İngiliz Krallık tarihi başlar. Bu anlaşmayla İskoç ve İngiliz başbakanı David Cameron’la İskoç Parlementosu’nun Parlementoları feshedilmiş, bütün yetkiler Londra’d a başı olan Alex Salmond 15 Ekim 2012 tarihinde kurulan Birleşik Krallık Parlementsu’na aktarılmıştır. Edinburgh’d a biraraya gelerek referandumun 35 maddelik temel anlaşmasını imzaladılar. Uzun yıllar bu şekilde varlığını sürdüren İskoçya 1999 yılında kendi parlementosunu kurarak ayrılık sinyalleri İngiltere her ne kadar yeşil ışık yakmış olsa da çok da vermeye başladı. İngiltere’d e iktidarda olan İşçi hevesli değil bu ayrılığa. İngiliz Başbakanı David Partisi’nin insiyatifiyle 1997 yılında yapılan Cameron’un “İskoçya ile birlikte daha güçlüyüz, ayrı referandrumda İskoç halkının çok büyük bir kısmı olduğumuzda daha güçsüz oluruz.” sözleri de bunu İskoç hükümetinin ve parlementosunun kurulmasını destekler nitelikte. 6 Ayrıca İngiltere’d eki üç büyük istediğini söyledi. 2 yıl sonra, 1 temmuz 1999’d a İskoç parti de ayrılığa karşı çıkıyor. Ekonomik nedenler ve parlementosunun kurulmasıyla hükümet pek çok İngiltere’nin nükleer silah üssünün İskoçya’d aki bir alanda yetkileri devraldı Londra’d aki hükümetten. deniz üssünde bulunması da İngiltere’nin bu ayrılığa Örneğin eğitim, sağlık, adalet, polis, mahkemeler, karşı çıkmasında önemli bir yere sahip. yerel idareler, ekonomik kalkınma ve ulaşımın bir Referandumdan ‘evet’ cevabının çıkması ve akabinde bölümü gibi konularda karar yetkisi iskoç bağımsızlığın kazanılması durumunda, İngiltere’nin hükümetinde. Bununla birlikte; dışişleri, savunma, nükleer caydırıcılığının etkilenmesi de beklenebilir. enerji ve ekonominin yönetimi gibi konularda hâlâ İngiltere Savunma Bakanlığı askeri eğitim ve yerlerinin Londra’d aki merkezi hükümete bağlı. 2 Üstelik Birleşik değiştirilmesi güç olan üsler açısından İskoçya'nın Krallık Parlementosu’nun İskoç Parlementosu’nu önemine vurgu yaparak, askeri ekipmanın artırılması, dağıtma gibi bir yetkisi de var. yeni askeri üslerin kurulması ve geliştirilmesi, mevcutların taşınması, askeri eğitimler için yeni İskoçya’nın tarihinde, her zaman tam bağımsızlığı alanların kurulması, nükleer silah başlıklarının hedef edinmiş bir parti olan İskoçya Ulusal yeniden dizayn edilmesi gibi maliyetlerin olacağından


söz etmektedir. Öte yandan İskoçya Ulusal Partisi İskoçya’d a konuşlanmış bulunan nükleer silahlara karşı olduğunu belirtiyor. Bu sebeple, İskoçya bağımsız olduğu takdirde nükleer silahların taşınmasını talep edebilir. 7 Olası bir bağımsızlık durumunda en çok tartışılması beklenen konulardan biri de Kuzey Buz Denizi’nde bulunan petrol ve doğalgaz rezervleri. İngiltere ekonomisinde önemli yere sahip olan bu rezervleri elinden çıkarmak istemezken, İskoçya’nın bağımsızlık talebinde bulunurken en çok güvendiği durumlardan biri de bu rezervlerdir. İngiltere’nin, ekonomik belirsizliklere sebep olacağı gerekçesiyle karşı çıkmasına rağmen Alex Salmond, petrol ve doğalgaz rezervlerinin yüzde 90’ının kontrolünü 8 üstleneceklerini iddia ediyor. Bağımsız olduğu takdirde İskoçya’nın hayatta kalıp kalamayacağı da merak konusu. Uluslararası ekonomi uzmanları İskoçya’nın ekonomisinin büyük oranda İngiltere’ye bağlı olduğunu iddia ederek, Birleşik Krallı’tan ayrılması durumunda Kuzey Buz Denizi’ndeki kıta sahanlığından gelen gelirin önemli ölçüde azalacağını söylüyorlar. İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılmasına karşı çıkan "Better Together" (Birlikte daha iyi) isimli hareketin lideri Alister Darling petrol gelirlerine güvenilmemesini gerektiğini belirterek "Kuzey Denizi Petrolleri sonsuz değil. Üstelik petrol çıkarma işlemi büyük ölçüde İngiliz şirketleri tarafından yapılıyor. İskoçya ayrılırsa bu şirketlerle anlaşma yapmak kolay olmayacak" dedi. 9 Bağımsız bir İskoçya’nın petrol, doğalgaz ve yer altı kaynakları hatta viski ihracatıyla gayet zengin bir ülke olacağını Salmond iddia etse de, mevcut durumu ve ekonomisi hiç de kötü değil aslında İskoçya’nın. Öyle ki Edinburgh Avrupa’nın en önemli 6. finans kenti. 10 Böyle bir durumda akıllara gelen soru: “Referandum

ateşli bir milliyetçilik duygusuyla ya da iktidarda bulunan liderlerin gözünü kör eden bir bağımsızlık tutkusuyla mı yapılacak?” Yapılan anketlere göre İskoçların çoğu sanılanın aksine ateşli birer bağımsızlık savunucusu değiller. The Economist’in yaptığı son araştırmada 5,2 milyon İskoçyalıdan sadece yüzde 28’i Birleşik Krallık’tan ayrılmak istiyor. 11 Anketlerde sorulan başka bir soruya göre ise İskoçların yüzde 41’i olası bir bağımsızlık durumunda refah seviyesinin düşeceğini belirtiyor. Yüzde 38’lik bir kısmın düşüncesine göre ise refah seviyesi artacak. İngiltere’d e yapılan anketlerde de sonuç çok farklı gözükmüyor. İskoçya’nın tam bağımsızlığını destekleyen İngilizlerin oranı yüzde 33 ve çok büyük bir kısmı da İskoçya’nın Birleşik Krallık’tan ayrılması sonucunda İskoçya’nın refahının azalacağını iddia ediyor. 12 Bu anketlere dayanarak İskoçların bağımsızlığa şüpheyle baktığı söylenebilir. Alex Salmond referandum tarihini seçerken çok da masum değildi aslında. Halk oylamasını 2014 yılının sonbaharında yaparak Bannockburn’un 700. yıldönümüne denk getirmek istedi. Bannockburn İskoç savaş tarihinde İngilizlere karşı kazanılmış en ünlü zafer olarak bilinir. Salmond’un bu tarihi seçerek İskoçların milliyetçilik duygularını harekete geçirerek referandumda bağımsızlık için “evet” cevabını alma ihtimalini arttırmak istediği düşünülüyor. Buna ek olarak, düşük olan tam bağımsızlık isteyen İskoçların oranının 2014 sonbaharına kadar artacağı bekleniyor. Şimdi Britanya adasının merakla beklediği tarih 18 Eylül 2014. Alex Salmond’un oldukça umutlu olmasına karşın, sandıktan “hayır” çıkması da yüksek bir ihtimal. Salmond’un beklentileri doğru çıkar ve İskoç halkı “evet” derse, 300 yıl aradan sonra İskoçya tekrar bağımsız olacak. Ancak ekonomi başta olmak pek çok sorunla karşılaşması da söz konusu.

Refera n sl a r 1. Mel Gibson. (1995) Braveheart. US. 2. Sevil Kurdoğlu “Kraliçe’yi Üzecek Haber” (25/02/2013), http://bianet.org/bianet/diger/144644-kraliceyi-uzecek-haber (Erişim Tarihi: 21/03/2013) 3. Gürhan Ünal “Ada’d a Ayrılık Rüzgârları” (21/02/2012), http://www.tuicakademi.org/index.php/kategoriler/avrupa/2740-adada-ayrilik-ruzgarlari (Erişim Tarihi: 21/03/2013) 4. Sezgin Mercan “Birleşik Krallık'ta İskoçya'nın Bağımsızlığı Sorunu” (01/03/2012), http://www.21yyte.org/tr/yazi6511Birlesik_Krallikta_Iskocyanin_Bagimsizligi_Sorunu.html (Erişim Tarihi: 22/03/2013) 5. “İskoçya Bağımsızlığında Hedef 2014” (15/10/2012), http://bianet.org/bianet/dunya/141472-iskocya-bagimsizliginda-hedef-2014 (Erişim Tarihi: 22/03/2013) 6. “İskoçlar'a "ayrılmayın" çağrısı” (11/01/2012), http://www.haberturk.com/dunya/haber/705091-iskoclara-ayrilmayin-cagrisi (Erişim Tarihi: 23/03/2013) 7. Sezgin Mercan gös.yer 8. “İskoçya, bağımsızlık referandumuna gidiyor” (15/10/2012), http://www.skyturk360.com/haberdetay.asp?id=15059 (Erişim Tarihi: 21/03/2013) 9. “İskoçya 300 yıl sonra ayrılmak istiyor” (07/01/2013), http://avrupaajansi.com/ingiltere/5543-iskocya-300-yil-sonra-ayrilmak-istiyor.html (Erişim Tarihi: 23/03/2013) 10. Erol Kurubaş “İskoçya’d a Ayrılık Rüzgârları ve İdeolojik Körlük” (23/02/2012), http://www.ankarastrateji.org/yazar/prof-dr-erol-kurubas/iskocya-daayrilik-ruzg-rlari-ve-ideolojik-korluk/ (Erişim Tarihi: 21/03/2013) 11. “İskoçya bağımsızlık için referanduma gidiyor” (17/10/2012), http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=14059 (Erişim Tarihi: 22/03/2013) 12. Gürhan Ünal gös.yer

55


Ortadoğu'nun göbeğinde, Akdeniz kıyısında, ufak bir Avrupai devlet denince akla hemen İsrail gelir.7 milyon nüfuslu bu ülke küçük olmasına küçüktür ama dünya siyasetine, ekonomisine, kültürüne çok büyük etkiler yapmıştır. Geçtiğimiz aylarda(22 Ocak 2013) İsrail'de alışılagelmiş erken seçimlerin bir tanesi daha yapıldı. Bu seçimlerin bize neler göstereceğini anlamak içinde öncelikle İsrail tarihine, siyasi partilerine ve seçim sistemine biraz göz atalım.

56

Binlerce Yıllık H ayalin Sonu: Yeni İ srail Devleti Tarih 14 Mayıs 1948’i gösterdiğinde beklenen son artık gelmiş, Yahudilerin binlerce yıllık rüyası olan kutsal topraklardaki İsrail Devleti bağımsızlığını ilan etmişti. Gerçekten büyük bir özlemdi onlar için bu. Tarihin çeşitli dönemlerinde çeşitli sürgünlerle dünyanın dört bir yanına serpiştirilen Yahudiler kutsal topraklarına olan bağlılıklarını asırlar boyunca sürdürmüşlerdi. Tevrat’ta geçen “Seni unutursam, ey Kudüs, sağ elim hünerini unutsun!. Eğer seni anmazsam, eğer Kudüs’ü baş sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın'' ayeti Yahudilerin bu bağı yıllarca manevi olarak kutsal kitaplarında taşıdığını gösteren örneklerden sadece bir tanesi.1 İsrail devletinin kuruluşu tabiî ki sadece dini kökenlere dayanmamaktadır, kuruluşun asıl milli-ideolojik temeli ise 'Siyonizm'dir. Siyonist ideolojinin ülküsü Filistin topraklarında tamamen bağımsız bir Yahudi devleti kurmak için dünyadaki Yahudilerin buraya göçünü sağlamaktı. 19.yy’da Avrupa'da başlayan Siyonist hareket bu dönemlerde ve sonrasında Yahudilere karşı uygulanan kötü muameleleri kendi lehine çevirerek birçok Avrupa ülkesinin ve ABD'nin desteğini arkasına almıştır. Bir Macar Yahudi'si ve Siyonist hareketin öncülerinden olan Theodor Herzl'in, 1896 yılında yazdığı “Yahudi Devleti” (Der Judenstaat) kitabında bir Yahudi devletinin kurulmasını ve Avrupalı Yahudilerin bu ülkeye göç etmesi fikrini savunmasının2 üzerinden geçen 52 yıl gibi kısa bir zaman içerisinde İsrail Devleti Filistin topraklarında kurulmuş, Ortadoğu'daki ve buna paralel olarak Asya, Avrupa ve dünyadaki dengeler tamamen değişmişti. İ srail Seçim Sistemi H akkında İsrail halkı Knessette'ki (İbranice 'meclis' anlamına gelir) 120 sandalye için normal şartlarda 4 yılda bir sandık başına gider. Seçme yaşı 18, seçilme yaşı 21dir. İsrail seçimleri hakkındaki en enteresan bilgilerden biri ise seçim

barajının %2 (1992’den önce %1 olan baraj, önce %1,5’a çıkarılmış, daha sonra 2003 yılında bir kez daha yükseltilerek %2 yapılmıştır ) olması ve bundan dolayı İsrail tarihi boyunca hiçbir partinin tek başına iktidar olmak için yeterli olan 61 sandalyeyi kazanamamasıdır. İki, üç, dört ve hatta daha çok partiden oluşan koalisyon hükümetleri bu seçim sisteminin kaçınılmaz sonucudur. Zira hem iç siyasette hem de dış siyasette önemli konularda baş gösteren uzlaşı yokluğu ve siyaset aygıtının sıklıkla hareket kabiliyetini kaybetmesini, kısmen ülkedeki bu çok başlı parlamento ve seçim sistemi ile açıklamak mümkündür.3 İsrail iç ve dış siyasetini, ayrıca 22 Ocak 2013 seçimlerinden sonraki hükümetten beklentileri anlayabilmek bu koalisyonları oluşturan partilerin dış politika ve hassas konulara(Filistin, Türkiye, vb.) bakış açısını incelemek faydalı olacaktır. LABOR (MAPAİ ) (İ ŞÇİ ) PARTİ Sİ İsrail Devletinin kurucu partisi olan İşçi Partisi, devletin ve toplumun ilk 30 senesindeki oluşumunda tek başına, kendi iç askeri, politik-ekonomik kadro ve örgütleriyle büyük rol oynamıştır(Bu açıdan CHP’nin 1950’lere kadar Türk toplumu ve Devleti üzerindeki rolü ve etkisiyle örtüşebilir.). Genel manasıyla merkez-sol siyonist eğilimli bir parti olmasına rağmen hükümet ile ilgili kararların ve programların temel sorumluluklarını taşıyan Labor soldaki emekçi gruplar ile sağdaki muhafazakâr grupları ortaya doğru çekmiştir.4 İşçi Partisi 1977’ye kadar süren iktidarını 1977’de Likud Partisine kaptırmıştır. İşçi Partisi’nin Filistin devleti ve barış sürecine bakışı, iç ve dış dinamiklerin getirdiği şartlara göre pragmatik bir biçimde değişim sergilemiştir. İşçi Partisi ilk dönemlerinde, Filistin milliyetçiliğine, ve bağımsız Filistin devletine kati şekilde karşı durmuştur. 1990’lara gelindiğinde ise İşçi Partisi, Filistin milliyetçiliğine ve sınırlı egemenliği olan bir Filistin devletinin kuruluşuna karşı olumlu bakan bir parti politikası içermiştir fakat bu zamanlarda içerisinde de hep yaşlı bununla ters düşen zıt gruplar bulunmuştur. 2013 seçimlerinde 15 sandalye kazanmıştır fakat yeni kurulan koalisyon hükümetinin dışında kalmıştır. Lİ KU D PARTİ Sİ 1977 seçimlerindeki zaferinden sonra İsrail’in en önemli partilerinden biri haline gelen Likud aşırı milliyetçi ve ekonomik olarak liberal görüşü benimseyen sağ bir partidir. Tarihi boyunca Filistin meselesine tamamen karşı


çıkmıştır ve bağımsız bir Filistin fikrini benimsemek bir yana dursun bu toprakların aslında tarihsel olarak Yahudilerini hakkı olduğu fikrine dolayısıyla Filistin'in bu topraklardaki hakkını tamamen reddeden bir anlayışa sahiptir. İran konusunda da oldukça katı bir anlayışa sahip olan Likud İran'ı tüm dünyayı tehdit eden bir güç olarak görmektedir ve gerekirse askeri müdahalenin de çekinmeden yapılmasından yanadır.5 22 Ocak seçimlerinden önce yine aşırı milliyetçi bir parti olan Lieberman liderliğindeki İsrail Beytenu ile güçlerini birleştirmiştir ve 2013 seçimlerinde 31 sandalye elde ederek bir önceki seçimlere göre büyük kan kaybı yaşamasına rağmen Netanyahu liderliğinde yeni hükümeti kurma hakkına sahip olmuştur. YESH ATİ D (G ELECEK VAR) PARTİ Sİ Ocak 2012 de bir televizyon sunucusu olan Yair Lapid tarafından kurulan parti daha çok merkezci bir anlayışı benimsemekte ve genel olarak ılımlı seçmen kitlesine hitap etmektedir. Tartışmalı konulara karşı barışçıl bir bakış açısına sahip ve Filistin ile iki devlet iki halk fikrini dillendirmektedir. Ayrıca sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak, devlet, askeriye, ekonomi ve eğitim sistemindeki bozuklukları düzeltmek partinin seçim vaatlerindendir. Seçim sonuçlarına göre de beklentileri boşa çıkarmayarak Knesset'te 19 sandalye kazanarak Likud'un ardından ikinci sırada gelmiş, vaatleri doğrultusunda Maliye ve Eğitim Bakanlıklarını de içeren 5 bakanlığı alarak koalisyon içerisinde yer almıştır. 19 milletvekili de ilk defa parlamento da bulunacak olan Yesh Atid'in koalisyondaki etkinliği merakla beklenmektedir. H ABAYTH AYEH U Dİ (YAH U Dİ EVİ ) PARTİ Sİ İsrail'in en genç milyarderlerinden Naftali Bennett'in liderliğindeki parti yine Likud gibi ve hatta ondan daha milliyetçi bir görüşe sahiptir ki eski hükümetin Hamas ile yaptığı ateşkesin bile milli birliği aşırı derecede zedelediği fikrini savunmaktadır.6 Seçimlerde 12 sandalye kazanan Yahudi Evi koalisyonda yer almıştır. H ATN U AH (H AREKET) PARTİ Sİ Tzip Livni liderliğindeki bir merkez partisi olan Hatnuah, önceki aşırı milliyetçi hükümetin Filistin konusuyla ilgili hamlelerini çok sert eleştirmiştir. Seçimlerden 6 milletvekili çıkaran partinin koalisyon içi dengeleri sağlamak için koalisyona dâhil edilmiştir. Ayrıca Filistin cephesiyle sıkı ilişkileri olan Livni'nin rolünün de koalisyonda yer almalarına etkisi büyüktür. Yeni İ srail H ükümeti ve Beklentiler Aşırı milliyetçi Likud-Beytenu ve Yahudi evi partileri (toplam 43 sandalye) ile merkez partiler olan Gelecek Var ve Hareket partilerinden ( toplam 25 sandalye) oluşan koalisyon hükümeti Likud lideri ve başbakan Benjamin Netanyahu tarafından uzun bir süreç sonucunda

oluşturuldu. Önceki döneminde aşırı milliyetçi tavırlar sergileyerek Türkiye ile siyasi bağlarını tamamen koparan ve kurulduğu tarihten beri en büyük stratejik ortağı olan ABD ve Obama ile bir türlü iyi ilişkiler kuramayıp, sürekli sürtüşen, Filistin konusunda tamamen katı politikalar izleyen ve de İran (tehdidi)’nın ancak askeri müdahaleyle ortadan kaldırılacağına inanan Netanyahu hükümetinin yeni dönemde bu konular üzerinde nasıl yol alacağı çok büyük bir merak konusu.7 Yeni hükümetteki merkezi partiler Netanyahu’nun Filistin konusuna artık daha ılımlı yaklaşacağını gösterebilir fakat bunu sadece Filistin'e mal etmek doğru olmayacaktır çünkü hükümete karşı Tel Aviv'de yapılan yüz binlerce kişinin katıldığı gösteriler Netanyahu'yu iç siyasette kendine çeki düzen vermeye itmiştir. Ayrıca Netanyahu, ılımlı kesime de söz hakkı vererek onun karşısında olmalarını engellemeye çalışmıştır. Tüm bu tartışmalardan uzakta ABD ile olan son dönem ilişkilerini düzeltmek İsrail’in yeni dış politika hedefleri arasında görülebilir. Nitekim Obama'nın 2008’de ABD başkanı olmasından beri ilk defa 20 Mart 2013’te İsrail'e yapacağı ziyaret ise ABD ile ilişkilerde yeni bir başlangıcın müjdecisi olabilir. Çünkü ABD’deki güçlü Yahudi Lobisi Amerikan Kongre üyeleri üzerinde önemli bir etkiye sahip ayrıca İsrail de yıllardan beri ABD'den gelen milyarlarca dolarlık yardımların(son olarak 2007 de Bush dönemine 10 yılda 30 milyar dolarlık yardım planı çıkarıldı) 8 kesilmesini göze alamayacaktır. U mutsuz Vak'a: Filistin-İ srail Kurulan yeni hükümete bakıldığında -yukarıda da söz ettiğim- gibi Tzip Livni ve Yesh Atid gibi Filistin sorununa karşı ılımlı yaklaşan isimlerin olması yeni dönemde yeni umutların başlamasına sebep oluyor. Livni'ye adalet bakanlığının yanı sıra Filistin ile sürdürülecek barış görüşmelerinde baş müzakereci görevinin verilmesi de Netanyahu'nun bu yönde attığı önemli bir adımdır. Nitekim Livni, ''iki devletli çözüm'' yanlısı bir isimdir ve özellikle Mahmud Abbas ile iyi ilişkilere sahiptir. Fakat geçmişten günümüze İsrail Devletinin Filistin sürecine olan samimiyetsiz yaklaşımı kafalarda her zaman soru işaretleri bırakmaktadır. Ayrıca, dışişleri bakanlığı koltuğunu boş bırakan Netanyahu'nun burayı hükümet ortağı olan ve yolsuzluk iddialarından temizlenmeye uğraşan aşırı milliyetçi Lieberman'a ayırması, İsrail'in Filistin'e ve Ortadoğu devletlerine karşı süregelen hırçın tavrını sürdüreceğinin bir göstergesi olabilir. Zaman zaman gündeme gelen ve hiçbir sonuç alınamayan görüşmeler, kısmi barış anlaşmaları ise İsrail devletinin (İsrail halkını devletin yaptığı tüm icraatlardan sorumlu tutamayız) dünya kamuoyuna olan göstermelik oyunları olduğu söylenebilir. Zira,(sözde) barış sözleriyle gelen hükümetlerin, barış anlaşması yapan liderlerin bir yandan da ''güvenlik'' maskesi altında Filistin’de ki binlerce sivili ve çocuğu gözünü kırpmadan öldürmesi Dünya kamuoyu tarafından hep sessizce izlenmektedir. İran'a nükleer

57


programı yüzünden türlü ambargolar uygulayan ABD ve AB ülkelerinin İsrail'e karşı ise hep alttan alan tavrı tepkileri üzerine çekmektedir. Bu ülkelerin İsrail'i cezalandırmak yerine bir nevi ödüllendirerek İsrail Devleti'nin ''şahin'' lakaplı Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e Nobel barış ödülü vermesi de çok manidardır. Türkiye-İ srail İsrail ve Türkiye 1990’lardan 2000’lere kadar oldukça yakın ve işbirlikçi politikalara sahip olmuşlardır. Ortak tehditler bu ilişkileri kuran yegâne sebeptir. O yıllarda Türkiye'nin komşularıyla olan sorunlarının gittikçe büyümesi özellikle de problemli olunan ülkelerin İsrail'in de büyük tehdit olarak gördüğü Suriye ve İran olması Türkiye İsrail yakınlaşmasını sağlamıştır. Bu dönemde ekonomik ilişkilerde oldukça üst safhaya ulaşmış ve Türkiye ile İsrail çok iyi birer ortak olmuşlardır. Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın Kenya'da yakalanış sürecinde İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD'ın büyük etkileri bu ilişkileri zirveye çıkarmıştır. Fakat Apo'nun yakalanışı İsrail-Türkiye ilişkilerinde tahmin edilenin aksine duraksamalara sebep olmuştur çünkü Türkiye bu süreçten sonra Suriye ile (2011 Ocağına dek) ve İran oldukça dostane ilişkiler geliştirmiştir.

58

Mavi Marmara Sonrası 31 Mayıs 2010 gecesi İsrail komandoları Türkiye'den İsrail'in ablukası altındaki Gazze'ye insanı yardım için yola çıkmış olan Mavi Marmara gemisine bir operasyon yapmıştır. Göz göre göre yapılan bu katliamda 8 Türk ve 1 de Türk asıllı ABD vatandaşı hayatını kaybetti ve Türkiye İsrail ilişkilerinde koltuk krizleriyle, 'one minute' lerle gerilen ipler sonunda koptu. Türkiye İsrail ile olan askeri ve politik ilişkilerini tamamen kesmişti. Ardından devam eden süreçte Türkiye'nin tazminat, özür ve ablukanın kaldırılması taleplerini reddeden İsrail'i dünya kamuoyu BM'nin yayınladığı Palmer raporuyla9 bir kez daha haklı çıkarmıştır çünkü rapor Türkiye'nin sadece tazminat talebinin geçerli olabileceğini yansıtmış ve sonuçta ablukayı da meşrulaştırmıştır. O zamandan bu yana Türkiye ve İsrail ilişkilerinde görünürde bir gelişme olmamıştır hatta başta başbakanımız R. Tayyip Erdoğan olmak üzere Türk

yetkililerin ve İsrail yetkililerinin karşılıklı açıklamaları siyasi ilişkilerin daha da kötüye gittiğinin bir kanıtıdır. Yeni kurulan hükümetin Türkiye'ye yakınlaşacağı düşünülüyor fakat hükümetteki ağır topların aynı kalması (Lieberman, Netanyahu) bu ihtimalleri düşürüyor. Bu açıdan bakıldığından İsrail seçimlerinin Türkiye ile ilişkilere olumlu etkisi sadece kendi atacağı olumlu adımlar sayesinde olacaktır. Nitekim Türkiye taleplerinde gayet açık, net ve samimidir.Türkiye diğerleri gibi cambazlıklar yapmayı tarihi boyunca asla kendine alışkanlık edinmemiştir. S on S öz İsrail işte bu uygulamaları sayesinde Ortadoğu'da hep sorun devlet olarak görülmüştür. Sadece kendi kesin doğruları olan ve bunlardan asla taviz vermeyen, tartışmaya bile açmayan İsrail neden mi bu kadar rahat hareket ediyor? Cevabı çok açık, Yahudiler dünyanın dört bir yanından İsrail'e göç etmişlerdir fakat Avrupa ve ABD’deki Yahudi lobileri hala ağırlıklarını korumaktadır ve bu ülkeler de lobilerden aldıkları destekleri kaybetmemek için İsrail'e karşı seslerini çıkaramamaktadırlar. Geçmişte inançları, dinleri yüzünden çok büyük baskılara, haksızlıklara maruz kaldıklarını söyleyen bir halkın devletinin şimdilerde camileri basıp insanları öldürmesi acaba hangi vicdana hangi hürriyet anlayışına sığar! Tabii ki bunları söylerken tüm Yahudilerin ve İsrail halkının Filistin'in karşısında olduğunu söylemek doğru olmaz özellikle İsrail vatandaşı Arapların birçoğu ve bazı Yahudiler Filistin'de barışa kesin destek vermektedir hatta Nazi Almanyası’ndaki soykırımından sağ kurtulan bir Yahudi olan Hedy Epstein, Gazze'ye yardım için giden filoda yer almıştır. İsrail'in tüm bu sorunlarının sebeplerinden biri olarak iç siyasetin keşmekeşi ve dolayısıyla koalisyon hükümetlerinde (Filistin dışında) dik bir duruşun, ortak bir bakış açısının olmayışı gösterilebilir.İşte son İsrail seçimlerinde de böyle karmaşık, her kafadan başka bir ses çıkacak hükümetlerden yeni bir tanesi daha kuruldu. Umalım ki bu yeni hükümet yeni dönemde, yeni bir sayfa açarak özgür Filistin'e bir şans tanır ve Ortadoğu'da hiçbir zaman düşmanlığını kaldıramayacağı Türkiye'ye olan özür borcunu öder.

Refera n sl a r 1. Tevrat,Mezmur,137 2. Selin M. Bölme,Ufuk Ulutaş,Gülşah Neslihan Demir,Furkan Torlak,Saliha Ziya,''İsrail Siyasetini Anlama Kılavuzu'' (17.12.2012), s. 21, http://setav.org/tr/israil-siyasetini-anlama-kilavuzu/rapor/2356 (Erişim tarihi: 16.03.2013) 3. a.g.e syf 31-32 4. Gülşah Eker, ''İsrail'in siyasal sistem yapısı ve siyasal partileri'' (22.03.2010) s. 28, http://www.belgeler.com/blg/rhp/srailin-siyasal-sistem-yapisi-vesiyasal-partileri-political-system-and-political-parties-of-israel (Erişim tarihi: 15.03.2013) 5. Selin M. Bölme, Ufuk Ulutaş, Gülşah Neslihan Demir,Furkan Torlak,Saliha Ziya a.g.e syf. 58 6. a.g.e syf. 70-75 7. Ufuk Ulutaş, ''İsrail Seçimleri:Yeni Aktörler, Eski Sorunlar'' (24.01.2013) s. 2-3 http://setav.org/tr/israil-secimleri-yeni-aktorler-eskisorunlar/perspektif/2421 (Erişim tarihi:15.03.2013) 8. Serdar Karagöz '' Amerikalıların vergisi İsraile akıyor.'' http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/karagoz/2013/03/20/amerikalilarin-vergisi-israileakiyor(Erişim tarihi: 20.03.2013) 9. Dr. Sedat Erdurmaz ''Mavi Marmara (Palmer raporu) hakkında değerlendirmeler.'' (05.09.2011), http://www.turksam.org/tr/a2461.html (Erişim tarihi: 19.03.2013)


Bugün Rusya bünyesinde bulunan birimlerden Rusya’nın egemenliğini tanımayan tek cumhuriyet Çeçenistan’d ır. Çeçenistan Rusya Federasyonu’nun içinde olan cumhuriyetlerin imzaladığı federasyon anlaşmasında rol almadı. Bunun nedenlerini tarihte aramak gerekiyor. Çeçenistan sorununun kökleri Rus Çarlık Ordularının Çeçen lideri olan Şeyh Şamil güçlerini yenerek, Çarlık topraklarına kattığı 1859 yılına kadar uzanıyor. 1 Sovyet hakimiyeti altında Çeçen halkının çoğu kısmını defalarca Çeçenistan’d an sürgün edilmesiyle, Rusya’yla Çeçenistan arasında olan sorunlar derinleşmiştir. Rusya Federasyonu hiçbir zaman Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanımadı. Lakin askeri müdahaleyi bağımsızlığın ilanından üç yıl sonra başlatmaya karar verdi. 1994 yılında Rus askerlerinin Çeçenistan topraklarını işgal etmesiyle I. Çeçen-Rus Savaşı başlamıştır. 2 1996’d a iki taraf arasında imzalanan Hasav-Yurt Anlaşması’yla sona erdi. Anlaşmada Çeçenistan’ın bağımsız bir devlet olduğuna dair hiçbir ibare bulunmamakla beraber, birinci maddesinde anlaşmayı imzalayan taraflardan biri olarak Çeçen Cumhuriyeti adının geçmesi, Rusya’nın Çeçenistan’ı fiilen bağımsız bir devlet olarak tanımasına neden oldu Savaş sonunda Rusya 5.000 askerini kaybetmesine rağmen 5.5 milyar dolar maliyet ödemek zorunda kaldı. Çeçen tarafının ödediği bedel ise daha büyük oldu. 3 Rus saldırısının sonunda on binlerce Çeçen hayatını kaybetti ve ülkenin tüm altyapısı dağıldı. Çeçen-Rus Savaşı’nın ardından Ocak 1997’d e Çeçenistan’d a yapılan başkanlık seçimleri yapıldı. 4 12 Mayıs 1997 tarihinde Rusya ve Çeçenistan arasında yeni anlaşma imzalandı. Ancak anlaşma Çeçen sorununa bir çözüm getire bilmedi. 5 Bu anlaşmada Devlet kanına Rus yönetimi tarafından bir federasyon anlaşması imzalatmak için baskı yaptıysa da bu amacına ulaşamadı. Çeçenistan Başbakanı Nitekim Mashadov anlaşmadan sonra yaptığı televizyon konuşmasında, anlaşmanın “Çeçen-İçkerya

Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının fiilen tanınması” olarak değerlendirilebileceğini söyledi. Ancak Rusya tarafından yapılan yorumlar bunu reddettş ve Rusya bu anlaşmadan sonra da böyle bir bağımsızlığı tanımadığını açıkladı. 1997 yılında ikinci savaş başladı. Mashadov’un ulusal bir ordu kurma projesine Çeçen komutanları karşı çıktı. 6 Kendi başlarına hareket etmeyi tercih ettiler ve tüm Kuzey Kafkasya’yı Moskova’ya karşı birleştirme niyetinde olduklarını belirttiler. Ekim 1999’d a Rusya, 12 Mayıs 1997’d e imzalanan barış anlaşmasına uymadı ve yeniden Çeçenistan’a saldırmaya başladı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, birinci savaştan sonra ortaya çıkan fiilî bağımsız yapının bölgedeki diğer grupları harekete geçirme olasılığı idi ve bu Rusya’yı korkutuyordu. İkinci neden ise, Çeçenistan’d a olan Vahhabi hareketi ve apartman bombalama olayları ülkede yaşayan insanların dikkatini ekonomik ve sosyal problemlerden dolayı bu yöne çevirmiş ve ikinci müdahale için bahane yaratmıştı. İkinci savaşı tetikleyici bir unsur da, petrol ve doğal gazın taşındığı yolların güvensizliği için Çeçenistan sorununun mutlaka çözülmesi gerektiğiydi. Rusya’nın en çok aradığı eski Çeçen Başbakanı Şamil Basayev’e bağlı güçlerin 8 Ağustos 1999’d a Dağıstan’a geçerek isyan çıkarması ise Ruslara saldırı için bir daha bulamayacakları bir şans verdi. 7

59


60

Vladimir Putin,Rus Federasyonu BaşBakani göreve geldiği andan Çeçenistan Rusya ilişkilerinde yeni bir döneme girildiğini vurguluyor. Putine göre, Çeçenistan’a bağımsızlık verilmesi büyük bir hatadır. Putin’in amacı ekonomik yöntemleri kullanarak Çeçen halkının federal yönetime destek vermesini sağlamaktır. İlave olarak, savaşın uzaması Rus askeri çevrelerinin de işine geliyor. Savaş sayesinde askerlerin Rus siyasetinde önemi arttı; dolayısıyla Rus ordusuna ayrılan malî kaynaklarda da dikkate değer bir artış oldu. 1999 yılında başlanan savaşta 17 bini çocuk, 87 bin kişi öldü, 185 bin kişi yaralandı ve 11 bin çocuk ise yetim kaldı. 8 Uluslararası insan hakları kuruluşlarının, Rus katliamından kaçan Çeçen mültecilerin durumuyla ilgili yaptığı incelemeler gösteriyor ki, Çeçenistan’d a insan hakları ihlal edildi. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği’nin açıklamasına göre; Ağustos 1999’d a Çeçenistan’d a II. Çeçen-Rus Savaşı başlamadan önce 172.000 Çeçen mecbur kalarak evlerini terk etti ve ülke içinde daha güvenli bir yere yerleşti. 9 Gürcistan ve Azerbaycan ile Rusya Federasyonu içinde yer alan Kabardey-Balkar, Dağıstan ve Kuzey Osetya Cumhuriyetlerine yoğun bir mülteci akını oldu. Çeçenler tek Orta Asya değil, Avrupa ve Amerika’d a da mesken edinmişler Putin, 23-26 Ekim 2002’d e gerçekleşen tiyatro baskınını da bahane ederek kafa kaldırdı. Bu tarihten sonra Putin terörizmle mücadeleyi bahane ederek

Çeçenistan’a yönelik saldırılarını genişletti. Güvenlik politikasında terörizm merkezli bir yaklaşım sergilemeye başladı. 10 11 Eylül sonrasında ve özellikle Afganistan operasyonunda Amerika ile işbirliği yapan Rusya, terör eylemi olarak adlandırdığı Çeçenistan bağımsızlık savaşı ile mücadele için basın özgürlüğünü sınırlamak için pek çok tedbir aldı. Duma içerisinde terörle mücadelenin finansmanı için 2003 bütçesinin yeniden gözden geçirilmesi ve milletler doktrininin revize edilmesi üzerine yapılan tartışmalar, terörle mücadelenin Rusya’d a gündemin ön sıralarına alındığını gösteriyor. Birinci Rus-Çeçen savaşının yenilgisinin etkilerini daha üzerlerinden atamayan Ruslar, 1999’d a başlattığı ikinci savaşı kendi lehine döndürmenin yollarını aramakta devam etmektedir. Soğuk Savaşın sonunda birçok sorunla yüz yüze kalan Rusya Federasyonu diğer yandan da bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan ve bunun gibi cumhuriyetler ile uğraşmıştır. Bu anlamda Rusya için Kuzey Kafkasya’ya yerleşen Çeçenistan çözüme ulaşmada zor bir hat olarak görülmektedir. Bölgede olan dengelerin hassas olması, Kuzey Kafkasya çevresinde çıkarları bulunan devletlerin bunu göz önünde bulundurmaya çalışmaları gerekmektedir.

Refera n sl a r 1. Fehim Taştekin, “Direnen Çeçenya”, http://www.kafkas.org.tr/bgkafkas/bukaf_cec_dt.html 2. Sevinç Alkan Özcan, "Rus-Çeçen savaşları ve Rusya’nın Çeçenistan politikası”, (Eylül 2003), http://www.anlayis.net/makaleGoster.aspx?dergiid=4&makaleid=2969 3. Gös. yer 4. Zeynep Özbek, “90'LARDA ÇEÇEN BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ”, http://cecenistan.ihh.org.tr/varolus/bagimsizlik/index.html 5. Wikipedia, “İkinci Çeçen Savaşı”, http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_%C3%87e%C3%A7en_Sava%C5%9F%C4%B1 6. Kamer Kasım, “Çeçenistan: Kafkasya’d a Bitmeyen Mücadele”, (3 Nisan 2010), http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=1423 7. History Commons, “February 1995-1996: Islamist Militants Establish Foothold in Chechnya Conflict” http://www.historycommons.org/entity.jsp?entity=shamil_basayev_1 8. UHİM, “Ülke İhlal Karneleri: Rusya”, http://www.uhim.org/images/karne/1309768814.pdf 9. Gös. yer 10. Sabah, “Rusya’d aki Terör Saldırılarının Kronolojisi”, (24 Ocak 2011) http://www.sabah.com.tr/fotohaber/dunya/rusyadaki_teror_saldirilarinin_kronolojisi/28255


Lincoln son dönemin en başarılı filmleri arasında yer almaktadır. Filmde, en iyi ABD başkanları arasında gösterilen Abraham Lincoln’ün köleliğin kaldırılması amacıyla yürüttüğü siyasi mücadele anlatılmaktadır. Film konu itibari ile Doris Kearns Goodwin’in Lincoln adlı kitabının bir bölümüne dayanmaktadır. Bu bölüm ise Lincoln’ün hayatının son dört ayını içermektedir. 1 Filmin yönetmenliği Steven Spielberg tarafından yapılmış, senaryosu ise Tony Kushner tarafından yazılmıştır. 2 Filmin başrolünde ise bu film ile üçüncü kez Oscar alan Daniel Day-Lewis vardır. 3 Bu yıl 85.’si düzenlenen Oscar ödül töreninde Lincoln filminin en iyi film dalında ödül alması bekleniyordu. Özellikle en iyi film ödülünün ilk kez Beyaz Saray’d an First Lady Michelle Obama tarafından verileceğinin duyulmasıyla bu ihtimal daha da güçlenmişti. Ancak, Argo filmi ödüle layık görüldü ve Lincoln filmi en iyi erkek oyuncu ve en iyi yapım tasarımı ödüllerini alarak gecede adından söz ettirdi. 4 Filmin ayrıntılarına geçmeden Abraham Lincoln’ün hayatına bir göz atalım. ABD’nin 16. başkanı olan Abraham Lincoln, ülkesinin en büyük devlet adamlarından biridir. Kentucky eyaletinin Hardin bölgesinde, yoksul bir çiftçinin oğlu olarak dünyaya geldi. Dokuz yaşındayken annesi ölen Lincoln, bir yıl kadar okula gidebildi. Üvey annesinin özendirmesiyle çok okuyarak kendini yetiştirdi. 1830'da ailesinin Illinoisa taşınması üzerine Lincoln Mississipi'de işleyen bir gemide iş buldu. Daha sonra New Salem'de de çeşitli işlerde çalıştı. Lincoln 1834'te Illinois Yasama Meclisi'ne seçilerek siyasal yaşama atıldı. Bu arada hukuk çalışarak kendini yetiştirmiş ve 1836'da baronun sınavından geçmeyi başarmıştı. 1842'de Mary Ann Todd'la evlendi. Lincolnlar'ın dört oğlu oldu. Ülkesinin siyasal yaşamında adını duyurmadan çok önce yetenekli bir avukat olarak sivrilen Lincoln'ün başarısı, keskin zekâsı ve sağduyusu kadar, dürüstlüğü ve adalete olan bağlılığından da ileri geliyordu. Dört

dönem üst üste Yasama Meclisi'ne seçilen Lincoln, bu dönemde köleliğin yeni kurulan Batı Eyaletleri’nde de yasallaştırılmasını isteyenlere karşı çıktı. 1847'de Illinois'dan kongreye seçildi. Bu sırada Meksika ile savaşa girilmişti. Lincoln Meksika ile savaşın sürdürülmesinden yana değildi. Meksika Savaşı'nın sonunda ABD topraklarının genişlemesi, kölelik sorununa yeni bir boyut getirdi. Güneyliler ABD' ye yeni katılan topraklarda köleliğin anayasaya aykırı olmadığını ileri sürüyordu. 1856'da Cumhuriyetçi Parti'ye giren Lincoln, 1858'deki senato seçimlerinde rakibi Stephen A. Douglas'ın karşısında yenilgiye uğradıysa da, seçim kampanyası sırasında öne sürdüğü köleliğe ilişkin görüşler ülkede geniş tartışmalara yol açtı. 1860'taki parti kongresinde başkan adayı seçildi ve Mart 1861'de ABD'nin 16. başkanı oldu. Güneyliler Lincoln'un başkan seçilmesini tepkiyle karşıladı. Bu sırada köleliğin varlığını sürdürdüğü 15 eyalete karşılık, 19 özgür eyalet

61


bulunuyordu. Lincoln resmen başkanlık görevine başlamadan önce Güney Carolina bağımsızlığını ilan etti. Bundan sonraki bir yıl içinde 10 Güney eyaleti daha bağımsızlığını ilan etti. Bu eyaletler Jefferson Davis'in başkanlığında Amerika Konfederasyonu'nu kurdu. Güney Carolina'nın Sumter Kalesi'ni kuşatıp de geçirmesiyle Amerikan İç Savaşı başladı. 1 Ocak 1863'te Lincoln, Güney eyaletlerinde köleliğin kaldırıldığını açıkladı. Lincoln' un başkanlık süresinin hemen tamamı ayrılıkçı Güney eyaletleriyle savaşmakla geçti. Lincoln'un karşılaştığı en önemli sorun, Robert E. Lee ve Thomas J. Jackson gibi yetenekli Güneyli generallere karşı başarılı olabilecek bir komutan çıkarabilmekti. Savaşın ilk yıllarında Kuzeyli ordular üst üste yenilgiye uğramıştı. Mart 1864'te Lincoln, General Ulysses S. Grant'ı başkomutanlığa getirdikten sonra bu durum değişti. Lincoln çok sayıda askerin de oy kullandığı 1864 seçimlerinde yeniden başkan seçildi. 5

62

Film, Lincoln’ün iki siyah asker ile yaptığı konuşma ile başlıyor. Bu konuşmada siyah askerlerden biri eşitsizlikleri o kadar dramatik bir şekilde vurguluyor ki… Bir siyahın 100 yıl sonra oy hakkına sahip olabilmesine bile umutla yaklaşıyor bu asker. Lincoln, köleliğin kaldırılması konusunda çok kararlı tavır sergiledi. En büyük amacı ise köleliğin kaldırılmasını anayasal bir düzenleme ile yasallaştırmaktı, ki bu anayasaya eklenecek 13. madde idi. Filmde ilk olarak göze çarpan Lincoln ile dışişleri bakanı arasındaki anlaşmazlıktır. Bakan bu maddenin geçmesini hem istemiyor hem de imkânsız olarak görüyordu. Çünkü Temsilciler Meclisi’ndeki Cumhuriyetçilerin sayısı yasayı geçirmek için yetersizdi. Yani Demokratların desteğine ihtiyaç duyuluyordu. Lincoln ise bunu bir engel olarak görmedi ve çözümler aramaya başladı. İlk olarak Demokratlara önemli mevkiler vermeye başladı, bir nevi oy satın alıyordu. Bunu durumu dışişleri bakanı son derece gizli yapmaya çalıştı. Lincoln’ün adının kirlenmesini istemiyordu. Zaten rüşvet olarak para teklif edilmesini kesinlikle istemedi. Bu mevkileri terfi ya da ödüllendirme gibi gösteriyordu. Ancak bu çabalar çok yetersiz kalmaya başladı ve Lincoln duruma kendi el attı. Oy vermek istemeyen Demokratlarla bizzat kendisi görüştü, eşitliğin önemini anlattı, köleliğin demokrasiye zarar verdiğini paylaştı. Diğer bir sorun da parti içindeki radikallerdi. Onları da ikna etmek gerekiyordu, bunun için önemli

parti içinde yer alan kuvvetli ailelerin yardımını aldı. Görüşmeler başladığında Demokratlar Cumhuriyetçileri oy hakkı, ırklar arası evlilik gibi konuları dile getirmesi için zorladı; ancak Cumhuriyetçiler gerçek fikirleri bu olmasına rağmen manipüle olmadılar ve onun da zamanı gelecek düşüncesiyle sadece kanun önünde eşitlik ilkesinden bahsettiler. 1 Ocak 1865 günü yapılan oylama ile Lincoln’ün verdiği mücadele nihayete erdi ve siyahlar beyazlarla kanun önünde eşit sayıldılar. 9 Nisan 1865’te de güney orduları teslim oldu ve iç savaş sona erdi. Ancak 11 Nisan 1865 günü siyahların hakları hakkında yaptığı konuşma ona suikast hazırlığını doğurdu ve 14 Nisan 1865 günü Ford Tiyatrosu’nda öldürüldü. 6 Film başkanın ölümünün kayda geçmesiyle son buluyor. Filmin siyasi konularını bir yana bırakırsak, film Lincoln’ün kişiliği hakkında da birçok ipucu vermektedir. Öncelikle mutlu bir evliliği olmayan bir erkek portresi gözden kaçmıyor. İç savaş eşi ile arasını açmış durumdadır. Çünkü eşi bir oğlunu savaşın neden olduğu hastalıklardan kaybettiğini düşünmektedir. Lincoln, oğlunun acısını bir türlü atlatamayan eşini akıl hastanesine yatırmayı bile düşünmüştür. Hatta bu sebeple eşinin erkek kardeşleri güneylilerin safında yer almışlardır. Büyük oğlu Robert da ülkesi için savaşmak istemektedir; ancak annesi bu duruma tamamen karşı olduğu için Lincoln Robert’a izin vermemektedir. Oğlu ile de arası açılıyor zaman içinde. Filmde Lincoln’ün depresif ruh hali de oldukça belirgin. Mutsuz, durgun, yalnız… Hukuk bürosundan ortağı ve dostu William H. Herndon Lincoln’u şöyle tanımlar: "Üzgün görünüşlü bir adam; yürürken sanki üzerinden melankoli akar... Sürekli üzgün görünüşü onun en karakteristik özelliğidir." 7 Film dünya çapında çok fazla ilgi gördü ve gişede büyük başarı yakaladı. İki adet Oscar ödülü alması da başarısını tescilledi. Filmin Türkiye’d eki etkisi ise bambaşka… Çünkü Türkiye’d e önemli bir tartışma konusu başlattı : “Erdoğan, Türkiye’nin Lincoln’ü olabilir mi?”. Bu tartışmanın başını Radikal Gazetesi yazarlarından Murat Yetkin çekmektedir. Şubat’ın 18’inde yazdığı yazının başlığı direk olarak “Erdoğan, Türkiye’nin Lincoln’ü olabilir.”. 8 Yetkin’e göre, Lincoln’ün köleliğin kaldırılması ve siyahların haklarını kazanması için verdiği mücadele ile Erdoğan’ın Kürt sorununun çözümü için verdiği mücadele arasında


siyasi benzerlikler bulunmaktadır. Lincoln, kölelik son bulursa ve eşitlik sağlanırsa savaşın da biteceğine inanmıştır. Bunu da anayasada yapılan değişiklik ile kesinleştirmek istemektedir. Yetkin aynı zamanda Erdoğan’ın “Savaş kolaydır, barış zordur.” sözüne de atıfta bulunmaktadır ve Erdoğan’ın Kürtleri ve Kürt sorununu inkâr eden vatandaşların çoğunun da sırf kan dökülmesine artık son vereceği umuduyla desteğini alacağını düşünmektedir. Ancak diğer taraftan Türkiye’d e şu anda gündemde olan anayasa değişikliği ile 1865 yılında ABD’ de yapılan anayasa değişikliği arasında çok büyük farklar olduğunu düşünen sol görüşlüler var. Onlar, bu anayasa değişikliği yürütmenin yetkilerini yasama ve yargıya karşı artırma planının bir parçası olarak görüyorlardı, ki yürütmenin başı olarak burada atıf yapılan Recep

Tayyip Erdoğan’d ır. Ayrıca Erdoğan’ı Kürt halkının ulusal mücadelesini tasfiye etmekle suçluyorlar. 9 Yani Lincoln Türkiye’d e hiç umulmadık bir tartışma yarattı ve birçok farklı görüşten grubun dikkatini çekti. Sonuç olarak, Lincoln Amerikan İç Savaşı’nın ve Lincoln’ün son dönemini anlatan harika bir yapıt olmuş. Filmde hem dönemin siyasi koşullarını çok iyi bir şekilde gözlemleyebiliyoruz hem de Lincoln’ün kişiliği hakkında fikir sahibi oluyoruz. Erdoğan ile Lincoln arasındaki bağa gelince… Bunu yakın gelecekte yeni anayasaya ve Kürt sorununa çözüm arayışlarının seyrine göre hep beraber göreceğiz.

63

Refera n sl a r 1. http://www.doriskearnsgoodwin.com/ (Erişim Tarihi : 03.03.2013) 2. http://www.imdb.com/title/tt0443272/ (Erişim Tarihi : 27.02.2013) 3. http://www.guardian.co.uk/film/2013/feb/25/oscars-2013-daniel-day-lewis-lincoln-actor (Erişim Tarihi : 05.03.2013) 4. http://www.sabah.com.tr/kultur_sanat/sinema/2013/02/25/oscar-odulleri-sahiplerini-buluyor-canli-yayin (Erişim Tarihi : 01.03.2013) 5. http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/abraham_lincoln (Erişim Tarihi : 03.03.2013) 6. http://www.biography.com/people/abraham-lincoln-9382540?page=4 (Erişim Tarihi : 02.03.2013) 7. http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/abraham_lincoln (Erişim Tarihi : 03.03.2013) 8. Murat Yetkin, (18.02.2013), Erdoğan, Türkiye’nin Lincoln’ü Olabilir, http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1121781&CategoryID=98 (Erişim Tarihi : 04.03.2013) 9. http://www.bolsevik.org/content/tayyip-erdo%C4%9Fandan-yeni-bir-lincoln-%C3%A7%C4%B1kar-m%C4%B1 (Erişim Tarihi : 07.03.2013)


Bu ay billboardlarda sıkça afişlerini gördüğümüz if film festivalini sizlere tanıtmaya ve kendi yorumlarımı sizlerle paylaşmaya çalışacağım. İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12 yıldır 70.000 kişilik izleyici kitlesiyle kültür sanat hayatına yeni bir soluk getiren, dünyanın her yanından farklı bakışları sinemaseverlerle buluşturan ve düzenlediği partiler, atölyeler ve çeşitli etkinliklerle programını zenginleştiren bir oluşum.

64

Her yıl İstanbul 'da, Ankara'da ve İzmir'de Cinemaximum Sinemalarında Şubat ve Mart aylarında izleyicisiyle buluşan festival, filmleri farklı ve güncel temalar altında toplayarak izleyicisine ulaştırıyor.

profesyonellerini davet ederek İstanbul'u yenilikçi sinemanın merkezlerinden biri haline getirmeyi amaçlıyor. Kleber Mendonça Filho’nun Rotterdam’d an FIPRESCI’li filmi Neighbouring Sounds/Komşu Sesler; Will Sharpe ve Tom Kingsley’in birlikte yönettikleri İngiliz kara komedisi Black Pond/Kara Göl; Werner Herzog ve Errol Morris’in yapımcılığında tüyleri diken diken eden anlatımı ve hikayesiyle sarsan The Act of Killing/Öldürme Eylemi ve ölmek üzere olan bir adamın bedenini canlı tutmak için akıl almaz yönetmelere başvurmasının minimalist ve gerçeküstücü hikayesi Halley/Kuyruklu Yıldız sinemada yeni dilleri ve anlatımları keşfetmeye hevesli sinemaseverlerin kaçırmaması gereken filmler.

Türkiye'den Kısalar bölümüyle yüzlerce genç yönetmeni bir araya getiren !f, ödüllü uluslararası yarışması !f Inspired / Keş!f ile dünyanın farklı ülkelerinden gelen 8 filmi ve tanınmış sinema

!f Ankara’nın en çok ilgi gören bölümlerinden “Hit Filmler” bu yıl “Galalar” adını alıyor ve yılın en çok beklenen filmlerini Ankara’d a ilk kez seyirciyle buluşturuyor. Perdede kimi zaman deneysel, kimi zaman fantastik bir kurmaca yaratan, hayatı bir oyun alanı gibi görmemizi sağlayan filmlerin buluşma yeri olan “Oyun” bölümü hazırlandı. !f Ankara’d a bu yıla özel üç yeni bölüm bulunuyor. Bunlardan ilki; hayata yön veren dürtülerden beslenen, sıra dışı ve dönüştürücü filmlerin gösterileceği “Sev&Değiştir” adını taşıyor. !f Ankara’d a özel gösterimleri ile Ankaralı izleyicilerin hakkını vermiş gibi görünüyor. Filmler Yine rengârenk, yine korkusuz. İf bir kahin edasıyla geleceğin yönetmenlerini haber veren filmlere ev sahipliği yapıyor. Yılın en iyi kısalarının da bir arada arada olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Bu yıl tanıtımı gerçekten iyi yapılmış olan if’in Ankara’d a geçmiş yıllara nazaran çok daha büyük bir izleyici kitlesine sahip olmasında sponsorlarının çok


büyük katkısı olduğu aşikar. Tüm bunların yanı sıra filmlerin son seanslarında öğrenci bileti olmayıp tek fiyat tarifesinden alıcı bulması da festivalin en çok eleştirilen yönlerinden oldu. On The Road, if kapsamında merakla beklenen filmlerden biriydi. nereden baksanız 60 yıllık bir hikaye.. günümüzde de hayli taraftar bulan Beat Kuşağının simgesi hatta manifestosu dahası Bob Dylan, Jim Morrison, Hunter S. Thompson gibi birçok ismin ilham kaynağı… Kuşkusuz On The Road'tan ilhan bulan sadece onlar değil, kimleri yollara düşürmedi ki bu kitap? Tanınmış fotoğrafçı Robert Frank ve Stephen Shore da 1970'lerde Kerouac'ın kitabını rehber alarak yola düşenlerden… Kitabı okuyan kimin aklından geçmemiştir ki yola çıkma fikri? Bir yere varmadan sadece yolda olmak asla varamayacağın evini aramak. Tüm bunlardan sonra filme büyük bir beklentiyle girmek kaçınılmaz. Bir de yönetmen Walter Salles olunca... Walter Salles yol takıntısıyla bilinen bir yönetmen. Daha önce Diarios de motocicleta , motosiklet günlükleri, cidade de deus ( tanrı kent) , yapımcı, gibi filmlerde imzası var. Bu da kitabı ona emanet etmemizi kolaylaştırıyor. Sonuçta her edebiyat uyarlaması başarıya ulaşmıyor hele ki sevdiğiniz, baş ucu kitabınızsa bu ister istemez koruyucu bir tutuma giriyorsunuz. Hatta bu koruyuculuk zaman zaman sizi kitabın tek sahibi yapıyor. Başka kimse okumasın, izlemesin istiyorsunuz. Gelgelelim uyarlamalar burada devreye giriyor ve 'sizin kitabınızı' alıp bambaşka bir yere koyuyor. Bu başka bir yere koyma durumu üzerinde durulmaya değer. Çünkü her uyarlama yeniden yaratım sürecinden geçiyor. Kitabın birebir kopyasından ziyade başlı başına yeni bir form kazanıyor. Bu yüzden uyarlamaların kaynak aldıkları kitapla olan bağlantısını bir kopyalamadan ziyade esinlenme olarak düşünmek gerekir. Dolayısıyla kitapta yer alan her şeyi filmde de beklemek uyarlamanın mantığına aykırı. Günümüzde en çok hataya düşülen yerlerden biri bu, salondan çıktığımda '' kitapla hiç örtüşmüyor, konuşmalar birebir aynı, keşke şurayı da alsalarmış filme..'' gibi konuşmalara kulak misafiri olduğumdan özellikle bu konuya değindim. çünkü uyarlama demek biraz da yönetmenin kafasındakini görmek demek. yani bizim izlediğimiz On The Road 2012 Kereouac'tan çıkıp Salles‘in tekeline giriyor. Koltuğa oturduğunuzda izleyeceğiniz yol artık Salles'in yolu ki yukarıda onun

yol takıntısından daha öncede başarılı yol filmlerine imza attığından bahsetmiştik. Bu da onun yolunu izlenmeye değer kılıyor. Çünkü bir şeye takıntılıysanız bu onun hakkında kafa yorduğunu gösterir. Bu da kendinize has bir düşünüş bırakır geriye işte On The Road 2012 de Salles’in yolda mottosu. Koltuğa tüm bunları aklımdan geçirerek oturdum. Bir an için Jack Kareouac’ı unuttum. Yol hakkında ne biliyorsam unuttum. Beat Kuşağı, manifesto… hepsi geride kaldı. Babasının ölümünden sonra yaşama ve yazma ilhamını kaybetmiş, coşkusuz genç yazar Sal Paradise ile kompülsif derecede hazcı, amoral ve maceraperest Dean Moriarty‘nin Amerika’nın bir ucundan diğer ucuna yaptığı fiziksel ve iç yolculuktu önüme gelen. Ben de onlarla birlikte yollara düştüm. Mübareklerin yolundan da delilerinden yolundan geçtik. Salles yolu bu ölçüde izleyeni de yola katmayı başarıyor. İster istemez koltuğunuzdan kalkıp filme giriyorsunuz. Dahası bu film düşündürüyor. Benim yolum hangisi. Filmden çıktığımda kafamda bir sürü soru vardı. Yolum nerde? Cevaplardan çok daha kıymetli bu sorular kuşkusuz Salles'ın hüneriydi. Eksikliklere gelince yolda olma ruhunun karakterlere ne kadar sindiği. Filmin, izleyeni içine kattığı bir gerçek yalnız sadece yola düşmek yeterli mi? filmin uzunluğunu da -124 dk.- göz önüne alacak olursak eğer izleyici yolun karakterlere ne kadar işlediğini de

65


görmek istiyor. Açıkçası ben filmin son yarım saatine kadar hala bir umutla bekledim. Evet, bir kıvrılma anı olacak. evet burada yükseliyor, düşüyor… ama hiçbir değişime tanık olmadım. Jack Kareouac’ın kitapta başardığı şey, yoldan öncesi ve sonrasındaki değişimi gösterme, filmde yoktu. Kitabın başarısının sırrı sadece bohem hayatları doğallıkla anlatması değildi, okumadan önceki sizle okuduktan sonraki siz arasındaki farktı ve bu karakterlerde gösterilmişti. Filmdeyse 124 dakikayı Sal ve Dean'ın maceralarını izleyerek geçirdik. Bu da hikayenin temposunu düşürdü, basitleştirdi. Yolda olmak demek, maceraperest olmak demekti, nokta, kıvamına getirdi. Jack Kareoac ne kadar değiştirdiyse bizi, Salles da o kadar yerimizde saydırdı. Ayrıca Beat Kuşağının bir takipçisi olarak söylemeliyim ki, bu tür kitapların uyarlamalarında kitaptan bir adım öteye gitmek isterim. Mesela yönetmenden deneysel numaralar görmek ya da ses-

ışık oyunlarıyla olayı farklı katmanlarda hissetmek, kitapta yer alan bir olayın birebir canlandırılması zaten iyi okuyucunun zihninde yaptığı şeydir. Okurken zihnimizde bin bir kamera açısıyla oyunu çekeriz, oynarız. Kahramanların o aykırı duruşlarını yer yer taklit ederiz. Bunlar yabancısı olmadıklarımız. Peki ya izlerken? Açıkçası Salles gibi bir yönetmenin de aynı yönteme başvurması beni şaşırttı. On The Road gibi bir hikayeye bu kadar temkinli yaklaşması filmi basit bir yol hikayesine dönüştürmüş. örneğin gerçeküstü bir uyuşturucu deneyimi sahnesi bilineni tekrarlamaktan öteye gitmemiş. Sonuç olarak On The Road 2012 bir yol klasiği mi? Bu soruya evet diyemeyeceğim. Ancak izlenmeye değer olduğu kuşkusuz. Beat Kuşağı meraklıları, Walter Salles sevenleri ya da sadece yolda olmak ne demek, bilmek isteyenler bu filmi izlemekten keyif alacaklardır. Film Türkiye’d e de vizyona girdi.

66

Refera n sl a r 1. http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-alin-ozinian-ermenistan-secimleri-sonuclandi-mi_2056210.html. 2. Koptaş, Rober. Ermenistan’d a ‘tekten seçmeli’ seçim bugün. [Çevrimiçi] 18 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=ermenistanda-tekten-secmeli-secim-bugun&haberid=4416. 3. Ozinian, Alin. Ermenistan seçimleri sonuçlandı mı? [Çevrimiçi] 21 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.zaman.com.tr/yorum_yorum-alin-ozinian-ermenistan-secimleri-sonuclandi-mi_2056210.html. 4. Benli, Mesut H. Sarkisyan Oy Arttırdı Rakibi Süpriz Yaptı. [Çevrimiçi] 19 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1121941&CategoryID=100. 5. Ermenistanda Cumhurbaşkanı Adayı Tutuklandı. [Çevrimiçi] 06 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1124028&CategoryID=81. 6. Anayasa Mahkemesi Ermenistan seçimlerinin iptalini reddetti. [Çevrimiçi] 15 03 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=anayasa-mahkemesi-ermenistan-secimlerinin-iptalini-reddetti&haberid=4669. 7. Lütem, Ömer. E. Ermenistanda seçimler ve hile iddiaları. Ankara, 21 03 2013. 8. Hadzhieva, Eli. Azerbaijan Challenges International Community to Reject "Illegitimate" Armenian Election. [Çevrimiçi] 19 02 2013. [Alıntı Tarihi: 20 03 2013.] http://www.reuters.com/article/2013/03/19/idUSnPreVM214a+130+PRN20130319.


ERASMUS'TAN MEKTUP VAR! Frankfurt’a 100 km uzaklıkta, daha çok sosyal bilimler öğrencilerinin tercih ettiği ufak bir öğrenci şehri: Marburg. Almanya’da şehir hakkında ilk ipucunu vardığınız şehrin tren garından edinebilirsiniz. Marburg’a arkadaşlarla ilk gittiğimde garı görünce içimde bir tedirginlik oluşmuştu; peron sayısı az, gar küçücüktü. Gerçekten de Almanya standartlarında bile küçük bir şehir, merkezinde 45,000 kişi yaşıyor, bunun da yarısı öğrenci. Bunun olumlu bir yanı ülkede alışılmışın dışında genç bir nüfusla yaşayabilmeniz, ve tabi ki bunun getirdiği ortalamanın üstünde bir güvenlik duygusu. Şehir sabah akşam o kadar sakin ki Marburg polisi var mı, varsa ne yapmakta hiçbir fikrim yok. Marburg’da bir akşam yaşadığım en büyük “olay” bir Almanın bize adres sorması olmuştur. Önce birkaç kere Almanca sonra İngilizce cevapladığımız sorusunu bitmeksizin tekrar etmesi üzerine cevap vermekten vazgeçip yolumuza devam etmiştik. Marburg’da sıradışı bir iki durum daha var. Bence en önemlilerinden birisi coğrafyası. Almanya’da ve Avrupa’da genelde olduğu gibi nehir üzerine kurulmuş bir şehir, ama ilginç olan şehrin tarihi ve eski kısmının dağlık bir kesime kurulup şehrin bu bölgenin dışında gelişmiş olması. Maalesef yurtların çoğu da düzlükte değil. Bunun önemli bir sonucu şehrin içinde demiryolu olmaması ki bunu kabullenmem uzun bir zaman aldı. Yine aynı şekilde Marburg’da bisiklete binmenin zorluğu da Almanya’yı deneyimleme beklentilerini düşürmektedir.

77

Ama üniversite ve belediye bunu bir şekilde telafi etmeye çalışmış, ve bence bir ölçüde de başarmış. Her Alman üniversitesinin en az şehrin bütün ulaşım imkanlarını kapsayacak bir dönemlik bileti olur ve başka şehirlere ulaşım imkanı da tanır bu biletler. Marburg’un dönemlik bileti ise bir (Türk) öğrencinin beklenti ve hayallerinin ötesinde olarak diğer eyaletlere kadar hızlı trenle(en hızlısı olmasa da) ulaşım imkanı sağlıyor. Bu şekilde 59 dakikada Frankfurt’a gidebiliyorsunuz. Komşu bütün eyaletlere de hızlı trenle gidebiliyorsunuz. Bu muhteşem bilete ek olarak belediye şehre kayıt yaptırdığınızda size nakit ve indirim kuponu şeklinde ufak ama değerli yardımlar sağlıyor. Memlekette anlamadığımız sosyal devletin ne demek olduğunu orada anlıyoruz. Maalesef kitaplarda gördüğümüz “sosyal-muhafazakar Alman Devleti”nin ne olduğunu da hissetiğimi düşünüyorum; ama bunu Marburg özelinden çok Almanya geneli için hissetiğimi belirtmeliyim. Yoksa bize belediye sarayında “hoşgeldiniz” konuşması yapan belediye başkanımız sayın Egon Vaupel’in hakkını yemek istemem. Ayrıca şehre vardığınız gün anahtarı verilen yurtlar da Avrupa’daki diğer arkadaşlarımızdan duyduğumuz ev fiyatları ile kıyaslanınca birer nimet niteliğinde. Üniversiteden devam etmek gerekirse bölümümüzün de anlayışlı tavrı sayesinde farklı alanlardan ders alarak bölümleri daha iyi tanıdığımı söyleyebilirim. Şehre yayılmış


olan farklı üniversite binaları var, içlerinde bir iki bölüm birlikte olabiliyor. Mesela arkeoloji ve müzikoloji bölümleri kendilerine ait kütüphaneleriyle aynı binada. Akademik anlayışı kavramak konusunda ise aynısını söyleyemeyeceğim. Zira öğretim üyelerinde ODTÜ’de alıştığımın tersine tuhaf bir duyarsızlık gördüm. Bu sadece İngilizce olan derslerde böyle değil, Almanca derslerde de aynı şekilde. Almanca derslerde her ne kadar yerli öğrenci sayısının fazlalığı nedeniyle dersler biraz daha yoğun ve tartışmalı olsa da hocaların genel olarak derse pek bir katkısı olmuyor, en azında seminer adını verdikleri ders türünde. Dersleri daha çok öğrenci çalışmaları yürütüyor, ki bu öğrenciyi araştırmaya itmekle beraber bir yanda da akademik kaliteyi düşürüyor bence. Bunun dışında ders sayısı, saydırmak veya puanla ilgili bir sıkıntı olmuyor pek. Bu açıdan herhangi bir endişeye gerek yok. Peki… Değişim programı adına ne var? Çok şaşırtıcı bir şekilde farklı pek çok ülkeden insanlar bu küçük Alman şehrine gelmiş. Sanmayınız ki burada sadece Erasmuslu öğrenciler var; değişim programıyla gelen Rus ve Ukraynalılar, Japon, Koreli (güneyli tabi ki) ve Amerikalılar da var. Bu sayede bu ufacık şehirde böyle farklı insanlarla tanışıp aslında onların da sizden pek farklı olmadığını görüyorsunuz. Hem de sokaklarda bir Koreli ile Gangnam Style şarkısı dinleyip saçma hareketler yapabiliyor; ya da Amerikan Başkanlık Seçimleri’ni Amerikalılarla birlikte nargile içerek izleyebiliyorsunuz (bizden Romney’e oy çıkmadı). Köln Karnavalı’ı için öğlen 13:00 gibi Köln’e vardığınızda yanınızda ayakta duramayacak kadar sarhoş İspanyollar olabiliyor. Bunlar hayatımızın özellikle bu aşamasında yaşayabileceğimiz sıradan şeyler değil, ve bence değişim programını değerli kılan da böyle deneyimler. O yüzden mırın kırın etmeyin ve ne olursa olsun en azından bir dönemliğine istediğiniz bir ülkeye gidin. Erasmusla ilgili tavsiye edebileceğim bir önemli husus da sanırım dil olacaktır: Bildiğiniz/öğrendiğiniz dilin ülkesine gidin, çünkü Avrupalılar da öyle yapıyor. Benim çevremdeki bir çok yabancı az çok Almanca biliyordu ve ben anlaşabildiklerimle Almanca konuşuyordum. Böylece hem dil pratiği kazanıyorsunuz, hem de 3 dili birden aynı ortamda kullanma fırsatınız oluyor.Son olarak, belki de en başta bahsetmem gereken konu: Gezi. Avrupa’da yaşamak size inanılmaz seyahat fırsatları sunuyor.

77

Genel olarak yolculuk pahalı olsa da her zaman şirketlerin inanılmaz uygun kampanyaları var, adeta çocuklar gezsin diye yapılıyor. Ucuz hava şirketleri ise başka bir boyut, 12 Euro’dan başlayan fırsatlarla Avrupa’yı size getiriyor! Elinizdeki Marburg dönem bileti ise size inanılmaz bir hareket serbestliği sağlıyor. Kısacası dil öğrenmek, gezmek, farklı insanlarla tanışıp farklı deneyimler yaşamak istiyorsanız güzel okulumuzu 1 veya 2 dönemliğine arkadaşlarınıza emanet edin ve Erasmusunuzu yapın! Bartu Ünlü



Hariciye / Mart-Nisan 2013